# Nûr Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/nur-suresi
**Sayfa:** 163

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (236-24-24) Nûr Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (236-24-24) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ

 “Allâhu nûru-ssemâvâti vel-ard(i) meselu nûrihi kemişkâtin fîhâ misbâh” Allah, göklerin ve yerin nurudur (aydınlatıcısıdır). O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir.  (24/35) KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

 (236-24-24) NÛR SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (24) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (236-24-24) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No/5 Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER ……………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) NÛR SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………………. (6) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER ………………………………………………….. (18) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (24) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………………….. (26) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (33) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………… (36) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (42) 31. ÂYET ………………………………………………………………………… (70) BAŞÖRTÜSÜ …………………………………………………………………… (73) 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………………………. (82) TERZİ OĞLU MURAT DERÛNİ” VE RABB-i HAS NÛR” İSMİ ŞERİFİ ……………………………………………………….. (117) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………………. (130) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………………… (143) HALK EDİLİŞ AŞAMALARI ……………………………………………. (156) SEMÂVÂT VE ARZIN HALKEDİLİŞ AŞAMALARI …………… (158) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………. (164) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………………. (167) 56, 57, 58, 59, 60. ÂYETLER ………………………………………. (174) 61, 62, 63, 64. ÂYETLER ÂYETLER …………………………….. (180) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………… (188) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Çalışmalarımda 24. Sıraya gelmiş olmam ve “NÛR” isminin fakir açısından özel bir önemi olması dolayısıyla bu sûre üzerinde çalışmayı uygun gördüm. 

İsmi hasın, "Bâtın"ın "Nûr" olduğuda bu istişarelerden sonra oluşmuş oldu.  Gerçi  bu ismi kendi kendisine  abartılı olarak "Nûrullah" deyip verenlerde vardır ama  bu ismi verenlerin bilmem sonları ne olur. “İZ-T.B.”[1]

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “NÛR” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 24-08-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[2]

(سورة النور) NÛR SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Medine döneminde inmiştir. 64 âyettir. Adını, 35. âyette geçen “nûr” kelimesinden almıştır. Sûre de başlıca; bireysel ve toplumsal hayatla ilgili çeşitli hüküm ve prensipler, özellikle aile hayatına dair esaslar yer almaktadır.

Nuzül Mushaftaki sıralamada yirmi dördüncü, iniş sırasına göre 102. sûredir. Haşr sûresinden sonra, Hac sûresinden önce Medine’de inmiştir. Zina edenlerle evlenmeyi kınayan 3. âyet, hicretin 3. yılında, Recî’ çatışmasında şehid düşen Mirsed ile ilgilidir. Şu halde sûrenin ilk âyetleri hicretin 1. yılının sonu ile 2. yılının başlarında vahyedilmiş olmalıdır. Eşleri hakkında zina suçlamasında bulunan kocalar hakkındaki 6. âyetin de Tebük Savaşı’ndan sonra, 9. yılın Şâban ayında geldiği bilinmektedir. Buna göre sûrenin uzun bir zaman dilimi içinde parça parça nâzil olduğu anlaşılmaktadır.

Konusu Sûrenin konularını şöylece sıralamak mümkündür:

1. Zina suçu işleyenlerin cezası ve bunlarla evlenmenin hükmü.

2. Namuslu kadınlara iftira edenlerin ispat yükümlülüğü, cezası ve lânetleşme usulü.

3. Hz. Âişe’nin, münafıklar tarafından yapılan iftiradan berâeti (Allah’ın münafıkları yalanlaması, Hz. Âişe’yi temize çıkartması).

4. Namusla ilgili dedikoduların ve ahlâksızlığın yayılmasına sebep olanların kınanması.

5. Evlere girip çıkma ile ilgili muaşeret kuralları.

6. Müslümanlar arasındaki (kadın-erkek) sosyal ilişkiler ve selâmlaşma kuralları.

7. Köle ve câriyelere iyi davranma, onları evlendirme ve özgürlüklerine kavuşturma konularıyla ilgili teşvikler.

8. Fuhşun yasaklanması, iffetli olmanın teşviki.

9. Şeytanın tuzakları hakkında uyarı.

10. Allah’ın doğru yolu göstermesi ve imana giden yola ışık tutmasıyla ilgili temsilî açıklamalar.

11. Allah’ın büyüklüğü ve eşsiz nitelikleri, O’na kulluk edenlere sevgisi ve ödülleri konularında önemli açıklamalar ve müjdeler. [3]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(24) Mushaf sıra numarası.

(102) Nüzul sıra numarası.

(84) Alfabetik sırası.

(18) Cüz sırası.

(64) Âyet sayısı.

(64) Fasıla harfleri.

(356) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (2+4+1+2+8+4+1+1+8+6+4+6+4= 51) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları ب، ر، ل، م، ن harfleridir. (Be) harfi 2 adet, Risâlet mertebesinin zâhir (peyamberlik) ve bâtını (velayet) . (Rı) harfi 7 adet, Esmâ-i İlâhiyyenin 7 nefis mertebesinden tezahürü.. (Lam) harfi “1” adet, Uluhuyettir. (Mim) harfi 24 adet, Fenâfillah ve Bekâbillah’ın Hakikat-i Muhammediye ile nûrlanması, (Nun) 30 adet, sıfırı kaldırırsak 3 dür. Nûr’u Muhammedin İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olarak nefsi benlik, izâfi benlik, ilâhi benlik ile seyr etmesidir. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(نور) “Nun: 50” “Vav: 6” “Rı: 200” değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 5+6+2= 13 dür.

Mushaf sıralamasında 24 (2+4=6), nüzul sıralamasında 102 (12), 64 âyettir (6+4= 10) dır. Genel sayı toplamı 356 (3+5+6=14) idi. (13+24+12+10+14= 55) dir. 

(6) Altı yön, (10) Sıfât mertebesi, Fenafillah…

(12) Hakikat-i Muhammediye (13) Hakikat’ül Ahadüyet’ül Ahmediye…

(14) Nûru Muhammedi dir…

Açık açık âyetler inen bir NÛR'dur,
Allah çok Hikmet sahibidir orda dur,
O zaman ona dört şahit bulundur,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[4]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Bu, bizim indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. Düşünüp öğüt almanız için onda apaçık âyetler indirdik.

2. Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.

3. Zina eden erkek ancak, zina eden veya Allah’a ortak koşan bir kadınla evlenir. Zina eden bir kadınla da ancak zina eden veya Allah’a ortak koşan bir erkek evlenir. Bu, mü’minlere haram kılınmıştır.

4. Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. İşte bunlar fâsık kimselerdir.

5. Ancak tövbe edip bundan sonra ıslah olanlar müstesna. Çünkü Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

6, 7. Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği; kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair, Allah adına dört defa yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defada da; eğer yalancılardan ise, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını ifade etmesiyle yerine gelir.

8, 9. Kocasının yalancılardan olduğuna dair Allah’ı dört defa şahit getirmesi (Allah adına yemin etmesi), beşinci defada da eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi, kadından cezayı kaldırır.

10. Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı, hâliniz nice olurdu?

11. O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır. İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır. 

12. Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, “Bu, apaçık bir iftiradır” deselerdi ya!

13. Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahit getirmediler; işte onlar Allah yanında yalancıların ta kendileridir.

14. Eğer size dünya ve ahirette Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu!

15. Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır.

16. Bu iftirayı işittiğiniz vakit, “Böyle sözleri ağzımıza almamız bize yaraşmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu, çok büyük bir iftiradır” deseydiniz ya!

17. Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.

18. Allah, size âyetleri açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

19. İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

20. Allah’ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı, hâliniz nice olurdu?

21. Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

22. İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

23, 24. İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mü’-min kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır.

25. O gün Allah, onlara kesinleşmiş cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah’ın apaçık bir gerçek olduğunu bileceklerdir.

26. Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır. O temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.

27. Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.

28. Eğer evde kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, “Geri dönün” denirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.

29. İçinde size ait bir eşya olan, oturanı bulunmayan evlere girmenizde herhangi bir günah yoktur. Allah, açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir.

30. Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.

31. Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!

32. Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

33. Evlenmeye güçleri yetmeyenler de, Allah kendilerini lütfuyla zengin edinceye kadar iffetlerini korusunlar. Sahip olduğunuz kölelerden “mükâtebe” yapmak isteyenlere gelince, eğer onlarda bir hayır görürseniz onlarla mükâtebe yapın. Allah’ın size verdiği maldan onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa bilinmelidir ki hiç şüphesiz onların zorlanmasından sonra Allah (onları) çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

34. Andolsun, biz size açıklayıcı âyetler, sizden önce gelip geçenlerden bir misal ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir öğüt indirdik.

35. Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. 

36, 37. Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.

38. (Bütün bunları) Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırsın ve lütfundan onlara daha da fazlasını versin diye (yaparlar). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.

39. İnkâr edenlere gelince; onların amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu su sanır. Yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. (Tıpkı bunun gibi kâfir de hesap günü amellerinden bir şey bulamaz). Ancak Allah’ı yanında bulur da Allah onun hesabını tastamam görür. Allah, hesabı çabuk görendir.

40. Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan, elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur. 

41. Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.

42. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de ancak Allah’adır.

43. Görmez misin ki Allah, bulutları sevk eder. Sonra, onları kaynaştırıp üst üste yığar. Nihayet yağmurun, onların arasından yağdığını görürsün. O, gökten, oradaki dağ (gibi bulut)lardan dolu indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de geri çevirir. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alacak.

44. Allah, geceyi ve gündüzü döndürüp duruyor. Şüphesiz bunda basiret sahibi olanlar için bir ibret vardır.

45. Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

46. Andolsun, biz açıklayıcı âyetler indirdik. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.

47. (Münâfıklar), “Allah’a ve peygambere inandık ve itaat ettik” derler. Sonra da onların bir kısmı bunun ardından yüz çevirirler. Hâlbuki onlar inanmış değillerdir.

48. Aralarında hüküm vermesi için Allah’a (Kur’an’a) ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir.

49. Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler.

50. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüde mi düştüler? Yoksa Allah ve Resûlünün kendilerine karşı zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, işte onlar asıl zalimlerdir.

51. Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

52. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.

53. Münâfıklar, sen kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka savaşa çıkacaklarına dair Allah adını anarak en kuvvetli yeminlerini ettiler. De ki: “Yemin etmeyin. Sizden istenen güzelce itaat etmektir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

54. “Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin” de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir.

55. Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.

56. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.

57. İnkâr edenlerin (Allah’ı) yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varış yeridir o!

58. Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar (köleleriniz) ve sizden henüz bulûğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa; sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler. Bu üç vakit sizin soyunup dökündüğünüz vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında (izinsiz girme konusunda) ne size, ne onlara bir günah vardır. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

59. Çocuklarınız erginlik çağına geldiklerinde, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. İşte Allah âyetlerini size böyle açıklar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

60. Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

61. Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur. Kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı olarak yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selâm verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.

62. Mü’minler ancak Allah’a ve peygamberine inanan, onunla beraber toplumu ilgilendiren bir iş üzerindeyken ondan izin almadan çekip gitmeyen kimselerdir. Senden izin isteyenler var ya işte onlar Allah’a ve Resulüne iman eden kimselerdir. O hâlde bazı işlerini görmek için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

63. (Ey inananlar!) Peygamberin (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. İçinizden biribirini siper ederek sıvışıp gidenleri Allah gerçekten bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya elem dolu bir azaba uğramaktan sakınsınlar.

64. Bilmiş olun ki şüphesiz göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. O, içinde bulunduğunuz durumu gerçekten bilir. Allah’a döndürülecekleri ve yaptıklarını Allah’ın onlara haber vereceği günü hatırla. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.[5]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

سُورَةٌ أَنزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَأَنزَلْنَا فِيهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَّعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ {النور/1}

“Sûratun enzelnâhâ veferadnâhâ veenzelnâ fîhâ âyâtin beyyinâtin le’allekum tezekkerûn(e)” Bu, bizim indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. Düşünüp öğüt almanız için onda apaçık âyetler indirdik. (24/1)

----------------

“Na” ifadesiyle âyetin zâti olarak bizim indirdiğimiz hükükleri açık açık zâhir ve bâtın hükümleri farz kıldığımız âyet ve işaretlerdendir. Akıl eder ve bunları hatırlarsınız. 

“Nûr” un zâhir ve bâtın yönü olduğu için bu hükümlerin zahir işaretleri olduğu gibi bâtın hükünlerinin düşündürmektedir. 

----------------

الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَأْخُذْكُم بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ {النور/2}

 “Ezzâniyetu ve-zzânî feclidû kulle vâhidin minhumâ mi-ete celde(tin) velâ te/huzkum bihimâ ra/fetun fî dîni(A)llâhi in kuntum tu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âhir(i) velyeşhed azâbehumâ tâ-ifetun mine-lmu/minîn(e)” Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. (24/2)

----------------

Bu âyetin yorumu hakkında Mesnevi-i Şerife müracaat edelim;

3438. O zinâ etti, cezası yüz değnek oldu; o der ki: "Ben ne vakit bir kimseye ûd ile vurdum?"

“Ûd”, güzel kokulu ağaçdır ki “öd ağacı” deriz. Ya’ni “Meselâ o bir kimse zinâ etti, onun cezâsı şer’an yüz değnek vurmak oldu. Nitekim âyet-i kerîmede de buyrulur (Nûr, 24/2) “Zinâ eden kadın ile, zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun!” O zinâ eden kimse der ki: “Ben hiçbir kimseye öd ağacı ile bile vurmadım ki, bu değnek ile dayak yemek o fiilimin cezâsı olsun.”

3439. Bu. belâ, o zinânın cezâsı olmadı mı? Tenhâda olan zinaya değnek ne vakit benzer?

Cevâben deriz ki: (Şûrâ, 42/40) [“Kötülüğün cezâsı, onun misli bir kötülüktür”] âyet-i kerîmesi mûcibince, kötülük olan zinânın cezâsı, kötülük olan dayak yemektir; fakat bu iki kötülüklerin sûreden birbirine benzemez. O dayak yemek belâsı, zinânın cezâsıdır; fakat bu dayak sûreti, tenhâda olan zinânın sûretine aslâ benzemez.

