# Kelime-i Yûsufiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-yusufiyye
**Sayfa:** 54

---

فَصُ حِكْمَةٍ نُورِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ يُوسُوفِيَّةٍ

## [KELİME-İ YÛSUFİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ NÛRİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

“Hikmet-i nûriyye”nin Kelime-i Yûsufiyye'ye tahsîs olunmasındaki sebeb budur ki, âlem-i misâl, âlem-i nûrânî ve Yûsuf (a.s.)ın keşfi dahi “misâlî”dir; ve Yûsuf (a.s.)a, suver-i hayâliyye-i misâliyyenin keşfine mü- teallik olan saltanat-ı nûriyye-i ilmiyye zâhir oldu. O da alâ-vechi'l-ekmel "ilm-i ta'bîr"dir. Yûsuf (a.s.)dan sonra bu ilmi bilen, o hazretin mertebesin- den bilir ve onun rûhâniyetinden alır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikmet-i nûriyye"nin (nurânî hikmet) Kelime-i Yûsufiyye'ye (Yusuf'a ait kelime) özgü kılınmasının sebebi şudur ki, misâl âlemi (maddî olmayan, hayalî âlem) nurânî bir âlemdir ve Yusuf (a.s.)ın keşfi (manevî sezgisi) de "misâlî"dir (misâl âlemine ait). Ve Yusuf (a.s.)a, misâlî hayalî suretlerin (misâl âlemindeki hayalî biçimlerin) keşfine (ortaya çıkarılmasına) ilişkin olan ilmî nurânî saltanat (bilgiye dayalı aydınlatıcı egemenlik) zâhir oldu (ortaya çıktı). O da en mükemmel şekilde "ilm-i ta'bîr"dir (rüyaları yorumlama ilmi). Yusuf (a.s.)dan sonra bu ilmi bilen, o hazretin (Yusuf a.s.'ın) mertebesinden bilir ve onun rûhâniyetinden (manevî gücünden) alır.

İmdi nûr-i hakîkî bir nûrdur ki, onun vâsıtasıyla eşyâ idrâk olunur, fa- kat kendisi idrâk olunmaz. Zîrâ o, niseb ve izâfâttan tecerrüdü cihetinden Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin ayn-ı zâtıdır. İşte bunun için (S.a.v.) Efendimiz'den “Rabb'ini gördün mü?” diye sual olundukda نُورٌ أَنَّى أَرَاهُ ya'ni “Bir nûrdur, ben onu nasıl görürüm?”297 ya'ni o nûr-i mücerreddir; onu görmek mümkin değildir, buyurdular. Binâenaleyh ayn-ı zât olan nûr-i hakîkîyi mezâhir ve niseb ve izâfâttan tecerrüdü itibariyle rü'yet ve idrâk mümkin değildir. Velâkin hicâbiyyet-i merâtibin arkasından mezâhirde id- râk mümkindir. Rubâî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, hakiki nur öyle bir nurdur ki, onun vasıtasıyla eşya idrak edilir, fakat kendisi idrak edilmez. Çünkü o, nispetlerden ve izafetlerden (bağıntılardan) soyutlanmış olması yönünden Yüce Allah'ın zâtının aynısıdır. İşte bunun için (s.a.v.) Efendimiz'e "Rabb'ini gördün mü?" diye sorulduğunda, نُورٌ أَنَّى أَرَاهُ yani "Bir nurdur, ben onu nasıl görürüm?" yani o, mücerret (soyut) nurdur; onu görmek mümkün değildir, buyurdular. Bu sebeple, zâtın aynısı olan hakiki nuru, mazharlardan (tecelli yerlerinden) ve nispetlerden ve izafetlerden soyutlanmış olması itibarıyla görmek ve idrak etmek mümkün değildir. Lakin mertebelerin hicabının (perdesinin) arkasından mazharlarda idrak etmek mümkündür. Rubai:

خورشید چو بر فلک زند رایت نور در پرتو او خیره شود دیده ز نور واندم که کند ز پرده ابر ظهور فَالنَّاظِرُ يَجْتَلِيهِ مِنْ غَيْرِ قُصُورٍ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Güneş gökyüzüne nur sancağını diktiği zaman, onun ışığında göz nurdan kamaşır; ve o an bulut perdesinden ortaya çıktığında, bakan onu eksiksiz bir şekilde seyreder.

[9/2] Tercüme: “Güneş felek üzerine bayrağı diktiği vakit, onun perte- vinde göz nûrdan kamaşır. Velâkin bulut perdesinden zuhûr ettiği zaman, nâzır kusûrsuz olarak tamâmen onu görür."298 bir türlü kurtulamıyorum; ve kendi başımın çâresini bulmaktan âcizim. Sen aynı acz ile muttasıf iken enâniyet ile dolu olarak benim önüme gelip oturduğun hâlde benden ne istifade edersin? İki âcizin birbirine ne muâ- veneti olabilir? Hz. Pîr-i destgîr bu kelâmı bi’t-tenezzül feylesofların makā- mından söylemişlerdir. Yoksa kendilerinin kendiliği kalmamıştır. [9/73] Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Güneş, felek üzerine bayrağını diktiği zaman, onun ışığında göz nurdan kamaşır. Fakat bulut perdesinden ortaya çıktığı zaman, bakan kişi onu kusursuz olarak tamamen görür. Bir türlü kurtulamıyorum ve kendi başımın çaresini bulmaktan âcizim. Sen aynı acz ile nitelenmiş iken, enâniyet ile dolu olarak benim önüme gelip oturduğun hâlde benden ne fayda sağlarsın? İki âcizin birbirine ne yardımı olabilir? Hz. Pîr-i destgîr bu sözü, tenezzül ederek feylesofların makamından söylemiştir. Yoksa kendilerinin kendiliği kalmamıştır. Mesnevî:

تا شوم من گوی آن خوش صولجان

بی من و مایی همی جویم بجان

یار جمله شد چو خود را نیست دوست هر که بی من شد همه منها دروست

آینه بی نقش شد یابد بها

ز آنکه شد حاکی جمله نقشها

Tercüme: “Ben canla “men” [ben] ve “mâ”[biz]sız arıyorum, tâ ki o hoş çevgânın topu olayım. Her kim “Ben”siz oldu, bütün “ben”ler ondadır. Mâdemki kendisine dost değildir, cümlenin yâri oldu. Âyîne nakışsız olun- ca bahâ bulur. Zîrâ bütün nakışlardan hikâye edicidir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ben canla "ben" ve "biz"siz arıyorum, tâ ki o hoş çevgânın topu olayım. Her kim "ben"siz oldu, bütün "ben"ler ondadır. Mâdemki kendisine dost değildir, cümlenin yâri oldu. Âyîne nakışsız olunca bahâ bulur. Zîrâ bütün nakışlardan hikâye edicidir.

Şerh: Ben, cân ü gönülden, kendi varlığından ve enâniyetinden kur- tulmuş bir kimse arıyorum. Çevgân, topu nasıl çeler ve onda istediği gibi tasarruf ederse, o kendisinden halâs olup مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا ]Ölmeden evvel ölünüz!] sırrına mâsadak olmuş olan mürşid-i kâmil dahi, bende öylece tasarruf etsin. Her kim benlikten halâs oldu ise bütün "ben"ler ondadır. Zîrâ “Ben” tabîri vücûd-ı mutlakta müteayyin bulunan vücûd-ı mukayye- de âit bir lafızdır. Ve mutlaka ârız olan mukayyediyet kalkınca, o mukay- yed ayn-ı mutlak olur. Binâenaleyh ne kadar mukayyedât var ise, artık o ayn-ı mutlak olan mukayyedin içindedir. Nitekim âyînenin üzerinde nakış bulunmazsa, güzel ve kıymetdâr olur. Çünkü bî-nakş olan âyîneye bütün suver-i eşyâ müntabi' olur. İbtida: 13 Mayıs 1332, Recep 1334 [26 Mayıs 1916], ba'de'l-asr Cum'a saat 9 [İntiha:] 13 Temmuz 1332 ve 25 Ramazan 1334 [26 Temmuz 1916], yevm-i Çarşamba saat 3 "Nûr”un zıddı olan “zulmet”e gelince, kendi idrâk olunmadığı gibi, kendisiyle de bir şey idrâk olunmaz. Ve nûr-i hakîkî ile zulmetin arasında bulunan “ziya”nın hem kendisi idrâk olunur ve hem de onunla eşyâ id- râk olunur. Bu üçten her birinin kendisine mahsûs bir şerefi vardır: Nûr-i hakîkînin şerefi, evveliyet ve asâlet cihetindendir. Zîrâ o, her mestûrun inkişafına sebebdir; ve zulmetin şerefi, nûr-i hakîkîye ittisâl iledir; ve bir de nûr-i hakîkî, zulmet ile idrâk olunur; çünkü onun zıddıdır; ve her şey zıddıyla inkişaf eder. Ve ziyanın şerefi dahi, ikisinin arasında olması ve nûr ile zulmetin mümtezic olmasından vücûda gelmekle iki şerefi hâiz bulunmasıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ben, can ve gönülden, kendi varlığından ve benliğinden kurtulmuş bir kimse arıyorum. Çevgân (bir tür sopa), topu nasıl çeler ve onda istediği gibi tasarruf ederse, o kendisinden kurtulup "Ölmeden evvel ölünüz!" sırrına mazhar olmuş olan insân-ı kâmil (olgun mürşid) de, bende öylece tasarruf etsin. Her kim benlikten kurtuldu ise bütün "ben"ler ondadır. Çünkü "Ben" tabiri, mutlak varlıkta (vücûd-ı mutlak) belirginleşen kayıtlı varlığa (vücûd-ı mukayyed) ait bir lafızdır. Ve mutlaka arız olan kayıtlılık kalkınca, o kayıtlı olan, mutlakın aynısı olur. Bu sebeple ne kadar kayıtlılık varsa, artık o mutlakın aynısı olan kayıtlı varlığın içindedir. Nasıl ki aynanın üzerinde nakış bulunmazsa, güzel ve kıymetlidir. Çünkü nakışı olmayan aynaya bütün eşyanın suretleri yansır. Başlangıç: 13 Mayıs 1332, Recep 1334 [26 Mayıs 1916], ikindi sonrası Cuma saat 9 [Bitiş:] 13 Temmuz 1332 ve 25 Ramazan 1334 [26 Temmuz 1916], Çarşamba günü saat 3. "Nûr"un zıddı olan "zulmet"e (karanlığa) gelince, kendi idrak olunmadığı gibi, kendisiyle de bir şey idrak olunmaz. Ve hakiki nur ile zulmetin arasında bulunan "ziya"nın (ışığın) hem kendisi idrak olunur ve hem de onunla eşya idrak olunur. Bu üçten her birinin kendisine özgü bir şerefi vardır: Hakiki nurun şerefi, evveliyet ve asalet yönündendir. Çünkü o, her örtülü şeyin açığa çıkmasına sebeptir; ve zulmetin şerefi, hakiki nura bitişik olmasıyladır; ve bir de hakiki nur, zulmet ile idrak olunur; çünkü onun zıddıdır; ve her şey zıddıyla açığa çıkar. Ve ziyanın şerefi de, ikisinin arasında olması ve nur ile zulmetin karışmasından meydana gelmekle iki şerefi haiz bulunmasıdır.

Nûr-i hakîkî, vücûd-ı mahz olan vücûd-ı Hakk'a mugāyir değildir; ve vücûd-ı mahz, onun zıddı olan “adem” ile taakkul olunur. “Vücûd” için nûriyet olduğu gibi “adem” için de zulmet vardır. Çünkü zulmet idrâk olunmadığı gibi, adem için de aklen bir taayyün muhâldir. İşte bunun için âlem dediğimiz mümkin, “zulmet”le tavsîf olunur. Zîrâ “mümkin”, nûr-i vücûd ile tenevvür edip zâhir olmuştur; ve onun zulmeti ademiyeti cihetiyledir. إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِ مِنْ نُورِهِ فَظَهَرَ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçek nur, mutlak varlık olan Hakk'ın varlığına aykırı değildir; ve mutlak varlık, onun zıddı olan "yokluk" ile akledilir. "Varlık" için nurluluk olduğu gibi "yokluk" için de karanlık vardır. Çünkü karanlık idrak olunmadığı gibi, yokluk için de aklen bir belirginleşme imkânsızdır. İşte bunun için âlem dediğimiz mümkün varlık, "karanlık" ile nitelendirilir. Zira "mümkün", varlık nuru ile aydınlanıp ortaya çıkmıştır; ve onun karanlığı yokluk yönündendir. إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِ مِنْ نُورِهِ فَظَهَرَ

İşte (S.a.v.) Efendimiz hazretlerinin : إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِ مِنْ نُورِهِ فَظَهَرَ ya'ni “Tahkikan Allah Teâlâ hazretleri, halkı zulmette halkeyledi. Badehû onun üzerine nûru serpti, zâhir oldu"299 buyurmaları buna işarettir. Binâenaleyh “adem” dediğimiz şey, “vücûd” mukābilinde taakkul olunur; ve “adem” ile “vücûd-ı mahz”ın ayrı ayrı idrâki mümkin değildir. [9/3] Bunları idrâk için aralarında bir mutavassıt lâzımdır. Binâe- naleyh bunların arasında müteayyin olan şey, “âlem-i misâl”in hakîkatidir; ve “ziya” dahi bu mutavassıtın sıfat-ı zâtiyyesidir; ve fevkinde esmâ ve sıfât âlemleri bulunan "âlem-i ervâh"a kurbundan nâşî âlem-i misâle nûriyet gālibdir. Ve âlem-i nûrdan ibaret olan âlem-i ervâh mukābilinde olduğu için âlem-i kevn ve fesâdın sûretlerine de zulmet gālibdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin: إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِ مِنْ نُورِهِ فَظَهَرَ yani “Şüphesiz Yüce Allah, halkı karanlıkta yarattı. Sonra onun üzerine nurundan serpti de (halk) ortaya çıktı” buyurmaları buna işarettir. Bu sebeple “yokluk” dediğimiz şey, “varlık” karşılığında düşünülür; ve “yokluk” ile “mutlak varlık”ın ayrı ayrı idrâki mümkün değildir. Bunları idrâk etmek için aralarında bir aracı gereklidir. Bu sebeple bunların arasında belirli olan şey, “âlem-i misâl”in (misal âlemi, hayal âlemi) hakikatidir; ve “ışık” da bu aracının zâtî sıfatıdır; ve üstünde isimler ve sıfatlar âlemleri bulunan "âlem-i ervâh"a (ruhlar âlemi) yakınlığından dolayı âlem-i misâle nûriyet (nurluluk) hâkimdir. Ve nur âleminden ibaret olan âlem-i ervâh karşısında olduğu için kevn ve fesâd âleminin (oluş ve bozuluş âlemi) suretlerine de karanlık hâkimdir.

İmdi iki şey beyninde mutavassıt olan bir şeyin iki taraftan birisine nis- beti lâzım geldiği vakit, gālib olan tarafın vasfolunduğu şeyle tavsîfı iktizâ eder. İşte bu sebeble Hz. Şeyh (r.a.) bu hikmeti “nûriyet”le telkîb buyurdu. Yoksa hakîkatte, nûriyyet-i mahza değil, ziyâiyyedir. (Nakdu'n-Nusûs ve Şerh-i Yakūb Hân'dan hulâsa-i tercüme ve bazı ilâvât ile.) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, iki şey arasında aracı olan bir şeyin, iki taraftan birine nispetinin gerekli olduğu zaman, üstün gelen tarafın vasfedildiği şeyle vasfedilmesi gerekir. İşte bu sebeple Hz. Şeyh (r.a.) bu hikmeti "nuriyet" (ışık olma hâli) ile adlandırmıştır. Yoksa hakikatte, tamamen nuriyet değil, ziyaiyyettir (parlaklık, ışık saçma hâli).

هذه الحِكمَةُ النُّورِيَّةُ، انبِسَاطُ نُورِها على حَضرَةِ الخَيَالِ، وهو أَوَّلُ مَبَادِي

الوحي في أهل العِنَايَةِ.

Bu, "hikmet-i nûriyye”dir. Onun nûrunun inbisâtı hazret-i hayâl üze- rinedir; ve hazret-i hayâl dahi ehl-i inâyet hakkında mebâdî-i vahyin evvelidir. Ma'lûm olsun ki, avâlim kesretiyle beraber beşe münhasırdır; ve ona "hazarât-ı hamse" derler. Bu beş hazret, Hakk'ın zuhûru ve bürûzudur. Birincisi -Hazret-i zâttır; ve ona "gayb-ı mutlak" derler. Zîrâ hiçbir kimse ondan hikâye edemez; ve oraya isim ve resim sığmaz. İkincisi -Hazret-i esmâdır ki, Hakk'ın onda bürûzu “ulûhiyet” iledir. [9/4] Üçüncüsü -Hazret-i ef'âldir. Ya'ni âlem-i ervâhdır ki, Hakk'ın onda bürûzu “rubûbiyet" iledir. Dördüncüsü -Hazret-i misâl ve hayâldir ki, Hakk'ın suver-i muhtelife ile bürûzunun mahallidir. Beşincisi –Hazret-i his ve şehîdettir ki, Hakk'ın suver-i müteayyine-i kevniyye ile bürûzunun mahallidir. Bu sûrette hazret-i alâ “gayb-ı mutlak"; ve hazret-i esfel “şehadet-i mutlak" olmuş olur. Ve sen şimdi içinde bulunduğun hazarâtın esfeli olan hazret-i şehadetten bi-tarîk-i kahkarî rücû' edersen görürsün ki, âlemde mahsûs olan her şey, âlem-i misâlde mevcûd olan her bir şeyin bir misâl ve sûretidir. Sûret ve misâl ise hazret-i rubûbiyyetin şuûnâtından bir şe'ndir; ve Allâh'ın isimlerinden bir ismin sûretidir; ve her isim dahi bir sıfatın sû- reti ve her sıfat da zât-ı müteâliyenin bir vechidir ki, ekvândan bir kevnde o vech ile zâhir olur. "Âlem-i hayâl" dahi iki kısımdır: Birisi bâlâda zikrolunan dördüncü hazrettir ki, ona “âlem-i misâl” denildiği gibi “hayâl-i mutlak” da derler. Diğeri bu âlem-i misâle muttasıl olup, onun cedveli hükmünde olan ve insanın vücudunda bulunan hayâldir ki, buna da “âlem-i hayâl-i mukayyed" derler. Bu hazret-i şehadetteki ahlâk-ı hamîde ve a'mâl-i sâlihanın âlem-i hayâl-i mutlaktaki misâli bağlar, bostanlar ve çiçekler ve meyveler ve enhâr; ve ahlâk-ı redîe ve a'mâl-i seyyienin misali dahi akrepler, yılanlar ve zulümât olur; ve dünyâda insana hangi sıfat gālib ise âlem-i berzahda, o sıfata münasib bir sûret peydâ olur. Meselâ kibir gālib olursa kaplan; ve gazab ve hased gālib ise kurt; ve şehvet [9/5] ve adem-i hamiyyet, ya'ni kendi mahremi olan kadınların nâ-mahremlerle ihtilâtına iğmaz-ı ayn etmek sıfatı gālib ise hımâr ve hınzır; ve hırs ve emel gālib ise fâre ve karınca sûretleri peyda olur. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu, "hikmet-i nûriyye"dir (nurlu bilgelik). Onun nurunun yayılması hayâl mertebesi üzerinedir; ve hayâl mertebesi de ilahi inayete mazhar olanlar hakkında vahyin başlangıçlarının ilkidir. Bilinmeli ki, âlemler çokluğuyla beraber beşe sınırlıdır; ve ona "hazarât-ı hamse" (beş ilahi mertebe) derler. Bu beş mertebe, Hakk'ın zuhûru (ortaya çıkışı) ve bürûzudur (belirmesidir). Birincisi Zât mertebesidir; ve ona "gayb-ı mutlak" (mutlak gayb) derler. Zirâ hiçbir kimse ondan hikâye edemez; ve oraya isim ve resim sığmaz. İkincisi Esmâ mertebesidir ki, Hakk'ın onda belirmesi "ulûhiyet" (ilâhlık) iledir. Üçüncüsü Ef'âl mertebesidir. Yani âlem-i ervâhdır (ruhlar âlemi) ki, Hakk'ın onda belirmesi "rubûbiyet" (Rablık) iledir. Dördüncüsü Misâl ve Hayâl mertebesidir ki, Hakk'ın çeşitli suretlerle belirmesinin mahallidir (yeridir). Beşincisi His ve Şehâdet mertebesidir ki, Hakk'ın oluşsal belirlenmiş suretlerle belirmesinin mahallidir. Bu surette en üst mertebe "gayb-ı mutlak"; ve en alt mertebe "şehadet-i mutlak" (mutlak görünen âlem) olmuş olur. Ve sen şimdi içinde bulunduğun mertebelerin en altı olan şehâdet mertebesinden geriye doğru dönersen görürsün ki, âlemde hissedilen her şey, âlem-i misâlde mevcut olan her bir şeyin bir misâli ve suretidir. Suret ve misâl ise rubûbiyet mertebesinin oluşlarından bir oluştur; ve Allah'ın isimlerinden bir ismin suretidir; ve her isim dahi bir sıfatın sureti ve her sıfat da yüce Zât'ın bir vechidir (yüzüdür) ki, varlıklardan bir varlıkta o vech ile zâhir olur. "Âlem-i hayâl" dahi iki kısımdır: Birisi yukarıda zikredilen dördüncü mertebedir ki, ona "âlem-i misâl" denildiği gibi "hayâl-i mutlak" da derler. Diğeri bu âlem-i misâle bitişik olup, onun cetveli hükmünde olan ve insanın vücudunda bulunan hayâldir ki, buna da "âlem-i hayâl-i mukayyed" (sınırlı hayâl âlemi) derler. Bu şehâdet mertebesindeki güzel ahlâk ve sâlih amellerin âlem-i hayâl-i mutlak'taki misâli bağlar, bostanlar ve çiçekler ve meyveler ve nehirler; ve kötü ahlâk ve kötü amellerin misâli dahi akrepler, yılanlar ve karanlıklar olur; ve dünyada insana hangi sıfat üstün gelirse âlem-i berzahda (kabir âleminde), o sıfata münasip bir suret peydâ olur. Meselâ kibir üstün olursa kaplan; ve gazap ve haset üstün ise kurt; ve şehvet ve namus kıskançlığının yokluğu, yani kendi mahremi olan kadınların nâ-mahremlerle karışmasına göz yummak sıfatı üstün ise eşek ve domuz; ve hırs ve emel üstün ise fare ve karınca suretleri peyda olur. Mesnevî:

هر خیالی کو کند در دل وطن سیرتی کان بر وجودت غالب است روز محشر هر عرض را صورتیست چون ز دستت زخم بر مظلوم رست این سخنهای چو مار و کژدمت روز محشر صورتی خواهد شدن هم بدان تصوير حشرت واجب است صورت هر يك عرض را نوبتيست آن درختی گشت از او زقوم رست مار و کژدم گشت میگیرد دمت &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Her hayal ki gönülde yurt edinir, o hayalin bir tabiatı vardır ki senin varlığında baskındır. Kıyamet günü her bir arza (geçici niteliğe) bir suret (şekil) verilecektir. Nasıl ki elinden mazluma yara ulaştı, yılan ve akrep gibi olan bu sözlerin kıyamet günü bir suret alacaktır. Aynı tasvirle haşrolman (diriltilmen) zorunludur. Her bir arzın suretinin bir sırası vardır. O ağaç ki ondan zakkum bitti, yılan ve akrep oldu, senin nefesini almaktadır.

Tercüme: “Gönülde yer tutan her bir hayal, rûz-ı mahşerde bir sûret olacaktır.”300 “Senin vücûdun üzerine gālib olan bir sîretin tasvîriyle haşrin vacibdir."301 "Rûz-ı mahşerde her arazın bir sûreti vardır; her bir arazın sûretine nevbet vardır.”302 “Vaktâki senin elinden bir mazlûma zahm erişti, o zahm bir ağaç oldu ve ondan zakkūm peydâ oldu.”303 “Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutar.' "304 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gönülde yer tutan her bir hayal, mahşer gününde bir suret olacaktır. Senin vücudun üzerine üstün gelen bir siretin (karakterin) tasviriyle haşrin (yeniden dirilişin) vaciptir. Mahşer gününde her arazın (geçici niteliğin) bir sureti vardır; her bir arazın suretine sıra vardır. Ne zaman ki senin elinden bir mazluma yara erişti, o yara bir ağaç oldu ve ondan zakkum peyda oldu. Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutar.

Bu zikrolunan sıfatlardan halâs olanlar ancak tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb etmiş olan zevât-ı kirâmdır. “Hayâl-i mukayyed”e, ya'ni hayâl-i insânîye gelince, onun bir tarafı âlem-i misâle ve bir tarafı da insanın kendi nefsine ve bedenine muttasıldır. İhtilâl-i mizâc veyâ uyku [9/6] sebebiyle, âlem-i süflî sûretlerinden bir sûret hayâl-i insânîde muntabi' ve mürtesem olduğu vakit, bilmelidir ki, bu sûretler ancak hayâlât-ı fâside veyâhud ad- gās u ahlâmdır; ve aslâ hakîkati yoktur. Meselâ bir kimse hasta olmakla kendisine birtakım hayâlât ârız olur, sayıklar; ve kezâ bir kadına muhabbet edip onun tasavvuruyla kendisine şehvet galebe eder. Uyuduğu vakit onun hayâli zuhûr ederek mülâkāt etmekle ihtilâm olur. Veyâhud çok tuzlu ye- mek yer, uykusunda susuzluk galebe eder. Rüyâsında birtakım akar sular ve çeşmeler görür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu zikredilen sıfatlardan kurtulanlar ancak nefsini arındırmış ve kalbini temizlemiş yüce kişilerdir. "Sınırlı hayâl"e, yani insan hayâline gelince, onun bir tarafı misâl âlemine ve bir tarafı da insanın kendi nefsine ve bedenine bağlıdır. Mizacın bozulması veya uyku sebebiyle, aşağı âlemin sûretlerinden bir sûret insan hayâlinde belirip şekillendiği zaman, bilinmelidir ki, bu sûretler ancak bozuk hayâller veya karışık rüyâlar ve düşlerdir; ve aslâ hakikati yoktur. Örneğin bir kimse hasta olmakla kendisine birtakım hayâller gelir, sayıklar; ve aynı şekilde bir kadına muhabbet edip onun tasavvuruyla kendisine şehvet üstün gelir. Uyuduğu zaman onun hayâli ortaya çıkarak buluşmakla ihtilâm olur. Veya çok tuzlu yemek yer, uykusunda susuzluk üstün gelir. Rüyâsında birtakım akar sular ve çeşmeler görür.

Fakat âyîne-i kalbi enva-1 riyâzât ve mücâhedât ile musaffâ ve fikri ağyâr ve şehevâttan hâlî olan bir ârifin mir'ât-ı hayâlinde mer'î olan sû- retler âlem-i misâlden mün'akis olmuş ise, ister hâl-i nevmde ve ister hâl-i yakazada olsun, hak ve sâbittir. Zîrâ “âlem-i misâl” hizâne-i ilm-i Haktır, ondan hatâ sâdır olmaz. Binâenaleyh tasvîrât-ı hayâliyye iki kısım olmuş olur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat kalbin aynası, çeşitli riyâzât ve mücâhedât ile arınmış ve fikri yabancı şeylerden ve şehvetlerden arınmış olan bir ârifin (Allah'ı bilen kişi) hayal aynasında görünen suretler, âlem-i misâlden (misal âlemi: soyut varlıkların somutlaştığı âlem) yansımış ise, ister uyku halinde ister uyanıklık halinde olsun, hak ve sabittir. Çünkü "âlem-i misâl" Hakk'ın ilminin hazinesidir, ondan hata sâdır olmaz. Bu sebeple hayalî tasvirler iki kısım olmuş olur:

## Birincisi: Suver-i mahsûsâta mutâbakatı olan suver-i hayâliyyedir ki,

buna “keşf-i mücerred” ve “suver-i gaybiyyeye ıttılâ” taʼbîr olunur; ve bu kı- sım te'vîle ve taʼbîre muhtâc değildir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hudeybiye'ye hurûcdan evvel, rüyalarında kendilerini ashâbiyle beraber, başlarını tıraş ettirmiş oldukları hâlde, emn üzere Mescid-i Harâm'a dâhil olmuş gördüler. Hicretten altı sene sonra bu rüyâ aynıyla zuhûr etti. 305 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Buna "keşf-i mücerred" (soyut keşif) ve "suver-i gaybiyyeye ıttılâ" (gaybî suretlere vâkıf olma) denir; ve bu kısım te'vîle ve ta'bîre muhtaç değildir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Hudeybiye'ye çıkmadan evvel, rüyalarında kendilerini ashâbıyla beraber, başlarını tıraş ettirmiş oldukları hâlde, emniyet içinde Mescid-i Harâm'a dâhil olmuş gördüler. Hicretten altı sene sonra bu rüyâ aynen ortaya çıktı.

## İkincisi: Suver-i mahsûsâta mutabakatı olmayan suver-i hayâliyye-

dir ki, buna “keşf-i muhayyel” derler; ve bu kısım tabîre muhtâc olur; ve bu ta'bîr dahi görülen suver-i hayâliyyeye münasebeti bulunan suver-i mahsûse ile tevîl sûretiyle vâki' olur. Nitekim (S.a.v.) [9/7] Efendimiz'e rüyasında bir kâse süt verildi. İçip cür'asını Hz. Ömer (r.a.)e verdi. Bu rüyayı ashâb-ı kirâm hazarâtına takrîr buyurdukda: “Yâ Resûlallah, bunu ne ile te'vîl buyurdunuz?” dediler. “İlim ile te’vîl ettim” buyurdular. Vech-i münasebet budur ki, “süt” gıdâ-yı bedendir. “İlim” dahi gıdâ-yı rûhdur. Ve ta'bîr-i rüyada bir kāide ve kānûn yoktur. Binâenaleyh suver-i hayâliy- yenin keşfine müteallik olan ilm-i nûrâniyyet, bir kimseye atâ olunmazsa mer'î olan sûretlerin hakîkatini anlamadan âciz olur. İmdi "hazret-i hayâl” hakkındaki bu îzâhât anlaşıldıktan sonra maʼlûm olsun ki, bu “hikmet-i nûriyye" nûrunun inbisâtı hazret-i hayâl üzerine- dir. Ya'ni misal-i mutlakın sıfat-ı zâtiyyesi olan nûr, hazret-i menâm olan hazret-i hayâl üzere münbasittir. Ve bu nûrun hazret-i hayâl üzerine in- bisâtı dahi, ehl-i inâyet olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hakkında mebâdî-i vahyin evvelidir. Ya'ni rü'yâ mevtını olan “hazret-i hayâl" nûrun mahall-i inbisâtı olmak itibariyle mebde'-i vahy-i ilâhî olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

der ki, buna "keşf-i muhayyel" (hayalî keşif) derler; ve bu kısım tabire muhtaç olur; ve bu tabir de görülen hayalî suretlere münasebeti bulunan özel suretler ile tevil suretiyle meydana gelir. Nitekim Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) rüyasında bir kâse süt verildi. İçip artanını Hz. Ömer'e (r.a.) verdi. Bu rüyayı yüce sahabelere anlattığında: "Ey Allah'ın Resulü, bunu ne ile tevil ettiniz?" dediler. "İlim ile tevil ettim" buyurdular. Münasebet yönü şudur ki, "süt" bedenin gıdasıdır. "İlim" de ruhun gıdasıdır. Ve rüya tabirinde bir kaide ve kanun yoktur. Bu sebeple hayalî suretlerin keşfine ilişkin olan nuranî ilim, bir kimseye verilmezse görülen suretlerin hakikatini anlamaktan aciz olur. Şimdi "hazret-i hayâl" (hayal mertebesi) hakkındaki bu izahat anlaşıldıktan sonra bilinmeli ki, bu "hikmet-i nuriyye" (nuranî hikmet) nurunun yayılması hazret-i hayâl üzerinedir. Yani mutlak misalin zâtî sıfatı olan nur, uyku âlemi olan hazret-i hayâl üzerine yayılmıştır. Ve bu nurun hazret-i hayâl üzerine yayılması da, ilahî inayete mazhar olan peygamberler (a.s.) hakkında vahyin başlangıçlarının ilkidir. Yani rüya mahalli olan "hazret-i hayâl" nurun yayılma yeri olması itibarıyla ilahî vahyin başlangıcı olur.

تَقُولُ عَائِشَةُ رضي الله عنها : «أَوَّلُ ما بُدِئَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مِنَ الْوَحْيِ

الرُّؤْيَا الصَّادِقَةُ، فَكَانَ لَا يَرَى رُؤْيَا إِلَّا خَرَجَتْ مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ.» تَقُولُ: «لَا

خَفَاءَ بِهَا.»

Âişe (r. anhâ) der ki: "Resûlullah (s.a.v.)in evvel-i vahiyden bed'olun- duğu şey, rü'yâ-yı sâdıka idi. İmdi o hazretin hâli bu idi ki, bir rü'yâyı görmez idi, illâ felak-ı subh gibi zâhir olur idi." Hz. Âişe (r. anhâ) "Onda hafâ yok idi" diyor.306 [9/8] Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz için mebde’-i vahy-i ilâhî “rüʼyâ-yı sâdıka” oldu; ve rüyâ, ancak uyku hâlinde vâki' olur; ve nübüvvetin ibtidâ zuhûru zamâ- nında gördüğü rüyâ, âlem-i his ve şehâdette subh-ı sadık gibi açık bir sûrette zâhir olur idi. Buna binâen Hz. Âişe (r. anhâ) مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ [felak-ı subh gibi] kavlini لَا خَفَاءَ بِهَا [onda hafâ yok idi] kavliyle tefsîr buyurdu; ve bu tefsîr ile Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in gördüğü sûret-i hayâliyyenin ta'bîre muhtaç olmayıp, “keşf-i mücerred” olduğunu ve binâenaleyh o sû- retin hazret-i şehâdette aynen zuhûr ettiğini îzâh eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âişe (r. anhâ) der ki: "Resûlullah (s.a.v.)in vahyin başlangıcından itibaren kendisine ilk olarak gelen şey, sâdık rüya idi. Şimdi o hazretin hâli bu idi ki, bir rüyayı görmezdi, ancak sabahın aydınlığı gibi açıkça ortaya çıkardı." Hz. Âişe (r. anhâ) "Onda gizlilik yoktu" diyor. Yani (S.a.v.) Efendimiz için ilâhî vahyin başlangıcı "sâdık rüya" oldu; ve rüya, ancak uyku hâlinde meydana gelir; ve nübüvvetin ilk ortaya çıkışı zamanında gördüğü rüya, his ve şehadet âleminde sâdık sabah gibi açık bir şekilde ortaya çıkardı. Buna göre Hz. Âişe (r. anhâ) مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ [sabahın aydınlığı gibi] sözünü لَا خَفَاءَ بِهَا [onda gizlilik yoktu] sözüyle tefsir etti; ve bu tefsir ile Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in gördüğü hayalî suretin tabire muhtaç olmayıp, "keşf-i mücerred" (saf keşif) olduğunu ve bu sebeple o suretin şehadet âleminde aynen ortaya çıktığını açıkladı.

وإلى هُنَا بَلَغَ عِلمُها لا غَيْرُ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onun ilmi buraya kadar ulaştı, başka yere değil.

Ve Hz. Âişe (r. anhâ)nın ilmi buraya kadar bâliğ oldu, başka değil. Ya'ni Hz. Aişe (r. anhâ) “hazret-i hayâl” ile “hazret-i şehâdet”i tefrîk etti; ve ilmi, rüyâda görülen şeyin başka ve âlem-i histe zâhir olan şeyin başka olacağına kadar vâsıl oldu. Onu tecâvüz etmedi ve buyurdu ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hz. Âişe'nin (r. anhâ) ilmi buraya kadar ulaştı, başka değil. Yani Hz. Âişe (r. anhâ), "hayâl mertebesi" ile "şehâdet mertebesi"ni ayırdı; ve ilmi, rüyada görülen şeyin başka, duyular âleminde görünen şeyin başka olacağına kadar ulaştı. Onu aşmadı ve buyurdu ki:

وكَانَتِ المُدَّةُ له في ذلك سِتَّةَ أَشْهُرٍ، ثُمَّ جَاءَهِ المَلَكُ.

"Ve onun müddeti bunda altı ay oldu. Sonra ona melek geldi." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onun süresi bunda altı ay oldu. Sonra ona melek geldi.

Ya'ni bu rüyâda, Sallallahu aleyhi ve sellemin müddeti altı mâh oldu. Badehû hazret-i şehadette vahy-i ilâhî ile melek nâzil oldu. Binâenaleyh Hz. Aişe (r. anhâ) hazret-i şehadeti, hayâle ilhâk etmedi. Onu başka, bunu da başka addeyledi. [9/9] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu rüyada, Sallallahu aleyhi ve sellemin (Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun) süresi altı ay oldu. Bundan sonra, şehadet âleminde (duyularla algılanan âlemde) ilâhî vahiy ile melek indi. Bu sebeple Hz. Aişe (r. anhâ) (Allah ondan razı olsun) şehadet âlemini hayale katmadı. Onu başka, bunu da başka kabul etti.

وما عَلِمَتْ أَنَّ رسولَ اللهِ ﷺ قد قال : «إِنَّ النَّاسَ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا إِنْتَبَهُوا .»

Ve bilmedi ki, Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Muhakkak nâs uykuda- dırlar, öldükleri vakit uyanırlar." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bilmedi ki, Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Muhakkak insanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar."

