# Furkân Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/furkan-suresi
**Sayfa:** 156

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (235-25-29) Furkân Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (235-25-29) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يرًاۙ

(25/1) Tebârake-llezî nezzele-lfurkâne alâ abdihi liyekûne lil’âlemîne nezîrâ (25/1) Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK (235-25-29) FURKÂN SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (29) İRFAN SOFRASI NECDET ARDIÇ TASAVVUF SERİSİ (235-25-29) NECDET ARDIÇ TERZİ BABA “İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 Servet Apt. 59 100 Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13. Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) FURKÂN SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………… (6) 1. ÂYET ………………………………………………………………………….. (16) FURKÂN …………………………………………………………………………. (17) 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER ………………………………………………………. (42) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (49) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………………….. (68) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (74) 21, 22, 23,. ÂYETLER ……………………………………………………. (81) Atom ……………………………………………………………………………… (87) 24, 25. ÂYETLER ……………………………………………………………. (90) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (92) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………………… (97) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………………. (106) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………………… (114) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………. (119) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………………. (136) 56, 57,58, 59, 60. ÂYETLER ……………………………………….. (147) 61, 62, 63, 64, 65. ÂYETLER ………………………………………. (160) 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ………………………………………. (165) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ………………………………………. (175) 76, 77. ÂYETLER …………………………………………………………. (180) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ……………………………….. (183) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “FURKÂN” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 05-10-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 (سورة الفرقان) FURKÂN SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 68-70. âyetlerin Medine döneminde indiği konusunda bir rivâyet de vardır. 77 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “elFurkân” kelimesinden almaktadır. Furkân, “hak ile batılı birbirinden ayıran”demek olup Kûr’ân’ın isimlerinden biridir. Sûre de temel konular olarak Hz.Peygamber’in tüm insanlığa gönderildiği, onun tebliğ sırasında karşılaştığı zorluklar ve şirkin kökünün kazınacağı, geçmiş ümmetlerin hayatlarından bazı örnekler de verilerek ele alınmaktadır.

#### Nuzül

Mushaftaki sıralamada yirmi beşinci, iniş sırasına göre kırk ikinci sûredir. Yâsîn sûresinden sonra, Fâtır sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir rivâyette 68-70. âyetlerin Medine’de indiği belirtilirse de Buhârî’nin kaydettiği bir rivâyette (“Tefsîr”, 25), 68. âyetin Mekke’de indiğini belirten bir bilginin yer alması, bu üç âyetin de Mekke’de indiği ihtimalini güçlendirmektedir. Sûrenin ilk üç âyetinin Medine’de indiği yolunda da bir rivâyet vardır (İbn Âşûr, XVIII, 313).

#### Konusu

Furkân sûresi, Allah Teâlâ’nın yüceliğini, evrendeki hüküm­ranlığının mutlaklığını vurgulayan ve O’nu ulûhiyyetine yakışmayan niteliklerden tenzih eden âyetlerle başlar; Kûr’ân’ın ilâhî kaynaklı ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğu hususundaki kuşkuları reddeden açıklamalarla devam eder. Ortaya konan delillere rağmen bu gerçekleri inkâr edenlerin, inat ve inkârları yüzünden âhirette uğrayacakları âkıbet hakkında bilgi verilerek uyarılarda bulunulur. Özellikle Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlerin, onun beşerî sıfatlara sahip olduğunu ileri sürerek bu durumu kendisi için bir kusurmuş gibi değerlendirmeleri eleştirilir. Daha sonra Hz. Peygamber için bir teselli olması maksadıyla geçmiş peygamberlerin de bu tür düşmanca davranışlara mâruz kaldıklarına dair örnekler verilir. Allah’ın yaratıcılığı ve evren üzerindeki hükümranlığını konu alan âyetlerin ardından Allah’ın has kullarının iman, ibadet ve ahlâka dair güzel hasletlerinden örnekler verilir ve bunların âhirette elde edecekleri mutluluktan söz edilir.[1]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(25) Mushaf sıra numarası.

(42) Nüzul sıra numarası.

(29) Alfabetik sırası.

(19) Cüz sırası.

(77) Âyet sayısı.

(77) Fasıla harfleri.

(269) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (2+5+4+2+2+9+1+9+7+7+7+7= 62) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Furkān sûresi yetmiş yedi âyet olup fâsılası ا ; sadece on yedinci âyetin fâsılası ل harfidir. (Elif) harfi 76 adet, 7+6

= 13 tür. Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyenin batıldan ayrılması, fark edilmesidir. (Lâm) 1 adet, Uluhiyet mertebesinin batıldan ayrılması, fark edilmesidir. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(فرقان) “Fe: 80” “Rı: 200” “Kaf: 100” “Elif: 1” “Nun: 50” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 80+200+100+1+50= 431 dur. (4+3+1= 8) Mushaf sıralamasında 25 (2+5=7), nüzul sıralamasında 42 (2+4=6), 77 âyettir (7+7=14) dir. Genel sayı toplamı 269 (2+6+9=17) 

(8+7+6+14+17= 52) dir. 

(4) İslâm’ın şifre sayısı, (6) 6 Cihet-yön, (7) Yedi Nefis Mertebesi, (8) Tevhid-i Ef’âl, (8) 8 Cennet, (13) Hazret-i Muhammed s.a.v. in şifre sayısı (14) Nur-u Muhammedi…

(52) Nusret Tura Babamız r.a. yoldan verilen şifre rakamıdır.

Âlemlere bir uyarı FURKÂN,
Yerin hakimiyetinde dökme kan,
Her şeyin mukadderatı bulunan,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.

2. O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.

3. (İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.

4. İnkâr edenler, “Bu Kûr’ân, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz uydurdular.

5. “(Bu Kûr’ân, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler.

6. (Ey Muhammed!) De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

7. Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!”

8. “Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.

9. (Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar.

10. Dilerse sana bundan daha güzelini, içinden ırmaklar akan cennetleri verebilecek olan, sana saraylar kurabilecek olan Allah’ın şanı yücedir.

11. Hayır, onlar Kıyameti de yalanladılar. Biz ise o Kıyameti yalanlayanlara çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır.

12. Bu ateş onları uzak bir mesafeden görünce onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler.

13. Elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada, yok olup gitmeyi isterler

14. (Kendilerine) “Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!” (denir.)

15. De ki: “Bu mu daha hayırlıdır, yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dedilen ebedîlik cenneti mi?” Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir.

16. Ebedî olarak kalacakları orada onlar için diledikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin uhdesine aldığı, (yerine getirilmesi) istenen bir va’didir.

17. Rabbinin, onları ve Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği ve (taptıklarına), “Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar” diyeceği günü hatırla.

18. Onlar, “Seni eksikliklerden uzak tutarız. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helâke giden bir toplum oldular” derler.

19. (İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek ve kendinize yardım da edemeyeceksiniz. Sizden kim de zulüm ve haksızlık ederse, ona büyük bir azap tattırırız.

20. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin, hakkıyla görendir.

21. Bize kavuşacaklarını ummayanlar, “Bize melekler indirilseydi, yahut Rabbimizi görseydik ya!” dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.

22. Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur. “Eyvah! Biz Allah’ın rahmetinden tamamen uzaklaştırılmışız” diyecekler.

23. Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik.

24. O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir.

25. O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.

26. O gün gerçek hükümranlık Rahmân’ındır ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır.

27. O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: “Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!”

28.“Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!”

29. “Andolsun, Kûr’ân bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımcısız bırakıverir.”

30. Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kûr’ân’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.

31. Biz, işte böyle, her peygamber için suçlulardan bir düşman yarattık. Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter.

32. İnkâr edenler, “Kûr’ân ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Biz, Kûr’ân’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk. 

33. Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım.

34. Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya; işte onlar konumları itibariyle daha kötü, tuttukları yol itibariyle daha sapıktırlar.

35. Andolsun, Biz, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve kardeşi Hârûn’u da ona yardımcı kıldık.

36. Onlara, “Âyetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin” dedik. Nihâyet o kavmi yerle bir ettik.

37. Nûh kavmini de, Peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk. Onları insanlara bir ibret yaptık ve zalimlere elem dolu bir azap hazırladık.

38. Âd ve Semûd kavimlerini, Ress halkını ve bunların arasında pek çok nesilleri de helâk ettik.

39. Bunların her birine misaller getirdik, (öğüt almadıkları için) hepsini kırıp geçirdik.

40. Andolsun, senin kavmin, belâ yağmuruna tutularak yok edilen kente uğramışlardır. Yoksa onu görmüyorlar mıydı (ki ibret almadılar)? Hayır! (Görüyorlardı fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı. 

41, 42. Onlar seni görünce ancak eğlenceye alırlar. “Allah’ın peygamber olarak gönderdiği adam bu mu? Biz, ilâhlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilâhlarımızdan uzaklaştıracaktı” (derler.) Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler.

43. Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? 

44. Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

45. Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık.

46. Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik.

47. O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır.

48, 49. O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderendir. Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz yağmur yağdırdık. 

50. Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.

51. Dileseydik her memlekete bir uyarıcı gönderirdik.

52. Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kûr’ân’la büyük bir mücadele ver.

53. O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.

54. O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

55. Onlar, Allah’ı bırakıp, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kâfir, Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.

56. Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

57. De ki: “Ben buna karşılık sizden dileyen kimsenin, Rabbine giden yolu tutmasından başka herhangi bir ücret istemiyorum.”

58. Sen, o ölümsüz ve daima diri olana (Allah’a) tevekkül et. O’nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter!

59. Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulan Rahmân’dır. Sen bunu haberdar olana sor!

60. Onlara, “Rahmân’a secdeye kapanın denildiğinde “Rahmân da nedir? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?” derler ve bu onların nefretini artırır.

61. Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir.

62. O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir.

63. Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.

64. Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir.

65. Onlar, şöyle diyenlerdir: “Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir!”

66. “Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası.”

67. Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.

68. Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.

69. Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır.

70. Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

71. Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner.

72. Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.

73. Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, (gerçeği görme ve işitme konusunda) onlara karşı kör ve sağır kesilmezler. 

74. Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir.

75. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır.

76. Orada ebedî kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır!

77. (Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.”[3]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------- 

تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا {الفرقان/1}

“Tebârake-llezî nezzele-lfurkâne alâ abdihi liyekûne lil’âlemîne nezîrâ(n)” Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir. (25/1) 

---------------

 Âyet sıfât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Kur’an zâttır, Furkan sıfattır, Kur’an okumak zâtı okumaktır. Onu okumaya başlarken ilk şartı olan EUZÜ’nün diğer bir bakıma (elif) i Ahadiyet, (ayn) ı sıfat -göz- görme, (Za) ise bireysel zâtıma mahsus demektir. Hal böyle olunca; “Zâtımla müşahede ettiğim hakikatlerin mertebe-i ahadiyete ait olduğunu anladım ve bu anlayıştan düşmekten Uluhiyet zâtına sığınırım” demek olur. T.B.

Sözlükte “iki şeyin arasını ayırmak” mânasına gelen fark kökünden masdar olup “hakla bâtılı, imanla küfrü, helâl ile haramı... ayırıp belirlemek” anlamında kullanıldığı gibi zıt değerlere sahip olan şeylerin birbirinden seçilip ayrılmasını sağlayan ölçüyü de ifade eder (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “frḳ” md.). Bu genel anlamından hareketle gerçeği kanıtlayan delil veya sezgiye, doğru bilgilere ve şüpheden kurtuluşa da furkan denilir. Nitekim Seyyid Şerîf el-Cürcânî furkanı “hakla bâtılı birbirinden ayıran ayrıntılı bilgi” şeklinde tarif etmiştir (et-Taʿrîfât, “furḳān” md.).

Gerek tefsirlerde gerekse sözlük kitaplarında furkan kelimesi, Kur’an’da yer aldığı yedi âyetten her birindeki konumu dikkate alınarak “Kur’an, Tevrat veya üç büyük kitap, delil, yardım, Mûsâ ve kavminin kurtulması için denizin yarılıp açılması, Bedir zaferi, kurtuluş ve başarı” gibi anlamlarla açıklanmıştır (Lisânü’l-ʿArab, “frḳ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “frḳ” md.; Kāmus Tercümesi, “furkān” md.).[4]

İnsan-ı Kamil den Furkân bölümü ile yolumuza devam edelim.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

FURKÂN

35. BÖLÜM

FURKÂN

Allah'ın sıfatları FURKÂN;

Ve, Allah'ın zatıdır Kur'an…

Cem'in fark durumu tahkiktir;

Farkın da cem'indedir vicdan…

Sıfatların çeşitleridir;

Nam üzere iki cem olan…

Bulunur tevhid birliğinde;

Zatın hükmü sayılır FURKAN…

Çünkü sıfattır ayrılamaz;

Olmuştur zatı için bir şan… 

Zatının zuhur yeri olmuştur, sıfat. 

------------------------ 

Bilesin ki…

FURKAN: İsimlerin ve sıfatların hakikatinden ibarettir… 

Ama, çeşitli görüntülerinin değişik şekillerine göre…

...Ve onlar itibar edildikleri durumlarına göre; biri diğerinden ayırd edilir… 

Yani sıfatlar birbirine göre ayrılır. 

Böyle olunca: Fark, Hakkın kendi özünde olur... Bu oluş ise… Onun güzel isimleri ve sıfatları cihetinden gelir…

Bu durumdaysa… değişiklik ortaya çıkar…

Meselâ:

Rahim ismi, şedid isminden başkadır…

Mün'im ismi, müntakim isminden başkadır…

Rıza sıfatı, gazab sıfatının gayrıdır…

Bu manaya, Resulullah S.A. efendimizden rivayet edilen bir kudsî hadisle şöyle işaret edilmiştir:

- «Rahmetim gazabımı geçti...»

Bu manada ise… geçen, geçilenden; fazilet itibarı ile daha öndedir, üstündür…

Bu üstünlük, isimlere has mertebelerde de kendini gösterir…

Meselâ:

Rahmaniyet mertebesi, rabbiyet mertebesinden daha üstündür... 

Yalnız buradaki üstünlük mertebe itibariyle, mutlak olarak bir üstünlük olarak düşünemeyiz. Çünkü hepsi zatına bağlı olduğundan, zatı da, kendisinde sadece tek mutlakiyet olduğundan zuhur, tecelli mahallerine göre üstünlük veya arkalık, gerilik diye düşünebiliriz ama bu da hükmi bir üstünlük olur, mutlak bir üstünlük olmaz. 

Uluhiyet mertebesi ise… hepsinden daha üstündür… 

İşte bu mertebeler olmasa, uluhiyet olmaz, kemal ortaya çıkmaz, tafsil âlemi ortaya çıkmaz. 

Böylece, isimler birbirinden ayrılmış oluyor... Aralarındaki fark da, bu şekilde hâsıl oluyor…

... Ve en üstün olan fazilet itibarı ile, hükmünü geçirdiği kimseden daha faziletli olduğu meydana çıkıyor…

Bu fazilet itibarı ile:

Allah ismi, rahman isminden daha faziletlidir… 

Rahman ismi, rabb isminden daha faziletlidir…

Rabb ismi, melik isminden daha faziletlidir…

Kalan isimleri ve sıfatları da, bu manaya göre, kıyas edebilirsin… 

------------------------ 

Anlatılan isim ve sıfatlardaki, daha faziletli olma durumu: Onların gözde oluşlarına göredir... Noksan veya fazla bir şeyin onlarda oluşu itibarı ile değildir… 

İsimlerin ve sıfatların gözde oluş durumları, fazilet yönüyle, kendilerine bir üstünlük sağlamıştır…

İşbu sebepledir ki: Bir kısmı diğerine tercih edilmiştir…

Şu yollu yapılan münacaat ise… anlatılan manaya işarettir:

- «Cezandan muafatına sığınırım… Dargınlığından rızana sığınırım… Senden sana sığınırım… Sana, tam sena edemem...»

İşte… zatın özündeki fark budur…

- «Cezandan muafatına sığınırım...»

Cümlesindeki «muafat» Arab edebiyatına göre müfaale babındandır…

Bu manaya göre:

- Karşılaştırma..

Manasını taşır… İşbu karşılaşmada ise… elbette affın üstünlüğü ceza isimlerini geçer…

Bunun içindir ki: Affa sığınarak, cezadan kaçtı… Keza dargınlıktan da rızaya sığındı…

Kavlimiz odur ki:

- Rıza sıfatı, gazab sıfatından daha faziletlidir…

Aynı manada: Ona, zatı ile zatından sığındı…

Bu da doğrudur... Şu yoldan ki; Fiillerde fark nasıl hâsıl oluyorsa… aynı şekilde, sıfatlarda da olur… Aynı şekilde, zatın vahidiyet durumunun kendisinde de böyledir…

Ancak, zatın vahidiyet cihetinde bu fark belirsiz olmaktadır… Bu da, zatın şaşırtıcı hallerindendir... Ki: Birbirini nakzeden iki şeyi bir araya getirir…

Meselâ: Muhal ile vacibi birleştirir… 

Hatta: Akla, ibare ve nakilde muhal görünenleri de cem eder…

Ve sen: Bu işin müşahede zevkini aldıktan sonra, böyle bir birleşmenin olmasını, zatta gerekli hükümler meyanında sayarsın.

Nitekim imam-ı Ebu Said'ül Harraz, bu manaya işaret ederek şöyle demiştir:

- Allah'ı iki zıddın arasını birleştirmekte buldum… bildim… 

Eğer bu zıtları birleştiremiyorsa bir kimse yani birisini Hakk'a, birisini halka vasf ediyorsa, halka mâl ediyorsa, o zaman o daha irfaniyet yolunda çok dirsek çürütmesi lazımdır. Hakikat-i ilahiyeyi anlayabilmesi için daha çok çalışması lazımdır. Bir başka zatta şöyle der: Ne kadar çok zıtları birleştirirse bir kişi Rabb'ını o kadar yönüyle tanımış olur. 

Eğer bu zıtların bir kısmını Hakk'a, bir kısmını halka verirsek, o zaman biz kesret ortaya getirmiş oluruz ama bu zıtlarda sevaplar, günahlar diye belirtilen fiiller vardır, tabi o ayrı bir konudur, halka bağlanan fiiller, Hakk'a bağlanan fiiller, ceza görecek, mükafat görecek fiiller vardır, şeriat mertebesi itibariyle. Bunlarında tarikat, hakikat, marifet mertebelerinde hepsinin izahları kendi bulunduğu mevzuları içerisinde mevcuttur ama gerçek olan şu, bu zatın söylediği söz mutlak geçerli, çokta doğru ve de çok büyük ufuk açmakta, zahir ile batını, evvel ile ahiri, mudill ile hadiyi, kahır ile lütfu bunları birleştiremezsek Rabb'ımızı tanımamız gerçekten mümkün olamayacaktır. 

Burada bir incelik vardır… Ki bunu: Hemen anlatmamız icabeder:

Sanmayasın ki: Yüce Allah, evvelin, âhirinin, zâhirin, batın mutlak bir cem'inden ibarettir…

Halk, Hak, faziletli oluş, faziletli olmayış, muhal, vacib, madum, mevcud ve mahdud…

Ve… bunların dışında kalan; bilinmeyen zıdlardan doğan noksanlar ve zıdlarla…

Bütün bunları o: Zatî bir vasıfla yapar… 

Onun hüviyeti ise… bütün bunların tümünden ibarettir…

İşte… adı geçen zatın sözünün manası budur…

Anla…

Bu manada bir irfana sahib olursan; tutun, bırakma…

Allah… Hak söyler…

Doğruya hidayeti nasib eden Allah'tır… 

Dönüş onadır... İltica makamı odur…[5] 

------------------------ 

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edersek;

Ve Cenâb-i Nûh, kavmi tarafından zikr eyledi ki, onlar onun icâbet-i da'vetinden vâcib olan şeyi bildikleri için onun da'vetînden tesâmüm ettiler. Böyle olunca ulemâ-i billâh Cenâb-i Nuh'un kavmi hakkında lisân-ı zemm ile onlar üzerine senadan işaret ettiği şeyi bildi; ve onda Furkân olduğu için, onun da'vetine icabet etmediklerini dahi bildi. Halbuki enir, Kur'ân'dır, Furkân değildir. Ve Kur'ân'da ikâme olunan kimse her ne kadar onun içinde olsa da, Furkân'ı ısğâ etmez; zîrâ Kur'ân, Furkân'ı mutazammmdır (18).

Nuh (as) Âyet-i Kerimede وَاِنِّى كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوۤا اَصَابِعَهُمْ فِۤى اَذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ 71/7 beyan buyurulduğu üzere kaviminin halinden bahisle dedi ki, “Ya Rab ben onları her ne vakit senin affına davet ettim ise onlar bu davete icabetin Hakkın nur vücudu ile taayyunat-ı hicabiye ve vücubul zumla niyeden gafr ve setrin mucib olduğunu bildikleri ve bunu kendi dinlerine ve hallerine muvafık olmayan bir şey olduğunu anladıkları için parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp sağırmış gibi davrandılar. Parmaklarını kulaklarına tıkamışlar Nuh (as) ın davetini duymamak için, güya duymadık biz diyerek kendilerini kurtarma yönüne gitsinler diye. Neden? Çünkü onların hakikatlerine ters gelen bir davet şekliyle onlara ulaştığından, yani Nuh(as) ın daveti doğru, fakat kendi var edilişlerine göre o davet ters geliyor.

Çünkü onlar kesretle şartlandıklarından Nuh (as) gündüz zahirin vahdetine yani bu âlemdeki varlıkların tümünün Allah’ın varlığına davet ediyor. Halbuki onlar kesretle perdelendiklerinden putlara yöneliyorlar. Yani tek varlıkları, ayrı varlıkları varmış gibi onlara birer kimlik vererek önünde secde ediyorlar. İşte Cenab-ı Nuh onlardan O’nu Hakkın Zahiren Hakkın Vahdetine davet ediyor gündüz, gece de batının Allah’ın Batın isminin mezahirine davet ediyor. Ama gece ve gündüz Vahdete davet ediyor. Onlar kesretle şartlandıklarından bu daveti kulaklarını tıkamak suretiyle duymamış oluyorlar. Onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar bir de ceketlerini paltolarını başlarının üzerine kaldırdılar, daveti duymamak için. Onlarda ne kadar şiddetli kesret muhabbeti var ki Allah’ın peygamberinin Zahir ve Batın Vahdetine davetlerini duymamak için de çaba gösteriyorlar. 

Ve bunu Nuh (as) ın davetini işitmemek için yaptılar, halbuki kavimi bu daveti inkar suretinde icabet ettiler. Yani fizik olarak icabet etmediler ama dış görünüşte fakat o yaptıkları hareketin içinde icabet vardı. Zira Nuh (as) onları istiğfara yani taleb-i gafra ve örtünmeye davet etti, onlar surette inkar ettiler, fakat fiilen icabet ettiler. Çünkü parmaklarıyla kulaklarını ve elbiseleriyle vücutlarını örttüler, bunlar fiille yaptıkları işler, ayrıca taayyunatın çokluğu ile de Ahadiyeti örttüler. Dolayısıyla isyan gibi görünen şeyde Hakka tabi oldular. Zahir ehli buradaki hakikatleri çıkaramaz. Bu varlığın çokluğu ile Ahadiyetin vechini örttüler. Zahir isminin suretine ve Hakkın mufassal ve furkâni olan kitabına oldu. İcabet ettikleri hal Zahir isminin suretine ve Hakkın fasılalandırılmış ve Furkâni olan kitabına oldu.

Kûr’ân’a değilde Furkân’a iktiba ettiler. O da Kûr’ân’ın içinde olduğundan dolayısıyla yine Hakka tabi olmuş oluyorlar. Zira âlem Hakkın Nefes-i Rahmanide söylediği kelamın suret-i manzumesidir. Yani bu âlem kelamın suretlenmiş şeklidir. Velhasıl Nuh Kavimi kavlen nebilerini inkar ettiler, fakat putlarının masharları ile vech-i mutlak’ı setr ettikleri için icabet etmiş oldular. Yani fiilen icabet etmediler kavlen nebilerini inkar ettiler. Sözle inkar ettiler fakat putlarının masharları ile yani zuhuru ile yani onlara tapmak ile vech-i mutlakı setrettikleri için fiilen icabet ettiler. Yani Vech-i mutlakı örttüler ama put da vech-i mutlakın varlığından bir başka varlık olmadığından yine o kendileri ona icabet etmiş oldular. Böylece Nuh (as) dahi onlara zem suretinde sena edip yani zem gibi görünen sena edip, Kûr’ân-ı Kerim’de sena gibi görünüp öyle şeyler var ki, taltif gibi görünen yerme vardır. 

Mesela خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا 25/76 “Onlar Cennette ebedi kalıcılardır” dendiği zaman burada biz bunu taltif olarak görüyoruz, zahir bakıldığında öyledir, ama batını manada baktığın zaman orada zem vardır. Çünkü mertebesi artık dondurulmuş oluyor onların. Mertebenin dondurulmuş olması onun artık sınırlandırılmış olması demektir. İşte o orada zem edilmiş oluyor. İşte bazı âyetler var dışarıdan baktığın zaman zem gibi görünüyor, ama altında iltifat vardır. Yani “Yarab yeryüzünde kafirlerden devre den bir kimse bırakma” dedi. Ki bu onların batına ve usulleri için duadır. لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا 71/26 “ Ya Rab yeryüzünde kafirlerden devreden bir kimse bırakma” Yani yeryüzünde küfür ehli olan kimseyi bırakma, onların iman ehli olmasını istemektir. Yani bunları bir taraftan kaldır diyor ama onları iman ehli yap öyle bırak demek istiyor. Yani dışarıdan baktığın zaman yerme iken özüne baktığın zaman onlara gerçek duadır. Dedi ki bu onların batına cema usulleri için duadır. Yani zahirden batına ve cem haline geçmesine duadır. Zira Zahir isminin suretlerinden birer suret olan onların cesedleri fani olmakla batına ve ceme vasıl olurlar.

Yani yeryüzünde küfür ehlinden bırakma demesi zahir olan vücutlarının batına geçmesi demek oluyor. İşte Uleme-i billah Nuh (as) ın kavimi hakkındaki lisan-ı zem ile onlar üzerine senadan neşeye işaret ettiğini bildiler. Yani zem sözü ile onların üzerine senadan neşeye işaret ettiğini bildiler. Kimler bunlar Ulema-ı Billahtır. Allah’ın ulamalarıdır, yani Ariflerdir, bu sözden Nuh (as) ın zem gibi görünen bu sözden onlara taltif ettiğini bildiler. Yani sena ettiğini, onları övdüğünü bildiler. Neşeye işaret ettiğini bildiler, o tahkik ehli olan ulema Nuh (as) ın davetinde Furkân olduğu için, farklılık olduğu için gece gündüz farklılığı olduğu için ki bu da Furkân. Kaviminin o davete icabet etmediğini de bildiler. Zira kesretten vahdete yani çokluk tan birliğe ve teşbihten tenzihe davet aynı Furkândır. Yani Furkâni davettir. Kûr’ân-ı Kerim’in bir ismi de Furkân ya, Kûr’ân’i davet var, Furkâni davet var, Ümmül Kitab daveti var, Kitabül Mübin daveti var, İmamül mubin daveti var, Kûr’ân-ı Kerimde bunların mertebeleri vardır.

Halbuki emr-i Vücut Kûr’ân’dır. Emrin vücudu Kûr’ân’dır, Furkân değildir. Yani Cem-i Esma-ı İlahiye cami ve hakayık-ı mütabayine yani bu beyan edilenlerin hakikatine mütekabiliye havi olan Ahadiyet-i Zatiyenin ihatasından hariç hiçbir şey yoktur. Yani Kûr’ân’ın ihatasından hariç hiçbir şey yoktur. Ve esma-ı İlahiye ile Hakkın şuunat-ı zatiyesi olup Esma-ı ilahiye ise Hakkın şuunat-ı zatiyesi olup kendisinin aynıdır. Yani bütün bu âlemler, Allah’ın zuhuru olduğundan ta kendisinin aynıdır. Onun şuunatı ise Zat’ının muktezasıdır, böylece zat’ın ehadiyesi, Ehadiyet mertebesi bütün mahallerde esmasıyla mezhiri imkaniyede zuhuru ve tecellisi itibariyle yani bütün varlıklar ahadiyet mertebesinin zuhurda ahadiyet mertebesinin bütün imkaniye de zuhuru ve tecellisi itibariyle bir şeyden tenzih olunmaz. 

Neyi neyden tenzih edeceksin ki, bütün varlıkta Hakkın varlığı varsa ve orada isimler zuhur ediyorsa ve şuunat-ı İlahiye ise bütün varlıklar, o zaman şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye hiçbir şey söyleyemezsiniz. Tenzih edilecek tek şey kendimizi tenzih etmektir. Kendi mahalimizi temizlemektir. Zira hiçbir şey kendi Zat’ının müktezasından tenzih olunmaz. Kendi zatının gerektirdiği şeyden tenzih olunmaz. Senin gözlerin, ayakların varsa ben kendimi bu ayaklardan tenzih ederim sözü hiç geçerli bir söz değildir. Kendimi bu gözden tenzih ederim, benim göze ihtiyacım yoktur, gözsüz görürüm gibi bir şeyler söylemek tabi ki geçerli bir söz olmaz. Dolayısı ile âlemde Cenab-ı hakkı herhangi bir şeyden tenzih etmek ondaki mevcut olan zuhuru kaldırmış olmak demektir ki buna da kimsenin gücü yetmez. O istediği kadar tenzih etsin. O hayalindeki bir varlığı tenzih etmektedir, Allah’ı tenzih edemez. 

Böyle olunca emr-i vücut Kûr’ân’dır, Furkân değildir. Yani Vücut bütün olan tüm olan bir vücut, Kûr’ân’dır. Bu vücudun bölümleri de Furkân’dır. İşte kim nereye taparsa Furkâni hareket etmiş olur. Farklı Rablara yönelmiş olur. Nuh (as) da bu mertebeden di. Cem mertebesinde ikame olunan kimse Furkâna yani farka müteallik olan ihbaratı kabul etmez. Yani Cem mertebesinde bulunan kimse farklar ile ilgili ilimlere tenezzül etmez, bakmaz, icabat etmez. Çünkü aynı cemde olduğu için farkın taalluk olan ihbaratı kabul etmez.

Furkâna yani farka müteallik olan ihbaratı kabul etmez. Yani farklılıktan gelen haber leri kabul etmez. Çünkü aynı cemde olduğu için farkın ne olduğunu bilmez. Yani Cem haliyle hallendiğinden farkı bilemez. O kimse her ne kadar fark içinde olsa bile yine Furkâna müteallik ihbaratı kabul etmez. Yani fark âleminde yaşasa da ilmen, ruhen cemde olduğundan o farklılığı fırkalaşma yı kabul etmez. Zira Kûr’ân Furkân-ı mutazammındır. Yani Kûr’ân Furkân’ı da kendi bünyesine almıştır. Yani fark âleminin ne kadar mertebesi, tafsili varsa Kûr’ân ve cem mertebesinde hepsi birleşmiştir.

Halbuki Furkân, Kûr’ân’ı cem’i mutazammın değildir. Yani Furkân Kûr’ân’ı ihata edemez. Yani parça bütünü ihata edemez. Dolayısıyla Kûr’ân bütün Furkân parça olmuş oluyor. Ama o da Zat’ın varlığında olduğundan O’nun da aslı Kûr’ân’dır. Yani Kûr’ân ayrı Furkân ayrı değil, Furkân Kûr’ân’ın mertebeleridir. Çünkü Kûr’ân’da yani mertebe-i Cem de müştemi olan ayanın her birisinde mahal hasabiyle Hakkın zuhuru Furkânidir. Yani bunların hepsi Kûr’ân’da yani Zat’ta cem olmakla birlikte zuhura geldiği zaman Furkâni, farklılalaşmadır, orada Furkân ismini alır. Şu halde Furkân Kûr’ân-ı Mutazammın olmadığından yani Kûr’ân’ı ihata edemediğin den mertebe-i Kûr’ân’da ve makam-ı cemde bulunan Furkâna yani makam-ı farka davet olundukta kabul etmez. Yani zat mertebesinde olan bir kişiyi kesrete davet etmek mümkün olmaz. Kim ki Vahdet ilmini idrak etti sen ona istediğin kadar şurada bu var, şu var dersen o oraya itibar etmez. Ancak Zat’ın zuhuru olarak itibar eder. Ama kendi başına bir varlık olarak bakmaz. 

Ve bunun için, Kur'ân'a, ancak Muhammed (s.a.v.) ve nâs için ihraç olunan ümmetin hayırlısı olan bu ümmet, mahsûs kılındı. Binâenaleyh لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ (Şûra, 42/11) emri, emr-i vâhidde cem' etti (19).

Emr-i Vücut yani bütün bu varlık Furkân olmayıp Kûr’ân olduğu, Kûr’ân’ın bölümlerine “sure” daha küçük bölümlerine “âyet” diyorduk. Sure; suret demektir, suretlenmiş şeyler demektir. İşte bütün bu âlemler suretlerden meydana geldiğinden yani tasvirlerden, tasavvurlardan meydana geldiğinden bütün bu âlem Kûr’ân’ın âyetleri suretleridir. O genel suretlerin içindeki bölümler, işaretler de âyetlerdir. Âyet de işaret demektir. Yani bir şeyi belirtmek demektir. Sure genel olarak o varlığın sureti, o varlığın genel suretinin içindeki bölümleri de âyet, işarettir. Dolayısıyla bütün bu âlem gördüğümüz hepsi bunlar suret-i Kûr’âniye dir. Kûr’ân dediğimiz zaman sadece elimizde aldığımız kelam-ı kadim musaf değildir. Görünen her varlık da âyet oluyor. Sen de bir âyetsin, ben de bir âyetim, hepimiz birer âyetiz, vücudumuzun parçaları birer âyet, Tüm olarak birer sureyiz hepimiz. 

İşte onun için Kûr’ân-ı Kerim de İnsan suresi de vardır. Sen de surelerden bir suresin. Ve sen öyle bir suresin ki Kûr’ân-ı cem etmiş bir suresin. Sen Fatiha’sın. Onun için kitap seninle açılıyor, seninle okunuyor, sensin Fatih’a, sensin Kûr’ân-ın anahtarı, sensin besmele, Çünkü Zat’ın tecelli mahalisin. Fatiha-ı şerif’i kuluyla kendi arasında bölmüş ya işte bu. Hani Fussilet suresi İbrahim (as) kakında سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ 41/53 “Yakında sana ufuktaki âyetlerimizi göstereceğiz.” Yani dışarıdaki âyetlerimizi göstereceğiz. “ Ve nefsinizdeki âyetleri göstereceğiz.” Eğer benim nefsim de âyet varsa o zaman ben Kûr’ân’ın ta kendisiyim. Sen de Kûr’ân’ın ta kendisisin. O da Kûr’ân’ın ta kendisidir. Hepimiz Kûr’ân’ın ta kendisiyiz. İnsanlık âlemi, yani bütün insanlar Kûr’ân-ı Kerim’deki insandan bahseden yerlerin her birerlerimiz bir harfiyiz, bir âyetiyiz. Fizik olarak, et kemik olarak, insan vasfıyla Kûr’ân-ı Kerimde ne kadar insandan bahseden halife olarak olsun her birerlerimiz bu âyetlerin içindeyiz.

Her birerlerimiz hangi mertebedeysen Kûr’ân-ı kerimdeki yerimiz oradadır. Hangi manadan bahsediyorsa o âyette يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا âyetinde kim iman ehli ise o gurubun Kûr’ân-ı kerim’de o bölümü onlar meydana getiriyor. Oradaki mürkkep yazılar değil. Oradaki insanlar meydana getiriyor. Âdem dendiği zaman oradaki yazı, yazı değildir, Âdem (as) ın kendisi oradadır. O’ndan bahsediyor. Muhammed (sav) diyorsa Muhammed (sav) orada canlı olarak. Çünkü hepsi birer âyet, birer suredir. Her birerlerimiz de öyleyiz. İşte “Elif, Lam, Mim” dediği zaman “Zalikel kitabe fi rağbe fih” İşte bu “Elif, Lam, Mim” kitabının içinde şüphe yoktur. 

Kûr’ân üç tanedir, yani Zat’ın üç tane zuhurudur. Her mertebeyi içerisine alarak Birisi elimizdeki Kûr’ân-ı Kerim, kelamullah, Allah’ın kelamıdır. Burada toplu, mücmel olarak, bunun sayfalara bölünmesi işte surelere âyetlere bölünmesi Furkâni yönüdür. Açılıp manalarının anlaşılması “Kitab-ul mubin”, önünde olan kitap, daha bunun faaliyete geçmesi imam-ul mubin, önünde olan kitap demektir, Kûr’ân’ın ilk âyeti “Akl-ı Kül” ikinci âyeti “Nefs-i Kül”dür. Son âyeti de “İnsan” dır. Son âyeti, Resul (sav) ne buyuruyor; “Biz son gelen önleriz” son gelen öncüleriz buyuruyor. Yani en son geliyor ama en öndeyiz, buyuruyor. İşte Kûr’ân-ı Kerim her ne kadar insanla hatim oluyorsa da bitiyorsa da “hatem” mühür demektir. Bu Kûr’ân-ı Kerim’in İnsanla mühürü basılıyor. İnsana geliyor, okuyan, anlayan insandır. Başkası anlayamıyor. 

Hani demiştik ya Kûr’ân-ı Kerim’i anlayacak duruma geldiği zaman (sav) efendimizin devrinde insanlar Berat gecesinde anlaşılacak hale geliyor, Kadir gecesinde de artık tahakkuku, faaliyeti başlıyor. “Oku” diye hitab kadir gecesinde başlıyor. İşte bu âlemler kitabı yazıldığı zaman da yani geniş anlamdaki Kûr’ân ve Furkân yazıldığı zamanda zahirdeki sureler âyetler yazıldığı zamanda insan ile âlem kitabı mühürlenmiş oluyor âdem ile. Eğer Âdem yeryüzüne inmemiş olsaydı Kûr’ân tamamlanmamış olurdu. Âlemler kitabı tamamlanmamış olacaktı. İşte bunun bir tanesi elimizdeki metin, Kûr’ân-ı Kerim, bir tanesi âlemler kitabı, bir tanesi de İnsan-ı Kamildir. “Elif, Lam, Mim” olan İnsan-ı Kamildir. 

Emr-i Vücut Furkân olmayıp Kûr’ân olduğu ve Kûr’ân Furkâna mutazammın olduğu için makam-ı cem ancak (sav) efendimize ve ümmetlerin hayırlısı olan onların ümmetlerine mahsus oldu. Şu cümlenin hakikatını anladığımız zaman ne kadar şükretsek azdır. Biz Resul (sav) in ümmetiyiz, şu şeyhin, dervişi falan efendinin talebeleri, şunun talebeleri, bunun talebeleri, değiliz, bu dolaylı olan bir iştir. Hakikatte mana itibariyle hepimiz (sav) efendimizin dervişleriyiz, biz onun ümmetleriyiz. Onun için bizim aramıza nasıl girmişse bu guruplaşma hayret edilecek bir iştir, çünkü biz hem Kûr’ân ehliyiz, yani zat ehliyiz, ama ne yazık ki Furkân ehlini tatbik ediyoruz. 

Yani Kûr’ân’ın furkâniyesini tatbik ediyoruz. O bölüm ayrı, bu bölüm ayrı, hayır her bir gurup Kûr’ân-ı Kerimde kendi yerini yaşıyor, Kûr’ân-ı Kerimde belirtilen kendi yaşantısını yaşıyor. Ama biz işte cem ehli, Zat ehli, Vahdet ehli olmadığımızdan yani genel camialar olarak kesret ehli olduğumuzdan kesret masharları ile şartlandığımız dan Furkânı bildiğimizden Furkân yoluyla Kûr’ân’ı Furkân mertebesinden ancak tanıdığımızdan her bir guruplarımız ayrı ayrı….. 

Sûre; suretler demektir, âyet; o sûrenin içerisindeki işaretlerdir. Dışta ne kadar âlem varsa bunların hepsi surettir. Hayvanlarıyla, insanlarıyla galaksileriyle gök adalarıyla yıldızlarıyla her şeyle birlikte bunların hepsi birer surettir. Yani suredir. İşte Kûr’ân-ı Kerimde sûrelerin başında da Huruf-u mukatta dedikleri mutlak harfler varya, değişmez harfler, işte o değişmez harflerin manalarının suretleri o sure dir. “Elif, Lam, Mim” dedi, “Ha, Mim” dedi, “Kef, Ha, Ayn, Ya, Sad” dedi, Huruf-u Mukatta harflerinin hakikatlerinin özelliğini o sure içinde açıyor. O sure o baştaki Huruf-u Mukattanın âyeti oluyor. Esas sure oradaki baştaki o paragraftır. Esas sure onlardır. 

