# Kelime-i Zekeriyyâiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-zekeriyyaiyye
**Sayfa:** 28

---

بسم الله الرحمن الرحيم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

## XXI

فَصُ حِكْمَةٍ مَالِكِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ زَكَرِيَّا وِيَّةٍ

## [KELİME-İ ZEKERİYYÂVİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ MÂLİKİYYE BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

Ma'lûm olsun ki, Zekeriyyâ (a.s.)ın müdebbiri olan ism-i hâss “Mâlik” ism-i şerîfidir. Binâenaleyh hazret-i şehîdette onun vücûdunda zâhir olan dahi, bu ismin hazînesinde meknûz bulunan ahvâl olduğundan, kendisi min-indillâh bu ismin muktezâsı olmak üzere, kuvvet-i tâmme ve him- met-i müessire ile müeyyed oldu; zîrâ “Mâlik,” şiddet ve kuvvet maʼnâsına olan "mülk"ten me'hûzdür; ve "mülk," kudret ve tasarruf ma'nâsına dahi gelir. İmdi mâlikiyyet-i Hak, Zekeriyyâ (a.s.)ın vücudunda zâhir oldu. Çünkü onun vücûd-ı şerîfi “yevmü'd-dîn” gibi oldu; ve “kıyâmet” ma'nâ- sına olan “yevmüd-dîn”de Hakk'ın kemâl-i mâlikiyyeti zuhûr ettiği cihetle Hak Teâlâ “yevmüd-dîn”e Mâlik ism-i şerîfini muzâf kılıp, sûre-i Fâtihada مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ (Fatiha, 1/4) [Yevmü'd-dînin Mâliki] buyurdu; binâenaleyh Cenâb-ı Zekeriyyâ rahmet ve nıkmetin zuhûru husûsunda yevmü'd-dînin ahvali ile mütehakkık olduğundan, yevmü'd-dîn menzilesinde oldu. Şu hâlde Hak Teâlâ hazretleri “Mâlik-i yevmi’d-dîn” olduğu gibi “Mâlik-i Ze- keriyyâ” oldu. Çünkü Hak Teâlâ yevm-i mezkûrde baʼzan rahmet ve ba'zan azâb eder; ve bu günde rahmet ve azâbın zuhûru ile O'nun mâlikiyeti zâhir olur. İşte Zekeriyyâ (a.s.)ın vücudunda dahi Hak bu iki şe'n ile zâhir oldu. Rahmeti ile zuhûru budur ki, onun zevce-i muhteremesi âkır ve kendisi pek ihtiyar olduğu halde فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (Meryem, 19/5) ya'ni “Bana indinden bir velî bağışla” diyerek Hak'tan bir sâlih oğul taleb etti. Ve Hak Teâlâ dahi duâsını müstecâb edip, o hazretin hâiz olduğu maârif-i ilâhiy- ye ve esrâr-ı rabbâniyye ve ahlâk-ı hamîdeye vâris olarak ona Yahyâ (a.s.) ı bahşetti. Ve nıkmetle zuhûru budur ki, Hak Teâlâ onu şiddetle ahzetti; &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Zekeriyyâ (a.s.)ın işlerini düzenleyen özel isim, "Mâlik" ism-i şerîfidir. Bu sebeple, şehitlik mertebesinde onun vücudunda ortaya çıkan haller de, bu ismin hazinesinde gizli bulunan haller olduğundan, kendisi Allah katından bu ismin gereği olarak, tam bir kuvvet ve etkili bir himmet ile desteklendi; çünkü "Mâlik" ismi, şiddet ve kuvvet anlamına gelen "mülk"ten türemiştir; ve "mülk" aynı zamanda kudret ve tasarruf anlamına da gelir. Şimdi, Hak'ın mâlikiyeti, Zekeriyyâ (a.s.)ın vücudunda ortaya çıktı. Çünkü onun şerefli vücudu "yevmü'd-dîn" gibi oldu; ve "kıyâmet" anlamına gelen "yevmü'd-dîn"de Hak'ın mâlikiyetinin kemâli ortaya çıktığı için Yüce Allah "yevmü'd-dîn"e Mâlik ism-i şerîfini izafe ederek, Fatiha sûresinde مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ (Fatiha, 1/4) [Yevmü'd-dînin Mâliki] buyurdu; bu sebeple Cenâb-ı Zekeriyyâ, rahmet ve azabın ortaya çıkması hususunda yevmü'd-dînin halleri ile tahakkuk ettiğinden, yevmü'd-dîn mertebesinde oldu. Şu halde Yüce Allah "Mâlik-i yevmi'd-dîn" olduğu gibi "Mâlik-i Zekeriyyâ" oldu. Çünkü Yüce Allah, söz konusu günde bazen rahmet ve bazen azap eder; ve bu günde rahmet ve azabın ortaya çıkması ile O'nun mâlikiyeti belirir. İşte Zekeriyyâ (a.s.)ın vücudunda da Hak bu iki hal ile ortaya çıktı. Rahmeti ile ortaya çıkması şudur ki, onun muhterem eşi kısır ve kendisi çok yaşlı olduğu halde فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (Meryem, 19/5) yani "Bana katından bir velî bağışla" diyerek Hak'tan salih bir oğul talep etti. Ve Yüce Allah da duasını kabul edip, o hazretin sahip olduğu ilâhî marifetlere, rabbânî sırlara ve övgüye değer ahlâka vâris olarak ona Yahyâ (a.s.)ı bahşetti. Ve azap ile ortaya çıkması şudur ki, Yüce Allah onu şiddetle yakaladı;

eşyâ vardır. Bunların hepsi nasıl merhûm olur? Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu suâle cevâben buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

eşyalar vardır. Bunların hepsi nasıl merhum olur? Şeyh (r.a.) bu soruya cevaben buyurur ki:

ولا يُعْتَبَرُ فيها - أو في سِعَةِ الرَّحمةِ - حصولُ غَرَضِ ولا مُلَائِمَةُ طَبْعِ، بَـلِ

المُلَائِمُ وغيرُ المُلائِمُ كلُّه وَسِعَتْهُ الرَّحمة الإلهيَّةُ وُجُودًا.

Ve eşyâda -yâhud sia-i rahmette-,514 bir garazın husûlü ve tab'ın mülâyemeti mu'teber değildir; belki mülayimin ve gayr-ı mülayimin hepsine rahmet-i ilâhiyye vücûden vâsi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eşyada —yahut rahmetin genişliğinde— bir amacın gerçekleşmesi ve tabiatın yumuşaklığı muteber değildir; aksine, yumuşak olan ve yumuşak olmayan her şeye ilâhî rahmet varlık itibarıyla geniştir.

Ya'ni eşyanın îcâdında veyâhud rahmetin vücûden ve hükmen bilcümle eşyaya vâsi' olmasında bir maksad vardır ki, o da ancak vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın bilkuvve kendisinde mevcûd olan nisebinin isti'dâdları vech ile fiilen zuhûrudur. Bu da onların nefes-i Rahmânî ile tenfîsiyle hâsıl olur. İşte bu hepsine şâmil olan bir rahmettir. Binâenaleyh bu rahmetin şümûlünde eşyâ hakkında husûsî bir garazın husûlü ve onların tab'ına mülayim gelen şey muteber değildir. Her şeyin isti'dâd-ı ezelîsi ne ise, bu rahmetin nüzûlünde îmân ve hidâyet ve ni'met ve zevk ve râhat gibi tab'a mülayim gelen; ve küfür ve dalâlet ve nikmet ve elem ve râhatsızlık gibi tab'a gayr-ı mülayim gelen birtakım ahvâl o şeye vârid olur. Şu hâlde rahmet-i ilâhiyye, mahzâ vücûd verdiği için, mülayim olsun, gayr-ı mülayim olsun hepsine vâsi' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani eşyanın yaratılmasında veya rahmetin varlık ve hüküm olarak bütün eşyaya yayılmasında bir maksat vardır ki, o da ancak Hakk'ın mutlak varlığının kendisinde potansiyel olarak mevcut olan bağıntılarının yatkınlıkları doğrultusunda fiilen ortaya çıkmasıdır. Bu da onların Rahman'ın nefesiyle üflenmesiyle (varlık kazanmasıyla) meydana gelir. İşte bu, hepsini kapsayan bir rahmettir. Bu sebeple, bu rahmetin kapsamına giren eşya hakkında özel bir amacın gerçekleşmesi ve onların tabiatına uygun gelen şey önemli değildir. Her şeyin ezelî yatkınlığı ne ise, bu rahmetin inişinde iman, hidayet, nimet ve zevk ve rahat gibi tabiata uygun gelen; ve küfür, dalalet, azap, elem ve rahatsızlık gibi tabiata uygun gelmeyen birtakım haller o şeye gelir. Şu halde ilahi rahmet, sırf varlık verdiği için, uygun olsun, uygun olmasın hepsine yayıldı.

Misal: Yağmurun yağması yeryüzünde ne kadar nebâtât varsa hepsinin gül, veyâ ekle sâlih meyve vermesi gibi husûsî bir garazın husûlü veyâhud tab'a mülayim gelen mevâddın zuhûru için değildir. [21/9] Belki rahmetin nüzülüyle her nebâtın isti'dâdına göre onda bilkuvve mevcûd olan semerât fiilen zâhir olur. Gül ağacından gül, diken ağacından diken ve kayısı ağacından lezîz ve ahlâ kayısı ve zakkūm ağacından dahi zakkūm zâhir olur. Hâlbuki hepsinin sebeb-i zuhûru olan rahmet birdir. İhtilaf-1 semerât, ağaçların ihtilaf-ı isti'dâdındandır. Beyit: vâki' olur. Binâenaleyh bir kimse bu âlem-i şehîdette Hakk'ın Resûl'üne îmân ve şerîatına tevessül edip a'mâl-i sâliha işler ve maʼrifet-i ilâhiyye tahsîl eylerse, Hakk'ın kendi üzerine vâcib kıldığı bu rahmet-i hâssaya nâil olur. Fakat bu rahmet-i vücûb, rahmet-i imtinândandır. Çünkü hükmü hâss olan Rahîm ismi, duhûl-i tazammun ile, hükmü âmm olan Rahmân ismi- nin tahtına dâhil olur. Zîrâ Hak zât-ı ahadiyyette mahfî olan esmâya rah- met-i zâtiyye-i âmmesiyle rahmet edip onları sıkıntıdan tenfîs etti; ve cüm- lesinin hakāyıkı, ilm-i ilâhîde sâbit oldu. Velâkin bu hakāyık-ı sâbite içinde bulunan baʼzı hakāyık hakkında hubb-i ezelîsi eseri olmak üzere, inâyet-i mahsûsa-i ilâhiyyesi sebketti ki, bunlar dahi enbiyâ ve evliyâ ve bilcümle mü'minlerin a'yân-ı sâbiteleridir. İşte o hakāyıkın mezâhiri bu âlem-i vücû- da gelince bu inâyet-i ezeliyye hasebiyle onlardan a'mâl-i sâliha zâhir oldu. Ve bu amelleri mukābilinde dahi Hak onlara kendi üzerine vacib kıldığı rahmet ile tecellî eyledi. Binâenaleyh rahmet-i vücûb, rahmet-i imtinâna dâhil oldu. Çünkü bunların vücûdu rahmet-i imtinân ile zâhir olmasaydı; rahmet-i hâssanın mahall-i tecellîsi bulunmaz idi. Mesnevî: [21/33] داد لب و قابلیت هست پوست بلکه شرط قابلیت داد اوست Tercüme: “Belki şart-1 kābiliyyet O'nun atasıdır. Atâ iç, ve kābiliyet kabukgibidir."518 Bundan dahi anlaşıldığı üzere abdin a'mâl-i sâliha îfâsına muvaffakıyeti dahi Hakk'ın atâsı ve fazl-ı ihsânıdır. Binâenaleyh abdin ameliyle tefâhuru kadar kendisi için bâdî-i hicâb ve hacâlet bir şey yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Yağmurun yağması, yeryüzünde ne kadar bitki varsa hepsinin gül veya yemeğe uygun meyve vermesi gibi özel bir amacın gerçekleşmesi ya da tabiata uygun gelen maddelerin ortaya çıkması için değildir. Aksine, rahmetin inmesiyle her bitkinin yatkınlığına göre, onda potansiyel olarak mevcut olan meyveler fiilen ortaya çıkar. Gül ağacından gül, diken ağacından diken ve kayısı ağacından lezzetli ve iyi kayısı ve zakkum ağacından da zakkum ortaya çıkar. Hâlbuki hepsinin ortaya çıkma sebebi olan rahmet birdir. Meyvelerin farklılığı, ağaçların yatkınlıklarının farklılığındandır. Beyit: meydana gelir. Bu sebeple bir kimse bu görünen âlemde Hakk'ın Resûl'üne iman edip şeriatına sarılır ve sâlih ameller işler ve ilâhî marifet elde ederse, Hakk'ın kendisine vacip kıldığı bu özel rahmete nail olur. Fakat bu vacip kılınan rahmet, minnet rahmetindendir. Çünkü hükmü özel olan Rahîm ismi, kapsama yoluyla, hükmü genel olan Rahmân isminin altına dâhil olur. Zira Hak, ahadiyet zâtında gizli olan isimlere genel zâtî rahmetiyle rahmet edip onları sıkıntıdan ferahlattı; ve hepsinin hakikatleri, ilâhî ilimde sabit oldu. Ancak bu sabit hakikatler içinde bulunan bazı hakikatler hakkında ezelî sevgisinin eseri olmak üzere, özel ilâhî inayeti öne geçti ki, bunlar da peygamberlerin ve evliyaların ve bütün müminlerin sabit hakikatleridir. İşte o hakikatlerin mazharları bu varlık âlemine gelince bu ezelî inayet sebebiyle onlardan sâlih ameller ortaya çıktı. Ve bu amelleri karşılığında da Hak onlara kendi üzerine vacip kıldığı rahmet ile tecelli etti. Bu sebeple vacip kılınan rahmet, minnet rahmetine dâhil oldu. Çünkü bunların varlığı minnet rahmetiyle ortaya çıkmasaydı; özel rahmetin tecelli yeri bulunmazdı. Mesnevî: "Belki kabiliyetin şartı O'nun atasıdır. Ata iç, ve kabiliyet kabuk gibidir." Bundan da anlaşıldığı üzere kulun sâlih amelleri yapmaya muvaffak olması da Hakk'ın atası ve fazl-ı ihsanıdır. Bu sebeple kulun ameliyle övünmesi kadar kendisi için utanç ve mahcubiyet sebebi bir şey yoktur.

وَالطَّرِيقُ الآخَرُ الَّذي تُنَالُ به هذه الرَّحمةُ طَرِيقُ الامْتِنَانِ الإلهي الذي لا

يَقْتَرِنُ به عَمَلٌ، وهو قوله: ﴿وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ، ومنه قِيلَ: لِيَغْفِرَ

لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ ، ومنها قوله : «اِعْمَلْ مَا شِئْتَ فَقَدْ

غَفَرْتُ لَكَ»، فَاعْلَمْ ذلك.

Ve tarîk-i âhar, ki bu rahmete onunla nâil olunur, tarîk-i imtinân-ı ilâhîdir ki, bir amel ona mukterin değildir. O da Hak Teâlânın وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ )A'raf, 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.[ başka rızıkları olduğu levhde muharrerdir; imdi o rızıkları cuma günü ta- leb et!" Şimdi bu cuma eyyâm-ı sâirenin etmediği ne hizmetleri etti? Velâ- kin Hak Teâlâ, inâyeti ve teşrîf-i mahsûsu ona etti."520 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmete onunla nâil olunan diğer bir yol ise, kendisine hiçbir amelin eşlik etmediği ilâhî minnet yoludur. O da Yüce Allah'ın, "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır." (A'raf, 7/156) buyurduğu gibi, başka rızıklarının da levhte yazılı olmasıdır; şimdi o rızıkları cuma günü talep et! Şimdi bu cuma, diğer günlerin etmediği ne hizmetleri etti? Aksine Yüce Allah, inâyetini ve özel şereflendirmesini ona bahşetti.

İmdi bu inâyet erbabı mestûrdur. Hakk'ın kimi mağfiret edeceği ve kimi etmeyeceği bilinmez. Binâenaleyh ibâda lâzım olan terk-i maâsî ve iştigāl-bi't-tââttır. Bi-hasebi'l-beşeriyye ma'siyet sudûrunda âh u enîn ile istiğfâr lâzımdır. Âh u enîn ise kalbde nedâmet husûlüyle olur. Nedâmet-i kalbiyye olmaksızın lisânen istiğfâr müsmir değildir. Ve Hak Teâlâ hazret- leri Gaffâru'z-zünûbdur, deyip ma'siyetin birini icrâ ve diğerine de niyyet [21/37] etmek alâmet-i inâyet değil, neûzü billâh alâmet-i bu'd ve şekāvet- tir. İşte sırr-ı mağfiret, ezelde sebketmiş olan muhabbet-i ilâhiyyeden ibâ- rettir. Ve bu dahi rahmet-i imtinân kabîlindendir; zîrâ bî-illet olan inâyet-i ilâhiyyenin o kimseye taallukudur: Binâenaleyh bunun böyle olduğunu bil! Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu inâyet (ilâhî yardım) ehli gizlidir. Hakk'ın kimi bağışlayacağı ve kimi bağışlamayacağı bilinmez. Bu sebeple kullara gereken, günahları terk etmek ve ibadetlerle meşgul olmaktır. Beşeriyet icabı günah işlendiğinde, ah ve inilti ile istiğfar (günahların affını dilemek) lazımdır. Ah ve inilti ise kalpte pişmanlık oluşmasıyla olur. Kalbî pişmanlık olmaksızın dille istiğfar faydalı değildir. "Yüce Allah günahları bağışlayandır" deyip bir günahı işlemek ve diğerine de niyet etmek inâyet (ilâhî yardım) alâmeti değil, Allah korusun, uzaklık ve bedbahtlık alâmetidir. İşte mağfiret sırrı, ezelde (başlangıçsız olarak) geçmiş olan ilâhî muhabbetten ibarettir. Ve bu da imtinân (karşılıksız lütuf) rahmeti türündendir; çünkü ilâhî inâyetin (ilâhî yardımın) o kimseye, sebepsiz olarak ilişmesidir: Bu sebeple bunun böyle olduğunu bil! Beyit:

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي سُلْطَانُهُ نَعْتُ الْأَزَلِ

الْوَاحِدُ الْفَرْدُ الَّذِي غُفْرَانُهُ يَمْحُو الزَّلَلِ

[Saltanatı na't-i ezelî olan Allâh'a hamdolsun! O Vahid, Ferd'dir ki O'nun gufrân ve mağfireti günahları yok eder.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Saltanatı ezelî bir nitelik olan Allah'a hamdolsun! O, Vahid (tek) ve Ferd'dir (eşsizdir) ki O'nun bağışlaması ve mağfireti günahları yok eder.

İbtida: 13 Mayıs 1333 ve 22 Recep 1335 [13 Mayıs 1917], ba'de'l-asr saat 11 Pazar günü &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk olarak: 13 Mayıs 1917 Pazar günü ikindi sonrası saat 11.

İntiha: 30 Haziran 1333 ve 10 Ramazan 1335 [30 Haziran 1917], yevm-i Cumartesi saat 5 [21/2] o hazreti testere ile küffâr ikiye biçtiler. O dahi buna sabredip, mazhar olduğu ism-i hâssın muktezâsı olarak Hak'tan bu belânın ref'ini taleb etmedi. İşte bu sebebe binâen “hikmet-i mâlikiyye”, Kelime-i Zekeriyyâ-viyye'ye tahsîs kılındı. Mesnevî: پس قیامت شو قیامت را ببین دیدن هر چیز را شرطست این عقل گردی عقل را دانی کمال عشق گردی عشق را بینی جمال Tercümesi: “İmdi kıyamet ol, kıyameti gör; her şeyi görmek için bu şarttır. Akl olursan, aklı kemâliyle bilirsin. Aşk olursan aşkı cemâliyle görürsün."511 *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sonuç: 30 Haziran 1333 ve 10 Ramazan 1335 [30 Haziran 1917], Cumartesi günü saat 5'te [21:30], o hazreti kâfirler testere ile ikiye biçtiler. O da buna sabredip, mazhar olduğu (eriştiği) özel ismin gereği olarak Hak'tan bu belanın kaldırılmasını talep etmedi. İşte bu sebeple "hikmet-i mâlikiyye" (mülkiyet hikmeti), Zekeriyyâ Kelimesi'ne tahsis edildi. Mesnevî: "İmdi kıyamet ol, kıyameti gör; her şeyi görmek için bu şarttır. Akıl olursan, aklı kemâliyle bilirsin. Aşk olursan aşkı cemâliyle görürsün."