Ya'ni Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (r. anhâ) Fahr-i âlem Efendimiz'in “Nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar” buyurmasıyla, hazret-i şehâ- deti hazret-i hayâle ve hazret-i hayâli hazret-i şehîdete ilhâk ettiğini; ve bununla, “tahkîkan hayât-ı hissî ile hayy olup uyanık olan nâsın ba'zısı uykudadırlar; ve uyku ise hazret-i hayâldir; ve öldükleri vakit bu uykudan uyanırlar", demek murâd eylediğini bilmedi. Halbuki A’ref-i enbiyâ Efen- dimiz bu hadîs-i şerîflerinde âlem-i halkta cârî olan her bir şeyin, maânî-i gaybiyyeden bir ma'nânın sûreti ve hakāyık-ı ilmiyyeden bir hakîkatin "misâl”i olduğuna işâret buyurmuşlardır. Lakin nâs nevm-i gaflet ve hu- cüb-i tabîiyye ile ihticâb sebebiyle suver-i ekvân âyînelerinde bu hakāyıkı müşâhede edemezler. Ya'ni âlem-i histen âlem-i misâle ve âlem-i misâl- den âlem-i ervâha ve ervâhdan âlem-i a'yâna ve ayândan esmâ ve şuûnât-ı zâtiyyeye intikāl edemezler. Beyt-i Hz. Emîr Kudsî: خواب جهل از حرم قرب مرا دور افکند ور نه نزدیکتر از دوست کسی هیچ ندید Tercüme: "Hâb-ı cehl beni harem kurbundan uzak düşürdü. Yoksa bir kimse cânândan daha yakın olarak hiçbir şey görmedi."307 [9/10] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (r. anhâ), Fahr-i âlem Efendimiz'in “İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar” buyurmasıyla, şehadet mertebesini hayal mertebesine ve hayal mertebesini şehadet mertebesine kattığını; ve bununla, “tahkîkan hissî hayat ile diri olup uyanık olan insanların bazısı uykudadırlar; ve uyku ise hayal mertebesidir; ve öldükleri vakit bu uykudan uyanırlar”, demek istediğini bilmedi. Halbuki A’ref-i enbiyâ Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde oluş âleminde cereyan eden her bir şeyin, gaybî anlamlardan bir anlamın sûreti ve ilmî hakikatlerden bir hakikatin "misâl”i olduğuna işaret buyurmuşlardır. Lakin insanlar gaflet uykusu ve tabiî perdelerle perdelenme sebebiyle varlıkların suretleri aynalarında bu hakikatleri müşahede edemezler. Yani his âleminden misal âlemine ve misal âleminden ruhlar âlemine ve ruhlardan sabit hakikatler âlemine ve sabit hakikatlerden esmâ ve zâta ait hallere geçiş yapamazlar. Hz. Emîr Kudsî'nin beyti: "Hâb-ı cehl beni harem kurbundan uzak düşürdü. Yoksa bir kimse cânândan daha yakın olarak hiçbir şey görmedi."

Ancak mevt-i irâdî zevkini tadıp vech-i bâkînin şühûdunda hâlik olan kimse, bu fenâdan sonra bekā bulup uyanır; ve bu sûrette de maʼnânın sûrette cilveger olduğunu ve suver-i halkıyyenin, maşûk-ı hakîkînin hüsnüne âyîne bulunduğunu keşf-i maʼnevî ile bilir. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ancak irâdî ölüm zevkini tadıp bâkî olan vechin (Allah'ın Zâtı'nın) müşahedesinde yok olan kimse, bu yok oluşun ardından bekâ bulup uyanır; ve bu şekilde de mânânın sûrette tecelli ettiğini ve yaratılmış sûretlerin, hakikî maşukun güzelliğine ayna olduğunu manevî keşif ile bilir. Beyit:

فَشَاهِدٌ وَجْهَهُ فِي كُلِّ ذَرَّات جهان مرآتِ حسن شاهد ماست

Nazmen tercüme: Mahbûbumuzun hüsnüne âyîne bu âlem Her zerrede o vechini gösterdi demâdem308 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nazmen tercüme: Sevgilimizin güzelliğine bu âlem bir aynadır; her zerresinde o yüzünü sürekli gösterdi.

İşte Ümmü'l-mü'minîn Hz. Âişe (r.anhâ)nın ilmi, (S.a.v.) Efendimiz'in فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ )Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allah'ın vechi vâki'dir.] ve وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ )Sebe', 34/47) [O, her şey üzerine şâhittir.] âyet-i kerîmesi hükmünce,309 bilcümle merâtib-i ulviyye ve süfliyyede Hakk'ın hüviyetini hâzır ve kâffe-i eşyâda vech-i Hakk'ı zâhir olarak müşâhede buyurduğunu ihâta etmedi. Zîrâ Cenâb-ı Fahr-i âlem Efendimiz bir lahza şühûd-ı Haktan gāib olmaz idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Ümmü'l-mü'minîn Hz. Âişe (r.anhâ)'nın ilmi, (S.a.v.) Efendimiz'in "فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ" (Bakara, 2/115) [Ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah'ın vechi (yüzü, varlığı) oradadır.] ve "وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ" (Sebe', 34/47) [O, her şey üzerine şâhittir.] âyet-i kerîmesi hükmünce, bütün yüce ve aşağı mertebelerde Hakk'ın hüviyetini (kimliğini, varlığını) hazır ve bütün eşyada Hakk'ın vechini (yüzünü, varlığını) açıkça beliren olarak müşâhede (gözlemlediğini) ettiğini kuşatmadı. Zirâ Cenâb-ı Fahr-i âlem Efendimiz bir an bile Hakk'ı müşahede etmekten gâib (uzak) olmaz idi.

وكلُّ ما يَرَى في حالِ اليَقَظَةِ فَهُوَ مِن ذلك القَبِيل، وإِنِ اخْتَلَفَتِ الأحوال،

فَمَضَى قَولُهَا سِتَّةَ أَشْهُرٍ ، بَلْ عُمْرُه الله كله في الدُّنْيَا بَتِلكَ المَثَابَةِ.

Ve her ne kadar hâlleri muhtelif ise de, Sallallahu aleyhi ve sellemin, hâl-i yakazada gördüğü her şey, bu kabîldendir. İmde Hz. Aişe (r. anhâ)nın dediği altı ay geçti. Belki (S.a.v.) Efendimiz'in dünyâda bü- tün ömrü bu mesâbede idi. [9/11] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve her ne kadar halleri çeşitli olsa da, Sallallahu aleyhi ve sellemin uyanıkken gördüğü her şey, bu türdendir. Şimdi Hz. Aişe (r. anhâ)nın dediği altı ay geçti. Aksine (S.a.v.) Efendimiz'in dünyadaki bütün ömrü bu mertebede idi.

Ya'ni her ne kadar râîye nazaran uyanıklıkta görülen sûretlerin ahvâli ile uykuda görülen sûretlerin ahvâli muhtelif ise de, âlem-i hayâlde görülen sûretlerin her birisi âlem-i histe görülen sûretlerin misâli olduğuna naza- ran, ahvâl beyninde ihtilaf olmadığından (S.a.v.) Efendimiz'in yakazaların- da gördüğü her bir hâl ve fiil ve sûret, nevmlerinde gördüğü suver-i hayâ- liyye kabîlindendir. Zîrâ Fahr-i âlem Efendimiz hâl-i yakazayı hâl-i nevme ilhâk eyledi. Binâenaleyh Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (r. anhâ)ın “Vahyin altı ay mikdârı rüyâ ile idi” dediği hükümsüz kaldı ve bâtıl oldu. Belki onun ömrünün hepsi dünyâda rüyâ mesâbesinde idi. Zîrâ hâl-i yakazada, âlem-i histe gördüğü sûretlerden her birisinin maʼnâsına nazar edip, o sû- retleri, o nazar ettiği ma'nâlar ile taʼbîr buyurur idi. Nitekim rüyâda görü- len sûretler dahi öylece taʼbîr olunur. Binâenaleyh hâl-i yakaza, hâl-i nevm kabîlindendir. فَمَضَى قَوْلُهَا سِتَّةَ أَشْهُرٍ [İmdi Hz. Aişe (r. anhâ)ın dediği altı ay geçti...] kavliyle Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu hazret-i şehâdette Cenâb-ı Âişe'nin tekellüm buyurdukları “altı ay” kavlinin ve kezâ ömr-i risâlet-penâhînin bu Fusûsu'l-Hikem'in yazıldığı vakit geçmiş bulunduğuna; ve binâenaleyh o zamânın bu zamâna nisbetle hayâl olduğuna işâret buyururlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, her ne kadar gören kişiye göre uyanıklıkta görülen suretlerin halleri ile uykuda görülen suretlerin halleri farklı olsa da, hayal aleminde görülen suretlerin her birisi his aleminde görülen suretlerin misali olduğuna göre, haller arasında bir farklılık olmadığından, (s.a.v.) Efendimiz'in uyanıklıklarında gördüğü her bir hal ve fiil ve suret, uykularında gördüğü hayali suretler cinsindendir. Çünkü Fahr-i Âlem Efendimiz uyanıklık halini uyku haline ilhak etti (kattı). Bu sebeple Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (r. anhâ)'nın "Vahyin altı ay miktarı rüya ile idi" dediği hükümsüz kaldı ve batıl oldu. Aksine, onun ömrünün hepsi dünyada rüya mesabesindeydi. Çünkü uyanıklık halinde, his aleminde gördüğü suretlerden her birisinin anlamına bakıp, o suretleri, o baktığı anlamlar ile tabir buyururdu. Nasıl ki rüyada görülen suretler dahi öylece tabir olunur. Bu sebeple uyanıklık hali, uyku hali cinsindendir. فَمَضَى قَوْلُهَا سِتَّةَ أَشْهُرٍ [Şimdi Hz. Aişe (r. anhâ)'nın dediği altı ay geçti...] kavliyle Cenab-ı Şeyh (r.a.) bu hazret-i şehadette Cenab-ı Aişe'nin buyurdukları "altı ay" kavlinin ve aynı şekilde risalet-penahî ömrünün bu Fusûsu'l-Hikem'in yazıldığı vakit geçmiş bulunduğuna; ve bu sebeple o zamanın bu zamana nispetle hayal olduğuna işaret buyururlar.

إِنَّما هو مَنَامٌ فِي مَنَامٍ ، وكُلُّ ما وَرَدَ من هذا القَبِيل فهو المُسَمَّى عَالَمَ

الخيال .

O, ancak menâm içinde menâmdır; ve bu kabîlden olarak vârid olan her şey "âlem-i hayâl" ile müsemmâdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O, ancak rüya içinde rüyadır; ve bu türden olarak gelen her şey "hayâl âlemi" olarak adlandırılır.

Ya'ni Fahr-i âlem Efendimiz hâl-i yakazayı اَلنَّاسُ نِيَامٌ [Nas uykudadırlar.] kavliyle nevme ilhâk ettiğinden Hz. Aişe (r. anhâ)nın dediği “altı ay rüya” uyku içinde uykudur; ve uykuda görülen şey kabîlinden olarak vârid olan her şey, âlem-i hayâldendir. Binâenaleyh Peygamber Efendimiz'e vârid olan vahy-i ilâhî, ister uykuda rüyâ-yı sâdıka ile olsun, ister âlem-i histe veyâ histen gâib olarak kalbine meleğin nüzûlü ile olsun, hepsi [9/12] âlem-i hayâldendir; ve meleğin ona görünmesi dahi kezâlik âlem-i hayâldendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani âlemlerin övüncü Efendimiz (Hz. Muhammed), uyanıklık hâlini "İnsanlar uykudadırlar." sözüyle uykuya kattığından, Hz. Aişe'nin (r. anhâ) dediği "altı ay rüya" uyku içinde uykudur; ve uykuda görülen şey cinsinden olarak gelen her şey, hayâl âlemindendir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz'e gelen ilâhî vahiy, ister uykuda sâdık rüya ile olsun, ister duyular âleminde veya duyulardan gizli olarak kalbine meleğin inişiyle olsun, hepsi hayâl âlemindendir; ve meleğin ona görünmesi dahi aynı şekilde hayâl âlemindendir.

ولهذا يُعَبَّر أي الأمرُ الذي هو في نفسه على صورة كذا ظهر في صورة

غيرها، فيَجُوزُ العَابِرُ من هذه الصُّورَةِ الَّتِي أَبْصَرَها النَّائِمُ إلـى صـورة مـا هـو

الأمر عليه إنْ أَصَابَ، كظهور العلم في صورة اللبن.

Ve bunun için, kendi nefsinde bir sûret üzere olup ondan gayrı bir sûrette zâhir olan emr, ta'bîr olunur. Böyle olunca âbir, eğer isâbet ederse, nâimin uykusunda gördüğü sûretten, emr ne şey üzerine ise, o şeyin sûretine ubûr eder. İlmin “süt” sûretinde zuhûru gibi. Ya'ni uykuda görülen şey kabîlinden olarak vârid olan her şeye “âlem-i hayâl" denildiği için, kendi nefsinde bulunduğu bir sûretin gayrı bir sûret- te zâhir olan emr, ta'bîre muhtâc olur. Zîrâ sûretler başka başka şeylerdir. Fakat maʼnâ itibariyle bir olduklarından, beynlerindeki münasebet bulu- nup ta'bîr olunmak ve bu iki sûretin ma'nâsı birleştirilmek lâzımdır. Binâe- naleyh ta'bîr eden kimse, eğer ta'bîrinde isâbet ederse, nâimin uykusunda gördüğü sûret-i mütehayyilenin, ilm-i ilâhîde müteayyin olduğu sûrete ubûr eder; ve bu vech ile rüyâda görülen sûret ile o sûretin delâlet ettiği diğer sûret ma'nâ itibariyle tevhîd edilmiş olur. Nitekim “ilim”, rü'yâda "süt" sûretinde zuhûr etmiştir. Halbuki bunlar sûret i'tibâriyle başka başka şeylerdir. Fakat ma'nâ itibariyle beynlerindeki münasebet bulunup birleş- tirilir. [9/13] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun için, kendi özünde bir biçimde olup ondan başka bir biçimde görünen iş, yorumlanır. Böyle olunca yorumlayan kişi, eğer doğru yorumlarsa, uyuyanın uykusunda gördüğü biçimden, iş neyin üzerindeyse, o şeyin biçimine geçer. İlmin "süt" biçiminde görünmesi gibi. Yani uykuda görülen şey cinsinden olarak gelen her şeye "hayâl âlemi" denildiği için, kendi özünde bulunduğu bir biçimin dışında bir biçimde görünen iş, yoruma muhtaç olur. Çünkü biçimler başka başka şeylerdir. Fakat anlam itibarıyla bir olduklarından, aralarındaki bağıntı bulunup yorumlanmak ve bu iki biçimin anlamı birleştirilmek gereklidir. Bu sebeple yorumlayan kimse, eğer yorumunda doğruyu bulursa, uyuyanın uykusunda gördüğü hayâlî biçimin, ilâhî ilimde belirlenmiş olduğu biçime geçer; ve bu şekilde rüyada görülen biçim ile o biçimin işaret ettiği diğer biçim anlam itibarıyla birleştirilmiş olur. Nasıl ki "ilim", rüyada "süt" biçiminde görünmüştür. Halbuki bunlar biçim itibarıyla başka başka şeylerdir. Fakat anlam itibarıyla aralarındaki bağıntı bulunup birleştirilir.

فعَبَرَ في التأويل من صورةِ اللَّبَنِ إلى صورةِ العِلمِ، فَتَأَوَّلَ، أَي قال مَالُ هذه

الصورة اللَّبَنِيَّةِ إلى صورة العلم.

İmdi te'vîlde süt sûretinden ilim sûretine ubûr etti. Binâenaleyh te'vîl etti. Ya'ni bu sûret-i lebeniyyenin meâli ilim sûretinedir, buyurdu. Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz rüyasında gördüğü “süt”ü kendi sûreti üzerine terketmeyip, o sûretten “ilim” sûretine geçti; ve onu te'vîl edip, bu “süt" sûretinin meâli “ilim” sûretinedir, buyurdu. Zîrâ “ilim” ile “süt” gıdâiyette bir ma'nâ üzerinedirler. “Süt” bedenin ve “ilim” rûhun gıdâsıdır. Velâkin sûretleri başka başkadır. Nitekim bu birlik ve ayrılık sûrî gıdalarda da var- dır. Meselâ ekmek ile et gıdâ olmak hususunda bir ma'nâdadırlar, fakat sûretleri ayrıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, yorumlamada süt biçiminden ilim biçimine geçti. Bu sebeple yorumladı. Yani bu süt biçiminin anlamı ilim biçiminedir, buyurdu. Yani (S.a.v.) Efendimiz rüyasında gördüğü "süt"ü kendi biçimi üzerine bırakmayıp, o biçimden "ilim" biçimine geçti; ve onu yorumlayıp, bu "süt" biçiminin anlamı "ilim" biçiminedir, buyurdu. Çünkü "ilim" ile "süt" gıdâ olma hususunda bir anlam üzerinedirler. "Süt" bedenin ve "ilim" ruhun gıdasıdır. Velâkin biçimleri başka başkadır. Nasıl ki bu birlik ve ayrılık maddî gıdalarda da vardır. Örneğin ekmek ile et gıdâ olmak hususunda bir anlamdadırlar, fakat biçimleri ayrıdır.

ثُمَّ إِنَّه كان إذا أُوحِيَ إليه أُخِذَ عن المَحسُوسَاتِ المُعْتَادَةِ، فَسُجِّيَ وَغَابَ

عن الحَاضِرِينَ عندَه ، فإذا سُرِّيَ عنه رُدَّ، فما أَدْرَكَهُ إِلَّا في حضرة الخيال،

إِلَّا أَنَّهُ لَا يُسَمَّى نَائِمًا .

Ondan sonra Sallallahu aleyhi ve sellemin hâli bu idi ki, ona vahyo- lunduğu vakit mahsûsât-ı mu’tâdeden ahz olunurdu. İmdi indinde hâzır olanlardan örtülür ve gāib olur idi; ve pûşîde ondan ref’olun- dukta reddolunurdu. Binâenaleyh vahyi ancak hazret-i hayâlde idrâk etti. Şu kadar ki ona nâim denilmez. [9/14] Ya’ni (S.a.v.) Efendimiz’e vahyolunduğu vakit, mahsûsât-ı mu’tâdelerin- den ahz olundukları için huzûr-i saâdetinde bulunanlardan pûşîde-i misâ- liyye ile örtülüp âlem-i gayba duhûl ile gāib olurlar idi. Bu pûşîde-i gaybı ref’olunup açıldıkda, hazret-i şehadete reddolunurlar idi. Böyle olunca bit- tabi’ vahyi ancak hazret-i hayâlde idrâk eyledi. Fakat böyle olmakla beraber onlara uyku isnâd olunup nâim tesmiye olunmaz. Zîrâ uykunun sebebi dimâğa ârız olan bir emr-i mizâcîdir. Bunun sebebi ise kalbe fâiz olan emr-i rûhânîdir ki, o hazreti âlem-i şehâdetten ahzeyler. Bu ma’nâ ise, âlem-i histen bilkülliyye gaybet etmeksizin vâki’ olur. Nitekim Sallallahu aleyhi ve sellemin bu emrin nihâyetindeki hâli hâl-i nevme muhâlif idi. Bu hâl dahi “sine”ye, ya’ni bidâyet-i nevmde hafif bir sûrette kendinden geçmeye müşâbihdir. وكذلك إذا تَمَثَّلَ له المَلَكُ رَجُلًا فَذَلِكَ مِن حضرة الخيال، فإنَّه لَيسَ بِرَجُلٍ وإِنَّما هو مَلَكُ، فَدَخَلَ في صورة إنسانٍ ، فَعَبَرَ النَّاظِرُ العَارِفُ حَتَّى وَصَلَ إِلَى صورته الحقيقية، فقال: «هذا جَبْرَائِيلُ أَتَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ»، وقد قال لَهُمْ «رُدُّوا عَلَيَّ الرَّجُلَ» ، فَسَمَّاه بالرَّجُلِ من أجل الصورةِ الَّتِي ظَهَرَ لَهُمْ فيها، ثُمَّ قال «هذا جبرائيل» ، فاعْتَبَرَ الصورةَ الَّتِي مَالُ هذا الرَّجُلِ المُتَخَيِّل إليها، فهو صَادِقٌ في المَقَالَتَيْنِ، صَدَقَ لِلْعَيْنِ فِي الْعَيْنِ الحِرِّيَّةِ، وصَدَقَ في أنَّ هذا جبرائيلُ، فَإِنَّه جَبْرَائِيلُ بِلا شَكٍّ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra, Sallallahu aleyhi ve sellemin hâli bu idi ki, ona vahiy geldiği zaman, alışılmış duyulur şeylerden (mahsûsât-ı mu’tâdeden) alıkonulurdu. Şimdi, yanında hazır bulunanlardan örtülür ve kaybolur idi; ve bu örtü ondan kaldırıldığında geri dönerdi. Bu sebeple vahyi ancak hayâl mertebesinde idrâk etti. Şu kadar ki ona uyuyan denilmez. Yani (S.a.v.) Efendimiz’e vahiy geldiği zaman, alışılmış duyulur şeylerden alıkonuldukları için, saadetli huzurunda bulunanlardan misâlî bir örtü ile örtülüp gayb âlemine girerek kaybolurlar idi. Bu gayb örtüsü kaldırılıp açıldığında, şehâdet âlemine geri dönerler idi. Böyle olunca, elbette vahyi ancak hayâl mertebesinde idrâk etti. Fakat böyle olmakla beraber onlara uyku isnat olunup uyuyan diye adlandırılmaz. Çünkü uykunun sebebi, dimağa arız olan mizaçla ilgili bir durumdur. Bunun sebebi ise, kalbe ulaşan ruhanî bir durumdur ki, o, hazreti şehâdet âleminden alıkoyar. Bu anlam ise, his âleminden tamamen kaybolmaksızın meydana gelir. Nitekim Sallallahu aleyhi ve sellemin bu durumun sonundaki hâli, uyku hâline muhalif idi. Bu hâl dahi “sine”ye, yani uykunun başlangıcında hafif bir şekilde kendinden geçmeye benzerdir. Aynı şekilde, melek ona bir adam suretinde göründüğünde, bu da hayâl mertebesindendir. Çünkü o bir adam değildir, aksine bir melektir. Bir insan suretine girmiştir. Bu sebeple, bilen gözlemci, onun gerçek suretine ulaşıncaya kadar onu aşmıştır ve şöyle demiştir: “Bu Cebrail’dir, size dininizi öğretmek için geldi.” Ve onlara “Adamı bana geri getirin” demiştir. Onlara göründüğü suretten dolayı ona adam demiştir. Sonra “Bu Cebrail’dir” demiştir. Böylece, bu hayâlî adamın yöneldiği sureti dikkate almıştır. O, her iki sözünde de doğrudur. Hür gözde, göze karşı doğru söylemiştir ve bunun Cebrail olduğu konusunda da doğru söylemiştir. Çünkü o şüphesiz Cebrail’dir.

Ve kezâlik melek ona racül sûretinde temessül ettiği vakit, o da hazret-i hayâldendir; zîrâ o racül değildir; o ancak melektir ki insan sûretine girdi. İmdi [9/15] nâzır olan ârif, ubûr edip tâ onun sûret-i hakîkiyyesine vâsıl oldu. Böyle olunca “Bu Cebrâîl’dir, size geldi; tâ ki dîninizi size ta’lîm eyleye!” dedi. Hâlbuki onlara bundan evvel رُدُّوا عَلَيَّ الرَّجُلَ ya’ni “O adamı bana reddedin!” demiş idi. İmdi onlara zâ- hir olduğu sûret eclinden ona "racül” tesmiye etti. Sonra da "Bu &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde melek ona erkek sûretinde göründüğü zaman, o da hayâl mertebesindendir; çünkü o, erkek değildir; o ancak insân sûretine girmiş melektir. Şimdi [9/15] bakan ârif, geçip tâ onun gerçek sûretine ulaştı. Böyle olunca “Bu Cebrâîl’dir, size geldi; tâ ki dîninizi size öğretsin!” dedi. Hâlbuki onlara bundan evvel رُدُّوا عَلَيَّ الرَّجُلَ yani “O adamı bana geri verin!” demişti. Şimdi onlara göründüğü sûret sebebiyle ona "erkek" adını verdi. Sonra da "Bu

Cebrâîl" dir" dedi. Binâenaleyh şu sûreti i'tibâr etti ki, bu racül-i mü- tehayyilin meâli o sûretedir. Böyle olunca iki makālede o sâdıktır: Ayn-ı hissiyyede olan "ayn"ından nâşî sâdık oldu; ve "Bu Cebrâîl'dir" kavlinde sâdık oldu. Zîrâ o, bilâ-şek Cebrâîl'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Cebrâîl'dir" dedi. Bu sebeple şu şekli kabul etti ki, bu hayret verici adamın anlamı o şekildedir. Böyle olunca iki konuda o doğrudur: Duyusal hakikatteki "hakikat"inden dolayı doğru oldu; ve "Bu Cebrâîl'dir" sözünde doğru oldu. Çünkü o, şüphesiz Cebrâîl'dir.

Ya'ni Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e adam sûretinde temessül eden me- lek dahi, âlem-i hayâldendir. Çünkü meleğin sûret-i asliyyesi vardır. Onu bıraktı, başka sûrette temessül etti, ya'ni “adam” sûretinde göründü. Yoksa o hadd-i zâtında beşer değil idi. Hakîkatte melek idi. İşte bu sebebden dolayı o “adam” sûretine nâzır olan ârif, ya'ni (S.a.v.) Efendimiz, adam sû- retinden ubûr edip onun sûret-i asliyye ve hakîkiyyesine vâsıl oldu da "Bu Cibrîl'dir. Size dîninizi ta'lîm etmek için geldi” buyurdu. Halbuki bu söz- den evvel, Hz. Cibrîl, (S.a.v.) Efendimiz'in huzûruna girmek istediği vakit, ashâb-ı kirâmın baʼzısı onu duhûlden men'ettikde, Fahr-i âlem Efendimiz, onlara “O adamı bana reddedin, yaʼni huzûruma girmekten men’etmeyin!" buyurmuş idi. Ya'ni ibtidâ “adam” dediği hâlde sonra “Cibrîl” dedi. Ve ona "adam" demeleri Hz. Cibrîl'in beşer sûretinde zâhir olmasından nâşî idi. Ve “Cebrâîl” demesi dahi âlem-i misâlden olan bu racül-i mütehayyilin meâli onun sûret-i hakîkiyyesine olmasından dolayıdır. [9/16] Binâena- leyh bu sözlerin ikisi de doğrudur. Şöyle ki ayn-ı hissiyyede zâhir ve meş- hûd olan “ayn”ından dolayı, ya'ni sûret-i zâhiresine nazaran “adam" ta'bîri doğrudur; ve kezâ racül-i mütehayyilin sûret-i hakîkiyyesi i'tibariyle ona "Bu Cebrâîl'dir” demek dahi doğrudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e insan şeklinde görünen melek dahi, hayal âlemindendir. Çünkü meleğin asıl şekli vardır. Onu bıraktı, başka bir şekilde göründü, yani "insan" şeklinde belirdi. Yoksa o, kendi özünde insan değildi. Hakikatte melekti. İşte bu sebeple o "insan" şekline bakan ârif, yani (S.a.v.) Efendimiz, insan şeklinden geçip onun asıl ve hakiki şekline ulaştı da "Bu Cibrîl'dir. Size dininizi öğretmek için geldi" buyurdu. Halbuki bu sözden önce, Hz. Cibrîl, (S.a.v.) Efendimiz'in huzuruna girmek istediği zaman, değerli sahabelerden bazısı onu içeri girmekten men ettiğinde, Fahr-i Âlem Efendimiz, onlara "O adamı bana geri verin, yani huzuruma girmekten men etmeyin!" buyurmuştu. Yani başlangıçta "insan" dediği halde sonra "Cibrîl" dedi. Ve ona "insan" demeleri Hz. Cibrîl'in insan şeklinde ortaya çıkmasından kaynaklanıyordu. Ve "Cebrâîl" demesi dahi misal âleminden olan bu hayalî adamın anlamının onun hakiki şekline ait olmasından dolayıdır. Buna göre bu sözlerin ikisi de doğrudur. Şöyle ki duyusal varlıkta görünen ve müşahede edilen varlığından dolayı, yani görünen şekline nazaran "insan" tabiri doğrudur; ve aynı şekilde hayalî adamın hakiki şekli itibarıyla ona "Bu Cebrâîl'dir" demek dahi doğrudur.

İmdi Hz. Şeyh (r.a.) bu, dünyâ dediğimiz âlem-i histe mevcûd olan halkın uykuda olduğunu ve âlem-i hissin dahi âlem-i menâm olduğunu beyân buyurduktan sonra Yûsuf (a.s.)ın ahvâlini zikre mübâşeret buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hz. Şeyh (r.a.) bu, dünya dediğimiz duyular âleminde mevcut olan halkın uykuda olduğunu ve duyular âleminin de rüya âlemi olduğunu beyan ettikten sonra Yusuf (a.s.)'ın hallerini zikretmeye başlar:

وَقَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ : إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ

لِي سَاجِدِينَ ، فَرَأَى إِخْوَتَه في صورةِ الكَوَاكِبِ، وَرَأَى أَبَاه وخَالَتَه في صورة

الشَّمسِ والقَمَرِ.

Ve Yûsuf (a.s.) pederine dedi: "Tahkîkan ben on bir yıldızı ve güne- şi ve ayı gördüm. Onları bana secde edici hâlde gördüm.” (Yûsuf, 12/4) İmdi kardeşlerini yıldızlar sûretinde ve pederini ve teyzesini güneş ve ay sûretinde gördü. Ya'ni Yûsuf (a.s.) pederine: “Ey peder, ben rüyâda on bir yıldızı ve gü- neşi ve ayı bana secde eder oldukları hâlde gördüm” (Yûsuf, 12/4) dedi. Bu sûretler “keşf-i muhayyel” kısmından olup tabîre muhtâc idi; ve bu suver-i hayâliyyeye münasebeti bulunan suver-i hissiyye bu idi ki, pederi nebiyy-i bâhir ve felek-i nübüvvette şems-i tâli' idi; ve teyzesi dahi onun es- râr-ı nübüvvetine mahrem olmakla kamer gibi onun nûruna mir'ât idi; ve kardeşleri de semâdaki [9/17] yıldızlar gibi pederinin neyyir-i vücûdunda nücûm-i sâtıa ve tâlia idiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yusuf (a.s.) babasına dedi: "Şüphesiz ben on bir yıldızı, güneşi ve ayı gördüm. Onları bana secde eder hâlde gördüm." (Yusuf, 12/4) Şimdi, kardeşlerini yıldızlar şeklinde, babasını ve teyzesini güneş ve ay şeklinde gördü. Yani Yusuf (a.s.) babasına: "Ey baba, ben rüyada on bir yıldızı, güneşi ve ayı bana secde eder oldukları hâlde gördüm" (Yusuf, 12/4) dedi. Bu şekiller "keşf-i muhayyel" (hayal yoluyla keşif) kısmından olup yoruma muhtaçtı; ve bu hayalî şekillere uygun düşen hissedilir şekiller şunlardı: Babası parlak bir peygamber ve nübüvvet feleğinde doğan bir güneş idi; teyzesi de onun nübüvvet sırlarına mahrem olmakla ay gibi onun nuruna ayna idi; kardeşleri de gökteki yıldızlar gibi babasının parlak varlığında parlayan ve doğan yıldızlar idiler.

هذا الإدراك من جَهَة خيال يوسف عليه السلام، ولو كان من جهةِ المَرْئِي لَكَانَ

ظُهُورُ إِخْوَتِه في صورةِ الكَوَاكِبِ وظهور أبيه وخالتـه فـي صـورة الشمس

والقمرِ مُرَادًا لَهُمْ، فَلَمَّا لم يَكُنْ لهم عِلْمٌ بما رَآهُ يوسف عليه السلام كان الإدراك

من يوسف عليه السلام في خِزَانَةِ خياله ، وعَلِمَ ذلك يَعْقُوبُ عليه السلام حِينَ قَصَّهَـا عليـه .

Bu idrâk, Yûsuf (a.s.)ın hayâli cihetindendir; ve eğer mer'î cihetin- den olsa idi, kardeşlerinin yıldızlar sûretinde zuhûru ve pederi ile teyzesinin güneş ve ay sûretinde zuhûru onların murâdı olur idi. İmdi vaktâki Yûsuf (a.s.)ın gördüğü şeye onların ilmi olmadı, idrâk, onun hayâli hizânesinde Yûsuf (a.s.) dan vâki' oldu. Yûsuf (a.s.) ona taksîs ettiği hînde Ya'kūb (a.s.) bunu bildi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu idrak, Yûsuf (a.s.)'ın hayal yönündendir; ve eğer görülen yönden olsaydı, kardeşlerinin yıldızlar şeklinde görünmesi ve babası ile teyzesinin güneş ve ay şeklinde görünmesi onların muradı olurdu. Şimdi, Yûsuf (a.s.)'ın gördüğü şeye onların bilgisi olmadığı zaman, idrak, onun hayal hazinesinde Yûsuf (a.s.)'tan meydana geldi. Yûsuf (a.s.) bunu ona özel olarak anlattığında Ya'kūb (a.s.) bunu bildi.

Ya'ni Yûsuf (a.s.)ın, kendi kardeşlerini yıldızlar ve pederiyle teyzesini güneş ve ay sûretinde müşâhedesi, ancak kendi hayâli cihetindedir. Yoksa mer'î olan kardeşleri ve pederi ve teyzesi cihetlerinden değildir; ve eğer onlar cihetinden olaydı, bu sûretlerde zuhûrlarını kendilerince tasavvur edip murâd edinirler idi. Velâkin böyle yıldızlar ve güneş ve ay sûretle- rinde olarak Yûsuf (a.s.)ın rüyasında görünmeyi murâd etmediler. Eğer bunu murâd ede idiler Hz. Yûsuf'a bu sûretlerle âlem-i menâmda zâhir olup secde ettiklerini âlem-i hayâlde idrâk edip âlem-i şehîdette de bilirler idi. Zîrâ ba'zan hizâne-i hayâlde olan şeyi [9/18] hem gören ve hem de görülen beraber idrâk eder. Nitekim bazı mürşidler mürîdlerini terbiye zımnında onların rüʼyâlarında suver-i münâsibede görünürler; ve bu zuhûr onların murâdları vech ile vâki' olduğundan âlem-i şehîdette hem mürîd ve hem de mürşidin ma'lûmu olur. Yûsuf (a.s.)ın kardeşleriyle pederinin ve teyzesinin zuhûru bu kabîlden değil idi. Binâenaleyh, Yûsuf (a.s.)ın âlem-i menâmda müşâhede ettiği şeye onların ilmi lâhik olmadı; ve bu zuhûr, ancak Yûsuf (a.s.) rüyasını söylediği vakit, pederi olan Ya'kūb (a.s.) ın ma'lûmu oldu. Ve Ya’kūb (a.s.), bu rüyâya Hz. Yûsuf'un birâderleri dahi muttali' olmadığını bundan anladı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yusuf (a.s.)'ın, kendi kardeşlerini yıldızlar ve babasıyla teyzesini güneş ve ay şeklinde görmesi, ancak kendi hayalinden kaynaklanmaktadır. Yoksa görülen kardeşleri, babası ve teyzesi tarafından değildir; ve eğer onlar tarafından olsaydı, bu şekillerde ortaya çıkmalarını kendilerince tasavvur edip murat ederlerdi. Velakin böyle yıldızlar ve güneş ve ay şeklinde olarak Yusuf (a.s.)'ın rüyasında görünmeyi murat etmediler. Eğer bunu murat etselerdi, Hz. Yusuf'a bu şekillerle rüya âleminde görünerek secde ettiklerini hayal âleminde idrak edip şehadet âleminde de bilirlerdi. Çünkü bazen hayal hazinesinde olan şeyi [9/18] hem gören hem de görülen beraber idrak eder. Nitekim bazı mürşitler (manevi rehberler) müridlerini (manevi öğrencilerini) terbiye etmek amacıyla onların rüyalarında uygun şekillerde görünürler; ve bu görünme onların muratları (istekleri) doğrultusunda gerçekleştiğinden şehadet âleminde (uyanık âlemde) hem müridin hem de mürşidin malumu olur. Yusuf (a.s.)'ın kardeşleriyle babasının ve teyzesinin görünmesi bu türden değildi. Buna göre, Yusuf (a.s.)'ın rüya âleminde gördüğü şeye onların bilgisi ulaşmadı; ve bu görünme, ancak Yusuf (a.s.) rüyasını söylediği zaman, babası olan Yakup (a.s.)'ın malumu oldu. Ve Yakup (a.s.), bu rüyaya Hz. Yusuf'un kardeşlerinin dahi muttali (haberdar) olmadığını bundan anladı.

فقال : يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا، ثم بَرَّاً

أَبْنَاءَهُ عن ذلك الكَيْدِ وأَلْحَقَهُ بالشَّيطانِ، وليس إلا عَينَ الكَيْدِ، فقال: إِنَّ

الشَّيْطَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ ، أي ظاهرُ العَدَاوَةِ.

Böyle olunca, “Ey oğulcuğum rü'yânı birâderlerine nakletme; bir hîle ile sana ihtiyâl ederler" (Yûsuf, 12/5) dedi. Ondan sonra oğullarını o hîleden berî etti; ve onu şeytana ilhâk eyledi. Halbuki ancak ayn-ı hîledir. İmdi Ya'kūb (a.s.) dedi: “Tahkîkan şeytan insan için açık düş- mandır" (Yûsuf, 12/5) ya'ni düşmanlığı zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, "Ey oğulcuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma; bir hile ile sana tuzak kurarlar" (Yûsuf, 12/5) dedi. Ondan sonra oğullarını o hileden uzak tuttu; ve onu şeytana bağladı. Halbuki ancak hilenin kendisidir. Şimdi Yakup (a.s.) dedi: "Şüphesiz şeytan insan için apaçık bir düşmandır" (Yûsuf, 12/5) yani düşmanlığı açıktır.