Sûre dediğimiz o sûrenin sonuna kadar olan parçalara âyetler denmiyor mu, işte esas sure o baştaki Huruf-u Mukatta surenin kendisidir. Onun daha mücmel genişletilmişi dolayısıyla Furkâniyete dönüştürülüp âyetler hükmüne dönüşmesi de parça parça olarak daha kolay olarak anlaşılsın diye onlara da âyetleri oluyor. İşte bu âlemimn huruf-u mukattası da insandır. “Elif, Dal, Mim” . Bütün peygamberler bu vahdet sırrını bilmiş değildir, eğer bu sırrı bilmiş olsalardı peygamberin gelmesine ihtiyaç kalmazdı, bir peygamber hepsini bizrden anlatırdı. Tabi ki gelen Rasul ümmetlerin üstünde bir bilgiye sahiptir. Musa (as) İsa (as) ın bildiğini bilmez, bilseydi onu yaşamaya kalkardı o zaman da kendi mertebesini aşmış olurdu. O zaman da İsa (as) a gerek kalmazdı. Yalnız şunu bilmek lazım ümmetlerinin üstünde bir bilgiye sahip olarak geldiler ki onlara hakim olabilsinler. 

Kûr’ân’da Furkân mertebesinden bahsedildiğine göre şu anda da Nuh (as) zamanın daki şuurda yaşayanlar var olduğundan bahsediliyor. Onlar da Nuh (as) ümmeti oluyorlar. Kime ki Vahdet telkini yapıyorsun dinlemeyip gidiyorsa Nuh (as) ın ümmetindendir. Kesretle şartlandığından vahdete kulaklarını tıkıyor. Bazıları Vahdet sohbeti olduğunda kaçıyorlar, neden çünkü Furkânla şartlan mıştır. Bunlar islamın dışında değillerdir. Kim ki bu sırrı kendi yaşantısında idrak etti, işte onlar Muhammedi oluyor. Şimdi senin bir şişen olsun içerisinde en güzel hamidiye suyu olsun. O su kendini ne olduğunu bilmedikten sonra kendine bir faydası yoktur. Başkası faydalanıyor ondan içmekle başkası faydalanıyor. Altın da kendinin ne olduğunu bilmiyor, ona o değeri insan veriyor. 

Altına bizim verdiğimiz değer onu değerli kılıyor. Birde altının kendi değerini bilmesi vardır. O zaman bakalım sen kendini parayla satacak mı? Biz onu değerlendirerek fiyatını biz koyuyoruz. Altın kendinin değerini idrak ettiği zaman kendi fiyatını kendi koyacaktır. İşte hangi insan ki kendini tanımıyor, o zaman onu başkaları değerlendiriyor. Hangi insan ki kendini tanıyor, o değerini kendisi koyuyor. Tabi ki ma’na âleminde böyledir. Buradaki değeri et ve kemiktendir. Emr-i vücut Furkân olmayıp Kûr’ân olduğu, Kûr’ân furkânı mutazammın olduğu için makam-ı cem sadece resul (sav) efendimizin ümmetlerinin kendisinin ümmetlerinin Başka ümmetlerin cemiyeti yoktur, cem makamı yoktur. Cem makamını ilk idrak eden Hz Ali (kav) dir. En geniş manasıyla. 

Hz Ebubekir de Furkâniyeden cem’iyeye kısmen geçmiş, kısmaen Furkâniyede kalmış, Hz Ömer, Osman dahi genelde öyleler, ama Hz ali efendimiz bu Cem’iyeti en güzel idrak edenlerdendir. Neden nereden anlıyoruz, çünkü “görmediğim Allah’a ibadet etmem “ buyuruyor. “Hiç bir şey yoktur ki evvela rabbımı görürürm sonra o şeyi görürüm ondan sonra tekrar Rabbımı görürürm” buyuruyor. Yani önce rabbımı görürürm, sonra eşya çünkü fark âlemine geliyor, sonra eşyayı görürürm sonra vahdete cem’e dönüyor yine Rabbımı yani neye baksam önünde ve sonunda Rabbımı görürürm buyururyor. İşte onun için “Ali bendendir, ben Ali’denim “ buyuruyor efendimiz (sav) İşte onun için efendimiz (sav) “ benim etim onun eti, benim kanım onun kanı, benim varlığım onun varlığı, gibi kendisinin aynı olduğunu belirtiyor. İkilik kalkıyor ortadan. Cem makamı Resul (sav) e ait yani bizlere ait bir makamdır.

Kûr’ân Furkânı içinde bulundurduğu için Makam-ı cem ancak (sav) efendimize ve ümmetlerin hayırlısı olan (burada bize hitab ediyor meleklere değil, kendimizi beğenmediğimiz bu ümmete hitap ediyor). Efendimize ve ümmetlerin hayırlısı olan onların ümmetlerine mahsus oldu. Cem mertebesi ümmetlerin hayırlısı olan Hz resulullah (sav) ın ümmetine has ona verildi. Ve onlar teşbih ve tenzih beynini cem an memur oldular. Ne yüksek bir idrak sahibi oldular diyor. Bunu yaymaya, anlatmaya da görevli oldular diyor. Burada Cenab-ı hak amir, yahut o vahdet ilmi amir, biz de memuruz. Onun gereğini yerine getirmeye memuruz. Hal bu ki O’ndan evvelki mürselin ve onların ümmetleri, yani ümmet-i Muhammetten evvel ve Hz resulullahtan evvel gelmiş olan mürselin yani irsal, peygamberlerin ve ümmetlerinin Furkân şuhuduna memur idiler.

Biz ise Vahdet şuhuduna memuruz. Bizim ilk kelimemiz de “Eşhedü …” diye geçiyor. Müşahede ehli olarak geçiyor. Böylece mürselini, müşarin ileyh in hazaratı ümmetlerini Yani Nuh (as) gibi kah Furkân, kah Kûr’ân’a davet eder. Yani kah teşbihe ve kah tenzihe davet eder. Yani Resul (sav) ve O’nun ümmetleri insanları kah tenzihe, kah teşbihe davet eder. O kişideki kabiliyet hangi yönde ise ona göre davet eder. Yani her yönden onu kazanmaya çalışır. Çünkü birinin aklı daha çok kesrete yatkınsa evvela onu kesretle çağırır.

Yani çoklukla çağırır, sonra yavaş, yavaş Vahdete çeker, birliğe yani Vahdete kabiliyeti varsa doğrudan doğruya birliğe yani Vahdete çağırır, ikisine de memuriyeti vardır. Yani müteferrik surete davet eyler. Tefrikalı yani değişik suretlere davet eyler. Musa (as) gibi sırf tenzihe ve İsa (as) gibi sırf teşbihe davet ederdi. Muhammed ümmeti ise Kûr’ân’a memurdur, Kûr’ân teşbih ve tenzih beynini camidir. Yani tenzih ve teşbihi birleştirmiştir. Resul (sav) ve ümmet-i Muhammed Kûr’ân’a davet eder. Dinin kademinde güçlük ve bu edyan ile mütebeyyin olan imam üzerine de şiddet vardır. يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ 2/185 âyetinde “Din-i Muhammedide kolaylık ve bu din ile mütebeyyin olanlar için dahi hafifletme vardır. “ Yani Allah murad eder, sizin için kolaylığı murad eder, zorluğu murad etmez, kolaylığı murad eder. “

İşte bu davette de kişilerin kabiliyetlerine göre isterse kesretten davet eder isterse vahdetten davet eder. İster Furkâniyeden, ister Kûr’ân’iyeden davet eder, kolaylık vardır. Musa (as) da, İsa (as) da ve diğer dinlerde bu yoktur. Musa (as) sadece tenzih üzere davet ediyor, İsa (as) teşbih üzere davet ediyor, ama bütün meratibi cem etmiş olan ümmet-i Muhammed, Resul (sav) den aldığı bilgisiyle her mertebeden bütün ümmetleri davet etmekle memur her birerlerimiz memuruz bu davete. Din-i Muhammedi’de kolaylık bu din ile mütebeyyin olanlar için dahi hafifletme vardır. Böyle olunca din-i Muhammedi teşbih ve tenzih emrini emr-i Vahid’de yani bir emr de لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ 42/11 âyet-i kerimesi gibi bir âyette Cem etti. Tenzihi ve teşbihi bu âyette birleştirdi. Ümmet-i Muhammed bunu birleştirdi. O ümmete verildi bu. Diğer mürselinin davetleri ile Resul (sav) efendimizin daveti arasında farkın sebebi budur ki her bir rasule ilm-i risaletten verilen ilim ümmetinin ne fazlası ne de ne de azıdır.

Mûsâ (as) dan bahsederken 9 levh verildi, Musa (as) a, Mûsâ (as) 7 levhayı ancak açıklayabildi, iki levhayı açıklayamadı. Çünkü o iki levhada olan ilim, bilgi alacak kapasitede ümmet yoktu arasında. Ama Resul (sav) e her ne vaki olduysa ümmetine verdi gizli bir şey kalmadı, hepsini verdi. Gerçe (asv) efendimiz miraç gecesi bana üç kap ilim verildi birini herkese vermem emredildi, birinde kısmen dileyene bırakıldı, bir kısmını vermem bir kısmını vermemem bir de vardı ki o bana ait onu kimseye vermedim bu iş o değildir o iş kendi Zat’ında olan iştir. Resul (sav) in bize verdiği bize yetecek olan ilimdir. Bu ilim de hiçbir ümmete nasip olmayan bir ilimdir. Ümmetlerin istidadına göredir, ismi zahir hasebiyle kemalat-ı İlâhiyenin Hazret-i şehadette zuhuru ise tedricidir. Yani Zahir ismi hasebiyle kemalat-ı İlâhiyenin hazreti şehadette zuhuru ise tedricidir. Yani Âdem (as) ilk var edildiği zaman Hakikat-i Muhammedi ilmini ona vermesi gerekmiyordu. 

 Tedrici olarak bu ilim yavaş, yavaş belirli süreler içerisinde verildi. Bu hakikatı tabiat kitabını tetkik eden ilim erbabı fen gibi ukul-u nazariye ehlince de müsellemdir. Suretler âleminden her bir suretin yani âlem suretlerinden dışarıda gördüğümüz suretlerden her bir suretin kendisine mahsus bir takım başlangıcı ortası ve sonu vardır. İnsanların zeka ve irfanları dahi bu kaideye tabidir. Bizler dahi gençken tabi ki yavaş, yavaş aklımız fikrimiz tecrübemiz gelişiyor. Böylece evvelki Resullerin getirdikleri şeriat kendi ümmetlerinin istidatlarının gereğidir. Onun için kimi sırf teşbihe, kimi sırf tenzihe kimi müteferrik surette kah tenzihe kah teşbihe davet etti. 

Efendimiz ikisini birlikte davet etti. Aradaki fark budur. Tenzihe ve teşbihe de davet eden var ama bu davet ayrı, ayrı idi. Fakat (sav) efendimiz ahir zaman nebisi olup en sonra geldiğinden ve onların zeka ve irfanları derece-i kemalatı bulduğundan müşahe de derecesinin kemalatı bulduğundan Kûr’ân ile geldi. Zebur; Zübur: Okunacak kitap demektir, Tevrat; tevriyetten geliyor, uzakları ifade eden yani eski kitaplara göre daha geniş manası olan. İncil; müjde, müjdeleyen manasınadır, Kûr’ân; Zat’tır, yani Zat’ı ifade eder. Yani diğer kitaplarda kendi peygamberlerinin ilimlerinin derecesindeki ismi alıyor, Resul (sav) e gelen Kûr’ân O’nun mertebesi itibariyle olan Zat mertebesidir. Cem metebesini ifade eden Kûr’ân oluyor. 

Zira bugün küre-i arz üzerinde bulunan ve muhtelif dinlere müntesib olan insanların cümlesi Kûr’ân’a davet olunduğu için hepsi ümmet-i Muhammed’dir. Yalnız bunların ümmet-i Muhammed olması bil kuvvedir. Bilfiil değildir. Bilkuvveden bilfiile geçirmesi için zahiren o kişinin İslami hukuku yerine getirmesi lazımdır. İşte bugünkü insanlar şu hakikati bilmiş olsalar en kısa zamanda bölük, bölük islama geçerler. İzace suresinde buyurulduğu gibi, bu âyetin şu andaki bizlerdeki tahakkuku şudur ki aklımız ilmimiz, bilgimiz bölük, bölük islama geçiyor. Bizdeki kuvveler, kuvvetler, Hakikat-ı Muhammede Kûr’ân’a geçiyor. Daha evvelce sağda solda olan bilgilerimiz, düşüncelerimiz bu sure hükmünce﴿١﴾ اِذَا جَاۤءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ ﴿٢﴾ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ اللَّهِ اَفْوَاجًا ﴿٣﴾ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا 110/1-2-3 bölük, bölük islama geçiyor, bizdeki kuvveler, kuvvetler, Hakikat-ı Muhammediye, Kûr’ân’a geçiyor, daha evvelce sağda solda olan bilgilerimiz düşüncelerimiz bu sure hükmünce “efvacan” ne zaman? اِذَا جَاۤءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ Allah’ın yardımı geldiği zaman, O’nun Rabbanin fethi geldiği zaman. Yani feth-i futuhat Haktan olduğu zaman sendeki bütün gayri şeyler hakka bölük, bölük geçer. 

Yani kısa sürede çok şey depoya atmış olursun. Biz kendimizi müslüman zannediyoruz ama varlığımızın kaçta kaçı acaba hakikaten hakikate dönüktür. İşte biz de o kadar çok ordu var asker var ki işte bu sohobbetlerle bölüm, bölüm oluk, oluk islama doğru kayıyoruz. Zekice düşünenler tarafından bu işin kabulu zaman geçtikçe islamiyete dönüşleri olacaktır.[6] 

Fûrkân hakkında geniç bilgiden sonra şimdi âyeti kerimeyi incelemeye geçelim… Tekrar Furkân sûresi âyeti 1. Âyeti hatırlıyacak olursak;

“Tebârake-llezî nezzele-lfurkâne alâ abdihi liyekûne lil’âlemîne nezîrâ(n)” Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.

Kûr’ân zât ve Furkân sıfattır… Kûr’ân ve İnsan bir bâtında doğan ikiz kardeştir… Bu ikiz kardeşler kadir gecesinde buluşmuştur-buluşmaktadır. 

Kûr’ân, Kûrân samit yani susan kitaptır. Bunu okuyan-taşıyan inan-ı kamil – kamil insan ise kûr’an-ı natıktır.

Bu âlemler ise kûr’an- tafsili yani Fûrkân dır.

“Hep kitab-ı haktır eşya sandığın, Ol okur kim seyru evtan eylemiş”[7]

Hezel Kûr’âne; bu Kûr’ân. Bizatihi yaşanmış beni İsrâîl’in kıssalarını size anlatmakta. Bunlarda Âyetleri’dir bu Kûr’ân’ın. Süleymân (a.s.) Lût (a.s.) Sâlih (a.s.) kıssasını anlattı. İşte bunlar zâten Kûr’ân’ın kendisi kıssa diye anlatılan. Okuduklarımız Kûr’ân’ın kendisi. Sâlih diyorsunuz Kûr’ân da, ise zâten bunlar Kûr’ân dır. Şöyle ayıralım: Vaktiyle kendileri tarafından yaşananları Kûr’ân-ı fiiliyye, tatbik edilen Kûr’ân. Şurada okunan ise kelâmi Kûr’ân. Kûr’ân-ı ilmiyye. Kim okuyorsa Kûr’ân’ın  kelâmını  ilmini okuyor.

Ama bir de bunun Kûr’ân-ı fiiliyesi vardır. Bu sadece o güne has bir şey değildir. Dışarıda yaşanan ne varsa bunların hepsi yaşanan Kûr’ân dır. Bütün âlemde bunu tanımlamaya çalışalım. Bir kuşun ucuşu; hani diyor ye tebareke-i şerifte ancak “Rahmân tutar onları gökyüzünde.” İşte bu Kûr’ân’ın ta kendisidir, Rahmân’ın orada faaliyette olmasını göstermektedir. Gökyüzünde bulutlar müjdeleyicidir diyor. İşte bulutlar, Kûr’ân ne varsa hepsi Kûr’ân. Kûr’ân’dan başka bir şey yok bu âlemde. Kûr’ân da kıraat demek, okumak demek, okumadan gelmekte ismi.  Yeter ki bizde okuyacak göz olsun. Hani ne demiş şairin bir tanesi, Hakkın kitabı, eşya sandığın şey Kûr’ân’dır, diyor. Bunu okuyan kimse makamları seyr eden, yani belirli bir eğitim alan kimse bu kûr’ân-ı okur ancak. Nasıl elimizdeki mürekkeple yazılan Kûr’ân-ı Kerîm-i nasıl bir eğitim aldıktan sonra okuyoruz. Anamızdan, babamızdan doğduğumuz gibi Kûr’ân veya herhangi bir yazı metin okuyabiliyormuyuz? bir eğitim yaptıktan sonra elimizdeki mushafı okuyoruz. Dışarıdaki fiili Kûr’ân-ı  okumak içinde tevhid eğitimi gerekiyor. İşte “ol okur kimse, ol evtân eylemiş,” Vatanları yani mertebeleri geçmiş olan Makamları, mertebeleri seyr etmiş olan, Seyran, seyr etmiş olan. Nereye kadar? Nereye kadar gelmişse, bir kişi, hangi vatana kadar gelmişse bir kişi idrakı o vatana kadar olmakta. Emmâreyi biliyorsa emmâresini okuyor sadece bu âlemin. Levvâme’yi biliyorsa sadece orayı, o tarafını okuyordur bu âlemin. Sadece taşta, toprakta, ağaçta, evde, binada değil. Kuruda veya yaşta hareket halinde veya durağan ne varsa bu âlemde bunların hepsi Kûr’ân ın nüshaları, sayfalarıdır. Görünüşte büyük Kûr’ân âlemler, küçük Kûr’ân ise bu sayfalardır.

 İnsân 2 sini birlikte cem eder. Kendisi ile birlikte büyük Kûr’ân, Kûr’ân-ı A’zamdır. Eğer insân olmazsa dışarıdaki Kûr’ân dan kim haberdar olacaktır. İnsân olmazsa kelâmî Kûr’ân dan kimin haberi olacaktır. T.B.

 İşte Fûrkan, ne varsa âlemde o var Âdem de dendiği gibi tafsili Fûr’ân Fûrkân insanın varlığına inmiştir.

(فرقان) “Fe: 80” “Rı: 200” “Kaf: 100” “Elif: 1” “Nun: 50” sayı değerlerinden oluşmaktadır. 

Toplarsak 0+200+100+1+50= 431 dir.[8] (4+3+1= 8) olarak verilmişti.

Başında bulunan “El” takısının sayısal değeride “Elif: 1 “Lam: 30” dur Toplarsak 1+30= 31 dir. 

431+31= 462 dir. 

Şöyle bir uygulama yapalım,

El Furkan; 31 4 31 dir… Görülen iki el vardır… (4) ün içinde gizli 13 ve 31 mevcuttur. (4) aynı zamanda İslâm’ın şifre sayısı yani şeriat, tarikat, hakikat, marifet’tir. 

Şimdi elimizde 3 el oldu. Abdiyet, Risalet ve Uluhiyet elleridir. 

Şimdi “Tebareke” ve el yani “Yed” ile bizi Mülk-Tebareke sûresine bakmamız için “nezir etme yani ıyarmaktadır.

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ

قَدِيرٌ ﴿٢٩﴾ الْجُزْءُ

(Tebârekellezî bi yedihil mülkü ve hüve alâ kulli şey’in kadîr.) Mülk (67/1) “Mülk elinde olan O mübârek'tir. Ve O, herşeye kaadirdir.”

*************

O’nun için olur mu? Veyâ olmaz mı? şeklinde ibâreler geçerli olmayıp, herşey üzerine, bütün kainatta halketmiş olduğu varlıkların üzerine hükmünü geçirmektedir. 

Cenâb-ı Hakk (c.c) kendi hakîkatinden insanın hakîkatine “ve nefahtü fihî min rûhi” hükmünce azar miktarlarda her birerlerimize dağıttı. Her birerlerimizde farklı isimlerinin ağırlıkları ortaya çıkmaktadır. Örneğin Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Kelâm, Sem’i, Basar dediğimiz sıfat-ı subûtiyye hepimizde mevcûttur ve bu sıfatlar ile hayâttayız ve bir yaşam süresini geçiriyoruz. 

İnsan, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendindeki hakîkatlerin en geniş zuhur mahallidir. 

Bu açıklamalar sonrası “Tebârekellezî bi yedihil mulku” ifâdesinin bir yönü Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi zatına, diğer yönü ise insana dönüktür. 

Kur’ân-ı Kerîm hem kâinatı, hem de insana indiği için özümüzde bizi anlatmaktadır yani hem âfâki hem enfüsîdir. 

Bu durumda bu ifâde şöyle olur; “Ey insan senin elindeki mülkün o kadar değerlidir, o kadar mübarektir ki, bu nun kıymetini bil!” Elimizdeki mülkümüz, ilk halde bedenimizdir çünkü ilâhî tecellidir. Madde mertebesinde insan bedeninden daha mükemmel bir oluşum tasavvur etmek mümkün değildir. Bâtın yönden ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın insandaki zâti tecellisi yani rûhaniyeti, vahdaniyyetidir. 

İşte bu âyeti kerîmeye bu şekilde baktığımız zaman insanın ne kadar mükemmel bir varlık olduğunu görebiliriz. Madde bedenimiz o kadar mükemmel bir oluşumdur ki normal çalışması içinde o mükemmelliğin farkında olamıyoruz. Ne zaman ki bir arıza, hastalık ortaya çıkıyor ve biz biraz zorlanmaya başlıyoruz işte o zaman kıymetini anlıyoruz. Bu mükemmelliği madde yönüyle dahi anlamamız mümkün değilken, bu oluşumun daha ötesi olan rûhani yapımız vardır. 

İçinde bulunduğumuz bu kesif olan mülk âlemi tecelli-i İlâhiyyenin madde mertebesi yönünden en kemalli zuhur halidir. Bundan sonraki zuhur âlemi ise hem lâtif hem de kesif olan İnsan-ı Kâmil âlemidir. 

Fiziksel olarak insan elinden işlenmiş gözüken her şey aslında Hakk’ın elidir. 

Her şeye kaadir olmak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bir vasfıdır. İnsan ise kendi mertebesinde ve mülkü nispetinde birçok şeye kaadirdir.[9]

“El-furkân” sayısal değeri 462 idi. Sûre 25, âyet ise 1 dir. 25+1= 26 dır. 26+462= 488 dir.

Bu ellerin Fark âleminde buluşması sonra Cem olması ve sonra Cem den sonra Fark halinin oluşması için bir tutma işleminin yapılması Fetih sûresinde bildirilmiştir. 

( فتح ) (Feth) “feth’in” Ebcet hesabı ile sayısal değeri, (80+400+8=488) (48,8) (4+8=12) seyri sülûk’tur. 

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” Görüldüğü gibi hemen okunduğunda dahi insân-ı dehşete düşüren bir ifade ile karşılaşmaktayız. 

Hakikat-i İlâhiyye, Hakikat-i Muhammediyye ve Hakikat-i Abdiyye nin nasıl muhteşem bir birliktelik’te buluşmuş olduğu açık olarak görülmektedir. Zâten bütün bu âlemlerin aslı ve özü de bu üç mertebedir, onlar da, Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet’tir. 

İşte gerçek kemalât bu üç mertebeyi kişinin kendi varlığında cem etmesidir. Tabi i ki, maddî manâda değil irfan-î manâdadır.

Yed-i Muhammedî nin Yedullah, yani; Hz. Peygamberin elinin, Allah-ın eli olduğu burada da açıkça ifade edilmektedir. Müthiş bir ifade ve muhteşem bir oluştur. 

İşte o eli tutup itaat etmek, Allah’ın elini daha bu dünya da tutup itaat etmektir. Ve karşılığı en azîz varlığımız olan nefsimizi feda etmemizdir. Karşılığı (can) vermektir. Eğer nefsimizi veripte bu eli tutmamış isek bilelim ki, “nefs-i emmâre’nin elini tutmuş onu kendimize dost edinmiş oluruz. Bu hususu çok iyi düşünmemiz gerekmektedir. İnsân oğlu mutlaka bir “yed-el” tutar, yani bir yöne yönelir, dikkat edelimde o “yed-el” ve yön Hakk’ın eli “yedullah” ve hakk’ın yönü “Vechullah” olsun. 

(yedullahi fevka eydîhim) Onların ellerinin üstünde de Allah’ın eli vardır. Bura da ifade edilen “Allah’ın eli- Yedullah” lâtif ve bâtınî manâsı’dır. Böylece üç el cem olup bir el hükmüne girip ellerin tevhid-i olmuştur. 

Birinci el. Abd’ın (alıcı) eli. 

İkinci el. Hakikat-i İlâhiyye üzere muhammed ismiyle zuhur etmiş olan zuhuru Muhammed-î nin Ulûhiyyet tecellisinde olan (aktarıcı) “yed-i Muhammed-î nin eli.” Üçüncü el. İse, Bâtın-î manâ da (verici) olan “Yedullah-Allah-ın eli” dir. 

Dikkat edersek göreceğiz ki, bu açıklanan sahneler de, üç mertebe ve bir de bu hakikatleri anlatan mertebe vardır. Böylece mertebeler dört olmaktadır. 

Bu Âyet-i Kerîme’lerin, bu anlayışla tekrar oku-duğumuz zaman bahsedilen dördüncü mertebeyi farketmiş olacağız ki; o da bütün bu oluşumlara hâkim olan Ahadiyyet mertebesidir. Ve bu Âyet-i kerîme’ler zât-î Âyetlerdendir. Bunları anlamak için o mertebenin irfaniyyet-i gerekmektedir. 

İşte bir sâlik gerçek manâ da Mürşit makamında olan bir kimsenin, “biat” etmek için elini tuttuğu huzurunda durduğu zaman bütün bunlar olabildiği kadar hakikat ve gerçeğine uygun olarak tatbik edilmeli, taklit edilmemelidir. Bu hususun ilk şartı, eli tutulan kişinin mutlaka silsilesi belli, İrfan ehli ve vâris-i Muhammed-î olması lâzımdır. Aksi halde bu tatbikat küçük bir merasimden ileriye gitmez. 

Biat edilen zâtın hayat anlayışı ne ise, oralarda dolaşılır durulur. Ve biat’ta bu dört mertebe hasıl olmaz, sadece iki gözüken beşeri bir elin tutulması olur ki; yed-i Rasûlüllah ve yedullah’ın tutulması olmaz, ayrıca bu hadise Hakk’ın huzurunda da geçerli olmadığından anlatı lamaz, anlatılamayınca da orada Ahadiyyet mertebesi de olamaz. Netice olarak bu oluşum sadece bir beşeri ve zâhirî uygulama olarak kalacaktır. 

Bu oluşumun sıhhati mutlaka gerçek manâ da fenâ ve baka hakikatlerini yaşayarak tatbik edebilecek bir İrfan ehline ve bunları bünyesine indirerek ve sindirerek yaşayıp idrak edebilecek bir Hakk taliplisine ihtiyaç vardır. 

Genelde bu biat’lar yapılmaktadır, ancak biat edilen kimse hangi mertebe ve makam da ise o makam dan biat edilmektedir. Daha yukarıya çıkılması mümkün değildir. 

Âyet-i Kerîme’de belirtilen üç elin hususiyeti, yed-i Rasûlüllah, yedullah’tan aldığını, yed-i abdiyyetine risâletiyle ulaştırmasıdır. Yani “Rasûlüllah Allah’tan (c.c.) aldığını, kulunun eline, risâletiyle ulaştırması’dır ki, müthiş bir oluşumdur. Eğer yed-i Rasûlüllah, yani Rasûlüllah’ın eli olmasaydı, yed-i abd, yani kulun eli boş kalırdı. Veya her hangi bir şey verilse bile o şeyi anlaya-mazdı. İşte bu hadisede de Hz. Peygamber (s.a.v.) şefeat mertebesindedir ve onun elinden Yedullah’a yol vardır, başka ellerden değil. Tutabilirsek o eli bulup tutmağa çalışalım.[10] 

Görüldüğü sayısal bağlantılar ile ulaşılan “Furkan” tafsili kûr’ân âleminde bu eli bulup tutmak lazımdır. Furkân – Fetih bağlantısı da bir rastlantı olmaması gerektir. 

1) Ef’âl - Şeriat - Melikiyet

2) Esmâ - Tarikat - Rububiyet

3) Sıfât - Hakikat - Rahmaniyet-Vahidiyet-Uluhiyet 

4) Zât - Mârifet - Ahadiyet Mertebeler içinde “Sıfat” mertesine bakınca kendi içinde Rahmaniyet-Vahidiyet-Uluhiyet 3 bölüm olduğu görülmektedir… 3. Satırı sayıya dökünce 1 – 1 – 3 olduğu görülür. Sıfât, Furkân ve O’da tafsili Kûr’ân olan âlem kitabıydı. “113” şeklinde yan yana getirdiğimiz zaman bunun Kûr’ân-ı Kerimdeki sûrelerin başındaki besmele-i şerif olduğunu anlamak zor olmayacaktır.

Başka bağlantılar da bulunabilir ama biz yolumuza devam edelim. (Murat Derûni)

----------------

 الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا {الفرقان/2}

 “Ellezî lehu mulku-ssemâvâti vel-ardi velem yettehiz veleden velem yekun lehu şerîkun fî-lmulki vehaleka kulle şey-in fekadderahu takdîrâ(n)”

O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış (halk etmiş) ve yarattığı (halk ettiği) o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir. (25/2)

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Nasıl ki âlemlerin ve yeryüzünün mülkü “Hû”un yani O’nun kendisinin hükümranlığına tasarrufuna aitse, bizlerin birimsel beden arzı ve gönüllerimizde hükümranlığı tasarrufuda bu dünya süresinde yaptıklarımızın sorumluğu bize ait olmak üzere yine bizlere verilmiştir. Bu âlemleri zuhura getiren “Hu” nun meydana getiren bir çocuk isnâd etmenin çok daha ağır bir hâdise olduğu çok açıktır. Aynı zamanda bizlerde onun zuhurundan başka bir şey değilizdir. Ve mülkünnde yok denilen bir saha dahi yoktur. İzafi-isimlenmiş yokluk ile eşya-fiil zamanı gelince adem’den varlık sahasına çıkar. O’ndan başka bir varlık yoktur ki ortağı olsun. Her bir şey Hakk olarak halkiyete yani zuhura gelmiştir. Ayan-i sabite programından yani kazalarından belli bir kader ölçüsünde programları ef’âl sahasına inmektedirler. (Murat Derûni)

----------------

وَاتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا {الفرقان/3}

“Vettehazû min dûnihi âliheten lâ yahlukûne şey-en vehum yuhlekûne velâ yemlikûne li-enfusihim darran velâ nef’an velâ yemlikûne mevten velâ hayâten velâ nuşûrâ(n)”

(İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey halk etmeyen ve zaten kendileri halk edilmiş olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler. (25/3)

----------------

Halk etme için “Hakk” olma özelliğinin olması gerekir. Ve “Lam” yani uluhiyet yani tüm olarak kendi varlığı kendi merteberinde koruması gerekir… Sıfât-Hakikat mertebesinden Uluhiyet mertebesi bunu gerçekleştirebilir. 

İnkar edenler zaten bu mertebenin halk ettiği hayali ilâhlar edinmişlerdir. Ne zararı, ne faydası dokunura. Hiçbir şeye kudretleri yoktur. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا إِفْكٌ افْتَرَاهُ وَأَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جَاؤُوا ظُلْمًا وَزُورًا {الفرقان/4}

“Vekâle-llezîne keferû in hâzâ illâ ifkun-(i)fterâhu ve-e’ânehu aleyhi kavmun âharûn(e) fekad câû zulmen vezûrâ(n)” İnkâr edenler, “Bu Kûr’ân, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz uydurdular. (25/4)

----------------

Hani denir ya uydur, uydur söyle! Vehimi kuruntularıyla uydurduklarını resülûllah s.a.v. efendimize iftira ederek uluhiyet mertebesinden aldığı vahiy olan sözleri uydurma olarak nitelendirdiler. Böylece zulüm ve tezvîre büyük bir haksızlığa ve yalancılığa gittiler. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا {الفرقان/5}

“Ve kâlû esâtîru-l-evvelîne-ktetebehâ fehiye tumlâ aleyhi bukraten ve asîlâ(n)”

“(Bu Kûr’ân, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler. (25/5) 

----------------

Âyetlerimiz, karşılarında okunduğu zaman “evvelkilerin mitolojisidir dediler. Hakikatte sabah bekabillah ve akşam fenafillah’a geçiştir. Hakk’ı örtüp gizleyenler için sabah nefsi emmarenin hayali ve akşam nefsi emmarenin vehim ve kuruntu bilgileri olduğu için efendimiz s.a.v. in aldığı vahiy’ide böyle kıyas ettiler. (Murat Derûni)

------------------- 

إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ {المطففين/13}

“İzâ tutlâ aleyhi âyâtunâ kâle esâtîrul evvelîn.“[11]

“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, «eskilerin masalları» der. “ (83/13)

------------------- 

 “أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ= Esâtîru’l-evvelîn” terkibi Kûr’ân’da dokuz yerde geçer. Tefsir ve mealler buna “eskilerin masalları” anlamı verirler. “ أَ أَسَاطِير” kelimesi Kûr’ân’da fiil ve isim kalıplarıyla onaltı yerde geçer. Kelime­nin kökü “sin-tı-re = س ط ر ” harflerinden oluşur. Fiil hâli “سَطَرَ”dır ve “bir şeye hiza vermek, saf tutturmak” anlamına gelir. Mesela hizalı bir şekilde bina inşa etmek, hizalı bir şekilde ağaç dikmek ifade edilirken mecazen bu kelime kullanılır. Aynı kökten isim olan “مُصَيْطِر” kelimesi de Kûr’ân’da mecazi bir kullanıma sahiptir ve “kişileri hizaya sokan, onlara saf tutturan” anlamında olumsuz bir anlamda kullanılır.

 Fiilin “yazı yazmak” anlamına gelmesi de muhtemelen yazıyla “harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması, bir nevi harflere saf tutturulması” sebebiyledir. Nitekim “düzene sokmak, hizalamak” anlamı aynı kökten cetvel anlamına gelen “الْمِسْطَرَة”, “mala” anlamına gelen “المَسْطَرين”, “kasap bıçağı” anlamına gelen “السَّاطوُر”, “metinde hiza, dizi” anlamına gelen “السَّطْر”, “birini gözleyip hizaya sokmakla görevli kişi” anlamına gelen “المُسَيْطِرُ” kelimelerinde de vardır.

 Fiilin bu asli anlamını Kûr’ân’daki kullanım da teyid eder. Nüzul sırası dikkate alındığında kelimenin Kûr’ân’da ilk geçtiği yer Kâlem sûresinin birinci âyetidir. Bu ayrıca, kelimenin Kur’ân’daki fiil halindeki tek kullanımıdır. Âyette kâleme ve kâlemin yazdıklarına yemin edilmekte (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ), böylece “مسطور” fiilinin kâlemle ilişkisi çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Zaten Kâlem sûresinin 15. âyetinde de “أَسَاطِيرُ” kelimesi bu anlamda geçmektedir. Tefsirlerin Kâlem sûresinin ilk âyetinde geçen “وَمَا يَسْطُرُونَ” ifadesiyle ilgili olarak söyledikleri, kelimenin aslî ma’nâsını ortaya koyma adına önemli tespitlerdir.

 Kelimenin Tûr sûresinin 2. âyetindeki kullanımına (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ) dair tefsirlerde geçen ifadeler de önemlidir. Âyette kitab kelimesinin sıfâtı olarak geçen “مسطور” kelimesine müfessirler genelde “yazılmış = مكتوب” anlamı verirler. “وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ” ifadesi satırlara dökülmüş,  yani kayda geçmiş, muhafaza edilmiş kitap anlamına gelir. Nitekim sonraki âyette bu işin yani satırlara döküp kayda geçirme işinin malzemesinden bahsedilmektedir (فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ). Kûr’ân’da iki yerde geçen “قِرْطَاسٍ / قَرَاطِيسَ” kelimesi de vahyi kayda geçirirken kullanılan malzemeyi (kırtasiye) ifade etmektedir.[12]

 Kelimenin aslî anlamına uygun tefsirlerin yapıldığı bir diğer kullanım da iki âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki kullanımlardır. Müfessirler iki âyette geçen “مَسْطُور” kelimesine “yazılmış” anlamı verirler. Hatta âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki ifadenin “كان ذلك عند الله مكتوبا” şeklindeki bir kıraatinden bahsederler ki bu, âyetin tefsiri mahiyetinde olmalıdır.

 Ancak aynı kökten olan “أأَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği âyetlere sıra gelince, tefsir ve meallerin kelimeye “masallar, hikâyeler” anlamı vermeleri çok dikkat çekicidir. Kelime Kûr’ân’da dokuz yerde geçmektedir. Biri hariç kelimenin geçtiği sûrelerin tamamının Mekkî olması ve Mekke’de Ehl-i Kitab olmadığına dair algı, kelimeye bu anlamın verilmesinde etkili olmuş olabilir. Kelimenin geçtiği âyetlerden biri olan Furkân sûresinin 4. ve 5. âyeti şöyledir:

 “Görmezden gelenler, ‘Bu, Muhammed’in uydurup Allah’a mal ettiği şeydir. Başka bir topluluk da ona yardım ediyor’ dediler. Yanlış ve yalana saptılar. Şunu da dediler: ‘Bunlar öncekilerin satırlarında olanlardır; yazdırtmış, sabah akşam ona belletiliyor.’”

 4. âyette, Rasûlullah’ın tebliğ ettiği âyetlerin kendisine indirilen bir vahiy ürünü değil de başkalarının da yardımını alarak ortaya koyduğu yani “Allah bana vahyetti” diyerek insanlara okuduğu şeyler olduğunu söyleyenlerden bahsedilmektedir. Bu kişiler ayrıca “bunlar, öncekilerin satırlarında olanlar” diyorlar, Rasûlullah’ın onlara tebliğ ettiklerini, ona bazılarınca sabah-akşam imla ettirilen şeyler olduğunu söylüyorlar. Yani iddiaya göre Rasûlullah dinliyor sonra bunları yazdırıyor. Âyette geçen “اكْتَتَبَ” fiilinin istinsah ve istimlâ anlamına geldiği söylenir. Nitekim bazı müfessirler bu âyeti tefsir ederken, âyette sözü edilen kişilerin, “Muhammed bunları Ehl-i Kitab’tan istinsah ediyor, onlardan kitaplarında olanların kendisine yazılmasını istiyor” şeklinde itirazda bulunduklarından bahsederler.

 “أَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği bir başka âyet şöyledir:

 “Onlara âyetlerimiz okununca derler ki; Tamam dinledik; istesek onun aynısını biz de söyleriz. Bunlar, öncekilerin satırlarında olandan başka bir şey değildir.” (Enfâl, 8/31) Yukarıdaki âyette, kendilerine Kur’ân âyetleri okunduğunda, bunların kendileri için yeni bir şey olmadığını, daha önce de bunları duyduklarını, isteseler kendilerinin de aynısını okuyabileceklerini söyleyenlerden bahsedilmektedir. Nitekim devamında, kendilerine okunan âyetlerin öncekilerin satırlarında yani kitaplarında kayıtlı olduğunu söylüyorlar. Bunlar kendilerine okunan âyetlerin Muhammed (s.a.v.)’e Allah tarafından indirilen bir vahiy değil, onun önceki kitaplardan derlediği şeyler olduğunu düşünüyorlar. Nitekim bir sonraki âyette, kendilerine okunan âyetlerin yeni bir vahiy olmadığı hususunda kati bir kanaat taşıdıkları anlaşılmaktadır.

