# Kelime-i Üzeyriyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-uzeyriyye
**Sayfa:** 50

---

Eğer bunlar hakkında âhirette teklîf-i şerî olmamış olsa, muvâfık-ı hik- met ve madelet olmaz. Zîrâ kabahatleri olmadığı için cehenneme kona- mazlar; ve sevâb-ı amelîleri olmadığı için cennete de giremezler. Kabâhat- sız bir kimseyi nâra ve sevâb-ı amelîsiz bir kimseyi de cennete idhâl etmek adâlet değildir. Binâenaleyh bunların sevâb ve ikāba istihkākları tezahür etmek için, Allah Teâlâ yevm-i âhirette, şerîattan bu mikdârı ibkā buyurdu. Bu sûretle cemî'-i vücûh ile adâlet-i ilâhiyye zâhir olur. Hz. Şeyh (r.a.) kıyâ- mette olan şer'-i mezkûru âyet-i kerîme ile isbât edip buyururlar: [14/43] وكذلك قوله تعالى: ﴿يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ أي أمر عظيم من أمور الآخرة وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وهذا تكليف وتشريع، فَمِنْهُمْ من يَسْتَطِيعُ ومنهم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer bunlar hakkında ahirette şer'î bir teklif (yükümlülük) olmamış olsa, hikmete ve adalete uygun olmaz. Çünkü kabahatleri (suçları) olmadığı için cehenneme konulamazlar; ve amellerinden dolayı sevapları olmadığı için cennete de giremezler. Kabahatsiz bir kimseyi ateşe ve amellerinden dolayı sevapsız bir kimseyi de cennete sokmak adalet değildir. Bu sebeple, bunların sevaba ve cezaya müstahak oldukları ortaya çıksın diye, Yüce Allah ahiret gününde, şeriattan bu miktarı (bu hükmü) baki kıldı. Bu şekilde, bütün yönleriyle ilahi adalet görünür olur. Şeyh (Allah sırrını mukaddes kılsın) kıyamette olan zikredilen şeriatı ayet-i kerime ile ispat ederek buyururlar: "Ve yine Yüce Allah'ın şu sözü: 'O gün baldır (iş) açılır (yani ahiret işlerinden büyük bir iş ortaya çıkar) ve secdeye davet olunurlar.' Bu bir teklif ve şeriattır. Onlardan kimisi secde etmeye güç yetirir, kimisi ise..."

## [BU FASS KELİME-İ ÜZEYRİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ KADERİYYE BEYÂNINDADIR]

Bu fassta Kelime-i Üzeyriyye'ye muhtass olan “hikmet-i kaderiyye” mevzû'-i bahs olur. Zîrâ Cenâb-ı Üzeyr'in muktezâ-yı hakîkati bu olup, sırr-ı kaderin maʼrifeti tarafına râgıb olmuştur. Hz. Üzeyr, kudretin mak- dûra taalluku keyfiyetinden taaccüb ve Hırbe413 karyesinin olduğu hâl üze- re iadesini istib’âd etmiş ve قَالَ أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا (Bakara, 2/259) ya'ni “Bu harâbâtı, bu hâlden sonra Allah Teâlâ nasıl ihyâ eder?” demişti. Hak Teâlâ onun isti'zâm ve istibʼâdı sebebiyle suver-i iâdenin ve ahkâm-ı kudretin envâını izhâr eyledi. Ya'ni onu yüz yıl imâte ve badehû ihyâ kıldı. Binâenaleyh bu hikmet, Üzeyr (a.s.)a mukārin kılınarak ahkâm-ı kazâ ve kader bu hikmette îrâd olundu. Ve “melk” ve şiddet, Hakk'ın ve esmâ-i ilâhiyyenin olup, sırr-ı kadere ıttıla' Hakk'a mahsûs bulunduğundan, bu “hikmet-i kaderiyye”, “hikmet-i melkiyye”yi ta'kîb etti. Ve bunda, fânî-fil- lâh olup rükn-i şedîd olan Hakk'a ilticâ eyleyen kimsenin, vücûd-ı Hak- kānî ile mevcûd olduktan sonra sırr-ı kadere ve hikmet-i kaderiyyeye mut- tali' olacağına işâret vardır. Nitekim Üzeyr (a.s.) imâte ve ihyâ olunduktan sonra, sırr-ı kadere vakıf oldu. [14/2] *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu bölümde, Üzeyr Kelimesi'ne özgü olan "kader hikmeti" konusu ele alınır. Çünkü Cenâb-ı Üzeyr'in hakikatinin gereği bu olup, kader sırrının bilgisine yönelmiştir. Hz. Üzeyr, kudretin (Allah'ın gücünün) yaratılmışa (yaratılan şeye) ilişkin olma niteliğinden hayrete düşmüş ve Hırbe köyünün olduğu hâl üzere iade edilmesini imkânsız görmüş ve "قَالَ أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا" (Bakara, 2/259) yani "Bu harabeleri, bu hâlden sonra Yüce Allah nasıl diriltir?" demişti. Yüce Allah, onun bu durumu büyük görmesi ve imkânsız görmesi sebebiyle, iade etme (geri döndürme) şekillerini ve kudret hükümlerinin çeşitlerini ortaya koydu. Yani onu yüz yıl öldürdü ve ondan sonra diriltti. Bu sebeple bu hikmet, Üzeyr (a.s.) ile ilişkilendirilerek, kazâ ve kader hükümleri bu hikmette zikredildi. Ve "melk" (mülk, egemenlik) ve şiddet (güç), Hakk'ın ve ilâhî isimlerin olup, kader sırrına vâkıf olmak Hakk'a özgü bulunduğundan, bu "kader hikmeti", "mülk hikmeti"ni takip etti. Ve bunda, Allah'ta fânî olup (benliğini Allah'ta yok edip) güçlü bir rükün olan Hakk'a sığınan kimsenin, Hakk'ın varlığı ile var olduktan sonra kader sırrına ve kader hikmetine muttali olacağına (bilgi sahibi olacağına) işaret vardır. Nasıl ki Üzeyr (a.s.) öldürülüp diriltildikten sonra, kader sırrına vâkıf oldu.

اعْلَمْ أَنَّ القضاء حُكْمُ اللهِ في الأشياء، وحُكم الله في الأشياء على حَدٌ

علمه بها وفيها، وعِلْمُ اللهِ في الأشياء على حد ما أَعْطَتْه المعلوماتُ مِمَّا

هي عليه في نفسها.

Bil ki, "kazâ” Allâh'ın eşyâda hükmüdür; ve Allâh'ın eşyâda hükmü, Allâh'ın eşyaya ve eşyâda olan ilminin haddi üzeredir; ve Allâh'ın eş- yâda olan ilmi dahi, maʼlûmât nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyse- ler, o ma'lûmâtın Hakk'a i'tâ ettikleri şeyin haddi üzeredir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "kazâ" Allah'ın eşyadaki hükmüdür; ve Allah'ın eşyadaki hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyada olan ilminin sınırı üzeredir; ve Allah'ın eşyada olan ilmi dahi, bilinen şeyler kendi özlerinde ne hâl üzere sabit idilerse, o bilinen şeylerin Hakk'a verdikleri şeyin sınırı üzeredir.

Ya'ni Hak zât-ı ahadiyyetinde mündemic olan bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyesinin kuvveden fiile zuhûrunu murâd eyledikde, nefes-i Rahmânî ile, o esmânın mezâhirinin sûretleri ilm-i ilâhîde peydâ ve her birerleri ilmen müteayyin olup, birbirinden mümtâz oldular. Ve esmâ-i ilâhiyyeden her birinin isti'dâdı ve hâssiyeti ne ise, o sûretlerin her biri de tâbi' olduğu ismin isti'dâd ve hâssiyetini hâiz oldu. Ve o eşya, saâdet ve şekāvetten ve îmân ve küfürden ve ikbâl ve idbârdan ve kemâl ve noksândan ve sâir ahvâl ve levâzımından ilm-i ilâhîde ne sûret üzerine müteayyin oldular ve Hak onları ne sûret üzerine bildi ise, onlar hakkında ol vech ile hükmeyledi. Demek ki Hakk'ın eşyâ-yı maʼlûme üzerindeki hükmü, o eşyâ isti'dâdât-ı zâtiyyeleriyle Hakk'a ne vermiş iseler, o verdikleri ilmin haddi üzeredir. İşte “kaza” budur; ve bu hükümde tevkît yoktur. Zîrâ bu hüküm, zât-ı Hakk'ın “ayn”ı olan ilm-i ilâhîde nefisleriyle madûm olan eşyâ üzerinedir. O mer- tebede ise zaman ve mekân yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, ahadiyet zâtında (biricik özünde) gizli olan bütün sıfatlarının ve ilâhî isimlerinin kuvveden fiile (potansiyelden gerçeğe) çıkmasını dilediğinde, Nefes-i Rahmânî (Rahmân'ın nefesi) ile, o isimlerin mazharlarının (tecelli yerlerinin) suretleri ilâhî ilimde belirdi ve her biri ilmen (ilim olarak) belirlenip birbirinden ayrıldı. Ve ilâhî isimlerden her birinin yatkınlığı ve hususiyeti ne ise, o suretlerin her biri de tabi olduğu ismin yatkılığını ve hususiyetini taşıdı. Ve o eşya (varlıklar), saadet ve şekavetten (mutluluk ve mutsuzluktan), iman ve küfürden, ikbal ve idbardan (yükseliş ve düşüşten), kemal ve noksandan (olgunluk ve eksiklikten) ve diğer hallerinden ve gerekliliklerinden ilâhî ilimde ne suret üzere belirlendiler ve Hak onları ne suret üzere bildi ise, onlar hakkında o şekilde hükmetti. Demek ki Hakk'ın bilinen eşya üzerindeki hükmü, o eşyanın zâtî yatkınlıklarıyla Hakk'a ne vermiş iseler, o verdikleri ilmin sınırı üzeredir. İşte "kazâ" budur; ve bu hükümde zaman sınırlaması yoktur. Çünkü bu hüküm, Hak zâtının "ayn"ı (özü) olan ilâhî ilimde nefisleriyle (kendi özleriyle) yok olan eşya üzerinedir. O mertebede ise zaman ve mekân yoktur.

والقَدَرُ تَوْقِيتُ ما هي عليه الأشياء في عينها من غير مزيد.

Ve "kader”, eşyânın "ayn”ında ve nefsinde sâbit olduğu şey üzerine, hükmün min-gayrı-ziyâdetin tevkîtidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "kader", eşyanın tekil hakikatinde ve özünde sabit olduğu şey üzerine, hükmün hiçbir fazlalık olmaksızın zamanla sınırlanmasıdır.

Ya'ni “kader”, ilm-i ilâhîde eşyanın “ayn”ı iktizâsınca itâ ettiği hükmü ve ahvâli, vakt-i muayyende ve zamân-ı mukadderde icrâ edip, izhâr eylemektir. Binâenaleyh kader, ayân-ı malûmeden her birisinin ahkâm ve ahvâlini sebeb-i muayyen ile vakt-i muayyende tayîn eder; ve o ahkâm ve ahvâl o vakitten aslâ ileri, geri gitmez. Bu sûretle kader, kazânın tafsîli olur. Ve “kaza”, ilm-i ilâhî-i zâtî-i ezelîde eşyâ-yı malûme üzerine ne şey hükmetmiş ise, [14/3] “kader” o şeyi ziyâde ve noksan olmayarak, bi-hasebi'l-ezmân, takdîr eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani “kader”, ilâhî ilimde eşyanın tekil hakikatinin gerektirmesi uyarınca verdiği hükmü ve halleri, belirli bir vakitte ve takdir edilmiş bir zamanda icra edip ortaya koymaktır. Bu sebeple kader, bilinen sabit hakikatlerden her birinin hükümlerini ve hallerini belirli bir sebeple belirli bir vakitte tayin eder; ve o hükümler ve haller o vakitten asla ileri veya geri gitmez. Bu şekilde kader, kazânın tafsîli olur. Ve “kazâ”, ezelî zâtî ilâhî ilimde bilinen eşya üzerine ne hükmetmiş ise, “kader” o şeyi, eksiksiz ve fazlasız olarak, zamanlara göre takdir eder.

فَمَا حَكَمَ القضاء على الأشياءِ إِلَّا بِهَا.

İmdi kazâ-yı ilâhî eşyâ üzerine ancak eşyâ ile hükmetti. Ya'ni eşyâ ilm-i ilâhîde sübûtu hâlinde kendi nefislerinde, “ayn”larının ahvâlinden ne şey üzere sâbit olmuşlarsa, kazâ-yı ilâhî dahi o eşya üzeri- ne onların “ayn”larının verdiği ahvâl ve ahkâm ile hükmeder. Binâenaleyh Hak Teâlâ hiçbir ferd üzerine, hâriçten bir şey ile hükmetmez. Ancak o efrâdın her birisi, isti'dâd-ı zâtîsi hasebiyle Hakk'a bir hüküm i'tâ eder; ve Hakk'ın o hüküm ile kendi üzerine hükmetmesini, Hakk'ın üzerine hükmeyler. Misâl: Mi'mâr, bir binayı inşa ettiği sırada, döşeme ve kaplama tahta- larını, o tahtaların isti'dâdına göre intihâb eder. Döşeme tahtası, lisân-ı hâl ile mi'mâra: "Benim binânın kaplamasında isti'mâle salâhiyetim yoktur; sen beni, döşeme için isti'mâl et!” der. İşte bu tahtanın mi'mâr üzerine, kendi isti'dâdı hasebiyle, bir hükmüdür. Mi'mâr dahi tahtanın kendi üze- rine olan bu hükmünü kabûl ile, onun döşemede isti'mâline hükmeyler. Mi'mâr bu hükmü hâriçten almadı, belki tahtanın zâtından almış oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) varlıklar üzerine ancak varlıklar ile hükmetti. Yani, varlıklar ilâhî ilimde sübûtları (varlıklarının sabit olması) hâlinde, kendi özlerinde, sabit hakikatlerinin (ayn) hallerinden ne şey üzerine sabit olmuşlarsa, ilâhî kazâ da o varlıklar üzerine, onların sabit hakikatlerinin verdiği haller ve hükümler ile hükmeder. Bu sebeple Yüce Allah hiçbir fert üzerine, dışarıdan bir şey ile hükmetmez. Ancak o fertlerin her birisi, zâtî yatkınlığı (doğuştan gelen kabiliyeti) gereğince Hakk'a bir hüküm verir; ve Hakk'ın o hüküm ile kendisine hükmetmesini, Hakk'ın üzerine hükmeder. Örneğin: Bir mimâr, bir binayı inşa ettiği sırada, döşeme ve kaplama tahtalarını, o tahtaların yatkınlığına göre seçer. Döşeme tahtası, hâl diliyle mimâra: "Benim binanın kaplamasında kullanıma uygunluğum yoktur; sen beni, döşeme için kullan!" der. İşte bu, tahtanın mimâr üzerine, kendi yatkınlığı gereğince, bir hükmüdür. Mimâr da tahtanın kendisine olan bu hükmünü kabul ile, onun döşemede kullanılmasına hükmeder. Mimâr bu hükmü dışarıdan almadı, aksine tahtanın zâtından (özünden) almış oldu.

وهذا هو عَيْنُ سِرِّ القَدَرِ لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ .

Ve bu ayn-ı sırr-ı kaderdir. Buna ıttılâ”, “Müşâhid olduğu hâlde, kalbi olan ve ilkā-yı sem' eden kimseye mahsustur" (Kāf, 50/37). Ya'ni “kaza”nın eşyâ üzerine, yine eşyâ ile hükmetmesi keyfiyeti, halâyık üzerine hâkim olan ayn-ı sırr-ı kaderdir; ve bu sırr-ı kadere ıttıla', ancak mezâhirde envâr-ı Hakkı müşâhede edici olduğu hâlde, mezâhir-i hissiyye ve akliyyede Hak ile mütekallib kalbe mâlik bulunan ve nûr-i îmânla işiten kimseye mahsustur. Bu evsâfı hâiz olmayan sırr-ı kadere muttali' olamaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu, kader sırrının ta kendisidir. Buna vâkıf olmak, "Müşâhede ettiği hâlde, kalbi olan ve kulak veren kimseye mahsustur" (Kāf, 50/37) âyetinde belirtildiği gibidir. Yani, kazânın (Allah'ın küllî hükmünün) eşya üzerine, yine eşya ile hükmetmesi niteliği, yaratılmışlar üzerine hâkim olan kader sırrının ta kendisidir; ve bu kader sırrına vâkıf olmak, ancak tecellilerde (mezâhirde) Hakk'ın nurlarını müşâhede edici olduğu hâlde, duyusal ve akılsal tecellilerde Hak ile dönüşen bir kalbe sahip bulunan ve iman nuruyla işiten kimseye mahsustur. Bu vasıflara sahip olmayan kimse, kader sırrına vâkıf olamaz.

فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ .

"İmdi hüccet-i bâliğa Allah için sâbittir.” (En’âm, 6/149) Rûz-ı cezâda bu hüccet-i bâliğanın sûret-i sübûtu, âtîdeki suâl ve cevâb- dan anlaşılır. [14/4] Cenâb-ı Zülcelâl hazretleri: Ey kâfir ve âsî ve câhil kullarım! A'mâliniz hasebiyle sizin hakkınızda tertîb ettiğim cezâyı çekiniz! Ehl-i ikāb: Yâ Rab! Küfrü, isyânı ve cehli, ezelde sen bizim üzerimize takdîr ettin. Senin takdîrin ile bizden sâdır olan a'mâlden dolayı şimdi bizi muâheze etmen ve tâkatımızın hâricinde olan şeyi bizden taleb etmen hakkımızda zulüm olmaz mı? Cenâb-ı İzzet: Benim kazâ ve takdîrim ilmime tâbi'dir; ve ilmim dahi, isti'dâd-ı ma'lûmunuza tâbi'dir. Binâenaleyh siz ezelde bana dediniz ki: “Bizim isti'dâd-ı mahsusumuz budur; biz senden bu isti'dâdımıza göre hüküm isteriz." Ben de öylece hükmettim ve zâtınızda meknûn olan şey üzerine ifâza-i vücûd edip, o şeyi îcâd ve izhâr eyledim. Binâenaleyh sizden sâdır olan küfür ve isyân ve cehil, ancak sizin zâtınızda bilkuvve mevcûd olan şeydir. Ben yalnız ifâza-i vücûd edip, onları îcâd ile izhâr ettim. İmdi ben size zulmetmedim. Siz ancak kendi nefsinize zulmettiniz; ve sizin talebinizin hâricinde size bir şey vermedim. Ehl-i ikāb: Yâ Rab! Bizim zâtımıza o isti'dâdı veren kimdir? Ve ilm-i ilâhînde onu kim îcâd eyledi veyâ onu vaz'eden kimdir? Cenâb-ı İzzet: Maʼlûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd mec'ûl değildir. Zîrâ benim "ilm"im sıfat-ı zâtiyyemdir. Sıfât-ı ilâhiyyem ise, zât-ı Celîlü'ş-şânımla beraber kadîmdir; ve ezel-i âzâlde îcâd mesbûk değildir. Binâenaleyh îcâddan evvel bir şeyin îcâdı mevzû'-i bahs olamaz. Ben yalnız ilm-i ezel-i ilâhîmde olan şeye ifâza-i vücûd edip, onları kümm-i gaybdan sâha-i bürûza çıkardım. Onlar da ezeldeki hâlleri ve isti'dâdları üzere zâhir oldular. Kendi hâllerinin gayrısıyla zâhir olmaları için aslâ [14/5] cebir ve hükmetmedim. Yed-i feyyâzımda buhl yoktur. Siz istediniz, Ben de verdim. Ben fiilimden mes'ûl değilim, mes'ûl olan sizsiniz. Bu sûrette Allah için hüccet-i bâliğa sâbit olur. Çünkü bizim üzerimize O'nun hükmü, ilm ü hikmet-i ilâhiyyesi mûcibince ve zâtı muktezâsıyla-dır. Ve eşyanın “ayn”ları, hâl-i ademde, ne şey üzerine sâbit olmuş idiyseler, O'nun hükmü ancak o şey üzerinedir. Ve ayânın hâl-i ademde o hâl üzere sübûtları, gayr-ı mec'ûl olan isti’dâdâtına müsteniddir. لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Şimdi, kesin delil Allah için sabittir." (En'âm, 6/149) Kıyamet Günü'nde bu kesin delilin sabit oluş şekli, aşağıdaki soru ve cevaptan anlaşılır. Yüce Allah şöyle buyurur: Ey kâfir, âsî ve câhil kullarım! Amelleriniz sebebiyle sizin hakkınızda düzenlediğim cezayı çekiniz! Cehennemlikler derler ki: Ey Rabbimiz! Küfrü, isyanı ve cehaleti ezelde sen bizim üzerimize takdir ettin. Senin takdirin ile bizden sadır olan amellerden dolayı şimdi bizi hesaba çekmen ve gücümüzün dışında olan şeyi bizden talep etmen hakkımızda zulüm olmaz mı? Yüce Allah buyurur ki: Benim kazâ ve takdirim ilmime tabidir; ve benim ilmimin de, sizin bilinen yatkınlıklarınıza tabidir. Bu sebeple siz ezelde bana dediniz ki: "Bizim özel yatkınlığımız budur; biz senden bu yatkınlığımıza göre hüküm isteriz." Ben de öylece hükmettim ve zâtınızda gizli olan şey üzerine varlık bahşedip, o şeyi var ettim ve ortaya çıkardım. Bu sebeple sizden sadır olan küfür, isyan ve cehalet, ancak sizin zâtınızda potansiyel olarak mevcut olan şeydir. Ben yalnız varlık bahşedip, onları var etmekle ortaya çıkardım. Şimdi ben size zulmetmedim. Siz ancak kendi nefsinize zulmettiniz; ve sizin talebinizin dışında size bir şey vermedim. Cehennemlikler derler ki: Ey Rabbimiz! Bizim zâtımıza o yatkınlığı veren kimdir? Ve ilâhî ilminde onu kim var etti veya onu koyan kimdir? Yüce Allah buyurur ki: Ezelî bilgilerde olan yatkınlık kılınmış değildir. Çünkü benim "ilm"im zâtıma ait bir sıfattır. İlâhî sıfatlarım ise, yüce zâtımla beraber kadîmdir; ve ezel-i âzâlde var etme ile öncelenmiş değildir. Bu sebeple var etmeden evvel bir şeyin var edilmesi söz konusu olamaz. Ben yalnız ilâhî ezelî ilmîmde olan şeye varlık bahşedip, onları gayb hazinesinden zuhur alanına çıkardım. Onlar da ezeldeki hâlleri ve yatkınlıkları üzere ortaya çıktılar. Kendi hâllerinin dışıyla ortaya çıkmaları için asla zorlamadım ve hükmetmedim. Benim cömert elimde cimrilik yoktur. Siz istediniz, Ben de verdim. Ben fiilimden sorumlu değilim, sorumlu olan sizsiniz. Bu şekilde Allah için kesin delil sabit olur. Çünkü bizim üzerimize O'nun hükmü, ilim ve ilâhî hikmeti gereğince ve zâtının gerektirmesiyle-dir. Ve eşyanın "ayn"ları (tekil hakikatleri), yokluk hâlinde ne şey üzerine sabit olmuş idiyseler, O'nun hükmü ancak o şey üzerinedir. Ve aynların yokluk hâlinde o hâl üzere sabit oluşları, kılınmamış olan yatkınlıklarına dayanır. "O, yaptıklarından sorulmaz; onlar ise sorulurlar."

)Enbiya 21/23) [Allah işlediğinden mes'ûl değildir, onlar mes'ûl- dür.] âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfi bu hakîkate nazaran teemmül buyurulmak lâzımdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Enbiya 21/23) [Allah işlediğinden sorumlu değildir, onlar sorumludurlar.] âyet-i kerîmesinin yüce anlamı, bu hakikate göre düşünülmelidir.

## Suâl:

A'yân, hem hâl-i ademde bulunuyor ve hem de sâbit oluyorlar. Hâl-i ademde bulunan ve yok olan şey, nasıl sâbit olur? Çünkü sübût dediğimiz keyfiyet, mevcûdun şânıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sabit hakikatler, hem yokluk halinde bulunuyor hem de sabit oluyorlar. Yokluk halinde bulunan ve yok olan şey, nasıl sabit olur? Çünkü sübut dediğimiz nitelik, var olanın özelliğidir.

## Cevâb:

Buradaki “adem”den murad, adem-i mahz değildir. Zîrâ adem-i mahzdan hiçbir şey çıkmaz. Bilkuvve mevcûd olup, henüz bir libâs-ı taayyüne bürünmemiş olan bir şey dahi hâl-i ademdedir. Meselâ elimize bir erik çekirdeği aldık. Bunun içinde dallı budaklı bir erik ağacı olduğunu biliriz; ve bu ilmimizle, içinde böyle bir ağaç olduğuna hükmederiz. Hâlbuki ağaç meydanda yoktur; henüz hâl-i ademdedir; ve bu hâl-i ademle beraber çekirdeğin içindeki erik ağacı sabit olmuştur, ya'ni bilkuvve mevcûddur, bilfiil hâl-i ademdedir. Henüz libâs-ı taayyün iktisâ etmemiştir. İmdi biz bu hükmümüzü, o çekirdeğin hâricinden almadık; belki hâl-i ademde sübût bulduğu şeyden ahzeyledik. Bu keyfiyyet-i sübût dahi, çekirdeğin isti'dâdına müsteniddir. Zîrâ bu çekirdek kayısı, üzüm, hurma ve şeftali ve sâir meyvelerin çekirdeği değildir. İsti'dâd-ı zâtîsi ancak erik ağacı çıkmasına müsâiddir. Bilfarz bir bahçevan bu çekirdeği dikip terbiye etse ve içinden çıkan erik ağacı, sen niçin benim erik ağacı olduğuma hükmettin dese, bahçevan, senin hâl-i ademde sâbit olan “ayn”ın, ne hal üzerine idiyse, ona göre hükmettim cevabını verir. İşte eşyâ hakkındaki hükm-i ilâhî dahi, onların hâl-i ademde, “ayn”ları ne hâl üzere sâbit olmuş iseler, ona göredir. Sâbit oldukları hâl dahi [14/6] isti’dâdât-ı zâtiyyelerine merbûttur; ve isti'dâdât-ı zâtiyye gayr-ı mec'ûldür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Buradaki "adem"den (yokluktan) kasıt, mutlak yokluk değildir. Çünkü mutlak yokluktan hiçbir şey çıkmaz. Henüz bir taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünmemiş olan, ancak kuvve hâlinde (potansiyel olarak) var olan bir şey de yokluk hâlindedir. Örneğin, elimize bir erik çekirdeği aldık. Bunun içinde dallı budaklı bir erik ağacı olduğunu biliriz; ve bu bilgimizle, içinde böyle bir ağaç olduğuna hükmederiz. Hâlbuki ağaç ortada yoktur; henüz yokluk hâlindedir; ve bu yokluk hâliyle beraber çekirdeğin içindeki erik ağacı sabit olmuştur, yani kuvve hâlinde (potansiyel olarak) mevcuttur, fiilen yokluk hâlindedir. Henüz taayyün (belirginleşme) elbisesini giymemiştir. Şimdi biz bu hükmümüzü, o çekirdeğin dışından almadık; aksine yokluk hâlinde sübût (sabitlik) bulan şeyden aldık. Bu sübût (sabitlik) keyfiyeti (niteliği) de, çekirdeğin isti'dâdına (yatkınlığına) dayanır. Çünkü bu çekirdek kayısı, üzüm, hurma ve şeftali ve diğer meyvelerin çekirdeği değildir. Zâtî isti'dâdı (doğuştan gelen yatkınlığı) ancak erik ağacı çıkmasına müsaittir. Farz edelim ki bir bahçıvan bu çekirdeği dikip terbiye etse ve içinden çıkan erik ağacı, "Sen niçin benim erik ağacı olduğuma hükmettin?" dese, bahçıvan, "Senin yokluk hâlinde sabit olan 'ayn'ın (hakikatin), ne hâl üzere idiyse, ona göre hükmettim" cevabını verir. İşte eşya hakkındaki ilâhî hüküm de, onların yokluk hâlinde, 'ayn'ları (hakikatleri) ne hâl üzere sabit olmuş iseler, ona göredir. Sabit oldukları hâl de [14/6] zâtî isti'dâdlarına (doğuştan gelen yatkınlıklarına) bağlıdır; ve zâtî isti'dâdlar gayr-ı mec'ûldür (yapılmamış/verilmemiş, yani doğuştandır).

İmdi bu bahsin daha etraflı bir sûrette tavzîhi zımnında isti'dâd-ı gayr-1 mec'ûl hakkında tafsîlât i’tâsı münasib görülür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu bahsin daha etraflı bir şekilde açıklanması için, yapılmamış/verilmemiş istidat (doğuştan, kendiliğinden olan kabiliyet) hakkında ayrıntılı bilgi verilmesi uygun görülür.

## İsti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl:

Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin vücûd-ı mutlakı, mertebe-i ahadiyyette iken, kâffe-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyesi, zât-ı azîmüş-şânında mahfi ve kâmin idi; ve hiçbirisi diğerinden mümtâz değildi. İşte كُنتُ كُنْرًا مَخْفِيًّا [Ben mahfi bir hazîne idim.] hadîs-i kudsîsi bu mertebeyi beyân buyurur. Vaktâki esmâ-i ilâhiyye lisân-ı hâlleriyle kendilerinin, âstîn-i gaybdan sâha-i zuhûra çıkarılmalarını müsemmalarından taleb ettiler, Hak Sübhâ-nehû ve Teâlâ hazretleri kendi zâtı ile, kendi zâtında, kendi zâtına tecellî buyurmakla, o esmânın zılâli olan a'yân, ilm-i ilâhîde sâbit oldular. İşte bu mertebede esmâ, yekdîğerinden mümtâz oldu. Onların zılâli olan ayân dahi, o esmânın muktezâları ne ise, o hâl üzere sübût buldular. İşte o es-mânın muktezâları olan ahvâl, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdâtı oldu. Halbuki esmânın muktezâları olan ahvâlin hiçbirisi mec’ûl olmadığından, onların zılleri olan a'yân-ı sâbitenin isti’dâdâtı dahi mec'ûl değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce ve münezzeh olan Allah'ın mutlak varlığı, ahadiyyet mertebesindeyken, bütün ilahi sıfatları ve isimleri, O'nun yüce Zât'ında gizli ve saklıydı; ve hiçbirisi diğerinden ayrı değildi. İşte "كُنتُ كُنْرًا مَخْفِيًّا" [Ben gizli bir hazine idim.] kutsî hadisi bu mertebeyi açıklar. Ne zaman ki ilahi isimler, hâl dilleriyle, kendilerinin gayb perdesinden zuhur alanına çıkarılmasını müsemmalarından talep ettiler, Yüce ve münezzeh olan Allah, kendi Zât'ı ile, kendi Zât'ında, kendi Zât'ına tecelli buyurmakla, o isimlerin gölgeleri olan sabit hakikatler, ilahi ilimde sabit oldular. İşte bu mertebede isimler, birbirinden ayrı oldu. Onların gölgeleri olan sabit hakikatler de, o isimlerin gerektirdikleri ne ise, o hâl üzere sabit oldular. İşte o isimlerin gerektirdikleri haller, sabit hakikatlerin yatkınlıkları oldu. Halbuki isimlerin gerektirdikleri hallerin hiçbirisi kılınmış/yapılmış olmadığından, onların gölgeleri olan sabit hakikatlerin yatkınlıkları da kılınmış/yapılmış değildir.

