# Kelime-i Şîsiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-sisiyye
**Sayfa:** 80

---

## [KELİME-İ ŞİSİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ NEFSİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

"Nefs (نفث) "tuh tuh diyerek üflemek" ma'nâsına gelir. Nitekim ehl-i azâim, ya'ni hastalar üzerine okuyucular yapar. Zamânımızda onlara alâ-tarîki't-tezyîf “üfürükçü” de derler; ve Arablar o gibi kimselere “neffâs” ta'bîr ederler ve Kur'ân-ı Kerîm'de وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ (Felak 113/4) buyurulur ki, "neffâse olan kadınların şerrinden" demektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nefs (نفث) "tuh tuh diyerek üflemek" anlamına gelir. Nasıl ki ehl-i azâim, yani hastalar üzerine okuyanlar yapar. Zamanımızda onlara alaylı bir şekilde "üfürükçü" de derler; ve Araplar o gibi kimselere "neffâs" derler ve Kur'ân-ı Kerîm'de وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ (Felak 113/4) buyurulur ki, "neffâse olan kadınların şerrinden" demektir.

Ve “Şît” “ta” ile İbrânî lugatında “Atâullah” maʼnâsınadır. Arablar “sâ” harfiyle “Şîs" telaffuz eder. Âdem (a.s.), Hâbil'in vak'a-yı şehâdetinden sonra teskîn-i teessürü için Hak'tan bir mevhibe taleb etti. Ona Şîs (a.s.) atâ olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "Şît" "ta" harfiyle İbranice'de "Atâullah" (Allah'ın ihsanı) anlamına gelir. Araplar "sâ" harfiyle "Şîs" diye telaffuz eder. Âdem (a.s.), Hâbil'in şehit edilme olayından sonra üzüntüsünü dindirmek için Hak'tan bir bağış talep etti. Ona Şîs (a.s.) ihsan edildi.

Burada "nefs"den (نفث) murâd, zât-ı ahadiyyette mahbûs kalıp sıkılan esmâ-i ilâhiyyeyi nefes-i Rahmânîsini irsâl ile Hakk'ın tenfis etmesinden ibârettir; ve “hikmet-i nefsiyye”nin Kelime-i Şîsiyye'ye sebebi-i tahsîsi bu-dur ki, Cenâb-ı Âdem taayyün-i evvel-i icmâlî olup, onun mertebesi kâffe-i merâtib-i âlemi müştemil idi. Hak Teâlâ hazretleri o icmâli, vücûd-ı mut-lakının a'yân-ı sâbite üzerine inbisâtından ibaret olan nefes-i Rahmânîsi ile tafsîl etmek murâd etti. Feyz-i cûdî ve menh-i vehbîden ibâret bulunan Hz. Şîs'in taayyünüyle zâhir oldu; ve bu zuhûr “nefes-i Rahmânî” hasebiyle olduğu için, irsâl-i nefes maʼnâsına olan “nefs”e müteallik hikmet, “atâul-lah" ve "hibetullah” ma'nâsına olan Kelime-i Şîsiyye'ye tahsîs buyuruldu; ve Hz. Şeyh (r.a.) bu sebebden dolayı “hikmet-i nefsiyye'yi "hikmet-i ilâ-hiyye'den sonra zikrederek bunda, Şîs (a.s.)ın kalb-i şerîfine vârid olan ulûm-i vehbiyye-i ilâhiyyeyi ve atâyâ-yı zâtiyyeyi ve onun birtakım ahkâm ve maârifini ve ezvâk ve kemâlâtını beyân buyurdu. [2/2] “hazret-i ervâh”da başka ve “hazret-i misâl”de başka ve “hazret-i şehadet"te başka olur. Fakat hepsi ayn-ı sâbitesinin sûretidir. Ancak mahalle göre ta- kallüb ve tahavvül etmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Burada "nefs"ten (nefes alıp verme) kasıt, ahadiyet zâtında (Allah'ın birliği mertebesinde) hapsolup sıkılan ilâhî isimleri, Rahmânî nefesini göndermek suretiyle Hakk'ın ferahlatmasından ibarettir; ve "hikmet-i nefsiyye"nin (nefes hikmeti) Şîs Kelimesi'ne özel kılınmasının sebebi şudur ki, Hz. Âdem icmâlî (özetleyici) ilk taayyün (belirginleşme) olup, onun mertebesi âlemin bütün mertebelerini kapsıyordu. Yüce Allah, o icmâli, mutlak varlığının sabit hakikatler üzerine yayılmasından ibaret olan Rahmânî nefesi ile ayrıntılandırmak murad etti. Bu ayrıntılandırma, feyz-i cûdî (cömertlik feyzi) ve menh-i vehbîden (vehbî bağış) ibaret bulunan Hz. Şîs'in taayyünüyle (belirginleşmesiyle) ortaya çıktı; ve bu zuhûr (ortaya çıkış) "nefes-i Rahmânî" sebebiyle olduğu için, nefes gönderme anlamına gelen "nefs"e ilişkin hikmet, "Allah'ın bağışı" ve "Allah'ın hibesi" anlamına gelen Şîs Kelimesi'ne özel kılındı; ve Hz. Şeyh (r.a.) bu sebepten dolayı "hikmet-i nefsiyye"yi "hikmet-i ilâhiyye"den sonra zikrederek bunda, Şîs (a.s.)ın şerefli kalbine gelen ilâhî vehbî ilimleri ve zâtî bağışları ve onun birtakım hükümlerini ve marifetlerini ve zevklerini ve kemâlâtını beyân buyurdu. [2/2] "hazret-i ervâh"ta (ruhlar âleminde) başka ve "hazret-i misâl"de (misâl âleminde) başka ve "hazret-i şehadet"te (şehadet âleminde) başka olur. Fakat hepsi ayn-ı sâbitesinin (tekil sabit hakikatinin) sûretidir. Ancak mahalle (bulunduğu yere) göre ta- kallüb (şekil değiştirme) ve tahavvül (başka bir hale geçme) etmiştir.

كما يظهر الكبير في المرآةِ الصَّغِيرَةِ صغيرًا والمُسْتَطِيلَةُ مُسْتَطِيلًا والمُتَحَرِّكَةُ

مُتَحَرِّكًا، وقد تُعْطِيهِ اِنْتِكَاسُ صورَتِه مِن حَضْرَةٍ خَاصَّةٍ، وقد تُعْطِيهِ عَيْنَ ما

يَظْهَرُ منها فيُقَابِلُ اليَمِينُ منها اليَمِينَ مِن الرَّائِي، وقد يُقَابِلُ اليَمِينُ اليَسَارَ،

وهو الغالب في المَرَايَا بِمَنْزَلَةِ العَادَةِ في العموم ، وبِخَرْقِ العادةِ يُقَابِلُ اليَمِينُ

اليَمِينَ وَيَظْهَرُ الإِنْتِكَاسُ، وهذا كُلُّه مِن أعْطِيَاتِ حَقِيقَةِ الحَضْرَةِ المُتَجَلِّي

فيها الَّتِي نَزَّلْنَاهَا مَنْزِلَةَ المَرَايَا .

Nitekim büyük şey, küçük âyînede küçük ve mustatîlde müstatîl ve müteharrikte müteharrik olarak zâhir olur. Ve ba'zan hazret-i hâssa- dan sûretin intikâsini verir; ve ba'zan dahi, ondan zâhir olan şeyin "ayn"ını verir. Binâenaleyh ondan zâhir olan sûretin sağı, râînin sağı- na mukābil olur. Ve ba'zan da sağ, sola mukābil olur; o da ekseriyâ âyînede umûmda âdet menzilesindedir; ve hark-ı âdet ile sağ, sağa mukābil olur ve intikâs zâhir olur. Ve bunun hepsi, kendisinde mü- tecellî olan hazretin hakîkatinin a'tıyâtındandır ki, biz onu merâyâ menzilesine tenzîl ettik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki büyük şey, küçük aynada küçük olarak, dikdörtgen aynada dikdörtgen olarak ve hareketli aynada hareketli olarak görünür. Ve bazen özel hazretten (İlahi Varlıktan) suretin yansımasını verir; ve bazen de, ondan görünen şeyin "ayn"ını (özünü, kendisini) verir. Bu sebeple ondan görünen suretin sağı, görenin sağına karşılık gelir. Ve bazen de sağ, sola karşılık gelir; o da çoğunlukla aynada genel olarak âdet (alışılmış durum) menzilesindedir; ve âdetin dışına çıkarak sağ, sağa karşılık gelir ve yansıma görünür. Ve bunların hepsi, kendisinde tecelli eden hazretin (İlahi Varlığın) hakikatinin bağışlarındandır ki, biz onu aynalar menzilesine indirdik.

Ya'ni sâhib-i keşf olan kimsenin gördüğü sûretin mahalle veyâ hazre- te göre tahavvül etmesinin misâli budur ki, [2/69] cirmi büyük olan bir şey, küçük âyîneye mukābil oldukda küçük görünür. Yine aynı cirm uzun veyâ müteharrik âyîneye karşı dursa uzun ve müteharrik olarak zâhir olur. Binâenaleyh o cisim, mahallin îcâbına göre görünür. İşte bunun gibi birer küçük âyîneden ibâret bulunan her bir “ayn”da Hak, o “ayn”ın îcâbına göre zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani keşif sahibi olan kişinin gördüğü suretin, mahalleye veya huzura göre değişmesinin misali şudur ki, cismi büyük olan bir şey, küçük aynaya karşı geldiğinde küçük görünür. Yine aynı cisim, uzun veya hareketli aynaya karşı dursa, uzun ve hareketli olarak ortaya çıkar. Bu sebeple o cisim, mahallin gerektirdiğine göre görünür. İşte bunun gibi, birer küçük aynadan ibaret bulunan her bir "ayn"da (tekil hakikat), Hak, o "ayn"ın gerektirdiğine göre ortaya çıkar.

Ba'zan âyîne husûsî bir yakınlıktan dolayı, râîye sûretinin intikâsini, ya'ni taban tabana maʼkûsiyetini verir. Meselâ sath-ı zemîne ufkıyyen mev- zû bir âyîne üzerine bir kimse basmış olsa, âyînenin bu hazret-i hâssası, ya'ni kurb ve huzûr-ı husûsîsi, o kimseye sûretini maʼkûs gösterir. Ve baʼzan âyînede zâhir olan sûret, râînin sûretine bilâ-intikâs muvâfık olur; ya'ni sûret ters çıkmaz, sağı sağa ve solu da sola mukābil gelir. Meselâ birbirine ve bu hayâlât körler ile gözlüleri tefrîk için li-hikmetin vaz'olunmuş bir âlet-i tecrübe ve kalp ile nakd-i ceyyidi temyîz için mevzû bir mihektir. Bu âlemde göz vardır ki, esbâbı müsebbibin gayrı görmez ve sebebde müsebbibi müşâhede eder; ve göz vardır ki, körün değneğine i'timâd ettiği gibi, esbâbdan gayrı bir şeyi görmez. اللَّهُمَّ خَلَّصْنَا عَنِ الْمَلَاهِي وَأَرِنَا الْأَشْيَاءَ كَمَا هِيَ [Allâhım! Bizi her türlü oyun ve eğlenceden kurtar ve bize eşyayı olduğu gibigöster.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bazen ayna, özel bir yakınlıktan dolayı, gören kişiye suretinin yansımasını, yani tamamen tersini verir. Örneğin, yer yüzeyine yatay olarak konulmuş bir ayna üzerine bir kimse basmış olsa, aynanın bu özel özelliği, yani yakınlığı ve özel huzuru, o kimseye suretini ters gösterir. Ve bazen aynada görünen suret, gören kişinin suretine yansımasız olarak uygun olur; yani suret ters çıkmaz, sağı sağa ve solu da sola karşılık gelir. Örneğin, birbirine ve bu hayallere körler ile gözlüleri ayırmak için bir hikmetle konulmuş bir deneme aleti ve kalp ile iyi parayı ayırt etmek için konulmuş bir mihenk taşı gibidir. Bu âlemde öyle göz vardır ki, sebepleri müsebbibden (sebeplerin yaratıcısından) ayrı görmez ve sebepte müsebbibi müşâhede eder; ve öyle göz vardır ki, körün değneğine güvendiği gibi, sebeplerden başka bir şeyi görmez. اللَّهُمَّ خَلَّصْنَا عَنِ الْمَلَاهِي وَأَرِنَا الْأَشْيَاءَ كَمَا هِيَ [Allâhım! Bizi her türlü oyun ve eğlenceden kurtar ve bize eşyayı olduğu gibi göster.]

İbtida: 4 Kânûn-i evvel 1332 ve Saferü'l-Hayr 1334 [17 Aralık 1916], yevm-i Pazar sabah saat 3,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk olarak: 4 Kânûn-i evvel 1332 ve Saferü'l-Hayr 1334 [17 Aralık 1916], Pazar günü sabah saat 3.30

[İntiha:] Rebîu'l-âhir 1335 ve 28 Kânûn-i sânî 1332 [10 Şubat 1917], leyle-i Sebt saat 2,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Son: Rebîu'l-âhir 1335 ve 28 Kânûn-i sânî 1332 [10 Şubat 1917], Cumartesi gecesi saat 2.30]

اعْلَمْ أَنَّ العَطَايَا والمِنَحَ الظاهرة في الكون على أيدي العباد وعلى غير أيديهم

على قسمين: منها ما يكون عطايا ذاتيةً وعطايا أسمائِيَّة، وتَتَمَيَّزُ عِند أهـل

الأذواق .

Ma'lûm olsun ki, kevnde kulların elleri üzere ve onların ellerinin gayrı üzere olan atâyâ ve minah-i zâhire iki kısım üzerinedir: Onlardan biri atâyâ-yı zâtiyye, diğeri atâyâ-yı esmâiyyedir; ve ehl-i ezvâk indinde mütemeyyiz olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, oluş âleminde kulların elleriyle ve onların elleri dışında meydana gelen açık bağışlar ve ihsanlar iki kısım üzerinedir: Onlardan biri zâtî bağışlar, diğeri ise esmâî (isimlerden kaynaklanan) bağışlardır; ve bunlar zevk ehli (manevî tecrübe sahipleri) katında ayırt edilir.

Ya'ni muallim vâsıtasıyla müteallime hâsıl olan herhangi bir ilim; ve şeyh ve melâike ve ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ vâsıtalarıyla mürîde hâsıl olan maârif-i rabbâniyye gibi, kulların elleri vâsıtasıyla ve bir muallimin ta'lî- mine ve şeyhin irşadına muhtâc olmaksızın tâlib-i Hakk'a cihet-i bâtın- dan hâsıl olan ilim gibi, kulların elleri tavassut etmeksizin vücûd-1 hâricîde vâki' olan Allah'ın atâları ve ihsânları iki kısımdır: Biri “atâyâ-yı zâtiyye", diğeri “atâyâ-yı esmâiyye”dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, öğretici vasıtasıyla öğrenciye hâsıl olan herhangi bir ilim; ve şeyh, melekler, peygamberlerin ve evliyanın ruhları vasıtalarıyla müride hâsıl olan Rabbanî bilgiler gibi, kulların elleri vasıtasıyla ve bir öğreticinin öğretimine ve şeyhin irşadına muhtaç olmaksızın Hakk'ı arayana bâtın (iç) cihetten hâsıl olan ilim gibi, kulların elleri aracı olmaksızın dış varlıkta meydana gelen Allah'ın bağışları ve ihsanları iki kısımdır: Biri "zâtî bağışlar", diğeri "esmâî bağışlar"dır.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hak zât-ı ahadiyyesi hasebiyle, atâ ve ihsân etmez. Zîrâ atâ sıfât ve esmâ îcâbıdır. Bu mertebede ise Hak kâf- fe-i sıfât ve esmâ ile zuhûrdan ganîdir; ve O'nun bilcümle sıfât ve esmâsı zât-ı ahadiyyetinde mündemic ve müstehlektir. Bunlar zuhûr etmese de, zât-ı mutlakı, yine zât-ı mutlaktır. Vaktâki zâtında mahv ve müstehlek olan bu sıfât ve esmâ zuhûr isterler, Hak kendi zâtına, yine kendi zâtında te- cellî etmekle, onların suver-i ilmiyyeleri Hakk'ın zâtında peyda olur. Buna "feyz-i akdes" ta'bîr ederler; ve Hakk'ın bu tecellîsi ile “mertebe-i ilm"e tenezzülü mertebe-i esmâ ve sıfât, vahdet ve ulûhiyet mertebesidir. Ondan sonra zât-ı Hakk'ın her bir mertebeye tenezzülü, bu mertebe-i ilimde hâ- sıl olan esmâsının sûreti üzerine olur. Binâenaleyh vücûd-ı hâricîde, ya'ni şimdi bizim içinde bulunduğumuz hazret-i şehîdette ve âlem-i dünyâda bu vücûdlarımızda hâsıl olan atâyâ, atâyâ-yı esmâiyyedir; ve bu atâyâ-yı esmâiyye, atâyâ-yı zâtiyyede mündericdir. Zîrâ zât-ı Hak, ilminde peydâ olan suver-i esmâiyyeye, nefes-i Rahmânîsiyle münbasit olmak, ya'ni mer- tebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzül etmek sûretiyle vücûd verdi; ve onların isti'dâdları ve kābiliyetleri neden ibâret ise, ona göre atâ ve ihsân etti. [2/3] Binâenaleyh bu atâlar, zât-ı vahdet ve ulûhiyetten inbiâs eyledi. Bu sûrette atâyâ-yı zâtiyye ve tecelliyât-ı zâtiyye dedikleri zât-ı ulûhiyyetin tecellîsi olur. İmdi insân-ı kâmil “Allah” ism-i câmiinin mazharı olmak itibariyle, âlem-i kevnde Hakk'ın tecellî-i zâtîsi hâssaten ona olur; ve o zât-ı saâ- det-simât kâffe-i mevcûdâtın ayân-ı sâbiteleri iktizâsınca, kendilerine vârid olması îcâb eden atâyâyı ve minah-ı ilâhiyyeyi, hilâfeti ve niyâbeti hasebiyle, onlara tevzî eder. Alem-i kevnde vâki' olan bu tecelliyât-ı es- mâiyyeye “feyz-i mukaddes” ta'bîr ederler. İşte bu iki kısım atâyâ, zevk sâhibleri indinde yekdîğerinden farkolunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hak'ın mutlak varlığı, ahadiyet zâtı (biricik özü) itibarıyla, bağış ve ihsan etmez. Çünkü bağış, sıfatların ve isimlerin gereğidir. Bu mertebede ise Hak, bütün sıfatlar ve isimlerle zuhur etmekten münezzehtir; ve O'nun bütün sıfatları ve isimleri ahadiyet zâtında içkin ve yok olmuştur. Bunlar zuhur etmese de, mutlak zâtı, yine mutlak zâttır. Ne zaman ki zâtında yok olmuş ve içkin olan bu sıfatlar ve isimler zuhur isterler, Hak kendi zâtına, yine kendi zâtında tecelli etmekle, onların ilmi suretleri Hakk'ın zâtında meydana gelir. Buna "feyz-i akdes" (en kutsal feyz) derler; ve Hakk'ın bu tecellisi ile "ilim mertebesi"ne tenezzülü (inmesi), isimler ve sıfatlar mertebesi, vahdet (birlik) ve ulûhiyet (ilâhlık) mertebesidir. Ondan sonra Hak zâtının her bir mertebeye tenezzülü, bu ilim mertebesinde hâsıl olan isimlerinin sureti üzerine olur. Bu sebeple haricî varlıkta, yani şimdi bizim içinde bulunduğumuz şehadet âleminde ve dünya âleminde bu varlıklarımızda hâsıl olan bağışlar, isimlere ait bağışlardır; ve bu isimlere ait bağışlar, zâta ait bağışların içindedir. Çünkü Hak zâtı, ilminde meydana gelen isimlere ait suretlere, Rahmânî nefesiyle yayılmak, yani letafet (incelik) mertebesinden kesafet (yoğunluk) mertebesine tenezzül etmek suretiyle varlık verdi; ve onların yatkınlıkları ve kabiliyetleri neden ibaret ise, ona göre bağış ve ihsan etti. Bu sebeple bu bağışlar, vahdet ve ulûhiyet zâtından kaynaklandı. Bu surette zâta ait bağışlar ve zâta ait tecelliler dedikleri, ulûhiyet zâtının tecellisi olur. Şimdi insân-ı kâmil, "Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olmak itibarıyla, kevn âleminde Hakk'ın zâtî tecellisi özellikle ona olur; ve o saadet nişanlı zât, bütün varlıkların sabit hakikatleri gereğince, kendilerine ulaşması gereken bağışları ve ilâhî ihsanları, hilafeti ve niyabeti (vekilliği) sebebiyle, onlara dağıtır. Kevn âleminde meydana gelen bu isimlere ait tecellilere "feyz-i mukaddes" (kutsal feyz) derler. İşte bu iki kısım bağış, zevk sahipleri (mânevî idrak sahipleri) nezdinde birbirinden ayırt edilir.

كَمَا أَنَّ منها ما يكون عن سُؤَالٍ في مُعَيَّن وعن سؤال في غير مُعيَّن، ومنها

ما لا يكون عن سؤال، سَوَاءٌ كانتِ الأعْطِيَةُ ذاتِيَّةً أو أسمائِيَّةً، فالمُعَيِّنُ كَمَنْ

يَقُولُ «يَا رَبِّ أَعْطِنِي كذا» فَيُعَيِّنُ أمرًا ما لا يَخْطُرُ له سواه، وغيرُ المُعَيِّن

كَمَنْ يقول «يَا رَبِّ أَعْطِنِي مَا تَعْلَمُ فِيهِ مَصْلَحَتِي مِنْ غَيْرِ تَعْيِينِ لِكُلِّ جُزْءٍ

من ذاتِي مِنْ لَطِيفٍ وَكَثِيفٍ».

Nitekim ondan ba'zısı, muayyende suâlden ve gayr-ı muayyende suâlden vâki' olur; ve ondan ba'zısı da suâlden vâki' olmaz. Gerek atıyye-i zâtiyye olsun, ve gerek esmâiyye olsun müsâvîdir. İmdi “Yâ Rab bana bunu ver!" diyen gibi muayyin, ona onun gayrı bir şey hutûr etmeyen bir emri ta'yîn eder; ve gayr-ı muayyin dahi "Yâ Rab benim latîf ve kesîften olan zâtımın her bir cüz'üne min-gayr-ı ta'yîn, benim onda maslahatım olduğunu bildiğin şeyi ver!" diyen kimse gibidir. Hz. Şeyh (r.a.) atâyâ-yı ilâhiyyeyi, “atâyâ-yı zâtiyye” ve “atâyâ-yı esmâiy- ye” nâmıyla iki kısma taksîm edip temyîzini de zevke havâle buyurdu. O atâyâyı burada da, hiss ile idrâk olunan kısımlara taksîm edip, beynlerin- deki farkı misal ile tavzîh buyurdu. Zîrâ makūl misâl ile mahsûs olur; ve evvelki taksîm fâil cihetinden ve bu taksîm ise kābil cihetindendir. Ya'ni Hak'tan lafz ile bir şey taleb eden kul, ilim ve yakîn gibi ya muayyen bir şey ister; veyâhud [2/4] "Ya Rab! Sen benim hâlimi ve benim salâhım hangi şeyde olduğunu bilirsin. Benim zâtımın latîf olan cüz'üne, ya'ni rûhuma ve kuvâ-yı rûhâniyyeme ve kesîf olan cüz'üne, ya'ni âlem-i kesâfette mü- teayyin ve mukayyed olan vücûduma ve nefsime ve kuvâ-yı nefsâniyyeme muvâfık ve sâlih olan ne ise ez-gayr-ı taʼyîn onu ihsân et!” kavlinde olduğu gibi gayr-ı muayyen bir şey'i taleb eder; ve taleb lafzı ile vâki' olmayan atâ dahi, taleb lafzıyla olan ile müsâvîdir. Bu atâyâ ister zâtî, ister esmâî olsun. Zîrâ suâl ya lisân-ı kal veyâ hâl veyâhud isti'dâd ile olur. Suâl olmak husû- sunda cümlesi birbirine müsâvîdir. Meselâ bir dilenci gelip "On para ver!” der. Bu lisân-ı kāl ile suâldir. Bir diğer dilenci gelip boynunu bükerek el açıp durur, bu da lisân-ı hâl ile sadaka taleb ediyor. Fakat âile sâhibi olup akşama yiyeceği ve bir kesbi olmadığını bildiğiniz bir fakîr ne lisân-ı kāl ile ve ne de lisân-ı hâl ile sizden sadaka istemediği hâlde, siz onun mahall-i sadaka olmak istiʼdâdını hâiz olduğunu bildiğiniz için ona muâvenette bu- lunursunuz. Binâenaleyh onun sizden sadaka taleb etmesi lisân-ı isti'dâd ile olmuş olur. وَالسَّائِلُونَ صِنْفَانِ : صِنْفٌ بَعَثَهُ على السُّؤَالِ الاسْتِعْجَالُ الطَّبِيعِيُّ، فَإِنَّ الإِنسانَ خُلِقَ عَجُولًا، والصِّنْفُ الآخَرُ بَعَثَهُ على السؤالِ عِلْمُهُ، لِمَا عَلِمَ أَنَّ ثَمَّةَ أُمُورًا عند الله قد سَبَقَ العِلمُ بأنَّها لا تُنَالُ إلا بعد السؤال، فيقول: فَلَعَلَّ مَا نَسْأَلُه فيه سبحانه يكـون مـن هذا القَبِيلِ، فسؤالُه احْتِيَاط لما هو الأمر عليـه مـن الإمكان، وهو لا يَعلَمُ ما في علم الله ولا ما يُعْطِيه اسْتِعْدَادُه في القبول، لأنَّه مِن أَغْمَضِ المَعْلوماتِ الوُقُوفُ في كلِّ زمانٍ فَرْدٍ عَلَى اسْتِعْدَادِ الشَّخْصِ في ذلك الزَّمَان ، ولولا ما أعطاه الاستعداد السؤال ما سَأَلَ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim ondan bazısı, belirli bir istekle ve belirsiz bir istekle meydana gelir; ve ondan bazısı da istekle meydana gelmez. İster zâtî bir bağış olsun, ister esmâî (isimlerden kaynaklanan) bir bağış olsun, eşittir. Şimdi "Yâ Rab bana bunu ver!" diyen gibi belirli bir istekte bulunan, ona başka bir şeyin aklına gelmediği bir şeyi belirler; ve belirsiz istekte bulunan dahi "Yâ Rab benim latîf ve kesîf (yoğun) olan zâtımın her bir cüz'üne, belirleme olmaksızın, benim onda maslahatım (faydam) olduğunu bildiğin şeyi ver!" diyen kimse gibidir. Hz. Şeyh (r.a.) ilâhî bağışları, "zâtî bağışlar" ve "esmâî bağışlar" adıyla iki kısma ayırıp, bunların ayrımını da zevke (manevî idrake) havale buyurdu. O bağışları burada da, duyu ile idrak olunan kısımlara ayırıp, aralarındaki farkı misal ile açıkladı. Çünkü akılla anlaşılan şey misal ile somutlaşır; ve önceki ayrım fâil (eden) cihetinden, bu ayrım ise kâbil (kabul eden) cihetindendir. Yani Hak'tan söz ile bir şey talep eden kul, ilim ve yakîn (kesin bilgi) gibi ya belirli bir şey ister; veyahut [2/4] "Ya Rab! Sen benim hâlimi ve benim salâhım (iyiliğim) hangi şeyde olduğunu bilirsin. Benim zâtımın latîf olan cüz'üne, yani rûhuma ve rûhânî kuvvetlerime ve kesîf olan cüz'üne, yani maddî âlemde belirli ve kayıtlı olan varlığıma ve nefsime ve nefsânî kuvvetlerime muvafık ve sâlih olan ne ise, belirleme olmaksızın onu ihsan et!" sözünde olduğu gibi belirsiz bir şeyi talep eder; ve talep sözü ile meydana gelmeyen bağış dahi, talep sözüyle olan ile eşittir. Bu bağışlar ister zâtî, ister esmâî olsun. Çünkü istek ya söz diliyle veya hâl diliyle veyahut isti'dâd (yatkınlık) ile olur. İstek olmak hususunda hepsi birbirine eşittir. Meselâ bir dilenci gelip "On para ver!" der. Bu söz diliyle istektir. Bir diğer dilenci gelip boynunu bükerek el açıp durur, bu da hâl diliyle sadaka talep ediyor. Fakat aile sahibi olup akşama yiyeceği ve bir kazancı olmadığını bildiğiniz bir fakir, ne söz diliyle ne de hâl diliyle sizden sadaka istemediği hâlde, siz onun sadaka yeri olma isti'dâdını haiz olduğunu bildiğiniz için ona yardımda bulunursunuz. Bu sebeple onun sizden sadaka talep etmesi isti'dâd diliyle olmuş olur. وَالسَّائِلُونَ صِنْفَانِ : صِنْفٌ بَعَثَهُ على السُّؤَالِ الاسْتِعْجَالُ الطَّبِيعِيُّ، فَإِنَّ الإِنسانَ خُلِقَ عَجُولًا، والصِّنْفُ الآخَرُ بَعَثَهُ على السؤالِ عِلْمُهُ، لِمَا عَلِمَ أَنَّ ثَمَّةَ أُمُورًا عند الله قد سَبَقَ العِلمُ بأنَّها لا تُنَالُ إلا بعد السؤال، فيقول: فَلَعَلَّ مَا نَسْأَلُه فيه سبحانه يكـون مـن هذا القَبِيلِ، فسؤالُه احْتِيَاط لما هو الأمر عليـه مـن الإمكان، وهو لا يَعلَمُ ما في علم الله ولا ما يُعْطِيه اسْتِعْدَادُه في القبول، لأنَّه مِن أَغْمَضِ المَعْلوماتِ الوُقُوفُ في كلِّ زمانٍ فَرْدٍ عَلَى اسْتِعْدَادِ الشَّخْصِ في ذلك الزَّمَان ، ولولا ما أعطاه الاستعداد السؤال ما سَأَلَ.

Ve sâiller iki sınıftır: Bir sınıfı suâle isti'câl-i tabîî ba'setti. Zîrâ insan acûlen mahluktur. Ve diğer sınıfı da suâle ilmi ba'setti. Zîrâ bildi ki Allah indinde, ilim sebkettiği umûr vâki'dir. Ona ancak talebden son- ra nâil olunur. İmdi der ki, me'mûldür ki Hak'tan taleb ettiğimiz şey bu kabîlden ola. Böyle olunca onun suâli, imkândan [2/5] üzerin- de bulunduğu şey için ihtiyâttır; ve hâlbuki Allâh'ın ilminde olan şey ve onun isti'dâdının kabûlde i'tâ ettiği şey bilinmez. Zîrâ her zaman ferdde, bu zamanda şahsın isti'dâdına vukūf, maʼlûmâtın en gāmız olanındandır. Ve eğer isti'dâd, suâli i'tâ etmeye idi, suâl etmezdi. Ya'ni Allah'ın atâlarını, ihsânlarını lisân-ı kāl ile taleb edenler iki sınıftır: Bir sınıfını bu atâyâyı Hak'tan talebe sevkeden şey isti'câl-i tabîîdir. Zîrâ acele etmek insanın şânındandır; o acûl olarak halkolunmuştur. Vaktinin hulûlünden mukaddem kemâle vusûlü taleb eder. Sâillerden bu sınıf, bilmezler ki, taleb ettikleri atâyı, ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitelerinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleri üzerine Hak hükmetmiş midir; ve kendileri hangi zamanda, hangi şeye müstaiddir? İşte bir sınıfın talebi böyle cehil üzerine vâki' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve isteyenler iki sınıftır: Bir sınıfını istemeye tabiî acelecilik sevk etti. Çünkü insan aceleci yaratılmıştır. Ve diğer sınıfını da istemeye ilmi sevk etti. Çünkü bildi ki Allah katında, ilmin öncelediği işler meydana gelir. Ona ancak talepten sonra ulaşılır. Şimdi der ki, umulur ki Hak'tan talep ettiğimiz şey bu kabilden ola. Böyle olunca onun istemesi, imkânın üzerinde bulunduğu şey için ihtiyatlı davranmaktır; ve hâlbuki Allah'ın ilminde olan şey ve onun yatkınlığının kabulde verdiği şey bilinmez. Çünkü her zaman fertte, bu zamanda kişinin yatkınlığını bilmek, malumatın en gizli olanındandır. Ve eğer yatkınlık, istemeyi vermeye olsaydı, istemezdi. Yani Allah'ın bağışlarını, ihsanlarını sözlü olarak talep edenler iki sınıftır: Bir sınıfını bu bağışları Hak'tan talep etmeye sevk eden şey tabiî aceleciliktir. Çünkü acele etmek insanın şânındandır; o aceleci olarak yaratılmıştır. Vaktinin gelmesinden önce kemale ulaşmayı talep eder. İsteyenlerden bu sınıf, bilmezler ki, talep ettikleri bağışı, ilâhî ilimde sabit hakikatlerinin yatkınlık diliyle meydana gelen talepleri üzerine Hak hükmetmiş midir; ve kendileri hangi zamanda, hangi şeye yatkındır? İşte bir sınıfın talebi böyle cehalet üzerine meydana gelir.

Diğer sınıfı suâle sevkeden şey ise, onun ilmidir. Zîrâ bu sınıf icmâlen bilirler ki, Allah'ın indinde ilm-i ilâhî sebketmiş olan birtakım umûr vardır; ve o umûra ancak talebden sonra nâil olunur. Ya'ni birtakım atâyâ-yı ilâhiyye vardır ki, onların zuhûru, ilm-i ilâhîde talebe meşrût kılınmıştır. Binâenaleyh taleb olmadıkça zuhûr etmez. Bunun için bu sınıf, Hak Teâlâ hazretlerinden bizim taleb ettiğimiz şey belki bu kabîldendir, deyip imkân-ı husûlü, ilm-i ilâhîde talebe mütevakkıf olduğu mütâlaasıyla o şeyi ihtiyâten Hak'tan ister. Maahâzâ bu taleble beraber, o şeyin ilm-i ilâhîde sübûtu vâki' midir; ve onun ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı bu taleb ettiği şeyi ezelde, Hak aleyhine hükmetmiş midir; ve binâenaleyh ilm-i ilâhîde sâbit olan şey, zâhirde umduğuna muvâfık mıdır, bunları bilmez. Zîrâ ayân-ı sâbite Hakk'a ne sûretle ilim vermişler ise, o sûretle Hakk'ın ma'lûmu olurlar; ve Hakk'a, bizim hakkımızda böyle hükmet diye, Hak aleyhinde ne vech ile hükmetmişler ise, Hakk'ın onlar hakkındaki hükmü dahi ona göredir. Zîrâ hâkim hükmettiği şeyde mahkûmun-aleyhdir. Bu bahsin tafsîli &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğer sınıfı soru sormaya yönelten şey ise, onun bilgisidir. Çünkü bu sınıf genel olarak bilirler ki, Allah katında ilâhî ilimde önceden belirlenmiş birtakım işler vardır; ve o işlere ancak talep edildikten sonra ulaşılır. Yani birtakım ilâhî bağışlar vardır ki, onların ortaya çıkışı, ilâhî ilimde talebe şart koşulmuştur. Bu sebeple talep olmadıkça ortaya çıkmaz. Bunun için bu sınıf, Yüce Allah hazretlerinden bizim talep ettiğimiz şey belki bu türdendir, deyip gerçekleşme imkânının, ilâhî ilimde talebe bağlı olduğu düşüncesiyle o şeyi ihtiyatlı bir şekilde Allah'tan ister. Bununla birlikte bu taleple beraber, o şeyin ilâhî ilimde sabit olup olmadığı; ve onun tekil sabit hakikatinin yatkınlığı bu talep ettiği şeyi öncesiz olarak, Allah aleyhine hükmetmiş midir; ve bu sebeple ilâhî ilimde sabit olan şey, görünürde umduğuna uygun mudur, bunları bilmez. Çünkü sabit hakikatler Allah'a ne şekilde bilgi vermişler ise, o şekilde Allah'ın bilgisi olurlar; ve Allah'a, bizim hakkımızda böyle hükmet diye, Allah aleyhinde ne şekilde hükmetmişler ise, Allah'ın onlar hakkındaki hükmü de ona göredir. Çünkü hükmeden, hükmettiği şeyde aleyhine hükmedilen konumundadır. Bu bahsin ayrıntısı

## Fass-ı Üzeyrî

de zikrolunmuştur. İşte sâil ayn-ı sâbitesi ilm-i Hakta ne sûretle ma'lûm olduğunu bilmediği için, [2/6] taleb ettiğim şey belki ilm-i ilâhîde sâbit olmuş bir şeydir, deyip ihtiyâten suâl eder. Fakat bunun sabit olup olmadığını bilmez. Zîrâ her bir zamanda, her bir şahsın isti'dâdına vakıf olmak keyfiyeti pek gāmız ve en derin ve gizli maʼlûmât cinsindendir. Binâenaleyh her bir ferd, her ânda olan istiʼdâdını bilmez ki, o dakîkada müstaid olduğu şeyi hemen Hak'tan taleb etsin de, o şey dahi derhal vâki' oluversin. İşte bunu bilmediği için, belki eser-i icâbet zâhir olur diye, müstaid olduğunu zannettiği şeyi Hak'tan taleb eder. Bu sebeble onun istediği şeylerin baʼzısı vâki' olur, baʼzısı vâki' &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

zikredilmiştir. İşte isteyen kişi, kendi ayn-ı sâbitesinin (değişmez ezelî özünün) Hak'ın ilminde ne şekilde bilindiğini bilmediği için, talep ettiğim şey belki ilâhî ilimde sabit olmuş bir şeydir, deyip ihtiyatlı bir şekilde sorar. Fakat bunun sabit olup olmadığını bilmez. Zirâ her bir zamanda, her bir şahsın isti'dâdına (yatkınlığına) vâkıf olmak (bilmek) keyfiyeti (niteliği) pek karmaşık ve en derin ve gizli bilgiler cinsindendir. Binâenaleyh (bu sebeple) her bir fert, her ânda olan isti'dâdını bilmez ki, o dakikada müstaid (yatkın) olduğu şeyi hemen Hak'tan talep etsin de, o şey dahi derhal vâki' (meydana) oluversin. İşte bunu bilmediği için, belki icâbet eseri (karşılık verme belirtisi) zâhir (ortaya) olur diye, müstaid olduğunu zannettiği şeyi Hak'tan talep eder. Bu sebeple onun istediği şeylerin bazısı vâki' olur, bazısı vâki'

olmaz. Fakat şurası şâyân-ı dikkattir ki, insan sûret-i umûmiyyede olarak kabûlüne müstaid olduğu şeyi idrak edebilir. Meselâ bir kimse tıp veyâ riyâziye tahsîline mübâşeret eder. Az mesâî ile çok maʼlûmât elde ettiğini ve o ilmin mesâilini anlamakta aslâ güçlük çekmediğini görür. Bundan anlar ki, o ilmin husûlüne kendisinde isti'dâd vardır. İşte bu icmâlen is- ti'dâdına vukūfdur ki, buna "kaza" derler. Fakat onun vakten-mine'l-evkāt ne mikdâr hâsıl olacağını, ya'ni kazânın tafsîli olan “kader”i bilmez. Meğer ki Hak bunların baʼzısına kendini muttali' kılsın; ve bunların cümlesine ıttıla' ilm-i ilâhîde olan şeye ıttıladır ki, bu da Hakk'a mahsustur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: مَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا )Lokman 31/34( ya'ni “Bir nefis, yarın ne kesbedeceğini bilmez.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

olmaz. Fakat şurası dikkate değerdir ki, insan genel olarak kabul etmeye yatkın olduğu şeyi idrak edebilir. Örneğin bir kimse tıp veya matematik öğrenimine başlar. Az çabayla çok bilgi edindiğini ve o ilmin meselelerini anlamakta asla güçlük çekmediğini görür. Bundan anlar ki, o ilmin elde edilmesine kendisinde bir yatkınlık vardır. İşte bu, yatkınlığına genel olarak vâkıf olmaktır ki, buna "kazâ" derler. Fakat onun zaman içinde ne kadar hâsıl olacağını, yani kazânın ayrıntısı olan "kader"i bilmez. Meğer ki Hak bunların bazısına kendisini muttali kılsın; ve bunların hepsine vâkıf olmak, ilâhî ilimde olan şeye vâkıf olmaktır ki, bu da Hakk'a mahsustur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: مَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا (Lokman 31/34) yani "Bir nefis, yarın ne kesbedeceğini bilmez."

İmdi abd her ne kadar isti'dâdını bilmez ise de, eğer isti'dâd, sâile suâli i'tâ etmese idi, ondan taleb sâdır olmaz idi. Zîrâ abd üzerinde her ânda cârî olan ahvâl, onun isti'dâdından münbaisdir; ve abdin talebi dahi, üze- rinde cârî olan ahvâlden bir hâldir. Binâenaleyh abdin suâli dahi, onun isti'dâdından münbais bir keyfiyet olur. Şu hâlde sâil Hak'tan bir şey taleb ettikde, onun o suâli, taleb ettiği şeydeki isti'dâdına delalet eder; ve işte o isti'dâd, talebe sebeb olmuştur. Fakat abd, [2/7] her zaman ferdde, ya'ni eczâ-yı zamandan her bir cüzde, isti’dâdının ne şeyi iktizâ ettiğini bilmez. Eğer bilse idi talebini müteâkib o şey zuhûr ediverir idi. فَغَايَةُ أَهلِ الحُضُورِ الَّذِينَ لا يَعْلَمُون مِثْلَ هذا أَنْ يَعْلَمُوه في الزَّمانِ الَّذي يكونون فيه، فإنَّهم بِحُضُورِهِم يَعلَمون ما أَعْطَاهُم الحق في ذلك الزمان وأنَّهم ما قَبِلُوه إلا بِالْإِسْتِعْدَادِ ، وَهُمْ صِنْفَانِ : صِنْفٌ يَعلَمون مِن قَبُولِهِم اسْتِعْدَادَهُم، وصِنْفٌ يَعلَمون مِن اسْتِعْدَادِهِم مَا يَقْبَلُونَه ، وهذا أتم ما يكون في معرفة الاسْتِعْدَادِ في هذا الصِّنْفِ، ومن هذا الصِّنْفِ مَن يَسْأَلُ لا للاسْتِعْجَالِ ولا للإمكان، وإنما يسأل امتثالا لأمر الله في قوله تعالى: ﴿أُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ ، فهو العبد المَحْضُ، وليس لهذا الدَّاعِي هِمَّةٌ مُتَعَلِّقَةٌ فِيمَا سَأَلَ فِيهِ مِن مُعَيَّن أو غيرِ مُعَيَّنٍ، وإِنَّما هِمَّتُهُ فِي امْتِثَالِ أَوَامِرِ سَيِّدِهِ، فَإِذا اقْتَضَى الحالُ السُّؤَالَ سَأَلَ عبودِيَّةً وإذا اقْتَضَى التَّفْرِيض والسُّكُوتَ سَكَتَ، فَقَدِ ابْتُلِيَ أَيُّوبُ وغيره، وما سَأَلُوا رَفْعَ ما ابْتَلَاهُم الله به ، ثُمَّ اقْتَضَى لَهُم الحالُ فِي زَمَانٍ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi kul, her ne kadar kendi yatkınlığını bilmez ise de, eğer yatkınlık, isteyene bir soru vermeseydi, ondan talep ortaya çıkmazdı. Çünkü kul üzerinde her an cereyan eden haller, onun yatkınlığından kaynaklanır; ve kulun talebi de, üzerinde cereyan eden hallerden bir haldir. Bu sebeple kulun sorusu da, onun yatkınlığından kaynaklanan bir nitelik olur. Şu halde isteyen Hak'tan bir şey talep ettiğinde, onun o sorusu, talep ettiği şeydeki yatkınlığına delalet eder; ve işte o yatkınlık, talebe sebep olmuştur. Fakat kul, her zaman ferdde, yani zamanın cüzlerinden her bir cüzde, yatkınlığının neyi gerektirdiğini bilmez. Eğer bilseydi talebini müteakip o şey hemen zuhur ederdi. فَغَايَةُ أَهلِ الحُضُورِ الَّذِينَ لا يَعْلَمُون مِثْلَ هذا أَنْ يَعْلَمُوه في الزَّمانِ الَّذي يكونون فيه، فإنَّهم بِحُضُورِهِم يَعلَمون ما أَعْطَاهُم الحق في ذلك الزمان وأنَّهم ما قَبِلُوه إلا بِالْإِسْتِعْدَادِ ، وَهُمْ صِنْفَانِ : صِنْفٌ يَعلَمون مِن قَبُولِهِم اسْتِعْدَادَهُم، وصِنْفٌ يَعلَمون مِن اسْتِعْدَادِهِم مَا يَقْبَلُونَه ، وهذا أتم ما يكون في معرفة الاسْتِعْدَادِ في هذا الصِّنْفِ، ومن هذا الصِّنْفِ مَن يَسْأَلُ لا للاسْتِعْجَالِ ولا للإمكان، وإنما يسأل امتثالا لأمر الله في قوله تعالى: ﴿أُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ ، فهو العبد المَحْضُ، وليس لهذا الدَّاعِي هِمَّةٌ مُتَعَلِّقَةٌ فِيمَا سَأَلَ فِيهِ مِن مُعَيَّن أو غيرِ مُعَيَّنٍ، وإِنَّما هِمَّتُهُ فِي امْتِثَالِ أَوَامِرِ سَيِّدِهِ، فَإِذا اقْتَضَى الحالُ السُّؤَالَ سَأَلَ عبودِيَّةً وإذا اقْتَضَى التَّفْرِيض والسُّكُوتَ سَكَتَ، فَقَدِ ابْتُلِيَ أَيُّوبُ وغيره، وما سَأَلُوا رَفْعَ ما ابْتَلَاهُم الله به ، ثُمَّ اقْتَضَى لَهُم الحالُ فِي زَمَانٍ

آخَرَ أَنْ يَسْأَلُوا رَفْعَ ذلك، فَسَأَلُوه، فَرَفَعَه الله عنهم.

İmdi bunun mislini bilmeyen ehl-i hûzurun gāyesi, onu içinde bu- lundukları zamanda bilmeleridir. Zîrâ onlar huzûrları sebebiyle bu zamanda Hakk'ın onlara verdiği şeyi ve onu ancak isti'dâd sebebiyle kabûl ettiklerini bilirler; ve onlar iki sınıftır: Bir sınıfı kabûllerinden isti'dâdlarını bilirler; ve bir sınıfı dahi ne şeyi kabûl ettiklerini isti'dâd- larından bilirler. Bu da, bu sınıfta ma'rifet-i isti'dâdda vâki' olan şeyin etemmidir; ve bu sınıftan, isti'câl ve imkân için değil, ancak Allah Teâlânın ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Mü'min, 40/60) [Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!] kavlindeki emrine imtisâlen suâl eden kimse vardır. Böyle olunca o, abd-i mahzdır; ve bu dâî için, suâl ettiği şeyde muay- yenden ve gayr-ı muayyenden, himmet-i müteallika yoktur. Onun himmeti ancak efendisinin evâmirine imtisâldedir. Binâenaleyh hâl, suâli iktizâ ettikde, ubûdiyyeten suâl eder; ve tefvîz ve sükûtu iktizâ ettikde dahi, sâkit olur. İmdi Eyyûb'u vesâireyi mübtelâ kıldı. Hâlbu- ki Allâh'ın onları onunla mübtelâ ettiği şeyin ref'ini suâl etmediler. Ba'dehû diğer zamanda onlara bunun ref'ini taleb etmek iktizâ etti. Binâenaleyh suâl ettiler. O hâlde Allah, onlardan onu ref'eyledi. [2/8] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bunun benzerini bilmeyen huzur ehlinin amacı, onu içinde bulundukları zamanda bilmeleridir. Çünkü onlar, huzurları sebebiyle bu zamanda Hakk'ın kendilerine verdiği şeyi ve onu ancak yatkınlık sebebiyle kabul ettiklerini bilirler; ve onlar iki sınıftır: Bir sınıfı, kabullerinden yatkınlıklarını bilirler; ve bir sınıfı da neyi kabul ettiklerini yatkınlıklarından bilirler. Bu da, bu sınıfta yatkınlık bilgisinde meydana gelen şeyin daha tamıdır; ve bu sınıftan, acele ve imkân için değil, ancak Yüce Allah'ın "Bana dua ediniz; size icabet edeyim!" (Mü'min, 40/60) kavlindeki emrine uyarak soru soran kimse vardır. Böyle olunca o, tam bir kuldur; ve bu dua eden için, sorduğu şeyde belirli olandan ve belirsiz olandan, ilgili bir himmet (manevi güç) yoktur. Onun himmeti ancak efendisinin emirlerine uymaktadır. Bu sebeple, hâl, soruyu gerektirdiğinde, kulluk gereği soru sorar; ve teslimiyeti ve susmayı gerektirdiğinde de, susar. Şimdi, Eyyûb'u ve başkalarını belaya uğrattı. Hâlbuki Allah'ın onları onunla belaya uğrattığı şeyin kaldırılmasını sormadılar. Daha sonra başka bir zamanda onlara bunun kaldırılmasını talep etmek gerekti. Bu sebeple sordular. O hâlde Allah, onlardan onu kaldırdı.

Ya'ni sâillerden bunun mislini, ya'ni ilm-i ilâhîyi ve isti'dâdlarını bil- meyen ehl-i huzûrun gāyesi, içinde bulundukları zamanda isti'dâdlarını bilmeleridir. Onlar a'yân-ı sâbitelerinin ilm-i Hak'ta ne sûretle sübût bul- duğunu ve lisân-ı isti'dâdlarıyla Hak'tan, ne şeyi taleb etmiş olduklarını bilmemekle beraber, gerek bilvâsıta ve gerek bila-vâsıta vâridâttan, tecel- liyâttan, ulûm ve ahlâktan, bulundukları zaman içinde Hakk'ın ne şeyi ihsân buyurduğunu ve hâzır oldukları zaman içinde kabûl ettikleri atâyâ-yı ilâhiyyeyi ancak o zamanda olan isti'dâd-ı cüz'îleriyle kabûl ettiklerini bi- lirler. Zîrâ Hak'la huzûr ve şühûdları sebebiyle, vücûdda ve te'sîrde Hak'tan başka hiçbir şey görmezler; ve Zeyd ve Amr yediyle kendilerine vâsıl olan atâyâyı gördükde: “İşte bu bizim ilm-i ilâhîde sâbit olan aʼyânımızın lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği şeydir ki, şu zamandaki isti’dâd-ı cüzîmiz sebebiyle şimdi bize Hak'tan ihsân olundu" derler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, bu gibi şeyleri, yani ilâhî ilmi ve kendi yatkınlıklarını bilmeyen Hakk'a yakın kişilerin (ehl-i huzur) amacı, içinde bulundukları zamanda kendi yatkınlıklarını bilmeleridir. Onlar, sabit hakikatlerinin Hak'ın ilminde ne şekilde sabit olduğunu ve yatkınlık dilleriyle Hak'tan neyi talep etmiş olduklarını bilmemekle beraber, gerek vasıtalı gerek vasıtasız olarak gelen ilhamlardan, tecellilerden, ilimlerden ve ahlâktan, içinde bulundukları zaman içinde Hak'ın neyi ihsan buyurduğunu ve hazır bulundukları zaman içinde kabul ettikleri ilâhî bağışları ancak o zamandaki cüz'î (kısmi) yatkınlıklarıyla kabul ettiklerini bilirler. Çünkü Hak ile olan yakınlıkları ve müşahedeleri sebebiyle, varlıkta ve tesirde Hak'tan başka hiçbir şey görmezler; ve Zeyd ve Amr eliyle kendilerine ulaşan bağışları gördüklerinde: "İşte bu, bizim ilâhî ilimde sabit olan sabit hakikatlerimizin yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği şeydir ki, şu zamandaki cüz'î yatkınlığımız sebebiyle şimdi bize Hak'tan ihsan olundu" derler.

Bu ehl-i huzûr dahi iki sınıftır: Bir sınıfı atâyı kabûllerinden dolayı isti'dâdlarını bilirler; zîrâ bunlara a'yân-i sâbiteleri mekşûf değildir. Binâe- naleyh isti'dâdlarını tafsîlen bilmezler. Ancak kendilerine vârid olan atâyâyı kabûl edip hazmetmeleri hasebiyle isti’dâdlarını icmâlen bilirler; ve “Eğer isti'dâdımız olmasa idi, bu atâyı kabûl etmez idik” derler. Nitekim Cenâb-ı Şeyh Ekber (r.a.) bu Fusûsu'l-Hikem'de binlerce hakāyık ve maârif beyân buyururlar. Nice kimseler vardır ki, bu maârifi havsalalarına sığdırıp kabûl edemez. Bu kabûl edememek keyfiyeti şübhe yoktur ki adem-i isti'dâddan- dır. Ve yine birçok kimseler Hz. Şeyh-i Ekber mazharından vârid olan bu atâyâyı kabûl edip ve âb-ı hayât gibi içip hazmederler. Bu da kabûle olan isti'dâddan nâşîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu huzur ehli de iki sınıftır: Bir sınıfı, kendilerine verilenleri kabul etmelerinden dolayı yatkınlıklarını bilirler; çünkü bunlara sabit hakikatleri (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) açık değildir. Bu sebeple yatkınlıklarını ayrıntılı olarak bilmezler. Ancak kendilerine gelen bağışları kabul edip hazmetmeleri sebebiyle yatkınlıklarını genel olarak bilirler; ve "Eğer yatkınlığımız olmasaydı, bu bağışı kabul etmezdik" derler. Nasıl ki Cenâb-ı Şeyh Ekber (r.a.) bu Fusûsu'l-Hikem'de binlerce hakikati ve bilgiyi açıklar. Nice kimseler vardır ki, bu bilgileri akıllarına sığdırıp kabul edemez. Bu kabul edememe niteliği şüphesiz ki yatkınlık eksikliğindendir. Ve yine birçok kimseler Hz. Şeyh-i Ekber'in mazharından gelen bu bağışları kabul edip ve âb-ı hayât (hayat suyu) gibi içip hazmederler. Bu da kabule olan yatkınlıktan kaynaklanır.

İmdi kelâm bir, fakat isti'dâd-ı sâmiîn muhteliftir. Ve ehl-i huzûrun bir sınıfı dahi, ilm-i ilâhîdeki a'yân-ı sâbitelerini ve onların isti'dâdlarını bildikleri için, bu isti’dâdları hasebiyle ne şeyi kabûl edeceklerine vakıftır- lar. Binâenaleyh onlar ancak kendilerinde kabûle isti'dâd gördükleri şeyi Hak'tan taleb ederler; ve istedikleri şey de filhal veya bir müddet sonra vâki' olur. Ve bu ikinci sınıf, ehl-i huzûr sınıfında, maʼrifet-i isti’dâd key- fiyetinde vâki' olan şeyin etemmidir. Ya'ni bu ikinci sınıf birinci sınıftan daha tamâmdır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) atâyâ-yı ilâhiyyeyi evvelâ “taleb ile" ve "talebsiz” hâsıl olan atâyâya; ve taleb ile olan atâyâyı dahi “muayyen” ve "gayr-ı muayyen” olan şeye taksîm etti. Şimdi de sâili, suâle sevkeden şey hasebiyle [2/9] taksîm edip buyururlar ki: Bu ehl-i huzûrdan olan sâil- lerden bir sâil vardır ki Hak'tan taleb eder, fakat isti'câl-i tabîî ve imkân için suâl etmez; belki onun suâli Allah Teâlâ hazretlerinin ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ )Mü'min, 40/60) ya'ni “Benden suâl edin, sizin için isticâbe edeyim" kavliyle vâki' olan emrine imtisâl içindir. Bu sâil abd-i mahzdır. Onun dünyevî ve uhrevî, ve zâhirî ve bâtınî, muayyen ve gayr-ı muayyen, hiçbir şeye himmeti müteallik değildir. Binâenaleyh taleb ettiği şeyi himmetini ta'lîk ederek istemez. Onun himmeti, ancak Efendi'sinin emirlerine imtisâl etmektedir. Mesnevî: چون طمع خواهد ز من سلطان دين خاك بر فرق قناعت بعد زين Tercüme: "Sultân-ı dîn, mâdemki benden tama' ister, bundan sonra kanâatın başına toprak saçılsın!" 130 Binâenaleyh hâl, suâl iktizâ edince, bu abd-i mahz ancak ubûdiyye- ten suâl eder. Zîrâ onun vech-i Hak'tan ve cemâl-i mutlaktan başka hiçbir murâdı yoktur. Cem'an makām-ı vahdette ve tafsîlen mezâhir-i kesîrede, ya'ni suver-i âlemdedir. Eğer muktezâ-yı hâle göre lafzen Hak'tan bir şey taleb ederse, Efendi'sine karşı kulluğun şânını isbât içindir. Ve eğer hâl, Hakk'a tefvîz-i umûr edip sükût etmeyi iktizâ ederse, susar; ne himmeti ile ma'nen ve kalben; ve ne de lisânı ile lafzen bir şey taleb etmez. Nite- kim Hak Teâlâ hazretleri Eyyûb (a.s.)ı ve sâir enbiyâyı ve onların vârisleri olan evliyâyı, birtakım belâlara mübtelâ eyledi; onlar bu belâların ref'ini Hak'tan taleb etmediler, o belâları çektiler. Badehû diğer zamanda hâl, o belâların ref'ini taleb etmek iktizâ etti. Onlar da muktezâ-yı hâle göre o belâların ref'ini Hak'tan taleb ettiler. Hak Teâlâ hazretleri dahi ref'eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi söz bir, fakat dinleyenlerin yatkınlıkları farklıdır. Ehl-i huzurdan (Allah ile sürekli beraberlik hâlinde olanlardan) bir sınıf da, ilâhî ilimdeki sabit hakikatlerini ve onların yatkınlıklarını bildikleri için, bu yatkınlıkları sebebiyle neyi kabul edeceklerine vâkıftırlar. Bu sebeple onlar ancak kendilerinde kabule yatkınlık gördükleri şeyi Hak'tan talep ederler; ve istedikleri şey de hemen veya bir süre sonra meydana gelir. Bu ikinci sınıf, ehl-i huzur sınıfında, yatkınlık bilgisinin niteliğinde meydana gelen şeyin en mükemmelidir. Yani bu ikinci sınıf birinci sınıftan daha tamdır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) ilâhî bağışları evvelâ "talep ile" ve "talebsiz" hâsıl olan bağışlara; ve talep ile olan bağışları da "belirli" ve "belirsiz" olan şeye ayırdı. Şimdi de isteyeni, isteğe sevk eden şey sebebiyle [2/9] ayırıp buyururlar ki: Bu ehl-i huzurdan olan isteyenlerden bir isteyen vardır ki Hak'tan talep eder, fakat tabiî acelecilik ve imkân için istemez; aksine onun isteği Yüce Allah hazretlerinin "Benden isteyin, sizin için icabet edeyim" (Mü'min, 40/60) kavliyle meydana gelen emrine uyma içindir. Bu isteyen halis bir kuldur. Onun dünyevî ve uhrevî, ve zâhirî ve bâtınî, belirli ve belirsiz, hiçbir şeye himmeti (manevî gücü) bağlı değildir. Bu sebeple talep ettiği şeyi himmetini bağlayarak istemez. Onun himmeti, ancak Efendi'sinin emirlerine uymaktadır. Mesnevî: "Sultân-ı dîn, mademki benden tamah ister, bundan sonra kanaatin başına toprak saçılsın!" Bu sebeple hâl, istek gerektirince, bu halis kul ancak kulluk gereği ister. Çünkü onun Hak'tan ve mutlak cemalden başka hiçbir muradı yoktur. O, toplu olarak vahdet makamındadır ve ayrıntılı olarak kesret tecellilerindedir, yani âlem suretlerindedir. Eğer hâlin gereğine göre lafzen Hak'tan bir şey talep ederse, Efendi'sine karşı kulluğun şanını ispat içindir. Ve eğer hâl, Hakk'a işleri havale edip susmayı gerektirirse, susar; ne himmeti ile manen ve kalben; ve ne de lisanı ile lafzen bir şey talep etmez. Nasıl ki Yüce Allah hazretleri Eyyûb (a.s.)ı ve diğer peygamberleri ve onların vârisleri olan evliyayı, birtakım belalara müptela eyledi; onlar bu belaların kaldırılmasını Hak'tan talep etmediler, o belaları çektiler. Daha sonra diğer zamanda hâl, o belaların kaldırılmasını talep etmeyi gerektirdi. Onlar da hâlin gereğine göre o belaların kaldırılmasını Hak'tan talep ettiler. Yüce Allah hazretleri de kaldırdı.

Malûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretlerinin kullarını mübtelâ kıldığı her mihnet ve belâ kahr-ı mahz değildir; belki mihnet ve belâ sûretinde zâhir olan rahmet ve ni'met-i mahsûsadır; ve mihnet ve belâ Hakk'ın Celâl'in- den; ve rahmet ve ni’met ise Cemâl'indendir; ve insan mazhar-ı Cemâl ve Celâl'dir. Nitekim Hak Teâlâ insan hakkında خَلَقْتُ بِيَدَيَّ (Sâd, 38/75) ya'ni "İki elimle halkettim” buyurur ki, yed-i Cemâl'imle ve yed-i Celâl’imle hal- keyledim [2/10] demektir. Binâenaleyh Hak insanı, mazhar-ı kâmil oldu- ğu için mükerrem kılmıştır; ve insanın gayrı olan mahlûkāt-ı ilâhiyyede bu cem'iyet yoktur. Onların bazısı cemâlî ve baʼzısı celâlîdir. Meselâ hayvânât mazhar-ı Celâl'dir. Çünkü Müzill isminin mazharıdırlar. İşte bu kemâlin- den nâşî insan teklîfât-ı ilâhiyyenin muhâtabı olmuştur; ve insan nefsi, ya'ni vücûd-ı müteayyini ve mukayyedi i'tibariyle mazhar-ı Celâl ve rûhu i'tibâriyle de mazhar-ı Cemâldir. Zîrâ rûh hadd-i zâtında ednâs-ı tabîattan pâktir. Nefis ise böyle değildir. Onun mahtidi âlem-i anâsır ve tabâyi'dir; ve âlem-i tabîat ise mazhar-ı kahr ve celâldir. Onun için nefsin şânı Hakk'a muhalefet ve rûhun şânı dahi mutâvaattır. Binâenaleyh nefsi rûhuna tâbi' olanlar "cemâlî" ve rûhu nefsine tâbi' olanlar ise "celâlî" olur. İmdi kahır ve lutuf, muhakkikîn nazarında hakîkat-i vâhidenin şuûnâtından başka bir şey olmadığından ikisi de şey'-i vâhiddir. Ancak bi-hasebi'l-mezâhir birbirinden ayrı ve yekdîğerinin zıddı görünürler. İşte bu sebebden Hz. Mevlâna (r.a.) buyururlar: Mesnevî: بو العجب من عاشق این هر دو ضد عاشقم بر قهر و بر لطفش بجد Tercüme: "Ben onun kahrına ve lutfuna cidden âşıkım; acîbdir ki ben, bu her iki zıddın âşıkıyım."131 Bu gibi zevât-ı kirâm nasıl kahra âşık olmasınlar ki, kahır vech-i Hakk'ın nikabı olan nefse taalluk eder ve onu yırtıp cemâl-i Hakkı izhâr eyler. Onların matlûbu da bundan ibarettir. Ve kahır ve celâlin mevridi vücûd-ı mümkinât olup, onlar da dâim olmadıklarından, سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي ]Rahmetim gazabımı geçmiştir.] hadîs-i kudsîsi mûcibince kahır ve celâl ârızî; ve lutuf ve rahmet zâtîdir; ve Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i şehîdette gerek müminlere ve gerek kâfirlere kahır ve celâliyle tecellî bu- yurur. Mü'minîne isabet eden kahrı, onların ref'-i derecâtı içindir. Zîrâ her bir belâ nâzil oldukça nefsinden tebâüdü ve Hakk'a takarrübü ziyâde olur. Binâenaleyh o belâ, mihnet ve nikmet sûretinde zâhir olan rahmet ve ni'met-i hâssadır. Bu belâlara ancak Hakk'ın murâdını bilen ve sırr-ı kade- re muttali' olan zevât-ı kirâm tâlib olur. Ve kâfirlere isâbet eden kahır ise, وَلَنْذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ )Secde, 32/21) [2/11] ya'ni “Biz onlara azâb-ı ekberin, azâb-ı âhiretin gayrı olan azâb-ı ednâyı, azâb-ı dün- yâyı tattırırız” âyet-i kerîmesi mûcibince azâb-ı ilâhîdir. Bu bahisde birçok suâller ve cevâblar vardır. Tafsîl olunsa, belki bir cild kitâb olur. Zikrolunan esâsât erbâb-ı irfâna kifâyet eder. Cenâb-ı Şeyh (r.a.), sâili suâle sevkeden şey hasebiyle atâyâ-yı ilâhiyyeyi taksîm ettikten sonra atâyânın ta'cîl ve tehîrine sebeb olan şeyi beyânen buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Yüce Allah'ın kullarını müptela kıldığı her mihnet ve bela, sırf kahır değildir; aksine mihnet ve bela şeklinde görünen, rahmet ve özel bir nimettir; ve mihnet ve bela Hakk'ın Celâl'inden; rahmet ve nimet ise Cemâl'indendir; ve insan Cemâl ve Celâl'in mazharıdır (tecelli yeridir). Nitekim Yüce Allah insan hakkında "خَلَقْتُ بِيَدَيَّ" (Sâd, 38/75) yani "İki elimle halkettim" buyurur ki, bu, "Cemâl elimle ve Celâl elimle halkettim" demektir. Bu sebeple Hak, insanı, kâmil bir mazhar olduğu için mükerrem (şerefli) kılmıştır; ve insanın dışındaki ilahi yaratıklarda bu cemiyet (bütünlük) yoktur. Onların bazısı cemâlî ve bazısı celâlîdir. Örneğin hayvanlar Celâl'in mazharıdır. Çünkü onlar Müzill (zelil kılan) isminin mazharıdırlar. İşte bu kemalinden dolayı insan, ilahi tekliflerin (sorumlulukların) muhatabı olmuştur; ve insan nefsi, yani müteayyin (belirlenmiş) ve mukayyed (sınırlı) varlığı itibarıyla Celâl'in mazharı ve ruhu itibarıyla da Cemâl'in mazharıdır. Zira ruh, kendi özünde en aşağı tabiatlardan (maddeden) temizdir. Nefis ise böyle değildir. Onun yetiştiği yer anasır (elementler) ve tabiatlar âlemidir; ve tabiat âlemi ise kahır ve celâl mazharıdır. Onun için nefsin şanı Hakk'a muhalefet (karşı gelme) ve ruhun şanı ise mutavaattır (itaattir). Bu sebeple nefsi ruhuna tabi olanlar "cemâlî" ve ruhu nefsine tabi olanlar ise "celâlî" olur. Şimdi, kahır ve lütuf, muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) nazarında hakikat-i vahidenin (tek bir hakikatin) oluşlarından başka bir şey olmadığından ikisi de tek bir şeydir. Ancak mazharlar (tecelli yerleri) itibarıyla birbirinden ayrı ve birbirinin zıddı görünürler. İşte bu sebepten Hz. Mevlâna (r.a.) buyururlar: Mesnevi: "بو العجب من عاشق این هر دو ضد عاشقم بر قهر و بر لطفش بجد" Tercüme: "Ben onun kahrına ve lütfuna cidden âşıkım; acayiptir ki ben, bu her iki zıddın âşıkıyım." Bu gibi yüce zatlar nasıl kahra âşık olmasınlar ki, kahır, Hakk'ın vechinin (yüzünün) nikabı (perdesi) olan nefse ilişkindir ve onu yırtıp Hakk'ın cemâlini ortaya çıkarır. Onların matlubu (istediği) da bundan ibarettir. Ve kahır ve celâlin mevridi (kaynağı) mümkinatın (mümkün varlıkların) varlığı olup, onlar da daimi olmadıklarından, "سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي" (Rahmetim gazabımı geçmiştir.) hadis-i kudsisi gereğince kahır ve celâl arızî (sonradan olan); ve lütuf ve rahmet zâtîdir (özden gelendir); ve Yüce Allah bu şehadet (görünen) âleminde gerek müminlere ve gerek kâfirlere kahır ve celâliyle tecelli buyurur. Müminlere isabet eden kahrı, onların derecelerini yükseltmek içindir. Zira her bir bela nazil oldukça nefsinden uzaklaşması ve Hakk'a yakınlaşması artar. Bu sebeple o bela, mihnet ve nikmet (eziyet) şeklinde görünen rahmet ve özel bir nimettir. Bu belalara ancak Hakk'ın muradını bilen ve kader sırrına muttali (vakıf) olan yüce zatlar talip olur. Ve kâfirlere isabet eden kahır ise, "وَلَنْذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ" (Secde, 32/21) yani "Biz onlara azab-ı ekberin, ahiret azabının dışındaki azab-ı ednayı, dünya azabını tattırırız" ayet-i kerimesi gereğince ilahi bir azaptır. Bu konuda birçok sualler ve cevaplar vardır. Ayrıntılandırılsa, aksine bir cilt kitap olur. Zikredilen esaslar irfan sahiplerine yeterlidir. Şeyh (r.a.), soranı suale sevk eden şey sebebiyle ilahi atiyeleri (bağışları) taksim ettikten sonra, atiyelerin acele ettirilmesine ve geciktirilmesine sebep olan şeyi açıklayarak buyururlar ki:

والتَّعْجِيلُ بِالمَسْئُولِ فيه والإِبْطَاءُ لِلْقَدَرِ المُعَيَّن له عندَ اللهِ، فَإِذا وَافَقَ السُّؤَالُ

الوَقْتَ أَسْرَعَ بالإجابةِ ، وإذا تَأَخَّرَ الوقْتُ إِمَّا في الدُّنْيَا وَإِمَّا فِي الآخِرَةِ تَأَخَّرَتِ

الإجابة: أي المَسْئُولُ فيه لا الإجابةُ الَّتِي هِيَ لَبَّيْكَ مِنَ اللَّهِ، فَافْهَمْ هذا.

Ve mes'ûlün-fîh ile ta'cîl ve ibtâ', Allah indinde onun için muayyen olan kaderden nâşîdir. İmdi suâl, vakte muvâfık oldukda, icâbet ile isra' olunur; ve vakit, yâ dünyâda veyâ âhirette teahhür ettikde icâbet, ya'ni mes'ûlün-fîh, teahhür eder; yoksa Allah'dan lebbeyk ile olan icâbet te'hîr olunmaz. İmdi bunu anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve istenen şeyin çabuklaşması veya gecikmesi, Allah katında onun için belirlenmiş olan kaderden kaynaklanır. Şimdi, soru vakte uygun olduğunda, cevap ile hızlandırılır; ve vakit, ya dünyada ya da ahirette geciktiğinde, cevap, yani istenen şey, gecikir; yoksa Allah'tan "lebbeyk" (buyur) ile olan cevap geciktirilmez. Şimdi bunu anla!

Ya'ni Hak'tan taleb olunan şeyin çabuk zuhûru veyâ geç kalması, duâ eden kimse için Allah indinde muayyen olan kadere mebnîdir. Binâenaleyh abd Hak'tan bir şey istediği vakit, eğer bu duâsı vakt-i muayyene muvâfık olursa, derhal fiilen lebbeyk ile icâbet olunur; ve eğer vakt-i mukaddere muvâfık olmayıp da, Allah indinde ma'lûm olan ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı muktezâsınca, ya dünyâda vakti gelince zuhûru veyâhud âhirette icâbeti îcâb eylese, Hak tarafından derhal lebbeyk ile icâbet olunmakla beraber, fiilen icâbet gecikir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: إِنَّ الْعَبْدَ إِذَا دَعَى رَبَّهُ يَقُولُ اللَّهُ لَبَّيْكَ عَبْدِي ya'ni "Tahkikan abd, Rabb'ine duâ ettiği vakit, Allah Teâlâ hazretleri, ey benim kulum lebbeyk, buyurur.”132 Binâenaleyh [2/12] abdin istiʼdâdı, talebine muvâfık olmadığı için icâbet fiilen te’hîr olunmak- la beraber Hak, taleb olunan şeyin ya dünyâda veyâ âhirette vakti gelince i'tâ olunmak üzere, lebbeyk ile icâbet eder. Böyle olunca hadd-i zâtında her bir duâ müstecâbdır. Fakat ta'cîl ve tehîri kadere bağlıdır. Bu sırra vakıf olmayan kimseler zannederler ki, Hak bazı kullarına istediği şeyi verir ve baʼzısına vermez. Hâlbuki iş böyle değildir. Atâyâ-yı ilâhiyye, ayân-ı sâbi- tenin Hakk'a verdiği ma'lûmât üzerine lâhik olan kazâ ve kader-i ilâhîye tâbi'dir; ve kazâ ve kader ise hikmetine müsteniddir. Meselâ herkes Hak'tan gınâ ister; hâlbuki bu suâl, kâffe-i ibâdın isti’dâdâtına muvâfık değildir; ve Hak isti'dâdâta muvâfık olmayan atâyâyı, bilfarz ibâdına ibzâl buyursa, nizâm-ı âlem muhtell olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَلَوْ بَسَطَ الله الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ )Şûra, 42/27) ya'ni "Eğer Allah Teâlâ hazretleri rızkı kullarına mebsût kılsa yeryüzünde fesâd ederlerdi.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak'tan istenen şeyin çabuk ortaya çıkması veya geç kalması, dua eden kimse için Allah katında belirlenmiş olan kadere bağlıdır. Bu sebeple kul, Hak'tan bir şey istediği zaman, eğer bu duası belirlenmiş vakte uygun olursa, derhal fiilen "lebbeyk" (buyur) ile icabet olunur; ve eğer belirlenmiş vakte uygun olmayıp da, Allah katında bilinen sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlığı gereğince, ya dünyada vakti gelince ortaya çıkması veya ahirette icabeti icap etse, Hak tarafından derhal "lebbeyk" ile icabet olunmakla beraber, fiilen icabet gecikir. Nasıl ki hadîs-i şerîfte buyurulur: إِنَّ الْعَبْدَ إِذَا دَعَى رَبَّهُ يَقُولُ اللَّهُ لَبَّيْكَ عَبْدِي yani "Şüphesiz kul, Rabb'ine dua ettiği zaman, Yüce Allah hazretleri, ey benim kulum buyur, der.” Bu sebeple kulun yatkınlığı, talebine uygun olmadığı için icabet fiilen tehir olunmakla beraber Hak, talep olunan şeyin ya dünyada veya ahirette vakti gelince verilmek üzere, "lebbeyk" ile icabet eder. Böyle olunca kendi özünde her bir dua müstecaptır (kabul olunmuştur). Fakat çabuklaşması ve gecikmesi kadere bağlıdır. Bu sırra vakıf olmayan kimseler zannederler ki, Hak bazı kullarına istediği şeyi verir ve bazılarına vermez. Halbuki iş böyle değildir. İlahi bağışlar, sabit hakikatlerin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) Hakk'a verdiği bilgiler üzerine ilişen ilahi kazâ ve kadere tabidir; ve kazâ ve kader ise hikmetine dayanır. Örneğin herkes Hak'tan zenginlik ister; halbuki bu istek, bütün kulların yatkınlıklarına uygun değildir; ve Hak yatkınlıklara uygun olmayan bağışları, faraza kullarına bolca verse, âlemin düzeni bozulur. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: وَلَوْ بَسَطَ الله الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ (Şûra, 42/27) yani "Eğer Yüce Allah hazretleri rızkı kullarına yaygın kılsa yeryüzünde fesat çıkarırlardı.”

## Misâl:

Kerîm olan bir pâdişâha bilfarz birkaç kişi müracaatla makām-ı sadâreti taleb etseler; pâdişâh evvelen onların bu tevcîh ve ihsânı kabû- le isti'dâdları olup olmadığına nazar eder; ve içlerinde hangisinin isti’dâdı talebine muvâfık ise, bu makāmı ona tevcîh eyler; ve binâenaleyh onun suâline fiilen icâbet etmiş olur. Diğerlerinin suâli, isti'dâdlarına muvâfık olmadığı cihetle, bu makāma muktezî maʼlûmâtın tahsîli için onları birer münasib me'mûriyetlere ta'yîn eder. Bu da “Pek a'lâ, sizin taleblerinizi de vakti gelince is'âf edeyim!” demek olur ki, atâ-yı pâdişâhînin fiilen te'hîri ve lebbeyk ile icâbetidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varsayalım ki cömert bir padişaha birkaç kişi başvurarak sadrazamlık makamını isteseler; padişah öncelikle onların bu görevi ve ihsanı kabul etmeye yatkınlıkları olup olmadığına bakar; ve içlerinde hangisinin yatkınlığı isteğine uygunsa, bu makamı ona verir; ve bu sebeple onun isteğine fiilen cevap vermiş olur. Diğerlerinin isteği, yatkınlıklarına uygun olmadığı için, bu makamın gerektirdiği bilgileri edinmeleri için onları uygun birer memuriyete atar. Bu da "Pekâlâ, sizin isteklerinizi de vakti gelince yerine getireyim!" demek olur ki, padişahın bağışının fiilen ertelenmesi ve "buyur" diyerek cevap vermesidir.

İmdi kulûb-i sâlihîn ilm-i ilâhîde muayyen olan vakt-i icâbeti, ilhâma veyâ o sırada vârid olan âyât-ı kur'âniyyeye veyâhud sâir işârât-ı kevniyye- ye müsteniden hissederek Hakk'a arz-ı hâcet eder; ve o hâcet derhal kazâ olunur. Bunu görenler, filân kimse müstecâbü'd-da'vedir, derler; [2/13] ve o zevât bu vakt-i muayyenden sonra suâl muvâfık olmadığını hissederlerse, Hakk'a duâ etmezler; ve bu hâlde dahi halk onun hakkında derler ki: "Eğer Hakk'a duâ edeydi, kabûl olurdu, fakat etmedi.” İşte bu sırra vâkıf olanlar ile olmayanların farkı budur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sâlihlerin kalpleri, ilâhî ilimde belirlenmiş olan icâbet vaktini (duanın kabul edileceği zamanı), ilhama veya o sırada gelen Kur'an âyetlerine veya diğer kevni işaretlere dayanarak hisseder ve Hakk'a ihtiyaçlarını arz ederler; ve o ihtiyaç derhal yerine getirilir. Bunu görenler, filan kimse duası kabul olunan biridir, derler; ve o zâtlar, bu belirlenmiş vakitten sonra soru sormanın uygun olmadığını hissederlerse, Hakk'a dua etmezler; ve bu durumda dahi halk onun hakkında der ki: "Eğer Hakk'a dua etseydi, kabul olurdu, fakat etmedi." İşte bu sırra vâkıf olanlar ile olmayanların farkı budur.

Diğer taraftan Hakk'ın lebbeyk ile icâbet edip, fiilen icâbeti teʼhîr bu- yurması, sırr-ı mahbûbiyyete delâlet eder; ve bu mahbûbiyet ezelî olup, ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı iktizâsındandır. Binâenaleyh mahbûbân-ı ilâhiy- ye, bu âlem-i şehîdette Hak'tan bir şey taleb ettikleri vakit, onların duâda ısrarları Hakk'a hoş geldiği ve Hak onların kendisinden bir şeyle muhtecib olmalarını istemediği için o şey'-i matlûbu vermez; vakt-i merhûnuna taʼlîk eyler ki, onun hakkında hayırlı olan ancak budur; ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Ma'nevîlerinin cild-i sâdisinde bu hâli bir misâl-i hâricî ile tasvîr ve îzâh buyururlar. Mesnevî: آن یکی کمپیر و دیگر خوش ذقن پیش شاهدباز چون آید دو تن آرد و کمپیر را گوید که گیر هر دو نان خواهند او زوتر فطير و آن دگر را که خوشستش قد و خد کی دهد نان بل بتاخير افكند گویدش بنشین زمانی بی گزند که به خانه نان تازه می پزند گویدش بنشین که حلوا می رسد چون رسد آن نان گرمش بعد کد Tercüme: “Mahbûb-dostun önüne biri ihtiyar ve çirkin, ve diğeri güzel olarak iki kişi gelip her ikisi de ekmek istedikleri vakit, o mahbûb-dost çabucak un getirip o ihtiyara "Al!” der. Halbuki ona boyu ve yanağı hoş gelen diğerine, ekmeği bile vermeyip, belki tehîre düşürür. Ona der ki: "Biraz rahatça otur, zîrâ evde tâze ekmek pişiriyorlar.” O güzel olan kim- seye zahmetten sonra sıcak ekmek eriştikde, o mahbûb-dost ona "Otur ki tatlı gelir" der."133 İşte Hakk'ın kendi mahbûblarıyla olan muamelesi böyledir. [2/14] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğer taraftan, Hakk'ın "lebbeyk" diyerek icâbet etmesi ve fiilen icâbeti ertelemesi, mahbûbiyet (sevilmişlik) sırrına işaret eder; ve bu mahbûbiyet öncesiz olup, sabit hakikatinin yatkınlığının gereğindendir. Bu sebeple, İlahi sevgililer bu görünen âlemde Hak'tan bir şey talep ettikleri zaman, onların duada ısrarları Hakk'a hoş geldiği ve Hak onların kendisinden bir şeyle perdelenmelerini istemediği için o istenen şeyi vermez; belirlenmiş vaktine erteler ki, onun hakkında hayırlı olan ancak budur; ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Ma'nevîlerinin altıncı cildinde bu hâli dışarıdan bir örnekle tasvir ve izah eder. Mesnevî: آن یکی کمپیر و دیگر خوش ذقن پیش شاهدباز چون آید دو تن آرد و کمپیر را گوید که گیر هر دو نان خواهند او زوتر فطير و آن دگر را که خوشستش قد و خد کی دهد نان بل بتاخير افكند گویدش بنشین زمانی بی گزند که به خانه نان تازه می پزند گویدش بنشین که حلوا می رسد چون رسد آن نan گرمش بعد کد Tercüme: “Mahbûb-dostun önüne biri ihtiyar ve çirkin, ve diğeri güzel olarak iki kişi gelip her ikisi de ekmek istedikleri vakit, o mahbûb-dost çabucak un getirip o ihtiyara "Al!” der. Aksine, ona boyu ve yanağı hoş gelen diğerine, ekmeği bile vermeyip, hatta ertelemeye bırakır. Ona der ki: "Biraz rahatça otur, çünkü evde taze ekmek pişiriyorlar.” O güzel olan kimseye zahmetten sonra sıcak ekmek eriştiğinde, o mahbûb-dost ona "Otur ki tatlı gelir" der."133 İşte Hakk'ın kendi sevgilileriyle olan muamelesi böyledir.

وأما القسم الثاني وهو قَوْلُنَا : وَمِنْها ما لا يكون عن سؤال»، فالذي لا

يكون عن سؤال ، فإِنَّما أُرِيدُ بالسُّؤَالِ التَّلَفظَ به، فإنَّه في نفس الأَمْرِ لا بُدَّ

من السؤال إمَّا بِاللَّفْظِ أو بالحال أو بالاسْتِعْدَادِ .

Ve kısm-ı sânîye gelince, o da bizim وَمِنْها ما لا يكون عن سؤال ]Ve ondan ba'zısı da suâlden vâki' olmaz.] kavlimizdir. Binâenaleyh suâl-den olmayandır. İmdi suâl ile benim murâdım ancak onunla telaffuz-dur. Zîrâ nefs-i emirde, ya lafz ile, ya hâl ile veyâhud isti'dâd ile suâl lâbüddür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci kısma gelince, o da bizim "Ve ondan bazısı da sorudan meydana gelmez." sözümüzdür. Bu sebeple sorudan olmayan şeydir. Şimdi soru ile benim kastım ancak onunla telaffuzdur. Çünkü işin aslında, ya sözle, ya hâl ile yahut yatkınlık ile soru kaçınılmazdır.

Hz. Şeyh (r.a.) bâlâda atâyâyı, Hakk'a nazaran “zâtî” ve “esmâî” kısımla-rına ve halka nazaran dahi “taleb ile” ve “talebsiz” vârid olan atâyâya taksîm buyurmuş; ve talebsiz olan atâyâyı beyânen, bâlâda ومنها ما لا يكون عن سؤال سواء كانتِ الأَعْطِيَةُ ذاتِيَّةً أو أسمائِيَّةً ya'ni Atâyâdan bazısı da suâlden vâki' ol-maz; gerek atıyye-i zâtiyye olsun ve gerek esmâiyye olsun müsâvîdir” demiş idi. Taleb ile olan ve kısm-ı evvelden bulunan atâyâyı îzâh buyurduktan sonra, şimdi de talebsiz olan ve kısm-ı sânîden bulunan atâyâyı îzâhen buyururlar ki: Suâlden vâki' olmayan atâyâ demekten murâdım, ancak Hak'tan taleb olunan şeyin lisânen telaffuz olunmasıdır. Ya'ni “Yâ Rab, bana şunu ver, bunu ver!" gibi suâl-i lafzî ile vârid olmayan atâyâdır; ve bu suâl-i lafzî, hâl ve isti'dâd ile vâki' olan suâller anlaşılmamak için kayd-1 ihtirâzîdir. Zîrâ suâl mutlakā bu üç sûretten biriyle olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda atâyaları (verilenleri), Hakk'a göre "zâtî" ve "esmâî" kısımlarına ve halka göre de "talep ile" ve "talebsiz" gelen atâyalara ayırmıştı; ve talebsiz olan atâyaları açıklayarak, yukarıda "ومنها ما لا يكون عن سؤال سواء كانتِ الأَعْطِيَةُ ذاتِيَّةً أو أسمائِيَّةً" yani "Atâyalardan bazısı da sorudan meydana gelmez; gerek zâtî atıyye olsun gerek esmâî atıyye olsun fark etmez" demişti. Talep ile olan ve birinci kısımdan bulunan atâyaları açıkladıktan sonra, şimdi de talebsiz olan ve ikinci kısımdan bulunan atâyaları açıklayarak buyururlar ki: "Sorudan meydana gelmeyen atâyalar" demekten kastım, ancak Hak'tan talep olunan şeyin dille söylenmesidir. Yani "Yâ Rab, bana şunu ver, bunu ver!" gibi sözlü soru ile gelmeyen atâyadır; ve bu sözlü soru, hâl ve isti'dâd (yatkınlık) ile meydana gelen soruların anlaşılmaması için ihtirâzî (sakındırıcı) bir kayıttır. Çünkü soru mutlaka bu üç şekilden biriyle olur.

Lisân-ı lafzî ile suâl: “Yâ Rab fakîrim bana gınâ ihsân eyle!" demek gibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözlü dil ile soru sormak, "Ey Rabbim, ben fakirim, bana zenginlik ihsan et!" demek gibidir.

Lisân-ı hâl ile suâl: Aç ve susuz olan kimse gibidir ki, açlığıyla tokluğu ve susamışlığıyla suya kanmayı taleb eder. Binâenaleyh açlık, tokluğun ta-lebine bâis olan bir hâldir; ve hâl ise, talebe sebeb olan şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâl diliyle soru: Aç ve susuz olan kimse gibidir ki, açlığıyla tokluğu ve susamışlığıyla suya kanmayı talep eder. Bu sebeple açlık, tokluğun talebine sebep olan bir hâldir; ve hâl ise, talebe sebep olan şeydir.

Lisân-ı isti'dâd ile suâl: Bu da iki kısımdır. Birisi mec'ûl olan isti'dâd-1 cüz'înin lisânıyla; ve diğeri gayr-ı mec'ûl olan isti'dâd-ı küllînin lisânıyla olur. [2/15] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yatkınlık diliyle soru: Bu da iki kısımdır. Birisi, kılınmış olan cüz'î yatkınlığın diliyle; diğeri ise, kılınmamış olan küllî yatkınlığın diliyle olur.

İsti'dâd-ı cüz'î lisânıyla suâl: Yeni doğan bir çocuğun mürûr-ı sinîn ile bünyesi tekâmül ederek meşye ve tekellüme kābiliyet gelmesiyle, mec'ûl ve muhdes olan bu isti'dâd-ı cüz’înin lisânıyla Hak'tan meşy ve tekellüm taleb etmesi; ve kezâ bir fidanın büyüyüp tekemmül ederek meyve vermek kābiliyetini hâiz bir ağaç olduktan sonra mevsiminde meyvesinin taleb-i zuhûru gibidir. Bu atâyâda teahhur yoktur, husûl-i kābiliyyeti müteâkib zuhûr eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cüz'î istidat (parçalı yatkınlık) diliyle bir soru: Yeni doğan bir çocuğun yıllar geçtikçe bünyesi gelişerek yürüme ve konuşma kabiliyeti kazanmasıyla, sonradan kazanılmış ve meydana gelmiş olan bu cüz'î istidadın diliyle Hak'tan yürüme ve konuşma talep etmesi; aynı şekilde bir fidanın büyüyüp olgunlaşarak meyve verme kabiliyetini haiz bir ağaç olduktan sonra mevsiminde meyvesinin ortaya çıkmasını talep etmesi gibidir. Bu bağışlarda gecikme yoktur, kabiliyetin oluşmasını takiben ortaya çıkar.

İsti'dâd-ı küllî lisânıyla suâl: İlm-i ilâhîde sübût bulan a'yân-ı sâbitenin Hak'tan vücûd-1 hâricîyi ve her bir ayn-ı sâbitenin kendi müdebbi- ri ve rûhu ve Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhî hazînesinde meknûz bulunan kemâlâtın zuhûrunu taleb etmesidir; ve bu atâ dahi tahallüf etmez. Çünkü esmâ şuûnât-ı ilâhiyyedir; ve şuûnât, zâtın muktezâsıdır; ve ayân-ı sâbite ise esmânın suveridir; ve bu esmâ hazînelerinde meknûz olan kemâlât dahi, onların isti'dâdâtıdır; ve mezâhir-i kevniyye ise, a'yân-ı sâbitenin suveridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Küllî istidat (tüm varlıkların özündeki yatkınlık) diliyle soru şudur: İlâhî ilimde sabit olan sabit hakikatlerin Hak'tan haricî varlığı ve her bir sabit hakikatin kendi müdebbiri (işlerini düzenleyeni), ruhu ve özel Rabbi olan ilâhî ismin hazinesinde gizli bulunan kemâlâtın (olgunlukların) ortaya çıkmasını talep etmesidir; ve bu ihsan da geri çevrilmez. Çünkü isimler, ilâhî hallerdir; ve haller, Zât'ın gereğidir; ve sabit hakikatler ise isimlerin suretleridir; ve bu isimler hazinelerinde gizli olan kemâlât da, onların yatkınlıklarıdır; ve kevnî mazharlar (oluş âlemindeki tecelliler) ise, sabit hakikatlerin suretleridir.

İmdi bir şey Hak'tan lisân-ı lafzî ile suâl olunduğu vakit, eğer lisân-ı hâl ve isti'dâda muvâfık olursa icâbet derhål vâki' olur; ve eğer muvâfık olmaz- sa, teahhur eder; ve lisân-ı hâl ve lisân-ı isti'dâd bir şeyi suâl ettiği vakit, lisân-ı lafzî vâki' olmaksızın o şey ihsân olunur; ve o şeyin taleb olunmak- sızın verildiğini zannederler. Halbuki iş böyle değildir. “Ağlamayan çocuğa meme vermezler” meseli meşhûrdur. Binâenaleyh bazı dualarda يَا مُعْطِيَ النَّوَالِ قَبْلَ السُّؤَالِ ya'ni “Ey talebden evvel ihsân veren!”134 vârid olması, ancak suâl-i lafzîye şâmildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bir şey Hak'tan sözlü dil ile istendiği zaman, eğer hâl dili ve yatkınlığa uygun olursa, cevap hemen gerçekleşir; ve eğer uygun olmazsa, gecikir. Ve hâl dili ile yatkınlık dili bir şeyi istediği zaman, sözlü dil gerçekleşmeksizin o şey ihsan olunur; ve o şeyin istenmeksizin verildiğini zannederler. Halbuki iş böyle değildir. "Ağlamayan çocuğa meme vermezler" meseli meşhurdur. Bu sebeple, bazı dualarda "يَا مُعْطِيَ النَّوَالِ قَبْلَ السُّؤَالِ" yani "Ey istemeden önce ihsan veren!" ifadesinin geçmesi, ancak sözlü istemeye şamildir (kapsar).

İmdi her atâ mukābilinde bir hamd lâzım geldiğine ve talebsiz vâki' olan atâ-yı mutlaka da, hamd-i mutlak tekābül eylediğine mebnî Cenâb-ı Şeyh (r.a.) atâ-yı mutlakla hamd-i mutlakı mukāyeseten buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her ihsan karşılığında bir hamd (övgü) gerektiğine ve talebe bağlı olmaksızın meydana gelen mutlak ihsana da mutlak hamdin karşılık geldiğine dayanarak, Şeyh (r.a.) mutlak ihsan ile mutlak hamdi karşılaştırarak şöyle buyururlar ki:

كَمَا أَنَّهُ لا يَصِحُ حَمْدٌ مُطْلَقٌ قَطُّ إلا في اللَّفْظِ ، وأَمَّا فِي المَعْنَى فَلَا بُدَّ أَنْ يُقَيِّدَهُ

الحال، فالذي يَبْعَثُكَ على حمدِ اللهِ هو المُقَيَّدُ لَكَ بِاسْمِ فِعْلٍ أَو بِاسْمِ تَنْزِيهِ .

Nitekim hamd-i mutlak ancak lafızda sahîh olur; velâkin ma'nâda onu hâlin takyîd eylemesi lâbüddür. [2/16] Binâenaleyh seni Allâh'ın hamdine ba'seden şeyin hamdi, sana ism-i fiil ile veyâ ism-i tenzîh ile mukayyeddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki mutlak hamd ancak lafızda doğru olur; fakat anlamda onu hâlin kayıtlaması kaçınılmazdır. Bu sebeple seni Allah'ın hamdine sevk eden şeyin hamdi, sana fiil ismiyle veya tenzih ismiyle kayıtlıdır.

Ya'ni bâlâda îzah olunduğu üzere atâ suâlsiz olmaz, o suâl ile mukayyed- dir. Talebsiz olan atâ-yı mutlak ancak suâl-i lafzîye nazarandır. Binâenaleyh lafzen suâl ve taleb vâki' olmaksızın vârid olan atâya, atâ-yı mutlak deriz. Hâlbuki bu atâ hakkında lisân-ı hâl ve isti'dâd ile maʼnen suâl vâki' olmuş- tur. İşte bunun gibi hamd-i mutlak dahi lafza nazaran hamd-i mutlaktır; yoksa maʼnâya göre hamd-i mutlak değildir. Çünkü o hamdi bir hâl takyîd eder. Meselâ karnın acıksa "Yâ Rab bana taâm ver!" diye lafzen taleb et- meksizin Hakk'ın atası olarak, evvelce hânende mevcûd olan taâmı yesen bu bir atâdır; fakat lafzen taleb vâki' olmadığı için atâ-yı mutlaktır. Velâkin ma'nen sen lisân-ı hâl ve istiʼdâdınla onu Rezzâk'tan taleb etmiş idin. Bu i'ti- bâr ile atâ-yı mukayyeddir. Şimdi, o taâmı yedin ve “elhamdülillah” dedin. İşte bu hamd lafz i'tibâriyle mutlak oldu. Çünkü cemî'-i esmâyı câmi' olan Allâh'a hamdettin. Fakat ma'nâda, esmânın hepsine hamdetmedin. Belki Rezzák ismine hamdettin. Ya'ni senin bu hamdin, meselâ Dârr ve Mâni' isimlerine değildir. Zîrâ atâ-yı rızk bu isimlerden vâki' olmadı, ancak ism-i Rezzâk'tan sudûr etti. Ve kezâ sıhhatine ve hüsn-i endâmına hamdettiğin vakit, onlar Bârî ve Hafız isimlerinin mazharı olduğu için, esmâ-i efʼâlden olan bu isimlere hamdetmiş olursun. Binâenaleyh “elhamdülillah” dediğin zaman, lafzen mutlak olan bu hamdini, ma'nen bu işlerin fâili olan isimle- re hamdetmiş olmakla takyîd edersin. Veyâhud “Allâh'a hamd ü senâ olsun ki bizi buna hidâyet eyledi" dediğin vakit, kezâ bu hamdin lafzen mutlak olur. Fakat ma'nen hamdin esmâ-i tenzîhiyyeden olan Sübbûh ve Kuddûs isimlerine olduğu için, bu hamdini ism-i tenzîh ile takyîd etmiş olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda açıklandığı üzere, ihsan (verme) sualsiz olmaz, o sual ile kayıtlıdır. Talebi olmayan mutlak ihsan ancak lafzî (sözlü) suale göredir. Bu sebeple, sözlü olarak sual ve talep meydana gelmeksizin gelen ihsana, mutlak ihsan deriz. Hâlbuki bu ihsan hakkında hâl dili ve isti'dâd (yatkınlık) ile manen sual meydana gelmiştir. İşte bunun gibi, mutlak hamd de söze göre mutlak hamddir; aksine manaya göre mutlak hamd değildir. Çünkü o hamdi bir hâl kayıtlar. Örneğin, karnın acıksa "Yâ Rab bana yemek ver!" diye sözlü olarak talep etmeksizin Hakk'ın ihsanı olarak, evvelce evinde mevcut olan yemeği yesen bu bir ihsandır; fakat sözlü talep meydana gelmediği için mutlak ihsandır. Lakin manen sen hâl dilin ve isti'dâdınla onu Rezzâk'tan talep etmiştin. Bu itibarla kayıtlı ihsandır. Şimdi, o yemeği yedin ve "elhamdülillah" dedin. İşte bu hamd söz itibarıyla mutlak oldu. Çünkü bütün isimleri kapsayan Allah'a hamdettin. Fakat manada, isimlerin hepsine hamdetmedin. Aksine Rezzâk ismine hamdettin. Yani senin bu hamdin, örneğin Dârr ve Mâni' isimlerine değildir. Çünkü rızık ihsanı bu isimlerden meydana gelmedi, ancak Rezzâk isminden sudur etti (çıktı). Ve aynı şekilde sıhhatine ve güzel endamına hamdettiğin zaman, onlar Bârî ve Hafız isimlerinin mazharı (tecelli yeri) olduğu için, fiil isimlerinden olan bu isimlere hamdetmiş olursun. Bu sebeple "elhamdülillah" dediğin zaman, sözlü olarak mutlak olan bu hamdini, manen bu işlerin faili olan isimlere hamdetmiş olmakla kayıtlı kılarsın. Veyahut "Allah'a hamd ü senâ olsun ki bizi buna hidayet eyledi" dediğin zaman, aynı şekilde bu hamdin sözlü olarak mutlak olur. Fakat manen hamdin tenzihî isimlerden olan Sübbûh ve Kuddûs isimlerine olduğu için, bu hamdini tenzih ismi ile kayıtlı kılmış olursun.

وَالْاِسْتِعْدَادُ مِن العبدِ لا يَشْعُرُ به صاحِبُه ، ويَشْعُرُ بالحال، لأنَّه يَعْلَمُ البَاعِثَ

وهو الحالُ، فَالْإِسْتِعْدَادُ أخْفَى سُؤَالٍ ، وإِنَّما يَمْنَعُ هؤلاء من السؤالِ عِلْمُهم

بأَنَّ اللَّهَ فِيهِم سَابِقَةَ قَضَاءٍ ، [2/17] فَهُمْ قَدْ هَيَّنُوا مَحَلَّهُم لِقبولِ ما يَرِدُ منه

وقد غابوا عن نُفُوسِهم وأغْرَاضِهم .

Ve abdden olan isti'dâda sahibinin şuûru yoktur; ve hâle şuûru vardır. Zîrâ bâisi bilir, o da hâldir. Böyle olunca isti'dâd, suâlin ahfâsıdır. Ve bunları, ancak Allah'ın kendileri hakkında sâbika-i kazâsı olduğuna ilimleri, suâlden men'eder. Binâenaleyh onlar, Hak'tan vârid olan şeyin kabûlü için mahallerini hazırladılar ve nüfûslarından ve ağrâzlarından gaib oldular. Ya'ni lisân-ı kāl ile vâki' olmayıp, lisân-ı isti'dâd ile olan suâlde, abdin isti'dâdına vukūfu olmaz. Çünkü derin ve gizlidir. Halbuki lisân-ı hâl ile olan talebine sâhibi vâkıftır. Çünkü hâlin sâhibi, bâis olan şeyi bilir; ve bâis olan şey dahi hâlin kendisidir. Meselâ aç olan kimse tokluğu ister; ve açlık bir hâldir ki, bunu ancak sahibi bilir. Zîrâ yanında bulunan kimseler, bir adamın açlığını veyâ tokluğunu bilmezler. Fakat lisân-ı kāl ile olan suâli, başkaları da işitip bilir. Lisân-ı isti'dâd ile olan suâle gelince, bu hepsinden ahfâdır; çünkü aç olan kimse lisân-ı isti’dâd ile Hak'tan ne nevi' ve ne mikdâr rızk taleb etmiş olduğunu bilmez. Şu hâlde lisân-ı kāl ile bir kimse “Yâ Rab, karnım aç bana rızık ver!” dese, bu suâli kendi ve gayrıları bildiği için, gāyet açık bir taleb olur. Fakat aç olan bir kimse, lafzen böyle bir talebde bulunmasa, hâlen tokluğu taleb eder ve lisân-ı hâl ile olan talebine sahibi vâkıf olur ise de gayrıları vâkıf olmaz; ve lisân-ı isti’dâd ile olan suâline ne kendi ve ne de gayrıları vâkıf değildir; zîrâ pek gizlidir. Ve kısm-ı sânîden bulunan talebsiz atâyâ sâhibleri, ilm-i ilâhîde kendilerinin ayânı ne vech ile sabit oldular ise, vücûd-ı halkîde, ya'ni âlem-i dünyâda, dahi öylece zâhir olmalarına kazâ-yı ilâhî sebkettiğini bildikleri için, onların ancak bu bilişleri, kendilerini suâlden men'eder. Binâenaleyh onlar Hak'tan hiçbir şey taleb etmeyip, kendi ism-i hâslarının hazînesinde meknûz olan ahvâlin [2/18] zuhûruna intizârla vârid olacak ahkâmı kabûl etmek üzere mahallerini, ya'ni mevrid-i ahvâl ve ahkâm olan kalblerini, ihzâr ettiler; ve vücûd-ı Hakk'ın müşâhedesinde nefislerinin müşâhedesinden ve Rab'lerinin tenfîz-i irâdesinde garazlarının talebinden gäib oldular. Beyit: تو بندگی چو گدایان به شرط مزد مکن که خواجه خود روش بنده پروری داند Tercüme: "Sen, bendeliği dilenciler gibi, ücret şartıyla îfâ etme; zîrâ efendi, bende-perverlik revişini bilir."135 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kuldan kaynaklanan isti'dâda (yatkınlığa) sahibinin şuûru (bilinci) yoktur; ama hâle (duruma) şuûru vardır. Çünkü bâisi (sebebi) bilir, o da hâldir. Böyle olunca isti'dâd, suâlin (isteğin) en gizlisidir. Ve bunları, ancak Allah'ın kendileri hakkında sâbika-i kazâsı (öncesiz ilâhî takdiri) olduğuna dair bilgileri, suâlden men'eder (alıkoyar). Bu sebeple onlar, Hak'tan vârid olan (gelen) şeyin kabûlü için mahallerini (yerlerini) hazırladılar ve nüfûslarından (nefislerinden) ve ağrâzlarından (amaçlarından) gaib oldular (uzaklaştılar). Yani lisân-ı kāl (söz dili) ile meydana gelmeyip, lisân-ı isti'dâd (yatkınlık dili) ile olan suâlde, kulun isti'dâdına (yatkınlığına) vukûfu (bilgisi) olmaz. Çünkü derin ve gizlidir. Hâlbuki lisân-ı hâl (hâl dili) ile olan talebine (isteğine) sahibi vâkıftır (bilgisi vardır). Çünkü hâlin sahibi, bâis olan (sebep olan) şeyi bilir; ve bâis olan şey dahi hâlin kendisidir. Örneğin aç olan kimse tokluğu ister; ve açlık bir hâldir ki, bunu ancak sahibi bilir. Çünkü yanında bulunan kimseler, bir adamın açlığını veya tokluğunu bilmezler. Fakat lisân-ı kāl (söz dili) ile olan suâli, başkaları da işitip bilir. Lisân-ı isti'dâd (yatkınlık dili) ile olan suâle gelince, bu hepsinden ahfâdır (en gizlisidir); çünkü aç olan kimse lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan ne nevi' (tür) ve ne mikdâr (miktar) rızk taleb etmiş olduğunu bilmez. Şu hâlde lisân-ı kāl ile bir kimse “Yâ Rab, karnım aç bana rızık ver!” dese, bu suâli kendi ve başkaları bildiği için, gayet açık bir taleb olur. Fakat aç olan bir kimse, lafzen böyle bir talebde bulunmasa, hâlen tokluğu taleb eder ve lisân-ı hâl ile olan talebine sahibi vâkıf olur ise de başkaları vâkıf olmaz; ve lisân-ı isti'dâd ile olan suâline ne kendi ve ne de başkaları vâkıf değildir; çünkü pek gizlidir. Ve ikinci kısımdan bulunan talebsiz atâyâ (bağışlar) sahipleri, ilâhî ilimde kendilerinin aynları (hakikatleri) ne şekilde sabit oldular ise, vücûd-ı halkîde (yaratılmış varlıkta), yani dünya âleminde, dahi öylece zâhir olmalarına kazâ-yı ilâhî (ilâhî kazâ) sebkettiğini (öncelik ettiğini) bildikleri için, onların ancak bu bilişleri, kendilerini suâlden men'eder (alıkoyar). Bu sebeple onlar Hak'tan hiçbir şey taleb etmeyip, kendi ism-i hâslarının (özel isimlerinin) hazînesinde meknûz (gizli) olan ahvâlin (hallerin) zuhûruna (ortaya çıkışına) intizârla (bekleyişle) vârid olacak (gelecek) ahkâmı (hükümleri) kabûl etmek üzere mahallerini, yani ahvâl ve ahkâmın mevridi (geldiği yer) olan kalblerini, ihzâr ettiler (hazırladılar); ve Hakk'ın vücûdunun müşâhedesinde (seyredilmesinde) nefislerinin müşâhedesinden ve Rab'lerinin irâdesinin tenfîzinde (yerine getirilmesinde) garazlarının (amaçlarının) talebinden gäib oldular (uzaklaştılar). Beyit: تو بندگی چو گدایان به شرط مزد مکن که خواجه خود روش بنده پروری داند Tercüme: "Sen, kulluğu dilenciler gibi, ücret şartıyla yerine getirme; çünkü efendi, kul besleme tarzını bilir."

ومن هؤلاء مَنْ يَعْلَمُ أَنَّ عِلْمَ اللهِ به في جميع أحوالـه هـو مـا كان عليـه فـي

حالِ ثُبوتِ عَيْنِهِ قَبْلَ وجودها ، ويَعْلَمُ أَنَّ الحقَّ لا يُعْطِيهِ إِلَّا ما أَعْطَاهُ عَيْنُهُ

من العلم به، وهو ما كان عليه في حالِ ثُبُوتِهِ، فَيَعْلَمُ عِلْمَ اللَّهِ به مِن أينَ

حَصَلَ، وما ثَمَّ صِنْفٌ مِن أهلِ اللهِ أعْلَى وأَكْشَفَ مِن هذا الصِّنْفِ، فَهُمُ

الوَاقِفُونَ على سرِّ الْقَدَرِ.

Ve Allâh'ın ona ilmi, onun cemî'-i ahvâlinde, onun vücûdundan evvel, "ayn"ının sübûtu hâlinde üzerinde sâbit olan şey olduğunu; ve Hak, ancak onun "ayn”ının ilimden Hakk'a i'tâ ettiği şeyi verdiğini; ve o da sübûtu hâlinde üzerinde sâbit olduğu şey idiğini bilen kimse, onlar- dandır. Böyle olunca Allâh'ın ilmi ona nereden hâsıl olduğunu bilir; ve ehlullahdan bu sınıfdan a'lâ ve ekșef bir sınıf yoktur. Binâenaleyh bunlar sırr-ı kadere vâkıftırlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Allah'ın ona ilmi, onun bütün hallerinde, onun varlığından önce, "ayn"ının (tekil hakikat) sübûtu (varlığı) halinde üzerinde sabit olan şey olduğunu; ve Hak Teâlâ'nın, ancak onun "ayn"ının ilimden Hakk'a verdiği şeyi verdiğini; ve o şeyin de sübûtu halinde üzerinde sabit olduğu şey olduğunu bilen kimse, onlardandır. Böyle olunca Allah'ın ilminin ona nereden hâsıl olduğunu bilir; ve ehlullahdan (Allah dostlarından) bu sınıftan daha yüce ve daha keşif sahibi bir sınıf yoktur. Bu sebeple bunlar sırr-ı kadere (kader sırrına) vâkıftırlar (erişmişlerdir).

Kısm-ı sânîden, ya'ni suâl ile vâki' olmayan atâyâ ashâbından bir sınıf vardır. İşte bu sınıftan bulunan ârif bilir ki, kendisi Hakk'ın şuûnâtından bir şe'n olan bir ismin mazharıdır; ve onun âlem-i dünyâdaki vücûd-ı un- surîsinden evvel, ilm-i ilâhîde kendisinin ayn-ı sâbitesi sübût bulmuş idi; ve o ayn-ı sâbite, Hakk'ın bir şe'n-i zâtîsi olan ve kendisinin müdebbiri ve rûhu bulunan bir ismin sûreti idi; ve o ismin isti'dâd-1 zâtîsi neden ibâ- ret idiyse, ilm-i ilâhîde, öylece sâbit olmuş idi. [2/19] Ve ayn-ı sâbitesinin hîn-i sübûtunda, Hakk'ın ne vech ile maʼlûmu olmuş ise, Hakk'ın ona ver- diği şey dahi, ancak ilm-i Hak'ta hâsıl olan şeyden ibârettir; ve onun ayn-1 sâbitesinin Hakk'a verdiği şey dahi, kendi isminin muktezâ-yı isti'dâdıdır ki, onun ayn-ı sâbitesi bu isti'dâd üzerine sübût bulmuş idi. İşte bunla- rı bilen kimse, kendi hakkında Allah'ın ilminin nereden hâsıl olduğunu bilmiş olur; ve bu ikinci sınıfta bulunan ehlullah arasında bu zikrolunan sınıftan alâ ve ekşef olan sınıf yoktur. Çünkü bunlar bâlâda îzâh olunan sırr-ı kadere vakıftırlar. Zîrâ bilir ki, ezelde ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesi ne sûretle Hakk'ın ma'lûmu olmuş ise, Hak hükmünü o sûretle vermiştir. Ve onun ayn-ı sâbitesi şuûnât-ı zâtiyyeden bir şe'n olan bir ism-i ilâhîdir; ve o ismin hazînesinde isti'dâdının muktezâsı olarak, meknûz olan ahvâl ve ahkâm nelerden ibâret ise, her bir mevtında evkāt-ı muayyenesinde pey- derpey zâhir olacaktır. Şu hâlde “Yâ Rab, bana şunu ver, bunu ver!” diye mutâlebât-ı müteselsile ile beyhûde yere gönlünü üzmez. O ahkâm ve ahvâlin zuhûruna müterakkıb ve muntazır olur. Ammâ zuhûr eden ahvâl, tabîatına mülâyim değil imiş, ne yapalım! Mazharı olduğu ismin isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlünün muktezâsı budur. Nefis ve tabîatın tasarrufundan kurtulup, her zâhir olanı hoş görene aşk olsun! İmdi bu bahis, *Fusûsu'l-Hikem*'in esâs-ı hakâyık ve maârifî olduğundan, lâyıkıyla anlaşılmak üzere biraz daha îzâha lüzûm görüldü. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci kısımdan, yani soru sormadan verilen bağışların sahiplerinden bir sınıf vardır. İşte bu sınıftan olan ârif (irfan sahibi kişi) bilir ki, kendisi Hakk'ın oluşlarından bir oluş olan bir ismin mazharıdır (tecelli yeridir); ve onun dünya âlemindeki unsurlardan oluşan varlığından önce, ilâhî ilimde kendisinin sabit hakikati (ayn-ı sâbitesi) sübût bulmuş (var olmuş) idi; ve o sabit hakikat, Hakk'ın zâta ait bir oluşu olan ve kendisinin müdebbiri (işlerini düzenleyeni) ve ruhu bulunan bir ismin sûreti (biçimi) idi; ve o ismin zâtî yatkınlığı (isti'dâd-ı zâtîsi) neden ibaret idiyse, ilâhî ilimde, öylece sabit olmuş idi. Ve sabit hakikatinin sübût bulduğu anda, Hakk'ın ne şekilde malumu olmuş ise, Hakk'ın ona verdiği şey dahi, ancak Hak'ın ilminde hâsıl olan şeyden ibarettir; ve onun sabit hakikatinin Hakk'a verdiği şey dahi, kendi isminin yatkınlığının gereğidir ki, onun sabit hakikati bu yatkınlık üzerine sübût bulmuş idi. İşte bunları bilen kimse, kendi hakkında Allah'ın ilminin nereden hâsıl olduğunu bilmiş olur; ve bu ikinci sınıfta bulunan ehlullah (Allah dostları) arasında bu zikrolunan sınıftan daha yüce ve daha açık (ekşef) olan sınıf yoktur. Çünkü bunlar yukarıda açıklanan kader sırrına vâkıftırlar. Zira bilir ki, ezelde ilâhî ilimde sabit hakikati ne suretle Hakk'ın malumu olmuş ise, Hak hükmünü o suretle vermiştir. Ve onun sabit hakikati zâta ait hallerden bir hal olan bir ilâhî isimdir; ve o ismin hazinesinde yatkınlığının gereği olarak, gizli olan haller ve hükümler nelerden ibaret ise, her bir mevsimde (mevtında) belirlenmiş vakitlerinde peyderpey (ard arda) ortaya çıkacaktır. Şu halde "Ya Rab, bana şunu ver, bunu ver!" diye ardı ardına isteklerle boş yere gönlünü üzmez. O hükümlerin ve hallerin ortaya çıkmasını bekler ve gözetir. Ama ortaya çıkan haller, tabiatına uygun değilmiş, ne yapalım! Mazharı olduğu ismin yapılmamış/verilmemiş yatkınlığının (isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlünün) gereği budur. Nefis ve tabiatın tasarrufundan kurtulup, her ortaya çıkanı hoş görene aşk olsun! Şimdi bu bahis, *Fusûsu'l-Hikem*'in hakikatlerinin ve marifetlerinin esası olduğundan, layıkıyla anlaşılmak üzere biraz daha açıklamaya lüzum görüldü.

## İlim ma'lûma tâbi'dir:

İlim, Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır; ve Hakk'ın sıfatı, Hakk'ın zâtında mündemiç birtakım nisbetlerden ibâret olup zâtıyla beraber kadîmdir; ve her sıfat bir ismin menşeidir. Meselâ sıfat-ı ilimden Alîm; ve hayâtdan Hayy; ve sem'den Semî'; ve basardan Basîr; ve irâdeden Mürîd; ve kelâmdan Mütekellim; ve kudretten Kadîr ve Kâdir; ve tekvînden Mükevvin isimleri inbiâs eyler. Ve her bir isim, şuûnât-ı zâtiyyeden bir şe'ndir; ve esmâ-i ilâhiyye külliyât cihetinden kâbil-i ta'dâddır; fakat cüz'iyyât cihetinden kâbil-i hasr ve ta'dâd değildir; çünkü nâmütenâhîdir. Meselâ Hayy ismi bir ism-i küllîdir; onun tahtında [2/20] muharrik, muhassis, mümeyyiz, muhyî, muskî ilh... gibi birçok esmâ-i cüz'iyye vardır; ve bunların her biri suver-i âlemden bir sûretin mürebbîsidir; ve o sûret bu şe'n-i ilâhînin bir âyinesi olup onda ale'd-devâm o ismin suver-i ahkâmı görünür. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ya'ni “Her ân-ı gayr-ı münkasimde Hak bir şe'ndedir.” Ve bu esmânın kâffesinin müsemmâsı bir olup, cümlesi o müsemmânın “ayn”ıdır; ve müsemmâ ise zât-ı Hak'tır. Binâenaleyh esmâ dahi zât-ı Hak'la beraber kadîmdir. Şu hâlde Hakk'ın sıfat ve esmâsına olan ilmi, zâtına olan ilmidir. Böyle olunca “ilim” kadîm, “ma'lûm” da kadîm olur; ve “ilim ma'lûma tâbi'dir” denilince, evvelâ ma'lûm hâdis olur, ba'dehû ilim de ona lâhik olur, ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Ma'lûmun ilme tekaddümü, tekaddüm-i zamânî değil, ancak tekaddüm-i aklîdir. Meselâ “Falan kimse bildi” denilse, akıl, “Neyi bildi?” diye sorar. Demek ki akıl, ma'lûmu ilme takdîm ediyor. İşte aklen, evvelen “ma'lûm” ve sonra da ona lâhik olacak olan “ilim” mevcûd olmak lâzım geldiği için, ilim ma'lûma tâbi' olmuş olur; ve ma'lûm olmayan şey murâd olunamayacağından, “irâ- de" de ilme tâbi' olur; ve irâde olunmayan şey hakkında, sarf-ı kudrete mahal olmayacağından, “kudret” dahi irâdeye tâbi'dir. Bu maârifin zevkine vusûlden sonra anlarsın ki sen, sana verdin; ve sen, senden aldın. Şu kadar ki bu alış veriş Hakk'ın vücudunda ve Hakk'ın vücûduyla vâki' olmuş ve olagelmekte bulunmuştur. Bu âlemde her ân-ı gayr-ı münkasimde, eline geçen her bir metâ ister tab'ına mülayim gelsin ister gelmesin, hep senin hazînendeki metâdır. Beyhûde yere kimseye ta'n etme! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlim, Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır; ve Hakk'ın sıfatı, Hakk'ın zâtında içkin birtakım bağıntılardan ibarettir ve zâtıyla beraber öncesizdir; ve her sıfat bir ismin kaynağıdır. Örneğin ilim sıfatından Alîm; ve hayattan Hayy; ve işitmeden Semî'; ve görmeden Basîr; ve iradeden Mürîd; ve kelamdan Mütekellim; ve kudretten Kadîr ve Kâdir; ve tekvinden Mükevvin isimleri doğar. Ve her bir isim, zâta ait hallerden bir haldir; ve ilahi isimler küllîlik yönünden sayılabilir; fakat cüz'îlik yönünden sınırlanamaz ve sayılamaz; çünkü sonsuzdur. Örneğin Hayy ismi küllî bir isimdir; onun altında [2/20] muharrik (hareket ettiren), muhassis (özelleştiren), mümeyyiz (ayırt eden), muhyî (dirilten), muskî (sulayan) vb. gibi birçok cüz'î isim vardır; ve bunların her biri âlem suretlerinden bir suretin terbiye edicisidir; ve o suret bu ilahi halin bir aynası olup onda sürekli o ismin hükümlerinin suretleri görünür. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) yani “Her bölünmez anda Hak bir haldedir.” Ve bu isimlerin hepsinin müsemmâsı (isimlendirdiği varlık) bir olup, hepsi o müsemmânın tekil hakikatidir; ve müsemmâ ise Hak'ın zâtıdır. Bu sebeple isimler de Hak'ın zâtıyla beraber öncesizdir. Şu halde Hakk'ın sıfat ve isimlerine olan ilmi, zâtına olan ilmidir. Böyle olunca “ilim” öncesiz, “ma'lûm” (bilinen) da öncesiz olur; ve “ilim ma'lûma tâbi'dir” denilince, öncelikle ma'lûm sonradan var olur, daha sonra ilim de ona katılır, anlamı anlaşılmamalıdır. Ma'lûmun ilme önceliği, zamansal bir öncelik değil, ancak akli bir önceliktir. Örneğin “Falan kimse bildi” denilse, akıl, “Neyi bildi?” diye sorar. Demek ki akıl, ma'lûmu ilme takdim ediyor. İşte aklen, öncelikle “ma'lûm” ve sonra da ona katılacak olan “ilim” mevcut olması gerektiği için, ilim ma'lûma tâbi' olmuş olur; ve ma'lûm olmayan şey murad olunamayacağından, “irade” de ilme tâbi' olur; ve irade olunmayan şey hakkında, kudret sarfına mahal olmayacağından, “kudret” dahi iradeye tâbi'dir. Bu marifetlerin zevkine ulaştıktan sonra anlarsın ki sen, sana verdin; ve sen, senden aldın. Şu kadar ki bu alışveriş Hakk'ın varlığında ve Hakk'ın varlığıyla meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuştur. Bu âlemde her bölünmez anda, eline geçen her bir meta ister tabiatına uygun gelsin ister gelmesin, hep senin hazinendeki metadır. Boş yere kimseye kınama!

