# Kelime-i Ya'kûbiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-ya-kubiyye
**Sayfa:** 54

---

Bu bahsin rûhu, her ne kadar Fass-1 Âdemîde tafsîl edilmiş ise de, bu- rada dahi bir mukaddeme îrâdına lüzûm görüldü: Ma'lûm olsun ki, “vü- cûd" bir mefhûm-i küllîden ibaret olup, bilcümle sıfât ve esmâdan müs- tağnîdir. Ya'ni "vücûd”, vücûd olabilmek için, kendisinin sıfât ile mevsûf ve esmâ ile müsemmâ olmasına hâcet yoktur. Bunlar olsa da olmasa da, "vücûd" yine vücûddur. Ve bu mefhûm-i küllînin bir asla istinâdı sahîh olmaz. Ya'ni “Vücûd, neye müsteniddir; ve nereden çıkmıştır?” suâli doğru değildir. Çünkü bu mefhûm-i küllî bir şeye istinâd etse, müstakil olmamak ve diğer bir vücûda muhtâc olmak lâzım gelir. Ve bu suâl teselsül edince, ilâ-mâ-lâ-yetenâhî gider; ve bir mebdee vusûl mümkin olmaz. Binâenaleyh bu “vücûd-ı hakîkî”; kendisiyle kāim olmak ve müstenedün-ileyhi bulun- mamak ve bir hadd ile mahdûd olmayıp bî-intihâ olmak lâzım gelir. Ve "vücûd”un vücuduna delîl, ancak yine kendi zâtıdır. Ve onun vücuduna îrâd edilecek olan delâil-i mantıkıyye, yine o vücûdda dâhil [8/19] buluna- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu bahsin (konunun) özü, her ne kadar Âdem Fassı'nda (Fusûsu'l-Hikem'in Âdem ile ilgili bölümünde) ayrıntılı olarak açıklanmış ise de, burada da bir giriş yapılmasına lüzum görüldü: Bilinmeli ki, "vücûd" (varlık) küllî (genel) bir kavramdan ibaret olup, bütün sıfat ve isimlerden müstağnîdir (bağımsızdır, onlara ihtiyacı yoktur). Yani "vücûd", varlık olabilmek için, kendisinin sıfatlar ile nitelenmiş ve isimler ile adlandırılmış olmasına ihtiyaç duymaz. Bunlar olsa da olmasa da, "vücûd" yine vücûddur. Ve bu küllî kavramın bir asıla (temele) dayanması doğru olmaz. Yani "Vücûd, neye dayanır; ve nereden çıkmıştır?" sorusu doğru değildir. Çünkü bu küllî kavram bir şeye dayansa, müstakil (bağımsız) olmamak ve diğer bir varlığa muhtaç olmak gerekir. Ve bu soru teselsül edince (ardışık olarak devam edince), sonsuza dek gider; ve bir başlangıca ulaşmak imkânsız olur. Bu sebeple bu "hakikî vücûd" (gerçek varlık); kendisiyle kâim olmak (ayakta durmak) ve dayandığı bir şey bulunmamak ve bir sınır ile sınırlı olmayıp sonsuz olmak gerekir. Ve "vücûd"un varlığına delil, ancak yine kendi zâtıdır (özüdür). Ve onun varlığına ileri sürülecek olan mantıkî deliller, yine o vücûdda dâhil [8/19] bulunur.

## VIII

بسم الله الرحمن الرحيم

فَصُ حِكْمَةٍ رُوحِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ يَعْقُونِيَّةٍ

## BU FAS KELİME-İ YAKŪBİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ RÜHİYYE BEYÂNINDADIR

Bu “hikmet-i rûhiyye”nin Kelime-i Ya'kūbiyye'ye tahsîsinde iki vecih câizdir. Birincisi budur ki; Yakūb (a.s.)ın [oğullarına vasiyetini bildiren[ إنَّ اللهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (Bakara, 2/132) (Muhakkak Allah sizin için “dîn” ıstıfâ ve intihâb eyledi. İmdi siz müslimîn olduğunuz hâlde ölünüz!] âyet-i kerîmesine nazaran, “rûhiyye”, “râ”nın zammı iledir. Binâenaleyh Kelime-i Ya'kūbiyye, “hikmet-i dîniyye-i rûhiyye” ile telkîb olundu. Ve “rûh” ile “dîn” arasında tedbîr bulunduğu için bu fassın esâsını "dîn❞e ve ahkâmına dâir olan hakāyık teşkîl eyledi. Zîrâ âlem-i şehadetteki neş'et-i insâniyye ile ba'de'l-ba's olan neş'et-i insâniyye, “rûh” ile “dîn”in tedbîrini müştemildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu "hikmet-i rûhiyye"nin (ruha ait hikmetin) Kelime-i Ya'kūbiyye'ye (Yakub Kelimesi'ne) tahsis edilmesinde iki vecih (yön) caizdir. Birincisi şudur ki; Yakub (a.s.)ın oğullarına vasiyetini bildiren "Muhakkak Allah sizin için 'dîn'i seçti ve ayırdı. Şimdi siz Müslümanlar olduğunuz hâlde ölünüz!" (Bakara, 2/132) ayet-i kerimesine göre, "rûhiyye", "râ" harfinin zammı (ötre) iledir. Bu sebeple Kelime-i Ya'kūbiyye, "hikmet-i dîniyye-i rûhiyye" (dine ait ruhsal hikmet) ile adlandırıldı. Ve "rûh" ile "dîn" arasında bir tedbir (düzenleme, idare) bulunduğu için bu fassın (bölümün) esasını "dîn"e ve hükümlerine dair olan hakikatler teşkil etti. Çünkü âlem-i şehadetteki (görünen âlemdeki) insani oluşum ile ba'de'l-ba's (yeniden dirilişten) sonraki insani oluşum, "rûh" ile "dîn"in tedbirini (düzenlemesini) içermektedir.

“Rûh”un tedbîri iki kısım üzerinedir. Biri “tedbîr-i aklî"dir ki, ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluku ve sıfât-ı ilâhiyye ile ittisâfı ve sâir kemâlât-ı rabbâniy- ye ile istikmâli iktizâ eder. Diğeri, rûhun bedeni tedbîr etmesi ve mesâlihi- ne nazar-ı ilmiyyesidir; ve bu tedbîr dahi tedbîr-i rûhî ve tabiîyi câmi'dir. Zîrâ onun bu tedbîrinden bedenin vech-i aslah üzere bekāsı ümîd olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ruhun yönetimi iki kısım üzerinedir. Biri "aklî yönetim"dir ki, ilahi ahlakla ahlaklanmayı, ilahi sıfatlarla vasıflanmayı ve diğer Rabbanî kemalatlarla olgunlaşmayı gerektirir. Diğeri ise, ruhun bedeni yönetmesi ve bedenin işlerine ilimle bakmasıdır; ve bu yönetim de ruhî ve tabiî yönetimi kapsar. Çünkü onun bu yönetiminden bedenin en uygun şekilde varlığını sürdürmesi umulur.

"Dîn”in tedbîri dahi iki vecih üzeredir: Bir vechi, “siyâset"tir ki, nizâm-ı âlem onunla muhafaza olunur. Diğer vechi, nefsi hırâsettir ki, emr-i maâda ve avâkıb-i umûra onunla nazar olunur. [8/2] İmdi neş'et-i insâniyyede “dîn” ile “rûh”un tedbîrde münasebeti olduğuna göre dîn, rûh mesâbesin- de bulunduğundan Kelime-i Ya'kūbiyye dîni ve ahkâmını mutazammın olan “hikmet-i rûhiyye” ile tavsîf olundu. Zîrâ Ya'kūb (a.s.) üzerine emr-i dîn gālib olup, dîni evlâdına tavsiye etmişti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Din"in idaresi de iki yöndedir: Bir yönü, "siyaset"tir ki, dünya düzeni onunla korunur. Diğer yönü, nefsi korumaktır ki, ahiret işlerine ve işlerin sonuçlarına onunla bakılır. Şimdi, insan yaratılışında "din" ile "ruh"un idarede bir ilişkisi olduğuna göre, din ruh mesabesinde bulunduğundan, Yakup Kelimesi'nin dinini ve hükümlerini içeren "ruhanî hikmet" ile nitelendirildi. Çünkü Yakup (a.s.) üzerine din işi üstün gelmiş ve dinini evlatlarına tavsiye etmişti.

"Hikmet-i rûhiyye”nin Kelime-i Ya’kūbiyye'ye tahsîsindeki ikinci veche gelince: Ya'kūb (a.s.)ın lisanından beyan buyurulan وَلَا تَيْتَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِنَّهُ لَا يَيْنَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) [Ve Allah'ın rahmet ve râhatından me'yûs olmayın; zîrâ Allâh'ın revhından me'yûs olan ancak kâfirlerdir.] âyet-i kerîmesine nazaran “revhıyye", "râ"nın fethi ile olur. Her nebînin hikmetinde, Kur'ân-ı Kerîm'de onun hakkında vârid olan şey zikrolunduğu cihetle, bu ma'nâ mülâhazasıyla bu vecih dahi câizdir. Mülâ-haza-i ma'nâdaki tafsîl ve îzâh budur ki: Bu hikmette “dîn”in “inkıyâd” olduğu beyân buyuruluyor. “İnkıyâd” ile râhat-ı hakîkiyye hâsıl ve revh-ı dâim nâzil olur. Zîrâ herkes evâmir-i Hakk'a münkād olup nevâhîden mü-ctenib olsa ve kendisini Allah Teâlâ hazretlerine teslîm etse, derece-i ulyâ ve râhat-ı kusvâya nail olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ (Zümer, 39/54) ya'ni “Size azabın vürûdundan evvel Rabb'inize rücû ediniz ve ona inkıyâd ediniz!" buyuruluyor. Demek ki, kişi Rabb'ine rücû' edip O'na münkād olmazsa, azâb nüzülü bu adem-i inkıyâdın netîce-i tabîiyyesidir. Azâb ise revh ve râhatın zıddı olan elem ve ıztırabı tevlîd eder. İşte bu i'tibâra göre de, bu hikmet, feth-i “râ” ile olmak üzere, “hikmet-i revhıyye” vasfı ile tavsîf kılındı. [8/3] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikmet-i rûhiyye"nin Kelime-i Ya'kūbiyye'ye tahsis edilmesindeki ikinci yöne gelince: Ya'kūb (a.s.)'ın dilinden beyan buyurulan "Ve Allah'ın rahmet ve rahatından ümit kesmeyin; çünkü Allah'ın rahmetinden ümit kesen ancak kâfirlerdir." (Yusuf, 12/87) ayet-i kerimesine göre "revhıyye", "ra" harfinin fethası (üstün okunması) ile olur. Her nebinin hikmetinde, Kur'an-ı Kerim'de onun hakkında gelen şey zikredildiği için, bu anlam mülahazasıyla bu yön de caizdir. Anlam mülahazasındaki ayrıntı ve açıklama şudur ki: Bu hikmette "din"in "boyun eğme" olduğu beyan buyuruluyor. "Boyun eğme" ile gerçek rahatlık hasıl olur ve sürekli rahmet iner. Çünkü herkes Hakk'ın emirlerine boyun eğse, yasaklarından kaçınsa ve kendisini Yüce Allah'a teslim etse, en yüce dereceye ve en büyük rahatlığa nail olur. Nitekim ayet-i kerimede "Size azabın gelmesinden önce Rabbinize dönün ve O'na teslim olun!" (Zümer, 39/54) buyuruluyor. Demek ki, kişi Rabbine dönüp O'na boyun eğmezse, azabın inmesi bu boyun eğmeyişin doğal sonucudur. Azap ise rahmet ve rahatın zıddı olan elem ve ıstırabı doğurur. İşte bu itibara göre de, bu hikmet, "ra" harfinin fethası ile olmak üzere, "hikmet-i revhıyye" vasfı ile nitelendirildi.

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlîdir ki Hak Teâlâ'nın ilmindeki a'yân-ı sâbitenin her birinin zâtî isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve iktizâ-i zâtiyyesine binâen kendi üzerine ezelen ve ebeden ne gibi ahvâl ve umûr ile zuhûr edeceğine ve cemî'-i merâtibde ve ezmine-i muhtelifede ne gibi keyfiyet ve mikdâr ile taayyün ve tahakkuk eyleyeceğine ve âlem-i kevn ve fesâdda ne gibi esbâb-ı mahsûsa ile zuhûr ve intâc edeceğine taalluk eden hükm-i küllîdir. Kader ise, kazâ-yı ilâhînin tafsîli olup, her bir ayn-ı sâbitenin zâtî isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve iktizâ-i zâtiyyesine binâen, âlem-i kevn ve fesâdda esbâb-ı mahsûsa ile mukayyed olarak zuhûr eden ahvâl ve umûrun tafsîlidir. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlî olduğu cihetle, tağayyür ve tebeddülü mümteniu't-tağayyürdür. Kader ise, kazâ-yı ilâhînin tafsîli olduğu cihetle, esbâb-ı mahsûsa ile mukayyeddir. İmdi, esbâb-ı mahsûsa ile mukayyed olan kader, esbâb-ı mahsûsa ile reddolunur. Nitekim nebiyy-i zîşân (a.s.) "Sadaka belâyı def eder" buyurmuştur. Bu dahi, bir kaderin bir kader ile reddolunmasıdır. Zirâ sadaka vermek de bir kaderdir. Belânın def'i de bir kaderdir. İmdi, bir kader bir kader ile reddolunur. Yoksa kazâ-yı ilâhî reddolunmaz. Zirâ kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlî olduğu cihetle, tağayyür ve tebeddülü mümteniu't-tağayyürdür.

الدِّينُ دِينَانِ، دِينٌ عِنْدَ اللهِ تعالى، ودين عندَ مَنْ عَرَّفَه الحقُّ تعالى ومَنْ عَرَّفَه

مَنْ عَرَّفَه الحق، ودين عند الخَلْقِ، وَقَدِ اعْتَبَرَه الله .

Dîn ikidir: Birisi Allâh'ın indinde; ve Hakk'ın bildirdiği kimsenin indin-de; ve Hakk'ın bildirdiği kimsenin bildirdiği kimse indinde olan din-dir. Diğeri inde'l-halk olan dindir; ve Allah Teâlâ onu mu'teber kıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Din ikidir: Birisi Allah katında; ve Hakk'ın bildirdiği kimsenin katında; ve Hakk'ın bildirdiği kimsenin bildirdiği kimse katında olan dindir. Diğeri halk katında olan dindir; ve Yüce Allah onu muteber kıldı.

"Dîn" lugatta, “inkıyâd” ve “cezâ” ve “âdet” ma'nâlarınadır. Bu üç ma'nânın “şer”e nakli câizdir. Zîrâ insân ahkâm-ı ilâhiyyeye bâtınen ve zâhiren inkıyâd etmez ve evâmir-i ilâhiyyeyi ityânı ve nevâhîden ictinâbı i'tiyâd eylemezse, onun bu hâline cezâ terettüb eder. Aksi dahi böyledir. İmdi ayet-i kerîmede إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ الْإِسْلامُ (Âl-i İmrân, 3/19) [Muhakkak Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır.] buyurulduğu cihetle bilcümle enbiyâ-yı izâma Hakk'ın bildirdiği ve onların kendi ümmetlerine bildirdikleri dîn, “dîn-i islâm”dır. Bu da Allâh'ın indinde olan dîndir. Ve “islâm” inkıyâddan ibârettir. Ma'lûmdur ki, abdin vücudunda iki i'tibâr vardır: Birisi “bâtın"ıdır ki o, onun fikridir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf 'de buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Din" kelimesi sözlükte "boyun eğme," "ceza" ve "adet" anlamlarına gelir. Bu üç anlamın şeriata aktarılması caizdir. Çünkü insan, ilahi hükümlere içten ve dıştan boyun eğmez ve ilahi emirleri yerine getirmeyi, yasaklardan kaçınmayı adet edinmezse, bu haline ceza gerekir. Bunun aksi de böyledir. Şimdi, ayet-i kerimede "Muhakkak Allah'ın indinde din, İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 3/19) buyurulduğu için, bütün yüce peygamberlere Hakk'ın bildirdiği ve onların kendi ümmetlerine bildirdikleri din, "İslâm dini"dir. Bu da Allah katında olan dindir. Ve "İslâm" boyun eğmekten ibarettir. Bilinmelidir ki, kulun varlığında iki itibar vardır: Birisi "batını"dır ki o, onun fikridir. Nitekim Mesnevî-i Şerif'te buyurulur:

ما بقى تو استخوان و ریشه

ای برادر تو همان اندیشه

Tercüme: “Ey birâder, sen ancak bir düşüncesin. Mâ-bekān kemik ve elyaftır."274 Diğeri “zâhir”idir ki, o da onun sûret-i kesîfesi ve aʼzâsı ve cevârihidir. Abdin “bâtın”ı ile “inkıyâd”ı, Hakk'ın gönderdiği peygamberleri ve onların haberlerini aslâ tevakkuf ve şübhe etmeksizin tasdîk ile îmân et- mesidir. Ve “zâhir”i ile “inkıyâd”ı, Allah Teâlâ hazretlerinin lisân-ı Resûl ile Kitâb'ında îfâsını emrettiği şeyleri a'zâ ve cevârihi ile fiile getirmesidir. Meselâ abd, Hakk'ın emrettiği savm ve salât ve hac ve zekât gibi evâmiri îfâ eylerse zâhiren inkıyâddadır. Abd, [8/4] bâtını ve zâhiri ile münkād olmadıkça inkıyâd ve itâatı kâmil olmaz. "İnde'l-halk" olup Hakk'ın muteber addeylediği “dîn” dahi iki nevi' üzerinedir: Birisi fetret zamânında akıllarına olan tecellî-i hâs sebebiyle, vücûd-1 vâhid-i Hakk'ı idrâk eden ukalâ ve hükemâ taraflarından vaz'ına lüzüm görülen kavânîn-i mahmûdedir. Eflâtun ve Sokrat gibi hükemânın tezkiye-i nefs için kendi milletlerine irâe ettikleri tarîk gibi. Diğeri, en- biyâ (a.s.)ın getirdikleri şerâyie münkād olmakla beraber, tezkiye-i nefs için bu şerâyie mugāyir olmayarak, kümmel-i mü'minîn tarafından vaz'edilen tarîk-i mücâhede ve riyâzât gibi umûr-i şâkkadır. Mutasavvife-i kirâm ha- zarâtının ahkâm-ı şer'iyye üzerine zâid, fakat maksad-ı şerîata muvâfık ola- rak vaz'ettikleri âdâb ve usûl gibi. Şerîat-ı Muhammediyye'nin vaz'ından mukaddem, ulemâ-i Îseviyye tarafından mevzû' ruhbâniyet de bu zümre- dendir. Ukalâ ve hükemâ tarafından vaz'olunan kavânîn-i mahmûdenin ind-i Hak'ta muʼteber olması, ancak vakt-i fetrete mahsustur. Yeni bir şerîat ile bir peygamber geldiği vakit, hükmü mensûh olup, ind-i Hakta kadr ve kıymeti kalmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Ey birader, sen ancak bir düşüncesin. Geriye kalan kemik ve elyaftır." Diğeri onun "zâhir"idir ki, o da onun kesif şekli, uzuvları ve organlarıdır. Kulun "bâtın"ı ile "itaat"i, Hakk'ın gönderdiği peygamberleri ve onların haberlerini asla duraksama ve şüphe etmeksizin tasdik ederek iman etmesidir. Ve "zâhir"i ile "itaat"i, Yüce Allah'ın Resûl'ün diliyle Kitab'ında yapılmasını emrettiği şeyleri uzuvları ve organları ile fiile geçirmesidir. Örneğin kul, Hakk'ın emrettiği oruç, namaz, hac ve zekât gibi emirleri yerine getirirse, zâhiren itaattedir. Kul, [8/4] bâtını ve zâhiri ile itaatkâr olmadıkça itaati ve teslimiyeti kâmil olmaz. "Halk nezdinde" olup Hakk'ın muteber saydığı "din" dahi iki nevi üzerinedir: Birincisi, fetret zamanında akıllarına olan özel tecelli sebebiyle, Hakk'ın biricik varlığını idrak eden akıl sahipleri ve hikmet ehli tarafından konulması lüzumlu görülen övülmüş kanunlardır. Eflatun ve Sokrat gibi hikmet ehlinin nefis terbiyesi için kendi milletlerine gösterdikleri yol gibi. Diğeri, peygamberlerin (a.s.) getirdikleri şeriatlere itaat etmekle beraber, nefis terbiyesi için bu şeriatlere aykırı olmayarak, kâmil müminler tarafından konulan mücâhede ve riyâzât gibi zorlu işlerdir. Mutasavvıfe-i kirâm hazaratının şer'î hükümler üzerine fazla, fakat şeriatın maksadına uygun olarak koydukları âdâb ve usûl gibi. Muhammedî Şeriat'ın konulmasından önce, İsevî uleması tarafından konulan ruhbanlık da bu zümredendir. Akıl sahipleri ve hikmet ehli tarafından konulan övülmüş kanunların Hak nezdinde muteber olması, ancak fetret vaktine mahsustur. Yeni bir şeriat ile bir peygamber geldiği vakit, hükmü mensuh olup, Hak nezdinde kadr ve kıymeti kalmaz.

فالدين الذي عند الله هو الذي اصْطَفَاه الله وأعطاه الرُّبَةَ العَلِيَّةَ على دِينِ

الخلق، فقال تعالى : ﴿وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى

لَكُمُ الدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ أَي مُنْقَادُونَ إِلَيْهِ.

İmdi "indallah” olan dîn, Allâh'ın istifâ ve intihâb ederek dîn-i halk üzere rütbe-i aliyye i'tâ eylediği dîndir. Binâenaleyh Hak Teâlâ bu- yurdu ki: “İbrâhîm ve Ya’kūb, oğullarına vasiyet eyledi ki: Ey oğulla- rım! Muhakkak Allah sizin için “dân” ıstıfâ ve intihâb eyledi. İmdi siz müslimîn, ya'ni ona münkādûn olduğunuz hâlde ölünüz!” (Bakara, 2/132) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "Allah katında" olan din, Allah'ın seçip yücelterek halkın dini üzerine yüksek bir mertebe verdiği dindir. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurdu: "İbrahim ve Yakub, oğullarına vasiyet etti ki: Ey oğullarım! Muhakkak Allah sizin için 'dini' seçip yüceltti. Şimdi siz, müslimler, yani ona boyun eğenler olduğunuz hâlde ölünüz!" (Bakara, 2/132)

Ya'ni "indallah olan dîn”in mertebesi, ukalâ ve hükemâ tarafından mev- zû' olan dînin mertebesinden âlîdir. Zîrâ bu dîni, Hak intihâb eyledi. Bu sebeble İbrâhîm ve Ya'kūb (aleyhime's-selâm) oğullarına vasiyet eyledi ki: [8/5] "Ey oğullarım! Allah Teâlâ sizin için “dîn” intihâb etti. Artık halkın vaz'ettiği ahkâm ve kavâidin hükmü kalmadı. Onlara tebaiyetten vazgeçi- niz de, siz ancak müslimlerden, ya'ni zâhiren ve bâtınen bu dîne münkād olanlardan olduğunuz hâlde ölünüz!” (Bakara, 2/132). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Allah katında olan din"in mertebesi, akıl sahipleri ve hikmet ehli tarafından konulmuş olan dinin mertebesinden daha yücedir. Çünkü bu dini Yüce Allah seçti. Bu sebeple İbrahim ve Yakup (a.s.) oğullarına vasiyet etti ki: "Ey oğullarım! Allah Teâlâ sizin için 'din' seçti. Artık halkın koyduğu hükümlerin ve kuralların hükmü kalmadı. Onlara uymaktan vazgeçiniz de, siz ancak müslimlerden, yani zâhiren ve bâtınen bu dine boyun eğenlerden olduğunuz hâlde ölünüz!" (Bakara, 2/132).

وجَاءَ الدِّينُ بِالأَلفِ واللَّامِ لِلتَّعْرِيفِ والعَهْدِ ، فهو دينٌ مَعْلُومٌ وَمَعْرُوفٌ، وهو

قوله تعالى : إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ الْإِسْلَامُ ، وهو الانْقِيَادُ، فَالدِّينُ عِبَارَةٌ عَنِ

انْقِيَادِكَ، والدِّينُ من عند الله هو الشَّرع الذي انْقَدْتَ أَنْتَ إليه، فالدِّينُ

الانْقِيَادُ، والنَّامُوس هو الشَّرْعُ الَّذي شَرَعَه الله تعالى، فَمَنِ اتَّصَفَ بِالانْقِيَادِ

لِما شَرَعَهُ اللهُ له فَذَلِكَ الَّذِي قَامَ بالدِّينِ وأَقَامَه، أي أَنْشَأَه كما يُقِيمُ الصَّلَاةَ،

فالعَبْدُ هو المُنْشِئُ لِلدِّينِ ، والحَقُّ هو الوَاضِعُ لِلأَحْكَامِ، فَالْانْقِيَادُ عَيْنُ فِعْلِكَ،

فالدِّينُ مِن فِعْلِكَ، فما سَعِدْتَ إِلا بِمَا كان مِنْكَ ، فَكَمَا أَثْبَتَ السَّعَادَةَ لَكَ

ما كان فِعْلَكَ كَذَلِكَ ما أَثْبَتَ الأَسْمَاءَ الإِلَهِيَّةَ إِلَّا أَفعاله، وهي أنت وهي

المُحْدَثَاتُ، فَبِآثَارِه سُمِّيَ إِلَهَا وبِآثَارِكَ سُمِّيْتَ سَعِيدًا، فَأَنْزَلَكَ اللهُ تعالى

مَنْزِلَتَه إِذا أَقَمْتَ الدِّينَ وَانْقَدْتَ إلى ما شَرَعَه لَكَ.

Ve "dîn” ta'rîf ve ahd için, “elif ve lâm" ile geldi. Binâenaleyh o, ma'lûm ve maʼrûf olan dîndir; ve o, Hak Teâlâ'nın إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ الْإِسْلَامُ )Ali İmrân, 3/19), ya'ni "Muhakkak indallah olan dîn, islâmdır” kavlidir. O da inkıyâddır. Böyle olunca “dîn”, senin inkıyâdından ibârettir. Ve "min-indillâh olan dîn”, senin ona inkıyâd eylediğin şer'dir; imdi "dîn”, inkıyâddır. Ve “nâmûs”, Allah Teâlâ'nın şer' eylediği şer'dir. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın, kendisi için şer'ettiği şeye inkıyâd ile muttasıf olan kimse "dîn” ile kāim olan ve onu ikāme eyleyen, ya'ni onu inşa eden kimse oldu. Nitekim namazı ikāme eder. Böyle olunca abd, "dîn”i münşîdir. Hak ise, ahkâm-ı şer'iyyeyi vâzı'dır. Şu hâlde "inkıyâd" senin fiilinin "ayn"ıdır. Demek ki [8/6] "dîn” senin fiilinden- dir. Binâenaleyh sen, ancak senden olan şeyle mes'ûd oldun. İmdi senin saâdetini, nasıl ki senin fiilin olan şey isbât etti ise, esmâ-i ilâhiyyeyi de ancak Allah'ın ef'âli isbât eyledi; ve o, sensin; o da muh- desâttır. Böyle olunca O, âsârı ile “İlâh” tesmiye olundu; ve sen de âsârın ile “saîd” tesmiye olundun. İmdi sen “dîn”i ikāme ve Allâh'ın sana şer'ettiği şeye inkıyâd eylediğin vakit, Allah Teâlâ seni, kendi nefsi menzilesine inzâl eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "din" kelimesi, tanımlama ve belirleme için "elif ve lâm" takısıyla geldi. Bu sebeple o, bilinen ve tanınan dindir; ve o, Yüce Allah'ın "Muhakkak ki Allah katında din İslam'dır" (Âl-i İmrân, 3/19) kavlidir. O da boyun eğmektir. Böyle olunca "din", senin boyun eğmenden ibarettir. Ve "Allah katından olan din", senin ona boyun eğdiğin şeriattır; şimdi "din", boyun eğmektir. Ve "namus", Allah Teâlâ'nın şeriat kıldığı şeriattır. Bu sebeple Allah Teâlâ'nın, kendisi için şeriat kıldığı şeye boyun eğmekle nitelenen kimse, "din" ile kâim olan ve onu ikame eden, yani onu inşa eden kimse oldu. Nasıl ki namazı ikame eder. Böyle olunca kul, "din"i inşa edendir. Hak ise, şer'î hükümleri koyandır. Şu halde "boyun eğme" senin fiilinin ta kendisidir. Demek ki "din" senin fiilindendir. Bu sebeple sen, ancak senden olan şeyle mutlu oldun. Şimdi senin mutluluğunu, nasıl ki senin fiilin olan şey ispat ettiyse, ilahi isimleri de ancak Allah'ın fiilleri ispat etti; ve o, sensin; o da yaratılmışlardır. Böyle olunca O, eserleriyle "İlah" diye isimlendirildi; ve sen de eserlerinle "mutlu" diye isimlendirildin. Şimdi sen "din"i ikame ve Allah'ın sana şeriat kıldığı şeye boyun eğdiğin zaman, Allah Teâlâ seni, kendi nefsi mertebesine indirdi.

إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ

Ya'ni (Âl-i İmrân, 3/19) âyet-i kerîmesindeki “dîn” lafzı, tarîf ve ahd için olan “elif ve lâm” ile geldi. Harf-i taʼrîfsiz nekre olarak gelmedi. Ve “dîn”, indallah “islâm” olduğuna ve “islâm” ise, “in- kıyâd” maʼnâsına geldiğine göre, “dîn” senin inkıyâdından ibaret olur. İmdi “dîn”, abd tarafından inkıyâd, ve “nâmûs”, ya'ni kānûn, Allah Teâlânın vaz'eylediği “şerîat”tır. Binâenaleyh Allah Teâlânın ibâdına mahsûs olarak vaz'ettiği kānûna inkıyâd ile muttasıf olan kimse, dîn ile kāim olan ve dîni ikāme eyleyen, ya'ni dîni inşâ eden kimse olur. Nitekim Hak Teâlâ namazı vaz'etti; ve namaz abdin aʼzâ ve cevârihi ile ikāme olunur. Abd vücûd-1 muayyen-i kesîfi ile namazı ikāme edince, dîni inşâ etmiş olur; ve Hak ise ahkâm-ı şer'iyyeyi vaz'etmiş olur. Şu hâlde “inkıyâd", senin fiilinin "ayn"ı- dır. Çünkü namaz ancak senin fiilindir; ve sen bu fiilin ile dîni inşa ettin; ve dîn, inkıyâddır. Binâenaleyh senin fiilin inkıyâdın “ayn”ıdır. Demek ki dîn, senin fiilinden husûle geldi. Böyle olunca sen, ancak senden sudûr eden fiil sebebiyle mes’ûd oldun. Çünkü saâdet, senin sıfatındır; ve senin sıfatın ancak senin fiilinden [8/7] hâsıl olur. Binâenaleyh senin saâdetin yine senin fiilindendir. Zîrâ her bir fiil-i ihtiyârî mutlakā fâilin nefsinde bir eser vücûda getirir. Sen Hakk'ın emirlerine “inkıyâd" edince O'na itâat et- miş olursun; ve sen O'na itâat edince, O da sana itâat eder; ve senin kemâ- lini sana verir. Nitekim hadîs-i kudsîde buyurur: أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي وَأَنِيسُ مَنْ شَكَرَنِي وَمُطِيعُ مَنْ أَطَاعَنِي ya'ni "Beni zikredenin celîsi ve şükredenin enî- siyim; ve Bana itâat edene mutî'im.”275 İmdi senin saâdetini, nasıl ki senin fiilin olan şey isbât etti ise, esmâ-i ilâhiyyeyi dahi, ancak Allâh'ın efʼâli isbât eyledi. Ve o ef'âl, sensin; ve O'nun efʼâli muhdesâttır. Velhâsıl Allah Teâlâ âsârı ile “İlâh” tesmiye olundu; ve sen de âsârın ile “saîd” tesmiye olundun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani (Âl-i İmrân, 3/19) ayet-i kerimesindeki "dîn" lafzı, tarif ve ahd için olan "elif ve lâm" ile geldi. Harf-i tarif olmaksızın nekre olarak gelmedi. Ve "dîn", Allah katında "İslâm" olduğuna ve "İslâm" ise, "inkıyâd" (boyun eğme, teslimiyet) anlamına geldiğine göre, "dîn" senin inkıyâdından ibaret olur. Şimdi "dîn", kul tarafından inkıyâd, ve "nâmûs", yani kanun, Yüce Allah'ın koyduğu "şeriat"tır. Buna göre Yüce Allah'ın kullarına özgü olarak koyduğu kanuna inkıyâd ile nitelenen kimse, dîn ile kâim olan ve dîni ikame eyleyen, yani dîni inşa eden kimse olur. Nasıl ki Yüce Allah namazı koydu; ve namaz kulun uzuvları ve organları ile ikame olunur. Kul, belirli ve yoğun varlığı ile namazı ikame edince, dîni inşa etmiş olur; ve Hak ise şer'î hükümleri koymuş olur. Şu halde "inkıyâd", senin fiilinin "ayn"ıdır (özüdür). Çünkü namaz ancak senin fiilindir; ve sen bu fiilin ile dîni inşa ettin; ve dîn, inkıyâddır. Buna göre senin fiilin inkıyâdın "ayn"ıdır. Demek ki dîn, senin fiilinden husule geldi. Böyle olunca sen, ancak senden sudur eden fiil sebebiyle mes'ud oldun. Çünkü saadet, senin sıfatındır; ve senin sıfatın ancak senin fiilinden [8/7] hasıl olur. Buna göre senin saadetin yine senin fiilindendir. Çünkü her bir ihtiyârî fiil mutlaka failin nefsinde bir eser vücuda getirir. Sen Hakk'ın emirlerine "inkıyâd" edince O'na itaat etmiş olursun; ve sen O'na itaat edince, O da sana itaat eder; ve senin kemalini sana verir. Nasıl ki hadîs-i kudsîde buyurur: أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي وَأَنِيسُ مَنْ شَكَرَنِي وَمُطِيعُ مَنْ أَطَاعَنِي yani "Beni zikredenin celîsi (dostu) ve şükredenin enîsiyim (yakın arkadaşıyım); ve Bana itaat edene mutî'im (boyun eğerim)." Şimdi senin saadetini, nasıl ki senin fiilin olan şey ispat etti ise, ilahî isimleri dahi, ancak Allah'ın fiilleri ispat eyledi. Ve o fiiller, sensin; ve O'nun fiilleri muhdesâttır (sonradan yaratılmışlardır). Sözün özü, Yüce Allah eserleri ile "İlâh" isimlendirildi; ve sen de eserlerin ile "saîd" (mutlu) isimlendirildin.

Ma'lûm olsun ki, vücûdda birisi “bâtın”, diğeri “zâhir” olmak üzere iki i'tibâr vardır. Vücudun bâtını "müessir" ve zâhiri “müesserün-fîh"dir. Ve vücudun bâtınında bî-nihâye şuûnât, ya'ni sıfât mündemicdir. Umûr-i ma'neviyye ve makūleden ibaret olarak bâtın-ı vücûdda muhtefî olan bu şuûnâta, zâhir-i vücûdda “efâl” tesmiye olunur. Ve ef’âl, “müesserün-fîh” olan vücudun zâhirinde badehû zuhûr ettiği için, bittabi' hâdistir. Binâe- naleyh bu efâl, muhdesâttır. Ve sâhib-i vücudun âsâr ve efâli, zâhir olma- dıkça, onun bir isim ile tesmiyesi mümkin değildir. İmdi bu gördüğümüz a'yân-ı vücûdiyyeden her biri, zât-ı latîf-i Hakk'ın şuûnâtından birer şe'nin mazharıdır; ve her bir şeʼnin kemâli fiilen bir mazharda zâhir olduğu vakit, Allah Teâlâ o isim ile müsemmâ olur. İşte bu hakîkate [8/8] binâen senin bu vücûd-ı kesîf-i müteayyinin Allah'ın fiilidir. Ve O'nun fiili olan bu vü- cûdun, muhdesâttandır. Ve Allâh'a, onun âsârı ve ef'âli olan bu muhdesât sebebiyle “İlâh” tesmiye olundu; ve bu muhdesât meʼlûh ve merbûb ve mahlûktur. Allah Teâlâ bunlarda ulûhiyet ve rubûbiyet ve hâlıkıyet sıfatıyla zahir olduğundan “İlâh” ve “Rab” ve “Hâlık” tesmiye olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, varlıkta biri "bâtın" (iç yüz), diğeri "zâhir" (dış yüz) olmak üzere iki itibar vardır. Varlığın bâtını "müessir" (etki eden), zâhiri ise "müesserün-fîh" (kendisinde etki edilen)dir. Ve varlığın bâtınında sonsuz haller, yani sıfatlar gizlidir. Manevî ve akılla idrak edilen işlerden ibaret olarak varlığın bâtınında gizli olan bu hallere, varlığın zâhirinde "efâl" (fiiller) adı verilir. Ve fiiller, "müesserün-fîh" olan varlığın zâhirinde sonradan ortaya çıktığı için, doğal olarak hâdistir (sonradan meydana gelmiştir). Bu sebeple bu fiiller, muhdesâttır (sonradan yaratılmış şeylerdir). Ve varlık sahibinin eserleri ve fiilleri ortaya çıkmadıkça, onun bir isimle adlandırılması mümkün değildir. Şimdi bu gördüğümüz varlıksal hakikatlerin her biri, Hakk'ın latif zâtının hallerinden birer halin mazharıdır (tecelli yeridir); ve her bir halin kemâli fiilen bir mazharda ortaya çıktığı zaman, Yüce Allah o isimle adlandırılır. İşte bu hakikate binaen senin bu kesif (yoğun) ve belirli varlığın Allah'ın fiilidir. Ve O'nun fiili olan bu varlık, muhdesâttandır (sonradan yaratılmışlardandır). Ve Allah'a, onun eserleri ve fiilleri olan bu muhdesât sebebiyle "İlâh" adı verildi; ve bu muhdesât meʼlûh (tapılan), merbûb (terbiye edilen) ve mahlûktur (yaratılmıştır). Yüce Allah bunlarda ulûhiyet (ilâhlık), rubûbiyet (terbiye edicilik) ve hâlıkıyet (yaratıcılık) sıfatıyla zâhir olduğundan "İlâh" ve "Rab" ve "Hâlık" adıyla anılır.

