# Hac Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/hac-suresi
**Sayfa:** 229

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (234-22-27) Hac Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (234-22-27) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ

 “Veezzin fî-nnâsi bilhacci ye’tûke ricâlen ve’alâ kulli dâmirin ye’tîne min kulli feccin amîk” İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş develer üstünde (uzak yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler.  (22/27) KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(234-22-27) HAC SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (234-22-27) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (234-22-27) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER ……………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) HAC SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………………. (7) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (20) ÖLÜM NEDİR?…………………………………………………………………. (33) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (43) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………………. (60) 16, 17, 18. ÂYETLER ……………………………………………………… (74) “YEŞA” ALLAH’IN DİLEMESİ ………………………………………….. (79) 19, 20. ÂYETLER ……………………………………………………………. (92) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ……………………………………….. (93) Kâ’be de seyr ………………………………………………………………. (110) 26, 27, 28. ÂYETLER …………………………………………………… (115) NEDİR DEDİLER …………………………………………………………… (133) 29, 30. ÂYETLER …………………………………………………………. (142) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………………. (154) 36, 37. ÂYETLER …………………………………………………………. (164) Teşrik Tekbiri ………………………………………………………………. (166) 38, 39, 40. ÂYETLER …………………………………………………… (181) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………………… (187) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………. (190) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ……………………………………... (195) 56, 57, 58, 59, 60. ÂYETLER ………………………………………. (208) 61, 62, 63. ÂYETLER …………………………………………………… (212) İlim ile Hayy Olan Ebedi Ölmez …………………………………… (218) 64, 65. ÂYETLER …………………………………………………………. (220) E R L E R D E M İ N E ……………………………………………….. (222) 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ………………………………………. (225) Levh-i Mahfûz Hakkında ……………………………………………… (227) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ………………………………………. (234) 76, 77, 78. ÂYETLER ………………………………………………….. (242) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………… (246) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Kendisine listeyi yapıp gönderdim. Ve alabileceğim sûre isimlerini bu listenin altına koydum. 

Kûr’ân da yolculuk çalışmalarına devam ederken bir gün Göztepe Şehir hastanesine eşim ile çekim için gitmiştik. Dışarıda beklerken ileri yaşta bastonlu bir adam yanıma oturdu. Biraz konuşmadan sonra adınının Sülfettin[1] olduğunu öğrendiğim kişi sürekli Hacı Abi diye hitab ediyordu. Ve Hacca gittin mi? Diye sordu. Hayır, Umreye gittim dedim. Sen gittin mi? Diye sorunca 48 ün kaldık. Uzun kalmışsın deyince Rusya uçakları veya otobüsleri kaldırmadı. Diye ilave etti. Ve karıncanın hac yolculuğundan bahsetti hikaye şöyledir.

Karınca uzun bir yola çıkacakmış gibi hazırlık yapıyormuş. Bunu görenler, hayırdır nereye deyince, karınca -hac yolculuğuna çıkıyorum demiş. Senin ömrün yetmez demişler. Karınca şöyle cevap vermiş; olsun hiç değilse hac yolunda ölürüm.

Hem bu müşahade hemde yakın tarihlerde Efendi Babamız, Nüket Annemiz ve kardeşlerimizin Umre yolculuğuna çıkacak olması dolayısı ile sıradaki çalışmanın HAC sûresi olmasına niyet ederek bu sûrenin yolculuğuna-çalışmalarına başladık. 

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “HAC” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 “Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 20-09-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 

(سورة الحجّ) HAC SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

#### Âyetlerinin çoğu Mekke’de, bir kısmı ise Medine döneminde inmiştir. 78 âyettir. Hac ibadetinden bahsettiği için bu adı almıştır. Sûrede ayrıca kıyamet gününün dehşetinden, kıyamet günü yaşanacak sahnelerden, cihattan ve helâk edilmiş eski toplumlardan söz edilmektedir.

#### Nuzül

Mushaftaki sıralamada yirmi ikinci, iniş sırasına göre yüz üçüncü sûredir. Nûr sûresinden sonra, Münâfikūn sûresinden önce inmiştir. Sûrenin üslûbu ve içeriği, bir kısmının Mekke, bir kısmının da Medine döneminde indiğini düşündürmektedir. Özellikle baş taraftaki âyetlerin Mekke döneminde inmiş olması ihtimali güçlü olduğundan, genellikle Mekkî olarak nitelenir ve bütününün iniş sırası itibariyle 103. sûre olduğu kabul edilir (bu konudaki rivayet ve görüşlerin değerlendirilmesi için bk. İbn Âşûr, XVII, 180-183; Derveze, VII, 73-74; Esed, II, 666; Emin Işık, “Hac Sûresi”, DİA, XIV, 420; Ateş, nüzûl sırası bakımından seksen sekizinci sûre olduğu kanaatindedir, bk. VI, 5).

#### Konusu

Sûrenin başında insanlara Allah’ın birliğine inanma ve O’na saygısızlıktan kaçınma çağrısı yapılırken kıyamet gününün dehşeti hatırlatılmakta, öldükten sonra dirilmenin gerçekliğini kavratmak için insanın meydana gelişine ilişkin aşamalardan ve tabiattaki yenilenmelerden söz edilmektedir. Daha sonra hac ve kurban ibadetinin amaçlarına, müslümanlara varlık mücadelelerini sürdürmeleri için hicret ve düşmanla savaş müsaadesi verildiğine değinilmekte, önceki toplumların başına gelenlerden ibret alınması için uyarılar yapılmakta, peygamberlerin getirdiği vahyin ilâhî kaynaklı olduğuna dikkat çekilmekte, evrende Allah’ın varlık ve birliğini gösteren deliller üzerinde düşünme fırsatı veren örneklere işaret edilmekte ve sonunda da müslümanlara, kendilerine yüklenen ulvî görevin bilincinde olmaları çağrısı yapılmaktadır.

İman, şirk, ibadet, cihad gibi konular üç ana çerçevede ele alınmak­tadır. Bunlar hicret, savaş ve hacdır. Her üçünde de insanın yerini yurdunu terkedip uzaklara gitmesi, çeşitli zahmetlere katlanması ve aynı inancı taşıyanlarla kader birliği etmesi söz konusudur. Kader birliği ise millet ve ümmet olmanın, bir toplum haline gelmenin temel şartıdır. Hz. Peygamber o tarihteki örneklerine uygun bir devlet kurmak isteseydi Hâşimî sülâlesinin gücüne dayanmak zorunda kalacaktı. Halbuki o, önce inanç ve kültür temeli üzerine kurulan yepyeni bir ümmet meydana getirmiştir. Sûre, etnik ve kültürel kökenleri farklı insanların ümmet olmak için nelere sahip bulunmaları ve neler yapmaları gerektiği hususunda âdeta bir gündem belirlemektedir. Hicret öncesinde inmeye başlayan sûre, müslümanları güçlü bir birlik oluşturmaya ve onları hicret sonrasında ortaya çıkacak devleti kurmaya hazırlar gibidir (Emin Işık, “Hac Sûresi”, DİA, XIV, 421).

#### Fazileti

Kurtubî –Gaznevî’den naklen– şöyle bir tesbite yer verir: Hac sûresi en ilginç sûrelerdendir; kısmen gece kısmen gündüz, kısmen se­fer­de kısmen hazarda, bir kısmı Mekke’de bir kısmı Medine’de, bir kısmı savaş sırasında, bir kısmı barış döneminde inmiştir; hem nâsih hem mensuh âyetler, hem muhkem hem müteşâbih âyetler içerir (XII, 5).

Ebû Hanîfe ve Süfyân es-Sevrî gibi âlimlere göre bu sûrede sadece bir secde âyeti vardır (18. âyet). Aralarında Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’in de bulunduğu bir grup âlime göre ise 18 ve 77. âyetlerinde secde yapılması gerekir. Ukbe b. Âmir’in, iki secde ihtiva etmesinden hareketle bu sûrenin ayrı bir faziletinin bulunup bulunmadığı yönündeki sorusuna Hz. Peygamber’in “Evet, vardır” cevabını verdiği rivayet edilmiştir; ancak hadisin sıhhat derecesi tartışmalıdır (Kurtubî, XII, 5). [2]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(22) Mushaf sıra numarası.

(103) Nüzul sıra numarası.

(32) Alfabetik sırası.

(17) Cüz sırası.

(78) Âyet sayısı.

(78) Fasıla harfleri.

(330) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (2+2+1+3+3+2+1+7+7+8+7+8= 51) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları ء، ب، ج، د، ر، ز، ط، ظ، ق، م، ن harfleridir. (Hemze) 1 adet, Haccı müşahade. (Be) harfi 2 adet, Haccı zâhir ve bâtın ile yapmak. (Hı) harfi 1 adet, Hacca gelen Allah’ın halkı ve ehli. (Dal) harfi 15 adet, toplamı 6 dır. Altı yönden Haccın delili ilâhiyye olması. (Rı) harfi 27 adet, Haccın vitriyet ile rahmet olmasıdır. (Ze) harfi 2 adet, Zâhir ve bâtın Zâti Haccın olması. (Tı) harfi 1 adet, Haccın hakikatidir. (Zı) harfi 1 adet, Zulmet Hacda nefsinde cahil kalınmasıdır.. (Kaf) harfi 5 adet, Haccın 5 hazret mertebesinde kudreti ilâhiye olmasıdır.. (Mim) harfi 12 adet, Umrenin Hakikat-i Muhammediye üzere yapılması. (Nun) harfi 10 adet, Haccın sıfât mertebesinden nurlandırmasıdır. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(حج) “Ha: 8” “Cim: 3” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 8+3= 11 dir. 

Mushaf sıralamasında 22 (2+2=4), nüzul sıralamasında 103 (13), 78 âyettir (7+8= 15) (1+5= 6)dır. Genel sayı toplamı 330 (3+3=6) . (11+4+13+6+6= 40) dır. 

(4) İslamın şifre sayısı, Kâ’benin Şeriat, Tarikati Hakikat, Marifet köşeleri, (6) Altı yön, Ka’benin (küb) altı yönü, (6) İman mertebeleri, (11) Hazret-i Muhammed ve Tehid-i Zât mertebesi, (13) Hz. Muhammedin Şifre Sayısı, (33) Mescid-i Nebevi ilk direk sayısı (3) İlm’el, Ayn’el Hakk’el Yakîn (3) Üç mevalid bitki, hayvan, maden mertebeleri…

(40) Hakikat-i Muhammedi… 

HAC: Hakikat-i İlâhiye de Cemalullah-ı seyir.

UMRE: Hakikat-i Muhammediye de Cemallulahı seyirdir.

Ey insanlar Rabbinize edin HAC,
Rahmetini bize ne olursun saç,
O gün gelirki insana olur taç, 
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir.

2. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirmekte olduğu çocuğundan geçer ve her hamile kadın da karnındaki çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değillerdir. Ne var ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

3. İnsanlardan kimi vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı hâlde, Allah hakkında tartışmaya girer ve her azgın şeytanın ardına düşer.

4. Şeytan hakkında, “Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler” diye yazılmıştır.

5. Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur yağdırdığımız zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.

6. Bu böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Şüphesiz O, ölüleri diriltir ve O, her şeye hakkıyla kadirdir.

7. Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltecektir.

8, 9. İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilmi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde kibirlenerek insanları Allah’ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız.

10. (Ona), “İşte bu kendi ellerinin önceden işledikleri yüzündendir. Allah, kesinlikle kullara zulmedici değildir” (denir.)

11. İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.

12. O, Allah’ı bırakır da kendine ne zarar, ne de fayda veren şeylere tapar. Bu da derin sapıklığın ta kendisidir.

13. Zararı faydasından daha yakın olana tapar. O (taptığı) ne uzuvları oluşmamış şekli demektir. Kötü yardımcı, ne fena yoldaştır!

14. Muhakkak ki Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.

15. Her kim ona (Muhammed’e) Allah’ın dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi? 

16. Böylece biz Kur’an’ı apaçık âyetler hâlinde indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir.

17. Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya; Allah, kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah, her şeye şahittir.

18. Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (Secde Âyeti)

19. İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. Bunlardan inkâr edenler için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülür.

20. Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.

21. Onlar için bir de demirden topuzlar vardır.

22. Her ne zaman cehennemden, o ızdıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara, “Tadın yangın azabını” denilir.

23. Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir.

24. Onlar hem sözün hoş olanına ulaştırılmışlar, hem de övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir.

25. İnkâr edenler ile Allah’ın yolundan ve içinde, yerli, misafir bütün insanları eşit kıldığımız Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar (azabı hak etmişlerdir.) Kim de orada zulmederek haktan sapmak isterse, biz ona elem dolu bir azaptan tattıracağız.

26. Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik.

27. İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. 

28. Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.

29. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.

30. Bu böyle. Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için bir hayırdır. Haramlığı size okunanların (bildirilenlerin) dışında bütün hayvanlar size helâl kılındı. Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının.

31. Allah’a yönelen, O’na ortak koşmayan kimseler (olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.

32. Bu böyle. Her kim de Allah’ın nişanelerini (kurbanlıklarını) yüceltirse, şüphesiz ki bu kalplerin takvasından (Allah’a karşı gelmekten sakınmasından)dır.

33. Sizin için onlarda belli bir zamana kadar birtakım yararlar vardır. Sonra da kurbanlık olarak varacakları yer Beyt-i Atik (Kâbe)’dir.

34. Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Şu hâlde yalnız O’na teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele!

35. Onlar, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen musibetlere sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir.

36. Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.

37. Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları müjdele.

38. Şüphesiz, Allah inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez.

39. Kendilerine savaş açılan müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter.

40. Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

41. Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.

42. (Ey Muhammed!) Eğer seni yalanlarlarsa bil ki, onlardan önce Nûh, Âd ve Semûd kavimleri de (peygamberlerini) yalanlamışlardı.

43, 44. İbrahim’in kavmi ile Lût’un kavmi ve Medyen halkı da (yalanlamışlardı). Mûsâ da yalanlandı ve nihayet o inkârcılara mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni inkâr etmek nasılmış, (gördüler).

45. Halkı zulmetmekteyken helâk ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır!

46. Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.

47. Bir de senden acele azap istiyorlar. Hâlbuki Allah asla va’dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.

48. Zalim oldukları hâlde, mühlet verdiğim, sonra da kendilerini azabımla yakaladığım nice memleket halkları vardır. Dönüş yalnız banadır.

49. De ki: “Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

50. Artık iman edip salih ameller işleyenler var ya, işte onlar için bir bağışlama güzel bir nimet (cennet) vardır.

51. Âyetlerimizi geçersiz kılmak için çaba gösterenler var ya, işte onlar cehennemliklerdir.

52. Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

53. Allah, şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler, derin bir ayrılık içindedirler.

54. Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar onun, Rabbinden gelen hak olduğunu bilsinler, böylece ona iman etsinler ve sonuçta da kalpleri ona saygı duysun diye Allah böyle yapar. Hiç şüphe yok ki Allah, iman edenleri doğru yola iletir.

55. İnkâr edenler, kendilerine kıyamet ansızın gelinceye yahut da onlara kısır bir günün azabı gelip çatıncaya dek o Kur’an’dan bir şüphe içinde kalırlar.

56. İşte o gün mülk (hükümranlık) Allah’ındır. O, insanların arasında hükmünü verir. Artık iman edip salih ameller işlemiş olanlar Naîm Cennetleri’ndedirler.

57. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlamış olanlara gelince, onlar için de alçaltıcı bir azap vardır.

58. Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince, Allah onlara muhakkak güzel bir rızık verecektir. Şüphe yok ki Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

59. Elbette onları hoşnut olacakları bir yere sokacaktır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).

60. Bu böyle. Bir de kim kendisine verilen eziyetin dengiyle karşılık verir de sonra yine kendisine zulmedilirse, elbette Allah ona yardım eder. Hiç şüphesiz ki Allah çok affedendir, çok bağışlayandır.

61. Bu böyle. Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.

62. Bu böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp da taptıkları ise batılın ta kendisidir. Şüphesiz ki Allah yücedir, büyüktür.

63. Allah’ın gökten yağmur yağdırdığı, böylece yeryüzünün yemyeşil olduğunu görmedin mi? Şüphesiz Allah, çok lütufkârdır, hakkıyla haberdardır.

64. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Şüphesiz ki Allah elbette zengindir, elbette övgüye lâyıktır.

65. Görmüyor musun ki, Allah bütün yerdekileri ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.

66. O, size hayat veren, sonra sizi öldürecek, daha sonra da diriltecek olandır. Şüphesiz, insan çok nankördür.

67. Biz her ümmet için uygulayacağı bir ibadet yolu verdik. O hâlde, din işinde seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine davet et. Çünkü sen hiç şüphesiz hakka götüren dosdoğru bir yol üzerindesin.

68. Eğer seninle mücadele ederlerse, de ki: “Allah, yapmakta olduğunuzu daha iyi bilmektedir.”

69. Hakkında ayrılığa düşüp durduğunuz şeyler konusunda, kıyamet günü Allah aranızda hüküm verecektir.

70. Bilmez misin ki, kuşkusuz Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Kuşkusuz bunların hepsi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)dır. Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.

71. Onlar, Allah’ı bırakıp, hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, kendilerinin de hakkında hiçbir bilgilerinin bulunmadığı şeylere kulluk ederler. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.

72. Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, o kâfirlerin yüz ifadelerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara hışımla saldıracaklar. 

De ki: “Şimdi size bu durumdan daha beterini haber vereyim mi: Ateş.. Allah, onu kâfirlere vaad etti. Ne kötü varış yeridir orası!”

73. Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de.

74. Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

75. Allah, meleklerden de resûller seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

76. Onların önlerindekini de (yaptıklarını da), arkalarındakini de (yapacaklarını da) bilir. Bütün işler hep Allah’a döndürülür.

77. Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.

78. Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır![4]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ {الحج/1}

“Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekum inne zelzelete-ssâ’ati şey-un azîm(un)” Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir. (22/1)

----------------

Âlemdeki Rab âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Öncelikle emir bu yöndedir. Ve dünyanın kıyamette sarsıntısı büyük bir şekildedir. Bu âyeti zâhir bir şekilde anlamamızdır.

Bâtınımıza özümüze döndüğümüz zaman bizim bireysel-birimsel özel rabbimiz olan Rabb-i haslarımıza karşı gelmekten sakınmamız gerekmektedir.

Zâhir ve bâtın bizlerin hallerini anlatıyor. Ama biz onları sadece dışarıda, afâki olacak, olmuş veya gelecekte olacak hâdiseler diye baktığımızdan, bir türlü kendimize tatbik edemiyoruz, kendimize döndüremiyoruz. Gelecekte meselâ, şu kadar sene sonra kıyamet kopacaksa, bizim ömrümüzde o kıyamete ulaşamayacaksa, o kıyametin bizimle ne ilgisi olabilir? Bizim üstümüzde ne tesiri olabilir? Ama Kûr’ân-ı Kerîm'in her âyetinin enfüsi olarak bizde, mutlak tesiri, ifadesi, yeri vardır. Yâni varlığımızda yaşanması gerekmektedir. 

İşte o büyük kıyamet denilen, kıyamet kopmadan, genele göre, küçük kıyamet, bireye göre büyük kıyamet olan, bizde bu hâdiselerin oluşması gerçekleşmesi gerekiyor ki, bu istihaleleri, bu geçişleri, bu sarsıntıları yaparken, nefsimizin sırtımızdaki ağırlığını bir şekilde atmalıyız. Aksi halde hep onu çekmek, taşımak, zorunda kalırız ki, o da bize çok ağırlık yapar. Bizi yolumuzdan alıkoyar. Bir insân ne kadar hafiflerse, yolculuğu o kadar kolay olur. Ne kadar üzerinde yük varsa, ağırlık varsa yolculuğu da o kadar zor, zahmetli ve yorucu olur. 

Kıyamet sarsıntısı Zilzal sûresi anlatımıyla;

İzâ zulziletil ardu zilzâlehâ. (1) İzâ ne demekti hocam? “vakit” demektir. 

Daha gelemedik mi oraya? Cenâb-ı Hakk burada zamanla ilgili bir şey olduğu için evvelâ bize izâ ifadesiyle zamanı hatırlatıyor. Hani Kûr’ânı Kerîm'de Âdem Aleyhisselâmdanda bahsederken “o vakti hatırla ki;” (2/30) Yâni Cenâb-ı Hakk sana bir ufuk açıyor. İzâ o gitti ve gelecek olan o vakti hatırla ki “İzâ zulziletil ardu” yeryüzü sarsıldığı vakit. Nasıl? “Zilzâlehâ” “sarsıldıkça sarsıldığı vakit.” Burada gerçi mazi ifâdesiyle söyleniyor. Dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Sarsılacağı vakit gelecekte olan bir hâdiseyi anlatıyor. Yeryüzü o zamanı hatırla ki; Ey kulum ben seni şöylece ikaz ediyorum. Bir zaman gelecek ki yeryüzü sarsıldıkça sarsılmaya başlaya-cak, ama maziye atması, sarsıldıkça sarsıldığı, vakit anı da içine alıyor. Geçmiş vakti ve şuan gibi sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Yâni senin vücut arzın yâni beden toprağın beden arzın sarsıldıkça sarsıldığı, vakit bu vakit değil. Böyle bir vakit gelecek sana diyor. Bu vakitte dikkatli ol. Peki ne zaman gelecek bu vakit? 

İşte bu sarsıntı kahhar isminin sende tecelliye başlamasıyla, olacaktır, kahhar isminin herhangi bir şekilde belki o kimse kahhar isminin zikrini etmeyebilir. Ama fiili olarak manen kahhar tecellisi sana geldiğinde şu veya bu şekilde sarsıldıkça. Varlığın vücut mülkün, beden mülkün, sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Bu bizlerin ki muhabbet fırtınalarıyla, ilim hareketleriyle, daha evvelce kesin olarak bildiğimiz hükümlerin aslında bir mutlak ifâdesi olmadığı, daha başka ifâdelerinde bulunduğu, anlatıldığı zaman, bu husus anlaşıldığında, bizim idrâkimiz de sarsılmaya başlıyor. Genel yapımız kaymaya başlıyor. Ayaklarımız yerden kaymaya başlıyor. Yerinde duramamaya başlıyor. 

Neden? Çünkü daha evvelce muhkem diye kurduğumuz binanın aslında çokta muhkem olmadığı, birçok yerlerde delikleri olduğu ve bu binanın yeniden yapılmasına gerek olduğunun anlaşıldığı zaman, sarsılmaya başlıyoruz. Bazı şeylerde şüpheye düşüyoruz. Acaba yanlış mı yapıyoruz? Bu kadar zamandır bunu böyle bildiğimiz halde böyle değilmiş. Veya daha ilerisi de varmış diye kıstas ölçülerimiz değişmeye başladığı zaman, bizdeki hem vücut arzı, hem de ilim varlığımız sarsılmaya, silkelenmeye başlıyor. 

“izâ zülziletil ardu zilzaleha” senin beden yeryüzün sarsıldıkça sarsılmaya başladığı vakit. “Ve ahrecetil ardu eskaleha.” İşte bu halde senin yeryüzün içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı vakit. Hani mahşer kıyamet gününde zelzeleler olduğu vakit. İçinde altınlar madenler bütün nesi varsa, gazlar vesaire hepsi dışarıya çıkacak. O ifâdede ama o gün öyle olacağı, biz bu güne bakıyoruz ve “Ve ahrecetil ardu.” Arz ihraç edecek yâni çıkartacak. “Eskâlehâ” ağırlıklarını dışarıya çıkartacak veya çıkarttığı vakit. Peki bunlar neydi? Yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkarttığı vakit. İşte belirli bir hükümlerle bizde oluşmuş, bazı kesinleşmiş, kireçleşmiş bilgilerin veyahut duyuşların duyguların sarsıldığı zaman şüpheye tereddüte düşüldüğü zaman. Bunların yerine yenilerinin konması gerektiği zaman. Nasıl? Yeni bina yapmak için evvelâ o binayı yıkıyorlar. Yeni bina oluşması için, nasıl büyük sarsıntılar geçiriyor. O kepçeler greyderler geliyor. Mevlânâ Hazret-leri bu babda ne demiş? 

“Eğer yenisini yapamayacaksan, eskisini yıkma” kendini eskisinden de mahrum etme. Bırak o sarsılmadan kendi hayatını yaşasın. Ona yeterli olan o binası ile o beden arzında kendisi rahat yaşasın. Ama orada rahat değil ise bu sarsıntılara, bu yıkılışlara, bu uğraşmalara biraz dayanması gerekecektir.[5]

----------------

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُم بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ {الحج/2}

“Yevme teravnehâ tezhelu kullu murdi’atin ammâ erda’at veteda’u kullu zâti hamlin hamlehâ veterâ-nnâse sukârâ vemâ hum bisukârâ velâkinne azâba(A)llâhi şedîd(un)” Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirmekte olduğu çocuğundan geçer ve her hamile kadın da karnındaki çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değillerdir. Ne var ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir. (22/2)

----------------

Yine iç âlemize enfüsümüze bu âyeti döndürdüğümüz zaman kadın nefistir. Her emzikli kadında birimsel nefis ve birimsel akıl evlatları olan birimsel nefsinden üretmiş olduğu bu oluşumları yine süt yani hayali ve vehim ile beslemekten düşürür. Ve yerine aklı küllden bilgiler ile kıyamet sarsıntısıyla kıyam eden veled-i kalb çocuğunu bu sefer hakikat ilmiyle sütüyle besler.

Ama daha henüz birimsel nefis ve akıl evlatlarına olan hayal ve vehimi düşüncelerin hamili taşıyıcısı ile kendisine aklı küllden gelen hakikat bilgilerinin sarsıntısı ile bu düşünceleri düşürür yani unutmaya başlar ve hakikat bilgilerinden gönül evladına hamile-hamil olur ve bu hakikat düşüncelerini taşımaya başlar.

----------------

وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَّرِيدٍ {الحج/3}

“Vemine-nnâsi men yucâdilu fi(A)llâhi bigayri ilmin veyettebi’u kulle şeytânin merîd(in)” İnsanlardan kimi vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı hâlde, Allah hakkında tartışmaya girer ve her azgın şeytanın ardına düşer. (22/3)

----------------

İnternetten dinlediğim bir yorumcu bir konu hakkında “sen evliyasının evvelden haber alıyorsun” diye bir ifade kullandı. İşte bu konu hakkında hiçbir bilgisi olmadığı halde Alllah hakkında tartışıldığı açıktır. Şeytan ise kişinin nefsi emaresinin faaliyet sahasıdır. Ve nefsi emaresinin vehim ve hayali peşinde koşar durur. Varacaı yer yine hayaldir.

Yeri gelmişken;

Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.) 

“Zuhur hali” demek hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve “vene-fahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir. 

İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhıdır. Bu da ancak gerçek bir eğitim ve irfaniyyet mesleğidir. Ciddi düzenli, mutlak bir bilinç ve irfaniyyet isteyen bir husustur, eğiten ve eğitilen iki tarafında kaabiliyetli olması gerekir ve yaklaşık ortalama (15/20) seneye ihtiyaç vardır. Ancak sistemsiz bir uygulama ile nice (15/20) seneler geçse yine de hiç bir netice alınamaz.[6] 

İşte görüldüğü gibi verilen örnekteki kişi Allah-Uluhiyet bilgisi ilmi olmadan Allah-Uluhiyet bilgisi hakkında tartışmaktadır. Evliya evvelden değil hakikatinin evvelinden haber alandır. 

----------------

كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَن تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ {الحج/4}

“Kutibe aleyhi ennehu men tevellâhu feennehu yudilluhu veyehdîhi ilâ azâbi-sse’îr(i)” Şeytan hakkında, “Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler” diye yazılmıştır. (22/4) Bakara sûresi 257. Âyette Velilerin dostu Allah ve İnkar edenlerin dostu tağut[7] olduğu bildirilmiştir.

(257-) Allahu Veliyyülleziyne amenu yuhricühüm minez zulümati ilenNur* velleziyne keferu evliyaühümüt tağutu yuhricunehüm minen Nuri ilez zulümat* ülaike ashabün nar* hüm fiyha halidun;

* Allah, imân edenlerin dostudur. Onları karanlık-lardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar. 

O Allah’ki imân edenlerin Veli’sidir;

Veli ismiyle Allah orada zuhur etmiştir. Veli ismi imân edenlerde onları zulmetten Nur’a çıkarmak için zuhura geliyor yani cehlinden akiline çıkarmak için. 

Dünyada en büyük zulmet yani karanlık beşeri yönde insânın kendisini var zannetmesi ve kendi beşeriyetine varlık vermesi ve bunu vermekle kendisini ilâh edinmiş olmasıdır işte bundan büyük zulmet olmaz. 

Dünya zaten tabiat zulmetinde yoğun olduğundan bunu da var zannetmek Nûr’a en büyük perdedir ve Veli ismi dışında başka türlüde bu zulmetten Nûr’a çıkmanın imkân ve ihtimali yoktur, hafız ol her gün bir hatim oku, burasını bin defa oku bunun tahakkuku mümkün değildir okumanın o mertebedeki kazancı neyse onu kazanırsın orası ayrı konudur.

Ama o küfür ehline gelince onların velileri de, yol göstericileri de tagut’tur; 

Onlar yarasalar gibi karanlıktan hoşlanırlar Nûr onların gözlerini alır ve işte onlarda Nûr’dan zulmete götürürler, tasavvuf eğitimi alıp daha henüz müşahedesi olmayan birisinin şeriat ehlinin sohbetine katılması da aynı şeydir.

İşte onlar ateş ehlidir, Nefsi emmâre ateşinin ehli bunlardır işte, Nûr’dan zulmete düşenler. Bunu genel mânâda düşünürsekte aynı şeydir, Cenâb-ı Hakk bizi Nûr’dan hâlketti getirdi bu zulmetin içine bıraktı işte bizler zulmette kalırsak zâten ateş ehli oluyoruz.[8]

----------------

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ {الحج/5}

“Yâ eyyuhâ-nnâsu in kuntum fî raybin mine-lba’si fe-innâ halaknâkum min turâbin sümme min nutfetin sümme min alekatin sümme min mudgatin muhallekatin vegayri muhallekatin linubeyyine lekum venukirru fî-l-erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen sümme nuhricukum tiflen sümme liteblugû eşuddekum veminkum men yuteveffâ veminkum men yuraddu ilâ erzeli-l’umuri likeylâ ya’leme min ba’di ilmin şey-â(en) veterâ-l-arda hâmideten fe-izâ enzelnâ aleyhâ-lmâe-htezzet verabet veenbetet min kulli zevcin behîc(in)” Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur yağdırdığımız zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.

----------------

Topraktan yani Hz. Âdem babamızın halkiyet hikmetten “ve nefahtü” ile ma’nâ âlemimiz enfüsümüz ve sonra kendi zâhiri babalarımızın atılan suyunda madde bedenimiz halk olunmuştur ve Alaka da Alak suresi 2. Âyette bildirilmiştir. 

------------------- 

~~96.2~
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ 
~ ~ ~

(96/2) - Halekal insâne min alâk. 
(96/2) - İnsanı bir alâktan yarattı.

------------------- 

ve “halekal insâne min alâk” ve senin Rabbin öyle bir Rab ki, “halekal insâne” insânı halk etti. 

Bütün varlıkların halkıyyet-i tamamlandıktan sonra, halkıyyetin kemali olan insan, “sûreti ilâhiye üzere” halko-lundu ve yeryüzünde yaşamaya başladı birçok aşamalar dan geçtikten sonra nihayet Muhammediyyet mertebe-sinde hakikat-i İlâhiyyeye bir zuhur mahalli olacak hale geldi. Ve böyelece zât-i tecelliyi alacak kıvama ulaşmış oldu. İşte bu zuhurun ve diğer insanların da vücüd varlıklarının zuhuru bir kan pıhtısından oluşmaya başladı. 

Neden min alâk? Bir pıhtılaşmış kandan, diye insânın sûretinin halkıyyetini anlatmaya başlıyor. Daha evvelce bu hakîkatleri bilmeyen insânoğlu, artık yavaş, yavaş hem ilmi ma’nâ da, bir gelişme sağlamaya başlıyor, hem de bâtınî ma’nâ da bâtın ilmi düzeyinde gelişme sağlamaya başlıyor. İşte bakın burada Rabbının insânı halk ettiği ve insânın değersiz bir kan pıhtısından medyana getirdiğini, o halde sen kendini nefsi olarak o kadar yücelerde görme. Senin aslın budur, diye de evvelâ, ikaz etmesi vardır.[9]

Nasıl ki bir anneden zâhir bedenlerimiz meydana gelmiş ise bâtıni doğumuz içinde bir gönüle girip Bismillahirrahmanirrahim yani besmele-i şerif olan irfan ehlinin gönlünde bâtıni doğumun gerçekleşmesi lazımdır.

İşte bunların kimisi akl-ı külle ulaşır ve kamil insan olur kimiside bu veled-i kalb devresini tamamlayamadan nefsaniyetinden kurtulamaz ve manen ölür. 

Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin.

 Ömrün en düşkün çağı ise kişinin düşkün yani miskin hale geli varlığından eser kalmaması ve hiçbir şey bilmez hale gelmeside nefsinin cahili olması ve nefsinden hiçbir şey hale gelmemesidir. 

Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur yağdırdığımız zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.

Bu konu hakkında Fusûs’ül Hikem Mûsâ fassı ile yolumuza devam edelim;

2. Paragraf:

İmdi Mûsâ (a.s.) kuvâ-yi fa'âleyi cem' etmekle, ancak ervâh-ı kesîrenin mecmû'u olduğu halde doğdu. Zîrâ sağır kebîrde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin? Hâssıyyetle büyükte tasarruf eder. Binaenaleyh kebîr kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülaabe eder; ve ona çocukça söyler; ve ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o, onun taht-ı teshîrindedir. Halbuki o, vâkıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine ve mesâlihinin tefakkudüne ve te'mînine meşgul kılar, tâ ki sadrı dıyk olmaya. İşte bunun hepsi sağîrin kebîrde olan fiilindendir; ve bu makamın kuv­vetinden nâşîdir. Zîrâ çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir, çünkü yeni olmuştur. Halbuki kebîr eb'addir. İmdi Allah Teâlâ'ya akreb olan kimse Allah Teâlâ'dan eb'ad olan kimseyi teshir eder. Nitekim mukarrabîn olan pâdi­şâhın havâssı, ona mukarrabiyyetlerinden dolayı eb'ad olanları teshir ederler. Resûlullah (s.a.v.) nüzulü vak­tinde kendisini yağmura ibraz ederdi; ve onun isabet etmesi için başını açardı; ve "Onun Rabb'ine olan ahdi yenidir" buyurur idi. İmdi bu Nebinin bu ma'rifet-i billahına bak ki, onu ne şey eceli ü a'lâ ve evzah eyledi! Şu halde yağmur, Rabb'ine onun kurbu olduğu için, efdal-i beşeri teshir eyledi. Binâenaleyh vahy ile nazil olan resul gibi idi. Böyle olunca onu hâl ile bizatihi davet etti. Rabb'inden ona getirdiği şey ona isabet et­mek İçin, kendini ona ibraz eder idi. İmdi ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, kendi nefsini ona ibraz etmez idi. Bu risâlet, suyun risâletidir ki, Allah Tealâ diri olan her şeyi ondan halk eyledi. İyi anla! (2).

Musa (as) fail kuvvetleri toplamakla ancak ervah-ı kesirenin mecmuu olduğu halde doğdu, zira sagir (küçük) kebirde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin büyükte tasarruf eder. Böylece sagir kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülabe eder, ona çocukça söyler, ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o onun taht-ı tescirindedir. Yani tesiri altındadır. Halbuki o vakıf değildir, yani çocuk buna vakıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine çocuğu meşkul eder ta ki çocuk sıkıntıya girmeye, bunlar küçüğün büyükte olan fiillerindendir. Bu makamın küvvesinden naşidir, zira çocuk rabbına hadis-i ahidir.

Çünkü yeni olmuştur. Halbu ki büyük Allah’tan uzaktır, çocuk yakındır. Allahüteala’ya yakın olan kimse uzak olanı tesir altına alır. Yani Allah’a yakın olan kimse Allah’tan uzak olan kimseyi tesir altına alır. Nitekim Mukarrebin olan padişahın havası yani padişaha yakın olan havası onun yakınlığından dolayı padişahtan uzak olanları tesir ederler. Rasulullah (sav) efendimiz nüzulu vaktinde kendisini yağmura açardı yani yağmur yağarken yağmur altında dolaşırdı ve onun isabet etmesi için başını açardı. Ve “onun rabbine olan ahdi yenidir.” Buyurur idi. Yani Hak’tan yeni gelmiştir, buyurur idi. Şimdi bu Nebi’nin bu marifet-i Billah’ına ba k ki yani Allah’ı bilme marifetine bak ki onu ne şekliyle ala ve üstün getirdi.

Şu halde yağmur Rabbine olan yakınlığı yüzünden rabbından yeni tecelli ettiğinden insanları tesir eyledi. Böylece Vahy ile nazil olan Rasul gibi idi. Yani yağmuru Rasul’e benzetiyor. Haktan yeni geldi taze geldi diyor. Böyle olunca onu hal ile bizatihi davet etti. Rabbından ona getirdiği şey ona isabet etmek için. Yani yağmur hal lisanı ile peygamberi kendine davet etti. Yani yeni gelen vahiy olarak kabul ettiği için. Bu yüzden de kendini ona ibraz eder idi, başını açar idi, ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için faide-i İlahiye hasıl olamsa idi kendi nefsini ona ibraz etmezdi.

Yani başını açıp da yağmurun altına gitmezdi. Bu risalet suyun risaletidir ki Allahüteala diri olan her şeyi ondan halk eylediğini iyi anla. Yani Rasullük sudaki Rasullük suyun risaletidir. Neden, halk edişi yönünden, hayat verişi yönünden yani Efendimiz onun için başını açarmış risalet olarak gördüğü için ona. O da suyun risaleti olarak. Yani Musa (as) kendisine kuvvayı faaliye mesabesinde olan faal kuvvetler durumunda bulunan kesilen çocukların ervahını cem etmekle buervah-ı kesirenin heyet-i mecmuası olduğu halde doğdu. Yani Musa (as) doğduğu zaman kendisi hakkında kesilen çocukların batındaki kuvvetleri ile birlikte doğdu.

Hani bir rivayet vardır, derler ya her peygamber de genel olarak 40 insan gücü vardır. Ama Resul (sav) de de 40 peygamber gücü vardır, dedikleri bu manaya geliyor. Batın âleminden almış olduğu kuvvetlerle kendisi göründüğü halde böyle büyük kuvvetlerle ortaya çıkıyor. Zira çocuk büyükte tasarruf etmek suretiyle müessirdir. Şunu demek istiyor çocuk kuvveti gerçi onlar ama çocuk nasıl babaya tesir ediyorsa işte o çocuklar da o, (Musa onların babası hükmüne girdi) kuvvetler onda tesir etti. Büyük çocuğun mertebesine tenezzül edip onunla oynaşır, yani çocukla şakalaşır oynaşır.

Onun “su” diyeceği yerde “bu” taam diyeceği yerde “mama” ve sıcak diyeceği yerde “cıs” der. İyiye “cici” kötüye de “kaka” der. Ona çocuğun aklı derecesinde görünür. İşte “insanları akılları derecesinde konuşunuz” işte bunu bütün eğitimcilerin bilmesi gereken bir durumdur. Öğrencisinin aklı hangi derecede ise o dereceden hitap etmesi lazımdır, çocuk ise çocuk olması lazımdır ki onunla irtibat kurabilsin. Başka türlü de irtibat kuramaz. Çocukla büyük yan yana olsalar, büyük kendi halinde olsa aralarında birlik olmaz. Çocuğun büyük haline ulaşması mümkün olmadığına göre o zaman büyük küçüğün haline ulaşması gerekir. İşte bu da çocuğun ondaki tesiridir. 

Böyle olunca büyük küçüğün taht-ı tesirindedir. Hakikat böyle iken büyük küçüğün tesiri altında olduğuna vakıf değildir. Tabi ki irfan ehli ise o başkadır. Çocuk büyüğü kendi mertebesine tenzil ettikten sonra o büyüğü kendi mertebesine himayesine kendisine munis görünmek suretiyle tesir eder. İşte bu hallerin cümlesi küçüğün büyükte olan tesirinden ve bu tasarruf çocukluk makamının kuvvetinden meydana gelmektedir. Yani çocukta ne kadar büyük kuvvet var ki farkında olmadan biz ona oyuncak diyoruz ama çocuktaki kuvvet büyük kuvvetinden daha fazla ki onu kendisine tabi tutuyor.

Büyüğün küçüğe uymasının sebebi küçük Rabbından yeni geldiği için Rabbındaki muhabbeti ona olan tesiridir, yoksa çocuğun kendi tesiri değildir. Ve o yeni vücut bulmuştur, o Rabbından en yakın zamanda ayrılmıştır, büyük ise çok seneler geçtiğinden Rabbından o derece uzaklaşmıştır. Ama çocuk Rabbına yakındır. Böyle olunca Allahütealaya en yakın olan en uzak olana tesir eder. Zahirdeki sultanların kendisine yakın olanları, padişaha yakın olan kulları padişahın uzak olan kullarına tesir ederler. Sebebi padişaha yakınlıkları dolayısıyladır. Rasulullah (sav) Efendimiz yağmur yağarken vücud-u Şeriflerini yağmura tutarlar yağmurun isabet etmesi için mübarek başlarını açarlar, kendisine bunun sebebi sorulduğunda “Rabbine olan ahdi yenidir “ buyururlar idi.

Yani rabbinden yeni gelmiştir, zuhura çıkma sözleşmesi yenidir, buyurur idi. Hatem-ül Enbiya olan Efendimizin yüce marifetine bak ki o marifet ne yücedir, ne açıktır yağmur rabbına o zamanda yakın bir bağlantısı olduğu için Resul (sav) i tesir eyledi. Böylece yağmur Resul (sav) e vahy ile nazil olan Rasul yani Cebrail (as) gibi idi.

Haktan yeni ayrıldığı için haberci olmuş oluyor. Cebrail (as) da Haktan haber getiriyor ya ama su mevzuunuda bu mevzuyla bir tuttu diyor. Melek lisanla davetini yapıyor, yağmur da Resul (sav) e lisan-ı hal ile hal lisanı ile bizatihi davet eyledi. Yani zatıyla davet eyledi. Kelamıyla değil.

Zira mükemmel havas-ı zahir ile idrak ettikleri şeyin hepsinde kendilerine Hazret-i İlahiyeden, yani hakikat ehli mana âleminden kendilerine ne gelmişse bunların içinde vahyi ilahi manaları bulurlar, idrak ederler. Yağmur hazret-i İlahiden nazil olan ilmin suretidir. Başını açması bu yöndendir ayrıca su hayat verir. Yağmura nefsini açması ruh-u kamilin kendine ifaza olunan feyzin telakkisine yani idrak edilmesine başın keşfe açılması zuhur-u hakayik içindir. Nasıl ki husl mahali kalptir, rabbından Resul (sav) e getirdiği hayat ve ilim bu yağmurun kendisine isabet etmesi için vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz ederdi.

Böylece yağmurdan (sav) Efendimiz de isabet eden şey ilahi sebebiyle o yağmurdan kendileri için faide-i İlahiye hasıl olmasıydı. Yani kendisini yağmura açması ilmin hakikati, hayatın hakikatinden fayda sağlamak içindi. Yani fayda hasıl olmasaydı Vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz etmez idi.

Yağmurun bu risaleti suyun risaletidir ki Allahüteala (CC) Kur’an-ı Kerim’de 21/30 de buyurur.

21/30-) Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma* ve cealna minelMai külle şey'in hayy* efela yu'minun;

21/30- O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki (yıldız oluşumları öncesi uzayda) semâlar ve arz birleşik idi de biz onları (kuvvelerin yoğunlaşmasıyla) yarıp ayırdık! Her diri şeyi sudan (H2 O) oluşturduk... Hâlâ iman etmiyorlar mı?

“Biz her şeyin hayatını sudan başlattık “ beyanı üzere hayat sahibi bulunan her şeyi sudan halk eyledi bu hikmeti iyi anla. Yani neye başını açtı hikmetinin de bir özelliği de budur.[10] 

Ve âyetin başına dönecek olursak dirilişi anlayabilmek için önce Ölüm nedir? Onu anlamamız lazımdır.

## SORU: ÖLÜM NEDİR?[11]

Dördüncü soru ise ölüm nedir? Bu hususta bir hadis vardır. Bir yerde rastladım hatta onun fotokopisini de çektim. Son olan o dosyaya da bunu koydum. Ressam dosyasına, ilgili çünkü. Sahihi Buhari tercümesi cil 11 sf 193 de kayıtlı Ebu saidi hudri’den rivayete göre, resullullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur (Ölümü bu kadar güzel açıklayacak başka hiç bir kayıt bu âlemde yoktur) tamamen vahiy bir açıklayış Kur’an değil ama kutsi hadisler bölümünde olması lazım “Kıyamet günü (hesap kitap görüldükten sonra cennete cehenneme gidecekler belirlendikten ve ayrıldıktan sonra), ölüm “ak’lı kara’lı alaca bir koyun suretinde getirilecek.” Ne demek? Ölüm mahluk demek bakın. Yani halk edilmiş yani sonradan olmuş. Asılda olan bir şey değil ölüm, kadimde olan bir şey değil nerede hadisde olan, yani zuhurda sonradan olan bir şey ölüm. Allahın varlığında ölüm diye bir şey yok. 

Bir tellal “ey cennet halkı” diye bağıracak. Cennettekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar. Ne kadar güzel bir ifade. Bulundukları yerden çıkarak bakacaklar. Onlar bir başka şeylerle meşgul oluyorlarken, aralında sohbet yeme içme bir başka âlemdeyken, bir tellal ey cennet halkı diye bağıracak onlarda başlarını çevirip bakacak. Bulundukları yerden çıkarak bakacaklar. Şimdi bunun üzerine tellal bunu bilir misiniz diye sorar, o koyunu getirip gösteriyor, bunu bilir misiniz diye sorar? Ehli cennetin hepsi onu görerek “evet biliriz, bu ölümdür” derler. Ehli cennet demek ki daha evvelden bunu öğrenmişler. Nerde öğrenmişler. Biliriz diyorlar. Ezbere gidilmemesi lazım. 

Sonra tellal ey cehennem halkı diye yüksek sesle seslenir. Onlarda bakarlar. Ve bulundukları berzahdan çıkıp korku içinde bakarlar. Demek ki, henüz azap başlâmamış. Tellal bunu biliyor musunuz diye sorar. Onlarda hepsi görerek “evet biliriz bu ölümdür derler”. Peki, nasıl oldu da her iki bölümde birbirlerine zıt olan cennet ve cehennem ehlinin hepsi ölümün ne olduğunu biliriz dediler o koyunu tanırız dediler. Çünkü hepsinin başıdan bir ölüm geçti. 

Bizlerde namzetiz hepimiz ölüme namzetiz. Ve hiç birimizin de hangi gün hangi saatte öleceğimiz belli değildir. İşte bu öleceğimiz zamanında belli olması kazayı mutlaktandır. Eğer Cenâb-ı Hakk bize hangi tarihte öleceğimizi bildirmiş olsaydı, (Bildirmemesi rahmettir) o gün bize gelmezdi. Izdırabın en büyüğü olurdu bilsek ki 5 sene sonra şu şekilde öleceğiz bu ona ızdırap olurdu. Lütufta olsa herhangi bir şeyin vaktinin bildirilmemesi, başımıza gelecek şeyi bilmek kahırda olsa lütufta olsa zaman geçmez. Deseler ki, 5 ay sonra dünyanın en zengini olacaksın o vakit geçmez. Ama deseler ki, 5 ay sonra öleceksin. Gene o 5 ay ızdırapla geçer çok zor geçer. Oyüzden kuranda bir kelime var ba’daten ”ansızın” Kıyametten bahsederken ölüm kıyamet ansızın gelecektir. Gerçi bazı hastalık gibi belirtiler olmakta ama yine de belli olmuyor doktorlar 3-5 gün yaşar diyor, kişi 10 sene daha yaşıyor. Doktorlar yaşar diyor, bakıyorsun ertesi gün gitmiş gene kimse bilmiyor. 

Bundan sonra koyun suretindeki ölüm bakın, koyun değil koyun suretinde yani ölüm koyun şeklinde suretlendirilmiş. Alacalı hemde siyahlı beyazlı. Cennetle cehennem arasında boğazlanır (hakkın batınından zatından surete zahire insanlara çıkarmak bu bilgileri ne kadar büyük bir lütufta bulunmuş peygamberimiz bizlere bu bilgileri vermek suretiyle, Normal insan bunları nerden bilebilir). 

Ey cennet halkı cennette ebedi yaşayacaksınız (bunların hepsi sağlâm bilgi ) artık ölüm yoktur. Cehennem halkına da ey cehennemlikler sizde karargâhınızda ebedisiniz size de ölüm yoktur. Cehennem ehli Cenâb-ı Hakka dua edecek bizi öldür, öldür diye, ama ölüm bir defa idi burada ölüm yok. 

Bundan sonra münadi yani seslenen bu gaflettekiler ehli dünyadır ayetini okur. Ayetin sonu “… vehum la yuminun,” onlar iman etmezler diye, Meryem sureti 19/39; bu ayeti kerimeyi onlara okuyacak orada ebedi kalacaksınız. Bu hususta çok büyük bir senet Cenâb-ı Hakk bunların hakikatini idrak edenlerden eylesin. 

Belirtildiği gibi suret olarak koyun neyi ifade etmekteydi, siyah beyaz alacalı koyun nefsi levvameyi ifade etmekteydi demek ki seyri sulukta gerçek manada yaşayarak kimse bu hakikatleri idrak ederek rüyada gördüğü o koyunları keçileri oğlakları eti yenen şeyi gördüğü zaman ölümü öldürmüş oluyor. Ondan sonra kendisi için artık gerçek manada ölmek yok olmak söz konusu değildir. Emmaredeki yırtıcı hayvanları, levvamedeki ehli hayvanları öldürmesi işte seyri sulukun ne kadar gerçekçi bir yaşam olduğunu bu hadisi şerif bile tasdik etmekte. Kullanılan sistem o, bakın o hayvanların öldürülmesi hakkında. Tarihi manada İbrahim’e gelen koçta burada bahsedilen koyun. 

İbrahime gökten geldi o koç, ressama da gökten hayvanlar çizdiriliyordu ben içini dolduruyordum diyor, ibrahime dışı da içi de doldurulmuş geldi ressam olmasına gerek kalmadı. Neden çünkü ona lütfedilmişti. Beytullahı koçtan sonra yükseltmeye başladılar. Koç kesildi emmare levvame işleri bitti ondan sonra bakara suresi bir sayfanın baş tarafında geçer “ve izyerfeu ibrahime ve minel kavaidi ve İsmail, Rabbena tekabbul minna. İnneke entes semiul alim” (2-127-128) diye dualarını yaparken beytullahın duvarlarını yükseltiyorlardı. Kabe ismini sonradan aldı. Peygamberimiz zamanında yapılan tamirden sonra kabe ismini aldı dört köşe kabe küb (Dört köşe) demektir. 

İşte kişi evvela kendindeki hayvanat bahçesini biraz temizlemesi lazımdır. Ondan sonra yavaş, yavaş beytini gönül beytini kurması gerekmekte. Yapılan çalışmalar bu istikamettedir. Cenâb-ı Hakk herbirimize kolaylıklar ihsan eyleysin. Cenâb-ı Hakk ayeti kerimede bütün nefisler ölecektir demiyor. Bütün nefsler ölümü tadacaktır deniyor. Tatma ise yaşamın ta kendisidir. Yaşamayan kimse tad alâmaz. Tadacaktır diyor yok olacaktır demiyor ne kadar açık. İşte üzerimizde nefsi emmare levvame ahlakları gittikten sonra biz ölümü yani insanoğlu bu mertebeye gelen çok güzel tadacaktır. Ama emmareyle levvameyle yaşayan kimse ölümü acı olarak tadacaktır çünkü ölümü öldürmemiştir öldüremediği içinde ölüm onu öldürecektir.

Cennet ehli için, ölüm kendilerine bir müjde olacak derler. Ayetlerde de var, başlı başına ayrı bir konu ölüm konusu. Ölüm ve hayat Cenâb-ı Hakkın kendisi tarafından verdiği bir hususiyettir.

Birey olarak biz kendimizi bilemez bulâmaz isek aslında hala burada ölü hükmündeyiz. Ölü hükmünde olanında ölmesi diye bir şey söz konusu olmaz. Ne zamanki kendimizi idrak edeceğiz varlığımızı 2.doğuş olan ve veled-i kalp hükmüyle doğacağız o zaman biz yaşamaya başlâmış olacağız. (Yani dirileceğiz. M.D.) Yolumuza Fusûs’ül Hikem Mûsâ a.s fassı ile devam edelim;

5. Paragraf:

İmdi Musa'nın tâbut içinde deryaya ilkâsının sureti, sûret-i helak idi. Zahirde ve bâtında onun için katiden necat oldu. Binâenaleyh nüfûs, ilim ile mevti cehilden dirildiği gibi diri oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurdu: اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا [En'âm, 6/122) "O kimse ölü idi", yanî فَاَحْيَيْنَاهُ "Biz onu dirilttik", yanî (ilim ile); "Ve biz ona bir nur yarattık ki nâs içinde onunla yürür" (o da hidâyettir); "Acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi?" (o da dalâlettir). لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا "Ondan hâriç değildir", ya'ni (ebeden doğru yolu bulamaz). Zîrâ emrin kendi nefsinde gayesi yoktur ki onun indinde tevakkuf olun­sun. Böyle olunca hüdâ insanın hayrete mühtedî olmasıdır. Şu halde ma'lüm olur ki, muhakkak emr, "hayref'tir. Ve hayret, kalak ve harekettir; ve hareket dahi hayattır. Binâenaleyh sükûn yoktur; şu halde mevt yoktur; ve vücûddur, binâenaleyh adem yoktur. Ve suda dahi böyledir ki, hayât-ı arz onun sebebiyledir. Ve onun hareketi Hakk'ın اهْتَزَّتْ ya'nî "İhtizaz eyledi" (Hac,22/5) kavlidir. Ve onun hamli Hakk'in وَرَبَتْ (Hac, 22/5) ya'nî "Ziyâdeleşti" kavlidir. Ve onun vilâdeti Hakk'ın وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (Hac, 22/5) ya'nî "Her bir zevci behîcden inbât eyledi" kavlidir. O ancak kendisine ben­zeyeni, ya'nî kendi gibi tabîi olan şeyi doğurdu, demek­tir. Binâenaleyh arzdan doğan ve ondan zahir olan şey ile arz için şefiyyetten ibaret olan zevciyyet hâsıl oldu. Ve keza vücûd-ı Hak için dahi. neş'esiyle esmâ-i ilâhiy-yenin hakayıkııu taleb eden âlem cinsinden ondan zahir olan şey sebebiyle kesret; ve muhakkak o şöyledir ve böyledir, diye tadadı esma sabit oldu (5).

Mûsâ’nın tabut içinde deryaya ilkasının sureti suret-i helak idi. Yani dış görünüşüne bakıldığında helaktı yani boğulma, ölme suretiydi. Ama bu durum Firavunun elinden ölmekten daha iyiydi. Onun tabutun, sandığın içine konması katl edilmekten kurtuluşu oldu. Böylece ölü olan nefislerimiz ilim ile cehil ölümünden dirildiği gibi. O da suya atıldığı zaman dirildi, yani hayatiyeti devam etti, suya bırakılmasaydı Firavun tarafından katl edilecekti. Hakteala 6/122 ayetinde buyurur,

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَاكَانُوا يَعْمَلُونَ 

6/122-) Evemen kâne meyten feahyeynahu ve cealna lehu nuren yemşiy Bihi fiynNasi kemen meselühu fiyz zulümati leyse Bi hâricin minha* kezâlike züyyine lilkafiriyne ma kânu ya'melun;

6/122-Ölü iken kendisini (Hakikat ilmi ile) dirilttiğimiz; insanlar içinde onunla yaşaması için basîret nûru oluşturduğumuz kimse(nin durumu); karanlıklar içinde kalıp ondan kurtulamayan gibi olur mu? Hakikat bilgisini inkâr edenlere, yapmakta oldukları böylece süslendirildi. 

Ölü idi biz onu dirilttik, yani cehil ile ölü idi biz onu dirilttik. Yani ilim ile dirilttik. Ve biz ona bir nur yarattık verdik ki nas içinde onunla yürür. O nur onda mevcut ama daha evvel bilinmediğinden ortaya çıkmamıştı, yok hükmündeydi, çünkü o herkeste mevcuttur, onu belirli çalışmalarla zuhura çıkaran bakın وَجَعَلْنَا ve cealna “bu işi biz yaptık” buyuruyor. Cebrail yaptı, Azrail yaptı, falan yaptı dolaylu yaptı değildir. “Ben yaptım” da demiyor, bi zatihi “Biz yaptık” diyor. Bizatihi kendi diliyle konuşuyor. Cenab-ı Hak bazı yerlerde “Ben “ de der, “Biz” dediği zaman kendi sıfatlarına şahsiyet vermesindendir. Sıfatlar da Zat’ından ayrı bir şey olmadığından ben böyleyim de böyleyim böyleyim de diye ayırmadan “Biz” ifadesini kullanıyor. Bakanlar kurulunda baş bakan ben yaptım demiyor, biz bakanlar kurulu olarak bu kararı aldık diyor. Cenab-ı Hak Esm-ül hünsasıyla birlikte “Biz” diyor. Ama bazen hiçbir isim ve sıfatına ihtiyaç göstermeksizin Zat’i olduğundan yani sadece Zat fiili olduğundan “Ben yaptım” buyuruyor. “Biz” demesi tecellinin daha geniş olduğunu gösteriyor. Mesela وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Venafahtü fihi min ruhi” Ben ona ruhumdan üfledim buyuruyor, çünkü orada daha Sıfatlar, Esmalar henüz yok zaten. Doğrudan doğruya Hakkın Zat’ının Zati tecellisidir. Yukarıda dediği tabiat alimi kendini tanımıyorsa o nefes alan veren bir varlık dahi olsa fiziken “Hay” hükmünde de olsa ama manen ilmen ölü hükmündedir. Onun için Cenab-ı Hak evvela ölümü sonra hayatı halk etti. Tebareke-i Şerifte öyle buyuruyor. 67/2

 خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَوةَ 

67/2-) Elleziy halekalmevte velhayate liyebluveküm eyyüküm ahsenu 'amela* ve "HU"vel'Aziyzul Ğafur;

67/2Ortaya koyacaklarınız itibarıyla hanginizin daha mükemmel olduğunu yaşatmak için ölümü ve hayatı yaratan "HÛ"dur! O, Azîz'dir, Gafûr'dur.

Allah evvela ölümü halk etti sonra hayatı halk etti. İşte “ölü olanı biz dirilttik” nurumuzla, “o nur ile insanlar arasında yürür” buyurur. Bunun başka bir ifadesi “Rahmanın kulları halk içerisinde yürür, o halk onun halini tanıyamaz ona takılırlar” işte bu biraz kendinden geçmişi kendi halinde olanı işte abdal, deli gibi onlar da karşılık olarak derler ki “size selam olsun” derler. 25/63

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

25/63-) Ve ıbadur Rahmanilleziyne yemşune alel Ardı hevnen ve iza hatabehümül cahilune kalu Selâma;

25/63-Rahman'ın kulları (Esmâ hakikatlerinin şuurunda olanlar) arzda (beden yaşamında) benliksiz ve şuurlu yaşarlar... Cahiller (hakikatten perdeliler) onlara sataştıklarında: "Selâm!" derler.

İşte içindeki nur hakikatiyle yürüdüğü için böyle derler. İnsanlar içinde yürür demesi suret olarak dolaşan mesela orman içinde yürür gibi, kendini bilmeyen gaflet halinde olan insanların sistemi onların yaşam sistemlerine değişik düşmektedir. Ama çoğunluğa göre hareket edildiğinden ki çoğunluğun yanılgıda olduğu bilinmediğinden, çoğunluk yanılgıdadır sebebi nefsi hareket ettiklerindendir.