وهم على قسمين : منهم مَن يَعْلَم ذلك مُجْمَلًا، ومنهم مَن يَعْلَمُهُ مُفَصَّلًا،

فَمَنْ يَعْلَمُهُ مُفَصَّلًا أَعْلَى وَأَتَمُّ مِنَ الَّذي يَعْلَمُه مُجْمَلًا، فَإِنَّه يَعْلَمُ ما في

عِلْمِ اللهِ فِيهِ إِمَّا بِإِعْلَامِ اللهِ فِيه إِمَّا بِإِعْلَامِ اللَّهِ إِيَّاهُ بِمَا أَعْطَاهُ عَيْنُهُ مِن العلم

به، وإما بأنْ يَكْشِفَ له عن عَيْنِهِ الثَّابِتَةِ وانْتِقَالَاتِ الأَحْوَالِ عليها إلى ما

لا يتناهى، وهو أعْلَى، فإنَّهُ يكون في عِلْمِه بنفسِهِ بِمَنْزِلَةِ علم الله به، لأنَّ

الأَخْذَ مِن مَعْدِنٍ وَاحِدٍ.

[2/21] Ve onlar dahi iki kısım üzerinedir: Ve bunu mücmelen bilen onlardan biridir; ve onu mufassalan bilen de onlardan diğeridir; ve onu mufassalan bilen mücmelen bilenden a'lâ ve etemmdir. Zîrâ o, kendi hakkında olan Allâh'ın ilmindeki şeyi, ya Allah Teâlâ ona ayn-ı sâbitesinin ilimden Hakk'a i'tâ ettiği şeyi i'lâm etmekle, veyâhud ona ayn-ı sâbitesinden ve onun üzerine olan ilâ-mâ-lâ-yetenâhî ahvâlin intikālâtından keşfetmekle bilir. O da a'lâdır. Zîrâ onun kendi nefsine olan ilmi, Allâh'ın ilmi menzilesinde olur. Çünkü ilmin ahzı ma'den-i vâhiddendir. Ya'ni sırr-ı kadere vakıf olan sınıf iki kısım üzerinedir: Bir kısmı Hakk'ın ona ve ahvâl-i zâhire ve bâtınesine olan ilmi, kendi ayn-ı sâbitesinin muk- tezâsı üzere olduğunu mücmelen bilir; ve onun bu ilm-i icmâlîsi burhân ve îmân ile olur. Ve diğer kısmı dahi bu sırr-ı kaderi böyle burhân ve îmân ile mücmelen değil, belki keşf ve ayân ile mufassalan bilir; ve sırr-ı kaderi mu- fassalan bilen, mücmelen bilenden daha âlî ve daha tâmdır. Çünkü sırr-ı kaderi mufassalan bilen kimse, kendi hakkında, ilm-i ilâhîde sâbit olan şeyi bilir; ve bu biliş dahi iki sûretle olur: Ya Hak Teâlâ hazretleri o kimsenin ayn-ı sâbitesinin ilm-i ilâhîde ne sûretle malûm olduğunu ona bildirir. Eğer o kimse bir nebî ise bu i’lâm, Hak tarafından ona ya melek vâsıtasıyla veyâhud kalbine ilkā ve inzâl ederek taʼlîm ile olur; ve eğer o kimse veliyy-i vâris ise, onun ayn-ı sâbitesinin iktizâ ettiği ahvâl-i muayyenenin neler-den ibâret bulunduğu kalbine ilkā olunmakla olur. İkinci sûret dahi, Hak onun ayn-ı sâbitesini ve ayn-ı sâbitesi üzerinde ilâ-mâ-lâ-yetenâhî ahvâlin intikālâtını kendisine keşfeder; ve bu zât kendi ayn-ı sâbitesinin dünyâda ve âhirette iktizâ ettiği ahvâli müşâhede ettiği gibi, cemî-i ayân-ı sâbi-teyi dahi müşâhede eyler. Zîrâ kendisinin ayn-ı sâbitesi Hakk'ın ilminin meʼhazıdır; ve ayn-ı sâbite ise, vücûd-ı Hakta Hakk'ın aynıdır; ve sırr-ı ka-deri böyle keşf ile bilen, Hakk'ın i'lâmı ile bilenden a'lâdır. Zîrâ bu insân-ı kâmilin kendi nefsine olan ilmi, Allah'ın ilmi menzilesinde olur. Çünkü Hakk'ın ilmi, onun ayn-ı sâbitesinden [2/22] meʼhûz olduğu gibi, ken-disinin ilmi de yine buradan alınmıştır. Binâenaleyh her iki ilim maden-i vâhidden ve bir menbadan olmuş olur. Mesnevî: عکس مهرویان بوستان خداست آن خیالاتی که دام اولیاست &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onlar da iki kısım üzerinedir: Ve bunu toplu olarak bilen onlardan biridir; ve onu ayrıntılı olarak bilen de onlardan diğeridir; ve onu ayrıntılı olarak bilen, toplu olarak bilenden daha üstün ve daha tamdır. Çünkü o, kendi hakkında olan Allah'ın ilminde bulunan şeyi, ya Allah Teâlâ'nın ona sabit hakikatinin ilimden Hakk'a verdiği şeyi bildirmesiyle, yahut ona sabit hakikatinden ve onun üzerine olan sonsuz hallerin geçişlerinden keşfetmesiyle bilir. O da daha üstündür. Çünkü onun kendi nefsine olan ilmi, Allah'ın ilmi derecesinde olur. Çünkü ilmin alınışı tek bir kaynaktandır. Yani kader sırrına vâkıf olan sınıf iki kısım üzerinedir: Bir kısmı, Hakk'ın ona ve zâhirî ve bâtınî hallerine olan ilminin, kendi sabit hakikatinin gereği üzere olduğunu toplu olarak bilir; ve onun bu toplu bilgisi delil ve iman ile olur. Ve diğer kısmı da bu kader sırrını böyle delil ve iman ile toplu olarak değil, aksine keşif ve gözlem ile ayrıntılı olarak bilir; ve kader sırrını ayrıntılı olarak bilen, toplu olarak bilenden daha yüce ve daha tamdır. Çünkü kader sırrını ayrıntılı olarak bilen kimse, kendi hakkında, ilâhî ilimde sabit olan şeyi bilir; ve bu biliş de iki şekilde olur: Ya Hak Teâlâ hazretleri o kimsenin sabit hakikatinin ilâhî ilimde ne şekilde bilindiğini ona bildirir. Eğer o kimse bir peygamber ise bu bildirme, Hak tarafından ona ya melek vasıtasıyla yahut kalbine ilham ve indirme yoluyla öğretme ile olur; ve eğer o kimse vâris bir velî ise, onun sabit hakikatinin gerektirdiği belirli hallerin nelerden ibaret bulunduğu kalbine ilham olunmakla olur. İkinci şekil de, Hak onun sabit hakikatini ve sabit hakikati üzerinde sonsuz hallerin geçişlerini kendisine keşfeder; ve bu zât kendi sabit hakikatinin dünyada ve âhirette gerektirdiği halleri gözlemlediği gibi, bütün sabit hakikatleri de gözlemler. Çünkü kendisinin sabit hakikati Hakk'ın ilminin kaynağıdır; ve sabit hakikat ise, Hakk'ın varlığında Hakk'ın kendisidir; ve kader sırrını böyle keşif ile bilen, Hakk'ın bildirmesiyle bilenden daha üstündür. Çünkü bu insân-ı kâmilin kendi nefsine olan ilmi, Allah'ın ilmi derecesinde olur. Çünkü Hakk'ın ilmi, onun sabit hakikatinden alındığı gibi, kendisinin ilmi de yine buradan alınmıştır. Bu sebeple her iki ilim tek bir kaynaktan ve bir menbadan olmuş olur. Mesnevî: "O hayaller ki evliyânın tuzağıdır, onlar Allah'ın bostanındaki güzellerin aksidir."

Tercüme ve îzâh: Evliyânın dâmı olan o hayâlât, bostân-ı Hudâ meh-rûlarının aksidir. Ya'ni evliyâda dahi birtakım hayâlât vardır; ve onlar da dâm-ı hayâlâta tutulur. Fakat zannetme ki onların dâm-ı hayâlâtı dahi, sıfât-ı nefsâniyyeye esir olan kimselerin tutuldukları dâm-ı hayâlât gibi, âlem-i süflîden münʼakis olan birtakım suver-i hayâliyyedir. Onlar bostân-ı Hudâ, ya'ni ilm-i ilâhî mehrûlarının, ya'ni ayn-ı sâbitelerinin aksidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: Evliyânın tuzağı olan o hayaller, Allah bahçesinin ay yüzlü güzellerinin yansımasıdır. Yani evliyâda dahi birtakım hayaller vardır; ve onlar da hayaller tuzağına tutulur. Fakat zannetme ki onların hayaller tuzağı dahi, nefsanî sıfatlara esir olan kimselerin tutuldukları hayaller tuzağı gibi, aşağı âlemden yansıyan birtakım hayalî suretlerdir. Onlar Allah bahçesinin, yani ilâhî ilmin ay yüzlü güzellerinin, yani sabit hakikatlerinin yansımasıdır.

إِلَّا أَنَّه مِن جِهَةِ العبد عناية من اللهِ سَبَقَتْ لـه هـي مـن جُمْلَةِ أحوال عينه

الثَّابِتَةِ، يَعْرِفُها صاحب هذا الكشف إذا أطْلَعَهُ الله على ذلك، أي على أحوال

عينه، فإنه ليس في وسع المخلوقِ إذا أطلَعَهُ اللهُ على أحوال عينه الثَّابِتَةِ الَّتِي

تقع صورة الوجود عليها أنْ يَطَّلِعَ في هذه الحال على اطلاعِ الحَقِّ على هذه

الأَعْيَانِ الثَّابِتَةِ في حالِ عَدَمِها ، لأنَّها نِسَبٌ ذاتِيَّةٌ، لا صورة لها.

ve o, ma'nâsı muhakkak olan bir kelimedir. O, kendisine bu meşreb hâsıl olmayan kimsenin tevehhüm ettiği şey gibi değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve o, anlamı kesin olan bir kelimedir. O, kendisine bu meşrep (manevî yol) hâsıl olmayan kimsenin vehmettiği (sadece sanıda var olduğunu düşündüğü) şey gibi değildir.

İmdi a'yân-ı sâbite ilm-i ilâhîde sübût bulduktan sonra, bu a'yân-ı sâbi- te hakkında hâsıl olan ilim, gerek Hak ve gerek abd için, bir menba'dan müstefâd olmuş olduğundan, bizlere Allâh'ın inâyeti olarak hâsıl olan bu ilim ile deriz ki, bu abd için Allâh'ın inâyeti, a’yân-ı sâbitenin gerek Hakk'a ve gerek abde verdiği ilimdeki bu müsâvât ile sebketti. [2/24] Ya'ni Hak ile abd arasında vâki' olan ilimdeki müsâvât, ancak a'yân-ı sâbite sûretlerinin ilm-i ilâhîde peydâ olmasından sonradır. A'yân-ı sâbite vahdet-i ilâhiyye mertebesinde hâl-i ademde muzmahil ve müstehlek iken, Hak'tan başka onların ahvâline kimsenin ilmi lâhik olmak ihtimali olmadığından, bu mertebede Hakk'ın ilmi ile müsâvât mutasavver değildir. Çünkü zuhûr yoktur; ve abd, Hakk'ın i'lâm veyâ keşfiyle ancak zâhir olan şeyi bilebilir. Diğer taraftan abdin vücûdu da yoktur. Mevcûd olmayan şeyin bittabi' ilmi de olamaz. İşte Hakk'ın a'yân-ı sâbiteye olan ilmi, onların suver ve ah- vâlinden müstefâd olması mertebesindendir ki, Allâhü Zülcelâl hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sabit hakikatler ilâhî ilimde sabit olduktan sonra, bu sabit hakikatler hakkında oluşan ilim, gerek Hak için gerekse kul için tek bir kaynaktan faydalanılmış olduğundan, bizlere Allah'ın inayeti olarak oluşan bu ilim ile deriz ki, bu kul için Allah'ın inayeti, sabit hakikatlerin gerek Hakk'a gerekse kula verdiği ilimdeki bu eşitlik ile öne geçti. Yani Hak ile kul arasında meydana gelen ilimdeki eşitlik, ancak sabit hakikat suretlerinin ilâhî ilimde ortaya çıkmasından sonradır. Sabit hakikatler ilâhî vahdet mertebesinde yokluk halinde erimiş ve kaybolmuşken, Hak'tan başka onların hallerine kimsenin ilminin ulaşması ihtimali olmadığından, bu mertebede Hakk'ın ilmi ile eşitlik düşünülemez. Çünkü görünme yoktur; ve kul, Hakk'ın bildirmesi veya keşfiyle ancak görünen şeyi bilebilir. Diğer taraftan kulun varlığı da yoktur. Var olmayan şeyin elbette ilmi de olamaz. İşte Hakk'ın sabit hakikatlere olan ilmi, onların suret ve hallerinden faydalanması mertebesindendir ki, Allahü Zülcelâl hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de:

وَلَتَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ

(Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizi elbette imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!" buyurur; ve نَعْلَمَ ya'ni “Biz bilelim” kelimesi, maʼnâsı tahakkuk etmiş olan bir kelimedir. Onun ma'nâsı, meşrebleri tevhîd-i hakîkîye müsâid olma- yan, mütekellimîn gibi tenzîh-i vehmî sâhiblerinin tevehhüm ettikleri gibi değildir. Zîrâ bunlar vâhid-i hakîkîyi zâtının muktezâsından tenzîh ederler. Hâlbuki bir şey zâtının muktezâsından tenzîh olunmaz. Onlar Hakk'ın ve halkın vücûdlarını yekdîğerinin gayrı zannettikleri için, Hakk'ın “Tâ ki biz bilelim” kavlini te’vîl etmeseler, ilm-i Hak, gayrdan me'hûz olmuş olacağını tevehhüm ederler. Hâlbuki gayr nerededir ki, Hak ilmini oradan almış olsun? İlm-i Hak iki nevi'dir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Muhammed, 47/31) yani "Biz sizi elbette imtihan ederiz, tâ ki sizden mücahit olanları bilelim!" buyurur; ve نَعْلَمَ yani "Biz bilelim" kelimesi, anlamı tahakkuk etmiş olan bir kelimedir. Onun anlamı, meşrepleri (tasavvufî anlayışları) hakiki tevhide (Allah'ın birliğine) uygun olmayan, mütekellimîn (kelâmcılar) gibi vehmî tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma konusunda yanılgıya düşenler) sahiplerinin vehmettikleri (yanlış sandıkları) gibi değildir. Çünkü bunlar, hakiki Vâhid'i (bir olan Allah'ı) Zâtının gerekliliğinden tenzih ederler. Hâlbuki bir şey, Zâtının gerekliliğinden tenzih olunmaz. Onlar, Hakk'ın ve halkın (yaratılmışların) varlıklarını birbirinin gayrı (başka) zannettikleri için, Hakk'ın "Tâ ki biz bilelim" sözünü tevil etmeseler (yorumlamasalar), Hakk'ın ilmi, gayrdan (başkadan) alınmış olacağını vehmederler. Hâlbuki gayr nerededir ki, Hak ilmini oradan almış olsun?

İlm-i Hak, biri “zâtî”, diğeri “sıfâtî ve esmâî” olmak üzere iki nevi'dir: İlm-i zâtî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak'ın ilmi, biri "zâtî", diğeri "sıfâtî ve esmâî" olmak üzere iki çeşittir:

Mertebe-i vahdette, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın kendi zâtı- na olan ilmidir. Şuûnât-ı zâtiyyeden ibâret bulunan sıfât ve esmâ vahdet-i zâtiyyesinde mahv ve müstehlektir. Bu niseb zâhir olmasa dahi, vücûd-ı mutlak, yine vücûd-ı mutlaktır; ve kâffe-i nisebden ve onların mezâhiri olan âlemlerden ganîdir. إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (Ankebût, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] Bu ilm-i zâtî, ilm-i icmâlîdir. İmdi mâdemki bu ilim Hakk'ın kendi zâtına olan ilmidir; ve mertebe-i zâtta, zâtın zâtiyeti üzerine zâid olarak, onun kendi nisebinden mütevellid kesret-i izâfiyye yoktur; şu hâlde “bilmek”, “bilen” ve “bilinen” hep müttehiddir. Zîrâ bunların kâffesi nisebdir; ve niseb ise zâtın “ayn”ı olarak cem' makâmın dadır. Binâenaleyh ilm-i zâtî, tahakkukta ma'lûmâta mütevakkıf değildir. [2/25] Bu bilişin evveli yoktur, zât ile berâber olup kadîmdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Vahdet mertebesinde, Hakk'ın mutlak varlığının kendi zâtına olan ilmidir. Zâta ait hallerden ibaret olan sıfatlar ve isimler, zâtının vahdetinde yok olmuş ve erimiş durumdadır. Bu bağıntılar ortaya çıkmasa dahi, mutlak varlık yine mutlak varlıktır; ve bütün bağıntılardan ve onların zuhur yerleri olan âlemlerden müstağnîdir. إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (Ankebût, 29/6) [Şüphesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] Bu zâtî ilim, toplu/icmâlî ilimdir. Şimdi, mademki bu ilim Hakk'ın kendi zâtına olan ilmidir; ve zât mertebesinde, zâtın zâtiyeti üzerine fazladan, onun kendi bağıntılarından doğan izafî çokluk yoktur; şu halde "bilmek", "bilen" ve "bilinen" hep birdir. Çünkü bunların hepsi bağıntılardır; ve bağıntılar ise zâtın tekil hakikati olarak cem' makamındadır. Bu sebeple zâtî ilim, gerçekleşmede bilinenlere bağlı değildir. Bu bilişin başlangıcı yoktur, zât ile beraber olup kadîmdir.

## Misâl:

Zeyd dediğimiz vakit efrâd-ı insâniyyeden şahs-ı vâhid tasavvur ederiz. Bu şahs-ı vâhidin gülme, ağlama, öksürme, söyleme, bilme gibi zâtının birçok nisbetleri ve sıfatları vardır; ve bu sıfatların her birinden, gülen, ağlayan, öksüren, söyleyen, bilen gibi birçok şe'nler ve isimler inbiâs eder; ve bunların cümlesi Zeyd'in zâtının muktezâsıdır. Bir kimse Zeyd'i bu niseb ve şuûnâtından tenzîh etmiş olsa, onun bu tenzîhi doğru bir şey olmaz. Zîrâ bir kimse zâtının muktezâsından tenzîh olunmaz; ve bu niseb ve şuûnât, Zeyd'in mevcûdiyetiyle berâber olup ârızî değildir; ve cümlesi Zeyd'in vahdet-i şahsiyyesinde mahv ve müstehlektir. Ve Zeyd, bu nisbetleri içinde bulunan “bilme” nisbeti ile, kendisinde gülme, ağlama, öksürme, söyleme gibi birçok nisbetler bulunduğunu bilir. İşte Zeyd'in sükûn ve sükûtu hâlinde olan bu ilmi, kendi zâtına olan ilm-i icmâlisidir. Bu mertebede “ma'lûm” Zeyd'in kendi zâtı olduğu gibi, “bilme” ve “bilen” dahi yine kendidir. Bu ilmin tahakkuku için sonradan hâsıl olmuş bir ma'lûma ihtiyaç yoktur. Ya'ni Zeyd'in gülmesine, ağlamasına, öksürmesine, söylemesine ihtiyaç yoktur. Zeyd, bu ilminde, bunların zuhûrundan müstağnîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zeyd dediğimiz zaman, insan fertlerinden tek bir şahıs tasavvur ederiz. Bu tek şahsın gülme, ağlama, öksürme, söyleme, bilme gibi zâtının birçok bağıntıları ve sıfatları vardır; ve bu sıfatların her birinden, gülen, ağlayan, öksüren, söyleyen, bilen gibi birçok oluşlar ve isimler ortaya çıkar; ve bunların hepsi Zeyd'in zâtının gereğidir. Bir kimse Zeyd'i bu nispetlerinden ve oluşlarından tenzih etmiş olsa, onun bu tenzihi doğru bir şey olmaz. Çünkü bir kimse zâtının gereğinden tenzih olunmaz; ve bu nispetler ve oluşlar, Zeyd'in mevcudiyetiyle beraber olup ârızî (sonradan ortaya çıkan) değildir; ve hepsi Zeyd'in şahsî birliğinde yok olmuş ve erimiştir. Ve Zeyd, bu nispetleri içinde bulunan “bilme” nispeti ile, kendisinde gülme, ağlama, öksürme, söyleme gibi birçok nispetler bulunduğunu bilir. İşte Zeyd'in sükûn ve sükûtu (durgunluk ve sessizlik) hâlinde olan bu ilmi, kendi zâtına olan icmâlî (toplu, özet) bilgisidir. Bu mertebede “ma'lûm” (bilinen) Zeyd'in kendi zâtı olduğu gibi, “bilme” ve “bilen” dahi yine kendisidir. Bu ilmin tahakkuku (gerçekleşmesi) için sonradan hâsıl olmuş bir ma'lûma ihtiyaç yoktur. Yani Zeyd'in gülmesine, ağlamasına, öksürmesine, söylemesine ihtiyaç yoktur. Zeyd, bu ilminde, bunların zuhurundan (ortaya çıkmasından) müstağnidir (ihtiyaç duymaz).

## İlm-i sıfâtî ve esmâî:

Vücûd-ı Hak mertebe-i vahdetten mertebe-i vâhidiyyete tenezzül buyurdukda, vahdette mahv ve muzmahil ve müttehid olan esmânın sûretleri ilm-i ilâhîde zâhir olup birbirinden ayrılırlar. Ervâh ve misâl ve şehâdet mertebelerine tenezzül ettikde dahi, o esmâ her bir mertebenin îcâbına göre bir libâs-ı taayyüne bürünerek meşhûd olur. Ve Hakk'ın her bir şe'n ile bir zuhûru vardır; ve her bir şe'n her bir mertebede ne sûretle zâhir olmuş ise, o sûretle Hakk'ın ma'lûmu olur. Binâenaleyh bu ilm-i sıfâtî ve esmâî tahakkukta ma'lûmâta mütevakkıftır; ve bu ilim, ilm-i zâtînin tafsîlidir; ve taayyünâtın zuhûru cihetinden ilm-i zâtîye muzâf ol- mak i'tibariyle onun gayrıdır; ve her bir şe'n bir sûretle zâhir oldukça bu ilim teceddüd eder. Zîrâ bilkuvve mevcûd olanı bilmek başka, [2/26] zâhir olanı bilmek yine başkadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak varlığı, vahdet mertebesinden (birliğin en yüksek derecesi) vâhidiyyet mertebesine (çokluğun birliğe nispeti) indiğinde, vahdette yok olmuş, erimiş ve birleşmiş olan isimlerin suretleri ilâhî ilimde belirginleşir ve birbirinden ayrılırlar. Ruhlar, misâl âlemi (soyut şekiller âlemi) ve şehâdet âlemi (görünen âlem) mertebelerine indiklerinde dahi, o isimler her bir mertebenin gereğine göre bir taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünerek görünür hale gelir. Ve Hakk'ın her bir şe'n (ilâhî hal veya oluş) ile bir zuhuru (ortaya çıkışı) vardır; ve her bir şe'n her bir mertebede ne şekilde ortaya çıkmış ise, o şekilde Hakk'ın bilgisi dahilinde olur. Bu sebeple bu sıfatlara ve isimlere ait ilim, tahakkukta (gerçekleşmede) bilinenlere bağlıdır; ve bu ilim, zâta ait ilmin ayrıntısıdır; ve taayyünlerin (belirginleşmelerin) ortaya çıkışı açısından zâta ait ilme eklenmesi itibarıyla ondan başkadır; ve her bir şe'n bir suretle ortaya çıktıkça bu ilim yenilenir. Çünkü bilkuvve (potansiyel olarak) mevcut olanı bilmek başka, [2/26] ortaya çıkmış olanı bilmek yine başkadır.

Misâl: Yukardaki misâlde îzâh olunduğu üzere Zeyd kendisinde gülme, ağlama, öksürme, söyleme gibi sıfât olduğunu bilir. Fakat bunlar zâhir ol- madıkça Zeyd'in zâtında müttehid ve henüz kuvvededirler. Vaktâki Zeyd güler, ağlar, öksürür ve söyler, işte bu mertebe-i zuhûrda bunların yekdîğe- rinden ayrı şeyler olduğu tezâhür eder; ve hande ve giryesinin tarzı ve sûreti kendine ma'lûm olur; ve bu ilim, Zeyd'in ilm-i zâtî-i icmâlîsinin tafsîli olur ki, bir ilm-i muzâfdan ibârettir; ve bu ilim, bittabi' evvelki ilmin gayrıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Yukarıdaki örnekte açıklandığı üzere Zeyd, kendisinde gülme, ağlama, öksürme, konuşma gibi sıfatlar olduğunu bilir. Fakat bunlar ortaya çıkmadıkça Zeyd'in özünde birleşmiş ve henüz kuvve (potansiyel) halindedirler. Zeyd güldüğü, ağladığı, öksürdüğü ve konuştuğu zaman, işte bu ortaya çıkış mertebesinde bunların birbirinden ayrı şeyler olduğu belirginleşir; ve gülmesinin ve ağlamasının tarzı ve şekli kendisine malum olur; ve bu bilgi, Zeyd'in toplu/icmâlî zâtî bilgisinin ayrıntısı olur ki, bu, izafî (bağıntılı) bir bilgiden ibarettir; ve bu bilgi, doğal olarak, önceki bilginin gayrıdır (farklısıdır).

Zîrâ her ne kadar hande ve girye Zeyd’in malûmu idiyse de, zuhûr ettik- ten sonra o hande ve giryenin tarzı ve sûreti ona tafsîlen maʼlûm oldu. Şu kadar ki, bu ilim Zeyd'e, Zeyd’in vücudunun hâricinden gelmedi. Belki bu ilmi Zeyd'in vücûdu ve zâtı, Zeyd’e verdi; ve Zeyd’in bu ilmi her zuhûrda teceddüd eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü her ne kadar gülme ve ağlama Zeyd'in malumu idiyse de, ortaya çıktıktan sonra o gülme ve ağlamanın tarzı ve biçimi ona ayrıntılı olarak malum oldu. Şu kadar var ki, bu ilim Zeyd'e, Zeyd'in varlığının dışından gelmedi. Aksine bu ilmi Zeyd'in varlığı ve zâtı, Zeyd'e verdi; ve Zeyd'in bu ilmi her ortaya çıkışta yenilenir.

İşte bu îzâhâttan dahi anlaşıldığı üzere Hak Teâlâ hazretlerinin وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ )Muhammed, 47/31) [Biz sizi elbette imtihan ede- riz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!] kavlini teʼvîle mahal yoktur. “Tâ ki biz bilelim" kavlinin ma'nâsı tahakkuk etmiştir; ilm-i sıfatî ve esmâîye râcidir. Zîrâ bu âlem-i his ve şehâdette her bir mazhar, hangi libâs-ı taay- yüne bürünüp zâhir olmuş ise o sûretle Hakk'ın ma'lûmu olur. Binâena- leyh müminler, bu dünyâda mücâhede ile muttasıf olmadıkça, mücâhid sûretinde zâhir ve o sûretle de Hakk'ın ma'lûmu olmazlar. وغَايَةُ المُنَرِّهِ أَنْ يَجْعَلَ ذلك الحدوث في العلم لِلتَّعَلُّقِ، وهو أعلى وجه يكونُ لِلمُتَكَلِّمِ بِعَقْلِه في هذه المسألة ، لولا أنه أثْبَتَ العلمَ زَائِدًا على الذَّاتِ، فَجَعَلَ التَّعَلُّقَ له لا لِلذَّاتِ، وبِهَذَا انْفَصَلَ عَن المُحَقِّقِ مِن أَهلِ اللهِ صاحب الكشف والشهود. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, Yüce Allah'ın "وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ" (Muhammed, 47/31) [Biz sizi elbette imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!] sözünü tevil etmeye gerek yoktur. "Tâ ki biz bilelim" sözünün anlamı gerçekleşmiştir; bu, sıfat ilmine ve isimler ilmine aittir. Çünkü bu duyular ve şehadet âleminde (görünen âlemde) her bir mazhar (tecelli yeri), hangi taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünüp ortaya çıkmış ise, o suretle Hakk'ın malumu olur. Bu sebeple müminler, bu dünyada mücahede ile nitelenmedikçe, mücahid suretinde ortaya çıkmazlar ve o suretle de Hakk'ın malumu olmazlar. "Ve tenzih edenin (Allah'ı noksanlıklardan uzak tutanın) amacı, bu oluşumu (hadisi) ilimde taalluk (ilişki) için kılmaktır ki, bu, bu meselede aklıyla konuşan için en yüce bir vecihtir; eğer ilmi zâtın (Allah'ın özünün) üzerine ziyade (ek) olarak ispat etmeseydi ve taalluku zâta değil de ilme nispet etmeseydi. Böylece, keşif ve şuhud (gözlem) sahibi olan Allah ehli muhakkiklerden (gerçek âriflerden) ayrılmış oldu."

Münezzihin gāyesi bu hudûsü, ilimde, taalluk için kılmasıdır. O da bu mes'elede aklı ile mütekellim olan kimse için vechin a'lâsıdır, eğer o, zât üzere ilm-i zâid isbât etmese idi. [2/27] Binâenaleyh taalluku zât için değil, ilim için kıldı; ve bununla ehlullâhdan sâhib-i keşf ve şühûd olan muhakkikten ayrıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Münezzeh olanın amacı, bu oluşu ilimde, ilişki kurmak için kılmasıdır. Bu da, bu meselede aklıyla konuşan kimse için en yüce yöndür, eğer o, zât üzerine ilme ek bir şey ispat etmeseydi. Bu sebeple ilişkiyi zât için değil, ilim için kıldı; ve bununla ehlullahtan (Allah dostlarından) keşf ve şühûd (kalp gözüyle görme ve müşahede) sahibi muhakkikten (gerçekleri araştırıp bulan âlimden) ayrıldı.

Ya'ni tenzîh-i vehmî ve aklî ile tenzîh eden kimsenin en yüksek merte- besi حَتَّى نَعْلَمَ ]Ta ki bilelim.] kavlinde beyân buyurulan ilimdeki bu hu- dûsü, ya'ni ilmin sonradan husûlünü, ilmin taalluku için kılmasıdır; ya'ni "Hudûs, zâtın “ayn”ı olan ilmin hakîkatinden değil, belki bilenin, taallu- kundandır" demesidir. Eğer akıl ve nazar-ı fikrî ile mütekellim olan kimse, bu mes'elede zât üzerine ilm-i zâid isbât etmese idi, bu kavil, a'lâ bir vech olurdu. Binâenaleyh bu münezzih, taalluku zât için değil, ilim için kıldı. Hâlbuki bunda bir vech ile fesâd lâzım gelir. Çünkü zât üzerine ziyâde ola- rak diğer bir şey isbât etti; ve işte bu sebeble de ehlullâhdan keşf ve şühûd sâhibi olan muhakkikten ayrıldı. Çünkü muhakkik indinde, âlem-i his ve şehîdette her bir mazharda zâhir olan ilim, onların ayân-ı sâbitelerinin madûmiyetleri hâlinde sübût bulan ilmin tafsîlidir; ve bu ilim zât üzerine zâid bir şey değildir. Nitekim bâlâda misâller ile îzâh olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani vehmî (sanısal) ve aklî tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) yapan kimsenin en yüksek mertebesi, "حَتَّى نَعْلَمَ" (Ta ki bilelim) sözünde açıklanan ilimdeki bu hudûsü (sonradan oluşu), yani ilmin sonradan meydana gelişini, ilmin taalluku (ilişkisi) için kılmasıdır; yani "Hudûs, zâtın 'ayn'ı (özü) olan ilmin hakikatinden değil, aksine bilenin taallukundandır" demesidir. Eğer akıl ve fikrî bakış açısıyla konuşan kimse, bu meselede zât üzerine zâid (fazladan) bir ilim ispat etmeseydi, bu söz, en üstün bir yol olurdu. Bu sebeple bu münezzih (tenzih eden), taalluku zât için değil, ilim için kıldı. Hâlbuki bunda bir yönden fesat (bozukluk) gerekir. Çünkü zât üzerine fazladan başka bir şey ispat etti; ve işte bu sebeple de ehlullâhtan (Allah dostlarından) keşf ve şühûd (gönül gözüyle görme) sahibi olan muhakkikten (gerçekleri araştırıp bulan âlimden) ayrıldı. Çünkü muhakkik indinde (katında), âlem-i his ve şehâdette (duyular ve görünen âlemde) her bir mazharda (tecellî yerinde) zâhir olan ilim, onların sabit hakikatlerinin madûmiyetleri (yoklukları) hâlinde sübût bulan (var olan) ilmin tafsîlidir (ayrıntısıdır); ve bu ilim zât üzerine zâid bir şey değildir. Nasıl ki yukarıda misaller ile izah olundu.

ثم تَرْجِعُ إِلى الأَعْطِيَاتِ فَنَقُولُ : إِنَّ الأَعْطِيَاتِ إِمَّا ذاتِيَّةٌ أَوْ أَسمائِيَّةٌ، فَأَمَّا الْمِنَحُ

والهِبَاتُ والعَطَايَا الذَّاتِيَّةُ فلا تكونُ أَبَدًا إلا عن تَجَلُّ إلهِي، والتَّجَلِّي من

الذات لا يكون أبدًا إلا بصورةِ اِسْتِعْدَادِ المُتَجَلَّى له، وغير ذلك لا يكون.

Bundan sonra a'tıyâta rücû' edelim. İmdi biz deriz ki, muhakkak a'tıyât, yâ zâtiyyedir yâhud esmâiyyedir. Zâtî olan minah ve hibât ve atâyâya gelince, o ebeden vâki' olmaz, ancak tecellî-i ilâhîden vâki' olur. Ve Zâttan olan tecellî dahi ebeden vâki' olmaz, ancak mütecel- lâ-lehin isti'dâdı sûretiyle vâki' olur, bunun gayrı olarak vâki' olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra ihsanlara dönelim. Şimdi biz deriz ki, muhakkak ihsanlar ya zâtîdir ya da esmâîdir. Zâtî olan bağışlara, hibelere ve ihsanlara gelince, o ebeden meydana gelmez, ancak ilâhî tecellîden meydana gelir. Ve Zât'tan olan tecellî dahi ebeden meydana gelmez, ancak kendisine tecellî edilenin (mütecellâ-leh) yatkınlığı (isti'dâd) suretiyle meydana gelir, bunun dışında meydana gelmez.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıda atâyâ-yı ilâhiyyenin suâl üzerine vâki' olan aksâmını beyân buyurduğu sırada söz, isti’dâd bahsine intikāl etmiş ve bu bahse taalluk eden esrâr ve hakāyıkı lüzûmu [2/28] kadar beyân eylemiş idi. Şimdi de atıyâtın, ya'ni atâların, beyânına mübâşeret buyururlar: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cenâb-ı Şeyh (Allah sırrını yüceltsin) yukarıda ilâhî bağışların soru üzerine meydana gelen kısımlarını açıkladığı sırada söz, isti'dâd (yatkınlık, kabiliyet) bahsine geçmiş ve bu bahse ilişkin sırları ve hakikatleri gerektiği kadar açıklamış idi. Şimdi de atıyâtın, yani bağışların, açıklamasına başlarlar:

Atıyât, ya zât-ı ulûhiyyetten gelir, buna “atıyyât-ı zâtiyye” derler; veyâ- hud esmâ-i ilâhiyyeden gelir, buna da “atıyyât-ı esmâiyye” denir. Zâtî olan bahşişlere ve inâyâta ve atâlara gelince bunlar, aslâ ve ebeden bir ismin husûsiyeti olmaksızın, ancak tecellî-i ilâhîden vâki' olur. Bu atâyâ ister ulûm ve hakāyık gibi rabbânî ve rûhânî olsun; ve ister mal ve rızk ve kadın ve evlâd gibi cismânî olsun müsâvîdir. Ve bu maʼrifet maʼrifetlerin a'lâ bir kısmıdır; zîrâ abdin zâtı şühûd-ı Hak'ta mahv ve müstehlek olur. Onun nazarında zât-ı Hak'tan gayrı hiçbir şey kalmaz; sıfât ve efâl kalır mı? İşte abd bu vakit "Allah” ism-i câmiinin mazhariyetiyle müşerref olur; ve acz ve hayret, abde bu makāmda hâsıl olur. Suâl: Zâtın, zâtiyeti cihetinden âlemlerden ganî olduğu ve binâenaleyh tecellîden müstağnî bulunduğu bundan evvel defâatle beyân edilmiş idi. Şimdi de zâtın tecellîsinden bahsolunuyor. Bu ne demektir? Cevâb: Şübhe yoktur ki, zât zâtiyeti haysiyetinden tecellîden müstağnîdir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı Hak, zât-ı ahadiyyesi hasebiyle tecellî etmez. Onun tecellîsi ancak sıfât ve esmî îcâbıdır. Binâenaleyh atâyâ-yı zâtiyye denilince, mertebe-i sıfât ve esmâ olan zât-ı ulûhiyyetin tecellîsi anlaşılmalıdır. İşte bu hakîkati beyânen Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki, zâttan ebeden tecellî vâki' olmaz. Zîrâ onun için gınâ-yı mutlak sâbittir. Ve daha açıkçası budur ki, bilfarz zât-ı ahadiyyette mündemic ve bilkuvve mevcûd sıfât ve esmâ bulunmasa, zât, zâtiyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâki' olmaz idi. Fakat onda bilkuvve birçok sıfât ve esmâ bulunduğundan ve onlar lisân-ı istiʼdâdlarıyla zuhûr taleb ettiklerinden, zât onları tenfis edip kümm-i gaybdan ihrâc etti. Binâenaleyh zât-ı ulûhiyyetin tecellîsi ancak mütecellâ-lehin, ya'ni kendisine tecellî olunan şeyin, isti’dâdı sûretiyle vâki' oldu. Mütecellâ-lehin istiʼdâdı dahi zuhûru taleb eden ismin isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlüdür. [2/29] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Atıyeler (bağışlar), ya İlahi Zât'tan gelir, buna "zâtî atıyeler" derler; veya İlahi isimlerden gelir, buna da "esmâî atıyeler" denir. Zâtî olan bahşişlere, inayetlere ve atalara gelince, bunlar asla ve ebeden bir ismin özelliği olmaksızın, ancak İlahi tecelliden meydana gelir. Bu atıyeler ister ilimler ve hakikatler gibi Rabbanî ve ruhanî olsun; ister mal, rızık, kadın ve evlat gibi cismanî olsun, eşittir. Ve bu marifet, marifetlerin en yüce bir kısmıdır; çünkü kulun zâtı, Hakk'ın şuhûdunda (görünüşünde) mahvolur ve kaybolur. Onun nazarında Hakk'ın Zât'ından başka hiçbir şey kalmaz; sıfatlar ve fiiller kalır mı? İşte kul bu vakit "Allah" ism-i camiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazhariyetiyle (tecelli yeri olmakla) şereflenir; ve acz (âcizlik) ve hayret, kula bu makamda hâsıl olur. Soru: Zât'ın, zâtiyeti cihetinden âlemlerden müstağni (ihtiyaçsız) olduğu ve bu sebeple tecelliden müstağni bulunduğu bundan evvel defalarca beyan edilmişti. Şimdi de Zât'ın tecellisinden bahsediliyor. Bu ne demektir? Cevap: Şüphe yoktur ki, Zât, zâtiyeti haysiyetinden tecelliden müstağnidir. Bu sebeple Hakk'ın mutlak varlığı, ahadiyet (biriciklik) Zât'ı itibarıyla tecelli etmez. Onun tecellisi ancak sıfatlar ve isimlerin gereğidir. Bu sebeple "zâtî atıyeler" denilince, sıfat ve isim mertebesi olan İlahi Zât'ın tecellisi anlaşılmalıdır. İşte bu hakikati beyan ederek Cenab-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki, Zât'tan ebeden tecelli meydana gelmez. Çünkü onun için mutlak gına (ihtiyaçsızlık) sabittir. Ve daha açıkçası şudur ki, farz-ı muhal (varsayalım ki) ahadiyet Zât'ında mündemiç (içkin) ve bilkuvve (potansiyel olarak) mevcut sıfatlar ve isimler bulunmasa, Zât, zâtiyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecelli meydana gelmezdi. Fakat onda bilkuvve birçok sıfat ve isim bulunduğundan ve onlar istidat dilleriyle zuhur (ortaya çıkma) talep ettiklerinden, Zât onları tenfis edip (açığa çıkarıp) gayb hazinesinden çıkardı. Bu sebeple İlahi Zât'ın tecellisi ancak mütecellâ-lehin (yani kendisine tecelli olunan şeyin) istidadı suretiyle meydana geldi. Mütecellâ-lehin istidadı dahi zuhuru talep eden ismin yapılmamış/verilmemiş istidadıdır. [2/29]

فَإِذَا المُتَجَلَّى له ما رَأَى سِوَى صُورَتِه في مِرْآةِ الحَقِّ، وما رَأَى الحَقَّ، ولا

يُمْكِنُ أَنْ يَرَاهُ مَعَ عِلمِهِ أَنَّه ما رَأَى صُورَتَه إلا فيه كَالْمِرْآةِ فِي الشَّاهِدِ، إذا

رَأَيْتَ الصُّوَرَ فيها لا تراها مع علمكَ أنَّك ما رأيتَ الصُّوَرَ أَوْ صُورَتَكَ إِلا

فيها، فَأَبْرَرَ الله ذلك مِثَالًا نَصَبَه لِتَجَلِّيه الذَّاتِي لِيَعْلَمَ المُتُجَلَّى لَه أَنَّه ما رَآهُ،

وما ثَمَّ مِثالُ أَقْرَبُ ولا أشْبَهُ بالرُّؤْيَةِ والتَّجَلِّي من هذا، وَاجْهَد في نفسك عنـد

ما تَرَى الصُّورَةَ في المرآةِ أنْ تَرَى جِرْمَ المرآةِ، لا تَرَاهُ أَبَدًا البَتَّةَ، حَتَّى إِنَّ

بعض مَن أَدْرَكَ مِثْلَ هذا في صُوَرِ المَرْئِي ذَهَبَ إلى أنَّ الصورةَ المَرْثِيَّةَ بَيْنَ

بصرِ الرَّائِي وبَيْنَ المرآة، هذا أعظمُ ما قَدَرَ عليه من العلم، والأمر كما قُلْنَاه

وذَهَبْنَا إليه ، وقد بَيَّنَّا هذا في «الفتوحات المكية».

İmdi mütecellâ-leh, tecellîyi gördükde, mir'ât-ı Hak'tan kendi sûre- tinin gayrını görmedi; ve Hakk'ı görmedi; ve kendi sûretini, ancak onun içinde gördüğünü bilmesiyle beraber, onu görmek mümkin değildir, zâhirde âyîne gibi. Sen onda sûretleri gördüğün vakit, mu- hakkak sen sûretleri veyâhud sûretini ancak onun içinde gördüğünü bilmen ile beraber, onu göremezsin. İmdi Allah Teâlâ bunu, tecellî-i zâtîsi için, bir misal olarak ibraz edip onu nasbeyledi, tâ ki müte- cellâ-leh onu görmediğini bilsin. Ve rü'yet ile tecellîye bundan daha yakın ve daha şebîh misâl yoktur. Ve âyînede bir sûreti gördüğün vakit, nefsinde âyînenin cirmini görmeğe çalış. Elbette onu hiçbir va- kit göremezsin. Hattâ görünen sûretlerde bunun mislini idrâk eden- lerden ba'zısı, sûret-i mer'iyye râînin basarıyla âyîne aralarında hâsıl olduğuna zâhib oldu. Bu ona ilimden kādir olduğu şeyin a'zamıdır. Ve emr bizim dediğimiz ve ona zâhib olduğumuz gibidir; ve biz bunu Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân ettik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, tecellîye mazhar olan (kendisine tecellî edilen) kişi, tecellîyi gördüğünde, Hakk'ın aynasından kendi sûretinden başkasını görmedi; ve Hakk'ı görmedi; ve kendi sûretini, ancak onun içinde gördüğünü bilmesiyle beraber, onu görmek mümkün değildir, tıpkı dışarıdaki ayna gibi. Sen aynada sûretleri gördüğün zaman, muhakkak sen sûretleri veyahut kendi sûretini ancak onun içinde gördüğünü bilmen ile beraber, onu göremezsin. Şimdi Yüce Allah bunu, zâtî tecellîsi için, bir misal olarak ortaya koyup onu tayin etti, tâ ki tecellîye mazhar olan kişi onu görmediğini bilsin. Ve görme ile tecellîye bundan daha yakın ve daha benzer bir misal yoktur. Ve aynada bir sûreti gördüğün zaman, kendi içinde aynanın cismini görmeye çalış. Elbette onu hiçbir zaman göremezsin. Hatta görünen sûretlerde bunun benzerini idrak edenlerden bazısı, görünen sûretin, görenin basiretiyle ayna arasında hâsıl olduğuna inandı. Bu ona ilimden nasip olan şeyin en büyüğüdür. Ve durum bizim dediğimiz ve ona inandığımız gibidir; ve biz bunu Fütûhât-ı Mekkiyye'de açıkladık.

Ya'ni tecellî-i ilâhî, mütecellâ-leh olan abdin isti'dâdının sûreti üzere zâ- hir olduğu vakit, onun isti'dâdına göre müteayyin olur. Binâenaleyh o te- cellîde müteayyin olup zâhir olan ancak mütecellâ-leh olan abdin isti'dâdı- nın [2/30] sûretidir. Şu hâlde tecellî-i ilâhî abdin isti’dâdının sûretine âyîne olur. Mütecellâ-leh olan abd, kendi isti'dâdının sûretinde tecellî-i ilâhîyi müşâhede ettiği vakit, vücûd-ı Hak âyînesinde kendi sûretinden gayrısını müşâhede etmez; ve abd-i mütecellâ-lehin müşâhede ettiği, Hakk-ı mutlak değildir. Zîrâ onun Hakk-ı mutlakı müşâhede etmesi mümkin değildir. Çünkü ilm-i ilâhîde sübût bulan ayn-ı sâbitesi Hakk-ı mutlakın şuûnât-ı zâtiyyesinden bir şe'ndir; ve tecellî-i ilâhîde abd-i mütecellâ-lehin nâzır ol- duğu şey, ancak kendisinin ayn-ı sâbitesinden ibârettir. Şuûnât-ı ilâhiyye- den birisini müşâhede etmekle bittabi' ayn-ı küll olan Hakk'ı müşâhede etmiş olmaz; ve Hakk-ı mutlakı görmek mümkin olmamakla beraber abd, kendi sûretini ancak O'nun vücûdu içinde gördüğünü bilir. Bu hâl, âlem-i histe âyîne içinde mün’akis olan sûreti görmeye benzer. Nitekim sen âyîne içinde mün'akis olan sûretleri veyâ kendi sûretini, âyîne içinde gördüğünü bilirsin; fakat bu ilmin ile beraber âyînenin cirmini göremezsin. Ya'ni sen âyînedeki hayâlin müşâhedesinde müstağrak ve onunla meşgül iken âyînenin sathını ve âyînenin sathıyla meşgül olduğun vakit hayâl-i münʼakisi müşâhede edemezsin. Zîrâ aynı zamanda hem hayâli ve hem de âyînenin sathını görmek mümkin değildir. Maahâzâ nazarının aynı zamanda her ikisine de matûf olduğunu bilirsin. İşte âyînede rü'yet keyfiyetini Allah Teâlâ hazretleri tecellî-i zâtîsi için bir numûne ve misâl olmak üzere âlem-i his ve şehîdette izhâr edip, nasbeyledi. Tâ ki abd-i mütecellâ-leh, Hakk-ı mutlakı görmeyip, ancak kendi sûretini gördüğünü bilsin; ve bu âlem-i dünyâda tecellî-i zâtî için bu misâlden fehme akreb ve zât-ı aliyyenin rü'ye-tine en ziyâde müşâbih bir misâl yoktur. Nazarın âyînede zâhir olan sûrete mün'atıf olduğu vakit, kendince âyînenin cirmini ve sathını görmeye çalış bakalım. Muhakkak sûrette aynı zamanda hem sûret-i hayâli ve hem de cirm-i mir'âtı göremezsin. İşte bunun gibi Hakk'ın mir'ât-ı vücudunda zahir olan ayn-ı sâbitenin sûretini müşâhede ettiğin vakit, vücûd-ı Hakk'ı müşâhede edemezsin. Maahâzâ müşâhede ettiğin [2/31] sûreti Hakk'ın vücûdu içinde müşâhede edersin; ve sen zannedersin ki, gördüğün sûret Hakk'ın sûretidir. Fakat o meşhûd olan sûret Hakk'ın değil, senin sûretin-dir. Hattâ âyînedeki sûretin rü'yeti hâlinde âyînenin sathı görülemediğini idrâk eden kimselerden baʼzısı, âyînede görülen sûretlerin, âyîneye nazar eden kimsenin gözüyle, âyîne arasında hâsıl olduğuna ve âyînede olmadı-ğına zâhib oldu. Bu zehâb o kimsenin kudreti yettiği ilmin nihâyetidir ve aʼzamıdır. Halbuki işin hakîkati bizim îzâh ettiğimiz ve ona zâhib olduğu-muz gibidir; ve bu îzâhâtı biz Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân eyledik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ilâhî tecellî (Allah'ın görünmesi), kendisine tecellî edilen kulun yatkınlığının şekli üzere ortaya çıktığı zaman, onun yatkınlığına göre belirlenir. Bu sebeple o tecellîde belirlenip ortaya çıkan ancak kendisine tecellî edilen kulun yatkınlığının şeklidir. Şu hâlde ilâhî tecellî kulun yatkınlığının şekline ayna olur. Kendisine tecellî edilen kul, kendi yatkınlığının şeklinde ilâhî tecellîyi gözlemlediği zaman, Hakk'ın varlığı aynasında kendi şeklinden başkasını gözlemlemez; ve kendisine tecellî edilen kulun gözlemlediği, mutlak Hak değildir. Zira onun mutlak Hakk'ı gözlemlemesi imkânsızdır. Çünkü ilâhî ilimde sabit olan tekil sabit hakikati (ayn-ı sâbitesi) mutlak Hakk'ın zâta ait hallerinden (şuûnât-ı zâtiyyesinden) bir haldir; ve ilâhî tecellîde kendisine tecellî edilen kulun baktığı şey, ancak kendisinin tekil sabit hakikatinden (ayn-ı sâbitesinden) ibarettir. İlâhî hallerden (şuûnât-ı ilâhiyyeden) birisini gözlemlemekle elbette küllî olan Hakk'ı gözlemlemiş olmaz; ve mutlak Hakk'ı görmek imkânsız olmakla beraber kul, kendi şeklini ancak O'nun varlığı içinde gördüğünü bilir. Bu hâl, duyular âleminde ayna içinde yansıyan şekli görmeye benzer. Nasıl ki sen ayna içinde yansıyan şekilleri veya kendi şeklini, ayna içinde gördüğünü bilirsin; fakat bu bilgin ile beraber aynanın cismini göremezsin. Yani sen aynadaki hayalin gözlemlenmesinde dalmış ve onunla meşgul iken aynanın yüzeyini ve aynanın yüzeyiyle meşgul olduğun vakit yansıyan hayali gözlemleyemezsin. Zira aynı zamanda hem hayali hem de aynanın yüzeyini görmek imkânsızdır. Bununla birlikte bakışının aynı zamanda her ikisine de yöneldiğini bilirsin. İşte aynada görme niteliğini Yüce Allah hazretleri zâtî tecellîsi için bir örnek ve misâl olmak üzere duyular ve şehadet âleminde ortaya çıkarıp, koydu. Ta ki kendisine tecellî edilen kul, mutlak Hakk'ı görmeyip, ancak kendi şeklini gördüğünü bilsin; ve bu dünya âleminde zâtî tecellî için bu misâlden akla daha yakın ve yüce zâtın görülmesine en ziyade benzeyen bir misâl yoktur. Bakışın aynada ortaya çıkan şekle yöneldiği vakit, kendince aynanın cismini ve yüzeyini görmeye çalış bakalım. Muhakkak şekilde aynı zamanda hem hayalî şekli hem de aynanın cismini göremezsin. İşte bunun gibi Hakk'ın varlık aynasında ortaya çıkan tekil sabit hakikatin (ayn-ı sâbitenin) şeklini gözlemlediğin vakit, Hakk'ın varlığını gözlemleyemezsin. Bununla birlikte gözlemlediğin şekli Hakk'ın varlığı içinde gözlemlersin; ve sen zannedersin ki, gördüğün şekil Hakk'ın şeklidir. Fakat o gözlemlenen şekil Hakk'ın değil, senin şeklindir. Hatta ayna içindeki şeklin görülmesi hâlinde aynanın yüzeyinin görülemediğini idrak eden kimselerden bazısı, aynada görülen şekillerin, aynaya bakan kimsenin gözüyle, ayna arasında meydana geldiğine ve aynada olmadığına inandı. Bu inanış o kimsenin gücü yettiği bilginin sonu ve en büyüğüdür. Halbuki işin hakikati bizim açıkladığımız ve ona inandığımız gibidir; ve bu açıklamaları biz Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyan ettik.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış üçüncü bâbında bu-yururlar ki: “Hayâl mevcûd değildir, madûm da değildir; maʼlûm değildir, mechûl de değildir; menfî değildir, müsbet de değildir. Nitekim insan, âyînede sûretini idrâk eder. Bir vech ile suveri idrâk ettiğini kat'an bilir; ve onda gördüğü şey'in rikkatinden nâşî bir vech ile de kat'an sûretini idrâk etmediğini bilir. Mirʼâtın cirmi büyük olduğu vakit, sûretini de nihâ-yet derecede büyük görür; ve muhakkak kendi sûretinin, gördüğü şeyden daha küçük olduğuna hükmeder. Ve kendi sûretini gördüğünü de inkâra muktedir değildir; ve bilir ki mir'âtta olan onun sûreti değildir; ve o sûret onunla âyîne arasında kâin değildir; ve ister kendi sûreti olsun ve ister gayrısı olsun hâriçten onda olan sûret-i mer'iyyeye şuâ'-ı basarın in'ikâ- sından hâsıl değildir. Zîrâ eğer böyle olsaydı, sûreti, mikdârı üzerine ve bulunduğu şey üzere idrâk eder idi; ve o sûretin parlak bir kılıçta tûlden ve arzdan rü'yeti bizim zikrettiğimiz şeyi beyân eder. Bilâ-şek kendi sûretini gördüğünü bilmekle beraber o, kendi sûretini gördüğü kavlinde sâdık da değildir, kâzib de değildir. İmdi o sûret-i mer'iyye nedir ve onun mahalli neresidir ve şe'ni nedir? Binâenaleyh o sûret menfîdir, sâbittir; mevcûddur, madûmdur; ma'lûmdur ve mechûldür. Abd bu hakîkati idrâkinde acz ve hayrete düştüğü vakit, bilmesi ve mütehakkık olması için, Hak Teâlâ haz- retleri bu âyînede rü'yet keyfiyetinin hakîkatini abd için darb-ı misal ola- rak izhar etti. Ve âyîne ile hayâl, mezâhir-i âlemden olduğu hâlde, [2/32] abdin indinde hakîkatiyle bir ilim hâsıl olmadı. İmdi abd ona muhâlif olan şeyin hakîkatini bilmek husûsunda daha âciz ve daha câhil ve hayrette daha şedîddir."137 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış üçüncü bölümünde şöyle buyurur: "Hayâl, var değildir, yok da değildir; bilinen değildir, bilinmeyen de değildir; olumsuz değildir, olumlu da değildir. Nasıl ki insan, aynada kendi suretini idrak eder. Bir yönden suretleri idrak ettiğini kesinlikle bilir; ve onda gördüğü şeyin inceliğinden dolayı bir yönden de kesinlikle suretini idrak etmediğini bilir. Aynanın cismi büyük olduğu zaman, suretini de son derece büyük görür; ve muhakkak kendi suretinin, gördüğü şeyden daha küçük olduğuna hükmeder. Ve kendi suretini gördüğünü de inkâr etmeye muktedir değildir; ve bilir ki aynada olan onun sureti değildir; ve o suret onunla ayna arasında mevcut değildir; ve ister kendi sureti olsun ister başkası olsun, dışarıdan onda olan görünen surete göz ışınının yansımasından meydana gelmiş değildir. Zira eğer böyle olsaydı, sureti, miktarı üzerine ve bulunduğu şey üzere idrak ederdi; ve o suretin parlak bir kılıçta boydan ve enden görülmesi bizim zikrettiğimiz şeyi açıklar. Şüphesiz kendi suretini gördüğünü bilmekle beraber o, kendi suretini gördüğü sözünde ne doğru söyleyendir ne de yalan söyleyendir. Şimdi o görünen suret nedir ve onun mahalli neresidir ve niteliği nedir? Buna göre o suret olumsuzdur, sabittir; vardır, yoktur; bilinen ve bilinmeyendir. Kul bu hakikati idrak etmede acze ve hayrete düştüğü zaman, bilmesi ve gerçekleşmesi için, Yüce Allah hazretleri bu aynada görme niteliğinin hakikatini kul için bir misal olarak ortaya koydu. Ve ayna ile hayâl, âlemdeki zuhur yerlerinden olduğu halde, kulun katında hakikatiyle bir ilim hâsıl olmadı. Şimdi kul ona muhalif olan şeyin hakikatini bilmek hususunda daha aciz ve daha cahil ve hayrette daha şiddetlidir."

