# Kelime-i Şuaybiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-suaybiyye
**Sayfa:** 58

---

## [BU FASS KELİME-İ ŞUAYBİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ KALBİYYE BEYÂNINDADIR]

“Hikmet-i kalbiyye”nin Şuayb (a.s.)a tahsîsindeki sebeb budur ki: "Kalb", ism-i Adl'in mazharıdır; ve bedenin sebeb-i i'tidâli ve nefsin bâis-i adâletidir; ve feyz kalbden inbiâs edip, aktâr-ı sûrete yayılır ve kâffe-i a'zâ- ya müsâvâten dağılır; ve sûret kalb ile bekā bulur; ve kuvâ-yı rûhâniyye ve nefsâniyyenin mecmaıdır; ve zâhir ile bâtın arasında berzahtır; ve şuab ve netâyici çoktur; ve “Allah” ism-i câmiine muzâhîdir. Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri Zâdü's-Sâlikîn'de buyururlar. Beyit: بیقین دان که جام جم دل تست مستقر نشاط و غم دل تست گر تمنا کنی جهان دیدن جمله اشیا در آن توان دیدن چشم سر نقش آب و گل بیند آنچه سر است چشم دل بیند دیده دل نخست بینا کن پس تماشای جمله اشیا کن Tercüme: "Yakînen bil ki, câm-ı Cem dedikleri senin kalbindir. Şâdî ve gamın müstakarrı senin kalbindir. Eğer cihânı görmek temennîsinde isen, kâffe-i eşyayı o kalb içinde görmek mümkindir. Baş gözü kālıb-ı unsûrîyi görür, sır olan şeyi ancak kalb gözü görür. Evvelâ kalb gözünü aç, ba'dehû bütün eşyayı temâşâ et!"363 [12/2] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikmet-i kalbiyye"nin (kalbe ait hikmetin) Şuayb (a.s.)'a özgü kılınmasının sebebi şudur: "Kalb", Adl isminin (Allah'ın adalet isminin) mazharıdır (tecelli yeridir); ve bedenin dengesinin sebebidir ve nefsin adaletinin kaynağıdır; ve feyz (ilahi bereket) kalpten fışkırır, bedenin her tarafına yayılır ve bütün uzuvlara eşit olarak dağılır; ve beden kalple varlığını sürdürür; ve ruhani ve nefsani kuvvetlerin (içsel güçlerin) toplandığı yerdir; ve görünen ile görünmeyen arasında bir berzahtır (geçiş noktasıdır); ve dalları ve sonuçları çoktur; ve "Allah" ism-i camiine (bütün isimleri toplayan Allah ismine) benzerdir. Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri Zâdü's-Sâlikîn adlı eserinde şöyle buyururlar. Beyit: "Yakînen bil ki, câm-ı Cem (Cem'in kadehi) dedikleri senin kalbindir. Sevinç ve kederin yerleştiği yer senin kalbindir. Eğer dünyayı görmek arzusunda isen, bütün eşyayı o kalp içinde görmek mümkündür. Baş gözü maddî bedeni görür, sır olan şeyi ancak kalp gözü görür. Önce kalp gözünü aç, sonra bütün eşyayı seyret!"

Şuayb (a.s.) dahi, kesîrü'n-netâyic ve'l-evlâd idi; ve maânî-i külliyye ve cüzʼiyyenin müşâhidi olduğu hâlde makām-ı kalbîde olup, ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık ve "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan bir insân-ı kâmil idi. Ve onun üzerine sıfât-ı kalbiyye gālib olmakla Kur'ân-ı Kerîm'de buyurul- duğu üzere Medyen ehline وَيَا قَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ ettim; halkı bilinmem için yarattım.] hadîs-i kudsîsinde beyân buyurduğu üzere, kâinâtı ma'rifet-i ilâhiyyesi için halk buyurmuştur. Ve ma'rifet ise ancak zûhur ile olur. Zîrâ zâhir olmayan bir şey bilinmez. [12/75] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şuayb (a.s.) da çok neticeleri ve evlatları olan biriydi; ve küllî ve cüz'î anlamların müşahidi (gözlemcisi) olduğu hâlde kalbî makamda olup, ilâhî ahlâk ile ahlâklanmış ve "Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olan bir insân-ı kâmil idi. Ve onun üzerine kalbî sıfatlar gâlip olmakla Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulduğu üzere Medyen ehline وَيَا قَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ [Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin.] (Hûd Sûresi, 11:85) ayetini okudu. [Bu kısım eksik veya hatalı girilmiş, metnin devamı ile bağlantısı kopuk. Muhtemelen bir önceki cümlenin sonu ile bu cümlenin başı arasında bir atlama var. Ancak verilen metin aynen korunarak devam edilmiştir.] ettim; halkı bilinmem için yarattım.] hadîs-i kudsîsinde beyân buyurduğu üzere, kâinâtı ilâhî marifeti (bilinmesi) için halk buyurmuştur. Ve marifet ise ancak zuhur (ortaya çıkma) ile olur. Zira zâhir (görünen) olmayan bir şey bilinmez.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu hadîs-i kudsî hakkında “Sened cihetin- den zayıftır, fakat keşf cihetinden sahîhtir” buyururlar.393 Ve âyet-i kerîme- de وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) [Ben ins ve cinni ancak ibâdet için yarattım.] buyurulmuş ve sultânü'l-müfessirîn İbn Abbas (r.a.) "li-ya'budûn”u [ibâdet etmeleri için] “li-ya'rifûn” [bilmeleri için] ile tefsîr buyurmuştur. Zîrâ ibâdet ma'rifetsiz olmaz; ve bilinmeyen bir şeye ibâdet olunmak mutasavver değildir. Binâenaleyh maksad-ı aksâ ma'rifettir; ve cemî'-i eşyanın fıtrat-ı asliyyelerinde ma'rifet vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) bu hadîs-i kudsî hakkında “Sened yönünden zayıftır, fakat keşf (ilham ve manevî açılım) yönünden sahihtir” buyururlar. Ve Zâriyât Sûresi 51/56. âyet-i kerîmesinde وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ [Ben ins ve cinni ancak ibâdet için yarattım.] buyurulmuş ve müfessirlerin sultanı İbn Abbas (r.a.) "li-ya'budûn”u [ibâdet etmeleri için] “li-ya'rifûn” [bilmeleri için] ile tefsîr buyurmuştur. Çünkü ibâdet ma'rifetsiz (Allah'ı bilmeden) olmaz; ve bilinmeyen bir şeye ibâdet olunması tasavvur edilemez. Bu sebeple en yüce maksat ma'rifettir; ve bütün eşyanın asıl fıtratlarında ma'rifet vardır.

Fakat ins ve cinden, tâife-i kesîre, esfel-i sâfilîn-i tabîata reddolunduk- larında hicâbât-ı tabîiyye ile fıtrat-ı asliyyelerinden mehcûr kalmışlar ve gaflet-i bî-nihâyeye dalmışlardır. Bu sebeble onlar hakkında وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ (A'râf, 7/179) ya'ni "Biz ins ve cinden cehennem için tâife-i kesîre halkettik” buyurulmuştur. İmdi bu tâifenin perde-i gafletleri bu âlemde yırtılmak mümkin olmadığından, hâl-i gaflette kabzolunurlar; ve âhirette dâr-ı cehenneme idhâl olunurlar. Orada meks-i medîdden son- ra kendilerine kābiliyyet-i ma'rifet gelir; ve isti'dâdları mikdârınca hicâbları kalkıp, ma'rifet-i Hak husûl bulur. Velâkin mü'minîn, bu âlem-i tabîatta ara sıra gaflete düşer iseler de, fıtrat-ı asliyyelerini kaybetmediklerinden alâ-derecâti-isti'dâdihim Hakk'ı âriftirler. Binâenaleyh dâr-ı âhirette bun- ların me'vâsı ma'rifet-i kâmile mahalli olan cennet olur. Buna binâen Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz, “fıtrat-ı asliyyen olan ma'rifet-i Hakk'ı, âlâyiş-i tabîata aldanıp zâyi' etme, izhâr eyle; ve hakîkat-i nefsini bilip kendinin kim olduğunu anla!” buyururlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat insan ve cinlerden pek çok topluluk, tabiatın en aşağı derecelerine geri çevrildiklerinde, tabiî perdelerle asıl fıtratlarından uzak kalmışlar ve sonsuz bir gaflete dalmışlardır. Bu sebeple onlar hakkında, "Andolsun ki cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık." (A'râf, 7/179) buyurulmuştur. Şimdi, bu topluluğun gaflet perdeleri bu âlemde yırtılması mümkün olmadığından, gaflet hâlinde ruhları alınır; ve âhirette cehennem yurduna sokulurlar. Orada uzun bir süre kaldıktan sonra kendilerine marifet (Allah'ı bilme) kabiliyeti gelir; ve yatkınlıkları ölçüsünde perdeleri kalkıp, Hakk'ı bilme gerçekleşir. Ancak müminler, bu tabiat âleminde ara sıra gaflete düşseler de, asıl fıtratlarını kaybetmediklerinden, yatkınlıklarının derecesine göre Hakk'ı bilirler. Bu sebeple âhiret yurdunda bunların varacağı yer, kâmil marifet mahalli olan cennet olur. Buna göre Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz, "Asıl fıtratın olan Hakk'ı bilmeyi, tabiatın süslerine aldanıp zayi etme, ortaya çıkar; ve nefsinin hakikatini bilip kendinin kim olduğunu anla!" buyururlar.

İbtida: 15 Cümâde'l-âhire 1334, 5 Nisan 1332 [18 Nisan 1916], Salı gecesi saat 1 İntiha: 12 Mayıs 1332, Recep 1334 [25 Mayıs 1916], Perşembe gecesi أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ )Hûd 11/85) yani “Ey ahâlî! Adl ile kileyi tamam ölçün ve terâzîyi tamam tartın! Ve nâsın hakkı olan eşyalarını nok- san vermeyin; ve yeryüzünde nâsın hukūkunu naks ile fesâd edenlerden olmayın!" derdi. İşte Şuayb (a.s.) ile “kalb” arasında sâbit olan münâsebât-ı mezkûreye binâen Hz. Şeyh (r.a.) “hikmet-i kalbiyye”yi, Kelime-i Şuay- biyye'ye tahsîs eyledi; ve fütûhât-ı ilâhiyye kâmilin kalbinde hâsıl olduğu- na işâreten, bu hükmünü, Kelime-i Sâlihiyye'ye mukārin olan “hikmet-i fütûhiyye" akîbinde zikretti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 15 Cemâziyelâhir 1334, 5 Nisan 1332 [18 Nisan 1916], Salı gecesi saat 1 Bitiş: 12 Mayıs 1332, Recep 1334 [25 Mayıs 1916], Perşembe gecesi ( أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ ) (Hûd 11/85) yani “Ey ahali! Adaletle ölçüyü tam ölçün ve teraziyi tam tartın! Ve insanların hakkı olan eşyalarını eksik vermeyin; ve yeryüzünde insanların hukukunu eksiltmekle bozgunculuk yapanlardan olmayın!” derdi. İşte Şuayb (a.s.) ile “kalp” arasında sabit olan zikredilen münasebetlere göre, Hz. Şeyh (r.a.) “kalp hikmeti”ni, Kelime-i Şuaybiyye'ye tahsis etti; ve ilahi fetihlerin kâmil insanın kalbinde meydana geldiğine işaretle, bu hükmünü, Kelime-i Sâlihiyye'ye yakın olan “fütûhî hikmet”in ardından zikretti.

اعْلَمْ أَنَّ القلب أعْنِي قَلْبَ العارف بالله هو من رحمة الله، وهو أوسع منها،

فإِنَّه وَسِعَ الحق جل جلاله، ورحمته لا تَسَعُه.

Ma'lûmun olsun ki kalb, ya'ni ârif-i billâhın kalbi, rahmet-i ilâhiyye- dendir; ve ondan daha geniştir. Zîrâ o, Hak (celle celâluhû) hazretle- rini sığdırır. Halbuki Hakk'ın rahmeti, Hakk'a vâsi' değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki kalp, yani Allah'ı bilen ârifin kalbi, ilâhî rahmettendir ve ondan daha geniştir. Çünkü o, Yüce Allah'ı sığdırır. Halbuki Hakk'ın rahmeti, Hakk'a geniş değildir.

"Kalb"den murâd, ârif-i billâh olan insân-ı kâmilin kalbidir; zîrâ o kalb ona, rahmet-i mahzadan verilen atıyye-i ilâhiyyedendir. Ve "rahmet” ise sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olduğundan, [12/3] kâffe-i esmâ ve sıfat-ı ila- hiyyenin hey'et-i mecmûası ona sığmaz; fakat insân-ı kâmil, cemî'-i esmâyı câmi' olan “Allah” isminin mazharı olduğundan, bu heyet-i mecmûa ona sığar. Binâenaleyh Hak ancak ârif-i billâh olan insân-ı kâmilin kalbine sı- ğar; ve bazı esmâyı ârif olan kulûb-ı cüzʼiyyeye ve gayr-ı ârifin ve âsînin ve câhilin ve şakînin kalblerine sığmaz. Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur: مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ التَّقِيِّ النَّقِيِّ yani Ben arzıma ve semâma sığmadım, fakat takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım.” Binâenaleyh kalb ancak insân-ı kâmilin kalbidir. Gayr-1 ârifin kalbine kalb denilmesi mecâzendir, hakîkaten değildir. Beyit: دل یکی منظریست ربانی خانه دیو را چه دل خوانی آنکه دل نام کرده بمجاز رو به پیش سگان کوی انداز Tercüme: “Kalb dediğimiz şey rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi, git de mahalle köpeklerinin önüne at!"364 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kalb"den maksat, Allah'ı bilen insân-ı kâmilin kalbidir; çünkü o kalb, ona, sırf rahmetten verilen ilâhî bir bağıştır. Rahmet ise ilâhî sıfatlardan bir sıfat olduğundan, bütün ilâhî isim ve sıfatların toplamı ona sığmaz; fakat insân-ı kâmil, bütün isimleri kapsayan "Allah" isminin mazharı (tecelli yeri) olduğundan, bu toplam ona sığar. Bu sebeple Hak ancak Allah'ı bilen insân-ı kâmilin kalbine sığar; ve bazı isimleri bilen cüz'î kalplere, Allah'ı bilmeyenin, âsinin, cahilin ve şakînin kalplerine sığmaz. Nasıl ki hadîs-i kudsîde buyurulur: مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ التَّقِيِّ النَّقِيِّ yani "Ben arzıma ve semâma sığmadım, fakat takvâ sahibi ve temiz olan mü'min kulumun kalbine sığdım." Bu sebeple kalb ancak insân-ı kâmilin kalbidir. Allah'ı bilmeyenin kalbine kalb denilmesi mecâzdır (benzetmedir), hakikat değildir. Beyit: دل یکی منظریست ربانی خانه دیو را چه دل خوانی آنکه دل نام کرده بمجاز رو به پیش سگان کوی انداز Tercüme: "Kalb dediğimiz şey rabbânî olan bir seyir yeridir. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi, git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

هذا لسان العموم من باب الإشارة، فإنَّ الحقَّ رَاحِمٌ ليسَ بِمَرْحُومٍ، فلا

حكم للرحمة فيه، وأما الإشارة من لسان الخُصوصِ فَإِنَّ اللَّهَ تعالى وَصَفَ

نَفْسَه بالنفس وهـو مـن التنفيس.

Bu, işâret bâbından lisân-ı umûmdur; zîrâ Hak, râhimdir, merhûm değildir. Böyle olunca onun hakkında rahmet için hüküm yoktur. Lisân-ı husûstan işârete gelince: Allah Teâlâ nefsini "nefes”le vas- feyledi, o da tenfîsdendir. [12/4] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu, işaret babından genel bir ifadedir; çünkü Hak, rahmet edendir, merhamet olunan değildir. Böyle olunca, O'nun hakkında rahmet için bir hüküm yoktur. Özel ifadeye gelince: Yüce Allah kendisini "nefes" ile vasfetti, o da tenfîsdendir (ferahlatma, sıkıntıyı giderme).

Ya'ni Hakk'ın rahmetine sığmaması, umûm halâyıkın ve ulemâ-i zâ- hirin lisânıdır; ve onların mu'tekadlarına işarettir. Zîrâ onların indinde Hak, mutlakā râhimdir; hiçbir vech ile merhûm değildir. Binâenaleyh on- lara göre, Hak hakkında rahmet vukūu ihtimâli yoktur. Fakat havâssın ve muhakkikînin husûsî olan lisânına gelince: Hak, hem “râhim”dir, hem de “merhûm”dur. Çünkü gayr yoktur; ve âlem denilen a’yân, Hakk'ın “ayn”ı- dır. Böyle olunca Hak, ancak kendi nefsine rahmet eder; makām-ı cem'-i ahadiyyette râhimdir; makām-ı tafsîlde ve kesrette ise merhûmdur. Zîrâ a'yân-ı kevniyye a'yân-ı sâbitenin ve a'yân-ı sâbite dahi esmâ-i ilâhiyyenin sûretleridir. Esmâ-i ilâhiyye ise, zât-ı ahadiyyette adem sıkıntısı içinde idi. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, onlar zuhûru taleb ettiler. Zât-ı ahadî dahi onları ketm-i ademden, nefes-i Rahmânîsi ile zâhire ihrâc eyledi. Nitekim Hak Nebiyy-i zîşânının lisânıyla kendi nefsini “nefes” ile vasfetti. Zira وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى، إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3, 4) [Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâdan vahyolunan bir vahiydir.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere lisan-1 Resûl ile إِنِّي لَأَجِدُ نَفَسَ الرَّحْمَنِ مِنْ قِبَلِ الْيَمَنِ [Ben nefes-i Rahman'ı Yemen cânibinden istişmâm ediyorum.] hadîs-i şerîfini kāil olan Haktır; ve bu sûretle nefsini "nefes" ile vasfetmiş olur. Ve "nefes”, tenfîsten me'hûzdür; ve “tenfîs"in ma'nâsı, müteneffisin, sıkıntıyı def'etmek için bâtındaki sıcak havayı hârice çıka- rıp, soğuk havayı içeriye almasıdır. İmdi esmâyı, adem muzâyakasından, nefes-i Rahmânî ile ihrâc, rahmettir. Binâenaleyh Hakk'ın rahmeti Hakk'a vâsi' olur. Ve eğer bir kimse diyecek olursa ki mahz-ı zât için taleb yoktur; belki zât için taleb vech-i esmâ iledir. Bu hâlde rahmet zâta şâmil olmaz. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) [12/5] bu suâle cevâben buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ın rahmetine sığmaması, bütün yaratılmışların ve zahir ulemasının dilidir; ve onların inançlarına işarettir. Çünkü onların katında Hak, mutlaka rahmet edendir; hiçbir şekilde merhamet edilen değildir. Buna göre onlara göre, Hak hakkında rahmetin meydana gelme ihtimali yoktur. Fakat havasın (seçkinlerin) ve muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) özel olan diline gelince: Hak, hem "rahmet eden"dir, hem de "merhamet edilen"dir. Çünkü gayrı (başka bir varlık) yoktur; ve âlem denilen sabit hakikatler, Hakk'ın "ayn"ıdır (özüdür). Böyle olunca Hak, ancak kendi nefsine rahmet eder; cem'-i ahadiyyet (birliğin toplandığı) makamında rahmet edendir; tafsîl (ayrıntı) ve kesret (çokluk) makamında ise merhamet edilendir. Çünkü kevnî (oluşmuş) sabit hakikatler, sabit hakikatlerin suretleridir ve sabit hakikatler dahi ilahi isimlerin suretleridir. İlahi isimler ise, zât-ı ahadiyyette (biricik Zât'ta) yokluk sıkıntısı içinde idi. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, onlar zuhuru (ortaya çıkmayı) talep ettiler. Zât-ı ahadî dahi onları yokluk gizliliğinden, nefes-i Rahmânîsi (Rahman'ın nefesi) ile dışarıya çıkardı. Nitekim Hak, şanlı peygamberinin diliyle kendi nefsini "nefes" ile vasfetti. Zira وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى، إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3, 4) [Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâdan vahyolunan bir vahiydir.] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere Resûl'ün diliyle إِنِّي لَأَجِدُ نَفَسَ الرَّحْمَنِ مِنْ قِبَلِ الْيَمَنِ [Ben nefes-i Rahman'ı Yemen cânibinden istişmâm ediyorum.] hadis-i şerifini söyleyen Haktır; ve bu suretle nefsini "nefes" ile vasfetmiş olur. Ve "nefes", tenfîsten (sıkıntıyı gidermekten) alınmıştır; ve "tenfîs"in manası, sıkıntıyı giderenin, sıkıntıyı def etmek için bâtındaki sıcak havayı dışarıya çıkarıp, soğuk havayı içeriye almasıdır. Şimdi isimleri, yokluk darlığından, nefes-i Rahmânî ile çıkarmak, rahmettir. Buna göre Hakk'ın rahmeti Hakk'a genişler. Ve eğer bir kimse diyecek olursa ki sırf zât için talep yoktur; aksine zât için talep isimler vechesiyledir. Bu halde rahmet zâta şamil olmaz. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) [12/5] bu suale cevaben buyururlar ki:

وأنَّ الأسماء الإلهية عينُ المُسَمَّى وليس إِلَّا هو، وأنَّها طَالِبَةٌ ما تُعْطِيـه مـن

الحقائق، ولَيْسَتِ الحقائق التي تَطْلُبُها الأسماء إلا العَالَمُ، فَالأُلُوهِيَّةُ تَطْلُبُ

المَالُوة، والرُّبُويَّةُ تَطْلُبُ المَرْبُوبَ ، وإِلَّا فَلَا عَيْنَ لها إلا بـه وجـودا وتقديرا،

والحقُّ من حَيثُ ذاتُه غَنِيٌّ عن العالمين، والرُّبُونِيَّةُ ما لها هذا الحُكمُ، فَبَقِيَ

الأمر بين ما تَطْلُبُه الرُّبُوبِيَّةُ وبينَ ما تَسْتَحِقُّه الذَّاتُ من الغنى عن العالم،

وليست الربوبية على الحقيقةِ والاِتِّصَافِ إلا عين هذه الذات .

Ve tahkîkan esmâ-i ilâhiyye müsemmânın “ayn"ıdır ve onun gayrı de- ğildir; ve tahkîkan esmâ, hakāyıktan verdiği şeye tâlibdir. Halbuki esmânın taleb ettiği hakāyık, âlemden gayrı değildir. Böyle olunca ulûhiyet meʼlûh ister; rubûbiyet dahi merbûb ister; ve illâ onun için "ayn" yoktur. Ancak vücûden ve takdîren onun ile vardır. Ve Hak zâtı haysiyetinden âlemlerden ganîdir; ve hâlbuki bu hüküm, rubûbiyet için yoktur. İmdi emr, rubûbiyetin taleb ettiği şey beyninde ve zâtın âlemden ganî olmaktan müstahak olduğu şey beyninde bâkî kaldı. Ve hâlbuki rubûbiyet, hakîkat ve ittisâf üzere, bu zâtın "ayn”ından gayrı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve kesinlikle ilâhî isimler, isimlendirilmiş olanın "ayn"ıdır ve onun gayrısı değildir; ve kesinlikle isimler, hakikatlerden verdiği şeye talip olur. Halbuki isimlerin talep ettiği hakikatler, âlemden başka değildir. Böyle olunca ulûhiyet (ilâhlık), ma'lûh (tapılan) ister; rubûbiyet (Rablık) dahi merbûb (terbiye edilen) ister; ve aksi takdirde onun için "ayn" (öz) yoktur. Ancak varlık olarak ve takdir olarak onunla vardır. Ve Hak, zâtı itibarıyla âlemlerden müstağnidir (ihtiyaçsızdır); ve hâlbuki bu hüküm, rubûbiyet için yoktur. Şimdi iş, rubûbiyetin talep ettiği şey ile zâtın âlemden müstağni olmaktan hak ettiği şey arasında kaldı. Ve hâlbuki rubûbiyet, hakikat ve nitelenme üzere, bu zâtın "ayn"ından başka değildir.

Ya'ni esmâ, zâta delâleti itibariyle ve zâtın dahi ahadiyeti haysiyetiyle, müsemmânın “ayn”ıdır; ve müsemmâ ancak hüviyyet-i Hakk'ın “ayn"ıdır. Ve esmâ, kendilerinin muktezayâtından olan hakāyık-ı kevniyyenin zuhû- runu ister ki, bu hakāyık esmâ hazînelerinde bilkuvve mevcûddur; ve hâl- buki esmânın zuhûrunu istediği hakāyık, âlemden başka bir şey değildir. Çünkü ma'nâ sûretsiz zâhir olmaz. Binâenaleyh ulûhiyet [12/6] meʼlûh ve rubûbiyet dahi merbûb ister; ve aksi hâlde ulûhiyet ve rubûbiyet için “ayn" sâbit olmaz. Bunların vücûden ve takdîren, ya'ni “ayn”en ve zihnen sübû- tu, ancak meʼlûh ve merbûb ile olur. Ve Hak Teâlâ min-haysüz-zât âlem- lerden ganî ise de, bu hükm-i gınâ, rubûbiyet için sâbit değildir. Zîrâ zât-ı ahadiyyette isim ve resim ve nat ve sıfat yoktur. Fakat rubûbiyet, mütehak- kık olmak için bir mazhar ister ki, o da âlemdir. Binâenaleyh âlemlerden ganî değildir. Bu sûrette emr, bu iki şey arasında bâkî kaldı. Ya'ni Hak, zâtı haysiyetiyle âlemlerden ve esmâdan ganîdir; velâkin rubûbiyet haysiyetiyle değildir. Ve rubûbiyet ise hakîkatte ve ittisâfda, âlemlerden ganî olan bu zâtın “ayn”ından gayrı değildir. Çünkü rubûbiyet dahi, zâtın “ayn”ı olan bir nisbettir. Şu hâlde Rab nisbet i'tibâriyle zâtın “ayn”ıdır; ve zât, sıfat-ı rubûbiyyet ile zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani isimler, Zât'a delâlet etmesi itibarıyla ve Zât'ın da ahadiyet (birlik) vasfıyla, müsemmânın (isimlendirilenin) "ayn"ıdır (özüdür); ve müsemmâ ancak Hakk'ın hüviyetinin (kimliğinin) "ayn"ıdır. Ve isimler, kendilerinin gerektirdiği kevni hakikatlerin (varoluşsal gerçekliklerin) zuhurunu (ortaya çıkmasını) ister ki, bu hakikatler isimler hazinelerinde bilkuvve (potansiyel olarak) mevcuttur; ve hâlbuki isimlerin zuhurunu istediği hakikatler, âlemden (evrenden) başka bir şey değildir. Çünkü mana, suretsiz (şekilsiz) zuhur etmez. Bu sebeple ulûhiyet (ilâhlık) [12/6] me'lûh (tapılanı) ve rubûbiyet (Rablık) dahi merbûb (kendisine Rablık edilen) ister; ve aksi hâlde ulûhiyet ve rubûbiyet için "ayn" (öz) sabit olmaz. Bunların vücûden (varlık olarak) ve takdiren (kader olarak), yani "ayn"en (öz olarak) ve zihnen sübûtu (varlığı), ancak me'lûh ve merbûb ile olur. Ve Yüce Allah zâtı itibarıyla âlemlerden ganî (müstağni, ihtiyaçsız) ise de, bu gınâ (ihtiyaçsızlık) hükmü, rubûbiyet için sabit değildir. Zira ahadiyet (birlik) Zât'ında isim ve resim ve nat (vasıf) ve sıfat yoktur. Fakat rubûbiyet, mütehakkık (gerçekleşmek) olmak için bir mazhar (tecelli yeri) ister ki, o da âlemdir. Bu sebeple âlemlerden ganî değildir. Bu surette emir (iş), bu iki şey arasında bâkî (kalıcı) kaldı. Yani Hak, Zât'ı vasfıyla âlemlerden ve isimlerden ganîdir; velâkin rubûbiyet vasfıyla değildir. Ve rubûbiyet ise hakikatte ve ittisâfda (vasıflanmada), âlemlerden ganî olan bu Zât'ın "ayn"ından gayrı değildir. Çünkü rubûbiyet dahi, Zât'ın "ayn"ı olan bir nisbettir (bağıntıdır). Şu hâlde Rab nispet itibarıyla Zât'ın "ayn"ıdır; ve Zât, rubûbiyet sıfatı ile zuhur eder.

فلمَّا تَعَارَضَ الأمرُ بِحُكمِ النِّسَبِ وَرَدَ في الخَبَرِ ما وَصَفَ الحقُّ بـه نفسـه مـن

الشَّفَقَةِ على عِبَادِهِ.

İmdi vaktâki emr, hükm-i niseb sebebiyle müteârız oldu, ibâdı üzeri- ne şefkatten, Hakk'ın kendi nefsini, onunla vasfeylediği şey, haber- de vârid oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, emir, bağıntıların hükmü sebebiyle çelişkili hâle geldiğinde, kulları üzerine şefkatten dolayı, Hakk'ın kendisini onunla vasıflandırdığı şey, hadiste vârid oldu.

Ya'ni Hak min-haysüz-zât ganîdir, min-haysü'l-esmâ ve’s-sıfât ise değil- dir; ve esmâ ise zât-ı ahadiyyetin nisbetleridir. Binâenaleyh gınâ ile iftikār birbirine müteârız olan iki emirdir; ve kezâ niseb-i zâtiyye olan esmâ dahi, Dârr ve Nâfi' gibi, yekdîğerine mütekābil ve müteârızdır. İşte nisbetlerin hükmü böyle müteârız olunca, Hak Kur'ân-ı Kerîm'de وَاللهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ (Ba- kara, 2/207) [Allah kullarına şefkatlidir.] kavliyle [12/7] ibâdı üzerine şef- kati, kendi nefsine isnâd etti; ve Hakk'ın kullarına şefkati onlar hakkında rahmetidir. Halbuki ibâdın her birisi bir ismin mazharı olup, o ismin ah- kâmını izhâr eder; ve kemâlât-ı esmâ, onların vücûduyla zâhir olur. Binâe- naleyh Hakk'ın kullarına olan rahmeti, kendi esmâsına olan rahmetidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak zâtı itibarıyla ganîdir (kimseye muhtaç değildir), fakat isimleri ve sıfatları itibarıyla değildir; isimler ise ahadiyyet zâtının (biricik olan Allah'ın özünün) bağıntılarıdır. Bu sebeple zenginlik (ganîlik) ile fakirlik (ihtiyaç sahibi olma) birbirine zıt olan iki husustur; aynı şekilde zâtî bağıntılar olan isimler de, Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) gibi, birbirine karşıt ve zıttır. İşte bağıntıların hükmü böyle zıt olunca, Hak Kur'ân-ı Kerîm'de وَاللهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ (Bakara, 2/207) [Allah kullarına şefkatlidir.] sözüyle kulları üzerine şefkati, kendisine isnat etti; Hakk'ın kullarına şefkati, onlar hakkında rahmetidir. Halbuki kulların her biri bir ismin mazharı (tecelli yeri) olup, o ismin hükümlerini ortaya koyar; isimlerin kemalleri (mükemmellikleri) onların varlığıyla görünür. Bu sebeple Hakk'ın kullarına olan rahmeti, kendi isimlerine olan rahmetidir.

فَأَوَّلُ ما نَفَّسَ عن الرُّبُوبِيَّةِ بِنَفَسِه المَنْسُوب إلى الرَّحْمَنِ بِإِيجَادِه العالَمَ الَّذِي

تطلبه الربوبية بحقيقتها وجميع الأسماء الإلهية، فثبـت مـن هـذا الوجهِ أَنَّ

رحمته وَسِعَتْ كلَّ شيءٍ، فَوَسِعَتِ الحقَّ، فهي أَوْسَعُ من القلب أو مُسَاوِيَةٌ

له في السِّعَةِ، هذا مَضَى.

İmdi Hakk'ın, Rahmân'a mensûb olan “nefes” ile rubûbiyetten, ev- velki tenfis ettiği şey, hakîkati ile rubûbiyetin ve cemî'-i esmâ-i ilâhiy- yenin taleb ettiği âlemi îcâd etmekle olan tenfîsidir. İmdi bu vecih-den, muhakkak rahmet-i Hakk'ın her şeye vâsi' olduğu sâbit oldu. Böyle olunca Hakk'a dahi vâsi' oldu. Şu hâlde rahmet kalbden daha geniştir; veyâhud rahmet, genişlikte kalbe müsâvîdir; bu geçti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın, Rahmân'a ait olan "nefes" ile rubûbiyetten (Rablık vasfından) ilk tenfis ettiği (nefeslendirdiği, rahatlattığı) şey, hakikatiyle rubûbiyetin ve bütün ilâhî isimlerin talep ettiği âlemi yaratmakla olan tenfisidir. Şimdi bu yönden, muhakkak ki Hakk'ın rahmetinin her şeye geniş olduğu sabit oldu. Böyle olunca, Hakk'a dahi geniş oldu. Şu halde rahmet kalpten daha geniştir; veya rahmet, genişlikte kalbe eşittir; bu geçti.

Ma'lûm olsun ki, tenfis iki mertebe üzerine vâki' olmuştur: Birincisi: Kendisinde isim ve resim ve na't ve sıfat bulunmayan zât-ı ahadiyyette bilkuvve mevcûd esmâ-i ilâhiyyenin nefes-i Rahmânî ile, haz-ret-i ilmiyyede izhârı sûretiyledir. Bu mertebede esmâ yekdîğerinden ilmen ayrıldı. Buna "feyz-i akdes" denir. İkincisi: Esmâ-i ilâhiyyenin, kendilerinde bilkuvve mevcûd olan ah-kâm ve âsârını mezâhir-i kevniyyede, ya'ni âlemde, nefes-i Rahmânî ile îcâd etmek sûretiyledir. Buna da “feyz-i mukaddes" derler. [12/8] İmdi mertebe-i rubûbiyyetten tenfis-i evvel, âlemin îcâdıyla vâki' olur. Çünkü merbûb olmayınca, rubûbiyet tahakkuk etmez; ve merbûb dahi âlemden ibârettir; ve mertebe-i rubûbiyyette olan esmânın ahkâm ve âsârı âlem ile zâhir olur. Bu îzâhdan müstebân olduğu üzere Hz. Şeyh (r.a.)ın "rubûbiyetten” buyurmaları, zât-ı ahadiyyette vâki' olan tenfîs-i evvel an-laşılmaması içindir. Hakk'ın nefes-i Rahmânî ile rubûbiyetten ibtidâ tenfîs ettiği şey, âlem olunca, rahmet-i Hak her şeye vâsi' olmuş olur; ve hattâ Hakk'a dahi vâsi' olur. Çünkü âlem mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir; ve Hak ise esmânın “ayn”ıdır. Esmâ, tenfîs-i evvel ile hazret-i ilmiyyede zuhûr edip yekdîğerinden ayrılmak sûretiyle rahmet-i zâtiyye ile; ve tenfis-i sânîde, mezâhir-i âlemde rubûbiyeti zâhir olmak sûretiyle de rahmet-i rahmâniy-ye ile merhûmdur. Bu sûrette rahmet-i Hak, her şeye vâsi' olduğu gibi, Hakk'a dahi vâsi' olur; ve kalb, “eşya” taʼbîrine dâhil olduğundan, rahmet, kalbden daha geniş olmuş olur. Veyâhud مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım, hâlbuki mü'min olan kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsî mûcibince Hak, cemî-i esmâ ile kalbe sığar. Bu sûrette Hak, rahmet-i ilâhiyyesine sığmakta kalb ile beraberdir. Binâenaleyh rahmet genişlikte kalbe müsâvî olur. Ve rahmetin Hakk'a vâsi' olduğu ve Hakk'ın esmâ haysiyetiyle râhim ve mer-hûm bulunduğu ve rahmetin kalbden daha geniş veyâ ona müsâvî olduğu bâlâda zikrolunmuş idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, tenfis (nefeslenme, açığa çıkma) iki mertebe üzerine meydana gelmiştir: Birincisi: Kendisinde isim, resim (şekil), na't (vasıf) ve sıfat bulunmayan zât-ı ahadiyyette (Allah'ın biricik özünde) bilkuvve (potansiyel olarak) mevcut ilâhî isimlerin, nefes-i Rahmânî (Rahman'ın nefesi) ile, hazret-i ilmiyyede (ilâhî ilim mertebesinde) açığa çıkarılması şeklindedir. Bu mertebede isimler birbirinden ilmen (ilim olarak) ayrıldı. Buna "feyz-i akdes" (en kutsal feyz) denir. İkincisi: İlâhî isimlerin, kendilerinde bilkuvve mevcut olan hükümlerini ve eserlerini, mezâhir-i kevniyyede (oluş âlemindeki tecellî yerlerinde), yani âlemde, nefes-i Rahmânî ile var etmesi şeklindedir. Buna da “feyz-i mukaddes" (kutsal feyz) derler. [12/8] Şimdi rubûbiyet (Rablık) mertebesinden ilk tenfis (nefeslenme), âlemin var edilmesiyle meydana gelir. Çünkü merbûb (Rab edinilen, terbiye edilen) olmayınca, rubûbiyet gerçekleşmez; ve merbûb da âlemden ibarettir; ve rubûbiyet mertebesinde olan isimlerin hükümleri ve eserleri âlem ile ortaya çıkar. Bu açıklamadan anlaşıldığı üzere Hz. Şeyh (r.a.)ın "rubûbiyetten” buyurmaları, zât-ı ahadiyyette meydana gelen ilk tenfisin anlaşılmaması içindir. Hakk'ın nefes-i Rahmânî ile rubûbiyetten ilk olarak tenfis ettiği şey âlem olunca, Hakk'ın rahmeti her şeye genişlemiş olur; ve hatta Hakk'a dahi genişler. Çünkü âlem ilâhî isimlerin tecellî yerleridir; ve Hak ise isimlerin "ayn"ıdır (özüdür). İsimler, ilk tenfis ile ilâhî ilim mertebesinde zuhur edip birbirinden ayrılmak suretiyle zâtî rahmet ile; ve ikinci tenfiste, âlemdeki tecellî yerlerinde rubûbiyeti ortaya çıkmak suretiyle de rahmânî rahmet ile merhumdur (rahmete mazhardır). Bu şekilde Hakk'ın rahmeti, her şeye genişlediği gibi, Hakk'a dahi genişler; ve kalb, “eşya” (şeyler) tabirine dahil olduğundan, rahmet, kalbden daha geniş olmuş olur. Veyahut مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım, hâlbuki mü'min olan kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsi gereğince Hak, bütün isimlerle kalbe sığar. Bu şekilde Hak, ilâhî rahmetine sığmakta kalb ile beraberdir. Bu sebeple rahmet genişlikte kalbe eşit olur. Ve rahmetin Hakk'a genişlediği ve Hakk'ın isimler itibarıyla rahmet eden ve rahmete mazhar olan bulunduğu ve rahmetin kalbden daha geniş veya ona eşit olduğu yukarıda zikredilmiş idi.

ثُمَّ لِتَعْلَمْ أَنَّ الحق تعالى كما ثَبَتَ في الصَّحِيحِ يَتَحَوَّلُ فِي الصُّورِ عنـد

التَّجَلِّي، وأنَّ الحق تعالى إذا وَسِعَه القلبُ لا يَسَعُ مَعَه غيره من المخلوقاتِ،

فَكَأَنَّه يَمْلَؤُهُ.