Meselâ Dârr isminin muktezâsı zarar vermek ve Nâfi' isminin muk-tezâsı da nef' itâ eylemekdir; ve kezâ Mudill isminin muktezâsı dalâlet ve Hâdî isminin muktezâsı da hidâyettir. Bunların ilm-i ilâhîde sâbit olan "ayn”ları da, o isimlerin muktezâları olan zarar ve nef' ve dalâlet ve hidâyet hâlleri üzerine olur; ve onların isti'dâdât-ı zâtiyyeleri de bu hâllerden ibâret bulunur. İmdi bu âlem-i şehîdetteki eşyanın hakîkatleri, işte bu ayân-ı sâbitedir. Bu a'yân, ilm-i ilâhîde ne hâl üzere sâbit olmuş ve isti’dâdları neyi iktizâ eylemişse, Hakk'ın hükmü ona göredir. Ey birâder-i can-berâber! Bu kıyl ü kāllerin cümlesi tekābül-i esmâdan-dır. Vücûd-ı hakîkî ise ancak müsemmâ olan Hakk'ındır; halkın vücudu ortada bir bahânedir. Nitekim Fass-ı Yaʼkūbînin şerhinde misâl ile tavzîh edilmiş idi. Ve belki halkın vücûdu dahi Hakk'ın olup, suâl ve cevâb ken-disinden yine kendisine vâki' olur. Hemen Cenâb-ı Zülcelâl hazretleri bu fakîri ve taleb eden kâffe-i ihvânı vehm-i enâniyyetten halás ve zevk-i fenâ ile kâm-yâb buyursun, âmin! Bi-hürmeti-Seyyidi'l-mürselîn. Mesnevî: ما نبودیم و تقاضامان نبود لطف تو ناگفته ما میشنود [Biz yok idik ve takāzâmız da yok idi. Sen'in lutfun bizim söylenmemi-şimizi işitir idi.] 414 Ve kezâ Cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) buyurur: بكمال بود عشقم از ازل که آفریدی نه زمین بدو نه گردون که دعای من شنیدی نه خوری بدو نه ماهی نه سری بد و کلاهی که مرا برای عشقت از گزیدگان گزیدی [İlâhî, benim aşkım a❜yân-ı sâbite mertebesinden beri kemâlinde idi. Ne arz vardı, ne de eflâk var idi. Benim talebimi işitir idin. Ne bir güneş var idi, ne de bir ay! Ne bir baş ve ne de bir külâh var idi ki, sen beni aşkın için seçilmişler içinden seçtin.] 415 [14/7] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, "Dârr" isminin gereği zarar vermek, "Nâfi'" isminin gereği de fayda vermektir; aynı şekilde "Mudill" isminin gereği sapıklık, "Hâdî" isminin gereği de hidayettir. Bunların ilâhî ilimde sabit olan tekil hakikatleri de, o isimlerin gerektirdiği zarar ve fayda ve sapıklık ve hidayet hâlleri üzerine olur; ve onların zâtî yatkınlıkları da bu hâllerden ibaret bulunur. Şimdi, bu görünen âlemdeki eşyanın hakikatleri, işte bu sabit hakikatlerdir. Bu sabit hakikatler, ilâhî ilimde ne hâl üzere sabit olmuş ve yatkınlıkları neyi gerektirmişse, Hakk'ın hükmü ona göredir. Ey can yoldaşı kardeş! Bu sözlerin hepsi isimlerin karşılıklı oluşundan kaynaklanır. Hakiki varlık ise ancak müsemmâ olan Hakk'ındır; halkın varlığı ortada bir bahanedir. Nasıl ki Yakup Fassı'nın şerhinde örnekle açıklanmıştı. Aksine, halkın varlığı dahi Hakk'ın olup, soru ve cevap kendisinden yine kendisine meydana gelir. Hemen Cenâb-ı Zülcelâl hazretleri bu fakiri ve talep eden bütün kardeşleri benlik vehminden kurtarsın ve fenâ zevkiyle mutlu kılsın, âmin! Seyyidü'l-mürselîn hürmetine. Mesnevî: "ما نبودیم و تقاضامان نبود لطف تو ناگفته ما میشنود" [Biz yok idik ve talebimiz de yok idi. Senin lütfun bizim söylenmemişimizi işitirdi.] Ve aynı şekilde Cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) buyurur: "بکمال بود عشقم از ازل که آفریدی نه زمین بدو نه گردون که دعای من شنیدی نه خوری بدو نه ماهی نه سری بد و کلاهی که مرا برای عشقت از گزیدگان گزیدی" [İlâhî, benim aşkım sabit hakikatler mertebesinden beri kemâlinde idi. Ne yer vardı, ne de gök vardı ki, benim talebimi işitirdin. Ne bir güneş vardı, ne de bir ay! Ne bir baş ve ne de bir külâh vardı ki, sen beni aşkın için seçilmişler içinden seçtin.]

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinde şuûnât-ı zâtiyye denilen bir takım niseb ve taayyünât-ı ilmiyye vardır ki bunlar mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup ezelen ve ebeden münezzehdirler. Ve hâriçte vücûdları olmayıp yalnız Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite denilen hakikatlerdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyenin sûretleridir. İmdi bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül oldukları gibi, Hak Teâlâ'nın kendisi üzerine hükmettiği sırr-ı kader de bunlara tâbi'dir. Zirâ sırr-ı kader, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin ahvâlini ve merâtibini ve ezmine-i muhtelifede âlem-i kevn ve fesâdda zuhûrlarını ve iktizâ-i zâtiyyelerini ve isti'dâd-ı zâtîlerini ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûllerini ve âsâr-ı rûhâniyyelerini ve kesâfet-i tenlerini ve kuvâlarını ve mekrlerini ve bilcümle kendilerine ârız olan umûru ezelen ve ebeden tafsîl eden hükm-i külli-i icmâlîdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite, sırr-ı kaderin tafsîli olan hükm-i küllîye tâbi'dir. Ve bu hükm-i küllî, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîlerine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtîler de zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyeye tâbi'dir. İmdi bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül oldukları gibi, Hak Teâlâ'nın kendisi üzerine hükmettiği sırr-ı kader de bunlara tâbi'dir. Zirâ sırr-ı kader, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin ahvâlini ve merâtibini ve ezmine-i muhtelifede âlem-i kevn ve fesâdda zuhûrlarını ve iktizâ-i zâtiyyelerini ve isti'dâd-ı zâtîlerini ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûllerini ve âsâr-ı rûhâniyyelerini ve kesâfet-i tenlerini ve kuvâlarını ve mekrlerini ve bilcümle kendilerine ârız olan umûru ezelen ve ebeden tafsîl eden hükm-i külli-i icmâlîdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite, sırr-ı kaderin tafsîli olan hükm-i küllîye tâbi'dir. Ve bu hükm-i küllî, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîlerine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtîler de zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyeye tâbi'dir.

فالحاكم في التَّحْقِيقِ تَابِعٌ لِعَيْنِ المَسأَلةِ الَّتِي يَحْكُم فيها بما تقتضيه ذاتها،

فالمحكوم عليه بما هو فيه حاكم على الحاكم أن يَحْكُم عليه بذلك.

Böyle olunca hâkim, hakîkatte mes'elenin "ayn"ına tabi'dir ki, o mes'elenin zâtının iktizâ ettiği şeyle onda hükmeder. İmdi mahkû- mün-aleyh kendisinde olan şeyle hâkim üzerine hâkimdir ki, kendi üzerine bununla hükmeyleye. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca hâkim, hakikatte meselenin tekil hakikatine tabidir ki, o meselenin zâtının gerektirdiği şeyle onda hükmeder. Şimdi, hakkında hüküm verilen, kendisinde olan şeyle hâkim üzerine hâkimdir ki, kendisine bununla hükmetsin.

Ya'ni hâkim-i Hakîm olan Allah Teâlâ hazretlerinin bir şey üzerine kazâsı ve onu takdîr eylemesi, ancak o şeyin muktezâ-yı kābiliyyetine gö- redir. Binâenaleyh hâkim hükmünde, mahkûmün-aleyh olan şeyin taleb-i isti'dâdına tabi'dir. Ya'ni mahkûmün-aleyhin kābiliyet ve isti'dâdı hâkime der ki: “Benim kābiliyet ve isti'dâdımın muktezâsı budur. Hakkımda bu muktezâya göre senden hüküm isterim.” Hâkim dahi ona göre hükmeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, hükmeden ve hikmet sahibi olan Yüce Allah'ın bir şey üzerine kazâsı ve onu takdir etmesi, ancak o şeyin kabiliyetinin gerektirdiğine göredir. Bu sebeple, hükmeden, hakkında hüküm verilen şeyin istidat talebine tabidir. Yani, hakkında hüküm verilen şeyin kabiliyeti ve istidadı hükmedene der ki: "Benim kabiliyetimin ve istidadımın gerektirdiği budur. Hakkımda bu gerekliliğe göre senden hüküm isterim." Hükmeden de ona göre hükmeder.

فكل حاكم محكوم عليه بما حكم به وفيه، كان الحاكم مَنْ كان.

İmdi hâkim, kim olursa olsun, her hâkim hükmeylediği şeyle ve hük- meylediği şeyde mahkûmün-aleyhdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, hâkim, kim olursa olsun, her hâkim hükmettiği şeyle ve hükmettiği şeyde kendisine hükmedilendir.

Ya'ni hâkim ister Hak olsun, ister halk olsun, bir şeyle ve bir şeyde hük- mettiği vakit, ancak o şeyin zâtının ve hakîkatinin muktezâsı ne ise, ona göre hükmeder. İşte hâkim bu hükmettiği şeyle mahkûmün-aleyhdir. Zîrâ mahkûm, hâkime der ki: "Benim hâlimin muktezâsı budur. Sen benim hakkımda şu hüküm ile hâkim ol!” Binâenaleyh mahkûm vereceği hüküm ile evvelâ hâkimi mahkûmün-aleyh kılar. Hâkim dahi bu sûretle mahkû- mün-aleyh olduktan sonra hükmünü verir; ve hakkında bu hüküm lâhik olan dahi sâniyen mahkûmün-aleyh olur. Hükm-i Hak böyle olduğu gibi, hükm-i enbiyâ ve selâtîn ve mahkeme hâkimlerinin hükmü dahi böyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani hükmeden ister Hak olsun, ister halk olsun, bir şeyle ve bir şeyde hükmettiği zaman, ancak o şeyin zâtının ve hakikatinin gerektirdiği ne ise, ona göre hükmeder. İşte hükmeden, bu hükmettiği şeyle mahkûmün-aleyhdir (hükmedilenin hükmüne tâbi olandır). Çünkü mahkûm (hükmedilen), hükmedene der ki: "Benim hâlimin gerektirdiği budur. Sen benim hakkımda şu hüküm ile hükmet!" Bu sebeple mahkûm, vereceği hüküm ile öncelikle hükmedeni mahkûmün-aleyh kılar. Hükmeden de bu şekilde mahkûmün-aleyh olduktan sonra hükmünü verir; ve hakkında bu hüküm lâhik olan (ulaşan) da ikinci olarak mahkûmün-aleyh olur. Hakk'ın hükmü böyle olduğu gibi, peygamberlerin ve sultanların ve mahkeme hâkimlerinin hükmü de böyledir.

فَتَحَقَّق هذه المسألة، فإنَّ القدر ما جُهِلَ إِلا لِشِدَّةِ ظهوره، فَلَمْ يُعْرَفْ وَكَثُرَ

فيه الطَّلَبُ والإِلْحَاحُ.

İmdi bu mes'eleyi tahkîk et! Zîrâ sırr-ı kader, ancak şiddet-i zuhûrun- dan dolayı mechûl oldu. Ve enbiyâdan onun hakkında taleb ve ilhâh kesretle vâki' olduğu hâlde, sırr-ı kader bilinmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu meseleyi tahkik et! Çünkü kader sırrı, ancak zuhûrunun şiddetinden dolayı bilinmez oldu. Ve peygamberlerden onun hakkında çokça talep ve ısrar vâki olduğu hâlde, kader sırrı bilinmedi.

Sırr-ı kaderin şiddet-i zuhûru budur ki: Hakk'ın emri ve hükmü olma- dıkça, bir şey vâki' olmaz ve Hakk'ın hükmü dahi ancak mahkûmün-aleyh olan şeyin zâtı ne vech ile hükmetmiş ise, o şey hakkında ona göre lâhik olur. Ve bu hakîkatin mechûl olması ehl-i irfân indindeki mechûliyettir. Yoksa erbâb-ı cehl ve tuğyân burada kāle bile alınmaz. Onlar أُولَئِكَ كَالْأَنَّعَام بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'raf, 7/179) [İşte onlar hayvânât-ı ehliyye gibidirler ve belki onlardan daha şaşkındırlar.] vasfıyla mevsûf insan sûretinde bir sürü hay- vânâttan ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kader sırrının ortaya çıkışının şiddeti şudur ki: Hakk'ın emri ve hükmü olmadıkça, hiçbir şey meydana gelmez ve Hakk'ın hükmü de ancak, kendisine hükmedilen şeyin zâtı ne şekilde hükmetmiş ise, o şey hakkında ona göre gerçekleşir. Ve bu hakikatin bilinmez olması, irfan ehli (bilgi ve hikmet sahibi kişiler) nezdindeki bilinmezliktir. Yoksa cehalet ve azgınlık sahipleri burada dikkate bile alınmaz. Onlar أُولَئِكَ كَالْأَنَّعَام بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'raf, 7/179) [İşte onlar evcil hayvanlar gibidirler, aksine onlardan daha şaşkındırlar.] vasfıyla nitelenmiş, insan suretinde bir sürü hayvandan ibarettir.

Ve bu sırr-ı kader hakkında enbiyâdan onun ıttılâına kesretle taleb ve ilhâhın sebebi budur ki: Umûmu da'vete me'mûr olan enbiyâ, halktan ba'zı- larının hidâyete kābiliyeti olup, ba'zılarının olmadığını bildiklerinden, hi- dâyete ehliyeti olanları görüp da'vet etmek ve ehliyeti olmayanlar hakkında beyhûde zahmet ve meşakkat çekmemek için sırr-ı kadere ıttılâı [14/8] taleb ederler. Velâkin mücâzât-ı ibâd, onların a'mâllerine ve enbiyâya itaât ve is- yânlarına ve îmân ve küfürlerine mukābil cârî olduğundan; ve bu iki fırkanın birbirinden ayrılması ve zâtında saâdete kābiliyeti olan kimselerin, da'vet-i enbiyâya icâbeti sebebiyle, saâdeti zâhir olarak mesrûr olacak şeyle cezâ olun- ması; ve zâtında şekāveti muzmer olan kimselerin, enbiyâya inkârları hase- biyle, bâtınlarındaki şekāvetleri zâhir olarak nâhoş şeyle mücâzât kılınması muktezî bulunduğundan, kendilerine emr-i da'vette fütûr gelmemek için, enbiyâ (a.s.) hîn-i da'vette sırr-ı kaderden muhtecib oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu kader sırrı hakkında peygamberlerden (a.s.) onu öğrenmek için çokça talep ve ısrarın sebebi şudur: Genel olarak davetle görevli olan peygamberler, halktan bazılarının hidayete kabiliyeti olup bazılarının olmadığını bildiklerinden, hidayete ehliyeti olanları görüp davet etmek ve ehliyeti olmayanlar hakkında boş yere zahmet ve meşakkat çekmemek için kader sırrını öğrenmeyi talep ederler. Velakin kulların cezalandırılması, onların amellerine ve peygamberlere itaat ve isyanlarına, iman ve küfürlerine karşılık olarak cereyan ettiğinden; ve bu iki grubun birbirinden ayrılması ve zâtında saadete kabiliyeti olan kimselerin, peygamberlerin davetine icabeti sebebiyle, saadeti ortaya çıkarak sevinilecek şeyle cezalandırılması; ve zâtında şekaveti (mutsuzluğu) gizli olan kimselerin, peygamberleri inkârları sebebiyle, bâtınlarındaki şekavetleri ortaya çıkarak nahoş şeyle cezalandırılması gerekli bulunduğundan, kendilerine davet emrinde bir gevşeklik gelmemesi için, peygamberler (a.s.) davet anında kader sırrından gizlenmiş oldular.

واعْلَمْ أَنَّ الرُّسُلَ صلواتُ اللهِ عليهم من حَيْثُ هُمْ رُسُلٌ لا من حيث هُمْ

أولياء وعارفونَ على مَرَاتِبَ ما هي عليه أُمَمُهُم، فما عِندَهـم مـن العِلمِ الَّذي

أُرْسِلُوا به إلا قَدْرَ ما تَحْتَاجُ إليه أُمَّةُ ذلك الرسول، لا زَائِدٌ ولا ناقص.

Ma'lûm olsun ki, rusül (salavâtullâhi aleyhim), evliyâ ve ârifîn olduk- ları haysiyetle değil, rusül oldukları haysiyetle, ümmetlerinin bulun- dukları hâl merâtibi üzeredir. Binâenaleyh rusül indinde, irsâl olun- dukları ilimden, ancak ümmetlerinin bila-ziyâde ve lâ-noksan muhtâc oldukları şey kadar vardır. Ya'ni resûllerin resûl oldukları cihetten, ilm-i irsâldeki mertebeleri, üm- metlerinin merâtibi ve îmân ve i'tikādâtı ve ilim ve maârif ve isti'dâdâtı üzeredir. Binâenaleyh her birisinin ümmeti, ulûmdan ne mikdâra muhtâc ise, ilm-i risâlete müteallik olarak onların indindeki şey dahi, o mikdârdan zâid ve nâkıs değildir. İmdi maʼlûm olsun ki rusül (a.s.) için üç cihet vardır: Birincisi: Cihet-i risâlet olup, bu cihetle ümmetlerinin umûr-i uhre- viyye ve dünyeviyyelerinin salâhını mûcib olan ahkâm-ı ilâhiyyeyi deruhte ederek onlara teblîğ ederler; ve bu ahkâm ümmetlerinin ihtiyacından ziyâ- de ve noksan değildir. İkincisi: Cihet-i velâyet olup, onların sıfât-ı Hak'ta sıfatlarıyla ve zât-ı Hak'ta zâtlarıyla fânî olmaları ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin kemâlâtı, is- ti'dâd-ı zâtîleri ve kābiliyyât-ı külliyyeleri sebebiyle onlarda zâhir olması için, o rusülün fenâ-fillâh merâtibidir. Rusül-i kirâm bu cihetten ümmet- lerinin hakāyıkı merâtibi üzerine değildir. Üçüncüsü: Cihet-i nübüvvet olup enbiyâdan her birisi isti'dâd-ı aslîsi ve kābiliyyet-i zâtîsi hasebiyle ma'rifet-i ilâhiyyeden merzûk olduğu kadar, Allah Teâlâdan ihbâr eder;416 ve bu cihet, cihet-i velâyetin zâhiri ve cihet-i velâyet bunun bâtınıdır. [14/9] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, resuller (Allah'ın salâtı onların üzerine olsun), evliya ve ârif olmaları itibarıyla değil, resul olmaları itibarıyla, ümmetlerinin bulundukları hâl mertebeleri üzeredir. Bu sebeple resuller nezdinde, kendilerine gönderildikleri ilimden, ancak ümmetlerinin fazlasız ve eksiksiz muhtaç oldukları şey kadar vardır. Yani resullerin resul oldukları cihetten, risalet ilmindeki mertebeleri, ümmetlerinin mertebeleri ve iman ve itikatları ve ilim ve marifetleri ve yatkınlıkları üzeredir. Bu sebeple her birinin ümmeti, ilimlerden ne miktara muhtaç ise, risalet ilmine ilişkin olarak onların nezdindeki şey de, o miktardan fazla ve eksik değildir. Şimdi bilinmeli ki resuller (a.s.) için üç cihet vardır: Birincisi: Risalet ciheti olup, bu cihetle ümmetlerinin uhrevî ve dünyevî işlerinin salâhını (düzelmesini) gerektiren ilahi hükümleri üstlenerek onlara tebliğ ederler; ve bu hükümler ümmetlerinin ihtiyacından fazla ve eksik değildir. İkincisi: Velayet ciheti olup, onların Hak'ın sıfatlarında sıfatlarıyla ve Hak'ın zâtında zâtlarıyla fani olmaları ve ilahi isim ve sıfatların kemalatının, zâtî yatkınlıkları ve küllî kabiliyetleri sebebiyle onlarda zuhur etmesi için, o resullerin fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebeleridir. Kerim resuller bu cihetten ümmetlerinin hakikatleri mertebeleri üzerine değildir. Üçüncüsü: Nübüvvet ciheti olup, peygamberlerden her birisi aslî yatkınlığı ve zâtî kabiliyeti gereğince ilahi marifetten rızıklandırıldığı kadar, Yüce Allah'tan haber verir; ve bu cihet, velayet cihetinin zahiri (görünen yüzü) ve velayet ciheti bunun batınıdır (iç yüzüdür).

والأُمَمُ مُتَفَاضِلَةٌ يَزِيدُ بعضُها على بعضٍ، فَيَتَفَاضَلُ الرُّسُلُ عليهمُ السَّلامُ في

علم الإِرْسَالِ بِتَفَاضُلِ أُمَمِها، وهو قوله تعالى: ﴿تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ

عَلَى بَعْضٍ، كما هُمْ أيضًا فيما يَرْجِعُ إلى ذَوَاتِهم عليهم السلام من العُلُومِ

والأحكامِ مُتَفَاضِلُونَ بِحَسَبِ اسْتِعْدَادَاتِهم، وهو قوله: ﴿وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ

النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ .

Hâlbuki ümmetler mütefâzıledir. Ba'zısı ba'zısı üzerine ziyâde olur. Rusül (a.s.) dahi ümmetlerinin tefâzulu hasebiyle, ilm-i irsâlde mü- tefâzile olur. O tefâzul da Hak Teâlânın تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بعض )Bakara 2/253) [Bu resûllerin ba'zısını baʼzısı üzerine tafdîl et- tik.] kavlindeki tefâzuldur. Ve kezâ rusül, ulûm ve ahkâmdan zâtla- rına râci' olan şeyde isti'dâdları hasebiyle mütefâzıldırlar. O tefâzul dahi Hak Teâlânın وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ )Isra 17/55) [Biz enbiyânın ba'zısını baʼzısı üzerine tafdîl ettik.] kavlindeki tefâzuldur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki ümmetler birbirinden üstündür. Bazısı bazısı üzerine daha üstün olur. Resuller (a.s.) dahi ümmetlerinin üstünlüğü sebebiyle, irsal (peygamberlik görevi) ilminde birbirinden üstün olurlar. O üstünlük de Yüce Allah'ın "تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ" (Bakara 2/253) [Bu resullerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık.] kavlindeki üstünlüktür. Aynı şekilde resuller, ilimler ve hükümlerden zâtlarına ait olan şeyde isti'dâdları (kabiliyetleri) sebebiyle birbirinden üstündürler. O üstünlük dahi Yüce Allah'ın "وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ" (İsra 17/55) [Biz nebilerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık.] kavlindeki üstünlüktür.

Ya'ni ümem, ulûm ve maârif ve akāid ve isti'dâdâtta ve kabûlde yek- dîğerinden farklıdır. Bazılarının bazılarına rüchânı ve fazlı vardır. Ve her bir resûl ancak ümmetinin kābiliyeti ve isti'dâdlarının talebi üzerine irsâl olundu. Binâenaleyh resûlün onlara teklîfi ancak kendilerinin vüs'at-ı is- ti'dâdları derecesinde vâki' olur. Ve bir ümmetin isti'dâdâtta ümem-i sâire üzerine fazlı ne kadar ise, o ümmete irsâl olunan resûl (a.s.)ın rusül-i sâire üzerine ilm-i risâletteki fazlı da o kadardır. Hak Teâlâ hazretleri bu fazlı تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ )Bakara/253) [Bu resûllerin bazısını baʼzısı üzerine tafdîl ettik.] kavliyle beyân buyurmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ümmetler, ilimlerde, irfanlarda, inançlarda ve yatkınlıklarda ve kabullerde birbirinden farklıdır. Bazılarının bazılarına üstünlüğü ve fazileti vardır. Ve her bir resûl ancak ümmetinin kabiliyeti ve yatkınlıklarının talebi üzerine gönderildi. Bu sebeple resûlün onlara teklifi ancak kendilerinin yatkınlıklarının genişliği derecesinde meydana gelir. Ve bir ümmetin yatkınlıklarda diğer ümmetler üzerine fazileti ne kadar ise, o ümmete gönderilen resûlün (a.s.) diğer resûller üzerine risâlet ilminde olan fazileti de o kadardır. Yüce Allah hazretleri bu fazileti "تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ" (Bakara/253) [Bu resûllerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık.] sözüyle beyan buyurmuştur.

Ve kezâ enbiyâ, merâtib-i nübüvvette, a'yân-ı sabitelerinin isti'dâdâtı muktezâsınca ulûm ve ahkâm ve maârifde yekdîğeri üzerine tafazzul eder- ler. Çünkü nübüvvet velâyetin zâhiri ve velâyet nübüvvetin bâtını oldu- ğundan, onların nübüvvetteki tefâzulları, velâyetteki tefâzulları hasebiy- ledir. Ve onların velâyetteki tefâzulları ise, ilm-i ilâhîde, mazhar oldukları esmâ hasebiyle a'yân-ı sâbitelerinin vüs'at ve şümülüne göredir. Bu tefâzul, evvelki tefâzuldan başka olup, Hak Teâlâ hazretleri bunu وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ )İsra 17/55) [Biz enbiyânın baʼzısını baʼzısı üzerine tafdîl ettik.] kavliyle beyân buyurmuştur. Binâenaleyh bu tefâzul, onların isti'dâ- dât-ı gayr-ı mec'ûllerine râci' olup, velâyetleri cihetiyle olan tefâzuldür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde peygamberler, nübüvvet mertebelerinde, sabit hakikatlerinin yatkınlıklarının gerektirmesiyle ilimlerde, hükümlerde ve marifetlerde birbirleri üzerine üstünlük sağlarlar. Çünkü nübüvvet velâyetin (Allah dostluğunun) zâhiri (görünen yüzü) ve velâyet nübüvvetin bâtını (iç yüzü) olduğundan, onların nübüvvetteki üstünlükleri, velâyetteki üstünlükleri sebebiyledir. Onların velâyetteki üstünlükleri ise, ilâhî ilimde, mazhar oldukları (tecelli ettiği) isimler sebebiyle sabit hakikatlerinin genişliğine ve kapsamına göredir. Bu üstünlük, önceki üstünlükten başka olup, Yüce Allah hazretleri bunu "وَ لَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ" (İsra 17/55) [Biz peygamberlerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık.] kavliyle beyan buyurmuştur. Bu sebeple bu üstünlük, onların yapılmamış/verilmemiş istidatlarına (doğuştan gelen kabiliyetlerine) râci' olup, velâyetleri cihetiyle olan üstünlüktür.

وقال تعالى في حقِّ الخلق: ﴿وَاللَّهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِ،

والرِّزْقُ منه ما هو رُوحَانِي كالعلوم وحِسّي كالأغْذِيَةِ، وما يُنَزِّلُـه الـحـق إلا

Ve Hak Teâlâ halk hakkında وَاللَّهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِ (Nahl 16/71) ya'ni "Hak Teâlâ rızıkta, ba'zınızı baʼzınız üzerine tafdîl eyle- di" buyurdu; ve hâlbuki rızk ulûm gibi rûhânî ve ağdiye gibi hissîdir. [14/10] Ve Hak Teâlâ rızkı kader-i ma'lûm ile tenzîl eder; ve kader-i ma'lûm halkın taleb ettiği istihkāktır. Zîrâ “Allah Teâlâ her şeye onun halkını i'tâ eyledi” (Tâhâ, 20/50). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Yüce Allah, yaratılmışlar hakkında "Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı." (Nahl 16/71) buyurdu; oysa rızık, ilimler gibi ruhanî ve gıdalar gibi maddîdir. Ve Yüce Allah rızkı bilinen kader ile indirir; bilinen kader ise yaratılmışların talep ettiği hak edişlerdir. Çünkü "Allah Teâlâ her şeye yaratılışını/halkını verdi." (Tâhâ, 20/50).

بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ، وهو الاستحقاقُ الَّذي يَطْلُبُه الخَلقُ، فَإِنَّ اللَّهَ أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ

خَلْقَهُ .

Ya'ni Hak Teâlâ, umûmen halk hakkında "Hak Teâlâ rızk hususunda baʼzınızı bazınız üzere tafdîl eyledi" (Nahl, 16/71) buyurdu. Ve rızkın baʼzısı ulûm-i ilâhiyye gibi rûhânî ve maʼnevî; ve bazısı envå-ı gıdâ ve taâm gibi hissî ve sûrîdir. Ve halkın taleb eylediği istihkāklarından ibaret olan bu rızkı, Cenâb-ı Hak ancak kader-i ma'lûm ile inzâl eyler. Ma'lûmdur ki, ilm-i ilâhîde her şey, ayn-ı sâbitesinin isti’dâd-ı aslîsi hasebiyle Hak'tan bir hüküm ister. İşte isti'dâdının muktezâsı mûcibince o şey hakkında kazâ olunan hüküm, “kader-i ma'lûm”dur. İmdi o şey, kazâ olunan hükmün halkını ve kisve-i vücûdu iktisâsı indinde kader-i ma'lûm üzere bulunan müstahak olduğu rızkını Haktan taleb eder. Hak Teâlâ da ona inzâl eyler. Eşyanın ayn-ı sâbitelerindeki isti'dâd mütefâvit olduğundan, bu tefâvüt-i isti'dâdât muktezâsınca, kader-i malûm ile nâzil olan rızıklarda dahi tefâ- vüt vardır. Binâenaleyh bu rızık sâhiblerinin arasında da tefâvüt zâhir olur. "Cenâb-ı Hak ise her şeye hakkını itâ eyledi” (Tâhâ, 20/50); ya'ni ezelde ilm-i ilâhîde her şey ne hüküm taleb etmiş ise, o hükmü ve müstahak olduğu şeyi Allah Teâlâ defa-i vâhidede ona verdi. Velâkin hazret-i vü- cûda dâhil olduktan sonra semâvât ve arz hazînelerinden gıdâ-yı sûrîyi; ve semâvât-ı hakāyık ve ervâh ile arz-ı nüfûs ve eşbâh hazînelerinden dahi gıdâ-yı rûhânîyi tedrîc ile tenzîl buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, genel olarak insanlar hakkında "Yüce Allah rızık hususunda bazınızı bazınız üzerine üstün kıldı" (Nahl, 16/71) buyurdu. Ve rızkın bazısı ilahi ilimler gibi ruhani ve manevi; bazısı da gıda ve yiyecek türleri gibi hissi ve zahiridir. Ve insanların talep ettiği, hak edişlerinden ibaret olan bu rızkı, Cenâb-ı Hak ancak bilinen kader ile indirir. Bilinmelidir ki, ilahi ilimde her şey, sabit hakikatinin asli yatkınlığı gereğince Hak'tan bir hüküm ister. İşte yatkınlığının gerektirdiği üzere o şey hakkında hükmedilen kazâ, "bilinen kader"dir. Şimdi o şey, hükmedilen kazânın yaratılışını ve varlık elbisesini giymesi anında, bilinen kader üzere bulunan hak ettiği rızkını Hak'tan talep eder. Yüce Allah da ona indirir. Eşyanın sabit hakikatlerindeki yatkınlık farklı olduğundan, bu yatkınlık farklılıklarının gereğince, bilinen kader ile inen rızıklarda da farklılık vardır. Bu sebeple bu rızık sahiplerinin arasında da farklılık ortaya çıkar. "Cenâb-ı Hak ise her şeye hakkını verdi" (Tâhâ, 20/50); yani öncesiz olarak ilahi ilimde her şey ne hüküm talep etmiş ise, o hükmü ve hak ettiği şeyi Allah Teâlâ bir defada ona verdi. Ancak varlık âlemine dahil olduktan sonra gökler ve yer hazinelerinden zahiri gıdayı; ve hakikatler ve ruhlar gökleri ile nefisler ve bedenler yeri hazinelerinden de ruhani gıdayı tedricen indirdi.

فَيُنَزِّلُ بِقَدْرِ ما يشاء، وما يشاءُ إلا ما عَلِمَ فَحَكَمَ به، وما عَلِمَ كما قُلْنَاه إلا

بما أعطاه المعلوم من نفسه .

İmdi Hak Teâlâ, her şeye meşiyyeti taalluk ettiği kadar, rızk tenzîl eder; ve meşiyyeti dahi bildiği ve ilmi mûcibince ezelde hükmeyle- dığı şeye taalluk eyledi. Ve bundan evvel dediğimiz gibi Hak Teâlâ ma'lûmu ancak, o ma'lûmun kendi nefsinden Hakk'a i'tâ ettiği şeyle bildi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah, her şeye meşiyyeti (dilemesi) ne kadar ilişikse, o kadar rızık indirir; ve meşiyyeti de bildiği ve ilminin gereğince öncesiz olarak hükmettiği şeye ilişiktir. Ve bundan önce dediğimiz gibi, Yüce Allah, malûmu (bilineni) ancak o malûmun kendi nefsinden Hakk'a verdiği şeyle bildi.

Ya'ni Fass-ı Ya'kūbîde Şeyh (r.a.) “Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de maʼlûma tâbi'dir” buyurmuş; ve bu fassın ibtidâsında dahi “Allâhın eşyâda hükmü, eşyâda olan ilminin haddi üzeredir" demişti. Şimdi de [14/11] bu hükmünün tenzîl-i erzâk husûsunda dahi cereyânını beyân buyuruyor. فالتَّوْقِيتُ في الأصلِ لِلْمَعْلُومِ، والقَضَاءُ والعِلمُ والإرادةُ والمَشِيئَةُ تَابِعٌ لِلْقَدَرِ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Yakup Fassı'nda Şeyh (r.a.) "Hakk'ın iradesi ilmine, ilmi de ma'lûma (bilinen şeye) tâbidir" buyurmuş; ve bu fassın başlangıcında dahi "Allah'ın eşyadaki hükmü, eşyada olan ilminin sınırı üzeredir" demişti. Şimdi de [14/11] bu hükmünün rızıkların indirilmesi hususunda dahi cereyanını (geçerli olduğunu) beyan buyuruyor. فالتَّوْقِيتُ في الأصلِ لِلْمَعْلُومِ، والقَضَاءُ والعِلمُ والإرادةُ والمَشِيئَةُ تَابِعٌ لِلْقَدَرِ.