 Sonuç olarak Rasûlullah’a yapılan itirazların bir yönünü de “söylediğin şeyleri biliyoruz, bunlar önceki kitaplarda da var, yeni bir şey söylemediğine, zaten bildiğimizi, elimizde olanı tekrar ettiğine göre sana neden ayrı bir değer verip tabi olalım ki? Şeklindeki itiraz oluşturuyordu. Esasında bu, Kur’ân’ın ve Muhammed (s.a.v.)’in musaddık vasfının, itiraz edenler tarafından itirafı anlamına geliyordu.[13] 

-----------------------------

Esatür’ül Evvelin kelime araştırmasından sonra bu konuda İz-Efendi Babamın ifadelerine bakmak yararlı olacaktır.

Burada bize lâzım olan geçmişte yaşanan bir hâdiseyi, hâdise olarak anlatmak değil, bizlerle ilgili olan halleri ortaya çıkarmaktır. Eğer Kûr’ân sadece geçmişte yaşayan bir peygamberin hayat hikâyesini bildirmiş olsaydı, “hikâye” kitabı olurdu. İşte bunun hakikatini anlamayan eski müşrikler, “esâtirul evvelin” (8/31) dediler. Yani “evvelki satırlar”. Kûr’ân-ı Kerîm için, “onların aktarılmasından başka birşey değil” dediler. Neden? Kendilerine tatbik edemedikleri, dışında kaldıkları içindir. İşte biz zâhir müslümanlar olarak yaptığımız iş, bundan başka birşey değildir. Aradaki fark bizim imân etmiş olmamız onların inkâr etmiş olmalarıdır. Dışındaki oluşumlara bakıyoruz. Bizim içinde bu yüzden eski satırlardan başka bir şey değildir. Onun hakîkatini yaşayabilmek için onun özüne intikâl etmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kûr’ân okumaya başlıyoruz. Yoksa zâhirîyle lâfzı, kelâmı okumuş oluyoruz. Ve tabii neticesinde sevap kazanmış oluyoruz.[14]

----------------

قُلْ أَنزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا {الفرقان/6}

“Kul enzelehu-llezî ya’lemu-ssirra fî-ssemâvâti vel-ard(i) innehu kâne gafûran rahîmâ(n)”

(Ey Muhammed!) De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (25/6)

----------------

 Âyet rububiyet-esmâ mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Âlemde gökler, yani burada yaşayan bize benzer insanlar olduğu Gökyüzü İnsanları Araştırması (213-214) te açıklanmıştır. Bizlerin göğü gönlümüz ve bedenimiz yeryüzümüzdür. Bizlere Kûr’ân-ın indirilmesi bu başka bir kitap olarak anlaşılmasın, Resülûllah efendimize indirilen kitabın ma’nâsının hafifletilerek açılımlarının olmasıdır. Bunu da gönlü ve beden arzının sırrını bilen indirmiştir.

Sırr-ı adında ve tadından yola çıkarak Türkçe harf sıralaması ile şöyle bir uygulama yapıp harfleri ilave edersek.[15] 

Sırr-ı b-adında – Badi – Varid, varidat. Salikin kalbine gelen ilham.

Sırr-ı c-adında – Cadı – Yaşlı kadın. Nefsi emmare ve dünyanın geçici zevkeridir.

Sırr-ı d-adında - Dadı – Çocuk yetiştiriciliği, terbiyesi ile ilgilenen kişi. Mürşid-i Kamil.

Sırr-ı f-adında – fadı – Kurtaran, kurtarıcı, kurtarmak, kurtarılmış olan. Her mertebenin kurtarıcısı olan “Necdet” isminin Kûr’ân da geçen şekli.[16] (Necat) Sırr-ı g-adında – Gadı – Gadı, Kadı. Kişinin kendisi için verdiği hüküm neticesinde başına gelenler ve bundaki sorumluluğu ve kendini verdiği hükmüne mahkum etmesidir.

Sırr-ı h-adında – Had – Sınır, derece rütbe. Nasrettin hoca hikayesinde anlatıldığı gibi Hiçlik derecesi, rütbesidir.

Sırr-ı j-adında – Jade- Yeşim taşı. Yeşil, mavimsi/sarımsı yeşil renk. Rengi yeşilden sarıya dönmeye başlayan Bakara (İnek)[17] 

Sırr-ı kadında – Kadın – Nisa - Hâdis-i şeriflerinde, Efendimiz (s.a.v.) buyururlar:

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Sırr-ı Ladında – Lad - Kalbin ön yüzünde yukarıdan aşağıya doğru uzanan atardamar. Kalb- Fuad, Gönül.

Sırr-ı Madında – Madı- gerçek olmayan düzmece sahte. Gerçek olmayan vehimi ve hayali anlayış… 

Sırr-ı Odında – Od – Ateş. Aşk ateşi. Öncelikle şeyhe olan muhabbet, daha sonra resülullah muhabbete ve Hakk’a olan muhabbete dönüşmesi…

Sırr-ı padında – Pad- Saklayan, koruyan, hızf eden. Mâna, pad-işahı Kûr’ân-ı hıfz eden, kendi varlığında saklıyan, Kûr’ân-ı Natık. Hamele-i Kûr’ân, Kûr’ânın mânâsını koruyup, taşıyan…

Sırr-ı Radında – Radı- Rıza gösteren kabul eden. Nefsi benlikten İzafi, isimlenmiş benliğe geçiş. 

Sırrı sadında – “Sad” – “Sad” harfi sıfât mertebesini bildirir. Aynı zamanda bir sahabenin ismidir. Ve hakkında efendimiz (s.a.v.) “Sad’ın gayretine şaşıyor musunuz? Ben Sad’den daha gayretliyim. Allah da benden daha çok gayyur[18] (gayret sahibi)’dir.” Sırr-ı şadında – Şad-i- Neşe, mutluluk. Tevhid, irfaniyet neşesi…

Sırr-ı t-adında – Tad – Tat; tad alma duyusuyla algılanan, kimi cisimlerin tad alma organı üstünde bıraktığı duyum. 5 zâhiri ve 5 bâtıni duygudan biri tad almadır. Nefis nasıl ki yiyeceklerde bitki, hayvan, maddi yiyeceklerin tadını aldığı gibi, “zaikat’ül mevt”. Ölüm hali de bir tadıştır. Tadılan yiyecekler insanın varlığında tadış ile onun varlığına karışmakta ve sonra namazda okunan sure ve dualar ile kendi mertebelerine mir’aclarını gerçekleştirmektedirler. 

Sırr-ı v-adında – Vadi- İki yol arasında ki yol. Tuva vadisinde veya Vadi-i eymen de (övülen vadi) “naleyn” nefis papuçlarını çıkarılıp girilmesi… 

Sırr-ı Yadında – Yad- Yad etmek, anmak, hatırlamak. Zikir etmek. Sırası ile Esmâ-i ilâhiiye eğitimi ile Allah-ı ve daha sonra ulaştığı Rabb-i Has-ı hatırlamak.

Sırr-ı Zadında – Zad – Doğma doğmuş. Veled-i kalb. Kalb çocuğu. Zade – Evlat. Evlât babanın sırr-ı dır. İrfaniyet sırrının nesiller boyu manevi olarak Kevser ırmağı ile gönülden gönüle aktarılmasıdır. (Murat Derûni) Yakın zamanlarda görmüş olduğum bir zuhurata İz-Efendi Babam şöyle bir açıklama yapmıştı. 

(Efendi Babam ile Nüket annem bilmediğim bir ev ortamında açık taba renkli 3 lü koltukta karşımda koltukta oturuyorlar Nüket annemin üstünde siyah elbisesi var...  Eşim  ise onun yanında oturuyor. Karşı divanda oturup konuşulanları dinliyorum ama sanki ne söz ne kelam var gibi sessiz ve sözsüz, daha sonra yoldan geldiğim ve yorgun olduğum için aynı divana uzanıyorum) Zuhuratın güzel yolundadır muhabbetini gösteriyor.  Eskiler bu tür konuşmalara "bilafzı savt-sesiz sözsüz konuşma" derler gönülden konuşmalardır, güzeldir.  "İz- -T-B" Şimdi bilindiği gibi İslâm’ın şifre sayısı olan 4 mertebe vardır. Ef’âl, Esmâ, Sıfât ve Zât-tır.

Şimdi bunların sırrı ne olabilir… Diye düşününce içlerinde bariz açık olan ben buradayım diyen Tarikat-Esmâ marifetisindeki sırdır. “Mısır” Yusuf a.s’ın yaşamından Mûsâ as.’ın kavmi ile önemli rol oynamıştır. 

Ef’âl mertebesinin peygamberi İbrâhîm as. dır. Ve Kâ’be nin karşısında makamı vardır. Tavaf ta yedi nefis mertebesi dönüşünden sonra bu 8. Olarak bu makamda namaz kılınır. Yerler mermer olması dolayısı ile her hangi bir yaygı veya örtüye gerek duyulmaz. Ama diğer mescidlerin dışında temizlik korunamadığı için “hasır” adı verilen yaygı bulunur ve genelde cum’a namazları kalabalık olduğundan bu yaygı hasırlık adlı saklandığı bölümden çıkarulır ve serilir. İşte Ka’be de bu makamda görülmesede gizli bir esmâ-i ilahiye yaygısı vardır. Bu da (حاصر.) “Hasır” olarak düşünülebilir. Başında ki (ح) “Ha” harfide “Hakikat” ve sayısal değeri “8” dir. Ha: 8, Elif:1, Sad: 90, Re: 200 dür. (8+1+90+200= 299) dur. (2) Zâhir ve Bâtın, (99) Esmâ’ül Hüsna dır.

Esmâ mertebesi (مصر) “Mısır” idi. Başındaki (م) “Mim” Hakikat-i Muhammediyenin Museviyet mertebesinden zuhurudur. Mim:40, Sad: 90, Re: 200 dür. (40+90+200= 330) dur. (33) Mescid-i Nebevinin ilk direk sayısıdır. Belki bundan sonra yazılacaklar için 5-10 dakikalık bir iş denenilir ama işin bâtınında Mescidi nebevinin (1) numaralı Selâm kapısından geçilip yaklaşık asgari 15-20 yıllık dervişlik eğitimi ile (41) numaralı Cennet’ül Baki kapısından Cennet’ül Baki mezarlığına zinnureyn (iki nûr) bekabillah mertebesine girilir.[19] (Murat Derûni) Şimdi işin daha zor hali olan sıfât mertebesine gelelim sesi-sedası yoktur. Kendi yoktur. İzi, alameti, nişanı yoktur nasıl bileceğiz… Neyseki yolumuz eğitimi içinde bunun bir tefekkür-eğitim çalışması yapılmıştır. “Her şey merkezinde mi?” Hikaye kısaca şudur…

Bir gün Sümbül Efendi, dervişlerini çetin bir imtihana tâbî tuttu. Onlara dedi ki:

- Ey bir avuç topraktan ibaret olan canlar! Âlemi siz yaratmış olsaydınız nasıl yaratırdınız?

Bu suale ne denir ki? Her derviş kendi gönlünce cevaplar sundu. Ne var ki hiçbiri Sümbül Efendi'nin arzu ettiği cevaba muktedir olamadı. Sıra Mûsâ Efendi'ye geldi ve yüzünde elmaslar oynaşan Sümbül Efendi tatlı bir tebessümle:

- Eee, bir de sen söyle bakalım Mûsâ Efendi, sen nasıl bir dünya isterdin? Âlemi sen yaratsaydın nasıl yaratırdın?

Mûsâ Efendi başını kaldırmadan cevap verdi:

- Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, “her şeyi merkezinde bırakırdım!” Âlem öyle tatlı bir nizam içinde ki; buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez!

Sümbül Efendinin istediği de buydu. Ay yüzünde görülmemiş bir ışık belirdi ve dedi:

- Aferin derviş Mûsâ! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın? Öyleyse senin adın bundan böyle Merkez Muslihuddin olsun! 

İz-Efendi Babamın yorumu içinde bu konunun özü mahiyetinde Arifane cevabı;

“İşte bu hâl de gecedir ve gecede, hakikat/fenâfillâhtır” ve bu mertebede her şey merkezindedir. 

Ya’nî kısaca kul mes’uldür, şeriat, tarikat ve marifet mertebelerinde kul vardır ve merkez çoktur. Hakikat mertebesinde kul fani/yoktur. Ve sadece bu mertebe itibariyle her şey merkezindedir.”İZ—TB-”[20]

Şimdi bu işin kelime olarak “Sır” neresinde dersek Merkez Efendinin şu hikayesine de kulak verelim, Mesir macunu, 478 yıl önce ortaya çıktı. Amansız bir hastalığa yakalanan Yavuz Sultan Selim'in eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan, Sultan Camisi Külliyesi'nde idareci olarak görev yapan devrin ünlü hekimi Merkez Efendi'nin 41 çeşit baharatın karışımıyla hazırladığı mesir macunuyla şifa buldu.[21] Daha sonra halka dağıtılmaya başlayan ve etkinikler yapılan bu macunun çeşitli hastalıklara şifa verdiğine inanılmaktadır. 

(مسیر) Mesir, Burada bulunan (م) “Mim” Muhammed’’ül Emin mertebesinin “Mim” i dir. Mim: 40, Sin: 60, Ye: 10, Rı: 200 dür. (40+60+10+200=310) dur. “31” (ﻻ) “Lam-Elif” tir. “La” yokluk ifadesidir. Tersten 13 tür. Aynı zamanda (ال) “El” dir. Cenâb-ı Hakk bu elleri fetih sûresinde “Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir.”[22] Ve mülk sûresinde “Mülk elinde olan O mübârek'tir.”[23] Diye bildirmektedir. Her iki elin avuç içinde de bulunan sayılar 18+81= 99 Esmâ’ül Hüsna bulunmaktadır. 

Mesir macunu zâhirde şifa olduğu gibi İrfan ehlinin elinden gönüllere bâtın-i şifa olmaktadır. Ve gönüller feth etmektedir. 

Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[24]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır. (Murat Derûni) Şems sûresinde;

(Vel kameri izâ telâhâ.)

(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”

**********

Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[25]

“Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılarsır.

“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir. 

“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.

Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır. [26] (Murat Derûni)

----------------

وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ لَوْلَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا {الفرقان/7}

“Ve kâlû mâli hâzâ-rrasûli ye/kulu-tta’âme veyemşî fî-l-esvâki levlâ unzile ileyhi melekun feyekûne me’ahu nezîrâ(n)” Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!” (25/7)

----------------

İbrâhim sûresinde benzer bir âyette;

(10) (Kâlet rusulühüm e fîllâhi şekkun fâtırıs semâvâti vel ard, yed’ûkum li yagfire lekum min zunûbikum ve yuahhırekum ilâ ecelin musemmâ, kâlû in entum illâ beşerun mislunâ, turîdûne en tesuddûnâ ammâ kâne ya’budu âbâunâ fe’tûnâ bi sultânin mubîn.)

“Peygamberleri dedi ki: "Gökleri ve yeri halkeden, Allah hakkında da şüphe mi var? O, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar size müsade ediyor." Onlar da: "Siz sâdece bizim gibi bir insânsınız, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!" dediler.” (14/10)

“Siz sâdece bizim gibi insânsınız” sözünde olan kıstası ilk defa yapan şeytan idi işte böyle kıstas yapanların şeytanın idrâkinde ve onun yolunda oldukları buradan açıkça anlaşılmaktadır. 

Şeytan Âdem’in varlığındaki hakîkâti idrâk edemeyerek kendine göre bir değerlendirme yaptığı için tard edilmişlerden oldu. Bu Âyet ile belirtilen sözü söyleyenler ise sâdece kendi toprak hallerini gördükleri için bu sözü söylediler oysa kendilerinde olan hakîkât-i ilâhiyyeyi görmüş olsalardı peygamberlerdeki hakîkâtleri de görecekler onlara tabî olacaklardı ancak cüz’i akılları ile böyle bir kıyas yaptıkları için peygamberleri sıradan birer varlıklar gibi gördüler. Efendimiz (s.a.v.) de bu toprak oluşuma göre “Ben de sizin gibi bir beşerim” diyor. Devâmında farkı belirterek “ancak bana vahy olunur” diyor.[27] (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim; 

2929. Ve eğer mü'min altın bulursa, ne vakit onu her putpereste bırakır?

Ya’nî matlûb olan sûret değildir, ma’nâdır. Binâenaleyh insân-ı kâmile ma’nâsından dolayı i’tibâr olunur. Nitekim bir mü’min altından ma’mûl bir put bulursa, onu putpereste vermez.

2930. Belki tutar ateşe atar; onun ariyet olan suretini kırar.

2931. Tâ ki altın üzerinde put nakşı kalmıya; zîrâ sûret mâni'dir ve yol vurucudur.

2932. Onun altın olan zâtı, rabbâniyyetin atasıdır; putun nakşı altın nakdi üzerine âriyettir.

İnsân-ı kâmilin altın olan zâtı ve hakikati rabbâniyyetin atâsıdır ve onun put gibi olan nakşı ve taayyünü, kendi hakikati üzerine âriyettir. Sakın bu sûrete aldanıp “Bu da bizim gibi beşerdir, yer içer ve uyur” diyerek hakikatinden gâfil olma! Nitekim küffâr, Pelgamber-i zîşânın hakikatinden gâfil olup (Furkân, 25/7) “Bu Resûle ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!” dediler.[28]

809. O bir kimse ki, onu kendi gibi zannetti, o sebebden ona hased kaldırdı.

Bir peygamberi kendi gibi zanneden bir kimse, bu zannından dolayı ona karşı hasede kıyâm etti ve onun için, (Furkân, 25/7) “Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!” dedi. Ve zîrâ peygamber ile kendi arasında sûrette mümâselet gördü ve o sûret-i beşeriyye gözüne perde olup, onun bâtın-ı celîlinden haberdâr olamadı ve “Beni gören Hakk’ı gördü" hadîs-i şerifinin sırrına nüfuz edemedi![29]

1366. Küfür cehildir ve kazâ-yı küfür ilimdir. Nihâyet, hilim ve hilim her ikisi ne vakit hir olur?

Burhân-ı Kâtı’nın beyânına göre “hilim” kelimesi lisân-ı Fârisî’de birkaç ma’nâya gelir; bir ma’nâsı da hışım ve gazabdır. “Hilim” yavaşlık ve yumuşaklık ma’nâsınadır ve Arabi'dir. Küfrün cehil ve kazâ-yı küfrün ilim olması sûret ve ma’nâ i’tibâriyledir. “Hilim” ve “hilim” kelimeleri arasındaki sûret ve ma’nâya benzer. Bu iki kelime telaffuzda sem’a bir gelir ise de, ma’nâda birbirinin zıddıdır. Biri gazab ve dîgeri yavaşlık demektir.

İmdi “makzî” olan küfür, bir nevi’ ilimden münbaisdir ki, bu ilim, onları küfür ve dalâlete sevk eder. Zîrâ Hak Teâlâ ibâdını da’vet için peygamber gönderdi. Münkirler peygamberin cisimde ve yemekte ve içmekte ve uykuda ve nikâhda kendilerine mümasil olduğunu görüp (Furkân, 25/7) “Bu peygambere ne oldu ki", tââm yer ve sokaklarda gezer?” dediler ve yürüttükleri muhâkeme-i sakîme neticesinde böyle bir kimsenin peygamber olamıyacağına kendilerinde bir İlm-i gayr-i nâfi’ peydâ oldu; ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkânn bir nevi’ ilimden münbais olduğuna Kur’ân-ı Kerîm’de işâret buyurdu, (Rûm, 30/7) “Onlar hayât-ı dünyânın zâhirini bilirler; halbuki onlar âhiretden gafildirler." Fakat bu ilim hakikatte cehildir. Kazâ-yı küfür ise ilm-i mahzdan ibârettir; zîrâ yukarıda beyan olunduğu üzere kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sâbitesinin ve hakikatinin, Hakk’a i’tâ ettiği ilim üzerine müsteniddir. Bu ilimde aslâ cehil mutasavver değildir. İmdi bu mukaddime ma’lûm olduktan sonra, beyt-i şerifin ma’nâsı böyle olur: “Küfür ki, hakîkatte cehil olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki, hakikatte ilm-i mahzdır. Bu iki ilim telaffuzda ve sûrette hılim ile hilim kelimeleri gibi birbirine müşâbih ise de, ma'nâ i’tibâriyle hiç birbirine benzemez; zîrâ biri cehil, dîğeri ilimdir. Ve hilim nasıl nokta-i siyâh ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyâh-ı cehl ile mukayyeddir; ve hilim nasıl ki gayr-ı mukayyed ise, Hakk’ın ilmi de öylece gayr-i mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır."[30]

2700. Kavim dediler: "Ey müddeî olan taife, ilm-i tıbbın ve nâfi'liğin şahidi hani?

Peygamberlerin bu beyânât-ı şerîfelerine cevâben muhâlefet eden tâife dediler ki: “Ey müddeî olan zümre, biz tabîbiz ve hastalara ilâçlarımız vardır diyorsanız, kuru söz ile inanamayız, ilm-i tıbba vukufunuzun ve halka fâidenizin isbâtını isteriz.”

2701. "Mademki siz de bu uykuya ve taama bağlanmışsınız, bizim gibi olursunuz ve köyde otlarsınız." Bu beyt-i şerifte (Furkân, 25/7) “Bu Resül’e ne oldu ki taâm yer ve sokaklarda yürür? dediler” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Ey peygamberlik da’vâsmda bulunanlar, mâdemki siz de bizim gibi yer, içer ve uyursunuz, muhakkak bizim gibi olursunuz; ve bu dünyâ köyünde otlar ve yaşarsınız, bizden ne farkınız olur?”

2702. "Mademki siz de bu su ve çamur tuzağındasmız, siz ne vakit gönül sîmurgunun avcısısınız?"

“Sîmurg”, ankâ ve zümrüd-i ankâ kuşu ma’nâsınadır. Saydı müşkil olan maüûbdan kinâyedir. Ya’ni “Mâdemki siz âlem-i unsur tuzağındasınız, saydı müşkil olan gönül ankâsının avcısı olabilir misiniz?” 

2703. "Onun üzerine hubb-i câh ve serverlik tutar ki, kendisini peygamberlerden saysın”

“Ki”, ta’lîl içindir. Ya’ni “Kendisini peygamberlerden saymak için, o mak- sad üzerine mansıb ve riyâset muhabbeti tutar” demek olur. Yukanki beyitlerde muhâliflerin beyânâtı hitâb tarzında iken, bu beyt-i şerifte gıyâb tarzındaki ifâde, kızmış bir adamın kendi kendine söylenmesi kabîlindendir. Nitekim beyne’n-nâs her vakit bu tarz vâki’ olur. Meselâ bir baba evlâdına öfkelendiği vakit: “Sen şöyle böyle işler yaptın, ulanmadın mı?” diye hitâb ederken “Adam olmuş da işe kanşmaya başlamış!” diye hitâbım gıyâba çevirir.

2704. "Biz böyle lâfı ve yalanı dinlemek ve hileyi yutmak istemeyiz."

“Ender gûş kerden”, dinlemek ve kabûl etmekten kinâyedir; ve “üftâden be-dûğ”, “fırîb horden” ya’ni yalanı ve hileyi yutmaktan kinâyedir.

 2705. Enbiyâ dediler ki: "Bu o illettendir, körlüğün mayası rüyetin hicabıdır.” Peygamberler buyurdular ki: “Sizin bu inkârınız kalbinizdeki o nefsânî illettendir, nitekim sizi şükürsüzlüğe sevk etti. Körlüğün mayası ve aslı ve esâsı görmeğe perde olmaktır.” Ya’ni bir şeyin görülmesine hicâb ve mâni’ olursa, o mâni’ olan şey körlüğün mâyası olur. Çünki körlüğe ve adem-i rü’yete sebeb oldu. Hind nüshalarında aşağıdaki şekildedir. 

“Bu sizin bizi inkânnız dahi körlüğün mayası ve rü’yetin hicâbı olan kalbinizdeki illet-i nefsâniyyedendir. Nitekim müstağrak olduğunuz Hakk’ın ni’metlerini görüp şükretmediniz ve o ni’metlerden bıktınız ve usandınız.” 

“Gevher’’den murâd, sıdk ve hakikattir. “Bizim da’vâmızı işittiniz, halbuki bizim elimizdeki sadâkat ve hakîkat gevherini görmediniz.” Zîrâ da’vânıız sıdk ve hakikatin misâl-i zâhirîsi idi ve da’vâmızın doğruluğunu isbât için başka şâhide hâcet yok idi. Çünkü biz, “Hakk’ın ni’metlerinin kıymetini bilin ve şükredin, biz sizin ilel-i ma’neviyyenizi tedavi edelim, buna mukabil sizden ücret istemeyiz," dedik.[31]

Mesnevî: Tercüme: "Küfür cehildir; ve kazâ-yı küfr, ilimdir Nihâyet "hılm" ve "hilim" kelimelerinin her ikisi ne vakit bir olur?" Şerh: Hind şarihlerinden Velî Muhammed Ekber Âbâdî ve Bahru'i-Ulûm Abdü'l-Aliyy (kuddise sırruhümâ) "hılm" kelimesinin, kesr-i hı ile, "hışım ve gazab" ma'nâsına olduğunu beyan buyurmuşlardır. Ve "hilim" kelimesinin ise, kesr-i hâ ile, "yavaşlık" ma'nâsına olduğu bilinir. "Küfrün cehil ve kazâyı küfrün ilim" olmasının suret ve ma'nâ i'tibâriyle "hılm" ve "hilim" kelimeleri arasındaki suret ve ma'nâya benzerleri hakkında, gerek Ankaravî'de ve gerek Hind şârihlerinin şerhinde izahata tesadüf olunmadı. Halbuki Mevlânâ (r.a.) efendimiz, Hazret-i Mesnevî'de: beytinde olduğu gibi, kıyâsât ve kıyas edilenin üzerine ve benzeyen ile benzenenin üzerine sûreten ve ma'nen mutabakatlarına mürâât buyurmuş olduklarına nazaran, bu beyt-i şerifte dahi aynı nükte bulunmak lâzım geleceğinden, bu babda hâtır-ı fakire lâyih olan ma'nânın beyânına cür'et olundu; şöyle ki: 

"Hılm" ve "hilim" kelimeleri, telaffuzu kulağımıza yakın gelir ise de, ma'nâ i'tibâriyle yekdiğerinin zıddıdır. Makzî yani kazalanmış olan küfür dahî, bir nevi' ilimden meydana gelmiştir ki, bu ilim, onları küfür ve dalâlete sevkeder. Zîrâ Hak Teâlâ ibâdını / da'vet için peygamber irsal buyurdu. 

Fakat münkirin peygamberin cisimde ve yemek ve içmekte ve uykuda ve nikâhda kendilerine mümasil olduğunu görüp:

 “mâli hâzer resûli ye‟kulit taâme ve yemĢî fîl esvâk” 

“Bu nasıl resûl ki, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor.” (Furkân, 25/7) dediler.

Ve hamâkatları sebebiyle yürüttükleri uygun olmayan bir muhakeme neticesinde, böyle bir kimsenin peygamber olamayacağına, kendilerinde bir fayda vermeyen ilim meydana geldi; yani o da bizim gibi yiyor, içiyor, kalkıyor dediler bundan böyle peygamber olur mu dediler, bu da bir ilimdi ama onlara fayda vermeyen bir ilimdi ve onun Hak tarafından seçilmiş olduğuna kanâat getiremediler; ve hayât-ı dünyeviyyenin zevahirinden iktibas ettikleri bu faydalı olmayan ilim inkarlarına sebeb oldu ve “mâ hiye illâ hayâtuned dünyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illed dehr”

“O, dünyâ hayatımızdan başka birşey değildir, ölürüz ve diriliriz. Ve bizi dehrden (zamandan) baĢka birşey helâk edemez.” (Câsiye, 45/24) dediler.

Ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkârın bir nevi' ilimden meydana gelmiş olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'de işaret eyledi. Nitekim buyurur: 

“Ya‟lemûne zâhiren minel hayâtid dünyâ ve hüm anil âhıreti hüm gâfilûn”

“Onlar, sadece bu dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar hep gafildirler.” (Rûm, 30/7) ve “ve lem yurid illel hayâted dünyâ. Zâlike meblegühüm minel ilmi”

“ve dünyâ hayâtından başka bir şey istemeyenler; Onların ilimden ulaşabildikleri budur.” 53-29/30

Fakat bu ilim, zahirde ilim ise de, hakikatte cehildir. İlim gibi gözüküyorsada cehilin ilmidir, Binâenaleyh bu ilme müstenid olan küfürleri dahi cehildir. Kazâ-yı küfür ise, saf bir ilimden ibarettir. Zîrâ bâlâdaki beytinin şerhinde îzâh olunduğu üzere, kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sabitesinin hakikatinin, Hakk'a i'tâ ettiği ilim üzerinedir. Bu ilimde asla cehil olmak mutasavver değildir.

Yani ayan-ı sabite üzerinden talep edilen ilimde kesinlikle cehalet düşünülemez. Binâenaleyh cenâb-ı Mevlânâ (r.a.):

Küfür ki, hakikatte cehl olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki hakikatte gerçek ilimdir; bu iki ilim telaffuzda ve surette, "hılm" ve "hilim" kelimeleri gibi, birbirine müşabih ise de, ma'nâ i'tibâriyle asla yekdiğerine benzemez. Zîrâ biri cehil ve diğeri ilimdir. Ve "hılm" nasıl nokta-i siyah ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyâh-ı cehil ile mukayyeddir. Ve "hilim" nasıl ki gayrı mukayyed ise, Hakk'ın ilmi de öylece gayr-ı mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır, buyururlar.[32] 

----------------

أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَّسْحُورًا {الفرقان/8}

“Ev yulkâ ileyhi kenzun ev tekûnu lehu cennetun ye/kulu minhâ vekâle-zzâlimûne in tettebi’ûne illâ raculen meshûrâ(n)”

“Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. (25/8)

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

İşte, inkar edenler kendi hayal ve vehimlerinde olan hazine ve yiyeceği olan bahçeden bahsetmektedir. Kişi kendi hakk’ın varlığına ve nefsinde esmâ-i ilâhiyye sahip çktığında peyamberi de böyle hayal ile tasavvur etmektedir. Hakikati söyleyeni ise büyülenmiş ve delirmiş olarak nitelendirir. (Murat Derûni)

----------------

انظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا {الفرقان/9}

“Unzur keyfe darabû leke-l-emsâle fedallû felâ yestatî’ûne sebîlâ(n)”

(Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar. (25/9)

----------------

Kişi kendi varlığında hakk’ı inkar yolunu seçtiyse, Hakikat-i Muhammedi ve mertebeleri hakkında hayali ve vehimi temsiller getirir ve dalalete düşer.

Hakikat-i Muhammed-î de bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir. 

Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[33] 

-----------------

"Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer." dediler. Haber verildiği üzere, Kureyş kabilesinden Rebia'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Sufyân b. Harb, Nadr b. Haris, Ebu'l-Buhturî, Esved b. Muttalib, Zem'a b. Esved, Velîd b. Muğire, Ebu Cehil b. Hişâm, Abdullah b. Ebu Ümeyye, Ümeyye b. Half, As b. Vail, Nebih b. Haccac ile Münebbih b. Haccac toplanmışlar ve birbirlerine "Muhammed'e bir haber salın, kendisiyle bir konuşun, karşılıklı konuşarak tartışın ki, mazur olasınız (günah sizden gitsin) demişler ve bunun üzerine "Kavmin senin için toplandılar, seninle konuşmak istiyorlar" diye haber göndermişlerdi. Peygamber (s.a.v) geldi. "Ya Muhammed, biz senin hakkında mazur olalım (günah bizden gitsin) diye sana haber gönderdik. Şimdi bak! Sen eğer bu sözle mal istiyorsan, sana mallarımızdan mal toplarız ve eğer şeref istiyorsan seni Efendi tanırız, büyükleriz ve eğer mülk istiyorsan seni başımıza melik (kral) yaparız" dediler. Resulullah (s.a.v) buyurdu ki "Bende dediklerinizden hiçbiri yok. Ben size getirdiğimi ne mallarınızı almak için, ne içinizde şeref için, ne de üzerinizde melik olmak için getirmedim. Fakat yüce Allah beni size bir elçi olarak gönderdi ve bana bir kitap indirdi ve size bir müjdeci ve korkutucu olmamı emretti, ben de size, rabbımın elçiliğini bildirip iyilikle öğüt verdim. Eğer siz getirdiğimi alırsanız o sizin dünya ve ahirette payınızdır ve eğer onu kabul etmeyip bana geri verirseniz, yüce Allah, benimle sizin aranızda hüküm verinceye kadar ben, yüce Allah'ın emrine sabrederim". Bunun üzerine "Ya Muhammed! dediler, Eğer vermek istediklerimizden hiçbir şey kabul etmeyeceksen o halde, kendin için Rabbinden iste: Yanında seni doğrulayacak ve senden bizi uzaklaştıracak bir melek göndersin. Hem iste de sana bağlar, bostanlar ve altından, gümüşten köşkler yapsın da seni çalışmadan kurtarsın; çünkü sen de bizim gibi çarşılarda dolaşıyor, geçimlik arıyorsun. Eğer sandığın gibi elçi isen o zaman üstünlüğünü ve Rabbinin yanındaki yerini anlarız" Buna karşı Resulullah "Hayır, ben size bunun için gönderilmedim. Yüce Allah beni bir müjdeci ve korkutucu olarak gönderdi" dedi. İşte bu âyetler bu sebeple indirildi. de "mâ" soru, "lam" cer harfi olduğundan, kural şeklinde bitişik yazılması idiyse de imam Osman b. Affan'a ait mushaf hattında şeklinde "lâm " ayrı yazılmış ve dolayısıyla burada böyle yazılması muteber bir sünnet olmuştur.[34]

----------------

تَبَارَكَ الَّذِي إِن شَاء جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِّن ذَلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَيَجْعَل لَّكَ قُصُورًا {الفرقان/10}

“Tebârake-llezî in şâe ce’ale leke hayran min zâlike cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru veyec’al leke kusûrâ(n)” Dilerse sana bundan daha güzelini, içinden ırmaklar akan cennetleri verebilecek olan, sana saraylar kurabilecek olan Allah’ın şanı yücedir. (25/10)

----------------

Hz. Muhammed s.a.v. efendimiz ve şahsında ümmerine verilen içinden ırmaklar akan cennetler ve mertebelerine Muhammed sûresi 15. Âyeti tefsirine bakılabilir.[35] Saray ve içinde bulunanlar oranın ma’nâ padişahı varsa makbuldür. Ve onunla makamı sıdk[36] Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar. O kadar mübarektir ki, bunun kıymetini bil!” (Murat Derûni) 

----------------

بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنَا لِمَن كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًا {الفرقان/11}

“Bel kezzebû bi-ssâ’a(ti) vea’tednâ limen kezzebe bi-ssâ’ati se’îrâ(n)” Hayır, onlar Kıyameti de yalanladılar. Biz ise o Kıyameti yalanlayanlara çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır. (25/11)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

BEL: Bir bağlaç harfidir ki, asıl mânâsı ıdrabdır (Yeni bir hükme dönüştür). Bazen de "hattâ" gibi terakkî, ileriye geçme ifade eder.

İDRAB: Sözü üstünden altına çevirmek, yani bakışı öncesinden keserek geleceğe yöneltmektir. Bunu "belki" diye tercüme etmek meşhur olmuştur. Gerçekte, kelimenin yapısına ve söylenişine göre ondan alınmış, denilecek kadar da uygundur. Fakat dilimizde "belki" idrabtan (sözü ve nazarı üstten keserek alta yöneltmekten) çok ümid ve ihtimal için kullanılmaktadır. "Dur bakalım belki gelir" demekte hiç İdrab mânâsı yoktur. İdrab; "Yok, hayır" "daha doğrusu" demektir. Bu mânâ kasır ve istidrake benzer olduğundan son zamanlarda "fakat" kelimesi de "bel" ve "lakin" yerinde kullanılır olmuştur. Böylece "fakat onlar kıyameti yalanladılar" demek olur. Bu cümle yukardaki bölümüne atfolunmuş ve ondan İdrab ile diğer küfürlerini anlatmaya ve açık bir şekilde kötü sonlarını haber verip korkutmaya intikaldir. Yani, daha doğrusu onlar saate, kıyamet ve ahirete inanmıyorlar, Kur'ân'ın öyle uydurma olmadığını bilmediklerinden değil, ahirete, cezaya inanmadıklarından dolayı o inançsızlığa ve sapıklığa düşüyorlar, o haksızlığa ve yalancılığa gidiyorlar.[37]

Kişi kendi varlığında nefsin karanlığında inkar içindeyse oranın bugünden cehennmem ateşi içinde olduğunun farkında olamaz ve nefsinin idraken kıyametini yalanlar ama zaruri ölüm ile bunu tadadacaktır. (Murat Derûni)

----------------

إِذَا رَأَتْهُم مِّن مَّكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا {الفرقان/12}

“İzâ raet-hum min mekânin ba’îdin semi’û lehâ tegayyuzan vezefîrâ(n)” Bu ateş onları uzak bir mesafeden görünce onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler. (25/12)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

İşte bu zarurı ölüm ile tadış vaki olduğunda ayni vaki olacağından hayatlarının cehennem olup kaynadığını ve kulak kapılarındaki perde açıldığında uğultuusnu işitirler. (Murat Derûni) TEGAYYÜZ: Gayzlanmak, öfkelenmek; ZEFÎR, içeri nefes almaktır. Demek ki, cehennem onları uzaktan gördüğü zaman öfkesinden dehşetli sesler çıkarıyor, sümürmek için içine çekiyor. Burada görülüyor ki, gayzlanmak, zefirlenmek gibi görmek de ateşe nisbet edilmiştir.

Alûsî'nin naklettiği üzere Taberânî ile İbnü Merdûye, Mekhûl tarîkı ile Ebû Ümâme (r.a)den şunu haber vermişlerdir: Demiştir ki; "Resulullah (s.a.v) her kim bilerek bana atfen yalan söylerse, cehennemin iki gözü arasında oturacağı yere hazırlansın." buyurdu. Ya Resulullah! cehennemin gözü var mıdır, dediler. "İşitmediniz mi, yüce Allah "Onları uzak bir yerden gördüğü zaman" buyuruyor, gözleri olmasa görür mü?" buyurdu. Şu halde tevile gidilmeyip konuyu Yüce Allah'ın kudretiyle sırrî bir şekilde düşünmek gerekir. Özellikle "De ki, onu göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirdi" (Furkan, 25/6) hatırlatmasından sonra, bunun o gizliliğe açık bir bağlantısı göze çarpmaktadır.[38]

----------------

وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا {الفرقان/13}

“Ve-izâ ulkû minhâ mekânen dayyikan mukarranîne de’av hunâlike subûrâ(n)” Elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada, yok olup gitmeyi isterler. (25/13)

----------------

Elleri, efâli infialiyeleridir… Hakk’ın fiilierini ayrı eşya olarak görülmüşler ve esmâ-i ilahiyye yi nefsi emmare istikametinde kullandıklarından efali-i infialiyyeleri esma-i nefsiyelerine suçlular gibi bağlanıp, nefis cehennemlerinin daracık hayali şartlanmış fikirleri içinden çıkamayım, ordan ademe gitmeyi yani yok olmayı isterler ama oda hayaldir. İzafi-isimlenmiş bir kavram olduğu için izafi yokluktan varlık sahasına gelenin yok olması mümkün değildir. Ancak oranın şartlarında varlıklarını devam ettirirler. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا {الفرقان/14}

“Lâ ted’û-lyevme subûran vâhiden ved’û subûran kesîrâ(n)”

(Kendilerine) “Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!” (denir.) (25/14)

----------------

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde anlatılan; Bu hadîs-i Mustafâ (s.a.v.)in sebeb-i vürûdu hakkındadır ki, “Kâfir yedi bağırsağında yer ve mü'min bir bağırsağında yer” hikayesinde efendimiz s.a.v. e misafir olan kafir, evde ne varsa ev ahalisine kalmamak üzere yer ve kendisine verilen odaya istirahata çekilir. Ve bir cariye zincirle üzerine kapıya kapatır. Gece türlü türlü kabuslardan sonra rahatsızlanır ve defi hacet içinde kalktığında kapıyı kapalı bulur. Ve sonunda hacetini yatağa görür. Resüllûllah s.a.v. efendimiz kimseye ellemeyin ben halledeceğim der. Ve kafir kişi utancından özürler getirir. Ve imana gelir. Bu âyetler ile alakalı beyitte;

93. Mezar dibinde olan kâfir gibi "Vâ sübûr, vâ sübûr!" diye bağırır idi.

“Sübûr”, helâklik demektir. “Vâ sübûrâ!”daki elif nidâ içindir. “Vâ", teessüf ve hasret makamında olan nidâdır. “Vâ sübûrâ!”, “ey helâklik, neredesin!" demek olur. Ya’ni, “O misâfir kendi rezâletini gördüğü vakit helâk olmayı ve yok olmayı temennî ederek vâ sübûrâ! vâ sübûrâ! diye bağırır idi.” Nitekim kâfirler mezarın ka’rında ya’ni hayât-ı berzahiyyede dünyâda inkâr ettikleri hayât-ı uhreviyyenin varlığını gördükleri vakit yok olmayı temennî edip böyle nidâ edeceklerdir. Onların bu hâli sûre-i înşikâk’taki (inşikâk, 84/10-11) “Ve ammâ kitâb-ı a’mâli arkasından verilen kimse, keşke helâk olup yok olaydım! diye temennî eder” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur. Ve kezâ sûre-i Furkân’da da böyle buyrulur: (Furkân, 25/13-14) ya’ni “Kâfirler azâb mahallinden dar bir yere atıldıkları vakit orada helaklerini isterler. Onlara denilir ki: Bu günde bir helâklik istemeyin. Çok çok helâk ve yok olmak isteyin!”.[39] 

-------------------

“Fesevfe yed’û subûrâ“

“Yetiş ey ölüm!" diye bağıracak.“ (84/11)

-------------------

 “Yetiş ey ölüm!" diye bağıracak.“ Ama fayda etmeyecektir. Hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur.

