# Kelime-i Yahyâviyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-yahyaviyye
**Sayfa:** 12

---

## [BU FASS KELİME-İ YAHYÂVİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ CELÂLİYYE BEYÂNINDADIR]

“Hikmet-i celâliyye”nin Kelime-i Yahyâviyye'ye tahsîsindeki sebebler budur ki: Evvelen, kahra muhtass olan sıfât-ı ilâhiyye ve esmâ-i rabbâniyye “Celâl” ile müsemmâdır; ve isneyniyeti müş'ir olan ve gayr ve mâsivâ denilen taayyünâtın kahrı ve vahdet-i ıtlâkıyyenin isbâtı, Celâl'in şânındandır. Zîrâ Celâl, evveliyete ircâ için mevcûdâtı nefyeder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ )Mü'min, 40/16) [Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ındır!] buyurur. Ve âyet-i kerîmedeki isimler, esmâ-i celâliyyedendir. Ve bu vahdet Yahyâ (a.s.)da dahi mevcûd olup onun ismi ve sıfatı ve sûreti ve ma'nâsı ona mugāyir değil idi. Ve Yahya (a.s.), kendinden evvel mevcûd olan hiçbir ferdin “Yahya” ismiyle tevsîm olunmaması sûretiyle, isimde mazhar-ı evveliyyet oldu. Sâniyen, Yahyâ (a.s.)ın hâlinde kabz ve haşyet ve rikkat ve huşû gibi ahkâm-ı celâliyye gālib idi. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ondan ihbâren buyururlar ki: قَالَ يَحْيَى لِعِيسَى مُعَاتِبًا لَهُ حِينَ ضَحِكَ : كَأَنَّكَ قَدْ آمِنْتَ مَكْرَ اللهِ وَعَذَابَهُ، فَأَجَابَهُ : عِيسَى كَأَنَّكَ قَدْ آيَسْتَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَرَحْمَتِهِ ، فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِمَا أَنَّ أَحَبُّكُمَا إِلَيَّ أَحْسَنُكُمَا ظَنَّا ya'ni "Yahya (a.s.), Îsâ (a.s.)a güldüğü bir vakitte itâb edip: “Sen Allâhın mekr ve azâbından sanki emînsin!” dedi. Îsâ (a.s.) ona: “Gûyâ sen de Allâh'ın fazl ve rahmetinden me'yûssun!" diye cevab verdi. Hak Teâlâ hazretleri [20/2] her ikisine vahyedip buyurdu ki: “Muhakkak sizden bana en sevgiliniz, bana zannı ahsen olanınızdır.”509 Ve Yahyâ (a.s.) âkıbetü'l-emr küffâr tarafından şehîd edildi. Kısâsan yetmiş bin küffâr katlolunmadıkça feverân-ı demi sâkin olmadı. İşte bu iki sebebden dolayı “hikmet-i celâliy- ye" Kelime-i Yahyâviyye'ye mukārin kılındı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikmet-i celâliyye"nin (celâl hikmetinin) Kelime-i Yahyâviyye'ye (Yahya kelimesine) tahsis edilmesinin sebepleri şunlardır: Öncelikle, kahra özgü olan ilâhî sıfatlar ve rabbânî isimler "Celâl" ile adlandırılır; ikiliği işaret eden ve gayr ile mâsivâ (Allah'tan başka her şey) denilen taayyünâtın (belirlemelerin) kahredilmesi ve mutlak vahdetin ispatı, Celâl'in şânındandır. Çünkü Celâl, evveliyete (öncesizliğe) döndürmek için varlıkları yok eder. Nitekim Yüce Allah (Mü'min, 40/16) "Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ındır!" buyurur. Ve âyet-i kerîmedeki isimler, celâlî isimlerdendir. Ve bu vahdet Yahya (a.s.)da da mevcut olup onun ismi ve sıfatı ve sûreti ve ma'nâsı ona aykırı değildi. Ve Yahya (a.s.), kendinden evvel mevcut olan hiçbir ferdin "Yahya" ismiyle adlandırılmaması suretiyle, isimde evveliyyetin mazharı (tecelli yeri) oldu. İkinci olarak, Yahya (a.s.)ın hâlinde kabz (sıkıntı), haşyet (korku), rikkat (incelik) ve huşû (saygı dolu bir ürperti) gibi celâlî hükümler gâlipti. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ondan haber vererek buyururlar ki: قَالَ يَحْيَى لِعِيسَى مُعَاتِبًا لَهُ حِينَ ضَحِكَ : كَأَنَّكَ قَدْ آمِنْتَ مَكْرَ اللهِ وَعَذَابَهُ، فَأَجَابَهُ : عِيسَى كَأَنَّكَ قَدْ آيَسْتَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَرَحْمَتِهِ ، فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِمَا أَنَّ أَحَبُّكُمَا إِلَيَّ أَحْسَنُكُمَا ظَنَّا yani "Yahya (a.s.), Îsâ (a.s.)a güldüğü bir vakitte sitem edip: “Sen Allah'ın mekrinden (gizli yönlendirmesinden) ve azabından sanki eminsin!” dedi. Îsâ (a.s.) ona: “Güya sen de Allah'ın fazlından ve rahmetinden ümitsizsin!" diye cevap verdi. Yüce Allah her ikisine vahyedip buyurdu ki: “Muhakkak sizden bana en sevgiliniz, bana zannı en güzel olanınızdır.”509 Ve Yahya (a.s.) âkıbetü'l-emr (sonuç olarak) küffâr (inkârcılar) tarafından şehit edildi. Kısas olarak yetmiş bin küffâr katledilmedikçe kanının feverânı (kaynaması) sakin olmadı. İşte bu iki sebepten dolayı "hikmet-i celâliyye" Kelime-i Yahyâviyye'ye mukarin (yakın) kılındı.

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinde şuûnât-ı zâtiyye denilen bir takım niseb ve taayyünât-ı ilmiyye vardır ki bunlar mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup ezelen ve ebeden münezzehdirler. Ve hâriçte vücûdları olmayıp yalnız Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite denilen hakikatlerdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyenin sûretleridir. İmdi bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül oldukları gibi, Hak Teâlâ'nın kendisi üzerine hükmettiği sırr-ı kader de bunlara tâbi'dir. Zirâ sırr-ı kader, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin ahvâlini ve merâtibini ve ezmine-i muhtelifede âlem-i kevn ve fesâdda zuhûrlarını ve iktizâ-i zâtiyyelerini ve isti'dâd-ı zâtîlerini ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûllerini ve âsâr-ı rûhâniyyelerini ve kesâfet-i tenlerini ve kuvâlarını ve mekrlerini ve bilcümle kendilerine ârız olan umûru ezelen ve ebeden tafsîl eden hükm-i külli-i icmâlîdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite, sırr-ı kaderin tafsîli olan hükm-i küllîye tâbi'dir. Ve bu hükm-i küllî, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîlerine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtîler de zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyeye tâbi'dir. İmdi bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül oldukları gibi, Hak Teâlâ'nın kendisi üzerine hükmettiği sırr-ı kader de bunlara tâbi'dir. Zirâ sırr-ı kader, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin ahvâlini ve merâtibini ve ezmine-i muhtelifede âlem-i kevn ve fesâdda zuhûrlarını ve iktizâ-i zâtiyyelerini ve isti'dâd-ı zâtîlerini ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûllerini ve âsâr-ı rûhâniyyelerini ve kesâfet-i tenlerini ve kuvâlarını ve mekrlerini ve bilcümle kendilerine ârız olan umûru ezelen ve ebeden tafsîl eden hükm-i külli-i icmâlîdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite, sırr-ı kaderin tafsîli olan hükm-i küllîye tâbi'dir. Ve bu hükm-i küllî, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîlerine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtîler de zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyeye tâbi'dir.