Çok az bir kısmı mutlak olarak isabetli olur yaptıkları işte. Zaten her şeyde böyledir. Her ilim dalında da böyledir. Çok isabetli olanlar azınlıktadır. Hangi gurupta çok kalabalık varsa orasının durumu kemalata uzaktır. Yanı çokluk mutlak kemalatta olduğunu göstermez. 6/122

﴿١٢٢﴾ اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَاكَانُوا يَعْمَلُونَ

“Kendisine nûr verdiğimiz kişi karanlıkta olanlara benzer mi” 6/122

Ölüm yok olmak değildir, ölüm nefsin tattığı şeydir. Yokluk yoktur, ölüm vücuttur. Çünkü ölüm yaratılmış bir şeydir 67/2 ayetinde buna işaret vardır. Su da dahi öyledir ki arzın hayatı onun sebebiyledir. Yani arzın hayatı suyun sebebiyledir, onun hareketi Hakkın ihtiza eyledi yani hareketlendi. 22/5 de buyurur. وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ Her bir zevci behicden meydana getirdi Musa (as) ın sandık içerisinde olduğu halde validesi tarafından suya bırakılması sureti yani bu yaşam hali helak yaşamıydı. Helak suretiydi, zira küçük bir çocuğu bir sandık içine koyup deryaya bırakmak onun helakine çalışmak olur. İşte bu suya, deryayai denize bırakma sureti suret-i helak olmakla beraber zahir ve batında Cenab-ı Musa’nın öldürülmesinden kurtuluşu oldu.

İnsan nefisleri nasıl ki ilim ile cehil ölümden dirilir ve halas olursa Musa (as) dahi öylece diri oldu. Yani İlm-i İlahiye bırakılmak suretiyle ilmi olarak dirildi, zira ilim tahsil ederken nefsini biraz zorlama gerekir. İşte Musa (as) ın deniz içine bırakılması zorlanmasıydı. Deniz içinde dalgalarla çalkalanarak gitmesini nefis mücadelesine benzetilmektedir. Beşerin nefsi zahirde ve batında cehilden diri olur. Yani nasıl denize suya atılmakla ölümden kurtuldu, beşer nefsi de ilim denizine girmekle yani ilim tahsili ile kendi bölümünden cehil mevtinden kurtulmasıdır. Kişinin nefsinin ilim ile hayat bulması 6/122 ayetinde buyurulmuş tur, اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا 6/122-) siz ölü idiniz, bakın burada “siz” buyuruyor. Siz ölüler değimliydiniz diyor. Siz varsınız ama ölü durumundasınız diyor. Dikkat edin buna diyor. Ben size bir hayat verdim ama siz bu hayatı ilim ile süsleyin diyor.

Siz dünyada iken ilim ile dirilin diyor yoksa nefs ölümü tatmak ile dirilmek mümkün değildir diyor. İlim ile aydınlanmak Hakikat-ı İlahiyeyi aydınlatıyor, gündüzün aydınlığı ise eşyayı aydınlatıyor. Hakikat-ı İlahiye zaten aydınlık onun aydınlığına ulaşıyor kendindeki aydınlık ile. 

Biz onu ilim ile dirilttik ve ona bir nur verdik ki nas içinde o nur ile gezer. O nur da hidayettir. Zahiren sünnet-i seniyeye uymak, farzları takip etmek, batınen de onların özlerini idrak ederek yaşamaktır. Hakikatlerini idrak ederek yaşamaktır. O kimse acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi, o kimse ebediyen doğru yolu bulamaz.

Deniz vasıtasıyla baka bulan hayat-ı hissiye-i Museviye yani hissi hayatta baki olan deniz vasıtasıyla buraya ulaşan Museviye ilim ile hasıl olan hayat-ı akliyeyi teşbih olunmuştur. Akli hayata benzetilmiştir, suyun ilim sureti olduğuna tembih olunur, zira kendisinden her şey hayat bulan su ile bedenler nasıl hayat bulursa yani suya bırakılmasının sebebi bedenler nasıl suyla hayat bulurlarsa ilim ile dahi nufus-u beşeriye böylece manevi hayat bulur.

Yani insanın nefsi manevi hayatını bulur. Dalaletten ibaret olan zulmetten kurtulur, zulmette kalanlar ise ebediyen doğru yolu bulamazlar. Karanlık dediğimiz gecenin karanlığı manasınada değil, ilimi bilgisizlik veya belirsizliktir, hakikate cehil olmaktır. Malum olsun ki ilim ikidir, birisi ilm-i hakikat, diğeri de ilm-i hayaldir. İlm-i hakikat enbiyanın ve onların varisi olan evliyaların tevdi buyurdukların ilimdir ki hakikat ile hayal arasına camidir. Yani Evliyaullah’ın getirdiği ilim öyle bir ilimdir ki hem hakikat ilmi hem de hayal ilmini birleştirir, arasında berzahtır.

Bu ilmi tahsil edenler hakikat-ı vücut ile hayal arasındaki bağlantıya arif oldukları için hayrete düşerler. Bu hayret hayret-i mahmudedir, yani övülen bir hayrettir. Zira ilm-i hakiki neticesidir yani ilmin sonunda hayrete düşer. Yani sonsuz hakikat-ı ilahiyeyi idrak ettikçe hayretten hayrete geçer, Efendimizin dediği gibi; “Rabbim Zat’ında olan hayretimi artır” diyor.

Fiilinde Esmasında değil, işte övülen hayret bu hayrettir. Zira ilm-i hakiki neticesidir. Hakiki ilmin neticesinde hayretler oluşur insanda, hem kendi hakikatini hem de ilahi hakikatleri anlamaya vesile olur. Onun için (sav) Efendimiz “Ya rabbi sende olan benim hayretimi ziyadeleştir” dedi. 

İlm-i hayal felsefe ehlinin ilmidir. Fen adamlarının meşkul olduğu tabiat ilimleridir. Bu taife Embiya ve Evliyanın tebligatına kulak asmayıp maddeyi tetkik ile hakikat-ı vücudu idrake çalışırlar. Yani maddeyi tetkikle hakikatleri anlamaya çalışırlar. Halbuki madde ve maddeden müteşekkil muhtelif suretler hep hayalattan ibarettir. Bu hayalet ise vücud-u hakikinin Esma gölgesinden başka bir şey değildir. Bu âlemlerin hepsi hayal, hayal de Esma-ı ilahiyenin gölgesinden başka bir şey değildir. Hayellere gark olmuş kimselerin bir hayali bırakıp diğerine yapışmak suretiyle ömürlerini heba edecekle gerçeği bulamayacaklardır.

Onların bu hayreti zem edilmiş hayrettir. Çünkü hayalin verdiği ilmin neticesidir. Bu ilim aynı cehildir. Neden? Bir yere ulaştıramadığı içindir. Cenab-ı Hakkın tecellilerinin sonu yoktur ki burada bir nihayete ulaşabilsin hayali ilim ile. Şu halde bu da insanın hayret-i mahmudeye müstedi olmasıdır. Yani istenilen şey insanın övülen hayrete yönelmesidir, Zati hakikatleri anlamaya çalışmasıdır.

Bu görünen Esmâ-ı İlâhiye O’nun tecelliyatından ibarettir, bu tecellinin nihayeti yoktur ki işte burası müşahedenin nihayetidir deyip orada durabilsin. Bu sebeple hayrete düşer böylece bilir ki muhakkak emr-i vücut hayrettir. İmdi mademki hayret vakıf olamama suretiyle olur, şu halde onların hayreti sıkıntı ve çırpınır durur, hareket olan yerde dahi hayat vardır, hareket olan yerde de sükün olmak mevzu değildir, hareket hayatı gerektirdiğinden hareket içinde ölüm yoktur. Nitekim hadis-i Şerifte buyurulur; “İlim ile diri olan kimse ebeden ölmez” buyurur. Buradaki ilim hayal ilmi değil hakikat ilmidir. Hayat vücuttur yani varlıktır, şu halde a’dem yoktur, yani yokluk yoktur, ilimde hayat mevcut olduğu gibi kendisi ile arzın hayatı hasıl olan suda dahi hayat vardır, arzın hareketi 22/5 ayetinde Hakteala buyurur, وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ 

Semadan yağmur nazil oldukda arz yağmur sebebiyle kımıldar. Dışarıdaki arz insan bedeninin karşılığıdır, insanın bedenine ilim nuzulünde sıkıntı ve hareket vaki olduğu gibi arza da su nazil olunca hareketlenmeye başlar. Böylece ilmin haliyle suyun hali birbirine benzemektedir. Arzın hamiline delil dahi Hakteala’nın ziyadeleşti şişti kavlidir. Arzın doğurmasının delili Hakteala’nın “arz Behçet sahibi olan her bir zevcden ırak eyledi” meydana geldi kavlidir, ki arz ancak kendisine benzeyen yani kendi gibi tabii olan şeyi doğurdu demektir, böylece arz fert ve tek bir vücut olduğu halde kendine benzeyen şeyi doğurmakla zevciyet demek şey olan ikilik çiftlik hasıl oldu.

Yani arz tek bir vücut iken kendisinden zahir olan şeyle çift vücut peyda oldu. İşte vücud-u Hak dahi böyledir, zira vücud-u Hak fert ve tek olduğu halde neş’esiyle hakayık-ı Esmâ-ı İlâhiye taleb eden âlem fert olan vücud-u Hak’tan zahir olmakla kesret, çokluk zuhura geldi.

Ve Haktan zahir olan âlem ile sabit oldu ki Esmâ-ı İlâhiye çok ve adetlendirilmiştir. Böylece biz Haktan zahir olan âlem ile Hak şöyledir, böyledir deriz yani suver-i âleme bakıp gördüğümüz ahkam eserlere nazaran Rezzaktır, Musavvirdir, Mutidir, Manidir, Dardır, Nafidir, böyle olunca fert olan vücud-u Hak yani tek olan vücuda kendisinden zahir olan alemin vücudu ile ikiz oldu. Yani tek olan vücuda kendisinden zahir olan âlemin vücudu ile iki oldu. Vücut bir iken iki hasıl oldu veya çokluk hasıl oldu.[12]

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {الحج/6}

“Zâlike bi-enna(A)llâhe huve-lhakku veennehu yuhyî-lmevtâ veennehu alâ kulli şey-in kadîr(un)” Bu böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Şüphesiz O, ölüleri diriltir ve O, her şeye hakkıyla kadirdir. (22/6)

---------------

“bi-enna(A)llâhe huve-lhakku” Çünkü Allah Hakkı ta kendisi olarak meallendirilmiş olan cümleye daha dikkatlice bakarsak “bi” ile birliktedir. Peki neyle “Enna” “Ene” Eniyyet ve “Na” Biz Zâtı ile Allah “Hüve” hüviyeti ile Hakk’tır.

Tekrar edersek, Eniyeti (İlahi Benliği) ve Zât-ı ile Allah Hüviyeti (kıyam bi nefsihi) ile Hakk’tır. 

“İnnehu” Nefes-i Rahman-i nin “Hu” ile “yuhyi” diri olan gönüllerden tenfisi ile ölü-mevtâ olan gönüller diriltilir. 

EL-KADİR EL-KADİR[13]

 Dilediğini icraya muktedir demektir.

"Şunu da yapabilir mi?” diye şüpheye mahal bırakmayacak kadar istisnasız kudret sahibi. "el-Kadîr" ism-i şerifi "el-Kâdir îsm-i şerifinin daha kuvvetlisidir”. Meselâ; bet-fena, daha fena, hoş-güzel, hoşter-çok güzel. Bu Farsça çeşitli tabirlerin misaline mukabil, Arapça'da âlim-bilen, âlim-çok bilen, bilmediği olmayan kadir-kudretli olan, kadir kudretinin erişmediği şey hatıra gelmeyen anlamına gelmektedir.

Abdülkâdir, Kadir olan Allah'ın kulu demektir. Kadir olan Allah bu âlemleri yarattı ve yaratmakta, yaşatmakta, öldürmektedir. Bakınız onun bir kulu olan meşhur Geylanî Hazretleri bile o kudretten nasıl örnekler verebiliyor. Bir defa Abdülkâdir Geylanî Hazretleri ana soyundan imam Hasan'a, baba soyundan imam Hüseyin'e kadar gider. Bir silsileyi takiptir. Babasına, oğlunun geleceğini Resûlüllah Efendimiz müjdelemiştir. Daha beş-altı yaşında iken annesinden bir vak'a duymuştur. Annesi, çölde kısa bir yolculuk yaparken bir bedevî Arap kendisine hücum etmiş, mücadele esnasında büyük bir kuş (doğan kuşu) süratle havadan inip Arab'ı gaga hücumlarıyla ya öldürüyor, ya kaçırtıyor. Aynı zamanda bir hatıra olması için annesinin başından da yemenisini alıp gidiyor.

Sergüzeşt buraya gelince küçük Abdülkâdir, "Anne o kuş ben idim. Senin yardımına koşmuştum" diye gidip kuş iken sakladığı başörtüsünü alıp kendisine veriyor, annesi hayretler içinde kalıyor.

Babasının vefatından sonra, bir kervan ile Bağdat'a ilim öğrenmeye gidiyor, belki 15-16 yaşındadır. Annesi ile helallaşıyor, annesi yeleğinin içine on sarı lira dikiyor, annesi yalan söylememesi için son bir vasiyet alarak yola çıkarıyor.

Kervan birkaç gün gittikten sonra, eşkiyalar baskın yapıyor. Herkesi soyuyorlar. Abdülkâdir'e "nen var?" diye soruyorlar. Şakilere, hazret on sarı lirası olduğunu söylüyor, çete reisi bu vaziyeti öğrenince "oğlum, insan üzerindeki böyle saklanmış parayı eşkıyaya haber verir mi" diyor. Mahzun yavru "Efendim, annemin 'yalan söyleme' diye nasihatini tutuyorum, sordular söyledim" diyor.

Çete reisi; "Eyvanlar olsun arkadaşlar, şu ufak çocuk bile verdiği sözde duruyor, biz ise kaç defa eşkiyalık yapmamak için söz vermiştik”. O "yalan söylemeyeceğim" demiş dediğini yapıyor. “Bize yazıklar olsun, bundan sonra ben çetenize dahil değilim, tövbekar oldum" diyor gidiyor, küçüğün parasına dokunmuyor ve herkesin mallarını da iade ediyor.

Abdülkâdir Hazretleri, Bağdat'da yirmibeş sene ve tasavvuf tahsil etmişti. Fahr-i âlem Efendimiz'in ma’nâ âlemindeki emirleri ile bir sabah namazından sonra camide vaaz ve nasihat kürsüsüne oturmuşlar, besmele-i şerifin tefsirine, izahına başlamışlardır. Saatlerce, dinleyenleri hayretten hayrete düşürdükten sonra aldıkları emir mucibince, "kademi âlâ rakabeti külli evliyaullah-ı tealâ (oturdukları yer yüksek olduğundan), bütün evliyalar ayaklarımın hizasına kadar boyun eysinler" demişler. Bu suretle Kutb-ül Aktab mevkiinde olduklarını ilan etmişler. Camiide herkes boyun bükmüş, eğilmiş. Hatta Şam'da, Horasan'da, Medine'de ve daha birçok şehirlerde dervişleriyle sohbette veya murakabe halinde olan veliler boyun eğmişler, "İşittik, inandık, tasdik ettik" demişlerdir. Hayrette kalan dervişlerine; "Abdülkâdir Geylanî Hazretleri kutbiyetini ilan etti, ben de tasdik ettim, siz de ediniz” demişlerdir. Onlar da boyun eğmişlerdir. Ve gerek bu muhterem zatın, gerekse veliler ve nebiler hazretlerinin isimleri anıldıkça boyun eğmek ve selâm vermek âdettir. Rahmet dilemek lazımdır, çünkü birisine selam verseniz o da size "aleykümselâm" der, yani Allah sana da selâmet versin demektir. Bu selamı Hakk'ın sevgili kulları iade ederse, hele kendisine sık sık salavat-ı şerife getirdiğimiz ve Cenâb-ı Hakk'ın "Habibim, dilersen kâinatı altın yapayım. Âlemleri senin için, seni de kendim için yarattım," dediği fahr-i âlem Efendimiz olur da o iade ederse, o kimseye zeval var mı, korku var mı? Dünya ve ahiret endişesi var mı? Bir düşününüz.

Yalnız San'a isminde bir mürşit gururuna yedirememiş, bulunduğu yerden Abdülkâdir Geylanî Hazretlerinin kutsuyetini, bu suretle ilan ettiğini o da görmüş, fakat "O da benim gibi bir insan, ben de bir veliyim niçin ona boyun eyecekmişim" demiş onun gönlünden geçen bu söz Abdülkâdir Hazretlerine de malum olmuş, o da "bana eğilmeyen boynun domuzlara eğilsin" demiş…

İşte muhterem kardeşlerim sessiz olan bu konuşma ve intizar bir yüksek makam sahibinden zuhur ettiği için, kendisinden daha aşağıda olan her kimseye bu kimse veli de olsa tesir edecektir. Yıllar sonra bu şeyin San'a Anadolu'nun garp tarafında Rum beylerinden birisinin toprağına doğru yürümüş ve orada beyin kızını çok güzel bulmuş, sarayının karşısında kaval çalarken kızla anlaşmış, sevişmiş. Fakat kıza sahip olabilmek için babası din değiştirerek Rum olmasını şart koymuş. O da aşkını yenememiş ve Hıristiyan olmayı kabul etmiş prensesle evlenmiş, prenses de domuzları çok severmiş. Birgün prensesin çocuğu ağlamış, kucağındaki domuz yavrusunu sananın omuzuna koymuş "biraz şuna bakıver de ben çocuğu susturayım" demiş. O zaman Sana'nın aklı başına gelmiş, kutup hazretlerinin bedduasının tahakkuk ettiğini anlayarak hayreti teessüre ve pişmanlığa inkılap etmiş.

Şeyhlerinin Rum kızına âşık olarak din değiştirdiğini gören dervişleri de tekrar şarka dönmüşler. Bir zât-ı şerif bu dervişlere niçin geldiklerini, eğer şeyhleri Hıristiyan oldu ise sadakat icabı onların niçin ona uyarak Hıristiyan olmadığını sormuş, diğer taraftan da affetmeleri için Abdülkâdir Hazretleri'ne ricada bulunmuş. O muhterem zât da Sana'yı affetmiş, aracı olan zat da dervişlere, "derhal şeyhinizin olduğu yere gidin, onun sarayının karşısında görebileceği bir meydanlığa halka olun, zikretmeye başlayın, o size iltihak edecektir" demiş.

Dervişler epeyi bir yol yürüyerek sarayın karşısındaki meydanlığa oturup "lâilâhe illâllah" dîye zikre başlamışlar.

Sana'da eşiyle pencerenin önünde otururlarken bu vaziyeti görürler. Sana hasret kaldığı dervişlerini zikir halinde görünce aşka gelir, karısına artık ebediyyen, "Allah'a ısmarladık, ben seni ve sarayını terkediyorum, yine dervişlerimin yanına Müslüman olmaya gidiyorum" demiş. Kadının yalvarmalarına ehemmiyet vermemiş, fakat karısı da onu çok seviyormuş, "biraz bekle ben de seninle beraber geleceğim, hem de Müslüman olacağım" diyerek babasına veda etmişler. Evvela dervişleri ile beraber zikri idare etmiş sonra da memleketlerine dönerek eski vazifesine başlamış ve Abdülkâdir Hazretleri'nin huzuruna vararak af dilemiştir.

Bakınız, hatırıma gelmişken, Kadîr olan Allah bile neler yapıyor, bir hikâye daha anlatayım; Abdülkâdir Geylanî Hazretleri birgün dervişleri ile sohbet etmektedirler. Yanlarından bir fakir kadın geçe, her günkü gibi gece çalışıp büktüğü iplikleri pazara götürüp satmaktadır, böylece babasız iki yavrusunu beslemektedir. Abdülkâdir Geylanî Hazretleri, penceresinin önünden geçen kadını seslenip çağırıyor, ipliklerini dolgun bir para mukabili alacağını söylüyor. Fakat "para bir hafta kadar gecikecek" diyor. Aldığı ipi evin bacasında oturan bir kuşa atıyor; meğerse o esnada denizde fırtınaya tutulan teknenin yelkenleri harab olmuş yırtılmış, kürekleri kırılmış ve denize düşmüşler. Kaptan, "Yarabbi" diyor, "denizin ortâsında açlıktan ölmeye mahkumuz, bizi bu halden kurtarırsan Abdülkâdir ismindeki sevgili kuluna yüz sarı lira adağım olsun." İpleri alan kuş havadan gidip kaptanın önüne ipleri bırakıyor, o ipleri alıp yelkenlerini tamir ediyorlar. Muvafık rüzgarla limana vasıl oluyorlar. Kaptanın ilk işi, ilk vasıta ile hazrete ulaşıp adağını yerine getirmek oluyor. Kadın da ihtiyacı dolayısıyla üçüncü defa gelmiş kapıda beklemektedir. Bâz-ül-Eşheb Hazretleri (hazretîn lakabıdır) kaptan gelip parayı bırakınca "hanım gel, paranı al, ipini sattığımız kaptan geldi" diyor. Kaptan, kadın, dervişler hayret ve sevinç gözyaşlarını zabtedemezler. Ey muhterem kardeşlerim, bu hikâyelerimle, bu sözlerimle gönlümüzde mevcut olan aşk ve muhabbet lambasını bir yakabilsem, sizleri hâzır ve nazır olan Rabb-imize birazcık yaklaştırabilsem, gözlerinize onu görebilecek gözlük takabilsem, ne mutlu bana ve size. Bu yazıları yazarken geçirdiğim hallerin sizde de tecellisini niyaz ederek sözlerime devam edeyim.

Bir de Molla Cami Hazretlerinden bahsedelim. Bir kadıncağız, çocuğu onbeş yaşına bastığı zaman gözünün açılması için okutmak üzere komşularının tavsiyesi üzerine Câmi Hazretlerine gelmiş, "Efendi hazretleri, ne olur sizin Hakk'a karşı sözünüz, niyazınız geçer, çocuğu okuyuverin de gözleri açılsın" demiş.

Cami Hazretleri "Aman hanımefendi, ben aciz bir kulum, âmâların gözlerini açmak nerede ben nerede. Bu iş kulun haddine mi düşmüş?" demiş.

Bunun üzerine kadın, "öyle ama Îsâ peygamber de bir kuldu, hem körlerin gözünü açar, hem de ölüleri diriltirdi." diyor.

Cami Efendi, önünü ilikleyerek ve bu büyük sözler karşısında heyecana kapılarak geri geri gider.

"Aman efendim biz kim, İsa kim? Hazreti Îsâ, Hakk'ın ruhu. Ona o kuvvet verilmiş. Biz onunla bir olabilir miyiz? Aman efendim. Estağfurullah" diye söylenir.

Kadıncağız yegane ümit ettiği bu kapının da yüzüne kapanması üzerine kırık kalple, nemli gözlerle oradan ayrılırken, Molla Câmi'ye hafiften bir ses gelir:

"Ey Cami, kadını niçin boş çeviriyorsun? Onu sonsuz kederlere garkettin, ölüleri dirilten, âmâların gözlerini açan Îsâ mı idi biz mi idik?" Molla Hazretleri koşa koşa gidip kadını çağırıyor, özür dileyerek odasına götürüyor, abdest alıyor, Ayet-el Kürsîyi besmele-i şerifle okuyup çocuğun gözlerine üfürüyor. Ve baş parmakları ile çocuğun gözlerini mesh ediyor.

Bir de ne görsünler çocuğun gözleri açılmış, ziyaya alışmadığı için gözlerini kırpıştıra kırpıştıra koşup oynamaya başlıyor.

Âlemleri yaratan Allah-u Teâlâ, hastalarını iyi edemez mi? Ölüleri diriltemez mi? Her ne kadar bu hikâyeler insanı düşünmeye, imana, ibadete sevk ederek ibret almamızı gerektiriyorsa da Hz. Mevlânâ bütün bunlara dedikodu diyor. "Ne zamana kadar 'o veli şöyle yapmış, falanca zat böyle yapmış' diye nakil ve rivayetlerle uğraşarak dedikodu yapacaksın, adam ol, çalış, tesbihe sarıl, sen de ol onların yaptığını sen de yapabilirsin, marifet oradadır," diyor. Rahmetullahi aleyhim ecmain.[14] 

KADİR' dir kudretini izhar eder, Dilediğini dilediğine çeker, Her varlığın tohumunu eker, Buyruğunu sürdüren KADİR'dir ancak.[15]

----------------

وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِي الْقُبُورِ {الحج/7}

“Veenne-ssâ’ate âtiyetun lâ raybe fîhâ veenna(A)llâhe yeb’asu men fî-lkubûr(i)” Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltecektir. (22/7)

----------------

Neslimizin orta kıyameti ve bizlerin kıyameti muhakkak gelecektir. Bu dünyada bizlerin görünmesi kıyamet alametir. Bu bizlerin zâhir bedenlerinin kıyameti ve belirlenen saatidir.

Eğer bir irfan ehli bulunup kişi beden kabrindeki gönlünü nefesi rahmâninin tenfisi ile “venefahtu” ile ruh üfürülmesi ile kabirdeki kimseler ma’nâ olarak dirilecektir. 

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde kabirlerdeki kimselerin dirilmesi hakkında;

761. Ârâ ki o ölümden evvel nakil etmiştir. Bu, ölmekle fehme gelir, akıl ile değil!

Zîrâ ki onlann rûhları bu tabîî ölümden evvel kendi meskenleri olan âlem-i ulvîye intikal etmiştir. Bu ma’nâ mevt-i tabîî ile ölmezden evvel mevt-i ihtiyârî ile ölmek sûretiyle anlaşılır. Yoksa akıl ve zekâ ile anlaşılır şey değildir.

762. Nakil olur; avâmmın canının nakli gibi değil. Bir makamdan bir makama olan nakil gibidir.

Evet, mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin rûhu dahi (Âl-i İmrân 3/185) ya’ni “Her br nefis ölümü tadıcıdır” âyet-i kerîmesi mûcibince bu cisimden alâkasını kesmek sûretiyle intikâl eder; fakat bu nakil avâmmın nakli gibi değildir. Belki bu nakil bir makamdan bir makâma nakil etmek kabîlindendir. Avâmmın rûhunun nakli ise böyle değildir. Zîrâ onlar âhirete kendilerinin mevhûm varlıklanyla ve vücûdlanyla intikâl ettikleri ve hayât-ı dünyeviyyelerinde mevt-i ihtiyârî ile ölmedikleri için rûhlan bu mevhûm varlık ve vücûdlarının habsi içinde ve haşr u neşrde türlü türlü sıkıntılar çeker. Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.):

“Mûtû kable en temûtû" sımna mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü, nefha-i sûr olmadan!

Ve hadîs-i şerîfte ya’ni “Âgâh ol! Evliyâullâh ölmezler, belki bir dârdan bir dâra nakil ederler” buyurulur.

763. Her kim zahiren yeryüzünde böyle yürüyen bir ölüyü görmek isterse,

764. Ebu Bekr-i nakîyi gör, de! Sıddîklıktan mahşerlerin beyi oldu.

“Nakî”, pâk ve nazîf demektir. “Sıddîk”, lügatte dâimâ tasdîk eden ve doğrulayan kimse; “mahşer”, cem’ olacak yer. Ya’ni, mevt-i ihtiyârî ile ölüp yeryüzünde yürüyen kimseyi görmek isteyen kimseye de ki: Sıfat-ı nefsâniyye ve beşeriyyeden pâk ve nazîf olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine bak! 

O Resûl-i Ekrem hazretlerini bilcümle akvâlinde ve ef’âlinde ve ahvâlinde tasdîk ediciliğinden dolayı dünyâ ve âhiret mecma’larının beyi oldu. Ba’zı nüs-halarda “emîrü’l-mü’minîn” vâki’ olmuştur, ma’nâsı zâhirdir.

765. Bu neşette Sıddık'a bak! Haşra kadar tasdîki ziyâde edesin!

Ya’ni, bu neş'et-i beşeriyyede Sıddîk (r.a.)ın ahvâl-i şerîfesine bak ve onu kendine rehber ittihâz et ki, haşr-i ma’nevî ve sûrîye kadar Kur’ân’ın ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin bilcümle âlî beyânlannı, tasdîk ve ikrân ziyâde edip i’tikâdını yakın mertebesine getiresin; ve akl-ı cüz’înin hükmüne tâbi’ olup, “Arz üzerinde cismi yürüsün de rûhu âlem-i bâlâya intikâl etmiş olsun, bu nasıl olur?” demeyesin ve feylesofça şübhelere düşmeyesin!

766. Böyle olunca Muahmmed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zırâ ki hall ü akdin fenasında halloldu.

“Nakd”, kelimesinin müteaddid ma’nâsı vardır. Bunlardan birisi de bir şeyin kıymetini peşin ve acele vermek ma’nâsıdır. Burada kıyâmet-i ‘âcil ma’nâsı münâsib olur. İkinci mısrâ’daki birinci “hail”, erimek ve ikinci “hail”, düğümü çözmek ma’nâsınadır. Ma’lûm olsun ki, kıyâmetin envâ’ı vardır:

Birincisi: Her ân ve saatte vuku' bulan kıyamettir ki, avâlim her ânda gayb-dan şehâdete ve âlem-i şehâdetten âlem-i gayba dâhil olur; ve bu âvâlimin fâsidât ve kâinat ve maânî ve ecsâm gibi bilcümle envâ’ının âlem-i şehâdetten âlem-i gayba ve gaybdan şehâdete girip çıkmasını ihâta tankıyla ancak cenâb-ı Hak bilir. Buna “teceddüd-i emsâl” derler. Zîrâ bu ilim hıbret-i ilâhiyye zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin iştirâki yoktur.

İkinci kıyâmet: Mevt-i tabîî ve ıztırârîdir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyurulur.

Üçüncü kıyâmet: Mevt-i irâdî ve ihtiyârîdir. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlem-i sûrette neş’e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mübtenîdir ki, ölülere münkeşif olan haller hîn-i sülûkünde sâlike de münkeşif olur; ve bu hâle “kıyâmet-i suğrâ" tesmiye ederler.

Dördüncü kıyâmet: Ârifîn-billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekâ-billâhdan sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhûrudur. Ârifın nefsinde vâki' olan bu tecellîye de “kıyâmet-i kübrâ” derler. 

Beşinci kıyâmet: Bilcümle kâinât için mev’ûd olan kıyâmettir ki, Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Hac, 22/7) “Kıyâmet gelicidir, onda şübhe yoktur!” buyurur. Bunlardan her ân ve sâatte vâki’ olan kıyâmet peşin ve ‘âcil kıyâmet olup bu ma’nâ I. cildin 1164 ve 1165 ve 1166 numaralı beytlerinde şöyle buyurulmuş idi:

Tercüme: “imdi sana her lahza ölüm ve ric’at vardır; ve Mustafâ (a.s.): “Dünyâ bir sâattir" buyurdu. Cümle âlem her dem fânî olur, tekrâr beka içinde zâhir olur. Âlem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir; bir ân soyunmaktan ve. giyinmekten hâl! değildir.” Bu mevt-i irâdî ve ihtiyârî ile fenâ-fillâh ve bekâ-billâh hallerindeki kıyâmetler dahi peşin ve ‘âcil olan kıyâmetlerdendir. İmdi Resûl-i Ekrem hazret-leri “Dünyâ bir ân ve bir sâattir” buyurduğu cihetle o hazret bu taayyünât ve suver-i kesîfenin çözülmesi ve düğümlenmesinin ve hal' ve lübsünün fenâsı içinde hal-loldu ve eridi. Binâenaleyh peşin ve ‘âcil olan yüz kıyâmet oldu. Ya’ni yukanda zikrolunan birinci ve üçüncü ve dördüncü peşin ve ‘âcil kıyâmetlerm kendisi oldu ve bu kıyâmetleri hâlen ve zevkan gördü.

767. Ahmed cihanda ikinci def a doğmuştu; o ayânda yüz kıyamet idi.

Sûfiyye indinde mukarrerdir ki, sâlik için iki doğuş vardır. Birisi, anasının karnından tabîat âlemine ve diğeri de tabîat âleminden hakîkat âleminedir. Buna “velâdet-i sâniye" derler. Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz analanndan doğ-dukları vakit âlî olan fitratlan cihetiyle âlem-i tabîata değil, âlem-i hakikate de doğdular. Binâenaleyh bu âlem-i tabîata nefs-i emmâre ile gelmediler. Nitekim çocukluklarından bi’set-i seniyyelerine kadar geçen zaman zarfında kendile-rinden birtakım hârikalar zuhûr etmiştir ki, bunlara “irhâsât” derler. Bu irhâsâtın tasfîlâtı kütüb-i siyerde münderic olduğundan burada zikri uzun olur. Ya’ni, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz bu âlem-i keserâta ikinci def’a doğmuş olarak geldiler; ve bu ikinci doğuşlan âlem-i hakikate idi. Binâenaleyh onlann ahvâl-i şerîfeleri zâhirde yüz kıyâmet idi ve kıyâmetin aynı idi. Zîrâ kıyâmet ke-serât ve taayyünâün nazarlarda fânî olmasından ibârettir. 

768. Ondan, "Ey kıyâmet! Kıyâmete kadar ne kadar yoldur?" diye kıyameti sormuşlardır.

Bu beyt-i şerîf ashâb-ı kirâmın ya’ni “Ey Allâh’ın re- sûlü! Kıyâmet ne vakittir?" diye vâki’ olan suallerine intikâlen Hz. Pîr Efen-dimiz tarafından lisân-ı hâl-i Nebevî'ye atfen bir hakîkatin beyânıdır. Ya’ni ashâb-ı kirâm kıyâmetin aynı olan Resûl-i Ekrem hazretlerinden: “Ey ayn-ı kıyâmet! Sûrî kıyâmete kadar ne kadar yol vardır?" diye sormuşlardır.

769. Hâl dili ile çokluk derdi ki: Mahşerden haşrı bir kimse sorar mı?" Resûl-i Ekrem hazretleri hâl dili ile cevâben çokluk buyururlardı ki: “Ben mahşerin kendisiyim. Mahşeri gören bir kimseye o mahşerden haşrı sormak câiz mi? Benim ahkâm-ı tabîat hâricindeki ahvâlimi görün ve sıfât-ı nefsâniyye ve beşeriyye ile alâkası olmayan fiillerime bakın! Nefsimde dirilik görüyor musunuz? Hiç benim ahkâm-ı tabiata esîr olduğumu gördünüz mü? Bilcümle umûrumda muâmelemin Hak ile olduğuna vâkıf olmadınız mı?”

770. O hoş haberli olan Resûl, ey kerîmler, bunun için: "Ölümden evvel ölünüz! Remzini söylerdi.

Ey kerîm olanlar! İşte yukandaki ma’nâyı ashâb-ı kirâma anlatmak için o heberleri hoş ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri “Tabii ölüm ile ölmezden evvel ihtiyârınız ile ölünüz!" işâretini söylerdi. Ba’zı nüshalarda “kable mevtin" yerine “kable mûtû" ya’ni “Ölmenizden evvel ölünüz!” vaki’dir.[16]

----------------

وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ {الحج/8}

“Vemine-nnâsi men yucâdilu fi(A)llâhi bigayri ilmin velâ huden velâ kitâbin munîr(in)”

ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ {الحج/9}

“Sâniye itfihi liyudille an sebîli(A)llâh(i) lehu fî-ddunyâ hizy(un)( venuzîkuhu yevme-lkiyâmeti azâbe-lharîk(i)” İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilmi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde kibirlenerek insanları Allah’ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız. (22/8-9)

----------------

Bu gibi kişilere tasavvufta hurda-i tarik denmektedir. Yol kesici olan şeyh kisvesine bürünmüş kimselerdir. Safiyane duygular içinde Resülünü, Allah’ını bilmek tanımak için muhabbet ile kendilerine kendilerine yol arayanlar pusu kurarlar ve onları avlarlar kendi sahte yollarına müntesib yaparlar.

Tabii ki her müessesede olduğu gibi tarikatta da bu işi istismar edenler hep oldu. Kimisi şahsî menfaat temin etmeye çalışırken kimisi işi siyaset sahasına çekti. Bu tip sahte şeyhler veya yoldan çıkıp da şeyhliğinde bir sıkıntı görülmeyenler için tarihimizde “müteşeyyih” tabiri kullanılır. 

Yolumuzda böyle bir hurda-i tarik hikayesi Terzi Baba kitapları içinde (İbretlik 124 Satih İnce dosyası ) eserinde mevcuttur. Bu dünyada rezil olmuştur. Kıyamet günü hakkında ki durumunu da Rabb-i bilir.

Bunun önsözünü ibret için buraya alıyorum.

Bismillâhirrahmânirrahîm. 

Muhterem okuyucularım, Yaklaşık (65) senelik tasavvuf ve (47) senelik irşat hayatımda, birçok kimselerle tanıştım ve istişarelerde bulundum, bunların içinde, kendilerini şeyh zanneden birçok kimseler vardı. Ancak bunların biraz hal tavır ve konuşmalarına bakınca, kendilerinin daha henüz şeriat mertebesinde veya biraz daha ileride tarikat mertebesinde oldukları görülüyor idi, hakikat mertebesindekiler çok az, marifet mertebesinde olanlar ise, adeta hiç yok gibiydiler veya ortaya çıkmak istemiyorlar idi. 

Tarikat mertebesinde olanlar ise, kendilerini bütün mertebelerin sahipleri olduklarını zannetmektedirler. İçlerinde mutlaka çok iyi niyetli olanları vardır amenna. Ancak hayal ve vehmin peşinde olanlarda azımsanmayacak bir sayıda olduğunu, neyazık ki, çok üzülerek ibretle müşahede etmişimdir. 

Bunlarla ilgili olarak (terzibaba13.com) sitemizde (ibretlik değmez dosyaları) adında bir bölüm vardır, orada bu tür yaşantılar oldukça geniş olarak anlatılmakta, bazılarıda ilgilinin isteği üzerine, yayına konmamıştır. 

İşte gene böyle talihsiz bir durum oluşmuştur, bu yüzden bu hadiseyide, kendi tabii seyrinde kayda alarak, bu sahada yeni bir dosya daha düzenlemek durumu hâsıl olmuştur. Hiç vaktim ve böyle gereksiz konulara zaman ayırmam mümkün olmadığı halde, ancak vaziyetin nezaketi babında, bu dosyanın oluşması luzumu gerektiğinden, verileri toplayıp bir araya getirip kararı okuyanlara bırakarak dosyayı tamamladım. 

Yaşadığım bunca, hem çok güzel bazende, çok acı neticeler içinde, şunu bir daha anladımki. Peygamberimizin kendisine Allah’ımızın ilâhî bir ikram olarak verdiği, onun da ümmetine ikram-ı Muhammedi olarak getirdiği, “seb’ü’l-mesanî: iki yedili” olan, muhteşem “El-Hamd: Fatihâ-yı Şerif” in son cümlesi olan“ veleddâllin” kelimesinin ne kadar mühim ve ne kadar büyük bir uyarı olduğunu, batın gözüyle de bakıldığında üzerinde ne kadar çok durulması lâzım geldiğini, bu ve benzeri hadiselerden sonra daha da çok anladım. 

Ya Rabbî mudilin her türünden muhafaza eyle.

Gerçektende “mudil” isminin tuzaklarının “hadi” görünümünde olan kimselerin üzerlerinde kendilerinin bile farkında olmadan, onun taşıyıcıları olduklarını, biraz irfaniyeti olan kimselerin, bunu hemen anlayabileceklerini, ancak irfaniyetten haberi olmayan benlik sahibi kimselerin, bu hali anlayamayıp, onun tuzaklarına hemen düştükleri açık olarak görülmektedir. Allah (c.c.) muhafaza eylesin. 

Mudil ismi, hayal ve vehim ile de işbirliği yaparak, kendisini sureta Hakk’tan göstererek, tefekkürü olmayan bazı kimseleri, hemen hükmü altına almakta, onları güya gerçekten değerli kimselermiş gibi, “ilham” zannedilen “evham”larla, yaptıklarını kendilerine çok süslü güzel ve mantıklıymış gibi göstermektedir. Bilindiği gibi hayal ve vehmin en büyük oyunu “varı yok, yok’u da var” olarak her şeyin tersini doğru olarak göstermektedir. Mudil ve nefsi hayal, işbirliği kişiye, birkaç doğru gösterip, onu yapmasını sağlarlar, ancak arkasından öyle bir mudillik yaparlarki, o kişi bile neye uğradığını anlayamaz. Bunlar iyi niyetli kimselerde olabilirler, ancak nefislerinin hükmü altında olan iyi niyet bir işe yaramaz. Kişinin bunun farkında olması lâzımdır. 

Bu kısa izahları yapmaya çalıştıktan sonra, bahsi geçecek kişi ile yaklaşık seyrekte olsa (15) senelik bir hukukumuz vardı. Son zamanlarda yaptığı gereksiz davranış ve tatbikatları yüzünden, kendisine verdiğimiz “rehber halife”liği geri alınıp kaldırılışı hakkında ki, yaşantıları okuma zahmetine katlanabilirseniz, kayıtları ile birlikte göreceksiniz. 

Bahse konu olan kişi “Uşşaki şeyhi Sa.... İn....” olarak tanınmaktadır. Ancak ben kendisinden bahsederken. Kendinin beni kasderek, bana verdiği ismi biraz daha nezaketleştirerek, kendisine iade edip, o şekilde kendisini gelecek yazılarda ifade edeceğim. Benim icadım değildir, kendinin fakire bakarak aynada kendini tarif ettiği isminin beyanıdır. 

Ben sizlerden özür dileyerek, bunu bildirmek istiyorum. (18.03.2018) tarihinde Ankarada, Hacı Bayram civarında yapmış olduğu konuşmasından alınan fakire hakaret kasdı ile bilerek ve kasden ifade ettiği, aslında kendinin kendine koyduğu ismidir. 

Efendim bir “kıl kuyruk” çıkmış haber gönderiyor. …….… 

İlerleyen sayfalarda, kendi bölümünde, bu konuşmasının tam metni ve geniş cevapları ile verilecektir. 

Kendisinden kendi ifadesini, biraz daha nezaketli hale getirerek, …. …. …., yerine “Satih ince.” Olarak bahsedilecektir. 

“Satih” bilindiği gibi “satıhta yüzeyde olan” demektir. Kusura bakmayın bu kelimeleri, ne yazmak ne kullanmak istemezdim, ama kişinin ifadesini biraz daha nezaketli hale getirerek “Satih ince.” olmasını uygun gördüm, olsun o bize “kıl kuyruk” deye dursun farketmez söz sahibinindir. 

Aslında ince olan bir şeyi görmek, güzel ve keskin bir bakış ister, işte bu gerçek incelik onda olmadığından. 

Nefsinin onu ince, ince aldatıp, kendine bir kuyruk yapmasındandır. 

Ama o bunun bile farkında olup, tesbit edecek durumda değildir.

Bu ismi kendisi kendi hükmü ile kendisine vermiştir, fakat ne yaptığının farkında olmadığından, karşı tarafı aşağıladığını zannetmiş ve Ankarada Hacı bayram civarında, bu ismi kendi, kendine ait olduğunu, yüksek sesle alenen ilân etmiştir, ancak nefsinin kendisini sarmışlığı yüzünden, bunun dahi farkında olamamıştır. 

Bütün yaptıklarından ve konuşmalarından anlaşılan, gerçekten kendisinin nasılda, nefsinin ve mudil’in oyununa gelerek, açık ve gizli onların kuyruğu olduğunu ilân etmiş olmasıdır. 

Nasıl bu hale düşüp kendine kıydı, Satih ince hayret doğrusu. 

İslâm dinini bilhassa içinde bulunan, “tarikat” ismi ile bilinen bu temiz yolları kendi çıkarları ve kaprisleri uğruna nefislerini tatmin için, kasıtlı veya kasıtsız nasıl bir bozgunluğa uğrattıkları bilinen bir konudur. Bu vebalin altından nasıl çıkılır.”? 

Bu kitabın yazılmasında iki unsur vardır, birisi şahsımıza yapılan iftira ve hakaretlerin delilleri ile birlikte ilmi ve mantıklı bir şekilde cevaplandırma hakkımızın kullanılmasıdır. Diğeri ise sahanın ne kadar tehlikeli olduğudur. 

Gerçek irfan ehli arif şeyhlerimiz ile kopya şeyhlerin arasındaki farkı delilleri ile ortaya koymak. Ve bu sahada gerçek ölçülere dikkat çekmek içindir. Yoksa şahsi bir hınç alma ve kendisinin yaptığı gibi onun seviyesine düşüp hakaret etme yönünden değildir. 

Hiç gereği yok iken, Bu dosyayı da hazırlamak için yaklaşık üç aydan fazla bir zaman harcadım, helâli hoş olsun, neticede, elde kalan, bizden sonra da gelecek, ehli hal kardeşlerimize, bir ölçü ve kıyas olması yönünden, harcadığım zamanımın hepsinin helâli hoş olsun. 

Dosyada ismi geçen kişileri rencide etmemeye çalışarak, mümkün olduğu kadar rumuzlar yönüne giderek gizlemeye çalıştım. 

Allah hak söyler doğruyu söyler, çalışmak bizden muvaffakiyet Hak’tandır. 

Bu ön bilgiyi verdikten sonra şimdi gelelim, bahsi geçen kişinin dosyasını incelemeye, vakit bulup okuduktan sonra, sizler hür iradeniz ile bahsi geçen kişi hakkında kararlarınızı verirsiniz. Gayem kimseyi incitmek değil. Yapılan mesnetsiz ve nezaket dışı iftiralara doğal olan cevap hakkımı kullanmak ve bunların izahını yapmaktır. 

Dünya ahret işleriniz kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. T.B.[17]

----------------

ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ {الحج/10}

“Zâlike bimâ kaddemet yedâke veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)”

(Ona), “İşte bu kendi ellerinin önceden işledikleri yüzündendir. Allah, kesinlikle kullara zulmedici değildir” (denir.) (22/10)

----------------

Âdem’in kendi kedine ettiğini bütün âlem bir araya gelse ona yapamaz. Denmiştir. Ef’âl-ilâhiyye olan bu âlemdeki hakk’ın zuhurunu ef’âli infialiye olarak kendi zuhuru ve farklı zuhurlar olarak gördüğünden tevhidden kesrete düşmüştür. Bu da kişinin nefsinin zulmet ateşine ve karanlığına düşmesidir. 

----------------

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ {الحج/11}

“Vemine-nnâsi men ya’budu(A)llâhe alâ harf(in) fe-in esâbehu hayrun(i)tmeenne bih(i) ve-in esâbet-hu fitnetun(i)nkalebe alâ vechihi hasira-ddunyâ vel-âhira(te) zâlike huve-lhusrânu-lmubîn(u)” İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir. (22/11)

----------------

“Kahrında hoş, lütfundan hoş” kişi kendine düstür etmezse “Kahır – Celâl” “Lutüf – Cemâl “esmâlarıdır. İşte hep cemâl tecellesi lütuf bekleyen “men” kim kendini esmâ-tarikat mertebesinde sanan kişi bu işin hayal ve vehimindedir. Bu âlem esmâ-i mütakabile ile ayaktadır. Ve nasıl ki incirin içindeki çekirdeklerin birbirinden ayrılmadığı gibi bu dünya hayatında celâl ve cemâl esmâları ayrılamaz. Ve işte kendisine hayır dokundumu hoş olur ama birde celal tecellisi ile biraz denendi mi? Eski inkarına yani nefsi yaşantsına geri dönüverir. O zaman eski nefsani haline düşen zahir ve bâtın hayatınını kaybetmiştir. Ve gerçek kaybeden ve hüsrana uğrayan kişi budur. Çünkükendi kimliğini ve Hakk’ın kimliğini anlayamamıştır.

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde bu âyet hakkında;

2528. Böyle olunca, ehl-i kemâlin hatırının def inden, Fir'avnların canı dalâlet içinde kaldı.

İşte hilkatte olan dâfia kânûnu mûcibince latîf olan ehl-i kemâlin hâtın- nm, kesîf olan ehl-i enâniyyet ve gurûrun canlannı def etmesinden dolayı, o Fir’avnlar gibi olan gurûr ve enâniyyet sâhiblerinin canlan zulmet ve dalâlet içinde kaldı.

2529. Şimdi bu cihanın ve o cihanın def inden bu yolsuzlar, bunsuz ve onsuz kalmışlardır.

Ya’nî gurûr ve enâniyyet-i fir’avnâneleri sebebiyle enbiyâ ve evliyâyı mün-kir olan şakileri, bu cihânda enbiyâ ve evliyâmn latîf olan bâtınlan def eder; ve âlem-i âhiret ki, kemâl-i letâfeti hasebiyle dâr-ı hayâttır; nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de (Ankebût, 29/64) [Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur] buyrulur. Şakileri bu âlem dahi def eder. Binâenaleyh onlar mezrea-i âhiret olan bu dünyâda ziyân içindedirler ve âhiret- te dahi bî-hâsıl olduklan cihetle, orada da hüsrân içindedirler. Böyle olunca bu yolsuz olan münkirler, bunsuz ve onsuz kalmışlardır. Nitekim sûre-i Hac’da Hak Teâlâ bunlann hâlin-den haber verir. (Hac, 22/11) “Dünyâda ve âhirette hâsir oldular; işte bu apaçık ziyândır."

2530. Zü’l-Celâl’in kullarından baş çekersen, bil ki senin vücûdundan melâl tutarlar.

Fânî-fillâh ve abd-i mahz olan zevâttan yüz çevirip onlara karşı serkeş olur isen, bil ki onlar senin varlığından melûl olurlar ve senin bâtınına red sopası vurup kovarlar.

 2531. Kehrübâ tutarlar; vaktaki izhâr ederler, senin çöp varlığını deli ederler.

Ya’nî abd-i mahz olan evliyanın bâtınının kuvve-i câzibesi kehrübâ gibidir; ve senin varlığın dahi saman çöpü gibidir. Kehrübâ saman çöpünü nasıl çekerse, ehl-i kemâl dahi istedikleri vakit seni de öylece cezb ederler; ve onların bu cezb-i ma’nevîlerinden sen şûrîde olursun.

2532. Kendi kehrübâlarını sakladıkları vakit, senin teslûnini derhal tuğyân ederler.

Ya’nî evliyâullâh bâtınlannın kuvve-i câzibelerini sakladıklan vakit, senin onlara karşı olan teslîm ve inkıyâdını, tuğyân ve serkeşliğe tahvil ediverirler. Sen de zannedersin ki o velîyi ben reddettim ve tanımadım. Bu ma’nâyı, İsmâîl-i Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde bir menkabe ile te’yîd buyururlar, şöyle ki: Gavsü’l-a’zam Abdülkâdir Geylânî efendimizin mürîdlerinden birisi nakl eyler ki: Ben ekseriyâ Hz. Şeyh ile berâber cum’a namazına giderdim. Halk on-lara iltifat ve hürmet etmezler idi. Kendi kendime, böyle bir zât-ı şerife halkın iltifât ve hürmette kusûru taaccüb olunacak bir şeydir dedim. Bu hâtıradan sonra cum’a namazını kılıp dışanya çıktık; halk hazretin elini öpmek için hücûm etmeğe başladı ve güç hâl ile aralarından kurtulup hâne-i sa- âdetlerine gidebildiler. Ba’dehû bana hitâben buyurdular ki: “Bunların kalbleri bizim dest-i irâdemizdedir. Bize iltifat ve hürmet etmeyen onlar değil, belki bizim bâtınımızın nefreti onlan benden teb’îd eder.’’[18] 

Buraya daha önce yazmış olduğumuz tefekkür çalışmasının bir bölümünü almanın faydalı olacağını düşünüyoruz. (M.D) ZAHMET – RAHMET- AHMET

04-08-2013 

Ma’nâda; Efendi Babam ile birlikte toprak üstü açık olan Mescid-i Nebevinin ilk hali olan yerdeyiz. Hikmet Efendinin ihvanı İsmail abide namaz için ayağa kalkmış.(Sabah namazı) Üzerinde açık gri renk bir cübbe var. Efendi Babam yerden pidelerin sarıldığı koyu krem renkli kağıtları toplayıp yere seccade yapıyor. Sabah ezanı vakti müşahade ettiğim Zahmet ve Ahmet teki Z ve Re nin ters halinden bahsediyorum. Böyle yazma diyor. Düz yazayım diyorum. O zaman olur diyor. Mescidin arka tarafına yöneliyorum. Yerler toprak kum gibi burası da Hudeybiye… Mescid-i Nebevi ile Hudeybiye cem olmuş birleşmiş. Uzakta ki günümüz benzeri camilerden ezan okunuyor. Sol tarafımızda eski taş kerpiç benzeri bir yapı var. Alt tarafında ki camlar tel kafesle çevrilmiş. Efendi Babam burası Merabi vakfı öğrenci yetişiyor diyor… Daha önce duymadığım kelime hakkında İrab (Arapça gramer, düzgün söz söyleme) mi acaba diyorum… (Kelime manası: İlk Bahar evleriymiş Hakikat-i Muhammed-i Â-RABİ-Cümle-Hakikat-i Muhammediye)… Solda en son kısım tatlı meyille oluşmuş üç-dört katlı bir alan sen geç namazını burada kıl diyor.

Zahirde; Bu zuhuratı görmeden önce aynı günün sabah Kûr’ân’da Yolculuk – İnsan Suresini okuyordum… Sahurumu yapmış, Sabah namazını bekliyordum… Ezan okundu bunu tamamlayayım namazı da öyle kılarım diye düşündüm… 

يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ

لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

(Yudhilu men yeşau fî rahmetihî, vez zâlimîne eadde lehum azâben elîmâ.)

(76/31) “O dilediği kişiyi, rahmetinin içine dahil eder. Ve zâlimlere de elîm azâp hazırlanmıştır.”

********* 

Cenâb-ı Hakk (c.c) dilediğini rahmetine dahil eder de diğerlerini ayrımı tutar? Hâşa! İdrâkimiz arttıkça diğerlerine azâb gibi görünen şeylerin de rahmet olduğu anlaşılır. Bu Âyet-i Kerîme’de ayrı ayrı bir oluşumlar var gibi gözüküyor ise de aslında Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın her şeyi rahmetten ibarettir. Ef’âl âleminde yaşanan hukuka göre rahmet veya gazâb vardır ancak. 

İslâmiyetin içerisindeki hukukları mertebeler îtibarıyla dikkate almayıp birbirine karıştırdığımız sürece mutmaîn olmak mümkün değildir, bir tarafta muhakkak eksiklikler kalmaktadır. Hadiseleri sadece şer’i ve sûri hükümler ile de ne yazık ki çözmek mümkün olmuyor, çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâtı ona olan seyir yolu o kadar geniş ki tek bir sistem içerisinde bunları aşmak mümkün değildir. Mertebeler îtibariyle nasıl bir hukuk gerektiğini idrâk edersek ancak yeri geldiğinde onları kullanmak sûretiyle çözüm üretebiliriz ve mutmaîn olarak huzur buluruz. 

Sadece maddi bedenlere birer varlık vererek yapılacak çözüm ile iş çözülememektedir. Yapılan çözümler ise sadece fiiller mertebesi ile olan çözümdür, daha yukarıya ulaşması mümkün olamıyor ve bu durumda çözümler en büyük perde olarak kalmaya devam ediyor. 

Kûr’ân-ı Kerîm tefsirleri genelde birimsel bedenleri var kabul etme üzerine yazıldıkları için diğer bölümleri boşta kalmaktadır. 

Kûr’ân-ı Kerîm’de dört kanaldan akış vardır:

1. Zâti kanaldan olan akış, 

2. Sıfât mertebesinden olan akış,

3. Esmâ mertebesinden olan akış,

4. Ef’âl mertebesinden olan akış.

Eğer Âyet-i Kerîme’ler tek bir mertebeye hitâp etmiş olsalardı bu beşeri bir sistem olabilirdi ancak. Kitâbımız İlâh-î bir sistem üzere gönderildiğinden hâlinin gereği meratibi İlâhiyye’ler ile nâzil olmuştur bizim bunları idrak ederek uygulamamız ondan azami derecede yararlanıp, gaib de değil, hazırda olan Rabbımızla daha burada iken hem hal olmamızı temin etmiş olacaktır. 

Burada konu ile ilgili bir hatıramı da anlatmak isterim. Seyahatlerimizin birinde evinde misafir kaldığımız Me…..Ka… adında ki oğlumuz ile bir gece sohbet yapıyorduk, bir ara bize bir tecellisinden bahseti ki, gerçekten çok mantıklı idi. Şöyle devam etti. 

“R ahmet ve Z ahmet” iki zıt gibi görülen mânâ ve kelimeler olduğu halde, eğer başlarındaki (rı) ve (ze) harflerini kaldırırsak, ikisinin de neticesi (Ahmet) olmaktadır, demişti. 

Evet bu güzel bir buluştu bizde ilâve ederek dedik ki, baştaki harfler (Ahmed) in perdesidir. Ayrıca Kûr’ân Kerîm harflerine göre (rı) ve (ze) aynı aşağı doğru az eğik dikey bir çizgi şeklindedir ve ikisinin yegâne farkı (ze) nin (ze) liğini belirten üstündeki küçük noktasıdır. İşte bu küçük nokta bizim nefsi benliğimizi ve zelilliğimizi ifade etmektedir. İşte gayret ederek başımızın üstünde çöreklenmiş olan bizi nefsi benliğimiz içinde zelil eden o noktayı kaldırdığımızda orada da (Zahmet) ten geri kalan (Ramet) olacaktır. O zaman zâhir batın İlâh-î rahmet içinde kalınacğı aşıkâre olmuş olacaktır. Ve “rahmetim gadabımı örtmüştür” hükmü üzerimizde de zuhura gelmiş olacaktır. Ve bunların hepsi “Ahmedin bütün âlemlerdeki saltanatı içinde oluşan hallerdir. 

(Ahmet) Zât-ı İlâhiyyenin bâtın âleminden, âlem-i kuds’ünden zâhir âlemine çıkışının program ismidir ve bütün tecellisini bunun üzerine kurmuştur ve o hem (Hamid) ve hem de (Mamut)tur.[19] 

********* 

Akşam görmüş olduğum bir olayı da ilave edeyim… 

Akşam iftar için pide almış eve dönerken hemen çarşıda yeşil bluzunda koca altın yaldızlı harflerle dört katlı olmak üzere;

 JUST 

 BE

 YOUR

 SELF yazmaktaydı. Karşılığı kendin ol demekmiş. Ama bununla birlikte başka bir şey söyleniyordu…

 JUST; CUST, Arama araştırma, bizler arayıcı ve araştırıcıyız…

 BE; BEN; İle birliktelik, Risalet,

 YOUR; YAR; Dost, Veli, 53, Rüya, Yorum

 SELF, SİN; SEN, ELİF

Aşağı yukarı, İnsan Suresinin 31. (13) ayetinin Necdet Babamın yorumu Rüyam da Müşahadem de ve Efal tecellisi içinde araştırmam isteniyordu…

Çardakta bulunan üzümlerin altında oturmaktaydım… Üzüm, Nefsi Vahide bu bilgiler Küllü Nefisten gelmekteydi…

Zahmet ve Rahmet Hakkında ki yorumları okuyunca az önce yukarıda ki idari binadan doğan 27 Ramazan Kadir gecesi hilali aklıma geldi. Tersten Re şeklinde doğmuştu… Aslında düzdü. Aklı küllün, Nefsi külle olan tecellisi ile Ayna da olan yansımasında ters gözükmüştü…

Tekrar kalkıp baktım. Hilal (Kamer) sağa doğru (sola Nefsi Külle doğru) meyletmiş ve yükselmişti. Birde üzerinde yıldız (Necm) gelmişti Ze harfi oluşmuştu…

Hadisatlar Nefsi Küll aynasın da seyrediği için tersmiş gibi gözüküyordu. Aslında önce “Ze” sonra “Re” olmuştu… Ve Önce Zahmet ve Nefis yıldızının sönmesi ile Rahmet olmaktaydı…

Hilal’in doğduğu tepe Tur dağıydı… Üzerinde ki bina İski ye ait olan bir binaydı… Sin ve iki Sin sayısal değeri 60+2= (62) Hamid esmasının sayısal değeri ve bu idari binanın yöneticisi Mahmud Bey… İdare, İrade buda Murad…

Hava o kadar berraktı ki, Kamer’in karanlık bölümleri de gözüküyordu… Hilal, Halil (Dost, Veli) Ahmed-i Sırlıyor ve gizliyordu. Halil ve Ahmed birleşince Nuru Muhammed-i oluyordu…

Biraz sonra da aşağıdan Güneş, Fecr şeklinde doğdu… Alta Şems, Üste Hilal ve Üste Necm…

Şems (Hakikat-i İlahi), Kamer (Hakikat-i Muhammed-i) Ve Necm (Necef- Velayet) …

Hakikat-i İlahi, Hakikat-i Muhammedi ve Velayet bayrakları gönül göğüne dikilmiş gibiydi… Üstün olan mertebe aşağıda kalmış ve her diğerine tevazu gösterip varlık sahası vermişti… Ve ancak bu hal ile Fenafillahtan, Bekabillaha geçiliyordu…

İrfan ehlinin hakikatte her gece Kadir gecesidir. Zahir olarak ta en kuvvetli gün Ramazan’ın 27. Gecesidir. Sanki ikisi birleşmiş gibiydi.. Seyr-i Sülukta burası 11 dir.. Zat –Hazreti Muhammed mertebesidir.. 1+1= 2, 27 de yanına ilave olursa 227 Mustafa olur…

Hilal, İdare binasının arkasında Re şeklinde doğmuştu…

Başa Re harfini alırsak Ridari Bina olmaktadır… Rida-Re Rida; Hac veya umre yapmak üzere ihrama giren erkeklerin belden yukarısını kapatmak üzere büründükleri örtüdür.