اعْلَمْ أَنَّ رحمةَ اللهِ وَسِعَتْ كلَّ شيءٍ وجودًا وحُكْمًا، وأنَّ وجودَ الغَضَبِ من

رحمة الله بالغضب، فَسَبَقَتْ رحمته غضبه، أي سَبَقَتْ نِسْبَةُ الرَّحمةِ إِليه

نسبة الغضب إليه.

Ma'lûmun olsun ki, muhakkak Allah'ın rahmeti vücûden ve hükmen her şeye vâsi' oldu; ve muhakkak gazabın vücûdu dahi, Allâh'ın gazaba olan rahmetindendir; binâenaleyh O'nun rahmeti gazabını sebkat eyledi. Ya'ni rahmetin O'na nisbeti, gazabın O'na nisbetini sebkat etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, muhakkak Allah'ın rahmeti varlık itibarıyla ve hüküm itibarıyla her şeyi kuşattı; ve muhakkak gazabın varlığı dahi, Allah'ın gazaba olan rahmetindendir; bu sebeple O'nun rahmeti gazabını geçti. Yani rahmetin O'na bağıntısı, gazabın O'na bağıntısını geçti.

## Fass-ı Süleymanî

Fass-ı Süleymanî'de tafsîl olunduğu üzere “rahmet”, biri zâtî, diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısımdır. Bunlar da husûsiyet ve umûmiyet i'tibâriy-le iki kısımdır. Her şeye vâsi' olan rahmet, “rahmet-i âmme-i zâtiyye”dir; ve bu rahmet Hakk'ın muktezâ-yı zâtıdır; çünkü Hak bizzât “Cevâd”dır. Eğer böyle olmasa, vücûd-ı mutlak-ı Hakta zuhûr bulunmaz idi. İşte zât-ı Hakk'ın muktezâsı olan bu rahmet sâyesinde, zât-ı ahadiyyette mahfî olan niseb ve şuûnât-ı Hak, onun kendi [21/3] zâtında kendi zâtına tecellîsi sûretiyle, ilminde sübût buldu; ve Hak zât-ı ahadiyyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmâsını nefes-i Rahmânîsi ile tenfîs edip, onlara vücûd-ı ilmî vermek sûretiyle cümlesini bu sıkıntıdan âzâd etti. Binâenaleyh bu rahmet, hükmen her şeye vâsi' oldu. Ve rahmet-i âmme-i zâtiyye îcâbıyla, ilimde sübût bulan a'yân-ı sâbitenin sûretleri, kendi hükümleri dâiresinde, a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zâhir olduğu cihetle, bu rahmet-i zâtiyye, şu içinde bulunduğumuz hazret-i şehîdette dahi vücûden her şeye vâsi' oldu. İmdi rahmet-i Hak, bilcümle nisebe ve a'yân-ı sâbite ve hâriciyyeye şâmil olunca, niseb-i ademiyyeden ibâret olan gazaba dahi şâmil bulunur; ve binâenaleyh gazabın vücûdu dahi, gazaba olan rahmet-i ilâhiyyeden olur. Fakat gazabın Hakk'a nisbeti, rahmetin Hakk'a nisbetinden sonradır; çünkü gazab rahmete nisbetle ârızî bir şeydir. Meselâ suyun hâl-i tabîîsi cereyândır; ve donması, ârızîdir. Ve kezâ insanın hâl-i tabîîsi gazab değildir; onun gazabı bir sebeb tahtında zuhûr eden bir sıfat-ı ârızadır; ve sıfat-ı ârızada asl olan ise ademdir; binâenaleyh gazab niseb-i ademiyyedendir. Ve Fass-ı Üzeyrî'de tafsîl olunduğu üzere, gazab-ı ilâhî bir şeyin kemâl ve saâdete bilkülliyye adem-i kābiliyyetinden veyâ noksân-ı kābiliyyetinden o şeye terettüb eder. Ve gazabın şer ve şekāvet olması mağzûbun-aleyhe nisbetledir. Yoksa gazab, Hakk'a nisbetle merhûmdur; çünkü Hakk'ın tecellî-i Rahmânîsiyle mevcûd olmuştur; ve mevcûd olan her şey tecellî-i Rahmânî ile merhûmdur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fass-ı Süleymanî'de ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, "rahmet" biri zâtî (özsel), diğeri sıfâtî (niteliksel) olmak üzere iki kısımdır. Bunlar da özgüllük ve genellik açısından iki kısımdır. Her şeye yayılan rahmet, "genel zâtî rahmet"tir; ve bu rahmet, Hakk'ın zâtının gereğidir; çünkü Hak bizzat "Cevâd"dır (cömerttir). Eğer böyle olmasa, Hakk'ın mutlak varlığında bir zuhûr (ortaya çıkış) bulunmazdı. İşte Hakk'ın zâtının gereği olan bu rahmet sayesinde, ahadiyyet (birlik) zâtında gizli olan nispetler ve Hakk'ın oluşları, O'nun kendi zâtında kendi zâtına tecellî etmesi suretiyle, ilminde sübût (sabitlik) buldu; ve Hak, ahadiyyet zâtında sıkıntı içinde kalmış olan isimlerini Rahmânî nefesiyle tenfîs edip (rahatlatıp), onlara ilmî varlık vermek suretiyle hepsini bu sıkıntıdan kurtardı. Buna göre bu rahmet, hükmen her şeye yayıldı. Ve genel zâtî rahmetin gereği olarak, ilimde sübût bulan sabit hakikatlerin suretleri, kendi hükümleri dairesinde, kevnî (oluşsal) hakikatlerin suretleriyle ortaya çıktığı için, bu zâtî rahmet, içinde bulunduğumuz bu şehâdet âleminde dahi varlık olarak her şeye yayıldı. Şimdi Hakk'ın rahmeti, bütün nispetlere, sabit hakikatlere ve haricî varlıklara şâmil olunca, ademî (yokluğa ait) nispetlerden ibaret olan gazaba dahi şâmil bulunur; ve buna göre gazabın varlığı dahi, gazaba olan ilâhî rahmetten olur. Fakat gazabın Hakk'a nispeti, rahmetin Hakk'a nispetinden sonradır; çünkü gazab rahmete nispetle ârızî (sonradan ortaya çıkan) bir şeydir. Örneğin suyun tabiî hâli akmaktır; ve donması, ârızîdir. Ve aynı şekilde insanın tabiî hâli gazab değildir; onun gazabı bir sebep altında ortaya çıkan ârızî bir sıfattır; ve ârızî sıfatta asl olan ise yokluktur; buna göre gazab ademî nispetlerdendir. Ve Fass-ı Üzeyrî'de ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, ilâhî gazab bir şeyin kemâl ve saadete tamamen kabiliyetsizliğinden veya kabiliyetindeki noksanlıktan o şeye terettüb eder (sonuçlanır). Ve gazabın şer ve şekavet (kötülük ve bedbahtlık) olması, gazaba uğrayana nispetledir. Yoksa gazab, Hakk'a nispetle merhûmdur (rahmet olunmuştur); çünkü Hakk'ın Rahmânî tecellîsiyle var olmuştur; ve var olan her şey Rahmânî tecellî ile merhûmdur.

ولما كان لكُلِّ عَيْنٍ وُجُودٌ يَطْلُبُه من الله، لذلك عَمَّتْ رَحْمَتُه كُلَّ شَيءٍ،

فإِنَّه بِرَحمتِه الَّتِي رَحِمَه بها قَبِلَ رَحمته في وجودِ عَيْنِهِ، فَأَوْجَدَهَا، فلذلك

قُلْنَا إِنَّ رحمةَ اللَّهِ وَسِعَتْ كلَّ شيءٍ وجودًا وحُكْمًا.

[21/4] Vaktâki her “ayn” için vücûd oldu; binâenaleyh onu Allah'dan taleb eder. Bunun için O'nun rahmeti her şeye 512 âmm oldu; zîrâ Hak, şol rahmetiyle ki, her şeye onunla rahmet etti, o şey vücûd-ı aynîsinde O'nun rahmetini kabûl etti. Binâenaleyh Hak o şeyi îcâd eyledi. İşte bunun için biz, muhakkak Allâh'ın rahmeti vücûden ve hükmen her şeye vâsi' oldu, dedik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Her bir sabit hakikat için varlık meydana geldiği zaman, bu sebeple onu Allah'tan talep eder. Bunun için O'nun rahmeti her şeye genel oldu; çünkü Hak, her şeye kendisiyle rahmet ettiği o rahmetiyle, o şeyin aynî varlığında O'nun rahmetini kabul etti. Bu sebeple Hak o şeyi var etti. İşte bunun için biz, muhakkak Allah'ın rahmeti varlıkça ve hükümce her şeye geniş oldu, dedik.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin gayr-ı kābil-i tadâd esmâ-i zâtiyyesi var- dır ki, onlara “mefâtîh-i gayb” tesmiye olunur. Zât-ı ahadiyyette bilkuvve mevcûd olan bu esmâ, zâtlarıyla fiilen zuhûr isterler ve müsemmâları olan zât-ı Hak, dıyk-ı ademden o esmâyı ihrâc ve onları nefes-i Rahmânîsi ile tenfis edip mertebe-i ilimde izhâr eyler. İşte bu tenfis, esmâya rahmettir. Bu tecellî Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına vâki' olur. İlm-i Hak'ta peydâ olan bu suver-i latîfeye “a'yân-ı sâbite” derler ki, âlem-i dünyâdaki suver-i kesîfenin hakāyıkıdır; ve bunların vücûdu “vücûd-ı hükmî”dir. Onların zıllı olan suver-i kesîfe-i âlem ise “vücûd-ı aynî”dir. İşte mâdemki her bir "ayn” için vücûda gelmek imkânı mevcuddur; o “ayn”, o vücûdu Allah'dan taleb eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın sayılamayacak kadar çok zâtî isimleri vardır ki, onlara "gaybın anahtarları" adı verilir. Ahadiyyet Zâtı'nda potansiyel olarak mevcut olan bu isimler, zâtlarıyla fiilen ortaya çıkmak isterler ve müsemmâları olan Hak Zât, o isimleri yokluk darlığından çıkarır ve onları Rahmânî nefesiyle teneffüs ettirip ilim mertebesinde açığa vurur. İşte bu teneffüs, isimlere rahmettir. Bu tecellî Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına meydana gelir. Hak'ın ilminde ortaya çıkan bu latîf sûretlere "sabit hakikatler" derler ki, dünya âlemindeki kesif sûretlerin hakikatleridir; ve bunların varlığı "hükmî varlık"tır. Onların gölgesi olan âlemin kesif sûretleri ise "aynî varlık"tır. İşte mademki her bir "hakikat" için varlığa gelme imkânı mevcuttur; o "hakikat", o varlığı Allah'tan talep eder.

Ma'lûm olsun ki, bilcümle emr üç vecih üzeredir: 1. Vücûd-ı mahzdır. Bu vücûd, ezelen ve ebeden ademi kabûl etmez; vücûd-ı hakîkî-i Hak gibi. 2. İmkân-ı mahzdır ki, ezelen ve ebeden bir sebeb ile vücûdu kabûl eder; vücûd-ı izâfî-i a'yân gibi. 3. Adem-i mahzdır ki, ezelen ve ebeden vücûdu kabûl etmez; şerîk-i Bârî veyâhud iki vücûd-ı nâmütenâhî gibi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bütün işler üç vecih üzeredir: 1. Salt varlıktır. Bu varlık, öncesiz olarak ve sonsuza dek yokluğu kabul etmez; Hak'ın hakiki varlığı gibi. 2. Salt imkândır ki, öncesiz olarak ve sonsuza dek bir sebeple varlığı kabul eder; sabit hakikatlerin izafî varlığı gibi. 3. Salt yokluktur ki, öncesiz olarak ve sonsuza dek varlığı kabul etmez; Allah'a ortak veya iki sonsuz varlık gibi.

İşte görülüyor ki, âlemin vücûd-ı izâfîsi, vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında vâki' olmuştur. Zîrâ bir ciheti ademe ve diğer ciheti dahi vücûda nâzırdır. İmdi a'yân-ı sâbite esmâ-i ilâhiyyenin ve a'yân-ı kevniyye dahi a'yân-ı sâbitenin zıllı olup, bu vücûd-ı zıllîlerinin zuhûrunu Allah'dan [21/5] taleb ettikleri ve Allâhü Zülcelâl hazretleri dahi feyz-i akdesiyle es-mâya rahmet edip onları mertebe-i ilimde “hükmen”, ve feyz-i mukadde-siyle dahi mertebe-i aynda “vücûden” izhâr eylediği için, O'nun rahmeti her şey hakkında umûmî oldu. Binâenaleyh bu i'tibâra göre her şey mer-hûmdur; ve bu rahmette İblîs dahi dâhildir; zîrâ vücûd-ı ilmîde îcâd etmek sûretiyle Hak Teâlâ'nın rahmet ettiği her şey, vücûd-ı aynîsinde de O'nun rahmetini kabûl etti. İşte suver-i esmâiyye, rahmet-i zâtiyye-i âmme ile, ilm-i ilâhîde sâbit olduktan sonra, vücûd-ı aynîye tâlib olmalarıyla Hak Teâlâ o rahmet ile onları vücûd-ı aynîde îcâd ettiği için biz, Allah'ın rah-meti vücûden ve hükmen her şeye vâsi' oldu dedik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte görülüyor ki, âlemin izafî varlığı, mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında meydana gelmiştir. Çünkü bir yönü yokluğa ve diğer yönü de varlığa bakar. Şimdi, sabit hakikatler ilahi isimlerin gölgesi olup, kevnî hakikatler de sabit hakikatlerin gölgesi olduğu için, bu gölge varlıklarının ortaya çıkmasını Allah'tan talep ettikleri ve Yüce Allah da feyz-i akdesiyle (en kutsal feyiz) isimlere rahmet edip onları ilim mertebesinde "hükmen" ve feyz-i mukaddesiyle (kutsal feyiz) de ayn mertebesinde "varlık olarak" ortaya çıkardığı için, O'nun rahmeti her şey hakkında genel oldu. Buna göre bu itibarla her şey merhumdur (rahmete mazhardır); ve bu rahmete İblis de dahildir; çünkü ilmi varlıkta yaratmak suretiyle Yüce Allah'ın rahmet ettiği her şey, aynî varlığında da O'nun rahmetini kabul etti. İşte esmaî suretler, genel zâtî rahmet ile, ilahi ilimde sabit olduktan sonra, aynî varlığa talip olmalarıyla Yüce Allah o rahmet ile onları aynî varlıkta yarattığı için biz, Allah'ın rahmeti varlık olarak ve hükmen her şeye geniş oldu dedik.

وَالْأَسْمَاءُ الْإِلَهِيَّةُ مِنَ الْأَشْيَاءِ، وَهِيَ تَرْجِعُ إِلَى عَيْنٍ وَاحِدَةٍ، فَأَوَّلُ مَا وَسِعَتْ

رَحْمَةُ اللَّهِ شَيْئِيَّةُ تِلْكَ الْعَيْنِ الْمُوجِدَةِ لِلرَّحْمَةِ بِالرَّحْمَةِ.

Ve esmâ-i ilâhiyye eşyâdandır; ve hâlbuki esmâ-i ilâhiyye ayn-ı vâ- hideye râci'dir. İmdi Allah'ın rahmetinin vâsi' olduğu evvelki şey, o "ayn"ın şey'iyetidir ki, rahmet ile rahmet-i mûcidedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ilâhî isimler eşyadandır; ve hâlbuki ilâhî isimler tek bir hakikate döner. Şimdi Allah'ın rahmetinin geniş olduğu ilk şey, o "hakikat"in şey'iyetidir (bir şey olma hâlidir) ki, rahmet ile var eden rahmettir.

Ya'ni, Allah'ın rahmeti her şeye vâsi'dir, dediğimiz vakitte, esmâ-i ilâ- hiyye dahi "her şey" ta'bîri tahtına dâhil olur; zîrâ esmâ-i ilâhiyye dahi eşyâdandır. Ve esmâ-i ilâhiyye ise, Rahmân isminin hakîkati olan ayn-ı vâhideye râcidir; ve Rahmân ismi ism-i câmi'dir. Binâenaleyh her bir is- min rahmetten haz ve nasîbi vardır. İmdi Allâhın rahmetinin vâsi' olduğu evvelki şey, rahmet-i zâtiyye ile rahmet-i esmâiyyeyi mûcid olan o ayn-1 vâhidenin şey'iyetidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Allah'ın rahmeti her şeye geniştir dediğimiz zaman, ilâhî isimler de "her şey" ifadesinin kapsamına girer; çünkü ilâhî isimler de eşyadandır. İlâhî isimler ise, Rahmân isminin hakikati olan tek bir öze (ayn-ı vâhide) döner; ve Rahmân ismi kuşatıcı bir isimdir. Bu sebeple her bir ismin rahmetten payı ve nasibi vardır. Şimdi, Allah'ın rahmetinin geniş olduğu ilk şey, zâtî rahmet ve esmâî rahmeti (isimlere ait rahmeti) var eden o tek özün (ayn-ı vâhide) şey'iyetidir (bir şey olma durumudur).

Ma'lûm olsun ki, Hak ahadiyyü'z-zât, ve vâhidiyyü'l-esmâ ve's-sıfâttır. Ve “Allah” [21/6] tesmiye olunan vücûdun zâtında hiçbir vech ile kesret yoktur; belki o vücûd, zât ile ahaddır; ve zât-ı ahadiyyet tecellîden müberrâdır. Çün- kü âlemlerden ganîdir. Ve bu zât için vücûh-i gayr-ı mütenâhiye vardır ki, esmâ ve sıfâtı muktezî olan ulûhiyet o vücûhu cem’eder. Şu hâlde hazret-i ilâ- hiyye kâffe-i sıfât ve esmâ ile beraber zâttan ibâret olduğundan esmâ ve sıfâta nazaran, küll-i mecmûî olan ayn-ı vâhidedir. Ve bu küll-i mecmûî, o ayn-ı vâhidenin şey'iyetidir; ve Rahmân ismi, cemî'-i esmâyı muhît olduğu cihet- le, bu ayn-ı vâhide bu ismin hakîkati olur. Binâenaleyh Hakk'ın Rahmân'a mensûb olan nefes ile ilk tenfis ettiği şey, zât-ı ahadiyyetinde bilkuvve mev- cûd olan esmânın hazret-i ilmiyyede izhâr buyurduğu sûretlerdir. Şu hâlde Hak, rahmet-i zâtiyye-i âmmesi ile esmâsına rahmet etmiş olur. Binâenaleyh o ayn-ı vâhidenin şey'iyeti ki, esmâ ve sıfâta nazaran küll-i mecmûîdir; işte bu şey'iyet rahmet-i zâtiyye ile rahmet-i esmâiyyeyi îcâd eder. Bu bahis Fass-ı Şuayb'da tafsîl olunmuştur. Oraya müracaat buyurulsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hak Zâtı itibarıyla bir, isimleri ve sıfatları itibarıyla tektir. Ve "Allah" olarak adlandırılan varlığın özünde hiçbir şekilde çokluk yoktur; aksine o varlık, Zâtı ile tektir; ve o Zâtın birliği tecelliden uzaktır. Çünkü âlemlerden müstağnidir (ihtiyaçsızdır). Ve bu Zât için sonsuz veçheler (yönler) vardır ki, isimleri ve sıfatları gerektiren ilâhlık o veçheleri toplar. Şu hâlde ilâhî hazret, bütün sıfatlar ve isimlerle birlikte Zâttan ibaret olduğundan, isimler ve sıfatlara göre, toplu bir bütün olan tek bir hakikattir. Ve bu toplu bütün, o tek hakikatin şey'iyetidir (varlık özüdür); ve Rahmân ismi, bütün isimleri kuşattığı için, bu tek hakikat bu ismin hakikati olur. Bu sebeple Hakk'ın Rahmân'a ait olan nefes ile ilk teneffüs ettiği şey, Zâtının birliğinde potansiyel olarak mevcut olan isimlerin ilâhî ilim hazretinde ortaya koyduğu suretlerdir. Şu hâlde Hak, genel zâtî rahmeti ile isimlerine rahmet etmiş olur. Bu sebeple o tek hakikatin şey'iyeti ki, isimler ve sıfatlara göre toplu bir bütündür; işte bu şey'iyet zâtî rahmet ile isimlere ait rahmeti meydana getirir. Bu konu Şuayb Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Oraya başvurulsun.

فأَوَّلُ شَيْءٍ وَسِعَتِ الرَّحمةُ نَفْسُها ، ثمَّ الشَّيْئِيَّةُ المُشَارُ إليها، ثمَّ شَيْئِيَّةُ كلّ

مَوْجُودٍ يُوجَدُ إلى ما لا يَتَنَاهَى دُنْيَا وَآخِرَةً عَرَضًا وَجَوْهَرًا، مُرَكَّبًا وَبَسِيطًا.