İmdi tevkît asılda “maʼlûm” içindir; ve ilim ve irâde ve meşiyyet ka- dere tâbi'dir. Ya'ni ilm-i ilâhîde eşyanın “ayn”larında olan şeyin vakt-i muayyen ile tevkîti, asılda ve hakîkatte isti'dâdıyla o tevkîti taleb eden ayn-ı sabite-i ma'lûme içindir. Zîrâ her bir ayn-ı sâbitenin kendi ahvâlinden her bir hâlin vakt-i muayyende ve zamân-ı mahsusta taayyününü taleb, onun mukte- zayât-ı zâtiyyesindendir. Binâenaleyh kazâ ve kader ve irâde ve meşiyyet, ilm-i ilâhîye; ve ilm-i ilâhî de “kader-i ma'lûm” olan ayn-ı sâbiteye tâbi'dir. Meselâ yetmiş sene ömrü olan bir kimsenin doğduğu günden vefâtına kadar olan yediği taâm kendisine def'aten gelmemiş, belki evkāt-ı muayyenede tedrîcen nâzil ol- muştur. Ve kezâ ondan sudûr eden ef'âl-i hasene ve kabîhanın mecmûu dahi birdenbire zuhûr etmeyip, vakit vakit peydâ olmuştur. Ve kezâ ondaki ilim ve marifet dahi def'aten nâzil olmayıp yevmen-fe-yevmen ve ânen- fe-ânen ale't-tedrîc peyda olmuştur. Velhâsıl hîn-i vefâtına kadar sûrî ve maʼnevî erzâktan her ne vakit ne mikdâr gelmiş ise, hep ezelde ilm-i Hak'ta malûm olan ayn-ı sâbitesinin lisân-ı istiʼdâdıyla taleb ettiği vakit ve mik- dâra göre nazil olmuştur. Rubâî: مشروح در آن صحیفه اسرار ازل حق کرده باحکام کتاب تو عمل ای عین تو نسخه کتاب اول احکام قدر چو بود در وی مدرج Tercüme: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, zaman belirleme aslen "bilinen" içindir; ilim, irâde ve meşiyyet (Allah'ın dilemesi) kadere tâbidir. Yani, ilâhî ilimde eşyanın "ayn"larında (hakikatlerinde) olan şeyin belirli bir vakitle zamanının belirlenmesi, aslen ve hakikaten, kendi istidâdıyla o zaman belirlemesini talep eden bilinen sabit hakikat içindir. Çünkü her bir sabit hakikatin kendi hallerinden her bir halin belirli bir vakitte ve özel bir zamanda taayyününü (belirlenmesini) talep etmesi, onun zâtî gerekliliklerindendir. Bu sebeple kazâ, kader, irâde ve meşiyyet, ilâhî ilme; ilâhî ilim de "bilinen kader" olan sabit hakikate tâbidir. Örneğin, yetmiş sene ömrü olan bir kimsenin doğduğu günden vefatına kadar yediği yemek kendisine bir defada gelmemiş, aksine belirli vakitlerde tedricen (aşamalı olarak) inmiştir. Aynı şekilde, ondan sâdır olan (ortaya çıkan) iyi ve kötü fiillerin tamamı da birdenbire zuhûr etmeyip, vakit vakit peydâ olmuştur. Aynı şekilde, ondaki ilim ve marifet de bir defada nâzil olmayıp (inmeyip) günden güne ve an be an tedricen peydâ olmuştur. Sözün özü, vefatına kadar sûri (maddî) ve manevî rızıklardan her ne vakit ne miktar gelmiş ise, hepsi ezelde Hak'ın ilminde malûm olan sabit hakikatinin istidat diliyle talep ettiği vakit ve miktara göre nâzil olmuştur. Rubâî: مشروح در آن صحیفه اسرار ازل حق کرده باحکام کتاب تو عمل ای عین تو نسخه کتاب اول احکام قدر چو بود در وی مدرج Tercüme:

“Aynın ki senin oldu kitâb-ı evvel Meşrûhdur o kitâbda esrâr-ı ezel Ahkâm-ı kader çünki yazılmış onda İşte o kitabın ile Hak etti amel”417 [14/12] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Senin olan ilk kitapta, ezel sırları açıklanmıştır. Çünkü kader hükümleri o kitapta yazılmıştır. İşte Hak Teâlâ, o kitabın ile amel etti.

فسر القدر من أَجَلَّ العُلوم، وما يُفَهّمه الله تعالى إلا لِمَنِ اخْتَصَّه بالمعرفة

التَّامَّةِ، فالعِلْمُ به يُعْطِي الرَّاحَةَ الكُلِّيَّةَ للعالم به، ويُعْطِي العَذاب الأليم للعالم

به أيضًا، فهو يُعْطِي النَّقِيضَيْنِ.

Böyle olunca sırr-ı kader ulûmun ecell ve aʼzamındandır; ve Allah Teâlâ onu ancak ma'rifet-i tâmmeye muhtass kıldığı kimseye tefhîm eder. Sırr-ı kaderi bilmek, onu bilen kimseye râhat-ı külliyyeyi i'tâ eder; ve yine onu bilen kimseye azâb-ı elîmi i'tâ eyler. Şu hâlde ilm-i kader sahibine iki nakîzi i'tâ eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca kader sırrı, ilimlerin en yücesi ve en büyüğündendir; ve Yüce Allah onu ancak tam bir marifete (Allah bilgisine) özgü kıldığı kimseye bildirir. Kader sırrını bilmek, onu bilen kimseye tam bir rahatlık verir; ve yine onu bilen kimseye acı veren azabı verir. Şu hâlde kader ilmi, sahibine iki zıt şeyi verir.

Sırr-ı kader ilminin sahibine râhat-ı kâmile îrâs etmesinin sebebi budur ki: Böyle bir kimse kendisine gelen şeyin, ancak ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesi Hakk'a ne itâ etmiş ise, kazâ-yı sabıkta Hakk'ın takdîr buyurduğu şey ol- duğunu ve ezelen kendisinin hakîkati, ayn-ı sâbitesi Hakk'a ne vermiş ise tahallüf ve ebeden tagayyür ve tahavvül etmeyeceğini bilir. Binâenaleyh kendisi için makdûr olan şeyin arkasında koşmak zahmetinden kurtulur; ve makdûr olmayan şeyin ne kadar arkasında koşulsa boş olduğunu bile- rek, onu talebden vazgeçer. Ve eğer husûlü mukadder olan şeyin talebiyle meşrût olarak takdîr olunduğunu bilirse, talebde icmâl eder, külfet etmez. Meselâ çekirdeği dikip sulamadan ağaç çıkıp meyve bitmeyeceğini bildi- ği için, bunları yapar. Zîrâ ağacın meyve vermesi talebe meşrûtan takdîr buyurulmuştur. Fakat bu icrââtında külfet etmez; eğer mukadder ise, bu kadar taleble ağaç çıkıp meyve verir; eğer değilse, çekirdek mahvolur. Ve sâhibi bu sırra vakıf olduğundan “Niçin olmadı?” diye elem çekmez. Cü- helâ ise böyle değildir. Bir emelin husûlü için, bin esbâba teşebbüs eder; hiçbirisi müsmir olmaz. Nihâyet bu taab-ı taleble ölür gider. Bunun her gün binlerce numûnesi meşhûd olduğu hâlde, yine teyakkuz hâsıl olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kader sırrı ilminin sahibine tam bir rahatlık vermesinin sebebi şudur ki: Böyle bir kimse, kendisine gelen şeyin, ancak ilâhî ilimde sabit hakikati (ayn-ı sâbitesi) Hakk'a ne vermiş ise, öncesiz kazâda Hakk'ın takdir buyurduğu şey olduğunu ve öncesiz olarak kendisinin hakikati, sabit hakikati Hakk'a ne vermiş ise, bunun değişmeyeceğini ve sonsuza dek başkalaşmayacağını bilir. Bu sebeple kendisi için takdir edilmiş olan şeyin arkasından koşma zahmetinden kurtulur; ve takdir edilmemiş olan şeyin ne kadar arkasından koşulsa boş olduğunu bilerek, onu istemekten vazgeçer. Ve eğer gerçekleşmesi mukadder olan şeyin, istemekle şartlı olarak takdir edildiğini bilirse, istemekte özetler, zahmet etmez. Örneğin, çekirdeği dikip sulamadan ağaç çıkıp meyve vermeyeceğini bildiği için, bunları yapar. Çünkü ağacın meyve vermesi, istemeye şartlı olarak takdir buyurulmuştur. Fakat bu icraatında zahmet etmez; eğer mukadder ise, bu kadar istemekle ağaç çıkıp meyve verir; eğer değilse, çekirdek mahvolur. Ve sahibi bu sırra vakıf olduğundan "Niçin olmadı?" diye elem çekmez. Cahiller ise böyle değildir. Bir emelin gerçekleşmesi için, bin sebebe teşebbüs eder; hiçbirisi sonuç vermez. Nihayet bu isteme yorgunluğuyla ölür gider. Bunun her gün binlerce örneği görülmekte olduğu hâlde, yine uyanıklık hâsıl olmaz.

Sırr-ı kaderi bilmek, sâhibine bu sûretle râhat-ı tâmme i'tâ ettiği gibi, bu ilim, râhatın nakîzi olan azâb-ı elîmi de îrâs eder. Bunun sebebi dahi budur ki: Bu ilmin sahibi ba'zı a'yânın isti'dâdında mükemmeliyet müşâhede edip, bu isti'dâdlarıyla dünyâda ve âhirette envâ'-i fezâil [14/13] ve kemâlâta ehliyetlerini ve hâlbuki her kemâl-i insânî ve ilâhînin zuhûruna kendisinde isti'dâd-ı zâtî olmadığı için, ubûdiyet ve mazhariyet kemâlinde nâkıs olduğunu bilir. İşte bu ilmi sebebiyle isti'dâd-ı zâtîsinin noksânından müteellim ve bu kemâlâta mütehassir olur. Ve ba'zan îfâsına isti'dâdı olmadığı bir şeyle emrolunduğunu görüp, ıztırâba düşer. Maahâzâ bu kimsenin hâli, sırr-ı kaderden mahcûb olan kimseden daha iyidir; ve rızâ-yı Hakk'a daha yakındır. Bu îzâhâttan anlaşılıyor ki, sırr-ı kadere vukūf, hem râhat ve hem de elem îrâs eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kader sırrını bilmek, sahibine bu şekilde tam bir rahatlık verdiği gibi, bu ilim, rahatlığın zıddı olan acı verici azabı da doğurur. Bunun sebebi de şudur ki: Bu ilmin sahibi, bazı sabit hakikatlerin yatkınlığında mükemmellik görüp, bu yatkınlıklarıyla dünyada ve ahirette çeşitli faziletlere ve kemallere ehil olduklarını ve hâlbuki her insânî ve ilâhî kemalin zuhuruna kendisinde zâtî yatkınlık olmadığı için, kulluk ve mazhariyet kemalinde eksik olduğunu bilir. İşte bu ilmi sebebiyle zâtî yatkınlığının noksanlığından acı çeker ve bu kemallere hasret duyar. Ve bazen yapmaya yatkınlığı olmadığı bir şeyle emrolunduğunu görüp, ızdıraba düşer. Bununla birlikte bu kimsenin hâli, kader sırrından mahrum olan kimseden daha iyidir; ve Hakk'ın rızasına daha yakındır. Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, kader sırrına vâkıf olmak, hem rahatlık hem de elem doğurur.

وبه وصف الحقُّ نفسه بالغَضَب والرضا.

Ve o sebebden dolayı, Hak Teâlâ nefsini gazab ve rızâ ile vasfeyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve o sebepten dolayı, Yüce Allah kendisini gazap ve rıza ile vasıflandırdı.

Ya'ni sırr-ı kader ilminin iki nakîzi i'tâ eylemesi sebebiyle Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsini وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ (Fetih, 48/6) [Allah onlara gazab etti.] âyet-i kerîmesi mûcibince “gazab” ile ve رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ (Mâide, 5/119) [Allah onlardan râzı oldu.] âyet-i kerîmesi mûcibince dahi “rızâ” ile vasfetti. Gazab ve rızânın sırr-ı kader ilmine taallukunun sırrı budur ki: Gazab-ı ilâhî, bir şeyin kemâl ve saâdete adem-i kābiliyyetinden veyâ noksân-ı kābiliyyetinden nâşî, o şeye terettüb eder. Ve gazab ile olan hükm-i ilâhî ilme ve ilim de ma'lûma tâbi'dir; ve ma'lûm olan ayn-ı sâbite dahi adem-i kābiliyyetle Hakk'a gazabı i'tâ eder; ve Hak da onun gazaba müstahak olduğunu bilir. Ve kezâ rızâ-yı ilâhî dahi bir şeyin saâdet ve kemâle kābiliyetinden ve kabûl-i rahmete isti'dâdından nâşî, o şeye terettüb eder; ve rızâ ile olan hükm-i ilâhî ilme ve ilim de ayn-ı sâbite-i ma'lûma tâbi'dir. Ma'lûm olan o şeyin ayn-ı sâbitesi de kabûl-i rahmete ve feyz ve inâyete kābiliyeti ve saâdet ve kemâli muktezî olan a'mâl ve ahlâk ve ulûma isti'dâdı ile Hakk'a rızâyı i'tâ eder; ve Hak da onun rızâya istihkākını bilip, onun hakkında rızâ-yı ilâhîsiyle hükmeyler. İşte gazab ve rızâ bu sûretle sırr-ı kader ilmine müteallik olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, kader sırrı ilminin iki zıt durumu vermesi sebebiyle Yüce Allah, kendisini "Allah onlara gazap etti." (Fetih, 48/6) ayet-i kerimesi gereğince "gazap" ile ve "Allah onlardan razı oldu." (Mâide, 5/119) ayet-i kerimesi gereğince de "rızâ" ile vasıflandırdı. Gazap ve rızânın kader sırrı ilmine ilişkin olmasının sırrı şudur: İlahi gazap, bir şeyin kemale ve saadete kabiliyetinin olmamasından veya kabiliyetinin noksan olmasından dolayı o şeye terettüp eder (sonuç olarak ortaya çıkar). Ve gazap ile olan ilahi hüküm ilme, ilim de maluma (bilinen şeye) tabidir; ve malum olan sabit hakikat de kabiliyetinin olmamasıyla Hakk'a gazabı verir; ve Hak da onun gazaba müstahak olduğunu bilir. Ve aynı şekilde ilahi rızâ da bir şeyin saadet ve kemale kabiliyetinden ve rahmeti kabul etmeye yatkınlığından dolayı o şeye terettüp eder; ve rızâ ile olan ilahi hüküm ilme, ilim de malum olan sabit hakikate tabidir. Malum olan o şeyin sabit hakikati de rahmeti ve feyzi ve inayeti kabul etmeye kabiliyeti ve saadeti ve kemali gerektiren amellere ve ahlaka ve ilimlere yatkınlığı ile Hakk'a rızâyı verir; ve Hak da onun rızâya müstahak olduğunu bilip, onun hakkında ilahi rızâsıyla hükmeder. İşte gazap ve rızâ bu şekilde kader sırrı ilmine ilişkin olur.

## Misâl

Bir muallimin on talebesi olup, onlara ta'lîm ile meşgül olsa; ve bu talebeden bilfarz beşi, muallimin murâdını, isti'dâd ve zekâları hasebiyle sür'atle anlayarak, eser-i ta'lîm onlarda muallimin dil-hâhı vech ile zâhir olsa, o muallim hoşnûd ve râzı olup, onlara iltifat ve mükâfât ile tecellî eyler. Fakat diğer beş talebe adem-i isti’dâd ve gabâvetleri hasebiyle murâd-ı muallimi anlamayıp, mâlâyanî ile meşgūl olsalar, muallim, eser-i ta'lîmin onlarda hüsn-i te'sîr hâsıl etmediğini görerek gazab edip, onlara huşûnet gösterir; ve mücâzât ile mütecellî olur. Şu kadar ki, mücâzâtın tevâlîsi onlardaki adem-i isti'dâdın tebeddülünü mûcib olmayacağından, muallim ne yapsa boş olduğunu görüp, nihâyet onların hâline merhamet eder. Binâenâleyh muallimi [14/14] râzı veyâ gazûb kılan, ancak bu talebenin isti'dâdı olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir öğretmenin on öğrencisi olup, onlara eğitim vermekle meşgul olsa; ve bu öğrencilerden farz edelim ki beşi, öğretmenin isteğini, yatkınlıkları ve zekâları sebebiyle hızla anlayarak, eğitimin eseri onlarda öğretmenin istediği şekilde ortaya çıksa, o öğretmen hoşnut ve razı olup, onlara iltifat ve mükâfat ile tecelli eder. Fakat diğer beş öğrenci, yatkınlıklarının olmayışı ve anlayışsızlıkları sebebiyle öğretmenin isteğini anlamayıp, boş şeylerle meşgul olsalar, öğretmen, eğitimin eserinin onlarda güzel bir etki meydana getirmediğini görerek gazap eder, onlara sertlik gösterir; ve cezalandırma ile tecelli eder. Şu kadar var ki, cezalandırmanın devamı onlardaki yatkınlık yokluğunun değişmesini gerektirmeyeceğinden, öğretmen ne yapsa boş olduğunu görüp, nihayet onların hâline merhamet eder. Bu sebeple öğretmeni razı veya gazaplı kılan, ancak bu öğrencilerin yatkınlığı olmuş olur.

وبه تَقَابَلَتِ الأسماء الإلهيَّةُ.

Ve o sebeble esmâ-i ilâhiyye mütekābil oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve o sebeple ilâhî isimler karşılıklı oldu.

Esmâ-i ilâhiyye, ilm-i ilâhîde eşyânın ayân-ı sâbitesi hasebiyle müteayyin olur. Ve a'yândan baʼzısının isti'dâd-ı zâtîsi hasebiyle kemâlâta kābiliyeti olduğundan, menba’-ı feyz-i vücûddan, Latîf ve Cemîl ve Mün'im ve Hâdî gibi esmâ-i cemâliyyeyi taleb eder; ve bunların mezâhiri olur. Ve bu esmâ-i cemâliyye âlem-i şehîdette dahi onlarda kemâliyle zâhir olup, kendi hazînelerindeki ahkâm ve âsârı dünyâda ve âhirette, bunlarda izhâr ederler. Ve bu esmânın füyûzât ve tecelliyâtı dâimen ve ebeden bu mezâhir-i kābile ve a'yân-ı mukbile üzerine vâriddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlâhî isimler, ilâhî ilimde eşyanın sabit hakikatleri (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) sebebiyle belirlenir. Ve sabit hakikatlerden bazısının zâtî yatkınlığı (doğuştan gelen kabiliyeti) sebebiyle kemâlâta (olgunluklara) kabiliyeti olduğundan, varlık feyzinin kaynağından, Latîf (lütufkâr), Cemîl (güzel), Mün'im (nimet veren) ve Hâdî (doğru yolu gösteren) gibi cemâlî (güzellik ifade eden) isimleri talep eder; ve bunların mazharları (tecelli yerleri) olur. Ve bu cemâlî isimler, görünen âlemde dahi onlarda kemâliyle (tam olarak) ortaya çıkar ve kendi hazinelerindeki hükümleri ve eserleri dünyada ve ahirette, bunlarda gösterirler. Ve bu isimlerin feyizleri ve tecellileri (yansımaları) daima ve ebediyen bu kabul edici mazharlar (tecelli yerleri) ve yönelen sabit hakikatler üzerine vârid olur (gelir).

Ve a'yândan ba'zısı, adem-i istiʼdâd-ı aslîsi hasebiyle, Kahhâr ve Celîl ve Müntakim ve Mudill gibi esmâ-i celâliyyeyi taleb eder; ve bunların mezâhiri olur. Ve bu esmâ-i celâliyye, âsâr ve ahkâmını dünyâda ve âhirette bunlarda izhâr etmekten zâil olmaz. Binâenaleyh esmâ-i mütekābilenin ilm-i ilâhîde taayyünü ve hazret-i şehîdette rubûbiyetle zuhûru, ya'ni onları kendi muktezâlarıyla terbiye etmesi, ayân-ı malûmeye Hakk'ın taalluk-ı ilmi hasebiyledir. Şu hâlde esmânın tekabülü sırr-ı kader ilminden münbais olmuş oldu. Yoksa ayândan kat'-ı nazar olundukta esmâ-i ilâhiyye, zât-ı ahadiyyette tavr-ı vâhid üzerinedir; ve zâtın “ayn”ı olup, birbirinden ayrılmış değildir; ve tekābülden kemâl-i tenezzüh üzerinedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve sabit hakikatlerden bazısı, asıl/özsel yatkınlığının yokluğu sebebiyle, Kahhâr, Celîl, Müntakim ve Mudill gibi celâlî isimleri talep eder; ve bunların zuhur yerleri olur. Ve bu celâlî isimler, eserlerini ve hükümlerini dünyada ve ahirette bunlarda ortaya koymaktan geri kalmaz. Bu sebeple, karşıt isimlerin ilâhî ilimde belirlenmesi ve şehâdet âleminde rubûbiyetle zuhur etmesi, yani onları kendi gereklilikleriyle terbiye etmesi, bilinen sabit hakikatlere Hakk'ın ilminin ilişmesi sebebiyledir. Şu halde isimlerin karşılıklı olması, kader sırrı ilminden kaynaklanmış oldu. Yoksa sabit hakikatlerden bağımsız düşünüldüğünde, ilâhî isimler, ahadiyet zâtında tek bir tavır üzerinedir; ve zâtın tekil hakikati olup, birbirinden ayrılmış değildir; ve karşıtlıktan tam bir arınmışlık üzerinedir.

فحقيقةٌ واحدةٌ تَحْكُم في الموجودِ المُطْلَقِ والمَوجودِ المُقَيَّدِ، لا يُمْكِنُ

أن يكون شيءٌ أَتَمَّ منها ولا أَقْوَى ولا أَعْظَمَ لِعُمُومِ حُكْمِها المُتَعَدِّي وغير

المُتَعَدِّي .

Böyle olunca mevcûd-i mutlakta ve mevcûd-i mukayyedde bir hakî- kat hükmeder; ve hükmü, müteaddî ve gayr-ı müteaddî olarak âmm olduğu için, ondan etemm ve akvâ ve aʼzam bir şey olmak mümkin değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, mutlak varlıkta ve kayıtlı varlıkta bir hakikat hükmeder; ve onun hükmü, geçişli ve geçişsiz olarak genel olduğu için, ondan daha tam, daha güçlü ve daha büyük bir şey olması imkânsızdır.

Ya'ni hakîkat-i vâhide olan sırr-ı kader [14/15] her bir “ayn”ın, isti'dâ- dında ve kabiliyetinde olan şey ile hakkında hükmetmesine, îcâdları in- dinde mevcûd-i mutlakta, ya'ni vücûd-ı Hak'ta hükmeyler. Ve kezâ cemî'-i halâyıkın ayân-ı sâbiteleri, ne hâl üzere idiyseler, onların muktezâları üzere olmalarına mevcûd-i mukayyedde, ya'ni âlem-i hiss ve şehîdette hükme- der. Zîrâ ayân-ı kevniyyeden her bir “ayn” için zât, sıfat, isim, na't, halk ve fiil ile vücûdda zuhûr, ancak onların ademde sâbit olan hâllerinin muk- tezâsı üzerine mümkin olur. Ve sırr-ı kader hakîkatinden etemm ve akvâ ve aʼzam bir şey yoktur. Çünkü onun hükmü müteaddî ve gayr-ı müteaddî olarak umûmîdir; ve cemî-i eşyayı muhîttir. Şöyle ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani tek bir hakikat olan kader sırrı, her bir tekil hakikatin (ayn) kendi yatkınlığında ve kabiliyetinde olan şey ile ilgili olarak kendisi hakkında hükmetmesine, yaratılışları nezdinde mutlak varlıkta, yani Hakk'ın varlığında hükmeder. Aynı şekilde, bütün yaratılmışların sabit hakikatleri (a'yân-ı sâbite) hangi hâl üzere idiyse, onların gerektirdikleri üzere olmalarına mukayyed varlıkta, yani duyular ve şehadet âleminde hükmeder. Çünkü oluş âlemindeki her bir tekil hakikat (ayn) için zât, sıfat, isim, nitelik, yaratılış ve fiil ile varlıkta ortaya çıkış, ancak onların yoklukta sabit olan hâllerinin gerektirdiği üzere mümkün olur. Kader sırrı hakikatinden daha tam, daha güçlü ve daha yüce bir şey yoktur. Çünkü onun hükmü, müteaddî (geçişli) ve gayr-ı müteaddî (geçişsiz) olarak geneldir; ve bütün eşyayı kuşatır. Şöyle ki:

## A'yâna nisbetle hükm-i müteaddî ve gayr-ı müteaddî:

A'yân-ı vücûdiyyeye, ya'ni âlem-i şehîdetteki eşyâ-yı müteayyineye göre "hükm-i müteaddî”, o eşyânın birbirine te'sîri vaktinde fiil ve infiâl ve ta'lîm ve taallüm ve muhabbet ve adâvet gibi şeylerdir. Ve “hükm-i gayr-ı müteaddî" ise, o eşyânın kendi vücûdlarına muhtass olan kemâlât ve sıfât ve havâss ve ahlâk-ı marzıyye ve ilim ve cehil ve heyet ve şekil gibi şeylerdir ki, bunlar o a'yânın kendi nefislerinde kalıp, âhire tecavüz etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varlıkların sabit hakikatlerine, yani görünen âlemdeki belirli şeylere göre "geçişli hüküm", o şeylerin birbirine tesir ettiği zamandaki fiil ve edilgenlik, öğretme ve öğrenme, sevgi ve düşmanlık gibi şeylerdir. "Geçişsiz hüküm" ise, o şeylerin kendi varlıklarına özgü olan kemaller, sıfatlar, özellikler, beğenilen ahlaklar, ilim ve cehalet, heyet ve şekil gibi şeylerdir ki, bunlar o sabit hakikatlerin kendi içlerinde kalır, başkasına geçmez.

Ve a'yân-ı sâbiteye göre “hükm-i müteaddî", isti'dâd-ı zâtiyyeleriyle bu a'yândan Hakk'a olan hükümdür ki, bu hüküm, a'yân-ı sâbiteden Hakk'a müteaddî olur, ya'ni tecavüz eyler. [14/16] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve sabit hakikatlere göre "geçişli hüküm", bu hakikatlerden Hakk'a, kendi zâtî yatkınlıklarıyla olan hükümdür ki, bu hüküm, sabit hakikatlerden Hakk'a geçer, yani aşar.

Ve "hükm-i gayr-ı müteaddî" ise, a'yânın kendi zâtları üzerine, yine kendilerinin hükmüdür. Zîrâ bir şeye ancak o şeyin kendi zâtının itâ et- tiği şeyle hükmolunur. Binâenaleyh bir şey kendi zâtı ve vücûdu üzerine kendisi bir hüküm ile hükmedince, o hüküm bittabi' gayra tecavüz etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "geçişli olmayan hüküm" ise, sabit hakikatlerin kendi zâtları üzerine, yine kendilerinin hükmüdür. Çünkü bir şeye ancak o şeyin kendi zâtının itaat ettiği şeyle hükmolunur. Bu sebeple bir şey kendi zâtı ve varlığı üzerine kendisi bir hüküm ile hükmedince, o hüküm doğal olarak başkasına geçmez.

## Hakk'a nisbetle hükm-i müteaddî ve gayr-ı müteaddî:

Hakk'a nisbetle “hükm-i müteaddî", a'yân-ı sabitenin ilm-i ilâhî-de zuhûru indinde ve bade'l-vücûd, âlem-i şehîdette onlarda zâhir olan Hakk'ın te'sîri ve hükmüdür. Zîrâ Hakk'ın hükmü her ne kadar a'yânın Hakk'a i'tâ ettikleri hükümden ibâret ise de, gerek hâl-i ademde ve gerek bade'l-vücûd onlara tecavüz eyler. Ve "hükm-i gayr-ı müteaddî” dahi, vücûd-ı mutlakın hükmüdür. Zîrâ o hüküm yine kendisine rücû' ettiğinden, gayra taaddîsi ve tecavüzü yoktur; ve çünkü gayr yoktur. “Gayr” dediğimiz, Hakk'ın niseb-i zâtiyyesidir. Meselâ vâhid, hakîkat-i ahadiyyesinde, nısfiyet ve sülüsiyet ve rub'iyet ve ilh. nisbetleri câmi'dir. Bunlar ancak niseb-i zâtiyyedir. Onun ahadiyetinden hâriç değildir. İmdi bu îzâhâttan anlaşılır ki, sırr-ı kader gerek vücûd-ı mutlak ve gerek vücûd-ı mukayyed hakkında hükmeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak Teâlâ'ya nispetle "hükm-i müteaddî" (geçişli hüküm), sabit hakikatlerin ilâhî ilimde ortaya çıkışı anında ve var olduktan sonra, şehâdet âleminde onlarda görünen Hakk'ın tesiri ve hükmüdür. Çünkü Hakk'ın hükmü her ne kadar sabit hakikatlerin Hak Teâlâ'ya verdikleri hükümden ibaret olsa da, gerek yokluk halinde gerekse var olduktan sonra onlara geçer. "Hükm-i gayr-ı müteaddî" (geçişsiz hüküm) ise mutlak varlığın hükmüdür. Çünkü o hüküm yine kendisine döner, bu sebeple başkasına geçişi ve tecavüzü yoktur; ve çünkü başkası yoktur. "Başkası" dediğimiz, Hakk'ın zâta ait bağıntılarıdır. Örneğin bir, ahadiyet hakikatinde, yarımlık ve üçte birlik ve dörtte birlik ve benzeri bağıntıları kapsar. Bunlar ancak zâta ait bağıntılardır. Onun ahadiyetinden dışarıda değildir. Şimdi bu açıklamalardan anlaşılır ki, kader sırrı gerek mutlak varlık gerekse kayıtlı varlık hakkında hükmeder.

وَلَمَّا كانت الأنبياءُ صَلَوَاتُ اللهِ عليهم لا تَأْخُذُ علومها إلا من وَحْيِ الخاص

الإلهي، فَقُلُوبُهم سَاذِجَةٌ من النَّظَرِ العَقْلِيِّ لِعِلْمِهِم بِقُصُورِ العَقْلِ من حيثُ

نَظَرُه الفِكْرِيُّ، عن إدراك الأمور على ما هي عليه.

Vaktâki enbiyâ (salavâtullâhi aleyhim) ilimlerini, ancak vahy-i hâss-ı ilâhî tarîkiyle ahzettiler, [14/17] nazar-ı fikrîsi cihetinden, umûru hakîkati üzere idrâk etmekten aklın kāsır olduğunu bildiklerinden, onların kalbleri nazar-ı aklîden sâzicedir. Ya'ni enbiyâ hazarâtı ilimlerini melek vâsıtasıyla cânib-i Hak'tan aldıkları vakit, aklın nazar-ı fikrîsi ile hakîkati idrâk edemeyeceğini bildikleri için, nazar-ı aklîlerini isti'mâl etmediler. Onların kalbleri bu nazar-ı aklîden sâde ve sâfî bir hâldedir. Melek vâsıtasıyla aldıkları ihbârât-ı ilâhiyyeyi ümmetlerine aynen tebliğ ettiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Vaktâki (ne zaman ki) peygamberler (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) ilimlerini ancak ilâhî özel vahiy yoluyla aldılar, [14/17] düşünsel bakış açısı yönünden, işleri hakikati üzere idrak etmekten aklın yetersiz olduğunu bildiklerinden, onların kalpleri akla dayalı düşünceden arınmıştır. Yani peygamberler ilimlerini melek vasıtasıyla Hak tarafından aldıkları zaman, aklın düşünsel bakış açısıyla hakikati idrak edemeyeceğini bildikleri için, akla dayalı düşüncelerini kullanmadılar. Onların kalpleri bu akla dayalı düşünceden sade ve saf bir hâldedir. Melek vasıtasıyla aldıkları ilâhî haberleri ümmetlerine aynen tebliğ ettiler.

والإخبار أيضًا يَقْصُرُ عن إدراك ما لا يُنَالُ إلا بالشَّوْقِ .