وإذا ذُقْتَ هذا ذُقْتَ الغَايَةَ الَّتي ليس فَوْقَها غايةٌ في حق المخلوق، فلا تَطْمَعْ

ولا تُتعب نفسك في أنْ تَرْقَى في أعْلَى مِن هذا الدرج، فما هو ثمَّ أَصْلًا،

وما بعده إلا العدمُ المَحْضُ.

Ve sen bunu tattığın vakit, mahlûk hakkında onun fevkinde bir gāye olmayan gāyeyi tattın. Böyle olunca bu derecelerden daha yükseği- ne terakkî etmede tama' etme ve nefsini yorma! Bundan a'lâsı aslâ vâki' değildir; ve ondan sonrası ancak adem-i mahzdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve sen bunu tattığın zaman, yaratılmış hakkında onun üstünde bir amaç olmayan amacı tattın. Böyle olunca bu derecelerden daha yükseğine ilerlemede tamah etme ve nefsini yorma! Bundan daha yücesi asla meydana gelmez; ve ondan sonrası ancak mutlak yokluktur.

Ya'ni, ey maʼrifetullah için yâr olmuş olan insân! Bil ki, vücûd-ı mut- lak-ı Hak, mertebe-i ıtlâkta bulundukça hiçbir şeyle müteayyin olmaz. O'nun taayyünü ancak zât-ı mutlakında mündemic niseb-i zâtiyyesiyledir. O niseb-i zâtiyye, ki onun sıfâtı ve esmâsıdır, zuhûr talebinde bulundukları için vücûd-ı eltaf-ı Hak, onların husûsiyetleri ve isti’dâdları sûretine göre, her bir mertebede müteayyin olarak zâhir olmuştur; ve vücûd-ı mutla- kın bu taayyünâtı şuûnât-ı zâtiyyesinin âyîneleridir. Binâenaleyh vücûd-1 mutlak-ı Hak mertebe-i sıfâta ve esmâya tenezzül buyurdukda, ilk önce ilm-i ilâhîde peyda olan ve senin müdebbirin ve rûhun bulunan ism-i hâs- sının sûretidir; bu da senin ayn-ı sâbitendir. Demek ki, Hak senin Rabb-i hâssının sûretine göre mertebe-i ilimde müteayyin olmuştur; ve ilk âyîne senin ayn-ı sâbitendir. Binâenaleyh Hak sana tecellî-i zâtî ile tecellî bu- yurdukda, sen Hakk'ı ancak ayn-ı sâbitenin sûretinde müşâhede edersin; ve bu müşâheden Hakk'ın vücûdunda vâki' olan bir müşâhededir. İmdi eğer sen bu müşâhedede “Hakk'ı gördüm” dersen yalan söylersin. Çün- kü Hak, bilâ-hicâb künh ve hakîkatiyle görülmez. Ve eğer “Hakk'ı gör- medim" dersen, bu doğru değildir. Çünkü rü'yeti mümkin olduğu kadar ayn-ı sâbitenin âyînesinde Hakk'ı müşâhede ettin. Nitekim bâlâda geçen âyîne misâlinde bu keyfiyet tavazzuh etti. [2/33] Zîrâ âyînede gördüğün sûret, senin sûretin olduğunu iddiâ etsen bu kavlinde sâdık da değilsin, kâzib de değilsin. İşte sen bu ilmin zevkine vâsıl olduğun vakit, öyle bir gāyeye vâsıl olmuş olursun ki, onun fevkinde mahlûk için başka bir gāye yoktur. Bu zevk mahlûkun müntehâ-yı zevkidir. Bundan daha yüksek bir dereceye vâsıl olacağım diye beyhûde yere kendini üzme ve daha a'lâsına tama' etme! Çünkü bundan ötesi adem-i mahzdır; ve zât-ı mutlakta mahv ve istihlâktir. Zîrâ sen, taayyün-i kesîfin ile sensin; ve taayyünün ise vü- cûd-ı mutlaka muzâf olan bir vücûd-ı i'tibârî olup onun şânı ademiyettir. Cemî'-i merâtibin îcâbına göre zâhir olan taayyünün kalkınca, artık sen, sen değilsin; o senlik adem-âbâda gider ve mahlûkıyet takāzâsı da zâil olur; ve mahlûkıyet mevcûd olmadığı hâlde, bir mahlûkun Hakk'ı müşâhedesi de mevzû'-ı bahs olamaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, ey marifetullah (Allah bilgisi) için yâr olmuş olan insan! Bil ki, Hak'ın mutlak varlığı, mutlaklık mertebesinde bulundukça hiçbir şeyle belirli olmaz. O'nun belirlenmesi ancak mutlak zâtında gizli olan zâtî bağıntılarıyladır. O zâtî bağıntılar ki, O'nun sıfatları ve isimleridir, zuhur talebinde bulundukları için Hak'ın lütuf varlığı, onların hususiyetleri ve yatkınlıkları suretine göre, her bir mertebede belirli olarak ortaya çıkmıştır; ve mutlak varlığın bu belirlenmeleri, zâta ait hallerinin aynalarıdır. Bu sebeple Hak Teâlâ'nın mutlak varlığı sıfatlar ve isimler mertebesine tenezzül buyurduğunda, ilk önce ilâhî ilimde meydana gelen ve senin müdebbirin (işlerini düzenleyenin) ve ruhun bulunan özel isminin suretidir; bu da senin ayn-ı sâbitendir (sabit hakikatin, değişmez ezelî özün). Demek ki, Hak senin özel Rabbinin suretine göre ilim mertebesinde belirli olmuştur; ve ilk ayna senin ayn-ı sâbitendir. Bu sebeple Hak sana zâtî tecelli ile tecelli buyurduğunda, sen Hakk'ı ancak ayn-ı sâbitenin suretinde müşahade edersin; ve bu müşahade Hakk'ın varlığında meydana gelen bir müşahadedir. Şimdi eğer sen bu müşahadede "Hakk'ı gördüm" dersen yalan söylersin. Çünkü Hak, perdesiz olarak künhü (gerçek mahiyeti) ve hakikatiyle görülmez. Ve eğer "Hakk'ı görmedim" dersen, bu doğru değildir. Çünkü mümkün olduğu kadar görmeyi, ayn-ı sâbitenin aynasında Hakk'ı müşahade ettin. Nasıl ki yukarıda geçen ayna misalinde bu nitelik açıklığa kavuştu. Çünkü aynada gördüğün suret, senin suretin olduğunu iddia etsen bu sözünde ne doğru söylersin ne de yalan söylersin. İşte sen bu ilmin zevkine ulaştığın zaman, öyle bir gayeye ulaşmış olursun ki, onun üstünde mahluk için başka bir gaye yoktur. Bu zevk mahlukun zevkinin son noktasıdır. Bundan daha yüksek bir dereceye ulaşacağım diye boş yere kendini üzme ve daha yücesine tamah etme! Çünkü bundan ötesi sırf yokluktur; ve mutlak zâtta mahv (yok olma) ve istihlaktır (erime, kaybolma). Çünkü sen, yoğun belirlenmen ile sensin; ve belirlenmen ise mutlak varlığa izafe edilen (bağıntılı) itibari bir varlık olup onun şanı yokluktur. Bütün mertebelerin gerekliliğine göre ortaya çıkan belirlenmen kalkınca, artık sen, sen değilsin; o senlik yokluk diyarına gider ve mahlukiyetin gereği de ortadan kalkar; ve mahlukiyet mevcut olmadığı halde, bir mahlukun Hakk'ı müşahadesi de söz konusu olamaz.

فهو مِرْآتُك في رُؤيَتِك نفسك، وأنتَ مرأته في رؤية أسماءه وظهور أحكامها،

ولَيْسَتْ سِوَى عينه، فاخْتَلَطَ الأمرُ وانْبَهَمَ ، فَمِنَّا مَن جَهِلَ فِي عِلْمِهِ فقال :

«والعجز عن درك الإدراك إدراك»، ومِنَّا مَن عَلِمَ فَلَمْ يَقُلْ مثل هذا، وهو

أعْلَى القول، بَلْ أَعْطاه العلمُ السُّكوت ما أعطاه العجز، وهذا هو أعلى العلم

بالله، وليس هذا العلم إلا لِخَاتَمِ الرُّسُلِ وخاتم الأولياء، وما يَرَاهُ أَحَدٌ مِـن

الأنبياء والرُّسُلِ إلا من مشكاةِ الرَّسُولِ الخاتم، ولا يراه أحد من الأولياء إلا

من مشكاة الوَلِي الخاتم.

İmdi nefsini görmekte O senin âyînendir; ve sen esmâsını ve esmâ-sının zuhûr-ı ahkâmını rü'yet etmesinde O'nun âyînesisin. Hâlbuki O'nun "ayn"ının gayrı değildir. Böyle olunca emir, muhtelit ve münke-tim oldu. Binâenaleyh bizden ilminde câhil ve hâir olan kimse “İdrâ-kin idrâkinden acz, idrâktir" dedi. Ve bizden bilen kimse bunun gibi demedi; ve o kavlin a'lâsıdır. Belki ilim, ona sükûtu i'tâ etti, aczi i'tâ etmedi. Ve bu, ilm-i billâhın a'lâsıdır; ve bu ilim, ancak [2/34] hâtem-i rusül ve hâtem-i evliyâ için hâsıldır. Ve O'nu enbiyâ ve rusülden bir kimse görmez, ancak resûl-i hâtem mişkâtından görür; ve evliyâdan bir kimse görmez, ancak veliyy-i hâtem mişkâtından görür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sen kendi nefsini görmekte O'nun aynasısın; ve sen O'nun isimlerini ve isimlerinin hükümlerinin ortaya çıkışını görmekte O'nun aynasısın. Hâlbuki O'nun tekil hakikatinin gayrısı değildir. Böyle olunca iş, karışık ve kesintili oldu. Bu sebeple bizden ilminde cahil ve şaşkın olan kimse "İdrakin idrakinden aciz olmak, idraktir" dedi. Aksine bizden bilen kimse bunun gibi demedi; ve o sözün en yücesidir. Aksine ilim, ona sükûtu verdi, aczi vermedi. Ve bu, Allah bilgisi ilminin en yücesidir; ve bu ilim, ancak hâtem-i rusül (peygamberlerin sonuncusu) ve hâtem-i evliyâ (velilerin sonuncusu) için elde edilir. Ve O'nu peygamberlerden ve resullerden hiç kimse görmez, ancak resûl-i hâtem'in (son peygamberin) kandilinden görür; ve velilerden hiç kimse görmez, ancak veliyy-i hâtem'in (son velinin) kandilinden görür.

Ya'ni vücûd-ı Hak senin âyînendir. Sen kendi nefsini onda müşâhede edersin. Zîrâ sen zât-ı ahadiyyesinde mahfî, O'nun bir şe'ni idin. Kendi vücuduna vâki' olan tecellîsi ile, o şe'nin sûreti O'nun ilminde peyda oldu; ve yine o vücûdun her bir mertebeye vâki' olan tenezzülüyle, o sûret-i il-miyyen ile zâhir oldun. Ve şimdi âlem-i dünyâdaki hâlin dahi böyledir; ve bundan sonra gideceğin âlem-i berzahta ve âlem-i haşirde ve dâr-ı naîmde dahi yine böylesin. Eğer sen bu dünyadaki taayyününe muzâf olan ni-seb ve sıfatından, ya'ni sıfât-ı nefsâniyyenden, soyunmuş olsan, vücûd-ı Hak'ta ayn-ı sâbiteni görürsün. Binâenaleyh Hakk'ın vücûdu kendi nefsini görmekte sana âyîne olmuş olur. Ve kezâ sen insan sûretinde müteayyin olduğun için, Hakk'ın kâffe-i esmâsına mazhar ve o esmânın zuhûr-ı ah-kâmına müstaidsin. Zîrâ Allah Âdem'i kendi sûreti, ya'ni sıfatı, üzerine halkeyledi. Binâenaleyh Hak cemî-i şuûnâtının zuhûr-ı kemâlâtını senin vücûd-ı izâfînde müşâhede eder. Şu hâlde senin vücudun dahi esmâsını müşâhede etmekte ve esmâsının zuhûr-ı ahkâmında Hakk'ın âyînesi olmuş olur. Hâlbuki zât-ı ahadiyyenin nisebi ve şuûnâtı olan esmâ-i ilâhiyye, zât-ı Hakk'ın gayrı değildir. İmdi Hakk'ın vücûdu sana ve senin vücûdun dahi Hakk'a âyîne olmakla emr-i vücûd birbirine karıştı ve ibhâm zuhûra geldi. Nitekim Hallâc-ı Mansûr hazretleri buyurur: Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak'ın varlığı senin aynandır. Sen kendi nefsini onda görürsün. Çünkü sen, O'nun bir şe'ni (ilahi bir hali) olarak, O'nun ahadiyet (birlik) zâtında gizliydin. Kendi varlığına gerçekleşen tecellisi (ilahi görünümü) ile, o şe'nin (halin) sureti O'nun ilminde ortaya çıktı; ve yine o varlığın her bir mertebeye gerçekleşen tenezzülü (inişi) ile, o ilmi suretinle ortaya çıktın. Ve şimdi dünya âlemindeki halin de böyledir; ve bundan sonra gideceğin berzah âleminde (kabir âlemi), haşir âleminde (diriliş âlemi) ve naîm yurdunda (cennet) dahi yine böylesin. Eğer sen bu dünyadaki taayyününe (belirginleşmene) eklenmiş olan nispetlerinden ve sıfatlarından, yani nefsine ait sıfatlarından soyunmuş olsan, Hak'ın varlığında kendi ayn-ı sâbiteni (değişmez ezelî özünü) görürsün. Bu sebeple Hak'ın varlığı, kendi nefsini görmekte sana ayna olmuş olur. Ve aynı şekilde sen insan suretinde belirginleştiğin için, Hak'ın bütün isimlerine mazhar (tecelli yeri) ve o isimlerin hükümlerinin ortaya çıkışına yatkınsın. Çünkü Allah Âdem'i kendi sureti, yani sıfatı üzerine yarattı. Bu sebeple Hak, bütün şuûnâtının (hallerinin) kemallerinin ortaya çıkışını senin izafî varlığında (bağıntılı varlığında) görür. Şu halde senin varlığın dahi O'nun isimlerini görmekte ve isimlerinin hükümlerinin ortaya çıkışında Hak'ın aynası olmuş olur. Halbuki ahadiyet zâtının nispetleri ve şuûnâtı olan ilahi isimler, Hak zâtının gayrı (başka bir şeyi) değildir. Şimdi Hak'ın varlığı sana ve senin varlığın dahi Hak'a ayna olmakla varlık işi birbirine karıştı ve kapalılık ortaya çıktı. Nasıl ki Hallâc-ı Mansûr hazretleri buyurur: Beyit:

أَ أَنْتَ أَمْ أَنَا هَذَا الْعَيْنُ فِي الْعَيْنِ

حَاشَاكَ حَاشَاي مِن اثْبَاتِ اثْنَيْنِ

Tercüme: “Ayn-ı vücûdda olan bu “ayn” sen misin, yoksa ben miyim? İkilik isbâtından hem seni ve hem de beni tenzîh ederim."138 İşte emr-i vücûdda hâsıl olan bu ihtilât ve ibhâmdan dolayı verese-i muhammediyyînden olan ba'zımız “hayret”e düşerek ilminde câhil oldu. Ve nitekim Hz. Ebû Bekri's-Sıddık (r.a.) Efendimiz [2/35] الْعَجْزُ عَنْ دَرْكِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ ya'ni “İdrakin nihayeti, emr-i vücûdu hakikat-i hâl üzere idrâk edebilmekten aczini ikrâr etmektir.”139 Ve bu bir “hayret”tir ki, ilmin netîcesi olduğu için makbûl ve matlûbdur. Zîrâ hayrete düşen kimseyi, ilmi iki taraftan bir tarafta karâr ettirmez. Ve Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا ya'ni “Yâ Rab, benim sende olan hayretimi ziyâdeleştir!”140 buyurmaları bu hayret hakkındadır. Ve kezâ verese-i muhammediyyînden olan ba'zımız bildi ki, Hakk'ın vücûdu halka ve halkın vücûd-ı izâfîleri dahi Hakk'a âyînedir. Emr-i vücûdun böyle olduğunu bildikten sonra zikrolunan sözler gibi bir söz söylemedi ve izhâr-ı acz etmedi. Belki kemâl-i ma'rifetinden sükût etti; ve ilmi ona acz getirmedi; ve bu ilmin sahibi âlim-i billâh olan tâifenin a'lâsıdır; ve bu ilim bi'l-asâle ancak hâtem-i rusül ve hâtem-i evliyâ için hâsıldır. Ve o ilmi enbiyâ ve rusülden gören, ancak resûl-i hâtemin mişkâtından müşâhede eder; ve evliyâdan gören dahi, ancak veliyy-i hâtemin mişkâtından görür. Burada hâtem-i evliyâdan murâd, hâtem-i velâyet-i muhammediyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Varlıkta olan bu "ayn" (hakikat) sen misin, yoksa ben miyim? İkilik ispatından hem seni hem de beni tenzih ederim (uzak tutarım).” İşte varlık işinde meydana gelen bu karışıklık ve kapalılıktan dolayı, Muhammedî vârislerden bazılarımız "hayret"e düşerek ilminde cahil oldu. Ve nitekim Hz. Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) Efendimiz [2/35] الْعَجْزُ عَنْ دَرْكِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ yani “İdrakin nihayeti, varlık işini hakikî hali üzere idrak edebilmekten aczini (âcizliğini) ikrar etmektir.” Ve bu bir "hayret"tir ki, ilmin neticesi olduğu için makbul ve matluptur (istenilendir). Çünkü hayrete düşen kimseyi, ilmi iki taraftan bir tarafta karar ettirmez. Ve Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا yani “Yâ Rab, benim sende olan hayretimi ziyadeleştir!” buyurmaları bu hayret hakkındadır. Ve aynı şekilde Muhammedî vârislerden bazılarımız bildi ki, Hakk'ın varlığı halka ve halkın izafî varlıkları da Hakk'a aynadır. Varlık işinin böyle olduğunu bildikten sonra, zikredilen sözler gibi bir söz söylemedi ve aczini izhar etmedi (göstermedi). Aksine kemal-i marifetinden (bilgisinin mükemmelliğinden) sükût etti; ve ilmi ona acz getirmedi; ve bu ilmin sahibi, âlim-i billâh (Allah'ı bilen) olan taifenin en üstünüdür; ve bu ilim, aslen ancak hâtem-i rusül (peygamberlerin sonuncusu) ve hâtem-i evliyâ (velilerin sonuncusu) için hâsıldır (meydana gelir). Ve o ilmi enbiyâ (peygamberler) ve rusülden (resullerden) gören, ancak resûl-i hâtemin (son resulün) mişkâtından (kandilliğinden) müşâhede eder; ve evliyâdan gören de, ancak veliyy-i hâtemin (son velinin) mişkâtından görür. Burada hâtem-i evliyâdan murat (kastedilen), hâtem-i velâyet-i muhammediyyedir (Muhammedî velayetin sonuncusudur).

Ma'lûm olsun ki, bâlâda zikr ve tavzîh olunan ilim, ancak hakîkat-i muhammediyye için hâsıldır. Ve onun dahi zuhûru ve butûnu vardır; ve gerek zâhir ve gerek bâtını için ahadî, cem'î, kemâlî bir taayyün mevcûd- dur. Hakîkat-ı muhammediyyenin zâhiri cemî-i hakāyık-ı ilahiyye ve kevniyyeyi câmi'dir. Bâtını ise, bevâtın-ı ilâhiyye ve evsâf-1 rabbaniyyeyi hâvîdir. Zâhiri mişkât-ı Hâtem-i enbiyâ, bâtını dahi mişkât-ı hâtem-i ev- liyâdır. Hâtem-i rusülün kendisi, ilm-i mezkûru hâtem-i evliyâ olan kendi bâtınından alır; ve resûllerin kâffesi, velâyetleri cihetinden, hâtem-i ru- sülden alırlar. Velâkin gerek hâtem-i rusül ve gerek diğer resûller bu ilmi izhâr etmezler. Zîrâ vasf-ı risâlet men'eder. Fakat hâtem-i rusülün bâtını, hâtem-i evliyâ sûretinde zâhir olduğu vakit, bu ilmi izhar eder. Nitekim bu kitâb-ı Fusûsu'l-Hikem'in münşîsi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer (r.a.), hâtem-i rusülün hâtem-i evliyâ sûretinde zâhir olan bâtını bulundu- ğundan, resûl-i hâtemin mişkâtından ahzeylediği bu ilmi izhâr buyurmuş- lardır. [2/36] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, yukarıda zikredilen ve açıklanan ilim, ancak hakîkat-i muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) için hâsıldır. Ve onun dahi zuhûru (görünüşü) ve butûnu (gizliliği) vardır; ve gerek zâhir (görünen) ve gerek bâtını (gizli yönü) için ahadî (birliğe ait), cem'î (toplayıcı), kemâlî (olgunluğa ait) bir taayyün (belirginleşme) mevcuttur. Hakîkat-i muhammediyyenin zâhiri, bütün ilahî ve kevnî (yaratılışa ait) hakikatleri toplayıcıdır. Bâtını ise, ilahî gizlilikleri ve rabbanî (Rabbe ait) vasıfları içerir. Zâhiri, Hâtem-i enbiyâ'nın (Peygamberlerin Sonuncusu'nun) mişkâtı (ışık kaynağı), bâtını dahi Hâtem-i evliyâ'nın (Velilerin Sonuncusu'nun) mişkâtıdır. Hâtem-i rusül (Resullerin Sonuncusu) kendisi, zikredilen ilmi, Hâtem-i evliyâ olan kendi bâtınından alır; ve resullerin hepsi, velayetleri (velilikleri) cihetinden, Hâtem-i rusül'den alırlar. Velâkin gerek Hâtem-i rusül ve gerek diğer resuller bu ilmi izhâr etmezler. Zirâ risâlet (peygamberlik) vasfı buna engel olur. Fakat Hâtem-i rusül'ün bâtını, Hâtem-i evliyâ sûretinde zâhir olduğu vakit, bu ilmi izhar eder. Nitekim bu Fusûsu'l-Hikem kitabının yazarı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer (r.a.), Hâtem-i rusül'ün Hâtem-i evliyâ sûretinde zâhir olan bâtını bulunduğundan, resûl-i hâtemin (son peygamberin) mişkâtından ahzeylediği (aldığı) bu ilmi izhâr buyurmuşlardır.

حَتَّى أَنَّ الرُّسُلَ لا يَرَوْنَه مَتَى رَأَوْه إلا من مشكاة خاتم الأولياء، فإنَّ الرِّسالَةَ

والنُّبُوَّةَ أَعْنِي نبوَّةَ التَّشْرِيع والرِّسَالَةَ مُنْقَطِعَان، والوِلايَةُ لَا تَنْقَطِعُ أَبَدًا، فالمُرْسَلُونَ

من كونهم أولياء لا يَرَوْنَ ما ذَكَرْنَاهُ إِلا مِن مِشْكَاةِ خاتم الأولياء، فكيـف مـن

دُونَهم من الأولياء؟ وإن كان خاتم الأولياءِ تَابِعًا في الحُكْمِ لِمَا جَاءَ به خاتَمُ

الرُّسُلِ مِن التَّشْرِيعِ ، فذلك لا يَقْدَحُ في مقامِه، ولا يناقض ما ذَهَبْنَا إليه.

Hattâ muhakkak, rusül o ilmi ne zaman görseler, ancak hâtem-i velâ- yet mişkâtından görürler. Zîrâ risâlet ve nübüvvet, ya'ni nübüvvet-i teşrî' ve risâlet-i teşrî' munkatı'dırlar. Velâyet ise ebeden munkatı' olmaz. Mürseller evliyâ olduklarından dolayı zikrettiğimiz ilmi ancak hâtem-i evliyâ mişkâtından görürler. Böyle olunca onların mâdûnu olan evliyâ nasıl olur da ondan almazlar? Her ne kadar hâtem-i ev- liyâ, hükümde hâtem-i rusülün teşrî'den getirdiği şeye tâbi' ise de bu, onun makāmına kadh vermez; ve bizim zâhib olduğumuz şeye de münâkız olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hatta muhakkak ki, resuller o ilmi ne zaman görseler, ancak velâyet mührünün (velâyet makamının sonuncusu) kandilinden görürler. Çünkü risâlet ve nübüvvet, yani şeriat getiren nübüvvet ve şeriat getiren risâlet kesilmiştir. Velâyet ise sonsuza dek kesilmez. Resuller evliya olduklarından dolayı zikrettiğimiz ilmi ancak evliyanın mührünün (evliyalık makamının sonuncusu) kandilinden görürler. Böyle olunca, onların alt mertebesinde olan evliya nasıl olur da ondan almazlar? Her ne kadar evliyanın mührü, hükümde resullerin mührünün (peygamberlik makamının sonuncusu) şeriattan getirdiği şeye tabi ise de, bu durum onun makamına bir eksiklik vermez; ve bizim gittiğimiz yola da aykırı olmaz.

Ma'lûm olsun ki, velâyet “vâv”ın fethiyle, “hâkim ve mutasarrıf olmak" ma'nâsınadır. 141 Bunun da envâı vardır: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, velâyet "vâv" harfinin üstünlü okunmasıyla, "hâkim ve mutasarrıf olmak" anlamına gelir. Bunun da çeşitleri vardır:

1. Velâyet-i mutlaka-i ilâhiyyedir. Bu velâyet cemî'-i enbiyâ ve evliyâdaki velâyâtı câmi' ve kâffe-i eşyânın vücûh-ı hâssalarını ve bilcümle mevcûdâtın ayân-ı sâbitelerini ve hakāyıkı müştemil olan velâyettir; ve bu i'tibâr ile “Velî” esmâ-i ilâhiyyedendir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Bu, mutlak ilâhî velâyettir. Bu velâyet, bütün peygamberlerdeki ve evliyâdaki velâyetleri kapsayan, tüm eşyanın özel yönlerini ve bütün varlıkların sabit hakikatlerini ve hakikatlerini içeren velâyettir; ve bu bakımdan "Velî" Allah'ın isimlerindendir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur:

وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ

(Şûrâ, 42/28) [O, Velî ve Hamîd'dir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Şûrâ, 42/28) [O, Velî ve Hamîd'dir.]

2. Velâyet-i hâssa-i muhammediyyedir. Bu velâyet dahi cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi câmi' olan ve kâffe-i hakāyık-ı vücûbiyye ve imkâniyyenin meʼhaz-i feyzi bulunan mertebe-i ilâhiyyedir. Buna “mişkât-ı hâtem-i velâyet" derler. Evvelki velâyet ile bu velâyet arasındaki fark taayyünden ibârettir; ve bu velâyet Hâtem-i enbiyânın bâtınıdır; ve bu makām, makām-ı mahmûddur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Bu, Muhammedî özel velâyettir. Bu velâyet de, bütün ilâhî isimleri ve sıfatları kapsayan ve vacip (zorunlu) ve mümkün (olabilir) varlıkların bütün hakikatlerinin feyz kaynağı olan ilâhî mertebedir. Buna "velâyet mührünün kandili" derler. Önceki velâyet ile bu velâyet arasındaki fark, taayyünden (belirginleşmeden) ibarettir; ve bu velâyet, peygamberlerin sonuncusunun bâtınıdır (iç yüzüdür); ve bu makam, makam-ı mahmûddur (övülmüş makamdır). Nitekim Yüce Allah buyurur:

عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا

(İsrâ, 17/79) [Rabb'inin seni makām-ı mahmûda erdireceği hususunda ümitvâr olasın.] Ve cemî'-i evliyâ ve enbiyâ ilimlerini buradan alırlar. Binâenaleyh cemî'-i enbiyânın getirdikleri şerâyi', hakîkatte şer'-i Muhammedî idi. Bunun için (S.a.v.) Efendimiz : &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(İsrâ, 17/79) [Rabbinin seni makām-ı mahmûda (övülmüş makam) erdireceği hususunda ümitvâr olasın.] Ve bütün evliyâ ve enbiyâ ilimlerini buradan alırlar. Bu sebeple bütün enbiyânın getirdikleri şeriatler, hakikatte Muhammedî şeriat idi. Bunun için (s.a.v.) Efendimiz:

عَلِمْتُ عِلْمَ الأَوَّلِينَ وَالْآخِرِين

[Öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini bildim.]142 buyurdular. İmdi evliyâ vâris-i enbiyâ olduklarından, onlardan her kim ki o husûsiyetin vârisi ise, ona “Muhammedî” derler; ve her kim velâyet-i Îseviyye'nin vârisi ise, ona Îsevî derler; ve İbrâhîmî ve İshâkî ve Ya'kūbî ve Mûsevî ve sâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm) buna kıyâs olunsun. Ehl-i hakîkatin ıstılâhında "falan velî falan peygamberin [2/37] kademi veyâ kalbi üzerinedir” denildikde bu maʼnâ anlaşılmalıdır; ya'ni o peygamberde olan ulûm ve tecelliyât ve hâlât bu velîye o peygamberin vâsıtasıyla “mişkât-ı hâtem-i velâyet”ten hâsıl ve vâsıl olur demektir. Binâenaleyh o velî Muhammedî-i İbrâhîmî veyâ Mu- hammedî-i Mûsevî veyâ Muhammedî-i Îsevî olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"[Öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini bildim.]" buyurdular. Şimdi, evliyâ peygamberlerin vârisi olduklarından, onlardan her kim o özelliğin vârisi ise, ona "Muhammedî" derler; ve her kim Îsevî velâyetin vârisi ise, ona Îsevî derler; ve İbrâhîmî ve İshâkî ve Ya'kūbî ve Mûsevî ve diğer peygamberler (a.s.) buna kıyas olunsun. Hakikat ehlinin ıstılahında "falan velî falan peygamberin kademi veya kalbi üzerinedir" denildiğinde bu anlam anlaşılmalıdır; yani o peygamberde olan ilimler ve tecelliler ve haller bu velîye o peygamberin vasıtasıyla "velâyet mührünün kandilinden" hâsıl ve vâsıl olur demektir. Buna göre o velî Muhammedî-i İbrâhîmî veya Muhammedî-i Mûsevî veya Muhammedî-i Îsevî olur.

Velâyet-i muhammediyye de iki nevidir: Evvelkisi budur ki, tasarruf-ı maʼnevî ve sûrî beynini câmi'dir. Alemde maʼnâ hasebiyle tasarrufu, kutub hakkındaki tasarrufu gibidir; ve sûret hasebiyle tasarrufu, selâtîn hakkındaki tasarrufu gibidir. Bu da iki nevi'dir: Birincisi hilâfete makrûn olur. İkincisi hilâfete makrûn olmaz. Velâyet-i muhammediyyenin ikinci nev'i, tasarruf-ı sûrî ve manevî beynini câmi' olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Muhammedî velâyet de iki çeşittir: Birincisi şudur ki, manevî ve maddî tasarrufu bir araya getirir. Âlemde manevî yönden tasarrufu, kutbun tasarrufu gibidir; maddî yönden tasarrufu ise sultanların tasarrufu gibidir. Bu da iki çeşittir: Birincisi hilafetle birlikte olur. İkincisi hilafetle birlikte olmaz. Muhammedî velâyetin ikinci çeşidi, maddî ve manevî tasarrufu bir araya getirmez.

Sâir enbiyânın velâyetinden ibaret olan velâyet-i muhammediyye, Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân buyurulduğu üzere dört nevi' üzerinedir. Bu dört nevi'den her bir nev'in bir hâtemi vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğer peygamberlerin velâyetinden ibaret olan velâyet-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in veliliği), Fütûhât-ı Mekkiyye'de (İbn Arabî'nin eseri) açıklandığı üzere dört çeşittir. Bu dört çeşidin her bir çeşidinin bir hâtemi (sonuncusu, mührü) vardır.

Sûrî ve manevî tasarruf beynini câmi' olup makrûn-ı hilâfet olan velâyet-i muhammediyyeden birinci nevi' hâtem, Ali İbn Ebî Tâlib (kerremallâhu vecheh ve radıyallâhu anh) Efendimiz hazretleridir. Zîrâ Hulefâ-i râşidînin âhiridir. Kāle (a.s.): الخِلَافَةُ بَعْدِي ثَلَاثُونَ سَنَةً وَقُدِّمَتْ بِعَلِيٌّ [Benden sonra hilâfet otuz senedir. (Sonrasında sûrî ve maʼnevî tasarrufu birleştirmesi bakımından) hilâfet Ali'ye tahsis edilmiştir.] Bu hâteme “hâtem-i kebîr" denir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sûrî (görünen) ve manevî tasarrufu bir araya getiren ve hilafetle birleşmiş olan Muhammedi velayetin birinci nevi hâtemi, Ali İbn Ebî Tâlib (Allah onun yüzünü yüceltsin ve ondan razı olsun) Efendimiz hazretleridir. Çünkü o, Hulefâ-i Râşidîn'in sonuncusudur. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: "الخِلَافَةُ بَعْدِي ثَلَاثُونَ سَنَةً وَقُدِّمَتْ بِعَلِيٌّ" (Benden sonra hilafet otuz senedir. Hilafet Ali'ye tahsis edilmiştir.) Bu hâteme "hâtem-i kebîr" (büyük mühür) denir.

Tasarruf-ı sûrî ve manevî beynini câmi' olup hilâfete makrûn olan velâyet-i muhammediyyeden ikinci nevi' hâtem, Mehdî (alâ nebiyyinâ ve aleyhi's-selâm) hazretleridir ki, âhir zamanda zâhir olur; ve ismi Muhammed'dir; ve hilkat ve sûrette Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e müşâbihtir; ammâ hulkta onun mâdûnundadır. Ondan sonra hiçbir velî sultân olmaz. Bu velâyet onunla hatmolur; ve ona “hâtem-i sagîr” derler. Nitekim Şeyh-i Ekber (r.a.) onu Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde beyân buyurmuştur. 143 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeklî ve manevî tasarrufu bir araya getiren ve hilafetle birleşen Muhammedî velayetin ikinci tür sonuncusu, ahir zamanda ortaya çıkacak olan Mehdi (peygamberimiz ve ona selam olsun) hazretleridir; ve ismi Muhammed'dir; ve yaratılış ile şekilde Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e benzer; ancak ahlakta onun altındadır. Ondan sonra hiçbir velî sultan olmaz. Bu velayet onunla sona erer; ve ona "küçük mühür" derler. Nasıl ki Şeyh-i Ekber (r.a.) onu Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde açıklamıştır.

Velâyet-i muhammediyyeden üçüncü nevi' hâtem, bu kitabın sahibi Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (r.a.) efendimizdir. Ona “hâtem-i asgar" derler. Zîrâ o tasarruf-ı sûrî ve manevî beynini câmi' ve fakat yalnız tasarruf-ı maʼnevîye mâlik olup, makrûn-ı hilâfet olmayan nev’-i velâyetin hâtemidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Muhammedî velâyetten üçüncü tür hâtem, bu kitabın sahibi Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (r.a.) efendimizdir. Ona "hâtem-i asgar" (küçük mühür) derler. Çünkü o, sûri (görünen) ve manevî tasarrufu bir araya getiren, fakat yalnızca manevî tasarrufa sahip olup, hilâfetle birleşmemiş velâyet türünün hâtemidir.

Velâyet-i muhammediyyeden dördüncü nevi' hâtem, Îsâ İbn Meryem (alâ nebiyyinâ ve aleyhi's-selâm)dır ki, ondan sonra hiçbir velî mevcûd olmaz. Ya'ni velâyet-i âmme onunla hatmolur. Ona da “hâtem-i ekber” derler. Ondan sonra bu devr tamâm olup kıyâmet kopar. Ya'ni mevhûm olan sûretler mürtefi' olur; ve النَّهَايَةُ هُوَ الرُّجُوعُ إِلَى الْبِدَايَةِ ]Nihayet bidâyete dönüşten ibârettir.] âşikâr olur. (Şerh-i Bosnevî ile Envâru'r-Rahmân'dan hulâsaten iktibâs olundu.) 144 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Muhammedî velâyetten dördüncü hâtem (son) türü, İsa İbn Meryem'dir (peygamberimiz ve ona selâm olsun) ki, ondan sonra hiçbir velî var olmaz. Yani genel velâyet onunla sona erer. Ona da "hâtem-i ekber" (en büyük mühür/son) derler. Ondan sonra bu devir tamam olup kıyamet kopar. Yani vehmedilmiş olan suretler ortadan kalkar; ve النَّهَايَةُ هُوَ الرُّجُوعُ إِلَى الْبِدَايَةِ (Nihayet, başlangıca dönmekten ibarettir.) açıkça ortaya çıkar. (Bosnevî Şerhi ve Envâru'r-Rahmân'dan özetle alıntılanmıştır.)

Bu îzâhât anlaşıldıktan sonra metnin şerhi böyle olur: Peygamberler zikrolunan ilmi her ne vakit görseler, ancak hâtem-i evliyâ mişkâtından görürler; ve mişkât-ı hâtem-i evliyâ, velâyet-i hâssa-i muhammediyyedir ve makām-ı mahmûddur; ve o ilmi oradan cihet-i velâyetleriyle alırlar, ci- het-i nübüvvetleriyle almazlar; ve hattâ her bir peygamber nübüvvetini ve şerîatının ahkâmını bile velâyetiyle alır. Zîrâ peygamberin iki ciheti vardır: Birisi halka nisbeten onun kemâlidir ki, bu da havâdis-i ekvâna müteallik olan ahkâmın tebliğidir; ve o, bu teblîğ itibariyle resûl ve şâridir; ve onun nübüvveti dahi teşrîiyyedir. Diğeri onun Hakk'a nisbetle olan kemâlidir ki, [2/38] bu da gaybdan ihbâr ve Hakk'ın zâtını ve sıfatını ve esmâsını tarîfdir; ve bu ihbâr itibariyle velîdir; ve nübüvveti dahi tahkîkıyyedir. Ve risâlet-i teşrî', nübüvvet-i teşrî' halka taalluk ettiği ve halkta fenâ buldu- ğu için munkatı'dır. Fakat onun makām-ı velâyeti Hakk'a taalluk ettiği ve Hak'ta bâkî bulunduğu için ebeden munkatı' değildir. Ve her bir peygam- ber velî olduğundan, bu ilmi ebedî dûçâr-ı inkıtä' olmayan velâyetleriyle, cemî'-i velâyeti muhît ve câmi' olan mişkât-ı hâtem-i velâyetden alırlar. Binâenaleyh onların mâdûnunda olan ve bir peygamberin şerîatına tabi' bulunan evliyânın Hakk'a taalluk eden ulûmu o mişkâtdan almaları evlâ bi't-tarîktir; ve hâtem-i evliyânın, hâtem-i rusül tarafından getirilen şerîata tâbi' olması makāmın ulviyetine kadh ve noksan vermez; ve biz bâtınları hasebiyle evliyâ olan enbiyâ ve rusülün ilimlerini onun mişkâtından aldık- larına zâhib olmuş idik. Bu hâl bizim şu zehâbımıza da münâkız olmaz. Zîrâ hâtem-i evliyâ, Hâtem-i enbiyânın bâtınıyla müteayyin olan zât-ı saâ- det-simâttır ki, zâhirde Hâtem-i enbiyânın getirdiği şerîata tâbidir; ve ken- disi bir kānûn ve şerîat sâhibi değildir. Bu zât-ı şerîfin cismi ve sûreti her ne kadar Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in gayrı ise de, bâtını “ayn”ıyla Mu- hammed Mustafâ (s.a.v.)dir; ve âlem-i şehîdette cismen müteayyin olan hâtemü'l-enbiyâ Muhammed (a.s.v.) Efendimiz dahi getirdiği kavânîn ve ahkâm-ı şer'iyyeyi kendi bâtınları olan hâtem-i velâyetten ahz buyururlar idi. Ta'bîr-i dîğerle söyleyelim: Ezmine-i muhtelifede hâtem-i evliyânın cismi ve sûreti değişir. Fakat ma'nâ yine o ma'nâdır; onda aslâ tebeddül yoktur. Binâenaleyh hâtem-i evliyâ hangi bir zamanda, herhangi bir sûret üzerine olursa olsun, Hâtem-i enbiyânın şerîatına tâbi' olmakla beraber, bilcümle evliyânın ulûmda meʼhaz-i feyzidir. Nitekim Hz. Mevlânâ Celâleddin (r.a.) efendimiz nefs-i nefîslerinden ihbâren buyururlar: Beyit: بگشادند خزینه همه خلعت پوشید مصطفی باز بیامد، همه ایمان آرید Tercüme: “Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hilat-pûş Mustafâ geldi yine cümleniz îmân ediniz. "145 [2/39] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu açıklamalar anlaşıldıktan sonra metnin şerhi şöyle olur: Peygamberler, zikredilen ilmi her ne zaman görseler, ancak hâtem-i evliyâ (velilerin sonuncusu) mişkâtından (ışık kaynağından) görürler; ve hâtem-i evliyânın mişkâtı, velâyet-i hâssa-i muhammediyye (Hz. Muhammed'e özgü velilik) ve makām-ı mahmûddur (övülmüş makamdır); ve o ilmi oradan velâyet cihetleriyle alırlar, nübüvvet (peygamberlik) cihetleriyle almazlar; ve hatta her bir peygamber nübüvvetini ve şerîatının hükümlerini bile velâyetiyle alır. Zirâ peygamberin iki ciheti vardır: Birisi halka nispeten onun kemâlidir ki, bu da oluşmuş şeylerin olaylarına ilişkin olan hükümlerin tebliğidir; ve o, bu tebliğ itibarıyla resûl (elçi) ve şâri'dir (şeriat koyucudur); ve onun nübüvveti dahi teşrîiyyedir (şeriat koyucu niteliktedir). Diğeri onun Hakk'a nispetle olan kemâlidir ki, bu da gaybdan haber verme ve Hakk'ın zâtını ve sıfatını ve esmâsını (isimlerini) tarif etmektir; ve bu haber verme itibarıyla velîdir (Allah dostudur); ve nübüvveti dahi tahkîkıyyedir (hakikati araştırıcı niteliktedir). Ve risâlet-i teşrî' (şeriat getiren elçilik), nübüvvet-i teşrî' (şeriat getiren peygamberlik) halka taalluk ettiği (ilişkin olduğu) ve halkta fenâ bulduğu (sona erdiği) için munkatı'dır (kesintilidir). Fakat onun makām-ı velâyeti Hakk'a taalluk ettiği (ilişkin olduğu) ve Hak'ta bâkî bulunduğu (kalıcı olduğu) için ebeden munkatı' değildir. Ve her bir peygamber velî olduğundan, bu ilmi ebedî dûçâr-ı inkıtâ' (kesintiye uğramayan) olmayan velâyetleriyle, cemî'-i velâyeti (bütün velilikleri) muhît (kuşatan) ve câmi' (toplayan) olan mişkât-ı hâtem-i velâyetten (veliliğin sonuncusunun ışık kaynağından) alırlar. Binâenaleyh onların mâdûnunda (altında) olan ve bir peygamberin şerîatına tabi' bulunan evliyânın Hakk'a taalluk eden ulûmu (ilimleri) o mişkâttan almaları evlâ bi't-tarîktir (yol itibarıyla daha uygundur); ve hâtem-i evliyânın, hâtem-i rusül (elçilerin sonuncusu) tarafından getirilen şerîata tâbi' olması makāmın ulviyetine (yüceliğine) kadh (leke) ve noksan (eksiklik) vermez; ve biz bâtınları (iç yüzleri) hasebiyle evliyâ olan enbiyâ (peygamberler) ve rusülün (elçilerin) ilimlerini onun mişkâtından aldıklarına zâhib olmuş idik (gitmiş idik, inanmış idik). Bu hâl bizim şu zehâbımıza (inancımıza) da münâkız (çelişik) olmaz. Zirâ hâtem-i evliyâ, Hâtem-i enbiyânın (peygamberlerin sonuncusunun) bâtınıyla müteayyin (belirlenmiş) olan zât-ı saâdet-simâttır (saadet nişanlı zattır) ki, zâhirde (görünüşte) Hâtem-i enbiyânın getirdiği şerîata tâbidir; ve kendisi bir kanun ve şerîat sâhibi değildir. Bu zât-ı şerîfin cismi ve sûreti her ne kadar Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in gayrı (başka) ise de, bâtını “ayn”ıyla (tıpkısıyla) Muhammed Mustafâ (s.a.v.)dir; ve âlem-i şehîdette (görünen âlemde) cismen müteayyin (bedenen belirlenmiş) olan hâtemü'l-enbiyâ Muhammed (a.s.v.) Efendimiz dahi getirdiği kavânîn (kanunlar) ve ahkâm-ı şer'iyyeyi (şer'î hükümleri) kendi bâtınları olan hâtem-i velâyetten ahz buyururlar idi (alırlardı). Ta'bîr-i dîğerle (başka bir ifadeyle) söyleyelim: Ezmine-i muhtelifede (çeşitli zamanlarda) hâtem-i evliyânın cismi ve sûreti değişir. Fakat ma'nâ yine o ma'nâdır; onda aslâ tebeddül (başka bir hale geçme) yoktur. Binâenaleyh hâtem-i evliyâ hangi bir zamanda, herhangi bir sûret üzerine olursa olsun, Hâtem-i enbiyânın şerîatına tâbi' olmakla beraber, bilcümle (bütün) evliyânın ulûmda (ilimlerde) meʼhaz-i feyzidir (feyz kaynağıdır). Nitekim Hz. Mevlânâ Celâleddin (r.a.) efendimiz nefs-i nefîslerinden (kendi yüce nefislerinden) ihbâren (haber vererek) buyururlar: Beyit: "Açtılar kenz-i füyûzu (feyz hazinesini) olunuz hilat-pûş (kaftan giyen) Mustafâ geldi yine cümleniz îmân ediniz."

فَإِنَّه مِن وَجْهِ يَكُونُ أَنْزَلَ كما أنَّه مِن وَجْهِ يكون أعْلَى، وقد ظَهَرَ فِي ظَاهِرِ

شَرْعنا ما يُؤَيِّدُ ما ذَهَبْنَا إليه في فضلِ عُمَرَ فِي أُسَارَى بَدْرٍ بالحُكْمِ فيهم

وفي تَأْبِيرِ النَّخْلِ، فَلا يَلْزَمُ الكَامِلَ أنْ يكون له التقدم في كلّ شيءٍ وفي كلّ

مَرْتَبَةٍ، وَإِنَّمَا نَظَرُ الرِّجَالِ إِلى التَّقَدُّم في مراتب العلم بالله، هنالك مَطْلَبُهُم،

وأما حوادث الأكوان فلا تَعَلَّقَ خَوَاطِرِهم بها، فَتَحَقَّقَ مَا ذَكَرْنَاه.

Binâenaleyh o, bir vecihden enzel olur ve bir vecihden de a'lâ olur. Ve tahkîkan bizim zâhir-i şer'imizde Ömer'in Bedir esîrleri hakkında, onlara hükmetmekle vâki' olan fazlı ve hurma ağacının telkîhi hakkında, bizim zâhib olduğumuzu müeyyid olan şey zâhir oldu. Binâenaleyh kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için tekaddüm hâsıl olmak lâzım gelmez; ve ancak nazar-ı racül, ilm-i billâh merâtibindeki tekaddümedir; onların matlabı oradadır; ve havâdis-i cihâna gelince, onların havâtırının ona taalluku yoktur. Böyle olunca bizim zikrettiğimiz tahakkuk etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple o, bir yönden enzel (daha aşağı) olur ve bir yönden de a'lâ (daha yüce) olur. Ve kesinlikle bizim şeriatımızın zâhirinde (görünen kısmında) Ömer'in Bedir esirleri hakkında, onlara hükmetmekle meydana gelen fazlı (üstünlüğü) ve hurma ağacının aşılanması hakkında, bizim zâhib (yanlış düşünen) olduğumuzu doğrulayan şey ortaya çıktı. Bu sebeple insân-ı kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için bir ilerleme (tekaddüm) meydana gelmesi gerekmez; ve ancak Hakk'ı bilen kişinin (racül) bakışı, Allah bilgisi (ilm-i billâh) mertebelerindeki ilerlemedir; onların amacı oradadır; dünya olaylarına (havâdis-i cihân) gelince, onların düşüncelerinin (havâtır) ona bir ilgisi (taalluk) yoktur. Böyle olunca bizim zikrettiğimiz tahakkuk etti (gerçekleşti).

Ya'ni hâtem-i evliyâ, ahkâm-ı şer'iyyede hâtem-i rusüle tâbi' olması ve ilm-i şerîatı ondan ahzetmesi cihetinden hâtem-i rusülden daha aşağı olur; ve hâtem-i rusül ulûmu onun mişkâtından aldığı cihetten, hâtem-i evliyâ hâtem-i rusülden daha yüksek olur. Binâenaleyh hâtem-i evliyâ Hâtem-i enbiyâ olan (S.a.v.) Efendimiz'in bâtınları olan hâtem-i velâyet, zâhirleri olan hâtem-i nübüvvetten bir vecihden enzel, bir vecihden a'lâ olur. Bir şeyin bir vecihden aşağı, bir vecihden yukarı olduğuna delîlin nedir diyecek olur isen, zâhir-i şerîatımızda Hz. Ömer (r.a.)ın Bedir muhârebesinde alınan esirler hakkındaki hükmüyle, (S.a.v.) Efendimiz'in hurma ağaçlarının terk-i telkîhi hakkındaki hükmüne nazar et! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani hâtem-i evliyâ (velilerin sonuncusu), şeriat hükümlerinde hâtem-i rusüle (peygamberlerin sonuncusu) tâbi olması ve şeriat ilmini ondan alması yönünden hâtem-i rusülden daha aşağı olur; ve hâtem-i rusül ilimleri onun mişkâtından (ışık kaynağından) aldığı yönden, hâtem-i evliyâ hâtem-i rusülden daha yüksek olur. Bu sebeple hâtem-i evliyâ, Hâtem-i enbiyâ (peygamberlerin sonuncusu) olan (S.a.v.) Efendimiz'in bâtınları (iç yüzleri) olan hâtem-i velâyet (veliliğin sonuncusu), zâhirleri (dış yüzleri) olan hâtem-i nübüvvetten (peygamberliğin sonuncusu) bir yönden daha aşağı, bir yönden daha yüce olur. Bir şeyin bir yönden aşağı, bir yönden yukarı olduğuna delilin nedir diyecek olursan, şeriatımızın zâhirinde Hz. Ömer (r.a.)ın Bedir muharebesinde alınan esirler hakkındaki hükmüyle, (S.a.v.) Efendimiz'in hurma ağaçlarının terk-i telkîhi (aşılamayı bırakma) hakkındaki hükmüne bak!

Şöyle ki, Bedir muhârebesinde ehl-i İslâm müşriklere galebe etmiş ve onlardan yetmiş esir almış idi. (S.a.v.) Efendimiz esirler hakkında icrâsı lâzım gelen muâmeleye dâir ashâb-ı kirâmıyla istişare buyurdu. Hz. Sıddîk (r.a.) “Yâ Resûlallah bunlar bizim akrabâ ve taallukātımızdandır; bir mikdâr para alıp onları âzâd edelim” buyurdu. Diğer ashâb-ı kirâm dahi bu re'yi kabûl ettiler; ve Hz. Ömer (r.a.) [2/40] “Bunlar küfrün imamlarıdır; hepsini katledelim” buyurdu; ve Cenâb-ı Muâz (r.a.) dahi Hz. Ömer'e iştirâk eyledi. Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz Hz. Sıddîk'ın re'yini tasvîb buyurdular ve öyle yaptılar. Onu mütâkib bu âyet-i kerime nâzil oldu: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şöyle ki, Bedir muharebesinde Müslümanlar müşriklere üstün gelmiş ve onlardan yetmiş esir almıştı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) esirler hakkında yapılması gereken muameleye dair değerli sahabeleriyle istişare etti. Hz. Sıddîk (r.a.) “Ey Allah’ın Resulü, bunlar bizim akrabalarımız ve yakınlarımızdandır; bir miktar para alıp onları serbest bırakalım” dedi. Diğer değerli sahabeler de bu görüşü kabul ettiler; ve Hz. Ömer (r.a.) [2/40] “Bunlar küfrün önderleridir; hepsini öldürelim” dedi; ve Cenâb-ı Muâz (r.a.) da Hz. Ömer’e katıldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Sıddîk’ın görüşünü uygun buldu ve öyle yaptı. Bunun ardından bu ayet-i kerime indi:

مَا كَانَ لِنَبِيٌّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللَّهُ يُرِيدُ

الْآخِرَةَ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ ، لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

(Enfâl, 8/67-68) Ya'ni: “Yedinde, yeryüzünde katl-i kesîr îka' eden esirler bulunan bir peygambere fidye almak lâyık olmadı. Siz meta-ı dünyayı istersiniz. Halbuki Allah, âhireti murâd eder. Allah Teâlâ hükmünde azîzdir. Eğer sizin muâhaze olunmamanız için, Allah'dan ezelde hüküm mesbûk olmasa idi, aldığınız şey hakkında azîm azâb olurdu." Bunun üzerine (S.a.v) Efendimiz ağlayıp buyurdular ki: “Eğer azâb nâzil olaydı, Ömer ve Muâz (r.a.) dan başkaları kurtulmaz idi.” Zîrâ Sad b. Muâz hazretleri dahi Cenâb-ı Ömer'in reʼyinde bulunmuş idi. 146 Binâenaleyh Hz. Risâlet-penâh bu husûsta her ikisini de orada hâzır olanların üzerine tafdîl buyurdu; ve nefs-i nefîs-i Risâlet-penâhı dahi bittabi' huzzâr arasında idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Enfâl, 8/67-68) Yani: "Elinde, yeryüzünde çok sayıda öldürme gerçekleştiren esirler bulunan bir peygambere fidye almak yakışmazdı. Siz dünya malını istersiniz. Halbuki Allah, ahireti murad eder. Yüce Allah hükmünde azizdir. Eğer sizin sorguya çekilmemeniz için, Allah'tan öncesiz olarak bir hüküm geçmemiş olsaydı, aldığınız şey hakkında büyük bir azap olurdu." Bunun üzerine (s.a.v.) Efendimiz ağlayıp buyurdular ki: "Eğer azap inseydi, Ömer ve Muaz (r.a.)'dan başkaları kurtulmazdı." Çünkü Sa'd b. Muaz hazretleri de Hz. Ömer'in görüşünde bulunmuştu. Bu sebeple Hz. Risâlet-penâh (Peygamber Efendimiz) bu hususta her ikisini de orada hazır bulunanların üzerine üstün tuttu; ve Peygamber Efendimizin yüce zatı da elbette hazır bulunanlar arasındaydı.

Ve kezâ ashâb-ı kirâm hurma ağaçlarını aşılamak mı, yoksa terketmek mi münasib olduğunu Fahr-i âlemden sual ettiler. Cevaben &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve aynı şekilde, yüce sahâbeler hurma ağaçlarını aşılamanın mı yoksa bırakmanın mı uygun olduğunu Âlemlerin Övüncü'nden (Hz. Muhammed'den) sordular. Cevaben

مَا أَظُنُّ أَنَّهُمْ لَوْ تَرَكُوهَا كَثُرَتْ

ya'ni “Eğer terkolunurlarsa çoğalır zannederim” buyurmaları üzerine ashâb aşıyı terkettiler. O sene hurma az oldu. Bunun üzerine Risâ-let-penah Efendimiz أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِمَصَالِحٍ دُنْيَاكُمْ ya'ni “Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz”147 buyurdu; ve bu husûsta ashâbın fazlını isbât eyledi. İşte bu iki delîl-i şerî, kâmil için her şeyde ve her mertebede tekaddüm hâsıl olmak lâzım gelmediğini gösterir. Zîrâ bu zikrolunan fezâil-i cüzʼiyye nübüvvetin muktezâsından değildir. Başkalarında bulunup da nebîde bu-lunmaması, onun nübüvvetine noksan vermez. Ricâlin ve ehl-i kemâlin nazarı bu gibi fezâil-i cüz'iyyeye değil, ancak ilm-i billâh merâtibindeki tekaddümedir. Onların matlabı bu mertebelerdedir. Onlar kişiyi ilm-i bil-lâh mertebelerindeki fazîletleriyle ölçerler. Havadis-i ekvâna ve vukūât-ı cihâna hâtırlarını taʼlîk edip bunlara müteallik olan fezâil-i cüzʼiyyeye aslâ ehemmiyet vermezler. Zîrâ bunların cümlesi cemâl-i vahdetin hicabıdır. İşte bu îzâhât ile, “hâtem-i evliyâ bir vecihden enzel ve bir vecihden a'lâdır” kavlimiz tahakkuk etti. [2/41] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Eğer terk edilirlerse çoğalır zannederim" buyurmaları üzerine ashâb (Peygamber'in arkadaşları) aşılamayı bıraktılar. O sene hurma az oldu. Bunun üzerine Risâlet-penah Efendimiz (Peygamber Efendimiz) "Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz" buyurdu; ve bu hususta ashâbın üstünlüğünü ispat etti. İşte bu iki şer'î delil, insân-ı kâmil için her şeyde ve her mertebede önde olmanın gerekli olmadığını gösterir. Çünkü bu zikredilen cüz'î (kısmi) faziletler nübüvvetin (peygamberliğin) gereği değildir. Başkalarında bulunup da peygamberde bulunmaması, onun nübüvvetine noksanlık vermez. Ricâlin (büyük zatların) ve ehl-i kemâlin (olgun kişilerin) bakışı bu gibi cüz'î faziletlere değil, ancak ilm-i billâh (Allah bilgisi) mertebelerindeki önde olmaya yöneliktir. Onların amacı bu mertebelerdedir. Onlar kişiyi ilm-i billâh mertebelerindeki faziletleriyle ölçerler. Havadis-i ekvâna (oluş âlemindeki olaylara) ve vukûât-ı cihâna (dünya olaylarına) gönüllerini bağlayıp bunlara ilişkin olan cüz'î faziletlere asla önem vermezler. Çünkü bunların hepsi cemâl-i vahdetin (birlik güzelliğinin) perdesidir. İşte bu açıklamalar ile, "hâtem-i evliyâ (velilerin sonuncusu) bir yönden enzel (daha aşağı) ve bir yönden a'lâdır (daha yüce)" sözümüz gerçekleşti.