Ri; Risalet… (Haber Ulaştırma) Bi (İle birliktelik, Risalet) Na (Biz, Tevhid-i Sıfat) Bu ulaştırma ve İrsaliyetin ve giyilen Hakkani sıfatlar ile İseviyet Ruhul Kuds mertebesinden olmasıdır… (Mirac) Aynı zamanda Esma-i İlahiyye örtüsüne bürünüp batini yapılan Hac ve Umreyi ifade etmektedir…

Üzerine benlik noktasının geldiği yer Emirli.. Emir-Li(İçin) Elif: 1, Mim: 40, Re: 200, L: 30

1+40+200+30= 271… 2+7+1= 10 Tevhid-i Sıfat..

(2) Zahir, Batın (71) Elif, Lam, Mim, İnsan-ı Kamil’in Kordinatları…

27= Vitriyet, İseviyet, Fenafiilah

27+1= (28) Ferdiyet Muhammediyet, Bakabillah…

Z de ilave olursa, 271+7= 278 Zahir Batın, Halil ve Bir başka hesaplamada Ardıç sayısal değeridir.. 

Bir başka hesaplamada, Elif: 1, Mim: 40, Re: 200, L: 30, Ye: 10

1+40+200+30+10= 281… 2+8+1= 11 Tevhid-i Zat..

 (281) Namazlarda ki tekbir sayısadır, Birde tek olarak Vitrin tekbiri vardır..

281+7(Ze)= 288 araya sıfır alırsak, 2088 yapar. Aşağıda verilmiş olan Tur, Necm, Kamer, Fecr, Şems surelerinin sayısal değeridir…

Zemir-Li, Zümer İçin, Esma-i İlahiyye topluluğu İçin, Allah İçin olmaktadır… Benlik noktasının yani benin hakikati Allah için olmasıdır. Beşer’in kullandığı ben tamamen hayal ve aslı astarı olmayan kendine bir zahmettir. 

Zümer 39. Suredir. 39 Tevhid-i Esma tecelisidir.. 75 ayettir.. Bir önceki Sure 38 Sure Sad suresidir… 88 ayettir ve 38 Tevhidi Sıfat tecellisidir. Sonda ki Li sayısal değeri 40 Tevhid-i Efal tecellisidir. Aşağıda ki hesaplama da dikkate şayandır. 

Bu zuhurat, müşahade ve yaşantı 2013 yılında olmuştur…

2088-2013= 75…

 (7) Nefis Mertebesi, (5) Hazret Mertebesi, Zem: Dur, İr: İrsal edici, Haber Ulaştırıcı, Li: İçin..

Bura da; Resüle, Mircda Rabbin Namazda olduğu için dur denen mertebedir… 

Re: 200, Ze: 7, Ahmed: 53 tür.. (Ahmet, Asli yazılışı Ahmed’dir.)

200+7= 207… 27 mertebe İseviyet ve Vitriyettir. Bunun tamamı da 28. Mertebe Ferdiyettir.

Ahadiyet+Allah+Muhammed= 1+67+139= 207 sayısal değerini verir… 

Zahmet; 7+53= 60… 6 yöndür..

Rahmet: 200+53= 253 Zahir Batın Ahmed’dir… 253, İnsan-ı Kamil’in sayısal değeridir. Birde Bakara suresi 53 ayetle Museviyet mertebesine verilen Furkan ile Rahmettir…

 وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

# (53) Ve iz ateyna MuselKitabe velFurkane le'alleküm tehtedun;

* Hani, doğru yolu tutasınız diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) ve Furkan’ı vermiştik.

60+253= 313 içinde iki adet 13 vardır…Akl-i Küll ve Nefsi külden Hz. Muhammedin şifresidir… İçinde Nur: 256 ve Allah: 67, esmaları mevcuttur. Nurullahtır…

----------------

يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ {الحج/12}

 “Yed’û min dûni(A)llâhi mâ lâ yedurruhu vemâ lâ yenfe’uh(u) zâlike huve-ddalâlu-lbe’îd(u)”

O, Allah’ı bırakır da kendine ne zarar, ne de fayda veren şeylere tapar. Bu da derin sapıklığın ta kendisidir. (22/12)

----------------

O Allah’ı bırakırdan ziyade Allah’tan ayrı olarak ne zarar ne fayda zarar veren şeylere tapar. Arap müşriklerinde “Allah” bilinci vardı ve putlara kendilerini yaklaştırma aracı olarak görmekte ve zararı ve faydası olmayan nesnelere önem atfederek şirk koşarak tevhid akidesini bozmaktaydılar. 

“huve-ddalâlu-lbe’îd(u)” “hüve” “O” hakkın ilahi kimliğene “hüve” sine beşeri hüviyeti ile ortak olduğu için derin bir sapıklık “dallin” içindedir. 

Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir. T.B. 

----------------

يَدْعُو لَمَن ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِن نَّفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ {الحج/13}

“Yed’û lemen darruhu akrabu min nef’ihi lebi/se-lmevlâ velebi/se-l’aşîr(u)” Zararı faydasından daha yakın olana tapar. O (taptığı) ne uzuvları oluşmamış şekli demektir. Kötü yardımcı, ne fena yoldaştır! (22/13)

----------------

Taptığı hayali ve vehimin ilah edilmesinde başka bir şey değildir. Kendine hakiki rabbinin oysaki ona faydası daha fazladır. Onun hakikatinden başka bir şey değildir. 

----------------

إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ {الحج/14}

 “İnna(A)llâhe yudhilu-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u) inna(A)llâhe yef’alu mâ yurîd(u)” Muhakkak ki Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (22/14)

----------------

Allah, Uluhiyet mertebesi gereği Ayan-ı Sabitede ilmi ilahi program neticesindeki Hakk’tan olan programı tatbikatını kullukları ile yerine getirenlere Şeriat mertebesinden tatbikata altından su akan ırmaklar, Tarikat mertebesinden tatbikata altından süt akan ırmaklar, Hakikat mertebesinden tatbikatta altından tertemiz şarab[20] akan ırmaklar ve Marifet mertebesinden tatbikatta altından bal akan ırmaklara koyacaktır. Kim ki bu dünya hayatında bu tatbikatları yapıyorsa gönlünde bu ırmaklar akmaktadır. Allah murad ettiğini ef’âlidir yani işleyenidir.

----------------

مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاء ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ {الحج/15}

 “Men kâne yazunnu en len yensurahu(A)llâhu fî-ddunyâ vel-âhirati felyemdud bisebebin ilâ-ssemâ-i sümme-lyakta’ felyenzur hel yuzhibenne keyduhu mâ yaġîz(u)” Her kim ona (Muhammed’e) Allah’ın dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi? (22/15)

----------------

“Men” kim-kimlik zannı içinde olan kendini vehimi olarak zâhiri anne ve babasının vermiş olduğu isim zannında olan kişi Allah’ın yardımı yani uluhiyet mertebesinin yardımını zâhir ve batın risalet mertebesi üzerine olmadığını zannediyorsa semaya yani gönlüne uzansın uzanabiliyorsa ve kendini bir sebeple assın, idam etsin, adem etsin yani yok etsin, ama kendi zannı ile gönlüne ulaşması mümkün olmadığı gibi kendini yok edip, öfkesini gidermeside mümkün değildir.

İdam-Adem hakkında irfan ve Hakk ehlinde Hallac-ı mansurun başına gelen malumdur. İsyandan değil, idrakten olan bu suçun diyetini okuyup anlamak ve isyan ehlinin başına ne haller gelebilir bir kıyas olacaktır.

Bir gün Hallac'ı Mansur Bağdat'ta vaaz verirken bir cüşu hurûşa geliyor. Yani bir muhabbete geliyor diyor ki: 

Ne olaydı Hazreti Resulullah miraç gecesi “ve alâ ibâdillahis sâlihin” diyeceği yerde “ve alâ ibâdillahil ecmaîn” deseydi, ne olurdu? Diyor. Yani Allah'ın rahmetini tahsis etmeseydi diyor, ecmaîn deseydi. Yani bütün insanları rahmeti kaplasaydı. Zâten kendisi rahmetellil âlemin değil mi? Öyle deseydi ne olurdu? Diyor oda muhabbetinden.

Tam orada Peygamber efendimiz ruhaniyetiyle beliriyor: Ya Hallaç bilmiyormuydun sen? Ben vahiyle konuşurum, nefsimden konuşmam bilmiyor muydun sen bunu? Diyor. Yani o sözü Peygamberimize devretmiş oluyor. İşte demin de dediğimiz gibi orada konuşan Hakk'ın ta kendisiydi. Mansur bunun farkında değil. Oraya kadar gelmiş bunu farkında değil.

Onun üzerine: "Ya Mansur bunun diyeti ne olacak?” diyor.

"Kellemi verdim efendim” diyor o anda bakın.

İşte Hallacı Mansurun asılmasına kesilmesine sebep bu hâdise oluyor. Ondan sonra “enel Hak” demeye başlıyor. İşte bu hadiseden sonra “enel Hak” demeye başlıyor veya daha evvel de söylüyordu. O zaman demek istiyor ki, Cenâb-ı Hak: 

“Madem sen ene’l Hak diyorsun. Yani ben hakk'ım diyorsun, ben hakk'ım diyen insan bütün âlemi Hak olarak zaten görür. Eğer kendisinde Hakk'ı bulmuşsa kıyâsen bütün âlemde de Hakk'ı bulmuş olur. Hem böyle diyorsun, hemde tahsis ettiğimi söylüyorsun diyor.” İşte suç burada bakın idrâkten onun suçu, yoksa isyandan değil. Eğer Peygamber Efendimiz şeriat peygamberi olduğundan bakın Şeriat mertebesine, Tarikat mertebesine, Hakîkat mertebesine, Marifet mertebesinin hepsine cevap verecek şekilde konuşması gerekiyor. O makamı itibariyle eğer sadece Hakîkat mertebesinden konuşmuş olsa, Şeriat mertebesine ters düşebilir bazı mevzularda ikilikten tekliğe bakıldığı için. O zaman Peygamberlik sürtüşmeli olur, ihtilaflı olur. Bu nasıl peygamber bir tarafta böyle diyorda, bir taraftada böyle şekilde diyor, ihtilaflı bir bilgi ortaya çıkar. İşte öyle demesi Şeriat mertebesi itibariyle sâlihlerin üstüne olsun diyor bakın. Şeriat mertebesi itibariyle diyor ama onun içerisinde Hakîkat mertebesi de vardır, Marifet mertebesi de vardır. Yani hepsine cevap veriyor.

İşte Cevamiu'l Kelim o; Yani az kelimeyle çok şey anlatmak, çok mertebeleri ifade etmek burada iş anlayanın kabiliyetine düşüyor. İşte Mesnevî'de de öyle bakıyorsun çocuk hikayesi anlatıyor ama bir açtığın zaman çocuk hikayesinin altından neler çıkıyor, Zata merdiven çıkıyor yol çıkıyor işte orada onu öyle bahsetmesi. Şimdi eğer tevhîd ehli olan bir kimse Tevhîd-i Hakîki'yi idrak etmişse bütün âlemde Hakk'ın zuhurunuda şüphesiz olarak kabul etmiş ise. O zaman bütün âlem sâlihtir onun indinde, çünkü her varlık kendi mertebesinde kendi kemâlindedir. Kemal'in de olan da salâhtadır, salihtir bir yanlışlık yoktur. 

O halde Peygamber Efendimiz tahsis yapmıyor sâlihler üzerine olsun dediği, bütün âlemi sâlih gördüğünden ecmaîn olmuş oluyor. Yani tahsis yapmamış oluyor orda Efendimiz ama şeriat mertebesindeki anlayış salih gayri salih ile anlaşıldığından, Şeriat mertebesine göre salihlere ibadet edenlere dua ediyor. Ama Hakikat mertebesine göre bütün varlıkta zuhurda olan Esma-i İlâhiye olduğundan. Esmâ-i İlâhiyede zaten kendi salâhiyeti, sâlihli olduğundan herhangi bir yanlışlık kıyaslamaya göre olduğundan ama zâtına göre hakikatine göre herhangi bir yanlışlık olmadığından, Esmâ-i İlâhiyenin zuhûrları olduğundan o zaman her varlık kendi salihliği üzere mevcuttur. Birbirlerine ters düşebilirler sûrette ama her varlık kendi sıhhati kendi sâlihliği üzere zuhurdadır. O halde salihin dediği şey aynı zaman da ecmaîn mânâsında da olmaktadır. 

İşte Hallacı Mansur'un ceza yemesinin sebebi hem Allah birdir, hem ene’l Hak diyorsun, hem de bu hakikati anlayamamışın onun cezası gelmiş oluyor. Allahu âlem tabi bizim onları suçlu bulacak herhangi bir şey yapacak halimiz yoktur. Bu hadise olmuş bitmiş zaten, bir de şu not var kitaplar yazarlar ki, o hadiseden 350 sene sonra Hallac'ı Mansur Pirlerin ricâsı ile efendimizin huzurunda, Âlem-i Misâl'de affedildi derler. 350 sene sonra ve de tabi fizik olarak yaşadığı zaman kellede gitti. O zaman ve orada kendisine eziyet edenleri, yani o şekilde kesip biçenleri bileklerinden kesmişler. Durun demiş, bana biraz müsade edin, 2 rekat namaz kılayım.

O derler biraz tabi duygusal olarak abartıları vardır bileklerinden sıçrayan kanları Allah yazdığınıda söylerler, biraz abartılıdır belki doğrudur bilmiyorum ama olabilir. Başlamış onunlan kanlarıyla abdest almaya aşkın bir şartı vardır, aşk namazının abdesti kanıyla alınmaktır der, su yerine kanıyla abdest almaktır der, neyse işte o da şehit edilmiş oluyor. 

Böylece ve arkadan gelenlere de şeriat mertebesinden bir başka anlaşılan hikayedir, tarikat mertebesinden duygusal olarak anlaşılan bir başka tarzdır aynı hikâye, Hakîkat mertebesinden gerçekleriyle, Marifet mertebesin-dende ilâhi yönüyle her mertebede olana bir başka mesaj veriyor, kıyaslama yaptırılır. Allah hepsinden razı olsun onlar o zaman onları yaşamışlar bizde işte arkadan böyle konuşmalarını dedikodularını yapıyoruz Cenâb-ı Hak hepsinin hallerinden faydalandırsın inşallah.[21]

----------------

وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يُرِيدُ {الحج/16}

“Vekezâlike enzelnâhu âyâtin beyyinâtin veenna(A)llâhe yehdî men yurîd(u)” Böylece biz Kur’an’ı apaçık âyetler hâlinde indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir. (22/16)

----------------

Cenâb-ı hakk “enzelnâhu” “na” biz derken âyetin zâti olarak ki âyetin bu kısmı zâtidir. İnzal ettik nereden zâtımız ile “Hu” ile tenfis ederek ma’nâlarını hafifleterek nüzül ederek-ettirerek. 

Apaçık olarak âyetler olarak indirdik. Kûr’ân zât’tır, Furkan sıfât’tır demişlerdir. Furkan-Sıfât mertebesine indirilen âyetler apaçık olarak fasıllara ayrılmıştır.

Muhakkak Allah “yurid” dir, yani diler ve dilediği “men” kimseyi hakikat kimliği ile kendi Rabbi hası yönünden hidayet eder. Emr-i iradi ve emr-i teklifi olan kişinin doğru yola iletilmesi vardır. Emr-i iradi ayan-i sabite programı yönünden doğru yol üstünde olmak. Ve emr-i teklifi şeri olarak resüllerin tebliği üzere olan hadi üzere doğru yola iletilmektir. Burada kullanılan “yehdî” ifadesiyle emri teklifi yönünden hadi olmaktır.

----------------

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ {الحج/17}

“İnne-llezîne âmenû vellezîne hâdû ve-ssâbi-îne ve-nnasârâ velmecûse vellezîne eşrakû inna(A)llâhe yefsilu beynehum yevme-lkiyâme(ti) inna(A)llâhe alâ kulli şey-in şehîd(un)” Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya; Allah, kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah, her şeye şahittir. (22/17)

----------------

İmân ehline gelince, o kimseler ki imân ettiler; 

Mertebe-i Âdemiyetten mertebe-i Muhammediyete kadar bütün bu mertebelerin imân ehli var, âmenû dendiği zaman bütün bu mertebeleri kapsamına alıyor, biz imân ehli dendiği zaman sadece müslümanları zannediyoruz. 

O imân edenler şunlar ki, bunların bir kısmı Yahudilerdir yani beni İsrâîl’dir bunlardan imân ehli olanlar, sadece ırsi Yahudilik yetmiyor yani ve imân ehli olan hıristiyanlar ve sabiiyn yani yıldıza bakanlar, yıldıza tapanlar. 

Efendimiz (s.a.v.) diyor ki “Benim ümmetimin hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz, çünkü onlar gökyüzündeki yıldızlar gibidir”, birde Yusuf (a.s.) “Ben rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiklerini gördüm” dediği yıldız var. Yıldızın hakikatini idrak etmiş olanlar “Ven necmi iza heva”(Necm,53/1.Âyet) bu heva yıldızını da idrak etmiş olanlardır. 

Sabiiyn tarihte geçmiş bir kavim olarakta bilgilerde bildiriliyor, bunlara İdris (a.s.) ve onun devrindekiler de diyorlar, Babil devrinde yıldıza tapan kişiler olduğu da söyleniyor, fakat burada her ne hal ise biz onları belirli bir grup olarak düşünmeyelim de, gönül semasında yıldız gibi parlayanlar diyelim, Kim ki, bunlardan Allah’a imân etti, yani Yahudi olsun, hıristiyan olsun, bütün peygamberan mertebesinde yıldızlaşan kimseler olsun, İslâmiyyetin genişliğine bakın, biz hıristiyanlar küfür ehli, Yahudiler küfür ehli diyoruz, sûreti Yahudi ve hıristiyan olanlar için böyle ama biz hakikat-i Mûseviyye’den, hakikat-i İseviyye’den bahsediyoruz ki onlarda imân ehli İslâm olduklarından mertebe-i İseviyyet’in, mertebe-i Mûseviyyet’in gerektirdiği ahiretteki karşılığı ne ise onu görecekler, bugünkü Mûsevi de onu görecektir, fakat bugünkü Mûsevi derken Mûsevi grubu olarak bilinenlerin tümü değil, İslâmiyyet’in içinde de Mûseviler var, Mûsevi grupların içinde de imân ehli Mûseviler var işte ahirette bunların hepsi ayrılıp kendi Rabları itibarıyla korkuları ve hüzünleri olmayacak, yeter ki kendi mertebesi olarak imân etmiş olsun ve o mertebenin gereği sâlih ameli işlemiş olsun, işte bütün mesele sistemi fazla dolaştırmadan, karıştırmadan, sağda solda vakit geçirmeden doğru olarak gidip ve sadece bilmekle değil tatbik etmekle ve iyi niyetle yapabildiği kadar yapmalı kişi, zâten yapamadığını da ondan istemiyorlar, bir araç 150 kişi taşıyorsa ona 300 kişi bindirmek haksızlık olur, 100 kişi binerse de görevini tam hakkıyla yapmamış olur, işte biz kapasitemizin ne kadar olduğunu bilmediğimiz için elimizden geldiği kadar çalışmamızı yapmamız gerekiyor ki âzami derecede bu âlemden istifade edelim, buraya gelişimizin tek hayat şansı var onu da değerlendirelim. 

Bir de bunların haricinde Mecusiler ve bildiriyor. Mecusiler, ateş kültüyle ilgili inanç ve ritüelleri sebebiyle Ateşperestlik adıyla da bilinir. Nefsinin emarenin ateşinde olup nefsini ilâh edinendir.

“Eşrakû” ortak koşanlar ise kendi vehimi ve hayali varlığını hakiki ve varlık hakk’ın varlığına ortak koşanlardır.

İşte zâhiri kıyamette bunlar fasıllara kim hangi mertebenin iman ehli, kim ortak koşuyırdu, kim nefsine tapıyordu.

Kişi “ölmeden önce ölür” ve kendi kıyametini koparır ve kendi varlığında Hakkı kıyam ettirirse kim hangi mertebedeniman ehli, kim sapmış, kim nefsine tapıcı, kim hakkın varlığına ortak koşuyor, O kıyameti kopmuş sahada Allah kendi kendine şahittir. Allah’ı ancak, Allah görür demişlerdir.

----------------

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء {الحج/18} ( سجدة مستحبة )

“Elem tera enna(A)llâhe yescudu lehu men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi ve-şşemsu velkameru ve-nnucûmu velcibâlu ve-şşeceru ve-ddevâbbu vekesîrun mine-nnâs(i) vekesîrun hakka aleyhi-l’azâb(u) vemen yuhini(A)llâhu femâ lehu min mukrim(in) inna(A)llâhe yef’alu mâ yeşâ/ ۩” Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (22/18) “Secde Âyeti”

----------------

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

22.18 - Elem tera ennallâhe yescudu lehû men fis semâvâti ve men fil ardı veş şemsu vel gameru ven nucûmu vel cibâlu veş şeceru ved devâbbu ve kesîrum minen nâs, ve kesîrun hakka aleyhil azâb, ve mey yuhinillâhu femâ lehû mim mukrim, innallâhe yef'alu mâ yeşâé'. (18. ayet secde ayetidir.) Diyanet Meali: 

22.18 - Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

22.18 - Görmedin mi hep Allaha secde ediyor Göklerdeki kimseler, Yerdeki kimseler, Güneş, Ay ve yıldızlar, dağlar, bütün hayvanlar, ve insanlardan bir çoğu, bir çoğunun da üzerine azâb hakk olmuş her, kimi de Allah tahkır ederse artık ona ikram edecek yoktur, şübhesiz Allah ne dilerse yapar Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

22.18 - Görmedin mi ki, muhakkak Allah'a göklerde olanlar da ve yerde olanlar da ve güneş, ay, yıldızlar da dağlar, ağaçlar ve bütün hayvanat da ve insanlardan birçoğu da secde ederler. Ve birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur ve kimi ki, Allah şekavete düşürürse artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme de ne kadar açıktır. “Görmedin mi!” demekle adeta yeryüzünde ve gökyüzünde olan insanların görüş mesafesinde olduklarını ve bunları görmedinmi-idrak etmedin mi? Demek sureti ile bunların varlıklarını açık olarak bildirmiş olmaktadır. “insanlardan birçoğu da secde ederler.” Ancak bizler gafletimizden ve tek tür “insan sülâlesiyle şartlanmış oluğumuzdan, yukarıda gökyüzünde de, olan insan ve dabbeleri inkâr edip durmaktayız ve varlıklarından bile haberimiz olmamaktadır. 

Nasıl bunların farkında olmamak ve nasıl bir dar görüştür? Anlamak mümkün değildir.[22] T.B. 

--------------------------- 

“YEŞA” ALLAH’IN DİLEMESİ[23]

Kur’an’da birçok surede “Allah dilediğini hidayete erdirir” diye geçmektedir, bir tanesi “Yeşa” Allah’ı dilemesidir, O’nun dilemesinin dışında zaten herhangi bir şeyin olması mümkün değildir ama ne şekilde oluyor, لِمَنْ شَاۤءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَقِيمَ ﴿٢٩﴾ وَمَا تَشَاۤوءُنَ اِلاۤ اَنْ يَشَاۤءَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ 81/28-29 İçinizden herhangi bir kimse doğru yolu dilemeyi murad etse onu dileyemez. Ancak Allah’ın dilemesiyle dilenir. İşte bu ve buna benzer birçok ayetler vardır, bu başlı başına bir mevzudur, yani bir kitap olacak kadar geniş bir konudur, bütün Kur’an-ı Kerim’de يَشَاۤءَ ayeti varsa “MaşeAllah” Allah dilerse hani “maşeAllah” diyoruz ya Allah dilerse bu devam eder bu iş gibi, güzel bir şey gördüğümüz zaman “MaşeAllah” diyoruz, bunun güzelliği temenni ediyoruz ki devam etsin manasınadır. Onu da sahibi devam ettirir ancak itikadıyla o sözü söylüyoruz, bu yönden yani güzelliği devam etsin diye yani Allah da dilesin böyle devam etmesini diye temennide bulunuyoruz.

Her ayette olduğu gibi bu ayetin de hem ef’al mertebesinden Esma mertebesinden, sıfat mertebesinden, Zat mertebesinden izahları vardır, ef’al, Esma mertebesinden olan izahlarına fazla tefsirler girmiyorlar işin içinden çıkamıyorlar da sadece mealini vermek suretiyle Allah dilerse bu olur deyip geçip gidiyorlar. Bazı tefsirlerde “Allah dilerse” hükmünü şöyle diyorlar eğer bir kul güzel fiiller işlerse yani Cenab-ı Hakk’ın istediği istikamette hayatını sürdürürse işte bu hayatını böyle sırat-ı müstakıym üzere hayatını sürdürmesi Cenab-ı Hakk’ın onun hidayetine vesile olması dilemesini ortaya getirir diyor. 

Yani kul güzel güzel ibadetler yapar, kötülükler yapmaz inkarcılıkta bulunmaz, bu ef’al mertebesi itibariyle olması anlaşılması Esma mertebesini de burada kullanabiliriz, Şeriat ve tarikat mertebesinde bu anlatış geçerli olur, Allah’ın dilemesini kulun fiili ortaya çıkarmakta olmuş oluyor. Kul güzel güzel fiiller yaptığında Allah’ın merhametini kazandığında Allah da onu o şekilde dileyerek cennetine koymaktadır. Yani iyi insanlar arasına geçirmekte yani amel-i salih diyelim ama bu farkında olmadan gerçek amel-i salih değildir, şeriat mertebesinde anlaşılan amel-i salihtir. Amel-i salih burada nedir; kulun varlığı var, şeriat ve tarikatta kulun varlığı var ve kul kendi iradesiyle iyi ameller yaptı hükmüne dayalı bir inançtır.

Şimdi şeriat ve tarikat mertebesinde kulun varlığı geçerlidir, kul müstakil bir varlık ki diğer mertebelerde öyle ama görünüş farklılığı ile kul kendi istiklaliyle Cenab-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu programı eksi veya artı uyguluyor, eksi uyguladığı zaman Cenab-ı Hakk’ın gazabını çekmekte artı uyguladığı zaman merhametini celb etmektedir. İşte bu merhametini celb etmesi onun iyi kul Cenab-ı Hakk’ın onun üstünde يَشَاۤءَ iyi dilemesini ortaya getiriyor. Yani Allah bizatihi ben bunu böyle yaptım da ötekini öyle yaptım cebri cebren bir şey yapmamış oluyor. Yani o يَشَاۤءَ dileme ayetini yani dileseydim çok yerde vardır, eğer Allah dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı diyor, Allah dileseydi bütün insanların kalplerine hidayet verirdi, diyor dileseydi diyor, işte buradaki dilemeyi kulların çalışması neticesinde kullar çalışmadığı için onlara hidayet vermedi bir kısmına verdi çalışanlara bir kısmına da vermedi, ama Allah’ın dilemesini kulun fiiline bağlamış oluyor, Allah doğrudan doğruya eğer derse ki biz tabi ki o soru ortaya geliyor o zaman demek ki günah ehli cehennem ehlini Allah dilememiş ki iyi vasıfta olmasını dilememiş ki neticede cehenneme gitmiş diledikleri de cennete gitmiş o zaman bir özellik bir şeylik olmuyor mu, ayrımcılık olmuyor mu diye soru çıkıyor, tefsirler fazla buralara girmezler Allah’ın kudreti her şeyin üzerinde mutlaktır, O dilediğini yapar, diyorlar, dilediğini cehenneme koyar, dilediğini cennetine koyar diye böyle bir yuvarlak izah şekliyle bırakırlar.

İşte bunu böyle bilmemiz lazımdır evvela çünkü karşımıza gelen kimsenin hangi mertebede olduğunu anladığımızda ondan sonra onun mertebesine göre konuşmamız gerekiyor. İşte irfaniyette buradadır, karşımıza gelen kimse belirli bir seviye almışsa bizim ona şeriat mertebesinden vereceğimiz cevap onu karşılamaz, ama o nezaketen dinler gider, bir daha da uğramaz, ama onun bulunduğu mertebeden veya ulaşmaya çalıştığı mertebeden eğer o, o mertebede mutlak bulunmuş olsa zaten onu çözmüştür, çözmüş olması lazımdır o mertebenin hakikatini, oraya doğru yükselmeye çalıştığından ve miraç üzerinde olduğundan onu yukarıya çekmek için o dilediği yerden cevabını vermek gerekiyor. Şimdi Hakikat ve Marifet mertebeleri itibariyle baktığımızda ki onlar birbirine yakın şeriat ile tarikat aşağı yukarı aynı hüküm içerisinde hakikat ile marifet bir başka onların üstünde bir hüküm içerisindedir. 

Şimdi gelelim tevhid hakikati ile bu işe bakmaya yani hakikat ve Marifet mertebesinden, bütün bu varlıkta buradan Hallac’ın sözüne de yol açılmış oluyor, Hallac-ı Mansur’un sözüne de yol açılmış oluyor, Hallac-ı Mansur “Enel Hakk” dedi veya demezden evvel veya o devrelerde muhabbetli olduğu heyacanlı olduğu devrelerde daha kendisinde henüz Marifet mertebesinin hakikati yerleşmediği yani tabiileşmediğinden coşkulu olduğu ilk anladığı devrelerinde ki o halet-i ruhiyesi bir gün vaaz ediyorken Bağdat’ta bir camide çok iyi niyetinden mahlukata olan çevresine olan merhametinden Miraç gecesi Hz Rasulullah tahıyyatta “Esselamu Aleyna ve ala ibadillahissalihıyn” tahsisini keşke yapmasaydı diyor.

Çünkü (sav) Efendimiz hem Rahmetellil alemiyn hem de orada tahsis yaptı diyor. “Ve ala ibadillahis salihıyn” Allah diyor ki Rahmetim senin üzerine olsun” O da “Bizim ve salih kulların üzerine olsun” diyor, burada tahsis yapılmış oluyor, Hallac-ı Mansur tahsis yapıldığını anlıyor, ama eleştiri babında değil muhabbetinden “keşke bütün kulları kapsamına alsaydı” diyor. İşte burada bu inceliği anlamamız gerekiyor, bu inceliği anladığımız zaman يَشَاۤءَ da da kısmen çözülmüş oluyor. O anda (sav) efendimizin silüyeti o hutbede iken zuhur ediyor, “Ya Hallaç sen bilmiyor muydun ki ben vahy ile konuşuyorum kendiliğimden değil” deyince eyvah Ya rasulullah özür dileriz diyor ama tabi o söz çıkmış oluyor ve o söz O’nun başının kesilmesine sebep oluyor. “Enel Hakk “ demeye başlıyor, şeriat alimleri de Allah’lık iddiasında bulunuyor hükmüne vardığından idamına karar veriyor, ölümünden 300 küsür sene sonra batın alemde büyük evliyaullah’ın Cenab-ı Peygamberin huzuruna çıkıp latif ruhlar aleminde onun hakkında iyi niyette bulunmaları özür dilemeleriyle Hz Rasulullah’ın affına mashar oldu ölümünden 350 küsur sene sonra. 

Bir tek bu hassas kelimeyi yanlış teleffuz etti diye, şimdi orada şunu anlamamız gerekiyor, ey Hallac hem sen enel Hakk diyorsun, yani kendi varlığında Hakk’ın varlığını görüyorsun, daha hala aleme kesret nazarıyla bakıp değerlendiriyorsun, orada hükmü vardır. Şimdi “La faile illallah” dediğimiz zaman en alt düzeyinde olan kelime-i tevhid Allah’ın fiilinden yani fail-i mutlak Allah’tır O’nun fiilinden başla bir fiili varlık yoktur ortada diyoruz, sonra “La mevcude illallah” diyoruz, Allah’tan başka mevcut yoktur diyoruz, “La mevsufe” diyoruz O’ndan başka sıfatlanmış yoktur diyoruz, “La ilahe illallah” diyoruz, “La mabude “ diyoruz, 

O zaman bütün varlıkta zuhur eden Hakk’ın zuhuru olduğunu mutlak olarak anladık mı, o halde bütün varlık da Allah’ın cemali ise فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 yani “La mevcude” hükmüyle bütün varlıkta Hakk varsa sıfatların hepsi de kendine ait ise Zat’ına ait ise o halde yeryüzünde ve alemin bir başka yerinde zuhurda olan bir varlığı gördüğümüzde o ne hükmündedir, salah hükmündedir, salih hükmündedir, bizim şartlanmış kafamız ona ne derse desin bizim önceden ve sonradan uydurduğumuz isimler ve o eşyaya verdiğimiz isimler kendi kafamıza göre ister eksi ister üst değerlendirme dediğimiz değerlendirmeler olsun o Cenab-ı Hakk’ı bağlamıyor, bizim bireylerin karşı karşıya mizaç ve yeteneklerine göre bazılarına tatlı gelen bazılarına ekşi geliyor. Bazılarına ekşi gelen bazılarına tatlı geliyor. Yani iyi ve kötü ayırımı hakikat aleminde görecelik hükmüne bağlı oluyor, bireylerin değerlendirmelerine göre Allah’ın değerlendirmesine göre değil, Allah’ın indinde mevcudatın hepsi tek şeydir, aynı şeydir onun zuhurudur. Hani semender diye bir sürüngenden bahsederler, bu ateşten hayat buluyor, lavların çıktığı yanardağın ağzı yakınlarında yaşıyor, sıcak ortam olmazsa yaşayamıyor.

Mesela penguen gibi buzda yaşayan mahluklar var, sıcak ülkeye getirsen yaşayamıyor, mesela kuş havada yaşıyor suda yaşamıyor, su balığa hayat verirken kuşun canını alıyor, suyun içi kuşa cehennem oluyor, aynı şekilde bize hayat veren hava balığa da cehennem oluyor. Bazı pislik böceği de hayvanların dışkılarının içinde hayat buluyor, bizler de hayvan dışkılarını gübre olarak kullanıyoruz en mütena yiyecek bitkilerin köküne döküp gıdalanmasını sağlıyoruz bize çok tatlı kavunlar yetiştiriyor, bizim için pis kokuyor dediğimiz çirkin dediğimiz tiksindiğimiz bu dışkılar eğer bir gülün dibine koymuşsak gül kokusuna dönüşüyor.

Bu hayatta veya başka hayatta yaşanan bu derecelendirmeler yani eksi ve artı kötü veya iyi derecelendirmeleri bireyler arasındaki değerlendirmeye göre anlayışa göre kişilerin tabiatlarına göre oluyor, birisi acıyı çok seviyor acı, ama birisi de tatlıyı çok seviyor tatlı, işte acıyı sevene göre acı onun tatlısıdır. Diğerine göre de tatlı dokunuyor, şeker hastalarına tatlı dokunuyor, yani birine hayat veren şey bu âlemde birine de hayatını elinden alıyor, demek ki bu alemde hiçbir şey kesin mutlak değildir, hepsi geçici bir isim almış, bunların değerlendirmesini de biz kendimiz yapıyoruz, Allah’ın değerlendirmesi değildir.

Ama Cenab-ı Hakk’ın ef’al mertebesi itibariyle tabi var ettiği kanunları var, şeriat mertebesinde onlar geçerlidir, yalnız şeriat mertebesindeki hukuka da hepimiz dahiliz kim hangi mertebeye yükselirse yükselsin şeriat mertebesi hukuku üstünde mutlak geçerlidir genel olarak ama özel haller vardır o başka oraya gelen kimsenin rabbı ile özel halidir oraya hiçbir şey nüfuz edemez, ne kimse girer hiç kimse girmez oraya. Ne melek girer ne şeytan girer, ne başkası girer. Şimdi bütün varlık Hakk’ın bu gördüğümüz şekilde zuhuru olduğunu düşündüğümüzde ve Hakk’ın da hiçbir şekilde eksi mahiyette olamayacağını da mutlak bildiğimiz şekilde o zaman bütün zuhurda olan her şeyin salih olduğunu çok kolay anlamamız zor olmayacaktır. 

Yani Cenab-ı Hakk hangi varlıkta hangi eşyada hangi kişide bütün bunlar ayrılmadan Allah’ın zuhurudur, kafir Müslüman, hırsız, zenci, beyaz çingene Türk hiçbir şey ayırmadan bunların hepsi Allah’ın zuhurudur. Biz kendi aramızda değerlendirme yapmışız beşeri nefsiyatımızla o kötü bu kötü o iyi bu iyi diye ama bakın bu konuştuklarımız evvela Hakikat mertebesine oradan da Marifet mertebesine göredir. Şeriat mertebesinde kafir de kafir Müslüman da Müslüman orada öyledir, orada yaşıyorsak zaten sorunumuz yok orası açık orası çok açıktır, ama miraç etmek istiyor da Cenab-ı Hakk’ın başka özelliklerini idrak etmek istiyorsak bunları da öğrenmemiz gerekir.

İşin aslı da budur zaten İslamiyet de bunun için geldi, islamiyetten evvelki peygamberler şeriat mertebesini bildirdiler getirdiler yerleştirdiler, Hakikat mertebesine kadar geldi Efendimiz de Marifet mertebesini getirdi, ama alttan beri gelen bütün mertebeler ile birlikte hani akordiyon vardır, sıkarsınız sonra açtığınız zaman ne kadar yelpaze olur. İşte İslam dini Âdem (as) dan başlayarak Hz Rasulullah’ta kemale eren bütün ilahi tecellileri bünyesinde toplayan bir dindir. Bizim Müslümanlar olarak zorlandığımız yer de burasıdır, diğer dinler gibi tek mertebeyi ifade eden bir hüküm manzumesi değildir.

Âdemiyet bir mertebe, İbrahimiyet bir mertebe, Museviyet kendi mertebesi, İseviyet kendi mertebesi, onların eğitimi kolaydır o yüzden, onlar bir mertebe olduğu halde işleri karıştırmışlar, karma karışık etmişler, işte Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’i göndermiş bütün bu mertebeleri düzeltmek bütün eğitim sistemini olgun halde tatbik ettirmek içindir. İşte bu mertebeler içinde dediği binanın ikinci üçüncü katına çıktığınız zaman görüş değişiyor, aynı bina ama oradan görünen de doğru aşağıdan görünen de doğru, alt katta oturan önündeki arabaları, karşısını görüyor, çatıda oturan açık sonuna kadar görüyor. İşte bunlar görüş farklılıklarından doğmuş oluyor. Ama mademki biz evin tümüne sahibiz, hangi kata inersek o katın haliyle ahlaklanmamız gerekiyor. Çünkü orada yaşayanlar o halde yaşıyorlar. Onların tersinde bir hayat yaşarsak oraya girdiğimizde karıştırırız onların aklını bozarız, yanlış işler yaparız. Ama birisi istiyorsa onların içinden, beni de yukarılara çıkarın diye o zaman alır tutarsın merdivenlerden yukarıya şu kat şu, şu kat şu, şu kat şu diye gezdirirsiniz o da görmüş olur mutmain olur, o da miraç ehli olur. 

Şimdi Hallac-ı Mansur’un veya öyle söyletildi neyse yani suç isnad ederek değil eksi isnad ederek değil, ama bu geçmiş tecrübe edilen hikayelerden hissemizi almamız gerekiyor, bunlar yaşanmamış olsaydı, bu tecrübeleri biz anlayamayacaktık, bilemeyecektik, hepsini de bir insan bütün tarihi hikayeleri yaşayıp tahakkuk ettirmesi mümkün değildir. İşte Cenab-ı Hak onu onu diğerini diğerine peygamberlere başka başka hayatlar yaşatmış ki bunlardan tecrübe sahibi oluyoruz. İşte Hallac-ı Mansur’un orada söylediği bu, mademki diyor, sen “Enel Hakk” diyorsun kendinde Hakk’ın varlığını buluyorsun kendinde bulduğuna göre dışarıda da bulman yani her varlıkta da bulman gerekiyor, o zaman Hz Rasulullah’ın söylemiş olduğu sözde tahsis yok tahkik vardır. 

Çünkü (sav) efendimiz “İnsanlara akılları kadar konuşunuz” insanlara akılları kadar kelam ediniz, diyor yani karşınızdaki hangi mertebede ise o mertebeden ona konuşunuz, veya azıcık yukarıdan konuş ki ona bir Rahmetin olsun. İşte Efendimizin dört mertebeden her bir hadis-i şerifi dört mertebeden gelmekte veya özel olarak söylediği hadisleri varsa o kişinin mertebesinden o kişiye göre vaaz ettiği hükümlerdir. Evvela hadis-i şerifi çözmek için bu sırrı bilmemiz lazımdır. Bunun dışında bu hadis-i şerifin çözülmesi mümkün değildir. Hepsi şeriat mertebesinden bir keseye toplarsınız hepsi aynı mertebede aynı düzeyde olur, bir torbaya koyarsınız hepsi aynı olur.

Ama öyle değil onu birisi yukarıdan birisi oradan onu raflara dizmek gerekiyor, hangi raf mertebede ise o söylediği hadis-i şerif o mertebenin rafına yerleşmesi gerekiyor. Ama biz onları çuvala doldurur gibi çekmeceye doldururuz hepsi aynı yapıyoruz. Bakın ne kadar güzel, “İnsanlara tekellüm edin akıllarının miktarı kadar konuşun” diyor. Bu gün dünya eğitimi şu hadisi alsa bütün sorunlarını çözer, ama peygamber ağzından çıktı diye gericilik diyorlar, ne yapalım onlar öyle desinler. 

Şimdi o zaman ne oluyor, “Aleyna Ve ala ibadillahis salihiyn” bizim üzerimize ve salih kulların üzerine olsun peki gayri salih kullar ne oluyor, diye Hallac-ı Mansur bu ifadeyi kullanıyor, kendi aklınca ve burada neden tahsis yaptı da “Ve ala ibadillahi ecmain” demedi, keşke deseydi nitekim kendisi Rahmetellil alemiyn değil miydi diyor. O da bir mantık düşüncesi ile söylüyor, ama Efendimiz de vahy ile konuşuyor, Cevamiul kelim yani kendisine ilk verilen o zaten az kelime ile çok mana ifade etmek. “Ve ala ibadillahis salihin” tahsis edilmiş gibi görünüyorsa da orada tahkik vardır, çünkü O’nun “Ve ala ibadillahis salihıyn” dediği şey aynı zamanda da ecmain demektir. 

Altında gizlidir onu hakikat ehli ancak ecmain olduğunu orada anlayabilir, çünkü o açık olarak evvela muhkem şeriat mertebesinden hitap etmektedir, sonra Tarikat mertebesinden aynı kelamın içerisinde yani kelamın zahiri şeriat mertebesi bu kabı onun perdesi onun içinde gizli tarikat mertebesi var onun içinde gizli Hakikat, onun içinde gizli marifet mertebeleri vardır. ama dışta görünen elbise şeriat mertebesinin kurallarına göre ifade edilmesi gerekiyor ki bu Hz Rasulullah’ın en zor işidir, ama en kemalli işidir konuşmak yani yerli yerince hepsini içine alacak şekilde kurgulamak cümle kuruluşunu.

 İşte orada “Ve ala ibadillahis salihıyn” demesi aynı zamanda “ecmain” demesidir, çünkü bütün varlık Hakikat ve Marifet mertebesi itibariyle salah hükmündedir. Alemde salihıyn ve gayrı salihıyn diye bir şey düşünülemez. Neden diye düşünürsek çünkü bütün alemde biz mutlak olarak Allah’ın zuhurunun varlığını biliyorsak orada salih olmayan bir şey düşünmemiz bizim için çok büyük cehil hükmünde olur. Hem bütün varlık Allah’ın varlığıdır diyeceğiz hem de O’nun içinde salih olmayan kötülüklerle ifade edilen bazı fiillerin olduğunu söyleyeceğiz bu tevhide uymaz, görüşüne uymaz, ama kafirdi Müslümandı işte eşkiyadı, hırsızdı, yok mu var, var ama onlar ef’al alemi itibariyle bireylerin değerlendirmelerine göre olan bir hükümdelerdir.

 Ama ahirette yine bunların hukuku buradan verilecek kişinin tevhid hakikati üzere bunların bir bütün olduğunu bilmesi onları cezadan kurtarmayacak o bize ait olandır yani irfan ehline ait olan Allah bilgisi Marifetullah bilgisidir, şeriat mertebesi hangi hukuku vaaz etmişse mutlaka tahakkuk edecektir, bu düşünce veya bu bilinç bazı kimseler için bilinen bu bilinç onları kaldırmayacağı çünkü o ayrı bir konudur, bu ayrı bir konudur. Bunu kim biliyorsa işte İrfan ehli olarak hayata daha başka türlü bakmakta ve O’nun muhabbetini yaşamakta rabbını daha iyi tanıdığı için rabbani muhabbetini yaşamakta kim bunları bilmiyorsa bu dünyada sıkıntılar içerisinde o etti bu etti diye bu sıkıntılar içerisinde cehennem hayatı daha burada sürdürmektedir. 

Burada kimden cehennem fiili ortaya çıkmışsa diğer alemde karşılığı ne ise onu görecektir, ama fiil çıkanı biz birey olarak gördüğümüz halde ama acaba o bizim gördüğümüz gibi bir varlık mı, sonra az önce dediğimiz gibi Cenab-ı Hakk kullarına muazzeb değil ki azab edici değildir ki neden azab etsin Cenab-ı Hakk ”Rahmetim gadabımı örtmüştür” diyor, ne olursa olsun Cenab-ı Hakk’ın yaptığı iç sonunda Rahmettir. Baştan gazab gibi gözükse de sonunda Rahmettir. Cehennem dahi rahmettir sonunda çünkü rabbımız kendi diyor bakın “Rahmetim gadabımı örtmüştür “ diyor. Cehenneme attığı kişiye dahi rahmeti vardır. 

 Bir başka yönden rahmeti vardır cennetine koyduğu kişiye de rahmeti vardır, ama iki rahmet birbirinden farklı olduğu için biz bunun birinin zahmet birinin rahmet olduğunu zannediyoruz. Suyun içinde gezen balığa deniz rahmet mi zahmet mi, ama kuşa zahmettir. Bakın anlayışa tatbikata ve göreceliliğe göre bunları biz beşer aklımız ile değerlendiriyoruz. Zararlı faydalı, eksi artı diye. Tabi bu anlayışta doğru, onları inkar edecek halimiz yok ama diğer mertebesini de rabbımızın diğer mertebelerini de bilmezsek o da bizim cehlimiz olur, Cenab-ı Hak Âlim Sıfatı ile bütün alemlere tecelli ettiğinde onun da öğrenilmesi gerekmektedir. Efendimizin tahsis yapmadığı zahirden bakıldığında tahsis gibi görüldüğü halde ama ecmain olduğu çünkü bütün varlıkta Hakk’ın zuhuru olduğundan ve bütün aleme duasının şamil olduğu açık olarak görülmektedir. 

 İşte burada Allah’ın da ayet-i Kerimeleri hem şeriat mertebesindeki kişiye yeterli olacak tatmin olacak şekilde hem tarikat mertebesinde hem hakikat hem marifet mertebesinde işte Allah dileseydi siz hepiniz mü’min olurdunuz, Allah dileseydi işte bu alemde hiçbir kimse dalalette kalmazdı, تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَاۤءُ وَتَهْدِى مَنْ تَشَاۤءُ 7 /155 dilediğini delalete bırakır dilediğini hidayete erdirir, yani bu benzeri ayetlerin tümü toplandığında neticede bütün iş Allah’ın isteği ile oluyormuş vehabını veriyor, ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım Allah dilemişse beni cehennemine koyacak o da ayrı konu sen üstüne düşeni yap da O cehennemine koysun ayrı, orada da bir rahmeti vardır bilemezsin ki, sonra ne olacağını, işte böyle bakıldığı zaman Cenab-ı Hakk kendi varlığının zuhuru olduğundan kendi varlığını da isimlerinin faaliyet sahası olarak zuhura çıkardığından dilediğini cehennem ehli olarak belirtir, dilediği ismi cennet ehli olarak belirtir. 

 Veya biz bu hakikatleri böyle idrak ettiğimiz zaman Cenab-ı Hakk’ın dileyişinden başka dileyiş bu alemde yoktur, Cenab-ı Hakk da her mahlukatına dilediği hüsn-ü haldir, mutlaka güzel haldir, cehennemine de koysa onun için güzeldir, cehennem dilemesi de güzeldir, cennet dilemesi de güzeldir. Ama cennet kendi bünyesindeki güzellikleri aksettirir, cehennem de kendi bünyesindeki ayrı güzellikleri aksettirir, cennet nurdan cehennem nardan olduğu için ikisinin yaşantısı ve fiiliyatı bir birine bambaşka bakın ne diyor, Cennet ehline cehennem haram, cehennem ehline de cennet haram, neden kullanamaz ki zaten o malzemeyi kullanamaz. İşte ayet-i kerimelere şeriat mertebesinden baktığımız için mutlak oradan baktığımız için daha yukarıdan gelen ayetler arasında tezat varmış gibi gözükür işte bunların izahı gerekiyor. Bütün varlıkta Hakk’ın kendi mutlak zuhuru olduğuna göre tabi ki dilemesi kendinden kendi dilediği gibi olacaktır, لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ 21/23 “O’na yaptığından soru sorulmaz ama siz mesulsünüz.” Ne kadar nereye gitsek te birey halimiz vardır, bunlar da hep görecelikli Hakk’ın varlığından başka bir varlık yok biz bir taraftan mutlak olarak kuluz ama bir taraftan da aynı mutlaklıkta Hakk’ız. İşte bu ikisini birleştirebilirsek kah kulluk halimiz neresi kah Hakk’lık halimiz neresi hepsini yerli yerinde kullanırsak huzur ehli oluruz. لِمَنْ شَاۤءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَقِيمَ ﴿٢٩﴾ وَمَا تَشَاۤوءُنَ اِلاۤ اَنْ يَشَاۤءَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ 81/28-29 “sizin içinizden birisi doğru yolu dilemiş olsa dileyemez, ancak Rabbın onu doğru yola sevk eder.” Şimdi birisine soruyoruz, kardeşim sen ne zaman bu işlere başladın işte ben çocukluğumdan beri falan işte şu şekilde başladım, nasıl başladın içimden geldi de başladım, içinden gelmeseydi ne yapacaktın, başlamayacaktın, demek ki senin elinde bir şey yok, bunu şunun için söylüyorum, bazı kardeşlerimiz işte ben şunu ettim bunu ettim işte bu kadar camiye yardımım var, peki bu muhabbet nereden geldi, işte Allah dilemeseydi sen dileyemezdin onu meselesi buradan çıkıyor, şeriat mertebesinde, Bizim hiç duygularımız yok iken o meyil nereden geliyor, yukarıya doğru çıktığımızda hiç duygularımız yokken ana kaynaktan ayan-ı sabitelere dayanıyor, Muhiddin-i Arabi Hz leri ayan-ı sabiteler ile ilgili ne diyor; “Ayan-ı sabite mec’ul değildir” diyor. “Ceal” yani kılınma değildir, ayan-ı sabite hatta o kadar açık söylemişler ki “Ayan-ı sabite mahluk değildir” demişlerdir, ayan-ı sabite daha vücut kokusu almamıştır, yani ilm-i ilahide olan bilgiler zuhura çıkmadığı için mahluk hükmüne girmemiş zuhura çıkınca halk edilmiş mahluk ismini almaktadır. Kişinin kendi bünyesinde iken şimdi sizin belirli bir vasıflarınız var bu vasıflarınız dışarıya çıkmadan sizin zatınız ile ilgili zatınız bizatihi kendiniz ama böyle örgü gibi resim gibi yazı gibi bir şey çıkarttığı zaman işte bu mahluk oluyor ama bu kişinin beyninde iken mahluk değildi.

 Kişinin aslı zatı zuhura çıkınca mahluk olmaktadır, kayıtlanıyor o zaman elbise olarak kayıtlanmış oluyor, vasıflanmış oluyor. Ama beyninde iken vasıfsız sadece ilm-i İlahide onun zatının ilminde bulunuyor, her şeyi yazıyor çiziyoruz, zuhura çıkardığı her şey gerek lisanen gerekse kelam olsun meslek yazı olarak çıksın kendi bünyesinden dışarı çıktığında o mahluk olmuş oluyor görüntüye faaliyete geldiğinde. 

 Bu Cenab-ı Hakk’ın Zat’ında iken Zat mertebesinde kendi Zat’ında iken bütün Esma-ı İlahiye bütün Sıfatlar orada Ceneb-ı Hakk bir tecelli ederek işte ayan-ı sabiteleri yani sabit a’yan yani a’yandan maksat o varlığın özü kimliği, ilk projesi, çekirdeği, yani ilk çekirdeği, bunlar o mahalde mahluk değillerdir, yani daha henüz bir silüyet almamışlar bir vasıf almamışlar kimlik kazanmamışlar işte bunlar Esma alemine yani Sıfat aleminden Esma alemine gönderildiğinde birer latif kimlik kazanmaktalar dır. Hani örümcek ağı vardır ya böyle yaygın bir örümcek ağı düşünün, böyle projeler halinde yine de bütün ama bakıldığı zaman şu şunun şu şunun projesi silüyeti latif olarak belirtilmektedir. 

 İşte burası mahlukatın başladığı yerdir. Mahlukluk halinin başladığı yerdir. İşte Cenab-ı Hakk bunlara da birer elbise verip alem sahnesinde görünür hale geldiğinde Hakk’ın ef’al zuhuru olmuş oluyor. Ama bütün bunlarda faaliyete geçen o ayan-ı sabitede aldığı hüküm onları harekete geçiriyor. Bakın şimdi burası çok mühimdir, mahlukatın var edilişi ve yaşantısı ve davranışları hakkında mühim meseledir. Ayan-ı sabitede Cenab-ı Hakk ona nasıl bir program yapmışsa hangi isimlerin terkibini oraya koymuşsa mesela Rahman isminden bir terkibe daha fazla koydu, Cebbar isminden bir terkibe daha fazla koydu, bu zuhurunu yapacaktır çaresi yoktur.

 Yalnız insanın bir değişik hali vardır diğer mahlukata göre ağaç ağaçlığını yapacak bunda hürriyeti yoktur, yani bireysel iradesi yoktur, hava havalığını yapacak güneş güneşliğini yapacak bireysel iradesi yok. Ama insan böyle değildir, Cenab-ı Hakk insanı işte insanı insan yapan halife yapan bu vasfıdır. Özel hareket edebilme kabiliyetini vermiştir, bireysel amir olabilecek muhtar olabilecek bir kabiliyet vermiştir. Ama yine de diyor ki sen şu, şu şartlar içerisinde olacak ve kaderini çizmiş programını yapmış bazı kaderinde olan kader-i mutlak Cenab-ı Hakk’ın amir olduğu yani koyduğu kurallar onun dışına çıkması mümkün değildir. 

 Değiştirmesi de mümkün değil ve ondan da sorumlu değildir. Çünkü hem değiştirememe hem de sorumlu ol olmaz. Sorumlu bıraktığı yerler hayatının bazı safhalarıdır. Düşüncede olsun efendim arada bıraktığı bazı safhaları işte biz de bunlardan sorumluyuz. İşte Cenab-ı Hakk Âdem’in yani insanoğlunun projesini yaptığı zaman ayan-ı sabitesinde bazı isimleri boşta bırakıyor. İşte biz çevre tesirleri ile aile tesirleri ile eğitim tesirleri ile aldığımız bazı şartlanmalar bizi bu sınırın dışında tutuyor veya bunu değerlendiremiyoruz, gaflette kalıyoruz, işte bunun aşılması için de özel bir eğitim gerekmektedir kişinin kendini bulabilmesi için.

 İşte Cenab-ı Hakk’ın bir zuhur üzerinde şöyle veya böyle dilemesi demek ayan-ı sabitede onun programını o şekilde düzenlemesi demektir. Çünkü burada zuhura gelen ayan-ı sabitenin zuhura çıkmasıdır. Projeye Rahmanan esmasını ağırlıklı olarak koyduysa ona hidayet ehli diyor, şeriat mertebesine de bir cevap verilecek ya projesine Cebbar Esmasını daha ağırlıklı koyduğunda da inkar ehli veya isyan ehli diyor. Ama bizim anladığımız manada inkar ve isyan ehli ne demek Cenab-ı Hakk’ın anladığı manada Zat mertebesinde inkar ve isyan hali ne demektir. T.B.

----------------

هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ {الحج/19}

“Hâzâni hasmâni-htesamû fî rabbihim fellezîne keferû kutti’at lehum siyâbun min nârin yusabbu min fevki ruûsihimu-lhamîm(u)” İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. Bunlardan inkâr edenler için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülür. (22/19)

----------------

Buhari ve Müslim`in Ebu Zer (r.a.)`den rivayet ettiklerine göre bu ayeti kerime Hamza (r.a.), Ubeyde (r.a.) ve Ali bin Ebi Talib (r.a.) ile (Bedir`de onlarla çarpışmaya girmiş olan) Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe hakkında indirilmiştir.

Bedir`de Hz. Ali (r.a.) Velid bin Atebe ile, Hz. Hamza (r.a.) Şeybe ile Ubeyde (r.a.) de Utbe ile ikili çarpışmaya girmiş ve adları geçen sahabilerin hepsi de müşriklerden olan hasımlarını kısa sürede öldürmüşlerdir.
Hakim`in Hz. Ali (r.a.)`den rivayet ettiğine göre o: "Bu ayeti kerime bizim hakkımızda bizim Bedir`deki ikili çarpışmamız (mübarezemiz) hakkında indirildi" demiştir.
İbnu Cerir`in Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre de, bu ayeti kerime ehli kitap ile Müslümanlar arasındaki tartışma hakkında inmiştir. Ehli kitap: "Biz Allah`a sizden daha yakınız. Çünkü bizim kitabımız daha eskidir ve peygamberimiz sizin peygamberiminizden önce gelmiştir" dediler. Müslümanlar da: "Biz Allah`a yakın olmaya daha lâyığız. Çünkü biz Muhammed`e de sizin peygamberinize de ve Allah`ın indirdiği bütün kitaplara da iman ettik" dediler. İbnu Ebi Hatim de Katade`den bunun benzeri bir rivayet nakletmiştir.

Rivayetlerden de inananların Rabbi Hadi ve İnkar ehlinin Rabbi mudil esmâsı hakkında tartışmaya girilmiştir. İnkar edenler kendilerine biçilen Aziz, Cabbar, Mütekebbir esmâlarını ateş olarak gyinmişlerdir. Kişinin başı arşı ve aklının bulunduğu mahaldir. “Rahmân”ı yalanladıklarından hayat suları kaynamış ve akıllarında bu ilmi düşünceler akmaktadır. 