3440. Ey kelîm, yılan ne vakit asâya benzer? Ey hekim, derd ne vakit devaya benzer?

"Ey söyleyici kimse, Mûsâ (a.s.)ın asâsıyla yılan birbirine benzer mi?” Fusûsu ’l-Hikem’de Fass-ı Mûsevî'de mezkûr olduğu üzere o asâ, Mûsâ (a.s.)ın da’vetini kabûlden istinkâfında Fir’avn, cenâb-ı Mûsâ’ya ne şey ile âsî olmuş ise, o şeyin süretidir. Ya’ni Fir’avn, Hz. Mûsâ’ya “nefs-i emmâre”si sebebi ile âsî olmuş idi; asâ Fir’avn’ın bu nefs-i emmâresinin sûreti idi. O asâ bu sebeble yılan oldu. Fir’avn’ın nefs-i emmâresi, kötü ve yılan dahi kötü idi. Bunlar kötülükte bir iseler de, sûretde aslâ birbirine benzemezler. “Ve kezâ, ey hikmet sâhibi, derd ve illet ilâca benzemez; ya’ni illet fenâ ve acı, ilâç dahi fenâdır. Bunlar fenâlıkta bir iseler de, sûretlerde başka başkadır.” Bu beyt-i şerîfde zulmün derd ve illet olduğuna ve onun mukabili olan cezânın dahi ilâç mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur.

3441. Sen o asâ yerine, meni suyunu bıraktığın vakit o, şahs-ı senî oldu.

“Senî”, parlak ve yüce ma’nâlannadır. Ya’ni bir şeyden sûretde hiç münâ-sebeti olmayan dîğer bir şey peydâ olmasının misâli çoktur. “Mûsâ (a.s.)ın o asâsmın yılan olması makamında, sen menî suyunu kadının rahmine akıttın, omenî suluk mertebesinden, âlî bir şahıs oldu.”

3442. O senin suyun, ya yâr oldu, ya yılan oldu. O asadan senin icâbın ne içindir?

 Kadının rahmine akıttığın o senin menî suyun yalnız bir şahıs olmakla kalmadı, o şahıs sana karşı ya yâr ve muîn oldu, yâhud seni sokucu bir yılan oldu. O halde Mûsâ (a.s.)ın o asâsının tebdîl-i şekl edip yılan olmasından dolayı niçin taaccüb ediyorsun? Bu tebeddül-i sûret keyfiyeti dâimâ gözümü-zün önündedir.

3443. Hiç su, o velede benzer mi? Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi?

Şu sûretlerin tebeddülüne bak! Hiç men! suyu, peydâ olan çocuğun sûretine benzer mi? Şeker kamışından çıkardıkları şeker, hiç sûrette şeker kamışına benzer mi?[6]

2614. "Şerîatte hem atâ hem zecr vardır. Şâh için sadr ve at için dergâh vardır." 

“Şer’-i ilâhîde atâ ve ihsân etmek vardır. Nitekim Hak Teâlâ (Âl-i İmrân, 3/134) “Allâh Teâlâ ihsân edicileri sever" buyurur. Ve kezâ zecr ve men’etmek dahi vardır. Nitekim âyet-i kerîmede (Nûr, 24/2) “Zinâ eden kadın ile erkeği dövünüz. Allâh’ın dîninde onlara merhamet etmeyiniz!” buyurulur. Ve muâmelât-ı nâs arasında da her şeyin bir münâsib yeri vardır. Meselâ pâdişâh için sadr ve yüksek makam vardır; ve at için dahi pâdişâhın kapısı vardır. Pâdişâhın kapıda oturması ve atın sadrda durması ters ve zulüm olur.”

2615. "Adl ne olur? Onu mevzi'ine koymaktır. Zulüm m olur? Onu mevkiinin gayrına koymaktır." Ya’nî, “Adl ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu mahalle koymaktır. Zulüm ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu yerden başka yere koymaktır.”

2616. "Hâlık gazabdan ve hilimden ve nasihatten ve mekrden her neyi yarattı ise, bâtıl değildir."

“Nush”, nasîhat etmek. "Mekîd”, mekr ve hubs ma’nâsınadır. Ya’nî, “Hâlık Teâlâ hazretleri bu âlem-i sûrette gazabdan ve hilimden ve nasihatten ve mekr ve hubsten her neyi yarattı ise, hiçbirisi bâtıl değildir. Nitekim âyet-i kerîmede (Sâd, 38/27) ya’nî “Biz göğü ve yeri ve onlann arasında olan şeyleri bâtıl olarak yaratmadık" buyurulur. Binâenaleyh gazab ve hilim sıfatlan yerlerinde masrûf olmak şartıyla makbûldür; ve bu âlem-i sûrette esmâ-i ilâhiyye muktezâsı olarak sâlihin ve fasıkın vücûdu zarûrîdir. Binâenaleyh nasîhat etmek sâlihlerin ve mekr ve hubs fâsıkların işidir.[7]

Bu açıklamalar biraz değişik bulunabilir. Ama ilimde utanma olmayacağı için bunların da zaman zaman ölçüsü dahilinde ifade edilmesi gerekebilir.

Âyet in hükümlerine baktığımız zaman zâhiri bir hüküm ve neslin sağlını korumak olması yönü olmakla beraber sayılara müracaat edersek 100 sayısı kesret sayılarının başlangıcıdır. Bu yanlış fiile düşenler kesrete düşmüşlerdir. “Değnek” kullanılması ise Mesnevi-i Şerif beyitlerinde belirtildiği üzere tarikat-esmâ mertebesinden bir ceza geldiğini bildirmektedir. Erkek ve kadına 100+100= 200 dür. “Rı” sayısal değeri karşılı olmakta ve bize Rahmaniyet ve Rububiyet ve karşılığını verdiği için bu suçun bu mertebelere karşılık olarak işlendiğini ifade etmektedir.

----------------

الزَّانِي لَا يَنكِحُ إلَّا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لَا يَنكِحُهَا إِلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ {النور/3}

“Ezzânî lâ yenkihu illâ zâniyeten ev muşriketen ve-zzâniyetu lâ yenkihuhâ illâ zânin ev muşrik(un) vehurrime zâlike alâ-lmu/minîn(e)” Zina eden erkek ancak, zina eden veya Allah’a ortak koşan bir kadınla evlenir. Zina eden bir kadınla da ancak zina eden veya Allah’a ortak koşan bir erkek evlenir. Bu, mü’minlere haram kılınmıştır. (24/3)

----------------

Zina eden erkek ve kadın ise nefsi emmare ve aklı cüz hükümleri ile birlikte olmalarıdır. Bu mü’minlere haramdır. Nefsi küll ve Aklı küll hükümlerine ulaşmaları gerekir. 

----------------

وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ {النور/4}

“Vellezîne yermûne-lmuhsanâti sümme lem ye/tû bi-erbe’ati şuhedâe feclidûhum semânîne celdeten velâ takbelû lehum şehâdeten ebedâ(en) veulâ-ike humu-lfâsikûn(e)” Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. İşte bunlar fâsık kimselerdir. (24/4)

----------------

Namuslu kadın namuslu nefistir. Namuslu nefis ise ef’âli ilahiyeyi, esmâ-i ilahiyye üzerine kullanır. Ve nefsi emmare ve aklı cüz düşünceleri üzere olan nefsi emmare çocukları ve birimsel aklın ürünü olan çocuklar yani düşünceler vehim ve hayal peyda etmez. 

İşte bir nefsin “nefsi emmare” üzere bir hali olduğuna dört mertebenin (şeriat, tarikat, hakikat, marifet) şahit olması gerekir.

----------------

إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {النور/5}

“İllâ-llezîne tâbû min ba’di zâlike veaslehû fe-inna(A)llâhe gafurun rahîm(un)” Ancak tövbe edip bundan sonra ıslah olanlar müstesna. Çünkü Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (24/5)

----------------

وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُن لَّهُمْ شُهَدَاء إِلَّا أَنفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ {النور/6}

“Vellezîne yermûne ezvâcehum velem yekun lehum şuhedâu illâ enfusuhum feşehâdetu ehadihim erbe’u şehâdâtin bi(A)llâhi innehu lemine-ssâdikîn(e)” Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği; kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair, Allah adına dört defa yemin ederek şahitlik etmesi, (24/6)

----------------

وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِن كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ {النور/7}

“Velhâmisetu enne la’neta(A)llâhi aleyhi in kâne mine-lkâzibîn(e)” Beşinci defada da; eğer yalancılardan ise, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını ifade etmesiyle yerine gelir. (24/7)

----------------

 وَيَدْرَأُ عَنْهَا الْعَذَابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ {النور/8}

 “Veyedrau anhâ-l’azâbe en teşhede erbe’a şehâdâtin bi(A)llâhi innehu lemine-lkâzibîn(e)”

----------------

وَالْخَامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْهَا إِن كَانَ مِنَ الصَّادِقِينَ {النور/9}

“Velhâmisete enne gadaba(A)llâhi aleyhâ in kâne mine-ssâdikîn(e)” Kocasının yalancılardan olduğuna dair Allah’ı dört defa şahit getirmesi (Allah adına yemin etmesi), beşinci defada da eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi, kadından cezayı kaldırır. (24/8-9)

----------------

وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ {النور/10}

“Velevlâ fadlu(A)llâhi aleykum verahmetuhu veenna(A)llâhe tevvâbun hakîm(un)” Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı, hâliniz nice olurdu? (24/10)

----------------

Hakikat-i Muhammediye ye vakıf olmadan yapılmış olan Nefsi emmare ve aklı cüz ile işlenmiş günahlar, varlık günahından tövbe ile rahmet olunması Allah’ın lütfudur. Fazlı ve lütfu “Haza min fazli” (27/40) âyeti bizlere anlatır.

Umredeyken Tarık-isminde arkadaşımız ilk günlerde çok büyük otel-yeni açılmış-otel boşça ve rahatmış. 3-5 gün geçtikten sonra umreciler artmış. Otel hareketlenmeye başladı. Asansörler hareketlenmeye başladı. Sıra bekliyorduk. Arkada da bekleyenler var. Akşamüstü yukarı çıkacağız. Üç kişilik bir grup geldi. Arap grubu bir hanım Arabi iki de Arabi kardeşler. Kapıdan girmeye başladılar. Orada bir gürültü geldi zâten başımıza. O arap hanımı çok bağırıyormuş 2 tane kişiye. Bütün otelciler, görevliler, umreciler ayağa kalktı, asansörün kapısına kadar bekliyorlar bizle birlikte oradan nasıl yağdırıyor o arap kadın neler söylediğini anlamıyoruz ama şiddetle bir şeyler anlattığı bağırdığı açık. Tarık Bey orada “Haza min fadlı rabbi” diyip bizim hanımlar öyle bağırmıyor, diye.. 

Bu Âyet-i kerîme’yi de ben demiştim başımıza herhangi bir şey geldiğinde vird edinelim hep birlikte diye, oradan hatırında kalmış. Bu Âyet orada yaşanan bir Âyettir. Her birerlerimizin başında da bu tip şeyler vardır. Vird edinelim. Zorlanıyorsak eğer güç veriyor, lütf varsa o lütfun karşılığını anında takdim etmiş oluyoruz. Hakkın bizimle birlikte olduğunu onu unutmayacağımızı her an onu lisâne getirdiğimizi düşünmeye gönlümüze muhab bete getirdiğimizi belirtmiş oluyoruz böylece. Ve bizi gafletten uyandırıyor ve hâdiseleri analiz etmemize faydası oluyor. Hangi bir hâdise karşısında nasıl hareket ediyoruz bize bunu belirtmiş oluyor. “T.B.” 

----------------

إِنَّ الَّذِينَ جَاؤُوا بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِّنكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَّكُم بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِّنْهُم مَّا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ {النور/11}

“İnne-llezîne câû bil-ifki usbetun minkum lâ tahsebûhu şerran lekum bel huve hayrun lekum likulli-mri-in minhum mâ-ktesebe mine-l-ism(i) vellezî tevellâ kibrahu minhum lehu azâbun azîm(un)”

O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır. İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır. (24/11)

---------------- 

“Bir şey sordum anında cevabı geldi,” gibi, hususlar dahi şüphelidir. Çünkü Örf, nass ve Adetullah’a uygun değildir. Peygamberimizin hayatında bu tür yaşantılar pek çoktur. Bazıları Efendimize gelip soru sorduklarında, Efendimiz bunların bazılarına cevap verir bazıları için ise kendisinde o an, bir fikir oluşmadığından soru soranlardan bir miktar süre isterdi. Hz. Âişe annemizin kayboluş hadisesini herkez bilir. Bu hadisenin açıklığa kavuşması için Efendimiz yaklaşık bir ay kadar, hakkında “Vahy-i İlâh-î” gelinceye kadar beklemiştir. Herhangi bir kimseye “Rahmân-i gayb-î fısıltı” her an acaba hazırda, emre amade bekliyorda, her hangi bir şey sorulduğunda hemen cevap mı, alıyor.? Bu da çok şüpheli bir haldir. Eğer öyle olsaydı peygamberimize sorulan soruların cevabı anın da evvelâ ona gelirdi. İstisnaları olmakla birlikte, bu sahada da Örf, nass ve Adetullah bu yöndedir. 

Ümmet-i diye bilinen ve açık olarak imân ettiğini söyleyen bazı âlim, zahiri sûfi ve kendilerini mü’min addeden bazı kimseler dahi bunların farkında olmamış ya yok saymış yada inkâr etmişlerdir.[8] “T.B.” Elmalı Tefsirinden Aişe validemiz için bu atılan iftira hakında bilgi vermek uygun olacaktır.

İFK: Asıl ve esasından çevrilmiş, gerçeği değiştirilmiş söz, yani yalan, iftira, bühtan demektir,

BÜHTAN da ansızın atılıp insanı hayrette bırakan iftira demektir. Genellikle tefsir ve hadis kitaplarında rivayet edildiği üzere bu âyetlerin nüzul sebebi şöyledir:

Hz. Aişe (r.anhâ) dedi ki, Resulullah (s.a.v) sefere çıkmak istediği zaman, kadınları arasında kura çeker, hangisinin ismi çıkarsa onunla giderdi. Benî Mustalik gazasından önce yaptığı gazada da aramızda kura çekti, benim ismim çıktı, bundan dolayı Resulullah ile beraber çıktım ve bu, hicab (örtünme) âyetinin indirilmesinden sonra idi. Onun için bir hevdece (deve üzerine konulan kapalı taşıyıcıya) konuldum, dönüşte Resulullah Medine'ye yaklaşınca bir yerde konakladı, sonra da yola çıkmaya nida ettirdi. Yola çıkmaya seslendikleri sırada ben kalktım ve yürüyüp ordugahı geçtim, tuvalete gittim, yerime dönerken göğsümü yokladım, ne göreyim Zafâr boncuklarından bir dizim vardı, kopmuş düşmüş, bunun üzerine döndüm, kaybolan dizimi aradım, bunu aramak beni alıkoydu.

