# Enbiyâ Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/enbiya-suresi
**Sayfa:** 279

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (233-21-26) Enbiya Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ 233-21-26) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ

 “Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil’âlemîn” Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.  (21/107) KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(233-21-26) ENBİYA SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (26) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (233-21-26) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA “İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84

(0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER …………………………………………………………………….. (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) ENBİYÂ SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………. (6) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (19) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (43) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………………….. (56) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (66) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………… (71) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………. (103) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………………. (127) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………………. (141) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………………… (155) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………. (159) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………………. (165) 56, 57,58, 59, 60. ÂYETLER ……………………………………….. (169) 61, 62, 63, 64, 65. ÂYETLER ………………………………………. (174) 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ………………………………………. (176) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ………………………………………. (182) 76, 77, 78, 79, 80. ÂYETLER ………………………………………. (187) 81, 82, 83, 84, 85. ÂYETLER ………………………………………. (198) 86, 87, 88, 89, 90. ÂYETLER ………………………………………. (212) 91, 92, 93, 94, 95. ÂYETLER ………………………………………. (222) 96. ÂYET……………………………………………………………………….. (229) Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc …………………………………….. (231) 97, 98, 99, 100. ÂYETLER …………………………………………… (255) 101, 102, 103, 104, 105. ÂYETLER ……………………………. (257) 106, 107, 108, 109, 100. ÂYETLER ……………………………. (260) 111, 112. ÂYETLER ……………………………………………………… (334) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ……………………………….. (337) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temenni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “ENBİYÂ” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah.

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 01-09-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الأنبياء) ENBİYÂ SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 112 âyettir. “Enbiyâ”, peygamberler demektir. Sûre, temel konu olarak peygamberlerden, onların tevhit davası uğrunda verdikleri mücadelelerden bahsettiği için bu adı almıştır

#### Nuzül

Mushaftaki sıralamada yirmi birinci, iniş sırasına göre yetmiş üçüncü sûredir. İbrâhim sûresinden sonra, Mü’minûn sûresinden önce Mekke döneminde inmiştir. Abdullah b. Mes‘ûd, “Benî İsrâil (İsrâ), Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ sûreleri, benim Mekke’de ilk öğrendiğim güzel sûrelerdir” demiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 21/1). Bazı müfessirler 44. âyetinin Medine döneminde nâzil olduğu kanaatindedir.

Konusu Sûrede Allah’ın birliğinin yanı sıra O’nun eş, ortak ve çocuk edinmekten münezzeh olduğu; vahiy, peygamberlik ve insanların vahiy karşısındaki tutumu, kıyamet alâmetleri, kıyamet halleri, öldükten sonra dirilme ve hesap verme gibi İslâm’ın temel inançları ele alınmakta; insanlarda ve kâinatta Allah’ın kudretini gösteren delillere, Allah’ın büyüklüğüne, kâinatın bütünlüğü ve düzeni ile Allah’ın birliği arasında bir irtibat bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu arada hayat ve ölüm konularına yer verilmekte, hiçbir insanın ebedî olarak yaşayamayacağı hatırlatılarak insanların bu gerçek ışığında davranmaları istenmektedir. Peygamberleri yalanlayan önceki kavimlerin helâk oldukları, sonrakilerin onların yurtlarını ve kalıntılarını gördükleri halde ibret almadıkları için cezaya çarptırıldıkları bildirilmekte; Hz. İbrâhim’in putperest kavmiyle olan mücadelesine, bazı peygamberlerin kıssalarından kesitlere yer verilmekte, son olarak da Hz. Muhammed aleyhisselâmın âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamber olduğu ifade edilmekte ve davetinin esasları açıklanmaktadır. [1]

On sekiz peygamberin tebliğ hayatından ve çeşitli özelliklerinden bahseden ve bu sebeple Enbiyâ sûresi adını alan sûrenin esas konusu, peygamberlerin hak dini yayma ve benimsetme hususunda her türlü zorluğa ve engellemelere rağmen başarıya nasıl ulaştıklarını göstermek ve hakkın bâtıl karşısında elde ettiği zaferi haber vermektir.[2]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(21) Mushaf sıra numarası.

(73) Nüzul sıra numarası.

(21) Alfabetik sırası.

(17) Cüz sırası.

(112) Âyet sayısı.

(112) Fasıla harfleri.

(356) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (2+1+7+3+2+1+1+7+1+1+2+1+1+2= 32) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları م ، ن harfleridir. (Mim) harfi 6 adet, Hakikat-i Muhammediyyenin 6 yönden iman ile içten ve dıştan ihata etmesidir. (Nun) harfi 106 adet, (1+6=7) dir. 7 Nefis mertebesinin nurlanmasıdır. 6 ve 7 ise 67 ile Allah esmâsı sayısal değeridir. Allah cc.’ın, Nûru Muhammed-i olarak peygamberleri ile tüm âlemlerde siryani zât-i halinde olmasıdır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(أنبياء) “Elif-Hemze: 1” “Nun: 50” “Be: 2” “Ye: 10” “Elif: 1” “Hemze: 1” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 1+50+2+10+1+1= 65 dur. (6+5= 11) Mushaf sıralamasında 21 tersten gizli yazılışı 12, nüzul sıralamasında 73 (7+3=10), 112 âyettir (12+1=13) dir. Genel sayı toplamı 356 (3+5+6=14) 

(10+11+12+13+14= 60) dır. 

(10) Fenâfillah, Sıfât Mertebesi, (11) Bakabillah, Hz. Muhammed, (12) Hakikat-i Muhammedi, (14) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye, (14) Nur-u Muhammedi…

Allah'tan kork yoksa etmesin AHZAB,
Allah c.c. koruyucudur etmez azab,
Münafıklara şiddetlidir gazab,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.

2, 3. Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?”

4. Peygamber, onlara dedi ki: “Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

5. Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler.

6. Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?

7. Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.

8. Biz, onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.

9. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.

10. Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

11. Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik.

12. Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı.

13. Onlara, “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız” denildi.

14. “Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik” dediler.

15. Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.

16. Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.

17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.

18. Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!

19. Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.

20. Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.

21. Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler?

22. Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.

23. O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.

24. Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler.” 

25. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.

26. (Böyle iken) “Rahmân, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri o melekler) kendilerine ikramda bulunulmuş kullardır. 

27. Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.

28. Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.

29. İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.

30. İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

31. Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.

32. Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.

33. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

34. Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?

35. Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.

36. İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahmân’ın kitabını inkâr ediyorlar.

37. İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim. Şimdi acele etmeyin.

38. Bir de “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.

39. İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiçbir yardım da görmeyecekleri vakti bir bilseler!

40. Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine göz açtırılacak.

41. Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.

42. (Ey Muhammed!) De ki: “(Size azab edecek olsa) gece ve gündüz Rahmân’ın azabından sizi kim koruyacak?” Öyle iken onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmekteler.

43. Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.

44. Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler?

45. De ki: “Ben sizi ancak vahy ile uyarıyorum.” Ama sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler.

46. Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak “Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik” diyeceklerdir.

47. Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.

48. Andolsun, biz Mûsâ ile Hârûn’a, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için o Furkân’ı (Tevrat’ı) bir ışık ve öğüt olarak verdik.

49. Onlar, görmedikleri hâlde Rablerinden içten içe korkarlar. Onlar kıyamet gününden de korkarlar.

50. İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?

51. Andolsun, daha önce de İbrahim’e doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.

52. Hani o, babasına ve kavmine, “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti.

53. “Babalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk” dediler.

54. İbrahim, “Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.

55. “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler.

56. İbrahim, dedi ki: “Hayır! Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. O, bunları yaratandır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim.”

57. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.

58. Derken (İbrahim) belki kendisine başvururlar diye içlerinden bir büyüğü bırakarak onları (putları) paramparça etti. 

59. Onlar, “Kim yaptı bunu tanrılarımıza! Muhakkak o zalimlerden biridir” dediler.

60. (İçlerinden bazıları), “İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk” dediler.

61. (Bir kısmı da) “O hâlde haydi, onu insanların gözü önüne getirin. Belki (bu konuda) şahitlik ederler” dediler.

62. (İbrahim gelince) “Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ey İbrahim” dediler.

63. Dedi ki: “Hayır! Bunu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara sorun bakalım!”

64. Bunun üzerine birbirlerine dönüp, “Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz” dediler.

65. Sonra eski inanç ve inatlarına döndüler ve, “Andolsun, bunların konuşmayacağını sen de bilirsin” dediler.

66. İbrahim, şöyle dedi: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?”

67. “Yazıklar olsun, size de; Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

68. (İçlerinden bazıları), “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin” dediler.

69. “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik.

70. Ona böyle bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları en çok zarar edenler durumuna düşürdük.

71. Onu Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketler kıldığımız yere ulaştırdık. 

72. Ona İshak’ı ve ayrıca da Yakub’u bağışladık ve her birini salih kimseler yaptık.

73. Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.

74. Biz, Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler.

75. Onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, gerçekten salih kimselerdendi.

76. (Ey Muhammed!) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.

77. Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.

78. Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk. 

79. Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik. 

80. Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?

81. Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.

82. Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.

83. Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti.

84. Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.

85. İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi.

86. Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.

87. Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti.

88. Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.

89. Zekeriya’yı da hatırla. Hani o, Rabbine, “Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti.

90. Biz de onun duasını kabul ettik ve kendisine Yahya’yı bağışladık. Eşini de kendisi için, (doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.

91. Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.

92. Şüphesiz bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.

93. (Oysa insanlar) işleri (dinleri) konusunda parça parça oldular. Hepsi de ancak bize dönecekler.

94. Şu hâlde, kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.

95. Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemeleri imkânsızdır.

96. Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler. 

97. Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz” derler.

98. Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.

99. Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.

100. Onların orada derin bir iç çekişleri vardır! Onlar orada hiçbir şey işitmezler.

101. Şüphesiz kendileri için tarafımızdan en güzel mükâfat hazırlanmış olanlar var ya; işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.

102. Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.

103. En büyük korku bile onları tasalandırmaz ve melekler onları, “İşte bu, size vaad edilen (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılarlar.

104. Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.

105. Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.

106. Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.

107. (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

108. De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman oluyor musunuz?”

109. Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.”

110. “Şüphesiz, Allah sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.”

111. “Bilmem! Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”

112. (Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi. [4]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مَّعْرِضُونَ {الأنبياء/1}

“İkterabe linnâsi hisâbuhum vehum fî gafletin mu’ridûn(e)” İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. (21/1)

----------------

Bu âyet hakkında Fusûs’ül Hikemde;

Arz üzerinde yaşayan Âdem nesli nasıl ki eceli gelip zahirden batına intikal eder (yok olur demiyor) İnsan olduktan sonra yok olması diye bir şey yoktur. Ölüm dediğin zahirden batına geçiştir. Cinayet dediğimiz olaylarda bir kişinin başkasını zahirden batına gitmesine sebep olmasıdır. İnsanın ölmesiyle nasıl insanın hayatı son bulmuyorsa bu âlemde dünyanın kıyametinin ayın veya diğer gezegenlerin birinin kayıp olması kara delik olması ömrünün sonuna ermesi İlahi tecellinin bitmesi demek değildir.

Genel anlamda mutlak kıyamet kopmaz. Külli kıyamet olmaz. Külli kıyametin kopması için haşa Allah’ın sona ermesi lazım. Allah var oldukça sıfatları isimleri tecellileri hepsi vardır dolayısıyla bir yerde kesilirse başka bir yerde başlıyor. Demek ki umumi diye bilinen böyle bir kıyamet söz konusu değildir.

Nasıl ki insan zahirden batına intikal ettiği zaman sonu geliyor mu? Gelmiyor, yerine başka bir insan geliyor. Bitme tükenme diye bir şey söz konusu değildir. Müşahede âlemleri suretinde tecellisi dahi son bulmaz. Hadis-i şerifte ki cevamiul kelimdir yani çok manaları içinde toplar, bu âlemlere şamildir zira her âlemi şehadi insan-ı kebir olduğundan “men” kelimesi tahtına dahil olur.

“Kim ki öldü fakat ancak onun kıyameti kopmuştur.” Onun varlığının kıyameti kopmuştur. İşte bu her ne kadar insan için “men” kim demek, bir kimlik, kimlik sadece insanda değil diğer varlıkların da bir kimliği vardır. Dünya da dolayısıyla “men” demektedir. O da bir kimliktir. Yani sadece insanın ölümüyle ilgili bir hadis-i şerif değil bu, cevamiul kelim yani bütün varlıklara şamildir. Buradaki “men” kimlikten maksat biraz şuurlu varlık oluyor aslında. “men” yerine “şey mate“ denmiş olsa eşyanın ölümü olarak bilinecektir.

Bu dünya da bir kimliktir. Yani dünya da bir varlıktır. İnsan gibi canlı ruhlu bir varlıktır dünya. Cansız olsaüzerindeki bu kadar can nereden meydana gelecekti. Nebat mertebesinin canı var, hayvan mertebesinin canı var, insan mertebesinin canı vardır. İşte kim ki öldü onun kıyameti kopmuş olur. Kıyametten maksat kişinin zahirden batına geçmesidir.

Bu âlemler son bulduğu zaman kara deliğe dönüşecek ondan sonra bir daha buralarda hayat olmayacak belki daha sonra olacak ama buranın tabi ki bir sonu vardır. Ama buranın sonu demek insanın âlemde sonu demek değildir. Zira her bir âlem-i şehadi insan-ı kebir olduğundan “men” kelimesi tahtına dahil olur. Yani “men” kelimesinin içinde bulunur.

Âlemlerin fezada yani vücud-u mutlakta oluşumundan ve bozuluşundan başlangıcı ve sonu yoktur. Yani âlemdeki yıldızların gezegenlerin başlamasının ve bitişinin sonu yoktur. Yani zaman ve mekan bunu ihata edemez. Bu fezanın (vücud-u mutlak) sonu başı yoktur. Vücud-u hakiki latif, ezeli, ebedi ve kadim olduğu gibi bu yeniden olmalar ve bozulmalar dahi ebedi ve kadimdir, kalıcıdır. Diyelim ki bir milyar varlık varsa bir bitiyor diğeri başlıyor, biri ölüyor diğeri diriliyor, bu dahi ezeli ve ebedidir. Başlangıç neye göre başlangıç yok ki, son neye göre son, sonu da yoktur. Belirli durağan bir şey olacak ki, ona göre başlangıç ve son olarak belirtilsin. O halde bizim bugün başladı yarın başladı dediğimiz şeyler de izafi şeylerdir. Onun için Zat-ı Latifin evveli ezeli sonu yoksa bu varlıkların dahi evveli ezeli sonu yoktur. Ancak fertlerinin başlangıcı ve sonu vardır. Ahır dediğimiz yahut evvel dediğimiz bunlara göre ahıriyet, evveliyet vardır.

Yani fertlere göre kimliklere göre evvel ahır vardır. Bu kimliklerin tamamı içinde evvel ahır yoktur. Biz diyoruz çocuk şu tarihte doğdu şu kadar yaşadı, şu tarihte öldü diyoruz. İşte evvel ve ahır ona göre vardır. Âlemin tek fertlerine göre tek ferde göre vardır. Ama bu ölümlerin bu neticelerin de başı sonu yoktur. Genel olarak aldığımız zaman nereden başlıyor, nerede bitiyor belli değildir. Nasıl Zat-ı İlahinin başlangıcı sonu yoksa bu varlıkların da var oluşlarının da ne başları ne sonları vardır. Ama ömürleri belirli bir süre olduğu için o belirli sürede başlangıç ve sonları vardır.

Fertlere ait başlangıç ve son vardır. Bazı ilim adamları bazı insanlar Âlem-i şehadeti içinde bulunduğumuz âlem zannettiklerinden onun başlangıcı ve sonu hakkında birçok sözler söylendi. Sadece bunu var sandılar, müşahede âlemi olarak bu âlemi zannettiler. Âlem-i şehadetin bu âlemden ibaret olduğunu zannetmek doğru değildir. Kıyamet koptu bu iş bitti demek gibi değildir.

Resul (s.a.v.) “Ben resul iken Âdem su ile çamur arasında idi” buyurduğu, bir başka neslin Resullüğünde, sonra ölüm anının halinden, insanın an be an ölüp dirilmesi, nefes alıp vermede bir günde ölüp dirilmesi, bir yılda ölüp dirilmesi bir de dünyanın ölüp dirilmesi, sonradan tekrar üzerinde hayat başlaması o da burada bunu anlatıyor. Yani avamın zannettiği üzere cesedlerin haşri sahih olmaz. Velakin mümkündür ki insan nevinden bir şahsın kalmadığı bir zaman gelir.

Yani şu dünya üzerinde şu insandan yaşayan bir şahıs kalmayacak ondan sonra yani bu Âdem ve Muhammed (s.a.v.) seyri bittikten sonra bu âlem belirli bir süre tekrar canlanacak bu dünya. Biz bu dünyayı öldürüyoruz, yani onu kullanıyoruz canından can alıyoruz, bu dünyayı ölüme doğru sevk ediyoruz. İşte öyle bir hale gelecek ki artık bu dünyadan alınacak bir şey kalmayacak dolayısıyla da üstünde insan yaşayamayacak. Dolayısıyla üzerindeki insanlar öleceklerdir.

Bu kıyamete insanların teknolojisi sebep olacaktır. Teknoloji hep dünyadan alıyor, adeta dünyanın ciğerini söküyor. İlave bir şey koyduğu yok. Senin her gün bir kılını çekseler orası açılır gider. Hep veren dünya nihayet tükenecek ama tam olarak ölmeyecek.

Nasıl tarladan buğday alıyorsun tarla verimsiz kalıyor bir nevi ölüyor, yazın ölmüş oluyor, kışın içine aldıkları ile tekrar aldığı rahmetle tekrar canlanıyor. İşte bu dünyanın üzerinden de belirli bir zaman süresi geçtikten sonra dünyanın coğrafyası tekrar düzene girecek, belki bu şekliyle değil belki bir başka dağlar tepeler vs.

Ama dünyanın kıyameti kopmayacak. Büyük kıyamet son kıyamet henüz kopmayacak. Kopacak olan ara kıyametlerdir. Hz. Resulullah (s.a.v.) buyurur; üç türlü kıyamet vardır. Birincisi küçük kıyamet, orta kıyamet, büyük kıyamet.

Küçük kıyamet dediğimiz işte bu anlatılandır. Yani kendi ölümüdür. Yani o mevcudun kendi ölümüdür. Orta kıyamet de bu dediğimiz ara kıyametlerdir. Bunlar nesillerin ortadan kalkmasıdır. Kavimlerin ortadan kalkmasıdır. İşte bizim neslimiz ortadan kalkacak ondan sonra yeni bir nesil gelecek dünyada hayat tekrar başlayacaktır. Aynen bizdeki senaryo gibi. Eğer bir nesil dünya üzerinde durmuş olsaydı dünyanın bu kadar uzun süreli yaşının olmasına gerek yoktu.

Bizden sonra insanlar tekrar gelmeyecek olsaydı bu dünya tamamen biterdi. Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) vefatıyla biterdi. Çünkü O’nun yüzü suyu hürmetine “Sen olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim” buyuruyor. Eğer Hz. Resulullah (s.a.v.) in olmadığını düşünelim dünyanın olmasına gerek yoktu. Dünya var ise ya Hz. Resulullah burada mevcut veya gelecek için hazırlık yapılıyor demektir.

Hz. Resulullah gelmeden de dünya vardı niçin? O gelecek diye vardı. Daha durduğuna göre ya var veya tekrar gelecek onun için dünyamız var. Bundan sonraki hayat için hazırlık oluyor demektir. Bazı derin düşünen kimseler meseleye bu şekilde bakıyorlar. Gerçeği de budur zaten. Kıyamet kopacak haşir neşir olacak ve her şey bitecek demek değildir.

Kur’an-ı Kerimde Âdem’in (a.s.) üç değişik zuhurunu veriyor, niçin böyle veriyor? Sanki çelişki var gibi gözüküyor. Bir taraftan bakıyorsunuz “Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim” buyuruyor, bir taraftan bakıyorsunuz “hayat sudan başladı “ buyuruyor, bir taraftan bakıyorsunuz “Cennette var edildi “ buyuruyor. Bunların hepsi muhakkak ki doğru, Neden? Kur’an-ı Kerim o kadar sonsuz bilgiyi içerisinde toplayan bir kitap ki bizden sonra gelecek Âdemlerin ne şekilde başlayacağını anlatıyor. Değişik şekilde oluşumunu anlatıyor. Bunlar bunun böyle olduğunun ifadesidir.

Melekler nasıl bildiler kan dökecek bozgunculuk yapacak? Daha evvel geçmiş Âdem neslinden bunları biliyorlardı. Bizden önce dünyada yaşayan başka Âdem nesilleri vardı bizim kaçıncı Âdem nesli olduğumuzu bilmiyoruz. “Öncekiler kan döktü, fesat çıkardı neden aynı nesli yaratacaksın?” gibi melekler fikir ileri sürdüler.

Kıyamet kopacak bitecektir görüşü madde âlemi sadece bu dünyadır diye zannetmelerindendir halbuki gördüğümüz bu âlem müşahede âlemi, şehadet âleminin bir bölümüdür bunun tekrarı var başka Âdem nesilleri için. M. Arabi Futuhat-ı Mekkiye kitabının 367. Babında; semavatta İdris’e (a.s.) mülaki olduğunda sorduğu suallerden birisi olmak üzere buyururlar ki Ben İdris’e (a.s.) dedim ki uyku halinde veya uyku ile uyanıklık arası yakaza halinde dünya ile ilgili olmadığı bir anında tavafta bir şahıs gördüm (bulunduğu yer diyelim ki Şam ise gördüğü Kâ’be de tavaf halinde buluyor kendini) bana ecdadından olduğunu haber verdi. Yani ben senin neslindenim diye cevap verdi.

Ve ismini söyledi, öldüğü zamanı sordum, bana 40 bin sene evvel dedi. Bizim zamanımızda tarihte meydana gelen Âdem’in müddetinden sordum “Hangi Âdemden sual ediyorsun yakın olan Âdem mi“ dedi. Yani sizin Âdeminizden mi soruyorsun, hangisinden soruyorsun? Dedi. İdris (a.s.) buyurdu ki “Doğrudur, ben Allah’ın nebisiyim ve âlemin müddetini bilmem. Yani bu âlemlerin zamanını müddetini bilmem. Ve onun cümlesi indinde yaşarız. İlâhi vakit içerisinde yaşarız. Şu kadarki bil cümle halk edilmiş olanların ezelleri yoktur. Ezel diye bir nokta konulmayan ezeli olmayan, dünya ve ahretçe zeval bulmazlar. Yani zevalleri yoktur. Yani onlarda ezelidirler. Eceller hâlk hakkında değil mahluk hakkında müddetlerin intihasıyladır. Yani eceller hükümler, son bulmalar halk içindir, Hakk için değildir, hâlk hakkında değil mahluk hakkında müddetleri intihasıyladır.

Hâlk, yani var etme hakkında değil var edilmiş olan mahlukatın müddetlerinin sonu iledir. O da görüntüdeki sondur. Hâlk nefes ile yenilenir, böylece biz bize bildirileni bildik.

Biz bize bildirilmiş şeyi bildik. 2/255 âyetinde “O’nun ilminden kimse bir şey ihata edemez O’nun dilediği kişiler müstesna.” Cenâb-ı Hakk kimin için ne dilerse ilminden o kadar ancak bilebilir. İdris’e (a.s.) dedim ki kıyametin zuhuruna ne kadar kaldı? Buyurdu ki “Onun vakti yaklaştı ama hesabı yapılmaz, onlar gaflet ehlidir o günden uzaklaşmışlardır.” 21/1 

Yani onların kıyamet gelecek diye bir dertleri yoktur, onlar bu düşünceden uzak dururlar. 21/1 M. Arabi Hz.leri İdris’e (a.s.) kıyamet âlemetlerinden bir tarif istiyor, tarifi çok enterasan; “Vücud-u Âdem kıyamet âlemetlerindendir” buyurdu.

Vücud-u Âdem neden kıyamet âlemeti oluyor ki? Çünkü zuhur kemali yani kemalin zuhuru, son kemal artık ondan başka zuhur edecek bir şey yoktur. Zuhur edecek başka bir şey olmadığına göre artık bitmiş demektir. Çocuğun doğumunun müjdesi anne babasının evlenmesiyle başlıyor. Gerdek gecesi çocuğun doğmasının işaretidir.

Ondan sonra her an bekle çocuğu. Vücud-u Âdem’in dünyaya gelmesi kıyamet âlemetidir. Dünyanın var oluş sebebi ortaya gelmiş oluyor. Onun da yaşam süresi bittikten sonra kıyamet kopmuş oluyor. Meyvenin bozulmasına işaret; meyve ağacının çiçek açmasıdır.

Çiçekten sonra meyve olacak daha sonra da o meyve çaresiz bir süre sonra bozulacaktır. İnsan da bu âlemin meyvesi olduğuna göre Âdemle çiçeğini açmış oluyor, Hz. Resulullah (s.a.v.) ile de kemale ermiş oluyor, neticede ağacın da sonu geliyor.

Mutlak Zât’ın bütün mertebelerde tecelli etmediği hiçbir an yoktur. O’nun bu tecelliyatı ezeli ve ebedi ve kadimdir, bir âlemin kıyameti kopmakla bütün bu âlemlerin kıyameti kopmuş olmak demek değildir. Senin on tane tarlan varsa sen birini bozduysan bütün çiftliğini bozdun demek değildir.

Nasıl ateş düştüğü yerde o mahali yakıyorsa diğer mahallerde bir şey olmuyorsa o da nereye isabet ediyorsa oranın kıyameti kopuyor. Yani Zât-ı İlâhi ebedi sonsuz olduğuna göre O’nun zuhur yerleri de ebedi ve sonsuzdur. Ne başı belli ne de sonu bellidir.

Kıdem ve hudüs arasındaki tekaddüm zamani değil belki akılda sabit olan bir mana verilmiş rütbedir. Ey hakikat taliplisi bu beyanatın zevkine vasıl oldun ise sana büyük bir sır idrak etmiş oldun. Anladın ki büyük kıyamet haktır (bir anda bu yıldızların hepsinin bir anda yok olması gibi bir şey düşünmeyin) ve vaki olacaktır, vücud-u mümkinat gayri mütenahidir ve sonu yoktur.

Kıyamet-i Kübra olarak söylenen; her var edilmiş şeyin bir gün gelip manaya dönüşeceğidir. Zaten manadan geldi madde görüntüye geçti, nasıl her yaşayan insan zahirden batına intikal ediyor, diğer varlıkların da ömürleri dolduğu zaman dünya, ay güneş, yıldızın galaksilerin hepsinin birer ömürleri vardır ama hepsi birden değil zaman içerisinde birisinin son bulduğu yerde birisinin bir başka şekilde başlamış oluyor.

Dolayısıyla zuhurun sonu yoktur. Böylece âlemlerin de sonu yoktur. İşte büyük kıyameti böyle bilmemiz lazımdır. Biz büyük kıyamet koptuğu zaman her şey gidecek yok olacak diye insanlar cennete cehenneme ayrılacaklar diye bilirdik, o fasıllar tabi ki olacaktır.

Sonradan meydana gelen bu varlıkların da sonu yoktur. Bir yerde kıyamet kopar bir yerde yeni bir oluşum doğuşum olur. Hakkın evveli nasıl ki kayıda bağlı bir evvellik değilse ahiriyeti dahi öylece kayıda bağlı değildir. Bize göre bütün bu oluşumlar sona erdiğinde Hakka döndüğünden, Hak ahır olur.

Ama sonlu bir ahır değildir. İzafi bir ahırlık, sonluktur. Ahır ismi hayvanların barınağından geliyor ahır, yani akşam onların dışarıdaki yerleri son buluyor onlar ahırlarına geliyorlar o günün son bulunduğu yerine dönüyorlar. O ahırlık o günün yaşantısına göre olan bir ahırlıktır. Ertesi gün çıkacak yine dolaştıktan sonra o günün ahırı olan yere geleceklerdir.

Bize nispet edilen işlerin hepsi Hakka rücu ettiği için Hak ahırdır denmiştir. Diyelim ki bütün çıkan kanunlar cumhurbaşkanına gidiyor, işte cumhurbaşkanı ahır oluyor. Ama dünya işleri manasıyla ahır manasınadır, yoksa mutlak ahiret sonsuz olan son demek değildir.

Zât-ı Mutlak bütün varlıkların çıkış yeri olduğu için O evvel, O’nda da sona erdiği için ahırdır. Ama bunların hepsi nispi bir evvellik ve ahırlıktır. O’nun hakikatinde evveli ahırdır, ahırı da evveldir. Yani evvel ahır diye bir şey söz konusu değildir. Evvel ahır olması için bir şeyin başlangıç noktası olması lazım gelir.

Ondan bir şey ayrılmadığından yani iki varlık olmadığında biri diğerine göre kıyas yapılamadığından başlangıç ve son diye bir kavram geçerli değildir.

Bir çember düşünelim bu çemberin bir yerine bir nokta koy noktanın gerisinde kalan yer ahır oldu, bir sonrası da evvel diyelim. Bir noktadan itibaren çemberi oluşturmaya başladık, başladığı yer evveldi çizdik çemberi oluşturduk bittiği yer de ahır oldu.

Çember tamamlanınca başlangıç ile bitiş aynı nokta oldu. Evveliyatı ile ahırı aynı oldu. Yani Hakkın evveliyatı ile ahırı aynıdır zaman ve mekan belirlemek mümkün değildir. Biz kendimiz için bu kelimeleri beşeriyetimize göre kullanıyoruz. Bize göre evvel ahır vardır. Neden çünkü Hakkın bir kıdemi var ona göre biz evvel veya ahır diye izafi olarak onu kullanabiliyoruz.[5]

----------------

مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ {الأنبياء/2}

“Mâ ye/tîhim min zikrin min rabbihim muhdesin illâ-steme’ûhu vehum yel’abûn(e)”

لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّواْ النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ {الأنبياء/3}

“Lâhiyeten kulûbuhum veeserrû-nnecvâ-lleżîne zâlemû hel hâzâ illâ beşerun mislukum efete/tûne-ssihra veentum tubsirûn(e)” Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?” (21/2-3)

----------------

Yine yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;

29. Paragraf:

İmdi sûret-i bâtılda ayn-i Hak'la elleri ve ayakları kesti ve astı. Ancak bu fiil sebebiyle nail olunan merâtîbe vusul için, zîrâ muhakkak esbabın ta'tîline yol yoktur, çünkü a'yân-ı sabite onları iktizâ eyledi. Böyle olunca ancak sübûtta üzerinde bulundukları suretle vücûdda zahir olurlar, Zîrâ Allah'ın kelimeleri için tebdil yoktur. Allah'ın kelimeleri ise, a'yân-ı mevcudatın gayri değildir. Binâenaleyh onların sübütu haysiyyetiyle onlara kıdem nisbet olunur. Ve onların vücûdu ve zu­huru haysiyyetiyle de onlara hudüs nisbet olunur. Nitekim sen "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Halbuki onun hudûsünden, bu hudûsden evvel onun İçin vücûd olmaması lâzım gelmez. Bunun için Allah Teâlâ Kelâm-ı azizinde, ya'nî onun ityânı hakkında, kıdem-i kelâmıyla beraber. "Onlara Rab'lerinden bir zikr-i muhdes gelmez, illâ ki onu dinleyip la'b ederler" ﴿٢﴾ مَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiyâ, 21/2); ve "Onlara Rahmân'dan bir zikr-i muhdes gelmedi, illâ ki ondan i'râz eder oldular" ﴿٥﴾ وَمَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ اِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ, 26/5) buyurdu. Ve rahmet ancak rahmetle gelir. Ve rahmetten i'râz eden kimse, adem-i rahmetten ibaret olan azaba istikbâl eder (29).

Ya'nî sihirbazlar Fir'avn'a hitaben: "Ne vech ile hükm edersen et!" deyince, hakikati i'tlbâriyle Hakk'ın "ayn"ına mülâbis olan, karışan Fir'avn, sûret-i fâniyye-i bâtılesiyle Rabb-i Mûsâ ve Harun'a ve Rabbû'l-âlemine îmân eden sihirbazların ellerini ve ayaklarını kesip onları astı, Zîrâ Hakk'ın hüviyyeti, esmasının ihtilâfı ve tekabülü sebebiyle, şehâdet âleminde hak ve bâtıl suretlerinde zahir olur. Binâenaleyh arifler, suver-i bâtıleyi de inkâr etmezler, yanı batıl suretlerle inkar etmezler. Çünkü bâtılın vücûdu ve zuhuru olmasa, Hak zahir olmaz idi. Nitekim denilmiştir. Bunun İçin Hz. Şeyh-i Ekber'in şeyh-i âlileri Ebû Medyen Mağribî (r.a.) buyurlar:

Tercüme: "Bâtılı kendi tavrında inkâr etme! Zîrâ o da Hakk'ın zuhuratından bazı kısımlardır." Fir'avn tarafından sihirbazların asmak suretiyle katilleri, onların şehîd olarak merâtib-i uhreviyyeye vusulleri için vah oldu. Yani o sihirbazların asılarak ellerinin kollarının ayaklarının çaprazlama kesilerek sağ elini kestiyse sol ayağını kesmiş, iş yapamasınlar diye, azab olsunlar diye sonrada asmış. Bana sormadan nasıl saf değiştirirsiniz diye, kendisini ala rab görüyordu ya. Zîrâ merâtib-i şühedâya vusul ancak yani şehitlik mertebesine ulaşmak ancak bu sûret-i bâtılede vâki' olan asma ve katl fiili sebebiyle olur.

 İşte bundan anlaşılır ki, küffârın vücûdu bu âlemde mü'minler için rahmettir. Zîrâ fi-sebillah cihâd kasdıyle küffâra bi't-tecâvüz küffara tecavüz ederek katledilmiş olan mü­minin, şehîd olurlar. Eğer küffâr olmasa onlar mertebe-i şehâdeti ihrâz edemez idiler. Ve mertebe-i şehâdet ise merâtib-i âliye-i uhreviyyedendir. Yani uhrevi âlemin güzelliklerindendir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ﴿١٥٤﴾ وَلا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَاۤءٌ وَلَكِنْ لاتَشْعُرُونَ (Bakara, 2/154) ya'nî "Allah yolunda katl olunan kimseler için ölüdür demeyin, belki onlar diridirler; fakat sizin onların keyfiyyet-i hayâtlarına vukufunuz yoktur." Ve keza yine buyuruyor: ﴿١٦٩﴾ وَلاتَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِى سَبِيلِ اللَّهِ اَمْوَاتًا بَلْ اَحْيَاۤءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿١٧٠﴾ فَرِحِينَ بِمَاۤ اَتَيهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُمْ يَحْزَنُونَ (Âl-i İmrân. 3/169-170 ya'nî "Allah Teâlâ yolunda katl olunanları ölülerden zannetmeyiniz; belki onlar Rablerinin indinde diridirler; ve Allah Teâlâ'nın fazl ve kereminden onlara verdiği şeyden ferahlanarak rızıklanırlar ilh..." Zulmen katl olunanlarında hâli böyledir. Binâenaleyh âlemde bâtılın vücûdu dahi muktezâ-yı hikmetti gerektirir. Yani batıl olanın vücudu dahi hikmet Zîrâ sebebler ta'tîl kabul etmez, sebepler ara vermez.

 Çünkü "sebebler" dediğimiz şey a'yân-ı sabitenin iktizââtıdır, gereğidir; ve a'yân-ı sabitenin halleri ve hükümleri ve âsân a'yân-ı hâriciyyede, ya'nî bu âlemin suretlerinde, sebebler ile zahirdir. Zülkarneynin hayatından bahsederken üç dört yerde 18/85 ﴿٨٥﴾ فَاَتْبَعَ سَبَبًا Sebeplere dayandı sebeplerle hareket etti. Bu âlemde zuhur eden hadis sebebe mebnidir. Yani bir sebebe bağlıdır yani meydana gelen her bir şey de bir sebeple meydana gelmektedir. Demek ki a'yân-ı sabite ilm-i ilâhîde ne suretle sabit olmuşlar ise, vücûd-i haricîde dahi ancak o suretle zahir olurlar. yani programları ilm-i ilahide nasıl bir programsa zahir âlemde vücud-u zahiri de öyle meydana gelir. Çünkü kelimât-ı ilâhiyye için tebdil yoktur. Allah’ın kelimeleri için değişiklik yoktur.

 Ve a'yân-ı sabite kelimât-ı ilâhiyye olup, Allah’ın ilahi kelimeleri olup mezâhirden ibaret olan yani zuhurdan ibaret olan a'yân-ı hâriciyye onların gölgeleri olduğundan kellmât-ı İlâhiyye a'yâh-ı mevcudatın gayri değildir. Yani ilahi kelimeler ayan-ı mevcudatın gayri değildir. Çünkü gölge, gölge sahibinin sureti üzeredir. Ayan-ı sabiteler gerçek varlıklar o gerçek varlıkların suretleri de onların gölgeleridir. Böyle olunca kelimât-ı gaybiyyeden İbaret olan a'yân-ı sabitenin Ilm-i ilâhîde sübûtu cihetinden, sabitliği yönünden onlara "kıdem" nisbet olunur. Ve a'yân-ı hârlciyyede. ya'nî bu kesîf olan âlem-i anâsırda, dört unsurda hava su toprak ateş bunların vücûdu ve zuhuru cihetinden onlara "hudûs" yani hadiseler nisbet olunur. 

 Eğer bir şeye hem kıdem ve hem de hudûs nasıl nisbet olunur diyecek olursan, sana cevaben bu misâl kâfidir; Nitekim sen: "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Yani bizim yanımıza bir misafir geldi denir, o gelmesi hadistir, yani oraya yeni gelmiş olur. Onun oraya yeni gelmesi daha önce bir varlığının olmaması manasına değildir. Vardı başka yerde vardı, oraya sonradan geldi. Bizim ayan-ı sabitelerimiz Hakkın varlığında var, aslıyla ezeli olarak vardı, ama oraya geldiğinde hadis oldu. Halbuki bu insan veya misafir hem kıdem ve hem de hudûs ile vasıflanmış oldu. Binâenaleyh hadis olan bir şeyin mutlaka evvelden dahi vücûdu olmak lâzım gelir. 

Zîrâ mevcûd olmasa idi, hadis olmaz idi. Kur’an-ı Kerim kelam-ı kadim olmakla beraber ezeli kelam olmakla beraber, dünyada zuhura gelmesi hadistir, ne yönüyle hadistir, sahifeleri, üzerindeki mürekkebi kağıdı yönüyle hadistir, ama kelamı yönüyle kıdem yani ezel Zât’ının aynı Kelam Zât’ından kişinin ayrı mıdır, işte Kur’an-ı Kerim okuyorken bütün bu şeylerin eğer özüne inebiliyorsak kıdemine nüfuz ediyoruz demektir, o zaman ancak Kur’an okuyoruz aksi halde biz hadisini okuyoruz. Hadis-i nebevi değil sonradan olanı okuyoruz. İnsanların aklından çıkan manaları okuyoruz. Gadim-i ezelisini okumuyoruz, okuyamıyoruz. İşte o büyük muhterem zatlar o’nun kadimini okumuşlar, kıdemini okumuşlar ve bizim küçük akıllarımıza anlatmaya çalışıyorlar. 

Kûr’ân-ı Kerim’in gerçek tercümesine “tevil” diyorlar, tevil ne demek bakın kur’an-ı Kerim’in tercümesi var, tefsiri var, meali var, tevili var, tevil demek evvel demektir, işte tevil esastır, evveline gitmek demektir, yani kadimine ulaşmak demektir. Peki o zaman nasıl ulaşacağız, kadimine nasıl ki bütün Âlemde ne varsa insanda vardır. İnsanda da bu kadim vardır. Biz de kadimden geldik hadisler halinde zuhur ettik. Ne zaman kendi kadimimize yani kendi aslımıza ulaştığımız zaman kelam-ı kadime ulaşmış oluyoruz. Yani o sahaya dahil olmuş oluyoruz, o sahadan okuyorsak kuran bu sahadan okuyorsak Kur’an değil, Kur’an’ın çok sonraki beşer süzgecinden geçerken manaların takılarak sadece tortusunun bize ulaştığı kelamlarını görmekteyiz. Allah cümlemizi gerçek tevilini nasib etsin. 

İşte bunun için Hak Teâlâ hazretlerinin "kelâm"ı kadîm olmakla beraber, o kadîm olan kelâmın vücûd-i haricîye inzal ve ityânı yani nazil olması oraya inmesi tayin olarak Hakk'ın Kelâm-i azizinde, sûre-i Enbiyâ'da ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiyâ, 21/2): ve keza sûre-i Şuarâ'da ﴿٥﴾ وَمَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ اِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ. 26/5) buyurur.[6] Bundan anlaşılır ki Hakk'ın kelâmı kadîm ve zât-ı ahadiyyette kendisinin aynı iken, elfâz ve hurûfta zuhuru halinde, onu hudûs sıfatıyla tavsif buyurdu, hadis olarak vasıf buyurdu. Yani kelam-ı kadim iken kendi âleminde veya ümm-ül kitapta veya Levh-i Mahfuzda kadim iken harfler ve kelimeler halinde hudus sıfatıyla vasıflandırdı Ve Rahmân'dan muhdes olan zuhura gelen Kur'ân rahmettir Ve Rahmân'dan nazil olan rahmet, ya'nî Kur'ân ancak rahmetle gelir. 

Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân hakkında وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاَنِ مَا هُوَ شِفَاۤءٌ وَرَحْمَةٌ (îsrâ, 17/82) buyurur[7], bakın burada Zat’ıyle biz nazil ederiz indiririz buyuruyor. Ve rahmetten yüz çeviren kimse adem-i rahmetten ibaret olan azaba teveccüh eder. Zîrâ insan bir şeyin dairesinden çıkınca, diğer bir şeyin dâiresine duhûl eder.[8]

Rivayet olunur ki, Huzûr-ı Seâdet'e Ebû Cehil geldi, elinde bir takım taşlar vardı. Geldi Peygamber'e, "Yâ Muhammed", sallallahu aleyhi vesellem, "Avucumdakini bil, ben sana îmân edeceğim" dedi. Efendimiz, sallallahu aleyhi vesellem, şu cevâbı verdi, "Ben gaybı bilmem. Allahu Sübhânehû ve Teâlâ gaybı bilir. Ama Allah bildirirse bilirim". Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk Peygamber'e vahy etti, dedi ki, "Söyle sen Ebâ Cehil'e, avucundakiler mi seni bilsin, sen mi avucundakileri bilesin". Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki, "Dur, şimdi Cenâb-ı Hakk bana bildirdi. Cenâb-ı Hakk diyor ki, avucundakileri mi ben bileyim, avucundakiler mi beni bilsin?". Ebû Cehil akıllı adam, "Avucumdakileri söylerse belki atar, tutar, taşların konuşması ise muhal" diye düşündü. Onun için muhal, akıllı çünkü o. Akl-ı meâş sâhibi. Akl-ı meâş, ata benzer, denize kadar gider, daha ileri gitmez. Ebû Cehil, "Avucumdakiler seni bilsin" deyince başladı taşlar söylemeye, "Ente Resûlullah, Ente Resûlullah" yani "Sen Allah'ın Resûlüsün" demeye. Nasîbi olmadığı için, "Ente sehhârun azîm yâ Muhammed" yani "Senden daha büyük bir sihirbaz görmedim" dedi, taşları yere vurdu ve kaçdı.

İşte bu rivayet olunan hadiseden de anlaşılacağı üzere müşrikler resülûlahı sihirbaz olarak görüyordu.

Nefsi emmare risalet mertebesinin uluhiyetin hakikatini haber vermesini kendi varlığında bulunan hayal ve vehmin sihri gibi sihir teammül etmektedir.

----------------

قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاء وَالأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {الأنبياء/4}

“Kâle rabbî ya’lemu-lkavle fî-ssemâ-i vel-ard(i) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)” Peygamber, onlara dedi ki: “Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (21/4)

----------------

Gök kişinin iç âlemi gönlü, yer ise beden arzı olan zâhiridir. İç âleminden ve dış âleminde sadır olan gizli açık konuşmaları “rabbim” peygamber efendimizin Rabb-i Hası olan Allah esması ve kişinin Rabbi hası olan özel esması yönünden bilinir.

O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” Bunun delilini namaz ehli namazda rükûdan kalkarken; 

SEMİ ALLAHU LİMEN HAMİDEH

Rüku’dan kalkarken de yine günde 40 defa semiallahu limen hamideh (Allah hamd edenin hamdım (övgüsünü) duyar,) diyoruz. Nasıl duyar? 

Hem senden söyler duyar, hem de kendinden söyler duyar.

Eğer semi allahu limen hamideh derken kişi, bunu kendi nefsinden, benliğinden, söylüyor ise, gaflettedir, bu söylediği, lafzi övgüdür, ikiliktir. Sanki bir mahalden söyleniyor. Bir başka yönden de dinleniyor olmaktadır.

Kişi kemale erdiğinde ise, birimsel varlığı ortadan kalktığından, kendinden söyleyen de; dinleyen de Hak olur.

Bu mertebede Hak, kendi kendini över ve kendisi bu övgüyü duyar. Çünkü onu gerçek manada kendinden başkası da övemez ve duyamaz.[9]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

--------------------------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

21.4 - kâle rabbî yağlemul kavle fis semâi vel ard, ve huves semîul alîm. 

Diyanet Meali: 

21.4 - Peygamber, onlara dedi ki: "Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

21.4 - Dedi: rabbım söyleneni bilir: Gökte de Yerde de ve o öyle semî, öyle alimdir. 

--------------------------- 

Ötmek kuşlara, ses çıkarmak türüne göre hayvanlara, bazı konularda, insanlara içlerinden seslenme meleklere, vesvese vermek nefs-i emmare ve iblise, ait olan sahalardır. 

Söz söylemek ve duymak ise insanlara ait bir özelliktir. O halde. Gökte de Yerde de olan “insan ve dabbe”lerin de sözlerini duyar ve bilir: Çünkü zaten onları içten ve dıştan ihata etmiş-kuşatmıştır.[10] T.B. 

----------------

بَلْ قَالُواْ أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الأَوَّلُونَ {الأنبياء/5}

“Bel kâlû adgâsu ahlâmin beli-fterâhu bel huve şâ’irun felye/tinâ bi-âyetin kemâ ursile-l-evvelûn(e)” Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler. (21/5)

----------------

 “edgasu ahlam” dan Yusuf sûresinde O zamanın “Melik” in görmüş olduğu rüya için melik’in etrafındaki yardımcıları “adgasu ahlam” tabirini kullanıyorlar. Yusuf a.s. bu rüyayı tevil ediyor.

(Ve kâlel Melikü innî erâ seb’a bakarâtin simânin ye’külü hünne seb’un icâfün ve seb’a sünbülâtin hudrin ve uhara ya’bisâtin yâ eyyühel meleü eftûnî fî rû’ya-ye inküntüm lirrû’ya ta’burûne) 

12/43. “Ve hükümdar dedi ki: Ben rüyâmda yedi semiz sığır görüyorum ki, onları yedi zayıf -sığır- yiyor ve yedi yeşil başak ile diğer kuruları -görüyorum-. Ey seçkin topluluk!. Eğer siz rû’yâ tabir ediyorsanız benim rüyâm hakkında bana yorum yapınız.” Bu müddet geçtikten sonra Yûsuf (a.s.) zindanda hücresinde yatadursun Melik dedi ki; “muhakkakki ben 7 inek gördüm. 7 cılız inek, şişman inekleri yedi. 7 yeşil buğday başağı gördüm. 7 kuru boş başak içi gördüm”. Bunu Melik kendi milletinden veya sarayın ileri gelenlerine söylüyor. Burada “Melik” ifadesi var. bilindiği gibi Mısırda olan bir hadise. Halbuki Mısırdakilere Fir’âvun deniliyor. Mûsâ (a.s.) kıssasında Fir’âvun diye geçiyor. Niye burada Fir’âvun geçmemiş? Oda şöyle izah ediliyor: Amalika kavmi Mısır’a hâkim olmuşlar. Kıpti değil, Amâlika kavminden bir aile oraya hükümdar olmuş. O kavim hükümdara “melik” diyorlar. Eğer kıptilerden olmuş olsa Fir’âvun ismini alacaktı. Melik de padişah demektir. Mülkün sahibi demektir. Ama lisân değişik olduğundan, kelimeler de değişik ifade edildiğinden orada “melik” diye geçiyor. 

Burada bu melik kendi avânesine “bana bu rû’ya-nın te’vilini söyleyin” diyor. Etrafındakiler ona;

(Kâlû edğasu ahlâmin. Ve mâ nahnü bi te’vîlil ahlâmi bi âlemîne:)

12/44 “Bu karışık bir rû’ya-dır, anlaşılmaz, bunun bir ifadesi yoktur.” Dediler. Yani okadar müneccimler, kâhinler, ileri gelenler toplandı. Bunun te’vîli yok, tabiri olmaz diye başlarından atlatıyorlar. Biz böyle rû’ya-ların te’vîlini bilmeyiz diye kendi acziyetlerini ifade etmiş oluyorlar. 

(Ve kalellezi necâ minhümâ veddekera ba’de ümmetin ene ünebbiüküm bi tevîlihî fe ersilûni)

12/45 “O iki kardeşten zindandan kurtulanı ben size bunu yorumlayacağım. Zindana gitmek için bana izin verin, ben gideyim bunu anlatayım, dedi.” Rû’ya- mevzuu olunca kendi rû’ya-larının doğru çıktığı aklına geliyor. Zindana geldiğinde Yûsuf’a “ ey Yûsuf, ey doğru arkadaş bana şunların haberini tevil et, insanlara döneyim, umulur ki bunun özelliğini onlarda bilsinler” diyor. Yani melikin yanına gideyim, orada anlatayım, umulur ki onunla amel edilir. Yani senin söyleyeceğin şekilde amel edelim. 

Yûsuf (a.s.) rû’ya-ların te’vîlini söylemeye başlıyor: 7 sene ziraat edin. Ekin, ekin…[11]

Hükümdar’ın görmüş olduğu rüyayı Yusuf a.s. tevil ettiğine göre, Hz. Muhammed’in zâhir ve bâtın yaşantısı karmakararışık düş olabilir mi? Ancak müşrikler, inkar edenlerin kendi hayal ve vehimleri “edgasu âlem” dir. 

Düşünür Muhammed İkbal, Bu taayyünat rüyadan ibarettir, tabirciside Hz. Muhammed’dir. Demektedir.

Anlaşılacağı üzere kendi bu hayal âlemini tabir edenin tabir edilemeyen düş görmesi düşünülebilir mi?

İkinci olarak şair demektedirler. Kelâm-ı İlâh-i ile kelâm-ı beşeriyi bir birinden ayırama-yan, üretken olmayan-kısır akıllı insanlar kendi beşer akıllarınca gerçek vahyi hakikatleri anlayamadıkları için, ona şair’dir, yakıştırmasını yaptılar.

“Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları bir mucize verilmiş olmasın. Bana mucize olarak verilen ise, ancak, Allah’ın bana vahyettiğidir.” [12]  Buyurmuştur.[13]

Şimdi tekrar rüya bahsine dönersek bu konu hakkında daha geniş bilgi verilmesi yerinde olacaktır… 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bilinmeyenin, bilinmeye dönük rumuzlu anlatımlarıdır. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, manaların görsel olarak şifreler vasıtasıyla açıklanmasıdır.

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, yaşadığımız hayatın dışında da başka yaşamlar olduğunun delilleridir.

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesifte zuhura çıkmasıdır. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bizleri bizden daha iyi bilen manevi ekipler tarafından düzenlenen sahnelerdir. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesife hediyeleridir. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar dosttan gelen ilahi haberler ve Rabban-i tasdiklerdir. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, irfaniyet yolunda saliklere manevi destek ve hediyelerdir. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, hakikat âleminin kapılarıdır. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, ufuk açan görüntülerdir. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, zat-ın insan denen saha da ef’aline tecelli etmesidir. 

Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, daha bu âlemde iken batın âleminin provalarının yapıldığı/yaşandığı sahalardır. 

------------------- 

Vacibü-l Vücut bu neticeleri hepimizi nasib etsin inşeallah. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bilinmeyenin, daha bilinmez hale getirilmesidir. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, manaların görsel olarak karıştırılıp okunmaz hale getirilmesidir. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, yaşadığımız hayatın dışında da başka süfli yaşamlar olduğunun delilleridir. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesifte zuhura çıkarmayıp zulmette kalmasıdır. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bizleri aldatmak için zulmani ekipler tarafından düzenlenen sahnelerdir. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi süflinin âlemi kesife aldatıcı yalancı tuzak hediyeleridir. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar süfli dosttan gelen yalan hayali haberler ve üç harflilerin tasdikleridir. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, süfliyyat yolunda kendi saliklerine süfli destek ve kahreden hediyelerdir. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, zulmet âleminin kapılarıdır. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, içinden çıkılmaz kabz sahasını açan görüntülerdir. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, iblis ve taifesinin insan denen saha da, ef’aline zulmani ve süfli tesir etmeye çalışmasıdır. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, daha bu âlemde iken iblis ve taifesinin kontrolunda nar/cehennem âleminin provalarının yapıldığı/yaşandığı sahne ve sahalardır. 

------------------- 

Vacibü-l Vücut bu neticelerden hepimizi korusun inşeallah. 

------------------- 

NOT= (124-İbretlik bir değmez dosyası daha) isimli kitabımız, sayfa (208) den ilgili küçük bir aktarım. 

------------------- 

Genelde zuhuratlar üç kısma ayrılır. 

Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir. 

İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir. 

Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir. 

Ben bu sıraya bir dördüncü kısmıda ilâve edeyim, bunlara da. 

Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” adını verdim. Şimdi bunları özetle inceleyelim. T.B.

--------- 

Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir. 

Bu zuhuratlar sadece Peygamberlere ve çok büyük velilere gösterilir. “Aynı ile vaki.” Diye tabir eldir. Yani hayal ve vehimden, “mücerret-tecrid edilmiş” yorum gerektirmeyen, olduğu gibi çıkan zuhuratlardır.

Peygamberimize gösterilen mekkenin fethi gibi. İbrahim (a.s.) gösterilen İmailin kurban edilmesi gibi. Bunlar istisna zuhuratlardır, genel âlemi ilgilendiren zuhuratlardır ve tarihte çok ender görülen zuhuratlardır. 

İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir. 

Bu zuhuratlar ise gerçek derviş olanlara yol göstermek için gece ma’nâ-ların da gösterilen ve yorum gerektiren oldukça geniş bir sahayı kapsayan eğitim kaynaklı zuhuratlardır. 

Bunların yorumu gerçek bir irfaniyet bilgisine ve bu sahada ehlinin yanında çalışmalarına samimiyetle devam eden kimselere, Yusuf suresinde bahsedilen. 

(12-6-) "İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek. 

Hükmü ile evvelâ çalışarak ve ehlinin yanın da eğitimini alarak ondan sonra da bahşedilen ilâhi bağıştır. Ayrıca bizlere “Misal âlemi”nden gelen bu zuhuratlar, ismi üstünde olduğu gibi misallerle gelmektedir, o halde bir başka husus, misal âleminin lügatını kısmen de olsa bilmek lâzımdır. Çünkü bu âlemin sembolleri ile o âlemin sembolleri başkadır. 

Dünyada bile herhangi iki lisan arasında, aynı kelime başka harf sembolleri ile ifade edilmektedir. Bu lisan sembollerini bilmeyen kimse, Arap lisanın da geçen, “aşera” sembollerinin bizde “on” olduğunu bilebilmesi için, her iki sembolleride tanıması, aslı itibari ile her iki kelimenin de aynı olduğunu bilmesi lâzımdır ve soranlara bunu böyle “on” ile yorumlayıp bildirmesi ve soranı tatmin etmesi lâzımdır. 

“aşera” sembol yazılışının açılımının “on” olduğunu bilmeyen bir kimse bunu herhangi bir şekilde kendi hayali ile yorumladığında, çok açık ki, hata etmiş, soranı yanlış yönlendirmesi dolayısı ile, hataya sürüklemiş olacaktır ve çok büyük bir vebaldir, hele yanlış yorum kişinin ebedi hayatını ilgilendiriyor ise. Bu daha büyük ve dönüşü olmayan bir hatadır. 

Peygamberimizin gördüğü “süt” zuhuratını sahabe-i kiram kendisine ne ile yorumladığını sorduklarında, “ilim” ile buyurması bu sahada, zuhurat yorumlamaya çalışan kimselere kıyas vererek, gerçek bir yol göstermektedir. 

Böylece görülen zuhurat yorumunu yapacak kimsenin, çok ihtiyatlı hareket ederek hiçbir şekilde dünya ve gelecek ile ilgili, bir yorum yapmaması, zuhurat gören kişinin sadece iç bünyesindeki seyrini ilgilendiren yorumlar yapması, bunlara da mutlakiyet hükmü verilmemesi lâzımdır. “Bu olabilir” diye sadece tavsiye yollu yorumlar yapılması, ihtiyatlı bir davranış olur. Aksi halde yapılan yanlış yorumlar, kişiyi belki gereksiz benliğe veya gereksiz umutsuzluğa düşürebilir. Çok tehlikeli bir sahadır. 

Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir. 

Bunlar ise tamamen nefsi, hayal ve vehim kaynaklıdır. Gerçekten ve ma’neviyattan tecrid edilmiş ayrılmıştır. Kişinin kendi nefsinde kurgulanan hayali zuhuratlardır hiçbir asılları yoktur kişileri sıkıntıya sokar ve hiçbir değerleri de yoktur. 

Diğer ifade ile bu tür görüntülere, Kur’an-ı kerimde geçtiği gibi “adgasu ahlâm-karışık ru’ya-lar” diye isimlendirilir. Hiçbir değer ve kıymetleri yoktur. 

Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” denir. 

Bunlar ise en tehlikeli olanlarıdır. Bilhassa ilmi yoldan gitmeyip sadece zahir tatbikatlı yaşayan derviş ve kendini şeyh zanneden kimselere kurulan zuhurat tuzaklarıdır, çok tehlikelidir kişi hem kendini aldatır hem de dinleyenlerini de aldatmış olur, ancak bunun farkında değildir çünkü bu zuhuratlar nefsini okşadığından ve hayalinin istikametinde olduğundan bunları olduğu gibi alır ve öylece tatbik etmeye kalkarsa, hayal vehim ve üç harfliler tarafından düzenlenen çok büyük tuzaklara düşülmüş olur. 

Bunları ancak gerçek irfan sahipleri ayırt edebilir. Aksi halde ayırt edilmesi çok zordur. Çünkü “dışından hâdi kimliğine bürünmüş içinde iblisin rol yaptığı görüntülerdir.” Abdül kadir geylâni hazretlerine iblisin gözüktüğü gibi” Onu tanıyıp taşlamıştır. İşte bu tuzak zuhuratlarını ancak bu sahadan haberi olan irfan sahipleri anlayıp ortaya çıkarabilirler. 

Diğerleri ise “sahih zuhurat” zannedip onunla amel eder ve yoluculuğunu cennet yolu olarak zanneder aslında yolu cehennem tarafına doğru devam eder. Cenâb-ı Hakk bu gibi aldatılmalara düşmekten bizleri muhafaza eylesin. Çok tehlikeli bir sahadır. Gelecek kendi bölümünde bu zuhuratlardan bir hayli örnekler verilecektir. 

Tasavvuf hayatımın süresince, birçok kişilerin bu zuhuratların tesiri altında kalıp, sonun da inkârcı olup çıktıklarına ve etrafında bulunanlarında imanlarını bozduklarına, çok, çok şahitliğim olmuştur. Ve bu tür zuhuratların miktarı gerçekten oldukça fazladır. 

Kitaplarımızın “ibretlik değmez” dosyalar bölümünde bunların on adedi vardır, içlerinde bu tuzakların varlığı ve izahları açık olarak bulunmaktadır. Dileyenler onlara bakabilirler. (İz-T.B.)[14] 

----------------

 مَا آمَنَتْ قَبْلَهُم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ {الأنبياء/6}

“Mâ âmenet kablehum min karyetin ehleknâhâ efehum yu/minûn(e)” Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler? (21/6)

----------------

“ehleknâhâ” Bizim (na) helak ettiğimiz kısmı âyetin zâti bölümüdür. 

Kûr’ân-ı Keriym; Kasas Sûresi; (28/88) Âyetinde “Küllü şey’in helikün illâ vechehu lehülhükmü ve ileyhi türcaun.” 

“Onun vechinden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm onundur. Ona döndürüleceksiniz” buyurulmaktadır. 

Bu âlem her an var, her an yok hükmündedir. Tüm âlem aslında her an her şey helak olmakta ve rabbimizin veçhinden başka bir şey kalmamakta ve yoktur. Biz bunun farkında olamıyoruz.

----------------

وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ {الأنبياء/7}

“Vemâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes-elû ehle-zzikri in kuntum lâ ta’lemûn(e)” Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (21/7)

----------------

 “Vemâ erselnâ” bölümü ayetin zâti bölümüdür. Bir irsal etmedik, göndermedik diyor. Âyet mealinde ise gönderdik diyor. Gönderdik ama gönderdik bir takım “rical” erleri peygamber olarak gönderdik-göndermedik. Hakikat-i Muhammedinin mertebelerini akl-i küll olarak gönderdik-göndermedik… Göndermedik, işin bâtın tarafı göndermedik, zâhir tarafı gönderdiktir.

Hz. Muhammed kitabından işin iç yüzünü anlamaya çalışırsak;

Hadis-i Kudsi, “levlake levlak lema halaktül eflak” Meâli, “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Hadis-i Şerif, “evvelü ma halakallahul kâlemü ve rûhiy” Meâli, “Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Hadis-i Şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” Meâli, “Ben Allahtanım ve mü’minler benim nûrumdandır.” Hakîkat-i Muhammedî Allah’ın sıfât mertebesinde meydana geldiğinden “Ben Allah’tanım” denilmiştir. 

Hadisi şerif, “evvelü ma halakallahul akli vennefsi” Meâli, “Allah evvelâ benim aklımı halketti.” Hazreti Rasûlullah (s.a.v) maksat akıldır ki o akıl olmasa Kûr’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün olmaz idi ve Kûr’ân-ı Kerîm olmasaydı eğer o akıl, akl-ı cüz’de kalır, akl-ı külle, akl-ı evvele ulaşamazdı. O akıl ki, dünyâ âlemine tenezzül etti ve ilim ile birleşti. İşte bu Cenab-ı Hakk (c.c)’ın yeryüzündeki zâti vüsûlüdür. Ve bu âlemlerin içerisinde bundan öte gidilecek yer yoktur ve içinde bulunduğumuz âlem seyahatin en uç noktasıdır. Aklı amel, Kûr’ân-ı Kerîmi ise ilim olarak düşündüğümüzde ilim ile amelin yani zâhir ile bâtının buluşması bu dünyâda olmaktadır. Bu nedenle bu dünyâ âlemine çok değişik bir şekilde bakmamız lâzımdır.

Nefsimize dönük yaşadığımızda Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan en uzak noktaya düşüyoruzdur, ancak yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşar ve bu hakîkâtleri idrâk edersek bu âlem en yakın yer olmaktadır. Görüldüğü gibi bir irfâniyet ne kadar büyük bir dönüşümu gerçekleştirmektedir. Dünyâda kendini bu şekilde bulan kimse için artık ahiret olmaz orada doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtının misâfiri olur. 

Hadisi şerif, “Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mai vettıyni” Meâli, “Âdem su ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadislerde belirtilen önceliklerin hepsi “Hakikat-i Muhammedî”nin değişik yönleridir. 

Allah-ü Teâla herşeyden önce Muhammed (s.a.v.)’in nurunu halketti. Eshab-ı Kiram’dan Abdullah bin Cabir (r.a), “Ya Resulullah Allah-ü Teâla herşeyden evvel neyi halketmiştir, bana söyler misin?” deyince, sevgili peygamberimiz şöyle buyurdu: “Herşeyden evvel senin peygamberinin yani benim nûrumu kendi nurundan halketti. O zaman ne levh, ne kâlem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne sema (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem (a.s.) var edilince Arş-ı a’lâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Ya Rabbi bu nûr nedir?” diye sorunca, Allahu Teâlâ; “Bu ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur. Eğer o olmasaydı, seni halketmezdim,” buyurdu. 

Âdem (a.s.) var edilince alnına Muhammed (a.s.) nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem (a.s.) dan itibaren babadan oğula intikal ederek, asıl sahibi Muhammed (a.s.)’a ulaştı. 

Allahu Azimüşşanın bu kadar şerefle övdüğü Habib-i Kibriyasını bizim gibi âcizler nasıl anlayıp anlatmaya cüret ederiz ki, bilemiyorum. Kâlem kırılır, mürekkep kurur. Seviyemizi idrâk edip onun nurunu bürünmeye gayret ederek, ondan onu, onunla anlamaya çalışalım. İnşaallah gayret bizden, yardımı onlardan olur.[15] 

“fes-elû ehle-zzikri in kuntum lâ ta’lemûn” eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun… Peki zikir ehli nedir? Kimdir?

(leallehüm yezzekkerune.)

“Belki bunu düşünürler.” (zikrederler)(7/26) Zikir genelde iki türlüdür; biri tesbih veya lisan ile belirli sayıda bazı sözcükleri tekrar etmek, diğeri ise söylenen bu sözcüklerin mânâlarını düşünerek asıl mânâlarını faaliyete geçirip hakikatlerini ve kendinde olan varlıklarını hatırlamalarıdır.

İşte bu anlayışla Hakikat-i İlâhiyye’yi tefekkür etmeye çalışanlar (hüm) “onlar” diye ifade edilmektedir.

İnsânın belirgin hali zikr etmesi yani tefekkür etmesidir. İşte ancak bu tefekkür ve zikr insânı kemâline ulaştırır. Bu hususu Efendimiz (s.a.v.) Hadis-î Kûdsî’sinde şöyle ifade etmiştir: Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki! (Ene celisü men zekerni) yani “Ben beni zikredenin celisi > oturanıyım.” Yani, “Beni zikredenle ben beraberim.” demektedir. İzahı uzun sürer bu kadar işaret yeterlidir zannediyorum. Gerçek zikir ve tefekkür ehli bütün bunlardan hissesine düşeni zaten almaktadırlar.[16]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

--------------------------- 

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

21.7 - Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes'elû ehlez zikri in kuntum lâ tağlemûn. 

Diyanet Meali: 

21.7 - Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

21.7 - Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerimede açık olarak, gökyüzü insanlarına atıf yoksa da. 

“Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Peygamberimizden evvelde bizim dünyamızda vahy gönderilen “rical-er” ler vardı, ancak ayet-i kerimeye geniş ufuklardan bakarsak, gökyüzündeki arzlarada da bulunan “insan-dabbe” topluluklarına da daha evvelden peygamber gönderildiği, hatta bazılarının kıyametlerinin kopmuş olduğunu idrak etmek pek zor olmayacaktır. 

Bunları, “haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Zikr ehli ise irfaniyyet ve gönül ehlidir.[17] T.B. 

----------------

وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ {الأنبياء/8}

“Vemâ ce’alnâhum ceseden lâ ye/kulûne-tta’âme vemâ kânû hâlidîn(e)” Biz, onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi. (21/8)

----------------

Efendimiz (s.a.v) Fussulet suresinde;

(41/6) – (Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhıdun festekîmû ileyhi vestağfirûhu, ve veylun lilmuşrikîne. 

(41/6) – De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Allah'a ortak koşanların vay hâline!" 

------------------- 

Kul innemâ ene beşerun mislukum, Ey habibim onlara de ki, Ben de sizin gibi bir yönü ile beşer isminin ifade ettiği ma’ nâ, davranışlar ve yaşantısı ile sizin benzeriniz gibiyim. 

yûhâ ileyye, Ancak bana hakikat-i İlâhiyye ve sıfat-ı rahmaniye den İlâhi bilgiler vahyediliyor, Sizler beşeriy-yet “hicap/perdeleri ile perdelendiğiniz için, bu sahaya geçemediğinizden beni de kendileriniz gibi kıyas ederek öyle değerlendirdiğinizden, sure-i şerifin başında olan (Ha-Mim) Hakk olan Muhammed-i ve ondan vahy akta-ran beşer yönümle beni anlamıyorsunuz. 

ennemâ ilâhukum ilâhun vâhıdun, bana bu hakikatleri bildiren mutlaka sizinde örttüğünüz İlâhınız-dır, sizlere ona ulaşmanın yollarına sülûku haber veriyo-rum o sizin zannettiğiniz gibi, çok değil, Vahid/birdir. 

festekîmû ileyhi, istikametinizi vahid/bir olan İlâhınıza döndürün, bunun içinde beşeriyetnizle benim beşeriyetime uyun, hakikatinizle de benim hakikatime uymaya çalışın ki, sırat-ı müstakîm/doğru yol üzere olasınız, bunun içinde, vestağfirûhu, gaflet, benlik, perdeler ve sadece beşeriyetiniz ile yaşamaktan ona istiğfar edip tevbe edin. 

ve veylun lilmuşrikîne. Bunları yapmayıpta nefsi beşeriyetlerinde kalıp kendilerini bir varlık zannederek şirk koşanlara yazıklar olsun.[18]

Hz. Ömer'in kılıcını sıyırıp "Kim O öldü derse kafasını uçururum" dediği anda ortaya çıkan bilin ki Muhammed (s.a.v.) vefat etmiştir. Allah'a iman edip ibadet edenler ise bilirler ki; Allah Hayy'dır. La yemuttur. Ölümsüzdür." sözleri ile insanları yatıştıran Hz. Ebubekir'dir. 

“Küllü nefsin zaikat’ül mevt” her nefis ölümü tadıcak hükmü ile peygamberler idraken ölümü tatmış olsalarda, zâhirende üstlerinde kalan beden gömleklerini de zamanı gelince sıyırıp ruhlarını hakk’a uçurmuşlardır.

Yeri gelmişken bu âyete sıra gelmiş ve evin ihtiyacı olan şeyleri almak üzere ikindi vakti yola çıktık. Avm nin ismi reklama girmeden “hayat ve ölüm akıl kapısı (kamil akıl sahipleri” olarak düşündüm. Ve alışverişi yaparken eşimin şeker rahatsızlığı olduğu için bir şeyler yemek ihtiyacı hasıl oldu. Diğer bölümde yiyecek içecek kısmına bakarken “paşa” lı bir yer gördük… Gönül paşası Nusret Babamız r.a. dir.[19] İç kısım mı? Dış kısım mı? Derken dış alanda masa bakarken eşim kenarda bir yere oturalım dedi. Hesabı ödemek için metal şekerliğin kabına bakınca (21) numaraya görünce, 21 numaralı sûre üstünde çalışıyordum dedim. Ve hem bu âyetin müşahadesi hemde sûre üstündeki çalışmamızdan Cenâb-ı Hakkın ve ma’nevi büyüklerimizinde razı olduğunu anlamak bizleri ziyadesiyle memnun etti. 

----------------

ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ {الأنبياء/9}

“Summe sadaknâhumu-lva’de feenceynâhum vemen neşâu veehleknâ-lmusrifîn(e)” Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik. (21/9)

----------------

Hakikat-i Muhammedinin zuhur mertebeleri olan peygamberler kendi kavimleri anlayışı üzerine ef’âl, esmâ sıfât ve efendimiz s.a.v. zât mertebesinden Hakikat-i Muhammediyenin zuhuru olarak âleme rahmet üzere gelmiştir. (Terzi Baba 1 kitabından Necat Nedir?) NECAT NEDİR

Bu kitabı derleyip düzenlerken, epey zamandır düşündüğüm bir hu-susu Terzi Babama sormayı düşünmüştüm, o da şuydu: 

Kendisinin vasfı “necat”tır, Nuh (a.s.) ın da vasfı “necat”tır. 

Acaba bu “necat”lar arasında ne fark var idi? 

Bir müsait zamanda sorduğum bu soruma verdiği cevabı şöyle olmuştur:

[Bu vasfı (necat) bana ilk defa Nûsret babam 01.08.1964 tarihli mektub ile izafe etmişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, daha evvelce de belirttiğimiz gibi zuhu-ratlarımızda gösterilmişti. 

Daha sonra mânâ’da (İzmir) Ze.. anne tarafından tasdik edilmişti.

Böylece “necat” mânâ âleminden verilen bir vasfımız olmuştur.

Sakın ha ... Nuh neciyullah ile buradaki necat-ı karşılaştırıyoruz sanılmasın. 

Nuh (a.s.) Allah’ın (c.c.) büyük bir peygamberidir, biz ise aciz bir kuluz. Nuh (a.s.) ın hâli geneldir, bizim hâlimiz ise, özel (indi) dir, kimseyi bağlamaz, ancak bu zevki bir hâl ve ilimdir. 

İbrani lûgatında “NUH”un (RAHAT) mânâsına olduğu ifade edilmiştir. 

Hâl böyle olunca “Nuh neciyullah” mânâsı, Allah’ın o mertebedeki (rahat-ı huzur) ve kurtuluşu demek olur, ki her mertebede ayrı ayrı zuhur ve yaşantısı vardır. 

Şimdi özet olarak kısa kısa bunları incelemeye çalışalım. 

Aslında Kûr’ân-ı Keriym’in her yönü, hayâl ve vehimden necat’tır.

1. Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı “balçık-toprak”tan halk etti. 

Toprak ise aslı itibariyle “Hikmet”tir.” (venefahtü) “içine rûhundan üfledi”. 

Böylece toprağın ağırlığından “hikmet” ile rûhun hafifliğine (necat-rahat-huzur) ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İlk necat budur.

2. İdris (a.s.) çok ibadet ve riyâzat yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”nın kuvvetinden necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu. 

3. Nuh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vester şevsi-yab”, onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters döndü-rüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler. 

Nihâyet Nuh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır. 

Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim derya-sında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu. 

Kavmi ise, kendilerine ait olan hayatı, suya gark olarak buldukla-rından dünyadan “necat”ları suda gark olmakla oldu.

4. Nemrud İbrahim’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı.

“ya naru küni berden ve selâmâ” Cenâb-ı Hakk ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi, bu-lunduğu yer gül bahçesi oldu.

“Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un zahir, bâtın azameti İbra-him’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhiyyenin dostluk ör-tüsü ve kibriyası vardı. Böylece İbrahim de ateş’ten necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiat-larından Necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş olması lâzım gelmek-tedir.

5. Meryem oğlu İsâ (a.s.) “ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile beşeriyetinden necat bulup gök ehli oldu. 

6. Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet an-layışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.

7. Fırka-i Naciye : Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünye-sinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünye-sinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.

 Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet;

 Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık → ulûhiyyettir.

 Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.

Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i” de umumidir, yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.

“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.] Diyerek özetle Terzi Babam sorduğum soruyu böylece izah etmiş oldu.

Nasıl ki, Kûr’ân, → Fatiha’da, ve Fatiha, → Besmele’de, ve Besmele, → (be) de gizlendiyse;

53 de → 40131 in içinde ve → Kûr’ân’da öyle gizlenmiştir. 

“Necdet” de, → “Necat”ta gizlenmiştir.

 (nun) harfi için, “Nûr-u İlâhi”dir demiştik. 

Kûr’ânda “Nûr” ile ilgili çok âyetler vardır.

Bunlardan birisi de 61. Saf sûresinin 8. âyetinde 

- نُورَهووَاللَّهُ مُتَمّ

“vallahü mütimmü nûrihî”

“ve Allah nûrunu tamamlayacaktır,” şeklindedir.