İmdi rahmetin vâsi' olduğu evvelki şey, onun nefsidir. Ba'dehû müşâ- rünileyhâ olan şey'iyettir. Ba'dehû gerek dünyâda gerek âhirette, araz olsun ve cevher-i mürekkeb veyâ basît olsun, ilâ-mâ-lâ-nihâye vücûd bulan her mevcûdun şey'iyetidir. Ya'ni rahmet-i zâtiyye-i âmmenin vâsi' olduğu evvelki şey rahmetin kendi nefsidir. Çünkü bir “ayn” lâzımdır ki, rahmet ona taalluk edebilsin; binâenaleyh rahmet-i zâtiyye; ibtidâ ayn-ı rahmâniyyenin şey'iyetine [21/7] vâsi' olur; ve rahmet o “ayn”ın şey'iyetine vâsi' olunca, ibtidâ kendi nefsine vâsi' olmuş olur. Badehû rahmetin vâsi' olduğu şey, bâlâda işâret olunan ayn-ı vâhidenin şey'iyetidir; ve bu ayn-ı vâhide bilcümle a'yânın mebdei ve aslıdır; ve bu da “hakîkat-i muhammediyye”dir ki, Allah Teâlâ onu âlemlere rahmet olmak üzere îcâd eyledi. Binâenaleyh o, ayn-ı rahmettir; ya'ni âlemleri onun vücudundan îcâd etti. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) [Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik.] ve hadîs-i kudsîde dahi خَلَقْتُكَ مِنْ نُورِي وَخَلَقْتُ الْأَشْيَاءَ مِنْ نُورِكَ ya'ni “Ya Habîbim, seni nûr-i vücûdumdan halkettim ve eşyayı dahi senin nûrundan yarattım”513 buyurulmuştur. Ve bu mertebe, Hakk'ın zât-ı ahadiyyet mertebesinden vâhidiyet mertebesine tenezzülüdür ki, esmâ ve sıfâta nazaran küll-i mecmûî olan ayn-ı vâhidedir. İşte ikinci derecede, bu ayn-ı vâhidenin şey'iyetine vâsi' oldu. Ondan sonra rahmetin vâsi' olduğu şey, gerek dünyâda ve gerek âhirette, araz olsun ve cevher-i mürekkeb veya basît olsun, ila-mâ-lâ-nihâye vücûd bulan her mevcûd-i izâfînin şey'iyetidir. Ma'lûm olsun ki, şey'iyeti sâbit olmayan ancak adem-i mahzdır. Onun için ondan hiçbir şey çıkmaz; ve vücûd-ı mahz ki, Hakk'ın vücûd-ı mutlakıdır ve esmâ ve sıfât ki, o vücûd-ı mahzın niseb-i ademiyyesidir, ya'ni bilkuvve mevcûddur ve bilfiil zâhir değildir, işte bunlar için şey'iyet sâbittir; ve şey'iyeti sâbit olan şeyler için elbette zuhûr vardır. Binâenaleyh rahmet bâlâda zikrolunan tertîb üzere, sâbit olan şey'iyetlere vâsi' oldu; ve hattâ rahmet, vücûd-ı Hakk'ın niseb-i ademiyyesinden bir nisbet olduğu için, rahmetin kendi nefsine dahi vâsi' oldu; çünkü vücûd-ı Hak'ta onun dahi şey'iyeti sâbittir. Şu hâlde o dahi zuhûr ister; binâenaleyh rahmet-i zâtiyye-i âmmenin ona dahi şümûlü [21/8] olmak tabîîdir. Burada bir suâl vârid olur, şöyle ki: Rahmet-i ilâhiyye vücûden ve hükmen her şeye şâmil olur, buyuruluyor. Halbuki bu kadar mağzûb olan Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsândan sadef dürdâne, ef'î semm kapar515 İşte bunun gibi zât-ı ahadiyyette mahfî olan esmâya rahmet-i zâtiyye-i âmmenin şümûlü ale's-seviyyedir. مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍ )Mülk 67/3) [Halk-ı Rahmân'da tefâvüt göremezsin.] âyet-i kerîmesi mûcibince rahmet-i rahmâniyyenin her bir isim üzerine sereyânında tefâvüt yoktur. Tefâvüt ancak esmâ-i ilâhiyyenin isti’dâdâtındadır. Rahmet-i rahmâniyye- nin feyezânında Hâdî isminin mazharı olan “ayn”da sûret-i hidâyet, ve Mudill isminin mazharı olan “ayn”da dahi sûret-i dalâlet zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, rahmetin genişlediği ilk şey, onun kendisidir. Daha sonra işaret edilen şeyiyettir. Daha sonra, gerek dünyada gerek ahirette, araz olsun ve mürekkep veya basit cevher olsun, sonsuza dek var olan her mevcudun şeyiyetidir. Yani, genel zâtî rahmetin genişlediği ilk şey rahmetin kendi nefsidir. Çünkü rahmetin ona ilişki kurabilmesi için bir "ayn" (tekil hakikat) lazımdır; bu sebeple zâtî rahmet; başlangıçta Rahmânî aynın şeyiyetine [21/7] genişler; ve rahmet o "ayn"ın şeyiyetine genişleyince, başlangıçta kendi nefsine genişlemiş olur. Daha sonra rahmetin genişlediği şey, yukarıda işaret edilen tekil aynın şeyiyetidir; ve bu tekil ayn, bütün a'yânın (sabit hakikatlerin) başlangıcı ve aslıdır; ve bu da "hakîkat-i muhammediyye"dir ki, Yüce Allah onu âlemlere rahmet olmak üzere yarattı. Bu sebeple o, rahmetin aynısıdır; yani âlemleri onun varlığından yarattı. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) [Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik.] ve hadîs-i kudsîde dahi خَلَقْتُكَ مِنْ نُورِي وَخَلَقْتُ الْأَشْيَاءَ مِنْ نُورِكَ yani "Ey Sevgilim, seni varlığımın nurundan yarattım ve eşyayı da senin nurundan yarattım" buyurulmuştur. Ve bu mertebe, Hakk'ın ahadiyyet zât mertebesinden vahidiyet mertebesine inişidir ki, isimler ve sıfatlara göre küllî bir bütün olan tekil aydır. İşte ikinci derecede, bu tekil aynın şeyiyetine genişledi. Ondan sonra rahmetin genişlediği şey, gerek dünyada ve gerek ahirette, araz olsun ve mürekkep veya basit cevher olsun, sonsuza dek var olan her izafî varlığın şeyiyetidir. Bilinmeli ki, şeyiyeti sabit olmayan ancak mutlak yokluktur. Onun için ondan hiçbir şey çıkmaz; ve mutlak varlık ki, Hakk'ın mutlak varlığıdır ve isimler ve sıfatlar ki, o mutlak varlığın yokluk nispetleridir, yani potansiyel olarak mevcuttur ve fiilen zahir değildir, işte bunlar için şeyiyet sabittir; ve şeyiyeti sabit olan şeyler için elbette zuhur vardır. Bu sebeple rahmet yukarıda zikredilen tertip üzere, sabit olan şeyiyetlere genişledi; ve hatta rahmet, Hakk'ın varlığının yokluk nispetlerinden bir nispet olduğu için, rahmetin kendi nefsine dahi genişledi; çünkü Hakk'ın varlığında onun dahi şeyiyeti sabittir. Şu halde o dahi zuhur ister; bu sebeple genel zâtî rahmetin ona dahi şümulü [21/8] olmak tabiidir. Burada bir soru gelir, şöyle ki: İlahi rahmet varlıkça ve hükümce her şeye şamil olur, buyuruluyor. Halbuki bu kadar gazaba uğramış olan Halkın istidadına bağlıdır feyz eserleri. Nisan bulutundan sedef inci, yılan zehir kapar. İşte bunun gibi ahadiyyet zâtında gizli olan isimlere genel zâtî rahmetin şümulü eşit seviyededir. مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍ (Mülk 67/3) [Rahmân'ın yaratmasında bir farklılık göremezsin.] ayet-i kerimesi gereğince Rahmânî rahmetin her bir isim üzerine yayılmasında bir farklılık yoktur. Farklılık ancak ilahi isimlerin istidatlarında (kabiliyetlerinde)dır. Rahmânî rahmetin feyezanında Hâdî isminin mazharı olan "ayn"da hidayet sureti, ve Mudill isminin mazharı olan "ayn"da dahi dalalet sureti zahir olur.

وقد ذَكَرْنَا في الفتوحات المكية أنَّ الأثر لا يكونُ إِلَّا لِلْمَعْدُومِ لَا لِلْمَوْجُودِ،

وإن كان للموجود فبِحُكْمِ المَعدوم ، وهو عِلْمٌ غَرِيبٌ وَمَسْأَلَةٌ نَادِرَةٌ، وَلَا يَعْلَمُ

تَحْقِيقَها إلا أصحابُ الأَوْهَامِ، فذلك بالذَّوقِ عندهم، وأمَّا مَن لا يُؤَكِّرُ فيـه

الوهم فهو بَعِيدٌ عن هذه المسألة.

Ve tahkîkan biz Fütûhât-ı Mekkiyye'de zikrettik ki, muhakkak "eser", mevcûd için değil, ancak ma'dûm için vâki' olur; ve her ne kadar mevcûd için olursa da ma'dûmun hükmü hasebiyledir; ve bu ilim, garîbdir ve mes'ele-i nâdiredir; ve onun hakîkatini ancak evhâm sâ- hipleri bilir. İmdi bu ilim, onların indinde zevk ile hâsıl olur; velâkin kendisinde vehm müessir olmayan kimse bu mes'eleden uzaktır. Yani Fütûhât-ı Mekkiyye nâmındaki eser-i cesîm-i münîfın yetmiş üçüncü bâbında mastûr olan yirmi ikinci [21/10] ve yirmi üçüncü ve yir- mi dördüncü suâllerin cevabında;516 ve kezâ beş yüz elli sekizinci bâbın- da îzâh buyurulduğu517 üzere: “Eser” vücûd-ı Hakta müessir olan ayân-ı sâbite-i madûme için vâki'dir; yoksa Hakk'ın vücûdu için vâki' değildir. Vücûd-ı Hakk'a muktezî olan şey, a'yânın isti'dâd ve kābiliyetlerine göre, ifâza-i vücûd etmektir; ve “eser", her ne kadar vücûd-ı Hak için sâbit ise de, bu sübût, madûmun hükmü hasebiyledir. Niseb-i ilâhiyye olan esmâ, zât-ı ahadiyyette hâl-i ademde iken, müsemmâları olan Hak'tan kendile- rine vücûd itâ etmesine hükmederler. Mevcûd-i hakîkî olan Hak dahi, madûm olan nisebinden müteessir olup, onlara vücûd i'tâsına teveccüh eder. Binâenaleyh eser, evvelen madûm için mevcûdda zâhir olur; badehû madûm olan nisebin hükmü ve talebi hasebiyle vücûd-ı Hak için sabit olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve tahkîkan biz Fütûhât-ı Mekkiyye'de zikrettik ki, muhakkak "eser", mevcut için değil, ancak yoklukta olan için meydana gelir; ve her ne kadar mevcut için olsa da, yokluğun hükmü gereğiyledir; ve bu ilim, gariptir ve nadir bir meseledir; ve onun hakikatini ancak vehim sahipleri bilir. Şimdi bu ilim, onların nezdinde zevk ile hâsıl olur; velâkin kendisinde vehmin etkisi olmayan kimse bu meseleden uzaktır. Yani Fütûhât-ı Mekkiyye isimli yüce ve büyük eserin yetmiş üçüncü bâbında yazılı olan yirmi ikinci ve yirmi üçüncü ve yirmi dördüncü soruların cevabında; ve aynı şekilde beş yüz elli sekizinci bâbında açıklandığı üzere: "Eser", Hakk'ın varlığında etkili olan yokluktaki sabit hakikatler için meydana gelir; yoksa Hakk'ın varlığı için meydana gelmez. Hakk'ın varlığına gerekli olan şey, sabit hakikatlerin yatkınlık ve kabiliyetlerine göre, varlık ihsan etmektir; ve "eser", her ne kadar Hakk'ın varlığı için sabit ise de, bu sabitlik, yokluğun hükmü gereğiyledir. İlahi bağıntılar olan isimler, ahadiyet zâtında yokluk halinde iken, müsemmaları olan Hak'tan kendilerine varlık vermesine hükmederler. Hak olan hakiki mevcut dahi, yoklukta olan bağıntılarından etkilenip, onlara varlık vermeye yönelir. Bu sebeple eser, evvelen yoklukta olan için mevcut olanda ortaya çıkar; sonradan yoklukta olan bağıntıların hükmü ve talebi gereğince Hakk'ın varlığı için sabit olur.

## Misâl:

Bir mi'mârın zâtında mündemiç olan sıfat-ı mi'mâriyyet, lisân-ı isti'dâd ile zuhûr taleb eder; mi'mâr dahi kendisinin bir nisbet-i ademiyyesi olan o sıfatın talebini is'âf için zihninde bir binâ sûreti tahayyül eyler. Bu sûret ilim mertebesinde peyda olan bir “ayn”dır. Miʼmârın vücûdu mevcûd ve fakat onun nisbeti olan mi'mâriyet sıfatı kendi vücudunda mahfî ve müstehlek olduğundan madûm idi. İmdi şahs-ı mi'mârın mevcûd olan vücûdu, madûm olan nisbetinden müteessir olup, o mi'mâriyet sıfat ve nisbetine vücûd i'tâsına teveccüh etti. Şu hâlde “eser”, evvelâ madûm olan nisbet için, mevcûd olan mi'marda zâhir oldu; badehû o nisbet-i madû- mun “Beni izhar et” diye lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan hükmü ve talebi hasebiyle mi'mârın vücûdu için sabit oldu. Binâenaleyh eser, mi'mârın vücudunda müessir olan onun ilmindeki binanın sûret-i madûmesi için vâki'dir. Yoksa mi'mârın vücûdu için vâki' değildir. Şahs-ı mi'mârın vücû- duna lâzım olan şey, onun zihninde peyda olan binâ sûretinin kābiliyetine göre, o binayı hariçte inşa etmektir. [21/11] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir mimarın zâtında (özünde) gizli olan mimarlık sıfatı, istidat diliyle (kabiliyetinin gereği olarak) ortaya çıkmayı talep eder; mimar da kendisinin ademî (yoklukla ilgili) bir bağıntısı olan o sıfatın talebini yerine getirmek için zihninde bir bina sureti (şekli) hayal eder. Bu suret, ilim mertebesinde (bilgi düzeyinde) ortaya çıkan bir "ayn"dır (hakikattir). Mimarın varlığı mevcuttu, fakat onun bağıntısı olan mimarlık sıfatı kendi varlığında gizli ve erimiş olduğundan yoktu. Şimdi, mimar şahsının mevcut olan varlığı, yok olan bağıntısından etkilenerek, o mimarlık sıfatına ve bağıntısına varlık vermeye yöneldi. Şu halde "eser", evvela yok olan bağıntı için, mevcut olan mimarda ortaya çıktı; daha sonra o yok olan bağıntının "Beni ortaya çıkar" diye istidat diliyle (kabiliyetinin gereği olarak) gerçekleşen hükmü ve talebi sebebiyle mimarın varlığı için sabit oldu. Bu sebeple eser, mimarın varlığında etkili olan, onun ilminde (bilgisinde) bulunan binanın yok olan sureti için gerçekleşir. Yoksa mimarın varlığı için gerçekleşmez. Mimar şahsının varlığına lazım olan şey, onun zihninde ortaya çıkan bina suretinin kabiliyetine göre, o binayı dışarıda inşa etmektir.

Bu ilim, gāyet garîb ve pek nâdir bir meseledir; ve madûmun mev- cûdda te'sîri mes’elesini hakîkatiyle anlayan, ancak evhâm sâhipleridir; zîrâ bir emr-i ademîden ibaret olan vehm, onların mevcûd olan vücûdlarında te'sîr ederek, hadd-i zâtında madûm olan birtakım vehmî şeyleri, kuvve-i hayâliyyelerinde îcâd ederler; ve bu îcâd ettikleri suver-i vehmiyyeden nefsleri, pek ziyâde müteessir olur. Meselâ çocukları, umacı geliyor, diye korkuturlar. Çocuk, vücudunu hiç görmediği bir sûret-i mahûfeyi kuvve-i hayâliyyesinde îcâd edip, bu sûret-i vehmiyyeden korkar. Ve kezâ pek çok kimseler, gece tenhâ bir hânede kalamazlar. Hâne derûnunda ferd-i âferî- de olmadığı kendilerine ma'lûm iken, vehimlerinde îcâd ettikleri suver-i mahûfeden müteessir olurlar. Ve bazı kimseler aslâ vücûdlarında hasta- lıktan eser olmadığı hâlde, kendilerinde bir maraz-ı vehmî îcâd ederler; ve bundan halâs olamadıkları takdîrde, vücûdları müteessir olup helâk olurlar. İşte madûmun mevcûdda te'sîri budur; ve bu ilim, ashâb-ı evhâm indinde zevkan hâsıl olur. Velâkin kendisinde vehmin te'sîri olmayan kim-seler, bu madûmun mevcûdda te'sîri meselesinin ne keyfiyetle vâki' oldu-ğunu hakîkaten ve zevkan bilemezler. O kimseler bu mes'eleden uzaktır. Ve her bir insanın kuvve-i hayâlinde, vücûdu olmayan şeyi, halkettiğine dâir olan bahis Fass-ı İshâkîde mürûr ettiğinden oraya müracaat olunsun. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu ilim, çok garip ve pek nadir bir meseledir; ve yokluğun varlıkta etkisi meselesini hakikatiyle anlayan, ancak vehim sahipleridir; çünkü yokluktan ibaret olan vehim, onların mevcut olan varlıklarında etki ederek, aslında yok olan birtakım vehmî şeyleri, hayal güçlerinde yaratırlar; ve bu yarattıkları vehmî suretlerden nefisleri, pek çok etkilenir. Örneğin çocukları, umacı geliyor, diye korkuturlar. Çocuk, varlığını hiç görmediği korkunç bir sureti hayal gücünde yaratıp, bu vehmî suretten korkar. Ve aynı şekilde pek çok kimseler, gece tenha bir evde kalamazlar. Evin içinde hiç kimsenin olmadığını kendileri bildikleri halde, vehimlerinde yarattıkları korkunç suretlerden etkilenirler. Ve bazı kimseler asla vücutlarında hastalıktan eser olmadığı halde, kendilerinde vehmî bir hastalık yaratırlar; ve bundan kurtulamadıkları takdirde, vücutları etkilenip helak olurlar. İşte yokluğun varlıkta etkisi budur; ve bu ilim, vehim sahipleri nezdinde zevken (deneyimleyerek) hâsıl olur. Ancak kendisinde vehmin etkisi olmayan kimseler, bu yokluğun varlıkta etkisi meselesinin ne şekilde meydana geldiğini hakikaten ve zevken bilemezler. O kimseler bu meseleden uzaktır. Ve her bir insanın hayal gücünde, varlığı olmayan şeyi, yarattığına dair olan bahis Fass-ı İshâkî'de geçtiğinden oraya müracaat olunsun. Şiir:

فَرَحْمَةُ اللَّهِ فِي الْأَكْوَانِ سَارِيَةٌ وَفِي الذَّوَاتِ وَفِي الْأَعْيَانِ جَارِيَةٌ

İmdi Allâh'ın rahmeti ekvânda sârîdir; zevâtta ve a'yânda cârîdir. Ya'ni rahmet-i rahmâniyye, zât-ı ahadiyyette mahfî olan niseb-i Hakk'ı mertebe-i ilimde izhâr ettiği ve hâriçte [21/12] hâdis olan a'yân-ı kevniyye ise mertebe-i ilimde peyda olan a'yân-ı sabitenin sûretleri bulunduğu ci-hetle bu rahmet-i rahmâniyye ekvânda sârî oldu. Tabîr-i dîğerle îcâd, hü-viyyet-i ilâhiyyenin suver-i kevniyye-i kesîfede ihtifâsıdır. Buhâr-ı latîfin, buzda ihtifâsı gibi. Ve eşyâ ancak rahmet-i rahmâniyye ile mevcûd oldu. Ve rahmet, her ne kadar mertebe-i vâhidiyyette bu hüviyetin gayrı ise de, vücûd-ı Hakk'ın niseb-i ademiyyesinden bir nisbet olduğu için, mertebe-i ahadiyyette onun “ayn”ıdır. Binâenaleyh rahmet-i ilâhiyye, zevâtta, ya'ni niseb-i ademiyyenin şey'iyetlerinde ve bu nisebin suveri olan a'yânda, ya'ni a'yân-ı sâbitede, cârîdir; ve suver-i kesîfe-i halkıyyede hüviyyet-i ilâhiyye-nin ihtifâsı hasebiyle de cemî-i ekvânda sârîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Allah'ın rahmeti tüm varlıklara yayılmıştır; zâtlarda (varlıkların özlerinde) ve sabit hakikatlerde (değişmez ezelî özlerde) geçerlidir. Yani, Rahmânî rahmet, İlahi Zât'ın (Allah'ın özünün) ahadiyet mertebesinde (biriciklik mertebesinde) gizli olan Hakk'ın nispetlerini (bağıntılarını) ilim mertebesinde (Allah'ın ilminde) ortaya çıkardığı ve dış âlemde meydana gelen kevnî sabit hakikatler (yaratılmış varlıkların sabit hakikatleri) ise ilim mertebesinde beliren sabit hakikatlerin suretleri (şekilleri) olduğu için bu Rahmânî rahmet tüm varlıklara yayılmıştır. Başka bir ifadeyle, yaratma, İlahi hüviyetin (Allah'ın kimliğinin) yoğun kevnî suretlerde (yaratılmış yoğun şekillerde) gizlenmesidir. Tıpkı latif buharın buzda gizlenmesi gibi. Ve eşya ancak Rahmânî rahmet ile var olmuştur. Ve rahmet, her ne kadar vahidiyet mertebesinde (çokluk mertebesinde) bu hüviyetin gayrı (başka bir şey) ise de, Hakk'ın varlığının ademî nispetlerinden (yokluğa ait bağıntılarından) bir nispet olduğu için, ahadiyet mertebesinde (biriciklik mertebesinde) onun aynısıdır (özüdür). Bu sebeple İlahi rahmet, zâtlarda, yani ademî nispetlerin şey'iyetlerinde (varlıklarında) ve bu nispetlerin suretleri olan sabit hakikatlerde geçerlidir; ve halka ait yoğun suretlerde İlahi hüviyetin gizlenmesi sebebiyle de tüm varlıklara yayılmıştır.