[12/9] Ba'dehû ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ, haber-i sahîhde sâbit olduğu gibi, inde't-tecellî, sûretlerde tahavvül eder; ve muhakkak Hak Teâlâ, kalbe sığdığı vakit, O'nunla beraber, mahlûkāttan O'nun gayrısı sığmaz. Binâenaleyh keennehû o kalbi doldurur. Ya'ni Hak Teâlânın yevm-i kıyâmette, ehl-i mahşere münker sûretin- de tecellî buyuracağı hakkındaki hadîs-i sahîh ile sâbit olduğu üzere, Hak Teâlâ hâl-i tecellîde, sûretlerde tahavvül eder, ya'ni tecellî türlü türlü sû- retlerde olur. Ve kalbin genişliği Hakkı sığdırmağa müsâid olduğu vakit mahlûkāttan Hakk'ın gayrı olarak, Hak'la beraber kalbe hiçbir şey sığmaz. Gûyâ ki Hak kalbi doldurur; ve artık kalb, başka bir şey almaz olur. Ve Hz. Şeyh (r.a.) burada îmâ buyururlar ki, ashâb-ı i’tikādâtın kalbi, tecellî hase- biyledir; ve mütecellî olan Hak ise, sûretlerde mütehavvildir. Binâenaleyh kalb dahi mütekallib ve mütehavvildir. Fakat Hakk'a vâsi' olan kalb, kâf- fe-i tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyyeyi kabûle müstaid olan insân-ı kâmilin kalbidir. Sûret-i ilâhiyye böyle bir kalbe sığınca, artık mahlûkāttan gayrın sûreti o kalbe sığmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Yüce Allah, sahih hadiste sabit olduğu gibi, tecelli ettiğinde suretlerde başkalaşır; ve muhakkak ki Yüce Allah, kalbe sığdığı vakit, O'nunla beraber, yaratılmışlardan O'nun dışındakiler sığmaz. Bu sebeple sanki o kalbi doldurur. Yani Yüce Allah'ın kıyamet gününde, mahşer ehline tanınmaz bir surette tecelli buyuracağı hakkındaki sahih hadis ile sabit olduğu üzere, Yüce Allah tecelli halinde, suretlerde başkalaşır, yani tecelli türlü türlü suretlerde olur. Ve kalbin genişliği Hakk'ı sığdırmaya müsait olduğu vakit yaratılmışlardan Hakk'ın gayrı olarak, Hak'la beraber kalbe hiçbir şey sığmaz. Sanki Hak kalbi doldurur; ve artık kalp, başka bir şey almaz olur. Ve Hz. Şeyh (r.a.) burada ima buyururlar ki, inanç sahiplerinin kalbi, tecelli sebebiyledir; ve tecelli eden Hak ise, suretlerde değişendir. Bu sebeple kalp dahi değişken ve başkalaşandır. Fakat Hakk'a geniş olan kalp, zâta ait ve isimlere ait bütün tecellileri kabule yatkın olan insân-ı kâmilin kalbidir. İlahi suret böyle bir kalbe sığınınca, artık yaratılmışlardan başkasının sureti o kalbe sığmaz.

ومَعْنَى هذا أنَّه إِذا نَظَرَ إلى الحقِّ عند تَجَلِّيهِ له لا يُمْكِنُ أَنْ يَنْظُرَ معه إلى

غيره، وقلب العارف من السِّعَةِ كما قال أبو يَزِيدَ البِسْطَامِي: «لَوْ أَنَّ الْعَرْشَ

وَمَا حَوَاهُ مِائَةَ أَلْفِ أَلْفِ مَرَّةٍ فِي زَاوِيَةٍ مِنْ زَوَايَا قَلْبِ الْعَارِفِ مَا أَحَسَّ بِهِ.»

Ve bunun ma'nâsı, tahkîkan kalb, Hakk'ın tecellîsi indinde, Hakk'a nazar ettiği vakit, onunla beraber gayra nazarı mümkin değildir. Ve ârifin kalbi, Bâyezîd-i Bistâmî'nin dediği gibi, genişlikten bir merte- bededir ki; "Eğer yüz binlerce kerre arş ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz". [12/10] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun anlamı şudur ki, gerçekten de kalp, Hakk'ın tecellîsi (ilâhî görünüm) karşısında, Hakk'a baktığı zaman, onunla beraber başkasına bakması imkânsızdır. Ve ârifin kalbi, Bâyezîd-i Bistâmî'nin dediği gibi, öyle bir genişlik mertebesindedir ki; "Eğer yüz binlerce kere arş (ilâhî taht) ve onun içindekiler ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz."

Ya'ni "Hak Teâlâ kalbe sığdığı vakit, O'nunla beraber mahlûkāttan O'nun gayrısı sığmaz” kelâmının ma'nâsı budur ki: Hak, ahadiyyet-i zâtiyyesi sûretiyle kalbe tecellî edip, bu tecellî-i zâtînin nûru vech-i kalbi kaplayınca, cemâl-i vahdetin zuhûru indinde, artık başka bir şey görmek mümkin değildir. Zîrâ nûr-i vahdet zâhir olunca, kesret mahvolur. Ni- tekim güneşin tulûu hîninde, onun galebe-i envârı hasebiyle, yıldızların ziyâsını görmek mümkin olmaz. Maahâzâ yıldızların a'yânı bâkîdir, muz- mahil değildir. İşte envâr-ı Hakk'ın zuhûru indinde dahi, "gayr” dediğimiz suver-i halkıyyenin a'yânı bâkî iken, sâhib-i tecellînin nazarında ihtifâ eder. Ve güneş gurûb edip envârı zâil olunca, kevâkibin ziyâsı nasıl ki görün- meğe başlarsa, tecellî-i zâtînin insirâfı hâlinde dahi, suver-i mahlûkāt, bu tecellî sahibinin nazarında öylece zâhir olur. Ve kalb-i ârifin genişliği nâ- mütenâhî olduğundan, mütenâhî olan arş'ın ve muhtevâsının yüz binlerce misli, onun köşelerinden bir köşesinde olsa, duymaz. Efdalüddîn Hâkānî (k.s.) ne güzel buyurur. Rubâî: صحرای دل افزون ز جهان آمده است بیرون ز زمین و آسمان آمده است از وسعت آن عجب بدان گر دارد گنجایش آنکه لا مکان آمده است Tercüme: “Gönül sahrâsı efzûndur cihandan O hâriçtir zeminden âsumandan Acîb olmaz, olursa vüs'atinden Onun mazrûfu ancak lâ-mekândan” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Hak Teâlâ kalbe sığdığı zaman, O'nunla beraber yaratılmışlardan O'ndan başkası sığmaz" sözünün anlamı şudur: Hak, zâtının birliği (ahadiyyet-i zâtiyye) şekliyle kalbe tecelli edip, bu zâtî tecellinin nuru kalbin yüzünü kaplayınca, vahdetin güzelliği ortaya çıktığında, artık başka bir şey görmek imkânsızdır. Çünkü vahdet nuru ortaya çıkınca, kesret (çokluk) yok olur. Nasıl ki güneş doğduğu zaman, ışıklarının üstünlüğü sebebiyle yıldızların ışığını görmek imkânsız olursa, aynı şekilde Hak'ın nurlarının ortaya çıkması anında da, "gayr" dediğimiz yaratılmış suretlerin sabit hakikatleri (a'yânı) bâki olduğu halde, tecelli sahibinin nazarında gizlenir. Ve güneş batıp ışıkları kaybolunca, yıldızların ışığı nasıl görünmeye başlarsa, zâtî tecellinin ortadan kalkması durumunda da, yaratılmışların suretleri, bu tecelli sahibinin nazarında öylece ortaya çıkar. Ve ârifin kalbinin genişliği sonsuz olduğundan, sonlu olan Arş'ın ve içindekilerin yüz binlerce misli, onun köşelerinden bir köşesinde olsa bile, bunu hissetmez. Efdalüddîn Hâkānî (k.s.) ne güzel buyurur. Rubâî: صحرای دل افزون ز جهان آمده است بیرون ز زمین و آسمان آمده است از وسعت آن عجب بدان گر دارد گنجایش آنکه لا مکان آمده است Tercüme: "Gönül sahrası dünyadan daha fazladır, O, yerden ve gökten dışarı gelmiştir. Genişliğinden şaşma, eğer o, mekânsız olanı içine alıyorsa."

وقال الجنيد في هذا المعنى: «إِنَّ المُحْدَثَ إِذَا قُرِنَ بِالقَدِيمِ لَمْ يَبْقَ لَهُ أَثَرٌ»،

وقلب يَسَعُ القَديمَ كيف يُحِسُّ بالمُحدَثِ مَوجُودًا.

[12/11] Ve Cüneyd, bu ma'nâda “Tahkîkan muhdes Kadîm'e mukā- rin kılındığı vakit, o muhdes için bir eser bâkî kalmaz” dedi. Ve Ka- dîm'e vâsi' olan bir kalb, o muhdesi, mevcûd olduğu hâlde nasıl ih- sâs eder? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cüneyd, bu anlamda "Gerçekten de sonradan olan (muhdes) öncesiz olana (Kadîm) yaklaştırıldığı zaman, o sonradan olan için bir eser kalmaz" dedi. Öncesiz olana genişlemiş bir kalp, o sonradan olanı, var olduğu hâlde nasıl hisseder?

Ya'ni kalbin genişliği ve Hakk'ın tecellîsi indinde onun başka bir şey ih- sâs edememesi hakkında Cüneyd (r.a.) bâlâdaki kelâmı buyurdu. Binâenaleyh arş-ı muhdes, ârifin kalbinde olan Kadîm'e mukārin kılındıkda onun vücûdu ve eseri bâkî kalmaz ki, o kalbin köşelerinden bir köşede olup da ihsâs olu- nabilsin. Zîrâ kalbin her bir köşesini Kadîm ihâta etmiştir. Kadîm'in indinde muhdes mevcûd değildir. Bâd-ı sarsarın olduğu yerde sivrisineğin işi nedir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kalbin genişliği ve Hakk'ın tecellîsi karşısında onun başka bir şey hissedememesi hakkında Cüneyd (r.a.) yukarıdaki sözü söyledi. Bu sebeple, sonradan yaratılmış olan arş (Allah'ın kudret ve hükümranlık tahtı), ârifin kalbinde bulunan Kadîm (ezelî ve ebedî olan Allah) ile bir tutulduğunda, arşın varlığı ve eseri kalmaz ki, o kalbin köşelerinden bir köşede olup da hissedilebilsin. Çünkü kalbin her bir köşesini Kadîm kuşatmıştır. Kadîm'in yanında sonradan yaratılmış olan (muhdes) mevcut değildir. Şiddetli bir fırtınanın olduğu yerde sivrisineğin ne işi olabilir?

وإذا كان الحقُّ يَتَنَوَّعُ تَجَلِّيهِ في الصُّوَرِ فَبِالضَّرُورَةِ يَتَّسِعُ القلبُ وَيَضِيقُ بِحَسَبِ

الصورة التي يقع فيها التجلّي الإلهي ، فإنَّه لا يَفْضُلُ مـن القلـب شـيء عن

صورة ما يقع فيها التَّجَلِّي، فإنَّ القلب من العارفِ أو الإنسانِ الكاملِ بِمَنْزِلَةِ

مَحَلَّ فَصِّ الخَاتَم من الخَاتَمِ لا يَفْضُلُ ، بَلْ يكون علـى قـدره وشكله مـن

الاِسْتِدَارَةِ إن كان الفَصُ مُسْتَدِيرًا أو من التَّرْبِيعِ والتَّسْدِيسِ والتَّثْمِين وغير ذلك

من الأشكال، إن كان الفص مُرَبَّعًا أو مُسَدَّسًا أو مُثَمَّنًا أو ما كان من الأشكال

فإنَّ محله من الخاتم يكونُ مِثْلَهُ لا غير.

Ve Hakk'ın tecellîsi, sûretlerde mütenevvi' oldukda, bizzarûre kalb genişler; ve onda vâki' olan tecellî-i ilâhî sûreti hasebiyle de daralır. Zîrâ onda vâki' olan tecellî sûretinden, kalbden bir şey artmaz. Çün- kü ârifin veyâ insân-ı kâmilin kalbi, fass-i hâtemin mahalli [12/12] menzilesindedir, hâtemden ziyâde değildir. Eğer fass müstedîr ise istidâreden veyâhud terbî' ve tesdîs ve tesmînden ve bunun gayrı eşkâlden, onun kadri ve şekli üzerine olur; ve eğer fass murabba' veyâ müseddes veyâ müsemmen veyâhud eşkâlden bir şekil olursa, bu hâlde muhakkak hâtemden onun mahalli, onun misli olur, başka olmaz. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) burada tecellî-i ilâhîyi yüzük taşına ve kalb-i ârifi, yüzüğün kafesine teşbîh buyurup, kafesin yüzük taşı kadar olup fazla ve noksan olmadığını beyân buyururlar. Zîrâ yüzüğün kafesi eşkâl-i muhte- lifeden ne şekil üzerine i'mâl edilmiş ise, taşı da o şekilde ve o kafes kadar olur. Taş büyük olursa kafese sığmaz; ve küçük olursa kafeste durmaz düşer. İşte bunun gibi ârif ile insân-ı kâmilin kalbi dahi tecellî-i ilâhîye tabi'dir. Binâenaleyh Hak ona, hangi sûrette tecellî ederse, o da o sûrete göre olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak'ın tecellîsi, sûretlerde çeşitlendiğinde, zorunlu olarak kalb genişler; ve onda meydana gelen ilâhî tecellî sûreti sebebiyle de daralır. Çünkü onda meydana gelen tecellî sûretinden, kalbden bir şey artmaz. Zira ârifin veya insân-ı kâmilin kalbi, fass-ı hâtemin (yüzük kaşının) yeri mertebesindedir, yüzükten fazla değildir. Eğer fass müstedîr (yuvarlak) ise yuvarlaklığından veya terbî' (dörtgen), tesdîs (altıgen) ve tesmîn (sekizgen) ve bunun dışındaki şekillerden, onun kadri ve şekli üzerine olur; ve eğer fass murabba' (dörtgen) veya müseddes (altıgen) veya müsemmen (sekizgen) veya şekillerden bir şekil olursa, bu hâlde muhakkak yüzükten onun mahalli, onun misli olur, başka olmaz. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) burada ilâhî tecellîyi yüzük taşına ve ârifin kalbini, yüzüğün kafesine teşbih buyurup, kafesin yüzük taşı kadar olup fazla ve noksan olmadığını beyân buyururlar. Zira yüzüğün kafesi çeşitli şekillerden ne şekil üzerine imâl edilmiş ise, taşı da o şekilde ve o kafes kadar olur. Taş büyük olursa kafese sığmaz; ve küçük olursa kafeste durmaz düşer. İşte bunun gibi ârif ile insân-ı kâmilin kalbi dahi ilâhî tecellîye tabidir. Bu sebeple Hak ona, hangi sûrette tecellî ederse, o da o sûrete göre olur.

وهذا عكس ما تُشِيرُ إليه الطَّائِفَةُ أنَّ الحقَّ يَتَجَلَّى على قدرِ استِعْدَادِ العَبْدِ،

وهذا ليس كذلك، فإنَّ العبدَ يَظْهَرُ لِلْحَقِّ على قدر الصُّورَةِ الَّتِي يَتَجَلَّى له

فيها الحق.

Bu dahi tâifenin "Tahkîkan Hak abdin mikdâr-ı isti'dâdı üzere tecellî eder" kavliyle işâret eyledikleri şeyin aksidir. Bu ise böyle değildir. Zîrâ abd, Hakk'ın ona tecellî ettiği sûrette o sûret mikdârı üzere, Hakk'a zahir olur. Ya'ni bâlâda kalb, Hakk'ın tecellîsi hasebiyle genişler ve daralır denilen kelâm, tâife-i ehlullâhın, Hak abdin isti'dâdı mikdârı üzere tecellî eder, kavliyle işâret eyledikleri maʼnânın aksidir. Ve kalb-i ârifde olan tecellî, on-ların işâret ettikleri vech ile ârifin kalbi hasebiyle değil, [12/13] ârifin kalbi tecellî hasebiyledir. Zîrâ Hak abde ne sûretle tecellî etmiş ise, abd Hakk'a o sûretle zâhir olur; ve ârifin kalbinde bir haysiyyet-i muayyene yoktur ki, Hak o haysiyet üzere ona tecellî etsin. Ve tâife-i ehlullâhın kavli, “feyz-i mukaddes" ve Şeyh (r.a.)ın kavli ise, “feyz-i akdes” hükümlerine göredir. Zîrâ feyz-i akdes a'yân-ı sâbiteye isti'dâd verir ki, bu isti'dâd dahi gayr-ı mec'ûldür. Ve feyz-i mukaddes ise isti'dâd üzerine müteretteb olan şeyi verir. Binâenaleyh “feyz-i mukaddes” hükmüne göre tecellî, abdin mik-dâr-ı isti'dâdı hasebiyledir. Ve “feyz-i akdes”e göre dahi, ârifin kalbi tecellî hasebiyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu (durum) da, bir grubun "Gerçekten Hak, kulun istidat miktarı üzere tecelli eder" sözüyle işaret ettikleri şeyin aksidir. Bu ise böyle değildir. Çünkü kul, Hakk'ın kendisine tecelli ettiği surette, o suret miktarı üzere Hakk'a zahir olur. Yani yukarıda "kalp, Hakk'ın tecellisi sebebiyle genişler ve daralır" denilen söz, ehlullah grubunun "Hak, kulun istidadı miktarı üzere tecelli eder" sözüyle işaret ettikleri anlamın aksidir. Ve ârifin kalbinde olan tecelli, onların işaret ettikleri şekilde ârifin kalbi sebebiyle değil, ârifin kalbi tecelli sebebiyledir. Çünkü Hak kula ne suretle tecelli etmiş ise, kul Hakk'a o suretle zahir olur; ve ârifin kalbinde belirli bir haysiyet yoktur ki, Hak o haysiyet üzere ona tecelli etsin. Ve ehlullah grubunun sözü "feyz-i mukaddes" hükümlerine göredir, Şeyh (r.a.)'ın sözü ise "feyz-i akdes" hükümlerine göredir. Çünkü feyz-i akdes, sabit hakikatlere istidat verir ki, bu istidat da kılınmamış/verilmemiş istidattır. Ve feyz-i mukaddes ise istidat üzerine terettüp eden şeyi verir. Bu sebeple "feyz-i mukaddes" hükmüne göre tecelli, kulun istidat miktarı sebebiyledir. Ve "feyz-i akdes"e göre de, ârifin kalbi tecelli sebebiyledir.

وَتَحْرِيرُ هذه المسألةِ أَنَّ لِلَّهِ تَجَلِّيَيْنِ، تَجَلِّي غَيْبٍ وتجلِّي شَهَادَةٍ،

فَبِالتَّجَلِّي الغيب يُعْطِي الاستعداد الذي يكون عليه القلب، وهو التجلي

الذاتي الذي الغيب حقيقته، وهو الهُوِيَّةُ الَّتي يَسْتَحِقُّها بقوله عن نفسه

«هو»، فلا يَزَالُ «هو» له دَائِمًا أَبَدًا ، فإذا حَصَلَ له أعني لِلْقَلْبِ

هذا الاستعداد تَجَلَّى له التَّجَلِّي الشُّهُودِي في الشهادةِ، فَرَآهُ فَظَهَرَ

بصورةِ ما تَجَلَّى له كما ذَكَرْنَاه، فهو تعالى أعطاه الاستعداد بقوله :

أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ، ثم رَفَعَ الحجابَ بَيْنَه وبين عبده بقوله : ثُمَّ

هَدَى فَرَآهُ العَبدُ في صورةِ مُعْتَقَـدِهِ، فهو عين اعتقاده .

Ve bu mes'elenin tahrîri budur ki: Tahkîkan Allâh'ın iki tecellîsi vardır: Tecellî-i gayb ve tecellî-i şehâdettir. “Tecellî-i gayb" ile, kalbin onun üzerinde bulunduğu isti'dâdı verir. O dahi onun hakîkati gayb olan tecellî-i zâtîdir; ve o tecellî-i gayb, Hakk'ın kendi nefsinden ihbâr et- mekle, müstahak olduğu hüviyettir. İmdi o tecellî-i zâtî, dâimen ve ebeden Hak için olmaktan zâil olmaz. Binâenaleyh kalb için bu is- ti'dâd hâsıl oldukda, Hak ona, şehadette, tecellî-i şühûdî ile tecellî eder. Böyle olunca, kalb Hakk'ı o tecellîde görür; ve binâenaleyh kalb kendisine vâki' olan tecellî sûretiyle zâhir olur. [12/14] Nitekim biz onu zikrettik. [İmdi o da أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ (Tâhâ, 20/50) kavli celîli mûcibince ona isti'dâdı veren Hak Teâlâ'dır.] 365 Ba'dehû Hak, kendi arasıyla abdi arasında ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) [Sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti.] kavli ile hicâbı ref'eyledi. Şu hâlde abd, onu kendi mu'tekadı sûretinde gördü. Binâenaleyh Hak, onun i'tikādının "ayn"ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu meselenin açıklaması şudur: Şüphesiz Allah'ın iki tecellîsi vardır: Gayb tecellîsi ve şehâdet tecellîsi. "Gayb tecellîsi" ile, kalbin üzerinde bulunduğu yatkınlığı verir. O da, hakikati gayb olan zâtî tecellîsidir; ve o gayb tecellîsi, Hakk'ın kendi nefsinden haber vermekle, hak ettiği hüviyettir. Şimdi o zâtî tecellî, daima ve ebediyen Hak için olmaktan zail olmaz. Bu sebeple kalp için bu yatkınlık hâsıl olduğunda, Hak ona, şehadette, şühûdî tecellî ile tecellî eder. Böyle olunca, kalp Hakk'ı o tecellîde görür; ve bu sebeple kalp kendisine meydana gelen tecellî suretiyle ortaya çıkar. Nitekim biz onu zikrettik. [Şimdi o da "Her şeye yaratılışını (hilkatini) verdi" (Tâhâ, 20/50) yüce sözü gereğince ona yatkınlığı veren Yüce Allah'tır.] Daha sonra Hak, kendi arasıyla kulun arasında "Sonra da doğru yolu gösterdi" (Tâhâ, 20/50) sözü ile perdeyi kaldırdı. Şu halde kul, onu kendi inancının suretinde gördü. Bu sebeple Hak, onun inancının ayn'ıdır.

Yani bâlâda zikrolunan iki kelâmın tahkîki budur ki: Biri gayb, diğeri şehîdet olmak üzere Allâh'ın iki tecellîsi vardır. "Tecellî-i gayb” ile ayân sâbit oldu. "Tecellî-i şehîdet" ile de bu ayân-ı sabite vücûd-ı kevnî ile mütelebbis oldu. Bu da iki türlüdür: Birisi “tecellî-i vücûdî”dir ki, dünyâ ve âhirette umûmiyetle vâki' olur. Diğeri “tecellî-i şühûdî”dir ki, dünyâda ve âhirette ve berzahta ehl-i kemâle mahsûs bulunur. Binâenaleyh tecellî-i gaybî ile, kalb-i ârif, vücûd-ı aynîsinden evvel ayn-ı sâbitesinde nasıl bir isti'dâd üzerine idiyse, Hak o isti'dâd-ı zâtîyi atâ eyler; ve o tecellî dahi, hakîkati, gayb-ı mutlak olan tecellî-i zâtîdir; ve tecellî-i gayb, Hakk'ın müstahak olduğu hüviyyet-i ilahiyyedir. Zira Hak وَلِلَّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Hûd, 11/123) [Semâvât ve arzın gaybı Allahındır.] ve قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ (İhlâs, 112/1) [De ki: O Allah Ahad'dir.] âyet-i kerîmelerinde, kendi nefsinden haber verir ve müstahak olduğu hüviyeti beyân buyurur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda zikredilen iki sözün tahkiki şudur: Biri gayb, diğeri şehadet olmak üzere Allah'ın iki tecellisi vardır. "Gayb tecellisi" ile sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite) var oldu. "Şehadet tecellisi" ile de bu sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite) kevnî (oluşsal) varlık ile kuşandı. Bu da iki türlüdür: Birincisi "vücûdî tecelli"dir ki, dünya ve ahirette genel olarak meydana gelir. Diğeri "şühûdî tecelli"dir ki, dünyada, ahirette ve berzahta kemâl ehli (olgun kişilere) özgü bulunur. Bu sebeple gaybî tecelli ile, arif kişinin kalbi, aynî varlığından önce tekil sabit hakikatinde (ayn-ı sâbite) nasıl bir yatkınlık (isti'dâd) üzerine idiyse, Hak o zâtî yatkınlığı (isti'dâd-ı zâtî) bağışlar; ve o tecelli dahi, hakikati mutlak gayb olan zâtî tecellidir; ve gayb tecellisi, Hakk'ın müstahak olduğu ilahi hüviyettir. Çünkü Hak, "وَلِلَّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ" (Hûd, 11/123) [Semâvât ve arzın gaybı Allahındır.] ve "قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ" (İhlâs, 112/1) [De ki: O Allah Ahad'dir.] ayet-i kerimelerinde, kendi nefsinden haber verir ve müstahak olduğu hüviyeti beyan buyurur.

İmdi Hakk'ın hüviyeti olan tecellî-i zâtî, dâimen ve ebeden, makām-ı cem' ve ahadiyette ve kezâ makām-ı tafsîl ve kesrette, Hak için olmaktan zâil olmaz. Zîrâ her bir “ayn” için bir hüviyet vardır; ve o hüviyet de Haktır. Ayân-ı sâbite için, zâttan ve hüviyetten bir isti'dâd-ı zâtî-i gayr-ı mec'ûl hâsıl olunca, Hak, kalbe şehîdette “tecellî-i şühûdî” ile tecellî eder. Bu sûretle kalb, Hakkı o tecellîde görür; ve kalb dahi, Hakk'ın ona tecellî ettiği sûretle zâhir olur. Nitekim bâlâda “Zîrâ abd, Hakk'ın ona tecellî ettiği sûrette, o sûret mikdârı üzere, Hakk'a zâhir olur” kavliyle zikrolunmuş idi. Binâenaleyh Hak Teâlâ أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ (Tâhâ, 20/50) ya'ni “Hak her şeye hakkını itâ eyledi” âyet-i kerîmesi muktezâsınca, kalbe isti'dâd-ı mec'ûlü itâ eyledi. Ve kalbe bu isti'dâd hâsıl olunca, tecellî-i şühûdîde, o Hakk'ı müşâhede eder; [12/15] ve Hakk'ın kendisine tecellî ettiği sûrette de Hakk'a zahir olur. Ba'dehû Hak ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) [Sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti.] kavliyle, kendisiyle abdi arasındaki hicâbı kaldırdı. Binâenaleyh erbâb-ı akāidin her biri, Hakk'ı kendi i'tikādı sûretinde müşâhede eyledi. Bu sûrette meşhûd olan Hak, abdin i'tikādının "ayn"ı olur. Nitekim Hak Teâlâ أَنَا عِنْدَ ظَنٌ عَبْدِي بِي buyurmuştur. 366 Ya'ni "Ben abdimin bana olan zannı indindeyim" demek olur. فلا يَشْهَدُ القلب ولا العينُ إِلَّا صورة مُعْتَقَدِه في الحق. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın hüviyeti olan zâtî tecellî, daima ve ebediyen, cem' ve ahadiyet makamında ve aynı şekilde tafsîl ve kesret makamında, Hak için olmaktan uzaklaşmaz. Çünkü her bir "ayn" (tekil hakikat) için bir hüviyet vardır; ve o hüviyet de Hak'tır. Sabit hakikatler için, zâttan ve hüviyetten yapılmamış/verilmemiş zâtî bir yatkınlık (isti'dâd-ı zâtî-i gayr-ı mec'ûl) hâsıl olunca, Hak, kalbe şehadette "tecellî-i şühûdî" (şuhûdî tecellî: Hakk'ın kulun kalbinde müşahede edilebilir şekilde görünmesi) ile tecellî eder. Bu şekilde kalb, Hakk'ı o tecellîde görür; ve kalb dahi, Hakk'ın ona tecellî ettiği şekilde ortaya çıkar. Nitekim yukarıda "Çünkü kul, Hakk'ın ona tecellî ettiği şekilde, o şeklin miktarı üzere, Hakk'a zâhir olur" sözüyle zikredilmişti. Bu sebeple Yüce Allah, "أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ" (Tâhâ, 20/50) yani "Hak her şeye hakkını verdi" ayet-i kerimesinin gereğince, kalbe kazanılmış yatkınlığı (isti'dâd-ı mec'ûl) verdi. Ve kalbe bu yatkınlık hâsıl olunca, şuhûdî tecellîde, o Hakk'ı müşahede eder; ve Hakk'ın kendisine tecellî ettiği şekilde de Hakk'a zâhir olur. Bundan sonra Hak, "ثُمَّ هَدَى" (Tâhâ, 20/50) [Sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti.] sözüyle, kendisiyle kul arasındaki perdeyi kaldırdı. Bu sebeple inanç sahiplerinin her biri, Hakk'ı kendi inancı şeklinde müşahede etti. Bu şekilde müşahede edilen Hak, kulun inancının "ayn"ı (tekil hakikati) olur. Nitekim Yüce Allah "أَنَا عِنْدَ ظَنٌ عَبْدِي بِي" buyurmuştur. Yani "Ben kulumun bana olan zannı indindeyim" demek olur. "فلا يَشْهَدُ القلب ولا العينُ إِلَّا صورة مُعْتَقَدِه في الحق." (Kalb ve ayn, Hak'ta ancak inandığı sureti müşahede eder.)

İmdi kalb ve “ayn”, Hak hakkında kendi mu'tekadının sûretinden gayrısını müşâhede etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kalp ve "ayn" (varlığın özü), Hak hakkında kendi inancının suretinden başkasını gözlemlemez.

Ya'ni kalb gözü ile baş gözü, Hak hakkında, kendi i’tikādı neden ibâret ise, ancak o i'tikādının sûretini görür. Bu hüküm, kâmil ve gayr-ı kâmil olan kimseler hakkında umûmîdir. Şu kadar ki kâmil, Hakk'ı ıtlâk ve takyîd makāmında, tenzîh ve teşbîh ile müşâhede eder. Binâenaleyh herhangi bir sûret olursa olsun, onda Hakk'ı görür. Gayr-ı kâmil ise, Hakk'ı ya yalnız tenzîh eder; bu hâlde Hakk'ın baʼzı sûretlerde tecellîsini inkâr eyler; veyâhud yalnız teşbîh edip Hakk'ı bazı sûretlerde hasreder, Nasârâ gibi. Velâkin teşbîh ve tenzîh beynini câmi' olup da Hakk'ı bazı kemâlât ile takyîd eden kimse, Hakk'ı kendi i'tikādı hasebiyle görür. فالحق الذي في المُعْتَقَدِ هو الَّذي وَسِعَ القلبُ صُورَته، وهو الذي يَتَجَلَّى له فَيَعْرِفُه، فلا تَرَى العَيْنُ إلا الحقَّ الاعْتِقَادِي. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kalp gözü ile baş gözü, Hak hakkında, kendi inancı neden ibaret ise, ancak o inancının suretini görür. Bu hüküm, kâmil ve gayr-ı kâmil (olgunlaşmamış) olan kimseler hakkında geneldir. Şu kadar var ki kâmil, Hakk'ı mutlaklık ve kayıtlılık makamında, tenzih (eksikliklerden arındırma) ve teşbih (benzetme) ile müşahede eder. Bu sebeple herhangi bir suret olursa olsun, onda Hakk'ı görür. Gayr-ı kâmil ise, Hakk'ı ya yalnız tenzih eder; bu halde Hakk'ın bazı suretlerde tecellisini (ortaya çıkışını) inkâr eder; veya yalnız teşbih edip Hakk'ı bazı suretlerde sınırlar, Hristiyanlar gibi. Lakin teşbih ve tenzih arasını birleştirip de Hakk'ı bazı kemalat (olgunluklar) ile kayıtlayan kimse, Hakk'ı kendi inancı gereğince görür. فالحق الذي في المُعْتَقَدِ هو الَّذي وَسِعَ القلبُ صُورَته، وهو الذي يَتَجَلَّى له فَيَعْرِفُه، فلا تَرَى العَيْنُ إلا الحقَّ الاعْتِقَادِي.

İmdi mu'tekadda olan Hak, mü'minin kalbi onun sûretine vüs'atdâr olan Hak'tır; ve [12/16] kalbe tecellî eden Hakk'ı, o kalb ârif olur. Binâenaleyh göz, Hakk-ı i'tikādîden gayrısını görmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, inanılan Hak, müminin kalbi onun suretine genişlik veren Hak'tır; ve kalbe tecelli eden Hakk'ı, o kalp bilir. Bu sebeple göz, inanılan Hak'tan başkasını görmez.

Ya'ni ashâb-ı i'tikādâtın i'tikādlarında olan Hak, hangi sûrette tecellî etmiş ise, o sûret ile kalbe sığan Hak'tır; ve Hakk-ı mu'tekad kalbe tecellî eden Hak'tır. Bu i'tikād, ister küllî ister cüz'î olsun, Hak, bu i'tikād sûretinde tecellî ettikde kalbe sığar; ve abd dahi bu tecellî ile Hakk'ı bilir ve onun Hak olduğunu ikrar eder; çünkü Hakk'ı o sûrette akd etmiş idi. Binâenaleyh ayn-ı hissî, ya'ni baş gözü, dünyâda ve âhirette, Hak hakkındaki i'tikādı ne ise, ondan gayrısını müşâhede etmez. Fakat eşyânın “ayn”ı olan ilâh-ı mutlak, bittabi' eşyâdan bir şeye sığmaz. Zîrâ küllün “ayn”ıdır. O ancak küllün “ayn”ı olan insân-ı kâmilin kalbine sığar. Çünkü böyle bir kalb, makām-ı ıtlâk ve takyîdde Hak'la mütekallibdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani inanç sahiplerinin inançlarında olan Hak, hangi şekilde tecelli etmiş ise, o şekil ile kalbe sığan Hak'tır; ve inanılan Hak, kalbe tecelli eden Hak'tır. Bu inanç, ister küllî (tümel) ister cüz'î (tikel) olsun, Hak, bu inanç şeklinde tecelli ettiğinde kalbe sığar; ve kul da bu tecelli ile Hakk'ı bilir ve onun Hak olduğunu ikrar eder; çünkü Hakk'ı o şekilde kabul etmiş idi. Bu sebeple ayn-ı hissî (duyusal göz), yani baş gözü, dünyada ve ahirette, Hak hakkındaki inancı ne ise, ondan başkasını müşahede etmez. Fakat eşyanın "ayn"ı (özü) olan ilâh-ı mutlak (mutlak ilah), elbette eşyadan bir şeye sığmaz. Çünkü o, küllün (bütünün) "ayn"ıdır. O ancak küllün "ayn"ı olan insân-ı kâmilin kalbine sığar. Çünkü böyle bir kalp, makām-ı ıtlâk (mutlaklık makamı) ve takyîdde (kayıtlılık makamı) Hak'la mütekallibdir (değişken ve dönüşkendir).

ولا خَفَاءَ فِي تَنوُّع الاعتقادات، فَمَنْ قَيَّدَه أَنْكَرَه في غير ما قيده به، وأقرَّ به

فيما قَيَّدَه به إذا تَجَلَّى، فَقَدْ آمَنَ بِبَعْضٍ وَكَفَرَ بِبَعْضٍ.

Ve i'tikādâtın tenevvüünde hafâ yoktur. İmdi Hakk'ı takyîd eden kimse, kendi takyîdinin gayrısında, ona inkâr etti; ve kendinin takyîd eylediği şeyde Hak tecellî ettikde, ona ikrâr eyledi. (Böyle olunca ba'zısına îmân ve ba'zısına inkâr etti.)367 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnançların çeşitliliğinde bir kapalılık yoktur. Şimdi, Hakk'ı sınırlayan kimse, kendi sınırlamasının dışında, O'nu inkâr etti; ve kendisinin sınırladığı şeyde Hak tecellî ettiğinde, O'nu ikrâr etti. (Böyle olunca bazısına iman etti ve bazısına inkâr etti.)

Ya'ni erbâb-ı itikādâtın tenevvü'-i i'tikādâtı keyfiyeti zâhirdir. Bu gizli bir şey değildir; her an herkesin gördüğü bir şeydir. Binâenaleyh Hakk'ı i'tikād-ı mahsûsu ile takyîd eden kimse, bu i’tikādının gayrı olan i’tikādları kabûl etmeyip inkâr eder. Zîrâ Hakk'ın bu i’tikādât sûretinde [12/17] vâki' olan tecellîsi kendi i’tikādına muhâlif ve zannına mugāyirdir. Fakat kendi i'tikādına muvâfık olarak Hak tecellî edince, onu kabûl edip, Hak olduğunu ârif olur. Zîrâ Hakk'ın böyle olacağını zannetmiş idi. Binâenaleyh ashâb-ı i'tikād arasında dâimâ ihtilaf ve tenâkür vardır. Biri diğerini red ve cerh eder. Onların işi inkâr ile ikrâr arasındadır. Velâkin insân-ı kâmilin hâli böyle değildir. O her sûrette mütecellî olan Hak olduğunu bilir. Çünkü bir i'tikād-ı mahsûs ile bağlanıp kalmamıştır. Ve sûretlerin kâffesini vücûd-ı vâhid olarak görür. Zîrâ ıtlâk sâhibidir. Her sûrette Hakk'ı müşâhede edip O'na âbid ve sâcid olur. Nitekim: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani inanç sahiplerinin inançlarının çeşitliliği açıkça görülen bir durumdur. Bu gizli bir şey değildir; her an herkesin gördüğü bir şeydir. Bu sebeple Hakk'ı kendi özel inancıyla sınırlayan kimse, bu inancının dışındaki inançları kabul etmeyip inkâr eder. Çünkü Hakk'ın bu inançlar şeklinde [12/17] meydana gelen tecellîsi (ortaya çıkışı) kendi inancına aykırı ve zannına terstir. Fakat kendi inancına uygun olarak Hak tecellî edince, onu kabul edip, Hak olduğunu bilir. Çünkü Hakk'ın böyle olacağını zannetmiş idi. Bu sebeple inanç sahipleri arasında daima ihtilaf ve çekişme vardır. Biri diğerini reddeder ve çürütür. Onların işi inkâr ile ikrar arasındadır. Velâkin insân-ı kâmilin hâli böyle değildir. O her şekilde tecellî eden (ortaya çıkan) Hakk olduğunu bilir. Çünkü özel bir inanç ile bağlanıp kalmamıştır. Ve bütün suretleri tek bir varlık olarak görür. Çünkü ıtlak (mutlaklık, sınırsızlık) sahibidir. Her surette Hakk'ı müşâhede edip O'na kul ve secde eden olur. Nasıl ki:

Bir gün Hz. Mevlânâ (r.a.), esnâ-yı râhda, bir râhibe tesadüf edip, tevâzuan ona eğilirler. Râhib dahi bilmukābele öyle yapar. Her ikisi de müddet-i medîde o hâlde kalırlar. Nihâyet râhib doğrulur; Mevlânâ efendimiz dahi doğrulup geçer giderler. Bu hâlin sebebini istifsâr edenlere Cenâb-ı Pîr-i destgîr cevâben buyururlar ki: “Bir râhib, ahlâk-ı Resûlullah (s.a.v.) den olan hulk-ı tevâzu' ile bize galebe çalmak istedi, muvaffak olamadı; el- hamdülillah biz ona galebe ettik.” İmdi bu sebeb-i zâhirî idi. Cenâb-ı Pîr-i destgîr, sebeb-i bâtınînin beyânından, ukūl-i zaîfeye terahhümen, ictinâb buyurdular. Hakîkat-ı hâl ise, insân-ı kâmilin makām-ı ıtlâkta, Hakk'ın gayrını müşâhede etmemesi idi. Nitekim buyururlar: غم را چه زهره باشد تا نام ما برد دستی بزن که از غم و غمخوار فارغیم ما لاف می زنیم و تو انکار میکنی از اقرار هر دو عالم وانکار فارغيم Tercüme: "Gamın ne tâkatı vardır ki, bizim adımızı ansın! El çırp ki biz, gamdan ve gam-hârdan fâriğiz. Biz söylüyoruz, sen ise bizi inkâr edip durursun. Biz makām-ı ıtlâkta olduğumuz için, her iki âlemin ikrârından ve inkârından fâriğiz.”368 [12/18] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir gün Hz. Mevlânâ (r.a.), yol esnasında bir rahip ile karşılaşır ve tevazu ile ona eğilir. Rahip de karşılık olarak aynı şekilde yapar. Her ikisi de uzun bir süre o halde kalırlar. Sonunda rahip doğrulur; Mevlânâ efendimiz de doğrulup geçip giderler. Bu halin sebebini soranlara Cenâb-ı Pîr-i destgîr (yardımcı pir) cevaben buyururlar ki: “Bir rahip, Resûlullah (s.a.v.) ahlâkından olan tevazu huyu ile bize üstün gelmek istedi, başarılı olamadı; elhamdülillah biz ona üstün geldik.” Şimdi bu, zahirî sebep idi. Cenâb-ı Pîr-i destgîr, zayıf akıllara acıyarak, bâtınî sebebin açıklanmasından kaçındılar. Halin hakikati ise, insân-ı kâmilin mutlaklık makamında, Hakk'ın gayrını (Hakk'tan başkasını) müşahade etmemesi idi. Nitekim buyururlar: غم را چه زهره باشد تا نام ما برد دستی بزن که از غم و غمخوار فارغیم ما لاف می زنیم و تو انکار میکنی از اقرار هر دو عالم وانکار فارغيم Tercüme: "Gamın ne gücü vardır ki, bizim adımızı ansın! El çırp ki biz, gamdan ve gam çekenden uzağız. Biz söylüyoruz, sen ise bizi inkâr edip durursun. Biz mutlaklık makamında olduğumuz için, her iki âlemin ikrarından ve inkârından uzağız.”368 [12/18]

ومَنْ أَطْلَقَه عن التقييد لَمْ يُنْكِرْه وأقرَّ له في كلّ صُورَةٍ يَتَحَوَّلُ فيها، ويُعْطِيه

من نفسه قَدْرَ صُورةِ ما تَجَلَّى له فيها إلى ما لا يَتَنَاهَى، فَإِنَّ صُورَةَ التَّجَلِّي

ما لها نِهَايَةٌ تَقِفُ عندها.