İmdi إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi kendi sûreti üzeri- ne halketti.] hadîs-i şerîfi mûcibince, senin vücudunun dahi, “bâtın”ı ve “zâhir”i vardır. Ve senin bâtınında bî-nihâye şuûnât mevcûd olup, onlar azâ ve cevârihin vâsıtasıyla, senin zâhirinde kisve-i fiile bürünerek zâhir olmadıkça, sen bunlar ile tesmiye olunmazsın. Meselâ bâtınında namaz kılmak dâiyesi hâsıl olsa, o efâl-i mahsûsa ve erkân-ı ma'lûme senden zâhir olmadıkça, sana “musallî” denilmez. Eğer bâtınındaki bu ümniyeyi zâhir-i vücudunda fiilen tahakkuk ettirirsen, bu eser ve fiilin sebebiyle, sana "abd-i saîd" tesmiye olunur. Böyle olunca sen “dîn”i ikāme ve Allâh'ın sana şer'ettiği şeye “inkıyâd” eylediğin vakit, Allah Teâlâ seni kendi nefsi menzilesine inzâl eyledi. Ya'ni bâlâda îzâh olunduğu üzere sen Allâh'ın fiilisin. Allah Teâlâ seni inşa etmekle, nasıl onun İlâh ve Rab ve Hâlık isimleri zâhir olur ise, senin fiilinden ibaret olan “dîn”i, sen dahi ikāme etmekle, öylece bir isim iktisâb etmiş olursun. Bu ise Allah Teâlâ'nın seni, sûrette kendi nefsi menzilesine inzâli demek olur. Sûrette iştirâk olduğu gibi, “inkıyâd” hususunda da Allah ile abd arasında iştirâk vardır. Sen dîni inşâ etmekle münkād olduğun gibi, [8/9] Allah da taleb ettiğin şeyi vermekle sana münkād olur. Nitekim hadîs-i kudsîde: "Bana itâat eden mutî'im" buyurulmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ" [Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine yarattı.] hadîs-i şerîfi gereğince, senin varlığının da "bâtın"ı (iç yüzü) ve "zâhir"i (dış yüzü) vardır. Ve senin bâtınında sonsuz haller, oluşlar mevcut olup, onlar azaların ve organların vasıtasıyla, senin zâhirinde fiil elbisesine bürünerek ortaya çıkmadıkça, sen bunlar ile adlandırılmazsın. Örneğin, bâtınında namaz kılma isteği hâsıl olsa, o özel fiiller ve bilinen rükünler senden ortaya çıkmadıkça, sana "namaz kılan" denilmez. Eğer bâtınındaki bu dileği zâhirî varlığında fiilen gerçekleştirirsen, bu eser ve fiilin sebebiyle, sana "mutlu kul" adı verilir. Böyle olunca sen "din"i ikame ettiğin ve Allah'ın sana şeriat kıldığı şeye "boyun eğdiğin" vakit, Allah Teâlâ seni kendi nefsi (zâtı) mertebesine indirdi. Yani yukarıda açıklandığı üzere sen Allah'ın fiilisin. Allah Teâlâ seni inşa etmekle, nasıl O'nun İlâh ve Rab ve Hâlık isimleri ortaya çıkar ise, senin fiilinden ibaret olan "din"i, sen dahi ikame etmekle, öylece bir isim edinmiş olursun. Bu ise Allah Teâlâ'nın seni, sûrette kendi nefsi mertebesine indirmesi demek olur. Sûrette ortaklık olduğu gibi, "boyun eğme" hususunda da Allah ile kul arasında ortaklık vardır. Sen dini inşa etmekle boyun eğdiğin gibi, Allah da talep ettiğin şeyi vermekle sana boyun eğer. Nitekim hadîs-i kudsîde: "Bana itaat eden mutî'im (itaat edenimdir)" buyurulmuştur.

وسَأَبْسُطُ في ذلك إنْ شَاءَ الله تعالى ما تَقَعُ به الفائِدَةُ بعدَ أَنْ نُبَيِّنَ الدِّينَ

الذي عند الخَلقِ الَّذِي اعْتَبَرَه الله ، فالدِّينُ كُلُّهُ لِلَّهِ، وَكُلُّهُ مِنكَ لَا مِنهُ، إِلَّا

بحكم الأَصَالَةِ.

Ve Allah Teâlâ'nın mu'teber addeylediği "inde'l-halk olan dîn”i beyândan sonra, bunun hakkında fâidesi olacak şeyi, inşaallah karîben bastederim. İmdi dînin hepsi Allâh'a mahsustur. Ve onun hepsi sendendir; Allah'dan değildir. Ancak bi-hükmi'l-asâle Allah'dandır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Yüce Allah'ın muteber saydığı "halk nezdindeki din"i açıkladıktan sonra, bunun hakkında faydalı olacak şeyi, inşallah yakında genişçe anlatırım. Şimdi, dinin hepsi Allah'a özgüdür. Ve onun hepsi sendendir; Allah'tan değildir. Ancak asıl itibarıyla Allah'tandır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) yukarıda “dîn”in iki tarzda olduğu ve birisi “indallah” ve diğeri “inde’l-halk” bulunduğunu beyân buyurmuş; ve dînin ne demek olduğunu ve inkıyâdın netîcesini îzâh eylemiş idi. Bu ibârede dînin ikinci nev’i olan “inde’l-halk dîn”i beyândan sonra, esrâr-ı dîniyye hakkında fâidesi bulunan tafsîlâtı beyân buyuracaklarını vadederler. Ve dînin her iki nev'ini de birleştirip buyururlar ki: Gerek indallah ve gerek inde'l-halk olan dîn, bi-hükmi'l-asâle, Allâh'a mahsustur. Çünkü fiilin aslı ve ifazası وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ )Saffat 37/96) [Allah Teâlâ sizi ve amellerinizi yarattı.] âyet-i kerîmesi mûcibince Hak'tandır; mezâhirden değildir. Ancak mezâhir, o efâl ve amâli a'yân-ı sâbitelerinin isti’dâdât-ı husûsiyyeleriyle, Hak'tan taleb ettikleri için, kendilerinden zuhûr eder. Bu hüküm, Zât'a ve "asl"a nazaran böyledir. Fakat senin vücûd-ı izâfînden ibaret olan fer'e ve esmâ-i müteayyineye nazaran, her iki nevi' dîn dahi sendendir; Allah'dan değildir. Çünkü dîn, inkıyâddır; ve inkıyâd senin fiilindir; ve fiilin ma- hall-i sudûru senin vücûd-ı kesîfindir; ve senin [8/10] bu vücûd-ı unsurîn mevt dediğimiz hâlin vukūuyla inhilâl edince, “inkıyâd” ta’bîr olunan sıfat ve nisbet dahi zâil olur. İşte bu itibara göre “dîn”in hepsi sendendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) yukarıda "din"in iki şekilde olduğunu, birinin "Allah katında" ve diğerinin "halk katında" bulunduğunu açıklamış; ve dinin ne demek olduğunu ve boyun eğmenin sonucunu izah etmişti. Bu ifadede, dinin ikinci türü olan "halk katındaki din"i açıkladıktan sonra, dinî sırlara dair faydalı ayrıntıları açıklayacaklarını vaat ederler. Ve dinin her iki türünü de birleştirip buyururlar ki: Gerek Allah katında gerekse halk katında olan din, asıl itibarıyla Allah'a mahsustur. Çünkü fiilin aslı ve feyzi "وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ" (Saffat 37/96) [Yüce Allah sizi ve amellerinizi yarattı.] ayet-i kerimesi gereğince Hak'tandır; mazharlardan (tecelli yerlerinden) değildir. Ancak mazharlar, o fiilleri ve amelleri sabit hakikatlerinin özel yatkınlıklarıyla Hak'tan talep ettikleri için, kendilerinden ortaya çıkar. Bu hüküm, Zât'a ve "asl"a göre böyledir. Fakat senin izafî varlığından ibaret olan fer'e (tali olana) ve belirli isimlere göre, her iki tür din de sendendir; Allah'tan değildir. Çünkü din, boyun eğmektir; ve boyun eğme senin fiilindir; ve fiilin ortaya çıktığı yer senin yoğun varlığındır; ve senin bu unsurlardan oluşan varlığın, ölüm dediğimiz halin meydana gelmesiyle dağılınca, "boyun eğme" olarak tabir olunan sıfat ve bağıntı da ortadan kalkar. İşte bu itibara göre "din"in hepsi sendendir.

قال الله تعالى : وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا»، وهي النَّوَامِيسُ الحِكَمِيَّةُ الَّتِي لَمْ يَجِيءِ

الرَّسُولُ المَعلُومُ بها في العَامَّةِ من عندِ اللهِ بِالطَّرِيقَةِ الخَاصَّةِ المَعلومة في

العُرْفِ، فَلَمَّا وَافَقَتِ الحِكمَةُ والمَصْلَحَةُ الظَّاهِرَةُ فيها الحكم في المقصود

بالوضع المَشرُوعِ الإلهي ، اعْتَبَرَها اللهُ اعْتِبَارَ ما شَرَعَه مـن عنـده تعالى، وما

كتبها الله عليهم ، ولَمَّا فَتَحَ اللهُ بينه وبين قُلُوبِهِم بَابَ العِنَايَةِ والرَّحْمَةِ من

حيثُ لا يَشْعُرُونَ جَعَلَ فِي قُلُوبِهِم تَعظِيمَ ما شَرَعُوه يَطلُبُون بذلك رِضْوَانَ

الله على غيرِ الطَّرِيقَةِ النَّبَوِيَّةِ المَعْرُوفَةِ بالتَّعْرِيفِ الإِلهِيِّ، فَمَا رَعَوْهَا هَؤُلَاءِ

الَّذِينَ شَرَعُوها وشُرِعَتْ لَهُمْ حَقَّ رِعَايَتِهَا ﴾ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ، وَلِذَلِكَ

اعْتَقَدُوا، فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا بها مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ، أي من

هَؤُلَاءِ الَّذِينَ شُرِعَ فيهم هذه العِبَادَةُ فَاسِقُونَ ، أَي خَارِجُونَ عن الانقِيَادِ

إليها والقيام بحقها، ومن لمْ يَنْقَدْ إليها لمْ يَنْقَدْ إِليه مُشَرِّعُه بما يُرْضِيه.

Allah Teâlâ وَرَهْبَانِيَّةَ ابْتَدَعُوهَا )Hadid 57/27) [İbtidâ' eyledikleri ruhbâni- yet...] buyurdu. Ve o, öyle nevâmîs-i hikemiyyedir ki, âmmede maʼlûm olan resûl, örfde ma'lûm olan tarîka-i hâssa ile onları Allah indinden getirmedi. Vaktâki onlarda olan hikmet ve maslahat-ı zâhire, vaz'-ı meşrû' ile maksûdda hükm-i ilâhîye muvâfakat eyledi, "Allah Teâlâ onları, onların üzerine farzetmediği hâlde", kendi tarafından şer'et- tiği şeye i'tibâr buyurduğu gibi, i'tibâr etti. Vaktâki Allah Teâlâ kendi ile onların kalbleri arasında, inâyet ve rahmet kapısını açtı; şuûrları olmadığı haysiyetten, onların kalblerinde şer'ettikleri şeyin ta'zîmini îkā' eyledi ki, onlar onunla, ta'rîf-i ilâhî ile maʼrûf olan tarîk-i nebevînin gayrı tarîk üzere, Allâh'ın rızâsını taleb ederler. İmdi onları kendile- rine şer' eden ve kendileri için şer'olunan kimseler, “ancak Allah'ın rızâsını talebden nâşî, [8/11] onun hakk-ı riâyeti ile onlara riâyet et- tiler." Ve bunun için i'tikād eylediler. "Binâenaleyh onlardan, onlara îmân edenlere ecirlerini verdik; ve onlardan birçoğu fâsikūndur." (Hadîd, 57/27) Ya'ni onlara inkıyâddan ve onların hakkıyla kıyâmın- dan hâriçtirler. Ve kim ki onlara inkıyâd etmese, onun Müşerrii; onu irzâ edecek şeyle ona münkād olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah Teâlâ, "Onların icat ettikleri ruhbanlığı..." (Hadid 57/27) buyurdu. Ve o, öyle hikmetli kanunlardır ki, genel olarak bilinen peygamber, örfte bilinen özel bir yolla onları Allah katından getirmedi. Ne zaman ki onlarda bulunan açık hikmet ve maslahat, meşru bir düzenleme ile maksatta ilahi hükme uygunluk gösterdi, "Allah Teâlâ onları, onların üzerine farz kılmadığı hâlde," kendi tarafından şeriat yaptığı şeye itibar ettiği gibi, itibar etti. Ne zaman ki Allah Teâlâ kendi ile onların kalpleri arasında inayet ve rahmet kapısını açtı; şuurları olmadığı için, onların kalplerinde şeriat yaptıkları şeyin yüceltilmesini gerçekleştirdi ki, onlar onunla, ilahi tarif ile bilinen nebevi yolun dışında bir yolla Allah'ın rızasını talep ederler. Şimdi onları kendilerine şeriat yapan ve kendileri için şeriat kılınan kimseler, "ancak Allah'ın rızasını talep etmekten dolayı, onun hakkını gözeterek onlara riayet ettiler." Ve bunun için itikat ettiler. "Bu sebeple onlardan, onlara iman edenlere ecirlerini verdik; ve onlardan birçoğu fasıklardır." (Hadid, 57/27) Yani onlara boyun eğmekten ve onların hakkıyla yerine getirilmesinden uzaktırlar. Ve kim ki onlara boyun eğmezse, onun Şeriat koyucusu; onu razı edecek şeyle ona boyun eğmez.

Malûm olsun ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) dîn-i halkı sûre-i Hadîd'in son sahifesinde mezkûr olan şu &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Şeyh (Allah sırrını mukaddes kılsın) halkın dinini, Hadîd Suresi'nin son sayfasında zikredilen şu şekilde açıklar:

وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي

قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ

فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

(Hadîd, 57/27) âyet-i kerîmesinden iktibâs buyurmuştur. Ayet-i kerîmenin ma'nâ- yı münîfi budur: “Ve Biz Îsâ b. Meryem'i enbiyâ-yı sâlifeye halef kıldık; ve ona İncîl'i verdik. Ve ona tâbi' olanların kalblerinde re'fet ve rahmeti ve -onların üzerine farzetmediğimiz hâlde, ancak rızâ-yı ilâhîyi talebden nâşî, ibtida' eyledikleri- ruhbâniyeti halkettik. İmdi onlar, onlara hakk-ı riâyet ile riâyet etmediler. Böyle olunca onlardan îmân edenlere ecirlerini verdik; ve onlardan çoğu fâsikūndur." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Hadîd, 57/27) âyet-i kerîmesinden alıntı yapmıştır. Âyet-i kerîmenin yüce anlamı şudur: “Ve Biz Îsâ b. Meryem'i geçmiş peygamberlere halef kıldık; ve ona İncîl'i verdik. Ve ona tâbi olanların kalplerinde şefkat ve merhameti ve -onların üzerine farz kılmadığımız hâlde, ancak ilâhî rızayı talep etmekten dolayı kendilerinin başlattıkları- ruhbanlığı yarattık. Şimdi onlar, onlara hakkıyla riâyet etmediler. Böyle olunca onlardan îmân edenlere ecirlerini verdik; ve onlardan çoğu fâsıklardır."

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu âyet-i kerîmeyi ma'nâ i'tibariyle tefsîre şürû edip buyururlar ki: وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا )Hadîd, 57/27) [...ibtida' eyledikle- ri ruhbâniyet...] kavl-i münîfi ile hükemâ ve ukalânın ibtida' ve ihtira' eyledikleri beyân buyurulan ruhbâniyet ve usûl-i tezkiye-i nefs, öyle bir kavânîn-i hikemiyyedir ki, mu'cize ve da'vâ-yı nübüvvet ile zuhûr eden ve âmme-i enâm indinde ma'lûm olan bir resûl, o kavânîn-i hikemiyyeyi, örfde ma'lûm olan tarîk-i hâss ile, ya'ni nübüvvet ve vahy tarîki ile, Allah Teâlâ cânibinden getirmedi. Belki dîn-i Îsâ'ya mensûb olan ulemânın ve dîn-i Muhammedî'ye tâbi' bulunan sulehânın veyâhud bir peygamberin ahkâm-ı dîniyyesi cârî olmayan akvâm arasında, bu zamân-ı fetrette yaşa- yan ukalâ ve hükemânın kalblerinde min-indillâh vâki' olan ilhâm ve ilkā ile o kavânîn-i hikemiyye takarrür eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) bu âyet-i kerîmeyi anlam itibarıyla tefsire başlayıp buyururlar ki: "وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا" (Hadîd, 57/27) [...icat ettikleri ruhbanlık...] şeklindeki yüce söz ile, hikmet sahiplerinin ve akıl sahiplerinin icat ve ihdas ettikleri beyan buyurulan ruhbanlık ve nefsi arındırma usulleri, öyle hikmetli kanunlardır ki, mucize ve nübüvvet iddiasıyla ortaya çıkan ve tüm insanlarca bilinen bir resûl, o hikmetli kanunları, örfte bilinen özel yolla, yani nübüvvet ve vahiy yoluyla, Yüce Allah tarafından getirmedi. Aksine, İsa dinine mensup olan âlimlerin ve Muhammedî dine tabi olan salih kişilerin yahut bir peygamberin dinî hükümlerinin geçerli olmadığı kavimler arasında, bu fetret döneminde (peygamber gelmeyen dönem) yaşayan akıl ve hikmet sahiplerinin kalplerinde Allah tarafından meydana gelen ilham ve ilka (kalbe doğuş) ile o hikmetli kanunlar yerleşti.

İmdi şer'-i ilâhîden, maksûd [8/12] olan hükm-i ilâhî nüfûs-i nâkısanın ikmâli olduğu ve bir peygamberin dînine tâbi' olan ulemâ ve sulehâ ile zamân-ı fetretteki ukalâ ve hükemânın vaz'ettikleri usûl ve kavânînde zâhir olan hikmet ve maslahat dahi, kezâlik nüfûs-i nâkısanın ikmâli bulunduğu cihetle, bu zevât-ı kirâmın maksûdları, şer'-i ilâhîden maksûd olan hükm-i ilâhîye muvâfık geldi. Bunun için Allah Teâlâ bu kavânîn-i hikemiyyeyi o zevât üzerine farzetmediği hâlde, kendi tarafından inzâl buyurduğu şer'e i'tibâr eylediği gibi, muteber addetti. Vaktâki Allah Teâlâ kendisiyle bu zevâtın kalbleri arasında inâyet ve rahmet kapısını açtı; onların vukūfları olmadığı hâlde, kalblerine bu vazʼettikleri kavânîne taʼzîm ve riâyet hissini ilkā buyurdu. Ve bu zevât-ı kirâm ile onlara tâbi' olanlar, bu kavânîne taʼzîm ve ahkâmını icrâya riâyet netîcesinde, tarîf-i ilâhî ile marûf olan tarîk-i nebevînin gayrı tarîk üzere, Allâhın rızâsını taleb ederler. Zîrâ tarîk-i nübüvvet ile gelen şerîatta, bu şerîat ile amel edenlere ne gibi mükâfât verileceği cânib-i Hak'tan sarâhaten vad buyurulmuştur. Halbuki bu zevâtın vaz'ettikleri kavânînin ta'zîmi ve ahkâmına riâyet netîcesinde ne gibi bir mükâfat verileceği mechûldür. Ancak ehl-i dîn olan ukalâ düşündüler ki, insan hayvanın bir nev'idir. Fakat onda bir hâssa vardır ki hayvânât-ı sâirede yoktur. Cenâb-ı Haktan münzel olan şerâyi', insanın galebe-i hayvâniyyetini izâle ve bâtını olan nefs-i nâtıkasını tasfiye içindir. Binâenaleyh bu maksada sür'atle vusûl için taklîl-i taâm ve menâm ile riyâzet ve zikre muvâzabat gibi tarîk-i nebevî ve ahkâm-ı şer'iyye üzerine zâid olarak birtakım usûl vaz'ettiler. Bu usûl, şer'-i ilâhîden maksûd olan hükm-i ilâhîye muvâfık geldiği için, sünnet-i hasenedir, bid'at-i seyyie değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ilâhî şeriattan maksat olan ilâhî hükmün eksik nefisleri olgunlaştırmak olduğu ve bir peygamberin dinine tâbi olan âlimler ve sâlihler ile fetret dönemindeki akıl sahipleri ve hikmet ehlinin koydukları usul ve kanunlarda görünen hikmet ve maslahatın da aynı şekilde eksik nefisleri olgunlaştırmak olduğu cihetle, bu yüce zatların maksatları, ilâhî şeriattan maksat olan ilâhî hükme uygun geldi. Bunun için Yüce Allah, bu hikmetli kanunları o zatlar üzerine farz kılmadığı hâlde, kendi tarafından indirdiği şeriata itibar ettiği gibi, muteber kabul etti. Ne zaman ki Yüce Allah kendisiyle bu zatların kalpleri arasında inayet ve rahmet kapısını açtı; onların bilgileri olmadığı hâlde, kalplerine bu koydukları kanunlara tazim ve riayet hissini ilka etti. Ve bu yüce zatlar ile onlara tâbi olanlar, bu kanunlara tazim ve hükümlerini icraya riayet neticesinde, ilâhî tarif ile bilinen nebevî yolun dışında bir yol üzere, Allah'ın rızasını talep ederler. Zira nübüvvet yolu ile gelen şeriatta, bu şeriat ile amel edenlere ne gibi mükâfat verileceği Hak tarafından açıkça vaat edilmiştir. Hâlbuki bu zatların koydukları kanunların tazimi ve hükümlerine riayet neticesinde ne gibi bir mükâfat verileceği meçhuldür. Ancak din ehli olan akıl sahipleri düşündüler ki, insan hayvanın bir türüdür. Fakat onda bir özellik vardır ki diğer hayvanlarda yoktur. Cenab-ı Hak'tan inen şeriatlar, insanın hayvaniyetinin üstünlüğünü gidermek ve bâtını olan konuşan nefsini tasfiye etmek içindir. Bu sebeple bu maksada hızla ulaşmak için yemeği ve uykuyu azaltma ile riyâzet ve zikre devam etme gibi nebevî yol ve şer'î hükümler üzerine ek olarak birtakım usuller koydular. Bu usul, ilâhî şeriattan maksat olan ilâhî hükme uygun geldiği için, güzel bir sünnettir, kötü bir bid'at değildir.

Zamân-ı fetrette olan hükemâya gelince, bunlar da kezâ aklen düşündüler ki, kâinâtın heyet-i mecmûasını yerli yerinde îcâd ve tedbîr eden bir Sâni'-i Hakîm vardır; ve eşyâdan her bir şey kemâle müteveccihdir. [8/13] Ve bu eşyâ içinde en mükemmel olan mahlûk insandır. Zîrâ müdrik ve mütefekkirdir. Maahâzâ o da hayvânâtın bir nev’idir. Halbuki onun kemâli, idrâk ve tefekküründe olduğu için, bu cihetini ihmal etmesi ve cihet-i hayvâniyyetine teveccühle onun îcâbât ve iktizââtında müstağrak olması, noksânını mûcib olur. Bu hâl ise, kasd-ı hilkate mugāyirdir. Binâenaleyh bu mahlûku kendi kemâline tevcîh için hayvaniyetine bir yular takmak lâzımdır. İşte bu gāyeye vusûlü te'mîn için, hükemâ-yı mezkûre dahi birtakım usûl ve kavâid vaz'ettiler; ve vahdet-i Sâni'e ve insanın tenvîr-i bâtınına dâir birtakım eserler yazıp neşrettiler; ve bu usûl ve kavâid onlara ilhâm tarîki ile vârid oldu. Hükemâ-yı yunâniyyeden bazılarına vâki' olan il- hâmât gibi. Fakat Çin'de efkâr-ı tenâsühü neşreden Konfüçyüs; ve Hind'de putperestliği vazʼeden Buda; ve Mecûsîliği ihdâs eden Zerdüşt ve emsâli bu zümreden değildirler. Ve onlara vâki' olan ilkā, ilkā-yı şeytânîdir. Zîrâ âlemin heyet-i mecmûası Kur'ân-ı fiilîdir. Kur'ân-ı lafzî nasıl ki يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا )Bakara, 2/26) [O, Kur'ân sebebiyle çok kimseleri ıdlâl eder ve çok kimselere hidâyet verir.] vasfını hâiz ise, Kur'ân-ı fiilî dahi öylece bu vasfı hâizdir. Çünkü esmâ-i ilâhiyye mütekābildir. Ve âlem ise mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir. Dâimâ hak mukābilinde bâtıl; ve bâtıl mukābilinde de hak tezahür eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fetret döneminde yaşamış filozoflara gelince, onlar da aynı şekilde akıl yoluyla düşündüler ki, kâinatın bütününü yerli yerinde yaratan ve idare eden hikmet sahibi bir Sanatkâr vardır; ve varlıklardan her bir şey kemale yöneliktir. Ve bu varlıklar içinde en mükemmel olan yaratılmış insandır. Çünkü idrak edici ve düşünen bir varlıktır. Bununla birlikte o da hayvanların bir türüdür. Halbuki onun kemali, idrak ve tefekküründe olduğu için, bu yönünü ihmal etmesi ve hayvaniyet yönüne yönelerek onun gereklilik ve icaplarında boğulması, noksanlığını doğurur. Bu hal ise, yaratılış amacına aykırıdır. Bu sebeple bu yaratılmışı kendi kemaline yöneltmek için hayvaniyetine bir yular takmak lazımdır. İşte bu amaca ulaşmayı sağlamak için, adı geçen filozoflar da birtakım usul ve kurallar koydular; ve Sanatkâr'ın birliğine ve insanın iç âleminin aydınlanmasına dair birtakım eserler yazıp yayınladılar; ve bu usul ve kurallar onlara ilham yoluyla geldi. Yunan filozoflarından bazılarına gelen ilhamlar gibi. Fakat Çin'de tenasüh (ruh göçü) fikirlerini yayan Konfüçyüs; ve Hind'de putperestliği koyan Buda; ve Mecusiliği ihdas eden Zerdüşt ve benzerleri bu zümreden değildirler. Ve onlara gelen ilka (telkin), şeytanî ilka'dır. Çünkü âlemin bütünlüğü fiilî Kur'an'dır. Lafzî Kur'an nasıl ki "يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا" (Bakara, 2/26) [O, Kur'an sebebiyle çok kimseleri saptırır ve çok kimselere hidayet verir.] vasfını taşıyorsa, fiilî Kur'an da öylece bu vasfı taşır. Çünkü ilahi isimler karşılıklıdır. Ve âlem ise ilahi isimlerin tecelli yerleridir. Daima hak karşılığında batıl; ve batıl karşılığında da hak ortaya çıkar.

İmdi bu kavânîni kendi nefislerine şer' eden ulemâ ve hükemâ ve onlara ittibâa teşvîk olunan bunların efrâd-ı kavmi, ancak Allâhın rızasını taleb için, o nevâmîs ve kavânîne hakkıyla riâyet ettiler. Ve bu usûl ve kavâidin hakîkatine, bu rızâ-yı ilâhî için i'tikad eylediler. فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ (Hadîd, 57/27) “Binâenaleyh onlara îmân edenlere biz ecirlerini verdik.” وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ “Kendileri için ulemâ ve hükemâ tarafından bu şer' vaz'olunan birçok kimseler" فَاسِقُونَ "fasıdırlar.” Ya'ni bu kavânîne inkıyâddan ve bunların hakkı ile kāim olmaktan hâriçtirler. Ve bu ibâdete inkıyâd etmeyen kimselere, bi'l-asâle onun Müşerrii olan Hak, o kimseleri irzâ edecek şey ile onlara münkād [8/14] olmaz. Ya'ni ahkâm-ı mezkûre bir peygamber tarafından tebliğ edilmediğinden bunlar ile amel vâcib değil ise de, onlar mahzâ rızâ-yı ilâhîyi tahsîl için, bu ahkâm ile ameli, kendi nefislerine vâcib kıldıklarından ve hakkıyla bunlara riâyet edenlerden Allah râzı olacağını i'tikād eylediklerinden, Cenâb-ı Hak dahi, bunlara envâr-ı kudsiyye ve kemâlât-ı nefsiyye ve cennet ve hayır ve sevâb gibi kendilerini irzâ edecek şeyleri ecir olarak itâ buyurdu. Bu kavânîn, ulemâ ve hükemâya Allah tarafından ilhâm tarîkiyle vârid olduğundan, onun Müşerrii bi'l-asâle Hak olmuş olur; ve bunlara inkıyâd etmek, Allâh'a inkıyâd etektir. Allâh'a inkıyâd edenlere, Allah dahi bir şey vermek sûretiyle münkād olur. Bu ahkâma riâyet etmeyen fâsıklar ise Hakk'a inkıyâd etmemiş olduklarından, Hak dahi onlara bir şey vermemek sûretiyle muâmele eder; ve o fâsıklara münkād olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu kanunları kendi nefislerine şeriat kılan âlimler ve filozoflar ile onlara uymaya teşvik edilen bu kavmin fertleri, ancak Allah'ın rızasını talep etmek için o kanunlara ve kurallara hakkıyla riayet ettiler. Ve bu usul ve kuralların hakikatine, bu ilâhî rıza için inandılar. فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ (Hadîd, 57/27) "Buna göre, onlardan iman edenlere biz ecirlerini verdik." وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ "Kendileri için âlimler ve filozoflar tarafından bu şeriat konulan birçok kimseler" فَاسِقُونَ "fasıktırlar." Yani, bu kanunlara boyun eğmekten ve bunların hakkıyla ayakta durmasından uzaktırlar. Ve bu ibadete boyun eğmeyen kimselere, aslen onun Şeriat koyucusu olan Hak, o kimseleri razı edecek şey ile onlara boyun eğmez. Yani, söz konusu hükümler bir peygamber tarafından tebliğ edilmediğinden bunlar ile amel etmek vacip değil ise de, onlar sırf ilâhî rızayı elde etmek için, bu hükümler ile ameli kendi nefislerine vacip kıldıklarından ve hakkıyla bunlara riayet edenlerden Allah'ın razı olacağına inandıklarından, Cenâb-ı Hak da, bunlara kudsî nurlar, nefsî kemaller, cennet, hayır ve sevap gibi kendilerini razı edecek şeyleri ecir olarak verdi. Bu kanunlar, âlimlere ve filozoflara Allah tarafından ilham yoluyla geldiğinden, onun Şeriat koyucusu aslen Hak olmuş olur; ve bunlara boyun eğmek, Allah'a boyun eğmektir. Allah'a boyun eğenlere, Allah da bir şey vermek suretiyle boyun eğer. Bu hükümlere riayet etmeyen fasıklar ise Hak'ka boyun eğmemiş olduklarından, Hak da onlara bir şey vermemek suretiyle muamele eder; ve o fasıklara boyun eğmez.

لَكِنَّ الأمرَ يَقْتَضِي الانْقِيَادَ ، وبَيَانُه أَنَّ المُكَلَّفَ إِمَّا مُنْقَادٌ بِالمُوَافَقَةِ وَإِمَّا

مُخَالِفٌ، فالمُوَافِقُ المُطِيعُ لا كَلامَ فيه لِبَيَانِه ، وأمَّا المُخَالِفُ فَإِنَّه يَطْلُبُ

بخلافه الحاكم عليه منَ اللهِ أَحَدَ أَمرَيْنِ، إِمَّا التَّجَاوُزَ والعفو، وإِمَّا الأخـذ

على ذلك، ولا بد من أحَدِهِما ، لأنَّ الأمر حق في نَفْسِه، فعلى كل

حَالٍ قد صَحَ انْقِيَادُ الحقِّ إلى عَبدِه لأفعاله ومـا هـو عليـه مـن الحـال،

فالحالُ هو المُؤَثِّرُ، فَمِنْ هُنَا كان الدِّينُ جَزَاءً، أي مُعَاوَضَةً بما يَسُرُّ أو

بما لا يَسُرُّ، فَبِمَا يَسُرُّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ، هذا جزاء بما

يَسُرُّ، وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا ، هذا جزاء بما لا يَسُرُّ،

وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ هذا جزاء ، فَصَحَّ أَنَّ الدِّينَ هو الجزاءُ، وَكَمَا أَنَّ

الدِّينَ هُوَ الْإِسلامُ، وَالإسلامُ عين الانقياد ، فقد انقاد إلى ما يَسُرُّ وإلى ما لا

يَسُرُّ وهو الْجَزَاءُ ، هذا لِسَانُ الظَّاهِرِ في هذا الباب.

Lâkin emr, inkıyâdı iktizâ eder; ve onun beyânı budur ki: Muhakkak mükellef, ya muvâfakat ile münkāddır; veyâ muhâliftir. İmdi zâhir olduğu için, muvâfık-ı mutî' hakkında söz yoktur. Muhâlife gelince [8/15] o, kendi üzerine hâkim olan hilâfı sebebiyle, Allah'dan iki em- rin birini taleb eder. Ya tecavüz ve afvı veyâ bunun üzerine ahzı; ve onlardan birisi lâzımdır. Zîrâ emr, nefsinde haktır. İmdi alâ-külli-hâl, abdin ef'âlinden ve üzerinde bulunduğu hâlden nâșî, onun abde in- kıyâdı sahîh oldu. Binâenaleyh abdin hâli müessirdir. Böyle olunca bu makāmdan dîn, “cezâ” oldu. Ya'ni hoş ve nâhoş şeyle muâvaza oldu. Hoş olan şeyle muâvaza رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ (Mâide, 5/119) [Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O'ndan râzı oldular.]dır. İşte bu, mesrûr olacak şeyle “cezâ”dır. وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا (Furkān, 25/19) [Sizden zulmeden kimseye biz âzab-ı kebîri tattırırız.] Bu da mesrûr olmayacak şeyle “cezâ”dır. وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkāf, 46/16) [Biz onların seyyiâtından geçeriz.] Bu da "cezâ"dır. [Nitekim dîn, "islâm”dır; ve islâm ise ayn-ı “inkıyâd”dır. Hak abde sürür verecek seyyie ve sürür vermeyecek seyyieyi münkād oldu; ve abdin hâli ha- sebiyle ona inkıyâd cezâdır.]276 İmdi dînin “cezâ” olduğu sâbit oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Lâkin emir, boyun eğmeyi gerektirir; ve onun beyânı şudur: Muhakkak mükellef (sorumlu kişi), ya muvafakat (uygunluk) ile boyun eğmiştir; veya muhaliftir (karşı gelmiştir). Şimdi, zâhir olduğu için, muvafık (uygun olan), itaatkâr hakkında söz yoktur. Muhalife gelince, o, kendi üzerine hâkim olan muhalefeti sebebiyle, Allah'tan iki emirden birini talep eder. Ya tecavüz (sınırı aşma) ve affı veyahut bunun üzerine ahzı (cezalandırılmayı); ve onlardan birisi lâzımdır (gereklidir). Zirâ emir, kendi özünde haktır. Şimdi, her hâlükârda, kulun fiillerinden ve üzerinde bulunduğu hâlden kaynaklanan, onun kula boyun eğmesi sahih oldu. Binâenaleyh kulun hâli müessirdir (etkilidir). Böyle olunca bu makamdan din, “cezâ” oldu. Yani hoş ve nâhoş şeyle muâvaza (karşılık) oldu. Hoş olan şeyle muâvaza رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ (Mâide, 5/119) [Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O'ndan râzı oldular.]dır. İşte bu, mesrûr (sevinçli) olacak şeyle “cezâ”dır. وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا (Furkān, 25/19) [Sizden zulmeden kimseye biz azab-ı kebîri (büyük azabı) tattırırız.] Bu da mesrûr olmayacak şeyle “cezâ”dır. وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkāf, 46/16) [Biz onların seyyiâtından (kötülüklerinden) geçeriz.] Bu da "cezâ"dır. [Nitekim din, "islâm”dır; ve islâm ise ayn-ı (tamamen) “inkıyâd”dır (boyun eğmedir). Hak, kula sürür (sevinç) verecek seyyie (kötülük) ve sürür vermeyecek seyyieye boyun eğdi; ve kulun hâli hesabıyla ona boyun eğme cezâdır.] İmdi (şimdi) dinin “cezâ” olduğu sâbit oldu.

Ve işte bu, bu bâbda lisân-ı zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve işte bu, bu konuda görünen dildir.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıda “dîn-i halk”ı beyândan sonra, gerek “dîn-i Hak" ve gerek “dîn-i halk” hakkında sûret-i umûmiyyede ba'zı fevâid bastedeceklerini beyân buyurmuşlardı. Bundan sonraki bahislerde bu va'd-i âlîlerini incâz buyurup derler ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) yukarıda "halkın dini"ni açıkladıktan sonra, hem "Hakk'ın dini" hem de "halkın dini" hakkında genel olarak bazı faydalı bilgiler sunacaklarını belirtmişlerdi. Bundan sonraki bahislerde bu yüce vaatlerini yerine getirerek derler ki:

Emr-i ulûhiyyet ve şân-ı rubûbiyyet, Hak tarafından inkıyâdı; ve abd ister münkād olsun ve ister muhâlif olsun, onun talebi üzerine i'tâyı iktizâ eder. Ve bu düstûr-i hakîkatin tafsîli budur ki: Ahkâm-ı şer'iyye ile mükellef olan abd, ya bu ahkâmı icrâ etmek sûretiyle Hakk'a inkıyâd eder, veyâhud evâmire muhalefet ve nevâhîye muvâzabat eyler. Abd-i mutîin hâli vâzıh ve zâhir olduğu için, onun hakkında îrâd-ı kelâma lüzûm yoktur. Fakat abd-i muhâlif, Gafûr isminin kemâli ve hükmü kendisinde zâhir olmak için, ya afvı taleb eder; veyâhud Müntakim ve Kahhâr isimlerinin hükmü ve kemâli kendinde zâhir olmak için, bu muhalefeti sebebiyle muâhaze-yi taleb eder. Bu iki emrin biri abdin ef'âlinden ve üzerinde bulunduğu hâlinden dolayı vâki' olur. Ve bu iki emir, abdin ayn-ı sâbitesine ve onun isti'dâd-ı ezelîsine taalluk ettiğinden [8/16] bu mes'ele sırr-ı kadere âittir; ve sırr-ı kader gaybu'l-guyûbdur. Bu bâbdaki tafsîlât Fass-ı Üzeyrî'de mündericdir. Rubâî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ulûhiyet emri ve rubûbiyet şânı, Hak tarafından boyun eğmeyi gerektirir; kul ister boyun eğsin ister karşı gelsin, onun talebi üzerine vermeyi gerektirir. Bu hakikat düsturunun ayrıntısı şudur: Şer'î hükümlerle yükümlü olan kul, ya bu hükümleri yerine getirmek suretiyle Hakk'a boyun eğer ya da emirlere karşı gelir ve yasaklara devam eder. İtaatkâr kulun durumu açık ve belirgin olduğu için, onun hakkında söz söylemeye gerek yoktur. Fakat karşı gelen kul, Gafûr isminin kemâli ve hükmü kendisinde ortaya çıkması için ya af diler; ya da Müntakim ve Kahhâr isimlerinin hükmü ve kemâli kendisinde ortaya çıkması için, bu karşı gelişi sebebiyle cezayı diler. Bu iki emirden biri kulun fiillerinden ve üzerinde bulunduğu halinden dolayı meydana gelir. Bu iki emir, kulun ayn-ı sâbitesine ve onun ezelî yatkınlığına ilişkin olduğundan [8/16] bu mesele kader sırrına aittir; ve kader sırrı gaybın gaybıdır. Bu konudaki ayrıntılar Fass-ı Üzeyrî'de yer almaktadır. Rubâî:

ای بر تو پدید هر چه پنهان کردم عصيان همه بر امید غفران کردم

آخر نه هر آنچه خواستی آن کردم گیرم که بسی خلاف فرمان کردم

Tercüme: "Ey her neyi gizledim ise sana âşikâr olan Zât-ı ecell ü a'lâ! Bütün isyânı, senin Gaffâr ism-i şerîfinden ümîdvâr olarak işledim. Farzedeyim ki, senin fermânına birçok muhalefetlerde bulundum. Nihâyet, sen her neyi diledin ise, ben onu yapmadım mı?"277 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey her neyi gizledim ise sana aşikâr olan en yüce ve en ulu Zât! Bütün isyanı, senin Gaffâr ism-i şerîfinden ümitvar olarak işledim. Farz edeyim ki, senin fermanına birçok muhalefetlerde bulundum. Nihayet, sen her neyi diledin ise, ben onu yapmadım mı?