----------------

يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ {الحج/20}

“Yusheru bihi mâ fî butûnihim vel-culûd(u)” Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. (22/20)

----------------

Karın boşluğunun organları arasında mide, karaciğer, safra kesesi, dalak, pankreas, ince bağırsak, böbrekler, kalın bağırsak ve adrenal bezleri bulunur. 

Yani sindirim sistemi bulunur, nefsani düşüncüleri oluşan bilgileri onların enfüsleri yani iç âlemlerini ateş ile beslediği için bu karın boşluğundaki organlar eriyecek ve faaliyet dışı kalacak ve artık işlerine yaramayacaktır.

Kişinin enfüsü derisi ile biter ve afak başlar, afakta gördüklerini hakk’tan ayrı gördükleri ve hakk’a ortak koştukları için “Bütün âlemler Hakk’ın teni’dir…” İşte kendini bu tenden ayrı görülmesi sonucu deriler eriyecektir. 

----------------

وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ {الحج/21}

“Velehum mekâmi’u min hadîd(in)” Onlar için bir de demirden topuzlar vardır. (22/21)

----------------

“Demirden topuzlar” hakkında Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim.

4331. Şimdi o sert sesin kıssasını dinle ki, o nîh-balıt onun sebebiyle yerinden gitmedi.

O adam öldürücü mescidde yatan misâfırin işittiği o korkunç ve sert sesin kıssasını dinle ki, o saâdet-i ezeliyye sâhibi olan misâfır, o korkunç ses sebebiyle kendisini gâib etmedi.

4332. Niçin korkayım, çünkü bu bayram davuludur, nihâyet davul korksun ki, darbe ona erişti.

4333. Ey kalbsiz boş davullar, sizin nasibiniz can bayramından çomak darbı oldu.

Ey kalbleri idrâkden boş olan davul mesâbesindeki münkirler, sizin kıymetiniz ve nasibiniz can bayramı olan mevt ve kıyâmet vaktinde çomak darbesi oldu. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hac’da olan (Hac, 22/21) ya’ni “O küffâr için demirden çomaklar vardır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. 

4334. Kıyâmet, bayram ve dinsizler davul oldu; biz bayram ehli gibi, gül gibi handanız.

4335. Şimdi dinle, vaktaki bu davul ses vurdu, devlet tenceresi çorbayı nasıl pişirir?

“Bâ”, çorba ma’nâsınadır. “Ey dîn sâhibi şimdi dinle, kıyâmet bayramının davulu çalındığı vakit, devlet ve saâdet tenceresi, ikrâm-ı ilâhı çorbası nasıl pişirir?"

4336. Vaktaki o görgü adamı o davulu işitti, dedi: "göniil bayram davulundan niçin korkar?" Ya’ni “Mescidde misâfir olan hakîkat-i hayâtı müşâhede eden misâfir, o korkunç sesi işitti ve dedi ki: “Ölüm âşıklann bayramıdır, zîrâ âşıkları ma’şûkuna kavuşturur ve ölümün vukü’unu haber veren sesler de, bayram davulu mesabesindedir; binâenaleyh benim gönlüm bayram davulundan niçin korksun?"

4337. Kendi kendine dedi: "Agâh ol, gönlü titretme ki, bundan yakînsiz olan kötü kalblerin canı öldü." Misâfir dedi ki: “Kendine gel, kalbine bu sesten korku getirme, zîrâ bu sesten, ölümün hayât idi[ğine] ye ma’şûka vuslat olduğuna yakîni olmayan fenâ kalblerin canı, ya’ni rûh-i hayvânîsi öldü ve hayât-ı dünyeviyyesi korkudan münkatı’ oldu.”

4338. "O vakit geldi ki, ben Haydar gibi mülk tutarım, yahud bedeni uçururum." Ya’ni “Tarîk-i Hak’da cihâd vakti geldi ki, ben Haydar-ı Kerrâr olan İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz gibi, ya düşmana galebe edip onu esîr ve temellük ederim veyâhud bu cism-i kesîfi fedâ edip, mertebe-i şehâdete nâil olurum.”[24]

----------------

كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ {الحج/22}

“Kullemâ erâdû en yahrucû minhâ min gammin u’îdû fîhâ vezûkû azâbe-lharîk(i)” Her ne zaman cehennemden, o ızdıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara, “Tadın yangın azabını” denilir. (22/22)

----------------

Nefsi emmare ateşi ile vehimi bir hayat süren “Gam”dan yani Hakikat-i Muhammediyenin gayriyeti haricine çıkmak isteseler yine oraya dönerler ve hakikatlerinden uzak kalmanın pişmanlığının yangın azabını tadarlar.

----------------

إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ {الحج/23}

“İnna(A)llâhe yudhilu-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min zehebin velu/lu-â(en) velibâsuhum fîhâ harîr(un)” Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir. (22/23)

----------------

Burada “âmenû” iman ehlinden bahsediliyor, hangi tür iman ehline geriye doğru bakarsak “yudhilu-llezîne” onları sokar, peki kim ve nereye sokar. “İnna” İniyeti ile kim bizatihi “Allah” Uluhiyet benliği, ilâhi benliği ile oraya sokar. Nefsi benliği, İzafi benliği ve daha sonra ilahi benliğe dönüşmüş olanın imanından bahedilmektedir. Bu da yakıyn ehlidir. “El yakıyn hüve’l hakk” denmiştir.

Peki bu iman ehlinin başka özelliği nedir? 

Şimdi burada bir kelimenin üstünde daha duralım وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih amel ne demektir, onlar salih amel işlerler diyor, salih amel ne demektir, genelde şeriat mertebesinden bakılınca iyi ahlakla yaşanan iyi işler yapan namazını orucunu abdestini alan çevresine yardımcı olan bunlara salih amel deniyor. Ama amel-i salih demek manası Hakk’tan fiili kuldan olan amel salih ameldir. Yani Allah kuluna şöyle, şöyle yap diyor bir mana veriyor, bunları işle diyor, kul da bunları işlediği zaman amel-i salih, salih amel oluyor. Yani kısaca manası Allah’tan fiili kuldan çünkü burada kulluk mertebesi vardır. Burada tevhid yok vahdet yok ikili bir anlayış vardır. Yani genel İslamiyet şer’i şeriat mertebesindeki bir yaşantıyı burada belirtiyor. 

Kur’an-ı Kerim’in mertebeleri var, her mertebede ayet bir başka oluşumdan bahseder, işte Kur’an-ı Kerim’i iyi anlamak bu yolla mümkündür ancak. Salih amel manası Hakk’tan, fiili kuldan, gayrı salih amel manası da fiili de kuldan olmaktadır. Yani kulun kendi düşüncesi ile kendi beşeri aklı ile yaptığı işler salih olmayan işlerdir. Ama bunların içerisinde tabi kulun beşeriyeti ile de işlediği güzel işler vardır, o ayrı meseledir. Peki salih amel yerine hakiki amel nasıldır, yahut Hakkani amel nasıldır, manası da fiili de Hakk’tan olan amel Hakkani ameldir. 

Yani o mahalde Rab kulundan o ameli yapıyor. Rab ortada kalmamış rab kulundan işliyor. Fiilin hakiki sahibi rab oluyor. Fiil görüntüde kuldan çıkıyor ama manası da fiili de rabdan oluyor. Kendisini ortadan kaldırmış olan kişinin yaptığı fiil rahmani fiil rabbani fiil dir o da Hakk’ın fiilidir. Buna da “Ubudet” diyorlar. İbadet değil de “Ubudet” deniyor. Abdiyet değil, ibadet değil, “ubudet” deniyor. Ubudet; Allah’ın amelidir. Bu da Hakkani fiildir, Hakkani amel olmuş oluyor. 

Hani Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler hadis-i kudsiler vardır, bunların hepsi bir kişinin ağzından çıktığı halde neden böyle isimlendiriliyor, Kur’an ayetleri Hz. Rasulullah’ın ağzından çıktı, hadisler onun ağzından çıktı, hadis-i kudsiler de yine o’nun ağzından çıktı. Hepsine neden Kur’an ayetleri denmemiştir, hepsine Hadis-i şerif neden denmemiştir, hadis-i kudsi denmemiştir, hepsine birden, ayrı ayrı söylemiş neden. Kur’an; manası da kelamı da Hakk’tan olan sözdür. Hadisler hem manası hem kelamı peygamberdendir. Hadis-i Kudsi; manası Hakk’tan lafsı Rasulden olan sözlerdir, bunların hepsi ilhami vayhiyli sözlerdir. Ama bağlantı yerleri oralarıdır. Amel-i salihte böyledir. Amel-i salih, amel ma’nâsı haktan fiili kuldan olan ameldir.[25]

Bizatihi program ve tatbikat hakk’tan olduğu için;

Kendisini ortadan kaldırmış olan kişinin yaptığı fiil rahmani fiil rabbani fiil dir o da Hakk’ın fiilidir. Buna da “Ubudet” diyorlar. İbadet değil de “Ubudet” deniyor. Abdiyet değil, ibadet değil, “ubudet” deniyor. Ubudet; Allah’ın amelidir. Bu da Hakkani fiildir, Hakkani amel olmuş oluyor. 

Nereye Allah zât-i cennetine içine altından su, süt, tertemiz şarap ve bal akan, tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfât ve tevhid-i zât cennetlerine sokacaktır.

Kollarındaki inci bilezikler kulluk hakikatleridir, altın bilezikler ise bir meslek erbabı tarif edildiği zaman onun kolunda altın bilezik var diyerek onun mesleğinin genel geçer kazanç kapısı olduğu ifade edilmek istenir. Cennettekilerin kolundaki altın ise tasavvuf mesleğinin remzi ve rububiyet hakikatleridir. Cennet-i acil diye bir tabir vardır. Her kim bu hal üzere dünya yaşamında hakikati ile yaşıyorsa gönül cennetlerindedir. İpek elbise giyerler. Elbisenin giyinmesi Esmâ-i ilahiyyenin elbise olarak giyinmesidir. Hz. İbrahim esmâ-i ilâhiyyeyi giyinmiştir. İpek olması ise; nasıl ki ipek böceği kozanın içinden çıkamaz ve onu kaynar suya atra ve ipek ipliği yapılır. Nefsani bir hayat yaşayan kişi bu nefis kozası içinde çıkamaz ve ondan faydalanılır. Aslında faydalanan nefsidir. Ama bu koza delinip çıkılanabilirse o zaman kelebek olarak özgürlüğe kanat açar ve kıymetli kumaş kendisine cennet elbisesi olarak giydirilmiş olur.

“harir” ipek sayısal değerine bakarsak bu da bize bir şeyler söyleyecektir.

“Ha 8” “Rı 200” “Ye 10” “Re 200” dür. Toplarsak 8+200+10+200= 418 dir. Kendi içinde 4+1+8= 13 dür.

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye dir. 

O zaman bu ipek (13) elbisesidir. Bunun hal olarak giyinilmesidir. Yanlış anlaşılmasın kullanma değil, kullanma selayeti ve nokta zuhur mahalli sadece efendimiz s.a.v aittir. 

Ha: Hakikat,

Rı; Rahman,

Ye; Yakîn,

Rı: Rububiyet, esmâ mertebesidir.

(13) şifresi ile Hakk’ın fiilinin işlendiği (ubudet) mahalden rahman sıfâtı ve yakîn mertebeleri ile rabb-i hass-ı ile esmâ-i ilâhiyye elbisesini hal edilmesidir. 

Blindiği gibi Terzi Babamız hem zâhir elbiseler hemde talip olanlara ma’nâ elbiseleri diker. 

Buraya uyun olacağını düşündüğüm kendisinin görmüş olduğu bilezik zuhuratını Terzi Baba 1 kitabından bir bölümünü buraya alıyoruz. 

Bundan yaklaşık 40 sene evvel 1964 yılında Terzi Babam Nüket An-nem ile evlendiklerinde şöyle bir zuhurat görmüştür. 

“Mânâ âleminde bana kırmalı geniş iki adet altın bilezik verilmişti. İkisinde de madalyon gibi küçük zincirle asılmış sarkaçlar vardı. 

Bunlardan biri kalb, diğeri ise kılıç idi.” Daha sonra Hazretimiz uyandığında bu rû’yaya şöyle bir yorum getirmiştir.

“Uyandığımda o günün hâli içerisinde şöyle yorumlamıştım. Bizim iki erkek çocuğumuz olacak, muhtemelen bunlardan birisinin mesleği kalb simgeli, doktor; diğeri de kılıç simgeli, asker olacak. 

Bilindiği gibi halk arasında altın bilezik, meslek olarak geçer. Sar-kaçlar da, mesleğin türünü ifade eder.”

“Zamanı geldiğinde gerçekten de bizim iki erkek evladımız oldu. Fa-kat meslekleri zaman içinde zuhurattaki gibi tam uygun değil, dolaylı oldu. 

Birinin hâli askerde yedek subay olduğundan “kılıç”, diğerinin işi de bayanlarla ilgili olduğu için duygusallık, gönül yani “kalb” oldu. 

Her ikisi de el alıp zikirli olduğundan hem zahir, hem bâtın evlâtlarımız oldular. Allah cümlesini bütün evlâtları hayırlı eylesin.” Terzi Babam bu konuyu izah etmeyi şöyle sürdürdü:

“Bunun üzerine bu zuhuratın diğer açılımının manevi yoldan gelebilecek evlâtlar olabileceğini düşünerek tecellilerini beklemeye başladım.”[26] 

----------------

وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ {الحج/24}

“Vehudû ilâ-ttayyibi mine-lkavli vehudû ilâ sirâti-lhamîd(i)” Onlar hem sözün hoş olanına ulaştırılmışlar, hem de övgüye lâyık olan Allah’ın (Hamid) yoluna iletilmişlerdir. (22/24)

----------------

“Kavil” sözün Hakk’tan olan yanı “kavil” “Zât-İrade-Kavil” olmak üzere ferd-i selâse olmak üzere üçlü ferdiyetten “Kün” yani “Ol” dur. Bir zât, bu zâtın sıfâtı olan iradesi ve bu irade ile sadır olan ve “nefahtu” ile zâhir-i, bâtını, ruhu ve nûdur. O mahallde “Künfeyekün” ile oluverir. Yani söz hakk ح “Ha” nın üstüne benlik noktası alması ile خ “Hı” ve araya bir taayyün ل “lam” ı ile Halk a dönüşür.

Hakk tan, halk’a ulaşan kün sözü ile tekrar halk’tan Hakk’a ulaşmak için mir’ac gereklşidir. Mir’ac da efendimiz s.av. in tarif etmesi ile mü’minin miracı namaz’dır. Namazda Fatiha okunurken “el-hamd” ile yenen yiyeceklerden bitkiler ef’âl mertebesinin, hayvanlar ise esmâ mertebesinden, madenler ise sıfât mertebesinden asılllarına ulaşıp mir’aclarını yaparlar ki insan ise bunları birlediği yani cem ettiği için zât mertebesinden mir’acını yapmış olur. Her an zâhir ve bâtın olduğu için bunun fevkinde olan irfan ehli her an mir’ac ehlidir.

“vehudû ilâ sirâti-lhamîd” Hamid in sıatana yoluna iletilir.

İşte her an bu “hamid” e sırat köprüsü kurulmuştur. 

 (صِرَاطِ) “Sırat” Sayısal değeri “Sad 90” “Ra 200” “Elif 1” “Tı 9” 300 dür. 3 ise Allah, Rahmân ve Rahiym dir. Ahadiyet’in, Rahmâniyet sıfâtı ile kayda girip tahakkuk etmesi yani hakikatinin anlaşılmasıdır.

İşte namazda besmele ile Allah, Rahmân, Rahiym kaynak esmâları okunduktak sonra “elhamd” olan rabb’ül âlemin e kendi mertebesinden mirac edilir.

Fatiha Sûresi 2. Âyet ile yolumuza devam edelim.

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 (2) ElHamdu Lillâhi Rabbil'Alemîn;

Hamd o âlemlerin Rabbi, Yukarıda Hamd’ın başındaki (El) takısının özelliklerini kısmen de olsa görmüştük, şimdi ise, hamd-ı kendi (8) mertebeleri itibarı ile görüp anlamaya çalışalım. 

Birinci olarak Hamd;

İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi itibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifadesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir, bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir, ki, bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır yani hiç Hamd etmeyen insanlar da vardır, tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz, herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.

Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi itibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyordur. Burada her ne kadar bir samimiyyet var ise de karşılığında bir beklenti vardır ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yoktur, varolan muhabbet, beklentilidir.

İkinci olarak Hamd;

Bu mertebeyi tarikat ehli yapıyor ve Hamd’ın mânâsı burada açılmaya başlıyor. Hamd lügat mânâsı olarak “övme” dir, bu mertebe de maddi bir karşılık beklemeden Hamd’in kelime mânâsı itibarıyla hakikati söylenmeye başlanıyor, “Hamd Allah’a mahsustur”, dünyadan ve ahiretten bahsetmeden ve hiçbir şey de beklemeden ancak Hamd’ın gerçek ifadesi ve şuuru ortaya çıkmış değildir, çünkü ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifade etmektedir ve bu da ikiliktir.

Üçüncü olarak Hamd;

Kelimenin biraz daha özüne inmemiz gerekiyor, “ElHamdu Lillâhi” derken buradaki “Lillâhi” nin ifadesi değişiyor, birinci ve ikinci mertebelerde “Lillâhi” “ilâ” makamında iken burada “Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar” oluyor. Bir ve ikinci mertebeler de Hamd’ı kulluk mertebesinden kul yapıyor fakat üçüncü mertebeye geçildiği zaman Hamd’ı yapmaktan kul artık aciz kalıyor ve burada aczini anlıyor. Kişinin idraki yükseldikçe “Lillâhi” yi anlamaya başladı ve baktı ki İlâhi varlık bu âlemlerdeki azameti itibarıyla sonsuz ve sonsuzluğu itibarıyla O’nu övemeyeceğini hissetti. Bir beşer aklı Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar geniş mânâ da ihata ederse etsin ne kadar geniş mânâ da anlarsa anlasın Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönüyle ifade etmesi ve övmesi mümkün değildir, Efendimiz (s.a.v) burada bize yol gösteriyor ve “lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike” yani “ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum” diyerek üçüncü mertebenin hakikatini bize gösteriyor. Ezeli ve Ebedi olan, bütün âlemleri Zâhir ve Bâtın kaplamış olan ve aslının ne olduğunu anlayamadığımız o varlığı övmemiz mümkün değildir, O halde övgü O’na mahsustur.

Dördüncü olarak Hamd;

İnsân’ın şerefi o kadar çok ortaya çıkıyor ki, bu Âyetin bir bölümünü idrak etmek bizi sonsuz ufuklara ve sonsuz değerlere yükseltmiş oluyor ve bu değer bize Cenâb-ı Hakk tarafından veriliyor ve bu halde Allah kulunu övmeye başlıyor, çünkü bir Hamd yani övgü var fakat bu kul “hiç” oldu, bıraktı övgü kesildi demek değil, esas övgü, Hamd ondan sonra başlıyor, Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek “Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum” diyor,işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı “insân-ı insân’a” anlatıyor.

 “Halekal Âdeme alâ sûretihi” yani “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti” bir çok tefsirciler burada Âdem’i Âdem’lik sûreti üzere, yani Âdem’in kendi sûreti üzere hâlketti şeklinde belirtiyorlar oysa gerçekte “Cenâb-ı Hak Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti”dir burada Cenâb-ı Hakk’a bir sûret verilmiş olmuyor, bahsedilen sûretten kasıt O’nun Esmâ-i İlâhiyesinin, sıfatlarının, fiillerinin Âdem üzerinde mutlak tecellisidir yani külli tecellisidir dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar Esmâ-i İlâhiyesi varsa Âdem’de yani insând’a bunları zuhura getirmiştir ve bunların zuhura getirdiğinden dolayı onu övmesi çok tabii’dir.

Cuma namazlarında hutbeden önce ve hutbeden inerken okunan “İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;” (Ahzab,33/56.Âyet) yani “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder, Ey imân edenler, siz de O'na salât edin ve teslimiyet ile selâm verin!” buradaki övgü (s.a.v.) Efendimizin şahsında bütün insânlaradır, bizim sokakta gördüğümüz basit bir insân-ı, değer vermediğimiz bir insân-ı dahi Cenâb-ı Hakk yüceltir, ona değer verir ve onu över, fakat şartlanmalarımız dolayısıyla şu çirkin, şu kötü, şu karanlık diyerek zâhiri görüntüye bakarak hüküm veririz, oysa Cenâb-ı Hakk orada herhangi bir varlığın olmasını murat etmeseydi o varlığı hâlketmezdi, bir yerde bir varlık varsa, hâlkedilmişse muhakkak Cenâb-ı Hakk’ın ona rağbeti vardır. 

Kendi kıymetlerimizi iyi bilelim eğer ki ortada biz varsak, ki var olduğumuz vücûtlarımızla ıspatlanmış vaziyette, işte Cenâb-ı Hakk bize rağbet ettiği, övdüğü için varız ve bu yüzden de “çok hoş” olmamız lâzımdır yani Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olduğumuz için gönlümüzün hoş olması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet’i biraz zorlukları içerisinde tabii ki hiç bir şey öyle kolay kazanılmıyor, dünya tamamen bir imtihan yeri “Feinne me'al'usri yüsra; İnne me'al'usri yüsra;”(İnşirah,94/5-6.Âyet) yani “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır, kesinlikle her zorlukla beraber kolaylık vardır” dikkat edelim aynı sûre içerinde iki defa tekrar ediliyor, eğer dünyanın tamamı kolaylık ve güzellik olsa ismi dünya olmaz cennet olur, eğer tamamı zorluk olsa ismi cehennem olur, dünya zorluk ve kolaylığın bir arada yaşandığı, Celâl ve Cemâl tecellisinin birlikte uygulandığı bir yer olması dolayısıyla anlaşılması gerçekten zor olan bir yerdir, zor bir sistemdir, her sistemin kendi içindeki uygulama yöntemine göre bir kolaylığı vardır o uygulandıktan sonra zorluk diye bir şey olmaz.

Dünya kötü bir yer de değil, çok güzel bir yer, sadece bizler günlük kısır çekişmelerle dünyanın güzelliğini kendimize karartıyoruz, biraz da ihtirasla ve sahip olma isteğiyle dünyada ahirete harcamamız lâzım gelen zamanımızı bu dünyada bu dünya için harcıyoruz. Efendimiz (s.a.v.) bir sohbet esnasında müflis kimdir? diye sormuş, sahabeyi kiram içinden dünyaya dönük cevaplar gelmiş, bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) buyurmuş ki, “Müflis ona derler ki ahirete intikal ettiği zaman hesapları görülür, kendisinden alacaklı olanlar alacaklarını alırlar giderler ve amellerinden kendisine bir şey kalmaz” işte dünya da iflâs eden bir kişi yakınlarından borç alır telâfi eder fakat ahiretteki iflâsı geriye döndürmek mümkün değildir. İnsân’ın vakti, yani zaman eşittir hayattır, vakit öldürüyoruz dendiği an da kişi kendisini öldürüyordur, başkasının artık onu öldürmesine gerek yoktur, yarın mahşerde “İkra' Kitabek kefa Bi nefsikel yevme aleyke Hasiyba;” (İsra,17/14. Âyet) yani “elindeki kitabı oku bugün sana bu yeter” dediklerinde, boş geçirerek öldürdüğümüz zaman dilimlerimiz karanlık sayfalar olarak bize gelecektir, onun için insân’a mânâ âleminin derinliklerinde en çok yol aldıran şey tefekkür’dür. Hadîs-i kudsîde: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşır. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum” diyor Cenâb-ı Hakk, insân’a verilen değere bakın ki Cenâb-ı Hakk “Ben olurum” diyor.

İnsân denilen şeyin hakikatini anlamaya çalışalım, bu âlemlerin tamamının İnsân-ı Kâmil olduğu ifade ediliyor, bu hakikatleri idrak eden kimseye de Kâmil İnsân deniliyor, Efendimiz (s.a.v) başta olmak üzere Gavsı A’zâm’lar Kâmil İnsân’lar oluyor. İnsân Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu âlemleri var ettikten sonra en son kendisinin elbisesidir, çünkü bütün bu âlemlerde tecelli üzere olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zat’ıdır, yalnız mertebelere riayette şarttır.

Beşinci olarak Hamd;

“Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekamen Mahmuda;” (İsra,17/79.Âyet) yani “Gecenin bir kısmında nafile ibadet olarak Kûr’ân’la teheccüde kalk. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırır” Efendimiz (s.a.v) ne kadar nazik ve yumuşak olarak “Umulur ki o makam benim’dir” diyor, tabi ki onun olacak.

Makam-ı Mahmud denilen şey nedir, onu anlamamız lâzım. Makam-ı Mahmud “Hamd” edilen makamdır, Hâmid Hamdedici değil, Hamd olunan, ona yönenilen makamdır, bütün bu âlemlerin hakikati, bu âlemlerdeki varlıkların zuhuru ve tecellisi Makam-ı Mahmud’tan yani Hakikat-i Muhammedi’den meydana geliyor, işte İnsân-ı Kâmil’in bir başka ismi de Hakikat-i Muhammedi’dir ve bütün âlemler bu “Hamd,” övgü sözünden, hakikatinden meydana gelmiştir. Makam-ı Mahmud bütün varlıkların yöneldiği merkez, bütün varlıkların kaynağını, feyzini, nur’unu aldığı yer, makamdır. Bütün âlem de en geniş mânâsıyla Efendimizin (s.a.v) olmakla birlikte, herbirerlerimizin kendi bünyemizde Makam-ı Mahmud vardır, çünkü “Ne var âlemde, o var Âdem’de” dendiğine göre Makam-ı Mahmud’tan bizde de vardır. Bizler gerçek anlamda kimliğimizi idrak etmişsek yani kim gerçek Muhammed-ül meşreb üzere ve o kanaldan feyzi ve ilmi alıp bu hakikatleri kendi bünyesinde idrak etmiş ise kendi bünyesinde Makam-ı Mahmud o ve diğer Esmâ’lar ona yönelmiş oluyor, yani Cenâb-ı Hakk’ın “Allah veya Câmi ismi merkez Makam-ı Mahmud,” diğer isimlerde ona yönelmiş oluyor kendi bünyesi içerisinde, işte bunu idrak etmek Hamd’ın beşinci mertebesidir.

Altıncı olarak Hamd;

 (S.a.v) Efendimizin şahsı için dikilen “Livahil Hamd” sancağı "Efdalü'z-Zikri Lâ İlahe İllallah ve Efdalüd'Dua Elhamdülillah “denilerek bu mertebeden bahsedilmektedir.

Yedinci olarak Hamd;

Bütün âlemdeki varlıkların Hamd’ı “ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdihi ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm” (İsra,17/44) “Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tesbih etmesin fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” kendi Hamdlarıyla değil Rab’larının Hamd’larıyla Hamd ediyorlar. Genel olarak bütün varlığın Hamd’ı bu Hamd hakikatinin esasının bu kısmı oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk Hamd kelimesi içerisinde bu bahsettiğimiz bütün mertebeleri toplamıştır.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, burada Rabb kelimesinin de üstünde durmamız gerekiyor, âlemlerin Rabbi dediğine göre, bir Rabb var bir de âlemlerin Rabbi yani Rabbül Erbab Allahu Teala Hz.leri var. Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyesinden birinin ismi de Rabb, Rububiyyet yani terbiye edicidir, birçok tefsirlerde Rabb hakkında çok açıklamalar yapılmıştır fakat kısaca “Terbiye edici” olarak alabiliriz. Âlemlerin Rabbi olması dolayısıyla bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini terbiyesinde tutan, bütün bu âlemleri idare eden, mutlak tasarruf sahibi olan Allahu Tealâ Hz. leridir.

Allah’ı tenzih mertebesi itibarıyla bakarak ötelere atmak değil, zaman ve mekândan tenzih edilen bir Allah anlayışına zaman ve mekân-ı da dahil etmek gerektiğini Rabbül Âlemin ifadesi açık olarak bize belirtiyor. Eğer su toprağın içerisine nüfuz etmemiş olsa oradan bitki meydana gelmez, biz suyu sadece bulutlarda düşünerek ayak altına inmekten tenzih edersek toprakta terbiye hadisesi olmaz ve bir şey çıkmaz, işte suyun toprağa nufuz ettiği gibi, Cenâb-ı Hak’ta “vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard” (Bakara,2/255) yani “O’nun Kürsi’si Semavat ve Arz’ı ihata etmiştir” hükmüyle içten ve dıştan sarmıştır. Sadece dıştan, kabuk olarak sarması değildir eğer sadece bu şekilde düşünürsek içerideki varlığa kendi kendimize ayrı bir varlık vermek zorunda kalırız, bütün âlemleri gerek fiiliyle gerek ilmiyle ihata etmiş olan bir Allah’ı ötelerde aramamız ne yazık ki çok yanlış bir hadise olmaktadır ve oraya ulaşmamızda mümkün olamıyor. 

Cenâb-ı Hakk ötelerde bir yerlerde oturuyor olsa ve Âdem (a.s.) dan itibaren gelmiş bütün insânların ömürlerini versek ve tek bir insân olarak Hakk’ın huzuruna göndersek daha Samanyolu Galaksi’sinin dışına çıkamaz, işte daha sonunun nerede olduğunu bilemediğimiz bu yaşadığımız âlemin üstünde Arş’ta olan bir Allah’a nasıl ulaşır ki insanoğlu. Anlayışlarımız bizi çok başka yerlere götürüyor ne yazık ki, bir taraftan O’nu yüceltelim, Ulûhiyyet halini yükseltelim derken O’nu kendimizden uzaklaştırıyoruz. Bir hatip konuşmasında Cenâb-ı Hakk’ı tenzih etmeye başlamış, şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye devam ederken, cemaatin içinden biri çıkmış “Neredeyse Allah yok diyeceksin ama ağzın varmıyor” demiş. Rabbül Âlemin dediğimiz zaman ve Rabb’ta terbiye edici olduğundan ve âlemlerin Rabbi olduğundan hem kendisi terbiye ediyor ve bu şekilde de içinde olduğunu söylüyor, varlıkta mevcut olduğunu açık olarak söylüyor. 

Melekler vasıtasıyla işi görmesinde dikkat edelim hiç güç sahibinden ayrı olur mu? Değil tabi ki, Zâtının varlığının ifadesi bu, sen ister melek de, ister Nur de, Zâtının tecellisi, zuhurudur ve o tecelli de Zâtından ayrı birşey değildir. Bütün âlemlerde terbiye edici ve âlemin varlığında her varlıkta her zerrede mevcut olan Zât-ı İlâhi’den başka hiç bir şey yoktur. Şurasını da iyi anlamamız lâzımdır, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmemiz için iki özelliğini ortaya koymalıyız, biri Zat-ı Mutlak yani a’maiyyet halinde olan Zât-ı Mutlak işte bunu tenzih ediyoruz, tenzih-i kadim, gerçek tenzih budur, bir de Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı Mukayyed yönü vardır, kayıtlı Zât, bütün bu âlemlerde belirli bir vasfa bürünerek zuhur ettiğinden Zât-ı Mukayyed yani tecelliler itibarıyla kayıtlı oluyor. Kayıtlanmış olmakla o küçülmüyor daha çok büyüyor ve oradaki özel sanatı, özel nakşı ortaya çıkıyor. Cenâb-ı Hakk’ın ef’âli, esmâsı, sıfatıyla birlikte olan tecellileri bu âlemdeki yaşayışı düzenliyor ve buradaki tecellilerin aldığı sûret ve şekiller Zât-ı Mukayyed’tir. Kayıtlı Zât-ın arkasında yatan yine Zât-ı Mutlaktır, yani kayıtlasakta kayıtlamasakta orada bir Zât-ı Mutlak vardır. “Allah’ın Zât’ını tefekkür etmeyiniz” denildiği için oraya akıl yolu gidemiyor, tefekkür kapalı orada fakat Zât-ı Mukayyed yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı en güzel şekilde anlayıp idrak etmemiz gerekiyor. Zât-ı Mutlak yönü bize lâzım değil, eğer lâzım olsaydı, zâten açardı Cenâb-ı Hakk ve Kûr’ân-ı Kerim’de onu da belirtirdi.

A’maiyet, burası dünya, buradan sonra inancımıza göre âhirete gideceğiz, kabir ise dünya ahiret arasında bir berzahtır, işte Allahu Alem Cenâb-ı Hakk’ın “Ben bir gizli hazineydim” diye belirtmekte olduğu a’maiyet hali Cenâb-ı Hakk’ın ondan evvel bir başka âlemlerde bir başka şekilde, bir başka türlü yaşamı olduğu ve orasının berzah olduğu ondan sonraki hayatının bizim hayatımızı oluşturduğu şekliyle de düşünebiliriz, eğer a’ma’dan başlıyor dersek Cenâb-ı Hakk’ın varlığına bir başlangıç çizmiş oluruz, bu da mümkün olmadığına göre öyleyse a’ma evvel-î bir hayatın a’maiyetin berzah, bir geçiş ve berzah’tan sonra, nasıl ki biz ahirette bir hayat yaşayacağız bugün bilmiyorsak, işte onun gibi. İşte O Âlemlerin Rabbi olan öyle bir Allah’ki her an, her saniye, her yerde, mevcuttur.

Sekizinci olarak Hamd; 

Sekizinci mertebede ise Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, bu hakikatleri daha dünya da iken idrak etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir. Böylece Hamd hakikatinin sekiz halini görmüş olduk Cenâb-ı Hakk idrak ve yaşamını nasib eder İnşeallah. Daha birçok tarifleri olabilir. Anlayış ve müşahede halidir. Bir başka yönüylede baktığımızda. 

Hamd âlemlerin Rabb-ı olan Allah’a mahsustur. Diğer bir bakışla (Hâmd) üçtür. 

Birinci yönüyle. Baktığımız da, gerçekten, gerçek hamd-ı kendisi yapar. Çünkü (Hâmid) “hamdedici” odur. Bu mertebe de hamdını kendinden kendine yapar çünkü halkıyyet hükmü bu mertebede yoktur, (Mahmud) da “Hamdedilen” kendisidir. (Hâmid ve Mahmud) kendisidir. 

İkinci yönüyle. Baktığımız da, Hakk’tan halkadır. Yani Hakk’ın kulunu övmesidir. 

Üçüncü yönüyle. Baktığımız da, halktan Hakk’adır. Yani kulun Hakk-ı övmesidir ki, beşer idrakiyle yapıldığında en zayıfı budur. Yukarıda kısmen anlatılmaya çalışıldı. 

(Hamd) ın bir başka anlayış itibari ile de beş mertebesi vardır. Onlarda, İlâh-î mertebeler itibari iledir. 

(1) Ef’âl, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

(2) Esmâ, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd. 

(3) Sıfat, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

(4) Zât, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

(5) İnsân-ı Kâmil, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd’dır. Bunlarıda böylece ifade ettikten sonra biz gene yolumuza devam edelim.[27]

----------------

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاء الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ وَمَن يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ {الحج/25}

 “İnne-llezîne keferû veyesuddûne an sebîli(A)llâhi velmescidi-lharâmi-llezî ce’alnâhu linnâsi sevâen(i)l’âkifu fîhi velbâd(i) vemen yurid fîhi bi-ilhâdin bizulmin nuzikhu min azâbin elîm(in)” İnkâr edenler ile Allah’ın yolundan ve içinde, yerli, misafir bütün insanları eşit kıldığımız Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar (azabı hak etmişlerdir.) Kim de orada zulmederek haktan sapmak isterse, biz ona elem dolu bir azaptan tattıracağız. (22/25)

----------------

 “Mescid-il Haram”bir bakıma İnsan-ı Kamil demektir, burada hem Mekke şehri hem de “Hakikat-i Muhammediyye”’ye havi olan “İnsan-ı Kamil” anlatılmaktadır. Hem Mekke şehri hem de Kabe-i şerifi bünyesinde toplayan “insan-ı Kamil”dir Çünkü Kûr’ân-ı Kerim İnsan-ı Kamil olan Hz. Muhammed’e indirilmiştir. Kabedeki o siyah örtü amaiyet içinde İnsan-ı Kamil’i gizlemektedir. Hani Kabe-i Şerifte çevresinde yuvarlak olarak ibadet ediliyor. Bir an şöyle düşünsek kabe-i şerifi bir vinç ile yukarıya çekiversek geride ne kalıyor, herkes secde halinde, herkes birbirine secde ediyor.[28]

Sen ona korkma de kur’an-ı natık, gönül ka’besine gir ol mutabık, devreyle ol ka’benin etrafını, devrederler bir gün gelir şems-i zatını. 

Buradan anlaşılan zâhiri ka’benin sakinleri ve misafirlerini oraya koymayan müşriklerin yanında birde yol ehlini ve misafirleri yani orada bir hakikat bilgisi var duymaya geleni engelleyen nefsi emarenin hayal ve vehim yönü o gönlü kapladığı için puthaneye dönmüş olur ve gönül ka’besi hükmüne dönüşmesini engellemi olur. 

İşte bu nefsi emarenin karanlığının zalimliğinden kaynaklanak zulüm kendisine elim yani hakikat-i Muhammed-i den pişmanlığı azabı olacaktır.

Efendi Babam ile Kâ’beyi seyr edelim;

Kâ’be de seyr

Kâ’be yi seyrettim bir nice zaman, Zuhur eden hakikatler çok yaman, Can’mı Canan’mı’dır yoksa yanan, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Keskince bak bir kapı yönünden, Haber verir sırrın (â’ma) halinden, Her şey konuşur Rabb’in dilinden, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Salınır beyaz giymiş gelinler gibi, Örtüsü yazılmış inciler gibi, Seni gören göz olur sevgili, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Tavaf başlar Hacer-ül Esved’ten, Yavaş, yavaş geçilir makam-ı İbrâhimden, Durulmaz orada insân selinden, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Belirir rükn-ü Irâk-î kuzey köşede, Gelinir rükn-ü Şam-î’ye batı köşede, Daha sonra rükn-ü Yemân-î güney köşede, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Dört köşe’de’dir dört işaret, Şeriat, tarikat, hakikat’tir, marifet, Boşa geçirme vaktini kendini ârif et, Siyah örtü neyi örter bilirmisin?

Yedi tavaf derler (etvar-ı seb’a) dır, Menziline varmağa hakikat yoludur, İnsân mihverinde dönmeğe koyulur, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Birinci tur nefs-i emmâre’den geçilir, İkinci tur nefs-i levvâme’den geçilir, Üçüncü tur nefs-i mülhime’den geçilir, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Dördüncü turda başlar mutmeinne hali, Beşinci turda radiyeye denir beli, Altıncı turda olursun merdiyyeli, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Yedinci turda sâfiye zuhur eder, Kalmaz gönlünde üzüntü keder, Rabb’in senide örtüde gizler, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Hüccac döner tam bir vecd ile, Beyazlar giymiş kefenler ile,

Bu hale hayret eder melekler bile, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Bir zaman ezan okunur durur tavaf,

 Az sonra sakinleşir etraf, Fevellû vecheke şetral mescid-il haram, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Namazda bütün Kâ’be’ye döner hacılar, Kalmaz hatırda akraba dost ana bacılar, Kendi varlıklarından yeni doğanlar, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Sende gir o örtünün hemen içine, Seyret âlemi koy biçimden biçime, Mahrem ol seni nefsinden çekene, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Kâ’be’de dir İnsân hakikati vahdet sırrı,

Bu öyle bir duygu ki, zâhirden ayrı, Nasıl açılır sırrı bundan gayrı, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Kâ’be’nin baş harfi kef’tir ortası ayn, Sonunda ba vardır iyi anlayın, Dikkat edip gaflete dalmayın, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Kef kün’den gelir, kelimden gelir, Ayn aynından gelir, gözden gelir,

Ba ise birlikten beraberlikten gelir, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Vahidiyyet’ten kudrete geçti ol dedi, Hemen ayn oldu göz ile gördü,

 Ba ile de hemen birliğini anladı, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

Kimi ağızdan ağlar kimi gözden bakar, Gönüllerin hepsinden coşarak akar, Kimi âşık kimi mâşuk rol yapar, Siyah örtü neyi örter bilirmisin? 

 Ortada durmuş naz eder sevgili,

 Bu iş yeni değil, ezelidir ezeli, Kendi varlığımızı bildik bileli, Siyah örtü neyi örter bilirmisin?

(16/09/1982) Mekke-i Mükerreme Kâ’be T.B.[29]

Yolumuza Terzi Baba (1) kitabı ile devam edelim;

Çalıştığı terzihane dükkânının kapısı her zaman herkese açık tutul-muş, "yanımıza edep ile gelenlere biz de edep ile muamele ede-riz. Bu kapıdan içeri herkes girebilir. Esas olan ise, gönül kapı-sından içeriye girmektir." sözleri onun hayat düsturlanndandır.

Onun sağ elini ve avuç içini öpmek ise, “Hacer’ül Esved”i öpmek ve istilâm etmek (selâmlama) bîad'ı yenilemek ve ahde vefa gös-termektir. 

Bunu nasıl izah edersiniz diye sual olunduğunda, şöyle açıklayabiliriz: Nasıl ki hacca gidildiğinde tavafa başlayabilmek için tavafin şartlarından birisi de Hacer’ül Esved çizgisine gelip Hacer’ül Esved'i öpmek veya imkân dahilinde değilse uzaktan selâmlamak gerekir; 

İnsân-ı Kâmil de “Allah'ın beyti”dir. Dolayısıyla O'na doğru mi’ râc yolculuğu yapabilmek için edep dairesine girip sağ elini öpmekle yo-la girilir. Çünkü İnsân-ı Kâmil'in eli, Hacer’ül Esved mesabesinde, Hacer’ ül Esved de, “Allah'ın eli” mesabesindedir.[30] *

---------------

وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَن لَّا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ {الحج/26}

“Ve-iz bevve/nâ li-ibrâhîme mekâne-lbeyti en lâ tuşrik bî şey-en vetahhir beytiye littâ-ifîne velkâ-imîne ve-rrukke’i-ssucûd(i)” Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin (beyr’in) yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik. (22/26)

---------------- 

Eski ve ilk haliyle “Beytül Atik” (eski ev)

“Eski ev” (Beytullah) sonradan gelecek bütün mertebeleri de bünyesinde, batınında muhafaza etmekteydi. 

Ancak zahirde olan iki “Âdemiyyet” ve “İbrahimiyyet” mertebeleri zuhurda “Museviyyet”, “İseviyyet”, “Muhammediyyet” mertebeleri ise, batınında idi. 

İbrahim (a.s.) Makamı İbrahimde ki ayak izinden yola çıkarak, onu takip eden İshak (a.s.) torunlarından Hz. Süleyman’a Cenabı Hakk kendisine tecelli yeri bir beyt yapmasını “Beytül Makdis/Mukaddes ev” (Mescidil Aksa) istedi. Süleyman (a.s.) da bunu gerçekleştirdi.

Bu arada hicazdaki “Beytullah” amacı dışında kullanıldığından “Tecelli-i İlahi” oradan “Mescid’il Aksa”ya alındı ve Musa (a.s.) şahsında “Tevhid-i Esma” İsa (a.s.) şahsında da “Tevhid-i Sıfat” mertebeleri zuhura çıktı, merkez orası oldu.

Hakikati muhammedi dünyaya gelince müslümanlar işte bu zorunluluk üzere bir müddet “Mescidil Aksa”ya dönerek namaz kılmak zorunda kaldılar. Çünkü o devrede en büyük tecelli olan “sıfat tecelli”si, “Mescidil Aksa” üzerinde faaliyette idi.

Fakat artık Hz. Rasulüllah’a peygamberlik gelmiş “hakikat-i Muhammedi” zuhura çıkmış olduğundan, dünya batıni, nurani dengelerinde de büyük değişimler olması lazım gelmekteydi.

Müslümanların üzerinde “zat tecelli”si olduğu halde yüzlerini “sıfat tecelli”sine döndürüp, o tarafa secde etmek, elbette ki onlara zor geliyordu. Zaten zaman, zemin de hazırlanmıştı. 

İşte bu arada Kuran Keriym Bakara 2/144 ayetinde,

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ

“fevelli vecheke şetral mescidil harami” mealen, “yüzünü mescidil haram tarafına çevir” beyanı ilahisiyle daha evvelce, zaten bu tecelliyi kabule hazır hale gelmiş olan “Beytullah” “Kabe-i Muazzama”da (zat tecelli)si başladığından müminler yüzlerini o tarafa çevirerek, zahir ve batın zat tecellisi deryasına dalmaya başladılar.

Bu yüzden sonradan ismine “kıbleteyn/iki kıbleli mescid” denen bu yerde oluşan hadise, sadece o anda orada bulunanların arka taraflarına dönerek, namaz kılmaları değil, batın âlemindeki bütün dengelerin değişmesidir ki, bu da insanlık alemi sürecinde en büyük mana değişikliğidir. (3)

(Not: (3) Kıbleteyn yeri geldiğinde yeteri kadar izahat verilecektir) İşte “Mescidil Aksa” tecellisinde olanlar kendi devirlerinde en üst seviyede “sıfat tecellisi”ne sahipken bu defa Hz. Resulüllah ile “tecelli-i Zat”ın “Beytül Atik”e “Beytullah” yani “Ka’be”ye döndürülmesi, onların İslam’a düşman olmalarını meydana getirdi. Tabii ki bu onların sonudur.

Daha evvelce çizmiş olduğumuz “Ka’be-i Muazzama”nın batın krokisinde de çok açık görüldüğü gibi, “Ka’be-i Muazzama”nın dört (4) köşesi İslam’ın dört (4) hakikatini, “şeriat, tarikat, hakikat, marifet” mertebelerini, ayrıca “İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet” mertebelerini ayrıca “ef’al, esma, sıfat, zat” mertebelerini de simgelemektedir.

Ayrıca; mahal olarak arkada kalan yarım daire (hicr) kısmı, “Museviyyet”, iki tarafı açık geçit, koridor “İseviyyet”, kapalı bina Ka’be ise, “Muhammediyyet” mertebelerini, dışarıdaki “Makamı İbrahim” dahi “İbrahimiyyet” mertebelerini ifade etmektedir.

Ayrıca; herbir köşede aşağıdan yukarıya “Kelime-i Tevhid” zahiren yazılıdır, onların altında da yani batınında da mensub olduğu mertebenin peygamberinin ismi yazılıdır.

Burada bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekmektedir. “Beytül Atik” “Ka’be” şekline dönüştüğünde “Hakikati Muhammed”inin gelişiyle evvelki iki mertebesinde de değişiklik oldu. Şöyle ki, güney köşe “Rüknü Yemani” evvelce Ademiyyet mertebesinde iken sonradan İseviyyet mertebesine, doğu köşe “Rüknü Hacerül Esved” ise, Muhammediyyet mertebesine dönüştü.

Yeni şekli ile “Kabe-i Muazzama”nın rükünleri kuzey köşe, “Rükni Iraki” İbrahimiyyet, batı köşe, “Rükni Şami” Museviyyet, güney köşe, “Rükni Yemani” İseviyyet, doğu köşe, “Rükni Hacerül Esved” Muhammediyyet mertebeleri oldu.

Böylece Ka’be’nin, doğusu, “Hacerül Esved” köşesi, zat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Muhammedürrasülullah” dır, güneyi, “Rükni Yemani” köşesi, sıfat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İsa rasülullah” dır, batısı, “Rükni Şami” köşesi esma köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Musa rasülullah” dır, kuzeyi, “Rükni Iraki” köşesi ef’al köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İbrahim rasülullah” dır.

Ayrıca diğer ifadeleri ile Kelime-i Tevhidler “lâ ilâhe illallah - la ma’bude illallah - Muhammedürrasülullah” zat tecellisi “la mevsufe illallah - İsa rasülullah” sıfat tecellisi “la mevcude illallah - Musa rasülullah” esma tecellisi “la faile illallah - İbrahim rasülullah” ef’al tecellisi olarak “Ka’be-i Muazzama”da yerlerini almıştır.

Bu ifadelerden gayemiz, tarihi herhangi bir şeyin seyrini değil, batındaki hakikati ilahiyye seyrini seyrettirmeğe, Kelime-i Tevhid’in safhalarını biraz olsun anlayıp, anlatmaya çalışmaktır. Allah cümlemize kolaylık versin. 

18-12-2001

Tekirdağ

Bu âyeti Bakara sûresi 115. Âyett yorumu ile anlamaya çalışarak yolumuza devam edelim.

(Veiz cealnalbeyte mesebeten linnâsi ve emnen vettehızû min makâmi İbrâhîme musallâ ve ahidnâ ilâ İbrâhîme ve İsmâîle en tahhira beytî littâifîne vel âkifîne verrükkeissücûdi.)

2/125. “Ve o vakit de hatırlayınız ki biz Beyti şerifi insânlar için bir sevap yeri ve bir eman yurdu kıldık. Siz de İbrâhîm'in makamından bir namaz yeri edininiz. Ve biz İbrâhîm'e ve İsmâîl'e kesin emir vermiştik ki: Benim beytimi tavaf edenler için ve orada mücavir bulunanlar için ve rükûa, secdeye varacaklar için tertemiz bulundurunuz.”

(Beyti şerifi insânlar için bir sevap yeri “sevap” Lügat mânâsı ile: Doğruluk, Allah (c.c) tarafından mükâfatlandırılan hareket, hayırlı hareket, hayır işleme. Diye ifade edilmektedir.

 “sevap yeri” ise bunların işlendiği her mahaldir. Bilindiği gibi, (sevab) dinimizde şeriat mertebesinden’ dir. Şeriat-ı Muhammediyye de, (1) den (700) e kadar çıkmaktadır. Ayrıca yine Şeriat-ı Muhammediyye de, son şekli ile binâ edilen Kâ’be-i muazzama da kılınan (1) bir rek’at namazın, diğer yerlerde kılınan namazlara göre (100,000) yüzbin rek’at sevabı vardır. Bu sayı mescid-i Nebevî de (10,000) on bin, mescid’il Aksâ da ise bin, (1,000) rek’attir.

“beyt-ül atik” (eski ev) ki, daha henüz “Kâ’be” ismini almamış idi. “Mescid’il Aksâ” ise o da henüz daha inşa edilmediğine göre, o zamanda dünyanın en üst düzey ibadet yeri, “beyt-ül atik” (eski ev) idi, işte bu yüzden bizce, orada kılınan (bir) rek’at namazın sevabı diğer başka yerlerde kılınan namazlara göre, şeriat-ı İbrâhîm üzere muhtemelen (1,000) rek’at idi. Diğer sevablarıda bu hesaba göre sizler kıyaslayın.

Eskiye göre olan kıyasla, Hakikat-i Muhammed-î üzere inşa edilen (4) köşeli (Kâ’be-i muazzama) da bu gün yapılan ibadetlerin savabının ne kadar verimli ve bereketli olduğunu anlamak zor olmayacaktır.

İşte bu hususlar şeriat mertebesinden böyle olduğu gibi hakikat ve marifet mertebelerinden de geçerliliği vardır, bâtın-î mânâda ki kıyası böylece sizler de yapın. 

(ve bir güven, emniyyet, eman yurdu kıldık.) Bu dünyanın üstünde iki güvenli ve huzur veren yeri vardır, Çünkü orada “huzur” her an (hâzır) olan Hakk’ın ilâh-î tecellisi iledir. Kişiler bunları bilseler de bilmeseler de böyledir. Birisi zâhiri olan o günün mertebesi itibariyle “Beyt-ül Atik) diğeri ise “İbrâhîm” (a.s.) ın “Halîl” olan gönlüdür. Ondan sonraki devirlerde ise o devrin içinde bulunduğu mertebesi itibariyledir. Muhammediyyet mertebesinde ise bu husus zâhir ve bâtın kemâle ermiştir. وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ (Tîn Sûresi 95/3)

 (Hezel beledil emîn) 

 “95/3. Ve bu emîn olan beldeye.” Zât-ı Ulûhiyyet, mertebe-i muhammediyyet hakkı için bu beldeye ve gönül âlemine “kasem-yemin” etmektedir. Mertebe-i İbrâhîmiyye de ise sadece eman yurdu kıldık.)Diye ifade edilmiştir ki arada çok büyük fark vardır.

Zât-ı Mutlakın İlmi İlâhîsinde mevcud olan zât-î Hakikatlerinin meydana çıkması için mertebeleri itibari ile tenezzül ederek cisimler halinde ve özlerinde mânâlarını zuhura getirmiştir. İşte eski devirlerde “Beyt-ül atik” son devirde ise “Beytullah-Kâ’be-i muazzama” Vücûd-u mutlakın “Hüvvet-i itibari ile zuhura çıkmasıdır. İşte yukarıda ki ”eman ve yemin” Beytullah-ın bu hakikatinedir, yoksa taşlarına değildir. Cenâb-ı Hakk’ın yemin ettiği bir şey de kendinden başka bir şey yoktur. Çünkü yemin edilen şey en az yemin eden kadar değerli olmalıdır ki, değeri olsun, yoksa yemin edilen yemin edenden daha değersiz olursa o yeminin fazla değeri ve kıymeti olmaz, Cenâb-ı Hakk için de böyle bir şey söz konusu değildir. Eğer bir yerde yemin varsa onu iyi anlamak bizlere düşmektedir. Sûre-i Şerifin başında yemin edilen “İncir” de aynı şekildedir. Zâhiren incir yemişi bâtınen ise “vahdette kesret” anlayışı olarak bütün âlemleri kapsamaktadır. 

İnsân-ı Kâmilin gönlü de dünyanın en emin yeridir kim onun içine girerse her şeyden emîn olur çünkü oranın sahibi Hakktır, gönle ve beyt-e giren kimse Hakk’ın evinin ehli olur ve orada ikâmet etmeye başlar oranın düzenini öğrendikten sonra da “Ehlûllah-Allah ehli” “zat ehli” olur. Âlemlerde bundan daha emin bir yer-belde yoktur. Bu hususta şöyle denmiştir. (Ya bir gönül ol, ya da bir gönüle gir.) Bunun dışında kalma hayal ve vehim vadîlerinde helâk olursun.

(Beyt-ül Atik’ in Kâ’be-i Muazzama-Beyt-ül Ha ram)a döndürülmesinin evreleri’ni “Sûre-i Fetih” isminde ki kitabımızda belirtmiş idik, daha çok bilgi oradan bakılabilir. 

“Siz de İbrâhîm'in makamından bir namaz yeri edininiz.” Bu Âyet-i Kerîme’nin ifade ettiği mânâyı çok iyi düşünmemiz lâzım gekmektedir. Görüldüğü gibi içinde “Makam-ı İbrâhîm” de namaz kılnız hükmü olduğu gibi açık olarakta ayrıca orada bir namaz yeri edininiz, yâni namaz yerine sahib olunuz orası da sizin, İbrâhîmiyyet mertebesi itibariyle makamınız olsun. Hükmünde sadece bir tavsiye değil, aynı zamanda bir emirdir. 

Bu âlemde İlâh-î tecelliye mahal iki makam vardır bunların biri, “İnsân” şehrinde, gönül kâ’be’si, diğeri ise “Mekke” şehrinde, eski ismi ile “Beyt-ül Atik” daha sonraki ismi ile “Kâ’be-i Muazzama”dır. Bunların her ikisinde de iki makam mevcuttur hattâ bütün makamlar mevcuttur. Ancak İbrâhimiyyet zamanında ki “Beyt-ül Atik”te o zamana kadar gelen iki makam vardır biri “Beyt-ül Atik” in o zamanın tecelli mertebesi ile. hullet sahibi makam-ı “İbrâhîmiyyet” in tecelli yeri olan taş ve taşın bulunduğu yerdir. İşte ancak bu makâm-ı İbrâhîmiyyetten Hakk’ın zâtına yol vardır, buda (isr-gece yürümek”tir.

İşte kişinin gönül âleminde, o zamanın mertebesi tecellisine göre İbrâhimiyyet “hullet-tahallül” hakikati nin yaşanması ve ona sahip olunması bâtınen orada “namaz yeri edinilmesi” dir ki kişinin şahsına aittir, çünkü kendi ürettiği “makâm-ı İbrâhîmiyyet-i” dir.

Diğeri ise Âyet-i Kerîmenin bahsettiği. Devri İbrâhîmî de yaşanan “Beyt-ül Atik” içinde bulunan makâm-ı İbrâhîm de veya arkasında bir namaz vakti süresince o kadar “namaz yeri edinilmesi” dir. Orada ki sâhiplik süresi o kadardır, çünkü orda kişi misâfirdir, arkadan başka misafirler de gelecektir onlara yer açmak için orası fazla meşgul edilmemesi gerekmek tedir. 

“Beyt-ül Atik” in “Kâ’be-i Muazzama” ya dönüşmesin den sonra ise gerek gönül kâ’be’si gerek orasının hükümleri tamamen değişmiş ve bütün mertebeleri “Hakikat-i Muhammed-î” hükmüyle bünyesinde toplamıştır. 

“Benim beytimi tavaf edenler için” Bilindiği gibi yedi “şavt” yâni beyt’in etrafında, Hacer-ul esved’in köşesinden başlayarak tekrar orada tamamlanan yedi dönüştür, buna ise bir tavaf denmek tedir. (benim beytimi) demek zâtımın “tavafı” demektir. Bu tavafın değişik mertebelerden değişik mânâlarda tatbikat-ı vardır. O gün itibari ile İbrâhîmiyyet merte-besinden yapılan tavaf “Esmâ-Hullet” mertebesinden olan tavaf’tır. Muhammediyyet mertebesinin zat-î tavafına benzemez. 

“ve orada mücavir bulunanlar için” Mücavir, civarda-yakında kalanlar demektir. Uzaktan gelen Hacc ve Umre misâfirlerinin kaldıklar yerlerden Beyt’e daha kolay ulaşabilmeleri için oldukça yakın yerlerde kalmak istemektedirler. Bu yüzden onlara mücavir denir. Gerçi yakın muhitlerde devamlı oturanlar da mücavir sayılır ancak mukimdirler Âyet-i Kerîme dışardan gelenler için bahsetmektedir. 

“Ve rükûa, secdeye varacaklar için tertemiz bulundurunuz.” Rükû ve secde, İbrâhîmiyyet mertebesi itibari ile Esmâ-Hullet mertebsindendir. Muhammediyyet mertebesinin fenâ ve bakâ hallerine benzemez. İşte ziyarete gelenlerin bütün bu görevlerini hakkıyla yapabilmeleri için “Beyt’i mi” temiz tutun diye ikaz edilmişlerdir. Onlar da ellerinden geleni yapmışlardır. Zâhir de böyle olduğu gibi bâtında da böyledir. Aynı şekilde gönül beytinin de temiz tutulması lâzım gelmektedir. Çünkü oranın tek hatırlı bir misâfir ve ziyaretçisi vardır o da Hakk’ın kendisidir. 

Muhammediyyet mertebesinde ise gönül, (Arşı Rahmân) dır. Zât ve sıfat mertebeleri itibari ile “Arş” Esmâ ve ef’âl mertebeleri itibari ile “Kürsî” dir. Bunların mutlaka temiz tutulması yâni oraya benlik ve beşeriyyet duyguları girmemelidir. Bu hususta benzer diğer bir Âyet-i Kerîme’ye de göz atalım. 

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ ابرهيم وَمَنْ دَخَلَهُ

كَانَ أَمِنَّا وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ

إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

(Fîhi Âyâtün beyyinâtün makâm’ü İbrâhîme ve men dahelehü kâne âminen ve lillâhi alennâsi hiccülbeyti menistetaa ileyhi sebîlen ve men kefera fe innellahe ganiyyün anil âlemîn.)

3/97. “Onda açık alâmetler, İbrâhîm'in makâmı vardır. Ve her kim ona girerse emin olur. Ve onun yoluna gücü yeten kimseler üzerine de o beyti hacc etmek Allah Teâlâ için bir haktır. Ve her kim inkâr ederse şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir.” Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de, diğer Âyet-i Kerîme’nin bir benzeridir ancak bura da çok mühim bir ifâde daha vardır.

“beyti hacc etmek Allah Teâlâ için bir haktır.” Bu ifâdenin ise, üzerinde çok durulmalıdır. Allah’ın Hakk’ı demek bunun mutlaka ödenmesi demektir. İşte bu yüzden, zâten Hacc farz olmuştur. Aslında her farz Allah’ın hakkıdır. Yâni belirlenen şartlar altında kulun kulluk borcudur. Zâten bunlar açık olarak belirtilmiştir. Ancak bu husus klâsik mânâ da hemen söylenip geçilecek bir mes’ele değildir. Allah’a olan borçlar her mertebe de olan kişilere göre değişik anlayışlar ve bu anlayışlara göre de tatbikatları gerekmektedir.