(Sahih-i buhari tercümesi cilt 11 s. 133) şöyle bir Hadîs-i şerif vardır. 

Rasûlullâh salla’lâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den rivâyete göre. 

Kıyâmet günü (ehli Cennet, Cennet’e, Cehennemlikler de Cehennem’e ayrıldıktan sonra) “ölüm” aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde getirilecek. Bir dellâl: Ey Cennet halkı, diye bağıracak! Cennet’tekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve (bulundukları yerden çıkarak) bakacaklar. Şimdi dellâl: Bunu bilirmisiniz? Diye sorar. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: Evet biliriz, bu ölümdür, derler. Sonra dellâl: Ey Cehennem halkı, diye yüksek sesle seslenir! Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırırlar. Ve (bulundukları berzahtan çıkıp korku içinde) bakarlar. Dellâl: Bunu biliyormusunuz, diye sorar. Onlarda hepsi, onu görerek: Evet biliriz bu ölümdür derler. Bundan sonra koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanır. Bundan sonra dellâl: “Ey Cennet halkı! Cennet’te ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm, yoktur. (Cehennem halkına da) Ey cehennem’likler sizde karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!” diyecek. Bundan sonra münâdî (Bu gaflettekiler ehl-i dünyadır.) Âyetini okur. (19/39)

----------- 

Görüldüğü gibi Hadîs-i şerif bu hususa çok büyük bir açıklık getirmekte’dir. Yukarıda bahsedilen hallerin hakikatini bizlere bildirmektedir. Peygamberimiz (ölüm aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde) getirilecek. Diye buyuyarak, ölümü hayvânlık mertebesinden “nefs-i levvâme” sûretinde tasvir etmiştir. O halde ölüm denen mahlûk “nefs-i emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Gerçek insân üzerinde geçerli değildir. Fiziki olan ölüm bir yok oluş değil bir (zâika-tadıştır,) tadış, ise aynı hayattır. “Ölen (hayvân) imiş âşıklar ölmez” diyen Yunus emre ne kadar güzel söylemiş. O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir. İşte böylece ikinci sefer olan “uruc” aslına yükselme başlamış, daha bu günden ebedi hayat namzeti olmuş olacaktır.[40]

----------------

قُلْ أَذَلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كَانَتْ لَهُمْ جَزَاء وَمَصِيرًا {الفرقان/15}

“Kul ezâlike hayrun em cennetu-lhuldi-lletî vu’ide-lmuttekûn(e) kânet lehum cezâen ve masîrâ(n)” De ki: “Bu mu daha hayırlıdır, yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dedilen ebedîlik cenneti mi?” Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir. (25/15)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Âyette celâl tecellisi mi? Yoksa cemâl tecellisi altında olmak daha iyidir? Diye rabbimiz sormaktadır. 

Nusret Babamız r.a, Ey Âdemoğlu şiirinin bir dörtlüğünde gitme Celale doğru diye bu hakikati dile etirmektedir. (Murat Derûni) İnsân isen gel mâşûku seyret, Fânî vücûdu bâkîye devret, Mahbub-u hakk’sın ilminde zevket, Yorulma gitme celâle doğru.[41]

----------------

لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاؤُونَ خَالِدِينَ كَانَ عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْؤُولًا {الفرقان/16}

“Lehum fîhâ mâ yeşâûne hâlidîn(e) kâne alâ rabbike va’den mes-ûlâ(n)” Ebedî olarak kalacakları orada onlar için diledikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin uhdesine aldığı, (yerine getirilmesi) istenen bir va’didir. (25/16)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

“Şae” Dileme, “Kün Fe Yekün” ol der ve oluverir. Dir. Cennette “Rabbike” senin rabbin efendimizin Rabbi hası Allah esmâsıdır. Bu dilemenin kişinin rububiyet-esmâ mertebesinden olduğu anlaşılmaktadır. Hadi yönünden ve hususi kişilerin ise rabbi hassları yönünde olacaktır.

Sözlükte “taahhüt, anlaşma, güvence, eman” gibi mânalara gelen ahd kökünden türeyen uhde “riskli durumdan veya böyle bir durumun sonuçlarından sorumlu olmak” demektir.  

Cenâb-ı Hakk bu işin yerine getirilmesi rububiyet-esmâ mertebesine verdiğim sorumluluktur diye bizlere bildirmektedir. (Murat Derûni)

----------------

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلَاء أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ {الفرقان/17}

“Veyevme yahşuruhum vemâ ya’budûne min dûni(A)llâhi feyekûlu eentum adleltum ibâdî hâulâ-i em hum dallû-ssebîl(e)” Rabbinin, onları ve Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği ve (taptıklarına), “Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar” diyeceği günü hatırla. (25/17)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Suret verilmiş ilâh olarak kabul edilmiş eşyanın ahiret günü kendilerine konuşma yetisi verip kim kimi saptırmış yani mudill esmâsı üzere dünya da hayatını sürdüler diye bu ilâhlar bu soruya muhatap olacaklardır. Ve bu âyeti okuyan da bugünden muhatap olmaktadır. Olayı anlatandan da Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği” ifadesi ile ahadiyet mertebesidir. (Murat Derûni)

----------------

قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنبَغِي لَنَا أَن نَّتَّخِذَ مِن دُونِكَ مِنْ أَوْلِيَاء وَلَكِن مَّتَّعْتَهُمْ وَآبَاءهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا {الفرقان/18}

“Kâlû subhâneke mâ kâne yenbegî lenâ en nettehize min dûnike min evliyâe velâkin metta’tehum veâbâehum hattâ nesû-zzikra vekânû kavmen bûrâ(n)” Onlar, “Seni eksikliklerden uzak tutarız. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helâke giden bir toplum oldular” derler. (25/18)

----------------

“Subhaneke” seni tenzih ederiz, mutlak tenzih mertebesinin ifadesidir. Olayı anlatan Ahadiyet mertebesi tenzih edilmektedir. İlâh edilen eşya sûretleride hakk’ın ef’alinden başka bir şey değillerdir. Ef’âli ilahiyye mertebesi ile gelen bu cevap ile nefislerine verilen nimetler ile Hakk’ı unuttuklarını rabblerini “sen sensin, ben ise benim” diye kendilerini müstakil bir varlık görerek Hakk’ı hatırlamayı unutarak helake iden bir toplum oldular. (Murat Derûni)

----------------

فَقَدْ كَذَّبُوكُم بِمَا تَقُولُونَ فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا وَلَا نَصْرًا وَمَن يَظْلِم مِّنكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا {الفرقان/19}

“Fekad kezzebûkum bimâ tekûlûne femâ testatî’ûne sarfen velâ nasrâ(an) vemen yazlim minkum nuzikhu azâben kebîrâ(n)”

(İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek ve kendinize yardım da edemeyeceksiniz. Sizden kim de zulüm ve haksızlık ederse, ona büyük bir azap tattırırız. (25/19)

----------------

Bu âyet hakkında Fusûs’ül hikem Mukaddime din bölümüne bakarsak;

 “Dîn” kelime anlamı olarak “teslimiyet”, “karşılık” ve “âdet” ma‟nâlarına gelir. Bu ma‟nâların üçü de “şerîat”a naklolunabilir.

“Teslimiyetin” ma‟nâsı budur ki, kul nebî‟nin Hakk tarafından getirdiği şerîata ya teslimiyet gösterir, ya muhâlefet eder. Eğer teslimiyet gösterirse, Hak Teâlâ da ona uygun karşılık ile teslim edici olur; ve eğer muhâlefet eder ve kulun ayn-ı sâbitesinin isti‟dâdı bağışlanmayı gerektirirse, Hak da ona bağışlama ve günahlarını örtme ile teslim edici olur. Ve eğer kulun ayn-ı sâbitesinin isti‟dâdı azaplanmayı talep ederse, Hak ona kahır ve intikam ile teslim edici olup, ona Kahhâr ve Müntakım isimleriyle tecellî eder. Ve teslimiyette te‟sîr edici olan kulun hâlidir. Çünkü teslimiyet kulun fiilidir.

“Karşılığın” ma‟nâsı da budur ki, Hakk‟ın kula teslimiyeti, onun fiilinin bedelini vermekten ibârettir. Ve bu bedel kulun ayn-ı sâbitesinin isti‟dâdına göre verilir. Bedelde üç yol vardır:

Birincisi; kulun hoşuna gidecek ve tabîatına uygun gelecek şeydir. Bunun delîli “radiyallâhu anhüm ve radûanh” ya‟nî “Allah onlardan râzî olmuştur, onlarda O‟ndan râzî” (Mâide, 5/119) âyet-i kerîmesidir.

İkincisi; kulun hoşuna gitmeyecek ve tabîatına uygun gelmeyecek şeydir. Bunun delîli de “ve men yazlim minküm nuzikhu azâben kebîrâ” ya‟nî “Ve sizden kim zulmederse ona büyük azap tattırırız” (Furkân, 25/19) âyet-i kerîmesidir.

Üçüncüsü; tabîatına uygun gelen ve gelmeyen kayıtlar ile kayıtlanmış değildir. Bu da muhâlefetin bağışlanmasıdır. Bunun delîli de “ve netecâvezu an seyyiâtihim” ya‟nî ”günahlarından vazgeçeriz” (Ahkaf, 46/16) âyet-i kerime- sidir. İşte kulun halinin gereğine göre Hakk‟ın teslimiyeti karşılık ve bedelini vermesidir.

“Âdet”in ma‟nâsı da budur ki, kulun teslimiyet ve muhâlefeti, kulun ayn-ı sâbitesinin hallerinden bir haldir. Ve Hakk‟ın teslimiyet ve bedelini vermesi de aynı şekilde kulun ayn-ı sâbitesinin hallerinden bir haldir. Bundan dolayı ku- lun teslimiyeti ilk hâl ve Hakk‟ın bedelini vermesi de ikinci hâldir. İkinci hâl ilk hâli takip ettiği için, ona “ıkab” ve “ukûbet” dahi denir. Bu bakımdan “ukûbet” uygun gelen ve uygun gelmeyen bedelin verilmesini içerir. Velâkin şerîatta âdet olan hüküm, uygun gelen bedelin verilmesine “sevâb” ve uygun gelmeyen bedelin verilmesine “ıkab” ismini vermiştir.

Şimdi kulun ayn-ı sâbitesinin bu bahsedilen ilk ve ikinci hâli kendi üzerine döndüğü için dîn “âdet”tir. Gerçi “âdet” denildiği zaman, akla gelen şey, bir emrin aynı ile kendi hâline dönmesi ma‟nâsına ise de, böyle “âdet” hakîkatte olmuş değildir. Çünkü “âdet” tekrârdır. Ve tecellîde ise tekrâr yoktur. Belki tekrâr olunduğu zannedilen şeyler, bir dîğerinin benzeridir. Örneğin kul, emre teslimiyetle sabah namazını kıldı. Hakk‟ta onun tabîatına uygun gelen bir be- del ile teslimiyet gösterdi. Ertesi gün yine sabah namazını kıldı; yine bedele nâil oldu. Namaz kulun fiili olup, ayn-ı sâbitesi sebebiyle Hakk‟ın kendisine bir tecellîsinden ibârettir ve kulun hâlidir. Ve karşılık olarak verilen bedel dahi Hakk‟ın bir tecellîsi olup o da kulun ayn-ı sâbitesi sebebiyle olur. Bu da kulun ikinci hâlidir. Şimdi, namazların ve verilen bedellerin sûretleri tekrârlanmış görünür. Bu i‟tibâr ile dîn “âdet”tir. Velâkin bu sûretler bir dîğerinin aynı ol- mayıp, benzeridir. Bu i‟tibârla da “âdet” değildir. Ve aynı şekilde namaz kılmak kulun hâllerinden bir hâl olduğu gibi, onun ayn-ı sâbitesinin hâllerine göre gerçekleşen verilen bedel dahi, o hâli takîp eden ikinci hâldir. Ve ilk hâli takîp eden ikinci hâl ise tabiîdir ki karşılık değildir. Bundan dolayı “dîn” bir yön ile “karşılık ve âdet” ve bir yön ile de “karşılık ve âdet” değildir.

“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır. 

“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKK varlığı istilâ etmiş” olan güzel insanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür. Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı, “Zat” ın “İnsân” mertebesinden zuhurunu, hâlini açık ola-rak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.[42]

Abdin Hakka inkıyadı yani bağlanması taat ile Hakka muvafakatından ibaret olduğu gibi Hakkın abda inkıyadı dahi abdın hali cezada ne iktiza ediyorsa Hakkın abdi o şeyle muvafakatından ibarettir. Yani kul Haktan neyi taleb ediyorsa Hak da ona talep ettiği şeyle cevap vermesidir. İşte bu noktayı nazara göre din “ceza” demek olur. Hani “din günün sahibi” diyorya Fatiha suresinde ¼ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِCeza gününün yani karşılık gününün sahibidir. Yani din abdin ef’alinden olmak makamından “ceza” dır. Abdin fiilinden meydana gelmesinden bir cezadır. Diğer bir izah ile din; abdin sevineceği ve sevinmeyeceği şeyle onun hali gereğince kul ile rab arasında karşılıklı alış veriştir. Abdin hoşuna gidecek ve tabiatına mülayim gelecek şeyle alış verişi Cenab-ı Hak رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ 5/519 kavliyle Allah onlardan razı onlarda Allah’tan razı kavliyle açıkladı. Zira Allahüteala bir kimseden razı olacak olursa o kimseye lutuf ve iltifatla muamele eder, kişinin tabiatı bu lutuftan memnun olur. Cenab-ı Hak hoşa gitmeyecek bir şeyi ve tabiata mülayım gelmeyecek bir şeyle muvavazayı وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا 25/19 “Sizden zulmeden kimseye biz büyük azabı tattırırız” kavliyle beyan eyledi. Zira bu Hakkın abdine Kahrıyla muamelesidir ve kahır abdi elim eder. Yani kahır elem verir. Elem ve azab ise elbette hoşa gitmez ve tabiata mülayım gelmez. Ve keza Hakk teala وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ 46/16 “biz onların seyyiatından geçeriz.” Buyurur ki bu da cezadır. Fakat mülayim ve gayri mülayim kayıtlarıyla kayıtlı değildir. Velakin bir kimse seyyiatıyla karşılık olunmayıp avf edilecek olursa mesrur olur, işte abdin mukteza-ı haline göre dinin ceza yani karşılık olması kesb-i sıhat eyledi yani kazancı ortaya çıktı.

Velhasıl din islamdır, İslam ise boyun eğmedir. Hakkın abde inkıyadı (boyun eğmesi) onun haline göre icab eden bir cezadır. Yani kulun Hakka boyun eğmesi ona bağlanması onun haline göre gereken bir cezadır. Dinin ceza olması ve hakkın abde inkıyadı manasına gelmesi lisan-ı zahirle söylenmiş bir sözdür. Yani zahirdeki hukuk budur, onun sırrı ve sırrının sırrı atide beyan buyurulur. Yani gelecekte daha derinlemesine gidilir.[43] 

----------------

وَما أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْوَاقِ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا {الفرقان/20}

“Vemâ erselnâ kableke mine-lmurselîne illâ innehum leye/kulûne-tta’âme veyemşûne fî-l-esvâk(i) vece’alnâ ba’dakum liba’din fitneten etasbirûn(e) vekâne rabbuke basîrâ(n)” Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin, hakkıyla görendir. (25/20)

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

“erselnâ” biz irsal ettik, gönderdik ifadesindeki “na” biz zâta işarettir. 

Peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in beşeri yönü olan toprak bedenleri ihtiyaçlarını karşılamak için yer, içer, uyur ve gezerler. Kendi hakikatini idrak etmiş olan yani beşeri ve ilâhi yönünü fark etmiş olan kişide buna emsaldir. “Rabbike basir” senin rabbin müşahade edendir, ifadesiyle bunun ancak müşahade ehli farkındadır. (Murat Derûni) Selâhattin Uşşaki Hazretleri Tuffet’ul Uşşakiyede; 

Salik için yemeğin en faziletlisi "livechillah" (Allahın vechine) nail olması için yediği yemektir. (*) 

(*) Bu yemekler vahdet yemekleri yenen yerlerde irfan sofraları"dır. T. B.

İlâhi ve beşer hakikat Fussûlet sûresinde bildirilmiştir. 

(41/6) – (Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhıdun festekîmû ileyhi vestağfirûhu ve veylun lilmuşrikîne. 

(41/6) – De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Allah'a ortak koşanların vay hâline!" 

------------------- 

Kul innemâ ene beşerun mislukum, Ey habibim onlara de ki, bende sizin gibi bir yönü ile beşer isminin ifade ettiği ma’ nâ, davranışlar ve yaşantısı ile sizin benzeriniz gibiyim. 

yûhâ ileyye, Ancak bana hakikat-i İlâhiyye ve sıfat-ı rahmaniye den İlâhi bilgiler vahyediliyor, Sizler beşeriy-yet “hicap/perdeleri ile perdelendiğiniz için, bu sahaya geçemediğinizden beni de kendileriniz gibi kıyas ederek öyle değerlendirdiğinizden, sure-i şerifin başında olan (Ha-Mim) Hakk olan Muhammed-i ve ondan vahy akta-ran beşer yönümle beni anlamıyorsunuz. 

ennemâ ilâhukum ilâhun vâhıdun, bana bu hakikatleri bildiren mutlaka sizinde örttüğünüz İlâhınız-dır, sizlere ona ulaşmanın yollarına sülûku haber veriyo-rum o sizin zannettiğiniz gibi, çok değil, Vahid/birdir. 

festekîmû ileyhi, istikametinizi vahid/bir olan İlâhınıza döndürün, bunun içinde beşeriyetnizle benim beşeriyetime uyun, hakikatinizle de benim hakikatime uymaya çalışın ki, sırat-ı müstakîm/doğru yol üzere olasınız, bunun içinde, vestağfirûhu, gaflet, benlik, perdeler ve sadece beşeriyetiniz ile yaşamaktan ona istiğfar edip tevbe edin. 

ve veylun lilmuşrikîne. Bunları yapmayıpta nefsi beşeriyetlerinde kalıp kendilerini bir varlık zannederek şirk koşanlara yazıklar olsun.[44] 

----------------

وَقَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا لَوْلَا أُنزِلَ عَلَيْنَا الْمَلَائِكَةُ أَوْ نَرَى رَبَّنَا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا {الفرقان/21}

“Vekâle-llezîne lâ yercûne likâenâ levlâ unzile aleynâ-lmelâ-iketu ev nerâ rabbenâ lekadi-stekberû fî enfusihim ve’atev utuvven kebîrâ(n)” Bize kavuşacaklarını ummayanlar, “Bize melekler indirilseydi yahut Rabbimizi görseydik ya!” dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler. (25/21)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

RECÂ: Bilinen geniş mânâsı ile emel (arzu) demektir. Lügatçıların çoğu birini diğeriyle açıklamışlardır. Bununla beraber aralarında ince fark gösterenler de vardır. İbnü Hilal'in Fürûk isimli eserinde "Emel, sürekli bir arzu ve istektir. Onun için bir şeye bakış, devamlı olup uzayınca "teemmül etti" uzunca düşündü denilir. Bir de emel, mümkünde ve muhalde (imkansızda) olur, reca ise mümküne mahsustur denilmiştir" Mısbâh'ta da der ki; emel, ümidsizliğin zıddıdır. Çoğunlukla, meydana gelişi uzak olan şeylerde kullanılır. Tam ise meydana gelişi yakın olan şeyde kullanılır. Recâ, emel ile tam arasındadır. Çünkü recâ (ümit) eden emelinin meydana gelmemesinden korkar, bu sebepten tama mânâsında kullanılır. Recâ nefi halinde kullanıldığında bazan korku mânâsını da ifade eder ki, buna "lügat-ı tihâmiyye" (Mekke lügatı) denilmiştir. Buna göre "korkmazlar" bilinen mânâsıyla arzu etmezler, gerçek lügata göre ise ümit etmezler, demek oluyor ki, burada en uygun olan da budur.

LİKÂ: Aslında bir şey ile buluşmaktır. Dokunmak, şart olmaksızın bir şeye ulaşmak diye de ifade olunmuştur. Görme fiili hakkında da kullanılır. Bundan dolayı "likâullah (Allah'a kavuşmak)" rü'yetullah (Allah'ı görmek) veya Allah'a ermek yahud kıyamet günü hesap ve ceza için yüce Allah'ın karşısına çıkmak demektir.[45]

Ulu’l azm peygamber olan Hz. Mûsâ dahi Hakk’ı rüyet talebinde bulunmuş kendisi “Len Terâni” hitabı ile muhatap olmuştur. 

Kişinin rabbini görmesi için rabbini ulaşarak “müşahade” sinin açılması gerekir. (Murat Derûni)

A’râf sûresi ile yolumuza devam edelim;

(143) (Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyke, kâle len terânî ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu’minîn.)

“Ne zaman ki, Mûsâ, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana". dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin". Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Mûsâ da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi.” (7/143) Mûsâ (a.s.) Tur dağına çıktıktan sonra Rabbi ile kelâmî olarak buluştu. Cenâb-ı Hakk varlığıyla her yerde mevcûttur, yalnız burada kelâmı ile zuhurdadır. Cenâb-ı Hakk görebilene müşâhedeli olarak zuhurdadır ama bu mertebede henüz bu görüş olgunlaşmadığı için Mûsâ (a.s.) onu sadece kelâmı ile müşâhede edebiliyor idi. Bir başka âyette (20/13) Cenâb-ı Hakk Mûsâ (a.s.)’ “şimdi sana vahyolunacakları dinle” diyor. Buradan da anlaşılıyor ki Mûseviyyet mertebesi dinleme, duyuş, duygu mertebesidir yâni kulak hakîkatinin bu mertebede çok gelişmiş olup dinleyici olması lâzım geliyor. Mevlânâ hazretleri de bu hakîkati ön plâna çıkarmak için Mesnevi-i şerîflerine “Bişnev-dinle” hîtâbıyla başlıyor. Yâni dikkâtimiz söylenen sözü çok iyi toplama kabiliyyetine ulaşmalıdır. Bu kulak ile duyduğumuzu müşâhede sahasına getirip gözle görülecek hâle sokacağız, bu gözle gördüğümüzü de kalbimize indirip mutmain olacağız ki Efendimiz (s.a.v) mîrac gecesinde bahsedilen “gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı” (53/11) sözü bizde tahakkuk etsin. Efendimiz (s.a.v) o gece o kadar büyük Âyetleri gördüğü hâlde kendisinde hiçbir değişiklik olmadı çünkü daha evvel onların müşâhedesini yapmıştı yâni o bilgilere aşinalığı vardı, hiçbir şey onu şaşırtmadı. 

Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk’ın sesini o kadar yakından duydu ki her yönden bütün herşeyiyle onu hissetti. Herhangi gelen bir oluşuma dikkât edelim bir yönden geliyorsa mahlûktur ve umumiyyetle cinnî sestir fakat Mûsâ (a.s.)’a geldiği gibi bütün cihetlerden geliyorsa o ilhâmdır ve Hakk sözüdür, hiç şüphe tereddüt olmasın. Tasavvuf sahasına girince kişi bir seyre başlar ve seyir bir yolculuktur, bu yolculukta birçok yerlerden geçilir ve bu misâl âleminden, mânâ âleminden, cinler vadisinden geçilir, bu anlatılanlar bilinmez ise kişi onlara kapılır ve oraya fazla dalarsa, onu götürenin de elinden tutup götürecek kadar tecrübesi yok’sa, kişi oralarda kalır ve döner durur. Hakkın zâtına gidiyorsak bu yolda melekler de vardır, cinlerde vardır, şeytanlarda vardır, hayvânlar da vardır, fakat bunların hepsinin değerlerinin ne olduğunu ve sistemlerini bilirsek bizlere hiçbir zarar veremezler ve huzurla rahatça oralardan geçebiliriz. Kûr’ân-ı Kerîm’de de açık olarak bunlardan bahsediliyor zâten ve Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarken dahi yazılı olmamasına rağmen “eûzü besmele” ile okumaya başlıyoruz, Kûr’ân-ı Kerîm’in en son âyetinde de cinlerden bahsediliyor ve çok ilginçtir tam ortada bulunan âyette de cinlerden bahsediyor, bunların hiç biri tesadüf değildir. Hayâtımızda bu güçlerin rolü çoktur ve bizler bunları dışarılarda aramayalım, varlığımızda olan karşılıkları zâten bize yetiyor. Hayâl ve vehim dışarıdaki cinlerin bizim varlığımızdaki karşılığıdır. Hayâlde vehim doğuyor oradan fikire geliyor oradan Mûsâvvireye geliyor ve bu tasavvurdan sonra fiile dönüşerek zuhura çıkıyor, bunların neticesi de putperestlik oluyor. 

Mûsâ (a.s.)’ın bu sesi duyduğu belirtildiğine göre insân kulağının duyuşuna uygun bir ses olduğuda açıktır. Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk’ın sesini bu kadar yakın duyunca Cenâb-ı Hakk’ı cisimlenmiş bir varlık hâlinde görmek istedi ve “bu anlayışla (lenterânî) Beni göremezsin, eğer böyle görmek istersen dağa bak, dağ yerinde durursa sen de Beni görürsün” hîtâbı geldi. Cenâb-ı Hakk dağa tecelli edip dağ paramparça olunca Mûsâ (a.s.)’da orada yığılıp kalıyor. İşte Mûseviyyet mertebesinde kişinin böyle bir hâlet-i rûhiyye geçirmesi lâzımdır. Bu kadar şiddetli olmasa da ilim yönünden bunu idrâk etmelidir. 

Bu mertebede benlik henüz kalkmış olmadığından bu benlikten dolayı Cenâb-ı Hakk görülemiyor. Kişinin üzerinde benliği mevcût olduğu sürece Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede etmesi mümkün değildir çünkü orada ikilik vardır ve Cenâb-ı Hakk’ı görmek için kişinin kişiliğinin ortadan kalkması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın tecelli edip parçalanan dağ da kişinin nefsânîyetidir, yâni kişinin nefsânîyetine doğru böyle tecelli yaşanmaya başladığı zaman bunun dehşetinden düşüp bayılıyor ve şuuru gidiyor ve bu şuur gidince de müşâhede ortadan kalkıyor. Görmek için gereken şey ilâhî şuurdur, beşeri şuur ile de görmek mümkün değildir Cenâb-ı Hakkı. “Ben Rabbimi Rabbimin gözüyle gördüm” diye güzel bir terkip vardır. Dolayısıyla beşeri göz ile kişinin Rabbini görmesi mümkün değildir ve Mûseviyyet mertebesinin en kemâlli hâli Rabbinin tecellisi karşısında kişinin bayılıp hiç hâline gelmesidir. İşte bir derviş Rabbinin azameti karşısında hiçlik durumuna gelebilirse bilsin ki o Mûseviyyet mertebesindedir ve bu seyri sülûkta epey bir yoldur. 

Buradaki konuşmalar Mûseviyyet mertebesi îtibarıyla gelen ilhâmlardır. 

Mûsâ (a.s.) orada anladı ki Rabbini bu mertebede görmesi olacak iş değildir, bu nedenle bu isteğinden tevbe etti.

Mûsâ (a.s.)’ın beni ilk mü’minlerden yaz demesi Mûseviyyet mertebesi îtibarıyla ilk mü’minlerden yaz demesidir. 

Mûsâ (a.s.) bayılıp kendi şuurunu kaybedip ayılınca ilk iş Cenâb-ı Hakk’ı tenzih ediyor ve tevbede bulunuyor, Çünkü bu mertebe tenzîh mertebesidir, işte bizimde bunu yapmamız gerekiyor, yoksa yaptığımız eylem, yapılan hatada ısrar edilirse kasıt kapsamına ve karşısındakinde bir başka olgu oluşturmaya yâni şirke girer.[46]

----------------

يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ لَا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِّلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَّحْجُورًا {الفرقان/22}

“Yevme yeravne-lmelâ-ikete lâ buşrâ yevme-izin lilmucrimîne veyekûlûne hicran mahcûrâ(n)” Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur. “Eyvah! Biz Allah’ın rahmetinden tamamen uzaklaştırılmışız” diyecekler. (25/22)

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Melekleri görecekleri gün, melek kişinin kendi varlığındaki kuvvetlerdir. Masadan bir şey kaldırmak istersek istersek bir melekin halkiyeti ile bu iş gerçekleşir. Âdemiyetinin farkına varan kişi daha bu dünyadayken bu meleki kuvvetlerin farkına varmıştır.

Ama kendi varlığındaki hakikati fark edemeyenler bu melek-kuvvelere sahip çıktıklarından ve ameli gayri salihte işlemişse mücrim durumuna düşmektedir. İşte bu melek-kuvvet ile yapılan kötü fiilerin neticesi görüldüğü gün suçlulara bir müjde yoktur. 

Hani denir ya yasak kardeşim giremezsin denildiği gibi, mücrimlerede, Allah’ın mü’minlere olan hususi rahmeti yasaklanmıştır. 

----------------

وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَاء مَّنثُورًا {الفرقان/23}

“Vekadimnâ ilâ mâ amilû min amelin fece’alnâhu hebâen mensûrâ(n)” Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik. (25/23)

----------------

 Âyetin ilk bölümü ef’al, ikinci bölümü zât mertebesindendir.

----------------

HEBA: Bir pencereden güneş ışığı vurduğu zaman içinde uçuştuğu görünen tozdur.

MENSÛR: Saçılmış demektir. Zaten dağınık demek olan heba (zerre) yı bir de bu şekilde nitelemek, onu bir daha saçılmış olarak tasvirdir ki, o zerre hiç görülmez bir hale gelir.[47]

 Onların yaptıkları amel, ameli gayri salih yani hayali programı nefsinden tatbikatida nefsinden olduğundan dağılmış zerreciklere çevirdik… 

Zerrecik : Atom dur…

Yani yapılan iş, amel yine aslı olan en küçük maddenin aslı olan birime çevrilmiştir. (Murat Derûni) Atom’un aslı ise;

Atom Kanada da yüksek “fizik kimya” eğitimi gören bir kardeşimizin oradan “atom” hakkında sorduğu soruların cevap-larından bir kısmını mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı buraya almayı uygun buldum.

Fakir fizik ilmini bilmem, fakat gerçek tevhid ilmi bunları genel hatlarıyla çözümlemektedir.

Sevgili Ozan:

Atom bölümüne geçmeden evvel âlemlerin oluşumu-na kısaca bir göz atmamız gerekecektir; 

şöyle ki:

Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Zât âlemi : → İlm-i ilâhi Rûh’u A’zâm

 Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet → Rûh’ul Kuds : 

(Sıfat âlemi) : hayatın kaynağı, ilâhi ilmin belirlenmesi Rabb - Rûbubiyyet → Nûr’u ilâhi, (Esma âlemi) : aydınlanma lâtif varlıkların oluşumu Melik - Melikiyyet → Işık = gölge = zaman Mülk, şehadet âlemi, dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur Yukarıdaki şamada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi Zât”ın, 

 1- 2 - Â’ma’dan → Ahadiyyete, 

 3 - oradan → Ulûhiyyet’e, 

 4 - oradan → Râhmaniyyet’e, 

 5 - oradan → Rûbubiyyet’e, 

 6 - oradan → Melikiyyet’e tenezzülüyle meydana gelmişlerdir.

İşte bu meydana geliş ile; 

 1 - zûlmetten → rûh’a, 

 2 - rûh’tan → Nûr’a, 

 3 - Nûrdan → ışık ve gölgeye, 

 4 - atomlar vasıtasıyla da → maddeye ulaşılmıştır.

Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâ-tın”dan zahire çıkmasıdır. 

Maddeyi meydan getiren atomdan daha ilerisini, bu beşer idrakî içerisinde anlayıp, Nûr mertebesine ulaşmak çok zor olacaktır, çünkü o mertebeyi idrak edip anlayacak araçla-rımız yoktur. Ayrıca en büyük perde de kendi bireysel var-lığımızdır.

Bu dünyada iken madde ötesine ulaşmamız ancak “öl-meden evvel ölmek” ile veya rû’yada görmek sûretiyle mümkün olabilmektedir, bu da ayrı bir yaşam sistemidir.

Şimdi mevzuumuzla ilgili birkaç kelimenin lügat mâ-nâlarını vermeğe çalışalım.

Akıl : Saf bir cevherdir. Külliyet ve cüz’iyyet’i idrak eden, cisme bağlı saf bir cevherdir.

Nefs : Nefs-i natıka = Konuşan nefs = külliyyat ve cüz’iyyatı idarak eden, cisme tedbir ve tasarruf eyleyen saf bir cevherdir.

Cisim : Üç uzaklığı = yani eni, boyu, derinliği kabul eden bir cevherdir.

Cevher : Kendi nefsiyle kaim olan şeydir.

A’raz : Zahir olmak için bir vücûda muhtaç olan ve iki zamanda baki olmayan şeye derler.

Esir : (Arapça) Kâinatı dolduran ve bütün cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil vasıtası hizmeti gördüğü farzolunan, tartısız, elastiki ve akıcı hafif bir cisim. (Kelime rumcadan arapçaya geçmiştir.) (Atom’un eskilerce izahıdır.) Şimdi kısaca atomun kendisini ve arka planını incele-meğe çalışalım.

Nötron = Çekirdekte var olan = yüksüzdür Proton = Çekirdekte var olan = (+1) yüklüdür.

Elektron = Çekirdek etrafında döner = ( -1) yüklüdür.

Nötron = Çekirdekte yüksüz = (zûlmet – karanlık)

 (ana varlık, soğuk) Proton = Çekirdekte (+1) yüklü = (Rûh) 

 (Nefes-i Râhmani) (Enerji hayat) (sulu kuru) Elektron = Çekirdeğin etrafında = (Nûr - aydınlık) Dönen (-1) yüklü (Sıcak zaman) Bu sistem içerisinde bâtında olan mânâlar uygun elbi-seler giyerek hayâli görüntüler halinde meydana gelmekte-dirler.

Fizikçiler feza dokusunun, karanlık, soğukluk ve za-mandan ibaret olduğunu söylemişlerdir.

Eğer sadece bunlardan ibaret olsaydı, ne feza ve ne de fezadaki hayat olurdu.[48]

----------------

أَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُّسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا {الفرقان/24}

“Ashâbu-lcenneti yevme-izin hayrun mustekarran veahsenu mekîlâ(n)”

O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir. (25/24)

----------------

 MÜSTEKARR: Karargah, yani oturmak, konuşmak için çoğu zaman kaldığı yer,

MAKÎL, öğle uykusu, uyku yeri, insanın kuşluk uykusunu uyuduğu, dinlendiği yer demektir. Cennette uyku olmadığına göre burada makîl yalnızca dinlenme yeri, diye açıklanmıştır.[49]

Kendi gönlünde huzuru ve Hakk’ı bulan için cennet’i acil denilen hakikat bugündendir. Gönlü cemâl tecellileri ile sükün halinde karar yeri olmuş ve orada huzur içinde dinlenir(Murat Derûni).

----------------

وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاء بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلَائِكَةُ تَنزِيلًا {الفرقان/25}

“Veyevme teşakkaku-ssemâu bilgamâmi venuzzile-lmelâ-iketu tenzîlâ(n)”

O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir. (25/25)

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

O gün, bugün bu hakikat kişiye ölüm anında geldiyse O gündür. Yoksa idraken bu ayeti okuduğunda geldiyse bu gün gelmiş demektir. 

Demek ki onun bir süresi vardır. Yâni gökyüzündeki nizamın da bir süresi vardır. Bu nizamın süresi bittiği zaman gökyüzünde bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi gönlümüzde de bu böyle olacak. Hayâli bir gökyüzü, her birerlerimizin akıl semâsında mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir.

 İşte sende de, Hakîkati ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya, patlamaya başlar. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine varettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar. 

İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması müm-kün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, tavanı çöker. İşte bizimde nefsani düşüncelerimizin hayâli, düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer direklerin, ortadan kalkmasıyla, o gök kubbe yâni çatı kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, semânın çatısı, yavaş yavaş böyle yarılıp, patlamaya başlar. Zâten, bu bizim başımızda bizi saran hayâl kubbesidir. İşte böylece nefsin hayvani ruh tarafı, gökyüzünün insân-i ruh gökyüzünden, ayrılması çatlamasıdır.

Nefsin hayâl dünyası, vehmi patlamadıkdan sonra, gerçek fezaya ulaşmamız mümkün değildir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor ya. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz kubbe çatlamadıkça, onun dışına çıkmamız mümkün olamıyor. 

İşte o zaman o gönülden beden arzına melekler-kuvveler iner… “İZ-T.B”

----------------

الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمَنِ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا {الفرقان/26}

“Elmulku yevme-izin(i)-lhakku lirrahmân(i) vekâne yevmen alâ-lkâfirîne asîrâ(n)”

O gün gerçek hükümranlık Rahmân’ındır ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır. (25/26)

----------------

 Âyet rahmâniyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Rahman (lügat manası): “Dünyada her canlıya (mümin, kafir ayırt etmeksizin), herkese merhamet eden, rızkını veren Allah” diye geçer.

Rahman: “Esmaül Hüsna” (Allah’ın güzel isimleri) sıralamasında, başlardadır.

Rahman: Mertebeler itibariyle, “A’maiyyet”, “Ahadiyyet”, “Uluhiyyet” ve “Vahidiyyet”ten sonra gelen mertebenin adıdır.

Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir, diye izah olunmuştur.

Hadis-i Kudsîde; 

“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en uğrafe fe halaktül halka li uğrafe bihi.” 

“mahfiyyen/gizli kenzen/hazine idim, bu halde en uğraf/irfan olunmamı ahbebtu/hub, muhabbet ettim bu halde bihi/o ile (bu) uğraf/irfan olunma için halkı ettim.”

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

(Kendi varlığım şühud zevki ile müşahede etmek istemesi) Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu âlemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi) Hadis-i şerifte: 

İnnî li-ecide ye’tini rîh-errahman min kablil yemeni. 

“Rahmanın kokusu (Nefes-i Rahman) bana yemen yönünden gelmektedir.” Yukarıda bahsedilen oluşumları idrak ve müşahede eden varlıklar olmasa, yani bunları anlayanlar olmasa hepsi yok hükmünde olacaklar idi. İşte bu yüzden, idrak ve müşahede sahibi olan Halife (İnsan) zuhura geldi.[50]

 Kişinin gönlüne üflenen nefesi rahmani ile gönül göğünün hayali ve vehimi bulutları parçalanamış ve o gönülde Rahman’ın hakikati vücut bulmuştur. İnkar eden nefsi emamre için artık zorlu gün olacaktır. O bedende hükümranlık süremeyecektir. (Murat Derûni)

----------------

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا {الفرقان/27}

“Veyevme ye’addu-zzâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenî-ttehaztu me’a-rrasûli sebîlâ(n)”

O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: “Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!” (25/27)

----------------

İşte o gün, bu gün peygamberler ve Hakikat-i Muhammedi yoluna tabii olan irfan ehline yani resül’ün resüllerine uymayan, yolunu tutmayan nefsi emamre sahibi pişmanlık içinde olacaktır. (Murat Derûni)

----------------

يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا {الفرقان/28}

“Yâ veyletâ leytenî lem ettehiz fulânen halîlâ(n)”

“Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!” (25/28)

----------------

Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

1497. Mün’imliği O ndan iste, hazîneden ve maldan değil! Yardımı ondan iste, amcadan ve dayıdan değil!

“Ni‘met vericilik" Hakk’ın sıfatıdır. Binâenaleyh ni’meti ondan iste, hazîneden ve maldan bekleme! Kezâlik “yardım”ı dahi Hak’tan iste, amca ve da-yıdan ve şâir taallukâttan ve ahbâb ve yârândan bekleme! Onlann cümlesi de senin gibi Hakk’ın yardımına muhtaçtırlar.