مَكَانَةُ الرَّحْمَةِ الْمُثْلَى إِذَا عُلِمَتْ مِنَ الشُّهُودِ مَعَ الْأَفْكَارِ عَالِيَةٌ

Rahmet-i müslânın mertebesi, şühûddan bilindiği vakit, efkâr üzeri-ne âlîdir. Mîmin zammı ile “müsla" [منلى] “efdal”in müennesi olan "fudla" [فُضْلَى] ma'nâsına gelir. Ya'ni pek ziyâde artkın ve taşkın olan rahmetin mertebesi, şühûd tarîkiyle ma'lûm oldukda, fikirlerin idrâkinden âlî olur; ve o rahme-ti fikirler idrâk edemez. Zîrâ şühûdda isneyniyet kalkar ve şühûd ve şâhid ve meşhûd şey'-i vâhid olur; binâenaleyh fikrin orada medhali bulunmaz. Hâlbuki fikir, hicâbdır; isneyniyet olan mahalde hükmü cârîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmet-i müslânın mertebesi, şühûddan bilindiği zaman, düşüncelerin üzerindedir. Mîmin zammı ile "müsla" [مُسْلَى], "efdal" kelimesinin müennesi olan "fudla" [فُضْلَى] anlamına gelir. Yani, pek ziyade artkın ve taşkın olan rahmetin mertebesi, şühûd (doğrudan müşahede) yoluyla bilindiğinde, fikirlerin idrakinden yüce olur; ve o rahmeti fikirler idrak edemez. Çünkü şühûdda ikilik (isneyniyet) ortadan kalkar ve şühûd (müşahede), şâhid (müşahede eden) ve meşhûd (müşahede edilen) tek bir şey (şey'-i vâhid) olur; bu sebeple fikrin orada bir girişi bulunmaz. Hâlbuki fikir, bir perdedir (hicâb); ikiliğin (isneyniyet) olduğu yerde hükmü geçerlidir.

فكُلُّ من ذَكَرَتْهُ الرَّحْمَةُ فقد سَعُدَ ، وما ثَمَّ إلا من ذَكَرَتْهُ الرَّحمة، وذِكْرُ

الرحمة الأشياء عَيْنُ إيجادها إيَّاها ، فكلُّ مَوجود مرحوم، ولا تُحْجَبْ يَا وَلِيُّ

عن إدراك ما قُلْنَاه بما تَرَاهُ من أصحاب البَلاءِ وما تُؤْمِنُ به من آلام الآخرة

الَّتِي لَا تَفْتُرُ عَمَّنْ قَامَتْ به.

[21/13] İmdi rahmetin zikrettiği her bir kimse, muhakkak saîd oldu; ve hâlbuki vücûdda rahmetin zikrettiği kimseden gayrı yoktur; ve rahmetin eşyayı zikri, onları îcâdının “ayn”ıdır. İmdi her mevcûd olan şey merhûmdur. Ey dostum, ashâb-ı belâdan gördüğün şey ile ve onunla kāim olan kimseden nâkıs kılınmayan âlâm-ı âhiretten ona mü'min olduğun şey ile, bizim zikrettiğimiz şeyin idrâkinden hicâba düşme! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, rahmetin zikrettiği her bir kimse muhakkak mutlu oldu; hâlbuki varlıkta rahmetin zikrettiği kimseden başkası yoktur; ve rahmetin eşyayı zikretmesi, onları var etmesinin ta kendisidir. Şimdi, var olan her şey merhumdur (rahmetle kuşatılmıştır). Ey dostum, belâ ehli kimselerden gördüğün şey ile ve onunla kâim olan kimseden eksiltilmeyen âhiret acılarından ona inandığın şey ile, bizim zikrettiğimiz şeyin idrakinden (anlamaktan) perdelenme!

Ya'ni rahmet-i zâtiyye-i âmmenin, kendi taht-ı hîtasına aldığı her bir kimse saâdet-i vücûd ile saîd oldu; ve hâlbuki vücûda gelen her bir kimse, elbette rahmetin zikrettiği ve taht-ı hîtasına almış olduğu kimsedir. Ve rah- metin eşyayı zikretmesi, îcâd etmesinin “ayn"ıdır. Zîrâ eşyâ, nefes-i Rah- mânînin onları tenfisinden evvel şey'-i mezkûr değil idi; tenfîs ile beraber şey'-i mezkûr oldu. Binâenaleyh rahmetin onları zikri ayn-ı îcâddır. Böyle olunca her mevcûd olan şey, rahmet-i vücûd ile merhûm olmuş olur. Şu hâlde dünyâda erbâb-ı ni'met ve ashâb-ı belâ ve âhirette ashâb-ı naîm ve ehl-i azâb bu rahmet-i vücûd ile merhûmiyette dâhildirler. Zîrâ nefes-i Rahmânî ile ketm-i ademden sâha-i vücûda gelmişlerdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, genel zâtî rahmetin kendi hükmü altına aldığı her bir kimse, varlık saadeti ile mutlu oldu; hâlbuki varlığa gelen her bir kimse, elbette rahmetin zikrettiği ve hükmü altına almış olduğu kimsedir. Ve rahmetin eşyayı zikretmesi, onları yaratmasının aynısıdır. Çünkü eşya, Rahmanî nefesin onları tenfisinden (varlık âlemine çıkarmasından) önce zikredilmiş bir şey değildi; tenfis ile beraber zikredilmiş bir şey oldu. Bu sebeple rahmetin onları zikri, yaratmanın aynısıdır. Böyle olunca, var olan her şey, varlık rahmeti ile rahmete mazhar olmuş olur. Şu hâlde dünyada nimet sahipleri ve bela sahipleri, ahirette ise cennet ehli ve azap ehli, bu varlık rahmeti ile rahmete mazhar olmada dâhildirler. Çünkü Rahmanî nefes ile yokluk perdesinden varlık sahasına gelmişlerdir.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) her mevcûdun merhûm olduğu ifâdesine vâki' ola- cak i'tirâzı def' için buyururlar ki: Ey dostum, seni dünyâda ashâb-ı belâda müşâhede ettiğin birtakım elemler mahcûb etmesin ve sen şimdi dünyâda bulunduğun hâlde, îmân ettiğin âlâm-ı âhiretten mahcûb olma; ve âlâm-ı âhiret öyle bir şeydir ki, vücûdu ile kāim olduğu kimseden nâkıs kılın- maz. İşte sen bu elemlerin dünyâdakilerini görüp ve âhirettekilerine de îmân edip "Rahmet nasıl umûmî olur ki, dünyâda ehl-i belâ ve âhirette dahi ehl-i azâb, zahmet içindedir?” deme! Zîrâ bâlâda zikrolunduğu üzere rahmetin şümûlünde eşyâ hakkında husûsî bir garazın husûlü ve onların tab'ına mülayim gelen şey mu’teber değildir. Rahmet-i ilâhiyye gerek tab'a mülayim gelsin ve gerek [21/14] gelmesin mahzâ vücûd-bahş olduğu için her şeye şamil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) her varlığın merhum olduğu ifadesine yöneltilebilecek itirazı gidermek için buyururlar ki: Ey dostum, dünyada belaya uğramış kişilerde gözlemlediğin birtakım elemler seni mahcup etmesin ve sen şimdi dünyada bulunduğun halde, iman ettiğin ahiret elemlerinden mahcup olma; ve ahiret elemleri öyle bir şeydir ki, varlığıyla kaim olduğu kimseden eksiltilmez. İşte sen bu elemlerin dünyadakilerini görüp ve ahirettekilere de iman edip "Rahmet nasıl umumi olur ki, dünyada belaya uğrayanlar ve ahirette dahi azap ehli, zahmet içindedir?” deme! Çünkü yukarıda zikredildiği üzere rahmetin kapsamına eşya hakkında özel bir amacın gerçekleşmesi ve onların tabiatına uygun gelen şey muteber değildir. İlahi rahmet, gerek tabiata uygun gelsin ve gerek gelmesin, sırf varlık bahşettiği için her şeye şamil olur.

وَاعْلَمْ أَوَّلًا أَنَّ الرَّحمةَ إِنَّما هي في الإيجادِ عَامَّةٌ، فَبِالرَّحمةِ بالآلامِ أَوْجَدَ

الآلام، ثمَّ إِنَّ الرَّحمةَ لها أثرٌ بِوَجْهَيْنِ، أَثَرُ بالذَّاتِ وهـو إيجادها كلُّ عَيْنٍ

موجودة، ولا تَنْظُرُ إِلى غَرَضٍ ولا إلى عَدَمِ غرض، ولا إلى ملائم ولا إلـى

غير ملائم، فإنَّها نَاظِرَةٌ في عين كلّ موجودٍ قَبِلَ وجـودَه، بَلْ تَنْظُرُ فـي عيـن

ثبوته، ولهذا رأتِ الحقَّ المَخْلُوقَ في الاعتقاداتِ عَيْنًا ثَابِتَةً فِي العُيونِ الثَّابتة،

فرحمته بنفسها بالإيجاد، ولذلك قُلْنَا إنَّ الحقَّ المَخْلُوقَ في الاعتقادات أَوَّلُ

شيءٍ مرحوم بعدَ رَحمتِها بنفسها في تَعَلُّقِها بإيجادِ المَرحُومِينَ.

Evvelâ maʼlûmun olsun ki, muhakkak rahmet, ancak îcâdda umûmî- dir. Binâenaleyh âlâma rahmetiyle âlâmı îcâd etti. Ba'dehû bil ki, mu- hakkak rahmet için "eser" iki vech iledir. Biri bizzât eserdir; ve o da O'nun her ayn-ı mevcûdu îcâdıdır. Ve garaza ve adem-i garaza ve mülayime ve gayr-ı mülayime nazar etmez; zîrâ vücûdu kabûl eden her mevcûdun “ayn”ına nâzırdır. Belki onun “ayn”ının sübûtunda na- zar eder. Bunun için i'tikādâtta mahlûk olan Hakk'ı uyûn-i sâbitede ayn-ı sâbite gördü. İmdi Hakk'ın kendi nefsine rahmeti îcâd iledir; ve işte bundan dolayı biz "Tahkîkan i'tikādâtta mahlûk olan Hak, mer- hûmînin îcâdına taallukda kendi nefsine rahmetinden sonra, mer- hûm olan şeyin evvelidir" dedik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Öncelikle bilinmeli ki, şüphesiz rahmet, ancak yaratmada geneldir. Bu sebeple acıları rahmetiyle yarattı. Sonra bil ki, şüphesiz rahmet için "eser" iki yöndendir. Biri bizzat eserdir; o da O'nun her bir tekil varlığı yaratmasıdır. Ve bir amaca, amaçsızlığa, uygunluğa ve uygunsuzluğa bakmaz; çünkü varlığı kabul eden her varlığın "özüne" yöneliktir. Aksine, onun "özünün" sabitliğine bakar. Bunun için inançlarda yaratılmış olan Hakk'ı, sabit hakikatlerde tekil sabit hakikat olarak gördü. Şimdi Hakk'ın kendi nefsine rahmeti yaratma iledir; ve işte bundan dolayı biz "Gerçekten inançlarda yaratılmış olan Hak, merhamet edilenlerin yaratılmasına ilişkin olarak kendi nefsine rahmetinden sonra, merhamet edilen şeyin ilkidir" dedik.

Ya'ni rahmet, sûret-i umûmiyyede a'yân-ı sâbiteyi ve ayân-ı hâriceyi îcâd etmiştir; ve elem dahi a'yândan birisidir. Binâenaleyh Hak elemlere rahmet edip onları îcâd eyledi. Bu böylece maʼlum olduktan sonra, şunu da bil ki, rahmetin te'sîri iki vech ile olur: Birisi bizzât te'sîridir. Bizzât te'sîri bir garaz-ı husûsîye ve gayr-ı mülayime nazar etmeksizin, [21/15] rahmetin her ayn-ı mevcûdu îcâd etmesidir; zîrâ her mevcûd isti'dâdına göre vücudunu Hak'tan nasıl kabûl etti ise, rahmet o mevcûdun “ayn”ına nazar eder. Belki rahmet, herhangi bir mevcûdun “ayn”ının sübûtunda, o mevcûda nazar eder. فإنَّها نَاظِرَةٌ في عين كلِّ مَوجودٍ قَبِلَ وجودَه، بَلْ تَنْظُرُ في عينِ ثُبُوتِه . [Zîrâ vücûdu kabûl eden her mevcûdun “ayn”ına nâzırdır. Belki onun “ay- n”ının sübûtunda nazar eder.] ibaresindeki قبل kelimesi Bosnevî ve Ya'kūb Hân şerhlerinde ba'nın kesri ile [قبْل] mazî sîgasıdır, denilmiş ve “kabûl etti” ma'nâsı verilmiştir. Tevîlü'l-Muhkem ve Bâlî Efendi şerhlerinde ba'nın sükûnuyla [قَبْلَ] “evvel” ma'nası verilip, mâzî sîgası değildir, denilmiştir. Bu şerhte dahi mâzî maʼnâsı isti'mâl edilmiştir. “Evvel” ma'nâsına göre ibârenin tercümesi şöyle olur: “Zîrâ rahmet, onun vücudundan evvel, her bir mevcûdun “ayn”ına nâzırdır; belki ona “ayn”ının sübûtu hâlinde nazar eder.” Evvelki ma'naya göre بَلْ تَنْظُرُ [Belki nazar eder.] zamîrsiz olarak ge- tirilmiştir. İkinci ma'nada بَلْ تَنْظُرُهُ [Belki ona nazar eder.] zamîr ile isti’mâl olunmuştur. Maahâzâ her iki sûrette de murâd rahmetin her bir mevcûdun ilm-i ilâhîde “ayn”ının sübûtu hâline nazar ettiğini beyândan ibarettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani rahmet, genel bir şekilde sabit hakikatleri ve dış âlemdeki hakikatleri var etmiştir; ve elem de hakikatlerden biridir. Bu sebeple Hak, elemlere rahmet edip onları var etti. Bu böylece bilindikten sonra, şunu da bil ki, rahmetin etkisi iki şekilde olur: Birisi bizzat etkisidir. Bizzat etkisi, özel bir amaca ve uygunsuz bir duruma bakmaksızın, rahmetin her var olan hakikati var etmesidir; çünkü her varlık, yatkınlığına göre varlığını Hak'tan nasıl kabul ettiyse, rahmet o varlığın "ayn"ına bakar. Aksine rahmet, herhangi bir varlığın "ayn"ının sabitliğinde, o varlığa bakar. "Zira vücudu kabul eden her varlığın 'ayn'ına bakar. Aksine onun 'ayn'ının sabitliğinde bakar." ibaresindeki "قبل" kelimesi Bosnevî ve Ya'kūb Hân şerhlerinde "ba" harfinin kesresi ile [قبْل] mazi fiilidir, denilmiş ve "kabul etti" anlamı verilmiştir. Tevîlü'l-Muhkem ve Bâlî Efendi şerhlerinde "ba" harfinin sükûnuyla [قَبْلَ] "evvel" anlamı verilip, mazi fiili değildir, denilmiştir. Bu şerhte de mazi anlamı kullanılmıştır. "Evvel" anlamına göre ibarenin tercümesi şöyle olur: "Zira rahmet, onun varlığından evvel, her bir varlığın 'ayn'ına bakar; aksine ona 'ayn'ının sabit olduğu halde bakar." Önceki anlama göre "بَلْ تَنْظُرُ" [Aksine bakar.] zamirsiz olarak getirilmiştir. İkinci anlamda "بَلْ تَنْظُرُهُ" [Aksine ona bakar.] zamir ile kullanılmıştır. Bununla birlikte her iki durumda da maksat, rahmetin her bir varlığın ilahi ilimde "ayn"ının sabit olduğu hale baktığını açıklamaktan ibarettir.

İşte rahmet ilm-i ilâhîde sâbit olan “ayn”a nazar ederek îcâd ettiği için, akāid-i mukayyede ashâbının i'tikādlarında hayâlen mahlûk olan Hakk'ı onların uyûn-i sâbitelerinde, ayn-ı sâbite gördü; zîrâ her bir kimsenin ayn-ı sâbitesinin kuvvetinde her ne mevcûd ise, o kimse herhangi mevtında bu- lunursa bulunsun, hissen ve hayâlen, o ahvâl zuhûr eder. İmdi a'yân-ı sâbi- te rahmet-i zâtiyye ile merhûm olunca, onların ahvâli dahi merhûm olur. Ve Hakk-ı mutekad ise erbâb-ı i'tikādâtın ayân-ı sâbiteleri ahvâlinden bir hâldir. Binâenaleyh rahmet, a'yân-ı sâbitenin îcâdı sûretiyle kendi nefsi- ne rahmet etmekle, hayâlde mahlûk [21/16] olan Hakk'a rahmet etti. Ve âlemde ne kadar insan mevcûd ise Hak hakkında her birinin birer i'tikād-1 mahsûsu vardır ki, birinin i'tikādı diğerinin i'tikādına benzemez; ve bu itikādât şuûnât-ı ilâhiyyeden birer şeʼndir. Bu şuûnât ise îcâd ile zâhir olur. Binâenaleyh Hakk'ın zuhûr-ı şuûnâtı îcâd ile olduğu için, rahmet bu îcâd ile kendi nefsine rahmet eder. İşte bundan dolayı i'tikādâtta mahlûk olan Hak, merhûm olan ayân-ı sâbitenin îcâdına taalluk sûretiyle rahmetin kendi nefsine rahmetinden sonra, merhûm olan şeyin evvelidir. Ya'ni rah- met, a'yân-ı sâbiteyi îcâd sûretiyle evvelâ kendi nefsine rahmet etti; ondan sonra da ayân-ı sâbitenin bir hâli olan Hakk-ı mahlûka rahmet etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte rahmet, ilâhî ilimde sabit olan "ayn"a (tekil hakikate) bakarak icat ettiği için, kayıtlı inanç sahiplerinin inançlarında hayalî olarak yaratılmış olan Hakk'ı, onların sabit hakikatlerinde, tekil sabit hakikat olarak gördü; çünkü her bir kimsenin tekil sabit hakikatinin kuvvetinde her ne mevcut ise, o kimse hangi durumda bulunursa bulunsun, duyusal ve hayalî olarak, o haller ortaya çıkar. Şimdi sabit hakikatler zâtî rahmet ile merhamet olununca, onların halleri de merhamet olunur. Ve inanılan Hak ise inanç sahiplerinin sabit hakikatlerinin hallerinden bir haldir. Bu sebeple rahmet, sabit hakikatlerin icadı suretiyle kendisine rahmet etmekle, hayalde yaratılmış olan Hakk'a rahmet etti. Ve âlemde ne kadar insan mevcut ise Hak hakkında her birinin birer özel inancı vardır ki, birinin inancı diğerinin inancına benzemez; ve bu inançlar ilâhî hallerden birer haldir. Bu haller ise icat ile ortaya çıkar. Bu sebeple Hakk'ın hallerinin ortaya çıkışı icat ile olduğu için, rahmet bu icat ile kendisine rahmet eder. İşte bundan dolayı inançlarda yaratılmış olan Hak, merhamet olunmuş sabit hakikatlerin icadına ilişkin olması suretiyle rahmetin kendisine rahmetinden sonra, merhamet olunmuş şeyin evvelidir. Yani rahmet, sabit hakikatleri icat suretiyle evvela kendisine rahmet etti; ondan sonra da sabit hakikatlerin bir hali olan yaratılmış Hakk'a rahmet etti.