Benim yol nakliyemi yapmakta olan grup varmışlar, hevdeci yüklenmişler ve beni içinde zannetmişler. Çünkü hafif idim, henüz küçük yaşta bir taze idim; beni hevdecte sanmışlar, deveyi çekmişler gitmişler. Döndüğüm zaman orada kimseyi bulamadım, bundan dolayı belki beni aramak için dönerler dedim, oturdum. Derken uyumuşum, Safvân b. Muattal ordunun arkasına kalır, insanların eşyalarını araştırır, bir şey kalmış ise kaybolmaması için diğer konak yerine götürürdü, beni görünce tanımış "Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz" (Bakara, 2/156) demesiyle uyandım, hemen feracemle yüzümü örttüm, devesinden indi, ben bininceye kadar çekildi, bindim. Sonra deveyi çekti, yürüdü, öğle sıcağında orduya yetiştik; inmişler, bağrışıyorlardı. İndikleri zaman beni bulamadıklarından insanlar çalkalanmış, o sırada imiş ben üzerlerine varıverdim, artık herkes beni konuşmuş. Beni lakırdıya almış, helak olan helak olmuş.

Resulullah Medine'ye ayak bastı ve bana bir ağrı, sızı meydana geldi. Fakat rahatsız olduğum zamanlar Peygamber (s.a.v) den tanıya geldiğim alaka ve lütfu bu defa görmedim, ancak yanıma giriyor, "nasıl o?" diyordu. Bu beni işkillendirdi, henüz söylenen sözlerden haberim yoktu, nihayet nekahet dönemine geldim. Bir gece Mıstah'ın annesi ile hacetimiz için dışarı çıktım, işimiz biter bitmez yine Mıstah'ın annesi ile odama doğru döndük. Derken Mıstah'ın annesi mırtı, yani yün çarşafı içinde sürçtü dedi. Ben buna itiraz ettim. "Bedir'de bulunmuş bir zata sövüyor musun?" dedim, "Haberin yok mu" dedi, "ne var" dedim. "Ben dedi, şehadet ederim ki, sen hakikaten "Habersiz mümin hanımlar" dansın . Sonra ifk'çilerin dediklerini anlattı. Derhal hastalık üstüne hastalığım arttı, hemen ağlayarak döndüm.

Sonra Resulullah girdi ve "nasıl o?" dedi. "Bana izin ver, ana babamın yanına gideyim" dedim. İzin verdi, ben de anama babama gittim. Anneme: "Ey anne, dedim, insanlar neler söylüyorlar?" "Kızcağızım! dedi, kendini üzme, vallahi bir erkeğin yanında sevgili parlak bir kadın olsun ve ortakları bulunsun da aleyhinde çok laf etmesinler, pek azdır. Daha dedi, bu ana kadar söylenilen sana malum olmadı mı?" Ben ağlamaya başladım ve bütün gece sabahı ettim, yine ağlıyordum. Ağlarken babam yanıma geldi, anneme, "bu niye ağlıyor" dedi. "Bu ana kadar söylenilenden bilgisi yokmuş" dedi. Babam da ağladı. "sus kızım" dedi. O gün durdum, gözyaşım dinmiyordu, ana babama ağlamak ciğerimi parçalayacak gibi geliyordu. İkisi de yanımda oturmuş, ben ağlıyorken Resulullah (s.a.v) üzerimize geliverdi, selam verdi, sonra oturdu. Hakkımda söylenilen söylenileliden beri yanımda oturmamıştı ve bir ay olmuş Allah Teâlâ ona benim bu işimle ilgili vahiy indirmemişti.

Sonra dedi ki: "Ey Aişe! Hal önemli, senden bana şöyle şöyle söz yetişti, şimde sen bu durumdan temiz ve beri isen Allah, muhakkak seni aklayacak ve eğer bir günaha düştünse Allah'a istiğfar ile tevbe et. Çünkü kul tevbe edince Allah Teâlâ tevbeyi kabul eder." Ne zaman ki Peygamber (s.a.v) konuşmasını bitirdi, gözyaşlarım boşandı, sonra babama "Tarafımdan Resulullah'a cevap ver" dedim. "Vallahi ne diyeceğimi bilmiyorum." dedi. Bunun üzerine anneme, dedim, "Tarafımdan Resulullah'a cevap ver." O da "Vallahi ne diyeyim, bilmiyorum, dedi. Ben henüz küçük yaşta bir taze idim, Kur'ân'dan çok okuyamazdım. Yani çok delil getirebilecek halde değildim. Dedim ki: "Vallahi ben anladım. Siz bunu işitmişsiniz, hatta gönüllerinizde yer etmiş, inanmışsınız. Şimdi ben size beriyim desem inanmayacaksınız ve eğer benim muhakkak tertemiz olduğumu Allah bilip dururken size kötü bir itirafta bulunsam hemen tasdik edeceksiniz. Vallahi benimle size başka bir mesel bulamıyorum, ancak Yusuf'un babası o salih kulun ki ismini zikretmemiştim dediği gibi "Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin anlattığınıza göre, yardımına sığınılacak ancak Allah'tır" (Yusuf, 12/18) dedim, sonra dönüp yatağıma yattım.

O halde ben vallahi biliyordum ki, Allah Teâlâ muhakkak beni temize çıkarır. Fakat vallahi, hakkımda vahy-i metlüvu (Kur'ân âyet) indireceğini zannetmiyordum. Benim işim nefsime göre, Allah Teâlâ'nın öyle okunup tilâvet olunacak bir emir ile tekellüm buyuracağı dereceden çok hakir idi. Ve fakat umuyordum ki, Resulullah uykuda bir rüya görür de Allah, beni onunla temize çıkarır. Allah bilir ya, Resulullah yerinden kalkmamıştı, ehl-i beyit'ten kimse de dışarı çıkmamıştı. Allah Teâlâ, Peygamberine vahyi indiriverdi, ona vahyedilirken olagelen hal hemen geliverdi ki, kış günüde bile vahyin ağırlığından dolu danesi gibi ter dökülürdü. Bunun üzerine, bir örtü örtüldü ve başının altına bir yastık konuldu. Vallahi ben telaş etmedim, aldırmadım, çünkü beraatimi, suçsuzluğumu biliyordum. Fakat Resulullah açılıncaya kadar, insanların dediklerine hak verecek bir vahiy gelivermek korkusundan, anamın babamın canları çıkacak zannettim.

Ne zaman ki Resulullah açıldı, gülüyordu, ilk söylediği kelime şu oldu: "Müjde ey Aişe! Rahat ol, vallahi Allah, seni kat'î olarak akladı" dedi. "Hamd, Allah'a; ne sana, ne de ashabına" dedim. Annem, dedi "Kalk ona!" Ben, "Vallahi ne ona kalkarım, ne de beraetimi indiren Allah'dan başkasına hamd ederim" dedim. Burada Allah Teâlâ den itibaren on âyet indirmişti. Bunun üzerine Ebu Bekir "Vallahi bundan sonra artık Mıstah'a infak etmem" dedi. Çünkü ona yakınlığı ve fakirliği sebebiyle nafaka veriyordu. Bu sebeple de Allah Teâlâ şu âyeti indirdi. "İçinizden faziletli olanlar (yakınlara...) vermemeye yemin etmesinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?" (Nur, 24/22) , Bunun üzerine Ebu Bekir de "Evet, vallahi, Allah'ın beni mağfiret etmesini severim" dedi Mıstah'a yine nafakası verilmeye devam edildi. Netice olarak özrüm nazil olunca Resulullah kalktı minbere çıktı, bunları anlattı ve Kur'ân'ı okudu ve minberden indiği vakitte Abdullah b. Ubeyy'e, Mıstah'a, Hamne'ye ve Hassan'a had cezası vurdu.

İçinizden bir usbedir, mahdud, belirli bir gruptur.

USBE: Ondan kırka kadar bir topluluk, sayısı belli bir güruh, grup demektir. Ey o ifke uğrayanlar onu sizin için bir şey sanmayınız belki o -ifk- sizin için bir hayırdır.

Büyük sevap kazanmaya sebeb, Allah indindeki kerametin ortaya çıkmasına, netice olarak kıymet ve derecenin yükselmesine sebep olur. Aslında ifk, o iftira, yalanı büyük bir şerdir. Fakat gerçekte onun şerri, onu uyduranlara, söyleyenlere aittir. Onlardan, o güruhtan her birinin kazandığı vebali kendisinindir. Kimi susmuş, kimi gülmüş, kimi söylenmiş. İçlerinden onun, o vebalin büyüğünü yüklenen, o gürûh içinde o iftirayı kasten atan ve yayılmasını arzu ederek vebalin büyümesine sebep olan için de büyük bir azab vardır. Bu Abdullah b. Ubeyy hakkındadır ki, münafıkların başı idi. O iftirayı önce o atmış, ilk önce o ortaya koymaya çalışmış ve halk arasında propoganda yaptırmıştı. Kurnaz münafıklar, cinaslı lakırdılarla müminleri gizliden gizliye heyecana getirmeye çalışmış ve bu propogandaya aldanan şair Hassan ve fakir Mıstah gibi bir iki safdil de o Übeyy oğlunun açıklamalarına kapılıp kazif cezasına müstehak olmuşlardı. Safvan, Hassan'a hücum edip vurduğu bir kılıç darbesi ile gözünü söndürmüş ve demişti.[9]

----------------

لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُّبِينٌ {النور/12}

“Levlâ iz semi’tumûhu zanne-lmu/minûne velmu/minâtu bi-enfusihim hayran ve kâlû hâzâ ifkun mubîn(un)” Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, “Bu, apaçık bir iftiradır” deselerdi ya! (24/12)

----------------

Bu iftiranın işitilmesi ki iştilmesi hakikatının duyulması için kulak ayarlarının yapılmış olması gerekir. Efendimiz (s.a.v.) eşleri annelerimiz olduğu gibi bir salikin mürşidinin hanımı zâhiren anne (nefsi küll) konumunda ve mürşidinin ma’nâsı bâtinen anne nefsi küll konumundadır. 

Onun için anne hükmünde olan bu makamlar hakkında zan üzerine yapılan dedikodu, iftira ve kişilere itibar etmemel gerekir.

Yolumuzda böyle bir kişilerin halleri (81) Hayal vadidisinin çıkmaz sokakları, (73) Celal, Cemal, Celal ve (105) Cem’o ve Farko ibretlik dosyalarında anlatılmaktadır. 

----------------

لَوْلَا جَاؤُوا عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاء فَأُوْلَئِكَ عِندَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ {النور/13}

“Levlâ câû aleyhi bi-erbe’ati şuhedâ(e) fe-iz lem ye/tû bi-şşuhedâ-i feulâ-ike inda(A)llâhi humu-lkâzibûn(e)” Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahit getirmediler; işte onlar Allah yanında yalancıların ta kendileridir. (24/13)

----------------

Dört mertebenin (şeriat, tarikat, hakikat, marifet) şahitiliği getirilmesi lazımdır. Yani her mertebeden delil gereklidir.

----------------

وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِي مَا أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذَابٌ عَظِيمٌ {النور/14}

“Velevlâ fadlu(A)llâhi aleykum verahmetuhu fî-ddunyâ vel-âhirati lemessekum fî mâ efadtum fîhi azâbun azîm(un)” Eğer size dünya ve ahirette Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu! (24/14)

----------------

 إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُم مَّا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا وَهُوَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمٌ {النور/15}

“İz telakkavnehu bi-elsinetikum vetekûlûne bi-efvâhikum mâ leyse lekum bihi ilmun vetahsebûnehu heyyinen vehuve inda(A)llâhi azîm(un)” Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır. (24/15)

----------------

وَلَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُم مَّا يَكُونُ لَنَا أَن نَّتَكَلَّمَ بِهَذَا سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ {النور/16}

“Velevlâ iz semi’tumûhu kultum mâ yekûnu lenâ en netekelleme bihâzâ subhâneke hâzâ buhtânun azîm(un)” Bu iftirayı işittiğiniz vakit, “Böyle sözleri ağzımıza almamız bize yaraşmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu, çok büyük bir iftiradır” deseydiniz ya! (24/16)

----------------

Nefsi küll hakkında ki iftira olan yalanı işitildiği zaman bunun esmâ-i ilahiyye mertebesi ile zaten bağlantısının olmasığı ve hayal ve vehim olduğu için hemen bunu unutup. Eksikliklerden tenzih edilmesi gerekir. 

----------------

يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَن تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَدًا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ {النور/17}

“Ya’izukumu(A)llâhu en te’ûdû limislihi ebeden in kuntum mu/minîn(e)” Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor. (24/17)

----------------

وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {النور/18}

“Veyubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyât(i) va(A)llâhu alîmun hakîm(un)” Allah, size âyetleri açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (24/18)

----------------

إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ {النور/19}

“İnne-llezîne yuhibbûne en teşî’a-lfâhişetu fî-lleżîne âmenû lehum azâbun elîmun fî-ddunyâ vel-âhira(ti) va(A)llâhu ya’lemu veentum lâ ta’lemûn(e)” İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (24/19)

----------------

Zaten kendi kendilerine biçtikleri hayasızlık ve edepsizlik yaftası onlar için dünya ve ahirette en büyük azaptır. “Çamur at izi kalsın” dendiği gibi bu varlık izleri kendi yüzlerinde en büyük azap olacaktır.

Bu âyet hakkında Mesnevi-i Şerifte bir sufi ve hanımı hikayesi vardır. Yalnız mevzu uzun olacağından âyetin geçtiği beyt ve devamını almak yeterli olacaktır.

212. Mestûreliğin şerhi, babadan şart değildir, çünki onun üzerine gündüz gibi aydınlıktır.

Binâenaleyh kızımızın mestûreliğini şerh ve tafsil etmek ve isbâta kalkmak babasına taalluk eden bir mesele hâlinden çıkmıştır; çünki o çarşaf altındaki hanıma gündüz gibi aydınlıktır ve zâhirdir.

Ma’lûm olsun ki, sûfî karısından şübhe etmiş ve ansızın evine gelip, zan- pa-rasıyla berâber basmış ve kansımn hilesini anladığı halde, vâki’ olan mükâlemesinde onu ikâz için iki vecihli cevâblar vermekle iktifâ edip rezâletini meydana çıkarmamıştır. 180 numaralı beyitte [“Fakat bu demde bilmemiş getiririm, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işitmesin”] demiş idi. Sûfî bu tarz-ı hareketi sûre-i Nûr’da olan (Nur, 24/19) yâ’ni “O kimseler ki mü’minler arasında fahişe münteşir olduğuna hoşlanırlar; onlara dünyâda ve âhirette azâb vardır” âyet-i kerîmesi hükmüne tebean ihtiyâr etti; ve 181 numaralı beyitte de [“Muhikk sizden intikamı azar azar dıkk hastalığı gibi, gizli çeker”] deyip, onların emrini Hakk’a havale eyledi. Cenâb-ı Pîr bu hikâyeden maksûd ne olduğunu beyânen buyururlar ki:

213. Bu hikâyeyi o sebeble söyledim, tâ ki asılsız da'vâ etmiyesin, çünki kabahat rüsvâ oldu.

“Lâf, hadden ziyâde söz ve asılsız da’vâ ve öğünmek ma’nâlarına gelir. “Lâf bâfîden”, öğünmekten kinâyedir. Ya’ni, “Ey kendini medh eden müddeî-i kâzib, kendini az öv; zîrâ nefsinin rezâleti benim önümde zâhir ve rüs- vây ol-du.”