Şöyle ki, şeriat mertebesinde olanın bunları tatbik edişi fiil olarak aynı olsa bile, anlayış olarak başkadır. Tarikat mertebesi de öyledir. Hakikat ve Marîfet mertebeleride öyledir. O halde yerine göre bunların hepsi ile amel etmek gerekir. Ancak bunun içinde irfaniyyet gerekir. İşte kişi hangi mertebenin anlayış ve idraki içinde yaşıyor ise yaptığı fiilleri o mertebe itibari ile değerlendirilir. 

Bu mertebelerin hepsini ayrı, ayrı yazmağa fazla zamânımız olmadığından, hakikatleri yönünden anlama ya çalışalım. Birde şöyle bilelim ki; 

Farzlar, Allah’ın Zât-î hakk-ı, bizimde zâtımızı ilgilendiren zât-î borçlarımızdır. 

Sünnetler ise, Peygamberimizin Sıfât-î hakk-ı, bizim de sıfatlarımızı ilgelendirilen Sıfât-î borçlarımızdır. 

Hâl böyle olunca bu borçların, kişi hangi mertebede bulunuyor ise o mertebeden bunların mutlaka o ibâdet tatbikatlerı yapılarak ödenmesi gerekmektedir, aksi halde büyük bir borç yükü ile âhirete gidilecektir. 

Farz olan ibâdetler, Rûh yönüyle, sünnet olan ibâdetler ise Nûr yönüyle yapılan ibâdetlerdir.Bunların farkında olmayan ibâdet ehli ise fiillerini beden yönüyle yapmaktadır. 

“beyti hacc etmek Allah Teâlâ için bir haktır.” Hacc’ın ve umrenin edâ edilmesi, Allah’a (c.c.) ve Peygamberine olan borcun ödenmesidir. Daha başka yerlerde de belirttiğimiz gibi. Hacc. “Hakikat-i İlâhiyye de cemâlûllah-ı seyr.” Umre ise hakikat-i İlâhiyye de Hakikat-i Muhammediyye yi seyr” dir. 

Aslında genel anlamda “borç ve hak” olarak ifâde edilen husus, Zâtından, Zâtına olan yolculuğudur. 

 (İnsân-ı Kâmil, Hakikat-i İlâhiyye üzere mahlâktur, ve sûret-i Rûhiyyesi ve cismâniyesinin cümlesi Allah ismi Câmî-i’nin gölgesidir.) Diye ifâde edilmiştir. 

 Bu yolculuk “Hacc ve Umre” olarak İsimlendirilmiş tir, her merteben birçok ifâdeleri vardır, bâtında Allah-ın zât-ı olan Hakikat-i ilâhiyye yi, zâhirde olan hakikat-i İlâhiyye üzere, zâhirde mahlûk olan İnsân-ı Kâmil-in ziyâretidir. BU ziyâret işte bu yüzden farzdır, çünkü bütün bu âlemler İnsân-ı Kâmil için halkedilmiş, İnsân-ı Kâmil ise hakkın bütün vasıflarıyla techiz edilerek Hakk’a ayna olmak üzere zuhura çıkartılmıştır, işte Hakk bütün bunları zât-î zuhuru olan, “yere göğe” yüklemediği emânetini, İnsân-ı Kâmiline yüklediği için bu yükün de kendisi olduğu için, işte bu yükle yâni kendi hakikatiyle zâhiren, bâtınını ziyâret ve bâtınına ayna etmiş olmaktadır. Böylece Hacc ve Umreye gelenlerden zâtınını seyretmektedir.

Buda iki türlüdür biri bilinen sûrî yolculuktur diğeri ve aslî olan ise bir ömür boyu sürecek olan gerçek seyr-ü sülûk neticesinde oluşacak olan fenâ ve bakâ mertebeleri içinde zâtına ulaşmaktır. İşte bu Bâtın-î Hacc’tır ve Cenâb-ı Hakk’ın istediği hak, budur yâni dünya ya gönderği ve kendine zât-î zuhurunu emânet ettiği İnsân-ı kâmilinin yollarda oyalanmayıp tekrar kendine yâni aslına dönmesini istemesidir. 

 “Ve her kim inkâr ederse” Bu hakikatleri her kim inkâr ederse mes’ûliyyet-i kendine aittir ve neler kaybettiğinin farkında da değildir. 

“şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir.” Zât-ı mutlak ifâdesiyle Allah-u Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir bu mertebe ise “tenzîh-i kadîm” “mutlak tenzîh” tir, diğer tenzîhler ise mukayyet-kayıtlı tenzîhlerir ki, tenzîh edenin mertebesi ve idrakine göredir. Yukarı da bahsedilen haller ise Zât-ı mutlağın, Zât-ı mukayyet hükümleri içinde oluşan Zât-î yaşam halleridir.[31]

----------------

وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ {الحج/27}

 “Veezzin fî-nnâsi bilhacci ye/tûke ricâlen ve’alâ kulli dâmirin ye/tîne min kulli feccin ‘amîk(in)” Ve insanlar arasında hacc’ı ilân et, sana yaya olarak ve her bir geniş, uzak yoldan gelen zayıf develer üzerine binmiş olarak geliversinler.[32] (22/27)

----------------

(Hacc’ı ilân et,) Görüldüğü gibi İnsânlık tarihinde böyle bir olay ilk def’a bu Âyet-i Kerîme ile İbrâhîm (a.s.) ma âmir bir hüküm olarak bildirilmiş ve böylece de genel olarak başlatılmıştır. İşte bu mertebe aynı zamanda gönül Hacc’ı nın da başlangıcı ve Tevhîd-i Ef’âl’in de gereğidir. Bu hale gelmeyen bir kimseye gönül Hacc’ı nın daveti yoktur çünkü bâtınen yaşadığı süre Hacc davetinden evvelki yaşanan hallerin süresidir, belki de Nuh tufanı süresi de olabilir. Ancak zahiren kişi hangi mertebesi itibariyle yaşarsa yaşasın ona da Hacc yolu açıktır ve yaptığı hacc’ı o mertebesi itibariyle zâhiren geçerlidir.

(sana yaya olarak, gelsinler,) Görüldüğü gibi (Beyt’e) gelsinler denilmiyor sana gelsinler deniliyor ki, çok mânîdar dır. Çünkü zâhir Beyt-i de gönül beytini de bâtının da kuran, yani her iki Beyt-i de hazırlayan kendisidir. Zâhir Beyt yerinde dururken, gezen Beyt ise, gelenlere bunların hakikatini anlatacak ve aktaracak olandır. Yaya olarak gelmek kişinin zâhiren yaptığı bedenî amelleri ile gelmesidir ayrıca lisanen yaptığı zikirleri iledir. 

(geniş, uzak yoldan gelen) Zâhiren, dünyanın her hangi bir yerinden, bâtınen ise, Âdem (a.s.) devresinden başlayan bir eğitim ile tevhid-i Ef’âl mertebesine ulaşılmasıdır. Bunların hepsi geniş ve uzak yollardır.

(zayıf develer üzerine binmiş olarak) Zâhiren zayıf develer’den kasıt, fakirliktir. Yani imkân darlığıdır, bilindiği gibi aslında orayı ziyaret edenlerin büyük çoğunluğu orta halli insânlardır. Bu yüzden develeri yani imkânları zayıftır, ancak Cenâb-ı Hakk onlara güç, gayret ve kolaylık vermektedir. Bu zayıf imkânlarla gelmektedirler. Develeri şişman olanların ise ağırlıkları fazla olduğundan daha baştan yola çıkamamaktadırlar. 

Bâtınen ise, Sâlik’in devesi bedenidir ve zâten onu şişmanlatıp semirtmez ihtiyacı kadarını verir böylece nefsinin hizmetine girmesine müsaede etmez. Hareketlerinde daha rahatlık sağlar yol uzakta bile olsa onu yolundan etmez. Ayrıca onun nefsi de zayıflamıştır. Eğer kişinin nefsi zâten şişmansa bu yollara hiç çıkmasına izin vermez. 

(Rabbenâ vec’alnâ müslimeyni leke ve min zürriyyetinâ ümmeten müslimeten leke ve erinâ menâsikenâ ve tüb aleynâ inneke entettevvabür rahîm.)

2/128. “Ey Rabbimiz! Bir de bizleri sana iki ihlaslı müslüman kıl. Ve zürriyetimizden de senin için bir müslüman ümmet -vücude getir- Ve bizlere haccın usulünü göster, tövbelerimizi de kabul buyur. şüphe yok ki sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin diye de duada bulunuyordu.” Yukarıda görüldüğü gibi “ihlâs” ı kendilerine mâl etmiyorlar. Ve zürriyyetlerinden de İhlâslı Müslüman bir ümmet, ve o ümmete bir peygamber gerekeceğinden bu talebi dahi yapmış bulunuyorlar ki, bu dua kabul edilmiş, Peygamber Efendimizde bu duanın içine girmiştir. Bu dua, bizlere kadar ve daha sonralara kadar da uzanacaktır. Ve hakikat-i Muhammediyyenin tevhîd-i Ef’âl mertebesinden başlangıcıdır. 

Ayrıca aynı hadiseler kendi varlığımızda ki gönül âlemimizde de faaliyete geçecektir.

(bizlere haccın usûlünü göster,) Beyt-ül Atik-Eski ev-Beytullah, varlık bulmuş iç ve dış mânâları itibarile faaliyete geçmiştir. Artık orası Tevhîd-i Ef’âl mertebesi itibari ile ziyaret edilecektir. İşte bu husus İnsânlık tarihinde ikinci def’a faaliyyete geçecektir. Bu hadise için de bir bilgi gerekmektedir, İbrâhîm (a.s.) işte bu bilgiyi taleb etmektedir. Cenâb-ı Hakk bu bilgiyi kendisine vermiştir. 

Bunlar (1) İhram “niyyet ve telbiye” (2) Sonra tavaf, Kâ’be’nin etrafında dönmek. (3) Sonra sa’y, “Safa ve Merve arasında gidip gelmek. (4) sonra Arafat’ta vakfe, “yani orada bulunmak” (5) Daha sonra traş olmaktır. Bunların bilindiği gibi bâtın halleri de vardır, daha fazla uzamaması için bu kadarla yetinelim.

(sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin)

“Tevvâb” ve “Rahîm” (Lügat mânâları ile) Tevvâb. (1) (Tevbe. den) Tevbe edenlerin tevbesini kabul eden Allah (C.C.). 

(2) Çok tevbe eden.

Rahîm. (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahm Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kûr'ân-ı Kerîm'de bu isim 220 defa zikredilir.) 

(Rahm. dan) Rahmet edici, acıyan, merhamet eden.

(1) (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ. 

(2) Karabet, akrabalık. (Mânâlarına gelir.)[33] 

---------------

لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَّعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ {الحج/28}

“Liyeşhedû menâfi’a lehum veyezkurû-sma(A)llâhi fî eyyâmin ma’lûmâtin alâ mâ razekahum min behîmeti-l-en’âm(i) fekulû minhâ veat’imû-lbâ-ise-lfakîr(a)” Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin. (22/28)

----------------

Bu âyet hakkında menfaatlerin ne olduğuna şahit olmak için bir şahit olan Arif-i billah tan seyr etmek faydalı olacaktır.

Mekke-Kâbe’nin Hakikatleri 

-Şurası bakın şimdi bu çok enteresan bir hadise, köşe olarak bu Hacerül Esved köşesi, Marifet mertebesinin köşesi. Burada Selam, Zat-ı İlahiyi Selam işte. Bu köşe bakın şuradan gelip şu yarıya kadar, bunun sahası. Buradan da bu yarıya kadar, yani şöyle bir üçgen, Marifet köşesi, sadece bu nokta değil. Şu yarıya kadar yani Sıfat mertebesiyle Zat mertebesi bu ortada kesişiyor. Zat mertebesiyle efal mertebesi yani şeriat mertebesi de bu ortada kesişiyor ve tam bunun ortasında da böyle dört köşe bir kapak var, altında bir şeyler var galiba işte. Tam burası, burası öyle bir enteresan yer ki “insanı kâmil” ile süfli insanın birlikte olduğu yer burası. O zaman “insanı kâmil”i, süfli insandan yani sıradan bir insandan ayırmak mümkün değil bu mertebede. 

Dinleyici: İmamın durduğu yer…

-O taraflarda tamam. Bazen imam gerilerde duruyor ama tamam o durduğu yer. Anlaşılıyor mu? Çünkü bak burası şeriat mertebesi, bu köşe şeriat mertebesi ama başladığı yer burası. Yani o zeminin o duvarın orta yeri. Kapı burada kapıyı da Marifet mertebesi, Hakikat Marifet mertebesi içine almakta ve burası “meracel bahreyni yeltekıyan” yani iki denizin birleştiği yer ama birbirine geçmediği yer. Neden? Çünkü “abdiyyet” ile Ulühiyet öyle yakın ki birbirine İnsan-ı Kamil de burada yaşıyor, buraya iniyor ama o dilediğinde her tarafa geziyor ayrı. Ama diğer insanlardan hiç farkı yok. O mertebede, işte buradan eğitim başlıyor yavaş, yavaş geliyor Şeriat mertebesinin kemaline. Buraya geldiği zaman Tarikat mertebesine ulaşmış oluyor. Bu köşede de tarikat mertebesinin kemaline geliyor. Devam ediyor burada Hakikat mertebesine ulaşıyor köşeyi dönüyor, köşe oluyor.

Dinleyici: Dört köşe. 

-He sonunda dört köşe oluyor. Burada Hakikat mertebesinin kemali ve Hakikat mertebesiyle Marifet mertebesi burada birleşiyor. Bak bu mertebede, Hakikatle Marifette olanı ayırmak mümkün değil. İkisi birbirine o kadar yakın ki. Yani şöyle bu tavanın altı bakın birinci kat, üstü ikinci kat ama ortada birleşiyor ikisi de. 

Dinleyici: Hakikatin kemalatı marifetin başlangıcı oluyor.

-Başlangıcı oluyor. Diğer mertebeler de öyle şeriatın kemali tarikatın başlangıcı oluyor nokta aynı nokta ama birisi yukarıya doğru birisi aşağıya doğru oluyor. Şurası işte İseviyet mertebesi şu geçit bu hicr denen yerde Museviyet mertebesi burası da genelde Muhammediyet mertebesi ve bu ortası da makam-ı Mahmut, şimdi bakın burada üç tane Kabe-i Muazzama var. Bir bu, şu da öyle ama biz bunu böyle yapalım, ikincisi bu üçüncüsü de bu ortadaki, küçülmüş olan üç tane. Birincisi bu, ikincisi bu, üçüncüsü bu, ama bak üçünde de üç tane şeyde Medine-i Münevvere’de dikkat ettiyseniz şu desenler o kadar çoktu ki duvarlarda yerlerde sağda solda, ben bunu hep düşündüm nedir bu diye. Sordum oradaki görevlilere süsleme dediler. Tabi bir yönüyle süsleme ama neyi süsleme Hakikat-i İlahiyeyi süsleme, yani ilahi hakikatleri bu semboller içerisinde süsleyerek ortaya çıkarma. Bu ilk itibariyle baktığımız zaman köşeleri itibariyle bakıyoruz. Şimdi şöyle yaptığımız zaman bak, bu taramalar var ya bu taramalar, Marifet mertebesi bu dörtgen, dörtgenin tamamı, yani dörde bölersek bunu, dört tane Kâbe ortaya çıkar. Yani kareyi ortadan iki çizgi çizmekle dört parça, işte dört makam, yani bunun üçgen olarak yarıya bölündüğü zaman, makamın zahiri, bu içte kalan da bu makamın batını olmakta. Yani bir surette görünen tarafı, diğeri de batını, özü, hakikati. Diğerleri de aynı, burası şeriat mertebesinin zahiri, taranmış yerler, taranmayan açık yerler de batını, yani daha hakikati, sureti bir tarafa şurası da özü. Buranın…

Dinleyici: Aynanın içi görüntüsü, 

-Evet yansıması. Şimdi gelelim ikinciye burada işte Zat Sıfat mertebeleri anlattıktan sonra burada da işte kelimeleri, “lâ ilâhe illâllah”, “Kelime-i Tevhid” leri nedir, yani buralar, sonra buralarda da sırasıyla, her köşenin kendine ait zikri, hangi köşede hangi zikir çekiliyor? Ya Allah, ya Hak, ya Hu, dediğimiz zikirler hangi köşelere ait? Şimdi sırayla dokuz, 10, 11, 12 bu ortadakini gösteriyor. Şimdi bir “lâ ilâhe illâllah”, bu tarafa doğru geliyoruz, Ya Allah, İbrahimiyet mertebesi zikri, üç Ya Hu, dört Ya Hak, beş tekrar buradan başlıyoruz Ya Hay, altı Ya Kayyum, yedi ya Kahhar, sekiz ya Fettah, dokuz yani şurası Ya Vahid, 10 Ya Ehad, 11 Ya Samed, 12 Allah. Bakın yine Allah aynı hizaya geldi. “lâ ilâhe illâllah” Allah, aynı hizaya gene gelir. 

Dinleyici : ?

-Köşeleri itibariyle bak şimdi, bir iki üç dört köşe, beş tekrar bak, ikinci bir Kâbe oldu, üç Kâbe iç içe burada, üç kere dört 12 oluyor. Beş altı yedi sekiz dokuz, 10, 11, 12. 

Dinleyici: 18 tane de yönü oluyor hocam. Yön olarak bakarsanız,

-Ara yönler olarak, Dinleyici :-Şimdi yukarısı aşağısı sağı solu önü arkası altı. Üç tane Altı 18 oluyor. 

-Evet, 18 oluyor. Burası da Makam-ı Mahmut’un Bâtıni yani içindeki üçüncü… 

-Nedir dediler, ziyaretin nedir dediler, tafsilde aramaktır dedim. Yani burayı ziyaret etmeye niye geliyorsun? Tafsilatıyla aramaktır, çünkü bulunduğu yerde kişi bunun eğitimini yapsa da, müşahede olarak net göz ile siluet olarak görmediği için, tafsilatını bilemez. Ama burada ilmini almadan oraya giderse, işte 120 rahmetin 10 tane rahmete düşer. 

NEDİR DEDİLER

-Ziyaretin nedir dediler, yani orada girmekteki kastın, tafsilde aramaktır dedim. 

-Mekken nedir dediler, Zati tecellimin şerhidir dedim. 

-Haremin nedir dediler, Zatımın şerhidir dedim. 

-Zemzemin nedir dediler, Bâtıni pınarımdır dedim. 

-Tavaf yerin nedir dediler, Efal alemimdir dedim. 

-Direklerin nedir dediler, Sıfat, Esma, Efal tecellilerimdir dedim. 

-Birinci sıra direklerin nedir dediler, 99 Esma tecellilerimdir dedim. 

-Arka direklerin nedir dediler, “yani bir yukarıdakiler,” Esma tecellilerimin tafsilidir dedim. 

-İkinci katın nedir dediler, Sıfat tecellilerimin tafsilidir dedim. 

-Terasın nedir dediler Uluhiyet, tecellilerimin tafsilidir dedim. 

-Kaben nedir dediler, Zati tecellimin Cem’idir dedim. 

-Tavaf nedir dediler, Zatıma gelen yoldur dedim. 

-Birinci dönüşün nedir dediler, hayat sıfatının, ikinci işte Esma-i İlahiyenin dönüşümleri, beşinci yedinci dönüşüm…

-Hacer'ül Esved nedir dediler, Zatımdan Efal alemine bakan gözümdür dedim. Yani seyrederim gelen geçeni, tespit ederim kim geldi bana diye computere yazarım. 

-İlk selamın nedir dediler, Hakikatime giriştir dedim. 

-İkinci selamın nedir dediler, Marifetime giriştir, zatımı selamlamaktır dedim. 

-Siyah çizgin nedir dediler, “yani var ya bu tavafın başladığı yer” Uluhiyete gidiş Sıratullahtır dedim. 

-Birinci köşen Ruknü ırakî nedir dediler, Umumi şeriatımdır dedim. 

-İkinci köşen rüknü şami nedir dediler, Gerçek tarikatımdır dedim. 

-Üçüncü köşen rüknü Yemani nedir dediler, Gerçek hakikatimdir dedim. 

-Dördüncü köşen rüknü Hacerül Esved nedir dediler, gerçek Marifetimdir dedim. 

-Altın oluğun nedir dediler, Rahmetimin Şeriat ve Tarikat ehline aktığı yerdir dedim. İşte burası yarısı şeriat yarısı tarikat mertebesi altınoluk da buraya akmakta. 

-Tavaf niçin soldan döner dedim, “niçin döner tavaf sola doğru? Düşünür mü ama insan hiç değil mi gider döner sadece herkes o tarafa dönüyorsa o tarafa döner ama neden döner? 

Dinleyici : Kalp solda olduğu için.

Sağ aklı küllümdür her şeyi ihata eder dedim.” 

-Ya örtü nedir dediler, Ehadiyetimin gizlenmesidir dedim. 

-Ya kapın nedir dediler, Zatımın girişidir dedim 

-Ya içinde ne var dediler, üç direk, İlmel Aynel Hakkel Yakîn dedim. 

-Hicrin nedir dediler, Zatımın açık yanıdır dedim. 

-Hatimin nedir dediler, Şeriat, Tarikat, mertebesinde sınırımdır dedim. “Hatim var ya bu sınır işte.” 

-Makam-ı İbrahimin nedir dediler, dostluk Hullet mertebemdir dedim. 

-Enin niye 11 metre dediler, biri sen biri de benim dedim. 

-Boyun niye 12 metre dediler, Zatıma gelen mertebelerimdir dedim. 

-Yüksekliğin niye 13 metre dediler, Resulümün şifresidir dedim. 

Çocuk sesleri niye dediler

-Çocuk sesleri niye dediler. 

Dinleyici : …

 “O çocuk sesleri olmazsa o sahne tamam olmaz. Anne için de öyle çevre için de öyle. Annesi de Hacer Hanımın halini yaşıyor orada. Kısacık da olsa çünkü Allahın huzuruna durmuş çocuk, bağırıyor canhıraş, ama hiç, Allahın huzurunda olunca, çocuğuna hiç bakmıyor dokunmuyor. Zaten çocuklar o zaman bağırmaya başlıyorlar. Sünnette, diğer zamanlarda işte birisi bakıyor, şu oluyor bu oluyor neyse yahut çabuk namazını kılıyor alıyor çocuğunu kucağına, çocuk emniyette hissediyor kendisini, ama yere bırakıldığında çocuk terk edildiğini zannediyor. Farza başlandığında herkesle aynı şekilde hiç çocuklarla ilgilenilmeyince çocuklar terk edildi diye basıyorlar yaygarayı. Hay Allah, Gidiyorsunuz oraya şimdi dünyanın en muazzam yeri, dünyanın en nurani, ruhani yeri, en güzel hafızı, en güzel sesi ortam olarak en güzel, hoparlörler muazzam hiçbir yankı yok, sanki binlerce hoparlörden tek ses çıkıyor gibi, adeta gökyüzünde bir fanus içerisinde duruyormuşsunuz, melekut âleminde ibadet ediyormuşsunuz gibi. Cay cay cay oradan, vay vay vay buradan, hele kadınların çok olduğu tarafa düştün mü yandın. Çünkü çocuklar orada daha çok. O gün bir çocuk kaybetmiş annesini, pıtır pıtır dolaşıyor. Ağlamaya başlıyor, anneee, işte kendi Arap lisanıyla annesi de tabi, eyvah çocuk gitti nereye, farz namazında ama kafa çocukta… 

Dinleyici: Ayaklarına bağlıyorlar. 

Bazıları da ayaklarına bağlıyorlar o çocuk tepiniyor tepiniyor kurtarmak için, kurtarmaya çalıştıkça bağırıyor, bağırdıkça ağlıyor. Ama işte Hacer validenin halini yaşıyor orada çocuk, sahibi çocuğu nasıl bıraktı, o topuk tekmelemeye başladı, güneşin altında su aramaya gitti, o Safa Merve arasında, o hali yaşıyor işte. Onlar olmasa bu şey tamam olmaz orada, mana tamam olmaz.” İsmail’in o günden yankısıdır dedim.

Mültezemin nedir dediler 

-Mültezemin nedir dediler, kapının yanıdır bekleme yeridir dedim. “Hani kapının yanında bir boşluk var ya Kâbe-i Muazzamanın, şu ara, kapıyla köşe arası, mültezem diyorlar. İşte efendimiz de bir rivayete göre buradan miraca çıkmış. O kapıdan girme için bekleme yeri. 

-Dokuz minaren nedir dediler, dördü Şeriat, Tarikat Hakikat Marifet, beşi Hazerat-ı Hamsedir dedim. 

-İki şerefelerin nedir dediler, Zahir ve Batın davetimdir dedim. “Yani iki şerefe biriyle zahir alemden, bir de batın aleme davet ediyor.” 

-Sa’yın nedir dediler, Zatıma gelen yoldur zaman tünelidir dedim. 

-Safan nedir dediler, Akl-ı külün zuhurudur dedim. 

-Merven nedir dediler, Nefs-i küllün zuhurudur dedim. 

-Birinci gidiş nedir dediler, Akl-ı külden nefs-i külle nüzüldür dedim. 

-Geriye dönüş nedir dediler, Nefs-i külden akl-ı külle uruçtur çıkıştır dedim. 

-Üçüncü yürüyüş nedir dediler, İbrahimiyet tevhidine ulaşmaktır dedim. 

-Dördüncü yürüyüş nedir, Museviyet tevhidime 

-Beşinci yürüyüş nedir, İseviyet teşbihine 

-Altıncı yürüyüş nedir, habibinin gerçek tevhidine ulaşmaktır dedim. 

-Yedinci yürüyüş nedir dediler, Zatımla halkımın arasına girmektir dedim. “Demin o padişahın hikayesi gibi.”

-İhram nedir dediler, İnsandaki örtümdür dedim. 

-Neden beyazdır dediler, Renksiz olmak içindir dedim. 

-Rıdan nedir dediler, “o ihramın bir parçası, rıda bir parçası izar ya” Rıdan nedir dediler azametimdir dedim. 

-İzarın nedir dediler, Kibriyamdır dedim “bu hadisi şeriftir.” 

-İhramdan çıkmak nedir dediler, renklere boyanmak içindir dedim. “Yani beşeriyete tekrar dönmek için” 

-Hervele yapmak nedir dediler, Azametimi göstermektir dedim. 

-Haccın nedir dediler, Hakikatimde Cemalimi seyirdir dedim. 

-Umren nedir dediler, hakikat-i Muhamedide habibimi seyirdir dedim. “Yani umre hahikat-i Muhammedi için, hac hakikat-i ilahi için.”

-Vedan nedir dediler, İzafidir dedim birlikte olanın vedası olmaz dedim. 

-Bunları soran kim dediler, Soran da söyleyen de ben dedim. 

-Peki tavaf edenler kim dediler, Hepsi suretlerimdir dedim. 

Kapıların niye 95 dediler

-Kapıların niye 95 dediler, biri star yıldız kapısıdır diğerlerinin toplamı 13 eder o da habibimin şifresidir ondan habersiz girilmez dedim. “95’ten bir çıkarılırsa 94 o da 13 yapar. Bu da 12 yapar. 

Kâbe-i Muazzamanın Oluşumu Nuh, hakkında Nuh tufanı olduğu zaman, Cenab-ı Hakk Kâbe-i Muazzamayı göğe çekti ve Beytül ma’mur ismiyle oraya koydu, diye bir rivayet var. Bilemiyoruz sağlığı sıhhati ne kadar. Şu veya bu şekilde onun yapılışı değil, o mertebenin orada olması daha ziyade bizi ilgilendiriyor. Muhakkak, insanlar için ilk kurulan ev Mekke’de bulunan mübarek ve âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe’dir. Orada açık alametlerle İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse emniyet içinde olur. İnsan aklının şimdilik çok zor veya imkansız gibi olan bu ifadelerin Bâtıni yönlerinin kavranması, bizim de anlayamayacağımız hususlardır. Ancak gönlümüze geldiği ve idrak edebildiğimiz kadarıyla iktifa edeceğiz. 

Mevlam “errahman allemel Kur’an, halekal insan ve allemehul beyan” sırrını “errahman” dört ayeti cümlemize lütfetsin. Yukarıdaki ayetin açık ifadesinden de anlaşılacağı gibi insanlar için ilk kurulan ev Mekke’deki Kâbe’dir. O zamanki ismi Beytülatik. Kâbe-i Şerif hakkında ilgili kitaplarda çok geniş malumat vardır. Bizde kısaca onun evveliyatından bahsetmeye çalışalım. Rivayetler derler ki, Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s)’ı cennetten çıkarınca yeryüzünde garip kalmasın diye onu cennetten bir arkadaş olmak üzere bir ev indirmişti. Bu ev bugünkü Kâbe’nin yerine konmuştu. Bu yerin seçilmesinin sebebi ise, dünya henüz gaz ve ateş yumağıyken, yavaş, yavaş o mahalden soğumaya başlamış, o mahalden bugünkü oluşumuna başlaması dolayısıyla da merkez olmuştur. Yani ilk kabuk tutmaya başlayan yeri orasıymış. Aradan geçen süre içerisinde nihayet Nuh Tufanıyla o tufanda, Cenâb-ı Hakk cennetten indirdiği Beytini tekrar gökyüzüne çekmiş ve Beytül mamur ismiyle meleklerine tavaf ettirmeye başlamıştır. Bu hususta değişik rivayetler var bu kelime-i Tevhid kitabında daha geniş malumat var bu manada. Öyle derler ki çok fazla meleğin tavaf etmesinden dolayı, bir meleğe tavaf ettikten sonra 70 bin sene sonra bile sıra gelmezmiş. Nihayet yine aradan bir müddet geçtikten sonra takriben günümüzden 5000 yıl kadar evvel, Cenâb-ı Hakk İbrahim (a.s) aynı yerde aynı temeller itibariyle beytini yapmasını ilham ve emir etmiştir. Yeri geldiğinde buraya tekrar değineceğiz. Ey aklı ve gönlü çalışan kardeşim, iyi bil ki Cenâb-ı Hakk âlemdeki bütün oluşumları senin bünyende de ferdi olarak var etti. Yani bu âlemde de ne kadar oluşum varsa onların hepsi bizde var, ufak, ufak. İşte bunlardan ilk var ettiği de senin gönlündür. Gönül âlemindir, yani Kâbe’ndir. 

Mekke ise senin varlığındır. Bunları anlamaya çalış. Kâbe’nin kapısını aç orayı faaliyete geçir, yabancıları sokma varsa çıkar. Oradaki putları, gayrı sevgileri, gönlünden haktan başka ne varsa boşalt. Zira mana âleminde ağırlık istenmez. Âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe’dir, buradaki âlemler sözü çok geniş manadadır. Belki bir gün Kâbe-i Şerifin olduğu koordinat bir hareket noktası olacak, diğer gezegenlerle irtibat kurmak için veya oradan gönderilecek sinyaller daha güçlü olup çok uzaklara kadar gidebilecek. Zaman bu ayetin hükmünü daha ileride açığa çıkaracaktır. Ancak biz bugün bize lazım olanı anlamaya çalışalım. 

Belki de Kâbe-i Muazzama tam orta yerde oradan kullanılan aletlerle daha ilerilere uzaklaşabilecek. Çünkü âlemlere rahmettir diyor. Dünyaya rahmet demiyor, âlemlerle ilgisi var oranın. Orada açık alametler, bu ifadenin dahi hakikatine ulaşmak mümkün değildir, hele hiç görmeden. Görünce bazı hakikatler anlaşılır ancak tamamını anlamak belki çok seneler sonra ilim yoluyla çözülebilir. Orada açık alametler vardır diyor. Ancak gördüğümüz kadarıyla mücmel olarak yani toplu olarak bütün âlemleri kapsamına almış ve bünyesinde barındırmaktadır. Ayrıca bunun için Beytullah yani Allahın evi ismini almıştır. Oradaki mimarinin her taşının dahi bir ifadesi vardır, kısaca anlatmaya çalışırsak. Tavaf edilen yer cisimler âlemi, birinci kat Melekût âlemi, ikinci kat Ceberut âlemi üçüncü kat Lâhut âlemi, ortada duran Kâbe-i Şerifte İnsan-ı Kamil. Böylece Hazeratı Hamse, yani beş Hamse olarak tanımlanan ve 18 bin âlemi de kaplayan bu ifade, orada şeklini buluyor. Yani o Kâbe-i muazzama dediğimiz o külliye içerisinde, bütün âlemler mevcut. Tavaf edilen yer, yani ayakla basılıp, tavaf edilen yer Efal âlemi. Yani faaliyet âlemi, bizim bulunduğumuz bu âlemin tamamı, yeri göğüyle birlikte hepsiyle birlikte. Merdivenlerle çıkılan, yedi sekiz merdiven mi ne kadar var, birinci kat diyelim biz ona. 

Birinci kat Melekût âlemi o direkler hep Esmaül Hünsanın zuhurları, tecellileri. Her bir Esmanın zuhuru var. Biz o Kâbe’deki veya herhangi bir yerdeki direkleri yukarısını tutuyor zannediyoruz değil mi? Yani tavanı tutuyor zannediyoruz, kökü aşağıda tavanı tutuyor zannediyoruz, değil tam tersi. Onlar yukarıdan aşağıya uzanan esma-i ilahiyeler her birisi. Yani gök âleminden yer âlemine uzanan manalar, ama görünüşte aşağıdan yukarısını tutan. Bu âlemden bahsederken, gökten bahsederken, direksiz gökyüzü halk ettik biz diyor. Hangi direk tutacak ki mana âlemini, gökyüzünü, o zaman Tuba ağacı gibi, kökleri gökte tecellileri aşağıda. 

İşte Kâbe-i Muazzamanın direkleri aynen böyle. Allahın Sıfatlarını, İsimlerini Fiillerini mana âleminden, madde âlemine göndermekte. Tecelli ettirmekte. İşte yere bastığız zemin Efal âlemi, birinci kat merdivenle çıkılan yerler Esma âlemi, onun üstü yani ikinci kat diyelim Sıfat âlemi, onun üstü Ulûhiyet âlemi sonsuz, yani teras terasın üstü Ulûhiyet âlemi sonsuz. Ortadaki Kâbe-i muazzama da ortada durmuş Naz eder, sevgili, bu işler ezelidir ezeli, yeni değildir ezelidir. O da İnsan-ı Kamil yani Hakikat-i Muhamediye, yani Kâbe-i Muazzama, Safa ve Merve arası say mahalli de zaman tünelidir orası da, âlemin başlangıcından sonuna kadar ne varsa o tünelin içinde var. Yedi minare Sıfat-ı Subutiye o gün yedi minaresi vardı, şimdi dokuz minare oldu. Sıfat-ı Subutiye, Hayat İlim İrade Kudret Kelam Semi Basar, çevresindeki direkler ESMA’ÜL HÜSNA yeryüzüne tecellisi, 78 kapısının, bak o zaman ben saydım 78 kapısı vardı, şimdi 95 kapısı var, büyütüldü yani bu kitap okunduğunda bu numaralar yanlış verilmiş denirse şeyi o, o günkü haliyle bunlar. Eski haliyle 87’deki haliyle 78 kapısı var. O zaman numaraları yoktu, bunların üstünde. Ben saydım çevresinde dolaşarak, böyle tavaf ederek dışarıdan, küçüklü büyüklü alt girişi olan kapılar müstahdem girişi kapıları var, ana işte, ziyaretçilerin girişi, yani ibadet ehlinin girişi var, görevlilerin girişi var, ayrı, ayrı. 78 kapısının ayrı, ayrı ifadeleri, bunların hepsi daha göremediğimiz sonsuz manevi alametleri orada mevcuttur. Orada makam-ı İbrahim denilen İbrahim makamı vardır, bir de yer vardır. 

Ziyaret yeridir, İbrahim (a.s) Kâbe’yi kurarken, üzerine çıkıp iskeleyi kullandı ve üzerinde ayak izlerinin bulunduğu camekanla muhafaza edilen Kâbe kapısı yönünde, takriben on metre kadar ilerisinde bulunan bir mahal, ziyaret yeri, hacıların tavaf namazlarını kıldıkları yerdir. İşte seninde gönlünde bir makam-ı İbrahim vardır, o makamda Tevhid başlar, gerçek tevhide giden yolun başlangıcıdır. Çünkü İbrahim (a.s) tevhidin babasıdır. “Kim oraya girerse emniyet içinde olur”, ayeti devam ediyoruz. İşte ister Mekke’deki Kâbe’ye gir, ister gönlündeki Kâbe’ye gir, her ikisinde de emniyet içinde olursun. Nefsin her türlü vesvese ve bozgunculuğundan kurtulursun “Maide 97” “Allah Kabeyi o Beyti Haramı, her bakımdan faydalanma vesilesi kıldı.” Her bakımdan insanlar ve insana fayda sağlar. Eğer o manzume oraya kurulmamış olsaydı bu işler hiç bilinmemiş olacak, kimse onlardan faydalanmayacaktı ve Sırr-ı İlahi meydana çıkamayacaktı.

29/10/1999 Cuma (Mekke-Ka’be) Terzi Baba[34]

----------------

ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ {الحج/29}

“Summe-lyakdû tefesehum velyûfû nuzûrahum velyattavvefû bilbeyti-l’atîk(i)” Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler. (22/29)

----------------

Nasıl hacı gittiği zaman nasıl ona hürmet ediliyor, zahir dahi gitmiş olsa işte bu hakikat yönüyle bu işler idrak edildiği yapıldığı zaman emin beldeye dönüştüğü zaman o kişi Kabe-i Muazzamanın kendi bulunduğu yerde temsilcisidir. Hemen dön etrafında haccı yapmış olursun. Tabi iş o kadar basit değildir.

Mevlana Hz leri ne dedi; Mekke’deki Kabe yapıldığından beri Allah fiil olarak O’nun içine girmedi, ama gönül Kabe’si yapıldığından beri içinden çıkmadı, diyor bu demek değil ki Hacca gitmeyeceğiz o ayrı konudur. Orada çok değişik tecelliler var, insan bulunduğu yerde hacı olur, ama orada tatbikatını yapması gereklidir. Katillere bile cinayet işlediği zaman sonra onu olay mahalinde tatbikatını yaptırıyorlar. Acaba söylediği ifadeler doğru mu yanlış mı diye. Kabe’de tatbikatı yapılıyor, orada hacı olunmuyor, orada hacı sureta oluyor, yani bu beden hacı oluyor orada beden hacı oluyor, ama gönül haccının burada eğitimini alması gerekiyor. eğitimini aldıktan sonra da orada tatbikat yani burada nazari orada tatbiki yapılıyor.

Her bir şaç teli İlahi bir Esmanın zuhurunu ortaya getirdiğinden bunun da aşikar edilmemesi izlenmesi gerektiğinden baş örtüsü gereklidir. Yoksa cinsiyet yönünden değildir. bu efal alemindeki sebebidir. Yani beşeriyet âlemindeki sebebidir. Erkekler Akl-ı Kül tecellisinde oldukları için Kadınlar da Nefs-i Kül tecellisinde oldukları için nefs-i Külün kendini gizlemesi Akl-ı Kül’ün de aşikar etmesi gerekiyor. İşte Hacca gittiğimiz zaman veya umreye gittiğimiz zaman saçlarınızı kısaltın veya kökünden traş edin kazıtın diye emir vardır. Bu demektir ki Hacca gelmezden evvel sende beşeriyetin istikametinde gelen Esma-ı İlahiyeyi artık kes kökünden kes ondan sonra senden zuhura gelecek Zat’i Mertebede Esma-ı İlahiyeyi kullan tahakkuk ettir ma’nâsınadır.

Haccın zahiri hükümlerini anlatan bir bilgi değildir, o tür bilgiler çok geniş ve mufassal bir şekilde ilim adamlarımız tarafından enince detaylarına kadar anlatılmıştır. Allah (cc) onların hepsinden Razı olsun ancak biz gönlümüze gelen zahirde yapılan işlerin biraz daha derinine inmeye çalışacağız. Allah (cc) sizlere anlama bizlere de anlatabilme kolaylığı versin. 

Ey Hakk yolunda ve nefsini tanıma gayretinde olan cefakar kardeşim, evvela şu tavsiyeme uy ki ilk andan itibaren okuduklarından faydalanabilesin. 

1-Gönlünün temiz olmasına dikket et,

2-İçinde dünyevi bir ihtirasın varsa çıkar

3-Aklını mümkün olduğun kadar genişletmeye bak

4-Maddi yükünü hafiflet Böylece hac deryasında boğulmadan doya doya yüzmeye çalışalım. Bunlar üstünde olduğu sürece yüzemezsin çünkü bunlar ağırlık yapar. 

Ey gönül yolcusu evvela hac kelimesinin batıni manasının ne olduğunu anlamaya çalışalım. Hac nedir, aklımıza gelen Mekke-i Mükerreme’ye gidip işte Beyt-i Şerif’i ziyaret etmektir. Ama o değildir. O da başka türlüdür, Hac kelimesi “Ha” ve “cim” harflerinden meydana gelmiştir. “Ha” nın üstünü ile “Hı”nın üstünü ile “Ha” , “Cim” in şeddesiyle iki “cim” okunur. Zahir anlamıyla “Hacc” Allah (cc) nün beytini ve Rasulunun haremini ziyaret etmede yapılan bütün hükümlerin toplu haldeki ifadesidir. Batıni ise “Ha” , hakikat-ı İlahiye, birinci “Cim” genel manada Cemal-ı İlahiye, ikinci “Cim”, birimsel manada yani sendeki Cemal-ı İlahiyedir. 

Yani birinci “Cim” in içinde bulunan senin cemalindir. Allah’ın cemali içinde senin cemalindir. Yani bireysel şahsiyetin kimliğin, işte bu kimliğin “Ha” nın hayatının üstüne “Hı” yı koyduğumuz an nefsaniyete dönüşüyoruz. Yani Hakk’tan ayrı gayrı başka bir kimlik oluşuyoruz. Ama o Hacc kendi içinde tutarsak yani birinci “Cim” in içinde tutarsak o zaman Hakk’ın Cemali içindesin, özel bir Cemalin olmuş olur yani şahsiyetin. “Nun” un üstünden noktasını alırsak Mutlak Kudret manasındadır, ama o Mutlak kudreti kendi kudretimiz olarak kendimize ayırdığımızda mutlak kudretten ayrılıp bu noktanın nefsi kudrete dönüşmüş oluyor. Ve de sınırlanmış oluyor.

Mesela “Sin” ve “Şın” bir birine ne kadar yakın, üç nokta geldiğinde “Şın” şiddetleniyor, geleceğiz inşeallah huruf’u mukattalarda “ayn”, “Sin”, “Kaf”, “Ha Mim” in Hakikat-ı Muhammediye sıralamasının üçüncüsünde Şura Suresinde, ikinci ayet olarak gözüküyor. عۤسۤقۤ 42/2 işte “Sin” yazıldığı zaman “Ayn” göz manasınadır, “Sin” de insan manasınadır, “Kaf” da kudret Kaf’ıdır. O zaman Hakk’ın kudreti ile gören göz manasına dönüşüyor. Ama “Sin” üzerine üç nokta koyarak “Şın” a dönüyor, “Aşk” yani Cenab-ı Hakk’ın şiddetli zuhurudur. Hakikat-ı Muhammedi’nin şiddetle zuhuru demektir, ﴿١﴾ حَمۤ ﴿٢﴾ عۤسۤقۤ 42/1-2 ve şehadete dönüşüyor, müşahadeye dönüşüyor oradaki, işte mesela “Be”nin altındaki noktası, aynı harf altına bir nokta konduğunda “Be” oluyor, üstüne iki nokta konunca “Te” oluyor. Üç nokta konulduğunda “peltek se” oluyor, bu da sena etmek övmek demektir. Bir bakıma elbise giymek yani Hakikat-ı ilahiye elbisesi giymek, “Be” de ile manasınadır, “Elif” den gelen Ahadiyet mertebesinden gelen hakikatleri “Be “ aracı olarak “Te” ye naklediyor. “Elif” baş harf, o zaman “Ben” ile “Sen” meydana gelmiş oluyor. Yani “Ente” 

“Cim” birimsel manada yani sendeki Cemal-i İlahiyedir, ayrıca bu oluşum bir seyr-i seferdir, yani Hacc’a gidiş geliş bir yolculuktur. Hal böyle olunca bunun topluca söylenişi şöyle olur, Hacc; Hakikat-ı İlahiyede Cemalullah’ı seyir ve oradan da kendindeki İlahi varlığı seyirdir. Yani Hacdaki ifadesi budur. Hakikat-ı İlahiyede Cemalullah’ı seyir, oradan da kendi Cemalini seyirdir. Bir başka ifade ile وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى yi seyir ve müşahededir. Eğer oralarda yapılan fiilleri bu idrak içinde değerlendiremiyorsan Hacc anlayışın zahirdir. Yani bedeninle gitmişindir. Eğer değerlendirebiliyorsan hem zahir hem batındır. Yani iki haccını da yapmışsındır. Allah (cc) hu mübarek etsin.

Gelelim Mekke-i Mükerreme’nin kelime manasını anlamaya bu kelimede asli olarak üç adet asli olarak “Mim” üç adet “Kef” iki adet “Rı” vardır. Üç adet “Mim” üç makamda Hakikat-ı Muhammediyeyi idrak etmek yani İlmel Yakıyn, Aynel Yakıyn, Hakkal Yakıyn, üç adet “Kef” birinci “Kef” genel manada “Kün” ol, ikici “Kef” birimsel manada Kün oldu, üçüncü “Kef” de ikramdır. Birinci “Rı” Rahman, ikinci “Rı” ise Rahimdir, böylece Mekke-i Mükerreme “Mim” Hakikat-ı Muhammedi’nin yüceliğinde birinci “Kün” emriyle genel manada âlemlerin oluşması, ikinci “Kün” emri ile birimsel manada varlıkların oluşmasıdır. İkinci “mim” yine Hakikat-ı Muhammedi ile üçüncü “Kef” ikram etmesi, birinci “Rı” Rahman tecellisi, bütün âleme ikinci “Rı” Rahim tecellisi ise özel olarak sondaki “Mim” ise birimsel manada ikram edilen Hakikat-ı Muhammedidir. Mekke-i Mükerreme demek İkram şehri İkram edilen yer demektir. Orda işte Hakikat-ı Muhammedi ikram edilmektedir. 

“Medine-i Münevvere’ye gelince yani Medine’ye gelince buralardaki iki adet “Mim” bir adet “Dal” iki adet “Nun” iki adet vav, bir “Rı” vardır. Birinci “Mim” Makam-ı Muhammedi, “Dal” ise dar, “Dar-ı ahiret” derler ya “yer “manasınadır, selamet yeri “Nun” nur-u ilahi, ikinci “Mim” Hakikat-ı Muhammedi, ikinci “Nun” Kudret-i İlahi, birinci “Vav” varis-i Muhammedi, ikinci “Vav” Varidat-ı İlahi, “Rı” ise Rahmet-i ilahidir. Kısaca toplarsak Mekke-i Mükerreme’de Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla Hakikat-ı Muhammedi bünyesinde bu âlemlerin oluşması daha sonra birimsel manada varlıkların oluşması ve bunlara gerek genel gerek birimsel manada zahir ve batın Rahman ve rahim tecellisinden ikram edilmesinin şifresidir Mekke-i Mükerreme.

Medine-i Münevvere ise Makam-ı Muhammedi’nin bulunduğu yerdir, Nurlu Dar-üsselam, Selamet yeri, Hakikat-ı Muhammedi kanalıyla varislerine Varidat-ı İlahi ve Rahmet-i ilahiyeye oluşmasının şifresidir. 

Ey gönül ilmi arayan kişi kısaca bu üç isimden bahsettikten sonra bazı ayet ve hadislerde Hacc hakkındaki haberlere kısa kısa bakalım; 3/96-97 Muhakkak insanlar için ilk kurulan ev Mekke’de bulunan mübarek ve âlemlere doğru yolu gösteren Kabe’dir. Orada açık alametlerle İbrahimin makamı vardır, kim oraya girerse emniyet içinde olur. ( kim makam-ı İbrahimin ayak izlerini takip ederse Hakk’a ulaşır orada Makam-ı İbrahim var) makam-ı ibrahimin orada bir mertebesi var o mertebenin içinde bir taş var, o taşın üstünde ayak izi var. 

Hani bir hikaye anlatırlar ya hani birisi bir hanıma talip oluyor, yahut büyük bir şeyi bulmaya talip oluyor, gidiyor bir ermiş kişiye danışıyor, o da diyor ki, yüksek bir dağ başına gideceksin, orada bir kapı var, o kapının iki tarafında da iki bekçi var onun bir tanesi arslan, bir tanesi atdır. Atın önünde et aslanın önünde ot var, bunlar ikisi de aç kalmış vaziyette oradan geçmen lazımdır, onları oyalamak için aslanın önündeki otu atın önüne atın önündeki eti de aslana vereceksin diyor bakın. O da gidiyor bakıyor aynı hemen sopayla onları yer değiştiriyor, at ota aslan ete gömülüyor, ortada nöbetçi falan kalmıyor, o da geçip gidiyor oradan. Bunlar çok büyük gerçeklerdir, işte nefsinin tuzaklarından kurtulmak için bu oyunları nefsine oynayacaksın. Çünkü nefsinin ota da ihtiyacı vardır, ete de ihtiyacı vardır. 

Aslanlık tarafı önüne etleri koy da biraz oyala atlık tarafına da ot koy o da otlaya dursun orada sen ruhunla beraber ol.

Tavaf nedir dediler Zat’ıma gelen yoldur dedim Birinci dönüşün nedir dediler Hayat sıfatının kazanılması İkinci ilim sıfatının, üçüncü irade sıfatını dördüncü Kudret Beşinci kelam altıncı sem yedinci basar sıfatının kazanılmasıdır dedim Tavaf sıfat-ı subutiyenin kazanılmasıdır bu hakikat mertebesi itibariyledir tarikat mertebesi itibariyle daha başkadır. 

Kabe-i Şerif’i göz önüne getirelim, bütün âlem orada gizlidir. Âlemlere rahmettir, o tavaf edilen yer var ya dönülen yer, orası Ef’al âlemidir, madde âlemidir, hani bir iki basamakla yukarıya çıkıyoruz, birinci namaz kılınan yerler var, birinci direklerin olduğu yer, Sultan Selim’in yaptırdığı direkler, Osmanlı’nın yaptırdığı sıra, orası Esma alemidir, onun üstündeki ikinci kat sıfat alemi, onun üstü teras Zat alemi, sonsuz çünkü teras sonsuzdur. 

 Tavaf sağa doğru dönüyor, bakın dikkat edin tavaf nereye döner,sola döner niçin sola döner sağ taraf daha mübarek değil mi, neden sağa dönmüyor, sağa tavaf olursa yanlış olur, tavafın sola olması lazımdır. Işte o dışarıdan tavaf edenler aynı zamanda ters tavaf ediyorlar. 

Bakın sağ taraf Akl-ı Kül’dür, insanın sağı Akl-ı Kül, sol nefs-i Kül’dür. Akl-ı Kül’ün nefs-i Kül’ü ihata etmesi lazımdır, sarması lazımdır. Eğer biz sağa doğru tavaf etsek nefs- Kül bizi sarmış olur. O zaman iş yanlış olur tersine olur, Akl-ı Kül dışarıdan ihata eder, nekadar halka genişlerse genişlesin Akl-ı Kül içine alır bütün varlığı tavaf öyle olunca. Yani alemi Akl-ı Kül’ün sarması lazımdır. Yani Akl-ı kül’ün dışarıda olması lazımdır. Çünkü bütün alem Akl-ı Kül’den oluşuyor. Akl-ı Kül’ün içinde nefs-i Kül olması lazımdır. Aksi halde tam tersi olur, Akl-ı Kül içeride nefs-i Kül dışarıda olmuş olur ki bu olacak iş değildir.

Tersine yapanlar bu işi tam tersine yaptıklarından oradan feyzlerini de alamıyorlar. Bakın helezonda öyle sola doğrudur, yükselir, matkabın üzerndeki helezon da dönerken sola doğrudur.

 Berat gecesinde “levhi mahfuz”dan “Beyt-ül Ma’mur”a, (semadaki meleklerin tavaf ettiği bir yer) Kadir gecesinde de “Beyt’ül ma’mur”dan, “Beyt’ül haram”a indirilmiştir. Yani efendimize yani insana indirilmiştir. وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ (Tur Suresi 52/4 ayette) “Mamur eve yemin olsun” Hz. Peygamberin Mir’ac gecesinde de gördüğünü ifade ettiği gökteki ma’mur evi Meleklerin tavaf ettiği bildirilmiştir ve bir meleğin orasını tavaf ettikten sonra yetmiş (70) bin sene geçse kendisine ikinci tavaf sırası gelemeyeceği de bildirmiştir.

Esmâ melekut mertebesinde Zat’ın tecelligahı yani misafir olduğu yer Beyt-ül Mamur’dur. Kabe-i Şerifin üstündedir. Meleklerin tavaf etmesi bu sebeptendir. Nasıl insanlar kabe-i Şerif’i tavaf ediyorlar neden çünkü Cenab-ı Hakk’ın tecelligahı Zat’i zuhurunun olduğu yer olduğundan işte meleklerinde esma âleminde Beyt-ül Mamuru tavaf etmeleri Zat’i tecellinin orada varlığında değeri oradandır. Esmâ melekut mertebesinde Zat’i tecelligahı Beyt-ül Mamurdur, bu yüzden melekler orasını tavaf etmektedirler, ef’al nasut insanlar mertebesinde ise Zat’i tecelligahı Beyt-ül Haram’dır, orasını da insanlar tavaf etmektedir. 

Hani bir gün Muhiddin-i Arabi Hz leri Kabe-i şerifte tavaf ediyormuş tavaf esnasında tavaf edenlerin arasında değişik bir kişiye gözü takılmış, aynen insan silüyetinde ama o kadar sıkışık olduğu halde aralarından geçebiliyor hiç kimseye çarpmadan değmeden yahut sürtünmeden geçebiliyor insanların arasından. Bunun haline dikkat etmiş ve onu takip etmiş, tavafını bitirdikten sonra yanına gidiyor. Tanışmak istiyor. Siz kimsiniz nereden geldiniz ne yapıyorsunuz hangi şehirden geldiniz dünyanın hangi memleketinden geldiniz gibilerden, işte biraz konuştuktan sonra Muhiddin-i Arabiye sormuş sen ne yapıyorsun. Tavaf ediyorum demiş, baktım demiş siz de tavaf ediyorsunuz, biz burasını 40 bin sene evvel de tavaf ediyorduk demiş o kişi o zaman Muhiddin-i Arabi Hz leri biraz düşünüyor. Âdem (as) ın tarihi vakıası bellidir. Yani yeryüzünde yaklaşık olarak sekiz bin sene civarındadır deyince o zaman sen hangi Âdem’den bahsediyorsun sizin Âdem’den mi bizim Âdem’den mi bahsediyorsun diyor.

Keza Kabe-i Muazzama’da hüccac-ı Kiram yani hacılar Kabe-i Muazzamayı “Lebbeyk” diye tavaf etmeleri ve Kabe etrafında yedi defa devran etmeleri gibi, tarikat-ı Aliyede ism-i Celal yani Hu Allah Hu, Hay, Kayyum, Vahid, Ahad, Samed Allah ism-i Şeriflerinin her birinde yedişer defa devran edilir. Yani yedi defa döndükleri gibi devranda da bu isimlerle yedişer defa dönülür diyor. Her isim için yedi defa dönülür. Evvela oturarak halka suretiyle zikir olunur, istiğfar salavat tevhid, okunur, zira hadis-i şerifte “Cennet bahçelerine uğrarsanız meyvelerinden yiyip lezzet alınız “diye hadis-i Şerif buyurmuş Efendimiz.

“Bir gece mana aleminde gördüm kendimi (T.B.), Heremde hiç kimseler yok içeride, tavaf duvar ile çarşı arası” o kadar sıkı tavaf var ki hac zamanında bilhassa veda tavafında değil insanın girmesi araya iğne bile giremiyor. O kadar kalabalık o kadar sıkışık, ama mana aleminde bakıyoruz ki içerisinde kimse yok. Kabe-i Şerif’in içerisi bom boş, ama hac mevsimi tavaf nereden yapılıyor, Kabe-i şerif’in dış duvarları var ya dış duvarlarının dışından yapılıyor, tavaf, tavaf nasıl yapılıyor, sağdan sola doğru yapılıyor, işte o dışarıda yapılan tavaf soldan sağa doğru idi. Hem dışarıdalar hem de ters yöne dönüyorlardı. 

Neden soldan sağa tavaf yapılıyor, çünkü çarşı pazar işi ile uğraşıyor, Allah ile uğraşan yok ki işte Rabbım oradan bir kapı lütfetti 53 numaralı kapı 53 ün şifresi nedir, 3+5=8 , 8/2 =4 , 4 şeriat tarikat hakikat marifet, kalan dört de yani biri hakikat-ı İslamiye biri de hakikat-ı Muhammediye sekizin iki kanadından birisi hakikat-ı İslamiye biri de Hakikat-i Muhammediyedir. 

O say yerinde büyük büyük camlar vardır hava alsın diye metal demirden bahçe bölmeleri yaparlar, işte bizim kapımız öyle bir kapıdır. Cam üstünde demirler var, çerçeve de demirler var. O kapı böyle düz çubuk ile yapılmış çerçevelenmiş dikdörtgen bir kapı kapı açıldığı zaman böyle desenli desenli açılıyor, bir tarafta da onun geçme yerleri var, kapı kapandığı zaman bu bir birlerine geçiyor, sanki çiçek motifleri varmış gibi bulmak bilmek mümkün değildir, o bile sırlı kapıdır. 

Bulunduğum yer mana aleminde Kabe’nin içerisinde tam o hizada tabi o anda dışarıya çıkıp kapı numaralarına bakma imkanımız yok, numaraları dışarıda, orası Şam köşesi istikametinde rükn-ü Şaminin istikametinde umre kapısı ile bab-ul feth kapısının arasında orası. O rü’yadan sonra dedim inşeallah oraya gittiğimizde ilk işimiz o kapının yerinin tesbiti olsun, gittik bulduk.

“hayret ettim ben bu işe ne denir ki bu gidişe, soldan sağa dönüyordu tavaf, zahir ile benlik arası” bakın yapılan tavaf Haccın zahiri ve benlik ile yapılan tavaf, onun için tersine yapıyorlar, yoksa batın hakikati olarak tavaf yapılmış olsa şağ dışarıda kalacak yani Akl-ı Kül Nefs-i Kül’ü sarmış olması lazım tavafın soldan sağa dönmesi sebebi budur. Külli aklın nefs-i külli ihaya etmesi yani üzerinde amir olması demektir. Akl-ı Kül Allah’ın aklı nefs-i Kül de bu alemler Akl-ı Kül ile Nefs-i Kül’ün izdivacından bu alemler faaliyetler ortaya geldi, ama esas olan akıl külli akıl, Akl-ı Külün bütün alemi ihata etmesi demektir. Tavafın sola dönmesi. Sola döndüğün zaman sağın dışarıda kalıyor, sarıyor. Ama sağa döndüğün zaman sağ mihraklı olduğu zaman sol ihata etmiş oluyor, çok yanlış bir hadise olmaz. 

“Gördüm ileride bir gizli kapı, hayret ettim nasıl bir yapı geçme motif arkası cam sıra sıra kapılar arası” “gezip dolaşarak gördüm tesbit ettim yerini, bab-ı şami imiş meğer 52 ile 54 arası.” O kapı 53 dür, gittik ve bulduk o kapıyı, numarası belli idi de yerini bulduk. Şimdi geldik oraya arkadaşlar da vardı yanımızda bir imam kardeşimiz vardı, onun da gelişi öyle hayret edilecek bir görevli Hacca gitmek için eğitildi, yani görevliler ile birlikte hac eğitimi aldı, biz gittik Kabe’ye iki gün sonra baktım umrecilerle görevli geldi, kitabımızı düzenleyen[35] de zaten o dur.[36]

Bundan sonra Terzi Baba Hac hatıraları için yolumuza Terzi Baba (1) kitabından devam edelim.