İşte Hak tarafından emr-i i'tâ, abdin istihkākı üzerine cereyân eder; ve abdin hâli neyi iktizâ ederse, Hak tarafından o verilir. Zîrâ inkıyâdda müessir olan abdin hâlidir. Eğer abd Hakk'a münkād ise, Hak dahi, muvâfık “ceza” ile ona münkād olur. Ve eğer muhâlif ise ve abdin hâli de afvı iktizâ ediyorsa, Hak ona afvı ve mağfireti ile münkād olur; ve o abde, muhalefeti sebebiyle taleb ettiği Afüvv ve Gafûr ve Gaffâr isimleriyle bittecellî ona münkād olur. Binâenaleyh abdin bu muhalefeti onun mazharında, kemâlin ziyâde zuhûruna sebeb olur. Ve eğer abd-i muhâlifin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı muâhazeyi taleb ederse, Hak ona kahr ve intikām ile münkād olup, ona Kahhâr ve Müntakim isimleriyle tecellî eder. Velhâsıl Hak tarafından hükm-i mahsûsu cezb için abdin hâli müessirdir. Ve abdin Hakk'a inkıyâdı, tâat ile Hakk'a muvâfakatinden ibaret olduğu gibi, Hakk'ın abde inkıyâdı dahi, abdin hâli “ceza”dan neyi iktizâ ediyorsa, Hakk'ın abde o şey ile muvâfakatinden ibârettir. İşte bu nokta-i nazara göre dîn, “ceza” demek olur. [8/17] Ya'ni dîn, abdin ef'âlinden olmak makāmından “ceza”dır. Tabîr-i dîğerle dîn, abdin mesrûr olacağı ve olmayacağı şeyle, onun hâli muktezâsınca, muâvazadır. Abdin hoşuna gidecek ve tabîatına mülayim gelecek şeyle muâvazayı Cenâb-ı Hak رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ )Maide 5/119) [Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O'ndan râzı oldular.] kavliyle beyân buyurdu. Zîrâ Allah Teâlâ bir kimseden râzı olacak olursa, o kimseye lutuf ve nevâzişle muâmele eder; ve tabîat, lutuf ve nevâzişten memnûn olur. Ve Cenâb-ı Hak, hoşa gitmeyecek ve tabîata mülayim gelmeyecek şeyle muâvazayı وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا )Furkan 25/19) ya'ni "Sizden zulmeden kimseye biz âzab-ı kebîri tattırırız” kavliyle beyân eyledi. Zîrâ bu Hakk'ın abdine kahrıyla muâmelesidir; ve kahr abdi te'lîm eder. Te'lîm ve ta'zîb ise, elbette hoşa gitmez ve tabîata mülayim gelmez. Ve keza Hak Teâlâ وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ )Ahkaf, 46/16) ya'ni “Biz onların seyyiâtından geçeriz” buyurur ki, bu da “ceza”dır; fakat mülayim ve gayr-ı mülayim kayıdlarıyla mukayyed değildir. Velâkin bir kimse seyyiâtıyla muâhaze olunmayıp afvedilecek olursa mesrûr olur. İşte abdin, muktezâ-yı hâline göre, dînin “ceza”, ya'ni muâvaza olması, kesb-i sıhhat eyledi. Velhâsıl dîn, “islâm”dır; ve islâm ise “inkıyâd”dır; ve Hakk'ın abde inkıyâdı, onun hâline göre îcâb eden bir “ceza”dır. İmdi “dîn”in “ceza” olması ve Hakk'ın abde inkıyâdı maʼnâsına gelmesi, lisân-ı zâhir ile söylenmiş bir sözdür. Onun sırrı ve sırrının sırrı âtîde beyân buyurulur. وأَمَّا سِرُّه وَبَاطِنُه، فَإِنَّه تَجَلَّ في مِرْآةِ وجودِ الحقِّ، فلا يَعُودُ على المُمكِنَاتِ من الحق إلا ما تُعْطِيهِ ذَوَاتُهُم في أحوَالِها ، فإِنَّ لَهُمْ في كلِّ حالٍ صُورَةً، cağından, vücudun izâfâtından olur; ve izâfât ise, zâtın nikāb ve hicabıdır. Meselâ bir mahbûbenin delîl-i cemâli, ancak onun vech-i zâhiridir. Ve yü- züne koyduğu peçe, zâtına izâfe ettiği bir şeydir. Bu ise nikāb ve hicâbdır. Binâenaleyh “vücûd”un mevcûdiyetine îrâd edilecek delâil-i mantıkıyye zâiddir ve hicâbdır; ve zâhiri hicâblamak ise külfettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Hak tarafından bir şeyin verilmesi emri, kulun hak edişi üzerine gerçekleşir; ve kulun hâli neyi gerektirirse, Hak tarafından o verilir. Çünkü boyun eğmede etkili olan kulun hâlidir. Eğer kul Hakk'a boyun eğmişse, Hak da uygun bir "karşılık" ile ona boyun eğer. Ve eğer karşı gelmişse ve kulun hâli de affı gerektiriyorsa, Hak ona affı ve mağfireti ile boyun eğer; ve o kula, karşı gelişi sebebiyle talep ettiği Afüvv, Gafûr ve Gaffâr isimleriyle tecelli ederek ona boyun eğer. Buna göre kulun bu karşı gelişi, onun mazharında, kemâlin daha fazla ortaya çıkmasına sebep olur. Ve eğer karşı gelen kulun ayn-ı sâbitesinin yatkınlığı cezalandırılmayı talep ederse, Hak ona kahr ve intikam ile boyun eğip, ona Kahhâr ve Müntakim isimleriyle tecelli eder. Sözün özü, Hak tarafından özel hükmü çekmek için kulun hâli etkilidir. Ve kulun Hakk'a boyun eğmesi, itaat ile Hakk'a uygun davranmasından ibaret olduğu gibi, Hakk'ın kula boyun eğmesi de, kulun hâli "karşılık"tan neyi gerektiriyorsa, Hakk'ın kula o şey ile uygun davranmasından ibarettir. İşte bu bakış açısına göre din, "karşılık" demek olur. [8/17] Yani din, kulun fiillerinden olmak makamından bir "karşılık"tır. Başka bir ifadeyle din, kulun sevineceği ve sevinmeyeceği şeyle, onun hâlinin gerektirdiğince, bir mübadeledir. Kulun hoşuna gidecek ve tabiatına uygun gelecek şeyle mübadeleyi Cenâb-ı Hak رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ (Maide 5/119) [Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O'ndan râzı oldular.] kavliyle beyan buyurdu. Çünkü Allah Teâlâ bir kimseden razı olacak olursa, o kimseye lütuf ve iltifatla muamele eder; ve tabiat, lütuf ve iltifattan memnun olur. Ve Cenâb-ı Hak, hoşa gitmeyecek ve tabiata uygun gelmeyecek şeyle mübadeleyi وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا (Furkan 25/19) yani "Sizden zulmeden kimseye biz büyük azabı tattırırız” kavliyle beyan eyledi. Çünkü bu, Hakk'ın kuluna kahrıyla muamelesidir; ve kahr kulu terbiye eder. Terbiye ve azap ise, elbette hoşa gitmez ve tabiata uygun gelmez. Ve aynı şekilde Hak Teâlâ وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkaf, 46/16) yani “Biz onların kötülüklerinden geçeriz” buyurur ki, bu da "karşılık"tır; fakat uygun ve uygun olmayan kayıtlarıyla sınırlı değildir. Ancak bir kimse kötülükleriyle cezalandırılmayıp affedilecek olursa sevinir. İşte kulun, hâlinin gerektirdiğince, dinin "karşılık", yani mübadele olması, geçerlilik kazandı. Sözün özü din, "İslâm"dır; ve İslâm ise "boyun eğme"dir; ve Hakk'ın kula boyun eğmesi, onun hâline göre icap eden bir "karşılık"tır. Şimdi "din"in "karşılık" olması ve Hakk'ın kula boyun eğmesi anlamına gelmesi, zahir dil ile söylenmiş bir sözdür. Onun sırrı ve sırrının sırrı ileride beyan buyurulur. وأَمَّا سِرُّه وَبَاطِنُه، فَإِنَّه تَجَلَّ في مِرْآةِ وجودِ الحقِّ، فلا يَعُودُ على المُمكِنَاتِ من الحق إلا ما تُعْطِيهِ ذَوَاتُهُم في أحوَالِها ، فإِنَّ لَهُمْ في كلِّ حالٍ صُورَةً, varlığın izafetlerinden olur; ve izafetler ise, zâtın peçe ve perdesidir. Mesela bir sevgilinin güzelliğinin delili, ancak onun görünen yüzüdür. Ve yüzüne koyduğu peçe, zâtına izafe ettiği bir şeydir. Bu ise peçe ve perdedir. Buna göre "varlık"ın mevcudiyetine ileri sürülecek mantıksal deliller fazladır ve perdedir; ve zahiri perdelemek ise külfettir.

İmdi bu “vücûd-ı Hakîkî” vücûd-ı Haktır; ve cemî-i mevcûdatın meb- deidir. Bu mebdee ehl-i hakîkat, şimdi içinde bulunduğumuz mertebe-i taayyünde, birtakım ıstılâhât ile işaret etmişlerdir ki, onlar: Mertebe-i aha- diyyet, künh-i zât, zât-ı baht, gayb-ı mutlak, âlem-i lâhût, âlem-i lâ-taay- yün, âlem-i ıtlâk, amâ-yı mutlak, vücûd-ı mahz, vücûd-ı mutlak, zât-ı sırf, ümmü'l-kitâb, beyân-ı mutlak, nokta-i basîta ve gaybül-guyûb gibi birta- kım esmâdır. Ve esmâ zâtın hicâbı olduğundan, zât bu esmâ tahtında ihtifâ eylemiştir; ve âlem-i taayyünâtta zâtın ihtifâsı, onun iktizâ-yı zâtîsidir; ve muhtefî olan şeye, elbette bir isim ile işaret olunmak lâzımdır. Yoksa, zât-ı sırf, bu mertebe-i ıtlâkında kemâl-i izzet ve istiğnâ sâhibidir. Hakîkatte bu mefhûm-i küllîde ne makām, ne mertebe, ne isim, ne resim, ne sıfat ve ne mevsûf vardır. Ya'ni kendisinde bilkuvve mevcûd olan şuûnâtı, sıfât ve esmâyı izhâr etmemiştir. Bu şuûnât bu mertebede zâtın “ayn"ıdır; ve zâtta mahv ve müstehlektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu "Hakiki Varlık" Hakk'ın varlığıdır ve bütün varlıkların başlangıcıdır. Bu başlangıca, hakikat ehli, şimdi içinde bulunduğumuz taayyün (belirginleşme) mertebesinde, birtakım terimlerle işaret etmişlerdir ki, onlar: Ahadiyyet mertebesi (birlik mertebesi), zâtın künhü (özü), sırf zât, mutlak gayb, lâhût âlemi (ilahi âlem), lâ-taayyün âlemi (belirginleşmeme âlemi), ıtlâk âlemi (mutlaklık âlemi), mutlak amâ (mutlak bilinmezlik), sırf varlık, mutlak varlık, sırf zât, ümmü'l-kitâb (kitabın anası), mutlak beyan, nokta-i basîta (basit nokta) ve gaybül-guyûb (gaybların gaybı) gibi birtakım isimlerdir. Ve isimler zâtın perdesi olduğundan, zât bu isimler altında gizlenmiştir; ve taayyünât (belirginleşmeler) âleminde zâtın gizlenmesi, onun zâtî gerekliliğidir; ve gizli olan şeye, elbette bir isim ile işaret olunması lazımdır. Yoksa, sırf zât, bu mutlaklık mertebesinde kemâl-i izzet (tam bir yücelik) ve istiğnâ (kimseye muhtaç olmama) sahibidir. Hakikatte bu küllî mefhumda ne makam, ne mertebe, ne isim, ne resim, ne sıfat ve ne de mevsûf (sıfatlanan) vardır. Yani kendisinde bilkuvve (potansiyel olarak) mevcut olan şuûnâtı (halleri, oluşları), sıfat ve isimleri ortaya çıkarmamıştır. Bu şuûnât bu mertebede zâtın "ayn"ıdır (özüdür); ve zâtta mahv (yok olmuş) ve müstehlektir (erimiştir).

Vaktâki, Fass-1 Ademî'de îzâh olunduğu üzere, zât-ı sırf kendisinde bil- kuvve mevcûd olan sıfât ve esmânın ahkâm ve âsârını müşâhede etmek istedi, Fass-ı Salihîde beyân edileceği vech ile, emr-i îcâda teveccüh bu- yurdu; ve o sıfât ve esmânın sûretlerini ilminde îcâd eyledi; ve ilim, zâtın "ayn”ı olduğu cihetle, bu sûretler vücûd-ı zâtta peyda oldu. Bu hâl, “zât-ı sırf"ın mertebe-i zâttan kendi sıfât ve esmâsı mertebesine tenezzülü demek olur. Zîrâ sûretten münezzeh ve müteâlî olan zât, sıfât ve esmâsı hasebiyle birtakım suver-i ilmiyyeye bürünmüş ve bu süretleri kendi ilminde [8/20] müşâhede eylemiş bulunur. Ve müşâhede, zâtın yine kendisini müşâhede etmesi demektir. Ehl-i hakîkat, bu mertebeye de birtakım ıstılâhât vaz'et- mişlerdir ki, onlar da: Âlem-i ceberût, taayyün-i evvel, tecellî-i evvel, mer- tebe-i vâhidiyyet, akl-1 evvel, cevher-i evvel, hakîkat-i muhammediyye, rûh-ı izâfî, rûh-ı küllî, gayb-ı muzâf, kitâb-ı mübîn, âlem-i esmâ, a'yân-ı sâbite, âlem-i mücerredât, âlem-i mâhiyyât ve berzah-ı kübrâ isimleridir. “Zât-ı sırf”da şuûnât-ı zâtiyye arasında temâyüz olmadığı hâlde, bu mertebede ilmen yekdîğerinden ayrılırlar. Meselâ Hâdî ismi Mudill’den ve Dârr ismi Nâfi'den temeyyüz eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fass-ı Ademî'de açıklandığı üzere, sırf Zât (Allah'ın özü) kendisinde kuvve halinde (potansiyel olarak) mevcut olan sıfatların ve isimlerin hükümlerini ve eserlerini müşahede etmek istediği zaman, Fass-ı Salihî'de beyan edileceği şekilde, yaratma işine yöneldi; ve o sıfatların ve isimlerin suretlerini kendi ilminde yarattı; ve ilim, Zât'ın aynısı (özü) olduğu için, bu suretler Zât'ın varlığında ortaya çıktı. Bu durum, "sırf Zât"ın Zât mertebesinden kendi sıfatları ve isimleri mertebesine tenezzülü (inmesi) demektir. Çünkü suretten münezzeh (uzak) ve müteâlî (yüce) olan Zât, sıfatları ve isimleri sebebiyle birtakım ilmî suretlere bürünmüş ve bu suretleri kendi ilminde [8/20] müşahede etmiş bulunur. Ve müşahede, Zât'ın yine kendisini müşahede etmesi demektir. Hakikat ehli (tasavvuf ehli), bu mertebeye de birtakım ıstılahlar (terimler) koymuşlardır ki, onlar da: Âlem-i ceberût (ceberût âlemi), taayyün-i evvel (ilk belirginleşme), tecellî-i evvel (ilk tecelli), mertebe-i vâhidiyyet (vâhidiyyet mertebesi), akl-ı evvel (ilk akıl), cevher-i evvel (ilk cevher), hakîkat-i muhammediyye (Muhammedî hakikat), rûh-ı izâfî (izafî ruh), rûh-ı küllî (küllî ruh), gayb-ı muzâf (izafî gayb), kitâb-ı mübîn (apaçık kitap), âlem-i esmâ (isimler âlemi), a'yân-ı sâbite (sabit hakikatler), âlem-i mücerredât (mücerred varlıklar âlemi), âlem-i mâhiyyât (mahiyetler âlemi) ve berzah-ı kübrâ (en büyük berzah) isimleridir. "Sırf Zât"ta zâta ait haller (şuûnât-ı zâtiyye) arasında bir temayüz (ayrım) olmadığı halde, bu mertebede ilmen (ilim düzeyinde) birbirinden ayrılırlar. Örneğin Hâdî ismi Mudill'den (saptırandan) ve Dârr ismi Nâfi'den (fayda verenden) temayüz eder (ayrılır).

Zât-ı mutlak-ı latîf bu mertebeden sonra, ilimde sâbit olan suver hasebiyle, cevâhir-i nûrâniyyeden ibaret olarak mertebe-i ervâha tenezzül eder. Ve bu mertebede her bir isim, cevher-i nûrânî olarak vücûd bulur. Bunlar dahi Hakk-ı latîf'in bizzât taayyün ve tekâsüfünden başka bir şey değildirler. Ve buna âlem-i emr de denir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Latîf olan mutlak Zât, bu mertebeden sonra, ilimde sabit olan suretler sebebiyle, nuranî cevherlerden ibaret olarak ruhlar mertebesine iner. Ve bu mertebede her bir isim, nuranî bir cevher olarak varlık bulur. Bunlar da latîf Hakk'ın bizzat taayyününden (belirginleşmesinden) ve tekâsüfünden (yoğunlaşmasından) başka bir şey değildirler. Ve buna âlem-i emr (emir âlemi) de denir.

Fakat bu tenezzülât-ı vücûddan maksad, kemâl-i zuhûr ve izhâr olduğundan, bu mertebe-i tenezzül ile iktifâ, münâfî-i gāye idi. Binâenaleyh zât-ı latîf bundan sonra bir mertebe daha tenezzül buyurdu; ve bu cevâhir-i mücerredeye birer suver-i hayâliyye iksâ eyledi ki, bu mertebeye: Âlem-i melekût, âlem-i misâl, âlem-i hayâl, berzah-ı suğrâ ve âlem-i tafsîl derler. Velâkin bu âlemde dahi kemâl-i zuhûr ve izhâr hâsıl olmaz. Çünkü suver-i hayâliyye her ne kadar açık bir sûrette görülür; ve arzı ve tûlü ve umku ölçülebilir ise de, kesâfeti olmadığından veznedilemez. Aynada muntabi' olan sûret gibi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat bu varlık inişlerinden maksat, zuhurun ve görünür kılmanın kemâli olduğundan, bu iniş mertebesiyle yetinmek, gayeye aykırıydı. Bu sebeple latîf zât (Allah'ın özü) bundan sonra bir mertebe daha tenezzül buyurdu; ve bu mücerret cevherlere (soyut özlere) birer hayalî suret giydirdi ki, bu mertebeye: Âlem-i melekût (melekler âlemi), âlem-i misâl (misal âlemi), âlem-i hayâl (hayal âlemi), berzah-ı suğrâ (küçük berzah) ve âlem-i tafsîl (ayrıntı âlemi) derler. Velâkin bu âlemde dahi zuhurun ve görünür kılmanın kemâli hâsıl olmaz. Çünkü hayalî suretler her ne kadar açık bir surette görülür; ve eni, boyu ve derinliği ölçülebilir ise de, yoğunluğu olmadığından tartılamaz. Aynada yansıyan suret gibi.

Binâenaleyh bu gāyeye vusûl için, zât-ı mutlak-ı latîf, bizzât bir derece daha kesîf olan libâs-ı taayyüne büründü; ve bu sûretle bilcümle esmâ ve sıfatının sûretlerini, kendi vücûdu âyînesinde kemâliyle müşâhede eyledi. Ve bu mertebe, merâtibin eksefi olup, ehl-i hakîkat bu mertebeyi: Şühûd-ı mutlak, âlem-i şehadet, âlem-i mülk, âlem-i nâsût, âlem-i halk, âlem-i his, âlem-i anâsır, âlem-i ecsâm, âlem-i mevâlîd ilh... gibi esâmî ile tevsîm ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, bu amaca ulaşmak için, mutlak ve latif Zât, bizzat bir derece daha yoğun olan taayyün (belirginleşme) elbisesine büründü; ve bu şekilde bütün isim ve sıfatlarının suretlerini, kendi varlığının aynasında eksiksizce müşahede etti. Ve bu mertebe, mertebelerin en yoğun olanıdır ve hakikat ehli bu mertebeyi: Mutlak şühûd (mutlak görünürlük), şehadet âlemi (görünen âlem), mülk âlemi (maddî âlem), nâsût âlemi (insanlık âlemi), halk âlemi (yaratılış âlemi), his âlemi (duyular âlemi), anâsır âlemi (elementler âlemi), ecsâm âlemi (cisimler âlemi), mevâlîd âlemi (doğmuşlar âlemi) gibi isimlerle adlandırırlar.

İmdi bu tenezzülâtın cümlesi zât-ı latîf-i Hakk'ın mertebe mertebe suver-i kesîfeye bürünerek zâhir olmasından ibarettir. [8/21] Nitekim Ebul-Hasan Gūrî (k.s.) buyurur: سُبْحَانَ مَن لَطَّفَ نَفْسَهُ فَسَمَّاهُ حَقًّا وَكَذَّفَ نَفْسَهُ فَسَمَّاهُ خَلْقًا ya'ni “O Zât-i ecell ü alâyı tenzîh ederim ki, nefsini ve zâtını latîf kılıp Hak tesmiye etti; ve kesîf kılıp halk tesmiye etti.” Ve bu hakîkati tavzîhan Abdülkerîm Cîlî (k.s.) el-İnsânu'l-Kâmil nâmındaki eser-i âlîlerinde âtîdeki beyânâtta bulunmuşlardır: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu tenezzüllerin (aşağı inişlerin) hepsi, Hakk'ın latîf Zât'ının mertebe mertebe kesîf (yoğun) sûretlere bürünerek ortaya çıkmasından ibarettir. Nitekim Ebul-Hasan Gūrî (k.s.) şöyle buyurur: سُبْحَانَ مَن لَطَّفَ نَفْسَهُ فَسَمَّاهُ حَقًّا وَكَذَّفَ نَفْسَهُ فَسَمَّاهُ خَلْقًا yani “O yüce ve ulu Zât'ı tenzih ederim ki, nefsini ve Zât'ını latîf kılıp Hak diye isimlendirdi; ve kesîf kılıp halk diye isimlendirdi.” Ve bu hakikati açıklamak üzere Abdülkerîm Cîlî (k.s.) el-İnsânu'l-Kâmil isimli yüce eserlerinde aşağıdaki beyanlarda bulunmuşlardır:

فكان الحق هيولى العالم، قال الله تعالى : ﴿وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا

بِالْحَقِّ ، فَمَثَلُ العَالَمِ مَثَلُ الثَّلْجِ ، والحقُّ سُبحانه تعالى الماء الذي هو أصـل هـذا الثلج، فَاسمُ

تِلكَ الثَّلْجَةِ على ذلك المُنعَقَدِ مُعَارٌ واسمُ المَائِيَّةِ عليه حقيقةٌ ، وقد نَبَّهْتُ على ذلك في القصيدة

المُسَمَّاةِ بـ «البَوَادِر الغَيْبِيَّة فِي النَّوَادِرِ العَيْنِيَّة» وهي قصيدة عظيمة لمْ يَنْسَجِ الزَّمانُ على كُم

الحقائق مِثلَ طِرَازِها ، ولمْ يَسْمَح الدَّهرُ بفَهمِها لِاعْتِرَارِها ومَوضِعُ التَّنبيه في قولي : شعر

وَمَا الْخَلْقُ فِي التِّمْثَالِ إِلَّا كَتَلْجَةٍ

وَأَنْتَ بِهَا الْمَاءُ الَّذِي هُوَ نَابِعُ

وَمَا الثَّلْجُ فِي تَحْقِيقِنَا غَيْرُ مَائِهِ

وَغَيْرَانِ فِي حُكْمٍ دَعَتْهُ الشَّرَائِعُ

وَلَكِنْ يَذُوبُ الثَّلْجُ يُرْفَعُ حُكْمُهُ

وَيُوضَعُ حُكْمُ الْمَاءِ وَالْأَمْرُ وَاقِعُ

Tercümesi: “Hak Teâlâ âlemin “heyûla”sıdır. Allah Teâlâ “Semâvât ve arzı ve onların mâbeynindeki olan eşyâyı, ancak Hak ile yarattık” (Hicr, 15/85) buyurdu. İmdi âlemin meseli, kara benzer; ve Hak Sübhânehû ve Teâlâ, bu karın aslı olan su gibidir. Binâenaleyh bu karın ismi, bu mün'a- kad üzerine iâre olunmuştur; ve onun üzerine ism-i mâiyyet hakîkattir. Ve ben bu hakîkate Bevâdirü'l-Gaybiyye fî Nevâdiri'l-Ayniyye ismi ile müsem- mâ olan kasîdede tenbîh eyledim. Ve o, öyle bir kasîde-i azîmedir ki, za- man onun kümm-i hakāyıkı üzerine, onun tırâzı gibi dokumadı; ve dehr, onlara vukūf için, tefhîm husûsunda müsâmaha etmedi. Kavlimde mev- zî-i tenbîh şu beyitlerdir: "Halk, timsâl hususunda ancak kara benzer; ve sen nâbi' olan susun ki, o halkı mülâbissin. Ve kar, bizim tahkîkimizde, suyun gayrı değildir. Ve hâlbuki şerâyiin da'vet eylediği hükümde her ikisi de yekdîğerinin gayrıdır. Velâkin kar eriyip, onun hükmü kalkar [8/22] ve suyun hükmü vaz’edilir; ve emr-i vücûd böyle vâki'dir."278 İmdi tenezzülât-ı vücûdu biraz daha îzâh için bu misâli tevsî edelim: Havâ-yı nesîmîde olan buhâr kemâl-i letâfetinden dolayı havâss-i hamse ile hissedilmez. Bir derece tenezzül edince kesîf bir bulut olur. Bu hâlde iken gözle görülür. Bir derece daha tenezzül edip su oldukda evvelki mertebe- den daha kesîf olur; ve bir mertebe daha tenezzül edip buz olduğu vakit, merâtib-i sâbıkanın cümlesinden eksef olur. Maahâzâ bulut, su ve buz, buhârın vücuduna başka bir mâdde dâhil olmakla tahassul etmedi. Belki bunlar ba'zı şerâit tahtında buhârın muhtelif libâs-ı taayyünâta bürüne- rek zâhir olmasından ibarettir. Burada gördüğümüz tahavvülâtın kâffesi, buhârın min-haysü's-sıfât tagayyürâtıdır. Yoksa, buhâr, min-haysü’z-zât bu merâtibin hiçbirisinde mütehavvil değildir. Zîrâ mütehavvil ve mütegayyir olsa idi, buz eridiği vakit su; ve harâretin te'sîriyle bulut; ve bulut dahi yine mertebe-i letâfete rücû ile bilâ-tagayyür evvelki gibi buhâr olamamak lâzım gelirdi. İmdi buhâr her bir libâs-ı taayyüne büründükçe, başka bir isim ile tevsîm edilmiş oluyor; ve o mertebede aldığı isim ile yâdolunup, artık ona buhâr denmiyor. Meselâ buluta, suya ve buza “buhâr” tesmiye olunamaya- cağı gibi, bunlara buhâr da denemez. Zîrâ buhâr, min-haysüz-zât bunlar gibi değildir. Ve buhârın gayrı da denemez. Çünkü vücûd-ı müstakilleri yoktur. Hepsinin vücûdu izâfî ve i'tibârîdir; ve hakîkatte cümlesi buhârdan başka bir şey değildir. Velâkin zâhirde birbirine mugāyir göründükleri gibi, nazar-ı şerîatta, başka başka ahkâmı hâizdirler. Buzun hakîkati su olmakla berâber, suyun vazîfesini göremez. Su ile tahâret mümkindir; fakat kar ve buz tahâret için isti'mâl edilemez. Meğer ki eriyip su ola. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercümesi: “Yüce Allah âlemin "heyûla"sıdır (ilk maddesidir). Yüce Allah, "Semâvâtı ve arzı ve onların arasındaki eşyayı ancak Hak ile yarattık" (Hicr, 15/85) buyurdu. Şimdi âlemin meseli (benzeri), kara benzer; ve Yüce ve Münezzeh Hak, bu karın aslı olan su gibidir. Bu sebeple bu karın ismi, bu eriyen şeye ödünç verilmiştir; ve onun üzerine su olma ismi hakikattir. Ve ben bu hakikate "Bevâdirü'l-Gaybiyye fî Nevâdiri'l-Ayniyye" ismiyle adlandırılan kasidede dikkat çektim. Ve o, öyle yüce bir kasidedir ki, zaman onun hakikatlerinin zirvesi üzerine, onun nakışı gibi dokumadı; ve devir, onlara vakıf olmak için, açıklama hususunda müsamaha etmedi. Sözümde dikkat çekme yeri şu beyitlerdir: "Halk, timsal (benzerlik) hususunda ancak kara benzer; ve sen fışkıran susun ki, o halkı kuşatırsın. Ve kar, bizim tahkikimizde, suyun gayrı değildir. Ve hâlbuki şeriatların davet ettiği hükümde her ikisi de birbirinden başkadır. Velâkin kar eriyip, onun hükmü kalkar [8/22] ve suyun hükmü konulur; ve varlık işi böyle gerçekleşir."278 Şimdi varlığın tenezzüllerini (aşağı inişlerini) biraz daha açıklamak için bu misali genişletelim: Hafif rüzgârdaki buhar, letafetinin (inceliğinin) kemalinden dolayı beş duyu ile hissedilmez. Bir derece tenezzül edince kesif (yoğun) bir bulut olur. Bu haldeyken gözle görülür. Bir derece daha tenezzül edip su olduğunda evvelki mertebeden daha kesif olur; ve bir mertebe daha tenezzül edip buz olduğu vakit, önceki mertebelerin hepsinden daha kesif olur. Bununla birlikte bulut, su ve buz, buharın varlığına başka bir madde dahil olmakla oluşmadı. Aksine bunlar bazı şartlar altında buharın muhtelif (çeşitli) taayyün (belirginleşme) elbiselerine bürünerek ortaya çıkmasından ibarettir. Burada gördüğümüz tüm tahavvüller (başkalaşmalar), buharın sıfatlar itibariyle değişimleridir. Yoksa, buhar, zat itibariyle bu mertebelerin hiçbirisinde değişime uğramış değildir. Zira değişime uğramış ve başkalaşmış olsa idi, buz eridiği vakit su; ve hararetin etkisiyle bulut; ve bulut dahi yine letafet mertebesine rücu (geri dönme) ile değişmeden evvelki gibi buhar olamaması lazım gelirdi. Şimdi buhar her bir taayyün elbisesine büründükçe, başka bir isim ile adlandırılmış oluyor; ve o mertebede aldığı isim ile anılıp, artık ona buhar denmiyor. Mesela buluta, suya ve buza "buhar" denemeyeceği gibi, bunlara buhar da denemez. Zira buhar, zat itibariyle bunlar gibi değildir. Ve buharın gayrı (başka bir şeyi) da denemez. Çünkü müstakil (bağımsız) varlıkları yoktur. Hepsinin varlığı izafî (göreceli) ve itibârîdir (varsayımsaldır); ve hakikatte hepsi buhardan başka bir şey değildir. Velâkin zahirde birbirine aykırı göründükleri gibi, şeriat nazarında, başka başka hükümleri haizdirler (taşırlar). Buzun hakikati su olmakla beraber, suyun vazifesini göremez. Su ile taharet (temizlik) mümkündür; fakat kar ve buz taharet için kullanılamaz. Meğer ki eriyip su ola.

İmdi fezâ-yı bî-nihâyede, nefes-i Rahmânî olan “esîr”den, sehâb-ı muzîlerin bi't-tekâsüf zuhûru ve onların dahi derece derece buhâr-1 nârî ve mâyi'-i nârî hâlinde küreler şeklide tekâsüfleri ve ba'dehû kışr [8/23] bağlayıp avâlim-i kesîfe hâlinde devirleri bu misâle mutâbıktır. Ve “nefes-i Rahmanî” hakkındaki tafsîlât Fass-1 Îsevîde gelecektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sonsuz uzayda, Rahmânî nefes olan "esir"den, ışıklı bulutların yoğunlaşarak ortaya çıkışı ve onların da derece derece nârî buhar ve nârî sıvı hâlinde küreler şeklinde yoğunlaşmaları ve daha sonra kabuk bağlayıp yoğun âlemler hâlinde dönmeleri bu misale uygundur. "Rahmânî nefes" hakkındaki ayrıntılar ise Îsevî Fass'ında gelecektir.

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlîdir ki Hak Teâlâ'nın ilmindeki a'yân-ı sâbitenin her birinin zâtî isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve iktizâ-i zâtiyyesine binâen kendi üzerine ezelen ve ebeden ne gibi ahvâl ve umûr ile zuhûr edeceğine ve cemî'-i merâtibde ve ezmine-i muhtelifede ne gibi keyfiyet ve mikdâr ile taayyün ve tahakkuk eyleyeceğine ve âlem-i kevn ve fesâdda ne gibi esbâb-ı mahsûsa ile zuhûr ve intâc edeceğine taalluk eden hükm-i küllîdir. Kader ise, kazâ-yı ilâhînin tafsîli olup, her bir ayn-ı sâbitenin zâtî isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve iktizâ-i zâtiyyesine binâen, âlem-i kevn ve fesâdda esbâb-ı mahsûsa ile mukayyed olarak zuhûr eden ahvâl ve umûrun tafsîlidir. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlî olduğu cihetle, tağayyür ve tebeddülü mümteniu't-tağayyürdür. Kader ise, kazâ-yı ilâhînin tafsîli olduğu cihetle, esbâb-ı mahsûsa ile mukayyeddir. İmdi, esbâb-ı mahsûsa ile mukayyed olan kader, esbâb-ı mahsûsa ile reddolunur. Nitekim nebiyy-i zîşân (a.s.) "Sadaka belâyı def eder" buyurmuştur. Bu dahi, bir kaderin bir kader ile reddolunmasıdır. Zirâ sadaka vermek de bir kaderdir. Belânın def'i de bir kaderdir. İmdi, bir kader bir kader ile reddolunur. Yoksa kazâ-yı ilâhî reddolunmaz. Zirâ kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlî olduğu cihetle, tağayyür ve tebeddülü mümteniu't-tağayyürdür.