Ve Hakk'ı takyîdden ıtlâk eden kimse, Hakk'ın her bir sûrette olan tahavvülünü, inkâr etmeyip ikrâr eder; ve o kimse Hakk'ın ilâ-mâ-lâ- yetenâhî, ona tecellî eylediği sûrette o sûretin kadrini Hakk'a verir. [Zîrâ tecellî sûretinin nihâyeti yoktur ki onun indinde vâkıf olsun.]369 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hakk'ı kayıtlamaktan serbest bırakan kimse, Hakk'ın her bir şekilde olan değişimini inkâr etmeyip kabul eder; ve o kimse Hakk'ın sonsuz olarak, kendisine tecelli ettiği şekilde o şeklin değerini Hakk'a verir. Çünkü tecelli şeklinin bir sonu yoktur ki onun katında durulsun.

Ya'ni Hakk'ı bilcümle i'tikād sûretleriyle takyîdden ve hattâ ıtlâktan, ıtlâk ile tavsîf eden kimse, Hakk'ın tecellî ile tahavvül ettiği itikād sûretle- rinden her bir sûrette, Hakk'a inkâr etmeyip ikrâr eder; ve suver-i i'tikādiy- yeden herhangi bir sûret olursa olsun, onun Hak olduğunu bilir; ve böyle bir ârif-i kâmile Hak Teâlâ ilâ-mâ-lâ-yetenâhî tecellî ettikde kābiliyyet-i zâtiyyesinin vüs'ati ve makām-ı ıtlâkta bulunması hasebiyle, o tecellî sû- retinin mikdârı ve şekil ve heyeti, olduğu hâl üzere, o kâmilde zâhir olur; ve o dahi o sûreti kabûl edip onun kadrini ve heyetini, mutlak olan nefs-i kābilesinden Hakk'a i’tâ eder; ve Hakk'ın ona tecellî ettiği sûret ile Hakk'a zâhir olur. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) bâlâda: “Abd, Hakk'ın ona tecellî ettiği sûrette o sûret mikdârı üzere Hakk'a zâhir olur” buyurmuş idi. Ve Hak tarafından vâki' olan tecellî sûretlerinin nihâyeti yoktur. Binâenaleyh ârif-i kâmil bî-nihâye olan tecellînin sûreti ne mikdâr ise, onu kendi nefsinden Hakk'a verir; ve o sûretle de Hakk'a zâhir olur. Zîrâ mahal olmayınca te- cellînin sûreti dahi zâhir olmaz; ve ârif-i kâmil ilâ-gayrı'n-nihâye Hak ile o sûrette mütekallib ve mütehavvil olur. Ve tecellî-i gaybî-i zâtî, gayb-ı mut- lak-ı ilâhîden [12/19] dâimâ tulû' eder; ve ârif-i kâmil dahi dâimâ kabûl eyler; ve o tecellînin nihâyeti olmadığından, bu ârif-i kâmil dahi o tecellî indinde vakıf olmaz. Velhâsıl Hakk'ı ıtlâk eden kimse, ancak kâmil ve âlim ve âmil olan abddir; ve onun isti’dâdı küllî ve kalbi matlûbunun tecelliyâtı ile meşhûndur. Ve kuyûd-ı i'tikādiyye nukūşundan mutlak olması hase- biyle ıtlâk-ı Hakk'a mukābildir. Suver-i kevniyye âyînelerinde mahbûb-i mutlakın cemâlini görüp âtîdeki beytin kāili olur. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ı bütün inanç biçimleriyle kayıtlamaktan ve hatta mutlak olarak nitelemekten, mutlaklık ile vasıflandıran kimse, Hakk'ın tecelli ile dönüştüğü inanç biçimlerinden her bir biçimde, Hakk'ı inkâr etmeyip ikrar eder; ve inanç biçimlerinden herhangi bir biçim olursa olsun, onun Hak olduğunu bilir; ve böyle bir insân-ı kâmile Yüce Allah sonsuza dek tecelli ettiğinde, kendisinin zâtî yatkınlığının genişliği ve mutlaklık makamında bulunması sebebiyle, o tecelli biçiminin miktarı ve şekil ve heyeti, olduğu hâl üzere, o kâmilde ortaya çıkar; ve o da o biçimi kabul edip onun kadrini ve heyetini, mutlak olan kendi kabul edici nefsinden Hakk'a verir; ve Hakk'ın ona tecelli ettiği biçim ile Hakk'a görünür. Nasıl ki Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda: "Kul, Hakk'ın ona tecelli ettiği biçimde o biçim miktarı üzere Hakk'a görünür" buyurmuş idi. Ve Hak tarafından meydana gelen tecelli biçimlerinin sonu yoktur. Bu sebeple insân-ı kâmil, sonsuz olan tecellinin biçimi ne kadar ise, onu kendi nefsinden Hakk'a verir; ve o biçimle de Hakk'a görünür. Çünkü mahal olmayınca tecellinin biçimi de ortaya çıkmaz; ve insân-ı kâmil sonsuza dek Hak ile o biçimde değişir ve dönüşür. Ve zâtî gaybî tecelli, ilâhî mutlak gaybdan daima doğar; ve insân-ı kâmil de daima kabul eder; ve o tecellinin sonu olmadığından, bu insân-ı kâmil de o tecelli karşısında durmaz. Sözün özü, Hakk'ı mutlak kılan kimse, ancak kâmil ve âlim ve amel eden kuldur; ve onun istidâdı küllî ve kalbi matlubunun tecellileri ile doludur. Ve inanç kayıtlarının nakışlarından mutlak olması sebebiyle Hakk'ın mutlaklığına karşılık gelir. Oluş âleminin aynalarında mutlak sevgilinin cemâlini görüp aşağıdaki beytin söyleyeni olur. Beyit:

گر در بر او قبا و گر پیرهن است

در هر صورت که بینمش جان منست

Tercüme: “Onun üzerinde ister cübbe ve ister gömlek olsun, onu her- hangi sûrette görürsem göreyim, benim canımdır.”370 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onun üzerinde ister cübbe ve ister gömlek olsun, onu hangi şekilde görürsem göreyim, benim canımdır.

وكذلك العِلْمُ باللَّهِ ما لَهُ نِهَايَةٌ في العارفينَ يَقفُ عندهـا، بـل هـو العـارف

في كلِّ زَمَانٍ يَطْلُبُ الزِّيَادَةَ من العِلْمِ به رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا، رَبِّ زِدْنِي

عِلْمًا ، رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا ، فالأمر لا يَتَنَاهَى من الطَّرَفَينِ.

Ve kezâ ârifler hakkında, ilm-i billâh için nihâyet yoktur ki, onun indinde vâkıf olsun. Belki ârif: "Yâ Rab bana ilmi ziyâde et! (Tâhâ, 20/114) Yâ Rab bana ilmi ziyâde et! Yâ Rab bana ilmi ziyâde et!" diyerek ilm-i billâhdan ziyâdeyi taleb eder. Böyle olunca emr, tara- feynden nâmütenâhîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde ârifler (Allah'ı bilenler) hakkında da, Allah bilgisi için bir son yoktur ki, ârif onun yanında dursun. Aksine ârif: "Yâ Rab bana ilmi ziyâde et! (Tâhâ, 20/114) Yâ Rab bana ilmi ziyâde et! Yâ Rab bana ilmi ziyâde et!" diyerek Allah bilgisinden daha fazlasını ister. Hâl böyle olunca, iş iki taraftan da sonsuzdur.

Ya'ni tecellînin nihâyeti olmadığı gibi, ma'rifet-i ilâhiyyenin de nihâyeti yoktur. Tâ ki âriflerin kalbi “İşte ilm-i billâh bu kadardır” diyerek, tahsîl et- tiği mikdâr ile iktifâ edip dursun. Binâenaleyh Hak tarafından emr-i tecellî ve ârif-i kâmil tarafından dahi ma'rifet-i ilâhiyyeden ziyâdeyi taleb emri bitmez, tükenmez. Nitekim Cenâb-ı Sa'dî buna işâreten buyurur. [12/20] Beyit: نه حسنش آخری دارد نه سعدی را سخن پایان بمیرد تشنه مستسقی و دریا همچنان باقی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani tecellînin (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellî etmesi) bir sonu olmadığı gibi, ilâhî marifetin de bir sonu yoktur. Tâ ki âriflerin kalbi "İşte Allah bilgisi bu kadardır" diyerek, elde ettiği miktar ile yetinip durmasın. Bu sebeple Hak tarafından tecellî emri ve kâmil ârif tarafından da ilâhî marifetten daha fazlasını talep emri bitmez, tükenmez. Nasıl ki Cenâb-ı Sa'dî buna işaretle buyurur. [12/20] Beyit: Ne güzelliğinin sonu vardır ne de Sa'dî'nin sözünün sonu; susuzluktan ölen kişi ölür, deniz ise olduğu gibi kalır.

Tercüme: "Ne O'nun hüsnünün nihâyeti vardır, ne de Sa'dî'nin sözü- nün pâyânı... Su içip kanmamak hastalığına giriftâr olan kimse, susuz ölür. Hâlbuki deryâ öylece bâkîdir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ne O'nun güzelliğinin sonu vardır, ne de Sa'dî'nin sözünün sonu... Su içip kanmamak hastalığına yakalanan kimse, susuz ölür. Hâlbuki deniz öylece kalıcıdır.

Ve (S.a.v.) Efendimiz emr-i Hak'la رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا (Tâhâ, 20/114) [Yâ Rab bana ilmi ziyâde et!] buyurup, ma'rifet-i ilâhiyyenin tezâyüdünü taleb etti. Ve ilm-i billâhın mütenâhî olmaması, tecellîye tâbi' olmasındandır. Çünkü Hak nâmütenâhî olduğundan, tecellîsi dahi nâmütenâhîdir. Makām-ı ıt- lâkta bulunup kalb-i şerîfi tecelliyât-ı mâ-lâ-nihâye-i ilâhî ile meşhûn olan böyle bir ârif-i kâmilin hâl ve zevkine bir şemmecik ıttılâ' için Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin bir gazel-i âlîlerini burada zikretmek münasib görülür: من بنده سلطانم سلطان جهانبانم زاندم که رخش دیدم شوریده و حیرانم طوطئ خوش الحانم سیمرغ سخن دانم هم جنت و هم حورم هم روضه رضوانم هم علوی و هم سفلی هم عرشی و هم فرشی هم جاعل افلاكم هم فاعل ارکانم یک نیمه ز لاهوتم یک نیمه ز ناسوتم هم لؤلؤ و هم بحرم هم گوهر و هم کانم هم ماهم و هم مهرم هم گلشن و گلچهرم هم زهره و بهرامم هم تیرم و کیوانم هم نورم و نورانی هم ظلمت و ظلمانی هم ظاهر و هم باطن هم اینم و هم آنم هم نور شهنشاهم هم عاشق اللهم هم طالب درگاهم هم صاحب عرفانم هم زاده روحم من هم اصل فتوحم من هم نورم و هم نارم هم خرقه و زنارم هم باعث بارانم هم دافع طوفانم هم دینم و اسلامم هم کفرم و ایمانم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve (S.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın emriyle "Rabbim, ilmimi artır!" (Tâhâ, 20/114) buyurup, ilâhî bilginin artmasını talep etti. Ve Allah bilgisinin sonlu olmaması, tecelliye (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hale gelmesi) bağlı olmasındandır. Çünkü Hak sonsuz olduğundan, tecellisi de sonsuzdur. Mutlak makamda bulunup kalbi sonsuz ilâhî tecellilerle dolu olan böyle kâmil bir ârifin (Allah'ı bilen kişi) hâl ve zevkine bir nebze vâkıf olmak için Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin yüce bir gazelini burada zikretmek uygun görülür: "Ben sultanın kuluyum, cihanı koruyan sultanım. Onun yüzünü gördüğümden beri şaşkın ve hayranım. Ben güzel sesli bir papağanım, söz bilen bir simurgum. Hem cennetim hem huriyim, hem de Rıdvan bahçesiyim. Hem ulvîyim hem süflîyim, hem arşîyim hem ferşîyim. Hem felekleri yaratanım hem de rükünleri (esasları) yapanım. Bir yarım lahuttanım (ilâhî âlem), bir yarım nasuttanım (insanlık âlemi). Hem inciyim hem denizim, hem cevherim hem madenim. Hem ayım hem güneşim, hem gül bahçesiyim hem gül yüzlüyüm. Hem Zühre'yim hem Merih'im, hem Utarit'im hem Satürn'üm. Hem nurum hem nuranîyim, hem zulmetim hem zulmanîyim. Hem zâhirim hem bâtınım, hem buyum hem oyum. Hem şahlar şahının nuruyum hem Allah'ın âşığıyım. Hem dergâhının talibiyim hem irfan sahibiyim. Hem ruhun doğurduğuyum ben hem fetihlerin aslıyım ben. Hem nurum hem ateşim, hem hırkayım hem zünnarım. Hem yağmurun sebebiyim hem tufanı def edenim. Hem dinim hem İslâmım, hem küfrüm hem imanımdır."

[Ben Sultân'ın bendesiyim, cihânın sâhibi olan sultânım. O'nun yüzünü gördüğümden beri perîşân ve şaşkınım. Hoş sesli tûtîyim, güzel konuşan sîmurgum, hem cennet ve hem hûrîyim, hem rıdvânın ravzasıyım. Hem ulvî ve hem süflî, hem arşî ve hem ferşî, hem feleklerin yaratanı ve hem erkânın (anâsır-ı erbaa) fâiliyim. Bir yarım lâhûttanım, bir yarım nâsûtta- nım, hem inci ve hem denizim, hem cevher ve hem ma'denim. Hem ayım ve hem güneşim, hem gül bahçesi ve gül yüzlüyüm, hem Zühre (Venüs) ve Behrâm'ım372 (Merih), hem Tîr'im (Utârid) ve Keyvân'ım (Zuhal). Hem nûr ve nûrânîyim, hem zulmet ve zulmânî, hem zâhir ve hem bâtın, hem buyum ve hem oyum. Hem şehinşâhın nûruyum, hem Allâhın âşığıyım, hem dergâhta tâlibim, hem sâhib-i irfânım. Hem rûhun çocuğuyum ben, hem fütûhun aslıyım ben, hem yağmur gönderenim, hem tûfânı def'ede- nim. Hem nûrum ve hem nârım, hem hırka ve zünnârım, hem dînim ve İslâm'ım, hem küfür ve îmânım.]373 [12/21] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ben Sultan'ın kuluyum, cihanın sahibi olan sultanım. O'nun yüzünü gördüğümden beri perişan ve şaşkınım. Hoş sesli papağanım, güzel konuşan simurgum, hem cennet ve hem hûriyim, hem rıdvanın bahçesiyim. Hem ulvî (yüce) ve hem süflî (aşağı), hem arşî (arşa ait) ve hem ferşî (yere ait), hem feleklerin yaratanı ve hem erkânın (dört unsurun) fâiliyim (yapanıyım). Bir yarım lahuttanım (ilahi âlemdenim), bir yarım nasuttanım (insanlık âlemindenim), hem inci ve hem denizim, hem cevher ve hem madenim. Hem ayım ve hem güneşim, hem gül bahçesi ve gül yüzlüyüm, hem Zühre (Venüs) ve Behrâm'ım (Merih), hem Tîr'im (Utarid) ve Keyvân'ım (Zuhal). Hem nur ve nuranîyim, hem zulmet (karanlık) ve zulmanî (karanlığa ait), hem zâhir (görünen) ve hem bâtın (gizli), hem buyum ve hem oyum. Hem şehinşahın nuruyum, hem Allah'ın âşığıyım, hem dergahta talibim, hem sahib-i irfanım (irfan sahibiyim). Hem ruhun çocuğuyum ben, hem fütuhun (fetihlerin) aslıyım ben, hem yağmur gönderenim, hem tufanı def'edenim. Hem nurum ve hem nârım (ateşim), hem hırka ve zünnarım, hem dinim ve İslam'ım, hem küfür ve imanım.

هذا إذا قُلْتَ خَلْق وحقٌّ، فإذا نَظَرْتَ في قوله تعالى: «كُنْتُ رِجْلَهُ الَّتِي

يَسْعَى بِهَا وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِسُ بِهَا وَلِسَانَهُ الَّذِي يَتَكَلَّمُ بِهِ» إلى غير ذلك من

القُوَى ومَحَلَّها التي هي الأعضاءُ لَمْ تَفْرُقْ ، فَقُلْتَ الأَمرُ حَقٌّ كلُّه أَو خَلْقٌ

كله، فهو خلق بِنِسْبَةٍ وهو حق بنسبةٍ، والعَيْنُ وَاحِدَةٌ، فعين صورةِ ما تَجَلَّى

عين صورةِ مَا قَبِلَ ذلك التَّجَلِّي، فهو المُتَجَلِّي والمُتَجَلَّى لَهُ.

Bu, halk ve Hak dediğin vakittedir. Ve sen Allah Teâlâ'nın “Ben abdin yürüdüğü ayağı ve tuttuğu eli ve söylediği lisânı olurum." Ve kuvâ- dan ve a'zâ olan onların mahallerinden bunun gayrına varıncaya ka- dar vâki' olan kavline nazar edersen, tefrîk etmezsin. Böyle olunca, emrin küllîsi Hak'tır; veyâhud emrin küllîsi halktır, dersin. İmdi o, bir nisbetle halktır; ve o, bir nisbetle Hak'tır. Halbuki "ayn” birdir. Binâe- naleyh tecellî eden şeyin sûretinin "ayn"ı, bu tecellîyi kabûl eden şeyin sûretinin "ayn"ıdır. Böyle olunca O mütecellîdir ve mütecel- lâ-lehdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu, halk ve Hak dediğin zamandadır. Ve sen Yüce Allah'ın "Ben kulun yürüdüğü ayağı, tuttuğu eli ve söylediği dili olurum." sözüne ve kuvvetlerden ve organlardan olan onların yerlerinden (mahallerinden) bunun dışındaki şeylere varıncaya kadar meydana gelen (vâki' olan) sözüne bakarsan, ayırt etmezsin. Böyle olunca, işin bütünü Hak'tır; veya işin bütünü halktır, dersin. Şimdi o, bir bağıntıyla halktır; ve o, bir bağıntıyla Hak'tır. Halbuki "tekil hakikat" (ayn) birdir. Bu sebeple tecelli eden şeyin şeklinin "tekil hakikati", bu tecelliyi kabul eden şeyin şeklinin "tekil hakikati"dir. Böyle olunca O, tecelli edendir ve kendisine tecelli edilendir.

Ya'ni Hak, abde tecellî ettikde, o tecellînin sûretini abd, Hakk'a i'tâ etmek ve o tecellî sûretiyle Hakk'a zâhir olmak, makām-ı cem' ve tafsîle bakıp, vücûd Hak ile halktır, dediğin vakitte olur. Ve sen Hak Teâlâ hazret- lerinin إِذَا أَحْبَبْتُ عَبْدًا كُنْتُ لَهُ سَمْعًا وَبَصَرًا وَيَدًا وَلِسَانًا ... الخ [Bir kulu sevdiğim zaman onun işitmesi, görmesi, eli ve lisânı...yım.] hadîs-i kudsîsine nazar ettiğin vakitte hüviyyet-i Hak abdin kuvâsının ve kuvânın mahalleri olan aʼzâsının “ayn”ı olduğunu anlar ve artık Hak ile halk beynini tefrîk etmez- sin. Binâenaleyh bu hadîs-i kudsînin mefhûmu mûcibince, emr-i vücûdun hepsi Haktır veyâhud halktır, dersin. Şu hâlde emr-i vücûd bir nisbetle halk ve bir nisbetle Haktır. Ve hakîkat-i vücûd ise ayn-ı vâhide ve zât-ı aha- diyyetten ibaret olup, onda [12/22] tekessür ve taaddüd yoktur. Zîrâ vâhid nefsinde tekessür ve taaddüd etmez. Nısfıyet ve sülüsiyet ve rub'iyet gibi şeyler onun bâtınındaki nisbetleridir. Bu nisebin zuhûru vâhidin taaddü- dünü mûcib olmaz. Binâenaleyh keserât-ı halkıyye, ayn-ı vâhideden ibâret olan hakîkat-i vücûdun nisbetleridir. Şu hâlde bâtından tecellî eden şeyin sûreti hakîkat i'tibâriyle, ism-i Zâhir'in tecellîsiyle zâhir olup, o tecellîyi ka- bûl eden şeyin sûretinin “ayn”ı olur; ve Hak, Bâtın i'tibariyle mütecellî ve Zâhir i'tibariyle de mütecellâ-leh olur; ve bu sûrette mütecellî ile mütecel- lâ-leh şey'-i vâhidden ibâret bulunur. Bu hâl tıpkı, şahs-ı vâhidin bir elinde bulunan bir şeyi, diğer eline vaz'etmesine benzer. Bu verip alma, şahs-ı vâhidin nefsinde vâki' olduğundan itâ ve ahz şey’-i vâhid olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, kula tecelli ettiğinde, o tecellinin suretini kulun Hakk'a vermesi ve o tecelli suretiyle Hakk'a görünmesi, cem' ve tafsil makamına bakıp, "Varlık Hak ile halktır" dediğin vakitte olur. Ve sen Yüce Allah hazretlerinin "إِذَا أَحْبَبْتُ عَبْدًا كُنْتُ لَهُ سَمْعًا وَبَصَرًا وَيَدًا وَلِسَانًا ... الخ" [Bir kulu sevdiğim zaman onun işitmesi, görmesi, eli ve lisânı...yım.] hadîs-i kudsîsine baktığın vakitte, Hakk'ın hüviyetinin kulun kuvvetlerinin ve kuvvetlerin mahalleri olan uzuvlarının "ayn"ı (özü) olduğunu anlar ve artık Hak ile halk arasını ayırmazsın. Buna göre, bu hadîs-i kudsînin anlamı gereğince, varlık işinin hepsi Haktır veya halktır, dersin. Şu halde varlık işi bir nispetle halk ve bir nispetle Haktır. Ve varlığın hakikati ise tek bir ayn (öz) ve ahadiyet zâtından ibaret olup, onda [12/22] çokluk ve taaddüt (sayıca artma) yoktur. Zira tek olan kendi içinde çokluk ve taaddüt etmez. Yarım olma, üçte bir olma ve dörtte bir olma gibi şeyler onun bâtınındaki nispetleridir. Bu nispetlerin zuhuru (ortaya çıkışı) tek olanın taaddüdünü gerektirmez. Buna göre halka ait çokluklar, tek bir ayn'dan ibaret olan varlık hakikatinin nispetleridir. Şu halde bâtından tecelli eden şeyin sureti hakikat itibariyle, Zâhir isminin tecellisiyle ortaya çıkar ve o tecelliyi kabul eden şeyin suretinin "ayn"ı (özü) olur; ve Hak, Bâtın itibariyle mütecelli (tecelli eden) ve Zâhir itibariyle de mütecellâ-leh (tecelli edilen) olur; ve bu surette mütecelli ile mütecellâ-leh tek bir şeyden ibaret bulunur. Bu hal tıpkı, tek bir şahsın bir elinde bulunan bir şeyi, diğer eline koymasına benzer. Bu verip alma, tek bir şahsın kendi içinde meydana geldiğinden, verme ve alma tek bir şey olmuş olur.

فَانْظُرْ مَا أَعْجَبَ أمرَ اللَّهِ من حَيْثُ هُوِيَّتُه ومـن حَيْثُ نِسْبَتُه إِلى العَالَمِ في

حَقَائِقِ أسمائه الحُسْنَى.

İmdi, Hakk'ın hüviyeti haysiyetiyle ve esmâ-i hüsnâsının hakāyıkında O'nun âleme nisbeti haysiyetiyle, Allâh'ın emri ne acîb şey olduğuna nazar et! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın hüviyeti (kendi öz varlığı) itibarıyla ve O'nun güzel isimlerinin hakikatlerinde âleme olan bağıntısı itibarıyla, Allah'ın emrinin ne kadar şaşılacak bir şey olduğuna dikkat et!

Ya'ni nazar-ı teemmül ile tedkîk et de gör ki Hak, hüviyet ve zâtı cihe- tiyle vücûd-ı vâhiddir; ve esmâ-i hüsnâsının mahall-i zuhûru olan âleme nisbeti cihetiyle kesîrdir. Vücûd-ı Hakk'ın vahdeti ve kesreti acîb bir şeydir! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani dikkatli bir bakışla incele de gör ki Hak, hüviyeti ve zâtı yönünden tek bir varlıktır; ve güzel isimlerinin zuhûr yeri olan âleme nispeti yönünden çoktur. Hakk'ın varlığının birliği ve çokluğu şaşılacak bir şeydir!

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın zât-ı ahadîsi bir isim ile müsemmâ ve bir sıfat ile mevsûf değildir. Zîrâ mertebe-i ahadiyyette taayyün ve kesret yok- tur; ve vücûd-ı Hakk'ın bu mertebedeki kemâl-i letâfeti, [12/23] akıl ve fikre sığar bir şey değildir. Burada akıl, fikir, vehm, fehim, zekâ ve irfân hep muzmahil ve mütelâşîdir. Beşerin bu gibi âlât ve edevâtı, bu bahr-i bî-pâyânın sâhiline gelinceye kadar işine yarar. Bu deryâya daldıktan son- ra, bunların hepsi mahvolur; artık o da deryâdır. İşte bu sebebden, A'ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz hazretleri “Allâhın zâtında tefekkür etmeyiniz!" buyurdular. Çünkü boştur; ve kâmillerin bu mertebeye "vücûd-ı mutlak" demeleri, mahzâ bir ıstılâh vazʼıyla müstaiddîne bu mertebeden haber vermek içindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hakk'ın ahad olan Zât'ı bir isimle adlandırılmış ve bir sıfatla nitelenmiş değildir. Çünkü ahadiyyet mertebesinde taayyün (belirginleşme) ve kesret (çokluk) yoktur; ve Hakk'ın varlığının bu mertebedeki tam inceliği, akıl ve fikre sığacak bir şey değildir. Burada akıl, fikir, vehim, fehim, zekâ ve irfan hep yok olmuş ve dağılmıştır. İnsanın bu gibi araçları ve gereçleri, bu sonsuz denizin sahiline gelinceye kadar işine yarar. Bu denize daldıktan sonra, bunların hepsi mahvolur; artık o da denizdir. İşte bu sebeple, Peygamberlerin en arifi (s.a.v.) Efendimiz hazretleri "Allah'ın Zât'ında tefekkür etmeyiniz!" buyurdular. Çünkü bu boş bir çabadır; ve kâmillerin bu mertebeye "mutlak varlık" demeleri, sadece bir terim koyarak bu mertebeden istidatlı olanlara haber vermek içindir.

Vaktâki zât-ı ahadiyyette mahfi bulunan esma, mahbûsiyet sıkıntısından halâs olmak için zuhûr taleb ettiler, zât-ı mutlaka dahi, nefes-i Rahmânîsi ile onları mertebe-i ilimde izhâr eyledi. Binâenaleyh esmânın sûretleri vücûd-ı ilmî ile mevcûd oldu ise de, vücûd-ı hissî ile zâhir olmamış idiler. Zuhûrda kemâl için bunlara vücûd-ı hissî i'tâsı lâzım geldi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ahadiyet zâtında gizli bulunan isimler, hapsedilme sıkıntısından kurtulmak için ortaya çıkmayı talep ettiler; mutlak zât da Rahmânî nefesiyle onları ilim mertebesinde açığa çıkardı. Bu sebeple, isimlerin suretleri ilmî varlık ile mevcut olduysa da, hissî varlık ile ortaya çıkmamışlardı. Ortaya çıkışta kemâl (tamlık) için bunlara hissî varlık verilmesi gerekti.

Meselâ bir çömlekçi yapacağı bir testinin sûretini evvelâ zihninde tasavvur eder. O zihinde ve ilimde peydâ olan sûreti kemâliyle izhâr için, kendi vücudunun hâric-i hudûdunda vâki' olan çamurun vücudundan istiâne eder; ve zihnindeki sûreti bu çamur mâddesine giydirir; ve ilmindeki sûret bu vech ile hissen dahi zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin bir çömlekçi, yapacağı bir testinin şeklini önce zihninde tasavvur eder. O zihinde ve ilimde meydana gelen şekli tam olarak ortaya çıkarmak için, kendi vücudunun sınırları dışında bulunan çamurun varlığından yardım alır; ve zihnindeki şekli bu çamur maddesine giydirir; ve ilmîndeki şekil bu şekilde duyularla da ortaya çıkar.

Fakat Hakk'ın vücudunun hudûdu hâricinde bir vücûd olmak imkânı yoktur. Zîrâ vücûd-ı Hak nâmütenâhîdir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîsinde sâbit olan esmâ sûretlerinin vücûd-ı hissî ile mevcûd olmaları, yine Hakk'ın vücudundan olmuştur. Ya'ni Hak onlara, kendi vücudundan birer vücûd vermiştir. Nitekim vücûd-ı Hak ile vücûd-ı halk, Fass-ı Yaʼkūbîde tafsîl olunmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat Hakk'ın varlığının sınırları dışında bir varlık olması imkânı yoktur. Çünkü Hakk'ın varlığı sonsuzdur. Bu sebeple, ilâhî ilminde sabit olan isimlerin suretlerinin duyusal varlık ile mevcut olmaları, yine Hakk'ın varlığından olmuştur. Yani Hak onlara, kendi varlığından birer varlık vermiştir. Nasıl ki Hakk'ın varlığı ile halkın varlığı, Yakup Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

İmdi vücûd-ı halk, Hakk'ın vücudundan peyda olunca, zâhiren ve bâtınen vücûd Hak'tan ibaret olur; ve vücûd-ı Hak, bir hakîkatten ibâret [12/24] olduğundan onda kesret yoktur. Fakat o hakîkat-i vâhidenin mertebe-i taayyüne tenezzülü hâline nazar ettiğin vakit, onun herhangi bir sûretle müteayyin olduğunu görürsen, hakîkat iʼtibâriyle ona Haktır, dersin; ve taayyün itibariyle halktır, dersin. Binâenaleyh sen, buna taaccüb et ki, vücûd-1 vâhid-i Hak, zâtı ile, i'tibârâtın kâffesini iktizâ etmiştir; ve ona ne i'tibâr ile nazar edersen, cümlesi onun hakkında sâdık olur. Nitekim Şeyh İzzeddin Mahmûd Kâşî buyurur. Kıt'a: كثرت چو نيك درنگری عین وحدت است ما را شکی نماند درین گر ترا شکیست در هر عدد از روی حقیقت چو بنگری در صورتش دو ببینی و از ماده اش یکیست Tercüme: "Eğer dikkatle bakarsan, kesret ayn-ı vahdettir. Eğer bunda senin şekkin varsa, bizim şekkimiz kalmamıştır. Nitekim her bir adede hakîkat cihetinden bakarsan, sûrette onu iki, ya'ni kesîr görürsün; hâlbuki onu vücûda getiren mâdde birden ibârettir.”374 Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, halkın varlığı Hakk'ın varlığından ortaya çıktığı için, görünen ve görünmeyen yönleriyle varlık Hak'tan ibaret olur; ve Hakk'ın varlığı tek bir hakikatten ibaret olduğundan onda çokluk yoktur. Fakat o tek hakikatin taayyün (belirginleşme) mertebesine iniş haline baktığın zaman, onun herhangi bir suretle belirginleştiğini görürsen, hakikat itibarıyla ona Hak'tır dersin; ve taayyün itibarıyla halktır dersin. Bu sebeple sen, Hakk'ın tek varlığının, zâtı ile, bütün itibarları gerektirmesine şaşır ki; ona hangi itibar ile bakarsan bak, hepsi onun hakkında doğru olur. Nasıl ki Şeyh İzzeddin Mahmûd Kâşî buyurur. Kıt'a: "Çokluğa dikkatle bakarsan, o birliğin ta kendisidir. Eğer bunda senin şüphen varsa, bizim şüphemiz kalmamıştır. Nasıl ki her bir sayıya hakikat yönünden bakarsan, surette onu iki, yani çok görürsün; hâlbuki onu varlığa getiren madde birden ibarettir." Şiir:

فَمَنْ ثُمَّ وَمَا ثَمَّهُ

وَعَيْنٌ ثُمَّ هُوَ ثَمَّهُ

İmdi vâki' olan kimdir ve vâki' olan nedir? Vâki'de “ayn” mevcûddur; o "ayn” nefs-i vâki'dir. Ya'ni Hz. Şeyh (r.a.) “kim” ve “ne" istifham edatlarıyla, basîret üzere hakîkat-i ahadiyyeden istifhâm buyururlar; zîrâ Hak, zevi'l-ukülün ve zevi'l-ukūlün gayrısının “ayn"ıdır. Halbuki kâffe-i eşyâ, yâ zevi'l-uküldür veyâ zevi'l-ukūlün gayrıdır. Binâenaleyh Hak her şeyin “ayn"ıdır. [12/25] Şu hâlde beyt-i şerîfin şerhan maʼnâsı böyle olur: Vâki’olan mevcûd-i âkıl kimdir ve vâki' olan meşhûd-ı gayr-ı âkıl nedir? Ey tâlib-i hakîkat bunları anladın mı? İşte ben sana haber vereyim ki, vâki'de mevcûd olan ayn-1 vâhidedir ki Haktır; ve ayn-ı vâhide olan Hak dahi vâki'de mevcûd ve meşhûd olan zevi'l-ukūl ile, gayr-ı zevi'l-ukūlün “ayn”ıdır; ve vücûdda Hak Tealâ hazretlerinin gayrı yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, meydana gelen kimdir ve meydana gelen nedir? Meydana gelende "ayn" (tekil hakikat) mevcuttur; o "ayn" meydana gelenin kendisidir. Yani Hz. Şeyh (r.a.) "kim" ve "ne" soru edatlarıyla, basiret (kalp gözüyle görme) üzere ahadiyyet (Allah'ın birliği) hakikatinden soru sorarlar; çünkü Hak, akıl sahiplerinin ve akıl sahibi olmayanların "ayn"ıdır. Halbuki bütün eşya, ya akıl sahibidir ya da akıl sahibi olmayandır. Bu sebeple Hak her şeyin "ayn"ıdır. Şu halde şerefli beytin şerh olarak anlamı böyle olur: Meydana gelen akıl sahibi varlık kimdir ve meydana gelen akıl sahibi olmayan görünen nedir? Ey hakikat talep edeni, bunları anladın mı? İşte ben sana haber vereyim ki, meydana gelende mevcut olan tekil hakikat (ayn-ı vahide) Hak'tır; ve tekil hakikat olan Hak dahi meydana gelende mevcut ve görünen akıl sahipleri ile akıl sahibi olmayanların "ayn"ıdır; ve varlıkta Yüce Allah'tan başkası yoktur.

فَمَنْ قَدْ عَمَّهُ خَصَّهْ

وَمَنْ قَدْ خَصَّهُ عَمَّهْ

O'nu ta'mîm eden kimse muhakkak O'nu tahsîs etti. Ve O'nu tahsîs eyleyen kimse de, O'nu ta'mîm eyledi. Ya'ni ayn-ı vâhide olan vücûd-ı Hakk'ın, her bir “ayn”da, o “ayn”ın isti'dâd-ı mahsusu hasebiyle zuhûrunu ve bu sûretle ale'l-umûm kâffe-i a'yân üzerine inbisâtını müşâhede eden kimse, elbette o ayn-ı vâhideyi tahsîs etmiş olur. Zîrâ o kimse der ki: “Vücûd-ı Hak, her bir şeyde, o şeyin husûsiyeti muktezâsınca zâhirdir; ve O'nun zuhûru cemî'-i a'yânda bu vech üzererdir." Binâenaleyh O'nu böyle ta'mîm edince, diğer taraftan dahi tahsîs etmiş bulunur. Ve kezâ bu şühûd üzere tahsîs edince de, ta'mîm etmiş olur. Misâl: Yağmur suyu her bir nebâta sârîdir. Fakat her bir nebâttan zuhû- ru, onların isti'dâdât-ı mahsûsalarına göredir. Gül ise gül, diken ise diken sûretinde zâhir olur. Burada yağmur suyunu evvelen tamîm badehû tahsîs etmiş olduk. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onu genelleştiren kimse muhakkak onu özelleştirdi. Ve onu özelleştiren kimse de, onu genelleştirdi. Yani, tek bir hakikat olan Hakk'ın varlığının, her bir "hakikat"te, o "hakikat"in özel yatkınlığı (isti'dâd-ı mahsusu) gereğince ortaya çıkışını ve bu şekilde genel olarak bütün sabit hakikatler (a'yân) üzerine yayılmasını gözlemleyen kimse, elbette o tek hakikati özelleştirmiş olur. Çünkü o kimse der ki: "Hakk'ın varlığı, her bir şeyde, o şeyin özelliğinin gerektirdiği şekilde görünür; ve O'nun görünüşü bütün sabit hakikatlerde bu şekildedir." Bu sebeple, onu böyle genelleştirince, diğer taraftan da özelleştirmiş bulunur. Ve aynı şekilde bu gözlem üzere özelleştirince de, genelleştirmiş olur. Örneğin: Yağmur suyu her bir bitkiye yayılmıştır. Fakat her bir bitkiden ortaya çıkışı, onların özel yatkınlıklarına göredir. Gül ise gül, diken ise diken şeklinde görünür. Burada yağmur suyunu önce genelleştirdik, sonra özelleştirmiş olduk.