هذه حكمة الأولِيَّةِ فِي الأَسْمَاءِ، فَإِنَّ اللَّهَ سَمَّاهُ يَحْيَى، أَيْ يَحْيَى بِهِ ذِكْرُ

زَكَرِيَّا، وَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا ، فَجَمَعَ بين حصولِ الصِّفَةِ الَّتِي فِيمَنْ

غَبَرَ مِمَّنْ تَرَكَ وَلَدًا يَحْيَى به ذكره وبين إسمه بذلك، فَسَمَّاه يَحْيَى، فكان

اسْمُه يَحْيَى كالعِلمِ النَّوْقِيِّ .

İşte bu, esmâda hikmet-i evveliyyedir. Zîrâ Allah Teâlâ onu “Yahyâ” tesmiye etti. Ya'ni Zekeriyya'nın zikri onunla hayy olur. Ve "Onun için evvelden hem-nâm kılmadı.” (Meryem, 19/7) İmdi bir veled terkeden şahs-ı gābirde o veled ile onun zikri hayy olan sıfatın husûlü beyniyle onun ismi beynini cem'etti; onu Yahyâ tesmiye eyledi. Binâenaleyh onun ismi olan Yahyâ ilm-i zevkî gibi oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu, isimlerdeki ilk hikmettir. Çünkü Yüce Allah onu "Yahyâ" diye isimlendirdi. Yani Zekeriyya'nın anılması onunla diri kalır. Ve "Onun için evvelden hem-nâm kılmadı." (Meryem, 19/7) Şimdi, bir evlat bırakan kaybolmuş kişide, o evlat ile onun anılmasının diri kaldığı sıfatın meydana gelmesiyle, onun ismini bir araya getirdi; onu Yahyâ diye isimlendirdi. Bu sebeple onun ismi olan Yahyâ, zevkî ilim (doğrudan tecrübe ile elde edilen bilgi) gibi oldu.

Ya'ni bu hikmet-i Yahyâviyye esmâda hikmet-i evveliyyedir. Çünkü Al- lah Teâlâ Yahyâ (a.s.)ı “Yahya” ismiyle tesmiye etti ki, Zekeriyyâ (a.s.)ın ismi Yahya (a.s.) ile diri olur, demektir; ve Yahyâ (a.s.) için kendisinden ev- vel bu isim ile bir kimseyi tesmiye ederek hem-nâm kılmadı. Binâenaleyh âlemde ibtidâ bu isim ile müsemmâ olan ancak Yahyâ (a.s.) oldu. Şu hâlde Allah Teâlâ hazretleri Yahyâ (a.s.)ı Yahyâ ismiyle tesmiye etmekle Zekeriy- yâ (a.s.)ın nübüvvet vesâire gibi terketmiş olduğu sıfat ile onun bekā-yı zikri arasını cemetti. Ya'ni Yahyâ ismi, Yahyâ (a.s.) için, kendisinden evvel kimsenin tesmiye olunmadığı bir ism-i alem olmakla beraber, Zekeriy- yâ (a.s.)ın bekā-yı zikrini ve ihyâ-yı nâmını mu'lin bir sıfat oldu. [20/3] Binâenaleyh Yahyâ (a.s.)ın ismi olan “Yahyâ” zevkî bir ilim gibi oldu. Zîrâ “Yahya” ismi iki fâideye delâlet etti ki, birisi “sıfat” diğeri “alemiyet”tir. Meselâ “bal” bir isimdir, ki bir nevi' tatlıya alem olmuştur. Onun sıfatı halâvettir. Bir kimse balı görse ve bilse de tatmasa, halâveti hakkında ilm-i zevkîsi yoktur. Fakat onu tadan kimse indinde balın alemiyet ve sıfattan ibâret olan iki fâidesi hâsıl olur. İşte bunun gibi “Yahyâ” denildiği vakit bi- risi isim ve diğeri onun sıfatı olan “hayât” mülâhaza olundu. Bu ise i'tibâr-ı zevkîdir. Çünkü ehl-i âdete göre bir isim zikrolunduğu vakit, onun sıfa- tı mülâhaza olunmak kāideden değildir. Meselâ “Ahmed” deriz. “Hamd” masdarından müştakk olan bu ismin müsemmâsı bulunan kimsede sıfat-ı hâmidiyyet aklımıza bile gelmez. Velâkin ism-i Yahyâ böyle değildir. Onda alemiyet ve sıfat mülâhaza olduğu cihetle, ilm-i zevkî gibi oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu Yahya hikmeti, isimlerdeki ilk hikmettir. Çünkü Yüce Allah, Yahya (a.s.)ı “Yahya” ismiyle adlandırdı ki, bu, Zekeriyya (a.s.)ın isminin Yahya (a.s.) ile diri kalması demektir; ve Yahya (a.s.) için kendisinden önce bu isimle bir kimseyi adlandırarak adaş kılmadı. Bu sebeple âlemde ilk defa bu isimle adlandırılan ancak Yahya (a.s.) oldu. Şu hâlde Yüce Allah hazretleri Yahya (a.s.)ı Yahya ismiyle adlandırmakla, Zekeriyya (a.s.)ın nübüvvet ve benzeri gibi terk etmiş olduğu sıfat ile onun zikrinin bekası arasını birleştirdi. Yani Yahya ismi, Yahya (a.s.) için, kendisinden önce kimsenin adlandırılmadığı bir özel isim olmakla beraber, Zekeriyya (a.s.)ın zikrinin bekasını ve adının ihyasını ilan eden bir sıfat oldu. Bu sebeple Yahya (a.s.)ın ismi olan “Yahya” zevkî bir ilim gibi oldu. Çünkü “Yahya” ismi iki faydaya işaret etti ki, birisi “sıfat” diğeri “özel isim olma”dır. Örneğin “bal” bir isimdir, ki bir çeşit tatlıya özel isim olmuştur. Onun sıfatı tatlılıktır. Bir kimse balı görse ve bilse de tatmasa, tatlılığı hakkında zevkî ilmi yoktur. Fakat onu tadan kimse nezdinde balın özel isim olma ve sıfattan ibaret olan iki faydası hâsıl olur. İşte bunun gibi “Yahya” denildiği vakit birisi isim ve diğeri onun sıfatı olan “hayat” mülahaza olundu. Bu ise zevkî bir itibardır. Çünkü âdet ehli olanlara göre bir isim zikrolunduğu vakit, onun sıfatı mülahaza olunmak kuraldan değildir. Örneğin “Ahmed” deriz. “Hamd” masdarından türemiş olan bu ismin adlandırıldığı kimsede hamd edicilik sıfatı aklımıza bile gelmez. Aksine Yahya ismi böyle değildir. Onda özel isim olma ve sıfat mülahaza olduğu cihetle, zevkî ilim gibi oldu.