Bu meâldeki sûre ve âyet numaralarının sayısal değerlerinin bilmeden, acaba “Terzi Babam” ile bir ilgisinin olup olmadığını düşünmüştüm. 

Daha sonra açtığımda 61. sûre 8. âyet ile karşılaştım. 

(61 – 8) = 53 çıkar. 

Hülâsa “Terzi Baba” ile yolculuk, “Nûr”un bilinmesi, görülmesi ve o kişinin nûrlanmasıdır.

Bu âyet bir başka yönüyle, 

O’nun “batıni velâyetine” işaret etmektedir.[20]

----------------

لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ {الأنبياء/10}

“Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi zikrukum efelâ ta’kilûn(e)” Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (21/10)

----------------

“Lekad enzelna” And olsun biz indirdik. Zâtımızdan indirdik. Âyetin bu bölümü zâtidir. 

“ileykum” size kelimesi sayısal değerlerine bakarsak “Elif: 13” “Lam” 30 “Ye: 10” “Ke: 20” “Mim: 40” dir. Toplarsak (13+30+10+20+40= 113 dir. 

(113) Kur’ân daki Besmele-i Şerif sayısıdır. Zaten Tevbe sûresi başında yoktur. “Siz” Kitabın sûreleri, suretleriniz. 

Elif: Ahadiyet, Lam: Uluhiyet, Ke: Sen, Mim: Hakikat-i Muhammediye. “Siz” içindeki sen Hakikat-i Muhammediye yi idrak eder ve âlemlerin varlığı onun varlığı olduğunu 113 besmele ile bu âlemlerin tafsili kûr’ân anlar ve Uluhiyet ve Ahadiyet katından inzal edildiği yani ma’nâsında hafiflediğini zikr eder ve bir bâtında doğan ikiz kûr’ân ve insanın hazret-i şahadette buluştuğunu müşahade ve tasdik edersin.

Bilindiği gibi içinde Mü’min, Münafık, Kafir vs. sûreler vardır. Kim kitabın neresinde ise o onun sûretir. 

----------------

وَكَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ {الأنبياء/11}

“Vekem kasamnâ min karyetin kânet zâlimeten veenşe/nâ ba’dehâ kavmen âharîn(e)” Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik. (21/11)

----------------

Bu memleketler ve halleri kûr’ân-ı kerimde muhtelif yerlerde geçmektedir.

Bireysel ma’nâ ise kim içsel yaşantısında hangi memleket halkının hali ve ahlakı ise nefsi emmare ona o mertebeden zulmektedir. Yani bir hayali âdem-i yaşantı işinde nefsi emmare şeytan yönünden zulmeder. Hayali Museviyet yaşamı içinde ise nefsi emmare Firavun yönünden o beden memleketine zulmeder.

Ancak irfani hakiki bir seyr-i süluk içinde bu sıkıntılı nefsi emarenin zulmetinden ve hayalinden kurtulunabilir.

İsrâ sûresinde;

(Ve iza eredna en nühlike karyeten emerna mütrefiyha fefeseku fiyha fehakka aleyhel kavlü fedemmernaha tedmiyr;)

“Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece, o ülke helaka müstahak olur, biz de onu yerle bir ederiz.” (17/16) Bâtınına, yani kendi üzerimizdeki tahakkukuna bakarsak, bizim kendi beden varlığımız bir karye yani bir topluluk, varlığımızda her türlü esmâi İlâhiyyenin zuhurları vardır, zaman, zaman meleki özellikler gösteriyoruz, zaman, zaman da hayvani özellikler gösteriyoruz, Cenâb-ı Hakkk’ta kitapları ve peygamberleri ile bu hallerinizi düzeltin, eğer düzetlmez iseniz sizin karyenizi ortadan kaldırırım diyor. Bizim karyemiz iyi veya kötü sonuçta ortadan kalkacaktır, fakat iyilik yaparak ömrümüz sona ererse ahiret hayatımız güzelliklerle devam edecek, eğer burada belirtildiği üzere Hakk’ın sözünü dinlemeden ortadan kaldırılsak ahiret hayatımız hebâ olmuş oluyordur, fark buradadır.[21] 

----------------

فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَرْكُضُونَ {الأنبياء/12}

“Felemmâ ehassû be/senâ izâ hum minhâ yerkudûn(e)” Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı. (21/12)

----------------

لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ {الأنبياء/13}

“Lâ terkudû verci’û ilâ mâ utriftum fîhi vemesâkinikum le’allekum tus-elûn(e)” Onlara, “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız” denildi. (21/13)

----------------

 “Lâ terkudû” kaçış yoktur. Vakti zamanında nefsi emmare yaşamını terkedip لَا “La” nın altındaki boşluğa hayaliniz ve vehimi yaşamınızdan kaçmanız gerekiyordu. Nefsi emarenin sürekli isteğini yerine etitmek onu şımartır. İşte nefsi emmare ölümü tadış ile bu şımardığı nimetlerden kesilecektir. Ve kendine vermiş olduğu hayali benlik ile nefsi ile yaptıklarından sorguya çekilecektir. O “LA” yı göstereni, görebileydi. Hayali varlığından soyunacak ve sorgulanacak kim kalacaktı? 

----------------

قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ {الأنبياء/14}

“Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(e)”

“Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik” dediler. (21/14)

----------------

İşte Vaveyla yani çılık atacaklar biz nefsimize zulmettik, nefsi emarenin karanlığındaki zalimlerden idik…

Nusret Babamız r.a kulak verelim.. Eyvah demeden ne yapalım?

Erler demine destur alalım.
Pervaneye bak ibret alalım. Aşkın ateşine gel bir yanalım. 

Dost, dost diyerek arşa varalım. Dost, dost, dost, dost.

Devrane uyup seyran edelim.

Eyvah, vah, vah, vah demeden 

ALLAH diyelim. 

Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

Günler geceler durmaz geçiyor.

 Sermayen olan ömrün bitiyor.

 Bülbüllere bak feryad ediyor.

 Ey gonca açıl mevsim bitiyor.

Dost, dost, dost, dost.

Devrane uyup seyran edelim.

Eyvah, vah, vah, vah demeden 

ALLAH diyelim.

Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

Aşıksan eğer gel birleşelim.

Şeyhin izine yüzler sürelim.

Ta fecre kadar zikreyleyelim.

Feryad edelim efgan edelim.

Dost, dost, dost, dost.

Devrane uyup seyran edelim.

Eyvah, vah, vah, vah demeden 

ALLAH diyelim.

Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

Ey yolcu biraz gel dinle beni.

Kervan yürüyor sen kalma geri.

Nûsret denilen derya gezeri.

Hatmetti bu gün seyru seferi.

Dost, dost, dost, dost. Devrane uyup seyran edelim.

Eyvah, vah, vah, vah demeden ALLAH diyelim. Lâ ilâhe illâllah, lâ ilâhe illâllah. Lâ ilâhe illâllah, Hûû.[22]

----------------

فَمَا زَالَت تِّلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ {الأنبياء/15}

“Femâ zâlet tilke da’vâhum hattâ ce’alnâhum hasîden hâmidîn(e)” Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti. (21/15)

----------------

Cehennemde ebedî kalanlar -Allah’ın haklarında tayin ettiği- cezalarının süresi bittikten sonra, artık ateşe karşı bir alışkanlık, bir muafiyet kazanacaklar. Acıyı hissetme duyuları kaybolup, artık elemi, sızıyı, ağrıyı duymaz hale geleceklerdir. Hatta uykuda olan birinin -rüyada- gördüğü türden hayalî bir lezzeti bile hissedebileceklerdir.[23] 

Yine Muhyiddin Arabi Hazretleri cehennemde kalanların üzerinde uzun zamanlar geçtikten sonra çırçır otu biter diye ifade etmektedir.

Biçilmiş ekin olmaları ki, ot onların nefsi emmare ile ürettikleri işe yaramaz düşünceleridir. Nefsaniyet ateşide artık kendi elleri işleri ile günahların ateşleri zaman içide azalıp nasıl dünya ateşi köze döner sonra içten içe yanar ki hani nasıl mangal kömürü yaparken odunlar içten içe yanar içten içe yanmaya devam edene kadar feryatları-çığlıkları devam eder… 

----------------

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ {الأنبياء/16}

“Vemâ halaknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ lâ’ibîn(e)” Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye halk etmedik. (21/16)

----------------

“Gökyüzü İnsanları Araştırması”ında bu âyet hakkında;

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

21.16 - Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ lâıbîn. 

Diyanet Meali: 

21.16 - Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Halketmedik. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

21.16 - Biz o Göğü ve Yeri oyunculuk etmek üzere yaratmadık. Halketmedik. 

--------------------------- 

Ayet-i kerime ne kadar manidar ve ne kadar azim’dir. 

Gökler ve yerler halkedilmişse, mutlaka bir hakikati vardır ve bu hakikatleri anlayacak-idrak edecek ve cevapla-yacak bir tür varlık vardır, o varlıkta, “İnsan ve dabbe” diye anılmaktadır. Ayrıca kendi içinde de, Nefs, İnsan, Âdem, Beşer, Halife, isimleriylede anılmaktadır. 

Kıymetini ve değerini bildiğinde âlemlerin en şerefli varlığıdır. 

Ancak kıymetini bilmeyip isyan ve inkâr ettiğinde âlemlerin en zelil varlığı olmaktadır. 

İşte bu yüzden. 

“Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Halketmedik.” İfadesi çok manidardır ve bir sonraki ayet-i kerime ilede bağlantılıdır.[24]T.B. 

----------------

لَوْ أَرَدْنَا أَن نَّتَّخِذَ لَهْوًا لَّاتَّخَذْنَاهُ مِن لَّدُنَّا إِن كُنَّا فَاعِلِينَ {الأنبياء/17}

“Lev eradnâ en nettehize lehven lettehaznâhu min ledunnâ in kunnâ fâ’ilîn(e)” Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık. (21/17)

----------------

 Peki niçin halk edilmiştir?

(Necm Sûresi 53/31 âyette) ve lillâhî ma fiys semâvati ve ma flyl ardı liyecziyellezıyne esau bima amilu ve yecziyellezıyne ahsenu bil husna “Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir. Fenâlıkta bulunanları yaptıkları ile cezalandıracaktır ve güzellikte bulunmuş olanları da daha güzeli ile mükâfatlandıracaktır.”

“Allah içindir.” Burada Allahın birşeye ihtiyacı olması demek değildir. Allahın, lâtif olan varlığının, kesif olarak görünmesi için bir mahalde, kesif bir Vücûda ihtiyacı var. Allah zâtî itibariyle Vücûddan münezzehtir. Teşbih itibariyle, bu âlemler Allahın zuhuruna bir mahaldir. Bu İseviyet mertebesinin ilmidir. Hakkın varlığını insân varlığı üzerinde müşahâde etmektir. İsâ (a.s.) kadar bu sırrı bilen yoktu. Mûseviyet mertebesinde Tenzih vardı. İsâ (a.s.) ilk defa ancak misâllendirmek, benzerlik vermek sûretiyle anlattı. Çünkü anlatmak için elimizde olan bu âlemdir. 

Nitekim, (Bakara Sûresi 2/255 âyette) vesi’a kürsiyyühüssemâvati vel ­arda “Onu kürsisi bütün âlemleri vasidir, kaplamıştır,” Kürsi, oturma yeridir. Bütün âlemler lâtif olarak Allahın rûhani varlığı üzerindedir. Başka türlü olmaz. Kesif olarak Allahın görünmesi yine o varlıklardan olmaktadır. Burada iskemle, masa olmasa bunların varlığı nasıl bilinecek?... İşte bu hakikati yani bütün âlemlerin Allahın zuhuru için idrak eden, (Bakara Sûresi 2/156 âyette) kalu inna lillâhi ve inna ileyhi raci’une “Biz Allah içiniz ve biz sonunda ona döneceğiz” derler.

Bu şekilde “innâ (kesin biz)” zât mertebesi için olduğunun idrakını ortaya koyuyor. Ve “innâ (kesin) ileyhi (ona değin) rucu eden (dönenleriz)” yani ona dönüşeceğiz, ona kalbolacağız idrakını ortaya koyuyor. 

Ancak özde olmasa da, sûrette fiziki bir perde vardır.

(Necm Sûresi 53/31 âyetteki)

“ve lillâhî ma fiyssemâvati ve ma flyl ardı” 

“Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir.” Bu hakikati tasdik eder. Hangi mertebede neyi görsek, neye baksak Cenâb-ı Hakk’ın o mertebe ile orada zuhurunu müşahâde etmeyi gerektirmektedir. Daha önce sohbeti olmuştur. Tekrar hatırlayalım; 

Ehlullah rû’yeti beş şekilde ifade etmişler 

1. “ma reeytü şeyen illâ rû’yetullahu ba’dehu!”

- “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”

2. “ma reeytü şe’yen illâ rû’yetullahi fiyhi!”

- “Bir şey görmem ki onda Allahı görmüş olmayayım”

3. “ma reeytü şe’yen illâ kablehu”

- “Her şeyden evvel onu görürüm”

4. “illâ Allah” 

- “Ancak Allah”

5. “lâ yerallahu illâ Allah”

- “Allah-ı ancak Allah görür,” ifadesiyle târif etmişlerdir. Yani beşerin Allah’ı görmesi mümkün değildir. “Çık aradan kalsın yaradan,” dedikleridir.[25]

----------------

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ {الأنبياء/18}

“Bel nakzifu bilhakki alâ-lbâtili feyedmeguhu fe-izâ huve zâhik(un) velekumu-lveylu mimmâ tasifûn(e)” Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size! (21/18)

----------------

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde bu âyet hakkında;

2513. Yâhut ne budur ne odur; hayranlıktır. Hazîneyi iste; hazîne viranlıktadır.

Yâhut bir asıldan neş’et ettikleri halde bu keserât arasında vâki’ olan ahvâl ne nizâ ve ihtilâf-ı hakîkîdir ve ne de dellâlların münâzaât-ı ca’liyyesi gibi san’attır; belki vücûd-ı hakıkî-i Hakk’ın, vücûd-ı izâfî âleminde kendi şuûnât-ı ilâhiyyesini müşâhedesinden ibârettir ki, bu illet-i gâiyyeye vuküf ve bu tecelliyâtın seyri, ârifleri hayrette bırakır; ve ârif, bu nazar içinde “seyr-fillâh”dadır; ve “seyr-fillâh”ın ise nihâyeti yoktur. Binâenaleyh ey sâlik, sen nazanndan mevhûm olan bu sûret perdelerini yırt ve kaldır! Bu tecelliyâtın hazînesi olan vücûd-ı hakîkîyi iste; zîrâ bu mevhûm olan sûret hicâblan kalk-madıkça ve ta-ayyünât âlemi vîrân ve harâb olmadıkça, o hakikat sana inki¬şâf etmez. Binâenaleyh o hazîne viranlıktadır. Bu beyt-i şerîf, Sûre-i Enbiyâ’da vâki’ olan şu âyet-i kerîmenin tefsiridir: (Enbiyâ, 21/16-18) “Biz semâvâtı ve arzı ve aralarında olanlan oyun ve abes halk etmedik. Eğer biz lehv ittihâz etmeyi istese idik, kendi indimizden ittihâz ederdik; bunu yapmayız, belki Hakk’ı bâtıl üzerine taslît ederiz Hak onu mahv ve helâk eder; zîrâ zuhûr-ı Hak ile bâtıl zâildir. Vasf ettiğiniz şeyden dolayı vay size!" Bu âyet-i kerîmede semâ ve arz ve aralanndaki şey ile, vücûdât-ı izâfiyye âlemine ve keserâta işâret buyrulur ki, bunlann ızhân oyun ve abes tarîkıyla değildir; belki Hakk’ın bâtıl-ı izâfî olan keserât-ı mevhûme âleminde kendi esmâ ve sıfâtı ahkâm ve âsârını müşâhededir. İmdi Hak, tecelliyât-ı zâtiyyesiyle bâtıl-ı izâfî olan vücûdât-ı mevhûmeyi izâle eder; binâenaleyh Hakk’ı, bu mevhûm olan vücûdât-ı izâfiyyeye âid elfâz ile vasf edenlerin vay hâline!

2514. O şey hi, sen onu hazîne tevehhüm ediyorsun, o ievehhümden hazîneyi zâyi' ediyorsun.

Eğer sen akıl ve fikir ile idrâk ettiğin şeyi vücûd-ı hakîkî hazînesi zan ve tevehhüm ediyor isen, bu tevehhümden dolayı o hazîneyi gâib ediyorsun; çünkü akıl ve fikir perdesi ile o hazîneyi örtmüş oluyorsun.

Ma’lûm olsun ki efrâd-i insânî dört kısımdır: Birincisi, bunlardır ki, mevcûdâtı halk görürler; işte bu kadar. Ve bunlar cemf-i vücûh ile mevcûdâü Hakk’m gayri bilirler. Bunlar mahcûblardır ki, âlem-i sûrette bir Mûsâ’yı bir Mûsâ ile cenk ve nizâ’ içinde görürler.

İkincisi, onlardır ki, mevcûdâtı Hakk’ın gayri görmezler ve cemi-i vücûh ile Hakk’ın aynı bilirler; ve bunlara “muvahhidîn” derler. Bu tâife nizâ’-ı sûrîyi, eşek satan dellâllann san'atı gibi görürler.

Üçüncüsü, onlardır ki, nazarlarında hem Hak ve hem halk sâbit olur; fakat ahkâm-ı Hak ile ahkâm-ı halk arasını tefrik edemezler; onlar hayret içindedirler. Mevcûdâta Hak mı, yoksa halk mı desinler bir hükm-i kat’î veremezler. Bunlar ehl-i hayrettir. Yukanki beyt-i şerîfde bu tâifeye işâret buyrulur. Bunlann mertebesi, evvelki iki fırkadan yüksektir.

Dördüncüsü, onlardır ki, mevcûdâtı bir vecihten Hak ve bir vecihten halk görürler ve ayniyyetin vücûduyla berâber Hak ve halk arasındaki tegâyür ve imtiyâz-ı i’tibârî-i nefsü’l- emrîyi ve her ikisinin ahkâmını mülâhaza ederler ve abd, abd ve Rab de Rab derler ve bunlar “muhakkıkîn” tâifesidir ve bu mertebe ma’rifetin nihâyetidir.

Ya’nî defîne ve hazîne harabelerde olur, ma’mûrelerde olmaz. Sen vehmi ve fehmi ve re’yi vücûdunda ma’mûre mesâbesinde bil! Sen kendindeki varlık tevehhümü ile vücûd-ı Hak hazînesini bulamazsın.[26]

2129. Hakk doğruları reşede çeker; bâtıl kısmı batılları çeker.

Burada “hakk”tan murâd, bâtıl mukabili ve doğru ma’nâsına olan haktır; ve muhakkikin indinde Hak, vücûd-ı hakîkîdir. Ve “bâtıl”dan murâd dahi, bâtıl-ı izâfîdir, ona adem-i izâfî dahi derler ki eşyânın vücûdudur. Nitekim sûre-i Enbiyâ’da Hak Teâla buyurur: (Enbiyâ, 21/17-18) “Eğer biz eğlence ittihâz etmek isteseydik kendi indimizden onu ittihâz ederdik. Fakat bunu yapıcılardan değiliz. Belki sıfat-ı rubûbiyyetimizi izhâr için bâtıl-ı izâfî olan eşyâyı halk ettik. Vücûd-ı hakîkîmizi, o ehemmiyet verip dört el ile sarıldıkları bâtıl olan o vücûd-ı izâfî üzerine musallat kılarız. O vücûd-ı hakîkîmiz ile, sıfat-ı kahr ile zâhir olup onlan mahv ve helâk ederiz. Vah size ki Allah Teâlâ'yı şanına lâyık olmayan sıfat ile tavsîf edersiniz". Ya'ni Hakk-ı hakîkî, isti’dâd-ı ezelîleri vahdet-i sırf zevkinde olanlan reşede ya’ni rahmet ve hidâyete çeker. Fakat vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde hiç ve bâtıl-ı izâfî olan dünyâ ve suver-i eşyâ, bâtılları kendi tarafına çeker. Gerek mezkûr âyet-i kerîmede ve gerek bu beyt-i şerîfde sırr-ı vücûdu idrâk edemeyip eşyâ- da ihâta-i zâtiyye i’tikâdından korkup Hakk’m eşyâyı ancak ilmi ile ihâta et¬tiğine kani’ olan tenzîh-i vehmî sâhiblerine ta’rîz vardır. Zîrâ onlar Hakk’ı eş- yâdan tenzih ederek tahdîd ederler; ve bu tenzîh-i vehmî ile (Bakara, 2/115) “Nereye teveccüh ederseniz Allah’ın vechi ve zâtı vâki’dir.” Ve (Hadîd, 57/4) “Nerede olursanız O hüviyyet-i Hak sizin ile beraberdir” ve emsâli olan nusûs-ı kur’âniyyeyi ma’nâsız te’viller edip nass-ı zâhire muhâlefet ederler. Ve zât-ı Hakk’ın tahdîdi ise şân-ı ulûhiyyete lâyık olmayan bir vasıftır.[27]

----------------

وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ {الأنبياء/19}

“Velehu men fî-ssemâvâti vel-ard(i) vemen indehu lâ yestekbirûne an ibâdetihi velâ yestahsirûn(e)” Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar. (21/19)

----------------

Göklerde ve yerde “men” kim varsa O’nundur. “Men” Kim-kimlikler ki Rububiyet mertebesi ve Esmâ-i İlâhiyye zuhurlarıdır. Her bir esmâ-i ilâhiyyenin yani kimliğin ef’âl âleminde zuhuru, zâhiren görünmesi kendi mertebesinde Rabbine olan ibadetir. 

“Velehu” Onun için dir. “Kim” likler Onun için, O’nun içindedir. “Hu” Hakk’ın hüviyetidir. Hakk’ın hüviyetide 18.000 âleme saridir. Tüm bunun içindeki esmâ-i ilahiyye “Hu” dan neşet etme ve onun için, onun içindedir. “Men” Kim-i daha iyi anlamak için Rahmân Sûresinde;

küllü men aleyha fanin “aleyhaonun/kendisinin üzerine külle men/küllüsü/her kimlik fani/yok olmakta”

“ O’nun üzerinde bulunan her “kim” lik fanidir. (55/26) Bilindiği gibi burada geçen “men”, (kim) demektir. 

Yukarıda incelediğimiz ayette;

[“şey” yani (eşya) helak olacaktır,] deniyordu. 

Yani maddi varlıklar yok olacaktır. 

Burada ise, [ “kimlikler” yok olacaktır, ] denmektedir. 

Eşyayı idrakimizden kaldırdıktan sonra, henüz daha “kimler, kimlikler” hala varlıklarını sürdürmektedirler. 

Bir üst mertebeye geçmek için bu eşyanın “kimliklerini, isimlerini, esmâlarını” ve daha sonra şuurlu varlıkları da ortadan kaldırmamız gerekecektir.

Burada bir ifadeye daha çok dikkat etmemiz ve iyi incelememiz gerekmektedir. 

Vahdet hakikatlerinden ve sırlarından haber veren bu ayette, “küllü men aleyha” üzerinde her kimlikten bahsedilmektedir. Acaba neyin üzerinde?... 

Tefsirlerde genel olarak (zahiren) “dünya üzerinde” diye belirtiliyor ise de aslında, O’nun/”Hu”nun üzerinde yani Allah’ın üzerinde demektir. 

Bütün âlemlerde ne varsa, hepsi “Allah” esmasından zuhura geldiğinden, bu zât esması bütün varlığı çekiyor demektir. 

Hal böyle olunca, üzerinde bulunan her “şey’iyyet” ve “men’iyyet” (kim’lik) zaten asılları Hak olması itibariyle bütün varlıklar Hakk’ın zuhurundan başka bir şey değildirler.

Bizim hayalimizden ve şartlanmalarımızdan, sonradan var ettiğimiz “şey’iyyet” ve “men’iyyet” (kim’lik) ortadan kalkıp da “fen” yani “fani” olmakta ve asılları olan Hakk’a dönmektedirler. 

İşte böylece “Allah” esması bütün esmalara kaynak olduğundan zaten O’nun/”Hu”nun üzerindedirler. 

Fani olan hayalimizdeki zannî değerlendirmelerimizdir.[28]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

--------------------------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

21.19 - Ve lehû men fis semâvâti vel ard, ve men ındehû lâ yestekbirûne an ıbâdetihî ve lâ yestahsirûn. 

 Diyanet Meali: 

21.19 - Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun katındakiler, ne O'na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar. 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

21.19 - Halbuki Göklerde Yerde kim varsa onun’dur, ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar. 

-------------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerime ne kadar açık ve nettir. 

“Göklerde Yerde kim varsa onundur,” Göklerde de “men-kim” lerin olduğunu ve onların sahiplerinin de Hakk olduğunu, çok açık ve şüphesiz olarak bildirmektedir. 

“ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar” Bahsedilen gurup iman ehli olan guruptur ve bu vasıflar onların vasıflarıdır. İbadet etmeleri kendilerine bu yönde telkin edilmiş olmalarındandır. Telkin ise “nakil” nakledil-mek, İlâhi vahyi nakletmek olduğundan, bu vasıfta peygamberlere ait olduğundan, o halde gökyüzünde de bu sistemin varlığından hiç şüphe edilmemesi lazım gelmektedir ki, zaten “yedi arz” hadisi ve diğer bilgiler bunları açık olarak belirmektedirler.[29] T.B. 

----------------

يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ {الأنبياء/20}

“Yusebbihûne-lleyle ve-nnehâra lâ yefturûn(e)” Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler. (21/20)

----------------

Âyet-i Kerîme açıktır, gerçek mânâ da tesbîh ehlinin halini ifade etmektedir. Gece Fenafillah ve gündüz Bekâbilahtır. Gönül göğü bekabilla ve beden arzı sıfât fenafillah halidir. Sûret-i İlâhiyye üzere mahlûk olan İnsân-ı Kâmiller’dir. Onların içinde Allah isminin hakikati yaşanır ve buna izin verilmiştir. Orada sabah akşam, yani, “fenâ fillâh” ve “bakâ billâh”ta, tesbih ederler.

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

21.20 - Yusebbihûnelleyle ven nehâra lâ yefturûn. 

Diyanet Meali: 

21.20 - Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

21.20 - Gece gündüz ona tesbih ederler, fütur getirmezler. 

--------------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de, bir evvelki ayetin devamıdır ve izahı da o yöndedir. Gök yüzündeki arzlarda olanların da, gece ve gündüzlerinin olduğu, ibadet saatlerininde böylece tesbit edimiş olduğunu, bu bilgilerden açık olarak anlamış bulunuyoruz.[30] T.B. 

----------------

أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً مِّنَ الْأَرْضِ هُمْ يُنشِرُونَ {الأنبياء/21}

“Emi-ttehazû âliheten mine-l-ardi hum yunşirûn(e)” Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler? (21/21)

----------------

Yer beden arzıdır, beden arzının da diriltilebilmesi için bu toprağa hikmet yani ilmi ledüm bir irfan ehli tarafından “venefahtü” ile nefha edilip diriltilir. İlâh denilen hayali varlık varlıkların aslı yok olan ölülerdir. Ölüden diri çıkması düşünülebilir mi?

Bakara sûresinde;

28-) Keyfe tekfurune Billahi ve küntüm emvaten feahyaküm, sümme yümiytüküm sümme yuhyiyküm sümme ileyhi türceun;

* Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O’na döndürüleceksiniz.

 Bu Âyet-i Kerîme’yi reenkarnasyoncular kendilerine mesnet yapıyorlar halbuki iş hiç onların düşündükleri gibi değildir, Allah’a niye küfrediyorsunuz, Allah’ın hakikatini niye örtüyorsunuz ve siz ölüler idiniz o size hayat verdi Sonra sizi tekrar öldürecek sonra size tekrar hayat verecek, sonra da ona döndürüleceksiniz. Tefsirciler siz ölüler idiniz derken siz daha dünyaya gelmeden yani ana rahminden evvelki hal olduğunu söylüyorlar. Oysa siz ölüler idiniz derken siz demek sûretiyle bir varlığın olduğunu yani yaşayan bir varlığın olduğunu fakat ölü hükmünde olduğunu anlatıyor ve aslına bakarsak da biz ölüyüz, yani kendimizi tanıyıncaya kadar, yaşımız kaç olursa olsun kendimizi idrak edemediysek, tanıyamadıysak ölü hükmündeyiz. İşte “ölmeden önce ölünüz” dediği, gerçek ölümle ölmek yani nefsaniyetimizden sıyrılıp ebedi Hayy ile Hayy olmaktır. Siz ölüler idiniz biz size hayat verdik yani bu dünyada iken sizi size tanıttık. Kendi hakikatinizi idrak ettirdik ve ikinci doğuşla sizi tekrar hayata getirdik yani rûhâni hayata getirdik, eğer bu beden bu dünyaya gelmemiş olsa ikinci doğuşun olması mümkün değil, işte siz gerçek mânâda dirildikten sonra tekrar sizi fizik olarak öldüreceğiz ahirete intikal ettireceğiz, mahşer yerine getireceğiz.[31] 

----------------

لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ {الأنبياء/22}

“Lev kâne fîhimâ âlihetun illa(A)llâhu lefesedetâ fesubhâna(A)llâhi rabbi-l’arşi ammâ yasifûn(e)” Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir. (21/22)

----------------

Gök ve Yer, gökten vahyi ve ilhami ilim ve yerden ise hikmet yani ilmi ledün ilmi gelir. Bu iki yön şeytanın vesvasına kapalıdır. “Fihima” ikisinin içinde bu ikisi afak ve enfüstür. Allah yani zât iminden başka bir şey yoktur. Gök ve Arza zâtında, zâtı ile zâtında tecelli ettiği için hakk’ın varlığından başka bir şey olması muhaldir yani iç âlem gönül göğü ve beden arzıdır. İç âlem olsun, dış âlem olsun tevhid üzere ayakta durmakta ve düzenini devam ettirmektedir. Başka ilâhlar tevhid akidesine aykırıdır velev ki böyle bir şey olsa bile bu gök ve arzın rutin düzeni bozulup yörüngelerinden fırlayıp giderler.

Fusûs’ül Hikem Davud fassında

9. Paragraf: 

Ve Aleyhi's-salâtü ve's-selâm ve bir rivayette ya'nî "İki halîfeye biat olunduğu vakit onlardan diğerini katl ediniz!" kavline gelince; bu, kendisi için kılıç olan hilâfet-i zahire hakkındadır. Ve her ne kadar ittifak etseler bile, hilâfet-i ma'neviyye hilâfına olarak, elbette ikisinden birisinin katli lâzımdır. Zîrâ hilâfet-i ma’neviyyede katl yoktur; ve katl ancak hilâfet-i zahire hakkında geldi. Ve her ne kadar bu halîfede, bu makam yok ise de, eğer adalet ederse, o halîfe-i Resûlullah'dır. İmdi aslın hükmündendir ki, onunla iki ilâhın vücûdu tahayyül olunur. Halbuki (Enbiyâ, 21/22) ya'nî: Her ne kadar ittifak etseler dahi, "Eğer yerde ve gökte, Allah'dan başka ilâhlar olsa idi zemin ve âsumân fesada varırdı." Böyle olunca biz biliriz ki, eğer ikisi takdîren ihtilâfa düşerlerse, elbette onlardan birinin hükmü nafiz olur idi. Binâenaleyh hükmü nafiz olan hakikatte ilâhdır; ve hükmü nafiz olmayan ise ilâh değildir. Ve biz buradan biliriz ki, bugün âlemde nafiz olan her bir hüküm muhakkak Allah'ın hükmüdür; her ne kadar şer' denilen zahirde mukarrer hükme muhalif olursa da. Zîrâ nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü nafizdir. Çünkü âlemde vâki' olan emr, meşiyyet-i ilâhiyye hükmü üzeredir. Her ne kadar şer'in takriri meşıyyetten vâki' oldu ise de, şer'-i mukarrer hükmü üzere değildir. Ve bunun için hassaten şer'in takriri nafiz oldu. Zîrâ meşiyyet için, şer' hakkında ancak takrir vardır; şer'in getirdiği şeyle amel yoktur (9). 

------------------- 

Bu bakın çok mühim meseleye geldi burada oluşum. Şimdi burasını çok iyi dinleyelim gerçekten çok mühim meseleler var. Yani birçok sorunun açık cevapları var içerisinde. Ya'nî birisi i'tirâz edip dese ki: "Bir asırda ehl-î keşf evliyanın taaddüdü yani birden fazlası görülüyor. Bunlar hükmü Allah'dan ahz ettiklerine göre, yani kendi müşahedelerini Allah’tan aldıklarına göre her birisi bir halifedir. Ya'nî zahirde "halîfe-i Resulullah", bâtında "halîfetullah"dır. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz: "İki halîfeye bîat olunduğu vakit onlardan birini katl ediniz!" buyuruyor. Bu zevatın bir zaman içinde çoğalarak icrâ-yı hilâfetleri nasıl olur?" Hz. Şeyh (r.a.) bu mukadder bir itiraz yani sorulması mantıklı olan bir soruya cevaben buyururlar ki: Bu hadîs-i şerîf kılıç sahibi olan halife hakkındadır. Yani hükümdar hakkındadır diyor. Yani İslamiyette de görüldü ya dört halifeden sonra halifeler geldi ya onlar hakkındadır diyor. Fitne çıkarmasınlar zahirde diye. Zîrâ kılıç sahibi yani hükümdar olan iki halîfe zuhur ettiği vakit, aralarında ihtilâf zuhurundan dolayı, insanlar arasında kan dökme vâki' olur; ve ibadullahın rahatı yani insanların rahatı kargaşa olup memleket umuru fesada varır. 

 Beyt: Tercüme: "Şehir içindeki bir mahallede ya sen olursun, ya ben. Zîrâ iki hükümdar ile vilâyetin işi karışık olur." Yani bir vilayette iki vali olursa işler karışır. Ya mahalleyi bölmek lazım biri bir tarafta biri diğer tarafta, Binâenaleyh zuhur eden ikinci halîfenin katli lâzım gelir. Eğer onlar aralarında ittifak etseler bile, bu ittifakları makbul değildir. Çünkü her ikisi de bir memlekette tasarrufa kıyam edeceklerinden, dâima ihtilâf zuhuru tabiîdir. Halbuki ma'nevi hilafet böyle değildir. Onlar kılıç ile ortaya çıkmadıklarından taaddüdleri hâlinde, fesâd-ı ümmet ihtimâli yoktur. Bu sebeble emr-i katl ancak hilâfet-i zahire erbabı hakkında vârid olmuştur. 

 Eğer birisi i'tirâzan der ise ki: kılıç ile hükümdar olmaya kalkan kimse de hükmünü Allah'dan ahz edecek kudret-i ma'neviyye ve binâenaleyh makâm-ı keşf yoktur ki ona halîfe diyelim?" yani halife lafzı batında olan müşahede ehli içindir. O zaman müşahede ehlinin de katli gerekmez mi diye bir sual gelir akla diyor. Hz. Şeyh (r.a.) bu muhtemel olan suale dahi cevaben buyururlar ki: Vâkıâ bu halîfede, bu makâm-ı keşf yoktur. Kılıç halifesinde keşf makamı yoktur. Fakat hükm-i şer'înin infazına sa'y edip icrâ-yı adalet ederse, o kılıç sahibi olan kimse dahi emr-i adalette, "halîfei Resûlullah"dır. Yani Rasul’un (s.a.v.) emrini yerine getiriyor ise kılıcı ile o hükmü ortaya getiriyor ise işte o halife-i Rasulullah’tır. 

 İmdi seyf ile zahir olan iki halîfeden ikincisinin katli hakkındaki hüküm, Öyle bir asıldan doğar ki, o asıl dahi iki ilâhın tahayyül olunmasıdır. Yani iki halife mutlak manada olması için de iki ilah olması lazımdır. 

 Ve o aslın hükmü dahi, Hak Teâlâ hazretlerinin Enbiyâ, 21/22) ya'nî "Yerde ve ) gökte Allah'tan başka ilâhlar ola idi, onlar fesada varır idi" kelâm-ı şerîfinde beyan buyrulmuştur.

 Eğer bu hayali olan ilâhlar ittifak etmiş olsalar bile, onların bu ittifakıyla husule gelecek olan geçici bir sakinlik olur idi. Zîrâ mademki onlarda tasarruf hükmü vardır, elbette ihtilâf zuhur eder. Yani ne olursa olsun ikisinde de bu hüküm varsa yani tasarruf etme hükmü varsa mutlaka bir gün birbirlerinin hükümlerini yanlış bularak ihtilaf ederler. Ve biz biliriz ki, eğer bu hayali olan ilahlar takdîren ihtilâfa düşseler, elbette ikisinden birisinin hükmü geçerli olur. Zîrâ ihtilâf zuhuru takdirinde her ikisi yekdiğerine karşı kendi kuvvetlerini isti'mâle başlarlar. Ve kuvvetlerinin hududu dahi yekdîğerınden ayrılmış olacağından, bu mahdûd kuvvetler ile devam eden mücâdelât neticesinde biri galip diğeri mağlûb olmak lâzım gelir. 

 Ve neticede galip gelen ilâhın hükmü tesirli olur. Şu halde iki ilâhdan hükmü tesirli olan hangisi ise, hakikatte ilâh olan o olur. Ve mağlûb olup hükmü tesirli olmayan ise, artık ilâh değildir. Ve biz bugün bu aslın hükmünden bilip anlıyoruz ki, şu anda âlemde, her ne kadar bu âlemde şeriatın dışında herhangi bir hükümler geçerli olmakta iseler de yani bütün insanlar Efendimizin getirmiş olduğu şeriata göre hükümet edilmemektedirler. Yani hem onlar var, hem de diğerleri de vardır. Yani uymayanlar da vardır. Tabi olanlar var tabi olmayanlar da vardır. 

 Zîrâ ulûhiyyet tek bir mertebedir; ve ilâh, tek ilahtır.

 Yani diyelim ki Allah’ın hükmü olan şeriatı kullananlar Allah’ın hükmüne tabidir, kullanmayanlar da bir başka Allah’a tabidir. O zaman iki halife olması gerekiyor, yani bir inanların halifesi, bir de inanmayanların halifesi o zaman iki Allah olması lazım gelir, iki Allah olunca da bu âlemin sistemi bozulur. Yani ne gökyüzü ne de yeryüzü o zaman o iki ilah savaşa kalkar hangisi galip gelirse onun hükmü nafiz olur. Böyle bir şey olmadığına göre ve Allah tek olduğuna göre bütün âlemde de Allah’ın hükmü nüfuz ettiğine göre Allah dilerse; dilediği şeyi dilediği yerde mahvetmez veya hayat veremez mi? Binâenaleyh nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü geçerlidir.

 Başka türlü eğer Allah’ın hükmü eğer orada yok dersek o hüküm orada bir şey oluyor ama yok desen de orada bir fiil oluyor, küçük veya büyük o zaman o fiili ne yapman lazım, ilah kabul etmen lazım. O zaman binlerle milyonlarla ilah çıkar ortaya. Bütün bu âlemde Allah’ın hükmü geçerlidir çünkü âlemde vaki olan emr, ayan-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayan-ı sabitenin lisan-ı istidadı ile Hakk’tan talebttiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyet-i ilahi hükmüncedir. Yani o ayan-ı sabitenin kurgusu ne ise meşiyet-i ilahiye hükmüncedir, Allah’ın dilemesi hükmüncedir. Yani ayan-ı sabitede programlanmış olan o sistem ne ise o da Allah’ın meşiyetidir, Allah’ın dilemesidir o da. 

 Şimdi diyelim ki, çamaşır makinesi; yani onlar mutlak manada kul hükmündedir ve itirazsız her şeylerini yapıyorlar, insanların bazı itirazları oluyor, tabi insanlar ile onları karıştırmayalım ama misal olarak bir makineyi ele aldık. Mühendis o makinenin nasıl olmasını istiyor idiyse daha baştan onun meşiyeti, mühendisin hükmü ile o çalışmaktadır. Ekmeği yaparken fırıncı kaç dakika belirli olarak belirli sıcaklıkta fırında duracaksa işte ustanın meşiyeti yahut işin gereği meşiyeti ne ise onu o kadar orada tutmaktadır. İşte bütün âlemdeki zuhura gelen varlıklar da bu kendi istidatlarını o istidat-ı lisan ile bunları Hakktan talep etmektedir. 

 Şimdi ekmek diyor ki ben 20 dakikada pişerim, fırıncı da diyor ki ben bunu 20 dakikada çıkardım, halbuki ekmek öyle çıkmayı istiyor da fırıncı onu onun için çıkartıyor. Yani ekmeğin istediğine göre çıkartıyor ama ekmeğin o derecede oluşumunu da kendi beyninde bir programı var, ilahi program var o ilahi program ne istiyorsa onlarla hizmette olan birlikte olan da işte o istidat ve kabiliyetlerine göre hüküm vermekteler, faaliyetlerini öyle sürdürmekteler. Bütün âlemdeki işler de böyle, meslekler de böyledir. İstidadı ile Hakktan talep ettiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyeti ilahiye hükmüncedir. Yani ilahi isteğin hükmüne göredir. 

 Çünkü âlemde vâki' olan emr, a'yân-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayn-ı sabitesinin isti'dâd lisanı ile Hak'tan taleb ettiği hal ne ise, onun üzerine taalluk eden meşiyyet-i ilâhiyye hükmüncedir. A'yân-ı sabitenin ülm-i ilâhiyyede sûret-i sübûtu ve isti'dâd bahisleri Fass-ı Uzeyrî'de tafsil olunmuştur. Vâkıâ şeriatın tekrarı dahi meşiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olmuştur. Yani değişik hükümlerin çıkması da ilahi istekten meydana gelmiştir. Neden; zamanın ihtiyaçlarına göre. Fakat âlemde vaki' olan bütün işlerin hepsi, tekrarlanmış hüküm üzerine değildir. Yani mutlak manada kararlı hüküm üzerine değildir. Zîrâ âlemde şeriat ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Binâenaleyh meşiyyet-i ilâhiyye şeriatı nasıl tekrar tekrar yazmış ise, şeriata muhalif olan işleri dahi öylece tekrar etmiştir. 

 Zîrâ âlemde cereyan eden hükümler, ancak Hakk'ın hükmüdür. Onun dilediği şey elbette vâki' olur; dilemediği şeyin vukü'u mümkin değildir. Eğer Allah dilememiş olsaydı bu âlemdeki bu tür şeyler mümkün olmazdı. İşte bunun için hususi olarak şeriatın takriri nüfuz etti oldu, ya'nî şeriat âlemde mevzu edilmiştir, böyle bir hüküm konulmuştur, yani âlemdeki şeriat hususi bir hüküm olarak nüfuz etti. Yani bütün âleme yaygın değildir. Yoksa, "Mevzu' olan şer' ile, ona muhalefet edenlerin amel etmesi kat'iyyen murâd olunmuştur" hükm-i umûmîsi nafiz olmadı.[32]

Kur’anı Keriym Tâ-hâ Sûresi 20. sûre 5. âyette 

# حمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىعالر ٥

errahmanü alel arşisteva rahman arş üzerine istiva etti “Rahman arşa hükmetmektedir.”

“Rahman”ın ilk zuhura getirdiği “arş”tır. 

“Rahman” da bu yüzden arşın üstünde, onu düzenleyen ve ona mutlak hakim olandır. 

Genel olarak bütün mevcudatta böyle olduğu gibi, hususi olarak bütün varlıklarda da böyledir.

Baş taraflarda, “Rahmaniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir” denilmişti. 

İşte bunların ilk zuhur yerleri “arş”tır. Buradan diğer mertebelere tecellileri olur.

Hal böyle olunca, hususi anlamda Rahmaniyyetin en geniş manada tecelli yeri olan “İnsan-ı Kamil”in varlığı, arşın ta kendisidir ve Rahman “Halife-i Vücud-u arşisteva”dır.

Zahiriyle halk, batınıyla Hak’tır ve âleme rahmettir.[33] 

----------------

لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ {الأنبياء/23}

“Lâ yus-elu ammâ yef’alu vehum yus-elûn(e)”

O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar. (21/23)

----------------

“Hüve” Hüviyet-i Mutlaka mutlak hüviyettir. Âlemler ta kendisidir. O’nun tasarrufunda olanın neyi sorulanacaktır. Onlar ise onun zuhuru olan kimlikler, birimsek hüviyet ve nefisler olduğundan bu programa uymayıp nefse uyup amel ederlerse sorulanırlar.

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde sorgulanır ve sorgulanmaz hakkında;

2485. Mûsâ ve Firavn ma'nânın bendesidir. Zahirde o yol tutar ve bu, yolsuzluk.

Birinci mısra’daki “rehî” “râ”nın fethi ve kesri ile gulâm ve bende ve çâker ma’nâsına gelir. Ma’lûm olsun ki emir ikidir: Birisi “emr-i irâdî”, dîğeri “emr-i teklîfi’dir. “Emr-i irâdî” abdin ilm-i İlâhîde sâbit olan hakikatinin ve “ayn-ı sâbi-te”sinin lisân-ı isti’dâd ile taleb ettiği şey üzerine Hakk’m verdiği hükümdür. Ve “a’yân-ı sâbite" suver-i esmâ-i ilâhiyyedir. Meselâ ism-i Hâ- dî’nin sûret-i ilmiyyesi Hak’dan kendi üzerine hidâyetle hükmolunmasını ta-leb eder; ve Hak da öyle hükmeder. Ve kezâ ism-i Mudill’in sûret-i ilmiyyesi de Hak’dan kendi üzerine dalâletle hükmolunmasını ister; Hak dahi öyle hükmeder. Bu hükümler kazâ-yı İlâhî olup aslâ tebeddül etmezler. Şu halde abd, kendi üzerine olan hükmü kendi istemiştir; binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri (Enbiyâ, 21/23) [Allah yaptığından sorumlu tutulmaz] olur. Ya’nî, işlediği şeyden Hakk’a suâl teveccüh etmez; zîrâ Hak, kulun istediğini vermiştir. Şu halde (Enbiyâ, 21/23) [Onlar ise sorguya çekileceklerdir] mûcibince, suâl onlara teveccüh eder; ve abdin mazhan olan o isim onun “Rabb-i hâssı” olup bilcümle mevâtında onun nâsiyesinden tutup, kendi sırât-ı müstakimi üzerinde yürütür.

 Vaktâki mevtın-i efâl olan vücûdât-ı izâfiyye âleminde bu hakâyıkın taalluk edeceği matâyâ-yı unsuriyye ve merâkib-i cismâniyye zâhir olur, her ferdin kuvvede olan isti'dâdı âlem-i fiilde zâhir olmak için, enbiyâ (aleyhi- mü's-selâm) vâsıtasıyla “emr-i teklîfî” teblîğ olunur ve tebliğ neticesinde ism-i Hâdî ile ism-i Mudill’in bendeleri birbirinden temeyyüz eder. Mûsâ Fir’avn’dan ve Sıddîk Ebû Cehil’den ayrılır. Binâenaleyh “emr-i teklîfi’yi kabûl edenlerin fiili, hem “emr-i irâdf’ye ve hem de “emr-i teklîfi’ye muvâfık olur. Ve “emr-i teklîfî”ye muhâlefet edenler, yalnız “emr-i irâdf’ye muvâfakat etmiş olurlar. Şu halde her iki tâife hakikatte “emr-i irâdî”ye muti olmuş olurlar.

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerifin ma’nâsı tavazzuh eder. Ya’nî Mûsâ ve Fir’avn’ın her ikisi de, ma’nâlan olan kendi “ayn-ı sâbiteie- rinin bendesidirler. Gerçi o Hz. Mûsâ zâhirde “emr-i teklîfi’ye hâdim olup râh-ı hidâyete sâliktir; Fir’avn ise “emr-i teklifi’ye nazaran zâhirde yolsuzluk ve muhâlefet eder; fakat “emr-i irâdi’ye nazaran mutî’dir. Şu halde her ikisi de kendi sırât-ı müstakimleri üzere yürürler.[34]

1048. O şey ki buğday ve o şey ki arpa ektiler, onun gözü gündüz ve gece orada rehindir.

“Gendüm” buğday demek olup, bu ta’bîr ile saîd ve iyi ve âlî olan murâd olunur. “Cev" arpa demektir. Bu ta’bîr ile de şakî ve fenâ ve süfli olan murâd olunur. “Girev” rehin demek olup, “hapis” ma’nâsınadır. Ya’ni, ilm-i İlâhî sâhasına ekilirken buğday ya’ni saîd; ve yâhut arpa, ya’ni şakî olarak ekilmiş ise, âlem-i cismâniyyette başka türlü olacağı yoktur. Zîrâ tebdîl-i hakâyık mümkin değildir. Nitekim âyet-i kerîmede, (Ahzâb, 33/62) ya’ni “Allâh’ın sünneti ve kaidesi için aslâ tebdîl bulamazsın!” buyurulur. Binâenaleyh ârifın gözü, gerek gündüz ya’ni nûrâniyyet ve gerek gece ya’ni zulmâniyyet âlemlerinde ancak bu “ayn-ı sâbite” âlemine dikilip kalmıştır. Ve nazarları abdin hakîkatı olan bu ayn-ı sâbitede mahsûr ve mahbûs kalmıştır.

Ma’lûm olsun ki, hakîkatta vücûd birdir ve o da Hakk’m vücûdudur. Ve bu vücûdun merâtibe tenezzülü ancak rahmeten li’l-esmâ’dır. Ya’ni Zât-ı ahadiyyede mahfî ve müstehlek olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir. Ve ilk tenezzül-i zâtî ilim mertebesine vâki’ olup, her bir ismin zilli bir sûret-i ilmiyye ile sâbit olmuştur. Bunlara “a’yân-ı sâbite” derler. Onların isti’dâdâtı esmâ-i ilâhiyyenin hâssiyyât ve isti’dâdâtıdır. Binâenaleyh isti’dâdât mec’ûl değildir. Çünkü esmâ-i ilâhiyye mec’ûl değildir. Ve bu suver ancak Hak tarafından “Kün!” emriyle, sür’at-i berkıyye ile mütekevvin olur. Binâenaleyh tekvîn Hak tarafından değildir; belki kâin olan cânibindendir. Hak tarafından yalnız bir emir vardır. Nitekim bir kimse oturan uşağına “kalk” diye emretse, uşağın kıyâmında âmirin dahli yoktur. Zîrâ kıyâm ancak uşak tarafından olur ve fiil uşağındır. İyi veyâ fenâ kıyâm hakkında âmire bir hüküm terettüb etmez. Suver-i ilmiyyede böyle iyi veyâ fenâ sûretler- de tekevvününde Hakk’ın dahli yoktur; tekvîn abd cânibindendir. Hak onlara yalnız ifâza-i vücûd eder. Ve ifâza-i vücûd ise ancak cûd ve keremdir. Binâenaleyh cûd ve kerem sâhibine niçin cûd ve kerem yaptın?" diye i’tirâz olunmaz. Belki bu ifâza esnâsında beğendiklerini alanlara suâl ve i’tirâz teveccüh eder. Nitekim âyet-i kerîmede, (Enbiyâ, 21/23) ya’ni “Hakk’a işlediğinden suâl olunmaz ve onlar mes’ûldürler" buyurulur. Ve diğer âyet-i kerîmede de (Nahl, 16/118) ya’ni “Biz onlara zulmetmedik ve lâkin onlar nefislerine zulmeder oldular” buyurulur. Bu bahsin tafsîli, ya’ni sırr-ı kader, Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Üzeyrî’dedir. Ve tekvîn bahsi de Fass-ı Sâlihî’dedir. Fakîr yazdığım şerhte bu bahisler hakkında îzâhât verdim.

28. Paragraf:

Ve nezdinde olan hazînelerin hâzini olduğu haysiyyetle mu'tî, Allah'dır. Binâenaleyh o atayı ism-i hâssının iki eli üzere, bu emr ile ancak kader-i ma'lûm üzere çıkarır. Böyle olunca ism-i Adl ve ihvanı yedeyni üzere, her bir şeyin halkını verdi (28).

Her bir İsm-i İlahi bir hazinedir, yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin hepsi kendi özellikleri itibarıyla birer hazinedir. Bütün isimler Allah isminin tahtında iştima etmiştir. Yani “Allah” ismi bütün Esmaları kendi bünyesinde toplamıştır. Hani M. Arabi Hz leri Allah’ın ismini ifade ederken “Allah ism-i Zat cemiül Sıfat, esmaül mütekabile ve sıfatul mütezatte ceminin birliğine Allah denir” buyurur. Bil cümle Esma “Allah” isminin altında toplanmıştır. Böylece Allah ismi bilcümle hazinelerin de hazinedarıdır. Her bir ismin hazinesinden gelen ataları yani lutufları hepsinin hazinedarı Allah ismi olmak haysiyetiyle o verir. Şu halde “Muti” Allah’tır. ( muti ita eden veren manasınadır) Allah bu ataları her bir masharın tedbir edicisi yani düzenleyicisi ve ruhu ve Rabb-ı Hassı olan ism-i hassasının iki elidir. 

Yani yed-i faile ve yed-i kabilesi üzere ancak kader-i malum yani ezelde belirtilen kaderi nispetinde verir. Kader-i malum – bilinen kaderi- ve hazineden ihrac eder. Doğduğu günden öleceği dakikaya kadar bir kimsenin ism-i hassının hazinesinde ne varsa doğar doğmaz hepsi birden ihraç olunmaz. Yani bir insan dünyaya geldiği zaman hazineden onun için ne ayrılmışsa onların hepsini birden dışarıya çıkarılmaz. Hastalık sağlık açlık tokluk, rızık ve ilim vakit ve vaktin miktarı malum üzere nazil olur. Yani vakti geldikçe ne varsa onun istidadında kabiliyetinde o zuhura çıkar. Böylece Allahü teala “Adl” isminin ve onun kardeşleri olan “Muksit” ve “Hakk” ve “Hakem” gibi sair esmânın iki elleri üzere her şeyin hakkı ne ise yani ezelde lisan-ı istidat ile Hakk’tan ne talep ettiği lisan-ı istidadı ile ve onun bu talebi üzerine Hakk’ın dahi onun hakkında hüküm eylediği şey neyse onu verir. 

Şu halde bu niçin fakir oldu, o niçin zengin oldu veya bu asi o muti oldu veya bu insan o da köpek oldu diye hakk’a itiraz olunamaz. Zira “Adl” ve “Hakem” isimleri her şeye hakkını vermiştir. “Adl” ve “Hakem” isimleri her şeye hâlkını yani halk ediliş oluşumunu vermiştir. Böylece herkesin hakikati ve ayan-ı sabitesi neyi beyenip istemiş ise ona o verilmiştir. 6/149 ayetinde “Allah için hüccet-i beliga sabittir”, 6/149

قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاۤءَ لَهَدَيكُمْ اَجْمَعِينَ

 6/149-De ki: "Hüccetül'Baliğa Allah'ındır"... Eğer dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ 21/23 “Allah işlediğinden mesul değildir, onlar mesuldür.” Zira hakk herkese istediğini vermiştir, niçin istediğini verdin diye bir kimseye itiraz olunmaz. Fakat niçin sen fena şeyi beğendin aldın diye itiraz olunmak olabilir.[35]

16. paragraf:

Bunun için Allah Teâlâ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) buyur­du. Ya'nî "Mahcûbîn üzerine Allah için hüccet-i bâliğa sabittir" dedi. Vaktaki mahcûbîn, ağrâzlarına muvafık ol­mayan şeyden nâşî, Hakk'a: "Niçin bize böyle böyle yap­tın?" derler, imdi Hak, onlar için sakı keşf eder. Ve "sâk", arif olanların burada keşf eylediği emrdir. Binâenaleyh mahcûbîn, Hakk'ın onlara iddia ettikleri şeyi etmediğini ve ettiği şeyin onlardan olduğunu müşahede ederler. Zîrâ Hak onları, ancak hazret-i ilmiyyede sabit oldukları şey üzerine bildi. Böyle olunca mahcûbînin hüccetleri bâtıl ve hüccet-i bâliğa Allah için sabittir (16).

Ehl-i Celal dünyada kendilerinden sadır olan efale meydana gelen fiillere mukabil nefslerine mülayim gelmeyen ceza ile muhaze olundukları vakit, Niçin bize böyle ikaz ediyorsun ceza ediyorsun, bizden sadır olan fiiller ancak senin ezelde takdir ettiğin şeydir, şimdi bu mukadder fiilimizden dolayı bizi muhaaze edip azaplandırıp cezalandırmak zulumdur derler. 3/117 ayatinde buyurur:

وَمَاظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ Allah onlara zulmetmedi. Fakat kendileri, yine kendilerine zulmediyorlar. Hakteala dahi onlara ayan-ı sabitelerinin gayri mec’ul olan istidatını keşf eder. Bu halde Hakkın onlara iddia ettikleri vecih ile zulüm etmediğini belki istidad-ı ezelileri mucibince ne istemişse onları verdiğini ve işledikleri efalin kendilerinden olduğunu görürler, “Allah onlara zulum etmedi ancak onlar kendilerine, nefslerine zulüm ettiler.” Haktan onlar üzerine cari ve vaki olan fiil onların muktezaları hasebiyledir. Yoksa cebren değildir. Hak istidatları hasebiyle bir şeye vücut izafe buyurur, onların takaza ve talebi üzerine hüküm ve fiil icra ederler. “Yaptığından O’na sorulmaz O mesul değildir, sizler mesulsünüz.” 21/23

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise sorguya çekileceklerdir. Allah’ın feyzinde iftira yoktur, kim ne isterse onu verir, bu hususta ancak talipler mesuldür, ayan-ı sabitenin Cemden sonra “Fark” makamı olan diğer bir keşif daha gelir, birinci keşif kesretten vahdete, Fark’tan Cem’e, Fena’dan Baka’ya, bundan sonraki keşif de Baka’dan Fena’ya tekrar ve Cem’den Fark’a tekrardan. Vahdetten kesrete ki bu yalnız bu taraftaki kesret ilk kesretteki gibi kesret değildir. Orada kesretin cehli varken burada kesretin irfaniyeti vardır. Yerinin ne olduğunu bilmen ve karşıdaki varlıkların ne olduğunu idrak etmek suretiyle hem kesret hem de heplik aynı zamanda. Yani vahdette kesreti kesrette vahdeti yaşayarak bu irfaniyet oluşmazsa kendimizi tanıyamayız, birey olarak tanıyamayız. 

Tüm olarak her şey Hak’tır diye bir bilgimiz olur, ama kendimizi tanıyamayız. Bazımız bazımızı vücud-u Hakkani ile arif oluruz. Yani Hakkani bir vücut ile birbirlerimize arif oluruz. Her suretin hususi bir Zatı bulunduğundan bazımız bazımızdan ayrılırız. Her varlığın kendine ait Hakkani varlığı olduğundan aslı, her ne kadar tüm âlem Hakkın varlığı ise de ama her zuhurda Hakkın ayrı mutlak bir özelliği olduğundan ariflik yoluyla bunu ancak anlayabiliriz.

Ama Cem mertebesine ulaşmadan bunu anlamak mümkün değildir. Neden? Cem mertebesine ulaşmadığın zaman kesret âleminde kalacağız, kesret âleminde oradaki varlıkları mutlak kendine ait varlıklarmış gibi kabullendiğimizden Allah’ın Hakkın zuhuru olarak bilmediğimizden kendimizi mutlak yönüyle tanımamız mümkün değildir. 

Hakteala dahi onlara ayan-ı sabitelerinin gayri mec’ul olan istidatını keşf eder. Bu halde Hakkın onlara iddia ettikleri vecih ile zulüm etmediğini belki istidad-ı ezelileri mucibince ne istemişse onları verdiğini ve işledikleri efalin kendilerinden olduğunu görürler, “Allah onlara zulum etmedi ancak onlar kendilerine, nefslerine zulüm ettiler.” Haktan onlar üzerine cari ve vaki olan fiil onların muktezaları hasebiyledir. Yoksa cebren değildir. Hak istidatları hasebiyle bir şeye vücut izafe buyurur, onların takaza ve talebi üzerine hüküm ve fiil icra ederler. “Yaptığından O’na sorulmaz O mesul değildir, sizler mesulsünüz.” 21/23 

﴿٢٣﴾ لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

23- Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise sorguya çekileceklerdir.

Allah’ın feyzinde iftira yoktur, kim ne isterse onu verir, bu hususta ancak talipler mesuldür.

İşte bundan dolayı mü’minler keşif ehli olan arifler azaldı yani insan şahıslarının çoğunluğu akıl ile hareket edenden (buradaki akıldan maksat akl-ı kül değil beşeri akıldır.) olduklarından onların akıllarına göre ifade edildi. Hayali akıllarına göre ifade edildi. Keşfin icabatına göre varid olmadı. Gelen ayetler insanların genel olarak hayal âlemi içerisinde yaşadıkları hale göre bildirildi. Müşahede ehlinin haline göre değildir. Ama müşahede ehli olan arifler bu beyan edilen ayetlerin özünü idrak ettiler. Neden? Çünkü ayetlerin hakikatini bildikleri için hakikatine ulaştıkları için, ayan-ı sabitelerini bildikleri için.

Nazar ehlinin istidatları buna yetmez, kader sırrına vakıf keşif ashabından olan arifler ise bu yüzden az sayıdadır. Marifet tavrı yani ariflerin hali aklı ile idrak edenlerin üzerindedirler. Marifet ehli hakikatleri oluşu üzere aslı üzere keşfetmektir.[36] 

Sizin taleb ettiğiniz bu şeylere ben ortaya çıkaracak saha hazırladım. İmdi ben size zulum etmedim siz ancak kendi nefsinize zulum ettiniz ve sizin talebiniz dışında size bir şey de vermedim. İman taleb etmişseniz iman, küfür taleb etmişseniz küfür verdim. Diyor. Hani ayet-i kerimede Allah size zulum etmedi siz ancak kendi nefsinize zulmettiniz. 3/117 

﴿١١٧﴾ مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ فِى هَذِهِ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ فِيهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُوۤا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُ وَمَاظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

3/117-) Meselü ma yünfikune fiy hazihil hayatid dünya kemeseli riyhın fiyha sırrun esabet harse kavmin zâlemu enfüsehüm fe ehlekethu, ve ma zâlemehümullahu ve lâkin enfüsehüm yazlimun;

3/117-Onların şu süflî madde boyutunda (esfeli sâfîliyn-dünya hayatı) harcadıklarının misali, kendi nefslerine zulmeden bir topluluğun ekinlerine isabet edip, onu mahveden dondurucu bir rüzgâra benzer. Allah onlara zulmetmedi, lâkin onlar kendilerine zulmediyorlar.

Neden ve niçinlerin kalmaması için burasını çok iyi anlamamız lazımdır. Ama tabi ki bu hemen bir sohbetle anlaşılacak bir şey değil ama işte biraz, biraz içine girmemiz gerekiyor. Yukarıdaki vasıflar ile birlikte anlamak mümkündür ancak Allah’ın nuruyla ve iman nuruyla bakarak ve o kulakla dinleyerek hakikatin ortaya çıkması ve yaşanması mümkündür. 

Ehl-i ikâb: Yâ Rab! Bizim zâtımıza o isti'dâdı veren kimdir? Ve ilm-i ilâhînde onu kim îcâd eyledi veya onu vaz' eden kimdir? Cenâb-ı İzzet: Ma'lûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd sonradan vücuda getirilmiş bir şey değildir. Zîrâ benim "ilmim sıfat-ı zâtiyyemdir. Sıfât-ı ilâhiyyem ise, Zât-ı Celil-i şânımla beraber kadîmdir (evveli, öncesi yoktur).

 Ve başlangıcı olmayan zamanlarda îcâd mesbûk (bir şeyin başka bir şeyden önce bulunmuş olması) değildir. Bi­nâenaleyh îcâddan evvel yani vücuda getirmeden evvel bir şeyin îcâdı mevzû'-i bahs olamaz. Ben yalnız ilm-i ezel-i ilâhîmde olan şeye vücut verip, onları gayb örtüsünden belirme sâhasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve isti'dâdları üzere zahir oldular. Kendi hallerinin gayrisiyle zahir olmaları için asla cebir ve hükm etmedim. 

Feyzler veren elimde cimrilik yoktur. Siz istediniz, Ben de verdim. Ben fiilimden mes'ûl değilim, mes'ûl olan sizsiniz. Bu surette Allah için en yüksek mertebe de olan hüccet (senet-delil) sabit olur. Çünkü bizim üzeri­mize O'nun hükmü, ilm-i ilâhiye hikmeti gereğince ve zâtı gereğiyledir . Ve eşyanın "ayn"ları, özleri hakikatleri hâl-i ademde, yani yokluk halinde ne şey üzerine sâbit olmuş idiyseler, yani batın âlemde ne şekilde sabit iseler O'nun hükmü ancak o şey üzerinedir.

Ve a'yânın hâli ademde yani ayan-ı sabitenin yokluk halinde o hâl üzere sübûtları, gayr-ı mec'ûl olan isti'dâdâtına dayanır. Yani yapılmamış var edilmemiş, dilenmemiş istidadına müsteniddir, yani kendi asli istidadına istinad etmektedir. (Enbiyâ, 21/23) âyet-i kerîmesinin yüksek manasını bu hakikate nazaran etraflıca düşünmek lâzımdır.

﴿٢٣﴾ لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

 21 / 23- Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise sorguya çekileceklerdir.

Sual: A'yân, hem yokluk (adem) halinde de bulunuyor ve hem de sabit oluyor­lar. Hâl-i ademde bulunan ve yok olan şey, nasıl sabit olur? Çünkü sübût dediğimiz keyfiyet, mevcudun şanıdır. Yani bu şu şekilde sabit olmuşsa mevcut olduğu için sabittir. Ayan-ı sabite hem ademde hem de nasıl sabit oluyor, diye bir sual sorulursa, Cevap: Buradaki "adem"den murad, adem-i mahz(sade) değildir. Yani katıksız mutlak yokluk değildir. Zîra adem-i mahzdan hiçbir şey çıkmaz. Yani mutlak yoktan hiçbir şey çıkmaz. Buradaki izafi ademdir, mutlak yokluk değil, yok diye tasavvur edilen görülmediği için yok diyen yoksa mutlak yokluğundan değildir. Mutlak olsa zaten o ebeden yok olur, yok olan bir şey ebeden yok olur. Buradaki ademden, yokluktan murad adem-mahz yani mutlak manada adem değildir. 

 Bi'l-kuvve mevcûd olup, henüz zahir örtüsüne bürünmemiş olan bir şey dahî hâl-i ademdedir. Yani kuvvede mevcut fakat bir elbiseye bürünmemiş olarak ortaya çıkmamış adem demek istiyor. Ama kuvvede mevcuttur. Mesela diyelim ki şimdi ben şurada duruyorum, şu eşyayı kaldırdım bu kaldırma benim kuvvemde mevcuttu, kaldırmazdan evvel ademde idi, yani yoklukta idi, gizlide idi, ama kuvvede mevcuttu. İşte bunun fiile çıkması için bir hareket bir görüntü yani bir elbise giymesi gerekiyor, eyleme geçmesi gerekiyor. İşte bu mutlak yokluk değildir. 

Mesela elimize bir erik çekirdeği aldık. Bunun İçinde dallı budaklı bir erik ağacı olduğunu biliriz; ve bu ilmimizle, içinde böyle bir ağaç olduğuna hük­mederiz. Halbuki ağaç meydanda yoktur; henüz hâl-i ademdedir. Ve bu hâl-i ademle beraber çekirdeğin içindeki erik ağacı sabit olmuştur, ya'nî bi'l-kuvve mevcûddur, bi'l-fiil hâl-i ademdedir. Henüz zahir örtüsü iktisâ etmemiştir. İmdi biz bu hükmümüzü, o çekirdeğin hâricin­den almadık; belki hâl-i ademde sübût bulduğu şeyden ahz eyledik. Yani adem halinde sabit olan şeyden aldık.

Bu sabitlik hali dahi, çekirdeğin isti'dâdına dayanmaktadır. Daha evvel biz onu erik çekirdeği olduğunu bildiğimizden erik çekirdeğinden de erik ağacının çıktığını müşahedeli olarak bildiğimizden o çekirdeğin içerisinde erik ağacının olduğunu hatta milyon kere milyon erik ağacının olduğunu bilir. Zîrâ bu çe­kirdek kayısı, üzüm, hurma ve şeftali ve sâir meyvelerin çekirdeği de­ğildir.

İsti'dâd-ı zatîsi yani özündeki istidat ancak erik ağacı çıkmasına müsâiddir. Bi'l-farz bir bahçıvan bu çekirdeği dikip terbiye etse ve içinden çıkan erik ağa­cı, sen niçin benim erik ağacı olduğuma hükmettin dese, bahçıvan, se­nin hâl-i ademde sabit olan "ayn"ın, yani ayan-ı sabiten ne hal üzerine idiyse, ona göre hükmettim cevâbını verir. Yani ben seni erik olarak sonradan olacaksın diye erik yapmadım sana ben erik dedim ama kendi ayan-ı sabiten erik olduğu için sana erik dedim bu ismi ben vermedim. Senin zatındaki ismi sana söyledim. 

İşte eşya hakkındaki hükm-i ilâhî dahî, onla­rın hâl-i ademde, "ayn"ları ne hâl üzere sabit olmuş iseler, ona göre­dir. İşte Cenab-ı Hakk’da eşyanın yokluk halindeki özellikleri ayan-ı sabiteleri ne ise ona göre hükmettim diyor. Yani Cenab-ı Hakk sonradan bir şey yapıpta onları sonradan isimlendirmiyor. Sonradan bir oluşumla oldurmuyor. Ezelde özlerine koyduğu program ne ise o program ile onları vasf etmiş oluyor. Ona göre de hükmetmiş oluyor. 

Sabit oldukları hal dahi isti’dâdât-ı zâtiyyelerine bağlıdır; erik olması zati istidadına bağlıdır, ve zâtiye isti’dadatı ise yaratılmış değildir. İmdi bu bahsin daha etraflı bir surette açıklanması için isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl hakkında tafsîlât i'tâsı münâsib görülür.

İsti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl: bu ne demek? Ceal zahiri tefsirlerde yaratma, yoktan var etme meydana çıkarma diye belirtilir, ama ceal aslında o değildir. Ceal Allah’ın muradı dilemesidir. Allahın ceal kıldığı şeyleri sevmemesi diye bir şey olmaz. Şeriat mertebesinde bundan söz edilebilir ama batına girildiği zaman her şey hakkın bir isminin zuhuru olduğundan cenab-ı hakka sevimsiz diye bir şey olmaz. Şeriatta fırkalaşma fark var ondan dolayı. İstidad-ı gayri mec’ul demek sonradan var edilmemiş istidatlar demektir. İstidatlar mec’ul değildir, gayri mec’uldür. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin vücûd-ı mutlakı, ( mutlak vücut demek; hiçbir ıtlakla hiçbir mutlakla hiçbir şekilde şe’nde kayıtlanmamış vücut demektir. Bu fiili manada bir vücut değildir, ilmi manada bir vücuttur, ama mutlak olan gerçek olan bir vücuttur, gözümüzle tesbit edemediğimiz ama mutlak var olan bir vücuttur, etten kemikten topraktan havadan fezadan olan bir vücut değildir.

O bütün vücudun aslı olan mutlak vücuttur. Bu vücut o mutlak vücudun gölgesidir. Mutlak vücut zuhura dönüştüğü zaman mukayyed vücut olmuş oluyor. O ise kayıtsız olan mutlak vücuttur. İşte onun gölgesi olan bu vücudun ismi mevcut vücuttur. Yani mevcuda dönüşmüş olan vücuttur. İşte bu gördüğümüz mutlak vücut değil, kayıtlı vücuttur. 

Ahadiyyet mertebe sinde iken, ahadiyet mertebesinde ne isim ne resim hiçbir şey yoktur, bir eneiyeti ve inniyeti vardır, amada hiçbir şey yok, amadan Ahadiyetine yeni mutlak vücuda tenezzül ettiği zaman yani kendinin kendindeki açılması niyeti ve hüviyeti meydana çıktı, işte bu inniyeti “ENE” si, bir kişinin “ENE” si varsa her şeyi vardır. Hüviyeti var ise fiziki manada da her şeyi vardır, o hüviyet onun tafsili oluyor. Birisi iç bünyede hakikati itibariyle biri de zuhur itibariyledir. 

Bütün sıfat ve esmâ-i ilâhi esması, zât-i azîmü'ş-şânında gizli ve saklı idi; bütün bu varlıklar ne varsa Ahadiyetinde gizli ve saklı idi, ve hiç birisi diğerinden farklı üstün değildi. Hepsi Uluhiyet hükmünde idi. Çünkü Zat’ında var olduğundan, bakın şimdi basit bir misal verelim, bzim sıfatlarımız var belli işte erkeğiz, aile reisiyiz babayız, şuyuz buyuz falan mesleklerimiz bunlar bizim hep vasıflarımızdır, sıfatlarımızdır, bunları zuhura getiren de fiillerimiz isimlerimiz vardır. Şimdi bir karanlık odada kalk ayağa dur, ne dışardan seni bilen var, ne sen kendinde olanları dışarıya çıkartmaktasın. Neden, çünkü elinde aletin adavetin, şunun bunun yok faaliyetin yok, sende o zaman ne var sadece, bilincin vardır.

Bakın sadece bir şuurun var. Karanlık gecede karanlık bir odada ayağa kalk dur, işte Ahadiyet budur. Aklın var, inniyetin var, hüviyetin var bunları biliyorsun, kimliğin var, ama faaliyetin yok, işte bunların hepsi senin zatın ile kaim ve zatın olarak vardır. Sende kahramanlık var, ama orada yok çıkmış değil, sende korkaklık da var, işte bu zıt vasıfların hepsi sende var, iman da var, küfür de var, güzel sözler de var, kötü sözler de var, ağlama da var, gülme de var, hepsi vardır. 

Ama bunlar daha henüz senin batınında mevcuttur, zuhurda değildir. Batınında mevcut olduğundan bunların aralarında da fark yoktur. Hepsi senin zatın değerindedir. Yani sende hepsi aynı değerdedir, aynı yüce değerdedir. Ne zaman kapıdan dışarıya çıktın gündüz oldu, halk âlemine tenezzül ettin bunlar senden ya çalıştığın süre içerisinde yeri geldikçe çıkmaya başladı. Çalışıyorsun birisi yanlış yaptı bağırdın, birisi güzel bir iş yaptı taltif ettin, hafta sonu oluyor çalışanlarının parasını veriyorsun, bakın bunlar hep bir ismin zuhurudur. 

Birinde kahhar ismini kullandın, birinde Rahmet ismini kullandın, birinde Rezzak ismini kullandın, Malik ismini kullandın, işte bunlar burada ayrıldılar. İşte bütün bunlar senin varlığında seninle birlikte olduğundan gayri mec’ul yani istidatların sonradan olmuş değil, senin özünde olan şeyler senden çıkmıştır. Sen gerektiğinde cebinden ihtiyaç sahibine para veriyorsun, peki seni kim merhamet sahibi yaptı, zaten özünde var da ondan.