فَمَا عَيْنٌ سِوَى عَيْنٍ

فَنُورٌ عَيْنُهُ ظُلْمَهُ

İmdi, ayn-ı vâhidenin gayrı bir “ayn” yoktur. Böyle olunca nûrun "ayn"ı, zulmetin "ayn"ıdır. Ya'ni ayn-ı Hakk'ın gayrı olarak hâriçte hiçbir “ayn” mevcûd değildir. Binâenaleyh nûrun “ayn”ı, kendi hüviyeti i'tibariyle, hüviyyet-i zulmetin “ayn"ıdır. Zîrâ ikisinin hüviyeti dahi birdir. [12/26] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, tek bir hakikatten başka bir "hakikat" yoktur. Böyle olunca nurun "hakikat"i, zulmetin "hakikat"idir. Yani Hakk'ın hakikatinden başka dışarıda hiçbir "hakikat" mevcut değildir. Bu sebeple nurun "hakikat"i, kendi hüviyeti itibarıyla, zulmetin hüviyetinin "hakikat"idir. Çünkü ikisinin hüviyeti de birdir.

فَمَنْ يَغْفُلُ عَنْ هَذَا

يَجِدُ فِي نَفْسِهِ غُمَّهْ

İmdi, bundan gāfil olan kimse, kendi nefsinde hicâb bulur. Ya'ni bizim zikrettiğimiz bu ma'rifetten gafil olan kimse, vahdet-i Hakk'ı, bu keserât içinde müşâhede edemez. Onun kalbi, taayyünâtın perdesi ve gamı ile muhtecib ve mağmûm olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bundan gafil olan kimse, kendi nefsinde bir perde bulur. Yani bizim zikrettiğimiz bu marifetten gafil olan kimse, Hakk'ın birliğini bu çokluklar içinde müşahede edemez. Onun kalbi, taayyünâtın (belirginleşmelerin) perdesi ve gamı ile perdelenmiş ve gamlı olur.

سِوَى عَبْدِ لَهُ هِمَّة وَلَا يَعْرِفُ مَا قُلْنَا

Hâlbuki bizim dediğimizi, himmet sâhibi olan abdin gayrısı ârif olmaz. Ya'ni bizim bahsettiğimiz vahdet-i vücûdu, ancak zevâhir-i ulûma kanâat etmeyip, idrâk-i hakāyıkta, himmet ve azim sâhibi olan abd-i kâmil anlar. Bu âlemin türlü türlü sûretlerine aldanan ve kendi vücuduna "Benimdir" diye dayanan ve binâenaleyh ne o suverin ve ne de kendinin hakîkatinden haberdar olmayıp, başı boş hayvanlar gibi gözünün kestirdiği şeye saldıran insan sûretindeki kimselerin bu maârif ve hakāyıktan nasîbi yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki bizim dediğimizi, himmet (manevî gayret) sahibi olan kuldan başkası bilmez. Yani bizim bahsettiğimiz vahdet-i vücûdu (varlığın birliğini), ancak görünen ilimlerle yetinmeyip, hakikatleri idrak etmede gayret ve azim sahibi olan kâmil kul anlar. Bu âlemin türlü türlü sûretlerine aldanan ve kendi vücuduna "Benimdir" diye dayanan ve bu sebeple ne o sûretlerin ne de kendisinin hakikatinden haberdar olmayıp, başıboş hayvanlar gibi gözünün kestirdiği şeye saldıran insan sûretindeki kimselerin bu marifetlerden (bilgilerden) ve hakikatlerden nasibi yoktur.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ ، لِتَقَلُّبه في أنواع الصُّورِ والصِّفَاتِ،

ولم يَقُلْ لِمَنْ كان له عقل، فإنَّ العقل قَيْدٌ، فَيَحْصُرُ الأمرَ فِي نَعْتٍ واحدٍ،

والحقيقة تَأْبَى الحَصْرَ في نفس الأمر، فما هو ذِكْرَى لِمَنْ كان له عقل.

"Tahkîkan bunda, kalb sahibi olan kimse için pend ve nasîhat var- dır." (Kāf, 50/37). Zîrâ kalb, suver ve sıfâtın envâında mütekallibdir. Ve Hak Teâlâ “akıl sahibi için” demedi; zîrâ akıl, kayddır. İmdi emri, na't-i vâhidede hasreder. Halbuki hakîkat, nefs-i emirde hasrı mâ- ni'dir. Binâenaleyh Kur'ân, aklı olan kimse için pend ve nasîhat de- ğildir. [12/27] Hz. Şeyh (r.a.) birtakım hakāyıkı zikrettikten sonra إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ )Kāf, 50/37) [Tahkîkan bunda, kalb sahibi olan kimse için pend ve nasîhat vardır.] âyet-i kerîmesini ibâre tarzında tahrîr buyurup, bu “hikmet-i kalbiyye”ye taalluku olan hakāyık-ı sâireyi îzâh eyler. Ya'ni bizim bu zikrettiğimiz hakāyıkta, “kalb sâhibi” olan kimse için pend vardır. Nite- kim Kur'ân-ı Azîmüş-şân'dan mütenassıh olanlar dahi ancak kalb sâhible- ridir. Akıllarına i'timâd eden feylesofların mağz-ı Kur'ân'dan nasîbleri yok- tur. Zîrâ kalb suver-i halkıyye ile suver-i sıfât-ı ilâhiyye arasında berzahtır. Binâenaleyh tecelliyât-ı esmâiyyenin kâffesine mahal ve mazhardır. Böyle olunca kalb suver ve sıfâtın envâında takallüb eder. Ve Hak, suver-i i'tikā- diyyeden herhangi bir sûrette tahavvül edip tecellî ederse, kalb onu tanır ve ikrar eder; ve Hakk'ı bir sûret-i mahsûsaya hasretmez. Onun için Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de: “Kur'ân'da akıl sahibi için pend vardır” demedi. Çünkü akıl bağdır; ve ıtlâk ve irsâlden men'ettiği için “ıkāl” demişlerdir. Binâenaleyh “akl”ın şânı, takyîd ile hükmetmekten ibâret olur. Ve nefsinde hasr kabûl etmeyen emr-i ilâhîyi kuvve-i nazariyye, vasf-ı mahsûsu ile has- reder. Halbuki hakîkat, nefs-i emirde hasrı men’eder; ve takyîd ile ıtlâktan mutlaktır. Velâkin sûretler içinde dönen “kalb”, vüs'ati hasebiyle Hakk'ı bir na't ve sıfat ile takyîd etmez. Ve insân-ı kâmilin kalbi kâffe-i suver-i es- mâiyyenin meclâsı olduğundan, vücûd-ı Hakk'ın kalbidir. İmdi aklın şânı takyîd ve kalbin şânı ıtlâk olunca, Kur'ân-ı Kerîm, eşyayı akıl ile idrâk etmek isteyen kimseler için pend ve nasîhat değildir. İşte her şeyi akıllarıyla idrâk etmek isteyen ulemâ-i rüsûm ile hükemânın, ehl-i kalb olan ulemâ-i billâhı inkâr etmelerinin sebebi budur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Şüphesiz bunda, kalb sahibi olan kimse için öğüt ve nasihat vardır." (Kâf, 50/37). Çünkü kalb, suretlerin ve sıfatların türlerinde değişir. Ve Yüce Allah "akıl sahibi için" demedi; çünkü akıl, bir kayıttır. Şimdi, emri tek bir nitelikte sınırlar. Halbuki hakikat, işin özünde sınırlamayı engeller. Bu sebeple Kur'ân, aklı olan kimse için öğüt ve nasihat değildir. Hz. Şeyh (r.a.) birtakım hakikatleri zikrettikten sonra "إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ" (Kâf, 50/37) [Şüphesiz bunda, kalb sahibi olan kimse için öğüt ve nasihat vardır.] ayet-i kerimesini ibare tarzında yazdırıp, bu "kalbî hikmet"e ilişkin olan diğer hakikatleri açıklar. Yani bizim bu zikrettiğimiz hakikatlerde, "kalb sahibi" olan kimse için öğüt vardır. Nasıl ki Yüce Kur'ân'dan nasiplenenler de ancak kalb sahipleridir. Akıllarına güvenen filozofların Kur'ân'ın özünden nasipleri yoktur. Çünkü kalb, yaratılmış suretler ile ilahi sıfatların suretleri arasında bir berzahtır (geçiş noktası). Bu sebeple, esmâî tecellilerin (Allah'ın isimlerinin tecellileri) tamamına mahal ve mazhardır (ortaya çıktığı yer ve tecelli ettiği varlık). Böyle olunca kalb, suretlerin ve sıfatların türlerinde değişir. Ve Hak, itikadî suretlerden herhangi bir surette dönüşüp tecelli ederse, kalb onu tanır ve ikrar eder; ve Hakk'ı özel bir surete sınırlamaz. Onun için Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kur'ân'da akıl sahibi için öğüt vardır" demedi. Çünkü akıl bağdır; ve mutlaklığı ve serbest bırakmayı engellediği için "ıkâl" (bağ) demişlerdir. Bu sebeple "akıl"ın şanı, kayıtlamakla hükmetmekten ibaret olur. Ve kendisinde sınırlamayı kabul etmeyen ilahi emri, nazari kuvvet (düşünme gücü), özel vasfı ile sınırlar. Halbuki hakikat, işin özünde sınırlamayı engeller; ve kayıtlamadan ve mutlaklıktan münezzehtir. Velakin suretler içinde dönen "kalb", genişliği sebebiyle Hakk'ı tek bir nitelik ve sıfat ile kayıtlamaz. Ve insân-ı kâmilin kalbi, tüm esmâî suretlerin (Allah'ın isimlerinin tecellilerinin) aynası olduğundan, Hakk'ın varlığının kalbidir. Şimdi aklın şanı kayıtlamak ve kalbin şanı mutlaklık olunca, Kur'ân-ı Kerîm, eşyayı akıl ile idrak etmek isteyen kimseler için öğüt ve nasihat değildir. İşte her şeyi akıllarıyla idrak etmek isteyen zahir uleması ile filozofların, ehl-i kalb olan Allah âlimlerini inkâr etmelerinin sebebi budur.

وَهُمْ أصحاب الاعْتِقَادَاتِ الَّذين يُكَفِّرُ بَعضُهم بَعْضًا وَيَلْعَنُ ببعضهم بعضًا،

وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ، فَإِنَّ الإِلهَ المُعْتَقَدَ ما له حكم في الإله المعتقد الآخر.

[12/28] Ve onlar ashâb-ı i'tikādâttır ki, ba'zısı baʼzısını tekfîr ve ba'zı- sı ba'zısını tel'în eder. Halbuki onlar için nusret eden yoktur. Zîrâ i'tikād olunan ilâh için, diğer i'tikād olunan ilâh hakkında bir hüküm yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onlar inanç sahipleridir ki, bazısı bazısını kâfir sayar ve bazısı bazısını lânetler. Halbuki onlar için yardım eden yoktur. Çünkü inanılan ilâh için, diğer inanılan ilâh hakkında bir hüküm yoktur.

Ya'ni akıl sahibi olan ashâb-ı itikādât birbirini beğenmediklerinden tekfîr ve tel'în ederler. Zîrâ her birisi kendi i'tikādınca Hakk'ı bir türlü tasavvur edip, o sûrete hasretmişlerdir. Bittabi' birinin tasavvuru diğeri- ninkine uymaz. Binâenaleyh aralarında dâimâ ihtilâf zuhûr eder. Halbuki onların kendi îcâdları olan ilâh-ı mutekadları tarafından onlara yardım eden yoktur. Zîrâ o i’tikādlar, o akıl sahiblerinin îcâd-gerdeleri olan birta- kım ilâh-ı kâziblerdir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللهِ إِلَهًا آخَرَ (İsrâ, 17/22) [Allah ile beraber başka ilâh ittihâz etme!] buyu- rup, ca'l-i ilâhdan nehyeyler. Ve onlara yardım eden olmaması dahi, bir i'tikādın diğer i'tikād üzerinde te'sîri olamamasındandır; zîrâ ikisi de ilâh-1 mec'ûldür ve birbirinin zıddıdır; ve mec'ûliyette müsâvîdir. Binâenaleyh, bir ilâh-ı mec'ûl, diğer ilâh-ı mec'ûlü tağyîr edip, kendi sûretine tahvîl et- mekle kendi mutekidine yardım edemez. Bu ilâhlar yekdîğerine mütekābil olup, biri diğerinde tasarruf edememekle, ashâb-ı i'tikādât beyninde tebâ- guz ve tenâkür mevcuttur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani akıl sahibi olan inanç sahipleri, birbirlerini beğenmediklerinden dolayı tekfir ve lanet ederler. Çünkü her biri kendi inancına göre Hakk'ı bir şekilde tasavvur edip, o şekle özgü kılmışlardır. Doğal olarak birinin tasavvuru diğerininkine uymaz. Bu sebeple aralarında daima anlaşmazlık ortaya çıkar. Halbuki onların kendi icatları olan inandıkları ilah tarafından onlara yardım eden yoktur. Çünkü o inançlar, o akıl sahiplerinin icat ettikleri birtakım sahte ilahlardır. Nasıl ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللهِ إِلَهًا آخَرَ" (İsra, 17/22) [Allah ile beraber başka ilah edinme!] buyurup, ilah edinmekten nehyeder. Ve onlara yardım eden olmaması da, bir inancın diğer inanç üzerinde etkisi olamamasındandır; çünkü ikisi de yapılmış ilahtır ve birbirinin zıddıdır; ve yapılmışlıkta eşittir. Bu sebeple, bir yapılmış ilah, diğer yapılmış ilahı değiştirip, kendi şekline dönüştürmekle kendi inananına yardım edemez. Bu ilahlar birbirine karşıt olup, biri diğerinde tasarruf edememekle, inanç sahipleri arasında düşmanlık ve inkâr mevcuttur.

Bu ibârede يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ (Ankebût, 29/25) [Ba'zı- nız bazınızı tefkîr eder, baʼzınız baʼzınızı la’netler.] kelâmı, âyet-i kerîme- dir. Cenâb-ı Şeyh Fusûsʼun ibâresi tarzında îrâd edip, lübb-i Kur'ân'ı beyân buyurmuşlardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu ibarede, "يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ" (Ankebût, 29/25) [Bazınız bazınızı inkâr eder, bazınız bazınızı lânetler.] kelâmı, âyet-i kerîmedir. Cenâb-ı Şeyh (İbn Arabî) bu âyeti Fusûs'un ibareleri tarzında zikredip, Kur'an'ın özünü beyan buyurmuşlardır.

فصاحب الاعتقادِ يَذُبُّ عنه أي عن الأمرِ الَّذي اعْتَقَدَه في إلهه ويَنْصُرُه،

وذلك الذي في اعتقاده لا يَنْصُرُه ، ولهذا لا يكون له أثر في اعتقادِ المُنَازِعِ

له، وكذا المُنازِعُ ما له نُصْرَةٌ من إلهه الذي في اعتقاده، فما لهـم مـن

ناصِرِين، فَنَفَى الحقُّ النُّصْرَةَ عن آلهة الاعتقادات على انْفِرَادِ كُلِّ مُعْتَقَدٍ على

حِدَتِه، والمَنْصُورُ الجَمِيعُ، والنَّاصِرُ المَجْمُوعُ.

[12/29] İmdi sâhib-i i'tikād, kendi mu'tekadından, ya'ni kendi ilâ- hı hakkında i'tikād ettiği emirden def'eder ve ona yardım eyler. Ve onun i'tikādında olan ilâh ise ona yardım etmez; böyle olunca münâ- zaun-leh olan i'tikādda onun için birer eser vâki' olmaz. Ve kezâ münâzi' için dahi onun i'tikādında olan ilâhdan, ona nusret yoktur. Binâenaleyh onlar için yardım eden yoktur. İmdi Hak Teâlâ, her bir mu'tekidin alâ-hide infirâdı üzere, âlihe-i i'tikādâttan nusreti nefyetti. Ve mansûr olan cemî'sidir ve nâsır olan mecmûudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, inanç sahibi kişi, kendi inancından, yani kendi ilâhı hakkında inandığı husustan (kendi inancına göre) def eder ve ona yardım eder. Ve onun inancında olan ilâh ise ona yardım etmez; böyle olunca, çekişme konusu olan inançta onun için bir etki meydana gelmez. Aynı şekilde, çekişen kişi için de, onun inancında olan ilâhtan ona bir yardım yoktur. Bu sebeple, onlar için yardım eden yoktur. Şimdi Yüce Allah, her bir inanç sahibinin ayrı ayrı tek başına olması üzerine, inanç ilâhlarından yardımı nefyetti (kaldırdı). Ve yardım görenlerin hepsi, yardım eden ise bütündür.

Ya'ni her bir i'tikād sahibi, i'tikād ettiği ilâhda birtakım evsâf tahayyül eder. Bu evsâf-ı hayâliyyesine uymayan şeyleri, kendince birçok delâil serdederek, o ilâhdan def'eder; ve ilâh-ı mu'tekadına bu sûretle yardım eyler. Halbuki bu ilâh-ı mu'tekad, o i'tikād sahibine yardım etmez. Çünkü kendini îcâd eden i'tikād sahibinden akvâ değildir. Îcâd olunmuş bir şey, kendi mûcidine elbette yardım edemez. Binâenaleyh sâhib-i i'tikādın i'tikādında vâki' olan ilâh, kendinin münâzii ve muhâlifi olan diğer ilâh-ı mu'tekada te'sîr edemez. Ve kezâ münâzi' ve muhâlif olan kimsenin i'tikādındaki ilâhdan da kendisine nusret yoktur. Zîrâ yardımdan âcizdir. Böyle olunca ashâb-ı i'tikāda yardım edecek bir nâsır yoktur. Binâenaleyh her bir mu'tekid, münferid olduğu hâlde, âlihe-i i'tikādâttan, Hak nusreti nefyetti. Şu hâlde ilâh-ı mu'tekad ile münferid olan i'tikād sahibi mansûr olmaz. Mansûr olan, vüs'at-i kābiliyyeti hasebiyle, suver-i mu'tekādâtın kâffesini câmi' olup, Hakk'ı bir akîdeye tahsîs etmeyen ve Hakk'ı her bir akîdede müşâhede eden âriftir; ve nâsır olan dahi mecmûdur, ya'ni o i'tikādâtın mecmûudur. Zîrâ o ârif, akîdelerin [12/30] cümlesinin sûretinde Hakk'ı müşâhede ettiği cihetle, her bir sûretten ona tecellî-i rabbânî vâsıl olur; ve her birisinden ayrı ayrı feyizler bulur. Velhâsıl her bir akîde, alâ-hide münferid olduğu hâlde, kendi sahibine nusret etmez. Ne kadar akîde varsa cümlesinin mecmûu, sâhibine nusret eder; ve sahibi tarafından dahi nusret olunur; ve bu mecmûun sahibi dahi ârif-i kâmildir. Zîrâ bu mecmû'dan ona füyûzât-ı ilâhiyye nüzûlü, nusrettir. Ve bu zât-ı saâdet-simâtın bu mecmûu teşkil eden akîdelerin her birisinde Hakk'ı müşâhede etmesi ve her birini ikrâr eylemesi dahi, o mecmûun mansûr olmasıdır. Suâl: Âlemde bu kadar i'tikādât-ı bâtıle ve âlihe-i mec'ûle vardır. Ârif-i kâmil bunların cümlesini ikrar eder mi? Cevâp: Bu husûsda Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın şeyhi Ebû Medyen (r.a.) hazretlerinin beyt-i şerîfleri cevâb-ı kâfîdir. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani her bir inanç sahibi, inandığı ilâhta birtakım vasıflar hayal eder. Bu hayalî vasıflarına uymayan şeyleri, kendince birçok delil ileri sürerek, o ilâhtan uzaklaştırır; ve inandığı ilâha bu şekilde yardım eder. Halbuki bu inandığı ilâh, o inanç sahibine yardım etmez. Çünkü kendini icat eden inanç sahibinden daha güçlü değildir. İcat edilmiş bir şey, kendi icat edicisine elbette yardım edemez. Bu sebeple inanç sahibinin inancında var olan ilâh, kendisinin münazırı ve muhalifi olan diğer inandığı ilâha etki edemez. Ve aynı şekilde münazır ve muhalif olan kimsenin inancındaki ilâhtan da kendisine yardım yoktur. Zira yardımdan âcizdir. Böyle olunca inanç sahiplerine yardım edecek bir yardımcı yoktur. Bu sebeple her bir inanan, tek başına olduğu halde, inanç ilâhlarından, Hak yardımını nefyetti. Şu halde inandığı ilâh ile tek başına olan inanç sahibi yardım görmez. Yardım gören, kabiliyetinin genişliği sebebiyle, inançların tüm suretlerini kapsayan ve Hakk'ı bir akîdeye tahsis etmeyen ve Hakk'ı her bir akîdede müşahede eden âriftir; ve yardımcı olan dahi bütündür, yani o inançların bütünüdür. Zira o ârif, akîdelerin [12/30] hepsinin suretinde Hakk'ı müşahede ettiği cihetle, her bir suretten ona rabbanî tecelli ulaşır; ve her birisinden ayrı ayrı feyizler bulur. Sözün özü, her bir akîde, tek başına olduğu halde, kendi sahibine yardım etmez. Ne kadar akîde varsa hepsinin bütünü, sahibine yardım eder; ve sahibi tarafından dahi yardım olunur; ve bu bütünün sahibi dahi insân-ı kâmildir. Zira bu bütünden ona ilâhî feyizlerin inişi, yardımdır. Ve bu saadet nişanlı zâtın bu bütünü teşkil eden akîdelerin her birisinde Hakk'ı müşahede etmesi ve her birini ikrar eylemesi dahi, o bütünün yardım görmesidir. Soru: Âlemde bu kadar bâtıl inançlar ve kılınmış ilâhlar vardır. Ârif-i kâmil bunların hepsini ikrar eder mi? Cevap: Bu hususta Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın şeyhi Ebû Medyen (r.a.) hazretlerinin şerefli beyti yeterli cevaptır. Beyit:

Tercüme ve îzâh: Bâtılı, tavrında inkâr etme! Zîrâ o da zuhûrât-ı Hakk'ın baʼzısıdır; ve o bâtıla kendinden o tecellî sûretinin mikdârını Hakk'a ver. Tâ ki onun hakk-ı isbâtını kâmil kılasın. Binâenaleyh ârif-i kâmil, Hakk'ı bilcümle i'tikād sûretleriyle takyîdden ve hattâ ıtlâktan ıtlâk edip Hakk'ın tecellî ile tahavvül ettiği itikād sûretlerinden her bir sûrette Hakk'a inkâr etmeyip ikrar eder ve onun Hak olduğunu bilir. [12/31] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve izah: Bâtılı, tavrında inkâr etme! Çünkü o da Hakk'ın zuhûrâtının bazısıdır; ve o bâtıla kendinden o tecellî sûretinin miktarını Hakk'a ver. Tâ ki onun hakk-ı isbâtını kâmil kılasın. Bu sebeple ârif-i kâmil, Hakk'ı bütün inanç suretleriyle kayıtlamaktan ve hatta mutlaklıktan mutlak kılarak, Hakk'ın tecellî ile dönüştüğü inanç suretlerinden her bir surette Hakk'ı inkâr etmeyip ikrar eder ve onun Hak olduğunu bilir.

لَا تُنْكِرُ البَاطِلَ فِي طَوْرِهِ

وَاعْطِهِ مِنْكَ بِمِقْدَارِهِ

فَإِنَّهُ مِنْ بَعْضٍ ظُهُورَاتِهِ

حَتَّى تَوَفِّي حَقَّ إِثْبَاتِهِ

Böyle olunca Hak, ârif indinde inkâr olunmayan ma'rûfdur. Binâena- leyh dünyâda ehl-i ma'rûf olanlar, âhirette de ehl-i ma'rûftur. İmdi bunun için Hak Teâlâ “Kalb sâhibi olan için..." (Kāf, 50/37) buyurdu. Böyle olunca o kimse, kalbin eşkâlde taklîbi sebebiyle, sûretlerde Hakk'ın taklîbini bildi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca Hak, ârif (Allah'ı bilen) katında inkâr edilmeyen, bilinen bir varlıktır. Bu sebeple dünyada bilinen, tanınan kişiler olanlar, ahirette de bilinen, tanınan kişilerdir. Şimdi bunun için Yüce Allah "Kalb sahibi olan için..." (Kāf, 50/37) buyurdu. Böyle olunca o kimse, kalbin şekillerdeki taklidi sebebiyle, sûretlerde Hakk'ın taklidini bildi.

فالحق عند العارف هو المَعْرُوفُ الَّذي لا يُنْكَرُ، فأهل المعروف في الدُّنيا

هم أهل المعروف في الآخرةِ، فَلِهَذَا قال : لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ ، فَعَلِمَ تَقْلِيبَ

الحق في الصُّورِ بتقليبه في أشكال.

Ya'ni ârif-i kâmil cemî-i sûretlerde Hakk'ı müşâhede edince, artık bu ârif indinde Hak, öyle bir marûf olur ki, ne sûrette zâhir olursa olsun, inkâr olunmaz. Binâenaleyh dünyâda Hakk'ı, cemî'-i suverde müşâhede edenler, âhirette de bilcümle suverde Hakk'ı görürler. Vücûd-ı insânîde marifet-i ilâhiyyenin mahalli ise, “kalb”dir. Zîrâ rûh, nefis, rûhânî ve cis- mânî olan kuvâ ve aʼzâ, hep makām-ı malûm sâhibleridir. Kendi makām- larının dâiresini tecavüz edemezler. Fakat “kalb” öyle değildir. O kâffe-i merâtibin suver ve eşkâlinde mütekallib olur. İşte bu sebebden Hak Teâlâ “Kalb sâhibi için Kur'ân'da pend ve nasîhat vardır” (Kāf, 50/37) buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insân-ı kâmil, bütün suretlerde Hakk'ı müşahede edince, artık bu ârifin nezdinde Hak, öyle bilinen bir varlık olur ki, hangi surette ortaya çıkarsa çıksın, inkâr olunmaz. Bu sebeple dünyada Hakk'ı, bütün suretlerde müşahede edenler, ahirette de tüm suretlerde Hakk'ı görürler. İnsanî varlıkta ilahi marifetin mahalli ise, "kalb"dir. Çünkü ruh, nefis, ruhani ve cismani kuvvetler ve uzuvlar, hep bilinen bir makamın sahipleridir. Kendi makamlarının dairesini aşamazlar. Fakat "kalb" öyle değildir. O, bütün mertebelerin suret ve şekillerinde dönüşür. İşte bu sebepten Yüce Allah, "Kalb sahibi için Kur'an'da öğüt ve nasihat vardır" (Kaf, 50/37) buyurdu.

فَمِنْ نفسِه عَرَفَ نفسه، ولَيْسَت نفسه بغيرِ لِهوِيَّةِ الحقِّ، ولا شيء من الكون

مِمَّا هو كائن ويكون بغيرٍ لِهوِيَّةِ الحقِّ، بل هو عين الحق، فهو العارف والعالم

والمقر في هذه الصور، وهو الذي لا عارف ولا عالم وهو المُنْكِرُ في هذه الصورة

الأُخْرَى، هذا حقٌّ مَنْ عَرَفَ الحقَّ من التجلي والشهود في عين الجمع.

[12/32] İmdi ârif kendi nefsinden, Hakk'ın nefsini tanıdı. Hâlbuki o ârifin nefsi, hüviyyet-i Hakk'ın gayrı değildir. Ve kevnden mevcûd olan bir şey yoktur ki, hüviyyet-i Hakk'ın gayrı olarak vücûda gelsin; belki o şey Hakk'ın "ayn"ıdır. Binâenaleyh bu sûretlerde âlim ve ârif ve mukırr olan Hak'tır; ve bu sûret-i dîğerde ârif ve âlim olmayan ve onu inkâr eden de Hak'tır. İşte bu, tecellîden ve ayn-ı cem'de şühûddan Hakk'ı tanıyan kimsenin hazzıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi ârif, kendi nefsinden, Hakk'ın nefsini tanıdı. Hâlbuki o ârifin nefsi, Hakk'ın hüviyetinden (kimliğinden, özünden) başka değildir. Ve oluş âleminden var olan hiçbir şey yoktur ki, Hakk'ın hüviyetinden başka olarak varlığa gelsin; aksine o şey Hakk'ın tekil hakikatidir. Bu sebeple bu suretlerde âlim ve ârif ve ikrar eden Hak'tır; ve bu diğer surette ârif ve âlim olmayan ve onu inkâr eden de Hak'tır. İşte bu, tecellîden (ortaya çıkıştan) ve ayn-ı cem'de (bütünlüğün özünde) şühûddan (görmekten) Hakk'ı tanıyan kimsenin hazzıdır.

Ya'ni ârif, kendi kalbinin şekillerde takallübünü görünce, bütün sûretlerde Hakk'ın takallübünü bi'l-müşâhede, Hakk'ın nefsini tanıdı. Halbuki ârifin nefsi, Hakk'ın hüviyetinin gayrı olmadığı gibi ekvânda hüviyyet-i Hakk'ın gayrı olan hiçbir mevcûd dahi yoktur; belki kâffe-i eşyâ Hakk'ın hüviyetinin “ayn”ıdır. Zîrâ “ayn”ı olmayıp, gayrı olsa, birbirine mugāyir iki vücûd olmak lâzım gelirdi. Halbuki vücûd, hakîkatte birdir; ve vücûd, hakîkatte birden ibâret olunca bu gördüğümüz sûretlerde kendi vücudunu tanıyan ve bilen ve ona ikrâr eden Hak olmuş olur. Ve kezâ erbâb-ı hicâb sûretlerinde zâhir olup bütün süretlerde mütehavvil olan kendi vücudunu tanımayan ve bilmeyen ve onu inkâr eden, yine Hak'tan ibaret olur. İşte bu zikrolunan hakāyık, Hakk'ı her mazharda o mazhar hasebiyle vâki' olan tecellîsinden tanıyan ve ayn-ı cem'de nefsini ve kevnin bilcümle sûretlerini, hüviyyet-i Hakk'ın “ayn”ı olarak, müşâhededen bilen ârifin hazzı ve zevkidir. Ârifin gayrısında bu haz ve zevk mevcûd değildir. Onlar inkâr ve ikrâr beynindedir. [12/33] Rubâî: در مذهب اهل كشف وارباب شهود عالم همه نیست جز تفاصيل وجود چندین صور ار چه ظاهر از وی بنمود چون در نگری نیست بجز یک موجود &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ârif, kendi kalbinin şekillerde değişmesini görünce, bütün suretlerde Hakk'ın değişmesini gözlemleyerek, Hakk'ın özünü tanıdı. Halbuki ârifin özü, Hakk'ın hüviyetinin (varlığının) gayrısı olmadığı gibi, varlıklarda Hakk'ın hüviyetinin gayrısı olan hiçbir mevcut da yoktur; aksine bütün eşya Hakk'ın hüviyetinin "ayn"ıdır (özüdür). Zira "ayn"ı olmayıp, gayrısı olsa, birbirine aykırı iki varlık olmak gerekirdi. Halbuki varlık, hakikatte birdir; ve varlık, hakikatte birden ibaret olunca, bu gördüğümüz suretlerde kendi varlığını tanıyan ve bilen ve ona ikrar eden Hak olmuş olur. Ve aynı şekilde, hicap ehli (perdelenmiş olanlar) suretlerinde ortaya çıkıp bütün suretlerde değişen kendi varlığını tanımayan ve bilmeyen ve onu inkâr eden, yine Hak'tan ibaret olur. İşte bu zikredilen hakikatler, Hakk'ı her mazharda (tecelli yerinde) o mazharın gereğince meydana gelen tecellisinden tanıyan ve ayn-ı cem'de (bütünlüğün özünde) nefsini ve kâinatın bütün suretlerini, Hakk'ın hüviyetinin "ayn"ı olarak, gözlemleyerek bilen ârifin hazzı ve zevkidir. Ârifin gayrısında bu haz ve zevk mevcut değildir. Onlar inkâr ve ikrar arasındadır. [12/33] Rubâî: Keşif ehli ve şuhûd (gözlem) sahiplerinin mezhebinde, âlem, varlığın tafsilatından başka bir şey değildir. Her ne kadar ondan bunca suretler zahir olsa da, dikkatle bakınca bir tek mevcuttan başka bir şey değildir.

Tercüme: "Ehl-i keşf ve erbâb-ı şühûdun mezhebinde, bütün âlem, vücûd-ı vâhidin tafsîllerinden başka bir şey değildir. Vâkıâ bu kadar sûretler o vücûd-ı vâhidden zâhir göründü; dikkatle baktığın vakit bir mevcûddan başkası olmadığını görürsün.” Diğer rubâî: همسایه و همنشین و همره همه اوست در دلقِ گدا و اطلس شه همه اوست در انجمن فرق ونهانخانه جمع بالله همه اوست وثم بالله همه اوست &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ehl-i keşf (keşif ehli) ve erbâb-ı şühûdun (gözlem sahiplerinin) mezhebinde, bütün âlem, tek bir varlığın ayrıntılarından başka bir şey değildir. Gerçekten de bu kadar çok şekil o tek varlıktan görünür hâle geldi; dikkatle baktığın zaman, bir var olandan başkasının olmadığını görürsün. Diğer rubâî: Komşu, yoldaş ve arkadaş hep O'dur; dilencinin hırkasında ve şahın atlasında hep O'dur. Ayrılık meclisinde ve cem' (birlik) gizli evinde Allah'a yemin olsun ki hep O'dur ve yine Allah'a yemin olsun ki hep O'dur.

Tercüme: “Mücâvir ve musâhib ve refîk hep O'dur. Dilencinin palâs-pâresi ve pâdişâhın elbîse-i fâhiresi içinde olan hep O'dur. Fark ve kesret en- cümeninde ve cem' ve vahdet nihân-hânesinde olan billâhi hep O'dur; ve tekrâr tekrâr yemin ederim ki hep O'dur."375 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mücavir, musahip ve refik hep O'dur. Dilencinin eski püskü giysisi ve padişahın gösterişli elbisesi içinde olan hep O'dur. Fark ve kesret (çokluk) meclisinde ve cem' (birlik) ve vahdet (teklik) gizli evinde olan, Allah'a yemin ederim ki hep O'dur; ve tekrar tekrar yemin ederim ki hep O'dur.

فَهُوَ قَوْلُهُ : لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ يَتَنَوَّعُ فِي تَقْلِيبِهِ.

Böyle olunca o kimse, kavl-i Hak mûcibince, taklîb-i Hak'ta tenevvü' eden "kalb sahibi olan kimse"dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca o kimse, Hak Teâlâ'nın sözü gereğince, Hakk'ın tecellîlerinde çeşitlilik gösteren "kalp sahibi olan kimse"dir.

Ya'ni ilim ve maʼrifetten ve şühûd ve tecellîden hazzı ve zevki olan kimse, Hakk'ın taklîbinde mütenevvi' olan kalbin sahibi bulunan kimsedir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur : قَلْبُ الْمُؤْمِنِ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ ya'ni “Mü'minin kalbi, [12/34] Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu istediği vech ile döndürür.”376 Hadîs-i şerîfte “kalbü'l-mü'min” kavliyle kalbin mü'mine tahsîsi, ârif-i kâmilin gayrısı kalb sahibi olmadığına işarettir. Zîrâ gayr-ı ârif akıl sahibidir; ve akıl ise hakāyık-ı ilâhiyyeyi idrâkten kāsırdır. Nitekim bâlâda mürûr etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ilimden, marifetten, şühûddan (Allah'ı görüyormuş gibi bilmek) ve tecellîden (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) haz ve zevk alan kimse, Hakk'ın değiştirmesinde çeşitli hallere giren kalbin sahibidir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: قَلْبُ الْمُؤْمِنِ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ yani “Mü'minin kalbi, Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu istediği şekilde döndürür.” Hadîs-i şerîfte “kalbü'l-mü'min” (mü'minin kalbi) sözüyle kalbin mü'mine özgü kılınması, kâmil ârifin dışındakilerin kalp sahibi olmadığına işarettir. Çünkü ârif olmayan akıl sahibidir; akıl ise ilâhî hakikatleri idrak etmekten acizdir. Nitekim yukarıda geçti.

Dâvûd-ı Kayserî hazretleri “fî taklîbihî” kavlindeki zamîrin hem Hakk'a, hem de kalbe ircâını câiz görmüştür. Hakk'a râci' olduğuna göre olan ma'nâ, tercümede zikrolundu. Ve kalbe râci' olduğuna göre olan ma'nâ ise şu vech ile olur: “Hakk'ı tecellîden ve ayn-ı cem'de şühûddan tanımak zevki ile mahzûz olan kimse, sûretlerde kendi nefsinin taklîbinde tenevvü' eden kalbin sahibi bulunan kimsedir." Zîrâ kalbin hakîkati takallüb olduğundan, kalb, bütün sûretlerde takallübde mütenevvi' olur. Binâenaleyh kalb sahibi olan ârif bütün sûretlerde mütecellî olan Hakk'ı, Hak'la ârif olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dâvûd-ı Kayserî hazretleri, "fî taklîbihî" sözündeki zamirin hem Hakk'a hem de kalbe dönmesini caiz görmüştür. Hakk'a döndüğüne göre olan anlam, çeviride zikredildi. Kalbe döndüğüne göre olan anlam ise şu şekilde olur: "Hakk'ı tecellîden ve ayn-ı cem'de (bütünlüğün özünde) şühûddan (görmekten) tanıma zevki ile haz alan kimse, suretlerde kendi nefsinin taklîbinde (dönüşümünde) çeşitlilik gösteren kalbin sahibi olan kimsedir." Çünkü kalbin hakikati takallüb (değişkenlik) olduğundan, kalp bütün suretlerde takallübde çeşitlilik gösterir. Bu sebeple kalp sahibi olan ârif (bilen), bütün suretlerde tecelli eden Hakk'ı, Hak ile bilir.

وأَمَّا أهل الإيمانِ فَهُمُ الْمُقَلِّدَةُ الَّذينَ قَلَّدُوا الأنبياء والرُّسُلَ عليهِمُ السَّلامِ فِيمَا أَخْبَرُوا

به عن الحق، لا مَن قَلَّدَ أصحاب الأفكار والمُتَأَوَّلِينَ الأخبارَ الْوَارِدَةَ بِحَمْلِها على

أَدِلَّتِهِمُ العَقْلِيَّةِ، فَهَؤُلَاءِ الَّذِينَ قَلَّدُوا الرُّسُلَ صلواتُ اللهِ عليهِمْ هُمُ المُرَادُونَ بِقَولِهِ :

أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ لِمَا وَرَدَتْ به الأخبار الإلهيَّةُ على أَلْسِنَةِ الأنبياء عليهمُ السَّلامُ.