Ve kezâ ancak zevk ile nâil olunan şeyin idrâkinden ihbâr dahi kā- sırdır. Ya'ni cânib-i Hak'tan kendisine melek vâsıtasıyla ihbâr vâki' olan resûl ile nebî dahi, ihbâr hâricinde olup, ancak zevk ile vusûl ve ıttıla' mümkin bulunan şeyin idrâkinden kāsırdır. Nitekim Resûl (a.s.) emr-i ilâhî ile وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ )Ahkāf, 46/9) [Ben Allâhü Zülcelâl hazretlerinin benim ve sizin hakkınızda ne işleyeceğini bilmem; ben bana vahyolunan şey ne ise, ancak ona ittiba' ederim.] buyurdu. Ve kendisinin vahy-i ilâhîye tabi' olduğunu ve vahy-i ilâhî ile hâsıl olan ilmi isbât etti. Ve vahy-i ilâhîden hâriç olan şeyin idrâkini kendisinden nefyey- ledi. Zîrâ vahy-i ilâhîye tebaiyet, nübüvvet ve risâletin hasâisindendir. Ve vesâit olmaksızın hâsıl olan zevk-i ilâhî ve keşf-i rabbânî tarîkiyle, hakāyık-ı ilmiyye ve a'yân-ı sâbiteye ıttıla', hasâis-i nübüvvetten değildir. Binâena- leyh mahza zevk ile idrâk olunan sırr-ı kaderden ve a'yân-ı sâbitenin hâl-i ademde sâbit olan suver-i ilmiyyesinden ihbâr husûsunda, resûl ile nebînin lisânı, risâlet ve nübüvvet cihetinden kāsırdır. Çünkü hîn-i da'vette onların "sırr-ı kader"den muhtecib olmaları lâzımdır. Ve resûl için sırr-ı kadere ıt- tılâ' lâzım geldikde, ona vech-i hâssıyla ve velâyetiyle muttali' olur. [14/18] Zîrâ o makāmda vesâit kalkar; ve nübüvvet ve risâlet dahi muzmahil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve aynı şekilde, ancak zevk (doğrudan deneyim) ile elde edilen şeyin idrakinden haber vermek de yetersizdir. Yani, Hak tarafından kendisine melek aracılığıyla haber verilen resûl (elçi peygamber) ve nebî (peygamber) dahi, haber verme dışında olup, ancak zevk ile ulaşılması ve öğrenilmesi mümkün bulunan şeyin idrakinden yetersizdir. Nitekim Resûl (a.s.) ilâhî emir ile: "وَ مَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَ لَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ" (Ahkâf, 46/9) [Ben Yüce Allah'ın benim ve sizin hakkınızda ne işleyeceğini bilmem; ben bana vahyolunan şey ne ise, ancak ona uyarım.] buyurdu. Ve kendisinin ilâhî vahye tâbi olduğunu ve ilâhî vahiy ile hâsıl olan ilmi ispat etti. Ve ilâhî vahiyden hariç olan şeyin idrakini kendisinden nefyetti (reddetti). Çünkü ilâhî vahye tâbiyet, nübüvvet ve risâletin (peygamberlik ve elçilik görevinin) özelliklerindendir. Ve aracılar olmaksızın hâsıl olan ilâhî zevk ve rabbânî keşif (ilâhî ilham) yoluyla, ilmî hakikatlere ve sabit hakikatlere (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) vâkıf olmak, nübüvvetin özelliklerinden değildir. Bu sebeple, sırf zevk ile idrak olunan kader sırrından ve sabit hakikatlerin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yokluk hâlinde sabit olan ilmî suretlerinden haber verme hususunda, resûl ile nebînin dili, risâlet ve nübüvvet (elçilik ve peygamberlik) cihetinden yetersizdir. Çünkü davet anında onların "kader sırrı"ndan gizli kalmaları (bilmemeleri) lâzımdır. Ve resûl için kader sırrına vâkıf olmak lâzım geldiğinde, ona özel bir veçheyle ve velâyetiyle (Allah dostluğu makamıyla) vâkıf olur. Zira o makamda aracılar kalkar; ve nübüvvet ve risâlet dahi muzmahil olur (ortadan kalkar, erir).

فَلَمْ يَبْقَ العِلْمُ الكامل إلا في التَّجَلِّي الإلهي، وما يَكْشِفُ الحقُّ عن أَعْيُنِ

البَصَائِرِ والأبصار من الأغْطِيَةِ.

İmdi ilm-i kâmil, ancak tecellî-i ilâhîde ve Hakk'ın a'yün-i basâir ve ebsârdan örtüyü açtığı şeyde bâkî kaldı. Ya'ni Hak çeşm-i rûhdan ve çeşm-i bedenden gıtâyı ve hicâbı kaldırdığı şeyde ilm-i kâmil hâsıl olur. Zîrâ rûh gözüyle cesed gözünden perde kal- karsa, ikisinin nûru birleşir; ve bu hâlde sâhib-i keşf olan zât birisiyle idrâk ettiğini, diğeriyle de idrâk eder. Nitekim Abdülkadir Geylânî (kuddise sır- ruhu's-sâmî) hazretlerinin zamân-ı şerîflerinde bir kimse: “Ben baş gözüyle Hakk'ı müşâhede ediyorum” da'vâsıyla gezer dururdu. Ulemâ-i şerîat bu- nun mümkin olmadığını beyân ile, o kimseyi huzûr-ı şerîata da'vet ettiler; da'vâsında ısrâr eyledi. Ulemâ hükm-i şerîatı i'tâdan evvel, Cenâb-ı Gavs Abdülkadir Geylânî hazretlerinin re'yine müracaat ettiler. Hz. Gavs buyurdu ki: "Bu adam da'vâsında sâdıktır. Fakat ma'rifette noksânı vardır. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri çeşm-i sûrî ve ma'nevîsinden hicâbı ref'etmiş; ve onun nûr-i basîreti ile nûr-i basarı ittihâd eylemiştir. Müşâhedesi çeşm-i rûh ile vâki' iken o, bu hakîkati bilmiyor; ve çeşm-i beden ile müşâhede ediyorum zannediyor." Ulemâ bu îzâhâttan müsterîh olup, Hz. Gavs'ın ma'rifetine âferin-hân oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kâmil ilim ancak ilâhî tecellîde ve Hakk'ın basiret ve gözlerden örtüyü kaldırdığı şeyde kalıcı oldu. Yani, Hak ruh gözünden ve beden gözünden örtüyü ve perdeyi kaldırdığı şeyde kâmil ilim meydana gelir. Çünkü ruh gözüyle ceset gözünden perde kalkarsa, ikisinin nuru birleşir; ve bu durumda keşif sahibi olan zat birisiyle idrak ettiğini, diğeriyle de idrak eder. Nasıl ki Abdülkadir Geylânî (kuddise sırruhu's-sâmî) hazretlerinin şerefli zamanlarında bir kimse: "Ben baş gözüyle Hakk'ı müşahede ediyorum" iddiasıyla gezer dururdu. Şeriat uleması bunun mümkün olmadığını açıklayarak, o kimseyi şeriat huzuruna davet ettiler; iddiasında ısrar etti. Ulema şeriat hükmünü vermeden önce, Cenâb-ı Gavs Abdülkadir Geylânî hazretlerinin görüşüne başvurdular. Hz. Gavs buyurdu ki: "Bu adam iddiasında doğrudur. Fakat marifette noksanı vardır. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri zahirî ve manevî gözünden perdeyi kaldırmış; ve onun basiret nuru ile görme nurunu birleştirmiştir. Müşahedesi ruh gözüyle gerçekleşirken o, bu hakikati bilmiyor; ve beden gözüyle müşahede ediyorum zannediyor." Ulema bu açıklamalardan rahatlayıp, Hz. Gavs'ın marifetine hayran oldular.

فَتُدْرِكُ الأمورَ قَدِيمَها وحَدِيثَها ، وعَدَمَها ووجودها ، ومُحَالَها وواجبها وجائزها

على ما هي عليه في حقائقها وأعيانها.

Böyle olunca kadîm ve hâdis ve adem ve vücûd ve muhâl ve vâcib ve câiz olan umûru, [14/19] hakîkatlerinde ve "ayn”larında ne şey üzerine sâbit idiyseler, onları ol vech ile idrâk eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, kadîm (ezelî) ve hâdis (sonradan olan) ve adem (yokluk) ve vücûd (varlık) ve muhâl (imkânsız) ve vâcib (zorunlu) ve câiz (mümkün) olan işleri, hakikatlerinde ve tekil hakikatlerinde ne şey üzerine sabit idiyse, onları o şekilde idrak eder.

Bâlâda dahi beyân olunduğu üzere Hak Teâlâ bir şey üzerine bir sıfat ve bir fiil ve bir hâl ile hükmettikde, ancak onun ilm-i ezelîde müteayyin olan hakîkat-i gayr-ı mec’ûlesinin muktezâsı hasebiyle hükmeder; ve ona ifâza-i vücûd edip kuvvetinde mündemic olan şeyi izhâr eder; ve o ayn-ı kābile de o şeyle zâhir olup, onu izhâr eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yukarıda da açıklandığı üzere Yüce Allah bir şey üzerine bir sıfat, bir fiil ve bir hâl ile hükmettiğinde, ancak onun ezelî ilimde belirlenmiş olan, kılınmamış/verilmemiş hakikatinin (isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl) gereği uyarınca hükmeder; ve ona varlık bahşedip (ifâza-i vücûd), kuvvetinde gizli olan şeyi ortaya çıkarır; ve o kabul edici hakikat (ayn-ı kābile) de o şeyle birlikte görünür olup, onu ortaya çıkarır.

İmdi Üzeyr (a.s.)ın sırr-ı kader tarafına rağbeti ve karye-i Hırbe'nin ne hâl üzere idi ise yine öylece iâdesinin isti❜zâmı fikrinin tevârüdü, nebiyy-i müşârünileyhin hakîkat-i gayr-ı mec'ûlesinin muktezâsından ve levâzım-ı ahkâmından oldu. Hak Teâlâ hazretleri onun bu fikri ve isti’zâmı sebebiyle Üzeyr (a.s.)a suver-i iâdeden ve ahkâm-ı kudretten birkaç nev'i izhar etti ki, o da ahkâm-ı kudretin "ilm"e ve "ilmin ma'lûma tâbi' olması"dır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Üzeyr (a.s.)ın kader sırrına yönelmesi ve Harbe köyünün ne halde idiyse yine öylece iade edilmesini isteme fikrinin ortaya çıkışı, adı geçen peygamberin (Üzeyr a.s.) yaratılmamış hakikatinin (isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl) gerekliliklerinden ve hükümlerinin zorunluluklarından oldu. Yüce Allah, onun bu fikri ve istemesi sebebiyle Üzeyr (a.s.)a iade şekillerinden ve kudret hükümlerinden birkaç türünü gösterdi ki, o da kudret hükümlerinin "ilme" ve "ilmin bilinen şeye (ma'lûm) tâbi' olması"na dayanmasıdır.

فلما كان مَطْلَبُ العُرَيْرِ الله على الطَّرِيقَة الخاصة، لذلك وَقَعَ العتب عليه

كما وَرَدَ في الخبر.

İmdi vaktâki Üzeyr (a.s.)ın matlabı tarîkat-ı hâssa üzere oldu, bundan dolayı onun üzerine itâb vâki' oldu; nitekim hadîs-i şerîfte vârid oldu. Ya'ni Üzeyr (a.s.)ın matlabı, sırr-ı kadere ıttıla olup, bunu enbiyâya mahsûs olan tarîk-i vahy ile taleb etti; ve vahy tarîkiyle sırr-ı kadere vukūfu taleb ettiği için cânib-i Hak'tan kendisine itâb olundu. Ve hâdîs-i şerîfte vârid olduğu üzere Hak Teâlâ ona vahyedip, لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ ya'ni “Eğer bu talebden vazgeçmezsen, elbette ismini nübüvvet defterinden silerim!"418 buyurdu. Bu vahy-i ilâhî vâkıâ Üzeyr (a.s.)a cevab idi. Fakat esbâb-ı âtiyeden [14/20] dolayı bu cevâb itâb sûretinde vâki' oldu. Şöyle ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Üzeyr (a.s.)'ın isteği özel bir yol üzere olduğu için, bu sebeple ona bir azarlama geldi; nitekim hadîs-i şerîfte de böyle geçmektedir. Yani Üzeyr (a.s.)'ın isteği, kader sırrına vâkıf olmak idi ve bunu peygamberlere özgü olan vahiy yoluyla talep etti; vahiy yoluyla kader sırrına vâkıf olmayı talep ettiği için de Hak tarafından kendisine azarlama geldi. Hadîs-i şerîfte geçtiği üzere Yüce Allah ona vahyedip, لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ yani "Eğer bu talepten vazgeçmezsen, elbette ismini nübüvvet defterinden silerim!" buyurdu. Bu ilâhî vahiy aslında Üzeyr (a.s.)'a bir cevaptı. Fakat aşağıdaki sebeplerden dolayı bu cevap azarlama şeklinde gerçekleşti. Şöyle ki:

Evvelen: Üzeyr (a.s.) nebî olup da'vet-i halka meʼmûr idi. Da'vet-i halka muhâlif olan sırr-ı kader ilmini taleb etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Öncelikle: Üzeyr (a.s.) peygamber olup halkı davet etmekle görevliydi. Halkı davet etmeye aykırı olan kader sırrı ilmini talep etti.

Sâniyen: Onun suâli, emr ve nehiyden ibaret olan makām-ı nübüv-vetin muktezâsına muhâlif idi. Zîrâ onun tarz-ı suâlinde kudretullah için istib'âd ve isti❜zâm ma'nâsı vardı. Halbuki nübüvet makāmının hakkı, her bir azîmi, kudret-i ilâhiyyenin yanında istisgār eylemek idi. Binâenaleyh Üzeyr (a.s.) sırr-ı kadere ıttılâı, lâyık olmayan bir tarzda taleb etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci olarak: Onun sorusu, emir ve nehiyden ibaret olan nübüvvet makamının gerektirdiğine aykırı idi. Çünkü onun soru tarzında, Allah'ın kudreti için uzak görme ve yüceltme anlamı vardı. Halbuki nübüvvet makamının hakkı, her bir azîm şeyi, ilâhî kudretin yanında küçük görmek idi. Bu sebeple Üzeyr (a.s.) kader sırrını bilmeyi, lâyık olmayan bir tarzda talep etti.

Sâlisen: Üzeyr (a.s.)ın matlabı, tarîk-i hâs üzere sırr-ı kader ve kudretin makdûra taalluku hâlidir. Halbuki bu tarîk, zevk-i ilâhî ve ıttıla-1 ilâhî tarîkidir. Ve ademiyette sübûtları hâlinde, isti'dâdât-ı zâtiyyeleri hasebiyle Hakk'ın eşyaya ıttılâı ve ilmidir. Ve bade'l-ıttıla', Hakk'ın ilmi hasebiyle olan irâdesi ve irâdesi hasebiyle, kudretinin ma'lûm olan makdûra taalluku hâlidir. Binâenaleyh Üzeyr (a.s.) zevk-i ilâhî üzere hasâis-i ilâhiyyeden olan şeyi taleb etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü: Üzeyr (a.s.)'ın isteği, özel bir yol üzere kader sırrının ve kudretin, kudretin taalluk ettiği şeye (makdûra) ilişkin olma hâlidir. Halbuki bu yol, ilâhî zevk ve ilâhî bilgi yoludur. Ve yoklukta sabit hakikatler hâlinde, zâtî yatkınlıkları sebebiyle Hakk'ın eşyaya ilişkin bilgisi ve ilmidir. Ve bilgi sonrası, Hakk'ın ilmi sebebiyle olan irâdesi ve irâdesi sebebiyle, kudretinin bilinen kudretin taalluk ettiği şeye (makdûra) ilişkin olma hâlidir. Bu sebeple Üzeyr (a.s.), ilâhî zevk üzere ilâhî özelliklerden olan şeyi talep etti.

İşte bu esbâbdan dolayı Hakk'ın cevabı itâb tarzında vâki' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu sebeplerden dolayı Hakk'ın cevabı azarlama tarzında meydana geldi.

فَلَوْ طَلَبَ الكَشْفَ الَّذِي ذَكَرْنَاه رُبَّمَا ما كان يَقَعُ عليه عَتْبٌ في ذلك.

Böyle olunca, eğer bizim zikrettiğimiz keşfi taleb ede idi, çok vakit bu talebde onun üzerine itâb vâki' olmazdı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, eğer bizim zikrettiğimiz keşfi talep etseydi, çoğu zaman bu talepte onun üzerine bir sitem meydana gelmezdi.

Zîrâ çeşm-i rûh ile çeşm-i bedenden perdenin keşfini taleb etmek mem-nû' olmadığı gibi, Hak'tan keşf tarîkiyle sırr-ı kadere ıttılâı istemek dahi medfû' değildir. Nitekim Habîb-i edîb-i Kibriyâ (s.a.v.) Efendimiz haz- retleri &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü ruh gözüyle ve beden gözüyle perdenin açılmasını talep etmek yasak olmadığı gibi, Hak'tan keşif yoluyla kader sırrına vâkıf olmayı istemek de reddedilmiş değildir. Nasıl ki Yüce Allah'ın sevgili ve edepli Habibi (s.a.v.) Efendimiz hazretleri

اللَّهُمَّ أَرِنَا الْأَشْيَاءَ كَمَا هِيَ

Allahım! Bize eşyayı olduğu gibi göster.[ buyurmuştur. [14/21] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah'ım! Bize eşyayı olduğu gibi göster, buyurmuştur.

وَالدَّلِيلُ عَلَى سَذَاجَةِ قَلْبِه قولُه في بعض الوجوهِ : أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ

مَوْتِهَا .

Ve Üzeyr (a.s.)ın kalbinin sâdeliğine delîl, baʼzı vücûhda أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا )Bakara, 2/259) [Allah Teâlâ mevtinden sonra bunu nasıl ihyâ eder?] kavlidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Üzeyr (a.s.)ın kalbinin sadeliğine delil, bazı yönlerden, "أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا" (Bakara, 2/259) [Allah Teâlâ ölümünden sonra bunu nasıl diriltir?] sözüdür.

Ya'ni onun kalbinin delîl-i sâdegîsi, Kur'ân-ı Mecîd'de menkül olan bâlâdaki âyet-i kerîme olup, onun “Allah Teâlâ mevtinden sonra bunu nasıl ihyâ eder?" (Bakara, 2/259) demesi, bazı vücûhda isti'câb ve isti'zâm maʼnâsına alınmıştır, ya'ni âmme bu manâyı anlamışlardır. Hâlbuki Cenâb-ı Şeyh (r.a.) indinde, Cenâb-ı Üzeyr'in bu kavlinden murâdı, zevk-i ilâhî ve ıttıla-1 ilâhî üzere kudretin makdûra taallukunun zevkan müşâhedesini talebden ibârettir; ve bu taleb, teskîn için vâki' olmuştur. Hz. Şeyh buna nazaran "Ba'zı vücûhda” buyurdu. Ve şimdi de kendi mezheblerini beyân buyururlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani onun kalbinin saflığının delili, Kur'ân-ı Mecîd'de nakledilen yukarıdaki âyet-i kerîme olup, onun "Allah Teâlâ ölümünden sonra bunu nasıl diriltir?" (Bakara, 2/259) demesi, bazı yönlerden şaşırma ve yüceltme anlamına alınmıştır, yani halk bu anlamı anlamışlardır. Hâlbuki Cenâb-ı Şeyh (r.a.) katında, Cenâb-ı Üzeyr'in bu sözünden muradı, ilâhî zevk ve ilâhî bilgi üzere kudretin makdûra (kudretin taalluk ettiği şeye) ilişkin oluşunun zevken müşâhedesini talep etmekten ibarettir; ve bu talep, teskin (yatışma) için meydana gelmiştir. Hz. Şeyh buna nazaran "Bazı yönlerden" buyurdu. Ve şimdi de kendi mezheplerini beyan buyururlar.

وأَمَّا عِنْدَنَا فَصُورَتُه الله في قوله هذا كصورة إبراهيم: [ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ

تُحْيِي الْمَوْتَى ويقتضي ذلك الجواب بالفعل الذي أظهره الحق فيـه فـي

قوله : «فَأَمَاتَهُ اللهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ ، فقال له: ﴿وَانْظُرْ إِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ

نُنْشِرُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا ، فَعَايَنَ كيف تَنْبُتُ الأجسامُ مُعايَنةَ تَحقيقٍ، فَأَرَاه

الكَيْفِيَّة .

Velâkin bizim indimizde, Üzeyr (a.s.)ın bu kavlinde olan sûreti, İbrâhîm (a.s.)ın ["Yâ Rab, ölüyü nasıl diriltirsin, bana göster!" (Bakara, 2/260) kavlinde olan sûreti gibidir. Onun suâli Hak tarafından fiilen cevâb i'tâsını iktizâ eyledi.] 419 “İmdi Allah Teâlâ onu yüz yıl imâte edip ba’dehû ba'seyledi”; ve ona وَانْظُرْ إِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat bizim görüşümüze göre, Üzeyr (a.s.)'ın bu sözündeki durum, İbrâhîm (a.s.)'ın ["Yâ Rab, ölüyü nasıl diriltirsin, bana göster!" (Bakara, 2/260) sözündeki durum gibidir. Onun sorusu Hak tarafından fiilen cevap verilmesini gerektirdi.] 419 "Şimdi Allah Teâlâ onu yüz yıl öldürüp sonra diriltti"; ve ona "ve kemiklere bak, onları nasıl birleştirip sonra onlara et giydiriyoruz" (dedi).

لَحْمًا (Bakara, 2/259) ya'ni “Kemiklere bak ki biz onları nasıl ref'e- deriz; ondan sonra onları lahmla iksâ eyleriz" dedi. Bu hâlde Üzeyr (a.s.) ecsâmın nasıl bittiğini muayene-i tahkîk ile muayene eyledi. İmdi ona keyfiyeti gösterdi. Ya'ni, Üzeyr (a.s.) in أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا (Bakara, 2/259) [Allah Teâlâ mevtinden sonra bunu nasıl ihyâ eder?] kavliyle vâki' olan talebin- deki sûret, İbrâhîm (a.s.) in رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى (Bakara, 2/260) [Ya Rab, ölüyü nasıl diriltirsin, bana göster!] kavlindeki talebinin sûretidir. Ve Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.) nasıl ki ölülerin ne vech ile dirildiğini müşâhede etmek istemiş ise, Cenâb-ı Üzeyr dahi bu kavliyle öylece ölülerin key- fiyyet-i ihyalarını görmek istemiştir. [14/22] Yoksa emr-i ihyâyı kudret-i Hakk'ın yanında isti'câb ve isti'zâm etmemiştir. Zîrâ makām-ı nübüvvet ile makām-ı velâyette bulunan kimse, Kādir ve Mûcid ve Muhyî ve Mümît olan Zülcelâl hazretlerinin emvâtı ihyâ ve tekrâr îcâd etmesini istib'âd ey- lemez. Hz. Üzeyr (a.s.) ölülerin ne sûretle dirildiğini görmek ve bunu ay- ne'l-yakîn bilmek istediğinden, onun suâli Hak tarafından fiilen cevâb i'tâ- sını iktizâ eyledi; ve o fiili Hak Teâlâ cevâb olarak Cenâb-ı Üzeyr'de izhâr için onu imâte ve ihyâ etti; ve ihyâ-yı emvât emrinin ne sûretle olduğunu ona kendi nefsinde gösterdi; ve Hz. Üzeyr'in vücûdu, kudretin makdûra ne vech ile taalluk ettiğini müşâhede eyledi. Zîrâ zevk üç mertebe üzeri- nedir: "Bilmek”, “görmek”, “olmak”tır. Ya'ni “ilme'l-yakîn”, “ayne'l-yakîn” ve “hakka'l-yakîn”dir. Meselâ sûret-i katʼiyyede ateşin yaktığı maʼlûmumuz olduğundan, buna “ilme'l-yakîn” deriz. Vaktâki ateşin bir şeyi yaktığını müşâhede ederiz, buna da “ayne'l-yakîn” deriz; ve ateşin vücûdumuzu yak- ması hâline de “hakka'l-yakîn” deriz. İşte bunun gibi Hz. Üzeyr Hakk'ın ölüleri dirilteceğini bilirdi; bu il- me'l-yakîndir. Fakat bu ilim ile iktifâ etmeyip, ölünün ne sûretle dirildiğini görmek istedi; bu ayne'l-yakîndir. Fakat Hak Teâlâ hazretleri onun suâlinin fiilen cevabını kendi nefsinde i'tâ etmekle, ona hakka'l-yakîn zevkini i'tâ buyurdu. Mesnevî: هر که محراب نمازش گشت عین سوی ایمان رفتنش می دان تو شین [Her kim ki, onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân tarafına Kaderi Allah Teâlâ'dan başka bir kimsenin bilmesi muhâldir. Zîrâ onlar, ya'ni a'yân, mefâtîh-i üveldir; ya'ni mefâtîh-i gaybdır ki, onları Allah Teâlâ'dan başka bir kimse bilmez. Ve vakt olur ki, Allah Teâlâ kullarından dilediği ibâdını bundan ba'zı umûra muttâli' kılar. Ya'ni a'yân “mefatîh-i gayb [14/24] olup وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا إِلَّا هُوَ (En'âm, 6/59) [Ve gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Onları O'ndan başkası bilemez.] âyet-i kerîmesi muktezâsınca onu Hak'tan gayrı hiçbir kimse bilmez. Zîrâ ilm-i kader, ademde sâbit olan a'yâna ıttılâ' ile hâsıl olur. Bu ıttılâ' gayr için muhâl olunca, bunların keşfine muallak olan ilm-i kader dahi, gayr için muhâl olur. Ve a'yânın mefâtîh-i gayb olmasının vechi budur ki: zât-ı Hak'ta müstecin ve mahfî olan esmâ-i ilâhiyye, nefes-i Rahmânînin, a'yân-ı ma'dûme üzerine inbisâtı sebebiyle, bu a'yânda zâhir olur. Bu sûrette a'yân-ı ma'dûme, esmâ-i ilâhiyye için “mefâtîh-i üvel" olur. Ve bir de zât-ı Hak, her “ayn” ile ism-i ilâhîdir; ve her isim dahi O'nun zâtında olan hazîne-i gaybîsinin anahtarıdır; ve o anahtarların kâffesi Hakk'ın yedindedir. Çünkü ulûhiyet mertebesinde müctemi' olan kâffe-i esmâ, bu mertebenin ismi olan “Allah” isminin tahtında cem' olmuştur. Bu hâlde, o anahtarları ancak Hak bilir. Binâenaleyh a'yândan her bir “ayn", a'yân-ı âhara muttali' olmaz. Fakat Cenâb-ı Hak ba'zan kullarından dilediğini فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ (Cin, 72/26-27) [Hak Teâlâ resûlden irtizâ ettiği ve seçtiği kimsenin gayrını gaybına muttali' kılmaz.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, hazret-i ilmiyyeye mahsûs olan umûrdan ba'zılarına muttali' kılar. Bu ıttılâ' dahi onun isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlü iktizâsındandır. Velâkin bu ba'zı umûra muttali' olan ibâd dahi azdır. Ancak kuyûddan mutlak ve şâhid ve meşhûd vahdeti ile mevsûf olan insân-ı kâmilin ayn-ı câmiasında, kâffe-i a'yân mündemic olduğundan, o zât-ı devlet-simât kendi “ayn”ında, cemî'-i a'yânı müşâhede eder. Zîrâ Hakk'ın ilmi, insân-ı kâmilin ilmidir; ve O'nun zâtı hulûl ve ittihâd olmaksızın, insân-ı kâmilin zâtıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kemiklere bak ki biz onları nasıl kaldırırız; ondan sonra onları etle donatırız" (Bakara, 2/259) dedi. Bu durumda Üzeyr (a.s.) bedenlerin nasıl bittiğini tahkikî bir incelemeyle gözlemledi. Şimdi ona niteliği gösterdi. Yani, Üzeyr (a.s.)'ın "Allah Teâlâ ölümünden sonra bunu nasıl diriltir?" (Bakara, 2/259) sözüyle meydana gelen talebindeki durum, İbrahim (a.s.)'ın "Ya Rab, ölüyü nasıl diriltirsin, bana göster!" (Bakara, 2/260) sözündeki talebinin durumudur. Ve Cenab-ı İbrahim (a.s.) nasıl ki ölülerin ne şekilde dirildiğini görmek istemişse, Cenab-ı Üzeyr de bu sözüyle öylece ölülerin diriltilme niteliğini görmek istemiştir. Yoksa diriltme işini Hak'ın kudreti yanında şaşırtıcı ve büyük görmemiştir. Çünkü peygamberlik makamında ve velilik makamında bulunan kimse, Kadir, Mucit, Muhyi ve Mümit olan Zülcelâl hazretlerinin ölüleri diriltmesini ve tekrar yaratmasını uzak görmez. Hz. Üzeyr (a.s.) ölülerin ne şekilde dirildiğini görmek ve bunu ayne'l-yakîn (gözle görerek kesin bilgi) ile bilmek istediğinden, onun sorusu Hak tarafından fiilen cevap verilmesini gerektirdi; ve o fiili Hak Teâlâ cevap olarak Cenab-ı Üzeyr'de ortaya çıkarmak için onu öldürdü ve diriltti; ve ölüleri diriltme işinin ne şekilde olduğunu ona kendi nefsinde gösterdi; ve Hz. Üzeyr'in varlığı, kudretin kudret edilen şeye ne şekilde iliştiğini gözlemledi. Çünkü zevk üç mertebe üzerinedir: "Bilmek", "görmek", "olmak"tır. Yani "ilme'l-yakîn" (bilgiyle kesinlik), "ayne'l-yakîn" (gözle görerek kesinlik) ve "hakka'l-yakîn" (hakkıyla yaşayarak kesinlik)dir. Örneğin kesin bir şekilde ateşin yaktığı bilgimiz olduğundan, buna "ilme'l-yakîn" deriz. Ne zaman ki ateşin bir şeyi yaktığını gözlemleriz, buna da "ayne'l-yakîn" deriz; ve ateşin vücudumuzu yakması haline de "hakka'l-yakîn" deriz. İşte bunun gibi Hz. Üzeyr Hak'ın ölüleri dirilteceğini bilirdi; bu ilme'l-yakîndir. Fakat bu ilim ile yetinmeyip, ölünün ne şekilde dirildiğini görmek istedi; bu ayne'l-yakîndir. Fakat Hak Teâlâ hazretleri onun sorusunun fiilen cevabını kendi nefsinde vermekle, ona hakka'l-yakîn zevkini verdi. Mesnevi: "Her kim ki, onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân tarafına gidişini sen şin (ayıp) bil." Kaderi Allah Teâlâ'dan başka bir kimsenin bilmesi imkânsızdır. Çünkü onlar, yani sabit hakikatler, ilk anahtarlardır; yani gaybın anahtarlarıdır ki, onları Allah Teâlâ'dan başka bir kimse bilmez. Ve vakit olur ki, Allah Teâlâ kullarından dilediği kullarını bundan bazı işlere muttali kılar. Yani sabit hakikatler "gaybın anahtarları" olup "Ve gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Onları O'ndan başkası bilemez." (En'âm, 6/59) ayet-i kerimesi gereğince onu Hak'tan başka hiçbir kimse bilmez. Çünkü kader ilmi, yoklukta sabit olan sabit hakikatlere vakıf olmakla elde edilir. Bu vakıf olmak başkası için imkânsız olunca, bunların keşfine bağlı olan kader ilmi de, başkası için imkânsız olur. Ve sabit hakikatlerin gaybın anahtarları olmasının sebebi şudur ki: Hak'ın zâtında gizli ve saklı olan ilahi isimler, Rahmanî nefesin, yokluktaki sabit hakikatler üzerine yayılması sebebiyle, bu sabit hakikatlerde ortaya çıkar. Bu durumda yokluktaki sabit hakikatler, ilahi isimler için "ilk anahtarlar" olur. Ve bir de Hak'ın zâtı, her "tekil hakikat" ile ilahi isimdir; ve her isim de O'nun zâtında olan gayb hazinesinin anahtarıdır; ve o anahtarların hepsi Hak'ın elindedir. Çünkü ilahlık mertebesinde toplanmış olan bütün isimler, bu mertebenin ismi olan "Allah" isminin altında toplanmıştır. Bu durumda, o anahtarları ancak Hak bilir. Buna göre sabit hakikatlerden her bir "tekil hakikat", diğer sabit hakikatlere vakıf olmaz. Fakat Cenab-ı Hak bazen kullarından dilediğini "Hak Teâlâ resûlden razı olduğu ve seçtiği kimsenin dışındakini gaybına muttali kılmaz." (Cin, 72/26-27) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, ilahi ilme özgü olan işlerden bazılarına muttali kılar. Bu vakıf olmak da onun yapılmamış/verilmemiş istidadının gereğindendir. Velakin bu bazı işlere muttali olan kullar da azdır. Ancak kayıtlardan mutlak ve şahit ve meşhut vahdeti ile vasıflanmış olan insân-ı kâmilin kapsayıcı tekil hakikatinde, bütün sabit hakikatler içkin olduğundan, o devlet nişanlı zât kendi "tekil hakikatinde", bütün sabit hakikatleri gözlemler. Çünkü Hak'ın ilmi, insân-ı kâmilin ilmidir; ve O'nun zâtı hulûl ve ittihad olmaksızın, insân-ı kâmilin zâtıdır.