ولها أثرٌ آخر بالسُّؤال ، فيَسْأَلُ المَحْجوبون الحقَّ أَنْ يَرْحَمَهم في اعتقادهم،

وأَهْلُ الكَشْفِ يَسْأَلُونَ رَحمةَ اللهِ أَنْ تَقُومَ بِهِمْ ، فيسألونها باسْمِ اللهِ، فيقولونَ

يا الله ارْحَمْنَا، ولا يَرْحَمُهم إلا قِيَامُ الرَّحمة بهم، فلها الحكم، لأنَّ الحكم

إنما هو في الحقيقةِ لِلْمَعْنَى القائم بالمحلّ، فهو الرَّاحِم على الحقيقة، فـلا

يَرْحَمُ اللَّهُ عِبادَه المُعْتَنَى بهم إلا بالرَّحمةِ، فإذا قَامَتِ الرَّحمة بهم وَجَدُوا

حُكْمَها ذَوقًا، فَمَنْ ذَكَرَتْهُ الرَّحمةُ فقد رُحِمَ .

Ve rahmet için, suâl sebebiyle, eser-i dîğer vardır. İmdi mahcûb olanlar, i'tikādlarında olan Hak'tan kendilerine rahmet etmesini ta- leb ederler. Ve ehl-i keşf ise, Allâh'ın rahmetini, kendileri ile kāim ol- masını taleb ederler. Binâenaleyh onlar, rahmeti "Allah" ismiyle suâl eylerler. Böyle olunca يا الله ارْحَمْنَا Ya Allah bize rahmet et!] derler; ve rahmetin onlarla kıyâmından gayrı, onlara rahmet etmez. [21/17] Şu hâlde onlar için hüküm vardır. Zîrâ hüküm ancak hakîkatte bir mahal ile kāim olan ma'nâ için sâbittir. İmdi o, hakîkat üzere râhimdir. Böy- le olunca Allah Teâlâ inâyet olunmuş olan kullarına ancak rahmetle rahmet eder. Binâenaleyh rahmet onlarla kāim oldukda, onlar onun hükmünü zevkan bulurlar. Şu hâlde rahmetin zikrettiği kimse mu- hakkak rahmet olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmet için, soru sebebiyle, başka bir eser vardır. Şimdi, perdelenmiş olanlar, inançlarında olan Hak'tan kendilerine rahmet etmesini talep ederler. Ehl-i keşf (keşif ehli, hakikatleri görenler) ise, Allah'ın rahmetinin kendileri ile kâim (varlığını sürdüren) olmasını talep ederler. Bu sebeple onlar, rahmeti "Allah" ismiyle sorarlar. Böyle olunca "يا الله ارْحَمْنَا (Ya Allah bize rahmet et!)" derler; ve rahmetin onlarla kıyâmından (varlığını sürdürmesinden) başka, onlara rahmet etmez. Şu hâlde onlar için hüküm vardır. Çünkü hüküm ancak hakikatte bir mahal (yer) ile kâim olan ma'nâ (anlam) için sabittir. Şimdi o, hakikat üzere râhimdir (çok merhametlidir). Böyle olunca Yüce Allah, inâyet olunmuş (yardım edilmiş) olan kullarına ancak rahmetle rahmet eder. Bu sebeple rahmet onlarla kâim (varlığını sürdüren) olduğunda, onlar onun hükmünü zevkan (tattıkları hâlde) bulurlar. Şu hâlde rahmetin zikrettiği kimse muhakkak rahmet olundu.

Bâlâda rahmetin iki vech ile te'sîri olduğu ve bir vechin bizzât olan te'sî- ri bulunduğu zikr ve îzâh olunmuş idi. Şimdi de ikinci vecih te'sîri beyân buyurulur: Rahmetin eser-i dîğeri taleb cihetindendir. Hakîkat-i hâlden muhtecib olan kimseler, kendi hayallerinde halkedip i'tikād eyledikleri Hak'tan kendilerine rahmet etmesini taleb ederler. Halbuki rahmet evvelki cümlenin şerhinde îzâh olunduğu vech ile, hayâlde mahlûk olan Hakk'a rahmet etmiş idi. Binâenaleyh ehl-i hicâb, muhtâc-ı rahmet olan Hakk-ı mahlûktan, rahmet taleb ederler; ve cennete olan rağbetlerinden ve ce- hennemden havflerinden dolayı, günahlarının afv ve mağfiret olunmasını Hakk-ı mukayyedden isterler. Ehl-i keşf ise böyle değildir. Onlar rahmetin kendileriyle kāim olmasını ilâh-ı mukayyedden değil, ilâh-ı mutlaktan suâl ederler; ve bu suâllerini ismullah ile ederler de, "Yâ Allah bize rahmet et!" derler; zîrâ onlar Hak hakkında i’tikād-ı mahsûs sâhibi değildirler. Cemî’-i mukayyedâtta Mutlak'ı müşâhede ederler; ve ilâh-ı mutlak ancak rahmetin onlar ile kıyâmı sûretiyle rahmet eder. Ve bu sûrette rahmet hazret-i ilâ- hiyye-i mukayyededen değil, hazret-i ilâhiyye-i mutlakadan onlar ile käim olur. Binâenaleyh rahmetle kāim olan ehl-i keşf için onlar üzerine hüküm sâbittir. Çünkü herhangi bir sıfat ile [21/18] kāim olan bir mahal o sıfatın hükmündedir; zîrâ hüküm ancak hakîkatte bir mahal ile kāim bulunan ma'nâ için sâbittir. Meselâ suver-i âlemden her bir sûret, bir ism-i ilâhînin mazharıdır; ve o ismin hükmü onun mahall-i tecellîsi olan o sûret ile kāimdir; ve o sûret o ismin hükmü tahtındadır. Bu sûret bozulduktan sonra mahal kalmayacağı cihetle o ismin hükmü o sûretten zâil olur. İmdi hakîkatte “râhim” olan ancak maʼnâdır; ve her ne kadar rahmetle kāim bulunan mahalle “râhim” denilmiş olsa bile, râhim o mahalle hâkim olan ma'nâ-yı rahmettir. Böyle olunca Allah Teâlâ hazretleri inâyet-i ezeliyye sahibi olan ehl-i keşf kullarına, rahmetin onlar ile kıyâmı sûretiyle, ancak rahmet ile rahmet eder; ve rahmet onlar ile kāim oldukda, rahmetin hükmünü kendi nefislerinde zevkan müşâhede ederler. Çünkü bir mahall-i müdrik, kendi vücudunda olan bir hâli ve o hâlin kendi vücudunda hâkim olduğunu zevkan bilir; ve rahmetin kendisine mahal ittihâzı sûretiyle zikrettiği kimse muhakkak rahmet olunan kimsedir. Bu ma'na فَقَدْ رُحِمَ [Muhakkak rahmet olundu.] sîga-i mechûl ile olduğuna göredir. Siga-i maʼlûm [فَقَدْ رَحِمَ] ile olduğuna göre maʼnâ: “Rahmet-i rahîmiyyenin mahal ittihâz etmek sûretiyle zikrettiği kimse, muhakkak irşâda ehil olduğundan gayra rahmet eder.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yukarıda rahmetin iki veçheyle tesiri olduğu ve bir veçhenin bizzat olan tesiri bulunduğu zikredilmiş ve açıklanmış idi. Şimdi de ikinci veçhenin tesiri açıklanır: Rahmetin diğer bir eseri talep cihetindendir. Hakikatin özünden perdelenmiş olan kimseler, kendi hayallerinde yaratıp inandıkları Hak'tan kendilerine rahmet etmesini talep ederler. Halbuki rahmet, önceki cümlenin şerhinde açıklandığı veçheyle, hayalde yaratılmış olan Hakk'a rahmet etmiş idi. Buna göre, perdeliler, rahmete muhtaç olan yaratılmış Hak'tan rahmet talep ederler; ve cennete olan rağbetlerinden ve cehennemden korkularından dolayı, günahlarının affedilmesini ve bağışlanmasını kayıtlı Hak'tan isterler. Ehl-i keşf (keşif ehli) ise böyle değildir. Onlar rahmetin kendileriyle kâim olmasını kayıtlı ilâhtan değil, mutlak ilâhtan isterler; ve bu isteklerini ismullah ile ederler de, "Yâ Allah bize rahmet et!" derler; çünkü onlar Hak hakkında özel bir inanç sahibi değildirler. Bütün kayıtlı şeylerde Mutlak'ı müşahede ederler; ve mutlak ilâh ancak rahmetin onlar ile kıyamı (ayakta durması) suretiyle rahmet eder. Ve bu surette rahmet, kayıtlı ilâhî hazretten değil, mutlak ilâhî hazretten onlar ile kâim olur. Buna göre, rahmetle kâim olan ehl-i keşf için onlar üzerine hüküm sabittir. Çünkü herhangi bir sıfat ile kâim olan bir mahal (yer), o sıfatın hükmündedir; çünkü hüküm ancak hakikatte bir mahal ile kâim bulunan mana için sabittir. Örneğin âlem suretlerinden her bir suret, bir ilâhî ismin mazharıdır (tecelli yeridir); ve o ismin hükmü, onun tecelli mahalli olan o suret ile kâimdir; ve o suret o ismin hükmü altındadır. Bu suret bozulduktan sonra mahal kalmayacağı cihetle o ismin hükmü o suretten zail olur. Şimdi hakikatte "râhim" (rahmet eden) olan ancak manadır; ve her ne kadar rahmetle kâim bulunan mahalle "râhim" denilmiş olsa bile, râhim o mahalle hâkim olan rahmet manasıdır. Böyle olunca Yüce Allah, ezelî inayet sahibi olan ehl-i keşf kullarına, rahmetin onlar ile kıyamı suretiyle, ancak rahmet ile rahmet eder; ve rahmet onlar ile kâim olduğunda, rahmetin hükmünü kendi nefislerinde zevkan (tadarak) müşahede ederler. Çünkü idrak eden bir mahal, kendi vücudunda olan bir hali ve o halin kendi vücudunda hâkim olduğunu zevkan bilir; ve rahmetin kendisine mahal ittihazı (yer edinmesi) suretiyle zikrettiği kimse muhakkak rahmet olunan kimsedir. Bu mana فَقَدْ رُحِمَ [Muhakkak rahmet olundu.] meçhul sigasıyla olduğuna göredir. Malum sigası [فَقَدْ رَحِمَ] ile olduğuna göre mana: "Rahmet-i rahîmiyyenin mahal ittihaz etmek suretiyle zikrettiği kimse, muhakkak irşada ehil olduğundan gayrıya rahmet eder."

واسم الفاعل هو الرَّحِيمُ والرَّاحِمُ، والحُكمُ لا يَتَّصِفُ بالخَلقِ، لأنَّه أَمْرٌ

تُوجِبُهُ المَعَانِي لِذَواتِها، فالأحوال لا مَوْجُودَةٌ ولا مَعْدُومَةٌ، أَي لا عَيْنَ لها في

الوجود، لأنَّها نِسْبَةٌ ، ولا معدومَةٌ في الحُكم، لأنَّ الَّذي قام به العِلمُ يُسَمَّى

عَالِمًا وهو الحَالُ ، فَعَالِمُ ذَاتٌ مَوْصُوفَةٌ بالعِلمِ ، مـا هـو عَيْنُ الذَّاتِ ولا عَيْنُ

العلم، وما ثمَّ إلا علمٌ وذَاتٌ قام بها هذا العِلمُ ، [21/19] فَكَوْنُهُ عَالِمًا حَالٌ

لهذه الذاتِ باتِّصَافِها بهذا المَعْنَى ، فَحَدَثَتْ نِسْبَةُ العِلم إليه فهو المُسَمَّى

عالما .

Ve ism-i fâil rahîm ve râhimdir; ve hüküm halk ile muttasıf olmaz; zîrâ o bir emirdir ki, maânî kendi zevâtı için onu îcâb eder. İmdi ahvâl mevcûd değildir; ma'dûm da değildir. Ya'ni ahvâl için vücûdda "ayn" yoktur; zîrâ onlar nisbettir; ve ahvâl hükümde ma'dûm dahi değildir. Çünkü kendisiyle ilim kāim olan kimse "âlim” tesmiye olunur, o ise hâldir. Binâenaleyh âlim ilim ile mevsûf olan bir zâttır. O zâtın “ayn”ı değildir; ilmin dahi "ayn”ı değildir. Halbuki vâki'de ilimden ve kendisiyle ilim kāim bulunan zâttan gayrı yoktur; ve onun âlim oluşu bu ma'nâ ile ittisâfı sebebiyle bu zât için hâldir. Böyle olunca ona "ilm”in nisbeti hâdis oldu; binâenaleyh ona "âlim" denildi. Ya'ni rahîm ve râhim ism-i fâil ise de, bunda hâkim olan rahmettir; ve rahmetle mevsuf olan zâta rahmet izâfe olunursa “rahîm” ve “râhim" tesmiye olunur; ve hükm-i rahmet mahlûkıyetle muttasıf değildir. Çünkü hâriçte onun vücûd-ı aynîsi yoktur, belki bir emr-i maʼnevîdir; ancak zihinde maʼkūl ve maʼlûmdur. Maânî kendi zâtları için bu hükümleri iktizâ eder. Ve rahmet bâtın olduğu hâlde, onun hükmü vücûd-ı hâricîde zâhir olur; ve hüküm bir hâlden ibârettir. Ahvâl ise mevcûd değildir; zîrâ işte vücûdu budur diye "ayn❞en gösterilemez; ve madûm dahi değildir; zîrâ vücûd-ı aynî üzerinde zâhir olan bir eserdir. Çünkü kendisinde “ilim" nisbeti mevcûd olan kimseye “âlim” deriz; ve “ilim” dediğimiz nisbet ise, bir hâlden ibârettir. Binâenaleyh "âlim" denilince vasf-1 ilim ile [21/20] mevsûf olan bir zât anlaşılır. Bu hâl, ya'ni onun âlim oluşu zâtın “ayn”ı değildir. Meselâ bir kimseye tahsîl-i ilim etmeksizin "âlim" denilmez. Halbuki tahsîlden evvel onun zâtı mevcûddur, fakat henüz âlimiyeti yoktur. Eğer "âlim” o kimsenin “zât”ının “ayn”ı olsa, ona “âlim” denilmediği bir zamanda, zâtının mevcûd olmaması lâzım gelir. Şu hâlde "âlim” onun zâtının “ayn”ı değildir. Alim ilmin dahi “ayn”ı değildir; zîrâ bir kimsenin henüz ilim ile muttasıf olmadığı bir zamanda dahi “ilm” mefhûmu mevcûddur; ve bu ilim mevcûd olmakla beraber, o kimse henüz âlim değildir; binâenaleyh “âlim” “ilm”in “ayn”ı değildir. Maahâzâ meydanda ancak "ilim” ve ilimle kāim bulunan zât vardır. Ve "âlim”in âlim oluşu, bu âlimiyet ma'nâsıyla ittisâfı sebebiyle bu zât için hâldir; ve hâl ise hâdistir. Binâenaleyh “âlim” olan kimseye “ilim” nisbeti hâdis oldu; ve mâdemki o kimse, hâlden ibaret olan ilim ile muttasıf oldu, artık ona "âlim" denir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İsm-i fâil (yapanı bildiren isim) rahîm ve râhimdir; ve hüküm halk ile muttasıf (nitelikli) olmaz; çünkü o bir iştir ki, anlamlar kendi özleri için onu gerektirir. Şimdi haller mevcut değildir; yok da değildir. Yani haller için varlıkta "ayn" (öz, hakikat) yoktur; çünkü onlar nisbettir (bağıntıdır); ve haller hükümde yok da değildir. Çünkü kendisiyle ilim kâim (ayakta duran) olan kimse "âlim" diye adlandırılır, o ise hâldir. Bu sebeple âlim ilim ile nitelenen bir zâttır. O zâtın "ayn"ı değildir; ilmin dahi "ayn"ı değildir. Halbuki gerçekte ilimden ve kendisiyle ilim kâim bulunan zâttan başka bir şey yoktur; ve onun âlim oluşu bu anlam ile nitelenmesi sebebiyle bu zât için hâldir. Böyle olunca ona "ilim"in nisbeti (bağıntısı) hâdis (sonradan meydana gelmiş) oldu; bu sebeple ona "âlim" denildi. Yani rahîm ve râhim ism-i fâil ise de, bunda hâkim olan rahmettir; ve rahmetle nitelenen zâta rahmet izafe olunursa "rahîm" ve "râhim" diye adlandırılır; ve rahmet hükmü mahlûkiyetle (yaratılmışlıkla) nitelikli değildir. Çünkü dışarıda onun aynî (somut) varlığı yoktur, aksine bir manevî iştir; ancak zihinde akledilir ve bilinir. Anlamlar kendi zâtları için bu hükümleri gerektirir. Ve rahmet bâtın (gizli) olduğu hâlde, onun hükmü dış varlıkta ortaya çıkar; ve hüküm bir hâlden ibarettir. Haller ise mevcut değildir; çünkü işte varlığı budur diye "ayn"en (somut olarak) gösterilemez; ve yok da değildir; çünkü aynî varlık üzerinde ortaya çıkan bir eserdir. Çünkü kendisinde "ilim" nisbeti mevcut olan kimseye "âlim" deriz; ve "ilim" dediğimiz nisbet ise, bir hâlden ibarettir. Bu sebeple "âlim" denilince ilim vasfı ile nitelenen bir zât anlaşılır. Bu hâl, yani onun âlim oluşu zâtın "ayn"ı değildir. Örneğin bir kimseye ilim tahsil etmeksizin "âlim" denilmez. Halbuki tahsilden evvel onun zâtı mevcuttur, fakat henüz âlimliği yoktur. Eğer "âlim" o kimsenin "zât"ının "ayn"ı olsa, ona "âlim" denilmediği bir zamanda, zâtının mevcut olmaması lâzım gelir. Şu hâlde "âlim" onun zâtının "ayn"ı değildir. Âlim ilmin dahi "ayn"ı değildir; çünkü bir kimsenin henüz ilim ile nitelenmediği bir zamanda dahi "ilim" mefhumu mevcuttur; ve bu ilim mevcut olmakla beraber, o kimse henüz âlim değildir; bu sebeple "âlim" "ilim"in "ayn"ı değildir. Bununla birlikte ortada ancak "ilim" ve ilimle kâim bulunan zât vardır. Ve "âlim"in âlim oluşu, bu âlimiyet anlamıyla nitelenmesi sebebiyle bu zât için hâldir; ve hâl ise hâdistir. Bu sebeple "âlim" olan kimseye "ilim" nisbeti hâdis oldu; ve mademki o kimse, hâlden ibaret olan ilim ile nitelendi, artık ona "âlim" denir.

وَالرَّحْمَةُ على الحقيقةِ نِسْبَةٌ من الرَّاحِم وهي المُوجِبَةُ لِلْحُكْمِ، فهي الرَّاحِمَةُ،

والَّذي أَوْجَدَها في المَرْحُومِ ما أَوْجَدَهَا لِيَرْحَمَهُ بها، وَإِنَّمَا أَوْجَدَهَا لِيَرْحَمَ

بها مَن قَامَتْ به.