Hazretimiz ikinci haccını da 1987 yılında ifa etmiştir. Hava yoluyla gittiği bu haccına da yine tasavvuf ehlinin gözüne ve kulağına hitap e-den şu varidatlar tefekkür esnasında kendisinden hasıl olunmuştur.

“Mescid-i Haremde tefekkür ve müşahâde esnasında yatsıyı beklerken Yarabbi bu kadar kalabalık nedendir? Daha az olsa da insânlar rahat tavaf etse olmaz mı?” diye niyaz ettiğimde;

“Bu çokluk zuhurlarımın çokluğundandır,” diye cevap geldi. 

Yine devamla;

“Yarabbi bütün bu müslümanlar Hz. Rasûlüllahı komşu ister; cennetler sekiz olduğuna göre Hz. Peygamberimizin de en üst cennette olması icabettiğine göre diğer cennetler O’na komşu olmayacak mı?” diye niyazda bulunduğum da; 

“Hz. Peygamberin her cennette makamı vardır ve cennet eh-linin de hepsi O’na komşu olacaklardır,” şeklinde kendisine cevap gelir. 

Hazretimiz üçüncü haccını da havayolu ile “Tünel Kazası”nın ya-şandığı 1990 yılında yapmıştır. Kendisi bu haccında sürekli tefekkür hâ-linde olduğundan “Hac Divanı” adlı eserini burada oluşturmuştur. Di-ğer haclarında da şiirler yazmıştır ancak bu haccında müstakil bir divan oluşturmuştur. 

Kendisiyle zaman zaman bu konularda yaptığım sohbetlerde ise, birinci haccının “şeriat”, ikinci haccının “tarîkat”, üçüncü haccının “hakikat” ve daha sonraki yıllarda ifa ettiği umre ziyaretlerini de, “mârifet” mertebelerinin özelliklerini taşıdığını ifade ettiler.

Hazretimizin bu zaman dilimleri içerisinde gerek Türkiye içinde, ge-rekse Türkiye sınırları dışında İslâm’a ve Kûr’âna hizmetleri ve emeği geçmiş, onu elden ele, dilden dile, gönülden gönüle ulaştıran gönül er-lerini de fırsat buldukça hep ziyaret etmeye çalışmış.

Bu vesile ile de Hacı Bayram Veli’den Nasreddin Hoca’ya; Yunus Em-re’den Hacı Bektaş Veli’ye; Hz. Şems’ten Hz. Mevlâna’ya; Emir Sul-tan’dan Sancaktar Baba’ya kadar birçok ehlullahın zaman içerisinde ziyaretçisi olmuşlardır.[37]

----------------

ذَلِكَ وَمَن يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ عِندَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ {الحج/30}

“Zâlike vemen yu’azzim hurumâti(A)llâhi fehuve hayrun lehu inde rabbih(i) veuhillet lekumu-l-en’âmu illâ mâ yutlâ aleykum fectenibû-rricse mine-l-evsâni vectenibû kavle-zzûr(i)” Bu böyle. Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için bir hayırdır. Haramlığı size okunanların (bildirilenlerin) dışında bütün hayvanlar size helâl kılındı. Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının. (22/30)

----------------

 “Men” kim ifadesinin âyette kullanılması ise Esmâ-Rububiyet mertebesinden Uluhiyet mertebesine hürmet eder yani hakkını yerine getirirse devamında gelen “Rabb-i” ifadedesiyle yine Esmâ-Rububiyet mertebesinden hayır vardır deniliyor.

Haramlığı bildirilen âyetlerden biri Bakara 173. sûresidir. 

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

# (173-) İnnemâ harreme aleykümül meytete veddeme ve lahmel hınziyri ve ma ühille Bihi li ğayrillah* femenidturre ğayre bağın ve la adin felâ isme aleyhi, innAllahe Ğafur'ün Rahîym;

* Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Sizin üzerinize ölmüş hayvanın eti, kan, domuz eti ve Allah’ın isminin dışında kesilenler haram kılındı, eğer bir kimse zorda kalırsa ölmeyecek kadar bahsedilen şeylerden yemesinde günah yoktur, ama nefsini doyuruncaya kadar değil, ölmeyecek kadar, muhakak ki Allah örtücü ve merhamet edicidir.

Sizin üzerinize haram kılındı, Ölmüş hayvan eti, şimdi eti yenen hayvanlar var yenmeyen hayvanlar var ve eti yenmeyen hayvanlar vahşi hayvanlardır. Ölü eti demek ne demek, “ve la tecessesu ve lâ yağteb ba'duküm ba'da*eyuhıbbu ehadüküm en ye'küle lahme ehıyhi meyten fekerihtümuh” 

(Hucurat, 49/12. Âyet) yani “tecessüs etmeyin, bazınız bazınızın gıybetini yapmasın! Hiç sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” İşte burada gıybet yapmayın deniyor, hayvandan bahsediliyor, işte bu şekilde çekiştirme yapan kimseler daha henüz nefsi emmâre mertebesinde olduklarından her ne kadar beşer gibi gözükseler de hayvanlık mertebesin-delerdir, işte bu kişinin mânen eti yenmez.

Kan, kan içilmiyor, içinden boşalsın diye sonuna kadar akıtılıyor, çünkü kan nefsi emmârenin hayatını sağlıyor bedende, nefsi emmârenin yaşantısını sağlıyor veya fizik bedeninin yaşamını sağlıyor ki o da hayvanlarda nefsi emmârenin yaşantısını sağlıyor, nefsi levvâmenin de yaşantısını sağlıyor, işte nefsi emmâre ne yenir ne de içilir nefsi levvâmenin ise eti yenir kanı içilmez. Damarlarda dolaşıyor ya işte damarlarda dolaşırken sana güç kuvvet veriyor ve emmâreliği o gücüyle yaptırıyor yani kan vasıtasıyla bu nedenle o içilmez, Ama insân’a ihtiyaç halinde damardan veriliyor çünkü ağızdan alındığı zaman mide yoluyla vücut onu alıyor, orada yapısında değişiklik oluyor ve insân yapısına başka türlü tesir ediyor, o canı çıkmış bir hayvanın kanı oluyor, fakat canlı insândan alınan kan doğrudan doğruya damara verildiğinde vücudun başka taraflarına tesir etmeden hemen damarlarda dolaşmaya başlıyor yani değişik yönlü bir faaliyet sahası ve hayat veriyor.

Domuz eti yemek, zâten bu bilinen bir şey, içerisinde bir çok hastalıklara yol açan virüsler olmasından ve ayrıca bâtıni olarak bakarsak, bir kimse çok domuz eti yerse bu domuzdaki yaşantı lâkaydilik olduğundan ve pisliklerle de beslendiğinden sahiplenme duygusunu atıyor üstünden kişinin, yani eşine karşı sahip olma duygusunu azaltıyor, işte batı’nın aile sisteminin bozulmasının en büyük tesiri domuz eti yemelerindendir, çünkü kıskançlığı kaldırıp tabiileştiriyor.

Allah’ın isminin dışında kesilen bir hayvanın da eti haram isterse eti yenen hayvanlardan olsun, keserken başta Allah için demek gerekiyor onun sonrasında diğer niyetler edilebilir, Ama zaruret varsa açlığını çok fazla örtmeyecek şekilde yediği zaman onun üzerine günah yoktur.[38] 

----------------

حُنَفَاء لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاء فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ {الحج/31}

“Hunefâe li(A)llâhi gayra muşrikîne bih(i) vemen yuşrik bi(A)llâhi fekeennemâ harra mine-ssemâ-i fetahtafuhu-ttayru ev tehvî bihi-rrîhu fî mekânin sehîk(in)”

----------------

Allah’a yönelen, O’na ortak koşmayan kimseler (olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir. (22/31)

----------------

Zahiri bir yaşam süren için Allah’a şirk koşan kimse için gökten yani yüksekten düşen bir insan için nasıl havada rüzgar onu sürükler ve bir dağın başına düşer, parçalanır. Ve orada onu yırtıcı kuşlar, akbaba, karga vs. alır ve onun rızkı olmuş olur.

İşte gönül göğü olan insân-ı kamil – kamil insanın gönlünden düşeninde parçası bulunmaz demişlerdir. Nefsi emmaresi ile iş yapmaya kalkışan bunda ne var. Diye küçümseyen ve yol içinde yaptığı yanlışlar ile kendi gönlündeki vehim ve fitne kuşlarının düşünceleri ile ateşinin rüzgara savrulmuş ve hakikat-i parçalanmış olur. 

----------------

ذَلِكَ وَمَن يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِن تَقْوَى الْقُلُوبِ {الحج/32}

 “Zâlike vemen yu’azzim şe’â-ira(A)llâhi fe-innehâ min takvâ-lkulûb(i)” Bu böyle. Her kim de Allah’ın nişanelerini (kurbanlıklarını) yüceltirse, şüphesiz ki bu kalplerin takvasından (Allah’a karşı gelmekten sakınmasından)dır. (22/32)

----------------

Bir sonraki âyette gelen kurbanlık nişanesi ile nişanenin meallerde kurb’an olduğu belirtilmiştir. Ayrıca bakara (158) âyetinde nişane olarak;

Safa ve Merve tepeleri Allah’ın işaretlerindendir, yani bir başka ifade ile Allah’lık işaretlerindendir, nasıl ki kişi ikâmet ettiği yerden gidip hacı oluyor sonra tekrar asli vatanına dönüyor işte onun gibi, Safa mutlak safiyet demektir, kendi saflığını idrak etmesi kişinin Safa tepesine çıkmasıdır, safiyete ermesi, Merve de mürüvettini, kendi hakikatini idrak etmesi, iyiliklerini güzelliklerini idrak etmesidir.

Yine konumuza dönersek kurb’anlığını Alalh’lık işareti olması;

Kahhar-ı Cabbarı dahi kullanarak yerinde kullanarak, nefsini işte Hak yolunda kes anlamına geliyor… Giden kurbanla parayla hayvana olur, sevdiğimiz ne kadar şey varsa bunların Hak yolda kesilmesi gerekiyor. Bıçak alıp da değil istikamet üzere ol bu yolda kesilmesi, öylece bunları Hak yoluna dönder, Rububiyet mertebeleri için namaz kıl, Onlara merhamet et, onları yoldan çıkaracak olanların da kellesini kes yani emmarenin yoluna çıkaracaklarını kes. Nefsani hazlarını kes, fedakarlarık et. Yol doğal olarak bunu yaptırıyor, Esma-i ilahiyeyi onların saltanatı sultasından kurtarmak için bu çalışmaları yapmak gerekiyor.[39]

“takvâ-lkulûb” işte Allah’ık işaretini kalb’in takvası-gönlün takvası ile şüphesiz yükseltendir. Kurb’an Kurb ve an yakınlık ve an dır. Yakîn değil “yakın” dır. Burada ki yakın ifadesi iki şeyin birbirine yakın olması ifadesidir. Ve “an” en kısa zaman birimi aynı zamanda kişi için yaşadığı “an”dır. Bu “an” da ne hal üzere ve kimle olduğudur. 

Kim ki hangi mertebede gönlünde takva halinde ise işareti;

(1) Ef’âl mertebesindeki işâretleri, (2) Esmâ mertebesindeki işâretleri, (3) Sıfât mertebesindeki işâretleri, (4) Zât mertebesindeki işâretleridir. 

Ve şeriat mertebesinin takvası hakk’a kurb’an ettiği zahiri günahlardır.

Tarikat mertebesinin takvası hakk’a kurban ettiği nefsi muhabbetleridir.

Hakikat mertebesinin takvası ise bedeni varlığını hakk’a kurban etmesidir.

Marifet mertebesinde kurb’an yoktur kurb’an kendidir, bu kurb’anın hakk yolunda ihtiyaç sahiplerine dağıtılması, ehil olmayan kişilerden korunmasıdır.

----------------

لَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّهَا إِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ {الحج/33}

“Lekum fîhâ menâfi’u ilâ ecelin musemmen sümme mehilluhâ ilâ-lbeyti-l’atîk(i)” Sizin için onlarda belli bir zamana kadar birtakım yararlar vardır. Sonra da kurbanlık olarak varacakları yer Beyt-i Atik (Kâbe)’dir. (22/33) 

----------------

İşte belli bir zamana kadar etinden, sütünden yani ilminden ma’nâsından faydalandınız. Artık varacağı yer gönül kabesi insan-ı kamildir. Kendi kendine nefsi emmare ve levvamesini kesmesi mümkün olmadığı için mürşidi onun nefs-i emmare ve nefs-i levvamesini kesmesi için gerekli yardımı yapar ve tasarrufu verir.

----------------

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ {الحج/34}

 “Velikulli ummetin ce’alnâ menseken liyezkurû-sma(A)llâhi alâ mâ razekahum min behîmeti-l-en’âm(i) fe-ilâhukum ilâhun vâhidun felehu eslimû vebeşşiri-lmuhbitîn(e)” Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Şu hâlde yalnız O’na teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele! (22/34)

----------------

İbrahim a.s. a kurbanlık için verilen Koç bilinen hadisesidir.

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ

(Ve fedeynâhu bi zibhin azîmin)

37/107. “Ve O'na bir büyük kûrb’ânlık bedel verdik.” Tefsirlerde bu husus hakkında da bir çok bilgiler vardır dileyenler araştırabilirler. Oğulun fidyesi ve zuhurât’ın yorumu bir koç olarak Esmâ-i İlâhiyyenin kaynağı olan rahmâniyyet mertebesinden gelmektedir. O halde, Eğer İbrâhîm (a.s.) rû’yâ-sını azîmet tarafına gitmeyip ruhsat tarafına giderek yorum yapsa idi, rû’yâ-sında oğul sûretinde gördüğünün koçtan başka bir şey olmadığını bildiğinden bir koç kesmek sûretiyle zuhurâtını yorumlar ve öylece tatbik eder idi. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi o zaman bu yorumdan nefis kayırması gibi de bir ihtimal ve ihtilâf ortaya çıkabilir idi. İşte bu ihtilâf ve zannı ortadan kaldırmak için, zuhurât İbrâhîm (a.s.) tarfından “rû’ya-yı sadıka-keşfi mücerret” olarak yorumlandı ve görüldüğü gibi tasdik edilip, tatbikata konmuş oldu. 

İşte seyr-u sülûk yolunda olan bir sâlik, içinde bulunduğu nefs mertebesinde, nefsinin çocuğu olan “gulâm”ı ortadan-gönlünden kaldırmak zorundadır. Bu ise gönlünde olduğundan beşer evlândından daha yakın ve daha sevimlidir. İşte bu hikâyenin seyr yolunda olan bir kimsenin hâlini çok açık bildirmesinden büyük bir irfan dönüşümü sahasıdır ve bize lâzım olanda budur. İbrâhim (a.s.) ve o günler zaman olarak geride kalmıştır, şimdi yaşayan bizleriz ve bu mertebeleri işte bu gibi haberlerden öğrenerek, hem insânlık tarihinin seyrini ve hem de birey olarak kendi hayatımızın seyrini takib etmiş oluyoruz.

İşte bu gerçekten, “azîm bir kûrb’ânlık” tır, bu yolla (Halîl) olarak tahallül edip Hakk’a yaklaşmaktır. Rûhun cesetle olan tahallülü gibi, cesetmi, Rûh-u taşımakta, yoksa Rûhmu, cesedi taşımaktadır.? Ancak bu birlikteliğin kendini “cesed” zanneden sûrî bir varlık olarak yaşayan insânın haberi olmadığından kendisi için bu husus yok hükmündedir. İşte kimki bu mertebesi itibariyle kendi varlığında bulunan Hakk’ın varlığını idrâk eder işte o mertebeden tahallül ederek nasibini “halîl” ismiyle almış olur ki; o mertebesi itibariyle, (zibhin azîm) dir. Yani çok azametli bir eskiyi kesiş ve yeniye gökyüzü ve gönül âlemi semâlarında himmet kanatlarını açarak beşeriyet ve tabiatından kurtulup yükselmektir.[40]

Ve Mûsâ a.s. kavminden sığır kesilmesi istenmiştir.

وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُواْ بَقَرَةً قَالُواْ أَتَتَّخِذُنَا هُزُواً قَالَ أَعُوذُ بِاللّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ

 (67-) Ve iz kale musa likavmihi innAllahe ye'muruküm en tezbehu bekareten, kalu etettehızüna huzuva* kale e'uzü Billahi en eküne minelcahiliy

* Hani Mûsâ kavmine, “Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğleniyor musun?” demişlerdi. Mûsâ, “Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” demişti.

O zamanlar beni İsrâîl arasında şöyle bir hadise olmuş; Yahudi zenginlerinden birini öldürüp iki köyün arasına koymuşlar, o günlerdeki anlayışa göre de, maktul hangi yerleşim birimine yakınsa kâtil’in o yerleşim biriminden olduğuna karar verilir ve kâtil’in kimliği onlardan araştırılırmış. İşte bunu bilen kâtil cesedi tam iki köyün sınırına bırakmış, iki köyde bulunanlarda bize yakın değildir, size yakındır diyerek neredeyse aralarında kavgaya başlayacaklarmış, bunun üzerine sorunu çözmek üzere Mûsâ (a.s.)a geliyorlar. 

Mûsâ (a.s.)da onlara “Rabbim bana bir inek(bakara) kesin onun bir uzvuyla (dili veya kuyruğu ile) ölüye vurun o dirilecektir” diye bildirdi diyor, sonra onlar ineği kesip, bir uzvuyla ölüye vuruyorlar ve ölü diriliyor, dirildikten sonra “beni yeğenim öldürdü” diyerek tekrar ölüyor. Öldürülen kişi evli değilmiş ve çocuklarıda yokmuş, kardeşinin bir çocuğu varmış, o da mirasın bir an önce kendisine kalması için amcasının canına kastetmiş. 

 “Musa bir zamanlar kavmine şöyle bir söz söyledi, muhakkak ki Allah size bir inek kesmenizi emrediyor, dedi” Bunun öncesinde beni İsrâîl Mûsâ (a.s.)a bir olguyla geldi, Mûsâ (a.s.) bunun üzerine onlara bu cevabı verdi, Âyetlerin devamında bunu anlayacağız. Onlarda bunun üzerine “Ey Mûsâ sen bizimle alay mı ediyorsun” diye cevap verdiler, Mûsâ (a.s.) da “cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım”dedi, yani onu câhillikle suçladılar, nasıl bir işle bize geliyorsun gibi.

Levvâme mertebesinin hakikatine gelmiş bulunuyoruz. 

“Ey dervişler, ey müslümanlar o vakti hatırlayın Mûsâ (a.s.) ın kavmiyle olan bir konuşması vardı.” Burada Mûseviyyet mertebesi itibarıyla meseleye bakmamız gerekiyor, Mûsâ kavmi demek tenzih mertebesinde yaşayan insânlar ve onun altındakiler demektir, tenzih ise Cenâb-ı Hakk’ı ötelerde zannedip arayıp bulmaya çalışmaktır. 

“Mûsâ (a.s.) kavmine Allah size bir inek kesmenizi emrediyor dedi” , Burada kesilmesi istenen inek ile kastedilen nefsi levvâme’dir, bu basamağı atlamadan kişi öteki basamaklara geçemez. Mânâ âlemindeki basamakların arası, bildiğimiz basamakların arası gibi zıplayarak aşılacak gibi değildir, ancak yaşayarak, tahakkukla aşılması gerekir. Burada ineğin (bakara’nın) yani nefsi levvâmenin kesilmesi emrediliyor, demek ki daha önce nefsi emmâre kesilmiş olması lâzım ki, bakara emrediliyor, bunun üzerine kavim yani bizdeki nefsi mülhimenin evham tarafı (ilham tarafı değil), sen bizimle alay mı ediyorsun diyor, levvame nefiste evham olduğu için, kendindeki vehmin ortadan kalkmasını istemiyor, bunun üzerine Mûsâ (a.s.) çok güzel bir cevapla “cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” bu bendeki ilim, Hakkikat-i İlahiyye ilminden başka bir şey değildir eğer bu sözü bana isnad ediyorsanız ben cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, size anlatmaya çalıştığım ilim tenzih mertebesinden gelen İlâh-i bilgidir, bu ilmin dışına çıkmaktan ve cahil olmaktan Allah’a sığınırım, diyor.[41] 

Efendimiz s.a.v. şahsında bizlere;

Kevser Suresi’nde ”İnna a’tayna kel kevser Fe Salli Lirabbike Venhar İnne Şanieke Hüvel Ebder”.Özellikle “Fe Salli LiRabbike” kısmı. Veledi kalp hususunda çok muhteşem bir ayet/bilgi. Aslında her ayet kendi sahasında muhteşemdir. Kurban bayramında namaza giderken bu ayet mutlaka okunur.İşte kurbanla alakalı herşey konuşulur, işte kesilecek kurbanın ayağı topal gözü kör olmasın, bir yaşını doldurmuş, kuyruğu kesik olmasın vb gibi şeyleri söyler konuşurlar ve bu ayetin manasını sadece bu şekilde zannederler. FE Salli Rabbike VEnhar” daki manayı böyle zannederler.

Fe Salli ila Rabbike deseydi eğer arapça da o zaman Rabbına olurdu, ila Rabbike=intiha, hedef gösterirdi ve o hedefe doğru giderdi, ama orada lİl var elhamdülil var, ELhamdü ila Allah dese Allah’a yönelrek hükmü geçerli olacaktır ama elhamdülillahi=Allah için, ancak Allah yapar hamdı, kul hamd’dan acizdir kul hamd edemez, bu mutlak manada hamd değildir, mümkün değil ancak teşekkür babında belki, ancak bu lisani ve taklidi anlamında bir hamddır, ama onun bu tarafını bilmeyen için gerçek hamddır. 

Hayalen hamd eder gerçek zanneder ,söylediği bir sözü kulağı duymaz çünkü duyacak ayar yok lisanından söyleyecek lisan yok, onlarda kendi makamında kendi inceliğini yapıyorlar,sorun yok zaten ama sorun bizde. Küçük görme babından değil farkını anlatma bakımından söylüyorum. Sorun yok sorun bizde. Araştırmacı sorunu var. Biz çaba göstermez isek “hayali zümera” içinde olur gideriz. Araştırmaz isek bizden sonrakilere yol açılamaz. Fesalli li-Rabbike deyince Rabbin için namaz kıl ve kurban kes arkadan. Evvela Fesalli nin ne olduğunu…Fe Salli li RAbbike=Senin Rabbin için namaz kıl, bu senin dediği zaman Alemlerin Rabbi için zannediliyor, Fe salli li Rabbike, değil, fesalli li RAbbiKÜM de değil, aslında her birimizin Rabbi için kendisine hitab var. 

O halde ben düşünüyorum nedir RAbb mertebesi? Burada esma-ül Hüsna mertebesi kasdediliyor. Nedir senin esma mertebesi?. Senin Rabbin demek Rabbın için, Allah’dan bahsetmiyor sadece kişi var burada, küm yani o halde ayet sadece bizden bahsediyor, RAbbul erbab mertebesinden değil isimler sahasının açılması gerektiğini ifade ediyor. İşte bu isimleri biz esmai ilahiyeleri çocukluktan itibaren biz esmai nefsiyeye döndürdük. Rezzak ismini nefsimiz için yedik kullandık, Hadi ismini bırakıp Mudill isminin tesirinde olduk, bunları gerçek asılları istikametinde kullanmayıp nefsimiz için kulladık, onların hakkını veremedik, bize verilen bir emanat olduklarını unutup asli yerlerine koyamadık, işte Rabbin için namaz kıl onları Hadi için kullan ya bu esmai İLahiyeleri, onları güçlendir, onları itaat eder hale=muti olsunlar, Allah’a itaat edecek duruma döndür, İşte onları aslına uygun olarak kullandığımızda onlar bizden razı olmuş oluyorlar. Sahipleri Allah olduklarından, Allah’ın mücavirinde olmak istiyorlar. Allahın bir ailesi olduklarından biz onları nefsimiz için kullandığımızda onlar Allah’ın ailesinden uzaklaşmış oluyorlar. Onları mudill esması olarak/dünyaya dönük olarak kullandığımızda onları ait oldukları yerden uzaklaştırmış oluyoruz.

FeSAlli li RAbbike isimlere hizmet et, itaat eder hale getir, Kahharı Cabbarı dahi kullanarak yerinde kullanarak, nefsini işte Hak yolunda kes anlamına geliyor… Giden kurbanla parayla hayvana olur, sevdiğimiz ne kadar şey varsa bunların Hak yolda kesilmesi gerekiyor. Bıçak alıp da değil istikamet üzere ol bu yolda kesilmesi, öylece bunları Hak yoluna dönder, Rububiyet mertebeleri için namaz kıl, Onlara merhamet et, onları yoldan çıkaracak olanların da kellesini kes yani emmarenin yoluna çıkaracaklarını kes. Nefsani hazlarını kes, fedakarlarık et. Yol doğal olarak bunu yaptırıyor, Esmai ilahiyeyi onların saltanatı sultasından kurtarmak için bu çalışmaları yapmak gerekiyor.[42] 

----------------

الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {الحج/35}

“Ellezîne izâ zukira(A)llâhu vecilet kulûbuhum va-ssâbirîne alâ mâ esâbehum velmukîmî-ssalâti vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)” Onlar, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen musibetlere sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir.

----------------

“Ellezîne izâ zukira(A)llâhu” Allah anıldığı hatırlandığı zaman, demek ki Allah’ın hatırlandığı bir zaman var. Evet şeriat ve tarikat mertebesinde Allah anıldığı zaman hatırlanır ama hakiakt mertebesinde hatırdadır. Marifet mertebesinde her an hatırsadır ve hatırdan çıkmaz. 

Kalpleri yani gönülleri ürperir ve Allah ile ef’al, esmâ, sıfât, zât mertebesinden onu hissedelerler. Yine namazı ef’âl, esmâ, sıfât, zât mertebesinden hangi mertebede ise onun mertebesi üzerinden tasdik ederek kılarlar. Ve kendilerine verdiğimiz bu mertebelerin ma’nâ ilminin bu mertebelerin ihtiyaç sahiplerine kendilerine şerait ve tarikat mertebesinde 40 ta 1 i ve hakiakt ve marifet mertebesinde 40 ta 1 i kendilerine kalmak üzere “ihsan’ın kaşılığı ihsan”olmak üzere Muhsin olarak dağıtırlar.

----------------

وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُم مِّن شَعَائِرِ اللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {الحج/36}

“Velbudne ce’alnâhâ lekum min şe’â-iri(A)llâhi lekum fîhâ hayr(un) fezkurû-sma(A)llâhi aleyhâ savâf(fe) fe-izâ vecebet cunûbuhâ fekulû minhâ veat’imû-lkâni’a velmu’ter(ra) keżâlike sehharnâhâ lekum le’allekum teşkurûn(e)” Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. (22/36)

----------------

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ {الحج/37}

“Len yenâla(A)llâhe luhûmuhâ velâ dimâuhâ velâkin yenâluhu-ttakvâ minkum kezâlike sehharahâ lekum litukebbirû(A)llâhe alâ mâ hedâkum vebeşşiri-lmuhsinîn(e)” Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları müjdele. (22/37)

----------------

Bedeneleri de, yani hayvanların iri gövdeleri olan ve hacda kurban olarak kesilenleri ki, develerdir. "Kurban olarak bir deve yedi kişi, bir sığır da yedi kişi, için yeterlidir." hadis-i şerifi gereğince sığırın da deve gibi yedi kişi adına kurban edilmesi caiz olduğuna göre, şer'an sığırlar da bedene türünden sayılır. (Elmalı-Tefsiri) Bu deve bizi hacca ulaştıran beden devemizdir. Bizi zâhiren ve bâtıne hacca ulaştırmakta ve vazifesini yerine getirmektedir. Kişi Fenafillah tan geçerek bakabillah hükümleri ile bulunduğu yere yani cemaatine dönebilmesi için bunu kesmesi gerekir. İşte bu Allah’lık işaretlerinden Allah’ın orada Allah ile bulunduğu mahaldir. 

“Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü'min kulumun kalbine sığarım.”[43] 

Yanları üzerine düştüğü zaman yani hakikat bilgileri onun beden toprağı olan mahalden ilm-i ledün hakikat bilgileri sadr olduğu zaman bu ma’nâ ilminden sizde faydalanın, böyle birini bulduğunuzda diyor. 

Muhsinlerin müjdesi ki, İhsanın 5 mertebesi vardır, açıklaması Rahmân sûresindedir.

5. mertesi Muhsinlere müjde niteliğindedir.

“İhsan”ın beşinci mertebesi ise; 

Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette 

اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأاِنْ

innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”

 “Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır. 

Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.[44]

Buraya küçük bir hatıramı almak istiyorum. Yaklaşık 3 ay önce büyük dayımın torunu olan “İhsan”ın vefat haberini almıştım. Ertesi gün cenaze namazına gittim. Cenaze namazı kılındıktan sonra diğer tarafta bulunan erkek kişinin cenazesine geçilince adının “Muhsin” olduğunu öğrendiğim mevtanın “İhsan ve Muhsin” seyrinin bir müşahadesi olarak beni bu âyet hakkında düşündürmüştü. “İhlas”[45] kompleksi ve camiinde kılınmasıda Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu adeta tasdik ediyordu.

Şimdi âyette biraz geriye dönelim, “litukebbirû(A)llâhe” Allah’ın tekbiri için Kurb’ân bayramında bilindiği gibi teşrik tekbirleri vardır. Bu konu hakkında yazılan tefekkürü buraya alıyoruz.

-------------------

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى {الأعلى/1}

“Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ” Rabbinin yüce adını tesbih et. (87/1)

-------------------

Bu âyet hakkında çalıştığım bu günlerin Kurb’an bayramı, “Teşrik günleri” olması dolayısıyla, tekbir anlamı “Allah her şeyden yücedir” olması ve âyet bağlantısı dolayısı ile bilgi vermeyi uygun gördüm. Genel günlerde “secde” de ifa ettiğimiz “Subhane rabbiyal ala tesbihine bu özel günlerde Teşrik tekbirleri ile her farz namazdan sonra 23 kere yerine getirilen özel yüceltme tesbihi-zikri olarak düşünülebilir. 

Teşrik Tekbiri

اَللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ لاا اِلهَ اِلاَّ اللّه وَاللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ وَلِلّهِ الْحَمْدُ 

Hanefî, Hanbelî, Zâhirî ve Zeydî mezheplerine göre teşrîk tekbirleri;

“Allahu ekber Allahu ekber. Lâ ilâhe İllâllahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillâhil hamd.” şeklinde getirillir. Bazı kaynaklarda bu lafızlar Hz. İbrâhim'e nisbet edilmiştir (İbn Âbidîn, II, 178-180; ayrıca bk. es-Sâffât 37/100-110) Anlamı şöyledir: "Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Allah'tan başka ilâh yoktur. O Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Hamd Allah'a mahsustur." Tekbirlerin bu şekli Hz. Ali ve Abdullah b. Mes'ûd (r. anhümâ)'ya dayanır.

Sözlükte “doğuya doğru gitmek; eti parçalayıp kayalar üzerine sererek güneşte kurutmak; yüksek sesle tekbir almak, bayram namazını kılmak için musallâya (müşerrak) çıkmak” anlamlarındaki teşrîk, terim olarak zilhiccenin muayyen günlerinde farz namazların ardından özel lafızlarla tekbir getirmeyi ifade eder. Bu tekbirlere “teşrîk tekbirleri” (tekbîrâtü’t-teşrîk), tekbirlerin alındığı günlere “teşrîk günleri” (eyyâmü’t-teşrîk) denilir.

Zilhiccenin 9-13. günleri arasında yoğun bir şekilde icra edilen hac menâsikinin çeşidi, mekânı, vakti gibi hususlar dikkate alınarak bu ayın 8. günü “terviye”, 9. günü “arefe”, 10. günü “nahr/zebh” günü, 11-13. günleri teşrîk günleri diye adlandırılır. Ayrıca dört gün olan kurban bayramının ilk üç gününde kurban kesilebildiği için bu günlere “eyyâmü’n-nahr” adı da verilir. Bayramın birinci gününden sonraki üç güne teşrîk denmesi yaygın olmakla birlikte arefe ve nahr günlerini ilâve etmek suretiyle bunun sayısını beş güne çıkaranlar da vardır. 

Teşrîk tekbirlerinin başlangıç ve bitiş vakitleri hususunda Hanefî mezhebinde tercih edilen ve günümüze kadar uygulanan Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in görüşlerine göre arefe günü sabah namazı ile bayramın dördüncü günü ikindi namazı arasında “yirmi üç vakit” farz namazdan sonra, Ebû Hanîfe’ye göre ise sadece arefe günü sabah namazı ile bayramın birinci günü ikindi namazı arasında “sekiz vakit” farz namazın ardından tekbir alınır.[46] 

 Sözlükte “yüceltmek, büyük olduğunu kabul etmek” anlamındaki tekbîr dinî terim olarak “Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri itibariyle her şeyden yüce ve üstün olduğu” mânasına gelen “Allāhüekber” cümlesini yahut bunu söylemeyi ifade eder. Tekbir başta namaz olmak üzere birçok ibadetin rüknü veya tamamlayıcı öğesidir. Allah’ın adını yüceltme emri peygamberliğin ilk günlerinde nâzil olan, “Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar! Sadece rabbinin büyüklüğünü dile getir” meâlindeki âyet yanında (el-Müddessir 74/1-3) tevhid inancının bir parçası olarak diğer birçok âyette de geçer (meselâ bk. el-Bakara 2/185; el-İsrâ 17/111; el-Hac 22/37).[47]

Muhyiddin-i A’rabi Hazretleri, “İsm-üz-zât, cemi-üs sıfât, esmâ-i mütekabile ve sıfât-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH c.c.” denir.

Yani Zâtinin ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin top­luluğu ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir diye tarif etmiştir.

Kebir büyük Ekber ise, en büyük demektir. Fakat en büyük derken, sanki başka bazı büyükler varmış da on­ların arasında ALLAH en büyükmüş, manası çıkarıl­mamalıdır.

ALLAH-u Ekber, Allah en büyük manasına ama bunu çok iyi düşünmez ve tefekkür mertebesinde hayalimizde var ettiğimiz bir Tanrının büyüklüğü değil, gerçek İlâh olan ALLAH-u Teala hazretlerinin büyüklüğünü anlamaya çalışmamız gerekmektedir.[48]

(اَللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ لاا اِلهَ اِلاَّ اللّه وَاللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ وَلِلّهِ الْحَمْدُ) teşrik tekbirlerinin sayısal değerine kısaca bakarsak; 14 kelime 59 harften oluşmaktadır. Allah: 67, Ekber: 223, Allah: 67, Ekber: 223, Lâ İlâhe İlla Allah: 196, Vallahu: 73, Ekber: 223, Velillahi: 101, Elhamd: 83 dür. Toplarsak; 67+223+67+223+196+73+223+101+83= 1256 dir. 1+2+5+6=14 tür.

14 kelime 59 harf ile 5+9= 14 tür. 

(14) Nûr-u Muhammedi dir. Ve her mertebeyi kapsamaktadır. 

3 tane olması İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn yani ilmi, müşahadesi ve yaşantısı olduğunu ifade eder. 

Teşrik tekbirinde;

6 Allah,

4 Tekbir,

1 Kelime-i Tevhid,

 + 1 Hamd vardır. 

 12 yapmaktadır. 

(12) de Hakikat-i Muhammedi dir. 

14+14+14+12= (54) tür.

(54) Nûrlu Kamerdir. Ve sayısal değerlede ki gibi Hakikat-i Muhammedi ve Nûru Muhammedidir.

Sayı değerleri ve Vakit değerini toplarsak,

54+23= 77 dir. 2 yedili olan Fatiha sûresi ve İnsanın yüzündeki 7 deliktir… Teşrik tekbirleri Elhamd ile bitmektedir. 7+7= 14 tür. Bu da dördüncü 14 olmaktadır. Tüm mertebelerden İslâm’ın şifre sayısı olan Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebelerinden yapılan Teşrik tekbirleri ile Alah’ın adının yücelmesidir. 

Teşrik Tekbirinde 6 Allah cc. ismi şerifi vardı. 6 İman mertebeleridir. İman mertebeleri yönünden Allah isminin yüceltilmesidir. Kabe ve âlem 6 yöndür. 6 yönden Allah isminin yüceltilmesidir. Ve Allah bütün âlemleri kuşatıp ihata etmesidir.

4 Tekbir vardır. Bunu da yine namaz kitabına müracaat ederek incelersek, Teşrik tekbirlerinde de aynı sayı bulunmaktadır, bağlantısı aşikardır.

Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek ve o tektir, birdir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.

İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen ALLAH-u Ekber in ne demek olduğunu anlamaya çalış. 

En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama ifade bakımından böyle deniyor. 

En alt: Fiiller âlemi ef’âl mertebesi, yaşadığımız bu âlem, bu âlemin karşılığının ifadesidir.

Müezzin veya biz birinci tekbir olarak ALLAH-u Ek­ber dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani lâ fâile illâllah hükmünü gerçek mânâsı ile yaşamamız gerekir. 

Bu tekbirde AL­LAH-u Ekber dendiği zaman, bütün madde âleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.

İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esmâ âleminin düzeyinde yani bu âlemi meydana getiren manalar alemi, Esmâ’ül hüsna ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bulunduğu alem olduğunu düşünürüz.

İkinci tekbirde Esmâ âlemi de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.

Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar.

Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık AL­LAH-u Ekber lafzı ALLAH-u Ahad olur. Çünkü burası Zât bölgesidir.

İrfan ehli dördüncü tekbirin ALLAH-Ahad ol­duğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın ALLAH-u Ahad olması Ahadiyyet mer­tebesi itibariyledir. 

Ahadiyyet mertebesi, Vahidiyyet mertebesinin üstündedir. 

Hal böyle olunca dördüncü tek­birin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, ma­naları, özellikleri mevcutken Ahadiyyet mertebesine geçildiği zaman, artık orada Ahadiyyeti sırfı zâtî du­rumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, büyüktür sözü, kendine bir ifade bulamaz.

Orada hüviyeti ve inniyeti ile tek bir Zat, mutlak varlık mevcuttur. 

O halde artık orada sadece ALLAH-u Ahad hükmü geçerli olur.

Çünkü (İhlas Suresi 112/1) kul hüvallahü ehad dır.

İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız.[49] 

Aynı zamanda bu tekbirler Arefe günü Arif olanların ve bayramın dört günü Arifbillahlık metebesinden okunmaktadır. Birinci gün Ef’âl, İkinci esmâ, üçüncü sıfât ve dördüncü gün zât mertebesinden Arifibillah olanlar gerçek mânâsı ile okurlar diğerleri ise lafzen teşrik tekbirlerini okur ve Allah cc. adını yüceltebilir.

Allahu ekber Allahu ekber. 

Zahir ve Bâtın olarak Allah cc. adını yüceltmektir. Şeriat ve Tarikat mertebesidir.

Lâ ilâhe İllâllahu vallahu ekber. Kelime-i Tevhid hakiki eğitimi ile 12 dersin ikmali ile mir’ac yapılabilir. Ve sıfât mertebesinden İrfaniyet ile Arif olarak Allahu ekber, hakikat-i ile Vallahu ekber. Yani yemin ederim, and içerim müşade ediyorum. Allah yücedir. Diye ifade edilir.

Allahu ekber ve lillâhil hamd.

4. olarak gelen Allah-u ekber de Allah-ı yüceltmede Allahu Ahad olmaktadır… Ahadiyet mertebesine geçildiğinden Ahadiyet-i sırf zâti olduğundan burada Allah’ın büyüklüğü, yücedir, büyüktür söz konusu olamaz. 

Ve lillâhil hamd,

O zaman Hamd Allah içindir, Allah’a Mahsustur. Kim kime Hamd edecektir. Hamdın 9 mertebesi vardır. Burada Lâm-ı Tarif ile belirtilen “Hamd” Makam-ı Mahmuddur. Bu makamda kulunu övmek Allah’a mahsustur. Aynı zamanda bu mertebede İnsan-ı Kamil-Kamil İnsan kendi mertebesi ve Rabb-i Hası yönünden El-Hamd dır. Yanında El Fatiha – El Hamd söylenemez. O’na mahsustur. Diyerek, Kurb’an bayramında oluşan “Rabbinin yüce adını tesbih et.” (87/1) ile oluşan bağlantıyı bu yönden biraz olsun anlamaya çalışmış olduğumu-olduğumuzu umuyorum.[50] 

 Yolumuza konumuz kurbanlık olduğu için faydalı olur düşüncesi ile kurban bayramı hakikati ile devam edelim.

 (Kevser Suresi 108/1-3 ayetlerinde) 

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَعإِذْ ﴿١﴾

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُعإِنْ ﴿٣﴾

inna a’taynakel kevsere (1) fesalli lirabbike venhar (2) inne şanieke hüvel ebterü (3) inna/kesin biz kevseri sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1) artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2) inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden “hüve” ebter/soyu kesik (3)

“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” Şimdi: Belirli gecelerdeki belirli idrak yaşantılarından sonra, 

- yani kişinin evvela Regaibini idrak elmesi, 

- sonra Mevluduyla ma­nevi doğumunu yapması. 

- Ondan sonra eline ber’atını alması. 

- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi, 

- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi. 

- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.

Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanmasına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.

Cenab-ı Hak gerçekten “Hakikat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz. 

Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram na­mazı vardır, 

Bu namaz iki rek’at’tır ve hcr rek’atinde dokuz tekbir vardır.

İki rekat olması bu hakikatlerin zahir ve batın yaşanması. 

Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifadesi içindir.

Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır.

Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı.

Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insanlar bu yolculuğu tamamladikların-da diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izafi olarak yapılmış kabul edilmekledir.

Nasıl ki bayramı bütün insanlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz.

Diğer insanlar, gerçek bayramı yapan kimselere suret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar.

İnsan-ı Kamilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lazım gelmektedir.

## Aşıklardan birisi: “Bayram ol gündür bana kim 

 Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni 

 0l kara gündür bana.” Demiştir.

İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemal-i İlahiyi müşahede etmiş ve Cemal tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.

Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemal tecellisi, Cemali tecelli. 

Kurban hayramınin ise Celal tecellisi, Celali tecelli olmasıdır. 

Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır.

Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur. 

Diğer seneler birbirinin aynı­dır. Bu sebepten her sene bir “seyri süluk” (Hakk’a yolculuk) hük­mü gerçekleştirilmektedir.

Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esma, sıfat” mertebeleri. 

İki bayram arası ise Zat ve İnsan-ı Kamil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifade­leridir.

Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir.

Fakat ne yazıkki bu hakikatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrarlayıp durmaktayız.

Gerçekle ise: Hakikati itibariyle Ramazan bayramını idrak ederek “Baka billah”a “Hakk’ta baki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan taliplerine de ulaştırması gerekmektedir.

“Baka billah”tan tekrar dünyaya manen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemale eemelerine vesile olur.

Ramazan bayramında Cemal tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celal tecellisi zuhur etmektedir. 

Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumuı kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celal tecellisi gerekmektedir. 

Eğer İbrahim (as)in oğlunu kesme hadisesi olmasa idi hiç biı mürşit dervişinin “nefsi emmaresi”ni kötülükleri çok emreden içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.

İşte Cemal tecellisi ile zuhura gelen “Cemal-i İlahi”nin ikramı için Celal’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celali vel ikram” dır. Zat-i ikramı, Celalinden zuhur etmektedir.

Nefsi emmarenin, levvamenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir. 

Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celalin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifadesi olarak Kurb’an bayramında suret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmekte-dir.

İşte biz o hayvanın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz. 

Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz. 

Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu suretle kesilen kurb’an’lar, manadan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.

Bir fiilin zahirde tahakkuku olacak ki oradan batınına intikal etsin. 

Nefsi emmarenin, levvamenin kurb’an edilmesi; zahirde olan bu işlerin batını ifadesidir.

Nasıl ki İbrahim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifadeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor. 

İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrahim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir. 

Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.

Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devam ettiğinde “emmare”den, “levvame”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilah edinmesi mümkün değildir. 

Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurlulamazsa o za­man nefsi onun ilahı olur, farkında bile olmaz. 

Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur. 

İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilah olmaktadır.

Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyaya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. 

İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir. 

Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmare” denmektedir.

İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insanda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifadesiyle yerini bulmaktadır.

Ramazan bayramının üç gün olması! 

 Birinci gün, ilmel yakıyn. 

ikinci gün, aynel yakıyn. 

Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn olarak müşahede edilmesinin ifadesidir.

## Kurb’an bayramının dört gün olması;

“Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşahede edilmesinin ifadesidir.

- Regaib gecesi ifadesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “manevi yolcu”, 

- Mevlüd gecesi ifadesiyle gönül evladını faaliyete geçirir, 

- daha sonra beratını alır, 

- daha sonra Mi’racını yapar, 

- daha sonra kadri’ni yaşar, 

- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar. 

Bu haller Cemal tecellesidir.

Cemal-i İlahi tecellisi içerisinde gark olmuş kemale ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarım başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir manevi görev devir teslimidir. 

Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celal” tecellisine ihtiyacı vardır. 

Karşı birime fayda sağlamak için bir ifade gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmare”sini yenemez. 

İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemale ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irade ile aktarılır, bu da Celal tecellisidir. 

Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar. 

Kurb’an bayramı; 

batını olarak bizlere bunları anlatır. 

Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.

Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemal üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakikatini, “tarikat”ın hakikatini, “hakikat”in hakikatini ve “marifet”in hakikatini gerçek anlamda yaşamak içindir.

Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı daha evvelce Ayet-i kerime ile belirtilmişti. 

Bunun sebebi, ihrama girme; hakikatte, beşeriyetinden soyunmadır ve İlahi varlığına bürünmedir.

İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur, dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle irtibatlandırılmasıdır. 

Eğer beşeriyet ve nefsaniyet irtibatı bir ömür boyu devam ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.

İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunrnası, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir. 

Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir.

İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çün­kü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlahi kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devam ettirmeğe başlamış oluyor.

Böylece irfaniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “baka billah” “Allah da baki olma” yaşamını sürdürmeye devam edecektir.

Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor. 

Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi 

- birinci gün şeriat, 

- ikinci gün tarikat, 

- üçüncü gün hakikat, 

- dördüncü günde marifet mertebelerinin ifadelen­ilir. 

Ayrı bir yönden bakıldığında, 

- birinci gün Ef’al mertebcsi, 

- ikinci gün Esma mertehesi, 

- üçüncü gün Sıfat mertebeyi, 

- dördüncü gün ise Zat mertebesi, iradesindedir.

Zat-ı mutlak merlebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.

“Baka billah” “Allah’da baki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur. 

Kurb’an bayramı insan yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfan mertebesidir. 

Bu olgu her sene tekrarlanmakladır.

O sene içersinde kaç kişi bu irfan ve idrake ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insanların fizik olarak onlara benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler bo­yu şurup gitmektedir.

Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrak edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir. 

Kevser suresinin zâhir ve bâtın ma­nasını idrak eden kimseler bu hakikate ulaşmış kimselerdir.[51]

----------------

إِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ {الحج/38}

“İnna(A)llâhe yudâfi’u ani-llezîne âmenû inna(A)llâhe lâ yuhibbu kulle havvânin kefûr(in)” Şüphesiz, Allah inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez. (22/38)

----------------

Gerçekten Allah iman ehlini müdafaa eder, yani Hakk’ın hukuku önünde imân ehlinin müdfisi Uluhiyet mertebesi yani her mertebenin hakk’ını veren mertebedir. Nasıl zâhiri hukuk önünde kişiyi savunma yetkisi hukuk fakültesi bitirmiş baroya kayıtlı bir avukata verilmişse, mü’min kulumu bizati Allah’ın hükmü karşısında Allah olarak ben savunurum diyor, Allah cc.. O, ne güzel müdafidir.

Allah haini yani hayali vehimi yönünü, hakkın vahdetine perde yapanı sevmez peki kimi sever, “Allahu vitran yuhibbul vitra/Allah birdir, birleri sever” hadisinde de bahsedildiği gibi, Allah birdir, birleri sever. Şimdi burada Allah vahiddir vahidleri sever dememiş. Aslında vahid’de bir demek vitr de bir demek, vitr’in birliği kelime ma’nâ’sındaki birliktir. Sayısal birlik değildir, ma’nâlardaki birliktir. Vitr ma’nâ birliğini ifade etmektedir. Yani insanın bünyesinde bulunan bütün ma’nâların birliğini ifade etmekte o ma’nâ bütünlüğü de, Allah isminin ma’nâsının bütünlüğüdür. Bu ma’nâ bütünlüğü, birliği kişide idrak edildiğinde, o idrak edilen makam/kimlik kendi bünyesinde vitr’dir, o da zaten (13) tür. 

O da Hakikatül Ahadiyyetül Ahmediyyedir. Ahad ise sayı değil tektir. Tek’in ise bir ikincisi yoktur. Ama vahidin bir ikincisi vardır. Vitr’inde bir ikincisi yoktur, o da kimlikte tektir. Aynı kimlikten iki tane olmaz. İşte biz kendi hakikatimizi Hakikat-i İlâhiyye üzere idrak ettiğimizde biz Vitriyyetimizi yaşamış oluruz. İşte buda yatsı namazı günün son namazı olduğundan, vitr de son rek’ati olduğundan, beş vakit namaz da bir sistem olduğundan ve beş vakit namaz Hazaratı Hamse’yi ifade ettiğinden ve günün sonunda namaz da bitmiş, hatim edilmiş olduğundan, bir kemâldir.

Vitriyyetin bir özelliği de, sadece ona ait tek bir yönü olmasındandır, o da vitrin tek tekbiridir. Bu tekbir, namazda, sadece vitre ait olan tekbirdir. Bu da vitriyyetin hakikatidir ve (13) üncü rekâtta kelâm edilmektedir. Hakikat-i Muhammediyye orada günün kemâline ulaşmış olmaktadır. İşte bu anlayış üzere beş vakit namazını kılan kişi eğer idrak ehli ise Vitriyyetin hakikatini yaşamış olur ve tahiyyatta da Hakikat-i İlâhiyye ile Hakikat-i Muhammediy-yenin birliğindeki muhabbeti yaşamış olur. Yani birbirlerine ayna olmuş olur. Tahiyyatta “İşte benim oturuşum Allah içindir………..” hakikati yaşanmış olmaktadır. Bunu idrak etmiş olan kimse kendi hakikatinde bütün âlemi seyrediyor, kendi dünyasının hâkimi oluyor ve tek bir bütün haline gelmiş oluyor. İşte orada vitriyyette tevhidi, birliği oluşturuyor. Vitriyyete gelmezden evvel kesretteyiz, kesrette olmak ise şirktir. Esmâ-i İlâhiyyeyi bölmekte şirktir.

 Yani Esmâ-i İlâhiyyenin bazılarını kabul, bazılarını reddetmek onu bölmektir, bu da şirktir. Yine kendi bünyemizdeki gerçek ma’nâdaki birliği toplayamaz isek o zaman yine biz şirkteyiz. Gizli şirkteyiz, Gerçi biz şer’an / zâhiren suçlu olmayız ama kaybeden biz oluruz. Gerçek hedefimize hakikatimize ulaşmadan bu âlemden gitmiş oluruz. O da bizim için çok büyük bir kayıp olur. İşte ilk yapılacak şey kişinin kendi vitriyyetini idrak etmesidir. 

Eğer böyle hükümler olmasaydı bu namazların sayısal değerleri, İşte böyle bir vittriyyetten sonra gelen Ferdiy-yet-i Muhammediyye, bütün âlemi kendi varlığında bir bütün ve toplu olarak idrak etmesidir. Peygamber efendimize ait olan bu makamdan, onun ümmeti olmamız dolayısı ile bizler de istifade etmiş oluyoruz. Bizden evvelki kavim/ toplulukların, böyle bir ferdiyyetleri yoktu. Bu husus gerçek ma’nâda anlaşılması mümkün olmayan bir değerdir. Yani bu aklımızın üstünde yirmi tane, elli tane daha aklımız olsa ve o genişlikte de bir faaliyyet yapsak, yine de burada bahsedilen mevzuun hakikatini anlamak ve yaşamak, bu dünya âlemi şartlarında mümkün olamayacaktır. Bu hususu ancak, vicdanî ve zevkî olarak anlamak mümkün olabilmektedir.[52]

----------------

أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ {الحج/39}

“Uzine lillezîne yukâtelûne bi-ennehum zulimû ve-inna(A)llâhe alâ nasrihim lekadîr(un)” Kendilerine savaş açılan müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter. (22/39)

----------------

Âyet her ne kadar zâhirî savaştan bahsediyorsa da, bugün belirtilen şekilde savaş yoksa, bu Âyet düşüyormu hükümden değil tabi, müslümanın savaşı her zaman vardır, nefsiyle vardır, çevreyle vardır, duygularıyla vardır, müslümanın savaşı biter mi hiç, çünkü nefis ona sürekli saldırıyor, ne kadar onu terbiye etsede o hep saldırıyor mutlaka bir boşluğunu arıyor ve oradan saldırıyor. 

Allah yolunda cihad ediniz (öldürünüz), nefsinizin menfaati için değil, seni Allah yolunda engelleyen şeyleri ortadan kaldır, en azından kenara at, eğer sen onu öldürmezsen o seni öldürecek, bu bir gerçek, biraz boş bıraktığımız anda kendimizi o neyse bize karşıdan saldıran, nefsimiz hangi yönden saldırıyorsa saldıracak öldürecek yani o kısmı, ama işte bizim ona mâni olup bizim onu öldürmemiz gerekiyor, Allah yolunda, bu işi hafife almayın, bakın kim size doğru yönelmiş hakkınızı gasp etmek istiyor, onu hemen önünüzden çekin diyor, sınırlama yok, şimdi biraz fazla olacak ama, ana, baba, eş, kardeş, mal, mülk, dünya ne varsa sizi Hakk’tan ayıran bunların hepsini kenara çekmek gerekiyor, tabi burada ölüm kadar şiddetli şeyler olmazda, en azından mâni olmayacak hale getirmek lâzımdır en azından ikna ederek, önünden çekildiği zaman, o işte ölü hükmündedir, mâni olmadığı takdirse yaşasın, onun zararı Hakk yolunda sana mani olduğu içindir, belki uzun süreler çekemezsin ama o istikamette olacaksın en azından ve neticede onu sevdirerek o kendisi çekilecek zaten işte bu da bir mücadele, bu da bir öldürme hükmündedir. Bir bakıma öldürmeden kasıt, hükümsüz bırakmaktır.[53] 

Cihad için izn verildi diyor, buradan anlaşılıyor ki nefis cihadı da izne tabii olmaktan geçiyor. 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” Bu da Fetih suresi 10. Âyette geçen bi’yat ayeti ile doğru bir rehberle el tutmaktan geçiyor. Eğer doğru birehber bulunmaz ise nefis mücahadesi yapacağım diye kişi hayal ve vehminin esareti altında kalmaktan ve Donkişot nasıl düşmana saldırıyorum yel değirmenin kanatlarına saldırır.

Allah-Uluhiyet mertebesi cihad edenleri yardım etmeye gücü yeter. İnlar halinde bulunan gönül kabesinden çıkarır ve o gönlü, hicret ettirip gönül mescidine çevirip Hakikat-i Muhammediye ve daha sonra ise gönül kabesine çevirmek için nusrat’ı vermeye icraya muhtedirdir. 

----------------

الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ {الحج/40}

“Ellezîne uhricû min diyârihim bigayri hakkin illâ en yekûlû rabbuna(A)llâh(u) velevlâ def’u(A)llâhi-nnâse ba’dahum biba’din lehuddimet savâmi’u vebiye’un vesalevâtun vemesâcidu yuzkeru fîhâ-smu(A)llâhi kesîrâ(an) veleyensuranna(A)llâhu men yensuruh(u) inna(A)llâhe lekaviyyun azîz(un)” Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. (22/40)

----------------

SAVMAA: Tepesi sivri ve yüksek olan bina demektir ki, İslâmiyet'ten önce hıristiyan rahiplerinin manastırlarının ve sâbie (yıldızlara tapanlar) sofularının zaviyelerinin adı olmuştu. Sonra Müslümanların ezan yerleri olan minareler içinde kullanılmaya başlandı. Ancak âyette kastedilen hıristiyanların manastırları veya sâbienin zaviyeleridir,

BÎ'A: Hıristiyanların ibadet yeri olan kilise demektir.

SALÂT: Bu kelime İbrânice Saluta'dan gelen ve sonradan Arapçalaşan bir sözcüktür ki, yahudilerin namaz yeri, yani havra demektir. Görülüyor ki, mescidler, "Allah'ın adının çok anıldığı yer" olarak nitelendirilmiştir ki, bunda iki nükte vardır. Birincisi, İslâm'ın emrettiği ibadetlerden asıl maksadın Allah'ın adının çokça anılması olduğunu vurgulamak, ikincisi de diğerlerinin var olmalarının, asıl sebebi olan Allah'ın anıldığı yer olmaktan çıkıp başka maksatlar için kullanıldığına işarettir. (Elmalı Tefsiri) Hakksız etmedikleri halde onlar onlar “Bizim Rabbimiz Allah’tır diye yurtlarından çıkarıldılar yani hicret ettirdiler. Yalnız bunların hepsi aynı mertebeden Allah[54] demiyorlardı. 

Yahudilerdir yani beni İsrâîl’dir bunlarda bizim rabbimiz diyor. Sadece ırsi Yahudilik yetmiyor yani rububiyet mertebesinden imân ehli olan bizim rabbimiz Allah diyen rahmaniyet mertebesinde hıristiyanlar ve sabiiyn yani yıldıza bakanlar, yıldıza tapanlar. 

Efendimiz (s.a.v.) diyor ki “Benim ümmetimin hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz, çünkü onlar gökyüzündeki yıldızlar gibidir”, birde Yusuf (a.s.) “Ben rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiklerini gördüm” dediği yıldız var. Yıldızın hakikatini idrak etmiş olanlar “Ven necmi iza heva”(Necm,53/1.Âyet) bu heva yıldızını da idrak etmiş olanlardır. 

Sabiiyn tarihte geçmiş bir kavim olarakta bilgilerde bildiriliyor, bunlara İdris (a.s.) ve onun devrindekiler de diyorlar, Babil devrinde yıldıza tapan kişiler olduğu da söyleniyor, fakat burada her ne hal ise biz onları belirli bir grup olarak düşünmeyelim de, gönül semasında yıldız gibi parlayanlar diyelim, Kim ki, bunlardan Allah’a imân etti, yani Yahudi olsun, hıristiyan olsun, bütün peygamberan mertebesinde yıldızlaşan kimseler olsun, İslâmiyyetin genişliğine bakın, biz hıristiyanlar küfür ehli, Yahudiler küfür ehli diyoruz, sûreti Yahudi ve hıristiyan olanlar için böyle ama biz hakikat-i Mûseviyye’den, hakikat-i İseviyye’den bahsediyoruz ki onlarda imân ehli İslâm olduklarından mertebe-i İseviyyet’in, mertebe-i Mûseviyyet’in gerektirdiği ahiretteki karşılığı ne ise onu görecekler, bugünkü Mûsevi de onu görecektir, fakat bugünkü Mûsevi derken Mûsevi grubu olarak bilinenlerin tümü değil, İslâmiyyet’in içinde de Mûseviler var, Mûsevi grupların içinde de imân ehli Mûseviler var işte ahirette bunların hepsi ayrılıp kendi Rabları itibarıyla korkuları ve hüzünleri olmayacaktır.

Allah zulüm sahibi yönetecilerin elinden onlara bir peygamber gönderek kurtarmıştır. Peygamberlerden sonra ise inanan yönetiler ile zulüm sahibi hükümdarlar durdurulmuştur.

İşte nefsi emmarede uzaklaştırılıp o beden-gönül ibadathane hükmüne gelir.

Kim ki şeriat mertebesinde ise onun beden evi onun manastırıdır. 

Kim ki tarikat-museviyet mertebesinde ise onun beden evi vad-i tuva temiz vadidir.

Kim ki iseviyet mertebesinde ise onun gönül evi mescid hükmündedir.

Kim ki yıldız-necm hüküyle mir’ac ını yaparsa onun gönlü, gönül ka’besine döner.