1498. Âkıbet bunlardan kalacaksın; âgâh ol, hu demde kimi çağıracaksın?

Ya’ni, ölüm geldiği vakit kimi çağıracak ve kimden istimdâd edeceksin. Hak Teâlâ’dan başka senin imdâdına yetişen kim olur?

1499. Bu demde onu çağır ve hâkiyi bırak, tâ ki sen mülk-i cihanın vârisi olasın!

Mâdemki ölüm deminde, Hak’tan başka istimdâd edecek bir kimse yoktur; binâenaleyh şimdi bu hayât-ı dünyeviyye deminde de her bir ihtiyâcında Hakk’ı çağır ve ondan başkalarını ve bâlâ kalan ağyârı bırak! Eğer böyle yaparsan, Hakk’ın nâibi olan bir insân-ı kâmil olup mülk-i cihanda mülk-i cihânın da vârisi olursun.

1500. Vaktaki kişinin kardeşinden kaçması gele, çocuk o gün babasından kaçar.

 Bu beyt-i şerîfte Abese sûre-i şerîfesinde vâki’ (Abese 80/34-37) ya’ni “O kıyâmet gününde kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve dostundan kaçar. O günde onlardan her bir kimse kendisini iğnâ eden bir şe’nde ve meşgalededir." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni, kıyâmet gününde herkes kendi başının derdiyle meşgûl olur ve hiçbir kimsenin birbirine bakacak mecâli olmaz.

1501. Ondan dolayı her dost o saatte düşman olur, zîrâ o senin putun ve yoldan mâni'in idi.

Ya’ni, hayât-ı dünyeviyyede, bir put gibi kendisine taptığın bir dostun, seni Hak yolundan men ettiği için, yevm-i kıyâmette sen o dostunun düşmanı olursun ve (Furkân 25/28) “Keşke hayat-ı dünyeviyyede fâlân kimseyi dost ittihâz etmese idim!” dersin. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede (Zuhruf 43/67) ya’ni “Dostlar oradaki o günde ba‘zısı ba‘zısına düşmandır, müttakîler müstesnâdır!” buyrulur.[51]

----------------

لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولًا {الفرقان/29}

“Lekad edallenî ani-zzikri ba’de iz câenî vekâne-şşeytânu lil-insâni hazûlâ(n)”

“Andolsun, Kûr’ân bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımcısız bırakıverir.” (25/29)

----------------

Şeytanın delalet yoluna saptırmasına ve Allah’ı hatırıdan çıkarmaya izin vermemek için bilmediği yön olan üst ve alttan gelen bilgiler yani vahiy ve ilm-i ledün bilgilerine sığınmak lazımdır. Aksi takdirde hayal, vehim, nefsi emmare ve birimsel akıl ile ayağını çok çabuk kaydırır. Ve insanı vahiy ve ilm-i ledün kanallarının yardımından uzak bırakır. (Murat Derûni) HIZLAN: Yardımsız bırakmaktır. "Hazûl" ondan mübalağa kipidir. Yani gerek cinlerden, gerek insanlardan olsun şeytan insanın hayrına dost olmaz, kendi hesabına bir felakete düşürmek için dost görünür; sonunda da başı sıkıntıya girince onu yardımsız bırakır, çekiliverir.[52]

----------------

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا {الفرقان/30}

“Vekâle-rrasûlu yâ rabbi inne kavmî-ttehazû hâzâ-lkur-âne mehcûrâ(n)” Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kûr’ân’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi. (25/30)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “yâ rabbi” Ey rabbim ifadesi ile âyetin rububiyet mertebesinden olduğu anlaşılmatadır.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Her kim de Kur'ân'ı öğrenir de Mushaf'ını asar, ilgilenmez ve bakmazsa; kıyamet günü gelir, yakasına sarılır 'ya Rab! Bu kulun beni mehcûr tuttu (beni terkedip uzak kaldı, benimle amel etmedi), benimle arasında hüküm ver' der."[53]

Kûr’ân-ı Kerim başuçlarımızda asılı durmakta ama içinde yazılan bizleri ilgilendiren hakikatler göğsümüzden 10 santim içeri girmenektedir. Gönlümüzü maalesef zati hakikatlere açamaktayız. Risalet mertebesi ise bu durumu Uluhiyet mertebesine bildirerek ben görevimi yerine getirdim. Ama kavmim bu hakikati anlayamadı diye bildirecektir. (Murat Derûni)

----------------

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِّنَ الْمُجْرِمِينَ وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا {الفرقان/31}

“Vekezâlike ce’alnâ likulli nebiyyin aduvven mine-lmucrimîn(e) vekefâ birabbike hâdiyen venasîrâ(n)” Biz, işte böyle, her peygamber için suçlulardan bir düşman yarattık. Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter. (25/31)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Efendimiz s.a.v. âlemlere rahmet olduğu için aynı zamanda ona karşı gelen mücrimde birden fazlaydı. Ebu leheb hakkında müstakil sûre olan tebbet sûresi ve Ebu cehilin yaptıkları ise hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Bunlar azılılarıdır.

Hz. İbrahim’e Nemrud, Hz. Mûsa ya ise Firavun düşmanlık etmişlerdir.

Salik seyri sülukunda peygamber hazeratından varlığında kimin mertebesine gelmişse o peygamberin düşmanı onun varlığında düşmanı olmakta ve onunla mücadele etmektedir. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا {الفرقان/32}

“Vekâle-llezîne keferû levlâ nuzzile aleyhi-lkur-ânu cumleten vâhide(ten) kezâlike linusebbite bihi fu-âdeke ve rattelnâhu tertîlâ(n)” İnkâr edenler, “Kûr’ân ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Biz, Kûr’ân’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk. (25/32)

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Kur’ân zâttır… 

İnkar, edenler için bahane çoktur. Bir defada indirilse niye bölüm bölüm indirilmedi diye cevap vereceklerdir. 

Yunus Emre r.a. bu hakikate güzel cevap vermiştir, Yunus Emre’nin şu iki kısa dörtlüğüne de bir göz atalım. Gerçekten bütün mânâlar elif’ te vardır, bunları idrak ederek okumak elif’i bilmektir yoksa sadece lisânen (elif) demek, elif demek değildir. 

Dört kitabın mânâsın, Bellidir bir elif’te, Sen elifi bilmezsen. 

 Bu nice okumaktır. 

Gerçekten de dört kitabın mânâsı bir elifte gizlenmiştir. Elif tanınmadığı sürece diğer harflerin’de mânâlarının kolay, kolay tanınamayacağı aşikârdır, çünkü diğer harflere kimlik ve şahsiyet veren Elif’tir. 

Elif okuduk ötürü, Pazar ettik götürü, Yaradılanı sev, Yaradan dan ötürü. 

Bu kısa dörtlüğü mevzuumuzla ilgisi bakımından özetle izah etmeye çalışalım. 

Elif okuduk ötürü. 

“Ötüre” Arap alfebesinde bir (hareke) işarettir. Harfin üstüne konur ve (  ) “vav” harfine benzer, üstüne konduğu harfi sesli harf olarak, (u-ü) sesleriyle okutur. O zaman (ا) (elif) harfi (u) diye okunur ve Ahadiyyet’te’ki; Ulûhiyyet-i ifade eder ki; (13) tür. Ayrıca elif’in üstünde ki, ötre, nokta makamında dır ki; böylece yine (13) tür. 

Elif’i ötüreli okuduğumuz zaman, Ulûhiyyet-i kast etmiş oluruz demektir. 

 Pazar ettik götürü. 

Yani bütün âlemde (ا) (elif) in (13) her mertebeden zuhur ve tecellisini müşahede eden (irfan ehli) varlığın bütün fertlerinde bu hakikati idrak ettiğinden hiç bir şeyi gayrı görmeyip bu âlemi olduğu gibi tümüyle kabul eder ki; bu da götürü kabul hükmündedir. 

Nefs-i varlığını verip karşılığında götürü olarak bütün âlemi kazanmaktır. Bilindiği gibi bir mal alınıp satılırken taneyle veya kiloyla hesaplanır veya götürü hükmüyle ne varsa bir fiyat tespit edilerek tek tek ölçülüp hesaplanmaz, tamamı üzerinden götürü olarak toptan tek fiyat ile pazarlık tamamlanmış olur. 

İşte Ehlullah, (irfan ehli) âlemin hakikatini bildiğinden mânâvi alış verişini götürü olarak tümü (13) üzerinden yapar, ayrı gayrı olarak dışarıda bir şey bırakmaz. 

Yaradılanı sev. 

Burada Yaradılandan kasıt, zuhur’da olandır, yani, (zuhur’da olanı sev) (zuhur edenden ötürü) (yaradandan ötürü) denmek istenmiştir. 

Özetlemeğe çalıştığımız bu kısa dörtlükte büyük bir irfaniyet gizlidir. 

Muhyiddin’i Arabi (Sübhanellezi ezharel eşyae ve hüve aynühü) yani “Onu tenzih ederiz ki; eşyayı zuhura getirdi ve onun aynıdır.” Diyerek, bu mânâ da açık olarak ifade de bulunmuştur. 

Diğer ifadeyle bütün sayılar ve harfler elif’in aynıdır.[54] 

----------------

وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا {الفرقان/33}

“Velâ ye/tûneke bimeselin illâ ci/nâke bilhakki veahsene tefsîrâ(n)” Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım. (25/33)

----------------

Yani nefsi emarenin hayali ve vehimi yönünden gelen benzetmeler karşılığında Hakk tarafından bunların gerçekleri anlatılmış ve açıklamaları yapılmıştır. (Murat Derûni)

----------------

الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ إِلَى جَهَنَّمَ أُوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَانًا وَأَضَلُّ سَبِيلًا {الفرقان/34}

“Ellezîne yuhşerûne alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâ-ike şerrun mekânen ve edallu sebîlâ(n)” Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya; işte onlar konumları itibariyle daha kötü, tuttukları yol itibariyle daha sapıktırlar. (25/34)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Yine “mudill” zuhuru olan delalet ehlinden bahsedilmektedir. Mekânları şerr yani kötülüktür. Nefsi emmare ve Levvame hayvani ahlakların kötü yönleridir. Bu yönleri mekân tutmuşlardır. Yüzüstü sürüklenmeleride kıymetli olan başları-arşlarının ters yüz edilecek olmasıdır. Akıllarını bu aşağıda olan hayvani ahlak yönlerinde kullanmışlardır. (Murat Derûni)

----------------

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُ أَخَاهُ هَارُونَ وَزِيرًا {الفرقان/35}

“Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe vece’alnâ me’ahu ehâhu hârûne vezîrâ(n)” Andolsun, Biz, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve kardeşi Hârûn’u da ona yardımcı kıldık. (25/35)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Mûsâ a.s. a Museviyet mertebesi ve bu mertebenin kitabı olan ve bu mertebeyi anlatan Tevrat verilmiştir…

Kardeşi Harun’u yardımcı kılınması isteği ve kabulü Tâhâ sûresi âyetlerinde geçmektedir. (Murat Derûni)

 *********

وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي

(Vec’al lî vezîren min ehlî.)

(Tâ-Hâ-20/29) “Ve ailemden bana bir yardımcı kıl.”

**********

 “Ehli” ifâdesi aklın şubelerini belirtmektedir. İnsanda aklın yanı sıra onun şubeleri olan fikir, idrâk, zekâ vb. ile bana yardımcı ol denilmektedir. 

Mûsevîyyet düzeyinde olan bir kimse nefsin karşısında sadece kendi varlığı ile yetinemiyor ve bir yardımcı istiyor.

**********

هَارُونَ أَخِي

(Hârûne ahî.)

(Tâ-Hâ, 20/30) “Kardeşim Hârûn.”

**********

Kardeşim Hârûn’dan kasıt, bir bakıma kendisinde olan güçlerden, en kuvvetli olanların faaliyete geçmesidir. Örneğin Rûhun ona yardım edecek en güçlü tarafı olan akıl gibi. 

Bu talepte gerçekten ince bir hakikat vardır, Daha evvelce Hârun’un bu işlerle hiç tecrubesi ve İlâh-î bir işareti olmadığı halde Mûsânın talebinin, bâzı işlerin bu âlemde de düzenlendiği hakikatine bir ışık tutmaktadır. Yani bütün her şeyin hiç eksiksiz Esmâ âleminde düzenlenmeyip yeri geldiğinde ihtiyaç halinde bu âlemde de oluşturulup faaliyyete geçirildiğide ifade edilmektedir. Mûsâ, Hakk tarafından bâtında, Hârun ise Mûsâ tarafından zâhirde seçilmiştir. Bu da gösteriyor ki, “Kaza ve Kader” sadece bâtın âleminde oluşturulmuyor bu âlemin de kaderin oluşmasında tesirinin varlığı gerçektir. Eğer kişinin yaptığı ve yapacağı bütün fiilleri bâtın âleminde düzenlenmiş oluyor ise bu “cebriyedir” kişi bütün fiilerini sadece kendi uluşturuyor ise buda “mutezile”dir. 

Dengelisi ise ehli sünnet’tir. Bu hususta Efendimizin de bir talebi vardır. İslâmiyetin başlarında (Yarabb’i beni Ömer veya ebulhakem ile destekle) demiştir. Ebulhakem, daha sonra Ebu cehil olmuştur, demekki burada seçim ve seçme konusu vardır. Neticede bu seçim Ömer (r.a.) isabet etmiştir. 

Burası (Kazâ ve Kader) bahsinin yeri olmadığı için bu kadar bir hatırlatma ile yetinelim ve bu hususun bunların dışında da daha birçok yönlerinin olduğunu en azından bilelim.

**********

اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي

(Uşdud bihî ezrî.)

(Tâ-Hâ-20/31) “Onunla, gücümü artır (beni güçlendir).”

**********

Onu da hakikat-i İlâhiyyenden nasiblendirerek kendindeki güçlerin farkına vardırarak hem kendini hem beni güçlendir. 

*********

وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي

(Ve eşrikhu fî emrî.)

(Tâ-Hâ-20/32) “Ve onu, işimde bana ortak kıl.” 

**********

Onun beşeriyetinin üzerine inşa ettiğin hakikatiyle bu işimde bana ortak kıl. Burada ki ortaklık şirke karşı kurulan birliktir. Diğer şirk ise Hakk’a karşı kurulan kesret birliğidir. Biri mutlak suç değeri ise mutlak Hakk’tır. 

**********

كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا ﴿٣٣﴾

(Key nusebbihake kesîrâ.)

(Tâ-Hâ-20/33) “Seni, çok tesbih etmemiz için.”

**********

Bilindiği gibi Mûseviyyet Tenzîh mertebesidir ve aslı tesbîhtir. Yani seni noksan sıfatlardan tenzîh ederek tesbîh edelim. Bunun, için bize güç ver. 

*********

وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا ﴿٣٤﴾

(Ve nezkureke kesîrâ.)

(Tâ-Hâ-20/34) “Ve Seni, çok zikredelim.” 

**********

Yapacağımız fiilerimiz hakkında da seni çok zikredelim. Daha evvelce bilinmeyen Mûseviyyet “tenzîh” hakikatlerini bizlere bildirdiğinden bizde bunlarla da seni çok zikredelim.

**********

إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرًا

(İnneke kunte binâ basîrâ.) 

(Tâ-Hâ, 20/35) “Muhakkak ki Sen, bizi görensin.”

**********

Müşahede hakkında, bu mertebenin sâlikleri, Allah’ın kendilerini gördüğü kanısında’dır. Benzer diğer Âyet-i Ke-rîmede de, “İnnellahe basîrun bil ibad” (Mü’min 40-44) Muhakkak ki Allah kullarını görendir. Diğer yönüyle “kullarıyla görendir.” Bu âyet-i kerimeler içerik yönünden bir birine çok benzediği halde, ifadelerde biraz değişiklik vardır şöyle ki, Birincide “bizi görensin.” İfadesiyle ilk ağızdan müşahede dir, diğeri ise “kullarını görendir,” “kullarıyla görendir.” İfadeleri başka bir ağızdan, anlatıştır.

“bizi görensin.” İfadesi daha sonra mademki “bizi görensin.” O halde kendini göster bende seni göreyim, arzusuna dönüşecektir, Ancak daha henüz vakti olgunlaşmadığından (Lenterânî) (A’raf-7/143) yani “sen beni göremezsin” olacaktır. 

*********

قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُولَكَ يَا مُوسَى

(Kâle kad ûtîte su’leke yâ mûsâ.)

(Tâ-Hâ-20/36) “(Allahû Tealâ): “Ey Mûsâ! Sana istediğin verilmiştir.” dedi.”

**********

Demek ki kişi Mûsevîyyet mertebesine geldiğinde bu şekilde ihtiyaçları oluyor. 

Dili peltek oluyor, yani tam bir Muhammedîyyet düzeyine ulaşım olmadığı için vahdet hakîkâtlerini tam olarak anlatamıyor. Anlatabilmesi için kendisi gibi bir yardımcı istiyor. Ve samimi olan bu istek neticesinde kendisinin talebleri veriliyor, yeterki bizler istemesini bilelim. Demekk’i Hakk’a bu yönü ile Mûseviyyet mertebesi itibariyle dua etmekte bir sakınca yokmuş.[55] 

----------------

فَقُلْنَا اذْهَبَا إِلَى الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْمِيرًا {الفرقان/36}

“Fekulnâ-ahebâ ilâ-lkavmi-llezîne kezzebû bi-âyâtinâ fedemmernâhum tedmîrâ(n)” Onlara, “Âyetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin” dedik. Nihâyet o kavmi yerle bir ettik. (25/36)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Fir’âvun’un boğuluşu hakkında “Yûnus Sûresinde belirtilen âyet-i Kerîme’ler.

(Yûnus-10/90-92) 

**********

وجاوزنا ببني إسرائيل البحر فأتبعهم فرعون 

وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدُوًّا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ

قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُوا

إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ

(Yûnus-10/90) (ve câveznâ bibenî İsrâîlelbahre feetbeahüm Fir’âvn’ü ve cünüdühü bagyen ve adven hattâ izâ edrakehülgarakü kâle âmentü ennehü lâ ilâhe illellezi âmenet bihi benü isrâîle ve ene minelmüslimîn.) 

“Ve İsrâîl oğullarını denizden geçirdik. Fir’âvn ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihayet ona boğulmak yetişince dedi ki: Ben İsrâîl oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım.”

**********

Daha evvelki, benzeri Âyet-i Kerîme’lerde de, ifade edil-diği gibi, “Beni İsrâîl-gece yürüyenlerin oğulları” zâten yol ehli oldukları için önlerine çıkan nefis deryasını mürşitlerinin önderliğinde, bulundukları mertebelerinin ilmi, ve imânları ile aştılar. Yol ehlinin arkalarına düşen nefsi emmâre ve askerleri, bu yolun eğitimini almadıkları ve ayrıca, inkâr ettikleri için, yolu ve tehlikelerini de bilemediklerinden, tedbir alamadılar ve bu yüzden üzerlerine kapanan nefis deryasını durduramadılar. Ve böylece gece yürüyenler gibi deryadan geçeceklerini zannettiler, ancak nefsi emmâreleri onları aldatıp nefis denizini üzerlerine kapadı nefsi emmârenin askerleri kendi nefs denizlerinde boğuldular. 

Nihayet ona-“ Fir’âvn” boğulmak yetişince, bu halleri gören ve düşünen nefis “ Fir’âvn”u, kendinin de, kendi gadabında, boğulmak üzere olduğunu görünce, çareyi benî İsrâîl’in inandığı rabb’e inanmakta, yani mürşidin peşinden, ancak imân ile gitmek lâzım geldiğini son anda dahi olsa bile, lâzım geldiğini anlayarak, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım. Diyerek aslının ve özünün müslüman olduğunu bildirmiştir.

**********

الْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ

(Yûnus-10/91) (El ane ve kad asayte kablü künte minel müfsidîne)

“Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş idin.”

********** 

“Şimdi mi?.” Yani çaresiz olarak sonunun geldiğini anladığın zaman mı? İmân ettin. 

**********

فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً

وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ

(Yûnus-10/92) (Felyevme nüneccike bibedenike liteküne limen halfeke âyeten ve inne kesiran minennâsi an âyatina le gafilüne) 

“Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.”

********** 

“Artık bugün senin cesedini kurtaracağız,” Bu ifade şunu belirtmektedir. Nefsi emmârenin kendine ait bir şeyi olmadığı ancak bir elbise-cesetten başka bir şey olmadığı ancak büyücülerin elinde hayal ve vehmin kurgusunda hareket eden bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. İşte bu hadise ve “ Fir’âvn” sahnelerinde kendinin hiçbir şey olmadığı, “tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın.” Bütün bu anlatılanlar ve âyetlerimizin açıklanmalarından sonra da, “Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.” 

********** 

(13 ve Hakikat-i İlâhiyye) kitabımızdan, ilgili iki Âyet’in, faydalı olur düşüncesiyle, sayı değerlerini verelim. 

**********

Kûr’ân-ı Keriym A’râf Sûresi (7/104) Âyetinde: 

وَقَالَ مُوسَى يَا فِرْعَوْنُ إِنِّي رَسُولٌ مِنْ

رَبِّ الْعَالَمِينَ

(Ve kâle Mûsâ ya Firâvn’ü innî Rasûlün min Rabb’il âlemiyn) 

104.”Ve Mûsâ dediki: Ey Fir’avn!.Şüphesizki ben âlemlerin Rabb’i tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.” Bu Âyet-i Keriyme’de de dikkat çeken kelime (يافرعون) (ey Firâvn) dur, bunun sayı değeri ise (10+ 1+80+200+70+6+50=417) dir, toplarsak,(4+1+7=12) eder ki, Hakikat-i Muhammed-î dir. Yani Firâvn’ nın hakikat-i dahi Hakikat-i Muhammediyye ye bağlıdır. Ayrıca Âyet numarası olan (104) ün sıfırını alırsak geriye (14) kalır ki Nûr’ u Muhammediyye dir ve oraya da bağlıdır. 

**********

Kûr’ân-ı Keriym Yûnus Sûresi (10/92) Âyetinde:

....فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً

(felyevme nüneccîke bi bedenike liteküne limen hal- feke âyeten.) 

92.” Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın”. 

**********

 Bu Âyet-i Keriyme’de de dikkat çeken (بدنك)

(bedenike) kelimesidir. Sayı değerleri (2+4+50+20=76) eder ki, toplarsak, (7+6=13) tür. Görüldüğü gibi Fir’âvn’ın bedeni bile (13) e bağlı olup o’nun mutlak konturolunda’dır. Belirli olarak kendisine verilen zaman süreci içerisinde seçmiş olduğu hayat yaşamının hesabını verecektir. Bu hukuka uymaması, ne o’nun için ne de bir başkası için mümkün değildir. 

O gün; kendilerinin dünyanın sahibleri olduklarını zannedenler nasıl (13) ün hükmü altında ise, bu günde dünyaya sahip olduklarını zannedenler de mutlak sûrette (13) ün hükmü altındadırlar. Kendilerine tanınan süre bitince üzerlerinde ki, (13) ün hakimiyyet-i hemen faaliyyet’e geçecek ve onları hükmü altına alacaktır. 

Sûre ve Âyet sayı değerlerini de topladığımızda (1+ 9+2=12) eder ki; bu yolla da bağlı olduğu yer bellidir.[56] 

----------------

وَقَوْمَ نُوحٍ لَّمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ آيَةً وَأَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ عَذَابًا أَلِيمًا {الفرقان/37}

“Vekavme nûhin lemmâ kezzebû-rrusule agraknâhum vece’alnâhum linnâsi âye(ten) vea’tednâ lizzâlimîne azâben elîmâ(n)” Nûh kavmini de, Peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk. Onları insanlara bir ibret yaptık ve zalimlere elem dolu bir azap hazırladık. (25/37)

----------------

(Ve kavmi Nûhin…….........lizzalimiyne azaben eliyma)

37. “Ve Nûh kavmini de………….. Zâlimler için bir acıklı azap hazırladık.” Burada da ağırlığı olan kelime (ظَالِمِينَ) (zalimi- yne) dir. Toplam sayı değerleri (900+1+30+40+10+50= 1031) dir. Görüldüğü gibi, aradaki sıfırı alırsak, (13) ve (1) kalır. Ayrıca (31) ters olarak okursak, yine (13) böylece (zâlimiyn) kelimesinin içinde iki adet (13) oluşmaktadır. Bu yönüyle de baktığımızda, (zâlimlik) de (13) üçün hükmü altındadır. 

İnsân ise iki yönden zâlim ve câhil’dir.

Birinci yönü; hemen kolayca anlaşıldığı gibi lügâti ve beşeri mânâdaki; eziyet ve bilgisizliktir, ki insân da mev- cuttur. 

İkinci yönü ise; gerçek mânâ da İnsân-ı kâmilin vasfı olan zâlim ve câhil’ liktir. 

Şöyle ki: Daha baş taraflarda da bahsettiğimiz gibi, “zâlim – zulüm - zûlmet – karanlık”, â’mâ’iyyet. 

Âlemlerin ve insân-ı kâmil’in kaynağıdır. 

Câhil’ lik ise, meçhul’lük, mutlak bilinmezliktir. 

Bu yönüyle “zâlûmen cehulâ”nın kaynağı, “merte- be-i Ahadiyyet” tir.ki aynı zamanda bu mertebe de inniyyet ve hüvviyyet, özde kimlik olmuş olur. 

-İnniyyet mertebesi “İnsân”ve“Kûr’ân” ın kayna- ğı ki bunlar iki kardeştir. 

-Hüvviyyeti ise, âlemlerin ve zât-ı nın zâhir tecel- lisi olan “beyt’ül atik” (eski – ezeli ev). Beytullah olan Kâ’ be-i muazzama’ dır. 

Bâtınî mânâda “zâlûmen cehulâ” bu demektir. 

“Onu insân yüklendi” ifadesiyle (haşa…) Cenâb-ı Hakk yanlış bir işmi yapmış olmakta ve emaneti yani zâtî tecellisini ehil olmayan ellere mi bırakmaktadır?……

Hakk için böyle bir şey düşünmek mümkün olabilir mi?... tabii ki hayır. One işlerse Hâkîm ve Âlim isimleri gereğince her işini hikmetle işlemektedir. 

O halde Hakk’ın zât-i kelâmını “Kelâmullah-ı” bizler çok iyi anlamaya çalışarak öylece tatbik etmeye gayret etmek zorundayız. 

İşte Cenâb-ı hakk, Ahadiyyet mertebesinden kayna- ğını alan iki kardeşi, dünya âlemi olan Hz. Şehadet’te Kûr’ ân-ı yani Zâtî tecellisini kardeşi olan “İnsân” a yükledi. 

Bu hale “hamele-i Kûr’ân” (Kûr’ân-ın taşıyıcısı) “Kûr’ân-ı nâtık” (konuşan Kûr’ân) dendi. Genelde bu ifade Hâfız olan, Kûr’ân-ı ezberleyenlere verilmiştir ki bunlar Kûr’ ân-ın sadece savt (sesini) zâhiren dilleri ile yüklenmişlerdir. 

Bir kısım yüklenici zâhir Arapça bilenler ise zâhiri şe- riat mertebesi itibariyle yüklenmişlerdir. 

Sadece “zâlûmen ve cehulâ” olan kaynağını Aha- diyyet mertebesinden aldıktan sonra tekrar aslına dönerek oraya ulaşan kimselere bu emanet verilmiştir. Çünkü bir ba- kıma bunlar her iki yönden zâlim ve câhil’dirler. 

Birinci yön: Bireysel nefisleri itibariyle bakıldığında, bunlar “nefis’lerinin câhili” kalmışlar, çünkü kendi gerçek ilâhi varlıklarını idrak ederek ortada beşeriyetleri kalmadığın- dan bunun câhili olmuşlardır. 

Böylece bireysel nefislerini tekrar faaliyyete geçirme melerine gayret ettiklerinden onu hayatlarından dışarıya çı- kardıklarından nefislerine karşı “zâlim” olmuşlardır. 

Böylece nefs’lerine karşı “zâlûmen cehulâ” dırlar. 

İkinci yön: İse yukarıda bahsedildiği üzere varlığnı Ahadiyyet mertebesinden alan zâlûmen cehulâ hükmü- dür.[57] 

----------------

وَعَادًا وَثَمُودَ وَأَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذَلِكَ كَثِيرًا {الفرقان/38}

“Ve âden ve semûde ve ashâbe-rrassi vekurûnen beyne zâlike kesîrâ(n)” Âd ve Semûd kavimlerini, Ress halkını ve bunların arasında pek çok nesilleri de helâk ettik. (25/38)

----------------

Adiyyet : Emr olunduğun gibi dosdoğru olma ve ihtiyarlamanın inkılabıdır. 

Semudiyyet: Beden devesi ile hacca gitmenin inkılabıdır. 

"Ress halkını da." RESS, örülmedik kuyu, demektir. Fakat bu Ress halkının kimler olduğu bilinemiyor. İbnü Abbas'tan "O, Semud'dur" diye bir rivayet var; halbuki burada bağlaç bir başkasını gerektiriyor. Katade'den "Yemâme'de, Ress, diğer namıyla Fele denilen büyük bir köy halkı olup Semud'un geride kalanlarındandılar. Peygamberlerini öldürdüler, yok edildiler" diye rivayet edilmiştir.[58]

Yani bu kavimlerin kötü ahlakları içinden kendini çıkaramayan nefsi emmare sahipleri helak edilmiştir.

----------------

وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْأَمْثَالَ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا {الفرقان/39}

“Vekullen darabnâ lehu-l-emsâl(e) vekullen tebbernâ tetbîrâ(n)” Bunların her birine misaller getirdik, (öğüt almadıkları için) hepsini kırıp geçirdik. (25/39)

----------------

 Âyetin ilk bölümü ve son bölümü de zât mertebesindendir.

----------------

Bu mertebelerin herbirinin misalleri, emsalleri Kûr’an-ı Kerimde geçmektedir. Öğüt almayan nefsi emmare sahiplerinide tetbir için yeryüzünde-beden arzında faaliyetlerine son verdik. “darabnâ” ve “tebbernâ” Biz getirdik ve biz helak ettik. “Nâ” lar âyetin zât mertebesinden olduğunu bildirmektir. (Murat Derûni)

----------------

وَلَقَدْ أَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِي أُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ أَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَا بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا {الفرقان/40}

“Velekad etev alâ-lkaryeti-lletî umtirat metara-ssev-/(i) efelem yekûnû yeravnehâ bel kânû lâ yercûne nuşûrâ(n)” Andolsun, senin kavmin, belâ yağmuruna tutularak yok edilen kente uğramışlardır. Yoksa onu görmüyorlar mıydı (ki ibret almadılar)? Hayır! (Görüyorlardı fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı. (25/40)

----------------

Bu kavimlerin hallerini Mekke putperestleri biliyordu… Ama ibret almamaların sebebi tekar dirilme idi…

Ki bu âyeti bizim zamanımıza getirir veya biz o zamana idraken gidersek… Zamanımızda yaşayan kişi nefsi emarenin vehimi ile idraken dirilmeye itikatı yoksa bu kavimlerin başına gelenleri eskilerin masalları olarak okur geçer ve öğüt almaz. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذَا رَأَوْكَ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولًا {الفرقان/41}

“Ve-izâ raevke in yettehizûneke illâ huzuven ehâzâ-llezî be’asa(A)llâhu rasûlâ(n)”

إِن كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ آلِهَتِنَا لَوْلَا أَن صَبَرْنَا عَلَيْهَا وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ أَضَلُّ سَبِيلًا {الفرقان/42} 

“İn kâde leyudillunâ ‘an âlihetinâ levlâ en sabernâ aleyhâ vesevfe ya’lemûne hîne yeravne-l’azâbe men edallu sebîlâ(n)” Onlar seni görünce ancak eğlenceye alırlar. “Allah’ın peygamber olarak gönderdiği adam bu mu? Biz, ilâhlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilâhlarımızdan uzaklaştıracaktı” (derler.) Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler. (25/41-42)

----------------

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا {الفرقان/43}

“Eraeyte meni-ttehaze ilâhehu hevâhu efeente tekûnu aleyhi vekîlâ(n)” Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? (25/43)

---------------

“Hevasını ilâh edinen kişiyi gördün mü? Yoksa sen mi ona vekil olacaksın?”

------------------- 

“Gördün mü” ifadesi ile bu âlemde, idrakle görülecek şeylerin olduğu, bizlere hatırlatılmaktadır. Burada ki husus çok mânidardır Kişilerden rab’larını ilâh edinmesi gerekirken, nefislerine uyup hevasına uyanların olabileceğini ifade ederek, bu halde yaşayan o kimseyi “gördünmü” kelimesi ile uyarmakta, geçmişte yaşanan bir olayı ifade ederken, aslında yaşanan hali bize belirtmektedir. O kendine, hevasını vekil ettiğinden, seni kendine vekil kılmamıştır. “O halde ona sen mi vekil olacaksın,” ifadesi ile risalet mertebesinin kendine vekil olamaycağını, bu yüzden Hakk’ın da ona vekil olamayacağını bildirmektedir. Çünkü Hakk’ın vekilliği peygamberinin vekilliğine bağlıdır. Bu durumdan Rabb’ımıza sığınırız.[59] 

2283. “La ilâhe" dedi ve "illallâh" dedi. Lâ, "illallâh" oldu ve vahdet açıldı.

Ya’nî, o kendinden fânî olan ârif, “lâ ilâhe” ya’nî “ilâh yoktur" dedi ve “illallâh” ya’nî “ancak Allah vardır” dedi. “Lâ”, ya’nî vücûd-i mevhûm sâhibi olan halkın ve kendinin nefyi, “illallâh” ancak vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Allâh’ın isbâtı oldu; ve bunun neticesinde sırr-ı vahdet açıldı. Ma’lûm olsun ki, “ilâh” ism-i cinstir. Hak olsun, bâtıl olsun her ma’bûda ıtlâk olunur. Velâkin “Allâh” ismi ancak ma’bûd-ı hakîkîye mahsûs bir isimdir. Nitekim âyet-i kerîmede (Furkân, 25/43) ya’nî “Gördün mü o kimseyi ki, kendi hevâ-yı nefsânîsini ilâh ittihâz etti" buyurulur. Ve “Allâh" ismi dahi ijlt. jkj % jis'j (Nisâ, 4/126) ya’nî “Allâh her şeyi muhittir” âyet-i kerî¬mesinde ma’bûd-ı hakîkîye dâll olarak mezkûrdür,.,"Lâ ilâhe illallâh” kelâm-ı istisnâîdir; ve bu istisnâ dahi nefy ile is-bâttan mür’ekkebdir; ve kelâm-ı istisnâîde muhâtabın zu’munu redd etmek vardır. Binâenaleyh kelime-i tayyibe, kelime-i habîsenin reddi için nâzil olmuştur. O kelime-i habîse dahi “lâ ilâhe illâ gayrullâh” ya’nî “ilâh yoktur, ancak Allâh’ın gayn vardır” terkibidir. Onun şerhi budur ki: Müşrik her şeyi Hakk’ın gayrı zanneder. Halbuki Allâh Teâlâ, Hakk’ın gayn hiçbir şey yoktur, her ne ki mevcûd ise onun “ayn”ıdır” buyurur. Binâenaleyh kelime-i tayyibe Hakk’ı isbât ile berâber her şey Hakk’ın gayn olduğuna i’tikâd eden muhâtab-ı müşrikin zu’munu kezâ eş- yâya vücûd verip, o eşyâ Hakk’ın “ayn”ı olduğunu da’vâ eden kimsenin vehmini ibtâl etti. Halbuki Hak, hakîkat cihetinden eşyânın “ayn”ı ise de, eşyâ eşyâ olması cihetinden Hakk’ın “ayn”ı değildir. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri Fütûhâtın ikinci babında “Hak Teâlâ zuhûrda her bir şeyin “ayn”ıdır. Hak sübhânehû kendi zevâtında ve “ayn’larında eşyânın “ayn”ı değildir. Belki Hak Hak’tır ve eşyâ eşyâdır” buyururlar. Ulemâ-i zâhire gelince, onlar bu kelime-i tayyibenin ma’nâsını, “lâ” kelimesi için bir mevcûd-i mukadder tasavvur edip, Hak’tan gayn hiçbir ma’bûd olmadığını murâd ederler. Hal-buki yerde ve gökte ve onların arasındaki mevcûdât-ı gayr-ı mütenâhîde bâtıl olan ma’bûdlar mevcûddurlar, ma’dûm değildirler. Binâenaleyh Hak’tan gayn hiçbir ma’bûd olmadığına hükm etmek bir kizb-i sarîh olur. Velhâsıl “lâ ilahe" ile vücûdât-ı mevhûme nefy olunup “illallâh” ile vücûd-i hakîkî-i Hakîsbât olunur. Ve fenâ makâmında olan kimsenin vücûd-i mevhûmu da “bismi” terki-bindeki “elif gibi kaybolup Hakk’ın sıfâtı zâtına muttasıl olur. Bu sûrette fânî olan kimsenin nazannda “lâ” hâlen ve zev- ken “illallâh" olur. Ve vahdet-i vücûd sırrı o vakit açılır. îmdi bu vahdet-i vü¬cûd sırrı gâyet nâzik ve gamız bir mes’ele olduğundan âtîdeki beyitte Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki:

2284. O vakit geldi ki, rüşdlü olan o mahbub ve dost bizim kulağımızı çeke!

Ya’nî, o vakit geldi ki, o rüşdlü ve hidâyet-bahş olan mahbûb-ı hakîkî ve yâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri bizim kulağımızdan tutup çeksin![60]

----------------

أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا {الفرقان/44}

“Em tahsebu enne ekserahum yesme’ûne ev ya’kilûn(e) in hum illâ kel-en’âm(i) bel hum edallu sebîlâ(n)” Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar. (25/44)

----------------

Birimsel maddi akılları vardır. Ama bu kişi dünyevi işlerin kompedanı belli bir bir bilim dalının profesörüde olsa aklını nefsi emmare istikametinde kullanılır. Kim ki akıl Mûsâ’sına kendi varlığında ulaşılabilirse akl-ı maad olan uhrevi aklı kullanma selayehetine erişmiş olur. 

Hatta daha da aşağıdadırlar yâni âlemlerin kemâli olan esfeli safilinden daha da ileriye gitmişlerdir. Bunlar (beşeriyetlerinden) gafil olanların ta kendileridir. Esfeli sâfilîn, aslında bütün ilâh-î mertebeleri bünyesinde topladığından aynı zamanda âlâyı illiyyin’dir. Nefsimizle yaşadığımız zaman burası esfeli safilin olmaktadır. 

İnsanın meleki yönü olduğu gibi nefsi emmare-şeytani yönde vardır. Nefsi emarenin hayvani kötü ahlak yolunu seçerse bu kendi seçimi olarak hayvan olarak yaşayan varlıklardan daha aşağı olur. Onların bu mutlak kaderidir. Ancak bunun “hayy an” yaşayan an olduğu anlaşılabilirse âlâyı iliyine yükselinebilir. (Murat Derûni) 

----------------

أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاء لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا {الفرقان/45}

“Elem tera ilâ rabbike keyfe medde-zzille velev şâe lece’alehu sâkinen sümme ce’alnâ-şşemse aleyhi delîlâ(n)” Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık. (25/45)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Fususül Hikemde 25/45-46 âyet açıklması ile yolumuza devan edelim… 

"Sen Rabbine nazar etmez misin, gölgeyi nasıl uzattı? Eğer dilese idi, onu sakin kılar idi", (Furkân, 25/45) ya'nî bilkuvve onda olur idi (25).