Ve ale'l-hakîka rahmet, "râhim" tarafından bir nisbettir ve o hüküm için mûcibdir; böyle olunca o, rahmettir. Ve merhûmda rahmeti îcâd eden, o rahmeti îcâd etmedi, tâ ki o merhûma rahmet ede. Ve ancak rahmet kendisi ile kāim olan kimseye, o rahmetle râhim olmak için, rahmeti îcâd eyledi. Ya'ni hakîkatte rahmet “râhim”in nisbetleri cümlesinden bir nisbettir; ve bu “rahmet" nisbeti, sâhibi üzerine hükmü mûcibdir; ya'ni bu nisbet-i rahmet, "Rahmet et!" diye râhim üzerine hükmeder; zîrâ râhim bu rahmet sebebiyle râhimdir ve onu “râhim” kılan bu “rahmet” nisbetidir. [21/21] Binâenaleyh zât-ı râhim üzerine hükmü mûcib olan nisbet, rahmettir. Ve merhûm olan şeyde rahmeti îcâd eden mûcid, bu rahmetle rahmet etmek için, o rahmeti îcâd etmedi. Belki bu merhûm râhim gibi, onunla rahmet etmek için bu rahmeti îcâd etti. Binâenaleyh evvelen mevcûd olmak i'ti- bâriyle rahmet-i rahmâniyye ile ve bade'l-vücûd hâline münasib kemâle vusûlü indinde dahi, rahmet-i rahîmiyye ile merhûm olan kimsede rah- metin îcâdı, bu iki rahmetle merhûm olduktan sonra, diğerlerine râhim olmak içindir. Ve bu hâlde o abd, Rabb’inin sıfatıyla mevsûf olup, kendi- leriyle rahmet kāim olan kimselere râhim olur. Nitekim Hak bir abdine sıfât-ı fiiliyyeden olan sıfat-ı kudreti i'tâ etmiş olsa, ondan havârık-ı âdât ve enva-1 mucizât ve kerâmât sâdır olur. Halbuki rahmet, kâffe-i sıfât-ı fiiliyyenin mebdeidir. Zîrâ onların a'yânı rahmet sebebiyle mevcûd olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve hakikatte rahmet, "râhim" (rahmet eden) tarafından bir bağıntıdır ve o, hüküm için gerektiricidir; böyle olunca o, rahmettir. Ve merhumda (rahmet olunanda) rahmeti var eden, o rahmeti, o merhuma rahmet etsin diye var etmedi. Aksine, rahmet kendisiyle kâim olan kimseye, o rahmetle râhim olmak için, rahmeti var etti. Yani hakikatte rahmet, "râhim"in bağıntıları cümlesinden bir bağıntıdır; ve bu "rahmet" bağıntısı, sahibi üzerine hükmü gerektiricidir; yani bu rahmet bağıntısı, "Rahmet et!" diye râhim üzerine hükmeder; çünkü râhim bu rahmet sebebiyle râhimdir ve onu "râhim" kılan bu "rahmet" bağıntısıdır. Bu sebeple zât-ı râhim üzerine hükmü gerektirici olan bağıntı, rahmettir. Ve merhum olan şeyde rahmeti var eden var edici, bu rahmetle rahmet etmek için, o rahmeti var etmedi. Aksine bu merhum, râhim gibi, onunla rahmet etmek için bu rahmeti var etti. Bu sebeple evvelen mevcut olmak itibarıyla rahmet-i rahmâniyye (Rahman'a ait rahmet) ile ve var olduktan sonra hâline münasip kemâle (olgunluğa) ulaşması anında dahi, rahmet-i rahîmiyye (Rahim'e ait rahmet) ile merhum olan kimsede rahmetin var edilişi, bu iki rahmetle merhum olduktan sonra, diğerlerine râhim olmak içindir. Ve bu hâlde o kul, Rabb'inin sıfatıyla nitelenmiş olup, kendileriyle rahmet kâim olan kimselere râhim olur. Nasıl ki Hak bir kuluna fiilî sıfatlardan olan kudret sıfatını vermiş olsa, ondan âdetleri bozan şeyler (havârık-ı âdât) ve çeşitli mucizeler ve kerametler sâdır olur. Hâlbuki rahmet, bütün fiilî sıfatların başlangıcıdır. Çünkü onların sabit hakikatleri rahmet sebebiyle mevcut olur.

وهو سُبحانه ليس بِمَحَلٌّ لِلْحَوَادِثِ ، فليس بمحل لإيجَادِ الرَّحمة فيه، وهو

الراحم، ولا يكون الرَّاحِمُ رَاحِمًا إلا بقِيَامِ الرَّحمة به، فَثَبَتَ أَنَّه عَيْنُ الرَّحمةِ.

Ve Hak Sübhânehû hazretleri, havâdis için mahal değildir. Böyle olunca kendisinde rahmetin îcâdı için mahal değildir; ve hâlbuki o, Râhim'dir; ve Râhim, ancak onunla rahmetin kıyâmı sebebiyle Râ- him olur. İmdi sâbit oldu ki O, rahmetin “ayn"ıdır. Ya'ni Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri mahall-i havâdis değildir, tâ ki rahmet, onun zâtı üzerine bir sıfat-ı zâide olarak hâdis olsun. Binâenaleyh Hak kendi nefsinde rahmetin îcâdı için dahi mahal değildir. Halbuki Hak Teâlâ cemî-i esmâ ve sıfât ve a'yân [21/22] ve ekvâna rahmet eder. Çünkü o Râhim'dir; ve Râhim ise, ancak kendisiyle rahmetin kıyâmı sebebiyle Râ- him olur; ve Hakk'ın rahmetiyle kıyâmı kendi nisbet-i zâtiyyesiyle kıyâmı demektir; ve nisbet ise zâtın “ayn”ıdır, gayrı değildir. İmdi sabit oldu ki, Hak “rahmet”in “ayn”ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, oluşlar için bir mahal değildir. Böyle olunca, kendisinde rahmetin meydana gelmesi için de bir mahal değildir; ve hâlbuki O, Rahîm'dir; ve Rahîm, ancak kendisiyle rahmetin kâim olması sebebiyle Rahîm olur. Şimdi sabit oldu ki O, rahmetin ayn'ıdır (özüdür). Yani Yüce Allah, oluşların mahalli değildir ki rahmet, O'nun zâtı üzerine sonradan meydana gelen bir sıfat olarak ortaya çıksın. Bu sebeple Hak, kendi nefsinde rahmetin meydana gelmesi için dahi bir mahal değildir. Halbuki Yüce Allah, bütün isimlere ve sıfatlara ve sabit hakikatlere ve oluşlara rahmet eder. Çünkü O Rahîm'dir; ve Rahîm ise, ancak kendisiyle rahmetin kâim olması sebebiyle Rahîm olur; ve Hakk'ın rahmetiyle kâim olması, kendi zâtî nispetiyle kâim olması demektir; ve nispet ise zâtın ayn'ıdır (özüdür), gayrı değildir. Şimdi sabit oldu ki Hak, rahmetin ayn'ıdır (özüdür).

ومَنْ لَمْ يَذُقُ هذا الأمْرَ ولا كان له فيه قَدَمٌ ما اجْرَأَ أَنْ يَقُولَ إِنَّه عَيْنُ الرَّحْمَةِ

أو عَيْنُ الصّفةِ، فقال ما هو عَينُ الصّفةِ ولا غَيرَها ، فصفات الحق عنده لا

هي هو ولا هي غيره، لأنه لا يَقْدِرُ على نَفْيِها ، ولا يَقْدِرُ أَنْ يَجْعَلَهَا عَيْنَه،

فعدل إلى هذه العِبَارَةِ ، وهي عِبَارَةٌ حَسَنَةٌ ، وغَيْرُها أَحَقُّ بالأَمْرِ منها وأَرْفَعُ

للإشكال، وهو القَوْلُ بِنَفْيِ أَعْيَانِ الصِّفاتِ وُجودًا قَائِمًا بِذَاتِ المَوْصُوفِ،

وإنَّما هي نِسَبٌ وإِضَافَاتٌ بين المَوْصُوفِ بها وبين أَعْيَانِها المَعْقُولَةِ.

Ve bu emri zevketmeyen ve onun için onda kadem olmayan kimse, Hak rahmetin "ayn”ıdır; yâhud sıfatın "ayn"ıdır, demeğe cür'et etme- di. Hak sıfatın "ayn"ı değildir; gayrı da değildir, dedi. Bu böyle olunca sıfât-ı Hak onun indinde “lâ hiye hüve ve lâ hiye gayruhû"dur; zîrâ o kimse sıfât-ı Hakk'ın nefyine kādir değildir. Ve onu, O'nun "ayn"ı kılmağa da kādir değildir. İmdi bu ibâreye udûl etti. Bu da ibâre-i hasenedir. Ve onun gayrısı ondan emre ehaktır; ve işkâl için dahi erfa'dır. O dahi mevsûfun zâtıyla kāim vücûd olduğu hâlde a'yân-ı sıfatın nefyiyle olan kavildir. Ve ancak a'yân-ı sıfât, mevsûf ile onlar arasında ve onların a'yân-ı ma'kūlesi beyninde niseb ve izâfâttır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu emri (hakikati) zevketmeyen ve onun için onda (bu konuda) kadem (ilerleme) olmayan kimse, Hak rahmetin "ayn"ıdır (özüdür); yahut sıfatın "ayn"ıdır, demeğe cüret etmedi. Hak sıfatın "ayn"ı değildir; gayrı (başka bir şey) da değildir, dedi. Bu böyle olunca sıfât-ı Hak (Allah'ın sıfatları) onun indinde (görüşünde) "lâ hiye hüve ve lâ hiye gayruhû"dur (ne O'dur ne de O'ndan başkasıdır); zirâ (çünkü) o kimse sıfât-ı Hakk'ın nefyine (inkârına) kadir değildir. Ve onu, O'nun "ayn"ı kılmağa da kadir değildir. İmdi (şimdi) bu ibareye (söz dizimine) udûl etti (yöneldi). Bu da ibare-i hasenedir (güzel bir ifadedir). Ve onun gayrısı (ondan başkası) ondan emre (bu hakikate) ehaktır (daha layıktır); ve işkâl (anlaşılmazlık) için dahi erfa'dır (daha uzaktır). O dahi (o da) mevsûfun (sıfatlananın) zâtıyla kâim (var olan) vücûd (varlık) olduğu hâlde a'yân-ı sıfatın (sıfatların sabit hakikatlerinin) nefyiyle (inkârıyla) olan kavildir (sözdür). Ve ancak a'yân-ı sıfât (sıfatların sabit hakikatleri), mevsûf (sıfatlanan) ile onlar arasında ve onların a'yân-ı ma'kūlesi (akılla idrak edilen sabit hakikatleri) beyninde (arasında) niseb (nispetler, bağıntılar) ve izâfâttır (izafetler, göreceliklerdir).

Ya'ni rahmet onunla kāim olduğunu zevkan bilmeyen ve Mâtürîdî ve Eş'arîler gibi, kendisi için bu emrde kadem-i sülûk sâbit olmayan kimse, alelıtlâk “Hak, rahmetin “ayn”ıdır veyâhud sıfatın “ayn”ıdır” [21/23] deme- ğe cesâret edemez; zîrâ o kimsede vehm-i isneyniyyet gālibdir. Bu vehim sâikasıyla Hakkı kemâliyle tenzîh etmemiş olmaktan korkar. Binâenaleyh o kimse der ki: “Hak, sıfatın ne aynıdır, ne gayrıdır.” Şu hâlde onun indinde sıfât-ı Hak, “lâ hiye hüve ve lâ hiye gayruhû”dur. Ya'ni “Sıfat, ne Hakk'ın hü- viyetidir ve ne de Hakk'ın gayrıdır”. Zîrâ o kimse Hakk'ın zâtından, sıfâtın nefyine muktedir değildir; ve onun indinde sıfât mevcûd olduğundan, bu sûrette gayrın vücûdunu isbât etmiş olur. Ve "Sıfât-ı Hak, zâtın “ayn"ıdır" diyemez. Çünkü zâta nazaran ıtlâk ve sıfâta nazaran dahi takyîd ile hükmo- lunur. Binâenaleyh zât ile sıfât arasında ıtlâk ve takyîd hususunda mugāyeret sâbittir. İşte bunun için Mâtürîdî ve Eşarî tâifesi, Hak hakkında “lâ hiye hüve ve lâ hiye gayruhû” ibâresine tecavüz etti; ve “Sıfat, ne Hakk'ın hü- viyetidir ve ne de Hakk'ın gayrıdır” dedi. Ve bu ibâre iyi bir ibâredir; zîrâ bi-haseb-i zâhir, ayniyet veyâ gayriyet takdîri üzerine vârid olan şey, vârid olmaz. Çünkü zât münhasıran sıfatın “ayn”ı itibâr olunsa, zât sıfâtla mu- kayyed olmak lâzım gelir; ve münhasıran gayrı itibâr olunsa, iki vücûd isbât edilmiş olup, zât kendi nefsinde nâkıs olmak îcâb eder. Böyle olunca bu ibârenin gayrı olan ibâre nefsü'l-emrde ehak ve elyaktır ve işkâli daha ziyâde ref'eder. Ve o ibâre dahi, “A'yân-ı sıfât, mevsûf olan Hakk'ın zâtıyla kāim bir vücûd-ı izâfî olup, zâtın vücûd-ı hakîkîsi ve müstakilli üzerine ziyâde olmuş bir vücûd-ı müstakil değildir; belki o a'yân-ı sıfât, mevsûf olan zât-ı Hak ile kendileri arasında ve kendilerinin a’yân-ı maʼkūlesi, yaʼni suver-i zihniyyeleri [21/24] beyninde birtakım niseb ve izâfâttır” kavlidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, rahmetin kendisiyle kâim olduğunu zevken bilmeyen ve Mâtürîdî ve Eş'arîler gibi, kendisi için bu işte sülûk (manevi yolculuk) adımı sabit olmayan kimse, kesinlikle "Hak, rahmetin 'ayn'ıdır (özüdür) veya sıfatın 'ayn'ıdır" demeye cesaret edemez; çünkü o kimsede ikilik vehmi (sanısı) baskındır. Bu vehim (sanı) sebebiyle Hakk'ı kemaliyle tenzih etmemiş olmaktan korkar. Bu sebeple o kimse der ki: "Hak, sıfatın ne aynıdır ne de gayrıdır." Şu hâlde onun nezdinde Hak'ın sıfatları, "lâ hiye hüve ve lâ hiye gayruhû"dur. Yani "Sıfat, ne Hak'ın hüviyetidir (özüdür) ne de Hak'ın gayrıdır." Zira o kimse Hak'ın zâtından, sıfatın nefyine (yokluğuna) muktedir değildir; ve onun nezdinde sıfatlar mevcut olduğundan, bu durumda gayrın (başkasının) varlığını ispat etmiş olur. Ve "Hak'ın sıfatları, zâtın 'ayn'ıdır" diyemez. Çünkü zâta nazaran mutlaklık ve sıfata nazaran da kayıtlılık ile hükmolunur. Bu sebeple zât ile sıfatlar arasında mutlaklık ve kayıtlılık hususunda farklılık sabittir. İşte bunun için Mâtürîdî ve Eş'arî taifesi, Hak hakkında "lâ hiye hüve ve lâ hiye gayruhû" ibaresine tecavüz etti; ve "Sıfat, ne Hak'ın hüviyetidir ne de Hak'ın gayrıdır" dedi. Ve bu ibare iyi bir ibaredir; zira zahire göre, ayniyet veya gayriyet takdiri üzerine vârid olan şey, vârid olmaz. Çünkü zât münhasıran sıfatın 'ayn'ı itibar olunsa, zât sıfatlarla mukayyet olmak lazım gelir; ve münhasıran gayrı itibar olunsa, iki varlık ispat edilmiş olup, zât kendi nefsinde nâkıs (eksik) olmak icap eder. Böyle olunca bu ibarenin gayrı olan ibare nefsü'l-emrde (gerçekte) daha hak ve daha layıktır ve işkâli (problemi) daha ziyade ref'eder (ortadan kaldırır). Ve o ibare dahi, "Sıfatların hakikatleri, mevsuf (sıfatlanan) olan Hak'ın zâtıyla kâim (var olan) bir izafî varlık olup, zâtın hakiki ve müstakil varlığı üzerine ziyade olmuş müstakil bir varlık değildir; aksine o sıfatların hakikatleri, mevsuf olan Hak'ın zâtı ile kendileri arasında ve kendilerinin akledilen hakikatleri, yani zihinsel suretleri arasında birtakım nispetler ve izafetlerdir" kavlidir.

İşte bu ibâre “lâ hiye hüve ve lâ hiye gayruhû” ibâresinden daha ziyâde nefsü'l-emre lâyıktır; zîrâ sıfât-ı Hak, hâriçte müstakillü'l-vücûd değildir. Fakat akılda zât-ı Hak üzere zâid olarak mevcûddur. Çünkü akılda onların hakāyık-ı mümtâzesi sâbittir; velâkin hâriçte “ayn”ları ve vücûdları yoktur. Binâenaleyh onların hâriçte vücûdları, Hak Teâlâ hazretlerinin ayn-ı zâtı- dır. İşte muhakkik olan ârif-i billâhın kavli budur. Gerçi hükemânın birço- ğu ve Mutezile tâifesi dahi böyle söylemişlerse de, bu söz onlardan zevkan sâdır olmamıştır. Belki nazar-ı aklî ile bu kavli ihtiyâr ettiler; ve nazar-ı aklî ile olan hükümde ayak kayıp varta-i hatâya düşmek ihtimali kesîrdir. Fakat ârif-i muhakkik ki, sıfat-ı Hak olan rahmetin kendisiyle kāim olduğunu zevkan bilmiştir; onun bu sözü nazar-ı aklîye değil müşâhedeye müstenid bulunduğundan nefsü'l-emrden şaşmak ihtimâli yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu ifade, "O ne O'dur ne de O'ndan başkasıdır" ifadesinden daha ziyade gerçeğe uygundur; çünkü Hak'ın sıfatları, dışarıda bağımsız bir varlığa sahip değildir. Fakat akılda, Hak'ın zâtı üzerine ek olarak mevcuttur. Çünkü akılda onların ayrı hakikatleri sabittir; ancak dışarıda kendileri ve varlıkları yoktur. Bu sebeple onların dışarıdaki varlıkları, Yüce Allah hazretlerinin zâtının ta kendisidir. İşte Hakk'ı bilen muhakkik ârifin sözü budur. Gerçi filozofların birçoğu ve Mutezile topluluğu da böyle söylemişlerse de, bu söz onlardan zevk (manevî tecrübe) yoluyla sâdır olmamıştır. Aksine, akıl yürütme yoluyla bu sözü tercih ettiler; ve akıl yürütme yoluyla olan hükümde ayağın kayıp hata çukuruna düşme ihtimali çoktur. Fakat muhakkik ârif ki, Hak'ın sıfatı olan rahmetin kendisiyle kâim olduğunu zevk yoluyla bilmiştir; onun bu sözü akıl yürütmeye değil, müşâhedeye (manevî gözlem) dayandığından gerçeği şaşırma ihtimali yoktur.

وإن كانت الرَّحمةُ جَامِعَةً ، فإنَّها بالنِّسْبَةِ إلى كل اسم الهي مُخْتَلِفَةٌ، فلهذا

يُسْأَلُ سُبحانَه أَنْ يَرْحَمَ بكلِّ اسْمٍ إِلهِي ، فرحمه الله، والكِنايـة هـي التـي

وَسِعَتْ كلَّ شيءٍ، ثمَّ لها شُعَبٌ كَثِيرَةٌ تَتَعَدَّدُ بتَعَدُّدِ الأَسْمَاءِ الإِلَهِيَّةِ، فَما تَعُمُّ

بالنسبة إلى ذلك الإسْمِ الخَاصِّ الإلهي في قولِ السَّائِلِ يَا رَبِّ ارْحَمْ، وغيرِ

ذلك من الأسمَاءِ حَتَّى المُنْتَقِم له بِأَنْ يَقُولَ يَا مُنْتَقِمُ ارْحَمْنِي.

Vâkıâ rahmet câmi'dir. Binâenaleyh rahmet her bir ism-i ilâhîye nis- betle muhteliftir. İşte bunun için, Hak Sübhânehû'nun rahmet etme- si, her bir ism-i ilâhî ile suâl olunur. Böyle olunca Allah ona rahmet eder; ve kinâye, her şeye vâsi' olan rahmettir. Ba'dehû bu rahmetin şuab-i kesîresi vardır ki, esmâ-i ilâhiyyenin taaddüdü ile müteaddid olur. [21/25] İmdi sailin يَا رَبِّ إِرْحَمْ ]Yâ Rab bana rahmet et!] kavlinde olan bu ism-i hâssa nisbetle âmm olmaz; ve esmâdan bunun gayrı, hattâ Müntakim ismi ile, onun için يَا مُنْتَقِمُ ارْحَمْنِي ]Ya Müntakim bana rahmet et!] demeklik vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçekte rahmet kuşatıcıdır. Bu sebeple rahmet, her bir ilâhî isme göre farklıdır. İşte bunun için, Yüce Hakk'ın rahmet etmesi, her bir ilâhî isimle istenir. Böyle olunca Allah ona rahmet eder; ve kinaye (dolaylı anlatım), her şeyi kuşatan rahmettir. Daha sonra bu rahmetin pek çok dalları vardır ki, ilâhî isimlerin çokluğuyla çoğalır. Şimdi, isteyenin "يَا رَبِّ إِرْحَمْ" (Yâ Rab bana rahmet et!) sözünde olan bu özel isme göre genel olmaz; ve isimlerden bunun dışında, hatta Müntakim ismiyle bile, onun için "يَا مُنْتَقِمُ ارْحَمْنِي" (Ey İntikam Alan, bana rahmet et!) demek vardır.