فإِنَّ آدمَ حُبِّيَ ذكرُه بِشِيرٍ، وَنُوحًا حُيِّيَ ذكرُه بِسَامٍ، وكذلك الأنبياء عليهم

السلام، ولكن ما جَمَعَ اللهُ لأَحَدٍ قَبلَ يَحْيَى بين الإسم العلم منه أي الصادر

منه وبين الصفة، إلا لِزَكَرِيَّا عِنايَةً منه، إذْ قال : وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا ،

فَقَدَّمَ الحقَّ على ذكْرِ وَلَدِه ، كما قدَّمتْ آسِيَةُ ذكر الجَارِ على الدار في

قولها : عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ ، فَأَكْرَمَهُ اللهُ بِأَنْ قَضَى حَاجَتَهُ، وسَمَّاه بِصفته

حتَّى يكونَ اسمُه تَذْكَارًا لِمَا طَلَبَ مِنه نَبِيُّهُ زَكَرِيَّا .

Zîrâ tahkîkan Adem'in zikri Şîs ile diri oldu; ve Nûh'un zikri dahi Sâm ile diri oldu. Sâir enbiyâ (a.s.) dahi böyledir. Velâkin Allah Teâlâ Yahya'dan evvel hiçbir kimse için ondan, ya'ni kendisinden, sâdır olan ism-i alem ile sıfat beynini cem'etmedi. Ancak kendi cânibin- den Zekeriyya'ya inâyet olarak cem’etti. Çünkü وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (Meryem, 19/5) [Yâ Rab kendi indinden bana bir velî bahşet!] dedi. Veledinin zikri üzerine [20/4] Hakk'ı takdîm eyledi. Nitekim Âsiye, عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ )Tahrim 66/11) [Bana kendi indinde cennette bir beyt ihsân et!] kavlinde zikr-i cârrı, beyt üzerine takdîm etti. İmdi Allah Teâlâ onun hâcetini kazâ etmekle ona ikrâm eyledi. Ve onu sıfatı ile tesmiye etti, tâ ki nebîsi Zekeriyya'nın O'ndan taleb ettiği için, onun ismi tezkâr ola! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü tahkikî olarak Âdem'in zikri Şît ile diri oldu; Nûh'un zikri de Sâm ile diri oldu. Diğer peygamberler (a.s.) de böyledir. Aksine Yüce Allah, Yahya'dan önce hiçbir kimse için, ondan, yani kendisinden sâdır olan özel isim ile sıfatı bir araya getirmedi. Ancak kendi tarafından Zekeriyya'ya bir inâyet (yardım) olarak bir araya getirdi. Çünkü "وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا" (Meryem, 19/5) [Yâ Rab, kendi katından bana bir velî bahşet!] dedi. Çocuğunun zikri üzerine Hakk'ı öne geçirdi. Nasıl ki Âsiye, "عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ" (Tahrim 66/11) [Bana kendi katında cennette bir ev ihsan et!] sözünde, "cârr" (harf-i cer) zikrini, ev üzerine öne geçirdi. Şimdi Yüce Allah, onun ihtiyacını karşılamakla ona ikram etti. Ve onu sıfatı ile isimlendirdi ki, peygamberi Zekeriyya'nın O'ndan talep ettiği için, onun ismi anılsın!

Ya'ni Adem (a.s.)ın isminin zikri Şîs (a.s.) ile ve Nûh (a.s.)ın isminin zikri dahi Sâm ile diri ve bâkî oldu. Ve sâir enbiyâ (a.s.)ın isimlerinin zi- kirleri dahi böylece onların evlâdlarıyla bekā buldu. Fakat Allah Teâlâ haz- retlerinin Yahyâ (a.s.)dan evvel peygamberlerden hiçbirisine kendi cânib-i ilâhîsinden bir isim vererek o ism-i alem ile bu ismin mutazammın oldu- ğu sıfat beynini cem’etmesi vâki' olmadı. Bu lutf-i mahsûs, mahzâ cânib-i ilâhîsinden vâki' olan inâyetten dolayı, ancak Zekeriyyâ (a.s.)a oldu. Zîrâ Zekeriyya (a.s.) “Yâ Rab kendi indinden bana bir velî bahşet!” (Meryem, 19/5) diye duâ etmiş ve Hakk'ın zikrini oğlunun zikri üzerine takdîm eyle-miş idi. İşte bu sebeble Allah Teâlâ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى )Meryem, 19/7( ya'ni “İsmi Yahyâ olan gulâm ile sana müjde veririz” hitâbıyla ona ikrâm ve Yahya (a.s.)ı hibe ederek hâcetini kazâ eyledi. Nitekim Firʼavn'ın zevcesi olan Asiye dahi "Bana kendi indinde cennette bir beyt ihsân et!" (Tahrîm, 66/11) kavlinde civâriyyet-i Hakk'ı, beyt üzerine takdîm etmiş idi. Zikr-i Hakk'ı oğlunun zikri üzerine takdîm ettiği için, Hak Teâlâ Zekeriyyâ (a.s.) ın hâcetini öyle bir vech ile kazâ eyledi ki ona oğul verdi, ad dahi taktı. Ve ism-i alem olan bu ad ile Zekeriyyâ (a.s.)ın sıfatı olan “hayât” ma'nâsını dahi cem'etti. Binâenaleyh “Yahyâ” ismi, Zekeriyyâ (a.s.)ın “hayât” zikrini müş'irdir. Ve Zekeriyyâ (a.s.)ın zikri Yahyâ (a.s.) ile diridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Adem (a.s.)ın isminin zikri Şîs (a.s.) ile ve Nûh (a.s.)ın isminin zikri de Sâm ile diri ve kalıcı oldu. Ve diğer peygamberlerin (a.s.) isimlerinin zikirleri de böylece onların evlatlarıyla kalıcılık buldu. Fakat Yüce Allah hazretlerinin Yahyâ (a.s.)dan önce peygamberlerden hiçbirisine kendi ilâhî tarafından bir isim vererek o özel isim ile bu ismin içerdiği sıfatı birleştirmesi meydana gelmedi. Bu özel lütuf, tamamen ilâhî tarafından meydana gelen inayetten dolayı, ancak Zekeriyyâ (a.s.)a oldu. Çünkü Zekeriyya (a.s.) “Yâ Rab kendi katından bana bir velî bahşet!” (Meryem, 19/5) diye dua etmiş ve Hakk'ın zikrini oğlunun zikri üzerine öne almış idi. İşte bu sebeple Yüce Allah إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى (Meryem, 19/7) yani “İsmi Yahyâ olan bir erkek çocuk ile sana müjde veririz” hitabıyla ona ikramda bulundu ve Yahya (a.s.)ı hibe ederek ihtiyacını giderdi. Nasıl ki Firavun'un eşi olan Asiye de "Bana kendi katında cennette bir ev ihsan et!" (Tahrîm, 66/11) sözünde Hakk'a komşuluğu, ev üzerine öne almış idi. Hakk'ın zikrini oğlunun zikri üzerine öne aldığı için, Yüce Allah Zekeriyyâ (a.s.)ın ihtiyacını öyle bir şekilde giderdi ki ona oğul verdi, ad dahi taktı. Ve özel isim olan bu ad ile Zekeriyyâ (a.s.)ın sıfatı olan “hayat” anlamını da birleştirdi. Bu sebeple “Yahyâ” ismi, Zekeriyyâ (a.s.)ın “hayat” zikrini işaret eder. Ve Zekeriyyâ (a.s.)ın zikri Yahyâ (a.s.) ile diridir.

