# Kelime-i Yûnusiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-yunusiyye
**Sayfa:** 26

---

## BU FASS KELİME-İ YÛNUSİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ NEFESİYYE BEYÂNINDADIR.

XVIII

فَصُ حِكْمَةٍ نَفَسِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ يُونُسِيَّةٍ BU FASS KELİME-İ YÛNUSİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ NEFESİYYE BEYÂNINDADIR.

Bu hikmet feth-i “fa” ile “nefesiyye” ]نَفَسِيَّة midir, yoksa sükûn-i “fa” ile “nefsiyye ]نَفْسِيَّة midir? Bunda iki kavil vardır. Şârih-i Fusûs Müeyye- düddîn Cendî (k.s.), Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)ın hatt-ı dest-i âlîleriyle “fa”nın fethi üzere نَفَسْ )nefes) bulunduğunu beyân buyurur. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın üvey oğlu ve mürîdi bulunan şeyh-i kebîr Sadreddîn-i Ko- nevî (k.s.) dahi kezâlik, Fükûkünde bu hikmeti Hz. Şeyh'in feth-i "fa" ile "hikmet-i nefesiyye" beyân buyurduğunu ihbâr eyler. Bundan anlaşılıyor ki, bu hikmetin iki vech ile de tesmiyesi câizdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu hikmet, "fa" harfinin üstün okunmasıyla "nefesiyye" midir, yoksa "fa" harfinin cezimli okunmasıyla "nefsiyye" midir? Bu konuda iki görüş vardır. Fusûs şârihi Müeyyedüddîn Cendî (k.s.), Cenâb-ı Şeyh-i Ekber'in (r.a.) kendi yüce el yazılarıyla "fa"nın üstün okunması üzere "nefes" bulunduğunu beyan eder. Ve Hz. Şeyh-i Ekber'in (r.a.) üvey oğlu ve müridi olan büyük şeyh Sadreddîn-i Konevî (k.s.) de aynı şekilde, Fükûk adlı eserinde bu hikmeti Hz. Şeyh'in "fa"nın üstün okunmasıyla "hikmet-i nefesiyye" olarak beyan ettiğini haber verir. Bundan anlaşılıyor ki, bu hikmetin iki şekilde de isimlendirilmesi caizdir.

Vech-i evvel ile tesmiyesinin sebebi budur ki: Tafsîlâtı kütüb-i tefâsîrde beyân olunduğu üzere Yûnus (a.s.)a ehli ve evlâdı ve kavmi cihetinden enva-1 belâyâ müteveccih oldu; ve Hak Teâlâ onu cemî-i kürbetten ne- fes-i Rahmânîsiyle tenfis eyledi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ (Enbiyâ, 21/88) ya'ni "Biz ona gamdan necât verdik.” Halbuki Dâvûd-1 Kayserî hazretleri şerhinde “Bu hikmetin takrîrinde ona delâlet eder bir şey yoktur” buyururlar. Ve filhakîka bu fass-ı münîfin münderecâtı bilmütâlaa anlaşılacağı üzere, bu neş'et-i insâniyyenin muhafaza-i nizâmına dâirdir. Onun için şârihîn-i kirâm hazarâtı, bu hikmetin sükûn-i “fa” ile vech-i sânî üzere, “hikmet-i nefsiyye” olması cihetine daha ziyâde meyl buyurmuş- lardır. [18/2] Fakat Sadreddîn-i Konevî hazretleri, bu kelimenin sûret-i telaffuzunu Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin fem-i âlîlerinden biddefeât işitmiş olacaklarından bu husûsta onların kavl-i şerîfleri burhân-ı vâzıhdır. Ve Hz. Şeyh-i Ekber’in hatt-ı dest-i âlîleriyle feth-i “få” ile “nefesiyye” sûre- tinde bulunması da bir vesîkadır. Her iki kavlin tevfiki hususunda bu fakîr-i hakîre lâyıh olan ma'nâ bu- dur ki: Hak Teâlâ hazretlerinin muhafazasını murâd eylediği nefs-i insânî- nin bekāsı “nefes” vâsıtasıyladır. Zîrâ alınan her nefes mümidd-i hayât ve çıkarılan her nefes dahi müferrih-i zâttır. Ve insan gam ve eleme mübtelâ olduğu vakit, içinde bir tazyîk hisseder. Esbâb-ı gam zâil olunca, “ooh!” diye geniş bir nefes alır. Ve şiddet-i gamdan nefesi munkatı' olup terk-i hayât edenler pek çoktur. İşte Yûnus (a.s.) bu hikmette beyân olunan hakā- yıkı mertebe-i nübüvveti hasebiyle ârif olduğu için bekā-yı “nefes”i te'mî- nen belâyâdan firâr edip bir gemiye bindi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ )Saffat, 37/140) [Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı.]; ve orada diğer bir belâya giriftâr oldu; ve âkıbet bu belâyâ-yı müteselsile- den necât bularak geniş bir nefes aldı. Binâenaleyh bu hikmete feth-i “fâ” ile “hikmet-i nefesiyye" tesmiye olunduğu vakit, “nefs”in nizâmına sebeb olan şey zikredilmiş olur. Vallâhu a'lem bi-murâdihi. [Allah murâdını en iyi bilendir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk vecih ile isimlendirilmesinin sebebi şudur ki: Ayrıntıları tefsir kitaplarında açıklandığı üzere, Yunus (a.s.)'a eşi, çocukları ve kavmi tarafından türlü belalar yöneldi; ve Yüce Allah onu bütün sıkıntılardan Rahmânî nefesiyle kurtardı. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ (Enbiyâ, 21/88) yani "Biz ona gamdan kurtuluş verdik." Halbuki Davud-ı Kayserî hazretleri şerhinde "Bu hikmetin açıklanmasında ona işaret eden bir şey yoktur" buyururlar. Ve gerçekten de bu parlak fassın (hikmetin) içeriği incelendiğinde anlaşılacağı üzere, bu insanî oluşumun düzeninin korunmasına dairdir. Onun için saygıdeğer şârihler (açıklayıcılar), bu hikmetin "fa" harfinin sükûnu (harekesizliği) ile ikinci vecih üzere, "hikmet-i nefsiyye" (nefse ait hikmet) olması yönüne daha ziyade meyl etmişlerdir. Fakat Sadreddin-i Konevî hazretleri, bu kelimenin telaffuz şeklini Cenab-ı Şeyh-i Ekber efendimizin yüce ağızlarından defalarca işitmiş olacaklarından bu hususta onların şerefli sözleri açık bir delildir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber'in yüce el yazısıyla "fa" harfinin fethası (üstün harekesi) ile "nefesiyye" şeklinde bulunması da bir belgedir. Her iki sözün uzlaştırılması hususunda bu hakir fakire uygun gelen anlam şudur ki: Yüce Allah hazretlerinin korunmasını murad ettiği insan nefsinin bekası "nefes" vasıtasıyladır. Zira alınan her nefes hayatı destekleyici ve çıkarılan her nefes dahi zâtı ferahlatıcıdır. Ve insan gam ve eleme müptela olduğu vakit, içinde bir tazyik (sıkışma) hisseder. Gam sebepleri ortadan kalkınca, "ooh!" diye geniş bir nefes alır. Ve gamın şiddetinden nefesi kesilip hayatını terk edenler pek çoktur. İşte Yunus (a.s.) bu hikmette beyan olunan hakikatleri nübüvvet mertebesi sebebiyle ârif olduğu için, "nefes"in bekasını temin etmek üzere belalardan firar edip bir gemiye bindi. Nitekim Yüce Allah buyurur: إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (Saffat, 37/140) [Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı.]; ve orada diğer bir belaya yakalandı; ve nihayet bu birbirini takip eden belalardan kurtularak geniş bir nefes aldı. Bu sebeple bu hikmete "fa" harfinin fethası ile "hikmet-i nefesiyye" (nefese ait hikmet) denildiği vakit, "nefs"in düzenine sebep olan şey zikredilmiş olur. Vallâhu a'lem bi-murâdihi. [Allah muradını en iyi bilendir.]

*** اعْلَمْ أَنَّ هذه النَّشْأَةَ الإنسانيَّةَ بكمالها روحًا وجِسْمًا وَنَفْسًا خَلَقَهَا اللهُ على صورته، فلا يَتَوَلَّى حَلَّ نِظَامِها إلا مَنْ خَلَقَها ، إِمَّا بِيَدِهِ وليس إلا ذلك أو بِأَمْرِهِ، وَمَنْ تَوَلَّاهَا بغيرِ أمرِ اللهِ فَقَدْ ظَلَمَ نفسَه وتَعَدَّى حَدَّ اللَّهِ فيها، وسَعَى في خَرَابِ مَا أَمَرَهُ اللَّهُ بِعِمَارَتِهِ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bu insânî oluşum, ruhuyla, bedeniyle ve nefsiyle bütün olarak, Allah onu kendi sûreti üzere yaratmıştır. Bu sebeple, onun düzenini çözmeye ancak onu yaratan el atabilir; ya kendi eliyle ki başka bir şey değildir bu, ya da emriyle. Kim ki Allah'ın emri olmaksızın ona el atarsa, şüphesiz kendisine zulmetmiş ve Allah'ın onda koyduğu sınırı aşmış olur; ve Allah'ın imar etmesini emrettiği şeyi harap etmeye çalışmış olur.

Bil ki, muhakkak bu neş'et-i insâniyyeyi, kemâliyle rûhen ve cismen ve nefsen Allah Teâlâ kendi sûreti üzere halketti. Binâenaleyh onun nizâmının çözülmesine, onu halkedenden gayrısı mütevellî olmaz. Ya eliyle, hâlbuki bunun gayrı yoktur, yâhud onun emri ile... Ve Al- lâh'ın emri olmaksızın ona tevellî eden kimse, muhakkak kendi nefsi- ne zulmeder ve onun hakkında Allâh'ın haddini tecavüz eyler; ve Al- lah Teâlâ'nın imâretiyle emreylediği şeyin harâbında sa'yeder. [18/3] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, muhakkak bu insan yaratılışını, Allah Teâlâ ruh, beden ve nefis yönünden eksiksiz bir şekilde kendi sureti üzere yarattı. Bu sebeple, onun düzeninin bozulmasına, onu yaratandan başkası müdahale edemez. Ya bizzat kendisi müdahale eder ki, bunun dışında bir ihtimal yoktur, ya da onun emri ile müdahale edilir. Ve Allah'ın emri olmaksızın ona müdahale eden kimse, muhakkak kendi nefsine zulmeder ve onun hakkında Allah'ın sınırını aşar; ve Allah Teâlâ'nın imar etmesini emrettiği şeyin harabiyetinde çaba gösterir.

وَاعْلَمْ أَنَّ الشَّفَقَةَ على عِبادِ اللَّهِ أَحَقُّ بالرِّعاية من الغَيْرَةِ في الله، وأراد داود

البُنْيَانَ بيتِ المَقْدِسِ ، فَبَنَاهُ مِرَارًا، فكُلَّما فَرَغَ تَهَدَّمَ، فَشَكَى ذلك [18/4]

إلى اللهِ، فَأَوْحَى الله إليه: «إِنَّ بَيْتِي هذا لا يَقُومُ على يَدَيْ مَنْ سَفَكَ

الدِّمَاءَ»، فقال داود : يا رَبِّ أَلَمْ يَكُنْ ذلك في سَبِيلِكَ؟ قال: «بَلَى، ولكنَّهم

الَيْسُوا بِعِبَادِي؟» قال : يا ربِّ فَاجْعَلْ بُنْيَانَه على يَدَيْ مَنْ هو منِّي، فَأَوْحَى

الله إليه : «إِنَّ ابْنَكَ سُلَيْمَانَ يَبْنِيهِ»، فالغَرَضُ من هذه الحكاية مُرَاعَاةُ هذه

النشأة الإنسانية، وأنَّ إِقَامَتَها أَوْلَى من هَدْمِهَا ، أَلَا تَرَى عَدُوَّ الدِّينِ قَد فَرَضَ

الله في حقهم الجِزْيَةَ وَالصَّلحَ إِبْقَاءً عليهم، وقال: ﴿وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ

لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ أَلا تَرَى مَنْ وَجَبَ عليه القِصَاصُ كيف شُرِّعَ لِوَلِيِّ

الدَّمِ أَخْذُ الفِدْيَةِ أو العَفْوِ، فَإِنْ أَبَى فَحِينَئِذٍ يُقْتَلُ، أَلا تَرَاهُ سبحانه إذا كان

أولياء الدم جماعةً فرَضِيَ واحدٌ بالدِّيَةِ أو عَفَا وباقي الأولياء لا يُريدونَ إِلَّا

القَتْلَ كيف يُرَاعَى مَنْ عَفَا وَيُرَجَّحُ على مَنْ لَمْ يَعْفُ، فَلا يُقْتَلُ قصاصًا، ألا

تَرَاهُ يقول في صَاحِبِ النِّسْعَةِ : «إِنْ قَتَلَهُ كَانَ مِثْلَهُ»، ألا تَرَاهُ تعالى يقول :

وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا ، فَجَعَلَ القصاص سيّئةً ، أَي يَسُوءُ ذلك الفِعْلُ مَعَ

كَوْنِهِ مَشْرُوعًا، فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللهِ، لأنَّه على صورتِه، فَمَنْ

عَفَا عنه وَلَمْ يَقْتُلْهُ فَأَجْرُهُ على مَنْ هو على صورته، لأنَّه أَحَقُّ به إِذْ أَنْشَأَهُ له .

Bil ki Allâh'ın kulları üzerine şefkat, fillâhi gayretten riâyete ehak- tır. Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'i binâ etmek diledi. Binâenaleyh onu mirâren binâ etti. Her ne vakit fâriğ olsa yıkılır idi. Böyle olunca Allah Teâlâ'ya bunu şikâyet etti. Allah Teâlâ ona vahyeyledi ki: "Muhak- kak benim bu beytim kanlar döken kimsenin iki eli üzerinde kāim olmaz." İmdi Dâvûd (a.s.) dedi: "Yâ Rab, bu senin yolunda olmadı mı?" Hak Teâlâ buyurdu: "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" Cenâb-ı Dâvûd dedi: "Yâ Rab, onun bünyânını benden olan kimsenin iki eli üzerine kıl!" Böyle olunca Allah Teâlâ ona vahyetti ki: "Muhakkak senin oğlun Süleymân onu binâ eder." İmdi bu hikâye- den garaz, bu neş'et-i insâniyyenin mürââtıdır; ve muhakkak onun ikāmesi hedminden [18/5] evlâdır. Sen adüvv-i dîni görmez misin ki, Allah Teâlâ onları ibkā için, onlar hakkında cizyeyi ve sulhu farzetti. Ve وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ (Enfal, 8/61) ya'ni "Eğer onlar sulha meylederse, sen dahi onlar için sulha meylet; ve Allah Teâlâ'ya tevekkül eyle!" dedi. Sen üzerine kısâs vâcib olan kimseyi görmez misin? Veliyy-i dem için fidye ahzı veyâ afv nasıl şer'olundu? İmdi eğer ibâ ederse bu takdîrde katlolunur? Sen onu görmez mi- sin? Evliyâ-i dem bir cemâat olup da birisi diyete râzı olduğu veyâ afveylediği ve bâkî evliyâ ancak katli murâd eyledikleri vakit Hak Sübhânehû afveden kimseye nasıl riâyet, ve afvetmeyen kimselere nasıl tercih eder? Binâenaleyh kısâsan katlolunmaz. Görmez misin ki, Resûl (a.s.) ip sâhibi hakkında “Onun katli onun mislidir" buyurur. Sen Allah Teâlâ'yı görmez misin? وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Seyyienin cezâsı onun gibi bir seyyiedir” buyurur. Binâena- leyh kısâsı, seyyie kıldı. Ya'ni meşrû olmakla beraber bu fiil, fenâ olur. İmdi "bir kimse afvetse ve islâh eylese, onun ecri Allah üzerine- dir." (Şûrâ, 42/40) Zîrâ onun sûreti üzeredir. Böyle olunca bir kimse ondan afvetse ve onu katletmese, onun ecri, sûreti üzerine olduğu kimse üzerinedir. Zîrâ ona ehaktır. Çünkü onu kendisi için inşa etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki Allah'ın kulları üzerine şefkat, Allah için olan gayretten riâyete (gözetmeye) daha lâyıktır. Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'i (Kudüs'teki Mescid-i Aksa'yı) binâ etmek istedi. Bu sebeple onu defalarca binâ etti. Her ne zaman bitirse yıkılırdı. Böyle olunca bunu Yüce Allah'a şikâyet etti. Yüce Allah ona vahyetti ki: "Muhakkak benim bu beytim, kanlar döken kimsenin iki eli üzerinde ayakta durmaz." Şimdi Dâvûd (a.s.) dedi: "Yâ Rab, bu senin yolunda olmadı mı?" Yüce Allah buyurdu: "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" Cenâb-ı Dâvûd dedi: "Yâ Rab, onun binasını benden olan kimsenin iki eli üzerine kıl!" Böyle olunca Yüce Allah ona vahyetti ki: "Muhakkak senin oğlun Süleymân onu binâ eder." Şimdi bu hikâyeden maksat, bu insânî neş'etin (insan yaratılışının) gözetilmesidir; ve muhakkak onun ayakta tutulması, yıkılmasından evlâdır. Sen din düşmanını görmez misin ki, Yüce Allah onları yaşatmak için, onlar hakkında cizyeyi ve sulhu farzetti. Ve وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ (Enfal, 8/61) yani "Eğer onlar sulha meylederse, sen dahi onlar için sulha meylet; ve Yüce Allah'a tevekkül eyle!" dedi. Sen üzerine kısas vâcip olan kimseyi görmez misin? Kan sâhibi (maktulün velisi) için fidye alması veya affetmesi nasıl şeriat kılındı? Şimdi eğer affederse bu takdirde katlolunur mu? Sen onu görmez misin? Kan sâhipleri bir cemaat olup da birisi diyete razı olduğu veya affettiği ve geri kalan kan sâhipleri ancak katli murad ettikleri vakit Yüce Allah affeden kimseye nasıl riâyet eder, ve affetmeyen kimselere nasıl tercih eder? Bu sebeple kısas olarak katlolunmaz. Görmez misin ki, Resûl (a.s.) ip sâhibi hakkında “Onun katli onun mislidir" buyurur. Sen Yüce Allah'ı görmez misin? وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) yani "Kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür” buyurur. Bu sebeple kısası, kötülük kıldı. Yani meşru olmakla beraber bu fiil, fena olur. Şimdi "bir kimse affetse ve ıslah eylese, onun ecri Allah üzerinedir." (Şûrâ, 42/40) Çünkü onun sureti üzerinedir. Böyle olunca bir kimse ondan affetse ve onu katletmese, onun ecri, sureti üzerine olduğu kimse üzerinedir. Çünkü ona daha lâyıktır. Çünkü onu kendisi için inşa etti.