واعْلَمْ أَنَّها لا تُسَمَّى مَفَاتِيحُ إِلَّا في حالِ الفَتْحِ، وحالُ الفَتْحِ هو حالُ تَعَلُّقِ

التكوين بالأشياء، أو قُلْ إِنْ شِئْتَ حالُ تَعَلُّقِ القدرة بالمَقْدُورِ، ولا ذوقَ لغَيرِ

الله في ذلك، فلا يَقَعُ فيها تَجَلّ ولا كَشْفُ، إذ لا قدرة ولا فِعْلَ إِلا لِلَّـهِ

خاصةً، إذ له الوجود المطلق الذي لا يَتَقَيَّدُ.

Ma'lûm olsun ki “mefâtîh”e, ancak hâl-i fetihte “mefâtîh” tesmiye olunur; ve hâl-i fetih dahi [14/25] eşyâya tekvînin taalluku hâlidir; veyâhud eğer dilersen sen, kudretin makdûra taalluku hâlidir, de! Ve bunda Allâh'ın gayrısı için zevk yoktur; ve o hâlde ne tecellî ve ne de keşf vâki' olmaz. Zîrâ kudret ve fiil ancak hâssaten Allah için sâbittir. Çünkü O'nun için mukayyed olmayan vücûd-ı mutlak vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki "mefâtîh"e (anahtarlar), ancak fetih hâlinde "mefâtîh" denir; ve fetih hâli de eşyaya tekvînin (yaratmanın) ilişkin olduğu hâldir; veyahut eğer dilersen sen, kudretin makdûra (kudretin taalluk ettiği şeye) ilişkin olduğu hâldir, de! Ve bunda Allah'tan başkası için zevk yoktur; ve o hâlde ne tecellî (ilâhî görünüm) ne de keşf (manevî açılım) meydana gelmez. Zira kudret ve fiil ancak özellikle Allah için sabittir. Çünkü O'nun için kayıtlı olmayan mutlak varlık vardır.

Ya'ni “fetih” hâli olmadıkça “mefâtîh” olan a'yâna “mefâtîh” denilmez. Ve "fetih” hâli, madûm olan eşyaya tekvînin taalluku hâlidir. Zîrâ madûm olan eşyâ zât-ı ilâhînin tecellîsine mukārin olunca mütekevvin olur. Binâe- naleyh tekvînin vücûdu vaktinde, eşyâ-yı madûme esmâ-i ilâhiyye için; ve esmâ dahi eşyâ-yı madûme için “mefâtîh” olur. Çünkü eşyanın ademden fethi ve tekevvünü, esmâ-i ilâhiyye iledir. Bu sûrette hâl-i fetih, a'yân için, hazîne-i gaybîde olan şeyin zuhûru hâlidir; ve zuhûr ise, ancak a'yânın tekevvünü hâlinde olur. Ve bu hâl aynıyla kudretin makdûra taalluku hâli olduğundan, fetih hâli, eşyâ-yı madûmeye tekvînin taalluku hâli denildiği gibi, kudretin makdûra taalluku hâli de denebilir. Halbuki tekvînin eşyaya ve kudretin makdûra taalluku hâlinde Allah'dan başka kimsenin zevki yok- tur. Çünkü “gayr” dediğimiz, mukayyeddir. Mukayyed ise âcizdir. Kudret, ya'ni fiil-i mutlak, ondan nasıl zâhir olur? Binâenaleyh zikrolunan hâlde hiçbir kimse için tecellî ve keşif vâki' olmaz. Zîrâ kudret ve fiil Allah'a mahsustur; ve mukayyed olmayan vücûd-ı mutlak O'nundur. Ya'ni Hak vücûd-ı mutlak olduğundan, îcâd için kudret-i mutlaka dahi, o vücûd-1 mutlak sahibine mahsustur. Zîrâ mutlakın mâadâsı mukayyeddir; ve her mukayyed ise kabûl ve teessür mevkiindedir. [14/26] Böyle bir mevki'-i aczde bulunanda fiil ve te'sîr olamaz. Binâenaleyh kādir-i mutlak kudreti ile her şeyde hâzırdır; ve kudretini her şeyde müşâhede eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "fetih" hâli olmadıkça "mefâtîh" (anahtarlar) olan sabit hakikatlere "mefâtîh" denilmez. Ve "fetih" hâli, var olmayan şeylere oluşun (tekvîn) ilişme hâlidir. Çünkü var olmayan şeyler, İlahi Zât'ın tecellisine yakın olunca oluşur. Buna göre, oluşun var olduğu zamanda, var olmayan şeyler İlahi isimler için; ve isimler de var olmayan şeyler için "mefâtîh" olur. Çünkü eşyanın yokluktan fethi ve oluşu, İlahi isimler iledir. Bu durumda fetih hâli, sabit hakikatler için, gayb hazinesinde olan şeyin ortaya çıkma hâlidir; ve ortaya çıkma ise, ancak sabit hakikatlerin oluşu hâlinde olur. Ve bu hâl aynen kudretin (gücün) makdûra (gücün taalluk ettiği şeye) ilişme hâli olduğundan, fetih hâli, var olmayan şeylere oluşun ilişme hâli denildiği gibi, kudretin makdûra ilişme hâli de denebilir. Halbuki oluşun eşyaya ve kudretin makdûra ilişme hâlinde Allah'tan başka kimsenin zevki yoktur. Çünkü "gayr" dediğimiz, kayıtlıdır. Kayıtlı olan ise âcizdir. Kudret, yani mutlak fiil, ondan nasıl ortaya çıkar? Buna göre, zikredilen hâlde hiçbir kimse için tecelli ve keşif meydana gelmez. Çünkü kudret ve fiil Allah'a mahsustur; ve kayıtlı olmayan mutlak varlık O'nundur. Yani Hak mutlak varlık olduğundan, yaratma için mutlak kudret dahi, o mutlak varlık sahibine mahsustur. Çünkü mutlakın dışındaki her şey kayıtlıdır; ve her kayıtlı olan ise kabul ve etkilenme mevkiindedir. Böyle bir âcizlik mevkiinde bulunanda fiil ve tesir olamaz. Buna göre, mutlak kudret sahibi olan Allah, kudreti ile her şeyde hazırdır; ve kudretini her şeyde müşâhede eder.

فلمَّا رَأَيْنَا عَيْبَ الحقِّ له الله في سُؤَالِه في القَدَرِ عَلِمْنَا أَنَّه طَلَبَ هـذا

الاطلاع، فَطَلَبَ أنْ تكون له قُدْرَةٌ تَتَعَلَّقُ بالمَقْدُورِ، وما يَقْتَضِي ذلك إلا

من له الوجود المطلق، فطَلَبَ ما لا يُمْكِنُ وجوده في الخلقِ ذَوْقًا، فإِنَّ

الكَيْفِيَّاتِ لا تُدْرَكُ إِلَّا بِالأَذْوَاقِ .

Vaktâki kader hakkında olan suâlinden nâșî biz Üzeyr (a.s.)a Hakk'ın itâbını gördük, onun bu ıttılâı taleb ettiğini ve binnetîce kendisi için makdûra taalluk eder bir kudret istediğini bildik. Hâlbuki bu, ancak kendisine vücûd-ı mutlak sâbit olan kimse için iktizâ eder. İmdi o, halkta zevkan vücûdu mümkin olmayan şeyi taleb etti. Zîrâ keyfiyât ancak ezvâk ile idrâk olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kader hakkındaki sorusundan dolayı biz Üzeyr (a.s.)'a Hakk'ın sitemini gördük, onun bu bilgiyi talep ettiğini ve sonuç olarak kendisi için takdir edilmiş olana ilişkin bir kudret istediğini bildik. Hâlbuki bu, ancak kendisine mutlak varlık sabit olan kimse için gereklidir. Şimdi o, halkta zevk yoluyla varlığı mümkün olmayan şeyi talep etti. Çünkü nitelikler ancak zevkler ile idrak olunur.

Ya'ni Cenâb-ı Üzeyr kudretin makdûra taallukunu zevkan müşâhede et- mek istedi. Demek ki kendisinde makdûra taalluk edecek bir kuvvet sâbit olmasını taleb etti. Hâlbuki kudretin makdûra taallukunun zevkan müşâ- hedesi, ancak kendinin makdûr sûretinde zuhûru cihetinden, makdûrda ahadiyetini müşâhede eden bir Kādir'e mahsustur. Binâenaleyh îcâda ve ihtirâa kudret, hasâis-i ilâhiyyedendir. Ammâ denilecek ki, îcâda kudret hasâis-i ilâhiyyeden olunca, Îsâ (a.s.)ın وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللهِ (Âl-i İmrân, 3/49) [Ve ben Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve alaca illetine tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirim.] demesini ne vech ile te'lîf edeceğiz? Cevâb budur ki: Cenâb-ı Îsâ ve emsâli olan kâmillerin îcâd ve i'dâma kudretle muttasıf olmaları ahyânen ve ba'zı a'yâna nisbeten vâki' olur; ve bu kudretle ittisâf, onlar ile Hak beyninde gayriyet kalma- masındandır. Zîrâ bu zevât-ı saâdet-meâb, cihet-i ubûdiyyetlerinin cihet-i rubûbiyyette fânî olması i'tibâriyle, Hak'la müttehid olurlar. Fakat bu it- tihâd, iki mugāyir şeyin birleşmesi demek değildir. Belki vücûd-ı i'tibârî olan taayyünün vücûd-ı mutlak-ı Hak'ta nâbûd olması demektir. Beyit: گر قدرت فعل هست از ما نه ز ماست زان است که او به ما پدیدار آمد [Bizde bir şey yapmak için kudret varsa eğer, bu bizden değildir. Çünkü her hâlükârda O, bizimle zâhir oldu.] Diğer: نسبت فعل و اقتدار بما هم از آن رو بود که او ما شد [Fiil ve iktidarın bize nisbeti o cihettendir ki O, biz olmuştur. Ya'ni bizim sûretimiz ile zâhir oldu. Belki zâhir ile mazharın ittihâdı hasebiyle bizim “ayn"ımız oldu. Binâenaleyh bizden zâhir olan fiil ve kudret, ancak &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Üzeyir (a.s.), kudretin makdûra (kudretin taalluk ettiği şeye) ilişkinliğini zevkan (manevî bir idrakle) müşahede etmek istedi. Demek ki kendisinde makdûra ilişkin olacak bir kuvvetin sabit olmasını talep etti. Hâlbuki kudretin makdûra ilişkinliğinin zevkan müşahedesi, ancak kendinin makdûr suretinde zuhuru (ortaya çıkışı) cihetinden, makdûrda ahadiyetini (birliğini) müşahede eden bir Kadir'e (her şeye gücü yetene) mahsustur. Bu sebeple icada (yoktan var etmeye) ve ihtiraa (yeni bir şey yaratmaya) kudret, ilahi özelliklerdendir. Ama denilecek ki, icada kudret ilahi özelliklerden olunca, İsa (a.s.)'ın "وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللهِ" (Âl-i İmrân, 3/49) [Ve ben Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve alaca illetine tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirim.] demesini ne şekilde te'lif (uzlaştırıp açıklayacağız) edeceğiz? Cevap budur ki: İsa (a.s.) ve benzeri kâmillerin (olgun insanların) icada ve i'dama (yok etmeye) kudretle muttasıf (vasıflanmış) olmaları bazen ve bazı sabit hakikatlere nispeten (göre) meydana gelir; ve bu kudretle vasıflanma, onlar ile Hak (Allah) arasında gayriyet (başkalık) kalmamasındandır. Zira bu saadetli zatlar, kulluk yönlerinin rububiyyet (Rablık) yönünde fani olması itibarıyla, Hak ile müttehid (birleşmiş) olurlar. Fakat bu ittihad (birleşme), iki farklı şeyin birleşmesi demek değildir. Aksine, itibari varlık olan taayyünün (belirginleşmenin) mutlak varlık olan Hak'ta nabud (yok) olması demektir. Beyit: "گر قدرت فعل هست از ما نه ز ماست زان است که او به ما پدیدار آمد" [Bizde bir şey yapmak için kudret varsa eğer, bu bizden değildir. Çünkü her hâlükârda O, bizimle zahir oldu.] Diğer: "نسبت فعل و اقتدار بما هم از آن رو بود که او ما شد" [Fiil ve iktidarın bize nispeti o cihettendir ki O, biz olmuştur.] Yani bizim suretimiz ile zahir oldu. Aksine, zahir (görünen) ile mazharın (zuhur yeri) ittihadı (birleşmesi) sebebiyle bizim "ayn"ımız (özümüz) oldu. Bu sebeple bizden zahir olan fiil ve kudret, ancak

وأنَّ ذلك من خَصَائِصِ الذَّاتِ الإِلَهِيَّةِ، وقد عَلِمْتَ أَنَّ اللَّهَ أَعْطَى كُلَّ شَيءٍ

خَلْقَه، وإذا ولم يُعْطِك هذا الاستعداد الخاص فمـا هـو خَلْقُك، ولو كان

خَلْقُكَ لأَعْطَاكَه الحقُّ الَّذي أَخْبَرَ أَنَّه أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ، فتكونُ أَنتَ

الذي تنتهي عن مثل هذا السؤال من نَفْسِك، لا تَحْتَاجُ فيه إلى نهي إلهي .

Ve ammâ Allah Teâlânın لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ ]Eğer bu talebden vazgeçmezsen, elbette ismini nübüvvet defterinden silerim!] kavliyle Üzeyr (a.s.)a vahyettiği bize rivâyet olunan şey: "Ben senden tarîk-i haberi ref'ederim ve umûru sana tecellî üzere i'tâ eylerim. Ve tecellî ise, sana ancak kendisiyle idrâk-i zevkî vâki' olan isti'dâddan bulunduğun şey üzerine olur. Netîcede sen ancak isti'dâdın hasebiyle idrâk ettiğini bilirsin. İmdi taleb ettiğin bu emre [14/29] sen nazar edersin. O şeyi onda görmeyince, indinde istediğin şeye isti'dâd olmadığını ve bu taleb ettiğin şeyin muhakkak hasâis-i ilâhiyyeden olduğunu bilirsin. Allah Teâlâ her şeye halkını i'tâ ettiğini muhakkikan bildin. Vaktâki Allah Teâlâ sana bu isti'dâd-ı hâssı vermese, o senin halkın değildir. Eğer senin halkın olaydı أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ )Taha 20/50) [Allah Teâlâ her şeye onun halkını i’tâ eyledi.] kavliyle ihbâr eden Hak, elbette onu sana verirdi. İmdi sen kendi nefsinde bu suâlin mislinden müntehî olan kimse olursun; suâlde nehy-i ilâhîye muhtâc olmazsın" demek olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ama Allah Teâlâ'nın, Üzeyr (a.s.)'a vahyettiği ve bize rivayet olunan "لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ" [Eğer bu talepten vazgeçmezsen, elbette ismini nübüvvet defterinden silerim!] sözü, şu anlama gelir: "Ben senden haber yolunu kaldırırım ve işleri sana tecelli üzere veririm. Tecelli ise, sana ancak kendisiyle zevkî idrakin gerçekleştiği yatkınlıktan bulunduğun şey üzerine olur. Sonuçta sen ancak yatkınlığın gereğince idrak ettiğini bilirsin. Şimdi talep ettiğin bu emre [14/29] sen bakarsın. O şeyi onda görmeyince, sende istediğin şeye yatkınlık olmadığını ve bu talep ettiğin şeyin muhakkak ilahi özelliklerden olduğunu bilirsin. Allah Teâlâ'nın her şeye yaratılışını verdiğini muhakkak bildin. Ne zaman ki Allah Teâlâ sana bu özel yatkınlığı vermese, o senin yaratılışın değildir. Eğer senin yaratılışın olsaydı, 'أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ' (Taha 20/50) [Allah Teâlâ her şeye onun yaratılışını verdi.] sözüyle haber veren Hak, elbette onu sana verirdi. Şimdi sen kendi nefsinde bu sorunun benzerinden vazgeçen kimse olursun; soruda ilahi yasağa muhtaç olmazsın."

Ya'ni Hak Teâlânın Üzeyr (a.s.)a: “Eğer bu talebden vazgeçmezsen ismini nübüvvet defterinden silerim!" buyurmasından anlaşılan ma'nâ budur ki: Ben senden vâsıta-i melek ile veyâhud bilâ-vâsıta ilhâm ile olan haber tarîkini keserim; ve sana keşif ve tecellî yolunu açarım. Ve tecellî dahi sana isti'dâdın ne hâl üzere ise, ancak ona göre olur; ve idrâk-i zevkîyi itâ eden isti'dâddır. Tecellî de isti'dâda göre olur; ve sana isti’dâdın hasebiyle tecellî vâki' olunca ayn-ı sâbitene muttali' olup, idrâk ettiğin şeyi, ancak isti'dâdın hasebiyle idrâk ettiğini bilirsin. Ve sen kudretin makdûra taallukunu müşâhede etmek istemiş idin. Hîn-i tecellîde bu taleb ettiğin emre nazar edersin. O şeyi onda görmeyince, istediğin o şeye sende isti’dâd olmadığını ve bunun zât-ı ilâhînin hasâisinden olduğunu bilirsin. Ve Allah Teâlânın her şeye hakkını ve hisse-i muayyenesini i'tâ ettiği sence maʼlûmdur. Binâenaleyh ayn-ı sâbitene nazar ettiğin vakit, sırr-ı kader ıttılâına onda isti'dâd olmadığını görünce, taleb ettiğin şeye kendi nefsinde isti’dâd olmadığını ve o ıttılâın, cemî-i a’yânın hakāyıkına muttali’ olan Allah Teâlâ [14/30] hazretlerinin hasâisinden bulunduğunu; ve eğer o ıttılâa isti’dâdın olsaydı, her şeye hakkını ve hisse-i muayyenesini veren Hakk’ın, sana da hakkını i’tâ edeceğini bilerek, kendi nefsinle müteeddeb olup, sırr-ı kadere ıttılâ’ ta- lebinden kendi kendini nehyeder ve nehy-i ilâhîye muhtâc olmazdın. İşte Cenâb-ı Üzeyr’e cânib-i Hak’tan tarz-ı itâbda vâki’ olan hitâbdan münfe- him olan ma’nâ budur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın Üzeyr'e (a.s.): "Eğer bu talepten vazgeçmezsen ismini nübüvvet defterinden silerim!" buyurmasından anlaşılan anlam şudur ki: Ben senden melek aracılığıyla veya aracısız ilham ile olan haber yolunu keserim; ve sana keşif ve tecelli yolunu açarım. Ve tecelli de sana, yatkınlığın ne halde ise, ancak ona göre olur; ve zevkî idraki veren yatkınlıktır. Tecelli de yatkınlığa göre olur; ve sana yatkınlığın gereğince tecelli vuku bulunca, tekil sabit hakikatine muttali olup, idrak ettiğin şeyi, ancak yatkınlığın gereğince idrak ettiğini bilirsin. Ve sen kudretin makdura (kudretin taalluk ettiği şeye) ilişkin olduğunu müşahede etmek istemiş idin. Tecelli anında bu talep ettiğin hususa bakarsın. O şeyi onda görmeyince, istediğin o şeye sende yatkınlık olmadığını ve bunun İlahi Zât'ın özelliklerinden olduğunu bilirsin. Ve Allah Teâlâ'nın her şeye hakkını ve belirli hissesini verdiğini sen bilirsin. Bu sebeple tekil sabit hakikatine baktığın vakit, kader sırrına muttali olmaya onda yatkınlık olmadığını görünce, talep ettiğin şeye kendi nefsinde yatkınlık olmadığını ve o muttali olmanın, bütün sabit hakikatlerin hakikatlerine muttali olan Allah Teâlâ hazretlerinin özelliklerinden bulunduğunu; ve eğer o muttali olmaya yatkınlığın olsaydı, her şeye hakkını ve belirli hissesini veren Hakk'ın, sana da hakkını vereceğini bilerek, kendi nefsinle edepli olup, kader sırrına muttali olma talebinden kendi kendini men eder ve ilahi men etmeye muhtaç olmazdın. İşte Cenab-ı Üzeyr'e Hak tarafından sitem tarzında vuku bulan hitaptan anlaşılan anlam budur.

Bu bahsin hulâsası budur ki: Hiçbir nebî ve velînin bilcümle a’yânın hakāyıkını alâ-tarîki’l-ihâta bilmek imkânı yoktur. Çünkü bu ilim, hasâis-i ilâhiyyedendir. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin keşfi mikdârı kendilerine sırr-ı kader hakkında bir ilim hâsıl olur. Ve hîn-i da’vette nebîden bu dahi mestûrdur. Zîrâ ba’zı a’yânın hakāyıkı kendilerine keşfolunsa da’vetlerinde fütûr vâki’ olur idi. Üzeyr (a.s.)a Hak Teâlâ kendi hakîkatini keşfedince, alâ-tarîki’l-ihâta hakāyık-ı a’yâna ıttılâ’ imkânı ve isti’dâdı olmadığı zâhir olurdu. وهذه عِنَايَةٌ من الله تعالى بالعُزَيْرِ الله ، عَلِمَ ذلك مَنْ عَلِمَه وجَهِلَـه مـن جَهِلَه . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu bahsin özeti şudur ki: Hiçbir peygamber ve velînin, bütün sabit hakikatlerin (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) hakikatlerini kuşatıcı bir şekilde bilmesi imkânı yoktur. Çünkü bu ilim, ilâhî özelliklerdendir. Ancak Yüce Allah hazretlerinin keşfettiği kadar kendilerine kader sırrı hakkında bir ilim hâsıl olur. Ve davet anında peygamberden bu dahi gizlidir. Zira bazı sabit hakikatlerin hakikatleri kendilerine keşfolunsa, davetlerinde gevşeklik meydana gelirdi. Üzeyir (a.s.)a Yüce Allah kendi hakikatini keşfedince, sabit hakikatlerin hakikatlerine kuşatıcı bir şekilde vâkıf olma imkânı ve yatkınlığı olmadığı ortaya çıkardı. "Ve bu, Allah Teâlâ'dan Üzeyir'e bir inayettir; bunu bilen bildi, bilmeyen ise bilmedi."

Ve bu Üzeyr (a.s.)a, Allah Teâlâ’dan bir inâyettir. Bunu bilen bildi ve bilmeyen bilmedi. Ya’ni bu haber-i mervîdeki hitâb-ı ilâhîde, gerçi zâhiren Üzeyr (a.s.) dan nübüvvetin selb edileceği ve onun kurbdan bu’da ilkā olunacağı an- laşılır ise de, enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın ulüvv-i kadrleri ondan âlîdir. Zîrâ onların isti’dâdât-ı zâtiyyeleri, isimlerinin nübüvvet defterinde sâbit ve kendilerinin ismet-i ilâhî ile ma’sûm ve mahfûz olduktan sonra, mer- tebelerinden sukūt etmemelerini iktizâ eder. İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.), bu hitâbın, rütbe-i nübüvvete nev’an şeyn veren ma’nâ-yı zâhirini murâd et- meyip, murâd-ı ilâhî olan ma’nâ-yı bâtınîsini tefsîren beyân ederek, “İtâb sûretinde vâki’ olan bu hitâb, ona keşf ve tecellî üzere ilim i’tâsı va’dinden ibâret olmakla, hakkında inâyettir” buyurdu. Bu hitâbın inâyet olduğunu, ehl-i keşf ve irfândan olanlar bildiler; ve ehl-i cehl olanlar ise ma’nâ-yı zâ- hire hasr-ı fehmedip bilmediler. Velhâsıl bu haber hakîkatte vad idi, vaîd değildi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu, Üzeyr (a.s.)a Allah Teâlâ'dan bir inâyettir (lütuf, yardım). Bunu bilen bildi ve bilmeyen bilmedi. Yani bu rivayet edilen haberdeki ilâhî hitapta, gerçi görünüşte Üzeyr (a.s.)dan nübüvvetin (peygamberliğin) alınacağı ve onun yakınlıktan uzaklığa düşürüleceği anlaşılır ise de, peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) kadirlerinin yüceliği bundan daha üstündür. Çünkü onların zâtî yatkınlıkları, isimlerinin nübüvvet defterinde sabit ve kendilerinin ilâhî ismet (korunmuşluk) ile masum ve korunmuş olduktan sonra, mertebelerinden düşmemelerini gerektirir. Şimdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.), bu hitabın, peygamberlik rütbesine bir tür kusur veren zâhirî anlamını kastetmeyip, ilâhî murat olan bâtınî (gizli) anlamını tefsir ederek (açıklayarak), "İtâb (azarlama) sûretinde meydana gelen bu hitap, ona keşf (perdenin kalkması) ve tecellî (ilâhî görünüm) üzere ilim verilmesi vaadinden ibaret olmakla, hakkında bir inâyettir" buyurdu. Bu hitabın inâyet olduğunu, keşf ve irfan (bilgi) ehli olanlar bildiler; cehalet ehli olanlar ise anlamayı zâhirî anlama sınırlayıp bilmediler. Sözün özü, bu haber hakikatte vaad idi, tehdit değildi.

واعْلَمْ أَنَّ الولاية هي الفَلَكُ العَامُّ ، ولهذا لَمْ تَنْقَطِعْ، وَلَهَا الإِنْبَاءُ العام، وأمَّا

نُبُوَّةُ التَّشْرِيع والرسالةِ فَمُنْقَطِعَةٌ ، وفي محمد ﷺ قَدِ انْقَطَعَتْ، فَلا نَبِيَّ بعدَه،

يعني مُشَرِّعًا ومُشَرَّعًا له، ولا رسول وهو المُشرع.

Ma'lûm olsun ki, tahkîkan "velâyet” felek-i âmmdır; ve bunun için munkatı' olmadı; ve velâyet için inbâ'-i âmm vardır. Ve ammâ nübüv-vet-i teşrî' ve risâlet munkatı'dır; ve Muhammed (s.a.v.)de munkatı' oldu. [14/31] İmdi ondan sonra nebî yoktur. Ya'ni nebiyy-i müşerri' ve müşerreun-leh ve müşerri' olduğu hâlde resûl yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, tahkîkan "velâyet" (Allah dostluğu) genel bir felektir (manevî mertebedir); ve bunun için kesintiye uğramadı; ve velâyet için genel bir haber verme (ilâhî bildirim) vardır. Ve ama teşrî' (şeriat getirme) nübüvveti (peygamberlik) ve risâlet (elçilik) kesintiye uğramıştır; ve Muhammed (s.a.v.)'de kesintiye uğradı. Şimdi ondan sonra nebî (peygamber) yoktur. Yani şeriat getiren ve kendisine şeriat indirilen ve şeriat getiren olduğu hâlde resûl (elçi) yoktur.

Ya'ni "velâyet”, sıfat-ı ilâhiyye olmak ve keşf-i ilâhî onunla hâsıl olmak i'tibariyle, felek-i muhît-i âmmdır, ya'ni ma'nâ-yı küllî-i âmmdır. Rusülün, enbiyâ ve evliyânın kâffe-i merâtibini câmi’dir; ve “velâyet” felek-i muhît-i âmm olduğu için, dünyâda ve âhirette munkatı' olmadı. Ve velâyet için in-bâ'-i âmm vardır. Ya'ni velâyet nübüvvetin bâtını olduğundan, şerîat sâhibi olan enbiyâya ve da'vet-i halka meʼzûn olmayan evliyâya şâmildir. Velâkin enbiyâ zamanlarında olan ihbâr, nübüvvet ile mukayyeddir. Ve velâyet ci-hetiyle olan ihbâr-ı ilâhî, tevhîd-i zâtî ve tevhîd-i esmâî ve sıfatî hasâisiy-le her ârif-i billâh olan kimsenin, her müstaid ve kābile olan ihbârıdır. Velâyet munkatı' olmamakla beraber nübüvvet-i teşrî' ve nübüvvet-i risâ-let Muhammed (s.a.v.)de munkatı' oldu. لَا نَبِيَّ بَعْدِي ]Benden sonra nebî yoktur.]424 hadîs-i şerîfi mûcibince ondan sonra nebî yoktur. Ya'ni yeni bir şerîatle nebiyy-i müşerri' meb'ûs olmaz. Ve nebiyy-i müşerreun-leh, ya'ni şerîat sahibi olan bir nebînin şerîatına tâbi' ve fakat, Mûsâ (a.s.)ın şerîatına tâbi' enbiyâ-yı Benî İsrâîl gibi, nübüvvet ile zâhir bir nebî yoktur; ve yeni şerîat ile müşerri' bir resûl dahi yoktur. Ahir zamanda Îsâ (a.s.)ın gelmesi nübüvvet ve risâlet cihetiyle değil, velâyet i'tibariyle olacağından resûl-i müşerri' sayılmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "velâyet", ilâhî bir sıfat olması ve ilâhî keşfin onunla meydana gelmesi itibarıyla, genel kuşatıcı felektir; yani genel küllî anlamdır. Resullerin, peygamberlerin ve evliyaların bütün mertebelerini kapsar; ve "velâyet" genel kuşatıcı felek olduğu için, dünyada ve ahirette kesintiye uğramadı. Ve velâyet için genel bir haber verme (in-bâ'-i âmm) vardır. Yani velâyet nübüvvetin bâtını (iç yüzü) olduğundan, şeriat sahibi olan peygamberlere ve halkı davete izinli olmayan evliyalara şamildir. Velakin peygamberler zamanlarında olan haber verme, nübüvvet ile kayıtlıdır. Ve velâyet cihetiyle olan ilâhî haber verme, zâtî tevhid ve esmâî ve sıfatî tevhid hususiyetleriyle her Allah'ı bilen kimsenin, her istidatlı ve kabiliyetli olanın haber vermesidir. Velâyet kesintiye uğramamakla beraber teşrî' (şeriat koyma) nübüvveti ve risâlet nübüvveti Muhammed (s.a.v.)'de kesintiye uğradı. لَا نَبِيَّ بَعْدِي [Benden sonra nebî yoktur.] hadîs-i şerîfi gereğince ondan sonra nebî yoktur. Yani yeni bir şeriatle şeriat koyucu bir peygamber gönderilmez. Ve şeriat sahibi olan bir peygamberin şeriatına tabi' olan, fakat Benî İsrâîl peygamberleri gibi Musa (a.s.)'ın şeriatına tabi' olan, nübüvvet ile zahir bir peygamber yoktur; ve yeni şeriat ile şeriat koyucu bir resul dahi yoktur. Ahir zamanda İsa (a.s.)'ın gelmesi nübüvvet ve risâlet cihetiyle değil, velâyet itibarıyla olacağından şeriat koyucu resul sayılmaz.

وهذا الحديثُ قَصَمَ ظُهور أولياء الله ، لأنَّه يَتَضَمَّنُ انْقِطَاعَ ذَوقِ العُبُودِيَّةِ

الكاملة التَّامَّةِ ، فلا يَنْطَلِقُ عليه اسمها الخاص بها.

Ve bu hadîs, evliyâullâhın zuhûrunu kesr etti; zîrâ ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme zevkinin inkıtâını mutazammındır. İmdi ubûdiyyet-i tâmmeye mahsûs olan onun ism-i nübüvveti, ubûdiyete itlâk olunmaz. Ya'ni لَا نَبِيَّ بَعْدِي ]Benden sonra nebî yoktur.] hadîs-i şerîfi, ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme zevkinin inkıtâını mutazammın olduğundan, evliyâullâhın zuhûrunu kırdı. Çünkü ubûdiyyet-i kâmile-i tâmmenin zevki nübüvvetle käimdir. [14/32] Hâlbuki nübüvvetin inkıtâı zikrolunan hadîs-i şerîf ile ihbâr buyurulmuştur. Binâenaleyh ubûdiyyet-i tâmme ile muttasıf olan evliyâullâh için artık nübüvvete nâil olmak ve “nebî” ismiyle mevsûm bulunmak kapısı kapanmıştır ve velâyetten başka bir mertebe kalmamıştır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu hadis, Allah dostlarının (evliyâullah) zuhurunu (ortaya çıkışını) kısıtladı; çünkü tam ve kâmil kulluk (ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme) zevkinin kesintiye uğramasını içerir. Şimdi, tam kulluğa özgü olan onun nübüvvet ismi, kulluğa uygulanmaz. Yani, "Benden sonra nebî yoktur." hadis-i şerifi, tam ve kâmil kulluk zevkinin kesintiye uğramasını içerdiğinden, Allah dostlarının zuhurunu kısıtladı. Çünkü tam ve kâmil kulluğun zevki nübüvvetle kâimdir (ayakta durur). Hâlbuki nübüvvetin kesintiye uğraması, zikredilen hadis-i şerif ile haber verilmiştir. Bu sebeple, tam kulluk ile nitelenen Allah dostları için artık nübüvvete nail olmak ve "nebî" ismiyle adlandırılmak kapısı kapanmıştır ve velâyetten (evliyalık mertebesinden) başka bir mertebe kalmamıştır.