Velâkin ehl-i îmân, Hak'tan ihbâr ettikleri şeyde, enbiyâ ve rusül (aleyhimü's-selâm)a taklîd eden mukalliddir. Ashâb-ı efkâra ve ah- bâr-ı vârideyi edille-i akliyyelerine haml ile te'vîl edenlere taklîd eden mukallid değildir. İmdi ehl-i îmân, enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın lisân- ları üzere vârid olan ihbârât-ı ilâhiyyeyi, Hak Teâlânın أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ (Kāf, 50/37) ya'ni "Yahud kulak veren" kavliyle murâd olunanlardır. [12/35] Ya'ni bir tâife vardır ki, onlar enbiyâ (aleyhimü's-selâm)a vârid olan vahy-i ilâhî kendilerine teblîğ olunduğu hînde “Bu doğru mudur, değil midir?" diye delîl-i aklîye müracaatla tevakkuf etmezler. Zîrâ onun emîn olduğunu bilmişlerdir. İşte bunlar enbiyâ ve rusül (aleyhimüs-selâm)a taklîd eden ehl-i îmândır. Bunun misâli bu âlemde pek çoktur. Meselâ hasta oluruz. Emîn ve hâzık olduğuna i'timâd ettiğimiz bir tabîbe mürâ- caat ettiğimizde, bize vâki' olan vesâyâsını, delîl-i aklî isti’mâl etmeksizin, bilkabûl harfiyyen icrâ ederiz. Birisi çıkıp da bize: “Bakalım onun vesâyâsı ma'kūl mudur, bunu tedkîk ettin mi?" dese, biz de cevâben deriz ki: “Bu tabîbin hazâkatine i'timâdım vardır. Ben onun ilmini onun kadar bile- mem; o metbûdur, ben tâbiim." Binâenaleyh delîl-i aklî ile iştigāl beyhûde yorgunluktur. Ve yine bir tâife daha vardır ki, bunlar, ashâb-ı efkâra ve vahy-i ilâhîyi tevîl ile safve- tini ihlal eden kimselere taklîd eyleyenlerdir. Ehl-i îmân bu zümre-i mu- kallidînden değildir. Binaenaleyh لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kāf, 50/37) [Tahkîkan bunda, kalb sâhibi olan ve müşâhid olduğu hâlde ilkā-yı sem' eden kimse için pend ve nasîhat vardır.] âyet-i kerîmesinde أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ ]Yahud kulak veren] kavliyle murâd olunan tâife, enbiyâ (aley- himü's-selâm)a taklîd eden tâifedir. Ashâb-ı te'vîle taklîd edenler bundan hâriçtir. Zîrâ bir kimsenin metbûu idrâk-i hakāyık husûsunda câhil olursa, ona tâbi' olan kimse, ondan daha câhil olur. Mesnevî: عقل قربان کن به پیش مصطفی حَسْبِيَ الله گو که الله ام کفی [Aklı Mustafa'nın önünde kurbân et, “Allâhım kâfidir!” diye “Hasbi- yallah!" de!] 377 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat iman ehli, Hak'tan haber verdikleri şeyde, peygamberlere (a.s.) taklit eden mukallitlerdir. Akıl sahiplerine ve gelen haberleri akli delillerine yükleyerek yorumlayanlara taklit eden mukallit değildir. Şimdi iman ehli, peygamberlerin (a.s.) dilleri üzere gelen ilahi haberleri, Yüce Allah'ın "أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ" (Kaf, 50/37) yani "Yahut kulak veren" sözüyle kastedilenlerdir. Yani bir topluluk vardır ki, onlara peygamberlere (a.s.) gelen ilahi vahiy tebliğ edildiğinde "Bu doğru mudur, değil midir?" diye akli delile başvurarak tereddüt etmezler. Çünkü onun emin olduğunu bilmişlerdir. İşte bunlar peygamberlere (a.s.) taklit eden iman ehlidir. Bunun örneği bu âlemde pek çoktur. Örneğin hasta oluruz. Emin ve usta olduğuna güvendiğimiz bir doktora başvurduğumuzda, bize verdiği tavsiyelerini, akli delil kullanmaksızın, kabul ederek harfiyen uygularız. Birisi çıkıp da bize: "Bakalım onun tavsiyeleri akla uygun mudur, bunu araştırdın mı?" dese, biz de cevaben deriz ki: "Bu doktorun ustalığına güvenim vardır. Ben onun ilmini onun kadar bilemem; o önderdir, ben takipçiyim." Bu sebeple akli delil ile uğraşmak boşuna yorgunluktur. Ve yine bir topluluk daha vardır ki, bunlar, akıl sahiplerine ve ilahi vahyi yorumlayarak saflığını bozan kimselere taklit edenlerdir. İman ehli bu mukallit zümresinden değildir. Bu sebeple "لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ" (Kaf, 50/37) [Gerçekten bunda, kalp sahibi olan ve müşahit olduğu halde kulak veren kimse için öğüt ve nasihat vardır.] ayet-i kerimesinde "أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ" [Yahut kulak veren] sözüyle kastedilen topluluk, peygamberlere (a.s.) taklit eden topluluktur. Yorumculara taklit edenler bundan hariçtir. Çünkü bir kimsenin önderi hakikatleri idrak etme hususunda cahil olursa, ona tabi olan kimse, ondan daha cahil olur. Mesnevi: "عقل قربان کن به پیش مصطفی حَسْبِيَ الله گو که الله ام کفی" [Aklı Mustafa'nın önünde kurban et, "Allah'ım kâfidir!" diye "Hasbiyallah!" de!]

وهو يَعْنِي هذا الَّذِي أَلْقَى السَّمْعَ» شَهِيدٌ.

Hâlbuki o, ya'ni ilkā-yı sem' eden bu kimse, şehîddir. Ya'ni ihbârât-ı ilâhiyyeye kulak veren kimse şehîddir. “Şehîd”in iki ma'nâsı vardır: “Hâzır”, ya'ni enbiyâ (aleyhimü's-selâm) kendilerine nâ- zil olan ahbâr-ı ilâhiyyeyi tebliğ ettiği vakit [12/36] hâzır-ı murâkıb olan ma'nâsınadır. Ve ikincisi dahi “şâhid” demek olur. Ve “şühûd”un mertebe- leri vardır: Birincisi göz ile görmek; ikincisi âlem-i hayâlde basîret ile gör- mek; üçüncüsü basar ve basîretin her ikisiyle görmek; dördüncüsü, suver-i hissiyyeden mücerred olan hakāyık için idrâk-i hakîkîdir. Burada murâd âlem-i hayâlde huzûr ve rü'yet ma'nâlarının her ikisidir. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki o, yani ilhamı işiten bu kimse, şehittir. Yani ilahi haberlere kulak veren kimse şehittir. "Şehit" kelimesinin iki anlamı vardır: "Hazır" demektir, yani peygamberler (a.s.) kendilerine inen ilahi haberleri tebliğ ettikleri zaman [12/36] hazır ve murakabe eden (gözlemleyen) anlamınadır. İkincisi ise "şahit" demektir. "Şühûd"un (şahitliğin, görmenin) mertebeleri vardır: Birincisi göz ile görmek; ikincisi hayal âleminde basiret (içgörü) ile görmek; üçüncüsü hem basar (göz) hem de basiret ile görmek; dördüncüsü, duyusal suretlerden soyutlanmış hakikatler için hakiki idrak etmektir. Burada kastedilen, hayal âleminde hem huzur (mevcudiyet) hem de rü'yet (görme) anlamlarının her ikisidir. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) buyurur:

يُنَبِّهُ على حَضْرَةِ الخيال واستعمالها، وهو قوله الا في الإحسان: «الْإِحْسَانُ

أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ»، و«اللَّهُ فِي قِبْلَةِ الْمُصَلِّي»، فَلِذَلِكَ هو شهيد.

Hazret-i hayâle ve onun isti'mâline tenbîh eder. O dahi "ihsân” hak- kında Resûl (a.s.) in الإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ İhsan, senin O'nu görür gibi Allah'a ibadet etmekliğindir.378 ve اللَّهُ فِي قِبْلَةِ الْمُصَلِّي ]Al- lah Teâlâ namaz kılan kimsenin kıblesindedir.]379 kavlidir. İmdi bunun için o şehîddir. Yani Hak Teâlâ “Ve hüve şehîdün” [Ve o şehîddir.] kavliyle hazret-i hayâle ve onun isti'mâline tenbîh ve işaret eder. Zîrâ ilkā-yı sem' eden kim- se, mesmûu olan şeyin sûretini hayâlinde ihzâr eder. Binâenaleyh onun şü- hûdu hayâlîdir. Ve hayâlin isti’mâli, suver-i mahsûsâttan tecerrüd ve inkıtâ' ile olur. Hazret-i hayâle dâhil olmak için, hazret-i şehîdetten intikāl et- mek lazımdır. Ve ilkā-yı sem' eden mü'minin hazret-i hayâlde şühûdunun ve hazret-i hayâli isti'mâl etmesinin delîli dahi “ihsân” hakkında (S.a.v.) Efendimiz'in: “İhsân, senin O'nu görür gibi Allâh'a ibâdet etmekliğindir." Ve hadîs-i âharda: "Allah Teâlâ namaz kılan kimsenin kıblesindedir" kavl-i şerîfleridir. Zîrâ musallî, hayâlinde kendi mutekadının [12/37] sûretini ihzâr edip, huzûr-ı kalbî ve teveccüh-i küllî ile Allâh'a ibâdet eder. Bu sû-rette onun şühûdu hayâlî olur; ve bu şühûd-ı hayâlîden dolayı, kıblesinde Hakk'ı müşâhede eder. Velâkin gözü Hakk'ın nûru ile sürmelenmiş olup, keskin gören musallî için murâkabe-i tâm ve teveccüh-i küllî lâzım değil-dir. Zîrâ onun isti’dâdı kâmil ve keşfi kavî olduğundan her cihette hâzır olan Hakk'ı, cemî'-i cihâtta müşâhede eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ )Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allah'ın vechi vâki'dir.] Ve namaz hakkındaki tafsîlât Fass-ı Muhamme-dî'de gelecektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hazret-i hayâle (hayâl mertebesine) ve onun kullanılışına tenbih eder. O da "ihsan" hakkında Resûl (a.s.)'in: الإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ "İhsan, senin O'nu görür gibi Allah'a ibadet etmendir." ve اللَّهُ فِي قِبْلَةِ الْمُصَلِّي "[Al-lah Teâlâ namaz kılan kimsenin kıblesindedir.]" kavlidir. Şimdi bunun için o şehîddir. Yani Hak Teâlâ "Ve hüve şehîdün" [Ve o şehîddir.] kavliyle hazret-i hayâle ve onun kullanılışına tenbih ve işaret eder. Çünkü ilkā-yı sem' (işitme) eden kimse, mesmûu (işitilen) olan şeyin sûretini hayâlinde ihzâr (hazır eder) eder. Bu sebeple onun şühûdu (görmesi) hayâlîdir. Ve hayâlin kullanılışı, suver-i mahsûsâttan (duyularla algılanan sûretlerden) tecerrüd (soyutlanma) ve inkıtâ' (kesilme) ile olur. Hazret-i hayâle dâhil olmak için, hazret-i şehîdetten (şehâdet âleminden, görünen âlemden) intikāl etmek lazımdır. Ve ilkā-yı sem' eden mü'minin hazret-i hayâlde şühûdunun ve hazret-i hayâli isti'mâl etmesinin delîli de "ihsan" hakkında (S.a.v.) Efendimiz'in: "İhsan, senin O'nu görür gibi Allah'a ibadet etmendir." Ve diğer bir hadîste: "Allah Teâlâ namaz kılan kimsenin kıblesindedir." kavl-i şerîfleridir. Çünkü musallî (namaz kılan), hayâlinde kendi mutekadının (inancının) sûretini ihzâr edip, huzûr-ı kalbî (kalbî huzur) ve teveccüh-i küllî (tam yöneliş) ile Allah'a ibadet eder. Bu sûrette onun şühûdu hayâlî olur; ve bu şühûd-ı hayâlîden dolayı, kıblesinde Hakk'ı müşâhede eder. Velâkin gözü Hakk'ın nûru ile sürmelenmiş olup, keskin gören musallî için murâkabe-i tâm (tam murakabe) ve teveccüh-i küllî lâzım değildir. Çünkü onun isti’dâdı kâmil ve keşfi kavî (güçlü) olduğundan her cihette hâzır olan Hakk'ı, cemî'-i cihâtta (bütün yönlerde) müşâhede eder. Nasıl ki Hak Teâlâ buyurur: فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) [Ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah'ın vechi (yüzü) oradadır.] Ve namaz hakkındaki tafsîlât (ayrıntılar) Fass-ı Muhammedî'de gelecektir.

ومَنْ قَلَّدَ صاحبَ نَظَرٍ فِكْرِي وتَقَيَّدَ به فَلَيْسَ هو الَّذِي أَلْقَى السَّمْعَ، فَإِنَّ هذا

الَّذِي أَلْقَى السَّمْعَ لَا بُدَّ أنْ يكونَ شَهِيدًا لِمَا ذَكَرْنَاه، ومن لم يكن شهيدًا

لِمَا ذَكَرْنَاهُ فَمَا هو المرادُ بِهَذِهِ الآيَةِ ، فَهَؤُلَاءِ هُمُ الَّذين قال الله تعالى فيهم :

إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتَّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا ، والرُّسُلُ لا يَتَبَرَّءُونَ مِن أَتْبَاعِهِم الَّذِينَ

اتَّبَعُوهُم .

Ve nazar-ı fikrî sâhibine taklîd eden mukallid ve onunla mukayyed olan kimse, ilkā-yı sem' eden kimse değildir. Zîrâ bu ilkā-yı sem' eden kimsenin, bizim zikrettiğimiz şeyi şehîd olması lâbüddür. Ve bizim zikrettiğimiz şeyi şehîd olmayan kimse bu âyet ile murâd olan kimse değildir. İmdi onlar Hak Teâlâ'nın haklarında إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتَّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا )Bakara, 2/166) ya'ni “Metbû' olanlar, onlara tâbi' olan- lardan müteberrî olduklarında” buyurduğu kimselerdir. Ve hâlbuki rusül, onlara tâbi' olan etbâ'larından müteberrî olmazlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve düşünceye dayalı görüş sahibini taklit eden taklitçi ve onunla kayıtlı olan kimse, ilhamı işiten kimse değildir. Çünkü bu ilhamı işiten kimsenin, bizim zikrettiğimiz şeye şahit olması zorunludur. Ve bizim zikrettiğimiz şeye şahit olmayan kimse, bu ayet ile kastedilen kimse değildir. Şimdi onlar, Yüce Allah'ın haklarında "إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتَّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا" (Bakara, 2/166) yani "Kendilerine uyulanlar, kendilerine uyanlardan uzaklaştıkları zaman" buyurduğu kimselerdir. Ve hâlbuki resuller, kendilerine tabi olan takipçilerinden uzaklaşmazlar.

Ma'lûm olsun ki, nazar-ı fikrî sâhibi, ehlullah indinde gayr-ı mute- berdir. Zîrâ “müfekkire” dediğimiz şey, kuvve-i cismâniyyeden birisidir. Binâenaleyh o müfekkire üzerinde ba'zan vehim ve ba'zan dahi akıl ta- sarruf eder. Halbuki iki mutasarrıfın hükmettiği bir mahalde intizâm [12/38] aramak abestir. Zîrâ o mahalde dâimâ niza vâki' olur. Vehim, akıl ile münâzaa eder; ve akıl ise mâdde-i zulmâniyyede hayrete düşüp idrâk-i hakāyıka kudret-yâb olamaz. Bugün “Böyledir” diye hükmettiği şeyde, ya- rın vehmin tasarruf ve nizâı zuhûr edip, onu o verdiği hükümde şükûk ve zunûna düşürür. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyurur: Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, fikrî bakış sahibi, ehlullah (Allah dostları) katında muteber değildir. Çünkü "müfekkire" (düşünme gücü) dediğimiz şey, bedensel kuvvetlerden biridir. Bu sebeple o müfekkire üzerinde bazen vehim (sanı) ve bazen de akıl tasarruf eder (hükmeder). Hâlbuki iki mutasarrıfın (hükmedenin) hükmettiği bir mahalde (yerde) intizam (düzen) aramak abestir (boşunadır). Çünkü o mahalde daima niza (çekişme) meydana gelir. Vehim, akıl ile münazaada (çekişmede) bulunur; ve akıl ise maddî karanlıkta hayrete düşüp hakikatleri idrak etmeye güç yetiremez. Bugün "Böyledir" diye hükmettiği şeyde, yarın vehmin tasarrufu (hükmetmesi) ve nizası (çekişmesi) ortaya çıkıp, onu o verdiği hükümde şüphe ve zanlara düşürür. Nasıl ki Hz. Mevlânâ (r.a.) buyurur: Mesnevî:

عقل ضد شهوتست ای پهلوان

آنکه شهوت میتند عقلش مخوان

وهم خوانش آنکه شهوت را گداست

و هم قلب و نقد زر عقلهاست

بي محك پيدا نگردد وهم و عقل

هر دو را سوى محك كن زود و نقل

اين محك قرآن و حال انبيا

چون محك مر قلب را گويد بيا

تا به بینی خویش را ز آسیب من

گه نه از اهل فراز و شیب من

عقل را گر اره سازد دو نیم

همچو زر باشد در آتش او سلیم

Tercüme: "Ey pehlivan! Akıl, şehvetin zıddıdır. Sen şehvet dokuyana akıl deme! Şehvet dilencisi olan kimseye vehim sâhibi de! Vehim, kalbdır; akılların altını ise nakd-i hâlistir. Vehim ile akıl miheksiz zâhir olmaz. Ça- buk her ikisini de mihek tarafına götür! Bu mihek dahi Kur'ân-ı Kerîm'dir; ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın hâlidir. Zîrâ Kur'ân ve hâl-i enbiyâ mihek gibi, kalb olan vehme: Gel, der, tâ ki benim müsâdememden kendini göre- sin ki, sen benim iniş ve yokuşumun ehlinden değilsin. Ammâ aklı eğer bir testere iki parça etse, altının ateş içinde selîm olması gibi olur.”380 [12/39] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey pehlivan! Akıl, şehvetin zıddıdır. Sen şehvet dokuyana akıl deme! Şehvet dilencisi olan kimseye vehim (sanı, zan) sahibi de! Vehim, kalptir; akılların altını ise hâlis (katışıksız) nakittir. Vehim ile akıl mihenk taşı olmaksızın ortaya çıkmaz. Çabuk her ikisini de mihenk taşına götür! Bu mihenk taşı da Kur'ân-ı Kerîm'dir ve peygamberlerin (a.s.) hâlidir. Çünkü Kur'ân ve peygamberlerin hâli, mihenk taşı gibi, kalp olan vehme: "Gel," der, "tâ ki benim çarpışmamdan kendini göresin ki, sen benim iniş ve yokuşumun ehlinden değilsin." Ama aklı eğer bir testere iki parça etse, altının ateş içinde sağlam kalması gibi olur.

Binâenaleyh erbâb-ı fikir ve nazar, idrâk ettikleri şeyde şek ve zan üzere olmaktan zâil olmazlar. Velâkin muhakkikîn böyle değildir. Onlar eşyayı teemmül ve tefekkür ile değil, Rab'lerinin nûruyla müşâhede ettiklerinden, hükümleri yakîn üzerinedir. İlkā-yı sem'in netîcesi şühûda çıktığından, ancak ehl-i şühûd olan enbiyâya taklîd eden kimseler, ilkā-yı sem' etmiş olanlardır. Zîrâ onlar için merâtib-i şühûd hâsıl olur. Ve bu mukallidlerin tâbi' oldukları rusül, onlardan teberrî etmezler. Çünkü ellerinden tutup, onları makām-ı şühûda îsâl etmiş olduklarından tâbi'lerine karşı utanıp, biz sizlerden berîyiz demezler. Fakat ehl-i vehim ve zan olan fikr-i nazarî ashâbına taklîd eden mukallidlerin yolu bittabi' evhâm ve zunûna çıktığın- dan, onlar, ilkā-yı sem' eden kimselerin zümresine lâhik değildirler. Çünkü onların hâsılı şühûd mertebesi değil, ancak zunûn ve evhâmdır. Binâena- leyh bu tâifenin metbû'ları olan erbâb-ı fikir ve nazar, tâbi'lerini de berbâd ettiklerini gördüklerinde hicâblarından “Biz senden berîyiz" derler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, fikir ve nazar ehli (akıl ve düşünce yoluyla bilgi edinenler), idrak ettikleri şeyde şüphe ve zan üzere olmaktan kurtulamazlar. Aksine, muhakkikler (hakikati tahkik edenler) böyle değildir. Onlar eşyayı teemmül ve tefekkür (derinlemesine düşünme) ile değil, Rab'lerinin nuruyla müşahede ettiklerinden, hükümleri kesin bilgi (yakîn) üzerinedir. İşitilen bilginin (ilkā-yı sem') sonucu müşahedeye (şühûd) çıktığından, ancak müşahede ehli olan peygamberlere taklit eden kimseler, işitilen bilgiyi elde etmiş olanlardır. Çünkü onlar için müşahede mertebeleri hâsıl olur. Ve bu taklitçilerin tabi oldukları resuller, onlardan uzak durmazlar. Çünkü ellerinden tutup, onları müşahede makamına ulaştırmış olduklarından, tabiilerine karşı utanıp, "Biz sizlerden uzağız" demezler. Fakat vehim ve zan ehli olan nazarî fikir sahiplerine taklit eden taklitçilerin yolu, doğal olarak vehim ve zanlara çıktığından, onlar, işitilen bilgiyi elde eden kimselerin zümresine katılmış değillerdir. Çünkü onların elde ettiği, müşahede mertebesi değil, ancak zanlar ve vehimlerdir. Bu sebeple, bu zümrenin önderleri olan fikir ve nazar ehli, tabiilerini de mahvettiklerini gördüklerinde, utançlarından "Biz senden uzağız" derler.

فَحَقِّق يا وَلِيِّ ما ذَكَرْتُه لَكَ في هذه الحكمةِ القَلْبِيَّةِ، وأَمَّا اخْتِصَاصُها

بِشُعَيْبٍ لِمَا فيها من التَّشْعِيبِ ، أَي شُعَبُهَا لا تَنْحَصِرُ، لأَنَّ كلَّ اعْتِقَادٍ شُعْبَةٌ،

فهي شُعَبٌ كلُّها أعْنِي الاعتقادات ، فإذا انْكَشَفَ الغِطَاءُ انْكَشَفَ لِكُلِّ أَحدٍ

بِحَسَبِ مُعْتَقَدِه ، وقد يَنْكَشِفُ بِخِلَافِ مُعْتَقَدِهِ في الحُكْم، وهو قوله: ﴿وَبَدَا

لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ .

İmdi ey velî! Bu “hikmet-i kalbiyye”de senin için zikrettiğim şeyi tah- kîk et! Ve "hikmet-i kalbiyye”nin Şuayb (a.s.)a ihtisâsına gelince, "hikmet-i kalbiyye”de teş'îb olunduğu içindir. Ya'ni bunun şu'beleri münhasır değildir. Zîrâ her bir i'tikād bir şu'bedir. Binâenaleyh onun hepsi şuabdır, ya'ni i'tikādât. Böyle olunca gıtâ münkeşif olduğu vakit, her bir kimseye mu'tekadı hasebiyle [12/40] münkeşif olur. Ba'zan hükümde mu'tekadının hilâfına olarak münkeşif olur. O da Hak Teala'nin وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ (Zumer, 39/47) ya'ni "Onlara yevm-i kıyâmette zannetmedikleri şey, Allah'dan zâhir olur" kavlidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi ey velî! Bu “kalbe ait hikmet”te senin için zikrettiğim şeyi iyice anla! “Kalbe ait hikmet”in Şuayb (a.s.)a özgü olmasına gelince, bu, “kalbe ait hikmet”in dallanıp budaklanmasından dolayıdır. Yani bunun dalları sınırlı değildir. Çünkü her bir inanç bir daldır. Bu sebeple onun hepsi dallardır, yani inançlardır. Böyle olunca, perde açıldığı zaman, her bir kimseye inancına göre [12/40] açılır. Bazen hükümde inancının aksine olarak açılır. O da Yüce Allah'ın وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ (Zümer, 39/47) yani "Onlara kıyamet gününde zannetmedikleri şey, Allah'tan ortaya çıkar" sözüdür.

Ya'ni Şuayb, "şu'be”den mehûzdür. Ve “kalb” dahi, avâlimi ve akāi- di ve rûhânî ve cismânî olan kuvâsı hasebiyle kesîrüş-şuab olduğundan Hz. Şeyh (r.a.) beynlerindeki münasebetten nâşî “hikmet-i kalbiyye❞yi Kelime-i Şuaybiyye'ye tahsîs edip, burada i'tikādât-ı muhtelife şubelerini beyân buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Şuayb, "şu'be"den (dal, şube) alınmıştır. Ve "kalp" de âlemleri, inançları ve ruhanî ve cismânî kuvvetleri sebebiyle çok dallı olduğundan, Hz. Şeyh (r.a.) aralarındaki münasebetten dolayı "hikmet-i kalbiyye"yi (kalbe ait hikmet) Kelime-i Şuaybiyye'ye (Şuayb kelimesine) tahsis edip, burada çeşitli inanç şubelerini beyan buyurdu.

فأكثرها في الحُكْم، كالمُعْتَزِلِيِّ يَعْتَقِدُ في اللهِ نُفُوذَ الوَعِيدِ في العَاصِي إذا

مَاتَ على غَيْرِ تَوبَةٍ ، فإذا مَاتَ وكان مَرْحُومًا عندَ اللَّهِ قَدْ سَبَقَتْ لَه عِنَايَةٌ

بأَنَّه لا يُعَاقَبُ وَجَدَ اللهَ غَفُورًا رَحِيمًا ، فَبَدَا له من الله ما لم يكن يَحْتَسِبُه .

İmdi ekser-i inkişaf hükümdedir. Nitekim tevbesiz vefât ettiği vakit, âsî hakkında Mu'tezilî, Allah hakkında nüfûz-ı vaîdi i'tikād eder. Böy- le olunca vefât edip Allah indinde merhûmen onun hakkında inâyet sebkat ederek, muhakkak o ikāb olunmasa, Allâh'ı Gafûr ve Rahîm bulur. Şu hâlde zannetmediği şey Allah'dan zâhir olur. Ya'ni, sahibinin i'tikadına muhâlif olarak münkeşif olan mu'tekadâtın ekserîsi hükümdedir, zâtta değildir. Ve bu hükümde muhâlif inkişâfın vukūu dahi Mu'tezilî'nin i'tikādı gibidir. Zîrâ Mu'tezilî i'tikād etmiştir ki, âsî tevbe etmeksizin vefât ettikde, onun hakkında Allah Teâlâ vaîdini infâz eder. Halbuki vefât ettikde, Allah Teâlâ rahmet ve inâyetle tecellî edip ona ikāb buyurmasa, o i'tikādına muhâlif olarak Allâh'ı Gafûr ve Rahîm bulur. Maahâzâ o, Allah ikāb edecek zannetmiş idi. Hak onun zannı gibi çıkma- dı, başka türlü zâhir oldu. [12/413] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, keşiflerin çoğu hükümde (Allah'ın fiilî tecellisinde) meydana gelir. Nitekim, günahkâr bir kişi tövbe etmeden vefat ettiğinde, Mu'tezilî (bir İslâm mezhebi) o günahkâr hakkında, Allah'ın tehdidini (vaîdini) yerine getireceğine inanır. Böyle olunca, eğer o kişi vefat edip Allah katında rahmete mazhar olursa ve Allah'ın inâyeti (yardımı) ona önceden ulaşırsa, muhakkak ki o cezalandırılmaz ve Allah'ı Gafûr (çok bağışlayıcı) ve Rahîm (çok merhametli) bulur. Bu durumda, onun zannetmediği bir şey Allah'tan ortaya çıkar. Yani, sahibinin inancına aykırı olarak ortaya çıkan inançların çoğu hükümde (fiilî tecellide) gerçekleşir, zâtta (Allah'ın özünde) değildir. Ve bu hükümde, inanca aykırı bir keşfin meydana gelmesi de Mu'tezilî'nin inancı gibidir. Çünkü Mu'tezilî inanmıştır ki, günahkâr tövbe etmeksizin vefat ettiğinde, Allah Teâlâ onun hakkında tehdidini yerine getirir. Halbuki vefat ettiğinde, Allah Teâlâ rahmet ve inâyetle tecelli edip onu cezalandırmazsa, o, inancına aykırı olarak Allah'ı Gafûr ve Rahîm bulur. Bununla birlikte o, Allah'ın cezalandıracağını zannetmişti. Hak (Allah) onun zannı gibi çıkmadı, başka türlü ortaya çıktı.

Ma'lûm olsun ki, tevbesiz vefât eden abd-i âsî hakkında vaîdin adem-i infâzı için iki sebeb vardır: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, tevbesiz vefat eden âsî kul hakkında tehdidin yerine getirilmemesi için iki sebep vardır:

Birincisi: Ayn-ı sâbitesinin Hakk'a verdiği ilim üzerine, hakkında lâ- hik olan hükm-i Hak, ikāb olunmayıp inâyete mazhar olmasıdır. Böyle bir kimse avârız-ı tabîiyye hasebiyle ba'zı maâsîyi irtikâb eylese de tevbesiz vefât etse, inâyet-i ezeliyyeye mazhariyeti ve tahâret-i asliyyesi sebebiyle, onun seyyiâtı hasenâta tebdîl olunur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkān, 25/70) [Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenâta tebdîl eder]. Veyâhud inâyet ve rahmet-i ilâhiyyenin azamet ve saltanatı indinde o maâsî mahvolur. Rubâî-i Ömer Hayyâm: ای آنکه پدید گشتم از قدرت تو پرورده شدم بناز در نعمت تو صد سال بامتحان گنه خواهم کرد یا جرمِ منست بيش يا رحمت تو &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi: Tekil sabit hakikatinin Hakk'a verdiği bilgi üzerine, hakkında uygunsuz olan Hak'ın hükmünün, azaba uğramayıp ilahi lütfa erişmesidir. Böyle bir kimse, doğal arızalar sebebiyle bazı günahları işlese de tövbesiz vefat etse, ezelî ilahi lütfa mazhariyeti ve aslî temizliği sebebiyle, onun günahları sevaplara dönüştürülür. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkān, 25/70) [Allah Teâlâ onların günahlarını sevaplara dönüştürür]. Veyahut ilahi lütuf ve rahmetin azamet ve saltanatı katında o günahlar yok olur. Ömer Hayyam'ın Rubaisi: Ey kudretinle var olduğum, nimetinle naz içinde büyüdüğüm! Yüz yıl günah işleyerek imtihan olacağım, ya benim suçum daha çoktur ya da senin rahmetin.

Tercüme: "Ey kudret-i celîlüş-şânından zâhir olduğum zât-ı kerîm! Ben Senin ni'metinde nâz ile perverde oldum. İmtihan kasdıyla yüz yıl günâh edeceğim. Bakalım benim cürmüm mü ziyâde, yoksa Senin rahmetin mi?” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey şanlı kudretinden ortaya çıktığım cömert Zât! Ben Senin nimetinde naz ile büyüdüm. Sınama amacıyla yüz yıl günah işleyeceğim. Bakalım benim suçum mu daha fazla, yoksa Senin rahmetin mi?

İkincisi: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkāf, 46/16) [Biz onların seyyiâtından geçeriz.] buyurdu. Halbuki Hak Teâlâ hazretle- ri Fass-ı İsmâîlî'de tafsîl olunduğu üzere İsmail (a.s.)1 إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ (Meryem, 19/54) [Şübhe yok ki, o va'dinde sâdık idi.] âyet-i kerîmesinde “sâdıku'l-va'd” olmasıyla medh buyurdu. Binâenaleyh Hak Teâlâ dahi sâdı- ku'l-va'ddir. Zîrâ vaîdin adem-i infâzını va'd buyurmuştur. Elbette va'dini incâz buyurur. Böyle olunca vaîdin nüfûzu lâzım değildir. Rubâî-i Ömer Hayyâm: ناکرده گناه در این جهان کیست بگو آن کس که گنه نکرد چون زیست بگو &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkāf, 46/16) [Biz onların kötülüklerinden geçeriz.] buyurdu. Halbuki Yüce Allah, İsmail (a.s.)'ı, Fass-ı İsmâîlî'de ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ (Meryem, 19/54) [Şüphe yok ki, o va'dinde sâdık idi.] ayet-i kerîmesinde "va'dinde sâdık" olmasıyla övdü. Bu sebeple Yüce Allah da va'dinde sâdıktır. Çünkü O, tehdidin (vaîd) yerine getirilmemesini va'd etmiştir. Elbette va'dini yerine getirir. Böyle olunca, tehdidin gerçekleşmesi gerekli değildir. Ömer Hayyâm'ın rubâîsi şöyledir: "Bu dünyada günah işlemeyen kimdir, söyle? Günah işlemeyen o kişi nasıl yaşadı, söyle?"

من بد کنم و تو بد مکافات دهی پس فرق میان من و تو چیست بگو Tercüme: “Cihânda günâh etmemiş olan kimdir? Söyle! Günâh etme- yen kimse, söyle nasıl zindegî eder? ilâhî! Farzedelim ki ben fenâ yaptım, Sen de fenâ mükâfat verdin. Şu hâlde söyle benim ile Sen'in aranda fark nedir? Şübhe yoktur ki Sen benim gibi değilsin. Benden hatâ ve Sen'den atâ zuhûra gelir."381 [12/416] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Cihanda günah işlememiş olan kimdir? Söyle! Günah işlemeyen kimse, söyle nasıl yaşar? İlâhî! Farz edelim ki ben kötü yaptım, Sen de kötü karşılık verdin. Şu hâlde söyle benim ile Senin aranda fark nedir? Şüphe yoktur ki Sen benim gibi değilsin. Benden hata ve Senden ihsan ortaya çıkar."

وأما في الهويَّةِ ، فإِنَّ بعضَ العِبَادِ يَجْزِمُ فِي اعْتِقَادِهِ أَنَّ اللَّهَ كَذَا وَكَذَا، فإذا

انْكَشَفَ الغِطَاءُ رَأَى صُورَةَ مُعْتَقَدِه ، وهي حَقٌّ فَاعْتَقَدَها، وانْحَلَّتِ العُقْدَةُ،

فَزَالَ الاعتقاد وعَلم بالمشاهدة، وبعد احْتِدَادِ البَصَرِ لا يَرْجِعُ كَلِيلَ النَّظَر .

Ve hüviyet hakkındaki inkişafı gıtâya gelince: İbâdın ba'zısı i'tikādın- da cezmeder ki, muhakkak Allah Teâlâ şöyle ve böyledir. İmdi per- de kalktığı vakit, kendi mu'tekadının sûretini görür. Hâlbuki o sûret, i'tikād ettiği Hak idi; ve düğüm çözülür. Binâenaleyh i'tikād gider, müşâhede ile bilinir; ve gözün keskinliğinden sonra, za'f ve noksân-ı nazar rücû' etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hüviyet (Allah'ın mutlak varlığı) hakkındaki keşfe gelince: Kulların bazısı inancında kesin bir şekilde Allah Teâlâ'nın şöyle ve böyle olduğuna inanır. Şimdi, perde kalktığı zaman, kendi inandığı şeyin suretini görür. Hâlbuki o suret, inandığı Hak idi; ve düğüm çözülür. Bu sebeple inanç gider, müşâhede (gözlem) ile bilinir; ve gözün keskinliğinden sonra, görüş zayıflığı ve eksikliği geri dönmez.

Ya'ni hüviyyet-i Hak hakkında şöyle ve böyledir diye dünyâda bir akî- de-i hâs ile i'tikād eden her bir mutekid, yevm-i kıyâmette kendi mu'te- kadını hak ve vâki' olarak görür. Zîrâ Hak ona bu i'tikād sûretinde tecellî eder; ve kalbindeki ukde-i i'tikād çözülür. Artık gayba olan i'tikād zâil olup, onun yerine müşâhede ve yakîn ile husûle gelen ilim kāim olur. Zîrâ akîde, ehl-i hicabın kalbine mahsustur. Hicâb kalkınca i'tikād kalmaz; ve gözde müşâhede ile keskinlik hâsıl olduktan sonra da nazarda za'f olmaz ki, tekrar i'tikāda ihtiyâc hâsıl olsun. Binâenaleyh tenâsühe kāil olanların kelâmı reddedilmiş olur. Zîrâ onlar bade'l-mevt mirâren abdin dünyaya geleceğine zâhib olmuşlardır. Hâlbuki bade'l-mevt ilm-i yakîn husûlünden sonra, tekrar dünyaya gelip, gördüğü şey hakkında hicâba düşmek vâki' olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Hak'ın hüviyeti (kimliği/özü) hakkında "şöyledir ve böyledir" diye dünyada özel bir inançla itikat eden her bir inançlı kişi, kıyamet gününde kendi inandığı şeyi hak ve gerçek olarak görür. Çünkü Hak ona bu inanç suretinde tecelli eder; ve kalbindeki inanç düğümü çözülür. Artık gayba olan inanç ortadan kalkar ve onun yerine müşahede ve kesin bilgi ile meydana gelen ilim geçerli olur. Çünkü inanç, perdelilerin kalbine özgüdür. Perde kalkınca inanç kalmaz; ve gözde müşahede ile keskinlik meydana geldikten sonra da görüşte zayıflık olmaz ki, tekrar inanca ihtiyaç duyulsun. Bu sebeple tenasühe (ruh göçüne) inananların sözü reddedilmiş olur. Çünkü onlar, ölümden sonra kulun defalarca dünyaya geleceğine inanmışlardır. Hâlbuki ölümden sonra kesin bilgi (ilm-i yakîn) elde edildikten sonra, tekrar dünyaya gelip, gördüğü şey hakkında perdeye düşmek meydana gelmez.

فَيَبْدُو لِبَعْضِ العَبِيدِ باختلاف التجلّي في الصُّوَرِ عند الرُّؤْيَةِ خِلَافَ مُعْتَقَدِه،

[12/42] لأنه لا يَتَكَرَّرُ، فَيَصْدُقُ عليه في الهُوِيَّةِ، وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ فِي

هويته مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ فِيها قَبْلَ كَشْفِ الغِطَاءِ.

İmdi Hak, sûretlerde tecellînin ihtilafı sebebiyle, rü'yet indinde ba'zı abîde mu'tekadının hilafı olarak zahir olur. Zîrâ tecellî tekerrür et- mez. Böyle olunca o ba'zı abîd üzerine, hüviyet hakkında sâdık olur. Ve perdenin kalkmasından evvel hüviyet "Hakkında zannetmedik- leri şey", o hüviyet hakkında "Allah'dan onlara zâhir olur” (Zümer, 39/47). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hak, sûretlerde tecellînin (ilâhî görünüşün) farklılığı sebebiyle, görme anında bazı kullara inançlarının aksine olarak görünür. Çünkü tecellî (ilâhî görünüş) tekrar etmez. Böyle olunca o bazı kullar üzerine, hüviyet (ilâhî kimlik) hakkında doğru olur. Ve perdenin kalkmasından önce hüviyet "Hakkında zannetmedikleri şey", o hüviyet hakkında "Allah'tan onlara zâhir olur" (Zümer, 39/47).