Bu mukaddeme ma'lûm olduktan sonra metnin şerhine mübâşeret edelim: Metn-i sâbıktaki beyânât lisân-ı zâhir üzere vâki' olmuş idi. Fa- kat beyânâtın sırrı ve bâtını budur ki: Hak Teâlâ, isimleriyle a'yân-ı sâbite âyînelerinde ve a'yân-ı sâbite dahi vücûd-ı Hak âyînesinde zâhir olur. Şu hâlde a'yân-ı sâbite Hakk'ın ve Hak dahi a'yân-ı sâbitenin âyînesi olmuş olur. İmdi Hak a'yân-ı sâbiteye âyîne olunca, abd, ayn-ı sâbitesi itibariyle Hakk'ın âyîne-i vücudunda ayn-ı mümkine hasebiyle, Deyyân isminden zâhir olan bir tecellîdir. Demek ki, Hakk'ın abd-i mütedeyyine inkıyâdı, kendisinin tab'ına mülayim olan şey ile, Hak'tan celâsını taleb eylediği ve istid'â eylediği ism-i Deyyân'ın tecellîsidir. Tabîr-i dîğerle abd-i mütedeyyin öyle bir ismin mazharıdır ki, o isim onun mütedeyyin olmasını iktizâ eder. Ve onun ayn-ı sâbitesi, ilm-i ilâhîde peydâ olduğu hînde, bu sûretle malûm-i ilâhî olmuştur; ve o abdin hakîkati, ya'ni ayn-ı sâbitesi, Hak'tan bu tecellîyi taleb etmiştir. Hak dahi ifâza-i vücûd ile onun talebini is'af etmiştir. Binâenaleyh abd-i mütedeyyin, mecbûren mütedeyyindir. Fakat bu cebir, ona kendi hakîkatinden ve isti'dâd-ı ezelîsinden gelir. Ve onun hakîkatinin isti'dâdı mec’ûl değildir, yaʼni mahlûkıyetle mevsûf değildir. Ve kezâ gayr-ı mütedeyyin olan abdin adem-i inkıyâdı dahi, isti’dâd-ı ezelîsinden gelir. Binâenaleyh o da mecbûrdur. Şu hâlde bunların zâtları ve hakîkatları Hakk'a ezelde ne ilim i'tâ etmişlerse, âlem-i imkânda, ya'ni hazret-i şehadette, onların üzerine ait olan şey dahi ancak odur. Ve mümkinâttan her bir ferdin, ilm-i ilâhîde mutlakā birer sûreti vardır; ve bu sûretler yekdîğerinden mütemeyyizdir; birbirine benzemez. Çünkü esmâ-i ilâhiyyenin havâssı muhteliftir. Bu sûretler ise, o esmânın in'ikâsâtıdır. Böyle olunca, bu ihtilaf-ı ahvâlden dolayı, Hakk'ın tecellîsi dahi muhtelif olur. Binâenaleyh Hak tarafından “ceza”, a'yân-ı sâbitenin Hakk'a verdikleri ilim hasebiyle ve Hakk'ın ayîne-i vücûdunda [8/24] mütecellî olan sûret iktizâsıyladır. Ve ayân-ı sâbite, ne hâl üzere idiyseler, kendilerine o şeyin teklîf olunmasını ve kendilerine o ahvâl ile “ceza” eylemesini, Hakk'a teklîf ederler. Ve onların bu teklifini Hak dahi, “ceza” olarak onlara verir. Ve binnetîce abdin üzerinde Hakk'ın eseri, ancak abdin hasebi, ya'ni ezelde ayn-ı sâbitesinin bulunduğu hâl üzere vukū❜ bulur. Ve bu hakîkate işâreten hadis-i şerîfte كُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ [Her bir kimse ne için yaratılmış ise, o, ona kolay gelir.]279 ve âyet-i kerîmede dahi قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) [De ki: Herkes kendi tabîatı ve tarîkati üzerine amel eder.] buyurulmuştur. Binâenaleyh bir kimse ezelde hangi ismin mazharı olarak ilm-i ilâhîde sâbit olmuş ise, bu âlem-i dünyâda, o ismin hazînesinde meknûz olan ahvâli izhâr etmek o kimseye bilâ-külfet âsân gelir. Abd-i mütedeyyine, gayr-ı mütedeyyin olmak güç geldiği gibi, gayr-ı mütedeyyin olan kimseye mütedeyyin olmak dahi ölümden beter gelir. Bu bahiste sual ve cevâb çoktur. Fakat Fusû- su'l-Hikem'in maârif ve hakāyıkı, alâ-tarîki'l-ihâta maʼlûm olunca bunların hiçbirisine hâcet kalmaz. Nitekim bu bahsin istinâd ettiği en mühim nokta isti'dâdın gayr-ı mec’ûl olmasıdır ki, bu da Fass-ı Üzeyrî'de îzâh olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu giriş bilindikten sonra metnin şerhine başlayalım: Önceki metindeki beyanlar görünen dil üzere gerçekleşmişti. Fakat beyanların sırrı ve bâtını şudur ki: Yüce Allah, isimleriyle sabit hakikatler aynalarında ve sabit hakikatler de Hak'ın varlığı aynasında görünür. Şu halde sabit hakikatler Hakk'ın ve Hak dahi sabit hakikatlerin aynası olmuş olur. Şimdi Hak sabit hakikatlere ayna olunca, kul, tekil sabit hakikati itibariyle Hakk'ın varlık aynasında, mümkün varlık gereğince, Deyyan isminden görünen bir tecellîdir. Demek ki, Hakk'ın dindar kula boyun eğmesi, kendisinin tabiatına uygun olan şey ile, Hak'tan celâsını talep eylediği ve istid'â eylediği Deyyan isminin tecellîsidir. Diğer bir ifadeyle dindar kul öyle bir ismin mazharıdır ki, o isim onun dindar olmasını gerektirir. Ve onun tekil sabit hakikati, ilâhî ilimde meydana geldiği zaman, bu suretle ilâhî malûm olmuştur; ve o kulun hakikati, yani tekil sabit hakikati, Hak'tan bu tecellîyi talep etmiştir. Hak dahi varlık ihsanıyla onun talebini yerine getirmiştir. Bu sebeple dindar kul, mecburen dindardır. Fakat bu zorunluluk, ona kendi hakikatinden ve ezelî yatkınlığından gelir. Ve onun hakikatinin yatkınlığı kılınmış değildir, yani yaratılmışlıkla nitelenmiş değildir. Ve aynı şekilde dindar olmayan kulun boyun eğmemesi dahi, ezelî yatkınlığından gelir. Bu sebeple o da mecburdur. Şu halde bunların zâtları ve hakikatleri Hakk'a ezelde ne ilim vermişlerse, imkân âleminde, yani şehadet âleminde, onların üzerine ait olan şey dahi ancak odur. Ve mümkün varlıklardan her bir ferdin, ilâhî ilimde mutlaka birer sureti vardır; ve bu suretler birbirinden farklıdır; birbirine benzemez. Çünkü ilâhî isimlerin özellikleri farklıdır. Bu suretler ise, o isimlerin yansımalarıdır. Böyle olunca, bu hallerin farklılığından dolayı, Hakk'ın tecellîsi dahi farklı olur. Bu sebeple Hak tarafından “ceza”, sabit hakikatlerin Hakk'a verdikleri ilim gereğince ve Hakk'ın varlık aynasında [8/24] tecellî eden suret gereğidir. Ve sabit hakikatler, ne hal üzere idilerse, kendilerine o şeyin teklif olunmasını ve kendilerine o haller ile “ceza” eylemesini, Hakk'a teklif ederler. Ve onların bu teklifini Hak dahi, “ceza” olarak onlara verir. Ve sonuç olarak kulun üzerinde Hakk'ın eseri, ancak kulun gereğince, yani ezelde tekil sabit hakikatinin bulunduğu hal üzere gerçekleşir. Ve bu hakikate işaretle hadis-i şerifte كُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ [Her bir kimse ne için yaratılmış ise, o, ona kolay gelir.]279 ve ayet-i kerimede dahi قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) [De ki: Herkes kendi tabiatı ve tarikatı üzerine amel eder.] buyurulmuştur. Bu sebeple bir kimse ezelde hangi ismin mazharı olarak ilâhî ilimde sabit olmuş ise, bu dünya âleminde, o ismin hazinesinde saklı olan halleri ortaya çıkarmak o kimseye zahmetsizce kolay gelir. Dindar kula, dindar olmamak güç geldiği gibi, dindar olmayan kimseye dindar olmak dahi ölümden beter gelir. Bu bahiste sual ve cevap çoktur. Fakat Fusûsu'l-Hikem'in marifetleri ve hakikatleri, kuşatıcı bir şekilde bilindiği zaman bunların hiçbirisine ihtiyaç kalmaz. Nasıl ki bu bahsin dayandığı en önemli nokta yatkınlığın kılınmış olmamasıdır ki, bu da Fass-ı Üzeyrî'de açıklanır.

İmdi gerek hayrı ve gerek zıdd-ı hayrı, abde kendi zâtının gayrı olan biri vermedi. Belki abd ezelde Hak'tan bunlar ile zuhûru taleb etti; ve Hak dahi onun talebini is’âfen ifâza-i vücûd eyledi. Şu hâlde zâtına in’âm eden ve zâtını taʼzîb eden, ancak abdin kendidir. Eğer abde cezâ-yı gayr-ı mülâ- yim isabet ederse, abd kendisini zemmetmelidir. Çünkü bu azabın menbaı kendidir. Ve cezâ-yı mülayim ve sevâb isabet ederse, yine kendi nefsine hamdetmelidir. Çünkü menba'-ı in'âm kendidir. Demek ki Hakk'ın ibâ- dıyla muâmelesi, ancak onların ilm-i ilâhîde sübûtu ve sûretlerinin irtisâmı hasebiyledir. Bu hâlde Allah için hüccet-i bâliğa sâbit olur. Çünkü bâlâ- daki mukaddemede îzâh olunduğu üzere, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın ilk tenezzülünde, o ibâdın hakāyıkı Hakk'ın ne sûretle maʼlûmu olmuş iseler, Hak bu ilmi hasebiyle onların üzerine hükmetti; ve Hakk'ın ilmi ise, bu ma'lûmâta tâbi'dir. İlmin ma'lûma tâbi' olduğu Fass-ı Şîsî'de îzâh edilmiş ise de, kāriîn-i kirâmı külfet-i tetebbu'dan [8/25] tahlîs için, ba'zı fevâid ilâvesiyle burada dahi mücmelen tekrâr olunur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, gerek hayrı ve gerekse hayrın zıddını, kula kendi zâtından başka biri vermedi. Aksine, kul ezelde Hak'tan bunlar ile zuhûru talep etti; ve Hak da onun talebini karşılayarak varlık bahşetti. Şu hâlde zâtına iyilik eden ve zâtına azap eden, ancak kulun kendisidir. Eğer kula uygun olmayan bir ceza isabet ederse, kul kendisini kınamalıdır. Çünkü bu azabın kaynağı kendisidir. Ve uygun bir ceza ve sevap isabet ederse, yine kendi nefsine hamdetmelidir. Çünkü iyiliğin kaynağı kendisidir. Demek ki Hakk'ın kullarıyla muamelesi, ancak onların ilâhî ilimde sabit oluşu ve suretlerinin çizilmesi sebebiyledir. Bu hâlde Allah için kesin delil sabit olur. Çünkü yukarıdaki mukaddimede açıklandığı üzere, Hakk'ın mutlak varlığının ilk tenezzülünde, o kulların hakikatleri Hakk'ın ne şekilde malumu olmuş iseler, Hak bu ilmi sebebiyle onların üzerine hükmetti; ve Hakk'ın ilmi ise, bu malumatlara tabidir. İlmin maluma tabi olduğu Şîs Fassı'nda açıklanmış ise de, değerli okuyucuları araştırma zahmetinden [8/25] kurtarmak için, bazı faydalar eklenerek burada da özetle tekrar olunur:

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlîdir ki Hak Teâlâ'nın ilmindeki a'yân-ı sâbitenin her birinin zâtî isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve iktizâ-i zâtiyyesine binâen kendi üzerine ezelen ve ebeden ne gibi ahvâl ve umûr ile zuhûr edeceğine ve cemî'-i merâtibde ve ezmine-i muhtelifede ne gibi keyfiyet ve mikdâr ile taayyün ve tahakkuk eyleyeceğine ve âlem-i kevn ve fesâdda ne gibi esbâb-ı mahsûsa ile zuhûr ve intâc edeceğine taalluk eden hükm-i küllîdir. Kader ise, kazâ-yı ilâhînin tafsîli olup, her bir ayn-ı sâbitenin zâtî isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve iktizâ-i zâtiyyesine binâen, âlem-i kevn ve fesâdda esbâb-ı mahsûsa ile mukayyed olarak zuhûr eden ahvâl ve umûrun tafsîlidir. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlî olduğu cihetle, tağayyür ve tebeddülü mümteniu't-tağayyürdür. Kader ise, kazâ-yı ilâhînin tafsîli olduğu cihetle, esbâb-ı mahsûsa ile mukayyeddir. İmdi, esbâb-ı mahsûsa ile mukayyed olan kader, esbâb-ı mahsûsa ile reddolunur. Nitekim nebiyy-i zîşân (a.s.) "Sadaka belâyı def eder" buyurmuştur. Bu dahi, bir kaderin bir kader ile reddolunmasıdır. Zirâ sadaka vermek de bir kaderdir. Belânın def'i de bir kaderdir. İmdi, bir kader bir kader ile reddolunur. Yoksa kazâ-yı ilâhî reddolunmaz. Zirâ kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlî olduğu cihetle, tağayyür ve tebeddülü mümteniu't-tağayyürdür.

Ma'lûm olsun ki, ilm-i Hak, biri zâtî ve diğeri sıfâtî ve esmâî olmak üze- re iki nevi'dir: “İlm-i zâtî”, zât-ı mutlak-ı Hakk'ın bilcümle sıfât ve esmâ izâfesinden münezzeh ve müstağnî bulunduğu mertebe-i ahadiyyette, ken- di zâtına olan ilminden ibârettir. Bu ilim, zât-ı mutlakın “ayn”ı olup, bu mertebede ilim, âlim, ma'lûm nisbetleri zât-ı sırfda mahv ve müstehlektir. Binâenaleyh bu mertebede ilmin ma'lûma tâbiiyeti mes'elesi mevzû'-i bahs olamaz. “İlm-i sıfatî ve esmâî” ise, zât-ı sırfda ve mertebe-i gaybu'l-guyûb- da bilkuvve mevcûd ve muhtefî olan bilcümle nisebin suver-i ilmiyye ile zuhûr ettiği mertebe-i vâhidiyyete taalluk ettiğinden burada ilim, âlim ve ma'lûm nisbetleri yekdîğerinden temeyyüz eder. Ve Mudill isminin sûret- lerinden bir sûret olarak ilm-i ilâhîde sabit olan bir kâfirin ayn-ı sâbitesi, o sûretle malûm-i ilâhî olur; ve Hakk'ın ilmi dahi o ma'lûma tâbi' olur. Böyle olunca Hakk'a mertebe-i sıfât ve esmâda ilmi i'tâ eden, ma'lûmât olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hakk'ın ilmi, biri zâtî ve diğeri sıfâtî ve esmâî olmak üzere iki çeşittir: "İlm-i zâtî", mutlak Zât olan Hakk'ın bütün sıfat ve isim izafelerinden uzak ve müstağni bulunduğu ahadiyyet mertebesinde, kendi Zâtına olan ilminden ibarettir. Bu ilim, mutlak Zâtın tekil hakikati olup, bu mertebede ilim, âlim ve malûm bağıntıları sırf Zâtta yok olmuş ve erimiştir. Bu sebeple bu mertebede ilmin malûma tâbi olması meselesi söz konusu olamaz. "İlm-i sıfatî ve esmâî" ise, sırf Zâtta ve gaybu'l-guyûb (gayblar gaybı) mertebesinde potansiyel olarak mevcut ve gizli olan bütün nispetlerin ilim suretleriyle ortaya çıktığı vahidiyyet mertebesine ait olduğundan burada ilim, âlim ve malûm bağıntıları birbirinden ayrılır. Ve Mudill (saptıran) isminin suretlerinden bir suret olarak ilâhî ilimde sabit olan bir kâfirin ayn-ı sâbitesi (sabit hakikati), o suretle ilâhî malûm olur; ve Hakk'ın ilmi de o malûma tâbi olur. Böyle olunca Hakk'a sıfat ve isimler mertebesinde ilmi veren, malûmat olmuş olur.

Misal: İnsanın gülme, ağlama gibi birçok niseb-i zâtiyyesi vardır. Bil-farz hiç gülmemiş ve ağlamamış olan bir insan, kendinde bu nisbetlerin mevcûdiyetini bilir; ve bu ilim insanın kendi zâtına olan ilmidir. Fakat bu ilm-i zâtî mücmeldir. İnsanın zâtına, gülmesinin ve ağlamasının tarzı mahfidir. Bu ihtifâ ancak zuhûr ile zâhir olur. Vaktâki insan ağlar ve güler, ona bunların tarzı tafsîlen ma'lûm olur. Evvelki mertebede bu niseb in-sanın zâtının “ayn”ı ve onun olduğu bir zamandan beri kendi vücûdu ile berâber idi. Fakat insan, sonradan sadâ ile güldü ve ağladı; ve kendisinin vechinde hâsıl olan hâlleri âyînede müşâhede etti. Bu defa kendisinin ne vech ile gülüp ağladığını alâ-tarîki'l-müşâhede bildi; ve evvelki ilme na-zaran, bu ilim hâdis oldu. Fakat bu ikinci ilm-i tafsîlîyi insan, hâriçten almadı. Belki bu ilmi, yine insanın zâtı zâtına itâ eyledi. Binâenaleyh bu ilim, gayrdan müstefâd değildir. Zîrâ “malûm” insanın şuûnâtından birer şe'ndir ki, mertebe-i zuhûrda ma'lûmiyetle muttasıf oldu. Ondan evvel mertebe-i Zât'ta [8/26] enker-i nekerâttan idi. Nitekim bu bahsin tafsîli Fass-1 Lokmânî'de gelecektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: İnsanın gülme, ağlama gibi birçok zâtî bağıntıları vardır. Farz edelim ki hiç gülmemiş ve ağlamamış olan bir insan, kendisinde bu bağıntıların varlığını bilir; ve bu bilgi, insanın kendi zâtına olan bilgisidir. Fakat bu zâtî bilgi topludur (mücmeldir). İnsanın zâtına, gülmesinin ve ağlamasının tarzı gizlidir. Bu gizlilik ancak ortaya çıkış ile belirginleşir. Ne zaman ki insan ağlar ve güler, ona bunların tarzı ayrıntılı olarak malum olur. Önceki mertebede bu bağıntılar, insanın zâtının "ayn"ı (tekil hakikati) ve onun olduğu bir zamandan beri kendi varlığı ile birlikte idi. Fakat insan, sonradan sesli olarak güldü ve ağladı; ve kendisinin yüzünde oluşan halleri aynada gözlemledi. Bu defa kendisinin ne şekilde gülüp ağladığını gözlem yoluyla bildi; ve önceki bilgiye göre, bu bilgi sonradan oluştu. Fakat bu ikinci ayrıntılı bilgiyi insan, dışarıdan almadı. Aksine bu bilgiyi, yine insanın zâtı, zâtına verdi. Bu sebeple bu bilgi, başkasından edinilmiş değildir. Çünkü "bilinen", insanın oluşlarından birer oluş (şe'n)dir ki, ortaya çıkış mertebesinde bilinirlik vasfıyla nitelendi. Ondan önce Zât mertebesinde (8/26) en bilinmezlerden idi. Nasıl ki bu bahsin ayrıntısı Lokman Fassı'nda gelecektir.

*** Abdülkerîm Cîlî (k.s.) el-İnsânu'l-Kâmil nâmındaki eser-i şerîfinin on yedinci bâbında: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Abdülkerîm Cîlî (k.s.) el-İnsânu'l-Kâmil adlı şerefli eserinin on yedinci bölümünde şöyle der:

اعلم أنَّ العِلمَ صِفةٌ نَفْسِيَّةٌ أَزَليةٌ ، فعِلمُه سُبحانه وتعالى بنفسه وعلمه بخلقـه علـم واحـد غـيـر

منقسم ولا مُتَعَدِّد، ولكنه يعلم نفسه بمـا هـو لـه ويَعلَم خَلقَه بما هُمْ عليه، ولا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ إِنَّ

مَعْلُومَاتٍ أَعْطَتْه العِلم من نفسها لِئَلَّا يَلزَمُ من ذلك كونه استِفَادَ شَياً من غيره، ولقد سَهَا الإمام

محيي الديـن بـن العربي رضي الله عنه حيث قال : إِنَّ مَعْلُومَاتِ الحقِّ أَعْطَتِ الحـق العـلـم مـن

نفسها، فلنعذره ولا نقولُ أَنَّ ذلك مَبْلَغَ عِلمِه.

Ya'ni "İlim, sıfat-ı nefsiyye-i ezeliyyedir. Binâenaleyh Hak Sübhanehû ve Teâlânın kendi nefsine ve halkına olan ilmi, ilm-i vâhid olup gayr-1 münkasimdir ve taaddüd etmez. Velâkin o, kendi nefsini, kendine mahsûs olan şeyle ve halkını dahi, üzerinde bulundukları şeyle bilir. Ve bir şeyin kendisinin gayrından müstefâd olması lâzım gelmemek için, “maʼlûmât, kendi nefislerinden ilmi i'tâ ettiler” demek câiz olmaz. İmâm Muhyiddîn ibn Arabî (r.a.), “muhakkak ma'lûmât-ı Hak, kendi nefislerinden Hakk'a ilim i'tâ eyledi," dediği cihetten sehv etti. İmdi biz onu maʼzûr görürüz; ve bu onun ilminin bâliğ olduğu mertebedir, demeyiz”280 kavliyle Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)ın gerek Fusûsu'l-Hikem'deki ve gerek Fütûhât-ı Mek- kiyye'deki beyânât-ı aliyyelerine muhalefet buyururlar. Velâkin bâlâdaki misâl, insanın kendi nefsine tatbîk olunursa zevkan ma'lûm olur ki, Hz. Şeyh'in beyânât-ı aliyyelerinde sehv yoktur. Zîra إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ ]Allah Teâlâ âdemi kendi sûreti üzerine halketti.] ve أَقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ (İsrâ, 17/14) [Sen kendi kitâbını oku, senin nefsine kifâyet eder.] buyurul- muştur. Ve ilmin “Zâtî” ve “sıfâtî” olmak üzere taksîmi ve tadîdi, vücûd-1 Vâhid'deki itibârâttır; ve bu itibârâtın gayr addiyle, ilmin gayrdan müs- tefâd olduğuna hükmetmek garîb görünür. Ve maʼlûmât-ı Hak, Hakk'ın gayrı değildir ki, Hak ilmini gayrdan almış olsun. Hiç şübhe yoktur ki, bu mes'ele Hz. Şeyh'in buyurdukları gibidir. Husûsiyle bu Fusûsu'l-Hikem (S.a.v.) Efendimiz tarafından ihsân buyurulmuştur; ve Hz. Şeyh ancak mü- tercimdir. Binâenaleyh bu beyânâta sehv isnâdı, iki nokta-i nazardan aslâ câiz değildir: Birisi budur ki, bu Fusûsu'l-Hikem'in A'ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz tarafından verildiği ve kendilerinin ancak mütercim olduğu hakkındaki beyânât-ı Şeyh-i Ekber'e i'timâd edilmemiş olur. İkincisi de budur ki, bu ihbâra i'timâd olunup da ondaki beyânata sehv isnâdında ısrar edilirse, [8/27] bu isnâd, (S.a.v.) Efendimiz'e râci' olur. Bunların ikisi de câiz değildir. Fakat ne çâre ki, ihtilâf-ı ezvâk ve meşârib, Abdülkerîm Cîlî (k.s) hazretleri gibi hakîkaten mümtâz-ı urefâ olan bir zât-ı şerîfi bu gibi mütâlaâta sevketmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "İlim, öncesiz bir zâtî sıfattır. Bu sebeple Yüce Allah'ın kendi zâtına ve yaratılmışlarına olan ilmi, tek bir ilimdir, bölünmez ve çoğalmaz. Ancak O, kendi zâtını, kendisine özgü olan şeyle ve yaratılmışlarını da, üzerinde bulundukları şeyle bilir. Ve bir şeyin kendisinin dışındakinden faydalanması gerekmemesi için, 'bilinenler, kendi nefislerinden ilmi verdiler' demek caiz olmaz. İmam Muhyiddin İbn Arabî (r.a.), 'muhakkak ki Hakk'ın bilinenleri, kendi nefislerinden Hakk'a ilim verdi,' dediği cihetten hata etti. Şimdi biz onu mazur görürüz; ve bu onun ilminin ulaştığı mertebedir, demeyiz"280 sözüyle Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)'ın gerek Fusûsu'l-Hikem'deki ve gerek Fütûhât-ı Mekkiyye'deki yüce beyanlarına muhalefet ederler. Ancak yukarıdaki örnek, insanın kendi nefsine tatbik olunursa zevken bilinir ki, Hz. Şeyh'in yüce beyanlarında hata yoktur. Çünkü إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine yarattı.] ve أَقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ (İsrâ, 17/14) [Sen kendi kitabını oku, senin nefsine yeter.] buyurulmuştur. Ve ilmin "Zâtî" ve "sıfâtî" olmak üzere taksimi ve sayılması, tek varlıktaki itibarlardır; ve bu itibarların ayrı sayılmasıyla, ilmin başkasından faydalanıldığına hükmetmek garip görünür. Ve Hakk'ın bilinenleri, Hakk'ın gayrı değildir ki, Hak ilmini başkasından almış olsun. Hiç şüphe yoktur ki, bu mesele Hz. Şeyh'in buyurdukları gibidir. Hususiyle bu Fusûsu'l-Hikem (s.a.v.) Efendimiz tarafından ihsan buyurulmuştur; ve Hz. Şeyh ancak mütercimdir. Bu sebeple bu beyanlara hata isnadı, iki bakış açısından asla caiz değildir: Birincisi budur ki, bu Fusûsu'l-Hikem'in en bilgili peygamber (s.a.v.) Efendimiz tarafından verildiği ve kendilerinin ancak mütercim olduğu hakkındaki Şeyh-i Ekber'in beyanlarına itimat edilmemiş olur. İkincisi de budur ki, bu habere itimat olunup da ondaki beyanlara hata isnadında ısrar edilirse, bu isnad, (s.a.v.) Efendimiz'e döner. Bunların ikisi de caiz değildir. Fakat ne çare ki, zevk ve meşrep farklılıkları, Abdülkerim Cîlî (k.s) hazretleri gibi hakikaten ariflerin seçkinlerinden olan şerefli bir zâtı bu gibi mütalaalara sevk etmiştir.

Velhâsıl ilim, ma'lûma tâbi'dir; ve ayân-ı sâbite Hakk'a ne ilim itâ et- mişlerse, o sûretle Hakk'ın ma'lûmu olurlar; ve bu sûretle de Allah için hüccet-i bâliğa sâbit olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, ilim, bilinen şeye tâbidir; ve sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) Hakk'a ne ilim vermişlerse, o şekilde Hakk'ın bilineni olurlar; ve bu şekilde de Allah için kesin delil sabit olur.

*** Vaktaki Hak Teâlâ münkirlere, “Cehenneme gidiniz!” buyurur. “Ni- çin?” derler. “Akāid-i nâ-şâyesteniz sebebiyle...” buyurulur. Derler ki: “Küf- rümüz irâde-i ilâhiyyen ile vâki' olmamış mı idi?” Buyurur ki: “Evet, fakat irâdem ilmime ve ilmim dahi, sizin hakāyıkınızdan ibaret olan ma'lûma tâbi'dir." Ve bu cevâb üzerine münkirler bilirler ve anlarlar ki, kendileri- ne gelen azâb yine kendilerindendir. Kendi düşen ağlamaz, deyip mebhût olurlar. Fakat bu ifâdât zevk-i isneyniyyet içinde bulunan kāriîn için kâfî değildir. Zîrâ onların nazarlarında Hakk'ın ve kendilerinin ve eşyânın ayrı ayrı vücûdları vardır. Bu sebeble suâllerini teselsül ettirirler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah inkârcılara, "Cehenneme gidin!" buyurduğunda, onlar "Niçin?" derler. "Uygunsuz inançlarınız sebebiyle..." buyurulur. Onlar da derler ki: "Küfrümüz senin ilâhî irâdenle meydana gelmemiş miydi?" Yüce Allah buyurur ki: "Evet, fakat benim irâdem ilmime, ilmim de sizin sabit hakikatlerinizden ibaret olan ma'lûma (bilinen şeye) tâbidir." Ve bu cevap üzerine inkârcılar, kendilerine gelen azabın yine kendilerinden olduğunu bilirler ve anlarlar. "Kendi düşen ağlamaz," deyip şaşkınlık içinde kalırlar. Fakat bu ifadeler, ikilik zevki (Hakk'ı ve varlıkları ayrı görme) içinde bulunan okuyucular için yeterli değildir. Çünkü onların bakış açılarında Hakk'ın, kendilerinin ve eşyanın ayrı ayrı varlıkları vardır. Bu sebeple sorularını art arda sormaya devam ederler.

ثمَّ السِّرُّ الَّذي فَوقَ هذا في مثل هذه المَسأَلَةِ أَنَّ المُمكِنَاتِ على أصلها من

العدم، وليس وجودٌ إِلَّا وجود الحقِّ بِصُورِ أحوال ما هي عليه المُمكِنَاتُ في

أنفُسِها وأعيانها، فقد عَلِمتَ مَن يَلْتَدُّ ومَن يَتَأَلَّمُ وما يَعْقِبُ كلُّ حالٍ من

الأحوال، وبه سُمِّيَ عُقُوبَةً وعِقَابًا ، وهو سَائِعٌ في الخَيرِ والشَّرِّ، غير أنَّ العُرف

سَمَّاه في الخير ثَوَابًا وفي الشَّرِّ عِقَابًا ، وَلِهَذَا سُمِّيَ أَو شُرِحَ الدِّينُ بالعَادَةِ،

لأنَّه عَادَ عليه ما يَقْتَضِيه ويَطلُبُه حَالُه ، فالدِّينُ العَادَةُ، قال الشاعر: «كَدِينِكَ

مِنْ أُمِّ الْحُوَيْرِثِ قَبْلَهَا . » أي : عَادَتِكَ ، ومَعقُولٌ مِن العادةِ أَنْ يَعُودَ الأمرُ بعَينِه

إلى حاله، وهذا أي العَودُ بِعَينِه ، ليس ثمَّة فَإِنَّ العَادَةَ تَكْرَارُ.

Ondan sonra bu mes'ele mislinde, bu sırrın fevkinde olan sırr bu- dur ki, muhakkak mümkinât, ademden olan aslı üzerine sâbittir. Ve mümkinâtın nefislerinde ve “ayn”larında, üzerinde bulundukları ah- vâlin sûretlerine mülâbis olan Hakk'ın vücûdundan gayrı bir vücûd yoktur. İmdi sen mültezz ve müteellim olanın kim olduğunu ve ahvâl- den her bir hâli ta'kîb edenin ne şey olduğunu bildin; ve o sebeble "ukūbet" ve "ikāb” tesmiye olundu; [8/28] ve o, hayırda ve şerde câizdir. Şu kadar vardır ki örf onu, hayırda "sevâb” ve şerde "ikāb" tesmiye etti. Ve işte bunun için dîn, "âdet" ile tesmiye veya şerh olun- du. Zîrâ onun hâlinin iktizâ ettiği veyâ taleb eylediği şey, onun üze- rine avdet etti. Böyle olunca dîn, adettir. Şair كَدِينِكَ مِنْ أُمِّ الْحُوَيْرِثِ قَبْلَهَا ]Ümmü'l-Hüveyris'ten önce senin âdetin olduğu vech ile...] dedi. Ya'ni "Senin âdetin" demektir. Ve "âdet"ten ma'kūl, emrin “ayn"ıyla kendi hâline avdetidir. Ve bu, ya'ni "ayn"ıyla avdet, vâki' değildir; zîrâ âdet, tekrardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra bu mesele benzerinde, bu sırrın üstünde olan sır şudur ki, muhakkak mümkün varlıklar, yokluktan gelen asılları üzerine sabittir. Ve mümkün varlıkların kendi nefislerinde ve tekil hakikatlerinde, üzerinde bulundukları hallerin suretlerine bürünmüş olan Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur. Şimdi sen, lezzet alanın ve acı çekenin kim olduğunu ve hallerden her bir hali takip edenin ne şey olduğunu bildin; ve o sebeple "ukūbet" (ceza) ve "ikāb" (azap) diye isimlendirildi; ve o, hayırda ve şerde caizdir. Şu kadar var ki örf onu, hayırda "sevâb" (mükafat) ve şerde "ikāb" (azap) diye isimlendirdi. Ve işte bunun için din, "âdet" ile isimlendirildi veya şerh olundu. Çünkü onun halinin gerektirdiği veya talep eylediği şey, onun üzerine geri döndü. Böyle olunca din, adettir. Şair "Ümmü'l-Hüveyris'ten önce senin âdetin olduğu vech ile..." dedi. Yani "Senin âdetin" demektir. Ve "âdet"ten anlaşılan, emrin tekil hakikatiyle kendi haline geri dönmesidir. Ve bu, yani tekil hakikatiyle geri dönme, meydana gelen bir şey değildir; çünkü âdet, tekrardır.

Cenab-ı Şeyh (r.a.) وَلَكِنَّ الأَمْرَ يَقْتَضِي الانْقِيَادَ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) şöyle buyurmuştur: "Fakat iş, boyun eğmeyi gerektirir."