Ya'ni Ya'kūb (a.s.), Yûsuf (a.s.)ın rüyasına birâderlerinin muttali' ol- madığını anlayınca bu rüyayı onlara nakletmemesini tenbîh eyledi; ve tefevvuk ve fazîletini bilip seni helâk için bir hîle ihtiyâl ederler, dedi. Ma- ahâzâ bunu söyledikten sonra kardeşlerini hîleden tebrie [9/19] edip, hîle ve keydi şeytana isnâd eyledi. Halbuki Yakūb (a.s.)ın böyle söylemesi Yû- suf (a.s.)a karşı ayn-ı hîle oldu. Hz. Yakūb (a.s.)ın bu hîlesinde iki vecih zikrederler: Birisi, keydi birâderlerine isnâd edince, Hz. Yûsuf'un kalbinde onlara karşı adâvet vâki' olur mütâlaası idi. Diğeri, Cenâb-ı Ya’kūb, Hz. Yûsuf'a “Rüyayı kardeşlerine söyleme, sana hîle yaparlar” dediği vakit, Hz. Yûsuf onların kendisine adâvetleri olduğunu bildi; ve kalbinde onlara sû'-i zan peyda oldu. Halbuki nübüvvet için selâmet-i sadr ve safâ-i kalb ve nekāvet-i bâtın lâzım idi. Binâenaleyh Hz. Yakūb Cenâb-ı Yûsuf'un bu sû'-i zannını izâle için, kardeşlerini hîleden tebrie edip onu şeytana isnâd etti; ve murâdı Cenâb-ı Yûsuf'un kalbinde kardeşlerinin muhabbetini is- bât etmekle beraber onu hîlelerinden dahi hifzetmek idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yakup (a.s.), Yusuf (a.s.)'ın rüyasına kardeşlerinin muttali' (haberdar) olmadığını anlayınca, bu rüyayı onlara nakletmemesini tembih etti; ve "Üstünlüğünü ve faziletini bilip seni helak etmek için bir hile düşünürler," dedi. Maahaza (bununla birlikte) bunu söyledikten sonra kardeşlerini hileden tebrie (aklama) edip, hile ve keydi (tuzak ve düzeni) şeytana isnad etti. Halbuki Yakup (a.s.)'ın böyle söylemesi Yusuf (a.s.)'a karşı ayn-ı hile (hile'nin ta kendisi) oldu. Hz. Yakup (a.s.)'ın bu hilesinde iki vecih (yön) zikrederler: Birincisi, keydi (tuzak ve düzeni) kardeşlerine isnad edince, Hz. Yusuf'un kalbinde onlara karşı adavet (düşmanlık) vaki' olur (meydana gelir) mütalaası (düşüncesi) idi. Diğeri, Cenab-ı Yakup, Hz. Yusuf'a "Rüyayı kardeşlerine söyleme, sana hile yaparlar" dediği vakit, Hz. Yusuf onların kendisine adavetleri (düşmanlıkları) olduğunu bildi; ve kalbinde onlara sû'-i zan (kötü düşünce) peyda oldu. Halbuki nübüvvet (peygamberlik) için selamet-i sadr (göğüs selâmeti, kalbin temizliği) ve safa-i kalb (kalp temizliği) ve nekavet-i batın (iç temizliği) lazım idi. Binaenaleyh (bu sebeple) Hz. Yakup Cenab-ı Yusuf'un bu sû'-i zannını izale (gidermek) için, kardeşlerini hileden tebrie (aklama) edip onu şeytana isnad etti; ve muradı (maksadı) Cenab-ı Yusuf'un kalbinde kardeşlerinin muhabbetini isbat etmekle beraber onu hilelerinden dahi hifzetmek (korumak) idi.

ثم قال يوسف بعد ذلك في آخِرِ الأمرِ : هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ

جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا، أي أظْهَرَها في الحِس بعد ما كَانَتْ في صورة الخيال،

فقال له النَّبِيُّ ﷺ: «اَلنَّاسُ نِيَامٌ»، فكان قَوْلُ يوسفَ : قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي

حَقًّا بِمَنْزِلَةِ مَن رَأَى فِي نَوْمِه أَنَّه قَدِ اسْتَيْقَظَ مِن رُؤْيَا رَآهَا ثُمَّ عَبَّرَها، ولم

يَعْلَمْ أَنَّه في النَّومِ عَيْنِهِ ما بَرَحَ، فإذا اسْتَيْقَظَ يقول رأيتُ كذا ورأيتُ كَأَنِّي

اسْتَيْقَضْتُ، وأَوَّلْتُها بِكَذَا، هذا مثل ذلك .

Ba'dehû Yûsuf (a.s.) bundan sonra âhir-i emrde dedi: "Bundan evvel olan rü'yânın te'vîli budur. Tahkîkan Rabb'im onu hak kıldı.” (Yûsuf, 12/100) Ya'ni hayâl sûretinde vâki' olduktan sonra, onu histe izhâr eyledi. İmdi Nebiyy-i mükerrem (s.a.v.) o emrden dolayı “Nâs uyku- dadır" buyurdu. Böyle olunca Yûsuf (a.s.)ın "Rabbim onu hak kıldı" kavli [9/20] uykusu içinde gördüğü rü'yâdan uyandığını görüp, on- dan sonra onu ta'bîr eden kimsenin kavli menzilesinde oldu. Halbuki o kimse ayn-ı nevmde olduğunu ve aslâ uykusundan zâil olmadığını bilmedi. Binâenaleyh o kimse uyandığı vakit: Ben böyle gördüm ve gûyâ uyandım; onu böyle te'vil ettim, der. Bu da, bunun gibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra Yusuf (a.s.) işin sonunda dedi ki: "Bundan önce gördüğüm rüyanın yorumu budur. Gerçekten Rabb'im onu hak kıldı." (Yusuf, 12/100) Yani, hayal şeklinde meydana geldikten sonra, onu duyular âleminde ortaya çıkardı. Şimdi, yüce Peygamber (s.a.v.) o işten dolayı "İnsanlar uykudadır" buyurdu. Böyle olunca, Yusuf (a.s.)'ın "Rabbim onu hak kıldı" sözü, uykusu içinde gördüğü rüyadan uyandığını görüp, ondan sonra onu yorumlayan kimsenin sözü konumunda oldu. Halbuki o kimse, aynen uykuda olduğunu ve asla uykusundan çıkmadığını bilmedi. Bu sebeple o kimse uyandığı zaman: "Ben böyle gördüm ve sanki uyandım; onu böyle yorumladım" der. Bu da, bunun gibidir.

Ya'ni nihâyetü'l-emr kardeşleriyle pederi ve teyzesi Mısır'da kendisi- ne karşı secde-i tekrîmi îfâ eyledikten sonra Yûsuf (a.s.): “İşte bu, evvelki rüyânın teʼvîlidir. Benim Rabbim onu hak eyledi." (Yûsuf, 12/100). Ya'ni rüyâ hayâl sûretinde mütemessil olduktan sonra Hak Teâlâ o rüyayı âlem-i histe bilâ-tağyîr izhâr eyledi, dedi. Bundan anlaşılır ki, Cenâb-ı Yûsuf mü- temessil olan suver-i hayâliyyenin kimler olduğunu bilir idi. Cenâb-ı Yûsuf bu kelâmı ile suver-i hayâliyye ile suver-i hissiyyeyi birbirinden ayırmış oldu. İşte bu emrden, ya'ni hayâl ile hissin tefrîk edilmiş olmasından dolayı (S.a.v.) Efendimiz “Nâs uykudadır” buyurdu; ve belki hakîkatte “hiss”in ayn-ı hayal ve “hayâl”in dahi ayn-ı his olduğunu beyân eyledi. Bu sûrette Yûsuf (a.s.)ın “Rabbim o rüʼyâyı hak kıldı” kelâmı, rüyâ içinde rüya görüp, yine rü'yâsında teʼvîl eden kimsenin kelâmı mesâbesinde oldu. Nitekim bir kimse rü'yâ içinde rü'yâ görüp, bu rüyasını yine rüyâsında ta'bîr eder; ve bu hâl içinde henüz uykuda olduğunu bilmez; ve uyandıkda, ya'ni âlem-i hayâlden âlem-i hisse geldikde, yanında olan kimselere “Ben uyudum, şöy- le bir rüya gördüm; ve rüyâmın içinde gûyâ uyanmışım; ve o gördüğüm rüyayı yine rüyâmın içinde böyle tev'îl ettim", der. İşte (S.a.v.) [9/21] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, sonunda kardeşleriyle babası ve teyzesi Mısır'da kendisine karşı saygı secdesini yerine getirdikten sonra Yusuf (a.s.): "İşte bu, evvelki rüyanın yorumudur. Benim Rabbim onu hak kıldı." (Yusuf, 12/100) dedi. Yani, rüya hayal şeklinde belirginleştikten sonra Yüce Allah o rüyayı his âleminde değişmeden ortaya çıkardı, dedi. Bundan anlaşılır ki, Cenab-ı Yusuf, belirginleşen hayali suretlerin kimler olduğunu biliyordu. Cenab-ı Yusuf bu sözüyle hayali suretler ile hissi suretleri birbirinden ayırmış oldu. İşte bu durumdan, yani hayal ile hissin ayrılmış olmasından dolayı (s.a.v.) Efendimiz "İnsanlar uykudadır" buyurdu; aksine, hatta hakikatte "his"sin ayn-ı hayal ve "hayal"in de ayn-ı his olduğunu beyan etti. Bu durumda Yusuf (a.s.)'ın "Rabbim o rüyayı hak kıldı" sözü, rüya içinde rüya görüp, yine rüyasında yorumlayan kimsenin sözü gibi oldu. Nasıl ki bir kimse rüya içinde rüya görüp, bu rüyasını yine rüyasında yorumlar; ve bu hal içinde henüz uykuda olduğunu bilmez; ve uyandığında, yani hayal âleminden his âlemine geldiğinde, yanında olan kimselere "Ben uyudum, şöyle bir rüya gördüm; ve rüyamın içinde güya uyanmışım; ve o gördüğüm rüyayı yine rüyamın içinde böyle yorumladım" der. İşte (s.a.v.) [9/21]

Efendimiz'in idrâk-i âlîlerine göre Cenâb-ı Yûsuf'un kelâmı rüyâ içinde rüyayı ta'bîr etmekten ibârettir. İmdi âlem-i his birinci hayâl; ve âlem-i menâm ise ikinci hayâl; ve menâm içinde menâm dahi üçüncü hayâldir; ve bunların üçü de hakîkattir, haktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Efendimiz'in yüce idraklerine göre, Yûsuf (a.s.)'ın sözü, rüya içinde rüyayı yorumlamaktan ibarettir. Şimdi, duyular âlemi birinci hayaldir; rüya âlemi ise ikinci hayaldir; rüya içinde rüya da üçüncü hayaldir; ve bunların üçü de hakikattir, gerçektir.

فَانْظُر كَمْ بين إدراك مُحَمَّدٍ ﷺ وبين إدراك يوسف عليه السلام في آخر أمْرِه، حين قال:

هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا مَعْنَاهُ حِسَّا أَي مَحْسُوسًا،

وما كان إلا محسوسًا ، فَإِنَّ الخَيَالَ لا يُعْطِي أَبَدًا إِلَّا المحسوسات، غير ذلك

ليس له.

İmdi bak ki, Muhammed (a.s.)ın idrâkiyle Yûsuf (a.s.)ın âhir-i emr- deki idrâki aralarında ne kadar fark vardır! "İşte bu evvelki rü'yânın te'vîlidir. Rabbim onu hak kıldı" (Yûsuf, 12/100) dediği hînde onun ma'nâsı histir, ya'ni mahsûstür. Halbuki rü'yâda mer'î olan şey mah- sûsün gayrı değil idi. Zîrâ hayâl, ebeden mahsûsâtın gayrı bir şeyi i'tâ etmez. Hayâl için bundan başkası yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bak ki, Muhammed (a.s.)'ın idrâki ile Yûsuf (a.s.)'ın işin sonundaki idrâki arasında ne kadar fark vardır! "İşte bu, evvelki rüyanın yorumudur. Rabbim onu hak kıldı" (Yûsuf, 12/100) dediği zaman, onun anlamı histir, yani mahsûstur (duyularla algılanabilir). Halbuki rüyada görülen şey, mahsûsun (duyularla algılananın) gayrısı (dışında bir şey) değildi. Çünkü hayâl, ebeden (sonsuza dek) mahsûsâtın (duyularla algılanan şeylerin) gayrısı (dışında bir şey) vermez. Hayâl için bundan başkası yoktur.

Ya'ni kardeşleri ve pederi ve teyzesi Mısır'da Yûsuf (a.s.)a secde-i tekrîmi îfâ ettikleri vakit, Yûsuf (a.s.) “İşte bu evvelki rüyanın tevîlidir, Rabbim onu hak kıldı" (Yûsuf, 12/100) ya'ni Rabbim sûret-i hayâlden çıkarıp o rüyayı mahsûs eyledi, dedi. Binâenaleyh suver-i hayâliyye ile suver-i his- siyye arasını tefrîk etti. (S.a.v.) Efendimiz ise suver-i hayâliyyeyi suver-i hissiyyeye, ve suver-i hissiyyeyi de suver-i hayâliyyeye ilhâk buyurdu. Her ikisinin idrâki [9/22] arasındaki farka bak! Ve Fahr-i âlem Efendimiz'in vüs'at-i idrâkini müşâhede eyle! Çünkü rüyada görülen sûretler dahi mahsûstür; ve hayalin verdiği şey dahi mahsûstür. Zîrâ âlem-i hayâlde mütehayyil olan şey mahsûs olmasaydı, onun idrâki mümkin olmaz idi. Binâenaleyh mertebe-i hayâlde olan sûretler dahi mahsûsten gayrı bir şey değildir. Halbuki Yûsuf (a.s.) rüyâsında gördüğü sûretleri mahsûsâtın gay- rı bildi; ve bu suver-i hayâliyyenin bilâhare mahsûs olduğunu beyân eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kardeşleri ve babası ve teyzesi Mısır'da Yûsuf (a.s.)a saygı secdesi ettikleri vakit, Yûsuf (a.s.) "İşte bu, evvelki rüyanın yorumudur, Rabbim onu hak kıldı" (Yûsuf, 12/100) yani Rabbim o rüyayı hayal suretinden çıkarıp özgü kıldı, dedi. Bu sebeple hayalî suretler ile hissî suretler arasını ayırdı. (S.a.v.) Efendimiz ise hayalî suretleri hissî suretlere, ve hissî suretleri de hayalî suretlere kattı. Her ikisinin idraki [9/22] arasındaki farka bak! Ve âlemin övüncü Efendimiz'in idrak genişliğini müşahade et! Çünkü rüyada görülen suretler dahi özgüdür; ve hayalin verdiği şey dahi özgüdür. Zira hayal âleminde tahayyül edilen şey özgü olmasaydı, onun idraki mümkün olmaz idi. Bu sebeple hayal mertebesinde olan suretler dahi özgüden başka bir şey değildir. Halbuki Yûsuf (a.s.) rüyasında gördüğü suretleri özgülerin gayrı bildi; ve bu hayalî suretlerin bilahare özgü olduğunu beyan etti.

İmdi zevk-i Muhammedî (s.a.v.), gaflet uykusundan ibaret olan bu hayât içinde suver-i hissiyye-i hayâliyyede mütecellî olan Hakkı tahayyül tarîki ile müşâhede etmek ve bu uykudan fenâ-fillâh ile uyanıp, bekā-billâh sabâhının infilâkı vaktinde, bu suver-i kevniyye ve ecsâm-ı hissiyyede zâhir olan Hak olduğunu, vahdet gözü ile temâşâ edip onunla ta'bîr eylemek- tir. Bu zevk ile mütezevvik olanlar, ancak (S.a.v.) Efendimiz'in vârisleridir. Onun için Hz. Şeyh (r.a.) buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Muhammedî zevk (a.s.), gaflet uykusundan ibaret olan bu hayat içinde, hayalî hissî suretlerde tecelli eden Hakk'ı tahayyül yoluyla müşâhede etmek ve bu uykudan fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ile uyanıp, bekā-billâh (Allah ile bâki olma) sabahının ağarması vaktinde, bu kevnî suretlerde ve hissî cisimlerde zâhir olanın Hak olduğunu, vahdet gözü ile temâşâ edip onunla ta'bîr etmektir. Bu zevk ile zevklenenler, ancak (a.s.) Efendimiz'in vârisleridir. Onun için Hz. Şeyh (r.a.) buyurur:

فَانْظُرْ مَا أَشْرَفَ عِلْمَ وَرَثَةِ مُحَمَّدٍ ، وسَأَبْسُطُ القَولَ في هذه الحَضرَةِ

بِلِسَانِ يوسف المحمدي، ما تَقِفُ عليه إن شَاءَ اللهُ.

İmdi sen bak ki, Muhammed (s.a.v.)in vârislerinin ilmi ne kadar eşref- tir! Ve ben an-karîb bu hazret hakkındaki kavli Yûsuf-i Muhammedî lisâniyle bastederim. Cenâb-ı Hakk'ın murâdı olursa sen ona vâkıf olursun. [9/23] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen bak ki, Muhammed (a.s.)'ın vârislerinin ilmi ne kadar şereflidir! Ve ben yakında bu hazret hakkındaki sözü Muhammedî Yusuf diliyle açıklayacağım. Yüce Allah'ın muradı olursa sen ona vâkıf olursun.

Ya'ni nazar-ı insâf ile bak ki, (S.a.v.) Efendimiz'in vârisleri, bu gibi es- râr-ı gāmızayı nasıl biliyorlar! Ne güzel mûris, ne güzel irs ve ne güzel vâris! Zîrâ Fahr-i âlem Efendimiz, ilim ve irfânda halkın a'lem ve a'refi olduğu gibi, kelâm ile ifâde-i merâm ve izhâr-ı beyânda dahi, kâffe-i nâsın ebyen ve efsahıdır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى )Necm 53/4) [Pey- gamberin kelâmı Allah Teâlâdan vahyolunan bir vahiydir.] âyet-i münîfiyle beyân buyurulduğu üzere bu ilim ve irfânın muallimi Haktır. Beyit: کسی را که استاد خالق بود ز عرفان نظر کن چه لائق بود اگر اعلم الخلق گویم رواست وگر اعرف اهل عرفان سزاست Tercüme: "Bir kimsenin ki üstâdı Hâlık ola, nazar et ki irfândan onun lâyıkı ve nasîbi ne olur! Eğer ona halkın a'lemi ve ehl-i irfânın a'refi der isem revâ ve sezâdır." 310 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insaf gözüyle bak ki, Peygamber Efendimiz'in (S.a.v.) vârisleri, bu gibi derin sırları nasıl biliyorlar! Ne güzel miras bırakan, ne güzel miras ve ne güzel vâris! Çünkü Âlemlerin Övüncü Efendimiz, ilim ve irfanda halkın en bilgili ve en arifi olduğu gibi, sözle maksadı ifade etmede ve beyanı ortaya koymada da, bütün insanların en açık sözlüsü ve en fasihi (güzel konuşanı)dir. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de "إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى" (Necm 53/4) [Peygamberin sözü, Yüce Allah'tan vahyolunan bir vahiydir.] yüce âyetiyle beyan buyurulduğu üzere bu ilim ve irfanın öğreticisi Hak'tır. Beyit: "Bir kimsenin ki öğretmeni Yaratan olursa, irfandan onun layıkı ve nasibi ne olur, bir bak! Eğer ona halkın en bilgilisi ve irfan ehlinin en arifi dersem yerindedir ve layıktır."

O nebiyy-i zîşânın varisleri dahi tamâmen bu hâl ile muttasıftır. Bast ve beyân buyurdukları hakāyık ve maârif, evhâm ve hayâlât-ı fikriyye ve ehvâ-i nefsâniyye kabîlinden değildir. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) Lücce- tü'l-Esrar'da buyurur: Beyit: حکمت یونانیان پیغام نفسست و هوا حکمت ایمانیان فرموده پیغمبر است Tercüme: “Yûnânîlerin felsefesi nefis ve hevâ peygāmıdır. Îmânîlerin hikmeti ise Peygamber'in ilim ve irfanıdır."311 [9/24] İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazret-i hayâli, Cenâb-ı Yûsuf'un rüyası- nı beyân buyurduğu sırada icmâlen zikretmiş idi. Şimdi de bu bahiste Yûsuf-i Muhammedî lisânıyla tafsîlât itâ buyuracağını vadetmişlerdir. “Yûsuf-i Muhammedî” tabîrinin îzâhı budur ki: Kâffe-i enbiyâ ve ev- liyâda olan velâyât-ı müteferrika velâyet-i muhammediyyenin tafsîlidir ve o velâyetlerin cümlesi, velâyet-i muhammediyyede mücmeldir. İşte bu velâyet-i hâssa-i muhammediyyede kāim olan vâris-i kâmil, mazhar olduğu hakîkat-i muhammediyye i'tibariyle, bilcümle enbiyânın lisân- larıyla tekellüm eder. Binâenaleyh böyle bir vâris-i kâmil, Yûsuf (a.s.)ın meşrebinde, onun lisânıyla mütekellim oldukda, hazret-i hayâlde mer'î olan suver-i mütehayyileyi, o sûretleri gören kimsenin ahvâl-i muhteli- fesi hasebiyle, muhtelif ma'nâlar ile ta'bîr eder. Ve Muhammed (a.s.v.) Efendimiz'in meşrebine göre de إِنَّ النَّاسَ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا انْتَبَهُوا "Nas uykuda- dırlar, öldükleri vakit uyanırlar” mefhûmu vech ile “hiss”in ayn-ı hayal ve “hayal”in dahi ayn-ı his olduğunu beyân edip, bu âlemdeki sûretleri rüyada görülen sûretler gibi ta'rîfât-ı ilâhî ve isticlâât-ı rabbânî bilir; ve onları Hakk'ın sıfât-ı muhtelife ve şuûn-i zâtiyyesi olmalarıyla taʼbîr eder. İmdi Hz. Şeyh (r.a.) velâyet-i hâssa-i muhammediyyede kāim olması ha- sebebiyle, Yûsuf-i Muhammedî lisânıyla hazret-i hayâliyye hakkında tafsîlât i'tâsına şürû' edip buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O şanlı peygamberin vârisleri de tamamen bu hâl ile nitelenmiştir. Açıklayıp beyan ettikleri hakikatler ve marifetler, vehimler ve fikrî hayaller ile nefsanî arzular cinsinden değildir. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) Lücce-tü'l-Esrar'da buyurur: Beyit: حکمت یونانیان پیغام نفسست و هوا حکمت ایمانیان فرموده پیغمبر است Tercüme: “Yunanlıların felsefesi nefis ve heva peygamıdır. İmanlıların hikmeti ise Peygamber'in ilim ve irfanıdır."311 [9/24] Şimdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazret-i hayali, Cenâb-ı Yusuf'un rüyasını beyan buyurduğu sırada toplu olarak zikretmiş idi. Şimdi de bu bahiste Muhammedî Yusuf diliyle ayrıntılar vereceğini vadetmişlerdir. “Muhammedî Yusuf” tabirinin izahı şudur ki: Bütün peygamberlerde ve velilerde olan dağınık velayetler, Muhammedî velayetin ayrıntısıdır ve o velayetlerin hepsi, Muhammedî velayette toplu hâldedir. İşte bu özel Muhammedî velayette kâim olan kâmil vâris, mazhar olduğu Muhammedî hakikat itibarıyla, bütün peygamberlerin dilleriyle konuşur. Bu sebeple böyle bir kâmil vâris, Yusuf (a.s.)'ın meşrebinde, onun diliyle konuştuğunda, hazret-i hayalde görülen hayalî suretleri, o suretleri gören kimsenin çeşitli hâlleri sebebiyle, çeşitli manalar ile yorumlar. Ve Muhammed (a.s.v.) Efendimiz'in meşrebine göre de إِنَّ النَّاسَ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا انْتَبَهُوا "İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar” mefhumu veçhiyle “his”sin ayn-ı hayal ve “hayal”in dahi ayn-ı his olduğunu beyan edip, bu âlemdeki suretleri rüyada görülen suretler gibi ilâhî tarifler ve rabbanî celpler bilir; ve onları Hakk'ın çeşitli sıfatları ve zâta ait halleri olmalarıyla yorumlar. Şimdi Hz. Şeyh (r.a.) özel Muhammedî velayette kâim olması sebebiyle, Muhammedî Yusuf diliyle hazret-i hayaliyye hakkında ayrıntılar vermeye başlayıp buyururlar ki:

فَنَقُولُ : اِعْلَمْ أَنَّ المَقُولَ عليه سِوَى الحقِّ أَوْ مُسَمَّى العَالَمِ هو بِالنِّسْبَةِ إلى

الحق كالظل للشخص، وهو ظلُّ الله، وهـو عـيـن نسـبة الوجود إلى العالم،

لأنَّ الظَّلَّ موجودٌ بِلا شَكٍّ في الحس.

[9/25] İmdi biz deriz: Ma'lûmun olsun ki, sivâ-yı Hak veyâhud mü- semmâ-yı âlem denilen şey, Hakk'a nisbetle, şahsın zıllı gibidir. Böyle olunca o Allâh'ın zıllıdır. İmdi o da vücûdun âleme nisbetinin "ayn"ıdır. Zîrâ zıll şeksiz histe mevcûddur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi biz deriz: Bilinmeli ki, Hak'tan başkası veya âlem diye adlandırılan şey, Allah'a nispetle, kişinin gölgesi gibidir. Böyle olunca o, Allah'ın gölgesidir. Şimdi o da, varlığın âleme nispetinin aynısıdır. Çünkü gölge, şüphesiz duyuda mevcuttur.

Ya'ni Hakk'ın gayrı dediğimiz ve âlem tesmiye eylediğimiz bu suver-i kesîfenin heyet-i mecmûası, Hakk'a nisbetle bir adamın gölgesine benzer. Hâlbuki adamın gölgesinin bir vücûd-ı müstakilli yoktur. Onun vücûdu, adamın vücuduna muhtaçtır. İşte tıpkı âlem de böyledir. Vücûd-ı müs- takilli olmayıp, ancak Hakk'ın vücûdu ile kāimdir. Ve gölgenin harekât ve sekenâtı nasıl ki şahsa tâbi' ise, harekât ve sekenât-ı âlem dahi öylece vücûd-ı Hakk'a tâbi'dir. Beyit: Bunca tedbîr pes-i perdede üstâdındır İhtiyârî mi sanırsın harekâtın suverin? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ın gayrısı dediğimiz ve âlem adını verdiğimiz bu yoğun suretlerin (görünen biçimlerin) toplamı, Hakk'a nispetle bir insanın gölgesine benzer. Hâlbuki insanın gölgesinin bağımsız bir varlığı yoktur. Onun varlığı, insanın varlığına muhtaçtır. İşte tıpkı âlem de böyledir. Bağımsız bir varlığı olmayıp, ancak Hakk'ın varlığı ile kâimdir (ayakta durur). Ve gölgenin hareketleri ve duruşları nasıl ki şahsa tâbi ise, âlemin hareketleri ve duruşları dahi öylece Hakk'ın varlığına tâbidir. Beyit: Bunca tedbir perdenin arkasında senin üstadınındır. Suretlerin hareketlerini ihtiyari mi sanırsın?

Zîrâ âlem, Hakk'ın isimlerinin sûretleri ve sıfâtının mazharıdır. Ve şah- sın gölgesi bir i'tibâra göre o şahsın aynı ve diğer i'tibâra göre de nasıl ki gayrı ise, âlem dahi bir vech ile ayn-ı Hak ve bir vech ile de gayr-ı Haktır. Ve tabîîdir ki şahsın gölgesi, kendinin “ayn”ı olamaz. O ancak şahsın vücû- duna muzâf olan bir vücûd-ı i'tibârîdir. Ve maksûd, mecmû'-i âlemin hayâl olduğunu isbât etmektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü âlem, Hakk'ın isimlerinin suretleri ve sıfatlarının mazharıdır (ortaya çıktığı yerdir). Ve kişinin gölgesi, bir itibara göre o kişinin aynısı ve diğer bir itibara göre de nasıl ki ondan başkası ise, âlem de bir vecihle Hakk'ın aynısı ve bir vecihle de Hak'tan başkasıdır. Ve tabiidir ki kişinin gölgesi, kendisinin "ayn"ı (özü) olamaz. O ancak kişinin vücuduna izafe edilen (bağıntılı olan) itibari bir vücuttur (varlıktır). Ve maksat, âlemin tamamının hayâl olduğunu ispat etmektir.

Nitekim Hz. Şeyh bâlâda “hazret-i hayâl” hakkında tafsîlât [9/26] i'tâ buyuracağını vadetmiş idi. Binâenaleyh Hakk'ın gayrı denilen âlem, Al- lah'ın gölgesidir. Burada zıllın “Allah” ismine muzâf kılınması kâffe-i es- mâ-i ilâhiyyeyi câmi' olmasındandır. Zîrâ mevcûdâttan her birisi, “Allah” ism-i câmiinde dâhil olan bir ismin mazharıdır ve o ismin zıllıdır. Binâe- naleyh mecmû'-i âlem dahi “Allah” ism-i câmiinin zıllı olmuş olur. Ve âle- min "zıllullah" olması, vücûd-ı izâfînin âleme nisbetinin “aynıdır. Zîrâ zıll kāim olmak için bir mahalle ve tahakkuk etmek için mürtefi' bir şahsa muhtaçtır; ve bu zıll-ı vücûdî dahi üzerinde mümtedd olmak için ayân-ı mümkinâta ve tahakkuk etmek için de Hakk'a muhtaçtır. Ve vücûd-ı kev- nînin âleme nisbeti, zıllın, kendisiyle kāim olduğu şeye nisbetidir; ve kezâ Hakk'a nisbeti dahi, kendisiyle tahakkuk ettiği şahsa nisbetidir. Demek ki zıll olan âlem mevcuddur. Zîrâ şahsın zıllı şübhesiz histe mevcûddur. Fakat zıllın vücudu, şahsın vücuduyla kāimdir. Bunun gibi Hakk'ın zıllı olan âlem dahi Hakk'ın vücûdu ile kāim olur; ve vücûd-ı zıll hakîkat cihetinden vücûd-ı Hakk'ın “ayn”ıdır. Fakat âlemin taayyününe nisbeti cihetinden Hakk'ın gayrıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki Hz. Şeyh yukarıda "hayâl hazretleri" hakkında ayrıntılı bilgi [9/26] vereceğini vaat etmişti. Bu sebeple, Hakk'ın gayrı denilen âlem, Allah'ın gölgesidir. Burada gölgenin "Allah" ismine izafe edilmesi, Allah isminin bütün ilâhî isimleri kapsamasındandır. Çünkü varlıklardan her biri, "Allah" ism-i câmiine dahil olan bir ismin mazharıdır ve o ismin gölgesidir. Bu sebeple, âlemin bütünü de "Allah" ism-i câmiinin gölgesi olmuş olur. Ve âlemin "zıllullah" (Allah'ın gölgesi) olması, izafî varlığın âleme nispetinin aynısıdır. Çünkü gölge, var olmak için bir yere ve gerçekleşmek için yüksek bir şahsa muhtaçtır; ve bu varlıksal gölge de üzerinde uzanmak için mümkün varlıkların sabit hakikatlerine ve gerçekleşmek için de Hakk'a muhtaçtır. Ve kevnî varlığın âleme nispeti, gölgenin kendisiyle var olduğu şeye nispetidir; ve aynı şekilde Hakk'a nispeti de, kendisiyle gerçekleştiği şahsa nispetidir. Demek ki gölge olan âlem mevcuttur. Çünkü şahsın gölgesi şüphesiz duyuda mevcuttur. Fakat gölgenin varlığı, şahsın varlığıyla kâimdir. Bunun gibi, Hakk'ın gölgesi olan âlem de Hakk'ın varlığı ile kâim olur; ve gölge varlığı, hakikat yönünden Hakk'ın varlığının aynısıdır. Fakat âlemin taayyününe (belirginleşmesine) nispeti yönünden Hakk'ın gayrıdır.

## Misâl:

Bir kimse, bilfarz etrâfına on âyîne vaz'edip kendisi ortada kāim olsa, her bir âyînede o kimsenin sûret-i zıllîsi peyda olur. Şahıs bir ise de, o şahsın "ayn”ı olarak on sûret zâhir olur. O kimse ağlasa, [9/27] gülse; elini, ayağını, gözünü tahrîk etse bu hâl ve harekâtın cümlesi, o on sûrette de mer’î olur. Demek ki bu sûretlerin cümlesi o şahs-ı vâhidin “ayn”ıdır. Fakat âyînede mevcûd olan bu sûretlerin üzerine su dökülse veya bir boya sürül- se, o şahıs bundan müteessir olmaz. Demek ki o sûretler bu şahsın gayrıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir kimse, örneğin etrafına on ayna koyup kendisi ortada ayakta dursa, her bir aynada o kimsenin gölge sureti belirir. Şahıs bir ise de, o şahsın "ayn"ı (tekil hakikati) olarak on suret ortaya çıkar. O kimse ağlasa, gülse; elini, ayağını, gözünü hareket ettirse, bu hal ve hareketlerin hepsi, o on surette de görünür. Demek ki bu suretlerin hepsi o tek şahsın "ayn"ıdır. Fakat aynada mevcut olan bu suretlerin üzerine su dökülse veya bir boya sürülse, o şahıs bundan etkilenmez. Demek ki o suretler bu şahsın gayrıdır (başka bir şeyidir).

ولكن إذا كان ثَمَّةَ مَن يَظهَرُ فيه ذلك الظُّلُّ ، حَتَّى لَوْ قَدَّرْتَ عَدَمَ مَن يَظْهَرُ

فيه ذلك الظُّلُّ كان الظُّلُّ مَعقُولًا غير موجود في الحس، بل يكونُ بِالقُوَّةِ في

ذاتِ الشَّخص المنسوب إليه الظُّلُّ.

Velâkin zıllın zâhir olduğu mahal, mevcûd olduğu vakittedir. Hattâ eğer sen, bu zıllın zuhûruna mahal olan şeyin ademini farzetsen o zıll ma'kūl olur ve histe mevcûd olmaz idi. Belki zıllın mensûb olduğu şahsın zâtında bilkuvve olur idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat gölgenin ortaya çıktığı yer, var olduğu zamandadır. Hatta eğer sen, bu gölgenin ortaya çıkmasına yer olan şeyin yokluğunu farz etsen, o gölge akılla idrak edilir ve duyularla var olmazdı. Aksine, gölgenin ait olduğu kişinin zâtında potansiyel olarak bulunurdu.

Ya'ni zıllın bila-şek histe mevcûd olması, o zıllın zâhir olduğu mahal, mevcûd olduğu vakitte olur. Meselâ bir cismin gölgesi yere düşer; ve o göl- ge histe mevcûd olmuş olur; ve bu gölgenin histe mevcûd olması için dahi, o gölgenin zâhir olduğu zemînin vücûdu lâzımdır. Binâenaleyh zıllın histe mevcûdiyeti, ancak o zıllın zâhir olduğu zemînin mevcûdiyeti vaktinde olur. Şu hâlde zıllın histe mevcûd olması için üç şart lâzımdır: Birincisi, zıllın zâhir olduğu mahal; ikincisi zî-zıll, ya'ni gölgenin sahibi olan cisim; üçüncüsü, zıllın zuhûrunu îcâb eden [9/28] nûrdur. Zıllın zâhir olduğu mahallin mukābili a'yân-ı mümkinât; zî-zıll olan şahsın mukābili dahi, vü- cûd-ı Hakk-ı mutlak; ve nûr dahi Hakk'ın ism-i Zâhir'idir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, gölgenin şüphesiz duyular âleminde var olması, o gölgenin ortaya çıktığı yerin var olduğu zamanda gerçekleşir. Örneğin, bir cismin gölgesi yere düşer; ve o gölge duyular âleminde var olmuş olur; ve bu gölgenin duyular âleminde var olması için de, o gölgenin ortaya çıktığı zeminin varlığı gereklidir. Bu sebeple, gölgenin duyular âlemindeki varlığı, ancak o gölgenin ortaya çıktığı zeminin var olduğu zamanda olur. Şu hâlde, gölgenin duyular âleminde var olması için üç şart gereklidir: Birincisi, gölgenin ortaya çıktığı yer; ikincisi, zî-zıll (gölgenin sahibi olan cisim); üçüncüsü, gölgenin ortaya çıkmasını gerektiren nurdur. Gölgenin ortaya çıktığı yerin karşılığı mümkün varlıkların sabit hakikatleri; zî-zıll olan şahsın karşılığı ise, mutlak Hak'kın varlığıdır; ve nur da Hak'kın Zâhir ismidir.

Eğer zıllın zûhuru için şart olan mahallin yokluğunu farzetsek o zıll mertebe-i akılda kalır ve histe zâhir olmaz idi; ve belki o zıll mensûb oldu- ğu şahısta bilkuvve mevcûd olup, meydâna çıkmış olmaz idi. Binâenaleyh “âlem” tesmiye olunan zıll-ı ilâhînin mahall-i zuhûru olan mümkinâtın ol- madığı farzolunsa, zıll âlem-i histe mevcûd olmaz, belki kuvvede kalır idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer gölgenin ortaya çıkması için şart olan yerin yokluğunu farz etsek, o gölge akıl mertebesinde kalır ve duyuda ortaya çıkmazdı; aksine o gölge, mensup olduğu şahısta bilkuvve (potansiyel olarak) mevcut olup, meydana çıkmış olmazdı. Bu sebeple "âlem" diye isimlendirilen ilâhî gölgenin zuhûr yeri olan mümkinâtın (mümkün varlıkların) olmadığı farz olunsa, gölge duyu âleminde mevcut olmaz, aksine kuvvede (potansiyel olarak) kalırdı.