Ya'ni ehl-i İslâm aleyhine harbe kıyâm eden küffâr ve müşrikîn hak- kında Hak Teâlâ her ne kadar يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ )Enfal, 8/65( ya'ni “Ey Nebî, müminleri kıtâle teşvik et!” ve فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ )Tevbe, 9/5) yaʼni “Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz!” ve وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً )Tevbe, 9/36) yani “Müşrikler sizi na- sıl kâffeten katlederlerse, siz de onları öylece kâffeten katlediniz!" âyet-i kerîmeleriyle, emsâli olan âyât-ı kur'âniyyede kıtâl ile emretmekte ise de, ma'lûmun olsun ki, Allâh'ın kullarına şefkat etmek, onları Allah yolunda gayretten dolayı öldürmekten daha ziyâde riâyet olunmaya lâyıktır. Eğer emr-i ilâhî sarâhaten müşrikînin katli hakkında olup dururken, onlara şef- kat etmeye riâyetin ehak olduğuna delîlin nedir? [18/6] diyecek olursan, cevabı budur ki: Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'î binâ etmek istedi ve binâ etti. Binâ hitâmında yıkıldı. Birkaç defa böyle oldu. O hazret bu hâlden Hakk'a şikâyet eyledi. Vahy-i ilâhî geldi ki: “Benim beytim kan döken kimsenin elleriyle binâ olunmaz.” Hz. Dâvûd “Yâ Rab, sefk-i dima' senin yolunda olmadı mı?" dedi. Hak Teâlâ “Evet, velâkin onlar benim kulla- rım değil midir?” buyurdu. Nihayet Dâvûd (a.s.)ın talebi üzerine Beyt-i Makdis'in Süleymân (a.s.)ın yediyle binâ olunacağı vahyolundu. İşte bu hikâyeden garaz, sûret-i ilâhiyye üzerine olan bu neş'et-i insâniyyeye riâyet lâzım geldiğini beyândır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, İslam ehline karşı savaşmaya kalkan kâfirler ve müşrikler hakkında Yüce Allah her ne kadar, "Ey Nebî, müminleri savaşa teşvik et!" (Enfal, 8/65) ve "Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz!" (Tevbe, 9/5) ve "Müşrikler sizi nasıl topluca katlederlerse, siz de onları öylece topluca katlediniz!" (Tevbe, 9/36) ayet-i kerimeleriyle ve benzeri Kur'an ayetlerinde savaşmayı emretmekte ise de, bilinmeli ki, Allah'ın kullarına şefkat etmek, onları Allah yolunda gayretten dolayı öldürmekten daha ziyade riayet olunmaya layıktır. Eğer "İlahi emir açıkça müşriklerin öldürülmesi hakkında olup dururken, onlara şefkat etmeye riayetin daha haklı olduğuna delilin nedir?" diyecek olursan, cevabı şudur ki: Davud (a.s.) Beyt-i Makdis'i inşa etmek istedi ve inşa etti. İnşaat bittiğinde yıkıldı. Birkaç defa böyle oldu. O hazret bu halden Hakk'a şikayet etti. İlahi vahiy geldi ki: "Benim evim kan döken kimsenin elleriyle inşa olunmaz." Hz. Davud "Ya Rab, kan dökme senin yolunda olmadı mı?" dedi. Yüce Allah "Evet, velakin onlar benim kullarım değil midir?" buyurdu. Nihayet Davud (a.s.)'ın talebi üzerine Beyt-i Makdis'in Süleyman (a.s.)'ın eliyle inşa olunacağı vahyolundu. İşte bu hikayeden maksat, ilahi suret üzerine olan bu insani yaratılışa riayet etmenin gerekli olduğunu açıklamaktır.

## Suâl:

Hak Teâlâ hazretleri bir taraftan "Müşrikleri öldürün!" diye em- rediyor. Diğer taraftan dahi kullarının kanı döküldüğünü hoş görmüyor. Bunlar yekdîğerinin nakîzi olan iki hüküm değil midir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah bir taraftan "Müşrikleri öldürün!" diye emrediyor. Diğer taraftan da kullarının kanı döküldüğünü hoş görmüyor. Bunlar birbirinin zıddı olan iki hüküm değil midir?

## Cevab:

Malûm olsun ki, müşriklerin katli Allah yolunda gayretten dolayı emrolunmuştur. Ve "gayret" "gayriyet"ten müştaktır. Binâenaleyh bir kimse Hak yolunda gayret etse, kendisinin ve muhîtinin Hakk'ın gay- rı olduğunu isbât etmiş olur. Hâlbuki Fass-ı Dâvûdînin nihâyetlerinde îzâh olunduğu üzere emir ikidir: Biri “emr-i tekvînî", diğeri de “emr-i teklîfî"dir. Emr-i tekvînî abdin isti'dâd-ı ezelîsi üzerine terettüb eden emir- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, müşriklerin öldürülmesi Allah yolunda gayretten dolayı emredilmiştir. Ve "gayret" "gayriyet"ten (başkalaşma, farklı olma) türemiştir. Bu sebeple bir kimse Hakk yolunda gayret etse, kendisinin ve çevresinin Hakk'ın gayrı (Hakk'tan başka) olduğunu ispat etmiş olur. Hâlbuki Dâvûd Fassı'nın sonlarında açıklandığı üzere emir ikidir: Biri "emr-i tekvînî" (oluş emri), diğeri de "emr-i teklîfî" (yükümlülük emri)dir. Emr-i tekvînî, kulun ezelî yatkınlığı üzerine terettüp eden (sıralanan, oluşan) emirdir.

dir. Eğer onun isti'dâdı, emr-i teklîfî olan emr-i şerîata muhalefeti îcâb ediyorsa, dünyâ dediğimiz bu âlem-i kesîfde, muhakkak ondan enbiyaya muhalefet zuhûra gelir. Binâenaleyh o kimse küfür ve şirkinde maʼzûrdur. Zîrâ şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'n olan onun ayn-ı sâbitesi lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan bu sûretle zuhûru istemiştir. Hak dahi ifâza-i vücûd ile onu o sûretle izhâr buyurmuştur. Şu hâlde kâfir ve müşrikten sâdır olan fiil, bir i'tibâra göre emr-i ilâhîye muvâfık ve bir i'tibara göre de muhâliftir. İşte yekdîğerine münâkız görünen hükm-i ilâhî dahi birbirinin zıddı olan merâtib hasebiyle vâki' olmuş olur. [18/7] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer onun yatkınlığı, teklifî emir olan şeriata muhalefeti gerektiriyorsa, dünya dediğimiz bu yoğun âlemde, kesinlikle ondan peygamberlere muhalefet ortaya çıkar. Bu sebeple o kimse küfür ve şirkinde mazur görülür. Çünkü ilâhî hallerden bir hal olan onun sabit hakikati, yatkınlık diliyle Hak'tan bu şekilde ortaya çıkmayı istemiştir. Hak da varlık bahşetmekle onu o şekilde görünür kılmıştır. Şu halde kâfir ve müşrikten sadır olan fiil, bir açıdan ilâhî emre uygun ve bir açıdan da muhaliftir. İşte birbirine zıt görünen ilâhî hüküm de birbirinin zıddı olan mertebeler sebebiyle meydana gelmiş olur.

Zîrâ vücûd-1 vâhidin merâtib-i muhtelifede zuhûru, her bir mertebenin kendisine mahsûs olan ahvâline göre, ahkâm-ı muhtelifeyi îcâb eder. Me- selâ buhâr, buhâr mertebesinde iken kemâl-i letâfetten görünmez; tekâsüf edip bulut mertebesine tenezzül edince göz ile görülür. Daha tekâsüf edip su olunca kuvve-i lâmise vücûdunu hisseder. Bir mertebe daha tekâsüf edip buz olunca elde durur; ve istenilen şekle ifrâğ olunur. Buhârın bu merte- beleri, buhârın terkîbine başka bir şey dâhil olmakla zuhûra gelmedi; belki onun sıfât-ı ârızası, madûm iken mevcûd oldu. İşte görülüyor ki buhâr de- diğimiz mefhûm vâhidü'l-vücûd iken, merâtib-i muhtelifede zuhûrundan dolayı taaddüd husûle geldi; ve her bir mertebenin hükmü başka başka oldu. Su ile tahâret mümkin olduğu hâlde bulutla tahâret mümkin değil- dir; ve kezâ eriyip su olmadıkça buz, suyun hizmetini îfâ edemez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü tek bir varlığın farklı mertebelerde ortaya çıkışı, her bir mertebenin kendisine özgü hallerine göre, farklı hükümleri gerektirir. Örneğin buhar, buhar mertebesindeyken tam bir incelikten dolayı görünmez; yoğunlaşıp bulut mertebesine indiğinde gözle görülür. Daha da yoğunlaşıp su olduğunda dokunma kuvveti (hissiyatı) onun varlığını hisseder. Bir mertebe daha yoğunlaşıp buz olduğunda elde durur; ve istenilen şekle sokulur. Buharın bu mertebeleri, buharın terkibine başka bir şey dahil olmakla ortaya çıkmadı; aksine onun ârızî sıfatları (sonradan kazanılan nitelikleri), yokken var oldu. İşte görülüyor ki buhar dediğimiz kavram tek bir varlık iken, farklı mertebelerde ortaya çıkışından dolayı çokluk meydana geldi; ve her bir mertebenin hükmü başka başka oldu. Su ile temizlik mümkün olduğu halde bulutla temizlik mümkün değildir; ve aynı şekilde eriyip su olmadıkça buz, suyun hizmetini yerine getiremez.

Bu misâlde olduğu gibi eltaf-ı latîf olan vâhid-i hakîkî, her bir mertebe- ye tenezzülünde bir hükmü îcâb eder. Zîrâ muktezayât-ı merâtib muhtelif- dir. Ve âlem-i kesîf-i şehîdet şerîatın vücûdunu iktizâ ve kānûn-i ilâhîyi ref' için mü'minîn ile harbe kıyâm eden küffâr ve müşrikînin katlini îcâb eder; ve eğer küffâr îmân etmeyip de kıtâle kıyâm etmezlerse katlolunmazlar. Zîrâ sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olan neş'et-i insâniyyenin ibkāsı, onu yıkmaktan evlâdır. Sen din düşmanlarını görmüyor musun ki, Allah Teâlâ onları ibkā için cizyeyi ve sulhu farzedip "Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi sulha meylet!" (Tevbe, 9/7) buyurdu. Ve kezâ adam öldürdüğü için kısâsı îcâb eden kātili görmüyor musun? Maktûlün velîsinin fidye al- ması veyâ kātili afvetmesi nasıl meşrû kılındı? Eğer kātil fidye vermekten ibâ ederse katlolunur. Kezâ görmez misin ki, maktûlün velîleri müteaddid olup da içlerinden birisi, diyet almağa râzı olsa veyâhud kātili afvetse, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri o velînin rızâsına veyâ afvına nasıl riâyet buyuruyor; ve onu affetmeyen kimselere nasıl tercîh ediyor? İşte bu sûrette kātil kısâs olarak katlolunmaz. Ve kezâ görmez misin ki, (S.a.v.) Efendimiz, [18/8] maktûlün ipi elinde bulunan bir kimsenin katli taleb olundukda, o ip sâhibi hakkında, mahzâ elinde maktûlün ipi bulunduğu için, “Kısâsan katli taleb olunan bu kimsenin katli, maktûlün katli gibidir” buyurur. 490 Ve kezâ görmez misin ki, Allah Teâlâ hazretleri “Fenâlığın cezâsı, onun gibi bir fenâlıktır” (Şûrâ, 42/40) buyuruyor. Binâenaleyh kısâsı fenâlık addediyor. Ya'ni kısâs meşrû' olmakla beraber fenâ bir fiil olmuş oluyor. فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu örnekte olduğu gibi, en ince lütuf sahibi olan hakiki bir olan (Vâhid-i Hakîkî), her bir mertebeye inişinde farklı bir hükmü gerektirir. Çünkü mertebelerin gereklilikleri farklıdır. Yoğun şehadet âlemi (maddî dünya), şeriatın varlığını gerektirir ve ilâhî kanunu yüceltmek için müminlerle savaşa kalkan kâfirlerin ve müşriklerin öldürülmesini zorunlu kılar. Eğer kâfirler iman etmezler ve savaşa kalkışmazlarsa, öldürülmezler. Çünkü ilâhî suret üzerine yaratılmış olan insan neş'etinin (insan varlığının) korunması, onu yıkmaktan daha iyidir. Din düşmanlarını görmüyor musun ki, Yüce Allah onları korumak için cizyeyi ve sulhu farz kılmış ve "Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi sulha meylet!" (Tevbe, 9/7) buyurmuştur. Aynı şekilde, adam öldürdüğü için kısası gerektiren katili görmüyor musun? Maktulün velisinin fidye alması veya katili affetmesi nasıl meşru kılınmıştır? Eğer katil fidye vermekten kaçınırsa, öldürülür. Aynı şekilde görmez misin ki, maktulün velileri birden fazla olup da içlerinden birisi diyet almaya razı olsa veya katili affetse, Yüce Allah o velinin rızasına veya affına nasıl riayet ediyor; ve onu affetmeyen kimselere nasıl tercih ediyor? İşte bu durumda katil kısas olarak öldürülmez. Aynı şekilde görmez misin ki, (s.a.v.) Efendimiz, maktulün ipi elinde bulunan bir kimsenin katli talep edildiğinde, o ip sahibi hakkında, sadece elinde maktulün ipi bulunduğu için, "Kısas olarak katli talep olunan bu kimsenin katli, maktulün katli gibidir" buyurur. Aynı şekilde görmez misin ki, Yüce Allah "Fenalığın cezası, onun gibi bir fenalıktır" (Şûrâ, 42/40) buyuruyor. Bu sebeple kısası fenalık addediyor. Yani kısas meşru olmakla beraber fenâ bir fiil olmuş oluyor. فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ

İşte bu hikmete mebnî Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ )Şûrâ, 42/40) ya'ni “Bir kimse afvetse ve ıslâh eylese, o afv ve ıslahın ecri Allah üzerinedir” buyurur. Zîrâ kātil sûret-i ilâhiyye üzerinedir. Binâenaleyh bir kimse kātilden onun cürmünü afvetse ve o kātili katletmese, o afvın ecri, kātili kendi sûreti üzerine halkeden Allah Teâlâ üzerinedir. Zîrâ Hak, kullarından afva ehaktır. Çünkü kullarını, onlar sebebiyle esmâsını ve sıfatını izhâr etmek üzere, kendi nefsi için inşâ eyledi; ve nitekim hadîs-i kudside buyurdu: يَا ابْنَ آدَمَ خَلَقْتُ الْأَشْيَاءَ لِأَجْلِكَ وَخَلَقْتُكَ لِأَجْلِي ya'ni "Ey âdemoğlu, eşyayı senin için ve seni de Benim için halkettim."491 وما ظَهَرَ بالاسم الظَّاهرِ إلا بوجودِه ، فَمَنْ رَاعَاهُ إِنَّمَا يُرَاعِي الحَقَّ، وما يُذَمُّ الإنسانُ لِعَيْنِهِ، وإِنَّما يُذَمُّ الفِعْلُ منه ، وفعله ليس عَيْنَهُ، وكَلامُنَا في عينه، ولا فعل إلَّا لِلَّهِ ، ومَعَ هذا ذُمَّ منها ما ذُمَّ، وحُمِدَ منها ما حُمِدَ، وَلِسَانُ الدَّم على جِهَةِ العَرَضِ مَذْمُومٌ عند الله، فما مَذْمُومَ إلا مَا ذَمَّهُ الشَّرْعُ، فَإِنَّ ذَمَّ الشَّرْعِ لحكمةٍ يَعْلَمُهَا اللهُ، أو مَنْ أَعْلَمَهُ اللهُ، كما شُرِعَ القِصَاصُ لِلْمَصْلَحَةِ، إِبْقَاءً لهذا النوع وإِرْدَاعًا لِلْمُتَعَدِّي حُدُودَ اللَّهِ فِيهِ : وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَا أُولِي الأَلْبَابِ ، وهُمْ أَهْلُ لُبِّ الشَّيءِ الَّذين عَثَرُوا على سِرِّ النَّوَامِيس الإلهية وَالحِكَمِيَّةِ . Ve ism-i Zâhir ile ancak onun vücûduyla zâhir oldu. Binâenaleyh ona riâyet eden kimse, ancak Hakk'a riâyet eder. Ve insan "ayn”ından nâşî zemmolunmaz; ancak ondan vâki' olan fiil zemmolunur; ve onun fiili ise, onun "ayn"ı değildir. Halbuki bizim kelâmımız onun "ayn"ı hakkındadır. Fiil ise ancak Allah'ındır. Ve maahâzâ onlardan zemmolunan şey zemmolundu; ve onlardan hamdolunan şey hamdolundu. Ve lisân-i zem garaz cihetiyle indallah mezmûmdur. İmdi şer'in zemmettiği şeyin gayrı mezmûm yoktur. Zîrâ şer'in zemmi hikmetten nâşîdir ki, onu Allah bilir; yâhud Allâh'ın bildirdiği kimse bilir. Nitekim kısâs, bir maslahat için şer'olundu. Bu nev' için ibkā ve onun hakkında hudûdullâhı tecavüz eden için irda'dır. وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ (Bakara, 2/179) ya'ni “Ey elbâb sâhibleri, sizin için kısâsta hayât vardır.” [18/9] Ve onlar şeyin lübbünün ehlidir ki, nevâmîs-i ilâhiyye ve hikemiyyenin sırrına muttali' oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu hikmete dayanarak Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de (Şûrâ, 42/40) "Bir kimse affeder ve ıslah ederse, o affın ve ıslahın karşılığı Allah üzerinedir" buyurur. Çünkü katil, ilahi suret üzeredir. Bu sebeple bir kimse katilden onun suçunu affeder ve o katili öldürmezse, o affın karşılığı, katili kendi sureti üzerine yaratan Yüce Allah üzerinedir. Çünkü Hak, kullarından affa daha layıktır. Çünkü kullarını, onlar sebebiyle isimlerini ve sıfatlarını ortaya çıkarmak üzere, kendi nefsi için yarattı; ve nasıl ki hadîs-i kudsîde buyurdu: "Ey âdemoğlu, eşyayı senin için ve seni de Benim için yarattım." Ve ism-i Zâhir ile ancak onun varlığıyla ortaya çıktı. Bu sebeple ona riayet eden kimse, ancak Hakk'a riayet eder. Ve insan "ayn"ından (özünden) dolayı kınanmaz; ancak ondan meydana gelen fiil kınanır; ve onun fiili ise, onun "ayn"ı değildir. Halbuki bizim sözümüz onun "ayn"ı hakkındadır. Fiil ise ancak Allah'ındır. Ve bununla birlikte onlardan kınanan şey kınandı; ve onlardan övülen şey övüldü. Ve kınama dili, garaz (kin) cihetiyle Allah katında kınanmıştır. Şimdi şeriatın kınadığı şeyden başka kınanmış yoktur. Çünkü şeriatın kınaması, hikmetten kaynaklanır ki, onu Allah bilir; yahut Allah'ın bildirdiği kimse bilir. Nasıl ki kısas, bir maslahat (fayda) için meşru kılındı. Bu tür için devamlılık ve onun hakkında Allah'ın sınırlarını aşan için caydırıcılıktır. (Bakara, 2/179) "Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır." Ve onlar, şeyin özünün ehlidir ki, ilahi ve hikmetli kanunların sırrına vakıf oldular.