24/45-) Elem tera ila Rabbike keyfe meddezzıll* velev şae lecealehu sakina* sümme cealneşŞemse aleyhi deliyla;

24/45- Görmedin mi Rabbini, (Hakikat güneşi tam yükselmemişken) gölgeyi (benliği) nasıl uzattı? Eğer dileseydi onu elbette sakin (hareketsiz, sürekli) kılardı... Sonra, Güneş'i (hakikatin farkındalığını) ona delil kıldık.

Hz. Şeyh (r.a.) sûre-i Furkân'da olan bu âyet-i kerime ile vü­cûdun gölgesi a'yân-ı mümkinat üzerine yayılan-uzayan- olduğunu delile dayanarak açıkladı. Ya'nî âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı münîfı böyle demek olur: Ey Habîbim, sen Rabb'ine nazar etmez misin, nûr-i vücûdu a'yân-ı mümki­nat üzerine nasıl uzattı ve nûr-i vücûd ile âlemin sûretlerinde nasıl tecel­lî eyledi?

Eğer meşiyyeti taalluk edeydi, o uzatılmış gölgeyi sakin kı­lar idi. Yani dilemiş olsaydı uzamış olan gölgeyi sakin kılar idi yani Ya'nî uzayan gölge Hakk'ın vücûdunda kuvvede kalır ve asla zahir olmazdı. Bunu nereden biliyoruz, hani Efendimizin gölgesi yere düşmezdi ya işte o da bura ile ilgilidir. Cenab-ı Hakk O’nda Zat’ını zuhura getirdiği için hiç gölgesini yere düşürmedi.

Üzerinde bir bulut geziyordu, güneş kapandığı zaman gölgesi uzamıyordu. Zat’ın da gölgesi gözükmediğine ve olmadığına göre Efendimiz (sav) in de gölgesi yoktur, yani bu yüzden yoktur. 

Tevhid ilmini bilmeyen bu âlemleri bilmez anlayamaz. Anlaması için gölgeden asla bakması lazımdır. Kendi varlığına gözü takılan gölgede kalmış olur. Ama gölgeyi bir vasıta bilip te asla doğru gitmek istersek kişi o zaman Hakk’ı bulmuş olur. İşte bizi dünyada gölge oyalıyor.[61] 

----------------

ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا {الفرقان/46}

“Summe kabednâhu ileynâ kabdan yesîrâ(n)” Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik. (25/46)

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “kabednâhu kabednâhu ileynâ” kendimize onu çekip aldık. “İleyna” biz kendimize ifadesi zâtidir.

Der ki: Hak Teâlâ zilli izhâr etmek için mümkinâta tecellî etmeyeydi, el'ân* vücûdda aynı zahir olmayan mümkinat' tan bakî olan şey gibi olur idi. "Ondan sonra biz güneşi zille delil eyledik." (Furkân, 25/45) O da Hakk'ın "Nûr" is­midir ki, biz onu zikr ettik. Ve his ona şehâdet eder. Zîrâ nurun ademi ile, yani yokluğu ile gölge için bir ayn yoktur. "Ondan sonra biz onu kabz-ı yesîr ile bize kabz ettik". Yani kolay bir tutmak ile biz onu tuttuk (Furkân, 25/46) Ve ancak onu kendine kabz etti. Zîrâ o, O'nun zillidir. O'ndan zahir oldu; ve emrin küllisi O'na rücû' eder. İmdi o, O'dur; O'nun gayri değildir. Böyle olunca senin idrâk ettiğin her bir şey, a'yân-ı mumkinâtta olan vücûd-i Hak'tır. İmdi hüviyyet-i Hak haysiyyetinden o, O'nun vücûdudur. Ve ken­disinde olan suverin ihtilâfı yani suretlerin ihtilafı haysiyyetinden o, a'yân-ı mümkinâttır. Şu halde suretlerin ihtilâfiyle, yani jarşılıklı değişik halleriyle nasıl ki ondan gölge ismi zail olmazsa, yani gitmezse suverin ihtilâfiyle ism-i âlem yahut ism-i sivâ-yı Hak / ondan öylece zail olmaz. Hakk’ın dışında ne varsa ona masiva deniyor ya İmdi onun gölge olma­sının ahadiyyeti haysiyyetinden o, Hak'tır. Zîrâ Hak, vücûd-i Vâhid ve Ahad'dir. Ve suverin kesreti yani suretlerinçokluğu haysiyyetinden yani oluşumundan, özelliğinden o, âlemdir. İmdi benim sana îzâh eylediğim şeyi anlayanlardan ve tahakkuk edenlerden ol! (26).

25/46-) Sümme kabadnahü ileyna kabdan yesiyra;

25/46- Sonra onu (o uzatılmış gölge benliği) kolay bir kabzediş (el koyuş) ile kendimize kabzettik (Hakikat farkındalığıyla "yok"luğunu hissettirdik).

Ya'nî cenâb-ı Şeyh (r.a.) (Furkân, 25/45) âyet-i kerîmesinin tefsiri hakkında böyle buyurur: Hak Teâlâ buyurur ki:

Furkân(25)/45- Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığım görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık. "Eğer Hak kendisinin gölgesi olan mümkinâtın izhârı için tecellî etme­ye idi, bu gölge ademde gizleme bakî kalır idi. Yani yoklukta kalır idi gizlenmiş olur idi. Yani bu âlemler meydana gelmez idi. 

Nitekim vücûd-i haricîde yani harici olan vücutta aynı zahir olmayan ba'zı mümkinât ademde gizleme bakîdir. Yani daha vücud-u harice çıkmamış tecelliler ademde bakidir, bunlar yokluktadırlar. Zamanı gelince çıkacaktırlar. Zîrâ (Hicr, 15/21) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere ademde gizleme bulunan eşya­nın cümlesi birdenbire zahir olmaz; belki ânen-fe-ânen zaman zaman kader-i malûm üzere vücûd-i haricîde zahir olur. Her an bir şandadır buyurduğu gibi her an yeni yeni zahir olmaktadır.

﴿٢١﴾ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا عِنْدَنَا خَزَاۤئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُۤ اِلا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

15/21-) Ve in min şey'in illâ ındena hazainuh* ve ma nünezziluhu illâ Bi kaderin ma'lum;

15/21- Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri (oluşturan kuvveleri) bizim indîmizde olmasın! Biz onu (o kuvveleri-özellikleri) gereken ölçüsüyle inzâl ederiz (açığa çıkartırız).

Hicr(15) / 21 - Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri bizim katımızda olmasın. Biz onu, ancak belli bir miktar ile indiririz. Nitekim zamân-ı hâzırdaki keşfiyyât ve icat olunan şeyler birdenbire zahir olmamıştır. Seneden seneye artan ma'lûm kader üzere hadis olmuş ve bundan sonra da yine öylece hadis olacaktır. Henüz vücûd-i haricîde zahir olmayanlar ademde gizlidir. Meselâ bahçemizde bir gül ağacı var, bu sene gül verdi.

Gelecek seneler de yine bir takım güller zahir olacaktır. Bunlar henüz ademde gizlidir. Ve keza insanın gölgesi vardır. Bu gölge uzamadığı vakit o şahsın zâtında mevcut olandır. "Gölge uzadıktan sonra biz güneşi gölgeye delîl ettik". (Furkân, 25/45) yani gölgenin delili güneştir. Güneşin delili de gölgedir. Gölgeyi gördüğün zaman güneşin varlığını idrak ediyorsun. Güneşi gözünle görmesen de gölgenin varlığı güneşin varlığını sana göstermiş oluyor. Ve delîl olan güneş, Hakk'ın Nûr ismidir ki, biz onu kavliyle yukarıda zikr ettik. Binâenaleyh bir cismin göl­gesinin idrâki, nasıl ki güneş ile vâki' olur ise, Hakk'ın gölgesi olan âlemin idrâki dahi Hakk'ın Nûr ismi ile vâki' olur. Ve gölgenin vücû­du ve idrâki güneş ile olduğuna his şehâdet eder. Zîrâ güneşin ışınları, yayılamayınca gölge vücûda gelmez. Meselâ gece zulmette ayak­ta duran bir şahsın gölgesi zahir olmaz. İşte bunun gibi, âle­min gölgesi vücûdu dahi ancak Hakk'ın Nûr ismiyle vâki' olur. 

Yalnız bu nur ismi âleme arkadan vurdu da gölgesi meydana geldi şekliyle basit şekilde anlaşılan bir nur ismiyle aydınlanması değildir. Bu çok enterasan bir hadisedir. "Ondan sonra biz o uzatılmış gölgeyi yavaş yavaş çekme ile kendi zâtımıza çektik." (Furkân, 25/46) Ve bu çekilme, gölgeye delîl olan nuru çekmekle vâki' oldu. Yani biz gölgeyi kendimize çektik demesi eliyle gölgeyi çekmesi değil, nur’u çekmesiyle gölge tabi olarak çekilmiş oluyor. Furkân (25) / 46- Sonra o uzayan gölgeyi yavaş yavaş kendimize çektik, kısalttık.

Ya'nî âlemlerin vücudundan ibaret olan gölgeyi, Hak yavaş yavaş ve kolaylıkla kendine çekti. Zîrâ eşyanın vücudu yavaş yavaş fenaya yüz tuttuğunu her an ayn-i his ile görmekteyiz. Nitekim bir çocuk doğar, buluğa eren olur, genç delikanlı olur, ihtiyarlar, sonra da ölür. Bun­lar hepsi yavaş, yavaş ve insan farkına bile varmaksızın kolaylıkla olur.

Mevt ise gölgenin gölge sahibine çekilmesidir. Ve gölgeden ibaret olan âlemi Hak Teâlâ, kendi gölgesi olduğu için Zât’ına çekti. Zaten kıyamet de bu demektir. Gölgeyi tutuverdiği zaman âlemin işi bitmiş oluyor. Zîrâ nefes-i rahmani­sinin hareketin genişleme sebebi ile ondan gölge zahir olur. Ve büzülme hareketi ile yine ona rücû' eder.

Ve emrin tümü ona rücû' eder. Bi­nâenaleyh o, O'dur. Ya'nî âlemin vücudu Hakk’ın vücududur; O'nun gayri değildir. İkisinin arasındaki fark, mutlak ve mukayyed olmaktan başka bir şey değildir; bu da i'tibârîdir. Zîrâ hiçbir mukayyed (kayıtlı) yoktur ki, kendisinde mutlak olmasın. Meselâ hayvâniyyet, bir mut­lak manadır. "konuşan " mefhûmu ise, onun bir kaydıdır.

Halbuki ma'nâ-yı mut­lak (mutlak mana) olan "hayvâniyyet" olmadıkça, konuşma kaydı tasavvur edilmiş de­ğildir. Binâenaleyh mukayyed (kayıtlı) ancak mutlak ile mevcûd olur. Ve mut­lak dahi ancak mukayyede inhisar ile tecellî eder. Zîrâ bin defa "hayvan" desen insan mefhûmu anlaşılmaz. Ancak "konuşan " kaydına inhisar ettiği vakit, söyleyen murâdını ifâde etmiş olur.

İmdi ma'külât ve mahsüsâttan olarak vücûd-i âlemden idrâk etti­ğin her bir şey, a'yân-ı mümkinâtta tecelli eden Hakk'ın vücûdu­dur. Ve vücûd-i Hak, a'yânın vasıfları ve husûsiyyâtı ile zahir olmuştur. Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sabite Hakk'ın ve esmasının âynasıdır. Zîrâ a'yân-ı sabite olmasa esmâ-i ilâhiyyenin suretleri Hakk'a zahir olmaz idi. Yani Hakk dahi bunları bilmezdi, bırakın beşeri Hakk’a zahir olmazdı. Yani Hakk esmasına zuhur etmezdi. Nitekim âyna olmasa, insan kendi suretini göremez.

Ve a'yân-ı sabite, ilm-i ilâhîde peyda olan esma suretleri olup; Hakk'ın ilmi ise zâtının aynı olduğundan, bu a'yân-ı sabite Hakk'ın aynı olur. Ve hazret-i şehâdette bu suretleri hâmil olan "nefes-i rahmânî"dir. Bu da vücûd-i Hakk'ın aynıdır.

Şu kadar ki a'yân-ı sabite, el'ân ilim mertebesinde hâl-i ademdedir. Yani ilim mertebesinde yokluk halindedir ayan-ı sabite. Vücûd-i mutlakın tenezzülâtından hâsıl olan vücûd-i izafinin hâmil olduğu bu gördüğümüz suretler, o a'yân-ı sabite suretlerinin yansıması ve gölgesidir. İşte bir muvahhidin meşreb ve zevk-ı ma'rifeti budur. İşte bir tevhid ehlinin meşrebi budur, içtiği süzüp aldığı ilmi gıdası budur, bu halden gıdalanır, aynı zaman da marifet de budur. Şimdi her birerlerimizin birer ayan-ı sabitelerimiz vardır, bu ayan-ı sabite kendi özel varlığı olarak zuhura çıkması mümkün değildir. Çıkmış da değil zaten çıkmaz da. Mevcut olan bu suretlerin dahi ayan-ı sabiteleri ve daha evvel de dediği gibi surete gelmemiş, tecelliye gelmemiş varlıkların ayan-ı sabiteleri daha kendilerinin ne olduğu bilinmeyen varlıkların ayan-ı sabiteleri vardır.

Sabit ayan yani ilmi programları vardır ilm-i ilahide. Ayan-ı sabite elan ilim mertebesinde hal-i ademdedir. İlim mertebesinde ve yokluk halindedir. Vücud-u mutlak’ın tenezzülatından hasıl olan yani tecelli ve nüzulünden hasıl olan vücud-u izafinin yani bu mümkinatın izafi vücudun hamile olduğu bu gördüğümüz suretler o ayan-ı sabite suretlerinin aksi ve gölgesidir. 

Yani ayan-ı sabitelerin aksetmesi ve gölgeleridir. İşte bu muvahhidin meşrep ve zevki marifeti budur. İşte bir tevhid ehlinin meşrebi zevki budur. Binâenaleyh bu mukaddimeden sonra anlaşılır ki, Hakk'ın hüviyyeti idrâk olunan şeyde zahir olduğu haysiyyetle, o şey Hakk'ın vü­cûdudur.

Ve suretlerin ihtilâfı haysiyyetiyle o şey'i idrak etmek, a'yân-ı mümkinâtta mümkün olmaktadır. Ve a'yân-ı mümkinâtın (var ve yok olması düşünülebilen hakikatler) suretleri başka başka olmakla o idrâk olunan şeyin adı değişmeyip, ona nasıl ki yine "gölge " denilir­se, âlemin şahıslarının suretleri başka, başka olmakla ondan dahi Öylece "âlem" ismi veyâhut "Hak’tan başka şeyler " ismi gitmez.

Ve mademki o idrâk olunan şey gölgedir ve suretlerin ihtilâfiyle ondan gölge ismi gitmiyor, şu halde zılliyyetteki ahadiyyet haysiyyetiyle, yani gölgelerdeki birlik özelliği ile o idrâk olunan şey Hak’ tır. Zîrâ Hak, vücûd-i Vâhid ve Ahad'dir. Ve suretlerin çokluğu cihe­tinden, o idrâk olunan şey âlemdir. Yani mutlak vücut tektir, suretlerin çoğaldığı yer ise âlem ismini alır, suretler çoğaldığı için âlem ve mümkinat ismini alır. 

Ya'nî burada üç ahadiyyet görü­nüyor: yani üç tane birlik görünüyor, Birisi gölgenin ahadiyyeti yani birliği; ikincisi âlemin ahadiyyeti yani irliği; üçüncüsü Hakk'ın ahadiyyeti. Ve iki evvelki ahadiyyetler, gölge ve âlem, Hakk'ın ahadiyyeti ile birleşmiştir.

Misâl: Bir kimsenin etrafına beş fotoğraf makinesi konulacak olunsa her birisinin camına o şahsın gölgesi düşer. Beş camda beş suret zahir olur. Fakat cümlesi gölgede (zılliyyette) ahadiyyet, birlik üzerinedir. Çünkü gölgeden başka bir şey değildirler. Ve bu beş suretin cümlesine de o şahsın gayri olan "fotoğraf ismini veririz. Binâenaleyh o beş suret bu cihetten dahi ahadiyyet üzeredir. Yani fotoğraf olması dolayısıyle gene birliktir. 

Fakat suretlerin adedi beş olmakla şahsın taaddüdü, adetlenmesi lâzım gelmez. Şahıs dahi ahadiyyet üzeredir, yani şahsın kendisi dahi birlik üzeredir. Ve iki evvelki ahadiyyetler şahsın ahadiyyeti ile birleşmiştir. Zîrâ şahsın vücûdu olmasa bu ahadiyyet-i i'tibâriyyeler dahi mevcûd olmazdı. Yani itibari olan birlikler dahi mevcut olmazdı. 

İmdi Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte idrâk olunan şeyin vücûdu, Hakk'ın "hüviyet'i cihetinden Hakk'ın vücûdu olduğunu ve suretlerin ihtilâfı cihetinden âlem ve sivâ-yı Hak bulunduğunu sana îzâh ettim. Bu hakikati bilmek hususunda sen fatîn ol ve tahkik et! Yani zeki ol ve bunları tahkik et.[62] 

Mesnevi Şerif beyitlerinde bu âyet hakkında ne denilmiş bakarak yolumuza devam edelim.

433. “Keyfe meddez zılle“ ya’ni “gölgeyi nasıl uzattı” evliyânın nakşıdır; çünkü o Hudâ güneşi nûrunun delîlidir.

Âlemin tamamı, bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların görünme yerleri olup, Allah'ın gölgesidir; ve insân-ı kâmil ise âlemin özü ve rûhudur. Bundan dolayı âlemin nakışları ve taayyünleri ayrıntı ve insân-ı kâmilin nakşı ve taayyünü icmâldir. Bu i'tibâr ile insân-ı kâmilin nakşı Allah'ın gölgesi olur; ve âyet-i kerîmedeki “keyfe meddez zılle” ya’ni “gölgeyi nasıl uzattı”dan kasıt da evliyâ nakşı olmuş bulunur. Bu âyet-i kerîme Furkân sûresinde şu şekildedir: (Furkân, 25/45,46) 

 “E lem tere ilâ rabbike keyfe meddez zılle, ve lev şâe le cealehu sâkinen, sümme cealneş şemse aleyhi delîlen. * Sümme kabadnâhu ileynâ kabdan yesîrâ.”

"Rabbini görmez misin? Gölgeyi nasıl uzattı. Oysa isteseydi, onu sâkin kılardı. Daha sonra biz ona güneşi delîl kıldık; sonra onu kolayca çekerek kendimize çektik." Bu îzâhlara göre âyet-i kerîmenin tefsîri şöyle olur: "Ey Peygamber'im! Rabb'in olan Allah'a dikkat etmez misin, isimlerinin ve sıfatlarının gölgelerini var edilmişler âleminde ayrıntılı olarak ve icmal olarak nasıl yaydı? İstese idi, o gölgeleri sâkin kılar ve yaymazdı. Fakat bu yayıştan sonra zâtımızın güneşini o gölgeler üzerine delîl yaptık; ya'ni Zâtî tecellîmiz o gölgelerin önüne düşüp rehber oldu; sonra da o gölgeleri kendi tarafımıza kolayca bir çekme ile çektik." Şimdi güneş, sudan ibâret olan buzu nasıl eritip deniz tarafına çekerse, Zât güneşinin tecellîsi de buz gibi donmuş olan var edilmiş taayyün gölgelerini öylece eritip Zât denizi tarafına çeker; ve bu, gölgelerin gölge sâhibi tarafına dönüşüne delîl olur. İşte insân-ı kâmil de, noksan insanları tabîat karanlığından, Zât güneşinin nûru ve aydınlıkları tarafına çekmek için böylece delîl olur.

 “Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır. 

“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKK varlığı istilâ etmiş” olan güzel insanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür. Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı, “Zat” ın “İnsân” mertebesinden zuhurunu, hâlini açık olarak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.[63]

983. O cemâl ve kudret ve fail ve hüner, güzellik güneşinden bu tarafa sefer etti.

Ya’ni, o gençlik hâlindeki güzellik ve kudret ve fazl ve hüner, cism-i fânîden ayrılıp güzellik güneşinden ya’ni âlem-i sıfâttan bu tarafa, ya’ni zât-ı Hak tarafına sefer etti; ve Hak Teâlâ hazretleri o zilleri kabz-ı yesîr ile kabz etti. Nitekim âyet-i kerîmede (Furkân, 25/46) ya’ni, “Biz o zilli kendimize kabz-ı yesîr ile kabz ederiz” buyrulur.[64]

----------------

وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا {الفرقان/47} 

“Vehuve-llezî ce’ale lekumu-lleyle libâsen ve-nnevme subâten vece’ale-nnehâra nuşûrâ(n)”

O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır. (25/47) 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “Hüve” Ahadiyet-zât mertebesinin hüviyet ve âlemler yönüdür. 

SÜBAT: Kesmek, durdurmak mânâsından alınmış olarak rahat ve ölüm mânâlarına gelir. Nitekim istirahat gününe sebt günü denilmiştir. Hastalığı dinip istirahat eden hastaya "mesbût" denildiği gibi, ölüye de hayatı kesildiği için "mesbût" denilir. Ebu Müslim, rahat ile tefsir etmiş, Keşşaf sahibi de "mevt" ölüm mânâsını tercih etmiştir. Çünkü karşılığında "nüşûr" geliyor. Gündüzü de bir nüşûr (yayılıp çalışma zamanı) kıldı.[65]

----------------

وَالَّيْلِ إِذَا يَغْشَى

(Vel leyli izâ yagşâ.)

(92/1) “Örteceği zaman geceye and olsun.”

**********

Etraf kararmaya başladığında ve neticede de karanlık hali ortalığı kapladığı zamana gece denmektedir. Aslında dünyanın güneşe arkası gelen yer hep gecedir, o halde dünya dönüş halinde olduğundan gece devamsızmış-geçici yani belirli bir süre imiş gibi zannedilir. Değişik yerlerde olmakla beraber dünya durduğu sürece gece hep vardır ve bitmez, geceden murat karanlık ve görünmezlik halidir. 

Bu ise üç şekilde düşünülebilir. 

(1) A’mâ’ iyyet “sevad-ı A’zâm” mutlak karanlığından “gizli hazine” den kendinden kendine kendi olarak zuhur etmeye başlayan Zât-ı mutlak, bu mertebeden Vahidiyyet mertebesine ilmi İlâh-î olarak zuhur etmesi ve burada bu ilmi suretlerin birer lâtif suret alarak esmâ âlemine intikal etmeleri ve burada ki durumları kendileri hakkında gece hükmündedir. 

(2) kevniyyetin oluşumu ile güneş dünya ve diğer gezegenlerin dönüşmelerine başladıklarında meydana gelen gece’dir. 

(3) Üncüsü ise, beden mülkümüzün ruh aydınlığını nefs perdeleri ile nefsimizin örtmesi ve karartması ile meydana gelen gaflet gecesidir. Bu halde olan bir kimsenin yaşadığı saat zahiren gündüz ve aydınlık dahi olsa hakikat-i itibari ile kendini tanımadığından gece hükmündedir, bu gece dahi devamlıdır, Taaki Kâmil bir mürşide gidip teslim olup verdiği zikir ve çalışmalar ile ruh aydınlığına kavuşsun, ondan sonra onun gecesi olmaz yaşadığı saat gece bile olsa gönül ve ruh aydınlığı onu hep gündüz halinde oluşturur. 

İşte bu gecelerin 1 ve 2 si fıtri ve elimizde olmadan varedilen gecelerdir. Bunlar bizim dışımızda olduğu gibi aynen mertebeleri icabı bizim beden mülkümüzde de vardır. Yani Esmâ-i İlâhiyye’nin bizde de olduğunu idrak etmek gecenin varlığını tesbit etmektir ve bu bir ilim ve irfaniyyet halidir kişi seyrinde kendi varlığının kendine ait olmadığını kendisinin bu mertebede izafi bir varlık olduğunu anlaması bu gece halini idrak etmesidir ve oldukça mühim bir aşama- dır. Kendisinde kendisine ait bir şeyin olmadığını ve kendisi Hakk’ın isimlerinden oluşmuş bir terkip olduğunu anlaması ve onun daha henüz ortaya çıkmamış esmâlarının batındaki, ortaya çıkma, güne ulaşma, yolunda olan esma gecesidir. “Örteceği zaman geceye” İşte böylece bu gece hükmü ile esmâ-i İlâhiye, sıfat-ı İlâhiye yi örtmüş esmâ-i İlâhiyye zuhurda sıfat-ı İlâhiye ise onun lâtif bâtının da kaldığından gece hükmü ile görünmez olup esmâ-i ilâhiye zuhura çıkma yoluna girmiştir. Ve böylece gerek birey olarak kendi varlıklarımızda ve gerek afakta-dışımızda kevn de bu hakikate yemin edilmiştir. 

Buradaki bireyin tarifi bizce. (men-kim) sorusunun karşılığı (kimse, kimse değildir.) Olmaktadır. Bu idrak ise fenâfillâh mertebesinden bir yaşamdır.

(3) İse beşeriyetlerimiz ile, bizdeki İlâh-î hakikatlerin, nefsimizin hayal ve vehim perdeleriyle örtülüp karanlıkta kalması ve böylece devre dışı kalarak aslına ulaşamayıp cehil karanlığındaki, geceye de dikkat çekilip kasem-yemin edilmiştir.[66]

Gecenin aynı zamanda istirihat zamanı olması Bekabillah’ın Fenafillah ile örtülü olmasıdır. Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Âyeti ile Hakk’ın failiyette kulun istirahatte-uyku halinde olmasıdır. 

-------------------

Şimdi şöyle bir fikir yürütelim. Diyelim ki! Elimizde peykler misali bir aracımız vardır, ve bu araç ile dünyadan yüz kilometre yukarıya çıktık, dünyadan ve tesirlerinden kurtulduk o halde güneşe perde olacak bir vesile olmadığından biz devamlı güneş ile karşı karşıya olduğunuzdan o mahalde izâfi olan ne gündüz ne gece olacaktır. Orada oluşan hadise ise Nûr-u İlâhiyyenin bizi sarmış olduğunu ve hep gündüz hükmü ile orada yaşadığımızı fark etmiş olacağımızdır, işte bu da Bakâbillâh’tır. Yâni kendi nefs-î varlığından gölge yapacak hiç bir şeyin kalmaması ve tamamen Hakk ile Hakk olmuş olmamızdır. Bu halin tarifi ise, Efendimizden bildirilen. “benim, rabb’ım ile öyle bir zamanım vardırki, oraya ne bir Nebi-i mürsel ve nede bir melek-i mukarrep giremez” diye buyurduğu yaşam halidir. Bu yaşam hali Zât-i olarak Efendimize aittir sıfati ve esmâ-i tecellileri ise varisleri olan evliyayı kirâm ve Âriflerine de aittir. Şimdi diğer enfüsi yönüyle bakalım.

Gündüz aydınlığına teşbihan müsavi olan, Rûh, ve onun Nûrani tecellisi, Nûr “Tecellâ” ettiği vakit, ikisinden meydana gelen varlığa kâlb denmiştir. Ve bu kalp arş-ı Rahmân’dır. Burada nefs ve ruhunda mekânı vardır. Çünkü Rahmân’ın her ma’nâ da tecellisi vardır. Kâlb beşeriyyeti itibari ile nafse bakar hakikat-i itibari ile de Rûh’a bakar kişi hangi yönde bu kâlbi kullanırsa o mertebenin kâlbi olur ve sahibini o istikamete yöneltir. Çünkü kalb’in her istikamete dönme kabiliyeti vardır. Rûhani manâ da kalbini aydınlatanın Âyet-i Kerîme’de bahsedilen güneşi doğmuş gündüzü başlamıştır. Ancak bu kalbin evvelâ fuad hükmüne sonradan da “sadr” hükmüne döndürülmsi lâzımdır bu da bir irfani eğitim işidir.[67] 

----------------

وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء طَهُورًا {الفرقان/48}

“Vehuve-llezî ersele-rriyâha buşran beyne yedey rahmetih(i) veenzelnâ mine-ssemâ-i mâen tahûrâ(n)”

لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا {الفرقان/49}

“Linuhyiye bihi beldeten meyten venuskiyehu mimmâ halaknâ en’âmen ve enâsiyye kesîrâ(n)”

O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderendir. Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan (halk ettiklerimizden) birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz yağmur yağdırdık. (25/48-49) 

----------------

 48. âyet zât mertebesi ve 49. âyette zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 48. âyette “hüve” Ahadiyetin hüviyet yönü ve 49. âyette “halaknâ” biz halk etti ifadeleri ile âyetin zâti olduğu anlaşılmaktadır.

Rahmetinin önünde gönderdiği rüzgarlar Nefesi Rahmâni rüzarlarıdır. 

“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”

“Rahman nefesini Yemen kable/cihetinden elbette eced/vücud ediyorum.” 

“Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Bu hadis-i şerifte ifade edilen mana; zahir itibariyle bakıldığında, “Yemen illerinde Veysel Karani için”

“Ben onun kokusunu Yemenden alıyorum” şekliyle ifade edilmiştir. 

Efendimizin “Yemen’den Rahmanın kokusunu alıyorum,” demesi;

“Akl-ı kül”den (sağ taraftan), “Zat-ı Ulühiyet”ten “Nefes-i Rahmanı” duyuyorum, demesidir. 

Rahman; “Nefes-i Rahman”ı hayata çevirip, “Hakikat-i Muhammediyye”yi kudret nuru ile ortaya çıkarıp faaliyete geçirmesidir.

“Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi. 

Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz âlemlerin hülasasıdır. 

Nefis ise, onların birimselliğidir. 

Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler. 

Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki: 

[ Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti. ] Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu. 

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler. 

Bu âlemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler. 

Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti. 

Böylece her varlık kendi âleminde varlıklarını ispat ettiler. 

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse âlemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, âlemde zahir olan Rabb’ını bilir.[68]

Nefesi Rahmaninin sohbetlerde İrfan ehli tarafından “Venefahtü” ile saliki ile tenfisi ile salikin ölü beden toprağı canlanır. Varlığında bulunan hayvaniyet mertebesi esmâ-i ilâhiyye bilgileri ile insaniyet mertebeside sıfât ve zât ilmiyle sulanır-hayat bulur. (Murat Derûni) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;

144. Zîrâ o, yağmurdan daha temiz ve reviş de melekten daha ziyâde müdrik nefes ister.

Ma’lûm olduğu üzere yağmurlar küre-i arzın sathındaki sular, denizler, nehirler, göller ısındıkça tabahhur edip havaya karıştığı ve hâl-i işbâ’a ge¬len havadan tekrar sath-ı arza dökülen süzülmüş su damlalarından ibaret bulunduğu cihetle pek ziyâde temiz ve berraktır. Bu sebeple Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm de (Furkân, 25/48) [“Ve gökten tertemiz su indirdik.”] âyetinde yağmura “mâ-i tahûr” ta’bir buyurmuştur. “Der- râk” idrakten mübâlağalı ism-i fâil olup ma’nâsı “ziyâde erişici” ve “yetişici” ma’nâsınadır. Ve bunda kemâl-i sür’at ma’nâsı vardır. Zîrâ melâike ervâh-ı latifedir. Ve ervâh-ı latifenin idraklerine zaman, mekân ve kesâfet-i eşyâ mâni’ teşkil etmez. Binâenaleyh ism-i a’zamın te’sîri zâhir olabilmek için bu ismi telaffuz edenin nefesi son derece saf ve berrak ve maksûd olan ma’nâya yetişip te’sîr etmesi için de nihâyet derecede letâfet ve sür’atte bulunması îcâb eder. Bundan anlaşılır ki her okuyucunun nefesi müessir değildir. Nitekim üfürükçü ta’bîr olunan cerrârların hâli meydandadır.[69]

2488. Vaktâki ilim nûr içinde yoğruldu, binâenaleyh senin ilminden azgın kavim nûr bulur.

“Fergarde”, berâber yoğrulmuş demektir. “Lüdd", husûmette pek azgın ve pek kuvvetli olan kimse ma’nâsınadır. Vaktâki ilim, mertebe-i şekten kurtulup, nûr-ı yakîn içinde o nûr ile berâber yoğruldu ve insân-ı kâmilin nûruna boyandı, artık senin ilmin ve kelâmın müessir bir hâle gelir; ve pek azgın kimseler bile senin ilminden ve kelâmından nûr-ı kalb bulur ve tarîk-ı husûmet ve inâdı terk ederler.

2489. Her ne söyler isen o da nurlu olur. Zîrâ gök temizden başkasını yağdırmaz. 

Senin nûr-ı Hak ile yoğrulmuş olan ilmin harf ve savt ile ağzından çıktığı vakit o da nûrlu olur ve dinleyenlerin kalblerini nûrlandırır. Zîrâ o nûr-ı Hak sâyesinde gök gibi letâfet hâsıl ettiğin ve havâ-yı latiften temiz su döküldüğü gibi senden de saf ve pâk olan maârif-i ilâhiyye sulan dökülür. İkinci mısrâ’da sûre-i Furkân’da olan (Furkân, 25/48) ya’ni “Biz semâdan temiz olarak su indirdik” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2490. Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır! Oluk yağış yapar, kârlı olmaz.

Maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyyenin göğü ve bulutu ol! Ulûm-ı ledünniyye yağmurunu yağdır! Başkalarına vârid olan maârif-i ilâhiyye yağmurunun oluğu ya’ni tercümanı olma! Zîrâ oluk dahi yağmur suyunu alıp yağdırış yapar. Velâkin onun yağdırdığı o kadar kârlı ve faydalı olmaz.

2491. Su olukta ariyete mensubtur; su bulutta ve deryâda fıtrata mensûbtur.

Su olukta âriyet bir şey olduğu gibi, işittiğin ve kitâblarda okuyup öğrendiğin maârif-i enbiyâ ve evliyâ dahi sende âriyettir. Fakat su bulutta ve denizde fıtrî ve cibillî olduğu gibi cenâb-ı Hak’tan kulûb-ı sâfiye erbâbına vârid olan ulûm-ı ledünniyye dahi aslî ve fıtrîdir. Hazret-i Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. faslında şöyle buyururlar: “Sizin dahi bu sözleri bâtınınızdan işitmenizi Hak’tan ümîd eyleriz. Zîrâ müfıd olan odur(...) Hâricen bin söz söylersen, bâtınen musaddık olmadıkça fayda vermez. Nitekim bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun neşv ü nemasına meded etmek için kökü yaş olmak lâzımdır.”

2492. Fikir ve düşünce oluk gibidir. Keşfolunmuş olan vahiy bulut ve göktür.

Fikir ve düşünce oluk mesâbesindedir ve istidlâlât-ı akliyye ile fikirden ve düşünceden hâsıl olan ilim dahi oluktan gelen suya benzer. Halbuki enbiyâya gelen vahy-i İlâhî ve evliyâya vârid olan ilhâm-ı rabbânî gök ve bulut gibidir ve onlardan hâsıl olan ilm-i ledünnî dahi bol bol yağan yağmurlara benzer.[70]

----------------

وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا {الفرقان/50}

“Velekad sarrafnâhu beynehum liyezzekkerû feebâ ekseru-nnâsi illâ kufûrâ(n)” Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “sarrafnâhu” biz etraflıca anlattık… “Biz anlattık ile zatından anlattığı bilzere bildirilmektedir.

TASRİF: Bir şeyi değiştirerek türlü şekillere koymaktır ki, evirip çevirmek de odur. Bu daki zamirin neye işaret ve tasrif olunanın ne olduğu konusunda birkaç değişik şey söylenmiştir. Bazısı, yağmur, rüzgar, bulut ve diğer adı geçen şeylerdir demişler; bazıları da bu söze, yani rüzgar gönderip yağmur indirmek sözüne Kur'ân'da tekrar tekrar andık, mânâsını vermiş ise de, açık mânâsı, tefsircilerin çoğunun söylediği gibi "su" ile ilgili olmasıdır. Suyun insanlar arasında evrilip çevrilmesi ise üzerinde uygulanan fiilde ve sözdeki kullanımlardır. Değişik mevsimlerde, değişik yerlerde, değişik şekillerde yağar, çeşitli yerlere dağılır, değişik şekillere girer, donar buz olur, kurur buhar olur, bulut olur, tekrar yağmur veya kar veya dolu şeklinde yağdırılır, acılanır, tatlılanır; bütün bunlar fiilen ilâhî değişiklikler olduğu gibi, bu şekilde Kur'ân'ın birçok yerinde bunun hatırlatılması ve Kur'ân'ın o suya benzetilmesi de söz olarak Allah'ın değişik şekillerde açıklamasıdır.[71]

Tasrif kelimesi “Su” ve halleri olarak anlamlandırılmıştır. “sarrafnâhu” derken “HÛ” ve “Biz” dikkat çekmektedir. “Nâ” biz ile âyetin bu kısmı zâtidir. “Hû” ise bâtında ismi azamdır. Ve Nefesi rahmaninin “Hu” diyerek tenfis edilerek âlemde soğuk-sıcak etkisi ile buhara, suya, dolu, kar ve buz haline dönüşmesidir. Su ilim ve hayattır. Ölüden, diri çıkırılarak tenfis edildiği mahallin hayat bulmasıdır. Ve cemâl tecellisidir. Ama bu nefsi emmare tufanına, kar ve buz ile celale çevrilince insanlar hakkı örtmekte ısrar ettiler. (Murat Derûni) 

----------------

وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا {الفرقان/51}

“Velev şi/nâ lebe’asnâ fî kulli karyetin nezîrâ(n)” Dileseydik her memlekete bir uyarıcı gönderirdik. (25/51)

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “şi/nâ” biz dileseydik, “lebe’asnâ” biz gönderdik âyetin zati bölümüdür.

Nereye uyarıcı göndereceğimiz bizim “Şae” dilememize bağlıdır. Bu kişisel olarakta böyledir. Allah c.c. “Şae” dilemesine ve O kişiyi ehli ile buluşturmasına bağlıdır. (Murat Derûni)

----------------

فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا {الفرقان/52}

“Felâ tuti’i-lkâfirîne vecâhidhum bihi cihâden kebîrâ(n)” Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu cihad ile büyük bir mücadele ver. (25/52)

----------------

Bu âyette Efendimiz s.a.v. nazarında biz ümmetine de uyarı vardır. Kafir olan nefsi emmarene itaat etme ve onunla büyük cihad ile mücadele ver. Nasıl verilecek, nefis tezkiyesi, riyazat ve irfani ilim tahsili ile mücadele ver. (Murat Derûni)

"Küçük cihaddan, büyük cihada döndük." Hadisini, Beyhakî'nin zayıf bir senedle rivâyet ettiğini, Hâfız el-Irakî; "İhyâu'l-Ulumi'd-Dîn" adlı kitabın hadislerini (Murat Derûni)ederken söylemiş, ondan da el-Aclûnî “Keşfül-Hafâ” adlı eserinde böyle nakletmiştir.

Hâfız İbn-i Hacer de -Allah rahmet etsin- şöyle demiştir:

"O (hadis), İbrahim b. Ebî Able'nin sözüdür, hadis değildir." Yine, el-Aclûnî de Hâfız el-Irakî'den “Keşfül-Hafâ” adlı eserinde böyle nakletmiştir. Bu, el-Aclûnî'nin zikretmiş olduğu şeyin bir özetidir.

Beyhakî'nin rivâyetinde ise:

"Büyük cihad nedir?" diye sordular.

"Kalbin cihadıdır" diye buyurdu.

Bu hadisi, el-Hatib el-Bağdadî de şu lafızla rivâyet etmiştir:

"Küçük cihaddan büyük cihada döndük.

- Büyük cihad nedir? Diye sordular.

- Kulun, hevâsıyla (nefsinin istekleriyle) mücadelesidir." Buyurdu.

Beyhakî ve el-Hatib el-Bağdadî, her iki hadisi de Câbir'den rivayet etmişlerdir. "Keşfül-Hafâ"da da aynen böyledir.