Ya'ni rahmet-i zâtiyye her ne kadar envå'-ı rahmetin kâffesini câmi' ise de, esmâ-i muhtelifeye nisbetle muhtelif olur. Çünkü her bir isim, kendi mazharına ve dâîsine, kendi hakîkatinin i'tâ ettiği rahmetle rahmet eder. İşte bu ihtilaftan dolayı, esmâsından her bir ismi ile rahmet etmesi Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinden suâl olunur. Binâenaleyh sâil Hakk'ın hangi isim ile rahmet taleb etmiş ise, Allâhü Zülcelâl hazretleri ona o isim ile rahmet eder. Meselâ hasta olan kimse “Yâ Şâfî, irhamnî” [Ey Şifâ veri- ci, bana rahmet et!] ve karnı aç olan kimse "Yâ Rezzák, irhamnî” [Ey Pek çok rızık verici, bana rahmet et!] ve fakîr olan kimse “Yâ Ganî, irhamnî" [Ey Her şeyden müstağnî olan zengin, bana rahmet et!] ve müznib olan kimse dahi “Yâ Gaffâr, irhamnî” [Ey Pek çok mağfiret edici, bana rahmet et!] diye duâ eder. Hak Teâlâ dahi Şâfî, Rezzák, Ganî ve Gaffâr isimlerinin iktizâsına göre tecellî buyurup, ona rahmet eyler. Ve وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'râf, 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.] âyet-i kerîmesinde mütekellimden kinâye olan zamîre muzâf rahmet, vücûden ve hükmen kâffe-i eşyaya vâsi' olan rahmettir. İşte kinâye olan zamîr-i mütekellim her şeye vâsi' olan rahmete ve zâta delâlet eder. Çünkü Hakk'ın rahmeti zâtının "ayn"ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani zâtî rahmet, her ne kadar rahmet çeşitlerinin hepsini kapsasa da, farklı isimlere göre farklılık gösterir. Çünkü her bir isim, kendi mazharına (tecelli ettiği yere) ve dâîsine (kendisine çağıranına), kendi hakikatinin verdiği rahmetle rahmet eder. İşte bu farklılıktan dolayı, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinden, isimlerinden her bir ismi ile rahmet etmesi istenir. Bu sebeple, isteyen kişi Hakk'ın hangi isim ile rahmet talep etmişse, Allâhü Zülcelâl hazretleri ona o isim ile rahmet eder. Örneğin, hasta olan kimse “Yâ Şâfî, irhamnî” [Ey Şifâ verici, bana rahmet et!] ve karnı aç olan kimse "Yâ Rezzák, irhamnî” [Ey Pek çok rızık verici, bana rahmet et!] ve fakir olan kimse “Yâ Ganî, irhamnî" [Ey Her şeyden müstağnî olan zengin, bana rahmet et!] ve günahkâr olan kimse de “Yâ Gaffâr, irhamnî” [Ey Pek çok mağfiret edici, bana rahmet et!] diye dua eder. Hak Teâlâ da Şâfî, Rezzák, Ganî ve Gaffâr isimlerinin gerekliliğine göre tecelli buyurup, ona rahmet eder. Ve وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'râf, 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.] âyet-i kerîmesinde mütekellimden (konuşandan) kinaye olan zamire (zamir: adıl) muzâf (tamlanan) rahmet, varlık ve hüküm olarak bütün eşyaya geniş olan rahmettir. İşte kinaye olan mütekellim zamiri, her şeye geniş olan rahmete ve zâta işaret eder. Çünkü Hakk'ın rahmeti zâtının ayn'ıdır (özüdür).

Rahmetin her şey hakkında âmm olduğu bilindikten sonra bu da ma'lûm olsun ki, bu rahmetin birçok şubeleri vardır ki, bu şubeler, esmâ-i ilâhiyyenin taaddüdü ile müteaddid olur. Binâenaleyh "Ya Rabb, irham!" [Yâ Rab, rahmet et!] dediğimiz vakitte Hak'tan kemâlât ile mevsûf kılın- mağı [21/26] murâd ettiğimiz için, bu taleb-i rahmet ism-i hâssa nisbetle umûmî değildir; belki husûsî bir rahmet olur; zîrâ bir ism-i hâss-ı ilâhînin hazînesindeki kemâlâtı taleb etmiş olduk; ve esmâ-i ilâhiyyeden bu ismin gayrısıyla vâki' olan suâllerimiz de böyledir. Meselâ “Yâ Settâr, irhamnî” [Ey günahları pek çok örtücü, bana rahmet et!] dediğimiz vakitte "Settâr" isminin hazînesindeki ahvâli istemiş oluruz. Bu ise husûsî bir rahmettir. Hattâ esmâdan Müntakim ismiyle “Yâ Müntakim, irhamnî" [Ey intikām alıcı, bana rahmet et!] demek vardır; ve sâil bu duâsıyla kendisine zulme- den zâlimden ahz-ı intikāmı ve bu sûretle azâbın tahaffüfünü murâd eder. Bu da kezâlik bir rahmet-i hâssadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmetin her şey hakkında genel olduğu bilindikten sonra, bu da bilinsin ki, bu rahmetin birçok şubesi vardır ki, bu şubeler, ilâhî isimlerin çokluğu ile çoğalır. Bu sebeple "Ya Rabb, irham!" [Yâ Rab, rahmet et!] dediğimiz vakitte Hak'tan kemâlât ile nitelendirilmemizi murâd ettiğimiz için, bu rahmet talebi özel bir isme nispetle genel değildir; aksine özel bir rahmet olur; çünkü ilâhî isimlerden özel bir ismin hazinesindeki kemâlâtı talep etmiş olduk; ve ilâhî isimlerden bu ismin dışındaki isimlerle vâki olan dileklerimiz de böyledir. Örneğin “Yâ Settâr, irhamnî” [Ey günahları pek çok örtücü, bana rahmet et!] dediğimiz vakitte "Settâr" isminin hazinesindeki halleri istemiş oluruz. Bu ise özel bir rahmettir. Hatta isimlerden Müntakim ismiyle “Yâ Müntakim, irhamnî" [Ey intikām alıcı, bana rahmet et!] demek vardır; ve isteyen bu duasıyla kendisine zulmeden zâlimden intikām alınmasını ve bu suretle azabın hafiflemesini murâd eder. Bu da aynı şekilde özel bir rahmettir.

وذلك لأنَّ هذه الأسمَاء تَدُلُّ على الذَّاتِ المُسَمَّاةِ، وَتَدُلُّ بِحَقَائِقِها على

مَعَانٍ مُخْتَلِفَةٍ، فهو يَدْعُو بها في الرَّحمةِ من حيث دلالتهـا علـى الذَّاتِ

المُسَمَّاةِ بذلك الإسْمِ لا غير لا بما يُعْطِيهِ مَدْلُولُ ذلك الإِسْمِ الَّذِي يَنْفَصِلُ

به عن غيره ويَتَمَيَّزُ ، فإِنَّه لا يَتَمَيَّزُ عن غيره وهو عندَه دَلِيلُ الذَّاتِ، وإنَّما

يَتَمَيَّزُ بنَفْسِه عن غيره لذاته.

İşte bu budur. Zîrâ muhakkak bu esmâ-i ilâhiyye zât-ı müsemmâya delâlet eder; ve esmâ dahi hakāyıkıyla muhtelif ma'nâlara delâlet ey- ler. İmdi o [21/27] dâî rahmet hakkında, gayrı haysiyetiyle ve onunla gayrısından munfasıl ve mütemeyyiz olan bir ismin medlûlünün i'tâ ettiği şeyle değil, esmânın bu isimle müsemmâ olan zâta delâleti haysiyetinden o isimlerle duâ eder. Zîrâ o isim, onun indinde zâtın delîli olduğu hâlde, kendisinin gayrından mütemeyyiz olmaz ve an- cak zâtından dolayı kendi nefsiyle gayrdan mütemeyyiz olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu budur. Çünkü muhakkak ki bu ilâhî isimler, isimlendirilen zâta delâlet eder; ve isimler de hakikatleriyle çeşitli anlamlara delâlet eder. Şimdi o [21/27] rahmet davetçisi (Hz. Peygamber), rahmet hakkında, başka bir yönüyle ve onunla başkasından ayrılan ve farklılaşan bir ismin işaret ettiği şeyle değil, isimlerin bu isimle isimlendirilen zâta delâlet etmesi yönünden o isimlerle duâ eder. Çünkü o isim, onun katında zâtın delili olduğu hâlde, kendisinin başkasından farklılaşmaz ve ancak zâtından dolayı kendi nefsiyle başkasından farklılaşır.

Ya'ni sâilin bir ism-i husûsî ile suâlinde rahmetin umûmî olması bu vech iledir. Zîrâ sâilin rahmet taleb ettiği esmâ-i hüsnâ müsemmânın zâtı- na delâlet eder; ve bu esmâ dahi yekdîğerinden başka olan hakîkatleri ik- tizâsınca, muhtelif ma'nâlara delâlet eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, soranın özel bir isimle sorusunda rahmetin genel olması bu şekildedir. Çünkü soranın rahmet talep ettiği esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri), müsemmânın (isimlendirilmiş olanın, Allah'ın) zâtına delâlet eder; ve bu isimler de birbirlerinden başka olan hakikatleri gerektirdiğince, çeşitli anlamlara delâlet eder.

Meselâ Rezzák, Şâfî, Muhyî isimleri, zât-ı Hakk'ın isimleri olduğu için bu isimleri işittiğimiz vakit, müsemmâ olan Hakk'ın zâtına intikāl ederiz. Fakat bu isimlerin zâtları ve hakîkatleri birbirinden ayrıdır ve hizmetleri başka başkadır. Rezzâktan şifâ i'tâsı sûretiyle rahmet taleb olunmaz. Di- ğerleri de böyledir. İşte bu esmânın, hakîkatlerinin iktizâ ettiği muhtelif ma'nâlara delâleti budur. Binâenaleyh “Yâ Rezzák, irhamnî” ve “Yâ Şâfî, ir- hamnî" gibi birtakım isimlerle rahmet taleb eden dâî, bu isimlerle müsem- mâ olan zâta delâleti cihetinden mezkûr isimlerle duâ eder; başka cihetten, ya'ni ismin zâta delâletinden gayrı olan delâleti cihetinden ve sâir isimler- den ayrılmış olan o ismin medlûlünün verdiği bir maʼnâ-yı husûsî ile duâ etmez. Sebebi budur ki, duâ eden kimsenin indinde, zikrettiği isim zâtın delîli olmak i'tibâriyle başka isimlerden ayrı değildir. Ne kadar esmâ varsa zâta delâlet husûsunda hepsi müttehiddir. Fakat kendi ma'nâ-yı husûsîle- rine ve hakîkatlerine delâlette, müttehid değildirler. [21/28] Şu hâlde her bir ismin iki medlûlü olmuş olur: Birisi zât, diğeri sâir esmâdan infisâl ve temeyyüz eylediği maʼnâ-yı hâstır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin Rezzâk, Şâfî, Muhyî isimleri, Hakk'ın zâtına ait isimler olduğu için bu isimleri işittiğimiz zaman, müsemmâ (isimlendirilen) olan Hakk'ın zâtına intikal ederiz (geçeriz). Fakat bu isimlerin zâtları ve hakikatleri birbirinden ayrıdır ve hizmetleri başka başkadır. Rezzâk'tan şifa verilmesi suretiyle rahmet talep olunmaz. Diğerleri de böyledir. İşte bu isimlerin, hakikatlerinin gerektirdiği çeşitli anlamlara delaleti (işaret etmesi) budur. Bu sebeple "Yâ Rezzâk, irhamnî (Ey Rezzâk, bana merhamet et)" ve "Yâ Şâfî, irhamnî (Ey Şâfî, bana merhamet et)" gibi birtakım isimlerle rahmet talep eden duacı, bu isimlerle müsemmâ olan zâta delaleti (işaret etmesi) cihetinden zikredilen isimlerle dua eder; başka cihetten, yani ismin zâta delaletinden gayrı olan delaleti cihetinden ve sair isimlerden ayrılmış olan o ismin medlûlünün (işaret ettiğinin) verdiği bir hususî anlam ile dua etmez. Bunun sebebi şudur ki, dua eden kimsenin nezdinde, zikrettiği isim zâtın delili olmak itibarıyla başka isimlerden ayrı değildir. Ne kadar isim varsa zâta delalet hususunda hepsi müttehiddir (birleşiktir). Fakat kendi hususî anlamlarına ve hakikatlerine delalette, müttehid değildirler. Şu halde her bir ismin iki medlûlü olmuş olur: Birisi zât, diğeri sair isimlerden ayrıldığı ve temeyyüz ettiği (belirginleştiği) hususî anlamdır.

إِذِ المُصْطَلَحُ عليه بأيِّ لَفْظ كان حَقِيقَةٌ مُتميِّزَةٌ بذَاتِها عن غيرها، وإن كان

الكل قد سِيقَ لِيَدُلَّ على عَيْنٍ واحدَةٍ مُسَمَّاةٍ ، فلا خِلَافَ فِي أَنَّه لكلِّ اسْمٍ

حكم ليس للآخر، فذلك أَيْضًا يَنْبَغِي أَنْ يُعْتَبَرَ ، كما يُعْتَبَرُ دَلالتها على الذَّاتِ

المُسَمَّاةِ .

Çünkü herhangi lafız ile olursa olsun, mustalahun-aleyh, kendi zâtıy- la kendisinin gayrısından mütemeyyiz bir hakîkattir. Her ne kadar esmânın hepsi, ayn-ı vâhideye delâlet etmek için vaz'olundu ise de... İmdi onda hilâf yoktur ki, her bir isim için, başkası için olmayan bir hüküm vardır. Binâenaleyh bu, yine vaz'olunduğu gibi i'tibâr olun- mak münasibdir. Nitekim esmânın, zât-ı müsemmâya delâleti i'tibâr olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü herhangi bir lafız ile olursa olsun, mustalahun-aleyh (üzerinde anlaşılmış olan şey), kendi zâtıyla kendisinin gayrısından (başkasından) ayrılan bir hakikattir. Her ne kadar isimlerin hepsi, tek bir hakikate delalet etmek için konulmuş ise de... Şimdi onda hilaf (aykırılık) yoktur ki, her bir isim için, başkası için olmayan bir hüküm vardır. Bu sebeple bu, yine konulduğu gibi itibar olunmak (dikkate alınmak) münasiptir. Nasıl ki isimlerin, müsemmanın (isimlendirilenin) zâtına delaleti itibar olunur.

Ya'ni herhangi lafız ile olursa olsun, Arapça, Türkçe, Fârisîce olsun, bir ma'nâyı anlatmak için, o ma'nâ üzerine ıstılâh vaz'olunur. Bu üzerine ıs- tılâh vaz'olunan ma'nâ, kendi zâtıyla kendisinin gayrısından ayrılmış bir hakîkattir. İşte esmâ-i melfûza-i ilâhiyye birtakım hakāyık-ı ilâhiyyeyi an- latmak için vaz'olunmuş birer ıstılâhtır; ve o hakāyıkın her birisi yekdîğe- rinden başka olduğu için, esmâ-i melfûza dahi muhtelif ma’nâlara delâlet eder. Meselâ Alîm ismi, ayn-ı ilim ile Kādir isminden ve Kādir ismi dahi ayn-ı kudret ile Alîm isminden mütemeyyizdir. Fakat Hakk'ın zâtına delâ- let [21/29] etmeleri itibariyle aralarında hiçbir fark yoktur. Ve esmânın kâffesi her ne kadar ayn-ı vâhideye delâlet etmek için vaz'olundu ise de, mâdemki her bir isim o ayn-ı vâhidenin nisebi olan bir ma'nâya ve bir hakîkate delâlet ederler, bu i'tibârla yekdîğerinden tefrîk olunurlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani herhangi bir lafız (sözcük) ile olursa olsun, Arapça, Türkçe, Farsça olsun, bir anlamı anlatmak için, o anlam üzerine ıstılah (terim) konulur. Bu üzerine ıstılah konulan anlam, kendi zâtıyla (özüyle) kendisinin gayrısından (başkasından) ayrılmış bir hakikattir. İşte ilâhî lafız isimler (esmâ-i melfûza-i ilâhiyye) birtakım ilâhî hakikatleri anlatmak için konulmuş birer ıstılahtır; ve o hakikatlerin her birisi birbirinden başka olduğu için, lafız isimler (esmâ-i melfûza) dahi farklı anlamlara delâlet eder. Örneğin Alîm ismi, ilmin kendisi (ayn-ı ilim) ile Kadîr isminden ve Kadîr ismi dahi kudretin kendisi (ayn-ı kudret) ile Alîm isminden ayrılmıştır. Fakat Hakk'ın zâtına delâlet etmeleri itibarıyla aralarında hiçbir fark yoktur. Ve isimlerin hepsi her ne kadar tek bir zâta (ayn-ı vâhide) delâlet etmek için konuldu ise de, mademki her bir isim o tek zâtın nispetleri (nisebi) olan bir anlama ve bir hakikate delâlet ederler, bu itibarla birbirinden ayrılırlar.

Misal: “İnsan” mefhûmu, ayn-ı vâhidedir. Fakat bunun gülme, ağlama, söyleme, yazma, okuma ilh... gibi birtakım nisbetleri vardır. Bu ma'nâları anlatmak için, her kavim kendi lisânına göre birer isim vaz’etmiştir. Gü- len, ağlayan, söyleyen, yazan, okuyan ilh... gibi. İşte bu isimlerin cümlesi insana mahsûs olan birtakım nisebden ibaret olmakla ayn-ı vâhide olan bu mefhûma delâlet etmek üzere mevzûdur. Fakat bu isimlerin delâlet ettiği ma'nâlar arasında fark olduğundan biri diğerine delâlet etmez. Nitekim gülme ağlamanın “ayn”ı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: "İnsan" kavramı, tek bir hakikattir. Fakat bunun gülme, ağlama, söyleme, yazma, okuma vb. gibi birtakım bağıntıları vardır. Bu anlamları anlatmak için, her kavim kendi diline göre birer isim koymuştur. Gülen, ağlayan, söyleyen, yazan, okuyan vb. gibi. İşte bu isimlerin hepsi, insana özgü olan birtakım nispetlerden ibaret olmakla, tek bir hakikat olan bu kavrama işaret etmek üzere konulmuştur. Fakat bu isimlerin işaret ettiği anlamlar arasında fark olduğundan, biri diğerine işaret etmez. Nasıl ki gülme, ağlamanın "ayn"ı (özü/kendisi) değildir.

İmdi her bir isme mahsûs bir hüküm vardır ki, kendisinden başka olan bir isimde o hüküm yoktur. Binâenaleyh sâil Hakk'a duâ ettiği vakit “Yâ Ganî”, “Yâ Kerîm”, “Yâ Latîf” gibi birtakım esmâ-i ilâhiyyeyi zikrettik- de, bu esmâ onun indinde nasıl ki zâta delâlet eder ve bu esmâ ile o dâî zât-ı Hakk'ı murâd eyler ise, “Yâ Allah” “Yâ Rahmân” diye duâ ettiği vakit dahi, muhtâc olduğu şey hangi ismin yediyle ihsân olunacak ise, o ismin hükmünü nazar-ı itibâra almak lâzımdır; zîrâ atâyâ-yı ilâhiyye, hademe-i esmâdan bir hâdimin iki eli üzerine vâki' olur. Binâenaleyh hasta duâ et- tiği vakit kendisinin muhtaç [21/30] olduğu şifâyı îsâl edecek olan “Şâfî” ismini; ve aç olan kimse dahi "Rezzâk” ismini nazar-ı itibâra almalıdır. Ve atâyâ-yı esmâiyyenin tafsîlâtı Fass-ı Şîsîde mürûr etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her bir isme özgü bir hüküm vardır ki, kendisinden başka olan bir isimde o hüküm yoktur. Bu sebeple, isteyen kul Hakk'a duâ ettiği zaman “Yâ Ganî”, “Yâ Kerîm”, “Yâ Latîf” gibi birtakım ilâhî isimleri zikrettiğinde, bu isimler onun katında nasıl ki zâta delâlet eder ve bu isimlerle o duâ eden kul Hakk'ın zâtını kasteder ise, “Yâ Allah” “Yâ Rahmân” diye duâ ettiği zaman dahi, muhtaç olduğu şey hangi ismin eliyle ihsan olunacak ise, o ismin hükmünü dikkate almak lâzımdır; çünkü ilâhî bağışlar, isimlerin hizmetkârlarından bir hizmetkârın iki eli üzerine meydana gelir. Bu sebeple, hasta duâ ettiği zaman kendisinin muhtaç olduğu şifâyı ulaştıracak olan “Şâfî” ismini; ve aç olan kimse dahi “Rezzâk” ismini dikkate almalıdır. Ve isimlere ait bağışların ayrıntıları Fass-ı Şîsî'de (Şîs Faslı'nda) geçti.