214. Ey davada müstezâd olan, muhakkak sana dahi idihâd ve i'tikâd bu olmuştur.

Ey bâtını, sûfînin karısı gibi bozuk olduğu halde, iffet ve salâh da’vâsında hadden ziyâde söz söyleyen kimse, senin içtihâdın ve i’tikâdın dahi sûfînin karısı gibi aybını lisân ile örtmek cihetine masrûf olmuştur.

Ma’Lûm olsun ki, evliyâyı Hak herkesin rezâlet-i bâtıniyyesini keşfen görürler ve rezâletlerini sûfî gibi izhâr etmeyip, onları ikâz için iki vecihli söz söylerler. Fakîr bu hâli kendi nefsimde mürşidim Selânikli Mesnevîhân Mehmed Es’ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden defâatle müşâhede ettim. Hazret benim ayıplarımı ya bir hikâye ile veyâhud iki vecihli sözler ile anlatırlar idi.

215. Çünki sen sûfînin karısı gibi hâin olmuşsun, hilekârlıkta mekr tuzağını açmışsın.

Ya’ni, “Sen, sûfînin karısı gibi içi başka, dışı başka olmuşsun; ve için hâin, dışın dost görünür. Hîlekârlık emrinde lisânınla halkı aldatmak tuzağını kurmuşsun.”

216. Zîrâ her yüzü yıkanmamıştan dolayı lâf vurursun, utanırsın ve kendi Hudandan değil.

 Ya’ni kalblerinin yüzü sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden yıkanmamış olan halka karşı, kendini medh edip ma’rifet ve iffet ve hüsn-i ahlâk da’vâsında bulunursun ve aybın, onların muvâcehesinde meydana çıkmaktan utanırsın. Lisânla onlara hilekârâne sözler söylersin, halbu ki senin zâhirine ve bâtınına vâkıf olan Semi ve Basîr ve Alîm olan Allah’ından utanmazsın, onu kendi dolaplarından gâfil zannedersin.[10]

----------------

وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّه رَؤُوفٌ رَحِيمٌ {النور/20}

“Velevlâ fadlu(A)llâhi aleykum verahmetuhu veenna(A)llâhe raûfun rahîm(un)” Allah’ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı, hâliniz nice olurdu? (24/20)

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاء وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {النور/21}

“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tettebi’û hutuvâti-şşeytân(i) vemen yettebi hutuvâti-şşeytâni fe-innehu ye/muru bilfahşâ-i velmunker(i) velevlâ fadlu(A)llâhi aleykum verahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden velâkinna(A)llâhe yuzekkî men yeşâ/(u) va(A)llâhu semî’un alîm(un)” Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (24/21)

----------------

Şeytanın adımları dört yön üzeredir. Ön, arka, sağ ve soldur. Öndenn hayal üzerine olan adımı yoluna, arkadan vehim üzerine olan yoluna, sağdan aklı cüz üzerine olan düşüncelerine saldırı adımlarına yoluna, soldan nefsi cüz üzerine nefsi emmare düşünceleri adımlarına uymayın bu hakka karşı utanmazlık ve sıkılmazlıktır. Şeytanın haberi olmayan Hakk’ın lütfu ve merhameti olan (üst) vahiy ve alt ilm’i ledün ilmine uyun ve tertemiz olandır. Allah işiten yani esmâ-i ilahiyye ile âlimdir.

----------------

وَلَا يَأْتَلِ أُوْلُوا الْفَضْلِ مِنكُمْ وَالسَّعَةِ أَن يُؤْتُوا أُوْلِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {النور/22}

“Velâ ye/teli ulû-lfadli minkum ve-sse’ati en yu/tû ulî-lkurbâ velmesâkîne velmuhâcirîne fî sebîli(A)llâh(i) velya’fû velyasfehû elâ tuhibbûne en yagfira(A)llâhu lekum va(A)llâhu gafûrun rahîm(un)” İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, (10/22)

----------------

Zâhiri olarak olan bu ifadenin bâtıni olarak ifadesi; varlık sahibi zengin olmak Hakk ilmiyle varlık bulup, hakikat ve marifet ilmine vakıf olanlara bir uyarı niteliğindedir. Kendine çalışmaları ve Vehbi olarak verilmiş olan bu ilimlerin âyette işaret edilen kişilerin haklarının bulunduğu ifade etilmektedir. 

Meganime-ganimetler in kökeni “gani” dir. Sözlük mânâsı “Zengin, varlıklı” demektir. “Gani” ihtiyacı olmayandır. İhtiyacı olmayanda zekât almaz, bilakis zekât verir.

Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen zekât ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir.

Miskinler; sekene yani sakin olmuş telvin hâlinden kurtulmuş yani başkalarının hâlinin etkisinde kalmayan malı-varlığı kalmamış olandır.

Ve miskinlere ihsânda bulunmak, fakir az bir malı ile en alt seviyede yaşayan kimse, fakat miskin hiçbirşeyi olmayan kimse demek, miskinin üstünde bir çulu var o kadar, zâhir olarak böyle, fakat bâtında sükûn ehli demek, sakinleşmiş, sükut etmiş, nefsinden kurtulmuş sakin olmuş kişiye miskin denir. 

Sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/60) “Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me’mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukabilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından aynlmış olan yolcular içindir" buyurulur.

Miskinlere ver, miskin sâkin olan, sükûnette olan demektir, yani kendisine ait hiçbir varlığı olmayan kimse, fakir belirli bazı şeyleri olan, ama zor hayat yaşayandır, miskin ise zâhirde kendine ait hiçbir şeyi olmayan, bâtında da nefsaniyeti olmayan demektir, işte ona kendinin hakikatini vermek lâzım, İlâh-î hakikati ona vermek lâzımdır.  

Fakir, en alt düzeyde belirli bir malı olan fakat zekât veremeyecek düzeyde olan kişiye denir. Miskin ise hiç birşeyi olmayan kimsedir. Fakr tamam olunca kişi miskinlik haline geçer, fakr olanın biraz malı vardır, yani benliğinde biraz özellikleri vardır ama bunlarda kalmayınca yani varlığı kalmayınca orada Allah zuhur eder, “fakr tamam olunca o Allah’tır” demişlerdir. Miskinlik Ulûhiyyet mertebesinin orada sükûnette olması, yani sâkin olması, kendi nefsaniyetinden kırıntı kalmadığından sâkin olmuş-tur, Hakk orada vardır fakat zuhura çıkmamıştır, kendi benliğinde, fakr’ın kemâlatında ise Hakk’ın orada zuhura çıkması vardır, aralarında ki, fark buradadır.[11] 

Bizlerin hicreti; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.

Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir. 

Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir. 

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

Hadîs-i şerîfte: "İyi mal, iyi adam için ne güzeldir!" buyrulmuştur. Çünkü iyi bir adam kazandığı meşrû mal ile hemcinsinin düşmüşlerine ve âcizlerine yardımcı olur. Ve Fîhi Mâ Fîh’in 46. bölümünde de şöyle buyrulur: 

“Muhakkak Allah Teâlâ bize kazanç ve mal hâsıl etmek ile emretti. Çünkü “enfikû fî sebîlillâhi” (Bakara, 2/195) yâni "Allah yolunda infâk ediniz" buyurdu. Mal infâkı ise ancak mal ile mümkündür. Bundan dolayı mal hâsıl etmek ile emretmiş oldu." İşte bu izâhlara göre bu mübârek beyitteki tavsiyeden kasıt, malın zâtına ve "ayn"ına olan hırs ve muhabbettir. Bilinsin ki, hırs ve muhabbetin, insanın duyguları arasında birer hakîkati vardır. Bu hakîkatler asla insandan ayrılmaz. Fakat bu duyguların fenâ veya iyi yönlere çevrilmesi mes'elesi vardır. Eğer bu hırs ve muhabbet tamamıyla dünyâ tarafına yöneltilirse, hevâya sarf edilmiş olur; fakat Hak tarafına yöneltilirse, sağlam bir tarafa sarf edilmiş olur. Bundan dolayı bu hususta bir kimsenin mal hâsıl etmesi işindeki niyeti geçerli olur. Eğer bir kimse mal tahsil edip, zengin olmak ve malı ile Hak yolunda hizmetler etmek niyeti ile çalışırsa, ibâdetin aynı olur; ve eğer zengin olup nefsinin hazlarını en kemâliyle tatmin etmek niyeti ile çalışır ve hemcinsine yardımcı olmak duygusundan uzak bulunursa, beşeri cem’iyyet için zararlı bir uzuv olur.

İrfan ehli kazanmış olduğu irfani malı sadece kendine sarf etmeyip yukarıda bahssedilen özelliklerde yol ehli bulduğu zaman onlara infak etmesinin lazım olduğu bildirilmiştir.

----------------

إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ {النور/23}

“İnne-llezîne yermûne-lmuhsanâti-lgâfilâti-lmu/minâti lu’inû fî-ddunyâ vel-âhirati velehum azâbun azîm(un)”

----------------

يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ {النور/24}

“Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum veeydîhim veerculuhum bimâ kânû ya’melûn(e)” İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mü’min kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır. (24/23-24)

----------------

İffetli mü’min kadına irfani yönden bakmaya çalışırsak, “muhsanat” namuslu kadın sayısal değeri; “Mim: 40” “Ha: 8, “Sad: 90” “Nun: 50” “Elif: 1” “Te: 400” dür. Toplarsak (40+8+90+50+1+400= 589) 5+8= 13 ve 9 u yanına alırsa 139 yapar… Kendi içinde toplamı 13 olmakla beraber ve 139 Muhammed sayısal değeridir.

Muh-sanat olarak ve sayısal değerler ışığında Muhammed-i sanat-ın güzelliğini esmâ-i ilahiyye üzerine varlığına yansıtmış olan nefiiis olarak düşünülebilir.

İşte bu nefise hakk’ın varlığından uzak durarak hayal ve vehim ile birlikte olduğunu isnat etmek, iftira etmek zahir ve batın hakktan uzaklığın ifadesidir. İşlemiş oldukları varlık günahından ötürü kendi özleri ve efali infialiyyeleri kendi aleyhlerine müşahid olacaktır.

----------------

يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ {النور/25}

“Yevme-izin yuveffîhimu(A)llâhu dînehumu-lhakka veya’lemûne enna(A)llâhe huve-lhakku-lmubîn(u)”

O gün Allah, onlara kesinleşmiş cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah’ın apaçık bir gerçek olduğunu bileceklerdir. (24/25)

----------------

Allah’a ortak koşan ve Hakk’ı bilip yaşayan nefislere inkar edenleri karşılığı neyse tastamam Hak olarak verilir. Âyetin devamında ise Hiç şüphesiz Allah’ın (Uluhiyet mertebesinin) Hüvel Hakk’ul Mübin, Hüviyetini Hakikat olarak açılacaktır. “Hüve” hüviyettir hakk’ın nefsidir. Aslında isnat ettikleri iftira bu mertebeye yapıldığını açıkça anlayacaklardır. 

----------------

الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ أُوْلَئِكَ مُبَرَّؤُونَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ {النور/26}

“Elhabîsâtu lilhabîsîne velhabîsûne lilhabîsât(i) ve-ttayyibâtu littayyibîne ve-ttayyibûne littayyibât(i) ulâ-ike muberraûne mimmâ yekûlûn(e) lehum magfiratun verizkun kerîm(un)” Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır. O temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır. (24/26)

----------------

Mesnevi-i Şerifte değişik beyitlerde kötü ve temiz hakkında zâhir ve batın açıklamalar yapılmıştır. Bunlara bakmakta fayda olacaktır.

1520. Temizler kimin içindir; temizler içindir. Yâri hoş et, incitme ve gör.

Ya’nî, hakîkî yâr olan Hakk’ın mertebelerine riâyet ederek O'nun mübârek rızâsını tahsîl et! Çünkü insânî mertebenin gerekleri olarak riâyet edilmesi îcâb eden hükümleri Kitâb-ı kerîmi ile beyân etmiştir. "Bütün mertebeler mâdemki Hakk’ındır; o halde ilâhî teklifler kimedir ve ben fiilimde mecbûrum" diyerek mertebenin hükümlerini devre dışı bırakarak ve günâh çıkışında Hak böyle istedi, deyip, istiğfârı ve yakarmayı ve niyâzı terk ederek Hakk’ı gazablandırma! Ve beşerî mertebeye riâyet etmenin güzel neticesi olan ilâhî mükâfâtı gör! Çünkü temiz olan ilâhî mükâfât, temiz olan Hâdî isminin görünme yerleri içindir. Ve fenâ olan ilâhî cezâlar da Mudill isminin fenâ olan görünme yerleri içindir. Nitekim âyet-i kerîmede “El habîsâtü lil habîsîne vel habîsûne lil habîsât” (Nûr, 24/26) ya’nî "Kötü murdar şeyler ve sözler, kötülere ve murdarlara; kötü ve murdarlar da, kötü ve murdar şeylere ve sözlere yakışır” buyrulmuştur.[12]

80. Güzel bir güzeli çeker, bunu bil; "tayyibâtü't-tayyibîn"i onun üzerine oku! 

“Cins cinsine meyleder" kâidesince, güzel güzeli çeker. Bu bir kaide-i umûmiyledir. Eğer sen bu kaidenin sıhhatine kelâm-ı İlâhîden delîl istersen, (Nûr, 24/26) “iyi kadınlar iyi erkekler içindir ve iyi erkekler de iyi kadınlar içindir" âyet-i kerîmesini oku! Türkçe’de bu kaidenin darb-ı meseli, “tencere yuvarlandı, kapağını buldu” sözüdür.[13]

1073. Öküz ve eşek için şekerden ne fâide var; her cân için başka bir küt vardır! 