فَمَحَلُّ ظهور هذا الظَّلِّ الإلهيّ المُسَمَّى بالعَالَمِ إِنَّما هو أعيانُ المُمكِنَـاتِ

عليها امْتَدَّ هذا الظُّلُّ ، فَيُدْرَكُ مِن هذا الظُّلِّ بِحَسَبِ ما امْتَدَّ عليه من وجودِ

هذه الذاتِ، ولَكِنْ بِاسْمِهِ النُّورِ وَقَعَ الإدراك ، وامْتَدَّ هذا الظُّلُّ على أعيانِ

الممكنات في صورة الغيب المجهول.

İmdi âlem ile müsemmâ olan zıllı ilâhînin mahall-i zuhûru, ancak o a'yân-ı mümkinâttır ki, bu zıll onun üzerine mümtedd oldu. Böyle olunca bu zıll, bu zâtın vücûdundan, üzerine mümtedd olduğu şey hasebiyle, idrâk olunur. Velâkin idrâk, ism-i Nûr ile vâki' oldu; ve bu zıll, a'yân-ı mümkinât üzerine gayb-ı mechûl sûretinde mümtedd oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, âlem ile adlandırılan ilâhî gölgenin ortaya çıkış yeri, ancak o mümkün varlıkların sabit hakikatleridir ki, bu gölge onların üzerine uzanmıştır. Böyle olunca bu gölge, bu zâtın varlığından, üzerine uzandığı şey sebebiyle idrak edilir. Ancak idrak, Nûr ismiyle gerçekleşti; ve bu gölge, mümkün varlıkların sabit hakikatleri üzerine bilinmeyen gayb (görünmeyen âlem) şeklinde uzanmıştır.

Ya'ni “âlem” dediğimiz şey, zıll-ı ilâhîdir; ve onun zûhur ettiği mahal dahi a'yân-ı mümkinâttır; ve bu gölge bu ayân-ı mümkinât üzerine uzamıştır. Nitekim bir şahsın gölgesi görünebilmek [9/29] için mutlakā bir yer üzerine düşmek ve uzamak lâzımdır. Binâenaleyh vücûd-ı Hakk-ı mutlakın zıllı, üzerinde uzadığı şey hasebiyle idrâk olunur. O şey dahi mezâhirdir. Binâenaleyh vücûd-ı Hakk-ı mutlak mezâhir hasebiyle idrâk olunur. Velâkin bu idrâk “Nûr” ismi ile vâki' olur; ve “Nûr” esmâ-i zâtiyye-i ilâhiyyedendir. "Vücûd-ı izâfî"ye ve “ilm”e ve “ziya”ya da ıtlâk olunur. Zîrâ bunlardan her birisi eşyayı izhâr eder. Nitekim “vücûd-ı izâfî” olmasa idi, a'yân-ı âlem ketm-i ademde kalır idi; ve eğer “ilim” olmasa idi, hiçbir şey idrâk olunmaz idi; ve “ziya” olmasa idi, a'yân-ı vücûdiyye zulmet-i sâtire içinde kalır idi. Meselâ gece karanlığında, ışık olmadıkça odamızın içindeki eşyayı görmek mümkin değildir. Binâenaleyh “vücûd-ı izâfî” ile vücûd-1 Hakk-ı mutlak idrâk olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani “âlem” dediğimiz şey, ilâhî gölgedir; ve onun ortaya çıktığı yer de mümkün varlıkların sabit hakikatleridir; ve bu gölge, bu mümkün varlıkların sabit hakikatleri üzerine uzamıştır. Nasıl ki bir kişinin gölgesi görünebilmek için mutlaka bir yer üzerine düşmek ve uzamak lâzımdır. Bu sebeple mutlak Hakk'ın varlığının gölgesi, üzerinde uzadığı şey sebebiyle idrak olunur. O şey de mazharlardır (tecelli yerleri). Bu sebeple mutlak Hakk'ın varlığı mazharlar sebebiyle idrak olunur. Ancak bu idrak “Nûr” ismi ile gerçekleşir; ve “Nûr” ilâhî zâta ait isimlerdendir. “İzafî varlık”a ve “ilim”e ve “ışık”a da ıtlak olunur (kullanılır). Çünkü bunlardan her biri eşyayı ortaya çıkarır. Nasıl ki “izafî varlık” olmasaydı, âlemin sabit hakikatleri yokluk perdesinde kalırdı; ve eğer “ilim” olmasaydı, hiçbir şey idrak olunmazdı; ve “ışık” olmasaydı, varlığa ait sabit hakikatler örtücü karanlık içinde kalırdı. Örneğin gece karanlığında, ışık olmadıkça odamızın içindeki eşyayı görmek mümkün değildir. Bu sebeple “izafî varlık” ile mutlak Hakk'ın varlığı idrak olunur.

Meselâ önümüzdeki âyînede, arkamızdan duran bir şahsın zıllı mün'akis oldukda, bu, o şahsın vücûd-ı izâfîsidir. Bu vücûd ile o şahsı idrâk ederiz. Ve ilim ile de âlem-i maânîyi idrâk eyleriz. Bilfarz ilim olmasa, şu sadedinde bulunduğumuz Fass-ı Yûsufi'deki hakāyıkı, nasıl idrâk edebilir idik? Ve ziyâ ile de âlem-i histe mevcûd olan sûretleri idrâk ederiz. Meselâ şems-i tâbân olmasa idi, gülzârı, çemenzârı idrâk mümkin mi idi? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, önümüzdeki aynada, arkamızda duran bir kişinin gölgesi yansıdığında, bu, o kişinin izafî varlığıdır. Bu varlık ile o kişiyi idrak ederiz. Ve ilim ile de manalar âlemini idrak ederiz. Farz edelim ki ilim olmasaydı, şu an üzerinde durduğumuz Yûsuf Fassı'ndaki hakikatleri nasıl idrak edebilirdik? Ve ışık ile de his âleminde mevcut olan suretleri idrak ederiz. Örneğin, parlak güneş olmasaydı, güllükleri, çimenlikleri idrak etmek mümkün müydü?

Ve bu zıllın, ya'ni vücûd-ı izâfînin ayân-ı mümkinât üzerine uzaması, gayb-ı mechûl sûretindedir, ya'ni zulmet-i ademiyyet üzeredir. Malûm olsun ki zıll-ı vücûdînin ayân üzerine imtidâdı evvelen mertebe-i ilimde vâki' oldu. Bu da Allah'ın gayrı için gayb-ı mechûldür. Ancak Hakk'ın muttali' kıldığı kimseler için gayb-ı mechûl değildir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) [9/30] Mesnevî-i Şerîf'de buyururlar: آن خیالاتی که دام اولیاست عکس مهرویان بستان خداست Tercüme ve îzâh: Evliyânın dâmı olan o hayâlât bostân-ı Huda'nın mehrûlarının aksidir. Ya'ni evliyânın dâm-ı hayâlâtı hevâ-yı nefsânî olma-yıp, belki bostân-ı Hudâ olan âlem-i maânî mehrûlarının aksi, yaʼni suver-i ilmiyye-i ilâhiyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu gölgenin, yani izafî varlığın, mümkün varlıkların sabit hakikatleri üzerine uzanması, meçhul gayb suretindedir, yani yokluk karanlığı üzerinedir. Bilinmeli ki varlık gölgesinin sabit hakikatler üzerine yayılması, evvelâ ilim mertebesinde meydana geldi. Bu da Allah'tan başkası için meçhul gaybdır. Ancak Hakk'ın muttali kıldığı kimseler için meçhul gayb değildir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf'te buyururlar: "آن خیالاتی که دام اولیاست عکس مهرویان بستان خداست" Tercüme ve açıklama: Evliyaların tuzağı olan o hayaller, Allah'ın bahçesinin güzellerinin aksidir. Yani evliyaların hayal tuzağı nefsanî bir heves olmayıp, aksine Allah'ın bahçesi olan manalar âleminin güzellerinin aksi, yani ilahî ilme ait suretlerdir.

Binâenaleyh onun mechûl oluşu, hârice nisbeten zulmet-i ademiyyet-ten nâşîdir. Zîrâ cehil, adem ve adem de zulmettir; ve zulmetin şânı, bir şeyin nefsinde ihtifâsı ve gayra nazaran dahi ihfâsıdır; ve onun mukābili olan nûr ise bunun aksidir. Zîrâ nûrun şânı, nefsinde zuhûr ve gayr için dahi izhârdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, onun bilinmez oluşu, dışarıya göre yokluk karanlığından kaynaklanır. Çünkü cehalet yokluktur ve yokluk da karanlıktır; ve karanlığın özelliği, bir şeyin kendi içinde gizlenmesi ve başkasına göre de gizlemesidir; ve onun karşıtı olan nur ise bunun aksidir. Çünkü nurun özelliği, kendi içinde görünmesi ve başkası için de göstermesidir.

أَلَا تَرَى الضَّلَالَ تَضْرِبُ إِلى السَّوَادِ تُشِيرُ إلى ما فيها مِن الخَفَاءِ لِبُعدِ المُنَاسَبَةِ

بينها وبين أشخاص مَن هِيَ ظِلُّ لَهُ ، وإِنْ كانَ الشَّخصُ أَبَيضَ فَظِلُّه أَيضًا بِهَذِهِ

المَثَابَةِ، أَلَا تَرَى الجِبَالَ إِذا بَعُدَتْ عن بَصَرِ النَّاظِرِ تَظْهَرُ سَوَادًا، وقد تكون في

أعيانها على غير ما يُدركه الحِسُّ مِن اللَّوْنِيَّةِ ، وليسَ ثَمَّةَ عِلَّةٌ إِلَّا البُعدَ، وَكَزُرْقَةِ

السَّمَاءِ، فهذا ما أنتجه البعد في الحِس في الأجسام غيرِ النَّيْرَةِ.

Sen zılâlin siyahlığa mâil olduğunu görmez misin ki, zî-zıll olan eş-hâs ile kendi arasındaki münasebetin uzaklığından dolayı, zevâtında hafâya işaret eder; ve şahıs beyaz bile olsa, onun gölgesi yine bu mesâbededir. Sen dağları görmez misin ki, nâzırın basarından uzak olduğu vakit kara olarak zâhir olur. [9/31] Hâlbuki dağlar, levniyetten hissin idrâk ettiği şeyin gayrı üzere vâki' olur; ve hâlbuki uzaklıktan gayrı bir illet yoktur. Ve gökyüzünün mâviliği de bunun gibidir. İmdi bu, histe uzaklığın ecsâm-ı gayr-ı neyyirede intâc ettiği bir şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen gölgelerin siyahlığa eğilimli olduğunu görmez misin ki, gölgelenen şahıslar ile kendi arasındaki bağıntının uzaklığından dolayı, özlerinde gizliliğe işaret eder; ve şahıs beyaz bile olsa, onun gölgesi yine bu derecededir. Sen dağları görmez misin ki, bakanın görüşünden uzak olduğu zaman kara olarak ortaya çıkar. [9/31] Hâlbuki dağlar, renginden hissin idrak ettiği şeyin dışında bir halde bulunur; ve hâlbuki uzaklıktan başka bir sebep yoktur. Ve gökyüzünün maviliği de bunun gibidir. Şimdi bu, duyuda uzaklığın ışık vermeyen cisimlerde doğurduğu bir şeydir.

Ya'ni bir şahsın gölgesi yere düştüğü vakit onun siyâha mâil olduğu gö-rülür; ve bu şahıs ile o gölgenin münasebetinin uzaklığından dolayı, siyah-lık gölgede hafâya işâret eder. Histe gölge başka, şahıs başkadır. Aralarında bud-i sûrî vardır. Zîrâ gölge her ne kadar şahsın biçimine göre zâhir olur ise de, siyâha mâil bir şeydir; ve şahısta olan şey, onda hafîdir. Nitekim şa-hıs beyâz olsa bile gölge yine siyâha mâil olur. Binâenaleyh gölgede min-ci-hetin zuhûr ve min-cihetin dahi hafâ vardır. Ve kezâ pek uzaklarda kâin olan dağlara baktığımız vakit, gözümüze siyah renkte görünür. Hâlbuki onların rengi, hiss-i basarın idrâk ettiği şeyin gayrı üzere vâki'dir. Meselâ yemyeşildir; yâhud çıplak bir dağ ise onu teşkîl eden kayaların renginde olarak sarı veya kızıldır. Ve dağların böyle siyah renk sûretinde görünme-sindeki illet ancak uzaklıktır. Eğer yakın olaydı hissimiz onu; meselâ yeşil renkte idrâk edecek idi. Uzak olduğu için hissimizin idrâk edeceği bu yeşil rengin gayrısı zâhir oldu. Ve kezâ semâ dediğimiz fezânın rengi hadd-i zâtında mâvi değildir. Bu'dun te'sîri sebebiyle gözümüze öyle görünür. İşte bu dağların siyah ve semânın mâvi görünmesi keyfiyeti, ziyâdâr olmayan ecsâmda, hiss-i zâhirde uzaklığın intâc eylediği şeydir. [9/32] Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu misâlleri, a'yân-ı mümkinât ile nûr-i vücûd ara-sındaki münasebetin uzaklığına delîl olarak îrâd buyurdu. Nitekim Abdür-rezzâk Kāşânî (k.s.) bu ibârâtın şerhinde buyurur ki: “A'yân-ı mümkinât, nûr-i vücûddan uzak olmasından nâşî muzlimdir. A'yânın zulmetine mü-bâyin olan nûr, o a'yân üzerine mümtedd olduğu vakit, zulmet-i ademiyye-si nûr-i vücûdda te'sîr edip, nûriyet zulmete mâil olur; ve nûr-i vücûd dahi hafâya mâil bulunur. Eşhâsa nisbetle zılâl gibi. Vücûd-ı izâfînin vücûd-ı Hakk'a nisbeti de böyledir. Eğer vücûd-ı Hak, a'yân-ı mümkinât-ı ademiy-ye ile takayyüd etmese idi, derece-i nihâyede nûriyette olur idi de, şidde-tinden nâşî idrâk olunmaz idi. İmdi taayyünât-ı zulmâniyye ile muhtecib olan kimse, âlemi görür; Hakk'ı görmez. Nitekim âyet-i kerîmede وَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ (Bakara, 2/17) ya'ni “...Onlar zulmetlerdedir, görmezler” buyurulur. Ve taayyünât hicâblarını kaldıran ve zulmet hicâblarını yırtan kimse, “nûr” ile zulmetten ve “zât” ile, zıllden muhtecib olur; ve biriyle di-ğerinden muhtecib olmayan kimse dahi, halkın siyahlığında ve zulmetinde nûr-i Hakk'ı müşâhede eder.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bir kişinin gölgesi yere düştüğü zaman, onun siyaha yakın olduğu görülür; ve bu kişi ile o gölgenin bağıntısının uzaklığından dolayı, siyahlık gölgede gizliliğe işaret eder. Duyuda gölge başka, kişi başkadır. Aralarında şekilsel bir uzaklık vardır. Çünkü gölge her ne kadar kişinin biçimine göre ortaya çıksa da, siyaha yakın bir şeydir; ve kişide olan şey, onda gizlidir. Nasıl ki kişi beyaz olsa bile gölge yine siyaha yakın olur. Bu sebeple gölgede bir yönden görünme ve bir yönden de gizlilik vardır. Ve aynı şekilde çok uzaklarda bulunan dağlara baktığımız zaman, gözümüze siyah renkte görünür. Hâlbuki onların rengi, görme duyusunun idrak ettiği şeyin dışında gerçekleşir. Örneğin yemyeşildir; yahut çıplak bir dağ ise onu oluşturan kayaların renginde olarak sarı veya kızıldır. Ve dağların böyle siyah renk şeklinde görünmesindeki sebep ancak uzaklıktır. Eğer yakın olsaydı duyumuz onu; örneğin yeşil renkte idrak edecekti. Uzak olduğu için duyumuzun idrak edeceği bu yeşil rengin dışındaki bir renk ortaya çıktı. Ve aynı şekilde sema dediğimiz uzayın rengi aslında mavi değildir. Uzaklığın etkisi sebebiyle gözümüze öyle görünür. İşte bu dağların siyah ve semanın mavi görünmesi niteliği, ışık vermeyen cisimlerde, dış duyuda uzaklığın doğurduğu şeydir. [9/32] Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu misalleri, mümkün varlıkların sabit hakikatleri (a'yân-ı mümkinât) ile varlık nuru (nûr-i vücûd) arasındaki bağıntının uzaklığına delil olarak zikretti. Nasıl ki Abdürrezzâk Kāşânî (k.s.) bu ifadelerin şerhinde buyurur ki: “Mümkün varlıkların sabit hakikatleri (a'yân-ı mümkinât), varlık nurundan (nûr-i vücûd) uzak olmasından dolayı karanlıktır. Sabit hakikatlerin karanlığına zıt olan nur, o sabit hakikatler üzerine yayıldığı zaman, onların yokluk karanlığı (zulmet-i ademiyye) varlık nurunda etki eder, ve nuriyet karanlığa yakın olur; ve varlık nuru (nûr-i vücûd) dahi gizliliğe yakın bulunur. Kişilere nispetle gölgeler gibi. İzafî varlığın (vücûd-ı izâfî) Hakk'ın varlığına (vücûd-ı Hakk) nispeti de böyledir. Eğer Hakk'ın varlığı, yoklukla kayıtlı mümkün varlıkların sabit hakikatleri (a'yân-ı mümkinât-ı ademiyye) ile kayıtlanmasaydı, nihayet derecede nuriyette olurdu da, şiddetinden dolayı idrak olunmazdı. Şimdi karanlık taayyünlerle (varlıkların belirli şekiller alması) perdelenmiş olan kimse, âlemi görür; Hakk'ı görmez. Nasıl ki ayet-i kerîmede وَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ (Bakara, 2/17) yani “...Onlar karanlıklardadır, görmezler” buyurulur. Ve taayyünat perdelerini kaldıran ve karanlık perdelerini yırtan kimse, “nur” ile karanlıktan ve “zât” ile, gölgeden perdelenir; ve biriyle diğerinden perdelenmeyen kimse dahi, halkın siyahlığında ve karanlığında Hakk'ın nurunu müşahede eder.”

وكذلك أعيانُ المُمكِنَاتِ لَيْسَتْ نَيْرَةً ، لأنَّها مَعْدُومَةٌ، وَإِنِ اتَّصَفَتْ بِالنُّبُوتِ

لكن لم تَتَّصِفْ بِالوُجُودِ ، إذ الوجود نُورٌ ، غير أنَّ الأجسامَ النَّيْرَةَ يُعْطِي فيها

البعد في ظاهرِ الحِس صِغَرًا، فهذا تأثيرُ آخَرُ لِلبُعدِ، فَلا يُدْرِكُها الحِسُّ إِلَّا

صغيرة الحجم، وهي في أعيانها كبيرة عن ذلك القدر، وأكثَرُ كَمِّيَاتٍ.

Ve kezâlik a'yân-ı mümkinât dahi neyyire değildir; zîrâ onlar ma'dûm-dur; ve her ne kadar [9/33] “sübût” ile muttasıf ise de “vücûd” ile muttasıf değildir. Zîrâ “vücûd" nûrdur. Şu kadar vardır ki, ecsâm-ı neyyirede uzaklık, hiss-i zâhirde küçüklüğü i'tâ eder. İşte bu da uzaklığın diğer te'sîridir. İmdi his onu, ancak sagîretü'l-hacm olduğu hâlde idrâk eder. Hâlbuki o a'yânında bu kadrden büyüktür; ve kem-miyâtın ekseridir. Ya'ni ayân-ı mümkinât, nûr-i vücûddan uzak olduğu için muzlimdir; ziyâdâr değildir; ve her ne kadar ilm-i ilâhîde “sübût” ile muttasıf ise de “vücûd” ile muttasıf değildir. Binâenaleyh o madûmdur. Meselâ çekirdeğin içinde ağaç “sübût” ile muttasıf ise de, “vücûd” ile muttasıf olmadığından madûmdur. Ancak ziyâdâr olan ecsâm, uzaklık sebebiyle, ecsâm-ı gayr-1 neyyire gibi siyah görünmez, hiss-i zâhirde küçük görünür. Bu da uzaklığın diğer bir te'sîridir. Halbuki onun vücûd-ı hâricîsi uzaktan göründüğü kadr değildir; kemmiyâtta mahsûs olduğu mikdârdan ziyâdedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde, mümkün varlıkların sabit hakikatleri (a'yân-ı mümkinât) de aydınlatıcı değildir; çünkü onlar yok hükmündedir (ma'dûm); ve her ne kadar [9/33] "sübût" (varoluş öncesi sabitlik) ile nitelenmiş olsa da "vücûd" (gerçek varlık) ile nitelenmiş değildir. Çünkü "vücûd" nurdur. Şu kadar var ki, aydınlatıcı cisimlerdeki uzaklık, dış duyuda küçüklüğü verir. İşte bu da uzaklığın diğer bir etkisidir. Şimdi duyu onu, ancak hacimce küçük olduğu hâlde idrak eder. Hâlbuki o, kendi sabit hakikatlerinde bu kadardan daha büyüktür; ve niceliklerin çoğudur. Yani mümkün varlıkların sabit hakikatleri, varlık nurundan uzak olduğu için karanlıktır; aydınlatıcı değildir; ve her ne kadar ilâhî ilimde "sübût" ile nitelenmiş olsa da "vücûd" ile nitelenmiş değildir. Bu sebeple o, yok hükmündedir. Örneğin, çekirdeğin içinde ağaç "sübût" ile nitelenmiş olsa da, "vücûd" ile nitelenmiş olmadığından yok hükmündedir. Ancak aydınlatıcı olan cisimler, uzaklık sebebiyle, aydınlatıcı olmayan cisimler gibi siyah görünmez, dış duyuda küçük görünür. Bu da uzaklığın diğer bir etkisidir. Hâlbuki onun dış varlığı uzaktan göründüğü kadar değildir; niceliklerde hissedildiği miktardan daha fazladır.

كما يُعلَمُ بالدَّليل أَنَّ الشَّمسَ مِثلُ الأرضِ في الجِرمِ مِائَةً وَسِتِّينَ ورُبْعًا وتُمنَ

مَرَّة، وهي في العين على قَدرِ جِرمِ التَّرْسِ مَثَلًا، فهذا أثرُ البُعد أيضًا، فمـا

يُعلم من العالم إلا قَدِرُ ما يُعلَمُ مِن الضَّلَالِ، ويُجهَلُ مِن الحقِّ على قدر ما

يُجْهَلُ مِن الشَّخص الذي عنه كان ذلك الظُّلُّ، فَمِن حَيثُ هو ظلُّ له يُعلَمُ،

ومن حيث ما يُجهَلُ ما في ذاتِ ذلك الظَّلِّ من صورة شخص مَنِ امْتَدَّ عنه

يُجْهَلُ مِن الحَقِّ.

[9/34] Nitekim delîl ile bilinir ki, güneş cirmde yüz altmış ve rub' ve sümn def'a arz mislidir. Halbuki o, "ayn”da meselâ bir kalkan mikdâ-rıncadır. İşte bu da uzaklığın te'sîridir. Böyle olunca âlemden ancak zılâlden bilindiği kadar bilinir; ve bu zıll kendisinden mümtedd olan bir şahıstan mechûl olduğu kadar Hak'tan mechûl olur. İmdi o, onun zıllı olduğu haysiyetten bilinir; ve kendisinden gölge uzayan şah-sın sûretinden olan şey, o zıllın zâtında mechûl olduğu haysiyetten Hak'tan mechûl olur. Hz. Şeyh (r.a.) zamân-ı âlîlerindeki ilm-i hey’et erbâbının istidlâlleri-ne müsteniden güneşin arzdan yüz altmış ve rub' ve sümn def'a büyük olduğunu, ya'ni güneş arzın yüz altmış misl-i tâmmı ve bir rub'u ve bir sümnü kadar idiğini beyân buyururlar. Zamânımızdaki hey'et ulemâsının istidlâline göre güneş arzdan bir milyon üç yüz on bin def'a büyüktür. Bu husûstaki ihtilaf istidlâldedir. Her iki kavle göre de güneş arzdan pek çok def'a büyüktür. Hz. Şeyh'in maksad-ı âlîleri, güneş arzdan pek büyük ol- duğu hâlde, uzaklığın teʼsîri hasebiyle, ayn-ı histe bir kalkan büyüklüğü ka- dar görünmesini beyândan ibârettir. Uzakta olan büyük bir cismin küçük göründüğüne şübhe yoktur. Cenâb-ı Şeyh bunu misâl olarak zikretmiştir. İşte bunun gibi vücûd-ı mukayyed olan âlem, vücûd-ı mutlaktan pek uzak olduğundan görünüşte küçük ve muzlimdir. Binâenaleyh, [9/35] bir şahıs gölgesinden ne kadar ma'lûm olursa, Hak dahi vücûd-ı âlemden o kadar ma'lûm olur. Zîrâ ayân, taayyünât-ı kesîre ile müteayyin olan zât-ı ilâhiyyedir; ve bu a'yân min-haysü’z-zât Hakk'ın “ayn”ıdır; ve min-hay- sü't-taayyünât zılâldir. Şu hâlde Hakk'ın isimlerinin zılâli ve sûretleri olan a'yân-ı âlemden ve bu zılâlin zılâli olan bu mevcûdât-ı hâriciyyeden, ya'ni nazar-ı his ile gördüğümüz eşyâdan zât-ı Hak ne kadar ma'lûm olur ise o kadar bilinir; ve gölgesi uzayan şahıstan, o gölgeye bakıldığı vakit mechûl kalan şey ne kadar ise, Hakk'ın zıllı olan âlemin vücuduna nazar olunduk- da dahi, Hak'tan o kadar mechûl kalır. Binâenaleyh âlem Hakk'ın zıllı ol- duğu cihetle, Hakk'ın Rabb-i umûm ve İlâh-ı âlem olduğu bilinir; ve ken- disinden zıll mümtedd olan şahsın sûretinden bulunan şey, o zıllın zâtında mechûl olduğu haysiyetle Hak'tan mechûl olur. Meselâ arkanızda bir şahıs kāim bulunup gölgesi önünüze düşse, bu gölgeden arkanızda bir adam bulunduğunu bilirsiniz. Fakat bu uzayan gölgenin zâtında, gölge sâhibinin sûretinden bulunan şey, mechûl kalmıştır. Meselâ kaşı, gözü ağzının biçimi vesâiresi bu gölgeden anlaşılmaz. Yalnız anladığınız şey, arkanızda gölgenin sâhibi olan bir adam bulunmasından ibârettir. İşte tıpkı zıllullah olan âlem ile zî-zıll olan Hak dahi böyledir. Ve nûr-i vücûd kendisinden mümtedd olan Hakk'ın ıtlâk-ı zâtîsi ve lâ-taayyünî sûreti mümkinât üzere mümtedd olan vücûdda meşhûd değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim delil ile bilinir ki, güneş, hacim olarak dünyanın yüz altmış, çeyrek ve sekizde bir katı kadardır. Halbuki o, "gözle görülen" hâlde, örneğin bir kalkan büyüklüğündedir. İşte bu da uzaklığın etkisidir. Böyle olunca, âlemden ancak gölgelerden bilindiği kadar bilinir; ve bu gölge, kendisinden uzayan bir şahıstan ne kadar bilinmezse, Hak'tan da o kadar bilinmez olur. Şimdi o, onun gölgesi olduğu cihetten bilinir; ve kendisinden gölge uzayan şahsın suretinden olan şey, o gölgenin zâtında bilinmez olduğu cihetten Hak'tan bilinmez olur. Hz. Şeyh (a.s.), yüce zamanlarındaki astronomi bilginlerinin çıkarımlarına dayanarak, güneşin dünyadan yüz altmış, çeyrek ve sekizde bir katı büyük olduğunu, yani güneşin dünyanın yüz altmış tam katı ve bir çeyreği ve bir sekizde biri kadar olduğunu beyan buyururlar. Zamanımızdaki astronomi âlimlerinin çıkarımına göre güneş dünyadan bir milyon üç yüz on bin kat büyüktür. Bu husustaki ihtilaf çıkarımdadır. Her iki görüşe göre de güneş dünyadan pek çok kat büyüktür. Hz. Şeyh'in yüce maksadı, güneş dünyadan pek büyük olduğu hâlde, uzaklığın etkisi sebebiyle, gözle görülen hâlde bir kalkan büyüklüğü kadar görünmesini beyan etmekten ibarettir. Uzakta olan büyük bir cismin küçük göründüğüne şüphe yoktur. Cenâb-ı Şeyh bunu örnek olarak zikretmiştir. İşte bunun gibi, kayıtlı varlık olan âlem, mutlak varlıktan pek uzak olduğundan görünüşte küçük ve karanlıktır. Bu sebeple, bir şahıs gölgesinden ne kadar bilinirse, Hak da âlemin varlığından o kadar bilinir. Zira sabit hakikatler, çok sayıdaki taayyünlerle (belirlemelerle) belirginleşen İlahi Zât'tır; ve bu sabit hakikatler, zât itibarıyla Hakk'ın "özü"dür; ve taayyünler itibarıyla gölgelerdir. Şu hâlde, Hakk'ın isimlerinin gölgeleri ve suretleri olan âlemin sabit hakikatlerinden ve bu gölgelerin gölgeleri olan bu harici varlıklardan, yani duyu ile gördüğümüz eşyadan Hak'kın Zât'ı ne kadar bilinirse o kadar bilinir; ve gölgesi uzayan şahıstan, o gölgeye bakıldığı vakit bilinmez kalan şey ne kadar ise, Hakk'ın gölgesi olan âlemin varlığına bakıldığında dahi, Hak'tan o kadar bilinmez kalır. Bu sebeple âlem Hakk'ın gölgesi olduğu cihetle, Hakk'ın genel Rab ve âlemin İlâhı olduğu bilinir; ve kendisinden gölge uzayan şahsın suretinden bulunan şey, o gölgenin zâtında bilinmez olduğu cihetle Hak'tan bilinmez olur. Örneğin arkanızda bir şahıs durup gölgesi önünüze düşse, bu gölgeden arkanızda bir adam bulunduğunu bilirsiniz. Fakat bu uzayan gölgenin zâtında, gölge sahibinin suretinden bulunan şey, bilinmez kalmıştır. Örneğin kaşı, gözü, ağzının biçimi vesaire bu gölgeden anlaşılmaz. Yalnız anladığınız şey, arkanızda gölgenin sahibi olan bir adam bulunmasından ibarettir. İşte tıpkı Allah'ın gölgesi olan âlem ile gölge sahibi olan Hak da böyledir. Ve varlık nuru kendisinden uzayan Hakk'ın zâtî mutlaklığı ve taayyünsüz sureti, mümkün varlıklar üzerine uzayan varlıkta müşahede edilmez.

فَلِذَلِك نَقُولُ إِنَّ الحَقَّ مَعلُومٌ لَنَا مِن وَجهِ ، ومَجْهُولٌ لنا من وجه آخر.

İşte bundan dolayı biz deriz ki, tahkîkan Hak, bize bir vech ile ma'lûmdur; ve diğer bir vech ile de mechûldür. [9/36] Ya'ni âlem Hakk'ın zıllı olduğundan ve zıllın sahibi ise, mümtedd olan zıllından mücmelen bilindiğinden dolayı, Hak kendisinin zıllı olan âlem- den bize mücmelen ma'lûm olur; ve gölge sahibinin sûretinden bulunan şey, gölgenin zâtında mechûl kaldığından, bu itibâr ile Hak bize mechûl olur. أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظُّلُّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنَّا أَي يكون فيه بالقوة . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bundan dolayı biz deriz ki, tahkîkan (gerçekten) Hak, bize bir yönüyle ma'lûmdur (bilinir); ve diğer bir yönüyle de mechûldür (bilinmez). Yani âlem Hakk'ın zıllı (gölgesi) olduğundan ve zıllın (gölgenin) sahibi ise, mümtedd (uzayan) zıllından (gölgesinden) mücmelen (özet olarak) bilindiğinden dolayı, Hak kendisinin zıllı (gölgesi) olan âlemden bize mücmelen (özet olarak) ma'lûm (bilinir) olur; ve gölge sahibinin sûretinden (şeklinden) bulunan şey, gölgenin zâtında (özünde) mechûl (bilinmez) kaldığından, bu itibâr ile Hak bize mechûl (bilinmez) olur. أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظُّلُّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنَّا أَي يكون فيه بالقوة.

"Sen Rabbine nazar etmez misin, zıllı nasıl uzattı? Eğer dilese idi, onu sâkin kılar idi"; (Furkān, 25/45) ya'ni bilkuvve onda olur idi. Hz. Şeyh (r.a.) sûre-i Furkān’da olan bu âyet-i kerîme ile, zıll-ı vücudun a'yân-ı mümkinât üzerine mümtedd olduğunu istidlâl eyledi. Ya'ni âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı münîfi böyle demek olur: Ey Habîbim, sen Rabb'ine nazar etmez misin, nûr-i vücûdu a'yân-ı mümkinât üzerine nasıl uzattı ve nûr-i vücûd ile suver-i âlemde nasıl tecellî eyledi? Eğer meşiyyeti taalluk edeydi, o zıll-ı memdûdu sâkin kılar idi. Ya'ni uzayan gölge Hakk'ın vücû- dunda kuvvede kalır ve aslâ zâhir olmazdı. يقول ما كان الحقُّ لِيَتَجَلَّى لِلْمُمْكِنَاتِ حَتَّى يُظهِرَ الظَّلَّ فيكونُ كما بَقِيَ الآن من الممكنات التي ما ظَهَرَ لها عين في الوجودِ، ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دليلًا وهو اسمه النُّورُ الَّذي قُلْنَاه، ويَشهَدُ له الحِسُّ ، فإِنَّ الضَّلَالَ لا تكون لها عَيْنٌ بِعَدَمِ النُّورِ، ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا ، وإِنَّما قَبْضَه إليه، [9/37] لأنه ظِلُّهُ، فَمِنه ظَهَرَ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ ، فهو هو، لا غيره، فكلُّ ما تُدركه فهو وجود الحق في أعيانِ المُمكناتِ، فمن حيثُ هُوِيَّةُ الحقِّ هو وجوده، ومن حيث اختِلافُ الصُّورِ فيه هو أعيانُ المُمكناتِ ، فَكَمَا لَا يَزُولُ عنه بِاخْتِلَافِ الصُّورِ اسْمُ الظَّلِّ، كذلك لا يَزُولُ عنه باختلافِ الصُّوَرِ اسْمُ العَالَمِ أَوْ اسْمُ سِوَى الحَقِّ، فمن حيثُ أَحَدِيَّةُ كَونِه ظِلَّا هو الحقُّ ، لأنه الواحد الأحد، ومن حيث كثرةُ الصُّورِ هو العَالَمُ، فَتَفَطَّنْ وَتَحَقَّقْ مَا أَوْضَحْتُهُ لَكَ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen Rabbine bakmaz mısın, gölgeyi nasıl uzattı? Eğer dileseydi, onu sakin kılardı; (Furkān, 25/45) yani potansiyel olarak onda olurdu. Hz. Şeyh (r.a.) Furkān Sûresi'nde bulunan bu âyet-i kerîme ile, varlık gölgesinin sabit hakikatler üzerine uzatılmış olduğunu delil getirdi. Yani âyet-i kerîmenin yüce anlamı şöyle demek olur: Ey Habîbim, sen Rabb'ine bakmaz mısın, varlık nurunu sabit hakikatler üzerine nasıl uzattı ve varlık nuru ile âlem suretlerinde nasıl tecellî etti? Eğer dilemesi ilişkin olsaydı, o uzayan gölgeyi sakin kılardı. Yani uzayan gölge Hakk'ın varlığında potansiyel olarak kalır ve asla ortaya çıkmazdı. "Hak, mümkün varlıklara tecellî etmezdi, tâ ki gölgeyi ortaya çıkarsın. Böylece, varlıkta henüz gözü (varlığı) ortaya çıkmamış olan mümkün varlıklardan şimdi kalanlar gibi olurdu. Sonra güneşi ona delil kıldık." Bu, daha önce söylediğimiz Nûr ismidir ve duyu organları buna şahitlik eder. Çünkü nurun yokluğuyla sapıklığın bir gözü (varlığı) olmaz. "Sonra onu bize kolayca çektik." Onu kendisine çekti, çünkü o, O'nun gölgesidir. Ondan ortaya çıktı ve bütün işler O'na döndürülür. O, O'dur, başkası değildir. Öyleyse idrak ettiğin her şey, mümkün varlıkların sabit hakikatlerinde Hakk'ın varlığıdır. Hakk'ın hüviyeti açısından o, O'nun varlığıdır; suretlerin farklılığı açısından ise o, mümkün varlıkların sabit hakikatleridir. Nasıl ki suretlerin farklılığıyla ondan gölge ismi kalkmazsa, aynı şekilde suretlerin farklılığıyla ondan âlem ismi veya Hak'tan başkası ismi de kalkmaz. Gölge olmasının birliği açısından o, Hak'tır; çünkü O, Bir ve Tek'tir. Suretlerin çokluğu açısından ise o, âlemdir. Öyleyse sana açıkladığım şeyi iyi anla ve tahkik et.