]Lakin emr, inkıyâdı iktizá eder.] buyurmuş ve emr-i ulûhiyyetin sûret-i inkıyâdını lisân-ı zâhir ile îzâh eylemiş ve badehû onun sırrını ve bâtınını beyân etmiş idi. Şimdi de bu mes'elenin bir kat daha lübbüne ve hakîkatine nüfüz ederek buyururlar ki: Mümkinât, ademden ibaret olan aslı üzerine sâbittir. Çünkü onların vücûdu izâfî ve i'tibârîdir. Nitekim buzun ve suyun vücûdları buhâra na-zaran izâfî ve itibârîdir; ve vücûdlarında istiklâl yoktur. Onların kayyûmu olan buhârı kaldırıverirsek, bunlar da yok olurlar. Bâlâda îzâh edildiği üze-re halktan ibaret olan mümkinâtın vücûdu ile Hakk'ın vücûdu arasındaki münasebet dahi böyledir. Binâenaleyh meydanda Hakk'ın vücudundan başka bir vücûd yoktur. Vücûd-ı Hak o mümkinât-ı ma'dûmenin, ahvâl-i ma'dûmesi sûretiyle mütelebbis olup zâhir olmuştur. Binâenaleyh müm-kinâtın ahvâli sûretlerinde zâhir olan, ancak Hakk'ın vücûdudur. Müm-kinât ise, ademiyyet-i asliyyesi üzerine sâbittir. Bu sırrı böylece bildiğin vakitte, suver-i ahvâl-i mümkinâtta mütelezziz ve müteellim olanın kim olduğunu bilmiş olursun. Ya'ni vücûd-ı Hak, ibâdının ve onların ahvali-nin sûretlerine bürünüp zâhir olduğundan, abdin hoşuna gidecek mükâfât ile ona inkıyâd eyledikde mütelezziz olan; ve hoşuna gitmeyecek cezâ ile münkād oldukda dahi müteellim olanın yine Hakk'ın kendisi olduğunu bilirsin. Velâkin “iltizâz” ile “teellüm” sıfât-ı halkıyye ve kevniyyedendir. [8/29] Mekr ve istihzâ ve ezâ ve keyd gibi sıfât-ı kevniyye ve halkıyye, Hakk'a ancak mertebe-i halkıyyete tenezzülünde izâfe olunur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: اللهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ (Şûrâ, 42/19) ya'ni "Allah denilen maʼnâ, latîfdir. İbâdına mülâbis olduğu hâlde dilediği-ni irzak eder." بِعِبَادِهِ deki “ba” mülabese içindir. Demek ki Allâhü Zülcelâl ibâdının kisve-i taayyününe bürünüp zâhir olmuştur. Bu mertebede ise te-lezzüz ve teellüm gibi birtakım sıfât-ı halkıyye vardır. Binâenaleyh onun bu mertebesinde bu sıfât dahi ona izâfe olunur. Fakat vücûd-ı Hakk'ın mer- tebe-i ahadiyyesi, ya'ni zât-ı sırf mertebesi, nazar-ı itibâra alınacak olursa, sıfât-ı hakkıyye ve halkıyyenin cümlesi zâtında mahv ve müstehlektir. O mertebede Hak iltizâz ve teellümden münezzehdir; ve tenzîhden dahi mü-nezzehdir. Zîrâ münezzehiyet dahi bir sıfattır. İmdi bu sırrı anlayınca mertebe-i imkânda müteellim ve mütelezziz olanın kim olduğunu bildiğin gibi, hâllerden her bir hâli ta'kîb edenin dahi ne şey olduğunu bilirsin. Ve “cezâ” hâlin “akîb”i olduğu için “ukūbet” ve “ikāb” nâmını iktisâb eyledi; ve “ikāb” lugat itibariyle hayırda ve şerde câizdir; ve meselâ umûr-i dünyeviyye ve uhreviyyeye de şâmildir. Nitekim açlık bir hâldir ki, onu ekl-i taâm hâli tâkîb eder. Ve ekl-i taâm hâlini de tokluk hâli ve tokluk hâlini def’-i tabîî hâli ve def'-i tabiî hâlini kezâ açlık hâli ta'kîb eder. Ve her bir hâlin akîbi olan hâl, hâl-i evvelin “ceza"sıdır. Bu düstûru ahvâl-i nâmütenahiyeye tatbîk et! Umûr-i uhreviyye de böyledir. Ve bir hâlin akîbi olarak tekevvün eden hâl-i sânî, hâl-i evvele tâbi'dir. Eğer hâl-i evvel hoş ise, cezası da hoş olur; nâhoş ise, hâl-i sânî de nâhoş olur. Ya'ni ne ekersen onu biçersin. Meselâ birisine şetm edersen şetm ile mukā-bele görürsün. Ve kıs alâ-hâzâ!... Beyit: گر همه نیک و بد کند آنچه بدست خود کند آنکه کند بخود کند کس نکند بحق او Tercüme: "İyi olsun kötü olsun, kim ne yaparsa kendine yapar. Kişinin kendi eliyle yaptığını onun hakkında kimse yapmaz." [8/30] İşte hâl-i sânî, hâl-i evveli ta'kîb ettiği için ona “ukūbet” ve “ikāb” de-nildi. Ancak örf-i şerî “hayır” dediğimiz hâli ta'kîb eden cezâya, ya'ni hâl-i sânîye “sevâb"; ve şerri ta'kîb eden cezâya da "ikāb” tesmiye etti. Ve abdin hâl-i evvelinin iktizâ ettiği veyâ taleb eylediği hâl-i sânî ne ise onun üzerine âit olup döndüğü için dîn, “âdet” ile tesmiye olundu. Demek ki bu i'ti-bârla dîni “âdet” maʼnâsına da almak câizdir. Nitekim şairin biri şu كدينك مِن أُمِّ الْحُوَيْرِثِ قَبْلَهَا ]Ümmü'l-Hüveyris'ten önce senin âdetin olduğu vech ile...]281 mısrâında dîni, “âdet” ma'nâsında isti'mâl etmiş, “Senin âdetin" demeği murâd eylemiştir. Ve “âdet" denildiği vakit, aklen anlaşılan maʼnâ, bir emrin “ayn"ıyla kendi hâline avdetidir. Halbuki emr-i sâbıkın “ayn”ı ile avdet etmesi vücûdda vâki' değildir. Zîrâ “âdet” denildiği vakit aklen tekrâr maʼnâsı anlaşılır. Tecellîde tekrar yoktur. Belki misliyet ve müşâbehet vardır. Meselâ bu yazdığımız satırları yüksek sadâ ile birisine karşı okuduk. Okurken nefesimizi harf ve savt ile teksîf ederek salıverdik. Muhâtabımız bu ibâreleri tekrâr okumamızı teklîf etti. Bir daha okuduk. Bu ikinci kırâat evvelki kırâatın “ayn”ı değildir; belki mislidir. Zîrâ evvelki kırâatta ihrâc ettiğimiz nefes, kırâat-ı sânîde sarfettiğimiz nefesin “ayn”ı değildir. Bu hâli, fenn daha çabuk teslim eder. Çünkü nefes mahrec-i hâmız-ı fahmdır. Bizim evvelki kırâatta ciğerlerimizden çıkardığımız hâmız-ı fahmın zerrâtı havâ-yı hâricîye karışıp gitti. Kırâat-i sânîde çıkan hâmız-ı fahm zerrâtı ise gidenin "ayn”ı değildir; belki misli ve müşâbihidir. Ve kezâ sadâmazı muhâtabımızın sem'ine îsâl eden temevvücât-ı havâiyye de kırâat-ı evvel ve sânîdekilerin “ayn”ı değildir; misli ve müşâbihidir. Velâkin histeki bu misliyet ve müşâbehet “tekrar” lafzının isti'mâline sebeb oluyor. İşte bu müşâbehet ve misliyet sebebiyle Kur'ân-ı Kerîm'de “iâde” tabîri mesbûk-tur. Nitekim buyurulur: يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ )Enbiya 21/104) ya'ni “O günde ki biz gökleri, kitâblar tomar olup büküldüğü gibi tayy ederiz. Nitekim evvel-i halka bed'etmiş idik. Onu iâde ederiz." Erbâb-ı fenne ma'lumdur ki [8/31] semâvât ta'bîr ettiğimiz ecrâm-ı semâviyye ibtidâ-yı tekevvünlerinde sehâb-ı muzî hâlinde idiler. Bunların fezâda küre hâlinde devirlerinden kuvve-i ani'l-merkeziyyeleri sebebiyle, kendilerinden birer küreler infikâk ederek onların etrafında devre başladılar. Edvâr-ı medîdenin mürûruyla tasallüb ettiler. Merkezde kalan cirim, vüs'at ve cesâmeti hasebiyle teberrüd ve tasallüb etmeyerek buhâr-ı nârî hâlinde kendi mihveri etrafında devreyledi; ve kendinden infikâk eden ecrâm-ı müteberride ve mutasallibeyi harâretiyle teshîn ve ziyasıyla mü-nevver etti. Ya'ni bu manzûmenin şemsi oldu. Fezâda bu gibi manzûmeler lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Bizim manzûmemiz dahi Utârid, Zühre, Arz, Merih, Müşterî, Zuhal, Uranüs, Neptün cirimlerinden mürekkeb olarak teşekkül edip Şems etrâfında devrederler. Râkib olduğumuz “arz”a nazaran Şems ve seb'a-i seyyâre ve Merih ile Müşterî arasındaki seyyârât-ı sagîre bizim semâmız, ya'ni ulüvvümüzdür. Ve bu bâbdaki bazı îzâhat Fass-ı İdrîsîde münderic olduğu gibi, Fass-1 Îsevîde dahi gelecektir. Ve ibtidâ-yı hilkatte semâvât ve “arz”ın bitişik olduğu hâlde yekdîğerinden ayrıldığı âyet-i kerîmede beyân buyurulur: أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا )Enbiyâ, 21/30) ya'ni “Hakîkati setredenler nazar-ı istidlâl ile görmediler mi ki, muhakkak semâvât ve arz bitişik idiler. Biz onları fetk ettik ve ayırdık.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Lakin emir, boyun eğmeyi gerektirir." buyurmuş ve ilahi emrin boyun eğme şeklini açık bir dille açıklamış, ardından onun sırrını ve iç yüzünü beyan etmişti. Şimdi de bu meselenin biraz daha özüne ve hakikatine nüfuz ederek buyururlar ki: Mümkün varlıklar, yokluktan ibaret olan asılları üzerine sabittir. Çünkü onların varlığı izafî ve itibârîdir. Nitekim buzun ve suyun varlıkları buhara göre izafî ve itibârîdir; ve varlıklarında bağımsızlık yoktur. Onların kayyımı olan buharı kaldırırsak, bunlar da yok olurlar. Yukarıda açıklandığı üzere halktan ibaret olan mümkün varlıkların varlığı ile Hakk'ın varlığı arasındaki ilişki de böyledir. Buna göre ortada Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur. Hakk'ın varlığı, o yok sayılan mümkün varlıkların, yok sayılan halleri suretiyle bürünüp ortaya çıkmıştır. Buna göre mümkün varlıkların halleri suretlerinde ortaya çıkan, ancak Hakk'ın varlığıdır. Mümkün varlıklar ise, asli yoklukları üzerine sabittir. Bu sırrı böylece bildiğin zaman, mümkün varlıkların hallerinin suretlerinde haz duyan ve acı çekenin kim olduğunu bilmiş olursun. Yani Hakk'ın varlığı, kullarının ve onların hallerinin suretlerine bürünüp ortaya çıktığından, kulun hoşuna gidecek mükafat ile ona boyun eğdiğinde haz duyanın; ve hoşuna gitmeyecek ceza ile boyun eğdiğinde dahi acı çekenin yine Hakk'ın kendisi olduğunu bilirsin. Velakin "haz duyma" ile "acı çekme" halka ait ve oluşa ait sıfatlardandır. [8/29] Mekr (gizli yönlendirme) ve istihza (alay etme) ve eza (eziyet etme) ve keyd (tuzak kurma) gibi oluşa ait ve halka ait sıfatlar, Hakk'a ancak halkiyet mertebesine tenezzülünde izafe olunur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyurulur: اللهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ (Şûrâ, 42/19) yani "Allah denilen mana, latiftir. Kullarına bürünmüş olduğu halde dilediğini rızıklandırır." بِعِبَادِهِ deki "ba" mülabese (bürünme) içindir. Demek ki Allahü Zülcelal kullarının taayyün (belirginleşme) kisvesine bürünüp ortaya çıkmıştır. Bu mertebede ise haz duyma ve acı çekme gibi birtakım halka ait sıfatlar vardır. Buna göre onun bu mertebesinde bu sıfatlar dahi ona izafe olunur. Fakat Hakk'ın varlığının ahadiyet mertebesi, yani sırf zat mertebesi, dikkate alınacak olursa, hakka ait ve halka ait sıfatların hepsi zatında mahv ve müstehlektir (yok olmuş ve erimiştir). O mertebede Hak haz duymaktan ve acı çekmekten münezzehtir; ve tenzihden dahi münezzehtir. Zira münezzehiyet dahi bir sıfattır. Şimdi bu sırrı anlayınca imkan mertebesinde acı çeken ve haz duyanın kim olduğunu bildiğin gibi, hallerden her bir hali takip edenin dahi ne şey olduğunu bilirsin. Ve "ceza" halin "akîb"i (ardından geleni) olduğu için "ukubet" ve "ikab" adını iktisap eyledi; ve "ikab" lügat itibariyle hayırda ve şerde caizdir; ve mesela dünyevi ve uhrevi işlere de şamildir. Nitekim açlık bir haldir ki, onu yemek yeme hali takip eder. Ve yemek yeme halini de tokluk hali ve tokluk halini doğal boşaltım hali ve doğal boşaltım halini keza açlık hali takip eder. Ve her bir halin ardından gelen hal, ilk halin "cezası"dır. Bu düsturu sonsuz hallere tatbik et! Uhrevi işler de böyledir. Ve bir halin ardından oluşan ikinci hal, ilk hale tabidir. Eğer ilk hal hoş ise, cezası da hoş olur; nahoş ise, ikinci hal de nahoş olur. Yani ne ekersen onu biçersin. Mesela birisine söversen sövme ile karşılık görürsün. Ve kıyas et buna!... Beyit: گر همه نیک و بد کند آنچه بدست خود کند آنکه کند بخود کند کس نکند بحق او Tercüme: "İyi olsun kötü olsun, kim ne yaparsa kendine yapar. Kişinin kendi eliyle yaptığını onun hakkında kimse yapmaz." [8/30] İşte ikinci hal, ilk hali takip ettiği için ona "ukubet" ve "ikab" denildi. Ancak şer'i örf "hayır" dediğimiz hali takip eden cezaya, yani ikinci hale "sevap"; ve şerri takip eden cezaya da "ikab" ismini verdi. Ve kulun ilk halinin gerektirdiği veya talep eylediği ikinci hal ne ise onun üzerine ait olup döndüğü için din, "adet" ile isimlendirildi. Demek ki bu itibarla dini "adet" manasına da almak caizdir. Nitekim şairin biri şu كدينك مِن أُمِّ الْحُوَيْرِثِ قَبْلَهَا [Ümmü'l-Hüveyris'ten önce senin adetin olduğu vech ile...]281 mısraında dini, "adet" manasında kullanmış, "Senin adetin" demeyi murad etmiştir. Ve "adet" denildiği zaman, aklen anlaşılan mana, bir emrin "ayn"ıyla kendi haline dönmesidir. Halbuki önceki emrin "ayn"ı ile dönmesi varlıkta meydana gelmez. Zira "adet" denildiği zaman aklen tekrar manası anlaşılır. Tecellide tekrar yoktur. Belki misliyet ve müşabehet (benzerlik) vardır. Mesela bu yazdığımız satırları yüksek sesle birisine karşı okuduk. Okurken nefesimizi harf ve ses ile yoğunlaştırarak salıverdik. Muhatabımız bu ibareleri tekrar okumamızı teklif etti. Bir daha okuduk. Bu ikinci kıraat önceki kıraatın "ayn"ı değildir; belki mislidir. Zira önceki kıraatta çıkardığımız nefes, ikinci kıraatta sarfettiğimiz nefesin "ayn"ı değildir. Bu hali, fen daha çabuk teslim eder. Çünkü nefes mahrec-i hâmız-ı fahmdır (karbondioksit çıkış yeridir). Bizim önceki kıraatta ciğerlerimizden çıkardığımız karbondioksitin zerreleri dış havaya karışıp gitti. İkinci kıraatta çıkan karbondioksit zerreleri ise gidenin "ayn"ı değildir; belki misli ve benzeridir. Ve keza sesimizi muhatabımızın kulağına ulaştıran hava dalgalanmaları da ilk ve ikinci kıraattakilerin "ayn"ı değildir; misli ve benzeridir. Velakin histeki bu misliyet ve müşabehet "tekrar" lafzının kullanılmasına sebep oluyor. İşte bu müşabehet ve misliyet sebebiyle Kur'an-ı Kerim'de "iade" tabiri mevcuttur. Nitekim buyurulur: يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ (Enbiya 21/104) yani "O günde ki biz gökleri, kitaplar tomar olup büküldüğü gibi düreriz. Nitekim ilk yaratılışa başladığımız gibi. Onu iade ederiz." Fen erbabına malumdur ki [8/31] semavat tabir ettiğimiz semavi cisimler ilk oluşumlarında parlak bulut halinde idiler. Bunların uzayda küre halinde dönmelerinden merkezkaç kuvvetleri sebebiyle, kendilerinden birer küreler ayrılıp onların etrafında dönmeye başladılar. Uzun devirlerin geçmesiyle katılaştılar. Merkezde kalan cisim, genişliği ve büyüklüğü sebebiyle soğuyup katılaşmayarak narlı buhar (ateşli buhar) halinde kendi ekseni etrafında döndü; ve kendinden ayrılan soğumuş ve katılaşmış cisimleri hararetiyle ısıttı ve ışığıyla aydınlattı. Yani bu manzumenin güneşi oldu. Uzayda bu gibi manzumeler sayılamayacak kadar çoktur. Bizim manzumeniz dahi Utarit, Zühre, Arz, Merih,

Bundan anlaşılır ki, kıyâmet-i kübrâda tomar hâlinde yazılmış bir kitâbın sahîfeleri nasıl dürülüp bükülürse, semâvâtı teşkîl eden ecrâm dahi, muvâzenesini gāib ederek yekdîğeriyle tesâdüm ve bu müsâdemeden harâret-i azîme tekevvün edip, cümlesi eriyecek ve kitâb sahîfelerinin intivâsı gibi birbirine indimâc ve intivâ eyleyerek yine sehâb-ı muzî hâline gelecek; ve fakat bu sehâb-ı muzî, manzûmemizi teşkil eden sehâb-ı muzînin aynı değil, misli ve müşâbihi olacaktır. İşte bu misliyet ve müşâbehete mebnî Hak Teâlâ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ )Enbiya 21/104) [Nitekim evvel-i halka bed'etmiş idik. Onu iâde ederiz.] âyet-i kerîmesinde “iâde” lâfzını isti'mâl buyurmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan anlaşılır ki, kıyamet-i kübrâda (büyük kıyamette) tomar hâlinde yazılmış bir kitabın sayfaları nasıl dürülüp bükülürse, gökleri oluşturan cisimler de dengesini kaybederek birbiriyle çarpışacak ve bu çarpışmadan büyük bir ısı oluşup hepsi eriyecek ve kitap sayfalarının dürülmesi gibi birbirine karışıp dürülerek yine ışıklı bulut hâline gelecek; ve fakat bu ışıklı bulut, sistemimizi oluşturan ışıklı bulutun aynısı değil, benzeri ve eşi olacaktır. İşte bu benzerlik ve eşliğe dayanarak Yüce Allah, "كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ" (Enbiya 21/104) [Nitekim ilk yaratmaya başladığımız gibi, onu iade ederiz.] ayet-i kerimesinde "iade" (geri döndürme) lafzını kullanmıştır.

Ondan sonra âlem-i şehîdetin taayyünü, zuhûrlarına müsâid bulunmayan esmâ-i nâmütenâhiye-i ilâhiyyenin mezâhirini ihtivâ edebilecek olan bir taayyünde, o sehâb-ı muzîden يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضِ غَيْرَ الْأَرْضِ )İbrahim14/48) [O günde ki, arz ve semâvât, arz ve semâvâtın gayrına tebeddül eder.] âyet-i kerîmesindeki işâret vech ile cennet ve cehennem-i cismânîyi müştemil bir manzûme-i âhiret [8/32] tekevvün eder ki, bu cismâniyette, âlem-i şehadet gibi, neş'e-i nefsâniyye gālib olmayıp neş'e-i rûhâniyye gālib bulunur. Ve ervâha verilecek kalıblar dahi, âlem-i şehâdettekilerin “ayn”ı olmayıp, kezâlik onlar dahi, neş'e-i rûhâniyye gālib olmak üzere, başka kalıblar verilmek sûretiyle basolunurlar. Nitekim âyet-i kerîmede buna işâret buyurulur: فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ )Fatır 35/9) [Arz öldükten sonra biz diriltiriz, işte nüşûr dahi böyledir.] Zîrâ fasl-ı şitâda meyvesiz ve yapraksız kalarak meyyit hâline gelen ağaçların fasl-ı rebîde tekevvün eden berg ü bârı sene-i sâbıkadakilerin “ayn”ı değildir. Belki onların mislidir. Hak Teâlâ hazretleri “İşte nüşûr da bunun gibidir" buyuruyor. Ve bundan müste- bân olur ki, yevm-i ba'sde herkese başka kalıblar verilecektir. Binâenaleyh tekevvünde tekrar yoktur. Çünkü tekrârın sebebi darlıktır. Hak Teâlâ ise Vâsi'dir; ve bu sebeble tecelliyâtına nihâyet yoktur. İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “âdet” hakkında misal îrâdı sûretiyle îzâhât i'tâsına şürû edip buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra, âlem-i şehâdetin (görünen âlemin) belirlenmesiyle, zuhurlarına (ortaya çıkmalarına) müsait bulunmayan sınırsız ilâhî isimlerin tecellilerini (mezâhirini) içerebilecek bir belirlenmede, o aydınlık buluttan (yaratılışın ilk maddesi olan heyuladan), "يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ" (İbrahim 14/48) [O günde ki, arz ve semâvât, arz ve semâvâtın gayrına tebeddül eder.] âyet-i kerîmesindeki işaret doğrultusunda, cennet ve cehennem-i cismânîyi (cismanî cennet ve cehennemi) içeren bir âhiret manzumesi [8/32] oluşur ki, bu cismâniyette, âlem-i şehâdet gibi, nefsânî neşe (bedensel haz) galip olmayıp, ruhanî neşe (ruhsal haz) galip bulunur. Ve ruhlara verilecek kalıplar dahi, âlem-i şehâdettekilerin aynısı olmayıp, aynı şekilde onlar dahi, ruhanî neşe galip olmak üzere, başka kalıplar verilmek suretiyle yaratılırlar. Nitekim âyet-i kerîmede buna işaret buyurulur: "فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ" (Fâtır 35/9) [Arz öldükten sonra biz diriltiriz, işte nüşûr (yeniden diriliş) dahi böyledir.] Zira kış mevsiminde meyvesiz ve yapraksız kalarak ölü hâline gelen ağaçların ilkbaharda oluşan yaprak ve meyveleri, önceki senekilerin aynısı değildir. Aksine, onların benzeridir. Hak Teâlâ hazretleri "İşte nüşûr da bunun gibidir" buyuruyor. Ve bundan anlaşılır ki, yeniden diriliş gününde herkese başka kalıplar verilecektir. Bu sebeple, oluşumda tekrar yoktur. Çünkü tekrarın sebebi darlıktır. Hak Teâlâ ise Vâsi'dir (genişleten, her şeyi kuşatan); ve bu sebeple tecellilerine (yansımalarına) nihayet yoktur. Şimdi, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) "âdet" hakkında misal verme suretiyle açıklamalar yapmaya başlayıp buyururlar ki:

لَكِنَّ العادةَ حَقِيقَةٌ مَعقُولَةٌ ، والتَّشَابُهُ في الصُّوَرِ موجودٌ، فَنَحْنُ نَعْلَمُ أَنَّ زَيْدًا

عينُ عَمرو في الإنسانِيَّةِ، وما عَادَتِ الإنسانِيَّةُ، إِذْ لَوْ عَادَتْ لَتَكَثَّرَتْ، وهي

حقيقة واحدة، والواحد لا يَتَكَثَرُ في نفسه، ونَعْلَمُ أَنَّ زَيْدًا ليس عَينَ عَمرو

في الشَّخصيَّةِ، فشخص زيدٍ ليس شخص عَمرو مع تحقيق وجودِ الشَّخصيَّةِ

بما هي شخصيته في الاثنينِ، فَنَقُولُ في الحِسّ عَادَتْ لهذا الشَّبْهِ، ونَقُولُ

في الحكم الصَّحِيحِ لم تَعُدْ ، فما ثَمَّ عادةٌ بوَجهِ وثَمَّ عادةٌ بوَجهِ، كما أَنَّ

ثُمَّ جزاء بوجه وما ثَمَّ بَوَجهِ ، فإِنَّ الجَزاء أيضًا حال في الممكن من أحوال

الممكن، وهذه مسألةٌ أَغْفَلَها عُلَمَاءُ هذا الشأن، أي أَغْفَلُوا إِيضَاحَها على ما

يَنبَغِي ، لا أَنَّهُم جَهِلُوها ، فإنَّها جملة من سِرِّ القَدرِ المُسْتَحْكَمِ على الخَلَائِقِ.

Lâkin "âdet", hakîkat-i ma'kūledir; ve teşâbüh sûretlerde mevcûd- dur. İmdi biz biliriz ki muhakkak Zeyd, insanlıkta Amr'ın “aynıdır. Hâlbuki insanlık avdet etmedi. Zîrâ avdet edeydi, tekessür ederdi. O ise hakîkat-i vâhidedir. Vâhid ise, kendi [8/33] nefsinde mütekessir olmaz. Yine biz biliriz ki, şahsiyette muhakkak Zeyd, Amr'ın "ayn"ı değildir. İmdi ikisinde de şahsiyetin vücûdu, şahsiyeti sebebiyle ta- hakkuk etmekle beraber, Zeyd'in şahsı, Amr'ın şahsı değildir. Binâe- naleyh biz bu şibhden dolayı histe, insâniyet avdet etti, deriz; ve hükm-i sahîhde etmedi deriz. Böyle olunca onun bir vechiyle "âdet" yoktur; ve bir vechiyle âdet vardır. Nitekim bir vech ile "cezâ” var- dır; ve bir vech ile yoktur. Zîrâ “cezâ” kezâlik mümkinde, mümkinin ahvâlinden bir hâldir. Ve bu bir mes'eledir ki, bu şânın ulemâsı, onu iğfâl ettiler, ya'ni lâyık olduğu üzere onun îzâhını iğfâl ettiler. Yoksa onlar, onu câhil değildirler. Zîrâ o, halâyık üzerine müstahkem olan sırr-ı kaderdendir. Ya'ni vücûdda zâhir olan sûretlerde müşâbehet ve mümâselet mevcûd olduğundan "âdet” ve “tekrâr” yok ise de, bu “âdet” dediğimiz mefhûm-i küllî, mertebe-i akılda sâbittir. Zîrâ akıl bir şeyin “ayn”ı ile tekerrürü ve avdeti maʼnâsını idrâk ve bu maʼnânın vücûdunu kabûl eder; fakat o hakî- kat-i ma'kūleyi hâriçte ve mertebe-i histe temsîl eden eşhâs ve efrâd zâhir oldukda, görülür ki o eşhâs yekdîğerinin “ayn”ı değildir; belki mümâsili ve müşâbihidir. İşte bu sûretlerdeki müşâbeheti “âdet” ve “tekrâr” tevehhüm ettiler. Yoksa bunlar mükerrer değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Lâkin "âdet", akılla idrak edilen bir hakikattir; ve benzerlik suretlerde mevcuttur. Şimdi biz biliriz ki muhakkak Zeyd, insanlıkta Amr'ın aynısıdır. Hâlbuki insanlık geri dönmedi. Çünkü geri dönseydi, çoğalırdı. O ise tek bir hakikattir. Tek olan ise, kendi nefsinde çoğalmaz. Yine biz biliriz ki, şahsiyette muhakkak Zeyd, Amr'ın "ayn"ı değildir. Şimdi ikisinde de şahsiyetin varlığı, şahsiyeti sebebiyle tahakkuk etmekle beraber, Zeyd'in şahsı, Amr'ın şahsı değildir. Buna göre biz bu benzerlikten dolayı his dünyasında, insaniyet geri döndü, deriz; ve doğru hükümde geri dönmedi deriz. Böyle olunca onun bir yönüyle "âdet" yoktur; ve bir yönüyle âdet vardır. Nasıl ki bir yönüyle "cezâ" vardır; ve bir yönüyle yoktur. Çünkü "cezâ" aynı şekilde mümkünde, mümkünün hallerinden bir haldir. Ve bu bir meseledir ki, bu şanın uleması, onu ihmal ettiler, yani lâyık olduğu üzere onun izahını ihmal ettiler. Yoksa onlar, onu cahil değildirler. Çünkü o, yaratılmışlar üzerine sağlamlaşmış olan kader sırrındandır. Yani varlıkta görünen suretlerde benzerlik ve aynılık mevcut olduğundan "âdet" ve "tekrâr" yok ise de, bu "âdet" dediğimiz küllî mefhum, akıl mertebesinde sabittir. Çünkü akıl bir şeyin "ayn"ı ile tekrarlanması ve geri dönmesi manasını idrak ve bu mananın varlığını kabul eder; fakat o akılla idrak edilen hakikati dış âlemde ve his mertebesinde temsil eden şahıslar ve fertler ortaya çıktığında, görülür ki o şahıslar birbirinin "ayn"ı değildir; aksine benzeri ve müşabihidir. İşte bu suretlerdeki benzerliği "âdet" ve "tekrâr" vehmettiler. Yoksa bunlar tekrarlanmış değildir.

Meselâ biz biliriz ki, insâniyet, mertebe-i akılda sabit olan hakîkat-i vâhidedir. Vâhid ise dâimâ vâhiddir. Kendi nefsinde aslâ tekessür etmez. Bu hakîkat-i vâhideyi mertebe-i histe izhâr eden Zeyd ile Amr, insâniyette yekdîğerinin “ayn”ıdır. Zîrâ her birisi ayrı ayrı insaniyet ma'nâsını izhar eder. Böyle olmakla beraber insâniyet tekerrür etmez. Eğer tekerrür ede idi, tekessür ederdi. Diğer taraftan Zeyd ile Amr'da şahsiyetin vücûdu, on- lardaki kesâfet-i şahsiyye ve husûsiyyet-i eşkâl hasebiyle tahakkuk etmekle, Zeyd'in şahsı, Amr'ın şahsı değildir. Velâkin beynlerinde mümâselet vardır. [8/34] İşte bu mümâselet ve müşâbehetten dolayı biz histe, insâniyet avdet etti, deriz. Çünkü hakîkat-i vâhide-i insâniyyeti izhâr eden eşhâs ve efrâ- dın sûretlerinde teşâbüh vardır. Binâenaleyh “avdet” ve “tekrâr” müşâbehet i'tibariyledir. Ve hâl-i sânî histe evvelki hâlin misli olduğu için ona “avdet” ıtlâk olunur. Ve hükm-i sahîhde ise, insâniyet avdet etmedi, deriz. Çünkü hakîkat-i vâhide-i maʼkūle, eşhâsın tekessürü ile mütekessir olmaz. Demek ki hakîkat cihetinden insâniyette bir vech ile "âdet” yoktur. Zîrâ o hakîkat, dâimâ kendi mertebesinde, ya'ni mertebe-i akılda durur; ve aslâ oradan münfek olmaz. Velâkin eşhâsının mümâseleti ve müşâbeheti cihetinden mertebe-i histe insâniyette “âdet” vardır. Şu hâlde insâniyette bir vech ile "âdet" ve "tekrar" yoktur; ve bir vech ile vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, biz biliriz ki insaniyet, akıl mertebesinde sabit olan tek bir hakikattir. Tek olan ise daima tektir. Kendi özünde asla çoğalmaz. Bu tek hakikati his mertebesinde ortaya koyan Zeyd ile Amr, insaniyet açısından birbirinin "ayn"ıdır (özdeşidir). Zira her biri ayrı ayrı insaniyet anlamını ortaya koyar. Böyle olmakla beraber insaniyet tekrarlanmaz. Eğer tekrarlansaydı, çoğalırdı. Diğer taraftan Zeyd ile Amr'da şahsiyetin varlığı, onlardaki şahsî yoğunluk ve şekillerin özgüllüğü sebebiyle gerçekleşmekle, Zeyd'in şahsı, Amr'ın şahsı değildir. Ancak aralarında benzerlik vardır. İşte bu benzerlik ve benzeyişten dolayı biz his mertebesinde, insaniyet geri döndü, deriz. Çünkü tek insaniyet hakikatini ortaya koyan şahısların ve fertlerin suretlerinde benzerlik vardır. Buna göre "geri dönme" ve "tekrar", benzerlik itibariyledir. Ve ikinci hal, his mertebesinde önceki halin benzeri olduğu için ona "geri dönme" denir. Ve doğru hükümde ise, insaniyet geri dönmedi, deriz. Çünkü akledilen tek hakikat, şahısların çoğalmasıyla çoğalmaz. Demek ki hakikat açısından insaniyette hiçbir şekilde "tekrar" yoktur. Zira o hakikat, daima kendi mertebesinde, yani akıl mertebesinde durur; ve asla oradan ayrılmaz. Ancak şahıslarının benzerliği ve benzeyişi açısından his mertebesinde insaniyette "tekrar" vardır. Şu halde insaniyette bir yönden "tekrar" yoktur; ve bir yönden vardır.

Nasıl ki “ceza” bir vech ile vardır ve bir vech ile de yoktur. Zîrâ cezâ mümkinin ahvâlinden mümkinde bir hâldir. Ya'ni bâlâda îzah olunduğu üzere, hâl-i evvel hâl-i sânîyi ta'kîb ettiği cihetle bu hâl-i sânî, hâl-i evve- lin “ceza”sıdır. Binâenaleyh bu itibâr ile “ceza” vardır. Velâkin hâl-i sânî, mümkinin sâir ahvâli gibi, mümkinin bir hâlinden ibaret olduğundan ve hâl ise “ceza” olmadığından, bu itibâr ile “cezâ” yoktur. Meselâ açlık insa- nın bir hâlidir. Onu ekl-i taâm hâli ta'kîb eder. Binâenaleyh açlık hâlinin “ukūbet”i ve “ceza”sı ekl-i taâm hâlidir. Fakat ekl-i taâm hâli açlık hâli gibi insanın ahvâlinden bir hâl olduğundan ve hayât-ı insâniyye ise ahvâlinin hey'et-i mecmûasından ibaret olup, bu ahvâl ise “ceza” olmadığından, bu i'tibârla ekl-i taâm hâli “ceza” değildir. Ve kezâ amel iyi olsun kötü olsun, insanın ahvâlinden birer hâldir. Ve her bir hâli bir sûretin tekevvünü ta'kîb eder; ve her bir sûret hâl-i sânîdir; ve bu hâl-i sânî o amelin cezâsıdır. Velâ- kin o ameli işleyen kimsenin Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhî, ondan evvelen bu amelin sudûru hâlini; ve sâniyen, o amele münasib olan sûretin tekev- vünü hâlini iktizâ ettiğinden, bu iki hâl o kimsenin ayn-ı sâbitesinin îcâb eylediği ahvâlden bir hâl olur. Binâenaleyh iyi amel sahibinin fiiline mü- tekābil tekevvün eden sûret-i hasene ve kötü amel sahibinin fiiline münâ- sib olarak [8/35] tekevvün eden sûret-i kabîha, bu iʼtibâr ile “cezâ” değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki "ceza" bir yönden vardır ve bir yönden de yoktur. Çünkü ceza, mümkün varlığın hallerinden, mümkün varlıkta bir haldir. Yani yukarıda açıklandığı üzere, birinci halin ikinci hali takip etmesi sebebiyle bu ikinci hal, birinci halin "cezası"dır. Bu sebeple bu açıdan "ceza" vardır. Aksine, ikinci hal, mümkün varlığın diğer halleri gibi, mümkün varlığın bir halinden ibaret olduğundan ve hal ise "ceza" olmadığından, bu açıdan "ceza" yoktur. Örneğin açlık, insanın bir halidir. Onu yemek yeme hali takip eder. Bu sebeple açlık halinin "ukubeti" (ceza, azap) ve "cezası" yemek yeme halidir. Fakat yemek yeme hali, açlık hali gibi insanın hallerinden bir hal olduğundan ve insan hayatı ise hallerinin toplamından ibaret olup, bu haller ise "ceza" olmadığından, bu açıdan yemek yeme hali "ceza" değildir. Aynı şekilde amel, iyi olsun kötü olsun, insanın hallerinden birer haldir. Ve her bir halini bir suretin oluşumu takip eder; ve her bir suret ikinci haldir; ve bu ikinci hal o amelin cezasıdır. Aksine, o ameli işleyen kimsenin Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan ilahi isim, ondan evvela bu amelin meydana gelme halini; ve ikinci olarak, o amele uygun olan suretin oluşumu halini gerektirdiğinden, bu iki hal o kimsenin ayn-ı sâbitesinin (sabit hakikatinin) gerektirdiği hallerden bir hal olur. Bu sebeple iyi amel sahibinin fiiline karşılık oluşan güzel suret ve kötü amel sahibinin fiiline uygun olarak oluşan çirkin suret, bu açıdan "ceza" değildir.

Bunun daha açıkçası budur ki, efrâd-ı insâniyye esmâ-i ilâhiyyeden bi- rer ismin mazharıdır. Ve o isimler, onların Rabb-i hâsslarıdır ki, nâsiyele- rinden tutup onları sırât-ı müstakîmi üzerinde kendi kemâlleri tarafına çekip götürür. Binâenaleyh her bir ismin hazînesinde meknûz olan âsâr ve ahvâlin kâffesi kendi mazharında mutlakā zâhir olacaktır. Ve bu ah- vâl ve âsârın ânen-fe-ânen sudûru ve zuhûru elbette cezâ değildir. Belki ahvâlden birer hâldir. Fakat bir ânda zuhûr eden hâli, diğer ânda zuhûr eden hâl “takîb” ettiğinden ve hâl-i sânî hâl-i evvelin münâsibi olarak zâhir olduğundan, bu hâl-i sâniye “ceza” denilmiştir. Demek ki bir vech ile cezâ vardır, bir vech ile de yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunun daha açıkçası şudur ki, insan fertleri ilâhî isimlerden birer ismin mazharıdır (tecelli ettiği yer). Ve o isimler, onların özel Rabbi'dir ki, alınlarından tutup onları doğru yol üzerinde kendi kemâllerine doğru çekip götürür. Bu sebeple her bir ismin hazinesinde gizli olan bütün tesirler ve haller, kendi mazharında mutlaka ortaya çıkacaktır. Ve bu hallerin ve tesirlerin an be an meydana gelmesi ve ortaya çıkması elbette ceza değildir. Aksine, hallerden birer haldir. Fakat bir anda ortaya çıkan hali, diğer bir anda ortaya çıkan hal "takip" ettiğinden ve ikinci hal, birinci halin uygunu olarak ortaya çıktığından, bu ikinci hale "ceza" denilmiştir. Demek ki bir yönden ceza vardır, bir yönden de yoktur.

İşte bu îzah olunan mes'ele, öyle bir mes'eledir ki, bu fennin ulemâsı, onda gaflet ettiler. Ya'ni lâyık olduğu üzere o mes'elenin îzâhında gaflet ettiler. Fakat onların bu adem-i îzâhları bu mes’eleyi bilmediklerinden de- ğil, belki nâs üzerinde hükümrân olan sırr-ı kadere taalluk ettiği için onun îzâhını bi'l-iltizâm terkettiler. Bu mes'eleyi Cenâb-ı Şeyh (r.a.), emr-i Resû- lullah (s.a.v) ile ihrâc buyurduğunu, bu Fusûsu'l-Hikem'de îzâh buyurdular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu açıklanan mesele, öyle bir meseledir ki, bu ilmin âlimleri onda gaflet ettiler. Yani lâyık olduğu üzere o meselenin açıklanmasında gaflet ettiler. Fakat onların bu açıklamayışları, bu meseleyi bilmediklerinden değil, aksine insanlar üzerinde hükümran olan kader sırrına ilişkin olduğu için onun açıklamasını bilerek terk ettiler. Bu meseleyi Cenâb-ı Şeyh (r.a.), Resûlullah'ın (s.a.v) emriyle ortaya koyduğunu, bu Fusûsu'l-Hikem'de açıkladılar.

İmdi bu bahisden bir suâl tahaddüs eder. Şöyle ki: “Efrâd-ı insaniyyeden her bir ferdin Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhînin hazînesinde meknûz olan ahvâl ve âsâr ne ise, mutlakā o zuhûra gelecektir; ve onun hilâfında bir şeyin ondan sudûru mümkin değildir. Şu hâlde bi’set-i rusülün ne fâidesi vardır?” Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Efendimiz bu suâle cevâb olmak üzere buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu konudan bir soru ortaya çıkar. Şöyle ki: "İnsan fertlerinden her bir ferdin özel Rabbi olan ilâhî ismin hazinesinde gizli olan haller ve eserler ne ise, mutlaka o ortaya çıkacaktır; ve onun aksine bir şeyin ondan meydana gelmesi imkânsızdır. Bu durumda peygamberlerin gönderilmesinin ne faydası vardır?" Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Efendimiz bu soruya cevap olmak üzere buyururlar ki:

واعْلَمْ أَنَّه كما يُقَالُ في الطَّبِيبِ إِنَّه خَادِمُ الطَّبِيعَةِ، كذلك يُقَالُ فِي الرُّسُلِ

والوَرَثَةِ إِنَّهُمْ خَادِمُو الأمر الإلهي في العموم، وهُمْ في نفس الأمرِ خَادِمُو

أحوال المُمكنات، وخِدمَتُهم من جُملة أحوالهم التي هم عليها في حال

ثبوتِ أعيانهم، فَانْظُرْ مَا أَعْجَبَ هـذا .

Ma'lûm olsun ki, tabîb hakkında, o tabîata hizmet eder, denildiği gibi rusül ve verese hakkında dahi, [8/36] umûm hakkında, emr-i ilâhîye hizmet ederler, deniliyor. Halbuki onlar, nefs-i emirde ahvâl-i müm- kinâta hizmet ederler. Ve onların hizmetleri, onların a'yânının sübûtu hâlinde, üzerinde bulundukları ahvâlin cümlesindendir. İmdi nazar et ki, bu ne acîb şeydir! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, tabip hakkında "o tabiata hizmet eder" denildiği gibi, peygamberler ve onların vârisleri hakkında da, herkes hakkında, "ilâhî emre hizmet ederler" denilir. Halbuki onlar, işin aslında mümkün varlıkların hallerine hizmet ederler. Ve onların hizmetleri, kendi sabit hakikatlerinin varlığı halinde, üzerinde bulundukları hallerin tamamındandır. Şimdi bak ki, bu ne acayip bir şeydir!

Ya'ni herkes tabîbi, tabîata hizmet eder ve ıslâh-ı mizâc için tabîatı takviye maksadıyla tedâvî eyler bilir. Halbuki etibbâ nefs-i emrde, ahvâl-i mümkinâta hizmet ederler. Ve tabîbin maksadı da hastaların ıslâh-ı emzi- cesi olduğu hâlde, bazı ebdân derece-i i'tidâlden baîd olduğundan ve te- dâvîye kabiliyeti olmadığından, tabîb tedâvî ettikçe marazı müştedd olur. Ve bu sûrette tabîbin hizmeti, hastanın salâh-ı tab'ına değil, onun bede- ninin isti'dâdına olmuş olur. İşte bunun gibi herkes rusül-i kirâmı ve on- ların vârisleri olan evliyâ-yı zevi'l-i ihtirâmı, umûm hakkında emr-i ilâhîye hizmet eder bilirler. Halbuki onlar, nefs-i emrde, ahvâl-i mümkinâta hiz- met ederler. Ya'ni rusül ve veresenin maksadları, ervâh ve enfüsün emrâz-ı ma'neviyyelerini izâle olduğu hâlde, ba'zı nüfûsun, isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlü hasebiyle hidâyete kābiliyeti olmadığından, onlar da'vet edip irşâd ettikçe, bunların dalâleti tezâyüd eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani herkes, tabibin tabiata hizmet ettiğini ve mizacı düzeltmek için tabiatı güçlendirme maksadıyla tedavi ettiğini bilir. Halbuki tabibler, gerçekte, mümkün olan hallere hizmet ederler. Ve tabibin maksadı hastaların mizaçlarını düzeltmek olduğu halde, bazı bedenler itidal derecesinden uzak olduğundan ve tedaviye kabiliyeti olmadığından, tabip tedavi ettikçe hastalığı şiddetlenir. Ve bu surette tabibin hizmeti, hastanın tabiatının düzelmesine değil, onun bedeninin yatkınlığına olmuş olur. İşte bunun gibi herkes, yüce peygamberleri ve onların vârisleri olan saygıdeğer evliyayı, genel olarak ilahi emre hizmet eder bilirler. Halbuki onlar, gerçekte, mümkün olan hallere hizmet ederler. Yani peygamberlerin ve vârislerinin maksatları, ruhların ve nefislerin manevi hastalıklarını gidermek olduğu halde, bazı nefislerin, doğuştan gelen yatkınlıkları sebebiyle hidayete kabiliyeti olmadığından, onlar davet edip irşad ettikçe, bunların sapkınlığı artar.

İmdi etibbâ ile rusülün sa'yleri, ebdân ile nüfûsun sıhhat ve hidâyetleri için olduğu hâlde, sıhhat ve hidâyete kābiliyeti olmayan kimselerin ma- razları ve dalâletleri ziyâde olur. Ancak onların sa'yleri, sıhhat ve hidâyete kābiliyeti olanlar hakkında müsmir olur. Zîrâ onların hizmetleri, hizmet ettikleri kimselerin isti'dâdât-ı gayr-ı mec'ûlelerinin inkişafına sebeb olur. Demek ki bunların a'yân-ı mümkinâta hizmetleri, o a'yân ilm-i ilâhîde ne hâl üzere sâbit olmuşlar ise, işte o ahvâle göredir. Bundan dolayı [8/37] Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.), etibbâ ve rusülün kasdettikleri şeyden başka bir şeye hizmet ettiklerinde taaccüb edip, “Nazar et ki, bu ne kadar acîb bir şeydir!", buyururlar. Ve filhakîkada insan sa'yini bir maksad-ı muayyene sarfettiği hâlde, onun zımnında olan ve kasdettiği şeyin gayrı bulunan bir netîcenin husûlü acîb bir şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, tabipler ile peygamberlerin çabaları, bedenler ile nefislerin sağlığı ve hidâyetleri için olduğu hâlde, sağlığa ve hidâyete kabiliyeti olmayan kimselerin hastalıkları ve sapkınlıkları artar. Ancak onların çabaları, sağlığa ve hidâyete kabiliyeti olanlar hakkında verimli olur. Çünkü onların hizmetleri, hizmet ettikleri kimselerin yapılmamış/verilmemiş istidatlarının (doğuştan gelen kabiliyetlerinin) inkişafına sebep olur. Demek ki bunların mümkün varlıkların sabit hakikatlerine hizmetleri, o sabit hakikatler ilâhî ilimde ne hâl üzere sabit olmuşlar ise, işte o hâllere göredir. Bundan dolayı Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.), tabipler ve peygamberlerin kastettikleri şeyden başka bir şeye hizmet ettiklerinde şaşırıp, “Nazar et ki, bu ne kadar acayip bir şeydir!”, buyururlar. Ve gerçekten de insan çabasını belirli bir amaca sarfettiği hâlde, onun içinde olan ve kastettiği şeyin gayrı bulunan bir neticenin meydana gelmesi acayip bir şeydir.