لأنه اثر بَقَاءَ ذكرِ اللهِ في عَقِبِه، إذ الولدُ سِرُّ أَبِيهِ، فقال: يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ

آلِ يَعْقُوبَ، وليس ثُمَّ مَوْرُوتٌ في حقِّ هَؤُلاءِ إلا مقام ذكر الله والدعوة إليه .

Zîrâ Zekeriyyâ (a.s.) kendi akibinde zikrullâhın bekāsını ihtiyâr eyle-di. Çünkü oğul babasının [20/5] sırrıdır. Böyle olunca "Bana vâris ola ve hânedân-ı Ya'kūb'a vâris ola" dedi (Meryem, 19/6). Ve hâlbuki bunda onlar hakkında makām-ı zikrullahdan ve ona da'vetten gayrı, mevrûs yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü Zekeriyyâ (a.s.) kendisinden sonra zikrullahın (Allah'ı anmanın) kalıcılığını tercih etti. Çünkü oğul, babasının sırrıdır. Böyle olunca, "Bana vâris olsun ve Ya'kūb hânedanına vâris olsun" dedi (Meryem, 19/6). Ve hâlbuki bunda, onlar hakkında zikrullah makamından ve ona davetten başka miras alınacak bir şey yoktur.

Ya'ni Zekeriyyâ (a.s.)ın( فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا )Meryem 19/5) [Ya Rab kendi indinden bana bir velî bahşet!] diye duâ etmesinin sebebi, kendin-den sonra zikrullâhın bekāsını ihtiyâr etmesi idi. Evlâd babasının sırrı olduğu için kendisine ve hânedân-ı Ya’kūb'a vâris olacak bir oğul istedi. Hâlbuki enbiyâ (a.s.)ın zikrullah makāmından ve Hakk'a da'vetten başka mâl-i mevrûsleri yoktur. Zîrâ onlar vâris taleb edince kendilerinden sonra zikrullâhın bekāsına hizmet edecek ve ehl-i hicâbı Hakk'a da'vet eyleyecek bir veled isterler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Zekeriyyâ (a.s.)'ın (فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا) [Ya Rab kendi katından bana bir velî bahşet!] diye dua etmesinin sebebi, kendisinden sonra zikrullahın (Allah'ı anmanın) devamını istemesi idi. Evlat babasının sırrı olduğu için kendisine ve Ya'kūb hanedanına vâris olacak bir oğul istedi. Hâlbuki peygamberlerin (a.s.) zikrullah makamından ve Hakk'a davetten başka miras malı yoktur. Çünkü onlar vâris talep edince kendilerinden sonra zikrullahın devamına hizmet edecek ve ehl-i hicabı (perde ehli, Hakk'tan gafil olanları) Hakk'a davet edecek bir evlat isterler.

ثُمَّ إِنَّه بَشَّرَه بما قَدَّمَه من سلامه الله عليه يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ

حَيَّا، فَجَاءَ بصفَةِ الحَيَاةِ وهي اسْمُه وأَعْلَمَ سلامه عليه، وكلامه صدق،

فهو مقطوع به.

Ba'dehû onu يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا )Meryem 19/15) [Doğdu- ğu ve öldüğü ve diri olarak ba'solunduğu günde.] kavliyle onun üze- rine olan onun selâmından, onu mukaddem kıldığı şeyle müjdeledi. İmdi sıfat-ı hayâtı getirdi; ve o dahi onun ismidir; ve selâmı ile ona i'lâm etti. Ve onun kelâmı doğrudur, o kelâm maktûun-bihdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Daha sonra onu, "Doğduğu ve öldüğü ve diri olarak diriltildiği günde" (Meryem 19/15) sözüyle, onun üzerine olan selâmından, onu öncelediği şeyle müjdeledi. Şimdi hayat sıfatını getirdi; ve o da onun ismidir; ve selâmı ile ona bildirdi. Ve onun sözü doğrudur, o söz kesin olarak kabul edilmiştir.

Ya'ni badehû Hak Teâlâ hazretleri, Yahyâ (a.s.) hakkında وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا )Meryem, 19/15) yaʼni “Doğduğu ve öldüğü ve diri olarak basolunduğu günde onun üzerine selâm oldu” kavliyle vasf-1 selâmeti beyân buyurarak onu kendi akrânı arasında mukaddem kıldığını Zekeriyyâ (a.s.)a tebşîr etti. Binâenaleyh Hak Teâlâ Yahya (a.s.)ı, kendi- sinin sıfat-ı zâtiyyesi olan “Hayât" ile vasfeyledi. Ve Yahya (a.s.)ın ismi, hem ism-i alem ve hem de sıfatı müş'ir olduğu [20/6] cihetle “hayât" sıfatı onun ismidir. Ve Hak Teâlâ nefsiyle Yahyâ üzerine “selâm” ettiğini Zekeriy- yâ (a.s.)a berâ-yı beşâret i'lâm eyledi. Binâenaleyh Yahyâ (a.s.)ın doğduğu günde, ya'ni enâniyetle ihticâbı ve zuhûr-ı nefs sebebiyle Hak'tan bu'du mûcib olan libâs-ı taayyüne büründüğü günde; ve öldüğü, ya'ni sıfât-ı nef- sâniyyesi vücûd-ı Hak'ta fânî olduğu günde; ve hayy olarak ba'solunduğu, ya'ni fenâ-fillâh makāmından sonra vücûd-ı Hakkānî ile bekāsının tahak- kuku gününde Allah Teâlâ hazretlerinin onu selâmetle vasfetmesi Kelâm-ı Hak'la sâbittir. Ve Kelâm-ı Hak ise nass-ı katı'dır, onda kizb ve hatâ ih- timâli yoktur. وإن كان قول الرُّوحِ : ﴿وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا أَكْمَلَ في الاتِّحَادِ فهذا أكمل في الاتحاد والاعتقادِ وأَرْفَعُ لِلتَّأْوِيلَاتِ . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani daha sonra Yüce Allah, Yahya (a.s.) hakkında, "Doğduğu, öldüğü ve diri olarak diriltildiği günde ona selâm olsun" (Meryem, 19/15) sözüyle selâmet vasfını açıklayarak, onu kendi akranları arasında öne çıkardığını Zekeriyya (a.s.)'a müjdeledi. Bu sebeple Yüce Allah, Yahya (a.s.)'ı, kendisinin zâtî sıfatı olan "Hayat" ile vasfetti. Ve Yahya (a.s.)'ın ismi, hem özel isim hem de sıfatı işaret ettiği cihetle "hayat" sıfatı onun ismidir. Ve Yüce Allah, kendisinin Yahya üzerine "selâm" ettiğini Zekeriyya (a.s.)'a müjdelemek için bildirdi. Bu sebeple Yahya (a.s.)'ın doğduğu günde, yani enâniyetle perdelendiği ve nefsin zuhûru sebebiyle Hak'tan uzaklaşmayı gerektiren taayyün elbisesine büründüğü günde; ve öldüğü, yani nefsânî sıfatlarının Hak'ın varlığında fânî olduğu günde; ve diri olarak diriltildiği, yani fenâ-fillâh makamından sonra Hakkânî varlık ile bekasının gerçekleştiği günde Allah Teâlâ hazretlerinin onu selâmetle vasfetmesi Hak'ın Kelâmı ile sabittir. Ve Hak'ın Kelâmı ise kesin bir nassdır, onda yalan ve hata ihtimali yoktur. "Ruh'un (İsa'nın) 'Doğduğum, öldüğüm ve diri olarak diriltildiğim günde bana selâm olsun' sözü, birlik (ittihad) açısından daha mükemmel olsa da, bu (Yahya hakkındaki ayet) birlik ve inanç açısından daha mükemmel ve te'villerden daha yücedir."