Ya'ni Hak Teâlânın ism-i Zâhir ile zuhûru, ancak abdin vücûd-ı kesîfi ile vâki' oldu. Binâenaleyh abdin o vücûd-ı kesîfine riâyet edip, onu imhâya sa'yetmese, ancak Hakk'ın ism-i Zahir'inin ibkāsına ve onun icrâ-yı ahkâm etmesine riâyet etmiş olur. Suâl: İnsan, mâdemki Hakk'ın sûretidir ve onun vücûd-ı kesîfi Hakk'ın ism-i Zahir'idir, şu hâlde onu zemmetmek câiz olmamak lâzım gelir. Hâlbuki biz insânı zemmedip dururuz. Cevab: İnsân “ayn”ından ya'ni vücûd-ı kāiminden ve zâtından dolayı zemmolunmaz. Belki kendisinden sâdır olan fiil zemmolunur; ve insândan sâdır olan fiil, kendisinin “ayn”ı değildir. Ve “İnsan Hakk'ın sûreti üzerinedir; ve O'nun ism-i Zâhir'idir” sözü, insânın “ayn”ı hakkında söylenmiş bir sözdür. Suâl: İnsan, fiilinden dolayı zemmolunduğu vakit, fiilin insana isnâdı lâzım gelmez mi? Hâlbuki fiil ancak Allâhındır ve fâil ancak Haktır? Cevâb: Evet, fiil Allah'ındır, velâkin bu fiil, mertebe-i abdiyyette zâhir olur. Eğer abdin vücûd-ı kesîfi olmasa, bu efʼâl-i mezmûmenin zuhûr edeceği mahal bulunmazdı. İmdi bu vücûdât-ı kesîfe-i ibâd, şuûnât-ı ilahiyyenin birer âyîneleri mesâbesindedir. Bu âyînelerde zâhir olan suver, esmâ-i ilâhiyyenin muktezayâtı olan ahvâldir; ve o isimlerden her birisi, birer Rabb-i hâsstır; ve her Rabb-i hâss, kendinin merbûbu olan abdden râzıdır. Velâkin Rabbü'l-erbâb ve cemî-i esmâyı câmi' olan “Allah”, her ismin muktezâsı olan ahvâlden râzı değildir. Meselâ Mudill ismi, kendi merbûbu olan kâfirin küfründen râzıdır. Fakat Mudill isminin Rabb'i olan “Allah” bu ismin muktezâsından râzı değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın Zâhir ismiyle görünmesi, ancak kulun yoğun/maddî varlığı ile gerçekleşti. Bu sebeple kulun o yoğun/maddî varlığına riayet edip, onu yok etmeye çalışmazsa, ancak Hakk'ın Zâhir isminin kalıcılığına ve onun hükümlerini icra etmesine riayet etmiş olur. Soru: İnsan, mademki Hakk'ın suretidir ve onun yoğun/maddî varlığı Hakk'ın Zâhir ismidir, şu halde onu kötülemek caiz olmamak lazım gelir. Halbuki biz insanı kötüleyip dururuz. Cevap: İnsan "ayn"ından, yani kâim varlığından ve zâtından dolayı kötülenmez. Aksine kendisinden sadır olan fiil kötülenir; ve insandan sadır olan fiil, kendisinin "ayn"ı değildir. Ve "İnsan Hakk'ın sureti üzerinedir; ve O'nun Zâhir ismidir" sözü, insanın "ayn"ı hakkında söylenmiş bir sözdür. Soru: İnsan, fiilinden dolayı kötülenildiği vakit, fiilin insana isnadı lazım gelmez mi? Halbuki fiil ancak Allah'ındır ve fail ancak Hak'tır? Cevap: Evet, fiil Allah'ındır, velakin bu fiil, kulluk mertebesinde zahir olur. Eğer kulun yoğun/maddî varlığı olmasa, bu kötülenmiş fiillerin zuhur edeceği yer bulunmazdı. Şimdi bu kulların yoğun/maddî varlıkları, ilahi oluşların birer aynası mesabesindedir. Bu aynalarda zahir olan suretler, ilahi isimlerin gerektirdiği hallerdir; ve o isimlerden her birisi, birer özel Rab'dir; ve her özel Rab, kendisinin bağlısı olan kuldan razıdır. Velakin Rablerin Rabbi ve bütün isimleri kapsayan "Allah", her ismin gerektirdiği hallerden razı değildir. Örneğin Mudill (saptıran) ismi, kendi bağlısı olan kâfirin küfründen razıdır. Fakat Mudill isminin Rabbi olan "Allah" bu ismin gerektirdiğinden razı değildir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de

وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ

(Zümer, 39/7) [Hak Teâlâ ibâdının küfrüne râzı olmaz.] buyurur. Onun için Allah Teâlâ hazretleri kendisinin râzı olduğu ve olmadığı ef'âli mertebe-i risâlete bi't-tenezzül vazʼeylediği şerâyi' ile ibâdına i'lân etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Zümer, 39/7) [Yüce Allah kullarının küfrüne razı olmaz.] buyurur. Bu sebeple Yüce Allah, kendisinin razı olduğu ve olmadığı fiilleri, risalet (peygamberlik) mertebesine tenezzül ederek (inerek) koyduğu şeriatlar ile kullarına ilan etti.

Suâl: Demek ki, Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı birtakım şuûnâtı var. Hak râzı olduğu şuûnunu izhâr ve râzı olmadığını terketmek mümkin değil miydi? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Demek ki, Hakk'ın razı olduğu ve olmadığı birtakım halleri, oluşları var. Hak'ın razı olduğu hallerini, oluşlarını ortaya koyup, razı olmadığını terk etmesi mümkün değil miydi?

Cevâb: Bilcümle şuûnât muktezâ-yı zâtullahdır. Zuhûr dahi şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şeʼndir. Binâenaleyh şuûnât-ı zâtiyyeden bazılarının terk-i izhârı kābil değildir. Bu ise, acz ve noksan değil, ayn-ı kudret ve kemâldir. [18/10] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bütün haller, Allah'ın zâtının gereğidir. Ortaya çıkış da ilâhî hallerden bir haldir. Bu sebeple, zâta ait hallerden bazılarının ortaya konulmasının terk edilmesi mümkün değildir. Bu ise, acizlik ve eksiklik değil, kudretin ve kemâlin ta kendisidir.

Misal: İnsan, sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olup kendisinde görme, bilme, işitme ve söyleme ilh... gibi birtakım şuûn vardır. Mâdemki işitilecek şey vardır, insan bu şe'n-i zâtîsiyle zâhir olur; ve insan için işitmeyi terketmek kābil değildir. Bu adem-i kābiliyyet onun aczi değil belki kemâlidir. Noksan ve adem-i kudret, onun sağırlığıdır. Ve kezâ insanda rızâ ve gazab sıfatları mevcûddur. Gazabını tahrîk edecek ahvâlin vukūunda insan bu sıfatla zâhir olur, meğer ki kendisinde şe'n-i hilm gālib ola. Ve şe'n-i hilm dahi şuûnât-ı zâtiyyeden bir şeʼndir. Binâenaleyh sıfat-ı hilm ile zuhûr dahi muktezâ-yı zâttır. Çok kerre vâki' olur ki, baʼzı kimseler, gazab ile zâhir olacakları yerde hilm ile ve hilm ile zâhir olacakları yerde dahi gazab ile zâhir olurlar. Ve sebebi suâl olunsa: “Ne yapayım, ben de bu hâlimden râzı değilim, velâkin muktezâ-yı zâtım olan bu ahvâl rızâm olmaksızın benden zâhir oluverir” cevabıyla mukābele ederler. Râzı olmadığı efâlin insandan zuhûru zevk ile bilinecek bir şeydir. Her insan, bilfarz aksırık ve öksürük gibi bî-nihâye olan kendi şuûnâtını tedkîk edecek olursa bunun nasıl bir şey olduğunu ve bunun terk-i izhârı kābil olup olmadığını bilir. İmdi mezâhirde zâhir olan ef'âl-i mezmûme vücûdât-ı kesîfenin îcâbâtı- dır; ve bu vücûdât ise, müstakil olmayıp izâfî olduklarından onlardan zâhir olan ef'âl-i mezmûme dahi, umûr-i ademiyyedendir. Mertebe-i zât bun- lardan münezzehdir. Onun için Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur. مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ (Nisâ, 4/79) ya'ni “Sana iyiliklerden bir şey isâbet ederse Allah'dandır.” Zîrâ zâttan zâhir olan şey haseneden başka bir şey değildir. Ve وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'ni "Sana fenâlıktan isâbet eden şey nefsindendir.” Zîrâ seyyie senin nefsinden ibaret olan vü- cûd-ı kesîfinin iktizââtıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: İnsan, ilâhî sûret üzere yaratılmış olup kendisinde görme, bilme, işitme ve söyleme gibi birtakım oluşlar vardır. Mademki işitilecek şey vardır, insan bu zâtî oluşuyla ortaya çıkar; ve insan için işitmeyi terk etmek mümkün değildir. Bu imkânsızlık onun acizliği değil, aksine kemâlidir. Noksanlık ve kudretsizlik, onun sağırlığıdır. Ve aynı şekilde insanda rıza ve gazap sıfatları mevcuttur. Gazabını tahrik edecek durumların meydana gelmesinde insan bu sıfatla ortaya çıkar, meğer ki kendisinde hilm (yumuşak huyluluk) oluşu galip ola. Ve hilm oluşu da zâta ait hallerden bir oluştur. Bu sebeple hilm sıfatıyla zuhur etmek de zâtın gereğidir. Çok kere meydana gelir ki, bazı kimseler, gazap ile ortaya çıkacakları yerde hilm ile ve hilm ile ortaya çıkacakları yerde de gazap ile ortaya çıkarlar. Ve sebebi sorulsa: “Ne yapayım, ben de bu hâlimden razı değilim, velâkin zâtımın gereği olan bu durumlar rızam olmaksızın benden ortaya çıkıverir” cevabıyla karşılık verirler. Razı olmadığı fiillerin insandan zuhur etmesi zevk ile bilinecek bir şeydir. Her insan, farz edelim aksırık ve öksürük gibi sonsuz olan kendi oluşlarını inceleyecek olursa bunun nasıl bir şey olduğunu ve bunun ortaya çıkışını terk etmenin mümkün olup olmadığını bilir. Şimdi mazharlarda (tecelli yerlerinde) ortaya çıkan kötü fiiller, kesif (yoğun, maddî) varlıkların gereklilikleridir; ve bu varlıklar ise, müstakil olmayıp izafî (bağıntılı) olduklarından onlardan ortaya çıkan kötü fiiller de, yoklukla ilgili işlerdendir. Zât mertebesi bunlardan münezzehtir. Onun için Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ (Nisâ, 4/79) yani “Sana iyiliklerden bir şey isabet ederse Allah'tandır.” Çünkü zâttan ortaya çıkan şey iyilikten başka bir şey değildir. Ve وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) yani "Sana fenalıktan isabet eden şey nefsindendir.” Çünkü kötülük senin nefsinden ibaret olan kesif varlığının gereklilikleridir.

Vâkıâ ibâdın taleb-i nefsleri vaktinde, ef'âli îcâd eden Hak'tır. Nite- kim Kur'ân-ı Kerîm'de وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Sâffât, 37/96) [Allah Teâlâ sizi ve amellerinizi yarattı.] buyurulur. Fakat fiilin îcâdı Hakk'a nisbeten hik- mettir. Abdden sudûru abde nisbeten mezmûmdur. Eğer fiil şer'e muvâfık olarak sâdır olursa, onun îcâdı Hakk'a nisbeten hikmet olduğu gibi, abde nisbeten dahi mahmûd olur. Çünkü abd, sûret-i insâniyyenin tesviyesin- den maksûd olan gāyeye teveccüh etti. Velâkin bir kimse garazına muvâfık olmadığı için, bir şeyi zemmetse, o zemm Allah indinde mezmûmdur. Zîrâ lisân-ı zemm garaz ciheti üzerine olursa câiz değildir. Meselâ ziyâretine gidilen bir kimse, beni kāimen istikbâl etmedi, diye zemmolunmaz. Eğer zemmolunursa, bunda nefsin hazzı ve garazı vardır. Çünkü nefis, herke- sin kendisine ihtirâm etmesini ister. Aksi hâlde nefis tekebbür ve hiddet edip, o kimseyi zemme başlar. İşte bu gibi zemmler indallah mezmûmdur. Şu hâlde ancak şer'in zemmettiği şeyler mezmûmdur. Zîrâ şâriin garazı, insânın hayvâniyyete inhimâkini men'etmek ve sûret-i ilâhiyyeyi himâye eylemekten başka bir şey değildir. Şer'in bir fiili zemmetmesi, hikmete müsteniddir ki, onu ancak Allah Teâlâ ve onun bildirdiği kullar bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçekte, kulların nefislerinin talebi vaktinde, fiilleri yaratan Hak'tır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ" (Sâffât, 37/96) [Allah Teâlâ sizi ve amellerinizi yarattı.] buyurulur. Fakat fiilin yaratılması Hakk'a nispeten hikmettir. Kuldan meydana gelmesi kula nispeten kınanmıştır. Eğer fiil şeriata uygun olarak meydana gelirse, onun yaratılması Hakk'a nispeten hikmet olduğu gibi, kula nispeten de övülmüştür. Çünkü kul, insan suretinin düzeltilmesinden maksat olan gayeye yönelmiştir. Velâkin bir kimse, kendi amacına uygun olmadığı için bir şeyi kınarsa, o kınama Allah katında kınanmıştır. Zira kınama dili, kişisel amaç üzerine olursa caiz değildir. Mesela, ziyaretine gidilen bir kimse, beni ayakta karşılamadı diye kınanmaz. Eğer kınanırsa, bunda nefsin hazzı ve amacı vardır. Çünkü nefis, herkesin kendisine saygı göstermesini ister. Aksi halde nefis kibirlenir ve hiddetlenir, o kimseyi kınamaya başlar. İşte bu gibi kınamalar Allah katında kınanmıştır. Şu halde ancak şeriatın kınadığı şeyler kınanmıştır. Zira şeriat koyucunun amacı, insanın hayvanlığa dalmasını engellemek ve ilahi sureti korumaktan başka bir şey değildir. Şeriatın bir fiili kınaması, hikmete dayanır ki, onu ancak Allah Teâlâ ve onun bildirdiği kullar bilir.