إلَّا أنَّ الخادِمَ المَطْلُوبَ هُنَا إِنَّما هو واقف عندَ مَرسُومِ مَخدُومِه إِمَّـا بالـحـال

أو بالقول، فإنَّ الطَّبِيبَ إِنَّما يَصِحُ أنْ يُقَالَ فيه خادمُ الطَّبِيعَةِ لَوْ مَشَى بحكم

المُسَاعَدَةِ لها، فإنَّ الطَّبيعة قد أَعْطَتْ في جسم المَرِيضِ مِرَاجًا خاصًا به

سُمِّيَ مَرِيضًا، فَلَوْ سَاعَدَها الطبيب خدمتَه لَزَادَ فِي كَمِّيَّةِ المَرَضِ بها أَيْضًا،

وإِنَّما يَردَعُها طَلَبًا لِلصِّحَّةِ ، والصِّحَّةُ من الطبيعة أَيْضًا بِإِنْشَاءِ مزاج آخر

يُخَالِفُ هذا المِزَاجَ، فَإِذَنْ لَيْسَ الطَّبِيبُ بِخَادِمٍ لِلطَّبِيعَةِ، وإِنَّما هو خادم لهـا

من حيث إنه لا يُصْلِحُ جِسمَ المَريض، ولا يُغَيِّرُ ذلك المِزَاجَ إلا بالطبيعة

أَيْضًا، فَفِي حَقِّهَا يَسْعَى مِن وَجهِ خاص غير عام، لأنَّ العُموم لا يَصِلُّ في

مثل هذه المسألة، فالطَّبِيبُ خَادِمٌ لا خَادِمٌ، أَعْنِي لِلطَّبِيعَةِ، وَكَذَلِكَ الرُّسُلُ

والوَرَثَةُ فِي خِدمَةِ الحق.

Şu kadar ki burada matlûb olan hâdim, mahdûmunun mersûmu in- dinde, ya hâl ile veyâ kavl ile vakıf olan hâdimdir. Zîrâ ancak tabîb hakkında, eğer ona müsaade hükmü ile giderse, hâdim-i tabîattır, denilmek sahîh olur. Zîrâ tabîat marîzin cisminde bir mizâc-ı hâss i'tâ eyledi ki, o sebeble “marîz” tesmiye olundu; ve eğer tabîb ona imdâd ede idi, kezâlik marazın kemmiyetinde, onun sebebiyle ziyâ- de ederdi. Ve ancak sıhhati taleb için onu men'eder. Halbuki sıh- hat dahi, bu mizâca muhâlif olan mizâc-ı âharı inşa etmek sûretiyle, kezâlik tabîattandır. İmdi bu vakitte tabîb tabîatın hâdimi değildir. Ve o, ancak cism-i marîzi ıslâh etmemesi cihetinden ona hizmet eyler. Ve o mizâcı ancak yine tabîat ile tağyîr eder. Böyle olunca onun hak- kında, vech-i âmm ile değil, vech-i hâss ile sa'yeyler. [8/38] Zîrâ bu mes'ele mislinde umûm sahîh olmaz. İmdi tabîb, tabîata hâdimdir; hâdim değildir. Rusül ve verese dahi, hizmet-i Hak hakkında bunun gibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu kadar var ki, burada istenen hizmetçi, hizmet ettiği kişinin yanında, ya hâl ile ya da söz ile vakıf olan hizmetçidir. Çünkü ancak tabip hakkında, eğer ona müsaade hükmü ile giderse, "tabiatın hizmetçisidir" denilmesi doğru olur. Çünkü tabiat, hastanın bedeninde özel bir mizaç verdi ki, o sebeple "hasta" diye adlandırıldı; ve eğer tabip ona yardım etseydi, aynı şekilde hastalığın miktarında, onun sebebiyle artırırdı. Ve ancak sağlığı talep etmek için onu meneder. Halbuki sağlık da, bu mizaca muhalif olan başka bir mizacı inşa etmek suretiyle, aynı şekilde tabiattandır. Şimdi bu vakitte tabip tabiatın hizmetçisi değildir. Ve o, ancak hastanın bedenini ıslah etmemesi cihetinden ona hizmet eder. Ve o mizacı ancak yine tabiat ile değiştirir. Böyle olunca onun hakkında, genel bir şekilde değil, özel bir şekilde çaba gösterir. Çünkü bu mesele misalinde genelleme doğru olmaz. Şimdi tabip, tabiata hizmetçidir; hizmetçi değildir. Resuller ve varisler de, Hakk'a hizmet konusunda bunun gibidir.

Ya'ni tabîb tabîatın ve resûller ile onların vârisleri de emr-i ilâhînin hâdi- midirler. Şu kadar var ki matlûb olan hâdim, hizmet ettiği kimsenin ahvâli indinde, ya hâl ile veyâ kavl ile tevakkuf eden bir hâdimdir. Meselâ hâdim tabîb ise, isti'dâdı helâke mütemâyil bulunan bir marîzi ne kadar tedâvîye sa'yederse etsin, bu hâl-i tedâvî ile onun helâkine sa’yetmiş olur. Ve kezâlik kavl ile ne kadar vesâyâ-yı tıbbiyye icrâ ederse etsin, marîzin helâkine sebeb olan şeyle emreder. Şu hâlde, tabîb hâdim-i tabîattır, demek sahîh olmaz. Ancak eğer tabîb, tabîatın kendisine yardımı olan bir hüküm ile, emr-i tedâvîde meşy ederse, o vakit hâdim-i tabîattır, denilmek sahîh olur. Zîrâ tabîat, marîzin cisminde bir mizâc-ı husûsî husûle getirdi; ve tabîatın tevlîd ettiği bu mizâc sebebiyle marîze, marîz tesmiye olundu. Ya'ni hastalık dahi tabîat iktizâsındandır. Eğer tabîb, mutlakā tabîata hizmet ede idi, tabîat sebebiyle tekevvün eden hastalığa yardım eder ve marazın kemmiyetini ve hastalığın seyrini tezyîd ederdi. Halbuki tabîb, sıhhati talebden nâşî tabîa- tı marazdan men'eder. Maahâzâ sıhhat dahi, hastalığa sebebiyet veren bu mizâca muhâlif olarak başka bir mizâc inşâ etmek sûretiyle, yine tabîattan tekevvün eder. Bu takdîrde tabîb mutlakā tabîatın hâdimi değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani tabip tabiatın, resuller ile onların vârisleri de ilâhî emrin hizmetkârlarıdır. Şu kadar var ki istenen hizmetkâr, hizmet ettiği kimsenin halleri karşısında, ya hâl ile ya da söz ile duraksayan bir hizmetkârdır. Örneğin hizmetkâr tabip ise, helake meyilli bir hastayı ne kadar tedavi etmeye çalışırsa çalışsın, bu tedavi haliyle onun helakine çalışmış olur. Ve aynı şekilde söz ile ne kadar tıbbî tavsiyeler icra ederse etsin, hastanın helakine sebep olan şeyle emreder. Şu halde, tabip tabiatın hizmetkârıdır demek doğru olmaz. Ancak eğer tabip, tabiatın kendisine yardımı olan bir hüküm ile, tedavi emrinde ilerlerse, o vakit tabiatın hizmetkârıdır denilmek doğru olur. Çünkü tabiat, hastanın cisminde özel bir mizaç meydana getirdi; ve tabiatın meydana getirdiği bu mizaç sebebiyle hastaya, hasta denildi. Yani hastalık dahi tabiatın gereğindendir. Eğer tabip, mutlak olarak tabiata hizmet etseydi, tabiat sebebiyle oluşan hastalığa yardım eder ve hastalığın miktarını ve hastalığın seyrini artırırdı. Halbuki tabip, sıhhati talep etmekten dolayı tabiatı hastalıktan men eder. Bununla birlikte sıhhat dahi, hastalığa sebebiyet veren bu mizaca muhalif olarak başka bir mizaç inşa etmek suretiyle, yine tabiattan oluşur. Bu takdirde tabip mutlak olarak tabiatın hizmetkârı değildir.

Mes'eleyi hulâsa edelim: Tabîb bir hâdimdir. Fakat onun hizmeti, has- tanın kesb-i sıhhat etmesi maksadına matûf olduğu hâlde, eğer hastanın isti’dâdı helâkini muktezî ise, tedâvî ile hâlen ve vesâyâ-yı tıbbiyye ile kālen vâki' olan hizmetleri helâke sebeb olur. Demek ki onların hizmeti hastanın isti'dâdına tâbi'dir. Bu sûrette tabîb, bedendeki maraza sıhhat îrâs ikāmesi cihetinden mutlakā tabîata hâdim değildir. Velâkin maraz dediğimiz hâl, tabîattan mütekevvin olduğundan ve tabîb dahi, isti’dâdı helâke mütemâ- yil olan hastadaki marazın kemmiyetini tedâvî ile [8/39] tezyîd ettiğinden, bu cihetle tabîata hâdim olur. Velâkin bu hizmet, ne onun maksûdudur ve ne de kendisinden beklenen bir hizmettir. Belki ondan matlûb olan hiz- met, hastanın mizâcını tağyîr edip ona sıhhat îrâs etmek idi. Böyle olunca İslâh-ı mizâc cihetiyle tabîb, tabîata hâdim olmadı. Demek ki tabîb tabîata hem hâdimdir; ve hem de hâdim değildir. Şu hâlde, tabîb sûret-i umûmiy- yede tabîatın hâdimidir, demek sahîh olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Meseleyi özetleyelim: Tabip bir hizmetkârdır. Fakat onun hizmeti, hastanın sağlık kazanması amacına yönelik olduğu hâlde, eğer hastanın yatkınlığı helakini gerektiriyorsa, tedavi ile hâlen ve tıbbî tavsiyelerle kalen (sözle) meydana gelen hizmetleri helake sebep olur. Demek ki onların hizmeti hastanın yatkınlığına bağlıdır. Bu durumda tabip, bedendeki hastalığa sağlık getirme yönünden mutlaka tabiata hizmetkâr değildir. Aksine, maraz dediğimiz hâl, tabiattan oluştuğundan ve tabip de, yatkınlığı helake meyilli olan hastadaki hastalığın miktarını tedavi ile artırdığından, bu yönden tabiata hizmetkâr olur. Aksine bu hizmet, ne onun maksadıdır ne de kendisinden beklenen bir hizmettir. Aksine ondan istenen hizmet, hastanın mizacını değiştirip ona sağlık getirmek idi. Böyle olunca mizacı düzeltme yönüyle tabip, tabiata hizmetkâr olmadı. Demek ki tabip tabiata hem hizmetkârdır hem de hizmetkâr değildir. Şu hâlde, tabip genel olarak tabiatın hizmetkârıdır demek doğru olmaz.

İşte enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ dahi, hizmet-i Hak'ta etib- bâya benzerler. Ümmeti is'âd ve ıslâh ettiklerine göre emr-i ilâhîye hizmet ederler; ve adîmü'l-isti’dâd olan kimselere hidâyet-bahş olmadıklarına göre de hizmet etmezler. Bu sûrette onlar, da'vet ettikleri kimselerin a'yân-ı sâbi-teleri neyi iktizâ ediyorsa, nefs-i emrde ona hizmet ederler. Ya'ni saîdin izdiyâd-ı saâdetine ve şakînin izdiyâd-ı şekāvetine hâdimdirler. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) rusül ve veresenin hizmet-i Hak'ta etibbâya müşâbehetlerinin tafsîline şürû' edip buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ (Allah dostları) da, Hakk'a hizmette hekimlere benzerler. Ümmeti mutlu edip ıslah ettiklerine göre ilâhî emre hizmet ederler; ve isti'dâdı (kabiliyeti) olmayan kimselere hidâyet (doğru yolu gösterme) bahşetmediklerine göre de hizmet etmezler. Bu şekilde onlar, davet ettikleri kimselerin sabit hakikatleri (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) neyi gerektiriyorsa, gerçekte ona hizmet ederler. Yani mutlu kişinin mutluluğunun artmasına ve bedbaht kişinin bedbahtlığının artmasına hizmet ederler. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) peygamberlerin ve vârislerinin Hakk'a hizmette hekimlere benzemelerinin ayrıntılarına başlayarak buyururlar ki:

والحق على وجهين في الحكم في أحوالِ المُكَلَّفِينَ، فَيَجْرِي الأمرُ من العَبدِ

بِحَسَبِ ما تقتضيه إرادة الحقِّ ، وتَتَعَلَّقُ إرادة الحقِّ به بحَسَبِ ما يَقْتَضِي به

علم الحقِّ، ويَتَعَلَّقُ عِلمُ الحقِّ به على حَسَبِ ما أَعْطَاهُ المَعلُومُ من ذاته،

فما ظَهَرَ إلا بصُورَتِه، فالرَّسُولُ وَالوَارِثُ خَادِمُ الأمر الإلهي بالإرادة، لا خادم

الإرادة، فهو يرد عليه به طَلَبًا لِلسَّعَادَةِ المُكَلَّفِ، فَلَوْ خَدَمَ الإرادة الإلهيَّةَ

ما نَصَحَ، وما نَصَحَ إلا بها أعْنِي بالإرادة، فالرَّسُولُ والوَارِثُ طَبِيبٌ أُخرَوِي

لِلنُّفُوسِ، مُنْقَادٌ لأمرِ اللهِ حِينَ أَمَرَهُ، فَيَنظُرُ في أمره تعالى وينظر في إرادته

تعالى، فيراه أي يَرَى الحَقَّ قَدْ أَمَرَه بما يُخَالِفُ إرادته، ولا يكونُ إِلَّا مَا يُرِيدُ،

ولِهَذَا كان الأمرُ، فَأَرَادَ الأمرَ فَوَقَعَ ، وما أَرَادَه وُقُوعَ مَا أَمَرَ به بالمَأْمُورِ فَلَمْ

يَقَعْ مِن المَأمُورِ ، فَسُمِّيَ مُخَالَفَةً وَمَعْصِيَةً، فَالرَّسُولُ مُبَلِّغُ لاغَيرَ.

Ve Hak, ahvâl-i mükellefîn hakkında, hükümde iki vecih üzeredir. İmdi abdden emr, [8/40] irâde-i Hakk'ın iktizâ ettiği şeyin hasebi üzere cârî olur. Ve irâde-i Hak dahi, ilm-i Hakk'ın iktizâ eylediği şeye taal-luk eder. Ve ilm-i Hak da ma'lûmun kendi zâtından Hakk'a i'tâ ettiği şeye müteallik olur. Binâenaleyh o, ancak kendi sûretiyle zâhir oldu. Böyle olunca resûl ile vâris, irâde ile olan emr-i ilâhîye hâdimdirler; irâdeye hâdim değildirler. İmdi o, mükellefin saâdetini talebden nâșî, onun üzerine, onunla vârid olur. Eğer irâde-i ilâhiyyeye hizmet ede idi, nasîhat etmezdi. Halbuki ancak bununla, ya'ni irâde ile nasîhat etti. İmdi resûl ile vâris, nüfûs için tabîb-i uhrevîdir. Onun emri hînin-de Allâh'ın emrine münkāddır. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın "emr”ine nazar eder; ve onun "irâde"sine nazar eder. Ya'ni Hakk'ı, irâdesine muhâlif şeyle ona emrettiğini görür. Halbuki ancak Hakk'ın irâde et-tiği şey vâki' olur. Ve işte bunun için emr vâki' oldu. İmdi emri murâd etti, vâki' oldu; ve me'mûra emredip, vukūunu murâd etmediği şey dahi me'mûrdan vâki' olmadı. Böyle olunca muhalefet ve ma'siyet tesmiye olundu. Böyle olunca resûl mübelliğdir, başka değil. Ya'ni Hak Teâlâ hazretleri ahvâl-i mükellefîn hakkında iki vech üzere hükmeder: Birisi bâtınî, diğeri zâhirîdir. Hükm-i bâtınî, abdin ilm-i ilâhî-de ayn-ı sâbitesinin hîn-i sübûtunda, Hakk'a verdiği ilim neden ibâret ise, irâde-i ilâhiyyenin bu ilme taalluk etmesidir. Ya'ni eğer abdin ayn-ı sâbitesi mü'min olarak ma'lûm-i ilâhî olmuş ise, Hak onun îmânına hükmeder; ve kâfır olarak ma'lûm-i ilâhî olmuş ise küfrüne hükmeyler. Binâenaleyh abdden emr, irâde-i Hakk'ın iktizâ ettiği şeyin hasebi üzere cârî olur. Yok-sa ilm-i ilâhîde mü'min olarak sabit olandan, âlem-i şehadette küfür; ve kâfır olarak sabit olandan dahi îmân sâdır olmaz. Ve ilm-i Hakk'ın iktizâ ettiği şey eğer îmân ise, irâde-i Hak îmâna; ve eğer küfr ise, küfre taalluk eder. Ve ilm-i Hak dahi, ma'lûm olan abdin [8/41] ayn-ı sâbitesinin kendi zâtından Hakk'a i'tâ ettiği şey, îmân ve küfürden hangisi ise ona müteal-lik olur. Zîrâ yukarıda îzâh edilmiş olduğu üzere, Hakk'ın ilmi, ma'lûm olan abdin ayn-ı sâbitesine; ve irâdesi dahi, ilmine tâbi'dir. Demek ki abd, ancak “şey'-i ma'lûm” olan ayn-ı sâbitesinin sûretiyle zâhir oldu. İşte bu, Hakk'ın abd hakkında hükm-i bâtınîsidir ki, buna "emr-i irâdî" derler. Diğeri Hakk'ın hükm-i zâhirîsidir ki, resûlleri vâsıtasıyla bilcümle ibâdı hakkında bilâ-istisnâ vâki' olan hükmüdür. Buna da "emr-i teklîfî" derler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hak, mükelleflerin halleri hakkında, hükümde iki yön üzeredir. Şimdi kuldan emir, Hakk'ın irâdesinin gerektirdiği şeye göre cereyan eder. Ve Hakk'ın irâdesi de, Hakk'ın ilminin gerektirdiği şeye ilişkindir. Ve Hakk'ın ilmi de, bilinenin kendi zâtından Hakk'a verdiği şeye bağlı olur. Buna göre o, ancak kendi suretiyle ortaya çıktı. Böyle olunca resûl ile vâris, irâde ile olan ilâhî emre hizmetkârdırlar; irâdeye hizmetkâr değildirler. Şimdi o, mükellefin saadetini istemekten dolayı, onun üzerine, onunla vârid olur. Eğer ilâhî irâdeye hizmet etseydi, nasihat etmezdi. Halbuki ancak bununla, yani irâde ile nasihat etti. Şimdi resûl ile vâris, nefisler için uhrevî tabiptir. Onun emri anında Allah'ın emrine boyun eğmiştir. Buna göre Allah Teâlâ'nın "emr"ine bakar; ve onun "irâde"sine bakar. Yani Hakk'ı, irâdesine muhalif şeyle ona emrettiğini görür. Halbuki ancak Hakk'ın irâde ettiği şey meydana gelir. Ve işte bunun için emir meydana geldi. Şimdi emri murad etti, meydana geldi; ve emredilene emredip, meydana gelmesini murad etmediği şey de emredilenden meydana gelmedi. Böyle olunca muhalefet ve mâsiyet olarak isimlendirildi. Böyle olunca resûl tebliğ edicidir, başka değil. Yani Hak Teâlâ hazretleri mükelleflerin halleri hakkında iki vecih üzere hükmeder: Birisi bâtınî, diğeri zâhirîdir. Bâtınî hüküm, kulun ilâhî ilimde sabit hakikatinin sübût anında, Hakk'a verdiği ilim neden ibaret ise, ilâhî irâdenin bu ilme ilişmesidir. Yani eğer kulun sabit hakikati mümin olarak ilâhî ilimde bilinen olmuş ise, Hak onun imanına hükmeder; ve kâfir olarak ilâhî ilimde bilinen olmuş ise küfrüne hükmeder. Buna göre kuldan emir, Hakk'ın irâdesinin gerektirdiği şeyin hasebi üzere cereyan eder. Yoksa ilâhî ilimde mümin olarak sabit olandan, şehadet âleminde küfür; ve kâfir olarak sabit olandan da iman sâdır olmaz. Ve Hakk'ın ilminin gerektirdiği şey eğer iman ise, Hakk'ın irâdesi imana; ve eğer küfür ise, küfre ilişkindir. Ve Hakk'ın ilmi de, bilinen kulun sabit hakikatinin kendi zâtından Hakk'a verdiği şey, iman ve küfürden hangisi ise ona ilişkindir. Zira yukarıda izah edilmiş olduğu üzere, Hakk'ın ilmi, bilinen kulun sabit hakikatine; ve irâdesi de, ilmine tabidir. Demek ki kul, ancak "bilinen şey" olan sabit hakikatinin suretiyle ortaya çıktı. İşte bu, Hakk'ın kul hakkındaki bâtınî hükmüdür ki, buna "irâdî emir" derler. Diğeri Hakk'ın zâhirî hükmüdür ki, resûlleri vasıtasıyla bütün kulları hakkında istisnasız meydana gelen hükmüdür. Buna da "teklifî emir" derler.

İmdi abdin ayn-ı sâbitesi iktizâsınca, irâde-i ilâhiyye onun îmânına olur; ve resûlün daveti üzerine de îmân eder. Bu sûrette resûl irâde ile olan "emr-i teklîfî"ye hâdim olur. Yahud abdin ayn-ı sâbitesi iktizâsınca, irâ-de-i ilâhiyye onun küfrüne olur; ve resûlün daveti üzerine de îmân etmez. Bu sûrette de resûl, iblâğ cihetinden “emr-i teklîfî”ye hâdim olur. Velâkin resûl, her iki sûrette dahi, “irâde-i ilâhiyye”ye hâdim değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kulun sabit hakikatinin gereği olarak, ilâhî irâde onun îmânına yönelir; ve o, peygamberin daveti üzerine de îmân eder. Bu durumda peygamber, irâde ile ilgili olan "teklif emrine" (ilâhî buyruğa) hizmet eder. Yahut kulun sabit hakikatinin gereği olarak, ilâhî irâde onun küfrüne yönelir; ve o, peygamberin daveti üzerine de îmân etmez. Bu durumda da peygamber, tebliğ yönünden "teklif emrine" hizmet eder. Ancak peygamber, her iki durumda da "ilâhî irâdeye" hizmet etmez.

İşte resûl ve vâris, abd-i mükellefin saâdetini taleb ettiği için, o abd üze-rine emr-i ilâhî, ya'ni “emr-i teklîfî” ile vârid olur. Zîrâ abdin saâdeti “emr-i teklîfî"ye münkād olmasındadır. Binâenaleyh abd-i mükelleften fiil-i ka-bîh sâdır oldukda, resûl ve vâris onun saâdetini istedikleri cihetle, emr-i ilâhîden ibaret olan şerîatle reddederler. Eğer mutlakā “îrâde-i ilâhiyye”ye hizmet etse idiler, o fiil-i kabîhi reddetmezlerdi. Zîrâ hayır ve şer irâde-i Hak ile zuhûra gelir. Halbuki resûl ve vâris, ancak irâde ile nasîhat ettiler. Ya'ni ilm-i ilâhîde sâbit oldu ki, resûller, ibâdın isti'dâdât-ı ezeliyyeleri ne hâli iktizâ ederse etsin, onları sûret-i umûmiyyede şerîata davet edecek- lerdir. Bu da'vet üzerine onlar ister îmân etsinler, ister etmesinler, nazar-ı iblâğda müsâvîdir. Ve irâde-i ilâhiyye de bu sâbit olan [8/42] ilme taalluk etmiştir. Binâenaleyh resûlün dâveti ve nasîhati, ancak irâde-i ilâhiyye ile olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte resûl (elçi) ve vâris (peygamber varisi), mükellef kulun mutluluğunu istediği için, o kulun üzerine ilâhî emir, yani "teklifî emir" (sorumluluk yükleyen emir) ile gelir. Çünkü kulun mutluluğu, "teklifî emir"e boyun eğmesindedir. Bu sebeple, mükellef kuldan kötü bir fiil sâdır olduğunda, resûl ve vâris onun mutluluğunu istedikleri için, ilâhî emirden ibaret olan şeriatle (ilâhî yasa) onu reddederler. Eğer mutlak olarak "ilâhî irâde"ye hizmet etselerdi, o kötü fiili reddetmezlerdi. Çünkü hayır ve şer, Hakk'ın irâdesiyle ortaya çıkar. Halbuki resûl ve vâris, ancak irâde ile nasîhat ettiler. Yani ilâhî ilimde sabit oldu ki, resûller, kulların ezelî yatkınlıkları hangi hâli gerektirirse gerektirsin, onları genel bir şekilde şeriata davet edeceklerdir. Bu davet üzerine onlar ister iman etsinler, ister etmesinler, tebliğ açısından eşittir. Ve ilâhî irâde de bu sabit olan ilme ilişkindir. Bu sebeple resûlün daveti ve nasîhati, ancak ilâhî irâde ile olmuş olur.

İmdi resûl ile vâris, insanlardaki emrâz-ı ahlâkiyye ve ma'neviyyeyi tedâvîye sa'yettikleri cihetle tabîb-i uhrevîdir. Cenâb-ı Hak, “Kullarımı da'vet et!" diye emrettiği vakit, Hakk'ın bu emrine inkıyâd ederek halkı da'vet eyler. Fakat bir Allah'ın emr-i zâhirîsi ve teklîfîsine, bir de emr-i bâtınîsi ve irâdîsine nazar eder; görür ki Hak kendisine irâde-i ilâhiyyesine muhâlif bir şeyle emretmiştir. Halbuki hadd-i zâtında ancak Hakk'ın irâde ettiği şey zuhûra gelir. Onun irâde etmediği şeyin vukūu münteni'dir. Ve vâki' olan şeylerin cümlesi onun irâdesi olduğundan dolayı vâki' olmuştur. Binâenaleyh resûl ve vâris, zâhirde davet ettiği vakit, vukūuna “irâde-i ilâ- hiyye" taalluk etmiş olan emr vâki' olur. Ve eğer Hakk'ın lisân-ı resûl ile abd-i me'mûra emrettiği şeyin vukūuna irâde-i ilâhiyyesi taalluk etmemiş ise, o emrler abd-i me'mûrdan zuhûra gelmez. Emrin abd-i me'mûrdan vâki' olmamasına “muhalefet” ve “ma'siyet” tesmiye olunur. Velâkin bu tes- miye, emr-i zâhirî ve teklîfîye nisbetledir. Yoksa irâde-i ilâhiyyeye nisbeten ma'siyet ve muhalefet tesmiye olunmaz. Zîrâ abdin nâsiyesinden tutarak çekip götüren ism-i hâssı ondan râzıdır; ve marzî ise saîddir; ve “irâde-i ilâhiyye" de bu husûsa taalluk etmiştir. Nitekim Fass-ı İsmâîlî'de beyân olundu; ve tafsîlât-ı sâire de Fass-ı Hûdîde gelecektir. Mesnevî: راضیم در کفر ز آن رو که قضاست نی از آن رو که نزاع و خبث ماست کفر از روی قضا خود کفر نیست حق را کافر مخوان اینجا مائیست Tercüme ve îzâh: “Kazâ olması cihetinden küfre râzıyım. Bu rızâ bizim nizâımız ve hubsümüz olması cihetinden değildir. Küfr, kazâ cihetinden muhakkak küfür değildir. Eğer küfür der isen, Hakk'a kâfir demek lâzım gelir. Binâenaleyh sen Hakk'a [8/43] kâfir deme ve burada durma!”282 Bu beyt-i şerîfin tafsîlâtı Fass-ı Üzeyrî nihâyetinde mündericdir. Ve kezâ Hz. Hayyâm buyurur: ایزد چون خواست آنچه من خواسته ام کی گردد راست آنچه من خواسته ام &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, resûl (elçi) ile vâris (peygamber varisi), insanlardaki ahlâkî ve manevî hastalıkları tedavi etmeye çalıştıkları için uhrevî tabiptirler (manevî doktor). Yüce Allah, "Kullarımı davet et!" diye emrettiği zaman, Hakk'ın bu emrine boyun eğerek halkı davet ederler. Fakat bir yandan Allah'ın zâhirî (görünen) ve teklifî (yükümlülük getiren) emrine, bir yandan da bâtınî (gizli) ve irâdî (iradeye bağlı) emrine bakarlar; görürler ki Hak, kendisine ilâhî iradesine muhalif (aykırı) bir şeyle emretmiştir. Halbuki özünde ancak Hakk'ın irade ettiği şey ortaya çıkar. Onun irade etmediği şeyin meydana gelmesi imkânsızdır. Ve meydana gelen şeylerin hepsi onun iradesi olduğu için meydana gelmiştir. Bu sebeple resûl ve vâris, zâhirde davet ettiği zaman, meydana gelmesine "ilâhî irade"nin ilişkin olduğu emir gerçekleşir. Ve eğer Hakk'ın, resûl diliyle görevli kula emrettiği şeyin meydana gelmesine ilâhî iradesi ilişkin olmamış ise, o emirler görevli kuldan ortaya çıkmaz. Emrin görevli kuldan meydana gelmemesine "muhalefet" ve "ma'siyet" (isyan) adı verilir. Ancak bu adlandırma, zâhirî ve teklifî emre göredir. Yoksa ilâhî iradeye göre ma'siyet ve muhalefet adı verilmez. Çünkü kulun alnından tutarak çekip götüren özel ismi ondan razıdır; ve razı olunan ise bahtiyardır; ve "ilâhî irade" de bu hususa ilişkindir. Nasıl ki İsmâilî Fass'ında (İsmâil'in Hikmet Bölümü'nde) beyan olundu; ve diğer ayrıntılar da Hûdî Fass'ında (Hûd'un Hikmet Bölümü'nde) gelecektir. Mesnevî: "Kazâ olması cihetinden küfre razıyım. Bu rıza bizim çekişmemiz ve kötülüğümüz olması cihetinden değildir. Küfür, kazâ cihetinden muhakkak küfür değildir. Eğer küfür der isen, Hakk'a kâfir demek lazım gelir. Bu sebeple sen Hakk'a kâfir deme ve burada durma!" Bu şerefli beytin ayrıntıları Üzeyrî Fass'ının (Üzeyr'in Hikmet Bölümü'nün) sonunda yer almaktadır. Ve aynı şekilde Hz. Hayyâm buyurur: "Tanrı benim istediğimi istediği zaman, benim istediğim nasıl doğru olabilir?"

گر جمله صوابست که او خواست است پس جمله خطاست آنچه من خواسته ام

Tercüme: "Hak Teâlâ benim istediğim şeyi murâd etti. Benim istemiş olduğum şey ne vakit savâb olur? O'nun istemiş olduğu şey, cümleten savâb ise, benim istediğim şey dahi hep hatâdır." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah benim istediğim şeyi murâd etti. Benim istemiş olduğum şey ne zaman doğru olur? O'nun istemiş olduğu şey, tamamen doğru ise, benim istediğim şey de hep hatadır.

Ya'ni ayn-ı sâbitem ne taleb etmiş ise, Hak Teâlâ onun zuhûrunu murâd etmiştir. Ve onun murâdı ifâza-i vücûddur. Binâenaleyh onun murâdı hep savabdır. Ve benim murâdım ise hep hatâ olduğundan suâl bana teveccüh eder, Hakk'a değil! لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiya, 21/23) [Allah işle- diğinden mes'ûl değildir, onlar mes'ûldür.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani benim sabit hakikatim ne talep etmiş ise, Yüce Allah onun ortaya çıkmasını dilemiştir. Ve O'nun dileği, varlık bahşetmektir. Bu sebeple O'nun dileği hep doğrudur. Benim dileğim ise hep yanlış olduğundan, sorgulama bana yönelir, Hakk'a değil! لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiya, 21/23) [Allah işlediğinden sorumlu değildir, onlar sorumludur.]

İmdi "emr-i irâdî” ibâdın her biri hakkında neden ibaret olursa olsun, resûl ve vâris onların cümlesine, ale's-seviyye “emr-i teklîfî"yi tebliğ eder. Onların vazîfesi ancak budur. Başka bir şey değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "irâdî emir" (kulun iradesiyle yaptığı iş) kulların her biri hakkında ne olursa olsun, resûl (elçi) ve vâris (peygamber varisi) onların hepsine, eşit bir şekilde "teklifî emri" (Allah'ın emir ve yasakları) tebliğ eder. Onların görevi ancak budur. Başka bir şey değildir.

Suâl: Mâdemki ezelde abdin ayn-ı sabitesi, lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan neyi taleb etmiş ise, Hak onu irâde etmiştir. Ve Hakk'ın iradesine muhâ- lif olarak bu dünyada bir şeyin vukūu mümkin değildir; ve müessir olan “emr-i irâdî”dir; şu hâlde bas-i rusül ile ibâdı ale's-seviyye “emr-i teklîfî"ye da'vetten ne fâide hâsıl olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Mademki öncesiz olarak kulun sabit hakikati, yatkınlık diliyle Hak'tan neyi talep etmişse, Hak onu irade etmiştir. Ve Hakk'ın iradesine aykırı olarak bu dünyada bir şeyin meydana gelmesi imkânsızdır; ve etkili olan "iradî emir"dir (Allah'ın iradesiyle olan emir); şu hâlde peygamberlerin gönderilmesiyle kulları eşit bir şekilde "teklifî emre" (sorumluluk yükleyen emre) davet etmekten ne fayda hâsıl olur?

Cevâb: Fâidesi çoktur. Evvelâ ednâs-ı tabîiyye ile mülevves olan nüfû- sun sebeb-i tahâretidir. Efrâd-ı beşeriyyenin enbiyaya tebaiyeti nisbetin- de, isti'dâdât-ı ezeliyyelerinin merâtibi inkişaf eder. Meselâ hadd-i zâtında Hâdî ism-i küllîsinin tahtında birçok esmâ-i ilâhiyye vardır ki, yekdîğeri arasında tafazzul ve temeyyüz mevcûddur. Bunların mezâhiri olan ibâd, levsiyyât-ı tabîiyye ve bunun îcâbâtından olarak ahkâm-ı hayvâniyye ile muttasıf bulundukça bilinemez. Nitekim çamur ile mülemma' olan ahcâr ve maâdin-i zî-kıyem parçaları, su ile tathîr [8/44] edilmedikçe yekdîğerin- den tefrîk olunamaz; ve kıymetçe mertebelerini anlamak mümkin olmaz. Eğer su ile tathîr olunursa altın ve gümüş ve platin veyâ elmas ve pırlanta ve la'l ve yâkūt parçaları temeyyüz eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Faydası çoktur. Öncelikle, tabiî alçaklıklarla kirlenmiş nefislerin temizlenme sebebidir. İnsan fertlerinin peygamberlere tâbi olması oranında, ezelî yatkınlıklarının mertebeleri ortaya çıkar. Örneğin, Hâdî (doğru yola ileten) isminin küllî (genel) hükmü altında, kendi özünde birçok ilâhî isim vardır ki, bunlar arasında üstünlük ve farklılık mevcuttur. Bu isimlerin mazharları (tecelli yerleri) olan kullar, tabiî kirlilikler ve bunun gereği olarak hayvansal hükümlerle nitelenmiş bulundukça bilinemez. Nasıl ki çamurla kaplanmış taşlar ve kıymetli maden parçaları, su ile temizlenmedikçe birbirinden ayırt edilemez; ve kıymetçe mertebelerini anlamak mümkün olmaz. Eğer su ile temizlenirse altın ve gümüş ve platin veya elmas ve pırlanta ve lâl ve yakut parçaları ayırt edilir.

Sâniyen, da'vet-i rusül bir mihekdir. Sûret itibariyle yekdîğerinin aynı gibi görünen kalp ile hâlis, ancak bu davet ile tezâhür eder. Zîrâ esmâ-i ilâ- hiyye Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' gibi cemâlî ve celâlî olarak yekdîğe- rine mütekābildir. Sûrette yekdîğerine mümâsil olan efrâd-ı insâniyyeden baʼzıları Hâdî ve bazıları da Mudill isminin mazharıdırlar. Davet olmasa, bunlar yekdîğeriyle müsâvât davâsında bulunurlar. Velâkin da'vet-i rusül vukūunda Sıddîk, Ebû Cehil'den ayrılır. Ve bu mihek vâsıtasıyla aralarında fark-ı azîm olduğu zâhir olur. Sâlisen bu da'vet, esmâ-i ilâhiyye arasındaki tafazzulu ve farkı fiilen iz- hâr ettiğinden, Allah için hüccet-i bâliğa sâbit olur. Nitekim bâlâda tafsîl olunmuş idi. ولِهَذَا قال : «شَيَّبَتْنِي سُورَةُ هُودٍ وَأَخَوَاتُهَا لِمَا تَحْوِي عليه من قوله : فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ ، فَشَيَّبَه كَمَا أُمِرْتَ ، فإنَّه لا يَدْرِي هل أُمِرَ بِما يُوَافِقُ الإرادة فَيَقَعُ، أو بما يُخَالِفُ الإرادة فلا يَقَعُ ، ولا يَعرِفُ أحدٌ حُكم الإرادة، إلا بعد وقوع المراد، إلا مَن كَشَفَ اللهُ عَينَ بَصِيرَتِهِ، فَأَدْرَكَ أَعْيَانَ المُمْكِنَاتِ في حالِ ثُبوتِها على ما هي عليه ، فَيَحْكُمُ على ذلك بِمَا يَرَاهُ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci olarak, peygamberlerin daveti bir mihenk taşıdır. Görünüş itibarıyla birbirinin aynı gibi duran kalp ile halis (saf olan), ancak bu davet ile ortaya çıkar. Çünkü ilahi isimler, Hâdî (hidayet veren) ve Mudill (saptıran) ve Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) gibi, cemâlî (güzellik ifade eden) ve celâlî (ululuk ifade eden) olarak birbirine karşılıktır. Görünüşte birbirine benzeyen insan fertlerinden bazıları Hâdî isminin, bazıları da Mudill isminin mazharıdırlar (tecelli yeridirler). Davet olmasa, bunlar birbirleriyle eşitlik iddiasında bulunurlar. Fakat peygamberlerin daveti gerçekleştiğinde Sıddîk (Hz. Ebubekir) Ebû Cehil'den ayrılır. Ve bu mihenk taşı vasıtasıyla aralarında büyük bir fark olduğu ortaya çıkar. Üçüncü olarak, bu davet, ilahi isimler arasındaki üstünlüğü ve farkı fiilen ortaya koyduğundan, Allah için kesin bir delil sabit olur. Nitekim yukarıda ayrıntılı olarak açıklanmıştı. Bu sebeple şöyle dedi: "Hûd Sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı; çünkü o sûre, 'Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!' (Hûd, 11/112) sözünü içerir." Onu "emrolunduğun gibi" sözü ihtiyarlattı. Çünkü o, emrolunduğu şeyin iradeye uygun olup da gerçekleşecek mi, yoksa iradeye aykırı olup da gerçekleşmeyecek mi olduğunu bilmez. Ve hiç kimse, murat edilen şeyin gerçekleşmesinden önce iradenin hükmünü bilemez; ancak Allah'ın basiret gözünü açtığı kimse müstesna. O kimse, mümkün varlıkların sabit hakikatlerini oldukları hâl üzere idrak eder ve gördüğü şeye göre hükmeder.