Der ki: Hak Teâlâ zıllı izhâr etmek için mümkinâta tecellî etmeyeydi, el'ân313 vücûdda “ayn”ı zâhir olmayan mümkinâttan bâkî olan şey gibi olur idi. "Ondan sonra biz güneşi zılle delîl eyledik." (Furkān, 25/45) O da Hakk'ın "Nûr" ismidir ki, biz onu zikrettik; ve his ona şehadet eder. Zîrâ nûrun ademi ile, zılâl için bir ayn yoktur. "On- dan sonra biz onu kabz-ı yesîr ile bize kabzettik." (Furkān, 25/46) Ve ancak onu kendine kabzetti. Zîrâ o, O'nun zıllıdır. O'ndan zâhir oldu; "ve emrin küllîsi O'na rücû' eder". (Hûd, 11/123) İmdi o, O'dur; O'nun gayrı değildir. Böyle olunca senin idrak ettiğin her bir şey, a'yân-ı mümkinâtta olan vücûd-ı Hak'tır. İmdi hüviyyet-i Hak haysiye- tinden o, O'nun vücûdudur; ve kendisinde olan suverin ihtilafı hay- siyetinden o, a'yân-ı mümkinâttır. Şu hâlde sûretlerin ihtilafiyle, nasıl ki ondan zıll ismi zâil olmazsa, suverin ihtilafiyle ism-i âlem yâhud ism-i sivâ-yı Hak [9/38] ondan öylece zâil olmaz. İmdi onun zıll ol- masının ahadiyeti haysiyetinden o, Hak'tır. Zîrâ Hak, vücûd-i Vâhid ve Ahad'dir. Ve suverin kesreti haysiyetinden o, âlemdir. İmdi benim sana îzâh eylediğim şeyi mütefattın ve mütehakkık ol! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Der ki: Yüce Allah, gölgeyi ortaya çıkarmak için mümkün varlıklara tecelli etmeseydi, o mümkün varlıklar, şu an varlık âleminde "ayn"ı (özü) görünmeyen şey gibi kalırdı. "Ondan sonra biz güneşi gölgeye delil eyledik." (Furkān, 25/45) O da Hakk'ın "Nûr" ismidir ki, biz onu zikrettik; ve duyu ona tanıklık eder. Çünkü nurun yokluğuyla, gölgeler için bir öz yoktur. "Ondan sonra biz onu kolayca bize kabzettik." (Furkān, 25/46) Ve ancak onu kendisine kabzetti. Çünkü o, O'nun gölgesidir. O'ndan ortaya çıktı; "ve işin tamamı O'na döner." (Hûd, 11/123) Şimdi o, O'dur; O'nun gayrı değildir. Böyle olunca senin idrak ettiğin her bir şey, mümkün varlıkların sabit hakikatlerinde olan Hakk'ın varlığıdır. Şimdi Hakk'ın hüviyeti (kimliği) açısından o, O'nun varlığıdır; ve kendisinde olan suretlerin (şekillerin) farklılığı açısından o, mümkün varlıkların sabit hakikatleridir. Şu halde suretlerin farklılığıyla, nasıl ki ondan gölge ismi ortadan kalkmazsa, suretlerin farklılığıyla âlem ismi yahut Hak'tan gayrı ismi ondan öylece ortadan kalkmaz. Şimdi onun gölge olmasının ahadiyeti (birliği) açısından o, Hak'tır. Çünkü Hak, Vâhid ve Ahad olan varlıktır. Ve suretlerin çokluğu açısından o, âlemdir. Şimdi benim sana açıkladığım şeyi iyi anla ve hakikatini kavra!

Ya'ni Cenâb-ı Şeyh (r.a.( وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا )Furkan 25/45) [Eğer dilese idi, onu sâkin kılar idi.] âyet-i kerîmesinin tefsîri hakkında böyle buyu- rur: Hak Teâlâ buyurur ki: "Eğer Hak kendisinin zıllı olan mümkinâtın izhârı için tecellî etmeye idi, bu zıll ketm-i ademde bâkî kalır idi. Nite- kim vücûd-ı hâricîde “ayn”ı zâhir olmayan ba'zı mümkinât ketm-i adem- de bâkîdir." Zîrâ وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı maʼlûm ile indiririz.] âyet-i kerîmesinde beyân buyuruldu- ğu üzere ketm-i ademde bulunan eşyânın cümlesi birdenbire zâhir olmaz; belki ânen-fe-ânen kader-i ma'lûm üzere vücûd-1 hâricîde zâhir olur. Ni- tekim zamân-ı hazırdaki keşfiyât ve ihtirâât birdenbire zâhir olmamıştır. Sene-be-sene mütezâyiden kader-i ma'lûm üzere hâdis olmuş ve bundan sonra da yine öylece hâdis olacaktır. Henüz vücûd-ı hâricîde zâhir olma- yanlar ketm-i ademdedir. Meselâ bahçemizde bir gül ağacı var, bu sene gül verdi. Gelecek seneler de yine birtakım güller zâhir olacaktır. Bunlar henüz ketm-i ademdedir. Ve kezâ insanın gölgesi vardır; bu gölge uzamadığı vakit o şahsın zâtında kâmindir. "Zıll uzadıktan sonra biz güneşi zılle delîl ettik.” (Furkān, 25/45) Ve delîl olan güneş, Hakk'ın Nûr ismidir ki, biz onu لَكِنْ بِاسْمِهِ النُّورِ وَقَعَ الإدراك [Velâkin idrâk, ism-i Nûr ile vâki' oldu.] kavliyle bâlâda zikrettik. Binâenaleyh bir cismin gölgesinin idrâki, nasıl ki güneş ile vâki' olur ise, Hakk'ın zıllı olan âlemin idrâki dahi Hakk'ın Nûr ismi ile vâki' olur. Ve zılâlin vücûdu ve idrâki güneş ile olduğuna his şehîdet eder. Zîrâ nûr-i şems, [9/39] münbasit olmayınca gölge vücûd-pezîr olmaz. Meselâ gece zulmette ayakta duran bir şahsın gölgesi zâhir olmaz. İşte bunun gibi, zıll-ı âlemin vücûdu dahi ancak Hakk'ın Nûr ismiyle vâki' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Şeyh (r.a.) Furkan Suresi 45. ayet olan "Eğer dilese idi, onu sâkin kılar idi." ayet-i kerimesinin tefsiri hakkında şöyle buyurur: Yüce Allah buyurur ki: "Eğer Hak, kendisinin gölgesi olan mümkün varlıkların ortaya çıkması için tecelli etmeseydi, bu gölge yokluk perdesinde kalırdı. Nasıl ki dış varlıkta 'özü' ortaya çıkmayan bazı mümkün varlıklar yokluk perdesinde kalmıştır." Çünkü Hicr Suresi 21. ayet olan "Bizim indimizde hazineleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz." ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, yokluk perdesinde bulunan eşyaların hepsi birdenbire ortaya çıkmaz; aksine, an be an, bilinen kader üzere dış varlıkta ortaya çıkar. Nitekim şimdiki zamandaki keşifler ve icatlar birdenbire ortaya çıkmamıştır. Yıl be yıl artarak, bilinen kader üzere meydana gelmiş ve bundan sonra da yine öylece meydana gelecektir. Henüz dış varlıkta ortaya çıkmayanlar yokluk perdesindedir. Mesela bahçemizde bir gül ağacı var, bu sene gül verdi. Gelecek seneler de yine birtakım güller ortaya çıkacaktır. Bunlar henüz yokluk perdesindedir. Ve aynı şekilde insanın gölgesi vardır; bu gölge uzamadığı vakit o şahsın özünde gizlidir. "Gölge uzadıktan sonra biz güneşi gölgeye delil ettik." (Furkan, 25/45) Ve delil olan güneş, Hakk'ın Nûr ismidir ki, biz onu "Velâkin idrâk, ism-i Nûr ile vâki' oldu." sözüyle yukarıda zikrettik. Buna göre bir cismin gölgesinin idraki, nasıl ki güneş ile meydana gelirse, Hakk'ın gölgesi olan âlemin idraki dahi Hakk'ın Nûr ismi ile meydana gelir. Ve gölgelerin varlığı ve idraki güneş ile olduğuna his şehadet eder. Çünkü güneşin nuru yayılmayınca gölge varlık kazanamaz. Mesela gece karanlıkta ayakta duran bir şahsın gölgesi ortaya çıkmaz. İşte bunun gibi, âlem gölgesinin varlığı dahi ancak Hakk'ın Nûr ismiyle meydana gelir.

"Ondan sonra biz o zıll-ı memdûdu kabz-ı yesîr ile kendi zâtımıza çektik." (Furkān, 25/46) Ve bu kabz, zılle delîl olan nûru kabzetmekle vâki' oldu. Ya'ni vücûd-ı ekvândan ibaret olan zıllı, Hak yavaş yavaş ve kolaylıkla kendine çekti. Zîrâ vücûd-ı eşyânın yavaş yavaş fenâya yüz tuttuğunu her ân ayn-ı his ile görmekteyiz. Nitekim bir çocuk doğar, mürâhık olur, şâbb olur, ihtiyarlar, sonra da ölür. Bunlar hepsi yavaş yavaş ve insan farkına bile varmaksızın kolaylıkla olur. Mevt ise zıllın zî-zılle çekilmesidir; ve zılden ibâret olan âlemi Hak Teâlâ, kendi zıllı olduğu için zâtına çekti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Sonra o uzayan gölgeyi yavaş yavaş kendimize çektik." (Furkân, 25/46) Ve bu çekme, gölgeye delil olan nuru çekmekle meydana geldi. Yani Hak, varlıkların (ekvan) vücudundan ibaret olan gölgeyi yavaş yavaş ve kolaylıkla kendine çekti. Çünkü eşyanın varlığının yavaş yavaş yok olmaya yüz tuttuğunu her an gözümüzle görmekteyiz. Nitekim bir çocuk doğar, ergen olur, genç olur, yaşlanır, sonra da ölür. Bunların hepsi yavaş yavaş ve insan farkına bile varmaksızın kolaylıkla olur. Ölüm ise gölgenin gölge sahibine çekilmesidir; ve gölgeden ibaret olan âlemi Yüce Allah, kendi gölgesi olduğu için Zât'ına çekti.

Zîrâ nefes-i Rahmânîsinin hareket-i inbisâtiyyesi ile ondan zâhir oldu; ve hareket-i inkıbâziyye ile yine ona rücû' eder; ve emrin kâffesi ona rücû' eder. Binâenaleyh o, O'dur, ya'ni vücûd-ı âlem vücûd-ı Haktır; O'nun gayrı değildir. İkisinin arasındaki fark, mutlak ve mukayyed olmaktan başka bir şey değildir; bu da i’tibârîdir. Zîrâ hiçbir mukayyed yoktur ki, kendisinde mutlak olmasın. Meselâ hayvâniyet, bir ma'nâ-yı mutlaktır. “Nâtık” mefhûmu ise, onun bir kaydıdır. Halbuki maʼnâ-yı mutlak olan “hayvâniyet” olmadıkça, kayd-ı nâtıkıyyet mutasavver değildir. Binâenaleyh mukayyed ancak mutlak ile mevcûd olur; ve mutlak dahi ancak mukayyede inhisâr ile tecellî eder. [9/40] Zîrâ bin defa “hayvan” desen insan mefhûmu anlaşılmaz. Ancak “nâtık” kaydına inhisâr ettiği vakit, kāil murâdını ifâde etmiş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü Rahmânî nefesinin yayılma hareketiyle ondan ortaya çıktı; ve büzülme hareketiyle yine ona döner; ve bütün işler ona döner. Bu sebeple o, O'dur, yani âlemin varlığı Hakk'ın varlığıdır; O'nun gayrısı değildir. İkisinin arasındaki fark, mutlak ve kayıtlı olmaktan başka bir şey değildir; bu da itibârîdir. Çünkü kendisinde mutlak olmayan hiçbir kayıtlı şey yoktur. Örneğin hayvâniyet, mutlak bir anlamdır. "Konuşan" kavramı ise, onun bir kaydıdır. Halbuki mutlak anlam olan "hayvâniyet" olmadıkça, konuşma kaydı tasavvur edilemez. Bu sebeple kayıtlı ancak mutlak ile var olur; ve mutlak dahi ancak kayıtlıya sınırlanmakla tecelli eder. Çünkü bin defa "hayvan" desen insan kavramı anlaşılmaz. Ancak "konuşan" kaydına sınırlandığı zaman, söyleyen muradını ifade etmiş olur.

İmdi ma'kūlât ve mahsûsâttan olarak vücûd-ı âlemden idrâk ettiğin her bir şey, a'yân-ı mümkinâtta mütecellî olan Hakk'ın vücûdudur; ve vücûd-1 Hak, a'yânın evsâfı ve husûsiyâtı ile zâhir olmuştur. Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sabite Hakk'ın ve esmâsının âyînesidir. Zîrâ a'yân-ı sâbite olmasa esmâ-i ilâhiyyenin sûretleri Hakk'a zâhir olmaz idi. Nitekim âyîne olmasa, insan kendi sûretini göremez. Ve a'yân-ı sâbite, ilm-i ilâhîde peydâ olan esmâ sûretleri olup; Hakk'ın ilmi ise zâtının “ayn”ı olduğundan, bu a’yân-ı sâbite Hakk'ın “ayn”ı olur. Ve hazret-i şehâdette bu sûretleri hâmil olan “nefes-i Rahmânî”dir. Bu da vücûd-ı Hakk'ın “ayn"ı- dır. Şu kadar ki a'yân-ı sâbite, el'ân mertebe-i ilimde hâl-i ademdedir. Vü- cûd-ı mutlakın tenezzülâtından hâsıl olan vücûd-ı izâfînin hâmil olduğu bu gördüğümüz sûretler, o a’yân-ı sâbite sûretlerinin aksi ve zıllıdır. İşte bir muvahhidin meşreb ve zevk-i ma'rifeti budur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, akılla idrak edilen ve duyularla algılanan şeylerden olarak âlem varlığından idrak ettiğin her bir şey, mümkün varlıkların sabit hakikatlerinde tecelli eden Hakk'ın varlığıdır; ve Hakk'ın varlığı, sabit hakikatlerin vasıfları ve özellikleriyle ortaya çıkmıştır. Bilinmeli ki, sabit hakikatler Hakk'ın ve isimlerinin aynasıdır. Çünkü sabit hakikatler olmasa, ilâhî isimlerin suretleri Hakk'a görünmezdi. Nasıl ki ayna olmasa, insan kendi suretini göremez. Ve sabit hakikatler, ilâhî ilimde ortaya çıkan isim suretleri olup; Hakk'ın ilmi ise Zâtının tekil hakikati olduğundan, bu sabit hakikatler Hakk'ın tekil hakikati olur. Ve şehadet âleminde bu suretleri taşıyan "Rahmânî nefes"tir. Bu da Hakk'ın varlığının tekil hakikatidir. Şu kadar var ki sabit hakikatler, hâlen ilim mertebesinde yokluk hâlindedir. Mutlak varlığın tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) hâsıl olan izafî varlığın taşıdığı bu gördüğümüz suretler, o sabit hakikat suretlerinin yansıması ve gölgesidir. İşte bir muvahhidin (Allah'ı birleyen kişinin) meşrebi ve marifet zevki budur.

Binâenaleyh bu mukaddemeden sonra anlaşılır ki, Hakk'ın hüviye- ti idrâk olunan şeyde zâhir olduğu haysiyetle, o şey Hakk'ın vücûdudur; ve sûretlerin ihtilafı haysiyetiyle o şey'-i müdrek, a'yân-ı mümkinâttır; ve a'yân-ı mümkinâtın sûretleri başka başka olmakla o idrâk olunan şeyin adı değişmeyip, ona nasıl ki yine “zıll” denilirse, eşhâs-ı âlemin sûretleri başka başka olmakla ondan dahi öylece “âlem” ismi veyâhud [9/41] “si- vâ-yı Hak" ismi gitmez; ve mâdemki o idrâk olunan şey zılldir ve sûretlerin ihtilafiyle ondan zıll ismi gitmiyor, şu hâlde zıllıyetteki ahadiyet haysiye- tiyle, o idrâk olunan şey Haktır. Zîrâ Hak, vücûd-1 Vâhid ve Ahad'dir. Ve sûretlerin çokluğu cihetinden, o idrâk olunan şey âlemdir. Ya'ni burada üç ahadiyet görünüyor: Birisi zıllın ahadiyeti; ikincisi âlemin ahadiyeti; üçüncüsü Hakk'ın ahadiyeti. Ve iki evvelki ahadiyetler, Hakk'ın ahadiyeti ile müttehiddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, bu girişten sonra anlaşılır ki, Hakk'ın hüviyeti (kimliği, özü) idrak edilen şeyde ortaya çıktığı için, o şey Hakk'ın varlığıdır; ve suretlerin farklılığı sebebiyle o idrak edilen şey, mümkün varlıkların sabit hakikatleridir; ve mümkün varlıkların suretleri başka başka olmakla o idrak edilen şeyin adı değişmeyip, ona nasıl ki yine "gölge" denilirse, âlemdeki varlıkların suretleri başka başka olmakla ondan dahi öylece "âlem" ismi yahut "Hak'tan gayrı" ismi gitmez; ve mademki o idrak edilen şey gölgedir ve suretlerin farklılığıyla ondan gölge ismi gitmiyor, hâl böyleyken gölgelikteki birlik (ahadiyet) sebebiyle, o idrak edilen şey Hak'tır. Çünkü Hak, Vâhid (biricik) ve Ahad (tek) varlıktır. Ve suretlerin çokluğu yönünden, o idrak edilen şey âlemdir. Yani burada üç birlik (ahadiyet) görünüyor: Birincisi gölgenin birliği; ikincisi âlemin birliği; üçüncüsü Hakk'ın birliği. Ve ilk iki birlik, Hakk'ın birliği ile birleşiktir.

## Misâl:

Bir kimsenin etrâfına beş fotoğraf makinesi vazʼolunsa her birisi- nin camına o şahsın zıllı düşer. Beş camda beş sûret zâhir olur. Fakat cüm- lesi zıllıyette ahadiyet üzerinedir. Çünkü zılden başka bir şey değildirler; ve bu beş sûretin cümlesine de o şahsın gayrı olan “fotoğraf” ismini veririz. Binâenaleyh o beş sûret bu cihetten dahi ahadiyet üzeredir. Fakat sûretle- rin adedi beş olmakla şahsın taaddüdü lâzım gelmez. Şahıs dahi ahadiyet üzerinedir. Ve iki evvelki ahadiyetler şahsın ahadiyeti ile müttehiddir. Zîrâ şahsın vücûdu olmasa bu ahadiyyet-i i'tibâriyyeler dahi mevcûd olmazdı. İmdi Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte idrâk olunan şeyin vücûdu, Hakk'ın "hüviyet”i cihetinden Hakk'ın vücûdu olduğunu ve sûretlerin ihtilafı ci- hetinden [9/42] âlem ve sivâ-yı Hak bulunduğunu sana îzâh ettim. Bu hakîkati bilmek husûsunda sen fatîn ol ve tahkîk et! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir kimsenin etrafına beş fotoğraf makinesi yerleştirilse, her birinin camına o şahsın gölgesi düşer. Beş camda beş suret ortaya çıkar. Fakat hepsi gölgelik açısından teklik üzerinedir. Çünkü gölgeden başka bir şey değildirler; ve bu beş suretin hepsine de o şahıstan başka olan "fotoğraf" ismini veririz. Bu sebeple o beş suret bu yönden de teklik üzerinedir. Fakat suretlerin sayısı beş olmakla şahsın çoğalması gerekmez. Şahıs da teklik üzerinedir. Ve önceki iki teklik, şahsın tekliği ile birleşiktir. Çünkü şahsın varlığı olmasa, bu itibari teklikler de mevcut olmazdı. Şimdi Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte idrak olunan şeyin varlığının, Hakk'ın "hüviyet"i (O'luğun, mutlak varlığın) yönünden Hakk'ın varlığı olduğunu ve suretlerin farklılığı yönünden âlem ve Hak'tan gayrı (Hak dışı) bulunduğunu sana açıkladım. Bu hakikati bilmek hususunda sen zeki ol ve tahkik et!

وإذا كان الأمر على ما ذَكَرْتُه لك فالعَالَمُ مُتَوَهَّمٌ ، ما له وُجُودٌ حَقِيقِيٌّ، وهذا

مَعْنَى الخَيَالِ، أَي خُيِّلَ لك أنَّه أمرٌ زَائِدٌ، قَائِمٌ بِنَفْسِهِ، خَارِجٌ عن الحق،

وليس العالم كذلك في نَفس الأمر ، ألا تراه في الحس مُتَّصِلا بالشَّخص

الذي امتد عنه، ويَسْتَحِيلُ عليه الانْفِكَاك عن ذلك الاتصال .

Ve emr benim sana zikrettiğim üzere oldukda, âlem mütevehhem- dir, onun için vücûd-ı hakîkî yoktur; ve bu, hayâlin ma'nâsıdır. Ya'ni sana hayal kılınmış oldu ki, tahkîkan âlem emr-i zâiddir; kendi nef- siyle kāimdir; Hak'tan hâriçtir. Halbuki âlem, nefs-i emrde böyle de- ğildir. Sen hiss-i zâhirde zıllı görmez misin kendisinden mümtedd olan şahsa muttasıl olduğu hâlde bu ittisâlden infikâk, o zıll üzere müstahîlolur. 314 Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: Ben sana birtakım hakāyık ve maârif zikrettim. Bundan anlaşıldı ki âlem, vehmî ve hayâlî bir şeydir. Onun vü- cûd-ı hakîkîsi ve müstakilli yoktur. Vücûd-ı hakîkî Hakk'ın; ve “vücûd-1 izâfî” dahi âlemin vücûdudur. Çünkü âlem vücûd-ı hakîkînin zıllıdır. Zıll ise kendi nefsiyle kāim olmayıp kıyâmda zî-zılle muhtaçtır. Alemin müte- vehhem olması dahi ma'nâ-yı hayâldir. Ya'ni sence âlemin emr-i zâid ol- duğu ve kendi nefsiyle kāim bulunduğu ve Hak'tan hâriç olduğu tahayyül olunur. İşte bu tahayyüle mebnî âlem için [9/43] “hayâldir”, denilir. Hal- buki âlem nefs-i emrde Hakk'ın vücudundan hâriç ve kendi nefsiyle käim ve vücûd-ı Hak üzere emr-i zâid değildir. Nitekim hiss-i zâhir ile baktığın vakit, şahs-ı kāimin kendisine muttasıl olarak uzamış olan gölgesinin o it- tisâlden ayrılması mümkin olmadığını görürsün. Binâenaleyh emr-i vâhid, birisi “şahsiyet” ve diğeri “zıllıyet”ten ibâret olan iki sûrette zâhir olmuştur. Ve böyle iki sûrette zuhûr sebebiyle, şahıs ile gölge arasında mugāyeret tevehhüm olunarak, zıll için bir vücûd tahayyül olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İş benim sana anlattığım gibi olduğunda, âlem vehmedilmiştir (sadece sanıda var olandır); bu sebeple onun gerçek bir varlığı yoktur. Ve bu, hayalin anlamıdır. Yani sana, âlemin gerçekten de fazladan bir iş olduğu, kendi başına var olduğu ve Hak'tan ayrı olduğu hayal ettirilmiştir. Halbuki âlem, gerçekte böyle değildir. Sen dış duyularla, kendisinden uzayan şahsa bitişik olduğu hâlde, gölgenin bu bitişiklikten ayrılmasının imkânsız olduğunu görmez misin? Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: Ben sana birtakım hakikatler ve marifetler anlattım. Bundan anlaşıldı ki âlem, vehmî (sanısal) ve hayalî bir şeydir. Onun gerçek ve bağımsız bir varlığı yoktur. Gerçek varlık Hakk'ın varlığıdır; "izafî varlık" ise âlemin varlığıdır. Çünkü âlem, gerçek varlığın gölgesidir. Gölge ise kendi başına var olmayıp varlıkta gölge sahibine muhtaçtır. Âlemin vehmedilmiş olması da hayal anlamındadır. Yani senin zannınca âlemin fazladan bir iş olduğu, kendi başına var olduğu ve Hak'tan ayrı olduğu tahayyül olunur. İşte bu tahayyüle dayanarak âlem için "hayaldir" denilir. Halbuki âlem, gerçekte Hakk'ın varlığından ayrı, kendi başına var olan ve Hakk'ın varlığı üzerine fazladan bir iş değildir. Nitekim dış duyularla baktığın zaman, ayakta duran bir şahsın kendisine bitişik olarak uzamış olan gölgesinin o bitişiklikten ayrılmasının mümkün olmadığını görürsün. Bu sebeple tek bir iş, birisi "şahsiyet" ve diğeri "gölge olma"dan ibaret olan iki şekilde ortaya çıkmıştır. Ve böyle iki şekilde ortaya çıkması sebebiyle, şahıs ile gölge arasında bir farklılık vehmedilerek, gölge için bir varlık tahayyül olunur.

فَاعْرِفْ عَيْنَكَ ومَنْ أَنْتَ ؟ وما هُوِيَّتُكَ؟ وما نِسْبَتُكَ إلى الحق؟ وبما أنت

حَقٌّ وبِمَا أَنتَ عَالَمٌ وسِوَّى وغير؟ وما شَاكَلَ هذه الألفاظ؟ وفي هذا العلم

يَتَفَاضَلُ العُلَمَاءُ، فَعَالِمٌ وأَعْلَمُ .

İmdi sen "ayn”ını ârif ol ve sen kimsin? Ve "hüviyet”in nedir? Ve Hakk'a nisbetin nedir? Ve sen ne şeyle Hak'sın; ve ne şeyle âlemsin ve sivâ ve bunun gayrısın? Ve bu elfâza müşâkil olan şeysin? Ve bu ilimde ulemâ, âlim ve a'lem olarak mütefâzıldır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen "ayn"ını (varlığının özünü) bilen ol ve sen kimsin? Ve "hüviyetin" (kimliğin) nedir? Ve Hakk'a bağıntın nedir? Ve sen ne şeyle Hak'sın; ve ne şeyle âlemsin ve Hak'tan gayrısın? Ve bu ifadelere benzer olan şeysin? Ve bu ilimde âlimler, âlim ve daha âlim olarak faziletçe birbirlerinden üstündür.

Ya'ni sen ayn-ı sâbiteni tanı ki, o Hakk'ın şuûn-i zâtiyyesinden bir şe'n ve onun maʼlûmâtı sûretlerinden bir sûrettir. Ve sen “hüviyet”ini bil ki, sen ayn-ı sâbitenin husûsiyetinde zâhir olan Hakk'ın vücûdusun. Ve Hakk'a nisbetini bil ki, senin Hakk'a nisbetin, mukayyedin mutlaka ve gölgenin şahs-ı kāime nisbeti gibidir. Ve ne şeyle Hak olduğunu anla! [9/44] Zîrâ sen “hüviyet”in ve “hakîkat”in cihetiyle Haksın; ve “taayyün”ün cihetiyle âlemsin ve Hakk'ın gayrısın. Ve bu elfâza müşâbih ne varsa o’sun. Ve ulemâ bu ilimde mütefâvittir. Kimi âlimdir; ve kimi a'lemdir. Ve bu tefâvüt müşâ- hededeki tefâvüte mebnîdir. Şöyle ki: 1. Taayyünât-ı kesîreyi müşâhede eden kimseler, “halk”ı görürler. 2. Bu taayyünât-ı kesîrede mütecellî olan vücûd-ı ahadîyi müşâhede eden kimseler, “Hakk”ı görürler. 3. İki i'tibâr ile iki vechi dahi müşâhede eden kimseler, hem halkı ve hem de Hakk'ı görürler. 4. Niseb ve izâfât ile mütekessir olan suveri hakîkat-i vâhide müşâhede eden, ya'ni zât ile ahad, esmâ ile küll müşâhede eyleyen kimse, Allâh'ı hak- kıyla tanıyan ehlullahdandır. 5. Halkı görmeksizin Hakkı müşâhede eden kimse, makām-ı fenâ olan "cem" makamında hâl sahibidir. 6. Hakk'ı halkta ve halkı Hak'ta müşâhede eden kimse, fenâdan sonra hâsıl olan bekā ve “cem”den sonra hâsıl olan “fark” makāmında şühûd-ı kâmil sahibidir; ve bu makāmın sahibi makāmât-ı sâire ashâbından daha âlimdir. (Şerh-i Kāşânîden alınmıştır.) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen sabit hakikatini tanı ki, o, Hakk'ın zâta ait hallerinden bir hal ve O'nun malumatının suretlerinden bir surettir. Ve sen "hüviyet"ini bil ki, sen, sabit hakikatinin hususiyetinde görünen Hakk'ın varlığısın. Ve Hakk'a nispetini bil ki, senin Hakk'a nispetin, kayıtlı olanın mutlak olana ve gölgenin ayakta duran şahsa nispeti gibidir. Ve ne şeyle Hak olduğunu anla! Zira sen "hüviyet"in ve "hakikat"in cihetiyle Haksın; ve "taayyün"ün (belirginleşme) cihetiyle âlemsin ve Hakk'ın gayrısısın. Ve bu ifadelere benzer ne varsa o'sun. Ve ulema bu ilimde farklılık gösterir. Kimi âlimdir; ve kimi daha âlimdir. Ve bu farklılık, müşahadedeki (gözlemdeki) farklılığa dayanır. Şöyle ki: 1. Çok sayıdaki taayyünleri (belirginleşmeleri) müşahade eden kimseler, "halk"ı (yaratılmışları) görürler. 2. Bu çok sayıdaki taayyünlerde tecelli eden ahadî (biricik) varlığı müşahade eden kimseler, "Hakk"ı görürler. 3. İki itibar ile iki vechi (yönü) dahi müşahade eden kimseler, hem halkı ve hem de Hakk'ı görürler. 4. Nispetler ve izafetler (bağıntılar) ile çoğalan suretleri (şekilleri) tek bir hakikatte müşahade eden, yani zât ile ahad (bir), esmâ (isimler) ile küll (bütün) müşahade eyleyen kimse, Allah'ı hakkıyla tanıyan ehlullahtandır (Allah dostlarındandır). 5. Halkı görmeksizin Hakk'ı müşahade eden kimse, makam-ı fenâ (yok olma makamı) olan "cem" (toplanma) makamında hal sahibidir. 6. Hakk'ı halkta ve halkı Hak'ta müşahade eden kimse, fenâdan sonra hasıl olan bekâ (varlık) ve "cem"den sonra hasıl olan "fark" (ayrım) makamında kâmil şühûd (tam bir idrak) sahibidir; ve bu makamın sahibi diğer makamların sahiplerinden daha âlimdir. (Şerh-i Kāşânî'den alınmıştır.)

فالحق بالنسبة إلى ظل خاص صَغِيرٌ وكَبِيرٌ وصَافٍ وأصْفَى، كالنُّورِ بالنسبة

إلى حِجَابِه عنِ النَّاظِرِ في الزُّجَاجِ يَتَلَوَّنُ بلَونِه ، وفي نفس الأمر لا لون له،

ولكن تراه ضَربَ مِثَالٍ لِحَقِيقَتِكَ بِرَبِّكَ .

İmdi Hak, zıll-ı hâssa nisbet ile, küçük ve büyük ve sâf ve asfâdır. Zü- câcda nâzırdan hicâbına nisbetle nûr gibidir ki, onun rengiyle müte- levvin olur. [9/45] Hâlbuki nefsü'l-emrde onun rengi yoktur. Velâkin sen onu, Rabb'in ile hakîkatine darb-ı misal görürsün. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hak, özel gölgeye nispetle, küçük ve büyük ve saf ve daha saftır. Camda, bakan kişiden perdesine nispetle nur gibidir ki, onun rengiyle renklenir. Hâlbuki gerçekte onun rengi yoktur. Velâkin sen onu, Rabbin ile hakikatine bir misal olarak görürsün.

Gölgenin hiss-i zâhirde mevcûd olması için üç şart lâzım olduğu bâlâ- da zikredilmiş idi. Bunlardan birisi “zıllın zâhir olduğu mahal”, ikincisi “nûr”, üçüncüsü “zî-zıll” idi. Gölgenin düştüğü mahal i’vicâclı ise gölge de muavvec olup mahalle göre zâhir olur. Binâenaleyh bu ayân-ı mümkinât Hakk'ın zıllınin düştüğü mahal olduğundan, zikrolunan hüküm, a'yân-ı mümkinâtta da öylece cârî olur. Şu hâlde Hak ayân-ı sagîreye nisbetle küçük ve büyüğe nisbetle büyük; ve meselâ nüfûs-i mücerredeye nisbetle sâf ve ukūl-i mücerredeye nisbetle asfâ olarak zâhir olur. Ve o nûra benzer. Eğer camın rengi kırmızı ise kırmızı ve yeşil ise yeşil görünür. Halbuki onun rengi yoktur. Eğer cam renksiz ise nûr dahi bî-renk olarak meşhûd olur. Camın rengi, nâzırın nazarında o nûrun sâfiyetine hicâb olur. Ve her ne kadar nûrun hadd-i zâtında rengi yok ise de, camın levniyle mülevven olan nûru, sen Rabb’in ile hakîkatine darb-ı misâl görürsün. Ya'ni sen gö- rürsün ki, Hak senin hakîkatinin âyînesinde, onun husûsiyetine göre mü- televvindir. Nitekim “Suyun rengi kabının rengidir” derler. Velhâsıl Hak, a'yânda, o ayânın suver-i ahvâliyle mütecellîdir. O, nûr; ve senin hakîkatin dahi cam gibidir. Eğer hakîkatin bulanık ise bulanık; ve eğer musaffâ ise musaffâ olarak zâhir olur. [9/46] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gölgenin dış duyuda var olması için üç şartın gerekli olduğu yukarıda zikredilmişti. Bunlardan birincisi "gölgenin ortaya çıktığı yer", ikincisi "ışık", üçüncüsü "gölgesi olan şey" idi. Gölgenin düştüğü yer eğri büğrü ise gölge de eğri büğrü olur ve yere göre ortaya çıkar. Bu sebeple bu mümkün varlıkların sabit hakikatleri, Hakk'ın gölgesinin düştüğü yer olduğundan, zikredilen hüküm, mümkün varlıkların sabit hakikatlerinde de öylece geçerli olur. Şu halde Hak, küçük sabit hakikatlere nispetle küçük ve büyük sabit hakikatlere nispetle büyük; ve örneğin soyut nefislere nispetle saf ve soyut akıllara nispetle daha saf olarak ortaya çıkar. Ve o ışığa benzer. Eğer camın rengi kırmızı ise kırmızı ve yeşil ise yeşil görünür. Halbuki onun rengi yoktur. Eğer cam renksiz ise ışık dahi renksiz olarak görülür. Camın rengi, bakanın nazarında o ışığın saflığına perde olur. Ve her ne kadar ışığın kendi özünde rengi yok ise de, camın rengiyle renklenmiş olan ışığı, sen Rabbin ile hakikatine bir misal olarak görürsün. Yani sen görürsün ki, Hak senin hakikatinin aynasında, onun özelliğine göre renklenmiştir. Nasıl ki "Suyun rengi kabının rengidir" derler. Sözün özü Hak, sabit hakikatlerde, o sabit hakikatin hallerinin suretleriyle tecelli eder. O, ışıktır; ve senin hakikatin dahi cam gibidir. Eğer hakikatin bulanık ise bulanık; ve eğer saf ise saf olarak ortaya çıkar.

فَإِنْ قُلْتَ : إِنَّ النُّورَ أَخْضَرٌ مِن الخُضْرَةِ الزُّجَاجِ صَدَقْتَ وشَاهِدُكَ الحِسُّ، وَإِنْ

قلت: إنَّه ليسَ بِأَخْضَرَ ولا ذي لون كما أعطاه لك الدَّلِيلُ، صَدَقَتَ وشَاهِدُك

النَّظَرُ العَقلِيُّ الصَّحِيحُ، فهذا نُورٌ مُمْتَدٌ عن ظلّ وهـو عَينُ الزُّجَاجِ، فهو ظـل

نُورِي لِصَفَائِهِ .

Ve eğer sen zücâcın yeşilliğinden dolayı "nûr yeşildir” dersen, sâdık- sın; ve şâhidin histir. Ve eğer nûr, "yeşil değildir ve renkli de değildir" dersen, nitekim onu sana delîl i'tâ eyledi, sâdıksın; ve senin şâhidin sahîh olan nazar-ı aklîdir. İmdi bu, zılden mümtedd olan nûrdur. O da zücâcın “ayn"ıdır. Böyle olunca, onun sâfî olmasından nâșî, o zıll-ı nûrîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer sen camın yeşilliğinden dolayı "ışık yeşildir" dersen, doğru söylersin; ve şahidin histir. Ve eğer ışık, "yeşil değildir ve renkli de değildir" dersen, nasıl ki onu sana delil olarak verdi, doğru söylersin; ve senin şahidin sahih olan aklî bakıştır. Şimdi bu, gölgeden uzayan ışıktır. O da camın tekil hakikatidir. Böyle olunca, onun saf olmasından dolayı, o nurlu bir gölgedir.