Nitekim kısâs bir maslahat için meşrû' kılındı. O maslahat dahi bu nev'-i insânînin ibkāsını te'mîn ve o nev'-i insânî [18/11] hakkında, hu- dûd-i ilâhîyi tecâvüz eden kimseleri, geriye çekmekten ibârettir. Onun için Hak Teâlâ وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ (Bakara, 2/179) ya'ni “Sizin için kısâsta hayât vardır” buyurdu. Bu kelâmın iki vechi vardır: Birisi kātilin kısâs olunduğunu herkes görür. Bu ibretten müteessir olup, bir kimseyi katle ni- yet edenler varsa, ona cür'et edemezler. Binâenaleyh kısâs zımnında nev'-i insânînin hayatı ibkā edilmiş olur. İkincisi “sizin için” zamîr-i muhâtabı maktûlün velîsine râci' olur. Bu hâlde âyet-i kerîmenin maʼnâsı: Ey maktûlün velîleri, siz kātilden fidye alıp veyâ afvedip onu kısâsın hükmünden tahlîs ederseniz, nev’-i insânîden bir ferdin hayatını ibkā etmiş olursunuz. Bu âyet-i kerîmeyi ikinci vech ile tefsîr, bu bahse daha münasib görünür. Ayet-i kerîmenin mâbadi يَا أُولِي الْأَلْبَابِ [Ey elbâb sâhibleri!]dir. Binâenaleyh Hak Teâlâ kısâsta hayât olduğunu “ülü'l-elbâb”a hitâben beyân buyurur. Ve "ülü'l-elbâb" bir şeyin mağzını ve içini bilen kimselerdir. Ve onlar Hak ve enbiyâ cânibinden vazʼolunan şerâyi'-i ilâhiyyenin ve hükemâ ve ukalâ taraflarından zamân-ı fetrette vaz'olunan şerâyi'-i hikemiyyenin sırrına muttali' oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim kısas, bir maslahat (kamu yararı) için meşru kılındı. O maslahat da bu insan türünün varlığını sürdürmesini sağlamak ve o insan türü [18/11] hakkında, ilahi sınırları aşan kimseleri geri çekmekten ibarettir. Onun için Yüce Allah, وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ yani “Sizin için kısasta hayat vardır” (Bakara, 2/179) buyurdu. Bu kelamın iki yönü vardır: Birincisi, katilin kısas edildiğini herkes görür. Bu ibretten etkilenip, bir kimseyi öldürmeye niyet edenler varsa, ona cüret edemezler. Bu sebeple kısas sayesinde insan türünün hayatı korunmuş olur. İkincisi, “sizin için” hitap zamiri maktulün velisine (yakınına) aittir. Bu halde ayet-i kerimenin anlamı şudur: Ey maktulün velileri, siz katilden fidye alıp veya affedip onu kısasın hükmünden kurtarırsanız, insan türünden bir ferdin hayatını korumuş olursunuz. Bu ayet-i kerimeyi ikinci yönüyle tefsir etmek, bu bahse daha uygun görünür. Ayet-i kerimenin devamı يَا أُولِي الْأَلْبَابِ [Ey akıl sahipleri!]dir. Bu sebeple Yüce Allah, kısasta hayat olduğunu “ülü'l-elbâb”a (akıl sahiplerine) hitaben beyan buyurur. Ve "ülü'l-elbâb" bir şeyin özünü ve iç yüzünü bilen kimselerdir. Ve onlar, Hak ve peygamberler tarafından konulan ilahi şeriatların ve hikmet sahipleri ile akıl sahipleri tarafından fetret (peygambersiz) döneminde konulan hikmetli şeriatların sırrına vakıf oldular.

وإِذا عَلِمْتَ أَنَّ اللَّهَ رَاعَى هذه النَّشأةَ وَإِقَامَتَها فَأَنتَ أَوْلَى بِمُرَاعَاتِهَا، وَلَكَ

بذلك السَّعَادَةُ، فَإِنَّه مَادَامَ الإنسانُ حَيَّا، يُرْجَى له تَحْصِيلُ صِفَةِ الكمال

الذي خُلِقَ له، ومَنْ سَعَى فِي هَدْمِهِ فقد سَعَى فِي مَنْعِ وُصُولِهِ لِمَا خُلِقَ له،

وما أَحْسَنَ ما قال رسول الله : «أَلا أُنَبِّئُكُمْ بِمَا هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَفْضَلُ مِنْ

أَنْ تُلْقُوا عَدُوَّكُمْ فَتَضْرِبُوا رِقَابَهُمْ وَيَضْرِبُوا رِقَابَكُمْ؟ ذِكْرَ اللَّهِ.»

Ve sen muhakkak Allah Teâlâ'nın bu neş'ete riâyet ettiğini ve onu ikāme eylediğini bildiğin vakit, sen dahi onun mürââtına evlâsın. Bu sebeble senin için saâdet vardır. Zîrâ mâdemki insân hayydır, kendisi için halkolunan sıfat-ı kemâlin tahsîli, onun için [18/12] recâ olunur. Ve onun hedmine sa'yeden kimse, onun için halkolunan şeye, onun men'-i vusûlü hakkında sa'yeder. Resûlullah (s.a.v.)in “Âgâh olun, size düşmanlarınıza mülâkî olup onların boyunlarını vurmanızdan ve onların sizin boyunlarınızı vurmalarından sizin için hayırlı ve efdal olan şeyi haber vereyim mi? Zikrullah'dır!" kavli ne güzeldir! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve sen muhakkak Yüce Allah'ın bu oluşuma riayet ettiğini ve onu ayakta tuttuğunu bildiğin zaman, sen de ona riayet etmeye daha layıksın. Bu sebeple senin için saadet vardır. Çünkü mademki insan canlıdır, kendisi için yaratılan kemal sıfatının elde edilmesi, onun için umulur. Ve onun yıkımına çalışan kimse, onun için yaratılan şeye, onun ulaşmasını engellemek hakkında çalışır. Resûlullah (s.a.v.)'in "Âgâh olun, size düşmanlarınıza kavuşup onların boyunlarını vurmanızdan ve onların sizin boyunlarınızı vurmalarından sizin için hayırlı ve efdal olan şeyi haber vereyim mi? Zikrullah'tır!" sözü ne güzeldir!

Ya'ni bâlâda serdedilen, delâil ile Allah Teâlâ hazretlerinin bu neş'et-i insâniyyeye riâyet edip onun ikāmesini murâd eylediğini bildiğin vakit, sen dahi bu neş'etin ikāmesine evlâ-bit-tarîk riâyet edersin. Çünkü bu neş'et-i insâniyyeye riâyet sebebiyle senin için saâdet hâsıl olur. Zîrâ bu sûret-i ilâhiyyeye riâyet ettiğin için ecir kazanırsın; ve bu ecir dahi, o sûretin sâhibi olan Allah üzerinedir. Ve sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olan neş'et-i insâ- niyyenin illet-i mürââtı budur ki, insan hayâtta olduğu müddetçe, kendisi için halkolunan sıfat-ı kemâlin tahsîli onun için ümîd olunur. Zîrâ Hak, esmâsıyla mezâhirde zâhir olur; ve her bir isim kendi mazharını nâsiye-sinden tutup, kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde o sırâtın nihâyetine doğru çeker götürür; ve o sırâtın nihâyetine vusûl, o ismin kemâline vusûldür; ve o neş'et-i insâniyyenin yıkılmasına sa'yeden kimse, o insanın ism-i hâssı-nın hazînesinde meknûz ve fiilen zuhûru mukadder olan şeye, onun vâsıl olmamasına sa❜yeder. Zîrâ mezâhir esmâ için âyîne gibidir. Ayîne kırıldığı vakit, onun mukābilinde duran şahsın sûreti artık mün'akis olmaz olur. Binâenaleyh bir insan katledildiği vakit, onun mazhar olduğu ism-i hâssın âyînesi kırılmış olur. Ve (S.a.v.) Efendimiz'in kavli ne güzeldir ki, kemâl-i irfânla buyurur: “Ey mü'minler âgâh olunuz, size bir şey haber vereyim mi ki, o şey, düşmanlarınıza mülâkî olup fî-sebîlillâh onların boyunlarını vurmanızdan ve onlar sizin boyunlarınızı vurup sizin Allah yolunda şehîd olmanızdan hayırlı ve efdaldir. [18/13] O şey zikrullahdır!”492 İşte bu ha-dîs-i şerîf dahi, bünyân-ı ilâhî olan neş'et-i insâniyyenin ikāmesine delîldir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda delillerle, Yüce Allah'ın bu insani oluşuma riayet edip onun ayakta kalmasını murad ettiğini bildiğin zaman, sen de bu oluşumun ayakta kalmasına öncelikle riayet edersin. Çünkü bu insani oluşuma riayet etmen sebebiyle senin için mutluluk meydana gelir. Zira bu ilahi şekle riayet ettiğin için ecir kazanırsın; ve bu ecir de, o şeklin sahibi olan Allah üzerinedir. Ve ilahi şekil üzerine yaratılmış olan insani oluşuma riayet etmenin sebebi şudur ki, insan hayatta olduğu müddetçe, kendisi için yaratılmış olan kemal sıfatının elde edilmesi onun için ümit edilir. Zira Hak, isimleriyle mazharlarda (tecelli yerlerinde) görünür; ve her bir isim kendi mazharını alnından tutup, kendi doğru yolu üzerinde o yolun sonuna doğru çeker götürür; ve o yolun sonuna ulaşmak, o ismin kemaline ulaşmaktır; ve o insani oluşumun yıkılmasına çalışan kimse, o insanın özel isminin hazinesinde gizli olan ve fiilen ortaya çıkması mukadder olan şeye, onun ulaşmamasına çalışır. Zira mazharlar isimler için ayna gibidir. Ayna kırıldığı zaman, onun karşısında duran şahsın sureti artık yansımaz olur. Bu sebeple bir insan katledildiği zaman, onun mazhar olduğu özel ismin aynası kırılmış olur. Ve (S.a.v.) Efendimiz'in sözü ne güzeldir ki, kemal-i irfanla (tam bir bilgiyle) buyurur: “Ey mü'minler uyanık olunuz, size bir şey haber vereyim mi ki, o şey, düşmanlarınıza mülaki olup Allah yolunda onların boyunlarını vurmanızdan ve onlar sizin boyunlarınızı vurup sizin Allah yolunda şehid olmanızdan hayırlı ve efdaldir. O şey zikrullahdır!” İşte bu hadis-i şerif de, ilahi yapı olan insani oluşumun ayakta kalmasına delildir.

وذلك أَنَّه لا يَعْلَمُ قَدْرَ هذه النشأة الإنسانية إلا من ذَكَرَ اللَّهَ الذِّكْرَ المَطْلُوبَ

منه، فإنَّه تعالى جَلِيسُ من ذَكَرَهُ، والجَلِيسُ مَشْهُودُ الذَّاكِرِ، وَمَتَى لم يُشَاهِدِ

الذَّاكِرُ الحق الذي هو جَليسُه فليس بذَاكِرٍ، فَإِنَّ ذِكْرَ اللَّهِ سَارٍ في جميع

العَبْدِ، لا من ذَكَرَه بلسانِه خَاصَّةً ، فإنَّ الحقَّ لا يكون في ذلك الوقت إلا

جَلِيسًا لِلِسَانٍ خاصةً، فَيَرَاهُ اللّسانُ من حَيْثُ لا يَرَاهُ الإِنسانُ بِمَا هو رَآهُ،

فافهم هذا السِّرَّ في ذكرِ الغافِلينَ، فالذَّاكِرُ من الغافلِ حَاضِرٌ بلَا شَكٍّ،

والمذكور جليسه، فهو يُشَاهِدُهُ، والغافل من حيث غَفْلَتُه ليس بذاكر، فما

هو جَليس الغافل، فإنَّ الإنسان كثيرٌ ما هو أَحَدُ العَيْنِ، والحقُّ أحد العين

كثير بالأسْمَاءِ الإلهية، كما أنَّ الإنسان كثيرٌ بالأجْزَاءِ، وما يَلْزَمُه من ذِكْرِ

جُزءٍ ما ذكر جزء آخر، فالحق جليس الجزء الذاكر منه، والآخَرُ مُتَّصِفُ

بالغَفْلَةِ عن الذكر، ولا بُدَّ أَنْ يكونَ في الإنسان جزء يَذْكُرُ به يكون الحق

جَلِيس ذلك الجزء، فحَفِظَ بَاقِي الأَجْزَاءِ بِالعِنَايَةِ.

Ve bunun beyânı budur ki, muhakkak bu neş'et-i insâniyyenin kad-rini, ancak ondan matlûb olan zikir ile Allah Teâlâ'yı zikreden kim-se bilir. Zîrâ Hak Teâlâ, O'nu zikreden kimsenin celîsidir; ve hâlbuki celîs, zâkirin meşhûdudur; ve zâkir kendisinin celîsi olan Hakk'ı, ne vakit müşâhede etmezse, zâkir değildir. Zîrâ zikrullah, abdin hey'et-i mecmûasında sârîdir. O'nu zikreden kimsenin lisânına hâss değildir. Zîrâ Hak, bu vakitte ancak hâsseten lisânın celîsi olur. İmdi lisân, O'nu gördüğü şeyle, insanın [18/14] O'nu görmediği haysiyetten görür. Böyle olunca gāfillerin zikri hakkında bu sırrı anla! Binâena-leyh, gāfilden zâkir olan bilâ-şek hâzırdır; ve mezkûr onun celîsidir. Şu hâlde o, O'nu müşâhede eder. Ve gafil olan gafleti haysiyetiyle zâkir değildir. Böyle olunca O, gāfilin celîsi değildir. Zîrâ muhakkak insan kesîrdir, ahadü'l-ayn değildir. Ahadü'l-ayn olan Hak dahi es-mâ-i ilâhiyye ile kesîrdir. Nitekim muhakkak insan eczâ ile kesîrdir; ve bir cüz'ün zikrinden diğer cüz'ün zikri lâzım gelmez. Binâenaleyh Hak, ondan zâkir olan cüz'ün celîsidir. Ve diğeri gafletle muttasıftır; ve insanda O'nu zikreder bir cüz' olmak ve Hak bu cüz'ün celîsi bu-lunmak lâbüddür. Böyle olunca bâkî eczâyı inâyetle hifzeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunun açıklaması şudur ki, muhakkak bu insanî oluşumun (neş'et-i insâniyye) değerini, ancak ondan istenen zikir ile Allah Teâlâ'yı zikreden kimse bilir. Çünkü Yüce Allah, O'nu zikreden kimsenin dostudur (celîs); ve oysa dost, zikredenin görünenidir (meşhûd). Zikreden kişi, kendisinin dostu olan Hakk'ı ne zaman müşâhede etmezse, zikreden değildir. Çünkü Allah'ı zikretmek, kulun bütün yapısında (hey'et-i mecmûa) yaygındır. O'nu zikreden kimsenin diline özgü (hâss) değildir. Çünkü Hak, bu vakitte ancak özellikle dilin dostu olur. Şimdi dil, O'nu gördüğü şeyle, insanın [18/14] O'nu görmediği yönden görür. Böyle olunca gâfillerin zikri hakkında bu sırrı anla! Bu sebeple, gâfilden zikreden olan şüphesiz hazırdır; ve zikredilen (mezkûr) onun dostudur. Şu hâlde o, O'nu müşâhede eder. Gafil olan ise gafleti sebebiyle zikreden değildir. Böyle olunca O, gâfilin dostu değildir. Çünkü muhakkak insan çoktur (kesîr), tek bir öz (ahadü'l-ayn) değildir. Tek bir öz olan Hak dahi ilâhî isimlerle çoktur. Nasıl ki muhakkak insan parçalarla (eczâ) çoktur; ve bir parçanın zikrinden diğer parçanın zikri lâzım gelmez. Bu sebeple Hak, ondan zikreden parçanın dostudur. Diğeri ise gafletle nitelenmiştir; ve insanda O'nu zikreden bir parça olmak ve Hak'kın bu parçanın dostu bulunması kaçınılmazdır. Böyle olunca kalan parçaları inayetle korur.