ولمَّا مُثْلَ النَّبِيَّ ﷺ النُّبُوَّةُ بالحَائِطِ مِن اللبن ، وقد كَمُـلَ سِوَى مَوْضِعِ لِبْنَةٍ

واحدة، فكان تلك اللَّبْنَةَ، غَيْرَ أَنَّه صلّى الله تعالى عليه وسلّم لا يراها

إلا كما قال لَبِنَةً وَاحِدَةً، وأمَّا خاتَمُ الأولياء فلا بُدَّ له من هذه الرُّؤْيَا، فَيَرَى

ما مثل به رسول الله صلّى الله تعالى عليه وسلّم، ويَرَى في الحَائِطِ مَوْضِعِ

لَبِنَتَيْنِ، واللَّبِنَتان مِن ذَهَبٍ وَفِضَّةٍ، فَيَرَى اللَّبِنَتَيْنِ اللَّتَيْنِ يَنْقُصُ الحَائِطُ عنهما

وَيَكْمُلُ بِهِمَا، لَبِنَةُ ذَهَبٍ وَلَبِنَةُ فِضَّةٍ ، فلا بُدَّ أَنْ يَرَى نَفسَه تَنْطَبِعُ فِي مَوْضِعِ

تَيْنِكَ اللَّبِنَتَيْنِ، فيكونَ خاتَمُ الأولياءِ تَيْنِكَ اللَّبِنَتَيْنِ، فَيَكْمُلُ الحَائِطُ.

Vaktâki Nebî (s.a.v.)e nübüvvet, kerpiçten bir duvar ile temsil olundu; bir kerpiç mevziinden gayrı kâmil olmuş idi; imdi Resûlullah (s.a.v.) bu kerpiç oldu. Şu kadar ki Resûlullah (s.a.v.), dediği gibi ancak bir kerpiçten başka kerpiç görmedi; ve hâtem-i evliyâya gelince, onun için de bu rü'yâ lâbüddür. Binâenaleyh o, Resûlullah (s.a.v.)e temsîl olunan şeyi görür; ve duvarda iki kerpiç mevziini görür. Kerpiç dahi altından ve gümüştendir. İmdi duvarın noksan olup onlar ile kâmil olan bu iki kerpiçin birisini altından ve birisini de gümüşten görür. Böyle olunca onun kendi nefsini bu iki kerpiçin mevziinde muntabi' görmesi lâbüddür. Binâenaleyh hâtem-i evliyâ bu iki kerpiç olup du- var tamâm olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nebî (a.s.)'a nübüvvet, kerpiçten bir duvar ile temsil olunduğunda, bir kerpiç yeri dışında tamamlanmış idi; şimdi Resûlullah (a.s.) bu kerpiç oldu. Şu kadar var ki Resûlullah (a.s.), dediği gibi, ancak bir kerpiçten başka kerpiç görmedi; ve hâtem-i evliyâya (velilerin sonuncusu) gelince, onun için de bu rüya zorunludur. Bu sebeple o, Resûlullah (a.s.)'a temsil olunan şeyi görür; ve duvarda iki kerpiç yeri görür. Kerpiç de altından ve gümüştendir. Şimdi duvarın eksik olup onlar ile tamamlanan bu iki kerpiçin birini altından ve birini de gümüşten görür. Böyle olunca onun kendi nefsini bu iki kerpiçin yerinde basılmış görmesi zorunludur. Bu sebeple hâtem-i evliyâ bu iki kerpiç olup duvar tamam olur.

Ya'ni Cenâb-ı Peygamber'e rüyasında veyâhud hayâlinde, nübüvvet kerpiçten binâ olunmuş bir duvar sûretinde temsîl olundu ki, o duvarın ancak bir kerpici eksik kalmış idi. O kerpiç dahi Sallallâhu aleyhi ve sellem idi. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Peygamber'e rüyasında yahut hayâlinde, peygamberlik kerpiçten yapılmış bir duvar şeklinde temsil olundu ki, o duvarın ancak bir kerpici eksik kalmış idi. O kerpiç dahi Sallallâhu aleyhi ve sellem idi. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur:

مَثَلِي فِي الْأَنْبِيَاءِ كَمَثَلِ رَجُلٍ بَنَى حَائِطًا

فَاكْمَلَهُ إِلَّا لَبِنَّةً وَاحِدَةً فَكُنْتُ أَنَا تِلْكَ اللَّبِنَةَ فَلَا نَبِيَّ بَعْدِي وَلَا رَسُولَ

@@SERyani Enbiya

arasında benim meselim, bir duvar binâ ve bir kerpiçten gayrı olarak onu

ikmâl eden adam meseli gibidir. İşte ben bu kerpicim. Benden sonra, ne

nebî ve ne de resûl yoktur.”148 Sallallâhu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîfte

buyurduğu gibi kendisine [2/42] temessül eden dîvâr-ı nübüvvette noksan

olarak, ancak bir kerpiç gördü. Hâtem-i evliyâya gelince, onun dâhi böyle

bir rüya görmesi lâzımdır. Böyle olunca hâtem-i evliyâ Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz'e rüyasında temsil olunan duvarı görür; ve duvarda dahi iki

kerpiç mevziini görür. Halbuki hâtem-i evliyânın gördüğü duvarın kerpici

altından ve gümüştendir. Ya'ni o öyle bir duvardır ki, bir kerpici altından

ve bir kerpici de gümüşten olmak üzere binâ olunmuştur. Binâenaleyh

hâtem-i evliyâ duvarda nâkıs olup onlar ile tamâm olacak olan iki ker-

piçten birini altından ve diğerini gümüşten müşâhede eder; ve altın ile

gümüşten olan iki kerpiç mahallini kendi nefsi ile seddettiğini hâtem-i

evliyânın görmesi lâzımdır.

Burada "altın kerpiçten murâd nübüvvetin bâtını olan velâyet; ve “gü-

müş kerpiç❞ten murâd dahi, velâyetin zâhiri olan nübüvvettir. Binâenaleyh

bâtın “altın” ve zâhir “gümüş” olarak temsîl olunmuştur. Hâtem-i enbiyâ-

nın gördüğü duvardaki gümüş kerpiçlerin her birisi bir peygamberi tem-

sil eder; ve onda noksan olan kerpiç kendisinin nübüvvetidir. “Duvarın

bir kerpiç ile tamâm olması" onun hatmiyetini gösterir. Bâtını hâtem-i

velâyet olduğu hâlde “duvarda altın kerpiçin noksan olduğunu” müşâhede

etmemiş olması, kendisinin velâyetle değil, nübüvvetle zuhûrundan nâşî-

dir; zîrâ halka ahkâm-ı şerîatı tebliğe meʼmûrdur. Hâtem-i evliyâya gelince,

"duvarda bir altın ve bir de gümüş kerpicin noksan olduğunu” görmesi, kendisinin zâhirde bir peygamberin şerîatına tabi' olduğunun sûretidir. Binâenaleyh “gümüş kerpiç”, tâbi' olduğu Hâtem-i enbiyânın nübüvve- tine; ve “altın kerpiç” dahi, hâtem-i evliyâ olup esrâr-ı ilâhiyye-i zâtiyye ile zuhûruna işârettir. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Mekke-i Mükerreme'de 599 senesinde böyle bir rüya gördüğünü Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân buyurur- lar.149 Bu ihbâr-ı âlîlerine nazaran kendilerinin hâtem-i evliyâ olduklarına şübhe yoktur. [2/43] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Duvarda bir altın ve bir de gümüş kerpicin eksik olduğunu" görmesi, kendisinin görünüşte bir peygamberin şeriatına (ilahi yasasına) tabi olduğunun bir biçimidir. Bu sebeple "gümüş kerpiç", tabi olduğu peygamberlerin sonuncusu olanın (Hz. Muhammed'in) peygamberliğine; "altın kerpiç" de, evliyanın sonuncusu olup zâta ait ilahi sırlarla ortaya çıkışına işarettir. Ve Şeyh (Muhyiddin İbn Arabî) (r.a.) Mekke-i Mükerreme'de 599 senesinde böyle bir rüya gördüğünü Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyan buyururlar. Bu yüce haberlerine göre kendilerinin evliyanın sonuncusu olduklarına şüphe yoktur.

وَالسَّبَبُ المُوجِبُ لِكَوْنِهِ يَرَاهَا لَبِنَتَيْنِ أَنَّه تابع لشرع خاتم الرُّسُلِ في الظاهر،

وهو موضع اللَّبِنَةِ الفِضَّةِ، وهو ظاهرُه ، وما يَتْبَعُه فيه من الأحكام، كمـا هـو

آخذ عن الله في السِّرِّ ما هو بالصورة الظاهرة مُتَبَع فيه، لأنَّه يَرَى الأمر على

ما هو عليه، فلا بُدَّ أنْ يَرَاه هكذا، وهو موضعُ اللَّبِنَةِ في الباطن، فَإِنَّه أَخَذَ

مِن المَعْدِنِ الَّذي يأخُذُ منه المَلَكُ الَّذي يُوحَى به إلى الرَّسُولِ، فَإِنْ فَهِمْتَ

ما أَشَرْتُ به فَقَدْ حَصَلَ لك العلمُ النَّافِعُ.

Onun iki kerpiç görür olmasını mûcib olan sebeb dahi, hâtem-i ev- liyânın zâhirde hâtem-i rusülün şerîatına tâbi' olmasıdır; ve o tâbi' olması da gümüş kerpiçtir. O dahi zâhirdir; ve ahkâmdan ona tâbi' olduğu şeydir. Nitekim o, sûret-i zâhirede onda müttebi' olduğu şeyi, sırda Allah'dan âhizdir. Zîrâ o, emri olduğu hâl üzere görür. Onu böyle görmesi lâbüddür. O dahi bâtında kerpicin mevziidir. İmdi o öyle bir ma'denden ahzeder ki, resûle onunla vahyolunan melek ondan alır. Eğer sen benim işaret ettiğim şeyi anladın ise, senin için ilm-i nâfi' hâsıl oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onun iki kerpiç görür olmasını gerektiren sebep de, hâtem-i evliyânın (velilerin sonuncusu) görünüşte hâtem-i rusülün (peygamberlerin sonuncusu) şeriatına tâbi olmasıdır; ve onun bu tâbi olması da gümüş kerpiçtir. O da zâhirdir (görünürdür); ve hükümlerden ona tâbi olduğu şeydir. Nasıl ki o, görünen sûrette onda tâbi olduğu şeyi, sırda Allah'tan alır. Çünkü o, emri olduğu hâl üzere görür. Onu böyle görmesi kaçınılmazdır. O da bâtında (içte) kerpicin yeridir. Şimdi o öyle bir madenden alır ki, resûle onunla vahyolunan melek ondan alır. Eğer sen benim işaret ettiğim şeyi anladıysan, senin için faydalı ilim hâsıl oldu.

Ya'ni hâtem-i evliyânın, rüyada kendisine temsîl olunan duvarın üs- tünde iki kerpici noksan olarak görmesini mûcib olan sebeb, kendisinin zâhirde hâtem-i rusülün şerîatına tâbi' olmasıdır; ve onun tâbiiyetinin sû- reti de “gümüş kerpiçin mevziidir ki, bu da hâtem-i evliyânın zâhiridir; ya'ni ahkâmdan hâtem-i rusüle tâbi' olduğu şeydir ki, bu şey, hâtem-i ev- liyânın zâhiridir; ve nitekim sırda bilâ-vâsıta Allah'dan ahzeylediği hüküm ile zâhirde muttasıf olur. Ya'ni hâtem-i evliyâ, nasıl ki bâtınen vâsıtasız olarak Allah'dan hüküm ahzedip zâhirde bu hüküm ile muttasıf olur ve o hükmün müttebii bulunursa, şerîat-ı zâhire ahkâmından herhangi bir hükümde de hâtem-i rusüle tâbi' olup, zâhirde o hüküm ile muttasıf olur. Zîrâ hâtem-i evliyâ, emr-i ilâhîyi, mertebe-i halka tenezzülünde hakîkati üzere müşâhede eder; ve emr-i ilâhîden vücûd-ı halk ile muhtecib olmaz. [2/44] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, hâtem-i evliyânın (velilerin sonuncusu), rüyada kendisine temsil olunan duvarın üstünde iki kerpici eksik olarak görmesine sebep olan şey, kendisinin zâhirde (görünen âlemde) hâtem-i rusülün (peygamberlerin sonuncusu) şeriatına tâbi olmasıdır; ve onun tâbiiyetinin sûreti (biçimi) de "gümüş kerpicin mevziidir (yeri)" ki, bu da hâtem-i evliyânın zâhiridir (görünen yönüdür); yani hükümlerden hâtem-i rusüle tâbi olduğu şeydir ki, bu şey, hâtem-i evliyânın zâhiridir; ve nasıl ki sırda (gizli âlemde) aracısız olarak Allah'tan aldığı hüküm ile zâhirde muttasıf (vasıflanmış) olur. Yani hâtem-i evliyâ, nasıl ki bâtınen (içsel olarak) aracısız olarak Allah'tan hüküm alıp zâhirde bu hüküm ile vasıflanmış olur ve o hükmün takipçisi bulunursa, şeriat-ı zâhire (görünen şeriat) hükümlerinden herhangi bir hükümde de hâtem-i rusüle tâbi olup, zâhirde o hüküm ile vasıflanmış olur. Çünkü hâtem-i evliyâ, ilâhî emri, halk mertebesine tenezzülünde (inişinde) hakikati üzere müşâhede (gözlem) eder; ve ilâhî emirden halkın varlığı ile perdelenmez.

Hâtem-i evliyânın bu emr-i ilâhîyi bu zikrolunan sıfat üzere görmesi lâ- zımdır; ve emr-i ilâhînin his ve aklın verâsında bulunan nûr-i îmân ile sırda ve cihet-i bâtında Allah'dan ahzı "altın kerpiç” mevziidir; ve hâtem-i evliyâ emr-i ilâhîyi kendi bâtınından aldığı gibi, resûle getirdiği vahy-i ilâhîyi de melek oradan alır. Binâenaleyh Cibrîl (a.s.) Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efen- dimiz'e getirdiği vahy-i ilâhîyi onların bâtını olan hâtem-i evliyâ mişkâtın- dan ahzeder; ve her iki ahz dahi maden-i vâhidden olmuş olur. Ey tâlib-i esrâr-ı ilâhî, bu kelâmda işâret ettiğim şeyi anladın ise, dünyâda ve âhirette cidden sana ilm-i nâfi' hâsıl oldu. Bu ni'mete şükret! Bundan da gāfil olma ki, bu alışveriş vücûd-ı Hak'ta ve Hakk'ın nisebi arasında vâki' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâtem-i evliyânın (velilerin sonuncusu) bu ilâhî emri, zikredilen sıfat üzere görmesi gerekir; ve ilâhî emrin, his ve aklın ötesinde bulunan iman nuru ile sırda ve bâtın (iç) cihette Allah'tan alınması "altın kerpiç" mevziidir (yeridir); ve hâtem-i evliyâ ilâhî emri kendi bâtınından aldığı gibi, resûle (peygambere) getirdiği ilâhî vahyi de melek oradan alır. Bu sebeple Cibrîl (a.s.) Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e getirdiği ilâhî vahyi, onların bâtını olan hâtem-i evliyâ mişkâtından (ışık kaynağından) alır; ve her iki alış da aynı kaynaktan olmuş olur. Ey ilâhî sırların talibi, bu sözde işaret ettiğim şeyi anladın ise, dünyada ve ahirette gerçekten sana faydalı ilim hâsıl oldu. Bu nimete şükret! Bundan da gafil olma ki, bu alışveriş Hak'ın varlığında ve Hak'ın nispetleri (bağıntıları) arasında meydana gelir.

Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Risale-i Ahadiyyelerinde buyururlar:150 “Hakkı, Hakk'ın gayrı bir kimse görmez; nebiyy-i mürsel dahi Hakk'ı gör- mez; ve veliyy-i kâmil ve melek-i mukarreb dahi Hakk'ı bilmez. Hakk'ın nebîsi kendi zât-ı aliyyesidir; ve Hakk'ın resûlü kendi zât-ı şerîfidir; ve Hakk'ın risâleti ve kelâmı dahi kendi zât-ı şerîfidir. Kendisinin gayrı sebeb ve vâsıta olmaksızın Hak Teâlâ hazretleri kendi zât-ı şerîfini, kendi zâtı ile, kendi zâtından, kendi zât-ı şerîfine gönderdi. “Mürsel” ve “mürselün-bih” ve “mürselün-ileyh” beyninde fark yoktur. Ya'ni “Cibrîl” ve “vahy” ve "rusül” beyninde fark yoktur. Cümlesi birdir. Vücûd-ı enbiyâ vücûdul- lah olduğundan başka “nebe” ve “enbiya” harflerinin vücûdu dahi, Hak Teâlânın vücûdudur; Hakkın gayrı değildir. Ve Hakk'ın gayrısı için vücûd olmadı; ve ol vücudun fenâsı da olmadı; ve ol vücudun ismi ve müsem- mâsı da olmadı. Böyle olduğu ecilden, Nebî (s.a.v.) Efendimiz: “Rabb’imi Rabb'imle bildim"151 diye buyurdu."152 [2/45] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Risale-i Ahadiyye adlı eserlerinde şöyle buyurur: “Hakk'ı, Hakk'tan başka hiç kimse görmez; gönderilmiş peygamber dahi Hakk'ı görmez; kâmil veli ve mukarreb melek dahi Hakk'ı bilmez. Hakk'ın nebisi kendi yüce zâtıdır; Hakk'ın resûlü kendi şerefli zâtıdır; Hakk'ın risâleti ve kelâmı dahi kendi şerefli zâtıdır. Hak Teâlâ hazretleri, kendisinden başka bir sebep ve aracı olmaksızın, kendi şerefli zâtını, kendi zâtı ile, kendi zâtından, kendi şerefli zâtına gönderdi. "Mürsel" (gönderen), "mürselün-bih" (gönderilen şey) ve "mürselün-ileyh" (kendisine gönderilen) arasında fark yoktur. Yani "Cibrîl", "vahy" ve "rusül" (peygamberler) arasında fark yoktur. Hepsi birdir. Peygamberlerin varlığı Allah'ın varlığı olduğundan başka, "nebe" (haber) ve "enbiya" (peygamberler) harflerinin varlığı dahi Hak Teâlâ'nın varlığıdır; Hakk'ın gayrı değildir. Hakk'ın gayrısı için varlık olmadı; o varlığın yok olması da olmadı; o varlığın ismi ve isimlendirileni de olmadı. Böyle olduğu için, Nebî (s.a.v.) Efendimiz: "Rabb'imi Rabb'imle bildim" diye buyurdu."

فَكُلُّ نَبِيٍّ مِن لَدُنْ آدم إلى آخِرِ نبي ما منهم أَحَدٌ يَأْخُذُ إلا من مِشْكَاةِ

خاتم النبيِّينَ وإِن تأخَّرَ وجود طينته، فإنَّه بحقيقته موجود، وهو قوله: «كُنتُ

نَبِيًّا وَآدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطِّين»، وغيره من الأنبياء ما كان نَبِيًّا إِلا حِينَ بُعِثَ،

وكذلك خاتم الأولياء كان وَلِيًّا وآدم بين الماء والطين، وغيـره مـن الأولياء ما

كان وَلِيًّا إِلا بَعْدَ تَحْصِيلِه شرائط الولاية من الأخلاق الإلهية في الاتِّصَافِ

بها من كَوْنِ اللَّهِ تُسَمَّى «بِالْوَلِيِّ الْحَمِيدِ».

İmdi Adem zamânından son nebîye varıncaya kadar, eğer ki vücûd-i tıyneti teahhur ederse de, onlardan hiçbiri yoktur, illâ ki hâtem-i velâyet mişkâtından ahzeder. Zîrâ o, hakîkati ile mevcûddur. O da peygamberimizin كُنْتُ نَبِيًّا وَآدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطَّين ya'ni "Ben peygamber idim; hâlbuki Âdem su ile çamur arasında idi” kavlidir; ve enbiyâdan gayrısı, ancak hîn-i ba'sde nebî oldu; ve kezâlik hâtem-i evliyâ dahi velî idi; hâlbuki Âdem, su ile çamur arasında idi. Ve evliyâdan onun gayrısı, ancak ahlâk-ı ilâhiyyeden olan şerait-i velâyeti tahsîl ettikten sonra onunla ittisâfda, Allah Teâlâ'nın Velî ve Hamîd ile mütesemmî olmasından nâșî, velî oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Âdem zamanından son peygambere varıncaya kadar, her ne kadar bedensel varlığı gecikse de, onlardan hiçbiri yoktur ki hâtem-i velâyet (veliliğin sonuncusu) kandilinden almasın. Çünkü o, hakikatiyle mevcuttur. Bu da peygamberimizin "كُنْتُ نَبِيًّا وَآدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطَّين" yani "Ben peygamber idim; hâlbuki Âdem su ile çamur arasında idi" sözüdür; ve peygamberlerden başkası, ancak peygamber olarak gönderildiği zaman peygamber oldu; ve aynı şekilde hâtem-i evliyâ (velilerin sonuncusu) da veli idi; hâlbuki Âdem, su ile çamur arasında idi. Ve velilerden onun dışındakiler, ancak ilâhî ahlâktan olan velilik şartlarını elde ettikten sonra onunla birleşmekle, Yüce Allah'ın Velî ve Hamîd isimleriyle adlandırılmasından dolayı veli oldu.

Ya'ni ilk nebî olan Adem (a.s.)dan itibaren, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'den evvel ve son nebî olan Hâlid bin Sinân (a.s.)a varıncaya kadar, zuhûr eden enbiyânın her birisi, nübüvvetine ve ümmetine müteallik olan ilmi ancak hâtem-i velâyet mişkâtından alır. Her ne kadar hâtem-i evliyânın vücûd-ı tıyneti ve unsurîsi, o enbiyânın vücûd-ı unsurîlerinden sonra gelir ise de, Hz. Adem'den son nebîye gelinceye kadar, o hakîkati ile mevcûddur; ve cemî'-i enbiyânın zâhirleri olan nübüvvâtı ve bâtınları olan velâyâtı câmîdir ve onun hakîkati ile mevcûd olup kâffe-i hakāyık-ı vücû- biyye ve imkâniyyenin meʼhaz-ı feyzi olduğuna delîl dahi (S.a.v.) Efendi- miz'in "Ben peygamber idim; hâlbuki Adem su ile çamur arasında, ya'ni Adem vücûd-ı aynîsi ile su ile çamur arasında ve vücûd-ı rûhânîsiyle ilim ile “ayn” arasında idi”153 kavl-i âlîleridir; ve Hâtem-i enbiyâdan başkaları ancak ba'solunduğu vakit nebî oldu, ondan evvel nebî olmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ilk peygamber olan Âdem (a.s.)dan itibaren, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'den önce ve son peygamber olan Hâlid bin Sinân (a.s.)a varıncaya kadar, ortaya çıkan peygamberlerin her birisi, peygamberliğine ve ümmetine ilişkin olan ilmi ancak hâtem-i velâyet (veliliğin sonuncusu) kandilinden alır. Her ne kadar hâtem-i evliyânın (velilerin sonuncusunun) tıynet (yaratılış) ve unsurî (maddî) varlığı, o peygamberlerin unsurî varlıklarından sonra gelir ise de, Hz. Âdem'den son peygambere gelinceye kadar, o hakikati ile mevcuttur; ve bütün peygamberlerin görünenleri olan peygamberlikleri ve bâtınları olan velilikleri kendinde toplar ve onun hakikati ile mevcut olup bütün varlıksal ve imkânsal hakikatlerin feyz kaynağı olduğuna delil dahi (S.a.v.) Efendimiz'in "Ben peygamber idim; hâlbuki Âdem su ile çamur arasında, yani Âdem aynî (gözle görülen) varlığı ile su ile çamur arasında ve ruhanî varlığıyla ilim ile “ayn” (varlığın özü) arasında idi” kavl-i âlîleridir; ve Hâtem-i enbiyâdan başkaları ancak gönderildiği vakit peygamber oldu, ondan evvel peygamber olmadı.

Suâl: Enbiyânın vücûd-ı kevnîleri, a'yân-ı sâbitelerinin ve a'yân-ı sâbi- teleri dahi [2/46] esmâ-i ilâhiyyenin sûretleridir. Binâenaleyh her bir nebî- nin ayn-ı sâbitesi, mazharı olduğu ismin lisân-ı isti'dâdı ile ne taleb etmiş ise, onun hakkında Hakk'ın kazâsı dahi o sûretle vâki' olmuştur. Şu hâlde nebînin ayn-ı sâbitesi, lisân-ı isti'dâdı ile Hak'tan nübüvveti taleb etmemiş olsa, âlem-i kevnde nebî olmaz idi. Binâenaleyh bu kelâmı diğer enbiyânın dahi söyleyebilmesi câiz olmaz mı? Ve sâniyen Hâtem-i enbiyâdan başka- larının ancak ba'solundukları vakit nebî olmaları nasıl olur; ilm-i ilâhîde nebî değil mi idiler? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Peygamberlerin kevnî varlıkları (oluş âlemindeki varlıkları), sabit hakikatlerinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) sûretleridir ve sabit hakikatleri de [2/46] ilâhî isimlerin sûretleridir. Bu sebeple, her bir peygamberin tekil sabit hakikati, mazharı olduğu ismin zâtî yatkınlık diliyle ne talep etmiş ise, onun hakkında Hakk'ın kazâsı (Allah'ın küllî hükmü) da o sûretle meydana gelmiştir. Hâl böyleyken, peygamberin tekil sabit hakikati, zâtî yatkınlık diliyle Hak'tan nübüvveti (peygamberliği) talep etmemiş olsa idi, oluş ve bozuluş âleminde peygamber olmaz idi. Bu sebeple, bu sözü diğer peygamberlerin de söyleyebilmesi caiz olmaz mı? Ve ikinci olarak, Hâtem-i enbiyâ'dan (son peygamberden) başkalarının ancak gönderildikleri vakit peygamber olmaları nasıl olur; ilâhî ilimde peygamber değil mi idiler?

Cevâb: Vakıâ her bir nebînin nübüvveti ezelîdir. Fakat o mertebede onların hiçbirisi me'haz-i feyz değildir. Binâenaleyh fiilen nebî değildir. Onların fiilen nübüvvetleri âlem-i şehâdette ba'solundukları hînde başlar; ve nübüvvetleriyle ümmetlerine müteallik olan ilmi kendi hakîkatlerinden alırlar; ve hâlbuki hakîkat-i muhammediyye onların hakîkatlerini câmi' olduğundan, o ulûmu Hâtem-i enbiyâ mişkâtından almış olurlar. Binâe- naleyh Hâtem-i enbiyâ hakîkati ile mevcûd ve fiilen nebî olup cemî'-i hakāyıkın meʼhaz-i feyzidir. Binnetîce diğer enbiyâ ba'solundukları vakit, fiilen nebî olup ifâza ederler; ve Hâtem-i enbiyâ ise ba'solunmadan evvel nebî olup hakîkati ile ifâza eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Gerçekten de her bir peygamberin peygamberliği öncesizdir. Fakat o mertebede onların hiçbirisi feyiz kaynağı değildir. Bu sebeple fiilen peygamber değildir. Onların fiilen peygamberlikleri, âlem-i şehadette (görünen âlemde) gönderildikleri zaman başlar; ve peygamberlikleriyle ümmetlerine ilişkin olan ilmi kendi hakikatlerinden alırlar; ve hâlbuki hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) onların hakikatlerini kapsadığından, o ilimleri Hâtem-i Enbiyâ'nın (Peygamberlerin Sonuncusu'nun) mişkâtından (ışık kaynağından) almış olurlar. Bu sebeple Hâtem-i Enbiyâ hakikati ile mevcut ve fiilen peygamber olup bütün hakikatlerin feyiz kaynağıdır. Sonuç olarak diğer peygamberler gönderildikleri zaman, fiilen peygamber olup feyiz verirler; ve Hâtem-i Enbiyâ ise gönderilmeden evvel peygamber olup hakikati ile feyiz verir.

Ve Hâtem-i enbiyânın nübüvveti mukaddem olduğu gibi, hâtem-i ev- liyânın dahi velâyeti vücûd-ı unsurîsinden mukaddemdir. O velîdir, hâl- buki Adem vücûd-ı aynîsi ile su ile çamur arasında ve vücûd-ı rûhânîsiyle "ilim" ile “ayn" arasında idi. Ve hâtem-i evliyânın gayrı olan evliyâ ise an- cak şerait-i velâyeti tahsîl ettikten sonra velî olur; ve şerait-i velâyet dahi, cemî'-i ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluktur. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ ya'ni “Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olunuz.” Ve bu sû- ret-i unsuriyyede Hakk'a ve halka karşı iktizâ eden muâmelesinde bu velî- nin o ahlâk ile ittisâfıdır; ve Onun ahlâk-ı ilâhiyye ile ittisâfda, şerâit-i velâ- yeti tahsîl ettikten sonra velî olması, Allah Teâlâ hazretlerinin kendi nefsini Veliyy-i Hamîd ile tesmiye etmesinden nâşîdir. Zîrâ velâyet Hakk'ın sıfat-ı zâtiyyesidir; [2/47] ve Hak Teâlâ hazretleri abdine vücûd-ı mutlakının te- nezzülü sûretiyle, tafsîl libâsını giydirdikten sonra, icmâl libâsını dahi giy- dirmiştir; ve abd sıfât-ı beşeriyyesinden soyunduktan sonra o sıfât-ı zâile yerine Hakk'ın sıfatı kāim olur. Binâenaleyh bu vücûd-ı beşerîde ondan sâdır olan sıfât ve efâli her ne kadar sûrette diğer insanlardan zâhir olan suver, sıfât ve efʼâle benzer ise de, iç yüzü öyle değildir. Cümlesi Hakk'ın sıfât ve ef'âlidir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hâtem-i enbiyânın (Peygamberlerin Sonuncusu Hz. Muhammed'in) peygamberliği öncelikli olduğu gibi, hâtem-i evliyânın (velilerin sonuncusunun) da velâyeti, onun unsurlardan oluşan bedeninden öncedir. O velîdir, hâlbuki Âdem, aynî (gözle görülen) varlığıyla su ile çamur arasında ve ruhanî varlığıyla "ilim" ile "ayn" (varlığın özü) arasında idi. Ve hâtem-i evliyânın dışındaki velîler ise ancak velâyet şartlarını elde ettikten sonra velî olurlar; ve velâyet şartları da, bütün ilâhî ahlâk ile ahlâklanmaktır. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ yani “İlâhî ahlâk ile ahlâklanınız.” Ve bu unsurlardan oluşan sûrette, Hakk'a ve halka karşı gerekli olan muamelesinde bu velînin o ahlâk ile vasıflanmasıdır; ve Onun ilâhî ahlâk ile vasıflanmada, velâyet şartlarını elde ettikten sonra velî olması, Yüce Allah hazretlerinin kendi nefsini Veliyy-i Hamîd (övülmüş dost) ile isimlendirmesinden kaynaklanır. Zira velâyet Hakk'ın zâtî sıfatıdır; ve Yüce Allah hazretleri kuluna mutlak varlığının tenezzülü (aşağı inmesi) sûretiyle, tafsîl (ayrıntı) libasını giydirdikten sonra, icmâl (özet) libasını da giydirmiştir; ve kul beşerî sıfatlarından soyunduktan sonra o geçici sıfatlar yerine Hakk'ın sıfatı kâim (ayakta duran) olur. Bu sebeple bu beşerî vücutta ondan sâdır olan sıfat ve fiiller her ne kadar sûrette diğer insanlardan zâhir olan sûretlere, sıfatlara ve fiillere benzer ise de, iç yüzü öyle değildir. Hepsi Hakk'ın sıfat ve fiilleridir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar:

از جمله صفاتِ خویش عریان گشتم تا غوطه خورم برهنه در جوی خوشت

Tercüme: “Ben senin hoş olan ırmağına çıplak olarak dalayım, diye bütün sıfâtımdan soyundum."154 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ben senin hoş olan ırmağına çıplak olarak dalayım diye bütün sıfatlarımdan soyundum."

فخاتَمُ الرُّسُلِ مِن حَيْثُ وَلَايَتُه نِسْبَتُهُ مَعَ الختَمِ لِلْوَلَايَةِ نسبة الأنبياء والرُّسُلِ

مَعَهُ، فَإِنَّه الوليُّ الرَّسُولُ النَّبِيُّ ، وخاتَمُ الأولياء الوارث الآخِذُ عن الأصل

المُشاهِدُ لِلْمَرَاتِبِ، وهو حَسَنَةٌ مِن حَسَنَاتِ خَاتَمِ الرُّسُلِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّه

تعالى عليه وسلّم مُقَدَّمِ الجماعة وسيِّدِ وَلَدِ آدَمَ في فتح باب الشَّفَاعَةِ.

Böyle olunca hâtem-i rusülün velâyeti haysiyetinden, onun hatm-i velâyete nisbeti, enbiyâ ve rusülün ona nisbeti gibidir. Binâenaleyh hâtem-i rusül velî ve resûl ve nebîdir. Ve hâtem-i evliyâ, asıldan âhiz olan vârisdir; ve merâtibin müşâhididir; ve o, şefâat kapısının fethin- de veled-i Âdem'in seyyidi ve cemâatin mukaddemi olan Muham- med (s.a.v.)in hasenâtından bir hasenedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, son peygamberin velâyeti (Allah dostluğu) itibarıyla, onun velâyetin sonuncusu olmasına olan bağıntısı, peygamberlerin ve resullerin ona olan bağıntısı gibidir. Bu sebeple son peygamber velî (Allah dostu), resûl (elçi) ve nebîdir (peygamberdir). Ve evliyânın sonuncusu, asıldan alan vârisdir; ve mertebelerin müşâhididir (gözlemcisidir); ve o, şefaat kapısının açılmasında Âdem oğlunun efendisi ve topluluğun öncüsü olan Muhammed'in (s.a.v.) iyiliklerinden bir iyiliktir.

Ya'ni hâtem-i rusülün velâyeti cihetinden hatm-i velâyete olan nisbeti, enbiyâ ve rusülün hatm-i velâyete nisbeti gibidir. Zîrâ enbiyâ ve rusül velâ- yetleri cihetiyle ulûmu, hâtem-i velâyet mişkâtından aldıkları gibi, hâtem-i rusül dahi kendisinin bâtını olan velâyet-i mukayyede-i şahsiyyesi haysiye- tiyle ondan ahzeder. [2/48] Ma'lûm olsun ki, velâyet, mutlak ve mukayyed, ya'ni “velâyet-i âmme” ve "velâyet-i hâssa” kısımlarına münkasimdir. Zîrâ velâyet esâs ve hakîkat i'tibâriyle sıfat-ı ilâhiyye-i mutlakadır; ve enbiyâ ve evliyâya isnâdı i'tibâ- riyle de mukayyeddir. Mukayyed ise, mutlakla kāimdir; ve mutlak dahi mukayyed ile zâhirdir. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyânın velâyetlerinin kâf- fesi velâyet-i mutlakanın cüzʼiyâtıdır; ve nitekim enbiyânın cüzʼiyeti dahi, nübüvvet-i mutlakanın cüzʼiyâtıdır; ve burada Hz. Şeyh (r.a.)ın hâtem-i rusülün velâyetinden murâdı, velâyet-i mukayyede-i şahsiyyedir. Ve şübhe yoktur ki, bu velâyetin velâyet-i mutlakaya nisbeti, sâir enbiyâ nübüvvetle- rinin nübüvvet-i mutlakaya nisbeti gibidir. İmdi hâtem-i rusül, velîdir; ve velâyeti hasebiyle ulûm ve esrârı Hak'tan bilâ-vâsıta ahzeder; ve resûldür, Hak'tan ahzettiği ahkâmı ümmetine teblîğ eder; ve nebîdir, Hak'tan ve âhi- ret umûrundan ümmetine haber verir. Hâtem-i evliyâya gelince o, ezelde ayn-ı sâbitesinin sûretiyle velîdir; ve hâtem-i rusülün şerîatına tâbi' olup, onun bütün ulûm ve ezvâkına vârisdir; ve nebîden verâset cihetiyle aldığı ulûmu asıldan, ya'ni Hak'tan, bilâ-vâsıta âhizdir. Ve “hakîkatü'l-hakāyık” olan hakîkat-i muhammediyye mertebesinde müteayyin olduğu için “nü- büvvet", "risâlet”, “velâyet” ve “hilâfet” mertebelerini ve diğer merâtib-i ilâhiyye ve kevniyyeyi müşâhede eder ve müteayyin olduğu bu mertebe- den ifâza ve imdâd eder. Bu sûrette hâtem-i evliyâ şefâat kapısını açmak hususunda Benî Âdem'in efendisi; ve enbiyâ ve evliyâ cemâatinin pîşvâ- sı bulunan Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in hasenâtından bir hasenedir. Zîrâ hâtem-i evliyâ hâtem-i rusül Efendimiz'in ahkâm-ı şerîatına ahsen ve ekmel bir vech ile tâbi' ve hatmiyette onun vâris-i ekmeli olduğundan, zâhirde hasenesi olur; ve cemî'-i hakāyıkı câmi' olan hakîkat-i muham- mediyyede müteayyin olup, hâtem-i rusülün bâtını olan bu makāmdan ifâza ve imdâd ettiği için dahi, bâtında onun hasenesidir. Ve hâtem-i rusül Efendimiz, vücûdda bilcümle taayyünâttan evvel olduğu için bittabi' sâir enbiyâ ve evliyâ cemâatinin pişvâsıdır. [2/49] Ve zât-ı ahadiyyette mahbûs ve mahfî olan esmâ-i ilâhiyyenin bi't-taayyün zuhûrlarına bâis olduğu ve bâb-ı taayyünün fethinde şefâati sebkettiği gibi, yevm-i kıyâmette enbiyâ arasında şefâat mes'elesi mütereddid olduğu vakit, şefâat yine ona râci' olacağı için, bâb-ı şefâatin fethi hususunda Ademoğullarının efendisidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, hâtem-i rusülün (peygamberlerin sonuncusu) velâyeti (velilik) yönünden hatm-i velâyete (veliliğin sonuncusu) olan bağıntısı, enbiyâ (peygamberler) ve rusülün (elçiler) hatm-i velâyete bağıntısı gibidir. Çünkü enbiyâ ve rusül, velâyetleri yönüyle ilimleri, hatm-i velâyet mişkâtından (veliliğin sonuncusunun kandilliğinden) aldıkları gibi, hâtem-i rusül de kendisinin bâtını (iç yüzü) olan velâyet-i mukayyede-i şahsiyyesi (şahsî kayıtlı velâyeti) haysiyetiyle ondan alır. Bilinmeli ki, velâyet, mutlak ve mukayyed, yani “velâyet-i âmme” (genel velâyet) ve "velâyet-i hâssa” (özel velâyet) kısımlarına ayrılmıştır. Zira velâyet, esas ve hakikat itibarıyla mutlak ilâhî sıfattır; ve enbiyâ ve evliyâya (velilere) isnadı (dayandırılması) itibarıyla da kayıtlıdır. Kayıtlı olan ise, mutlakla kâimdir (ayakta durur); ve mutlak da kayıtlı olan ile zâhirdir (görünür). Buna göre, enbiyâ ve evliyânın velâyetlerinin hepsi mutlak velâyetin cüz'iyâtıdır (parçalarıdır); ve nasıl ki enbiyânın cüz'iyeti de, mutlak nübüvvetin (peygamberliğin) cüz'iyâtıdır; ve burada Hz. Şeyh'in (r.a.) hâtem-i rusülün velâyetinden muradı (kastı), velâyet-i mukayyede-i şahsiyyedir. Ve şüphe yoktur ki, bu velâyetin mutlak velâyete bağıntısı, diğer enbiyâ nübüvvetlerinin mutlak nübüvvete bağıntısı gibidir. Şimdi, hâtem-i rusül, velîdir; ve velâyeti sebebiyle ilimleri ve sırları Hak'tan aracısız alır; ve resûldür (elçidir), Hak'tan aldığı hükümleri ümmetine tebliğ eder (bildirir); ve nebîdir (peygamberdir), Hak'tan ve âhiret işlerinden ümmetine haber verir. Hâtem-i evliyâya (velilerin sonuncusuna) gelince o, ezelde ayn-ı sâbitesinin (değişmez ezelî özünün) sûretiyle velîdir; ve hâtem-i rusülün şeriatına tâbi' olup, onun bütün ilimlerine ve zevklerine vâristir; ve nebîden verâset (miras) yönüyle aldığı ilimleri asıldan, yani Hak'tan, aracısız alıcıdır. Ve “hakîkatü'l-hakāyık” (hakikatlerin hakikati) olan hakîkat-i muhammediyye (Muhammedî hakikat) mertebesinde müteayyin (belirginleşmiş) olduğu için “nübüvvet", "risâlet”, “velâyet” ve “hilâfet” mertebelerini ve diğer ilâhî ve kevnî (oluşsal) mertebeleri müşâhede eder (gözlemler) ve müteayyin olduğu bu mertebeden ifâza (feyiz verme) ve imdâd (yardım etme) eder. Bu şekilde hâtem-i evliyâ, şefâat kapısını açmak hususunda Benî Âdem'in (Ademoğullarının) efendisi; ve enbiyâ ve evliyâ cemaatinin pîşvâsı (önderi) bulunan Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in hasenâtından (iyiliklerinden) bir hasenedir. Zira hâtem-i evliyâ, hâtem-i rusül Efendimiz'in şeriat hükümlerine en güzel ve en mükemmel bir şekilde tâbi' ve hatmiyette (sonunculukta) onun vâris-i ekmeli (en mükemmel vârisi) olduğundan, zâhirde (görünüşte) onun hasenesi olur; ve bütün hakikatleri câmi' (toplayan) olan hakîkat-i muhammediyyede müteayyin olup, hâtem-i rusülün bâtını olan bu makamdan ifâza ve imdâd ettiği için de, bâtında onun hasenesidir. Ve hâtem-i rusül Efendimiz, varlıkta bütün taayyünâttan (belirginleşmelerden) evvel olduğu için doğal olarak diğer enbiyâ ve evliyâ cemaatinin pişvâsıdır. Ve zât-ı ahadiyyette (Allah'ın biricik özünde) mahbûs (hapsolmuş) ve mahfî (gizli) olan ilâhî isimlerin belirginleşerek ortaya çıkmalarına sebep olduğu ve taayyün (belirginleşme) kapısının açılmasında şefâati (aracılığı) öne geçtiği gibi, kıyamet gününde enbiyâ arasında şefâat meselesi tereddüt edildiği vakit, şefâat yine ona döneceği için, şefâat kapısının açılması hususunda Ademoğullarının efendisidir.

Beyit: خط سبز و لب لعل و رخ زیبا داری حسن يوسف دم عيسى يد بيضا داری آنچه خوبان همه دارند تو تنها داری خوبی شکل و شمائل حرکات و سکنات Tercüme: "Mûy-i vechin latîf, lebin la'l-gûn ve cemâlin zîbâdır. Yû- suf'un güzelliği, Îsânın nefesi, Mûsa'nın yed-i beyzâsı hep sendedir. Bütün güzellerin câmi' olduğu şekil ve şemâil ve harekât ve sekenât güzelliklerinin kâffesi sende müctemi' olmuştur, (Sallallahu aleyhi ve sellem)." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Beyit: "Yeşil hattın, lâl dudağın ve güzel yüzün var. Yusuf'un güzelliği, İsa'nın nefesi, Musa'nın bembeyaz eli hep sendedir. Bütün güzellerin sahip olduğu güzelliklerin hepsi, şekil ve şemâil (dış görünüş ve karakter) ile hareket ve duruş güzelliklerinin tamamı sende toplanmıştır." (Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.)

فَعَيَّنَ حالا خاصا ما عَمَّمَ ، وفي هذا الحال الخاص تَقَدَّمَ على الأسماء

الإلهية .

İmdi hâl-i hâssı ta'yîn eyledi, ta'mîm etmedi; ve bu hâl-i hâssta es- mâ-i ilâhiyye üzere tekaddüm etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, özel hâli belirledi, genelleştirmedi; ve bu özel hâlde ilâhî isimler üzere öne geçti.

Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ فِي بَابِ الشَّفَاعَةِ ya'ni "Ben şefâat bâbında veled-i Âdem'in seyyidiyim”155 buyurmakla siyâdetini hâl-i hâs ile, ya'ni şefâat kaydıyla, ta'yîn ve takyîd eyledi; “Ben veled-i Âdem'in seyyidi- yim" demek sûretiyle siyâdetini ta'mîm etmedi, ya'ni cemî'-i umûrda ve ah- vâl-i cüzʼiyye ve külliyyede siyâdetini beyân buyurmadı; belki “Siz umûr-i dünyanızı benden daha iyi bilirsiniz” diyerek bazı umûr-i cüzʼiyyede as- hâb-ı kirâmı hakkında, nefs-i risâlet-penâhîleri üzerine fazl isbât etti. İşte bu hâl-i hâssta, ya'ni bâb-ı şefâatin fethinde, esmâ-i ilâhiyye üzerine [2/50] tekaddüm eyledi. Zîrâ Hâtem-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in kalbi kâffe-i esmâyı câmi' bulunan “Allah" isminin mazharı ve vücûdu dahi “Rahmân” isminin mazharıdır. Binâenaleyh hakîkat-i muhammediyye zât-ı ahadiyye- nin celâli tahtında müstehlek olan esmâ-i ilâhiyyenin zuhûruna şefâat etti- ği gibi, mazhar-ı ism-i Rahmân olan (S.a.v.) Efendimiz yevm-i kıyâmette ism-i Müntakim'in tecellîsi vaktinde ehl-i mahşer hakkında da umûmen şefâat eder; ve “Rahmân” ismi kâffe-i esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' olduğundan bu şefâati ile sâir esmâ-i ilâhiyye üzerine tekaddüm eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani (S.a.v.) Efendimiz "أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ فِي بَابِ الشَّفَاعَةِ" yani "Ben şefaat konusunda Âdem oğlunun efendisiyim" buyurmakla efendiliğini özel bir durumla, yani şefaat kaydıyla, belirledi ve sınırladı; "Ben Âdem oğlunun efendisiyim" demek suretiyle efendiliğini genelleştirmedi, yani bütün işlerde ve cüz'î (parçalı) ve küllî (tümel) hallerde efendiliğini beyan etmedi; aksine "Siz dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz" diyerek bazı cüz'î işlerde yüce sahabeleri hakkında, kendi risalet makamları üzerine üstünlük ispat etti. İşte bu özel durumda, yani şefaat kapısının açılmasında, ilahi isimler üzerine [2/50] öncelik kazandı. Çünkü Hatem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in kalbi, bütün isimleri kapsayan "Allah" isminin mazharı (tecelli yeri) ve vücudu dahi "Rahmân" isminin mazharıdır. Buna göre, hakikat-i Muhammediyye, zât-ı ahadiyyenin (Allah'ın biricik zâtının) celali (ululuğu) altında yok olmuş olan ilahi isimlerin zuhuruna (ortaya çıkmasına) şefaat ettiği gibi, Rahmân isminin mazharı olan (S.a.v.) Efendimiz kıyamet gününde Müntakim isminin tecellisi (ortaya çıkışı) vaktinde mahşer halkı hakkında da genel olarak şefaat eder; ve "Rahmân" ismi bütün ilahi isimleri kapsadığından bu şefaati ile diğer ilahi isimler üzerine öncelik kazanır.

فَإِنَّ الرَّحْمَنَ ما شَفَعَ عند المُنْتَقِم في أهل البلاء إلا بعد شفاعةِ الشَّافِعِينِ، فَفَازَ

مُحَمَّدٌ ﷺ بِالسِّيَادَةِ في هذا المقام الخاص، فَمَنْ فَهِمَ المَرَاتِبَ والمَقَامَاتِ لَمْ

يَعْسُر عليه قبول مثل هذا الكلام.

Böyle olunca ism-i Rahmân, Müntakim indinde ehl-i belâ hakkında ancak şâfiînin şefâatinden sonra şefâat etti. Binâenaleyh Muhammed (s.a.v.) bu makām-ı hâssta siyâdete fâiz oldu. İmdi merâtib ve makāmâtı anlayan kimse üzerine bunun gibi kelâmın kabûlü güç gelmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, Rahmân ismi, Müntakim (intikam alan) isminin yanında, belâ ehli hakkında ancak şefaat edenin şefaatinden sonra şefaat etti. Bu sebeple Muhammed (s.a.v.) bu özel makamda (konumda) efendiliğe (siyadete) erişti. Şimdi, mertebeleri ve makamları anlayan kimse için bunun gibi bir sözü kabul etmek zor gelmez.

Ya'ni ism-i Rahmân, ism-i Müntakim'in mazharı olan ehl-i belâ hakkında, ibtidâ şefâat etmez; ve diğer esmâ-i ilâhiyyenin şefâatine muntazır olur. Onların şefâati müessir olmayınca o vakit ehl-i belâ hakkında şefâat eder. Zîrâ ism-i Rahmân ibtidâ şefâat etse, diğer ehl-i şefâat olan esmânın ahkâmı zâhir olmaz; ve dûçâr-ı tatîl olmak lâzım gelir. Meselâ Müntakim ve Kahhâr isimlerinin intikām ve kahrı hafif olduğu vakit, Raûf ve Rahîm isimlerinin şefâati ile sâkin olur. Fakat onların intikām ve kahrı şedîd olunca, bu isimlerin şefâatini kabûl etmezler; ve bu isimler, onların şiddetine mukavemet edemezler. İşte bu vakit ism-i Rahmân şefâat eder; ve bu isimlerin zuhûru zâil ve bâtın olur. Binâenaleyh ism-i Rahman'ın [2/51] Müntakim ve Kahhâr isimlerine ve sâir esmâ-i ilâhiyyeye fazl ve tekaddümü sâbit olur. Zîrâ ism-i Rahmân'ın saltanatı cümle üzerine zâhirdir. Kâffe-i eşyâ ibtidâen onun cûd ve feyzi ile zulmet-i ademden halâs olduğu gibi intihâen dahi ehl-i belâ, zillet-i azâbdan onun şefâati ile kurtulur. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: محنت ايوب را فاقه یعقوب را چاره دیگر نبود، رحمت رحمان رسید Tercüme: "Eyyûb (a.s.)ın mihnetine, Yakūb (a.s.)ın fâkasına, başka bir çâre olmadı. Ancak rahmet-i Rahmân yetişti.” 156 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Rahmân ismi, Müntakim isminin mazharı olan belâ ehli hakkında başlangıçta şefaat etmez; diğer ilâhî isimlerin şefaatini bekler. Onların şefaati etkili olmayınca o zaman belâ ehli hakkında şefaat eder. Çünkü Rahmân ismi başlangıçta şefaat etseydi, şefaat ehli olan diğer isimlerin hükümleri ortaya çıkmazdı; ve işlevsiz kalmaları gerekirdi. Örneğin Müntakim ve Kahhâr isimlerinin intikamı ve kahrediciliği hafif olduğu zaman, Raûf ve Rahîm isimlerinin şefaati ile sakinleşir. Fakat onların intikamı ve kahrediciliği şiddetli olunca, bu isimlerin şefaatini kabul etmezler; ve bu isimler, onların şiddetine karşı koyamazlar. İşte bu zaman Rahmân ismi şefaat eder; ve bu isimlerin zuhûru (ortaya çıkışı) ortadan kalkar ve gizlenir. Bu sebeple Rahmân isminin Müntakim ve Kahhâr isimlerine ve diğer ilâhî isimlere üstünlüğü ve önceliği sabit olur. Çünkü Rahmân isminin saltanatı her şeyin üzerinde açıktır. Bütün varlıklar başlangıçta onun cömertliği ve feyzi ile yokluk karanlığından kurtulduğu gibi, sonunda da belâ ehli, azap zilletinden onun şefaati ile kurtulur. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: محنت ايوب را فاقه یعقوب را چاره دیگر نبود، رحمت رحمان رسید Tercüme: "Eyyûb (a.s.)ın mihnetine, Yakūb (a.s.)ın fakirliğine, başka bir çâre olmadı. Ancak Rahmân'ın rahmeti yetişti.”

İşte Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in vücûd-ı saâdetleri, mazhar-ı ism-i Rahmân olduğundan, onlar bu makām-ı hâssta, ya'ni makām-ı şefâatte, siyâdetle fâiz oldu; ve şân-ı şerîflerinde: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) [Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik.] buyuruldu. İmdi merâtib ve makāmâtı, ya'ni nübüvvet velâyetin zâhiri ve velâyet dahi nübüvvetin bâtını olduğunu ve nübüvvette müteayyin olan zâtın Hâtem-i enbiyâ ve onun bâtını olan velâyette müteayyin bulunan hâtem-i evliyâ idiğini anlayan ve nübüvvetin velâyetten istimdâd ettiğini ve velâye- tin ahkâm ve âsârının zuhûru da nübüvvet ile olduğunu bilen kimsenin, bâlâda zikrolunan “Hâtem-i evliyânın bir vecihden enzel ve bir vecihden a'lâdır" ve "Hâtem-i rusülün velâyeti cihetinden onun hatm-i velâyete nis- beti, enbiyâ ve rusülün ona nisbeti gibidir” ve emsâli kelâmları kabûl et- mesi kolay olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek varlıkları, Rahmân isminin mazharı (tecelli yeri) olduğundan, onlar bu özel makamda, yani şefaat makamında, efendilikle şereflendi; ve şanlı şanlarında: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) [Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik.] buyuruldu. Şimdi mertebeleri ve makamları, yani nübüvvetin velâyetin zâhiri (dış yüzü) olduğunu ve velâyetin dahi nübüvvetin bâtını (iç yüzü) olduğunu ve nübüvvette belirli olan zâtın Hâtem-i enbiyâ ve onun bâtını olan velâyette belirli bulunanın hâtem-i evliyâ olduğunu anlayan ve nübüvvetin velâyetten yardım istediğini ve velâyetin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkışının da nübüvvet ile olduğunu bilen kimsenin, yukarıda zikredilen “Hâtem-i evliyânın bir yönden daha aşağı ve bir yönden daha yüce olduğu” ve “Hâtem-i rusülün velâyeti yönünden onun hatm-i velâyete nispeti, enbiyâ ve rusülün ona nispeti gibidir” ve benzeri sözleri kabul etmesi kolay olur.

وأما المنح الأسمائِيَّةُ : فَاعْلَمْ أَنَّ مَنْحَ الله تعالى خَلْقَهُ رَحْمَةٌ مِنْهُ بِهِمْ، وهي

كلها من الأسماء، فإمَّا رحمةٌ خالصة كالطيِّبِ مِن الرِّزْقِ اللَّذِيذ في الدُّنيا

الخالص يوم القيامة، ويُعْطَى ذلك الإسمُ الرَّحْمَنُ فهو عَطَاءٌ رحماني، وإِمَّا

رحمةٌ مُمْتَزِجَةٌ كَشُرْبِ الدَّوَاءِ الكَرِهِ الَّذي يَعْقِبُ شُرْبَهُ الرَّاحَةُ، وهو عَطَاءٌ

إلهي ، فإنَّ العطاء الإلهي لا يمكن إطلاق عطائه [2/52] منـه مـن غيـر أن

يكون على يَدَي سَادِنٍ مِن سَدَنَةِ الأَسماءِ.

Ve minah-i esmâiyyeye gelince: Ma'lûmun olsun ki, muhakkak Al- lah Teâlâ hazretlerinin halkına olan menhı, O'ndan onlara rahmettir; ve onun hepsi esmâdandır. Ya dünyâda rızk-ı lezîzden tayyib gibi; yevm-i kıyâmette de hâlis olan rahmet-i hâlisadır. Bunu ism-i Rah- mân i'tâ eder, o da atâ-yı Rahmânîdir. Veyâhud şürbünü râhat ta'kîb eden devâ-i kerîhin şürbü gibi, rahmet-i mümtezicedir; ve o da atâ-yı ilâhîdir. Zîrâ atâ-yı ilâhîye, hademe-i esmâdan bir hâdimin iki eli üze- rine vâki' olmaktan gayrı, Allah'dan atâ itlâkı mümkin olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Esmâya ait bağışlara gelince: Bilinmeli ki, muhakkak Yüce Allah hazretlerinin yaratılmışlarına olan bağışı, O'ndan onlara rahmettir; ve onun hepsi esmâdandır. Ya dünyada lezzetli rızıktan temiz olanı gibi; kıyamet gününde de halis olan halis rahmettir. Bunu Rahmân ismi verir, o da Rahmânî bağıştır. Veyahut içimini rahatlığın takip ettiği kötü ilacın içimi gibi, karışık rahmettir; ve o da ilâhî bağıştır. Çünkü ilâhî bağışa, esmânın hizmetçilerinden bir hizmetçinin iki eli üzerine meydana gelmekten başka, Allah'tan bağış denilmesi mümkün olmaz.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “atâyâ-yı zâtiyye”den olan nübüvvet ve velâyet ah- kâmını beyân buyurduktan sonra, “atâyâ-yı esmâiyye”nin îzâhına mübâşe- ret edip buyururlar ki: Atâyâ-yı esmâiyyeye gelince, bil ki Allah Teâlânın mahlûkātına bahşettiği atâları kendi tarafından o mahlûkātına rahmettir; ve atâların hepsi esmâdan sâdır ve vâsıl olur. Bu rahmet dahi, ya rahmet-i hâlisa olur; veyâhud rahmet-i mümtezice olur. Rahmet-i hâlisa, hayât-ı dünyâda yiyecek, içecek, giyecek, nazar edecek, işitecek ve koklayacak, mesken ve menkûha ve emsâli; rızk-ı lezîzden tayyib, ya'ni helâl gibi ki; yevm-i kıyâmette de keder-i hesâb ve luhûk-ı vebâl ve ikābdan hâlistir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Araf'da buyurur: قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ (Araf, 7/32) ya'ni "Ey nebiyy-i zîşânım! De ki, Allâh'ın çıkardığı zîneti ve rızıktan tayyibâtı kim haram etti? De ki o zînet ve rızk-ı tayyib hayât-ı dünyâda ve hâlis olarak dahi yevm-i kıyâmette mü'minler içindir." Ve bu zikrolunan rızkı, arş-ı vücûd üzerine mütecellî olan ism-i Rahmân verir. Bu atâ-yı ilâhî hâlis rahmettir, başka bir şey ile karışık değildir. Rahmet-i mümtezice, kokusu kerîh olan bir ilacın içilmesi gibidir ki, bunu içtikten sonra hastaya râhat gelir. Bu da atâ-yı ilâhîdir. Zîrâ her ne kadar o kerîh olan ilâç içilirken hasta bir azâb duyduğu cihetle bu hâl “Muazzib” isminin mazharı olur ise de, badehû bu hâli Rahmân isminin mazharı olan râhat ta'kîb ettiğinden bu "Muazzib" ismi [2/53] "Rahmân” isminin hâdimi olur. Zîrâ atâ-yı ilâhîye, esmâ hâdimlerinden bir hâdim ve tâbi' vâsıtasıyla bir hizmet sebketmedikçe, atâ-yı ilâhî ıtlâkı mümkin olmaz; ve çünkü ne kadar esmâ-i ilâhiyye varsa cümlesi "Allah" ve "Rahmân” isimlerinin tahtında mündemicdir; ve o isimler bu iki ismin hâdimleridir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: قُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ أَيَّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (İsrâ, 17/110) ya'ni "Ey nebiyy-i zîşânım! De ki, ister “Allah” ister “Rahmân” tesmiye edin, hangisi ile duâ ederseniz edin; imdi onun için esmâ-i hüsnâ vardır." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) "zâta ait bağışlar"dan olan nübüvvet (peygamberlik) ve velâyet (evliyalık) hükümlerini açıkladıktan sonra, "isimlere ait bağışlar"ın izahına başlayıp buyururlar ki: İsimlere ait bağışlara gelince, bil ki Yüce Allah'ın yaratılmışlarına bahşettiği bağışlar, kendi tarafından o yaratılmışlarına rahmettir; ve bağışların hepsi isimlerden sâdır olur ve ulaşır. Bu rahmet de, ya hâlis rahmet olur; veyahut karışık rahmet olur. Hâlis rahmet, dünya hayatında yiyecek, içecek, giyecek, bakacak, işitecek ve koklayacak şeyler, mesken (ev) ve menkûha (evlenilecek kadın) ve benzerleri; lezzetli rızıktan temiz, yani helâl olanı gibidir ki; kıyamet gününde de hesabın kederinden, vebalin ve cezanın ulaşmasından hâlistir. Nasıl ki Yüce Allah Araf suresinde buyurur: قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ (Araf, 7/32) yani "Ey şanlı peygamberim! De ki, Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve rızıktan temiz olanları kim haram etti? De ki o ziynet ve temiz rızık dünya hayatında müminler içindir ve kıyamet gününde de hâlis olarak müminler içindir." Ve bu zikredilen rızkı, varlık arşı üzerine tecelli eden Rahmân ismi verir. Bu ilâhî bağış hâlis rahmettir, başka bir şey ile karışık değildir. Karışık rahmet, kokusu kötü olan bir ilacın içilmesi gibidir ki, bunu içtikten sonra hastaya rahat gelir. Bu da ilâhî bir bağıştır. Çünkü her ne kadar o kötü olan ilaç içilirken hasta bir azap duyduğu cihetle bu hâl "Muazzib" (azap veren) isminin mazharı (tecelli yeri) olur ise de, sonradan bu hâli Rahmân isminin mazharı olan rahat takip ettiğinden bu "Muazzib" ismi [2/53] "Rahmân" isminin hizmetçisi olur. Çünkü ilâhî bağışa, isimlerin hizmetçilerinden bir hizmetçi ve tâbi' (bağlı) vasıtasıyla bir hizmet sebketmedikçe (önce gelmedikçe), ilâhî bağış denilmesi mümkün olmaz; ve çünkü ne kadar ilâhî isim varsa hepsi "Allah" ve "Rahmân" isimlerinin altında toplanmıştır; ve o isimler bu iki ismin hizmetçileridir. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: قُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ أَيَّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (İsrâ, 17/110) yani "Ey şanlı peygamberim! De ki, ister “Allah” ister “Rahmân” diye adlandırın, hangisi ile dua ederseniz edin; şimdi onun için en güzel isimler vardır."