Ya'ni hüviyyet-i ilâhiyye hakkında, bir i'tikād-ı mahsusu olan kimseye, Hak kendi i'tikādı sûretinde tecellî ettikde, dünyadaki mutekadının hilâ- fı zâhir olur. Zîrâ Hak muhtelif olan isimlerinin sûretlerinde tecellî eder. Binâenaleyh o kimsenin i'tikādı sûretinde tecellî ettikten sonra, o tecellîye mümâsil olarak, onun i'tikād etmediği diğer bir sûrette dahi tecellî eder. Zîrâ tecellî tekrâr etmez; ve tekerrür etmeyince de bittabi' bir sûret üzerine olmaz. Ve çünkü esmâ-i ilâhiyye nâmütenâhîdir; ve Hak bu esmâ ile dâimâ mütecellîdir. İmdi ba'zı kullar üzerine وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللهِ )Zümer 39/47) [Al- lah'dan onlara zâhir olur.] âyet-i kerîmesinin mazmûnu sâdık olur. Zîrâ o kimselere hayât-ı dünyeviyyede hüviyyet-i ilâhiyye hakkında i'tikād ettik- leri şeyin hilâfı dâr-ı âhirette zâhir olur; ve Hak keşf-i gıtâdan, ya'ni mevt- ten evvel i'tikād ettikleri şeyin hilâfına olarak tecellî eyler. Ve keşf-i gıtâdan sonraki tecellî dahi bade'l-mevt terakkî olduğunu gösterir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İlahi Zât hakkında özel bir inancı olan kimseye, Hak kendi inancının suretinde tecelli ettiğinde, dünyadaki inancının aksine bir durum ortaya çıkar. Çünkü Hak, farklı olan isimlerinin suretlerinde tecelli eder. Bu sebeple o kimsenin inancı suretinde tecelli ettikten sonra, o tecelliye benzer olarak, onun inanmadığı başka bir surette de tecelli eder. Çünkü tecelli tekrar etmez; ve tekrar etmeyince de doğal olarak tek bir suret üzerine olmaz. Ve çünkü İlahi isimler sonsuzdur; ve Hak bu isimlerle daima tecelli halindedir. Şimdi bazı kullar üzerine "وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللهِ" (Zümer 39/47) [Allah'tan onlara zahir olur.] ayet-i kerimesinin anlamı doğru çıkar. Çünkü o kimselere dünya hayatında İlahi Zât hakkında inandıkları şeyin aksine ahiret yurdunda ortaya çıkar; ve Hak, perdenin kalkmasından, yani ölümden evvel inandıkları şeyin aksine tecelli eder. Ve perdenin kalkmasından sonraki tecelli de ölümden sonraki ilerleme olduğunu gösterir.

وقَدْ ذَكَرْنَا صورةَ التَّرَقِّي بعد الموت في المَعَارِفِ الإِلَهِيَّةِ في كتابِ التَّجَلِّيَاتِ

لَنَا عِندَ ذِكْرِنَا مَنِ اجْتَمَعْنَا به من الطَّائِفَةِ في الكَشْفِ وما أَفَدْنَاهُم في هذه

المسألة مما لم يكن عندهم .

Ve tahkîkan biz mevtten sonra maârif-i ilâhiyyede vâki' olan terakkî- nin sûretini, keşfde tâifeden müctemi' [12/43] olduğumuz kimsenin ve onların indinde mevcûd olmayıp bu mes'elede onlara ifâde ettiği- miz şeyin zikri sırasında Tecelliyât nâm kitâbımızda zikreyledik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve gerçekten biz, ölümden sonra ilâhî marifetlerde meydana gelen ilerlemenin şeklini, keşifte (manevî sezgide) kendilerinden topluluk (cemaat) olduğumuz kişinin ve onların yanında mevcut olmayıp bu meselede onlara ifade ettiğimiz şeyin zikri sırasında, Tecelliyât adlı kitabımızda zikrettik.

Hz. Şeyh (r.a.) Hallâc ve Cüneyd ve Sehl (kaddesallâhu esrârahum) ile sâir ekâbir-i ehlullahdan bir tâife ile berzahlarında müctemi' olup maâ- rif-i ilâhiyyeye dâir onlar ile mübâhase eylediği ve onların idrâk eyledikleri ulûm ve maârifin mâfevkine îkāz ile onları terakkî ettirdiğini Tecelliyât-ı Mevsiliyye382 nâm kitâbında zikreyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) Hallâc, Cüneyd ve Sehl (kaddesallâhu esrârahum) ile ve ehlullahın diğer büyüklerinden bir tâife (bir grup) ile berzahlarında (ölüm sonrası âlemde) bir araya gelip, onlarla ilâhî bilgilere dair tartışmalar yaptığını ve onların idrak ettikleri ilim ve bilgilerin ötesine uyandırarak onları terakki ettirdiğini Tecelliyât-ı Mevsiliyye adlı kitabında zikretti.

Sual: Hz. Şeyh (r.a.) mevtten sonra terakkî olduğunu beyân buyuruyorlar. Halbuki &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Hz. Şeyh (r.a.) ölümden sonra ilerleme olduğunu açıklıyorlar. Halbuki

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلًا

(İsrâ, 17/72) [Burada a’mâ olan âhirette de a’mâdır ve o yol bakımından daha da sapıktır.] âyet-i kerîmesi ile &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(İsrâ, 17/72) [Burada kör olan, âhirette de kördür ve o, yol bakımından daha da sapıktır.] âyet-i kerîmesi ile

إِذَا مَاتَ ابْنُ آدَمَ انْقَطَعَ عَمَلُهُ

[Adem evladı öldüğü vakit ameli munkatı' olur.]383 hadîs-i şerîfi bade'l-mevt adem-i terakkîye delâlet eder. Cevâb: Bu âyet ve hadîs ehl-i küfür ve ehl-i şirk hakkındadır. Muhakkikînden olan ehl-i tevhîd ve onlara taklîd eden mü'minler için değildir. Zîrâ bunlar dünyâda Hakk'ın vücûduyla halkın vücudunu müstakil ve ayrı zannetmişler ve basar-ı basîretlerine körlük târî olmuş idi. Bu körlükleri sebebiyle çeşm-i basîretin kehhâlleri olan enbiyâ (aleyhimüs-selâm)dan ve onların ilaçlarından kendilerini müstağnî bilmişler idi. İşte bundan dolayı onların büsbütün kör olan gözlerinin dâr-ı âhirette de açılması ihtimali yoktur. Zîrâ onlar a’mâ-yı ezelîdir. Hiçbir kehhâl ve ilâcın onlar hakkında te'sîri yoktur. Velâkin ehl-i tevhîd ile onlara taklîd eden mü'minlerin basar-ı basîretleri tâbi' oldukları enbiyâ (a.s.)ın ilâçları ile dâr-ı dünyâda alâ-merâtibihim açılmış, vahdet nazarları [12/44] ânen-fe-ânen tezâyüd edegelmekte bulunmuş olduğundan, onlar için bade'l-mevt terakkiyât vardır. Zîrâ onların gözleri büsbütün kör olmayıp bazı avârız hasebiyle rü'yetlerine za'f târî olmuştur. Mevt ve afv ve mağfiret ve hayât-ı dünyâda kendilerine taklîd ettikleri ehl-i Hakla, berâzih-i ulviyyede ictima'ları sebebleriyle bu avârız zâil olur. Hadd-i zâtında çeşm-i ten dahi böyle değil midir? Büsbütün kör olmuş bir göze göz hekîmi ve onun ilacı ne te'sîr eder? Fakat gözünde hâssa-i rü'yet mevcûd iken perde gelmiş veyâ hastalık sebebiyle rü'yetine za'f târî olmaz. Ve pek acîb bir şeydir ki insan dâimâ terakkî içinde olduğu hâlde hicâbın letâfet ve rikkatinden ve sûretlerde teşâbüh olmasından dolayı bu- nun farkına varamaz. Meselâ doğduğumuz vakit bu kadar değildik; ânen- fe-ânen büyüdük; zerrât-ı vücûdumuz lâ-yenkatı' bizden infikâk etti; ve gıdâ vâsıtasıyla yerine o zerrelerin, sûrette müşâbih olan yenileri geldi. Ve kezâ çocukluğumuzda ilmimiz, fehmimiz bu kadar değildi; gittikçe ilim ve maʼrifet peyda oldu. Maahâzâ bu terakkî ve tekâmül rakîk ve latîf olan perde arkasında vâki' olduğu ve sûretlerde müşâbehet bulunduğu için, her ân-ı gayr-ı münkasimde vâki' olan bu teceddüdâtın farkına varamadık. İmdi mertebe-i ilm-i ilâhîden esfel-i sâfilîn olan mertebe-i şehâdete gelinceye kadar böyle olduğu gibi, mertebe-i şehadetten intikālen diğer âleme gittiğimiz vakit dahi ebeden böyle olacaktır. Zîrâ vücûda dâhil olup mevcûd olan, artık ademe münkalib olmaz. Ve bu teşâbüh-i suver Hak Teâlâ hazretlerinin كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا )Bakara, 2/25) kavli gibidir. Ya'ni “Ehl-i cennet her ne vakit o meyvelerden rızıklanıp it'âm olunsalar, bu evvelce dünyâda irzâk olun- duğumuz şeydir diyeler”. Hâlbuki bir zamanda gelen rızık, diğer zaman- da gelen rızkın gayrıdır. Maahâzâ ikisi de rızıktır. Ancak sûrette birbirine benzerler. Böyle olunca [12/46] muhakkikîne göre taayyünât arasında fark olduğu zâhirdir; fakat hicâb ehline göre hafîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Adem evladı öldüğü vakit ameli munkatı' olur.]383 hadîs-i şerîfi, ölümden sonra ilerlemenin (terakki) mümkün olmadığına işaret eder. Cevap: Bu ayet ve hadis, inkârcılar (ehl-i küfür) ve Allah'a ortak koşanlar (ehl-i şirk) hakkındadır. Hakikatleri araştıran tevhid ehli (muhakkikînden olan ehl-i tevhîd) ve onlara uyan müminler için değildir. Çünkü bunlar dünyada Hakk'ın varlığını ve halkın varlığını bağımsız ve ayrı zannetmişler ve basiret gözlerine körlük gelmişti. Bu körlükleri sebebiyle, basiret gözlerinin sürmecileri olan peygamberlerden (a.s.) ve onların ilaçlarından kendilerini müstağni (ihtiyaçsız) bilmişlerdi. İşte bundan dolayı, onların büsbütün kör olan gözlerinin ahiret yurdunda da açılması ihtimali yoktur. Çünkü onlar ezelden kördürler. Hiçbir sürmecinin ve ilacın onlar hakkında tesiri yoktur. Velakin tevhid ehli ile onlara uyan müminlerin basiret gözleri, tabi oldukları peygamberlerin (a.s.) ilaçları ile dünya yurdunda mertebelerine göre açılmış, vahdet nazarları an be an artagelmekte bulunduğundan, onlar için ölümden sonra ilerlemeler (terakkiyât) vardır. Çünkü onların gözleri büsbütün kör olmayıp bazı arızalar sebebiyle görmelerine zayıflık gelmiştir. Ölüm ve af ve mağfiret ve dünya hayatında kendilerine uyan Hak ehli ile yüce berzihlerde (berâzih-i ulviyye) bir araya gelmeleri sebepleriyle bu arızalar zail olur. Haddizatında ten gözü de böyle değil midir? Büsbütün kör olmuş bir göze göz hekimi ve onun ilacı ne tesir eder? Fakat gözünde görme özelliği (hâssa-i rü'yet) mevcut iken perde gelmiş veya hastalık sebebiyle görmesine zayıflık gelmez. Ve pek acayip bir şeydir ki insan daima terakki içinde olduğu halde, perdenin letafet ve inceliğinden ve suretlerde benzerlik olmasından dolayı bunun farkına varamaz. Mesela doğduğumuz vakit bu kadar değildik; an be an büyüdük; vücudumuzun zerreleri kesintisiz bizden ayrıldı; ve gıda vasıtasıyla yerine o zerrelerin, surette benzer olan yenileri geldi. Ve keza çocukluğumuzda ilmimiz, fehmimiz bu kadar değildi; gittikçe ilim ve marifet meydana geldi. Maahaza bu terakki ve tekamül ince ve latif olan perde arkasında meydana geldiği ve suretlerde benzerlik bulunduğu için, her bölünmez anda (ân-ı gayr-ı münkasim) meydana gelen bu yenilenmelerin farkına varamadık. Şimdi ilahi ilim mertebesinden esfel-i safilin (en aşağıların aşağısı) olan şehadet mertebesine gelinceye kadar böyle olduğu gibi, şehadet mertebesinden intikalen diğer aleme gittiğimiz vakit dahi ebediyen böyle olacaktır. Çünkü varlığa dahil olup mevcut olan, artık yokluğa dönmez. Ve bu suretlerin benzerliği Yüce Allah hazretlerinin كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا (Bakara, 2/25) kavli gibidir. Yani “Cennet ehli her ne zaman o meyvelerden rızıklanıp yedirilseler, bu evvelce dünyada rızıklandırıldığımız şeydir derler”. Halbuki bir zamanda gelen rızık, diğer zamanda gelen rızkın gayrıdır. Maahaza ikisi de rızıktır. Ancak surette birbirine benzerler. Böyle olunca muhakkiklere göre taayyünler (belirginleşmeler) arasında fark olduğu zahirdir; fakat hicap ehline göre gizlidir.

وليس هو الواحد عين الآخَرِ، فَإِنَّ الشَّبِيهَيْنِ عند العارف مـن حيـث أنهما

شَبِيهَانِ غَيْرَانِ، وصاحبُ التَّحْقِيقِ يَرَى الكَثْرَةَ في الواحد، كما يَعْلَمُ أَنَّ مَدْلُولَ

الأسماء الإلهية وإِنِ اخْتَلَفَتْ حَقَائِقُها وكَثُرَتْ أَنَّها عين واحدة، فهذه كَثْرَةٌ

مَعْقُولَةٌ في واحد العينِ، فَتَكُونُ فِي التَّجَلِّي كثرةٌ مَشْهُودَةٌ في عين واحدة.

Hâlbuki rızk-ı vâhid, âharın "ayn”ı değildir. Zîrâ iki şebîh, şebîheyn oldukları haysiyetle, ârif indinde iki başka şeydir. Ve sâhib-i tahkîk vâhidde kesreti görür. Nitekim muhakkak esmâ-i ilâhiyyenin medlûlü olduğunu ve her ne kadar onların hakāyıkı muhtelif ve kesîr ise de, muhakkak ayn-ı vâhide bulunduğunu bilir. İmdi bu, ayn-ı vâhidede kesret-i ma'kūledir. Binâenaleyh kesret, tecellîde bir "ayn”da meş- hûd olur. Ya'ni muhtelif zamanlarda mevcûd olan rızık, bir rızık değildir. Binâe- naleyh bunlar birbirinin “ayn”ı olamaz. Zîrâ birbirine benzeyen iki şey, yekdîğerinin gayrı olan iki başka başka şeydir. Ve sâhib-i keşf ve tahkîk, ayn-ı vâhide olan vücûd-ı mutlakta, yekdîğerine benzeyen taayyünât-ı kesîreyi görür. Ve nitekim esmânın medlûlü “Allah” olup, O'nun da bir olduğunu ve bu esmânın hakîkatleri muhtelif ve kesîr ise de, zât-ı vâhide olduğunu bilir. Meselâ Dârr ve Nâfi' isimleri, ma'nâları itibariyle başka başka iki isimden ibârettir. Maahâzâ her ikisinin medlûlü zât-ı vâhidedir; ve ne kadar esmâ varsa, hepsinin medlûlü birdir. Ve Hak esmâ sûretleriyle tecellî ettikde ayn-ı vâhide makūl ve kesret meşhûd olur; ya'ni vücûd-1 Hak bâtın ve vücûd-ı halk zâhir olur. Fakat kıyâmet-i kübrâda vücûd-1 halk mestûr ve bâtın; ve vücûd-ı Hak zâtı ile zahir olup لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ )Mümin 40/16) [Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhar olan Allah'ındır!] [12/47] âyet-i kerîmesinin mûcibi zuhûra gelir. Ondan sonra yine tecelliyât-ı esmâiyye ile suver-i kesret peyda olur ve ba's başlar. Binâenaleyh yevm-i basdeki heyâkil, bu âlemdeki heyâkilin “ayn”ı değil, müşâbihidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki tek bir rızık, diğerinin "aynı" değildir. Çünkü iki benzer şey, benzer olmaları itibarıyla, ârif katında iki başka şeydir. Ve tahkik sahibi, tek olanda çokluğu görür. Nasıl ki muhakkak ilâhî isimlerin delâlet ettiği olduğunu ve her ne kadar onların hakikatleri çeşitli ve çok ise de, muhakkak tek bir hakikatte bulunduğunu bilir. Şimdi bu, tek bir hakikatteki akledilir çokluktur. Bu sebeple çokluk, tecellîde bir "ayn"da müşahede edilir. Yani çeşitli zamanlarda mevcut olan rızık, bir rızık değildir. Bu sebeple bunlar birbirinin "aynı" olamaz. Çünkü birbirine benzeyen iki şey, birbirinin gayrı olan iki başka başka şeydir. Ve keşf ve tahkik sahibi, tek bir hakikat olan mutlak varlıkta, birbirine benzeyen çok sayıdaki taayyünleri (belirlemeleri) görür. Ve nasıl ki isimlerin delâlet ettiği "Allah" olup, O'nun da bir olduğunu ve bu isimlerin hakikatleri çeşitli ve çok ise de, tek bir zât olduğunu bilir. Örneğin Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) isimleri, anlamları itibarıyla başka başka iki isimden ibarettir. Bununla birlikte her ikisinin delâlet ettiği tek bir zâttır; ve ne kadar isim varsa, hepsinin delâlet ettiği birdir. Ve Hak, isimler suretleriyle tecellî ettiğinde tek bir hakikat akledilir ve çokluk müşahede edilir; yani Hakk'ın varlığı bâtın (gizli) ve halkın varlığı zâhir (görünür) olur. Fakat kıyamet-i kübrâda (büyük kıyamette) halkın varlığı mestûr (örtülü) ve bâtın; ve Hakk'ın varlığı zâtı ile zâhir olup لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Mümin 40/16) [Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhar olan Allah'ındır!] ayet-i kerimesinin gereği zuhura gelir. Ondan sonra yine esmâya ait tecellîler ile çokluk suretleri meydana gelir ve ba's (yeniden diriliş) başlar. Bu sebeple ba's günündeki bedenler, bu âlemdeki bedenlerin "aynı" değil, benzeridir.

كما أنَّ الهَيُولَى تُؤْخَذُ في حدّ كلّ صورةٍ ، وهي مع كثرة الصُّورِ واخْتِلَافِهَا

تَرْجِعُ في الحقيقة إلى جوهر واحد، وهو هيولاها .

Nitekim "heyûlâ”, her bir sûretin haddinde ahz olunur; ve o suverin kesreti ve ihtilafiyle beraber hakîkatte cevher-i vâhide râci' olur. Hâl- buki cevher-i vâhid, o suverin heyûlâsıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki "heyûlâ" (ilk madde, ilk cevher), her bir suretin sınırında ele alınır; ve o suretlerin çokluğu ve farklılığıyla birlikte hakikatte tek bir cevhere döner. Hâlbuki tek cevher, o suretlerin heyûlâsıdır.

Şeyh (r.a.) İnşâ-i Devâir nâmındaki kitablarında “heyûlã” hakkında bu- yururlar ki: "Heyûlâ, zâtına nazaran küliyye-i ma'kūle olup vücûd ve adem ile muttasıf olmaz; ve o cümle mevcûdât için mâddedir; ve mevcûdâtın zuhûruyla, kemâliyle zâhir olur.”385 Ya'ni heyûlâ hâriçte mevcûd değildir, zihinde maʼküldür. Binâenaleyh vücûd ve adem ile muttasıf olmaz. Ulvî ve süflî ne kadar mevcûdât varsa hepsi için mâddedir; ve cemî-i hakāyı- kı hâvîdir. Onun vücûdu eşhâsın vücuduna mevkūftur. Zîrâ kâffe-i mev- cüdâtın sûretlerini kabûl edip, kendisi o sûretlerde zâhir olur; ve cemî‘-i mevcûdâtın sûretleri, ayn-ı vâhide olan “heyûlâ”da meşhûd ve “heyûlâ” o sûretlerde ma‘kûldür. Binâenaleyh “akl”ı ta‘rîf ederken deriz ki: “Akıl, bir cevher-i mücerreddir ki külliyât ve cüz’iyâtı müdrik ve cisme gayr-ı mütealliktir.” Ve “nefs”in ta‘rîfinde dahi deriz ki: “Nefs-i nâtıka, külliyât ve cüz’iyâtı müdrik olup, cisme tedbîr ve tasarrufu taalluk eden bir cevher-i mücerreddir.” Ve “cism”in ta‘rîfinde dahi deriz ki: “Cisim, eb‘âd-ı selâseyi, ya‘ni tûl ve arz ve umku kabûl eden bir cevherdir.” İşte bunların cümlesinin ta‘rîfinde “cevher”i alırız. Hâlbuki cevher hakîkatte birdir. Ancak sûretler [12/48] çok ve muhteliftir. Binâenaleyh sûretlerin kâffesi, hakîkat-i vâhide olan cevhere rücû‘ eder; ve cevher sûretlerin cümlesi için “heyûlâ”dır; ve “heyûlâ” dahi cevherdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) İnşâ-i Devâir adlı kitabında "heyûlâ" (ilk madde, ilk cevher) hakkında şöyle buyurur: "Heyûlâ, zâtına göre akılla idrak edilen küllî bir şey olup varlık ve yoklukla nitelenmez; ve o, bütün varlıklar için maddedir; ve varlıkların zuhuruyla, kemâliyle zâhir olur." Yani heyûlâ dışarıda mevcut değildir, zihinde akılla idrak edilir. Bu sebeple varlık ve yoklukla nitelenmez. Yüce ve alçak ne kadar varlık varsa hepsi için maddedir; ve bütün hakikatleri kapsar. Onun varlığı, fertlerin varlığına bağlıdır. Çünkü bütün varlıkların suretlerini kabul edip, kendisi o suretlerde zâhir olur; ve bütün varlıkların suretleri, tek bir hakikat olan "heyûlâ"da müşahede edilir ve "heyûlâ" o suretlerde akılla idrak edilir. Bu sebeple "akıl"ı tarif ederken deriz ki: "Akıl, küllî ve cüz'î şeyleri idrak eden ve cisme bağlı olmayan mücerred bir cevherdir." Ve "nefs"in tarifinde de deriz ki: "Nefs-i nâtıka (konuşan nefs), küllî ve cüz'î şeyleri idrak eden, cisme tedbir ve tasarrufu ilişen mücerred bir cevherdir." Ve "cisim"in tarifinde de deriz ki: "Cisim, üç boyutu, yani uzunluk, genişlik ve derinliği kabul eden bir cevherdir." İşte bunların hepsinin tarifinde "cevher"i alırız. Hâlbuki cevher hakikatte birdir. Ancak suretler çok ve muhteliftir. Bu sebeple suretlerin hepsi, tek bir hakikat olan cevhere döner; ve cevher, suretlerin hepsi için "heyûlâ"dır; ve "heyûlâ" da cevherdir.

İşte bunun gibi zât-ı ilâhiyye, ayn-ı vâhidedir; ve esmâ ve sıfât ise, onda kesret-i ma‘kûledir. Hak esmâ sûretleriyle tecellî ettikde bu ayn-ı vâhide ma‘kûl ve mestûr ve bâtın olur; ve kesret ise mahsûs ve meksûf ve zâhir olur. Meselâ bir çekirdekteki ağacın dalları, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri zâhir oldukda, çekirdek ma‘kûl ve mestûr ve bâtın olur; ve ağaç ile fürûu mahsûs ve meksûf ve zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bunun gibi, İlahi Zât tek bir hakikattir; isimler ve sıfatlar ise onda akılla idrak edilen çokluktur. Hak, isimlerin suretleriyle tecelli ettiğinde, bu tek hakikat akılla idrak edilen, örtülü ve bâtın (gizli) olur; çokluk ise duyularla algılanan, keşfedilen ve zâhir (açık) olur. Örneğin, bir çekirdekteki ağacın dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ortaya çıktığında, çekirdek akılla idrak edilen, örtülü ve bâtın olur; ağaç ve dalları ise duyularla algılanan, keşfedilen ve zâhir olur.

فَمَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ بِهَذِهِ الْمَعْرِفَةِ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ، فَإِنَّهُ عَلَى صُورَتِهِ خَلَقَهُ، بَلْ

هُوَ عَيْنُ هُوِيَّتِهِ وَحَقِيقَتِهِ، وَلِهَذَا مَا عَثَرَ أَحَدٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ عَلَى مَعْرِفَةِ النَّفْسِ

وَحَقِيقَتِهَا إِلَّا الْإِلَهِيُّونَ مِنَ الرُّسُلِ وَالصُّوفِيَّةِ.

İmdi nefsini bu ma‘rifetle bilen kimse, muhakkak Rabb’ini bildi. Zîrâ Hak insanı kendi sûreti üzerine halkeyledi. Belki insan Hakk’ın ayn-ı hüviyyeti ve hakîkatidir. Ve bunun için rusülden ve sûfiyyeden386 ilâhiyyûn gayrı, ulemâdan bir kimse, nefsin ma‘rifetine ve hakîkatine muttali‘ olmadı. Ya‘ni nefsinin, esmâ sûretleriyle tecellî edip, suver-i kevniyyenin kâffesinde nâmütenâhî olarak zâhir olan Hakk’ın hakîkati olduğunu ve Hakk’ın bu sûretlerde ve bu sûretlerin birisi olan kendisinin nefsinde zâhir olduğu- nu bilen kimse, Hakk'ı bilmiş olur. Çünkü Hak, insanı kendi sûreti üze- rine halketmiştir. Nitekim hadis-i sahîhde: إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi kendi sûreti üzerine halketti.] Ve bir rivâyette عَلَى صُورَةِ الرَّحْمٰن [Muhakkak Allah Teâlâ Âdem'i Rahmân sûreti üzerine halketti.] buyurul- muştur. “Sûret”ten murâd, kâffe-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye mecmûunun sû- retidir; ve "âdem"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf ve mütehakkık olup, o sûret-i ilâhiyyeye mazhar olan ancak insân-ı kâmildir. Belki insan, kendisinin hakîkatinde muhtefî olan Hakk'ın hüviyetinin “ayn"ıdır; ve kezâ Hakk'ın hakîkatinin “ayn”ıdır. Çünkü hazret-i ilâhiyyenin sûretidir. İşte insan, Hakk'ın [12/49] hüviye- tinin ve hakîkatinin aynı olduğu için zevâhir-i ilim ile iştigāl eden ulemâ ve hükemâdan bir kimse nefsin hakîkatine ve maʼrifetine muttali' olmadı. Bunu ancak ilâhiyyûndan olan rusül ve ekâbir-i sûfiyye bildiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, nefsini bu bilgiyle bilen kimse, muhakkak Rabb'ini bildi. Aksine, Hak Teâlâ insanı kendi sûreti üzerine yarattı. Aksine, insan Hakk'ın hüviyetinin (kimliğinin) ve hakikatinin aynısıdır. Ve bunun için, ilahiyatçılardan (Hakikat'i doğrudan idrak edenlerden) olan peygamberler ve sûfîler dışında, âlimlerden hiç kimse nefsin bilgisine ve hakikatine vâkıf olamadı. Yani, nefsinin, isimlerin sûretleriyle tecellî edip, oluş âleminin tüm sûretlerinde sınırsız olarak görünen Hakk'ın hakikati olduğunu ve Hakk'ın bu sûretlerde ve bu sûretlerin birisi olan kendisinin nefsinde göründüğünü bilen kimse, Hakk'ı bilmiş olur. Çünkü Hak Teâlâ insanı kendi sûreti üzerine yaratmıştır. Nitekim sahih hadiste: إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine yarattı.] Ve bir rivayette عَلَى صُورَةِ الرَّحْمٰن [Muhakkak Allah Teâlâ Âdem'i Rahmân sûreti üzerine yarattı.] buyurulmuştur. "Sûret"ten maksat, tüm ilâhî isim ve sıfatlar mecmuasının (toplamının) sûretidir; ve "Âdem"den maksat, insân-ı kâmildir. Çünkü tüm ilâhî isim ve sıfatlarla muttasıf (vasıflanmış) ve mütehakkık (gerçekleşmiş) olup, o ilâhî sûrete mazhar olan ancak insân-ı kâmildir. Aksine, insan, kendisinin hakikatinde gizli olan Hakk'ın hüviyetinin "ayn"ıdır (özüdür); ve aynı şekilde Hakk'ın hakikatinin "ayn"ıdır. Çünkü ilâhî hazretin sûretidir. İşte insan, Hakk'ın hüviyetinin ve hakikatinin aynısı olduğu için, zâhirî ilimlerle meşgul olan âlimlerden ve filozoflardan hiç kimse nefsin hakikatine ve bilgisine vâkıf olamadı. Bunu ancak ilahiyatçılardan olan peygamberler ve büyük sûfîler bildiler.

وأما أصحاب النَّظَرِ وأربابُ الفِكْرِ من القُدَمَاءِ والمُتَكَلِّمِينَ فِي كَلَامِهِم في

منهم مَنْ عَثَرَ على حقيقتها، ولا يُعْطِيها النَّظَرُ الفِكْرِيُّ النَّفْسِ وَمَاهِيَّتِهَا، فَمَا

أَبَدًا .

Ve mütekaddimîn ve mütekellimînden ashâb-ı nazar ve erbâb-ı fikrin, nefis ve onun mâhiyeti hakkındaki kelâmlarına gelince: İmdi onlar- dan nefsin hakîkatine muttali' olan yoktur. Ve nazar-ı fikrî ebeden ma'rifet vermez. Zîrâ nazar-ı fıkrî cismânîdir, zulümâtta müstağrak olup vehim ve şüb- heleri ref'etmekten âcizdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mütekaddimîn (öncekiler) ve mütekellimînden (kelâm âlimlerinden) olan nazar ehlinin ve fikir sahiplerinin nefis ve onun mahiyeti hakkındaki sözlerine gelince: Şimdi, onlardan nefsin hakikatine vâkıf olan yoktur. Fikrî bakış (akıl yürütme) ise ebediyen marifet (hakiki bilgi) vermez. Çünkü fikrî bakış cismanîdir (maddîdir), karanlıklara gömülmüş olup vehim ve şüpheleri gidermekten âcizdir.

فَمَنْ طَلَبَ العِلْمَ بها من طريقِ النَّظَرِ الفِكْرِي فَقَدِ اسْتَسْمَنَ ذَا وَرَمٍ وَنَفَخَ

في غير رم، لا جَرَمَ أَنَّهُم من الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ

يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا ، فَمَنْ طَلَبَ الأمرَ من غير طريقه فما ظَفَرَ

بِتَحْقِيقِهِ .

İmdi, nazar-ı fikrî tarîkinden, nefsin hakîkatine ilmi taleb eden kim- se muhakkak verem, ya'ni şiş, sâhibi olarak semiz olur ve ateşsiz odunu üfler. Şübhesiz "onlar hayât-ı dünyâda sa'yleri zâyi' ve bâtıl olduğu hâlde işleri iyi olduğunu zanneden kimselerden"dir. (Kehf, 18/104) İmdi bir emri kendi tarîkinin gayrısından taleb eden kimse, o emrin hakîkatine zafer bulmaz. [12/50] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, düşünsel bakış yoluyla, nefsin hakikatine dair ilmi talep eden kimse muhakkak verem, yani şiş, sahibi olarak semiz olur ve ateşsiz odunu üfler. Şüphesiz "onlar dünya hayatında çabaları boşa gittiği ve bâtıl olduğu hâlde işleri iyi olduğunu zanneden kimselerden"dir. (Kehf, 18/104) Şimdi bir işi kendi yolunun dışından talep eden kimse, o işin hakikatine ulaşamaz.

Ya'ni nefsin hakîkatini anlamak için bir kimse, tertîbât-ı mantıkıyye ile iştigāl etse ve onu birtakım “suğra” ve “kübra” ve “netîce” vâsıtalarıyla bilmek istese, o kimse şiş sâhibi olduğu hâlde, kendisini şişman görür, ya'ni semen-i kâzib sâhibidir. Ve ateşsiz odunu üfler, ya'ni boş yere çalışır. Ve böyle yapanlar şübhesiz Hak Teâlânın الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا )Kehf 18/104) [Hayât-ı dünyâda sa'yleri zâyi' ve bâtıl olduğu hâlde işleri iyi olduğunu zanneden kimseler.] âyet-i kerî- mesinde beyân buyurduğu zümreye dâhil olur. Binâenaleyh bir işi kendi yolunun gayrı olan bir yoldan taleb eden kimse, o işin hakîkatine zafer-yâb olamaz. Zîrâ nefsin hakîkati ancak tarîk-i keşf ile bilinir. Onu nazar-ı fikrî tarîkinden taleb etmek boştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bir kimse, nefsin hakikatini anlamak için mantıkî düzenlemelerle uğraşsa ve onu birtakım "suğra" (küçük önerme) ve "kübra" (büyük önerme) ve "netice" (sonuç) vasıtalarıyla bilmek istese, o kimse şiş sahibi olduğu hâlde, kendisini şişman görür, yani yalancı bir şişmanlığa sahiptir. Ve ateşsiz odunu üfler, yani boş yere çalışır. Ve böyle yapanlar şüphesiz Yüce Allah'ın "الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا" (Kehf 18/104) [Dünya hayatında çabaları boşa gitmişken, kendilerinin iyi işler yaptıklarını sanan kimselerdir.] ayet-i kerimesinde beyan buyurduğu zümreye dahil olur. Bu sebeple bir işi kendi yolunun dışında olan bir yoldan talep eden kimse, o işin hakikatine ulaşamaz. Çünkü nefsin hakikati ancak keşif yoluyla bilinir. Onu fikrî bakış yolundan talep etmek boştur.

## Hakîkat-i Nefs:

Malûm olsun ki, cemî'-i nüfûsun hakîkati, Hakk'ın nefsi olan nefs-i vâhidedir; ve nüfûsun sûretleri dahi, Hakk'ın tenfis ettiği tecelliyât-ı nû- riyyedir. Binâenaleyh nefs-i cüz'î, nefs-i küllînin sûretlerinden bir sûrettir; ve nefs-i küllî ise insân-ı kâmilin nefsidir; ve bu nefis dahi Hakk'ın “ayn"ı olup, insân-ı kâmilin hakîkati mertebesinde zâhir olmuştur; ve nüfûsun kâffesi, o nefs-i vâhideden sudûr etmiştir. Binâenaleyh o nefis, fiil ve infiâli kabûl eder. Ve fiil zükûret, infiâl ise ünûsettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً (Nisâ, 4/1) ya'ni “Allah Teâlâ sizi nefs-i vâhideden halketti ve ondan zevcini halkeyledi. Ondan da birçok ricâl ve nisâ neşretti.” İşte bu nefs-i vâhide, Hakk'ın nefsi olup, وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ )Al-i İmrân, 3/30) [Allah Teâlâ sizi kendi nefsinden ve zâtından tahzîr eder.] âyet-i kerîmesiyle Hak Teâlâ bu nefisten efrâd-1 beşeriyyeyi tahzîr eder. Zîrâ biz [12/51] nefsi Rabb'e ve Rabb'i dahi nefse vikāye ve siper ittihâz eyleriz. Ya'ni nefsin bize nâzır olan vechine nazaran mezâmmın kâffesini nefsimize isnâd edip, onu Rabb'imize vikāye ve siper yaparız; ve nefis, Hakk'ın nefsinin “ayn”ı olması itibariyle de mehâmidin kâffesini O'na isnâd ederiz; ve bu sûrette de Rabb’i nefse vikāye ederiz. Bu bahsin tafsîli Fass-ı İbrâhîmî'de mürûr etti. Binâenaleyh “nefis”, biri “Hakkî” ve diğeri “halkî” olmak üzere iki cihet sâhibidir. Halkıyetimiz i'tibâriyle, nefis bize nisbet olunur. Ve biz Hakk'ın "ayn”ı olan hakāyık-ı zâtiyyesinin sûretleriyiz; ve bu süretler nâmütenâhî- dir. Ve nefsin hakkıyeti dahi, nefsin zâtında zâhir olan Hakk'ın nefsi ol- masıdır. Zîrâ bu taayyünât-ı halkıyyenin kâffesi vücûd-ı Hakk'ın tenez- zülâtından zuhûra gelmiştir. Binâenaleyh Hak zât-ı ahadiyyetiyle tecellî ettikde, biz O'nun bâtınıyız; ve O bizim kuvâ ve a'zâ ve nüfûsumuzun "ayn"ıdır. Ve esmâ ve sıfâtıyla tecellî ettikde, Hak bizim bâtınımız olur. Ve biz Hakk'ın zât-ı ahadiyyetinde mahfî iken, Hak nefes-i Rahmânîsiyle bizi tenfîs eyledi. Biz ademiyet sıkıntısında iken, bu tenfîs ile bize rahmet edip, bizim ayânımızı kendi “ayn”ıyla îcâd eyledi. Binâenaleyh biz Hakk'ın nef- sinde, yine Hakk'ın nefsiyle zâhir olduk. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bütün nefislerin hakikati, Hakk'ın nefsi olan tek nefistir; ve nefislerin suretleri de, Hakk'ın teneffüs ettirdiği nuranî tecellilerdir. Bu sebeple cüz'î nefis, küllî nefsin suretlerinden bir surettir; ve küllî nefis ise insân-ı kâmilin nefsidir; ve bu nefis de Hakk'ın "ayn"ı (özü) olup, insân-ı kâmilin hakikati mertebesinde ortaya çıkmıştır; ve nefislerin hepsi, o tek nefisten sudur etmiştir. Bu sebeple o nefis, fiil ve infiâli kabul eder. Ve fiil erkeklik, infiâl ise dişiliktir. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً (Nisâ, 4/1) yani "Yüce Allah sizi tek bir nefisten yarattı ve ondan eşini yarattı. O ikisinden de birçok erkek ve kadın yaydı." İşte bu tek nefis, Hakk'ın nefsi olup, وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ (Al-i İmrân, 3/30) [Yüce Allah sizi kendi nefsinden ve zâtından sakındırır.] ayet-i kerimesiyle Yüce Allah bu nefisten insan fertlerini sakındırır. Çünkü biz nefsi Rabb'e ve Rabb'i de nefse siper ve kalkan yaparız. Yani nefsin bize bakan yönüne göre bütün kötülenmiş şeyleri nefsimize isnat edip, onu Rabb'imize siper ve kalkan yaparız; ve nefis, Hakk'ın nefsinin "ayn"ı (özü) olması itibarıyla da bütün övülmüş şeyleri O'na isnat ederiz; ve bu surette de Rabb'i nefse siper yaparız. Bu bahsin ayrıntısı İbrahim Fassı'nda geçti. Bu sebeple "nefis", biri "Hakk'a ait" ve diğeri "halka ait" olmak üzere iki cihet sahibidir. Halk oluşumuz itibarıyla, nefis bize nispet olunur. Ve biz Hakk'ın "ayn"ı (özü) olan zâtî hakikatlerinin suretleriyiz; ve bu suretler sonsuzdur. Ve nefsin Hakk'a ait oluşu da, nefsin zâtında ortaya çıkan Hakk'ın nefsi olmasıdır. Çünkü bu halka ait taayyünlerin hepsi Hakk'ın varlığının tenezzüllerinden ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Hak, ahadiyet zâtıyla tecelli ettiğinde, biz O'nun bâtınıyız; ve O bizim kuvvetlerimizin, azalarımızın ve nefislerimizin "ayn"ıdır (özüdür). Ve isim ve sıfatlarıyla tecelli ettiğinde, Hak bizim bâtınımız olur. Ve biz Hakk'ın ahadiyet zâtında gizli iken, Hak Rahmânî nefesiyle bizi teneffüs ettirdi. Biz yokluk sıkıntısında iken, bu teneffüs ile bize rahmet edip, bizim sabit hakikatlerimizi kendi "ayn"ıyla (özüyle) var etti. Bu sebeple biz Hakk'ın nefsinde, yine Hakk'ın nefsiyle ortaya çıktık.