Sanatı usta öğretir ama kabiliyeti vermez, o kabiliyet sende zaten vardı. İşte istidat zatidir, sonradan olan bir şey değildir. Sıfat ve Esma-ı ilahiyesi Zat’ında gizli ve saklı idi, hiç birisi de diğerinden üstün fazla ileride geride değildi. Yani “Kahhar Esmasıyla Rahman Esması aynı değerde idi. İşte “küntü kenzen mahfiyyen” İşte " hadîs-i kudsîsi bu mertebeyi beyân buyurur. Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi istedim, bu âlemleri halk ettim. Vaktaki yani zaman geldi esmâ-i İlâhîyye lisân-ı halleriyle kendilerinin, gayb âleminden sâha-i zuhura çıkarılmalarını müsemmâlarından taleb ettiler, yani kişinin içindeki Esma-ı İlâhiye Sıfat-ı İlahiye zuhura çıkarılmalarını müsammalarından taleb ettiler. 

Şimdi bizde diyelim bir ressamlık vasfı var, içimizdeki o ressamlık onu ortaya çıkaracak olan o esmadan onu taleb etti diyor. Yani diyelim ki “Cemal” ismine bağlı ressamlık güzel sanatlar Cenab-ı Hakkın Cemal ismine bağlı, “Cemal” isminden o ressamlık vasfı beni dışarıya çıkar diye istihkak istiyor. Yani talebde bulunuyor. Zuhur sahasına çıkmak için kendilerine ait olan mertebelerden makamlardan taleb ettiler. 

İşte sevdiği için yani yukarıda dedi ya "ben gizli bir hazine idim…” işte o hazine dışarıya çıkmasını istedi, faaliyete geçmesini istedi. Nefes-i Rahmani bu talebleri karşısında bütün Esma-ı İlahiyenin talebi karşısında “Huuu” diye bütün âleme nefesini yaydı, nerede o ayan-ı sabiteler kendi varlığını ortaya koydular, o zaman kesret çokluk ortaya çıktı, işte o kesretin her bir ferdi “Nefis” ismini aldı. 

Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri kendi zâtı ile kendi zâtında, kendi zâtına tecellî buyurmakla, o esmanın gölgeleri olan a'yân (aynlar, hakikatler), ilm-i ilâhîde sabit oldular. Şimdi bu taleb Esma-ı İlahiyeden gelince Hak Sübhanehü Teala hazretleri kendi Zat’ıyla çünkü bunlar hep inniyetinde yani Zat’ında mevcut olan şeylerdir, kendi Zat’ıyla kendi Zat’ına bakın başka varlık yok, yani sen senden sana bu işleri programını koyuyorsun. 

Başka türlü bir Allah daha olması lazımdır, ama o Allah’ın programı başkadır, öteki Allah’ın haşa programı başkadır, uymaz burada ikilik çalışmaz. Bir mülkün sahibi iki Allah olursa başka başka türlü yönetmek isterler bir mülkte iki padişahın olduğu gibi, mutlaka anlaşmazlık çıkar. İşte bu âlem böyle düzgün gidiyorsa demek ki tek yönden idare ediliyor demektir. Biz de bir işi ortaya çıkarmadan evvel kendi zatımızda onu düşünüyoruz. Ve de kendi zatımızdan kendi zatımıza bu programı vermiş oluyoruz. 

Ayan-ı sabiteler İlahi ilimde sabit oldular, işte bütün her şeyin kaynağı budur. Kendi Zat’ında kendi Zat’ıyla kendi zat’ına olduğu tecellisi ile ilim ile ayan-ı sabiteler ilim halinde sabit oldular. Yani ilim olarak zuhura geldiler. Elbise dikilme safhasına gelmeden terzinin kafasındaki programıdır, bu elbiseyi ben benim için bana yapacağım, demesidir. Ama bunu programda yapmasıdır. Yani kafasında yapması daha zuhura çıkan bir şey yoktur. 

İşte buradaki elbise kendi Zat’ı elbisenin safahati içinde yapılacak dikişler Zat’ı içerisinde, elbisenin sağ kolu, sol kolu pantılonun paçaları sağ paça, sol paça yok hepsi Zat’ında bir bütün yani orada. Ve bu işte o elbisenin programı mec’ul değildir, yani yapılmış değildir. Yani sonradan meydana gelmiş değildir. Bu terzinin özünde olan Zat’ında olan bir kendi özelliğidir. Başka yerden gelmeyen, değişmeyen, sonradan olmayan, Zat’i özelliğidir. Kendi Zat’ına tecellisidir.

Çünkü bu kendi Zat’ında olduğu için bunun düşünce mahali de kendisidir. Düşüncesi tecellisi demektir. Cenab-ı Hakkın varlığında ilk vücut bulan yani mutlak vücut olarak var olan bu fiziki manada bir vücut değil, bu vücut var edilmiş değil bu ilkler ayan-ı sabitelerdir. Buradaki vücut tecelli de sadece ilim tecellisidir. 

İşte bu mertebede esma, yek dîğerinden ayrıldı. Buradaki ayrılma birbirinden üst alt şeklinde değildir, ilmi programı dolayısıyla ayrıldılar. Ondan evvelki mertebede hiç böyle bir şey yoktur, sadece “ENE” iyet ve “HÜVİYET” vardı sadece. İşte ondan sonra İlm-i İlahide bu kendi bünyesindeki tecelli yani bütün varlıkların programları yapıldığında burada birbirlerinden ayrılmış oldular. Onların gölgeleri olan a'yân-ı sabiteler dahi, o esmanın muktezâları ne ise, o hal üzere sübût buldular. Yani hangi Esma-ı İlahiye neyi meydana getirecek ise o Esmanın özelliği ile ayan-ı sabitesi programı yapıldı. Ama bunlar yine dışarıdan yapılma şeyler değildir. Esmanın içinde özünde olan şeylerdir. 

İşte o esma­nın gereği olan haller, a'yân-ı sabitenin isti'dadları oldu. Mesela Rahman Esmasının zuhuru olacak bir mahale Cenab-ı Hakk Rahmaniyet verdi. O zaman onun istidadı Rahmaniyet oldu. Yani Esma-ı İlahiyenin özelliği ne ise onun istidadı da o oldu. Halbuki esmanın muktezâları olan hallerin hiçbirisi vücuda getirilmiş olmadığından, onla­rın gölgeleri olan a'yân-ı sabitenin isti'dâdâtı dahî vücuda getirilmiş değildir, bizatihi Hakk’ta olan kendi özellikleridir. 

Senelerdir bunları okuyoruz ama ancak anlamaya çalışıyoruz bunlar öyle kolay işler değildir. Halbuki işlerin gereği olan hallerin hiç birisi de mec’ul olmadığından, var edilmiş olmadığından onların gölgesi olan ayan-ı sabitenin istidadı dahi mec’ul değildir. Yani ayan-ı sabitenin zuhurda olacak olan istidatları yani kendi hakikatleri kendi programları mec’ul değildir. Var edilmiş değildir, gayri mec’uldür, yani özünde olandır, sonrada olan değildir. Meselâ Dârr isminin gereği zarar vermek ve Nâfî' isminin gereği da fayda i'tâ eylemekdir. Yani biri zarar vermek biri de lütufta bulunmaktır. 

Ve keza Mudili isminin gereği dalâ­let ve Hâdî isminin gereği de hidâyettir. Bunların ilm-i ilâhîde sabit olan "ayn"ları da, o isimlerin gereği olan zarar ve faydalar ve dalâ­let ve hidâyet halleri üzerine olur; “Dar” isminin özelliği neyse ayan-ı sabitesi de odur ve bu zarar hadisesi de mec’ul değildir. Yaratılmış, sonradan olmuş değildir. Dar isminin kendisindedir. O isimde Allah’ın ismi olduğundan Allah’ın Zat’ındadır o. Yani sonradan o zarar fiili ortaya çıkmış değildir. Kendi üzerinde vardır. 

Ve onların isti'dâdât-ı zâtiyyeleri de bu hallerden ibaret bulunur. Mesela Kahhar esmasının hali kahretmektir. Bu kahretmek ona sonradan verilen değildir. Kendi özünde olan bir yapıdır. Diğer isimlerin de “Nur” Esması diyelim, bu “Nur” aslında vardır, sonradan o “Nur” yapılmış değildir. İsmin zuhuru neyi gerektiriyorsa öylece zuhur eder. İmdi bu âlem-i şehâdetteki eşyanın haki­katleri, işte bu a'yân-ı sabitedir.

 Bu a'yân, ilmi ilâhîde ne hâl üzere sabit olmuş ve isti'dâdları neyi gerektirmiş ise, Hakk'ın hükmü ona göredir. Diyelim ki Cenab-ı Hakk Rahman Esmasının zuhuru olacak bir varlık halk etti, Cenab-ı Hakk ona Rahmetini vermesi sonradan olan hüküm değildir. İşte aslında olduğu için Cenab-ı Hakk ona Rahmetle hükmetmiştir. Diğerini de kahırla hükmetmiştir, ama bu hüküm o varlıkların özünde var olduğu için hükmetmiştir. 

Yoksa amir hükmüyle Cebbar ismine Rahman olacaksın diye hükmetmemiştir. Cebbar ismine merhamet, Rahman ismiyle olanı da Cabbar ismiyle hükmetmemiştir. O zaman yanlışlık olurdu. Adaletsizlik o zaman olurdu. Adaletsizlik nedir diye sormuşlar; bir şeyi yerinde kullanmamak adaletsizliktir demişlerdir. Taşı taş yerinde kullanırsan adalet olur, ama taşın yerine tuğlayı kullanırsan adaletsizlik olur. 

Ey birader can-berâber! (Birader; can ile beraber demektir, can kardeşim demektir) Bu dedikoduların cümlesi zıt isimlerin birbiriyle karşılaşmasındandır, dışarıda gördüğümüz bu dedikodu denilen şeyler. Hakîkî vücut ise ancak isimlenmiş olan Hakk'ındır; halkın vü­cûdu ortada bir bahanedir. Yani bunların zuhura çıkması için bahanedir, izafidir.

6. Paragraf:

Böyle olunca hâkim, hakikatte mes'elenin "ayn"ina tabi'dir ki, o mes'elenin zâtının iktizâ ettiği şeyle onda hükm eder. İmdi mahkûmun-aleyh kendisinde olan şeyle hâkim üzerine hâkimi'dir ki, kendi üzerine bununla hükm eyleye (6).

Şimdi yukarıdan beri meseleye Hakk cenibinden, Hak yönünden baktık bir de halk canibinden, halk yönünden yaşanmaktadır. Eğer bütün bu âlem Hakk’tır dendiği gibi Hakk bütün tecellisini kendinden kendine yapmaktadır, arada da fark gayri yok ki niye sorunlar ortada olsun sorun da yok bir şey diye eğer sadece bu yönüyle bakarsak meseleyi tam teşhis edememiş oluruz, tek yönlü teşhis etmiş oluruz. Cenab-ı Hakk’ın halkiyet özelliğini ortadan kaldırmış oluruz. Ama halkiyet de bir gerçektir, yalnız meselelere sadece halkiyet yönünden bakarsak bu sefer Hakkaniyeti kaldırmış oluruz. O da mümkün olmadığından o halde en güzel kemalli irfaniyet bilgisi Hakkaniyetin nerede başlayıp bittiğini halkiyetin nerede başlayıp bittiği tatbikatta olduğunu sınırlarının nerede olduğunu bilmemiz lazımdır. 

Şimdi yukarıdaki izahı sadece hakkani yönünden alıp kabul ettiğimizde bizde birçok sorular meydana gelir gaflet de meydana gelir, adam sendecilik de meydana gelir. Madem ki benim ayan-ı sabitem yaratılmış değilmiş, yapılmamışmış, o halde ben küfrümü küfr olarak yapmaktayım ve bu yaptığım şey Hakkani bir iştir. O zaman yaparım, diye de isyana da sevkeder, terk edebilirim der. 

Hakk kime ibadet edecek, madem ki benim ayan-ı sabite şu şekilde bu şekilde imiş, o zaman bana namaz farz da değil, der. Bu tek yönlü baktığı zamandır. Ama bunun bir de Hakk’tan halka doğru bir de biz halktan Hakka doğru meseleye bakmamız lazımdır. Çünkü bu âlemde diyelim ki şu kadar kişi Hakkani hakikatleri idrak ediyor, ama bu kadar kişi de bunun farkında değil, halk olarak yaşıyor, mutlak olarak yaşıyor, halkiyetini mutlak olarak yaşıyor. 

Aslında izafidir, yukarıya göre halk diye bir şey yoktur, izafidir, ama o mertebede yaşayan için mutlaktır. Gerçektir yani yaşayan hadisedir. Zaten de yaşanıyor. Kime baksanız ben, ben diye mutlak ayrı bir varlık olarak görmektedir, yani kiminle konuşursak hemen bunu tesbit etmek mümkündür. Bizim halkiyetimiz nerede bitiyor, mahlukiyetimiz ama siz mesulsünüz halkiyetimiz nerede başlıyor. İşte bunu bilmemiz lazımdır. Hangi mertebeden sonra biz fiillerimizden mesul oluyoruz, Cenab-ı Hakk ne diyor, “O’na yaptığından sorulmaz ” 21/23 ayetinde buyurulur. 

﴿٢٣﴾ لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

21/23-) La yüs'elu amma yef'alu ve hüm yüs'elun;

21/23- Yaptığından soru sorulmaz! Onlar sorgulanır (yaptıklarının sonucu yaşatılır)!

O zaman benim hem ayan-ı sabitem Hakk yaratılmamış, hem de burada mesulüz, bu ilmi bu şekilde bilen kişi böyle sormaz mı? Sorması da haklıdır. Şimdi biraz çok iyi düşünmemiz lazım biraz sertçe olacak belki uçlarda gibi bir izah tarzı olacak ne yapalım ki aslı bu ve tabi yazılamazdı, ancak özel bir ilim neticesinde anlaşılabilir, özel eğitim neticesinde anlaşılabilir.

Şimdi her birerlerimizin ilm-i ilahide vücud–u mutlakta mevcut vücutta değil, mutlak vücutta ilm-i ilahide programlarımız yapıldı, ayan-ı sabitelerimiz yapıldı. Ama biz daha yokuz meydanda orada bütün esma-ı İlahiye bütün varlıklar bütün her şeyler tek düze, bakın bütün bunlar burada Allah hükmündedir, buraya dikkat edin bireysel kimliklerimiz henüz meydana gelmediğinden ilm-i İlâhide olan bu programlar Allah’ın Zat’ında ve Allah’ın Zat’ından gayrı bir şey değildir. 

İşte onun için mec’ul değildir. Yani hep bir program bir Allah, yalnız kesretleşmiş çokluk olan Allah değil, Allah’ın Zat’ında olduğundan Allah’ın Zat’ından ayrı bir şey değildir. İşte onun için sonradan olmuş değildir. Zat’ıyla mevcuttur. Böyle bir zamansız ezelde bir varlık var, işte bizim oradaki ayan-ı sabitelerimizin hepsi yani biz orada Allah’ız, biraz sivri söz ama oradayız, bunu iyi anlayalım, orada da biz olmadığımızdan Allah kendi kendine kendinde ilahtır.

Bir ilm-i İlâhide programlarımız var ama daha bizlik oluşmamışız, yani Allah’ın varlığında Allah ile beraberiz. İşte ayan-ı sabiteler Uluhiyet mertebesinde yani her ayan-ı sabite bir ilahtır, bir Allah’tır ama ayrı ayrı Allah’lar değil, burası zuhur mertebesi olmadığından buradaki varlıklar daha henüz zuhura çıkarılmış halk edilmiş varlıklar değildir daha henüz. Allah’ın Zat’ı ile mevcut, kaimdir.

Peki bunlar nerede ayrışmaya başlıyor, nefes-i Rahmani bunları bütün âleme yayıyor, burada yine sıfat mertebesinde bunlar latif birer varlık kazanıyorlar. Sıfat mertebesi de daha henüz Uluhiyet mertebesinin içindedir. Yani İlahlık mertebesinin içindedir. Sıfat mertebesinden sonra Esma mertebesine indiğimizde biz mahluk oluyoruz. Orada Allahlığımız kalmıyor. Esma mertebesinde mahlukiyete geçmiş oluyoruz.

Esma mertebesinden de efal mertebesinin gereği olan ef’al mertebesindeki elbisemizi giydiğimiz zaman işte biz bal gibi kul, bal gibi mahluk oluyoruz. Bakın şimdi anlaşılıyor mu nerede mahlukluk, nerede Uluhiyet, demek ki Allah’ın Zat’ında iken Sıfat mertebesinde iken Allah hükmündeyiz yani Allah’ın varlığında var olduğumuz için O’ndan ayrı bir şey değiliz, ama sıfat mertebesinden yani “RUH” mertebesinden “NUR” mertebesine, Esma mertebesine tenezzül ettirildiğimizde tafsilat başlıyor kimlikler oluşuyor artık orada.

O kimliklerin gölgeleri olan bu vücutlar da verildiğinde burada iyice kesret âlemi başlıyor. İşte biz burada özümüzde ne varsa onu taleb ediyoruz. Yani ayan-ı sabitemiz bize neyi koymuşsa ama ayan-ı sabitemiz orada Uluhiyet mertebesinde iken burada abdiyet mertebesinde oluyor. O zaman onun hakikati bize bağlanmış oluyor. Ve de biz bunu özümüzden taleb etmiş oluyoruz, yani kendi kendimizden taleb etmiş oluyoruz.

Hırsızlık yapacaksak, kötülük yapacaksak sen taleb ediyorsun ve kendi nefsine mal ediyorsun yaptığın kötülükse nefsine sen zulum etmiş oluyorsun. Bunları bilmezsek hep işin cehli oluruz. Buradaki farklılık Esma-ı İlahiyenin farklılığından kaynaklanıyor, ama sana bağlanıyor. Aslıda zaten öyle sen taleb ediyorsun başkası talep etmiyor ki ateş ehli olacağını sen taleb ediyorsun. İçki içmeyi sen taleb ediyorsun Allah sana içki iç demiyor. 

Kûr’ân-ı Kerim’de de zaten içme diyor, dışarıda verdiği emri, iradi, emr-i teklifi ile sana içme diyor. Taleb ettik bulduk diyor. Ama kimisi Rahmanı taleb ediyor, O’nu buluyor, kimisi Cebbarı taleb ediyor neticede O’nu buluyor ama kişi kendi özünden kendi talebini kendi yapmaktadır. İşte Cenab-ı Hakk’da onun ne taleb edeceğini bildiği için onu o taleble vasıflandırıyor. O fiille vasıflandırıyor. İşte mahluk mertebesine geldiği zaman o istidad kendi özel istidadı bireye bağlanmış oluyor. Yani tatbikatı bireye bağlanmış oluyor. 

Böyle olunca hakim meselenin aynine tabidir. Yani hüküm eden hakim sendeki olan ayan-ı sabiteye tabidir. Ki o meselenin zatına iktiza ettiği şeyle onda hüküm eyler. Yani o kişiden hangi fiil çıkmışsa ayan-ı sabitesinin gereğidir, hakimde onun ayan-ı sabitesinin gereğine göre kükmeder. Yani hakim dışarıdan başka bir şekilde hükmetmez.

Şimdi üzerine hükmedilen kimse kendisinde olan şeyle hakim üzerine hakimdir. Mesela katil katilliği ile hakimin üzerinde hakimdir. Hal lisanıyla hakime sen beni mahkum et yani hakime hükmü o veriyor, ortadaki delillerle. Her ne kadar dil lisanı ile mahkum etmemesi için yapmadım diyorsa deliller, şahidler hakime mahkum et diyor. Bu deliller katile ait olduğundan katil söylemiş oluyor hal lisanı ile beni mahkum et diye. 

Hakim bunu sadece lisana getiriyor. Aslında hakim hükmetmiyor, hakime katil hükmediyor beni mahkum et diye. Hakim de zahirde ben hükmettim zannediyor. Katilden aldığı hüküm ile katile hükmetmektedir. Ya'nî hâkim-i Hakîm olan Allah Teâlâ hazretlerinin bir şey üzerine kazası ve onu takdir eylemesi, ancak o şeyin muktezâ-yı kâbiliyyetine göredir. Yani kabiliyetinin gerektirdiği şeye göre Allah hükmeder. 

Binâenaleyh hâkim hükmünde, hakkında hüküm verilen şeyin taleb-i isti'dâdına tabi'dir. Yani Allah’ın bir şeyin üstüne hükmetmesi kabiliyet istidadı ne ise onun üzerine hükmeder bir başka şey hükmetmez. Ya'nî hakkında hüküm verilenin kâbiliyyet ve isti'dadı hâkime der ki: "Benim kâbiliyyet ve isti'dâdımın gereği budur. Yani ben katil oldum Hakkımda bu muktezâya göre senden hüküm isterim". Hâkim dahi ona göre hükmeder.[37]

----------------

أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ {الأنبياء/24}

“Emi-ttehazû min dûnihi âlihe(ten) kul hâtû burhânekum hâzâ zikru men ma’iye vezikru men kablî bel ekseruhum lâ ya’lemûne-lhakk(a) fehum mu’ridûn(e)” Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler.” (21/24) 

----------------

Ondan başka kabul ettikleri ilâhlar hayali vehimi zanları ile uydurdukları aslı ve hiçbir şeye yaramayan ilâhlardır. Nasıl Mûsâ a.s. karşısındaki sihirbazlar sihirlerini ortaya getirmişler ve Mûsâ a.s ın aklını temsil eden bastonu bu sihirleri yutmuş ise de inkar edenlerinin delili de hayali ve nefsi emmare kaynaklıdır. Bu delili getirselerde hakikat karşısında bir hükmü yoktur. Benim zikrim yani insan-ı kamilin hakkı hatırlatması ve benden önceki mertebelerin insan-ı kamillerin zikri hakkı hatırlatmaları bunların hakk olduğunu çokları bilmezler. 

----------------

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ {الأنبياء/25}

“Vemâ erselnâ min kablike min rasûlin illâ nûhî ileyhi ennehu lâ ilâhe illâ enâ fa’budûn(i)” Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir. (21/25)

----------------

“Vemâ erselnâ” Yedinci âyette geçmişti. Âyetin bu bölümü zatidir. Senden önce gönderdiğimiz ve göndermediğimiz resüller ki ilk önce halk edilen resüllulah efendimiz s.a.v. aklı ve nurudur. Ve Âdem a.s halk edilmeden önce ben peygamberdim buyurulmadır. Hz. Âdeme intikal eden nübüvvet nuru yine efendimiz (s.a.v.) zâhir âlemine teşrifi ile yine kendisine intikal etmiştir.

Ulûhiyyet hükümlerini idrak ettikten ve Ahadiyeti idrâk etmeye çalış, demektedir. 

 Cenâb-ı Hakk (c.c) doğrudan doğruya hakîkâti Muhammedî hükmüyle Zâtından Abduhu ve Resûlühu olarak “Bana ibâdet et” diyor. 

Burada Ahadiyet “Ben Hu'yum” diyerek hüviyetini bildirmektedir. Bu hususlara dikkat etmemiz hakk’ı tanımamızda bizlere daha çok geniş ufuklar açacaktır. 

Senden önceki peygamberlerde “LA İLAHE İLLA ALLAH” Hz. Âdemden Hz. Muhammede olan 12 harf ile 12 mertebeden hangi mertebede ise bana ibadet et demiştir.

---------------

وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُّكْرَمُونَ {الأنبياء/26}

“Ve kâlû-ttehaze-rrahmânu veledâ(en) subhâneh(u) bel ibâdun mukramûn(e)”

(Böyle iken) “Rahmân, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri o melekler) kendilerine ikramda bulunulmuş kullardır. (21/26) Melekler kuvvettir. O münezhtir. Meleklerin ikram edilmiştir ve ibadetleri Sübhân dır.

Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır.

Hristiyanlarda Rahmân çocuk edindi demişlerdi.

(Ve kâluttehazer rahmânu veleden.)

“Rahmân, bir çocuk ittihaz etti (edindi).” dediler.” (18/88) Burada Rahmân’ın çocuk edinmesinden bahsediliyor, Hıristıyanlardan bir kısmı ise Allah’ın çocuk edinmesinden bahsediyorlar. “Rahmân çocuk edindi” denmesinin suçu ne kadar ağır bir husus olduğu burada belirtilirken, Rahmân zuhurunu meydana getiren Allah’a bir çocuk isnâd etmenin çok daha ağır bir hâdise olduğu çok açıktır.

Îsâ (a.s.) ın kûdsîyyeti Rûh’ûl Kûdüs’ten kendisine verilen kûdsîyyet sebebiyledir ancak aynı zamanda beşeriyeti de mevcûttur. Zaman zaman üste çıkan ilâhi hallerinde bu kûdsîyyet ortaya çıkmaktadır yoksa kendisine ait bağımsız bir kûdsîyyeti yoktur. Örneğin Îsâ (a.s.) her ölüyü her an diriltmiyordu, Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın kûdsi tecellileri anında ancak ölüleri diriltiyordu. Bu nedenle Îsâ (a.s.) Allah’ın hem kulu hem de resûlüdür. 

Ulûhîyyet mertebesinin nokta zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) olarak belirtilmiştir. Ancak biz bu “Hz. Muhammed” ifâdesinden hemen Mekke ve Medîne’de yaşamış şahsı anlamayalım oradaki zuhur hakîkâti Muhammedî olarak belirtilen hakîkâtlerin nokta zuhur mahallidir.

Bir kimse hangi mertebenin zuhur mahalli ise o mertebenin tecellisi onun üzerinde görülür ancak irfân ehli kendini o kadar iyi gizlemiştir ki avam halk ile arasındaki farkı açık olarak belli olmaz.[38]

----------------

لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُم بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ {الأنبياء/27}

“Lâ yesbikûnehu bilkavli vehum bi-emrihi ya’melûn(e)” Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler. (21/27)

----------------

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى وَهُم مِّنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ {الأنبياء/28}

“Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ halfehum velâ yeşfe’ûne illâ limeni-rtedâ vehum min haşyetihi muşfikûn(e)” Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler. (21/28)

----------------

Fusûs’ul Hikem Meleklerin hakikati bölümü;

Dokuzuncu Kısım Birinci Vasl: 

MELÂİKE-İ KİRÂM’IN HAKİKATİ

Bilinsin ki, vücûdun, yukarıda ayrıntılı olarak anlatılan ilmî sûretler, ya’nî insâni hakîkat mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede mevcût olan kudret sıfâtının zuhur yerleri ile, ya’nî kuvvetler ile olur. Çünkü vücûtta kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği bir şeyin var edilmesi mümkün olmaz. Allah Teâlâ Hazretleri “metîn kuvvet sahibidir”. Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakîki vücûdun işlerinden bir iş olduğu yönle zât’ının gayrı değildir. Böyle olduğu halde, maddeciler onu bağımsız bir şey zannedip, var etmenin kaynağını iki bağımsız vücûda dayandırdıktan sonra, birine “madde”, diğerine “kuvvet” demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme dayanan bir zanlarından ibârettir.

(Necm, 53/30)

 “Zâlike mebleğühüm minel ilm” 

“Onların ilimden ulaşabildikleri budur” ve (Yûnus, 10/36)

“innezzanne lâ yûğnî minel hakkı şey’a” 

“Şüphesiz zan haktan bir şey kazandırmaz” Şimdi, fiiller kuvvet ile açığa çıkacağından, ilâhî fiiller de melâike-i kirâm ile açığa çıkar. İlâhî kuvvetlerin ismi nebîlerin (aleyhimü’s-selâm) lisânında “melâike”dir. Çünkü “melek” “kuvvet ve şiddet” ma’nâsındadır. 

Melekler iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. 

Tabîi melekler, unsurların bulunmadığı fezâda tabîi sûretlerden var olmuş olan ulvî rûhlardır. Bunlar fezâda var olmuş oldukları ve unsurlardan bir araya getirilmiş olan maddî cisimler ile münâsebete sahip olmadıkları yönle, Âdem’e secde ve itaât ile emrolunmadılar. 

İkincisi, unsursal meleklerdir ki, bunlar unsurlara mensûp olan rûhlardır; ve Âdem’e secde ve itâat ile mükelleftirler. Melâike-i kirâm, tercih sâhibi olmayıp, o kuvvetin sâhibi olan ulûhiyyet zât’ının irâdesine tâbi’ olduklarından haklarında: 

(Tahrîm, 66/6)

 “lâ ya’sûnellâhe mâ emerahüm ve yefalune mâ yu’merune” 

“Allah'ın onlara emrettiği şeyde, Allah'a âsi olmazlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” buyurulmuştur. Nitekim, insân vücûdundaki kuvvetler dahi insânın irâdesine tâbi’dir. İnsan irâdesini bir şeye yöneltince o kuvvet o şeye sarf edilmiş olur ve aslâ uymamazlık etmez.

Unsursal melekler, sonsuz kesîf âlemlerin idâresine me’mûrdurlar. Bunların sayıları bir araya toplanıp sayılmaya gelmez. Melekler hiss ve şehâdet âleminde kesîf şahıslar gibi görünmezler, çünkü rûhturlar. Hayâl âleminde çeşitli sûretlerle sûretlenerek görünür olurlar. Bu sûret-lenme, görenin halleri ve inançları ile bağlantılıdır. Hz. Cibrîl’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir nebîlere (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâya ve sâlihlere sûretlenmeleri gibi. Onların bu sûretlenmeleri esnâsında görenin yanında hâzır olanlar, bu melekleri müşâhede edemezler. Çünkü hayâl âlemine dâhil olan ancak o görendir. Şu kadar ki yanındakilerden de hayâl âlemine dâhil olanlar bulunsun. Bu sûretlenmeyi bunlar da görebilir. Meleklerin tasarruf yönleri “kanatlar”a benzetilmiştir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

(Fâtır, 35/1)

 “El Hamdu Lillahi Fatıris Semavati vel Ardı Caılil Melaiketi Rusülen ülıy ecnihatin mesna ve sülase ve ruba' yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

 “Hamd göklerin ve yerin Fatır’ı, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı Rasuller olarak kılan Allah içindir. Halkedilişte dilediğini arttırır” .

Bundan dolayı bu kuvvetlerin göklerde ve yeryüzünde çok çeşitli te’sîrleri vardır. Mutlak vücûdun mertebeler ve çeşitli durumlardaki idâresi bu kuvvetler vâsıtasıyladır. Bunlar ulûhiyyet tarafından her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler. Ya’nî ba’zıları nebîlere vahiy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile ve diğer insânlardan her birine ve hayvânlara ve bitkilere ve ma’denlere kısacası bütün eşyâya çok çeşitli işlerin tasarruf ve idâresi için gönderilirler. Herhangi bir meleğin kendisinden te’sîr alan şeye bir te’sîr ile bağlanması onun “kanad”ıdır. Bundan dolayı her bir te’sîr yönü, bir “kanat” olmuş olur. Meleklerin kanatları, ya’nî te’sîrlerinin yönleri sayıyla sınırlı değildir; belki onların te’sîrlerinin çok çeşitli olması sebebiyle kanatlarının sayılması mümkün değildir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz mi’rac gecesinde Cebrâil (a.s.)’ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Yüksek maksatları:

(Fâtır,35/1)

“yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

“halkedilişte dilediğini arttırır” âyet-i kerîmesi gereğince te’sîrlerinin yönlerinin çokluğuna işâret buyurmaktır.

Şimdi ulûhiyyetin unsurlar âlemine muhît olan dört küllî kuvveti vardır ki, onlara şerîat dilinde, Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) ismi verilir. Bunlara tâbi’ olan meleklerin haddi ve hesâbı yoktur.

1. Cebrail (a.s.) İlâhî gayb hazînelerinde olan gizli ma’nâları sûret âlemine ulaştırır ve feyizlendirir. Bundan dolayı her bir ferdin kalbine gayb âleminden inmiş olan ma’nâları konuşma kuvveti vâsıtasıyla harf ve ses ile açığa çıkarması ve bâtınından haber verip açması Cibrîl tarafından bir yönün tesîrî ile gerçekleşir. Hz. Cibrîl, hakîkat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-i Muhammedî mertebesine bütün yönleriyle indiğinden Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında:

(En’âm,6/59)

 “ve la ratbin ve la yabisin illâ fiy Kitabin mübiyn” 

“Ne yaş ne de kuru bir şey yoktur ki Kitab-ı Mübin” de bulunmasın” buyrulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir. Bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr, onun idâresi altında sayısız ve hesapsız melekler vardır. Ve ona “Rûhu’l- Emîn” derler.

2. Mîkâîl (a.s.) mahlûkātın çeşitli sınıflarından her birerlerine mahsûs olan rızıkların muhafazasına tartıyla ve ölçüyle ve adetle ve miktarla her bir hakkı hak sâhibine vermeye vekil ta’yin edildiği için bu kuvvete “Mîkâîl” ismi verilmiştir. Bu husûsta Hz.Mîkâîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlantısı vardır. Ve bu te’sîri ile o dahi âlemleri ihâta etmiştir. Ve aynı şekilde bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr onun idâresi altında sonsuz melekler vardır. Hattâ yeryüzüne düşen her yağmur damlası bir kuvvet ile iner. Ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine âit olan kuvvetlerden hiçbirinde tekrarlanma ve aynı oluş yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi tarttığın veyâ saydığın veyâ değer verdiğin zaman, sende Mîkâîl’in yönlerinden bir yönün te’sîri gerçekleşir.

3.Azrâîl (a.s.) ma’nâdan ibâret olan rûhu, sûretten ibâret olan bedenlerden ayırır. Ve zâhir âlemde mevcût olan her bir kesîf sûret bir ma’nânın açığa çıkması içindir. O ma’nâ, o sûretin rûhudur. Bundan dolayı zerreye varıncaya kadar zâhir âlemde gerçekleşen bozulmalar, Azrâîl’in tasarrufu ile oluşur. Şimdi, Azrâîl (a.s.) dahi bu te’sîri ile âlemleri ihâta etmiştir. Ve onun emri altında dahi sonsuz melekler mevcûttur. Ve sen mevcût sûretlerden birini bozduğun vakit, sende Azrâîl’den bir yönün te’sîri gerçekleşir.

4.İsrâfîl (a.s.) her bir sûretin kendi türüne hâs olarak oluşan hayâtı “Sûr”u ile üfler. Ve fikrin önermelerde ilk hüküm ile kesin bilgiyi doğurması dahi, sende cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrlerinden bir yön ile gerçekleşir. Şimdi hayât üflemeye me’mûr o kadar melâike(kuvvet) vardır ki, hesâba ve sayıya sığmaz. Ve hepsi Hz. İsrâfîl’in irâdesi altındadır. Ve âlemde hayât sahibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim buyrulur:

(İsrâ, 17/44)

 “Ve in min şey’in illâ yusebbihü bi hamdiHİ” 

“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” Ve hamd ve tesbih ancak hayât sâhibi olan şeyde olur. Bundan dolayı cenâb-ı İsrâfîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlanması vardır. Ve bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir.

Tabîî meleklerden kasıt bizim anladığımız ma’nâda tabîata bağlı anlamında değildir, fıtrî olarak herhangi bir maddeye dayanmadan olan meleklerdir. 

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e melekler görünmediği için ölümlerinin nasıl olduğunu sormuşlar, (s.a.v) Efendimiz de: “Zikirlerinin kesilmesi onun ölümüdür” buyurmuşlardır.[39] 

----------------

وَمَن يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلَهٌ مِّن دُونِهِ فَذَلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ {الأنبياء/29}

“Vemen yekul minhum innî ilâhun min dûnihi fezâlike neczîhi cehennem(e) kezâlike neczî-zzâlimîn(e)” İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız. (21/29)

----------------

 (Ve kâle fir’avnu yâ eyyuhel meleu mâ alimtu lekum min ilâhin gayrî, fe evkıd lî yâ hâmânu alet tîni Fec’al lî sarhan leallî attaliu ilâ ilâhi mûsâ ve innî le ezunnuhu minel kâzibîn.)

(28/38) Ve Fir’âvn : "Ey ileri gelenler! Ben, sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Benim için ıslak toprak üzerine ateş yak (tuğla pişir). Böylece bana (yüksek) bir kule yap. Belki ben Mûsâ'nın ilâhına muttali olurum. Ve ben, onun mutlaka yalancılardan olduğunu zannediyorum." dedi.

********* 

Âyet-i Kerîme Ulûhiyyet lisanından Fir’âvn kelâmından anlatılmaktadır. Benden başka ilâh bilmiyorum, demesi bu mertebede ne kadar yetersiz ve câhil olduğunu açıklamaktadır. Ve kendisinde gördüğü ancak Hakk’ın kendisine geçici olarak verdiği isim ve sıfatlarını kullanarak etrafında bir korku çemberi oluşturmasıyla bunları kendinden zannedip kendi kendini ilâhlaştırarak kendinin de bunlara nefsi emmâresi yönünden inanmasıyla kendini kendinde ilâh kabul etmesiyle, benden başka bir ilâh bilmiyorum. Demekle dolaylı olarak kendinin ilâh olduğunu ifade ediyordu.

Heva, olan tabiat toprağını, vehim olan hayal-serap suyu ile karıştır, nefs ateşiyle pişir. Ve bunları üst üste koyup yüksek bir hayal kûlesi yap. Belki ben Mûsâ'nın ilâhına muttali olurum. Yani, kendi hayalinde var etmeye çalıştığı ve sadece yukarılarda zannettiği farkında olmadan tenzihi olarak kabul ettiği ilâh-ı, Mûsâ'nın ilâhına ulaşırım, ve onunla savaş yaparım demek istiyordu. Ancak bilmiyordu ki, teşbîhi olarak zâten Mûsâdan zuhur eden Hakk’ın ta kendisiydi. Ancak Fir’âvn kendi anlayış kıyasıyle Mûsâ (a.s.) mı kıyas ettiğinden işte burada büyük yanılgıya düşmüştü.

Kendindeki hâli Mûsâ (a.s.): görüp, tam tersi olarak, Ve ben, onun mutlaka yalancılardan olduğunu zannediyorum." dedi. Oysa yalancı kendisiydi, ancak ne tuhaftırki o bunu kabul etmiyordu. Akl-ı cüz-ü ile akl-ı küll-ü anladığını zannediyordu.[40] 

Kasas sûresinde kendini tebası için ilâh kabul eden ve bunu cabbarca dikte eden Firavn bilindiği gibi Cenâb-ı Hakk tarafında suda boğulmuştur. İşte hevasını ilâh edinen nefsi emmare sahiplerinin akıbeti kendi cehennemlerinin azabına düçar olmalarıdır.

----------------

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ {الأنبياء/30}

“Eve lem yerâ-llezîne keferû enne-ssemâvâti vel-arda kânetâ ratkan fefetaknâhumâ vece’alnâ mine-lmâ-i kulle şey-in hayy(in) efelâ yu/minûn(e)” İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? (21/30)

----------------

DİKKAT bu ayeti kerime, içinde yaratma yoktur sudan meydana getirilenler vardır. T.B. 

Onbirinci Kısım Yedinci Ek: HALK EDİLİŞ AŞAMALARI

(S.a.v.) Efendimiz buyururlar ki: “Allah Teâlâ bir büyük beyaz inci halketti; celâl ve heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman husule geldi. Gökleri dumandan ve yeryüzünü onun köpüğünden halketti. Şimdi onun arşı su üzerinde vâki oldu.”

“Allah Teâlâ”dan amaç, mutlak vücûdun “vahdet mertebesi”dir. “Halk”ın ma‟nâsı açığa çıkma ve açığa çıkarmadır. “Büyük bir beyaz inci”den kasıt “insâniyye hakîkati” mertebesi olan “ilk akıl”dır ki, buna “vâhidiyyet mertebesi” de derler. İlk akıla “celâl ve heybeti ile nazar” etmesinden kasıt, ilk aklın gayriyyetin başlangıcı olan “rûh mertebesi”ne tenezzülüdür. Ve bu tenezzülden husule gelen gayriyyet perdesi ile mutlak vücûdun örtünmesidir. Çünkü, “cemâl nazarı”, Hakk vechinin kendi nûru ile tecellîsidir ki, bunda örtü yoktur. “Celâl nazarı”, Hakk vechinin gayriyyet elbisesi ile örtünmesi olduğun- dan, tabiki bunda örtü vardır. “Gayriyyet”ten kasıt, mutlak oluştan kayıtlı oluşa tenezzül ve mutlakın kayıtlı olanda gizlenmesidir. “Büyük beyaz inci”nin erimesi, vâhidiyyet vücûdunun ikilik ile kayıtlanarak, akl-ı küllün kendi nefsinde mahvolduğu anda, ona nefes-i rahmânî ile hârici vücût bahşetmesi ve bu nefes-i rahmânî ile ona uzayda hârici vücût bahşedilmesini takiben mer- kezin “ateş” ve çevresinin soğuma ile “su” olmasına işârettir. Ve “yedi kat gökler” tabîr ettiğimiz yedi gezegenimizin, bu duman hâlindeki parlak buluttan ve dünyanın da onun yoğunlaşmasından mahlûk olduğuna; ve “arş” dünyâ mülkü ma‟nâsına olup, şehâdet âlemlerinin ilâhi mülklerden bulundu- ğuna ve parlak bulutun arşın temeli olması yönüyle, ilâhî arşın su üzerinde oluştuğuna işâret olunur.

Astronomi âlimleri derler ki: “Yıldızlar ve gezegenler, hallerinin başlangıcında bir bulut hâlinde olup, derece derece küreler şeklinde yoğunlaşmışlardır. Bu gaz halindeki bulut, bu kapsam olan âlem küresi başlangıçta aynı cins ve hidrojenden bile hafîf bir gazdan oluşmuştur. Merkeze doğru bütün ferdi olan parçaların çekilmesi ve bundan meydana gelen gittikçe artan yoğunlaşma ve merkeze doğru olan hareketin ısıya dönüşmesi ve oluşan ısının sebep olduğu ilk kimyevi karışımlar ve elektriğin tesîri ve türü bir diğerinden türeyen tabîata ait kuvvetlerin muhtelif fiilleri ve te‟sîrleri, hidrojen, oksijen, karbon, azot, sodyum, kalsiyum, demir, magnezyum vb. gibi ilk elementlerin oluşumununa sebep olup maden türleri, bir dîğerinden ayrı ve farklı olurlar. Isının meydana gelmesi ferdi olan parçaların hareketindendir. Çünkü hareket ısıya dönüşür. Ve ısı da bir çeşit hareketten başka bir şey değildir. Şimdi bulut halindeki yıldızın birleşimine dâhil olan yukarıdaki elementler bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, şiddetli ateş hâlinde bulunur. Ve bu ateş küresi soğumaya başlayınca ateş suya dönmüş olur. Bu iki akışkan, fiziken zıtlar ise de, kimyâca ayn-ı unsurların bileşkeleridir. Ve nitekim günümüzde, küremizin etrâfında dalgalanan denizler hidrojen, oksiyen ve sodyumdan oluşmuştur. Isı tenezzül ettiği ve havaya ait buharlar yoğunlaştığı zaman, durmadan yer de- ğiştiren yüzeyinin volkanik patlamaları içinde henüz soğumayan sular içinde yarı akıcı, yarı katı, hamur gibi, esnek ve birbirinden farklı olan karbon birle- şiklerinden, ya‟nî yapışkan balçıktan ilk bitkiler ve hayvanlar husule gelmeye başlar.” Şimdi bu hadîs-i şerîf: “E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma ve cealnâ minel mâi külle şey‟in hayyin, e fe lâ yu’minûn” ya‟nî “İnkâr edenler semâvat ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz o ikisini ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yaptık. Hâlâ iman etmezler mi?” (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinin îzâh ve tefsîridir. Ve bundan anlaşılır ki, gökler ve yeryüzü hálk edilişin başlangıcında bir madde hâlinde olarak bitişik idi. Daha sonra birbirinden ayrıldılar. Ve cisimlerin meydana gelmesi de sudandır. Çünkü ilâhî arş su üzerindedir.

Bilinsin ki, şehâdet âlemlerinin sonsuz uzaydaki miktarının sayılması mümkün değildir. Bir taraftan vücûda gelmekte ve bir taraftan da ortadan kalkmaktadır. Çünkü, imkân dâhilindeki vücûdun ne öncesi ne de sonrası vardır, çünkü sonsuzdur. Ve “halkediş” ezelî ve ebedidir ve bunlar mutlak vücûtta meydana gelir ve ortadan kalkar. Bunların mekânı mutlak vücûttur. Nitekim, Hz. Gavs-i A‟zam Abdü‟l-Kadir Geylânî (r.a.) buyururlar ki:

“Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır?” Dedim. Buyurdu ki, “Yâ Gavs-i A‟zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur. Ve ben insanın sırrıyım”[41]*[42]

Her ne kadar kül Allah için ve Allah ile belki ancak Allah ise de cenab-ı Şeyh (ra) “Biz her şeyi sudan halk ettik” ayet-i kerimesi muktezasınca her şeyin hayatı sudan olduğundan ve ilm-i billahta hayat-ı Hakikiye bulunduğundan ilim için suyu istiare etti. 

Nuh kavimi suya gark oldu boğuldu ya, 21/30 ayeti kerimesinde her şeyin hayatı sudan olduğundan ve ilm-i billahta yani Allah’ın ilmi de hakiki hayat olduğundan hayatda sudan meydana geldiğinden ilim için suyu istiare etti. Yani ilim yönünden suyu gösterdi, suda gark oldular. 

Suda gark oldular demesi ilimde gark oldular, ilahi ilimde gark oldular demektir. Hadis-i şerif mucibince onun sübühat-ı vechi vahdet-i nurdan ve zulmetten 70 bin hicabı yaktığı için dahi ateşte vahdet için istiare eyledi. Yani ateşde perdeleri yaktığı için birlik içinde ateşi gösterdi.

Şu halde bu istiareler ile mana böyle olur. Suda yani ilm-i billahta gark olan hayret ehli nara yani vahdete ithal olundular. Ayette diyor ki onlar suda boğuldular sonra da cehenneme gidecekler, onun izahını yapıyor. İrfan ehlinin izahı bu. Zahirden onların cehennemlik olduğu ama ateşin perdeleri yaktığını ve vahdeti ortaya çıkardığını söylüyor.

Suyun da ilahi hakikat ilmi olduğunu ilahi hakikat ilminde boğuldular gark oldular yani Allah’ın ilminde yok oldular kendi nefsaniyetleri kayıp oldu diyor. Ateş de onların perdelerini yaktı vahdet ehli oldular.

Tecelli-i Zati taayyunat-ı mütekessireyi yaktı yani Zat’ın tecellisi nar halinde ateş halindeki Zat’ın tecellisi kesrette olan bu taayyunatı yaktı. Yani perdeleri yaktı. Aynı kesrette Vahdeti müşahede ettiler.[43] 

2. Paragraf:

İmdi Mûsâ (a.s.) kuvâ-yi fa'âleyi cem' etmekle, ancak ervâh-ı kesîrenin mecmû'u olduğu halde doğdu. Zîrâ sağır kebîrde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin? Hâssıyyetle büyükte tasarruf eder. Binaenaleyh kebîr kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülaabe eder; ve ona çocukça söyler; ve ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o, onun taht-ı teshîrindedir. Halbuki o, vâkıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine ve mesâlihinin tefakkudüne ve te'mînine meşgul kılar, tâ ki sadrı dıyk olmaya. İşte bunun hepsi sağîrin kebîrde olan fiilindendir; ve bu makamın kuv­vetinden nâşîdir. Zîrâ çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir, çünkü yeni olmuştur. Halbuki kebîr eb'addir. İmdi Allah Teâlâ'ya akreb olan kimse Allah Teâlâ'dan eb'ad olan kimseyi teshir eder. Nitekim mukarrabîn olan pâdi­şâhın havâssı, ona mukarrabiyyetlerinden dolayı eb'ad olanları teshir ederler. Resûlullah (s.a.v.) nüzulü vak­tinde kendisini yağmura ibraz ederdi; ve onun isabet etmesi için başını açardı; ve "Onun Rabb'ine olan ahdi yenidir" buyurur idi. İmdi bu Nebinin bu ma'rifet-i billahına bak ki, onu ne şey eceli ü a'lâ ve evzah eyledi! Şu halde yağmur, Rabb'ine onun kurbu olduğu için, efdal-i beşeri teshir eyledi. Binâenaleyh vahy ile nazil olan resul gibi idi. Böyle olunca onu hâl ile bizatihi davet etti. Rabb'inden ona getirdiği şey ona isabet et­mek İçin, kendini ona ibraz eder idi. İmdi ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, kendi nefsini ona ibraz etmez idi. Bu risâlet, suyun risâletidir ki, Allah Tealâ diri olan her şeyi ondan halk eyledi. İyi anla! (2).

Musa (as) fail kuvvetleri toplamakla ancak ervah-ı kesirenin mecmuu olduğu halde doğdu, zira sagir (küçük) kebirde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin büyükte tasarruf eder. Böylece sagir kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülabe eder, ona çocukça söyler, ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o onun taht-ı tescirindedir. Yani tesiri altındadır. Halbuki o vakıf değildir, yani çocuk buna vakıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine çocuğu meşkul eder ta ki çocuk sıkıntıya girmeye, bunlar küçüğün büyükte olan fiillerindendir. Bu makamın küvvesinden naşidir, zira çocuk rabbına hadis-i ahidir. 

Çünkü yeni olmuştur. Halbu ki büyük Allah’tan uzaktır, çocuk yakındır. Allahüteala’ya yakın olan kimse uzak olanı tesir altına alır. Yani Allah’a yakın olan kimse Allah’tan uzak olan kimseyi tesir altına alır. Nitekim Mukarrebin olan padişahın havası yani padişaha yakın olan havası onun yakınlığından dolayı padişahtan uzak olanları tesir ederler. Rasulullah (sav) efendimiz nüzulu vaktinde kendisini yağmura açardı yani yağmur yağarken yağmur altında dolaşırdı ve onun isabet etmesi için başını açardı. Ve “onun rabbine olan ahdi yenidir.” Buyurur idi. Yani Hak’tan yeni gelmiştir, buyurur idi. Şimdi bu Nebi’nin bu marifet-i Billah’ına ba k ki yani Allah’ı bilme marifetine bak ki onu ne şekliyle ala ve üstün getirdi.

Şu halde yağmur Rabbine olan yakınlığı yüzünden rabbından yeni tecelli ettiğinden insanları tesir eyledi. Böylece Vahy ile nazil olan Rasul gibi idi. Yani yağmuru Rasul’e benzetiyor. Haktan yeni geldi taze geldi diyor. Böyle olunca onu hal ile bizatihi davet etti. Rabbından ona getirdiği şey ona isabet etmek için. Yani yağmur hal lisanı ile peygamberi kendine davet etti. Yani yeni gelen vahiy olarak kabul ettiği için. Bu yüzden de kendini ona ibraz eder idi, başını açar idi, ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için faide-i İlahiye hasıl olmasa idi kendi nefsini ona ibraz etmezdi. 

Yani başını açıp da yağmurun altına gitmezdi. Bu risalet suyun risaletidir ki Allahüteala diri olan her şeyi ondan halk eylediğini iyi anla. Yani Rasullük sudaki Rasullük suyun risaletidir. Neden, halk edişi yönünden, hayat verişi yönünden yani Efendimiz onun için başını açarmış risalet olarak gördüğü için ona. O da suyun risaleti olarak. Yani Musa (as) kendisine kuvvayı faaliye mesabesinde olan faal kuvvetler durumunda bulunan kesilen çocukların ervahını cem etmekle buervah-ı kesirenin heyet-i mecmuası olduğu halde doğdu. Yani Musa (as) doğduğu zaman kendisi hakkında kesilen çocukların batındaki kuvvetleri ile birlikte doğdu. 

Hani bir rivayet vardır, derler ya her peygamber de genel olarak 40 insan gücü vardır. Ama Resul (sav) de de 40 peygamber gücü vardır, dedikleri bu manaya geliyor. Batın âleminden almış olduğu kuvvetlerle kendisi göründüğü halde böyle büyük kuvvetlerle ortaya çıkıyor. Zira çocuk büyükte tasarruf etmek suretiyle müessirdir. Şunu demek istiyor çocuk kuvveti gerçi onlar ama çocuk nasıl babaya tesir ediyorsa işte o çocuklar da o, (Musa onların babası hükmüne girdi) kuvvetler onda tesir etti. Büyük çocuğun mertebesine tenezzül edip onunla oynaşır, yani çocukla şakalaşır oynaşır.

Onun “su” diyeceği yerde “bu” taam diyeceği yerde “mama” ve sıcak diyeceği yerde “cıs” der. İyiye “cici” kötüye de “kaka” der. Ona çocuğun aklı derecesinde görünür. İşte “insanları akılları derecesinde konuşunuz” işte bunu bütün eğitimcilerin bilmesi gereken bir durumdur. Öğrencisinin aklı hangi derecede ise o dereceden hitap etmesi lazımdır, çocuk ise çocuk olması lazımdır ki onunla irtibat kurabilsin. Başka türlü de irtibat kuramaz. Çocukla büyük yan yana olsalar, büyük kendi halinde olsa aralarında birlik olmaz. Çocuğun büyük haline ulaşması mümkün olmadığına göre o zaman büyük küçüğün haline ulaşması gerekir. İşte bu da çocuğun ondaki tesiridir. 

Böyle olunca büyük küçüğün taht-ı tesirindedir. Hakikat böyle iken büyük küçüğün tesiri altında olduğuna vakıf değildir. Tabi ki irfan ehli ise o başkadır. Çocuk büyüğü kendi mertebesine tenzil ettikten sonra o büyüğü kendi mertebesine himayesine kendisine munis görünmek suretiyle tesir eder. İşte bu hallerin cümlesi küçüğün büyükte olan tesirinden ve bu tasarruf çocukluk makamının kuvvetinden meydana gelmektedir. Yani çocukta ne kadar büyük kuvvet var ki farkında olmadan biz ona oyuncak diyoruz ama çocuktaki kuvvet büyük kuvvetinden daha fazla ki onu kendisine tabi tutuyor. 

Büyüğün küçüğe uymasının sebebi küçük Rabbından yeni geldiği için Rabbındaki muhabbeti ona olan tesiridir, yoksa çocuğun kendi tesiri değildir. Ve o yeni vücut bulmuştur, o Rabbından en yakın zamanda ayrılmıştır, büyük ise çok seneler geçtiğinden Rabbından o derece uzaklaşmıştır. Ama çocuk Rabbına yakındır. Böyle olunca Allahütealaya en yakın olan en uzak olana tesir eder. Zahirdeki sultanların kendisine yakın olanları, padişaha yakın olan kulları padişahın uzak olan kullarına tesir ederler. Sebebi padişaha yakınlıkları dolayısıyladır. Rasulullah (sav) Efendimiz yağmur yağarken vücud-u Şeriflerini yağmura tutarlar yağmurun isabet etmesi için mübarek başlarını açarlar, kendisine bunun sebebi sorulduğunda “Rabbine olan ahdi yenidir “ buyururlar idi.

Yani rabbinden yeni gelmiştir, zuhura çıkma sözleşmesi yenidir, buyurur idi. Hatem-ül Enbiya olan Efendimizin yüce marifetine bak ki o marifet ne yücedir, ne açıktır yağmur rabbına o zamanda yakın bir bağlantısı olduğu için Resul (sav) i tesir eyledi. Böylece yağmur Resul (sav) e vahy ile nazil olan Rasul yani Cebrail (as) gibi idi.

Haktan yeni ayrıldığı için haberci olmuş oluyor. Cebrail (as) da Haktan haber getiriyor ya ama su mevzuunuda bu mevzuyla bir tuttu diyor. Melek lisanla davetini yapıyor, yağmur da Resul (sav) e lisan-ı hal ile hal lisanı ile bizatihi davet eyledi. Yani zatıyla davet eyledi. Kelamıyla değil.

Zira mükemmel havas-ı zahir ile idrak ettikleri şeyin hepsinde kendilerine Hazret-i İlahiyeden, yani hakikat ehli mana âleminden kendilerine ne gelmişse bunların içinde vahyi ilahi manaları bulurlar, idrak ederler. Yağmur hazret-i İlahiden nazil olan ilmin suretidir. Başını açması bu yöndendir ayrıca su hayat verir. Yağmura nefsini açması ruh-u kamilin kendine ifaza olunan feyzin telakkisine yani idrak edilmesine başın keşfe açılması zuhur-u hakayik içindir. Nasıl ki husl mahali kalptir, rabbından Resul (sav) e getirdiği hayat ve ilim bu yağmurun kendisine isabet etmesi için vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz ederdi. 

Böylece yağmurdan (sav) Efendimiz de isabet eden şey ilahi sebebiyle o yağmurdan kendileri için faide-i İlahiye hasıl olmasıydı. Yani kendisini yağmura açması ilmin hakikati, hayatın hakikatinden fayda sağlamak içindi. Yani fayda hasıl olmasaydı Vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz etmez idi. 

Yağmurun bu risaleti suyun risaletidir ki Allahüteala (CC) Kur’an-ı Kerim’de 21/30 de buyurur.

21/30-) Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma* ve cealna minelMai külle şey'in hayy* efela yu'minun;

21/30- O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki (yıldız oluşumları öncesi uzayda) semâlar ve arz birleşik idi de biz onları (kuvvelerin yoğunlaşmasıyla) yarıp ayırdık! Her diri şeyi sudan (H2 O) oluşturduk... Hâlâ iman etmiyorlar mı?

“Biz her şeyin hayatını sudan başlattık “ beyanı üzere hayat sahibi bulunan her şeyi sudan halk eyledi bu hikmeti iyi anla. Yani neye başını açtı hikmetinin de bir özelliği de budur.[44] 

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

“Eve lem yerâ-llezîne keferû enne-ssemâvâti vel-arda kânetâ ratkan fefetaknâhumâ vece’alnâ mine-lmâ-i kulle şeyin hayy(in) efelâ yu/minûn(e)” Ya o küfredenler görmedilerde mi ki, Semavât-ü Arz bitişik idiler de biz onları ayırdık, hayatı olan her şey'i sudan yaptık, hâlâ inanmıyorlar mı? (21/30) Âyet-i kerimesinin izâh ve tefsiridir. Ve bundan anlaşılır ki, semâvât ve arz halkıyyetin başlangıcında bir madde hâlinde olarak bitişik idi. Ba’dehu yekdiğerinden ayrıldılar. Ve cisimlerin oluşumu da sudandır. Çünkü arş-ı ilâhi su üzerinedir. 

Ma’lûm olsun ki, şehadet âlemini ve sonu olmayan gökyüzü âlemlerini saymak mümkün değildir. Bir taraftan varlığa gelmekte ve diğer taraftan bozulmaktadır. Zirâ “vücûd-i mümkin’in-İzafi vücud” ne evveli, ne âhiri vardır, zira sonsuzdur. Ve “halk” ezeli ve ebedidir; ve bunlar vücûdı mutlakta meydana gelir ve bozulur. Bunların mekân-ı vücûd-ı mutlaktır. 

Nitekim Gavs-i A’zam Abd’ül-Kâdir Gilâni (r.a.) buyururlar ki: 

“Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır? Dedim. Buyurdu ki, yâ Gavs-i A’zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur. Ve ben insanın sırrıyım” Cenâb-ı Şeyh (r.a) ibârelerinde bu hadîs-ı şerîfe işâret buyururlar. Zîrâ ilm-ı ilâhîde sâbit olan insan arzın halkından sonra unsur elbisesi ile tahakkukan zâhir oldu ve Hak Teâlâ hazretleri onu cenneti zâtından gayriyyet elbisesi ile zuhura çıkarmış oldu. 

---------------------

Hadis-i şerifte bildirilen. 

“Kânellahu lem yekün meahu şey’en.” 

“Allah var idi onunla birlikte hiçbir şey yoktu” Yani sonsuz feza vardı ancak içinde daha henüz isim ve sıfatlarının zuhurları yoktu. Bunların oluşumu ve inci hadisinin manâları gelecek sayfalarda uzunca bir şekilde izah edilecektir. Bu konular bilinmedikçe âlemin ve insanın hakikatini bilmek ve anlamak mümkün değildir. T.B. 

--------------------- 

Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri Â’mâ Bilesin ki, “â’mâ, hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir.” Çünkü o sırf zâttan ibarettir. Hiçbir mertebeye izafe edilemez. Orada ne Hakk’a, ne halka ait mertebeler vardır. 

Bu mânâda Rasûlullah (s.a.v.) ın şu hadisi yeterlidir; “Gerçekten â’mâ, altında da, üstünde de hava olmayan bir âlemdir.” Yani orada ne Hakk ismi vardır, ne de halk. â’mâ, sırf zâttan ibarettir. Bu durum kendi zâtında gizliliğidir; hiçbir şekilde kendine gizli değildir. 

Buranın hakikatinin akıl idrak edemez. *[45] 

Vücûd : (Vücûd-u Mutlak) Vücûd, lâfzı ile ifade edilmek istenen şudur ki, “O’nun varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı iledir.” Mevcûdatın varlığı, “O”nunla var olmaktadır. 

Tasavvuf ehli, lisanda o hakikate işaret için “lâ taayyün” (ortaya çıkmama) ve “vücûd-i mutlak”, “sırf vücûd” 

(v.b.) derler. 

Çünkü zât, isim, resim, sıfat, vasıf, zuhur, tecelli gibi oluşumlardan beridir. *[46] 

Kısaca özetlemeye çalıştığımız “mutlak vücûd”u çok iyi idrak etmemiz gerekmektedir. 

Genel anlamda vücûd dendiğinde madde yapılı varlık akla gelmektedir; geniş anlamda da bu gördüğümüz âlemler, zihnimizde canlanmaktadır. 

“Mutlak vücûd” ifadesi ise, bütün bu âlemleri meydana getiren, kucaklayan, inceden ince, lâtiften lâtif, ışığın, nûrun, rûhun ve zûlmetin de kaynağı olan asli bir cevher sonsuzluğudur. 

Âlemler, bu ilâhi hakikatin varlığında mertebe, mertebe itibari olarak var olmuşlardır. 

İşte bu varoluşlarla “vücûd-i izafi” / “kayıtlı vücûd” / “madde vücûd” (âlemler) ortaya gelmiştir. 

Şimdi diğer tecellilere geçmeye çalışalım. 

Zât 

- Katıksız varlık, yani vücûd, Allah’ın zâtıdır. 

- Yokluk karışımı varlık, yani, mevcûd; bu türden varlık ise, yaratılmış, zuhurların zâtıdır. 

Allah’ın zâtı, kendi nefsinden ibarettir; yüce Allah O’nunla vardır, zira O, nefsi ile kaimdir. (“kaimi bi nefsihi”) 

O zât, her sûretin kabiliyetine göre sûret alır. Bütün mânâ ondadır; O’nun sonsuz oluşu idrak edilemez. 

Allah-u Teâlânın zâtı, gizli tekliğinden ibarettir. Akıllar ve fehimler onu idrakten yana aciz kalır. 

Zâtı yönünden, “tek”tir; aydınlığı yönünden “nûr” dur, bilinmeyişi ciheti ile “zûlmet”tir. *[47] 

Ahadiyyet Kûr’ân, “Ahadiyet”tir ; 

Furkan, “Vahidiyyeti Kûr’âniyye”dir. 

Kûr’ân, “Zât”tır; Furkan, “Sıfat”tır. 

Kitap, “Mutlak varlık”tır. 

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir. Orada sıfatlar için bir zuhur yoktur. Varlık fertlerinden her birinde, bütün mevcûdat gizlidir. 

Ahadiyyet, yüce zâtın tecellisinden ibarettir. Orada ne isimlerin, ne de sıfatların sözü geçer. Burası mücerred zâta ait bir isimdir. 

Ahadiyyet, zâtın “hüvviyyet” ve “inniyyet”iyle ilk zuhurudur. 

“Hüvviyyet”i, beytinin ve âlemlerin kaynağı. 

“İnniyyet”i, “Hakikat-i Muhammedi” ve insânın kaynağıdır. 

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir; Hakk’a ait itibarlar da, halka ait itibarlar da orada yoktur. Hiçbir şekilde mahlûk için oraya yol yoktur. 

Çünkü bu hal görülmez “zûlmet” âleminden, “tecelli nûrlarına” doğru, zâtın “ilk tenezzülü”dür.*[48] 

Vahidiyyet Vahidiyyet, yüce zâtın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir. O’nda, zât, sıfattır; sıfat da zâttır. 

Meydana gelen her sıfatın zuhuru (isterse birbirinin zıddı olarak gözüksün) diğer sıfatın aynı sayılır. 

“Rahmet”ten ibaret sayılan nimet, “azab”tan ibaret olan nikmetin aynıdır. 

Burada, “ahadiyyet”, “vahidiyyet”, “ulûhiyyet” sıfatları arasındaki fark üzerinde biraz duralım; şöyle ki, 

- Ahadiyyet; Bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru yoktur. Kendi özündedir ve sırf zâttan ibarettir. 

- Vahidiyyet; Bu sıfatta isimlerin ve sıfatların tesir sahasına göre zuhurları vardır. Ancak bu zuhur, zâtın hükmü ile olur; zâttan ayrı bir hükmü düşünülemez, böyle olunca, herşey birbirinin aynı olur. 

- Ulûhiyyet; bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru vardır ve toplumdan herşeyin hakkını tek tek vermek gibi, bir zuhuru olur. Bu sıfatta zıtlar belirir; isimler ve sıfatlar birbirinin zıddı olarak gözükür. *[49]

## Ulûhiyyet “Zât Mertebesi” 

Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” adı verilir. 

Hak ve halk olarak: 

Ulûhiyyet, zâtın esas mahiyetinden ibarettir. Yüce zâtın zuhur yerlerinin en yükseği “Ulûhiyyet” zuhurunun meydana geldiği yerdir. 

Ulûhiyyet, karşılıklı zıddı, özünde toplar. Mesela (evveli olmayanı, sonradan olmuşu); (Hakk’ı, halkı); (varlığı, yokluğu) vb. Bütün bunların hepsini özünde toplar. 

Ve O’nda; Hakk, halk sûretinde zâhir olur; Ve O’nda; halk, Hakk sûretinde zâhir olur. 

Bu tecellilerin bilinen mânâsı “Tecelli-i ilâhi”dir. 

Eşyanın bir ferdi, kendi özü ile “Ulûhiyyet” saltanatı kapsamında bulunan cümle eşyayı toplar. Ancak varlık fertlerinden her biri, zâtının hakkı kadarını alabilir, daha fazlasını alamaz. 

Varlık fertlerinin her birinde bütün mevcûdat gizlidir. 

Ulûhiyyet, eserleri ile müşahade edilir ama görünürde kayıptır. Hükmen vardır, bilinir ama resmen görülmez.*[50] 

A’dem (yokluk, bulunmama) Âdem (Halife) 

A’dem (Yokluk) : 

Yukarıda geçen iki kelime, asli harfleri itibariyle yazıldığında, kolayca birbirinden ayrılıyor iken, latin harfleriyle yazıldığında ise, adeta birbirinin aynı gibi (adem) olmaktadır. 

Bu fark bilinmeyince, mevzu ile iligili yazılarda geçen “a’dem” (yokluk) hükmü, daha çok kullanılan “halife” (Âdem) zannedilerek, yanlış bir anlayışa yol açabiliyor. Buna sebep olmamak için kısaca ikisinin arasındaki farkı özetlemeye çalışalım. 

Burada üzerinde durmaya çalışacağımız kelime (ayn) harfi ile başlayan “a’dem” (yokluk) kelimesinin mânâ-sına doğru kısa bir yolculuk yapmaktır. Ancak bu yoldan gerçek varlığın, ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu daha kolay idrak etmemiz mümkün olacaktır. (T.B.) 

----------------- 

“A’dem” lügatta, yokluk mânâsına gelmektedir ve vücûdun zıddıdır. Istilâhta, zihinde meydana gelen “zûlmani” bir mânâdır. Mutlak a’dem/yokluk Tasavvuru da mümkün değildir. 

“A’dem” ezelden ebede kadar; kendisinden birşey çıkmayan ve hareket meydana gelmeyen “zûlmet” olarak tarif edilmiştir. 

Vücûd sonsuz olup, nihâyeti olmadığı için a’dem (yokluğun) meydana geleceği bir saha mevcûd değildir. 

Vücûd daima “vahid” olup, kendi hakiki hakikati üzerine değişme ve başkalaşma olmadan bakidir ve a’dem (yokluk) böylece yokluğu üzere sabittir. 

Vücûd asla yok olmaz, mevcûd da yok olmaz. 

Ma’dum dahi mevcûd olmaz. 

Hal böyle olunca “vücûd” hakk ve “a’dem” batıldır. 

“A’dem” iki türlüdür. 

Birisi, yukarıda belirtilendir. 

Diğeri,“a’dem-i izafi”, “a’dem-i itibari” ve “a’dem-i mukayyet” dedikleridir, ki bu “a’dem/yokluk”, çekirdeğin içindeki ağacın, babanın varlığında olan çocuğun sûretleri gibidir. 

Yani varlıklarında kuvvede, “mevcûd”; fiilde, “madum” gizli olmaları “izafi yokluk”tur. 

İzafi yokluk, mutlak yokluk ile mutlak vücûd arasında “berzah/geçiş”ten ibarettir.*[51] 

 Zûlmet Zûlmet : Karanlık. 

 Zûlûmat : Karanlıklar. 

Zûlm : Birşeyin kendi yerinden, başka bir yere koyma; zûlm, haksızlık, eziyet. 

Zâlim : Zûlmeden. 

 Zâlimun : Zûlmedenler. 

 Zâlûm : Çok zâlim.*[52]

Yukarıda geçen “a’dem” kelimesinin özelliklerini bilmemiz lâzım geldiği gibi, burada belirtilen “zûlmet” (karanlık) kelimesinin ifade ettiği mânâyı da çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu taktirde “hakikat-i ilâhiyye” ve “vücûd mertebeleri”nin anlaşılması kolaylaşacaktır. 

Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir. 

a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” kendisinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir. 

“Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir. 

Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir. 

“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” mertebeleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir. 

“Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzülüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır. 

 Bu mânâyı ifade edecek beşeri bir kelime bulmak çok güçtür. Mânâların anlaşılması ancak bunların gerçek özelliklerine kısmen nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir. T.B.[53] 

----------------

وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ {الأنبياء/31}

“Vece’alnâ fî-l-ardi ravâsiye en temîde bihim vece’alnâ fîhâ ficâcen subulen le’allehum yehtedûn(e)” Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik. (21/31)

----------------

Nasıl ki dünya üzerinde dağlar ve onlarda inişli çıkışlı yollarda olsa beden arzı olan vücudumuzda omuzlarımız bizim dağlarımızdır. 

Bilindiği gibi Mûsâ a.s Tûr dağına çıkmıştır. Mûsevîyyet ile ilgili olan “tûri sînîne” ifâdesi bâtıni olarak her birerlerimiz için sine turlarının yani nefs mertebelerinin ve hazerâtı hamsenin ifâdesidir.[54] 

Efendimiz s.a.v. Hira (nûr) dağına çıkmıştır.

Nihayet ikra gecesi, kendisi Hira’ya gitmeye başladığı zamanlarda ikra gecesi ismi “HAZRET” oldu. Hz. Muhammed oldu ondan sonra. Yani hazret ne demektir? Hazret ismiyle birçok kimselerde anılabiliyor. Hazret demek, hakîkat-i ilâhiye ile Hakk’ın varlığı ile hâzır olan kimse demektir. Yani kendinde Hakk’ın varlığı ile varlığı bulunan kimse hazret demektir. Ancak akla bir soru gelebilir, herkes böyle değil mi? Bâtınen tabii herkes böyledir. Neden? Çünkü bütün varlıkta Hakk’ın zuhûru olduğundan nerede ve neresi olursa olsun, orası hazrettir. 

Hira’ya çıktığında Muhammedü’l Emîn idi ama Cebrâil (a.s.) Cibril-i emîn olan, Muhammedü’l Emîn’e bakın ne kadar emîn olanı getirdi. Gelen kaynak emîn, getiren risâlet mertebesi, Cibril o anda emîn talebe olan Muhammedü’l Emîn de emîn, gelen mevzûlarda emîn. Bakın bir arada 4 tane emînlik vardır. Yani kaynak emîn, getiren emîn, gelen yer emîn, getirilen emîn. Doğru yani, hayal ve vehim bunların içersinde hiç yoktur. 

İşte bu geliş süresi devam ediyor, ediyor, ediyor mi’râc gecesi de Âyet-el Kübra, hani büyük âyetlerimizden gösterdik dediği, orada da Hakîkat-i Muhammedîyeyi görmüş oluyor. O makamda da Hakîkat-i Muhammedîye başlamış oluyor.[55] 

Kim bâtınında hangi seyri yapıyorsa çıktığı dağ o mertebenin fikrinde yükselmektir. İşte bir yükseliş bir inişle beraber seyr-i sülukta değişik dağ ve mertebelerden geçilmiş olur.

Nefsi emmare yaşamı üzerinde olanda nefis dağı yaşantısı sabit ve şartlanmış fikri içindedir.

Sûre sayısı ve Âyet sayısı toplamı 21+31= 52 dir. 31 “El” ve 52 sıra sayılı pirimiz Nusret Tûra dır. 52 aynı zamanda Tûr suresidir. Tûr dağı gibi heybetli olan Nusret Babamız r.a gönüllerimizin paşasıdır. 

----------------

وَجَعَلْنَا السَّمَاء سَقْفًا مَّحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ {الأنبياء/32}

“Vece’alnâ-ssemâe sakfen mahfûzâ(an) vehum an âyâtihâ mu’ridûn(e)” Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler. (21/32)

----------------

Gökyüzü bizlerin gönül göğünün yüzüdür. Oradan ne sadır oluyorsa yani ne ilham ne vehim geliyorsa bizlerin yüzü yani veçhi olmaktadır. Korunmuş tavan ise bizlerde akıldır. Eğer buradan gelen bilgileri gönlünlün yalanlaması gerekir.

Sûre sayısı ve âyet sayısını toplarsak 21+32= 53 tür. 53 necm sûresidir. Yıldızın yeri bilindiği gibi semâ da ve gönüldedir. Bizim de yıldızımız Terzi Babamız gönüllerimizin ışığı ve “ışk”ıdır. 

------------

“Rahman”ın ilk zuhura getirdiği “arş”tır. 

“Rahman” da bu yüzden arşın üstünde, onu düzenleyen ve ona mutlak hakim olandır. 

Genel olarak bütün mevcudatta böyle olduğu gibi, hususi olarak bütün varlıklarda da böyledir.

“Rahmaniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir” denilmişti. 

İşte bunların ilk zuhur yerleri “arş”tır. Buradan diğer mertebelere tecellileri olur.

 Hal böyle olunca, hususi anlamda Rahmaniyyetin en geniş manada tecelli yeri olan “İnsan-ı Kamil”in varlığı, arşın ta kendisidir ve Rahman “Halife-i Vücud-u arşisteva”dır.

Zahiriyle halk, batınıyla Hak’tır ve âleme rahmettir. T.B.

----------------

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ {الأنبياء/33}

“Vehuve-llezî haleka-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a) kullun fî felekin yesbehûn(e)”

O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı halk edendir. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler. (21/33)

----------------

Nasıl ki dünyamızın gecesi, gündüzü, güneşi var ise bizlerinde dünyamız beden arzımız ve göğümüz gönlümüzdür. 

Âyet numarası 33 tür. 33 bilindiği gibi mescid-i nebevinin ilk direk sayısıdır. Sûre sayısı ile 21 dir. Toplarsak 21+33= 54 dür. 54 te Kamer sûresidir. Kamer ise Hakikat-i Muhammedi ve Nuru Muhammedidir. 

“Vehuve-llezî haleka” halk eden hüve dir. Hüve ahadiyetin mertebesinin hüviyetidir. Bir yönü kabe bir yönü âlemlerdir.