Ma'lûm olsun ki, atâyâ-yı ilâhiyyenin kâffesi, zât ve sıfâtı müştemil olan hazret-i ilâhiyyeden, ya'ni mertebe-i ulûhiyyetten ifâza olunur. Fakat bu ifâza zât cihetinden değil, belki sıfât ve esmâ cihetindendir; ve evvelen ifâza olunan şey rahmet-i vücûd ve hayattır, ya'ni ademden ihrâcdır; badehû bunlara tâbi' olan şeylerdir. Ve o rahmet dahi üç kısma münkasimdir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ilâhî bağışların hepsi, zât ve sıfatları içeren ilâhî hazretten, yani ulûhiyyet mertebesinden feyezan eder. Fakat bu feyezan zât yönünden değil, aksine sıfatlar ve isimler yönündendir; ve evvelâ feyezan eden şey vücûd ve hayat rahmetidir, yani yokluktan varlığa çıkarmadır; ondan sonra bunlara tâbi olan şeylerdir. Ve o rahmet dahi üç kısma ayrılır:

## Birincisi:

Zâhirde ve bâtında rahmet-i mahza ve hâlisadır ki, dünyâda helâl olan rızk-ı lezîzdir. Bir kimse dünyâda rızk-ı helâl ile mütena'im olsa, âhirette “Niçin rızk-ı helâl yedin?” diye muâteb tutulmaz. Binâenaleyh zâhiren ve bâtınen rahmet-i mahza olur; ve ulûm ve maârif-i nâfia dahi âhirette rahmet-i hâlisadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zâhirde ve bâtında (görünen ve görünmeyen yönleriyle) sırf ve katıksız rahmettir ki, dünyada helâl olan lezzetli rızıktır. Bir kimse dünyada helâl rızık ile nimetlense, âhirette "Niçin helâl rızık yedin?" diye azarlanmaz. Bu sebeple zâhiren ve bâtınen sırf rahmet olur; ve faydalı ilimler ve marifetler (bilgiler) dahi âhirette katıksız rahmettir.

İkincisi: Rahmet-i mümtezicedir. Bu rahmet dahi ya zâhirde rahmet, bâtında nıkmettir. Veyâhud bunun aksi olarak zâhirde nıkmet, bâtında rahmettir. Meselâ haram yemek, şarab içmek, zinâ etmek ve sâir fısk u fü- cûr ve kalbi Hak'tan uzaklaştıran nefse muvâfakat gibi tab'a mülayim olan şeyler zâhirde rahmet, bâtında, nıkmettir; ve ibâdet ve nefsin arzûlarına muhalefet ve mücâhede ve riyâzet ve tab'ın hoşlandığı fısk u fücûrdan mü- cânebet, zâhirde nikmet ve bâtında ni'mettir. Hz. Mısrî-i Niyâzî ne güzel buyurur: Beyit: İç ol zehri ki bal ola sonunda Sonunda zehr olan balı nidersin Üçüncüsü: Nıkmet-i zâhireyi ta'kîb eden ni'met-i zâhiredir ki, bu da rahmet-i mümtezicenin bir nev'idir. Meselâ kokusu çirkin olan bir ilâç içi- lir; o ilacın te'sîriyle [2/54] elem-i maraz mündefi' olup râhat husûle gelir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: Karışık rahmettir. Bu rahmet de ya görünüşte rahmet, içyüzünde azaptır. Yahut bunun tersi olarak görünüşte azap, içyüzünde rahmettir. Örneğin haram yemek, şarap içmek, zina etmek ve diğer fısk ve fücur (günahlar) ile kalbi Hak'tan uzaklaştıran nefse uygun düşen şeyler gibi tabiata hoş gelen şeyler görünüşte rahmet, içyüzünde azaptır; ibadet ve nefsin arzularına karşı gelme, mücahede (nefisle mücadele) ve riyazet (nefsî perhizler) ve tabiatın hoşlandığı fısk ve fücurdan uzak durma ise görünüşte azap ve içyüzünde nimettir. Hz. Mısrî-i Niyâzî ne güzel buyurur: Beyit: İç ol zehri ki bal ola sonunda / Sonunda zehr olan balı nidersin. Üçüncüsü: Görünürdeki azabı takip eden görünürdeki nimettir ki, bu da karışık rahmetin bir çeşididir. Örneğin kokusu çirkin olan bir ilaç içilir; o ilacın etkisiyle hastalığın acısı ortadan kalkar ve rahatlık meydana gelir.

Bu zikrolunan üç kısımdan birincisi “atâ-yı Rahmânî”dir. Zîrâ rahmet-i mahza olduğundan diğer bir ismin hizmeti araya girmeksizin doğrudan doğruya bunu "Rahmân” ismi i'tâ etmiştir. İkincisi ve üçüncüsü atâ-yı Rahmânî değil, belki “atâ-yı ilâhî”dir. Çünkü ism-i Rahmân'ın tahtında mündemic olan hademe-i esmâdan bir hâdimin elleri üzerinde zuhûra gel- miş olan rahmettir; ve bu rahmet merâret ile karışıktır, hâlis değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu zikredilen üç kısımdan birincisi "Rahmânî bağış"tır. Çünkü sırf rahmet olduğundan, başka bir ismin hizmeti araya girmeksizin, doğrudan doğruya bunu "Rahmân" ismi vermiştir. İkincisi ve üçüncüsü Rahmânî bağış değil, aksine "ilâhî bağış"tır. Çünkü Rahmân isminin altında gizli olan isimlerin hizmetkârlarından bir hizmetkârın elleri üzerinde ortaya çıkmış olan rahmettir; ve bu rahmet acılık ile karışıktır, saf değildir.

فَتَارَةً يُعْطِي الله العبد على يَدَيِ الرَّحْمَنِ، فَيَخْلُصُ العطاء من الشَّوْبِ الَّذِي

لا يُلائِمُ الطَّبْع في الوقت أو لا يُمِيلُ الغَرَضَ وإليه شِبه ذلك، وتَارَةً يُعْطِي

الله على يَدَيِ الوَاسِعِ، فَيَعُمُّ ، أو على يَدَيِ الحَكِيمِ، فَيَنْظُرُ فِي الأَصْلَح في

الوقت، أو على يَدَيِ الوَاهِابِ لِيُنْعِمَ ، ولا يكونُ مَعَ الوَاهِبِ تَكْلِيفُ المُعْطَى له

بعوض على ذلك من شكرٍ أو عمل، أو على يَدَيِ الجَبَّارِ، فَيَنظُرُ فِي المَوَاطِنِ

وما يستحقه، أو على يَدَيِ الغَفَّارِ، فينظُرُ المحلَّ وما هو عليه، فإن كان على

حالٍ يَسْتَحِقُّ له العقوبَةَ فَيَسْتُرُه عنها ، أو على حالٍ لا يَسْتَحِقُّ العقوبَةَ فَيَسْتُرُه

عن حال يَسْتَحِقُّ العقوبة، فيُسَمَّى مَعْصُومًا ومُعْتَنَى به ومحفوظا، وغير ذلك

مِمَّا يُشَاكِلُ هذا النَّوْعَ .

İmdi Allah Teâlâ ba'zan bir atâyı abde Rahmân'ın iki eli üzere verir. Binâenaleyh atâ, o vakitte tab'a mülayim olmayan veyâ garaza imâle etmeyen ve buna müşâbih șâibeden hâlis olur. Ve Allah Teâlâ ba'zan atâyı abde Vâsi'in iki eli üzere verir. Şu hâlde umûmî olur. Yâhud Hakîm'in iki eli üzere verir. Böyle olunca vakitte aslaha nazar eder. Yâhud in'âm etmek için Vâhib'in iki eli üzere verir; ve Vâhib'e karşı mu'tâ-leh olan kimseye şükür ve amelden bir ivaz ile teklîf vâki' ol- maz. Yahud Cebbâr'ın iki eli üzere verir. O hâlde mevâtına ve abdin müstahak olduğu şeye nazar eder. Yâhud Gaffâr'ın iki eli üzere ve- rir. Bu hâlde de mahalle ve abdin üzerinde sâbit olduğu hâle nazar eder. Eğer mu'tâ-leh ukūbete müstahak olacak bir hâl üzere olursa, ondan onu setreder; yâhud ukūbete müstahak olmaz bir hâl üzere olursa, ukūbete müstahak olur olan hâlden onu setreder. Binâena- leyh mu'tâ-leh [2/55] ma'sûm ve inâyet olunmuş ve mahfûz tesmiye olunur. Ve bundan gayrı ki, bu nev'e müşâkil ola. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah bazen kula bir bağışı Rahmân'ın iki eli üzere verir. Bu sebeple bağış, o vakitte tabiata uygun olmayan veya bir garaza (gizli amaca) yöneltmeyen ve buna benzer şaibelerden arınmış olur. Ve Allah Teâlâ bazen kula bağışı Vâsi'in (genişleten, ihsanı bol olan) iki eli üzere verir. Şu halde bağış umumi olur. Yahut Hakîm'in (hikmet sahibi) iki eli üzere verir. Böyle olunca vakitte en uygun olana bakar. Yahut ihsan etmek için Vâhib'in (karşılıksız veren) iki eli üzere verir; ve Vâhib'e karşı kendisine bağış yapılan kimseye şükür ve amelden bir karşılık ile teklif vâki olmaz. Yahut Cebbâr'ın (dilediğini zorla yaptıran, eksikleri tamamlayan) iki eli üzere verir. O halde mevâtına (ölü topraklara, cansızlara) ve kulun müstahak olduğu şeye bakar. Yahut Gaffâr'ın (çok bağışlayan) iki eli üzere verir. Bu halde de mahalle (yerine) ve kulun üzerinde sabit olduğu hale bakar. Eğer kendisine bağış yapılan kimse cezayı hak edecek bir hal üzere olursa, ondan onu örter; yahut cezayı hak etmez bir hal üzere olursa, cezayı hak eder olan halden onu örter. Bu sebeple kendisine bağış yapılan [2/55] masum (günahsız), inayet olunmuş (yardım edilmiş) ve mahfuz (korunmuş) diye isimlendirilir. Ve bundan başka ki, bu türe benzer ola.

Ya'ni rahmet-i hâlisa ile rahmet-i mümtezicenin tafsîli budur ki, Allah Teâlâ ba'zan bir kuluna bir atâyı ism-i Rahman'ın iki eli üzere verir; zîrâ Rahman'ın biri “fâil” ve diğeri “münfail” olmak üzere iki eli vardır; biriyle verir, diğeriyle alır. Esmâ-i sâire hakkında da bu iʼtibâr vardır. Binâenaleyh bu atâ, atâ-yı hâlis olur. Vakt-i vürûdunda tabîata mülayim gelmeyen şeyle karışık değildir. Meselâ karnı aç olan kimseye helâl olan taâm-ı latîf ve nefîs ihsânı gibidir. Bu bir ihsân ve atâdır ki, aç olan kimse hakkında rahmet ve atâ-yı hâlistir. Ne zâhiren ve ne de bâtınen tab'a mülayim gelmeyen bir şeyle memzûc değildir. Veyâhud o atâ mutâ-leh olan kimseyi garaza ve maksûda imâle etmez olmaktan, ya'ni abdi garazına nâiliyetten, men’eden şeyden ve sâir bunu mümâsil mûcib-i keder olacak şeylerden hâlistir. Me- selâ bir pâdişâh mâl-i helâlinden bir kimseye on bin liralık bir çiftlik ihsân etse, bu atâ-yı hâlistir; ve o kimsenin garazı ondan intifa etmektir. Fakat bir müstahik çıkıp o çiftlik kendi malı olduğunu da'vâya kıyâm etse, bu davâ, o kimseyi garaza nâiliyetten men'eden bir şey ve mûcib-i küdûret bir hâl olur. İşte atâ-yı hâliste bu gibi şeyler vâki' olmaz. Ve ba'zan Allah Teâlâ bir atâyı, “Vâsi" isminin iki eli üzere verir; ve bu atâ, ya sıhhat ve rızık gibi umûmen halâyıka şâmil olur; veyâhud herhangi bir abdine hâss olup, onun zâhir ve bâtınına ve rûh ve tabîatına ve cemî'-i ahvâline âmm olur. Ve ba'zan Allah Teâlâ atâyı “Hakîm" isminin iki eli üzere verir; ve o va-kitte en ziyâde sâlih olan emir ne ise Hak Teâlâ ona nazar eder. Meselâ bir kimsenin çürük bir dişi gāyet şedîd bir sûrette ağrır. Bu veca'dan halâsı o dişin çıkarılmasına mütevakkıftır. Halbuki diş çıkarılırken, o ağrıdan daha şedîd bir acı hissolunur. Fakat sonunda râhat vardır. Binâenaleyh abdin o vakitte en ziyâde işine yarayacak olan şey dişin çıkarılmasıdır; ve hikmet dahi abdin hâline münasib olan şeyi vermektir. Bu atâda nıkmet ile [2/56] ni'met karışıktır; ve Hakîm isminin hizmetiyle rahmet hâsıl olmuştur. Ya'ni Hakîm ismi, Rahmân isminin hâdimi olmuştur. Onun için buna “atâ-yı Rahmânî” denmez, belki “atâ-yı ilâhî” denir. Çünkü “İlâh” ma’bûddur; ve ma'bûd ise âbide nisbetle maʼbûddur. Ve marîz ise, ism-i Şâfî'ye taabbüd eder ve muhtac olduğu şeyi o isimden taleb eyler; ve Hakîm ismi ise o abdi muhtâc olduğu maʼbûdu cânibine götürmeğe hâdimdir; ve ism-i Şâfî, Rahmân ismi tahtında mündemicdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani halis rahmet ile karışık rahmetin ayrıntısı şudur ki: Yüce Allah bazen bir kuluna bir bağışı Rahman isminin iki eli üzere verir; çünkü Rahman'ın biri "fail" (eden) ve diğeri "münfail" (edilgen) olmak üzere iki eli vardır; biriyle verir, diğeriyle alır. Diğer isimler hakkında da bu bağıntı vardır. Bu sebeple bu bağış, halis bağış olur. Ortaya çıktığı zaman tabiata uygun gelmeyen bir şeyle karışık değildir. Örneğin, karnı aç olan kimseye helal olan latif ve nefis yiyecek ihsanı gibidir. Bu bir ihsan ve bağıştır ki, aç olan kimse hakkında rahmet ve halis bağıştır. Ne zahiren ne de batınen tabiata uygun gelmeyen bir şeyle karışık değildir. Veyahut o bağış, kendisine bağış yapılan kimseyi garaza ve maksada yöneltmez olmaktan, yani kulu garazına ulaşmaktan men eden şeyden ve buna benzer keder verici olacak diğer şeylerden halistir. Örneğin bir padişah helal malından bir kimseye on bin liralık bir çiftlik ihsan etse, bu halis bir bağıştır; ve o kimsenin garazı ondan faydalanmaktır. Fakat bir müstahak (hak sahibi) çıkıp o çiftliğin kendi malı olduğunu iddia etmeye kalksa, bu dava, o kimseyi garazına ulaşmaktan men eden bir şey ve keder verici bir hal olur. İşte halis bağışta bu gibi şeyler meydana gelmez. Ve bazen Yüce Allah bir bağışı, "Vasi" isminin iki eli üzere verir; ve bu bağış, ya sağlık ve rızık gibi umumen yaratılmışlara şamil olur; veyahut herhangi bir kuluna has olup, onun zahir ve batınına ve ruh ve tabiatına ve bütün hallerine amme (genel) olur. Ve bazen Yüce Allah bağışı "Hakim" isminin iki eli üzere verir; ve o vakitte en ziyade salih olan emir ne ise Yüce Allah ona nazar eder. Örneğin bir kimsenin çürük bir dişi gayet şiddetli bir surette ağrır. Bu ağrıdan kurtulması o dişin çıkarılmasına bağlıdır. Halbuki diş çıkarılırken, o ağrıdan daha şiddetli bir acı hissedilir. Fakat sonunda rahat vardır. Bu sebeple kulun o vakitte en ziyade işine yarayacak olan şey dişin çıkarılmasıdır; ve hikmet dahi kulun haline münasip olan şeyi vermektir. Bu bağışta azap ile [2/56] nimet karışıktır; ve Hakim isminin hizmetiyle rahmet hasıl olmuştur. Yani Hakim ismi, Rahman isminin hizmetkarı olmuştur. Onun için buna "Rahmani bağış" denmez, aksine "ilahi bağış" denir. Çünkü "İlah" ma'buddur (tapılan); ve ma'bud ise abde (kula) nispetle ma'buddur. Ve hasta ise, Şafi ismine kulluk eder ve muhtaç olduğu şeyi o isimden talep eder; ve Hakim ismi ise o kulu muhtaç olduğu ma'budun tarafına götürmeye hizmetkardır; ve Şafi ismi, Rahman ismi altında mündemiçtir (içerilmiştir).

Yahud Allah Teâlâ atâyı, in'âm etmesi için Vâhib isminin iki eli üzere verir; ve bu isim vâsıtasıyla gelen atâ-yı ilâhîye karşı, mutâ-leh olan kim-se, şükür ve amel etmek gibi bir ivaz ile mükellef olmaz. Ya'ni bu atâ, abde şükrettiği ve amel-i sâlih işlediği için verilmiş değildir. Belki mahz-ı in'âm içindir; ve Allah Teâlâ bu in'âm-ı mahz ile ni'metlerinin vücûdu-nu izhâr buyurur. Nitekim müddet-i ömründe bir def'a bile şükretmemiş olan veyâhud zâten îmânı olmadığı için amel-i sâlih işlemek aslâ hâtırına hutûr etmemiş bulunan kimseler, envä’-ı niam-ı ilâhiyye ile mütena'imdir. Cenâb-ı Sadî (k.s.) buyurur: ای کریمی که از خزانه غیب دوستانرا کجا کنی محروم گبر و ترسا وظیفه خور داری تو که با دشمنان نظر داری Tercüme: "Ey Kerîm olan Allâhü Zülcelâl! Sen hazîne-i gaybından me-cûsîleri ve kâfirleri irzâk edersin. Sen düşmanlarına in’âm ve ihsân ettiğin hâlde, hiç dostlarını inʼâmından mahrûm eder misin?"157 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yahut Yüce Allah, bağışı, ihsan etmesi için Vâhib isminin iki eli üzere verir; ve bu isim vasıtasıyla gelen ilahi bağışa karşı, kendisine bağış yapılan kimse, şükür ve amel etmek gibi bir karşılık ile yükümlü olmaz. Yani bu bağış, kula şükrettiği ve salih amel işlediği için verilmiş değildir. Aksine, sırf ihsan içindir; ve Yüce Allah bu sırf ihsan ile nimetlerinin varlığını ortaya koyar. Nasıl ki ömrü boyunca bir defa bile şükretmemiş olan veyahut zaten imanı olmadığı için salih amel işlemek asla aklına gelmemiş bulunan kimseler, ilahi nimetlerin çeşitleriyle nimetlenmektedir. Cenâb-ı Sadî (k.s.) buyurur: ای کریمی که از خزانه غیب دوستانرا کجا کنی محروم گبر و ترسا وظیفه خور داری تو که با دشمنان نظر داری Tercüme: "Ey Kerîm olan Allâhü Zülcelâl! Sen gayb hazinesinden mecûsîleri ve kâfirleri rızıklandırırsın. Sen düşmanlarına ihsan ve bağışta bulunduğun halde, hiç dostlarını bağışından mahrum eder misin?"

Yahud Allah Teâlâ atâyı ism-i Cebbâr'ın iki eli üzere verir; ve bu sûret-te de ism-i Cebbâr mevâtına ve abdin müstahak olduğu şeye nazar eder. Meselâ abdin kibir ve azameti kendisinin âfetidir; kemâl ise tevâzu'dadır; binâenaleyh onun müstahak olduğu şey, bu mevtında zillettir. İsm-i Ceb- bâr, o abdin dûçâr olduğu âfet-i kibri zilletle cebredip def'eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yahut Yüce Allah, bağışı Cebbâr isminin iki eli üzere verir; ve bu şekilde de Cebbâr ismi, ölümlere ve kulun hak ettiği şeye bakar. Örneğin, kulun kibir ve azameti kendisinin afetidir; kemâl ise tevazudadır; bu sebeple onun hak ettiği şey, bu ölüm yerinde zillettir. Cebbâr ismi, o kulun yakalandığı kibir afetini zilletle cebredip def eder.

Yahud Allah Teâlâ atâyı Gaffâr isminin iki eli üzere verir. Bu hâlde ism-i Gaffâr, mahalle ve abd [2/57] ne hâl üzere sâbit ise o hâle nazar eder. Me- selâ bir mü'minin aybına muttali' olduğumuz vakit, onu setre meʼmûruz; zîrâ gıybet ve aybı ifşa haramdır. Fakat bî-hayâ olan kimsenin maâyibini gördüğümüz vakit, halkın levm ve takbîhi sebebiyle o maâyibde ısrârdan vazgeçer ümîdi ile, onlardan bahsetmek câizdir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: مَنْ أَلْقَى جِلْبَابَ الْحَيَاءِ فَلَا غِيْبَةَ لَهُ ya'ni "Kim ki hayâ gömleğini çıkarıp atarsa, onun için gıybet yoktur."158 Binâenaleyh aybı setretmek ve etmemek husûsunda mahalle, ya'ni sâhib-i ayba ve onun bulunduğu hâle nazar olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yahut Yüce Allah, bağışı Gaffâr isminin iki eli üzere verir. Bu durumda Gaffâr ismi, mahalleye ve kulun [2/57] hangi hâl üzere sabit olduğuna, o hâle bakar. Örneğin, bir müminin ayıbına muttali olduğumuz zaman, onu örtmekle görevliyiz; çünkü gıybet ve ayıbı açıklamak haramdır. Fakat hayâsız olan kimsenin ayıplarını gördüğümüz zaman, halkın kınaması ve ayıplaması sebebiyle o ayıplarda ısrar etmekten vazgeçer ümidiyle, onlardan bahsetmek caizdir. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur: مَنْ أَلْقَى جِلْبَابَ الْحَيَاءِ فَلَا غِيْبَةَ لَهُ yani "Kim ki hayâ gömleğini çıkarıp atarsa, onun için gıybet yoktur."158 Bu sebeple ayıbı örtmek ve örtmemek hususunda mahalleye, yani ayıp sahibine ve onun bulunduğu hâle bakılır.

İmdi ism-i Gaffâr'a mazhar olan kimse iki hâlden hâlî değildir. Ya ukūbete müstahak olacak bir hâl üzere olur; veyâhud ukūbete müstahak olmayacak bir hâl üzere bulunur. Eğer ukūbete müstahak olacak bir hâl üzere olursa Gaffâr onu ukūbetten setreder. Ya'ni abd, irtikâb-ı maâsî edip ukūbete istihkāk kesbettiği hâlde Gaffâr onu mağfiret eyler; ve eğer ukū- beti îcâb etmeyen bir hâl üzere, ya'ni tâat ve a'mâl-i sâliha ve ahlâk-ı hase- ne üzere bulunursa, ukūbete müstahak olacak olan hâlden, ya'ni irtikâb-ı maâsîden setreder; ve işte ukūbeti mûcib olan hâlden mestûr olan kimseye “ma'sûm ve inâyet olunmuş ve mahfûz” tesmiye olunur. Ve bu nev’e müşâ- kil ve münasib olan esmâ-i mezkûrenin gayrı, hep atâyâ-yı esmâiyyedendir. والمُعْطِي هو الله من حَيْثُ ما هو خَازِنٌ لِمَا عنده في خَزَائِنِه، فما يُخْرِجُه إلا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ على يَدَي اسم خاص بذلك الأمرِ، فَأَعْطَى كُلِّ شَيْءٍ خَلْقَهُ على يَدَيِ الإسم العدْلِ وَأَخَوَاتِه . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Gaffâr ismine mazhar olan kimse iki hâlden uzak değildir. Ya cezayı hak edecek bir hâl üzere olur; yahut cezayı hak etmeyecek bir hâl üzere bulunur. Eğer cezayı hak edecek bir hâl üzere olursa, Gaffâr onu cezadan gizler. Yani kul, günah işleyip cezayı hak ettiği hâlde, Gaffâr onu bağışlar; ve eğer cezayı gerektirmeyen bir hâl üzere, yani itaat, sâlih ameller ve güzel ahlâk üzere bulunursa, cezayı hak edecek olan hâlden, yani günah işlemekten gizler; ve işte cezayı gerektiren hâlden gizlenmiş olan kimseye “ma'sûm (günahsız), inâyet olunmuş (yardım edilmiş) ve mahfûz (korunmuş)” denir. Ve bu türe benzer ve uygun olan zikredilen isimlerin dışındakilerin hepsi, esmâya ait bağışlardandır. "Veren, Allah'tır; çünkü O, kendi katındaki hazinelerde bulunan şeylerin hazinedarıdır, bu yüzden onu ancak belirli bir kaderle, o işe özel bir ismin eliyle çıkarır. Böylece her şeye yaratılışını Adl isminin ve benzerlerinin eliyle vermiştir."

Ve nezdinde olan hazînelerin hâzini olduğu haysiyetle mu'tî, Al- lah'dır. Binâenaleyh o atâyı ism-i hâssının iki eli üzere, bu emr ile, ancak kader-i ma'lûm üzere çıkarır. Böyle olunca ism-i Adl ve ihvânı yedeyni üzere, "Her bir şeyin halkını verdi” (Tâhâ, 20/50). Ya'ni her bir ism-i ilâhî bir hazînedir; ve bilcümle esmâ “Allah” isminin tahtında müctemi'dir. Binâenaleyh “Allah” ismi bilcümle hazînelerin hazîne- dârıdır. Her bir ismin hazînesinden gelen atâları, hepsinin hazînedârı “Allah” ismi olmak haysiyetiyle, O verir. Şu hâlde mutî Allah'dır. Ve Allah bu atâları, her bir mazharın [2/58] müdebbiri ve rûhu ve Rabb-i hâssı olan ism-i hâssı- nın iki eli, ya'ni yed-i fâile ve yed-i kābilesi üzere ancak kader-i ma'lûm ile o hazîneden ihrâc eder. Doğduğu günden öleceği güne ve dakîkaya kadar bir kimsenin, ism-i hâssının hazînesinde ne varsa, doğar doğmaz hepsi birden ihrâc olunmaz; hastalık, sağlık, açlık, tokluk, rızık ve ilim, vakit vakit mik- dâr-ı malûm üzere nâzil olur. Binâenaleyh Allah Teâlâ Adl isminin ve onun kardeşleri olan Muksit ve Hak ve Hakem gibi sâir esmânın iki elleri üzere her şeyin halkı ne ise, ya'ni ezelde lisân-ı isti’dâd ile Haktan taleb ettiği ve onun bu talebi üzerine Hakk'ın dahi onun hakkında hükmeylediği şey ne ise, onu verir. Şu hâlde “Bu niçin fakîr oldu; ve o niçin zengin oldu?”; veyâ “Bu âsî, o mutî oldu?"; veyâhud "Bu insan, o da köpek oldu?" diye Hakk'a i'tirâz olu- namaz. Zîrâ Adl ve Hakem isimleri her şeye halkını vermiştir. Binâenaleyh herkesin hakîkati ve ayn-ı sâbitesi neyi beğenip istemiş ise, ona o verilmiştir. فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ )En'âm, 6/149) ya'ni “Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir” ve لَا يُسْتَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْتَلُونَ )Enbiyâ, 21/23) ya'ni “Allah işlediğinden mes'ûl değildir, onlar mes’ûldür.” Zîrâ Hak herkese istediğini vermiştir. “Niçin iste- diğini verdin?" diye, bir kimseye i'tirâz olunmaz. Fakat “Niçin sen fenâ şeyi beğendin aldın?" diye, i'tirâz olunmak becâdır. Bu bahisde “Sâil kim; mes'ûl kim; ve iyi şey dururken, fenâ şey nasıl alınır?” gibi, birçok suâller vârid olur. Bunların cümlesi, diğer fasıllarda sırası geldikçe îzâh olunmuştur. Hemen Cenâb-ı Hak fehm-i sahîh ve zevk-i selîm ihsân buyursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve katında olan hazinelerin hazinedarı olması sebebiyle veren, Allah'tır. Bu sebeple o bağışı, özel isminin iki eli üzere, bu emir ile, ancak bilinen kader üzere çıkarır. Böyle olunca Adl ismi ve kardeşleri olan iki el üzere, "Her bir şeyin yaratılışını verdi" (Tâhâ, 20/50). Yani her bir ilahi isim bir hazinedir; ve bütün isimler "Allah" isminin altında toplanmıştır. Bu sebeple "Allah" ismi bütün hazinelerin hazinedarıdır. Her bir ismin hazinesinden gelen bağışları, hepsinin hazinedarı "Allah" ismi olması sebebiyle, O verir. Şu halde veren Allah'tır. Ve Allah bu bağışları, her bir mazharın [2/58] yöneticisi ve ruhu ve özel Rabbi olan özel isminin iki eli, yani fail eli ve kabul eden eli üzere ancak bilinen kader ile o hazineden çıkarır. Doğduğu günden öleceği güne ve dakikaya kadar bir kimsenin, özel isminin hazinesinde ne varsa, doğar doğmaz hepsi birden çıkarılmaz; hastalık, sağlık, açlık, tokluk, rızık ve ilim, vakit vakit bilinen miktar üzere iner. Bu sebeple Yüce Allah Adl isminin ve onun kardeşleri olan Muksit ve Hak ve Hakem gibi diğer isimlerin iki elleri üzere her şeyin yaratılışı ne ise, yani ezelde istidat dili ile Hak'tan talep ettiği ve onun bu talebi üzerine Hak'ın dahi onun hakkında hükmettiği şey ne ise, onu verir. Şu halde "Bu niçin fakir oldu; ve o niçin zengin oldu?"; veya "Bu asi, o itaatkar oldu?"; veya "Bu insan, o da köpek oldu?" diye Hak'a itiraz olunamaz. Çünkü Adl ve Hakem isimleri her şeye yaratılışını vermiştir. Bu sebeple herkesin hakikati ve sabit hakikati neyi beğenip istemiş ise, ona o verilmiştir. "فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ" (En'âm, 6/149) yani "Allah için tam ve kesin delil sabittir" ve "لَا يُسْتَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْتَلُونَ" (Enbiyâ, 21/23) yani "Allah işlediğinden sorumlu değildir, onlar sorumludur." Çünkü Hak herkese istediğini vermiştir. "Niçin istediğini verdin?" diye, bir kimseye itiraz olunmaz. Fakat "Niçin sen kötü şeyi beğendin aldın?" diye, itiraz olunmak yerindedir. Bu bahiste "Soruyu soran kim; sorumlu kim; ve iyi şey dururken, kötü şey nasıl alınır?" gibi, birçok sorular gelir. Bunların hepsi, diğer fasıllarda sırası geldikçe açıklanmıştır. Hemen Cenab-ı Hak doğru anlayış ve selim zevk ihsan buyursun.

وأسماء الله لا تَتَنَاهَى، لأنَّها تُعْلَمُ بما يكون عنها وما يكون عنها غير مُتَنَاهِ،

وإن كانت تَرْجِعُ إلى أصولٍ مُتَنَاهِيةٍ هي أمَّهَاتُ الأسماء أو حَضَرَاتُ الأسماء،

وعلى الحقيقة فما ثمَّ إلا حقيقةً واحِدَةٌ تَقْبَلُ جميع هذه النِّسَبِ والإضافات

التي تكنى عنها بالأسماء الإلهية، والحقيقة تُعْطِي أن تكونَ لِكُلِّ اسْمٍ يَظْهَرُ

إلى ما لا يَتَنَاهَى حقيقةٌ يُتَمَيَّزُ بها عن اسم آخر، وتلك الحقيقة التي بها

يُتَمَيَّزُ هي الإسمُ عَيْنُه لا ما يَقَعُ فيه الاشْتِرَاكُ.

Ve esmâullah nâmütenâhîdir. Zîrâ o esmâ, onlardan vâki' olan şey ile bilinir; ve onlardan vâki' olan şey dahi gayr-ı mütenâhîdir. Ve eğer ki esmâ-i ilâhiyye, usûl-i mütenâhiyeye rücû' eder ki, o da ümmehât-ı esmâdır, yâhud hazarât-ı esmâdır. Ve ale'l-hakîka vücûdda esmâ-i ilâhiyye ile kinâye olunan niseb ve izâfâtın kâffesini kabûl eden hakîkat-i vâhideden gayrı yoktur. Halbuki hakîkat, ilâ-mâ-lâ-yetenâhî zâhir olan bir isim için bir hakîkat sabit olmasını i'tâ eder ki, o isim, o hakîkat ile diğer isimden mümtâz olsun; ve o hakîkat ki, isim onunla diğer isimden ayrılır, o ismin "ayn"ıdır; kendisinde iştirâk vâki' olan şeyin "aynı değildir. [2/59] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah'ın isimleri sonsuzdur. Çünkü o isimler, kendilerinden meydana gelen şey ile bilinir; ve onlardan meydana gelen şey de sonsuzdur. Ve eğer ki ilâhî isimler, sonlu esaslara dönerse ki, o da isimlerin ana kaynaklarıdır, yahut isimlerin hazıratıdır. Ve gerçekte varlıkta, ilâhî isimlerle kinaye olunan (işaret edilen) nispetlerin ve bağıntıların hepsini kabul eden tek bir hakikatten başka yoktur. Halbuki hakikat, sonsuza dek görünen bir isim için bir hakikatin sabit olmasını gerektirir ki, o isim, o hakikat ile diğer isimden ayrılsın; ve o hakikat ki, isim onunla diğer isimden ayrılır, o ismin tekil hakikatidir; kendisinde ortaklık meydana gelen şeyin tekil hakikati değildir.

Ya'ni Allah'ın isimleri her ne kadar mütenâhî olan asıllara, ya'ni esmâ-i zâtiyye tabîr olunan Hayy, Alîm, Semî', Basîr, Mürîd ve Kadîr gibi ümmehât-ı esmâya, veyâ hazarât-ı esmâya, rücû' eder ise de, fürûu itibariyle nâmütenâhîdir. Zîrâ esmâ, kendilerinden sâdır olan âsâr ile ma'lûm olur; ve âsâr-ı sâdıra ise nâmütenâhîdir. Ve hakîkat-i hâle nazar olunursa, hakîkat-i vâhide olan vücûd-ı mahzdan gayrı bir vücûd yoktur; ve o hakîkat-i vâhide cemî-i niseb ve izâfâtı kabûl eder; ve bu niseb ve izâfât o hakîkatin ahadiyetinde müstehlek olmak itibariyle birbirinin aynıdır. İşte bu niseb ve izâfâta biz "esmâ-i ilâhiyye” ta'bîriyle kinâye ederiz. Ve hakîkat ilâ-mâ-lâ-yetenâhî âsârıyla zâhir olan bir isim için bir hakîkat sâbit olmasını iktizâ eder, tâ ki her bir isim kendi hakîkati ile diğer isimden tefrîk edilebilsin. Meselâ Hâdî ve Mudill isimlerinin ayrı ayrı birer hakîkatları olmasa, yekdîğerinden bunları ayırmak mümkin olmaz idi. Halbuki bunların âsârı muhteliftir. Birinin eseri salâh, diğerinin eseri fesâddır. Mâdemki eserleri başka başkadır, elbette hakîkatleri de başka başka olmak lâzım gelir. Ve her bir ismi diğer isimden tefrîk eden hakîkat, o ismin “ayn”ıdır. Fakat her bir ismin hakîkati, içinde müştereken sâbit oldukları, hakîkat-i vâhidenin “ayn”ı değildir. Zîrâ o hakîkat ayn-ı külldür; ne kadar hakāyık var ise hepsini câmi'dir; ve cüz', küllü muhît olamaz ki onun “ayn”ı olsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Allah'ın isimleri, her ne kadar sonlu olan asıllara, yani Hayy, Alîm, Semî', Basîr, Mürîd ve Kadîr gibi zâta ait isimler diye adlandırılan ana isimlere veya isimlerin hazıratına (ilahi isimlerin tecelli alanları) dönse de, fer'î (türev) yönüyle sonsuzdur. Çünkü isimler, kendilerinden çıkan eserlerle bilinir; çıkan eserler ise sonsuzdur. Hakikatin durumuna bakılırsa, tek bir hakikat olan mutlak varlıktan başka bir varlık yoktur; ve o tek hakikat, bütün nispetleri ve bağıntıları kabul eder; ve bu nispetler ve bağıntılar, o hakikatin ahadiyetinde (birliğinde) erimiş olmak itibarıyla birbirinin aynıdır. İşte bu nispetlere ve bağıntılara biz "ilahi isimler" ifadesiyle kinaye ederiz. Ve hakikat, sonsuza dek süren eserleriyle ortaya çıkan bir isim için bir hakikatin sabit olmasını gerektirir, ta ki her bir isim kendi hakikati ile diğer isimden ayırt edilebilsin. Örneğin Hâdî (hidayet veren) ve Mudill (saptıran) isimlerinin ayrı ayrı birer hakikatleri olmasa, bunları birbirinden ayırmak mümkün olmazdı. Halbuki bunların eserleri farklıdır. Birinin eseri salâh (iyilik), diğerinin eseri fesattır (bozgunculuk). Mademki eserleri başka başkadır, elbette hakikatleri de başka başka olmak gerekir. Ve her bir ismi diğer isimden ayırt eden hakikat, o ismin "ayn"ıdır (özüdür). Fakat her bir ismin hakikati, içinde müştereken sabit oldukları tek hakikatin "ayn"ı değildir. Zira o hakikat, küllî (tümel) ayn'dır; ne kadar hakikat varsa hepsini kapsar; ve cüz' (parça), küllü (tümeli) kuşatamaz ki onun "ayn"ı olsun.

Misâl: Semâ tabîr ettiğimiz fezâ-yı nâmütenâhîdeki ecrâm-ı bî-nihâye “esîr” denilen mâdde-i latîfenin kesâfet peydâ etmesinden husûle gelmiştir. Binâenaleyh her birinin hakîkati “esîr”dir; ve onun hakîkati, esîrden kendisinin nasîbi olan mikdârın “ayn"ıdır. Yoksa ayn-ı küll olan esîrin “ayn"ı olamaz. Zîrâ esîr, o cirme isâbet etmiş olan mikdârdan ibâret değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Sema diye adlandırdığımız sınırsız uzaydaki sonsuz cisimler, "esir" denilen latif maddenin yoğunlaşmasından meydana gelmiştir. Bu sebeple her birinin hakikati "esir"dir; ve onun hakikati, esirden kendisine düşen miktarın tekil hakikatidir. Yoksa küllî hakikat olan esirin tekil hakikati olamaz. Çünkü esir, o cisme isabet etmiş olan miktardan ibaret değildir.

كما أنَّ الأَعْطِيَاتِ تَتَمَيَّرُ كُلَّ أعْطِيَةٍ عن غيرها بِشَخْصِيَّتِها، وإن كانـت مـن

أصل واحد، فمعلوم أنَّ هذه ما هي هذه الأُخْرَى، وَسَبَبُ ذلك تَمَيُّرُ الأَسماءِ،

فما في الحَضْرَةِ الإلهِيَّةِ الاتِّسَاعِهَا شيءٌ يَتَكَرَّرُ أصلا، هذا هو الحق الذي

يُعَوَّلُ عليه .

[2/60] Nitekim muhakkak atıyât, her ne kadar ayn-ı vâhidden ise de, her bir a'tıye, kendi şahsiyeti ile, kendinin gayrından ayrılmıştır. Binâenaleyh bunun, o diğeri olmadığı ma'lûmdur; ve bunun sebebi esmânın temeyyüzüdür. Böyle olunca hazret-i ilâhiyyede, onun it- tisâından dolayı, aslâ tekerrür eder bir şey yoktur. İşte bu, kendisine i'timâd olunan haktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki muhakkak bağışlar, her ne kadar tek bir ayn'dan (varlığın özünden) ise de, her bir bağış, kendi şahsiyeti ile, kendisinin gayrından (başkasından) ayrılmıştır. Bu sebeple bunun, o diğeri olmadığı bilinmektedir; ve bunun sebebi esmânın (ilâhî isimlerin) temeyyüzüdür (birbirinden ayrılmasıdır). Böyle olunca ilâhî hazrette (ilâhî katında), onun ittisâından (birbirine bitişik olmasından) dolayı, asla tekrar eden bir şey yoktur. İşte bu, kendisine güvenilen haktır.

Ya'ni her bir ismin hakîkati, diğer bir ismin hakîkatinden ayrı olduğu gibi, atâyâ-yı ilâhiyyeden her bir atıyye dahi kendi şahsiyyeti ile diğer atâyâ- dan tefrîk olunur. Maahâzâ atâyânın kâffesi bir asıldandır. Ya'ni bütün es- mâyı câmi' olan Hakk'ın vücûd-ı vâhidindendir, o da zât-ı ahadiyyedir. Fa- kat zât-ı ahadiyyenin zâtiyeti cihetinden hiçbir atâ sâdır olmaz. Zîrâ ondan hiçbir tecellî vâki' olmaz. Atâ ancak esmâ yediyle vâsıl olur. Binâenaleyh Allah Teâlâ, her atâyı bir ism-i mahsûsun hazînesinden verir; ve esmânın isti'dâdları başka başka olduğundan, o isimlerin hazînelerindeki atâlar dahi bittabi' biri birine benzemez. Şu hâlde atâyâ yekdîğerinden ayrılır. İşte bu îzâhâttan ma'lûm olur ki, bu atâ, o diğer atânın “ayn”ı değildir. Ve atâyânın biri birinden ayrılmasına sebeb dahi esmânın yekdîğerinden ayrı olmasıdır. Binâenaleyh hazret-i ilâhiyye, ya'ni mertebe-i ulûhiyyet, o kadar geniştir ki, nâmütenâhî olan esmânın hakāyık-ı mütemeyyizesini câmi' olduğu ci- hetle, onda aslâ tekerrür eden bir şey bulunmaz; ya'ni vârid olan atânın ebedü'l-âbâd bir daha aynı sâdır olmaz. Çünkü gelen, bitmez tükenmez bir nâmütenâhîdir. Tekerrür ise darlıktan neş'et eder; ve bu adem-i tekerrür hakkındaki mezheb, kendisine i'timâd olunan bir mezheb-i haktır; çürük bir mezheb-i bâtıl değildir. Mesnevî: آن عدم کز مرده مرده تر بود در کف ایجاد او مضطر شود مر و را بیکار و بی فعلی مدان كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ بخوان کو سه لشکر را روانه می کند کمترین کارش بهر روز این بود لشکری از اصلاب سوی امهات بهر آن تا در رحم روید نبات [2/61] لشکری از ارحام سوی خاکدان تا ز نر و ماده پر گردد جهان لشکری از خاك ز آن سوی اجل تا ببیند هر کسی حسن عمل Tercüme: "O adem-i izâfî, ölüden daha ölüdür. Onun keff-i îcâdında muztarr olur. Sen Kur'ân-ı Kerîm'de كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ya'ni "O her ânda bir şe'ndedir” âyet-i kerîmesini oku da, onu işsiz ve fiilsiz bilme! O'nun her gün en aşağı olan işi odur ki, o üç orduyu seferber kılar. Bir orduyu babaların sulbünden rahimde nebât bitmek, ya'ni evlâd hâsıl olmak için, anaların tarafına yollar; ve bir orduyu, cihân erkek ve dişiden dolmak için rûy-i zemîne gönderir; ve bir orduyu, her bir kimse hüsn-i amelini görmek için arzdan ecel tarafına yollar."159 İşte bunların cüm- lesi bi-hasebi'l-esmâ tecellî-i ilâhî ve atâyâ-yı ilâhîdir; ve O'nun şuûnâtı nâmütenâhîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani her bir ismin hakikati, diğer bir ismin hakikatinden ayrı olduğu gibi, ilahi bağışlardan her bir bağış da kendi özgünlüğü ile diğer bağışlardan ayırt edilir. Bununla birlikte bağışların hepsi bir asıldandır. Yani bütün isimleri kapsayan Hakk'ın tek varlığındandır, o da ahadiyet (biriciklik) zâtıdır. Fakat ahadiyet zâtının zâtiyeti yönünden hiçbir bağış sâdır olmaz. Zira ondan hiçbir tecelli meydana gelmez. Bağış ancak isimler aracılığıyla ulaşır. Bu sebeple Yüce Allah, her bağışı özel bir ismin hazinesinden verir; ve isimlerin yatkınlıkları başka başka olduğundan, o isimlerin hazinelerindeki bağışlar da doğal olarak birbirine benzemez. Şu halde bağışlar birbirinden ayrılır. İşte bu açıklamalardan bilinir ki, bu bağış, o diğer bağışın "ayn"ı (özü) değildir. Ve bağışların birbirinden ayrılmasına sebep de isimlerin birbirinden ayrı olmasıdır. Bu sebeple ilahi hazret, yani ulûhiyet mertebesi, o kadar geniştir ki, sonsuz olan isimlerin ayırt edici hakikatlerini kapsadığı cihetle, onda asla tekrar eden bir şey bulunmaz; yani meydana gelen bağışın sonsuza dek bir daha aynısı sâdır olmaz. Çünkü gelen, bitmez tükenmez bir sonsuzdur. Tekrar ise darlıktan kaynaklanır; ve bu tekrar etmeme hakkındaki mezhep, kendisine güvenilen hak bir mezheptir; çürük bir batıl mezhep değildir. Mesnevi: "O izafî adem (göreceli yokluk), ölüden daha ölüdür. Onun yaratma avucunda çaresiz kalır. Sen Kur'an-ı Kerim'de كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) yani "O her anda bir şe'ndedir” ayet-i kerimesini oku da, onu işsiz ve fiilsiz bilme! O'nun her gün en aşağı olan işi odur ki, o üç orduyu seferber kılar. Bir orduyu babaların sulbünden rahimde nebât bitmek, yani evlat hâsıl olmak için, anaların tarafına yollar; ve bir orduyu, cihan erkek ve dişiden dolmak için yeryüzüne gönderir; ve bir orduyu, her bir kimse hüsn-i amelini görmek için arzdan ecel tarafına yollar." İşte bunların hepsi isimler itibarıyla ilahi tecelli ve ilahi bağışlardır; ve O'nun halleri sonsuzdur.

وهذا العِلْمُ كان علم شيث الله ، وروحه هو المُمِدُّ لكلِّ مَن يَتَكَلَّمُ فِي مِثْلِ

هذا من الأرواحِ، مَا عَدَا روح الخاتم، فإنَّه لا يأتيه المادَّةُ إلا من الله تعالى

لا مِن رُوحٍ مِن الأرواحِ ، بَلْ مِن رُوحِه تكون المادة لجميع الأرواح، وإن

كان لا يَعْقِلُ ذلك من نفسه في زمان تركيب جسده العنصري، فهو من

حيث حقيقته ورتبته عالم بذلك كلّه بِعَيْنِه، من حيـث مـا هـو جاهـل بـه مـن

جهة تركيبه العنصري، فهو العالِمُ الجاهِلُ ، فَيَقْبَلُ الاتِّصَافَ بِالأَضَدَادِ، كما

يَقْبَلُ الأصل الاتِّصَافَ بذلك، كالجَلِيلِ والجَمِيل، وكالظاهر والباطن والأول

والآخر، وهـو عَيْنُه ليس غيرُه ، فيَعْلَمُ لا يَعْلَمُ ، ويَدْرِي لَا يَدْرِي، وَيَشْهَدُ لا

يَشْهَدُ.

Ve bu ilim, Şîs (a.s.)ın ilmidir; ve onun rûhu, ervâhdan bunun mis- linde tekellüm edenlerin cümlesi için mümiddir. Hatmin rûhu müs- tesnâdır. Zîrâ her ne kadar cesed-i unsurîsinin terkîbi zamânında, bunu kendi nefsinden taakkul etmedi ise de, ona mâdde, ervâhdan bir rûhdan değil, ancak Allah'dan gelir. Belki onun rûhundan cemî'-i ervâha mâdde olur. İmdi o, hakîkati ve rütbesi haysiyetiyle bunun hepsini, "ayn"ıyla âlimdir. Terkîb-i unsurîsi cihetinden onu câhil olduğu [2/62] haysiyetle o âlimdir, câhildir. Binâenaleyh ezdâd ile ittisâfı kabûl eder. Nitekim asıl, bununla ittisâfı kabûl eyler. Celîl ve Cemîl gibi. Zâhir ve Bâtın ve Evvel ve Ahir gibi. Ve hâlbuki, o, kendinin "ayn"ıdır; onun gayrı değildir. İmdi o, bilir, bilmez, ve âriftir, ârif değildir ve müşâhiddir, müşâhid değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu ilim, Şîs (a.s.)'ın ilmidir; ve onun ruhu, ruhlardan, bunun benzeri hakkında konuşanların hepsi için yardımcıdır. Hatmin (son peygamberin) ruhu istisnadır. Çünkü her ne kadar cesed-i unsurîsinin (bedeninin) terkibi zamanında, bunu kendi nefsinden akıl etmediyse de, ona madde, ruhlardan bir ruhtan değil, ancak Allah'tan gelir. Aksine onun ruhundan bütün ruhlara madde olur. Şimdi o, hakikati ve rütbesi itibarıyla bunun hepsini, "ayn"ıyla (özüyle) bilendir. Unsurlardan oluşan bedeni yönünden onu cahil olduğu itibarıyla o bilendir, cahildir. Bu sebeple zıtlarla nitelenmeyi kabul eder. Nasıl ki asıl, bununla nitelenmeyi kabul eder. Celîl (ulu) ve Cemîl (güzel) gibi. Zâhir (görünen) ve Bâtın (gizli) ve Evvel (ilk) ve Âhir (son) gibi. Ve hâlbuki, o, kendinin "ayn"ıdır (özüdür); onun gayrı değildir. Şimdi o, bilir, bilmez, ve âriftir (bilen), ârif değildir ve müşâhiddir (gören), müşâhid değildir.

Ya'ni işte bu atâyâ-yı ilâhiyyeye dâir olan ilim, Şîs (a.s.)ın ism-i hâssının hazînesinde meknûz olan ilimdir; ve ervâh-ı kümmelden her kim bu atâyâ-yı ilâhî bahsinde söz söylerse, Şîs (a.s.)ın rûhu, bu ilimde onların ervâhına imdâd eder. Ancak hatm-i evliyânın rûhu bu istimdâddan müstesnâdır. Zîrâ hâtem-i evliyâ, bilcümle evliyânın ulûmda me'haz-i feyzidir; ve ona gelen mâdde-i ilim hiçbir rûhdan gelmez, ancak Allahdan gelir. Zîrâ velâyet-i mutlaka-i ilâhiyyede meknûz olan şey, en evvel velâyet-i hâssa-i muhammediyyede müteayyin olur; ve bu velâyet, cemî-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi câmi' olduğundan, ne kadar hakāyık-ı vücûbiyye ve imkâniyye varsa, hepsine füyûzât bu mertebeden dağılır; ve cemî-i ervâha, hâtem-i velâyetin rûhundan mâdde olur. Fakat hâtem-i evliyâ, cesedinin bu âlem-i şehîdette anâsırdan terekküb etmiş olduğu zamanda, bunun böyle olduğunu kendi nefsinden taakkul ve fehmetmedi; velâkin hakîkat-i esmâiyyesi ve mertebe-i rûhâniyyesi cihetinden, her şeye imdâd ettiğini “ayn”ıyla ve zâtı ile bildi. Şu hâlde hâtem-i evliyânın bunu hakîkatiyle bilmesine ve terkîb-i unsurîsi cihetiyle bilmemesine nazar olunursa, onun hem âlim ve hem de câhil olduğuna hükmolunur. Binâenaleyh hâtem-i evliyâ, ilim ve cehil gibi ezdâd ile ittisâfı kabûl eder. Nitekim asıl, ya'ni vücûd-1 vâhid-i Hak, ezdâd ile ittisâfı kabûl etmiştir. O ezdâd dahi Celîl ile Cemîl; ve Zâhir ile Bâtın; ve Evvel ile Ahir gibidir; ve hâlbuki ezdâdı kabûl eden vücûd-1 vâhid kendi vücûdunun “ayn”ıdır; kendi vücudunun gayrı değildir. Meselâ ayn-1 vücûd-ı insan gülmeyi ve ağlamayı ve gazabı ve rızâyı ve gam ve şâdîyi kabûl eder. Bunlar ise birbirinin zıddı olan şeylerdir. Ve ayn-ı vâhid-i insânî, kendi vücudunun [2/63] “ayn”ıdır, gayrı değildir. Ve o ezdâd şuûnât-ı zâtiyyedir; ve şuûnât-ı zâtiyye o ayn-ı vâhidin “ayn”ıdır; ve şuûnât arasındaki zıddiyet yekdîğerine nisbetledir. İmdi hâtem-i evliyâ zâtının hakîkati ile âlimdir, ârifdir ve müşâhiddir; ve terkîb-i unsurîsi ile âlim değildir, ârif ve müşâhid değildir, zîrâ terkîb-i unsurî hicâbdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani işte bu ilahi bağışlara dair olan ilim, Şîs (a.s.)'ın özel isminin hazinesinde saklı olan ilimdir; ve olgun ruhlardan her kim bu ilahi bağışlar konusunda söz söylerse, Şîs (a.s.)'ın ruhu, bu ilimde onların ruhlarına yardım eder. Ancak evliyanın sonuncusunun (hatm-i evliya) ruhu bu yardımdan müstesnadır. Çünkü evliyanın sonuncusu, bütün evliyanın ilimlerde feyiz kaynağıdır; ve ona gelen ilim maddesi hiçbir ruhtan gelmez, ancak Allah'tan gelir. Çünkü ilahi mutlak velayette saklı olan şey, en önce Muhammedi özel velayette belirginleşir; ve bu velayet, bütün ilahi isim ve sıfatları kapsadığından, ne kadar vacip ve mümkün hakikatler varsa, hepsine feyizler bu mertebeden dağılır; ve bütün ruhlara, velayetin sonuncusunun ruhundan madde olur. Fakat evliyanın sonuncusu, cesedinin bu şehadet âleminde anasır (elementler)dan oluştuğu zamanda, bunun böyle olduğunu kendi nefsinden akıl ve idrak etmedi; velakin esmaî hakikati ve ruhani mertebesi cihetinden, her şeye yardım ettiğini "ayn"ıyla ve zâtı ile bildi. Şu halde evliyanın sonuncusunun bunu hakikatiyle bilmesine ve unsuri terkibi cihetiyle bilmemesine bakılırsa, onun hem âlim ve hem de cahil olduğuna hükmolunur. Bu sebeple evliyanın sonuncusu, ilim ve cehalet gibi zıtlarla nitelenmeyi kabul eder. Nasıl ki asıl, yani Hak'ın biricik varlığı, zıtlarla nitelenmeyi kabul etmiştir. O zıtlar dahi Celil ile Cemil; ve Zahir ile Batın; ve Evvel ile Ahir gibidir; ve halbuki zıtları kabul eden biricik varlık kendi varlığının "ayn"ıdır; kendi varlığının gayrı değildir. Örneğin insan varlığının "ayn"ı gülmeyi ve ağlamayı ve gazabı ve rızayı ve gam ve şadiyi kabul eder. Bunlar ise birbirinin zıddı olan şeylerdir. Ve biricik insani "ayn", kendi varlığının [2/63] "ayn"ıdır, gayrı değildir. Ve o zıtlar zâta ait hallerdir; ve zâta ait haller o biricik "ayn"ın "ayn"ıdır; ve haller arasındaki zıtlık birbirine göredir. Şimdi evliyanın sonuncusu zâtının hakikati ile âlimdir, âriftir ve müşahiddir; ve unsuri terkibi ile âlim değildir, ârif ve müşahid değildir, çünkü unsuri terkip perdedir.

وبهذا العلم سُمِّيَ شيتٌ ، لأَنَّ مَعْنَاهُ هِبَةُ اللَّهِ، فَبِيَدِهِ مِفْتَاحُ العَطَايَـا علـى

اختلاف أصْنَافِها ونسبها ، فإِنَّ اللَّهَ وَهَبَهُ لَآدَمَ أَوَّلَ مَا وَهَبَهُ : وما وَهَبَه إلا منه،

لأنَّ الوَلَد سِرُّ أَبِيهِ، فمنه خَرَجَ وإليه عَادَ ، فما أَتَاهُ غَرِيبٌ لِمَنْ عَقَلَ عَنِ الله،

وكُلُّ عَطَاءٍ في الكون على هذا المَجْرَى.