Ya’ni öküzün ve eşeğin gıdâsı şeker değildir, onlar bu ni’metten anlamaz. Meselâ “Eşek hoşaftan ne anlar!” darb-ı meseli meşhûrdur. Zîrâ her cânın kendisine lâyık olan başka başka gıdâları, ya’ni saîdin gıdâsı başka ve şakinin rızkı ve gıdâsı başkadır. Saîd, Hakk’ın (Mü’minûn, 23/51) ya’ni “Tayyibât cinsinden yeyiniz!" emrine ittibâan, rızkını tayyib ve helâl olan şeylerden intihâb eder. Şakî ise, (Nûr, 24/26) mûcibince, Hak Teâlâ’nın habîs addettiği şeyleri ve harâmı kendisine gıdâ ittihâz eder.[14]

2077. Bir buzağı öküzü Huda bilir; eşek bir müşteridir ve bir metanın lâyıkıdır.

Şakî-i ezelî, öküz cinsinden olan bir buzağı olduğu için, öküzü “Allâh" diye tanır. Bu “Allâh”, onun hamâkatına lâyık bir Allâh’tır. Nitekim eşek dahi bir metâ’ın müşterisidir. Fakat müşterisi olduğu metâ’, onun kendi eşekliğine lâyık olan bir metâ’dır. Bu metâ’ dahi ot, saman ve kavun karpuz kabuğu gibi şeylerdir. Nitekim Türkçe’de, “Eşek hoşaftan ne anlar!” darb-ı meseli meşhûrdur. Ve âyet-i kerîmede, (Nûr, 24/26) “Pis olan şeyler pis olanlar için-dir” buyurulur. “Buzağı”dan murâd, hayvan sîretinde olan kimsedir.

2078. Ben öküz değilim, tâ ki beni buzağı satın alsın; ben diken değilim ki, bir deve benden otlasın!

Ben insân-ı kâmilim, hayvan cinsinden değilim ki, buzağı ya’ni hayvan tabiatında olan kimseler bana rağbet etsinler! Ben diken mesâbesinde olan huzûzât-ı nefsâniyye menba’ı değilim ki, bu dikenlerden tagaddi eden kimseler benden müntefi’ olsunlar! Zîrâ her cins kendi cinsine meyi eder.[15]

3629. Yalan yalanlar üzerine cem' gelir. Habîsler habislere fürâğ vurdu.

Yalan ve bâtıl olan şeyler, yalan ve bâtıl olan şeyler ile birleşir. Zîrâ her bir cins kendi cinsine meyleder. (Nûr, 24/26) [“Habîsler habisler içindir.”] âyet-i kerimesi mûcibirice, habîs ve kötü olan şeyler habîs ve kötü olan kimselere parlak görünür.[16]

2553. Halk cümleten kemînden illete mensubdurlar; muhakkaktır ki illet, illetin yâri olur.

“Halk-ı âlem sûret-i umûmiyyede bâtın cihetinden illete mensûbdurlar. Her bir illet mutlaka diğer illetin yâri ve muîni olduğu için, onlar da birbirinin yâri ve muîni olurlar.” “Bâtın cihetinden olan illet"ten murâd, nefsin kötü sıfatlarıdır. Ya’ni kötüler kötülerin yâri ve muîni olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Nûr, 24/26) “Fenâ olan kadınlar fenâ olan erkekler için ve fenâ olan erkekler dahi fenâ olan kadınlar içindir” buyurulur. Beyt (Ankaravî’den):

Câhili câhil bulur, dânâyı dânâ, dûnu dûn Cinsine meyl eyler elbette cihanda her kişi[17]

282. Habîslerin habîselerini oku, bu sözün yüzünü ve arkasını açık bil!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nûr’da olan Ümmü'l-mü’minîn Hz. Âişe (radıyal- lâhu anhâ) hakkındaki âyet-i kerîmeye işâret buyurulur (Nûr, 24/26) ya’ni “Habîs olan kadınlar, habîs olan erkekler içindir ve habîs olan erkekler de, habîs olan kadınlar içindir; ve iyi olan kadınlar, iyi olan erkekler içindir; ve iyi olan erkekler, iyi olan kadınlar içindir” âyet-i kerîmesinin zâhirini ve bâtınını iyi anla! Zîrâ âyet-i kerîmenin ma’nâ-yı zâhirîsi, kadınlar ile erkeklerin iyi ve kötülerine âiddir. Ma’nâ-yı bâtınîsi dahi gayet vâsi’dir. Latîf ma’nâlar, latîfü’r-rûh olanlara mahsûstur; ve habîs ma’nâlar dahi, habîsü’r-rûh olanlara mahsûstur.

283. Nâsihler feth-i bâb için, ona anber ve gül suyu ile devâ tertıb ederler.

Dünyâ külhanında mahbûs olanlara rûh-ı latîfın kapısını açmak için nasîhatçılar onlara anber ve gül suyu gibi latîf kokulu olan ma’nâları söyleyip, türlü türlü nasihat ederler.

284. Muhakkak tayyıbât habisleri düzeltmez, ey sikât münâsib ve lâyık olmaz.

“Sika”, mu’temed ma’nâsına olup, “sikât”, onun cem’idir. “Ey akıl ve dirayetlerine i’timâd olunmuş olan kimseler, muhakkak tayyib ve latîf olan nasâyih ve maânî, rûhlan habîs olan şeyleri düzeltmez ve ıslâh etmez, zîrâ o letâfet-i ma’nâ, ona münâsib ve lâyık olmaz.” 

285. Vaktâki vahyin ıtrından eğri ve güm oldular, onların figânı " Tatay-yernâ biküm" diye oldu.

Vaktâki o habisler, peygamberlere vâki’ olan vahyin ıtnndan ve evliyâya vâki’ olan ilhâmın miskinden bayılıp eğri oldular ve dalâlete düştüler; binâ-enaleyh onlann feryâd ve fıgânlan: “Biz sizinle teşe’üm ediyoruz!" demek sûretiyle vâki’ oldu. Beyt-i şerîfde, sûre-i Yâsin’de olan (Yâsîn, 36/18) ya’ni “Münkirler dediler ki: Biz sizinle teşe’üm ediyoruz, eğer vazgeçmezseniz, biz sizi elbette taşlarız; ve bizden size elbette azâb-ı elîm temâs eder” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

286. Bu söz bize elem ve hastalıktır; sizin va'zınız bize fayda iyi değildir.

Bu beyt-i şerîfe de münkirlerin lisânındandır. Ya’ni, enbiyâya ve evliyâya derler ki: “Sizin bu sözleriniz bize elem ve hastalık veriyor; zîrâ siz maâddan ve ölümden bahs ediyorsunuz; biz ölümü ve âhireti düşünerek kendimizi hasta etmek istemiyoruz, binâenaleyh sizin va’zıınza bizim için bir fâl-i hayır değildir.”[18]

3000. Vaktaki cennetlik cennetin cinsi gelmiştir, yine cinsiyetten Hâlık'a tapıcı olur.

Hak Teâlâ sûre-i Tevbe’de cennetler hakkında (Tevbe, 9/72) ya’nî “Adn cennetlerinde iyi olan meskenler vardır" buyurur; ve sûre-i Nûr’da: (Nûr, 24/26) ya’nî “İyi olanlar iyi olanlar içindir” buyurur. Mü’minlerin ahlâkı ve ef'âli iyi ve latîf olduğu için, onlar cennet cinsinden olurlar. İşte bu cinsiyetten dolayı onlar bâkî olan Hâlık’a tapıcı olurlar. Fakat münkirlerin ahlâkı ve efâli hayvânî ve nefsânî olduğundan, onların bu fenâ sıfatları fenâ bir yer olan cehennem cinsindendir. Onun için onlar Hâlık’a değil, fânî olan halka tapıcıdırlar.[19]

Fusûs’ül Hikemden tayyip ve habis konusuna bakarsak;

Muhakkak Hak Teâlâ tıybi, bu iltihâm-ı nikâhîde, berâet-i Âîşe hakkında kıldı. Binâenaleyh "Habîsât habislere ve habisler habîsâta ve tayyibât tayyiblere ve tayyibler tayyibâta mahsûstur. Onlar dedikleri şeyden beridirler" (Nur, 24/26) buyurdu. İmdi onların revâyihıni tayyib kıldı. Zîrâ kavl nefestir; ve o, râyihanın aynıdır. Böyle olunca nutuk suretinde onunla zahir olduğu şey hasebi üzere, tayyib ve habis ile hurûc eder. İmdi hû'-i ilâhî olduğu haysiyyetten hepsi tayyibdir. Ve mahmûd ve mezmûm olduğu haysiyyetten, o tayyib ve habistir. Binâenaleyh sarımsak hakkında: "O, bir nebattır ki, ben onun kokusunu kerîh görürüm" buyurdu; ve "Ben onu kerîh görürüm" demedi. Böyle olunca "ayn" mekruh kılınmaz ve belki ondan zahir olan şey mekruh kılınır. Ve kerahet, bundan dolayı, ya örfendir, ya tab'a müla­yim o İmamasiy ladır; yahut garazla, ya şer' ile, ya kemâl-i matlûbdan naks iledir. Ve bizim zikr ettiğimiz şeyin gayri vâki' değildir (21).

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri "güzel koku " yu, erkek ile kadın arasında vâki' olan bu nikâh-ı şehâdide yani şahit olunan nikahta ümmü'l-mü'minin Hz. Âişe (r.anhâ) nın berâeti hakkkında bu ayeti kullandı ist'imâl buyurdu. bilindiği gibi Hz Aişe validemize bir suç isnat edilmişti, bir seferde yalnız başına kalmıştı, ihtiyacını görmek için kervanın dışına çıkmıştı, o arada farkında olmadığından peygamber efendimiz arkadaşları ile birlikte mola verilen yerden yola çıkmışlardı, Aişe validemiz devenin üstünde kapalı bir yerde yolculuğunu yaptığı için görevli Aişe valideyi o kapalı yerde zannederek yola kervanla birlikte devam ettiler, halbuki içinde değildi, bu yüzde ertesi günü bulunuyor, ve sahabe-i kiramdan birisi O’nu devesine alıp getiriyor, bu hususta bir çok dedi kodular çıkartılıyor, ayet-i Kerime de Nur Suresi 26. Ayetinde de bunun açıklığı yapılıyor. Şimdi koku tıyb hakkında burada da misal veriyor, yani bu ayet-i Kerimeyi mesned gösteriyorlar.

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri "güzel koku " yu, erkek ile kadın arasında vâki' olan bu nikâh-ı şehâdide yani şahit olunan nikahta ümmü'l-mü'minin Hz. Âişe (r.anhâ ) nın berâeti hakkkında bu ayeti kullandı ist'imâl buyurdu, diyor. وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ (Nûr, 24/26) âyet-i kerîmesini inzal eyledi. Ve cenâb-ı Âişe (r.anhâ) ya sû'-i zan eden, zâlemeye karşı yani kötü düşünen zalimlere karşı tayyibe olan yani temiz pak olan Hz. Âişe'nin tayyib olan Resul (s.a.v.)e mahsûs olduğunu beyân etti. Ve bu berâeti اُولۤئِكَ مُبَرَّوءُنَ مِمَّا يَقُولُونَ (Nûr, 24/26) kavliyle bi'l-cûmle ezvac-ı mutahharâta teşmîl eyledi. Yani bu ayet-i kerime sadece kendisi hakkında değil, bütün temiz zevçler hakkında kabul gördü.

Binâenaleyh tayyib olanların revâyihını, ya'nî kavillerini tayyib kıldı. yani bir insanın kendisi eğer tayyibse temiz bir kimse ise O’nun da kokusu yani konuştuğu zaman kokudan kasıt nefesini vermesi “huu” demesi çıkıyorken bu nefes temiz olaraktır, Zîrâ tayyib olan kimseler, kelime-i tayyibe, ya'nî doğru söz söylerler. Ve habîs olan kimseler ise kelime-i habîse, ya'nî yalan söz söylerler. Ve bu âyet-i kerîme ile sabit olur ki, ümmü'l-mü'minîn Âişe (r.anhâ) aleyhinde her ne suretle olursa olsun ta'n edenler habistir. Yani dedikodu edenler, arkasından şüphe ile bakanlar şüphe ile konuşulanların hepsi habistir. Yani kötü ve çirkindir. 

 Zîrâ o tayyibdir; ve tayyib olan Resûl'e mahsûstur. Ayet-i kerimede Tayyibler Tayyibler için habisler habisler için dediği gibi Ve onun hakkında kavl-i habîs söyleyenlerin kendileri habistir. Yani Aişe validemiz hakkında kötü söz söyleyenler kendileri kötüdür, habistir Zîrâ kavli-i habîs, yani kötü söz habîs olan kimse­lere mahsustur, onlardan çıkar. İmdi Hak Teâlâ tayyib olanların kavillerini, ki onların revâyihıdır, yani onların kokularıdır, renkleridir, hakikatleridir tayyib kıldı. Hani peygamber efendimiz “bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi, birisi kadın, birisi koku birisi de namaz” bu bölümde kokudan nefadan bahsediyor, Çünkü kavl nefestir; ve nefes ise, râyihanın aynıdır, “huh” dendiği zaman kokunun aynıdır.

Binâenaleyh nefes, nutuk suretinde zahir olduğu vakit, tayyib olan kimseden tayyib ve habîs olan kimseden dahi, habîs olarak huruç eder. İşte herbirerlerimizden çıkan özü hakikati itibariyle Tayyib, ama kullanıldığında onu ayırdığımız zaman habis veya Tayyib ismini alıyor. Aslında hepsi tayyibdir. Çünkü Allah’ın Zat’ından çıkan şey Tayyib olduğuna göre kendisi de tayyibdir. Fakat nefes, hadd-i zâtında hû"-i ilâhî, ya'nî nefes-i ilâhî olmak itibariyle onun tümü tayyibdir. Ancak mütenefilsin hâline nazararı mahmûd ve mezmûm olur. Yani teneffüs edenin o nefesi verenin haline göre haline bakılarak Mahmud övülmüş olur, yani iyi ve kötü olarak çıkmış olur.

 Ve mahmûd olduğu vakit, tayyib ve mezmûm olduğu vakit dahi habîs denir. Öğüldüğü zaman çıkan kelime Tayyib olur, zemmedildiği vakitde habis olur. Binâenaleyh nefesin medh ve zemmi, mahallin ahvâline taalluk eden bir keyfıyyetten ibarettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz sarımsak hakkında: "Ben onu tiksindirici görürüm" demeyip "O bir nebattır ki, ben onun kokusunu tiksindirici görürüm" buyurdu. Böyle olunca bir şeyin "ayn"ını hakikatini, özünü ve zâtını kerih kılmak yani kötü görmek caiz değildir. Belki onun "ayn"ından zahir olan şey kötü, mekruh kılınır.