Ve eger Rûh'un ,Meryem) وَالسَّلامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا 19/33) [Doğduğum ve öldüğüm ve diri olarak ba'solunduğum günde selâm benim üzerime olsun.] kavli, ittihâdda ekmel ise, bu, ittihâd ve i'tikādda ekmel ve te'vîlât için erfa'dır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer Rûh'un (Meryem 19/33) "Doğduğum ve öldüğüm ve diri olarak ba'solunduğum günde selâm benim üzerime olsun." sözü, ittihâdda (birleşmede) daha mükemmel ise, bu (söz), ittihâd ve i'tikādda (inançta) daha mükemmel ve te'vîlât (yorumlar) için daha yücedir.

Ya'ni eğer itiraz sûretiyle denilecek olursa ki: “Hak Teâlâ Îsâ (a.s.)ın dahi evvelen ve âhiren selâmetini Kur'ân-ı Kerîm'de ihbâr buyurmuş oldu- ğu hâlde, bu “selâm”ın evvelen ve âhiren Yahyâ (a.s.)a mahsûs olması ve bu selâm ile onu akrânı üzerine takdîm etmesi nasıl sahîh olur?" Cevâben de- nilir ki: eğer Rûhullah olan Îsâ (a.s.)ın “Doğduğum ve öldüğüm ve diri ola- rak basolunduğum günde selâm benim üzerime olsun” (Meryem, 19/33) kavli ittihâdda ekmel ise, Yahyâ (a.s.)ın selâmı, ittihâd ve itikādda ekmel ve tevîlât için dahi erfa'dır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani eğer itiraz şeklinde denilecek olursa ki: "Yüce Allah, İsa'nın (a.s.) da öncesiz ve sonrasız selametini Kur'an-ı Kerim'de haber vermiş olduğu hâlde, bu 'selam'ın öncesiz ve sonrasız Yahya'ya (a.s.) özgü olması ve bu selam ile onu akranı üzerine takdim etmesi nasıl doğru olur?" Cevaben denilir ki: eğer Ruhullah olan İsa'nın (a.s.) "Doğduğum ve öldüğüm ve diri olarak basolunduğum günde selam benim üzerime olsun" (Meryem, 19/33) sözü ittihadda (birlik, bütünlük) daha mükemmel ise, Yahya'nın (a.s.) selamı, ittihadda ve itikatta (inançta) daha mükemmel ve teviller (yorumlar) için dahi daha yücedir.

İttihâdda ekmel oluşu budur ki: Allah Teâlâ Cenâb-ı Yahya'nın vücûd-1 izâfîsinde olan nefsi üzerine selâm eder; ve bu selâm kâffe-i vücûh-i ilâhiyyeyi câmi' olan hüviyyet-i mutlakadan vâki' olmuş bir hitâbtır. Fakat Îsâ (a.s.)ın vücûd-ı izâfîsinde ve mukayyedinde vâki' olan kendi nefsine selâmı, vücûh-i ilâhiyyeden [20/7] bir vech-i hâs tarîkiyledir. Binâenaleyh kâffe-i vücûh-i ilâhiyyeyi câmi' olan hüviyyet-i mutlaka vechinden gelen selâm, bu vücûhdan bir vecihden sâdır olan selâmdan, ittihâdda ekmeldir. Şu kadar var ki selâm, Îsâ (a.s.)ın mazharından ve onun vücûd-ı mukayyedinden nâzil olduğu için, ahadiyet şühûdunda, o hazretin kemâl-i temkîn üzere bulunduğu anlaşılıyor. Fakat bu selâm, Yahyâ (a.s.)ın mazharından ve onun vücûd-ı müteayyininden sâdır olmadığı cihetle, o hazretin bu şühûdda kemâl-i temekkünü müstedell değildir. Zîrâ fark mahsûstur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birlik hâlinde daha mükemmel oluşu şudur: Yüce Allah, Yahya'nın izafî varlığında bulunan nefsine selâm eder; ve bu selâm, bütün ilâhî vecihleri (yönleri) kapsayan mutlak hüviyetten (kimlikten) gelen bir hitaptır. Fakat Îsâ (a.s.)ın izafî ve kayıtlı varlığında bulunan kendi nefsine selâmı, ilâhî vecihlerden [20/7] özel bir vecih (yön) aracılığıyladır. Bu sebeple, bütün ilâhî vecihleri kapsayan mutlak hüviyet vechinden gelen selâm, bu vecihlerden bir vecihten sâdır olan selâmdan, birlik hâlinde daha mükemmeldir. Şu kadar var ki, selâm, Îsâ (a.s.)ın mazharından (tecelli yerinden) ve onun kayıtlı varlığından indiği için, ahadiyet (birlik) şühûdunda (görüşünde), o hazretin tam bir temkin (sağlamlık) üzere bulunduğu anlaşılıyor. Fakat bu selâm, Yahyâ (a.s.)ın mazharından ve onun belirlenmiş varlığından sâdır olmadığı için, o hazretin bu şühûdda tam bir temekkünü (yerleşmişliği) delillendirilmiş değildir. Çünkü fark belirgindir.

İ'tikādda ekmel ve teʼvîlât için erfa' oluşu dahi budur ki: Hakk'ın Yahyâ (a.s.) üzerine olan selâmı, onun Rabb'i olduğu ve hüviyyet-i mutlakası bulunduğu haysiyetle vâki' olduğundan hicâb-ı isneyniyyet ile muhtecib olan ehl-i nefs ve akāid-i mukayyede erbâbı indinde te'vîle muhtaç değildir. Onlar Yahyâ (a.s.)a Rabb'i tarafından selâm vâki' olduğuna bilâ-teʼvîl i'tikād ederler. Fakat Îsâ (a.s.)ın selâmı, tevîle muhtaçtır. Çünkü Cenâb-ı Îsâ, kurb-i nevâfil mertebesine göre, lisân-ı Hak'la kendi nefsi üzerine selâm eder. Veyâhud kurb-i ferâiz mertebesine göre, Cenâb-ı Îsanın mazhariyetinde müteayyin olan Hak Teâlâ, lisân-ı Îsâ (a.s.) ile kendi nefsine selâm eder. Binâenaleyh akāid-i mukayyede erbâbı, teʼvîl olunmadıkça bu kelâmı tasdîk etmezler. Şu hâlde Îsâ (a.s.)ın nefsi üzerine selâmı, Rabb’i tarafından Yahyâ (a.s.) üzerine vâki' olan selâm gibi itikād husûsunda ekmel ve te'vîlât için erfa' değildir. Velhâsıl birisine herkes i’tikād eder; ve tevîlât onda merfûdur. Diğerine ise i'tikād etmez; zîrâ tevîlât merfû değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnançta daha mükemmel ve yorumlar (te'vîlât) açısından daha üstün oluşu da şudur: Hakk'ın Yahyâ (a.s.) üzerine olan selâmı, O'nun (Hakk'ın) Yahyâ'nın Rabbi olması ve mutlak hüviyeti (varlığı) bulunması sebebiyle gerçekleştiğinden, ikilik perdesiyle örtülü olan nefis ehli ve kayıtlı inanç sahipleri (akāid-i mukayyede erbâbı) katında yoruma (te'vîle) muhtaç değildir. Onlar, Yahyâ (a.s.)'a Rabbi tarafından selâmın gerçekleştiğine yorumsuz (bilâ-teʼvîl) inanırlar. Fakat Îsâ (a.s.)'ın selâmı, yoruma muhtaçtır. Çünkü Cenâb-ı Îsâ, kurb-i nevâfil (nafilelerle yakınlaşma) mertebesine göre, Hakk'ın diliyle kendi nefsi üzerine selâm eder. Veyahut kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlaşma) mertebesine göre, Cenâb-ı Îsâ'nın mazhariyetinde (tecelli ettiği yerde) belirginleşen Yüce Allah, Îsâ (a.s.)'ın diliyle kendi nefsine selâm eder. Bu sebeple kayıtlı inanç sahipleri, bu sözü yorumlanmadıkça tasdik etmezler. Şu halde Îsâ (a.s.)'ın kendi nefsi üzerine selâmı, inanç hususunda, Rabbi tarafından Yahyâ (a.s.) üzerine gerçekleşen selâm gibi daha mükemmel ve yorumlar için daha üstün değildir. Sözün özü, birisine herkes inanır; ve yorumlar onda kaldırılmıştır (merfûdur). Diğerine ise inanmaz; çünkü yorumlar kaldırılmış değildir.