Ya'ni “zikrullâhın, fî-sebîlillah muhârebeden ve şehîd olmaktan efdal olmasının îzâhı şu vech iledir ki: Sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olan bu neş'et-i insâniyyenin lâyıkı vech ile kadrini, ancak Allâh'ı zikreden kimse bilir. Ve zâkirden matlûb olan lâyıkı vech ile zikir, Allah Teâlâyı cemî-i kuvâ ve aʼzasıyla havâtırını toplayarak bir kimsenin zikretmesidir. Zîrâ Hak Teâlâ kendisini zikreden kimsenin celîsidir. Nitekim hadîs-i kudsîde أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي ya'ni “Ben Ben'i zikreden kimsenin celîsiyim” buyurur; ve celîs olan kimse ise hâzırdır, gāib değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ zâ-kirin meşhûdudur. Ve zâkir kendisinin celîsi olan Hakkı, esnâ-yı zikrinde müşâhede etmediği vakitlerde, o kimse Hakkı zâkir değildir. Ve zâkirin bu müşâhedesi, suver-i mâddiyyenin müşâhedesi gibi hissî değildir; belki zevkîdir. Ve Hakk'ın zevkan müşâhedesi, ancak insana mahsûs olan bir keyfiyettir. Şu hâlde Hakkı zevkan müşâhedenin mahalli olan bu neş'et-i insâniyyenin kadrini esnâ-yı zikrinde Hakk'ı müşâhede eden ârif bilir. Cü-helâ ve bilhassa bu husûsta cehâlet-i kesîfe erbâbı olan mâddiyyûn bu hakî-kattan gāfildirler. Zîrâ Allâhı matlûb vech ile zikreden abd-i ârifin hey'et-i mecmûasında zikrullah sârîdir. Ve bu zikir onun yalnız lisânına mahsûs değildir. Belki [18/15] o kimse Hakk'ı lisânen zâhiri ve rûhen ve kalben bâtını ile zikreder. Eğer bir kimse Hakk'ı yalnız lisânen zâhiri ile zikredecek olursa, bu vakitte Hak, ancak hâssaten lisânın celîsi olur. Yoksa Hak, o abdin hey'et-i mecmûasının celîsi olmaz. Bu hâlde Hakk'ı müşâhede eden ancak lisân olur. Zîrâ lisân “Allah, Allah!” diye zikrettiği vakit, başka kelimenin telaffu- zuyla meşgül olamaz; ancak bu lafızda müstağrak ve müstehlek olur. Fakat lisânı, “Allah” deyip de kalbi mâsivâ ile meşgül ise, Hak onun kalbinin celîsi olmaz; ve onun kalbi zevkan Hakk'ın müşâhedesinde değildir. Bunun aksi olarak kalbi Hakk'ı zâkir olup da, lisânı zâkir olmasa, Hak onun kalbinin celîsidir. Binâenaleyh Hakk'ın celîsiyeti, lisânın zikrullahla iştigāli iledir. Şu hâlde yalnız lisânen Hakk'ı zikreden kimsenin lisânı, kendisine mahsûs olan bir keyfiyetle Hakk'ı görür ki, insan hey'et-i mecmûasıyla, lisânının müşâhede ettiğini görmez. Çünkü o abdin sâir a'zâsı lisânının zikrinden müteessir değildir. Binâenaleyh O'nun müşâhedesinden dahi gāfil olur. Böyle olunca gāfillerin zikri hakkında olan bu sırrı ta'mîk et ve iyice anla! Zîrâ gāfilin hangi uzvu zikir ile meşgül ise bilâ-şek o uzuv huzûr-ı Hak'ta- dır; ve zikrolunan Hak dahi, o uzvun celîsidir. Şu hâlde, o uzuv, Hakk'ı müşâhede eder. Ve abdin zikr-i Hak'tan gāfil olan uzuvları ve cüz'leri, bu gafleti haysiyetiyle Hakk'ı zâkir değildir. Binâenaleyh Hak, abdin gāfil olan cüz'lerinin celîsi değildir. Çünkü insan kuvâ ve a'zâsı cihetinden kesîrdir; bu i'tibârla ahadü'l-ayn değildir. Fakat şahsiyeti i'tibâriyle ahadü'l-ayndır. Meselâ Zeyd, hey'et-i mecmûası i'tibâriyle bir şahısdır. Velâkin elleri, ayak- ları, gözü, kulağı, ağzı, burnu ilh... gibi a'zâsı çoktur. İşte ahadü'l-ayn olan Hak Teâlâ dahi, insanın eczâ ile kesîr [18/16] olması gibi, esmâ-i ilâhiyyesi ile kesîrdir. Bunun için insanın bir cüz'ünün zikrinden, sâir eczâsının zikri lâzım gelmez. Meselâ insan eliyle bir şeyle meşgül iken lisânı, elinin meşgül olduğu şeyden bahsetmeyip, başka bir şey söyleyebilir. Ve kulağı, meşgūli- yetinden mütehassıl sadâyı dinlemeğe meşgül olmayıp bir diğer kimsenin mükâlemesini istimâ' ile iştigāl eder. Ve kezâ eli başka bir yerde gözü başka yerde olabilir. Binâenaleyh her bir uzvu bir şeyle meşgül iken sâir a'zânın o uzva muvâfakatı lâzım gelmez. Şu hâlde her bir uzvun celîsi meşgül olduğu hizmetten ibaret olur. Bunun gibi Hak, insanın zâkir olan cüz'ünün celîsi olur; ve zâkir olmayan cüz’-i dîğer, zikreden cüzden gafletle muttasıfdır. Ve insanda, Hakk'ı zikreden bir cüz'ün bulunması ve o cüz'ün zikri hasebiyle Hak onun celîsi olması lâbüddür ki, Hak inâyeti ile sâir zikretmeyen eczâyı dahi muhafaza buyursun. Binâenaleyh ey sâlik, “Ben cemî-i kuvâ ve aʼzâmla ve külliyetimle Hakk'ı zikredemiyorum; ve yalnız lisânen zikredebiliyorum. Şu hâlde Hak benim heyet-i mecmûamın celîsi olmuyor ve zikrim noksan oluyor" diye- rek zikirden fütûr getirme! Zîrâ Hak Teâlâ lisânın zikri sebebiyle, inâyeten sâir kuvâ ve aʼzânı dahi hifzeder; ve senin eczâ-yı bakıyen dahi bu inâyet sâyesinde cemî'-i vücûh ile gafletle muttasıf olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Allah'ı zikretmenin, Allah yolunda savaşmaktan ve şehit olmaktan daha üstün olmasının açıklaması şöyledir: İlahi suret üzere yaratılmış olan bu insani neş'etin (yaratılışın) kadrini layıkıyla ancak Allah'ı zikreden kimse bilir. Ve zikredenden beklenen layıkıyla zikir, bir kimsenin Allah Teâlâ'yı bütün kuvvetleri ve azalarıyla, düşüncelerini toplayarak zikretmesidir. Çünkü Yüce Allah kendisini zikreden kimsenin dostudur. Nitekim hadis-i kudsîde "أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي" yani "Ben, Beni zikreden kimsenin dostuyum" buyurur; ve dost olan kimse ise hazırdır, gaip değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ zikredenin görünenidir. Ve zikreden, kendisinin dostu olan Hakk'ı, zikri esnasında müşahede etmediği vakitlerde, o kimse Hakk'ı zikreden değildir. Ve zikredenin bu müşahedesi, maddi suretlerin müşahedesi gibi hissi değildir; aksine zevkîdir. Ve Hakk'ın zevkan müşahedesi, ancak insana özgü olan bir niteliktir. Şu halde Hakk'ı zevkan müşahedenin mahalli olan bu insani neş'etin kadrini, zikri esnasında Hakk'ı müşahede eden ârif bilir. Cahiller ve bilhassa bu hususta yoğun cehalet ehli olan materyalistler bu hakikatten gafildirler. Çünkü Allah'ı istenilen şekilde zikreden ârif kulun bütün yapısında zikrullah yaygındır. Ve bu zikir onun yalnız diline özgü değildir. Aksine o kimse Hakk'ı diliyle zahiriyle ve ruhuyla ve kalbiyle batınıyla zikreder. Eğer bir kimse Hakk'ı yalnız diliyle zahiriyle zikredecek olursa, bu vakitte Hak, ancak özellikle dilin dostu olur. Yoksa Hak, o kulun bütün yapısının dostu olmaz. Bu halde Hakk'ı müşahede eden ancak dil olur. Çünkü dil "Allah, Allah!" diye zikrettiği vakit, başka kelimenin telaffuzuyla meşgul olamaz; ancak bu lafızda müstağrak (tamamen dalmış) ve müstehlek (tükenmiş) olur. Fakat dili, "Allah" deyip de kalbi mâsivâ (Allah'tan başka şeyler) ile meşgul ise, Hak onun kalbinin dostu olmaz; ve onun kalbi zevkan Hakk'ın müşahedesinde değildir. Bunun aksi olarak kalbi Hakk'ı zikredip de, dili zikretmese, Hak onun kalbinin dostudur. Bu sebeple Hakk'ın dostluğu, dilin zikrullahla meşgul olması iledir. Şu halde yalnız diliyle Hakk'ı zikreden kimsenin dili, kendisine özgü olan bir nitelikle Hakk'ı görür ki, insan bütün yapısıyla, dilinin müşahede ettiğini görmez. Çünkü o kulun diğer azaları dilinin zikrinden etkilenmemiştir. Bu sebeple O'nun müşahedesinden dahi gafil olur. Böyle olunca gafillerin zikri hakkında olan bu sırrı derinlemesine incele ve iyice anla! Çünkü gafil olanın hangi uzvu zikir ile meşgul ise şüphesiz o uzuv Hakk'ın huzurundadır; ve zikrolunan Hak dahi, o uzvun dostudur. Şu halde, o uzuv, Hakk'ı müşahede eder. Ve kulun Hakk'ı zikretmekten gafil olan uzuvları ve cüzleri, bu gaflet sebebiyle Hakk'ı zikreden değildir. Bu sebeple Hak, kulun gafil olan cüzlerinin dostu değildir. Çünkü insan kuvvetleri ve azaları cihetinden çoktur; bu itibarla ahadü'l-ayn (tek bir öz) değildir. Fakat şahsiyeti itibarıyla ahadü'l-ayndır. Örneğin Zeyd, bütün yapısı itibarıyla bir şahıstır. Velakin elleri, ayakları, gözü, kulağı, ağzı, burnu vb. gibi azaları çoktur. İşte ahadü'l-ayn olan Yüce Allah dahi, insanın cüzlerle çok olması gibi, ilahi isimleriyle çoktur. Bunun için insanın bir cüzünün zikrinden, diğer cüzlerinin zikri lazım gelmez. Örneğin insan eliyle bir şeyle meşgul iken dili, elinin meşgul olduğu şeyden bahsetmeyip, başka bir şey söyleyebilir. Ve kulağı, meşguliyetinden hasıl olan sesi dinlemeye meşgul olmayıp bir diğer kimsenin konuşmasını dinlemekle meşgul olur. Ve aynı şekilde eli başka bir yerde gözü başka yerde olabilir. Bu sebeple her bir uzvu bir şeyle meşgul iken diğer azaların o uzva muvafakatı (uyumu) lazım gelmez. Şu halde her bir uzvun dostu meşgul olduğu hizmetten ibaret olur. Bunun gibi Hak, insanın zikreden cüzünün dostu olur; ve zikretmeyen diğer cüz, zikreden cüzden gafletle nitelenmiştir. Ve insanda, Hakk'ı zikreden bir cüzün bulunması ve o cüzün zikri sebebiyle Hak onun dostu olması zorunludur ki, Hak inayetiyle diğer zikretmeyen cüzleri dahi muhafaza buyursun. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, "Ben bütün kuvvetlerim ve azalarımla ve külliyetimle Hakk'ı zikredemiyorum; ve yalnız diliyle zikredebiliyorum. Şu halde Hak benim bütün yapımın dostu olmuyor ve zikrim noksan oluyor" diyerek zikirden gevşeklik gösterme! Çünkü Yüce Allah dilin zikri sebebiyle, inayeten diğer kuvvetlerini ve azalarını dahi hifzeder; ve senin kalan cüzlerin dahi bu inayet sayesinde bütün veçheleriyle gafletle nitelenmez.

وما يَتَوَلَّى الحقُّ هَدْمَ هذه النَّشأةِ بالمُسَمَّى مَوْتًا فليس بإعدام، وإِنَّما هـو

تفريق، فيأخذه إليه، وليس المُرَادُ إلا أن يأخذه الحقُّ إليه، وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ

كُلُّه، فإذا أَخَذَه إليه سَوَّى له مَرْكَبًا غير هذا المَرْكَبِ مِن جِنْسِ الدَّارِ الَّتِي

يَنْتَقِلُ إليها، وهِيَ دَارُ البَقَاءِ لِوُجُودِه على الاعتِدَالِ، فَلَا يَمُوتُ أَبَدًا أَي لا

تَفْتَرِقُ أَجْزَاؤه .

Ve bu neş'eti, Hakk'ın "mevt" ile müsemmâ olan şeyle hedmi tevli- yeti, i'dâm değildir; ve o, ancak tefrîktir. Binâenaleyh onu kendisine ahzeder; ve murâd, ancak onu Hakk'ın kendisine ahzıdır; [18/17] ve "emrin küllîsi Hakk'a rücû' eyler” (Hûd, 11/123). İmdi onu kendisine ahzettiği vakit, intikāl eylediği dârın cinsinden, bu merkebin gayrı olarak ona bir merkeb tesviye eder. Onun vücûdu i'tidâl üzerine ol- duğu için, o, dârü'l-bekādır. Böyle olunca ebeden ölmez, ya'ni eczâ- sı müteferrik olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu neş'eti (yaratılışı), Hakk'ın "ölüm" diye isimlendirdiği şeyle yıkması, yok etme değildir; ve o, ancak ayırmadır. Bu sebeple onu kendisine alır; ve murat edilen, ancak onu Hakk'ın kendisine almasıdır; ve "işlerin hepsi Allah'a döner" (Hûd, 11/123). Şimdi onu kendisine aldığı zaman, intikal ettiği (geçtiği) yurdun cinsinden, bu binek (beden) dışında ona bir binek hazırlar. Onun varlığı itidal (denge) üzere olduğu için, o, dârü'l-bekâdır (ebedîlik yurdudur). Böyle olunca sonsuza dek ölmez, yani parçaları dağılmaz.

Ya'ni Allah Teâlâ hazretlerinin bu neş'et-i insâniyyeye riâyet eylediği ve onun ibkāsını te'mîn eyleyecek ahkâm vaz' buyurduğu bâlâda beyân edildiği hâlde, bu vücudun harâbîsini mûcib olan “mevt” dediğimiz hâle Hakk'ın tevellîsi [hakkında] senin suâline karşı, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyu- rurlar ki: Hakk'ın “ölüm” denilen şeyle, bu neş'et-i insâniyyeyi yıkmaya müteveccih ve mütevellî oluşu, onu i'dâm değildir. Belki o ölüm onun terkîbini tefrîktir. Ma'lûm olsun ki, sırası geldikçe fusûs-ı sâirede dahi îzâh olunduğu üzere her şeyin "hakîkat”i ve rûhu, kendi ayn-ı sâbitesidir. Ve ayn-ı sâbitesi dahi şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şeʼnden ibârettir. Şuûnât-ı zâtiyye ise, zâtın “ayn”ı-dır. Binâenaleyh zâtı tarîf etmek nasıl mümkin değil ise, şe'ni dahi öylece tarîf mümkin değildir. Onun için rûhdan sual olunduğu vakit قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي )İsra 17/85) [Ey Resûlüm de ki, rûh Rabb’imin emrinden ve şeʼnin-dendir.] âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Emr, “şe'n” maʼnâsınadır. Rûhu bundan daha belîğ bir sûrette tarîf mümkin değildir. Nitekim bu âlem-i kesâfette bir insânın bile şuûnâtını ta'rîf etmek mümkin değildir. Bu şuûnât ancak o insanın ef'âli ve ahvâli müşâhede olundukça fehmolunabilir. İmdi Hakk-ı mutlakın vücûd-ı latîfi bi't-tenezzül evvelen mertebe-i ervâhda; ve sâniyen mertebe-i misâlde; ve sâlisen mertebe-i şehadette, o a'yân-ı sâbitenin suverine göre müteayyin olur; ve bu kisve-i taayyün, her bir mertebenin cinsinden bulunur. Ve âlem dediğimiz bu mertebe-i şehâ-detteki kisve-i taayyün, kimyâgerlerin bittahlîl buldukları yetmiş küsür anâsır-ı basîtanın terekküb ve imtizâcından husûle gelir. Binâenaleyh her-hangi bir insanın hakîkati, kendi ayn-ı sâbitesidir; ve ayn-ı sâbitesi [18/18] dahi esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin sûret-i ilmiyyesidir. İşte onun “rûh”u o ism-i hâsstır. Ve bu ismin her bir mertebenin îcâbına göre bir kisve-i taayyüne bürünmesi, kendi kemâlâtının zuhûru içindir. Ve her mevtin-daki müddet-i meksi, o mevtında zuhûru mukadder olan kemâlâtının tamâmına kadardır. Ba'dehû eceli gelip diğer mevtına intikāl eder; ve o mevtının cinsinden ona diğer bir kisve-i taayyün verilir; ve evvelki libâs-1 taayyününü, kendisinden intikāl ettiği mevtında bırakır. İşte mertebe-i ahadiyyetten kopup, evvelâ mertebe-i ilme; sâniyen mertebe-i ervâha; ve sâlisen mertebe-i misâle; ve râbian mertebe-i şehîdete bu sûretle nüzûl eder; ve burada nüzûl hitâm bulur. Ondan sonra rücû başlar. Bu dün-yâda dahi o ismin bi-hasebi'l-isti'dâd kemâlât-ı mukadderesinin zuhûru tamâm olduktan sonra eceli gelmekle, anâsırdan mürekkeb olarak verilen cesed, “ölüm” denilen şeyle münhedim olur. Bu ise i'dâm değildir. Zîrâ o "isim" mün'adim olmaz. Belki “ölüm” denilen şey anâsır-ı müctemianın tefrîkinden ibaret olur. Şu hâlde Hak Teâlâ insanın ruhunu ve hakîkatini kendi tarafına çeker ve onun cesedini teşkîl eden eczâ-yı muhtelifeden her birisi dahi kendi aslına rücû' eyler. Binâenaleyh bu neş'et-i insâniyyenin hedminden Hakk'ın murâdı, ancak Hakk'ın onu kendisine ahzetmesidir. Ve emrin kâffesi Hakk'a rücû eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Yüce Allah'ın bu insanî yaratılışa özen gösterdiği ve onun devamlılığını sağlayacak hükümler koyduğu yukarıda açıklandığı halde, bu vücudun harabiyetine sebep olan “ölüm” dediğimiz hale Hakk'ın müdahalesi [hakkında] senin soruna karşılık, Şeyh (r.a.) buyururlar ki: Hakk'ın “ölüm” denilen şeyle, bu insanî yaratılışı yıkmaya yönelmesi ve müdahil olması, onu yok etmesi değildir. Aksine o ölüm, onun terkibini dağıtır. Bilinmeli ki, sırası geldikçe diğer fusûsta da açıklandığı üzere her şeyin "hakikati" ve ruhu, kendi ayn-ı sâbitesidir. Ve ayn-ı sâbitesi de ilâhî oluşlardan bir oluştan ibarettir. Zâtî oluşlar ise, Zât'ın "ayn"ıdır. Bu sebeple Zât'ı tarif etmek nasıl mümkün değilse, oluşu da öylece tarif mümkün değildir. Onun için ruhtan sorulduğu zaman "قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي" (İsra 17/85) [Ey Resûlüm de ki, ruh Rabb'imin emrinden ve oluşundandır.] ayet-i kerimesi nazil oldu. Emir, "oluş" anlamındadır. Ruhu bundan daha beliğ bir şekilde tarif mümkün değildir. Nasıl ki bu yoğunluk âleminde bir insanın bile oluşlarını tarif etmek mümkün değildir. Bu oluşlar ancak o insanın fiilleri ve halleri gözlemlendikçe anlaşılabilir. Şimdi mutlak Hakk'ın latif varlığı, tenezzül yoluyla evvela ruhlar mertebesinde; ve ikinci olarak misal mertebesinde; ve üçüncü olarak şehadet mertebesinde, o sabit hakikatlerin suretlerine göre belirlenir; ve bu belirlenme elbisesi, her bir mertebenin cinsinden bulunur. Ve âlem dediğimiz bu şehadet mertebesindeki belirlenme elbisesi, kimyagerlerin tahlil ederek buldukları yetmiş küsur basit elementin birleşmesinden ve karışmasından meydana gelir. Bu sebeple herhangi bir insanın hakikati, kendi ayn-ı sâbitesidir; ve ayn-ı sâbitesi [18/18] de ilâhî isimlerden bir ismin ilmî suretidir. İşte onun "ruhu" o özel isimdir. Ve bu ismin her bir mertebenin gereğine göre bir belirlenme elbisesine bürünmesi, kendi kemalatının zuhuru içindir. Ve her mertebedeki kalış süresi, o mertebede zuhuru takdir edilmiş kemalatının tamamlanmasına kadardır. Ondan sonra eceli gelip diğer mertebesine intikal eder; ve o mertebenin cinsinden ona diğer bir belirlenme elbisesi verilir; ve önceki belirlenme elbisesini, kendisinden intikal ettiği mertebede bırakır. İşte ahadiyet mertebesinden kopup, evvela ilim mertebesine; ikinci olarak ruhlar mertebesine; ve üçüncü olarak misal mertebesine; ve dördüncü olarak şehadet mertebesine bu şekilde iniş eder; ve burada iniş sona erer. Ondan sonra dönüş başlar. Bu dünyada da o ismin istidada göre takdir edilmiş kemalatının zuhuru tamamlandıktan sonra eceli gelmekle, elementlerden mürekkep olarak verilen ceset, “ölüm” denilen şeyle yıkılır. Bu ise yok etme değildir. Çünkü o "isim" yok olmaz. Aksine “ölüm” denilen şey, birleşmiş elementlerin dağılmasından ibaret olur. Şu halde Yüce Hak, insanın ruhunu ve hakikatini kendi tarafına çeker ve onun cesedini teşkil eden çeşitli parçalardan her birisi de kendi aslına döner. Bu sebeple bu insanî yaratılışın yıkılmasından Hakk'ın muradı, ancak Hakk'ın onu kendisine almasıdır. Ve işlerin hepsi Hakk'a döner.