 Zîrâ râyiha yani koku o aynın vücuduyla kâim olan bir arazdır. Yani sonradan olan bir şeydir. Ve (S.a.v.) Efendimiz "Sarımsağın kokusunu ben tiksindirici görürüm" buyurarak, istikrahı yani kerihliği nefs-i nefislerine yani varlıkların kendi nefislerine ait olduğunu buyurduğu için. Kerahetin emr-i nisbî olduğu anlaşıldı. Yani benzetmeli olduğu anlaşıldı, mutlak olmadığı anlaşıldı. İşte bu sebeple kerahet ya örfen olur; ya'nî bir şey bir kavmin örfünde kerîh olur ve diğer bir kavmin örfünde kerîh olmaz. Meselâ Çinliler yumurtayı kokduktan sonra yerler. Akvâm-ı sâire indinde yani diğer topluluklar indinde ise kokmuş yumurta tiksindiricidir. 

 Veyahut iğrenme tab'a mülayim gelmemesinden dolayı vâki' olur. Yani kişinin tabiatına uygun gelmemesinden dolayı vaki olur. Meselâ ba'zı kimseler süt, kaymak ve peynir gibi şeylerden istikrah edip asla ağızlarına koymazlar. Ve keza tütün, içenlere hoş ve içmeyenlere nahoş gelir. Veyahut iğrenme, bir kimsenin garazına muvafık gelmediği için olur. Meselâ sû'-i ahlâk ile vasıflanmış olan bir kimseye, hüsn-i ahlâka müteallik söz söylense, bu sözler onun garazına muvafık olmadığı için, kerîh görüp yine kendi bildiğini yapar.

Halbuki bu sözler, hüsn-i ahlâk ile ittisâf kasdında bulunan kimselere muvafık gelir. Yani bazı insanlara namaz kılalım, oruç tutalım dendiği zaman onlara bu söz kerih, kötü gelir. Ama buna uygun olanlara denildiği zaman onlara Tayyib gelir hoşlarına gider. Yani görecelidir demek istiyor. Veyahut iğrenme, şer'a mugayir olmaktan nâşî vâki' olur. Halbuki bir şerîatte mekruh olan bir şey, diğer bir şerîatte mekruh değildir. Veyahut bu iğrenme, bir şeyde aranılan kemâl, o şeyde nakıs olmakla vâki' olur. Meselâ güzel kokusu olan bir kâğıt parçasını ceplerinde saklarlar. Kokusu zail olunca, artık cepte taşımayı tiksindirici görüp atarlar.

Velhâsıl tiksinme, bu beş sebep tahtında vâki' olur. Vücûdda bu zikr olunan sebeplerden gayrı altıncı bir sebep yoktur. Binâenaleyh kâinatta bir vecihden ayıplanmış olan şey diğer vecihden öğülmüştür. Yani kainatta bir yönüyle zemmedilen bir şey diğer yönüyle iyidir.

22. paragraf:

Vaktaki emr, bizim takrir ettiğimiz gibi, habise ve tayyibe münkasim oldu, ona habîs değil, tayyib sevdiril­di. Ve bu neş'et-î unsuriyyede ta'fîn olduğu için melâi-keyi revâyıh-ı habise ile müteezzî olmalarıyla vasf eyle­di. Zîrâ o hame-i mesnün, ya'nî miiteğayyiru'r-rîh bulu­nan salsâldan mahlûktur. Binâenaleyh melâike bizzat onu kerîh görür. Nitekim necaset böceğinin mizacı, gül kokusu ile mutazarrır olur; halbuki o revâyıh-ı tayyibedir. Böyle olunca gül kokusu, necaset böceğinin indin­de, güzel koku değildir. Ve ma'nen ve sûreten bu miza­cın misli üzerine vâki' olan kimse, hakkı istimâ' ettiği vakit, ona zarar vezir; ve bâtıl ile mesrur olur. Ve o dahi, Hak Teâlâ'nın وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) kavlidir. Ve onları hüsran ile vasf eyledi. Binâenaleyh اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (Ankebût, 29/ 52) buyurdu. Zîrâ tayyibi habisten temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur (22).

Ya'nî yukarıda zikr olunduğu üzere emr-i vücûd. habis ve temiz kısımlarına münkasim oldukda, (S.a.v.) Efendimiz'e emr-i vücûdun bu iki kısmından habis pis değil, Tayyib, hoş sevdirildi. Ve bu neş'et-i unsu-riyyede fena ve pis kokular mevcûd olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri fena kokular ile eza duyan olmalarıyla vasf eyledi. Meleklerin fena kokulardan eziyet çektiğini bildirdi. Zîrâ cesed-i Âdem, kokmuş kara topraktan mütehassıl tıyn-ı yâbisten halk olunmuştur. Binâenaleyh melâike bizzat bu neş'et-i unsuriyyede olan fena ve pis kokuları iğrenç görür.

Zîrâ melâikenin neş'eti, neş'et-i nûriyyedir. Bunun için bir mü'min, melâike-i kiramın mücib-i istikrahı olmamak üzere cesedini ve libâsını tathîr etmek ve dâima abdestli bulunmak ve güzel kokular sürünmek lâzımdır. Eğer bir kimse kendi halini temiz yapmaz ise abdestli olmaz ise aslı itibariyle kokmuş çamurdan meydana gelen bu beden varlıklarımızdan kendi halleri üzere melaike-i kiram uzak durur, sevmez bu durumu. O zaman onlarla bir arada olmak için onlarında rızalarını almak için o zaman mümkün olduğu kadar çok abdestli ve temiz ve güzel koku sürerek kişiler temiz olma yolunda hayatlarını sürdürmelidir diye bir ikaz ediyor.

 Ve melâike nasıl fena kokulardan eza duyan olursa, necaset böceği dahi onların aksi olarak, gül kokusu ile zarara uğrayan olur. Halbuki gül kokusu, güzel kokulardandır. Binâen­aleyh necaset böceği, mademki bundan zarar gören oluyor, şu halde gül kokusu, onun indinde güzel koku değildir. Ve ma'nen ve süreten mizacı, necaset böceğinin mizacına benzeyen kimse, hakkı dinlediği vakit, ondan zarar gören ve eza duyan olur; ve bâtıl ile sevinçli olur.

 Haktan eza duyan ve bâtıldan sevinçli olan kimseler hakkında Hak Teâlâ: وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) ya'nî "Şunlar ki bâtıla mü'min oldular, batıla iman ettiler ve Allah Teâlâ'ya kâfir oldular" buyurdu. Ve onları hüsran ile vasf ederek اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ellezine hasirune enfusehum (Ankebût, 29/52) ya'nî "işte onlar, nefislerine hüsran ve ziyan eden, hâsirûndur" dedi. Zîrâ iyiyi fenadan temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur.

Tercüme: "Mübtelâ-yı bencillik olan kimse yani benliğinin hükmü altında olan kimse, nakdi kalbdan yani gerçek olanla sahte olandan temyiz etmez, ayırmayan bir doğru yoldan sapmıştır. Uyanık ol, her ne kadar o manevî ise de ondan kaç! Yani zahire ibadet ehli gibi görünürse de yine de ondan kaç. Yani kalp ile aslını ayıramayan kimseden kaç. Neşv ü neması olanla olmayan, onun önünde birdir. O her ne kadar yakîn da'vâ ederse de, şekk içindedir. Eğer böyle bir kimse, halk nazarında zekî-i mutlak ise de, mademki onun bu temyizi yoktur, o kimse ahmaktır." Yani halk onu idrakli akıllı da zannetse aslında ahmaktır. İşte bir bakıma insan içerisinde gezen gerçek manada Âdemi olanları ayıramayan kimselerden de geç, yani kalp ile aslını ayıramayanlardan uzak dur diyor. 

23. Paragraf:

İmdi Resûlullah (s.a.v.)e, her şeyden ancak tayyib sevdirildi. Halbuki vücûdda ancak o vâkı'dir. Ve âlemde bir mizâc mevcüd olsun ki, her şeyden ancak tayyibi bulsun ve habisi bilmesin, tasavvur olunur mu, yoksa olunmaz mı? Biz, bu olmaz deriz. Zîrâ biz kendisinden âlem zahir olan asılda, onu bulmadık; ve o Hak'tır. İmdi biz O'nu kerîh görür ve muhabbet eder bulduk. Halbuki "habîs", ancak mekruh kılınan ve "tayyib" ancak sevilen şeydir. Ve âlem sıfat-ı Hak üzerinedir. İnsan ise, iki suret üzerinedir. Binâenaleyh âlemde, her şeyden an­cak emr-i vahidi idrâk eden bir mizâc bulunmaz. Belki zevk ile habîs ve bi-gayr-i zevk tayyib olduğunu bilmekle beraber, habisten tayyibi idrâk eden bir mizâc bulunur. Böyle olunca ondan tayyibin idrâki, onun hubsünü ihsastan onu işgal eder. Bu az vâki' olur. Velâkin âlemden, ya'nî kevnden, hubsün refi muhak­kak sahîh değildir. Ve habîs ve tayyibde Allah'ın rah­meti vardır. Ve habîs kendi nefsi indinde tayyibdir; ve tayyib olan şey onun indinde habistir. Binâenaleyh vü­cûdda, bir veçhile emziceden bir mizâc hakkında habîs olmayan bir şey yoktur. Ve aks ile de böyledir (23).

Ya'ni mademki vücüdda "iyi, hoş " ve "kötü " nisbetleri vardır ve bu iki nisbetin ayrı ayrı erbabı mevcûddur, yani bunlar olacaktır, şu halde (S.a.v.) Efendimiz'e ancak her şeyden iyi, hoş, Tayyib olanı sevdirildi. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz ruhen ve ceseden iyi hoş, tayyib olduğu cihetle, vûcûdda vâki' olan bu iki nisbetten ancak iyiye, hoşa, tayyibe muhabbet edeceği tabiîdir. Esasen iyi, hoş, tayyib ve kötü nisbetleri a'yân-ı kevniyyeye taalluk ettiği cihetle, zuhura gelen bu âlemleri ilgilendirdiği cihetle vûcûd-ı mutlakın bu mertebe-i kesifinden kat'-ı nazar, hakikate rücû' olundukda, bu nisbetler mürtefi' olur, yükselir yani gider. 

Binâenaleyh bu nisbetler kesafet âleminde sabittir. Yani aslında hakikatinde yoktur. Ve bu âlemden kötülük nisbeti kalkamaz. Asılda bunların ikisi de zuhura çıktığı zaman anlaşılır. Bunların ikiside aslında yoktur, zuhura çıktığı zaman habis ve Tayyib olarak kullanılır. Eğer suâl olunursa ki, âlemde, her şeyde iyi, hoşdan, tayyibden başka bir şey görmeyen ve kötüyü, habisi bilmeyen bir mizâc mutasavver midir, değil midir? Sorarsanız ben değildir diyorum der. Ancak şu şekilde Tayyib ve kerih hükümleri ortadan kalkabilir, geçici bir süre için o da nedir, bir kimse mutlak manada fenafillah hakikatine ermişse artık onun için ne Tayyib kalır ne de kerih kalır. Ama bu devamlı değildir, geçici bir süredir, bir hüküm de olmaz. Yani genel bir hükmü bağlamaz çünkü herkese ait bir hadise değildir. 

Biz cevaben deriz ki, böyle bir mizâc tasavvur olunmaz. Yani bu âlemde güzelden ve çirkinden hiçbir şey görmeyen bir mizaç var mı diye sorulursa biz deriz ki böyle bir mizaç yoktur. Ya kerih görülecek yani bir fiil bir koku her hangi bir şey ya Tayyib görecek ikisini birden görmemek yaşayan kimseler için mümkün mü değil mi dir diye Zirâ âlem kendisinden zâhir olan asılda, ya'nî Hak'ta, biz onu görmedik. Böyle bir mizacı biz hakikatte görmedik zaten diyor Hakk’ın varlığında böyle bir mizaç yoktur. Binâenaleyh biz Hakk'ı, kerih görür ve muhabbet eder bir halde bulduk. Fakat Hakk'ın kerih görmesi ve muhabbet etmesi makâm-ı cem'a nazaran değil, belki mezâhir hakkındadır. Yani zuhura çıkanlar hakkında kerih veya Tayyib görülür. Zîrâ Hak, her birşeyin vücûduna muhabbet edip, onu irâde buyurmuş ve îcâd eylemiştir. Burada îcâd, iyi, hoş, tayyib ve kötüye şâmildir. Ve kerahet ise âleme mensûb sıfattandır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfâl. 8/13) اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) ve وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ (Âl-i tmrân. 3/54). Ve "meşakkat" sıkıntılar ve "istihza" alay etmeler ve "mekr" hileler bu âlem-i kesafette mütezâhir olan şuûnâttandır; kesafet âleminin özellikleridir ve Hak bunları kerîh görür. Ve keza Hak muhabbet eder. Nitekim buyurur: وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) Allah insanlara muhabbet eder, ve اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ (Âl-i İmrân. 3/159) ve اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (Tevbe. 9/4). Allah bu tür olan insanlara muhabbet ediyor. Ve "îhsân" ve "tevekkül" ve "lttikâ" kezâlik bu âlemde mütezâhir olan sıfattandır.

Halbuki habîs olan şey, ancak mekruh kılman ve iyi, Tayyib olan şey dahi, ancak sevilen şeydir. Binâenaleyh âlemde mevcûd olan sıfattan ba'zıları habis ve ba'zıları tayyibdir dur. Ve habis ba'zı mizaca göre tayyib ve tayyib dahi ba'zı mizaca göre habistir. Ve âlem Hakk'ın sıfatı üzerinedir. Hak bl'l-cülme şuûnâtı cami' olduğu gibi âlem dahi câmi'dir. İnsan ise Hakk'ın ve âlemin sureti üzerine mahlûktur. Hakk'ın sureti üzerine olması hasebiyle bi'l-cümle sıfât-ı ilâhlyyenin meclasıdır, aydınlanması zuhur yeridir. Ve âlemin sureti üzerine olması hasebiyle de habisi ve tayyibi câmi'dir.

Binâenaleyh âlemde her şeyden ancak emr-i vahidi, ya'nî yâ kamilen tayyibi veyahut kamilen habisi idrâk eden bir mizâc bulunmaz. Belki âlemde, habis olan şeyden, tayyibi idrâk eden veyahut bir şeyin habis olduğunu bilmekle beraber o şeyin zevk ile habis ve bi-gayr-i zevk tayyib olduğunu idrak eyleyen bir mizâc bulunur. Şu halde habis olan şeyden tayyibi idrâk eden mizâc, o şeyin habisi ile meşgul olmaz. Tayyibin idrâki, o şeyin güzelliğini, hubsunu idrâk etmekten o mizacı meşgul kılar, habisliğini görmez. Meselâ ekli muzırr ve manzarası latif olan bir nebat, zevk ile habistir ve bi-gayr-i zevk tayyibdir. Onun manzara-i latîfi ile zihin meşgul olduğu vakit, güzelliğini idrâk ile meşgul değildir.