İşte bunun için Resûl (a.s.) فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/112) [Emro- lunduğun gibi müstakîm ol!] kavlinden, hâvî olduğu şeyden nâşî, “Sûre-i Hûd ve ahavâtı beni ihtiyarlattı” buyurdu. İmdi onu كَمَا أُمِرْتَ [Emrolunduğun gibi] ihtiyarlattı. Zîrâ o bilmez ki, "irâde"ye muvâfık olan şeyle mi emrolundu? Tâ ki o şey vâki' olsun; veyâhud "irâde"ye muhâlif olan şeyle mi me'mûr oldu? Tâ ki vâki' olmasın. Ve hiçbir kimse, hükm-i irâdeyi bilmez. Ancak murâdın vukūundan sonra bilir. Allâh'ın ayn-ı basîretini açtığı kimse müstesnâdır. İmdi a'yân-ı müm- kinâtı [8/45] sâbit oldukları hâlde, alâ-mâ-hiye-aleyh idrâk eder. Böy- le olunca bunun üzerine gördüğü şeyle hükmeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bunun için Resûl (a.s.) فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/112) [Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!] sözünden, içerdiği şeyden dolayı, “Hûd Sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı” buyurdu. Şimdi onu كَمَا أُمِرْتَ [Emrolunduğun gibi] ihtiyarlattı. Çünkü o bilmez ki, "irâde"ye uygun olan şeyle mi emrolundu? Ta ki o şey meydana gelsin; veya "irâde"ye aykırı olan şeyle mi emrolundu? Ta ki meydana gelmesin. Ve hiçbir kimse, irâdenin hükmünü bilmez. Ancak murat edilen şeyin gerçekleşmesinden sonra bilir. Allah'ın basiret gözünü açtığı kimse müstesnâdır. Şimdi mümkün varlıkların sabit hakikatlerini [8/45] oldukları hâl üzere idrak eder. Böyle olunca bunun üzerine gördüğü şeyle hükmeder.

Ya'ni “emr-i irâdî” başka ve “emr-i teklîfî” başka olduğu ve resûl ise her birerleri hakkındaki emr-i irâdî neden ibaret olursa olsun, ibâdın cüm- lesine müsâvâten “emr-i teklîfî”yi tebliğe me'mûr bulunduğu için, Resûl (a.s.), iblâğda ihtimâmı mutazammın olan فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/112) [Emrolunduğun gibi müstakîm ol!] âyet-i kerîmesinden ve bunun emsâli ve ahavati olan بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Mâide, 5/67) [Sana Rabbin tarafından indirilen şeyi tebliğ et! Ve eğer böyle yap- mazsan risâleti yapmamış olursun.] ve فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ (Kehf, 18/6) [Demek ki, arkalarından bir şiddetli hüzün ile kendini tüketecek- sin.] gibi âyât-ı kur'âniyye-i sâireden dolayı; “Sûre-i Hûd ve ahavâtı beni ihtiyarlattı" buyurdu. Çünkü Resûl ancak tebliğe me'mûrdur. Nitekim buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "irâdî emir" başka ve "teklifî emir" başka olduğu ve peygamber ise her biri hakkındaki irâdî emir neden ibaret olursa olsun, kulların hepsine eşit bir şekilde "teklifî emir"i tebliğ etmekle görevli bulunduğu için, Resûl (a.s.), tebliğde ihtimamı içeren فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/112) [Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!] âyet-i kerîmesinden ve bunun benzeri ve kardeşleri olan بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Mâide, 5/67) [Sana Rabbin tarafından indirilen şeyi tebliğ et! Ve eğer böyle yapmazsan risâleti tebliğ etmemiş olursun.] ve فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ (Kehf, 18/6) [Demek ki, onların ardından kendini helak edeceksin.] gibi diğer Kur'an âyetlerinden dolayı; "Hûd Sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı" buyurdu. Çünkü Resûl ancak tebliğ etmekle görevlidir. Nitekim buyurulur:

مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ

(Mâide, 5/99) [Resûl üzerine vacib olan ancak teblîğdir.] Halbuki “emr-i teklîfî”nin “emr-i irâdî" ile münasebeti yoktur: Adem-i münasebetin sebebi budur ki, Hak bir şeyin vâki' olmayacağını bilir; ve onun adem-i vukūunu, bu ilmine mebnî irâde eder; ve ilim dahi abd-i me'mûrun ayn-ı sâbitesindeki hâline ve isti'dâdına tâbi' olur. Ya'ni onun bu hâli ve isti'dâdı Hakk'a o ilmi i'tâ eder. İmdi Hak Teâlâ, lisân-ı Resûl ile ibâdına “Namaz kılın, oruç tutun!" diye sûret-i umûmiyyede emreder. Maahâzâ bu ibâdın içinde bu emre muvâfakat edecekler ve etmeyecekler vardır. İşte bu emirde “irâde” yoktur. Eğer olsa idi, ibâdın hiçbirisi muhalefet edemez idi. Böyle olunca, meʼmûrun ayn-ı sâbitesinde gizli olan muhalefet ve isyân zâhir olup, ber-muktezâ-yı adl kendisine ikāb teveccüh etmek; ve müstaid ve emre imtisâl edenlerin dahi saâdeti zâhir olmak için, “emr-i teklîfî” bilâ-irâde lisân-ı Resûl ile ibâda umûmen ve müsâvâten tebliğ olundu. Eğer böyle olmasa, abd-i muhâlifin ayn-ı sâbitesinde bilkuvve mevcûd olan şekāvet zuhûra gelmez ve şekāvet zuhûr etmeyince, ikāb için hüccet-i ilâhiyye sabit [8/46] olmaz idi. Mün'im ve Muazzib'in ahkâmı zâhir olmak için bu, böyle oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Mâide, 5/99) [Peygamber üzerine gerekli olan ancak tebliğdir.] Halbuki "emr-i teklîfî"nin (yükümlülük emri) "emr-i irâdî" (irâdî emir) ile bağıntısı yoktur: Bağıntısızlığın sebebi şudur ki, Hak bir şeyin meydana gelmeyeceğini bilir; ve onun meydana gelmeyişini, bu bilgisine dayanarak irâde eder; ve bilgi dahi kulun, kendisine emredilenin sabit hakikatindeki hâline ve yatkınlığına tâbi' olur. Yani onun bu hâli ve yatkınlığı Hakk'a o bilgiyi verir. Şimdi Hak Teâlâ, Peygamber diliyle kullarına "Namaz kılın, oruç tutun!" diye genel bir biçimde emreder. Bununla birlikte bu kulların içinde bu emre uyacaklar ve uymayacaklar vardır. İşte bu emirde "irâde" yoktur. Eğer olsaydı, kulların hiçbirisi muhalefet edemezdi. Böyle olunca, kendisine emredilenin sabit hakikatinde gizli olan muhalefet ve isyanın ortaya çıkması ve adalet gereği kendisine ceza yönelmesi; ve yatkın olan ve emre uyanların dahi mutluluğunun ortaya çıkması için, "emr-i teklîfî" irâdesiz olarak Peygamber diliyle kullara genel ve eşit bir şekilde tebliğ olundu. Eğer böyle olmasa, muhalif kulun sabit hakikatinde potansiyel olarak mevcut olan şakavet (bedbahtlık) zuhura gelmez ve şakavet zuhur etmeyince, ceza için ilâhî hüccet (delil) sabit [8/46] olmazdı. Nimet Veren ve Azap Eden'in hükümleri ortaya çıkması için bu, böyle oldu.

İmdi Resûl (a.s.) “emr-i teklîfî”yi tebliğe meʼmûr olmakla beraber, acaba “irâde”ye muvâfık şeyle mi meʼmûr oldu ki, o şey vâki' olacaktır. Veyâhud "irâde"ye muhâlif olan şeyle mi me'mûr oldu ki, o şey vâki' olmayacaktır. Bunu bilmediği cihetle muztarib olur. Zîrâ Resûl, halkı davetle mukayyed iken, ibâdın ayân-ı sâbitelerindeki isti’dâdlarından ve icâbet ve adem-i icâbetlerinden muhtecibdir. Eğer da'vete adem-i icâbet isti'dâdında bulunanlara vâkıf olsa, onu da'vet etmekten fütûr lâzım gelir; ve emr-i da'vette noksan üzere olur; ve bu sûrette de, ayân beyninde adem-i imtiyâz îcâb eder idi. Resûl bu hicâba mebnî, da'vetin “irâde”ye muvâfık mı, yoksa muhâlif mi olduğunu bilmez. O ancak da'vete me'mûrdur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Resûl (a.s.) "teklifî emir"i tebliğ etmekle görevli olmakla birlikte, acaba "irâde"ye uygun bir şeyle mi görevlendirildi ki, o şey meydana gelecek? Yahut "irâde"ye aykırı olan bir şeyle mi görevlendirildi ki, o şey meydana gelmeyecek? Bunu bilmediği için sıkıntıya düşer. Çünkü Resûl, halkı davet etmekle sınırlı iken, kulların sabit hakikatlerindeki yatkınlıklarından ve icabet edip etmemelerinden perdelidir. Eğer davete icabet etmeme yatkınlığında bulunanları bilseydi, onları davet etmekten vazgeçmesi gerekirdi; ve davet emrinde eksiklik olurdu; ve bu durumda da, sabit hakikatler arasında bir ayrım olmaması gerekirdi. Resûl bu perde sebebiyle, davetin "irâde"ye uygun mu, yoksa aykırı mı olduğunu bilmez. O ancak davet etmekle görevlidir.

“İrâde”ye muvâfık olan emirden bahse lüzum yoktur. Çünkü bu emir, Resûl'den sâdır olunca, vâki' olur. Velâkin “irâde"ye muhâlif olan emri teblîğ ettiği vakit, icâbet olunmadığını görüp muztarib olur; ve “irâde”ye muhâlif olduğu için icâbet olunmadığını fehmetmez. Eğer da'vette kendi- sinin noksânına hamledip mübalağa etse لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا (Bakara, 2/286) [Allah Teâlâ bir kimseye tâkatından ötesini teklîf buyurmaz.] kavl-i kerîmine muhâlif olarak vüs' ve tâkatten hâriç bir şeyle emretmiş olmasın- dan hazer eder. Zîrâ resûl, âlemlere rahmettir. Vüs' ve tâkatten ziyâde teklî- fe me'mûr değildir. Ve izhâr-ı hüccette mübâlağa etmek ümmetin helâkine sa'yetmektir. Ve eğer teklîf-i mâ-lâ-yutâktan hazer edip da'vette mübâlağa etmezse, adem-i icâbeti görünce, kendisinin da'vette noksânına hamle- der. Binâenaleyh bu sebebler ile ıztırâba düşer. Bunun için “Sûre-i Hûd ve emsâli beni ihtiyarlattı”283 buyurmuştur. Çünkü sûre-i Hûd'da, emir ve nehyde istikāmet üzere olması emrolunur. كَمَا أُمِرْتَ [Emrolunduğun gibi] kaydı, emr-i da'vet tarafına şâmil olunca, Resûl’ü emr-i da'vete tergîb ve bu bâbda onu ihmâl ve müsâheleden tahzîr eder. [8/47] Ve terhîb için olursa, med'uvv tarafına da şamil olur ki, bu sûrette ona vüs' ve tâkatten ziyâde teklîf etmemek lâzım gelir. Binâenaleyh Resul (a.s.), كَمَا أُمِرْ [Emrolun- duğun gibi] kaydından anlaşılan iki emr arasında mütereddid olur. Böyle olunca emr-i da'vet, Resûl hakkında ibtilâ-i ilâhîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İrâde"ye uygun olan emirden bahsetmeye gerek yoktur. Çünkü bu emir, Resûl'den çıktığında, gerçekleşir. Aksine, "irâde"ye aykırı olan emri tebliğ ettiği zaman, icâbet olunmadığını görüp ıstırap duyar; ve "irâde"ye aykırı olduğu için icâbet olunmadığını anlamaz. Eğer davette kendisinin noksanına yorup abartsa, لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا (Bakara, 2/286) [Yüce Allah bir kimseye gücünün ötesini teklif buyurmaz.] kerîm kavline aykırı olarak güç ve takatten dış bir şeyle emretmiş olmasından sakınır. Çünkü resûl, âlemlere rahmettir. Güç ve takatten fazla teklife memur değildir. Ve hüccet ortaya koymada abartmak ümmetin helakine çalışmaktır. Ve eğer gücün yetmediği bir tekliften sakınıp davette abartmazsa, icâbet edilmediğini görünce, kendisinin davetteki noksanına yorar. Bu sebeple bu sebeplerle ıstıraba düşer. Bunun için "Hûd Sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı" buyurmuştur. Çünkü Hûd Sûresi'nde, emir ve nehiyde istikamet üzere olması emrolunur. كَمَا أُمِرْتَ [Emrolunduğun gibi] kaydı, davet emri tarafına şamil olunca, Resûl'ü davet emrine teşvik eder ve bu konuda onu ihmal ve gevşeklikten sakındırır. Ve korkutma için olursa, davet edilen tarafına da şamil olur ki, bu durumda ona güç ve takatten fazla teklif etmemek lazım gelir. Bu sebeple Resul (a.s.), كَمَا أُمِرْ [Emrolunduğun gibi] kaydından anlaşılan iki emir arasında tereddüt eder. Böyle olunca davet emri, Resûl hakkında ilâhî bir imtihandır.

Ve hükm-i irâde ancak vukūundan sonra bilinir. Meselâ Ebû Cehil îmân etmedi ve küfr üzere gitti. Ancak bu hâlin vukūundan sonra Ebû Cehil'in îmân etmemesi hakkında “irâde-i ilâhiyye” taalluk ettiği ve onun ayn-ı sâbi- tesinin talebi küfr olduğu anlaşıldı. Ve kezâ Resûl (a.s.), amm-i nebevîleri bu- lunan Ebû Tâlib'in îmân etmesini son derece arzû buyurduğu ve ona teblîğ- de mübâlağa ettiği hâlde إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) [Ey resûlüm, sen sevdiğine hidâyet-bahş olmazsın; velâkin Allah di- lediği kimseye hidâyet ihsân eder.] ayet-i kerîmesi nâzil oldukda hakkındaki “emr-i irâdî”nin onun adem-i ihtidâsına olduğu tebeyyün eyledi. Evvelce onların bu hâlleri meczûm değil ve îmân etmeleri meʼmûl idi. Maahâzâ Hak Teâlâ hazretleri bir kimsenin basar-ı basîretini açınca, o kimse hükm-i irâde- yi, murâdın vukūundan evvel bilir. Ya'ni bir abdin ayn-ı sâbitesindeki hâline nazaran, kendisinden saâdet ve şekāvet eseri zâhir olmadan evvel, onun saîd veyâ şakî olduğunu bilir; ve o abd hakkında ona göre hükmeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve irâde hükmü ancak meydana gelmesinden sonra bilinir. Örneğin, Ebû Cehil iman etmedi ve küfür üzere yaşadı. Ancak bu durumun meydana gelmesinden sonra, Ebû Cehil'in iman etmemesi hakkında "ilâhî irâde"nin ilişkili olduğu ve onun tekil sabit hakikatinin talebinin küfür olduğu anlaşıldı. Aynı şekilde, Resûl (a.s.), amcası olan Ebû Tâlib'in iman etmesini son derece arzu ettiği ve ona tebliğde anlamı pekiştirme yaptığı hâlde, "إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ" (Kasas, 28/56) [Ey resûlüm, sen sevdiğine hidâyet-bahş olmazsın; velâkin Allah dilediği kimseye hidâyet ihsân eder.] ayet-i kerîmesi indiğinde, hakkındaki "irâdî emir"in onun hidayete ermemesine yönelik olduğu açıkça ortaya çıktı. Önceden onların bu hâlleri kesin değildi ve iman etmeleri umuluyordu. Bununla birlikte, Yüce Allah bir kimsenin basiret gözünü açınca, o kimse irâde hükmünü, muradın meydana gelmesinden önce bilir. Yani, bir kulun tekil sabit hakikatindeki hâline göre, kendisinden saadet ve şekavet eseri ortaya çıkmadan önce, onun said veya şaki olduğunu bilir; ve o kul hakkında ona göre hükmeder.

وهذا قد يكونُ لِأَحَادِ النَّاسِ في أَوْقَاتٍ لا يكونُ مُسْتَصْحِبًا، قال تعالى :

قُلْ مَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ ، فَصَرَّحَ بالحِجَابِ، وليس المقصود إلا

أَنْ يَطَّلِعَ في أمرٍ خاص لا غير.

Ve bu, âhâd-ı nâsa, ba'zan evkātte vâki' olur; müstashiben olmaz. Hak Teâlâ ]8/48[ قُل مَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ )Ahkaf, 46/9) ya'ni "Sen de ki: Ben, benim ile ve sizin ile ne işlenir olduğunu bilmem!" buyurdu. Böyle olunca hicâbı tasrîh eyledi. Ve maksûd, ancak emr-i hâsta muttali' olmaktır, başka değil. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu, sıradan insanlara bazen vakitlerde meydana gelir; sürekli olmaz. Yüce Allah, "De ki: Ben, benimle ve sizinle ne yapılacağını bilmem!" (Ahkaf, 46/9) buyurdu. Böyle olunca, perdeyi açıkça belirtti. Ve maksat, ancak özel bir işe muttali olmak/bilgi sahibi olmak/vakıf olmak/haberdar olmak/öğrenmek/farkına varmaktır, başka bir şey değil.

Ya'ni bu, hükm-i irâdeyi murâdın vukūundan evvel bilmek husûsu, âhâd-1 nâsa vakit vakit vâki' olur. Cemî'-i evkatı müstashiben vâki' ol- maz. Burada “âhâd-ı nâs”tan murâd, enbiyâ (a.s.) ile kümmel-i evliyâdır. Zîrâ Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın nazarında insan onlardır. Diğer efrâd-ı beşer, her ne kadar sûrette insan iseler de, sîrette hayvan olduklarından, bu gibi ulûm onlardan mestûrdur. Ve insân-ı kâmile vâki' olan bu keşif dahi, ale'd- devâm olmaz. Onun için مُشَاهَدَةُ الأَبْرَارِ بَيْنَ التَّجَلِّي وَالإِسْتِتَارِ ya'ni “Ebrar-1 kirâmın müşâhedesi tecellî ve istitâr beynindedir” buyurulmuştur. Ve bu hâli beyânen Cenâb-ı Sadî buyurur: Manzûme: که ای روشن گهر پیر خردمند یکی پرسید از آن گم کرده فرزند ز مصرش بوی پیراهن شنیدی چرا در چاه کنعانش ندیدی دمی پیدا و دیگر دم نهانست بگفت: احوال ما برق جهانست گهی بر طارم اعلی نشینم اگر درویش بر حالی بماندی گهی بر پیشت پای خود نبینم سر دست از دو عالم برفشاندی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu, irâde hükmünü muradın (istenilen şeyin) meydana gelmesinden önce bilme hususu, halktan bazı kişilere zaman zaman meydana gelir. Bütün zamanları kapsayacak şekilde meydana gelmez. Burada "halktan bazı kişiler"den kasıt, peygamberler (a.s.) ile kâmil velilerdir. Çünkü Cenâb-ı Şeyh (r.a.)'ın nazarında insân-ı kâmil onlardır. Diğer insan fertleri, her ne kadar görünüşte insan iseler de, içyüzde hayvan olduklarından, bu gibi ilimler onlardan gizlidir. Ve insân-ı kâmile meydana gelen bu keşif dahi, sürekli olmaz. Onun için "مُشَاهَدَةُ الأَبْرَارِ بَيْنَ التَّجَلِّي وَالإِسْتِتَارِ" yani "Ebrar-ı kirâmın (iyilik sahibi yüce kişilerin) müşâhedesi (gözlemlemesi) tecellî (ilâhî görünme) ve istitâr (gizlenme) arasındadır" buyurulmuştur. Ve bu hâli açıklayarak Cenâb-ı Sadî buyurur: Manzûme: "Ey parlak cevherli, akıllı ihtiyar! Kaybolmuş çocuğundan biri sordu: Mısır'dan gömleğinin kokusunu duydun da, Kenan kuyusunda onu neden görmedin? Dedi ki: Bizim hallerimiz çakan şimşek gibidir; bir an görünür, diğer an gizlenir. Bazen yüce arşta otururum, bazen de ayağımın ucunu bile göremem. Eğer derviş bir halde kalsaydı, iki âlemden de elini çekerdi (vazgeçerdi)."

Tercüme: “Biri o oğlunu gāib edenden, ya'ni Yakūb (a.s.)dan sordu ki: Ey rûşen-güher olan pîr-i hıredmend! Mısır'dan Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin koku- sunu duyardın. [8/49] Niçin arz-ı Ken'ân'daki kuyunun içinde onu görmez idin? Cevâben buyurdu ki: Bizim ahvâlimiz berk-ı cehândır. Bir dem zâhir ve diğer dem nihândır. Ba'zan târem-i alâda, ya'ni semâda otururuz; ba'zan da bastığımız yeri görmeyiz. Eğer dervîş bir hâl üzere kala idi, iki âlem elden giderdi; ya'ni dünyâ ve ukbâ ahkâmına tebaiyet mümkin olmaz idi." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Biri, o oğlunu kaybedenden, yani Yakup (a.s.)'dan sordu ki: Ey parlak cevherli, akıllı ihtiyar! Mısır'dan Yusuf (a.s.)'ın gömleğinin kokusunu duyardın. [8/49] Niçin Kenan diyarındaki kuyunun içinde onu görmezdin? Cevaben buyurdu ki: Bizim hallerimiz dünyanın şimşeği gibidir. Bir an görünür ve diğer an gizlenir. Bazen yüce göklerde, yani semada otururuz; bazen de bastığımız yeri görmeyiz. Eğer derviş bir hal üzere kalsaydı, iki âlem elden giderdi; yani dünya ve ahiret hükümlerine uymak mümkün olmazdı."

İşte bunun için Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de Habîb-i Ekrem’ine hitâben قُل مَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ )Ahkâf, 46/9) ya'ni “Yâ Habîbim, sen de ki: Benim ile ve sizin ile ne işlenir olduğunu bilmem” buyurdu. Ve bu hitâb-ı şerîf ile hicabı tasrîh eyledi. Ya'ni âhâd-ı nâsın hükm-i irâdeden hicâb içinde olduklarını açıktan açığa beyân buyurdu. Ve bu hâli te'yîd eden delâil-i sarîhadan biri de budur ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bunun için Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de sevgili Peygamberine hitaben: قُل مَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ (Ahkâf, 46/9) yani "Ey Sevgilim, sen de ki: Benimle ve sizinle ne yapılacağını bilmem" buyurdu. Ve bu şerefli hitap ile hicabı (perdeyi) açıkça belirtti. Yani insanların tek tek irade hükmünden (Allah'ın iradesinin hükmünden) perde içinde olduklarını açıkça beyan buyurdu. Ve bu hâli doğrulayan açık delillerden biri de şudur ki:

Bir seferde (S.a.v.) Efendimiz'in “Kusva” nâmındaki develeri gāib olmuş ve aranmasını emir buyurmuşlardı. Münafıklar güft ü gûya başlayıp dediler ki: "Bize gāibden haber verdiği hâlde devesinin nerede olduğunu bilemiyor!" Hak (celle ve alâ) hazretleri bu hâli, Nebiyy-i Zîşân'ına i'lâm buyurdu. Bunun üzerine (S.a.v.) Efendimiz nâsa hitâben dediler ki: "Ben dahi Hak Teâlâ hazretlerinin kullarından bir kulum. Bana bildirdiğini bilir ve bildirmediğini bilemem. Şimdi Hak Teâlâ bana ihbâr buyurdu ki, devem filân mahalde, yuları bir ağaca takılmış olduğu hâlde duruyor. Oradan alıp getiriniz!" Bu ihbâr-ı nebevî üzerine deveyi bulup getirdiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir seferde Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) "Kusva" adındaki develeri kaybolmuş ve aranmasını emretmişlerdi. Münafıklar dedikoduya başlayıp şöyle dediler: "Bize gaybdan haber verdiği hâlde devesinin nerede olduğunu bilemiyor!" Yüce Allah (celle ve alâ) bu durumu şanlı peygamberine bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) insanlara hitaben şöyle dediler: "Ben de Yüce Allah'ın kullarından bir kulum. Bana bildirdiğini bilir ve bildirmediğini bilemem. Şimdi Yüce Allah bana haber verdi ki, devem falan yerde, yuları bir ağaca takılmış hâlde duruyor. Oradan alıp getiriniz!" Bu nebevî haber üzerine deveyi bulup getirdiler.

İmdi ârif-i kâmil vahdeti müşâhede ettiği vakit kesretten hicâba düşer, ya'ni kesreti görmez; ve kesreti müşâhede ettiği vakit de, vahdeti müşâhededen hicâba düşer, ya'ni [8/50] vahdeti görmez. Maahâzâ bizim, “Bu keşif âhâd-ı nâsa ba'zan ve vakit vakit vâki' olur” demekten maksûdumuz, ilm-i ilâhîde sabit olan a'yân-ı sâbitenin cümlesinin mecmû'-ı ahvâline muttali' olmak demek değildir. Belki bir emr-i mahsûsa muttali' olmaktır. Bundan başkası değildir. Zîrâ bilcümle a'yân-ı sâbitenin ahvâline ve onlar hakkındaki hükm-i irâdeye alâ-tarîki'l-ihâta ilim, ancak Allah Teâlâya mahsustur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ )Bakara, 2/255) [O'nun mahlûkātı, O'nun dilediğinden başka O'nun ma'lumatından bir şeyi ihâta edemezler.] Keza وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا )Talâk, 65/12) [Allah Teâlâ her bir şeyi ilmi ile muhîttir.] Ve alâ-tarîki'l-ihâta olan ilim, Hakk'ın kendi nefsine olan ilmidir ki, bu ilim ilm-i mutlaktır. Ve ilm-i mutlakın zevki, yine zât-ı mutlaka mahsustur. “İnsân-ı kâmil" ise, zât-ı mutlakın mukayyeden zuhûrundan ibârettir; ve mukayyedin “Mutlak”ı ihâtası mümkin değildir. İşte bu sırra mebnî, zât-ı mutlak ilm-i mutlakından ba'zılarına insân-ı kâmili muttali' kılar. Beyit: در بزم دور یک دو قدح بر کش وبرو يعني طمع مدار وصال دوام را &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kâmil ârif, vahdeti (birliği) müşâhede ettiği zaman kesretten (çokluktan) perdelenir, yani kesreti görmez; ve kesreti müşâhede ettiği zaman da, vahdeti müşâhededen perdelenir, yani vahdeti görmez. Bununla birlikte, bizim, "Bu keşif, sıradan insanlara bazen ve vakit vakit meydana gelir" demekten maksadımız, ilâhî ilimde sabit olan sabit hakikatlerin (a'yân-ı sâbite) tümünün hallerinin toplamına vâkıf olmak demek değildir. Aksine, özel bir hususa vâkıf olmaktır. Bundan başkası değildir. Çünkü bütün sabit hakikatlerin hallerine ve onlar hakkındaki irâde hükmüne kuşatıcı bir şekilde vâkıf olmak, ancak Yüce Allah'a mahsustur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ (Bakara, 2/255) [O'nun mahlûkātı, O'nun dilediğinden başka O'nun ma'lumatından bir şeyi ihâta edemezler.] Keza وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) [Yüce Allah her bir şeyi ilmi ile kuşatmıştır.] Ve kuşatıcı bir şekilde olan ilim, Hakk'ın kendi nefsine olan ilmidir ki, bu ilim mutlak ilimdir. Ve mutlak ilmin zevki, yine mutlak Zât'a mahsustur. "İnsân-ı kâmil" ise, mutlak Zât'ın kayıtlı bir şekilde zuhûrundan ibarettir; ve kayıtlı olanın "Mutlak"ı kuşatması mümkün değildir. İşte bu sırra dayanarak, mutlak Zât, mutlak ilminden bazılarına insân-ı kâmili vâkıf kılar. Beyit: در بزم دور یک دو قدح بر کش وبرو يعني طمع مدار وصال دوام را

Tercüme: Bezm-i meyde bir iki câma kanâat et, git! Dâim olmaz bu visâl, etme tama' beyhûde! 285 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şarap meclisinde bir iki kadehe kanaat et, git! Bu kavuşma sürekli olmaz, boş yere tamah etme!

İlk tesvîdin intihâsı: 12 Kânûn-ı evvel 1331 ve Safer 1334 [25 Aralık 1915], Cumartesi sabâhı İlâve sûretiyle tekrar tesvîd: 1 Teşrîn-i sânî 1336 ve Safer 1339 [1 Kasım 1920] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk taslağın bitişi: 12 Kânûn-ı evvel 1331 ve Safer 1334 [25 Aralık 1915], Cumartesi sabahı. İlave suretiyle tekrar taslak çıkarma: 1 Teşrîn-i sânî 1336 ve Safer 1339 [1 Kasım 1920].

[8/51] Mesnevî: Enbiyâ-yı izâm hazarâtının adîmü'l-isti’dâd olan kimselere hidâyet-bahş olmadıkları, bu Fass-ı Yaʼkūbîde beyân buyurulmuş idi. Mesnevî-i Şerîf in cild-i sâlisinde bu ma'nâ Hz. Mevlânâ (r.a.) tarafından tafsîl buyuruldu- ğundan, bu bahsin tercüme ve şerh sûretiyle bu fass-ı münîfe ilhâkı münâ- sibgörüldü:286 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mesnevî: Yüce peygamberler (a.s.) hazretlerinin, kabiliyetsiz (hidayete yatkın olmayan) kimselere hidayet vermedikleri, bu Yakub Fassı'nda açıklanmıştı. Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde bu anlam Mevlânâ (r.a.) tarafından ayrıntılı olarak açıklandığından, bu bahsin tercüme ve şerh yoluyla bu aydınlatıcı fassa eklenmesi uygun görüldü.

گریختن عیسی الله برفراز کوه از احمقان و شخصی در پی او رفتن وسؤال کردن

Tercüme: “Îsâ (a.s.)nın ahmaklardan dağ başına fırârı ve bir kimsenin onu ta'kîb ederek suâl etmesi." Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İsa'nın (a.s.) ahmaklardan dağ başına kaçışı ve bir kimsenin onu takip ederek soru sorması. Mesnevî:

شیر گویی خون او میخواست ریخت عيسئ مریم بکوهی می گریخت

در پیت کس نیست چه گریزی چو طیر آن یکی در پی دوید و گفت خیر

Tercüme: “Îsâ b. Meryem (a.s.) bir dağa kaçar idi. Gûyâ arslan onun kanını dökecek idi. Birisi onun arkasından koşup: "Hayrola, arkada kimse yoktur! Kuş gibi ne kaçıyorsun?” dedi.” Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Îsâ b. Meryem (a.s.) bir dağa kaçıyordu. Güya aslan onun kanını dökecekti. Birisi onun arkasından koşup: "Hayrola, arkada kimse yoktur! Kuş gibi ne kaçıyorsun?" dedi." Mesnevî:

کز شتاب خود جواب او نگفت با شتاب او آنچنان می تاخت جفت

Tercüme: "O aceleyle öyle çabuk koşuyordu ki, kendisinin sür'atinden o sâile cevab vermedi.” “Cüft”, cîm-i Fârisînin zammı ile “çüst” ya'ni "ça- buk” maʼnâsına gelir. Hind şârihleri bu kelimeyi cîm-i Fârisî ile almışlardır. Şerh-i Ankaravîde cîm-i Arabînin zammı ile “cüft” sûretinde zabtedilmiş ve “şitâbla cüft", ya'ni “eş olduğu hâlde” maʼnâsı verilmiştir. [8/52] Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "O aceleyle öyle çabuk koşuyordu ki, kendisinin süratinden o dilenciye cevap vermedi." "Cüft", Farsça cîm harfinin zammı (ötre) ile "çüst" yani "çabuk" anlamına gelir. Hint şârihleri (şerh edenler) bu kelimeyi Farsça cîm harfi ile almışlardır. Şerh-i Ankaravî'de Arapça cîm harfinin zammı ile "cüft" şeklinde kaydedilmiş ve "şitâbla cüft", yani "eş olduğu hâlde" anlamı verilmiştir. [8/52] Mesnevî:

يك دو ميدان در پی عیسی براند

پس بجد جهد عیسی را بخواند

کز پی مرضاتِ حق يك لحظه ایست که مرا اندر گریزت مشکلی است

نی پیت شیر و نه خوفِ خصم و بیم از که این سو می گریزی ای کریم

Tercüme: “Îsâ (a.s.)ın arkasından bir iki meydân tayy eyledi. Badehû kemâl-i cidd ile Îsâ (a.s.)ı çağırdı. “Allah rızâsı için bir lahza dur! Zîrâ senin firârında benim bir müşkilim vardır. Ey kerîm, kimden bu tarafa kaçıyor- sun? Arkanda ne arslan, ne düşman havfi ve ne de başka korku yoktur!" Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İsa (a.s.)'ın arkasından bir iki meydan katetti. Ondan sonra tam bir ciddiyetle İsa (a.s.)'ı çağırdı: "Allah rızası için bir an dur! Çünkü senin kaçışında benim bir sorunum var. Ey cömert kişi, kimden bu tarafa kaçıyorsun? Arkanda ne aslan, ne düşman korkusu ve ne de başka bir korku yoktur!" Mesnevî:

گفت از احمق گریزانم برو

می رهانم خویش را بندم مشو

Tercüme: "Git, ahmaktan kaçıyorum. Kendimi kurtarıyorum. Bana bağ olma, dedi.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Git, ahmaktan kaçıyorum. Kendimi kurtarıyorum. Bana bağ olma, dedi.

Şerh: "Ahmak"tan murad, emr-i maâdda bî-temyîz olan kimselerdir. Ulûm ve fünûn-ı zâhirede kılı kırk yaran ve fakat muammâ-yı vücudunun nereden geldiğini ve niçin geldiğini ve nereye gittiğini ve niçin gittiğini anlamak merâkını hissetmeyen kimselerden zekâvet ve temyîz-i sahîh pek uzaktır. Bu zümre-i humekā kendilerinin cüz'-i kâinât olduğunu itiraf ederler. Ve kendileri tarafından bir maksadla îcâd olunan bir makineye, biri çıkıp da: “Bunda hiçbir maksad yoktur; ve bu makine bir âlim ve hayy ve mürîdin masnûu değildir. Böylece [8/53] işleyip harâb olur” demiş olsa, cinnetine hükmederler. Maahâzâ kendileri gibi ekmel bir makinenin bir Hayy-i Alîm'in ve bir Mürîd-i Muktedir’in masnûu olmadığına itikād ederler. Ve bundan kendileri cüz' oldukları hâlde, küllerinden daha mü- kemmel ve onun hâiz olmadığı evsâf ile muttasıf oldukları netîcesi çıka- cağını idrâk etmezler. Hâlbuki onlara “Küll, kendi cüz’ünün evsâfını hâiz olmaz" denilse gülerler. Bunların ulûm-i zâhiredeki dikkatlerine bakın, bu hükümlerindeki gafletlerine bakın! فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ )Haşir, 59/2( ] basîret sahibleri! İbret alınız!] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: "Ahmak"tan kasıt, ahiret işlerinde ayırt etme yeteneği olmayan kimselerdir. Görünen ilim ve fenlerde kılı kırk yaran, fakat kendi varlığının muammasının nereden geldiğini, niçin geldiğini, nereye gittiğini ve niçin gittiğini anlama merakını hissetmeyen kimselerden doğru zekâ ve ayırt etme yeteneği çok uzaktır. Bu ahmaklar zümresi, kendilerinin kâinatın bir parçası olduğunu itiraf ederler. Ve kendileri tarafından bir maksatla icat edilen bir makineye, biri çıkıp da: "Bunda hiçbir maksat yoktur; ve bu makine âlim, diri ve irade sahibi bir yaratıcının eseri değildir. Böylece [8/53] işleyip harap olur" demiş olsa, onun deliliğine hükmederler. Buna rağmen, kendileri gibi daha mükemmel bir makinenin, Diri ve Her Şeyi Bilen bir Yaratıcının ve Kudretli bir İrade Sahibinin eseri olmadığına inanırlar. Ve bundan, kendileri parça oldukları halde, bütünlerinden daha mükemmel ve onun sahip olmadığı özelliklerle nitelenmiş oldukları sonucunun çıkacağını idrak etmezler. Halbuki onlara "Bütün, kendi parçasının özelliklerine sahip olmaz" denilse gülerler. Bunların görünen ilimlerdeki dikkatlerine bakın, bu hükümlerindeki gafletlerine bakın! فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ (Haşir, 59/2) [Ey basiret sahipleri! İbret alınız!]

İşte bunun için Hz. Mevlânâ (kuddise sırruhu'l-a'lâ) efendimiz bir beyt-i şerîflerinde: اینچنین کس گر ذکی مطلق است چونش این تمییز نبود احمقست Ya'ni "Böyle bir kimse ulum-i zâhirede zekî-i mutlak olsa bile, mâdemki onda bu temyîz yoktur, o ahmaktır,” buyururlar.287 Ve (S.a.v.) Efendimiz'in [العَاقِلُ صَدِيقِي وَالْأَحْمَقُ عَدُوِّي] Akıl sahibi dostum, ahmak düşmanımdır.[288] hadîs-i şerîfinde beyân buyurulan ahmak, bu zümreden olan hâm-ı ezelî-dir. Bunlara enbiyânın nesâyihi te'sîr etmez. Mesnevî: گفت آخر آن مسیحا نه توئی که شود کور و کر از تو مستوی گفت آری گفت آن شه نیستی که فسون غیب را ماویستی چون بخوانی آن فسون بر مرده بر جهد چون شیر صید آورده گفت آری آن منم گفتا که تو نی ز گل مرغان کنی ای خوبرو &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bunun için Hz. Mevlânâ (kuddise sırruhu'l-a'lâ) efendimiz bir beyt-i şeriflerinde şöyle buyururlar: "Böyle bir kimse, zâhirî ilimlerde mutlak zeki olsa bile, mademki onda bu temyiz (ayırt etme yeteneği) yoktur, o ahmaktır." Ve (S.a.v.) Efendimiz'in "Akıl sahibi dostum, ahmak düşmanımdır." hadis-i şerifinde beyan buyurulan ahmak, bu zümreden olan ezelî ham (olgunlaşmamış) kişidir. Bunlara peygamberlerin öğütleri tesir etmez. Mesnevî'de şöyle denir: "Dedi ki: 'Sen o Mesih değil misin ki kör ve sağır seninle iyileşir?' Dedi ki: 'Evet.' Dedi ki: 'Sen o şah değil misin ki gaybın efsunlarına (sihirli sözlerine) sığınaksın?' 'O efsunu ölüye okuduğunda, avlanmış aslan gibi sıçrar.' Dedi ki: 'Evet, o benim.' Dedi ki: 'Ey güzel yüzlü, sen çamurdan kuşlar yapmaz mısın?'"