Hak Teâlâ o neş'et-i insâniyyeyi kendisine ahzettiği vakit, onun rûhu için bu âlem-i unsurîdeki merkebden başkaca bir merkeb tesviye eder; ve o merkeb onun intikāl eylediği dârın cinsinden olur. Şu kadar ki, esmâ-i cemâliyyenin mazharı olan insanlar âlem-i şehîdette, ahkâm-ı şer'iyyeye tevessül ile, a'mâl-i sâliha işlemiş ve ahlâk-ı hasene ile muttasıf olmuş bu- lunacaklarından, mevt ile âlem-i berzaha intikāl ettiklerinde, kendilerine o âlemin cinsinden olarak verilen merkeb, ahsen-i takvîm üzerine olan, sûret-i insâniyye üzerine olur. [18/19] Ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan insanlar dahi bu âlemde ahkâm-ı şer'iyyeye muhalefetle, sû'-i amel işlemiş ve ahlâk-ı zemîme ve sıfât-ı hayvâniyye ile muttasıf olmuş bulunacakla- rından, onlara verilen merkeb dahi, kendilerinde galib olan sıfât-ı hay- vâniyyeye göre, suver-i hayvâniyye üzerine olur. Zîrâ hayvânât mezâhir-i celâliyyedir. Binâenaleyh âlem-i berzah sâlihîne göre dâr-ı sürür ve tâlihî- ne göre de dârü'l-bevâr olur. Velhâsıl insân-ı müntakilin âlem-i berzah- taki merkeb-i misâlîsi akāidi, ahlâkı ve sıfât-ı galibesi ve a'mâli hasebiyle terkîb olunup, bu merkeb ile ebedî merâtib-i uhreviyye ve ilâhiyyede kat'-1 merâtib eder. Ve onların ervâhı olan esmâ-i ilâhiyyenin kemâlâtı nelerden ibâret ise mezâhir-i berzahiyye âyînelerinde münʼakis olarak zâhir olur. Ve âlem-i berzahın vücûdu itidâl üzere olduğundan, dâr-ı bekādır. Şu hâlde verilen merkeb ecsâd-ı dünyeviyye gibi inhilâl kabûl etmez; ve inhilâl ka- bûl etmeyince, ebediyyen ölüm yoktur, ya'ni o merkebin eczâsı dağılmaz. Ey mü'min, ölüm senin için tuhfedir. Bu cesed-i kesîfin gamm-ı iftirâ- kını münkirîne bırak! Havf-1 mevt ile lerzân olan onlar olsun. Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.) buyururlar: Beyt: رخت ببالاي فلك مي برى ای که ازین تن قفصی می پری زندگی تازه به بین بعد ازین چند ازین زندگی سرسری عکس نماید نظر کافری مرگ حیاتست و حیاتست مرگ خواجه، يقين دان که بزندان بری خانه تن گر شکند، هین منال Tercüme: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah o insânî neş'eti (yaratılışı) kendisine aldığı vakit, onun ruhu için bu unsurlardan oluşan âlemdeki binek (beden) dışında başka bir binek hazırlar; ve o binek, onun intikal ettiği (geçtiği) âlemin cinsinden olur. Şu kadar ki, cemâlî isimlerin mazharı (tecelli yeri) olan insanlar, şehâdet âleminde (görünen dünyada) şer'î hükümlere başvurarak sâlih ameller işlemiş ve güzel ahlâk ile vasıflanmış bulunacaklarından, ölüm ile berzah âlemine intikal ettiklerinde, kendilerine o âlemin cinsinden olarak verilen binek, en güzel kıvam üzere olan insânî sûret üzerine olur. Ve celâlî isimlerin mazharı olan insanlar dahi bu âlemde şer'î hükümlere muhalefetle, kötü amel işlemiş ve kötü ahlâk ile hayvânî sıfatlarla vasıflanmış bulunacaklarından, onlara verilen binek dahi, kendilerinde gâlip olan hayvânî sıfatlara göre, hayvânî sûretler üzerine olur. Zirâ hayvanlar celâlî tecellilerin mazharlarıdır. Bu sebeple berzah âlemi sâlih (iyi) kimselere göre sevinç yurdu, tâlih (kötü) kimselere göre de helâk yurdu olur. Sözün özü, intikal eden insanın berzah âlemindeki misâlî bineği, akideleri, ahlâkı ve gâlip sıfatları ile amelleri sebebiyle terkip olunur (oluşturulur); ve bu binek ile ebedî uhrevî ve ilâhî mertebelerde mertebeleri kat eder (aşar). Ve onların ruhları olan ilâhî isimlerin kemâlâtı (olgunlukları) nelerden ibaret ise, berzahî tecellilerin aynalarında yansıyarak zâhir olur (ortaya çıkar). Ve berzah âleminin varlığı itidal üzere (dengeli) olduğundan, dâr-ı bekâdır (ebedîlik yurdudur). Şu hâlde verilen binek, dünyevî cesetler gibi çözülmeyi kabul etmez; ve çözülmeyi kabul etmeyince, ebediyen ölüm yoktur, yani o bineğin parçaları dağılmaz. Ey mü'min, ölüm senin için hediyedir. Bu kesif (yoğun) cesedin ayrılık gamını inkâr edenlere bırak! Ölüm korkusuyla titreyenler onlar olsun. Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.) buyururlar: Beyit: Ey bu tenden kafesten uçan, ruhun göklere yükseliyor. Bu yüzeysel hayattan sonra yeni bir hayat gör. Ölüm hayattır ve hayat ölümdür, kâfirin gözünde tersine görünür. Ey efendi, bil ki, beden evi yıkılırsa, zindana gidersin, sakın inleme.

Ey kafes-i tenden uçan yâr-ı cân Rahtını eflâke edersin resân Tâze hayât gör de yaşa bade-zîn Serseriyâne yaşamaktan usan Mevt hayâttır ve hayattır ölüm Kâfir onun aksini eyler gümân Ger yıkılırsa ten evi ağlama Mahbesini yıktın efendi inan493 [18/20] Ve Mesnevî-i Şeriflerinde dahi buyururlar: خلق گوید مرد مسکین آن فلان تو بگویی زنده ام ای غافلان گر تن من همچو تنها خفته است هشت جنت در دلم بشکفته است جان خفته در گل و نسرین بود چه غم است از تن در آن سرگین بود جان خفته چه خبر دارد ز تن کو بگلشن خفت یا در گولخن می زند جان در جهان آبگون نعره يا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُون Tercüme: "Halk derler ki: “O filân miskin öldü." Sen de dersin ki: "Ey gāfiller, ben diriyim. Eğer benim tenim böyle tek ü tenha uyumuş ise, gönlümde sekiz cennet açılmıştır. Uyumuş can, gül ve nesrin içinde olun- ca, ten o gübre içinde olursa ne gam vardır? Uyumuş cânın bedenden ne haberi vardır ki, o beden gülşende mi, yâhud külhanda mı uyudu? Cihân-ı saf içinde cân يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ )Yasin, 36/26) ya'ni “Kavmim bilse idiler, ne olurdu" naʼrasını vurur."494 İmdi mü'minîn, âlem-i berzahta terakkiyât-ı dâime içinde bulundukları için, Hz. Şeyh (r.a.) onların tafsîl-i ahvâlinden bahis buyurmayıp, münkirî- nin avâkıb-i ahvâlini beyânen derler ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey beden kafesinden uçan can yâri, eşyanı göklere ulaştırırsın. Yeni bir hayat gör de yaşa bundan sonra, serserice yaşamaktan usan. Ölüm hayattır ve hayat ölümdür. Kâfir onun aksini zanneder. Eğer beden evi yıkılırsa ağlama, inan ki efendi, zindanını yıktın. Ve Mesnevî-i Şeriflerinde dahi buyururlar: "Halk derler ki: 'O filân miskin öldü.' Sen de dersin ki: 'Ey gāfiller, ben diriyim. Eğer benim bedenim böyle tek başına uyumuş ise, gönlümde sekiz cennet açılmıştır. Uyumuş can, gül ve nesrin içinde olunca, beden o gübre içinde olursa ne gam vardır? Uyumuş canın bedenden ne haberi vardır ki, o beden gül bahçesinde mi, yâhud külhanda mı uyudu? Saf âlem içinde can يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ (Yasin, 36/26) yani 'Kavmim bilse idiler, ne olurdu' nârasını vurur." Şimdi müminler, berzah âleminde sürekli ilerlemeler içinde bulundukları için, Hz. Şeyh (r.a.) onların hallerinin ayrıntılarından bahsetmeyip, inkârcıların hallerinin sonuçlarını açıklayarak derler ki:

وأَمَّا أَهْلُ النَّارِ فَمَالُهم إلى النَّعِيمِ، ولكن في النَّارِ، إِذْ لَا بُدَّ لِصُورَةِ النَّارِ بَعْدَ

انْتِهَاءِ مُدَّةِ العِقَابِ أنْ تكونَ بَرْدًا وسلامًا على من فيها، وهذا نَعِيمٌ، فَنَعِيمُ

أهلِ النَّارِ بعدَ اسْتِيفَاءِ الحُقوقِ نعيمُ خَلِيلِ اللَّهِ حِينَ أُلْقِيَ فِي النَّارِ، فَإِنَّه الله

تَعَذَّبَ بُرُؤيَتِها وبِمَا تَعَوَّدَ فِي عِلْمِهِ وتَقَرَّرَ من أَنَّها صُورَةٌ تُؤَلِّمُ من جَاوَرَها

من الحَيَوَانِ، [18/21] وما عَلِمَ مُرَادَ اللهِ فيها ومنهـا فـي حقـه، وبعـد وجـود

هذه الآلام وَجَدَ بَرْدًا وسلامًا مع شُهُودِ الصورة اللَّوْنِيَّةِ النَّارِيَّةِ في حقه، وهي

نار في عُيُونِ النَّاسِ.

Ve ehl-i nâra gelince, onların meâli naîmedir; velâkin nâr içindedir. Zîrâ müddet-i ikābın intihâsından sonra, sevret-i495 nâr için, onun içinde olan kimseler üzerine, berd ü selâm olmak lâbüddür; ve bu naîmdir. İmdi istîfâ-yı hukūktan sonra ehl-i nârın naîmi, nâra ilkā olun- duğu hînde, Halîlullah'ın naîmidir. Zîrâ İbrâhîm (a.s.) onun rü'yeti ile ve onun ilminde, muhakkak hayvandan ona mücâvir olan kimseyi te'lîm eden bir sûret olduğu müteavved ve mütekarrer olmakla mü- teazzeb oldu. Halbuki kendi hakkında onda ve ondan Allâh'ın murâ- dını bilmedi. Ve bu âlâmın vücûdundan sonra kendi hakkında sûret-i levniyye-yi nâriyyenin şühûduyla beraber, berd ü selâm buldu. O ise, nâsın gözlerinde nâr idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ehl-i nâra (cehennemliklere) gelince, onların sonu naîmedir (nimetlenmedir); ancak nâr (ateş) içindedir. Çünkü ikâb (azap) süresinin bitiminden sonra, nârın şiddeti için, onun içinde olan kimseler üzerine, berd ü selâm (serinlik ve esenlik) olması kaçınılmazdır; ve bu naîmdir. Şimdi hukukun (hakların) istifasından (yerine getirilmesinden) sonra ehl-i nârın naîmi, nâra ilkâ olunduğu (atıldığı) anda, Halîlullah'ın (Allah dostu İbrahim'in) naîmidir. Çünkü İbrâhîm (a.s.) onun rü'yeti (görünüşü) ile ve onun ilminde, muhakkak hayvandan ona mücâvir (komşu) olan kimseyi ta'lîm eden (öğreten) bir sûret (biçim) olduğu müteavved (alışılmış) ve mütekarrer (yerleşmiş) olmakla müteazzeb (azap görmüş) oldu. Halbuki kendi hakkında onda ve ondan Allâh'ın murâdını (isteğini) bilmedi. Ve bu âlâmın (elemlerin) vücûdundan (varlığından) sonra kendi hakkında sûret-i levniyye-yi nâriyyenin (ateşin renkli biçiminin) şühûduyla (görülmesiyle) beraber, berd ü selâm buldu. O ise, nâsın (insanların) gözlerinde nâr idi.