فإنَّ العبد يُرِيدُ أَنْ لَا يُشَارِكَ سَيِّدَهُ، وهو الله في اسم.

Zîrâ abd, Allah olan efendisine, isimde ortak olmamak diler; o da isimde "Allah"dır. Ya'ni abd, ubûdiyyet-i tâmmesinden dolayı, Allah'ın ismi olan "Velî" ismine müşârik olmak istemez. Zîrâ evliyâ-i kümmel, esmâ-i ilâhiyye ile ittisâf kendilerinin zâtları muktezâsından olmadığını bilirler. Fânî-fillâh oldukları vakitte, esmâ-i ilâhiyye ile tahakkuk, onlar için emr-i ârızîdir. Meselâ demir ateşe vazʼolunursa, kıpkırmızı olur; ve temâs ettiği şeyi ateş gibi yakar. Eğer demir lisâna gelip “Ben ateşim” derse, bu sözünde sâdık olur. Fakat demir ateş değildir; bu hâl kendisinde bir emr-i ârızîdir. Ancak kendisinin demirliği ateşte fenâ bulmuş ve ateş ismiyle mütehakkık olmuştur. Yoksa demir demir ve ateş de ateşdir. İşte evliyâullâhın fenâ-fillâh mertebesindeki hâli dahi buna mümâsildir. Binâenaleyh onlar, emr-i ârızî olan esmâ-i ilâhiyye ile tahakkukları hâlinde, kendilerine muhtass olan şey, sıfât-ı ubûdiyyet ve onun isimleri olduğu için, ubûdiyete mahsûs olan isimle mütesemmî olmak isterler. Ve resûl ile nebî, havâss-ı ubûdiyyetin eşref ve efdalinden olduğu cihetle, hasâis-i ubûdiyyette resûlden etemm ve ekmel yoktur. Zîrâ Rab, “resûl” ve “nebî” ismi ile mütesemmî değildir; fakat "Velî" ismiyle mütesemmîdir. Binâenaleyh Hz. Şeyh (r.a.) buyurur ki: [14/33] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü kul, Allah olan efendisine, isimde ortak olmamak ister; o da isimde "Allah"tır. Yani kul, tam kulluğundan dolayı, Allah'ın ismi olan "Velî" ismine ortak olmak istemez. Çünkü kâmil velîler, ilâhî isimlerle nitelenmenin kendi zâtlarının gereği olmadığını bilirler. Allah'ta fânî oldukları zaman, ilâhî isimlerle tahakkuk (gerçekleşme), onlar için ârızî (sonradan ortaya çıkan) bir durumdur. Örneğin demir ateşe konulursa, kıpkırmızı olur; ve temas ettiği şeyi ateş gibi yakar. Eğer demir dile gelip "Ben ateşim" derse, bu sözünde doğru olur. Fakat demir ateş değildir; bu hâl kendisinde ârızî bir durumdur. Ancak kendisinin demirliği ateşte yok olmuş ve ateş ismiyle gerçekleşmiştir. Yoksa demir demir ve ateş de ateştir. İşte Allah dostlarının fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesindeki hâli de buna benzerdir. Bu sebeple onlar, ârızî olan ilâhî isimlerle gerçekleşmeleri hâlinde, kendilerine özgü olan şey, kulluk sıfatları ve onun isimleri olduğu için, kulluğa özgü olan isimle adlandırılmak isterler. Ve resûl (elçi) ile nebî (peygamber), kulluğun en şerefli ve en faziletli özelliklerinden olduğu için, kulluk özelliklerinde resûlden daha tam ve daha kâmil yoktur. Çünkü Rab, "resûl" ve "nebî" ismiyle adlandırılmaz; fakat "Velî" ismiyle adlandırılır. Bu sebeple Hz. Şeyh (r.a.) buyurur ki:

والله لَمْ يَتَسِمْ بِنَبِيِّ ولا رسول، وتَسَمَّى بالولي واتَّصف بهذا الاسم، فقال:

اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا ، وقال: ﴿وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ .

Hâlbuki Allah Teâlâ “nebî” ve “resûl” ismi ile mütesemmî olmadı; “Velî” ismi ile mütesemmî oldu ve bu isim ile muttasif oldu ve الله وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا (Bakara, 2/257) [Allah îmân edenlerin velisidir.] ve وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (Şûrâ, 42/28) [O, Velî ve Hamîd'dir.] buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki Yüce Allah "nebî" (peygamber) ve "resûl" (elçi) ismiyle isimlendirilmedi; "Velî" ismiyle isimlendirildi ve bu isimle nitelendi ve "الله وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا" (Bakara, 2/257) [Allah îmân edenlerin velisidir.] ve "وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ" (Şûrâ, 42/28) [O, Velî ve Hamîd'dir.] buyurdu.

Ya'ni "nebî" ile “resûl” ismi, esmâ-i halkıyyeden olup, ubûdiyyet-i tâm- me ile muttasıf olan kimsenin ismi olduğundan, Allah Teâlâ hazretleri bu isimler ile tesmiye olunmaz; fakat “Velî” ismiyle tevsîm olunduğu gibi, bu ismin sıfatı olan “velâyet” ile muttasıftır; nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de الله وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا (Bakara 2/257) [Allah îmân edenlerin velîsidir.] ve وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (Şûrâ, 42/28) [O, Velî ve Hamîd'dir.] buyurmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "nebî" (peygamber) ve "resûl" (elçi) isimleri, halka ait isimlerden olup, tam kulluk ile nitelenmiş olan kimsenin ismi olduğundan, Yüce Allah bu isimler ile adlandırılmaz; fakat "Velî" ismiyle nitelendiği gibi, bu ismin sıfatı olan "velâyet" (velilik) ile nitelenmiştir; nasıl ki Kur'ân-ı Mecîd'de "الله وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا" (Bakara 2/257) [Allah îmân edenlerin velîsidir.] ve "وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ" (Şûrâ, 42/28) [O, Velî ve Hamîd'dir.] buyurmuştur.

وهذا الاسم باقٍ وجارٍ على عباد الله دنيا وآخرةً، فَلَمْ يَبْقَ اسمٌ يَخْتَصُّ به

العبد دُونَ الحقِّ بانقطاع النُّبُوَّةِ والرِّسَالَةِ، إلا أنَّ اللَّهَ لَطَفَ بِعِبَادِهِ، فَأَبْقَى لَهُم

النبوة العامة التي لا تَشْرِيعَ فيها.

Ve bu isim bâkî ve dünyâda ve âhirette ibâdullah üzerine cârîdir. İmdi nübüvvet ve risâletin inkıtâı sebebiyle, Hak'tan gayrı abdin muhtass olacağı bir isim bâkî kalmadı. Ancak bu kadar vardır ki, Allah Teâlâ ibâdına lutfetti de, onlar için kendisinde teşrî' olmayan nübüvvet-i âmmeyi ibkā eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu isim bâkîdir ve dünyada ve âhirette Allah'ın kulları üzerine cârîdir. Şimdi nübüvvet (peygamberlik) ve risâletin (elçiliğin) sona ermesi sebebiyle, Hak'tan başka kulun özgü olacağı bir isim bâkî kalmadı. Ancak bu kadar vardır ki, Yüce Allah kullarına lütfetti de, onlar için kendisinde teşrî' (şeriat koyma) olmayan nübüvvet-i âmme (genel peygamberliği) ibkā eyledi (devam ettirdi).

Ya'ni nübüvvet ve risâlet artık munkatı' olduğundan, Hakk'ın ismin- de müşârik olmamak sûretiyle abde verilecek bir isim kalmadı. Bizzarûre, fânî-fillâh olmaları cihetiyle abde “velî” ismi verildi. Cenâb-ı Hak ancak kullarına lutfedip, melek vâsıtasıyla veyâ bilâ-vâsıta yeni bir şerîat ahkâ- mını Hak'tan telakkî keyfiyeti olmamak sûretiyle nübüvvet-i âmmeyi ibkā etti. Ve bu "nübüvvet-i âmme”, ârifîn için kemâl-i isti'dâd-ı ahadî ve cem'î ile Hakk'ın sıfatı ve esmâsı ve ef'âliyle Allah'dan ihbârdır; ve ulemâ için dahi ictihâdda teşrîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, nübüvvet ve risâlet artık kesildiğinden, Hakk'ın isminde ortak olmamak suretiyle kula verilecek bir isim kalmadı. Zorunlu olarak, kulların fânî-fillâh olmaları sebebiyle onlara "velî" ismi verildi. Yüce Allah ancak kullarına lütufta bulunup, melek vasıtasıyla veya aracısız olarak Hak'tan yeni bir şeriat hükmü alma niteliği olmamak suretiyle genel nübüvveti (nübüvvet-i âmme: peygamberlik vasfının genel anlamda devamı) baki kıldı. Ve bu "genel nübüvvet", ârifler (Allah'ı bilenler) için ahadî (birliğe ait) ve cem'î (kapsayıcı) kemâl istidatlarıyla Allah'tan, Hakk'ın sıfatları, isimleri ve fiilleriyle haber vermektir; ulemâ (âlimler) için de içtihatta (dinî konularda hüküm çıkarma) teşrîdir (hüküm koyma yetkisidir).

وأَبْقَى لهم التشريع في الاجتهاد في ثُبوتِ الأحكام، وأبقى لهم الوراثة في

التشريع، فقال: «الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ»، وما ثَمَّ ميراث لهم في ذلك إلا فيما

اجْتَهَدُوا فيه من الأحكامِ فَشَرَعُوه .

Ve Allah Teâlâ ibâdı için, sübût-i ahkâmda olan ictihâdda teşrîi ibkā eyledi. Demek ki onlar için teşrî'de verâseti ibkā etti. Binâenaleyh الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ ]Alimler nebîlerin vârisleridir.] dedi; ve onlar için bunda, ancak ahkâmdan ictihâd ettikleri ve onu teșrî' eyledikleri şeyde mîras vardır. [14/34] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, kulları için, hükümlerin sabit oluşunda olan ictihadda (içtihat etme/hüküm çıkarma) teşrii (şeriat koyma yetkisini) baki kıldı. Demek ki onlar için teşride veraseti (mirasçılığı) baki kıldı. Bu sebeple "الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ" (Âlimler peygamberlerin vârisleridir) dedi; ve onlar için bunda, ancak hükümlerden ictihad ettikleri ve onu teşri ettikleri (şeriat olarak koydukları) şeyde miras vardır.

Ya'ni hakkında nass vârid olmayan ahkâmı, ulemâ ictihâd ederler; ve onu şer'e idhâl edip, mûcibiyle amel etmeyi emrederler. Onun için ehl-i usûl, ictihâd “vahy-i hafî”dir, derler. Binâenaleyh ulemâ-i müctehidîn, ictihâd ile teşrîde, zâhirde verese-i enbiyâdır. Ulemâ-i ârifîn ise, maarif-i ilâhiyyeyi bilâ-vâsıta Haktan ahzettiklerinden, bâtında verese-i enbiyâdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani hakkında nass (ayet veya hadis) gelmemiş hükümleri, âlimler ictihad (hüküm çıkarma) ederler; ve onu şeriata dâhil edip, gereğiyle amel etmeyi emrederler. Bu sebeple usûl âlimleri, ictihad "gizli vahiy"dir, derler. Buna göre müctehid âlimler, ictihad ile şeriat koymada, zâhirde (görünüşte) peygamberlerin vârisleridir. Ârif âlimler ise, ilâhî bilgileri aracısız olarak Hak'tan aldıkları için, bâtında (iç yüzünde) peygamberlerin vârisleridir.

فإذا رَأَيْتَ النَّبِيَّ يَتَكَلَّمُ بكلام خارج عن التشريع فَمِنْ حيث هو وَلِيٌّ عارف،

ولهذا مقامه من حيثُ هو عالمٌ ووَلِيُّ أتَمُّ وأَكمَلُ من حيثُ هو رسول أو ذُو

تشريع وشرع، فإذا سَمِعْتَ أحـدا مـن

أهل الله يقول أو يُنْقَلُ إليك عنه

قال، الولاية أعلى من النُّبوة، فليس يُرِيدُ ذلك القَائِلُ إلا ما ذَكَرْنَاه.

أنه

İmdi sen bir nebîyi teșrî'den hâriç bir kelâm ile tekellüm eder gördü- ğün vakitte, o, veliyy-i ârif olduğu haysiyetten tekellüm eder. Bunun için, o nebînin nebiyy-i âlim ve velî olması haysiyetiyle olan makāmı, resûl veyâ teşrî' ve şer' sâhibi olması haysiyetiyle olan makāmından etemm ve ekmeldir. İmdi ehlullahdan birisinin “Velâyet, nübüvvetten a'lâdır" dediğini veyâ ondan sana naklolunduğunu işittiğin vakitte, bu kāil, ancak bizim zikrettiğimiz şeyi murâd eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen bir peygamberi, şeriat koymaktan ayrı bir sözle konuştuğunu gördüğün zaman, o, ârif bir velî olması itibarıyla konuşur. Bunun için, o peygamberin âlim bir peygamber ve velî olması itibarıyla olan makamı, resûl veya şeriat koyucu ve şeriat sahibi olması itibarıyla olan makamından daha tam ve daha mükemmeldir. Şimdi ehlullahtan (Allah dostlarından) birisinin "Velâyet, nübüvvetten (peygamberlikten) daha üstündür" dediğini veya ondan sana nakledildiğini işittiğin zaman, bu söyleyen kişi, ancak bizim zikrettiğimiz şeyi kasteder.

Nebînin teşrî'den hâriç kelâm ile tekellümü ilm-i vahdetten bahsetme- sidir. Zîrâ ilm-i vahdet Hakk'a mütealliktir. Halbuki şerîat halka tevcîh olunmuştur; ve halk ise isneyniyeti iktizâ eder; ve nübüvvet teşrî' dâhilinde tekellümü îcâb eyler. Binâenaleyh bir nebî وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ )Enfâl, 8/17( ]Attığın vakit, sen atmadın!] ve de مَنْ رَأْنِي فَقَدْ رَأَى الحَقِّ ]Beni gören Hakk'ı gördü.] ve لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللَّهِ ]Eğer bir ip sarkıtsanız o mutlakā Allâh'ın üzerine düşerdi.] gibi vahdete müteallik kelâm söylediği vakit, ve-liyy-i ârif olması cihetinden söyler. Vahdet isneyniyetten etemm ve ekmel olduğu için, o nebînin makām-ı velâyeti makām-ı risâletinden etemm ve ekmel olur. Binâenaleyh eğer sen, ehlullâhın birisinden “Velâyet, nübüv-vetten alâdır” sözünü işitirsen [14/35] veyâhud ehlullahdan birisinin bu kelâmı söylediği sana naklolunursa, ma'lûmun olsun ki, bunun ma'nâsı bâlâda zikrolunan şeyden ibarettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Peygamberin şeriatın dışında bir sözle konuşması, vahdet ilminden (birliğin bilgisi) bahsetmesidir. Çünkü vahdet ilmi Hakk'a ilişkindir. Halbuki şeriat halka yöneliktir; ve halk ise ikiliği gerektirir; ve nübüvvet (peygamberlik) şeriat dahilinde konuşmayı icap ettirir. Bu sebeple bir peygamber, "Attığın vakit, sen atmadın!" (Enfâl, 8/17) ve "Beni gören Hakk'ı gördü." ve "Eğer bir ip sarkıtsanız o mutlaka Allah'ın üzerine düşerdi." gibi vahdete ilişkin bir söz söylediği zaman, ârif bir velî olması yönünden söyler. Vahdet ikilikten daha tam ve daha mükemmel olduğu için, o peygamberin velâyet makamı (velilik derecesi) risâlet makamından (peygamberlik derecesinden) daha tam ve daha mükemmel olur. Bu sebeple eğer sen, ehlullahtan (Allah dostlarından) birisinden "Velâyet, nübüvvetten üstündür" sözünü işitirsen [14/35] veya ehlullahtan birisinin bu sözü söylediği sana nakledilirse, bilinmeli ki, bunun anlamı yukarıda zikredilen şeyden ibarettir.

أو يَقُولُ : إِنَّ الولي فوق النبيِّ والرَّسولِ، فإنَّه يَعْنِي بذلك في شخص واحد،

وهو أن الرسول من حيثُ هو ولي أتم منه من حيث هو نبي ورسول، لا أنَّ

الولي التابع له أعلى منه ، فإِنَّ التَّابِعَ لا يُدْرِكُ المَتبوع أبدا فيما هو تابع لـه

فيه، إذ لو أدركه لم يكن تابعا له، فَافْهَمْ.

Veyâhud ehlullahdan birisinin: "Velî, nebî ile resûlün fevkindedir" de-diğini işitsen o, bu kavl ile şahs-ı vâhidde mûrad eder. Nebî ve resûl olması haysiyetiyle olan makāmından, onun “velî” olması haysiyetiy-le olan makāmı etemmdir. Yoksa nebîye tâbi' olan velî, nebîden a'lâ değildir. Zîrâ tâbi', tâbi' olduğu şeyde, ebeden metbûu idrâk etmez. Çünkü eğer tâbi' metbûu idrâk edeydi, tâbi' olmazdı; bunu iyi anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Veyahut ehlullahtan (Allah dostlarından) birinin: "Velî, nebî (peygamber) ile resûlün (elçinin) üstündedir" dediğini işitsen, o, bu söz ile tek bir şahısta (bu durumu) kasteder. (O şahsın) nebî ve resûl olması itibarıyla olan makamından, onun "velî" olması itibarıyla olan makamı daha mükemmeldir. Yoksa nebîye tâbi' (uyan) olan velî, nebîden üstün değildir. Zirâ tâbi', tâbi' olduğu şeyde, ebeden metbûu (uyulanı) idrâk etmez. Çünkü eğer tâbi' metbûu idrâk etseydi, tâbi' olmazdı; bunu iyi anla!

Ya'ni velînin nebî ile resûlün fevkinde olması şahs-ı vâhidde olan velâ-yet ve nübüvvet ve risâlet i'tibâriyledir; ve bu kavlden murâd ancak budur. Yoksa bir nebînin şerîatına tebaiyetle mertebe-i velâyeti ihrâz eden kim-senin velâyeti, aslâ, tâbi' olduğu nebînin nübüvvetinden yüksek olamaz. Çünkü kendisi tâbi'dir; ve kendisinde tâbiiyet sıfatı bulundukça metbûu-nu idrâk edemez. Eğer idrâk etseydi, kendisinde bu sıfat-ı tâbiiyyet bulun-mazdı. Burasını dikkatle anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani velînin nebî ile resûlün üstünde olması, tek bir kişide bulunan velâyet, nübüvvet ve risâlet itibarıyladır; ve bu sözden kastedilen ancak budur. Yoksa bir nebînin şeriatına uyarak velâyet mertebesini elde eden kimsenin velâyeti, asla, tâbi olduğu nebînin nübüvvetinden yüksek olamaz. Çünkü kendisi tâbidir; ve kendisinde tâbiiyet sıfatı bulundukça tâbi olduğu nebîyi idrak edemez. Eğer idrak etseydi, kendisinde bu tâbiiyet sıfatı bulunmazdı. Burasını dikkatle anla!

فَمَرْجِعُ الرَّسُولِ والنَّبيِّ المُشَرِّع إلى الولاية والعلم، أ لا تَرَى أَنَّ اللَّهَ تَعالى قَدْ أَمَرَه

بطلب الزيادة من العلم، لا من غيره، فقال له آمِرًا: ﴿وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا.

İmdi resûlün ve müşerri' olan nebînin mercii velâyete ve ilmedir. Gör-mez misin? Tahkîkan Allah Teâlâ, Resûl (a.s.)a, ilimden ziyâdeyi ta-leb etmeğe emretti. İlmin gayrısından ziyâde taleb etmeği emretme-di. Böyle olunca ona emredici olduğu hâlde وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا )Tâha, &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, resûlün ve şeriat sahibi olan nebînin dönüş yeri velâyete ve ilmedir. Görmez misin? Gerçekten Yüce Allah, Resûl'e (a.s.) ilimden daha fazlasını talep etmesini emretti. İlmin dışındaki bir şeyden daha fazlasını talep etmesini emretmedi. Böyle olunca, ona emredici olduğu hâlde, "De ki: Rabbim, ilmimi artır." (Tâ-Hâ, 114) buyurdu.

20/114) ["Ey Resûlüm! Yâ Rab! Bana ilmi ziyâde et!" de!] buyurdu. İzdiyâd-ı ilim talebiyle emrin sebebi budur ki: Bâlâ-yı fasta beyân olunduğu üzere her bir resûlün indinde, ilm-i irsâlden ancak ümmetlerinin bila-ziyâde ve lâ-noksan muhtâc oldukları kadar [14/36] ilim vardır. Binâenaleyh nübüvvet ve risâlette tezâyüd, ümmetin isti'dâdı kadardır. Ümmetin isti'dâdı kendilerine mahsûs olan kemâl üzere zâhir olduğu vakit, artık nübüvvet ve risâlette ziyâdelik mutasavver değildir. Belki bu sûrette emr-i nübüvvet ve risâlet onların hakkında hatmolur; الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ (Maide 5/3) [Bugün sizin dîninizi kamil ve tamâm kıldım.] âyet-i kerîmesi bu hakîkatin burhânıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20/114) ["Ey Resûlüm! Yâ Rab! Bana ilmi ziyâde et!" de!] buyurdu. İlimde artış talebiyle emrin sebebi şudur: Yukarıdaki fasılda açıklandığı üzere, her bir resûlün katında, irsâl (peygamberlik görevi) ilminden ancak ümmetlerinin ne fazla ne eksik, ihtiyaç duydukları kadar ilim vardır. Bu sebeple, nübüvvet (peygamberlik) ve risâlette (elçilikte) artış, ümmetin isti'dâdı (kabiliyeti) kadardır. Ümmetin isti'dâdı, kendilerine özgü olan kemâl (olgunluk) üzere ortaya çıktığı zaman, artık nübüvvet ve risâlette bir artış düşünülemez. Aksine, bu durumda nübüvvet ve risâlet işi onların hakkında sona erer; الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ (Maide 5/3) [Bugün sizin dîninizi kamil ve tamâm kıldım.] âyet-i kerîmesi bu hakikatin delilidir.

Ve kezâlik nübüvvet ve risâlet-i teşrîiyye dâimî olmayıp, inkıtâa marûzdur. Onun için nübüvvet ve risâlette ziyâdelik talebiyle emrolunmadı; belki ümmetin isti'dâdı ânen-fe-ânen kader-i maʼlûm üzere tenzîl olunduğundan, yine yevmen-fe-yevmen kader-i ma'lûm üzere, ümmetin isti'dâdına göre tenzîl edilecek olan ilm-i irsâlin ziyâdeliği talebi emrolundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde, şeriat getiren peygamberlik ve elçilik sürekli olmayıp, kesintiye uğramaya maruzdur. Bu sebeple, peygamberlik ve elçilikte artış talebiyle emrolunmadı; aksine, ümmetin yatkınlığı an be an bilinen kader üzere azaltıldığından, yine günden güne bilinen kader üzere, ümmetin yatkınlığına göre azaltılacak olan irsâl (peygamberlik görevi) ilminin artışı talebi emrolundu.

Ve kezâ sıfât-ı ilâhiyyenin taleb-i tezâyüdü dahi emrolunmadı. Çünkü Hak Teâlânın tecelliyâtına nihâyet olmadığı gibi, tecellîde de tekrar yoktur. Ve binâenaleyh emr-i ilâhîye dahi nihâyet yoktur. Zîrâ her bir tecellînin husûlü indinde bir ilmin husûlü lâzımdır. İşte bu sebeble de izdiyâd-ı ilim talebi emrolundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde, ilâhî sıfatların artırılması talebi de emrolunmadı. Çünkü Yüce Allah'ın tecellîlerine nihayet olmadığı gibi, tecellîde de tekrar yoktur. Bu sebeple ilâhî emre de nihayet yoktur. Zira her bir tecellînin meydana gelmesi anında bir ilmin de meydana gelmesi gerekir. İşte bu sebeple de ilim artırma talebi emrolundu.

وكذلك أَنَّ الشَّرْعَ تَكْلِيفٌ بأعمالٍ مَخصُوصةٍ أو نَهي عن أفعال مخصوصة،

ومَحَلُّها هذه الدَّارُ فَهِيَ مُنْقَطِعَةٌ ، والوِلَايَةُ لَيْسَتْ كذلك، إِذْ لَوِ انْقَطَعَتْ

لانْقَطَعَتْ من حيث هي، كما انْقَطَعَتِ الرِّسَالَةُ من حيث هي، وإذا انْقَطَعَتْ

من حيث هي لم يبق لها اسم، والوَلِيُّ اسمٌ بَاقٍ لِلَّهِ.

Ve bu, onun içindir ki şer', a'mâl-i mahsûsa ile teklîf veyâhud ef'âl-i mahsûsadan nehydir. Ve bu a'mâlin mahalli bu dâr-ı dünyâdır; o dâr dahi munkatı'dır. Velâyet ise böyle değildir. Zîrâ munkatı' olaydı, hakîkati ile munkatı' olurdu. Nitekim risâlet, hakîkati haysiyetiyle munkatı' oldu. Ve eğer velâyet hakîkati haysiyetiyle munkatı' olaydı, onun için “Velî” ismi bâkî kalmazdı. Halbuki "Velî” ismi Allah için bâkîdir. Ya'ni şer', a'mâl-i mahsûsa ile emrdir; ve a'mâl-i mahsûsadan nehydir. Hâlbuki a'mâl, dâr-ı dünyanın inkıtâıyla munkatı' olur; ve risâlet munkatı' olunca, hakîkatiyle munkatı' olur. Fakat velâyet böyle değildir. O dünyâda ve âhirette munkatı' olmaz. Çünkü Allah için “Velî” ismi bâkîdir. Nitekim Yûsuf (a.s.)dan naklen Kur'ân-ı Mecîd'de: ]14/37[ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ (Yûsuf, 12/101) [Benim dünyâda ve âhirette Velîm Sensin.] buyurulmuştur. Binâenaleyh resûlden ve nebîden risâlet ve nübüvvet mertebesi kalkınca, onun mercii velâyete ve ilm-i ilâhîye olur. فهو لِعَبِيدِه تَخَلُّقًا وَتَحَقُّقًا وَتَعَلُّقًا. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu, şeriatın özel amellerle yükümlülük getirmesi veya özel fiillerden nehyetmesi sebebiyledir. Ve bu amellerin yeri bu dünya yurdudur; o yurt da kesintilidir. Velâyet ise böyle değildir. Zira kesintili olsaydı, hakikatiyle kesintili olurdu. Nasıl ki risâlet, hakikati itibarıyla kesintili oldu. Ve eğer velâyet hakikati itibarıyla kesintili olsaydı, onun için "Velî" ismi kalıcı olmazdı. Halbuki "Velî" ismi Allah için kalıcıdır. Yani şeriat, özel amellerle emirdir; ve özel amellerden nehiydir. Halbuki ameller, dünya yurdunun kesintiye uğramasıyla kesintili olur; ve risâlet kesintili olunca, hakikatiyle kesintili olur. Fakat velâyet böyle değildir. O, dünyada ve ahirette kesintili olmaz. Çünkü Allah için "Velî" ismi kalıcıdır. Nasıl ki Yusuf (a.s.)'dan naklen Kur'an-ı Mecid'de: "أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ" (Yusuf, 12/101) [Benim dünyada ve ahirette Velîm Sensin.] buyurulmuştur. Bu sebeple resûlden ve nebîden risâlet ve nübüvvet mertebesi kalkınca, onun dönüş yeri velâyete ve ilâhî ilme olur. "فَهُوَ لِعَبِيدِهِ تَخَلُّقًا وَتَحَقُّقًا وَتَعَلُّقًا." (O, kulları için ahlaklanma, tahakkuk etme ve bağlanma yönündendir.)

İmdi "velî" ismi tahallukan ve tahakkukan ve taallukan Hakk'ın abîdine mahsustur. Ya'ni bu isim Hakk'ın abîdine ıtlâk olunur. Fakat bu ismin Hakk'a ıtlâkı bi'l-asâledir; ve bendeye ıtlâkı ise tahalluk ve tahakkuk ve taalluk tavırlarıyla olur. "Tahalluk”, sıfât-ı abdin sıfât-ı ilâhiyyede fenâsı hengâmında olur; ve "tahakkuk" abdin zât-ı Hak'ta fânî olması sûretindedir; ve "taalluk" hâlet-i bekāda olur ki, bu makām, makām-ı verâsettir. Binâenaleyh bu üç mertebenin her birinde müteayyin olan kimseye “velî” ismi verilir. Hz. Şeyh (r.a.) Cenâb-ı Üzeyr hakkında vârid olan haberin tetmîmen tahkîkine rücû' edip buyurur ki: فقَولُه لِلْعُزير : لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ» عَنِ السُّؤَالِ عَن مَاهِيَّةِ القَدَرِ لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ» فَيَأْتِيكَ الأمر على الكشف والتجلي ويَزُولُ عنك اسم النبي والرسول وتبقى له وِلَايَتُه ، إِلَّا أَنَّه لَمَّا دَلَّتْ قَرِينَةُ الحالِ أَنَّ هذا الخطاب جَرَى مَجْرَى الوَعِيدِ ، عَلِمَ مَنِ اقْتَرَنَتْ عنده هذه الحالة مع الخطاب أنه وَعِيدٌ بِانْقِطَاعِ خُصوص بعض مراتبِ الولاية في هذه الدَّارِ، إذ النُّبُوَّةُ والرِّسَالَةُ خصوص رُتْبَةٍ في الولاية على بعض ما تَحْتَوِي عليه الولاية من المراتب. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "velî" ismi, ahlâk edinme (tahalluk), hakikatine erme (tahakkuk) ve ilgi kurma (taalluk) yönleriyle Hakk'ın kullarına özgüdür. Yani bu isim, Hakk'ın kullarına verilir. Fakat bu ismin Hakk'a verilmesi asâletendir; kul için kullanılması ise ahlâk edinme, hakikatine erme ve ilgi kurma halleriyle olur. "Ahlâk edinme", kulun sıfatlarının ilâhî sıfatlarda yok olması anında gerçekleşir; "hakikatine erme" kulun zâtının Hak'ta fânî olması şeklindedir; "ilgi kurma" ise beka halinde olur ki, bu makam, veraset makamıdır. Bu sebeple, bu üç mertebenin her birinde belirginleşen kimseye "velî" ismi verilir. Hz. Şeyh (r.a.), Cenâb-ı Üzeyr hakkında gelen haberin tamamlayıcı tahkikine dönerek buyurur ki: "Üzeyr'e buyurdu ki: 'Eğer kaderin mahiyeti hakkında soru sormaktan vazgeçmezsen, ismini nübüvvet divanından silerim.' Böylece sana iş, keşif ve tecelli yoluyla gelir ve senden nebi ve resul ismi kalkar, fakat velâyeti onda kalır. Ancak, halin karinesi (durumun işareti) bu hitabın bir tehdit (vaîd) niteliğinde olduğunu gösterdiğinden, bu halin bu hitapla birleştiği kimse, bunun bu dünyada velâyet mertebelerinden bazılarının hususiyetinin kesilmesiyle ilgili bir tehdit olduğunu anladı. Zira nübüvvet ve risalet, velâyetin içerdiği mertebelerden bazılarında velâyet içindeki bir rütbenin hususiyetidir."

İmdi Hak Teâlânın Üzeyr (a.s.)a “Eğer mâhiyyet-i kaderden suâl etmekten müntehî olmazsan, elbette ismini dîvân-ı nübüvvetten silerim" demesi, emr, sana keşif ve tecellî üzere gelir ve senden nebî ve resûl ismi zâil olur, demek olur. Ve bu sûrette onun velâyeti bâkî kalır. Ancak şu kadar var ki, vaktâki karîne-i hâl, tahkîkan bu hitâbın mecrâ-yı vaîdde cereyân ettiğine delâlet etti; indinde bu hâlet, hitâba mukārin olan kimse, muhakkak o hitâb, merâtib-i velâyetin ba'zı husûsunun bu dârda inkıtâıyla vaîd olduğunu bildi. Zîrâ nübüvvet ile risâlet, velâyette, merâtibden ve velâyetin muhtevî olduğu ba'zı merâtibi muhtevî olan bir rütbenin husûsudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah'ın Üzeyr'e (a.s.) "Eğer kaderin mahiyetini sormaktan vazgeçmezsen, elbette ismini nübüvvet (peygamberlik) divanından silerim" demesi, emrin sana keşif ve tecelli (ilahi sırların açılması) üzere geleceği ve senden nebi (peygamber) ve resul (elçi) isminin kalkacağı anlamına gelir. Ve bu durumda onun velayeti (Allah dostluğu) baki kalır. Ancak şu kadar var ki, halin karinesi (durumun işareti), tahkikan (gerçekten) bu hitabın (sözün) bir tehdit mecrasında (yolunda) cereyan ettiğine (aktığına) delalet etti; indinde (katında) bu halet (durum), hitaba mukarin (eşlik eden) olan kimse, muhakkak o hitabın, velayet mertebelerinin (derecelerinin) bazı hususlarının bu diyarda inkıtaıyla (kesilmesiyle) bir tehdit olduğunu bildi. Zira nübüvvet ile risalet, velayette, mertebelerden ve velayetin muhtevi olduğu (içerdiği) bazı mertebeleri muhtevi olan bir rütbenin hususudur (özelliğidir).