Gönül âleminin de dönmesi ile fenafillah ve bebabillah ile güneş hakikat-i İlâhiyye ve ay hakikat-i Muhamediye devirleri hüküm sürer.

İşte her biri kendi yörüngesi, kendi mertebesi üzere yüzmekte ve hareket etmektedir.

Ama nefsi emmare karanlığında yaşayan ne bunun idrakinde ne de fevkinde olur.

Şems sûresi ile yolumuza devam edelim;

“Şems” kelimesin in sayı değerleri, ( ش şın-300) ilmin Ulûhiyet mertebesinden “şın” müşahedesi ile daha çok yönlerden idrak edilmesidir. 

(م mim-40) Hakikat-i Muhammediyyenin (4) mertebe den-şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinden “müşahedesi”dir.

( س sin-60) ise İnsân’ın remzidir, (6) cihetten âlemi seyreden göz anlamınadır. (60) olması yönlerin kendi içindeki çokluğu zenginliğidir. 

Bunları bütün olarak toplarsak. (300+40+60=400) ayrıca (3+4+6=13) hakikat-i Muhammediyye’dir ( شمس ) “Şems” ( س sin-) (م mim-) (ش şın-) Görüldüğü gibi “şın” harfinin hakikat-i İlâhiyye üzere ezelde kandisine verilen, tasarımı-sûreti-görüntüsü-resmi vardır. Bu görüntü-tasarım ve resim onun canlı şahsiyetidir. Biz onu bir çizgi halinde görünce bulunduğu yere yapışık sadece ölü bir şekil görüntüsü zannederiz. Halbuki bulunduğu yerden cap canlı olarak bizlere kendisinin, önündeki ve arkasında ki, akraba harfleriyle canlı, canlı neler anlatmaktadırlar. Ancak onların canlılığını okuyan canlı biri ise anlar. Eğer okuyucu zâten kendi ölü ise kendi ölü olduğundan o diri olan karfleri ve ma’nâlarını da öldürür işte bu yüzden okuduğundan bir şey anlamaz ancak anladığını zanneder. 

O halde yapılacak şey kişinin kendinin manen canlanması ve evvelâ kendini tanıması daha sonra da rabb-ı nı tanıması ve o yoldan da âlemde cansız ve hayat sahibi olmayan hiçbir varlığın bulunmadığını idrak etmesi gereklidir. İşte ondan sonra harflerinde kendi mertebeleri itibariyle bir yaşantıları ve bu yaşantıları gereği ile de kendilerine ait özel bir ma’nâlarının olduğunu idrak edebilsin. 

( ش şın-) “Şın” harfine bu şekilde irfaniyyetle baktığımız da sağ tarafında üç tırnak ve iki küçük yuva ve üstünde üç nokta ve sola doğru uzayan kıvrılan ve aşağıya doğru sarkan daha büyük üçüncü bir yuva görmekteyiz. 

O baştaki yuvaların birincisi, âlemi gayb’dan âlemi şehâdete doğru yola çıkmış olan ilmi İlâhiyye tecellilerinin bâtınen ilk durağı olan “taayyünü evvel-ilk teceli” nin zuhur mahalli “Vâhidiyyet” mertebesi olan tecelli ve tenezzül makamıdır. 

İkinci yuva ise Vahidiyyet mertebesine tecelli ve tenezzül etmiş olan, oradan “taayyünü sâni-ikinci tecelli olan ilmi İlâhiyyenin mertebe-i ervahta lâtif sûretler almış halinin tecelli yeridir. Aşağıya doğru uzanan ve âlemleri kucaklayan bir kepçe gibi olan son yuva ise âlemi şehâdet ef’âl, müşahede ve bu mükevvenât âleminin zuhur yeridir. Üç noktası ise bu âlemlerin kendilerine ait olan nefslerinin göstergesidir. Ayrıca her bir nokta bu âlemleri üç yakîn ilmi ile bilip idrak etmektir. 

(م mim-) harfi ise bir zemin üzerinde bulunan bir göz veya bir mahalden aşağıya doğru yukarıda belirtilen mertebelerin Hakikat-i muhammediyyenin şahsında ki tecellileridir. Yani âlemi gaybden hakikat-i Muhammed-î üzerine olan bütün tecellilerin âlemi şehâdete akışını göstermektedir. Bu tecellilerin nokta zuhur yeri ise Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. 

( س sin-) harfi ise bütün bu mertebeleri idrak ve ihata eden “Sin” ârifi billâh ve İnsân-ı Kâmildir. “Sin,” “Şın” ın aynasıdır. Şında olan tecelli-i İlâhiy’ye yi aynen olduğu gibi bünyesine almasıdır çünkü hiçbir harf “şın” a bu kadar benzer ve yakın değildir. Sin harfinin sağındaki üç, uç, üç seyri, yani evvelâ Hakk’tan halka, sonra halk’tan Hakk’a, daha sonrada, tekrar Hakk’tan halkadır, yalnız bu sefer gene Hakk ve kendini idrak etmiş Kâmil Halife, görevli İnsân olarak dönmesidir. 

O halde “Şın” kendinde bulunan hakikatleri müşahede ve şehâdet âlemini, “Mim” Hakikat-i Muhammed-i ve mülk âlemini, “Sin” ise İnsân-ı Kâmil-i ve diğer insanları ifade etmektedir. İşte bu harfler bütün bunları canlı halde idrak sahibi olan insanlara sesiz ve sözsüs anlatmaktadırlar. 

Şimdi bu üç harfin bir “terkip-aile-birleşik” şekli olan “Şems” kelimesinin ifade ettiği ma’nânın ne olduğuna bakalım, Arapça “Şems” Türkçe “güneş” Farça “afitab” kelimeleri ile ifade edilmektedir. Gökyüzünde bizim şems-güneşimiz benzeri birçok şems olduğu anlaşılmıştır. Nasıl ki, şems-güneş bizim dünyamızı aydınlatmakta ve ona hayat vermektedir. 

Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir.

 “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (  ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir . (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım. 

(1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir. 

(ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler. 

İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Ğüneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir. 

Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir. 

(36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.

Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir. 

وَالنَّهَارِ إِذَا جَلَّاهَا 

(Ven nehâri izâ cellâhâ.)

(91/3) “Ve onu izhar ettiği zaman gündüze.”

********** 

Hakikat-i İlâhiye de ilmi varlıklar olan, a’yân-ı sâbitelerin ilmi sûretleri bâtın gecesinden çıkıp birer varlık olarak gündüzün aydınlığında bütün haşmetleriyle ortaya çıktıklarından bu âlemin cümbüşü harekete geçmiş olmaktadır. İşte onların bu cümbüşleri-diğer taraftan tesbihleri faaliyete geçmektedir. Ve böylece varlıklar “ızhar” edilmiş zuhura çıkmış olmaktadırlar. 

Ayrıca gönlümüzde de bâtında olan esmâ-i İlâhiye ilim güneşi ile aydınlandığı zaman, ortaya çıkmaktadırlar ve böylece karanlıkta olan beden arzımız ve nefs zulmetimiz de ki “ İlâh-i hakikatler” “ızhar” olup zuhura çıkmaktadırlar. Buna da ilim güneşi ile aydınlanma yani gündüze erişilme denmektedir. Bu sûretle Hakk’ın kendi hakikatinin gündüz zuhura çıkmış olmasından kendi kedine bu hakikati itibariyle İlim gündüzüne ve dünya gündüzüne kasem etmektedir.

**********

وَالَّيْلِ إِذَا يَغْشَيٰهَا

(Vel leyli izâ yagşâhâ.)

(91/4) “Onu sardığı zaman geceye.”

**********

Yaşanan zamanda seyrinde değişken, ancak vaktinde sabit olan bir tecelli ve hakikat vardır, bu ise bünyesinde hem gündüzü hem de geceyi birleştirir, yani gece ile gündüzün birleştiği gezegen çizgi noktadır. Ve hep aynı şekilde dönen dünya üstünde hep aynı halde bulunur ve gece ile gündüzün birleştiği noktadır ve hep yer değiştirmektedir. İşte devamlı geçen-gezen nokta bulundu-ğu yerden geçtikten sonra durağan olan o nokta batı da o andan itibaren durağan olan noktada akşam ve daha sonra da gece oluşumları başlıyor daha sonra da tamamen geceye girilmiş olmaktadır. İşte böylece gezegen olan gece ve gündüzün bitişik olduğu o nokta yanlara doğru uzayınca çizgi, yoluna devam ettikçe veya dünya döndükçe yerini yeni yerlere bırakarak hiç durmadan yoluna devam etmektedir. 

Doğuya geldiğinde dönüş devam ederken arkasında kalan olguya eşyayı aydınlattığı ve ortalık görünür hale geldiği için gündüz, akşama doğru güneş batmaya doğru gittiğinde arkada kalan hâle de bu defa gece denmektedir. Eğer dünyanın dönmesini sadece aklımızda bir müddet durdurmuş olsak göreceğimiz manzara o nokta-çizginin belirlendiği, gece ile gündüzün tam ortasının hep aynı yerde durduğunu fikren düşüncede görmüş oluruz. 

İşte o nokta-çizgi gece ve gündüzün kaynaklandığı sıfır nokta hiçbir hükmün geçerli olmadığı ortak halleridir. Üzerinde gündüz hali yoktur ki, gündüz hükümleri geçerli olsun. Gece hükmü daha henüz oluşmamıştır ki, gece hükümlerine tabi olsun. 

İşte bu yüzden de bu noktaların oluştuğu sahalarda ibadet yapılması “mekruh” sayılmıştır çünkü o süre ne gece ne gündüzdür. Ancak o noktadan sonra doğu tarafında olan hale gündüz, daha sonra dönüşüm itibari ile batıda oluşan halede gece denmektedir. (Vel leyli izâ yagşâhâ.) İşte bu şekilde gezegenlerin dönerek oluşturduğu “leyl” gecenin, gündüzü “gaşy” kapladığı-sardığı ân’a bu muhteşem oluşumdan dolayı yemin edilmiştir. 

Ayrıca bir bakıma geceden kasıt İlmi İlâhiyyede bâtında kalan esmâ-i İlâhiyeyenin zuhura çıkmamış bâtın halleridir. Bunlar bütün varlığı içten sarmış “gaşy” etmişler ve eşyanın halikatleridirler. Yeminin biride bunlaradır. 

Bütün bunları kendi vücût mülkünde idrak eden sâlik-i, esmâ-i İlâhiyyenin “fenâfillâh” mertebesinden “gaşy” kaplaması-sarmasıdır. 

Yine Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

3380. Bütün zemîn ve âsumâmn tabakaları, o akıcı deryada bir hâşâk gibidir. 

Fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûddur ve zemînin ve âsumâmn tabakalan ve fezâda müteayyen olan bilcümle avâlim-i kesîfe ve latîfe, vücûd-ı mutlak-ı Hak’da mütekevvendir; ve bu avâlimin kâffesi akıcı deryâ üzerinde yüzen çör-çöp gibidir. Nitekim ecrâm hakkında (Enbiyâ, 21/33) “Hepsi felekte yüzerler” buyrulur. Ya'nî güneş ve ay ve nücûm hepsi, denizde yüzer gibi yüzerler.

3381. Suda hâşâkın hamleleri ve oynamaları, hareket vaktinde sudan geldi.

Ecrâmın mihverleri üzerinde ve mahreklerinde devir ve hareketleri vücûd-ı mutlak-ı Hak’dandır. Nitekim su üzerinde yüzen çörçöpün hamleleri ve oy-namalan hep suyun kımıldamasındandır. Bu hakikat (Kehf, 18/39) [Mâşaallah kuvvet sâdece Allah’ındır] âyet-i kerîmesinde be¬yân buyru-lur.

3382. Onu inaddan sâkin etmek istediği vakit, hâşâki sahil tarafına götürür.

Hak Teâlâ kendi vücûd-ı mutlakında çörçöp gibi yüzüp, hareketlerinde ısrâr ve inâd eden suver-i ecsâmı sâkin kılmak istediği vakit, onları bu vücûd-ı izâfî âleminden adem-i izâfî sâhiline düşürür.

3383. Onu sahilden dalga mahalline çektiği vakit, sarsarın nebata yaptığını yapar.

Yine onlan adem-i izâfî sâhilinden, vücûd-ı izâfî dalgalan âlemine çektiği vakit, sert rüzgâr nebâtâtı nasıl tahrik ederse, o hâşâki, sûret-i ilmiyyesi mertebesinde sâbit olan hakikatleri üzerine, yine sûret âleminde harekete geti-rir.[56]

----------------

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِّن قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِن مِّتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ {الأنبياء/34}

“Vemâ ce’alnâ libeşerin min kablike-lhuld(e) efe-in mitte fehumu-lhâlidûn(e)” Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar? (21/34)

----------------

“Vemâ ce’alnâ” Biz ce’al etmedik. Yani kılmadık. Âyetin bu bölümü “na” biz ifadesi ile zâti bölümüdür. Senden önce de hiçbir beşeri ölümsüz kılmadık… 

Peki bu beşer nasıl ce’al edilmiştir…

إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا

(inni halikun beşeran)

“Muhakkak ki, ben bir beşer halk edeceğim.” Bakara Sûresi: Âyet (2/30)da aynı hadise değişik yönden ifade edilmektedir. Kısaca bunları idrâk etmeye çalışalım.

إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً

(İnnî câilün fil ardı halifeten)

“Muhakkak ki ben yeryüzünde bir halife ceal edeceğim.” (halk edeceğim) Hicr Sûresi’nde, Âdem’in beşer sûretiyle halkiyyeti, Bakara Sûresi’nde ise Halife vasfıyla ceal’iyyeti > kılınmaklığı, ifade edilmektedir. (Ceal) ile (halâk) arasında oldukça büyük fark vardır. Her ne kadar zâhiren genel kullanışta her ikisi için de (yaratma) sözcüğü kolayca karşılık olarak ifade ediliyor ise de aslında (ceal) “kılma > dileme” (halâk) “halk etme, meydana gelme, zuhur, tecelli”dir.

Bakara Sûresi (2/30) Âyeti’nde bahsedilen (ceâl) ile ifade edilen Âdem oluşumu bâtın âleminde ilmi ve rûhi mânâda oluşan program yönüdür, diyebiliriz.

Hicr Sûresi (15/28) ve Sad Sûresi (38/81) Âyetleri’nde ise (halâk) bu halife programının faaliyet sahasında tatbikata başlamasıdır diyebiliriz.

Beşer, insânın görüntüye gelip bu âlemde yaşayabilmesini sağlayacak kesif yönü, (salsal) kara çamur balçık’tan meydana getirilen vücud heykelidir. Tabiat ve nefsaniyyet’ini ifade etmektedir. Bu mevzuya daha sonra devam edeceğiz.

Beşer, ebced hesabıyla şu neticeyi vermektedir:

بَشَرٌ ”Beşer”

(ر) (rı) (200) (ش) (şın) (300) (ب) (be) (2) Toplarsak: (200+300+2=502) (5+2=7) Görüldüğü gibi netice (7)dir. Ve insândaki yedi Nefs mertebesini ifade etmektedir.

“Halife” ebced hesabı toplamları neticesinde (5) sayı değerindedir ve Hazarât-ı Hamse beş hazret mertebesini ifade etmektedir.

“Beşer” lügat mânâsı itibariyle: “müjde” demektir.

“Beşâret” lügat mânâsı itibariyle: “güzellik ve müjde” demektir, ebced hesabı toplamları neticesi (12) sayı değerindedir.

Görüldüğü gibi (beşer ve halife) “insân”ın iki lâkabını (beşâret) kelimesi bünyesinde toplamaktadır ki; bu da (12) sayı değerindedir.

“Beşer” toprak ve venefahtü’nün birleşimidir.

Zat-ı Mutlak; zât-î tecellisini zuhura getirmeyi diledi.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

 95) tin sûresi (Lekad halâknal insâne fi ahsen-i takviym)

(95/4) “Muhakkak ki: Biz insânı en güzel bir biçimde yarattık.” (halk ettik) hükmü ile zuhura getirdi bu güzelliği kelâmıyla Kûr’ân-ı Keriym’in muhtelif yerlerinde müjdeledi.

İnsân; zat-ı Hakk’ın, kendi zatının, zat mertebesinden bu güzelliğinin zuhurunu müjdelediği, zat-i aynasıdır. Bir Hadîs’te belirtildiği gibi (Allah’u cemiylün yuhubbul cemâl) “Allah güzeldir, güzeli sever.” diye belirtilen güzel, genel anlamda, bütün varlık mertebeleri, özelde ise insân’dır.

فَإِذَا سويته ونَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ

(15) Hıcr sûresi.

سَاجِدِينَ

(Feiza sevveytühü venefahtü fihi min rûhi fekaulehu sacidiyn) Meâlen: (15/29) “Artık ben ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.” Bu Ayet-i Keriyme de zati’dir; Cenâb-ı Hakk bu faaliyeti özel olarak zatı itibariyle işlediğini ifade etmektedir. (Daha evvelce de belirttiğimiz gibi.) Özetle; zat-ı Mutlak, bâtından zuhura çıkmak için, A’mâ’iyyet’ten ilk tecellisiyle Ahadiyyet’e, oradan Vahidiyyet’e, oradan Ulûhiyyet’e ve nihayet Rahmâniyyet ile Nefes-i Rahmâniye’sini bütün âlemlere nefy etti (üfledi) ve bu Nefes-i Rahmâniye ile bütün âlemler ve tabiat meydana geldi.

İnsân için ne müthiş bir iltifattır ki; Âlemlere üflenen “rûh” Nefes-i Rahmânî, mertebe-i Rahmâniyyet’ten üflenmiş iken, İnsân için belirtilen “beşer” isimli tesviyeden sonra, içine bizzat, Cenâb-ı Hakk’ın (vene fahtü fihi min rûhi) “Ben ona rûhumdan üfledim.” ifadesi ne mithiş bir olgudur ve beşer ismiyle müjdelenen bu ne güzelliktir.[57]

Beşer sayısal değeri (12) ile Hakikat-i Muhammedi programıdır. 

“mitte” “Sen ölürsen” sayısal değeri “Mim: 40” “Te: 400” “Te: 400” dür. Toplarsak 40+400+400= 840 tır… 8+4= 12 dir. (12) Hakikat-i Muhammediyeydi. 84 ayrıca arapça “IYD” bayram sayısal değeridir. 

İşte sen ölmeden önce Hakikat-i Muahmmedi programı gereği ölürsen bu senşn “IYD” bayramındır. “Beşer” olmanın Âdem’in yeryüzünde grünmesinin kıyamet âlametidir. Senin de beden arzı ile görünmen kıyametinin almeridir. Hz. Mevlânâ nın dediği ölüm gecesi “şeb-u arus” düğün gecesidir. 

Sen ihtiyari ölüm ile ölürsün, onlarda ıztirari ölüm ile ölümü tadacaklardır.

----------------

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ {الأنبياء/35}

“Kullu nefsin zâ-ikatu-lmevt(i) veneblûkum bi-şşerri velhayri fitne(ten) ve-ileynâ turce’ûn(e)” Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz. (21/35)

----------------

Bu Âyetin başı her varlığın sonunu ifade etmektedir, nasıl ki her varlığın dünyada bir doğumu vardır işte bu doğumun son aşaması burada anlatılıyor. 

Bu âlemde gördüğümüz her ne varsa bunların hepsi birer nefs, fakat insanın üzerinde var olan İlâhî nefstir. Burada bahsedilen tadma hakikati itibarıyla varlığa işaret etmektedir ve tad ifadesi her varlığa göre değişmektedir, her nefs kendi aslı itibarıyla nasıl bir hayat sürmüş ise ölürken onun tadını tadacaktır. T.B.

Târık Sûresinde bu konu hakkında yazılan tefekkür’ün bir bölümünü buraya almak faydalı olacaktır.

“Tad-ı sırındaydı”. “Her nefis ölümü tadacaktır.”[58] Bu dünyanın gerçek tadı ölmeden ölmekmiş meğer. Çözüme ulaşmak buradaymış… Ç harfini ayırırsak geriye Özüm yani Özü ve (م) “Mim” kalır… (م) “Mim” harfi Hakikat-i Muhammediye yi remz etmektedir… Öz-ü ise sözlükte; Bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı, iç (bâtın) , nefis, derûn, varoluş karşıtı, zübde, zât tır.[59] Geriye kalan Ç harfi “C” harfinin sert okunuşudur. Arap alfabesinde yoktur ve pers alfabesinin[60] 7. harfidir sonradan osmanlıca alfabesine eklenen (چ) Çim harfi, Cim harfinin 3 nokta ile yazılımıdır. Yani Türkçe Ç harfinde altta bulunan uzantısı 3 noktadan meydana gelmiştir. (چ) Arapça bilindiği sağdan sola yazıldığından akl-ı küllden, nefsi külle doğru yazılıştır. Latin harfleri ise soldan sağa, nefs-i külle doğru yazılmıştır. Yani nefsi emmare ile sol tarafından bu A-rabça harfe bakıldığı zaman harfin karın bölgesindeki noktalar görülmez ve görülen-görülemeyen (ح) “Ha” Hakk’tır. Ama kişi kendi hayali varlığını, var olarak kabul ettiğinden ve beşeri benliği ile baktığından kendi benlik noktası “Ha” üzerine yansır ve (خ) “Hı” yani “Halk” olarak ben, sen, o ve çoğulları ile kesret olarak görülür. Buna Cem’den önceki fark derler. Yani Mevlâna hazretlerinin körlerin fili tarifi etmesindeki gibi bu fark âlemindekiler kördürler ve neresinden dokunuyorsa fili yani Hakk’ın vücudunu-varlığını algıladığı gibi hayalindeki kurgulaması ile anlatır. 

Meğer şiirinde, Düşündün mü? Hiç kardeşim aslında Türkçe yazım kuralında Kardeşim hiç düşündün mü? Şeklindedir. Özne başta, ortada zarf, fiil sondadır. Şiirde kafiye uyumu için yazılmış olarak düşünülse de Düşündün mü? Diyerek ”hiç kardeşim” e atıf vardır. Ve şiirin son kıtasında “Hakk’tan ayırma Hiç Özü” ile de “Özü”nde Hakk ile Hiç’e ulaşılması ifade edilmektedir. 

 Hz. Mevlânâ der ki; Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol… Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı, nasıl ki çömleği ayakta tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiç’lik bilincidir…

Hiç, “durum, hal zarfı” olarak kullanılmıştır. Hiç kelimesi sözlükte; yok olan varlığın karşıtı olan bir kelimedir. Hiç kelimesi olumsuz bir kelime olup fiile olumsuz bir anlam veya yokluk ifadesi katan bir özellik bulunmaktadır. Sözlükteki yok olan “Hiç” kelimesini en yakın karşılığı gibi görünse “yok” diye bir şey yoktur. İzafi yani isimlenmiştir. Eğer böyle bir saha olsa Allah ve yokluk olmak üzere ayrı ayrı sahalar olur ve ikiliktir. “Hiç” kişinin kendi varlığını hayali ve vehimi olduğunu anlayıp seyr-i sülük ile nefsi-izafi vücudundan ifna olan ve sırası ile Şeyh, Resül ve Hak’k ta fani olandır. (هيچ) Hiç yazılışta “He” “Ye” “Çim” harflerinden oluşmaktadır. Sayısal değeri 5+10+3=18 dir.

(18) 18 bin âlemdir. 

(هيچ) Hiç yazılışında 5 nokta bulunmaktadır. 5 Hazret mertebelerinin ifadesidir. 

(ه) “He” harfi tek başına içi boş olsa da kelime içinde ortadan geçen hat ile ikiye ayrılmıştır. Sol tarafı beşeri hüviyet, sağ tarafı ise ilahi hüviyettir. 

(ى) Ye; Yakîndir birinci nokta beşeri yakınlık ve ikinci noktası ise ilahi yakınlıktır (İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn dir.).

(چ) Çim içinde (ج) Cim’ide barındırır. Celal ve Cemal dir. 3 nokta ise nefsi benlik, İzafi benlik, İlâhi benliktir. Sayısal değeri 3 tür.

Bizim bu yolda amacımız benlik değil yokluk diyenler de olabilir. Ama benlik mertebelerinden geçilmeden yokluğun aslı (هِچ) “Hiç”liğe ulaşmak mümkün değildir…

İkindi namazına Eski Camii de cemaate son rekâta yetiştim. Namazı tamamladığımda cenaze olduğu için duaya geçilmeden müezzin كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ {العنكبوت/57} “Küllü nefsin zâikatu-lmevtü sümme ileynâ turce’ûn”… “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut 57) âyetini okuyordu. Bir hanım efendinin cenaze namazı eda ediliyordu. Selimiye Camiinin karşı tarafına oturduğumuzda 13-13 ilham kuşu havalandı. Ve Selimiye Camiinden aşağı inen karşıdan geçen ve Selimiye parkında duran Mehter Takımına dikkatimi çekti. İstanbul’un (1453) (13) “Fethi” Edirne’den başladı diyordu. Bu yıl (571) inci yıldönümü (13) imiş. Efendimizin doğum yılı ve Fethi şahsında nice fetihlere, mevalidlere nasip olur. İnşeallah… Ayette geçen; “Her nefis ölümü tadacaktır.” Fenafillah mertebesine işarettir. “Sonra bize döndüreleceksiniz”. (نا) “Na” Bize ifadesiyle Zât-i dir. Bekabillah mertebesine işarettir. Âyet sayısal değeri (29+57= 86) (8+6=14) (14) Nûr-u Muhammediyyedir. Her mertebeyi kapsadığı anlaşılmaktadır. Yolda (tarik) ilham kuşu Nûr-u ilâhi güzergahında bu sefer “54” ile biten sarı taksinin karıştığı kazada; Akl-ı küll dikkat et diyor. “54” hayali-İzafi “Kamer” im diyerek (sarı) geçici olanların hali budur. Nefsi küll de “İlm-i Ledün” zannedilen hayali yansımalara ve bunun inkisarına dikkat etmek lazımdır. Diye haber vermekteydi. Kazayı da geçerek “Selâm dan Salim olarak Selim e Selim den 13 ve Ölüm tadış müşahadesi ile salim bir şekilde Selâm yurdundaki” evimize dönmüş olduk. Hamd olsun…[61] 

----------------

وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُم بِذِكْرِ الرَّحْمَنِ هُمْ كَافِرُونَ {الأنبياء/36}

“Ve-izâ raâke-llezîne keferû in yettehizûneke illâ huzuven ehâzâ-llezî yezkuru âlihetekum vehum bizikri-rrahmâni hum kâfirûn(e)” İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahmân’ın kitabını inkâr ediyorlar. (21/36)

----------------

 “Ve-izâ raâke-llezîne keferû” Hakkı örtüp gizleyenler “Raake” Seni gördüler diye tasdik vardır… Burada açıkça inkar edenlerin efendimiz s.a.v. in Hakikat-i Muahmmedini zuhur mahalli yani risalet mertebesi olduğunu gördüler ama örtüp gizledikleri ifade edilmektedir. Bu mu nefsimizin hevası olan ilâhlarımızı hakiki ilâhı zikr edip diline dolayan diye alaya alırlar.

Bilindiği gibi inanmayanlar hakk’ı zikr edenleri “Huu”cular diye alaya alırlar ama bilmezler ki bu tasdiğin ta kendisidir. “Hu” yu hakk’ın hüviyetini zikr ettiklerini, hatırladıklarını-hatırlatdıklarını tasdik ederler. 

İnkar ettikleri Rahman’ın kitabı sıfât mertebesi ile Furkan ve Levh-i Mahfuz[62]dadır. 

Rahmân-ın kitabı insan-ı kamildir. Hamele-i kûr’ân olarak kûr’ân-ı natıktır. 

(55/2) م الْقُرْآنِععَلَىٰ ﴿٢﴾

allemel kur’ane kur’an’ı allem/muallim, öğretti. 

“Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesiyle genel manada ve herkesin anlıyabileceği şekilde bir izah tarzı ile anlatılmak istenmiştir. Bu ayeti kerimenin zahiri ifadesidir. 

Batını ifadesi ise çok daha başka, çok daha engindir. Kısaca anlamaya çalışalım.

“Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesine karşılık, gerçekte ise, “Kur’an Rahmana öğretti,” şekliyledir.

Çünkü “Kur’an”, zattır; daha evvelcede belirtildiği gibi, Kur’an, “cemi esma” ve “sıfatı cami” olan zattır.

İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirinde de geçtiği gibi, “O (yaratılmış) var edilmiş değildir.” Dolayısıyla Rahman Kur’ana bir şey öğretemez, ancak Kur’an öğretti. 

Yani esasen “Rahman, Kur’anı talim etti.” Kur’an, “Rahman”a Rahmaniyetini talim ettirdi, öğretti. 

Çünkü Rahnmaniyet mertebesi zuhura gelmezden evvel “Kur’an”, yani sadece “Zat-ı İlahi” mevcuttu. 

“Kur’an”, zattır; 

“Furkan”, sıfattır (farklılık âlemidir). 

Kur’an “Zat-ı İlahi” olduğundan dolayı 

- “Rahman”ı kendi varlığından meydana getirdi 

- ve “Rahman”a kendi hakikatlerini öğretti; 

- bütün âlemi “Rahman” sureti üzere halk etti.

Rahman “Zat-ı İlahi” olan Kur’an’ı talim etti, öğrendi ve Rahman almış olduğu bu özellikle insanı halk etti..

Bu ayet hakkında, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor:

[“Allah rahmandır. Rahmetiyle, O Rahman Kur’anı öğretti” Elmalılı burada Arapça gramer kaidelerine göre bazı izahatlar verdikten sonra “Kur’an’ın öğretimi” manasına gelince ayette “alleme” fiilinin yer alması, Kur’an’a izafe etmektedir. 

Bu, Kur’an’ın yalnız lafızlarının değil manasının da çok üstün bir tarz ifade ettiğini göstermektedir.] İbn-i Cerir ve Hatim’in, İbn-i Mes’ud’dan yaptıkları rivayete göre;

[ Kur’an’da her şeye dair ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmiş ise de, bizim ilmimiz onun tamamını kavrayacak durumda değildir. ] Ama İbni Abbas (r.a) da demiştir ki:

## [ Devenin ipi kaybolsa her halde onu Allah’ın kitabında bulurdum, ]

Mûrsî de şöyle der:

[ Kur’an evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini içine almaktadır. ] Bu ayet hakkında. İsmail Hakkı Bursevi de “Rühu’l Beyan” tefsirinde şöyle açıklama yapıyor: 

[ Kur’an’da bütün semavi kitapların gerçekleri ve hükümleri vardır. Kur’an’ı üğretmesi Allah’ın geniş rahmetinin alametlerinden olduğu için, önce bu nimeti zikretti ve şöyle buyurdu: Rahman olan Allah, Cebrail vasıtasıyla Muhammed (S.A.V)’e, Muhammed (S.A.V) vasıtasıyla da ümmetinin geri kalanlarına Kur’an-ı öğretti. ]

“Fethu’r Rahman” adlı eserde şöyle dendi: 

[Kur’an-ı Kerim’in mahluk olmadığına dair delillerden birisi de şudur ki; Cenab-ı Hakk onu yüce kitabın elli dört yerinde zikretmiştir. Fakat bu yerlerin hiç birinde yaratma veya yaratmaya işaret eden hiçbirşey söylenmemiştir. İnsanı ise on sekiz yerde zikretmiştir ve bunların hepsi onun yaratıldığına işaret etmektedir. Bu sürede de insan ve Kur’an yan yana getirilmiştir.” ] (Ebu Suud) Yukarıda temas edilen mevzu üzerinde çok durulması lazım gelmektedir. Ancak bizler tefekkür yeteneğimizin azlığından bu tür konuları ilgi dışı bırakmaktayız. Dinimizin sadece fiillerle ilgili kısımlarını ve onları da şartlanmış birer iş şeklinde, robotlaşmış olarak tatbik etmeğe çalışmaktayız. Bu izah ve ifadelerin biraz daha açılması lazım gelmektedir.

Kur’an, “Zat”tır. Zat ise, mana ve sürete camidir. 

Hal böyle olunca Kur’an’ın cildi, kağıdı, mürekkebi, zahiri mahluk; batını ise Haliktır, İnsanın da dışı (eti, kemiği, saçı, elbisesi) mahluktur. 

“Yaratılmış” (var edilmiş) hükmü bu yönündendir. 

Batını (hakikati) yönünden ise mahluk değildir. 

Hadisi şerifte; 

“insan ve Kur’an bir batında doğan ikiz kardeştir” buyuruldu. 

Kendimizi çok iyi tanımamız gerekmektedir. Yaratma kelimesinin hakikatini de çok iyi anlamamız gerekmektedir. Bundan sonraki ayette inşeallah bunlara daha geniş manada temas ederiz.[63]

----------------

خُلِقَ الْإِنسَانُ مِنْ عَجَلٍ سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ {الأنبياء/37}

“Hulika-l-insânu min acel(in) seurîkum âyâtî felâ testa’cilûn(e)” İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim. Şimdi acele etmeyin. (21/37)

----------------

Fusus’ul Hikem Mukakdime bölümünde;

Latîfin latîfi olan ulûhiyyet zâtı kemâlâtını müşâhede etme zevki ile bilmeğe ve izâfî gayrı oluş yüzünden bilmeğe muhabbet ettiğinde, ihâta etmiş olduğu sonsuz uzayda açığa çıkma muhabbetinin harâreti ile nefes-i rahmânîsini nefeslendirdi ve gönderdi. Bu nefeslendirme netîcesinde sonsuz uzayda, ya‟nî kendi latîf vücûdunda kümeler halinde yayılan nefes-i rahmânî, sonsuz âlemlerin “heyûlâ”sıdır. Ve gönderilen nefesin şiddetinden hareket oluştu. Astronomi ehli indinde bu ilk maddeye “parlak bulut” ifâdesini kulla- nırlar. Gerçi, bunlar tarafından kâinâtın başlangıcı hakkında muhtelif teoriler açıklanmış ve beyân olunmuş ise de, kâinât heyûlasının parlak bulut hâlinde olduğunda hepsi birleşmiştir. Onlar, keşf ehline güvenmediklerinden, gök ci- simlerinin varlığı ve düzeni hakkında türlü türlü teoriler ortaya koydular. Burada bunların ayrıntılanması gereksizdir. Yalnız, şu kadar diyelim ki, insanın vücûdu kâinâtın özü olduğundan, her sırrın anahtarıdır. Parlak bulut‟a karşılık gelen beşer sûretinde olmayan nutfe, tabîata karşılık gelen annesinin rah- minde ne esas ile sûret kazanmakta ise, “büyük insan” olarak isimlendirilen güneş sistemimizin de buluttan meydana geliş tarzının ve sûret kazanmasının bu esaslar çerçevesinden olması gerekir. Çünkü büyük insanın derece derece kemâl bulması milyonlarca seneler zarfında olduğu halde, küçük insanın kemâl bulması annesinin rahminde dokuz ay gibi kısa bir zama‟nâ sığar. Onun için Hak Teâlâ Hazretleri “hûlikal insânü min acel” (Enbiyâ,21/37) ya‟nî “İnsân aceleden hálk olundu” buyurdu.

Şimdi nefes-i rahmânî, sonsuz uzayı ihâta etmiş olan latîfin latîfi zât‟ın dışına gönderilmedi. Çünkü onun dışı diye bir şey tasavvur edilemez. Bu nefes- lendirme, zâtın kendi zâtında, yine kendi zâtına, kendi zâtı ile olan bir tecellîsidir. Ve nefes-i rahmânî zâtın aynıdır. Bu, ancak, ulûhiyyet zâtının zâtını ve nefesini [veyâ nefsini] kesîfleştirmesinden ibârettir. Nitekim Ebu‟l- Hasen Gûrî hazretleri buyurur:

 “Tenzîh ederim şu en celil ve a‟lâ zatı ki, nefesini [nefsini] latîf kılıp ona Hak dedi ve nefesini [nefsini] kesîf kılıp ona da halk edilmişler dedi.” Bu nefes-i rahmânî âlî iken, ya‟nî latîf zâtın nefeslendirmesini takiben latîf oluşunun kemâlinden sûretsiz iken, aşağı doğru indikçe soğuma ve sertleşme ile şekiller ve sûretler kazanır. Nitekim insanın nefesi çok soğukta bir cam üze- rine gönderildiğinde, çıkış anında sıcaklıkla latîf ve sûretsiz iken, aşağıya doğru indikçe soğuyup ve sertleşerek cam üzerinde çiçekli buzlar oluşturur ve o buzlardaki şekiller nefesin ayn‟ıdır. Nefes-i rahmânî de nefeslendirme anında böylece latîf olup, derece derece parlak bulut hâline gelir ve âlemlerin aslî maddesi olur.

Nitekim Şeyh-i Ekber (r.a.) Îsâ Fassında bu hakîkate işâret olarak keşf yo- luyla aldıkları haber üzerine buyururlar: ġiir:

Tercüme: “Nefes-i rahmânîde olan eşyânın hepsi, gecenin sonundaki ışık gibidir.”[64]

Bir başka ifadeyele;

Hadis-i Şerifte: 

“etteenni minerrahmani” yani “teenni (acele ftmeden, ihtiyatlı, akıllı) Rahman’dandır.” 

“el aceleti mineşşeytani” 

“acelecilik şeytandandır.” Yüce Allah’ın ilk rahmeti o dur, ki Onunla bütün âleme Rahmet tecellisiyle, onları kendi özünden halk etti. 

Yani bu âlemde ne kadar varlık varsa, Cenab-ı Hak bunların hepsini kendi özünden halk etti. Dolayısıyla hepsine Rahmaniyetinden bir varlık verdi. 

Netice itibariyle bu varlıkta Hak’tan gayrı bir varlık yoktur ve olması da mümkün değildir.

“Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi. 

Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz âlemlerin hülasasıdır. 

Nefis ise, onların birimselliğidir. 

Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler. 

Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki: 

[ Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes Rahmani ile vasf etti. ] Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu.

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler. 

Bu âlemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler.

İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler.

Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti. 

Böylece her varlık kendi âleminde varlıklarını ispat ettiler.

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse âlemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, âlemde zahir olan Rabb’ını bilir.[65]

----------------

وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {الأنبياء/38}

“Veyekûlûne metâ hâzâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)” Bir de “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar. (21/38)

----------------

Allah c.c. kendini vaadinden dönmez, vadinden döner denmiştir. Bu ceza verme üzerine olan “vaid” söz belirli zamana kadar tehir edilmiştir. İnkarlarından vaz geçecek olanlara süre vermek. İnkarından vazgeçmeyenlerin ise inlarlarını arttırıp onların azabını artırmak içindir.

----------------

لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ {الأنبياء/39}

“Lev ya’lemu-llezîne keferû hîne lâ yekuffûne an vucûhihimu-nnâra velâ an zuhûrihim velâ hum yunsarûn(e)” İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiçbir yardım da görmeyecekleri vakti bir bilseler! (21/39)

----------------

Yüz kişinin tanındığı ve en kıymetli yeridir ve yedi delik ile sıfât-ı subüt-iyi temsil etmektedir. Bunlar hayat, ilim, İrade, Kudret, Semi, Basar dır. Sırtı ise Nefis dağıdır. Bu hakk’ın olan sübut-i sıfâtları nefsin ateşi istikametinde kullandıkları için bu ateşi savamayacaklar ve kendilerine verilen sürede yardımı kabul etmedikleri içinde yardım göremeyecekleri vakit yani kıyamet saati gelecektir. 

----------------

بَلْ تَأْتِيهِم بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ {الأنبياء/40}

“Bel te/tîhim bagteten fetebhetuhum felâ yestatî’ûne raddehâ velâ hum yunzarûn(e)” Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine göz açtırılacak. (21/40)

----------------

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون {الأنبياء/41}

“Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike fehâka billezîne sehirû minhum mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)” Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi. (21/41)

----------------

Nasıl Efendimiz (s.a.v)’e de ettiler, diğer peygamberlere de ettiler, bu Âyet-i Kerîme’ bunu vurguluyor. Ve ettikleri konu neyse onları kuşatıverdi.

----------------

قُلْ مَن يَكْلَؤُكُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمَنِ بَلْ هُمْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِم مُّعْرِضُونَ {الأنبياء/42}

“Kul men yekleukum billeyli ve-nnehâri mine-rrahmân(i) bel hum an zikri rabbihim mu’ridûn(e)”

(Ey Muhammed!) De ki: “(Size azab edecek olsa) gece ve gündüz Rahmân’ın azabından sizi kim koruyacak?” Öyle iken onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmekteler. (21/42)

----------------

Rahmanın azabı “men” kimlerin kıyametini koparıp hakk etmiş oldukları ile cezalandırmaktadır.

Yolumuza Yasin sûresi ile devam edelim, ( Kâlû yâ veylenâ men beasenâ min merkadinâ, hâzâ mâ vaader rahmânuve sadakal murselûn. )

(36/52) “Eyvahlar olsun bize, mezarlarımızdan bizi kim beas etti (kaldırdı)? Bu, Rahmân'ın vaadettiği şeydir. Ve resûller doğru söylemişler.” dediler.

Dünyada iken kıyâmetlerini koparanlar hariç olmak üzere çoğunluk bu şekilde diyecek.

Mahşerde bu hâdiseler görüldükten sonra herkes “eyvahlar olsun” diyecek “dünyâda ne kadar imkânımız varmış ta biz kullanmamışız”. Bu imkânları kullanmış olanlar dahi keşke biraz yükseğine gayret etseydim diyerek bunu söyleyeceklerdir.

İyi kötü şu anda yaşarken bir şeyler yapmaya gayret ediyoruz ancak şu şu belirtilen hakîkat için kafamızda bir süliet oluşturarak yaşamaya çalışsak gayretimiz gerçekten şu an mevcût olanın biraz daha üstüne çıkacaktır. 

********* 

(İn kânet illâ sayhaten vâhıdeten fe izâ hum cemîun ledeynâ muhdarûn.)

(36/53) “Sadece tek bir sayha! İşte o zaman onlar, hepsi huzurumuzda hazır bulunanlardır.” 

*********

Yukarıdaki Âyetlerde belirtilen “Rab’lerine koşarlar” ifâdesi mahşerde olacak Rab mertebesi ile ilgili yaşantıyı gösterirken, bu Âyet-i Kerîme’de ise Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın zâtının etrafında hazır olunacağı belirtiliyor. Bunun hikmeti ise “Rab’larına koşarlar” hükmü fiili mânâda rububîyyet mertebesi olarak tahakkuk edecek, Allah (c.c.)’ın huzurunda toplanma ise bütün varlıkların a’yân-ı sabitelerinin ilmi ilâhîyye’ye intîkâlidir.

Bütün âlemi ihâta etmiş olan aklı küllü Cenâb-ı Hakk (c.c.) ilmi ilâhîyye’ye yâni bâtın âlemine çekerse âlemin zerresi kalmaz ki işte bu büyük kıyâmettir.[66] 

----------------

أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُم مِّن دُونِنَا لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنفُسِهِمْ وَلَا هُم مِّنَّا يُصْحَبُونَ {الأنبياء/43}

“Em lehum âlihetun temne’uhum min dûninâ lâ yestatî’ûne nasra enfusihim velâ hum minnâ yushabûn(e)” Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler. (21/43)

----------------

“min dûninâ” Âyetin bu bölümü yine zâtidir. Nefsinizzin hevasında uydurduğunuz ilâhlarınız ancak kendisine faydası olamayan bir nesne-eşyadır. Bunların kendinin ilâh olarak kabul edildiklerinden bile haberleri yoktur. Eşyanın hakikat-i Nuru İlâhidir. Yani tapılan sanem-putlarda hakk’tan başka bir şey yoktur ama siz bunun farkında olmadığınızdan onları ilâh sanıyorsunuz kendine yardımolunmayanlar mı? Bunlar mı sizi koruyacak?

----------------

بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ {الأنبياء/44}

“Bel metta’nâ hâulâ-i veâbâehum hattâ tâle aleyhimu-l’umur(u) efelâ yeravne ennâ ne/tî-l-arda nenkusuhâ min atrâfihâ efehumu-lâglibûn(e)” Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler?

----------------

 “metta’nâ” “Biz yaşattık” bu ayetin zati bölümüdür, “eba” baba, atalar yaşamıştı ama yeryüzünden eksiliyorlar… Bizlerde ise beden arzlarımız zaman içinde eskimete, gücümüz kuvvetimiz, azalmakta bunu görmüyor muyuz? Zamanı gelince yani kıyamet kopunca bu dünyada bizim neslimiz sona erecektir. Bizimde gücümüz, kuvvetimiz son bulunca bedenimizin kıyameti kopmuş olacaktır.

----------------

قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاء إِذَا مَا يُنذَرُونَ {الأنبياء/45}

“Kul innemâ unzirukum bilvahy(i) velâ yesme’u-ssummu-ddu’âe izâ mâ yunzerûn(e)”

“De ki: “Ben, sizi sadece vahiy ile uyarıyorum.” Ve sağırlar, uyarıldıkları zaman (uyarıldıkları) şeye daveti işitmezler.” (21/45)

------------------- 

Kendilerinden ve Hakk’tan habersizlikleri ile kapılarını kapattıkları için Vahy ile uyarsan da işitmezler.[67] 

----------------

وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِّنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ {الأنبياء/46}

“Vele-in messet-hum nefhatun min azâbi rabbike leyekûlunne yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(e)” Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak “Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik” diyeceklerdir. (21/46)

----------------

Rububiyet mertebesinden “kahhar” tecellisinin hafif esintisi dokunsa Ad kavminin başına gelen, “Biz onların üstüne uğursuz mu uğursuz bir günde uğultulu bir kasırga saldık.” (54/19) İnsanları sanki köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi koparıp deviriyordu.” (54/20) Bu sûrede ikinci sefer tekrarlanan “eyvah bize!” inkar edenlerin bâtınlarına sirayet etmesidir ve nefsinin karanlığının zalimliğinin farkına varmalıdır.

----------------

وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ {الأنبياء/47}

“Venada’u-lmevâzîne-lkista liyevmi-lkiyâmeti felâ tuzlemu nefsun şey-â(en) ve-in kâne miskâle habbetin min hardelin eteynâ bihâ vekefâ binâ hâsibîn(e)” Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz. (21/47)

----------------

“KIYÂMET; ZÂTIN ZUHURU, SIFÂT SALTANATININ SÖNÜŞÜ”DÜR.

İnsan, aklı evvel terazisini, ekmel adaletin kubbesi altında kurduğu zaman, hakikat iktizaları gelir.

Onda bulunan hakikatlerden her biri neyi gerektiriyorsa, ona göre hesabına bakar. 

Yahut onun için bir ahadiyet köprüsü kurulur. O zaman da, tabiat metni cehennemi üzerinde yürür.

O köprü, çözümü zor bir şey olması icabı: Kıldan daha incedir. Uzaklığı dolayısı ile kılıçtan daha keskindir.

Bu sırattan geçenlerden bazıları çakan şimşek gibi geçerler. Böyle olan kimsenin irfan babında seri bir bineği vardır. O şekilde geçiş gücünü bundan alır.

Bazıları da dağ ağırlığında yürür. Bunun sebebi de, süflî haline bağlılık durumudur.

Bir kimse, adı geçen sıratı geçer, ölçü nizamı içinde kalırsa, zât cennetine dahil olmuş olur. Sıfât meydanlarında dahi gıdasını alır.

Bu durumda, kendi benliği yoktur. Kendi hüviyetinden sıyrılmıştır.

Kendi nefsi cihetinden bir eser göremez. Ondan bir haber de alamaz. Onun namına, Cebbar olan yüce Allah şöyle seslenir:«Bu gün mülk kimin?» (40/16) Ancak, o yüce varlık, kendi zatından başkasını bulamaz; şöyle cevap eder:

- «Vahid Kahhar Allah’ın..» (40/16)

Bundan sonra artık, ne gaflet vardır; ne de huzur… Bundan sonra, ne ölüm beklenir; ne de dirilme…

Zira, hali anlatıldığı gibi olanın kıyameti, artık olmuştur. Bir açık yanı da yoktur.

Burada anlatılan, küçük KIYÂMET’tir. Küçük KIYÂMET hallerini buna göre kıyas eyle…

Hesap, mizan, sırat yollarını da, sana işaret yollu anlattıklarımızdan çıkar. Sarih anlattıklarımızdan değil… 

Aklı başında olana bu kadar işaret yeter.[68]

----------------

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاء وَذِكْرًا لِّلْمُتَّقِينَ {الأنبياء/48}

“Velekad âteynâ mûsâ vehârûne-lfurkâne vediyâen vezikran lilmuttekîn(e)” Andolsun, biz Mûsâ ile Hârûn’a, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için o Furkân’ı (Tevrat’ı) bir ışık ve öğüt olarak verdik. (21/48)

----------------

Furkan’ı verdik, umulur ki siz bunlara bakmak sûretiyle yolunuzu bulursunuz yani hidâyete erersiniz yani bunların içinde olan Hâdî ismini alıp o yoldan gidersiniz, Burada şunu bilmek lâzım ki, tarikat mertebesinde olan bir kişiye de kitap gelebiliyor, kitaptan kasıt ilhamlar yani tarikat mertebesi, Mûseviyyet mertebesi itibarıyla gelen ilhamlar

Ve Furkan’ı verdik, buradaki Furkan’dan kasıt Mûseviyyet mertebesine kadar gelen bilgileri birbirinden ayırmak ve farklı hallerde tatbik etmek demek, Âdemiyyet, Nûhiyyet, İdrisiyyet, daha sonra İbrâhîmiyyet bilgisi yani tevhidi ef’âl ve Mûseviyyet bilgisi olan tevhidi esmâ bilgisi. Bunların da farklılıklarını verdik, yani sana kadar her mertebenin bilgisini ayrı ayrı verdik hem mücmel olarak Tevrat’ta verdik, hem de bu mertebelerin hakikatlerini ayrı ayrı izah ederek verdik demektir, Bizdeki Furkan’da Mûseviyyetten sonra İseviyyet ve Muhammediyyet mertebelerini de sana ayrı ayrı anlattık demek, bizdeki Furkan yani Kûr’ân’ın Furkan’ı, mertebeleri ayıran demektir, eğer öyle bir şey olmasa herşey birbirine karışır, hangi mertebede hangi ilim geçerli olur bilinmez yani hangi hastalığa hangi ilaç verilecek bilinmez, işte Furkan bu meseleyi yerlerinde kullanmaktır.

Umulurki bu toplu olarak verilen kitap ve içerisinde ayrı ayrı mertebeleri olan kitapta yerinizi bulursunuz da tarikat mertebesi itibarıyla HidÂyete erersiniz. T.B.

----------------

الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ وَهُم مِّنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ {الأنبياء/49}

“Ellezîne yahşevne rabbehum bilgaybi vehum mine-ssâ’ati muşfikûn(e)” Onlar, gaybleri ile Rablerinden içten içe çekinirler. Onlar kıyamet gününden de sevcen ve şefkatlidirler. (21/49)

----------------

Tasavvufun başında salik havf ve reca, daha sonra kabz ve bast ileriki safhada haşyet ve üns yani rabb ten çekinme ve yakınlık hali oluşur. 

Burası çok hassas bir yerdir ve genellikle farkında olmadan öylece geçiliyor, “yahşevne rabbehum bilgaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle rablerinden çekinirler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin, nefsinin ve buradan rabbinin gaybini idrak etmesi mümkün olur, bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yahşevne rabbehum bilgaybi” denmiştir.

Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat varlığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır, biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz, yani bu âlemin sadece mad-deden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi olduğunu biliriz.

“vehum mine-ssâ’ati muşfikûn” meallerde kıyamet saatinden titrerler çekinirler diye çevrilse de, “müşfik sözlükte Şafağın başladığı yer, sevecen, şefkatli anlamlarını içermektedir.

Şemsi tebrizi hazretleri ben ruhumu çoktan hakka uçurdum, üstümde bir tek beden gömleğim kaldı demektedir. Mevlânâ hazretleri ise ölüm gecesini Şeb-i aruz vuslat gecesi olarak bildirmiştir. Onlar Rableri ile kıyam-et saati kavuşmaktan sevecen yani Rableri onları koruma duygusu ile sevmektedir. 

--------------

وَهَذَا ذِكْرٌ مُّبَارَكٌ أَنزَلْنَاهُ أَفَأَنتُمْ لَهُ مُنكِرُونَ {الأنبياء/50}

“Vehâzâ zikrun mubârakun enzelnâh(u) efeentum lehu munkirûn(e)” İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz? (21/50)

----------------

Bu hakkı, zikir, hatırlatma, öğüt mübarek tir. Mübarek sayı değeri “Mim: 40” “Be: 2” “Elif: 1“ “Rı: 200” “Ke: 20” dir. Toplarsak (40+2+1+200+20= 263) 2+6+3= 11 dir.

(11) ise Hazret-i Muhammed mertebesidir. 

“Elzenahu” Ayetin zâti bölümüdür. Biz “Hu” dan inzal ettirdiktir. Batînda ismi azam Hu, zahir âlemde ise Hazreti Muhammedir. “Hu” dan Hazreti Muhammed s.a.v. de ve her kim bâtında Hazret-i Muhammed mertebesini idrak etmişse ona varidat ve doğuşat olan ilhamları iner-inmektedir. 

Şimdi siz “Hu” yu ve hazreti Muhammed mertebesine münkir mi oldunuz. Münkir’in başında bulunan “Mim” Hakikat-i Muhammedi ve Hazret-i Muhammed mertebesini başlı başına tasdiktir. “Nun” harfi ise Nifak narı (ateş) dır. Sonda kalan kir ise inkarcıların necis olmaları ve nefsi emmare kirleridir.

----------------

وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِن قَبْلُ وَكُنَّا بِه عَالِمِينَ {الأنبياء/51}

“Velekad âteynâ ibrâhîme ruşdehu min kablu vekunnâ bihi âlimîn(e)” Ve andolsun ki, İbrâhim'e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenler idik. (21/51)

----------------

Yine Zât-î Âyetlerden biridir, Cenâb-ı Hakk “kasem” yemin ederek, “rüşd” ün Kendisine daha evvelden verildiğini açık olarak bildirmektedir.

(Rüşd) Lügat’ta, Hakk yolunda salâbet, metânet, ve kemâli isâbetle dosdoğru gitmek* Hayra isâbet etmek* Buluğa ermek* İstikamette olmak* Dînine ve malına zarar verecek şeyi bilmek* Doğru düşünmek* Kişinin akıl ve idrâki kâvî ve tedbiri metîn olmak, diye ifade edilmektedir.

Yukarıda bahsedilen “rüşd” tarifleri beşeri anlamda olan tariflerdir. Allah’ın (c.c.) verdiği “rüşd” ise, “İlâh-î kemâlât’ın kemâl-i ve hikmet-i yönünden gelmektedir.” Burada ki, “rüşd” ise o güne kadar olan Allah (c.c.) anlayışının en yükseği olan (Hanif) anlayışı ve idrâkidir.

 (Hanif) Lügat’ta= (İslâmiyyet’ten önce Allah’ın birliğine inanan ve Hz. İbrâhîm dinine bağlı olan kimse.) Diye tarif edilmektedir. 

Diğer şekli ile ise, (Hanif) hayâlî ve ötelerde olan bir “Allah” anlayışından, âlemde zuhurda olan gerçek “Tevhîd-i Ef’al” mertbesi, “Allah” anlayışına geçmektir. “Tefhîd-i Ef’al” (İbrâhîmiyyet) mertebesi, aynı zamanda “Tevhîd-i Zât”sız, (Teşbih)tir de, diyebiliriz. 

(Mürşid) Lügatta; “Rüşd”en. İrşad eden* Doğru yolu gösteren* Gafletten uyandıran* Peygamber varisi olan* Kılavuz* Tarikat Pîri, şeyhi. Diye de geçmekte’dir.

Diğer şekli ile ise, (Mürşid) evvelâ; “Allah” (c.c.) sonra “Kûr’ân” sonra da “Muhammed” (s.a.v.) dir. O halde tüm mertebeleri kapsayan “irşâd” bu yoldan gelen irşât’tır. Kimlere bu hakikatler’den hisse verilmiş ise gerçek kemâlât “Mürşit” leri bunlardır.

İbrâhîmiyyet mertebesinde verilen (Rüşd) ise daha henüz, (Kûr’ân ve Hz. Muhammed (s.a.v.) gelmediği için. Buranın (Rüşd) ü “10 suhuf” “Hanif” “Hullet” ve o mertebenin “İmâmet” hakikatleri’ dir diyebiliriz. 

Bu hakikatler daha evvelce gelenlere verilmemiş idi. İlk def’a bunlar İbrâhîmiyyet mertebesinin zuhur mahalli olan Hz. İbrâhîm’e verildi bunların toplamı ona Allah (c.c.) tarfından verilen özel (Rüşd) tür. Böylece o da bu (Rüşd) ü kavmine aktarması sûretiyle bâtınen onların (Mürşit) leri, yine aynı zamanda, zâhiren ve bâtınen de “Nebî ve Rasûl” leri olmuştur. Bilindiği gibi zâten kendisi (Ulül azm) olan Peygamberlerin ikinci sidir. Böylece Peygamberliği de tasdik edilmiş oluyordu.

İşte Ümmet-i Muhammed’ten olan bizlere Cenâb-ı Hakk Peygamberimiz vasıtası ile bu hakikatleri açması bu hakikatler vasıtasıyla da, bizleri İbrâhîmiyyet mertebesi itibariyle irşâd etmesidir. Bize düşen ise bunları kendi bünyemizde olabildiğince yaşamak ve gerçek bir (Mürşid-i Kâmil) in kontrolunda seyr-i sülûğumuz da, tatbik etmek olmalıdır. 

“ve biz onu bilenler idik.” 

A’yan-ı sabitesi ve hakikat-i İbrâhîmiyyet, itibari ile biz onu bilenlerden idik.[69]

----------------

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ {الأنبياء/52}

“İz kâle li-ebîhi vekavmihi mâ hâzihi-ttemâsîlu-lletî entum lehâ âkifûn(e)” Hani O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki: Nedir bu heykeller ki, siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsunuz? (21/52)

----------------

(Temâsil) “Temsiller” Putlar. Heykeller. Resim ler. Sûretler. Semboller.Tasvirler.“Nedir bu heykeller” Yâni bunların sizin yanınızda ne kıymeti olabilir.? Diye sormaktadır. Aslında İbrâhîm (a.s.) onların ne olduğunu hakikatleri itibari ile biliyordu. Ancak onların anlayış ve yönelmeleri itibari ile babasını ve kavmini onlardan men etmeye çalışıyordu. Gerçekte men edilme onlardan-temsiller’den değil onları, anlayışlarından dolayı men etmekteydi. 

Aslında “Tevhîd-i Ef’âl” mertebsi idrakinde bütün varlık zuhurlarının Hakk’ın birer isimlerinin zuhuru olduğu anlayışı itibari ile, her zuhurda Hakk’ın gayrı olmadığından, bu yönüyle onlara yönelmek suç unsuru olmaz. Suç unsuru tek ve belli zuhurlara yönelmektir. Ancak onların anlayışı itibari ile hakk’ın zuhuru sadece kendi ürettiklerinde ve gökyüzünde gördükleri bazı yıldazlara Ulûhiyyet ve Rubiyyet isnâd etmeleri ve diğerlerini ayrı görmeleri men edilme sebebi olmuştur. İşte asıl putperestlik budur. Hakk’ın zuhurlarını bir birinden ayırıp onları ayrı ayrı görmek ve kendilerini müstakil varlıklar zannederek (Esmâül Hüsnâ)nın bütünlüğünü bozmak suçun en büyüğüdür. İsmine kesret ve (şirk) denir. En büyük günahtır. 

“siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsu-nuz?” Onlara tapınmakla büyük günah olan (şirk) i işlemeye devam ediyorsunuz. İşte şirk’in hakikati “Tek”i çok ve sevdiğini-yöneldiğini “tek-yegâne” görmektir.[70] 

----------------

قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءنَا لَهَا عَابِدِينَ {الأنبياء/53}

“Kâlû vecednâ âbâenâ lehâ âbidîn(e)”

“Dediler ki: Biz babalarımızı bunlara tapar (ibadet edici) kimseler bulduk. (21/53)

----------------

Bu âyet İbrâhîm (a.s.) ın kavminin İbrâhîm (a.s.) a verdikleri cevaptır. Kendilerinin müşahede ehli olmadıklarını ve taklitçi olduklarını, kendileri kendi lîsanları ile belirtmiş olmaktadırlar. Efendi Babam müşahadesi olmayan bir şeyi anlatamaz, der. Taklit ehli de babaları yani nefsi emmârelerin ibadet edici oldukları masiva putları üzerine, nefsini ilâh edinerek ibadet edicilerdir. Bu müşahâde ile elde edilmiş hakîkat bilgileri karşısında ata, baba kült dini yani taklit dinine sarılıp hayatlarına devam ederler. Köre ne! Göre ne![71] 

Böylece kendilerinin müşahede ehli olmadıklarını ve taklitçi olduklarını, kendileri kendi lîsanları ile belirtmiş olmaktadırlar.[72]

----------------

قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ {الأنبياء/54}

“Kâle lekad kuntum entum ve âbâukum fî dalâlin mubîn(in)” Yemin olsun dedi: Siz de, babalarınız da pek açık bir sapıklık içinde bulunmuş oldunuz. (21/54)

----------------

قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ {الأنبياء/55}

 “Kâlû eci/tenâ bilhakki em ente mine-llâ’ibîn(e)”

“Dediler ki: Sen bize hak ile mi geldin, yoksa sen lâtife edenlerden misin? (21/55)

----------------

قَالَ بَل رَّبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَى ذَلِكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ {الأنبياء/56}

“Kâle bel rabbukum rabbu-ssemâvâti vel-ardi-llezî fetarahunne ve enâ alâ zâlikum mine-şşâhidîn(e)” Dedi ki: Hayır... Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır ve ben ona şahitlik edenlerdenim. (21/56)

----------------

Görüldüğü gibi, Tevhid-i Ef’âl mertebesini yaşayan İbrâhîm (a.s.) varlıklara bir bütün olarak bakmakta ve onlarda var olan Hakk’ın varlığnı görüp müşahede ederek bu hakikate açık olarak (şahit) olduğunu belirtmekte idi. Böylece Hakk’a giden yolda İnsânlık tarihinde çok büyük bir aşama elde edilmiş olmakta idi. Daha evvelce bilinmeyen (Hanif) anlayışı böylece faaliyyete geçmekte idi. İşte bu yüzden gerek İnsânlık tarihinde gerek birey kişinin seyrü sülûkunda bu mertebe büyük bir aşamadır.[73]

----------------

وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُم بَعْدَ أَن تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ {الأنبياء/57}

“Veta(A)llâhi leekîdenne asnâmekum ba’de en tuvellû mudbirîn(e)” Vallahi yemin ederim ki; Siz dönüp gittikten sonra elbette putlarınıza bir oyun oynayacağım. (21/57)

----------------

Yâni, putlarınızı-sevdiklerinizi bir yere kapayıp nefsi eğlencelerinize gidince…[74]

----------------

فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ {الأنبياء/58}

“Fece’alehum cuzâzen illâ kebîran lehum le’allehum ileyhi yerci’ûn(e)” Artık onları parça, parça etti, ancak onların bir büyüğünü değil, belki kendisine müracaat ederler diye. (21/58)

----------------

Bu hadise, (Konyalı Mehmed Vehbi) efendinin “büyük Kûr’ân tefsiri hülâsat’ül beyan” adlı eserinde cild 9 sahife 3443 te şöyle kayıtlıdır.

İş bu vakıa şöyle cereyan etmiştir; Bayram günü Hz. İbrâhîm’in pederi, “bizim bayram yerine gitsen beğenirsin beraber gidelim” demişse de Hz. İbrâhîm (a.s.) puthaneyi alt üst etmek için fırsata uygun olup bayram gününden daha ziyade bir fırsat olmadığından bu fırsatı kaçırmamak için pederine hasta olduğunu beyan ederek gitmedi. Ahâli âdetleri vechile puthane ve kasabayı terkederek bayram yerine gittiler.

Fakat âdetleri herkes bayram yerine gitmeden evvel putların önlerine nefis yemekler korlar ve bayram yerinden doğru puthaneye gelir, putlara secde eder ve kemâl-i ta’zimle o yemekleri yerlerdi. İşte onlar bayram yerine gidince Hz. İbrâhîm elinde balta ile puthaneye girer büyük puttan maadasını kırar ve puthaneyi demirci dükkânına döndürür, baltayı da büyük putun boynuna takarak bırakıp gider. Putlar kendi nefislerini muhafazaya muktedir olamayınca ibadet edenlere bir menfeat temin etmekten âciz olduklarını ahaliye bildirmekle ikaz etmek ister. Hepsinden ziyade ta’zim ettikleri büyük putu kırmamaktan maksadı; Ahalinin dikkatini çekmekti. Çünkü “bunları kim kırdı?” dedikleri zaman “balta kimin boynunda ise o kırmıştır.” Deyince onlar. “Büyük put bunları kıramaz” dedikleri zaman: 

“Bunları kırmaktan âciz olan bir şeye ne için ibâdet edersiniz?” demekle anlaşılması kolay olsun halis niyyet-ine binaen büyük putu kırmadan bıraktı. Bayram yerinden döndüklerinde İbrâhîm (a.s.) ın düşündüğü üzere hadise cereyan etmiştir.

* * *

Görüldüğü gibi burada, Nûh (a.s.) zamanında olan putlara verilen isimler gibi bu putlara çokluğundan dolayı isimler verilmemiştir. Seyrü sülûk’ta bu hadise oldukça mühim bir yer işgâl etmektedir. İbrâhîm (a.s.) ın geçlik yıllarında yaşadığı bu hadise de çok ibretler vardır. Oyıllarında “Tevhîd-i Ef’âl” anlayışını pekiştirmeğe çalışan İbrâhîm (a.s.) için bütün varlıkta ne varsa bunların hepsini gönlünden çıkarması gerekiyordu, işte bu yüzden gördüğü ve hissettiği her şey ona zâhirleri itibari ile perde olabilirdi. Küçüklüğünde azda olsa bunlara gönlünde bir değer vermişti. Daha sonra bunların hiç bir asılları olmadığını anladığında gönlünde olan o varlıkların hepsini gönül hanesinden parçalayarak çıkarıp attı. Kendisinde oluşan bu kudret gücünün ifadesi olan baltayı en büyük olan (hayâl) putunun boynuna astı.[75] 

----------------

قَالُوا مَن فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ {الأنبياء/59}

“Kâlû men fe’ale hâzâ bi-âlihetinâ innehu lemine-zzâlimîn(e)” Dediler ki: İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise şüphe yok ki, o zalimlerdendir. (21/59)

----------------

Hayal putunun ve diğerlerinin çevresinde toplanmış olan halk onların parçalandığını görünce bunu yapan (zâlim) lerden’dir, dediler. Bu sözlerinde kelime olarak isâbet vardı fakat anlam olarak kendi anlayışlarına göre bu işi yapan (zâlim) putlarını kırmak sûretiyle onlara (zulüm) etmiş olmaktaydı. O halde cezalandırılması gerekiyordu. 

Ancak cenâb-ı Hakk’ın indinde ise, bu vasıf (zalûman cahulâ) idi. (Ahzab 33/72)

وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً.................

33/72. onu “emâneti” insân yüklendi. şüphe yok ki, o, çok zâlim, çok bilgisiz oldu.

 Bu Âyet-i Kerîme de zâtîdir, ifadesi çok geniştir yeri olmadığı için sadece (zâlim) kelimesine bakacağız başka kitap ve sohbetlerimizde bu Âyet-i Kerîmeden bahsetmiştik. Zâhiri mânâda putperestlerin kullandığı şekilde ve anlayışta bir (zâlim) lik olsaydı Cenâb-ı Hakk “emânet”i ni ki! Bu “emânet zât-î tecellî” si dir, onu bu şekilde anlaşılan bir (zâlim) e yükler miydi? 

Hakk’ın yüklediği (kâne zalûmen) zâten kendisine ezelden yüklenmiş bir husus idi. Bilindiği gibi (kâne) kelimesi “idi” olarak kullanılır. Bu ise “mazi” geçmişteki bir hâli belirtir. Demek ki, bu hadise de verilen (zâlim-zalûm) lûk, büyük karanlık, “sevâd-ı a’zam” “a’ma’iyyet” in karanlığından çıkan “Nûr” u İlâhiyye’den gelen ilâhî hakikatlerin o mahalde zuhura çıkmasıdır. Diyebiliriz. İşte (zâlim-zulûm) un iki yönü vardır. Biri kaynağını “ezelden-a’maiyyetten” alan, diğeri ise kaynağını “nefs-i emmârenin cehennem-î karanlığından alan (zâlimlik) tir. 

İşte Âyet-i Kerîme de, bahsedilen (Minezzâlî-mîne-zâlimlerdendir) ifadesi, İbrâhim (a.s.) tarafından “a’ma’iyyet” hakikatinden gelen ilâhî zulmet- karanlık. Kavm tarafından ise “nefsin” cehennem-î karanlığından gelen (zulüm-zâlimlik) ifadesidir. Evet orada bir hakikat-i keşfetmişler ancak kendi anlayışları ile değerlendirdiklerin den büyük suç unsuru olarak kabul etmişlerdir. مِنْ فِعْلِ (Men feale) kırma işini, “kim işledi” diye sorduklarında, eğer işleyenin İbrâhîm-in varlığında hakk’ın hâdî isminin o fiildeki fâil-i olduğunu bilselerdi, İbrâhîm-i suçlamazlardı. Bunu anlayamadılar, çünkü “müşrik idiler. Müşriklik ise “Esmâ-i İlâhiyye’yi bölmektir.[76]

----------------

قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ {الأنبياء/60}

“Kâlû semi’nâ feten yezkuruhum yukâlu lehu ibrâhîm(u)”

----------------

قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ {الأنبياء/61}

“Kâlû fe/tû bihi alâ a’yuni-nnâsi le’allehum yeşhedûn(e)” Haydin dediler, onu insanların gözleri önüne getiriniz, umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar. (21/61)

----------------

Kendi aralarında ve zanlarına göre suç unsuru olan putlarının kırılması fiilini, işleyeni gören varsa şahitlik eylesin diye aralarında konuşmaları. Aslında bu arayışları kendilerini gerçekten hakk’ın indinde İbrâhîm (a.s.) ın şahidi yapmış olmaktaydılar. Yâni diyorlardı ki, bu putları “İbrâhîm” kırmıştır. Bu şahitlikleriyle âhiret’te Hakk’ın huzurunda İbrâhîm (a.s.) ın yaptığı bu işin şahitleri olmuş ve onu tasdik etmiş olmaktaydılar. Eğer bu hakikati idrak etmiş olsalardı böyle bir şahitlikte bulunmazlar idi.[77]

----------------

قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ {الأنبياء/62}

“Kâlû eente fe’alte hâzâ bi-âlihetinâ yâ ibrâhîm(u)” Dediler ki: Ey İbrâhîm! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın? (21/62)

----------------

قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ {الأنبياء/63}

“Kâle bel fe’alehu kebîruhum hâzâ fes-elûhum in kânû yentikûn(e)” Dedi ki: Belki onu onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler. (21/63)

----------------

Hayâlin karanlık dehlizlerinde olan “vehim” putların en büyüğüdür. Nerde ne zaman nasıl çıkacağı belli olmaz, çünkü kaynağını (Kahhar) esmâsından almaktadır. İşte orada olan putların en büyüğü de “hayal” putunun yaptığı “tasfir-î-sûret” putuna sorun demiştir. Eğer cevap verebilirse tabii.[78] 

----------------

فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ {الأنبياء/64}

“Ferace’û ilâ enfusihim fekâlû innekum entumu-zzâlimûn(e)” Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler de dediler ki: Siz şüphe yok ki, siz zâlimlersiniz. (21/64)

----------------

Bu cevap karşısında, geçici bir süre kendilerine, Yâni kendilerinde varolan öz benliklerine, Hakk’ın Ef’âl mertebesinden tecellisi olan vicdanlarına, İlâhî gerçek nefislerine dönerek, o sesi dinleyerek kendi kendilerine, şüphe yok ki; siz zâlimlerdensiniz dediler. 

İşte buradaki zâlimlik yukarıda bahsedilen, kaynağını “nefs-i emmârenin cehennem-î karanlığından alan (zâlimlik) tir ki; kendi kendilerine, kendilerinde var olan bu vasıflarını kendileri de aleyhlerine olmak üzere tasdik etmiş olmaktaydılar.[79] 

----------------

ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُؤُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاء يَنطِقُونَ {الأنبياء/65}

“Summe nukisû alâ ruûsihim lekad alimte mâ hâulâ-i yentikûn(e)” Sonra da başları üzerine döndürüldüler de -dediler ki-: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler. (21/65)

----------------

Nefs-i emmâreleri, hayal-vehim ve çevre şartlanmaları onları tekrar, Hakk’ı inkâr, putları tasdik şirkine, başlarını eski inançlarına geri döndürerek hemen düşürdü. -: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.” Kendileri de itiraf ediyorlar ki; onlarda gerçek mânâ da “kelâm” sıfatı yoktur. Kelâm sıfatı olmayanda da “Sıfat-ı subûtiyye” den olan (Hayat, İlim, İrâde, Kudret....” ve diğerleri olmaz bunlar olmayınca da onlarla alış veriş mümkün olmaz o halde onlar madeniyyat’tan olan “taş ve kurumuş odun” dan kendi elleriyle yonttukları semboller-tasfirler-putlardır. Bu sözleri ile onlar farkında olmadan “sen bilmişsindir” diyerek İbrâhîm (a.s.) mın irfâniyyetini ve kendi cehillerini tasdik etmiş olmaktaydılar.[80] 

----------------

قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ {الأنبياء/66}

“Kâle efeta’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’ukum şey-en velâ yadurrukum” Dedi ki: O halde Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide veremeyecek ve zarar da veremeyecek bir şeye ibadet eder misiniz? (21/66)

----------------

أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ {الأنبياء/67}

“Uffin lekum velimâ ta’budûne min dûni(A)llâh(i) efelâ ta’kilûn(e)”

“Yuf size! Ve Allah'tan başka tapar olduğu-nuza! Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?”

----------------

Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptığınız şeylere. Bu kadar meydanda olan gerçekleri göremeyip-te, taş ve odun parçalarından meydana gelen kendi yaptığınız sûretlere yönelmenize. Genelde insânlar, kendilerine göre hayal ve vehimlerinden bir “Rabb” anlayışı tasfir edip ona hayallerinde bir sûret verip kendileri de o sûreti “Rabb” olarak kabul ederler. İşte bu sûret kendilerine sevimli gelir, çünkü kendi halkiyyetleridir. Oyüzden herkesin sevdiği kendi “Rabb”ı dır ve ona yönelirler. Bu yüzden onlara da kendilerinin halkettikleri ilâhları sevimli geldiğinden onlardan ayrılmak istemediler. 

“Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?” Evet onların bir düşünceleri vardı! Fakat o düşünce ise nefs-i emmâre-lerine dönük “akl-ı cüz” leri’nin oluşturduğu putprestliğe dönük düşünceleri idi. İbrâhîm (a.s.) ın yukarıda ki, suali ise bu anlayıştan çıkıp “akl-ı kül” yönünden, “akıllıca düşünmeyecek misiniz?” sualidir ki; Onları akl-ı selime davet idi. Ancak onlar şartlanmışlıklarını aşamadılar ve hallerinde ısrarlı olarak İbrâhîm (a.s.) mı suçladılar.[81]

----------------

قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ {الأنبياء/68}

“Kâlû harrikûhu vensurû âlihetekum in kuntum fâ’ilîn(e)” Dediler ki: Onu yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz, eğer yapacak kimseler iseniz. (21/68)

----------------

Görüldüğü gibi yukarıdan beri gelen Âyet-i Kerîmler İbrahîm (a.s.) ın ve kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu Âyet-i Kerîme de kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu hususlara da çok dikkat etmemiz lâzım gelmektedir. Cenâb-ı Hakk İbrâhîm (a.s.) ın kavminin lisânından bu haberi vermektedir.

“Onu yakınız” Hükmü kendilerince en büyük ceza idi ve kendilerinin İç bünyelerindeki yapılarını da göstermekte idi. Akıllarına ilk gelen onların içlerinde en şiddetli halleri idi buda kendilerinde bulunan nefs-î “Cabbar” isminin cebbariyyet-i ve iblisin ateşi idi ki o ateşin kaynağı kendileri idiler. İşte bu yüzden ilk akıllarına gelen ateş olmuştu çünkü tabiatları idi. 

İbrâhîm (a.s.) mı evvelâ kendi içlerinde nefislerinde bulunan ateşe attılar, daha sonra da odun ateşine attılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk ateşe.[82] 

----------------

قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ {الأنبياء/69}

“Kulnâ yâ nâru kûnî berden veselâmen alâ ibrâhîm(e)” Dedik ki: Ey Ateş! İbrâhîm üzerine serin ve selâmet ol. (21/69)

----------------

Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme yukarıdakilerden sonra gelen, gene Zât-î Âyetlerdendir. Yânî Cenâb-ı Hakk bizâtihî kendisi, “Dedik ki:” ifadesiyle bu hükmün sadece kendine ait olduğunu açık olarak belirtmektedir. 

Esmâ’dan olan “Cebbâriyyet” in (azab-yakıcılık) zuhuru olan “ateş” yönüne, Ey Ateş! Diye Hakk tarafından, Zât-î bir hitap geldi. Bunun üzerine Esmâ kaynaklı olan “ateş” ne yapması lâzım geldiğini anlamak için Zât-î hitabın devamını dinlemeye başladı.

“İbrâhîm üzerine” diye Kelâm-ı İlâhî devam edince, ateş anladı ki; burası husûsî bir makamdır. Çünkü eğer “İbrâhîm’in” üzerine deseydi sadece Hz. İbrâhîm’e tahsis edilmiş olacaktı. “İbrâhim” üzerine, denince bunun bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin daha başka zuhur mahallerinin de olabileceğini anlamış oldu. Çünkü gerçekten İbrâhîmiyyet “Halîl-hullet” dostluk mertebesidir ve seyr-ü sülûk ta yaşanacak bir metebedir. Gelecek Âyet-i Kerîmelerde onu göreceğiz.

Hullet, “Esmâ-i İlâhiyye-Esmâül Hüsnâ” nın mânâları ile dokunmuş bir bütün kumaştır ki onu giyebilenlere aslı itibariyle varlıkta hiç bir şey zarar veremez, çünkü Hakk’ın koruması altındadır. 

Evet ateş kendine gelen bu özel hitap ile yapacağı işin mahallini anladı ancak daha henüz ne yapacağını bilemiyordu, böylece hitab-ı İlâhiyye’nin sonunu beklemeğe başladı. Hitab-ı İlâhî de, “serin ve selâmet ol.” Diye iki husus ile devam etti. Bunun üzerine yanmakta olan genel ateş ne yapacağını bilerek, kendisine gelmekte olan “Aziz” misafirinin üzerine “cebbariyyet” yapmaması lâzım geldiğini anlayarak, Cebbâriyyet-i kendisi o mahalde kendinden kendi üstüne, yaparak o mahalden Cebbariyyet tecellîsini çevreye yaymak sûreti ile o Halîllik mahallinden kaldırmış oldu. “Serin” olması, aslı itibariyle “Nâr”ın “Nûr” dan meydana gelmesindendir. Nûr yoğunlaştıkça nâr’a dönüşür. İşte Nâr-ateş, aslî haline dönünce Nûr olur, işte orada ateşin sadece aslı olan Nûr’un yakmadan sadece aydınlığının ateş şeklinde görünmesinden başka bir şey kalmamıştı dışarıdan bakanlar ise onu kendi hissî ve beşerî kıyasları ile yanmakta olduğunu zannetmişlerdi. Tur dağında Musâ (a.s.) ma olan tecelli gibi. (Tahâ/20/10-11) Ayrıca sıcağın fizîki karşılığı da, “serinlik” ve bu serinliğin içinde ki, huzur ve rahatlıktır. 

 “ve selâmet ol.” Bilindiği gibi (selâmet) “Selâm” Esmâsından kaynaklanmaktadır. “Selâm” Esmâsı’nın, “Rahmân” Esmâsı gibi geniş kapsamı vardır. Her varlığa kendi mânâsı istikametinde selâmetini verir. İnsân varlığının ana isimlerinden biri de “Selâm” ismidir. Ayrıca İslâm da; Selâm ve selâmettir, bu yüzden Mü’min’lerin bir vasfıda karşılaştıklarında Selâm üzere mukabelede bulunmalarıdır. Ve Cennet ehline de Rabb’larından Selâmlar vardır. (Yâsîn/36/58) İşte bu yüzden ateşten istenilen ikinci husus, aslı itibariyle kendinde bulunan Selâmet-i İbrâhîm üzerinde uygulaması’dır. 

Ateş kendinden istenen “serin ve selâmet üzere ol.” mayı yerine getirerek kendi aslî tabiatının dışına çıkarak Hakk’ın emrini yerine getirmiştir. 

İşte seyrü sülûk yolunda olan bir sâlik de belirli aşamalardan geçerek “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesine ulaştığın da kendisinde meydana gelebilecek bu hadiseler ile değişik şekilde karşılaşabilir nefsinin ve çevresinin ateşine girebilir, o zaman yapacağı dua Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İbrâhîm hakkında belirttiği Kelâm-ı İlâhîsini tekrar etmek olacaktır. 

(Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme) Ancak bu Kelâm-ı İlâhiyye yi virdeder-zikrederken nefsinden değil, kendi gerçek hakikatinden zikretmesi gerekecektir. İşte o zaman zikreden Hakk’ın kendisi olacağından, kişinin üzerinde oluşan nefsin ve cabbar’ın ateşi (serin ve selâmet olacaktır). Çünkü emir Hakk’ın olduğundan başka çaresi yoktur. 

Şimdi bu hâdiseyi zâhir seyri üzere tarihî bir ifadeyle vermeye çalışalım. 

* * *

Bu hususta Konyalı Mehmed Vehbi efendinin (Hülâsat’ül Beyân) isimli tefsirin de cilt 9 sâhife 3450-51 den, özetle mevzuumuz ile ilgili bölümünden küçük bir bilgi aktarımı yapmağa çalışalım. 

İbrâhim (a.s.) yetişkin hâle gelince, kavminin yolunun batıl ve putlara tapmanın da hamlık olduğunu anlamış olduğundan uygun bir zamanda onları kırmıştı. 

Oluşan hadiseyi gören kavmi bu işi İbrâhim’in yaptığını anlayıp onu ateşte yakarak imha etmeye karar verdiler. 

Fahri Râzî, Kâzî ve Hâzî’nin beyanlarına göre hâdise özetle şöyle cereyan etmiştir. 

Âyette beyan edildiği üzere İbrâhim (a.s.) mın Allah’ın indinde makbul olan (putları kırma) fiili ni, onlar cinâyet olarak kabul ederek azâbın şiddetlisi olan ateşle yakmağa karar verdiler. 

İbrâhim (a.s.) mı tutup hapsettiler. Irak’ta Babil’de (Kevsa) isminde bir kasaba civarında etrafı yüksek duvarlarla çevrili ağıl şeklinde bir yer yaptılar ve hayvanlarla odun çekmeye başladılar. Kemâl-i arzularıyla bütün ahali odun çeker, hatta hasta olanlar şifa bulursa bir miktar odun alacağını vaad eder, vefat edenler odun alınmasını arttırır odun alırdı.

Bu hâl belirli bir müddet devam etti ve yaptıkları yer fazlasıyla odunla doldu. Yedi gün ateş yaktılar, sekizinci günü İbrâhim (a.s.) mı mancınık ile ateşin ortasına attılar İbrâhim (a.s.) (Hasbünellah ve ni’mel vekîyl) “Allah bana yeter ve ne güzel vekil”dir. (virdine) zikri ne devam eder Cenâb’ı Hakk’ın (yâ nâru.....) hitabı ateşe gelince ateşin içi İbrâhim (a.s.) için yeşillikle dolu bir bahçe olduğu ve Nemrud’un Yüksek bir yerden bunu seyrettiği rivâyet edilmiştir. 

O makamda İbrâhim (a.s.) mın yedi gün kaldığı ve “dünya da en çok lezzet duyduğum o yedi gündür” buyurduğu da rivâyet edilmiştir. 

O günde dünya yüzünde bütün ateşlerin sönüp yanmadığı da rivâyet edilmiştir. 

Ateşe atıldığı halde sadece (Hasbünellah ve ni’mel vekiyl,) sözleriyle Rabb’ı na ne kadar güven içinde olduğunu mutmain bir gönül ile hadiseleri şikâyet etmeden nasıl karşıladığı ve hiç kimseden yardım istemediği anlaşılmaktadır ki; bu hadise bir yönüyle onun Rabb’ı nın kendisinden râzı olmasını kendisinin de ehli Merdiyye den olmasını sağlamıştır.[83]

----------------

وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ {الأنبياء/70}

“Veerâdû bihi keyden fece’alnâhumu-l-ahserîn(e)” Ve ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları pek büyük hüsrâna uğramış kimseler kıldık. (21/70)

----------------

وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ {الأنبياء/71}

“Venecceynâhu velûtan ilâ-l-ardi-lletî bâraknâ fîhâ lil’âlemîn(e)” Ve onu ve Lût'u kurtarıp bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vermişizdir. (21/71)

----------------

Fusus’ul Hikem de Lût a.s. ın izafi yoklu mertebesinde olduğunu onu için kendide yoktur ve bunun için Cenâb-ı Hakk ona yardım etmiştir diye açıklamaktadır.

Lût (a.s.)ın: "Eğer benim sizi karşı kuvvetim olsaydı" (Hûd, 11/80) demesinin sebebi, Hakk'ın: "Allah Teâlâ sizi asıl olarak zayıflıktan hâlk etti ve o zayıflıktan sonra kuvvet verdi" (Rûm, 30/54) sözünün ma‟nâsını ilâhi nûr ile idrâk etmesinden dolayı idi. Çünkü kendisi fenâfillah makâmında idi. Ve onun bu ma‟nâyı idrâki, işitmekle oluşan ilim türünden değil, belki hakka'l-yakîn mertebesinden olan bir idrâk idi. Bundan dolayı bildi ki, kendisi izâfî yokluktan mahlûk ve Hakk‟ın vücûdu ile mevcûddur. Ve aslı izâfi yokluktan ibâret olan kimsenin kuvveti yoktur. Bunun için kuvveti sâhibine gönderip kendisi asıl ile zâhir oldu. Şu halde, insandaki kuvvet sonradan yapılma şekliyle ârız yânî geçici oldu ki, bu kuvvet de araz olan kuvvettir. Ve "araz", ortaya çıkmak için bir vücûda muhtâc olan ve iki zamanda dâimi olamayan şeye derler.

Ma'rifetin, ârifin himmetle tasarruf etmeye izin vermemesi iki yönden ileri gelir. Yönün birisi budur ki:

Ârif ubûdiyyet makâmında tahakkuk etmiştir; kendiliğinden tasarrufa kalkışmaz. Efendisinin emrini bekler; her ne emrederse, onu yerine getirir. Çünkü me'murdur; me'mûr ise ma'zûrdur. Fiil ve tasarruf, ancak efendisinin- dir. Kendi irâdesini, efendisinin irâdesinde fânî yapmıştır. Ve ubûdiyyet makâmında tahakkukla berâber, tabîî olan hilkatinin aslına bakar. Kendisinin "zayıflık' olan izâfi yokluktan mahlûk olduğunu ve Hakk'ın vücûduyla kâim bulunduğunu görür ve tasarrufu terk ederek bu husûsta Hakk'ı vekîl edinir.

İkinci yönü de budur ki: Ârif, tasarruf eden ile tasarruf olunanı bir vücûddan ibâret bilir ve ikisinin ahad oluşunu müşâhede eder. Ve kendisinin taayyünü ile çevresinde bulunan bütün taayyünlerin, bir olan mutlak vücûdun kayıtlanması ve taayyünü olduğuna hakka'l-yakîn ile ârîf olur. Bundan dolayı üzerine himmeti gönderebileceği bir kimseyi göremez. Çünkü mutlak vücûdun ahadiyyetini müşâhede etmektedir. O‟nun vücûdundan başka bir şey göremez. Şu halde kimin üzerinde tasarrufunu icrâ edecektir? İşte ârifin bu ma'rifeti ve müşâhedesi, kendisini tasarruftan men' eder.[84]

----------------

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِحِينَ {الأنبياء/72}

“Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûbe nâfile(ten) vekullen ce’alnâ sâlihîn(e)” Ona İshak’ı ve ayrıca da Yakub’u bağışladık ve her birini salih kimseler yaptık. (21/72)

----------------

Bu âyette zati âyetlerdendir. “Vehebnâ” biz hediye ettik. Ve “ce’alnâ” biz kıldık-yaptık. “O’na” Hz. İbrâhim e Bu mertebe Tevhid-i Ef’âl mertebesidir. O zaman İshâk a.s. ve Yakûb a.s. Tevhid-i Ef’âl mertebesine hediye olan İshakiyet ve Yakûbiyet mertebeleridir. Onların slih kimseler olması bu mertebelerin programı hakk’tan ve tatbikatı ishakiyet ve yakubiyet mertebesinden olmasıdır. İshakiyet sıfât mertebesine ulaştıran “zebih” kurb’an programıdır. Yakubiyet ise Yakub a.s. mın kavmini terk edip, onlara yakalanmamak için gece yolculuk etmesi ile gece yürüme derşivlik programının Akl-ı küllü yani babası olmasıdır. 

----------------

وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ {الأنبياء/73}

“Vece’alnâhum e-immeten yehdûne bi-emrinâ veevhaynâ ileyhim fi’le-lhayrâti ve-ikâme-ssalâti ve-îtâe-zzekâ(ti) vekânû lenâ âbidîn(e)” Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi. (21/73)

----------------

İşte bu kurbiyet ve dervişlik programının doğru yolunun ilmini verdik. Kendilerine “fi’le-lhayrâti” Ef’âl mertebesinin ilmini hayrat olarak dağıtmayı, namaz-ı Tevhid-i Ef’âl mertebesinden kılmayı, Şeriat ilminin zekatını verilmesi bildirildi. Âyetin bu bölümüde zâtidir. “Lena” Onların ibadeti bizim zâtımız içindir-içindedir.

----------------

وَلُوطًا آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَت تَّعْمَلُ الْخَبَائِثَ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِقِينَ {الأنبياء/74}

“Velûtan âteynâhu hukmen ve’ilmen venecceynâhu mine-lkaryeti-lletî kânet ta’melu-lhabâ-is(e) innehum kânû kavme sev-in fâsikîn(e)” Biz, Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler. (21/74)

----------------

Fusûs’ul Hikem Lut Fassında ki hikmet;

Bu yüksek fass Lût Kelimesinde mevcût olan "melkiyye hikmet"inden bahsetmektedir. Ve "melk" (mîm) harfinin üstün harekesiyle ve (lâm) harfinin sükûnu ile "şiddet" ma‟nâsınadır. Ve "melkiyye hikmeti"nin Lût Kelimesi ile bağlantılı olmasının sebebi budur ki: Lût kavmi, tabîat işleri ve hayvâni şehvetler ile uğraşmak sûretiyle yeryüzünde fesâd ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti. İnsâni vâzifelerini tebliğ etti. Onların nefisleri güçlü ve perdeleri de o oranda şiddetli olduğundan, kabûl etmeyip Lût (a.s.)‟a şiddetle, karşılık verdiler. Oysa cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi ”lev enne lî bikum kuvveten ev âvî ilâ ruknin şedîd” (Hûd, 11/80) yânî "Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı; yâhut şiddetli bir rükûna sığınaydım" buyurdu. Ve "şiddetli rükûn" ile "kabîle"yi ve "kuvvet" ile de "mukâvemet"i, yânî beşerden çıkan "himmet"i kastetti. Ve bu temennîdeki yüksek maksâtları, kavminin şiddetli olan nefsâni perdelerinin kaynağı olan tayyün etmiş vücûdlarının şiddetli ilâhi azâb ile helâk ve giderilmesi idi.[85]

----------------

وَأَدْخَلْنَاهُ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ {الأنبياء/75}

“Veedhalnâhu fî rahmetinâ innehu mine-ssâlihîn(e)” Onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, gerçekten salih kimselerdendi. (21/75)

----------------

Bu Âyet-i Kerîme dahi zâtidir. “fî rahmetinâ” Bizim Rahmetimiz içine soktuk.

Ve cenâb-ı Lût'un bu sözüne karşı (S.a.v.) Efendimiz: "Allah Teâlâ, kardeşim Lût‟a rahmet etsin ki, muhakkak şiddetli bir rükûna sığındı" buyurmakla, Cenâb-ı Lût'un güçlü ve şiddetli olması cihetiyle Allah ile berâber olduğuna dikkat çekti.[86]

---------------

وَنُوحًا إِذْ نَادَى مِن قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ {الأنبياء/76}

“Venûhan iz nâdâ min kablu festecebnâ lehu fenecceynâhu veehlehu mine-lkerbi al’azîm(i)”

(Ey Muhammed!) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık. (21/76)

----------------

(Ve lekad nâdeynâ nûhun fe leni’mel mucibîne)

37/75. “Andolsun Nuh bize nidâ etmişti. Artık biz de duayı ne güzel kabul ederiz.” Bu mertebede de edilen duanın duyulduğu ve uygun olanlara icabet edileceği açık olarak belirtilmektedir. Burada bir şeye dikkat çekmem gerekecek. Mertebe-i Nûhiyyet’te, Nûh (a.s.) mın duasının-sesinin duyulduğu ve uyulduğu belirtilmek tedir ve bu yüzden (neciyyullah)tır. 

Mertebe-i Museviyyette ise Allah’ın sesinin Musâ (a.s.) tarafından duyulduğu- bu yüzden kelimullah olduğudur. Yani, biri kuldan Hakk’a, diğeri ise Hakk’tan kula’dır. Dileyen bu hususu ayrıca kendi idrâkinde tefekkür edebilir.

(Venecceynâhu ve ehlehü minelkerbilâzîmi) 

37/76. “Ve onu ve ailesini o pek büyük felâketten kurtardık.” Bu Âyet-i Kerîme dahi zâtidir. Yâni bu işi biz yaptık. Ümmetini suda boğduk. Ona ve âilesine de sudan necat verdik. Onları da toprakta boğduk, yâni toprak kabirlerinde boğduk-gizledik. Toprak ise hikmettir. Yâni onlar Nûhiyyet hikmeti üzere oldular. İşte o yüzden onların kıssaları bu günlere kadar geldi ve daha sonra kıyamete kadar da anlatılmaya devam edecektir.[87] 

(Velekad erselnâ Nûhan ilâ kavmihi fe lebise fîhim elfe senetin illâ hamsîne âmmen feehazehmüttûfânü vehüm zâlimûne)

29/14. “Andolsun ki, biz Nûh'u kavmine gönderdik, artık aralarında elli yılı hariç, bin sene durdu. Nihayet onlar, zulümlerini sürdürürken kendilerini tufan yakaladı.” Âyet-i Kerîme’den anlaşılan Nûh (a.s.) a “elli” yaşında Peygamberlik gelmiş ve “dokuz yüz elli” sene tebliğ de bulunmuş, oldukça uzun ve yorucu bir süre imiş. Bu kadar uğraşması neticesinde bir ilerleme olmayınca onları tûfan yakalayıverdi. 

Hâl böyle olunca, bir sâlik’in seyr-i sülûkunda bu devre de biraz uzun sürmekte, bundan kurtulması için, Nûh’un, yâni İnsân-ı Kâmil’in o mertebe de kendine hazırladığı gemiye, lüksüne bakmadan binmesi gerekecektir. İşte o gemi onu İlâhi ilim deryasında yüzdürecek beşeri ölümden koruyacaktır. 

Daha evvelce girdiği Yunus gemisinin karnından suyun dibinden, kurtulmuş, bu sefer de Nûh’un gemisine binerek sudan necat bulmuştur. O gemiyi ancak İnsân-ı Kâmil inşa edebilmektedir.[88] 

----------------

وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ {الأنبياء/77}

“Venasarnâhu mine-lkavmi-llezîne kezzebû bi-âyâtinâ innehum kânû kavme sev-in feagraknâhum ecme’în(e)” Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk. (21/77)

----------------

(Mimmâ hâtîatihim uğrikû fe udhilû nâran fe lem yecidü lehüm min dünillâhi ensâran.) 

71/25. “Günahlarından dolayı suda boğuldular, sonra ateşe atıldılar. Artık kendileri için Allah'ın ötesinde yardımcılar bulamadılar.” 

“Mudil” isminin mazharı olduklarından ki; cehildir bunun hali ise mânen ölümdür. Su ise hayattır, bu hayatın kıymetini anlayamadıkları için, onlar anlayamadıkları şeyde gark olmuşlardır. Yâni hayatın içinde gark olmuşlardır, ancak bu gark oluşun kıymetini bilemedikleri için onlar hakkında gerçekten bir ölüm olmuştur. 

Gerçek Hakk yolcusu ise, bu su, ilim-hayat deryasında ilmen gark olduğunda ebedî hayatını kazanmış olur. 

Nûh kavmi ise dünya da iken su-ilim deryasında boğuldular, ancak bu deryaya inanmadıkları için bu derya onları nefisleri yönünden boğdu. Bunun neticesinde de, gelecekte ateşe atılacaklardır. Aslında ateş mâsiva denen Hakk’ın gayrı ne varsa hepsini yakar ve kişiyi tertemiz bırakır. Ancak bunlar nefisleriyle hareket ettiklerinden orada ateş onların nefislerini yakarak bu hâli “azb” edecekler, Yâni tadacaklardır. 

Bunlara Allah’tan başka “ensâr” yardımcılar yoktur. Yâni “mudil” isminin mutlak taşıyıcıları olan bu kimselere başka bir isim ve onun taşıyıcıları yardımcı olamaz. Sadece “Allah” ve bu ismin taşıyıcısı olan (Kâmil İnsân) yardımcı olabilir denmektedir.[89] 

----------------

وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ {الأنبياء/78}

“Vedâvûde vesuleymâne iz yahkumâni fî-lharsi iz nefeşet fîhi ganemu-lkavmi vekunnâ lihukmihim şâhidîn(e)” Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk. (21/78)

----------------

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ {الأنبياء/79}

“Fefehhemnâhâ suleymân(e) vekullen âteynâ hukmen ve’ilmâ(en) vesahharnâ me’a dâvûde-lcibâle yusebbihne ve-ttayr(a) vekunnâ fâ’ilîn(e)” Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik. (21/79)

----------------

Fusus’ûl Hikem den âyetler ile yolumuza devam edelim.

22.Paragraf: 

Ve Süleyman (a.s.)ın ilmine gelince, o da hükmün nakîzıyla beraber Hak Tealâ'nın “Fe fehhemnâhâ süleymân” ya‟nî “Böylece onu (hükmü), Süleyman'a öğrettik.” (Enbiyâ, 21/79) kavlidir. Ve hüküm ile ilmi cümleye Allah Teâlâ i'tâ etti. Binâenaleyh ilm-i Dâvûd, ilm-i mu'tâdır ki, onu Allah Teâlâ verdi. Ve mes'elede Süleyman'ın ilmi, ilmullahdır. Zîrâ bilâ-vâsıta o hâkim oldu. Böyle olunca Süleyman, mak'ad-i sıdkta Hakk'ın tercümanı oldu (22). 

------------------------------ 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) sûre-i Enbiyâ'da vâki 21/78 ayet-i Kerimesinde “Ve dâvûde ve süleymâne iz yahkümâni fîl harsi iz nefeşet fîhi ganemul kavmi ve künnâ li hükmihim Şâhidîn”

“Fe fehhemnâhâ süleymâne ve küllen âteynâ hükmen ve ilmen” Dâvûd ve Süleyman, bir kavmin koyunlarının gece içinde yayılıp otladığı ekinler hakkında hüküm veriyorlardı. Ve Biz, onların hükmüne şâhittik.

Böylece onu (hükmü), Süleyman'a öğrettik. Ve hepsine hikmet ve ilim verdik. 

(21/79) âyet-i kerîmesin) beyan buyrulan vak'a-i muhakemeye işaret ederler. Bu vak'anın hulasaten beyânı budur ki: Biri koyun sürüsü ve diğeri tarla sahibi olmak üzere iki köylü muhakeme olmak için Dâvûd (a.s.)ın huzuruna gelirler. Ve âtideki vech ile muhakeme cereyan eder: 

Tarla sahibi -Yâ halîfetullah! Bu adamın koyunları bir gece benim tarlama girip ekinimi yedi ve ifsâd etmişler, tarlamı bozmuşlar. Hakkımı da'vâ ederim. 

Dâvûd (a.s.) -Ey koyunların sahibi olan kimse! Bu da'vâ hakkında sen ne diyorsun? 

Koyun sahibi -Evet, böyle oldu. 

Dâvûd (a.s.)-Mademki ikrar ediyorsun, o halde koyunlarını tarla sahibine ver! Tarafeyn bu hüküm üzerine dışarı çıktılar. Süleyman (a.s.) bu hükme vâkıf olunca hemen pederinin yanına girip dedi: (Bu hadise Süleyman’ın (a.s.) peygamberliğinden önce ve daha gençlik yıllarında cereyan ediyor.) 

-Başka vecih ile hükm olunsa daha güzel olurdu. 

Dâvûd (a.s.) -O daha güzel hüküm, nasıldır? 

Süleyman (a.s.) -Koyunlar, tarla sahibine ve tarla dahi koyunların sahibine emaneten verilsin. Koyunların sahibi, tarlayı evvelki hâline getirinceye kadar zahmet çeksin; ve bozuk mahsûl ile intifa' etsin. Hâli aslîsine irca ettikde iade eylesin. Ve o vakte kadar dahi tarla sahibi koyunların sütü ve yağı ve yünü ile nefi'lensin. Bu suretle her ikisi dahi behredâr olsunlar.

İmdi Süleyman (a.s.)ın ilimdeki ihtisasına gelince, bu ihtisas Hak Teâlâ'nın (Enbiyâ, 21/78-79) ya'nî "Biz o tarla ve koyun hükmünü Süleyman'a tefhim ve ta'lîm ettik" kavliyle zahirdir. 

Bununla birlikte bu hüküm yukarıda îzâh olunduğu üzere yekdiğerinin nakîzı idi. Fakat Hak Teâlâ "Koyun kıssasındaki mes'eleyi Süleyman'a biz tefhim ettik" buyurduğu cihetle, bu mes'elede Süleyman'ın ilmi Allah'ın ilmi olmuştur. Zîrâ Süleyman (a.s.)ın mazharında vasıtasız hâkim olan "Allah" idi. Ve Süleyman ise "mak'ad-i sıdk"ta mazhariye bakımından Hakk'ın tercümânı oldu. Ve tecellî-i zatî indinde cenâb-ı Süleymân'ın beşeriyyeti fânî idi. Binâenaleyh şecere-i Mûsâ suretinde vücûd-i Süleyman'dan kail ve hâkim olan Hak idi. 

Süleyman (a.s.)ın hükmüne münâkız olan Dâvûd (a.s.)ın hükmüne gelince, bu hüküm dahi Allah Teâlâ hazretlerinin hazret-i Davud'a verdiği ilim ve hükm idi. Zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerîmede: (Enbiyâ, 21/79) ya'nî "Cümleye hükmü ve ilmi biz verdik" buyurur. Fakat bu hüküm, Süleyman (a.s.)ın hükmü gibi vasıtasız sâdır olan hükm-i ilâhî değil, belki beşeriyyet vasıtasıyla sâdır olan ve içtihada müstenid bulunan hükm-i Hak idi. İşte iki hüküm arasındaki fark budur. Ya'nî vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın muhtelif mertebelerinden sâdır olan hükümlerdir. 

------------------ 

23.Paragraf Hükmullahda musîb olan müctehid gibi ki, Allah bir mes'elede o hüküm ile hükm eder. Eğer kendi nefsiyle veyahut Hakk'ın resulüne vahy olunan şeyle o mes'eleye mütevelli olursa, onun için iki ecir vardır. Ve ilim ve hüküm olmakla beraber bu hükm-i muayyende, muhti olan müctehid için bir ecir vardır. İmdi bu ümmet-i muhammediyyeye, hükümde rütbe-i Süleyman ve rütbe-i Dâvûd verildi. Binâenaleyh onu, sair ümmetten efdal kılan şey nedir? Ne şerif ümmettir! (23). 

--------------- 

Ya'nî Süleyman (a.s.) koyun ve tarla mes'elesinde, hükmünde isabet eden müctehid gibidir. Ve Allah bir mes'elede müctehid-i musîbin hükm ettiği hükümle hükm eder. 

Eğer Allah Teâlâ hazretleri o mes'eleye Rûh-i a'zam (s.a.v.) suretiyle bi-nefsihî veyahut resulüne vahy olunan şeyle mütevellî olursa, mazhariye bakımından kendisinden hüküm sâdır olan müctehid, bu hükmünde musîb olduğu için iki ecir kazanır. 

Bu iki ecirden birisi, hükümde doğruluğuna ve diğeri, çalışmasına karşıdır. Ve bu hükm-i muayyende hatâ eden müctehid için dahi bir ecir vardır ki, bu da onun sa'yine mukabildir. 

Bununla beraber hatâ eden müctehidin bu hükmü, Hak (Enbiyâ, 21/79) "Cümle hükmü ve ilmi biz verdik" âyet-i kerîmesinde beyan buyrulan hüküm ve ilimde dâhildir. Binâenaleyh müctehid-i muhtînin hatâsı zuhur edinceye kadar, şer'an o hüküm ile amel etmek vâcibdir. Ve şeriât-i muhammediyye, iki nev'i üzerinedir: Birisi "şeriat-i muhammediyye-i asliyye", diğeri "şerîat-i muhammediyye-i ictihâdiyye"dir. Şerîat-i muhammediyye-i asliyye, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in zamân-ı sâadetlerinde hüküm buyurdukları şerîattır ki, bunda asla hatâ mutasavver değildir.

Ve şerîat-i ictihâdiyye, zamân-ı saadetten sonra fukahâyı kiramın zann-ı gâlib üzerine hükm ettikleri şerîattir ki, bu zann-ı gâlibde hatâ vukü'u derkârdır. Ve âhir zamanda zuhur edecek olan Mehdî, şerîat-ı muhammediyye-i asliyye ile hükm edeceğinden, ictihâda müstenid olan mezâhib-i muhtelifenin hükmü kalmayacaktır. İşte bu ümmet-i muhammediyyeye, hükümde, Süleyman ve Dâvûd(aleyhime'sselâm)ın rütbeleri verilmiştir. Bir mes'ele hakkında verdiği hükümde isabet eden hâkim Süleyman ve hatâ eden dahi Dâvûd (aleyhime's selâm)a benzer. Binâenaleyh bak ki bu ümmete ne derece şerâfet ihsan olunmuştur![90] 

----------------

وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَّكُمْ لِتُحْصِنَكُم مِّن بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنتُمْ شَاكِرُونَ {الأنبياء/80}

“Ve’allemnâhu san’ate lebûsin lekum lituhsinekum min be/sikum fehel entum şâkirûn(e)” Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz? (21/80)

----------------

16. Paragraf: 

Ve telyîn-i hadîde gelince, kendilerini zecr ve va'îd telyîn eden kulûb-i kâsiyedir. Ateş demiri yumuşatır ve demiri yumuşatmak güç değildir. Ve ancak kasvette taştan daha şedîd olan kalbler güçtür. Zîrâ ateş, taşı kırar ve onu kireç hâline koyar; ve o kalbleri yumuşatmaz. Ve Hz. Davud'a Hak Teâlâ, bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle vikaye olunduğunu, Allah tarafından tenbîh olarak, demiri ancak dürû'-i vâkıye amelinden dolayı yumuşak kıldı. Zîrâ zırhlar sebebiyle, mızrak ve kılınç ve bıçak ve demirden olan ok ucu ittikâ olunur. Binâenaleyh sen demiri, demire siper yaparsın. Böyle olunca şer'-i muhammedî “Euzibike minke” ya'nî "Senden sana sığınırım" ile geldi. İyi anla! işte, bu telyîn-i hadîdin ruhudur. Binâenaleyh Hak, Müntakım'dir ve Rahîm'dir. Ve Allah Teâlâ muvaffıktır (16). 

----------------------- 

Ya'nî, Dâvûd (a.s.)ın mu'cize olarak mübârek eli ile demiri yumuşatmasına gelince: Bu demiri yumuşatma keyfiyeti zorlama ve korkutma ile yumuşayabilen idraksiz, katı kalblerin suretidir. Demirin yumuşaması katı kalplerin de böylece yumuşayabileceğinin ifadesidir. Hani daha önce mevzumuz vardı ya bireylerin nefsi manada hayatlarını sürdürmeleri veya nefsleri ile mücadele ederek emr-i teklifiye uygun hale gelmeleri işte bunu anlatıyor şimdi. Biraz önce anlatılan kesin ifade ile burada da anlatılan kesin bir ifade vardır, deminki ifadede kul diye bir şey yoktu ama burada katı kalpler ve yumuşayan kalplerden bahsediyor.

Demek ki kul burada sorumludur hükmündedir. 

O zaman bu katı kalplerin ifadesi budur, vaid ile yumuşayabilen, vaid; cehennem ile azabla korkutmaktır. Vaad; cennet ile vadetmek, cenneti müjdelemek, bunların ikisi de vaaddır. Yani gelecekte Cenab-ı Hakkın birini nimet ile müjdelemesi birini nikmet ile müjdelemesidir, o da bir müjde ama tabi müjde dendiği zaman onda huzur olmalı ona göre bildirmesi. Cehennem azabıyla yahut işte asarım, keserim gibilerde buna vaid deniyor. Ama nimetlerle vaad olunan şeye de vaad deniyor. İşte demiri yumuşatmasına gelince bu “telini hadid” keyfiyeti zecir ve vaid ile yumuşayabilen kalb-i kasiye suretidir. 

Yani çocuğumuza deriz ya sen bunu yaparsan çekerim kulağını bak, işte bu vaiddir ona. O zaman o yumuşuyor. Yani dinleyebiliyorsa yumuşuyor. Hadi çabuk gel diyorsun, geliyor o vaidi yapmasan gelmeyecek, ikaz etmesen ne oluyor o vaidin de çocuğa rahmet olmuş oluyor. Ateş, demiri nasıl yumuşatır ise, katı kalbler dahi mahşerin ahvalini ve cehennemin ahvalini zikr ederek tahvîf olunmakla öylece yumuşar. Zîrâ demirin tabiatında, ateş içinde yumuşamak hâssası bulunduğu gibi, bu hayvani kesif vücudun oluşumu varlığı katılaşmış olan mü'minlerin kalblerinde dahi, va'z ve nasihat işitmekle ve evliyâullahdan kerâmât-i kevniyye görmekle, öylece yumuşamak hassası vardır. Fakat demir cemâdâttan olup tasarruf sahibi olmadığı için, onu bir kimsenin ateşe koyup yumuşatması kolaydır. 

Zîrâ ondan asla muhalefet sudûru ihtimâli yoktur. Ve ateşe konulduğunda dahi, ateş onu kemâl-i suhuletle yumuşatır; ve taşı dahi kırar ve kireç hâline koyar. Velâkin katı kalbler taştan daha şedîd ve katı olduğu için değme söz ona te'sîr etmez. Meselâ hevâyı nefsine tâbi bir mü'mine: "Bu yaptığın fiil şer'a muhaliftir. Hak Teâlâ ceza gününde suçlara ceza edecektir. Kendine acımaz mısın?" denilse hiddet edip: "Senin nene lâzım, her koyun kendi bacağından asılır" cevâbıyla mukabele edip, yine nefsi lezzetler ile meşğûl olur. Onun için ârif-i billâh olan kimseler bu katı kalbli kimselere türlü, türlü hilelerle avlamaya çalışırlar. Zîrâ onlarda tasarrufât-ı nefsâniyye vardır. Yani evliyaullahta nefislerde tasarruf vardır. 

Demir gibi bî-tasarruf değildir. Binâenaleyh onları yumuşatmak, demiri yumuşatmaktan daha güçtür. Ve Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.) a bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle muhafaza olunduğunu tenbîh için, harb esnasında insanın vücûdunu muhafaza eden zırhların i'mâlinden dolayı, demiri o hazrete yumuşak kıldı. Katı kalpler nasıl vaaz-ı nasihatlar ile yumuşuyorsa demir dahi öyle yumuşuyor veya demir nasıl yumuşuyorsa kalplerde böyle yumuşuyor. Zîrâ harb esnasında düşman tarafından insana tevcih olunan mızrak ve kılınç ve bıçak ve ok uçlarına karşı vücûd zırhlar ile muhafaza olunur. 

Halbuki zırhlar da demirden ve silahlar da demirden ma'mûldür. İşte bakın “euzubike minke” yani seni öldürecek olan alet de demirden seni koruyacak olan alet de demirdendir. Binâenaleyh sen muharebe sırasında demiri demire siper ittihâz edersin. İmdi sen kendini nasıl ki demire karşı demir ile korursun, öylece nefsini Allah'a karşı, Allah ile muhafaza etmen îcâb eder. 

İşte bu hakikate dayanan (S.a.v.) Efendimiz "E'ûzü bike minke" ya'nî "Yâ Rabbi Sen'den Sana sığınırım" buyurdu. Hakk'a karşı Hakk'ı siper ittihâz etmek iki vecihle icmal olunur: Birisi budur ki: Abdin vücûd-i bedenisi, vücûd-i Hakkânîde fânî olur. Nasıl sığınılacak onu gösteriyor. Binâenaleyh vücûd-i Hakkânî vücûd-i 'abdânîye siper olur. Bu halde abd için havf ve hüzün yoktur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 10/62; 

10/62-Kesinlikle bilin! Allah Velî'lerine korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. 

İkincisi: Abdin vücûd-i 'abdânîsi bakî olmakla beraber esmâ-i celâliyye-i Hak'tan esmâ-i cemâliyye-i Hakk'a iltica eder. Yani Hakkın celalinden cemaline, abdın vücudu vardır, fakat celalinden cemaline sığınmış olur. Böylece de kendini korumuş olur. Ne zaman ki biz beşeri vücudumuzu Hakkın vücudunda ifna ettik işte bunlar için de korku yoktur. 

Binâenaleyh abd kendi nefsini Hakk'a karşı yine Hak'la muhafaza etmiş bulunur. Meselâ "Müntakım" ism-i celâlîsinden, "Rahîm" ism-i cemâlîsine kaçar. 

İşte Dâvûd (a.s.)a mu'cize olarak telyîn-i hadîd yani demirin yumuşatılması hakikatinin verilmesinin ruhu budur. Ya'nî demir mefhûmu müttehid olmakla beraber bir i'tibâra göre insanı katl eder; ve bir i'tibâra göre de muhafaza eder. İşte bunun gibi "Allah" dahi vâhid olmakla beraber cemî'-i esmanın merci'idir, dönüş yeridir Keserât-i esmâiyyesi hasebiyle kâh kahr ve intikam ve kâh lutf ve rahmet ile tecellî eyler. Demir mefhûmda yani aklımızda tevhîd olunduğu gibi, yani hem öldürücülüğü hem de koruyuculuğu bir olduğu gibi zât-ı Hak dahi tevhîd olunmak îcâb eder.[91] 

----------------

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ {الأنبياء/81}

“Velisuleymâne-rrîha âsifeten tecrî bi-emrihi ilâ-l-ardi-lletî bâraknâ fîhâ vekunnâ bikulli şey-in âlimîn(e)” Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz. (21/81)

----------------

28. paragraf: 

Ve Süleyman (a.s.)ın muhtas kılındığı ve onun sebebiyle kendinin gayrisine fâzıl olduğu ve Allah Teâlâ'nın onun için, ondan sonra bir kimseye lâyık olmayan mülkten kıldığı teshire gelince; o, onun "emrinde olmadır. Binâenaleyh Hak Teâlâ (Sâd, 38/36) ya'nî "Biz ona rüzgârı teshir ettik; onun emriyle cereyan eder" dedi. Zîrâ Allah Teâlâ bizim hepimizin hakkında mingayri-tahsîs (Câsiye, 45/13) ya'nî "Allah Teâlâ göklerde ve yerde olan şeylerin kâffesini size müsahhar kıldı" der. Ve rüzgârın ve yıldızların ve bunun gayrisinin teshirini zikr etti. Velâkin bizim emrimizden değil, belki Allah'ın emrindendir. İmdi eğer anladın ise, cenâb-ı Süleyman ancak cem'iyyetsiz ve himmetsiz emre, belki mücerred emre muhtass kılındı. İşte biz ancak bunu dedik. Zîrâ biz biliriz ki, nüfûs, makam-ı cem'iyyette ikâme olundukta, muhakkak ecrâm-i âlem, onların himmetleriyle münfa'il olur. Ve muhakkak biz bunu, bu tarîkta muayene ettik. İmdi teshirini murâd ettiği kimse için, Süleyman'dan himmetsiz ve cem'iyyetsiz olarak mücerred "emr" ile telaffuz vâki' oldu (28). 

---------------------------- 

Ya'nî şu teshir ki, teshir emrine amede olması demektir, yani hükmü altına alabilmesidir. Tesir edebilmesidir. Yani bir motor ustasının motor üzerindeki hakimiyetidir. Onu eline aldığı zaman o vidayı oraya takacak vida beni oraya takma diyemiyor. Ustanın hükmü altındadır. Benzini motora gönderdiği zaman benzin beni oraya gönderme diyemiyor. Çünkü o ustanın tesiri hükmü altındadır. 

İşte Cenab-ı Hakk Hazret-i Süleyman’a öyle bir teshir gücü verdi ki muhtas kıldı. Yani bu özelliği ona tahsis etti. Sadece O’nun şahsında bu özelliği ortaya getirdi. Ve Cenabı Süleyman (a.s.) o teshir sebebiyle yani kendisindeki o tesir tarafa olan tesir sebebiyle ait kılındı; ve cenâb-ı Süleyman o teshir sebebiyle, efrâd-ı âlemden kendisinin gayri üzerine fâzıl oldu; yani Cenab-ı Hakkın Hazreti Süleyman’a vermiş olduğu teshirle faziletle diğer insanlardan farklı bir hale geldi.

Ve Hak Teâlâ bu farklılığı, Süleyman (a.s.)a mahsûs bir mülkten kıldı ki, ondan sonra hiç bir kimse için bu mülk ile zuhur lâyık olmaz. Yani Hazreti Süleyman’dan sonra böyle bir teshir ile yani böyle bir güçle hiçbir kul gelmez. Ancak Rasul (s.a.v.) Efendimiz müstesnadır. Çünkü Süleyman (a.s.) dahi Rasul (s.a.v.) Efendimizin özelliklerinden bir özelliktir. Hazreti Süleyman'a verilen mülk Hazret-i Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mülkünden verilen mülktür. Çünkü “levlake levlak vema haktul eflak” sen olamsaydın bu âlemleri halk etmezdim hükmüyle bütün mülk-ü azim evvela Efendimiz’e (s.a.v.) tahsis kılındı. Ayrıca O’nun mülkünden de diğer insanlara verilmeyen bir özellik bir teshir verilmiştir.

İşte bu teshirin cenâb-ı Süleyman'a has olması, onun bir şeyde "himmet' ve "cem'iyyet-i kalb" ve "taslît-i vehm" ile tasarruf etmesi değildir, bu verilen mülk Süleyman’ın (a.s.) kendisinden, kendi düşüncesinden, kendi emrinden, kendinden kaynaklanan bir oluşum değildir diyor. Yani o buna sahip değildir, verilmiştir ama kendisi kaynaklı değildir diyor, bakın çok ince bir oluşum var burada. 

Belki bu teshirin mücerred onun "emr"i ile olmasıdır. Böyle olunca Hak Teâlâ "Biz ona rüzgârı itaat ettik, onun emri ile cereyan eder" (Sâd, 38/36) dedi. Ve rüzgârın cereyanını cenâb-ı Süleyman’ın emrine tâbi’ kıldığını beyan buyurdu. Şu halde onun ihtisası, itaatinde değil, belki bu teshirin onun “emr”iyle olmasındadır. Sözünün O’ndan çıkmasıyladır diyor. Ama esas tesir Hakk’tan verilmiştir diyor. 

Eğer teshirde ihtisas sahibi idi denilir ise, bu doğru olmaz. Yani tesir hükmü kendinde idi denilirse bu doğru olmaz, onun tesiri sadece emir ile sözünde idi sadece. Yani mekanizmayı çalıştırmak, düğmeye basmak gibi idi diyor. Yoksa o cereyanı kendisi yapıyordu değildir diyor. Yani tesirde o güç kendinden kaynaklanıyordu denirse bu doğru olmaz diyor. Çünkü Hak Teâlâ bizim hepimiz hakkında bilâtahsîs “Allah Teâlâ göklerde ve yerde olan şeylerin tümünü size müsahhar kıldı” (Câsiye, 45/13) yani hazret-i Süleymana belirli bir tahsis yaptıktan sonra ama Ümmet-i Muhammed’e bütün âlemleri sizin emrinize tahsis ettik diyor.

Size tahsis ettik boyun büktürdük, inkıyad ettirdik bütün âlemleri diyor. Göklerde ve yerdekilerin hepsini sizin emrinize tahsis ettik buyurmuş ve rüzgârın ve yıldızların ve bunlardan gayrisinin itaatini zikr etmiştir. Süleyman’a (a.s.) sadece rüzgarı veriyor yani belirli bazı şeyleri ama ümmet-i Muhammed’e bütün bunların teshirini veriyor. 

Velâkin Cenâb-ı Süleyman hakkında beyan buyurduğu gibi, bunların bizim “emr”imizle müsahhar olduğunu beyân etmemiştir. İşte aradaki fark budur şimdi Cenab-ı Hakk bu kitabı, şunları bunları gördüğümüz eşyaların hepsine bize teshir ediyor yani bizim emrimize veriyor. Biz bunu yırtmak istesek yırtıyoruz, yakmak istesek yakıyoruz, bize neden yaktın, yırttın diye bunlar bir cevap veremiyorlar. Veya kendilerini müdafaa edemiyorlar. O hakları yoktur. Ancak biz onlara “kalk, zıpla, yürü“ dediğimiz zaman buna sözümüz geçmiyor. 

Teshir bizden değildir, Hak’tan bize gelen teshir ile bunlar boyun büküyorlardır. Süleyman’a (a.s.) ise emriyle teshir veriyor. Süleyman (a.s.) buluta yürü diyor yürüyor, rüzgara “es” diyor esiyor, aradaki fark budur. Yani Cenab-ı Hakk bizlere bütün âlemi teshir ediyor, emrimize veriyor, bakın güneş bizim için doğuyor, yağmur bizim için yağıyor, ama biz yağmura dur dediğimiz zaman durduramıyoruz. Süleyman (a.s.) yağmura dur dediği zaman yağmur duruyordu. 

Belki onların bize müsahhariyyeti Hakk’ın emriyledir. Eğer Cenab-ı Hak bunu bize vermiş olsaydı bu âlem karma karışık olurdu. Hepimiz bir şeye tesir etmeye çalışırdık en çok kimin tesiri olursa işte o en güçlü olur, bana göre yağmur çok yağdı durdurduk, çiftçiye su lazım çiftçi de yağdırmak ister bu durumda karma karışıklık olacak, işte emir hükmünü kendi veriyor teshir bize oluyor. Güneşi doğuruyor, güneş bizim emrimize doğuyor. 

Şu halde eğer sen bu bahsi anladın ise bildin ki, cenâb-ı Süleyman'ın ihtisası, ancak kuvâsını cem' etmeksizin ve himmetini (onun üzerindeki faaliyetler) sarf eylemeksizin, "emr"e ve belki yalnız (mücerred) "emr"edir. Bazen insan kendi gücünü toplar, içinden ah bu böyle olsa ah bu şöyle olsa diye mesela zikir yaparken falan şunu yapsam bunu yapsam ah edemedim falan bütün gücünü toplayarak emri yerine getirmeye çalışır. İşte Süleyman’ın (a.s.) emri böyle değildir. Kuvvasını toplamasına gerek yok sadece onun lafını yapması yeterlidir. 

Zîrâ himmetle taasarruf, işte yağmur duası himmetle tasarruftur, vasıtalı olanların şânıdır; işte yağmur duası bu cemiyettendir, yani himmetini ve tasarrufunu kullanarak emr etmek, Süleyman’ın (a.s.) emrine benzemiyor bu yüzden. Kişilerden çıkması yönüyle benzemiyor ama Süleyman (a.s.) olsun diyor oluyor. İşte oradaki kişiler himmetini ve tasarrufunu zorlayarak o emri yerine getirmeye çalışıyorlar, ve tasarrufta ikilik vardır. 

Ve kamiller ise ulûhiyyete aykırı bir şey yapmak istemez; yani tevhid ehli yağmur duasına çıkmaz. Çünkü istemek ikilik gerektirmektedir. Tabi ki bu hiç istenmeyecek değildir, kulluk mertebesi var, kulluk mertebesi de isteyniyete dayandığı için bal gibi de isteriz. Çünkü biz kuluz. Meğer ki emr-i Hak vârid ola. O vakit cem'iyyet-i kalb ve himmet ile tasarrufa tasaddî eder, yani o zaman tasarrufa girişir diyor. Yani Hakkın emriyle tasarrufa girişir diyor. O zaman ikilik olmaz Hakkın kendi kendindeki fiili olur. Fakat Süleyman (a.s.) teshirdeki ihtisası hasebiyle böyle tasarruf etmedi. Ya'nî onda cem'iyyet-i kalb ve himmet hâsıl olmadı. Yalnız "emr" etti; işte o kadar! 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.), biz ancak bunu dedik; ya'nî cenâb-ı Süleyman teshire, cem'iyyet-i kalb ve himmet ile ve feleklerin yardımıyla, yani gök cisimlerinin yardımıyla ve havâss-ı umûr-î tabîiyye ile ve esmâ-i ilâhiyye ve sâir emsali ile değil, yani bunların hiç birisiyle bunu yapmadı, mücerred emr ile muhtass kılındı dedik, buyurur. Zîrâ teshirde iki suret vâkı'dir: Birisi böyle mücerred "emr" ile, diğeri de "himmetin musallat olmasıyla"dır. Yani bir şeye tesir etmek üzerinde hükmetmek iki türlüdür, birisi sadece mücerret emir ile Hakktan gelen “Ol” demesiyle onun olması, diğer şekliyle de üzerinde çalışarak kendi kuvvetlerini, kişi manevi kuvvetlerini, fiziki kuvvetlerini ne ise kullanarak teshir etmesidir. Mesela bir marangoz bir ağacı işleyerek bir masa yapması kendi kuvvetleri iledir. Çünkü âlemin cürümleri, malzemeleri varlıkları nüfûs-i kâmilenin himmetlerinden müteessir olur. Yani maddeler kamillerin nefislerinden himmetlerin den müteessir olur, tesir alır. 

Velâkin ecrâm-ı âlemin bu teessür ve infiali nüfûs-i kâmile makâm-ı cem'iyyette ikâmet olunduğu vakitte olur. Yani bir kamil kimse her halinde tesir etmez, yani yaşadığı vakitlerin her hangi bir vaktinde tesir etmez ancak bu tesiri makam-ı cemiyette oturduğu zaman olur. Yani bütün âlemi varlığında cem ettiği vakit bu olur. 

Zîrâ makâm-ı cem'iyyette itibari olan gayrılık kalkar, teklik olur o zaman ondan söyleyen Hakk olur, “Kün” ol der o da olur. Yani görünen kuldur ama kuldan konuşan Hakk’tır. Neden, cemiyet makamında olduğu için. 

Binâenaleyh bu makamda, fiili işleyen kul işleyen Hakk olur. 

Fiil-i bende, yani bendenin fiili (bende dediği kuldur) Hakkın fiili olur. Yani kul işler gibi gözükür ama işleyen Hakk’tır. 

Ve Hak Teâlâ ise her şeye kadirdir. İşte ancak kırk kişinin yerine koyabileceği Hayber Kalesi kapısının İmâm-ı Alî (kerremallâhü vecheh ve r.a.) efendimiz tarafından münferiden koparılması bu kabildendir. Nitekim cenâb-ı İmâm kapının yerine vaz'ında o kırk kişinin içinde idi. Kendisine dediler ki: "Bu kapıyı yalnız başına koparan sen değil miydin? Şimdi neden müşkilât çekiyorsun?" Cevaben buyurdular ki: "Vallahi Hayber kapısını koparan ben değilim." diyor işte bu emri söylüyor. Bu Hazret-i Ali’nin çalışmasıyla tasarrufu ile olmadı diyor. Süleyman’ın (a.s.) emri de buydu, musahhar kılınması böyle idi. Yani Süleyman’ın (a.s.) ve Hazret-i Ali Efendimizin yaptığı şey “ol” demesi yani sadece o emrin faaliyete geçirilmesi idi yoksa o gücü yapan Hakk idi.

Ve cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu hâli te'yîden "Muhakkak biz bu Hakk yolunda âlemin cürümlerinin, varlıklarını kamil bir nefsin yani mükemmel bir evliyanın veya bir insanın yani kamil bir nefsin himmetleriyle münfail ve müteessir olduğunu gördük" buyururlar. İşte sadece ihtisas hasebiyle, cenâb-ı Süleyman’dan yalnız "emr" ile telaffuz vâki' oldu. Yani O’na tahsis edilen bir yol ile Süleyman (a.s.)dan sadece bir emir çıktı, yani bir söz çıktı “git, gel, götür “ gibi vaki oldu, yani teshirini murad ettiği kimse için kalbinde cemiyet ve himmet mevcut olmaksızın yalnız bu böyle olsun diye emir ile teleffuz vaki oldu. 

Ya'nî teshirini murâd ettiği kimse için, kalbinde cem'iyyet ve himmet mevcûd olmaksızın, yalnız "Bu böyle olsun!" diye "emr" ile telaffuz vâki' oldu. Şu halde cenâb-ı Süleyman ile nüfûs-i kâmilenin teshirleri arasındaki fark birinin himmetsiz "emr" lafzı ile ve diğerinin himmet ve cem'iyyet-i kalb ile vâki' olmasından ibarettir. Binâenaleyh cenâb-ı Süleyman'ın nefs-i teshirde, nüfûs-i kâmileden fazla bir meziyyeti yoktur. Onun ihtisası ancak mücerred "emr" iledir.[92]

----------------

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ {الأنبياء/82}

“Vemine-şşeyâtîni men yegûsûne lehu veya’melûne amelen dûne zâlik(e) vekunnâ lehum hâfizîn(e)” Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.

----------------

Mûseviyyet mertebesi ile İseviyyet mertebesi arasında mertebe-i Süleymân’a ulaşan kimse, yani Mûseviyyet’ten yükselmiş İseviyyete doğru kanat açmış bir dervişine hali işte budur. Kimler? Şeytanlar var, her yerde var, her zaman da var ama Süleymân (a.s.) ın hakimiyeti altındalar. Kendi başlarına iradi halleri yoktur. Onlardan. Süleymân (a.s.) ve o mertebede olanlar istifade ediyor.

Şimdi bu şeytanlar ne yapıyor, “eşşeyatini men” şeytanlardan men kimlik sahipleri, Museviyet mertebesinde olanlar (يَغُوصُونَ) “yegusune” dalgıçlık kelime kökeninde غ “Gayın” و “Vav” ص “Sad” harfleridir. (غوص) Gavs sözlük anlamı suya dalma dalgıçlık, (bkz.: gavta-bâzî). 2) içine girmek için bir şeyi derinleştirme, iyice anlama dır.

Efendimiz (s.a.v.) “Benim şeytanım bana teslim oldu.”[93] ben şeytanımı müslüman ettim diyor.

Şeytan cennetten kavulmadan önce meleklerin-kevvetlerin hocası olan azazil idi… İşte kişinin nefsi;

Süleymân a.s. veya bu mertebeye gelen salik’in emrine Hayat sıfatı veya Hakikat-i ilâhi deryasının içine girerek ilmi derinleştirme, iyice anlama hususiyetinin verilmesidir. 

Bu dalgıçlık-derinleştirme ile Rahmân sûresinde;

yahrücü minhü­mel lü’lüü vel mercanü “lülü’lü/inci (parlak, ziyalı, kıymetli) ve mercan/küçük inci minhü­m/onlardan (ikisinden) harec/ihrac olur, çıkar “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.” Bilindiği gibi denizden çıkan bir çok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır. 

İnci istiridyelerin içinde oluşur. 

Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.

Acaba bu ayetle Cenab-ı Hakk sadece onları zahiri anlamda mı anlatmak istemiş yoksa batınî manalarını da anlayalım diye mi nazil etmiştir?

Biz daha ziyade ayetlerin batınî manaları üzerinde durmaya çalıştığımız için burada da batınî yönünü anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

Yukarıda bahsedilen iki derya, bunlardan çıkan inci ve mercan, hangisi hangisinden çıkmaktadır?

Abd denizinden çıkan “inci”, Rab denizinden çıkan da “mercan”dır.

İnci muhabbet ehlinin “göz yaşları”dır. 

Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi göz yaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü göz yaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.

Ma’nâ âlemine (gönül âlemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır. 

“Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir.

Cenab-ı Hakk diyor ki: 

“Ey kulum sen göz yaşı döküyorsun, ben de varlığımı sana feda ediyorum, sana sırrımı açıyorum, gönlümü açıyorum, sana vahdet ilminden veriyorum.”

O, dallı budaklı (mercan’a) şekle “zatî şiryan” (zatî tesir), yani; tesir alış, cereyan veyahut akış denir.

Mercanın kırmızı rengi ise “kan”dır, “can”dır. 

Rabb kuluna can vermektedir. “Sen benim için göz yaşı akıtıyorsun ama Ben de sana o damarlarından kan veriyorum.” Bu kan bizim anladığımız manada olan sulu kan değil, bütün varlığına sirayet eden “ilahi can”dır. “Rahmaniyet canı”dır. 

“yehrucu.....” ikisinden de inci ve mercan çıkar, ancak o deryalardan inci ve mercanları çıkaran kimseler gönül âlemine dalan mana dalgıçlarıdır. 

Tespih elinde, “Allah”ın ismi dilinde, gecenin veya gündüzün bir vakti o irfan yolcusu, abd deryasının göz pınarlarından “Mahbub-u Hakiki”nin güzelliğim düşünerek çıkardığı incileri karşılığında, Rabb’ı da ona Rabb deryasının kapılarım açarak oradan “irfan mercan”larını çıkarmasını sağlar. 

Bunlar kendisi için nadide bir süs ve hem de irfaniyet yolunda paha biçilmez mana hazineleridir. 

Zaman içerisinde yeri geldikçe ve talep edildikçe o inci ve mercanlardan kolye yapılıp, hak edenlere hediye edilir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

“Lisanımızda da mercanın kırmızısı meşhurdur. Bilindiği gibi inci ve mercan hem süs eşyası olarak kullanılır, hem de ticaret nimetlerindendir.”[94]

“vekunnâ lehum hâfizîn” Hep onları zapteden bizdik. Âyetin zâti bölümüdür. Biz zat mertebemizden zapt eder, koruruz.

----------------

وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ {الأنبياء/83}

“Veeyyûbe iz nâdâ rabbehu ennî messeniye-ddurru veente erhamu-rrâhimîn(e)” Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti. (21/83)

----------------

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ 

رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ {الأنبياء/84}

“Festecebnâ lehu fekeşefnâ mâ bihi min durr(in) veâteynâhu ehlehu vemislehum me’ahum rahmeten min indinâ vezikrâ lil’âbidîn(e)” Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik. (21/84)

----------------

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim,

14.Paragraf: 

İmdi Allah Teâlâ onun üzerine, ya'nî kendisinden ref-i durr hakkında vâki' olan duâsıyla beraber, Eyyûb üzerine sabr ile isnâ eyledi. Böyle olunca biz bildik ki, muhakkak bir abd, kendisinden durrun keşfi hakkında, Allah Teâlâ'ya duâ ettikde, sabrı hakkında kadh vermez. Ve muhakkak "o, sâbirdir"; ve muhakkak "o, ni'me'l-abddir". Nitekim "o evvâbdır" ya'ni esbaba değil, Allah'a reccâ'dır, dedi. Ve halbuki bunun indinde sebeb ile Hak işler, zîrâ abd ona müsteniddir. Çünkü umurdan bir emri müzîl olan esbâb çoktur; ve müsebbib ise vâhidü'layndır. Binâenaleyh abdın, bu elemi sebeb ile müzîl olan vâhidü'l-ayna rücû'u, çok kere ilm-i ilâhide sabit olan şeye muvafık olmayan sebeb-i hâssa rücû'undan evlâdır. İmdi "Tahkîkan Allah Teâlâ benim için isticâbet etmedi" der. Halbuki o duâ etmedi, ancak ne zamanın ve ne de vaktin iktizâ etmediği sebeb-i hâssa meyl etti (14). 

----------------------- 

Enbiyâ, 21/83) deyip, bedenindeki illetin ve hastalığın zevalini istediği halde, Hak Teâlâ hazretleri onu sabır ile medh etti. Ya Rabbi üzerimdeki hastalığı al dedi, al dedi sabretmedi demektir, ama Cenab-ı Hakk onu sabreden kullarımdan diye methetti diyor, yani bu sözü söylediği halde methetti diyor.

 İşte biz bundan bildik ki, yani bu duadan ve Cenab-ı Hakkın da Eyyub’e (a.s.) olan karşılıklı konuşmalarından bildik ki, bir kul başına gelen belanın refi için Allah’ına dua etse yani onun kaldırılması için o sabırsızlık sayılmaz; o yine sâbırdır; yani sabredenlerdendir. Yani başımıza bir zorluk geldi, aman ya rabbi işte bunu başımızdan al dedik, dua etmeden bekledik diyelim, dua etmeden beklerse biz sabretmiş olduğumuzu zannediyoruz. Ama dua ettiğimiz zaman da sabredenlerden oluyoruz. Ve Hak Teâlâ'nın Eyyûb (a.s.) hakkında buyurduğu (Sâd, 38/44) "Ne güzel kuldur" medhi tahtına dâhil olur; ve cenâb-ı Eyyûb gibi o da memdûh kullar zümresine girer. Bakın dua ettiği halde ne güzel kul diyor, yoksa ne sabırsız kul diyebilirdi. Herhangi bir kimse bu şekilde yapmış olsa Eyyub (a.s.) gibi o da methedilmiş kullar zümresine girer. Ve nitekim Hak Teâlâ Eyyûb (a.s.) hakkında (Sâd, 38/44) buyurdu, "Kulum Eyyûb esbaba değil, mübalağa ile Allah'a rücû' edicidir" dedi.

Suâl: Bâlâda denilmiş idi ki: "Hak Teâlâ'nın vücûdu, âlemin zuhuru ile zahir oldu. Yani Allah’ın vücudu varlığı âlemin zuhuru ile zahir oldu. Yani Cenab-ı Hakkın Zahir esmasıyla bütün bu âlemlerde zuhura geldi. Yani âlemin zuhuru ile zahir oldu. Bu âlemler olmasaydı Hakk nerede zahir olacaktı. Olmayacaktı, batında kalacaktı. Biz Hakk'ın sûret-i zâhiresiyiz ve Hakk'ın hüviyyeti bu sûret-i zahirenin ruhudur ki, onun idare edicisidir. Binâenaleyh tedbîr ancak O'ndan olduğu gibi, ancak O'nda vâki' oldu. O ma'nâ ile Evveldir, suret ile Âhir'dir; ve hükümler (ahkâm) ve hallerin (ahvâlin) değişmesi ile Zâhir'dir; ve tedbîr ile Bâtın'dır." Halbuki sebepler dahî âlemin suretlerinden birer surettir ve onlar dahi Hakk'ın sûret-i zâhiresidir; ve Hakk'ın hüviyyeti bu esbâb-ı sûriyyenin ruhudur ki, onların idare edicisidir. Binâenaleyh esbâbdan rücû' etmek, Hak'tan rücû' etmek değil midir? Yani sebeplerden dönmek Hakktan dönmek değil midir? Yani Cenab-ı Hakk’ta bir sebeplerle hastalığımızın bir zorluğumuzun gitmesini diledik, bu da Hakk’tan değil midir? diyor. Hani yukarıda demişti ya Hakk’ın Zat’ına rücu etti, bunları Zat’ından istedi, sebeplere dayanmadı da Zat’ından istedi, burada diyor ki sebeplere dayansaydı sebeplerde zaten Hakk’tan değil miydi, diye böyle bir sual olsa diyor. 

Cevap: Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu suâle cevaben buyururlar ki: Kul, sebeb ile Hakk'a dönmüş olsa dahî, o sebeb perdesi arkasından fail olan Hak'tır. Yani bir kul sebep ile Hakka rücu etmiş olsa Hakka dönmüş olsa dahi o sebep perdesi arkasından fail olan Hakktır. O sebep bir perdedir ama o perdede fail Hakktır, Ve bütün âlemin suretleri nasıl ki Hakk'a istinad eden ise, âlemin suretlerinden bir suret olan kul dahî öylece Hakk'a istinad edendir. Yani kul da Hakka dayanmaktadır. 

Kendisi gibi âlemin bir sureti olan sebebe istinad eden değildir. Ve âlemin suretleri kesîr olduğu gibi, emirlerden herhangi bir emrin izâlesinde müessir sebeblerin suretleri dahi pek çoktur; ve sebeb olan ise ayn-ı vahidedir. Eğer kul, başına gelen bir belâyı sebeblerden bir sebebe teşebbüs ile def etmeğe kalkarsa, caiz ki, o sebebin o belâyı def etmesi veyahut teşebbüs olunan vakitte te'sîr edebilmesi, ilm-i ilâhîde sabit olmamış bulunur; ve bu halde de o sebeb, o belânın define asla kârger-i te'sîr olamaz. O belânın ne zaman ve vakitte hangi sebeb ile mündefı' olacağını, ancak vâhidü'l-ayn olan müsebbibü'l-esbâb bilir. Yani başımızdaki olan bir belanın hangi vakitte kalkacağı ve biteceğini Hakk bilir.

Binâenaleyh kul ilm-i ilâhîde sabit olmayan şeye muvafık olmayan bir sebeb-i hâssa rücû' edeceği yerde, yani yanlış bir sebebe yöneleceği yerde bu belâyı herhangi bir sebeb ile izâle edici olan müsebbib-i vâhidü'l-ayna rücû' ederse, elbet daha a'lâ olur. Yani sebeplere yapışmadan Allah’a yönelirse elbette daha iyi olur. Halbuki kul ekseriya böyle yapmayıp, ilm-i ilâhîde sabit olan şeye muvâfik bulunmayan sebeb-i hâssa rücû' eder; yani Hakkın ilminde bulunmadığı şekilde yani bir formül var yahut bir sorun var o sorunun çözülmesi Hakkın indinde bir başka yoldan programlanmış ama biz sebeplere yapışıp da cüzzi aklımızla başka yoldan onu çözmeye kalkarsak hakkın indindeki çözüme uymadığı için bu çözülmez diyor. 

O sebebin suretinin ve batınının Hakk olduğunu düşünürse o sebepten Hakka dönerek “Ya rabbi senden istiyorum“ bu sebeple yine zatına yönelmiş olur. O sebebi önde görüp Hakkı görmezse o sebepten dönerse işte Hakkın işi çözeceği yol değildir. O zaman çözülmez. Ve onun bu sebebe teşebbüsle beraber Hakk'a duâ etmesi tesirli olmadığını görüp, “Hak Teâlâ benim duamı kabul etmedi" der. Halbuki o, hakikatte duâ etmedi. Belki ilm-i ilâhîde sübût bulan ayn-ı sabitesinin, lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb etmiş olduğu şeye muhalif bir şeyi istedi. Yani özündeki şeyde suretiyle özündekine muhalif talepte bulundu farkında olmadan o zaman da olmadı. 

Ya'nî içi başka, dışı başka talebde bulundu. Veyahut istediği şey isti'dâdına muvafıktır; fakat henüz zamân-ı zuhuru ve bariz vakti gelmemiştir yani ortaya çıkma zamanı gelmemiştir ki, bu âlem-i vücûdda zahir olabilsin. Bu halde kul ancak ne zamanın ve ne de vaktin iktizâ etmediği sebebi hâssa meyl etmiş bulunur; ve sonra da duâ ettim de Hak kabul etmedi, der.[95]

----------------

وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ {الأنبياء/85}

“Ve-ismâ’île ve-idrîse vezâ-lkifl(i) kullun mine-ssâbirîn(e)” İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi. (21/85)

----------------

وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُم مِّنَ الصَّالِحِينَ {الأنبياء/86}

“Veedhalnâhum fî rahmetinâ innehum mine-ssâlihîn(e)” Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi. (21/86)

----------------

Arapça bir kelime olmayan İsmâîl’in aslının İşmavil olduğu, İsmâîn şeklinin de bulunduğu (Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 7, 13, 14; Horovitz, s. 91-92; Jeffery, s. 63-64), Süryânîce olup “Allah’a itaatkâr” anlamına geldiği nakledilmekle birlikte (Tâcü’l-ʿarûs, “İsmâʿîl” md.; Fîrûzâbâdî, VI, 39) kelimenin aslı İbrânîce Yişmâ’êl’dir ve “Tanrı işitir” mânasındadır. Tevrat’ta Yişmael kelimesi meleğin, “İşte sen gebesin ve bir oğul doğuracaksın ve onun adını İsmâil koyacaksın, çünkü Rab sana olan cefayı işitti” (Tekvîn, 16/11) sözünden hareketle İbrânîce’de “işitmek, bir dilek veya isteği kabul etmek” anlamına gelen şâma fiiline bağlanmaktadır. Bu fiil, Hâcer’e yapılan cefanın Rab tarafından duyulması (Tekvîn, 16/11) veya İbrâhim’in, oğlu İsmâil’le ilgili temennisinin (Tekvîn, 17/20), ayrıca çölde çocuğun susuzluktan ağlamasının Allah tarafından işitilmesi olaylarıyla da bağlantılı kılınmaktadır (Tekvîn, 21/17). Kelime Kitâb-ı Mukaddes’in eski nüshalarında Hismael, Ismahel, Hismahel ve Smahel şekillerinde de yazılmıştır (DB, III/1, s. 991).[96]

İdrîs’le ilgili olarak gerek tarih, tabakat ve tefsir kitaplarında gerekse kısas-ı enbiyâ türü eserlerde oldukça farklı ve ayrıntılı rivayetler yer almakta, idrîs kelimesinin menşei ve anlamına dair çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Arap lugatçıları, idrîsin yabancı bir kelime olduğunu belirtmektedir (Tâcü’l-ʿarûs, “drs” md.; Kāmus Tercümesi, “drs” md., el-Muʿarreb, s. 102). Aloys Sprenger ve Eickmann gibi bazı Batılılar ise kelimenin Arapça olduğu görüşündedir (Jeffery, s. 51). Bazı İslâmî kaynaklarda İdrîs’in asıl adının Uhnûh (Ahnûh) olduğu, Allah’ın kitabını çok okuduğu için kendisine İdrîs denildiği nakledilirse de (İbn Kuteybe, s. 10) bu görüş doğru kabul edilmemektedir. İdrîs kelimesinin İbrânîce ve Süryânîce’de aslının bulunmadığı nakledildiği gibi “ders” kökünden “if‘îl” kalıbında Arapça bir kelime olup İbrânîce’de “öğretti, alıştırdı, eğitti” anlamındaki “hnh” kelimesinin tercümesi olduğu da ileri sürülmüştür (Ahmed el-Cevâlîkī, s. 102-103; Jeffery, s. 51). Zemahşerî, idrîsin ders kökünden Arapça bir kelime olduğu, Allah’ın kitabını çok okuyup incelediği için kendisine bu ismin verildiği yolundaki görüşü reddeder (el-Keşşâf, II, 513).[97]

Sözlükte “sahip, mâlik” anlamındaki zû ile “nasip, kısmet; eş, benzer; kefalet” gibi anlamlara gelen kifl kelimesinden oluşan zülkifl “nasip, kısmet veya kefalet sahibi” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “kfl” md.).[98]

İsmail a.s. Tevhid-i Ef’âl mertebesi prygamberiydi. İsminin anlamı işitmek olduğundan yola çıkarak, Hakk’ı işitme mertebesi peygamberi ve programını hayata geçirendir. Kim seyrinde İsmâiliyet mertebesine gelmiş ise Hakk’ı işitme mertebesine gelmiştir.

Yeryüzünde ilk mi’racı yapıp yükselen kişi İdrîs (a.s.) dır. Muhyiddîni Arabî hazretleri Füsûs-ül Hikem isimli eserinde bu mekânın güneş feleği olduğunu ve İdrîs (a.s.) ın rûhanîyyet makâmının onda olduğunu bildirmektedir.

İdrisiyet mertebesine gelen ise Mi’racını “yükseltilişini” idrak etme ve Mi’racın tedrisi dersini yapmaktadır.

Zülkifl a.s. mertebesine elen kimse ise Hakk’tan nasibini yani ilhamat ve doğuşatları alma mertebesine gelmedir.

----------------

وَذَا النُّونِ إِذ ذَّهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَن لَّن نَّقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَن لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ {الأنبياء/87}

“Vezâ-nnûni izzehebe mugâdiben fezanne en len nakdira aleyhi fenâdâ fî-zzulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu mine-zzâlimîn(e)” Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti. (21/87) 

----------------

 “NEFS-İ LEVVÂME

Levm etmek; çekiştirmek, zemmetmek, paylamak, serzeniş telâşlânmak, pişmanlık duymak, anlamında dır. 

Zikri: “YA ALLAH” tır.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Enbiya Sûresi, (21/87) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.

“Fenâdâ fizzûlümâti en lâilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.” Meâlen; “ Karanlıklar içinde “senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, doğrusu ben zalimlerden oldum,” diye niyaz etmişti”.

 Hâli: Bu mertebenin haliyle hallenmeye çalışmaktır.

 Kûr’ân-ı Keriym; Kıyâmet Sûresi; (75/1-2) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 

 “Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti. (1) “ 

 “Ve lâ uksimü binnefsillevvameti. (2)” Meâlen: “ Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs-e yemin ederim. “ 

Yaşantısı: Nefs-i levvâmenin biri emmâreye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır. Ehli hayvandır. Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur. 

Nefs-i levvâmenin belirgin ahlâk ve sıfatları; “ cehalet, hamlık, kızgınlık, gıybet, levm, çok yemek ve seks” dir. 

(HAVF ve RECA) (korku ve ümit) arasında yaşar. 

Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, (yâ ALLAH) ( c.c.) ismi Celâli dir. Mürşidinin sâlik’e yapmış olduğu bu telkinle zikre başlar, nûrunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar çalışmalarına devam eder. 

 Rengi: Kızıldır. Mürşidinin himmeti irşadıdır. 

 Şeriat mertebesidir. 

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. 

Bu dünya âleminde bulûğa eren ve (nefs-i emmâre) tesirinde olan kimse, yukarı da bahsedilen biçimde çalışmalarını sürdürdükçe yavaş, yavaş manen güçlenmeğe başlar. 

Nefs-i Emmâre’de kendine hakim olamayan yapmış olduğu her işte, “oh olsun, ne iyi yaptım,” diyen ve pişmanlık duymayan kişi, (nefs-i levvâme) ye ulaşınca, az da olsa şuurlanmaya ve pişmanlık duymaya başlar. 

Yaptığı düşük işleri her ne kadar henüz daha durduramaz ise de, ancak yanlışlıklarının farkına varır. Kendi kendine pişman olur. 

Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle irâdi güç toplamaya başlar. Eski hareketler firenlendikçe kötülükler azalır ve artık yapılmaz hale gelir.

Kişi yavaş yavaş üzerindeki (emmâre nefs-in) hakimiyetinden kurtulmaya başlar.

Ancak burada yine tehlike vardır. Çünkü (nefs-i levvâme) bir yüzden içeriye, yani (nefs-i mülhime) mertebesine bakıyor ise de bir yüzden de eski mertebesi olan dışa dönük (nefs-i emmâre) ye bakar. Himmetini yüceltirse içeriye doğru ilerler. Eğer eksiltirse dışarıya doğru gidip eski haline döner.

Her ne kadar bu mertebe dıştan ikinci daire ise de aslında çok mühim bir mertebedir. Balığın karnında karanlıklar içinde kalan ve oradan çıkmağa çalışan Yunus (a.s.) gibi niyaz eder ve içinde bulunduğu (nefs) mertebesinin karanlığından kurtulup, zikr’in nûru ve sohbetin feyzi ile aydınlanmağa çalışır. 

Âyet’te; “Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs’e yemin ederim,” diye buyuran Cenâb-ı Hak, acaba kıyâmet ile nefs-i levvâme yi niçin birlikte zikretmiştir? Demek ki; 

Hakk Teâlâ Hz. “nefs-i levvâme”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çok açık olarak bu istikamete çekmek istiyordur.

Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebe de yüzünü (nefs-i mülhime)ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, (nefs-i levvâme) si nin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir daire daha yaklaşmış olur. 

Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime de, Yunus (a.s.) hayatından bir bölüm kısaca anlatılmaktadır. 

Lâkabı Zünnun ( Nun sahibi ) olan Yunus peygamber, uzun nasihatler ve vaazlar neticesinde ıslah olmayan kavminden ümidini keserek bireysel akl-ı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihayet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez. 

Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu ilân ettirir. Bu hadise üzerine, gemiden suya atlayan Yunus (a.s.) mı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sahilde bir kenara çıkarır. 

Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur. 

Bu hadise bizlere Hakk yolunda çok büyük tecrübeler kazandırmaktadır.

Evvelâ bir kimsenin aldığı görevini kendi aklına göre karar vererek bırakmaması gerektiğini.

 Dara düştüğünde Rabb’na sığınmayı. 

 Her zaman Rabb’ı ndan ümit var olmayı. 

 Başına gelen hadiselerden ibret almayı. 

Kendini eleştirmeyi ve varsa, yapılan yanlışlıklardan pişmanlık (levm) duymayı.

Ahdine vefayı ve daha bir çok ibretleri bildirmektedir. 

Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi.

Biri kendi varlığında mevcud! 

 (1) Nefs-i levvâme karanlığı (2) Balığın midesindeki karanlık (3) Suyun içinin karanlığı İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir.

Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üç üncü karanlıktır. 

İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ذ) “zü” sahip (ن) “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dönüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal toktur.

Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir. Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ı n da) batının da dır ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır. 

Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikat-i ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz.

İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp o na hakim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır. 

İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere Kûr’ân-ı Keriyminde (Zünnun) Yunus (a.s.) mın hayatından küçük bir bölüm halinde hikâye ederek habibinin lisanından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir. 

Faydalı olur düşüncesiyle, yeri gelmişken bu hadise hakkında küçük bir hatıramı da ilâve edeyim. 

Sayın; muhterem hocam, Ahmed Elitaş ile tefsir derslerimizi okurken Yunus (a.s.) mın bu faslına gelince, kendinin Kûr’ân-ı Azimüşşandan daha evvelce derlediği (10) soruyu sormuştu, onlardan bir tanesi de; (tabutuyla gezen kişi kimdir?) idi, az sonra sorusunu yine kendisi cevaplayarak, “düya da tabutuyla gezen tek kişi Yunus (a.s.) dır,” diyerek ilâve etmişti. ALLAH (c.c.) lühü razı olsun. 

Kıyâmet kelimesi genel anlamda dünyanın sonu, kıyametin kopması diye ifade edilirken, özel anlamda ise (KIYAM-ET) yani ayağa kalk anlamında dır. Ayağa kalkmak ise, iki türlüdür. Biri fiziki mânâ da, yatmak veya oturmaktan kalkmak, diğeri ise akıl ve şuurda ayağa kalkmak, yani şuurlanmak, gafletten uyanıklığa yönelmektir. 

İşte bu durum da olan kimse, eski yaptıklarından pişmanlıklar duyarak kendini levm etmesi ile aklî mahiyette kıyam, etmektedir. Böylece nefsinin hükmünde olan akl-ı cüz’ün den, akl-ı külle doğru yola çıkması o mertebenin gerçek kıyâm-et’ i dir. 

Böylece beklenen genel kıyâmet gelmeden, kendi bireysel kıyâm-et’i ni koparmış ve vaktiyle hesabını, kitabını da görmüş olur. 

Âhirette ise belki insânların çoğu kendilerini levm edeceklerdir. Günahkârlar, günahlarından pişman olacakları için, iyiler ise neden daha iyi olamadıklarından pişman olup kendilerini levm edeceklerdir.

Bu ve benzeri hallerden bizleri vaktiyle uyaran Cenâb-ı Hakk, Kıyâmet Sûresi 1-2 Âyetlerinde ki; ikazlarıyla başımıza gelebilecek olumsuz hadiselerden bizleri yemin ederek korumağa çalışmaktadır. Bu çalışmalar sonun da idrak yükselmesi yolunda bir merhale daha aşılmış olur. ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin.

*

* *

Bu mertebenin zikri olan ALLAH esmâsı verilen sayıda çekildikten sonra yukarıda belirtilen idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetlerin en az (33) üçer def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır. 

Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç Îhlâs bir Fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ve ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. 

Ancak dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonunda yaparız diğerlerine de böyle devam ederiz.[99] 

----------------

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنجِي الْمُؤْمِنِينَ {الأنبياء/88}

“Festecebnâ lehu venecceynâhu mine-lgamm(i) vekezâlike nuncî-lmu/minîn(e)” Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız. (21/88)

----------------

Kim ki Yunus a.s mertebesine gelmiş ise Nefs-in karanlığından kurrulmuş olur.

----------------

وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ {الأنبياء/89}

“Vezekeriyyâ iz nâdâ rabbehu rabbi lâ tezernî ferden veente hayru-lvârisîn(e)” Zekeriya’yı da hatırla. Hani o, Rabbine, “Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti. (21/89)

----------------

Mesnevi-i Şerifte;

1524. Sen kabirde Ahad’dan “Beni ferd bırakma!" niyâzını edici olarak figân ile kalırsın.

Beyt-i şerifte sûre-i Enbiyâda vâki’ (Enbiyâ 21/89) “Ey Rabbim beni yalnız bırakma ve sen vârislerin hayırlısısın!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme Zekeriyâ (a.s.)ın duâsı olup Cenâb-ı Hak’tan evlâd talebi üzerine vâki’dir; ve cenâb-ı Pîr efendimiz burada, kabirde ölünün lisânından sudûruna işâret buyururlar. Vech-i münâsebeti budur ki, evlâd, babanın vücûdundan peydâ olur; ve ölünün ameli dahi, kezâ onun vücûdundan sâdır olur. Zekeriyâ (a.s.), “Yâ Rab beni evlâd cihetinden akîm edip yalnız bırakma!” demiş olduğu gibi kabirdeki ölü dahi “Yâ Rab, beni amel cihetinden akîm edip berzahta yalnız bırakma, hayırlı amellerimin sûretlerini bana refik eyle!” demiş olur.

----------------

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ {الأنبياء/90}

“Festecebnâ lehu vevehebnâ lehu yahyâ veaslahnâ lehu zevceh(u) innehum kânû yusâri’ûne fî-lhayrâti veyed’ûnenâ ragaben verahebâ(en) vekânû lenâ hâşi’în(e)” Biz de onun duasını kabul ettik ve kendisine Yahya’yı bağışladık. Eşini de kendisi için, (doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi. (21/90)

----------------

Kim ki seyr-i sülükunda ileri yaşa gelirse Cenâb-ı Hakk tan istediği gönül evladı “Yahya” dır. Yahya “Hayy” dır. Kim ki Hakk ile Hayy olursa ebedi ölmez…

----------------

وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ {الأنبياء/91}

“Velletî ahsanet fercehâ fenefahnâ fîhâ min rûhinâ vece’alnâhâ vebnehâ âyeten lil’âlemîn(e)” Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık. (21/91)

----------------

Misbâhu’l-Hidâye sâhibi buyururlar ki: “Rûhun marifeti ve onun idrâk zirvesi son derece yüksek ve erişilmezdir. Akılların kemendi ile ona ulaşmak kolay değildir. Keşf sahipleri onun keşfini kıskanıp ancak işâret diliyle beyânlarda bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde en şerefli bir mevcût ve en yakın bir görünen “rûh-ı a’zam”dır. Çünkü Hak Teâlâ onu “min rûhîy” yani “rûhumdan” (Hicr, 15/29) ve “min rûhinâ” yani “rûhumuzdan” (Enbiyâ, 21/91) yüce beyânı ile kendisine bağladı.

Nitekim cenâb-ı Meryem'e onun bir beşer suretinde tasavvurundan sonra, Cibril (a.s.) suretinde tecellî eyledi; ve Meryem'e üfleme (nefh) eyledi, Isâ (a.s.) vâki' oldu. Ve işte bunu için Hak Teâlâ hazretleri nefhi kendisine nis­bet edip:(Enbiyâ, 21/91) buyurdu.

Enbiya (21) / 91- Irzını iffetle korumuş olan Meryem’i de an. Biz, ona ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu, cümle âlem için bir ibret kıldık.

Her ne kadar İsa (as) ı Meryem anaya Cebrail nefh etti deniyorsa da bu ayette “Biz nefh ettik” buyuruyor. Cenab-ı Hak nefhi kendine vermektedir. İmdi burada İsâ (a.s.) sebebiyle, ihyâyı mevta buyurması hakkında Allah Teâlâ için üç tecellî sureti sabittir: 

Birincisi, değişiklik olmadan Cibrîl-i aslî suretidir.

İkincisi, Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e geldiği beşer-i seviyy suretidir. 

Üçüncüsü, İsâ (a.s.)ın suretidir. Ve millet-i îseviyye in­dinde “Bi ismi eba ebi ve ruh-ul kuds “ tabir olunur. Ta'bîr olunan bu teslîs aslında sahihdir.

"Eb"-den murâd, yani babadan murad, beşer suretidir. "İbn"den murâd, yani çocuktan, oğuldan murad, İsâ (a.s.)ın su­retidir. "Rûhü'l-kudüs'ten murâd dahi, asli nur melek haliyle Cibril (a.s.)dır. Bu üç suret, vücûd mertebeleri ile ba'zısı ba'zısının fevkında olarak Allah Teâlâ hazretlerinin tecellîsi ol­mak i'tibâriyle Hak'tır. Zîrâ Hak Teâlâ o suretlerin Kayyûm'udur. Yani her ne kadar Cebrail (as)dan sadır oluyorsada o bütün suretlerin kayyumu da Allahü Teala’dır. Yani kaim edicisidir. Meydana getiricisidir. Ve o suretlerin vücûdu vücûdât-ı izâfıyyedir. Hakka nazaran hepsi izafidir. 

Ve Hakk-ı mutlakın ve vücûd-i hakîkînin yani mutlak hakkın ve hakiki vücudun izafi vücutlara olan tecelliyatı girme ve birleşme sûretleriyle değildir. Allah Teâlâ bunlardan münezzehdir. Hani hıristiyan inancında İsa (as) bir subaşında iken Allah bir güvercin şeklinde gelip İsa (as) ın başına konup İsa (as) ın içine girmiş şeklinde ki inanç doğru değildir. Allah’ın İsa (as) ile birlikteliği böyle girme ile ilgili bir şey değildir. Zaten onların hepsinin kayyumu Hakk’tır. Girme çıkma hulul gibi şeylerin olması için ikinci bir varlık lazımdır. 

Ve Cenâb-ı İsâ'dan ölüleri diriltmesi zahir olması cihetinden ona nazar eden kimse, onu rûhiyyetle Allah Teâlâ'ya nisbet eder. Yani ruhullah der mutlaka bunu Allah yaptı der. Yani İsa’yı Allah yerine koyar. Binâenaleyh onun hakkında: "O Rûhullahdır, ya'nî nefh ettiği kimsede hayât, rûhullah olan İsâ (a.s.) ile zahir oldu" der. Bu kavl dahi müslimînin kavlidir. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de, onun hakkında (Nisa, 4/171) buyruldu. Ve bu kavl evvelki kavle çok yakındır. Velâkin onda suretin bir şeye benzemesine önemi yoktur. Yani burada suret şekli yoktur. Sadece ruhtan bahsediyor diyor. 

Kâfirlere gelince: Onlardan ba'zıları Ibn-i Meryem olan cenâb-ı Isâ'ya ulûhiyyetin hulul ettiğini uluhiyetin girdiğini ve ba'zıları ulûhiyyetin onunla ittihâd eyle­diğini yani uluhiyetin onunla birleştiğini iddia ettiler, ki bu i'tibâr ile nefs-i ilâh olmuş olur. Binâena­leyh onlar dediler ki: İlâh üçleşip "Eb" ve "İbn" ve "Rûh-i Kudüs"e kısımlara ayrıldı. Ondan sonra dönüp "İlâh vâhiddir" dediler;

Ve "üç kaide " kabullendiler. Ve onların lügatinde "uknum" "asıl" ma'nâsınadır. Şu halde "ekânîm-i selâse" "usûl-i selâse" de­mek olur. Sonra onlara "sıfât-ı selâse" isimlendirme edip "vücûd" ve "hayât" ve "ilim" dediler. Sonra da "uknûm-i ilm", İsâ ibn Meryem'e hulul edip onunla birleşti. Ve onun bedeni asılmakla bu uknûm-i ilm, ondan ayrılıp aslına rücû' eyledi, dediler.

Ve yukarıda zikr olunduğu üzere İsâ (a.s.)ın üç itibara kabil olan hakîkat-i zahire olduğunu idrâk edemediler. Yani üç itibarı kabul eden zahir ve hakikat olduğunu idrak edemediler. Bunca tetkiklerle, araştırmalarla fenniyye ile meydana gelen benzerlerinden farklı olan hıristiyanlık âlemi ma'rifet-i ilahi marifetteki o kadar cahilce derecelerine hayret etmemek kabil değildir. Zahirde bu kadar ilerlemiş kafaları çalışmış olduğu halde ama ne yazık ki bu hakikatlere akılları ermez. 

(Ra'd, 13/33) "Allah'ın ıdlâl ettiği kimse için hâdî yoktur." Allah’ın delalette bıraktığı için bir kurtarıcı yoktur. İmdi İsâ (a.s.)ın mâ-i muhakkak ile mâ-i varlığı vehm edilenden hasıl olan yani Meryem anadan mai muhakkak, Cibril’den mai muhayyel den meydana gelmiş olması hasebiyle, bu tevehhümün te'sîrâtından dolayı buradaki vehim beşeri bir vehim değil ilahi vehim burada letafeti ifade etmek istiyor, İsa (as) ın vücudu beşeriyesi diğer insanlar gibi değil gazımsı bir halde idi, çünkü Cebrail (as) ın nefhasıyla anneden gelen bir kısım cesed yönü vardı, ama büyük bir kısmı babadan geldiği için bizim beşeriyetimiz gibi çok katı bir vücuda sahip değildi, değişik bir vücudu vardı. İşte bu da mütekevvin olması hasebiyle bu tevehhümü tesiratından dolayı değişkenlik oluyordu, bir vakit Hak, cenâb-ı İsâ'da (ism-i mef’ûl sîgasıyla) varlığı vehm edilen olur; yani Hakk onda gizlenir. 

Ve bir vakit, melek onda vehm edilen olur; bir vakit dahi, onda beşeriyyet-i insâniyye vehm edilen olur. Yani onda gizlenir ama faaliyeti ondan alır. Binâenaleyh cenâb-ı İsâ'ya nazar eden kim­senin onun hakkındaki zann-ı galibi ne ise, o zann-ı gâlib hasebiyle vâki' olur. Yani bir vakit onu Allah’ın orada zuhuru vardır diye onu ruhullah olarak görür, bir vakit Cibril olarak görür, bir vakit te kendi beşeriyeti itibariyle görür. Yani İseviyet beşeriyeti itibariyle bu İsa dır der. O zaman ne oldu bu İsa dır, İsa diye bakıldığında O’ndan görünen Ruh-ul Kuds tür, ondan görünen Ruhullah olduğundan dolayı Allah’tır der. Yani İsa (as) hakkında üç türlü düşünce gerçektir. Yani hem görüş olarak hem de yaşantı olarak ama bunlar zaman zaman kendisinde değişiklik ifade eder. 

Peki Muhammediyet ile arasında ne fark vardır? Mertebe-i Muhammediyette bunlardan bir fazlalık olması lazımdır. İşte o da Cenab-ı hakkın bütün mertebeleriyle Muhammedilerde görünmesidir. Ayrı mertebelerde değil de bütün mertebelerden görünmesi, bu da dördüncü halidir, kişinin beşeriyeti ağır olduğu halde yani İsa (as) gibi ruha mensup olmadığı halde toprağa mensup olduğu halde ama hazret-i Rasulullahtan aldığı nefa-ı İlahiye ile kendisi de Ruhullah’tır, aynı zamanda ümmet-i Muhammed’in gerçek kemal ehli arifleri, velileridir Cebrail (as) Meryem anaya bir defa nefh etti, ama Kur’an-ı Kerim efendimiz vasıtasıyla Zati nefih bizlere olmaktadır. Sıfati neflh değil, İsa (as) bedenleri diriltti, ama ümmet-i Muhammed kıyamete kadar başladığı günden kıyamete kadar ruhları diriltmektedir. Eğer bir beden sadece beden olarak dirilirse nihayet beş on sene yaşar sonunda ölür, ama ruh olarak dirilirse o ruh onun bedenini de diriltir.

Beden ruhu diriltemez ama ruh bedeni de diriltir. İşte Muhammedilerin İseviyet mertebesine üstünlüğü buradadır. Cebrail (as) bir defa nefh etti İsa (as) meydana geldi, ama Kur’an-ı Kerim Peygamberi vasıtasıyla bize nefh edilmektedir, Kur’an-ı kerim’in her tarafı Cibril’di. Her ayeti, Cibril’di. İsa (as) ile ilgili bazı yanlış görüşler ortaya çıkabilmekte ama ümmet-i Muhammedi de hiç böyle yanlışlık olması mümkün değildir.

Çünkü her ayet tabi bir seyir üzeredir gerek ceset ve ruh olarak. Anne ve babadan meydana gelmesi gerek irfaniyet sebebiyle Efendimiz (sav) den gelmesi, hani efendimiz “Ben Allah’tanım, mü’minler benim nurumun nurundandır” buyuruyor. Yani bizler suret olarak toprak anasırdan isek de ruh olarak Hak’danız, ruh olarak hazret-i peygamberdeniz. Ruhumuz Hakk’tan gayri bir şey değildir.[100]

----------------

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ {الأنبياء/92}

“İnne hâzihi ummetukum ummeten vâhideten veenâ rabbukum fa’budûn(i)” Şüphesiz bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin. (21/92)

----------------

Burada İslâm tek bir din derken Hz. Âdem den, Hz. Muhammed e kadar gelen peygamber hazeratı Hakikat-i Muhammediye programı olan “Vahid” bir olan İslâm’ın peygamberleri ve mertebeleridir. Ayrı ayrı dinler yoktur. İmanın içinde kitaplara iman vardır ama dinlere iman diye bir bahis yoktur. Bizler dinler diye bir olmayan bir şeyi kavramlaştırmışızdır. Muhammediyet, İseviyet, Museviyet, İbrahimiyet hepsi İslâm dini içinde birer mertebedir.

“veenâ rabbukum” Ben âyetin zâti ve sizin rabbinizim ise rububiyet bölümüdür. İbadet failiyetiniz bana olsun. Fiiliyatta gördükleriniz esmâ-i ilahiyye zuhurlarıdır. 

----------------

وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ {الأنبياء/93}

 “Vetekatta’û emrahum beynehum kullun ileynâ râci’ûn(e)”

(Oysa insanlar) işleri (dinleri) konusunda parça parça oldular. Hepsi de ancak bize dönecekler. (21/93)

----------------

İşte parça parça olmaları hem gelen peygamber hazeratını ayrı dün gördüler hem de 73 fırkaya ayrıldılar. Hepsinin dönüş yeri ise “ileyna” bize yani zatımızadır.

----------------

فَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِهِ وَإِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ {الأنبياء/94}

“Femen ya’mel mine-ssâlihâti vehuve mu/minun felâ kufrâne lisa’yihi ve-innâ lehu kâtibûn(e)” Şu hâlde, kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız. (21/94)

----------------

Salih amel programı hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameldir. Nefis karışmadığı için bu çalışma inkar edilmez ve yazılmaktadır.

----------------

وَحَرَامٌ عَلَى قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ {الأنبياء/95}

“Veharâmun alâ karyetin ehleknâhâ ennehum lâ yerci’ûn(e)” Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemeleri imkânsızdır. (21/95)

----------------

“ehleknâhâ” bizim helak ettiğimiz kısmı âyetin zâti bölüdür. Vahid’ül Kahhar tecellisi ile “Bugün mülk kimindir. Vâhid, kahhâr olan Allah'ındır. (40/85) nidası ile o memleket halkının geri dönmesi imkansızdır. Bir beden de bu gerçekleşmiş ise ona artık dönüş yoktur. 

----------------

حَتَّى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُم مِّن كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ {الأنبياء/96}

“Hattâ izâ futihat ye/cûcu veme/cûcu vehum min kulli hadebin yensilûn(e)” Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler. (21/96)

----------------

Bu âyet-i anlamak için Kehf sûresinde Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc kıssasına bakalım;

Hatta iza belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmen la yekâdune yefkahune kavla;

* İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu. (21/93)

“Bizim yeryüzümüz olan kendi varlığımızda dağlarda bir tanesi nefsi levvâme dağı diğeri mülhime dağıdır ve ikisinin arasında da nefsi emmâre kavmi bulunmaktadır.

Kalu ya Zelkarneyni inne ye'cuce ve me'cuce müfsidune fiyl Ardı fehel nec'alü leke harcen alâ en tec'ale beynena ve beynehüm sedda;

* Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?” (21/94) Zülkarkeyn’ni o mertebenin komutanı yani aklı olarak, içerdekileride Esmâ-i İlâhiyeden bazı isimler olarak düşündüğümüzde.

Kale ma mekkenniy fiyhi Rabbiy hayrun feeıynuniy Bi kuvvetin ec'al beyneküm ve beynehüm radma;

* Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.

Aklı temsil eden Zülkarkeyn’de onlara “kendi oluşumunuz gereği olan İlâh-î mânâda ki, gücünüzle bana yardım edin” diyor, çünkü bu Esmâ-i İlâhiyyelerin nefsi mânâda bir de hayali tarafları var. (21/95) Atuniy züberel hadiyd hatta iza sava beynes sadefeyni kalenfühu hatta iza cealehu naren kale atuniy üfriğ aleyhi kıtra;

“Bana (yeterince) demir madeni getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi. (21/96) Körük, nefesi ifade etmektedir, yani “Hu” zikrini çekin diyor. Onun ateşiyle demir gibi olan nefislerinizdeki kabalıklar erimeye başlasın ve zikir ile o demirler kor haline gelince, hayal ve vehmin geçiş yeri olan emmâre, levvâme dağının arasına mutmainne bakırlarını döktüğümüz zaman nefsi emmâre dışarıda kalıyor ve artık beden sahasına girip zarar veremiyor.

Femestau en yazharuhu ve mestetau lehu nakba;

* Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler. (21/97) Kale hazâ rahmetün min Rabbiy feiza cae va'dü Rabbiy cealehu dekkâ' ve kâne va'dü Rabbiy hakka;

* Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi. (21/98) Nasıl ki İbrâhîm (a.s.) Kâ’be’yi tekrar inşa ettikten sonra ki dönemlerde içi putlar ile dolduruldu yani burada belirtilen set aşıldı, işte bizlerde İbrahimiyet mertebesinden Mûseviyyet mertebesine giderken biraz gevşeklik gösterirsek Ye’cüc ile Me’cüc ortaya çıkar ve bizim gönül Kâbemizi putlarla doldurur. Zâhiri olarak kıyamet alâmetlerinden olan Ye’cüc ile Me’cüc’ün ortaya çıkması bize kıyametin Mûseviyyet idraki üzerine ağırlaşmış olan bozuk bir düşünce yapısı üzerine kopacağını gösteriyor.[101]

## Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc

## Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.

Bugün 13.3.2003 Perşembe akşamüstü. Konumuz Kehf Sûresi’nde Zülkarneyn hakkında idi. Diğer kasetlerde ondan biraz bahsetmiştik. Şimdi bu kasette de devamını vermeye çalışalım.

94. âyet. Ye’cüc ve Me’cüc. Nedir bunlar dendiği zaman, yani bizdeki karşılıkları nedir dendiği zaman, vehim ve hayal diye düşünebiliriz. Çünkü, daha evvel de dediğimiz gibi, bütün âlemde ne varlık varsa bunların hepsi insanda mevcud. Ye’cüc ve Me’cüc’ün eğer bizde bir karşılığı olmasaydı biz onlardan hiçbir fayda sağlayamazdık, tecrübe bakımından. Çünkü bizden evvel yaşamış bir kavim... Ve kıyametten önce tekrar zuhûr edecek bir kavim. Yani kıyameye yakın. 

O zaman biz onları hiç görmemiş, hallerinden hiç haberdar olmamış ve bize hiç faydası olmamış varlıklar olacaklar. Ama bütün bunların her varlığın bizde kısmen bir mevcudiyeti olmasından, bunların kendimizde yerlerini bulmamız gerekiyor. İşte bu Ye’cüc Me’cüc denilen taife de bizdeki vehim ve hayal. İki kavim bunlar. Hem de öyle kalabalık bir kavim ki bakın biraz şuurlansak hemen hayale ve vehme kapılıyoruz. O onu dedi, bu bunu dedi, vıdı vıdı vıdı vıdı... Gazete oku, televizyona bak, hepsi hayal ve vehim bunların. Aslında bütün bu âlem hayalden ve vehimden meydana gelmiş bir kompleks, bütün bir sistem.

İşte Ye’cüc Me’cüc, yani bir tabirle onların kısa boylu küçük şeyler olduğu söyleniyor. Küçük küçük şeyler ama çok kalabalık. O kadar kalabalık bir hayal ve vehim kavmi içimize, kafamıza, gönlümüze hücum etmekte, içimizi alan talan etmekte ki... Çok dinamikler. Her türlü konuşmaya, her türlü münasebetlere karışabilecek bir yapıya sahipler. Herşeyin içinde mutlaka bir hayal vehim vardır. 

İşte Zülkarneyn gibi bir güç gelecek ki insana, onların önüne bir tevhid seti yapsın. Ancak bununla onları durdurmak mümkün. O da belirli bir süreye kadar durdurmuş oluyor, kıyamete kadar. Sonra onlar oluk oluk çıkarlar tekrar, hem de içeride birikmiş olarak.

Vehim ve hayal iki kavim veya bir kavmin iki cinsi. Ye’cüc vehim, yani erkek. Me’cüc nisa, bayan. Yani bu ne demek? Ye’cüc bir şeyi üretici, meydana getirici. Me’cüc ise onu dallanıp budaklandırıcı, çoğaltıcı. İkisinin de ürettikleri cüce şeyler, küçük şeyler ama merak uyandıran şeyler olduğundan aslında küçük oldukları halde çabuk ürediklerinden büyükmüş gibi gözükmekteler. 

Reklamlar gibi... Nasıl cikletin reklamını yapacak kocaman bir sürü kelimeler, bir sürü özendirmeler, mübalağalı şeyler... Bak nefesim nasıl kokuyor falan, bir sürü mübalağalı şeyler. Hattızatında bir ciklet işte. Bir iki sefer ağzınızda dolandırdığınızda daha da küçük kalıyor zaten. Cik cik cik ne fayda sağlayacak? Yaptığı ne, görevi ne? Hiçbir şey. İşte Ye’cüc Me’cüc! Dışarılarda uzaklarda değil.

Küçük gözükürler fakat farfaraları, reklamları çoktur. Yeryüzü, beden mülkünü ifsad ederler. Yani bizim aklımızı, kafamızı, gönlümüzü bozarlar, şüpheye düşürürler, tereddüde düşürürler. Acaba mıydı? Şu muydu? Bu muydu? diye... Biz bir türlü mutmain olarak sakin bir hayat yaşamaya ulaşamayız. Ta ki “Lâ kılıcı” gelinceye kadar, Zülkarneyn gelinceye kadar. 

Vehim ve hayal ile amel-i salihin arasına bir set çekerek (amel-i salih perdesinin çekilmesi), amellere zarar verilmemesi... Şimdi iki seddeyn vardı ya, ilâhî benlik ile izafî benlik. Bunun arasına amel-i salih ile bir perde çekilmesi, dolayısıyla hayal ve vehimin oradan geçememesi. Amel-i salih, yani kelime-i tevhid başta olmak üzere...

Buraya kadar kısaca özetleyelim... Cenâb-ı Hakk beden mülkünde sadece hayat cereyan ederken ona ilim vermesini murad etti. İlim vermesi için de Zülkarneyn (iki karineli) bir varlık... Daha evvelki gelen bir özellikliydi. İki karine hayat ve ilim hakikati ile gelen bir güç, insana ulaşan bir güç. Hayat ve ilimle. İşte bu o bedene en çok zararlı olan hayal ve vehmin arasını kapatmak için ilâhî benlik ile izafî benliğin arasına bir perde çekmesi. Bu perdenin malzemesi de demir gibi sağlam olan kelime-i tevhid demirlerinden üst üste üst üste üst üste... Her zikrettiğimiz bir kelime-i tevhid bir katman. Nihâyet ilâhî benliğe kadar yükselen bir duvar. Yani kelime-i tevhid hakikatinin orada bina edilmesi. Böylece vehim ve hayal amel-i salih ile seddin arkasında bırakılmış oluyor. Yani iç bünyede faaliyetleri durdurulmuş oluyor. Dışarıya, beden arzına, çıkamıyorlar.

Bunu böylece bildikten sonra Ye’cüc ve Me’cüc’ün harf değerlerine bir göz atalaım:

Ye’cüc: Ye 10 + Elif 1 + Cim 3 + Vav 6 + Cim 3, toplam 23 ediyor.

Me’cüc: Mim 40 + Elif 1 + Vav 6 + Cim 3 + Cim 3, toplam 53 ediyor. Bakın, Me’cüc bizde de var.

53 ile 23’ü topluyoruz 76’yı veriyor. 7’i ile 6’yı topluyoruz 13 veriyor. Neticede onların dahi Hakikat-i Muhammediye’ye dayandığı açık olarak görülmekte. Yani Kur’an’ın dışında insanın dışında bir şey olmadığını bu sayı değerleri açıkça bize gösteriyor. 

Çıkan sayılar gerçekten çok dikkat çekicidir. Ye’cüc’ün sayı değeri 23’tür. 23 Efendimiz’in peygamberlik süresidir. 76 toplam çıkmıştı, 7 sıfat-ı subutiye, 6 sıfat-ı zatiyye ayrıca. Toplamı da 13 tabi. 53 de biz fakirin şifresi çıkıyor. 13 bilindiği gibi Efendimiz’in şifresidir ve bütün bu mertebeleri dahi bünyesinde bulundurmaktadır. Yani Hakikat-ı Muhammediye’nin her varlığın ana kaynağı olduğu açıkça çıkıyor. Nereye baksanız 13’e rastlıyoruz. 7’ye, 6’ya, 18’e, 19’a... Hangi mertebede ne rakam gerekiyorsa orada o çıkıyor.

94. âyet. (18/Kehf 94) Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden). İzafi benlik ile ilâhî benliğin arasına set yapıp birleştireyim, diyor. 

Oradaki o kavim hangisi? Amel-i salih kavmi. Amel-i salih kavmine Ye’cüc Me’cüc kavmi, yani hayal ve vehim, rahat vermiyor bir türlü. Yaptığı amel-i salihin üzerine çullanıyor ve onun bir parçasını koparıyor. Biriktirmiş olduğu, yazın biriktirmiş olduğu hububatını, yani sevaplarını alıp gidiyor yani telef ediyor. Yapraklarını, çiçeklerini, yani yeşerttiği tevhid bilgilerini yiyip gidiyor. Bakın ne kadar açık mesele?

İzafi benlik ile ilâhi benliğin arasına set yapıp birleştireyim. Neden? Nefsî benlik oradan geçmesin. Yani nefsî benliği kaldırayım aradan. Ye’cüc ve Me’cüc vehim ve hayal orayı aşamasın. 

Demir parçaları getirin. Demir parçaları yani istiğfarlar getirin, o seddi yapmak için. İstiğfar salavât çekmeden tevhid çekilebilir mi? Çekilir ama yerli yerince olur mu? Olmaz. İki sedef tepe izâfî ile ilâhi benlik. Bunların birleşmesi, sadefeyni diyor bak, tepeeyni demiyor. Sadef nedir? İncinin içinde bulunduğu sedefin böyle açılmış hali. Buna benzetiyor. İki tarafı sedef gibi parlak, yani ilâhî benlik ile izâfî benlik... İkisi birbirine ayna oluyor. Nefsî benlik buraya girmek istiyor. Nefsî benlik bunları yemek istiyor. Ve bunların ürettiğini, yani dışarıda üretilenleri de öldürmek istiyor.

İşte istiğfarlarla, yavaş yavaş, o kuruluşları üst üste koyuyorlar. Fakat bunların rüzgârdan, sudan, yağmurdan devrilme ihtimalleri var. O zaman ne yapılıyor? Tenfehu, üfleyin, körükleyin diyor. Ne demek? Nefes-i rahmânî ile üfleyin. Bu bir ateş olsun. Hangi ateş? Muhabbet ateşi olsun, diyor. Körükleyin diyor ya! Erimiş bakır, istiğfardan sonra yapılan zikir ile üzerine döküp sağlamlaşmış olsun. Bu zikir... Esmâ-i ilâhîyeler olduğu gibi salavât-ı şerifeler buradaki zikir bir bakıma. Erimiş bakır, o istiğfar. Ondan sonra salavât ve diğer tevhid zikirleri ile bunların üzerine döküp sağlamlaşmış olsun. Güçleri onu delmeye yetmesin. İşte bu zikirlerle yapılan duvarı herhangi bir hayalin ya da vehmin delmesi, yıkması üzerinden aşması mümkün değil.

İlk bu işlere başladığı zaman kişide, istiğfar, salavât, zikir ne görev yapıyor? Nasıl bir faaliyet alanı var? Kişi şuurlanmaya başladığı zaman: Allah Allah ben nereye gidiyorum? Bu dünyada yaşım şuraya geldi buraya geldi neler yapıyorum, artık kendime dönmeyelim, diye düşüncelere daldığında, ilk yapması gereken o geçmişinden istiğfar etmek. İstiğfar kendisinde geri gidişi durduruyor. İlk yapılan şey. İstiğfar çekmediği sürece kişi geri gidişi devam ediyor. Kendisi ileriye dahi gittiğini zannetse, altındaki palet geri gittiğinden, yürüyen yoldaki altındaki palet geri gittiğinden, kendisi o paletin geri gidişinden daha hızlı gitmesi lazım ki 1-2 adım yol alsın. Ama altındaki palet geri gittiği için o adımı ileriye de atsa altındaki onu geri götürüyor. 

Mesela tren içinde giden bir insan. Trenin arkasına doğru gitse de gene ileriye doğru gider, çünkü tren götürür. Trenin içinde ileriye gitmiş olur belki ama tren onu zeminde geriye götürmüş olur. Bulunduğu yerden geriye atmış olur. Ama o trenin içinde olduğundan, geçtiği yerleri görmediğinden ileriye gittiğini zanneder. İşte halimiz böyle! İstiğfar bunu ortaya getiriyor. Nasıl? O hayal ve vehim treninden yere iniyorsunuz. Yerde ayak üzerine basıyorsunuz. O zaman anlıyorsunuz, ne yapmamız lazım geldiğini. Hayal ve vehim treninde olduğumuz sürece onun istediği yere gidiyoruz. O bizi nereye götürürse oraya gidiyoruz. Geriye gidiyoruz, çünkü o dünyaya çeker insanı... 

Bu şuurlanma salavât-ı şerife istihkam mevkii kazma. Yani biz şuurlandık ama yine geriye kayabiliriz. İstikam mevzii kazıp onun içine girmek, salavâtı şerife. Veya arkamıza duvar çekmek. Salavâtı şerife bu. Biz arkaya gitmek istesek bile o duvar bizim gitmemize engel olmaktadır.

Kelime-i tevhid ise hamle, yani ileriye gidişi temin etmekte. Ondan sonra gelen her esmâ-i ilâhîye kendi istikametine göre bizi bilgilendirmekte, yolumuzu açmakta. Kısaca yapılan işler bunlardır. 

İşte tenfuhu üfleyin körükleyin demek. Ciğerlerimizdeki nefes-i rahmânîyeyi zikir ile tevhid ile üfleyip oradaki demirleri eritip, hazırlanmış malzemenin üzerine döküp, tevhid yapıp o duvarı birlemek. Onun arkasında kalan Ye’cüc ve Me’cüc’ün, yani hayal ve vehmin de dışarıya çıkmasına mani olmak. Erimiş demir/bakır istiğfardan sonra yapılan salavât zikir ile üzerine döküp sağlamlaşmış olsun. Güçleri onu delmeye yetmesin.

98. âyette, bu sana Rabbın’dan bir rahmettir, diyor. Nasıl? Vakti gelince bu oluş haktır. Biz bırakırız onlar dalgalanırlar, diyor. Yani seddin arka tarafında onlar kendi aralarında, “ne yapalım, ne edelim, vah işte hapis kaldık,“ diye dalgalanırlar giderler onlar kendi aralarında. 

O anda sûra üfürülür, canlar alınır, Azrail’in ağzına nefes... Yani bu Ye’cüc Me’cüc hikayesi anlatıldıktan sonra, çıkacakları zamanı anlatıyor. Orada uzun bir süre kalacaklar. Kıyamet yaklaştığında sûra üfürülür, canlar alınır, Azrail’in ağzına nefes-i rahmânî (hayat veren nefes) yerine can alan nefes üflenir. Çünkü diyor ya, sûru üflenecek ve o sûr üflendiğinde de insanların canları alınacak. İşte o sûr, zehirli bir radyasyon, üfürüldüğünde, ne kadar hayat varsa hepsi onların bâtına çekilecek. Diğer bir sefer daha, mahşerde (dirilme anında) sûra üflediğinde, bu sefer tekrar nefes-i rahmânî üflenecek onlara, yani hayat veren nefes üflenecek... Böylece işte kıyamet de başlamış olacak

Ye’cüc Me’cüc’ten bize aktarılacak şeyler bu özet olarak. Tabi çok aktarılacak şey var ama daha fazlası da daha çok teferruat olmakta. Özet olarak âlemde ne varsa o var Âdem’de dediği gibi, Ye’cüc, Me’cüc, Zülkarneyn... Bunların hepsi bizde var. Biz onların oyun sahasıyız. Ama bunları bilirsek oyunumuzu ona göre bilinçli oynarız, bilemezsek kör dövüşü ismi verilen bir oyun oynarız bu dünyada. Ne kendimizi biliriz, ne nefsimizi, ne Rabbımız’ı, ne peygamberimizi. İşte kendi varlığımızı hakkıyla idrak edemeden hayali bir dünya hayatı yaşar gideriz. Allah cümlemize akıl, fikir, zeka, iz’an, dengeli düşünme, muhteviyat genişliği versin! Bunları en güzel şekilde anlayanlardan eylesin inşeallah! 

Sohbet mevzuu Zülkarneyn, devam Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.

Bu akşam 14.3.2003 Cuma akşamı. Yine İzmir’de Turgut Bey kardeşimizin evindeyiz. Sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim. Sohbet mevzuu Zülkarneyn idi. Burada da Bekir Sıtkı Visali Hz.’lerinin Tevzihu’l Ehadis kitabının 189. sayfası o mevzuu ile ilgili. 44. hadiste Ye’cüc Me’cüc’le ilgili bir yorum var, onu da dolayısıyla bu mevzuunun içerisine alalım inşeallah faydalı olur, biz de fayda sağlarız.

Bismillahirrahmanirrahîm.

İnnen-nase leyehuccüne ve ya’temurüne ve yağrisünen-nahle ba’de hurücu ye’cüce ve me’cüc.

Mealen: Muhakkak insanlar Ye’cüc ve Me’cüc’ün helâkinden sonra Hacc ederler Umre yaparlar ve hurma yetiştirirler, diye bir Hadis-i Şerif buyrulmuş. Bu hadisin esrarı. Allah Teala buyurdu ki: Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden). (18/Kehf 94) Cenâb-ı Hakk Hadis-i Şerif’lerde belirtilen Ye’cüc Me’cüc hakkındaki ifadelerin izahını bu âyet ile yapmıştır. Biz de daha evvel okumuştuk onu.

Şimdi, buradaki (Tevzihu’l Ehadis’teki) izah şöyle: 

Zülkarneyn insan vücudunda nefs-i nâtıkadır. Vücud ikliminde seyr-ü sefer etti. Cenâb-ı Hakk ona külli ve cüzzi herşeyi verdi. Hatta ruh güneşinin bedenin maddesi olan unsurlara tenezüllünü gördü. Cemâdî ve nebâtî ruhu buldu. 

Bu da bir yorum. Daha evvelce yapılmıştı yorumu. Kur’an-ı Kerîm’deki âyetleri mutlaka bir tek yönle ifade etmek mümkün değil. Yani, bu budur bir başkası yoktur, demek mümkün değildir. İşte ehlullah’tan bazıları bunları kendi zevkine göre... Yani zevkine göre derken, keyfi zevkine göre değil, manevi zevkine göre, idrakine göre, diyelim... Böylece beden üzerinde manalandırabiliyor. Zaten bunların herşeyden mühimi veya en mühimi bizler için, genel olarak ifade edilen Kur’an-ı Kerîm’in ayetlerini kendimize tatbik edebilme özelliği, yani kendimizde yaşayabilme özelliği. Çünkü daha evvel de dediğimiz gibi bunların hepsi bizde mevcudtur. 

Zülkarneyn de mevcud, Ye’cüc Me’cüc de mevcud, Dâvûd da mevcud, Âdem (a.s.) da mevcud, Hz. Resûlullah da mevcud... İlahi hakikatlerden ne varsa... Allah’ın sıfatları mevcud, esmâları da mevcud, zâtı mevcud. Süfliyattan ne varsa hepsi mevcud. Böyle olmazsa zaten insan olmaz. İşte bu mertebelerden bir mertebe de ifade edilen Zülkarneyn ve Ye’cüc Me’cüc mertebesi, insanda bulunan bu güçler. Cenâb-ı Hakk bunları bize boşu boşuna yazmış değil. Kur’an-ı Kerîm’de sayfalar dolusu âyetlerle bunlara dikkatimizi çekmiştir. 

Ve bu hangi zamanın yaşantısını ifade etmekte? Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc. İbrahim (a.s.) ve o devrin biraz sonlarını. Neydi İbrahim (a.s.)’ın o dünyada yaşadığı devir? Tevhid ilminin başlangıcı. Daha evvelce yeryüzünde insanlar tevhid ilmini bilmiyorlardı. Allah lafzını biliyorlardı, lisanen söylüyorlardı, şuhûden hiçbir tarafını bilmiyorlardı. Kelime-i Tevhid kitabımızda da belirtildiği gibi, Mertebe-i İbrahim’de la, şuhuden, la ilahe illallah lisanen söylüyordu. 

İşte bu la’nın genel olarak âleme yayılması Zülkarneyn’e verildi. Gerçi oralara ulaştığı zaman, yani kendi batısına ulaştığı zaman, kendi doğusuna ulaştığı zaman kendi birçok kavimler gördü, iç bünyesinde karakterler, muharrikler (hareket edici güçler) gördü, bunları nefsinde buldu... Bunların hepsi bizde de mevcudtur. 

Bir esmâ-i ilâhîyenin tabileri onun kavmidir. Mesela, Kahhar esmâsı başta olmak üzere, Kahhar esmâsına bağlı her türlü yapılan fiziki baskılar veya manevi baskılar Kahhar esmâsının kavmi olmakta. Rahman esmâsının kavmi hangisi? Ne kadar çok faydalı işler varsa, o işlerin her birisi bir fert hükmünde. Onlar da Rahman esmâsının kavmidirler. 

İşte batıya gittiğinde böyle bir kavim buldu. Yani isyan halinde bir kavim buldu. Cenâb-ı Hakk dedi: İstersen onları as kes. Bak sorumlu değil. İstersen onları vücudundan at kes. Ama istersen onlara iyilikle muamele et, amel-i salihi öğret, ondan sonra onlar ne yaparlarsa ahirette onun cezasını çekerler. Ne kadar güzel bir şey. 

Burada Zülkarneyn’i insan vücudunda nefs-i nâtıka diye almış o. O mertebeden görmüş. Bizce akıldır da o ayrıca, o mertebede de âmir akıl, işte bu akıl Zülkarneyn. Yani iki özelliği olan, karine sahibi veya işte zülüf sahibi. Ne ile? Celâl ve Cemâl ile iki özelliği olan. İstersen ona diyor Celâl özelliğin ile muamele et, vur as kes kaldır. İstersen Cemâl’in ile muamele et, öteki zülfünle muamele et. Tevhidi tebliğ et, dinlerlerse dinlerler, dinlemezlerse ahirette mükafatlarını veya mücazatlarını alırlar. 

Yani acizane anlatmaya çalıştığımız Kur’an-ı Kerîm’in bütün özelliklerinin bizde mevcud olması ve hangi mertebeyi alakadar ettiği meselesi. İşte Zülkarneyn dendiği zaman bizdeki zamanlaması, Mertebe-i İbrahimiyet zamanının daha genişlemesini belirtiyor. Yani seyr-ü sülûk sahibi bir kimse, diyelim ki 8. mertebeye, tevhid-i efal mertebesine geldi. İşte burada Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc ile karşılaşmakta. Daha evvel de karşılaşıyor da artık bu son, final karşılaşması. Ya tamamen atarsın ortadan kaldırırsın... Çünkü dünyanın, güneşin battığı yere, mağrib yani batıya ulaştı, maşrik doğuya ulaştı. Zaten iki uca ulaştı. Bundan sonra ulaşılacak yer yok dünyada. Tevhid-i efal kapladı. Bundan sonra mirac var. Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim. İşte Zülkarneyn’e âfakî âyetlerini gösterdi. Kendi iç âyetlerini de gösterdi.

(Kitaptan devam ediyor) Zülkarneyn insan vücudunda nefs-i nâtıkadır. Vücud ikliminde seyr-ü sefer etti. Cenabı Hakk ona külli ve cüzzi herşeyi verdi. Hatta ruh güneşinin bedenin maddesi olan unsurlara tenezüllünü gördü. Ruh güneşinin beden maddelerine inişini gördü. Vecede indehe kavmen, cemâdî ve nebâtî ruhu buldu. O zaman biz ona dedik ki: kulnâ yâ zel karneyni immâ en tuazzibe ve immâ en tettehıze fîhim husnâ(husnen). (Ey nefsi nâtıka! Riyazatla ve helal lokma ile onları terbiye et.) Şimdi bakın burada nefs-i nâtıka bu terbiyeyi yapamaz. Haşa! Ters düşsün diye söylemiyorum ama böyle de dersek burada bir hüküm... Aklına bunu havale ediyor. Ey akıl! Bunları terbiye et diyor. Nefs-i nâtıka terbiye edilendir. Nefs-i nâtıka terbiye edemez. Nefs-i nâtıka terbiye edile edile Kuran-ı nâtık olur, insan-ı nâtık olur... Neyse biz böyle okuyalım da.

Summe etbea sebebâ (sebeben). Hattâ izâ belega matlıaş şemsi vecedehâ tatluu alâ kavmin. Nefs-i nâtıka güneşinin doğuşu makamına geldi. Orada nazari akıl, ameli akıl, fikir, firaset buldu. Bunların feyzini ruhül kudüsten aldıkları feyzi müşahede etti. Perdesiz ruhani kuvvetlerle müşerref oldu. 

Şimdi bunların hepsini ayrı ayrı izah etmek lazım ama bu kasede teferruatı girmesin, olduğu gibi alalım, gerekirse başka yerde... Belki biraz fikir yapıları, değişik görüşler olabilir, iftilaf olmaz. 

Summe etbea sebebâ(sebeben). Hattâ izâ belega beynes seddeyni vecede min dûnihimâ kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(kavlen). Nefs-i nâtıka seyrillah tenezzül edip seyrifillah... 

Neyse... Olduğu gibi okuyalım. 

Melekût âlemi ile cesetler âlemi arasında bir kavim buldu. Onlar hayvanî ruh ve kuvvetleri beş dış duygu ve beş iç duygu ve şehvet ve gadaptır. Bunlar hayvanî olduklarından nefs-i nâtıkanın sözünü anlamazlar. Yalnız hâl dili ile Ye’cüc ki heva ve vehim hissi, Me’cüc ki hayalin vesveseleri bunlar... 

Yani Ye’cüc heva ve vehim hissi, Me’cüc hayalin vesveseleri diye tabir ediyorlar. 

Bunlar bizi dünya hırsı ve dünya celbinde ve zor işlerde çalıştırmakla rahatsız ediyorlar. Biz senin kemalatına imdat, senden yardım müdriklerimiz suretiyle yardım edelim. 

Yani biz senden yardım istiyoruz hem de biz sana imkanlarımız dolayısıyla yardım edelim. Bizim bedenimizi, arzını bozuyorlar. Vaktinden evvel ölümümüze sebep oluyorlar. 

Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden). 

Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî hayrun fe eînûnî bi kuvvetin ec’al beynekum ve beynehum redmâ(redmen). Dedi ki nefsi nâtıka cevap olarak, Rabbim bana külli ve cüzzi manaları verdi. O kuvvetle mağribe ve maşrike seyrü sefer ettim. 

Fe eînûnî bi kuvvetin. Siz yalnız bana iş ve itaatle yardım edin. 

Ec’al beynekum ve beynehum redmâ(redmen). Aranıza ilmi ve şerri kuvvet ile set yapayım. 

Atûnî zuberel hadîd(hadîdi). Siz çeşitli salih amelleri getirin. 

Hattâ izâ sâvâ beynes sadafeyni kâlenfuhû. İki dağ müsâbî olduğunda üfürün (zikrullahı üç darbeyle). 

Hattâ izâ cealehu nâren. Ta ki ateş oluncaya kadar ruh-u hayvanî’nin nefesi ile zikre devam edin. 

Bu ne kadar isabetli? Nefes-i rahmânî orada var. Ruh-u hayvânî’nin nefesi hayat veren bir nefes değil, yakan bir nefestir, cinnî nefestir yani. Hayvânî nefesle zikir yapılmaz. Yaptığımız zikir bizim mertebemizim emmare dahi olsa Rahman’dan kaynaklanan zikirdir. 

Eğer ruh-u hayvânî mertebesi ile biz zikir yapmış olsak o perdeleri açamaz. Bizi yakar daha çok. İşte bakın şimdi geldi. Hani bazen zikir kişilere sert geliyor, ters geliyor, zarar veriyor ya! İşte bu zikri yaptıranlar zarar veriyor. Bak nereden nereye geldik! Hayvaniyetine o zikri yaptıran. Halbuki o hayvaniyet mertebesi burada bir dönüşüm noktası.

Nefs-i nâtıka, yani konuşan nefis, Rahmaniyetimiz itibari ile bu zikri yaptığımızda bizi yukarıya çekiyor. Nefsaniyetimiz itibari ile yaptıkta bizi cehennem ateşine, yani aşağıya çekiyor. 

(Dinleyicilerden biri: Şimdi kendi kendine yapıyor zaten. Bir de başta o telkini verenin...)

O telkini veren zaten bu oluşumu oluşturuyor. One niyetle vermişse, ne bölümden, bölgeden vermişse o onu oradan alıyor. Başka şansı yok. Bak ne kadar mühim o işleri tatbik ettirmek. 

Niye muvaffak olamıyor o kişi, yükselemiyor. Çünkü mirac hakikatı yok, dûn var sadece. Nüzul, tenezzül var, aşağıya inme var. Bakıyorsun bir kimse: Ben tarikata girdim, şöyle yaptım, böyle yaptım diye... Hiç tarikatla ilgisi olmayan insandan daha kaba hareketler gösterebiliyor, daha yanlış davranışlar sergileyebiliyor. Etraftan da görenler: Tarikat buysa, din buysa, ben yokum burada, diyor. Haklı! Sakın da, olmasın yani o halde! Yani bakın nereden ne çıkıyor. 

Her nefeste Allah adıyla olur her iş tamam, diye Çelebi Hazretleri’nin bir şiiri varmış Mevlid-i Şerif’ten. 

Kâle âtûnî ufrig aleyhi kıtrâ(kıtren). Erimiş bakırları üzerine dökün. Yani halis niyet ki ilim, ruh amel ile ceset aranızda olan ruh-u hayvan birleşip yekpare bir set olur. 

Femestâû en yazherûhu ve mestetâû lehu nakbâ(nakben). Onlar setti delemezler.

Kâle hâzâ rahmetun min rabbî. Bu set kanunu Rabbım tarafından beşeriyetin bakası için rahmettir. 

Biz ne dedik bu set için? İki tepeydi. Biri izâfî biri ilâhî benlik. Bu iki benlik nefes-i rahmânî ile körüklendiğinde, zikir ile üst üste istiğfar, salavât, tevhidlerle o duvar üst üste konduğunda, aralarında da olan demir nefes-i rahmânî ile, ateş ile, yanıp da eritildiğinde muhkem bir tevhid duvarı oluştu. İlahi benlik ile izâfî benlik tevhid ile birleşti. 

Aslında bunlar birbirinden ayrı değiller, ama faaliyet sahasında ayrıldılar. Neden ayrıldılar? Kimlikleri belli olsun diye. Yekpare bir duvarın içinde taşı tespit etmek mümkün olmaz. Veya herhangi bir sıvalanmış kirişi... İşte bunlar baştan bize iskelet olarak görülüyor ve sonra neresini neyle dolduracağını izah ediyor. İşte nefs-i emmare onun içerisinde kalmış oluyor. Yani Ye’cüc Me’cüc. Yani hayal ve vehim. Birisi onun erkek tarafını diğeri de hanım tarafını... 

Bunlar aslında cüce şeyler olduklarından, küçük küçük şeyler olduklarından, ama biz büyük gördüğümüzden onları önemli bir varlık zannediyor. Ye’cüc dediği o zaten, cüce cüce, küçük küçük şeyler onlar aslında ama üremesi çok oluyor.

Fe izâ câe va’du rabbî cealehu dekkâ’(dekkâe), ve kâne va’du rabbî hakkâ(hakkan). Rabbım’ın vaadi ki ölümdür. O geldiğinde ruh-u nebâtî ile imâl olunmadıkça yıkılır, amel imkansız olur. Şu anda da beden ölümle harab olur. 

Rabbımın vaadi ki ölümdür, yani kıyamet vakti geldiğinde ruh-u nebâtî ile imal oldunmadıkça yahut tamamlanmadıkça... Yıkılır, amel imkansız olur. O duvarın yıkılması ölümle değil de tevhid ilminin bozulmasıyla ancak yıkılacak. Yani şöyle diyelim, ahir zamanda... Şunu okuyalım da sonra vakit kalırsa bakarız.

Şu anda da beden ölümle beden harab olur. İşte o duvarı beden olarak tasvir ediyor.

Ve teraknâ ba’dahum yevmeizin yemûcu fî ba’dın. Beden unsuru harap olunca Ye’cüc Me’cüc cemâdî ruh üzerine istila edip said ise hayali cennete ve vehimei sultana şaki ise hayal putları, ateş, ve vahşi hayvan suretinde azap görülür.

Ve nufiha fis sûri fe cema’nâhum cem’â(cem’an). Haşr suru üflendiğinde hayvani ve nebâtî ruhu toplanıp ruh ve ceset birlikte mahşerde toplanır. Bu ızdırari ölümdür, yani zaruri olan ölümdür veya dirilimdir. Mutu ente kable ente mutu (Ölmeden önce ölünüz). Efalinden, sıfatından, vücüdundan fani olup vücud-u hakkani ile bâki hayat bulur, diye bu Hadis-i Şerif... 

Böyle sona ermekte.

Allah razı olsun onlardan! Bunların hepsi birer emek karşılığında yapılan işlerdir. İsabet derecesi şu veya bu. Tabi o mübarekler kendilerine göre bir düzen kurmuşlar ve bu şekilde izah etmişler. Başımızla birlikte!

Şimdi insan sadece bir tek ruhtan meydana gelmiş değil. Ruh çıktı dediğimiz zaman biz zannediyoruz ki artık onun işi bitti. O çıkan ruh nefs-i nâtıka, hayvan-ı nâtıka yani bedenimizi çalıştıran ruh, bu bedenden çıkınca... Hükümsüz kaldığımızda biz buna ölüm diyoruz. 

Ama o cesette daha hayat var. Yani mutlak ölüm değil. Eğer o cesette hayat olmasa o topluluk o vücudun topluluğu bir arada durmaz, dağılır biter gider yani. Ruh çıkınca beden de bir ruh olup hücreleri ayrılır birbirinden hepsi ayrılır gider. Hareketini sağlayan ruh-u hayvânî dediğimiz o ruh oradan çıkmakta. Peki ruh-u insânî ne zaman çıkmakta? Çıkan ruh-u hayvânî... İşte o ruh-u hayvânî dediğimiz şey aynı zamanda hayat ruhu da olduğundan, hayatın içinde de ilim, irade, kudret, kelam onun içinde mevcud olduğundan, o kişinin ruhu her ne kadar hayvânî ruh gibi, bedenini çalıştıran ruh gibiyse de, müdrike bir ruh aynı zamanda, insan ruhu. İnsan ruhuna ulaşmış bir ruh. Veya insanlık ruhunun zuhura çıktığı bir ruh. 

Şimdi insanda alttan itibaren sayalım kaç türlü ruh var. Evvela fizik bedenin hücre yapısını düzenleyen cemâdî (madeni) ruh var. Bu ruh olmasa bizim birlikteliğimiz sağlanmaz bu vücudumuzun. Yani hücre yapıları toplanamaz, dağınık kalır. İkincisi ruh-u nebâtî. Sistemi çalıştıran, kan dolaşımını ve diğer oluşumlarını. Üçüncü ise ruh-u hayvanidir, bu da hareketlerimizi ve nefsi duygularımızı meydana çıkarır dördüncüsü ise “Ve ne fahtü fihi min ruhi” olduğundan Allah’ın zat-i Ruhundandır ve insan gerçek kimliği budur. Gerçek Ademiyet buradan başlamaktadır. Aslında diğer ruh mertebeleri de kaynağını buradan almaktadırlar. İşte gaye bu ruha ulaşmak ve onun hükmü ile yaşamaktır. Daha sonraki kemâlatta ise “Ruh’ül Kuds” ile şereflenip iseviyyet mertebesine ulaşmak ondan sonra da Ruh-u A’zam kanalıyla Hakikat-i muhammediyeye ulaşmaktır. Oradan da ilâhi hakikatleri idrak etmektir. 

Ye’cüc ve Me’cüc zuhuratı

Bu vesile ile “Ye’cüc ve Me’cüc” hakkında çok evvel gördüğüm bir zuhuratı da ilâve edeyim. 

Çocukluğumun geçtiği Aydoğdu mahallesi Şehitler sokak No 8 de olan Baba evimizin o günlerde Arnavut kaldırımlı olan o sakata dışarıda evin önünde duruyorum. Az yokuş olan o sokağın üst taraflarından iki tekerlekli küçük merkep görüntülü tek hayvanların çektiği ilkel kağnı arabalarına benzer arabalar ile yukarıdan aşağıya bizim evin önüne doğru sırayla gelenler vardı. Arabaların yanlarında da kısa boylu başlarında birkaç saç tellerinin olduğu ilkel insanlar olarak kafile ile yollarına devam ediyorlar idi. Evimizin önünden geçerek giden kafile nihayet ana caddeye ulaştılar yönlerini sağa doğru çevirip Malkara istikametine doğru eski ismi Kurnalı caddesi olan şimdiki ismi “Hükümet caddesi” kimseye zarar vermeden kendi hallerinde yavaş, yavaş yollarına devam ediyorlar idi. Bu geçiş epey devam etti sonra göden kaybolup gittiler. İstikametleri ise kuzeyden gelip batıya doğru idi. 

----------------- 

NOT= Buraya mevzu hakkın da internetten aldığım bir yazıyıda ilâve etmeyi uygun buldum. T.B.

YECÜC MECÜC (ForumTr) Yecüc ile Mecüc Kuran dahil tüm kutsal kitaplarda yer alan ve insan ırkını ortadan kaldırmaya kadar ileri gidip bozgunculuğa çalışacakları söylenen bir ırk.
Dünyaya büyük zarar verecekleri ve önlerine gelen herkesi öldürecekleri söylenen bu ırkın kıyamet alameti olduğu kesindir. Günümüzde Yecüc ve Mecüc ü çok net görmekteyiz.

YECÜC VE MECÜC LE İLGİLİ AYETLER.
KEHF SÛRESİ

83. (Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan bir anı okuyacağım.” 

84. Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yolverdik. 

85. O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.

86. Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir
kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. 

87. Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da
kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi. 

88. “Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona
emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”

89. Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu.

90. Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.(Ormanlık olmayan çıplak bir arazide yaşayan kavim) 

91. İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.

92. Sonra yine bir yol tuttu.

93. İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu. (farklı lisanda konuşan bir kavim)

94. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. (Bozgunculuk çok önemli bir kelimedir. Dikkat ediniz.)

95. Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır.
Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.

96. “Bana (yeterince) demir madenigetirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya
getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bununüzerine boşaltayım” dedi.

97. Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.

98. Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle
bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.

99. O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar. Sonra sûra üfürülür de onları toptan bir
araya getiririz.

100,101. O gün cehennemi; gözleri Zikr’ime (Kur’an’a) karşı perdeli olan ve onu dinleme zahmetine dahi
katlanamayan kâfirlerin karşısına (bütün dehşetiyle) dikeriz!
Bu ayetler çok açıktır. Açıklamaya gerek duymamaktayım.İnsan olan iki kavimden bahsedilmektedir. O bölgede bozgunculuk yapmaktadırlar. İnsanları birbirlerine kışkırtarak savaş çıkartmaktadırlar. Zulkarneyn peygamber tek ulaşım yeri olan o kavmin önüne set yapmıştır. 

YECÜC MECÜC LE İLGİLİ HADİSLER 

Cahş (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün korkulu bir vaziyette odaya girdi. Şöyle diyordu: "Lâ ilâhe illallâh, yaklaşan bir belâdan Arabın vay hâline. Bugün, Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddinden şöyle bir gedik açıldı." baş parmağı ile şehâdet parmağını halka yaparak gösterdi. Ben:

-"Ey Allah'ın Resulü, yani içimizde sâlih kimseler olduğu halde toptan helâk mı olacağız?" dedim.

-"Evet, dedi, fenalıklar artarsa öyle olur."
Peygamberimiz rüyasında gördüğü bu durum yecüc ve mecüc ün önündeki engellerin yavaş yavaş kaldırıldığına işaret etmektedir. Şöyle ki rüyada görülen ‘Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddinden şöyle bir gedik açıldı’ ifadesi gerçek bir gedik ve toprak taş parçası değildir. Allah yavaş yavaş ,zamanla onların büyümesine izin verdiğine , Bu kavimleri ekonomik olarak veya sayıca büyüyeceğine ve dünyaya farklı beldelere yayılmanın ilk başlangıcını yapmış olduklarına işaret etmektedir. Bunun üzerine caşh sorar ‘içimizde sâlih kimseler olduğu halde toptan helâk mı olacağız?" der. Yani hepimiz ölecek miyiz der. Peygamberimiz"Evet, dedi, fenalıklar artarsa öyle olur. Fenalıklar artarsa ifadesi çok önemlidir.

Buhârî, Enbiyâ 7, Menâkıb 20, Fiten 4, 28; Müslim, Fiten 1, (2880); Tirmizi, Fiten 23, (2188).

696 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (Zülkarneyn'in inşa ettiği) sed hakkında buyurdular ki: "(Ye'cüc ve Me'cüc) onu hergün oyuyorlar. Tam delecekleri sırada başlarında bulunan reis: "Bırakın artık, delme işini yarın yaparsınız" der. (Onlar bırakıp gidince) Allah, seddi, daha sağlam olacak şekilde eski hâline iâde eder. Böylece günler geçer, kendilerine takdir edilen müddet dolar ve onların insanlara musallat olmalarını Allah'ın arzu ettiği vakit gelir. O zaman başlarındaki reis: "Haydi dönün, yarın inşaallah bunu deleceksiniz" der -ve ilk defa inşaallah tabirini kullanır-." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devamla der ki: "Dönüp giderler. Ertesi gün geldikleri vakit seddi ne halde bırakmışlarsa öyle bulurlar ve (o günkü çalışma sonunda) derler. Açılan delikten insanların üzerine boşanırlar. (Önlerine çıkan) suları içip kuruturlar. İnsanlar onlardan korkup kaçar.

Yecüc ve Mecüc ün Her gün delmesinin ardından set tekrar hatta daha sağlam olarak eski halini alır ifadesi bildiğimiz seddin tekrar düzelmesi değildir. Allah mucizeleriyle iş yapmaz. Adeti üzerine gerçeklerle iş yapar. Yani burada anlatılmak istenen Büyümek ve Genişlemek için yeryüzüne fitne ve fesadı yaymak için mücadele eder. Ancak Allah onlara güç vermez. Yapmış oldukları küçük işleri bozar. Ülkelerinin dışına çıkacak güce kavuşamazlar. Belli bir zamana kadar bekletmektedir. Ne zaman ki Allah dilerse demişlerdir , o zaman Allah onları bulundukları beldeden yani ülkeden dışarı çıkıp yayılmalarına ,dağılmalarına izin verir.

(Önlerine çıkan) suları içip kuruturlar. İnsanlar onlardan korkup kaçar. İfadesi de gittikleri her yerdeki nimetleri alırlar. madenleri çıkartırlar, petrolü ,altını ve daha nice nimetleri çıkartırlar bununla elde ettikleri kazancı yerler şeklinde anlaşılır. 

Ye'cüc ve Mecüc göğe bir ok atar. Bu ok kana bulanmış olarak kendilerine geri döner. Şöyle derler: "Arzda olanları ezim ezim ezdik, semâda olanları da alçaltıp alt ettik." Allah onları enselerinden yakalayacak bir kurt gönderir. Bu kurt onları toptan helâk edip, herbirini parçalanmış halde yere serer." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözünü şöyle tamamladı: "Muhammed'in nefsini elinde tutan Zât'a kasem olsun, yeryüzündeki bütün hayvanlar, onların etinden yiyerek canlanır, sütlenir ve semirir." Tirmizi, Tefsir, Kehf, (3151); İbnu Mâce, Fiten 33, (4080).

Yecüc ve mecüc Şöyle derler; yeryüzünü mahvettik, hiç kimse bizim karşımızda duramıyor. Her kıtayı, Orta doğuyu, nice Ülkeleri, insanları ne hale getirdim. Bu benim gücüm. Melekler de Allah da benim kim olduğumu gördü. Benim gücüm nasılmış anladılar mı derler. Büyüklenirler. Allah a bile meydan okumuşlardır. Bunun üzerine çorap söküğü gibi her şey gerçekleşir.

Çok yakın zamanda, Şimdi, Allah onları Enselerinden yakalayacaktır. Sonra enselerini kaşımaya başlayacaklar. Sonra şiddetlice kaşıyacaklar, sonra yaralar çıkmaya başlayacaktır. Bir de bakacaksınız ki yere düşmüşler. Ölmüşler. Yeryüzünün üçde biri bu hastalıktan ölür. Bazı Ülkelerde az ölümler olurken bazı ülke ve beldelerde çok az ayakta kalan olur. Öyle bir hal alır ki Yeryüzü, atmosfer kokmaya başlar. Akbabalar ve diğer et yiyiciler iyice beslenirler. Boyunları deve boyunları gibi olur. İrileşirler, memeleri sütle dolar. İnsana kıran girmiştir. Kokudan şikayet ederler. Sonra İSA Allah a dua eder. Rabbim bu leşlerin kokusunu kaldır. Allah yeryüzünü kaplayan bir bulut peydah eder. Uzaydan dünyaya baktığında dünyayı mavice değil beyaz bir küre sanırsın. İyi bir yağmurla atmosfer temizlenir. Artık dünya da yeni bir düzen başlamıştır. Herkes Rabbin büyüklüğünü görmüştür. Göksel gerçeklerin varlığına inanmışlardır. Sonra İSA yeni düzeni ,Huzuru, Birlikteliği , Kardeşliği inşaa eder.

Mirac gecesi Allah beni Yecüc ve Mecüclerin yanlarına gönderdi; Onları dine davet ettim; kabul etmediler.. Onun için onlar, Adem ve İblis neslinden Allah’a asi gelenlerle birlikte cehenneme gireceklerdir.21

Bu hadisten Yecüc ve Mecüc ün Allah a inanmadıkları. İnkarcı bir toplum olduğu görülmektedir. İnsan ve şeytanın çocuklarıdır. Peygamberin teklifini reddetmişlerdir. 

• Hadislerde bildirildiğine gibi, "Fesat çıkaran bir topluluktur." 14 

• 22 kabileden oluşan bir topluluktur: “Yecüc ve Mecüc yirmi iki kabileden ibarettir.” 15

“Ye’cüc ile Me’cüc, vaktiyle bir veya iki kavmin özel ismi olsa da, doğrusu herkesin bildiği mana şudur: Aslı ve soyu belirsiz, din ve ulus tanımaz karma bir insan topluluğudur ki, çıkmaları Kıyamet alametlerindendir. Yeryüzünü bozacaklardır.Peygamberimizin insanlar ve iblisin neslindendir demesi de sadece iki ırktan ibaret olmadığı anlaşılmaktadır. Karma bir toplumdur. 

İŞTE, YECÜC VE MECÜC, “hakkın da bir yorum” Osmanlı devleti Dünyaya adil davranan ve bozgunculuğu benimsemeyen yumuşak ve birleştirici bir devletti. 1700 lü yıllarda Osmanlı devletinin gerileme döneminde Yecüc ve Mecüc Allah ın izniyle serbest bırakılır. Çünki Dünyanın lideri Osmanlı eriyor. Dengeler değişiyordu. Yecüc ve Mecüc başlangıçta kötülüğü fenalığı ve bozgunculuğu benimseyen iki ırk değil topluluktur. Settin hangi zamanda ve nerede yapıldığı bilinmemektedir. Çünki üzerinden yaklaşık 3000 yılı aşkın bir zaman geçmiştir. Bu zaman zarfında nice devletler, nice olaylar gerçekleşmiştir. İlk zamanlarda Seddi aşamayacaklardır. Set o zaman için onları engelleyen gerçekti. Zamanla Seddin önemi ve görevi kalmadı. Allah Ülkelerinin dışına çıkmasını , güç açısından geliştirmemesi ve büyümemesiyle engelleyecekti.. Bu kavimler Ancak seddi aşınca yerleri anlaşılmıştır.

Yecüc ve Mecüc ü bugün gördüğümüz den anlamaktayız ki İngiltere topraklarından dağılmıştır. Yecüc ve Mecüc has bozgunculuk düşüncesini başlatır. Yeryüzünde önce sömürgeciliğe başlamış, başka ülkelerin zayıflıklarından faydalanarak, kendi teknik gücünün de etkisiyle o ülkelerin yer altı zenginliklerini, nimetlerini, ticaretlerini elinden alarak sömürgeciliğe başlamışlardır. Önüne çıkan her suyu içmiştir. her nimeti yemiştir. Önce güney Asya yı, sonra Asya kıtasını, sonra Okyanus da ki ada ülkelerini, sonra Afrika yı,sömürmüşlerdir. Sonra Coğrafi keşifler adı altında hem sömürge hem de katliamlara imza atmıştır. Hem O Ülkelerin nimetlerini almışlar hem de insan ticareti yapmışlardır. 

Yeryüzüne yayılmaya başlamış giderek güçlenmiştir. Pek çok ulustan kendilerine katılan olmuştur. Amerika kıtasına yavaş yavaş koloniler kurmaya başlamışlar. Her tür nimetten yararlanmaya başlamışlardır. O zaman kuzey Amerika da Ormanlar, ağaç kereste, altın, tarım ve çeşitli hayvanlardan nimetler bol bol vardı. Bu kıta çok bereketliydi. Zamanla büyüdüler. Ticaretleri artmaya başladı. Güçlendiler. Önce o kıtadaki eski halkları güçlenmek için katlettiler. Sonra Afrika dan insanlar kaçırıp köle yaptılar. İnsan ticareti, silah üretimi ve silah sanayii ve daha niceleri.
Yecüc ve Mecüc ü özde şu düşünce oluşturmaktadır. Irk olmayan Yecüc ve Mecüc dünyayı isteyen. Her türlü nimeti, zevki, rahatlığı isteyen ve ilahını dünya yapan zihniyettir. Zenginliktir asıl hedef. Kısacası dünyanın ardına düşenlerdir. Arzuları ve istekleri onların dinidir. Bu düşünceleri taşıyan her insan yecüc ve mecüc e katıldılar.

Bu düşünceleri taşıyanlar önce o kıtaya koştu. Sonra Çoğaldılar, sonra iyice arttılar ve yeryüzünün benimsenen düşünce oldu. Böylece Yeryüzünün her tarafına yayıldılar. Ve yıl 2010 oldu. Artık o kadar çoğaldılar ki her ülkede her şehirde, her mahalle de hatta çevremizde yecüc ve mecüc vardı. Bunlar kendi çıkarları için başkalarının üzerine basarlar, başkalarının ve başka ülkelerin malı için insan katletmekten bile hiç çekinmezler. Gıybet edip iftira atarlar. Sadece kendilerini düşünürler. Sadece kendileri için yaşarlar. Zevk sefa eğlence onların her şeyidir. Her mekanda vardırlar. Mesela, İşyerinde yalakadırlar. Bozguncudurlar. O kadar çoklar ki denizdeki kumlar kadarlar. 