ولهذا قال أبو القَاسِمِ ابْنِ قَسِيّ في الأَسْمَاءِ الإِلَهِيَّةِ : إِنَّ كلَّ اسْمٍ على

انْفِرَادِهِ مُسَمًّى بِجَمِيعِ الأسْمَاءِ الإلهية كلّها ، إذا قَدَّمْتَهُ فِي الذِّكْرِ نَعَتَهُ بِجَمِيعِ

الأسماء، وذلك لِدَلَالَتِها على عَيْنٍ واحدَةٍ، وإِنْ تَكَثَّرَتِ الأَسْمَاءُ عليها

واخْتَلَفَتْ حَقَائِقُهَا أَي حَقَائِقُ تِلْكَ الأَسْمَاءِ.

Ve işte bunun için Ebu'l-Kāsım bin Kasî, esmâ-i ilâhiyye hakkında dedi ki: Muhakkak her bir ism-i ilâhî, infirâdı üzere, hepsi cemî'-i esmâ-i ilâhiy- ye ile müsemmâdır. Zikirde onu takdîm ettiğin vakit, onu cemî'-i esmâ ile vasfedersin. Bu dahi esmânın ayn-ı vâhide üzerine delâletinden nâşî- dir; her ne kadar esmâ ayn-ı vâhide üzerine mütekessir ve her ne kadar onların hakāyıkı, ya'ni bu esmânın hakāyıkı muhtelif olur ise de. Ve esmânın kâffesi ayn-ı vâhide olan zât-ı Hakk'a delâlet ettiği için, Cenâb-ı Ebu'l-Kāsım bin Kasî, Hal’-i Naleyn ismindeki kitâbında, esmâ-i ilâhiyye hakkında buyurdu ki: Her bir ism-i ilâhî münferiden cemî'-i es- mâ-i ilâhiyye ile müsemmâdır. Ya'ni esmâ-i ilâhiyyeden her biri münferi- den kendi hakîkatlerine delâlet etmeleri hasebiyle muhtelif ise de, ayn-ı ahadiyyette müttehiddirler. Münferiden herhangi bir ism-i Hakk'ı zikret- miş olsan, o ismi, esmâ-i ilâhiyyenin kâffesi ile vasfetmiş olursun. Bu da esmânın ayn-ı vâhide olan zât-ı Hakk'a delâletinden nâşîdir. Bu bâbdaki tafsîlât [21/31] îrâd-ı misâl sûretiyle Fass-ı Süleymânîde mürûr etmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve işte bunun için Ebu'l-Kāsım bin Kasî, ilâhî isimler hakkında dedi ki: Muhakkak her bir ilâhî isim, tek başına, hepsi bütün ilâhî isimlerle isimlendirilmiştir. Zikirde onu öne aldığın zaman, onu bütün isimlerle vasfedersin. Bu da isimlerin tek bir hakikate delâlet etmesinden kaynaklanır; her ne kadar isimler tek bir hakikat üzerine çoğalmış olsa da ve her ne kadar onların hakikatleri, yani bu isimlerin hakikatleri farklı olsa da. Ve isimlerin hepsi tek bir hakikat olan Hakk'ın zâtına delâlet ettiği için, Cenâb-ı Ebu'l-Kāsım bin Kasî, Hal’-i Naleyn ismindeki kitabında, ilâhî isimler hakkında buyurdu ki: Her bir ilâhî isim tek başına bütün ilâhî isimlerle isimlendirilmiştir. Yani ilâhî isimlerden her biri tek başına kendi hakikatlerine delâlet etmeleri sebebiyle farklı olsa da, ahadiyet (birlik) hakikatinde birleşmişlerdir. Tek başına herhangi bir Hakk ismini zikretmiş olsan, o ismi, ilâhî isimlerin hepsi ile vasfetmiş olursun. Bu da isimlerin tek bir hakikat olan Hakk'ın zâtına delâlet etmesinden kaynaklanır. Bu konudaki ayrıntılar [21/31] misal verme suretiyle Fass-ı Süleymânî'de geçmiştir.

ثُمَّ إِنَّ الرَّحمةَ تُنَالُ على طَرِيقَيْنِ، طَرِيقِ الوُجُوبِ، وهو قوله : فَسَأَكْتُبُهَا

لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ ، وما قَيَّدَهم به من الصِّفَاتِ العِلْمِيَّةِ والعَمَلِيَّةِ.

Ba'dehû muhakkak rahmete iki tarîk üzere nail olunur. Birisi tarîk-i vücûbdur. O da Hakk'in فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ )A'raf, 7/156( [Ben rahmeti ittikā edenler ve zekât verenler için farz kıldım.] kav- lidir. Ve onları sıfât-ı ilmiyye ve ameliyyeden onunla takyîd eylediği şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, rahmete kesinlikle iki yolla ulaşılır. Birincisi, vücûb (gereklilik) yoludur. O da Hakk'ın "فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ" (A'raf, 7/156) [Ben rahmeti, takvâ sahipleri ve zekât verenler için farz kıldım.] sözüdür. Ve onları, ilim ve amel sıfatlarıyla bu sözle kayıtladığı şeydir.

Ma'lûm olsun ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bâlâda rahmetin iki vech ile te'sîri olup birisinin bizzât ve diğerinin suâl sebebiyle vâki' olduğunu beyân bu- yurmuş idi ki, bunlardan birisi “rahmet-i vücûb,” ya'ni “rahmet-i hâssa” ve diğeri "rahmet-i imtinân,” yaʼni “rahmet-i âmme” idi. Şimdi de rahmete iki tarîk üzere nâil olunduğunu îzâh ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Şeyh (Allah rahmet etsin) yukarıda rahmetin iki şekilde tesir ettiğini ve birinin bizzat, diğerinin ise soru sebebiyle meydana geldiğini açıklamıştı ki, bunlardan biri "vücub rahmeti" yani "özel rahmet" ve diğeri "minnet rahmeti" yani "genel rahmet" idi. Şimdi de rahmete iki yol üzere ulaşıldığını açıklıyorlar.

Rahmete nâil olunan iki tarîkten birisi tarîk-i vücûbdur. Bu da Hak Teâlâ hazretlerinin فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ )A'raf 7/156) ya'ni “Ben rahmeti ittikā edenler ve zekât verenler için farz kıldım" âyet-i kerîmesin- den müstefâddır. Zîrâ Hak Teâlâ كتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةً )En'âm, 6/12) [O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurdu- ğu rahmeti, onlar için kendi üzerine vacib kıldı. Ve bu rahmet, namaz ve oruç ve hac ve zekât gibi sıfât-ı ameliyyeden ve ma'rifet-i Hak gibi sıfât-ı ilmiyyeden o müttakîleri takyîd eylediği şey mukābilinde [21/32] onlara vâsıl olur. Zîrâ rahmet-i vücûb, Fass-ı Süleymânî'de tafsîl olunduğu üzere ba'de'l-vücûd, muktezâ-yı isti’dâd hasebiyle sâdır olan amel mukābilinde &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmete nâil olunan iki yoldan birisi, vücûb (gereklilik) yoludur. Bu da Yüce Allah hazretlerinin, "Ben rahmeti, sakınanlar ve zekât verenler için farz kıldım." (A'raf 7/156) âyet-i kerîmesinden anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, "O, kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır." (En'âm, 6/12) âyet-i kerîmesinde beyan buyurduğu rahmeti, onlar için kendisine vacip kıldı. Ve bu rahmet, namaz, oruç, hac ve zekât gibi amelî sıfatlardan ve Hakk'ı bilmek gibi ilmî sıfatlardan o sakınanları kayıtladığı şey karşılığında onlara ulaşır. Çünkü vücûb rahmeti, Fusûsu'l-Hikem'in Süleyman Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, varlık sonrası, istidat (yatkınlık) gereği sâdır olan amel karşılığında (ulaşır).

kavlidir. Ve لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ (Fetih, 48/2) [Tâ ki Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günâhını mağfiret ede!..] denilmesi ondandır. Hak Teâlâ'nın اِعْمَلْ مَا شِئْتَ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ [Ne istersen yap, muhakkak ben senin zünûbunu mağfiret ettim!] kavli dahi ondandır. İmdi bunu bil! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

sözüdür. Ve "لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ" (Fetih, 48/2) [Tâ ki Yüce Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın!] denilmesi ondandır. Yüce Allah'ın "اِعْمَلْ مَا شِئْتَ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ" [Ne istersen yap, muhakkak ben senin günahlarını bağışladım!] sözü dahi ondandır. Şimdi bunu bil!

Ya'ni rahmete nâil olunan iki tarîkten ikincisi, tarîk-i imtinân-ı ilâhîdir. Rahmet-i imtinân Fass-ı Süleymânîde îzâh olunduğu üzere, zât-ı ahadiy- yede mündemic olan bilcümle esmâ-i [21/34] Hakk'ın kendi zâtında, ken- di zâtına, kendi zâtıyla olan tecellîsi ile ilminde peydâ kılmasıdır. Hakā- yık-ı eşyâ olan bu suver-i ilmiyyenin bu süretle sübûtu için, onların hiçbir amel ve hizmetleri sebketmiş değildir. Belki zât-ı Hakk'ın mahz-ı ihsânı- dır; ve bu rahmet-i imtinânın delîli Hak Teâlâ hazretlerinin وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'raf 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.] kavl-i kerî- midir. Binâenaleyh bu rahmet, vücûdun kâffesine şâmildir; ve hiçbir şey bu rahmetten hâlî değildir. Hattâ Hakk'ın esmâsı, mertebe-i ahadiyyette, zâtının “ayn”ı olduğu cihetle, zât-ı Hakk'a da şâmildir. Zîrâ hakîkatte rah- met, Râhim'in nisbetleri cümlesinden bir nisbet olduğundan, Râhim olan Hakk'ın “ayn”ıdır. İşte bu rahmet, hiçbir amel mukābilinde vâki' olmayıp, belki zâtın muktezâsı bulunduğu için “rahmet-i imtinân” nâmıyla tevsîm olundu. Ve sûre-i Fetih'de Hak (celle ve alâ) hazretleri cânibinden (S.a.v.) Efendimiz'e hitâben “Tâ ki Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahını mağfiret ede!.." (Fetih, 48/2) buyurulması dahi bu tarîk-i imtinândandır. Ve kezâ Hak Teâlânın “Ne istersen yap, muhakkak ben senin zünûbunu mağfiret ettim!"519 kavli dahi rahmet-i imtinân kabîlindendir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin inâyet-i ezeliyyesine mazhariyet, hiçbir amel mukābi- linde değildir; ve bu rahmet her ne kadar rahmet-i hâssa ise de, bâlâda îzâh olunduğu üzere, rahmet-i imtinândandır. Zîrâ hükmü hâss olan Rahîm ismi, duhûl-i tazammun ile hükmü âmm olan Rahmân isminin tahtına dâhil olur; ve bu rahmet, hubb-i ezelî eseridir; ve bu rahmetle muhâtab olan zevât-ı saâdet-simât hakkında iki vecih vârid olur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani rahmete nail olunan iki yoldan ikincisi, ilahi lütuf yoludur. Lütuf rahmeti, Fusûsu'l-Hikem'in Süleyman Fassı'nda açıklandığı üzere, ahadiyet mertebesinde (biriciklik mertebesi) içkin olan bütün Hak isimlerinin kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtıyla olan tecellisi ile ilminde meydana getirmesidir. Eşyanın hakikatleri olan bu ilmi suretlerin bu şekilde sabit olması için, onların hiçbir amel ve hizmetleri önceden gelmiş değildir. Aksine, Hak Zâtı'nın sırf ihsanıdır; ve bu lütuf rahmetinin delili Yüce Allah hazretlerinin "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır." (A'raf 7/156) kerim kavlidir. Buna göre bu rahmet, varlığın tamamını kapsar; ve hiçbir şey bu rahmetten boş değildir. Hatta Hak'ın isimleri, ahadiyet mertebesinde, Zâtı'nın "ayn"ı (özü) olduğu cihetle, Hak Zâtı'nı da kapsar. Çünkü hakikatte rahmet, Rahim isminin nispetleri cümlesinden bir nispet olduğundan, Rahim olan Hak'ın "ayn"ıdır. İşte bu rahmet, hiçbir amel karşılığında meydana gelmeyip, aksine Zât'ın gereği bulunduğu için "lütuf rahmeti" adıyla isimlendirildi. Ve Fetih Suresi'nde Yüce Hak (celle ve alâ) hazretleri tarafından (S.a.v.) Efendimiz'e hitaben "Tâ ki Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahını mağfiret ede!.." (Fetih, 48/2) buyurulması dahi bu lütuf yolundandır. Ve aynı şekilde Yüce Allah'ın "Ne istersen yap, muhakkak ben senin günahlarını mağfiret ettim!" kavli dahi lütuf rahmeti kabîlindendir. Çünkü Yüce Allah hazretlerinin ezelî inayetine mazhariyet, hiçbir amel karşılığında değildir; ve bu rahmet her ne kadar özel bir rahmet ise de, yukarıda açıklandığı üzere, lütuf rahmetindendir. Çünkü hükmü özel olan Rahim ismi, tazammun (içerme) yoluyla hükmü genel olan Rahman isminin altına dahil olur; ve bu rahmet, ezelî sevginin eseridir; ve bu rahmetle muhatap olan saadet nişanlı zâtlar hakkında iki vecih (yön) meydana gelir:

Birinci vecih budur ki: Bu zât [21/35] fenâ-fillâh ve bekā-billâh makā- mında kāim olup sıfât-ı beşeriyyeden taarrî eder; ve artık onun için bu sıfâta rücû mümkin olmaz. Binâenaleyh onun fiili, Hakk'ın fiili olduğu cihetle, Hızır (a.s.)ın gulâmı katletmesi ve gemiyi delmesi gibi sûret-i zâ- hirede şer'e muhâlif görünen a'mâlinden muâheze olunmaz. Ne yaparsa yapsın maʼzûr ve me'mûrdur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birinci yön şudur ki: Bu zât [21/35] fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh (Allah ile var olma) makamında kâim olup beşerî sıfatlardan arınır; ve artık onun için bu sıfata geri dönmek mümkün olmaz. Bu sebeple onun fiili, Hakk'ın fiili olduğu cihetle, Hızır (a.s.)ın çocuğu öldürmesi ve gemiyi delmesi gibi görünen şekliyle şeriata aykırı görünen amellerinden dolayı sorgulanmaz. Ne yaparsa yapsın mazur ve memurdur.

İkinci vecih budur ki: Abd henüz sıfât-ı beşeriyyesinden fânî olmamış bulunduğu hâlde ondan sâika-i nefs ile baʼzı muhalefet sudûr eder; bunlar ise zünûb-i sarîhtir. Fakat hakkında inâyet-i ezeliyye sebkettiği ve kendisi Gaffâr isminin mazharı düştüğü için, Hak Teâlâ hazretleri hubb-i ezelîsi eseri olmak üzere onun zünûbunu setr ve mağfiret eder. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: لَوْ لَا أَنَّكُمْ تُذْنِبُونَ لَذَهَبَ اللَّهُ بِكُمْ وَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ : فَيَغْفِرُ لَهُمْ yani “Eğer siz günah işlememiş olsanız Allah Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, onlar günah işleyip Allâh'a istiğfâr ederler ve Hak dahi onları mağfiret eder.” İşte sırr-ı mağfiret budur. Cenâb-ı Mevlânâ Celâ- leddin Rûmî (r.a.) efendimiz bu inâyeti Fîhî Mâ Fîh nâmındaki kitâb-ı münîflerinde böyle beyân buyururlar: اصل آن عنايتست تو امیری دو غلامت باشد. یکی خدمتهای بسیار کرد و برای تو سفرهای بسیار کرد، وان دیگر کاهلست در بندگی، آخر می بینم که محبت هست بآن کاهل بیش از آن بنده خدمتکار، آن بنده خدمتکار را ضایع نمی گذاری، اما چنین می افتد. بر عنایت حکم نتوان کردن [21/36] این چشم راست و چشم چپ هـر دو از ظاهر یکیست، عجب آن چشم راست چه خدمت کرد که چشم چپ نکرد؟ و همچنین جمعه بر باقی ایام فضیلت یافت که «إِنَّ لِلَّهِ أَرْزَاقاً غَيْرَ أَرْزَاقٍ كُتِبَ لَهُ فِي اللَّوْحِ فَلْيَطْلُبُهَا فِي يَوْمِ الْجُمْعَةِ» اکنون این جمعه چه خدمت کرد که روزهای دیگر نکردند، اما عنایت باو گرد و این تشریف مخصوص. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci vecih şudur ki: Kul henüz beşerî sıfatlarından fânî olmamış bulunduğu hâlde, ondan nefsin sürüklemesiyle bazı muhalefetler meydana gelir; bunlar ise açık günahlardır. Fakat hakkında ezelî inâyet (yardım) geçmiş olduğu ve kendisi Gaffâr (çok bağışlayıcı) isminin mazharı (tecelli yeri) düştüğü için, Yüce Allah, ezelî sevgisinin eseri olmak üzere onun günahlarını örter ve bağışlar. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: لَوْ لَا أَنَّكُمْ تُذْنِبُونَ لَذَهَبَ اللَّهُ بِكُمْ وَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ : فَيَغْفِرُ لَهُمْ yani “Eğer siz günah işlememiş olsanız, Yüce Allah sizi giderir ve bir kavim getirir ki, onlar günah işleyip Allah'tan bağışlanma dilerler ve Hak da onları bağışlar.” İşte bağışlamanın sırrı budur. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (a.s.) efendimiz bu inâyeti Fîhî Mâ Fîh adlı değerli kitabında şöyle beyan buyururlar: "Aslı o inâyettir. Sen bir emîrsin, iki kölen var. Biri çok hizmetler etti ve senin için çok yolculuklar yaptı. Diğeri ise kullukta tembeldir. Sonunda görüyorum ki, o tembele, o hizmetkâr köleden daha çok sevgi var. O hizmetkâr köleyi zayi etmezsin, ama böyle olur. İnâyet üzerine hüküm verilemez. Bu sağ göz ve sol göz, her ikisi de görünüşte birdir. Hayret, o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz etmedi? Ve aynı şekilde Cuma, diğer günlere üstünlük kazandı ki: «إِنَّ لِلَّهِ أَرْزَاقاً غَيْرَ أَرْزَاقٍ كُتِبَ لَهُ فِي اللَّوْحِ فَلْيَطْلُبْهَا فِي يَوْمِ الْجُمْعَةِ» (Şüphesiz Allah'ın, Levh-i Mahfuz'da yazılı rızıklardan başka rızıkları vardır, onları Cuma günü istesin.) Şimdi bu Cuma ne hizmet etti ki diğer günler etmediler? Ama inâyet ona yöneldi ve bu özel bir şereftir."

Ya'ni "Asl olan o inâyettir. Sen bir emîrsin, iki kölen vardır: Birisi çok hizmet edip, senin için birçok seferler kılar; diğeri ise kölelik hususunda tenbeldir. Sonunda görüyorum ki senin tenbel köleye, o bende-i hizmet- kârdan ziyâde muhabbetin vardır. O bende-i hizmetkârı da metrûk bırak- mazsın; velâkin böyle vâki' olur. İnâyete hükmetmek mümkin değildir. Bu sağ göz ve sol gözün zâhirde her ikisi de birdir. Acabâ o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı? Yevm-i cum’a dahi böylece eyyâm-ı mütebâkıyeden efdal oldu. Nitekim buyurulmuştur: “Allah Teâlâ hazretlerinin rızıklardan &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Asıl olan o inâyettir (ilahi lütuf). Sen bir emîrsin, iki kölen vardır: Birisi çok hizmet edip, senin için birçok seferler yapar; diğeri ise kölelik konusunda tembeldir. Sonunda görüyorum ki senin tembel köleye, o hizmetkâr köleden daha fazla sevgin vardır. O hizmetkâr köleyi de terk etmezsin; fakat böyle meydana gelir. İnâyete hükmetmek mümkün değildir. Bu sağ göz ve sol gözün görünüşte her ikisi de birdir. Acaba o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı? Cuma günü de böylece kalan günlerden daha faziletli oldu. Nitekim buyurulmuştur: “Allah Teâlâ hazretlerinin rızıklardan