İşte bu ma'rifet ile mütehakkık olan ancak ilâhiyyûndan olan rusül ile ekâbir-i evliyâdır. Erbâb-ı fikir ve ashâb-ı nazar bu ma'rifeti tahsîl edeme- diler. Çünkü nefisleri bu maârifin tahsîline hicâb oldu. Birtakım tarîfât-ı resmiyye ile kıyl u kāle düştüler. Meselâ “nefs-i nâtıka cevher midir, araz mıdır; bedenin dâhilinde mi, yoksa hâricinde midir; veyâhud ne hâriç ve ne de dâhil midir?" deyip birtakım kazâyâ-yı mantıkıyye tertîb ve delâil îrâd ettiler. Bilmediler ki delîl dedikleri şey de medlûlün “ayn”ıdır. [12/53] Onun için sa'yleri boşa gitti. Suâl: Bu bahiste îrâd olunan maârif ve hakāyıkta dahi i'mâl-i fikr edil- miş olmuyor mu? Ve bu kâğıt üzerinde menkūş olan kelimât, erbâb-ı fikir ve nazarın mütâlaasına arzedilmiş bulunmuyor mu? Cevâb: Zikrolunan maârif ve hakāyık mahsûl-i fikir ve nazar değildir. Belki Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın keşf ile muttali' olduğu maârif-i ilâhiyyedir ki, bu maânî-i latîfe hurûf ve zurûf kisvesiyle âlem-i his ve şehâdete ihrâc buyurulmuş ve erbâb-ı fikri îkāz için ityân olunmuştur. Yoksa bu hakā- yık, it'âb-ı nazar ve i'mâl-i fikr ile, bu kadar hicâbât içinde bilâ-keşf idrâk olunamaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu marifetle (Allah'ı bilme bilgisiyle) tahakkuk eden (gerçekleşen, bu bilgiye sahip olan) ancak ilahiyatçılardan olan resuller (peygamberler) ile evliyanın büyükleridir. Düşünce sahipleri ve nazar ehli (akıl ve mantıkla düşünenler) bu marifeti elde edemediler. Çünkü nefisleri bu marifetlerin elde edilmesine engel oldu. Bir takım resmî tanımlamalarla (sadece şeklî tariflerle) dedikoduya (boş tartışmalara) düştüler. Örneğin, "konuşan nefis (insan nefsi) cevher midir, araz mıdır (kendiliğinden var olan mı, yoksa başka bir şeye bağlı olarak var olan mı); bedenin içinde midir, yoksa dışarısında mıdır; yahut ne dışarıda ne de içeride midir?" deyip bir takım mantıkî önermeler düzenlediler ve deliller ileri sürdüler. Bilmediler ki delil dedikleri şey de medlûlün (delil getirilmek istenen şeyin) aynısıdır. Onun için çabaları boşa gitti. Soru: Bu bahiste ileri sürülen marifetlerde ve hakikatlerde de düşünce işletilmiş olmuyor mu? Ve bu kâğıt üzerinde yazılı olan kelimeler, düşünce sahiplerinin ve nazar ehlinin incelemesine sunulmuş bulunmuyor mu? Cevap: Zikredilen marifetler ve hakikatler düşüncenin ve nazarın (akıl yürütmenin) ürünü değildir. Aksine Cenâb-ı Şeyh'in (r.a.) keşif (ilahi sezgi) ile muttali olduğu (haberdar olduğu) ilahi marifetlerdir ki, bu latif manalar (ince anlamlar) harfler ve zarflar (kelimeler ve ifadeler) kisvesiyle (elbisesiyle) his ve şehadet âlemine (duyularla algılanan ve görünen âleme) çıkarılmış ve düşünce sahiplerini uyarmak için getirilmiştir. Yoksa bu hakikatler, nazarı yormak (akıl yürütmeyi zorlamak) ve düşünceyi işletmekle, bu kadar engeller içinde keşifsiz (ilahi sezgi olmaksızın) idrak olunamaz.

وما أَحْسَنَ ما قال الله تعالى في حق العالم وتَبَدُّلِه مع الأَنْفَاسِ فِي خَلْقٍ

جديد في عين واحدة ، فقال في حقِّ طَائِفَةٍ بَلْ أَكْثَرِ العَالَمِ بَلْ هُمْ فِي

لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ ، فَلا يَعْرِفُونَ تَجْدِيدَ الأمر مع الأنفاس.

Ve Hak Teâlâ, âlem ve enfâs ile âlemin ayn-ı vâhidede, halk-ı cedîdde tebeddülü hakkında ne güzel buyurdu! İmdi bir tâife ve belki ekser-i ehl-i âlem hakkında بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ )Kāf 50/15) ya'ni "Onlar halk-ı cedîdden lebs içindedir" dedi. Böyle olunca onlar em- rin enfâs ile tecdîdini bilmezler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, âlemin ve nefeslerin tek bir hakikatte, sürekli yaratılışla değişimi hakkında ne güzel buyurdu! Şimdi, bir grup ve hatta âlem ehlinin çoğu hakkında, "بل هم في لبس من خلق جديد" (Kaf 50/15) yani "Onlar sürekli yaratılış konusunda bir şüphe içindedirler" dedi. Böyle olunca onlar, işin nefeslerle yenilenmesini bilmezler.

Ya'ni âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretlerinin buyurduğu vech ile âle- min halkı, her bir nefeste tecellî-i ilâhî ile teceddüd eder. Zîrâ âlemin vü- cûd-ı müstakilli olmadığından kendi nefsiyle ma'dûm ve Hakk'ın vücûdu ile mevcûddur; ve Hak dâimâ ve ebeden tecellî edegelir. Binâenaleyh birin- ci tecellî asla [12/54] rücû edince âlem, ma'dûm olur; ve ikinci tecellînin müteakiben zuhûrunda dahi mevcûd olur; velâkin tecellî-i sânî o kadar sür'atle zuhûr eder ki, onun nûru tecellî-i evvelin nûruna muttasıl olması hasebiyle ikisinin arasını fark ve temyîz mümkin olamaz. Birinin hayali zâil olmadan onun müşâbihi olan diğer tecellî gelir. Binâenaleyh âlemin evvelâ ma'dûm ve badehû mevcûd olması görülemez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ayet-i kerîmede Yüce Allah'ın buyurduğu şekilde, âlemin yaratılışı her bir nefeste ilâhî tecelli ile yenilenir. Çünkü âlemin müstakil (bağımsız) bir varlığı olmadığından, kendi başına yok hükmündedir ve Hakk'ın varlığı ile mevcuttur; ve Hak daima ve ebediyen tecelli edegelir. Bu sebeple birinci tecelli asla [12/54] geri dönünce âlem yok olur; ve ikinci tecellinin hemen ardından ortaya çıkışında da mevcut olur; ancak ikinci tecelli o kadar süratle ortaya çıkar ki, onun nuru birinci tecellinin nuruna bitişik olması sebebiyle ikisinin arasını fark etmek ve ayırt etmek imkânsız olur. Birinin hayali yok olmadan, ona benzeyen diğer tecelli gelir. Bu sebeple âlemin evvela yok olması ve sonradan mevcut olması görülemez.

İşte bunun için âlemin sûret-i zâhiresine nazar eden erbâb-ı fikir ve nazar, bu teceddüd-i emsâlin farkına varamazlar. Maahâzâ erbâb-ı fen bir dereceye kadar bu hakîkati idrâk edebilmişlerdir. Fakat onların bu idrâkle- ri, ehl-i keşf ve ilhâmın mertebelerine vâsıl olamaz. Meselâ bu teceddüdün ecsâm-ı uzviyyede vukūunu fennen müşâhede ederler; velâkin bir kaya parçası için her ân-ı gayr-ı münkasimde mevcûd ve ma'dûm olmak key- fiyetini kabûl etmezler. Halbuki âlemin hey'et-i mecmûası her bir nefeste tecellî-i ilâhî ile halk-ı cedîddedir. Mesnevî: صورت از بی صورتی آمد برون باز شد که إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُون پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست مصطفى فرمود دنیا ساعتیست جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا هست عالم دائما در سیر و جلس نیست خالی یک نفس از خلع و لبس &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bunun için, âlemin görünen şekline bakan düşünce ve görüş sahipleri, bu benzerlerin yenilenmesinin farkına varamazlar. Bununla birlikte, bilim sahipleri bir dereceye kadar bu hakikati idrak edebilmişlerdir. Fakat onların bu idrakleri, keşif ve ilham ehlinin mertebelerine ulaşamaz. Örneğin, bu yenilenmenin organik cisimlerde meydana geldiğini bilimsel olarak gözlemlerler; ancak bir kaya parçası için her bölünemez anda var olma ve yok olma niteliğini kabul etmezler. Halbuki âlemin bütün yapısı, her nefeste ilâhî tecelli ile yeni bir yaratılış içindedir. Mesnevî: "Şekil, şekilsizlikten dışarı çıktı, sonra tekrar 'Biz şüphesiz O'na döneceğiz' (ayet) oldu. Öyleyse sana her an ölüm ve dönüş vardır. Mustafa (s.a.v.) 'Dünya bir saattir' buyurdu. Bütün âlem her an yok olur, sonra beka (kalıcılık) içinde tekrar görünür. Âlem sürekli bir gidiş ve oturuş halindedir, bir an bile soyunma ve giyinmeden boş değildir."

Tercüme: "Sûret, bî-sûretlikten çıktı; yine avdet etti. Nitekim biz de ona rücû ederiz. İmdi senin için her lahza ölüm ve ricʼat vardır. Mustafâ )s.a.v.( الدُّنْيَا سَاعَةٌ ya'ni “Dünyâ bir saat, bir andır”387 buyurdu. Cümle âlem her dem fenâdadır; ve tekrâr vücûd bulup bekāda olur. Alem dâimâ yürü- yüp oturmaktadır; ve soyunup giyinmekten hâlî değildir.”388 [12/55] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sûret, sûretsizlikten çıktı; yine geri döndü. Nasıl ki biz de ona döneriz. Şimdi senin için her an ölüm ve geri dönüş vardır. Mustafa (s.a.v.) "الدُّنْيَا سَاعَةٌ" yani "Dünya bir saat, bir andır" buyurdu. Bütün âlem her an yok oluştadır; ve tekrar varlık bulup kalıcılıkta olur. Âlem daima yürüyüp oturmaktadır; ve soyunup giyinmekten hâlî değildir.

Velhâsıl kâffe-i eşyânın hakāyıkı sâbit ve vücûd-ı müteayyineleri her an ve her lahza mütebeddildir. Ve onların vücûd-ı müteayyineleri dahi vücûd-1 Hakk'ın gayrı değildir. Binâenaleyh vücûd-ı Hak min-haysü’z-zât tagayyür ve tebeddülden müberrâ ise de, min-haysü'l-esmâ ve's-sıfât mütebeddildir. Ve mâdemki bu gördüğümüz eşyâ Hakk'ın vücûdunun gayrı değildir, mü- tebeddil olsa da madûm olmak lâzım gelmez. Zîrâ vücûda dâhil olan şey madûm olmaz. Ve suver-i eşyâ, hakîkat-i Hak olan ayn-ı vâhide üzerine târî olan birtakım a'râzdan ibârettir. A'râz ise her ânda mütebeddildir. Fakat ehl-i nazar ve ehl-i âlemin çoğu, âlemin hakîkatinden ve suver-i âlemin kâffesinin, enfâs ile halk-ı cedîdde olduğundan şübhededirler. Mesnevî: ناید آن الا که بر خاصان پدید باقيان فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيد Tercüme: “O âlem-i gayb, ancak Hakk'ın hâslarına zâhir olur. Bâkî halk-ı âlem, bu halk-ı cedîdden şübhededirler."389 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, bütün eşyanın hakikatleri sabit, ancak onların belirli varlıkları her an ve her lahza değişmektedir. Ve onların belirli varlıkları dahi Hakk'ın varlığından başka değildir. Bu sebeple, Hakk'ın varlığı zâtı itibarıyla değişim ve başkalaşımdan uzak olsa da, isimler ve sıfatlar itibarıyla değişmektedir. Ve mademki bu gördüğümüz eşya Hakk'ın varlığından başka değildir, değişse de yok olması gerekmez. Çünkü varlığa dahil olan şey yok olmaz. Ve eşyanın sûretleri, Hakk'ın hakikati olan tek bir ayn üzerine arız olan birtakım arazlardan ibarettir. Arazlar ise her anda değişmektedir. Fakat ehl-i nazar (düşünce ehli) ve âlem halkının çoğu, âlemin hakikatinden ve âlem sûretlerinin hepsinin, nefeslerle (an be an) halk-ı cedîd (sürekli yeni yaratılış) içinde olduğundan şüphe içindedirler. Mesnevî: ناید آن الا که بر خاصان پدید باقيان فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيد Tercüme: “O gayb âlemi, ancak Hakk'ın has kullarına zâhir olur. Geri kalan âlem halkı, bu halk-ı cedîdden şüphe içindedirler."

لَكِنْ قَدْ عَثَرَتْ عليه الأشَاعِرَةُ في بعض المَوجُوداتِ وهي الأَعْرَاضُ، وَعَثَرَتْ

عليه الحِسْبَانِيَّةُ في العالم كله، وجَهَلَهُم أهلُ النَّظَرِ بِأَجْمَعِهم، ولكن أَخْطَاً

الفريقان، أما خَطَأُ الحِسْبَانِيَّةِ فَبِكَوْنِهم ما عَثَرُوا مع قولهم بالتَّبَدُّلِ في العالم

بأسره على أحديَّةِ عين الجوهرِ المَعْقُولِ الَّذي قَبِلَ هذه الصُّوَرَ، ولا يُوجَدُ

إلا بها، كما لا تُعْقَلُ إِلَّا بِه، فَلَوْ قالوا بِذَلِكَ فَارُوا بِدَرَجَةِ التَّحْقِيقِ في الأمر،

وأمَّا الأَشَاعِرَةُ فما عَلِمُوا أَنَّ العَالَمَ كلَّه مَجْمُوعُ أَعْرَاضٍ فَهُوَ يَتَبَدَّلُ فِي كُلِّ

زمان، إِذِ العَرَضُ لَا يَبْقَى زَمَانَيْنِ.

[12/56] Lâkin Eșâire baʼzı mevcûdâtta ona muttali' oldu; o da a'râz- dır. Ve Hisbâniyye, âlemin küllîsi hakkında ona muttali' oldu. Hâlbuki ehl-i nazarın cemîi onları techîl eyledi. Velâkin iki ferîk dahi hatâ etti. Hisbâniyye'nin hatâsına gelince, âlemin küllîsinin tebeddülüne dâir olan kavillerinin vücûduyla beraber, bu suveri kabûl eden cevher-i ma'kūlün ahadiyyet-i aynına adem-i ıttılâ'ları sebebiyledir. O cevher-i ma'kūl dahi ancak o suverle mevcûd olur. Nitekim o suver dahi an-cak o cevher-i ma'kūl ile taakkul olunur. Eğer bununla kāil olsa idi-ler, emirde derece-i tahkîka fâiz olurlar idi. Ve Eşâire'nin hatâsına gelince, onlar tahkîkan âlemin küllîsi mecmû'-i a'râz olup onun her zamanda mütebeddil olduğunu bilmediler; zîrâ araz, iki zamanda bâkî olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ancak Eş'arîler, bazı varlıklarda ona muttali oldular; o da arazlardır. Hisbâniyye ise, âlemin bütünü hakkında ona muttali oldu. Hâlbuki ehl-i nazarın hepsi onları cahil saydı. Velâkin iki taraf da hata etti. Hisbâniyye'nin hatasına gelince, âlemin bütününün değiştiğine dair sözlerinin varlığıyla beraber, bu suretleri kabul eden akledilir cevherin tekliğine muttali olmamaları sebebiyledir. O akledilir cevher de ancak o suretlerle var olur. Nasıl ki o suretler de ancak o akledilir cevherle akledilir. Eğer bununla kail olsalardı, işte o zaman işte bu işte tahkik derecesine ulaşmış olurlardı. Eş'arîlerin hatasına gelince, onlar tahkikan âlemin bütününün arazlar toplamı olup onun her zamanda değiştiğini bilmediler; çünkü araz, iki zamanda kalıcı olmaz.

Ya'ni Eşâire ile Hisbâniye, ya'ni Sofistâiyye tâifeleri zehâblarında hem isâbet ve hem de hatâ ettiler. Eşâire'nin isâbeti, mevcûdâtın baʼzısı arâz olup, halk-ı cedîdde olduklarına ve mütebeddil ve mütegayyir bulunduk-larına zâhib olmalarıdır. Hatâlarına gelince, âlemin küllîsi arâz olan sûret-lerin mecmûu olup, ayn-ı vâhide olan zât-ı ahadiyyede zâhir olduklarına ve ayn-ı vâhide olan Hakk'ın vücûdu dahi bunların hey'et-i mecmûasında zâhir bulunduğuna vâkıf olmamalarıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Eş'arîler ile Hisbâniye, yani Sofistler (Sofistâiyye) toplulukları görüşlerinde hem doğruyu buldular hem de hata ettiler. Eş'arîlerin doğruyu bulması, varlıkların bazısının araz (kendi başına var olmayan, cevhere bağlı nitelik) olup, sürekli yenilenen bir yaratılışta (halk-ı cedîd) bulunduklarına ve değişen ve başkalaşan (mütebeddil ve mütegayyir) olduklarına inanmalarıdır. Hatalarına gelince, âlemin tamamının araz olan suretlerin (şekillerin) toplamı olup, tek bir hakikat (ayn-ı vâhide) olan ahadiyet (birlik) zâtında (özünde) ortaya çıktıklarına ve tek bir hakikat olan Hakk'ın varlığının da bunların bütünsel yapısında (hey'et-i mecmûasında) ortaya çıktığına vâkıf olmamalarıdır.

Hisbâniyye, ya'ni Sofistâiyye'nin isâbeti dahi, âlemin küllîsi mütebeddil olduğuna zehâblarıdır. Hatâlarına gelince, suver-i âlemin kâffesini kabûl eden cevher-i ma'külün “ayn”ının ahadiyetine muttali' olmayıp, inkâr et-meleridir. Halbuki akıl ile idrâk olunan bir cevher, hâriçte mahsûs olan sûretler bulunmadıkça zâhir olmaz; ve kezâ bu suver-i mahsûsenin hakāyı-kı dahi [12/57] ancak o cevher ile taakkul olunur. Meselâ akıl, cisim gibi cevher-i mahsûs olmayıp, bir cevher-i ma'kūldür. Bu ancak hâriçte mahsûs olan sûretler ile zâhir olur. Bilfarz gāyet muntazam eşkâl-i hendesiyye ile tarh olunmuş bir bahçe görsek, nazarımızda, bahçevanın aklı bu sûretlerle zâhir olur. Ve bu sûretlerin kâffesi ayn-ı vâhide olup ahadiyüz-zât bulunan akılda zuhûr ederler. Eğer Sofistâiyye tâifesi bununla kāil olsa idiler dere-ce-i tahkîka nâil olurlar idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hisbâniyye, yani Sofistler'in isabeti de, âlemin bütününün değişebilir olduğuna inanmalarıdır. Hatalarına gelince, âlemin tüm suretlerini kabul eden akledilir cevherin "ayn"ının (tekil hakikatinin) birliğine muttali olmayıp, onu inkâr etmeleridir. Halbuki akıl ile idrak olunan bir cevher, dışarıda hissedilen suretler bulunmadıkça ortaya çıkmaz; aynı şekilde bu hissedilen suretlerin hakikatleri de ancak o cevher ile akledilir. Örneğin akıl, cisim gibi hissedilen bir cevher olmayıp, akledilir bir cevherdir. Bu ancak dışarıda hissedilen suretler ile ortaya çıkar. Farz edelim ki, gayet muntazam geometrik şekillerle düzenlenmiş bir bahçe görsek, bakışımızda, bahçıvanın aklı bu suretlerle ortaya çıkar. Ve bu suretlerin hepsi tek bir ayn olup, zâtı itibarıyla bir olan akılda zuhur ederler. Eğer Sofistler topluluğu bununla kail olsalardı, tahkik derecesine nail olurlardı.

İmdi "Sofistâî", Dehriyye'den hakāyık-ı eşyayı münkir bir tâife olup, üç kısma münkasimdir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "Sofistâî" (gerçekleri inkâr eden), Dehriyye'den (maddeci felsefe akımı) eşyanın hakikatlerini inkâr eden bir topluluk olup, üç kısma ayrılır:

## Birincisi: “İnâdiyye”dir.

Bunlar hakāyık-ı eşyanın sübûtunu münkir olup derler ki: Hakāyık-ı eşyâ, aslâ mevcûd değildir; ve eğer mevcûd ise, ancak vehim ve hayâlde mevcûddur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunlar, eşyanın hakikatlerinin sabitliğini inkâr edip derler ki: Eşyanın hakikatleri, asla mevcut değildir; ve eğer mevcut ise, ancak vehim ve hayâlde mevcuttur.

## İkincisi:

"İndiyye”dir. Bunlar dahi derler ki: Hakāyık-ı eşyâ mevcûddur; velâkin aklın iʼtibârı iledir. Eğer akıl, bir şeyi cevher i’tibâr ederse cevherdir; ve eğer araz i'tibâr ederse arazdır; ve eğer kadîm itibâr ederse kadîmdir. Eğer hâdis itibâr ederse hâdisdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İndiyye"dir. Bunlar dahi derler ki: Eşyanın hakikatleri mevcuttur; velakin aklın itibarı iledir. Eğer akıl, bir şeyi cevher (kendi başına var olan) kabul ederse cevherdir; ve eğer araz (başka bir şeye bağlı olarak var olan) kabul ederse arazdır; ve eğer kadîm (ezelî) kabul ederse kadîmdir. Eğer hâdis (sonradan meydana gelmiş) kabul ederse hâdistir.

## Üçüncüsü:

“Lâ-edriyye”dir. Bunlar da hakāyık-ı eşyanın sübût ve adem-i sübûtunu münkirdirler. Derler ki: Eşyânın sübût ve adem-i sübûtunda biz şekkederiz; ve bu şekde de şekkederiz. Binâenaleyh bu tâifenin üç kısmına göre de âlem mütebeddildir. Fakat bunlar bir cevher-i ma’kūl bulunduğuna ve onun dahi “ayn”ı ahadî olduğuna vakıf olmamışlardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunlar "Lâ-edriyye" (bilinemezciler) grubundandır. Bunlar da eşyanın hakikatlerinin varlığını ve yokluğunu inkâr ederler. Derler ki: "Eşyanın varlığında ve yokluğunda biz şüphe ederiz; ve bu şüphede de şüphe ederiz." Bu sebeple, bu grubun üç kısmına göre de âlem değişkendir. Fakat bunlar, akılla idrak edilen bir cevherin (özün) bulunduğuna ve onun da "ayn"ının (tekil hakikatinin) ahadî (biricik) olduğuna vakıf olmamışlardır.

ويَظْهَرُ ذلك في الحُدُودِ لِلْأَشْيَاءِ، فَإِنَّهم إذا حَدُّوا الشَّيْءَ تَبَيَّنَ فِي حَدِّهِم تِلْكَ

الأعراض، وأنَّ هذه الأعراض المَذْكُورَةَ في حَدِّها عيـن هـذا الجوهر وحقيقته

[12/58] القائم بنفسه، ومن حيث هو عَرَضَ لا يَقُومُ بنفسه.

Bu dahi hudûdda eşyâ için zâhir olur. Zîrâ onlar bir şeyi hadd etseler, bu a'râz mütebeyyin olur. Ve tahkîkan şeyin haddinde mezkûr olan bu a'râz, nefsiyle kāim olan bu cevherin "ayn"ı ve onun hakîkatidir. Ve kendi hakîkati cihetinden o arazdır; kendi nefsiyle kāim değildir. Ya'ni eşyâ için olan ta'rifât-ı resmiyyede, âlemin hey'et-i mecmûasının arâz olduğu zâhir olur. Zîrâ Eşâire ve erbâb-ı fikir ve nazar bir şeyi hadd ettikleri, ya'ni ta'rîf-i resmî ile tarîf eyledikleri vakit, o şeyin araz olduğu meydana çıkar. Ve bir şeyi ta'rîf ve tahdîd ederken zikrolunan bu arâz, nefsiyle kāim olan bu cevherin “ayn”ı ve hakîkatidir. Çünkü hudûd-ı zâtiyye, mahdûdun “ayn"ıdır. Meselâ “cevher”i ta'rîf etmek istediğimiz vakit “Kendi nefsiyle kāim olan şeydir" deriz. Hâlbuki “kıyâm” arazdır. Çünkü cevher olmasa kıyâmı ayrıca izhar etmek mümkin değildir; ve kıyâm araz olmakla beraber, bu cevherin “ayn”ı ve hakîkatidir. Zîrâ bu cevherin haddidir; ve cevher bu hadd ile sâir şeylerden ayrılır; ve kıyâm cevherin hadd-i zâtîsidir. Hadd-i zâtî ise mahdûdun “ayn”ıdır. Ve kezâ “insan”ı hadd ve ta'rîf ettiğimiz va- kitte dahi "O nutuk sahibi olan hayvandır" deriz; ve nutuk ise arazdır; ve “sâhib”in maʼnâsı nisbettir. “Nisbet” ise arazdır. Ve kezâ “hayvan”ı ta'rîf et- tiğimizde "Cism-i nâmî-i hassâstir ve irâdesiyle hareket eder” deriz; ve bir- takım a'râz ile ta'rîf eyleriz. Zîrâ cisim arazdır; çünkü mütehayyizdir ve mü- tehayyiz için “tahayyüz” lâzımdır; tahayyüz ise arazdır. Ve kezâ “nümüvv” dahi arazdır. Zîrâ [12/59] asl üzerine zâiddir. Ve kezâ “his" dahi arazdır; çünkü his idrâktir; ve “idrâk" ise arazdır. Ve kezâ “hareket” dahi arazdır; zîrâ sükûnet üzerine zâiddir. Ve keza “irâde” dahi arazdır; çünkü o da asıl üzerine zâiddir. Velhâsıl nefsiyle kāim olan “cevher”i, birtakım a'râz ile tarîf ederiz; ve "ta'rîf” ise, bir şeyin hudûdunu tayîn etmektir. Ve o “arâz” ise, kendi nefsiyle kāim olmayıp, hadd olunan cevherle käimdir. Fakat mâ- demki birtakım arâz toplanıp cevherin haddi onunla mümkin oluyor, bu hâlde o a'râz, cevherin “ayn”ı ve hakîkati olur; ve cevher dahi ayn-ı arâz olur. Rubâî-i Hâkānî: در ذات عرض ظهور جوهر فرض است هستى بمثل جوهر و عالم عرض است باشد بعرض ظهور جوهر ليكن جوهر بتحقيق عرضی غرض است &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu durum, sınırlarda eşyalar için de ortaya çıkar. Çünkü onlar bir şeyi tanımlasalar, bu arazlar (nitelikler) belirginleşir. Ve kesinlikle, şeyin tanımında zikredilen bu arazlar, kendi başına var olan bu cevherin (cevher: kendi başına var olan, niteliklere ihtiyaç duymayan varlık) "ayn"ı (özü) ve onun hakikatidir. Ve kendi hakikati açısından o bir arazdır; kendi başına var değildir. Yani, eşyalar için olan resmî tanımlamalarda, âlemin bütününün araz olduğu ortaya çıkar. Çünkü Eş'arîler ve düşünce ve nazar ehli (felsefeciler) bir şeyi tanımladıkları, yani resmî bir tarifle tarif ettikleri zaman, o şeyin araz olduğu meydana çıkar. Ve bir şeyi tarif ve tahdit ederken zikredilen bu araz, kendi başına var olan bu cevherin "ayn"ı ve hakikatidir. Çünkü zâtî sınırlar, tanımlanan şeyin "ayn"ıdır. Örneğin, "cevher"i tarif etmek istediğimiz zaman "Kendi başına var olan şeydir" deriz. Hâlbuki "kıyâm" (var olma, ayakta durma) arazdır. Çünkü cevher olmasa, kıyâmı ayrıca izhar etmek mümkün değildir; ve kıyâm araz olmakla beraber, bu cevherin "ayn"ı ve hakikatidir. Çünkü bu cevherin sınırıdır; ve cevher bu sınır ile diğer şeylerden ayrılır; ve kıyâm cevherin zâtî sınırıdır. Zâtî sınır ise, tanımlanan şeyin "ayn"ıdır. Ve aynı şekilde "insan"ı tanımladığımız zaman da "O, nutuk sahibi olan hayvandır" deriz; ve nutuk (konuşma yeteneği) ise arazdır; ve "sâhib"in anlamı nisbettir (bağıntıdır). "Nisbet" ise arazdır. Ve aynı şekilde "hayvan"ı tarif ettiğimizde "Hassas ve büyüyen cisimdir ve iradesiyle hareket eder" deriz; ve birtakım arazlar ile tarif ederiz. Çünkü cisim arazdır; çünkü yer kaplar ve yer kaplayan için "tahayyüz" (yer kaplama) gereklidir; tahayyüz ise arazdır. Ve aynı şekilde "nümüvv" (büyüme) de arazdır. Çünkü asl üzerine zâiddir (aslın üzerine eklenmiştir). Ve aynı şekilde "his" (duyu) de arazdır; çünkü his idrâktir (algıdır); ve "idrâk" ise arazdır. Ve aynı şekilde "hareket" de arazdır; çünkü sükûnet (durgunluk) üzerine zâiddir. Ve aynı şekilde "irâde" (istek) de arazdır; çünkü o da asıl üzerine zâiddir. Sözün özü, kendi başına var olan "cevher"i, birtakım arazlar ile tarif ederiz; ve "tarif" ise, bir şeyin sınırlarını tayin etmektir. Ve o "araz" ise, kendi başına var olmayıp, tanımlanan cevherle kâimdir (varlığını sürdürür). Fakat mademki birtakım arazlar toplanıp cevherin sınırı onunla mümkün oluyor, bu hâlde o arazlar, cevherin "ayn"ı ve hakikati olur; ve cevher de arazın aynısı olur. Hâkânî'nin Rubâî'si: Cevherin zuhuru, zâtında arazın farzıdır. Varlık, cevher gibidir ve âlem arazdır. Cevherin zuhuru arazla olsa da, Cevher tahkikatta arazî bir gayedir.

Tercüme: “Vücûd-ı mutlak cevher gibidir. Âlem dahi arazdır. Ve arazın zâtında cevherin zuhûru farzdır. Gerçi cevher araz ile zâhir olur. Fakat cev- her, hakîkatte maksûd olan arazdır." فَقَدْ جَاءَ من مَجمُوع ما لا يَقُومُ بنفسِه مَن يَقُومُ بنفسه كالتَّحَيُّ في حَدِّ الجوهر القائم بنفسه الذاتي، وقَبُولُه لِلْأَعْرَاضِ حَدٌ لَه ذَاتِي. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Mutlak varlık cevher gibidir. Âlem de arazdır (cevhere bağlı olarak var olan). Arazın özünde cevherin ortaya çıkması ise farzdır (zorunludur). Gerçi cevher araz ile görünür. Fakat cevher, hakikatte maksat olan arazdır.” Nitekim kendi başına kâim olmayan şeylerin toplamından, kendi başına kâim olan şey gelmiştir; tıpkı kendi başına kâim olan zâtî cevherin tanımındaki "hayat" gibi. Arazları kabul etmesi de onun zâtî bir tanımıdır.

İmdi nefsiyle kāim olmayan şeyin mecmûundan nefsiyle kāim olur bir şey geldi, nefsiyle kāim olan cevherin hadd-i zâtîsinde tahayyüz gibi. Ve cevherin a'râzı kabûlü o cevher için hadd-i zâtîdir. [12/60] Ya'ni kendi nefsiyle kāim olmayan arâz toplanıp kendi nefsiyle käim olan cevheri hadd ediyordu; ve bu hâlde de o arâz cevherin “ayn”ı ve hakî- kati oluyordu. İmdi kendi nefsiyle kāim olmayan arâz, nefsiyle kāim olan cevherin "ayn”ı olunca, nefsiyle kāim olmayan şeyin mecmûundan nefsiyle kāim olan bir şey çıkmış olur. Bunun misâli de nefsiyle kāim olan cevherin ta'rîf-i zâtîsinde "tahayyüzdür. Meselâ Eşâire cismi ta'rîf ederken: “Cisim, eb'âd-ı selâseyi kabul eden bir cevher-i mütehayyizdir” derler. Halbuki eb'âd-ı selâse, ya'ni uzunluk, enlilik, derinlik ve kabûl ve tahayyüz hep arazdır. Çünkü bunların cümlesi maânî-i ma'kūledir; ve cisim olmayın- ca görünmezler; ve hattâ “cisim” dahi arazdır. Çünkü tahayyüz olmayınca görünmez; ve “tahayyüz” de arazdır; zîrâ cisim olmayınca zâhir olmaz. Ve bu a'râz toplanmayınca da cevherin vücûdu mütehakkık olmaz. Ve cevher olan cismin a'râzı kabûl etmesi dahi, cevher için hadd-i zâtîdir. Ya'ni cevhe- ri ta'rîf ve hudûdunu ta'yîn ettiğimiz vakit, o cevherin arazı kabûl etmesi, o araz, o cevherin hudûd-ı zâtiyyesinin cüz’ü olmasındandır; zîrâ bir şeyin haddi kendisinin cüz'üdür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kendi başına var olmayan şeylerin toplamından, kendi başına var olan bir şey meydana geldi; tıpkı kendi başına var olan cevherin (cevher: kendi başına var olan, arazlara mahal olan şey) zâtî tanımında yer kaplama (tahayyüz) gibi. Ve cevherin arazları (araz: kendi başına var olmayan, cevherde bulunan nitelikler) kabul etmesi, o cevher için zâtî bir sınırdır. Yani kendi başına var olmayan arazlar toplanıp, kendi başına var olan cevheri tanımlıyordu; ve bu durumda da o araz, cevherin "aynı" (özü) ve hakikati oluyordu. Şimdi, kendi başına var olmayan araz, kendi başına var olan cevherin "aynı" olunca, kendi başına var olmayan şeylerin toplamından kendi başına var olan bir şey çıkmış olur. Bunun örneği de, kendi başına var olan cevherin zâtî tanımında "yer kaplama"dır. Örneğin Eş'arîler cismi tanımlarken: "Cisim, üç boyutu (eb'âd-ı selâse) kabul eden, yer kaplayan bir cevherdir" derler. Hâlbuki üç boyut, yani uzunluk, en, derinlik ve kabul etme ile yer kaplama hep arazdır. Çünkü bunların hepsi akılla idrak edilen anlamlardır; ve cisim olmayınca görünmezler; ve hatta "cisim" dahi arazdır. Çünkü yer kaplama olmayınca görünmez; ve "yer kaplama" da arazdır; zira cisim olmayınca ortaya çıkmaz. Ve bu arazlar toplanmayınca da cevherin varlığı gerçekleşmez. Ve cevher olan cismin arazları kabul etmesi dahi, cevher için zâtî bir sınırdır. Yani cevheri tanımlayıp sınırlarını belirlediğimiz zaman, o cevherin arazı kabul etmesi, o arazın, o cevherin zâtî sınırlarının bir parçası olmasındandır; zira bir şeyin sınırı kendisinin bir parçasıdır.

ولا شك أنَّ القبول عَرَضٌ إِذْ لا يكونُ إِلَّا في قَابِل، لانه لا يَقُومُ بنفسه، وهو

ذَاتِيُّ للجَوْهَرِ، والتَّحَيُّرُ عَرَضٌ ولا يكون إلا في مُتَحَيِّرٍ، فَلا يَقُومُ بنفسه، ولَيْسَ

التَّحَيُّرُ والقبول بأمرٍ زَائِدٍ على عينِ الجَوهرِ المَحْدُودِ، لأَنَّ الحُدُودَ الذَّائِيَّةَ هي

عينُ المَحدُودِ وَهُوِيَّتُهُ .

[12/61] Ve şekk yoktur ki, muhakkak kabûl, arazdır; zîrâ ancak kābilde mevcûd olur. Çünkü kendi nefsiyle kāim değildir. Halbuki kabûl, cevher için zâtîdir. Ve tahayyüz dahi arazdır; o da ancak mü- tehayyizde vâki' olur, kendi nefsiyle kāim olmaz. Halbuki tahayyüz ve kabûl, cevher-i mahdûdun "ayn”ı üzere emr-i zâid değildir. Zîrâ hudûd-ı zâtiyye, mahdûdun "ayn”ı ve hüviyetidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve şüphe yoktur ki, kabul, muhakkak arazdır (başka bir şeye bağlı olarak var olan); çünkü ancak kâbilde (kabul edende) mevcut olur. Çünkü kendi başına var olamaz. Halbuki kabul, cevher (kendi başına var olan) için zâtîdir (özseldir). Ve tahayyüz (yer kaplama) dahi arazdır; o da ancak mütehayyizde (yer kaplayanda) meydana gelir, kendi başına var olamaz. Halbuki tahayyüz ve kabul, sınırlı cevherin "ayn"ı (özü) üzerine ek bir emir (husus) değildir. Çünkü zâtî sınırlar, sınırlı olanın "ayn"ı ve hüviyetidir (kimliğidir).

Meselâ bâlâda da beyân olunduğu üzere cisim ta'rîf olunurken “Cisim, eb'âd-ı selâseyi kabûl eden bir cevher-i mütehayyizdir” denilir. Şübhesiz bu ta'rifte zikrolunan “kabûl”, arazdır. Zîrâ keyfiyyet-i kabûl, kendi nefsiyle kāim olan bir şey değildir; kābil olmayınca görünmez; ve kabûl, cevherin hadd-i zâtîsidir; çünkü “Ta'rîf, bir şeyin haddini ta'yîn etmektir.” Şu hâlde kabûl, cevherin cüz'-i zâtîsi olur. Ve tahayyüz, ya'ni bir mahal işgal etmek dahi arazdır. Zîrâ bir mahalli işgal eden bir şey olmadıkça, keyfiyyet-i işgāl görünmez. Çünkü kendi nefsiyle kāim olur bir şey değildir. Ve bu “tahayyüz" ile "kabûl”, mahdûd olan cevherin “ayn”ı üzerine zâid olarak vâki' olmuş şey- ler değildir; belki hâriçte cevherin “ayn”ı olan iki nisbettir. Ve bu i’tibârâ göre ikisi de cevherin zâtiyâtındandır; ve bir şeyin zâtı olan şey, o şeyin “ayn"ıdır. Binâenaleyh hudûd-i zâtiyye mahdûdun “ayn”ı ve hüviyeti olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, yukarıda da belirtildiği üzere cisim tanımlanırken “Cisim, üç boyutu kabul eden, yer kaplayan bir cevherdir” denilir. Şüphesiz bu tanımda zikredilen “kabul”, arazdır (cevherin varlığına bağlı olan, kendi başına var olamayan nitelik). Çünkü kabul etme niteliği, kendi başına var olan bir şey değildir; kabul edilecek bir şey olmadıkça görünmez; ve kabul, cevherin zâtî sınırıdır; çünkü “Tanımlama, bir şeyin sınırını belirlemektir.” Şu halde kabul, cevherin zâtî cüz'ü (özsel parçası) olur. Ve yer kaplama, yani bir yer işgal etmek de arazdır. Zira bir yeri işgal eden bir şey olmadıkça, işgal etme niteliği görünmez. Çünkü kendi başına var olan bir şey değildir. Ve bu “yer kaplama” ile “kabul”, sınırlı olan cevherin “ayn”ı (özü) üzerine fazladan meydana gelmiş şeyler değildir; aksine dış âlemde cevherin “ayn”ı olan iki nisbettir (bağıntıdır). Ve bu itibara göre ikisi de cevherin zâtî özelliklerindendir; ve bir şeyin zâtı olan şey, o şeyin “ayn”ıdır. Bu sebeple zâtî sınırlar, sınırlı olanın “ayn”ı ve hüviyeti (kimliği) olmuş olur.