Şeyhül-İslam İbn-i Teymiyye -Allah rahmet etsin-, "Mecmûu'l-Fetâvâ" adlı eserinde (c:11, s:197) şöyle demiştir:

"Bazılarının Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Tebük Gazvesi'nde(n dönerken):

”Küçük cihaddan büyük cihada döndük” buyurdu diye rivâyet ettikleri hadise gelince, bunun aslı yoktur ve Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in söz ve fiillerini bilen hadis ehlinden hiç kimse bu hadisi rivayet etmemiştir." "Mecmûu Fetâvâ İbn-i Baz; c: 26, s: 381)[72]

----------------

وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَّحْجُورًا {الفرقان/53}

“Vehuve-llezî merace-lbahrayni hâzâ azbun furâtun vehâzâ milhun ucâcun vece’ale beynehumâ berzehan vehicran mahcûrâ(n)”

O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır. (25/53)

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Âyet sayısal değeri 25+53= 78 dir. Aradaki iki 5 te 55 rakamını vermektedir. Rahmân sûresi 55 numaralı sûre ve 78 âyettir. İlginç bir şekilde Rahmân sûresinin 19 ve 20 âyetleri benzerdir.[73]

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ {الرحمن/19} 

(55/19) - “merecel bæhreyni yeltekıyani “merecel bæhreyn/çalkalanan iki bahr/deniz - ulu kişi tekane/birbirlerine tamamlarlar, mahir olurlar, mükemmel olurlar” 

“(Suyu acı ve tatlı) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.”

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ {الرحمن/20}

(55/20)- beynehüma berzahun la yebğıyani “beynehüma/onların (ikisinin) aralarında berzah/aralık/fasıla, mani/engel, geçit begaye/tasallut etmezler, saldırmazlar “Aralarında bir berzah “mani” vardır birbirlerinin sınırım aşmazlar.”

-------------------

İki deniz vardır ki birlikte akmakta olup aralarında berzah olduğundan birbirlerine karışmazlar, özelliklerim korurlar. 

Bu denizlerin de zâhiri ve bâtını vardır, zâhiri yeryüzündeki denizlerde birlikte olan akış, diğeri (bâtını) ise, mana âlemi ile ilgili olan akıştır.

Bu akışlar üç, beş, elli sene değil, âlemler durdukça devam edecektir.

Bilindiği gibi Fransız alimi Jacques Cousteau, Cebel-i Tarık Boğazında dalış yaparken bir akıntı fark etmiş. 

Biri sıcak su, biri soğuk su; biri acı su, biri tatlı su. 

Birbirleriyle sürtünerek geçiyorlar ama birbirlerine karışmıyorlar, olduğunu fark etmiş. 

Bu oluşum âyetin zâhir manasıdır. Eğer araştırılsa dünyanın daha birçok yerinde bu olguya rastlamak mümkün olacaktır.

Jacques Cousteau bir profesör arkadaşına bu yeni buluşunu iftiharla anlatırken arkadaşı bunun yeni bir buluş olmadığını, Müslümanların bu olgunun varlığını daha 1400 küsur sene evvel bildirdiklerim beyan etmiştir.

Şimdi gelelim bu deryaların bâtındaki hakikatlerine; esasen bize öncelikle lazım olan da budur.

Bu iki derya nedir? Niçin birbirlerine geçmez karışmazlar? 

İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır. 

Cenâb-ı Hak kendi zatından bu iki özelliği “derya-ı âleme” yayıyor, ki bu âlemin faaliyet sahası meydana gelsin. 

Bunların biri olmazsa âlemin de kıymeti olmaz. 

Âlemlerin Rabb’ı, kendi varlığında gizliydi, bilinmiyordu. Bu nedenle de “yok” hükmündeydi. 

Ne zaman ki “insan” meydana geldi, yani “o varlığı idrak eden” birisi mey dana geldi; işte o zaman bu âlemlerin esas değeri bilinmiş oldu. 

Bu âlemler evvela var edildi, fakat daha henüz “insan” yok idi. 

O zamanlar “Rabb deryası” mevcuttu, fakat “Abd deryası” olmadığı için akış tek yönlüydü. 

Bu âlemin, bu deryanın varlığını anlayacak bir varlık lazımdı. Dünya üstüne ayak basan idrakli, şuurlu bir varlık olması gerek ki; dünyanın varlığı, değeri ve onu var edenin yüceliği anlaşılsın. Aksi halde “var” olsa da “yok” hükmündedir. 

Örneğin insanın evinde bir hazine gizli olsa ve bu hazine bilinmese, o hazine ev sahibi için yok hükmündedir. O insan yaşamını fakirlik içinde geçirir. O hazine bilinse, onu bulan ve ancak değerini bilen bir insan olursa o hazinenin kıymeti bilinir ve değerlendirilir.

Yukarıda bahsedildiği gibi,

الرَّحْمَنُ {الرحمن/1} عَلَّمَ الْقُرْآنَ {الرحمن/2} خَلَقَ الْإِنسَانَ {الرحمن/3}

 (55/1-2-3) 

 “er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3)

“Rahman (1) kur’an’ı allem/muallim, öğretti. (2) insanı halketti, (3) 

 “Rahman Kur’an’ ı talim etti, insanı halk etti.”

-------------------

İşte insanın var edilişi; abdiyyetin doğuşu, “abdiyyet deryası”nın akışının başlangıcıdır. 

“Rubübiyyet deryası” ile “Abdiyyet deryası” o kadar iç içe olmasına rağmen hiçbiri diğerinin hukukuna tecavüz etmemektedir, İkisinin de hukuku kendi mertebesinde geçerlidir. 

Bunların birbirleriyle o kadar yakın ve müşterek bir hayat akışları vardır ki, birbirlerinden ayırmak mümkün olmadığı gibi birbirlerine karıştırmak da mümkün değildir. Çünkü araya bir berzah konmuştur ve o iki varlıkta özellikleri itibarıyla sınırlarını bilmektedirler.

Kul (abd) gerçek abd olduğu müddetçe kendi hakikatini biliyor, idrak ediyor, sınırını tanımlıyordur. 

Rab da Rablığını biliyor, sınırını tanıyordur. 

Böylece bunlar birbirlerine zulmetmeden birlikte hayatlarını sürdürmektedirler.

Ayrıca, kul gaflet halinde olup bu hakikatleri idrak etmemiş olsa dahi yine de o mertebenin gereği olan yaşam içerisinde bu deryalar birbirlerine karışmazlar.

Jacques Cousteau’nun tespit ettiği tatlı ve tuzlu su akımı ve bunların birbirine karışmadan yan yana akışları, Cebel-i Tarık’taki olay bunun zahiri misalidir. Bu ilim adamı bu ayetin süretini insanlık için tespit etmiş. Ama esas murad onu insanın kendi varlığında, vücud varlığında yaşamasıdır.

Bu olayı sadece Cebel-i Tarık boğazında değil de, insanın kendi boğazında (içinde), özünde, varlığında fark etmesi gerekir. 

Rabb’in deryası, sözü ve kulun kulluk deryası da bu boğazdan geçmektedir.

Kul basit bir varlık değildir. O deryaları bünyesinde birleştiren bir varlıktır. Kelime-i Şehadette Rasulüllah (S.A.V) Efendimiz bize, bu iki derya olarak tanıtılmıştır. 

 Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasülühu *

* “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda geniş malumat vardır.

Evvela O’nun abdiyyeti (kulluğu), sonra da O’nun Rasüllüğü vurgulanmaktadır. 

“Abd”in başı evvela yerdedir, sonra “gerçek abd” hükmüne döndüğünde başını “alayı illiyyin”e (yüceliklerin yücelerine) çevirir, yer yüzü beşeriyet tabiatından kurtulup “Ahadiyyet”e ulaşır. 

Bu büyük bir iştir ve bu sebeple bir bakıma “abd”lık “risalet”ten daha üstündür. Çünkü gerçek abd olmadan, risalete ulaşılmağı mümkün değildir.

İşte bu abd öyle bir deryadır, ki illa Allah olan “Zât-ı Mutlak”, Zât mertebesinden, abd ve risalet mertebeleri olarak, batından zahire doğru ebedi olarak akmaktadır. 

Ve her mertebede, birlikte oldukları halde, yine de birbirlerinin sınırlarını yani tecellilerini korurlar, karışmazlar. 

Kim ki bu hakikate erişti, işte o gerçek kelime-i şahadeti müşahede ile söyleyebilir ve ancak bunlar “Abd”ullahlardır. 

Diğerleri “ehl-i zahir” ve “ehl-i taklit”tirler.

İşte bu abd öyle bir deryadır ki; 

 “meracel bahreyni yeltekiyan” yani yeryüzüne salınan, faaliyet sahasında hayatını sürdüren iki denizi birleştiren, yaşatan bir varlıktır.

“Abdiyyet” ve “Rasüllük” yani “terbiyecilik” vasfı “Rablık” yeryüzünde hayatlarını sürdüren, kaynaklarını “Ulühiyyet”ten alan, asla birbirlerine karışmayan iki deryadır.[74]

-------------------

İncelediğimiz Furkân sûresinde “Meracal Bahreyn” iki denizi salıverenin “Hüve” Hu-O olduğu ifade ediliyor. Bu denizlerinin kaynağının Hüviyyet yani âlemler ve Kâ’be ve Hu’nun zâhiri olan Muhammed (s.v.s.) olduğu anlaşılıyor. Âyetin devamında gelen الَّذِي “Ellezi” (ma’nâsı kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan kelimedir) inceleyelim. 

El-le-zi heceleri olduğu görülür. El, Elif ve Lâm ile Ahadiyyet ve Ulûhiyyet-i ifade etmektedir. “El” aynı zamanda Ulûhiyyet-Risâlet-Abdiyet elleridir. (Detaylı bilgi için (19) Fetih sûresi ve Hakikatleri 48/10 âyete bakınız) Le, Ulûhiyyetin Halkiyete dönük olan zahiri yönüdür. “Zi” ise buna sahip olmaktır. 

Kevser sûresi ilk âyetinde “İnna atayna kel Kevser” Biz sana kevseri verdik buyurulmaktadır. Verilen bu kevserden salıverilen “Abdiyet” ve “Rububiyet” hakîkatlerinin kaynağı zat mertebesidir. Bu iki deniz Hakikat-i Ahmediye, Hakikat-i Muhammediye, Hz Muhammed kanallından elden ele, gönülden gönüle salıverilerek Efendi Babam Necdet ARDIÇ’ın gönlüne akmaktadır. Ve bu şekilde kendisi Abdiyet ve Rubûbiyeti ile yaşayan ulu kişidir. Efendi Babam bu iki denizin Abdiyet ve Rubûbiyet hakikatlerini de talipli olan biz evlâtlarına anlatmakta-aktarmaktadır.[75]

----------------

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا {الفرقان/54}

“Vehuve-llezî haleka mine-lmâ-i beşeran fece’alehu neseben ve sihrâ(an) vekâne rabbuke kadîrâ(n)”

O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (25/54)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” araştırması ile devam ediyoruz. 

Diyanet Meali:

25.54 - O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

25.54 - Odur o ki sudan bir beşer yarattı da onu bir neseb ve bir sıhir kıldı, rabbın kadîr bulunuyor 

--------------------- 

Görüldüğü gibi âyet-i kerime çok açıktır. Bizim sülâle ve neslimiz nasıl cennette topraktan halkedilip ayrı bir duruma sahip ise. Bu âyet-i kerimede de, aynı şekilde sudan halkedilmiş bir sülâle ve neslin olduğunu, onlarında kendi içlerinde akrabalık ve hısımlık bağlarının olduğunu açık olarak bildirmektedir. 

O halde bunların dışında da birçok halkedişlerle zuhura getirilen âlemlerde de, diğer sülâle ve nesillerin olması neden akıldan uzak tutulsun, geçmiş sayfalardan beri böyle sülâle ve nesillerin olduğunu âyetlerde ve hadislerde açık olarak gördük ve görmeye de devam edeceğiz. 

Şimdi yeri gelmişken, genel diğer sülâle ve nesillerinde bildiğimiz, kadarı ile dört değişik zuhur başlangıçlarını anlamaya çalışalım. 

1)- Bu âyette bildirildiği gibi Bazı sülâle ve nesillerin sudan halkedildiği. 

2)- Bazı sülâle ve nesillerin dünyada düzlükte ve topraktan halkedildiği, 

3)- Bazı sülâle ve nesillerin nerede halkedileceklerse orada onlara “OL” emri ile oluvermeleri şekli ile halkedildiği. 

4)- Gene yeryüzünün veya başka bir gökyüzü arzının yüksek yerlerinde bereketli yaylalarında halkedilip yeryüzü düzlüğe kıraç toprağa indirildiği şekilde halkedildiği, anlşılmaktadır. 

Rabbımızın halkediliciliği sonsuz olduğundan diğer sülâle ve nesillerin, nasıl halkedildikleri bizleri pek ilgilendirmiyor. Ancak bizlere bildirilen bilgilerde, “sülâle nesillerin-paket programların” değişik şekilde halkedildikleri açık olarak bildirilmektedir. 

Yahova şahitleri ile yapmış olduğum konuşmalarda onlar bizim “Adem Muhammet” sülâle neslimizin, dünyada (aden cenneti) gibi bereketli olan yüksekteki bir yerde yaylada halkedildiğini sonra yere düzlüğe kıraç toprağa indirildiğini söylüyorlar idi. Eğer yahova şahidi olup İsa’ya iman edilirse onun şefeati ile kendilerine ahirette dünyadan 10 dönüm toprak verileceğine ve bu toprağın çok verimli olacağını koyun ve kurdun bir arada yaşayacaklarını söylüyorlardı. 

Fakirde onlara siz neyin şahidisiniz, deyip esas şahitler bizleriz ve ilk sözümüz “Eşhedü” dür demiştim ve arkadan kusura bakmayın ama sizin rabb-iniz gerçekten çok fakirmiş demiştim, biz zaten İsa, a.s. ma iman etmişiz. Sizin hayali rabb-iniz ölümden sonra dünyada bir kişiye 10 dönüm arazi verecekmiş! Bizim ilahi rabb-imiz hadiste belirtildiği gibi iman etmiş ancak günahları yüzünden cehennemden en son çıkacak kişiye 10 dünya büyüklüğünde bir cennet verileceğini bildirmirtir diyerek acizliklerini belirtmiştim. 

Daha sonra onlara bu konuşmalardan sonra, ne kendinizden ne Musa a.s. dan ne İsa a.s. dan nede kendinizden nede rabb-ınızdan haberiniz yokmuş. Diyerek yaplaşık 2 ay kadar süren konuşmalarımızı sonlandırmıştım. 

Bu hususta geniş bilgi (70-Yahova şahitleri ile mülâkat) adlı kitabımızda vardır dileyen (terzibaba13.com) siteye girip oradan indirebilir.[76] T.B.[77] 

----------------

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلَى رَبِّهِ ظَهِيرًا {الفرقان/55}

“Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’uhum velâ yedurruhum vekâne-lkâfiru alâ rabbihi zahîrâ(n)” Onlar, Allah’ı bırakıp, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kâfir, Rabbine karşı arka çıkandır. (25/55)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Kulluk, ibadet edilen şey hayali ve vehimi varlık olduğu için kendilerine bile faydası yoktur. Nefsini ilah edinenin tasavvurlarının vücud bulmuş halleridir. İnlar edenler rabbi hassı olan mudill esmâsına arka çıkandır… Varlığındaki Rabbi O’dur ve delalettedir. (Murat Derûni)

----------------

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا {الفرقان/56}

“Vemâ erselnâke illâ mubeşşiran venezîrâ(n)” Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. (25/56)

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Furkân 56. Âyeti yine benzer bir âyet ile açıklamak faylalı olacaktır. 

45. âyeti yine bir başka âyet ile açıklamak faydalı olacaktır.

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

 (İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezira)

48/8. “şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müj-deci ve bir korkutucu olarak gönderdik.” 

(İnnâ erselnâke) “seni gönderdik” ifadesi kullanılmaktadır ki, bu bölümd zât-î Âyetlerdendir, yine burasını üç yönlü (1) Hakikat-i Muhammed-î, (2) Hazret-i Muhammed, (3) ve ümmet-i olan bizler itibariyle incelememiz yararlı olacaktır kanısındayım. 

(1)Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda. 

Daha evvelce de belirtildiği gibi Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) ve bunun müjdesini veren (mübeşşir) ve bu halden gaflette olan mahalleri de (nezir) uyarman için gönder-dik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz. 

(2) Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda. 

“Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) ve bu hali müjdeleyici (mübeşşir) inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz. 

(3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse! 

Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) i ve (mübeşşir) müjdeleyicisi ancak, bu hal ve hakikatlere inanmadığın takdirde akibetinin ve pişmanlığının çok çetin olacağının (nezir) uyarı-ikaz-ı nı yapmaktadır şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” Bu arada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekiyor Görüldüğü gibi burada Peygamber (s.a.v.) Efendimizin üç vasfından bahsediliyor, genelde (nezir) kelimesi “korkutma” şekliyle ifade ediliyor ise de, rahmet Peygamberi olan Peygamberimize bu vasfı vermemiz pek uygun olmayacaktır, onun yerine yukarıda da belirtildiği gibi (ikaz- uyarıcı) kelimelerini kullanmamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.

 Hakk kuluna o kadar yakındır ki; “Biz senin beden mülküne böyle güzellikler bahşettik ve bunun haberini de bizzat Biz vermekteyiz,” diyerek şahit ve müjde olarak bu hakikatler Allah’ın Kitabında, Allah’ın lisânından ve Allah’ın kendisi tarafından biz zaif kullarına açık bir dille anlatılmaktadır. Şükründen âciziz, (fefhem) hemen anlamaya çalışalım, zîra bu çok değerli hayat, çokta hızlı geçmekte’dir.[78] 

“dâ’iyen” davetçi sayısal değerine bakalım; “Dal: 4” “Elif: 1” “Ayn: 70” “Ye: 1” “Elif: 1” dir. Toplarsak (4+1+70+10+1= 86) (8+6= 14) dir.

(14) Nuru Muhammed-i ile her mertebenin nûruna yani o mertebeyi içinden adınlatan hakikate davettir. (Murat Derûni) Yolumuza Altı Peygamber (6) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile devam edelim.

Kur’anı Kerîm Enbiya 21/107 âyeti, “ve ma erselnake illa rahmeten lil âlemin” Meâli, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Hadis-i Kudsi, “levlake levlak lema halaktül eflak” Meâli, “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Hadis-i Şerif, “evvelü ma halakallahul kâlemü ve rûhiy” Meâli, “Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Hadis-i Şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” Meâli, “Ben Allahtanım ve mü’minler benim nurûmdandır.” Hakîkat-i Muhammedî Allah’ın sıfât mertebesinde meydana geldiğinden “Ben Allah’tanım” denilmiştir. 

Hadisi şerif, “evvelü ma halakallahul akli vennefsi” Meâli, “Allah evvelâ benim aklımı halketti.” Hazreti Rasûlullah (s.a.v) maksat akıldır ki o akıl olmasa Kûr’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün olmaz idi ve Kûr’ân-ı Kerîm olmasaydı eğer o akıl, akl-ı cüz’de kalır, akl-ı külle, akl-ı evvele ulaşamazdı. O akıl ki, dünyâ âlemine tenezzül etti ve ilim ile birleşti. İşte bu Cenab-ı Hakk (c.c)’ın yeryüzündeki zâti vüsûlüdür. Ve bu âlemlerin içerisinde bundan öte gidilecek yer yoktur ve içinde bulunduğumuz âlem seyahatin en uç noktasıdır. Aklı amel, Kûr’ân-ı Kerîmi ise ilim olarak düşündüğümüzde ilim ile amelin yani zâhir ile bâtının buluşması bu dünyâda olmaktadır. Bu nedenle bu dünyâ âlemine çok değişik bir şekilde bakmamız lâzımdır.

Nefsimize dönük yaşadığımızda Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan en uzak noktaya düşüyoruzdur, ancak yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşar ve bu hakîkâtleri idrâk edersek bu âlem en yakın yer olmaktadır. Görüldüğü gibi bir irfâniyet ne kadar büyük bir dönüşümu gerçekleştirmektedir. Dünyâda kendini bu şekilde bulan kimse için artık ahiret olmaz orada doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtının misâfiri olur. 

Hadisi şerif, “Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mai vettıyni” Meâli, “Âdem su ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadislerde belirtilen önceliklerin hepsi “Hakikat-i Muhammedî”nin değişik yönleridir. 

Allah-ü Teâla herşeyden önce Muhammed (s.a.v.)’in nurunu halketti. Eshab-ı Kiram’dan Abdullah bin Cabir (r.a), “Ya Resulullah Allah-ü Teâla herşeyden evvel neyi halketmiştir, bana söyler misin?” deyince, sevgili peygamberimiz şöyle buyurdu: “Herşeyden evvel senin peygamberinin yani benim nurumu kendi nurundan halketti. O zaman ne levh, ne kâlem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne sema (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem (a.s.) var edilince Arş-ı a’lâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Ya Rabbi bu nûr nedir?” diye sorunca, Allahu Teâlâ; “Bu ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur. Eğer o olmasaydı, seni halketmezdim,” buyurdu. 

Âdem (a.s.) var edilince alnına Muhammed (a.s.) nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem (a.s.) dan itibaren babadan oğula intikal ederek, asıl sahibi Muhammed (a.s.)’a ulaştı. 

Allahu Azimüşşanın bu kadar şerefle övdüğü Habib-i Kibriyasını bizim gibi âcizler nasıl anlayıp anlatmaya cüret ederiz ki, bilemiyorum. Kâlem kırılır, mürekkep kurur. Seviyemizi idrâk edip onun nurunu bürünmeye gayret ederek, ondan onu, onunla anlamaya çalışalım. İnşaallah gayret bizden, yardımı onlardan olur. 

Bilindiği gibi Kelime-i Tevhid’in en kemâlli zuhur mahalli “Muhammed” ismi “çok övülen” mânâsınadır. 

Bu kelimenin içinde 3 adet “mim” vardır.

Birinci, () “Mîm”“Muhammedül Emin” Ikinci, () “Mîm”“Hazreti Muhammed” Üçüncü, () “Mîm”“Hakikat-i Muhammedî”dir. 

“Muhammedü’l Emin” beşeriyetin hakîkatini, “Hazreti Muhammed” peygamberlerin hakîkâtini, “Hakikati Muhammedi” ise, bütün âlemlerde sâri ve câri yani bütün varlıkta mevcûd olan hakîkâtini anlatmaktadır.

O’nun nuru olmadan hiçbir zerre faaliyet sahnesine çıkamaz. Bizlerdeki yanlış ve eksik inancı yani onu sadece ceset yönüyle, beşer şekliyle tanıma ve bilme inancını aşıp daha derinlemesine idrâk etmeye ve âlemler mertebesindeki varlığını anlamaya çalışmalıyız. Bizler dahi bu âlemlerden bir parça olduğumuzdan dolayı onun nûru apaçık olarak bizlerde de bulunmaktadır. Biz bunu kendimizde idrâk ettiğimiz ölçüde onu idrâk etmiş oluyoruz. “Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz” yâni “Andolsun ki size içinizden azîz bir Resûl geldi” (Tevbe, 9/128) âyeti kerîmesi bu oluşumu ifâde etmektedir. 

Hz. Muhammed belirli bir vasıf değil, fakat bütün vasıfları içine alan câmî bir vasıftır. Onu tanıyabilmek 3 vasfının özelliklerini iyi anlamaktan geçmektedir. Böyle yaklaşırsak belki biraz bizler de onu tanımış oluruz. 

“Muhammedül Emin” ilâhî varlığın beşeriyet yönünden zuhuru, “Hazreti Muhammed” ilâhî varlığın rûhaniyet yönünden zuhuru, “Hakikat-i Muhammedî” ilâhî varlığın bütün âlemler mertebesinden zuhurudur.

Beşeriyetin rûhaniyetine, rûhaniyetten âlemler mertebesindeki varlığına nüfuz etmeye çalışmalıyız. İşte ancak o zaman onu biraz tanımaya ihtiyacımız olan yolumuz açılmış olur. “Fettah” isminin bereketi bu yolda bizlere yeni ufuklar açsın.[79]

----------------

قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِلَّا مَن شَاء أَن يَتَّخِذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا {الفرقان/57}

“Kul mâ es-elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehize ilâ rabbihi sebîlâ(n)” De ki: “Ben buna karşılık sizden dileyen kimsenin, Rabbine giden yolu tutmasından başka herhangi bir ücret istemiyorum.” (25/57)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Herkezin rabbine yolu yine kendinden geçer. Zâhir prototiplerimiz benzer maddi özellikleri (ateş, hava, su, toprak) aynı olsada batini özelliklerimiz yani esmâ terkiplerimiz ve rabbi hasslarımız farklılık gösterebilmektedir. Bu da “hulk” ahlak denilen özellk ile ortaya çıkmakta ve bunun kemâli takallukuresülûllah ve tahallukullah ile yani Resüllah’ın ve Allah c.c. ahlakı ile ahlaklanma ile kemal bulmaktadır. 

Resüllulah s.a.v’in Hz. Aliye telkin ettiği Kelime-i Tevhid La ilâhe illâ Allah zikri bunun anahtarı ve öğretisidir.[80] 

Nasıl ki resülûllah efendimiz tebliğ ve uyarısı karşı hehangi bir ücret beklemez ise Hakk yolunu öğreten irfan ehlide kimseden ücret beklemezler, bunun karşılığı bizatihi Allah c.c. tarafındandır. (Murat Derûni)

----------------

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا {الفرقان/58}

“Vetevekkel alâ-lhayyi-llezî lâ yemûtu vesebbih bihamdih(i) vekefâ bihi bizunûbi ibâdihi habîrâ(n) Sen, o ölümsüz ve daima diri olana (Allah’a) tevekkül et. O’nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter! (25/58)

----------------

Ebedî ve ezelî bir dirilik varsa o da Allah'a mahsusdur. Bu Allah’a tevekkül et, dayan. Bundan başka kimseye fayda sağlamayan bir şey olmaz, (Murat Derûni) Hakikatleri itibariyle gerçek mânâdaki (Hamd) “övgü”yü ancak Allah (c.c.) yapar. Kullar ise kendi merteblerinden bu (hamd)’ı takliden yaparlar ki; o mertebeleri itibariyle bu oluşum da yerli yerincedir.

1. Hamd, Şeriat mertebesinde şükür’dür.

2. Hamd, Tarikat mertebesinde övgü’dür. 

3. Hamd, Hakikat mertebesinde ve bihamdihi, O’nun övgüsüyle hamd’dır.

4. Hamd, Mârifet mertebesinde (Kur’ân-ı Kerîm İsra 17/79 âyetinde)“asa en yeb’asake rabbüke mekamen mahmuda” mealen,“Umulur ki Rabbin seni de Makam-ı Mahmud’a yetiştirir.” Ayrıca hamd’ın genel olarak sekiz mertebesi vardır. Yeri olmadığı için daha fazla uzatmıyoruz.[81]

İnsân olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın ne Zâtını tanımak mümkün olacaktı ne de müşahede etmek, işte bir takım kimseler dediğimiz irfan ehli bildiler ki, muhakkak ki; biz yine O’na döneceğiz, yani Zat âleminden geldik, ef’al, esmâ, sıfat mertebelerini yaşadık, Vahidil Kahhar hükmüyle bizdeki bütün bu Esmâ-i İlâhiyye kahrolacak Vahid ve Kahhar olan Allah kalacak yani “ileyhi” dediği hüviyet-i mutlaka’dır, O’nun hüviyetine döneceğiz, yani Allah’a döneceğiz, çünkü oradan geldik, burada bir sûret gösterdik, O’na döneceğiz, ölümle, işte bu ölümü zaruri ölümle yapmadan evvel ihtiyari ölümle yapmamız bize çok şeyler kazandıracaktır, eğer zaruri ölümle buradan gidersek kendimizi ve bu hakikatleri bilememiş olacağız ama ihtiyari ölümle ölüp bugünden O’na dönebilirsek, o zaman hiçbir sorunumuz kalmamış olacaktır, “ölmeden önce ölünüz” Hâdis-i Şerif’inde de belirtildiği gibi ölürsek işte bugünden ona dönüşmüş oluyoruz, çünkü artık fizik bedenimiz diye bir şey kalmamış oluyor, kalmamış derken bu fizik bedenin var yine yaşıyor ama artık onu da Allah’ın tecellisi olarak görüyorsun kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun çünkü  Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor. T.B. 

----------------

الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا {الفرقان/59}

“Ellezî haleka-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ alâ-l’arş(i) errahmânu fes-el bihi habîrâ(n)”

“Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) halk eden, sonra da Arş’a kurulan Rahmân’dır. Sen bunu haberdar olana sor!” (25/59)

----------------

 Âyet rahmâniyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Arş’a kurulan Rahmân’dır. İfadesi ile âyet Rahmaniyet mertebesindendir. Anlatan ise Uluhiyet mertebesidir. 

errahmanü fes’el bihî habiyren

## “Rahman’ı haberi olan birisinden sor”

Bu Âyeti Kerimede “fes’el” (sual et, sor veya araştır) ifadesi çok dikkat çekicidir. 

Biz de bu kelimenin manasını imkan dahilinde araştırmaya ve anlamaya çalışacağız.

Rahman (lügat manası): “Dünyada her canlıya (mümin, kafir ayırt etmeksizin), herkese merhamet eden, rızkını veren Allah” diye geçer.

Rahman: “Esmaül Hüsna” (Allah’ın güzel isimleri) sıralamasında, başlardadır.

Rahman: Mertebeler itibariyle, “A’maiyyet”, “Ahadiyyet”, “Uluhiyyet” ve “Vahidiyyet”ten sonra gelen mertebenin adıdır.

Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir, diye izah olunmuştur.

Hadis-i Kudsîde; 

“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en uğrafe fe halaktül halka li uğrafe bihi.” 

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

(Kendi varlığım şühud zevki ile müşahede etmek istemesi) Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu âlemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi) Hadis-i şerifte: 

İnnî li-ecide ye’tini rîh-errahman min kablil yemeni. 

“Rahmanın kokusu (Nefes-i Rahman) bana yemen yönünden gelmektedir.” Yukarıda bahsedilen oluşumları idrak ve müşahede eden varlıklar olmasa, yani bunları anlayanlar olmasa hepsi yok hükmünde olacaklar idi. İşte bu yüzden, idrak ve müşahede sahibi olan Halife (İnsan) zuhura geldi.

“Rahman”ın ne oldugunu bilemedikten sonra bu sûrenin özünü ve hakikatlerin! anlamamız mümkün olamıyacaktır. 

Her sûrenin “şeriat”, “tarikat”, “hakikat”, “marifet”, mertebelerinden izah ve yaşantıları vardır. 

Kur’ânı Keriym Furkân Suresi 25. sure 59. âyet errahmanü fes’el bihî habiyren (25/59)“Rahman’ı haberi olan birisinden sor” 

الرَّحْمَنِ“Rahman”ı harfleri itibariyle incelediğimizde, (ر ) “rı/ra” Rahmaniyet (لا) “ha” hayat (م) “mim” “Hakikat-i Muhammedi” 

() “nun” “kudret nuru”, olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. 

Rahman; “Nefes-i Rahman”ı hayata çevirip, “Hakikat-i Muhammediyye”yi kudret nuru ile ortaya çıkarıp faaliyete geçirmesidir. 

حمنَالر “Rahman” Ebced hesabı ile incelediğimizde ortaya çıkan sayı 19 olmaktadır. Şöyleki; 

(ر ) “rı/ra” 200 

(لا) “ha” 8 

(م) “mim” 40 

( ) “nun” 50 

= 298 (2+9+8=19) 

Görüldüğü gibi ortaya “Kûr’ân-ı Kerim”in şifresi olan 19 sayıs çıkmaktadır. 

Bunun ifadesi ise, 18 bin âlemi bünyesinde toplayan “İnsan-ı Kamil”dir. Kendisine Kûr’ân nazil olan, yani Zatî tecelliye mazhar olan “Hazret-i İnsan”dır. 

Cenab-ı Hakk “A’ma”da iken, yani kendi varlığında, kendi kendinde iken, bu varlıklar daha henüz meydana gelmemiş iken; bilinmekliğini istediğinden, bir tecelli ederek “Ahadiyyet” mertebesine tenezzül ettiğinde iki vasfı ortaya çıkıyor. 

Bunun bir yönü benliğini yani “ene”sini, bir yönü de Hüviyetini yani kimliğini oluşturmuştur. 

Buradan da “Vahidiyyet”e tenezzül ederek; “sıfat-ı subutiyye”yi yani 7 sıfatını 

- Hayat, 

- İlim, 

- İrade, 

- Kudret, 

- Kelam, 

- Semi, 

- Basar ve 

- “mükevvenat”ı, yani bu âlemleri meydana getirmiş olmaktadır.

İşte “Vahidiyyet”te “sıfat-ı subutiye”nin ve diğer “zati sıfat”larının ortaya çıkmasıyla “Rahmaniyyet” mertebesi meydana gelmiş olmaktadır. 

Rahmaniyette, bütün varlıklar (daha henüz varlık sahnesine çıkmamış olarak) kendi bilimsel ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar. T.B. 

---------------------- 

Bu mertebe, “isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir”[82] diyen zat ne kadar güzel ifade etmiştir.[83] 

Yani Cenab-ı Hakk’ın 99 esması ve sıfatlarıyla birlikte, bunların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir. 

---------------

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمَنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمَنُ أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا {الفرقان/60} ( سجدة مستحبة )

“Ve-izâ kîle lehumu-scudû lirrahmâni kâlû vemâ-rrahmânu enescudu limâ te/murunâ vezâdehum nufûrâ(n) ۩” Onlara, “Rahmân’a secdeye kapanın denildiğinde “Rahmân da nedir? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?” derler ve bu onların nefretini artırır. (25/60)

----------------

 Âyet rahmâniyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Bu âyette Rahmân’a secdeye kapanın ifadesiyle Rahmaniyet mertebesindendir. 

Rahmân nedir? Sorusuna 59. Âyette verilmişti. Yani bunun ilmine bilgisine ve haberi olandan sorup öğrenmek ve bu ilim ile hakikatine secde etmek gerekir. Nefsi emarenin hayali ve vehimi ile yaşayan zaten kendini ilâh gördüğünden bir şeye secde etmez… 

Not: Âyet secde âyetidir. Okunduktan sonra tilavet secdesi yapmak gerekir. Secdede; “Amentü bi rahmân, secdetü’r rahmân, gufraneke fağfirli zunubi” okunabilir.

----------------

تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُّنِيرًا {الفرقان/61}

“Tebârake-llezî ce’ale fî-ssemâ-i burûcen vece’ale fîhâ sirâcen vekameran munîrâ(n)” Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir. (25/61) 

----------------

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim.

Diyanet Meali: 

25.61 - Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

25.61 - ne yücedir o ki Semâda burclar yapmış, hem içlerinde bir kandil, bir de nûrlu bir ay asmış. 

---------------------- 

Gökyüzünde semada burçlar yapmayı dilemiş, onlarda da ay ve güneşler olmasını da dilemiş olan, İlahi zatın bu güneş sistemlerinde de, insan türü varlıkların olması çok tabii değil midir?[84] T.B.[85] 

----------------

وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِّمَنْ أَرَادَ أَن يَذَّكَّرَ أَوْ أَرَادَ شُكُورًا {الفرقان/62}

“Vehuve-llezî ce’ale-lleyle ve-nnehâra hilfeten limen erâde en yezzekkera ev erâde şukûrâ(n)”

O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir. (25/62) 

----------------

 Âyet zat mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “Hüve” Ahadiyetin yani zât mertebesinin Hüviyet yönü olan âlemleri hatırlamak ve şükretmek isteyen için;

Hamd Allah içindir yani O’na mahsustur, başkası yapamaz, genelde Allah’a mahsus derken zâhiren biz sağa sola yani başka şeylere değilde Allah’a hamdedeceğiz gibi bir anlam verilir. Hamd’ın hakikatine erişinceye kadar sekiz mertebesi vardır;

1-Şeriat mertebesinde verilenlere teşekkür olarak…. Burada bildirilen ilk mertebe itibariyledir.

Şeriat mertebesi itibariyle ise gece gündüzün arka arkaya gelmesi ise gün denilen zamanın oluşmasıdır.

Daha geniş ma’nâda ise 25/47. Âyette verilmişti, oraya bakılabilir. (Murat Derûni)

----------------

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا {الفرقان/63}

“Ve’ibâdu-rrahmâni-llezîne yemşûne alâ-l-ardi hevnen ve-izâ hâtabehumu-lcâhilûne kâlû selâmâ(n)” Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler. (25/63)

----------------

 Âyet rahmâniyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Bu âyette Rahmân’ın kulları ifadesiyle rahmaniyet-sıfât mertebesindendir. Anlatan mertebe ise Uluhiyet mertebesidir.

25/59. Âyette özetle anlatıldığı gibi varlığına Nefes-i Rahmani üflenen yani bu hakikatle varlığının hakikatinin farkında olan Rahmân’ın kulları-kullarındandır. Yeryüzü ise kendi beden arzıdır. Dervişlik hakikatleri, çalışmaları ile ve bu bilgiler ile kibirlenmeyip tevazu ile yani hiç olduğunun farkında olup beklentisi olmadan günden güne yol olandır. 

Kendilerine laf atan nefsi emmare sahiplerine de esmâları olan selâm ile karşılık verirler.

Esselâm: İşte bu selâm sözcüğü de çok değerli bir sözcüktür. Hani namaz kılarken, namaz kasetlerinde vardır. Namazın içinde (94) tane selâm sözcüğü geçmektedir. Tahiyyatta ve selâmlarda. Ayrıca beş vakit namazın kendileri de birer selâm olmakta, o zaman selâm (99) adet olmaktadır ki bu da (99) esmânın mütekabili / karşılığıdır. Bu hususta daha geniş bilgi “Namaz (salât)” kitabımızda mevcuttur, oraya bakılabilir. 

Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın Yâsîn Sûresinde “Selâmün kavlen mi’r rabbirrahim” (36-59) Yani Cennet ehline “Rahim olan Rabb’ın selâmı/sözü vardır.” Daha sonra Rahmanın yeryüzünde öyle kulları vardır ki bazı kendini bilmezler onlara sataşırlar, küçük ve hafif görürler onlarda, “sizlere selâm olsun derler ve yürürler” (25/63) onlarla mücadele etmezler, selâmette olun derler onları kendi hallerine bırakırlar. Selâm ismi/sözü ayrıca insan varlığının kaynağıdır. Her varlığın Esmâ-ül Hüsnâdan aldığı bir kaynak vardır. Meselâ melekler hangi isimden, cinler-şeytanlar hangi isimden kaynaklanıyor. Efendim insanlar hangi isimden kaynaklanıyor.? İşte insanların ve Hazreti Peygamberin ruhu insanların ruhu dolayısı ile selâm isminden kaynaklanıyor. 

Selâm ne demek, gerçek ma’nâda ne demek? Selâm, ilk anlayışta selâmette olan demek. Genel anlayışta selâmette olmak, rahatta olmak, hoşlukta olmak, ama bunun dahi derin ifadesi “kendinde olmaktır” Selâmette olan bir insan huzurlu olan kimse demektir, huzurlu olan kimse de, tefekkürde olan kimse demektir. Huzursuz olan kimse tefekkür yapamaz, çünkü kafası karışıktır, sağa sola, oraya buraya takılıp kendine dönemez, kendini düşünemez, kendini toplayamaz Sağda solda takıntılıdır. İşte selâmette olan kişinin gerçek hali kendinde olmaktır, kendinde olan ma’nâsınadır. Kendinde nasıl oluyor insan? Kim kendindedir? Allah ile kendinde olan yani İlâhî varlığını idrak etmiş, Allah’ın kendinde olanı ki, Allahtan başka zâten bir varlık olmadığından, kendi varlığını ortadan kaldırp, fenâ fillâh olmuş, oradan baka billâh’a ulaşmış ve kendi hakikatini idrak etmiş, yani selâmette olmuş. İşte Müslümanların selâm vermeleri bu hakikate dayanıyor. Selâmün aleyküm, yani sen Hakk’la berabersin kendindesin ma’nâsınadır ama biz bunu maalesef yanlış anlıyoruz. Aksine eksi bir şeymiş, gericilikmiş, gibi de kaldırıyoruz, yerine ne koyuyoruz “günaydın, tünaydın, bonjur, bonsuar” gibi şeyleri kabullenmeye çalışıyoruz bunu da ilericilik hükmü ile yapıyoruz. Ama işte selâm’ın hakikati buraya dayanıyor, İşte insanların kaynağı selâmdır.[86] 

Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

835. Hak buyurdu ki: "Avne eş olan kullar yeryüzü üzerinde hevnen yavaş sürerler."

“Avn” meded ve yardım ve “hevn" tevâzu’ ve yumuşaklık demektir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Furkân’da olan (Furkân, 25/63) ya’nî “Rahmân’ın kullan olan kimseler, yeryüzünde tevâzu’ ile yürürler” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’nî, “Rahmân’ın kulları olan kimseler hayât-ı beşeriyyeleri sâhasındaki adımlannı kemâl-i tevâzu’ ile ve yavaş yavaş atarlar; ve yolları üzerine kurulmuş olan tuzaklara tutulmamak için, bu tevâzu’ ve yavaşlıklan içinde dâimâ ihtiyât üzere bulunurlar.” Fakat şeytanın kulları olan kimseler, önlerini ve ardlannı hesâb etmeksizin tekebbür ile ve acele ile koşup, nihâyet dâm-ı belâya tutulurlar.[87]

----------------

وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا {الفرقان/64}

“Vellezîne yebîtûne lirabbihim succeden vekiyâmâ(n)” Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir. (25/64)

---------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Yine bu âyette rububiyet mertebesinden dervişlik hakikatlerinden bahsedilmektedir. Derviş bekabillah mertebesine gelene kadar, onun için gece zâhir yaşamında olsa da gece hükmündedir. 