Ya'ni yeşil renkli camdan nüfüz eden nûr-i şems, yeşil olarak aksettiği için “nûr yeşildir” dersen, doğru söylemiş olursun. Çünkü gözün onu yeşil görmüştür. Böyle olduğuna hissin şehîdet ediyor. Ve eğer hissinden sarf-1 nazar edip nazar-ı aklîni isti'mâl ederek, “Güneşin nûru hadd-i zâtında renkli değildir; bu yeşillik ancak camdan geçtiği için olmuştur” dersen, yine sözünde sâdıksın. Şâhidin dahi sahîh olduğuna şübhe olmayan nazar-ı aklîndir. Ve zücâc ile mülevven olan bu nûr, zücâcdan mümtedd olan bir zıll-ı nûrîdir; ve sâf ve şeffâf olan zücâcın “ayn”ıdır. Zîrâ o zücâcı kaldırmış olsak, o yeşil renkte görünen zıll-ı nûrî gāib olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, yeşil renkli camdan nüfuz eden güneş ışığı, yeşil olarak yansıdığı için "ışık yeşildir" dersen, doğru söylemiş olursun. Çünkü gözün onu yeşil görmüştür. Böyle olduğuna hissin şahitlik ediyor. Ve eğer hissinden vazgeçip aklî bakış açını kullanarak, "Güneşin ışığı kendi özünde renkli değildir; bu yeşillik ancak camdan geçtiği için olmuştur" dersen, yine sözünde doğrusun. Şahidin dahi sahih olduğuna şüphe olmayan aklî bakış açındır. Ve cam ile renklenmiş olan bu ışık, camdan uzayan bir ışık gölgesidir; ve saf ve şeffaf olan camın "ayn"ıdır (özüdür). Çünkü o camı kaldırmış olsak, o yeşil renkte görünen ışık gölgesi kaybolur.

İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu misâldeki garaz-ı âlîleri, mertebe-i şehâ- detteki şeyle, mertebe-i gaybdaki şeye istidlâldir. Binâenaleyh bu nûr, vücûd-1 hâricîye işarettir. [9/47] Ya'ni bu nûr-i vücûdî, ayân-ı sâbitenin isti'dâd ve kabiliyetlerine göre hâriçte mümtedd olmuştur. Ve bu ayân dahi, nûru kabûl eden zücâcın “ayn"ıdır; ve bu ayân-ı sabite, nûru, is- ti'dâdlarının iktizâ ettiği renk ile mülevven kılmıştır. Binâenaleyh vücûd-1 kevnî, a'yân-ı sâbitenin safvetinden ve şeffâfiyetinden nâşî, onun rengine boyanmış bir zıll-ı nûrîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Cenâb-ı Şeyh'in (r.a.) bu örnekteki yüce amacı, şehâdet mertebesindeki (görünen âlemdeki) şeyle, gayb mertebesindeki (görünmeyen âlemdeki) şeye istidlâlde (çıkarım yapmaktır). Bu sebeple bu nur, haricî varlığa işarettir. Yani bu varlık nuru, sabit hakikatlerin yatkınlık ve kabiliyetlerine göre dışarıda uzanmıştır. Ve bu hakikatler de, nuru kabul eden camın "ayn"ıdır (özüdür); ve bu sabit hakikatler, nuru, yatkınlıklarının gerektirdiği renk ile renklendirmiştir. Bu sebeple kevnî varlık (oluş âlemindeki varlık), sabit hakikatlerin saflığından ve şeffaflığından kaynaklanan, onun rengine boyanmış nuranî bir gölgedir.

كذلك المُتَحَقِّقُ منَّا بالحقِّ تَظهَرُ لِصَفَائِهِ صورةُ الحَقِّ فِيهِ أَكْثَرَ مِمَّا تَظْهَرُ في

غيره، فمنا من يكون الحقُّ سَمعَهُ وَبَصَرَهُ وجَمِيعَ قُوَاهُ وَجَوَارِحِهِ بِعَلَامَاتٍ

قد أَعْطاها الشَّارِعُ الَّذي يُخبِرُ عن الحقِّ، وَمَعَ هذا عَينُ الظَّلِّ مَوجُودٌ، فَإِنَّ

الضَّمِيرَ مِن سَمْعِهِ» يَعُودُ عليه، وغيره من العَبِيدِ ليس كذلك، فنسبة هذا

العبد أقرَبُ إلى وجودِ الحقِّ مِن نسبة غيره من العبيد.

Ve kezâlik bizden Hak ile mütehakkık olan ba'zımızda, onun saf- vetinden nâșî, onun gayrısında zâhir olan sûretten daha çok, onda sûret-i Hak zâhir olur. Ve bizden ba'zı kimse vardır ki, Hak'tan ih- bâr eden şâriin i'tâ eylediği alâmât ile, Hak, onun sem'i ve basarı ve cemî'-i kuvâsı ve cevârihi olur. Bununla beraber zıllın "ayn”ı mevcuddur. Zira سَمْعَهُ [onun işitmesi]daki zâmir ona âid olur; ve abîdden onun gayrısı böyle değildir. İmdi bu abdin vücûd-ı Hakk'a nisbeti, abîdden bunun gayrısının nisbetinden akrebdir. [9/48] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde, bizden Hak ile tahakkuk eden bazılarımızda, O'nun saflığından kaynaklanan bir şekilde, O'nun dışındakilerde görünen suretten daha çok, onda Hakk'ın sureti ortaya çıkar. Ve bizden bazı kimseler vardır ki, Hak'tan haber veren şeriat sahibinin verdiği alametlerle, Hak, onun işitmesi, görmesi ve bütün kuvvetleri ile uzuvları olur. Bununla birlikte, gölgenin "aynı" (gerçekliği) mevcuttur. Çünkü "onun işitmesi"ndeki zamir ona aittir; ve kuldan bunun dışındakiler böyle değildir. Şimdi, bu kulun Hakk'ın varlığına nispeti, kuldan bunun dışındakilerin nispetinden daha yakındır.

Ya'ni nûr, zücâc ve zill misâlinde olduğu gibi, bizden Hak ile mütehakkık olan ba'zı ehlullah vardır ki, safvetinden ve nûrâniyetinden nâşî, Hakk'ın sûreti ondan, onun mertebesinde olmayan ba'zı ehlullahdan daha çok zâhir olur. Zîrâ ehlullah safvet ve nûrâniyette mütefâvittir. Mesnevî: هر که صیقل بیش کرد او بیش دید بیشتر آمد بر او صورت پدید Tercüme: Kim ki âyîneye çok verse cilâ Sâfiyâne görünür sûret ona315 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani nur, cam ve gölge örneğinde olduğu gibi, bizden Hak ile tahakkuk eden bazı ehlullah vardır ki, saflığından ve nuraniliğinden dolayı, Hakk'ın sureti ondan, onun mertebesinde olmayan bazı ehlullahtan daha çok ortaya çıkar. Çünkü ehlullah saflık ve nuranilikte farklılık gösterir. Mesnevi: هر که صیقل بیش کرد او بیش دید بیشتر آمد بر او صورت پدید Tercüme: Kim ki aynaya çok cila verse, ona safça suret görünür.

Biz ehlullah tâifesinden bazı kimsemiz vardır ki, Hak onun sem'i ve basarı ve cemî'-i kuvâsı ve cevârihi olur. Ve Hak abdin sem'i ve basarı olması dahi muhbir-i sâdık (S.a.v.) Efendimiz'in Hak'tan ihbar buyurduğu لا يَزَالُ الْعَبْدُ يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أَحِبَّهُ فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ ... الخ [Kulum Bana nafîlelerle yaklaşmaya devam eder, tâ ki Ben onu severim, onu sevdiğim zaman onun işitmesi ve görmesi olurum...] hadîs-i şerîfi ile sâbittir. Ve Hak abdin cemî'-i kuvâsı ve aʼzâsı olmakla beraber, abdde olan zıllın “ayn”ı mevcuddur. Zîrâ zikrolunan hadîs-i kudside كنتُ سَمْعَهُ [onun işitmesi oldum]daki zamîr, abde râci'dir. Ve Hak, bu abdin gayrı olup, sıfât-ı Hak'ta kendi sıfâtından fânî olmayan kimsenin kuvâsı ve cevârihi değildir. Binâenaleyh Hak, kuvâsı ve cevârihi olan abdin vücûd-ı Hakk'a nisbeti, kendisinin gayrı olan kimsenin vücûd-ı Hakk'a olan nisbetinden daha yakındır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Biz ehlullah (Allah dostları) zümresinden bazı kimselerimiz vardır ki, Hak (Allah) onun işitmesi, görmesi ve bütün kuvvetleri ile organları olur. Hak'ın kulun işitmesi ve görmesi olması da, doğru haber veren (S.a.v.) Efendimiz'in Hak'tan haber verdiği "Kulum Bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, tâ ki Ben onu severim, onu sevdiğim zaman onun işitmesi ve görmesi olurum..." hadîs-i şerîfi ile sabittir. Hak'ın kulun bütün kuvvetleri ve organları olmasıyla birlikte, kulda bulunan gölgenin "ayn"ı (gerçek varlığı) mevcuttur. Çünkü zikredilen hadîs-i kudsîde geçen "onun işitmesi oldum" ifadesindeki zamir, kula aittir. Hak, bu kuldan başkası olup, Hak'ın sıfatlarında kendi sıfatlarından fânî olmayan kimsenin kuvvetleri ve organları değildir. Bu sebeple Hak'ın, kuvvetleri ve organları olduğu kulun Hak'ın varlığına nispeti, kendisinin gayrı olan kimsenin Hak'ın varlığına olan nispetinden daha yakındır.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) burada, Hak'la mütehakkık olan ehlullâhın iki kısım olduğuna işâret buyururlar: Birisi, Hakk'ın sıfatında kendi sıfatından fânî olur; ve Hak onun sıfâtı makāmında [9/49] kāim bulunur. Nitekim demir ateşte kıpkırmızı bir hâle gelince ateşin sıfâtıyla muttasıf olur ve kendisinin demirlik sıfatı kalmaz. İşte bu kurba “kurb-i nevâfil” derler. Bu hâl ile muttasıf olan abd, kendi &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) burada, Hak ile tahakkuk eden (Hak ile varlık kazanan) ehlullahın (Allah dostlarının) iki kısım olduğuna işaret buyururlar: Birincisi, Hakk'ın sıfatında kendi sıfatından fânî olur; ve Hak onun sıfatları makamında [9/49] kâim bulunur. Nasıl ki demir ateşte kıpkırmızı bir hâle gelince ateşin sıfatlarıyla muttasıf olur ve kendisinin demirlik sıfatı kalmaz. İşte bu yakınlığa “kurb-i nevâfil” (nafilelerle kazanılan yakınlık) derler. Bu hâl ile muttasıf olan kul, kendi

sıfatlarıyla fâil olup, o sıfatların hicabı içinde kalan sâir ibâddan Hakk'a daha yakındır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

sıfatlarıyla fâil olup, o sıfatların hicabı içinde kalan diğer kullardan Hakk'a daha yakındır.

İkincisi, Hakk'ın zâtında fânî olur; ve Hak onun zâtı makāmında kāim bulunur. Meselâ bir kâse içindeki suya bir buz parçası atılsa, buzun zâtı su- yun zâtında fânî olur. Artık buzun zâtiyeti kalmaz. İşte bu kurba dahi “kurb-i ferâiz" derler ki, Hakk'a evvelki kurbdan daha yakındır. Zîrâ bu kurbun sâ- hibi, zâtıyla fânî ve Hakla bâkîdir. O, Hakk'ın sem'i ve basarıdır; ve Hak onunla işitir ve görür. Ve belki bu zât-ı saâdet-simât Hakk'ın sûretidir. O da hulâsa-i mevcûdât olan (S.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan zevât-ı âliyedir. Bu verese-i Peygamberî hakkında Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi, Hakk'ın zâtında fânî olur; ve Hak onun zâtı makamında kâim bulunur. Örneğin bir kâse içindeki suya bir buz parçası atılsa, buzun zâtı suyun zâtında fânî olur. Artık buzun zâtîliği kalmaz. İşte bu yakınlığa da "kurb-i ferâiz" (farzlar yoluyla yakınlaşma) derler ki, Hakk'a evvelki yakınlıktan daha yakındır. Çünkü bu yakınlığın sahibi, zâtıyla fânî ve Hakla bâkîdir. O, Hakk'ın işitmesi ve görmesidir; ve Hak onunla işitir ve görür. Aksine bu saadet nişanlı zât, Hakk'ın sûretidir. O da varlıkların özü olan (s.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan yüce zâtlardır. Bu Peygamber vârisleri hakkında Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar:

آنانکه ربوده الستند از عهد الست باز مستند

در منزل درد بسته پایند در دادن جان کشاده دستند

فانی ز خود و بدوست باقی این طرفه که نیستند و هستند

این طائفه اند اهل توحید باقی همه خویشتن پرستند

Tercüme: Her kim ki rubûde-i elesttir Tâ ahd-i elestten o mesttir Bağlanmış ayağı derd evinde Can vermek için küşâde-desttir Kendinden o fânî, dost ile bâkî Hayret ki o nîsttir ve hesttir Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd Bâkîsi cihânda hod-peresttir316 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: Her kim ki elest bezminde (ruhların Allah'a "Evet" dediği meclis) rubûde (köleleştirilmiş, bağlanmış) ise, elest ahdinden (sözleşmesinden) beri o mesttir (ilahi aşkla sarhoştur). Ayağı dert evinde (dünya hayatının sıkıntıları içinde) bağlıdır; can vermek için eli açıktır (canını feda etmeye hazırdır). O, kendinden fânî (benliğinden geçmiş), dost (Allah) ile bâkîdir (varlığını sürdüren)dir. Hayret vericidir ki o, nîsttir (yoktur) ve hesttir (vardır). Ancak bu zümre (grup) tevhîd ehli (Allah'ın birliğini idrak edenler)dir. Geri kalanı dünyada hod-peresttir (bencil, nefsine tapan)dir.

Ma'lûm olsun ki, cemî-i eşyâ ayn-ı sâbitelerinin; ve a'yân-ı sâbite dahi esmâ-i ilâhiyyenin zılleridir; [9/50] ve esmâ ise zât-ı Hakk'ın “ayn"ıdır. Binâenaleyh ne kadar işitmeler ve görmeler var ise, hepsi Hakk'ın işitmesi ve görmesidir. Ehl-i hicâb, görmek ve işitmek kendilerinin olduğunu zan- nederler. Bu, ancak onların vehmidir. Binâenaleyh ehlullâh ile ehl-i hicâb arasındaki fark, vehmin vücûdundan ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bütün eşya sabit hakikatlerinin gölgeleridir; sabit hakikatler de ilâhî isimlerin gölgeleridir; isimler ise Hakk'ın Zâtı'nın "ayn"ıdır. Bu sebeple ne kadar işitmeler ve görmeler varsa, hepsi Hakk'ın işitmesi ve görmesidir. Perdeliler (Hakk'ı göremeyenler), görmek ve işitmek kendilerinin olduğunu zannederler. Bu, ancak onların vehmidir. Bu sebeple ehlullah (Allah dostları) ile perdeliler arasındaki fark, vehmin varlığından ibarettir.

وإذا كان الأمر على ما قَرَّرْنَاه لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّكَ خَيَالٌ وجَمِيعُ مَا تُدْرِكُه مِمَّا

تَقُولُ فيه سوى ليس أنا خَيَالٌ، فالوُجُودُ كله خيال في خيال.

Emr, bizim sana takrîr ettiğimiz vech üzere oldukda, bil ki, sen hayâl- sin ve bütün idrâk edip hakkında “sivâ”, ya'ni "gayr", "ben değilim" dediğin hayâldir. İmdi vücûdun küllîsi, hayâl içinde hayâldir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İş, bizim sana açıkladığımız şekilde olduğunda, bil ki, sen hayâlsin ve bütün idrak edip hakkında "sivâ", yani "gayr", "ben değilim" dediğin şey hayâldir. Şimdi varlığın tamamı, hayâl içinde hayâldir.

Ya'ni takrîr olunan hakāyıkı anladıktan sonra bil ki, âlemin vücûdu na- sıl mütevehhem ise, sen de öylece mütevehhem olan bir hayâlsin; ve idrâk edip hakkında “Hakkın sivâsı ve gayrıdır; ve o benim vücûdum değildir" dediğin cemî-i eşyâ-yı müdreke, hep hayâldir. Senin vücûd-ı müstakill tasavvur ettiğin eşyânın kâffesi hayâl içinde hayâldir. Zîrâ ayân-ı sâbite Hakk'ın “ayn”ı olan esmâsının ve ayân-ı hâriciyye dahi a'yân-ı sâbitenin zıllıdır. Şu hâlde bizim vücûdumuz zıllın zıllıdır. Halbuki zıllın vücûd-ı müstakilli olmayıp zî-zıll ile kāim idi. Biz ise, vücudumuzun ve âlemin emr-i zâid ve kendi nefsiyle kāim ve Hak'tan hâriç olduğunu tahayyül ede- riz. Bu, ancak ma'nâ-yı hayâldir. Binâenaleyh zıll, hadd-i zâtında hayâldir. Vücûd-ı hakîkîye nisbet-i ittisâliyyesinden başka onun vücûdu yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, açıklanan hakikatleri anladıktan sonra bil ki, âlemin varlığı nasıl vehmedilmiş ise, sen de öylece vehmedilmiş bir hayalsin; ve idrak edip hakkında "Hakk'ın gayrısıdır ve başkasıdır; ve o benim varlığım değildir" dediğin idrak edilen bütün şeyler, hep hayaldir. Senin bağımsız bir varlık tasavvur ettiğin eşyanın hepsi hayal içinde hayaldir. Çünkü sabit hakikatler, Hakk'ın "ayn"ı olan isimlerinin gölgesidir ve dış âlemdeki hakikatler de sabit hakikatlerin gölgesidir. Şu halde bizim varlığımız gölgenin gölgesidir. Halbuki gölgenin bağımsız bir varlığı olmayıp, gölge sahibine bağlı olarak var olur. Biz ise, varlığımızın ve âlemin fazladan bir iş, kendi başına var olan ve Hak'tan ayrı olduğunu tahayyül ederiz. Bu, ancak hayal anlamındadır. Bu sebeple gölge, kendi özünde hayaldir. Hakiki varlığa olan bağlantı nispetinden başka onun varlığı yoktur.

İmdi eşyâ-yı müdreke zıllın zıllı olunca, hayâl içinde hayâl olur. Meselâ gece insanın gölgesi duvara düşer. O gölge aynı zamanda odadaki âyîne içinde mün'akis olan duvar üzerinde de görünür. İşte bu zıl, [9/51] hayâl içinde hayâl olur. Çünkü duvara düşen zıll hayâl idi; âyîneye akseden sû- retler dahi hayâldir. Binâenaleyh âyînedeki gölge hayâl içinde hayâl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi idrak edilen şeyler gölgenin gölgesi olunca, hayal içinde hayal olur. Örneğin gece insanın gölgesi duvara düşer. O gölge aynı zamanda odadaki ayna içinde yansıyan duvar üzerinde de görünür. İşte bu gölge, hayal içinde hayal olur. Çünkü duvara düşen gölge hayaldi; aynaya yansıyan suretler de hayaldir. Bu sebeple aynadaki gölge hayal içinde hayal olur.

أَوْ عُكُوسٌ فِي مَرَايَا أَوْ ظِلَال كُلُّ مَا فِي الْكَوْنِ وَهُمْ أَوْ خَيَالِ

لَاحَ في ظِلِّ السِّوَى شَمْسُ الْهُدَى لَا تَكُنْ حَيْرَانَ فِي تِيهِ الضَّلَالَ

چیست عالم موج بحر لايزال کیست آدم عكس نور لم يزل

Tercüme: “Kevnde olan her bir şey ya vehim veyâ hayâldir. Yahud âyî- nelerde olan akisler veyâ gölgelerdir. Şems-i hüdâ, sivâ zıllında parladı, beyâbân-ı dalâlde hayrân olup kalma! Adem kimdir? Lem-yezel nûrunun aksidir. Alem nedir? Lâ-yezâl deryâsının mevcidir."317 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kevn âleminde olan her bir şey ya vehim veyahut hayâldir. Yahut aynalarda olan akisler veyahut gölgelerdir. Hidayet güneşi, Allah'tan başkasının gölgesinde parladı, dalalet çölünde şaşkın olup kalma! Adem kimdir? Ezelî ve ebedî nurun aksidir. Âlem nedir? Ezelî ve ebedî denizin dalgasıdır.

والوجود الحق إنَّما هو الله خاصَّةً من حيث ذاته وعينه، وحقيقة الحق

المُسَمَّاة بالذات الأحدِيَّةِ لَيْسَتْ غيرُ الوجودِ البَحْتِ من حيث هو وجـود

لا بِشَرْطِ اللَّا تَعَينِ ولا بشرطِ التَّعَيُّن، وهو من حيثُ هو مُقَدَّس عن النُّعُوتِ

والأسماء لا نَعْتَ له ولا اسم ولا رَسْمَ ولا اعتبار للكثرة فيه بوجه من الوجوه-

لا من حيث أسمائه، لأنَّ أسماءه لَهَا مَدْلُولَانِ ، المَدلُولُ الواحد عينه وهو

عينُ المُسَمَّى، والمَدلُولُ الآخرُ ما يَدُلُّ عليه مِمَّا يَنْفَصِلُ الاسم به عن هذا

الاسم الآخرِ وَيَتَمَيَّزُ.

Ve vücûd-ı Hak, onun zâtı ve “ayn”ı haysiyetiyle, ancak hâssaten Allâh'ın vücûdudur. -Ve zât-ı ahadiyyetle müsemmâ olan Hakk'ın hakîkati, lâ-taayyün şartı ve taayyün şartı olmaksızın bir vücûd ol- duğu haysiyetle, vücûd-ı mahzın gayrı değildir. Ve O, o haysiyetten, sıfatlardan ve isimlerden mukaddestir; ve O'nun için sıfat ve isim ve resim yoktur; ve onda olan kesrete vücûhdan bir vech ile i'tibâr yoktur.-318 Bu da esmâ cihetinden değildir. Zîrâ O'nun [9/52] esmâ- sı için iki medlûl vardır: Medlûlün birisi müsemmânın “ayn"ıdır. Ve medlûlün diğeri de ismin onun üzerine delâlet ettiği şeydir ki, isim onunla bu ism-i âhardan munfasıl ve mütemeyyiz olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak'ın varlığı, O'nun zâtı ve tekil hakikati itibarıyla, ancak özellikle Allah'ın varlığıdır. -Ve ahadiyyet zâtıyla isimlendirilen Hak'ın hakikati, belirlenme şartı ve belirlenme şartı olmaksızın bir varlık olduğu itibarıyla, mutlak varlığın gayrısı değildir. Ve O, o itibarla, sıfatlardan ve isimlerden münezzehtir; ve O'nun için sıfat ve isim ve resim yoktur; ve O'nda olan çokluğa (kesrete) hiçbir vecihle itibar yoktur.- Bu da isimler cihetinden değildir. Çünkü O'nun isimleri için iki anlam vardır: Anlamlardan birisi isimlendirilenin tekil hakikatidir. Ve anlamlardan diğeri de ismin onun üzerine delalet ettiği şeydir ki, isim onunla bu başka isimden ayrılır ve temayüz eder.

Ya'ni kendi zâtında sabit olan "vücûd", ancak hâssaten Allah'ın vücû- dudur. Bunun böyle olması, onun “zât"ı ve “ayn”ı cihetindendir; esmâsı haysiyetinden değildir; ve zât-ı ahadiyyet denilen Hakk'ın hakîkati, taay- yünsüzlük ve taayyün şartı olmaksızın bir vücûddur. Ya'ni onun vücûdu, vücûd olmak için bu şartlar lâzım değildir; ve vücûd-ı mahz olması cihe- tinden sıfatlardan, isimlerden münezzehdir. Binâenaleyh ahadiyyet-i zâtiy- yesi hasebiyle âlemlerden ganîdir. Ve kendinde olan kesrete, vücûhdan bir vech ile i'tibâr yoktur. Fakat esmâ ile müsemmâ olması haysiyetiyle kesrete i'tibâr vardır. Çünkü vücûd-ı Hak, esmâsı haysiyetiyle zâtın “ayn”ı değildir. Zîrâ Allâhın isimleri için iki medlûl vardır ki, birisi “zât”, diğeri “sıfat”tır. Zât ise ismin “ayn”ıdır; ve isim bu i'tibâra göre müsemmânın “ayn”ıdır. Ve ikinci medlûl dahi ismin delâlet ettiği sıfattır ki, isim bu sıfatla sâir isim- lerden ayrılır. Çünkü ne kadar esmâ var ise, cümlesi zât-ı ahadiyyette istih- lâkte müttehiddir; ve bu ittihâd hasebiyle birbirinin “ayn”ıdır. Velâkin zât-ı ahadiyye dediğimiz vücûd-ı mutlak mertebe-i vâhidiyyete tenezzül ettikde, esmânın her birisi kendi sıfatıyla müteayyin olur; ve bu taayyün sebebiyle de birbirinden ayrılır; ve bu sûrette her bir isim esmânın kâffesiyle muttasıf olan Zât'ın gayrı olur. [9/53] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kendi zâtında sabit olan "vücûd", ancak özellikle Allah'ın vücûdudur. Bunun böyle olması, onun "zât"ı ve "ayn"ı (varlığın özü) yönündendir; esmâsı (isimleri) itibarıyla değildir; ve zât-ı ahadiyyet (biricik zât) denilen Hakk'ın hakîkati, taayyünsüzlük (belirginleşmeme) ve taayyün (belirginleşme) şartı olmaksızın bir vücûddur. Yani onun vücûdu, vücûd olmak için bu şartlara muhtaç değildir; ve vücûd-ı mahz (katıksız varlık) olması yönünden sıfatlardan, isimlerden münezzehtir. Buna göre ahadiyyet-i zâtiyyesi (zâtının biricikliği) sebebiyle âlemlerden ganîdir (müstağnidir). Ve kendinde olan kesrete (çokluğa), vecihlerden (yönlerden) bir vecih ile itibar yoktur. Fakat esmâ ile müsemmâ (isimlerle isimlendirilmiş) olması itibarıyla kesrete itibar vardır. Çünkü vücûd-ı Hak, esmâsı itibarıyla zâtın "ayn"ı değildir. Zira Allah'ın isimleri için iki medlûl (delalet ettiği anlam) vardır ki, birisi "zât", diğeri "sıfat"tır. Zât ise ismin "ayn"ıdır; ve isim bu itibara göre müsemmânın "ayn"ıdır. Ve ikinci medlûl dahi ismin delalet ettiği sıfattır ki, isim bu sıfatla diğer isimlerden ayrılır. Çünkü ne kadar esmâ var ise, hepsi zât-ı ahadiyyette istihlâkte (eriyip yok olmada) müttehiddir (birleşiktir); ve bu ittihad sebebiyle birbirinin "ayn"ıdır. Velakin zât-ı ahadiyye dediğimiz vücûd-ı mutlak (mutlak varlık) mertebe-i vâhidiyyete (birlik mertebesine) tenezzül (inme) ettikde, esmânın her birisi kendi sıfatıyla müteayyin (belirginleşmiş) olur; ve bu taayyün sebebiyle de birbirinden ayrılır; ve bu surette her bir isim esmânın kâffesiyle (hepsiyle) muttasıf (sıfatlanmış) olan Zât'ın gayrı (başka) olur.

فأَيْنَ الغَفُورُ من الظَّاهِرِ والبَاطِنِ، وأينَ الأَوَّلُ من الآخِرِ؟ فَقَدْ بَانَ لَكَ بِمَا

هو كلُّ اسْمٍ عَينُ الاسم الآخر وبما هو غير الاسم الآخر، فيما هو عينـه هـو

الحق، وبما هو غيره هو الحقُّ المُتَخَيَّلُ الَّذي كُنَّا بِصَدَدِهِ، فَسُبْحَانَ مَن لَمْ

يكن عليه دليل سِوَى نفسه ولا ثَبَتَ كَونُه إِلَّا بِعَيْنِه، فما في الكَونِ إِلَّا ما

دلَّتْ عليه الأحدِيَّةُ، وما في الخَيَالِ إِلَّا ما دَلَّتْ عليه الكَثرَةُ.

İmdi Gafûr, Zâhir ve Bâtın'dan nerede ve Evvel Âhir'den nerede? Böyle olunca her bir isim, ne ile diğer ismin "ayn"ı; ve bir isim ne ile ism-i âharın gayrı olduğu sana zâhir oldu. İmdi o isim, diğer ismin "ayn"ı olması i'tibâriyle o, Hak'tır. Ve o isim, diğer ismin gayrı olması i'tibâriyle sadedinde olduğumuz Hakk-ı mütehayyeldir. Böyle olunca kendi üzerine nefsinin gayrı delîl olmayan Hakk-ı mutlakı tenzîh ede- rim; ve O'nun vücûdu, ancak O'nun “ayn”ı ile sâbit oldu. İmdi kevnde ahadiyete delâlet eden şeyin gayrı yoktur; ve hayâlde dahi ancak onun üzerine kesret delâlet eden şey vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Gafûr ismi, Zâhir ve Bâtın isimlerinden nerede duruyor ve Evvel ile Âhir isimlerinden nerede duruyor? Böyle olunca, her bir ismin diğer ismin "ayn"ı (özü) ne ile olduğu ve bir ismin diğer ismin gayrı (farklısı) ne ile olduğu sana açıkça belirdi. Şimdi, o isim, diğer ismin "ayn"ı olması itibarıyla O, Hak'tır. Ve o isim, diğer ismin gayrı olması itibarıyla, sözünü ettiğimiz vehmedilmiş Hak'tır. Böyle olunca, kendi üzerine nefsinden başka delil olmayan mutlak Hakk'ı tenzih ederim; ve O'nun varlığı, ancak O'nun "ayn"ı ile sabit oldu. Şimdi, oluş âleminde ahadiyete (birliğe) delalet eden şeyden başka bir şey yoktur; ve hayalde dahi ancak onun üzerine kesretin (çokluğun) delalet ettiği şey vardır.

Ya'ni esmânın her birisi kendi sıfatıyla müteayyin olup birbirinden ayrılınca, nazar et ki, Gafûr ismiyle Zâhir ve Bâtın isimleri arasında ne kadar fark olur; ve Evvel ismiyle Ahir ismi beynindeki ayrılık ne nisbette bulunur? Binâenaleyh sen anladın ki, esmâ-i ilâhiyyeden her biri ne i'tibâr ile diğerinin aynıdır. Ya'ni bildin ki, esmá zât-ı Hakk'ın aynıdır. Çünkü bi-hasebi'z-zât cümlesi müttehiddir. Ve Gafûr, Zâhir, Bâtın, Evvel ve Ahir isimleri zât-ı Hakk'a delâlet etmeleri i'tibariyle yekdîğerin aynıdır. Fakat esmâdan her birisinin bir sıfata delâlet etmesi ve o [9/54] sıfatla yekdîğe- rinden ayrılması i'tibariyle birbirinin gayrıdır. İşte bu ayniyet ve gayriyet sana zahir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani isimlerin her biri kendi sıfatıyla belirlenip birbirinden ayrılınca, dikkat et ki, Gafûr ismiyle Zâhir ve Bâtın isimleri arasında ne kadar fark olur; ve Evvel ismiyle Ahir ismi arasındaki ayrılık ne oranda bulunur? Bu sebeple sen anladın ki, ilâhî isimlerden her biri hangi bakımdan diğerinin aynıdır. Yani bildin ki, isimler Hakk'ın zâtının aynıdır. Çünkü zât itibarıyla hepsi birdir. Ve Gafûr, Zâhir, Bâtın, Evvel ve Ahir isimleri Hakk'ın zâtına işaret etmeleri bakımından birbirinin aynıdır. Fakat isimlerden her birinin bir sıfata işaret etmesi ve o sıfatla birbirinden ayrılması bakımından birbirinin gayrıdır. İşte bu ayniyet (aynılık) ve gayriyet (başkalık) sana açıkça göründü.

Şu hâlde bir isim diğer ismin aynı olması i'tibariyle o isim, Hakk-ı mut- lak olur. Çünkü mertebe-i ahadiyyette her bir isim, kâffe-i esmânın “ayn”ı olan “zât”ın “ayn"ıdır. Ve bir isim diğer ismin gayrı olması i'tibariyle o isim, sadedinde bulunduğumuz Hakk-ı mütehayyel olur. Ve Hz. Şeyh'in "Hakk-ı mütehayyel" ile murâd-ı âlîleri, esmâ ve ayân-ı sâbite ve onların hâriçte mevcûd olan mezâhiridir. Zîrâ cümlesi, zât-ı ilâhiyyenin zılleridir. Zıll ise hayâldir; ve vücûd-ı Hakk'ın “ayn”ı olması haysiyetinden, suver-i mütehayyilede zâhir olan Haktır. O sûretler ister ilmî ve rûhânî olsun, ister misâlî ve hissî olsun müsâvîdir; ve cümlesi de hayâldir. "Sadedinde olduğumuz” ta'bîrinde iki vecih vârid-i hâtır olur: Birisi, "Yûsuf-i Muhammedî lisânıyla hayâlin tafsîli sadedindeyiz" demektir. Diğeri dahi "Biz şimdi hazret-i şehadetteyiz ve vücûd-ı zıllî ile müteayyiniz. Binâenaleyh el'ân Hakk-ı mütehayyeliz” demek olur. Bosnevî nüshasında كُنَّا بِصَدَدِهِ yerine كُنَّا بِصُوَرِهِ vaki olmuştur ki, maʼnâ “Suverinde bulunduğumuz Hakk-ı mütehayyeldir" demek olup bu ma'nâ dahi ikinci vechi müfîd olur. Hz. Şeyh bu tafsîlden sonra buyururlar ki: “Ben kendi nefsinden gayrı ona delîl olmayan Hakk-ı mutlakı tenzîh ederim.” Zîrâ âlemin hüviyeti, ona delâlet eden Hakk'ın zıllıdır; ve zıll dahi, zıll sâhibinin aynıdır. Binâenaleyh Hakk'ın kendi nefsinden gayrı O'na delîl yoktur. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde, bir isim diğer ismin aynısı olması itibarıyla o isim, mutlak Hak olur. Çünkü ahadiyyet mertebesinde her bir isim, bütün isimlerin "ayn"ı olan "zât"ın "ayn"ıdır. Ve bir isim diğer ismin gayrısı olması itibarıyla o isim, bahsettiğimiz vehmedilmiş Hak olur. Ve Hz. Şeyh'in "vehmedilmiş Hak" ile yüce maksatları, isimler ve sabit hakikatler ile onların dış âlemde mevcut olan mazharlarıdır. Çünkü hepsi, İlahi Zât'ın gölgeleridir. Gölge ise hayaldir; ve Hakk'ın varlığının "ayn"ı olması bakımından, vehmedilmiş suretlerde görünen Haktır. O suretler ister ilmî ve ruhanî olsun, ister misalî ve hissî olsun fark etmez; ve hepsi de hayaldir. "Bahsettiğimiz" ifadesinde iki vecih akla gelir: Birincisi, "Muhammedî Yusuf'un diliyle hayalin ayrıntılarını anlatma bahsindeyiz" demektir. Diğeri de "Biz şimdi şehadet âlemindeyiz ve gölge varlık ile belirlenmişiz. Bu sebeple şu an vehmedilmiş Hak'ız" demek olur. Bosnevî nüshasında كُنَّا بِصَدَدِهِ yerine كُنَّا بِصُوَرِهِ geçmiştir ki, anlamı "Suretlerinde bulunduğumuz vehmedilmiş Haktır" demek olup bu anlam da ikinci vecihi ifade eder. Hz. Şeyh bu ayrıntılandırmadan sonra buyururlar ki: "Ben kendi nefsinden başka ona delil olmayan mutlak Hakk'ı tenzih ederim." Çünkü âlemin hüviyeti, ona delalet eden Hakk'ın gölgesidir; ve gölge de, gölge sahibinin aynısıdır. Bu sebeple Hakk'ın kendi nefsinden başka O'na delil yoktur. Mesnevî:

آفتاب آمد دلیل آفتاب

گر دلیلت باید از وی رو متاب

Tercüme: "Afitâba delîl yine âfitâb oldu. Eğer sana delîl lâzım ise ondan yüz çevirme!"319 [9/55] Ve Hakk'ın vücûdu ancak kendi zâtıyla sâbit oldu. Zîrâ zâhir ve bâtında olan vücûd, Hakk'ın gayrı olan bir vücûd değildir; izâfî ve i'tibârîdir. Meselâ buzun vücûdu suyun vücûdudur; buzun vücûd-ı müstakilli yoktur. Ve kezâ bir şahsın bâtınında ve zihninde olan sûretler ancak o şahsın vücûdudur. O sûretlerin vücûd-ı müstakilleri yoktur. Ancak o şahsın vücûduna muzâftır. Böyle olunca vücûdda mevcûd olan şeyler, ancak ahadiyetin medlûlü olan şeylerdir. Ahadiyetin medlûlü olan mevcûd dahi vücûd-ı Haktır. Ve hayâlde dahi, ancak üzerine kesret delâlet eden şey vardır ki, o da, ekvân için suver-i hayâliyyeyi zâhir kılan kesret-i esmâiyyedir. O kesret dahi hayâlde olan şey üzerine delîldir. Ve hayâlde olan şey ise, suver-i mü- tekessireden müteşekkil olan vücûd-ı izâfidir. Ya'ni ilm-i ilâhîde zâhir olan a'yân-ı sâbite esmânın zıllı olduğu için hayâldir. Binâenaleyh bu hayâlî olan sûretleri zâhir kılan esmânın taaddüdü ve çokluğudur. A'yân-ı hâri- ciyye ise a'yân-ı sâbitenin zılleridir. Bu eşyâ-yı mütekessireye baktığımızda, bunların hayâlde, ya'ni ilm-i ilâhîde olan şey üzerine delîl olduğunu anla- rız; ve bu hayâlde olan şey zâtın vücuduna muzâf olan vücûddur, çünkü zılldir; ve zıllın vücûd-ı müstakilli olmayıp zıll sahibinin vücuduna muzâf olan bir vücûddur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Güneşe delil yine güneş oldu. Eğer sana delil lazım ise ondan yüz çevirme!" Ve Hakk'ın varlığı ancak kendi zâtıyla sabit oldu. Çünkü görünen ve görünmeyen âlemde olan varlık, Hakk'ın gayrı olan bir varlık değildir; izafî ve itibârîdir. Örneğin buzun varlığı suyun varlığıdır; buzun müstakil bir varlığı yoktur. Aynı şekilde bir kişinin iç âleminde ve zihninde olan suretler ancak o kişinin varlığıdır. O suretlerin müstakil bir varlığı yoktur. Ancak o kişinin varlığına bağıntılıdır. Böyle olunca varlık âleminde mevcut olan şeyler, ancak ahadiyetin (Allah'ın birliğinin) delili olan şeylerdir. Ahadiyetin delili olan mevcut dahi Hakk'ın varlığıdır. Ve hayalde dahi, ancak üzerine kesretin (çokluğun) delalet ettiği şey vardır ki, o da, varlıklar için hayalî suretleri ortaya çıkaran isimlerin çokluğudur. O çokluk dahi hayalde olan şey üzerine delildir. Ve hayalde olan şey ise, çok sayıda suretten oluşan izafî varlıktır. Yani ilâhî ilimde ortaya çıkan sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) isimlerin gölgesi olduğu için hayaldir. Bu sebeple bu hayalî olan suretleri ortaya çıkaran isimlerin çokluğu ve çeşitliliğidir. Dış âlemdeki sabit hakikatler ise sabit hakikatlerin gölgeleridir. Bu çok sayıdaki eşyaya baktığımızda, bunların hayalde, yani ilâhî ilimde olan şey üzerine delil olduğunu anlarız; ve bu hayalde olan şey zâtın varlığına bağıntılı olan varlıktır, çünkü gölgedir; ve gölgenin müstakil bir varlığı olmayıp gölge sahibinin varlığına bağıntılı olan bir varlıktır.