Bazı Ülkeler de Hükümetleri ve yönetimleri eline alır. Daha fazlasını istemek onları çok hırslı ve acımasız hale getirmiştir. Geri plandaki çok büyük para babaları, çok zengin iş adamları, birtakım baronlar Yecüc ve Mecüc ün meclisidir. Nitekim Dünya lideri ülkesinin yönetimi Mecüclülerin elindedir. Haksız yere insan öldürürler. Ülkeleri Ülke içindeki Halkları, Bir guruba karşı diger gurubu kışkırtırlar. Katliam üzerine katliam yaptırırlar. Günümüz de dünya liderinin bu düşünce akımının yani mecüclülerin eline geçmesi bütün dünyanın bu zihniyeti benimsemesine neden olacaktır. Böylece en küçük toplum çekirdeği ailede bile görülmeye başlar. Bu tipler Acımasızca kendileri için her şeyi yaparlar. Sadece doğrular, dürüstler ve Allah dan korkanlar hariçtir. Yecüc ve Mecüc Ülke yönetimini iki ülkede eline almıştır. Hırsla büyümek isterler. Kendi güvenliğini bahane ederek acımasızca sağa sola bozgunculuk yapmaktadırlar. Hakimiyet sağlamak ve dünya amaçlarıdır onların.

Böyle bir dünya yönetiminde yeryüzünün hazinelerini çıkartmak için ve yeryüzünün nimetlerini yemek için yalancı bir yönetici yani deccal çıkacaktır. Kendi kazançları için nimetler elde etmek için insan öldürmekten çekinmezler. Amerika da çıkan deccaller zamanla kendisini dünyanın jandarması ilan edecekti. Dünyanın Jandarması demek Adaleti ve huzuru sağlayan demekti. Bunu dinimizde ancak Peygamberler sağlardı. YANİ DECCAL PEYGAMBERLİĞİNİ İLAN ETMİŞTİ. Önce ben peygamberim dedi. Sonra Elde ettiği güç ve saltanatla Seytanın telkinleriyle Ben veriyorum nimetlerinizi diyerek ilahlık da bulunacaktır.

Dünya da adaleti sağlıyormuş gibi gözüküyordu. Gerçekte bozgunculuk yapıyordu. Yalanlar söyleyerek diğer ulus liderlerini akı kara karayı ak gösterip uydurma işlerle kandırıyordu. Önce Japonya, Kore, Küba, Vietnam, Somali, Honduras, Afganistan, Irak, Ürdün vb. inanın bana hepsini sayamıyorum. Birkaç örnek verdim. Yakın geçmişi açın okuyun. Pek çok ülkede beğenmediği liderlere karşı muhalefetleri desteklemekte, pek çok ülkede terör örgütlerini desteklemekte. Dünyaya gayri resmi silah satmakta, toplumlarda kargaşa çıkarmakta, bir guruba karşı diğer gurubu destekleyip silah vermekte ve daha sayamayacağım kadar çok bozgunculuk çıkartmaktadır. Yeryüzü bozgunculuktan öyle bir hale gelmiştir ki sürekli kan dökülmektedir. Bütün ülkeler, uluslar halklar hepsi kendi içerisinde kargaşadadır. Şu anda dünya ne kötü durumdadır.

Huzur ve güvenliğin hakim olacağı, yoksulluğun yerini bolluğun, zulmün yerini adaletin, çatışma ve gerginliklerin yerini barışın alacağı bir dünya, tüm insanların özlemidir. Özellikle geçtiğimiz iki yüzyılda yaşanan büyük acılar ve sıkıntılar ile günümüzde de dünyanın dört bir yanında devam eden sorunlar, insanların bu özlemlerini daha da artırmıştır. İnsanlığın önemli bir bölümü, kendilerine uzanacak bir yardım eli beklemekte, onları içinde bulundukları durumdan çıkaracak bir kurtarıcının gelmesini umud etmektedir.

Aynen İsa'nın dönemindeki gibi, çok belirgin bir şekilde, giderek yaklaşan kıyametsel bir olayın gölgesinde yaşıyoruz... Kontrol etmemizin imkanı olmayan bir gerçekliğe çaresiz biçimde teslim olmuş durumdayız Asırlardır beklenen bu tarihi müjde -Allah'ın izniyle- gerçekleşmek üzeredir. Ve bu durum, samimi olarak iman eden tüm insanlar için büyük bir şevk ve heyecan kaynağıdır.[102]

----------------

وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُوا يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ {الأنبياء/97}

“Vakterabe-lva’du-lhakku fe-izâ hiye şâhisatun ebsâru-llezîne keferû yâ veylenâ kad kunnâ fî gafletin min hâzâ bel kunnâ zâlimîn(e)” Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp dona kalmıştır. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz” derler. (21/97)

----------------

Hakk’ın vaadı, Hakk ile Hakk olarak yaklaşır. Eyvah bizlere! Sûrede üçüncü kere gelmiştir… İlm’el, Ayn’el ve Hakk’el Yakın olarak geçekleşmiş ve gafletten örttükleri Hakk zahir olmuş ve gözleri dona kalmıştır. Hani nasıl gece yol alırken tavşan arabanın farını gördüğü zaman şaşırur dona kalır. Gaflet ehlide Hakk’ın vaadini Hakk olarak gördüklerinde tavaşan gibi dona kalırlar.

----------------

إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ {الأنبياء/98}

“İnnekum vemâ ta’budûne min dûni(A)llâhi hasabu cehenneme entum lehâ vâridûn(e)” Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız. (21/98)

----------------

Cehennem odunu olarak kişi kendini ve taptıkları her ne varsa ki hakk’tan başka her şey masivadır. Nasıl inkar ehli Hz. İbrâhim in içine atılacağı ateşe hayır olarak odun taşıyorlardı. Aslında kendi cehennem odunlarını taşımaktaydılar. Nefsin ateşi ve odunun yanına zamanı gelince varılmaktadır-varılacaktır.

----------------

لَوْ كَانَ هَؤُلَاء آلِهَةً مَّا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ {الأنبياء/99}

“Lev kâne hâulâ-i âliheten mâ veradûhâ vekullun fîhâ hâlidûn(e)” Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır. (21/99)

----------------

لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ {الأنبياء/100}

“Lehum fîhâ zefîrun vehum fîhâ lâ yesme’ûn(e)” Onların orada derin bir iç çekişleri vardır! Onlar orada hiçbir şey işitmezler. (21/100)

----------------

Kendi dertlerinin inlemesi içinde zaten bu dünya hayatında kapılarını kapattıklarından hiçbir şey işitmezler.

----------------

إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ {الأنبياء/101}

“İnne-llezîne sebekat lehum minnâ-lhusnâ ulâ-ike anhâ mub’adûn(e)” Şüphesiz kendileri için tarafımızdan en güzel mükâfat hazırlanmış olanlar var ya; işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır. (21/101)

----------------

Cehennem: Ey mümin! Çabuk geç ki, nûrun ateşimi söndürüyor, diyecektir.[103] 

İşte bu nûr ile cehennemden uzaklaştırılmış nefis ehline nefis cennetlerinin güzellikleri sureti vardır.

----------------

لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَالِدُونَ {الأنبياء/102}

“Lâ yesme’ûne hasîsehâ(s) vehum fî mâ-ştehet enfusuhum hâlidûn(e)” Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar. (21/102)

----------------

Cennet ve cehennemlikler ayrılmıştır. Cemâl esması üzerine olan cennetliklerer nefislerinin istediği nimetler içinde ebedi kalırlar. 

----------------

لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ {الأنبياء/103}

“Lâ yahzunuhumu-lfeze’u-l-ekberu vetetelakkâhumu-lmelâ-iketu hâzâ yevmukumu-llezî kuntum tû’adûn(e)” En büyük korku bile onları tasalandırmaz ve melekler onları, “İşte bu, size vaad edilen (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılarlar. (21/103)

----------------

Onlara korku yoktur ki artık cehennem korkusu onları tasalandırmaz… Kuvvetler işte size vaad olunan gündür derler.

----------------

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ {الأنبياء/104}

“Yevme natvî-ssemâe ketayyi-ssicilli lilkutub(i) kemâ bede/nâ evvele halkin nu’îduh(u) va’den aleynâ innâ kunnâ fâ’ilîn(e)” Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız. (21/104)

----------------

Müşabehet ve misliyet sebebiyle Kur’an-ı Kerim’de “iade” tabiri geçmiştir. 21/104“ O gün, semâyı yazılı sayfaları dürer gibi düreriz! İlk yaratmaya başladığımız gibi (yer-gök bitişik hâle) onu iade ederiz! “ O gün gökleri yazılı kağıtların tomarı gibi düreriz, nitekim evvel-i halka yaymış idik onu iade ederiz. Yani geri döndürürüz. Fen erbabına malumdur ki sema tabir ettiğimiz semavi cisimleri iptida-i tekevvünlerinden sehab-ı muzi halinde idiler. Bunların fezada devirlerinde merkezkaç kuvvetleri sebebiyle kendilerinden birer küreler infikak ederek onların etrafında devre başladılar.

Devretmelerinin nuruyla meydana geldiler, merkezde kalan cirim vüs’at ve cesameti hasabiyle teberrüt ve tasallub etmeyerek buhar-ı nari halinde kendi mihferi etrafında devreyledi, kendinden meydana gelen ecram-ı müteberride ve mutasallibeyi hararetiyle teshin ve ziyasıyla münevver etti. Yani bu manzumenin güneşi oldu, fezada bu gibi manzumeler adetlendirilemeyecek kadar çoktur. Bizim manzumemiz dahi Merkür ve plutoya kadar dokuz gezegen den oluşur, bunlar ortadaki güneş etrafında dönerler. Üzerinde bulunduğumuz dünyaya nazaran güneş ve gezegenler ve küçük gezegenler bizim semamız yani uluvvümüzdür. Yani bizim yüceliğimizdir. 

İptida-i hilkatta semavat ve arzın bitişik olduğu halde yek diğerinden ayrıldığı ayet-i Kerimede eyan buyurulur. 21/30 “ O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi? emâlar ve arz birleşik idi de biz onları yarıp ayırdık! “ Hakikatı örtenler nazar-ı istidadı ile görmediler mi yani görüş deliliyle bakmadılar mı semavat ve arz bitişik idi biz onları ayırdık. Bundan anlaşılır ki kıyamet-i kübrada tomar halinde yazılmış bir kitabın sahifeleri nasıl dürülüp bükülür ise semavatı teşkil eden cisimler dahi muvazenesini kayıp ederek yek diğeri ile tesadüm ve bu müsameden çarpışmadan büyük sıcaklık meydana gelerek cümlesi eriyecek ve kitap sahifelerinin intivası gibi birbirine indimaç ve intiva eyleyerek yine sehab-ı muzi haline gelecek.[104]

----------------

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ {الأنبياء/105}

“Velekad ketebnâ fî-zzebûri min ba’di-zzikri enne-l-arda yerisuhâ ibâdiye-ssâlihûn(e)” Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık. (21/105)

----------------

Tevrat yani Museviyet mettebesinde hatırlattıktan sonra Zebur Davut a.s gelmiştir… Davudiyet-Süleymânet Museviyet ve İseviyet mertebesi arasındaki programın Hakk’tan tatbikatı kuldan olduğunu yazmıştık.

----------------

إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغًا لِّقَوْمٍ عَابِدِينَ {الأنبياء/106}

 “İnne fî hâzâ lebelâgan likavmin âbidîn(e)” Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır. (21/106)

----------------

Abid-Abdiyet mertebesinde olan kavim için öğüt vardır. Bu mertebede olanlar eğer öğüt alıp yoluna devam ederse “ubudet” programı Hakk’tan tatbikatı da Hakk’tan olan amele ulaşabilir.

----------------

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ {الأنبياء/107}

“Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil’âlemîn(e)”

(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (21/107)

----------------

Hazret-i Muhammed kitabı ile devam edelim;

Hamd ve Muhabbet bu iki ilâhi kelime Muhammed ismi olarak birleştirilmiş ve âlem-i ecsama yani cisimler âlemine gönderilmiştir. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi. (Enbiya 21/107) Meâlen: “Biz seni göndermedik; ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” diye ifade edilmiştir.

Sûre ve Âyet sayı değerleri (21+107=128) di. Top-larsak (1+2+8=11) zâhir zuhur mahalli olan Hz. Muhammed’ dir. Her sevgi, özlem ve şiddetli isteğin başında (Ahhh) vardır. O’nun arkasında, bâtının da gizli duran devamı ise (medd) dir. Medd’in lügat mânâsı ise “uzatma, çıkma, yayma ve döşeme dir.” Medd ile Ahhh….birleşince, Ahhh…med olur ki; Ahad’ın muhabbetinin bütün âlemlere medd ile yayılması ve döşenmesidir ki, Hakikat-i Muhammedî dir. “Med” hecesine Hakikat-i Muhammedînin (لا) (Ha) sını eklediğimizde (Medh) olur ki, (Hamd) övgü ve övme’dir. 

İşte bütün bu hakikatleri itibariyle gerçek mânâdaki (Hamd) “övgü”yü ancak Allah (c.c.) yapar. Kullar ise kendi merteblerinden bu (hamd)’ı takliden yaparlar ki; o mertebeleri itibariyle bu oluşum da yerli yerincedir.

“Elhamdü lillâhi Rabbil âlemiyn” Her iki âlemin de aslı ve özü budur ve (Ahad) ın (Ah…….med……teki dayanılmaz İlâhi zuhuru muhabbeti ve câzibesidir. İşte bütün bunlar seçilmiş yani (Mustafa) olmuş oldu. 

Kûr’ân-ı Kerîm Enbiya Sûresi (21/107) Âyetinde: 

(Vema erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn.)

21/107.” Ve biz seni (göndermedik,) ancak, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.” Özetle Âyet-i Kerîme’yi biraz dikkatle incelersek, bir olumlu bir olumsuz iki bölümünü görürüz. Olumsuz olan baştaki bölümde, (biz seni göndermedik) diye ifade edilmektedir. Ehli zâhir meâl ve tefsirlerde bu bölüm, yukarıda da görüldüğü gibi pek dikkate alınmaz. Halbuki bu bölüm de, Allah kelâmı ve açık Kur’ân-ı Kerîmin mübarek lâfzıdır ve hükümsüz bırakmak imkânsızdır. O halde bunu anlamak için hayata ve gerçeklere çok daha geniş bakmamız gerekecektır. 

(Biz seni göndermedik) İfadesinde evvelâ biz ve sen makamları vardır bu makamları yok saymak mümkün değildir. Biz, diyen, Zâtı ve sıtatları ile birlikte Zât-ı İlâhiyye’dir. Seni, diye ifade edilen ise o mertebede daha henüz halkiyyet olmadığı için muhatap olarak ilmi ma’nâda Hakikat-i Muhammedî, sıfat Ceberut makamı/mertebesidir ki, daha henüz ilmi İlâhiyyede bâtında Zât-ı İlâhiyyenin kendi bünyesinde Ahad olan “Tek” in bünyesinde ilmi olarak mevcuttur. 

İşte bu Ahad/teklik mertebesinde iç bünyede ilmi olarak bulunan, Hakikat-i Muhammedî sıfat Ceberut makamı/mertebesi, kendi bünyesindeki, “seni” diye ifade edilen, daha henüz zuhura çıkmamış “sen” dir. İşte o yüzden, daha henüz vakti gelmediğinden, “göndermedik” ifadesiyle olumsuz olarak bildirilmiştir. 

İllâ (ancak) ise bir şarttır, yani göndermenin bir şartıdır. O şart ise (Rahmet) şartıdır ve bütün âlemlere nefyedilen “Nefes-i Rahmânî” dir. 

(Rahmeten lil âlemîn/âlemlere rahmet olması için,) Demekki âlemlere rahmet olarak gönderilen, (seni/sen) diye ifade edilen hem rahmeti ve hemde âlemlerin kendisi Hakikat-i Muhammedî, nokta zuhur ismi ise, Hazreti Muhammed olan makam imiş. 

Olumlu olan yani, varlık bildiren de bu bölümdür. İşte bütün âlemlerin hakikatindeki özel seçilmişlik budur. 

“Vema erselnâke” (21/107) sana da gelmez bir daha. İki deme yani Allah yukarıda Muhammed aşağıda deme bunları iki ayrı olarak görme, iki bilme, işte biz Mekke ve Medine’de yaşayan (s.a.v.) efendimizi sadece fiziki ma’nâda bilirsek onu tanımamış oluruz, iki diyen, yüziki de der. Yani “çift”liğe geçer. “Çift”likte yaşamayalım, “tek”likte yaşayalım. 

İki deme, iki bilme ve iki okuma, ancak elimize gelen zahiri kitaplarda hep “iki” deniyor “iki” okunuyor. Bendeyi kendi efendisinde mahvolmuş bil, yani köleyi efendisinin yanında yok bil, kusuru fehminden dolayı, yani anlayışının kusurundan dolayı. Efendiye gayr dediğin vakit ey şaşı gayur olan şahtan utan, yani gayretli olan Hakk’tan utan yani efendiye ayrı dediğin vakit, (Enfal /8/17) “vema rameyte iz rameyte” Âyet-i Kerîmesinde ki “râmî/atan” Ahmettir. Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur. Ramâ bilindiği gib “atma” ma’nâ’sınadır ya, âyet-i kerîme’deki râmî atıcı ma’nâsına faildir. (“mermi” atılmış demektir.) Hani tabancadan çıkan kurşuna mermi, diyoruz ya, onun ismini değil, fiilini söylüyoruz. O metal parçasının o ismi değil vasfıdır. Atılan bir şey, “atılmış” ma’nâsınadır.

Mermi, “râmî” atıcı, “mermi” atılmış ma’nâ’sına mef’ul.

 İşte râmî atıcı olan yani fâil olan Ahmet’tir. Onu görmek Hâlik’ı görmek olur yani Ahmed’i görmek, şuurunda mim’i ilâve ettiğin zaman, Ahad, Ahmed’dir. Mim’i çıkardığın zaman Ahad’tır. Ahmed’i görmek ise Ahad’ı görmektir/bilmektir. Ahad görülmez şuurlanır ama vahidiyyet mertebesi itibariyle Ulûhiyyet hakikatinin zuhur mahalli olan Ahmed-i görmek Hakk’ı görmektir. 

------------------- 

Not= İlâve işte bu yüzden Muhammed (s.a.v.) efendimizi baş ve gönül gözü ile gören sahabe-i kiram’ın üstünde makam itbariyle kıyamete kadar gelip gidecek başka hiç bir kimseler yoktur. Çünkü onlar “Ahmed”te “Ahad”-ı açık olarak gördüler. 

-------------------

Biz sadece Hazreti Rasûlüllah’ı fiziki şey’iyyeti yönüyle yani Mekke’de, Medine’de yaşamış “Ben de ancak sizin gibibir beşerim” “Ene beşerun misliküm” (18/110) hükmü ile görüp o kadar anlıyorsak bizim Hakikat-i Muhamme-diyye’den haberimiz bile yok demektir. Sadece Hz. Muhammed diye bilinen ve öylece hürmet gösterilen bir kimlik aklımızda, fikrimizde kalmış olur. Cenâb-ı Hakk’ın habibi olması, âlemlere rahmet olması, Hakikat-i Muhammediyye yönüyledir. Yoksa sadece Mekke ve Medine’de yaşayan bir kişiden bahsediyorsak onun rahmeti ancak Arap Yarımadası’na olur ve hadi dünya üzerinde yaşadığı için dünyaya da rahmeti olur diyelim, ama yıldızlara, gökyüzüne rahmeti olmaz. Ancak açık olarak Kur’ân’la gelen haberlerde; Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı olarak, ancak âlemlere rahmet olarak gönderilmesi Hakikat-i Muhammedî yönüyledir. “Vema erselnâke …” (21/107) Peygamberimizin bu hususiyetini çok iyi bilmemiz lâzımdır ki diğer peygamberlerden olan üstünlüğünü bu şekilde idrak etmiş ve hangi peygamberin, nasıl bir değerin ümmeti oldumuğuzu da bilerek kendimizi de gerçekten biraz şanslı ve güçlü olarak bilelim. Diğer peygamberlerin ümmetleri yoktu, sadece kavimleri vardı. Neden? Çünkü mahalliydi’ler ve sadece fiziki ma’nâda bulunduları yerde peygamberdiler.

Hakk bizim üzerimizde gâlip ve zâhir olduğundan eğer şuurumuz varsa bu varlığımızın hakkın delili olduğunu idrak etmemiz gerekmektedir. İşte bunun için (s.a.v.) Efendimiz, hem bireysel varlığının, Hakk’ın delili olduğu, hakkında şu ifadesi ile, “bana bakan hakkı görür.” demesi bunun delilidir. İşte, bireysel Muhammedî delilidir. Hakikat-i Muhammedî delili ise, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen “vemâ erselnâke illa rahmeten lil âlemîn” (21/107) “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” demesi bütün bu kevniyyet âlemi, rûhiyyet âlemi, nuriyyet âlemi, ilm-i ilâhî’de bütün âlemlerde olan delilidir. 

Çünkü âyet-i kerîme iki bölümdür, bölümden biri kevniyyetten evvel biri de kevniyyetten, şef’iyyet’ten ve ruhlar âleminden sonra ikiliğin ruhlar âleminde meydana geldiği yerde “gönderdik” ama âlemlere rahmet olsun diye gönderdik. İfadesi açık olarak bunu göstermektedir. Yani peygamber efendimiz o zaman üç şekilde bize delil olmaktadır: 

Birincisi, “vemâ erselnâke” deki delili. İlm-i ma’nâ’da “biz seni göndermedik”. Yani daha henüz bu âlemler faaliyete geçmemiş olduğu halinde, Ahadiyyet’in Vâhidiyete dönüşmeye başladığı yol halinde. Dönüştüğü hâli değil. Dönüşmeye uzayan Ahadiyyet mertebesi ile Vâhidiyyet mertebesi arasındaki, daha henüz şey’iyyetin var olmadığı yerde. “Biz seni” demek sûretiyle onun varlığının ilmi olarak var olduğunu bildirmektedir. 

“Biz seni göndermedik.” Âyet iki bölümdür, “Ahmed olarak biz seni göndermedik” bu bölüm, âyette “vemâ erselnâ ke” Biz seni irsâl etmedik, daha henüz göndermedik. Neden? Çünkü daha henüz kendi varlığında. Yani Hakikat-i Muhammedî, Hakikat-i ilâhiyenin içinde idi ama artık programlanmıştı.

Soru: Oradaki (KE) kevniyyetine işaret olabilir mi?

Cevap: Tabii ki fiziki kevniyyetle evvela Hz. Peygamberin kendi kevniyetine “ke”, gönderdik ama rahmet olarak gönderdik. Kevniyeti külliye hâlidir. Cenâb-ı Hakk ona “sen” diyor. Ama bendeki sen. İyi bak, sendeki sen, demiyor. Biz, sendeki seni kullanıyoruz. O bendeki seni kullanıyor. Ama yine Muhammed bâtında da var, çok hamdedilen. Çok övülen. Bakın işte övüyor. Bütün âlemlerde de övülüyor. Hem de hiç kesilmeden nasıl mı?

Beş vakit ezân-ı Muhammedînin hiç kesilmeden beşi de birlikte, beşi her zaman bir yerlerde, birlikte okunuyor. Biz şimdi burada duyuyoruz. Aynı zamanda akşam, aynı zamanda yatsı da, sabah da, okunuyor, aynı anda. Dünya üzerinde döndüğü için uygun gelen yerde. Yani beş vakit ezan hiç kesilmeden beşi bir yerlerden yeryüzünde okunmaya devam ediyor. İşte bu Saltanat-ı Muhammediyye’ye, Hakikat-i Muhammediyye’ye ve her şeyin ondan çıktığı ve ona davet edildiğidir. Çünkü dâvet budur. Kim hangi mertebede ise bir mertebe üstüne dâvet ediliyor. Yani hep namaza, hep namaza değil. 

Evvelâ ehli küfür olanları efendimizin ümmetine davet ediyor. Efendimizin iki türlü ümmeti vardır. Biri ehl-i küfür olanlar, yani inanmayanlar, bunlar “ümmet-i dâvet” tir’ler. Diğeri de inananlar, “ümmet-i icâbet” tir. Peygamberimize peygamberlik geldikten sonra dünyaya gelen insanların hepsi ümmet-i Muhammed’dir. Başka türlü olmaları da mümkün değildir. Onun için hadîs-i şerifte buyruluyor. 

“Her insan İslâm fıtratı üzere, (yani Hakikat-i Muhammedî programı üzere) doğar. Ailesi onu ateşperest, Mecusi, İsevi, Musevi yapar.” Bakın, âilesi yapar deniyor. Doğuşu Hakikat-i Muhammedî üzeredir. Muhammed (s.a.v.) İslâm’ın da peygamberidir, gerçi bütün âlemlerin de peygamberidir, ama son gelen kendi ismiyle geldiği için evvelki peygamberler de onun bir zuhuru. İsimlerinden bir isimdir. 

Eski peygamberlerin kendilerine ait bir varlıkları yoktur. Onlar, Hakikat-i Muhammedînin sadece o mertebedeki zuhurlarıdırlar. Ama biz onları ayrıymış gibi diyoruz. Getirdiklerine, ayrı dinler diyoruz. Ne kadar yanlış. Allah affetsin bizi. Ayrı dinler, semâvi dinler, beşeri dinler gibi ayrı bir şey yok. Semâvî kitaplar var. Bu doğru. Ama dinler yok. Biz onları din zannetmişiz. Bir programı Allah’ın dini zannetmişiz. Yahûdî dini diye bir şey geçmiyor ki! Hıristiyan dini diye geçmiyor ki!

Yahûdiler Benî İsrâîl diye isimleriyle ifade ediliyor. Biz onları din zannediyoruz. Bizim profesörlerimiz de, sağ olsunlar, semâvi dinler diye kitap yazıyorlar. Din, tek dindir, birçok din yok ki! Bütün peygamberler de Kur’ân’ı Kerîm’in ifadesinde öyle diyor. “Bizi mü’minlerden yaz. Biz Müslümanlardanız.” Hatta İbrâhîm (a.s.) Yakup (a.s.) çocuklarına söylediği vasiyetinde “Sakın ha ölmeyiniz. Ancak Müslümanlar olarak ölünüz.” (2/132) deniyor. “Yahudiler olarak ölünüz” denmiyor. 

Mûsevi denmesi, Mûsevi dini diyorlar. Mûsevi dini diye bir şey yok. Mûsâ’ya mensup olduklarından Mûsevi deniyor. Nasıl Müslümanlara da “Muhammedî” diyorlar, Îsâ (a.s.) ‘ın arkasından gidenlere, İsevi’ler diyorlar. İsminden, mensubiyetten ama ortada İseviyet diye ayrı bir din yoktur. Getirmez zâten getiremez. Nasıl getirsin ki? Cenâb-ı Hakk vermeyince Peygamber nasıl getirsin? O bütün Peygamberler, İslâm dininin bir mertebesini getirdiler. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite gibi. Onlar ayrı ayrı eğitim yeri olarak müstakil mi? Hayır, değiller. Hepsi bir yere bağlılardır. 

Yukarıda kaldığımız yerden devam edelim. 

“Biz seni göndermedik.” Ama zahirde tefsirlere baktığımızda “Biz seni göndermedik” hükmünü göremiyoruz, sadece, ”Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye görüyoruz. Ancak, Âyet-i kerime “göndermedik” diyor, biz tefsirlere baktığımız zaman sadece, “Âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye geçiyor. Yarısı alınıyor. Neden? Belki yukarıda bahsedilen mertebeden haberleri yok olabilir. Sadece görüneni söylüyor olabilirler. Âyet-i Kerîmenin bâtınına bakmıyorlar. Belki de okuyanların akıllarını karıştırmak istemediklerinden olabilir. Çünkü bu halin anlaşılması oldukça zor bir meseledir. Yukarıda belirtilen üç özellikten ikincisi âlemlere rahmet olarak gönderilen bütün âlemde geçerli olan Hakikat-i Muhammedî rûhu’dur.

Ne kadar açık, bakın, “Sen varsın ama daha henüz göndermedik” zuhur ve tecelli sırası gelmedi. Ne zaman gönderdik? Vakti geldiği zaman. Bakın, durduğu yerde boşu boşuna bu âleme göndermedik. Gezesin tozasın diye değil. Âlemlere rahmet olması için. İşte âlemlere rahmet olması, Cenâb-ı Hakk’ın bir başka özelliğidir. Allah’ın bu âlemdeki bütün varlıklara ilk rahmeti o dur. Rahmâniyyetinden onlara vücûd vermesidir. İşte bunun diğer ifadesi Rahmaniyet hakikati, Hakikat-i Muhammedîye ye büründüğü için, bütün âlemlere olan ilk rahmeti, rahmet-i Muhammedîyye’dir ki bu âyetin diğer ifadesiyle. “Âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Eğer gelmiş ise rahmet olarak gelmiştir. Bütün âlemlerdeki, rahmetin de, rûhların da babasıdır. Yani küldür. Küll’ün hakikatidir. 

------------------- 

Kur’anı Kerîm Enbiya 21/107 âyeti, “ve ma erselnake illa rahmeten lil âlemin” Meâli, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Hadis-i Kudsi, “levlake levlak lema halaktül eflak” Meâli, “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Hadis-i Şerif, “evvelü ma halakallahul kâlemü ve rûhiy” Meâli, “Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Hadis-i Şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” Meâli, “Ben Allahtanım ve mü’minler benim nurumdandır.” Hakîkat-i Muhammedî Allah’ın sıfât mertebesinde meydana geldiğinden “Ben Allah’tanım” denilmiştir. 

Hadisi şerif, “evvelü ma halakallahul akli vennefsi” Meâli, “Allah evvelâ benim aklımı halketti.” Hazreti Rasûlullah (s.a.v) maksat akıldır ki o akıl olmasa Kûr’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün olmaz idi ve Kûr’ân-ı Kerîm olmasaydı eğer o akıl, akl-ı cüz’de kalır, akl-ı külle, akl-ı evvele ulaşamazdı. O akıl ki, dünyâ âlemine tenezzül etti ve ilim ile birleşti. İşte bu Cenab-ı Hakk (c.c)’ın yeryüzündeki zâti vüsûlüdür. Ve bu âlemlerin içerisinde bundan öte gidilecek yer yoktur ve içinde bulunduğumuz âlem seyahatin en uç noktasıdır. Aklı amel, Kûr’ân-ı Kerîmi ise ilim olarak düşündüğümüzde ilim ile amelin yani zâhir ile bâtının buluşması bu dünyâda olmaktadır. Bu nedenle bu dünyâ âlemine çok değişik bir şekilde bakmamız lâzımdır.

Nefsimize dönük yaşadığımızda Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan en uzak noktaya düşüyoruzdur, ancak yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşar ve bu hakîkâtleri idrâk edersek bu âlem en yakın yer olmaktadır. Görüldüğü gibi bir irfâniyet ne kadar büyük bir dönüşümu gerçekleştirmektedir. Dünyâda kendini bu şekilde bulan kimse için artık ahiret olmaz orada doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtının misâfiri olur. 

-------------------

ON İKİNCİ BÖLÜM

“İNSÂN-I KÂMİL” İnsân-ı Kâmil: “Kâmil İnsân” anlamınadır.

Makamı: “Ahadiyyet”(Cemü’l Cem) toplamların toplamı.

Zikri:“Allah”(c.c.) dir.

Âlemi “Bütün âlemler” her âlemde gereği gibi hareket etmek Peygamberi: “Muhammed Mustafa”(s.a.v.) dir.

Lâkabı:“Abdü’hu ve Resulü’hu” Kelimesi: “Lâ ilâhe illâllah muhammedürrasûlüllah” dır.

Seyri: “Seyr-i anillâh” Allah’dan seyrdir. Hakk’tan halka’dır.

Sûresi: “Fatiha” (El hamd) dır.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir. 

Kûr’ân-ı Kerîm; Enbiya Sûresi (21/107) Âyetinde bu mevzuya işaret vardır. 

------------------- 

 (Ve ma erselnâke illâ rahmetenlil âlemin)

“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”

------------------- 

Hâli: Bu mertebenin hâli ile hâllenmektir.

Kûr’ân-ı Kerîm; Enfal Sûresi;( 8/17) Âyetinde, bu hâle işaret vardır. 

-------------------

(Ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema)

“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” 

-------------------

Hâli: Hadîsteki, “men reani fekad reel hakk” yâni “Beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur” sözü bu hâli çok güzel anlatmaktadır.

Yaşantısı: Daha evvelce Hakk’ta bâki “bakâ billâh” kendi halinde âlemden habersiz iken sâlik, bu mertebede uyandırılıp kendisine yeni bir elbise giydirilip, tekrar eski beşeriyyet âlemine gönderilir. 

Dışı, “Şeriat-i Muhammedî” içi, “Hakikat-i Muhammedî” ile bezenmiş olduğu hâlde halka çok yumuşak ve müşfik bir şekilde yaklaşır. İstidat ve kabiliyeti olanları ellerinden tutup daha evvelce kendi geçtiği yolları takip ederek, Hakk’ın huzuruna çıkarıp Mi’rac ettirmeye çalışır. Hayatı böylece devam eder gider. Dışı “Halk”, içi “Hakk” ile’dir. Son derece geniş ihatası olan bir mertebedir. Hakkını vermek oldukça zordur. Bu makamın anahtarı devamlı olarak “İsm-i celâl” ve “kelime-i tevhid” okumaktır. İşâretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti, “irşadı”dır. “Mârifet mertebesi”dir. Buradan sonra kişi kemâl ehli olup, başkasına ihtiyacı kalmaz. Sözleri genellikle ilham’dır. İstidadı nisbetinde son nefesine kadar mertebesini geliştirebilir. Bu mertebenin sonu yoktur.

Bu hususta kısa bilgi sunmaya çalışalım. 

En baştan başlayıp nefs-i emmâreden yola çıkan sâlik nihâyet epey uzun çalışma ve gayretlerden sonra Hakkın izni ve yol göstericisinin himmetiyle eğer bu mertebeye ulaşabilirse çok değerli bir iş yapmış olur. Bu değeri madde âleminin maddi kıymetleri ile ölçmek imkânsızdır. 

 “Çık aradan kalsın yaradan” sözleriyle belirtilmek istenen, izâfi varlığının yukarıda gösterilen yollardan geçerek ortadan kalkması neticesinde, zâten HAK’kın olan varlığını, gerçek hâli ile idrâk edip bütün varlığında onun hareket ettiğini ve onun da kendinden başka bir şey olmadığını anlayıp bu Hakkani vasfı ile tekrar kesret/çokluk âlemine dönen kişinin, derya’ya ulaşan suyun buhar hâline gelip, bulut olup tekrar yağmur haline gelmesine benzer. Oyağmur tanesi sağda solda kalmış yağmur damlaları ile birlikte bir dere oluşturur, dere nehre, nehir tekrar denize ulaşır. 

Bu böylece devam eder gider. Kim ki, bu dönüşümü idrâk eder, âlemin sırrını çözmüş demektir. İlâhi vasıflarla Zat âleminden beşeriyet âlemine dönen ilk yüce insân “İnsân-ı Kâmil” Muhammed Aleyhisselamdır. Âlemlerde onun özel mertebesine ulaşmanın kimse için yolu yoktur. Ondan veraset alan insan-ı kâmiller’den sonra bu mertebeye ulaşan kimseler ise kâmil insan’lardır. İşte, halk içinde bunları tanımak pek mümkün olmaz. Çünkü bütün vasıflarla birlikte olduklarından, belirli bir vasıfları yoktur. Bunları ancak irfân yoluyla anlamak mümkün olur. Kim ki bunları tanıyıp bulur ve uyar işte onlar, azim ve gayret ile zaman içerisinde o kervanda yol alarak menzillerine ulaşabilirler.

Bu mertebenin özelliği “Cem ül cem” yani toplamların toplamıdır. Varlığında “ef’âl” âlemi, “esmâ” âlemi, “sıfât” âlemi ve “zât” âlemi, cem edilmiştir. Dışı, her ne kadar beşeri sûreti görüntüsünde ise de; içi tamamen Hakk’ın tüm mertebelerini ihata etmiş bilinmez bir sır deryasıdır. 

Hakk onda her mertebeden gerektiği gibi zuhur eder. O, âlemde HAKk’tan başka hiç bir şey müşahede edemez. Bayezid-i Bistami’nin dediği gibi “Kırk sene var ki, halk beni kendileriyle ünsiyet eder zannediyor, hâlbuki ben Hakk ile ünsiyetteyim” sözü ve yaşantısı bu mertebenin hâlini pek güzel anlatır. Bu mertebenin ehli “Nas’a akılları düzeyinde hitab ediniz” hadîs-i şerifinin hükmü ile karşısına gelen kimse hangi akıl düzeyinde ise onun mertebesini bilir ve ona oradan hitap eder. Eğer kabiliyetli görürse biraz daha üst mertebeden hitap ederek oraya doğru yükseltmeye çalışır. Eğer kabiliyet görmezse rengine boyar ve o kişiyi olduğu yerde bırakır. 

Bu kimseler, “Mârifetullah”ı Allahı, Kûr’ânı ve Hadîs’leri, her mertebede idrâk eder ve her mertebenin hakkını vererek yaşar. Câmi ismiyle toplayıcıdır. Bütün varlığa faydalı ve merhametlidir.[105]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde; 

“ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir. 

 “Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gönderilecektir. 

Hadis-i Kudsi’de belirtilen; 

“levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olmasaydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte; 

“lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmezdim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir. 

Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir. 

İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir. 

İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geçmiş idi. 

“Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir. T.B. ---------------

“Mutlak Vücûd”, “ilâhi ilim”, “lâtif zûlmet”, bütün âlemin ve varlıkların ana kaynağıdır. 

“Akl-ı Evvel” 

“Hakikat-i Muhammedi” 

“Ümm-ül Kitap” 

“Kâlem-i â’lâ 

“Aşk-ı Ekber” 

“İsm-i A’zam” 

“Rûh-ul a’zam” 

“Nûr-ı Muhammedi” 

“Hakikat-i İnsâniyye” gibi daha pekçok isim ile de ifade edilmektedir. 

“Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti,” haberini bizlere bildiren Hadis-i Şerif’deki öncelikler; 

“Akl”, “Akl-ı Evvel”i; 

“Nefs” ise, “Hakikat-i Muhammediyye”yi ifade etmektedir. 

Buradaki “nefs” kelimesi, beşeri anlamda ifade edilen kötülüğü emreden nefs değil; ilâhi mânâda, “nefs o şey’in zâtıdır” hükmüyle belirtilen “Hakikat-i Muhammediyye” nin zâtını ifade eden “Nefs-i Muhammediyye”dir. 

b) Beşeri anlamda “kesif/yoğun”, “zûlmet/karanlığa” gelince o da iki kısımdır. 

ba) Maddi anlamda zûlmet : 

Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri gereğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, tabiatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal onların en büyük perdeleridir. 

bb) İlmi anlamda zûlmet : 

İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak geçirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun karanlık olmasıdır. 

Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar. 

## Zûlm 

Haksızlık kelimesi yukarıda belirtildiği gibi o da iki yönlü mânâ ifade etmektedir.

- İlâhi mânâda; “lâtif” 

- Beşeri mânâda; “kesif”. 

a. İlâhi mânâda; “lâtif” olan “zûlm”e misâl Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/23 âyetini ve benzerlerini gösterebiliriz. 

“rabbenâ zâlemnâ enfüsenâ” Meâlen : 

“rabbimiz biz nefsimize zûlmettik” Yani “özümüzde, nefsimizde var olan hakikatleri perdeleyerek ortaya çıkmalarına mani olarak onlara zûlmettik,” hükmü ile bu hakikat ifade edilmektedir. 

b. Beşeri mânâda da; “kesif” olan “zûlm”e gelince, misâlleri pek çoktur. İnsânlığın başlangıcından beri kuvvetlinin zayıfa baskısı, zûlmü hep görülmüştür. Müşrik ve dinsizlerin de tevhid ehline yaptıkları zulümler, kitaplar dolusu yazılsa bitmezler. 

A’dem (yokluk), zûlmet ve zûlm kelimelerinin gerçek mânâlarını anlamaya çalıştıktan sonra yukarıda geçen “a’yân-ı sabite” ifadesini de kısaca anlatmaya çalışalım. 

## A’yân-ı Sâbite 

(Değişmez ayn’lar, hakikatler, özler, asıllar.) Varlıklar, Allah’ın kelâmıdır. O’nun ilminde bulunan bu mânâlar ise, “a’yân-ı sabite” tabiri ile ifade edilir. 

A’yân-ı Sâbite için tabir çoktur. Aşağıda sıra ile söylenen cümlelerin hangisini istersen, onu diyebilirsin. 

A’yân-ı Sâbite : İnsânın hakikatleridir. 

A’yân-ı Sâbite : Ulûhiyyetin bir düzenidir. 

A’yân-ı Sâbite : Vahdet’in yaygın halidir. 

A’yân-ı Sâbite : Gayb âleminin tafsilidir. 

A’yân-ı Sâbite : Cemal Sûretlerdir. 

A’yân-ı Sâbite : İsimlerin ve sıfatların eserleridir. 

A’yân-ı Sâbite : Yüce Hakk’ın malumatıdır. 

A’yân-ı Sâbite : Yüce harflerdir. 

Bu son mânâya işaret olarak Muhyiddin b. Arabi (r.a.) şöyle demiştir: “Biz yücelikler vasfı taşıyan harfler gibiyiz.” *[106]

Bu kısa ifadelerden sonra “a’yân-ı sâbite”leri biraz daha yakından tanımaya çalışalım. 

“A’yân-ı sâbite”ler, mutlak lâtif vücûtta, zâtın “ilm-i ilâhi”sinde mevcûd sıfat ve esmaların ilmi sûretleri olduklarından, hariçte vücûdları yoktur. 

“İlm-i ilâhi”de zâtına mahsus bir oluşum içindedirler. Bunlar (yaradılmış) “halkedilmiş”, mahlûk sınıfından da değildirler. 

Hakk’ın kendinde düzenlediği, kendinden oluşturduğu, sonradan meydana gelecek halkının, kendindeki programlarıdır. 

Bu hakikate işaret ile “a’yân-ı sabite varlık kokusu almamıştır,” şekliyle ifade edilmiştir. 

Bunlar zât-i şuunâtın gereğidir ve zât ile kadimdir. 

“A’yân-ı sâbite”lerin zuhur edeceği yerlere göre ezelde verilmiş istidad ve kabiliyetleri vardır. Bunlar “vü-cûd-u mutlak”ın özünden kendilerine verdiği “ihsan-ı ilâ-hi”dir. 

İstidad ve kabiliyetler belirli tenezzül mertebelerinden sonra fiiller ve oluşumlar halinde zuhura çıkınca “mahlûk” olur. Kendi asli varlıkları üzere zâtın varlığında var olduklarından, mahlûk hükmü orada onların üzerinde yürümez. 

Ey kendini bulmaya ve irfan ehli olmaya çalışan kişi; bilesin ki, sen de “a’yân-ı sâbiten” üzere “özün”de “mahlûk” değilsin, fakat “sûr”i varlığının zuhuru yönünden “mahlûk”sun, iyi anlamaya çalış. 

Hadis-i Kudsi’de belirtilen; “Allah var idi, onunla birlikte hiç birşey yok idi,” kelâmı; peygamberi, bir yönüyle bu mertebeyi ifade etmektedir. 

Bütün varlıkların mahiyetleri, ilmi sûretler olarak Hakk’ın varlığında mevcûd fakat zuhurları olmadıklarından a’demde zûlmette ve yok hükmündedirler. 

Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran Sûresi 3/97 âyetinde; 

“innallahe ganiyyün anil âlemiyne” Meâlen : 

“kuşkusuz Allah âlemlerden müstağnidir.” 

“âlemlere ihtiyacı yoktur; âlemler olmasa da o yine Allah’tır,” hükmü de bir yönüyle bu mertebeyi ifade etmekte’dir.

Bu bölümde de ifade etmeye çalıştığımız kısa izahlardan sonra vücûd tecellilerindeki yolculuğumuza “Rahmâniyyet” mertebesi ile devam etmeye çalışalım. 

Rahmâniyyet : (Sıfat Mertebesi) Rahmâniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir. Rahmâniyyet mertebesine verilen zâhiri isim “Rahmân”dır. 

Bu mertebede “Rahmân” ismi ile bir özellik almasının sebebi, Hakk’a ve halka bağlanan bütün mertebeleri “rahmet” kapsamına almasıdır. 

Yüce Allah’ın ilk rahmeti odur ki, onunla bütün âleme rahmet tecellisi ile onları kendi özünden yarattı (halk etti). 

Varlık, zerrelerinden herbir zerreye sirâyet etti. Bu sirâyetin başlıca sırrı, bu âlemi kendi özünden yaratmış, var etmiş olmasıdır. Ama kendisi hiçbir şekilde bölünüp parçalanmadan. 

Yüce Hakk, bu âlemin temel maddesi ve aslıdır. Bu mânâyı şu âyet-i kerime bize anlatır. 

Kûr’ân-ı Keriym Ahkâf Sûresi 46/3. Âyeti mâ halaknessemavati vel arda ve ma beynehüma illâ bil hakkı ve ecelin müsemma Meâlen : 

“Gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakilerini ancak hakk sebeble ve belirlenmiş bir süre ile yarattık.” Bu âyetin meâli, zâhiri tefsirlerde bu veya benzeri ifadelerle belirtilmektedir. Biz biraz daha açmaya çalışalım. 

Âyetin başında “mâ” ifadesi burada “hayır” gibi olumsuzluk mânâsınadır. Hal böyle olunca âyetin baş tarafının mânâsı : 

(semavatı, yeryüzünü ve aralarında olanları yaratmadık/halk etmedik,) 

“daha henüz halk etmedik,” çünkü bu mertebe yukarıda belirtilen a’dem/yokluk, “zûlmet” ve “ilim” mertebesiydi, orada gizli idiler. 

Zât-ı Mutlak, onların birer elbise giyerek, zuhur etmelerini diledi. “illâ bil hakk” ancak hakk olarak, “hak” esmasının tecellisiyle zuhura gelmelerini sağladı. 

Bu oluşum da “Rahmâniyyet” ile başladı ve “ve ecelin müsemma” (kendilerine tanınan bir süreye kadar) “Rahmân” varlıktan rahmetini çekinceye kadar. T.B. 

---------------- 

Rahmâniyyet, en büyük zuhur yeridir.[107] 

Kûr’ân-ı Keriym Tâhâ Sûresi 20/5. Âyetinde “er rahmânü alel arşisteva” Meâlen : 

“Rahmân arş üzerine istiva etti.” Varlıkların herbirinde, yüce ve sübhan Allah’ın zâtı vardır. O’nun zâtının bulunduğu varlıklar ise, doğrudan doğruya “arşı”dır. Çünkü onlar varlıklarını yüce Hakk’ın zâtından almaktadır. Çünkü mevcûdatın özü aynen kendisidir. 

Kudretin menşei aslında “Ahadiyet”tir. Lâkin “Rahmân” tecellisi yolundan gelir. 

İlmin kökü “Vahidiyyet” sıfatına dayanır, ne var ki, bu da “Rahmân” tecellisi yolundan gelir. 

Rahmân, umumi bir mânâ taşır. Rahiym ise, özel bir mânâ taşır “Rahmân” ismi yönünden gelen rahmet, “azab” ile karışıktır. 

“Rahiym” ismi yönünden gelen rahmet ise, “sırf nimet”tir.” *[108] 

----------------- 

Rahmâniyyet mertebesi yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı gibi “yaratılış”; zuhur – tecelli’nin halkıyete dönüş başlangıcıdır. 

Mutlak vücûd, “hakikat-i insâniyye” olan “mertebe-i vahidiyet”ten “mertebe-i rûh”a tenezzül ettiği vakit, “rûh” da bütün ilimlerle birlikte üç marifet meydana geldi. 

Birincisi; “Marifet-i Nefs” yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek. 

İkincisi; “Marifet-i Mübdi” yani kendisinin mucidini bilmek. 

Üçüncüsü; Mucidine karşı “fakr” ve “ihtiyacını” bilmektir. 

Burada belirtilen “rûh”, bütün rûh mertebelerinin bünyesinde toplayan “Rûh-u A’zâm”dır. 

Daha evvelki mertebelerde “zât-ı mutlak”ın a’demiyyet, zûlmiyyet ve ilmiyyet ile “mutlak vücûd” varlığını idrak etmeye çalışmıştık. Burada rûhiyyet hakikati ile anlamaya çalışacağız. 

Bu mertebenin ilk zuhur ve tecellisi yine Efendimiz (s.a.v.) ile başlamaktadır. 

“Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti” hadis-i şerif’de belirtilen öncelik ifadesiyle genel anlamda “Hakikat-i Muhammediyye” olan âlemlerin ana hayat kaynağı “Rûh-u A’zâm”dan ve öz anlamda da birey Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin saf, temiz, pak, kutsal rûhundan haber vermekte, bu mertebenin de öncülüğünün ona ait olduğu bildirilmektedir. 

Hadis-i Şerif’de belirtilen “kâlem” ise, “levh-i mahfuz”dur. Allah’ın zâtında “ümm-ül kitap”ta gizli olan “ilm-i ilâhi”, “levh-i mahfuz”a (muhafaza edilen levhalara) aktarılarak sayfa sayfa açığa çıkmaya başlamıştır. 

“Levh-i mahfuz”da tüm bulunan ilâhi ilim, “kaza/ hüküm” halini; bunların safha, safha zaman içinde zuhuru ise, “kader/miktar” hükmünü ortaya getirmektedir. 

Hadis-i Kudsi’de belirtilen; “Yüce Allah Âdemi kendi sûreti üzere halketti,” “Rahmân Sûreti” yüce kelâmı da, bu mertebeyi ifade etmektedir. 

Rahmâniyyet, “İsneyniyyet” yani ikiliğin ortaya çıkmaya başladığı sahadır. 

Zât-ı Mutlak, daha evvelce a’dem, zûlmet ve ilm-i ilâhisinde, kendi, kendi ileyken, hiçbir tecellisi olmadığı halden, dışa dönük zuhuru tecelli haline bu mertebede geçmektedir. 

Hadis-i Kudsi’de haber verilen; “Allah var idi O’nun ile birlikte hiç birşey yok idi,” yüce ifadesi, gördüğümüz bu sonsuz feza âleminin daha evvelce de var olduğunu; işte sonsuz varlığın içinde hiç birşey yani zuhur ve tecellilerin henüz olmadığını da belirtmektedir. 

Eğer bir mahal olmaz ise, eşya nereye konabilir. 

Risâle-i Gavsiye’de şöyle buyruldu: 

“Sonra sordum rabbime, dedim ki, - Hiç mekânın olur mu?” 

“Dedi ki, - Ya Gavs-ı A’zam ben mekânın mekânıyım. Benim mekânım olmaz. Ben insânın sırrıyım.” İşte “nefes-i Rahmâni” bu âlemin tümüne nefesini üflemesiyle, kendinde mevcûd bütün özelliklerini sonsuz fezaya yaymış oldu. 

Bu kudret yayılışı ile her yöne, sonsuz fezaya, boşluğa gönderilen âlemin ilk hayat kaynağı “nefes-i Rahmâni” oldu. 

Böylece “ilm-i ilâhi”de gizli olan “hakikat-i ayn”lar ilk hayat cevherlerine kavuşmuş oldular. 

Bu hayat cevherinin ismine “Rah’mân” sıfatının hakikatinden meydana gelen “Rah” zuhur yolunda “Rûh”a dönüşerek, bütün âlemin ilk hayat kaynağı, cevheri olmuştur. 

Bu rûh’a, “Rûh-ül Kuds” ismi verilmiştir ve bu rûhtan daha sonraki tecelliler ile bütün rûh mertebeleri meydana gelecektir. Belirtilen mertebenin bir ismi de “akl-ı kül”dür. 

Bu rûh mertebesinde, evvelki özelliklerin “vücûd-u mutlak” (â’ma’iyyet, a’demiyyet, zûlmiyyet, ilmiyyet, rûhiyyet) hepsi mevcuttur. 

Yeri gelmişken şurada oruç hakkında Efendimiz (s.a.v.) in söylemiş olduğu bir hadis-i şerifi de anlamaya çalışalım: 

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur. Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ buyurur ki, kulum şehvetini, yemesini ve içmesini ancak benim rızam için terketmiştir. O halde oruç benim içindir; mükafatını da ancak ben veririm.” Bireysel nefsin en büyük terbiye edicisi, oruçtur. Oruç tutarak ve diğer tatbikatları da yaparak kişi de bir lâtifleşme başlar, böylece beşeriyyet kokularından arınmış, uzaklaşmış olur. 

Bu haliyle “ağız kokusu” yani dışarıya verdiği “nefesi” her ne kadar fiziken karbondioksit gazı ise de, manen kendinde bulunan ilâhi hakikatlerin “nefes-i Rahmâni” gibi dışarıya nefh edilmesi olduğundan, işte bu nefes Allah’tan kulun ağzıyla, niyazlarıyla Allah’a üflendiğinden mertebesi itibariyle kendisine misk kokusundan daha hoş gelir. 

Bu oluşum kulun ağzından “nefh edilen” bir tür “nefes-i Rahmâni”dir. Daha çok çeşitleri vardır, yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz. 

Allah (c.c.) cümlemize bu gerçeklerin, hakikatlerini, dünya günlerimizi sona erdirmeden idrak ettirsin. Amin. T.B. 

---------------- 

Rububiyyet : (Esma Mertebesi) Rûbubiyyet; bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebenin ismidir. 

Rûbubiyyet isminin içinde bulunan isimlerin herbiri kendisi için olması gereken birşey ister. 

Müriyd ismini ele alalım; Bu da murad olunan birşey taleb eder. Diğerlerinin de buna göre ölçebilirsin. 

Yüce Allah’ın “Rabb” ismi altında toplanan bütün isimler, halkı ile kendi arasında ortaklaşa kullanılan isimlerdir. Bir ismin iki yüzü vardır; bir yüzü, yüce Allah’a mahsustur; bir yüzü de, halka bakar. 

Rabb, müşterek isimlerdir; halka tahsis edilen yüzleri de vardır. 

“Rabb” ve “Rahmân” ismi arasında bir fark vardır, şöyle ki, “Rahmân”, ilâhi ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir mertebeye isimdir. 

“Allah” ismi, ûlvîsi, süflisi ile beraber bütün mevcûdatın hakikatini toplayan zâta bağlı mertebeye bir isimdir. 

- “Rahmân”, ismi “Allah” isminin, 

- “Rabb”, ismi “Rahmân” isminin, 

- “Melik”, ismi “Rabb” isminin, kapsamındadır. 

Durum anlatıldığı gibi olunca “Rûbubiyyet” bir “arş” olur. Bu mertebe icabıdır ki, kulları ile Allah arasındaki bağlantı sağlanmış oldu. *[109] 

--------------- 

Hadis-i Şerif’de; “Allah herşeyden evvel benim nûrumu kendi nûrundan halketti....” buyruldu. 

Rahmâniyyet mertebesi, “Rûh”un zuhur mertebesi;

 Rûbubiyyet mertebesi, “Nûr”un zuhur mertebesidir. 

Rahmâniyyet, “akl-ı kül”; 

Rûbubiyyet, “nefs-i kül”; 

Rahmâniyyet, “arş”; 

Rûbubiyyet, “kürsi”dir. 

Yukarıda belirtilen hadis-i şerifin açık ifadesiyle bu mertebenin de öncüsü genel anlamda “Hakikat-i Muhammedi”; özel bireysel anlamda ise, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. 

Mutlak Vücûd, kendisinde mevcûd olan özellikleri yukarılarda izah edilmeye çalışıldığı gibi belirginleştirmeye başladı. 

Bu mertebede “nûr” özelliği ortaya çıkmaktadır. 

“Vücûd-u Mutlak”ın bu mertebede de kendinde bulunan (â’maiyyet, a’demiyyet, zûlmiyyet, ilmiyyet, rûhiyyat ve nûriyyet) özelliklerinin hepsi mevcuttur. 

Bu mertebeye “Âlem-i melekût” (melekler âlemi) de denir. 

Bu mertebe ikiye ayrılır: 

Rahmâniyyet’e yakın olanına “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) Melikiyyet’e yakın olanına da “âlem-i misâl” (misâl âlemi) denir. 

Ulûhiyyet mertebesinde, bütün varlıkların a’yânları yani hakikat ve kaynakları ilmi birer tasnif halinde iken oradan “Rahmâniyyet”e intikalleriyle birer “rûh”, yani hayat kaynaklarını kazandılar. 

Böylece onların “ilim” ve “hayat” sıfatları meydana gelmiş oldu. 

Buradan “nûr”a intikallerinde kendilerinde bulunan daha evvelce fark etmedikleri özellikleri aydınlanmaya başladığından bu mertebede kendi kimliklerini buldular ancak maddeye dönüşük olmadıklarından yine de parçalanmaz ayrılmaz bir bütünlük halindeydiler. 

Bu mertebeye hem “ervah” ve hem de “melekût” diyebiliriz. 

İşte bu “Rûbubiyyet” yani “terbiye eğitim” mertebesine intikal etmiş (ilmî, rûhî, nûrî) varlıklara, Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/172. âyetinde; 

“elestü birabbiküm kâlû belâ şehidnâ” Meâlen “Ben sizin rabbiniz değil miyim” demiş ve buna kendilerini şahid tutmuştu; onlar da “evet şahidiz demişlerdi” Bu ilâhi kelâm’da belirtilen husus şudur: 

Hangi varlık nasıl bir program, yani “a’yân-ı sâbite” ile kurguları yapıldı ve hangi mânâlarını bir sonraki “ef’al” melikiyyet mertebesinde zuhura çıkaracaklar ise, onun sözünü bâtınlarından rablarına vermiş oldular. 

Rûhların, “âlem-i ervah”taki bu sözlerin üzerine “ef’al âlemi”ne geldiklerinde yaptıkları işler “a’yân-ı sabite”leri üzere oldu ve olmakta da devam etmektedir. 

Bu âyet-i kerime’nin değişik mertebelerden geniş izahları vardır, yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz. 

“Rûh”un ve “Nûr”un mahiyetini, hakikatını anlamamız için ne bir aracımız, ne de ilmimiz yeterli değildir. Ancak zuhur ve tecellilerinden, varlıklarını anlamaya çalışıyoruz. 

Cenâb-ı Hak bunlar ve diğer hakikatler için aklımızı, fikrimizi, kalbimizi, gönlümüzü Nûruyla açsın. Amin. 

Mevzuumuzu daha iyi anlayabilmemiz için Füsûs-ül Hikem’den birkaç cümle alalım. T.B. 

--------------- 

Nûr, zûlmetin zıddıdır. Zûlmet, kendi idrak olunmadığı gibi kendisiyle de birşey idrak olunmaz. 

“Hakiki nûr”, kendisi vasıtasıyle idrak olunan “nûr” dur fakat kendisi idrak olunamaz. Çünkü “hakiki nûr” nispetler ve izafetlerden arınmış olması bakımından Hakk’ın zâtının aynıdır. 

“Allah Teâlâ bizi ‘a’dem zûlmeti’nden ‘vücûd nûru’ na çıkardı, bir ‘nûr’ olduk.” Allah bütün mevcûdlarda açılmış olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûru” ismi verilir. 

Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar itibariyle idrak olunur. Ancak bu idrak “nûr” ismi ile vaki olur ve “nûr” Allah’ın zâti isimlerindendir. *[110] 

Biz yine “nûr” âlemindeki yolculuğumuza devam edelim. 

Peygamber (s.a.v.) Efendimize “Rabbini gördün mü?” diye sorulduğunda; “bir nûrdur ben o’nu nasıl görebilirim?” buyurmuştur. 

Buradaki ifadeye bakarak Hz. Rasûlullah’ın Allah (c.c.) ı müşahade edemediği akla gelmesin, ancak “nûr” tecellisi ile bu gözlerle görülemeyeceğinin izahını yapmaktadırlar. 

Bu gözler güneşe bakamazken, mücerred “nûr”a nasıl bakabililrler?... 

Daha evvelce “zûlmet” bölümünde ifade etmeye çalıştığımız; “Allah Teâlâ halkı zûlmette yaratmış/halketmiştir. Sonra onun üzerine ‘nûr’undan serpmiş ‘zâhir’ olmuştur.” Hadis-i Şerifinin ikinci bölümünün zuhur mahalli de bu “nûr” mertebesidir. 

Yine “zûlmet” bölümünde; “Allah’ın ‘nûr’dan ve ‘zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Şerifinde belirtilen “nûr”dan yetmiş bin perde de bu mertebeyi ifade etmektedir. 

Zât-ı Mutlak, her tenezzül ettiği mertebe zâhiren açığa çıkıyor iken, aynı zamanda o mertebenin özellikleriyle de perdelenmiş olmaktadır. 

Yine bir hadis-i şerifte; “Ben Allah’tanım mü’minler benim nûrumdandır,” ifadesiyle de, bu mertebeye işaret edilmekte ve mü’minlerin aydınlanma kaynağını belirtmektedir. 

Rahmâniyyet (sıfat) mertebesinde : 

“Rûh-ül Kuds” ve varlığında bulunan bütün rûh mertebeleri mevcuttu fakat daha zuhur sahaları olan “ef’al” (melikiyyet) âlemi oluşmadığından faaliyete geçememişlerdi. 

Rûbubiyyet (esma) mertebesinde : 

“Nûr-u İlâhi” zuhura çıkmaya başlayarak, bütün esma-i ilâhiyyeler nûrdan birer elbise giyinip zûlmetten çıkarak belirginleşmeye başladılar. 

Bu esma-i ilâhiyyelerin faaliyet sahalarına çıkabilmeleri için mutlak ve sonsuz bir güce, kuvvete ihtiyaçları vardı. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hakk onların kendi bünyelerinde ve ayrıca dış âlemlerinde de “nûr”dan kuvvetler meydana getirdi, bunların ismine de “melek” dendi. 

Böylece meleklerin ana kaynağı “nûr” ve doğuş yerleri de bu mertebe oldu. 

“Rûh”un zâhiri tecellisi “İlim, hayat ve hareket,” 

“Nûr”un zâhiri tecellisi “kuvvet, aydınlanma ve ilim oldu.” İlâhi ilimde var olan bütün A’yân-ı sabiteler, zûlmetten çıkıp “Rûh”tan birer elbise giyerek “Nûr” âlemine ulaştılar; orada da “Nûr”dan bir elbise giyip daha belirgin hale geldiler, fakat daha henüz ellerinde maddi mânâda araçları olmadığından zâhir âleme çıkamıyor idiler. 

Bu varlıkların “zâhire” (âlem-i şehâdet) e ulaşabilmeleri için bir ara, geçiş âlemi gerekiyor idi, bu da; yukarıda ifade etmeğe çalıştığımız, bu mertebenin Malikiyyyet – şehâdet mertebesine yakın olan bölümü “âlem-i misâl” mertebesidir. T.B. 

------------------ 

Âlem-i Misâl : (Misâller âlemi) Bu mertebe Zât’ın hariçte bir takım lâtif şekil ve sûretlerle zuhurudur. Bu mertebeye “misâl âlemi” denilmesinin sebebi, “Rûh âlemi”nden meydana gelen her bir ferdin, cisimler âleminde kazanacağı sûrete benzeyen bir sûretin bu âlemde meydana gelmesidir. 

Bu sûretleri hayâlimizde idrak edebildiğimiz için, buna “hayâl âlemi” de diyebiliriz. Tasavvuf erbabı misâl âlemini iki kısma ayırmışlardır. 

1. Buna “misâl-i mutlak”, “hayâl-i mutlak”, “hayâl-i munfasıl” (ayrı olan hayâl) gibi isimler verilir. 

Bu âlemin idrak edilmesi için, insânın hayâl kuvveti şart değildir; görme kuvveti ile de idrak edilebilir. 

(Aynada ve parlak satıhlarda görünen sûretlerin göz ile idrak edilmesi gibi...) Bu mertebeye “ayrı olan hayâl” denmesinin sebebi insânın “hayâl kuvveti”nden ayrı olarak mevcûd olmasından dolayıdır. 

Rûhların ceset rengiyle görünüşü bu kısımdandır. 

Nitekim ölen bir kimsenin rûhu, rü’yâda cismani bir sûretle görülebilir. 

Kâmilin Rûhu, müridine cismani sûretle görülebilir. 

Kâmilin Rûhunun, müridine cisim olarak görünmesi de bu kabildendir. 

Misâl âlemine, “berzah”, “lâtif olan mürekkebât âlemi” de derler. 

Bir kısım kimseler “âlem-i ervah”ı “misâl âlemi”yle bir sayarak, her ikisine “Melekût âlemi” demişlerdir. 

Misâl âlemi, “âlem-i ervah”ın feyzini şehâdet âlemine ulaştıran bir vasıtadır. 

Rûhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Bu yüzden her iki âlemin hükümleri bu âlemde toplanmıştır. Çünkü hem zâhir, hem de bâtındır; bununla beraber her iki âlemin gayrıdır. 

Cisimler gibi, uzunluk, genişlik ve derinliğe sâhiptir. 

Rûhlara nispeten kesif, cisme nispetle lâtiftir. (Cinler de bu âlemdendir.) Aynada görülen bir sûretin genişliği, uzunluğu ve derinliği nasıl hayâlen varsa, hayâl âleminin varlıkları da böyle müşahade edilir; rûhani ve lâtif olduklarından el ile tutulamaz bıçak ile kesilemezler. 

Maddeden sıyrılmış olan zâtların sûret ve benzer cisimlerde müşahedesi, “âlem-i misâl”de vâki olur. 

Nitekim Hz. Cibril bazı vâkitlerde “server-i âlem” (s.a.v.) Efendimiz’e, ashâb-ı kirâmdan “Dıhye-i Kelbi” sûretinde zâhir oluyordu. 

Hızır ve enbiya (a.s.) ile evliyâ-ı kirâm hazarâtının müşahadeleri bu âlemde vâki olur. 

Bu âlemde zâhir olan şeyin, his ve şehâdet âleminde zuhurundan evvel görülmesi mümkündür. 

Nitekim irfan ehlinden ve diğer insânlardan birçok kimseler rü’yâlarında bir takım vukuat müşahede ederler, ki onun eseri sonradan “âlem-i şehâdet”te meydana gelir. 

“Misâl âlemi”nin sûretleri insâna, rü’yâda; “havâss”a ise, hem rü’yâda, hem de uyanıklık halinde münkeşif olur. 

2. Misâl mertebesine bitişik ve onun bir kanalı durumunda olan ve “insânda mevcûd” bulunan “hayâl”dir. 

Buna yukarıdaki “hayâl-i mutlak” mertebesine nisbetle, “hayâl-i mukayyed” isimleri de verilir. 

İnsân vücûdunda bulunduğu için “hayâl-i muttasıl” (bitişik hayâl) de denir. Çünkü bunun insân varlığı dışında vücûdu yoktur. 

Bu âlemin idrak edilebilmesi için insânın “hayâl kuvveti” şarttır. Bu “rü’yâ âlemi”dir. 

Bir tarafı misâl âlemine ve bir tarafı da insâna bitişik olan hayâl-i mukayyet âleminde yani rü’yâda süflü/aşağı âleme ait sûretler gördüğü vâkit, bunların bir hakikati olmadığı fâsid/kötü/bozuk hayâllerden ibaret olduğu bilinmelidir. Bunlar mânâsız rü’yâlar olup yorumları yoktur. 

Fakat riyazâtlar ve mücâdeheler ile kâlb aynası saflaşmış ve “şehvet”lerden kurtulmuş ve mâsivâdan uzaklaşmış âriflerin hayâl aynasında görülen suretler “misâl âlemi”nden aksediyorsa, bu hayâller ister uykuda, ister uyanıklık halinde görülmüş olsun, gerçek ve doğrudur. Zira “misâl âlemi”, Ce-nâb-ı Hakk’ın ilim hazinesi olduğu için oradan akseden “hayâl”ler bir hakikati aksettirir. 

İnsân “hayâl kuvveti” sayesinde misâl âlemine dahil olup, orada temessül etmiş gayb mânâlarına muttali “vakıf” olur. Görülen bu sûretlerin bazıları tabire muhtaç olur, bazıları da tabir gerektirmez. 

Onun için rü’yâda görülen bu çeşit hayâller iki kısma ayrılırlar. 

a) Keşf-i mücerred : (Açık Rüyalar) Duyularla idrak edilen, sûretlere uygunluğu olan sûretlerin görüldüğü rü’yâdır. Buna gaybda olan sûretlere vakıf olmak denir. Bu türden olan rü’yâların tevil ve tabir edilmesine ihtiyaç yoktur. Görüldüğü gibi aynen zuhur etmesi ümit edilir. 

Nûr, “mutlak misâl âlemi”nin asli sıfatıdır. 

Rü’yâda bu “nûr”, insânın “hayâl”i üzerine yayılır. İşte bundan dolayı “sâdık rü’yâ” Hz. Peygamber Efendimizde “vâhy’in başlangıcı” olmuştur. 

İlk vâhyi teşkil eden bu rü’yâları “keşf-i mücerred” şeklindedir. Fakat Hz. Peygamber, ilk vâhiylere rü’yâda nail olmuş ise de, ona “uyur” denilemez. 

b) Keşf-i muhayyel : (Tabir Gerektirenler) Rü’yâda, duyularla idrak edilen sûretlere doğrudan uygunluğu olmayan sûretler görmektir. Bu tür rü’yâlar tabir edilir; tabir edilmeksizin anlaşılması mümkün olmaz. 

Tabir ise, rü’yâda görülen sûretlerle münasebeti olan duyular âleminden bir sûret ile yapılır. Mesela Rasûlullah’ın, rü’yâda kendisine ikram edilen “süt’ü” “ilim” ile yorumlamaları gibi... 

Süt ile ilim arasındaki bağlantı, “süt”ün, beden için, gıda; “ilm”in de, Rûh için gıda olmasıdır. 

Rü’yâ tabirinde belirli kaide, kanunlar yoktur. 

Rü’yâ-da görülen tabire muhtaç sûretlerin yorumu, ancak kendisine “ilm-i Nûraniyyet” ihsan edilmiş kimseler tarafından yapılabilir. 

Kendisinde bu ilim olmayan kimseler rü’yâda görülen sûretlerin mânâsını anlayamazlar. Zira rü’yâda benzer sûretler gördükleri halde her şahsa ayrı yorum yapılır. 

Mesela rü’yâsında “ezan okuduğunu gören” üç kimsenin rü’yâsı ayrı ayrı yorumlanır. Bu rü’yâ; birinin, “hacca gideceğine”; diğerinin, “hırsızlık yapacağına” üçüncüsünün, “mürşid ve hadi” olacağına delâlet eder.*[111] 

--------------- 

İçinde yaşadığımız âlemin bizi, belki de ençok ilgilendiren bölümü “misâl âlemi”dir. Gerçi yukarıdan itibaren gelen bütün mertebelerde yerimiz vardır, fakat önceleri oralara ulaşmamız zordur. 

Kendimizde, yukarıda belirtilen iki hayâl âlemi birlikte yaşanmaktadır, ancak kendi ürettiğimiz küçük hayâl âlemi gerçek ve geniş mânâda ki hayâl âlemine ulaşmamıza en büyük perde teşkil etmektedir. 

Kişi doğduğu andan itibaren çevresindeki oluşumları, gerek fiili, gerek ilmi yönüyle algılamaya başlar. Büyüdükçe bu algılamalar kendisinde bir birikime sebep olur. Yavaş, yavaş, okul ve diğer beşeri münasebetler yüzünden dış âlemden de etkilenmeye ve oradan da birçok yeni değer yargıları oluşturmaya başlar. Böylece buluğ çağlarında bireysel kimliğini yani kendi “beşeri hayâl” âlemini oluşturmuş olur. Daha sonraki yaşantısı genellikle bu istikamet içerisinde devam eder. 

Eğer gerçek mânâda bir “irfan eğitimi” alamamışsa, kendi oluşturduğu bireysel hayâl âleminden çıkması mümkün değildir. 

Bireysel hayâl, ilâhi hakikatlerden uzak olduğundan, “gaflet ve uyku” hükmündedir. 

Birey her ne kadar geziyor, yiyor, içiyor, yaşıyor gibi gözüküyor ise de, aslında hayâlinde var ettiği, gerçekte olmayan, bir vücûd heykeli ile yaşıyor demektir. 

“İnsânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar,” Hâdis-i Şerifi bu hususu çok açık anlatmaktadır. 

Bireysel “beşeri hayâl”, gaflet perdesini açmadıkça gerçek hayâl âlemine oradan da diğer âlemlere “uruc” yükselmemiz mümkün olamayacaktır. 

Bunun tek çaresi Kûr’ân-ı Keriymde muhtelif yerlerde belirtilen “Âdem” (a.s.) kıssasının hakikatlerini tahsil etmekle ve “vennecmü iza heva” heva yıldızını söndürmekle elde edilecektir.. 

Âdem (a.s.) ın cennetten yeryüzüne arz’a indirilmesi: 

Bugün için kişinin, yaşadığı yalancı, geçici, hayâl cennetinden “yeryüzüne” yani kendi “beden arz”ına inip, kendini gerçek ilâhi kimliği ile tesbit etmesidir. Bu hal onun için daha sonra ulaşılması gereken ilâhi mertebelere, yola çıkması için füze rampası olacak ve bir başlangıç noktası teşkil edecektir. T.B. 

Rûbubiyet - esma mertebesi Ulaşılan bu esma mertebesinde, zât’ın varlığında, “mutlak vücûd”da bulunan, 

- “â’ma’iyyet”, 

- “a’demiyyet”, 

- “zûlmiyyet”, 

- “ilmiyyet”, 

- “rûhiyyet”, 

- “nûriyyet” zuhura çıkmış idi. 

Zât mertebesinde “ilm-i ilâhi”de bulunan “a’yân-ı sabite”ler sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâni” ile “rûh” tan lâtif birer mânâ elbisesi giyerek, “esma mertebesi”ne tenezzül ederek, orada “nûr-u ilâhi” yayılarak “zûlmet”ten “nûr”a çıkmaya başladılar. 

Ancak daha kesif ve belirgin hale gelebilmeleri için, bir sonraki aşama olan “ef’al - şehâdet âlemi”ne tenezzülleri gerekmekte idi, fakat oraya tenezzül edebilmeleri için o âlemin oluşturulması lâzım geliyordu. İşte bu yüzden yukarıda belirtilen iki âlem, yani “sıfat” ve “esma” âlemleri ki bunlardan “sıfat âlemi”ne “akl-ı kül”; “esma âlemi”ne de, “nefs-i kül” deniyordu. 

İşte bu iki âlemin yani “akl-ı kül” ile “nefs-i kül”ün müşterek faaliyyet göstermelerinden (izdivacından), gördüğümüz bu “âlem-i ecsam” (cisimler âlemi), “zâhir âlem” ortaya çıkmış olur. 

Şimdi biraz onun tanımını yapmaya çalışalım. Bu âlemin bir ismi de “Melikiyyet”tir. T.B. 

-------------- 

Melikiyyet : (Âlem-i şehâdet ) Rûbubiyyet : Rabblık zuhurlarının en yükseği Allah’ın “melik” isminde olmaktadır. 

- Melikiyyet, “Rûbubiyyet”in altındadır. 

- Rûbubiyyet, “Rahmâniyyet”in altındadır. 