Ve bu ilim sebebiyle Şîs tesmiye olundu. Zîrâ onun ma'nâsı “hibe- tullah"dır. Binâenaleyh esnafının ve nisebinin ihtilafı üzere, atâların anahtarı onun yedindedir. Zîrâ Allah Teâlâ'nın Adem'e vehb ettiği şeyin evvelkisi odur; ve onu ancak Âdem'in kendisinden vehb etti. Zîrâ veled babasının sırrıdır. Binâenaleyh ondan çıktı, yine ona rücû' etti. İmdi fehmi Allah'dan olan kimse için, Âdem'e garîb gelmedi. Ve kevnde olan atânın kâffesi bu mecrâ üzeredir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu ilim sebebiyle Şîs adlandırıldı. Çünkü onun anlamı "Allah'ın hibesi"dir. Bu sebeple, mesleklerinin ve bağıntılarının farklılığına göre, bağışların anahtarı onun elindedir. Çünkü Yüce Allah'ın Âdem'e bağışladığı şeyin ilki odur; ve onu ancak Âdem'in kendisinden bağışladı. Çünkü evlat babasının sırrıdır. Bu sebeple ondan çıktı, yine ona geri döndü. Şimdi, anlayışı Allah'tan olan kimse için, Âdem'e garip gelmedi. Ve oluş âleminde olan bağışların hepsi bu akış üzeredir.

Ya'ni bu ilm-i atâyâ sebebiyle, Şîs (a.s.)a "Şîs" adı verildi. Çünkü Şîs'in ma'nâsı İbrânîce “Hibetullah”dır. Zîrâ Âdem (a.s.)ın Hâbil'in vukū’-ı şehâ- detinden sonra mahzûn olup, vehb-i ilâhî olan ulûm-i ilkāîye sâlih bir oğul taleb etti. Hak ona Şîs (a.s.)ı ihsân etti. Binâenaleyh Cenâb-ı Adem onu, ismi müsemmâsına mutâbık olmak üzere, “hibetullah” ma'nâsına gelen Şîs ismiyle tevsîm eyledi. Ve ulûm-i vehbiyye ibtîdâ suver-i insâniyyede Şîs (a.s.) ile zâhir olduğundan, atâyânın miftâhı, onların esnafının ve nisbet- lerinin ihtilafı üzere, Şîs (a.s.)ın yedindedir. Ve atâyânın esnaf ve nisbetle- rinin muhtelif oluşu dahi, onların menşei olan esmânın ihtilafındandır. Ve Allah Teâlânın Adem (a.s.)a ibtidâ vehb ve ihsân ettiği şey Şîs (a.s.) olmakla beraber, Allah Teâlâ [2/64] o vehb ve atâyı, Adem'e yine Adem'den verdi. Çünkü hadîs-i şerîfte: اَلْوَلَدُ سِرُّ أَبِيهِ ya'ni Çocuk babasının sırrıdır” 160 buyurulmuştur. O babasının vücûdunda mestûr ve onda bilkuvve mev- cûddur. Binâenaleyh vücûd-ı Adem'den nutfe sûretinde çıkıp rahm-ı mâ- dere vâsıl oldu; ve insan sûretinde tevellüd etmekle zâhiri ve sûreti Adem'in zâhirine ve sûretine tevâfuk etti; ve Cenâb-ı Adem’in bâtını esmâ-i ilâhiyye mecmûunun sûreti idi. Şîs (a.s.)ın bâtınına dahi, menşei esmâ-i ilâhiyye olan atâyâ-yı ilâhiyye hakkındaki ilim vehb ve ihsân olundu. Binâenaleyh Cenâb-ı Şîs'in bâtını da, Hz. Adem'in bâtınına tevâfuk eyledi. Bu sûrette Şîs (a.s.) Adem (a.s.)ın zâhiren ve bâtınen sırrı oldu; ve zâhiren ondan çıktı; bâtınen ve ma'nen ona rücû' etti. İmdi Cenâb-ı Şîs fehmi, anlamak keyfiyetini, Allah'dan alan kimse indinde, Hz. Adem'e hâriçten gelen bir garîb değildir. Zîrâ fehmi doğrudan doğruya Allah'dan alan kimse bilir ki, herkese gelen atâyâ-yı ilâhiyye, ilm-i Hak'ta sübût bulan kendi ayn-ı sâbitesinin, ezelde lisân-ı istiʼdâdı ile Hak'tan taleb etmiş olduğu şeylerden ibârettir; ve insana kendi hakîkati olan ayn-ı sâbitesinin hâricinden hiçbir şey gelmez. Fakat fehmi, doğrudan doğruya Allah'dan almayıp felâsife ve erbâb-ı fen gibi mezâhir-i kevniyye-i muhtelife vâsıtasıyla alırsa, o gibilerin indinde bu ma'nâ müstebʼad olur. Zîrâ onun kalb ve dimâğında hükümrân olan şeyler vehimden ibârettir. Halbuki kevnde, ya'ni bu âlem-i kesrette, vâki' olan atâyânın cümlesi, ister âdet üzere vesâit ile ve ister bila-vesâit gelsin, bu mecrâ üzerinedir; yaʼni herkesin gayr-ı mec’ûl olan isti’dâdları ve hakîkat-i zâtiyyeleri hasebiyledir. Kişiye kendisinin haricinden hiçbir atâ vârid olmaz. فما في أحد من الله شيء، وما في أحدٍ مِن سِوَى نفسه شيءٌ، وَإِنْ تَنَوَّعَتْ عليه الصُّوَرُ، وما كُلُّ أحدٍ يَعْرِفُ هذا ، وأنَّ الأمر على ذلك، إلا آحاد مـن أهل الله، فإذا رَأَيْتَ مَن يَعْرِفُ ذلك فاعْتَمِد عليه، فذلـك هـو عـيـن صفـاء خلاصة خاصة الخاصة من عموم أهل الله تعالى، فأي صاحب كشف شاهد صورةً تُلْقَى إليه ما لم يكن عنده من المعارفِ وتَمْنَحُهُ ما لم يكن قبل ذلك في يده، [2/65] فتلك الصورة عينه لا غيره، فمن شَجَرَةِ نفسه جَنَى ثَمَرَةَ علمه، كالصورة الظاهرة منه في مقابلة الجسم الصقيل ليس غيره، إلا أَنَّ المَحَلَّ أو الحَضْرَةَ الَّتِي رَأَى فيها صورة نفسه تُلْقَى إليه تَنْقَلِبُ من وجه بحقيقة تلك الحضرة. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu ilahî bağışlar sebebiyle, Şîs (a.s.)a "Şîs" adı verildi. Çünkü Şîs'in anlamı İbranice'de "Hibetullah"tır (Allah'ın bağışı). Zira Âdem (a.s.) Hâbil'in şehadetinin vuku bulmasından sonra üzülüp, ilahî bir bağış olan ilhamî ilimlere sahip salih bir oğul talep etti. Hak ona Şîs (a.s.)ı ihsan etti. Bu sebeple Cenâb-ı Âdem onu, ismi müsemmâsına (adının işaret ettiğine) uygun olmak üzere, "hibetullah" anlamına gelen Şîs ismiyle adlandırdı. Ve vehbî (Allah vergisi) ilimler başlangıçta insan suretlerinde Şîs (a.s.) ile ortaya çıktığından, bağışların anahtarı, onların çeşitlerinin ve bağıntılarının farklılığı üzere, Şîs (a.s.)ın elindedir. Ve bağışların çeşit ve bağıntılarının farklı oluşu dahi, onların menşei olan isimlerin farklılığındandır. Ve Allah Teâlâ'nın Âdem (a.s.)a başlangıçta bağışladığı ve ihsan ettiği şey Şîs (a.s.) olmakla beraber, Allah Teâlâ o bağışı ve atâyı, Âdem'e yine Âdem'den verdi. Çünkü hadîs-i şerîfte: اَلْوَلَدُ سِرُّ أَبِيهِ yani "Çocuk babasının sırrıdır" buyurulmuştur. O babasının varlığında gizli ve onda bilkuvve (potansiyel olarak) mevcuttur. Bu sebeple Âdem'in varlığından nutfe (tohum) suretinde çıkıp annenin rahmine ulaştı; ve insan suretinde doğmakla zahiri ve sureti Âdem'in zahirine ve suretine tevafuk etti (uyuştu); ve Cenâb-ı Âdem'in bâtını ilahî isimler mecmuasının (toplamının) sureti idi. Şîs (a.s.)ın bâtınına dahi, menşei ilahî isimler olan ilahî bağışlar hakkındaki ilim vehb ve ihsan olundu. Bu sebeple Cenâb-ı Şîs'in bâtını da, Hz. Âdem'in bâtınına tevafuk etti. Bu surette Şîs (a.s.) Âdem (a.s.)ın zahiren ve bâtınen sırrı oldu; ve zahiren ondan çıktı; bâtınen ve manen ona rücû etti (geri döndü). Şimdi Cenâb-ı Şîs, fehmi (anlama yeteneğini), anlamak keyfiyetini, Allah'tan alan kimse indinde, Hz. Âdem'e dışarıdan gelen bir garip değildir. Zira fehmi doğrudan doğruya Allah'tan alan kimse bilir ki, herkese gelen ilahî bağışlar, Hak'ın ilminde sübut bulan kendi ayn-ı sâbitesinin (sabit hakikatinin), ezelde isti'dâd (yatkınlık) dili ile Hak'tan talep etmiş olduğu şeylerden ibarettir; ve insana kendi hakikati olan ayn-ı sâbitesinin haricinden hiçbir şey gelmez. Fakat fehmi, doğrudan doğruya Allah'tan almayıp felasife (filozoflar) ve erbâb-ı fen (fen sahipleri) gibi çeşitli kevnî (varoluşsal) tezahürler vasıtasıyla alırsa, o gibilerin indinde bu mana müsteb'ad (uzak, imkânsız) olur. Zira onun kalp ve dimağında hükümran olan şeyler vehimden (sanıdan) ibarettir. Halbuki kevnde, yani bu kesret (çokluk) aleminde, vaki olan (meydana gelen) bağışların cümlesi, ister adet üzere vasıtalar ile ve ister vasıtasız gelsin, bu mecraya (yola) üzerinedir; yani herkesin gayr-ı mec'ûl (yapılmamış, doğuştan) olan istidatları ve zâtî hakikatleri hasebiyledir (gereğiyledir). Kişiye kendisinin haricinden hiçbir bağış varid olmaz. فما في أحد من الله شيء، وما في أحدٍ مِن سِوَى نفسه شيءٌ، وَإِنْ تَنَوَّعَتْ عليه الصُّوَرُ، وما كُلُّ أحدٍ يَعْرِفُ هذا ، وأنَّ الأمر على ذلك، إلا آحاد مـن أهل الله، فإذا رَأَيْتَ مَن يَعْرِفُ ذلك فاعْتَمِد عليه، فذلـك هـو عـيـن صفـاء خلاصة خاصة الخاصة من عموم أهل الله تعالى، فأي صاحب كشف شاهد صورةً تُلْقَى إليه ما لم يكن عنده من المعارفِ وتَمْنَحُهُ ما لم يكن قبل ذلك في يده، فتلك الصورة عينه لا غيره، فمن شَجَرَةِ نفسه جَنَى ثَمَرَةَ علمه، كالصورة الظاهرة منه في مقابلة الجسم الصقيل ليس غيره، إلا أَنَّ المَحَلَّ أو الحَضْرَةَ الَّتِي رَأَى فيها صورة نفسه تُلْقَى إليه تَنْقَلِبُ من وجه بحقيقة تلك الحضرة.

İmdi bir kimsede Allah'dan bir şey yoktur; ve her ne kadar onun üzerine suver mütenevvi' oldu ise de, bir kimsede kendi nefsinden gayrı bir şey yoktur. Ve ehlullahdan âhâdın gayrı bir kimse bunu ârif değildir; ve muhakkak emir bunun üzerinedir. İmdi bunu bilen kimseyi gördüğün vakit, ona i'timâd et! Bu, ehlullâhın umûmundan hâssa-i hâssanın hulâsasının ayn-ı safâsıdır. İmdi herhangi sahib-i keşf, maârifden kendi indinde olmayan şeyi kendisine ilkā eden ve bun- dan evvel mevcûd olmayan atâyı veren bir sûreti müşâhede etse, bu sûret onun "ayn"ıdır; gayrı değildir. Binâenaleyh kendi nefsinin ağacından kendi ilminin yemişini toplar. Parlak bir cisim karşısında, kendisinden hâsıl olan sûret-i zâhire gibidir ki, o sûret onun gayrı değildir. Ancak şu kadar vardır ki, kendi nefsinin sûretini ilkā eder gördüğü mahalde, yâhud hazrette o sûret bir vecihden, o hazretin hakîkati hasebiyle munkalib olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bir kimsede Allah'tan bir şey yoktur; ve her ne kadar onun üzerine suretler çeşitlenmiş olsa da, bir kimsede kendi nefsinden başka bir şey yoktur. Ve ehlullahtan (Allah dostlarından) tek tük kişiler dışında hiç kimse bunu bilmez; ve muhakkak ki iş bunun üzerinedir. Şimdi, bunu bilen kimseyi gördüğün zaman, ona güven! Bu, ehlullahın genelinden, hâssa-i hâssanın (çok özel kişilerin) özünün saf aynasıdır. Şimdi, herhangi bir keşif sahibi (gayb âlemine vâkıf olan kişi), mârifetlerden (ilâhî bilgilerden) kendi katında olmayan bir şeyi kendisine ilka eden (ilham eden) ve bundan evvel mevcut olmayan bir atâyı (bağışı) veren bir sureti müşahede etse (görse), bu suret onun "ayn"ıdır (kendi özüdür); başkası değildir. Bu sebeple, kendi nefsinin ağacından kendi ilminin yemişini toplar. Parlak bir cisim karşısında, kendisinden hâsıl olan zâhirî suret gibidir ki, o suret onun başkası değildir. Ancak şu kadar vardır ki, kendi nefsinin suretini ilka eder gördüğü mahalde (yerde), yahut hazrette (ilâhî huzurda) o suret bir vecihten (yönden), o hazretin hakikati sebebiyle inkılap eder (başka bir hale dönüşür).

Ya'ni mezâhir-i nâmütenâhîden her bir mazhar, şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'n olan bir ism-i hâssın mazharıdır. Vücûd-ı mutlak-ı Hak o isim hasebiyle, o mazhar sûretinde müteayyin ve mütekayyid olmuştur. Binâe- naleyh o mazhar, bir vücûd-ı müstakil ve vücûd-ı Hak muvâcehesinde bir, iki, üç diye sayılabilecek bir mevcûd olmadığından, herhangi bir mazharın vücudunu isbât edip, bunda Allah'dan şu kadar şey vardır diyemeyiz. Aksi hâlde Allah'ın hulûl ve tecezzî kabûl ettiğini iddiâ etmek olur. Hâlbuki işin hakîkati asla böyle değildir. Bu mezâhir vücûd-ı mutlak-ı latîfin mertebe mertebe tekâsüfünden husûle gelmiş olan birer âyînedir ki, onlarda her bir ismin sûreti münʼakis olmuştur. Meselâ bir kimsenin sûreti bir âyînede görüldüğü vakit, o sûret-i hayâliyyede, sâhib-i hayâl olan râînin vücûdun- dan bir şey mevcûddur denemez. Ancak o hayâl ile sâhib-i hayâl arasında bî-tekeyyüf ve tarîfe sığmaz bir ittisâl mevcûddur. [2/66] Mesnevî: هست رب الناس را با جان ناس اتصالی بی تکیف بی قیاس &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sonsuz tecellî yerlerinden (mazharlardan) her bir tecellî yeri, ilâhî hallerden (şuûnât-ı ilâhiyyeden) bir hal (şe'n) olan özel bir ismin tecellî yeridir. Hakk'ın mutlak varlığı (vücûd-ı mutlak-ı Hak), o isme göre, o tecellî yerinin şeklinde belirlenmiş ve kayıtlanmış (mukayyed) olmuştur. Bu sebeple o tecellî yeri, bağımsız bir varlık (vücûd-ı müstakil) ve Hakk'ın varlığı karşısında bir, iki, üç diye sayılabilecek bir varlık (mevcûd) olmadığından, herhangi bir tecellî yerinin varlığını ispat edip, bunda Allah'tan şu kadar şey vardır diyemeyiz. Aksine, bu durumda Allah'ın hulûl (bir şeye girme) ve tecezzî (parçalara ayrılma) kabul ettiğini iddia etmek olur. Hâlbuki işin hakikati asla böyle değildir. Bu tecellî yerleri, latîf (ince, şeffaf) mutlak varlığın (vücûd-ı mutlak-ı latîfin) mertebe mertebe yoğunlaşmasından (tekâsüfünden) meydana gelmiş birer aynadır ki, onlarda her bir ismin şekli (sûreti) yansımıştır. Örneğin, bir kimsenin şekli (sûreti) bir aynada görüldüğü zaman, o hayalî şekilde, hayal sahibi olan görenin varlığından bir şey mevcuttur denemez. Ancak o hayal ile hayal sahibi arasında niteliksiz (bî-tekeyyüf) ve tarife sığmaz bir bağlantı (ittisâl) mevcuttur. Mesnevî: "İnsanların Rabbi ile insanların canı arasında niteliksiz, ölçüsüz bir bağlantı vardır."

Tercüme ve îzâh: Nâsın Rabbi, ya'ni kendilerini terbiye eden ism-i hâs için, nâsın cânı ile bî-tekeyyüf ve bî-kıyâs bir ittisâl vardır.161 Zîrâ her bir ism-i hâs bir şe'n-i zâtîdir. Hak, ilim mertebesinde bu şe'n ile müteayyin olur; ve suver-i ilmiyye, bu şuûnâtın zıllıdır. Ondan sonra mertebe-i ervâha tenezzül edip yine bu şe'nin sûret-i ilmiyyesi üzere, o mertebenin îcâbına göre taayyün eder ki, ervâh suver-i ilmiyyenin zıllıdır. Ve kezâ yine böy- lece âlem-i misâle ve hazret-i şehîdete tenezzül eyler. Binâenaleyh her bir mertebede müteayyin olan sûret kendinden evvelki mertebede müteayyin bulunan sûretin zıllı olur; ve sâhib-i zıll ile zıll arasındaki ittisâl, bî-tekey- yüf ve bî-kıyastır. Ve bir kimsenin üzerinde etvâr-ı vücûdiyyesi hasebiyle türlü türlü sûret-ler zâhir olur ise de, onda kendi nefsinden başka bir şey yoktur; zîrâ her bir kimsenin hakîkati ilm-i ilâhî mertebesinde vücûd-ı Hak’la müteayyin olan şuûnât-ı zâtiyyeden bir şe'ndir. O şe'n-i ilâhînin isti'dâdı neden ibâret ise, iktizâ-yı zâtîsi olan şeylerin kâffesi onun hazînesinde cem' olmuştur. Her bir mevtinde o mevtının îcâbına göre vakti geldikçe peyderpey kuvveden fiile gelir. Binâenaleyh bizim üzerimize, doğduğumuz günden öleceğimiz güne kadar, ne sûretlerde atâyâ-yı ilâhiyye vârid olmuş ve olacak bulunmuş ise, hep kendi hakîkatimizden ve nefsimizden ve ayn-ı sâbitemizden vârid olmuştur. Anbâr-ı hakîkatimizde mevcûd olmayan şeylerin bizlere vârid olması muhâldir. Ve bu ilmi, ehlullahdan esrâr-ı esmâ ve sıfâta ve sırr-ı ka-dere vâkıf olan efrâddan gayrısı zevkan ve hâlen bilmez; ve emrin hakîkati, muhakkak vech-i mezkûr üzeredir. Böyle olunca ey tâlib-i esrâr-ı esmâ ve sıfât-ı ilâhî, bu ilmi zevkan ve vicdânen bilen kimseyi gördüğün vakit, ona i'timâd et; ve gassâl yedinde meyyit gibi ona teslîm ol! Zîrâ bu ârif, ehlullâ-hın umûmundan hâssa-i hâssanın hulâsasının ve zübdesinin ayn-ı safâsıdır, ya'ni süzülmüşüdür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: İnsanların Rabbi, yani kendilerini terbiye eden özel isim için, insanların canı ile niteliksiz ve ölçüsüz bir bağlantı vardır. Çünkü her bir özel isim, zâta ait bir haldir. Hak, ilim mertebesinde bu hal ile belirginleşir; ve ilim suretleri, bu hallerin gölgesidir. Ondan sonra ruhlar mertebesine iner ve yine bu halin ilim sureti üzere, o mertebenin gerekliliğine göre belirginleşir ki, ruhlar ilim suretlerinin gölgesidir. Ve aynı şekilde yine böylece misal âlemine ve şehadet âlemine iner. Bu sebeple her bir mertebede belirginleşen suret, kendinden önceki mertebede belirginleşen suretin gölgesi olur; ve gölge sahibi ile gölge arasındaki bağlantı, niteliksiz ve ölçüsüzdür. Ve bir kimsenin üzerinde varlıksal halleri sebebiyle türlü türlü suretler ortaya çıksa da, onda kendi nefsinden başka bir şey yoktur; çünkü her bir kimsenin hakikati, ilahi ilim mertebesinde Hakk'ın varlığıyla belirginleşen zâta ait hallerden bir haldir. O ilahi halin yatkınlığı neden ibaret ise, zâtî gerekliliği olan şeylerin hepsi onun hazinesinde toplanmıştır. Her bir durumda o durumun gerekliliğine göre vakti geldikçe peyderpey kuvveden fiile gelir. Bu sebeple bizim üzerimize, doğduğumuz günden öleceğimiz güne kadar, ne suretlerde ilahi bağışlar gelmiş ve gelecek bulunmuş ise, hep kendi hakikatimizden ve nefsimizden ve sabit hakikatimizden gelmiştir. Hakikatimizin ambarında mevcut olmayan şeylerin bizlere gelmesi imkânsızdır. Ve bu ilmi, ehlullahtan esmaların ve sıfatların sırlarına ve kader sırrına vâkıf olan fertlerden başkası zevken ve hâlen bilmez; ve işin hakikati, kesinlikle belirtilen şekil üzeredir. Böyle olunca ey ilahi esmaların ve sıfatların sırlarını arayan, bu ilmi zevken ve vicdanen bilen kimseyi gördüğün vakit, ona itimat et; ve gassalın elindeki ölü gibi ona teslim ol! Çünkü bu ârif, ehlullahın genelinden, en has olanın özünün ve süzülmüşünün saf aynasıdır, yani süzülmüşüdür.

Ma'lûm olsun ki, ehlullâhın avâmı tevhîdi müşâhede ederler Ve tevhîdin makāmât-ı muhtelifesinde zikir “lâ ilâhe illallah"dan ibarettir; ve bu keli-me-i tayyibe, ağyârın vücûdunu nefy ve Hakk'ın vücûdunu isbât ettiği için isneyniyet ma'nâsını mutazammındır. Zîrâ bir şeyin vücûdunu nefyetmek için evvelen onu isbât etmek lâzımdır. [2/67] Binâenaleyh bunda “tevhîd" ve “muvahhid”, ya'ni tevhîd eden; ve “muvahhed", ya'ni tevhîd olunan iktizâ edip bunlar dahi kesrettir; ve aklen bunlar yekdîğerinin gayrıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Allah dostlarının avamı (halk tabakası) tevhidi müşahede ederler. Ve tevhîdin çeşitli makamlarında zikir, "Lâ ilâhe illallah"tan ibarettir. Ve bu kelime-i tayyibe (güzel söz), ağyârın (Allah'tan başkasının) varlığını nefyedip (yok sayıp) Hakk'ın varlığını ispat ettiği için, ikilik (isneyniyet) anlamını içerir. Çünkü bir şeyin varlığını nefyetmek için, öncelikle onu ispat etmek gerekir. Bu sebeple bunda "tevhîd" ve "muvahhid" (yani tevhîd eden); ve "muvahhed" (yani tevhîd olunan) gereklidir ve bunlar da kesrettir (çokluktur). Ve aklen bunlar birbirinin gayrıdır (birbirinden farklıdır).

Ehlullâhdan hâssanın hâssasına gelince bu zevât kesrette vahdeti müşâ-hede ederler. Ya'ni cemî-i mezâhirde bi-hasebi'l-esmâ müteayyin olan Hakk'ın vücûd-1 vâhididir, derler. Binâenaleyh vücûd-ı vâhid-i hakîkî ile vücûd-ı mezâhir arasında gayriyet görmezler; ve nazarları vücûd-1 vâhid-i hakîkîyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ehlullahtan (Allah dostlarından) hâssanın hâssasına (seçkinlerin seçkinlerine) gelince, bu zâtlar kesrette (çoklukta) vahdeti (birliği) müşahede ederler (görürler). Yani, bütün mazharlarda (tecelli yerlerinde) isimler itibarıyla belirginleşen, Hakk'ın tek varlığıdır, derler. Bu sebeple, hakiki tek varlık ile mazharların varlığı arasında bir başkalık görmezler; ve nazarları (bakışları) hakiki tek varlığadır.

Ehlullâhdan hâssanın hâssasının zübdesi dahi vahdette kesreti müşâhe-de ederler. Nazarları vücûd-ı vâhid-i hakîkîde müteayyin olan mezâhiredir. Ya'ni vücûd-ı mutlakın merâtib-i tenezzülâtında zâhir olan kesrete nâzır-dırlar. Bu nazarda dahi gayriyet yoktur. Ehlullâhdan hâssa-i hâssanın hulâsasının süzülmüşü ve sâfîsi dahi iki şühûd arasını cem'ederler. Ya'ni kesrette vahdeti ve vahdette kesreti müşâ- hede ederler. Onların nazarında vâhid-i hakîkînin vücûdu kesret-i mezâhi- re ve kesret-i mezâhir dahi vâhid-i hakîkînin vücuduna hicâb olmaz. İmdi herhangi bir keşif sahibi bir sûret görse ve o sûret ona bilmediği ilmi ilkā etse ve evvelce kendisine ma'lûm olmayan esrâr ve hakāyıkı öğretse; ve meselâ “Ben senin Allâhınım şunu yap, bunu yapma” dese, o kimse bu gördüğü sûreti “Allah” zannetmesin! O sûret ancak onun ayn-ı sâbitesinin sûretinde vâki' olan Hakk'ın bir tecellî-i sûrîsidir; ve ayn-ı sâbitesi ise ken- disinin “ayn”ıdır, gayrı değildir. Bu sûret, o sâhib-i keşfin kendi ayn-ı sâbi- tesi olunca, onun verdiği ilim dahi, yine kendisinden kendisine verilmiş olur; ve kendi Rabb-i hâssı olan ismin ağacından meyve-i ulûmu koparıp cem'etmiş bulunur. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah dostlarından hâssanın hâssasının özü (en seçkinleri) dahi vahdette (birlik hâlinde) kesreti (çokluğu) müşahede ederler. Onların nazarları (bakışları), hakiki tek varlıkta (vücûd-ı vâhid-i hakîkî) belirlenmiş olan zuhur yerlerinedir (mezâhir). Yani, mutlak varlığın tenezzül mertebelerinde (aşağı iniş derecelerinde) görünen çokluğa bakarlar. Bu bakışta dahi başkalık (gayriyet) yoktur. Allah dostlarından hâssa-i hâssanın hulâsasının süzülmüşü ve sâfîsi dahi iki şühûd (görüş) arasını birleştirirler. Yani, kesrette vahdeti ve vahdette kesreti müşahede ederler. Onların nazarında hakiki tek varlığın (vâhid-i hakîkî) vücudu, zuhur yerlerinin çokluğuna ve zuhur yerlerinin çokluğu dahi hakiki tek varlığın vücuduna perde olmaz. Şimdi, herhangi bir keşif sahibi bir suret görse ve o suret ona bilmediği ilmi ilka etse (verse) ve evvelce kendisine malum olmayan sırları ve hakikatleri öğretse; ve örneğin "Ben senin Allah'ınım şunu yap, bunu yapma" dese, o kimse bu gördüğü sureti "Allah" zannetmesin! O suret ancak onun ayn-ı sâbitesinin (sabit hakikatinin) suretinde vaki olan Hakk'ın bir tecellî-i sûrîsidir (şeklî tecellîsidir); ve ayn-ı sâbitesi ise kendisinin "ayn"ıdır (özüdür), başkası değildir. Bu suret, o keşif sahibinin kendi ayn-ı sâbitesi olunca, onun verdiği ilim dahi, yine kendisinden kendisine verilmiş olur; ve kendi Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan ismin ağacından ilim meyvesini koparıp toplamış bulunur. Beyit:

هم زمن میروید و من می خورم

كان قندم نیستان شکرم

Tercüme: "Şeker menbaıyım, şeker kamışı tarlasıyım. O şeker benden neşv ü nemâ bulur. Onu yine ben yerim."162 Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Şekerin kaynağıyım, şeker kamışı tarlasıyım. O şeker benden gelişir ve büyür. Onu yine ben yerim."162 Beyit:

نيكوان را نيك و بد را بد رسد هر کسی را نيك و بد از خود رسد

Tercüme: "İyilik ve kötülük herkese kendinden gelir. İyilere iyi ve kötü- ye de kötü vâsıl olur."163 [2/68] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İyilik ve kötülük herkese kendinden gelir. İyilik yapanlara iyilik, kötülük yapanlara da kötülük ulaşır.

Bu hâl parlak bir cisim karşısında, insanın kendisinden zâhir olan sûre- te benzer. Nitekim bu sûret-i münʼakise, râînin gayrı değildir. İşte o parlak cismin vücûdu, insana kendi zâtının müşâhedesi keyfiyetini vukūa getirdi. Kezâlik vücûd-ı Hak'ta zâhir olan suver dahi, Hakk'ın âyîne-i vücûdun- da mün'akis olan a'yân-ı sâbitenin sûretleridir. Binâenaleyh her bir sahib-i keşfin vücûd-ı Hak mir'âtında müşâhede ettiği sûret kendi zâtının ve hakî- katinin, ya'ni ayn-ı sâbitesinin, sûretidir. Şu kadar ki bu gördüğü sûret, mahal veyâ hazret hasebiyle bir vecihden münkalib olur. Ya'ni sâhib-i keş- fin gördüğü sûret, kendi ayn-ı sâbitesinin “ayn”ı olmakla beraber, o sûreti, hangi hazrette görmüş ise, o hazretin îcâbına göre müşâhede eder. Zîrâ o sûret, hazarâtın muktezâlarına tebaan değişir. Meselâ hazarât-ı hamseden, mukābil iki âyîne vaz'edilip, râî ikisinin arasında kāim olsa, birinci âyîne-deki sûretinin sağı şahs-ı kāimin soluna; ve solu dahi sağına mukābil olur. Fakat o âyînedeki sûret mukābil olan diğer âyînede zâhir olduğu vakit, sağı ve solu şahs-ı kāimin sağına ve soluna tamâmıyla mutâbık bulunur. Fakat âyînede mer'î olan sûretin sağının, şahs-ı kāimin soluna tevâfuku umûm indinde ekseriyâ âdet-i câriye menzilesindedir; ve mâdemki âdet-i câriye sağın sola tekābülüdür, şu hâlde âyînedeki sûretin sağı râînin sağına tekā-bülü, âdet hilâfında olmuş demek olacağından intikâs, ya'ni terslik, zâhir olmuş olur. İşte bu zikrolunan ihtilafın hepsi, mahall-i tecellî olan hazretin atıyâtındandır. Binâenaleyh âyînede görünen sûret, her ne kadar râînin aynı ise de, âyînenin vazʼiyyet-i mahsûsasına ve râînin ona olan kurbiyyet-i hâssasına göre zâhir olur. Ve kezâlik birtakım âyîneler menzilesinde olan hazarât-ı ilâhiyye ve kevniyyede, her bir hazrette sâhib-i keşf olan râî bir sûret müşâhede etse, o sûret kendisinin sûretidir. Ancak hangi hazrette zâhir olmuş ise, o hazretin muktezâ-yı hakîkatine göre tahavvül eder. İmdi her bir kimseye vâsıl olan atâ-yı ilâhî, kendi ayn-ı sâbitesinden gelir. [2/70] فَمَن عَرَفَ اسْتِعْدَادَه عَرَفَ قَبُولَه ، وما كلُّ مَن عَرَفَ قبولَه يَعْرِفُ استعداده إلا بعد القبولِ إنْ كان يَعْرِفُه مُجْمَلًا ، إلا أنَّ بعض أهلِ النَّظَرِ مِن أصحاب العقول الضَّعِيفَةِ يَرَوْنَ أَنَّ اللهَ لمَّا ثَبَتَ عندهم أنَّه فَعَّالٌ لِمَا يَشَاءُ، جَوَّزُوا على اللَّهِ ما يُناقض الحكمة، وما هو الأمر عليه في نفسه، ولهذا عَدَلَ بعضُ النَّظَّارِ إلى نفي الإمكان وإثبات الوجوب بالذات وبالغير. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu hâl, parlak bir cisim karşısında, insanın kendisinden görünen şekle benzer. Nasıl ki bu yansıyan şekil, bakanın kendisinden başkası değildir. İşte o parlak cismin varlığı, insana kendi özünü görme niteliğini meydana getirdi. Aynı şekilde, Hakk'ın varlığında görünen suretler de, Hakk'ın varlık aynasında yansıyan sabit hakikatlerin şekilleridir. Bu sebeple, her bir keşif sahibinin Hakk'ın varlık aynasında gördüğü suret, kendi özünün ve hakikatinin, yani tekil sabit hakikatinin suretidir. Şu kadar var ki, bu gördüğü suret, mahal veya hazret (ilahi mertebe) itibarıyla bir yönden değişime uğrar. Yani keşif sahibinin gördüğü suret, kendi tekil sabit hakikatinin "aynı" olmakla beraber, o sureti hangi hazrette görmüş ise, o hazretin gereğine göre müşahede eder. Çünkü o suret, hazretlerin gerekliliklerine bağlı olarak değişir. Örneğin, beş hazretten (ilahi mertebelerden) karşılıklı iki ayna konulup, bakan ikisinin arasında durursa, birinci aynadaki suretinin sağı, duran şahsın soluna; ve solu da sağına karşılık gelir. Fakat o aynadaki suret, karşılıklı olan diğer aynada göründüğü zaman, sağı ve solu, duran şahsın sağına ve soluna tamamen uygun bulunur. Fakat aynada görünen suretin sağının, duran şahsın soluna denk gelmesi, genel olarak herkesin nezdinde cari bir âdet hükmündedir; ve mademki cari âdet sağın sola karşılık gelmesidir, bu durumda aynadaki suretin sağının bakanın sağına karşılık gelmesi, âdetin hilafına olmuş demek olacağından, intikas, yani terslik, ortaya çıkmış olur. İşte bu zikredilen ihtilafın hepsi, tecelli mahalli olan hazretin bağışlarındandır. Bu sebeple, aynada görünen suret, her ne kadar bakanın kendisi ise de, aynanın özel vaziyetine ve bakanın ona olan özel yakınlığına göre görünür. Ve aynı şekilde, birtakım aynalar hükmünde olan ilahi ve kevnî hazretlerde, her bir hazrette keşif sahibi olan bakan bir suret müşahede etse, o suret kendisinin suretidir. Ancak hangi hazrette görünmüş ise, o hazretin hakikat gereğine göre dönüşür. Şimdi, her bir kimseye ulaşan ilahi bağış, kendi tekil sabit hakikatinden gelir. [2/70] فَمَن عَرَفَ اسْتِعْدَادَه عَرَفَ قَبُولَه ، وما كلُّ مَن عَرَفَ قبولَه يَعْرِفُ استعداده إلا بعد القبولِ إنْ كان يَعْرِفُه مُجْمَلًا ، إلا أنَّ بعض أهلِ النَّظَرِ مِن أصحاب العقول الضَّعِيفَةِ يَرَوْنَ أَنَّ اللهَ لمَّا ثَبَتَ عندهم أنَّه فَعَّالٌ لِمَا يَشَاءُ، جَوَّزُوا على اللَّهِ ما يُناقض الحكمة، وما هو الأمر عليه في نفسه، ولهذا عَدَلَ بعضُ النَّظَّارِ إلى نفي الإمكان وإثبات الوجوب بالذات وبالغير.

İmdi isti'dâdını ârif olan kimse, kabûlünü dahi ârif olur; ve kabûlünü ârif olan her kimse, her ne kadar onu mücmelen ârif ise de isti'dâdını bilmez, illâ kabûlden sonra bilir. Şu kadar var ki, ukūl-i zaîfe ashâbın-dan olan ehl-i nazarın baʼzısı, kendilerinin indinde sâbit olduğu vakit, Allah'ın فَعَالٌ لِمَا يَشَاءُ [Dilediğini işleyicidir.] olduğunu görürler. Allah üzerine hikmete münâkız olan şeyi tecvîz ettiler; hâlbuki emr, nef-sinde onun üzerine değildir. Ve işte bunun için ba'zı nuzzâr, nefy-i imkâna ve bizzât ve bi'l-gayr isbât-ı vücûba tecavüz etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, yatkınlığını bilen kimse, kabulünü de bilir; ve kabulünü bilen her kimse, onu ne kadar toplu/icmâlî olarak bilse de yatkınlığını bilmez, ancak kabulden sonra bilir. Şu kadar var ki, zayıf akıl sahiplerinden olan ehl-i nazarın (akıl ve mantıkla düşünenlerin) bazısı, kendilerinin katında sabit olduğu zaman, Allah'ın فَعَالٌ لِمَا يَشَاءُ [Dilediğini işleyicidir.] olduğunu görürler. Allah üzerine hikmete aykırı olan şeyi caiz gördüler; hâlbuki iş, aslında onun üzerine değildir. Ve işte bunun için bazı nuzzâr (nazariyatçılar), imkânın nefyine (imkânsızlığına) ve bizzat ve bil-gayr (kendi kendine ve başkasıyla) vücubun (zorunluluğun) ispatına tecavüz etti.

HZ. Şeyh (r.a.) atâyâ-yı ilâhiyyenin mütenevvi' oluşu mahallin veyâ hazretin iktizâsına göre mütehavvil olmasından ileri geldiğini beyân bu- yurduktan sonra, fassın ibtidâsında mürûr eden وهم على قسمين: منهم من يَعْلَم ذلك مُجْمَلًا ، ومنهم مَن يَعْلَمُهُ مُفَصَّلًا [Ve onlar dahi iki kısım üzerinedir: Ve bunu mücmelen bilen onlardan biridir; ve onu mufassalan bilen de onlardan diğeridir.] kavline rücû' edip derler ki: “İstiʼdâdını bilen kimse, kabûlünü dahi bilir.” Ya'ni Hakk'ın tecellî ettiği hazrette ismin hakîkatini bilmesi sebebiyle o ismin istiʼdâdının kabûl ettiği şeyi de bilir. Zîrâ her bir isim için, onda mütecellî olan Hak'tan bir kabûl-i mahsûsu vardır. Latîf isminin kabûlü, Müntakim isminin kabûlünün gayrıdır; ve sâir esmâ da buna makıystir. Ve eser-i kevnî dahi mütecellî ile mütecellâ-aleyh arasında isim ile zâhir olup bu isim ile müsemmâ olur. Ve isti'dâdını kabûlünden bilen kimse her ne kadar isti'dâdını kable'l-kabûl mücmelen bilirse de, taf- sîlen bilmez; ancak kabûlden sonra bilir. Ya'ni bir kimseye bir feyz ve atâ gelse ve o tecellîyi kabûl etse, bu tecellîyi kabûl etmesinden bu atâyı taleb etmiş olan isti'dâdını bilir. Zîrâ istiʼdâdı olmasa idi, o feyzi kabûl etmez idi. Fakat her atânın kabûlünü ârif olanların hepsi, isti'dâdlarını mufassalan bilmezler. [2/71] Çünkü isti'dâda vukūf gāyet güçtür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.), ilâhî bağışların çeşitli oluşunun, mahallin veya hazretin gerekliliğine göre değişmesinden kaynaklandığını beyan buyurduktan sonra, bölümün başında geçen "وهم على قسمين: منهم من يَعْلَم ذلك مُجْمَلًا ، ومنهم مَن يَعْلَمُهُ مُفَصَّلًا" [Ve onlar dahi iki kısım üzerinedir: Ve bunu mücmelen bilen onlardan biridir; ve onu mufassalan bilen de onlardan diğeridir.] sözüne dönerek derler ki: "Yatkınlığını bilen kimse, kabulünü de bilir." Yani Hakk'ın tecellî ettiği hazrette ismin hakikatini bilmesi sebebiyle o ismin yatkınlığının kabul ettiği şeyi de bilir. Çünkü her bir isim için, onda tecellî eden Hak'tan özel bir kabul vardır. Latîf isminin kabulü, Müntakim isminin kabulünden başkadır; ve diğer isimler de buna kıyas edilir. Ve kevnî eser (oluş âlemindeki etki) dahi tecellî eden ile tecellî edilen arasında isim ile ortaya çıkar ve bu isim ile adlandırılır. Ve yatkınlığını kabulünden bilen kimse, her ne kadar yatkınlığını kabulden önce toplu olarak bilse de, ayrıntılı olarak bilmez; ancak kabulden sonra bilir. Yani bir kimseye bir feyiz ve bağış gelse ve o tecellîyi kabul etse, bu tecellîyi kabul etmesinden bu bağışı talep etmiş olan yatkınlığını bilir. Çünkü yatkınlığı olmasa idi, o feyzi kabul etmez idi. Fakat her bağışın kabulünü bilenlerin hepsi, yatkınlıklarını ayrıntılı olarak bilmezler. Çünkü yatkınlığa vâkıf olmak gayet güçtür.

Ma'lûm olsun ki, isti'dâd iki kısımdır: Birisi küllî ve kadîmdir; diğeri cüzî ve hâdistir. İstiʼdâd-ı küllî-i kadîm ilm-i ilâhîde sâbit olan eşyânın is- ti'dâdıdır ki, onunla vücûda istihkāk kesbedip onu kabûl ettiler; o da gayr-1 mec'ûldür, ya'ni gayr-ı muhdestir. İsti’dâd-ı cüz’î-i hâdis dahi “ayn”da mev- cûd olan eşyanın isti'dâdıdır. Bu isti'dâd, eşyânın ahvâl-i vücûdiyyeyi ve tavran-ba'de-tavr birtakım etvârın kabûlüne bâisdir. Evvelki isti'dâd vücûdî değildir, belki a'yân-ı sâbite için bir hâlet-i gaybiyyeden ibarettir. İkincisi vücûdî ve mec'ûldür; ve bu her iki isti'dâdın tafsîli bâlâda mürür etmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, yatkınlık iki kısımdır: Birisi küllî (tümel) ve kadîm (ezelî)dir; diğeri cüzî (tikel) ve hâdis (sonradan meydana gelmiş)tir. Küllî ve ezelî yatkınlık, ilâhî ilimde sabit olan eşyanın (varlıkların) yatkınlığıdır ki, onunla varlığa hak kazanıp onu kabul ettiler; o da gayr-i mec'ûldür (yapılmamış/verilmemiş istidat), yani gayr-ı muhdestir (sonradan yaratılmamıştır). Cüzî ve sonradan meydana gelmiş yatkınlık ise, "ayn"da (tekil hakikatte) mevcut olan eşyanın yatkınlığıdır. Bu yatkınlık, eşyanın varoluşsal halleri ve tavırdan tavıra (bir halden başka bir hale geçerek) birtakım durumların kabulüne sebep olur. İlk yatkınlık varoluşsal değildir, aksine sabit hakikatler için gaybî (görünmez) bir halden ibarettir. İkincisi varoluşsaldır ve mec'ûldür (yapılmış/kılınmış istidat); ve bu her iki yatkınlığın ayrıntısı yukarıda geçmiştir.

İmdi mezâhirin atâ-yı ilâhîyi kabûlleri ve Hakk'ın fiili ve irâde ve kud- retin taalluku onların isti’dâdlarına göre olduğu hâlde, Eşʼariyye gibi ukūl-i zaîfe ashâbından ba'zı ehl-i nazar, Allah için فَعَّالٌ لِمَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيد [Hak dilediğini işler ve murâd ettiği şeye de hükmeyler.] sıfatlarının sü- bûtunu müşâhede ettiklerinde, Allah üzerine hikmete mugāyir olan şeyi tecvîz ettiler de, Hakk'ın mümteni' olan şeylere kudreti olduğu i’tikādında bulundular; ve “i'dâm-ı vücûd” ve “îcâd-ı adem” gibi şeyleri câiz gördüler; ve hâlbuki emr, hakîkatte onların zannı gibi değildir. Onlar akıllarının zaʼfı hasebiyle mümteniâta kudretin taallukunu tenzîh zannettiler. Hakîkatte vücudun i'dâmı ve ademin îcâdı mümkin değildir. Ne var yok olur ve ne de yok var olur. Evet, “Hak dilediğini işler ve murâd ettiği şeye de hükmeyler”. Fakat onun “ilm”i şuûnât-ı malûmesinin suveri olan “ayân-ı sâbite”ye ve “irâde”si “ilm”ine ve “kudret”i dahi “irâde”sine tâbi’dir. Hükm-i ezelî eşyânın îcâdını bu hikmet üzere tertîb buyurmuştur. Ve eşyânın îcâdı bilkuvve zât-ı ahadiyyetinde mevcûd olan şuûnâtının fiilen izhârıdır. Yoksa adem-i mahza, ya'ni bilkuvve mevcûd olmayan şeye, vücûd vermek değildir. Zîrâ vücûd birdir. O da Hakk'ın vücûd-1 nâmütenâhîsidir. Mertebe-i akılda onun verâsı adem-i mahzdan ibârettir; ve bu gördüğümüz eşyâ o vücûda muzâf olan birer mevcûd-i itibârîdir. [2/72] Binâenaleyh onların adem-i mahza gitmeleri gayr-ı mümkindir. Bozulan suver ancak tebdîl-i şekl eder. İşte bu tâife Allah üzerine hikmete münâkız olan şeyi tevcîz ettikleri için, mütekellimînden olan ehl-i nazarın baʼzısı “nefy-i imkân”a, ve “bizzât ve bi'l-gayr vücûbun isbâtı”na tecavüz etti, ya'ni dedi ki: “Vücûd, vâhiddir; o da vâcibü'l-vücûddur; ve vücûdda ondan gayrısı yoktur; ve mümteniin vücûdu mümteni'dir. Fakat vâcibü'l-vücûdun bizzât ve bi'l-gayr vacib olması vardır. Ve bizzât vâcib olan Hakk'ın vücûdudur; ve bi'l-gayr vacib olan ise âlemin vücûdudur.” Binâenaleyh “bizzât ve bi'l-gayr vâcib”in isbâtıyla imkân nefyedilmiş oldu. Ve onlar “vâcibü'l-vücûdun bi'l-gayr vâcib olması vardır" demeleriyle, vücûd-ı hâricî olan mezâhir-i âlemi hesâba katarlar. Ve akl-ı nazarî erbâbı olan ulemâ-i İslâmiyyeyi ve bilcümle felâsifeyi ve hattâ erbâb-ı fenni şaşırtan dahi bu mezâhir-i kesîrenin vücûdudur. Hepsi vâcibü'l-vücûdu kabûl ederler; fakat bu eşyayı görünce: “Bu eşyâ nereden ve nasıl çıkmıştır; ve vâcibü'l-vücûd ile revâbıt ve münasebâtı nedir?" bunları idrâk edemeyip, her tâife bir türlü delîl-i aklî getirerek müddeâlarını isbâta çalışır; ve birçok kıyl ü kāle düşerler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mazharların (tecellî yerlerinin) ilâhî bağışı kabulleri ve Hakk'ın fiilinin, irâdesinin ve kudretinin onlara ilişkin olması, kendi yatkınlıklarına (isti'dâdlarına) göre olduğu hâlde, Eş'ariyye gibi zayıf akıl sahiplerinden bazı düşünürler, Allah için "فَعَّالٌ لِمَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيد" (Hak dilediğini işler ve murâd ettiği şeye de hükmeyler) sıfatlarının varlığını gözlemlediklerinde, Allah üzerine hikmete aykırı olan şeyi caiz gördüler de, Hakk'ın imkânsız olan şeylere kudreti olduğu inancında bulundular; ve "varlığın yok edilmesi" ve "yokluğun var edilmesi" gibi şeyleri mümkün gördüler; ve hâlbuki iş, hakîkatte onların zannı gibi değildir. Onlar akıllarının zayıflığı sebebiyle imkânsızlara kudretin ilişkin olmasını tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) zannettiler. Hakîkatte varlığın yok edilmesi ve yokluğun var edilmesi mümkün değildir. Ne var olan yok olur ne de yok olan var olur. Evet, "Hak dilediğini işler ve murâd ettiği şeye de hükmeyler." Fakat onun "ilim"i, bilinen hallerinin (şuûnât-ı malûmesinin) suretleri olan "sabit hakikatlere (a'yân-ı sâbite)" ve "irâde"si "ilim"ine ve "kudret"i dahi "irâde"sine tâbi'dir. Ezelî hüküm, eşyanın var edilmesini bu hikmet üzere tertip buyurmuştur. Ve eşyanın var edilmesi, bilkuvve (potansiyel olarak) ahadiyyet zâtında mevcut olan hallerinin (şuûnâtının) fiilen ortaya çıkarılmasıdır. Yoksa mutlak yokluğa, yani bilkuvve mevcut olmayan şeye, varlık vermek değildir. Çünkü varlık birdir. O da Hakk'ın sonsuz varlığıdır. Akıl mertebesinde onun ötesi mutlak yokluktan ibarettir; ve bu gördüğümüz eşya o varlığa izafe edilen birer itibari varlıktır. Bu sebeple onların mutlak yokluğa gitmeleri imkânsızdır. Bozulan suretler ancak şekil değiştirir. İşte bu tâife Allah üzerine hikmete aykırı olan şeyi caiz gördükleri için, kelâmcılardan olan bazı düşünürler "imkânın reddine" ve "bizzat ve bi'l-gayr (başkasıyla) vücûbun ispatına" tecavüz etti, yani dedi ki: "Varlık, tektir; o da vâcibü'l-vücûddur (varlığı zorunlu olandır); ve varlıkta ondan başkası yoktur; ve imkânsızın varlığı imkânsızdır. Fakat vâcibü'l-vücûdun bizzat ve bi'l-gayr vacip olması vardır. Ve bizzat vacip olan Hakk'ın varlığıdır; ve bi'l-gayr vacip olan ise âlemin varlığıdır." Bu sebeple "bizzat ve bi'l-gayr vacip"in ispatıyla imkân reddedilmiş oldu. Ve onlar "vâcibü'l-vücûdun bi'l-gayr vacip olması vardır" demeleriyle, haricî varlık olan âlem mazharlarını hesaba katarlar. Ve nazarî akıl sahipleri olan İslâm âlimlerini ve bilcümle filozofları ve hatta fen sahiplerini şaşırtan dahi bu çok sayıdaki mazharların varlığıdır. Hepsi vâcibü'l-vücûdu kabul ederler; fakat bu eşyayı görünce: "Bu eşya nereden ve nasıl çıkmıştır; ve vâcibü'l-vücûd ile bağıntıları ve münasebetleri nedir?" bunları idrak edemeyip, her tâife bir türlü aklî delil getirerek iddialarını ispat etmeye çalışır; ve birçok dedikoduya düşerler.

والمُحَقِّقُ مِنَّا يُثْبِتُ الإمكان، ويَعرِفُ حَضْرَتَه والمُمْكِنَ ما هو الممكـن ومـن

أَيْنَ هو ممكن، وهو بعَيْنِه واجب بالغير، ومن أَيْنَ صَحَّ عليه اسم الغيرِ الَّذي

اقتضى له الوجوب، ولا يعلم هذا التَّفْصِيلَ إِلَّا العُلَمَاءُ بِاللَّهِ خَاصَّةً.

Ve bizden muhakkik, imkânı isbât eder; ve onun hazretini ve mümki- ni ve mümkinin ne şey olduğunu ve onun nereden mümkin bulundu- ğunu; ve hâlbuki onun bi-aynihi vâcib-bi'l-gayr idiğini; ve kendisi için vücûb iktizâ eden gayr isminin nereden sahîh olduğunu bilir; ve bu tafsîli hâssaten ancak ulemâ-i billâh bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bizden olan muhakkik (gerçeği araştıran), imkânı (mümkün olmayı) ispat eder; ve onun (imkânın) yüceliğini ve mümkünü (mümkün olanı) ve mümkünün ne şey olduğunu ve onun nereden mümkün bulunduğunu; ve hâlbuki onun (mümkünün) aynen vâcib-bi'l-gayr (başkasıyla zorunlu var olan) olduğunu; ve kendisi için vücûb (zorunlu varlık) gerektiren gayr (başka) isminin nereden doğru olduğunu bilir; ve bu tafsîli (ayrıntıyı) özellikle ancak ulemâ-i billâh (Allah'ı bilen âlimler) bilir.

Ve emrin hakîkatini müşâhede eden bizim tâifeden bulunan muhak- kik, imtina-i vücûb ile beraber imkânı isbât eder. Zîrâ imkânın mertebesi vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasındadır. Ve onun hâzır olduğu mahalli bilir; ve onun mahall-i huzûru, vücûd-ı hâricîden evvel akıldır. Meselâ “si- yah” deriz, onun “ayn”ı akılda hâzırdır; ve o mertebede vücûd ve ademi iktizâ etmez; velâkin hâriçte sebebin vücûd ve ademinden [2/73] münfek değildir. Ve muhakkik, mümkini ve mümkinin ne şey olduğunu da bilir; ve mümkinin hakîkati, adem ile vücûddan mürekkebdir; ve onda adem- den bir mikdâr-ı mahsûs bulunduğu gibi, vücûddan dahi onda sâbit ve mütehakkık olan bir mikdâr vardır. Binâenaleyh mümkin hem mümtenii ve hem de vâcibi izhar eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Emrin hakikatini müşahede eden bizim taifeden bulunan muhakkik (gerçeği araştıran), imkânsızlık ile beraber imkânı ispat eder. Çünkü imkânın mertebesi sırf varlık ile sırf yokluk arasındadır. Ve onun hazır olduğu yeri bilir; ve onun hazır olduğu yer, dış varlıktan önce akıldır. Örneğin "siyah" deriz, onun "ayn"ı (hakikati) akılda hazırdır; ve o mertebede varlığı ve yokluğu gerektirmez; velakin hariçte sebebin varlığından ve yokluğundan ayrılmaz. Ve muhakkik, mümkini (mümkün olanı) ve mümkün olanın ne şey olduğunu da bilir; ve mümkün olanın hakikati, yokluk ile varlıktan mürekkeptir (birleşiktir); ve onda yokluktan özel bir miktar bulunduğu gibi, varlıktan dahi onda sabit ve gerçekleşmiş olan bir miktar vardır. Bu sebeple mümkün olan hem imkânsızı ve hem de vacibi (zorunlu varlığı) izhar eder (ortaya koyar).

Misâl: Suyun vücudunu vacib farzetmiş olsak, ona nazaran buz adem- den ibârettir; ve buzun mertebesi vücûd ile adem arasındadır. Ve vücûd-ı hâricîsinden evvel hâzır olduğu mahal akıldır; ve o mertebede vücûdu ve ademi iktizâ etmez; ve onun vücûdu sebebin vücûd ve ademinden ayrıl- maz; zîrâ sebeb mevcûd olunca zâhir olur; ve sebeb mürtefi' olunca zâil olur. Ve incimâd bir emr-i ademî ve izâfî olduğundan elimize bir mikdâr buz aldığımız vakit onda, o emr-i ademî ve izâfîden bir mikdâr-ı mahsûs olduğunu görürüz. Zîrâ “işte âlemde incimâd bu kadardır, bu cirmin hâri- cinde incimâd vâki' değildir” diyemeyiz; ve onda suyun, ya'ni vâcibin, vü- cûdundan dahi sâbit ve mütehakkık olan bir mikdâr vardır. Zîrâ “işte su- yun vücûdu bu kadar olup, o da bu buzda müteayyin olmuştur” denemez. Binâenaleyh buz hem mümteniin ve hem de vâcibin muzhiri olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Suyun varlığını zorunlu kabul etmiş olsak, ona göre buz yokluktan ibarettir; ve buzun mertebesi varlık ile yokluk arasındadır. Ve haricî varlığından önce hazır bulunduğu yer akıldır; ve o mertebede varlığı ve yokluğu gerektirmez; ve onun varlığı sebebin varlık ve yokluğundan ayrılmaz; çünkü sebep mevcut olunca ortaya çıkar; ve sebep ortadan kalkınca yok olur. Ve donma, ademî (yokluğa ait) ve izafî (bağıntılı) bir iş olduğundan, elimize bir miktar buz aldığımız zaman onda, o ademî ve izafî işten belirli bir miktar olduğunu görürüz. Çünkü "işte âlemde donma bu kadardır, bu cismin dışında donma meydana gelmez" diyemeyiz; ve onda suyun, yani zorunlu varlığın, varlığından da sabit ve gerçekleşmiş olan bir miktar vardır. Çünkü "işte suyun varlığı bu kadar olup, o da bu buzda belirginleşmiştir" denemez. Bu sebeple buz hem imkânsızın hem de zorunlu varlığın zuhur yeri olmuş olur.

Ve muhakkik, mümkinin nereden mümkin olduğunu da bilir. Ve “mümkin” vücûdda, vücûd ile adem beyninde nisbet-i ademiyyedir; ve o nisbet vücûd üzerine zâid olarak gelmiş bir şey değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve muhakkik (gerçeği araştıran, hakikati bilen kişi), mümkinin (varlığı da yokluğu da mümkün olanın) nereden mümkin olduğunu da bilir. Ve "mümkin" varlıkta, varlık ile yokluk arasında yokluğa ait bir bağıntıdır; ve o bağıntı varlığın üzerine fazladan gelmiş bir şey değildir.

Misâl: La'l rengindeki boya ile yeşil boya yekdîğerine karıştırılsa, deniz renginde koyu bir mâî renk hâsıl olur: Onun vücûd-ı hâricîsi madûm idi. Mevcud olan iki boyanın imtizâcından husûle geldi; ve onun vücûdu iki boyanın vücûdunu tezyîd etmedi; belki onların bilkuvve mevcûd ve bilfiil madûm olan bir nisbeti idi. Ve kezâ buzun vücûdu suya nisbeten bir vü- cûd-ı izâfî ve ademîdir. Su donup buz olmakla vücûdu ziyâdeleşmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Lâl rengindeki boya ile yeşil boya birbirine karıştırılsa, deniz renginde koyu bir mavi renk oluşur: Onun dış varlığı yoktu. Mevcut olan iki boyanın karışımından meydana geldi; ve onun varlığı iki boyanın varlığını artırmadı; aksine onların potansiyel olarak mevcut ve fiilen yok olan bir bağıntısı idi. Ve aynı şekilde buzun varlığı suya göre izafî bir varlık ve yokluktur. Su donup buz olmakla varlığı artmadı.

Ve kezâ muhakkik, mümkinin “ayn”ıyla vâcib-bi'l-gayr olduğunu da bilir. Zîrâ vücudun vücûbu "bizzât" olursa, ona “vâcib-bi'z-zât" derler; ve eğer "bi'l-gayr” olursa ona da “vâcib-bi'l-gayr” derler ki, bu da âlemin [2/74] vücûdudur. Ve âlemin vücûdu ise, vâcibü'l-vücûdun taayyününden ibârettir; ve taayyünât dahi bâlâda îzâh olunduğu üzere, vücûd ile adem arasında vâki' olup hem mümteni' ve hem de vâcibin muzhiridir. Bu da vücûd-ı mümkin olup “ayn”ıyla vâcib-bi'l-gayrdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve aynı şekilde muhakkik (gerçeği araştıran kişi), mümkinin (varlığı zorunlu olmayan şeyin) "ayn"ıyla (özüyle) vâcib-bi'l-gayr (başkasıyla zorunlu var olan) olduğunu da bilir. Çünkü varlığın zorunluluğu "bizzât" (kendi kendine) olursa, ona "vâcib-bi'z-zât" (zâtıyla zorunlu var olan) derler; ve eğer "bi'l-gayr" (başkasıyla) olursa ona da "vâcib-bi'l-gayr" derler ki, bu da âlemin [2/74] varlığıdır. Ve âlemin varlığı ise, vâcibü'l-vücûdun (varlığı zorunlu olanın) taayyününden (belirginleşmesinden) ibarettir; ve taayyünât (belirginleşmeler) dahi yukarıda açıklandığı üzere, varlık ile yokluk arasında meydana gelip hem mümteni' (imkânsız) ve hem de vâcibin (zorunlu var olanın) zuhur ettiricisidir. Bu da mümkinin varlığı olup "ayn"ıyla vâcib-bi'l-gayrdır.