Tercüme: “O kimse dedi: Nihâyet sen o Mesîhâ değil misin ki, amâlar ve sağırlar senden doğrulur ve şifâ bulur? Hz. Îsâ: Evet, dedi. O kimse: Sen o şâh değil misin ki, mahall-i füsûn-ı gaybsın? Sen o füsûnu bir ölü üzerine okuduğun vakit, av avlamış arslan gibi sıçrar, dirilir! [8/54] Îsâ (a.s.) dedi: Evet, o benim. O kimse cevâb verdi ki: Ey hûb-rû çamurdan kuşlar yapan sen değil misin!” Mesnevî: بر دمی در وی سبک تا جان شود در هوا اندر زمان پران شود &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "O kimse dedi: Sonuçta sen o Mesih değil misin ki, körler ve sağırlar senden iyileşir ve şifa bulur? Hz. İsa: Evet, dedi. O kimse: Sen o şah değil misin ki, gaybın büyüleri için bir yerdesin? Sen o büyüleri bir ölü üzerine okuduğun zaman, av avlamış aslan gibi sıçrar, dirilir! İsa (a.s.) dedi: Evet, o benim. O kimse cevap verdi ki: Ey güzel yüzlü, çamurdan kuşlar yapan sen değil misin!" Mesnevi: Bir nefeste ona hafifçe üfle ki canlansın, havada hemen uçsun.

Tercüme: “O kuşa nefhedersin de sebük-cân olur. Derhâl havada uçar.” (Bu beyit Ankaravî nüshasında mevcûd değildir. Nüsah-ı hindiyyede mün-dericdir.) Mesnevî: گفت آری گفت پس اى روح پاك هر چه خواهی میکنی از کیست باك با چنین برهان که باشد در جهان که نباشد مر ترا از بندگان گفت عیسی که بذاتِ پاكِ حق مبدع تن خالقِ جان در سبق حرمت ذات و صفات پاك او که بود گردون گریبان چاک او كان فسون و اسم اعظم را که من بر کر و بر کور خواندم شد حسن &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "O kuşa üflersin de hafif ruhlu olur. Derhal havada uçar." (Bu beyit Ankaravî nüshasında mevcut değildir. Hint nüshalarında yer almaktadır.) Mesnevî: "Dedi ki: 'Evet.' Dedi ki: 'Öyleyse ey temiz ruh, ne dilersen yaparsın, kimden çekinirsin? Böyle bir delil varken dünyada, senin kullarından olmayan kim vardır?' İsa dedi ki: 'Hakk'ın temiz Zât'ına yemin ederim ki, bedeni yaratan, ruhu önceden var eden O'dur. O'nun temiz Zât ve sıfatlarının hürmetine ki, gökyüzü bile O'nun karşısında yakasını yırtar (hayran kalır), o efsunu ve o en büyük ismi ki ben sağıra ve köre okudum, iyi oldu (şifa buldu)."

خرقه را بدرید بر خود تا بناف بر که سنگین بخواندم شد شکاف بر سر لا شي بخواندم گشت شی بر تن مرده بخواندم گشت حی Tercüme: “Îsâ (a.s.) buyurdu: Evet! O kimse dedi: O hâlde, ey rûh-ı pâk her ne istersen yaparsın, korku kimdendir? Böyle bir burhân ile cihânda kimdir ki senin bendelerinden olmasın? Îsâ (a.s.) buyurdu ki: Teni îcâd eden ve ezelde cânı halkeyleyen Hakk'ın zât-ı pâkine kasem ederim ki, [8/55] ve O Allâh'ın zâtının ve sıfâtının hürmeti hakkı için ki, felek onun girîbân-çâk-i aşkıdır, o efsûn ve ism-i aʼzamı ki, ben körler ve sağırlar üze- rine okudum; iyi oldu. Taşlı dağ üzerine okudum; yarıldı. Hırka-i cismini kendi vücûdu üzerinde göbeğine kadar yırttı. Ölmüş bir ten üzerine oku- dum; diri oldu. Lâ-şey üzerine okudum; bir şey oldu." Mesnevî: صد هزاران بار و درمانی نشد خواندم آن را بر دل احمق به ود Tercüme: “Onu, ahmağın kalbi üzerine, muhabbetle yüz bin def'a oku- dum; bir çâre olmadı." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Îsâ (a.s.) buyurdu: Evet! O kimse dedi: O hâlde, ey rûh-ı pâk (temiz ruh), her ne istersen yaparsın, korku kimdendir? Böyle bir burhân (delil) ile cihânda (dünyada) kimdir ki senin bendelerinden (kullarından) olmasın? Îsâ (a.s.) buyurdu ki: Teni îcâd eden (yaratan) ve ezelde cânı halkeyleyen (canı yaratan) Hakk'ın zât-ı pâkine (temiz özüne) kasem ederim ki, [8/55] ve O Allah'ın zâtının ve sıfâtının (niteliklerinin) hürmeti hakkı için ki, felek (gök) onun girîbân-çâk-i aşkıdır (aşkından yakasını yırtan âşığıdır), o efsûn (büyü) ve ism-i a'zamı (en büyük ismi) ki, ben körler ve sağırlar üzerine okudum; iyi oldu. Taşlı dağ üzerine okudum; yarıldı. Hırka-i cismini (beden hırkasını) kendi vücûdu üzerinde göbeğine kadar yırttı. Ölmüş bir ten üzerine okudum; diri oldu. Lâ-şey (hiçbir şey) üzerine okudum; bir şey oldu." Mesnevî: Tercüme: "Onu, ahmağın kalbi üzerine, muhabbetle yüz bin def'a okudum; bir çâre (çare) olmadı."

Şerh: "Vüdd" vâvın zammı ve dâlin teşdîdiyle “muhabbet” ma'nâsınadır. Burada kāfiye için muhaffef olarak isti’mâl buyurulmuştur. Cenâb-ı Şeyh-i Ek- ber (r.a.) Fass-ı Ya'kūbîde buyurmuşlar idi ki: “Hâdim-i matlûb mahdûmu- nun mersûmu indinde, ya hâl ile veyâ kavl ile vakıftır." Ya'ni ervâh ve nüfûsu ihyâ eden enbiyâ-yı izâm hazarâtı, hidâyete kābiliyeti olmayan kimselere, her ne kadar kavl ile nasîhat etseler ve hâl ile ümmetlerine numûne olmak üzere, ibâdât ityân eyleseler, onların azgınlıkları ve şaşkınlıkları ziyâdeleşir. Bu sûrette mümkinin “ayn”ı nasıl iktizâ ediyorsa, enbiyâ dahi o iktizââtın indinde tevak- kuf eder. Binâenaleyh enbiyânın vazîfesi, ancak âmmeye “emr-i teklîfî"yi iblâğ- dan ibaret olup إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ )Kasas, 28/56) [Ey resûlüm, sen sevdiğine hidâyet-bahş olmazsın; velâkin Allah dilediği kimseye hidâyet ihsân eder.] âyet-i kerîmesi mûcibince, ehl-i hidâyet olmayan humekā- nın kulûbunu nûr-i îmân ile tenvîre hâdim [8/56] olmazlar. İşte Hz. Îsâ (a.s.) ın kelâmı, bu hakîkati beyân ve bu sırrı izhâr eyler. Mesnevî: ریگ شد کز وی نروید هیچ کشت سنگ خارا گشت و از آن خو بر نگشت Tercüme: "O ahmak katı taş oldu; ve o huydan dönmedi; kum oldu ki ondan hiç ekin bitmez." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: "Vüdd" kelimesi, vâv harfinin ötreli ve dal harfinin şeddeli okunmasıyla "muhabbet" anlamına gelir. Burada kafiye için hafifletilmiş olarak kullanılmıştır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'in Ya'kûb Fassı'nda şöyle buyurmuştu: "Matlûb olanın hizmetkârı, hizmet ettiği kişinin yazgısı karşısında ya hâl ile ya da söz ile durur." Yani, ruhları ve nefisleri dirilten yüce peygamberler, hidayete kabiliyeti olmayan kimselere ne kadar sözle nasihat etseler ve hâl ile ümmetlerine örnek olmak üzere ibadetler yapsalar da, onların azgınlıkları ve şaşkınlıkları artar. Bu durumda, mümkün varlığın tekil hakikati nasıl gerektiriyorsa, peygamberler de o gereklilikler karşısında durur. Bu sebeple peygamberlerin görevi, ancak halka "teklif emrini" (ilahi buyrukları) tebliğ etmekten ibaret olup, "إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ" (Kasas, 28/56) [Ey resûlüm, sen sevdiğine hidayet bahşetmezsin; aksine Allah dilediği kimseye hidayet ihsan eder.] ayet-i kerimesi gereğince, hidayet ehli olmayan ahmakların kalplerini iman nuru ile aydınlatmaya hizmet etmezler. İşte Hz. İsa (a.s.)'ın sözü, bu hakikati beyan eder ve bu sırrı ortaya koyar. Mesnevî: "ریگ شد کز وی نروید هیچ کشت سنگ خارا گشت و از آن خو بر نگشت" Tercüme: "O ahmak katı taş oldu; ve o huyundan dönmedi; kum oldu ki ondan hiçbir ekin bitmez."

Şerh: Hak Teâlâ hazretleri ehl-i şekāvetin kulûbunu ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ (Bakara, 2/74) ya'ni “Badehû sizin kalbleriniz taş gibi, belki taştan daha galîz ve katı oldu. Tahkîkan taşın bazısından ırmaklar akar” âyet-i kerîmesiyle tavsîf buyurdu. Ya'ni ehl-i şekāvetin kalbleri, taştan daha dûn bir derekededir. Çünkü taştan halkın intifâını mûcib ahvâl zâhir olur. Fakat bu humekā-nın kulûbundan fâide zuhûru şöyle dursun, belki halka zararı dokunacak şeyler peyda olur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz : لَا تَصْحَبُوا الْأَحْمَقَ وَلَا تَقْطَعُوا مِنَ الْعَاقِلِ [Ahmakla sohbeti terkedin. Akıl sahibiyle alâkayı kesmeyin.]289 hadîs-i şerîfi ile sohbet-i ahmakın terkini emir, ve âkılin müfârakatından nehy buyurdular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yüce Allah, şakîlerin (bedbahtların) kalplerini, "ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ" (Bakara, 2/74) yani "Bundan sonra kalpleriniz taş gibi, aksine taştan daha katı ve sert oldu. Şüphesiz taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır" ayet-i kerimesiyle vasıflandırdı. Yani şakîlerin kalpleri, taştan daha aşağı bir derecededir. Çünkü taştan, halkın faydalanmasını gerektiren haller ortaya çıkar. Fakat bu ahmakların kalplerinden fayda zuhuru şöyle dursun, aksine halka zararı dokunacak şeyler meydana gelir. Bu sebeple (s.a.v.) Efendimiz: "لَا تَصْحَبُوا الْأَحْمَقَ وَلَا تَقْطَعُوا مِنَ الْعَاقِلِ" [Ahmakla sohbeti terk edin. Akıl sahibiyle alâkayı kesmeyin.] hadis-i şerifi ile ahmakla sohbeti terk etmeyi emretmiş, akıllıdan ayrılmayı ise yasaklamıştır.

سود کرد اینجا نبود آن را سبق گفت حکمت چیست کانجا اسم حق او نشد این را و آن را شد دوا [8/57] آن همان رنجست و این رنجی چرا گفت رنج احمقی قهر خداست ابتلا رنجيست كان رحم آورد رنج و کوری نیست قهر آن ابتلاست بر سر آرد زخم رنج احمقی احمقی رنجيست كان زخم آورد رحم نبود چاره جوئی آن شقی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Burada kâr etmedi, onun bir önceliği yoktu. Hikmet nedir ki orada Hakk'ın ismi olsun? O, buna ve şuna deva olmadı. O aynı sıkıntıdır ve bu sıkıntı niçindir? Dedi ki: "Ahmaklık sıkıntısı Allah'ın kahredici gazabıdır. İbtila (imtihan) ise merhamet getiren bir sıkıntıdır." Sıkıntı ve körlük yoktur. O kahredici gazap, o ibtiladır. Ahmaklık sıkıntısının yarası başa getirir. Ahmaklık, yara getiren bir sıkıntıdır. O şakînin (bedbahtın) çare arayışında merhamet yoktur.

Tercüme: "O kimse dedi: Hikmet nedir ki, o mahalde ism-i Hak ona fâide etti de, burada etmedi? O da marazdır, bu da marazdır. Niçin ism-i Hak ona devâ oldu da, buna olmadı? Dedi: Maraz-ı hamâkat Allah'ın kah-rıdır. Maraz-ı amâ ise kahr değil, belki ibtilâdır. İbtilâ bir marazdır ki, mer-hamet celbeder. Hamâkat bir marazdır ki, zahmet getirir. Renc-i hamâkat zahmet tevlîd eder. O şakînin çârecûluğu merhamet değildir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O kimse dedi: "Hikmet nedir ki, o durumda Allah'ın ismi ona fayda etti de, bu durumda etmedi? O da hastalıktır, bu da hastalıktır. Niçin Allah'ın ismi ona deva oldu da, buna olmadı?" Dedi: "Ahmaklık hastalığı Allah'ın kahrıdır. Körlük hastalığı ise kahr değil, aksine bir imtihandır. İmtihan, merhamet celbeden bir hastalıktır. Ahmaklık ise zahmet getiren bir hastalıktır. Ahmaklık sıkıntısı zahmet doğurur. O bedbahtın çare arayışı merhamet değildir."

Şerh: Enbiyanın çâre-sâz olmadığı hamâkat ve şekāvetin kahr-ı ilâhî olduğu beyân buyuruluyor. Acabâ bu zümrenin hamâkat ve şekāvet-i çâ-re-nâ-pezîri kendilerine nereden ârız olmuştur? Bu suâlin cevabı Fass-1 Ya'kūbîde geçmiştir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyurmuş idi ki: "Abde hayrı kendi zâtının gayrı vermedi; ve ona zıdd-ı hayrı kendisinden başkası i'tâ etmedi. Belki abd zâtını Mün'im ve Muazzib'dir. O ancak kendi nefsini zemmetsin ve ancak kendi nefsine hamdeylesin! Şu hâlde Hakk'ın onlara ilminde, Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir. Zîrâ ilim, malûma tâbi'dir." İmdi abdin ayn-ı sâbitesindeki hâl neyi iktizâ ediyorsa, Hakk'ın o hâl üzere maʼlûmudur. Ve Hakk'ın iradesi ise ilmine tâbi'dir. Nitekim sûret-i ilâhiyye üzere mahlûk olan insan dahi, ma'lûm olmayan bir şeyi murâd etmez. Eğer abdin ayn-ı sâbitesindeki hâli şekāvetini [8/58] muktezî ise, şekāvetle Hakk'ın malûmu olur; ve şekāveti hakkında da irâde-i ilâhiyye taalluk eder. Şekāvetin kahr-ı ilâhî olmasına gelince, a'yân-ı sâbite esmâ-i ilâhiyyenin zılâlidir. Kahr-ı ilâhîye mazhar olan abdin ayn-ı sâbitesi, esmâ-i kahriyyeden birinin zıllı olur. Esmâ-i ilâhiyye de Hakk'ın zılâlidir. Bundan anlaşılır ki, cemî-i mevcûdâtın vücûdu, zıllden başka bir şey değildir. Vücûd ancak zî-zıll olan Hakkındır. Tehâlüf ve tenâzu', ancak yekdîğerine mütekābil olan esmâ-i ilâhiyyenin tenâzu' ve tehâlüfüdür. Ey tâlib-i hakîkat, bu bâde-i maʼrifeti içip, neş'esiyle müstağrak-ı ezvâk oldun ise, müsterîh olur ve kemâl-i istirahatla saltanat-ı ilâhiyyeyi temâşâ eder ve nâmahremler hakkında da Cenâb-ı Hafız'ın bu beytini okursun: Beyit: مدعی خواست که آید تماشا که راز دست غیب آمد و بر سینه نا محرم زد Tercüme: “Müddeî istedi ki râzı temâşâ etsin Dest-i gayb geldi de nâmahremi çekti geriye”290 Mesnevî: آن چه داغ اوست مهر او کرده است چاره بر وی نیارد برد دست Tercüme: “O ahmağın dâğı olan şeyi o mühürlemiştir. O mührün üzerine çâre etmeğe el kādir değildir.” Şerh: Ebyât-ı sabıka şerhinde beyân olunduğu üzere, mâdemki Hakk'ın irâdesi, o kimsenin şekāvetine taalluk etmiştir; ve onlar hakkında da خَتَمَ الله عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ )Bakara, 2/7) [Allah Teâlâ onların kalblerini mühürledi ve kulaklarına ve gözlerine perde çekti.] buyurulmuştur; artık enbiyâ ve onların veresesi olan evliyânın nesâyihi onlara te'sîr etmez. Zîrâ resûl ve vâris [8/59] “emr-i teklîfî”ye hâdim olup sûret-i umûmiyyede, Hakk'ın emrini tebliğ ederler; yoksa onlar, “emr-i irâdî”ye hâdim değildirler. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Peygamberlerin çare bulamadığı ahmaklık ve şenaatin ilahi kahır olduğu belirtiliyor. Acaba bu grubun çaresiz ahmaklık ve şenaati kendilerine nereden gelmiştir? Bu sorunun cevabı Yakup Fass'ında geçmiştir. Şeyh (r.a.) şöyle buyurmuştu: "Kula hayrı kendi zatından başkası vermedi; ve ona hayrın zıddını kendisinden başkası vermedi. Aksine kul, zatı itibarıyla Nimet Veren ve Azap Edendir. O ancak kendi nefsini yersin ve ancak kendi nefsine hamdetsin! Şu halde Hakk'ın onlara ilminde, Allah için kesin delil sabittir. Çünkü ilim, bilinen şeye tabidir." Şimdi kulun sabit hakikatindeki hal neyi gerektiriyorsa, Hakk'ın o hal üzere bilinenidir. Ve Hakk'ın iradesi ise ilmine tabidir. Nasıl ki ilahi suret üzere yaratılmış olan insan da, bilinmeyen bir şeyi murat etmez. Eğer kulun sabit hakikatindeki hali şenaatini gerektiriyorsa, şenaatle Hakk'ın bilineni olur; ve şenaati hakkında da ilahi irade ilişki kurar. Şenaatin ilahi kahır olmasına gelince, sabit hakikatler ilahi isimlerin gölgeleridir. İlahi kahr'a mazhar olan kulun sabit hakikati, kahredici isimlerden birinin gölgesi olur. İlahi isimler de Hakk'ın gölgeleridir. Bundan anlaşılır ki, bütün varlıkların varlığı, gölgeden başka bir şey değildir. Varlık ancak gölgenin sahibi olan Hakk'ındır. Farklılık ve çekişme, ancak birbirine karşılık gelen ilahi isimlerin çekişme ve farklılığıdır. Ey hakikat talibi, bu marifet şarabını içip, neşesiyle zevklere gark olduysan, rahatlarsın ve tam bir rahatlıkla ilahi saltanatı seyredersin ve namahremler hakkında da Hafız'ın şu beytini okursun: Beyit: مدعی خواست که آید تماشا که راز دست غیب آمد و بر سینه نا محرم زد Tercüme: “Müddei istedi ki sırrı temaşa etsin Gayb eli geldi de namahremi çekti geriye”290 Mesnevi: آن چه داغ اوست مهر او کرده است چاره بر وی نیارد برد دست Tercüme: “O ahmağın damgası olan şeyi o mühürlemiştir. O mührün üzerine çare etmeye el kadir değildir.” Şerh: Önceki beyitlerin şerhinde belirtildiği üzere, mademki Hakk'ın iradesi, o kimsenin şenaatine ilişkindir; ve onlar hakkında da خَتَمَ الله عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) [Allah Teâlâ onların kalplerini mühürledi ve kulaklarına ve gözlerine perde çekti.] buyurulmuştur; artık peygamberlerin ve onların varisleri olan evliyanın nasihatleri onlara tesir etmez. Çünkü resul ve varis "teklif emrine" hizmet edip genel bir şekilde, Hakk'ın emrini tebliğ ederler; yoksa onlar, "irade emrine" hizmet etmezler. Mesnevi:

ز احمقان بگریز چون عیسی گریخت صحبت احمق بسی خونها بریخت اندك اندك آبرا دزدد هوا وین چنین دزدد هم احمق از شما گر میترا دزدد و سردی دهد همچونان کو زیر خود سنگی نهد Tercüme: “Ahmaklardan kaç; çünkü Îsâ (a.s.) kaçtı. Ahmağın sohbeti çok kanlar döktü. Hava suyu azar azar sirkat eder. İşte ahmak dahi sizden böyle çalar. O ahmak harâreti çalar ve bürûdet verir. Altına bir taş koyan kimse gibi." Şerh: (S.a.v.) Efendimiz ahmağın sohbetinden nehyettiği ve Îsâ (a.s.) da kaçtığı için, sen de ahmaklardan kaç! Zîrâ seni maʼnen öldürür. Hava te- bahhur eden suyu nasıl ki yavaş yavaş ve azar azar çalarsa, ahmak şakî dahi sendeki nûr-i îmânı öylece yavaş yavaş çalar. Ve kezâ altına taş koyup otu- ran kimsenin harâretini o taş nasıl çalıp kendi bürûdetini verirse, ahmak da sendeki harâret-i aşk-ı ilâhîyi ve îmânı öylece çalar; ve bürûdet-i küfrünü ve inkârını verir. Nitekim her gün bu hâlin binlerce misâlini görüyoruz. Ebeveyni sulehâdan olup, onların terbiyelerini alan nice zekî evlâdlar, bir- kaç sene Avrupada imrâr-ı hayât etmekle onların zulmet-i küfür ve inkâr- larına bürünüp gelmişlerdir. Ve bunlarla musâhabet eden birçok îmân sâ- hiblerinin kulûbunda mürûr-ı eyyâm ile onların küfür ve inkârları yavaş yavaş [8/60] cây-gîr olmuştur. Dîde-i akılları kör, ve kuvve-i muhâkemeleri sakîm ve meşâmm-ı temyîzleri bâtıl olup, maʼnâsına ve derece-i belâgati- ne asla vâkıf olamadıkları Kur'ân-ı Mecîd'e "Zekî bir Arabın ihtilâkıdır" demekten çekinmemişlerdir. O Kur'ân-ı Mecîd ise bunları muhâkemeye davet ediyor, kulakları işitmediğinden لَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا (A'râf, 7/179) [Kulakları vardır, işitmezler.] buyuruyor. Tedebbüre davet edip أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبِ أَقْفَالُهَا (Muhammed, 47/24) [Kur'ân'ı tedebbür etmiyorlar mı? Yoksa kalblerinin üzerinde kilitler mi var?] buyuruyor: Onlar tedeb- büre yaklaşmıyorlar, لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا (A'râf, 7/179) [Kalbleri vardır, idrâk etmezler.] buyuruyor. Ve nihâyet onların hayvanlardan daha şaşkın bir hâlde bulunduklarını ihbâren أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'râf, 7/179) [İşte onlar hayvânât-ı ehliyye gibidirler ve belki onlardan daha şaşkındır- lar.] hükmünü veriyor. Suâl: Enbiyâ ve evliyâ, “irâde-i ilâhiyye”ye hâdim olmadıklarından, ah- mak-ı şakîye hidâyet-bahş değildirler, denilmiş idi. Enbiyânın bunlara te'sî- ri olmadığı hâlde eşkıyânın hidâyet-i ezeliyye ile mühtedî olan mü'minîne ne te'sîri olur ki, onların sohbetlerinden ictinâb tavsiye olunur? Bakılırsa enbiyâ eşkıyâ-yı ezeliyyeyi mühtedî etmedikleri gibi eşkıyâ da, hidâyet-i ezeliyye ashâbını ıdlâl edememek lâzım idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ahmaklardan kaç; çünkü Îsâ (a.s.) kaçtı. Ahmağın sohbeti çok kanlar döktü. Hava suyu azar azar çalar. İşte ahmak dahi sizden böyle çalar. O ahmak harareti çalar ve soğukluk verir. Altına bir taş koyan kimse gibi." Şerh: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ahmağın sohbetinden sakındırdığı ve Îsâ (a.s.) da kaçtığı için, sen de ahmaklardan kaç! Çünkü seni manen öldürür. Hava buharlaşan suyu nasıl ki yavaş yavaş ve azar azar çalarsa, ahmak şakî (kötü kişi) dahi sendeki iman nurunu öylece yavaş yavaş çalar. Ve aynı şekilde altına taş koyup oturan kimsenin hararetini o taş nasıl çalıp kendi soğukluğunu verirse, ahmak da sendeki ilahi aşk ve iman hararetini öylece çalar; ve küfür ve inkâr soğukluğunu verir. Nitekim her gün bu durumun binlerce örneğini görüyoruz. Anne babası salih kişilerden olup, onların terbiyelerini alan nice zeki evlatlar, birkaç sene Avrupa'da hayat geçirmekle onların küfür ve inkâr karanlıklarına bürünüp gelmişlerdir. Ve bunlarla sohbet eden birçok iman sahibinin kalbinde zamanla onların küfür ve inkârları yavaş yavaş yerleşmiştir. Akıl gözleri kör, muhakeme güçleri sakat ve temyiz (ayırt etme) duyuları batıl olup, manasına ve belagat derecesine asla vakıf olamadıkları Kur'ân-ı Mecîd'e "Zeki bir Arabın uydurmasıdır" demekten çekinmemişlerdir. O Kur'ân-ı Mecîd ise bunları muhakemeye davet ediyor, kulakları işitmediğinden لَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا (A'râf, 7/179) [Kulakları vardır, işitmezler.] buyuruyor. Tedebbüre (derinlemesine düşünmeye) davet edip أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبِ أَقْفَالُهَا (Muhammed, 47/24) [Kur'ân'ı tedebbür etmiyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?] buyuruyor: Onlar tedebbüre yaklaşmıyorlar, لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا (A'râf, 7/179) [Kalpleri vardır, idrak etmezler.] buyuruyor. Ve nihayet onların hayvanlardan daha şaşkın bir halde bulunduklarını haber vererek أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'râf, 7/179) [İşte onlar evcil hayvanlar gibidirler, aksine onlardan daha şaşkındırlar.] hükmünü veriyor. Soru: Peygamberler ve evliyalar, "ilahi irade"ye hizmet etmediklerinden, ahmak şakîye hidayet verici değildirler, denilmişti. Peygamberlerin bunlara etkisi olmadığı halde eşkıyanın (kötülerin) hidayet-i ezeliyye (ezelî hidayet) ile mühtedi (hidayete ermiş) olan müminlere ne etkisi olur ki, onların sohbetlerinden sakınmak tavsiye olunur? Bakılırsa peygamberler ezelî eşkıyayı mühtedi etmedikleri gibi eşkıya da, ezelî hidayet sahiplerini saptıramamak lazım idi.

Cevâb: Şübhe yoktur ki, şekāvet-i ezeliyye ashâbı, saâdet-i ezeliyye sâ- hiblerini bu dâire-i saâdetten ihrâc edemezler. Fakat bir mü'min, bu gibi kefere ve fecerenin sohbetiyle imrâr-ı evkāt ederse onların rengine boyanıp, muvakkaten ba'zı esmâ-i celâliyyenin te'sîri tahtına dâhil olur. İşte bu vakit ondan envå-ı inkâr ve maâsî zuhûra gelir. Halbuki ef’âl-i kabîhadan her birisinin birer sûret-i kabîhası peyda olup كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Müd- dessir, 74/38) [Her bir nefis kazandığı şeye merhûndur.] âyet-i kerîme- si mûcibince, bu suver a'mâl sahibini bi'l-ihâta habseder; ve onu âlem-i ulvîye urûcdan men'eder. Ve eğer Hak afv [8/61] ve tecavüzle muâmele buyurmaz ise, bu suver-i kabîha vâsıtasıyla muazzeb olur ve Hak ona ukū- betle inkıyâd eder. Zîrâ Fass-ı Ya'kūbî'de beyân edilmiş idi ki, abdin her bir hâlini hâl-i dîğer ta'kîb eder; ve hâl-i sânî hâl-i evvelin ukūbetidir; ve onun cezâsıdır. Hâl, araz kabîlinden olmakla beraber, mutlakā bir sûrete bürünür. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de sarâhaten beyân buyurulur. Mesnevî: هر خیالی کو کند در دل وطن روز محشر صورتی خواهد شدن سیرتی کان بر وجودت غالب است هم بدان تصوير حشرت واجب است روز محشر هر عرض را صورتیست صورت هر يك عرض را نوبتيست چون ز دستت زخم بر مظلوم رست آن درختی گشت از او زقوم رست این سخنهای چو مار و کژدمت مار و کژدم گشت میگیرد دمت &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Şüphe yoktur ki, ezelî bedbahtlık ehli, ezelî saadet sahiplerini bu saadet dairesinden çıkaramazlar. Fakat bir mümin, bu gibi kâfir ve günahkârların sohbetiyle vakit geçirirse, onların rengine boyanıp, geçici olarak bazı celâlî isimlerin etkisi altına girer. İşte bu vakit ondan türlü inkâr ve günahlar ortaya çıkar. Hâlbuki çirkin fiillerden her birinin birer çirkin sureti meydana gelip, "كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ" (Müddessir, 74/38) [Her bir nefis kazandığı şeye rehindir.] ayet-i kerimesi gereğince, bu suretler amel sahibini çepeçevre kuşatıp hapseder; ve onu yüce âleme yükselmekten meneder. Ve eğer Hak affedip bağışlamakla muamele buyurmaz ise, bu çirkin suretler vasıtasıyla azap görür ve Hak ona azap ile boyun eğdirir. Çünkü Yakup Fassı'nda beyan edilmişti ki, kulun her bir hâlini başka bir hâl takip eder; ve ikinci hâl, birinci hâlin azabıdır; ve onun cezasıdır. Hâl, araz (geçici nitelik) cinsinden olmakla beraber, mutlaka bir surete bürünür. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'te açıkça beyan buyurulur. Mesnevî: "Her hayal ki gönülde yurt edinir, kıyamet günü bir suret olacaktır. Varlığına hangi huy galip ise, onunla haşrolunman da vaciptir. Kıyamet günü her arazın bir sureti vardır, her bir arazın suretinin bir sırası vardır. Elinden mazluma yara değince, o bir ağaç oldu, ondan zakkum bitti. Yılan ve akrep gibi olan bu sözlerin, yılan ve akrep olup seni ısırır."

Tercüme: "Gönülde yer tutan her bir hayal, rûz-ı mahşerde bir sûret olacaktır. 291 Senin vücûdun üzerine gālib olan bir sîretin tasvîriyle haşrin vacibdir. 292 Rûz-ı mahşerde her arazın bir sûreti vardır. Her bir arazın sû- retine nöbet vardır. 293 Vaktâki senin elinden bir mazlûma zahm erişti, o zahm bir ağaç oldu; ve ondan zakkūm peyda oldu. 294 Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutar.295" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Gönülde yer tutan her bir hayal, kıyamet gününde bir şekil olacaktır. Senin varlığın üzerine üstün gelen bir karakterin tasviriyle haşrolman zorunludur. Kıyamet gününde her bir arazın (geçici niteliğin) bir şekli vardır. Her bir arazın şekline sıra gelecektir. Ne zaman ki senin elinden bir mazluma yara ulaştı, o yara bir ağaç oldu; ve ondan zakkum (cehennem ağacı) meydana geldi. Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutar."

Bu belâlar mü'minîne ashâb-ı şekāvetin musâhabetinden tevellüd eder. Maahâzâ saâdet-i ezeliyyesi hasebiyle mü'mine hüsn-i hâtime nasîb ola- cağından, bu azâbda küffâr gibi ebedî kalmaz. Zîrâ onda bu sıfat ârızîdir. Küffâr gibi aslî değildir. Binâenaleyh ba'de't-tatahhur, bu azabdan halás ve cennet-i in'âma [8/62] dâhil olur. Bu hâl vücuduna levsiyât ârız olan kimsenin, hamamın gayet sıcak olan halvetinde tatahhuruna benzer. Ba'de't-tahâre müddet-i medîde orada kalmasına hâcet yoktur. Muvakka- ten bazı esmânın te'sîri tahtına duhûl keyfiyeti, şekāvet-i ezeliyye ashâbı için dahi vârid olur. Nitekim kâtib-i vahyin biri îmân etmiş ve (S.a.v.) Efendimiz'e musâhib olmuş iken badehû mürted olmuştur. Bu kıssa Mes- nevî-i Şerîf'in cild-i evvelinde mezkûrdur.296 İşte o kimse Nebiyy-i zîşân'a musahib olmakla muvakkaten esmâ-i cemâliyyenin te'sîri tahtına girmiş ve badehû şekāvet-i ezeliyyesi hükmünü icrâ eylemiştir. İ'tibâr, fâtiha ve hâtimeye olduğundan, bu gibiler muhalled-fi’n-nâr olurlar. Bu bahiste çok sözler vardır. Velâkin ârife bu kadar işâret kâfidir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu belalar, müminlere, şakî (bedbaht) kişilerin arkadaşlığından doğar. Bununla birlikte, müminin ezelî saadeti sebebiyle kendisine güzel bir son (hüsn-i hâtime) nasip olacağından, bu azapta kâfirler gibi ebedî kalmaz. Çünkü onda bu sıfat ârızîdir (sonradan ortaya çıkmıştır), kâfirler gibi aslî (doğuştan) değildir. Bu sebeple, temizlendikten sonra bu azaptan kurtulur ve nimet cennetine [8/62] dâhil olur. Bu hâl, vücuduna kirler bulaşmış bir kimsenin, hamamın çok sıcak olan halvetinde (özel odasında) temizlenmesine benzer. Temizlendikten sonra uzun süre orada kalmasına gerek yoktur. Geçici olarak bazı isimlerin (Allah'ın isimlerinin) etkisi altına girme keyfiyeti, ezelî bedbahtlık sahipleri için de söz konusu olur. Nitekim vahiy kâtiplerinden biri iman etmiş ve (S.a.v.) Efendimiz'e arkadaşlık etmiş iken sonradan mürted olmuştur. Bu kıssa Mesnevî-i Şerîf'in birinci cildinde zikredilmiştir. İşte o kimse, şanlı peygambere arkadaş olmakla geçici olarak cemâlî isimlerin (Allah'ın güzellik isimlerinin) etkisi altına girmiş ve sonradan ezelî bedbahtlığı hükmünü icra etmiştir. İtibar, başlangıca ve sona olduğundan, bu gibiler cehennemde ebedî kalırlar. Bu bahiste çok sözler vardır. Velâkin ârife (bilene) bu kadar işaret kâfidir. Mesnevî:

ایمن است او از پی تعلیم بود

چه غم آن خورشید با اشراق را

آن گریز عیسوی نز بیم بود

زمهریر از پر کند آفاق را

Tercüme: “O firâr-ı Îsevî korkudan değil idi. O îmindir. Talîm için idi. Eğer zemherîr afâkı doldurur ise, hurşîd-i bâ-işrâk için ne gam vardır!” Şerh: Ya'ni Îsâ (a.s.)ın ahmaktan firârını, kendisine ondan zarar gelir korkusuyla vâki' oldu zannetme! Enbiyâ-yı izâm hazarâtı makām-ı emn- dedir. Onlar hiçbir havâ ile müteharrik olmayacak sûrette metânet [8/63] ve mekânet sâhibleridir. Onun bu firârı, ancak her renge boyanmak ve her hava ile müteharrik olmak isti❜dâdını hâiz bulunan zaaf-1 kalb ashâbına ta'lîm için idi. Ve onların veresesi olan evliyâ-ı kirâm hazarâtı dahi أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ )Yunus, 10/62) [Âgâh olun! Allah'ın evliyâsı için korku yoktur ve onlar mahzûn olmazlar.] âyet-i kerîmesi muk- tezâsınca, her türlü mahâviften emîndirler. Onlar işrâk sahibi olan güneşe benzerler. Eğer kış mevsiminde soğuk âfâkı tutsa, güneşe ne te'sîri olur? Binâenaleyh bu saâdetlilerin ahmaklara karîn olmalarında, kendileri için hiçbir mahzûr mutasavver değildir. Fakat nâkısların musâhabe-i humekā-dan ictinâb etmeleri vacibdir. Zîrâ onlar henüz şems-i bâ-işrâk olmadıklarından kendilerindeki harâret-i îmân cüzî bürûdet-i küfr ile intıfâ-pezîr olur; ve ebyât-ı sabıka şerhinde îzâh olunan belâlara mübtelâ olurlar. Tashîhan tahrîr ibtida: 5 Teşrîn-i evvel 1336 [5 Ekim 1920], Salı sabahı İlk tesvîdin intihâsı: 16 Kânûn-ı evvel 1331, 21 Safer 1334 [29 Aralık 1915] Çarşamba gecesi Ta'dilen tesvîdin intihâsı: 3 Teşrîn-i sânî 1336, &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “O İsevî firar korkudan değildi. O emniyettir. Öğretmek içindi. Eğer kış soğuğu ufukları doldurursa, parlak güneşe ne gam vardır!” Şerh: Yani İsa (a.s.)'ın ahmaktan kaçışını, kendisine ondan zarar gelir korkusuyla meydana geldi zannetme! Yüce peygamberler makam-ı emndedir (güven makamındadır). Onlar hiçbir korku ile hareket etmeyecek şekilde metanet [8/63] ve mekânet (sağlamlık) sahibidirler. Onun bu kaçışı, ancak her renge boyanmak ve her hava ile hareket etmek yatkınlığını taşıyan zayıf kalpli kimselere öğretmek içindi. Ve onların mirasçıları olan yüce evliyalar da "أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ" (Yunus, 10/62) [Âgâh olun! Allah'ın evliyâsı için korku yoktur ve onlar mahzûn olmazlar.] ayet-i kerimesinin gereğince, her türlü korkudan emindirler. Onlar parlak güneşe benzerler. Eğer kış mevsiminde soğuk ufukları tutsa, güneşe ne etkisi olur? Bu sebeple bu saadetli kimselerin ahmaklara yakın olmalarında, kendileri için hiçbir sakınca tasavvur edilemez. Fakat noksan kimselerin ahmaklarla arkadaşlıktan kaçınmaları vaciptir. Çünkü onlar henüz parlak güneş olmadıklarından kendilerindeki iman harareti cüz'î bir küfür soğukluğu ile sönüverir; ve önceki beyitlerin şerhinde açıklandığı belalara müptela olurlar. Tashihan tahrir başlangıcı: 5 Teşrin-i evvel 1336 [5 Ekim 1920], Salı sabahı İlk müsveddenin bitişi: 16 Kanun-ı evvel 1331, 21 Safer 1334 [29 Aralık 1915] Çarşamba gecesi Tadilen müsveddenin bitişi: 3 Teşrin-i sani 1336,