Allah kendine, dinine görüldüğü gibi dinlere yardım edene demiyor. İslam dini içinde mertebeler vardır. İslam dinine yardım edene, İslâm’ın bir olduğunu bildirip inana yardım eder. 

Her zorlandığında kulları kurtaran kavi’dir. Dilediğince hükmedendir.

----------------

 الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ {الحج/41}

 “Ellezîne in mekkennâhum fî-l-ardi ekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte veemerû bilma’rûfi venehev ani-lmunker(i) veli(A)llâhi âkibetu-l-umûr(i)” Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir. (22/41)

----------------

Âyet zâhiri işaret ettiği gibi bâtını yani bizlerin beden vücudumuzuda işaret etmektedir. 

“mekkennâhum” mekanlarında imkan ve iktidar versek, herkezin mekanı kendi beden arzıdır. Namazın ikame edilmesi şerait, tarikat, hakikat, marifet mertebesi o beden arzında hüküm sürüyorsa o mertebeden namaz halindedir. Yani şeriat mertebesinde ise ef’al mertebesini idraken kıyam her an kıyam halindedir. Diğer mertebeleri ise şeklen yapar. Diğer mertebelerde buna kıyas olunabilir. Yine zekatı yani mertebelerin ilmini hangi mertebede ise onun karşı tarafa ilertilmesi onu zekatıdır. 

Şeriat ehli fıkhi olarak namaz kıl, oruç tut, günah işlemede iyiliği emr eder, kötülükten men eder. Tarikat ehli ise sohbete, zikre git, şeh muhabbetinden geri kalma diye iyiliği emr eder, kötülükten men eder. Hakikat ehlinin kendi yoktur ki neyi emr edecek? Neyi men edecek? Marifet ehli ise hakk’tan gafil olmaktan, hayal ve vehimden uzak dur diye nefsi emarenin kötülüğünden men eder. 

Umur, işler zâten Allah’tandır, akıbeti de ona aittir.

----------------

وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ {الحج/42}

“Ve-in yukezzibûke fekad kezzebet kablehum kavmu nûhin ve’âdun vesemûd(u)”

(Ey Muhammed!) Eğer seni yalanlarlarsa bil ki, onlardan önce Nûh, Âd ve Semûd kavimleri de (peygamberlerini) yalanlamışlardı. (22/42)

----------------

“yukezzibûke” Seni (كَ) yalanlarsa ifadesindeki “Kef kün “ol” işarettir.

Levlake ma halaktu'l eflak'", ''Sen olmasaydın felekleri (âlemi) halk etmezdim.''[55]

Ve “Ke” “Kün” “Levlake” hadisiyle “Kün” Hakk’ın “zâtı, iradesi, kavl” ile ferdi selase olan Hakikat-i Muhammediye ve Nokta zuhur mahalli olan Hz. Muhammed ve senden önce aslında Efendimiz s.a.v. yani Hakikat-i Muhammedinin Nuh ile Necatiyet, Ad ile Hud a.s., Hudiyet ve Semud ile Salih as., Salihlik mertebeleridir. 

Nefsi emmare o beden arızında Muhammediyet mertebesinden önce bu mertebeleride yalanlamıştı. O’nun yalancılık işi sanatı, ustalığı budur. 

----------------

وَقَوْمُ إِبْرَاهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ {الحج/43}

“Vekavmu ibrâhîme vekavmu lût(in)”

وَأَصْحَابُ مَدْيَنَ وَكُذِّبَ مُوسَى فَأَمْلَيْتُ لِلْكَافِرِينَ ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ {الحج/44}

“Veas-hâbu medyen(e) vekuzzibe mûsâ feemleytu lilkâfirîne sümme ehaztuhum fekeyfe kâne nekîr(i)” İbrahim’in kavmi ile Lût’un kavmi ve Medyen halkı da (yalanlamışlardı). Mûsâ da yalanlandı ve nihayet o inkârcılara mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni inkâr etmek nasılmış, (gördüler). (22/43-44)

----------------

Ve diğer mertebelerde sayılır, İbrahim as. kavmi Tevhid-i ef’âl mertbesini, Lut as. kavmi melekleri yani melkiyet mertebesinin, Medyen kavmi gönül mertebesini, Mûsâ kavmi ise Museviyet-tarikat mertebesini yalanlamıştı. Beden arzında da bu mertebeleri nefsi emmare kabul etmez ve yalanlar. Ve onları ahz ettim, azabım tuttu ve yakaladı. 

----------------

فَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُّعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَّشِيدٍ {الحج/45}

“Fekeeyyin min karyetin ehleknâhâ vehiye zâlimetun fehiye hâviyetun alâ urûşihâ vebi/rin mu’attaletin vekasrin meşîd(in)” Halkı zulmetmekteyken helâk ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır! (22/45)

----------------

Nefsi emmare, Nefsi Nefsi Levvame, Nefsi Mülhime halkının hüküm sürdüğü beden sarayları zaruri ölüm ile arşı çökmüş işte arş kişinin aklıdır. Hani diyorlar ya beyin ölümü, bireysel aklın faaliyeti durmuş ve nefsinin üzerine çökmüş artık kullanılmaz durumda ve artık kullanılmaz beden kuyuları vardır. Çünkü atıl kalmışlar ve beden kuyusundan gönül evlatları olan Yusufları mahsur kalmış. Ve üstüde işe yaramaz hayali ve vehimi bilgiler olan molazlar ile bu kuyu kapanmıştır.

----------------

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ {الحج/46}

“Efelem yesîrû fî-l-ardi fetekûne lehum kulûbun ya’kilûne bihâ ev âzânun yesme’ûne bihâ fe-innehâ lâ ta’mâ-l-ebsâru velâkin ta’mâ-lkulûbu-lletî fî-ssudûr(i)” Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur. (22/46)

----------------

Zahiri olarak gezip dolaştığınız gibi kendi iç âleminiz olan enfüsünüzü nefsiniz ve mertebelerini dolaşın ki “Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” nefsinizi ve rabbinize arif olun. İşte o zaman düşünecek bir gönlünüz. Hakk’ı işitecek bir kulağınız olsun. İşte bunun için bir seyr-i sülük eğitimi ile o kulağa irfan ehli tarafından nefesi rahmani üflenmesi ile olur. Yani bu yağ tabakası olan göz kör olmaz, gönül gözü denilen basiret olmadığından ve Hakk’ın nûru ile eşyanın hakikatını görmediğinden kör olur.

Kör olma hakkkında Mesnevi-i Şerif beyitlerini inceleyelim;

1430. Yüzünüzü ve başınızı elbiselerinize sarıp sarmalamışsınız; şüphesiz gözünüz var ve göremiyorsunuz.

Yüzünüz ve başınız elbiseleriniz ile sarılı olduğu için, başınızın üstünde gözünüz bulunduğu halde onun görme hâlini devre dışı bırakıp görmekten kastedileni görmez bir hâle gelmişsiniz. Ya'nî, madde bedeninizin hükümleri, kalb gözünüzü örtmüş, hakîkatleri göremez bir hâle gelmişsiniz. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “fe innehâ lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr” (Hac, 22/46) Ya’nî "Onların baş gözü kör degildir; fakat sînelerindeki kalblerinin gözü kördür."

1431. İnsan gözdür ve gerisi kabuktur. O şey ki dostu görmektir, görmek odur.

Ya’nî insanın kıymeti görmesinde olduğu için, o insan, âlemde ancak bir göz mesâbesindedir. Bundan dolayı onun görüşü iç ve diğer kuvvetleri ve a’zâsı kabuk gibidir; ve onun görüşünün kıymeti de, hakîkî asıl olan Hakk’ı görmesindedir; ve görmek de ancak bundan ibârettir.

1432. Dostun görüşü olmayınca kör olmak evlâdır. Bâkî olmayan dostun uzak olması evlâdır.

Gözün görüşü, hakîki mahbûb olan Hak olmayınca, O gözün kör olması evlâdır. Ey sâlik, senin nefsinin gözü bâkî olmayan dostları görmektedir, bu dostların senden uzak olması evlâdır; çünkü onlar Hakk’ın mâsivâsı olup, senin bakışını Hak’tan yana perdeler.[56]

1855. Bizden bu lâyık oldu, bizden böyle geldi. Kum gözde ne ziyâdeleş-tirir? Körlük!

“Kum”dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. “Körlük "ten murâd, kalb gözünün körlüğüdür. Nitekim âyet-i kerîmede, (Hacc, 22/46) “Onlann his gözleri kör değildir; ve fakat göğüslerindeki kalbleri kördür!” buyurulur. Ve hadîs-i şerîfte de, “Kör, zâhir gözü kör olan değildir; kör ancak kalbi kör olandır!” buyurulur. Ya’ni, “Te’sîr-i havâ ile göze kaçan kum zerreleri zâhir gözünü kör ettiği gibi, hevâ-yı nefsânî te’sîriyle kabaran sıfât-ı nefsâniyye de kalb gözünü kör eder.”

1856. Ey azîz olan kühl, sana hu lâyık olur ki, her nâçîz senden hir şey hula!

“Kühl” sürme demektir; murâd, insân-ı kâmildir. Ya’ni, “Ey kalb gözüne kuvvet ve his gözüne ibret veren nâdir ve azîz bir sürme mesâbesindeki insân-ı kâmil! Sana lâyık olan budur ki, her mertebe-i süfliyyette kalmış olan nâçîz bir ferd-i beşer senden istifâde edip, isti’dâdına münâsib bir ma'rifet nûru bulsun!”[57]

Fusûs’ül Hikem İshak Fassında;

Onlar nass-ı Kur'an'da, Ma'sum'un bize isma' için getirdiği, sağırlar ve dilsizlerdir (12).

Ya'ni bu marifetler ve hakikatler kabule adem-i isti'dadları bulunan taifeyi bize işittirmek için, "ma'sum" olan Peygamber'imiz (aleyhi's-salatii ve's-selam) Efendimiz, nass-ı Kur'an'da bizlere tavsif buyurdu, vasıflarını anlattı. Yani akıl almayacak insanların halini bize belirttidiyor, onun için bunlarla uğraşmayın boşuna demek istiyor. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur: Bakara, 2/171) صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لايَعْقِلُونَ onların gözleri kördür kulakları sağırdır onların akıllarıda yoktur, ve فَاِنَّهَا لا تَعْمَى الاَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِى فِى الصُّدُورِ (Hacc, 22/46) orada onları hissedecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ne var ki, yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalpler de körelir. Ve 7/179 ayetinde لا يَسْمَعُونَ بِهَا اُولۤئِكَ كَالاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ Binaenaleyh onlar sağir, dilsiz, kördür. Akl-ı cuz'inin idrakatiyla kulakları kapalıdır. Kelam-i Hak'ın kelamıyla konuşmada dilleri söz söylemez. Delail-i akliyye ve fikri nazarı ile dilleri mühürlenmiştir . Ve onların gözleri, mazharlarda Hakk'ı görmekten kördür.[58]

----------------

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَن يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ وَإِنَّ يَوْمًا عِندَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ {الحج/47}

“Veyesta’cilûneke bil’azâbi velen yuhlifa(A)llâhu va’deh(u) ve-inne yevmen inde rabbike keelfi senetin mimmâ te’uddûn(e)” Bir de senden acele azap istiyorlar. Hâlbuki Allah asla va’dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir. (22/47)

----------------

Bizim dünyamız kendi etrafı ve güneşin etrafı ile dönmesi ile oluşan bir zaman sistemi vardır. 

Nasıl ka’benin etrafında hacılar dönüyor en yakını ile döneni 7 şaft olan tavafı yarım saat ile tamamlıyor. Diyelim bu dönmeyi 1000 km öteye taşıyalım ve yürüme ile bu 7 dönüş aylar, yıllar sürecektir. “Rabbike” ifadesiyle bu 1000 senenin rububiyet mertebesi ile olduğu ifade ediliyor. Yani ef’âl ve Rububiyet esmâ âlemi arasındaki zaman farkı bin katı oluğu ifade ediliyor. Dünyanın kutrundan çıkmak için illa bi sultan güç lazımdır.[59] Yani sultâni ruh olan Âdemiyet mertebesi ve Nefesi Rahmâninin tenfisi ile esmâ-i ilâhiyyenin hakikatinin öğrenilmesi ile mümkündür. 1000 sayısı غ “Gayın” harfinin ebced değeridir. Gayın; gayriyettir. Rabbinizde gayriyettesiniz denilmek isteniyor. “Bilen Ayn, bilinen ise gayr”dır. Denmiştir. 

----------------

وَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ أَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ أَخَذْتُهَا وَإِلَيَّ الْمَصِيرُ {الحج/48}

“Vekeeyyin min karyetin emleytu lehâ vehiye zâlimetun sümme ehaztuhâ ve-ileyye-lmasîr(u)” Zalim oldukları hâlde, mühlet verdiğim, sonra da kendilerini azabımla yakaladığım nice memleket halkları vardır. Dönüş yalnız banadır. (22/48)

----------------

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ {الحج/49}

 “Kul yâ eyyuhâ-nnâsu innemâ enâ lekum nezîrun mubîn(un)” De ki: “Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (22/49)

----------------

Burada Efendimiz s.a.v. in “Ene” ben ifadesi ile İlâhi benliği ifade edilmektedir. Uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine eniyyet yönü ile insanlara söyle ikaz edici olarak, yani ilâhi benliğin zuhuru olarak gönderdik işte o zaman sen zaten açıktın, apaçık aşikar oldun. 

----------------

فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ {الحج/50}

“Fellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lehum magfiratun verizkun kerîm(un)” Artık iman edip salih ameller işleyenler var ya, işte onlar için bir bağışlama güzel bir nimet (cennet) vardır. (22/50)

----------------

Salih amel programı hakk’tan tatbikatı kuldan ameldi. Hangi mertebenin programını kul işliyorsa o mertebenin salihibi olmakta ve tatbikatını yapmaktadır. Ve bu ameller bağışlanma nimet cennetleri ile şeriat mertebesinden yapılan salih amellerdir.

----------------

وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ {الحج/51}

“Vellezîne se’av fî âyâtinâ mu’âcizîne ulâ-ike ashâbu-lcahîm(i)” Âyetlerimizi geçersiz kılmak için çaba gösterenler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. (22/51)

----------------

“Âyâtinâ” Bizim âyetlerimiz, bizim işaretlerimiz “Na” biz ifadesiyle zâtidir. Bizim zatımızın işaretlerimizi etkisiz bırakmak isteyenler onun örtüp gizleme çalışanlar “mu’âcizîne” aciz olmuşların ta kendileridir. Nefsi emarelerinin acziyeti içinde cehennem ateşindedirler.

----------------

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {الحج/52}

“Vemâ erselnâ min kablike min rasûlin velâ nebiyyin illâ izâ temennâ elkâ-şşeytânu fî umniyyetihi feyensehu(A)llâhu mâ yulkî-şşeytânu sümme yuhkimu(A)llâhu âyâtih(i) va(A)llâhu alîmun hakîm(un)” Senden önce hiçbir Resul ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (22/52)

----------------

Bu âyet-i kerîme de belirtildiği üzere peygamberlere dahi gelen şeye vesvese karıştığına göre diğer insanlar o vesvesenin tam içindedirler demektir. Kişi nefsi emmâresini, levvâmesini, mülhimesini idrâk etmedikçe, yani bu mertebeler itibarıyla, onu tanımadıkça gelen şeyin ilham mı, vehim mi olduğunu, yani ilâhî kaynaklı mı, yoksa cinni kaynaklı mı, olduğunu ayırması mümkün değildir. T.B.

“Vemâ erselnâ” Yine bu âyette gönderdik kısmı alınmış, göndermedik kısmı alınmamıştır. Gönderdik ama göndermedik. Çünkü efendimiz s.a.v. in nûrû ve aklı ilk önce halk edildiği için Âdem balçık halindeyken be peygamberdim demektedir. Hakikat-i Muhammedinin mertebeleri peygamber ve nebilerinden sonra Hakikat-i Muhammedinin nokta zuhuru olan Hz. Muhammed s.a.v. gelmiştir.

Şeytan ki vehim yönüyle arkadan nefis yönüyle gelir, peygamber ve nebi olmaları yönüyle vahiy ile vesveseleri giderilmiştir. İrfan ehlinin ilham ile mü’minin firaset ile vesveseleri vehimleri giderilir. 

Hayal vadisinden Vahiy, İlham, Firaset hakkında özet bilgi ile en azından kendimizi sağlama almak faydalı olacaktır.

Bilindiği gibi “sahih-sıhhatli-Rahmân-î” bilgilerin üç hâli vardır.

(1) VAHY: 

(2) İLHAM: 

(3) FİRASET: tir. Bunların dışındaki bütün bilgiler beşeri hayali ve vehmi’dir. Yukarıda belirtilen yolların karşılıkları ise. 

(1) VAHY: “Kûr’ân”

(2) İLHAM: “Hadîs-i kudsi” 

(3) FİRASET: “Hadis-i Şerif” ler karşılığı’dır. Şimdi bunları incelemeye çalışalım. 

(1) VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir. 

(2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâh-î bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancak varsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir. 

“Hadis-i kudsi” nin tarifi. Bilindiği gibi, (mânâ’sı Hakk’tan, lâfzı Peygamberden-dir.) Bu kurala binâen, herhangi bir kimseye gelen gaybi mânâda olan bir bilgi veya hissiyat, Tamamı ile birlikte, olduğu gibi kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer kabul edilirse, gelen zuhurat, bilgi veya benzeri varidad, deyenler de vardır. “VAHY” hükmünde kabul edilmiş olacağından! Şirkin ve küfrün ta kendisidir. Gelen yeri İlâh, kendini de, farkında olmadan Peygamber, ilân etmek olur. 

O halde bu İlâh-î kural gereği, gönlümüze veya aklımıza gelen varidat, düşünce, ilham veya evham, “gayb’î fısıltı” dediğimiz kaynağını tam tesbit edemediğimiz, kimlik veya yönlerden gelen her hangi bir şey ne tür olursa olsun, geldiği üzere olduğu gibi kabullenip, ilmi mânâ da doğrudur. Hükmü ile kullanım tatbikatına geçmek çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü İlâh-î nezâket seyrine aykırıdır. Bunlara bir takım hayal vehim karışması mümkün’dür.

Bu sahanın ölçüsü “Hadis-i kudsi” kıyasıdır ve ihtiyat gerektirir. Peygamber Efendimiz dahi Hakk’tan geldiğine şüphe etmediği halde kendi nefsi için, nefsine gelen haber ve bilgileri kolay ve düzgün anlaşılacak kelimelerden meydana gelen kendi kurduğu cümleler ile ashabına hüküm olarak bildirmiştir. Böylece gelen İlham varidat ilmi bir mânâ olarak, (mânâ’sı Hakk’tan,) Peygamberimiz de, kolay anlaşılacak bir ifade de olması için cümle ve lâfız düzenlemesiyle, (lâfzı Peygamberden’dir.) Diğer yönden, “bir şey sordum anında cevabı geldi,” gibi, hususlar dahi şüphelidir. Çünkü Örf, nass ve Adetullah’a uygun değildir. Peygamberimizin hayatında bu tür yaşantılar pek çoktur. Bazıları Efendimize gelip soru sorduklarında, Efendimiz bunların bazılarına cevap verir bazıları için ise kendisinde o an, bir fikir oluşmadığından soru soranlardan bir miktar süre isterdi. Hz. Âişe annemizin kayboluş hadisesini herkez bilir. Bu hadisenin açıklığa kavuşması için Efendimiz yaklaşık bir ay kadar, hakkında “Vahy-i İlâh-î” gelinceye kadar beklemiştir. Herhangi bir kimseye “Rahmân-i gayb-î fısıltı” her an acaba hazırda, emre amade bekliyorda, her hangi bir şey sorulduğunda hemen cevap mı? Alıyor… Bu da çok şüpheli bir haldir. Eğer öyle olsaydı peygamberimize sorulan soruların cevabı anın da evvelâ ona gelirdi. İstisnaları olmakla birlikte, bu sahada da Örf, nass ve Adetullah bu yöndedir. 

Ümmet-i diye bilinen ve açık olarak imân ettiğini söyleyen bazı âlim, zahiri sûfi ve kendilerini mü’min addeden bazı kimseler dahi bunların farkında olmamışya yok saymış ya da inkâr etmişlerdir. 

Bâtınî denilen, madde âleminin, mâverâ’sı-arkası, gürünmeyen tarafında ki lâtif fertleri, bu görünen zâhir âlemin zâhir fertlerinden kıyas edilmeyecek kadar çoktur ve biz bunların gerçek mahiyetlerini ne yazıkki bilmiyoruz. Bildiğimiz, yani Peygamberlerimiz vasıtasıyla bildiğimiz genel faaliyyette olan iki tür, melek ve iblis isminde lâtif varlıklar vardır. Ve bu varlıklar bütün âlemi kaplamışlardır. Gece gündüz sıcak soğuk demeden heryerde ve her zaman faaliyettedirler. Melekler, Nur’dan halkediklerinden daha lâtiftirler doğrudan kesif olan insanlarla iletişime geçemezler ancak onları görevli olarak dışarıdan kontrol ederler. 

İblis ise, Ateş kaynaklı olduğundan lâtifin kesifidir, dilediği yer ve zamanda daha da kesifleşerek insan varlığındaki duygulara veya görüntü ile insanlara, zuhuratta veya yaşantı da yaklaşması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar için en tehlikeli olanlar bu taifedir. İçlerinde Mü’min’ler ve kâfirlerde vardır. Mü’min olan bazıları zaman zaman az da olsa, insanlara yardımda bulunurlar. Ehli küfür olanlardan ise insanlara zarardan başka hiç bir şey gelmez. 

En büyük hileleri sûreta Hakk’tan görünmeleridir. 

Nasılki batılı bazı hrıstiyanlar meslek olarak islâm dini hakkında eğitim yapıp hatta doktoraya kadar eğitimlerini geliştirip orta halli bir müslümanın üstünde bir bilgiye sahip olabiliyor ve bu bilgisini evvelâ doğru küçük bilgiler halinde verip daha sonra güven kazanınca yanlış bilgileri verip aklını bozmaları gibi. Farkında olmadan zarar verirler. İşte en tehlikeli hal de budur. Bu hususta din kitaplarında çok geniş bilgiler vardır. Dileyenler oralardan daha geniş bilgiler alabilirler. Biz yolumuza devam edelim. 

Bu hususlar kıyasi olan fiziki ölçüler değil ki, açık bir değelendirme yapılsın. Hissi olan hususlardır ki, onun da hemen kolayca tesbit edilebilen bir ölçüsü yoktur. 

Yemek yapmak için alınan bir malzeme bile, eğer kuru ve ince gıda ise elekten geçirilmekte, yıkanın veya sulu bir gıda ise kevgirden geçirilmekte. Taneli gıdalar ise ayıklanarak gözden geçirilmekte, ondan sonra işleme konmaktadırlar. Yapraklı ve kabuklu yiyeceklerin de kabuklarının ve dış yapraklarının soyulması gerekmektedir, yani hiçbir gıda yokturki üstünde veya içinde, temizlenmesi gereken bir bölüm olmasın ve ondan sonra sofraya gelsin. 

Lâtif olan mânâ âleminden yola çıkan ilâh-î bilgiler hangi mertebeden geçerlerse o metbenin malzemesinden bir pakete sarılarak o mertebeden diğer bir mertebeye geçebilir daha sonra o mertebedende bir sonraki mertebeye geçebilmek için de o mertebenin paketiyle paketlenir, o mertebedende bir sonraki mertebeye geçerken gene yeni geldiği mertebenin paketine girmiş olur aksi halde yeni geldiği mertebeye uyum sağlayamaz. Taa ki, Ef’âl âleminde zuhura çıkması için buranın evvelâ beşeri hayal paketiyle paketlenmesi lâzımdır ki bu âlemin şeriatı içinde kendine bir yer bulabilsin, aksi halde olduğu gibi gelse bu âleme uyum sağlayamayacağı için bozulan paketsiz gıdalar gibi bozulur kullanılamaz. Uyum sağlanamaz. İşte buradaki tehlike eğer o doğru bilginin üzerinden geçtiği yerlerden giyindiği paketleri üstünden çıkartılmazsa bulunduğu yerin paketi muamelesi görür. Çünkü onu kullanacak olanda aynı paket renginin içindedir. Oyüzden oda aynı muamele ile meamele edecektir. Ve paketi görüp onu gerçek mal zannedecektir. İşte daha evvel kendisi paketlikten çıkmış aslı üzere kalmış bir mânâ ehli ancak gelen paketi birer birer dış paketlerinden soyarak gerçek içinde olan hakiki değeri ortaya çıkaracaktır. İşte ancak o paket gıda, gerçek mânâ da içi özü gıda edilmiş olacaktır. İşte bu mânâ âleminden gelen paketlerin içindede ne olduğu gerçek mânâ da belli değildir hayal ve vehim âleminden yapılan bir sürü sahte bilgi paketleri vardır ve bu âleme her an ihrac edilmektedirler dışı itibariyle hakikilerinden ayırmak mümkün değildir işte burada gerçek bir ölçüme ve ölçüye ihtiyaç vardır. İşte yukarıda bahsedilen hadise budur hayal ve gayb âleminden zuhur eden paketleri alıp dışını soyup içini değerlendirip dünya sofrasına gayb yemeklerini üzerindeki paketlerini temizleyip saf bir halde, gıdalanmak için kendimize ve çevremize sunmalıyız bunun dışında gaybdan veya nereden geldiği belli olmayan paket bilgileri olduğu gibi kullanmaya kalkarsak yediğimiz şey ancak ambalaj-paket olur, bizse onu leziz yemek zannederiz epey bir zaman sonra onun sonsuz sıkıntıları ortaya çıkar ama iş işten geçmiştir. 

Gerçek ve hakiki olan mânevi gıdaların, ilham varidat müşahede, v.s. olan lâtif hallerinde bu sistem içerisinde muamele görmesi tabii olacaktır. Yani akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi lâzım gelecektir ancak bunun şartı süzgeçin (T.S.E.) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır. Yoksa süzgeçin delikleri veya ölçü ayarları bozuk ise aldanmaktan ve netice de hüsrandan başka bir işe yaramayacaktır. O halde yani, (1) VAHY: “Kûr’ân” yolu kapalı olduğundan üzerinde konuşulması mümkün değildir. (2) İLHAM: “Hadîs-i kuds-i” yolu ve kıyası açıktır bu yol halen çalışmaktadır, ancak çok dikkat istemektedir. Gelen gaybi oluşumların Rahmân-î kaynaklı olması akıl ve gönül süzgecinden geçirilip anlaşılabilecek, yani “sağlıkla kullanılabilecek” hale getirilmesi lâzım gelecektir. İşte bu çalışmadan sonra bu bilginin sahibi o kişi olur. 

Aksi halde kişi geldiği gibi aktarılan hususun taşeronu olur, bu sebeble sahip değil taşıyıcı olur, eğer taşıdığı zararlı bir paket-yük’se gönderildiği yerde oluşacak zarara da, tabii ki ortak olmuş olacaktır. 

Yukarıda belirtilen hususlar dahilinde hareket eden kimseler, Peygamberin mânevi varisleri, bunlardır. Zâhiri varisleri ise Firaset sahibi Âlimlerdir. Bunların dışında başka bir yol yoktur. 

(3) FİRASET: İse, bilindiği gibi mü’min’in vasfı’dır “Hadis-i Şerif” ler düzeyidir. 

“Hadis-i Şerif” lerin, tarifi ise, (mânâ’sı da, lâfzı da, Peygamberden’dir.) Bunların hepsi Efendimizden zuhura çıktığı halde, mertebe farklılıklarının ne kadar bariz olduğu açık olarak bildirilmektedir. Bunların dışında her hangi bir bilgi ve duygu oluşumunun veya kurgulanmasının mümkün olmadığı bildirilmekte, eğer oldurulmuşsa ona itibar edilmemesi gerektiğini bu ölçüler bize bildirmektedir.

O halde! 

(1) VAHY: “İlâh-î” dir, Bu yol kapalıdır. Daha evvel bu yoldan gelenler ölçü olur ve tatbik edilir, bunlardan başka yeni ölçüler olamaz.

(2) İLHAM: “Kuds-î,” “kevn-î ve mülki” dir. İsminin üstünde olması gibi, bunların ana kaynağının ve hakikatinin kuds-î, izahlarının ve cümle, düzenlemelerinin ise “kevn-î ve mülki” olması gerekmektedir. Yani o hale yükselmiş olan bir kişiye “kuds” âleminden bir İlham gelince onu alıp kendi idrak anlayış ve irfaniyyeti ile çevresinin oldukça kolay bir yolla anlayıp faydalanabileceği bir düzenleme ile yakınlarına bu sıhhatli bilgiyi aktarabil-mesidir. İşte bu yoldan elde edilen bir bilgi duyulduğu zaman hiçbir endişeye ve şüpheye mahal kalmadan ve dinleyende de mevzuun kendi sekinesini ortaya çıkararak mutmain olmuş bir gönülde, huzur ile dinlenmesini sağlar ve bast halini oluşturur. Bu da ölçüsüdür. Ayrıca bu hususun tarifi (bilenin sözü nettir,) hükmüdür. 

(3) FİRASET: “Firaset” ise, sadece “kevn-î ve mülkî” dir. Ef’âli ve fıkhi işlerde oluşur kıyasa ve içtihade dayanan bir ilim düzeyidir. Burası zâten fark âlemidir, gaybi bir hususiyyet-i yoktur, beşere gönderilen hükümler istikametinde hareket edilir. Bu hususta söz çoktur dileyen ilgili yerlerden daha fazlasını bulabilirler.[60] 

Âyet yorumunun sonuna Hacc sûresi üzerinde çalışırken oluşan bir müşahademi aktarmak istiyorum. 

Efendi Babam (216) numaralı kitap olarak Nusret Tura - Yüksek lisans tezi - YUSUF YÜCEL – göndermişti. Biraz inceledikten sonra Tez’i yazan kardeşimize tebrik ve başarılarını devamı ve ilave olarak Tez içindeki Nusret Babamız r.a in Ahzab, Kaf ve Haşr sûreleri âyetlerinden yapmış olduğu yorumları müsaadesi ile kullanmak istediğim hakkında yazan bir mesaj gönderdim. 

Bu arada Hac sûresinde meallerini yerlerine yerleştiğim âyetleri ilaveye devam ediyordum. Mesaja dönüş olduğunda bu âyetin (52) mealini yerine koyduğumu fark ettim. Ve daha sonra ise sûre sayısal numarası (22) ile toplamının 74 ve 0 ilavesi ile kısaca bilindiği üzere “Nusret” sayısal değeri olduğunu görünce ve ziyadesi ile memnun olup, Cenâb-ı Hakk'ın ve Nusret Babamızın zâhir, bâtın bu işten ziyadesiyle memnun olduğunu ve bir tasdik olduğunu düşündüm... Haza min fadlihi Rabbihi.

Nusret Babamızın bağlantıları gerçekten hayret edilecek kadar açık bunların ezeli düzenlemeler olduğunun ispatları olmaktadır.  Hakk'tan hayırlısı. T.B.

----------------

لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ {الحج/53}

 “Liyec’ale mâ yulkî-şşeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim meradun velkâsiyeti kulûbuhum ve-inne-zzâlimîne lefî şikâkin be’îd(in)” Allah, şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler, derin bir ayrılık içindedirler. (22/53)

----------------

Bu âyet hakkında daha önce 53. Âyetler hakkında yapmış olduğumuz çalışmayı buraya alıyoruz.

-------------------

(22/53) - “(Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.”[61]

-------------------

“Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri Tevilat’ında” bu âyeti şöyle yorumlamıştır.

“O, bir temennide bulunduğunda…” telvin makamında nefsi temenniyle zuhur ettiği zaman “şeytan… katar…” karıştırır, “onun dileğine” dileğinin kapsamına ona münasip olan bir şeyler katar. Çünkü nefsin zuhur etmesi, kalpte bir karanlık ve siyahlık meydana getirir, şeytan bunun arkasına girip perdelenir ve uyumluluk aracılığıyla burayı vesvesesinin mahalli, telkinlerinin kalıbı haline getirir. “Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder.” Ruhun nurunu kalbin üzerine yöneltip aydınlatmak, kutsi yardımını göndermek, nefsin zuhurunun zulmetini izale edip ezmek suretiyle onu iptal edip geçersiz kılar. Ki şeytanın telkininin fasitliği ortaya çıksın, meleğin telkini ondan ayırt edilsin. Şeytanın telkini yok olurken meleğin ilkası yerleşsin. 

“Sonra Allah, kendi âyetlerini sağlam olarak yerleştirir.” Tekmin aracılığıyla onları muhkemleştirir. “Allah, hakkıyla bilendir.” şeytani telkinleri ve onları vahyinden ayıklayıp yok etmenin yolunu bilir. “Hüküm ve hikmet sahibidir.” Hikmetiyle ayetlerini yerleştirir, sağlamlaştırır. Hikmetinin bir gereği de şeytanın telkinlerini, şüpheler içinde kıvranan münafıklar, kalpleri Hakk’ı kabul etmeye karşı duyarsızlaşmış, taş kesilmiş perdelenmişler için bir fitne yapması, şüphelerinin ve perdelenmişliklerinin katmerleşerek artması için onlara bir sınama aracı kalmasıdır. Çünkü zulmani, karanlık nefisleri, Hakk’a karşı duyarsızlaşmış katı kalpleri münasebetiyle sadece şeytanın telkinlerini kabul edebilirler. Nitekim, yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.” (Şuara, 221-222) Onlar Hakk’a karşı derin ve uzak bir ayrılık içindedirler. Böyle iken Hakk’ı kabul etmeleri mümkün müdür?

-------------

Bu âyetin açıklamasında telvin ve temkin arasında ki fark ortaya konulmuştur. Efendi Babam da temkin yani mekân sahibi bir zât olduğu için kalbine gelen ilhamat ve şeytani vehimleri birbirinden ayırt edecek güçtedir. Bizlerede yapmış olduğu uyarılarda ilhamat ve vehimin birbirinden ayırt etme yolunu göstermektedir. 

--------------------

Hazreti Pir Mevlana Mesnevi-i Şerifinde bu âyete işaret buyurmuştur…

1546. Bizim Mesnevimiz vahdet dükkânıdır. Birin gayrı her ne görür isen o puttur.

Bizim Mesnevîmiz ise vahdet dükkânıdır. Bu dükkânda tâliblere vahdet-i vücûd sırrı satılır ve ta’lîm olunur. Eğer Mesnevî-i Şerîfte o vücûd-i vâhid-i hakîkîden başka kıssalann ve hikâyelerin sûretlerini görür isen, bunlar maksûd-bizzât değildir. Put mesâbesinde olan keserâttır. O vahdeti ta’lîm için kullanılan misâller ve ölçülerdir.

1547. Putu medh etmek âmmenin tuzağı içindir. Bil ki, "el-garânîkul-ulâ" böyledir.

Eğer “Vahdet dükkânı olan Mesnevî de put mesâbesinde olan keserâtın ne faidesi vardır?” diye sorarsan deriz ki: Putu lisâna alıp medh etmek avâmmı vahdet tarafına avlamak için bir tuzaktır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz Ve’n-Necm sûre-i şerîfesini mü’minler ile kâfirlerden mürekkeb bir cem’iyet içinde okuduğu vakit ya’ni “İlâh olarak Lât ve Uzzâ ve diğer üçüncü Menât’ı mı gördünüz?” (Necm, 53/19) âyetinden sonra lisân-ı şeriflerinden “Bunlar âlî gurnûklardır ve onların şefâatleri elbette ümîd olunur" ibâresi zâhir oldu. Binâenaleyh hem mü’minler ve hem de kâfirler müttahiden secde ettiler. Gerçi mü’minlerin secdesi Hak için ve kâfirlerin secdesi ise putları medh olunduğu için idi. Fakat bu âlem-i sûrette iki zıddın ictimâ’ı vâki’ oldu ve vahdet-i suret husûle geldi. “Gurnûk”, “boynu uzun su kuşu ve yumuşak tenli delikanlı” ma’nâsınadır. “Garânîk”, bu kelimenin cem’idir. Bu kırâatı müteâkıb Cibrîl-i Emîn geldi. Bu ibârenin Kur'ân’dan olmadığım ve şeytanın ilkâsı bulunduğunu haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem hazretleri pek ziyâde kederlendi ve kalb-i şeriflerine büyük bir korku müstevli oldu. Hak Teâlâ hazretleri tesellî buyurup, sûre-i Hacc’da olan “Ey Resûlüm! Biz senden evvel bir resûl ve nebî göndermedik, ancak o resûl ve nebî kendi tarafından bir şey temennî ettiği vakit, şeytan onun murâd ettiği şeye ilkâ ederdi. Müteâkıben Allâh Teâlâ şeytanın ilkâ ettiği şeyi bozar, sonra Allâh Teâlâ kendi âyâtım tahkim eder. Ve Allâh Teâlâ alîm ve hakimdir. Çünkü Allâh Teâlâ şeytanın ilkâ ettiği şeyi, kalblerinde maraz olanlar ve kalbleri kâsiye olanlar için fitne ve imtihân kılar” (Hacc, 22/52-53) âyet-i kerîmesini inzâl buyurdu.

Bu mes’ele hakkında tefsîr âlimlerinin ihtilâflan vardır. Ba’zıları bu haber uydurmadır, aslâ vâki’ değildir; zîrâ şeytan vahye karışamaz, derler. Ve ba’zıları da bu ibâreyi okuyan peygamber değil idi; şeytan idi, derler. Velhâsıl bu ihtilâfâtın esbâb-ı mûcibesiyle burada zikri uzundur. Şeytanın ilkâsı mes’elesi yukanda zikrolunan âyet-i kerîme ile sâbittir. Hz. Pîr aslı olmayan bir nakli Mesnevî Şeriflerinde kale almazlar. Nitekim âtideki beyitte bu vak’ada bir sırr-ı ilâhî olduğu beyân buyurulmuştur.

Vak’anın iç yüzüne gelince, şu mütâlaât vardır.- Abdülkerîm-i Çili (k.s.) el-İnsânü’l-Kâmil ismindeki kitabında 57. bâbının birinci faslında şöyle buyururlar: 

“Ma’lûm olsun ki, Allâh Teâlâ vaktâki nefs-i muhammediyyeyi zâtından yarattı, halbuki zât-ı Hak iki zıddı cem’ edicidir. Cemâl ve nûr ve hüdâ sıfatları cihetinden nefs-i Muhammedi (s.a.v.)den melâike-i âlîni yarattı; ve celâl ve zulmet ve dalâl sıfatları cihetinden dahi nefs-i Muhammedi (s.a.v.)den iblîs’i ve etbâ’ım yarattı ilh... ” Bu beyândan anlaşılır ki, hakîkat-i muhammediyye îblîs’i dahi muhittir. Sûre-i Şerife okunan mahalde ashâb-ı cemâl olan mü’minler bulunduğu gibi, ashâb-ı celâl olan kâfirler de var idi. Zıddı câmi’ olan hakîkat-i muhammediyyeden nâzil olan sûre-i şerife, bu câmiiyet hasebiyle, ehl-i dalâle âid olan ibâre dahi, bu hakîkat-i muhammediyyenin lisân-ı celâli ile okunuverdi. Bunun üzerine orada secde etmeyen bir ferd kalmadı; ve bu âlem-i sûrette ve şehâdette dahi, zıddeyni câmiiyetin sim inkişâf etti. Fakat Resûl-i Ekrem hazretlerinin taayyün-i Muhammedîsi ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmi olduğundan, bu lisân-ı celâlî, lisân-ı cemâlîye muhâlif idi. Bu nokta-i nazardan Hak Teâlâ, lisân-ı cemâlî ile okunan âyât-i kur’âniyyeden, lisân-ı celâlî ile okunan ibâreleri bozdu ve nesh etti ve âyât-i cemâliyyeyi tahkim buyurdu.

1548. Ve’n-Necm sûresinde acele okundu. Fakat o fitne idi, sûreden değil idi.

Ya'ni bu Ve’n-Necm sûresinde lisân-ı celâlî ile acele okunan ibâre sûrenin müştemilâtından olmayıp, kalblerinde küfür ve inkâr marazı olan kimseler için fitne ve imtihân-ı ilâhî idi; ve fitne ve imtihânın sim budur ki: sûre-i şerîfe okunurken hem hidâyet ve hem de dalâlat ibâreleri mezkûr oldu. Orada bulunan efrâd-ı beşerden saâdet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar, ibâre-i hidâyete ve şekâvet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar dahi ibâre-i dalâlete nazar edip secde ettiler. Binâenaleyh bir tâifenin hidâyet-i fiiliyyeleri ve bir tâifenin dalâlet-i fiiliyyeleri zuhûra geldi. Zîrâ bu âlem-i şehâdet âlem-i efâldir; ve netîcede "Allâh Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir” (En’âm, 6/149) âyet-i kerîmesinin sırn âşikâr oldu.

1549. Bütün kâfirler o Zamân secde edici oldular, Kapıya baş vurdukları dahi bir sır idi.

İbâre-i dalâlete nazaran bütün kâfirler secde edici oldular. Bunlann hepsinin ezdâdı câmi’ olan zât-ı Hakk’ın kapısına baş vurduklan dahi bir sır idi.

1550. Bundan sonra dolambaç ve uzak birtakım söz vardır. Süleyman ile ol ve şeytanlara karışma!

Bizim bu beyânâtımızdan sonra, bu mes’ele hakkında, bu âlem-i keserâta ve ikilik âlemine müteallik dolambaç ve vahdetten uzak birtakım sözler vardır ki, fikirleri bu ikilik vehmi içinde müstağrak olan âlimler tarafından îrâd edilmiştir. Ey sâlik! Kuvve-i vâhime şeytanlanna kanşma! Süleymân-ı zamân gibi olan insân-ı kâmil ile berâber ve ona tâbi’ ol! Ve onun ledünnî ve vehim şeytanından ârî olan kelâmlannı dinle![62]

----------------

وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِهِ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ اللَّهَ لَهَادِ الَّذِينَ آمَنُوا إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {الحج/54}

“Veliya’leme-llezîne ûtû-l’ilme ennehu-lhakku min rabbike feyu/minû bihi fetuhbite lehu kulûbuhum ve-inna(A)llâhe lehâdi-llezîne âmenû ilâ sirâtin mustekîm(in)” Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar onun, Rabbinden gelen hak olduğunu bilsinler, böylece ona iman etsinler ve sonuçta da kalpleri ona saygı duysun diye Allah böyle yapar. Hiç şüphe yok ki Allah, iman edenleri doğru yola iletir. (22/54) 

----------------

Âyet sayısal değeri 54 ve sûre sayısı 22 dir. 54+22= 76 dır ve 7+6 = 13 tür. Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyedir.

Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar, âyet sayısal değerlerinden bu ilmin (13) Hakikat-i İlâhi bilgisi ve şifresi “ûtû-l’ilme” bu ilmin ita-vehbi ihsan olduğu ve bu ilim verilmiş oanlar Muhsinlerdir. “Enne-hu” Onun Hüviyet ve İnniyet yönünden hak olarak senin rabbinden Hz. Muhammed s.a.v. in Rabbi olan Allah’tan vahiy olarak Hz. Muhammed’e ilim verilenlere ise (13) Rabb-i hasları yönünden ata-ihsan olunurlar. Gönülleri gelen bu ilme mutmain olsun, emin olsun diye Allah-Uluhiyet mertebesi böyle yapar. 

İnananları hadi olan rablerinin yoluna iletir. 

----------------

وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِّنْهُ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً أَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ {الحج/55}

 “Velâ yezâlu-llezîne keferû fî miryetin minhu hattâ te/tiyehumu-ssâ’atu bagteten ev ye/tiyehum azâbu yevmin akîm(in)” İnkâr edenler, kendilerine kıyamet ansızın gelinceye yahut da onlara kısır bir günün azabı gelip çatıncaya dek o Kur’an’dan bir şüphe içinde kalırlar. (22/55)

----------------

Nefsi emmare inkar edip hakkı gizlese kıyameti ansızın gelecek ve azap çatıcaktır. Nefsi emarenin isteklerini geçekleştirememesi onun kısır azabıdır. 

----------------

الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِّلَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ {الحج/56}

“Elmulku yevme-izin li(A)llâhi yahkumu beynehum fellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti fî cennâti-nne’îm(i)” İşte o gün mülk (hükümranlık) Allah’ındır. O, insanların arasında hükmünü verir. Artık iman edip salih ameller işlemiş olanlar Naîm Cennetleri’ndedirler. (22/56)

----------------

Mü’min sûresinde;

Yevme hum bârizûn(e) lâ yahfâ ‘ala(A)llâhi minhum şey-/(un) limeni-lmulku-lyevm(e) li(A)llâhi-lvâhidi-lkahhâr

O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah'ındır. (Soran da cevabını veren de Allah’tır.) (40/16) Programı hakk’tan tatbikatı kuldan ameli işlemiş olanlar nimet cennetlerindedir. 

Tatbikatı da hakk’tan olan ameli işleyenler tevhid cennetlerinde olacaklardır.

----------------

وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ {الحج/57}

“Vellezîne keferû vekezzebû bi-âyâtinâ feulâ-ike lehum azâbun muhîn(un)” İnkâr edip âyetlerimizi yalanlamış olanlara gelince, onlar için de alçaltıcı bir azap vardır. (22/57)

----------------

وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ قُتِلُوا أَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللَّهُ رِزْقًا حَسَنًا وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ {الحج/58}

“Vellezîne hâcerû fî sebîli(A)llâhi sümme kutilû ev mâtû leyerzukannehumu(A)llâhu rizkan hasenâ(en) ve-inna(A)llâhe lehuve hayru-rrâzikîn(e)” Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince, Allah onlara muhakkak güzel bir rızık verecektir. Şüphe yok ki Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. (22/58)

----------------

Hicret; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir. 

Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir. 

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.[63] 

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

 Allah yolunda öldürülmüş nefis cihadında veya ölmüş fenafillah mertebesine ulaşıp ölmeden önce ölenler dir. Allh yolunda verilecek rızık hakikat-i muhammedi ilmidir. Hüviyetinden vermiş olduğu kimlik-nefsi bilgileri rabbani-rahmani ilimlerdir. İlimlerin hayırlısıdır. 

----------------

يُدْخِلَنَّهُم مُّدْخَلًا يَرْضَوْنَهُ وَإِنَّ اللَّهَ لَعَلِيمٌ حَلِيمٌ {الحج/59}

“Leyudhilennehum mudhalen yerdavneh(u) ve-inna(A)llâhe le’alîmun halîm(un)” Elbette onları hoşnut olacakları bir yere sokacaktır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir. (22/59)

----------------

Genel ma’nâ da tevhid-i zât cennetine sokulup razı olacaklar Özel ma’nâ da razı olacakları yere sokulmaları Nefs-i radiye ma’nâsında değil hakikat-i muhammedi ilminden razı oldukları gönül medinesine sokulacaklardır.

Allah bu kullarını hakk’ıyla bilen ve onları hoş görendir.

----------------

ذَلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنصُرَنَّهُ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ {الحج/60}

“Zâlike vemen âkabe bimisli mâ ûkibe bihi sümme buġiye aleyhi leyensurannehu(A)llâh(u) inna(A)llâhe le’afuvvun gafûr(un) Bu böyle. Bir de kim kendisine verilen eziyetin dengiyle karşılık verir de sonra yine kendisine zulmedilirse, elbette Allah ona yardım eder. Hiç şüphesiz ki Allah çok affedendir, çok bağışlayandır. (22/60)

----------------

Zâhiri ma’nâ da çevresinden gelen eziyetlere dengiyle karşılık verilebileceği ve yine zulüm devam ederse Allah’ın yardımı geleceğ bildiriliyor. 

Bâtında ise nefsi emmare hayal ve vehim ile hakikat yönünü inkar ederek o kişiye zulmektedir. İşte bu nefsi emareye karşı cihad edip ona dengi olan Kelime-i Tevhid ile karşılık verir ve kendisine nefsi emmare zulmü ileriki mertebelerde zulmünü artıracağı için Allah yardım eder. 

Hiç şüphesiz Allah açar kapanmışsa yolunu ve yolda ki engelleri kaldırır. 

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَأَنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ {الحج/61}

“Zâlike bi-enna(A)llâhe yûlicu-lleyle fî-nnehâri veyûlicu-nnehâra fî-lleyli veenna(A)llâhe semî’un basîr(un)” Bu böyle. Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işiten, hakkıyla görendir. (22/61)

----------------

“Leyl” Gece sayısal değeri “Lam 30” “Ye 10” “Lam 30” dır. Toplarsak 30+10+10= 70 dir. 

“Nehar” Gündüz sayısal değeri “Nun 50” “He 5” “Elif 1” “Rı 200” dür. 50+5+1+200= 256 2+5+6 = 13 dür. 

(7) Nefis mertebeleri, (13) Hakikat-ül ehadiyyet-ül Ahmediyye’dir.

"Leyl" kelimesini harf ifadeleri yönünden değerlendirmeye çalışalım. Görüldüğü gibi kelime üç harflidir, içerisinde biri başta biri sonda olmak üzere iki adet (Lâm) bulunmaktadır, baştaki “Lâm” Ulûhiyyetten tecelli-i zuhura, ef’âl âlemine doğru olan nüzül yolculuğu, sondaki (Lâm) ise uruc, aslına olan seyr yolculuğunu ifade etmektedir. Ortadaki “ye” ise her iki seyrin yardımcısı ve yakîn haline ulaştırıcısıdır. Lâtin harfleri ile yazılışında "Leyl" de her ne kadar “e” harfide gözüküyor ise de aslında lâm’ın üstünü, ye nin cezm-i ile (lyl) olarak okunmaktadır.

Nehar kelimesini harf ifadeleri yönünde değerlendirmeye çalışalım. Görüldüğü gibi 4 harftir. Baştaki (Nun) Tüm mertebeleri kapsayan, içinde bulunan Nûr-u Muhammedi dir. (He) Hüviyettir, “He” ortadan ikiye ayrıldığı için biri ilâhi hüviyet, biride beşeri hüviyettir. “Elif” ise bu nûr içinde kendini gizliyen Ahadiyet-A’maiyettir. “Rı” ise Rububiyet esmâ mertebesidir.

Etraf kararmaya başladığında ve neticede de karanlık hali ortalığı kapladığı zamana gece denmektedir. Aslında dünyanın güneşe arkası gelen yer hep gecedir, o halde dünya dönüş halinde olduğundan gece devamsızmış-geçici , yani belirli bir süre imiş gibi zannedilir. Değişik yerlerde olmakla beraber dünya durduğu sürece gece hep vardır ve bitmez, geceden murat karanlık ve görünmezlik halidir. 

Bu ise üç şekilde düşünülebilir. 

 (1) A’mâ’ iyyet “sevad-ı A’zâm” mutlak karanlığından “gizli hazine” den kendinden kendine kendi olarak zuhur etmeye başlayan Zât-ı mutlak, bu mertebeden Vahidiyyet mertebesine ilmi İlâh-î olarak zuhur etmesi ve burada bu ilmi suretlerin birer lâtif suret alarak esmâ âlemine intikal etmeleri ve burada ki durumları kendileri hakkında gece hükmündedir. 

(2) kevniyyetin oluşumu ile güneş dünya ve diğer gezegenlerin dönüşmelerine başladıklarında meydana gelen gece’dir. 

(3) Üncüsü ise, beden mülkümüzün ruh aydınlığını nefs perdeleri ile nefsimizin örtmesi ve karartması ile meydana gelen gaflet gecesidir. Bu halde olan bir kimsenin yaşadığı saat zahiren gündüz ve aydınlık dahi olsa hakikat-i itibari ile kendini tanımadığından gece hükmündedir, bu gece dahi devamlıdır, Taaki Kâmil bir mürşide gidip teslim olup verdiği zikir ve çalışmalar ile ruh aydınlığına kavuşsun, ondan sonra onun gecesi olmaz yaşadığı saat gece bile olsa gönül ve ruh aydınlığı onu hep gündüz halinde oluşturur. 

İşte bu gecelerin 1 ve 2 si fıtri ve elimizde olmadan varedilen gecelerdir. Bunlar bizim dışımızda olduğu gibi aynen mertebeleri icabı bizim beden mülkümüzde de vardır. 

Buradaki bireyin tarifi bizce. (men-kim) sorusunun karşılığı (kimse, kimse değildir.) Olmaktadır. Bu idrak ise fenâfillâh mertebesinden bir yaşamdır.

(3) İse beşeriyetlerimiz ile bizdeki İlâh-î hakikatlerin, nefsimizin hayal ve vehim perdeleriyle örtülüp karanlıkta kalması ve böylece devre dışı kalarak aslına ulaşamayıp cehil karanlığındaki, geceye de dikkat çekilmiştir.

Esmâ-i İlâhiyye’nin bizde de olduğunu idrak etmek gecenin varlığını tesbit etmektir ve bu bir ilim ve irfaniyyet halidir kişi seyrinde kendi varlığının kendine ait olmadığını kendisinin bu mertebede izafi bir varlık olduğunu anlaması bu gece halini idrak etmesidir ve oldukça mühim bir aşama- dır. Kendisinde kendisine ait bir şeyin olmadığını ve kendisi Hakk’ın isimlerinden oluşmuş bir terkip olduğunu anlaması ve onun daha henüz ortaya çıkmamış esmâlarının batındaki, ortaya çıkma, güne ulaşma, yolunda olan esmâ gecesidir. “geceyi gündüzün içine sokar” İşte böylece bu gündüz hükmü ile sıfât-ı İlâhiye yi esmâ-i İlâhiye yi, örtmüş sıfat-ı İlâhiye zuhurda esmâ-i İlâhiye ise onun lâtif bâtının da kaldığından gece hükmü ile görünmez olup esmâ-i ilâhiye zuhura çıkma yoluna girmiştir. 

Yukarıda da bahsedildiği gibi, güneş ve dünyanın dönmesi ile dünya zaman itibari ile üç hâli kabul etmektedir bunlar da bilindiği gibi ikisi gündüz ve gecedir ve bunlar geçicidir. Yine diğer bir halin de iki hali vardır ki bunlarda devamlıdır. Bunlardan bir tanesi doğu istikametinden baktığımızda hiç durmadan devam eden geceden gündüze geçiş çizgisidir diğeri ise batı istikametinde, gündüzden geceye geçiş çizgidir. İşte bu iki çizgiler ne gece ne gündüzdürler. Ancak bu çizgiler devamlı hareket halinde olduklarından durağan değillerdir ancak dönüşümler sebebiyle her an vardırlar ve yok olmazlar gece ve gündüz ise böyle değildir kendilerine ait sürede yaşayacak coğrafyaları vardır ve bu coğrafyalarda biri olan gündüz, batıdan gider iken diğer biri olan gecede doğudan gelir. 

 Böylece biri gider biri gelir. Demekki ikiside geçici ve izâfidir. Bu muhteşem hakikate dikkat çekilerek ” geceyi gündüzün içine sokar” denmekle doğudan başlayan gece zaman kancasıyla çekilen o çizgisiyle değişmekte bir müddet sonra da gündüze girilmesi sebebiyle gece gayb olur. Şimdi şöyle bir fikir yürütelim. Diyelim ki! elimizde peykler misali bir aracımız vardır, ve bu araç ile dünyadan yüz kilometre yukarıya çıktık, dünyadan ve tesirlerinden kurtulduk o halde güneşe perde olacak bir vesile olmadığından biz devamlı güneş ile karşı karşıya olduğunuzdan o mahalde izâfi olan ne gündüz ne gece olacaktır. Orada oluşan hadise ise Nûr-u İlâhiyyenin bizi sarmış olduğunu ve hep gündüz hükmü ile orada yaşadığımızı fark etmiş olacağımızdır, işte bu da Bakâbillâh’tır. Yâni kendi nefs-î varlığından gölge yapacak hiç bir şeyin kalmaması ve tamamen Hakk ile Hakk olmuş olmamızdır. Bu halin tarifi ise, Efendimizden bildirilen. “benim, rabb’ım ile öyle bir zamanım vardırki, oraya ne bir Nebi-i mürsel ve nede bir melek-i mukarrep giremez” diye buyurduğu yaşam halidir. Bu yaşam hali Zât-i olarak Efendimize aittir sıfati ve esmâ-i tecellileri ise varisleri olan evliyayı kirâm ve Âriflerine de aittir. Şimdi diğer enfüsi yönüyle bakalım.

Gündüz aydınlığına teşbihan müsavi olan, Rûh, ve onun Nûrani tecellisi, Nûr “Tecellâ” ettiği vakit, ikisinden meydana gelen varlığa kâlb denmiştir. Ve bu kalp arş-ı Rahmân’dır. Burada nefs ve ruhunda mekânı vardır. Çünkü Rahmân’ın her ma’nâ da tecellisi vardır. Kâlb beşeriyyeti itibari ile nafse bakar hakikat-i itibari ile de Rûh’a bakar kişi hangi yönde bu kâlbi kullanırsa o mertebenin kâlbi olur ve sahibini o istikamete yöneltir. Çünkü kalb’in her istikamete dönme kabiliyeti vardır. Rûhani manâ da kalbini aydınlatanın Âyet-i Kerîme’de bahsedilen güneşi doğmuş gündüzü başlamıştır. Ancak bu kalbin evvelâ fuad hükmüne sonradan da “sadr” hükmüne döndürülmsi lâzımdır bu da bir irfani eğitim işidir. 

“Gündüzü de gecenin içine sokar”, İşte böylece bu gece hükmü ile esmâ-i İlâhiye, sıfat-ı İlâhiye yi örtmüş esmâ-i İlâhiyye zuhurda sıfat-ı İlâhiye ise onun lâtif bâtının da kaldığından gece hükmü ile görünmez olup esmâ-i ilâhiye zuhura çıkma yoluna girmiştir.[64]

Gerçekten Allah cc.. Uluhiyet mertebesi nasıl bizlerin kulaklarımız ve gözlerimiz var. Esmâ-i ilâhiyye ile işiten, sıfât-ı ilâhiyye ile görendir.

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ {الحج/62}

“Zâlike bi-enna(A)llâhe huve-lhakku veenne mâ yed’ûne min dûnihi huve-lbâtilu veenna(A)llâhe huve-l’aliyyu-lkebîr(u)” Bu böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp da taptıkları ise batılın ta kendisidir. Şüphesiz ki Allah yücedir, büyüktür. (22/62)

----------------

Allah c.c. eniyet ve hüviyet’in hakk’ındir ta kendisidir. Hakk’ı hakikati bırakıp taptıkları nefislerinin hayalleri vehimleri batılın ta kendisidir. 

İsrâ suresi 81. Âyette, (Ve kul cael Hakku ve zehekal batıl* innel batıle kâne zehuka;)

(Ey Muhammed!) De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkûmdur." (17/81)

O mertebe için bunları yaparsanız Hakk size gelmiş olur yani Hakk sizi istilâ etmiş olur sonra bâtıl ise geçer gider. Hakk’ın gelmesi gerçek olarak Hakk esmâsı’nın senin bütün varlığını kuşatmasıdır, işte Hallac-ı Mansur bu mertebede “Enel Hak” demiştir.

Zaten aslında bâtıl diye bir şey yok idi, bâtılı biz icat ettik, hayalimizden icat ettik, Hakk-ı gönderdik onun yerine yine hayalimizden, benliğimizden yeni bir sistem oluşturduk ve bâtıl hükmüne sokarak bunu Hak zannettik, bireysel varlıklarımıza verdiğimiz kimlikler ile onları öne çıkardık Hakk batında kaldı ve bâtıl denilen zâhire çıktı. Hakikatler ortaya çıkıp hakikat yaşantısı bizde yerini bulunca o zaman hayalimizden ortaya koyduğumuz bâtıl kayboldu. [65]

Allah c.c. görülmemiş güce sahiptir ve büyüklüğü hep sonsuzdur.