Ve kezâ muhakkik, kendisi için vücûb iktizâ eden "gayr" isminin ne- reden sahîh olduğunu da bilir. Zîrâ “vâcibül-vücûd” lafzı, hadd-i zâtında “vâcibü'l-vücûd-ı biz-zât”ın ismidir. “Vâcibü'l-vücûd-ı bi'l-gayr”a bu is- min ıtlâkı, kendi vasfını giydirmesi cihetinden bu gayr üzerine vâki' olan istîlâsı sebebiyledir. Zîrâ Hak, Semî', Basîr ve Mürîd olduğu gibi, bu sı- fatlar insanda dahi zâhirdir. Meselâ buzun vücûdu kable'z-zuhûr madûm iken, suyun nisbet-i zâtiyyesinden ibâret bulunan incimâd vâki' olunca, o buz suyun taayyününden ibâret olduğu hâlde, bi-hasebiʼz-zâhir, onun gay- rı olur; ve tahâret olunamamak ve vaz'edildiği kabın şekline tâbi' olmamak ve cereyan etmemek gibi, birçok vecihlerden, aslı olan suya mugāyirdir. Fakat temâs ettiği şeyi ıslatmak ve susamış olan kimse onu yediği vakit kandırmak gibi onda suyun birtakım evsâfı dahi zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve aynı şekilde muhakkik (gerçeği araştıran), kendisi için zorunluluk gerektiren "gayr" (başka) isminin nereden doğru olduğunu da bilir. Çünkü "vâcibü'l-vücûd" (varlığı zorunlu olan) lafzı, kendi özünde "vâcibü'l-vücûd-ı biz-zât"ın (zâtı itibarıyla varlığı zorunlu olanın) ismidir. "Vâcibü'l-vücûd-ı bi'l-gayr"a (başkası sebebiyle varlığı zorunlu olana) bu ismin verilmesi, kendi vasfını giydirmesi yönünden bu gayr üzerine gerçekleşen hâkimiyeti sebebiyledir. Çünkü Hak Teâlâ, Semî' (işiten), Basîr (gören) ve Mürîd (dileyen) olduğu gibi, bu sıfatlar insanda dahi görünür. Örneğin, buzun varlığı ortaya çıkmadan önce yok iken, suyun zâtî bağıntısından ibaret olan donma gerçekleşince, o buz suyun taayyününden (belirginleşmesinden) ibaret olduğu hâlde, görünüşe göre, onun gayrı (başkası) olur; ve temizlenememek, konulduğu kabın şekline tâbi' olmamak ve akmamak gibi birçok yönden, aslı olan suya aykırıdır. Fakat temas ettiği şeyi ıslatmak ve susamış olan kimse onu yediği vakit kandırmak gibi onda suyun birtakım vasıfları dahi görünür.

İşte mümkin hakkındaki bu tafsîlâtı ve vücûhu arasındaki farkı ve on- ların envå-ı istiʼdâdâtını, ancak hâssaten ulemâ-i billâh bilir. Kesret-i taay- yünât ve niseb ve izâfât ile vücûd-ı vâhid-i hakîkîden muhtecib olan ve ehl-i nazardan bulunan ulemâ bu hakîkati idrâk edememişlerdir. Binâe- naleyh muhakkikîn indinde hakîkatte “vücûd-ı mutlak” ile “vücûd-ı mu- kayyed"den gayrı bir şey yoktur; ve vücudun hakîkati ikisinde de birdir; ve ıtlâk ile takyîd ancak niseb-i zâtiyyeden ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte mümkün hakkındaki bu ayrıntıları ve veçheleri arasındaki farkı ve onların çeşit çeşit yatkınlıklarını, ancak özellikle Allah âlimleri bilir. Çok sayıdaki taayyünler (belirginleşmeler), nispetler ve izafetler (bağıntılar) sebebiyle hakiki tek varlıktan gizlenmiş olan ve nazariyatçı âlimler bu hakikati idrak edememişlerdir. Bu sebeple muhakkikler (gerçeği araştıranlar) katında hakikatte "mutlak varlık" ile "kayıtlı varlık"tan başka bir şey yoktur; ve varlığın hakikati ikisinde de birdir; ve mutlaklık ile kayıtlılık ancak zâta ait bağıntılardan ibarettir.

وعلى قَدَم شِيث يكونُ آخِرُ مَوْلُودٍ يُولَدُ مِن هذا النوع الإنساني، وهو حَامِلُ

أسراره، وليس بعده ولـد فـي هـذا النوع، فهو خاتم الأولاد، وتُولَدُ مَعَهُ أُخْتٌ

له، فَتَخْرُجُ قَبْلَه، ويَخْرُجُ بعدها يكون رأسه عند رِجْلَيْها، ويكونُ مَوْلِدُه

بالصِّين، ولُغَتُه لُغَةُ بَلَدِه ، ويَسْرِي العُقْمُ في الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ، فَيَكْثُرُ النِّكَاحُ

من غيرِ وَلَادَةٍ، وَيَدْعُوهُم إِلى اللَّهِ فَلا يُجَابُ.

[2/75] Bu nev'-i insânîden doğan son mevlûd, “kadem”i Şîs üze- rine olur; ve o onun hâmil-i esrârıdır; ve ondan sonra bu nevi'den bir veled yoktur. Binâenaleyh o, hâtem-i evlâddır; ve onunla beraber hemşîresi doğar, ondan evvel çıkar; ve o, başı onun iki ayağı indinde olduğu hâlde, hemşîresinden sonra çıkar; ve onun mevlidi Çin'de olur; ve lugatı, şehrinin lugatıdır. Ve erkekte ve kadında kısırlık sârî olur. Binâenaleyh onlarda vilâdetsiz nikâh çok olur; ve onları Allâh'a da'vet eder, îcâbet olunmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu insan türünden doğan son varlık, Şîs üzerine "kadem"i (ayak basması) olur; ve o, Şîs'in sırlarının taşıyıcısıdır; ve ondan sonra bu türden bir çocuk yoktur. Bu sebeple o, çocukların sonuncusudur; ve onunla beraber kız kardeşi doğar, ondan önce çıkar; ve o, başı kız kardeşinin iki ayağının altında olduğu hâlde, kız kardeşinden sonra çıkar; ve onun doğumu Çin'de olur; ve dili, şehrinin dilidir. Ve erkekte ve kadında kısırlık yaygın olur. Bu sebeple onlarda çocuksuz nikâh çok olur; ve onları Allah'a davet eder, icabet olunmaz.

Ya'ni ulûm-i vehbiyye ibtidâ suver-i insâniyye içinde Şîs (a.s.) ile zâhir olmuş ve atâyânın miftâhı dahi onun elinde bulunmuş idi. Şîs (a.s.) mat- laıyla başlayan bu manzûme-i insâniyye yine o matla' ile hatmolunmuş olmak için, nev'-i insânîden mütevellid olan son çocuk vehb-i ilâhî mer- tebesinin hatmiyeti ile zâhir olur; ve bu çocuk kemâl-i ilâhînin meclâsı olan mezâhir-i insâniyyenin sonudur. Ya'ni vehb-i ilâhî olan ulûm-i ilkāîye salâhiyet, nev'-i insânî içinde Şîs (a.s.) ile açılır ve bu çocuk ile kapanır. Binâenaleyh bu son çocuk Şîs (a.s.)ın “kadem”i üzere olup onun esrârını hâmildir. Ve bu hâtem-i evlâddan sonra bu nev'-i insânîden, ya'ni ulûm-i ilkāîye sâlih bulunan insanların nev'inden, bir çocuk doğmaz. Doğanlar insan sûretinde hayvan olur. Zîrâ onların himmetleri fî-zamâninâ pek çok emsâli görüldüğü üzere, kemâl-i râhatla istedikleri şeyleri yemek ve içmek; ve keyifleri vech ile uyumak ve gezmek; ve beğendikleri dişileriyle serbestçe çiftleşmek; ve zevk-i hayât tabîr ettikleri bu menâfi'-i nefsâniy- yeyi alâ-vechi'l-kemâl istîfâ edebilmek için servet ve yesâra mâlik olmak kasdıyla, terakkiyât-ı medeniyye ve mücadele-i hayâtiyye nâmı altında sarf-ı mesâî etmek esâslarından ibaret olur. Ve kendilerine, nizâm-ı cem'iy- yet-i beşeriyye için hiç olmazsa kavâid-i ahlâkiyyeye riâyet etmeleri teklîf olunsa, “Ahlâk emr-i i'tibârîdir” derler. Halbuki gece gündüz pek ziyâde ehemmiyetle düşündükleri vücûdları dahi itibârîdir. Eğer bunlar sözleri- nin eri olsalar her iʼtibârî şeye ehemmiyet vermedikleri gibi, vücûdlarına da ehemmiyet vermemeleri lâzım gelirdi. Binâenaleyh onların düstûr-ı esâsî-leri "ezvâk-ı hayâtiyyenin istîfâsı için her nevi' vesâite müracaat câizdir; şu kadar ki, vücûdun selâmeti şarttır” kavliyle hulâsa olunabilir. İşte bir hay-vanın lisânı olsaydı, söyleyebileceği [2/76] şey dahi bundan ibaret olurdu. Bunların heykelleri ve ecsâdı, heyâkil-i hayvâniyyeden daha mükemmel olduğu hâlde, onların derecesine sukūtlarına bakılırsa أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ )A'raf 7/179) [İşte onlar hayvânât-ı ehliyye gibidirler ve belki onlar-dan daha şaşkındırlar.] âyet-i kerîmesinin ne kadar belîğ bir ta'rîf-i ilâhî olduğu tezahür eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani vehbî ilimler (Allah vergisi ilimler) başlangıçta insanî suretler içinde Şîs (a.s.) ile ortaya çıkmış ve bağışların anahtarı da onun elinde bulunmuş idi. Şîs (a.s.)'ın başlangıcıyla başlayan bu insanlık manzumesi yine o başlangıç ile sona ermiş olmak için, insan türünden doğan son çocuk ilâhî vehb mertebesinin sonu olarak ortaya çıkar; ve bu çocuk ilâhî kemâlin tecelli yeri olan insanî mazharların sonuncusudur. Yani ilâhî vehb olan ilkaî ilimlere (ilham yoluyla gelen ilimlere) salâhiyet, insan türü içinde Şîs (a.s.) ile açılır ve bu çocuk ile kapanır. Buna göre bu son çocuk Şîs (a.s.)'ın "kadem"i (ayak izi, makamı) üzere olup onun sırlarını taşır. Ve bu evlatların sonuncusundan sonra bu insan türünden, yani ilkaî ilimlere elverişli bulunan insanların türünden, bir çocuk doğmaz. Doğanlar insan suretinde hayvan olur. Çünkü onların himmetleri, zamanımızda pek çok benzeri görüldüğü üzere, tam bir rahatlıkla istedikleri şeyleri yemek ve içmek; ve keyiflerine göre uyumak ve gezmek; ve beğendikleri dişileriyle serbestçe çiftleşmek; ve hayat zevki tabir ettikleri bu nefsanî menfaatleri tam olarak elde edebilmek için servet ve zenginliğe sahip olmak kastıyla, medenî ilerlemeler ve hayat mücadelesi adı altında çaba sarf etmek esaslarından ibaret olur. Ve kendilerine, insan toplumunun düzeni için hiç olmazsa ahlâkî kurallara riayet etmeleri teklif olunsa, "Ahlâk itibârî bir iştir" derler. Halbuki gece gündüz pek çok önemle düşündükleri varlıkları dahi itibârîdir. Eğer bunlar sözlerinin eri olsalar her itibârî şeye önem vermedikleri gibi, varlıklarına da önem vermemeleri lâzım gelirdi. Buna göre onların temel düsturları "hayatî zevklerin elde edilmesi için her türlü araca başvurmak caizdir; şu kadar ki, vücudun selameti şarttır" kavliyle özetlenebilir. İşte bir hayvanın lisanı olsaydı, söyleyebileceği şey dahi bundan ibaret olurdu. Bunların heykelleri ve bedenleri, hayvanî heykellerden daha mükemmel olduğu halde, onların derecesine düşmelerine bakılırsa أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'raf 7/179) [İşte onlar evcil hayvanlar gibidirler ve hatta onlardan daha şaşkındırlar.] ayet-i kerimesinin ne kadar beliğ bir ilâhî tarif olduğu ortaya çıkar.

Hâtem-i evlâd ile beraber onun kız kardeşi dahi doğar, ya'ni ikiz ola-rak doğarlar. Zîrâ hâtem-i evlâd, vehb-i ilâhî mertebesinin hatmiyetidir. Ve atâ-yı ilâhî, hademe-i esmâdan bir hâdimin iki eli üzerine vâki' olur. Nitekim tafsîli yukarıda geçti. Ve esmânın “iki el”inden murâd biri “fâil" ve diğeri “münfail” olmak üzere iki sûrette mütecellî olmasıdır; ve insan dahi tekvîn-i timsâlde iki el ile mütecellîdir. Bir yedi ile fâil, ve diğer yedi ile münfaildir; ve fâil erkek, münfail kadındır; ve erkek ile kadın “insan" mefhûmu tahtında mündemicdir. İşte menşei esmâ olan atâyâ-yı ilâhiyye de böyledir. Bu sırra mebnî hâtem-i evlâd hemşîresiyle ikiz olarak doğar; ve hemşîresi hâtem-i evlâddan evvel; ve o, ondan sonra çıkar; ve hâtem-i ev-lâdın başı, hemşîresinin iki ayağı tarafında vâki' olur. Zîrâ atâyâ-yı ilâhiyye mevridin, ya'ni mahallin, ve münfailin isti'dâdı hasebiyle zâhir olur. Binâe-naleyh fâilin eseri zâhir olabilmek için ibtidâ münfailin vücûdu lâzımdır. Onun için “insan" mefhûmunun yed-i münfaile ve kābilesi olan kadın ibtidâ çıkar; ve vehb-i ilâhî mertebesinin hatmiyeti olan hâtem-i evlâd ise, yed-i fâile olmak hasebiyle hemşîresinden sonra doğar. Ve sebeb-i his ve hareket olan cümle-i asabiyyesinin mahalli bulunan başı, kuvâ-yı nefsâniy-yesinin hey'et-i mecmuasını câmi' olduğundan ve kuvâ-yı nefsâniyyenin hükümrân olduğu mahal, esfel-i sâfilîn-i tabîat bulunduğundan, hemşî-resinin uzv-1 esfeli olan ayakları tarafında vâki' olur. Ve ulûm-i ilâhiyye-i zevkiyye ehlullâh için kuvâdan hâsıldır; ve bu kuvâ hasebiyle de muhtelif-tir. Binâenaleyh o ulûm ihtilâf-ı kuvâ ile muhteliftir. Fakat ihtilâf-ı kuvâ ile muhtelif olan bu ulûm, ayn-ı vâhide olan hüviyyet-i Hakk'a râci’dir; ve bu hikmet, hikmet-i ahadiyye olup "ilm-i ercül”dendir; ve ilm-i ercülün taf- sîli Fass-ı Hûdîde beyân olunmuştur. İşte bu sırra mebnî hâtem-i evlâdın başı, hemşîresinin ayakları tarafında vâki' olur. Ve onun doğduğu mahal Çin'dir; ve kendisi Çin ahalisinin lisânıyla tekellüm eder; ve Çin memleketi, nev'-i insânın menşe'-i zuhûru olan Asya kıtasının aksâsıdır. Hâtem-i evlâd olduğu için bu kıt'anın nihâyetindeki bir memlekette doğar; ve o doğduktan sonra erkek ve kadın arasında çok mücâmaa vâki' olur ise de çocuk hâsıl olmaz; kadınlar kısır olur. Binâe- naleyh onların mücâmaaları bilâ-mahsûl zevk-i hayvânîden ibaret kalır. [2/77] Ve hâtem-i evlâd kavmini Allâh'a, ya'ni kesretten vahdete, da'vet ederse de, kabûl etmezler. Zîrâ mezhebleri tenâsüh üzerine binâ olunmuş- tur; ve tenâsüh ise nesh-i tenâsülü iktizâ etmiştir. Kendilerinin isti'dâdı budur. Binâenaleyh nesh-i zâhirînin vukūu için onların da'vete icâbet et- memeleri ve dalâlette sâbit olmaları lâzım gelir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâtem-i evlâd (son çocuk) ile beraber onun kız kardeşi de doğar, yani ikiz olarak doğarlar. Çünkü hâtem-i evlâd, ilâhî bağış mertebesinin sonuncusudur. Ve ilâhî ihsan, isimlerin hizmetçilerinden bir hizmetçinin iki eli üzerine meydana gelir. Nasıl ki ayrıntısı yukarıda geçti. Ve isimlerin “iki el”inden maksat, biri “fâil” (eden) ve diğeri “münfail” (edilgen) olmak üzere iki şekilde tecelli etmesidir; ve insan da suret oluşturmada iki el ile tecelli eder. Bir eliyle fâil, ve diğer eliyle münfaildir; ve fâil erkektir, münfail kadındır; ve erkek ile kadın “insan” kavramı altında toplanmıştır. İşte menşei isimler olan ilâhî ihsanlar da böyledir. Bu sırra dayanarak hâtem-i evlâd kız kardeşiyle ikiz olarak doğar; ve kız kardeşi hâtem-i evlâddan önce; ve o, ondan sonra çıkar; ve hâtem-i evlâdın başı, kız kardeşinin iki ayağı tarafında meydana gelir. Çünkü ilâhî ihsanlar, mevridin, yani mahallin, ve münfailin yatkınlığına göre ortaya çıkar. Bu sebeple fâilin eseri ortaya çıkabilmek için öncelikle münfailin varlığı gereklidir. Onun için “insan” kavramının münfail ve kabul edici eli olan kadın öncelikle çıkar; ve ilâhî bağış mertebesinin sonuncusu olan hâtem-i evlâd ise, fâil el olması sebebiyle kız kardeşinden sonra doğar. Ve his ve hareketin sebebi olan sinir sisteminin mahalli bulunan başı, nefsânî kuvvetlerinin bütününü topladığından ve nefsânî kuvvetlerinin hükümran olduğu mahal, tabiatın en aşağı mertebesi bulunduğundan, kız kardeşinin en aşağı uzvu olan ayakları tarafında meydana gelir. Ve zevkî ilâhî ilimler ehlullah için kuvvetlerden hâsıldır; ve bu kuvvetlere göre de farklıdır. Bu sebeple o ilimler kuvvetlerin farklılığı ile farklıdır. Fakat kuvvetlerin farklılığı ile farklı olan bu ilimler, tek bir hakikat olan Hakk'ın hüviyetine döner; ve bu hikmet, ahadiyet hikmeti olup "ayak ilmi"ndendir; ve ayak ilminin ayrıntısı Hûd Fassı'nda açıklanmıştır. İşte bu sırra dayanarak hâtem-i evlâdın başı, kız kardeşinin ayakları tarafında meydana gelir. Ve onun doğduğu mahal Çin'dir; ve kendisi Çin ahalisinin lisanıyla konuşur; ve Çin memleketi, insan türünün ortaya çıkış menşei olan Asya kıtasının en uzak yeridir. Hâtem-i evlâd olduğu için bu kıtanın nihayetindeki bir memlekette doğar; ve o doğduktan sonra erkek ve kadın arasında çok cinsel ilişki meydana gelse de çocuk hâsıl olmaz; kadınlar kısır olur. Bu sebeple onların cinsel ilişkileri verimsiz hayvânî zevkten ibaret kalır. Ve hâtem-i evlâd kavmini Allah'a, yani kesretten vahdete, davet etse de, kabul etmezler. Çünkü mezhepleri tenasüh (ruh göçü) üzerine kurulmuştur; ve tenasüh ise neslin kesilmesini gerektirmiştir. Kendilerinin yatkınlığı budur. Bu sebeple zahirî neslin kesilmesinin meydana gelmesi için onların davete icabet etmemeleri ve sapıklıkta sabit olmaları lâzım gelir.

فإذا قَبَضَه اللهُ وقَبَضَ مُؤْمِنِي زَمَانِهِ بَقِيَ مَن بَقِيَ مِثْلَ البَهَائِمِ، لَا يُحِلُّونَ

حَلَالًا ولا يُحَرِّمُونَ حَرَامًا ، يَتَصَرَّفُونَ بِحُكْمِ الطَّبِيعَةِ شَهْوَةً مُجَرَّدَةً عن العقل

والشَّرْعِ، فَعَلَيْهِم تَقُومُ السَّاعَةُ.

İmdi Allah Teâlâ onu ve onun zamânında olan mü'minleri kabzey- ledikde, kalan behâyim gibi kalır. Helâli helâl ve harâmı harâm bil- mezler. Tabîat hükmüyle, akıl ve şer'den mücerred olan şehvet ile tasarruf ederler. Binâenaleyh kıyamet onların üzerine kopar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah onu ve onun zamanında olan müminleri vefat ettirdiğinde, geriye kalanlar hayvanlar gibi kalır. Helali helal, haramı haram bilmezler. Doğa hükmüyle, akıldan ve şeriattan arınmış olan şehvet ile hareket ederler. Bu sebeple kıyamet onların üzerine kopar.

Ya'ni hâtem-i evlâd ile onun zamânındaki mü'minler âhirete intikāl ettikten sonra, insan sûretinde berhayât kalanlar, hayvanât gibi kalırlar. Onların harekâtı ne mîzân-ı akla muvâfık ve ne de kānûn-ı şer'e mutâbık- tır. Şehvetten ibaret olan hükm-i tabîat ile hareket ederler. Dağlarda yu- larsız gezen hayvanlar gibi yaşarlar. Binâenaleyh nev'-i insânın halkından maksûd olan gāye fevtolmuş olur; ve bu şecere-i âlem semeresiz kalır; ve âlem-i hilkat, Adem'den evvel nasıl ki bî-rûh bir cesed-i müsevvâ gibi idiy- se, hâtem-i evlâd ile mü'minlerin vefâtından sonra yine o hâlde kalır; ve kıyâmet şirâr-ı nâs üzerine kopar. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ إِلَّا عَلَى شِرَارِ النَّاسِ ya'ni "Kıyamet ancak şirâr-ı nâs üzerine kopar”164 ve شَرُّ النَّاسِ مَنْ قَامَتِ الْقِيَامَةُ عَلَيْهِ وَهُوَ حَيٌّ ya'ni "Nâsın şerlisi o kimsedir ki, kıyâmet onun üzerine kopar, hâlbuki o diridir.”165 Zîrâ yeryüzünde “Allah, Allah" diyen bulundukça kıyâmet kopmaz. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyurur: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَالُ فِي الْأَرْضِ الله الله ]Yeryüzünde “Allah, Allah” diyen bulundukça kıyâmet kopmayacaktır.]166 Ve “Allah” diyenden murâd “insân-ı kâmil”dir. Çünkü insân-ı kâmil “Allah" ism-i câmiinin mazharıdır; ve hakkıyla “Allah” diyen ancak odur. Onun gayrısında [2/78] bu kābiliyet yoktur. Zamânının insân-ı kâmili olan hâtem-i evlâdın intikālinden sonra âlemin rûhu zâil olup meyyit hükmünde kalır; ve kıyâmet-i kübrâ kāim olur. Zîrâ mezâhirden her birisinin eceli vardır. Alem dahi mezâhirden bir mazhar olduğundan onun dahi eceli gelir, ölür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, hâtem-i evlâd (son evlat) ve onun zamanındaki müminler ahirete intikal ettikten sonra, insan suretinde hayatta kalanlar, hayvanlar gibi kalırlar. Onların hareketleri ne akıl ölçüsüne uygun ne de şeriat kanununa mutabıktır. Şehvetten ibaret olan tabiat hükmüyle hareket ederler. Dağlarda yularsız gezen hayvanlar gibi yaşarlar. Bu sebeple, insan türünün yaratılışından maksat olan gaye kaybolmuş olur; ve bu âlem ağacı semeresiz kalır; ve yaratılış âlemi, Adem'den önce nasıl ki ruhsuz, biçimlendirilmiş bir ceset gibi idiyse, hâtem-i evlâd ve müminlerin vefatından sonra yine o halde kalır; ve kıyamet şirâr-ı nâs (insanların en şerlileri) üzerine kopar. Nasıl ki hadîs-i şerîfte buyurulur: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ إِلَّا عَلَى شِرَارِ النَّاسِ yani "Kıyamet ancak şirâr-ı nâs üzerine kopar”164 ve شَرُّ النَّاسِ مَنْ قَامَتِ الْقِيَامَةُ عَلَيْهِ وَهُوَ حَيٌّ yani "İnsanların şerlisi o kimsedir ki, kıyamet onun üzerine kopar, halbuki o diridir.”165 Çünkü yeryüzünde “Allah, Allah" diyen bulundukça kıyamet kopmaz. Nasıl ki (S.a.v.) Efendimiz buyurur: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَالُ فِي الْأَرْضِ الله الله ]Yeryüzünde “Allah, Allah” diyen bulundukça kıyamet kopmayacaktır.]166 Ve “Allah” diyenden murat insân-ı kâmil'dir. Çünkü insân-ı kâmil “Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) mazharıdır; ve hakkıyla “Allah” diyen ancak odur. Onun dışındakilerde [2/78] bu kabiliyet yoktur. Zamanının insân-ı kâmili olan hâtem-i evlâdın intikalinden sonra âlemin ruhu zail olup ölü hükmünde kalır; ve kıyamet-i kübrâ (büyük kıyamet) kaim olur. Çünkü mazharlardan (tecelli yerlerinden) her birisinin eceli vardır. Âlem dahi mazharlardan bir mazhar olduğundan onun dahi eceli gelir, ölür.

14 Rebîu'l-âhir 1335 ve 24 Kânûn-i sânî 1332 [6 Şubat 1917], Salı gecesi saat 5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14 Rebiülahir 1335 ve 24 Kânun-i Sânî 1332 [6 Şubat 1917], Salı gecesi saat 5

Sürh-i Mesnevî-i Şerîf.167 در بیان آنکه عطای حق سبحانه تعالی و قدرت او موقوف قابلیت نیست همچون داد خلقان که آنرا قابلیت باید زیرا که عطای حق تعالی قدیم است و قابلیت حادث . عطا صفت حقست جل جلاله و قابلیت صفت مخلوق، و قديم موقوف حادث نباشد. Tercüme: "Hak Teâlâ hazretlerinin atâsı ve kudreti, kābiliyete mevkūf olan halâyıkın atâsı ve kudreti gibi, kābiliyete mevkūf değildir. Zîrâ atâ-yı Hak kadîm ve kabiliyet ise hâdisdir. Atâ, Hakk'ın sıfatı ve kabiliyet ise, mahlûkun sıfatıdır; ve kadîm, hâdise mevkūf olmaz." Şerh: Bu fass-ı münîfin ibtidâsında îzâh olunduğu üzere atâyâ, biri zâtî, diğeri esmâî olmak üzere iki kısımdır: Atâyâ-yı zâtiyye, zât-ı ahadiyyette mahfî ve müstehlek olup, zuhûr talebinde bulunan sıfât ve esmâya, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtıyla, kendi zâtına tecellîsi sûretiyle, ilm-i ilâhîsinde vücûd bahşetmesidir ki, buna “feyz-i akdes” derler. Ve bu âtâ Hakk'ın ik- tizâ-yı zâtîsi olduğundan, mertebe-i ilimde peydâ olan ve suver-i esmâdan ibaret bulunan ayân-ı sâbite için kābiliyet şart değildir. Zîrâ ayân-ı sâbite Hakk'ın niseb ve şuûnâtının sûretleridir; ve Hakk'ın şuûnâtı ise, kendi vü- cûdunun “ayn"ıdır; ve Hakk'ın vücûduyla beraber kadîmdir. Binâenaleyh Hakk'ın atâ-yı zâtîsi kadîm olur. Fakat vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın “merte- be-i ilim”den “mertebe-i ayn”a tenezzülü ve mezâhir-i kevniyye sûretlerin- de takayyüdü, a'yân-ı sabite hasebiyle olduğundan ve âlem-i kevnde her bir mazhara vârid olan atâyâ kendi ism-i hâssının isti'dâdına göre bulun- duğundan, bu atâyâ-yı esmâiyyede kābiliyet şarttır; ve âlem-i kevnde vâki' olan [2/79] bu tecelliyât-ı esmâiyyeye "feyz-i mukaddes" derler. Mesnevî: چاره آن دل عطای مبدلیست داد او را قابلیت شرط نیست بلکه شرط قابلیت داد اوست داد لب و قابلیت هست پوست &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mesnevî-i Şerîf Şerhi. 167. Allah Teâlâ'nın bağışının ve kudretinin, yaratılmışların bağışı gibi kabiliyete bağlı olmadığına dairdir; çünkü yaratılmışların bağışı için kabiliyet gerekir, oysa Allah Teâlâ'nın bağışı kadîm (ezelî)dir ve kabiliyet hâdis (sonradan meydana gelmiş)tir. Bağış, Allah'ın sıfatıdır; kabiliyet ise yaratılmışın sıfatıdır; kadîm olan, hâdis olana bağlı olmaz. Tercüme: "Yüce Allah Teâlâ'nın bağışı ve kudreti, kabiliyete bağlı olan yaratılmışların bağışı ve kudreti gibi, kabiliyete bağlı değildir. Çünkü Allah'ın bağışı kadîm (ezelî)dir ve kabiliyet ise hâdis (sonradan meydana gelmiş)tir. Bağış, Allah'ın sıfatıdır ve kabiliyet ise, yaratılmışın sıfatıdır; kadîm olan, hâdis olana bağlı olmaz." Şerh: Bu aydınlatıcı fassın (bölümün) başlangıcında açıklandığı üzere bağışlar, biri zâtî (özsel), diğeri esmâî (isimlere ait) olmak üzere iki kısımdır: Zâtî bağışlar, ahadiyyet (birlik) zâtında gizli ve erimiş olup, zuhûr (ortaya çıkma) talebinde bulunan sıfat ve isimlere, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtıyla, kendi zâtına tecellî etmesi (yansıması) suretiyle, ilâhî ilminde varlık bahşetmesidir ki, buna "feyz-i akdes" (en kutsal feyz) derler. Ve bu bağış, Hakk'ın zâtî gerekliliği olduğundan, ilim mertebesinde meydana gelen ve isimlerin suretlerinden ibaret bulunan sabit hakikatler için kabiliyet şart değildir. Çünkü sabit hakikatler, Hakk'ın nispet ve hallerinin suretleridir; ve Hakk'ın halleri ise, kendi varlığının "ayn"ıdır (özüdür); ve Hakk'ın varlığıyla beraber kadîm (ezelî)dir. Bu sebeple Hakk'ın zâtî bağışı kadîm olur. Fakat Hakk'ın mutlak varlığının "ilim mertebesi"nden "ayn mertebesi"ne tenezzülü (inmesi) ve kevnî (yaratılmış) mazharların (tecellî yerlerinin) suretlerinde kayıtlanması, sabit hakikatler sebebiyle olduğundan ve oluş ve bozuluş âleminde her bir mazhara (tecellî yerine) gelen bağışlar kendi özel isminin yatkınlığına göre bulunduğundan, bu esmâî (isimlere ait) bağışlarda kabiliyet şarttır; ve oluş ve bozuluş âleminde meydana gelen [2/79] bu esmâî tecellîlere (isimlere ait yansımalara) "feyz-i mukaddes" (kutsal feyz) derler. Mesnevî: O gönlün çaresi, bağışlayan bir bağıştır. Onun bağışı için kabiliyet şart değildir. Aksine, kabiliyet onun bağışının şartıdır. Bağış dudaktır ve kabiliyet ise deridir.

Tercüme: “O gönlün çâresi bir mübdilin atâsıdır. Onun dâd ve atâsına, kābiliyet şart değildir. Belki şart-1 kābiliyyet O'nun atâsıdır: Atâ iç; ve kā- biliyet kabuk gibidir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O gönlün çaresi, bir dönüştürücünün bağışıdır. Onun ihsanına ve bağışına, kabiliyet şart değildir. Aksine, kabiliyet şartı O'nun bağışıdır: Bağış iç; ve kabiliyet kabuk gibidir.

Şerh: Taştan daha katı olan kalbin çâresi bir mübdilin, ya'ni mübed- dilü'l-ahval olan Hakk'ın atasıdır. Ve böyle kimse Mudill isminin taht-1 te'sîrinde bulunduğu hâlde, atâ-yı ilâhî, ism-i Hâdî'nin iki eli üzere, ona vâsıl olmalıdır ki, o dalâletten kurtulabilsin. Zîrâ atâ-yı ilâhî esmâ hâdimle- rinden bir hâdim vâsıtasıyla gelir. “Hakk'ın atâsı için kābiliyet şart mıdır?” diye suâl olunursa, “Değildir!” cevabı verilir. Zîrâ hidâyete kābiliyet birçok kimselerin zannettiği gibi, mutlakā aʼmâl-i sâlihaya muvâzabat ve maâsîden mücânebet değildir. Hakk'ın inâyeti bî-illettir. Nice anadan doğma kâfirler vardır ki, Hakk'ın hidâyeti imdâdlarına erişmiştir; ve nice ehl-i fısk ve is- yân vardır ki, Hak onlara bilâhare mertebe-i velâyeti ihsân etmiştir. İbâdât ve tâât ise esbâb-ı âdiyeden ibarettir. Onun için Hak Teâlâ buyurur: یا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) ya'ni “Ey nefislerini isrâf eden kullarım, Allâh'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!” Binâenaleyh onun atâsı için kābiliyet şart değildir. Belki kābiliyetin şartı, O'nun atâsıdır. Zîrâ “feyz-i akdes” denilen onun atâ-yı zâtîsi bi-hasebi'l-is- ti'dâd a'yân-ı sâbiteye kābiliyet bahşetmiştir ki, “feyz-i mukaddes” denilen tecelliyât-ı esmâiyye bu kābiliyet üzerine vârid olur. Bu sûrette atâ-yı zâtî iç; ve a'yân-ı kevniyyenin kābiliyeti kabuk gibi olur. Eğer bir kimsenin ayn-ı sâbitesi ezelde ism-i Hâdî'nin sûreti üzere ilm-i ilâhîde sübût bulmuş ise, bu âlem-i süflîde bir müddet sahrâ-yı dalâlette pûyân olsa ve hidâyete sûretâ kābiliyeti olmasa bile, mazharı olduğu ismin hazînesindeki atâyâ vakti gelince ona vâsıl olur. [2/80] Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Taştan daha katı olan kalbin çaresi, bir mübdilin, yani halleri değiştiren Hakk'ın atasıdır. Ve böyle kimse, Mudill isminin etkisi altında bulunduğu halde, ilahi atanın, Hâdî isminin iki eli üzere, ona ulaşması gerekir ki, o dalaletten kurtulabilsin. Çünkü ilahi ata, esma hadimlerinden (isimlerin hizmetkarlarından) bir hadim vasıtasıyla gelir. "Hakk'ın atası için kabiliyet şart mıdır?" diye sorulursa, "Değildir!" cevabı verilir. Çünkü hidayete kabiliyet, birçok kimselerin zannettiği gibi, mutlaka salih amellere devam etmek ve günahlardan kaçınmak değildir. Hakk'ın inayeti (yardımı) sebepsizdir. Nice anadan doğma kafirler vardır ki, Hakk'ın hidayeti imdatlarına erişmiştir; ve nice fısk (günahkarlık) ve isyan ehli vardır ki, Hak onlara bilahare (sonradan) velayet mertebesini ihsan etmiştir. İbadetler ve taatler (itaatler) ise, adi sebeplerden ibarettir. Onun için Hak Teâlâ buyurur: "يا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ" (Zümer, 39/53) yani "Ey nefislerini israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!" Bu sebeple onun atası için kabiliyet şart değildir. Aksine kabiliyetin şartı, O'nun atasıdır. Çünkü "feyz-i akdes" (en kutsal feyz) denilen onun zati atası, isti'dad (yatkınlık) itibarıyla sabit hakikatlere kabiliyet bahşetmiştir ki, "feyz-i mukaddes" (kutsal feyz) denilen esma tecellileri (isimlerin tecellileri) bu kabiliyet üzerine gelir. Bu surette zati ata iç; ve kevni (varlıksal) hakikatlerin kabiliyeti kabuk gibi olur. Eğer bir kimsenin ayn-ı sabitesi (tekil sabit hakikati) ezelde ism-i Hâdî'nin sureti üzere ilahi ilimde sübut bulmuş ise, bu aşağı alemde bir müddet dalalet sahrasında (çölünde) dolaşsa ve hidayete görünüşte kabiliyeti olmasa bile, mazharı olduğu ismin hazinesindeki atalar vakti gelince ona ulaşır. [2/80] Mesnevi:

همچو خورشیدی کفش رخشان شود این که موسی را عصا ثعبان شود

کان نگنجد در ضمیر و عقل ما

صد هزاران معجزات انبیا

Tercüme: “İşte asâ, Mûsâ için yılan olur. Bir güneş gibi, onun avucunun içi ziyâdâr olur. Daha bizim zamîrimize ve aklımıza sığmayan yüz binlerce mu'cizât-ı enbiyâ vardır." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte asâ, Mûsâ için yılan olur. Bir güneş gibi, onun avucunun içi ışık saçar. Daha bizim iç dünyamıza ve aklımıza sığmayan yüz binlerce peygamber mucizesi vardır.

Şerh: Ya'ni, eğer sen atâ-yı zâtînin iç; ve a'yân-ı kevniyyenin kābiliyeti kabuk gibi olduğunun misâlini görmek istersen, işte biri Mûsâ (a.s.)ın asâsı ve yed-i beyzâsıdır ki, bir ağaç parçasıyla yılanın; ve et ile kemikten ibâret bulunan bir el ile ziyânın zâhirde münasebetleri olmadığı hâlde, “asâ” yılan ve "el" dahi güneş gibi parlak oldu. Zîrâ o asânın ve elin içi ki, onların ayn-ı sâbiteleridir, atâ-yı zâtî bunlar hakkında bu sûretle vârid oldu; ve atâ- yı zâtî, vârid olmak için, “Bu ağaçtır ve bu eldir; bunlarda yılan ve ziyâ-pâş olmağa kābiliyet yoktur” demez. Bir hârika olmak üzere onların kabukları olan vücûd-ı kevnîleri açıldığı vakit, a'yân-ı kevniyye nazarında onların içi zâhir olur. İşte her şeyi sebebe bağlı gören aklımızın ve zamîrimizin alma- dığı yüz binlerce mu'cizât-ı enbiyâ dahi buna kıyâs olunmak lâzımdır. Şu kadar var ki, o kabukların açılıp içlerinin çıkması dahi a'yân-ı sâbitelerinin iktizâsındandır; ve bu fevka'l-âdelik dahi, Cenâb-ı Hakîm-i mutlak tarafın- dan her kabuğun içi olduğunu merhameten kullarına anlatmak ve kışırdan lübbe da'vet etmek içindir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani, eğer sen zâtî bağışın iç; ve oluşsal sabit hakikatlerin (a'yân-ı kevniyye: varlıkların oluşmadan önceki ilâhî ilimdeki özleri) kabuk gibi olduğunun misalini görmek istersen, işte biri Mûsâ (a.s.)ın asası ve yed-i beyzâsıdır (beyaz el mucizesi) ki, bir ağaç parçasıyla yılanın; ve et ile kemikten ibaret bulunan bir el ile ışığın görünürde münasebetleri olmadığı hâlde, “asa” yılan ve "el" dahi güneş gibi parlak oldu. Çünkü o asanın ve elin içi ki, onların tekil sabit hakikatleridir, zâtî bağış bunlar hakkında bu suretle vârid oldu; ve zâtî bağış, vârid olmak için, “Bu ağaçtır ve bu eldir; bunlarda yılan ve ışık saçmaya kabiliyet yoktur” demez. Bir harika olmak üzere onların kabukları olan oluşsal varlıkları açıldığı vakit, oluşsal sabit hakikatler nazarında onların içi zâhir olur. İşte her şeyi sebebe bağlı gören aklımızın ve iç dünyamızın almadığı yüz binlerce peygamber mucizesi dahi buna kıyas olunmak lazımdır. Şu kadar var ki, o kabukların açılıp içlerinin çıkması dahi sabit hakikatlerinin gerekliliğindendir; ve bu fevkaladelik dahi, Cenâb-ı Hakîm-i mutlak (mutlak hikmet sahibi Allah) tarafından her kabuğun içi olduğunu merhameten kullarına anlatmak ve kabuktan öze (lübbe: iç, öz) davet etmek içindir. Mesnevî:

نیستها را قابلیت از کجاست نیست از اسباب تصريف خداست

هیچ معدومی به هستی نامدی قابلی گر شرط فعل حق بدی

Tercüme: "Tasrîf-i Hudâdır, esbabdan değildir; yoklara kabiliyet ne- redendir? Eğer kābiliyet fiil-i Hakk'ın şartı olaydı, hiçbir madûm vücûda gelmezdi." [2/81] Şerh: Ya'ni tasarrufât-ı ilâhiyye esbâbın vücûduna mütevakkıf değildir. Zîrâ esbâb dediğimiz şeyler dahi, vücûd-ı Hakk'ın niseb ve izâfâtıdır; ve ni- seb ise umûr-i ademiyyedendir. Vücûd-ı halk dediğimiz, mezâhir-i âlemin hey'et-i mecmûası, vücûd-ı izâfîden ibaret olunca, o ârızî ve ademî olan şeylere kabiliyet nereden gelir? Belki onların kabiliyetlerinin şartı atâ-yı zâtîden inbiâs eder. Eğer Hakk'ın fiili zuhûra gelmek için kābiliyet şart olaydı, zât-ı ahadiyyette mahfî olan niseb ve şuûnât-ı ilâhiyyenin hiçbirisi vücûda gelmez idi. Zîrâ Hakk'ın şuûnât-ı esmâiyyesi ile zuhûru zâtının muktezâsıdır; ve bu zuhûr için kabiliyet şart değildir. Çünkü kabiliyet se- bebdir; ve Hakk'ın vücûd-ı mutlakı ve onda mündemic olan niseb hiçbir sebeb tahtında mevcûd olmuş değildir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Bu, Allah'ın tasarrufudur, sebeplerden değildir; yoklara kabiliyet nereden gelir? Eğer kabiliyet Hakk'ın fiilinin şartı olsaydı, hiçbir yokluk varlığa gelmezdi." Şerh: Yani ilâhî tasarruflar, sebeplerin varlığına bağlı değildir. Çünkü "sebepler" dediğimiz şeyler de Hakk'ın varlığının nispetleri ve izafî bağıntılarıdır; nispetler ise yoklukla ilgili işlerdendir. "Halkın varlığı" dediğimiz, âlemdeki tezahürlerin (görünüşlerin) toplamı, izafî varlıktan ibaret olunca, o arızî (sonradan olan) ve yoklukla ilgili şeylere kabiliyet nereden gelir? Aksine, onların kabiliyetlerinin şartı, zâtî bağıştan kaynaklanır. Eğer Hakk'ın fiilinin ortaya çıkması için kabiliyet şart olsaydı, ahadiyet zâtında gizli olan ilâhî nispetlerin ve hallerin hiçbirisi varlığa gelmezdi. Çünkü Hakk'ın isimlerine ait hallerle zuhuru (ortaya çıkışı), Zâtının gereğidir; ve bu zuhur için kabiliyet şart değildir. Çünkü kabiliyet sebeptir; Hakk'ın mutlak varlığı ve onda bulunan nispetler hiçbir sebep altında var olmuş değildir. Mesnevî:

سنتی بنهاد و اسباب و طرق طالبان را زیر این ازرق تتق

بیشتر احوال بر سنت رود گاه قدرت خارق سنت شود

سنت و عادت نهاده با مزه باز کرده خرق عادت معجزه

بی سبب گر عز بما موصول نيست قدرت از عزل سبب معزول نیست

ای گرفتار سبب بیرون میر هر چه خواهد آن مسبب آورد

ليك اغلب بر سبب راند نفاد ليك عزل آن مسبب ظن مبر

قدرت مطلق سببها بر درد تا بداند طالبی جستن مراد

چون سبب نبود چه ره جوید مرید پس سبب در راه می باید بدید

این سببها بر نظرها پردهاست که ز هر دیدار صنعش را سزاست

Tercüme: "Hak Teâlâ tâliblere, bu mâî perdenin altında, bir âdet ve esbâb ve turuk vaz'etti. Ekser-i ahvâl, âdet üzere cârî olur. Ba'zan kudret-i Hak âdeti yırtar. Adeti letâfetle vaz'etmiş, badehû mucizeyi hark-ı âdet kılmıştır. Eğer izzet bize sebebsiz mevsûl değil ise, kudret-i ilâhî sebebin azlinden maʼzûl değildir. Ey sebebe giriftâr olan, dışarıya uçma! Lâkin se- bebin azlini müsebbib zannetme! [2/82] O müsebbib her ne dilerse getirir. Kudret-i mutlak sebebleri yırtar. Lâkin bir tâlib, murâd istemeyi bilsin diye işlerin bitimini sebeb üzere sürer. Sebeb olmayınca mürîd, ne yol arar? Binâenaleyh sebeb, yolda âşikâr olmak lâzımdır. Bu sebebler, nazarlar üze- rinde perdedir. Zîrâ her dîdâr O'nun sun'una lâyık değildir." Şerh: Ya'ni Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i his ve şehadette, tâlib-i atâ olanlara, bir âdet ve esbâb ve yol vaz'etti ki, atâ-yı ilâhî tâliblere bu âlem-i şehîdetin âdeti üzere birtakım sebebler vâsıtasıyla bir tarîk-i mahsustan gelir. Meselâ bir kimse elindeki kayısı çekirdeğinden kayısı yemek murâd etse, evvelâ onu toprağa gömmeli, badehû sulamalı, sonra da teâkub-i sinî- ne intizâr etmelidir. Zîrâ dünyanın âdeti budur. Ve bu atâ, atâ-yı zâtî değil, atâ-yı esmâîdir; ve atâ-yı ilâhî birtakım hademe-i esmânın hizmetiyle vâki' olur; ve suver-i âlemden her bir sûret bir ismin mazharıdır; ve bir işin gö- rülmesine bu sûretlerden birinin veya birkaçının hizmeti, onların mazhar oldukları esmânın hizmeti olur. İşte dünyanın ekser-i ahvâli böyle âdet üzerine cârîdir. Fakat baʼzan kudret-i Hak bu âdeti yırtıverir. Meselâ buzun vücûdu için su, suyun vücûdu için buhâr, buhârın vücûdu için de havâ-yı nesîmî lâzımdır. Bunlar alâ-merâtibihim yekdîğerinin vücûduna sebebdir. Ve havâ-yı nesîmî bu istihâlâtı geçirdikten sonra buz olur. Adet-i tabîiyye budur. Hak, buzun vücûdu için bu tarîki vaz'etti. Fakat bir nebiyy-i zîşân mu'cize; ve onun vârisi bulunan bir veliyy-i kâmil kerâmet olmak üzere, yed-i mübârekini havâ-yı nesîmî içine uzatıp bir buz parçası istihsâl edebi- lir. Zîrâ onlar sıfât-ı beşeriyyelerinden fânî olup Hakla bâki olmuş olduk- larından, onların kudret ve fiilleri, Hakk'ın kudreti ve fiilidir; ve kudret-i Hak ba'zan âdeti yırtar; böyle hârikulâde ahvâl zuhûra gelir. Hak Teâlâ âdeti, latîf ve mümtezic birtakım sebebler üzerine vaz'etmiştir. Badehû bu âlem-i esbâbın verâsında, avâlim-i sâire mevcûd olduğunu izhâr için mu❜ci- ze-i enbiyâyı, âdeti hark edici kılmıştır. Bu dünyâda izzet ve ni'met dahi bize alâ-tarîki'l-âde birtakım sebebler vâsıtasıyla gelir. Fakat zâhirde izzet ve ni'mete vâsıta olabilecek esbâbın zâil olduğunu müşâhede edersen, sebe- bin ma'zûl olduğu gibi, kudret-i ilâhînin dahi maʼzûl olduğunu zannetme! Mâdemki müsebbib maʼzûl değildir, onun diğer esmâsı yediyle sana atâ-yı ilâhî gelir. O müsebbib ezelde her neyi kazâ ve takdîr etmiş ise, meydanda sebeb görünmese bile, [2/83] kudret-i mutlak o sebebleri izhâr eder. Ve meselâ esbâb-ı nıkmet mevcûd iken o sebebleri yırtıp, onun yerine esbâb-ı ni'meti müheyya kılar. ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Mü'min, 40/60) [Bana duâ edi- niz; size icâbet edeyim!] âyet-i kerîmesi mûcibince bir tâlib, murâdını taleb etsin diye, Hak Teâlâ işlerin bitmesini sebeb üzerine binâ etmiştir. Binâe- naleyh herkes gözünü esbâba dikmiştir. Meselâ zengin olmak isteyen kimse ticârete sülûk eder; ve “Yâ Rab benim ticaretime revâc ver!" diye duâ eder. Eğer bu gibi esbâb-ı gınâ mevcûd olmasa idi, mürîd-i gınâ neye tevessül ile zengin olunabileceğini bilemeyip şaşırır kalır idi. Böyle olunca taleb sâhibinin tarîkinde sebeb bulunmak îcâb-ı hikmettir. İmdi sen bu âlemde işlerin esbâb tahtında görülmesi âdet olduğuna bakıp da müsebbibden gā- fil olma! Bu sebebler gözlerde perdedir. O perdelerin arkasında müsebbib vardır. Fakat her didâr, onun san'atını ve ef'âlini görmeğe lâyık değildir. Bunu görmek için “tevhîd-i ef'âl” mertebesine vusûl lâzımdır. Halbuki milyonlarca halk esbâba sarılmışlar ve kendilerine gelen ni’met ve nıkmeti o esbâbdan bilmişlerdir. Mesnevî: دیده بايد سبب سوراخ کن تا مسبب بيند اندر لامكان از مسبب میرسد هر خیر و شر جز خیالی منعقد در شاهراه تا حجب را بر کند از بیخ و بن هرزه داند جهد و اسباب و دکان نیست اسباب و وسائط ای پدر تا بماند دور غفلت چند گاه &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Yüce Allah, talep edenlere, bu görünür perdenin altında, bir âdet, sebepler ve yollar koydu. İşlerin çoğu, âdet üzere cereyan eder. Bazen Hakk'ın kudreti âdeti yırtar. Âdeti incelikle koymuş, sonradan mucizeyi âdeti yırtan bir şey kılmıştır. Eğer izzet bize sebepsiz ulaşmıyorsa, ilâhî kudret sebebin ortadan kaldırılmasından aciz değildir. Ey sebebe tutulmuş olan, dışarıya uçma! Lâkin sebebin ortadan kaldırılmasını müsebbib (sebepleri yaratan) zannetme! O müsebbib her ne dilerse getirir. Mutlak kudret sebepleri yırtar. Lâkin bir talep eden, murad istemeyi bilsin diye işlerin bitimini sebep üzere sürer. Sebep olmayınca mürid, ne yol arar? Bu sebeple sebep, yolda aşikâr olmak lâzımdır. Bu sebepler, nazarlar üzerinde perdedir. Çünkü her yüz, O'nun sanatına lâyık değildir." Şerh: Yani Yüce Allah hazretleri bu his ve şehadet âleminde, ilâhî bağışı talep edenlere, bir âdet, sebepler ve yol koydu ki, ilâhî bağış talep edenlere bu şehadet âleminin âdeti üzere birtakım sebepler vasıtasıyla özel bir yoldan gelir. Örneğin bir kimse elindeki kayısı çekirdeğinden kayısı yemek murad etse, evvelâ onu toprağa gömmeli, sonra sulamalı, daha sonra da yılların birbirini takip etmesini beklemelidir. Çünkü dünyanın âdeti budur. Ve bu bağış, zâtî bir bağış değil, esmâî bir bağıştır; ve ilâhî bağış birtakım esmânın hizmetkârlarının hizmetiyle meydana gelir; ve âlemdeki suretlerden her bir suret bir ismin mazharıdır; ve bir işin görülmesine bu suretlerden birinin veya birkaçının hizmeti, onların mazhar oldukları esmânın hizmeti olur. İşte dünyanın işlerinin çoğu böyle âdet üzerine cereyan eder. Fakat bazen Hakk'ın kudreti bu âdeti yırtıverir. Örneğin buzun varlığı için su, suyun varlığı için buhar, buharın varlığı için de hafif hava lâzımdır. Bunlar mertebelerine göre birbirinin varlığına sebeptir. Ve hafif hava bu dönüşümleri geçirdikten sonra buz olur. Tabiî âdet budur. Hak, buzun varlığı için bu yolu koydu. Fakat bir şanlı peygamber mucize; ve onun vârisi bulunan bir kâmil veli keramet olmak üzere, mübarek elini hafif hava içine uzatıp bir buz parçası elde edebilir. Çünkü onlar beşerî sıfatlarından fânî olup Hakla bâki olmuş olduklarından, onların kudret ve fiilleri, Hakk'ın kudreti ve fiilidir; ve Hakk'ın kudreti bazen âdeti yırtar; böyle harikulade haller ortaya çıkar. Yüce Allah âdeti, latif ve iç içe geçmiş birtakım sebepler üzerine koymuştur. Sonradan bu sebepler âleminin ötesinde, başka âlemlerin mevcut olduğunu göstermek için peygamberlerin mucizesini, âdeti yırtıcı kılmıştır. Bu dünyada izzet ve nimet dahi bize âdet üzere birtakım sebepler vasıtasıyla gelir. Fakat zahirde izzet ve nimete vasıta olabilecek sebeplerin ortadan kalktığını görürsen, sebebin ortadan kalktığı gibi, ilâhî kudretin dahi ortadan kalktığını zannetme! Mademki müsebbib ortadan kalkmış değildir, onun diğer esmâsı eliyle sana ilâhî bağış gelir. O müsebbib ezelde her neyi kazâ ve takdir etmiş ise, meydanda sebep görünmese bile, mutlak kudret o sebepleri ortaya çıkarır. Ve örneğin azap sebepleri mevcut iken o sebepleri yırtıp, onun yerine nimet sebeplerini hazır kılar. "Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!" (Mü'min, 40/60) ayet-i kerimesi gereğince bir talep eden, muradını talep etsin diye, Yüce Allah işlerin bitmesini sebep üzerine bina etmiştir. Bu sebeple herkes gözünü sebeplere dikmiştir. Örneğin zengin olmak isteyen kimse ticarete yönelir; ve "Yâ Rab benim ticaretime rağbet ver!" diye duâ eder. Eğer bu gibi zenginlik sebepleri mevcut olmasa idi, zenginlik isteyen neye başvurarak zengin olunabileceğini bilemeyip şaşırır kalır idi. Böyle olunca talep sahibinin yolunda sebep bulunmak hikmetin gereğidir. Şimdi sen bu âlemde işlerin sebepler altında görülmesi âdet olduğuna bakıp da müsebbibden gafil olma! Bu sebepler gözlerde perdedir. O perdelerin arkasında müsebbib vardır. Fakat her yüz, onun sanatını ve fiillerini görmeye lâyık değildir. Bunu görmek için "tevhîd-i ef'âl" (fiillerin birliğini idrak etme) mertebesine ulaşmak lâzımdır. Halbuki milyonlarca halk sebeplere sarılmışlar ve kendilerine gelen nimet ve azabı o sebeplerden bilmişlerdir. Mesnevî: "Sebebi delip geçen bir göz gerekir ki, mekânsızlıkta müsebbibi görsün. Her hayır ve şer müsebbibden gelir, yol üzerinde hayalden ibaret bir şey değildir. Ta ki perdeleri kökünden söküp atsın, çabayı, sebepleri ve dükkânı boşuna bilir. Ey baba, sebepler ve vasıtalar yoktur, ta ki gaflet devri bir müddet daha kalsın."

Tercüme: “Hicabları kökünden ve dibinden koparmak için, sebebi de- lici bir göz lâzımdır. Tâ ki lâ-mekânda müsebbibi görsün; ve cehdi ve se- bebleri ve dükkânı boş ve beyhûde olarak müşâhede etsin. Her hayır ve şer müsebbibden gelir. Ey peder, esbâb ve vesâit, gaflet devri bir zaman kalmak için, şâhrâhda münʼakid olmuş bir hayâlden başka bir şey değildir.” Şerh: Ya'ni bi-hasebi'l-esmâ vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın takayyüdünden ibâret bulunan bu mezâhirin ve bu esbâbın vücûd-ı izâfîlerini [2/84] delip de, mekân ile muttasıf bulunan âlem-i cismâniyyet hâricinde, lâ-mekânda müsebbibin vücûd-ı vâhid-i hakîkîsini görecek; ve binâenaleyh mesâîyi ve sebebleri ve dükkânı, ya'ni üzerinde âdet cârî olan cismâniyeti, fânî müşâ- hede edecek bir göz lâzımdır. Bir sebeb-i zâhirî tahtında gelen her bir ha- yır ve şer, esmâsı hasebiyle müsebbibden gelir. Eğer sen “Müsebbib niçin esbâb perdesi arkasına gizlenmiştir; keşke zâhir olaydı da herkes hakîkat-i hâli bile idi!" diyecek olursan, onun cevabı budur ki, bu esbâb ve vesâit âhiretin caddesi olan bu hazret-i şehadette, bir hayli zaman gaflet dev- ri devâm etsin diye mün'akid olmuş bir hayâlden başka bir şey değildir; &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Hicapları kökünden ve dibinden koparmak için, sebebi delici bir göz lazımdır. Ta ki mekânsızlıkta müsebbibi (sebeplerin yaratıcısını) görsün; ve çabayı ve sebepleri ve dükkânı boş ve beyhude olarak müşahede etsin. Her hayır ve şer müsebbibden gelir. Ey baba, sebepler ve vasıtalar, gaflet devri bir zaman kalmak için, ana yolda oluşmuş bir hayalden başka bir şey değildir." Şerh: Yani isimler itibarıyla, Hakk'ın mutlak varlığının kayıtlanmasından ibaret bulunan bu mazharların ve bu sebeplerin izafî varlıklarını delip de, mekân ile nitelenen cismaniyet âleminin dışında, mekânsızlıkta müsebbibin hakiki biricik varlığını görecek; ve bu sebeple çabaları ve sebepleri ve dükkânı, yani üzerinde âdetin cari olduğu cismaniyeti, fani müşahede edecek bir göz lazımdır. Görünen bir sebep altında gelen her bir hayır ve şer, isimleri itibarıyla müsebbibden gelir. Eğer sen "Müsebbib niçin sebepler perdesi arkasına gizlenmiştir; keşke zahir olaydı da herkes halin hakikatini bile idi!" diyecek olursan, onun cevabı budur ki, bu sebepler ve vasıtalar ahiretin caddesi olan bu şehadet âleminde, bir hayli zaman gaflet devri devam etsin diye oluşmuş bir hayalden başka bir şey değildir;