فإِنَّ الَّذِي انْخَرَقَتْ فيه العادة في حقِّ عِيسَى إِنَّما هو النُّطْقُ، فقد تَمَكَّنَ

عَقْلُه وتَكَمَّل في ذلك الزَّمانِ الَّذي أَنْطَقَهُ اللهُ فيه، ولا يَلْزَمُ لِلْمُتَمَكِّن من

nutukta sıdkına delalet ederse de, ref'-i iltibâsda yine Hakk'ın Cenâb-ı Yahya'ya olan selâmı akvâdır. Ve karâin-i ahvâl budur ki, Îsâ (a.s.) vâlidesi olan Hz. Meryem'in, münkirînin ona isnâd ettiği töhmet-i zinâdan berâetine delâlet maʼrazında beşik içinde tekellüm etmesidir. Zîrâ hilâf-ı âdet bir mucizenin zuhûru bir lüzûma müsteniddir. O lüzûm ise, Hz. Meryem'in sübût-i berâeti idi. Binâenaleyh Cenâb-ı Îsâ vâlidesinin berâetine şehîdet için söylediği sözde sâdıktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Konuşmada doğruluğuna işaret etse de, yanlış anlamayı gidermede yine Hakk'ın Cenâb-ı Yahya'ya olan selamı daha güçlüdür. Ve durumun işaretleri şudur ki, İsa (a.s.) annesi olan Hz. Meryem'in, inkârcıların ona isnat ettiği zina töhmetinden beraatine delalet etme maksadıyla beşik içinde konuşmasıdır. Çünkü adete aykırı bir mucizenin ortaya çıkışı bir gerekliliğe dayanır. O gereklilik ise, Hz. Meryem'in beraatinin ispatı idi. Bu sebeple Cenâb-ı İsa, annesinin beraatine şahitlik etmek için söylediği sözde doğrudur.

فهو أَحَدُ الشَّاهِدَيْنِ ، والشَّاهِدُ الآخَرُ هَزَّةُ الجِذْعِ الْيَابِسِ، فَسَقَطَ رُطَبًا جَنِيًّا

من غيرِ فَحْل ولا تَذْكِيرِ كما وَلَدَتْ مَرْيَمُ عِيسَى من غيرِ فَحْل ولا ذَكَرٍ ولا

جِمَاعٍ عُرْفِيٌّ مُعْتَادٍ .

İmdi o, iki şâhidin birisidir; ve diğeri kurumuş hurma ağacını tahrîkidir. İmdi Meryem Îsâ'yı nasıl zevc ve erkek olmaksızın ve muʼtâd olan cimâ'-ı örfî vukū' bulmaksızın doğurdu ise, fahl ve tezkîr olmaksızın, ter ü tâze hurma sukūt etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi o, iki şahitten biridir; diğeri ise kurumuş hurma ağacının hareket ettirilmesidir. Şimdi Meryem, İsa'yı eş ve erkek olmaksızın ve âdet olan örfî cinsel birleşme gerçekleşmeksizin nasıl doğurduysa, erkek hurma ağacı ve döllenme olmaksızın taze hurma düştü.

Ya'ni Îsâ (a.s.)ın beşik içinde tekellümü iki şâhidden birisidir; ve diğer şâhid ise وَهُزّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَبِيًّا )Meryem, 19/25) [Ey Meryem! Hurma ağacını kendi tarafına doğru salla; toplamaya lâyık sana tâze hurma düşer.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, Hz. Meryem'in kuru hurma ağacını tahrîk etmesidir. [20/10] Ve kuru ağacın tahrîkini müteâkib ter ü tâze hurma döküldü. Hâlbuki zürrâ hurma ağacının erkeğini dişisine aşılamadıkça hurma vermez. Mutlakā mahsûl vermek için telkîh lâzımdır. İşte Hz. Meryem bâkire olduğu ve aslâ kendisine bir erkek takarrüb ederek herkesin bildiği cimâ-ı mutâd vâki' olmadığı hâlde nasıl ki Hz. Îsa'yı doğurdu ise, hurma ağacı dahi bilâ-telkîh ve ancak tahrîk ile ter ü tâze hurma verdi. İşte bu da ikinci şâhiddir; ve Hz. Îsânın sıdk-1 kelâmı hakkındaki karâindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İsa'nın (a.s.) beşik içinde konuşması iki şahitten birisidir; diğer şahit ise, "وَهُزّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَبِيًّا" (Meryem, 19/25) [Ey Meryem! Hurma ağacını kendi tarafına doğru salla; toplamaya lâyık sana taze hurma düşer.] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, Hz. Meryem'in kuru hurma ağacını hareket ettirmesidir. Kuru ağacın hareket ettirilmesini müteakip taze hurma döküldü. Hâlbuki ziraatçılar hurma ağacının erkeğini dişisine aşılamadıkça hurma vermez. Mutlaka mahsul vermek için telkih (döllenme) lazımdır. İşte Hz. Meryem bakire olduğu ve asla kendisine bir erkek yaklaşarak herkesin bildiği mutad cinsel ilişki gerçekleşmediği halde nasıl ki Hz. İsa'yı doğurdu ise, hurma ağacı dahi telkihsiz ve ancak hareket ettirme ile taze hurma verdi. İşte bu da ikinci şahittir; ve Hz. İsa'nın sözünün doğruluğu hakkındaki karinelerdir.

لو قال نبي : آيتي ومُعْجِزَتِي أَنْ يَنْطِقَ هذا الحَائِطُ، فَنَطَقَ الحائط، وقال في

نُطْقِه : تَكْذِبُ ما أنتَ رسولُ اللهِ، لَصَحتِ الآيةُ وثَبَتَ بها أنه رسولُ اللهِ،

وَلَمْ يُلْتَفَتْ إلى ما نَطَقَ به الحائط ، فَلَمَّا دَخَلَ هذا الاحتمال في كلام عِيسَى

بإشارة أُمه إليه وهو في المَهْدِ، كان سلامُ اللهِ عَلى يَحْيَى أَرْفَعُ من هذا الوَجْهِ.