Ya'ni Üzeyr (a.s.)ın أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا )Bakara, 2/259) [Bu harâbâtı bu hâlden sonra Allah Teâlâ nasıl ihyâ eder?] kavlindeki karîne-i hâl, “sırr-ı kader”den [14/38] suâle delâlet ettiğinden, hitâb-ı Hak, itâb sûretinde olarak vaîd mecrâsında cereyân etti. Ve Cenâb-ı Üzeyr Hakk'ın bu hitâbında, velâyetin bir rütbe-i mahsûsu olan nübüvvet ve risâletin bu dâr-ı dünyâda inkıtâıyla vaîd bulunduğunu bildi. Zîrâ nübüvvet ve risâlet, velâyette bir mertebe-i mahsûsadır ki, velâyetin mertebe-i ilimden hâvî olduğu mertebelerin ba'zısını muhtevîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Üzeyr (a.s.)'ın "Bu harâbâtı bu hâlden sonra Yüce Allah nasıl ihyâ eder?" (Bakara, 2/259) sözündeki hâl karinesi, "kader sırrı"ndan (14/38) bir soruya işaret ettiğinden, Hakk'ın hitabı (Allah'ın sözü), azarlama şeklinde ve tehdit mecrasında cereyan etti. Ve Cenâb-ı Üzeyr, Hakk'ın bu hitabında, velâyetin (Allah dostluğunun) özel bir rütbesi olan nübüvvet (peygamberlik) ve risâletin (elçiliğin) bu dünya yurdunda kesilmesiyle bir tehdit bulunduğunu anladı. Çünkü nübüvvet ve risâlet, velâyette özel bir mertebedir ki, velâyetin ilim mertebesinden kapsadığı mertebelerin bazılarını içerir.

Bunun îzâhı şu vech iledir ki: “Velâyet” sıfat-ı ilâhiyye olup, Hak Teâlâ ibâdı üzerine ezelen ve ebeden bu sıfat ile mütevellîdir. Nübüvvet ve risâlet ise, neş'et-i dünyeviyyede, enbiyâdan olan evliyâda bir sıfat-ı ârıza ve velâyet dâiresinin içinde bir mertebe-i mahsûsadır. Binâenaleyh velâyet olmaksızın, nübüvvet mütehakkık olmaz. Fakat nübüvvet olmaksızın velâyet mütehakkık olur. Bu sûrette, nübüvvet ve risâlet, resûl olan zâtın velâyetine nisbeten bir rütbe-i hâs olmuş olur. Ve bu rütbe-i hâs olan nübüvvet ve risâlet, resûlün dâr-ı dünyâdan hurûcundan sonra kalkar; fakat velâyeti, berâzih-i uhreviyyeye intikālinden sonra da devam eder. İmdi Cenâb-ı Üzeyr'e olan لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ [İsmini dîvân-ı nübüvvetten silerim.] hitâbı, onun velâyetinin baʼzı mertebelerinden, rütbe-i hâs olan nübüvvetin ref'i için vaîd olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunun açıklaması şu şekildedir: "Velâyet" ilâhî bir sıfat olup, Yüce Allah kulları üzerine öncesiz olarak ve sonsuza dek bu sıfat ile kayyım ve kâimdir. Nübüvvet ve risâlet ise, dünya hayatında, peygamberlerden olan velîlerde ârızî (sonradan kazanılan) bir sıfat ve velâyet dairesinin içinde özel bir mertebedir. Bu sebeple velâyet olmaksızın, nübüvvet gerçekleşmez. Fakat nübüvvet olmaksızın velâyet gerçekleşir. Bu durumda, nübüvvet ve risâlet, resûl olan zâtın velâyetine oranla özel bir rütbe olmuş olur. Ve bu özel rütbe olan nübüvvet ve risâlet, resûlün dünya yurdundan ayrılmasından sonra kalkar; fakat velâyeti, uhrevî berzah âlemlerine intikalinden sonra da devam eder. Şimdi Cenâb-ı Üzeyr'e olan "لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ" [İsmini nübüvvet dîvânından silerim.] hitabı, onun velâyetinin bazı mertebelerinden, özel rütbe olan nübüvvetin kaldırılması için bir tehdit olur.

فَيَعْلَمُ أَنَّهُ أَعْلَى من الوَلِيِّ الَّذي لا نُبُوَّةَ تَشْرِيع عنده ولا رِسَالَةَ.

İmdi o, indinde nübüvvet-i teşrî ve risâlet-i teşrî olmayan velîden a'lâ olduğunu bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi o, kendisinde şeriat getiren peygamberlik ve şeriat getiren elçilik bulunmayan veliden daha üstün olduğunu bilir.

Ya'ni Üzeyr (a.s.), itâb sûretinde vaîd mecrâsında cereyân eden hitâb-ı Hak üzerine, nübüvvet-i teşrî ile ve risâletle gelmemiş olan velîden nebî- nin alâ olduğunu bildi. Çünkü nübüvvette husûsî bir ziyâdelik vardır; ve risâlet dahi nübüvvetten a'lâdır. Zîrâ risâlette de nübüvvet üzerine bir başka husûsiyyet-i zâide vardır. Ve “velâyet”, nübüvvet ve risâletten eammdır. Çünkü her resûl nebî olduğu gibi, her nebî de velîdir. Fakat her velî, resûl de değildir, nebî de değildir. [14/39] Binâenaleyh nübüvvet ve risâlet, dâire-i velâyetin içinde iki rütbe-i husûsîdir. Ve tecellî ile sırr-ı kader münkeşif olduğu vakit, makām-ı velâyet kavî ve nübüvvet ve risâlet makāmı onda muzmahil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Üzeyr (a.s.), azarlama şeklinde, tehdit akışında cereyan eden Hakk'ın hitabı üzerine, şeriat getiren peygamberlikle ve risaletle gelmemiş olan veliden peygamberin daha üstün olduğunu bildi. Çünkü peygamberlikte özel bir fazlalık vardır; risalet de peygamberlikten daha üstündür. Zira risalette de peygamberlik üzerine başka bir özel fazlalık vardır. "Velayet" ise peygamberlik ve risaletten daha geneldir. Çünkü her resul (elçi peygamber) nebî (haberci peygamber) olduğu gibi, her nebî de velidir. Fakat her veli, resul de değildir, nebî de değildir. Bu sebeple peygamberlik ve risalet, velayet dairesinin içinde iki özel rütbedir. Tecelli ile kader sırrı açığa çıktığı zaman, velayet makamı kuvvetli olur ve peygamberlik ve risalet makamı onda erir.

وَمَنِ اقْتَرَنَتْ عنده حالةٌ أُخْرَى تَقْتَضِيها أيضًا مرتبةُ النُّبوة ثَبَتَ عنده أنَّ هذا

وَعْدٌ لا وَعِيدٌ، فَإِنَّ سُؤَالَه الله مقبول إذ النبي هو الولي الخاص.

İndinde kezâlik mertebe-i nübüvvetin iktizâ ettiği hâlet-i uhrâ mukterin olan kimsenin yanında, muhakkak bu hitâbın vaîd değil, va'd olduğu sâbit oldu. Böyle olunca, Üzeyr (a.s.)ın suâli, muhakkak makbûldür; zîrâ nebî veliyy-i hâstır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde, nübüvvet mertebesinin gerektirdiği diğer hâl ile birlikte olan kimsenin yanında, muhakkak bu hitabın bir tehdit değil, bir vaat olduğu sabit oldu. Böyle olunca, Üzeyr (a.s.)'ın sorusu, muhakkak makbuldür; çünkü nebî (peygamber) özel bir velîdir.

Mertebe-i nübüvvetin iktizâ ettiği hâlet-i ûlâ, yukarıda zikredilmiş idi ki, hitâb-ı Hak, hâl karînesiyle, vaîd mecrâsında cârî olması hâli idi. Zîrâ bu hâlde, dâire-i velâyetin içinde, rütbe-i husûsiyye olan nübüvvet kalkacak ve yalnız mertebe-i velâyet kalacaktı. Ve bir mertebenin ref'ini mutazammın olan hitâb ise vaîddir. Hz. Şeyh (r.a.) mertebe-i nübüvvetin iktizâ ettiği hâlet-i ûlâyı beyân buyurduktan sonra, bu cümlede dahi yine mertebe-i nübüvvetin iktizâ ettiği hâlet-i uhrâyı îzâh ediyor. O hâlet-i uhrâ da budur ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Peygamberlik mertebesinin gerektirdiği ilk hâl, yukarıda zikredilmişti ki, Hak'tan gelen hitabın, hâl karinesiyle (durumun işaretiyle), tehdit (vaîd) mecrasında (yolunda) cereyan etmesi hâliydi. Çünkü bu hâlde, velâyet dairesinin içinde, hususî bir rütbe olan peygamberlik kalkacak ve yalnız velâyet mertebesi kalacaktı. Bir mertebenin kaldırılmasını içeren hitap ise tehdittir. Hz. Şeyh (r.a.) peygamberlik mertebesinin gerektirdiği ilk hâli açıkladıktan sonra, bu cümlede yine peygamberlik mertebesinin gerektirdiği son hâli izah ediyor. O son hâl de şudur ki:

Veliyy-i hâs olan nebî, hakāyık-ı ilâhiyyeyi bildiğinden, Hak Teâlâ hazretlerinin kendisinden zuhûrunu kerîh gördüğü şeye ve husûlü muhâl olan şeyin talebine ikdâm etmez. Binâenaleyh taleb ettiği vakit, husûlü mümkün olan şeyi taleb eder; ve bu talebi makbûl olduğundan bittabi' is'af olunur. Ve nübüvvetin iktizâ ettiği bu hâl, bir kimseye mukārin olunca لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ ]İsmini divan-ı nübüvvetten silerim.] hitâbının vaîd değil, va'd olduğunu bilir. Çünkü kendisi nebîdir; nebî ise veliyy-i hâstır; ve bu evsâfı câmi' olan kimse ise aslâ abes olan şeyi taleb etmez; ve suâli makbûl olur. İmdi Üzeyr (a.s.)ın ismi [14/40] nübüvvet defterinden silin- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Özel velî olan nebî (peygamber), ilâhî hakikatleri bildiğinden, Yüce Allah'ın kendisinden zuhûrunu kerih gördüğü şeye ve gerçekleşmesi imkânsız olan şeyin talebine kalkışmaz. Bu sebeple talep ettiği zaman, gerçekleşmesi mümkün olan şeyi talep eder; ve bu talebi makbul olduğundan doğal olarak isteği yerine getirilir. Ve nübüvvetin (peygamberliğin) gerektirdiği bu hâl, bir kimseye eşlik ettiğinde, "لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ" [İsmini nübüvvet divanından silerim.] hitabının bir tehdit değil, bir vaat olduğunu bilir. Çünkü kendisi nebîdir; nebî ise özel velîdir; ve bu vasıfları kendinde toplayan kimse ise asla abes olan şeyi talep etmez; ve duası makbul olur. Şimdi Üzeyr (a.s.)ın ismi nübüvvet defterinden silin-

dikten sonra, mertebe-i velâyeti bâkî kalır; ve bu sûrette de, maksûduna keşif ve tecellî tarîkiyle nâil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

diktikten sonra, velâyet mertebesi bâkî kalır; ve bu şekilde de, maksadına keşif ve tecellî yoluyla ulaşır.

ويَعْرِفُ بِقَرِينَةِ الحال أنَّ النبيَّ من حيثُ له في الولاية هذا الاختصاص مُحَالٌ

أنْ يُقْدِمَ على ما يَعْلَمُ أَنَّ اللهَ يَكْرَهُه منه ، أو يُقْدِمَ على ما يَعْلَمُ أَنَّ حُصوله

محال .

Ve karîne-i hâl ile bilir ki, tahkîkan nebî için velâyette, bu ihtisâs sâbit olması haysiyetiyle, Allah Teâlâ'nın muhakkak ondan kerîh gördüğü- nü veyâhud husûlü muhakkak sûrette muhâl olduğunu bildiği şeye ikdâm etmesi muhâldir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve hâl karinesiyle bilir ki, tahkikan peygamber için velayette, bu ihtisasın sabit olması sebebiyle, Allah Teâlâ'nın muhakkak ondan kerih gördüğünü veya husulü muhakkak surette muhal olduğunu bildiği şeye kalkışması muhaldir.

Ya'ni mertebe-i nübüvvetin iktizâ ettiği bâlâda beyân olunan hâlet-i uhrâ, indinde mukterin olan kimse, nebî için velâyette sâbit olan bu ih- tisâs cihetinden, Hak Teâlânın kendisinden zuhûrunu kerîh gördüğünü bildiği şeyi taleb etmeyeceği gibi, husûlü muhâl olduğunu bildiği şeyi de talebe ikdâm etmez. Zîrâ bu talebler, münâfî-i marifettir; hâlbuki veliyy-i hâs olan nebî ârifdir; ondan böyle şeyler sâdır olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani nübüvvet mertebesinin gerektirdiği, yukarıda açıklanan diğer hâl, yanında bulunan kimse, peygamber için velâyette sabit olan bu özgüllük yönünden, Yüce Allah'ın kendisinden zuhûrunu kerih gördüğünü bildiği şeyi talep etmeyeceği gibi, gerçekleşmesi imkânsız olduğunu bildiği şeyi de talep etmeye kalkışmaz. Çünkü bu talepler, marifete aykırıdır; hâlbuki özel velî olan peygamber âriftir; ondan böyle şeyler sâdır olmaz.

فَإِذَا اقْتَرَنَتْ هذه الأحوال عندَ مَنِ اقْتَرَنَتْ وتَقَرَّرَتْ أَخْرَجَ هذا الخطاب

الإلهي عنده في قوله : «لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ» مُخْرَجَ الوَعْدِ،

وصَارَ خَبَرًا يَدُلُّ على مرتبة باقية، وهي المرتبة الباقية على الأنبياء والرُّسُلِ

في الدَّارِ الآخرةِ الَّتِي لَيْسَتْ بِمَحَلِّ، لِشَرْع يكون عليه أحدٌ من خَلقِ اللَّهِ

في جنة ولا نـار بعد الدخول فيهما.

Ve bu ahvâl, onlara karîn olan kimsenin indinde mukterin ve sabit ol- dukda, o kimse لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ [İsmini dîvân-ı nübüvvet- ten silerim.] kavlinde vâki' olan bu hitâb-ı ilâhîyi kendi indinde va'd makāmında ihrâc eder. Ve bu hitâb mertebe-i bâkıyeye delâlet eder bir haber olur. Ve o mertebe enbiyâ ve rusül üzere dâr-ı âhirette bâkıye olan mertebedir. O dâr-ı âhiret öyle bir dâr-ı âhirettir ki, bir şer' için mahal değildir. Tâ ki cennet ve nâra dâhil olduktan sonra, halktan bir kimse cennette ve nârda o șer' üzerine olsun! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu haller, onlara yakın olan kişinin yanında birleşmiş ve sabit olduğunda, o kişi, "لَأَمْحُوَنَّ اسْمَكَ مِنْ دِيوَانِ النُّبُوَّةِ" [İsmini nübüvvet divanından silerim.] sözünde geçen bu ilâhî hitabı kendi yanında bir vaat makamında ortaya koyar. Ve bu hitap, bâkî (kalıcı) mertebeye işaret eden bir haber olur. Ve o mertebe, peygamberler ve resuller üzerine âhiret yurdunda kalıcı olan mertebedir. O âhiret yurdu öyle bir âhiret yurdudur ki, bir şeriat için mahal değildir. Ta ki cennet ve cehenneme girdikten sonra, halktan bir kimse cennette ve cehennemde o şeriat üzere olsun!

Ya'ni mertebe-i nübüvvetin iktizâ ettiği sâlifüz-zikr ahvâle karîn olan kimse bu hitâb-ı ilâhîyi kendi indinde va'd makāmında telakkî eder. Ve bu sûrette bu hitâb, nübüvvetin irtifâından [14/41] sonra mertebe-i bâkıye olan "velâyet”in kalacağına delalet eden bir haber olur ki, bu mertebe-i velâyet, âhirette dahi bâkî olan bir mertebedir. Ve dâr-ı âhiret öyle bir yer-dir ki, artık orada şerîat yoktur; ve cennete girecekler cennete, ve nâra girecekler dahi nâra dâhil olduktan sonra, onların oralarda amel etmeleri lâzım gelen hiçbir şerîat bulunmaz. Zîrâ dâr-ı âhiret dâr-ı amel değil, dâr-ı cezâdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani nübüvvet mertebesinin gerektirdiği, daha önce zikredilen hallere yakın olan kimse, bu ilâhî hitabı kendi nezdinde bir vaat makamında kabul eder. Ve bu şekilde bu hitap, nübüvvetin ortadan kalkmasından sonra bakiye mertebe olan "velâyet"in kalacağına delalet eden bir haber olur ki, bu velâyet mertebesi, ahirette dahi baki olan bir mertebedir. Ve ahiret yurdu öyle bir yerdir ki, artık orada şeriat yoktur; ve cennete girecekler cennete, ve cehenneme girecekler dahi cehenneme dahil olduktan sonra, onların oralarda amel etmeleri lazım gelen hiçbir şeriat bulunmaz. Çünkü ahiret yurdu amel yurdu değil, ceza yurdudur.

وإنَّما قَيدْناه أي الشرع بالدُّخُولِ في الدَّارَينِ الجنة والنار، لِمَا شُـرِّعَ يـوم

القيامة لأصحاب الفَتَرَاتِ والأطفالِ الصِّغَارِ والمَجَانِينَ، فَيُحْشَرُ هؤلاء في

صَعِيدٍ واحدٍ لإقامة العدل والمُؤَاخَذَةِ بالجَرِيمَةِ والثَّوَابِ العَمَلِيِّ في أصحاب

الجنة، فإذا حُشِرُوا في صعيدٍ واحدٍ بِمَعْزِلٍ عن الناس بُعِثَ فيهم نبي من

أفضَلِهم وتَمَثَّلَ لهم نارٌ، يَأْتِي بها هذا النبيُّ المَبْعُوثُ في ذلك اليوم، فيقول

لهم : أنا رسول الحق إليكم ، فَيَقَعُ عندهم التصديقُ ويَقَعُ التَّكْذِيبُ عند

بعضهم، ويقول لهم اقْتَحِمُوا هذه النار بأنفُسِكم، فَمَنَ أَطَاعَنِي نَجَا وَدَخَلَ

الجنةَ وَمَنْ عَصَانِي وَخَالَفَ أَمْرِي هَلَكَ وكان من أهل النارِ، فَمَنِ امْتَثَلَ أَمرَه

منهم وَرَمَى بنفسه فيها سَعِدَ ونَالَ الثَّوَابَ العَمَلِيَّ، وَوَجَدَ تلك النَّارَ بَرْدًا

وسلامًا، ومَنْ عَصَاهُ اسْتَحَقَّ العُقوبةَ فَدَخَلَ النارَ ، ونَزَلَ فيها بِعَمَلِهِ المخالف،

ليقوم العدل من الله في عباده.

Biz ancak şer'i dâreyn olan cennet ve nâra duhûl ile kaydettik. Zîrâ yevm-i kıyâmette ashâb-ı feterât ve etfâl-i sıgār ve mecânîn için şer'o- lunur. İmdi bunlar, ikāme-i adl ve cerîme ile muâhaze ve ashâb-ı cen- net hakkında, sevâb-ı amelî için, zemîn-i vâhidde haşrolurlar. Bunlar zemîn-i vâhidde nâsdan inkıtâ' ile haşroldukları vakit, onların hakkın- da efdallerinden bir nebî ba'solunur; ve onlara bir nâr temsil olunur. O günde onlara ba'solunan nebî, o nâr mu'cizesiyle gelir. Onlara: "Ben size irsâl olunmuş Hakk'ın resûlüyüm” der. İmdi o kavmin in- dinde tasdîk vâki' olur; ve ba'zıları indinde de tekzîb vâki' olur. Ve o nebî onlara "Siz nefsinizi bu nâra idhâl edin; bana itâat eden necât bulup cennete dâhil olur; ve bana isyân eden ve emrime muhalefet &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Biz ancak şeriatın iki yurt olan cennet ve cehenneme giriş ile kayıtlı olduğunu söyledik. Çünkü kıyamet gününde fetret devri insanları, küçük çocuklar ve deliler için şeriat uygulanır. Şimdi bunlar, adaletin yerine getirilmesi ve suç ile sorgulanmak üzere ve cennetlikler hakkında, amellerinin sevabı için, tek bir yerde toplanırlar. Bunlar tek bir yerde insanlardan ayrı olarak toplandıkları zaman, onların içinden en faziletlilerinden bir peygamber gönderilir; ve onlara bir ateş gösterilir. O gün onlara gönderilen peygamber, o ateş mucizesiyle gelir. Onlara: "Ben size gönderilmiş Hakk'ın elçisiyim" der. Şimdi o kavmin yanında tasdik gerçekleşir; ve bazılarının yanında da yalanlama gerçekleşir. Ve o peygamber onlara "Siz nefsinizi bu ateşe sokun; bana itaat eden kurtulup cennete girer; ve bana isyan eden ve emrime muhalefet

مَنْ لا يَسْتَطِيعُ، وَهُمُ الَّذين قال الله تعالى فيهم : وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا

يَسْتَطِيعُونَ ، كما لَمْ يَسْتَطِعْ في الدُّنيا امْتِتَالَ أمر الله بعض العبادِ كَأَبِي

جَهْل وغيره .

Ve kezâlik Allah Teâlâ'nın “Ol günde ki, umûr-i âhiretten emr-i azîm keşfolunur, halk secdeye da'vet olunurlar" (Kalem, 68/42) kavli dahi teklîf ve teşrî'dir. İmdi onlardan ba'zılarının secdeye tâkatları olur, ba'zılarının olmaz. Ve tâkatları olmayanlar, Allah Teâlâ'nın haklarında وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ )Kalem, 68/42) [Halk secdeye da'vet olunurlar, fakat tâkatları olmaz.] buyurduğu kimselerdir. Nitekim dünyâda, Ebû Cehil vesâire gibi, ibâdın ba'zısı Allah'ın emrine im- tisâl etmeğe müstatî' olmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde Yüce Allah'ın "O günde ki, ahiret işlerinden büyük bir emir açığa çıkar, halk secdeye davet olunurlar" (Kalem, 68/42) sözü de teklif ve teşri'dir (hüküm koymadır). Şimdi onlardan bazılarının secde etmeye güçleri yeter, bazılarının yetmez. Ve güçleri yetmeyenler, Yüce Allah'ın haklarında "Halk secdeye davet olunurlar, fakat güçleri yetmez." (Kalem, 68/42) buyurduğu kimselerdir. Nasıl ki dünyada, Ebu Cehil ve benzerleri gibi, kulların bazısı Allah'ın emrine uymaya muktedir olamadı.

Ya'ni sûre-i Kalem'de mezkûr : يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ )Kalem 68/42) [Ol günde ki, umûr-i âhiretten emr-i azîm keşfo- lunur, halk secdeye da'vet olunurlar, fakat tâkatları olmaz.] âyet-i kerîmesi âhirette dahi teklîf ve teşrî' olduğuna burhândır. Çünkü dâr-ı teklîf dünyâ idi. Hak Teâlâ ehl-i dünyaya şer' gönderdi; amel eden etti, etmeyen de etmedi. Artık bundan sonra ikāme-i adl için muhâkeme ve cezâ îcâb eder. Fakat bâlâda zikrolunan sunûf-ı selâsenin dünyâda amel etmeleri mümkin değildi. Halbuki فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ )Şûrâ, 42/7) [Bir tâife cennet- de ve bir tâife cehennemdedir.] âyet-i kerîmesi mûcibince halk ikiye mün- kasim olmak lâzımdır; ve ikiye inkısâm ise ikāme-i adl olmadıkça mümkin değildir. Binâenaleyh sunûf-i mezkûre için teklîf ve teşrî' lâzımdır. Tâ ki bunlardan hangilerinin hangi ferîka iltihâk edeceği sâbit olsun; ve ism-i Adl ile ism-i Hakem'in eseri zuhûra gelsin! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Kalem Suresi'nde geçen: يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ (Kalem 68/42) [O gün ki, ahiret işlerinden büyük bir iş açığa çıkarılır, halk secdeye davet olunurlar, fakat güçleri yetmez.] ayet-i kerimesi, ahirette dahi teklif (sorumluluk) ve teşri (şeriat koyma) olduğuna delildir. Çünkü sorumluluk yurdu dünya idi. Yüce Allah dünya ehline şeriat gönderdi; amel eden etti, etmeyen de etmedi. Artık bundan sonra adaleti sağlamak için muhakeme ve ceza gerekir. Fakat yukarıda zikredilen üç sınıfın dünyada amel etmeleri mümkün değildi. Halbuki فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (Şûrâ, 42/7) [Bir taife cennette ve bir taife cehennemdedir.] ayet-i kerimesi gereğince halkın ikiye ayrılması lazımdır; ve ikiye ayrılma ise adalet sağlanmadıkça mümkün değildir. Bu sebeple zikredilen sınıflar için teklif ve teşri lazımdır. Ta ki bunlardan hangilerinin hangi zümreye katılacağı sabit olsun; ve Adl ismi ile Hakem isminin eseri ortaya çıksın!

فهذا قَدْرُ ما يُبْقَى من الشرع في الآخرة يوم القيامة قبل دخول النار والجنـة

، فَلِهَذَا قَيَّدْنَاهُ، والحَمدُ لِلَّهِ.

İmdi âhirette, yevm-i kıyâmette, nâra ve cennete duhûlden evvel, şer'den bu mikdâr ibkā olunur. İşte bundan dolayı biz şer'-i âhireti mukayyed kıldık. Allâh'a hamd ü senâ olsun. [14/44] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ahirette, kıyamet gününde, cehenneme ve cennete girmeden önce, şeriattan bu miktar baki kalır. İşte bundan dolayı biz ahiret şeriatını kayıtlı kıldık. Allah'a hamd ve senalar olsun. [14/44]

Ya'ni Cenâb-ı Şeyh (r.a.) âhiretin mahall-i şer' olmamasını “cennet ve cehenneme duhûlden sonra” kaydıyla mukayyed kılmış ve bu kayd ile Al-lah Teâlâ'nın ikāme-i adl buyurmasıyla, halkın bir fırkası cennete ve bir fır-kası cehenneme girdikten sonra, buralarda artık amel edilmesi lâzım gelen bir şerîat olmadığını murâd etmiştir. Binâenaleyh bu kayd, halkın cennete ve cehenneme duhûlünden evvel âhirette şer'den bir mikdâr bâkî kalacağı için, kayd-ı ihtirazî olur. وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (Bakara, 2/105) [Allah Teâlâ pek büyük ihsân sâhibidir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Şeyh (r.a.) ahiretin şeriat mahalli olmamasını "cennet ve cehenneme girdikten sonra" kaydıyla sınırlamış ve bu kayıt ile Yüce Allah'ın adaleti yerine getirmesiyle, halkın bir kısmı cennete ve bir kısmı cehenneme girdikten sonra, buralarda artık amel edilmesi gereken bir şeriat olmadığını kastetmiştir. Bu sebeple bu kayıt, halkın cennete ve cehenneme girmesinden önce ahirette şeriattan bir miktar kalacağı için, ihtirazi (sakındırıcı) bir kayıt olur. وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (Bakara, 2/105) [Yüce Allah pek büyük ihsan sahibidir.]

Mesnevî: Bu fass-ı latîfde münderic kazâ bahsine taalluku hasebiyle Mesnevî-i Ma'nevî'nin üçüncü cildinde vâki' âtîdeki şürh-i şerîfin şerhiyle beraber buraya derci münasib görülmüştür. Şürh-i Mesnevî:425 توفيق ميان اين دو حديث كه «اَلرِّضَا بِالْكُفْرِ كُفْرٌ» و حديث ديگر كه «مَنْ لَمْ يَرْضَ بِقَضَائِي وَلَمْ يَصْبِرْ عَلَى بَلَائِي فَلْيَطْلُبْ رَبَّا سِوَائِي». &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mesnevî: Bu latif fass'ta (bölümde) yer alan kazâ bahsine ilişkin olması sebebiyle, Mesnevî-i Ma'nevî'nin üçüncü cildinde bulunan aşağıdaki şerif şerhin, kendi şerhiyle beraber buraya eklenmesi uygun görülmüştür. Mesnevî Şerhi: 425 "Küfre rıza küfürdür" hadisi ile "Kim benim kazâma razı olmaz ve belâma sabretmezse, benden başka bir Rab arasın" diğer hadisi arasındaki uzlaşma.

Ya'ni: “Küfre râzı olmak küfürdür”426 ma'nâsındaki hadîs-i şerîf ile, "Her kim benim kazâma râzı olmaz ve belâma sabretmez ise, benden başka bir Rab arasın!"427 ma'nâsındaki hadîs-i kudsî arasındaki tezâdın tevfîki beyânındadır. Mesnevî: وی سؤالی کرد سائل مر مرا گفت نكته الرِّضَا بِالْكُفْرِ كُفْرٌ باز فرمود او که اندر هر قضا ز آنکه عاشق بود او بر ماجرا این پیمبر گفت و گفت اوست مهر [14/45] مر مسلمان را رضا باید رضا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani: "Küfre razı olmak küfürdür" anlamındaki hadis-i şerif ile, "Her kim benim kazâma razı olmaz ve belâma sabretmez ise, benden başka bir Rab arasın!" anlamındaki hadis-i kudsî arasındaki çelişkinin uzlaştırılmasının açıklanmasındadır. Mesnevî'den: "Bir soran bana bir soru sordu, 'Küfre rıza küfürdür' nükte(li söz)ini söyledi. Sonra o (soran) tekrar buyurdu ki: 'Her kazâda (rıza gerekir), çünkü o (kul) olana âşıktı.' Bu sözü peygamber söyledi ve onun sözü mühürdür. Müslüman için rıza gereklidir, rıza."