Rabbine-rablerine secde ederek gecelemesi dervişin ilk secdesi olan fenâfirresül mertebesinde resülde fani olduğunu gösterir. Devamında gelen ifade ile kıyamda durması ise nefsinin kıyâmetini koparması ve daha henüz ef’âl mertebesi ile şeyhinde fenafişşeyh, şeyhinin ilminde fani olmasıd ve Fenafişşeyh ve Fenafirresül ile şeyh ile derviş arasında âyn’el yâkın mertebesinde olduğunu gösterir. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا {الفرقان/65}

“Vellezîne yekûlûne rabbenâ-srif annâ azâbe cehennem(e) inne azâbehâ kâne garâmâ(n)” Onlar, şöyle diyenlerdir: “Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir!” (25/65)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Ayet “Rabbenâ” bizim rabbimiz esmâ-Rububiyet mertebesindendir. Bizden cehennem azabını ulaştır. Celâl tecellisi olan nefsi emmarenin hayal ve vehiminden uzaklaşmak istemektedirler. İrfan ehli ise rabbi ile olduktan sonra her yerde onunla olur. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّهَا سَاءتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا {الفرقان/66}

“İnnehâ sâet mustekarran vemukâmâ(n)”

“Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası.” (25/66)

----------------

Celâl tecellisi ve mudill esmâsı ile nefsi emmare ateşinin durağının sakini olmak kötüdür. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا {الفرقان/67}

“Vellezîne izâ enfekû lem yusrifû velem yakturû vekâne beyne zâlike kavâmâ(n)” Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır. (25/67)

---------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Maddi sarf etmek olduğu gibi manevi sarf etmek te vardır. Müsrif hadiste şöyle ifade edilmiştir.

"Ümmetimden müflis olan o kimsedir ki: Kıyamet günü namazı, orucu ve zekatı olduğu halde gelir. Ancak birine küfretmiş, diğerinin kanını dökmüş, bir diğerinin de malını yemiştir. Hasenatı, buna, öbürüne, diğerine dağıtılır. Üzerindeki borçlar bitmeden hasenatı tükenmişse öbürlerinin günahlarından alınır, üzerine yüklenir ve böylece ateşe atılır."[88]

Zahir, bâtın dengeli bir hayat dervişin düsturu olmalıdır. 

Efendi Babamın bize yolun düsturunu ve manevi eğitimin dengeli bir şekilde ehline verilmesi gerktiği tavsiyesini buraya alıyoruz. (Murat Derûni) Hayırlı günler Murat Derûni oğlum Cenâb-ı Hakk işlerinde kolaylıklar versin İnşeallah. Mevlâm rahmet eylesin Nusret Babam "oğlum biz at tımarcısı değiliz" derdi. Nefs-i emmâresi kuvvetli ve vehmi hayali ma’nâda derinleşmiş başka güçlerin hükmü altına girmiş olan kimselere vakit harcamak, vakti çok bol olan kimselere göredir bizim vaktimiz ancak bize yetiyor, bizler bütün âlemin terbiyecisi olacak halimiz yok, Cenâb-ı Hakk onların karşılarına da uygun birilerini çıkarır İnşeallah. 

"En güzel elbise en güzel kumaştan dikilir" değersiz bir kumaşı en üstat terzi dikse genede hiç bir işe yaramaz bir giyişte kırışır bozulur ve emekler boşa gider. Kumaş güzel olursa, usta ustalığını gerçek olarak o kumaş ile diktiği elbisede meydana getirir, giyende hoşlanır, rahat eder, görende zevk eder. Elbise dikilmek için seçilen kumaş bir bütün parça iken evvelâ birçok parçaya bölünür, sonra bu parçalar tekrar iğne ile yavaş, yavaş yerli yerince iğne ve iplik darbeleri ile tekrar bütünleştirilmeye çalışılır. 

Bu dikilen yerler ateş gibi yanan ütünün altına girer, adeta yanacak hale gelinceye kadar, bir daha kabarmaması için ütünün altında ezilirde ezilir, zayıf kumaş bu işlemlere dayanamaz, ya erir ya yanar. Güzel kaliteli hakiki bir kumaş ancak bu işlemlere dayanabilir ve neticede o kumaş, bu sefer işlenmiş halde, gene bir bütün hale dönüşür, ancak parçalardan meydana gelen bu bütün kişiyle de bütünleşmiş, onun bir parçası veya âdeta, aynısı olmuş olur ve o elbiseyi giydiği zaman asaletli bir kimse olur. 

Bu durum da giyen de, diken de, gören de, memnundur, ortaya ahenkli bir görüntü çıkmıştır. İşte bir kimsenin kumaşının dikiş tutması için gerçek hakiki bir kumaş olması lâzımdır. Bu işlemlere ancak kaliteli bir kumaş dayanabilir, diğerlerinden elbise yapılsa bile sağlıklı netice alınamaz. İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler. 

Tekrar hayırlı günler Murat Derûni herkese selâmlar. Hoşça kal Efendi Baban.[89]    

Kendisine vermiş olduğu tavsiyeye minnattarlığımıza ifade ederek yolumuza devam edelim. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا {الفرقان/68}

“Vellezîne lâ yed’ûne me’a(A)llâhi ilâhen âhara velâ yaktulûne-nnefse-lletî harrama(A)llâhu illâ bilhakki velâ yeznûn(e) vemen yef’al zâlike yelka esâmâ(n)” Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar. (25/68)

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Onlar irfan ehli, Allah-Uluhiyet mertebesine; Tüm olarak bu varlığı kendi mertebesi ile korumanın ULUHİYET olduğuna yakîn olarak bilerek başka bir ilâha kulluk etmez, kendi varlığında bulunan Hakk’ın varlığına kendi varlığı ile kıymayan ve nefsi emmaresi ile birlikte olup zani olmayam kimselerdir. 

----------------

يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَيَخْلُدْ فِيهِ مُهَانًا {الفرقان/69}

“Yudâ’af lehu-l’azâbu yevme-lkiyâmeti veyahlud fîhi muhânâ(n)” Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır. (25/69)

----------------

Kıyamet günü, tekrar dirilme günü nefsi emmarenin ve azgınlığının ateşi arttılır ve zelil ve hakikatinden uzaklaşmış, hakir olarak kendi ateşinin içinde ebedi kalır. (Murat Derûni)

----------------

إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا {الفرقان/70}

“İllâ men tâbe ve âmene ve’amile amelen sâlihan feulâ-ike yubeddilu(A)llâhu seyyi-âtihim hasenât(in) vekâna(A)llâhu gafûran rahîmâ(n)” Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (25/70)

----------------

Fusûs-ül Hikem, Mûsâ Fassı ile yolumuza devam edelim;

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkân, 25/ 70). Ve seyyie haseneye tebdil olundukda onun "ayn"ı hasene olmaz; belki onun üzerine hasenenin hükmü terettüb eder. Onun için Hz. Şeyh (r.a.) "ya'nî hükümde" kaydıyla takyîd buyurarak, seyyienin "ayn"ı tebeddül etmeyip, ona hasenenin hükmü terettüb edeceğine işaret eyledi. 

Böyle olunca "asâ"nın yılan olduğu mahalde, hüküm cevher-i vâhidde seçkin olan "ayn" ile zahir oldu. Ya'nî ayn-ı ejderhâ sureti üzere tâate dönüşen olan asanın hükmü zahir oldu, yani ejderha ona iman ettiğinden taat üzere oldu. Sopa iken de itaat etiyordu ama o kendi eli ile sallayarak iteat ediyordu. Ama asayı yere bırakınca ejderha olduktan sonra ejderha kendi kendine iş yaptı. Yani Musa’ya itaat etmiş oldu, yani taat ehli olmuş oldu. Diye bunu anlatmak istiyor. Böylece asanın hükmü zahir oldu. Bakın ejderha sureti üzere yani sureti üzere, aslı üzere değildir.

Ve o suret diğer suretten seçkindir. Yani asalık sureti ayrıdır. Ve her iki suret cevheri vâhidde zahir oldu ki, yani her iki suret tek varlıkta meydana gelmesi onda adetlenme olmadı. Hakikatte onda sınırlama yoktur. Yere bıraktı ejderha oldu eliyle tuttu sopa oldu. Yani iki tane olmadı ama iki surette göründü. Binâenaleyh o, bir i'tibâra göre asadır; ve bir itibâra göre de yılandır; ve aşikâre görünen ejderhâdır. Binâenaleyh asâ değişme ile yılan olması i'tibâriyle Fir'avn'ın sihirbazları yılan suretinde izhâr eyledikleri maddelerdi, sihirbazların ortaya koydukları maddelerdi; ve asâ olması i'tibâriyle de, asâ suretinde izhâr eyledikleri şeyleri yuttu.

Orada beliren iki iki vasfı yuttu. Sihirbazlar ipler koydular işte içine civa ve benzeri madde koydular, sıcaktan o civa genişleyince hareket ettiği zannediliyordu. Sihirbazların fizik kimya ilimlerini de biliyorlardı ve böyle maheret gösteriyordu. Sonra onlar sopa da koydular işte asa olması cihetiyle asaları yuttu, yılan olması sebebiyle de onların yılan görünümündeki iplerini yılanlarını yuttu. Yani kendisinde iki suret olduğundan orada meydana getirilin iki suretleri yuttu. Şu halde Musa (as) ın hücceti yani bilinci asa ve yılandır. İpler suretinde olan firavun hüccetleri üzerine galip oldu. Yani deliller çarpışınca Musa (as) galip geldi.

Ama kendileri hakkında ilk sözünde Firavun galipmiş gibi gözüktü. Mülkün sahibi amir olduğundan ben seni siccine atarım, örterim demişti. O zaman da Musa (as) ben sana bir delil getireyim dedi peki getir demesi onunla kaldı ve getirdiği de asasıydı. Cenab-ı Hakk peygamberin galip gelmesini ve onun davasının doğruluğunun meydana çıkmasını murad eyledi bu sebeble aynı vahide olan asadan yani tek vahid olan asadan zahiren birbirinden ayrı olan iki suret meydana geldi. Musa (as) ın delili sihirbazların bir takım değneklerle yılanlar ve ipler suretinde ıshar eylediği firavunun delilleri üzerine galip oldu.

Fir'avnın sihirbazları ip kullandılar. Mûsâ (a.s.) ise ip kullanmadı. Ya'nî Mûsâ (a.s.)ın izhâr ettiği mu'cize-i asaya nisbeten Fir'avn'ın sihirbazlarına izhâr ettiği suretler kıymet yönünden küçük ve ehemmiyetsiz idi. Zîrâ "ip" ma'nâsında müsta'mel olan "habl " asl-ı lügatte "tell-i sagir", ya'nî "küçük tepe" ma'nâsına gelir. Ya'nî Mûsâ (a.s.)ın indinde habl olmayıp Fir'avn'ın sihirbazları indinde habl bulunması, Mûsâ (a.s.)ın kudretine nisbetle Fir'avn'ın sihirbazlarının değeri yüksek dağların yanında bir tepecik menzilesinde olduğuna işarettir. Yani Musa (as) ın elindeki asa büyük bir tepeyi ifade ediyorsa da onların ellerindeki ipler de küçük küçük tepeleri ifade ettiğinden habl bu demekmiş küçük tepe demekmiş bir bakıma.[90]

Yine Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

İmdi ekser-i inkişâf hükümdedir. Nitekim tövbesiz vefat ettiği vakit, âsî hakkında Mu'tezilî, Allah hakkında nüfûz-ı vaîdi i'tikâd eder. Böyle olunca vefat edip Allah indinde merhumen onun hakkında inâyet sebkat ederek, muhakkak o ikâb olunmasa, Allah'ı Gafur ve Rahim bulur. Şu halde zannetmediği şey Allah'dan zahir olur (35). 

----------------- 

Ya'nî, sahibinin i'tikâdına muhalif olarak inkişaf etmiş olan itikad edenlerin ekserîsi hükümdedir, zâtta değildir. Ve bu hükümde muhalif inkişâfın vukü'u dahî mutezilenin (mezheb) itikadı gibidir. Yani mutezilenin bu düzeyde anladığı gibidir, mutezile mezhebdir. Zîrâ mutezili i'tikâd etmiştir ki, âsî tövbe etmeksizin vefat ettikde, onun hakkında Allah Teâlâ vaîdini infaz eder.

Halbuki vefat ettikde, Allah Teâlâ rahmet ve inâyetle tecellî edip ona ikâb buyurmasa, o i'tikâdına muhalif olarak Allah'ı Gafur ve Rahîm bulur. Bununla beraber o, Allah ikâb edecek zannetmiş idi. Hak onun zannı gibi çıkmadı, başka türlü zahir oldu. Ma'lûm olsun ki, tövbesiz vefat eden asi kulu hakkında vaîdin adem-i infazı için iki sebeb vardır: hani Cenab-ı Hakk’ın bir vaad bir vaidi vardı ya. 

Birincisi: Ayn-ı sabitesinin Hakk'a verdiği ilim üzerine, hakkında lâhık olan hükm-i Hak, ikâb olunmayıp inâyete mazhar olmasıdır. Böyle bir kimse avârız-ı tabîiyye hasebiyle ba'zı maâsîyi irtikâb eylese de tövbesiz vefat etse, inâyet-i ezeliyyeye mazhariyyeti ve tahâret-i asliyyesi sebebiyle, onun kötülükleri(seyyiâtı) hasenata tebdil olunur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 

”yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât” yânî “Allah günâhlarını sevâblara çevirir” (Furkân, 25/70).

Veyahut inâyet ve rahmet-i ilâhiyyenin azamet ve saltanatı indinde o maâsî mahv olur.

 Rubâî-i Ömer Hayyâm: 

Tercüme: "Ey kudret-i celîlü'ş-şânından zahir olduğum yani onun Celil yüce şanından zahir olduğum zât-ı kerim! Yani yüce Zat! Ben Senin ni'metinde nâz ile perverde oldum. İmtihan kasdıyla yüz yıl günâh edeceğim. Bakalım benim cürmüm mü ziyâde, yoksa Senin rahmetin mi?" İkincisi: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de “ve netecâvezu an seyyiâtihim” yânî “ve onların günâhlarından geçeriz” (Ahkâf, 46/16) buyurdu. 

Halbuki Hak Teâlâ hazretleri Fass-ı İsmâîlî'de tafsil olunduğu üzere İsmâîl (as)ı ”innehu kâne sâdıkal va’di” (Meryem, 19/54) âyet-i kerîmesinde "sâdıku'l-va'd" olmasıyla çok sevilen buyurdu.

Binâenaleyh Hak Teâlâ dahî sâdıku'l-va'ddir. Zîrâ vaîdin adem-i infazını va'd buyurmuştur. Elbette va'dini incâz buyurur. Böyle olunca vaîdin nüfuzu lâzım değildir. 

Rubâî-i Ömer Hayyâm: 

Tercüme: "Cihanda günâh etmemiş olan kimdir? Söyle! Günâh etmeyen kimse, söyle nasıl zindegî eder? İlâhî! Farz edelim ki ben fena yaptım, Sen de fena mükâfat verdin. Şu halde söyle benim ile senin aranda fark nedir? Şübhe yoktur ki Sen benim gibi değilsin. Benden hatâ ve Sen'den atâ zuhura gelir.''[91] 

Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

849. Sen gam gördüğün zaman, istiğfâr et; gam, iş yapıcı olan Hâlık'ın emriyle geldi.

Tabîatından gam oluştuğunu gördüğün zaman, istiğfâr et; ya'ni Hak'tan bu gamın örtülmesini niyâz et! Çünkü bu gam senin tabîatında hakîki te’sir edici olan Hâlık Teâlâ Hazretleri'nin emriyle ortaya çıktı.

850. İstediği vakit gamın aynı sevinme olur; ayak bağının aynı âzâdlık olur.

Ya'ni, Hak Teâlâ istediği vakit tabîatından ortaya çıkan gamın kendisini sevince dönüştürür; ayağını bağlayan şey, senin hürriyetinin aynı olur. Nitekim âyet-i kerîmede: (Furkân, 25/70) “ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât”

"Allah Teâlâ onların kötülüklerini güzelliklere çevirir" buyrulur.[92]

3879. Mâdemki günâh tâat misâli gelmiştir; Hak Teâlâ nâ-ümîdliğin boynunu vurmuştur.

Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde benim, nefisleri üzerinde isrâf ederi kullarım; Allah’ın rahmetinden me’yûs ol- mayımz. Muhakkak Allah Teâlâ bütün günâhlan mağfiret eder; zîrâ O gafûr ve rahîmdir" buyurmakla, ümîdsizliğin boynunu vurmuş ve ortadan kaldırmıştır. Günâhın tâat misâli olmasının sebebi de, bu ümîdsizliğin izâlesi içindir.

“Rağam” (harekât-ı selâse ile) toprağa bulanmak ve kerih görmek ve ze- lîl olmak ma’nâlanna gelir. “Vüşât” “vâşf’nin cem’idir. Vâşî, söz götürüp getiren gammâza derler. Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri ma’sıyetleri tebdil ettiği vakit, on-ları şeytanlann körlüğüne bir tâat yapar. Nitekim âyet-i kerîmede ma’sıyetten pişmân olanlar hakkında (Furkân, 25/70) ya’nî “İşte Allah Teâlâ’nın seyyiatım hasenata tebdil ettiği kimseler onlardır” buyrulur.

Şurrâh-ı kirâmdan Bahru’l-Ulûm hazretleri, seyyiâtın hasenâta tebdili hakkındaki tahkikâta dâir olan beyânâtı, Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fütûhât-ı Mek-kiyye 'sinin 74. bâbından hulâsa etmiş olduğundan, tercümesini fâideli gördüm: “Ef’âlin kâffesi hasenedir; zîrâ Allah Teâlâ hâlik-ı ef âl olduğu için, muhakkak ef’âlin kâffesi Hakk’ındır. Ve ef âl, o ef’âli icrâ edenlerin mazhar olduklan esmânın iktizâsı hasebiyledir. Binâenaleyh fiil o ismin marzîsidir; ve o fiilin fâili de o ismin merbûbudur; fakat dîğer ismin marzîsi değildir. Ve bilcümle esmâ-i ilâhiyye hüsnâdırlar ve hüsnün muktezâsı da ancak hüsündür. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin kemâli, o ef’âlden ibâret olan zuhûr-ı esmâî olmaksızın mümkin değildir. İmdi cemi-i ef âl bu cihetle hüsündürler. Bu da her fiilin hüsn-i zâtisidir; velâkin onun isminin muktezâsı olan ef’âl-i meşrûa, kendi hüs-nü üzerine bâkîdir; ve meşrûiyyet cihetinden güzellik, güzellik üzerine zâhir olur. Ve efâl-i menhiyyeye gelince, ona kubuh ânzdır ve onun hüsnünü setr eder. Cemâl sâhibine ânz olup, onun cemâlini setr eden kir ve pas gibidir. İşte bunun için, şeriat ondan nehy buyurdu ve şer’a muhâlefeti o fiili kabîh yaptı. Ve fıil-i meşrû’, cemâlinde hicâb olmayan bir sâhib-i cemâle benzer. Ef âl-i menhiyye ise yüzlerine kir ve pas ve kazûrât bulaşmış olan sâhib-i cemâle benzer ki, bu hicâblar, râîlerin nazannda, onun cemâlini setr eder. İmdi âsî olan kimse, ef'âl-i menhiyyeden tövbe edince, emr-i şer’a olan muhâlefeti kalkar ve o fiil-i muhâlifin kubhu zâil ve kendi hüsn-i zâtîsi üzerinde bâkî kalır. Ve Allah Teâlâ onlann fenâlıklannı güzelliğe tebdil eder. Şu halde bu hüsün, hüsn-i zâtî üzerine zâid olarak fiile ânz olur; ve bu fiil ise hüsün üzerine hüsün olur. Ve muhâlefeti terk etmek fiili, sâhib-i cemâlin kendisine bulaşan kiri ve kazûrâtı izâle edip temiz libâs giymesi ve cemâl peydâ etmesi mesâbesinde olur ki, bunda birisi cemâl-i zâtî, dîğeri cemâl-i libâs olmak üzere iki cemâl hâsıl olur. Binâenaleyh o fiil-i menhînin güzel olması da, bunun gibi birisi zâtî, dîğeri tebdilden hâsıl olan güzellik olur. İşte seyyiâtın ha-senâta tebdilindeki hikmet budur.”

3880. Racim olan şeytan, bundan mercûm olur; ve o hasedden çatlar, İki parça olur.

“Recm” taş atmak, reddetmek ve zan ile söz söylemek ma’nâlannadır. Burada reddetmek ma’nâsında müsta'meldir. “Bıtrakad” kelimesi Ankaravî’de “çatlar” ma’nâsında tercüme buyrulmuş ise de, iştikakı hakkında îzâhât veril-memiştir. Hind şerhlerinde de îzâhâta tesâdüf edemedim. Burhan ve Bahâr-ı Acem ve Heft Kulzüm ve Gıyâsü’l-Lügât ve Şemsü’l-Lügât ve Çerâğ-ı Hidâyet nâmındaki lügat kitâblannda aradım, böyle bir kelime bulamadım. Fakîrin zehâbı budur ki, bu kelime “tark" masdar-ı Arabîsinden bir masdar-ı ca’lîdir ve aslı “tarkîderi’dir; muzâri’i ale’l-kâide “tarkad” gelir. “Bâ” harfi, fiillere dâhil olan bâ-yı zâidedir.

Ya’nî şeytan benî Âdem’i iğvâ edip ma’sıyete sevk eder ve bu iğvâ sebebi ile benî âdemden şer’a muhâlif fiil zâhir olur. Vaktâki hâkî olan âdem Hâlık’ıne karşı serkeşlikten tövbe eder, onun bu seyyiesi, yukarıda îzâh olunduğu vech ile haseneye tebdîl olunur. Şeytan, iğvâsının müsmir olmadığı görünce, esâsen huzûr-ı Hak’dan merdûd olan o şeytan, bir kat daha merdûd olur ve kemâl-i enâniyyetinden dolayı serkeşlikten rücû’ ve tövbe, şeytanın elinden gelmediği için, âdemin bu hâline hased eder ve kemâl-i teessüründen çatlar.[93]

----------------

وَمَن تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَإِنَّهُ يَتُوبُ إِلَى اللَّهِ مَتَابًا {الفرقان/71}

“Vemen tâbe ve’amile sâlihan fe-innehu yetûbu ila(A)llâhi metâbâ(n)” Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner. (25/71)

----------------

Kim de Hakikat-i Muhamedinin kendi varlığının aslı olduğunu idrak eder ve tevbe eder programı hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameli işlerse tevbesi kabul edilmiş olarak döner. 

Burada tevbenin hakikati ve kabulü salih amele bağlanmıştır. Günümüzde Hristiyan ruhbanları gibi tevbe alıp verme ritüellerinin âyetin hakikatinden uzak, hayali olduğu açıktır. Amacımız burada kimseyi eleştirmek halimizi ortaya koymaktır. 

----------------

وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا {الفرقان/72}

“Vellezîne lâ yeşhedûne-zzûra ve-izâ merrû billagvi merrû kirâmâ(n)” Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir. (25/72)

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Yalan – doğrunun karşıdır. Doğrulama ise tasdiktir. Doğruluk ise sıdk-sıdkiyet olan Fenafilah mertebesi ile kendilerindeki hakk’ın varlığının tasdiğidir. Faydasız ve boş şeyler ise nefsi emarenin hayali ve vehimi bilgileridir. Böyle bilgiler ile yüklü kişiler ile karşılaştıklarında vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.

Hakikat-i Muhammed-î ise, bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا {الفرقان/73}

“Vellezîne izâ zukkirû bi-âyâti rabbihim lem yehirrû aleyhâ summen ve’umyânâ(n)” Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, (gerçeği görme ve işitme konusunda) onlara karşı kör ve sağır kesilmezler. (25/73)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Yine âyet “rabbihim” onların rabbleri ifadesiyle esmâ-rububiyet mertebesinden olduğu anlaşılıyor. 

Kendi varlıklarındaki Hakk’ın hakîkatini gördüler, ilâhî varlığı idrâk ettiler. Ve Hakk’ın hakiakati olan nefesi rahmaniye karşı kulak kapılarını açıp hakikat bilgilerini duydular. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا {الفرقان/74}

“Vellezîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ vezurriyyâtinâ kurrate a’yunin vec’alnâ lilmuttekîne imâmâ(n)” Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir. (25/74)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Yine “Rabbenâ” bizim rabbimiz ifadesiyle âyet rububiyet-esmâ mertebesindendir. Eş, erkek ise akıl ve kadın ise nefis tir. Çocuklar ise veled-i kalb olan mertebe evlatlarıdır. Bunları bize göz aydınlığı kıl… Bizi eski nefsani haline düşmekten sakınıp Hakka olan muhabbetlerinden ileri geçip, Hakk’tan gafil olmak istemeyenlere önderler eyle . (Murat Derûni)

----------------

أُوْلَئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًا {الفرقان/75}

“Ulâ-ike yuczevne-lgurfete bimâ saberû veyulakkavne fîhâ tehiyyeten veselâmâ(n)” İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır. (25/75)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

GURFE: Aslında yüksek bina ve konakların terası, kulesi gibi en yüksek noktası demek olup burada gökyüzünün burçlarına uygun olarak bir yükseklik ifade etmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki, yedinci gök diye de tefsir edilmiştir.[94] İşte onlar öyle yükselecekler ve orada bir sağlık ve selam ile karşılanacaklar.

TAHIYYE: Sağ olasınız, Allah sağlık versin, Allah ömürler versin gibi hayat duası; selam da, selamet duasıdır.[95]

Sabır esmâ ilâhiyyenin sonuncusu olan 99. Esmâ-i ilâhiyyedir. Kim ki sabretti zafere ulaştı. Zafer ise Fetih ve gönül Ka’besinin Feth’idir. 

 Sen O’na korkma de Kur’an‐ı natık, Gönül ka’besine gir ol mutâbık, Devreyle ol Ka’benin etrâfını, Devrederler bir gün gelir şems‐i zâtını.

Yüksek makamlar ise Rahmân suresinde bildirilen zât cennetleridir. 

(55/46)تَانأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

ve limen hafe mekame rabbihî cennetani ve rabbihî/kendisinin rabbinin makamına korkan kimse için iki cennet var “Rabbınızın makamından korkan kimselere iki cennet vardır.

Otuzbirinci ayetten sonra, buraya kadar gelen ayetlerde cehennemden, cehennemin ve suçluların halinden bahsederken, bu ayetten itibaren de cennetten, cennetin ve iman ehlinin halinden bahsetmektedir. 

“re’sül hikmeti mehafetullah. 

“Hikmetin başı Allah korkusudur.” Hadisi bizlere bu ayetin izahında yardımcı olmaktadır.

Daha yukarılarda da bahsedilen “men” yani “kim”likten burada da bahsedilmekte; düşünen varlıklara hitap edilmektedir. 

Yine yukarılarda iki deryadan, “abdiyyet” ve “Rububiyyet” deryalarından bahsedilmişti. 

İşte bu deryalar aynı zamanda birer makamdır. 

“Makam-ı abdiyyet”ten “makam-ı Rububiyyet”e yükselen kimse, bu makamda yaşamını sürdürmeye ve daha geniş manada buraları idrak etmeğe çalışır. 

“men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” 

“Kim ki kendi nefsine arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir”

“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.” Yani, “nefsini bilen Rabbını bilir,” hadisi de; bu konuyu oldukça açmaktadır. 

Nefsinde, yani kendi varlığında Hakk’ın varlığını müşahede ederek yaşamına devam eden kimse, bu makamdan tekrar “abdiyyet”ine, yani bireysel nefsî varlığına düşmekten korkarsa ona iki cennet vaad edilmektedir. 

“Rububiyyet” makamına ulaşmak için “Hikmet” gerekmektedir. 

“Kime hikmet verilmişse, onu büyük hayır verilmiştir” beyan-ı ilahisi bu mertebeye ışık tutmakta, hikmete ulaşılabilmesi için de “Re’sül hikmeti mehafetullah” 

“Hikmetin başı Allah korkusudur” hadisinde belirtilen gerçeği idrak edip yaşamak gerekmektedir.

Yukarıda belirtilen iki korku, Allah’a yani “Zat-ı İlahi”ye giden yolda çok mühim iki mertebedir. Korku iki türlüdür. 

Biri nefsine, menfaatlerine, beşeri varlığına zarar gelmesinden korkmak. 

Diğeri ise Rabb’ına karşı nezaketsiz olup, ilahi varlığından nefsi benliğine, beşeriyetine düşmekten korkmaktır.

Kim ki “Mertebe-i Rububiyet”te makam tutar, burayı idrak ederek yaşamını sürdürmeye çalışır ve buradan düşmekten korkarsa, Ona dünyada iken huzur cenneti, ahirette de ahiret cenneti verilir. 

Bir yönüyle iki cennet budur. 

Diğer yönüyle ise; 

ahirette o yerin gereği fiziksel, bedensel bir cennet, diğeri ise, Alah’ın Zat’ından kendisine lutfedilen ruhsal zatî idrak, gönül ve irfan cennetidir Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor;

[Makam kelimesi, kinaye yoluyla “Rabbinden korkan” manasında da yorumlanabilir. Korkudan kasıt yalnız yürek çarpıntısı değil; küfür ve nankörlükten sakınıp iman ve şükür ile itaat için saygı ve hürmet göstermek demektir. Kısacası Rububiyyet sıfatını taşıyan, “zül celali vel ikram” sahibi Rabbinin celalinden korkan, yahut kıyamet günü O’nun celali karşısına dikileceği makamını sayıp da korkan kimseler için de “iki cennet vardır” ki; 

biri cismanî, biri ruhanî cennet, yahut biri “adn”, biri “naim” cenneti veya biri “daru’l islam”, biri “daru’s-selam” gibi manalara gelebilirler. Zikredilen iki cennet için daha başka anlamlar da söylenmiş ise de kıyamet halleri görülmeden bunların tafsilatı bilinemeyeceğinden, daha fazla izaha girmek doğru olmasa gerektir.........][96]

----------------

خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا {الفرقان/76}

“Hâlidîne fîhâ hasunet mustekarran vemukâmâ(n)” Orada ebedî kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır! (25/76)

----------------

 قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا {الفرقان/77}

“Kul mâ ya’beu bikum rabbî levlâ du’âukum fekad kezzebtum fesevfe yekûnu lizâmâ(n)”

(Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” (25/77)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Dua kelimesi, “çağırmak, seslenmek, istemek; yardım talep etmek” mânasındaki da‘vet ve da‘vâ kelimeleri gibi masdar olup, “küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vâki olan talep ve niyaz” anlamında isim olarak da kullanılır. Ayrıca Allah’a sunulacak talepleri sözlü veya yazılı olarak dile getiren metinlere de dua denilir. İslâm literatüründe ise Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesini, sevgi ve tâzim duyguları içinde lutuf ve yardımını dilemesini ifade eder. Arapça’da kullanıldığı edatlara göre bir kimse için hayır duada veya bedduada bulunmak mânalarını da taşır.[97]

Duâ şeriat mertebesinden şundan bundan koru, şunu bunu ver cennetine koy, cehenneminden uzak tut diye taleptir. 

Tarikat mertebesinde duygusallık ve muhabbet girdiği için mürşidin muhabbetinden ve yolundan uzak kalmanak ve cennet için yine taleb ile yapılmaktadır.

Hakikat mertebesinde ise hakk’ta fani olanın kendi ortada olmadığı için dua edemez. İrfan ehli arifler haytlarında Hakk’tan bir talebi olmadan yaşamıştır. Kabri başına gidenlerin onları vesile kılarak taleplerde bulunması onların hakikatlerine yapılan ne büyük yanlıştır.

Marifet mertebesinin duâsı “kün” Ol’dur. Arifibillah ister duâ talebinde bulunana haline bakar ister dua eder ister etmez…

Nusret Babamız r.a in yanına gelip duâ isteyen kişiye sen duâ et, ben amin diyeyim diyerek bu hakikati dile getirmiş. Kendi mertibesinden ettiği dua ya amin demiştir.

İşte bunu yalanlayan tasdik etmeyen nefsi emmare sahibinin yakasının nefsinin azabı bırakmayacaktır. (Murat Derûni)

----------------

Böylelikle FURKÂN sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Gönüllerimizde tafsili Kûr’an olan Furkân’ın faaliyete geçmesini kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmamızda İz-Efendi Babamızın maddi, mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 12-10-2024

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (235+140=375) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet Tefsiri ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/furkan ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İnsan-ı Kâmil-A-K-C-Cilt-1-kitap-7 – Tasavvuf Serisi 167– Sayfa 81… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı 18, 19. Paragraf … ↑

- Niyazi Mısri ↑

- Bu çalışmaya başlarken, oturduğumuz 134 numaralı binanın yan da iremiz olan 1 numaradan genç çift taşındı… Evli çiften erkek olan kişinin ismi "FURKAN” olması ilginçti. 134 tersten gizli yazılışıda 431 dir. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Mülk Sûresi– Tasavvuf Serisi 67– Sayfa 81… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi – Tasavvuf Serisi 19 – Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Ku-Ker-Yol-Mutafifin Sûresi – Tasavvuf Serisi 174-11– Sayfa 81… ↑

- Terzi Baba (118) 52-Tûr Sûresinde bu kelimelerin hakîkatına verilen ma’nâ özet olarak şöyledir.

 Satır, satır yazılmış kitap, zahir mertebesi itibarı ile bütün bu âlemdir. Tevhid ehli bir kimse, bu hususta şöyle demiştir. 

 Hep kitab-ı Hakk’tır eşya sandığın,

 Ol okur kim seyru evtan eylemiş. 

--------- 

 Şartlanılmış ön yargı anlayışıyla, eşya zannedilen şeylerin aslı, kendi mertebesi itibari ile Hakk’ın bir kitabıdır. 

--------- 

“yayılmış varak, yaprak” ise bu âlemlerin bir bütün olarak, esma mertebesindeki zıt isimleri bünyesinde toplayan, cami isminin bütünlüğünde var olan, esma âlemidir. İşte kudret sahibi Allah (c.c.) esma âlemini büyük bir varak-yaprak yaparak, isimlerini ma’nâ ları ile birlikte, o varak-yaprak’a yaygın olarak yazmıştır. 

 Bu yaprağın-varak içinde, açık olanlardan biri de “Nusret Babam”dır, ayrıca batınen kendisi de açık bir yaprak-varak’tır. 

 Bu mertebenin insanda ki, yeri ise “esma” isimler mertebesidir. Bunları idrak ettiği zaman kişinin kendisi “yaygın-yayılmış” açık bir kitaptır. 

 ↑

- KAYNAK: Fatih Orum, Tasdik Tebyin ve Nesih, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2016, s. 105 vd. ↑

- Terzi Baba (22) Yusuf Sûresi ve Dervişlik Hakîkatleri, Sayfa 50-51… ↑

- Buna benzer bir uygulama… Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Terzi, Terazi 40 Seyir– Tasavvuf Serisi 179 (13) de yapılmıştır… ↑

- 

# Mü’min Sûresi 40/41. Âyet 

جُوَّةعوَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ 

طَارعوَتَدْعُونَنِي إِلَى النّ

ve ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati ve ted‘uneniy ilennar “Ey kavmim! Başıma gelen nedir? 

 ben sizi necat’a (kurtuluşa), (cennete) davet ediyorum, siz ise beni nar’a (ateşe) çağırıyorsunuz.” ↑

- (34) (BAKARA “İNEK” HİKÂYESİ) ↑

- Kıskanç anlamına gelir. Ancak bu "haset eden" anlamı taşımayan, sevgiden doğan bir kıskançlıktır. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – İrfan Mektebi– Tasavvuf Serisi 14 – Kitabında bu çalışma hakkında bilgi mevcuttur. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Her şey merkezinde mi? Hikâyesi– Tasavvuf Serisi (89-6) Bu hikaye tefekkür çalışmasında kardeşlerimiz ve İz-Efendi Babamızın anlatımı ile geniş bilgi mevcuttur. ↑

- İnterneten alınan bilgi… ↑

- (48/10) ↑

- (67/1) ↑

- (110/1) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (54) 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri Sayfa 28 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Tarık Sûresi– Tasavvuf Serisi 215-16– Sayfa 174… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Ku-Ker-Yol-Mutafifin Sûresi – Tasavvuf Serisi 174-11– Sayfa 81… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 277 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 227 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 367… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 87… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fü-Hi- 13- Lut - 14- Üzeyir FASSI– Tasavvuf Serisi 187– Sayfa 193… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35– Sayfa 128… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Ayrıca Namaz Sûreleri -2- Kevser sûresi içinde vardır. ↑

- 54/55 ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 45… ↑

- (64) Terzi Baba Gönülden Esintiler- Ölüm Hakkında- Sayfa 52, 53, 54… ↑

- Nusret TÛRA r.a. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi Mukaddime bölümü - Onaltıncı Kısım: DÎN – Sayfa 72… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Yakup Fassı 6. Paragraftan özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fussûlet Sûresi – Tasavvuf Serisi 96 – Sayfa 30… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – A’raf Sûresi – Tasavvuf Serisi 148 – Sayfa 30… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 148 – Sayfa 88… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Rahmân Sûresi– Tasavvuf Serisi 9 – Özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 490… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 13 ve Hakikat-i İlâhiyye – Tasavvuf Serisi 9 – Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ– Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 124… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ– Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 171… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –13 ve hakikat-i ilâhiyye – Tasavvuf Serisi 13 –Özet olarak… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Teffsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6- Peygamber - 6- Hz. Muhammed (s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 –Sayfa 192… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 119… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Yusuf Fassı 25. Paragraf … ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Yusuf Fassı 26. Paragraf … ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 195… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 334… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54– Sayfa 44… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54– Sayfa 47… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9– Sayfa Özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 58… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 131… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- Bu âyetlerin açılımını Terzi Baba (9) Rahmân Sûresinden almayı faydalı gördüğüm için buraya aldım. Murat Derûni … ↑

- (T.B) ↑

- Bu konunun irfâniyet bakımından daha iyi anlaşılabilmesi için (63) Terzi Baba – “İnci, Mercan Tezgahı” kitabının okunması faydalı olacaktır. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2– Sayfa 9… ↑

- NOT= Yaratma-ceal-dileme-zuhur ve tecelli- ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi – Tasavvuf Serisi 19 –Sayfa 48... ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. – Tasavvuf Serisi 61 –Sayfa 129... ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10–Geniş bilgi mevcuttur... ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35–Hamd hakkında geniş bilgi mevcuttur... ↑

- Abdül Kerim Ciyli ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2– Sayfa 11… ↑

- Yaratma-halekani-halkediliş. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6-Peygamber-5-Îsâ-(a.s.) – Tasavvuf Serisi 60 – Sayfa 64… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 230… ↑

- Müslim… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –-İbretlik bir hikâye daha - Usta dan çırağına tavsiyeler-– Tasavvuf Serisi 169-10 – Geniş bilgi mevcuttur… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mûsâ Fassı 28. Paragraf… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi 186 – Sayfa 16… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 283… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 520… ↑

- Aslında bu 8. Cennet olan zât cennetidir. ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Rahmân Sûresi - Tasavvuf Serisi 9-10 – Sayfa 61… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/dua# ↑