## Fass-1 Hûdî

Fass-1 Hûdî'nin nihâyetinde dahi beyân olunduğu üzere, dâr-ı âhirette ehl-i nârın meâli naîme ve rahmete müntehî olur. Fakat onların ni'me- ti, yine nâr içindedir. Zîrâ onlar “cehennem” denilen dâr içinde hulûd üzeredirler; edebiyyen oradan çıkamazlar. Ve ikāb müddetinin inkızâsın- dan sonra elbette ateşin sevreti ve harâreti gidip, içinde bulunan kimseler üzerine, o ateş soğuk ve selâmet olur. Çünkü ateş cânib-i Hak'tan ihrâka me'mûrdur; ve emrolunduğu şeye aslâ muhalefet şânından olmayan bir abd-i mutîdir. Ve kulların dünyâda işledikleri maâsî mütenâhîdir; ve ateş ise, onları, mütenâhî olan ma'siyetleri kadar taʼzîbe meʼmûrdur. Müddet-i azâb münkazıye olunca, ateşin sıfat-ı zâtiyyesi olan harâret refʼolunup, sı- fat-ı ârızası olan [18/22] soğukluk ve selâmet ikāme olunur. Ateşin so- ğuması aklen dahi müsteb'ad değildir. Fennen ma'lûmdur ki, taayyünât-ı kesîfe fezâda ecsâm-i küreviyye hâlinde tekevvün eder. Cehennem ta'bîr olunan küre-i azîme-i ateşîn dahi fezâda mütekevvindir; ve bu küre-i âteşîn edvâr-ı medîdeden sonra ale'l-kāide teberrüd ve tassallüb eder. İşte bu ate- şin soğuması ve selâmet-bahş olması, ehl-i nârın naîmidir. İstîfâ-yı hukūk-i ilâhiyyeden, ya'ni masiyetleri mikdârı taʼzîb olunduktan sonra, ehl-i nârın mazhar-ı naîm olması, İbrâhîm Halîlullah (a.s.)ın Nemrûd tarafından ate- şe ilkā olunduğu hînde mazhar olduğu naîme müşâbihdir. Çünkü İbrâhîm (a.s.) bilir idi ki, ateş, hayvan cinsinden kendisine mukārin ve mücâvir olan kimseye elem veren bir sûrettir; ve o sûretin ihrâk ile vücûda elem ver- mesi muktezâ-yı âdettir. İşte onun ilminde bu ma'nâ mütekarrer olduğun- dan, ateşi görmekle muazzeb oldu. Yoksa nârın ihrâkıyla muazzeb olmadı. Ve Cenâb-ı İbrâhîm o sûrette ve o sûretten kendi nefsi hakkında Allah'ın murâdı ne olduğunu bilmedi. Binâenaleyh alelâde yakmak şânından olan ateşin sûretini görmekle vehmen muazzeb oldu. Ve mancınık vâsıtasıyla ateşe ilkā olunduğu vakit, bu âlâm-ı vehmiyyenin vücudundan sonra, ken- di nefsi hakkında, sûret-i levniyye-yi nâriyyeyi görmekle beraber, o ateşi soğuk ve selâmet-bahş bir hâlde buldu; ve nâr onun vücûd-ı mübâreki- ni ihrâk ile te'lîm etmedi. Halbuki ateşin o kırmızı renkteki sûreti, onu temâşâ eden nâsın gözlerinde ayn-ı nâr idi; ve bu nâs, kendi görüşlerine nazaran, o ateş İbrâhîm (a.s.)ı yakar zannettiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fass-ı Hûdî'nin sonunda da belirtildiği üzere, ahiret yurdunda cehennemliklerin sonu nimet ve rahmete ulaşır. Fakat onların nimeti, yine ateşin içindedir. Çünkü onlar "cehennem" denilen yurt içinde ebedî kalıcıdırlar; sonsuza dek oradan çıkamazlar. Ve azap süresinin sona ermesinden sonra elbette ateşin şiddeti ve harareti gider, içinde bulunan kimseler üzerine o ateş soğuk ve selamet olur. Çünkü ateş, Hak tarafından yakmakla görevlendirilmiştir; ve emrolunduğu şeye asla muhalefet etmesi şanından olmayan itaatkâr bir kuldur. Ve kulların dünyada işledikleri günahlar sonludur; ve ateş ise, onları, sonlu olan günahları kadar azap etmekle görevlendirilmiştir. Azap süresi sona erince, ateşin zâtî sıfatı olan hararet kaldırılır, ârızî sıfatı olan soğukluk ve selamet ikame olunur. Ateşin soğuması aklen dahi imkânsız değildir. Fennen (bilimsel olarak) bilinir ki, yoğun taayyünât (belirginleşmeler) fezada küresel cisimler halinde oluşur. Cehennem tabir olunan büyük ateş küresi dahi fezada oluşmuştur; ve bu ateş küresi uzun devirlerden sonra kural gereği soğur ve katılaşır. İşte bu ateşin soğuması ve selamet bahşetmesi, cehennemliklerin nimetidir. İlahi hakların yerine getirilmesinden, yani günahları miktarınca azap olunduktan sonra, cehennemliklerin nimete mazhar olması, İbrahim Halilullah (a.s.)'ın Nemrud tarafından ateşe atıldığı anda mazhar olduğu nimete benzerdir. Çünkü İbrahim (a.s.) bilirdi ki, ateş, hayvan cinsinden kendisine yakın ve komşu olan kimseye elem veren bir surettir; ve o suretin yakmakla vücuda elem vermesi âdetin gereğidir. İşte onun ilminde bu mana yerleşmiş olduğundan, ateşi görmekle vehmen azap duydu. Yoksa ateşin yakmasıyla azap duymadı. Ve Cenab-ı İbrahim o surette ve o suretten kendi nefsi hakkında Allah'ın muradının ne olduğunu bilmedi. Bu sebeple alelade yakmak şanından olan ateşin suretini görmekle vehmen azap duydu. Ve mancınık vasıtasıyla ateşe atıldığı vakit, bu vehmî elemlerin vücudundan sonra, kendi nefsi hakkında, ateşin kırmızı renkli suretini görmekle beraber, o ateşi soğuk ve selamet bahşeden bir halde buldu; ve ateş onun mübarek vücudunu yakmakla elem vermedi. Halbuki ateşin o kırmızı renkteki sureti, onu temaşa eden insanların gözlerinde ateşin ta kendisi idi; ve bu insanlar, kendi görüşlerine nazaran, o ateşin İbrahim (a.s.)'ı yakacağını zannettiler.

فالشَّيءُ الوَاحِدُ يَتَنَوَّعُ في عُيُونِ النَّاظِرِينَ ، هكذا هو التَّجَلِّي الإلهي، فإن

شِئْتَ قُلْتَ إِنَّ اللَّهَ تَجَلَّى فِي مِثْلَ هذا الأَمْرِ ، وإِنْ شِئْتَ قلتَ إِنَّ العَالَمَ في

النَّظر إليه وفيه مِثْلُ الحقِّ في التَّجَلِّي، فَيَتَنَوَّعُ فِي عَيْنِ النَّاظِرِ بِحَسَبِ مِزَاجِ

الناظر، أو يَتَنَوَّعُ مزاج الناظرِ لِتَنوُّعِ التَّجَلِّي، وكلُّ هذا سَائِعٌ في الحَقَائِقِ.

İmdi şey'-i vâhid, bakanların gözlerinde mütenevvi' olur. Tecellî-i ilâhînin hükmü böyledir. Binâenaleyh [18/23] dilersen, muhakkak Allah Teâlâ bu emrin mislinde tecellî etti, dersin; ve dilersen, muhak- kak âlem, ona ve onda nazar etmekte tecellîde Hak gibidir, dersin. Böyle olunca nâzırın “ayn”ında, nâzırın mizâcı hasebiyle mütenevvi' olur. Yâhud nâzırın mizâcı, tecellînin tenevvüünden mütenevvi' olur. Bunun hepsi, hakāyıkta câizdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, tek bir şey, bakanların gözlerinde çeşitli görünür. İlahi tecellinin hükmü böyledir. Bu sebeple, dilersen, muhakkak Yüce Allah bu işin benzerinde tecelli etti, dersin; ve dilersen, muhakkak âlem, ona ve onda bakmakta tecellide Hak gibidir, dersin. Böyle olunca, bakanın tekil hakikatinde, bakanın mizacına göre çeşitli olur. Yahut bakanın mizacı, tecellinin çeşitlenmesinden çeşitli olur. Bunların hepsi, hakikatlerde caizdir.

Ya'ni ateş İbrâhîm (a.s.)ın “ayn”ında berd ü selâm ve nâsın uyûnunda dahi nâr-ı muhrik göründüğü cihetle, şey'-i vâhidden ibaret olan bu ateş, ona nazar edenlerin gözlerinde mütenevvi' olmuş olur. İşte tecellî-i ilâhî böyledir. Çünkü o tecellî-i ilâhî hadd-i zâtında birdir; velâkin kavâbil o isti'dâdât hasebiyle muhtelif olur. Ehl-i hicâb bunu bilmedikleri için, bir emri bildikleri şeye hasrederler. Binâenaleyh idrâklerinden hafî olan bazı tecelliyâtı inkâr ederler. Nitekim ateşin o kırmızı renkli sûretini, ehl-i hicâb gördükleri vakit, Hakk'ın o mazhardan mutlakā kahr ile zâhir olacağına hükmederler; ve aynı mazhardan lutuf ile zuhûrunu inkâr eylerler. Binâenaleyh sen şey'-i vâhidin kābiliyyet-i halâyık hasebiyle tenevvü' edip envå-1 muhtelife ile zâhir olduğunu bildikten sonra, dilersen nârın İbrâhîm (a.s.) a berd ü selâm ve sâir nâsın gözlerine ateş olarak zâhir olması gibi, merâyâ-yı ayânda, suver-i muhtelife ile mütecellî olan ancak Allah'dır dersin. Ve dilersen, muhakkak a'yân-ı âlem, ona nazar indinde vücûd-ı Hak mir'âtında, suver-i muhtelife ile mütecellîdir; ve âlem, suver ile tecellî ve zuhûrda, Hak gibidir, dersin. Böyle olunca âlem, nâzırın mizâcı hasebiyle mütenevvi' olur. Nitekim vücûdunda harâret ziyâde olan kimse havayı sıcak ve pek üşümüş olan kimse dahi yine aynı havayı soğuk görür. Şu hâlde âlemden olan [18/24] hava, ona nâzır olan kimselerin mizâcı hasebiyle mütenevvi' olur. Yahud nâzırın mizâcı, tecellînin tenevvüünden dolayı mütenevvi' olur. Zîrâ ârif, nâmütenâhî olan tecelliyât-ı ilâhiyye-i muhtelifeye tâbi'dir. Binâenaleyh mizâc kaydından halâs olmuş olan nâzır-ı ârif, tecelliyât-ı ilâhiyyenin tenevvüü hasebiyle mütenevvi' olur. Ve bu tecellîye âit olan bahis &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ateşin İbrahim (a.s.)ın özünde serinlik ve selamet, insanların gözlerinde ise yakıcı bir ateş olarak görünmesi sebebiyle, tek bir şeyden ibaret olan bu ateş, ona bakanların gözlerinde çeşitlenmiş olur. İşte ilâhî tecellî böyledir. Çünkü o ilâhî tecellî, kendi özünde birdir; fakat kabiliyetler, o yatkınlıklar sebebiyle farklılaşır. Hakikatten perdelenmiş olanlar bunu bilmedikleri için, bir emri bildikleri şeye hasrederler. Bu sebeple idraklerinden gizli olan bazı tecellîleri inkâr ederler. Nasıl ki ateşin o kırmızı renkli şeklini, hakikatten perdelenmiş olanlar gördükleri zaman, Hakk'ın o mazhardan mutlaka kahr ile ortaya çıkacağına hükmederler; ve aynı mazhardan lütuf ile zuhûrunu inkâr ederler. Bu sebeple sen, tek bir şeyin, yaratılmışların kabiliyetleri sebebiyle çeşitlenip farklı türlerle ortaya çıktığını bildikten sonra, dilersen ateşin İbrahim (a.s.)a serinlik ve selamet, diğer insanların gözlerine ise ateş olarak ortaya çıkması gibi, sabit hakikatlerin aynalarında, farklı şekillerle tecellî eden ancak Allah'tır dersin. Ve dilersen, muhakkak âlemdeki sabit hakikatler, ona bakıldığında Hak varlığının aynasında, farklı şekillerle tecellî etmektedir; ve âlem, şekillerle tecellî ve zuhûrda, Hak gibidir, dersin. Böyle olunca âlem, bakanın mizacı sebebiyle çeşitlenir. Nasıl ki vücudunda hararet fazla olan kimse havayı sıcak, ve pek üşümüş olan kimse dahi yine aynı havayı soğuk görür. Şu halde âlemden olan [18/24] hava, ona bakan kimselerin mizacı sebebiyle çeşitlenir. Yahut bakanın mizacı, tecellînin çeşitlenmesinden dolayı çeşitlenir. Çünkü ârif, sonsuz olan farklı ilâhî tecellîlere tabidir. Bu sebeple mizaç kaydından kurtulmuş olan ârif bakan, ilâhî tecellîlerin çeşitlenmesi sebebiyle çeşitlenir. Ve bu tecellîye ait olan bahis...

## Fass-ı Şuaybî

de mürûr etti. Ve işte bu iki itibârın küllîsi, hakāyıkta câizdir. Ya'ni Hakk'ın, nâzırın mizâcı hasebiyle mütenevvi' olması câiz olduğu gibi, kayd-ı mizâcdan kurtulan zevâtın mizâcı, tecellînin tenevvüüne tâbi' olması da câizdir. Evvelki hâl, gayr-ı kâmil olan ârife göredir. Çünkü Hak o ârif-i gayr-ı kâmile kalbi hasebiyle tecellî eder. İkinci hâl ise, ârif-i kâmile göredir. Zîrâ onun kalbi tecellîyât-ı ilâhiyyeye tâbi'dir. İmdi Hz. Şeyh (r.a.) ahvâl-i âhireti beyândan fâriğ olduktan sonra, insanın mevt ile Hakk'a rücû' etmesi sadedine gelerek buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

de geçti. Ve işte bu iki itibarın bütünü, hakikatlerde caizdir. Yani Hakk'ın, bakanın mizacına göre çeşitlenmesi caiz olduğu gibi, mizaç kaydından kurtulan zâtların mizacının, tecellînin çeşitlenmesine tabi olması da caizdir. Önceki hâl, kâmil olmayan ârife göredir. Çünkü Hak, o kâmil olmayan ârife kalbi gereğince tecellî eder. İkinci hâl ise, ârif-i kâmile göredir. Zira onun kalbi ilâhî tecellîlere tabidir. Şimdi Hz. Şeyh (r.a.) ahiret hallerini açıklamayı bitirdikten sonra, insanın ölüm ile Hakk'a dönmesi konusuna gelerek buyururlar ki:

وَلَوْ أَنَّ المَيِّتَ أَوِ المَقْتُولَ أَيَّ ميّتٍ أَوْ أَيَّ مَقْتُولٍ كان إذا مَاتَ أَو قُتِلَ لا يَرْجِعُ

إلى الله تعالى لَمْ يَقْضِ اللَّهُ بِمَوْتِ أحدٍ ولا شَرَّعَ قَتْلَهُ، فالكلُّ فِي قَبْضَتِهِ،

فلا فِقْدَانَ في حقه، فَشَرَعَ القَتْلَ وحَكَمَ بالمَوْتِ لِعِلمِهِ بِأَنَّ عَبْدَه لَا يَفُوتُهُ،

فهو راجع إليه، على أنَّ في قوله: ﴿وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ إِيذانًا بأنَّه هو

عين الأمر - أي فيه يَقَعُ التَّصَرُّفُ وهو المُتَصَرِّفُ .

[18/25] Ve eğer meyyit veyâ maktûl, herhangi meyyit veyâ maktûl olursa olsun, öldüğü veyâ katlolunduğu vakit, Allah Teâlâʼya rücû' etmese idi, Allah Teâlâ bir kimsenin mevtine hükmetmez ve onun katlini meşrû' kılmazdı. Binâenaleyh hepsi onun kabzasındadır. Şu hâlde onun hakkında fıkdân yoktur. Böyle olunca Allah Teâlâ, abdi kendisini fevtetmediğine ilminden nâșî, katli meşrû' kıldı ve mevt ile hükmetti. İmdi Hak Teâlânın وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ )Hud 11/123) ya'ni "Emrin küllîsi O'na râci'dir" kavlinde, -onun O'na râci' olmasına îzân ve işâret vardır ki, muhakkak O, emrin “ayn"ıdır-.496 Ya'ni tasarruf O'nda vâki'dir ve O, mutasarrıfdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[18/25] Ve eğer ölü veya öldürülmüş, herhangi bir ölü veya öldürülmüş olursa olsun, öldüğü veya katledildiği zaman, Yüce Allah'a dönmeseydi, Yüce Allah bir kimsenin ölümüne hükmetmez ve onun katlini meşru kılmazdı. Bu sebeple hepsi O'nun kudretindedir. Şu hâlde O'nun hakkında yokluk yoktur. Böyle olunca Yüce Allah, kulun kendisini yok etmediğine dair ilminden dolayı, katli meşru kıldı ve ölümle hükmetti. Şimdi Yüce Hakk'ın "وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ" (Hud 11/123) yani "Emrin tamamı O'na döner" sözünde, -onun O'na dönmesine bir onay ve işaret vardır ki, muhakkak O, emrin "özü"dür-. Yani tasarruf O'nda meydana gelir ve O, tasarruf edendir.

Ya'ni mutî veyâ âsî olan meyyit, veyâhud zulmen veyâ kısâsan katlolu- nan maktûl, öldüğü veyâ katlolunduğu vakit, eğer Allah Teâlâ hazretleri- ne rücû' etmeseydi, Allah Teâlâ hiçbir kimsenin ecel-i mev’ûdu hulûlüyle mevtine hükmetmez ve küffâr ve müşrikînin harben ve kātillerin kısâsan katlolunmalarını meşrû kılmazdı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani itaatkâr veya âsi olan ölü, yahut zulmen veya kısas olarak öldürülen maktul, öldüğü veya katledildiği vakit, eğer Yüce Allah hazretlerine dönmeseydi, Yüce Allah hiçbir kimsenin belirlenmiş ecelinin gelmesiyle ölümüne hükmetmez ve kâfirlerin ve müşriklerin savaşla ve katillerin kısasla öldürülmelerini meşru kılmazdı.