 Nitekim meşâyihdan bir zât-ı şerîf mürîdânıyla beraber giderken yolda bir lâşe görürler. Cenâb-i şeyh "Şu hayvanın ne kadar beyaz ve güzel inci gibi dişleri vardır" buyurur. Halbuki lâşe, leş habistir. Cenâb-ı şeyh bu habisten tayyibi idrâk etmiştir. Yani böyle de bir bakış vardır diyor. Velâkin bu mizâc âlemde, az vâki' olur. Yani irfan sahiplerine uygun olur, Zîrâ mizacın kısm-ı küllisi tab'a mülayim gelmeyen şeyi habis ve mülayim gelen şeyi tayyip görür. Ve meselâ yılan habis bir hayvandır, Maahâzâ ba'zılarının cildi o kadar latif bir renge mâliktir ki, onun hubsünden kat'-ı nazar olunursa, kemâl-i zevk ile temâşâ olunur. Yani yılan habis gibi görünüyorsa da bu habisliği bir tarafa bırakılıp üzerindeki derisinin desenleri eğer bakılabilir seyredilebilir ise ne kadar Tayyib olduğu görülür. Yani bu bakış habisliğini örter. 

 Fakat o hayvandan mutazarrır olmaksızın onun letâfet-i cildini temâşâ edebilecek mizâc nâdirdir. Bu izahattan anlaşılıyor ki, kevnden. ya'nî âlemden, hubsün bi'l-külllyye refi sahîh değildir. Yani kötülüğü bu âlemden çıkarmak mümkün değildir. Çünkü emzice muhteliftir. Yani mizaçlar tat almalar muhteliftir, Birine mülayim gelen şey, diğerine mülayim gelmez. Ve mülayim tayyib ve nâmülayim habîs olunca, elbette âlemden hubsün kaldırılması mümkün olmaz. Ve habis ve tayyib olan şeylerde Allah'ın rahmeti sâridir. Zîrâ her iki nisbet dahi âlem-i kevnde mevcûd olmuştur. Ve her mevcûd olan şey ise, merhumdur.

 Ve habis kendi nefsi indinde tayyibdir. Zıddına göre habisdir ama kendinin tayyibidir. Ve tayyib olan şey, o habisin indinde habisdir. Meselâ insanın tükrüğü insana nisbetle tayyibdir; ve yılana nisbetle semm olduğundan onun indinde habistir. Ve keza yılanın zehri, ona nisbetle sebeb-i hayâttır; fakat insana nisbetle kâtı'-ı hayâttır, hayatı katledicidir. Şu halde vûcûdda, Allah’ın varlığında emziceden mizaçlardan bir mizâc hakkında, bir vech ile habîs ve bir vech ile tayyib olmayan bir şey yoktur. Yani her hangi bir şey bir yönüyle baktığımızda ya tayyibdir ya habistir bunun dışında bir şey yoktur. Böyle olunca kevnde habîs-i mutlak ile tayyib-i mutlak mutasavver değildir.[20]

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ {النور/27}

“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tedhulû buyûten gayra buyûtikum hattâ teste/nisû vetusellimû alâ ehlihâ zâlikum hayrun lekum le’allekum tezekkerûn(e)” Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor. (24/27)

----------------

Zâhir evlerimizde bu bedenlerimiz oturmaktadır. Bizlerin fikir ve düşüncelerimizin oturduğu ise gönül evlerimizdir. Bu gönül evlerinde de hangi mertebede ise nefis, ef’âl, esmâ, sıfât, zât ve insân-ı kamil mertebesinden fikir ve düşünce mevcutsa orada sakin olan o mertebedir. Hazret-i Mevlânâ sen sadece et, kemik ve sinirden ibareret değil, bir düşünceden ibaretsin demektedir. 

Hakk ehlinin biri evde otururken yanına biri gelmiş ve yalnız mısın? Diye sorunca sen geldin ve yalnız kaldım. Diye cevap vermiştir. Yani sen geldin ve Hakk ileydim. O gidince yalnız kaldım demek istemiştir.

 Salik tekmil tarik seyr-i Sulükun bitirince bu cemaate ilan edilmek için kendisine bir tören düzenlenir.

Bunun uygulamalarından bir bölümünde mürşidinin dört adım karşısında durur ve derviş nereden geldin, nereye gidersin? Sorusuna dünyadan gelirim, ahirete giderim cevabından sonra ef’âl, esmâ, sıfât, zât mertebesinin sakinleri, o mertenin oturanlarına her bir adımda selâm verir. Ve cemaatten ve Aleykümselâm cevabını alır. 

İşte bu uygulama her bir mertebeden izin alınıp selâm verilip girilmesidir.

Îbrâhim a.s. ve Îsmâil a.s Kâ’be-beyt’in temelleri yükseltip,

 وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

# (127-) Ve iz yarfeu İbrâhîymül kavaıde minel Beyti ve İsmâıyl* Rabbena tekabbel minna* inneKE ENTEsSemi'ul 'Aliym;

* Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.

Ey Habibim, ey okuyan kişi, o vakti hatırla ki, Düşün şimdi yum gözlerini bugün o gündür aynı zamanda, o mertebeyi de bugün insânlar yaşıyorlar, İbrâhîm, İsmâîl ile birlikte Beytin duvarlarından bir kısmını yükseltiyordu, işte yum gözlerini seyret, aç ufkunu. 

İbrâhîm (a.s.) ın orada olduğu devrede bir tufan bir fırtına olmuş ve Kâbe’nin temelleri o şekilde ortaya çıkmış, işte ondan sonra o temeller üzerine Kâbe duvarlarını yükseltiyorlar, her birerlerimizin daha önce Nuh tufanında yıkılmış olan gönül duvarlarımızı makam-ı İbrâhîm’de toparlamamız gerekiyor, düzeltmemiz gerekiyor, işte yükseltiyor dediği o, yerden kurtarıyor artık, yükseltiyor işi ama bunu İsmâîl ile yapıyor daha evvel ki hadisede İsmâîl (a.s.) kûrb’an edilmişti, burada İsmâîl (a.s.) rol değiştirmiş oluyor, mertebe-i İsmâîl insânda faaliyete geçmeye başlıyor yani bu da Muhammediyetin hazırlıkları yapılıyor demektir, yani gönül Kâbe’sinin tamamlanması için. 

İbrâhîm (a.s.) a İsmâîl yardım etmemiş olsaydı bu hakikatler zuhur etmez çok başka yönlere giderdi, bir zamanlar kesilmesi emredilen İsmâîl (a.s.) yani kûrb’an edilmesi gereken İsmâîl (a.s.) aslında İsmâîl (a.s.) kûrb’ân edildi, çünkü orada niyet önemliydi fakat Hz. Rasûlüllah’ın (s.a.v) gelmesine sebep olacağından İsmâîl denen zuhurun yaşaması gerekiyordu ama İbrâhîm (a.s.) ın gönlündeki İsmâîl muhabbetinin çözülmesi, atılması gerekiyordu, işte İbrâhîm (a.s.) gönlündeki evlât muhabbetini kesti orada bitirdi ve bitirdikten sonra bu imtihanı kazandı.

Burada bir sır daha vardır ki, o da, Hz. Peygamberin (s.a.v) çocuklarının küçük yaşta vefat etmeleri sırrıdır; 

Cenâb-ı Hakk acizmiydi, yaşatamazmıydı onun çocuklarını, ki küçük yaşta aldı elinden. Hz. Rasûllüllah’ın erkek çocuğu olmasaydı eğer, sadece kızları oluyor diye yani o günlerdeki anlayış üzere onda eksiklik var diye düşünülecekti,

Hz.Rasûlüllah’ın (s.a.v) erkek çocukları yaşasaydı ve büyüselerdi onun şanına yakışan bir evlât olması için en az kendi değerinde, hatta kendisinden üstün olması gereke-cekti, fakat Hz. Rasûlüllah’tan sonra onun kemâlatında birisi gelemeyeceğinden onun erkek çocukları, dünyaya geldiler fakat küçük yaşta vefat ettiler.

Ey bizim Rabbimiz yaptığımız bu işi bizden kabul eyle diye dua ediyorlardı irfaniyetlerini de göstermek sûretiyle, “muhakkak ki Sen duyucu ve bilicisin” diyerek bu hakikati de söylüyorlardı, bizim dualarımızı, yaptığımız bu işi bizden kabul eyle, zâten Sen bunu hem duyucusun, hem de yaptığımızı bilicisin, diyerek Cenâb-ı Hakk’ın o vasıflarını da bildirip, bu işi yapmak sûretiyle irfaniyetlerini de ortaya koyuyorlardı.[21] 

 Ve Muhammed’ül Emin ile Ka’be nin dört köşe ve dört mertebeye dönüşü-dönüşümü ile Hazreti Muhammed mertebesinin zuhuru tamamlanmış oldu.

Mir’ac hadisesine gelince aktarılan hadisede;

Kâinâtın Efendisi Sertâc-ı Enbiyâ -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz bu hâdiseyi şöyle anlatırlar:

“−Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim... Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselâm- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

«−Gelen kim?» denildi.

«−Cibrîl!» dedi.

«−Berâberindeki kim?» denildi.

«−Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-» dedi.

«−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.

«−Evet!» dedi.

«−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.

Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı gördüm.

«−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi.

Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:

«−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!” dedi.

Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhimesselâm- ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı.

Sonra Cebrâîl beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hazret-i İdrîs -aleyhisselâm- ile, beşinci kat semâda Hârûn -aleyhisselâm- ile, altıncı kat semâda ise Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile karşılaştık.

«−Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.

Ben onu geçince, ağladı. O’na:

«–Niye ağlıyorsun?» denildi.

«−Çünkü, benden sonra bir delikanlı peygamber oldu, O’nun ümmetinden cennete girecek olanlar, benim ümmetimden cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.

Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselâm- ile karşılaştık.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«−Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi.

Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:

«−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.

Daha sonra bana:

«−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi.

Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.

Cebrâîl -aleyhisselâm- bana:

«−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi.” Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.

«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«–Şu iki bâtınî nehir, cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!» dedi...”[22]

Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu.

O da cevâben:

“–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi.[23] 

Efendimiz s.a.v. bizlere örnek olması bakımından Mir’acında mertebeye davet edildi mi? Diye sorulmakta ve mertebe sakinlerine selâm vermesi istenmektedir.

Mesnevi-i Şerifte iki eli olmayan Şeyh-i Aktanın iki eli zenbil örmesi hikayesinde;

Şeyh-i Akta’ın kerametleri ve onun iki el ile zenbil örmesi

1700. Ziyâretçilerden biri onu, sazdan ma'mûl çardak altında buldu ki, o her iki eliyle zenbil örer idi.

“Arîş” sazlardan yapılan çardak ve çergi ve gölgelik ma’nâsınadır.

1701. Ona dedi ki: "Ey kendi canının düşmanı, benim çergime başını ileri itmişsin. 

Ebu’l-Hayr hazretleri o ziyâretçiye dedi ki: “Niçin bilâ-istîzân benim külbemin penceresinden başını içeriye soktun ve (Nûr, 24/27) “Ey îmân eden kimseler, isti’nâs etmedikçe ve ehline selâm vermedikçe evinizin gayri olan eve girmeyiniz!" âyet-i kerîmesi hükmüne muhâlefetle canının düşmanı oldun.”

702. "Niçin sibâkda bu aceleyi yaptın?" Dedi: Muhabbet ve iştiyakın ifratından!"

“Külbeye girmek sibâkmda niçin bu aceleyi ettin; istîzân etmek husûsunda edeb-i şer'îye riâyet etmedin?” Ziyâretçi de cevâben: “Sana olan muhabbet ve iştiyâkımın ifrâtından bu edebe riâyet hatınma gelmedi!” dedi.

1703. Böyle olunca tebessüm etti ve dedi: "Şimdi gel, fakat ey azîz, bunu mahfî tut!" Zâirin ifrât-ı muhabbetini işitince Ebu’l-Hayr hazretleri tebessüm edip dedi ki: “Öyle ise, şimdi gel, fakat ey meydân-ı Hudâ’nın muhibbi olan aziz, bu gördüğün hâli sakla!”

1704. "Ben ölmedikçe bunu ne bir karibine ne bir habıbine ve ne de bir denîye, kimseye söyleme!"

“Ben hayatta oldukça, benim iki sağlam el ile zenbil ördüğümü gördüğü-nü, ne akrabân olan bir kimseye ve ne de bir dostuna ve ne de âhâd-ı nâsdan birisine velhâsıl hiçbir kimseye söyleme ve bu sırrı ifşâ etme!”

1705. Ondan sonra başka taife onun penceresinden, onun dokumasına muttali' oldular.

Bu zâir gördüğü bu sim her ne kadar saklamış ve ifşâ etmemiş ise de, onun ahvâlini tecessüs eden başka kimseler, gizlice onun külbesinin penceresinden bakıp, onun iki sağlam el ile zenbil dokuyuşuna vâkıf oldular.

1706. Dedi: "Ey Kirdigâr, hikmeti sen bilirsin; ben gizlerim, sen aşikâr ettin!" Bu sırın keşfi üzerine Ebu’l-Hayr hazretleri Hak Teâlâ’ya münâcâta başlayıp dedi ki: “Ey fail-i hakîkî olan Hâlık'ım! Bu sımn şüyû’undaki hikmeti sen bilirsin. Ben saklıyorum, sen meydana çıkarıyorsun; bundaki hikmetin nedir?"

1707. Ona ilham geldi ki: "Birkaç kimseler geldi ki, bu gamda sana münkir oldular." Bu münâcâtı üzerine Hz. Ebu’l-Hayr’a böyle ilhâm-ı ilâhî geldi: “Bu elin kesilmesi gamında senin sıdk-ı hâlini inkâr eden, ehl-i tarikten birkaç kimseler var idi, dediler.”

1708. "Ki, meğer o tarîkde riyakâr idi ki, Hudâ ferik içinde onu rüsvây etti."

“Meğer o Ebu’l-Hayr, tarîk-i Hak’da ihlâs sâhibi değil, bil’akis riyâkâr bir kimse imiş; onun için Hak Teâlâ hazretleri onu ehl-i ihlâs içinde, eli kesilmek süreriyle rüsvây etti, yoksa o ehl-i tarik değil, ehl-i sirkat imiş!”

1709. "Ben istemedim ki o tâife kâfir olsunlar; dalâlette, su-i zan içinde gitsinler!"

“Ben zâhiren cereyân eden ahvâle göre olan hükümlerinde onlan ma’zûr gördüm ve kemâl-i keremimden istemedim ki, o sana münkir olan tâife dalâ-lette ve benim bir velîme karşı sû’-i zan içinde yürüsünler!”

1710. "Bu kerameti âşikâr ettik ki, iş vaktinde sana el veririz."