که بدین راضی شوم باشد شقاق نی قضای حق بود کفر و نفاق

ور نیم راضی بود آن هم زیان

پس چه چاره باشدم اندر میان

Tercüme: "Dün, sâil bana bir suâl sordu; çünkü o mâcerâya, bahis ve cidâle âşık idi; dedi ki: “Küfre rıza, küfürdür” nüktesini, bu hadîs-i şerîfi Peygamber (a.s.) buyurdu, hâlbuki onun kelâmı mühür ve hüccettir. Yine o Peygamber (a.s.) buyurdu ki: “Her kazâya muhakkak müslüman için rızâ lâzımdır, rızâ!..” Küfr ve nifâk kazâ-yı Hak değil midir? Hâlbuki eğer buna râzı olursam şikāk olur; ve eğer olmazsam o dahi ziyândır. O hâlde arada çârem ne olur?" Îzâh: Bu iki hadîs hakkında vârid olan suâl budur ki: Akāid-i kelâmiyye mûcibince cemî'-i ef'âl-i ibâdiyye Hakk'ın meşiyyet ve kazâsıdır. Binâena- leyh küfür dahi O'nun kazâsı olur. Halbuki hadîs-i kudsînin mazmununa göre, kazâya rızâ vâcibdir. Hadîs-i nebevîye göre dahi küfre rızâ küfürdür. Bu iki hâl arasında bendenin çâresi nedir? Eğer kazâ-yı Hak olan küfür ve nifâka râzı olursa, kâfir olur; ve eğer râzı olmazsa, vâcibi terketmiş olur. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu suâle cevâben buyururlar ki: Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Dün, bir soru soran bana bir soru sordu; çünkü o maceraya, tartışmaya ve çekişmeye düşkündü; dedi ki: “Küfre rıza, küfürdür” nükteyi, bu hadîs-i şerîfi Peygamber (a.s.) buyurdu, hâlbuki onun sözü mühür ve kesin delildir. Yine o Peygamber (a.s.) buyurdu ki: “Her kazâya muhakkak müslüman için rıza lâzımdır, rıza!..” Küfür ve nifak, Hak'ın kazâsı değil midir? Hâlbuki eğer buna razı olursam ayrılık olur; ve eğer olmazsam o dahi ziyandır. O hâlde arada çarem ne olur?" Açıklama: Bu iki hadis hakkında gelen soru şudur ki: Kelâm akideleri gereğince, kulun bütün fiilleri Hakk'ın meşiyyet (dilemesi) ve kazâsıdır. Bu sebeple küfür dahi O'nun kazâsı olur. Hâlbuki hadîs-i kudsînin anlamına göre, kazâya rıza vâcibdir. Hadîs-i nebevîye göre dahi küfre rıza küfürdür. Bu iki hâl arasında kulun çaresi nedir? Eğer Hak'ın kazâsı olan küfür ve nifaka razı olursa, kâfir olur; ve eğer razı olmazsa, vâcibi terk etmiş olur. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu soruya cevaben buyururlar ki: Mesnevî:

هست آثار قضا این کفر راست گفتمش این کفر مقضی نی قضاست

Tercüme: “O sâile dedim: “Bu küfür makzîdir, kazâ değildir; bu küfrün âsâr-ı kazâ olması doğrudur.” [14/46] Şerh: "Küfre rızâ küfürdür” hadîs-i şerîfindeki küfür, ism-i mef'ûl sî- gasıyla, makzîdir ve âsâr-ı kazâdır; yoksa ayn-ı kazâ değildir. Zîrâ “kaza” başka, “makzî” başkadır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu fassın ibtidâsın- da buyurmuş idi ki: “Kazâ, Allâh'ın eşyâda hükmüdür; ve Allâh'ın eşyâda hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyâda olan ilminin haddi üzerinedir; ve Al- lâh'ın eşyâda ilmi dahi, “maʼlûmât” nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyseler, o maʼlûmâtın Hakk'a i'tâ ettikleri şeyin haddi üzerinedir." Ve yine Hz. Şeyh (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: “Kazâ, makzînin gayrıdır; ve kazâ ayân-ı sâbitenin isti’dâdına râci' olan kadere muvâfık, îcâd ve ah- kâmdan ibârettir. Binâenaleyh kazâ, sıfât-ı fiiliyye-i Hak'tandır; ve ona rızâ farzdır; ve niçin şöyle, böyle kazâ etti diye Hak'tan şikâyet etmek haram- dır. Velâkin makzîye râzı olmak, mutlakā farz değildir. Belki küfür ve sair maâsî gibi, âsâr-ı kazânın kendisinden sudûrundan dolayı, mükellefin râzı olmayıp şikâyet etmesi zarûrî ve vacibdir." İmdi mâdemki kazâ, Hakk'ın eşyâda hükmüdür; ve Hakk'ın bu hükmü dahi, a'yân-ı sabitenin kendi haklarında, Allah Teâlâ hazretlerinden taleb ettikleri hükümdür; ve mâ-demki kazâ-yı ilâhî eşyâ üzerine, ancak eşyâ ile hükmeder; bu hâlde abdin kazâ-yı ilâhîye râzı olmaktan başka çaresi kalmaz. Meselâ iki kimse bir pâdişâhın huzûruna çıkıp, ondan birisi bir altın, diğeri de bin altın ihsân istese ve pâdişâh da onlara i'tâ etse. Bir altın alan: “Pâdişâh arkadaşıma bin altın verdiği hâlde bana bir altın verdi!” diye şikâyet edemez. Çünkü pâdişâh onlara istediklerini vermiştir. Buna rızâdan başka çâre yoktur. Fakat kendisinin bir altına nâiliyeti, ki makzîdir, eser-i kazâdır; bundan [14/47] râzı olmamak tabîîdir. Belki bundan dolayı bende kendisini levm ve takbîh etmek îcâb eder. Çünkü taleb kendisinindir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “O sorana dedim: “Bu küfür makzîdir (kaza edilmiş şey), kazâ değildir; bu küfrün kazâ eserlerinden olması doğrudur.” Şerh: "Küfre rızâ küfürdür” hadîs-i şerîfindeki küfür, ism-i mef'ûl (edilgen isim) sîgasıyla, makzîdir ve kazâ eserlerindendir; yoksa ayn-ı kazâ (kazânın kendisi) değildir. Zirâ “kazâ” başka, “makzî” başkadır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu fassın (bölümün) başlangıcında buyurmuş idi ki: “Kazâ, Allah'ın eşyada hükmüdür; ve Allah'ın eşyada hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyada olan ilminin sınırı üzerinedir; ve Allah'ın eşyada ilmi dahi, “maʼlûmât” (bilinenler) kendi özlerinde ne hâl üzere sabit idiyse, o maʼlûmâtın Hakk'a verdiği şeyin sınırı üzerinedir." Ve yine Hz. Şeyh (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: “Kazâ, makzînin gayrıdır (makzîden başkadır); ve kazâ, sabit hakikatlerin yatkınlığına râci' (dönen, ait olan) kadere muvâfık (uygun), icat ve hükümlerden ibarettir. Binâenaleyh kazâ, Hakk'ın fiilî sıfatlarındandır; ve ona rızâ farzdır; ve niçin şöyle, böyle kazâ etti diye Hak'tan şikâyet etmek haramdır. Velâkin makzîye râzı olmak, mutlakā (kesinlikle) farz değildir. Aksine küfür ve diğer günahlar gibi, kazâ eserlerinin kendisinden sudûrundan (meydana gelmesinden) dolayı, mükellefin (sorumlu kişinin) râzı olmayıp şikâyet etmesi zarûrî ve vacibdir." İmdi mâdemki kazâ, Hakk'ın eşyada hükmüdür; ve Hakk'ın bu hükmü dahi, sabit hakikatlerin kendi haklarında, Yüce Allah hazretlerinden talep ettikleri hükümdür; ve mâdemki ilâhî kazâ eşya üzerine, ancak eşya ile hükmeder; bu hâlde kulun ilâhî kazâya râzı olmaktan başka çaresi kalmaz. Meselâ iki kimse bir padişahın huzuruna çıkıp, ondan birisi bir altın, diğeri de bin altın ihsan istese ve padişah da onlara verse. Bir altın alan: “Padişah arkadaşıma bin altın verdiği hâlde bana bir altın verdi!” diye şikâyet edemez. Çünkü padişah onlara istediklerini vermiştir. Buna rızâdan başka çare yoktur. Fakat kendisinin bir altına nailiyeti (ulaşması), ki makzîdir, kazâ eseridir; bundan râzı olmamak tabiîdir. Aksine bundan dolayı kulun kendisini levm (kınama) ve takbîh (çirkin görme) etmesi icap eder. Çünkü talep kendisinindir. Mesnevî:

پس قضا را خواجه از مقضی بدان

تا شکالت دفع گردد در زمان

Tercüme: “İmdi, ey efendi! Kazâyı makzîden bil, tâ ki işkâlin derhål ref'olsun!" Şerh: “Makzî”, ism-i mefûl sîgasıyla, “mahkûm” maʼnâsındadır. Kazânın makzîden bilinmesi budur ki: Hakk'ın kazâsı ilmine ve ilmi de, a'yânın ma'lûm olan isti'dâdâtına tâbi'dir. Binâenaleyh a'yân hakkında sâdır olan hükm-i ilâhî, onların Hak'tan taleb ettikleri hükümdür. Bu a'yân evvelen Hak üzerine bu talebleriyle hükmederler; ba'dehû Hakk'ın kazâsı ve hük-mü onlar üzerine vâki' olur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) bu Fass-ı Üzeyrî'nin ibtidâsında: “Hâkim, kim olursa olsun, hükmettiği şeyle ve hükmeylediği şeyde mahkûmün-aleyhdir” buyurmuştur. Hâkim, hükmet-tiği şeyle mahkûmün-aleyh olunca, onun bu hükmü bittabi' mahkûmdan münbais olur. Ve bu sûrette dahi kazâyı makzîden bilmek îcâb eder. Ve bu hakîkat tebeyyün ettiği vakit, derhal müşkilât mündefi' olup, artık “Bu niçin böyle oluyor ve o niçin şöyle oluyor?” diye suâllere hâcet kalmaz ve sâika-i cehl ile teselsül edip giden i’tirâzât, nûr-i maʼrifet karşısında muzma-hil ve lisân lâl ü ekbem kalır. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Şimdi, ey efendi! Kazâyı makzîden (hükmedilenden) bil ki, güçlüğün derhal ortadan kalksın!” Şerh: “Makzî”, ism-i mefûl (edilgen ortaç) yapısıyla, “mahkûm” (hükmedilmiş) anlamındadır. Kazânın makzîden bilinmesi şudur: Hakk'ın kazâsı ilmine, ilmi de sabit hakikatlerin bilinen yatkınlıklarına tâbidir. Bu sebeple sabit hakikatler hakkında çıkan ilâhî hüküm, onların Hak'tan talep ettikleri hükümdür. Bu sabit hakikatler önce Hak üzerine bu talepleriyle hükmederler; daha sonra Hakk'ın kazâsı ve hükmü onlar üzerine gerçekleşir. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) bu Üzeyr Fassı'nın başlangıcında: “Hâkim, kim olursa olsun, hükmettiği şeyle ve hükmettiği şeyde kendisine hükmedilendir” buyurmuştur. Hâkim, hükmettiği şeyle kendisine hükmedilen olunca, onun bu hükmü doğal olarak kendisine hükmedilenden kaynaklanır. Ve bu durumda da kazâyı makzîden bilmek gerekir. Ve bu hakikat ortaya çıktığı zaman, derhal güçlükler ortadan kalkar, artık “Bu niçin böyle oluyor ve o niçin şöyle oluyor?” diye sorulara ihtiyaç kalmaz ve cehalet sebebiyle sürüp giden itirazlar, marifet nuru karşısında yok olur ve dil lal ve dilsiz kalır. Mesnevî:

راضیم در کفر از آن رو که قضاست

نی از آن رو که نزاع و خبث ماست

Tercüme: “Kazâ olması cihetinden küfre râzıyım; bu rızâ bizim nizâı-mız ve hubsümüz olması cihetinden değildir." [14/48] Şerh: Küfürde iki cihet vardır: Birisi küfrün zâtı, diğeri kazâya taallukudur. Küfür, zâtiyeti ve küfür olması itibariyle, aslâ marzî değildir. Fakat kazâya taalluku hasebiyle marzîdir. Çünkü kazâ-yı ilâhîde habâset-i nefsâniyye ve kabâhat-ı tabʼâniyye yoktur. Binâenaleyh sûret-i kazâ hasendir; fakat, küfür bizim habâset-i nefsâniyyemizden münbais olduğundan makzî olması itibariyle kabîhdir. Zîrâ sıfat-ı abddir. Meselâ gāyet mâhir bir ressâm, pek çirkin bir şahsın resmini, aslına mutâbık bir sûrette tersîm etse, bu tasvîre, san'at i'tibariyle gayet güzeldir, denir; fakat sûrete pek çirkin deneceği de şübhesizdir. Binâenaleyh tasvîr hasen ve sûret kabîhdir. İşte bunun gibi kazâ hasen olduğu için marzîdir; ve makzî çirkin olduğu için nâ-marzîdir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Kazâ olması yönünden küfre râzıyım; bu rızâ bizim çekişmemiz ve kötülüğümüz olması yönünden değildir." [14/48] Şerh: Küfürde iki yön vardır: Birisi küfrün zâtı, diğeri kazâya ilişkin olmasıdır. Küfür, zâtı ve küfür olması itibarıyla, asla rızâ gösterilen bir şey değildir. Fakat kazâya ilişkin olması sebebiyle rızâ gösterilendir. Çünkü ilâhî kazâda nefse ait kötülük ve tabiata ait çirkinlik yoktur. Bu sebeple kazânın sûreti güzeldir; fakat, küfür bizim nefse ait kötülüğümüzden kaynaklandığı için, kazâya uğrayan olması itibarıyla çirkindir. Zirâ kulun sıfatıdır. Örneğin, gayet mahir bir ressam, pek çirkin bir şahsın resmini, aslına uygun bir şekilde çizse, bu çizime, sanat itibarıyla gayet güzeldir, denir; fakat sûrete pek çirkin deneceği de şüphesizdir. Bu sebeple çizim güzel ve sûret çirkindir. İşte bunun gibi kazâ güzel olduğu için rızâ gösterilendir; ve kazâya uğrayan çirkin olduğu için rızâ gösterilmeyendir. Mesnevî:

کفر از روی قضا خود کفر نیست

حق را کافر مخوان اينجا مايست

Tercüme: "Küfür, kazâ cihetinden muhakkak küfür değildir. Hakk'a kâfir deme, burada durma!" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Küfür, kazâ cihetinden (Allah'ın küllî hükmü açısından) muhakkak küfür değildir. Hakk'a kâfir deme, burada durma!

Şerh: Bu beyt-i şerîf bâlâdaki beyt-i şerîfin mısrå’-ı evveline illet olarak vâki' olmuştur. Ya'ni “Kazâ olması cihetinden küfre râzıyım; çünkü küfür kazâ cihetinden küfür değildir", demek sûretiyle yekdîğerine rabtolunur. Küfre, irâde-i ilâhiyyeye nisbetle, “küfür” demek câiz değildir. Zîrâ o küfür, ber-muktezâ-yı irâde vâki' olmuştur. İrâde dahi ilme ve ilim ise abd-i meʼmûrun ayn-ı sâbitesinin hâline ve isti’dâdına tâbi'dir. Binâenaleyh kazâyı küfür, Hakk'a nisbetle küfür değil, ayn-ı hikmettir. Eğer kazâ-yı küfre, küfür dense, Hakk'a kâfir demek lâzım gelir. تَعَالَى اللهُ عَنْ ذَلِكَ عُلُوًّا كَبِيرًا ]Allah Teâlâ bundan pek münezzeh ve müteâlîdir.]428 [14/49] Sakın Hakk'a kâfir deme; ve bu makām-ı mühlikte durma; ve sâika-i cehl ile kendini varta-i küfre ilkā etme! Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Bu şerefli beyit, yukarıdaki şerefli beytin ilk mısraına sebep olarak gelmiştir. Yani "Kazâ olması yönünden küfre razıyım; çünkü küfür, kazâ yönünden küfür değildir," demek suretiyle birbirine bağlanır. Küfre, ilâhî irâdeye nispetle, "küfür" demek caiz değildir. Zira o küfür, irâdenin gereği olarak meydana gelmiştir. İrâde de ilme, ilim ise kulun (abd-i meʼmûrun) sabit hakikatinin (ayn-ı sâbitesinin) hâline ve yatkınlığına (isti’dâdına) bağlıdır. Bu sebeple kazâyı küfür, Hakk'a nispetle küfür değil, hikmetin ta kendisidir. Eğer kazâ-yı küfre küfür dense, Hakk'a kâfir demek lazım gelir. تَعَالَى اللهُ عَنْ ذَلِكَ عُلُوًّا كَبِيرًا [Allah Teâlâ bundan pek münezzeh ve müteâlîdir.]428 [14/49] Sakın Hakk'a kâfir deme; ve bu helak edici makamda durma; ve cehalet sâikasıyla kendini küfür çukuruna (varta-i küfre) atma! Mesnevî:

کفر جهل است و قضای کفر علم

هر دو يك كي باشد آخر خلم و حلم

Tercüme: "Küfür cehildir; ve kazâ-yı küfr, ilimdir. Nihayet “hılm” ve "hilim" kelimelerinin her ikisi ne vakit bir olur?" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Küfür cehalettir; küfrün kazâsı ise ilimdir. Sonuç olarak "hılm" ve "hilim" kelimelerinin her ikisi ne zaman bir olur?

Şerh: Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ve Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Aliyy (kuddise sırruhümâ) “hılm” kelimesinin, kesr-i hı ile, “hışım ve gazab” ma'nâsına olduğunu beyân buyurmuşlardır. Ve “hilim” kelimesi- nin ise, kesr-i hâ ile, “yavaşlık” maʼnâsına olduğu marûftur. “Küfrün cehil ve kazâ-yı küfrün ilim" olmasının sûret ve ma'nâ i'tibariyle “hılm” ve “hi- lim” kelimeleri arasındaki sûret ve maʼnâya müşâbehetleri hakkında, gerek Ankaravîde ve gerek Hind şârihlerinin şerhinde îzâhata tesâdüf olunmadı. Hâlbuki Mevlânâ (r.a.) efendimiz, Hazret-i Mesnevîde: گرچه ماند در نوشتن شیر وشیر کار پاکانرا قیاس از خود مگیر [Pâk olanların işini kendinden kıyâs etme; vâkıâ yazmak husûsunda (süt mânâsına gelen) şîr (arslan mânâsına gelen) şîre benzer.]429 beytinde olduğu gibi, kıyâsât ve teşbîhâtta makıys ile makıysün-aleyhin ve müşeb- beh ile müşebbehün-bihin sûreten ve maʼnen mutâbakatlarına mürâât bu- yurmuş olduklarına nazaran, bu beyt-i şerîfte dahi aynı nükte bulunmak lâzım geleceğinden, bu bâbda hâtır-ı fakîre lâyih olan ma'nânın beyânına cür'et olundu; şöyle ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ve Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Aliyy (kuddise sırruhümâ), "hılm" kelimesinin, hı harfinin kesresiyle (esre okunmasıyla), "hışım ve gazap" anlamına geldiğini belirtmişlerdir. "Hilim" kelimesinin ise, hâ harfinin kesresiyle (esre okunmasıyla), "yavaşlık" anlamına geldiği bilinen bir şeydir. "Küfrün cehalet ve küfür kazâsının ilim" olmasının, şekil ve anlam bakımından "hılm" ve "hilim" kelimeleri arasındaki şekil ve anlama benzerlikleri hakkında, ne Ankaravî'de ne de Hint şârihlerinin şerhinde bir açıklamayla karşılaşılmamıştır. Hâlbuki Mevlânâ (r.a.) efendimiz, Hazret-i Mesnevî'de: گرچه ماند در نوشتن شیر وشیر کار پاکانرا قیاس از خود مگیر [Pâk olanların işini kendinden kıyâs etme; vâkıâ yazmak husûsunda (süt mânâsına gelen) şîr (arslan mânâsına gelen) şîre benzer.]429 beytinde olduğu gibi, kıyaslamalarda ve benzetmelerde kıyaslanan ile kıyaslananın ve benzetilen ile benzetilenin şekil ve anlam bakımından uygunluklarına dikkat buyurmuş olduklarına göre, bu şerefli beyitte de aynı noktanın bulunması gerekeceğinden, bu konuda fakir gönlüme doğan anlamın açıklanmasına cüret edilmiştir; şöyle ki:

“Hılm” ve “hilim” kelimeleri, telaffuzu da sem'e bir gelir ise de, ma'nâ i'tibâriyle yekdîğerinin zıddıdır. Makzî olan küfür dahi, bir nevi' ilimden münbaisdir ki, bu ilim, onları küfür ve dalâlete sevkeder. Zîrâ Hak Teâlâ ibâdını [14/50] da'vet için peygamber irsâl buyurdu. Fakat münkirîn pey- gamberin cisimde ve yemek ve içmekte ve uykuda ve nikâhda kendileri- مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ ne mümasil olduğunu görüp (Furkān, 25/7) [Bu Resûl'e ne oldu ki taâm yer ve sokaklarda yürür?] dedi- ler. Ve hamâkatları sebebiyle yürüttükleri muhâkeme-i sakîme netîcesinde, böyle bir kimsenin peygamber olamayacağına, kendilerinde bir ilm-i gayr-ı nâfi' peyda oldu; ve onun Hak tarafından meb'ûs olduğuna kanâat geti- remediler; ve hayât-ı dünyeviyyenin zevâhirinden iktibâs ettikleri bu ilm-i gayr-ı nâfi' inkârlarına bâdî oldu ve مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ )Casiye, 45/24) [Hayât ancak hayât-ı dünyeviyyemizdir, ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak dehr helâk eder.] dediler. Ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkârın bir nevi' ilimden münbais olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'de işâret ey- يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ : ledi. Nitekim buyurur (Rûm, 30/7) [Onlar hayât-ı dünyanın zâhirini bilirler; hâlbuki onlar âhiret ,Necm) وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ hayatından gafildirler.] ve 53/29-30) [Dünyâ hayatından başkasını aslâ istemezler. İşte onların erişe- bilecekleri bilgi sâdece budur.] Fakat bu ilim, zâhirde ilim ise de, hakîkatte cehildir. Binâenaleyh onların bu ilme müstenid olan küfürleri dahi cehil- dir. Kazâ-yı küfür ise, ilm-i mahzdan ibârettir. Zîrâ bâlâdaki گفتمش این کفر مقضی نی قضاست ]O sâile dedim: “Bu küfür makzîdir, kazâ değildir.”] bey- tinin şerhinde îzâh olunduğu üzere, kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sâbitesinin hakîkatinin, Hakk'a itâ ettiği ilim üzerinedir. Bu ilimde aslâ cehil olmak mutasavver değildir. Binâenaleyh Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.): Küfür ki, hakî- katte cehil olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki hakîkatte ilm-i mahzdır; bu iki ilim telaffuzda ve sûrette, “hılm” ve “hilim” kelimeleri gibi, birbirine müşâbih ise de, maʼnâ itibariyle aslâ yekdîğerine benzemez. Zîrâ biri cehil ve diğeri ilimdir. Ve “hılm” nasıl nokta-i siyâh ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyah-ı cehil ile mukayyeddir; ve “hilim” nasıl ki gayr-ı mukayyed ise, Hakk'ın ilmi de öylece gayr-ı mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır, buyururlar. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hılm" ve "hilim" kelimeleri, telaffuzları işitmeye aynı gelse de, anlam bakımından birbirinin zıddıdır. Takdir edilmiş olan küfür dahi, bir tür ilimden kaynaklanır ki, bu ilim onları küfür ve sapkınlığa sevk eder. Çünkü Yüce Allah kullarını davet etmek için peygamberler gönderdi. Fakat inkârcılar, peygamberin cisimde, yemek ve içmekte, uykuda ve evlilikte kendilerine benzer olduğunu görüp (Furkan, 25/7) [Bu Resûl'e ne oldu ki yemek yer ve çarşılarda yürür?] dediler. Ve ahmaklıkları sebebiyle yürüttükleri bozuk muhakeme sonucunda, böyle bir kimsenin peygamber olamayacağına dair, kendilerinde faydasız bir bilgi oluştu; ve onun Hak tarafından gönderildiğine kanaat getiremediler; ve dünya hayatının görünenlerinden edindikleri bu faydasız bilgi inkârlarına sebep oldu ve (Casiye, 45/24) [Hayat ancak dünya hayatımızdır, ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak zaman helak eder.] dediler. Ve Yüce Allah, onlardaki bu inkârın bir tür ilimden kaynaklandığına Kur'an-ı Kerim'de işaret etti. Nitekim buyurur (Rum, 30/7) [Onlar dünya hayatının görünenini bilirler; hâlbuki onlar ahiret hayatından gafildirler.] ve (Necm, 53/29-30) [Dünya hayatından başkasını asla istemezler. İşte onların erişebilecekleri bilgi sadece budur.] Fakat bu ilim, görünüşte ilim ise de, hakikatte cehalettir. Bu sebeple onların bu bilgiye dayalı küfürleri dahi cehalettir. Küfür kazası ise, saf ilimden ibarettir. Çünkü yukarıdaki [O sorana dedim: "Bu küfür takdir edilmiştir, kaza değildir."] beytinin şerhinde açıklandığı üzere, küfür kazası, kulun sabit hakikatinin, Hakk'a itaat ettiği bilgi üzerinedir. Bu bilgide asla cehalet olması düşünülemez. Bu sebeple Cenab-ı Mevlana (r.a.): Küfür ki, hakikatte cehalet olan bir bilgiye dayanır; ve küfür kazası ki hakikatte saf ilimdir; bu iki ilim telaffuzda ve şekilde, "hılm" ve "hilim" kelimeleri gibi, birbirine benzese de, anlam itibarıyla asla birbirine benzemez. Çünkü biri cehalet ve diğeri ilimdir. Ve "hılm" nasıl siyah bir nokta ile kayıtlı ise, onların bilgileri de öylece cehaletin siyah noktası ile kayıtlıdır; ve "hilim" nasıl ki kayıtsız ise, Hakk'ın ilmi de öylece kayıtsızdır ve mutlak ilimdir, buyururlar. Mesnevi:

زشتی خط زشتی نقاش نیست

بلکه از وی زشت را بنمود نیست

قوت نقاش باشد آنکه او

هم تواند زشت کردن هم نکو

[14/51] Tercüme: “Hattın, resmin çirkinliği nakkāşın çirkinliği değil- dir. Belki ondan çirkini izhâr ve îcâd etmek lâzım gelmiştir. Nakkāşın kuv- veti odur ki, o nakkāş hem çirkin, hem de güzel yapabilir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hattın, resmin çirkinliği nakkaşın çirkinliği değildir; aksine, ondan çirkini ortaya çıkarmak ve var etmek gerekmiştir. Nakkaşın kuvveti odur ki, o nakkaş hem çirkin, hem de güzel yapabilir.

Şerh: Hz. Mevlânâ (r.a.), kazâ ile makzîyi îzâh için nakkāş ile nakşı misâl olarak îrâd buyuruyorlar: Eğer bir nakkāş çirkin bir resim yaparsa, o çirkinlik resmindir, nakkāşın değildir. Ancak sanʼatı iktizâsınca onun yed-i mahâretinden çirkin bir nakış izhâr ve îcâdı lâzım gelmiştir. Nakkāş güzeli ve çirkini ne kadar mâhirâne ve üstâdâne nakış ve tersîm ederse san'atında, o nisbette kuvvet ve kudret sâhibi olmuş olur. Bu misâlde “kaza”, nakkāşın nakş-ı kabîhi tersîm etmesi; ve “makzî”, nakş-ı kabîhdir. Ressâm nukūş-ı latîfe ve tesâvîr-i bedîayı nakşederken seve seve tersîm eyler. Fakat izhar-ı san'at ve mahâret için suver-i kabîhayı dahi, rızâ-yı dili hilafında, tersîm etmek iktizâ eder. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri, esmâ-i şerîfesinin maz- harı olmak için, hayır ve şerri îcâd buyurur. Fakat hayırdan râzı ve şerden râzı değildir. Bunun diğer misâlleri budur ki: Tabîb, icrâ-yı tabâbet için, halkın marazını murâd eder; fakat marazdan râzı değildir. Eğer râzı olaydı, tedâvî etmezdi. Kezâ, ekmekçi halkın açlığını murâd eder; fakat açlıklarından râzı değildir. Eğer râzı olaydı, ekmek satmazdı. Kezâ, muallim, müteallimin cehlini murâd eder; fakat cehle râzı değildir. Eğer râzı olaydı, ta'lîm etmezdi. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Hz. Mevlânâ (r.a.), kazâ ile makzîyi (Allah'ın hükmü ile hükmedileni) açıklamak için nakkaş ile nakşı (ressam ile resmi) örnek olarak veriyorlar: Eğer bir nakkaş çirkin bir resim yaparsa, o çirkinlik resmin çirkinliğidir, nakkaşın değildir. Ancak sanatı gereği, onun maharetli elinden çirkin bir nakışın ortaya çıkması ve yaratılması gerekmiştir. Nakkaş, güzeli ve çirkini ne kadar mahirane ve ustaca nakşeder ve resmederse, sanatında o oranda kuvvet ve kudret sahibi olmuş olur. Bu örnekte "kazâ", nakkaşın çirkin resmi resmetmesi; ve "makzî", çirkin resimdir. Ressam, güzel nakışları ve harika tasvirleri nakşederken seve seve resmeder. Fakat sanatını ve maharetini göstermek için çirkin suretleri de, gönül rızasına aykırı olarak, resmetmesi gerekir. Bunun gibi Yüce Allah hazretleri, şerefli isimlerinin mazharı (tecelli yeri) olmak için, hayrı ve şerri yaratır. Fakat hayırdan razı, şerden ise razı değildir. Bunun diğer örnekleri şunlardır: Tabip, tabiplik yapmak için, halkın hastalığını ister; fakat hastalıktan razı değildir. Eğer razı olsaydı, tedavi etmezdi. Aynı şekilde, ekmekçi halkın açlığını ister; fakat açlıklarından razı değildir. Eğer razı olsaydı, ekmek satmazdı. Aynı şekilde, öğretmen, öğrencinin cehaletini ister; fakat cehalete razı değildir. Eğer razı olsaydı, öğretmezdi. Mesnevî:

گر گشایم بحث این را من بساز

تا سؤال و تا جواب آید دراز

[14/52] Tercüme: “Eğer ben, bu kazâ ve makzînin bahsini, intizâm ile açarsam, netîcede sual ve cevâb uzun gelir." Şerh: Ya'ni bu kazâ ve makzî bahsinin, ehl-i kelâm kavâidine tevfîkan açılması sual ve cevabın teselsül etmesine ve kıyl ü kālin uzamasına sebeb olur. Halbuki kazâ ile makzînin hakîkati, ehl-i kelâm usûlüne tevfîkan icrâ edilecek bahis ve münâzara ile münkeşif olmaz. Bu mübâhase netîcede "hayret” tevlîd eder. Hayret ise mâni’-i tefekkürdür. Binâenaleyh bundan vazgeçmek evlâdır. İmdi bu suâller ve cevabların netîcesi “İlim ma'lûma tâbidir" kazıyyesine kadar gider. Bu mes'ele Fass-ı Üzeyrî'nin “Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir” buyurulmuş olan mahallinde, Hak Teâlâ hazretleriyle küffâr arasında alâ-tarîki'l-muhâtaba, şerhan beyân edilmiş olduğundan, burada tekrârından sarf-ı nazar olundu. Oraya müracaat lâzım gelir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Eğer ben, bu kazâ ve makzînin (Allah'ın hükmü ve hükmedilen şeyin) bahsini düzenli bir şekilde açarsam, sonuçta soru ve cevap uzun sürer." Şerh: Yani bu kazâ ve makzî bahsinin, kelâm âlimlerinin kurallarına uygun olarak açıklanması, soru ve cevabın birbirini takip etmesine ve boş konuşmaların uzamasına sebep olur. Aksine, kazâ ile makzînin hakikati, kelâm âlimlerinin yöntemine uygun olarak yapılacak tartışma ve münazara ile ortaya çıkmaz. Bu tartışma sonuçta "hayret" doğurur. Hayret ise düşünmeye engeldir. Bu sebeple bundan vazgeçmek daha iyidir. Şimdi bu sorular ve cevapların sonucu "İlim ma'lûma tâbidir (bilgi bilinen şeye bağlıdır)" ilkesine kadar gider. Bu mesele, Üzeyrî Fassı'nda "Allah için kesin delil sabittir" buyurulmuş olan yerde, Yüce Allah hazretleri ile inkârcılar arasında karşılıklı konuşma yoluyla açıklanmış olduğundan, burada tekrarından vazgeçildi. Oraya başvurmak gerekir. Mesnevî:

ذوق نكته عشق از من میرود

نقش خدمت نقش دیگر می شود

Tercüme: “Aşk nüktesinin zevki benden gider. Hizmet nakşı, başka nakış olur." Şerh: Ya'ni kazâ ve makzî mübâhasesi uzayınca, nükte-i aşkın zevki benden zâil olur. Halbuki ben maşûkun kapısında hizmet-i aşk ile müstahdem bir bendeyim. Bu hizmet nakşı, başka nakşa [14/53] mübeddel olur; ya'ni bî-aşk ve hâl olan ehl-i kelâm gibi, bâb-ı kıyl ü kālde müstahdem bir bende olurum. Ve hizmet-i aşk ki, makzîdir ve nakkāşın nakşeylediği nakş-ı hasendir; ve bu i'tibâr ile bu hizmet marzîdir. Eğer mübâhase uzarsa başka bir makzî olur; ve o dahi nakkāşın nakşeylediği bir nakş-ı kabîh bulunur; ve bu i'tibâr ile o makzî nâ-marzî olduğundan bittabi' ben ondan vazgeçerim. İbtida: 17 Kânûn-i evvel 1331 [30 Aralık 1915] İntiha: 10 Kânûn-i sânî 1331 [23 Ocak 1916], Pazar gecesi &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Aşk nüktesinin zevki benden gider. Hizmet nakşı, başka nakış olur." Şerh: Yani kazâ ve makzî (kaza edilmiş, takdir edilmiş şey) tartışması uzayınca, aşk nüktesinin zevki benden kaybolur. Halbuki ben, maşukun kapısında aşk hizmetiyle görevli bir kulum. Bu hizmet nakşı, başka nakşa dönüşür; yani aşksız ve hâlsiz olan kelâm ehli gibi, dedikodu kapısında görevli bir kul olurum. Ve aşk hizmeti ki, makzîdir ve nakkaşın nakşettiği güzel bir nakıştır; ve bu itibarla bu hizmet beğenilendir. Eğer tartışma uzarsa başka bir makzî olur; ve o da nakkaşın nakşettiği çirkin bir nakış bulunur; ve bu itibarla o makzî beğenilmeyen olduğundan elbette ben ondan vazgeçerim. Başlangıç: 17 Kânûn-i evvel 1331 [30 Aralık 1915] Bitiş: 10 Kânûn-i sânî 1331 [23 Ocak 1916], Pazar gecesi