Eğer bir nebî, benim âyetim ve mu'cizem "Bu duvarın tekellümüdür" dese, duvar nutkeylese ve nutkunda "Sen kâzibsin, resûlullah değil- sin" dese, elbette âyet sahîh olur ve onunla muhakkak onun resûlul- lah olduğu sâbit bulunur idi; ve duvarın söylediği şeye iltifât olunmaz idi. İmdi vaktâki bu ihtimâl, beşik içinde olduğu hâlde, vâlidesinin ona işareti ile olan kelâm-ı Îsâ'ya dâhil oldu, Yahya'nın selâmı bu vecihden erfa' oldu. Ya'ni her söz söyleyenin sözü, doğru olmak lâzım gelmediği için, eğer bir peygamber, "İşte benim nübüvvetime [20/11] alâmetim ve mu'cizem bu duvarın söz söylemesidir” deyip de duvar dahi lisâna gelip söz söylese ve sözü dahi "Sen yalancısın, resûlullah değilsin” kelâmından ibâret bulunsa, elbette o alâmet sahîh olur ve duvarın söz söylemesiyle, onun resûlullah olduğu sâbit bulunur idi; ve duvarın “Sen yalancısın, resûlullah değilsin” sözüne iltifât olunmaz idi. Zîrâ nutka kudreti olan her nâtıkın sözü doğru olmak îcâb etmez. İşte vâlidesi olan Hz. Meryem'in işâreti ile, beşik içinde olduğu hâlde Îsâ (a.s.)dan sâdır olan kelâma dahi, ehl-i hicaba göre, bu ihtimal dâhil olduğundan, Hakk'ın Yahyâ (a.s.)a olan selâmı, bu vecihden erfa' olur. Çünkü Hakk'ın kelâmına ve selâmına bu ihtimal dâhil olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer bir peygamber, benim âyetim ve mucizem "Bu duvarın konuşmasıdır" dese, duvar konuşsa ve konuşmasında "Sen yalancısın, Allah'ın elçisi değilsin" dese, elbette âyet doğru olur ve onunla muhakkak onun Allah'ın elçisi olduğu sabit bulunurdu; ve duvarın söylediği şeye itibar edilmezdi. Şimdi, bu ihtimal, beşik içinde olduğu hâlde, annesinin ona işareti ile olan İsa'nın kelâmına (konuşmasına) dâhil olduğu vakit, Yahya'nın selâmı bu yönden daha yüce oldu. Yani her söz söyleyenin sözü, doğru olmak lâzım gelmediği için, eğer bir peygamber, "İşte benim peygamberliğime alâmetim ve mucizem bu duvarın söz söylemesidir” deyip de duvar dahi dile gelip söz söylese ve sözü dahi "Sen yalancısın, Allah'ın elçisi değilsin” kelâmından ibaret bulunsa, elbette o alâmet doğru olur ve duvarın söz söylemesiyle, onun Allah'ın elçisi olduğu sabit bulunurdu; ve duvarın “Sen yalancısın, Allah'ın elçisi değilsin” sözüne itibar edilmezdi. Çünkü konuşma kudreti olan her konuşanın sözü doğru olmak gerekmez. İşte annesi olan Hz. Meryem'in işareti ile, beşik içinde olduğu hâlde İsa (a.s.)'dan sâdır olan kelâma dahi, ehl-i hicaba (perde ehli, hakikati göremeyenlere) göre, bu ihtimal dâhil olduğundan, Hakk'ın Yahya (a.s.)'a olan selâmı, bu yönden daha yüce olur. Çünkü Hakk'ın kelâmına ve selâmına bu ihtimal dâhil olmaz.

فَمَوْضِعُ الدَّلَالَةِ أنَّه عبد الله من أَجْلِ ما قِيلَ فِيهِ إِنَّهُ ابْنُ اللَّهِ، وَفَرَغَتِ الدَّلالةُ

بِمُجَرَّدِ النُّطْقِ، وأنَّه عبد الله عند الطَّائِفَةِ الأُخْرَى القَائِلَةِ بِالنُّبُوَّةِ، وَبَقِيَ ما

زَادَ في حُكْمِ الاحتمال في النَّظَرِ العَقْلِيِّ حَتَّى ظَهَرَ فِي المُستَقْبَلِ صِدْقُه في

جميع ما أَخْبَرَ به في المَهْدِ، فَتَحَقَّقْ مَا أَشَرْنَا إليه.

İmdi onun "abdullah” olduğunun mevzi'-i delâleti, onun hakkında "ibnullah" denilmesi eclindendir. Halbuki mücerred nutk ile delâlet fâriğ oldu. Zîrâ nübüvvetle kāil olan tâife-i uhrâ indinde o, abdullah- dır. Ve beşik içinde ihbâr eylediği şeyin kâffesi müstakbelde zâhir oluncaya kadar, ziyâde olan şey, nazar-ı aklî indinde, ihtimâl hük- münde bâkî kaldı. Böyle olunca sen, işâret olunan şeyi tahkîk et! [20/12] Ya'ni onun “abdullah” olduğu hakkındaki mevzi’-i delâlet muteberdir. Çünkü Îsa (a.s.)in إِنِّي عَبْدُ اللهِ )Meryem, 19/30) [Ben Allah'ın kuluyum.] kavlinden herkesin “abdullah” olmadığı maʼnâsı tavazzuh eder. Zîrâ insanların çoğu “abdü’n-nefs” ve binnetîce “abdü’d-dünya” ve “abdü’d-dînâr” ve "abdü'z-zevce" olur. Ve kısm-ı kesîri dahi "abdü'l-Hadî" ve "abdü'r-Rezzâk" vesâire gibi bir ism-i hâssın abdiyetiyle mümtâz bulunur. Halbuki "abdullah" ancak kendi ve onun mülkü Hak Teâlâ hazretlerinin mülkü olan kimsedir. Ya'ni “abdullah” cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' olan zât-ı saâdet-simâttır. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: دستِ او را حق چو دست خویش خواند تا يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ براند &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, onun "abdullah" (Allah'ın kulu) olduğunun delil yeri, onun hakkında "ibnullah" (Allah'ın oğlu) denilmesi sebebiyledir. Halbuki sadece söz ile delil tamamlanmış oldu. Çünkü nübüvvetle (peygamberlikle) konuşan diğer bir topluluğa göre o, abdullah'tır. Ve beşik içinde haber verdiği şeylerin hepsi gelecekte ortaya çıkıncaya kadar, fazla olan şey, akıl nazarında, ihtimal hükmünde kaldı. Böyle olunca sen, işaret olunan şeyi tahkik et! [20/12] Yani onun "abdullah" olduğu hakkındaki delil yeri muteberdir. Çünkü İsa (a.s.)'ın إِنِّي عَبْدُ اللهِ (Meryem, 19/30) [Ben Allah'ın kuluyum.] sözünden, herkesin "abdullah" olmadığı anlamı açıklığa kavuşur. Zira insanların çoğu "abdü'n-nefs" (nefsin kulu) ve bunun neticesinde "abdü'd-dünya" (dünyanın kulu) ve "abdü'd-dînâr" (dinarın kulu) ve "abdü'z-zevce" (eşin kulu) olur. Ve büyük bir kısmı da "abdü'l-Hadî" (Hadi isminin kulu) ve "abdü'r-Rezzâk" (Rezzak isminin kulu) ve benzeri gibi özel bir ismin kulluğuyla mümtaz (seçkin) bulunur. Halbuki "abdullah" ancak kendisi ve onun mülkü Yüce Allah hazretlerinin mülkü olan kimsedir. Yani "abdullah" bütün ilahi isimleri toplayan saadet simalı zâttır. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: دستِ او را حق چو دست خویش خواند تا يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ براند (Hakk, onun elini kendi eli gibi saydı, tâ ki "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir" ayetini okudu.)