- Rahmâniyyet, “Ulûhiyyet”in altındadır. 

Bu mertebede “Rûbubiyyet” arş; “Melikiyyet”, kürsi oldu. *[112] 

Şehâdet âlemi: (Şehâdet mertebesi zât’ın hariçte cisim sûretiyle zuhurudur.) Misâl âlemindekinin aksine olarak bu âlemdeki varlıklar, cüz’ler haline konabilir, bölünebilir, yarılabilir ve biti-şebilirler. 

Bu mertebeye “şehâdet âlemi” denilmesinin sebebi, beş duyu ile idrak edilmesi ve aşikar müşahede edilebilmesidir. 

Misâl âlemindeki sûretleri, el ile tutmak mümkün olmadığı halde, bu mertebenin varlıklarını el ile tutmak ve başkalarına göstermek mümkündür. 

Bu âlemdeki sûretler “rûh sahibi olan” ve “rûhu olmayan” diye ikiye ayrılabilirse de, hakikatte her varlığın kendi mertebesi itibariyle bir “rûh”u vardır. 

Zira “şehâdet âlemi”ndeki her sûretin “a’yân-ı sabite” mertebesinde, “sabit” olan bir “ayn”ı yani hakikati vardır. 

İşte bu “hakikat” bu sûretin “müdebbiri” (tedbir edicisi), “mutasarrıfı” (tasarruf edicisi) ve “rûhu”dur. Fakat şehâdet âlemindeki bütün varlıklarda “hayat” kemâl halinde tezahür etmemiştir. 

Zira bunların bazısının taayyünü, “hayat”ın tam olarak zuhur bulmasına müsait değildir. Onun için bu âlemin varlıklarından bazısında hayat, bâtın; bazısında, zâhir; bazısında ise, hayvanda olduğu gibi, pek zâhirdir. 

“İnsân”daki hayat ise, hem en aşikar ve hem de en mükemmeldir. 

“Şehâdet âlemi”ne “kevn ve fesad” (oluş ve bozuluş) âlemi de denilmiştir. Zira “kevn” bir sûretin meydana gelişi, “fesad” ise, bu sûretin dağılıp yok oluşudur. 

“Şehâdet âlemi”ndeki oluşumları meydana getiren isimler, yüce Hakk’ın “Melik” ismi kapsamındadır. 

Melik olan bir zât için ise, elbette bir memleket gereklidir. Burası lâtifliği yönünden en aydınlık; kesifliği yönünden en karanlık yerdir. 

A’yân-ı sabite, ilâhi ilimde zuhura gelen “isimler”in sûretleridir. 

Başka bir ifadeyle “isimler” mertebesi, zât’ın sûretleri ve gölgeleridir. 

Rûhlar âlemi ise, “a’yân-ı sabite”nin sûretleri ve gölgeleridir. 

Misâl âlemi, “rûhlar âlemi”nin gölgesi; 

Şehâdet âlemi de, “misâl âlemi”nin gölgesi durumundadır. *[113] 

## İnsân - ı Kâmil 

İnsân-ı Kâmil : Bu mertebe, “mutlak vücûd”un en son tecellisi ve mazharlarda zuhuru bakımından en son “libas”ı, (örtüsü) dür. 

“şehâdet âlemi”nden ibaret olan cismani, “misâl” ve “melekler âlemi”nden ibaret olan nûrani âlemleri, “rûhlar âlemi”nden ibaret olan rûhani, “ilim âlemi”nden ibaret olan “ilm-i ilâhi”, “a’yân-ı sabite” ve “vahdet” mertebelerini, “a’dem” ve “zûlmet” mertebelerini dahi kendinde toplayan bir mertebedir. 

Mutlak vücûd, bütün ilâhi sıfat ve isimleri ile şehâdet âlemine tenezzül ettikten sonra O’nun en mükemmel tecellisi “büyük âlem”in hülasası “özü” olan “küçük âlem”de, yani “insân”da, yani “İnsân-ı Kâmil”de vuku bulmuştur. 

--------------- 

Şehâdet âlemi, her ne kadar ilâhi isimlerin hüküm ve eserlerinin zuhuruna müsait bir “ayna” gibi ise de, tam cilalı ve parlak bir ayna değildir. “Âdem”in yaratılması, “zuhur”u ile âlem, cilalı ve parlak bir ayna durumuna gelmiştir. 

Âlemin hülasası olan ve kendinden önceki mertebeleri kendinde toplayan “Âdem” de Hakk, kendi sûretini, yani sıfat ve isimlerini en mükemmel şekilde müşahede eder. 

Fakat bu müşahede, uzaktan ve kendi vücûdunun dışında bulunan bir şeye bakış gibi düşünülmemelidir. Zira bütün mertebeler “mutlak vücûd”un dışında olmadığı gibi, her bir mertebede tecelli ve zuhur eden de bu vücûddur. 

Bu müşahede Hakk’ın bütün zerrelerde zâtı ile zuhur ve huzuru ile vuku bulan “zevkî” bir müşahededir. 

İnsân-ı Kâmil bütün ilâhi isimlerden ibaret olan “ilâhi sûret”i kabule müsait taayyüne sahiptir. “İlâhi emanet”i taşımaya ehil olarak yaratılmıştır, “zuhura” getirilmiştir. 

Kendisinde ilâhi sıfat ve isimlerin hükümleri fiilen zâhir olur. Diğer insânlarda ise, bu ilâhi sıfatların hükümleri kısmen zâhir olur. 

Allah’ın şehâdet âleminde tecellisi, sıfatları, isimleri ve fiilleri iledir. 

İnsân-ı Kâmil bütün âlemleri hülasası olduğu için O’nda, “zât-i tecelli” ile beraber, sıfatlar, isimler ve fiillerin tecellileri toplanmıştır. 

İnsân-ı Kâmil mertebesindeki, kemâl ve zuhur diğer mertebelerde müşahede edilemez. 

Varlıkların her biri “ilâhi nûr”un aynası olmakla beraber (cihanı gösteren kadeh ve âlemi gösteren ayna) Âdem yani “İnsân-ı Kâmil”dir. 

Onda ilâhi sıfatların nurları tamamiyle zâhir olmuştur. Nûr, kendi cemal ve celalini “İnsân-ı Kâmil”de görmüştür. 

İnsânı Kâmil’e, yukarıda zikr edilenlerden başka daha birçok isim verilmiştir. Konumuz bakımından şu isimleri bilhassa zikretmemiz faydalı olacaktır. 

Ona, “zıll-i ilâh” (ilâh’ın gölgesi) denilmiştir, ayrıca “zıll-i memdud” (yayılmış gölge) ve “zıllullah” (Allah’ın gölgesi) isimleri de verilmiş-tir. 

Hz. Mevlâna mesnevisinde, “Tanrı’ya kul olan hakikatte tanrı gölgesidir. O, bu âlemden ölmüş, Tanrı ile dirilmiştir,” diyerek, Tanrı gölgesi, (“Sâye-i Yezdan”) tabi-rini “kul” hakkında kullanmıştır ki İnsân-ı Kâmil ile aynı mânâdadır. 

Hülasa edecek olursak yukarıda zikredilen mertebelerin en yükseği, “gayb-ı mutlak” en aşağısı için de bulunduğumuz “şehâdet âlemi”dir. 

“Şehâdet âlemi”nden geriye doğru manevi “uruc” (yükseliş) sûretiyle asıl ve menşeine dönen insân bu mertebeleri ve bunların birbirlerine nispetle durumlarını müşahede eder ve bilir. 

Bu his, cisimler âleminde algılanan her bir şey misâl ve hayâl mertebesinde mevcûd olan lâtif bir varlığın sûretidir. Bunlar ise “nûr âlemi”nin sûretidir; nûrlar ise, “rûh âlemi”nin sûretidir; rûhlar ise, “a’yân-ı sabite” sûretleridir; 

“a’yân-ı sabite” ise, “ilmi ilâhi” sûretleridir. *[114] 

-------------- 

Yukarıda tanıtımı yapılan İnsân-ı Kâmil, sadece bizim dünyamıza has bir oluşum değil bütün gökyüzü âlemlerinde de zuhur eden geçerli bir İlâh-i programdır. 

Aksini düşünmek o gökyüzü âlemlerine haksızlık etmiş bu hususu sadece bizim dünyamıza tahsis etmiş oluruz. Bu durumda Hakk-ın sonsuz zuhurunu sınırlamış oluruz. T.B. 

## Yaratma Kelimesi 

Arifler ve aşıklar “Kâmûs-u aşk”tan (büyük aşk kitabı) “yaratma” sözcüğünü kaldırmışlardır, çünkü zâten böyle bir şey yoktur, olması da mümkün değildir. 

Ancak, “şeriat” ve “tarikat” mertebesi itibarı ile kabul edilen hayâli bir tenzih mertebesinde yaşayanlar bu kelimeyi kullanabilirler, çünkü bulundukları yer “hayâli ikilik” üzere bina edilmiştir, yani bir yaradan bir de yaradılan vardır. 

Fazla zihin yorgunluğu ve bilgi gerektirmeyen bu anlayış, zamanla oluşan şartlanmalar neticesinde de pekişir. Bu anlayışı daha yukarılara taşımak da zor veya angarya gelir. Ancak bu hal kişinin farkında bile olmadan “gizli şirke” düşmesine bile sebeb olur. 

Kasdi olmayan bu anlayışla, iyi niyetle yapılan ibadetler kabul edilir ve “sevab” kazanılmış olur. Fakat kişi kendini kazanamaz, gerçek Hakk’tan ve irfaniyyetten uzak olur, ki bu da oldukça acı bir hâdisedir. 

İnsânın en önemli vasfı düşünücü ve ayırıcı olmasıdır. İlk ayırması lâzım gelen şey de, aklını kaplayarak perdelemiş olan yanlış bilgi ve şartlanmalardır. Böylece gerçek bilgilerle “aklî hürriyetine” de ulaşmış olacaktır. 

Yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız hususlar, aslında, âlemde yaratma diye bir şey’in olmadığını, sadece mertebe, mertebe; bâtından zâhire çıkış olduğunu açık olarak göstermektedir. 

Bütün bu zâhire çıkmış varlıklar yaratma değil, “zuhur/tecelli”dir. Âlemde mutlak olan bir tek “zât” vardır, o da “Hz. Allah”tır, zuhurları ise, kendinden kendinedir, kendi isim ve sıfatlarıdır. 

“Yaratma” ifadesi, ikilik gerektirir, ki bu da mümkün değildir. Gerçek irfan ehli, bu kelimeyi kullanamaz; kullanıyor ise, irfan ehli olamaz. Bu anlayışı ile gerçek tevhidi idrak edememiştir. 

“Yaratma” ifadesini, “şeriat” ve “tarikat” mertebesi itibariyle perdeli olarak kullananlar mazurdur. Ancak “hakikat” ve “marifet” mertebesi itibariyle bu kelime kullanılamaz. Onun yerini “zuhur” ve “tecelli” kelimeleri alır, ki arada kıyas kabul etmez farklar vardır; arif olan anlar. Daha fazla uzatmadan yolumuza devam edelim. 

Yukarılarda ifade edilen, (Allah var idi onunla beraber hiç bir şey yok idi,) hâdis-i şerifi; Hz. Ali (k.a.v.) efendimize iletildiği zaman, az düşünerek, (şimdi de öyledir,) diye cevapladığı bildirilmiştir, ki gerçek de budur. 

Evet: Evvelde de, şimdi de, her zaman da, Allah vardır ve O’nunla birlikte hiç birşey yoktur ve de olmayacaktır. 

Çünkü olması da mümkün değildir. Mümkün olabilmesi için en az aynı değerde bir “Allah” daha veya “Allahlar” olması lâzım gelecektir, ki bu da imkânsızdır. 

Yaratma; yoktan var etme anlamındadır. Aslında yok olan, zâten yoktur, (yok olan var olamaz, var olan da yok olmaz,) ancak şekil değiştirir. 

Bir şeyin yoktan var edilmesi, “yaratılma” hâdisesi olabilmesi için, bu âlemin sahibi olan Allah (hayâlen diyelim ki) bir başka âlemin Allah’ından kendinde olmayan bir malzeme olarak ondan meydana getireceği yani gerçekten kendinde yok olan şeyden bir varlık vücûde getirmesi ancak “yaratma”, (yoktan var etme) şekliyle ifade edilebileceğinden ki böyle bir şey de söz konusu olmayacağından; “yaratma” hâdisesi de irfan ehli için mutlak olarak yoktur, çünkü zuhura gelip vücûd bulmuş her şeyin kaynağı Haktır ve zuhur yeri de haktır, bu sebebden âlemde ikilik de yoktur. 

Rahmâniyyet : Sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâni”, sonsuz fezaya külli olarak nefesini, nefh ettikten sonra, zaman içinde “a’dem” “zûlmet”ten mertebe, mertebe zuhura çıkışın sonunda, ulaşılan birey varlıklara “nefis” ismi verildi. 

Genelde “nefes-i Rahmâni”; birey de “nefis-i beşe-ri” insân ve diğer varlıklar olarak zuhura çıktı. 

 Zuhuru perde oldu zuhura, Gözü olan delil ister mi nûr’a. 

Diğer bir ifadeyle; zuhurunun şiddeti, kendisine perde olmaktadır. 

İnsân-i Kâmil mertebesi hakkında, bir arif: 

 Seni bu hüsnü vech ile görenler, Korktular Allah demeye, Döndüler insân dediler. 

İfadesiyle bu mertebe hakkında ne hoş söylemiştir. 

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hâdis-i şeriflerinde: 

“Biz, son gelen ilkleriz.” buyurmuşlardır. 

“Son gelen” sözü ile, bu mertebenin kemâlini; 

“ilkleriz” sözü ile de, “Hakikat-i Muhammedi” mertebesini ifade etmişlerdir. 

Nefes-i Rahmâni, “Akl-ı Kül” olan “rûh” mertebesi ile “Nûr-u ilâhi” olan “Nefs-i Kül” mertebesinin izdivacından şehâdet, yani bu âlemler ortaya çıkmıştır. 

Bu âlemin bir ismi de, zât’ın en kemâlli zuhur olan “Hz. Şehâdet”tir. Çünkü bütün bilinç ve müşahedeler burada olabilmektedir. 

Bu âlemin bizce, bir ismi de “Mescid-il Aksa” dır. Zât’ın en kemâlli zuhur mahalli ve secdegah yeridir. 

“Aksa” en uzak mânâsınadır, yani “ilâhi zât”ın “mutlak vücûd” mertebesinden “müşahede-i vücûd” mertebesine bütün açıklığı ile tenezzül ederek burada zuhur etmesidir. 

“Lâtif”ten, “kesif”e ulaşmanın da kemâlidir. 

Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı burada tamamen açılmıştır. 

Anahtarı, lisanen “besmele”; fiilen “insân” olmuştur. 

“Besmele-i şerife”de bulunan, “Allah” lâfzı, “mutlak vücûd” ve “Ulûhiyyet”i; 

“Rahmân” “nefes-i Rahmâni” ve her varlıkta bulunan “ilâhi Rûh”u, “Rahim” ise, o da her varlıkta mevcûd olan “nûr-u ilâhiyye”yi ifade etmekte; ve işte bu üç ana isimden de, âlemler yani mükevvenat ve “İnsân-ı Kâmil” meydana gelmektedir. 

Allah insân’ı böylece “Rahmân” sûreti üzere, yani kendinde bulunan bütün özelliklerinden belirli bir terkip ile halketti, böylece en geniş mânâda O’nda, O’nunla ve O olarak zuhur’dadır. 

Şehâdet mertebesi olmasaydı, âlemde hiçbir hareket olmaz, diğer mertebeler bâtında kalırdı. 

Bu mertebede zuhura gelen her bir insân ve diğer varlıklar, bulundukları yerde kendi kemâlleri üzere birer hazinedirler, bu hazinelerin tamamı ise, ilâhi varlık hazinesidir. 

 “Ulûhiyyet” - ilim, “Rahmâniyyet” - arş, 

 “Rubûbiyyet” 

- kürsi, 

 “Melikiyyet” İnsândaki karşılığı; 

- zemin, dünya diyebiliriz. 

 “ilim” 

- akıl, 

 “arş” 

- baş, 

 “kürsi” 

- kalb - gönül, 

 “zemin” 

- yer - ayak mertebesi oldu. 

 Belden aşağısına süfli; belden yukarısına ûlvî dendi. Halbuki her ikisiyle vücûd birdir. 

Kûr’ân-ı Keriym Tin Sûresi 95/4 –5. âyetlerinde: 

lekad halaknel insâne fiy ahseni takviymin (4) sümme redednahü esfele safiliyne (5) Meâlen : 

“Biz insânı en güzel kıvamda halkettik(yarattık)” (4) “sonra aşağıların aşağısına reddettik.” (5) Bu sûrenin tamamının ve bu kısım âyetlerinin uzun uzun izahları vardır, yeri olmadığı için sadece yukarıda belirtilen bölümüne bir başka yönden dikkat çekmeye çalışacağım. 

Esfel-i safilin, “aşağıların aşağısı” olarak genel anlamda ifade edilmekle beraber, zâhiri ifadesidir. 

İçinde bulunan diğer mânâlardan biri de, “Biz insânı en güzel kıvamda/biçimde halk ettik.” 

“Tecellimizin en başından en sonuna kadar gönderdik, böylece bütün âlemlerimizi dolaşarak seyahat etmiş olduğundan bizi en iyi değerlendiren o olmuştur. Her âlemde kendine gerekli techizâtı ve rûhsatı vermişizdir. Bu yüzden bizim halifemizdir. Kendisinde her türlü tasarrufumuz mevcûddur.” Gerçekten bu âlem, hiçbir âleme benzemeyen ve hepsinden kemâlli olan “Hz. Şehâdet”tir. 

“Hazret-i Şehadet” ef’al âleminde, 

- Allah’ın tenezzülü 

- Kûr’ân’ın tenezzülü 

- İnsân-ı Kâmil’in tenezzülü 

- Zâtının tenezzülü 

- Beyt’inin tenezzülü 

- Mânâların tenezzülü 

- Sıfatların tenezzülü 

- Rûh’un tenezzülü 

- Nûr’un tenezzülü 

- Esmâ’ların tenezzülü 

- Meleklerin tenezzülü 

- Nefs’in tenezzülü 

- Mertebelerin tenezzülü 

- Âdem’in tenezzülü 

- Peygamberlerin tenezzülü 

- Kitapların tenezzülü 

- İblis’in tenezzülü 

- Muhabbet’in tenezzülü 

- Lika (buluşmanın) tenezzülü 

- Hakikat-i Muhammed’in tenezzülü vardır. 

Bu kadar çok tecelliyi ancak içinde yaşadığımız ef’al “Hazret-i Şehadet” âleminde bulmaktayız. Bu kadar değerli bir âlemin kıymetini bilmeliyiz. 

- Kendine gelme - kendini bulma, 

- Lika (mülaki – buluşma), 

- Sevgi - muhabbet - aşk, 

- Zuhur - tecelli, 

- Bilinç - ilim, 

- Var olma- kimlik bulma- ilâhi benlik, 

- Kitabullah - Habibullah - Marifetullah tahsili 

bu âlemdedir ve burada kazanılmaktadır, 

- Burası ilâhi yaşamın tatbikatlı her mertebeden sınıfları olan ilâhiyyat tahsili yapılacak yegane okuldur. 

- Beytullah da buradadır. 

Ancak bütün bunlardan bizleri uzaklaştıran zıt güçler de “şeytan” buradadır. 

Her işlere yardımcı güçler de “melek”buradadır. 

Her türlü ahlâkları olan hayvanlar da buradadır ve insânlar da burada’dır. 

İşte bu güçler arasında öyle bir yaşantı (cümbüş) vardırki akıllar hayrette kalır. Birbirine karışmış olan bu yaşam sahnesinin ismi “âlem-i şehâdet” üzerinde bulunduğumuz yer de, bizim dünyamızdır ve bu âlemlerde bütün isimlerin zuhur sahası ve oyun sahnesidir. 

Umulur ki, gaflette kalmadan, buradaki, “ilâhi” tahsilimizi yeterince yapar, daha sonraki yerimize huzurla dahil oluruz. 

Geçici olan bu müşahede âlemi, Hz. Şehâdet için “uyku âlemi” tabiri de kullanılmıştır. 

“İnsânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.” İfadesiyle insânların bu kadar açık ilâhi hakikatlerin ortada olduğu bir dünyada, ne kadar hazin bir gafletle yaşadıklarını ifade ba’bında, Efendimiz (s.a.v.) bu Hâdis-i Şeriflerinde bizleri uyarmışlardır. Daha birçok izahları vardır; yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz. 

“Dünyanızdan Bana Üç Şey Sevdirildi...” Diğer bir Hâdis-i şeriflerinde, Efendimiz (s.a.v.) buyururlar: 

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Bu hâdis-i şerif, ilgili kitaplarda birçok yönlü izah edilmiştir. *[115] 

Biz burada daha başka bir yönünden kısaca mevzuumuz içerisindeki yerinden yorumlamağa çalışacağız. 

Dikkat ettiğimizde görürüz ki; mübarek “lisan-ı Muhammedi”de muhabbet sebebi üç asli unsur vardır. 

Bunlar, “kadın”, “koku, ve “namaz”dır. 

Aleyhisselâtu vesselâm efendimiz, buradaki ifadesinde, “ben sevdim” demiyor, “dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” diyor. 

Biz bu üç şeyin bireysel kısmına değil, genel anlamdaki haline bakmağa çalışacağız. 

Hâdis-i şerifte, kadının öne alınması; 

Â’dem oğullarının hilkati, “kadın” ile, âlemin hilkati, “nefs-i kül - esma - nûr” mertebesi ile olduğundandır. 

“İlm-i ilâhi”de mevcûd bütün “a’yân-ı sabite”lerin zuhura gelmeleri için onların bir hareketlendiriciye ihtiyaçları vardı. 

“Mutlak vücûd” bu ilimsel varlıkları faaliyete geçirmek için “Rahmâniyyet” mertebesine intikal ettirdi. 

Bu mertebede “Rûh-ül kudüs” onlara birer “lâtif rûh”tan elbise giydirerek “nefes-i Rahmâni” ile âleme “nefh” etti, “üfledi”. 

Her varlık bu “nefh”den (nefes) ten kendine ait bir “koku” aldı ve o “koku” onun “tabiatı” ve asli hali oldu. 

Aynı zamanda “Akl-ı kül” olan bu “Rûh’ul kudüs” “Nefes-i Rahmâni” sonsuz fezaya yayılınca, kendinden “Nefs-i kül”ü (esma - nûr) mertebesini tecellisiyle meydana getirdi. 

Böylece “Akl-ı kül” etken, “Nefs-i kül” edilgen oldu. 

Diğer bir izahla, “akl-ı kül” “Âdem”in; 

 “nefs-i kül” “Havva”nın aslı ve zuhur yeri oldu. 

 Böylece; 

 “Akl-ı kül” ve “Nefs-i kül”ün iştirakinden (izdivacından) bu âlemler; 

“Âdem” ile “Havva”nın izdivacından da insânlar meydana geldi. 

Bu âlemlerde meydana gelen varlıkların ve insânın en önce yapacağı şey kendinin zuhura çıkmasına sebeb olan yüce rabb’ına karşı ihtiyaç ve acziyetlerini bilip ona yönelmeleridir. 

Bu yönelmenin en güzel ifadesi de “kulluk – ibadet”; ibadetin en güzeli de, “salât – namaz”; 

onun diğer ismi de, “zikr”; ve neticesi mi’rac’tır, ki böylece asli âlemine “uruc” yükselmedir. 

Allah’a ulaşmak için insânlara lâzım olan maddi manevi bilgiler yine Rabb’larından “vâhy-i ilâhi” peygamberleri vasıtasıyla onlara ulaştırılmıştır. 

Allah’ın (c.c.) insânlık âlemine en büyük lütuflarından biri de “vâhy”dir. Böylece cehilden ilme olan yolculuk meydana getirilmiş, bundan faydalananlar da ilâhi rahmete nail olmuşlardır. 

Allah (c.c.) Âdem’i, kendi elleriyle “Rahmân”, “Akl-ı kül” sûreti üzere “halketti”, zuhura getirdi. 

Âdem, Havva’yı sol eye kemiğinden (kendi varlığından), “Nefs-i kül” sûreti üzere “halketti”, zuhura getirdi. 

“Âdem”le “Havva”nın birleşmesinden, çocukları; 

“Akl-ı kül” ile “Nefs-i küll”ün birleşmesinden de, bu âlemler meydana geldi. 

Âlemlerin meydana gelişi, her varlığın kendi mertebesi itibariyle “zât-ı Ulûhiyyet”i “takdis” (mukaddes) kılmak içindi. 

İşte Muhammed (s.a.v.) efendimizin şahsında hem genel, hem de birey olarak meydana gelen oluşumlar içerisinde kendisine sevdirilen üç şey’den 

- Bir’i edilgen ve üretken olan “kadın”dır: 

- Bireyde eş, genelde “Nefs-i kül”dür; eşten, çocukları; “Nefs-i kül”den de, her an yeni yeni tecelliler olmaktadır. 

- Koku : Yukarıda belirtilen genel olarak bütün varlıkta mevcûd “nefes-i Rahmân”ın kokusu; diğeri de, bedenlerimize sürdüğümüz kokulardır. 

- Namaz-Salât : Yukarıda belirtildiği gibi âlemin ve varlıklarının ulaşacağı en son kemâlli fiilleridir. Bilhassa “insânlar” ve “cinler” (ibadet – irfaniyet) için zuhura getirilmişlerdir. 

İşte bütün bu hakikatlere vakıf olan Aleyhisselâtu vesselâm efendimiz mübarek ifadelerinde “sevdirildi” diye belirttikleri üç şey ile bizlerin önüne kendi hakikatini ve ayrıca sonsuz ufuklarını açmaktadırlar, şükründen aciziz. 

Yukarıdan beri izah etmeğe çalıştığımız husus bu âlemde, “yaratma”nın değil “zuhur” ve “tecelli”nin olduğudur. 

Bu kelimeyi metinlerde var olduğu için yeri geldikçe parantez içerisinde yanına, “zuhur” ve “tecelli” kelimelerini ilâve ederek kullanmaktayız. Cenâb-ı Hakk’tan cümlemize gerçekten anlayacak, tabiat ve şartlanmalarından kurtulmuş ön yargısız hür bir akıl vermesini niyaz ederim. T.B. --------------- 

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Bu müthiş hadisi şerifi, kitabımızın konusu yönünde özetle tekrar incelemeye çalışalım, ifadeler çok manidardır. 

Kendisi de bu bizim dünyamızda yaşadığı halde, neden acaba! sizin “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi”, şeklinde bir ifade kullandı. 

Bu ifadeyi kullanabilmesi için, kendisinin birçok dünyalarının olması lâzımdır ki, onların içinde biri de sizin dünyanız ve bu sizin dünyanızdan, bana üç şey sevdirildi, ifadesini kullanmıştır. 

Ayrıca “sevdirildi” kelimesi dahi çok manidardır. 

Bu hadisten çıkan batıni manalar. Peygamberimizin birçok dünyaları olduğu, diğer taraftan da kendine ait bir varlığı olmadığı, sevdirildi, ifadesi ile kendinde başka amir bir gücün olduğu ve o gücün bahsi geçen üç özelliği öne çıkardığı, açık olarak anlaşılmaktadır. 

Bu hadisinde delâletiyle, bu âlemdeki insan nesli-sülâlesi sadece bizim arzımızda değil, gökyüzü âlemlerinde de olduğunun açık bir tasdikleyicisidir. 

Hakikat-i Muhammedi’nin bütün âlemlerde zuhurunun olduğunu bu hadisi şerif bize açık olarak göstermektedir. 

Gelecek sayfalarda bunlar daha açık olarak delilleriyle gözlerinize, yazılarda ve ilimde akıllarınıza aktarılacaktır. T.B. --------------- 

## Atom 

Kanada da yüksek “fizik kimya” eğitimi gören bir kardeşimizin oradan “atom” hakkında sorduğu soruların cevaplarından bir kısmını mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı buraya almayı uygun buldum. 

Fakir fizik ilmini bilmem, fakat gerçek tevhid ilmi bunları genel hatlarıyla çözümlemektedir. 

Sevgili Ozan: 

Atom bölümüne geçmeden evvel âlemlerin oluşumuna kısaca bir göz atmamız gerekecektir; şöyle ki: 

 Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet - Zûlmet - karanlık Zât âlemi : İlm-i ilâhi - Rûh’u A’zâm - Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet - Rûh’ul Kuds : 

(Sıfat âlemi) : hayatın kaynağı, 

 ilâhi ilmin belirlenmesi 

Rabb - Rûbubiyyet 

Nûr’u ilâhi, 

(Esma âlemi) : 

aydınlanma 

lâtif varlıkların oluşumu 

Melik - Melikiyyet 

- Işık = gölge = zaman 

Mülk, şehadet âlemi, dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur Yukarıdaki şamada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi Zât”ın, 

 1- 2 - Â’ma’dan - Ahadiyyete, 

- - oradan - Ulûhiyyet’e, 

- - oradan - Râhmaniyyet’e, 

- - oradan - Rûbubiyyet’e, 

- - oradan - Melikiyyet’e tenezzülüyle meydana gelmişlerdir. 

İşte bu meydana geliş ile; 

- - zûlmetten - rûh’a, 

- - rûh’tan - Nûr’a, 

- - Nûrdan - ışık ve gölgeye, 

- - atomlar vasıtasıyla da - maddeye ulaşılmıştır. 

Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâtın”dan zahire çıkmasıdır. 

Maddeyi meydan getiren atomdan daha ilerisini, bu beşer idrakî içerisinde anlayıp, Nûr mertebesine ulaşmak çok zor olacaktır, çünkü o mertebeyi idrak edip anlayacak araçlarımız yoktur. Ayrıca en büyük perde de kendi bireysel varlığımızdır. 

Bu dünyada iken madde ötesine ulaşmamız ancak “ölmeden evvel ölmek” ile veya rû’yada görmek sûretiyle mümkün olabilmektedir, bu da ayrı bir yaşam sistemidir. 

Şimdi mevzuumuzla ilgili birkaç kelimenin lügat mânâlarını vermeğe çalışalım. 

Akıl : Saf bir cevherdir. Külliyet ve cüz’iyyet’i idrak eden, cisme bağlı saf bir cevherdir. 

Nefs : Nefs-i natıka = Konuşan nefs = külliyyat ve cüz’iyyatı idarak eden, cisme tedbir ve tasarruf eyleyen saf bir cevherdir. 

Cisim : Üç uzaklığı = yani eni, boyu, derinliği kabul eden bir cevherdir. 

Cevher : Kendi nefsiyle kaim olan şeydir. 

A’raz : Zahir olmak için bir vücûda muhtaç olan ve iki zamanda baki olmayan şeye derler. 

Esir : (Arapça) Kâinatı dolduran ve bütün cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil vasıtası hizmeti gördüğü farzolunan, tartısız, elastiki ve akıcı hafif bir cisim. (Kelime rumcadan arapçaya geçmiştir.) (Atom’un eskilerce izahıdır.) Şimdi kısaca atomun kendisini ve arka planını incelemeğe çalışalım. 

Nötron 

= Çekirdekte var olan

 = 

yüksüzdür 

Proton 

= Çekirdekte var olan

 = 

(+1) yüklüdür. 

Elektron 

 = Çekirdek etrafında 

döner = 

( -1) yüklüdür. 

Nötron 

= Çekirdekte yüksüz 

 = 

(zûlmet – karanlık) 

 (ana varlık, soğuk) Proton = Çekirdekte (+1) yüklü

 = (Rûh) 

 (Nefes-i Râhmani) (Enerji hayat) (sulu kuru) Elektron = Çekirdeğin etrafında

 = (Nûr - aydınlık) Dönen (-1) yüklü (Sıcak zaman) Bu sistem içerisinde bâtında olan mânâlar uygun elbiseler giyerek hayâli görüntüler halinde meydana gelmek-tedirler. 

Fizikçiler feza dokusunun, karanlık, soğukluk ve zamandan ibaret olduğunu söylemişlerdir. 

Eğer sadece bunlardan ibaret olsaydı, ne feza ve ne de fezadaki hayat olurdu. 

Fezanın Gerçek Dokusu : 

- Zûlmet - karanlık - soğuk, 

- Rûh-u A’zâm - ilmi ilâhi, sulu - kuru, 

- Rûh’ul Kuds - Hayat, 

- Nûr-u İlâhi, - aydınlık, 

- Işık - zaman, sıcak, 

- Muhabbet’tir, diyebiliriz. 

Ancak, bu sistem içerisinde, sonsuz fezada hayat oluşabilmektedir. 

Nötron : Zûlmeti, karanlığı ve yokluğu ifade ettiğini, kendinde hiç bir “âlem” yükünün olmadığını söyleyebiliriz. 

Proton : Rûh - nefes-i Râhmani = Enerji hayatın ta kendisi. Böylece hayat ile (+1) artı bir yüklü olduğunu söyleyebiliriz. 

Elektron : Nûr = aydınlığı ve aydınlanmayı eksi bir (-1) yüklü olduğunu, bunların birlikte çalışmasından, yani dönmelerinden ve değişik sayı değerleri ile guruplar oluşturmalarından da “Melikiyyet” yani (ışık ve gölge) de, birey olarak zamanda yaşamanın ortaya çıktığını söyleyebiliriz. 

“Esma’ul Hûsna” (Allah’ın güzel isimleri) Dalga hareketi, “Esma’ül Hûsna”dan her bir zıt isim diğerinin zıddı ile artı bir (+1), eksi bir (-1) yani etgen ve edilgen olduğundan; her bir isim de kendi varlığını korumak zorunda olduğundan, birbirleriyle birleşip, birbirlerinde yok olup, kendi varlıklarını hükümsüz bırakamazlar. 

Oyüzden her biri varlığını korumak zorunda olduğundan bireysellikleri yüzünden birleşemezler, bunları külli olarak tutan “Allah” (c.c.) ismi câmi’idir. 

İşte bu yüzden aslında herşey ayrı ve tekler halinde iken “Allah” ismi ile bir bütün olarak, bu âlemdeki hayat oluşmakta ve devam etmektedir. 

Hidrojen atomu 1 (–) elektron, 1 (+) protondan oluşmakta, yani bir “bir”in; diğer bir “bir” ile birleşmesi ikiliği, iki zıt ismi, o da basit mânâda hayata kaynak olmakta, işte bu zıtlar çoğaldıkça daha geniş mânâda daha değişik oluşumlar meydana gelmekte, böylece Allah’ın güzel isimleri bütün âlemde devreye girerek mutlak ve müthiş bir sistem içerisinde bu âlemdeki yaşamı meydana getirmektedirler. 

 “Gerçekten MADDE var mıdır? “ sorusuna gelince. 

“Ef’âl âlemi” yani, yaşadığımız bu âlem, şartları ve itibarı ile hükmen var sayılmaktadır. Asılda ise kendine ait bir varlığı olmayıp ilâhi mânâların zuhur mahallidir. Nefes-i Râhmani tabiat üzerine vaki olup bu âlemlerdeki hayat, hayâli sûretler olarak zuhura çıkmıştır. Her (sûret) bir (sûre) ve o sûrelerin kısımları da “âyet”ler yani Hakk’ın o bölgede zât’ına ait “işaret” leridir. 

Böylece bu âlem Allah’ın vecihlerini yansıtan kocaman bir aynadır. Aynada görülen hayâl aslına ait ise de, aslı değil, hayâlidir. İşte her birerlerimiz asl-ı yansıtan birer hayâl olduğumuz gibi, aslın bizde olan zuhuru dolayısıyla da kendimize has gerçek birer varlıklarız. 

Kûr’ân-ı Keriym Haşr Sûresi 59/ 21. âyetinde; 

ve tilkel emsalü nadribüha linnasi le’allehüm yetefekkerune Meâlen : 

“Bu misâlleri, insânlar düşünsünler diye veriyoruz.” diye bildirilmektedir. 

Yaşadığımız bu âlem bir uyku ve hayâl âlemi olduğundan gördüğümüz, hissettiğimiz her türlü mevcud, misâllerle ifade edilmiştir. 

Misâllerin gerçek hakikatlerini idrak etmeyince gerçekten onları hakkıyla tanımak mümkün olamaz. Onları gerçekten idrak etmek için de kendi hakikatimizi idrak etmemiz gerekmektedir. Bu oluşmayınca ne kendimizi ne de yaşadığımız dünyayı ve varlıkları tanımamız mümkün olmayacaktır. 

Gerçek dünyada yaşadığımızı zannederek, kendi kurduğumuz hayâl ve misâl dünyamızda yaşamış olmaktayız. 

Âhirete intikalimizde bize dünyadan sorduklarında doğru cevap vermemiz mümkün olamayacaktır, yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime bu hakikatleri ne de güzel açıklamaktadır. (Umulur ki, fikir edersiniz.) Atomun ağırlık değeri, (0,00000000000001 gr.) 

(10 -13 ) 13 sıfırdan sonra gelen değerdir ki “Hakikat-i Muhammedi”nin şifresidir. 

Atomlardan meydana gelen bu âlem ve ferdlerinin kaynağının “Hakikat-i Muhammedi” olduğu ve “Hakikat-i Muhammediye”nin de yoğunlaşmış nokta zuhur mahallinin Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğu bu yoldan da kolayca anlaşılmış olmaktadır. 

Bu oluşumlar sadece bizim dünyamızda değil bütün gökyüzü âlemlerindede geçerlidir. 

Yani Hakikat-i muhammediyyenin zuhur mahalli olan Hazret-i muhammedilik temsilcilikleri bütün gökyüzü âlemrinde de temsil edilmektedir. 

Bu kısa izahlardan sonra, tekrar yukarılarda belirtilen mertebeleri özet olark hatırlamaya çalışalım. 

Bu mertebelerin iyi anlaşılması bütün âlemlerin anlaşılması demektir ve kişilerde genel hayat yaşantısı için şüphe kalmamaktadır. Kişinin evvelâ kendini tanıması bu bilgiler ilede âlemi tanımasının yolu açılmaktadır. T.B. 

------------------------- 

## Mutlak Vücud 

Mutlak vücûd : “Vücûd’u mutlak” zât mertebesi. 

Kûr’ân-ı Keriym Nisâ Sûresi 4/ 126. âyetinde; 

ve kanallahü bikülli şey’in muhıytan Meâlen : 

“Allah her şeyi muhıyt (kuşatıcıdır)” Âyetinde; belirtildiği üzere “Mutlak Vücûd” ifade edilmektedir. 

Mutlak Vücûd; tecellilerinden evvel; zûlmette, ilmi ilâhide; bâtında, bütün mertebeleri ihata ettiği gibi, son tecellisi olan kevni âlemler ve “İnsân-ı Kâmil” mertebesinin zahirinde dahi her yönüyle ihatası mevcuttur. 

Bu oluşumun dışında hiçbir varlığın kendine ait bir kimliği yoktur ve olamaz. 

Vücûd-u Mutlak; aynı zamanda “Zât-ı Mutlak”tır. 

Bâtın halinde iken dahi kendinde, “küntü kenzen mahfiyyen” (gizli hazine) sinde, 

- İlmi İlâhi, 

- Hakikat-i Muhammedi, 

- Rûh-u A’zam, 

- A’yân-ı Sâbite, 

- Rûh’ul Kudüs, 

- Nûr-u İlâhi 

- ve mükevvenat - âlemler mevcud idi. 

Rûh - Râhmaniyyet : Sıfat mertebesi: “Âlem’i ceberrut” 

“Vücûd’u mutlak”ın zât mertebesinden, sıfat mertebesine, 

- İlmi İlâhi, 

- Hakikat-i Muhammedi, 

- Rûh-u A’zâm, 

- Âyan-ı Sâbiteler hükmüyle tecelli ve tenezzül etmesidir. 

Burada zuhura çıkan, “Rûh’u A’zâm”da mevcud, “Rûh’ul Kudüs”tür. 

“Rûh-u Azam” ve “Rûh’ul Kudüs” mahlük değildir, Allah’ın rûhu’dur. 

“Rûh’ul Kudüs” diğer rûhların da rûhudur ve kendinde bütün mükevvenatın ve fertlerinin rûh-u mevcuttur. 

“Rûh’ul Kudüs” Nefes-i Râhmani ile bütün âlemlere her mertebesinde gerektiği şekilde hayat Rûh’unu nefh etmesi ve ihatasıdır. 

Gelecek sayfalarda Âyet-i Kerimelerin ışığı altında Rûh mertebelerini incelemeğe çalışacağız. 

Nûr - Rûbubiyyet : Esma mertebeleri : “Âlem-i melekût” 

 “Vücûd’u mutlak”, zât mertebesinden sıfat mertebesine tecelli ve tenezzül ettiği bütün özellikleriyle bu def’a Esma mertebesine tenezzül ederek orada nûr tecellisini zuhura çıkarmıştır. 

Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait bir isimdir. “Ne-fesi Râhmani” ile Rûh ve Nûr olarak âlemlere yayılmış, her zerreye sirâyet etmiştir. 

Bu mertebede bireysel rûh’lar lâtif varlıklar olarak belirlenmiş ve buraya “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) de denmiştir. 

Bu âlemin bir ismi de “Melekût” melekler âlemidir. Çünkü melekler, nûr’dan halk edildiğinden kaynakları da bu mertebedir. 

Bu mertebenin alt bölümü de “misâl âlemi”dir, cinlerin halk edildiği yer de burasıdır. İlgili âyetlerde Nûr’u da incelemeğe çalışacağız. 

Madde - Cisim -Melikiyyet : Ef’âl âlemi: “Âlem-i 

## Nasût” 

“Vücûd’u mutlak”ın her mertebede, “vücûd’u mevcud” olarak zahir ismiyle zuhur edişinden ibarettir. 

Burada bütün mevcudat elle tutulur gözle görülür hale gelmiştir ve muhteşem insân bu mertebede yer yüzüne gezmeye başlamıştır. 

Buradaki varlıklar; maden, nebat, hayvan, insân sûretinde kesif, cin ve melekler ise, lâtif varlıklar halinde faaliyetlerine başlamışlardır. 

Rûh ve Nûr mertebeleri bütün açıklığı ile bu âlemde faaliyettedir. 

“Rûh-u madeni”, - “Rûh-u nebati”, “Rûh-u hayvani”, - “Rûh-u insâni” kesif, cin ve melekler ise, rûh’lu lâtif varlıklardır. 

İnsân-ı Kâmil ise, bütün bu mertebelerin toplu halde zuhur mahallidir. “Ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Râhman sûreti üzere halk edilen “Allah’ın halifesi”dir ve yeryüzünün idaresi ona verilmiştir. 

Bedeni, topraktan; Rûh’u, Allah’ın zâtındandır. 

Yukarıdan beri özet olarak izahına çalıştığımız varlıkların kaynaklarını tekrar bir arada toplarsak; 

- İnsânın kaynağının, Allah’ın zâtından, 

- Rûh’un kaynağının, sıfat âleminden, 

- birey rûhlarının ve meleklerin kaynağının, nûr âleminden, 

- maden, nebat, hayvan ve insânın sûretlerinin, madde 

- cisim âleminden olduğunu tekrar görmüş oluruz. 

Gelecek sayfalarda bunlarla ilgili âyetlerde gerekli izahatları vermeye çalışacağız. 

Buraya kadar gelen izahatları belki fazla bulacaksınız, ancak yukarılarda özet olarak bahsedilen mertebeleri ana hatlarıyla da olsa idrak edemezsek kitabımızın mevzu’u olan Gökyüzü İnsanları hakikatlerini anlamamız mümkün olamayacaktır.[116] 

----------------------- 

S.A.V Efendimiz hakkında, Kur’anı Keriym Enbiya Suresi 

21. sure 107. ayette 

# “vema erselnake illa rahmeten lil âlemiyne” 

(21/107) “Biz seni ancak âlemlere rahmet olasın diye gönderdik” buyuruldu. 

ve “İnsan-ı Kamil” Hakk ile halkı camidir. 

Ve halkıyyetiyle cemî a’yan ve ekvana, yani bütün âlemlere “Rahman”dır. 

“İnsan-ı Kamil” Hakk’la halkı birlemiştir. Yani suret ile manayı, halk ile Hakk’ı birlemiştir. 

Aslında bunlar ayrı şeyler de değildir. Ancak genelde hayal âleminde yaşadığımızdan; hayal ise varı, yok; yoku, var gösterdiğinden gerçeğin tersini görmekteyiz. 

İşte biz tek âlem olan bu varlığa, hayali gözle baktığımızdan “Hakk” ve “halk” diye ikiye ayırıyoruz. 

İnsan-ı Kamil bu hayal mertebesinden geçipte hakikat mertebesine ulaştığından, Hakk ile halkın ayrı şeyler olmadığını müşahede ettiğinden, tek görüşe ulaşıp gerçek tevhid ehli olmuştur. 

Rahmaniyyet mertebesine verilen zahiri isim “Rahman”dır. 

Bu mertebede “Rahman” ismi ile bir özellik almasının sebebi, “Hakk”a ve “halk”a bağlanan bütün mertebeleri rahmet kapsamına almasıdır. 

Hakk’a bağlanan mertebelerdeki zuhuru ile halka nispet edilen mertebelerde zuhur etmiş olur. Böylece “Rahman” bütün mevcudata şamil olan bir rahmet olur. 

Rahmaniyetin bu kısa izahından sonra süre-i şerifedeki yolumuza devam edelim. 

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 1-4 ayetleri “er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül beyane (4) 

“Rahman olan Allah Kur’an’ı öğretti. İnsan-ı halketti, ona konuşmayı öğretti. 

 Süre-i şerifedeki ifadelerin daha iyi anlaşılabilmesi için muteber tefsirlerin bir çoğunun mevzu ile ilgili bölümlerini buraya dahil etmeyi düşünmüştük, ancak kitabımızın hacmi buna müsait olmadığından Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın on ciltlik Kur’an Dili tefsirinden mevzu ile ilgili yerleri yeri geldikçe konu edeceğiz. Böylece mevzuumuzu daha iyi anlamak mümkün olacaktır. Allah’tan (c.c) en çok ihtiyacımız olan akıl ve gönül açıklığı vermesin! niyaz ederiz. 

 (55/1) “errahmanü 

Bu ayet hakkında Elmalı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor: 

[Rahmet ve sonsuz ihsanı kaynaşıp duran ve ondan dolayı bir ismi de Rahman olan Allah-u Tealadır. Arab dil bilgisi kurallarına dayanarak irab yönünden “müpteda” (kendinden sonra gelende haberi görünen) dır.] Bu ayetin müstakil bir ayet olduğuna bakarak, takdir edilen müptedanın haberi olarak şöyle bir mana ortaya çıkar: 

Allah Rahmandır veya “Hüverrahmanu” (O Muktedir, Melik, Rahman’dır.) allemel kur’ane (55/2) “Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesiyle genel manada ve herkesin anlıyabileceği şekilde bir izah tarzı ile anlatılmak istenmiştir. Bu ayeti kerimenin zahiri ifadesidir. 

Batını ifadesi ise çok daha başka, çok daha engindir. Kısaca anlamaya çalışalım. 

“Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesine karşılık, gerçekte ise, “Kur’an Rahmana öğretti,” şekliyledir. 

Çünkü “Kur’an”, zattır; daha evvelcede belirtildiği gibi, Kur’an, “cemi esma” ve “sıfatı cami” olan zattır. 

İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirinde de geçtiği gibi, “O (yaratılmış) var edilmiş değildir.” Dolayısıyla Rahman Kur’ana bir şey öğretemez, ancak Kur’an öğretti. 

Yani esasen “Rahman, Kur’anı talim etti.” Kur’an, “Rahman”a Rahmaniyetini talim ettirdi, öğretti. 

Çünkü Rahnmaniyet mertebesi zuhura gelmezden evvel “Kur’an”, yani sadece “Zat-ı İlahi” mevcuttu. 

 “Kur’an”, zattır; 

 “Furkan”, sıfattır (farklılık âlemidir). 

Kur’an “Zat-ı İlahi” olduğundan dolayı 

- “Rahman”ı kendi varlığından meydana getirdi 

- ve “Rahman”a kendi hakikatlerini öğretti; 

- bütün âlemi “Rahman” sureti üzere halk etti. 

Rahman “Zat-ı İlahi” olan Kur’an’ı talim etti, öğrendi ve Rahman almış olduğu bu özellikle insanı halk etti.. 

Bu ayet hakkında, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor: 

(“Allah rahmandır. Rahmetiyle, O Rahman Kur’anı öğretti” Elmalılı burada Arapça gramer kaidelerine göre bazı izahatlar verdikten sonra “Kur’an’ın öğretimi” manasına gelince ayette “alleme” fiilinin yer alması, Kur’an’a izafe etmektedir. 

Bu, Kur’an’ın yalnız lafızlarının değil manasının da çok üstün bir tarz ifade ettiğini göstermektedir.) İbn-i Cerir ve Hatim’in, İbn-i Mes’ud’dan yaptıkları rivayete göre; 

(Kur’an’da her şeye dair ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmiş ise de, bizim ilmimiz onun tamamını kavrayacak durumda değildir.) Ama İbni Abbas (r.a) da demiştir ki: 

(Devenin ipi kaybolsa her halde onu Allah’ın kitabında bulurdum,) Mûrsî de şöyle der: 

(Kur’an evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini içine almaktadır.) Bu ayet hakkında. İsmail Hakkı Bursevi de “Rühu’l Beyan” tefsirinde şöyle açıklama yapıyor: 

(Kur’an’da bütün semavi kitapların gerçekleri ve hükümleri vardır. Kur’an’ı üğretmesi Allah’ın geniş rahmetinin alametlerinden olduğu için, önce bu nimeti zikretti ve şöyle buyurdu: Rahman olan Allah, Cebrail vasıtasıyla Muhammed (S.A.V)’e, Muhammed (S.A.V) vasıtasıyla da ümmetinin geri kalanlarına Kur’an-ı öğretti.) 

“Fethu’r Rahman” adlı eserde şöyle dendi: 

(Kur’an-ı Kerim’in mahluk olmadığına dair delillerden birisi de şudur ki; Cenab-ı Hakk onu yüce kitabın elli dört yerinde zikretmiştir. Fakat bu yerlerin hiç birinde yaratma veya yaratmaya işaret eden hiçbirşey söylenmemiştir. İnsanı ise on sekiz yerde zikretmiştir ve bunların hepsi onun yaratıldığına işaret etmektedir. Bu sürede de insan ve Kur’an yan yana getirilmiştir.” ) (Ebus Suud) Yukarıda temas edilen mevzu üzerinde çok durulması lazım gelmektedir. Ancak bizler tefekkür yeteneğimizin azlığından bu tür konuları ilgi dışı bırakmaktayız. Dinimizin sadece fiillerle ilgili kısımlarını ve onları da şartlanmış birer iş şeklinde, robotlaşmış olarak tatbik etmeğe çalışmaktayız. Bu izah ve ifadelerin biraz daha açılması lazım gelmektedir. 

Kur’an, “Zat”tır. Zat ise, mana ve sürete camidir. 

Hal böyle olunca Kur’an’ın cildi, kağıdı, mürekkebi, zahiri mahluk; batını ise Haliktır, İnsanın da dışı (eti, kemiği, saçı, elbisesi) mahluktur. 

“Yaratılmış” (var edilmiş) hükmü bu yönündendir. 

Batını (hakikati) yönünden ise mahluk değildir. 

Hadisi şerifte; 

“insan ve Kur’an bir batında doğan ikiz kardeştir” buyuruldu. 

Kendimizi çok iyi tanımamız gerekmektedir. Yaratma kelimesinin hakikatini de çok iyi anlamamız gerekmektedir. Bundan sonraki ayette inşeallah bunlara daha geniş manada temas ederiz. 

haleka’l insane (55/3) insanı halketti, “İnsanı yarattı (halk etti)” Bu ayetin gerçek manasını idrak edebilmek için evvela Halak kelimesinin hakikatini anlamamız gerekmektedir. 

Kur’anda “halak”, “ceal”, “fatır”, “icad” gibi kelimeler vardır. Tefsirlerde genel olarak bunlara (yaratma, yaratık, yaratılmışlık, yaratılanlar) gibi mana verilmektedir. 

Şeriat ve tarikat mertebelerinde doğru ve geçerli olmakla birlikte, hakikat ve marifet mertebelerinde geçerli değildir. 

O mertebelerdeki ifadeleri zuhur ve tecellidir. 

Arifler “Kamus-u Aşk”tan (büyük aşk lügati) “yaratma” kelimesini çıkarmışlardır. Çünkü yaratma, ikiliği zorunlu kılmaktadır, ki bu, gerçek tevhide aykırıdır. 

Şeriat ve tarikat mertebelerinde “Tenzih” anlayışı geçerli olduğundan; bu anlayışta Allah (c.c) zaman ve mekan ötesinde kabul edildiğinden, ikilik oluşmaktadır; ikilikte ise, kolay bir anlayış içinde, yaratan ve yaratılan vardır.

Hakikat ve marifet mertebelerinde gerçek tevhid anlayışı olduğundan, tevhid de ise ikiliğe yer olmadığından, yaratma olamaz, ancak zuhur olabilir. 

Cenab-ı Hak, “Hak” esmasına “Hay” ismi ile tecelli ettiğinde ona bir “lam” ve Ha’nın üstüne de bir benlik noktası ilave edince “Halk” oldu. Böylece âlemler “gizli hazine”den zuhur etti. 

“Hak” ismi ile batın, “halk” ismi ile zahir oldu. 

Bu âlemlerin bir ismi de Bu oluşum şeriat ve tarikat mertebelerinde yaratma, hakikat ve marifet mertebelerinde zuhur ve tecelli kelimeleriyle ifade edildi. 

Asılda ne ile ifade edilirse edilsin ancak “illa Allah”tır. 

 “İnsan-ı Kamil”dir. 

Görülen varlığın hepsi de “ayet”tir. 

Birimsel insan ise “büyük ayet”tir. 

Hele hele o bireysel insan kendini tanıyıp bilmişse, “Zat tecellisi”nin zuhur mahalli olmuştur. 

Cenab-ı Hak, âlemlerde “esma” ve “sıfat”larıyla zuhur etmekte; insanda ise “Zat”ıyla zuhur etmektedir, İnsanda “Zat tecellisi” olduğundan “ne var âlemde o var Adem’de”“ denmiştir. 

Hadis-i kudside ifade edildiği gibi; 

“halakal Ademe ala süretihi” 

 “Allah Adem’i kendi sureti üzere halk etti.” Yani kendinde bulunan bütün özellikleri ve güzellikleri en geniş biçimde zuhura çıkardı ve her mertebede ona mekan verdi, îşte bu vasıflarda olduğundan Halife olabildi. 

Kur’anı Keriym Tin Suresi 95. sure 4. ayette lekad halakne’l insane fiy ahseni takviymin (55/4) “And olsun ki biz insanı en güzel biçimde halk ettik,” buyuruldu. 

“İnsanın en güzel şekilde halk edilmesi” demek; kendinde ilahi zuhurun en geniş manada meydana çıkması demektir. 

Bu hakikati en güzel bir şekilde yaşayan ve idrak eden ariflerden biri gönlünce şöyle terennüm etmiştir: 

Seni bu hüsn-ü vech ile görenler, Korktular “Allah” demeye döndüler “insan” dediler Diğer bir arif ise : 

Sen ona korkma de Kur’an-ı natık. (konuşan Kur ‘an) Gönül Ka’besi’ne gir ol mutabık. 

Devreyle ol Ka’be’nin etrafını. Devrederler bir gün gelir şems-i zatım. 

Bu konuyu bu kadarla bırakıp yolumuza devam edelim. 

İşte Kur’an “cemî esma” ve “sıfata cami” olan Zat olduğundan, 

- evvela “Rahmaniyet”ini öğretti. 

- “Rahman” da evvela “mükevvenatı”, sonra da zat tecellisinin zuhur mahalli olan “insanı”, görevi gereği meydana getirdi.. T.B. 

-------------- 

Mühim not= bahsi geçen insanın halkedilişi sadece bizim arzımızda ve sadece bizim Âdemimiz olabileceğini düşünürsek zannederim büyük hata işlemiş oluruz. Kitabımızın konusu olan “Gökyüzü insanları” nın da başlangıcını “Rahmaniyyet” bu veya daha başka şekillerde de başlatmış olabilir. Bunlardan bazılarını belirtmiştik. Sonsuz âlemlerde sadece bizim Âdemimizin halkedilmiş olması her halde düşünülemez. Çünkü Hakikat-i Muhammed-i ve onun zuhur mahalli hakkında, “âlemlere rahmet-21-107-“ olarak gönderildiği açık olarak bildirilmektedir. 

O halde bu rahmet gökyüzünün sonsuz sahalarında da şüphesiz zuhur edecektir. T.B. 

-------------- 

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: 

(Bazıları da Kur’an’ın işareti ile “insan” kelimesi ile Muhammed (S.A.V) Efendimiz kasd olduğunu söylemişlerse de, hepsini içine almak üzere “insan cinsi” olması daha doğru olabilir. Kur’an’ın öğretimine konu olan “kamil insan”ın kast edilmiş olması da düşünülebilir. Yani Kur’an’ı öğretmek üzere insanı halk etti. ) 

# allemehü’l beyane 

(55/4) “Ona konuşmayı öğretti.” Cenab-ı Hak insanı halk ettikten sonra, “allemehul beyan” (beyanı öğretti.) Yani bütün öğrettiklerinin “hakikat-i ilahi” olduğunu ve bu kendisinde bulunan özelliklerini de bir başkasına aktarabilmeyi “beyanı” öğretti (öğretmesini öğretti). 

Mesela, hakikat açısından değerlendirildiğinde; 

- - Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki 

özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken, 

- - “bilinmekliğini sevip” âlemleri halk etmeyi murad etti. 

Bu bilinmekliğin ilk mertebesi, 

- - “Ahadiyyet”ine tenezzül etmesiydi. 

Ahadiyyet yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfat, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur. 

Ancak “inniyyeti” ki (bu kendine dönük faaliyetleri ve kendine has özelliklerini kapsar) ve “Hüvviyyeti” ki (bu da âleme dönük faaliyet sahasının menşeidir). 

- - Bu “Ahadiyyeti” ile tenezzül edip “Vahidiyyetini” “sıfat-ı subüti”yesini meydana getirir. 

- - Bu “Vahidiyyet” mertebesinden de Rahmaniyet”ine tenenezzül eder.

Nasıl ki, (teşbihte hata olmaz) karanlıkta sessiz hareketsiz duran bir insanın dışansı için tek delili solunumu ise, öylece “Rahmaniyeti” ile nefesini “Nefes-i Rahmani” kendi varlığında yayıp, bilinmekliğini başlattı. 

İnsan kendi içindeki bilgisini, ilmini, amacını, san’atı’nı nasıl ki nefes ile sunuyorsa, Cenab-ı Hak da kendi “Nefes-i Rahmanî”si ile bu bilinmekliğini sağlıyor. Ama O’nun nefesi sadece manalar elbisesi olan kelimeleri değil, bütün âlemleri meydana getiriyor. 

Kendi varlığında gizli olan esma ve sıfatlarını, içinde var olan bütün özünü, kendi içinden yine kendisi olan dışına “Huu” diye nefes verip bu âleme yayıyor. 

Normalde nefes verildiğinde hiçbir şey görülmez, ama soğukta verilen nefes buhar olarak görülür, ki uzay yani âlem soğuktur, hatta çok soğuktur (-200 derece civarındadır). 

Bu buhar bir aynaya karşı verildiğinde, şekilsiz olan buhar şekil alır, suret olarak görünür. 

İşte böylece de “Cenab-ı Hakk”ın özü olan “Nefes-i Rahmanî”, âlem aynasında suretler olarak görünür. 

Ayna ne kadar pürüzsüz, temiz ve parlak ise, o kadar gerçek olarak varlığı yansıtır, aynını gösterir, îşte en mükemmel ayna da insandır. 

Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Varidatı’ında: 

(Allah “a’dem” (yokluk) denilen, yokluğa bakmış ve “Kün” “ol” sözü ile emir vermiştir. O zaman yokluğun içinden Allah’ın varlığını belirleyen şekiller, zuhurlar belirmiş ve birer ayna olmuşlardır. İşte bu aynalardaki yansımayı gören göz “İnsan”dır. )*[117] 

Biz sohbetimize devam edelim. Bu insan bütün âlemlerde zuhur etmiştir T.B. 

Nasıl ki insan ana rahminde meydana geliyorsa, işte bu feza dediğimiz yerde de bütün varlıklar “Rahman”dan doğup zuhura gelmektedirler. 

Besmele (BİSMİLLAHİRRAHMANÎRRAHİYM) bütün varlıkların oluşumunu anlatmaktadır. 

“Nefes-i Rahmanî” öyle bir nefes ki, “Vahidiyet” mertebesinden çıkan, sonsuz ebedi, var olan bir “nefes”tir. 

Bir nefes ki, her kokusu O’nu anlatır. 

Kur’an olan, cümle esma ve sıfatlara cami olan Zat, 

- bu “nefes”le “Rahman”a “Rahmaniyyeti”ni öğretti. 

- Rahman da bu mükevvenat içerisinde insanı meydana getirdi (halk etti) 

- ve ona beyanı öğretti. 

Bu öyle bir özellik ki; kendi özünü, kendi öğrendiği şeyleri bir başkasına öğretmeyi de öğretti, talim etti. 

“Allemehul beyan” ona beyan edildiği gibi, beyan etti. 

Beyanın aslı olan konuşma, insan’ın diğer varlıklara nazaran en belirgin üstünlüklerindendir. 

Mevlana Hazretleri Mesnevi-i Şerifesi’’nde; 

“manalar harf libasına bürünerek ortaya çıkar” diye izah etmişlerdir. 

İşte insan oğlu ne yazık ki bu çok değerli özelliğini çok çok boşa harcamaktadır. Kıymetini bilenler ise, o kadar çok fayda sağlamaktadırlar. 

Kur’an-ı Kerîm de ancak beyan ile anlatılabilmektedir. 

Mushaf-ı Şerife “Susan Kur’an”; (Kur’an-ı samid) İnsan’a ise, “Konuşan Kur’an” (Kur’an-ı natık) denmiştir. 

Kur’an-ı Kerîm’in ve mana âleminin beyan ile izah edilip okunması, insan için en üstün vasıflardan başlıcasıdır. 

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: 

“Allah, Kur’an’ı öğretmek üzere insanı yarattı (halk etti) ve ona beyanı öğretti.” Yani kendini, vicdan ve gönlünde meydana gelen duygu ve anlayışlarını başkalarına açık bir şekilde ifade etmek, maksadı anlatmak ve anlamak demek olan “konuşma” ve “dil” nimetini belletti, ki ilmin elde edilmesi ve “Kur’an” öğretimi nimeti de bununla meydana gelir. ] Hz Adem yaratıldıktan (var edildikten) sonra kendisine eşyanın isimlerinin öğretilmesi sayesinde meleklerin bilemediklerini bildi. Onların ulaşamadıklarına ulaştı. 

Peygamberlerinin nübüvvvete nail olmaları, Allah tarafından tebliğ yapabilmeleri, kitap getirmeleri, ümmetlerin onlardan istifade edebilmeleri, hep beyan ilmi sayesinde olduğu gibi Kur’an’ a ve Kur’an’ın tefsiri ve tercüme nimetine ulaşmamız ve ondan faydalanma derecemiz dahi o nimetten aldığımız hisse oranındadır. 

Ebu’s Suud der ki: 

(“Ayette ifade edilen beyanı öğretmekten murad; insanı sırf kendi beyanına gücü yeter kılmaktan ibaret değil, onunla başkasının beyanını anlamak manasını da ifade eder. Çünkü Kur’an’ı öğretmek ancak onun üzerinde dönüp dolaşır.”) Birinci aşamada, bu âlemlerde ilk defa “İnsan” dan haber verildi. 

İkinci aşamada, ise yeni oluşacak bu varlığın Rahman tarafından lâtif batıni düzenlemesi yapıldı. T.B.[118] 

----------------

 قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ {الأنبياء/108}

“Kul innemâ yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(un) fehel entum muslimûn(e)” De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman oluyor musunuz?” (21/108)

----------------

Rahmaniyet mertebesinden Risalet mertebesinden Uluhiyet mertebindeki ilahın rububiyet mertebesinde esmâ-i ilâhinin faklı olmasına rağmen tek bir rak olduğu vahy olunduğu bildirilmektedir.

----------------

فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنتُكُمْ عَلَى سَوَاء وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ {الأنبياء/109}

“Fe-in tevellev fekul âzentukum alâ sevâ-/(in) ve-in edrî ekarîbun em ba’îdun mâ tû’adûn(e)” Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.” (21/109)

----------------

إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ {الأنبياء/110}

“İnnehu ya’lemu-lcehra mine-lkavli veya’lemu mâ tektumûn(e)”

“Şüphesiz, Allah sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.” (21/110)

----------------

وَإِنْ أَدْرِي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَّكُمْ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ {الأنبياء/111}

 “Ve-in edrî le’allehu fitnetun lekum vemetâ’un ilâ hîn(in)”

“Bilmem! Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.” (21/111)

----------------

قَالَ رَبِّ احْكُم بِالْحَقِّ وَرَبُّنَا الرَّحْمَنُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ {الأنبياء/112}

“Kâle rabbi-hkum bilhakk(i) verabbunâ-rrahmânu-lmuste’ânu alâ mâ tasifûn(e)”

(Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi. (21/112)

----------------

Ey Rabbim olan uluhiyet mertebesi hikmeti Hakk ile Hakikat olarak ver. Bizim Rabbimiz yardım istenecek Rahmandır. 

Rahman (lügat manası): “Dünyada her canlıya (mümin, kafir ayırt etmeksizin), herkese merhamet eden, rızkını veren Allah” diye geçer.

Rahman: “Esmaül Hüsna” (Allah’ın güzel isimleri) sıralamasında, başlardadır.

Rahmân ismi bütün âlemlere rahmet olan bir esmâ-i ilâhîyyedir.

حَمْنَالر “Rahman”ı harfleri itibariyle incelediğimizde, ( ) “rı/ra” Rahmaniyet () “ha” hayat () “mim” “Hakikat-i Muhammedi” 

( ) “nun” “kudret nuru”, olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. 

Rahman; “Nefes-i Rahman”ı hayata çevirip, “Hakikat-i Muhammediyye”yi kudret nuru ile ortaya çıkarıp faaliyete geçirmesidir.

حمنَالر “Rahman” Ebced hesabı ile incelediğimizde ortaya çıkan sayı 19 olmaktadır. Şöyleki;

( ) “rı/ra” 200 

() “ha” 8 

() “mim” 40 

( ) “nun” 50 = 298 (2+9+8=19) Görüldüğü gibi ortaya “Kur’an-ı Kerim”in şifresi olan 19 sayıs çıkmaktadır.

Bunun ifadesi ise, 18 bin âlemi bünyesinde toplayan “İnsan-ı Kamil”dir. Kendisine Kur’an nazil olan, yani Zatî tecelliye mazhar olan “Hazret-i İnsan”dır.[119]

----------------

Böylelikle ENBİYÂ sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Kendi varlığımıza rahmet olmayı Cenâb-ı Hakk’ın kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmamızda İz-Efendi Babamızın maddi, mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 21-09-2024

---------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

Kurtuba Yayınları Tarafından basılan kitaplarımız:

--------------------

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali.

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (233+140=373) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/enbiya-suresi ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ - Fusûs’ül Hikem Şerhi, Âdem Fassı – Tasavvuf Serisi 119_01_Âdem-Fassı – Sayfa 175… ↑

- Rahmân’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler. (26/5) ↑

- Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. (17/82) ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mûsâ a.s. fassı…. ↑

- Necdet ARDIÇ –Salat ve hakikatleri – Tasavvuf Serisi 5 – Sayfa 18… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Gök yüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 355.. ↑

- Necdet ARDIÇ –Yusuf Sûresi ve Dervişlik Hakikatleri – Tasavvuf Serisi 22 – Sayfa 22… ↑

- Buhari, İ’tisam ↑

- Mucizeleri için internnete bilgi mevcuttur. ↑

- Necdet ARDIÇ –Ru'ya Ma’nâ Âlemi-TERZİBABAnın görüldüğü ZUHURATLar – Tasavvuf Serisi 170-4- – Giriş bölümünden… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v.– Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 129… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (1) Hz. Âdem – Tasavvuf Serisi 15 – Sayfa 100… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Gök yüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 355.. ↑

- Necdet ARDIÇ – Fussulet Sûresi – Tasavvuf Serisi 96 – Sayfa 30… ↑

- Necdet ARDIÇ – Tûr Sûresi ve Nusret TURA– Tasavvuf Serisi 118 – Sayfa 10 bu konu hakkında eniş bilgi vardır. ↑

- Necdet ARDIÇ – Terzi Baba 1 – Tasavvuf Serisi 12 – Özet olarak, Geniş bilgi için ilgili kitaba bakılabilir… ↑

- Necdet ARDIÇ – İsrâ Suresi – Tasavvuf Serisi (38) Sayfa 49… ↑

- Necdet ARDIÇ – Divan 3 – Tasavvuf Serisi 16 - ↑

- (bk. Futuhat, 1/303) ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Gök yüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 357.. ↑

- Necdet ARDIÇ – Necm Sûresi – Tasavvuf Serisi 37 – sayfa 154… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2 Sayfa 162… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10 Sayfa 35… ↑

- Necdet ARDIÇ – Rahmân Su^resi – Tasavvuf Serisi 9 – sayfa 43… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 357.. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 358.. ↑

- Necdet ARDIÇ – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – sayfa 33… ↑

- Necdet ARDIÇ - Fusûs’ül Hikem, Terzi Baba Şerhi Davut Fassı – Tasavvuf Serisi 189-17 – Sayfa 159… ↑

- Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – sayfa 100… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2 Sayfa 153… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni KONUK Şerhinin –Terzi Baba Şerhi – Şit Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni KONUK Şerhinin –Terzi Baba Şerhi – İbrâhim Fassı Özet olarak ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Üzeyir Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ – Meryem Sûresi – Tasavvuf Serisi 30 – Sayfa 80… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Mukaddime bölümü… ↑

- Necdet ARDIÇ – Kasas Sûresi – Tasavvuf Serisi 55 – Sayfa 78… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi – Mukaddime bölümü… ↑

- Yukarıdaki ibare Risale-i Gavsiyye‟de mevcûttur. Basılmış olan nüshada cenab-ı Abdü‟l Kâdir‟e bağlanır. Fakat Abdullah Bosnevi hazretleri Fusus şerhi’nde cenab-ı şeyh Ekber‟e ait olduğunu beyân buyurur (A. A. Konuk) ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Nûh Fassı… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Mûsâ Fassı… ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli Â’mâ s.156 ↑

- Füsûs-ül Hikem A.A. Konuk Mukaddime s.4 Özet. ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.75 özet. ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.134 özet. ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.138 özet. ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.123 özet ↑

- Füsüs-ül Hikem A. A. K. Mukaddime S. 8. Özet ↑

- Ferit Develioğlu Osmanlıca Türkçe Lügât (Z) harfi ↑

- Necdet ARDIÇ –Gök yüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1 – Sayfa 13…. ↑

- Necdet ARDIÇ – Tûr Sûresi ve Nusret TURA – Tasavvuf Serisi 118 – ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed – Tasavvuf Serisi 61– ↑

- Necdet ARDIÇ – Şems Suresi – Tasavvuf Serisi 54 – Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (1) Hz. Âdem a.s. – Tasavvuf Serisi 15 – Sayfa 100… ↑

- Ali İmran / 185. Âyet ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Terzi-Elif-Terazi-Teradî-İrfan Mektebi-Kırk Seyir – Tasavvuf Serisi 179-13- – Tevhid-i Ef’âl tecellisinde incelenmiştir. ↑

- Günümüzde kullanılan Fars alfabesinin aslı, pehlevi alfabesi olarakta anılmaktadır. ↑

- Necdet ARDIÇ – Tarık Sûresi – Tasavvuf Serisi 215-16 – Özet olarak … ↑

- Geniş bilgi için Terzi Baba Burûc suresine bakınız… ↑

- Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 13 … ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Mukaddime bölümü – Halk Edilişin Başlangıcı Özet Olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 11 … ↑

- Necdet ARDIÇ – Yasin Sûresi – Tasavvuf Serisi 49 – Sayfa 65 … ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed (s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 188… ↑

- Abdülkerim Ceyli – İnsân- Kâmil den alıntıdır. ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 66… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 68… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 68… ↑

- Necdet ARDIÇ – 53. Âyetler ve Terzi Baba – Tasavvuf Serisi 131 – 53. Âyet… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 71… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 71… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 72… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 74… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 76… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 76… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 77… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 78… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 79… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 80… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 81… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Lût Fassı özet olarak… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi - Lût Fassı… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi - Lût Fassı… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 65… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 62… ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 57… ↑

- Necdet ARDIÇ – Fusûs’ul Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Süleymân Fassı – Tasavvuf Serisi 189-16 – Sayfa 83… ↑

- Necdet ARDIÇ – Fusûs’ul Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Davud Fassı – Tasavvuf Serisi 189-17 - Sayfa 180… ↑

- Necdet ARDIÇ – Fusûs’ul Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Süleymân Fassı – Tasavvuf Serisi 189-16 – Sayfa 100… ↑

- (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III/309) ↑

- Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 39… ↑

- Necdet ARDIÇ – Fusûs’ul Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Eyyüp Fassı – Tasavvuf Serisi 189-19 – Sayfa 295… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/ismail--peygamber ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/idris ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/zulkifl ↑

- Necdet ARDIÇ – İrfan Mektebi – Tasavvuf Serisi 14 – Sayfa 17… ↑

- Fusus’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mukaddime ve İsâ fassından özet olarak. ↑

- Necdet ARDIÇ – Kehf Sûresi – Tasavvuf Serisi 31 – Sayfa 96… ↑

- Necdet ARDIÇ – 9-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 152-20 – Sayfa 38… ↑

- Bu hadisi Taberani (el-Kebir) rivayet etmiştir. (bk. Kenzu’l-Ummal, h. no: 39029). ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Yakûb a.s. fassı…. ↑

- Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber Hz. Muhammed s.a.v. – Tasavvuf Serisi 61 – Özet olarak… ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.269 özet ↑

- Rahmâniyyet hakkında daha geniş bilgi almak isteyen “9 ERRAHMÂN” isimli kitabımıza bakabilirler. T.B. ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.142 özet ile karışık yorum ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.150 Rûbubiyyet özet ↑

- Füsûs-ül Hikem A. Avni Konuk C.3 S.37 nûr ve varlık özet. ↑

- Füsus’ul Hikem A.A.Konuk ilgili bölümler özet. ↑

- A.Keriym Cili İnsân-ı Kâmil ↑

- F. Hikem M. Arabi A. Avni Konuk 3 cild ilgili bölümler özet ↑

- F. Hikem, M. Arabi, A. Avni Konuk cilt 3 ilgili bölümler özet ↑

- Not: Bu muazzam mânâ yüklü Hâdis-i şerifi daha iyi anlayabilmek için Füsüs’ül Hikem M.Arabi, A. Avni Konuk cild 4 Muhammed fassına bakılmalıdır. ↑

- “11-Vahy ve Cebrail” kitabımızdan alınan küçük bir bölüm. T.B. ↑

- Seyyid Muhammed Nur Varidat şerhi. S.141 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gök yüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1 – Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Özet olarak… ↑