----------------

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَتُصْبِحُ الْأَرْضُ مُخْضَرَّةً إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ {الحج/63}

“Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen fetusbihu-l-ardu muhdarra(ten) inna(A)llâhe latîfun habîr(un)” Allah’ın gökten yağmur yağdırdığı, böylece yeryüzünün yemyeşil olduğunu görmedin mi? Şüphesiz Allah, çok lütufkârdır, hakkıyla haberdardır. (22/63)

----------------

Yağmur bilindiği rahmettir. , "Her bir yağmur tânesi bir melek tarafından indirilir. Ve bir tâneyi indiren melek bir daha geri dönmez." Gerçekte yağmur tânesinin inişi hiç şüphe yok ki, yeryüzüne bir kuvvetle olur ve ondan sonra inen tânenin inişi için sarf edilen kuvvet, önceki kuvvetin aynı değildir. Ve önceki kuvvetin geri gelme imkânı yoktur. 

Peygamberimiz (sav) yağmur yağdığında gömleğinin önünü açar, yağan yağmuru yüzüne ve vücuduna sürer, 'bu damlalar Rabbimin yanından geliyor dermiş.

Ve o yağmurlar da, ma‟nâda akli bilgiler ve îtibârî düşüncelerdir.

Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) Efendimiz, vücûdi taayyünleri bulutlara benzetmişlerdir. Ve nebîlerin ve evliyânın mübârek vücûtlarındaki letâfeti anlatmak için de açık havâda yağmur yağdı- ran ince ve latîf bulutlara benzetmişlerdir. Bundan dolayı bu benzetmeyi te'yîd için, Risâlet Penâh Efendimizin (s.a.v) bu mûcizesini vermişlerdir.

Gönül göğüne gözyaşları ile akıtılan abdiyet hakikatleri orada ma’nâ bilgilerin yeşermesi için gereklidir.

Allah c.c. kendi letaifine çekici, gerçeği bildirendir…

İlim ile Hayy Olan Ebedi Ölmez Yağmur yağdı Resülûllah başını açtı,
Cümle âlemlere güzelliğini saçtı,
Yağmur tanesi ümmete kucak açtı,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Yağmur taneleri mübarek başa kondu,
On sekiz bin âlem gül kokusu doldu,
Nûr üstüne nûr gönüllerimize doğdu,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Yağmur tanelerinin ahdi yenidir,
Rabbinin vahiylerinin neyidir,
Mübarek Resül Marifet-i Billah'dır,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Resüle nazil olan yağmur melektendir,
Aref-i enbiya yağmur ile davettedir,
Bil ki, ruhların hayatı ilimdendir,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Cesetlerin hayatı dahi sudandır,
İnsan bu âlemde cesetle ruhtandır,
Zahirle batından bir edilendir,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Yağmur zâhirde su, bâtında hyattır,
Su "Hayy" ismi şerifinin mazharıdır,
Yağmur lisan-ı hal ile davettedir,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Efendimiz sureti yağmur görünür,
Manadan, manaya geçmeye bürünür,
Anlamayan ehli zahiri sürünür,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Kalbi cehille ilim ile sakin oldum,
Cehaletten öldüm, İlimle Hayy oldum,
Kalbi ihya etti, talibi Hakk oldum,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Hz. Ali der; Kalbin hayatı ilimledir,
Kalbin ölümü cehilden kaçınmalıdır,
İlmi ganimet ve kazanç saymalıdır,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Hayatı ebedi, hayatı kalbiyedir,
Mevt-i tefrikadan hayatı cem etmelidir,
O âlemi kudste hayatı ruhaniyedir,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Hayati vücud, o da Hakk ile hayattır,
Abd fenadır, O'nun vücuduyla bakidir,
Ebediyette O'nun hayatıyla Hayydır,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Arif ilimle Hayy olup dirilince,
Hayatı kalbi ve vücudiye gelince,
İlmin nihayetinde hayrete düşünce,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Cehilden ölen hayrete düşmektedir,
Hayret çırpınmak, hareket etmektir,
Nerede hareket varsa, hayat vardır,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

İlimle Hayy olan için sükûn yoktur,
Ne de sükuna sebeb olan mevt vardır,
Onun için Vücud-i Hak'la beka vardır,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

Ey gönülden yansıyan nûrlu Mirat,
Cenab-ı Hakktan ilhamla vardığın sırat,
Ma’nâ-i Rabbani elması kaç karat,
İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.[66] 

----------------

لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ {الحج/64}

“Lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) ve-inna(A)llâhe lehuve-lganiyyu-lhamîd(u)” Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Şüphesiz ki Allah elbette zengindir, elbette övgüye lâyıktır. (22/64)

----------------

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim. 

--------------------------- 

Diyanet Meali: 

22.64 - Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. 

Şüphesiz ki Allah elbette zengindir, elbette övgüye lâyıktır. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

22.64 - Göklerdeki ve Yerdeki hep onundur ve hakıkat Allah, hamd olunacak yegâne ganiy ancak odur. 

--------------------------- 

Göklerde ve yerlerdeki herşey onundur, hamd olunması için hamdedecek varlıkların olması lazımdır ki, bunlarda insanlardır. O halde bu ayet-i kerîme ilede göklerde de insan türü varlıkların olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.[67] T.B. 

----------------

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَيُمْسِكُ السَّمَاء أَن تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {الحج/65}

“Elem tera enna(A)llâhe seḣḣara lekum mâ fî-l-ardi velfulke tecrî fî-lbahri bi-emrihi veyumsiku-ssemâe en teka’a alâ-l-ardi illâ bi-iznih(i) inna(A)llâhe bi-nnâsi leraûfun rahîm(un)” Görmüyor musun ki, Allah bütün yerdekileri ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir. (22/65)

----------------

Bir bakıma da bizlerin bedenleri oksijen deryasında dikey gezen “Hakikati Muhammedi” tekneleridir. Bu beden gemiler bizim hizmetimizdedir.

Nusret Babamız derya gezeri olduğunu Erler Demine Şiirinde dile getirmiştir.

Derslerini bitiren Nusretefendi, bunun sevinci ile, “Erler demine destur alalım” diye başlayan ilâhisini yazmıştır. Bu ilâhi Televizyon ve Radyolarda eksik ve birazda değiştirilerek okunmaktadır, aslı ise şöyledir.

------------------- 

## E R L E R D E M İ N E

 Erler demine destur alalım.
 Pervaneye bak ibret alalım. Aşkın ateşine gel bir yanalım. Dost, dost, diyerek arşa varalım 

### Devrane uyup seyran edelim.
 Eyvah, vah, vah, vah demeden 

 ALLAH diyelim.

 Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

 Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 Günler geceler durmaz geçiyor.

 Sermayen olan ömrün bitiyor. Bülbüllere bak feryad ediyor. Ey gonca açıl mevsim bitiyor.

 Dost, dost, dost, dost.

 Devrane uyup seyran edelim.

### Eyvah, vah, vah, vah demeden 

 ALLAH diyelim.

 Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

 Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 Aşıksan eğer gel birleşelim.

 Şeyhin izine yüzler sürelim. Ta fecre kadar zikreyleyelim. Feryad edelim efgan edelim.

 Dost, dost, dost, dost.

 Devrane uyup seyran edelim. Eyvah, vah, vah, vah demeden ALLAH diyelim.

 Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah. Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 Ey yolcu biraz gel dinle beni. Kervan yürüyor sen kalma geri. Nûsret denilen derya gezeri. Hatmetti bu gün seyru seferi.

 Dost, dost, dost, dost.

 Devrane uyup seyran edelim.

### Eyvah, vah, vah, vah demeden 

 ALLAH diyelim.

 Lâ ilâhe illâllah, la ilâhe illâllah. Lâ ilâhe illâllah, Hûû.[68]

------------------- 

Gök bizlerin gönlüdür, gönlümüz yeryüzü yani beden arzına inmesin. Esmâ-i ilâhiyye, ef’âli ilahiyye mertebesi üstüne inmesin diye esmâ-i ilâhiyyeyi tutuyor.

Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

1591. Ey acaba, o ahd ve o yemîn hani? O şeker gibi olan dudağın vaadleri hani?

Sâlikin ilerlemesi üç mertebe üzerinedir. Birincisi "fenâ-fi'ş-şeyh"dir. Ya’nî sâlik şeyhinin muhabbetinde fânî olur. Bu muhabbet kendi nefsine olan muhabbetin örtülmesidir. İkincisi "fenâ-fi'r-resûl"dür. Sâlik şeyhinin muhabbetinden ilerleyerek bu mertebeye gelir ve bu mertebenin hükmü, peygamberî muhabbette fânî olmaktır. Bu muhabbet de, şeyhine olan muhabbetin örtülmesidir. Üçüncüsü "fenâ-fi'llâh"dır. Bu da Hak muhabbetinde fânî olmaktır. Bu muhabbet de, peygamberî muhabbetin örtülmesidir.

Nitekim Sultân Mahmûd-i Gaznevî, Hz. Ebu'l-Hasan Harakānî (k.s.) hazretlerini huzûruna da’vet için birisini gönderir ve ona, eğer da’vete îcâbet etmezse: “atîûllâhe ve atîûr resûle ve ulil emri minkum” (Nisa, 4/59) ya’nî "Allâh'a itâat edin ve Resûl'e ve sizden emir sâhibi olanlara itâat edin" âyet-i kerîmesini okumasını emreder; ve gönderdiği adam da öyle yapar. Hz. Ebu'I-Hasan Harakānî (kaddesallâhu sırrahû) buyururlar ki "Atîûllah"da "Allah'a itaat ediniz!" de o kadar gark olmuşum ki "atîû'r resûl" "resûle itâat ediniz!"de utançlarım vardır; bak bir düşün ki "ülü'l emr" "Emir sâhibi olanlara..." ne kalır?

İşte bu hakîkate dayanarak Hakk aşkında gark olan Cenâb-ı Pîr-i destgîr, bu beyt-i şerîfte nebîlerin mukaddes rûhlarına karşı olan yakarıştan ileriye geçerek, mübârek kalblerini kaplamış olan ilâhî aşkın şevkiyle Cenâb-ı Vâhibü'l-atâyâ Hazretleri'ne yakarmaya başlarlar da derler ki: 

Ey acaba biz aşağıların aşağısında bulunan kullara karşı sen "innallâhe bin nâsi le raûfun rahîm” (Hac, 22/65) "Çünkü Allah insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir" ve “yâ ibâdiyellezîne esrefû alâ enfüsihim lâ taknetû min rahmetillâhi, innallâhe yagfiruz zünûbe cemîân, innehu hüvel gafûrur rahîm” (Zümer, 39/53) " De ki, ey kendi öz canlarına karşı haddi aşarak hareket eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Hak Teâlâ bütün kusurları bağışlar. Çünkü O gafûrdur, bağışlayıcıdır" vaadlerinde bulunmuş ve bunları benzer ifâdeler ile desteklemiş idin. Ey kerîm olan Allah’ım! Hani senin vaadlerin ve ahdin ve desteğin ve senin şeker gibi olan dudağının vaadleri. "Dudak" ta'bîri, mahalden bahis ile hâli anlatmak türünden mecâz olup, şeker gibi tatlı ve latîf olan Hakk'ın sözüne işârettir; ve peygamberî latîf dudağa işâret olması da mümkündür. Çünkü Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri Peygamber'in dudağından söylemiştir. Nitekim ileride gelecek bir beyt-i şerîfte şöyle buyrulur: "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim Hak söylemedi derse o kâfirdir." Çünkü insân-ı kâmil, fiiller âlemi olan şehâdet mertebesinde Hakk’ın âletidir; ve işte bu ma’nâya dayanmaktadır ki, kâmillerden birisi Hakk'a karşı gerçekleşen yakarışına, yine kendisi cevâp verirmiş. Birisi demiş ki: "Yakarı-şına yine sen cevâp veriyorsun, bu nasıl olur?" O hazret de cevâben: "İkimiz bir ağız kullanırız" demiştir.[69]

----------------

وَهُوَ الَّذِي أَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ إِنَّ الْإِنسَانَ لَكَفُورٌ {الحج/66}

“Vehuve-llezî ahyâkum sümme yumîtukum sümme yuhyîkum inne-l-insâne lekefûr(un)”

O, size hayat veren, sonra sizi öldürecek, daha sonra da diriltecek olandır. Şüphesiz, insan çok nankördür. (22/66)

----------------

Zâhiri olarak hayat bulmamız ve irci emri ile ölümü tadışımız ve ahiret hayatının başlangıcı ile ahret hayatına başlangıcı ile oranın şartları ile bir beden elbisesi ile dirilinecektir. 

Bâtınımıza döndüğümüzde bir anne ve babadan bu dünya hayatına geldikten ve kendimizi bilmeye başladıktan sonra eğer şayet kendimize bize, bizi, bizle ve resülû, resül ile resüllüğü ve Hakk’ı Hakkı ile Hakk olarak tanıtacak irfan ehli bulunup “venefahtü” ile nefesi tenfis ile kendi gönlümüzde veled-i kalp denilen gönül evladımızı doğurursk hakiki hayatın başlangıcı bu olmaktadır. Ve ölmeden önce ölmek ile fenafillah ve daha sonra hakk ile dirilmek ile bekabillah mertebesine ulaşılacaktır. 

“inne-l-insâne lekefûr” âyette insan nankör olarak meallendirilmiştir. Gerçekten insan “le-kefûr” küfür içindedir. Eğer nefsi emmare yaşantısı içinde kendinde bulunan hakk’ı örtüp gizlemesinden ötürü küfür içindedir. Bir de insan-ın kendinde bulunan Hakk’ı irfaniyeti ile beden toprağı ile örtüp gizlemesi vardır. Bu da işin hakikat yönüdür.

----------------

ِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْأَمْرِ وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ إِنَّكَ لَعَلَى هُدًى مُّسْتَقِيمٍ {الحج/67}

“Likulli ummetin ce’alnâ menseken hum nâsikûh(u) felâ yunâzi’unneke fî-l-emr(i) ved’u ilâ rabbik(e) inneke le’alâ huden mustekîm(in)” Biz her ümmet için uygulayacağı bir ibadet yolu verdik. O hâlde, din işinde seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine davet et. Çünkü sen hiç şüphesiz hakka götüren dosdoğru bir yol üzerindesin. (22/67)

----------------

Her ümmet için “ce’al-na” biz kıldık derken ayetin zâti olduğu anlaşılıyor. Her ümmetin ibadet şekli kendi mertebesi üzerinden ef’âl, esmâ, sıfât mertebesindendir. İşte seninle çekişmesinler sen zât mertebesinden ibadet ediyorsun. Sen Rabbin olan Allah zât mertebesinden davet et. Ve sen hakka götüren istikamet yolu olan Sıratullah üzerindesin.

----------------

وَإِن جَادَلُوكَ فَقُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ {الحج/68}

“Ve-in câdelûke fekuli(A)llâhu a’lemu bimâ ta’melûn(e)” Eğer seninle mücadele ederlerse, de ki: “Allah, yapmakta olduğunuzu daha iyi bilmektedir.” (22/68)

----------------

Resüllle-Risalet mertebesiyle mücadele temsil ettiği Allah-Uluhiyet mertebesi ile mücadele olduğu için Allah bunu yapmakta olduğunuzun ilmi olduğu için bunu daha iyi bilir. 

----------------

اللَّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ {الحج/69}

 “(A)llâhu yahkumu beynekum yevme-lkiyâmeti fîmâ kuntum fîhi tahtelifûn(e)” Hakkında ayrılığa düşüp durduğunuz şeyler konusunda, kıyamet günü Allah aranızda hüküm verecektir. (22/69)

----------------

أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِنَّ ذَلِكَ فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ {الحج/70}

“Elem ta’lem enna(A)llâhe ya’lemu mâ fî-ssemâ-i vel-ard(i) inne zâlike fî kitâb(in) inne zâlike ala(A)llâhi yesîr(un)” Bilmez misin ki, kuşkusuz Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Kuşkusuz bunların hepsi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)dır. Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır. (22/70)

----------------

Allah gönlünüzde ve bedenizde olan ne varsa hepsini bilir. Bunların hepsi gönül kitabındadır. Mertebeleri seyran eden bunu okur. 

İnsan-ı Kamil-den Levh-i Mahfûz konusu ile yolumuza devam edelim.

Kırksekizinci Bölüm - Levh-i Mahfûz Hakkında Manzûmenin Tercümesi:

"Bir nefs ki, bizzat âlemin ilmini ihtivâ edicidir. Ey Âdemoğlu! İşte o bizim levh-i mahfûzumuzdur. Mutlak vücûdun bütün sûretleri âşikâr olarak, o nefsin kâbiliyetinde nakışlanmıştır. O ilâhî nefs ile meşgul olarak temizlenirse; Ve siyah ve zâlim olan şüphenin karanlığından kurtularak safâ kazanırsa; Bütün eşyâ o nefsin indinde zâhir olur ve âlemin gizli yanları âşikâr olarak onda görülür." Ma'lûmun olsun ve Cenâb-ı Hak seni hakikâte hidâyet buyursun! 

Levh-i mahfûz, halka dönük müşâhede yerlerinde tecellî eden Hakk’a dönük ilâhî nûrdan ibârettir. Mevcûdlar o levh-i mahfûzda aslî tâb’ edilmişlikle tâb’ edilmiştir. 

Levh-i mahfûz, heyûlanın aslıdır. Çünkü heyûlanın gerektirdiği her sûret, levh-i mahfûzda tâb’ edilmiştir. Heyûla, bu sûretlerden bir sûret gerektirirse, heyûlanın hemen olmasını veya bir mühlet sonra olmasını gerektirmesine göre o sûret âlemde mevcûd olur. Çünkü kalem-i a'lâ, levh-i mahfûzda o sûretin vücûda gelmesiyle cereyân etmiş ve heyûla da onu gerektirmiştir. Bu gerektirmeye göre o sûreti vücûda getirmek, zarûret hâline gelmiştir.

Bu izâha dayalı olaraktır ki, ilâhiyyat âlimleri; 

"Heyûla bir sûreti gerektirirse, sûretlerin “Vâhib”i ya’nî “Hîbe edicisi” üzerine o sûreti âlemde açığa çıkartmak vâcibtir" demişlerdir. 

Onların "sûretlerin Vâhib’i üzerine o sûreti açığa çıkartmak vâcibtir," demeleri ma’nâyı genişleterek anlatabilme ve mecâz türündendir; aynen Rîsâlet-meâb Efendimiz (s.a.v)'in, "Allah dünyâdan bir şeyi kaldırınca, benzerini onun yerine koyması nefsi üzerine vâcibtir" hadîsinde olduğu gibidir.

Gerek bu hadîste, gerek ilâhiyyatçıların sözündeki "Allâh üzerine vâcib olma" sözü, mecâz türündendir. Yoksa, işin hakîkatinde bunlar "Allah üzerine vâcib" demek değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendi üstüne bir şeyin vâcib olmasından yana son derece yücelik ile yücedir. Heyûlanın beyânı, ona mahsûs ayrı bir bölümde gelecektir.

 Bilinsin ki; 

 - Mevcûdların tâb’ edilme yeri olan ilâhî nûr, küllî nefs olarak ta'bîr edilmiştir. 

 - Levh-i mahfûz, olarak da ta'bîr edilen bahsedilen bu nûrda, kalem-i a'lânın yazdığı şeyi idrâk, o nûrun vecihlerinden bir vecih ile olur, işte o vecih, bizim indimizde küllî akıl olarak ta'bîr edilir. 

- Bu nûrdaki tâb’ edilme de kazâ olarak ta'bîr edilir. Kazâ, ilâhî vasfı gereğince aslî tafsîlden ibârettir. Biz bu tafsîlin tecellî yerini, yukarıda kürsî olarak ta'bîr etmiş idik.

Levh-i mahfûzdaki takdîr ise; 

- Belirlenmiş bir zamanda; 

- Ona mahsûs yapısıyla; 

- Belirlenmiş sûrette halkı açığa çıkarmakla hüküm demektir. 

Bunun tecellî yerine de "kâlem-i a'lâ" ta’bîri kullanılmıştır. 

Kâlem-i a'lâ, bizim kullandığımız ta’bîrlerde "akl-ı evvel ya’nî ilk akıl" demektir. Akl-ı evvelin beyânı, ona mahsûs ayrı bir bölümde gelecektir. Bu yaptığımız izâhı aşağıdaki şekilde örneklendirebiliriz: 

Cenâb- ı Hak, falan zamanda falan yapıda Zeyd'i vücûda getirmekle hükmettiğinde; 

- Levh-i mahfûzda bu takdîrin gerektirdiği emir, kâlem-i a'lâdan ibârettir.

- Kâlem-i a'lâ da, ilk akıldan ibârettir. 

- Bu gerektirmenin beyân edilmesine âit olan mahâl de levh-i mahfûzdur. O levh-i mahfûz da küllî nefs olarak ta'bîr edilmiştir. 

- Bir ilâhî emir ki, bu hükmün vücûdda vücûda getirilmesini gerekli kılmıştır, işte o emir ilâhî sıfatların gereklerindendir. 

- Kazâ olarak ta'bîr edilen de budur. 

- Bunun tecellî yeri kürsîdir.

Kalem ile kastedilenin ne olduğunu, levh-i mahfûz ile kastedilenin ne olduğunu, kazâ ile kastedilenin ne olduğunu, kader ya’nî takdîr ile kastedilenin ne olduğunu iyice anla ve bil!

Bilesin ki, levh-i mahfûzdaki ilim, ilâhî ilimden bir nebzedir. Cenâb-ı Hak onu, halka dönük mevcûdların hakîkatlerinin gereğine göre ilâhî kanûn hikmeti üzere levhde icrâ etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın Hakk’a dönük hakîkatlerinin gereğine göre levh-i mahfûzdaki ilminin ötesinde de ilmi vardır. 

Bahsedilen bu ilâhî hakîkatler, vücûdda kudretinin meydana getirme üslûbuna göre zâhir olur. İşte bu hakîkatler, levh-i mahfûzda yazılmış değildir. 

Belki, bahsedilen bu hakîkatler; 

- Aynî âlemde zâhir olduğu zaman; ba'zen levh-i mahfûzda da zâhir olur; 

- Ba'zen aynî âlemde zâhir oluşundan sonra dahi levhde zâhir olmaz. 

Levh-i mahfûzda bulunanların hepsi, kıyâmet gününe kadar olan hissî vücûda âit ilim meydana getirir.

Cennet ehlinin, ateş ehlinin hallerine dâir olan ilmin ayrıntısına âit, levh-i mahfûzda bir şey yoktur. Çünkü o ayrıntı, kudretin meydana getirmesine âittir. Kudret işi ise, ta’yîn edilmiş değil, belki mücmeldir.

Evet, işte bu yön ya’nî cennet ehlinin ve ateş ehlinin icmâl üzere hallerine dâir ilim, levh-i mahfûzda bulunabilir. Fakat bu ilim, hem icmâl üzere hem de mutlak sûrettedir; 

- Ebedî saâdete mazhar oluşuna, ilâhî ilmin cereyan ettiği kimse hakkında, mutlak olarak ni’metlenme yurdu olduğunun bilinmesi gibi. 

- Hattâ bu nî’metlenmeye âit olan ilim, ayrıntılansa bile bu ayrıntılanma dahi, o ni’metlendirme cinsine âit olduğu için yine icmâl üzere bir cümledir.

Örneğin, falan kimseyi me'vâ cenneti ehlinden, yâhut huld cenneti ehlinden, yâhut naîm cenneti ehlinden, yâhut firdevs cenneti ehlinden diye bilirsin; fakat, bu bir icmâldir. Bundan daha fazlasına imkân yoktur. Ateş ehlinin hâli de böyledir.

Bilesin ki, levh-i mahfûzda takdîr edilen hükümler iki çeşittir:

- Bir kısmı, değiştirilmesi mümkün olmayan takdîr edilenler. 

- Diğeri de, değiştirilmesi mümkün olan takdîr edilenlerdir.

Değiştirilmesi mümkün olmayan takdîr edilenler, âlemde ilâhî sıfatların gerektirdiği işlerden ibâret olup, vücûda gelmemelerine imkân yoktur. 

Değiştirilmesi mümkün olan işler o şeyler ki, âdet olan hikmet kanûnu üzerine âlemdeki kâbiliyyetler, o şeyleri gerektirmiştir. 

- Bu tür işleri, Cenâb-ı Hak ba'zen anlattığımız oluşum üzerine icrâ eder. Levh-i mahfûzda takdîr edilmiş olan şey gerçekleşir. 

- Ba'zı kere de o işleri ilâhî meydana getirme hükmü üzerine icrâ eder. Bundan dolayı, levh-i mahfûzda takdîr edilmiş olan, gerçekleşmez.

Şuna da şüphe yoktur ki, âlemdeki kâbiliyyetlerin gerektirdiği şeyler de, ilâhî sıfatların gereğinin aynıdır. Fakat ikisi arasında fark vardır. Yâ'nî mutlaka, ilâhî sıfatların gerektirdiği şeyle, âlemdeki kâbiliyyetlerin gerektirdiği şey arasında fark vardır.

O fark da şu şekildedir ki; 

- Âlemdeki kâbiliyyetler bir şeyi gerektirse de, o kâbiliyyet hükmünde âcizlik mevcûddur. Çünkü oluşmasında gayrıya dayanmıştır. Bunun içindir ki, ba'zen gerçekleşir, ba'zen de gerçekleşmez. 

- Oysa, ilâhî sıfatların gerektirdiği işler böyle değildir. Onlarda ilâhî gerek olduğundan, zarûrî olarak gerçekleşirler.

Îzâh edilen bu farkta ikinci bir yön daha vardır. O yön de şöyledir: 

Âlemdeki kâbiliyyetler mümkün olan şeylerdir. Mümkün olan şey ise, kabûl ettiği şeyin zıddını da kabul eder. Kâbiliyyet bir şeyi gerektirse de ve ilâhî kudret onun zıttının gerçekleşmesiyle cereyan etse, o zıt olan da yine mümkünde mevcûd olan kâbiliyyetin gereği demektir. Bundan dolayı âlemdeki kâbiliyetlerin gereğinin gerçekleştiği söylesek de, hikmet kanûnunun tersine olarak söylemiş oluruz. Şâyet kâbiliyyetin gerektirdiği şey, aynıyla gerçekleşirse o zaman hikmet kanûnu üzerine gerçekleştiğini söyleriz. Bu zevkî ya’nî bizzât hakîkatiyle yaşanan bir husûstur, akıl bunu fikrî bakış açısından idrâk edemez. Belki bu bir ilâhî keşftir. Allah, kullarından dilediğine o keşfi ihsân eder.

Özetle, muhkem ya’nî mutlak kazâ kendisinde değişim olmayan kazâdır. Muallak kazâ da, kendisinde değişim mümkün olan kazâdır. Bunun içindir ki, Resûlullah (s.a.v) ancak, muallak kazâdan yana Allah’a sığınmıştır. Çünkü Nebî (s.a.v) bilirdi ki, muallak kazâda değişim olması mümkündür. 

Cenâb-ı Hakk'ın, “Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbit ve indehu ümmül kitâb” "Allah, dilediğini siler, dilediğini sâbit kılar, ümmü’l-Kitâb O’nun indindedir" (Ra’d, 13/39) buyurması muallak kazâya âittir.

Muhkem ya’nî mutlak kazâ böyle değildir. Ona Kur’ân-ı Kerîm'de “ve kâne emrullâhi kaderen makdûrâ” (Ahzâb, 33/38) "Allah'ın emri takdîr edilmiş kaderdir" âyetiyle işâret edilmiştir. 

Muhkem kazâda edebe riâyet etme, muallak kazâda ise şefâate cesâret etme husûsunda nasıl hareket edeceğini ta'yîn edebilmek için ikisini birbirinden ayırıp seçebilmek, keşif sâhibi üzerine en güç olan şeylerdendir. 

Cenâb-ı Hak, muallak kazâyı kuluna bildirirse bu, şefâate izin verdiğine işârettir. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da, “menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih” ya’nî "Kim ki O’nun indinde şefâat edebilir, ancak O’nun izniyle" (Bakara, 2/255) buyurmuştur.

Bu âlemde ortaya gelen herşey kâbiliyyeti netîcesinde ortaya gelmektedir ve bu kâbiliyyetin ortaya gelmesi bu âlemin gereği olarak başka şeylere dayanmaktadır. Bir elma ağacının kendisinde elma verme kâbiliyyetinin olup, bunun ortaya çıkmasının toprağa, yağmura, hava şartlarına bağlı olması gibi. Eğer her atılan tohum mutlak olarak elma olacak diye ilâhî bir hüküm olsaydı, elma olması başkalarına değil ilâhî hükme dayanırdı ve her şart altında elma verirdi.

Âlemde bu belirtilen kazâ ve kader hükmüyle açığa çıkanlardan insan kendi yaptığı fiillerinden sorumludur. Ve bu sorumlu oluşu da insanın en büyük vasfıdır. İnsanın bu sorumluluğu ise mutlak kazâ yönünden değil ancak muallak kazâ yönündendir. Bu muallak kazâdan sorumluluk ise emr-i teklîfi yönündendir çünkü bizlerin emr-i teklîfiyi yerine getirme hususunda kâbiliyyetlerimiz vardır. “İz—TB” Bilinsin ki, "levh-i mahfûz" olarak ta'bîr edilen ilâhî nûr; 

- İlâhî zâtın nûrundan; 

- İlâhî zâtın nûru da, ilâhî zâtın aynından ibârettir. Çünkü Hakk'a nisbetle bölünme ve kısımlanma muhaldir. 

Şu halde, zâtının nûrundan olan levh-i mahfûz, mutlak Hakk'tır. Küllî nefs olarak ta'bîr edilen budur, mutlak halk da odur. 

Kur’ân'da “Bel hüve kur’ânun mecîd; Fî levhin mahfûz” ya’nî "Belki o Kur'ân mecd ve azamet, izzet ve saltanat sâhibinin nefsidir; Levh-i mahfûzdadır" buyrulması buna işârettir. Yâ'nî; 

- Küllî nefsdedir yâ'nî; 

- İnsân-ı kâmilin nefsindedir. 

Bunda hulûl ya’nî dâhil olma da yoktur. Allah, hulûl ve birleşmeden yana yüce ve mukaddestir.

Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.[70] 

----------------

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَمَا لَيْسَ لَهُم بِهِ عِلْمٌ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ {الحج/71}

“Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lem yunezzil bihi sultânen vemâ leyse lehum bihi ilm(un) vemâ lizzâlimîne min nasîr(in)” Onlar, Allah’ı bırakıp, hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, kendilerinin de hakkında hiçbir bilgilerinin bulunmadığı şeylere kulluk ederler. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur. (22/71)

----------------

Allah’ın dini dışında olan şeylere ibadet ediyorlar, bunlar kendi hayal ve vehimleri icat etmiş oldukları haklarında bilgileri olmadıklara mabutlara ibadet ederler. Onlara kendi beden arzının kutrundan çıkmaları için bi-sultan güç yoktur-vermezler. Nefsi emmarenin zulmetinde olanlara nefsin karanlığında kalanların yardımcısı da yoktur.

----------------

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ فِي وُجُوهِ الَّذِينَ كَفَرُوا الْمُنكَرَ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذِينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا قُلْ أَفَأُنَبِّئُكُم بِشَرٍّ مِّن ذَلِكُمُ النَّارُ وَعَدَهَا اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَبِئْسَ الْمَصِيرُ {الحج/72}

“Ve-izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin ta’rifu fî vucûhi-llezîne keferû-lmunker(a) yekâdûne yestûne billezîne yetlûne aleyhim âyâtinâ kul efeunebbi-ukum bişerrin min zâlikum ennâru ve’adeha(A)llâhu-llezîne keferû vebi/se-lmasîr(u)” Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, o kâfirlerin yüz ifadelerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara hışımla saldıracaklar. De ki: “Şimdi size bu durumdan daha beterini haber vereyim mi: Ateş.. Allah, onu kâfirlere vaad etti. Ne kötü varış yeridir orası!” (22/72)

----------------

يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَّا يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ {الحج/73}

“(A)llâhi len yahlukû zubâben velevi-cteme’û leh(u) ve-in yeslubuhumu-zzubâbu şey-en lâ yestenkizûhu minh(u) da’ufe-ttâlibu velmatlûb(u)” Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar (halk edemezler), hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de. (22/73)

----------------

Burada Allah başka tapılanların hepsi bir araya gelseler “zubâbu” sinek bile halk edemezler diye örnek vermektedir.

Rabbimiz bir şeyi boş yere örnek olarak vermez. “Zubâbu” Sinek sayısal değeri “Ze 7” “Be”2 “Elif 1” “Be 2” dir. Toplarsak 7+2+1+2= 12 dir.

(12) Hakikat-i Muhammediyedir.

Sinek denilen varlık Hakikat-i Muhammediye genel programının içinde kendi birimsel varlığından bir programdır.

“Zu” Sahip demektir, “Babu” ise kapıdır… Sinek denilen varlık Hakikat-i Muhammediye içinde esmâ-museviyet mertebesinde bir kapı sahibidir. Görüldüğü kendi küçük ama ilmi büyük gözüküyor. Buna istinaden aşağıdaki beyiti okuyalım..

“Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu” Yunus Emre Şimdi bu ilmi ilahi proramı ile olan bir açılımdır. Sinek örneği kartal gibi olan nefsi emmare sahiplerini yere çarpıp vurmuştur.

Ama kişi sinek gibi nefsi emmare yaşantısı içinde ise necis sayılan her şeye konar ve mide bulandırır.

Bir gün sineğin biri at nalı oluşturmuş olduğu çamurun üstünde bir yaprak görmüş ve üstüne çıkıp işte derya, işte gemi, işte gemi işte kaptan diye kendini derya kaptanı sanmış. Nefsi emmare yaşantısı içinde hayal deryası içinde kendi gemisinin kaptanı sanar. 

----------------

مَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ {الحج/74}

“Mâ kaderû(A)llâhe hakka kadrih(i) inna(A)llâhe lekaviyyun azîz(un)” Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. (22/74)

----------------

Allah dilediğini icraya muktedirdir. Allah’ın kazası olan Ayan-ı Sabiteyi yani ilmi ilahi programının kaderini yani icrasını hakkıyla anlayıp bilemediler. 

Zata ait isti‟dâdlar aslâ değişmediği gibi, iki zıttı da birleştirmez. Örneğin ilâhî ilimde saâdetle ma‟lûm olan bir a‟yân-ı sâbite, değişerek şekavetle ma‟lûm olmadığı gibi, bir a‟yân-ı sâbite aynı anda hem saâdet ve hem de şekâveti taşımaz. Çünkü bunlar, bir dîğerinin zıttıdır. Nitekim bir şey aynı an içinde hem beyaz ve hem siyâh olmaz.

İlâhî kazâ biri zorunlu, diğeri muallâk olmak üzere iki çeşittir:

“Zorunlu Kazâ” kayıtsız şartsız yerine getirilmesi gerekli olan kazâlardır. Bu kazâ ne sözlü duâ ile ve ne de fiili duâ ile ya‟nî tedbirler ile önlenemez. Zo- runlu kazâda iki i‟tibâr vardır. Birisi Allah indinde “muallâk kazâ” ve melek- ler ve kâmilin indinde “zorunlu kazâ” görünen ilâhî kazâdır. Bu kazâ duâ ve tedbîr ile önlenir.

“Muallak kazâ” kayıt ve şarta bağlı olarak yerine getirilmesi gereken kazâdır. Bu kazâ önleme şartının gerçekleşmesi hâlinde te‟sîrli olmaz. Şart dahî kazâdır. “Kazâ kazâ ile geri döndürülür” hadîs-i şerîfinde bu hakîkate işâret buyrulmuştur.

Zorunlu kazâya örnek: Tavla oyununu oynayan kimse, oyununu iyi oy- nadığı ve pullarını da önüne biriktirip arkadaşından evvel toplamaya başladı- ğı halde, öyle bir zar atar ki, açık vermeğe mecbur kalır. Çünkü başka türlü oynamak mümkün değildir. Burada tedbîr ve mahâretin te‟sîri yoktur. İşte bu zorunlu kazâdır.

 Muallâk kazâya örnek: Bilindiği gibi, tavla oyununda oyuncular zarın hükmüne tâbi‟dir. Oyuncu oyununu kazanmak için uygun gördüğü zarın gelmesini ister. Fakat zarı atınca, zarlar genellikle istediğinden farklı olarak gelir. Oyuncu bunda mecbûrdur; mutlaka onu oynayacaktır. Velâkin gelen zar üzerine birkaç türlü oyun mevcût olduğu takdirde, onların en iyisini oyna- makta serbesttir. Bu husûsta mecbûr değildir. Eğer her gelen zarda oyununun en iyisini oynarsa, oyunu kazanabilir. Şimdi istediğinden farklı gelen zara tâbi olma mecbûriyyeti bir kazâdır. Ve kazanmak için oyunun iyisini oynamak da- hi bir kazâdır. İstediğinden farklı gelen zar ile oyunu kaybedebilirken iyi oy- nadığı için kaybetmedi. Bundan dolayı kazâyı, kazâ ile geri döndürdü. Ve bu kazâ muallâk kazâ oldu. Mesnevi:

Tercüme:

“Allah Teâlâ tarafından evliyânın öyle bir kudreti vardır ki, atılmış oku yolundan geri çevirirler” beyt-i şerîfi zorunlu kazâ hakkında değil, muallâk kazâ hakkındadır.

Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin (k.a.s.): “Ben zorunlu kazayı da önle- rim” buyurmaları Allah indine muallâk kazâ ve melekler indinde zorunlu kazâ görünen ilâhî kazâ hakkındadır. Yoksa zorunlu kazâ hiçbir yön ile önle- nemez.

“Kader” kazânın ayrıntılanmasıdır. “Kazâ” bir vakit ile kayıtlanmış olma- dığı halde, “kader” vakitlerden bir vakitte her bir ayn-ı sâbitenin özel sebepler altında mertebelerinin tümünde açığa çıkacak hallerini değerlendirmekten ibârettir. Örneğin “Zeyd saadet ehlidir” diye hakkında bütünsel hükmünün ulaşmasından sonra Zeyd‟in falân vakit şehâdet âleminde açığa çıkması ve kendisinden falân vakitlerde şu ve şu sâlih amellerin meydana gelmesi ve şu kadar sene ömür sürdükten sonra mü‟min olarak berzaha nakledilmesi ve berzahta dahi şu ve şu nimetlere nâil olması vb. gibi haller bu kazânın ayrıntısı olduğundan bunlara “kader” denir.

Şimdi kazâ a‟yân-ı sâbitenin yapılmamış isti‟dâdına bağlı olduğu gibi, ka- der de her bir “ayn”ın mertebelerinin tümünde açığa çıkacak yapılmış is- ti‟dâdına bağlı olur. Bundan dolayı kader sırrı a‟yân-ı sâbiteden her bir aynın vücûtta zâti ve sıfâti ve fiili olarak ancak aslî kābiliyyetinin ve zâtî isti‟dâdının özelliği kadar açığa çıkması esasından ibârettir.

Kader sırrının sırrı dahi budur ki, a‟yân-ı sâbitede ulûhiyyet zâtından ayrı olarak hâriçte açığa çıkan işlerden değildirler. Belki Hak Teâlâ Hazretleri‟nin zâtî bağıntı ve işlerinin sûretleridirler. Ve Hak Teâlâ‟nın zâtî bağıntı ve işleri ise ezelen ve ebeden değişim ve başkalaşmaktan münezzehdir. Bundan dolayı a‟yân-ı sâbite de değişmesi imkânsızdır. Nitekim daha önce îzâh edildi. Kısacası kader kazânın ayrıntılanması olup zaman içinde açığa çıkar ve açığa çıktıkça ma‟lûm ve ma‟lûm oldukça takdir edilmiş olunurlar.[71]

Bu konu hakkında (78) nolu eser Ayan-ı Sabite Kaza ve Kader kitabında eniş bilgi mevcuttur. Gerçekten Allah sonsuz kuvvet sahibi ve dileğince hükmedendir.

----------------

اللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ {الحج/75}

“(A)llâhu yastafî mine-lmelâ-iketi rusulen vemine-nnâs(i) inna(A)llâhe semî’un basîr(un)” Allah, meleklerden de Resuller seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (22/75)

----------------

"Yok' dediler, 'Biz sana, onların şüphe ettikleri cezayı getirdik ve sana emr-i Hak ile geldik, emin ol biz sadık kimseleriz. Hemen gecenin sonunda aileni yola çıkar, sen de arkalarından git, içinizden hiç kimse dönüp ardına bakmasın, size emredilen yere geçin gidin.' Ona şu kesin emri vahyettik: 'Sabaha çıkarlarken onların kökü kesilmiş olacaktır!' Şehir halkı da misafirlerin geldiğini duyup eğlenmek için gelmişlerdi. 'Bunlar benim misafirlerim!' dedi, 'Ne olur beni mahcûp etmeyin. Allah’tan korkun da beni rüsvay etmeyin.'” (Hicr,15/ 61-69)

“Vaktaki İbrâhim’in kalbinden korku geçip gitti ve ona müjde geldi, hemen tuttu Lût’un halkı hakkında bizimle mücadeleye başladı. Çünkü İbrâhim çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve kendisini Allah’a teslim eden bir kuldu. (Melekler dediler) 'İbrâhim! Vazgeç sen bu işten. İşte Rabbinin helâk emri gelip çattı ve hiç şüphe yok ki onlara, geri çeviremeyecekleri bir azap geliyor.'"

"O elçilerimiz Lût’a gelince o fena halde sıkıldı, onlar yüzünden göğsü daraldı ve: 'Gerçekten bugün pek çetin bir gün!' dedi. Esasen kötü işler yapa gelen halkı, kötü niyetle koşa koşa Lût’a geldiler…” (Hud, 11/74-78) Âyet meallerinde görüldüğü gibi görevli irsal edici haber getirici melekler-kuvvetler insan olarak seçilen resüllere haber getirmektedirler. 

Fusûs’ül Hikem Mukaddime bölümünde;

Unsursal melekler, sonsuz kesîf âlemlerin idâresine me’mûrdurlar. Bunların sayıları bir araya toplanıp sayılmaya gelmez. Melekler hiss ve şehâdet âleminde kesîf şahıslar gibi görünmezler, çünkü rûhturlar. Hayâl âleminde çeşitli sûretlerle sûretlenerek görünür olurlar. Bu sûret-lenme, görenin halleri ve inançları ile bağlantılıdır. Hz. Cibrîl’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir nebîlere (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâya ve sâlihlere sûretlenmeleri gibi. Onların bu sûretlenmeleri esnâsında görenin yanında hâzır olanlar, bu melekleri müşâhede edemezler. Çünkü hayâl âlemine dâhil olan ancak o görendir. Şu kadar ki yanındakilerden de hayâl âlemine dâhil olanlar bulunsun. Bu sûretlenmeyi bunlar da görebilir. Meleklerin tasarruf yönleri “kanatlar”a benzetilmiştir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

(Fâtır, 35/1)

 “El Hamdu Lillahi Fatıris Semavati vel Ardı Caılil Melaiketi Rusülen ülıy ecnihatin mesna ve sülase ve ruba' yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

 “Hamd göklerin ve yerin Fatır’ı, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı Rasuller olarak kılan Allah içindir. Halkedilişte dilediğini arttırır” .

Bundan dolayı bu kuvvetlerin göklerde ve yeryüzünde çok çeşitli te’sîrleri vardır. Mutlak vücûdun mertebeler ve çeşitli durumlardaki idâresi bu kuvvetler vâsıtasıyladır. Bunlar ulûhiyyet tarafından her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler. Ya’nî ba’zıları nebîlere vahiy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile ve diğer insânlardan her birine ve hayvânlara ve bitkilere ve ma’denlere kısacası bütün eşyâya çok çeşitli işlerin tasarruf ve idâresi için gönderilirler. Herhangi bir meleğin kendisinden te’sîr alan şeye bir te’sîr ile bağlanması onun “kanad”ıdır. Bundan dolayı her bir te’sîr yönü, bir “kanat” olmuş olur. Meleklerin kanatları, ya’nî te’sîrlerinin yönleri sayıyla sınırlı değildir; belki onların te’sîrlerinin çok çeşitli olması sebebiyle kanatlarının sayılması mümkün değildir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz mi’rac gecesinde Cebrâil (a.s.)’ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Yüksek maksatları:

(Fâtır,35/1)

 “yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

“halkedilişte dilediğini arttırır” âyet-i kerîmesi gereğince te’sîrlerinin yönlerinin çokluğuna işâret buyurmaktır.

Şimdi ulûhiyyetin unsurlar âlemine muhît olan dört küllî kuvveti vardır ki, onlara şerîat dilinde, Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) ismi verilir. Bunlara tâbi’ olan meleklerin haddi ve hesâbı yoktur.

1. Cebrail (a.s.) İlâhî gayb hazînelerinde olan gizli ma’nâları sûret âlemine ulaştırır ve feyizlendirir. Bundan dolayı her bir ferdin kalbine gayb âleminden inmiş olan ma’nâları konuşma kuvveti vâsıtasıyla harf ve ses ile açığa çıkarması ve bâtınından haber verip açması Cibrîl tarafından bir yönün tesîrî ile gerçekleşir. Hz. Cibrîl, hakîkat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-i Muhammedî mertebesine bütün yönleriyle indiğinden Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında:

(En’âm,6/59)

 “ve la ratbin ve la yabisin illâ fiy Kitabin mübiyn” 

“Ne yaş ne de kuru bir şey yoktur ki Kitab-ı Mübin” de bulunmasın” buyrulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir. Bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr, onun idâresi altında sayısız ve hesapsız melekler vardır. Ve ona “Rûhu’l- Emîn” derler.

2. Mîkâîl (a.s.) mahlûkātın çeşitli sınıflarından her birerlerine mahsûs olan rızıkların muhafazasına tartıyla ve ölçüyle ve adetle ve miktarla her bir hakkı hak sâhibine vermeye vekil ta’yin edildiği için bu kuvvete “Mîkâîl” ismi verilmiştir. Bu husûsta Hz.Mîkâîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlantısı vardır. Ve bu te’sîri ile o dahi âlemleri ihâta etmiştir. Ve aynı şekilde bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr onun idâresi altında sonsuz melekler vardır. Hattâ yeryüzüne düşen her yağmur damlası bir kuvvet ile iner. Ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine âit olan kuvvetlerden hiçbirinde tekrarlanma ve aynı oluş yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi tarttığın veyâ saydığın veyâ değer verdiğin zaman, sende Mîkâîl’in yönlerinden bir yönün te’sîri gerçekleşir.

3. Azrâîl (a.s.) ma’nâdan ibâret olan rûhu, sûretten ibâret olan bedenlerden ayırır. Ve zâhir âlemde mevcût olan her bir kesîf sûret bir ma’nânın açığa çıkması içindir. O ma’nâ, o sûretin rûhudur. Bundan dolayı zerreye varıncaya kadar zâhir âlemde gerçekleşen bozulmalar, Azrâîl’in tasarrufu ile oluşur. Şimdi, Azrâîl (a.s.) dahi bu te’sîri ile âlemleri ihâta etmiştir. Ve onun emri altında dahi sonsuz melekler mevcûttur. Ve sen mevcût sûretlerden birini bozduğun vakit, sende Azrâîl’den bir yönün te’sîri gerçekleşir.

4. İsrâfîl (a.s.) her bir sûretin kendi türüne hâs olarak oluşan hayâtı “Sûr”u ile üfler. Ve fikrin önermelerde ilk hüküm ile kesin bilgiyi doğurması dahi, sende cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrlerinden bir yön ile gerçekleşir. Şimdi hayât üflemeye me’mûr o kadar melâike(kuvvet) vardır ki, hesâba ve sayıya sığmaz. Ve hepsi Hz. İsrâfîl’in irâdesi altındadır. Ve âlemde hayât sahibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim buyrulur:

(İsrâ, 17/44)

“Ve in min şey’in illâ yusebbihü bi hamdiHİ” 

“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” Ve hamd ve tesbih ancak hayât sâhibi olan şeyde olur. Bundan dolayı cenâb-ı İsrâfîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlanması vardır. Ve bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir.

________________________________________

Tabîî meleklerden kasıt bizim anladığımız ma’nâda tabîata bağlı anlamında değildir, fıtrî olarak herhangi bir maddeye dayanmadan olan meleklerdir. 

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e melekler görünmediği için ölümlerinin nasıl olduğunu sormuşlar, (s.a.v) Efendimiz de: “Zikirlerinin kesilmesi onun ölümüdür” buyurmuşlardır.[72] 

----------------

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ {الحج/76}

“Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ halfehum ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)” Onların önlerindekini de (yaptıklarını da), arkalarındakini de (yapacaklarını da) bilir. Bütün işler hep Allah’a döndürülür. (22/76)

----------------

Kişinin önü hayali arkası vehimi kuvvetlerin etkisindedir. Eğer bir seyr-i süluk yoluna girerse arka tarafındaki evham yönü ilham yönüyle ve ön tarafındaki nefsinin hayali hakk’ın hayali olan hakikatin ta kendisine dönüşür. 

Her ne iş işlenirse işlensin hakk’ın fiili olduğundan dönüşte onadır. Yalnız burada kişi eğer nefsi ile ameli gayri salih işliyorsa bu işlemiş olduğu iş-fiil nefsinden sudur ettiği için sorumluğu vardır.

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {الحج/77} 

“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-rke’û vescudû va’budû rabbekum vef’alû-lhayra le’allekum tuflihûn(e)” Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz. (22/77)

----------------

Ey iman edenler ef’âl mertebesi imânından sonra rükû edenler ile rûkü ederek esmâ mertebesi imânı olan gaybe olan iman ve secde edenlerle secde ederek sıfât mertebesi imanı ihsan ile ve rükû ve secde mertebesini birleyerek zât mertebesi ile ikân ehli olun…

Rabbinize kulluk edin yani hangi mertebede iseniz rabbiniz o mertebedendir. O mertebeden ibadet edin.

Esmâ mertebesinin kurtuluşu;

Musâ (a.s.) kavmini Mısır’dan çıkarıp Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsriyyet) “Hakk-a yürüyüş” ün necat-ı dır.

Sıfât mertebesinin kurtuluşu;

Meryem oğlu İsâ (a.s.) “ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile, beşeriyetinden necat bulup gök ehli oldu. 

----------------

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ {الحج/78}

“Vecâhidû fi(A)llâhi hakka cihâdih(i) huve-ctebâkum vemâ ce’ale aleykum fî-ddîni min harac(in) millete ebîkum ibrâhîm(e) huve semmâkumu-lmuslimîne minkablu vefî hâżâ liyekûne-rrasûlu şehîden aleykum vetekûnû şuhedâe alâ-nnâs(i) feakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte va’tasimû bi(A)llâhi huve mevlâkum feni’me-lmevlâ veni’me-nnasîr(u)” Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır! (22/78)

----------------

Allah yolunda nefsinizin hayal ve vehimiyle Hakk için cihad edin, O sizi bu yolda seçti. Burada cezbe-i salik olmak vardır. İlimden önce kişinin hakk yoluna seçilmesidir... 

İbrahim dini hanif din olan tevhid-i ef’âl mertebesidir. Hz. İbrahim bu mertebenin ilki, önderi ve şahididir. Kim ki kendi varlığında bu mertebeye geldi. Kendi varlığında tevhid-i ef’âl mertebesinin ve kendi halkı olan meleklerin ve esma-i ilâhiyyenin şahididir. 

Ümmet-i Muhammed’e diğer kavimlere mertebelerini hakkıyla yerine getirdiler mi? Örnek ve şahit olacaklardır.

Namazı mertebeleri olan, ef’âl, esmâ, sıfât, zât mertebesi ilmi ile ikame edin ve namazınızı mir’ac hükmüyle sâlat-u daimun yani her anınızı namaz halinde olarak ikame edin. Ve bu ma’nâ ilimlerden ihtiyaç sahiplerine karşılıksız ihsan edin. Ne güzel efendi ve yardımcıdır.

----------------

Böylelikle HAC sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Zâhir, bâtın haclarımızı yapmamızı rabbimin kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmamızda İz-Efendi Babamızın maddi, mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 

27-09-2024

---------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (234+140=374) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Sülfettin (Arapça) Dini borcunu ödemede güvenilir olma durumu…

Farzlar, Allah’ın Zât-î hakk-ı, bizimde zâtımızı ilgilendiren zât-î borçlarımızdır. 

Sünnetler ise, Peygamberimizin Sıfât-î hakk-ı, bizim de sıfatlarımızı ilgelendirilen Sıfât-î borçlarımızdır. “6 Peygamber (3) Hz. İbrahim Sayfa 167 ↑

- Diyanet işleri başkanlığı ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – Namaz Sureleri – Tasavvuf Serisi 68-1- Sayfa 200 özet olarak. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi – Tasavvuf Serisi 19 - özet olarak. ↑

- Sözlükte “azmak, sınırı aşmak” anlamındaki tuğvân (tuğyân) kökünden türeyen bir isim/sıfat olup müfred-cemi ve müzekker-müennesi aynı şekilde kullanılır. Asıl mânası “aşırı derecede azgın ve mütecaviz”dir. Bundan hareketle Allah’tan başka tapınılan ve hak yoldan saptıran her varlık, put, şeytan, kâhin ve sihirbaz tâgūtun kapsamı içinde düşünülmüştür (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ṭġv”, “ṭġy” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “ṭġv”, “ṭġy” md.leri).  ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 394. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Namaz Sûreleri – Tasavvuf Serisi 68-1 – Sayfa 153. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi Mûsâ Fassı… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – sohbet-arası-sohbetler – Tasavvuf Serisi 157-25 – Sayfa 44. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mûsâ a.s. fassı. ↑

- (اَلْقَادِرُ) Kadir esmâsının sayısal değeri;

(ق) Kaf: 100, (ا) Elif: 1, (د) Dal: 4, (ر) Re: 200 dür. Toplamı, 100+1+4+200= 305 dir. 305 sayısında gizli 503 ve 53 sayısının sıralanışı vardır.

(503) Muhammed’er Resûlüllah (53) Ahmed ismi şerifinin sayısal değeridir. Ayrıca yolumuzdan Terzi Babamızın şifre rakamıdır. 

(ق) Kaf: Kudret-i İlâhiyye, (ا) Elif: Ahadiyyet, (د) Dal: Delil-i İlâhiyye, (ر) Re: Rahmâniyyet ve Rubûbiyettir. (Düzenleyen) ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – Esmâ'ül Hüsnâ M. Nusret Tura hz. – Tasavvuf Serisi 163-1-7– Sayfa 227. ↑

- (NECDET DİVANI) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ'dan gezinti - MEKKE MEDİNE ( 6.8.1987 ) ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 11. Cilt sayfa 262… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince. – Tasavvuf Serisi 124 - ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2 Sayfa 167 ↑

- ( Terzi Baba- Kur’an’da Yolculuk- İnsan Suresi) ↑

- İnsan/21 ↑

- Terzi Baba Sohbet arası sohbetler. Hallac-ı Mansur Hakkında eniç bilgi için Tasavvuf serisi 139-7-4-CD-2001-Sohbet Arası Sohbetler – Sayfa 145 e müracaat edilebilir. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Gök yüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 350.. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – 10-CD-2002-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 142– Sayfa 72 den özet olarak.. ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 6.Cilt - Gece yarısı misâfırin kulağına bir tılsımın sadâsı erişmesi hikayesinden özet olarak… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –1998-2000-1-İzmir İrfan Sohbetleri- CD-1 – Tasavvuf Serisi 133-1-– Sayfa 249 den özet olarak.. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Terzi Baba-1– Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 261 den özet olarak.. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – FÂTİHA Sûresi ve besmele-i şerif – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 115.. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – 1998-2000-1-İzmir İrfan Sohbetleri- CD-1 – Tasavvuf Serisi 133-1– Sayfa 115.. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – 16-Divan 3 – Tasavvuf Serisi 16 – Sayfa 155.. ↑

- Hz. Ali'den nakledidiğine göre; “Hacerül Esved, Bezm-i Elest'te Allah'ın bu tür insânlardan kendisini Rab olarak tanı-maları yönünde aldığı sözü içinde taşımakta olup ondan bu ahde vefa gösterenler lehinde, kıyamet günü şahitlikte bulunması is-tenecektir.” (“Erzakı l, Süheylî 273” İslâm Ans. C: l 14) Diğer bir hadiste ise, “Hacerül Esved'e dokunmak, Rahmân'ın sağ eline dokunmak gibidir,” (“îbn-i Mace, Menasik 32 El Hindi XII 219”) Kütüb-ü Sitte dışındaki bazı hadis kitaplarında ise, "Hacerül Esved'in yeryüzünde Allah'ın sağ eli olduğu, onun vasıtasıyla kulları ile musafaha ettiği, Hacerül Esved'e dokunanın Allah'a bîad etmiş olacağı anlatılır.” (“Heyseni III 242” “Müttaki El Hindi XII 219” İslâm Ans. Cilt: 14) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim – Tasavvuf Serisi 24 - ↑

- Bu âyetlerin meallerini yerine yerleştirirken Cuma namazına gittiğim Şuca Ahmet paşa camii imamı Hutbe de 2025 Hac kayıtları 27 Eylüle kadar uzadı diye beyan etti. Kardeşlerimiz ile bu vazifeyi hep beraber yapmayı Rabbim nasib etsin. İnşeAllah ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim – Tasavvuf Serisi 24 - Ayrıca Hacc hakkında geniş bilgi Terzi Baba Hac divanı (02) adlı esere müracaat edilebilir. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –2002-2003-28-08.cd Sohbet Arasi Sohbetler – Tasavvuf Serisi 144-12- Sayfa 14… ↑

- Terzi Baba 1 ve 2 kitaplarından bahsediliyor. ↑

- Buraya kadar olan âyet yorumu Terzi Baba Sohbet Arası Sohbetler kitabından derlenmiştir. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Terzi Baba (1) – Tasavvuf Serisi 12- ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 288 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Muhtelif-Sohbet Arası Sohbetler. – Tasavvuf Serisi 162-30- – Sayfa 288 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. İbrahim – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 130 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Özet olarak… Bu konu hakkında geniş bilgi (34) Bakara sûresinde vardır. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Muhtelif-Sohbet Arası Sohbetler. – Tasavvuf Serisi 162-30- – Sayfa 288 ↑

- El-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ 2:165; İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, 3:14. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 162-30- – Sayfa 73 ↑

- İhlas sûresi, Tevhid-i Zât mertebesinin sûresidir. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/tesrik# ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/tekbir ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Salât– Tasavvuf Serisi 5 – Allahu Ekber ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Salât– Tasavvuf Serisi 5 – Allahu Ekber Tekbirleri ↑

- “Murat Derûni” ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Mübarek Geceler ve Bayramlar – Tasavvuf Serisi 6 – Özet olarak Sayfa 117… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. – Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 50 Vitriyet bölümü özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 –130. Âyet özet olarak… ↑

- “Allah” harflerinin mertebeleri için Terzi Baba (10) kelime-i tevhid kitabına bakılabilir. ↑

- Suyutî, El-Leali'l-Masnua, 1/272;
Aliyy-ül Kari, Esrarü'l-Mertüa, s. 295-296;
aynı eser Tahkik Muhammed Said Zalûl, s.194;
Şevkani, El-Feraidü'l-Mecmua, s. 326;
Aclunî, Keşfü'l-Hafâ, 2/164;
Aliyy-ül Karî, Şerhü'ş-Şifa, 1/6. ↑

- Menevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 1. Cilt sayfa 425.. ↑

- Menevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. Cilt sayfa 25 ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – İshak Fassı 12. Paragraf ↑

- (Rahmân 33) ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Hayal vadisinin çıkmaz sokakları – Tasavvuf Serisi 81 – Sayfa 10… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba – Tasavvuf Serisi 131 – ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi 11. Cilt Sayfa 499-501. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 – sayfa 114. ↑

- Necdet ARDIÇ- Gönülden Esintiler – Leyl Sûresi – Tasavvuf Serisi 54 – 1. Ve 2. Âyet yorumlarından faydanılmıştır. ↑

- Necdet ARDIÇ- Gönülden Esintiler –İsrâ Sûresi – Tasavvuf Serisi 38 – Sayfa 98… ↑

- Murat DERÛNİ 30-01-2013 ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 361.. ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler –- 52- Kur'ân-ı kerîm'de yolculuk. TÛR Suresi. – Tasavvuf Serisi 118 – Sayfa 361.. ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1 sayfa 469… ↑

- Abdülkerim Ceyli, İnsan-ı Kamil Tercüme, Abdülkadir AKÇİÇEK, Şerhi Terzi Baba Necdet ARDIÇ. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Mukaddime bölümü özet olarak… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mukaddime bölümü, Melaike bölümünden özet olarak… ↑