فَمَنْ وَقَفَ مَعَ الكَثرَةِ كان مع العالم ومع الأسماء الإلهية وأسماء العالم، ومَن

وَقَفَ مع الأحدِيَّةِ الذاتية كان مع الحقِّ من حيث ذاتُه الغَنِيَّةُ عَنِ العَالَمِينَ لا

من حيث صورته، وإذا كانتْ غَنِيَّةً عن العالمين فهو أي غناها عن العالمين

[9/56] عَيْنُ غِنَائِها عن نِسبَةِ الأسماء إليها، لأنَّ الأسماء لها كما تَدلُّ عليها

تَدُلُّ على مُسَمَّيَاتٍ أُخَرَ يُحَقِّقُ ذلك أثرها .

İmdi kesretle vâkıf olan kimse, âlem ile ve esmâ-i ilâhiyye ile ve es- mâ-i âlem ile olur. Ve ahadiyet ile vakıf olan kimse, Hakk'ın sûreti haysiyetiyle değil, âlemlerden ganî olan zâtı haysiyetiyle Hak'la olur. Ve âlemlerden ganî oldukda dahi, O'nun âlemlerden gınâsı, esmânın O'na nisbetinden O'nun gınâsının “ayn”ı olur. Zîrâ O'nun için olan esmâ, O'na delâlet ettiği gibi, bu eseri muhakkik olan diğer müsem- meyâta da delâlet eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, çoklukla (kesretle) vâkıf olan kimse, âlem ile ve ilâhî isimler ile ve âlemin isimleri ile olur. Ve ahadiyet (birlik) ile vâkıf olan kimse, Hakk'ın sûreti haysiyetiyle değil, âlemlerden münezzeh olan zâtı haysiyetiyle Hak'la olur. Ve âlemlerden münezzeh olduğunda dahi, O'nun âlemlerden münezzeh oluşu, isimlerin O'na nispetinden O'nun münezzeh oluşunun aynısı olur. Çünkü O'nun için olan isimler, O'na delâlet ettiği gibi, bu eseri muhakkik olan diğer müsemmeyâta (isimlendirilmiş şeylere) de delâlet eder.

Ya'ni bu gördüğümüz eşyâ-yı kesîre muvâcehesinde duran ve vahdet-i Hakk'a tâlib olmayan kimse, âlem ile ve esmâ-i ilâhiyye ile ve âlemin isim- leriyle meşgül olup, bu kesret ile Hak'tan mahcûb olur. Fakat ahadiyyet-i zâtiyye indinde duran ve ahadiyyet-i zâtiyyeyi müşâhede eden kimse, Hakk'ın âlemlerden ganî olan zâtı haysiyetiyle, ebeden Hak ile olur. Fakat Hakk'ın sûreti, ya'ni sıfâtı haysiyetiyle, O'nun “ayn”ı olmaz. Çünkü sıfât, mertebe-i taakkulde olan birtakım keserâttan ibaret olup, zât-ı ahadiyyet- te müstehlektir. Binâenaleyh ahadiyyet-i zâtiyyeyi müşâhede eden kimse, ganî olan zâtın mazhariyetinde olur; kesreti îcâb eden sûret-i esmâiyye mazhariyetinde olmaz, yaʼni zâtî olur, sıfâtî olmaz. Ve kesrette vukūf, halk- tan ibaret olan âlem ile Hak'tan mahcûb olanların şânı olduğu gibi, ahadi- yetle vukūf dahi, halktan mahcûb olan muvahhidînin şânıdır. Bu iki makāmdan daha a'lâ olan makām, velev ki eşyanın en hakîri olsun, kâffe-i mezâhirde Hakk'ı müşâhede eden kümmel-i müşahidînin makāmıdır. Çünkü onlar, [9/57] halk ile beraber Hakk'ı ve kesret ile berâber vahdeti; ve kezâ bunun aksi olarak Hak'la beraber halkı ve vahdet ile beraber kesreti görürler. Onların nazarında biri diğerine hicâb olmaz. Ve zât-ı Hak âlemlerden ganî oldukda dahi, O'nun bu gınâsı, isimden gınâsının “ayn”ıdır. Zîrâ esmå bir vech ile O'nun “ayn”ı ise de, bir vech ile de gayrıdır. Nitekim bu ayniyet ve gayriyet bâlâda îzah olundu. Ya'ni esmâ zâta delâlet ettiği gibi, o isim sebebiyle ba'zısı baʼzısından mümtâz olan mefhûmâta da delâlet eder. Ve bu mefhûmât, o esmânın eseri olarak tahakkuk eyler. O eser ise, isimlerin mezâhirinden sâdır olan ef'âldir. Sen ve ben, esmânın sûretlerinden başka bir şey değiliz; ve bizim efâlimiz, mazhar olduğumuz isimlerin eseridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu gördüğümüz çok sayıdaki varlık karşısında duran ve Hakk'ın birliğini talep etmeyen kimse, âlem ile ve ilâhî isimler ile ve âlemin isimleriyle meşgul olup, bu çokluk ile Hak'tan perdelenir. Fakat zâtî ahadiyet (Allah'ın zâtının birliği) katında duran ve zâtî ahadiyeti müşahede eden kimse, Hakk'ın âlemlerden müstağni olan zâtı itibarıyla, sonsuza dek Hak ile olur. Fakat Hakk'ın sureti, yani sıfatları itibarıyla, O'nun "ayn"ı (özü) olmaz. Çünkü sıfatlar, akıl mertebesinde olan birtakım çokluklardan ibaret olup, ahadiyet zâtında erimiştir. Bu sebeple zâtî ahadiyeti müşahede eden kimse, müstağni olan zâtın mazhariyetinde (tecelli ettiği yerde) olur; çokluğu gerektiren isimsel suret mazhariyetinde olmaz, yani zâtî olur, sıfatî olmaz. Ve çoklukta durmak, halktan ibaret olan âlem ile Hak'tan perdelenmiş olanların şanı olduğu gibi, ahadiyetle durmak dahi, halktan perdelenmiş olan muvahhidlerin (Allah'ı birleyenlerin) şanıdır. Bu iki makamdan daha yüce olan makam, velev ki eşyanın en hakiri olsun, bütün tecellilerde Hakk'ı müşahede eden kâmil müşahede ehlinin makamıdır. Çünkü onlar, halk ile beraber Hakk'ı ve çokluk ile beraber birliği; ve aynı şekilde bunun aksi olarak Hak'la beraber halkı ve birlik ile beraber çokluğu görürler. Onların nazarında biri diğerine perde olmaz. Ve Hak zâtı âlemlerden müstağni olduğunda dahi, O'nun bu müstağniliği, isimden müstağniliğinin "ayn"ıdır. Zira isimler bir yönden O'nun "ayn"ı ise de, bir yönden de gayrıdır. Nasıl ki bu ayniyet ve gayriyet yukarıda izah olundu. Yani isimler zâta delalet ettiği gibi, o isim sebebiyle bazısı bazısından ayrı olan mefhumlara da delalet eder. Ve bu mefhumlar, o isimlerin eseri olarak tahakkuk eder. O eser ise, isimlerin tecellilerinden sadır olan fiillerdir. Sen ve ben, isimlerin suretlerinden başka bir şey değiliz; ve bizim fiillerimiz, mazhar olduğumuz isimlerin eseridir.

قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ من حيثُ عَيْنُه ، اللهُ الصَّمَدُ من حيث اسْتِنَادُنَا إليه،

لَمْ يَلِدْ من حيث هُوِيَّتُه ونَحْنُ ، وَلَمْ يُولَدْ كذلك، وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا

أَحَدٌ كذلك، فهذا نَعْتُه ، فَأَفْرَدَ ذَاتَهُ بقوله : اللَّهُ أَحَدٌ ، وظَهَرَتِ الكَثرة

بنعوته المعلومة عندنا، فنحن نَلِدُ ونُولَدُ ونحن نَسْتَنِدُ إليه، ونحن أَكْفَاء بعضنا

لبعض، وهذا الواحد مُنَزَّه عن هذه النُّعُوتِ، فهو غَنِيٌّ عنها كما غَنِيٌّ عَنَّا،

وما للحقِّ نَسَبٌ إلا هذه السُّورَةُ، سورة الإخلاص، وفي ذلك نَزَلَتْ.

Yâ Muhammed! "Sen de! Allah", "ayn"ı haysiyetinden, "Ahad'dir" (İhlâs, 112/1) bizim ona istinâdımız haysiyetinden "Allah muhtâ- cün-ileyhdir.” (İhlâs, 112/2) Kendi hüviyeti ve bizim hüviyetimiz hay- siyetiyle, “doğurmadı"; ve yine böylece "doğmadı”. Ve kezâlik “bir ahad O'na küfüvv ve muâdil olmadı”. (İhlâs, 112/3-4) [9/58] İşte bu, Hakk'ın na'tıdır. İmdi kendi zâtını “Allâhu Ahad” kavli ile ifrâd eyledi. Ve kesret, Hakk'ın nuût-i ma'lûmesiyle, bizim indimizde zâhir oldu. Böyle olunca biz doğururuz ve doğarız; ve Hakk'a müstenid oluruz. Ve biz ba'zımız ba'zımıza küfüvv oluruz. Ve bu Vâhid bu nuûttan münezzehdir. İmdi O bizden ganî olduğu gibi, bu nuûttan ganîdir. Ve Hak için,320 İhlâs sûresi olan bu sûreden gayrı bir sıfat yoktur; ve bunun hakkında nâzil oldu. Ya'ni Hakk'ın vücûdu, kendisinin zâtı haysiyetiyle, Ahad'dir. Allah gayrıdan ganîdir. Allah Samed'dir, ya'ni Allah havâyicde maksûddur. Vü-cûdumuzda ve sıfâtımızda bizim O'na istinadımız haysiyetiyle muhtâ-cün-ileyhdir. Ve isim i'tibâriyle vücûd-ı Hak Vâhid'dir; ve isimlerden ganî değildir. Zîrâ “Samed”in ma'nâsı muhtâcün-ileyhdir; ve muhtâcün-ileyh, muhtâcın vücûdu ile mütehakkık olur. Binâenaleyh vücûd-ı Hak ahadiyeti haysiyetiyle gayrıdan ganî olmakla beraber, sıfât ve esmâ haysiyetiyle ganî değildir. Nitekim Hâce Hafız buyurur. Beyit: سایه معشوق اگر افتاد بر عاشق چه شد ما باو محتاج بوديم او بما مشتاق بود &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey Muhammed! "De ki: O Allah, 'ayn'ı (tekil hakikati) itibarıyla Ahad'dir (tektir)" (İhlâs, 112/1); bizim O'na dayanmamız itibarıyla "Allah Samed'dir (her şey O'na muhtaçtır)" (İhlâs, 112/2). Kendi hüviyeti (kimliği) ve bizim hüviyetimiz itibarıyla "doğurmadı"; ve yine aynı şekilde "doğmadı". Ve aynı şekilde "hiçbir kimse O'na denk ve eşit olmadı" (İhlâs, 112/3-4). İşte bu, Hakk'ın niteliğidir. Şimdi, kendi Zât'ını "Allâhu Ahad" (Allah tektir) sözüyle tek ve eşsiz kıldı. Ve çokluk, Hakk'ın bilinen nitelikleriyle, bizim yanımızda ortaya çıktı. Böyle olunca biz doğururuz ve doğarız; ve Hakk'a dayanırız. Ve biz bazımız bazımıza denk oluruz. Ve bu Vâhid (Tek olan), bu niteliklerden uzaktır. Şimdi, O bizden müstağni (ihtiyaçsız) olduğu gibi, bu niteliklerden de müstağnidir. Ve Hak için, İhlâs sûresi olan bu sûreden başka bir sıfat yoktur; ve bu sûre O'nun hakkında indi. Yani Hakk'ın varlığı, kendisinin Zât'ı itibarıyla Ahad'dir (tektir). Allah başkasından müstağnidir. Allah Samed'dir, yani Allah ihtiyaçlarda maksattır (kendisine başvurulandır). Varlığımızda ve sıfatlarımızda bizim O'na dayanmamız itibarıyla muhtaç olunan (Samed)dir. Ve isim itibarıyla Hakk'ın varlığı Vâhid'dir (biriciktir); ve isimlerden müstağni değildir. Zira "Samed"in anlamı muhtaç olunandır; ve muhtaç olunan, muhtacın varlığı ile gerçekleşir. Buna göre Hakk'ın varlığı, ahadiyeti (birliği) itibarıyla başkasından müstağni olmakla beraber, sıfatlar ve isimler itibarıyla müstağni değildir. Nitekim Hâce Hafız buyurur. Beyit: "Sevgilinin gölgesi âşığın üzerine düşse ne olur? Biz O'na muhtaçtık, O da bize müştaktı."

Tercüme: “Maşûkun sâyesi eğer âşıkın üzerine düştü ise ne oldu? Biz vücûdda ona muhtâc idik; o da bize müştâk idi.”321 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Maşukun gölgesi eğer aşığın üzerine düştüyse ne oldu? Biz varlıkta ona muhtaçtık; o da bize düşkündü."

Ve Hak “doğurmadı”; ya'ni vâcib olan “hüviyet”i, bizim mümkin olan hüviyetlerimize mukārenetle [9/59] veled makāmında olarak üçüncü bir vücûd tevellüd etmedi ki, Hak onun vâlidi olsun. Bu vücûd-ı mümkin, an-cak onun vücuduna muzâf olan bir vücûd-ı itibârîdir. Yoksa iki vücûdun birbirine mukārenetinden peydâ olan bir netîce değildir. Ve Hak bir kimse-den "doğmadı”, ya'ni iki vücûd yok idi ki, onlar birbirine mukārin olmakla Hak onların netîcesi olsun. Ve Hakk'ın vücuduna "küfüvv" ve mukābil ve misil ve muâdil olarak diğer bir vücûd yoktur ki, kendisine musâhib olsun. Belki kâffe-i merâtibde "vücûd" ancak kendisinindir. Meselâ buhâr kesâfet peydâ edip bulut ve su ve buz olur. Bu üç mertebede zâhir olan suver, hep buhârın vücûdudur. Bulutun ve suyun ve buzun vücûdları, buhârın vücû-duna muzâf olan vücûdât-ı itibariyyedir. İşte bu ahadiyet, zâtı hasebiyle Hakk'ın natıdır. Binâenaleyh Hak Teâlâ “Allâhu Ahad” kavliyle zâtının ferd olup kesretten münezzeh olduğunu beyân eyledi. Bu münezzehiyet, Hakk'ın na't-i ahadiyyeti hasebiyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hak "doğurmadı"; yani vâcib olan "hüviyet"i (varlığı), bizim mümkün olan hüviyetlerimize (varlıklarımıza) yakınlaşmakla, çocuk makamında üçüncü bir varlık meydana gelmedi ki, Hak onun babası olsun. Bu mümkün varlık, ancak onun varlığına bağıntılı olan itibârî bir varlıktır. Yoksa iki varlığın birbirine yakınlaşmasından meydana gelen bir sonuç değildir. Ve Hak bir kimseden "doğmadı", yani iki varlık yoktu ki, onlar birbirine yakın olmakla Hak onların sonucu olsun. Ve Hakk'ın varlığına "denk" ve karşılık ve benzer ve eşit olarak başka bir varlık yoktur ki, kendisine eşlik etsin. Aksine, bütün mertebelerde "varlık" ancak kendisinindir. Örneğin, buhar yoğunlaşarak bulut ve su ve buz olur. Bu üç mertebede görünen şekiller, hep buharın varlığıdır. Bulutun ve suyun ve buzun varlıkları, buharın varlığına bağıntılı olan itibârî varlıklardır. İşte bu ahadiyet (birlik), zâtı itibarıyla Hakk'ın niteliğidir. Bu sebeple Yüce Allah "Allah Ahad'dır" sözüyle zâtının tek olduğunu ve çokluktan uzak olduğunu beyan etti. Bu uzaklık, Hakk'ın ahadiyet niteliği itibarıyladır.

Velâkin Hak'tan selb edip, bizim muttasıf olduğumuz, nuût-i ma'lû- me hasebiyle, bizim indimizde kesret zâhir oldu. Çünkü biz doğururuz ve doğarız; ve vücudumuzda ve sıfâtımızda Hakk'a istinâd ederiz; ve bir- birimize küfüvv ve muâdil oluruz. İşte Hak'tan selb ettiğimiz bu nuût ile bizler muttasıf oluruz; ve bu sebeble de bizim indimizde kesret zâhir olur. Ve Hakk-ı Vâhid, zât-ı ahadiyeti ve ayn-ı vâhidesi i'tibariyle, bunlardan münezzehdir ve ganîdir; ve nitekim bizlerden dahi ganîdir. Çünkü bizler bu nuût ile muttasıfız. Binâenaleyh Hak, zâtıyla bizden ganîdir; [9/60] ve gınâ-i zâtîsi i'tibariyle bu sûre-i İhlas'tan başka Hakk'ın bir sıfatı yoktur. Zîrâ bu sûre-i şerîfe, zât-ı ahadiyyetten kesretin ve ahkâmının ve nuûtunun selbine muhtasstır. Ve ahadiyet nefy-i kesrettir. İşte ma'nâ-yı İhlas budur. Onun için İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû) Efendimiz hazretleri كَمَالُ الْإِخْلَاصِ لَهُ نَفْيُّ الصِّفَاتِ عَنْهُ ya'ni “O'nun için ihlâsın kemâli, O'ndan sıfatın nefyidir"322 buyurdular. Ve bu sûre-i İhlâs, Hakk'ın nesebi (nûnun fethiy- le), ya'ni natı olan ahadiyetin vasfında nâzil oldu. Fakat bu ahadiyet, aha- diyyet-i zâtiyyedir; ahadiyyet-i esmâiyye değildir. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) âtîde buyurur: فأحدية الله من حيث الأسماء الإلهيَّةُ الَّتي تَطْلُبُنا أحديَّةُ الكَثرَةِ، وأحديَّةُ اللَّهِ من حيثُ الغِنَى عَنَّا وعن الأسماء الإلهية أحدِيَّةُ العين، وكِلَاهُمَا يُطلَقُ عليه الاسم الأَحَدِ، فَاعْلَمْ ذلك. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ancak Hak'tan (Allah'tan) uzaklaştırıp, bizim nitelendiğimiz bilinen özellikler sebebiyle, bizim katımızda çokluk ortaya çıktı. Çünkü biz doğururuz ve doğarız; ve varlığımızda ve sıfatlarımızda Hakk'a dayanırız; ve birbirimize denk ve eşit oluruz. İşte Hak'tan uzaklaştırdığımız bu özelliklerle bizler niteleniriz; ve bu sebeple de bizim katımızda çokluk ortaya çıkar. Ve Tek Hak, zâtının birliği (ahadiyet) ve tek hakikati (ayn-ı vâhide) itibarıyla, bunlardan uzak ve müstağnidir; ve nasıl ki bizlerden de müstağnidir. Çünkü bizler bu özelliklerle nitelenmişizdir. Bu sebeple Hak, zâtıyla bizden müstağnidir; ve zâtî müstağniliği itibarıyla bu İhlas Sûresi'nden başka Hakk'ın bir sıfatı yoktur. Zira bu şerefli sûre, zâtın birliğinden (ahadiyyet) çokluğun ve hükümlerinin ve özelliklerinin uzaklaştırılmasına özgüdür. Ve ahadiyet (birlik), çokluğun reddidir. İşte İhlas'ın anlamı budur. Onun için İmâm-ı Alî (a.s.) Efendimiz hazretleri كَمَالُ الْإِخْلَاصِ لَهُ نَفْيُّ الصِّفَاتِ عَنْهُ yani “O'nun için ihlâsın kemâli, O'ndan sıfatın nefyidir" buyurdular. Ve bu İhlas Sûresi, Hakk'ın nesebi (nûnun fethiy- le), yani niteliği olan ahadiyetin vasfında nazil oldu. Fakat bu ahadiyet, zâtî ahadiyettir; esmâî (isimlere ait) ahadiyet değildir. Nasıl ki Hz. Şeyh (r.a.) ileride buyurur: "Allah'ın ahadiyeti, bizi talep eden ilâhî isimler itibarıyla çokluk ahadiyetidir; Allah'ın ahadiyeti ise bizden ve ilâhî isimlerden müstağni olması itibarıyla ayn (hakikat) ahadiyetidir. Her ikisine de 'el-Ehad' ismi verilir, bunu bil."

İmdi Allâh'ın ahadiyeti, bize tâlib olan esmâ haysiyetinden, ahadiy- yet-i kesrettir. Ve bizden ve esmâdan gınâsı haysiyetinden, Allâh'ın ahadiyeti, ahadiyyet-i "ayn”dır. Halbuki her ikisine de, ahadiyet itlâk olunur. İşte bunu bil! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Allah'ın ahadiyeti (birliği), bize talip olan isimler (esmâ) açısından, kesret (çokluk) ahadiyetidir. Ve bizden ve isimlerden müstağni olması (ihtiyaç duymaması) açısından, Allah'ın ahadiyeti, "ayn" (öz) ahadiyetidir. Halbuki her ikisine de ahadiyet denir. İşte bunu bil!

Ya'ni ahadiyyet-i ilâhiyye ikidir: Birisi âsârını bizde izhar etmek için bize tâlib olan isimleri haysiyetinden olan ahadiyete, “ahadiyyet-i kesret” derler. Zîrâ birçok esmâ ile müsemmâ olan şey, ancak zât-ı vâhiddir; ve bu kesret, ancak mertebe-i akılda olan kesret-i nisebiyyedir. [9/61] Meselâ in- san mefhûmu, ahadiyyü’z-zât olduğu hâlde, gülen, ağlayan, okuyan, yazan, döğen, seven gibi ilh... birtakım nisbetleri vardır. Bunların taaddüdü ile zâtının taaddüdü lâzım gelmez. Bu kesret taakkul mertebesindedir. İşte bu esmâ cihetinden olan insan mefhûmunun ahadiyeti ahadiyyet-i kesrettir. İkincisi: Allah'ın âsâr-ı esmâ olan bizlerden ve isimlerinden gınâsı ci-hetinden olan ahadiyetidir. Buna da “ahadiyyet-i ayn", ya'ni “ahadiyyet-i zâtiyye" derler. Zîrâ zât, zât olmak için mutlakā isimlerine ve onun âsârına muhtâc değildir. İsimleri olsa da olmasa da yine zâttır. Meselâ insanın isim-lerinden mücerred olarak bir ahadiyeti vardır ki, zâtı cihetindendir. Binâe-naleyh okuyucu, yazıcı, döğücü, sevici olmasa da, insan yine insandır; ve bu nisbetlerden müstağnîdir, zât-i insânın bunlara ihtiyacı yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ilahi ahadiyet ikidir: Birincisi, eserlerini bizde ortaya çıkarmak için bize talip olan isimleri açısından olan ahadiyete "ahadiyet-i kesret" derler. Çünkü birçok isimle adlandırılan şey, ancak tek bir Zât'tır; ve bu kesret (çokluk), ancak akıl mertebesinde olan nispetlerin çokluğudur. Örneğin insan kavramı, zâtı itibarıyla tek olduğu halde, gülen, ağlayan, okuyan, yazan, döven, seven gibi birtakım nispetleri vardır. Bunların çoğalmasıyla Zât'ının çoğalması gerekmez. Bu çokluk, akıl yürütme mertebesindedir. İşte bu isimler açısından olan insan kavramının ahadiyeti, ahadiyet-i kesrettir. İkincisi: Allah'ın, isimlerinin eserleri olan bizlerden ve isimlerinden müstağni olması açısından olan ahadiyetidir. Buna da "ahadiyet-i ayn", yani "ahadiyet-i zâtiyye" derler. Çünkü Zât, Zât olmak için mutlaka isimlerine ve onun eserlerine muhtaç değildir. İsimleri olsa da olmasa da yine Zât'tır. Örneğin insanın, isimlerinden soyutlanmış olarak bir ahadiyeti vardır ki, bu Zât'ı açısından kaynaklanır. Bu sebeple okuyucu, yazıcı, dövücü, sevici olmasa da, insan yine insandır; ve bu nispetlerden müstağnidir, insan Zât'ının bunlara ihtiyacı yoktur.

İşte bu iki ahadiyete dahi “Ahad” ismi verilir. Fakat zâta nisbet olunan ahadiyet başka, esmâya nisbet olunan ahadiyet başkadır. Binâenaleyh bun-ları mahallerinde isti'mâl etmek için farklarını bil! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu iki ahadiyete de "Ahad" ismi verilir. Fakat zâta nispet edilen ahadiyet başka, isimlere nispet edilen ahadiyet başkadır. Bu sebeple, bunları yerlerinde kullanmak için farklarını bil!

فما أَوْجَدَ الحقُّ الظُّلالَ وجَعَلَها سَاجِدَةً مُتَفَيِّئَةً عن الشِّمَالِ وعن اليَمِينِ إلا

دَلَائِلُ لك عليك وعليه، لِتَعْرِفَ مَن أنتَ وما نِسْبَتُك إليه وما نِسْبَتُه إليك،

حتَّى تَعْلَمَ مِن أينَ أو مِن أَيِّ حقيقةٍ إِلَهِيَّةِ اتَّصَفَ مَا سِوَى اللَّهِ بِالفَقرِ الكَلِّيِّ

إلى الله وبالفقر النِّسْبِي إليه بِافْتِقَارِ بعضه إلى بعض.

İmdi Hak, ancak senin için, senin üzerine ve O'nun üzerine delâil olarak zılâli îcâd etti. Ve onu soldan sağdan râci' olduğu hâlde sâcid kıldı. Tâ ki ârif olasın ki, sen kimsin ve senin Hakk'a nisbetin nedir ve Hakk'ın sana nisbeti nedir? [9/62] Tâ ki bilesin ki Allâh'ın mâsivâsı nereden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden Allâh'a fakr-ı küllî ile ve ba'zı-sının ba'zısına iftikārı sebebiyle, ona fakr-ı nisbî ile muttasıf oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak, ancak senin için, senin üzerine ve O'nun üzerine deliller olarak gölgeleri var etti. Ve onu, soldan sağdan geri döndüğü hâlde secde eder kıldı. Tâ ki sen kimsin ve senin Hakk'a bağıntın nedir ve Hakk'ın sana bağıntısı nedir, ârif olasın. Tâ ki bilesin ki Allah'ın mâsivâsı (Allah dışındaki her şey) nereden ve hangi ilâhî hakikatten Allah'a küllî bir fakirlik (mutlak muhtaçlık) ile ve bazısının bazısına muhtaç olması sebebiyle, ona nisbî bir fakirlik (görece muhtaçlık) ile nitelenmiş oldu.

Hz. Şeyh (r.a.) sûre-i Nahl'de vaki أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّأْ ظِلَالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ (Nahl, 16/48) ya'ni “Onlar görmezler mi ki, Allah Teâlânın halkettiği cism-i kāimin gölgesi şemsin tulû' ve gurûbu indinde sağına ve soluna dönüp uzanarak ve kısalarak züll üzere Allah Teâlâya secde etmektedir" âyet-i kerîmesine işâret buyururlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.), Nahl Sûresi'nde geçen "أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّأْ ظِلَالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ" (Nahl, 16/48) yani "Onlar görmezler mi ki, Allah Teâlâ'nın yarattığı ayakta duran cismin gölgesi, güneşin doğuşu ve batışı sırasında sağına ve soluna dönüp uzayarak ve kısalarak boyun eğmiş bir halde Allah Teâlâ'ya secde etmektedir" âyet-i kerîmesine işaret buyururlar.

Ya'ni Hak, zılâli senin vücûduna ve O'nun vücuduna delîl olmak için îcâd etti. Ve o zılâli şemsin tulûu vaktinde sağdan sola ve gurûbu zamânın-da da soldan sağa mâil olarak sâcid, ya'ni arz üzerine münbasit kıldı. Ve sen kimsin ve senin Hakk'a nisbetin nedir ve Hakk'ın sana nisbeti nedir? İşte bunları bilesin diye gölgelerin vücûdlarını ve vücûdların gölgelerini sana delâil olmak üzere îcâd eyledi. Eğer sen dikkat edersen bilirsin ki, bu müteayyin olan vücûdlar, zıll-ı hayâlîdir. Ve sen o müteayyin olan vü- cûdlardan birisisin; ve senin Hakk'a nisbetin zıllın şahsa nisbeti gibidir. Çünkü senin mukayyed ve müteayyin olan vücûdun vücûd-ı mutlaktan uzamıştır; ve sen onunla kāimsin. Ve Hakk'ın sana nisbeti dahi, şahsın zılle nisbeti gibidir. Ve şahıs gölgesinden bilindiği gibi Hak dahi kendisinin zıllı olan âlemden ma'lûm olur. Ve zıllın harekât ve sekenâtı, zî-zıllın harekât ve sekenâtına tâbi' olup, gölgenin başlıbaşına vücûd-ı müstakilli yoktur; ve şahs-ı kāim olmayınca gölgenin dahi vücûdu olmaz. Ve kezâ sen bilirsin ki, [9/63] mâsivâ-yı Hak dediğimiz bu kesîf sûretler, ne mertebeden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden Hakk'ın vücuduna ihtiyac-ı küllî ile ve onların bir- birine ihtiyacı sebebiyle, vücûd-ı Hakk'a ihtiyac-ı nisbî ile muttasıf oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, gölgeleri senin varlığına ve O'nun varlığına delil olmak için yarattı. Ve o gölgeleri, güneşin doğuşu vaktinde sağdan sola ve batışı zamanında da soldan sağa eğimli olarak secde eder, yani yer üzerine yayılmış kıldı. Ve sen kimsin ve senin Hakk'a bağıntın nedir ve Hakk'ın sana bağıntısı nedir? İşte bunları bilesin diye gölgelerin varlıklarını ve varlıkların gölgelerini sana deliller olmak üzere yarattı. Eğer sen dikkat edersen bilirsin ki, bu belirli olan varlıklar, hayalî bir gölgedir. Ve sen o belirli olan varlıklardan birisin; ve senin Hakk'a bağıntın, gölgenin şahsa bağıntısı gibidir. Çünkü senin kayıtlı ve belirli olan varlığın, mutlak varlıktan uzamıştır; ve sen onunla ayaktasın. Ve Hakk'ın sana bağıntısı dahi, şahsın gölgeye bağıntısı gibidir. Ve şahıs gölgesinden bilindiği gibi Hak dahi kendisinin gölgesi olan âlemden bilinir. Ve gölgenin hareketleri ve duruşları, gölgenin sahibinin hareketlerine ve duruşlarına tâbi olup, gölgenin başlı başına bağımsız bir varlığı yoktur; ve ayakta duran şahıs olmayınca gölgenin dahi varlığı olmaz. Ve aynı şekilde sen bilirsin ki, Hak'tan gayrı dediğimiz bu yoğun suretler, hangi mertebeden ve hangi ilâhî hakikatten Hakk'ın varlığına küllî bir ihtiyaçla ve onların birbirine ihtiyacı sebebiyle, Hakk'ın varlığına nisbî bir ihtiyaçla nitelenmiş oldu.

Ma'lûm olsun ki, iftikār ve ihtiyâc iki sûretle olur: Birisi budur ki, mâ- sivâ-yı Hak dediğimiz vücûdât-ı müteayyine, Hakkın zıllıdır. Binâenaleyh bunlar vücûdda Mûcid, Mukavvim, Rab ve Nûr olan ve Allah ismiyle mü- semmâ olan zâta muhtaçtırlar. Nitekim şahsın gölgesi dahi vücûd bula- bilmek için mutlakā o şahsa muhtaçtır. Ve bizim vücûd-ı zıllîmiz, İlâhın me'lûhu olup kendi nefsinde müstakil değildir. İşte bizim vücûdumuzun Hakk'a bu sûretle ihtiyacı, iftikār-ı küllîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, fakirlik ve ihtiyaç iki şekilde olur: Birincisi şudur ki, Hak'tan gayrı dediğimiz belirli varlıklar, Hakk'ın gölgesidir. Bu sebeple bunlar, varlıkta Yaratıcı, Ayakta Tutan, Terbiye Edici ve Nur olan ve Allah ismiyle adlandırılan zâta muhtaçtırlar. Nasıl ki kişinin gölgesi de varlık bulabilmek için mutlaka o kişiye muhtaçtır. Ve bizim gölge varlığımız, İlâh'ın ma'lûhu (tapınılanı) olup kendi özünde bağımsız değildir. İşte bizim varlığımızın Hak'ka bu şekildeki ihtiyacı, küllî (tümden) bir fakirliktir.

İkincisi, fakîrin zengine ve çocuğun vâlidesine ve zaîfın kavîye olan ih- tiyacı gibi yekdîğerimize olan ihtiyacımızdır. Bu ihtiyâc, zıllıyetten dolayı vâki' olan ihtiyac nev'inden değildir. Belki mezâhirde Hakk'ın rubûbiyet- le zuhûrundan nâşîdir. İşte buna da, iftikār-ı nisbî derler. Maahâzâ âlem, rubûbiyet cihetinden zıll değildir, Hakk'ın “ayn”ıdır. Binâenaleyh iftikār, hakîkatte Allah'dan gayrı hiçbir kimseye değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi, fakirin zengine, çocuğun annesine ve zayıfın güçlüye olan ihtiyacı gibi, birbirimize olan ihtiyacımızdır. Bu ihtiyaç, gölgelikten (zılliyetten) dolayı meydana gelen ihtiyaç türünden değildir. Aksine, Hakk'ın (Allah'ın) tecellilerde rubûbiyetle (Rab oluşuyla) ortaya çıkmasından kaynaklanır. İşte buna da izafî ihtiyaç (iftikār-ı nisbî) derler. Bununla birlikte âlem, rubûbiyet yönünden bir gölge değildir, Hakk'ın (Allah'ın) "ayn"ıdır (özüdür). Bu sebeple, hakikatte ihtiyaç, Allah'tan başka hiçbir kimseye değildir.

وحَتَّى تَعْلَمَ مِن أَيْنَ أَو مِن أي حقيقة اتَّصَفَ الحقُّ بالغنى عن النَّاسِ والغِنَى

عن العالمين، واتَّصَفَ العالَمُ بالغِنَى أَي يُغْنِي عن النَّاس بعضـه عـن بعـض مـن

وجه ما هو عينُ ما افْتَقَرَ إلى بعضه به ، فإنَّ العالمَ مُفْتَقِرٌ إِلى الأَسْبَابِ بِلا

شَكٍّ افْتِقَارًا ذَاتِيًّا، وأعظمُ الأسباب له سَبَبِيَّةُ الحقِّ، ولا سَبَبِيَّةَ لِلْحَقِّ يَفْتَقِرُ

العالم إليها سوى الأسماء الإلهِيَّةِ ، والأسماء الإلهيَّةُ [9/64] كلُّ اسمِ يَفْتَقِرُ

العالم إليه من العالم مثله أو عين الحق، فهو الله لا غيره، ولذلك قال الله

تعالى: يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ .

Ve tâ ki bilesin ki, nereden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden, Hak nâs-tan gınâ ile ve âlemlerden gınâ ile muttasıf oldu. Ve âlem dahi gınâ ile muttasıf oldu, ya'ni nâstan ba'zısı ba'zısından şu vech ile gınâ ile muttasıf oldu ki, o vech onunla bâ'zısının âhara müftekir olduğu vechin "ayn"ıdır. [Ve âlem şübhesiz iftikār-ı zâtî ile esbâba müftekir-dir; ve âlemin muhtâc olduğu en büyük sebeb dahi Hakk'ın sebebi-yetidir.] Ve Hak için esmâ-i ilâhiyyeden gayrı, âlemin O'na müftekir olduğu bir sebebiyet yoktur. Ve muhtâcün-ileyh olan isim, muhtâcın misli olarak âlemden olsun veyâhud ayn-ı Hak'tan olsun, esmâ-i ilâ-hiyye, âlemin ona muhtâc olduğu her bir isimdir. İmdi O da Allah'dır, gayrı değildir. Bunun için Allah Teâlâ buyurdu: "Ey nâs, siz Allâh'a muhtaçsınız; ve Allah ganî ve hamîddir.” (Fâtır, 35/15) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve tâ ki bilesin ki, Hak, insanlardan müstağni olmakla ve âlemlerden müstağni olmakla nereden ve hangi ilâhî hakikatten nitelenmiştir. Ve âlem de müstağni olmakla nitelenmiştir, yani insanlardan bazısı bazısından şu şekilde müstağni olmakla nitelenmiştir ki, o şekil, bazısının diğerine muhtaç olduğu şeklin aynısıdır. [Ve âlem şüphesiz zâtî bir muhtaçlıkla sebeplere muhtaçtır; ve âlemin muhtaç olduğu en büyük sebep de Hakk'ın sebep oluşudur.] Ve Hak için ilâhî isimlerden başka, âlemin O'na muhtaç olduğu bir sebep olma durumu yoktur. Ve kendisine muhtaç olunan isim, muhtacın benzeri olarak âlemden olsun veya Hakk'ın aynından olsun, ilâhî isimler, âlemin kendisine muhtaç olduğu her bir isimdir. Şimdi O da Allah'tır, başkası değildir. Bunun için Yüce Allah buyurdu: "Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçsınız; ve Allah ganî ve hamîddir.” (Fâtır, 35/15)

Ya'ni sen im'ân ile baktığın vakit bâlâda zikrolunan hakāyıkı bildiğin gibi, bunu dahi bilirsin ki: Hak, ne mertebeden ve hangi hakîkat-i ilâhiyye ile nâstan ve âlemlerden gınâ ile muttasıf oldu. Ve bu gınâ ile ittisâf âlemde dahi vâki' oldu, ya'ni âlemin bir cüz'ü bir husûsta diğer cüz'ünden ganî oldu; ve kezâ bir cüz' bir husûsta diğer bir cüz'e mütfekir oldu. Meselâ bir şahsın gölgesi vücûdda o şahsa muhtaçtır. Fakat yine o gölge, kendisinin sâhibi olmayan diğer bir şahıstan ganîdir. Ve kezâ su, donmak için şemse muhtaç değildir ve ondan ganîdir. Fakat erimek için güneşin harâretine muhtaçtır. Binâenaleyh su, güneşten bir vech ile ganîdir; ve bir vech ile ona [9/65] müftekirdir. Ve bu iftikār ve gınâ, birbirinin “ayn”ıdır. Çünkü mezâhirde Hakk'ın rubûbiyetle zuhûrundan nâşîdir. Ve âlem ise, rubûbi-yet cihetinden Hakk'ın “ayn”ıdır. Ve âlem vücûd-ı aslîsi olmayıp ademiyet üzere bulunduğundan, şübhesiz iftikār-ı zâtî ile esbâba muhtaçtır. Sebeb olmayınca onun vücûdu olamaz. Ve âlemin muhtaç olduğu en büyük se-beb dahi, Hakk'ın sebebiyetidir. Binâenaleyh bizim vücudumuz, iftikār-ı zâtî ile Hakk'a muhtâc olup, kendi zâtı ile kāim olan zât-ı mutlakanın tecellîsi ve esmâsıyla kāimdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen dikkatle baktığın zaman, yukarıda zikredilen hakikatleri bildiğin gibi, şunu da bilirsin ki: Hak, hangi mertebeden ve hangi ilahi hakikatle insanlardan ve âlemlerden müstağni (ihtiyaçsız) olma vasfına sahip oldu. Ve bu müstağni olma vasfına sahip oluş, âlemde de meydana geldi, yani âlemin bir cüz'ü (parçası) bir hususta diğer cüz'ünden müstağni oldu; ve aynı şekilde bir cüz' bir hususta diğer bir cüz'e muhtaç oldu. Örneğin bir şahsın gölgesi varlıkta o şahsa muhtaçtır. Fakat yine o gölge, kendisinin sahibi olmayan diğer bir şahıstan müstağnidir. Ve aynı şekilde su, donmak için güneşe muhtaç değildir ve ondan müstağnidir. Fakat erimek için güneşin hararetine muhtaçtır. Bu sebeple su, güneşten bir yönden müstağnidir; ve bir yönden ona [9/65] muhtaçtır. Ve bu muhtaçlık ve müstağnilik, birbirinin "aynı"dır. Çünkü bu durum, tecellilerde Hakk'ın rububiyetle (Rablık vasfıyla) zuhur etmesinden kaynaklanır. Ve âlem ise, rububiyet yönünden Hakk'ın "aynı"dır. Ve âlem, aslî varlığı olmayıp yokluk üzere bulunduğundan, şüphesiz zâtî muhtaçlıkla sebeplere muhtaçtır. Sebep olmayınca onun varlığı olamaz. Ve âlemin muhtaç olduğu en büyük sebep dahi, Hakk'ın sebebiyetidir. Bu sebeple bizim varlığımız, zâtî muhtaçlıkla Hakk'a muhtaç olup, kendi zâtıyla kaim olan mutlak zâtın tecellisi ve isimleriyle kaimdir.

Âlemin muhtâc olduğu Hakk'ın sebebiyeti dahi, esmâ-i ilâhiyyeden gayrı değildir. Ya'ni merbûb ve mahlûk olan âlem, Rabb’e ve Hâlık'a muh-taçtır. Maahâzâ bu iftikār rızk ve halktadır. Yoksa, zevât-ı hakāyık, zâtın taayyünâtının sûretleridir ve Hakk'ın şuûnâtıdır. Binâenaleyh min-hay- sü'z-zât iftikār yoktur. Bu iftikār ancak nisebden ibâret olan esmâ arasında- dır; ve biz de işte o esmânın sûretleriyiz. Ve esmâ-i ilâhiyye, âlemin muhtâc olduğu her bir isimdir ki, kendisine muhtâc olunan isim, gerek çocuğun vücûdda babasına ihtiyacı gibi, âlemin cüz'ünden muhtâcın kendisine benzeyen bir cüz' olsun; ve gerek çocuğun sûrette ve halkta Musavvir ve Hâlık olan Hakk'a ihtiyacı gibi ayn-ı Hak'tan olsun. Ya'ni ism-i Zâhir'in taht-ı ihâtasında olan mezâhir-i kevniyye ve avâlim-i halkıyyeden her birisi iki i'tibâr ile "ism-i ilâhî"dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âlemin muhtaç olduğu Hakk'ın sebebiyeti de ilâhî isimlerden başka bir şey değildir. Yani bağlı ve yaratılmış olan âlem, Rabb'e ve Yaratıcı'ya muhtaçtır. Bununla birlikte bu muhtaçlık rızık ve yaratılıştadır. Yoksa, hakikatlerin zâtları, Zât'ın taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) sûretleridir ve Hakk'ın şuûnâtıdır (halleridir). Bu sebeple zât itibarıyla bir muhtaçlık yoktur. Bu muhtaçlık ancak nispetlerden ibaret olan isimler arasındadır; ve biz de işte o isimlerin sûretleriyiz. Ve ilâhî isimler, âlemin muhtaç olduğu her bir isimdir ki, kendisine muhtaç olunan isim, gerek çocuğun varlıkta babasına ihtiyacı gibi, âlemin cüz'ünden (parçasından) muhtacın kendisine benzeyen bir cüz' olsun; ve gerek çocuğun sûrette ve yaratılışta Musavvir (şekil veren) ve Hâlık (yaratan) olan Hakk'a ihtiyacı gibi ayn-ı Hak'tan (Hakk'ın kendisinden) olsun. Yani Zâhir isminin kuşatması altında olan kevnî (oluşsal) mazharlar (tecelliler) ve halk âlemlerinden her birisi iki itibar ile "ilâhî isim"dir.

Birisi budur ki, mevcûd olan her bir şey, Hakk'ın vücuduna ve onun vahdetine delâlet ettiği için “ism-i ilâhî” olmuş olur. [9/66] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi şudur ki, var olan her bir şey, Hakk'ın varlığına ve O'nun birliğine işaret ettiği için "ilâhî isim" olmuş olur.

İkincisi budur ki, mevcûd olan her bir şey, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharı ve meclâsıdır. Binâenaleyh her bir isim rubûbiyetini kendisine mahsûs olan mazharda izhâr ettiği ve zâhir ile mazhar bir görüldüğü için, her şey "ism-i ilâhî” olur. Ve ism-i Bâtın'ın taht-ı ihâtasında olan suver-i ilmiyyeye gelince onların esmâ-i ilâhiyye olduğuna şübhe yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi şudur ki, var olan her bir şey, ilâhî isimlerden bir ismin mazharı (tecelli yeri) ve meclâsıdır (parlama yeridir). Bu sebeple her bir isim, rubûbiyetini (Rab oluşunu) kendisine özgü olan mazharda ortaya koyduğu ve zâhir (görünen) ile mazhar bir görüldüğü için, her şey "ilâhî isim" olur. Ve Bâtın isminin kuşatması altında olan ilimdeki suretlere gelince, onların ilâhî isimler olduğuna şüphe yoktur.

İmdi muhtâcün-ileyh olan isim, Allah'dır; rubûbiyet cihetiyle onun gayrı değildir. Babanın çocuğun vücuduna sebeb olması husûsunda, kā- biliyetten ve mazhariyetten başka bir şey yoktur. Babanın mazharında zâ- hir olan fiil, Hakk'ın fiilidir; ve mazharın vücudunda zâhir olan Hakk'ın "ayn"ıdır. Bunun için Hak Teâlâ buyurdu ki “Siz Allah Teâlâya muhtaçsı- nız" (Fâtır, 35/15). Ya'ni fakr, sizin sıfat-ı zâtiyyenizdir. Binâenaleyh hadd-i zâtında sizin gınânız olmayıp, cemî'-i umûrda fakr-ı küllî ile Hak Teâlâya muhtaçsınız. “Ve Allah Teâlâ kendi zâtı ile gayrdan ganîdir; ve kendi zâtı ile yine kendi zâtını hamîddir.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, muhtaç olunan isim Allah'tır; rubûbiyet (Rablık) yönüyle O'nun gayrısı değildir. Babanın çocuğun varlığına sebep olması hususunda, kabiliyetten ve mazhariyetten (tecelli yeri olmaktan) başka bir şey yoktur. Babanın tecelli yerinde görünen fiil, Hakk'ın fiilidir; ve tecelli yerinin varlığında görünen Hakk'ın ayn'ıdır (tekil hakikatidir). Bunun için Yüce Allah buyurdu ki: "Siz Allah Teâlâ'ya muhtaçsınız" (Fâtır, 35/15). Yani fakirlik, sizin zâtî sıfatınızdır. Bu sebeple, kendi özünüzde sizin bir zenginliğiniz olmayıp, bütün işlerde küllî bir fakirlikle Yüce Allah'a muhtaçsınız. "Ve Yüce Allah kendi zâtı ile başkasından ganîdir (müstağnidir); ve kendi zâtı ile yine kendi zâtını hamîddir (övgüye layıktır)."

ومعلوم أَنَّ لَنَا افْتِقَارًا مِن بعضنا لبعضنا، فأسْمَاؤُنا أسماء الله، إذ الافتقار إليه

بلا شك، وأعْيَانُنا في نفس الأمرِ ظِلُّه لا غَيْرُه، فهو هُوِيَّتُنا لا هويتنا، فقد

مَهَّدَنَا لكَ السَّبِيلَ، فَانْظُرْ.

Ve ba'zımızdan ba'zımıza bizim için iftikār sâbit olduğu maʼlûmdur. Böyle olunca bizim esmâmız esmâullahdır. Zîrâ iftikār, bila-şek O'na- dır. Ve bizim a'yânımız ise, nefs-i emrde O'nun zıllıdır, O'nun gayrı değildir. İmdi O, bizim “hüviyet”imizdir; "hüviyet”imiz değildir. İşte biz sana tarîki temhîd ettik, nazar et! [9/67] Ya'ni Hakk'ın bize tecellî eylediği esmâ ile baʼzımızın baʼzımıza iftikārı sâbit olur. Ve esmâ-i kevniyye, tenezzülü ve sıfât-ı kevniyye ile ittisâfı i'tibâ- riyle Allâh'ın isimleridir. Meselâ mertebe-i letâfette buhârın adı buhârdır. Fakat tenezzülâtı i'tibariyle her mertebede bir isim alır. Bir mertebede adı bulut; ve bir mertebede yağmur ve su; ve bir mertebede kar; ve bir mer- tebede de buzdur. Bu isimlerin cümlesi buhârın isimleridir. Şu hâlde biz- ler ki, a'yân-ı kevniyyeyiz, bizim isimlerimiz Allâh'ın isimleridir. Ve bizler ancak esmânın sûretleriyiz. Bizim yekdîğerimize muhtâc oluşumuz dahi, Hakk'a olan ihtiyâcdır. Ve hiç şübhe yoktur ki, iftikār ancak Allah Teâlâ'ya- dır. Ve a'yân-ı sâbitemiz ile a'yân-ı mevcûdemiz nefsü'l-emrde Hakk'ın zıl- lıdır. Ve bir şeyin zıllı ise o şeyin “ayn"ıdır. İşte bu i'tibâr ile Hak bizim "hüviyet”imizdir. Ve bir şeyin zıllı o şeyden ayrı olduğundan bu i'tibâr ile dahi Hak bizim “hüviyet”imiz değildir. Meselâ buhâr, hakîkat ve vücûd i'tibâriyle buzun hüviyetidir; ve taayyün ve kayd ve izâfet i'tibariyle buzun hüviyeti değildir. İşte ey kāri', biz sana Hakk'a mûsil olan gāyet geniş bir yol açtık. Sen dîde-i basîret ile nazar edip cemâl-i ahadiyyeti, cemî-i mezâhir-i âlemde ve bu sûretlerde müşâhede et! Ve âlemin suver-i kesîresi gözüne perde ol- masın! Rubâî: معشوق عیان بود کنون دانستم گفتم بطلب مگر بجایی برسم بامن بميان بود کنون دانستم خود تفرقه آن بود کنون دانستم Tercüme: “Maşûkun ayân olduğunu şimdi bildim. Arada benim ile berâber olduğunu şimdi bildim. Taleb ve taharrî ile bir makāma vâsıl olu- rum demiş idim. Hâlbuki onun tefrika olduğunu şimdi bildim."323 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bazılarımızdan bazılarımıza bizim için ihtiyaç sabit olduğu bilinmektedir. Böyle olunca bizim isimlerimiz Allah'ın isimleridir. Çünkü ihtiyaç, şüphesiz O'nadır. Ve bizim sabit hakikatlerimiz ise, gerçekte O'nun gölgesidir, O'nun gayrısı değildir. Şimdi O, bizim "hüviyet"imizdir; "hüviyet"imiz değildir. İşte biz sana yolu hazırladık, dikkat et! Yani Hakk'ın bize tecelli ettiği isimler ile bazımızın bazımıza ihtiyacı sabit olur. Ve kevnî isimler (yaratılmış âleme ait isimler), tenezzülü (aşağı inmesi) ve kevnî sıfatlarla vasıflanması itibarıyla Allah'ın isimleridir. Örneğin, letafet mertebesinde buharın adı buhardır. Fakat tenezzülleri (aşağı inişleri) itibarıyla her mertebede bir isim alır. Bir mertebede adı bulut; ve bir mertebede yağmur ve su; ve bir mertebede kar; ve bir mertebede de buzdur. Bu isimlerin hepsi buharın isimleridir. Şu halde bizler ki, kevnî sabit hakikatleriz, bizim isimlerimiz Allah'ın isimleridir. Ve bizler ancak isimlerin suretleriyiz. Bizim birbirimize muhtaç oluşumuz dahi, Hakk'a olan ihtiyaçtır. Ve hiç şüphe yoktur ki, ihtiyaç ancak Yüce Allah'adır. Ve sabit hakikatlerimiz ile mevcut hakikatlerimiz gerçekte Hakk'ın gölgesidir. Ve bir şeyin gölgesi ise o şeyin "ayn"ıdır (özüdür). İşte bu itibarla Hak bizim "hüviyet"imizdir. Ve bir şeyin gölgesi o şeyden ayrı olduğundan bu itibarla dahi Hak bizim "hüviyet"imiz değildir. Örneğin buhar, hakikat ve varlık itibarıyla buzun hüviyetidir; ve taayyün (belirginleşme) ve kayıt ve izafet (bağıntı) itibarıyla buzun hüviyeti değildir. İşte ey okuyucu, biz sana Hakk'a ulaştıran gayet geniş bir yol açtık. Sen basiret gözüyle dikkat edip ahadiyet cemalini, âlemin bütün tecelli yerlerinde ve bu suretlerde müşahede et! Ve âlemin çok sayıdaki suretleri gözüne perde olmasın! Rubâî: "Maşukun ayan olduğunu şimdi bildim. Arada benim ile beraber olduğunu şimdi bildim. Talep ve araştırma ile bir makama ulaşırım demiş idim. Halbuki onun tefrika (ayrılık) olduğunu şimdi bildim."

عالم وهم و خيال طمع و بيم

هست رهرو را یکی سد عظیم

Tercüme: "Vehim ve hayâl ve tama' ve korku âlemi, yolcu için bir sedd-i azîmdir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Vehim, hayâl, tamah ve korku âlemi, Hakk Yolcusu için büyük bir engeldir.

Şerh: Ya'ni tarîk-i Hakk'a sâlik olan bir kimse, eğer kendisinin ve âlemin hey'et-i mecmûasının vücûd-ı vehmîlerinden geçmez ve onların esmâ-i ilâ- hiyyenin zılâli olup bir hayâlden ibâret bulunduğunu bilmezse, kendi vü- cûd-ı mevhûmuna müterettib olacak mükâfâta tama' ve mücâzâttan dahi havf eder; ve ameli ancak mükâfâta nâil olmak ve mücâzâttan halâs olmak için îfâ eyler. Bu ise isneyniyet olup Hak yolunda sedd-i azîmdir. Zîrâ sâ- likin maksûdu vahdettir. Bu keserât-ı mevhûme ve muhayyele ile vahdet bulunmaz. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani Hakk yoluna sâlik olan bir kimse, eğer kendisinin ve âlemin bütününün vehmî varlıklarından geçmez ve onların ilâhî isimlerin gölgeleri olup bir hayâlden ibaret bulunduğunu bilmezse, kendi vehmedilmiş varlığına bağlı olacak mükâfata tamah eder ve cezadan da korkar; ve amelini ancak mükâfata nail olmak ve cezadan kurtulmak için yerine getirir. Bu ise ikiliktir (isneyniyet) ve Hak yolunda büyük bir engeldir. Çünkü sâlikin maksadı vahdettir (birlik). Bu vehmedilmiş ve hayalî kesretlerle (çokluklarla) vahdet bulunmaz. Mesnevî:

نقشهای این خیال نقش بند

چون خلیل را که که بر شد گزند

Tercüme: “Bu nakış bağlayıcı olan hayâlin nakışları, dağ gibi olan Halîl gibi bir zâta zarar oldu." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu nakış, bağlayıcı olan hayâlin nakışlarıdır; Halîl (a.s.) gibi dağ gibi bir zâta zarar oldu.

Şerh: "Hayal-i nakş-bend”den murâd ilm-i ilâhîde olan eşyânın sûret- leridir. Bu hayâlin nakışları ise hazret-i şehîdette zâhir olan sûretlerdir ki, a'yân-ı sâbitenin zılâlidir. Binâenaleyh bu âlem, hayâlin hayâli olmuş olur. Bunun tafsîli Fass-ı Yûsufîde mürür etmiştir. İşte bu nukūş-i muhayyele dağ gibi râsih olan, İbrâhîm Halîlullah gibi bir zâta zarar îrâs etti. [9/69] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: "Hayal-i nakş-bend"den kastedilen, ilâhî ilimde bulunan eşyanın suretleridir. Bu hayalin nakışları ise, şehadet âleminde ortaya çıkan suretlerdir ki, bunlar sabit hakikatlerin gölgeleridir. Buna göre bu âlem, hayalin hayali olmuş olur. Bunun ayrıntısı Yûsuf Fassı'nda geçmiştir. İşte bu hayalî nakışlar, dağ gibi sağlam olan İbrâhîm Halîlullah (a.s.) gibi bir zâta zarar verdi.

گفت هَذَا رَبِّي ابراهيم راد

چونکه اندر عالم وهم اوفتاد

آنکسی که گوher تأویل سفت ذکر کوکب را چنان تأویل گفت

Tercüme: "Cevâd olan Cenâb-ı İbrâhîm, işte Rabbim budur, dedi. Çünkü âlem-i vehme düştü. Yıldızın zikrine böyle te'vîl söyledi. Onun gibi bir kimse te'vîl gevherini deldi." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cömert olan İbrâhîm (a.s.), "İşte Rabbim budur," dedi. Çünkü vehim âlemine düştü. Yıldızın zikrine böyle bir yorum getirdi. Onun gibi bir kimse yorum cevherini deldi.

Şerh: Ya'ni cömert olan Cenâb-ı İbrâhîm evvelen parlak bir yıldız gör- dü. İşte Rabbim budur, dedi. O yıldız gāib olunca, ben ufûl edenleri sev- mem, deyip bu tevehhümden vazgeçti. Bu vak'anın tafsîli sûre-i En'âm'da فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَا أُحِبُّ الْآفِلِينَ (En'âm, 6/76) [Vaktaki Hz. İbrâhîm Halîlullâh üzerine gece müstevlî oldu, bir par- lak yıldız gördü. İşte bu benim Rabb'imdir dedi; vaktâki zâil oldu; ben zâil olanları sevmem, dedi.] âyet-i kerîmesinden bed' ile Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulmuştur. Badehû kameri daha büyük müşâhede edip, işte Rabbim budur, dedi. Gurûb edince ondan dahi yüz çevirdi. Şemsi daha büyük ve daha münevver gördü. İşte Rabbim budur, dedi. O da gurûb edince bu vehimden dahi vazgeçip yeri göğü yaratan Sâni'-i Hakîm'e ve âlemlerin Rabb'ine müteveccih oldu. İşte Cenâb-ı İbrâhîm gibi bir zâtı, suver-i âlem te'vîl cânibine sevketti. Maahâzâ nûr-i aklı, bu sûretlerin birer hayâl-i zâil olduğuna hükmeyledi. Mesnevî: عالم وهم و خیال چشم بند تا که هَذَا رَبِّي آمد قال او آنچنان که را ز جای خویش کند خربط و خر را چه باشد حال او &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani cömert olan Hz. İbrahim, önce parlak bir yıldız gördü. "İşte Rabbim budur," dedi. O yıldız kaybolunca, "Ben batanları sevmem," deyip bu sanıdan vazgeçti. Bu olayın ayrıntısı, En'âm Suresi'nde فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَا أُحِبُّ الْآفِلِينَ (En'âm, 6/76) [Vaktaki Hz. İbrahim Halilullah üzerine gece çöktü, bir parlak yıldız gördü. "İşte bu benim Rabb'imdir," dedi; vaktaki battı; "Ben batanları sevmem," dedi.] ayet-i kerimesinden başlayarak Kur'an-ı Kerim'de açıklanmıştır. Daha sonra ayı daha büyük gözlemleyip, "İşte Rabbim budur," dedi. Batınca ondan da yüz çevirdi. Güneşi daha büyük ve daha aydınlık gördü. "İşte Rabbim budur," dedi. O da batınca bu vehimden de vazgeçip yeri göğü yaratan Hikmet Sahibi Sanatkâr'a ve âlemlerin Rabb'ine yöneldi. İşte Hz. İbrahim gibi bir zâtı, âlemdeki suretler (görüntüler) tevil (yorum) tarafına sevk etti. Bununla birlikte akıl nuru, bu suretlerin birer geçici hayal olduğuna hükmetti. Mesnevi: "Âlem vehim ve hayal gözbağcılığıdır, tâ ki 'İşte Rabbim budur' dediği zaman, o eşeği ve eşek sahibini yerinden eden şeyin hali ne olur?"

Tercüme: “Göz bağlayıcı olan âlem-i vehm ve hayâl, öyle dağı yerinden kopardı. Hattâ onun kelamı هَذَا رَبِّي ]Bu benim Rabbimdir.] geldi. Ahma- kın ve eşeğin hâli ne olur?" [9/70] Şerh: Çeşm-i basîreti, cemâl-i vahdete nazar etmekten bağlayan bu âlem-i vehm ve hayâl ve zılâl, bu nukūş-i mâsivâya kapılmamak husûsunda dağ gibi metîn olan bir nebiyy-i zîşânı yerinden kopardı. Artık, sen suver-i âlemin hakāyıkını idrâkten mahrûm olan ahmakın ve mübtelâ-yı şehvet olan eşeklerin hâlini kıyâs et! İbrâhîm (a.s.) bu hayâlât içinde Rabbisini aradı. Ve bu taharrî vücûd-ı Hak ile vücûd-ı halk arasındaki râbıtaya ve münasebete taalluk etti. Hâlbuki ahmak ve hımâr tabîatında olan kimseler, bu suver-i hayâliyyeye, birer sûretle temettu' kasdıyla dört el ile yapışıp kalmışlar ve Rab'lerini külliyyen unutmuşlar ve hattâ bazıları inkâr bile etmişlerdir. Mesnevî: غرق گشته عقلهای چون جبال در بحار وهم و گرداب خیال کوهها را هست زین طوفان فضوح کو امانی جز که در کشتی نوح زین خیال رهزن راه یقین گشت هفتاد و دو ملت اهل دين مرد ایقان رست ازو وهم و خیال موی ابرو را نمی گوید هلال &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Göz bağlayıcı olan vehim ve hayâl âlemi, öyle dağı yerinden kopardı. Hatta onun kelamı 'هَذَا رَبِّي' [Bu benim Rabbimdir.] geldi. Ahmakın ve eşeğin hâli ne olur?" [9/70] Şerh: Basiret gözünü, vahdet güzelliğine bakmaktan alıkoyan bu vehim, hayâl ve gölgeler âlemi, mâsivânın bu nakışlarına kapılmama konusunda dağ gibi sağlam olan şanlı bir peygamberi yerinden kopardı. Artık, sen âlem suretlerinin hakikatlerini idrak etmekten mahrum olan ahmakın ve şehvete düşkün olan eşeklerin hâlini kıyas et! İbrahim (a.s.) bu hayaller içinde Rabbini aradı. Ve bu arayış, Hak'ın varlığı ile halkın varlığı arasındaki bağıntıya ve ilişkiye ait oldu. Hâlbuki ahmak ve eşek tabiatında olan kimseler, bu hayalî suretlere, birer suretle faydalanma kastıyla dört elle yapışıp kalmışlar ve Rablerini tamamen unutmuşlar ve hatta bazıları inkâr bile etmişlerdir. Mesnevî: "Dağlar gibi akıllar, vehim denizlerinde ve hayâl girdabında boğulmuştur. Dağların bu tufandan kurtuluşu var mıdır? Nuh'un gemisinden başka bir emniyet nerede? Bu yol kesici hayâl yüzünden din ehli yetmiş iki millete ayrıldı. İman ehli ondan, vehim ve hayâlden kurtuldu. Kaş kıllarına hilâl demez."

موی ابروی کجی راهش زند و آنکه را نور عمر نبود سند Tercüme: "Dağlar gibi olan akıllar, vehim deryalarında ve hayal gir- dâbında garkolmuştur. Bu tûfanda dağlara fezâhat vardır. Nûh'un gemisin- de olandan gayrı bir emân nerede? Bu yakîn yolunun rehzeni olan hayâl- den, ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu. Ehl-i yakîn, o vehim ve hayâlden kurtuldu; kaş kılına hilâl demez! O kimseye ki Hz. Ömer'in nûru sened olmaya, kaşının bir eğri kılı onun yolunu vurur.” Şerh: Ya'ni dağlar gibi râsih ve metîn olan birçok akıllar, bu suver-i âlemi müstakillü'l-vücûd zannedip vehim deryâlarında [9/71] ve hayâl girdabın- da boğulmuşlardır. Zîrâ onlar hayâli hakîkat zannetmişler ve onun üzerine ibtinâ-i hüküm eylemişlerdir. Bu öyle bir tûfandır ki, dağlar gibi akıllara bu tûfandan rüsvâylık vardır. Bundan kurtuluş, ancak sefîne mesâbesin- de olan sünen-i peygamberîye ve onun vârislerinin gösterecekleri tarîke mütâbaat ve sülük ile olur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz الدُّنْيَا كَحُلْمِ النَّائِمِ ya'ni “Dünyâ uyuyan kimsenin rüyası mesâbesindedir” buyurmuşlardır. Rüyâ ise hayâldir. Ve hayâl tarîk-i yakînin rehzenidir. İşte bu hayal sebebiyle ehl-i dîn, yetmiş iki millet oldu. Zîrâ bunlardan her birisi sünnet-i Resû- lullâh'a değil, akıllarına istinâd ve i'timâd ettiler; ve cennet-i kurbdan nâr-ı bu'da düştüler. Evhâm ve hayâlât onların yollarını vurdu. Nitekim hadîs-i Şerîfte buyurulur: سَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي ثَلَاثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَة ya'ni "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Onların hepsi nârdadır. Birisi müstesnâdır."325 Ve müstesnâ olan fırka ise sünnete ittiba' eden tâife- dir. Zîrâ bunlar akıllarını Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in muvâcehesinde kurbân edip ehl-i yakînden oldular. Artık onlar kaş kılına hilâl demezler. Bu beyân ile Cenâb-ı Ömer (r.a.) zamânında olan bir vak'aya işâret bu- yurulur: Birisi, hilâli görüyorum, diye huzûr-i Ömer'e gelmiş idi. Hâlbuki bu zât gāyet müsinn olup gözünün üzerine sarkmış olan kaşının kılını hilâl zannetmiş idi. Hz. Ömer farkına varıp kaşının kılını düzeltmiş ve ondan sonra yine hilâli görüp görmediğini sormuş; ve netîcede o rü'yetin hayâl ve vehimden ibaret olduğu anlaşılmış idi. İşte böyle Hz. Ömer'in nûrunu sened ittihâz etmiş olan kimsenin yolunu kaşının bir eğri kılı vurmaz. Ehl-i âlem dahi, tıpkı hilâli görüyorum iddiasıyla zannına tâbi' olmuş kimselere benzer. Hz. Ömer gibi olan mürşid-i kâmil huzûruna gidince onu zannın- dan halâs edip mertebe-i yakîne îsâl eder. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Dağlar gibi olan akıllar, vehim deryalarında ve hayal girdabında boğulmuştur. Bu tufanda dağlara rezillik vardır. Nuh'un gemisinde olandan başka bir emniyet nerede? Bu yakin yolunun eşkıyası olan hayal yüzünden, din ehli yetmiş iki millet oldu. Yakin ehli, o vehim ve hayalden kurtuldu; kaş kılına hilal demez! O kimseye ki Hz. Ömer'in nuru senet olmaya, kaşının bir eğri kılı onun yolunu keser.” Şerh: Yani dağlar gibi sağlam ve metin olan birçok akıllar, bu âlem suretlerini müstakil varlık zannedip vehim deryalarında ve hayal girdabında boğulmuşlardır. Çünkü onlar hayali hakikat zannetmişler ve onun üzerine hüküm bina etmişlerdir. Bu öyle bir tufandır ki, dağlar gibi akıllara bu tufandan rezillik vardır. Bundan kurtuluş, ancak gemi mesabesinde olan peygamber sünnetlerine ve onun varislerinin gösterecekleri yola tabi olmak ve o yolda ilerlemek ile olur. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz "الدُّنْيَا كَحُلْمِ النَّائِمِ" yani “Dünya uyuyan kimsenin rüyası mesabesindedir” buyurmuşlardır. Rüya ise hayaldir. Ve hayal, yakin yolunun eşkıyasıdır. İşte bu hayal sebebiyle din ehli, yetmiş iki millet oldu. Çünkü bunlardan her birisi Resulullah'ın sünnetine değil, akıllarına dayandılar ve güvendiler; ve yakınlık cennetinden uzaklık ateşine düştüler. Vehimler ve hayaller onların yollarını kesti. Nitekim hadis-i Şerifte buyurulur: "سَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي ثَلَاثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَة" yani "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Onların hepsi ateşte (cehennemde)dir. Birisi müstesnadır."325 Ve müstesna olan fırka ise sünnete ittiba eden taifedir. Çünkü bunlar akıllarını Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'in huzurunda kurban edip yakin ehli oldular. Artık onlar kaş kılına hilal demezler. Bu beyan ile Cenab-ı Ömer (r.a.) zamanında olan bir vakıaya işaret buyurulur: Birisi, hilali görüyorum, diye Ömer'in huzuruna gelmiş idi. Halbuki bu zat gayet yaşlı olup gözünün üzerine sarkmış olan kaşının kılını hilal zannetmiş idi. Hz. Ömer farkına varıp kaşının kılını düzeltmiş ve ondan sonra yine hilali görüp görmediğini sormuş; ve neticede o rüyetin hayal ve vehimden ibaret olduğu anlaşılmış idi. İşte böyle Hz. Ömer'in nurunu senet edinmiş olan kimsenin yolunu kaşının bir eğri kılı kesmez. Alem ehli dahi, tıpkı hilali görüyorum iddiasıyla zannına tabi olmuş kimselere benzer. Hz. Ömer gibi olan mürşid-i kâmil (olgun rehber) huzuruna gidince onu zannından kurtarıp yakin mertebesine ulaştırır. Mesnevi:

صد هزاران کشتی با هول و سهم

تخته تخته گشته در دریای وهم

کمترین فرعون چیست و فیلسوف

ماه او در برج وهمی در خسوف [9/72]

کس نداند روسپی زن کیست آن

وانکه داند نیستش بر خود گمان

چون ترا وهم تو دارد خیره سر

از چه گردی گرد وهم آن دگر

عاجزم من از منی خویشتن

چه نشستی پر منی در پیش من

Tercüme: "Yüz binlerce hevl ve sehm ile mevsûf olan gemi, vehim deryâsında tahte tahte olmuştur. Onların ednâsı, çâlâk ve feylesof olan Fir'avn'dır. Onun mâhı, burc-i vehmîde husûftedir. Fahişe kadının kim olduğunu kimse bilmez. Ancak kendince şübhesi olmayan kimse bilir. Mâ- demki seni vehmin hîre-ser tutar, neden dolayı o diğer vehim etrafında dolaşırsın. Ben, kendi benliğimden âcizim, benim önümde pür-enâniyet niçin oturdun?" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüz binlerce korku ve dehşetle nitelenen gemi, vehim deryasında tahta tahta olmuştur. Onların en aşağısı, çevik ve filozof olan Firavun'dur. Onun ayı, vehmî burçta uykudadır. Fahişe kadının kim olduğunu kimse bilmez. Ancak kendince şüphesi olmayan kimse bilir. Mademki seni vehim şaşkın tutar, neden dolayı o diğer vehim etrafında dolaşırsın? Ben, kendi benliğimden âcizim, benim önümde tam bir enaniyetle niçin oturdun?

Şerh: Ya'ni birçok mahâvif ile mevsûf ve gemi gibi olan akl-ı cüz'î, ev- hâm ve hayâlât deryâsında parça parça olmuştur. Onların bir tânesi de, vehme tebaiyette çâlâk ve feylesof olan Fir'avn'dır. Onun mâh gibi olan nûr-i aklı vehme mensûb olan burcda husûftedir. Zîrâ o kendisini müs- takillü'l-vücûd zannedip أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) [Ben sizin rabb-i a'lânızım!] dedi. Kendisinin ve mülkünün taayyünât-ı hayâliyyesini bile- medi. Bu âlemin taayyünâtı hakîkati setretmiştir. Meselâ mestûre kadınlar içinde hangisinin fahişe olduğunu kimse bilmez. Bunların arasında bulu- nan fahişe kadını ancak onunla münasebette bulunmuş olan kimse bilir. Bu husûsta o kimse asla şübhe etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, birçok korkuyla nitelenen ve gemi gibi olan cüz'î akıl, vehimler ve hayaller denizinde parça parça olmuştur. Onların bir tanesi de, vehme uymakta çevik ve filozof olan Firavun'dur. Onun ay gibi olan akıl nuru, vehme ait olan burçta uykudadır. Çünkü o, kendisini varlığı bağımsız zannedip "أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى" (Nâziât, 79/24) [Ben sizin en yüce Rabbinizim!] dedi. Kendisinin ve mülkünün hayalî belirlenimlerini bilemedi. Bu âlemin belirlenimleri hakikati örtmüştür. Örneğin, örtülü kadınlar içinde hangisinin fahişe olduğunu kimse bilmez. Bunların arasında bulunan fahişe kadını ancak onunla münasebette bulunmuş olan kimse bilir. Bu hususta o kimse asla şüphe etmez.

Ey vehminin mağlûbu olmuş olan kimse, hakîkati bulacağım diye niçin kendin gibi bir vehme mağlûbun etrâfında dolaşıp durursun? Sen ne ken- dinin ve ne de âlemin hakîkatini anlamamış olduğun hâlde, cehilde seninle hemhâl olan feylesofların, felsefiyyât-ı vehmiyyesi etrâfında dolaşmak ne fâide verir? Meselâ ben kendi vücûdumu müstakil farzedip bu vehimden &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey vehminin mağlûbu olmuş olan kimse, hakikati bulacağım diye niçin kendin gibi bir vehme mağlup olanın etrafında dolaşıp durursun? Sen ne kendinin ne de âlemin hakikatini anlamamış olduğun hâlde, cehalette seninle aynı durumda olan feylesofların, vehmî felsefeleri etrafında dolaşmak ne fayda verir? Örneğin ben kendi varlığımı bağımsız farz edip bu vehimden