Tercüme ve îzâh: “Hak mâdemki onun eline kendi eli ta'bîr buyurdu, يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ )Fetih 48/10) âyet-i kerîmesinin mefhûm-i münîfine kadar sürdü, götürdü.”510 Ya'ni hadis-i kudsîde كُنْتُ لَهُ يَدًا [Onun tuttuğu eli olurum.] buyurdu; ve Kur'ân-ı Kerîm'de dahi “Allâh'ın eli onların ellerinin fevkindedir” (Fetih, 48/10) dedi. Binâenaleyh bekā-billâh mertebesinde bulunan evliyâullâhın eli herkesin elinin fevkinde olur, zîrâ Hakk'ın yedidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: "Hak Teâlâ mademki onun eline kendi eli tabirini buyurdu, (Fetih 48/10) ayet-i kerimesinin parlak anlamına kadar sürdü, götürdü." Yani kudsî hadiste "Onun tuttuğu eli olurum." buyurdu; ve Kur'ân-ı Kerîm'de dahi "Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir." (Fetih, 48/10) dedi. Bu sebeple bekā-billâh (Allah ile beka bulma) mertebesinde bulunan evliyâullahın (Allah dostlarının) eli herkesin elinin üstünde olur, çünkü o Hak Teâlâ'nın elidir.

Binâenaleyh "abdullah” sıfatını hâiz olmak her bir insanın kârı değildir. İşte Îsâ (a.s.)ın beşik içinde iken söylediği إِنِّي عَبْدُ اللهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا )Meryem 19/30) yaʼni “Muhakkak ben Allâhın kuluyum; bana kitâb verdi ve beni peygamber kıldı” kavli, Îsâ (a.s.) hakkında “Allâhın oğludur" diyen Nasârâ'nın kelâmı mukābilinde vâki' olduğu için, kendisinin ibnullah" olması hayalini ref'etti; ve vâlide-i muhteremesinin zinâdan tahâretini isbât eyledi. Ve mücerred nutk ile, onun “abdullah” olması üzerine delâlet tamâm ve sahîh oldu. Ve Hz. Îsâ (a.s.), ümmetinden kendisinin nübüvvetine kāil olan ehl-i Habeş gibi [20/13] diğer bir tâife nezdinde muhakkak “abdullah”dır, Allâhın oğlu değildir. Ve nazar-ı aklî indinde her nutkeden kimsenin kelâmı, doğru olmak lâzım gelmediği cihetle, Hz. Îsânın beşik içindeki إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ )Meryem, 19/30) [Ben Allah'ın kuluyum.] kelâmından, "abdullah" ma'nâsı üzerine ziyâde olan nutku müstakbelde nübüvvetle meb'ûs oluncaya kadar, sıdk ve kizbe ihtimâl hükmünde bâkî kaldı. Vaktâki nübüvvetle basolundu, beşik içinde ne söylemiş ise, hepsinin sıdkı zâhir olduğu cihetle bu hükm-i ihtimal dahi mündefi' oldu. İmdi sen bu fass-ı münîfte beyân buyurulan maarifi tahkîk et ve iyi anla! Ve Yahya (a.s.)ın Îsâ (a.s.) üzerine tafdîl edilmiş olduğunu tahayyül etme! Ve Îsâ (a.s.)ın kendi nefsine olan selâmı ile, Yahyâ (a.s.) üzerine olan Hakk'ın selâmı arasındaki farkı ayn-ı basîretle müşâhede et! Ve akāid-i mu- kayyede erbâbı indinde hangisinin muhtâc-ı te’vîl olduğunu ve hangisinin olmadığını bil! ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ (Cum'a, 62/4) [İşte bu Allah'ın fazlıdır, bunu dilediğine verir.] İbtida: Recep 1335 ve 27 Nisan 1333 [27 Nisan 1917], Cum'a sabahı saat 1,5 İntiha: 11 Mayıs 1333 ve Recep 1335 [11 Mayıs 1917], yevm-i Cum'a saat-i ezânî 2 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple "abdullah" (Allah'ın kulu) sıfatına sahip olmak her insanın işi değildir. İşte Îsâ (a.s.)'ın beşik içinde iken söylediği, "Muhakkak ben Allah'ın kuluyum; bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı." (Meryem 19/30) sözü, Îsâ (a.s.) hakkında "Allah'ın oğludur" diyen Hristiyanların sözüne karşılık meydana geldiği için, kendisinin "ibnullah" (Allah'ın oğlu) olması hayalini ortadan kaldırdı; ve muhterem annesinin zinadan temizliğini ispat etti. Ve sadece konuşma ile, onun "abdullah" olması üzerine delalet tam ve sahih oldu. Ve Hz. Îsâ (a.s.), ümmetinden kendisinin nübüvvetine inanan Habeş halkı gibi [20/13] diğer bir topluluk nezdinde muhakkak "abdullah"dır, Allah'ın oğlu değildir. Ve akıl nazarında her konuşan kimsenin sözü, doğru olmak lazım gelmediği cihetle, Hz. Îsâ'nın beşik içindeki "Ben Allah'ın kuluyum." (Meryem, 19/30) sözünden, "abdullah" anlamına ziyade olan konuşması, müstakbelde nübüvvetle gönderilinceye kadar, doğruluk ve yalan ihtimali hükmünde baki kaldı. Ne zaman ki nübüvvetle gönderildi, beşik içinde ne söylemiş ise, hepsinin doğruluğu ortaya çıktığı cihetle bu ihtimal hükmü de ortadan kalktı. Şimdi sen bu şerefli fass'ta (İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserindeki bölüm) beyan buyurulan marifetleri (ilahi bilgileri) tahkik et ve iyi anla! Ve Yahya (a.s.)'ın Îsâ (a.s.) üzerine üstün kılındığını tahayyül etme! Ve Îsâ (a.s.)'ın kendi nefsine olan selamı ile, Yahya (a.s.) üzerine olan Hakk'ın selamı arasındaki farkı basiret gözüyle müşahade et! Ve kayıtlı inançlar (akāid-i mukayyede) sahipleri nezdinde hangisinin te'vile (yoruma) muhtaç olduğunu ve hangisinin olmadığını bil! "İşte bu Allah'ın fazlıdır, bunu dilediğine verir." (Cum'a, 62/4) Başlangıç: Recep 1335 ve 27 Nisan 1333 [27 Nisan 1917], Cuma sabahı saat 1,5 Bitiş: 11 Mayıs 1333 ve Recep 1335 [11 Mayıs 1917], Cuma günü ezanî saat 2.