فَقَدْ صَارَ مَا لَا يَبْقَى زَمَانَيْنِ يَبْقَى زَمَانَيْنِ أَوْ أَزْمِنَةً، وَعَادَ مَا لَا يَقُومُ بِنَفْسِهِ

يَقُومُ بِنَفْسِهِ، وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ لِمَا هُمْ عَلَيْهِ، وَهَؤُلَاءِ ﴿هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ

جَدِيدٍ﴾.

[12/62] Böyle olunca iki zamanda bâkî olmayan şey, iki zamanda veya zamanlarda bâkî oldu. Ve nefsiyle kâim olmayan şey, nefsiyle kâim olan şeye döndü. Hâlbuki üzerinde bulundukları şeye onların şuûru yoktur. “Ve onlar, halk-ı cedîdden şüphe içindedirler.” (Kâf, 50/15). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, iki zamanda kalıcı olmayan şey, iki zamanda veya zamanlarda kalıcı oldu. Ve kendi başına var olmayan şey, kendi başına var olan şeye döndü. Hâlbuki üzerinde bulundukları şeye onların şuuru (bilinci) yoktur. “Ve onlar, halk-ı cedîdden (yeni yaratılıştan) şüphe içindedirler.” (Kâf, 50/15).

Ya'ni bâlâda îzâh olunduğu üzere araz, cevherin “ayn”ı olduğundan, iki zamânda bâkî olmayan ve kendi nefsiyle kâim bulunmayan o araz, hem iki veyâ daha ziyâde zamânda bâkî oldu ve hem de nefsiyle kâim bulundu. Hâlbuki Eşâire “Araz, iki zamanda bâkî kalmaz; cevher ise zamanlarda bâkî kalır” derler. Sonra da cevheri, arazlar ile ta'rîf edip, onun haddini bu arazlar ile ta'yîn eylerler; ve bununla tenâkuza düştüklerinin farkına varmazlar. Binâenaleyh onlar, “âlem” dediğimiz şeyin birtakım a'râzın hey'et-i mecmuâsı olup, ânen-fe-ânen mütebeddil olduğunu ve âlemden hiçbir şeyin kendi nefsiyle kâim bir cevher olmadığını bilmediler. Ve kendi “ayn”ında kâim olan mevcûdun, kendi zâtıyla kâim bulunan vücûd-ı mutlak-ı Hak olduğunu ve eşyâ-yı sâirenin kendi vücûdlarıyla ademiyet üzere olup, her ânda o vücûd-ı mutlak ile halk-ı cedîdde olduğunu anlamadılar. Rubâî-i Efdalüddîn Hâkânî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda açıklandığı üzere araz, cevherin "ayn"ı (özü) olduğundan, iki zamanda kalıcı olmayan ve kendi başına var olmayan o araz, hem iki veya daha fazla zamanda kalıcı oldu hem de kendi başına var bulundu. Hâlbuki Eş'arîler "Araz, iki zamanda kalıcı kalmaz; cevher ise zamanlarda kalıcı kalır" derler. Sonra da cevheri, arazlar ile tanımlayıp, onun sınırını bu arazlar ile belirlerler; ve bununla çelişkiye düştüklerinin farkına varmazlar. Bu sebeple onlar, "âlem" dediğimiz şeyin birtakım arazların toplamı olup, an be an değiştiğini ve âlemden hiçbir şeyin kendi başına var olan bir cevher olmadığını bilmediler. Ve kendi "ayn"ında (özünde) var olan mevcudun, kendi zâtıyla var bulunan mutlak varlık olan Hak olduğunu ve diğer şeylerin kendi varlıklarıyla yokluk üzere olup, her anda o mutlak varlık ile yeni bir yaratılışta olduğunu anlamadılar. Efdalüddîn Hâkânî'nin Rubâî'si:

اعراض وجود مطلق آمد عالم در هر آنی بتو وجودی آمد بی هستی معروض بود عین عدم زان هر نفس احتیاج دارد فافهم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âlem, mutlak varlığın (vücûd-ı mutlak) arazları (geçici nitelikleri) olarak her an sana bir varlık (vücûd) olarak geldi; varlığı olmayan bir şeye arz edildi (sunuldu), o şey yokluğun (adem) ta kendisiydi. Bu sebeple her nefes (an) ihtiyacı vardır, iyi anla.

[12/63] Tercüme: “Âlem, vücûd-ı mutlakın arazları olarak zâhir oldu. O vücûd-ı mutlak olmaksızın âlem ayn-ı ademdir. Her bir ânda sana bir vücûd gelir. Binâenaleyh O'nun her nefesine, ya'ni vücûd-ı mutlakın feyz-i mukaddesle tecellîsine, ihtiyâcın vardır; bunu iyi anla!” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âlem, mutlak varlığın arazları olarak ortaya çıktı. O mutlak varlık olmaksızın âlem, yokluğun ta kendisidir. Her bir anda sana bir varlık gelir. Bu sebeple O'nun her nefesine, yani mutlak varlığın kutsal feyizle tecellîsine, ihtiyacın vardır; bunu iyi anla!

وَأَمَّا أَهْلُ الْكَشْفِ فَإِنَّهُمْ يَرَوْنَ أَنَّ اللَّهَ يَتَجَلَّى فِي كُلِّ نَفْسٍ وَلَا يَتَكَرَّرُ التَّجَلِّي،

وَيَرَوْنَ أَيْضًا شُهُودًا أَنَّ كُلَّ تَجَلٍّ يُعْطِي خَلْقًا جَدِيدًا أَوْ يُذْهِبُ بِخَلْقٍ، فَذَهَابُهُ

بِهِ هُوَ الْفَنَاءُ عِنْدَ التَّجَلِّي وَالْبَقَاءُ لِمَا يُعْطِيهِ التَّجَلِّي الْآخَرُ، فَافْهَمْ.

Ve ehl-i keşfe gelince, onlar, Allah Teâlâ'nın her nefeste tecellî ettiği- ni görürler, hâlbuki tecellî tekerrür etmez. Ve kezâ onlar, her tecellî- nin halk-ı cedîdi i'tâ veyâ halkı izhâb ettiğini şühûden görürler. İmdi tecellînin halkı gidermesi, tecellînin zehâbı indinde halkın fenâsıdır; ve halk-ı cedîdin bekāsı dahi diğer tecellînin onu i'tâ etmesidir. İyi anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ehl-i keşfe gelince, onlar, Yüce Allah'ın her nefeste tecellî ettiğini görürler, hâlbuki tecellî tekrar etmez. Aynı şekilde onlar, her tecellînin yeni bir yaratılış verdiğini veya yaratılanı giderdiğini gözlemleyerek görürler. Şimdi, tecellînin yaratılanı gidermesi, tecellînin gitmesi anında yaratılanın yok olmasıdır; yeni yaratılışın kalıcılığı da diğer tecellînin onu vermesidir. İyi anla!

Ma'lûm olsun ki, esmâ-i ilâhiyye Mübdî ve Muîd ve Muhyî ve Mümît gibi yekdîğerlerine mütekābildir. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Mübdî (yoktan var eden), Muîd (geri döndüren), Muhyî (dirilten) ve Mümît (öldüren) gibi ilâhî isimler, birbirlerine karşılık gelirler. "Her gün O, yeni bir iştedir."

(Rahmân, 55/29) [O her ânda bir şe'ndedir.] âyet-i kerîmesi mûcibince Hak zât-ı mukaddesesi ve esmâ-i ilâhiyyesinin kâffesiyle her bir ânda ve her bir şânda mütecellî ve sârîdir; ve bu esmâdan hiçbirisinin tatîli câiz değildir. Binâenaleyh her bir ânda rahmet-i rahmâniyyesi îcâbınca eşyaya vücûd verir ve yine o ânda kahhâriyeti hükmüyle o eşyayı libâs-ı vücûddan ârî kılar. [12/64] Ve âlem, böylece her nefeste ademe gidip, yine onun misli o ânda vücûda gelir; ve gelen, gidenin “ayn”ı değildir, mislidir. Zîrâ tecellîde tekrar yoktur. Eğer tekrâr olsa, ya'ni gelen, gidenin “ayn”ı olsa, hâsılı tahsîl lâzım gelir idi; ve bu da abesdir. Halbuki Hak Teâlâ hazretleri مَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا (Mü'minûn, 23/115) [Biz sizi abes olarak yaratmadık.] âyet-i kerimesinde vücûdda, halk-ı abes olmadığını beyân buyurur. Binâenaleyh gelen yenidir, halk-ı cedîddir. İşte emsâlin böylece teâkub ve teceddüdü ve merâtib-i âsârın tenâsüb-i ahvâli hasebiyle, erbâb-ı hicâb, âlemin vücudunu bir karar üzere durur zannederler. Fakat ehl-i keşf Hakk'ın her nefeste tecellîsini ve her tecellînin halk-ı cedîdi i'tâ ettiğini veyâ halkı giderdiğini alâ-tarîki'l-müşâ- hede bilir. Rubâî-i Hâkānî: تكرار تجلی بخدای متعال نسبت کردن بنده شرست و وبال فعل عبث از خالق افعال محال زانروی که تکرار عبث باشد و بس Tercüme: "Abdin, Hudâ-yı müteâl hazretlerine tekrâr-1 tecellîyi nisbet etmesi şer ve vebâldir. Zîrâ tekrâr-1 tecellî, abes olur. Halbuki Hâlık-ı ef'âl hazretlerinden fiil-i abes zuhûru muhâldir." İmdi tecellînin halkı gidermesi, tecellî gidince, o tecellî ile kāim olan halkın dahi fânî olmasıdır; ve halk-ı cedîdin bekāsı ise, onun yerine gelen diğer tecellînin [12/65] o giden halkın müşabihini i'tâ etmesidir. Ve bu sonra bunu niçin vîran edersin?” Mesnevî: نیست از انکار و غفلت وز هوا گفت حق دانم که این پرسش ترا ور نه تأدیب و عتابت کردمی بهر این پرسش ترا آزردمی ليك میخواهی که در افعال ما باز جویی حکمت و سر بقا تا از آن واقف کنی مر عام را پخته گردانی بدین هر خام را بر عوام از چه که تو ز آن واقفی قاصدا سائل شدی در کاشفی هر بر دانی را نباشد این مجال ز انکه نیم علم آمد این سؤال &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"O her ânda bir şe'ndedir." (Rahmân, 55/29) âyet-i kerîmesi gereğince, Hak, mukaddes zâtı ve bütün ilâhî isimleriyle her bir ânda ve her bir şânda tecellî eder ve her şeye sirayet eder; bu isimlerden hiçbirinin işlevsiz kalması caiz değildir. Bu sebeple, her bir ânda Rahmânî rahmetinin gereği olarak eşyaya varlık verir ve yine o ânda kahhâriyeti hükmüyle o eşyayı varlık elbisesinden arındırır. Âlem, böylece her nefeste yokluğa gider ve yine onun benzeri o ânda varlığa gelir; gelen, gidenin "aynı" değildir, benzeridir. Çünkü tecellîde tekrar yoktur. Eğer tekrar olsa, yani gelen, gidenin "aynı" olsa, sonuç olarak zaten var olanı elde etmek gerekirdi; bu da abestir. Halbuki Yüce Allah, "Biz sizi abes olarak yaratmadık." (Mü'minûn, 23/115) âyet-i kerîmesinde, varlıkta abes yaratılış olmadığını beyan buyurur. Bu sebeple gelen yenidir, yeni bir yaratılıştır. İşte benzerlerin böylece art arda gelmesi ve yenilenmesi ile eser mertebelerinin hallerinin uygunluğu sebebiyle, perdeliler, âlemin varlığını sabit bir karar üzere durur zannederler. Fakat keşif ehli, Hakk'ın her nefeste tecellîsini ve her tecellînin yeni bir yaratılış verdiğini veya yaratılışı giderdiğini müşâhede yoluyla bilir. Hâkânî'nin Rubâî'si: "Kulun, Yüce Allah hazretlerine tecellî tekrarını nispet etmesi şer ve vebâldir. Çünkü tecellî tekrarı abes olur. Halbuki fiillerin Yaratıcısı hazretlerinden abes fiilin zuhuru imkânsızdır." Şimdi, tecellînin yaratılışı gidermesi, tecellî gidince, o tecellî ile kâim olan yaratılışın da fânî olmasıdır; yeni yaratılışın bekâsı ise, onun yerine gelen diğer tecellînin o giden yaratılışın benzerini vermesidir. Mesnevî: "Bu inkâr ve gafletten, heveslerden değildir. Hakk'ın sözünü bilirim ki bu soru sendendir. Yoksa seni terbiye eder, azarlardım. Bu soru için seni incitirdim. Lakin istiyorsun ki fiillerimizde hikmeti ve bekâ sırrını araştırasın. Ta ki bununla avamı haberdar edesin, bu sayede her hamı olgunlaştırasın. Avamdan niçin ki sen ondan haberdarsın, kasten soran oldun bir kâşifte. Her bilene bu imkân olmaz. Çünkü bu soru yarım ilimdir."

[12/67] Tercüme: "Hak Teâlâ buyurdu: Yâ Mûsa! bilirim ki, senin bu suâlin inkâr ve gafletten ve hevâ-yı nefisten değildir. Yoksa te'dîb ve sana itâb ederdim; bu suâlden dolayı seni incitirdim; lâkin bizim efâlimizde, bekānın hikmet ve sırrını açık olarak taleb edersin tâ ki o hikmet ve sırr-1 bekādan umûmu vâkıf kılasın; ve bu sebeble her hamı pişiresin. Sen her ne kadar bu sırdan âgâh isen de, avâm üzerine kâşiflikte kāsıden sâil oldun. Zîrâ bu suâl ilmin yarısı geldi. Her bir denînin, ya'ni câhilin, bu mecâli yoktur." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah buyurdu: "Ey Musa! Bilirim ki, senin bu sorun inkâr ve gafletten ve nefsin arzusundan değildir. Yoksa seni terbiye eder ve sana çıkışırdım; bu sorundan dolayı seni incitirdim; lâkin bizim fiillerimizde, bekânın (varlığın devamlılığının) hikmet ve sırrını açık olarak talep edersin tâ ki o hikmet ve bekâ sırrından herkesi haberdar kılasın; ve bu sebeple her hamı (olgunlaşmamışı) pişiresin. Sen her ne kadar bu sırrı bilsen de, avam (halk) üzerine açıklayıcılıkta kasıtlı olarak soran oldun. Çünkü bu soru ilmin yarısı geldi. Her bir denînin, yani cahilin, bu imkânı yoktur."

Şerh: Ya'ni, yâ Mûsâ bilirim ki, bu suâlin efʼâl-i ilâhiyyeme i’tirâzan vâki’ olmamıştır. Eğer alâ-tarîki'l-itirâz olaydı ve efʼâl-i ilâhiyyemi beğenmemek sebebiyle bu suâle tasaddî edeydin seni teʼdîb eder ve bu i’tirâzından dolayı gazab edip seni incitirdim. Velâkin îcâd ve i’dâm-ı halk husûsundaki ef'âli-mizin hikmet ve sırrına vakıf olduğun hâlde, bu hikmet ve esrârı avâmm-ı nâs üzere kâşif olmak hususunda kasden sâil oldun; ve her hamı pişirmek için, sırr-ı bekādan umûmu âgâh kılmak istedin; zîrâ suâl ilmin yarısıdır. Her câhilin bu suâli sormaya mecâl ve tâkatı yoktur. Mesnevî: همچنانکه خار و گل از خاک و آب هم سؤال از علم خیزد هم جواب همچنان که تلخ و شیرین از ندی هم ضلال از علم خیزد هم هدی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani, ey Musa, bilirim ki, bu sorun benim ilahi fiillerime itiraz olarak ortaya çıkmamıştır. Eğer itiraz yoluyla olsaydı ve ilahi fiillerimi beğenmemen sebebiyle bu soruyu sormaya kalkışsaydın, seni terbiye eder ve bu itirazından dolayı gazaplanıp seni incitirdim. Aksine, halkın yaratılması ve yok edilmesi hususundaki fiillerimizin hikmet ve sırrına vakıf olduğun hâlde, bu hikmet ve sırları halkın geneline açıklamak hususunda kasten sordun; ve her hamı pişirmek için (her olgunlaşmamışı olgunlaştırmak için), beka sırrından (varlığın devamlılığı sırrından) herkesi haberdar etmek istedin; çünkü soru ilmin yarısıdır. Her cahilin bu soruyu sormaya gücü ve takati yoktur. Mesnevi: "Nasıl ki diken ve gül topraktan ve sudan (çıkar), aynı şekilde soru da ilimden doğar, cevap da. Nasıl ki acı ve tatlı (aynı) kaynaktan (çıkar), aynı şekilde sapıklık da ilimden doğar, hidayet de."

Tercüme: "Suâl de ilimden kopar, cevâb da. Nitekim diken ve gül, top-rak ve sudan, ya'ni çamurdandır. Dalâl de ilimden kopar hidâyet de. Nite-kim acı ve tatlı yağmurdandır.” [12/68] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru da ilimden kaynaklanır, cevap da. Nasıl ki diken ve gül, toprak ve sudan, yani çamurdandır. Dalâlet de ilimden kaynaklanır, hidâyet de. Nasıl ki acı ve tatlı yağmurdandır.

Şerh: Bu kelâm Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizindir. Bâlâdaki ebyât ise Hak Teâlâ cânibinden idi. “es-Suâlü nısfu'l-ilmi" [Suâl ilmin yarısıdır.] de- nilmiştir. Binâenaleyh bir bahse dâir suâl sormak için o bahiste ilim sâhibi olmak lazımdır. Meselâ ilm-i hesaba vâkıf olmayan kimse, ilm-i hesâb- dan bir suâl îrâdına kādir değildir. Şu hâlde suâl ilimden münbaisdir; ve cevabın ilimden inbiâsı zâhirdir. Zîrâ bilmeyen kimse cevâb veremez. Ve suâl ile cevâb ayrı ayrı şeyler olduğu hâlde menbalarının bir olması, gül ile diken başka başka şeyler iken menşe'lerinin çamur olmasına benzer. Ve kezâ dalâlet ile hidâyet dahi ilimden zuhûra gelir. Zîrâ bazı ulemâ, bildik- leri delâil-i akliyye ve nakliyyeyi hevâ-yı nefsânîlerine tevfik edip sırât-ı müstakîmden inhirâf ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu söz Hazreti Mevlânâ'ya (Allah ondan razı olsun) aittir. Yukarıdaki beyitler ise Yüce Allah tarafından idi. "Soru ilmin yarısıdır" denilmiştir. Bu sebeple bir konu hakkında soru sormak için o konuda bilgi sahibi olmak gerekir. Örneğin, matematik bilgisine sahip olmayan bir kimse, matematikten bir soru sormaya muktedir değildir. Şu halde soru bilgiden kaynaklanır; ve cevabın bilgiden kaynaklandığı açıktır. Çünkü bilmeyen kimse cevap veremez. Ve soru ile cevap ayrı ayrı şeyler olduğu halde kaynaklarının bir olması, gül ile dikenin başka başka şeyler iken menşe'lerinin (kaynaklarının) çamur olmasına benzer. Aynı şekilde sapkınlık ile hidayet dahi bilgiden ortaya çıkar. Çünkü bazı âlimler, bildikleri akli ve nakli delilleri nefsi arzularına uydurup doğru yoldan saparlar.

Meselâ her sene malının zekâtını vermek farzdır. Bunu vermemek için sene-i kâmilenin tamâmına bir ay kala, bilfarz, malını zevcesine hibe eder; ve o mal hibe ile mülkünden çıkmış bulunur; ve ertesi sene dahi mâl-i mezkûru sene tamâm olmazdan evvel zevcesi yine kendisine hibe eyler; bu sûretle her ikisine de zekât farzolmamış olur. Fakat netîcede emr-i ilâhî icrâ edilmemiş bulunur. İşte bu bir dalâldir ki, ilimden inbiâs eder. Ve bu hâle muttali' olan diğer bir alim إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَات ]Ameller niyetlere göredir.[391 hadîs-i şerîfine nazar edip, hibedeki niyyetin fesâdını görüp, ondan tevakkî ederek sırât-ı müstakîm üzere gider. İşte bu da ilimden münbais hidâyettir. Ve dalâl ve hüdânın ilimden husûlü, acı ve tatlının yağmurdan zuhûruna mümâsildir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, her sene malının zekâtını vermek farzdır. Bunu vermemek için, tam bir yıl dolmasına bir ay kala, farz edelim ki, malını eşine bağışlar; ve o mal bağış ile mülkiyetinden çıkmış olur; ve ertesi sene de söz konusu malı, yıl dolmadan önce eşi yine kendisine bağışlar; bu şekilde her ikisine de zekât farz olmamış olur. Fakat neticede ilahi emir yerine getirilmemiş bulunur. İşte bu, ilimden kaynaklanan bir sapmadır. Ve bu durumu bilen başka bir âlim, "Ameller niyetlere göredir." hadis-i şerifine bakıp, bağıştaki niyetin bozukluğunu görüp, ondan sakınarak doğru yol üzere gider. İşte bu da ilimden kaynaklanan bir hidayettir. Ve sapmanın ve hidayetin ilimden meydana gelmesi, acı ve tatlının yağmurdan ortaya çıkmasına benzer. Mesnevi:

وز غدای خوش بود سقم و قوی ز آشنایی خیزد این بغض و ولا

Tercüme: “Bu adâvet ve muhabbet, âşınâlıktan kopar. Ve hastalık, sağ- lık gıdâ-yı latîfdendir." [12/69] Şerh: Ya'ni insan tanımadığı kimseye ne muhabbet ve ne de adâvet eder. Bu iki duygu tanımaktan zuhûra gelir. Ve kezâ illet ve sıhhat gıdâ-yı latîf- den husûle gelir. Velhâsıl bir şeyden böyle zıddının husûlü çoktur. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Bu düşmanlık ve sevgi, tanışıklıktan kopar. Ve hastalık, sağlık latîf gıdadandır." [12/69] Şerh: Yani insan tanımadığı kimseye ne sevgi ne de düşmanlık besler. Bu iki duygu tanımaktan ortaya çıkar. Ve aynı şekilde hastalık ve sağlık latîf gıdadan meydana gelir. Sözün özü, bir şeyden böyle zıddının meydana gelmesi çoktur. Mesnevî:

تا عجمیانرا کند زین سر عليم

مستفيد اعجمی شد آن کلیم

پاسخش آریم چون بیگانه پیش

ما هم از وی اعجمی سازیم خویش

Tercüme: "O Kelîmullah, nâ-vâkıf olanları bu sırdan alîm kılmak için, fâide taleb eden a'cemî oldu. Ondan dolayı biz de kendimizi a'cemî kıla- lım. Onun cevabını bîgâne gibi önümüze getirelim.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O Kelîmullah (Allah ile konuşan peygamber), bu sırrı bilmeyenleri bilgilendirmek için, fayda arayan bir acemi oldu. Bu sebeple biz de kendimizi acemi kılalım. Onun cevabını yabancı gibi önümüze getirelim.

Şerh: Ya'ni kendisi bildiği hâlde, başkalarını müstefîd kılmak için bî-vukūf görülerek cevâba muktedir olan bir âlimden suâl sormak, üslûb-i hakîmâne olduğundan Hz. Mûsâ (a.s.) dahi Alîm-i Zülcelâlden suâl sordu. Bu üslûb ülü'l-azm bir nebîyy-i zîşânın ihtiyâr-gerdesi olduğu için, biz de öyle yapalım; ve bu sayede nâ-vâkıf olan ibâdı bu üslûb-ı hakîmâne ile birtakım ulûma vakıf kılalım. Mesnevî: خر فروشان خصم همدیگر شدند تا کلید قفل آن عقد آمدند Tercüme: "Eşek satanlar birbirinin hasmı oldular, tâ ki o akdin kilidinin anahtarı geldiler.” [12/70] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani kendisi bildiği hâlde, başkalarını faydalandırmak için bilgisiz görünerek cevaba muktedir olan bir âlimden soru sormak, hikmetli bir üslup olduğundan Hz. Musa (a.s.) dahi Yüce ve Her Şeyi Bilen Allah'tan soru sordu. Bu üslup, azim sahibi şanlı bir peygamberin seçtiği bir yol olduğu için, biz de öyle yapalım; ve bu sayede bilgisiz olan kulları bu hikmetli üslupla birtakım ilimlere vakıf kılalım. Mesnevi: خر فروشان خصم همدیگر شدند تا کلید قفل آن عقد آمدند Tercüme: "Eşek satanlar birbirinin düşmanı oldular, tâ ki o düğümün kilidinin anahtarı geldiler.” [12/70]

Şerh: Ya'ni at pazarında merkeb satan delläller bir yere cem' olup, gûyâ ortada bulunan bir merkeb üzerine kemâl-i harâretle pazarlık ediyor imişler gibi münakaşa ve mücadelede bulunurlar. Ve onların bu hâllerini gören yabancı kimseler, hakîkaten aralarında mücadele vardır zanneder. Hâlbu-ki onlar bu sûretle meydandaki merkebe müşterilerin tamaını celbetmeğe çalışırlar; ve akd-i bey'in kilidinin miftâhı olmuşlardır. İşte bunlar gibi bir mahalde bulunan ulemâ da bir mesʼelede yekdîğeriyle mübâhaseye tutuşurlar, tâ kim orada hâzır olan nâ-vâkıfân ondan müstefîd olsunlar. Mesnevî: پس بفرمودش خدا اى ذو لباب موسيا تخمی بکار اندر زمین چون بپرسیدی بیا بشنو جواب تا خود هم وا دهی انصاف این چونکه موسی کشت شد کشتش تمام خوشها اش یافت خوبی و نظام داس بگرفت و مراو را می برید که چرا کشتی کنی و پروری پس ندا از غیب در گوشش رسید چون کمالی یافت آنرا میبری گفت یا رب ز آن کنم ویران و پست که در اینجا دانه هست و کاه هست دانه لایق نیست در انبار کاه گاه در انبار گندم هم تباه نیست حکمت این دو را آمیختن فرق واجب می کند در بیختن گفت این دانش تو از که یافتی که بدانش بیدری بر ساختی گفت تمییزم تو دادی ای خدا گفت پس تمییز چون نبود مرا [12/71] Tercüme ve îzâh: “Böyle olunca Hudâ-yı müteâl Hz. Mûsâ'ya (a.s.) dedi: Ey lübler sâhibi, ya'ni ey kalb ve akıl sâhibi, mâdemki suâl ettin, gel cevabını dinle! Ey Mûsâ! Yere bir tohum ek! Tâ ki sen kendin dahi buna insâf veresin. Ya'ni benim bu mahlûkātı halkedip, badehû helâk ettiğimin sırrı, kendi fiilin vâsıtasıyla sana zâhir olsun. Vaktâki Mûsa (a.s.) ekti ve ekini tamâm oldu ve onun başakları letâfet ve nizâm buldu, orak alıp ekini biçmeye başladı. Bu hâlde iken onun sem'ine âlem-i gaybdan nidâ geldi. Şöyle ki: “Niçin zirâat edip perverde edersin ve kemâl buldukda onu biçer- sin? Ya'ni tohumu ekip, terbiye ettin, o tohum kemâle geldi; sonra niçin onu kesip biçip helâk edersin? Mûsâ (a.s.) dedi: Yâ Rab! Ondan dolayı vîran ve pest ederim ki, bunda dâne ve saman vardır. Dâne, saman an- barında lâyık değildir. Saman dahi, buğday anbarında tebâhtır, yakışmaz. Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Hikmet elemek vaktinde, samanı buğdaydan ayırmayı vacib kılar. Ya'ni muktezâ-yı hikmet bunların ihtilâtı değil, belki eleyip tefrîkidir. [12/72] Hak Teâlâ hazretleri buyurdu: “Bu ilmi sen kimden buldun ki, ilim sebebiyle bir harman tertîb ettin? Ya'ni bu ekip biçmek ve sonra harman yapıp buğdayı samandan ayırmak ilmini kimden öğrendin? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani at pazarında eşek satan tellallar bir araya toplanıp, sanki ortada duran bir eşek üzerine büyük bir hararetle pazarlık ediyorlarmış gibi tartışma ve mücadelede bulunurlar. Ve onların bu hâllerini gören yabancı kimseler, gerçekten aralarında mücadele olduğunu zanneder. Hâlbuki onlar bu şekilde meydandaki eşeğe müşterilerin tamahını çekmeye çalışırlar; ve satış akdinin kilidinin anahtarı olmuşlardır. İşte bunlar gibi bir yerde bulunan âlimler de bir meselede birbirleriyle tartışmaya girişirler, ta ki orada hazır bulunan bilgisizler ondan faydalansınlar. Mesnevî: "Böyle olunca Allah, ey akıl sahipleri, Musa'ya dedi: Toprağa bir tohum ek! Mademki sordun, gel cevabını dinle! Ta ki sen de buna insaf edesin. Musa ekin ektiğinde, ekini tamamlandığında, başakları güzellik ve düzen bulduğunda, orak alıp onu biçmeye başladı. Niçin ekin eker ve yetiştirirsin? Sonra neden olgunlaştığında onu biçersin? Gaybden kulağına bir nida geldi. Dedi ki: Ey Rabbim! Onu viran ve alçak ederim, çünkü bunda dane ve saman vardır. Dane, saman ambarında layık değildir. Saman da buğday ambarında bozulur. Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Eleme sırasında ayırmak vaciptir. Dedi ki: Bu bilgiyi kimden buldun ki, bu bilgiyle bir harman yaptın? Dedi ki: Ey Allah'ım, bana temyiz gücünü sen verdin. Dedi ki: O zaman bende temyiz gücü nasıl olmaz?" Tercüme ve izah: "Böyle olunca Yüce Allah Hz. Musa'ya (a.s.) dedi: Ey lübler sahibi, yani ey kalp ve akıl sahibi, mademki soru sordun, gel cevabını dinle! Ey Musa! Yere bir tohum ek! Ta ki sen kendin dahi buna insaf edesin. Yani benim bu mahlûkatı yaratıp, sonra helak ettiğimin sırrı, kendi fiilin vasıtasıyla sana ortaya çıksın. Musa (a.s.) ektiği ve ekini tamam olduğu ve onun başakları letafet ve düzen bulduğu vakit, orak alıp ekini biçmeye başladı. Bu halde iken onun kulağına gayb âleminden nida geldi. Şöyle ki: "Niçin ziraat edip yetiştirirsin ve kemâl bulduğunda onu biçersin? Yani tohumu ekip, terbiye ettin, o tohum kemâle geldi; sonra niçin onu kesip biçip helak edersin?" Musa (a.s.) dedi: Ya Rab! Ondan dolayı viran ve pest ederim ki, bunda dane ve saman vardır. Dane, saman ambarında layık değildir. Saman dahi, buğday ambarında bozulur, yakışmaz. Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Hikmet elemek vaktinde, samanı buğdaydan ayırmayı vacib kılar. Yani hikmetin gereği bunların karışması değil, aksine eleyip ayırmasıdır. Yüce Allah hazretleri buyurdu: "Bu ilmi sen kimden buldun ki, ilim sebebiyle bir harman tertip ettin? Yani bu ekip biçmek ve sonra harman yapıp buğdayı samandan ayırmak ilmini kimden öğrendin?"

Cenâb-ı Mûsâ dedi: Ey Hudâ-yı Zülcelâl! Bana temyîzi sen verdin. Hak Teâlâ buyurdu: “O hâlde niçin benim temyîzim olmasın? Ya'ni mâdemki temyîzi veren benim, nîk ve bedi tefrîk edecek temyîzin bende bulunma- ması mutasavver midir?” Mesnevî: در خلایق روحهای پاک هست روحهای تیره و گلناك هست Tercüme: “Yâ Mûsâ! Halâyıkta pâk rûhlar vardır, bulanık ve çamurlu rûhlar vardır.” Şerh: Ervâh aslında pâk ve latîftir. Fakat bu âlemde âb u gilden terkîb olunan ecsâd-ı kesîfeye taalluku hasebiyle münkedir olur. Fakat bir tâife vardır ki, onlar ahkâm-ı şer'iyyeye tebaiyet ve a'mâl-i sâlihaya mülâzemet ettiklerinden rûhlarının sâfiyeti bu taalluk hasebiyle münkedir olmaz; ve onlar gaflet ve kesâfete düşmezler. Diğer bir tâife ise hevâ-yı nefsânîleri- ne tâbi' olup îcâbât-ı hayvaniyye ile hareket ve şerîat-ı mutahharaya te- vessülü terkettiklerinden, onların rûhları dahi nefislerinin hükmüne tâbi' olup kesâfet peydâ ederler. Fakat her iki tâife cismen ve sûreten birbirle- rine müşâbih bulunurlarsa da, [12/73] rûhen ve maʼnen yekdîğerlerinden ayrıdırlar. Binâenaleyh buğday ile samanın tefrîki gibi, bu rûhların dahi ayrılması lâzım gelir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hazret-i Musa dedi: Ey Celâl Sahibi Allah! Bana temyizi (ayırt etme gücünü) sen verdin. Yüce Allah buyurdu: "O hâlde niçin benim temyizim olmasın? Yani mademki temyizi veren benim, iyiyi ve kötüyü ayırt edecek temyizin bende bulunmaması düşünülebilir mi?" Mesnevî: "Yâ Musa! Yaratılmışlarda temiz ruhlar vardır, bulanık ve çamurlu ruhlar vardır." Şerh: Ruhlar aslında temiz ve latiftir. Fakat bu âlemde su ve topraktan oluşan yoğun bedenlere ilişkin olmaları sebebiyle bulanırlar. Fakat bir topluluk vardır ki, onlar şeriat hükümlerine uymaları ve sâlih amellere devam etmeleri sebebiyle ruhlarının saflığı bu ilişki nedeniyle bulanmaz; ve onlar gaflet ve yoğunluğa düşmezler. Diğer bir topluluk ise nefsanî arzularına tâbi olup hayvansal gerekliliklerle hareket etmeleri ve temiz şeriata sarılmayı terk etmeleri sebebiyle, onların ruhları da nefislerinin hükmüne tâbi olup yoğunluk kazanırlar. Fakat her iki topluluk bedenen ve görünüşte birbirlerine benzer bulunurlarsa da, ruhen ve manen birbirlerinden ayrıdırlar. Bu sebeple buğday ile samanın ayrılması gibi, bu ruhların da ayrılması gerekir. Mesnevî:

این صدفها نیست در يك مرتبه در یکی در است و در دیگر شبه Tercüme: “Bu sadefler bir mertebede değildir. Birinde inci vardır, diğe-rinde bir nevi' âdî taş vardır." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Bu sedefler tek bir mertebede değildir. Birinde inci vardır, diğerinde ise bir çeşit sıradan taş vardır."

Şerh: Ya'ni bu cesedler, denizden çıkarılan kapalı sadeflere benzer. Her birisinde inci bulunması me'mûldür; fakat açıldıkları vakit görülür ki, baʼzılarında da hakîkaten inci varmış ve bazılarında sûretleri i'tibariyle inci vardır zannolmuş ise de, boş çıkmıştır. Cesedlerin dahi birinde, inci gibi olan îmân ve irfân vardır. Diğerinde ise bir nevi' âdî taş vardır.392 Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani bu bedenler, denizden çıkarılan kapalı sedeflere benzer. Her birinde inci bulunması umulur; fakat açıldıkları zaman görülür ki, bazılarında gerçekten inci varmış ve bazılarında şekilleri itibarıyla inci vardır zannedilmiş ise de, boş çıkmıştır. Bedenlerin dahi birinde, inci gibi olan iman ve irfan vardır. Diğerinde ise bir nevi adi taş vardır. Mesnevî:

همچنان کاظهار گندمها ز کاه واجب است اظهار اين نيك و تباه Tercüme: "Buğdayların samandan izhârı gibi, bu nîk ve tebâhın izhârı vâcibdir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tıpkı buğdayların samandan ayrılması gibi, bu iyi ve kötünün de ortaya çıkarılması zorunludur.

Şerh: Ya'ni ekin yetiştikten sonra, biçip kıymeti dûn olan samanı nasıl ki kıymetdâr olan buğdaydan [12/74] tefrîk ederlerse, Hak Teâlâ haz-retleri dahi yevm-i kıyamette وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ (Yâsîn, 36/59) [Ey mücrimler, bugünde ayrılın!] hitâbıyla mücrimlerin muhsin olanlardan ayrılmalarını emir buyurur. Zîrâ buğday ile samanın anbarları başka başka olduğu gibi, muhsin ile mücrimlerin anbarları dahi ayrıdır. Birinin meʼvâsı cennet, diğerininki cehennemdir; ve her iki ferîkin vücûdu dahi hikmet ve esrâr-ı ilâhiyyenin izhârı içindir. Çünkü gerek ehl-i cennet ve gerek ehl-i cehennem, esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı icâbâtı için birer mazhardır. Onların vücûdu olmasaydı, âsâr-ı esmâ zâhir olmazdı. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani ekin yetiştikten sonra, biçip kıymeti düşük olan samanı nasıl ki kıymetli olan buğdaydan [12/74] ayırırlarsa, Yüce Allah hazretleri de kıyamet gününde وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ (Yâsîn, 36/59) [Ey mücrimler, bugünde ayrılın!] hitabıyla mücrimlerin iyilik edenlerden ayrılmalarını emreder. Çünkü buğday ile samanın ambarları başka başka olduğu gibi, iyilik edenler ile mücrimlerin ambarları da ayrıdır. Birinin barınağı cennet, diğerininki cehennemdir; ve her iki tarafın varlığı da ilâhî hikmetlerin ve sırların ortaya çıkması içindir. Çünkü gerek cennet ehli gerekse cehennem ehli, ilâhî isimlerin gerektirdiği zuhûrların (tecellilerin) birer mazharıdır (ortaya çıktığı yerdir). Onların varlığı olmasaydı, isimlerin eserleri ortaya çıkmazdı. Mesnevî:

بهر اظهار است این خلق جهان تا نماند گنج حکمتها نهان جوهر خود گم مکن اظهار شو كُنْتُ كَيْرًا گفت مَخْفِيًّا شنو Tercüme: “Bu halk-ı cihân izhâr içindir, tâ ki hikmetlerin hazînesi gizli kalmasın! İşit ki Hak Teâlâ hazretleri كُنْتُ كَيْرًا مَخْفِيًّا ya'ni “Ben bir gizli hazîneydim” buyurdu. Cevherini zâyi' etme, izhâr eyle!” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Bu dünya halkı, hikmetlerin hazinesi gizli kalmasın diye ortaya çıkarmak içindir! İşit ki Yüce Allah hazretleri, "Ben bir gizli hazineydim" buyurdu. Özünü zayi etme, ortaya çıkar!"

Şerh: Malûm olsun ki: Hak Teâlâ hazretleri كُنْتُ كَيْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأَعْرَفَ [Ben gizli bir hazîne idim; bilinmeğe muhabbet &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki: Yüce Allah hazretleri "Ben gizli bir hazine idim; bilinmeye muhabbet ettim de bilinmek için halkı yarattım." buyurmuştur.