Ma'lûm olsun ki, sırası geldikçe fusûs-ı sâirede dahi îzah olunduğu üzere, anâsırdan mürekkeb olan cesed-i insânî vücûd-ı müstakil sahibi değildir. Belki o vücûd, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'a muzâf olan bir vücûd-1 i'tibârîdir. Su ile buzun vücûdu arasındaki nisbet tasavvur olunursa bu ma'nâ “ilmen” anlaşılır. Fakat “ilmen anlamak” ile vehm-i istiklâl insandan zâil olmaz. İnsan bu hakîkati bilmekle beraber, yine “Benim elim, benim ayağım, benim vücûdum” der durur. Vaktâki Hak, nûr-i zâtı ile sâlike te- cellî edip, bilfarz [18/26] su içine atılan bir buz parçası gibi, vücudunun o nûr içinde eriyerek mahvolduğu ve kendi vücûd-ı kesîfı gibi muhîtinde bulunan bilcümle eşyâ-yı kesîfe sûretlerinin dahi, o nûr-i muhîtte zâil ol- duğunu görür, kendinde “Benimdir...” diyecek bir vücûd bulamaz; ve işte bu vakit, o sâlikten vehm-i istiklâl "zevkan" mürtefi' olur. Ve insan vehm-i istiklâl ile muttasıf iken, bittabi' isneyniyet içindedir. Bu ise şirktir. Zîrâ Hakk'ın vücûdu mukābilinde, kendisinde bir vücûd tasavvur eder. Hâlbu- ki Hak Teâlâ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ )Tevbe, 9/5) [Müşrikleri öldürünüz!] buyurur. Ve bununla şirk-i celîde ısrar eden keferenin vücûd-ı izâfîlerinin izâlesi- ni emreder. Ve fakat şirk-i hafîde bulunan mü'minînin vücûd-ı izâfîlerini dahi ecel-i mev'ûdlarıyla ortadan kaldırır. Ve bu âmmeye şâmil olan mevt-i ıztırârînin hikmeti, Hakk'ın onları şirk-i vücûddan kurtarıp, kendine ah- zından ibarettir. Bu âlemde iken mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin mevt-i sûrîleri ise, bir vecihden âmmeye muvâfakat içindir. Yoksa onların Hakk'a vusûl için, mevt-i ıztırârîye ihtiyaçları yoktur. Diğer bir vecihden dahi Hak'la kendi aralarında gāyet ince bir gömlekten ibâret kalmış olan, vücûd-ı sûrî- lerinin ref'i içindir. Beyit: Hulle-i cennet olursa çekeyim çâk edeyim Dem-i vuslatta bana hâil ola pîrehenim Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin son hastalıkları zamanında, Sadreddîn-i Konevî hazretleri iyâdetlerini teşrif edip شَفَاكَ اللهُ شِفَاءً عَاجِلًا ]Al- lah sana âcil şifâ versin!] buyururlar. Hz. Pîr-i destgîr: "Bundan sonra, şifâ sizin olsun. Aşık ile maşûk arasında ancak kıldan bir gömlekten ziyâde bir şey kalmamıştır. Nûrun nûra vâsıl olduğunu istemez misiniz?” buyururlar. [18/27] Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, sırası geldikçe diğer fusûslarda da açıklandığı üzere, anâsırdan (elementlerden) meydana gelen insan bedeni bağımsız bir varlığa sahip değildir. Aksine o varlık, Hakk'ın hakiki varlığına bağıntılı olan itibari bir varlıktır. Su ile buzun varlığı arasındaki bağıntı tasavvur edilirse bu anlam "ilmen" (bilgi yoluyla) anlaşılır. Fakat "ilmen anlamak" ile bağımsızlık vehmi (kuruntusu) insandan yok olmaz. İnsan bu hakikati bilmekle beraber, yine "Benim elim, benim ayağım, benim vücudum" der durur. Ne zaman ki Hak, zâtının nuru ile Hakk Yolcusu'na tecelli edip, örneğin su içine atılan bir buz parçası gibi, vücudunun o nur içinde eriyerek yok olduğunu ve kendi yoğun vücudu gibi çevresinde bulunan bütün yoğun eşya suretlerinin de, o kuşatıcı nurda yok olduğunu görür, kendinde "Benimdir..." diyecek bir varlık bulamaz; ve işte bu vakit, o Hakk Yolcusu'ndan bağımsızlık vehmi "zevkan" (yaşayarak) ortadan kalkar. Ve insan bağımsızlık vehmi ile nitelenmiş iken, doğal olarak ikilik (isneyniyet) içindedir. Bu ise şirktir. Çünkü Hakk'ın varlığı karşısında, kendisinde bir varlık tasavvur eder. Hâlbuki Yüce Allah فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ (Tevbe, 9/5) [Müşrikleri öldürünüz!] buyurur. Ve bununla açık şirkte ısrar eden kâfirlerin izafî varlıklarının yok edilmesini emreder. Ve fakat gizli şirkte bulunan müminlerin izafî varlıklarını dahi belirlenmiş ecelleriyle ortadan kaldırır. Ve bu herkese şamil olan zorunlu ölümün hikmeti, Hakk'ın onları varlık şirkinden kurtarıp, kendine almasından ibarettir. Bu âlemde iken ihtiyari ölüm ile ölenlerin zahiri ölümleri ise, bir yönden herkese uyum içindir. Yoksa onların Hakk'a kavuşmak için, zorunlu ölüme ihtiyaçları yoktur. Diğer bir yönden dahi Hak'la kendi aralarında gayet ince bir gömlekten ibaret kalmış olan, zahiri varlıklarının kaldırılması içindir. Beyit: Cennet elbisesi olsa da çekip yırtayım Vuslat anında bana engel olmasın gömleğim Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin son hastalıkları zamanında, Sadreddîn-i Konevî hazretleri ziyaretlerine teşrif edip شَفَاكَ اللهُ شِفَاءً عَاجِلًا [Allah sana âcil şifâ versin!] buyururlar. Hz. Pîr-i destgîr (mürşid): "Bundan sonra, şifâ sizin olsun. Âşık ile maşûk arasında ancak kıldan bir gömlekten ziyade bir şey kalmamıştır. Nurun nura kavuşmasını istemez misiniz?” buyururlar. Beyit:

من شدم عریان زتن او از خیال

می خرامم در نهايات الوصال

Tercüme: "Ben tenden, o da hayâlden soyundu. Şimdi visâlin nihâyet- lerindehırâmeylerim.”497 İmdi mâdemki mevt umûmîdir ve bunun da hikmeti, Hakk'ın em- vâtı kendine ahzıdır, şu hâlde hepsi onun kabzasındadır. Böyle olunca ölü hakkında fıkdân yoktur, ya'ni ölen kimse mefküd olmuş olmaz. İşte Allah Teâlâ, abdi kendisinden münfek olmadığını bildiği için, küffâr-ı müşrikî- nin harben ve kātilin kısâsan katlini meşrû kıldı; ve kâffe-i nâsın alelâde mevtine hükmetti. Zîrâ abd, neş'et-i dünyeviyyeden neş'et-i uhreviyyeye intikāl ettikde, Hakk'a rücû' eder. Çünkü her bir mevtın vücûd-ı Hakk'ın bi-hasebi't-tenezzül bir mertebesi ve her bir mertebedeki suver dahi, onun merâyâ-yı esmâiyyesidir. Ve ism-i Zâhir'in hîtasından çıkan suver, ism-i Bâtın'ın hîtasına dâhil olur; ve Zâhir ile Bâtın ancak Haktır. Eğer mevt ile abdin Hakk'a rücûuna delîl istersen, Hak Teâlâ hazretlerinin وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ )Hud, 11/123) ya'ni “Emrin küllîsi ona râci'dir” kavli buna delîldir. Ve bu kavilde muhakkak, Hak emrin “ayn”ı olduğuna işâret vardır. Zîrâ abdin sûretinde, mukayyed olan hüviyyet-i Hak, mevt ile abdin o sûret-i mukayyedesi çözüldüğü vakit, hüviyyet-i mutlakasına rücû eder. Ve abdin vücûdu, vücûd-ı Hakk'ın bi’t-tenezzül, o sûrette müteayyin ve mütekayyid olmasından başka bir şey değildir. O taayyün bozulduğu ve o kayd çözül-düğü vakit, ıtlâka rücû eyler. Meselâ yekpâre bir sicim alınıp üzerine üç düğüm yapılsa, mutlak olan sicim o düğümler ile mukayyed olmuş olur. Düğümlerin hüviyeti ve aslı [18/28] sicim ise de, taayyünü itibariyle o düğümler, sicim değildir. Ara-larında mutlakıyet ve mukayyediyet farkları vardır. Zîrâ “mutlak” başka, “mukayyed" yine başkadır. Fakat düğümler çözüldüğü vakit, onlar sicime rücû' ederler. Ve rücû' edenle, rücû' olunan şey ancak sicimden ibârettir. Şu kadar ki mukayyed olan sicim, ya'ni düğüm, mutlak olan sicime rücû' eylemiş oldu. İşte mukayyed olan taayyün-i insânînin mevt ile Hakk'a rücûu dahi bu misâle mutâbıktır. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.), "Emrin küllîsi Hakk'a rücû' eder" (Hûd, 11/123) kavlini tefsîren: "Tasarruf Hak'ta vâki'dir; ve mu-tasarrıf olan ancak O'dur” buyururlar. Ya'ni Hak ism-i Zâhir'i hasebiyle suver-i halkıyyede müteayyin olduğundan, bu mertebede münfail olarak O'nda tasarruf vâki' olur. Ve kezâ Hak, ism-i Bâtın'ı hasebiyle suver-i es-mâiyyede müteayyin olduğundan, fâil ve mutasarrıf olur. Zîrâ Hak, Bâtın'ı i'tibariyle “müessir” ve Zâhir'i itibariyle “müesserün-fîh”dir. Ve müessir ile müesserün-fîh bahsi, Fass-ı İlyasî'de tafsîl olunmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Ben tenden, o da hayâlden soyundu. Şimdi visâlin nihâyetlerinde hırâmeylerim.”497 Şimdi, mademki ölüm geneldir ve bunun hikmeti de Hak'ın ölüleri kendisine almasıdır, şu hâlde hepsi O'nun kudretindedir. Böyle olunca ölü hakkında bir yokluk söz konusu değildir, yani ölen kimse yok olmuş olmaz. İşte Yüce Allah, kulun kendisinden ayrı olmadığını bildiği için, müşrik kâfirlerin savaşta ve katilin kısas olarak öldürülmesini meşru kıldı; ve bütün insanların alelade ölümüne hükmetti. Çünkü kul, dünya hayatından ahiret hayatına intikal ettiğinde, Hak'a döner. Çünkü her bir ölüm, Hak varlığının tenezzül (aşağı iniş) itibarıyla bir mertebesi ve her bir mertebedeki suretler de, O'nun esma aynalarıdır. Ve Zâhir isminin sınırından çıkan suretler, Bâtın isminin sınırına dahil olur; ve Zâhir ile Bâtın ancak Hak'tır. Eğer ölüm ile kulun Hak'a dönüşüne delil istersen, Yüce Allah hazretlerinin "Ve bütün işler O'na döndürülür." (Hud, 11/123) kavli buna delildir. Ve bu kavilde muhakkak, Hak'ın emrin "ayn"ı olduğuna işaret vardır. Çünkü kulun suretinde, kayıtlı olan Hak hüviyeti, ölüm ile kulun o kayıtlı sureti çözüldüğü vakit, mutlak hüviyetine döner. Ve kulun varlığı, Hak varlığının tenezzül yoluyla, o surette belirlenmiş ve kayıtlanmış olmasından başka bir şey değildir. O belirlenim bozulduğu ve o kayıt çözüldüğü vakit, mutlaklığa döner. Örneğin, tek parça bir ip alınıp üzerine üç düğüm yapılsa, mutlak olan ip o düğümler ile kayıtlı olmuş olur. Düğümlerin hüviyeti ve aslı [18/28] ip ise de, belirlenimi itibarıyla o düğümler, ip değildir. Aralarında mutlaklık ve kayıtlılık farkları vardır. Çünkü "mutlak" başka, "kayıtlı" yine başkadır. Fakat düğümler çözüldüğü vakit, onlar ipe dönerler. Ve dönenle, dönülen şey ancak ipten ibarettir. Şu kadar ki kayıtlı olan ip, yani düğüm, mutlak olan ipe dönmüş oldu. İşte kayıtlı olan insani belirlenimin ölüm ile Hak'a dönüşü de bu misale uygundur. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.), "Bütün işler Hak'a döner" (Hud, 11/123) kavlini tefsir ederek: "Tasarruf Hak'ta meydana gelir; ve tasarruf eden ancak O'dur” buyururlar. Yani Hak, Zâhir ismi itibarıyla halk suretlerinde belirlenmiş olduğundan, bu mertebede edilgen olarak O'nda tasarruf meydana gelir. Ve aynı şekilde Hak, Bâtın ismi itibarıyla esma suretlerinde belirlenmiş olduğundan, fail ve tasarruf eden olur. Çünkü Hak, Bâtın'ı itibarıyla "etkileyen" ve Zâhir'i itibarıyla "etkilenen"dir. Ve etkileyen ile etkilenen bahsi, İlyas Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

فما خَرَجَ عنه شَيءٌ لم يكن عَيْنَه، بَلْ هُوِيَّتُهُ عيـن ذلك الشيء، وهو الذي

يُعْطِيهِ الكَشْفُ في قوله: ﴿وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ .

İmdi O'ndan bir şey hurûc etmedi ki onun “aynı olmasın; belki O'nun hüviyeti bu şeyin “ayn”ıdır, ve O'nun وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ (Hûd, 11/123) [Emrin kâffesi ona rücû' eder.] kavlinde, keşfin i'tâ eylediği budur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, O'ndan hiçbir şey çıkmadı ki onun aynısı olmasın; aksine, O'nun hüviyeti bu şeyin aynısıdır ve O'nun "Bütün işler O'na döndürülür." (Hûd, 11/123) sözünde, keşfin verdiği anlam budur.

Ma'lûm olsun ki, zât-ı Hak mertebe-i ahadiyyette, zuhûra meyletti. Ya'ni zuhûra meşiyyet-i zâtiyye taalluk eyledi. Zâtı ile zâtına tecellî etti. Bu tecellî ile zâtında bilkuvve mündemic olan [18/29] niseb ve şuûnâtın, ya'ni esmâ ve sıfâtın, sûretleri ilm-i ilâhîde peydâ oldu ve bu tecellî ile zât-ı ahadî mertebe-i vâhidiyyete tenezzül edip ismi “Allah” oldu. Zîrâ bu mertebeden evvel bir isim ve sıfat ve na't ile ondan haber vermek mümkin değildir. Ve tecellî eden ile tecellî olunan şey'-i vâhid olduğu gibi, suver-i ilmiyye, ya'ni hakāyık-ı eşyâ olan a'yân-ı sâbite dahi o şey'-i vâhidin “ayn”ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hakk'ın zâtı ahadiyyet mertebesinde zuhura yöneldi. Yani zuhura zâtî meşiyet (irade) ilişti. Zâtı ile zâtına tecelli etti. Bu tecelli ile zâtında bilkuvve (potansiyel olarak) içkin olan nispetlerin ve oluşların, yani isimlerin ve sıfatların suretleri ilahi ilimde ortaya çıktı ve bu tecelli ile ahadî zât, vahidiyyet mertebesine inerek ismi "Allah" oldu. Çünkü bu mertebeden önce bir isim ve sıfat ve niteleme ile ondan haber vermek mümkün değildir. Ve tecelli eden ile tecelli olunan şey bir olduğu gibi, ilmi suretler, yani eşyanın hakikatleri olan sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite) dahi o bir olan şeyin "ayn"ıdır (özüdür).

Zât-ı mutlak bu mertebeden sonra, o suver-i ilmiyye hasebiyle merte- be-i ervâha tenezzül buyurdu. Tenezzül zât-ı mutlakın tenezzülü olduğu için mertebe-i ervâh dahi onun “ayn”ıdır. Zîrâ vücûd, ancak zât-ı vâhidin vücûdudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mutlak Zât, bu mertebeden sonra, o ilmî sûretler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) gereğince ruhlar mertebesine tenezzül buyurdu. Tenezzül, mutlak Zât'ın tenezzülü olduğu için ruhlar mertebesi de O'nun ayn'ıdır (tekil hakikatidir). Çünkü varlık, ancak tek bir Zât'ın varlığıdır.

Badehû yine bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfât mertebe-i misâle tenezzül eyledi. Ya'ni a'yân-ı sâbiteye kendi vücûd-ı latîfini teksîf ederek mertebe-i misâlin cinsinden birer kisve-i taayyün giydirdi. Binâenaleyh esmâ ve sıfât kendisi- nin olduğu gibi, onların taayyünâtı dahi yine kendisinindir. Ondan sonra şu içinde bulunduğumuz mertebe-i şehâdete tenezzül etti; ve yine o esmâ ve sıfâta, bu âlemin cinsinden birer libâs-ı taayyün iksâ eyledi; ve onun vücûd-ı latîfi bu âlemde eksef oldu; ve bu kesâfetle ism-i Zâhir'in kemâlâtı zuhûra geldi; ve ism-i Zâhir, ism-i Bâtın'ın yedinden aldığı şeyleri, kendi yedinde izhâr etti. Binâenaleyh ayn-ı vâhide olan Hak ism-i Bâtın yedi ile “fâil" ve ism-i Zâhir'i yedi ile de “kābil” oldu. Şu hâlde Hak'tan bir şey hurûc etmedi ki, Hakk'ın “ayn”ı olmasın. Belki Hakk'ın hüviyeti o şeyin “ayn”ıdır. Ya'ni her bir mertebe-i kesîfede vâki' her bir taayyünde muhtefî olan zât-ı latîf'tir. Ve zât-ı Hak, o taayyünâtın Kayyûm'udur. Şu hâlde Hak, kendisini, yine kendisi ile gizlemiştir. Hak'tan zâhir bir şey yok iken, ehl-i hicâb, Hakk'ı âfâkta [18/30] arayıp dururlar. Beyt-i Hazret-i Hüdâyî (k.s.): Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, isimler ve sıfatlar gereğince, misâl mertebesine indi. Yani sabit hakikatlere kendi latîf varlığını yoğunlaştırarak, misâl mertebesinin cinsinden birer taayyün elbisesi giydirdi. Bu sebeple isimler ve sıfatlar kendisinin olduğu gibi, onların taayyünleri de yine kendisinindir. Ondan sonra, şu içinde bulunduğumuz şehâdet mertebesine indi; ve yine o isimlere ve sıfatlara, bu âlemin cinsinden birer taayyün elbisesi giydirdi; ve onun latîf varlığı bu âlemde daha yoğun oldu; ve bu yoğunlukla Zâhir isminin kemâlâtı ortaya çıktı; ve Zâhir ismi, Bâtın isminin elinden aldığı şeyleri, kendi elinde gösterdi. Bu sebeple tek bir hakikat olan Hak, Bâtın ismi eliyle "fâil" ve Zâhir ismi eliyle de "kâbil" oldu. Şu hâlde Hak'tan, Hakk'ın "ayn"ı (özü) olmayan hiçbir şey çıkmadı. Aksine Hakk'ın hüviyeti o şeyin "ayn"ıdır. Yani her bir yoğun mertebede meydana gelen her bir taayyünde gizli olan latîf zâttır. Ve Hak zâtı, o taayyünlerin Kayyûm'udur (varlıklarını ayakta tutanıdır). Şu hâlde Hak, kendisini, yine kendisi ile gizlemiştir. Hak'tan görünen bir şey yok iken, perdeli olanlar, Hakk'ı dış âlemde arayıp dururlar. Hazret-i Hüdâyî'nin (k.s.) beyti: Zuhûru (görünmesi) perde olmuştur zuhûra (görünmeye) / Gözü olan delîl ister mi nûra (nura)?

İşte bu îzâhât ma'lûm olduktan sonra anlaşılır ki, bir şey Hakk'a rücû' &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu açıklamalar bilindikten sonra anlaşılır ki, bir şey Hak'ka dönmek