 “Bu sağlam el ile zenbil örmek kerametini halka izhâr ettik ve zenbil örmek zamânında sana el verdiğimizi nâsa gösterdik."

1711. “Tâ ki o kötü zanlı bîçâreler cenâb-ı âsumândan merdûd olmayalar."

“Bu keşf ve ızhârı, bu kötü zanlı bîçâreler rahmet ve hidâyet-i âsumânî ta-rafından reddolunmamak için yaptık.”

1712. Bu kerameti ben sana onlar için verdim; ve bu çer âğı sana bunun için koydum."

“Senin elin kesildikten sonra, iki sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini ben sana, onlara göstermek için verdim. Ve bu çerâg-ı hidâyeti sana, onlann sû’-i zandan ve zulmet-i dalâletten kurtulmalan için vaz’ ettim.”

1713. "Sen ondan geçmişsin ki, tenin ölümünden ve eczâ-yı bedenin tefrikinden korkasın."

“Sen cismin ölümü korkusundan ve eczâ-yı bedenin toprakta dağılıp, sûretin ma’dûm olması havfindan geçmişsin; zîrâ sen, senin senliğinin cisimden ibâret olmadığını yakînen anladın.”

1714. Başın ve ayağın tefriki vehmi senden gitti; vehmin defi sana iyi siper-i azîm olarak erişti.

“Öleceğim, başım ve ayağım toprakta çürüyüp, birbirinden aynlacak diye ehl-i gafletin her an dûçâr olduğu vehim senden zâil oldu. Bu vehmin defi, senin elinin kesilmesinden müteessir olmamak husûsunda iyi ve azîm bir siper olarak senin imdâdına erişti."[24] 

----------------

فَإِن لَّمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِن قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ أَزْكَى لَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ {النور/28}

“Fe-in lem tecidû fîhâ ehaden felâ tedhulûhâ hattâ yu/zene lekum ve-in kîle lekumu-rci’û ferci’û huve ezkâ lekum va(A)llâhu bimâ ta’melûne alîm(un)” Eğer evde kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, “Geri dönün” denirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir. (24/28)

----------------

Eğer bu mertebenin sahibi size kendini belli etmezse ve izin verilene kadar oraya girmeyin. Geri dönün denirse hemen dönün…

Bu âyet-i anlayabilmek için efendimizin evine girme edebi hakkında yazılan Ahzab sûresi 53. Âyetini buraya alallım.

--------------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِن وَرَاء حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا {الأحزاب/53}

(AHZAB 53) - (Ya eyyühellezîne amenu la tedhulu büyuten nebiyyi illa ey yü'zene leküm ila taamin ğayra nazırîne inahü ve lakin iza düıytüm fedhulu fe iza taımtüm fenteşiru ve la müste'nisîne li hadîs inne zaliküm kane yü'zin nebiyye fe yestahyî minküm vallahü la yestahyî minel hakk ve iza seeltümuhünne metaan fes'eluhünne min verai hıcab zaliküm atheru li kulubiküm ve kulubihinne ve ma kane leküm en tü'zu rasullellahi ve la en tenkihu ezvacehu mim ba'dihi ebeda inne zaliküm kane ındellahi azıyma) 

(33/53) - “Ey iman edenler! Siz zamanını gözetlemeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe, Peygamber'in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber'in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah'ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah) tır.”

-------------------

Ya eyyühellezîne amenu la tedhulu büyuten nebiyyi illa ey yü'zene leküm ila taamin ğayra nazırîne inahü, Ey iman edenler, Peygamberin evlerine, vaktine dikkat etmeksizin ve yemek için izin verilmedikçe girmeyin.

Bu âyet hâl ve edep bildiren bir âyettir. “Ya” yani Harfi nida ile başlayarak iman edenlere seslenmektedir. “Nebi” daha önce şeriat getiren bir resülün şeraitinden haber veren peygamberdir. Efendimiz “Resül” olduğu gibi Nebidir… Ve bu Nebiliği Hakîkat-i Muhammedin tam kemâlli zuhur mahalli olduğu için tüm Resûlleri kapsamaktadır. Tüm şeriatlerin hakîkatlerini haber vermiştir. İşte Peygamberin evlerine derken, Hakîkat-i Muhammediyenin bu nübüvvet evlerinden bahsediliyor. Sûre sayısı 33 tür. Mescid-i Nebeviyyenin ilk direk sayısı 33 tür ve Hakîkat-i Muhammediyeyi ifade etmektedir. Yani yol ehli bir kişi Âdemiyetten, Hz. Muhammede kadar gelen mertebe evlerine girmesi izne ve vakte tabidir. Buna da ancak “Nebi” ve onun izini takip eden varisleri olan âlim ve arif kişiler verebilir. Yol ehlinin bu vakitlere dikkat etmesi gerekir. Bunun iznini ve zamanı ancak sâlikin arif ve arifibillah olan Mürşidi bilebilir. İşte bu evlerde yenilen yemekler, yani ma’nevi gıdalar farklıdır. Nasıl ki bir bebeğe süt ve mama verilir. Büyüklerin yemeklerinden verilirse yiyeceğini hazmedemez… Büyük bir insana bebeklerin yiyeceği süt, mama verilirse, onu da bu yiyeceklerin beslemeyeceği açıktır. Anlaşılığı üzere kişi hangi mertebede ise o mertebenin “Nebi”sine iman etmekte ve o mertebeden gıdasını almaktadır. Bu da O mertebenin izni ile olmaktadır. 

Ve lakin iza düıytüm fedhulu fe iza taımtüm fenteşiru ve la müste'nisîne li hadîs, Ancak çağrıldığınızda girin, yemeği yediğinizde de hemen dağılın; sohbet etmek için de izinsiz girmeyin! Devamında gelen ifâdelerde ancak çağırıldığınızda yani mertebeye davet edildiğinizde girin deniyor, yemeği yani o mertebenin ilmini aldığınızda da dağılın, çünkü kişi aynı yemeği devamlı yiyemez. Yerse o kişiye zarar verir. Ve sürekli bâtın ile de meşgul olunmaz. Zâhiri yönün ihtiyaçlarınıda karşılamak gereklidir. Efendimiz “Erihni ya Bilal” diyerek ma’nevi âlemlere uruç ediyor. Ayşe validemizin seslenmesi ile zâhir âleme nüzul ediyor, ailesinin ve sahabelerin işlerine yardımcı oluyordu. Hadis “söz” olduğu gibi sonradan olma iki zamanda baki olmaya arizi şeylere denmektedir. Yani bu evlere mertebelere girerken sonradan olan hayâl ve vehimleriniz ile değil hakîkatlerini tahsil için izin alarak girin denmektedir.

İnne zaliküm kane yü'zin nebiyye fe yestahyî minküm, Çünkü o, peygambere eziyet veriyor, üstelik sizden utanıyor. İşte merâtibi ilâhiye den her hangi bir mertebeye izinsiz girilirse o mertebe o kişiden incinmekte ve utanmaktadır. O mertebenin hâli ve idrâki yoksa hayâli ve vehimi ile hürmetsizlik edilmekte ve hakîkatine saygısızlık yapılmaktadır. Yol ehli kişi vakti gelince o mertebenin dersi verileceğini ve o mertebeye alınacağını bilmeli ve bu konuda sabır ve gayretle çalışmalarına devam etmelidir. 

Vallahü la yestahyî minel hakk, Allah (c.c) gerçeği söylemekten utanmaz. Burada âyet zât-i dir. Ahadiyyet mertebesi Ulûhiyyet mertebesinden haber vermektedir. Vahidiyet yani Ulûhiyyet mertebesinin zât ismi olan “Allah” el Hakk yani Hakikati söylemekten utanmaz. Bu mertebe tüm mertebelerin istikaklarını yani gereklerini vermektedir. Allah esmâsının kemâlli zuhur mahalli Hz. Muhammed ve vekilleri de kâmil insanlardır. Bu mertebeye el-Hakk ile gelmiş olanlar, kimin hangi mertebede olduğunu bilir ve bunu söylemektende utanmaz.

Nesimi şöyle demiştir. Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime, aru namus şisesini taşa çaldım kime ne!

Ve iza seeltümuhünne metaan fes'eluhünne min verai hıcab, Peygamberin eşlerinden birşey istediğinizde (sorduğunuzda) bir perde arkasından isteyin! Bunun sebeplerinden biri Allah (c.c.) “Cemâl”ini açmış, Celâl’ini örtmüş, perdelemiştir. “Hicâb” yani örtü ile bu celâlden sakınılmasıdır. Her bir nebi bir mertebeyi ifade etmekteydi. Bu mertebelerin iki yönü bulunmaktadır. Akl-ı Küll ve Nefsi Küll yönleridir. Eşler ile mertebelerin Nefsi küll ve üretkenliklerinden istenilecek, sorulacak şeyleri hicâb-perde arkasından isteyin yani bu mertebelerden gelen ilim ve hakîkatleri zâhir ehline anlamayacak kişilerden örtün gizleyin. Bir şeyin nefsi o şeyin zatı yani hakîkatidir. İşte bu hakîkati ehli olmayandan örtüp gizleyemezse, Ene’l Hakk narasını ulu orta yerde atıp Hallac-ı Mansur gibi canını vermek vardır…

Faydalı olur düşüncesi ile Terzi Baba (13) Hakîkat-i İlâhiyye kitabının 49. Sayfasında bulunan Kitab’un Netice adlı eserin sadeleştirmesinden bir bölümü buraya alıyorum.

İnsân-ı Kâmil cem’ül cem ehlidir. Ve onun hicâb-ı yani perdesi yine kendisidir. Ve bir şey ki; kendi kendine perde olmaz. İşte Hakk’a ve İnsân-ı Kâmil’e hicâb-perde yoktur. Zira Hakk’ın İnsân-ı Kâmil’e iltifatı vardır. Ve nâkıs-noksana göre hicâb-perde vardır. Zira a’ma’sı hakîkati kendisine münkeşif olmamıştır. 

Zaliküm atheru li kulubiküm ve kulubihinne, Öyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha çok temizdir. Bir önce ki satırlarda yazılanlar ve burada kalbleriniz ve kalbleri ve temizdir ifadesi ile tenzih ikilik ifadelerini içermektedir. Yukarda sadeleştirme bölümünde de hicab nakıs-noksana göre olduğu bildirilmişti. Kendi ve Hakk’ın hakîkatine ulaşan için iki kalp olmaz. Aynı zamanda kalb, gönüldür… “Bir gönül ol, ya da bir gönle gir” denmiştir… Bir gönül olan ve bir gönle girenin de kalbleri ve kalbi olmaz… Kalbimiz hükmüne dönüşür… Hakk’ın gönlü olan bu gönülde ehline haram değil haremdir… İşte zâhiri kâ’beye nasıl ki inananlar girmekte ”Mescid’ül Harem” olmaktadır. İnanmayanlara “Mescid’ül Haram” hükmündedir. Yani bu sınırdan içeri sokulmazlar ve perdelidirler… Bir bakıma da sûre (33) sayı değeri ile bu mescid Mescid-i Nebevi Hükmündedir… Sûrenin Medeni olması da bunu desteklemektedir. 

53 Terzi Baba’mın gönlü ehil olan yoluna hakiki ma’nâda inanlara “harem”dir. İnanmayanlara ve daha henüz ikilik hükmünde olanlarada hicâb yani perdeli, inanmayanlara da haram hükmündedir… 

Ve ma kane leküm en tü'zu rasullellahi ve la en tenkihu ezvacehu mim ba'dihı ebeda… Sizin, Allah'ın peygamberini incitmeye hakkınız yoktur; arkasından hanımlarını nikahlayamazsınız da…

Zâhiri olarak açık bir hükümdür. Ma’nevi olarakta yukarıda yazılan hükümlere uymamak Allah’ın resûlü ve resûlün resûlü olan 53 Efendi Babamızı incitmektedir. Nasıl ki resülün eşleri yani merâtib-i ilâhiyyesi sadece ona aiitir… 53 Efendi Baba’mıza ait olan merâtibler şu anda ve arkasından nikahlanamaz yani sahib çıkılamaz…

Zaliküm kane ındellahi azıyma, Çünkü bunlar, Allah katında çok büyük bir günahtır. Zâhiren bu ifadeler geçerlidir… Yalnız burada bildirilen ulûhiyet hakîkatleridir. “Kane” idi… Allah’ın katında idi… Yani ulûhiyyetin katında idi… Bu mertebe itibari ile günah yoktur… Daha henüz zuhura çıkmamıştır… Ayan-i sabite hakikatlerini bildirmektedir… Bu fiili işleyen kendi ayn-ı sabite hakikatinden bunları taleb etmekte ve Allah-ulûhiyyet mertebesi bu hakîkatleri ifaza etmekte feyzlendirmektedir. “Allah yaptığından sorulmaz, fakat siz sorulursunuz”. Hakîkatının bir bakıma açılımıdır…[25]

----------------

لَّيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَّكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ {النور/29}

“Leyse aleykum cunâhun en tedhulû buyûten gayra meskûnetin fîhâ metâ’un lekum va(A)llâhu ya’lemu mâ tubdûne vemâ tektumûn(e)” İçinde size ait bir eşya olan, oturanı bulunmayan evlere girmenizde herhangi bir günah yoktur. Allah, açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir. (24/29)

----------------

İçinde size ait bir belirtisi olan bu mertebe hakkında bilginiz, ilminiz, müşahadeniz, yaşantınız, tecelliniz olan evlere girmenizde bir beis yoktur. Oturanı bulunması daha önce oturmasına izin verilmiş bir yakın veya başkasının kullanımı için kiralanmasıdır. Bu mertebeler hayal ve vehmin kullanulmasında ise zaten varlık günahı vardır. 

----------------

قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ {النور/30}

“Kul lilmu/minîne yaguddû min ebsârihim veyahfezû furûcehum zâlike ezkâ lehum inna(A)llâhe habîrun bimâ yasne’ûn(e) Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır. (24/30)

----------------

Zâhirde suliet olarak erkek görüntüsüne olarak söylenmiş bu âyet irfan ehli olan recül–er konumunda olanlara bâtında geçerlidir. Görünüşte erkek olsun, kadın olsun batının da aklı küll hakikati anlayışına ulaşmışsa hakikatte recül, er hükmündedir. Hakk’tan gayrısını görmek-müşahade etmek sakınmamak, hakk’tan gaflete düşmeye sepep olur ve nefsin kontrolü altına girilmesine sebeb olur. 

----------------

وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {النور/31}

“Vekul lilmu/minâti yagdudne min ebsârihinne veyahfazne furûcehunne velâ yubdîne zînetehunne illâ mâzahera minhâ velyadribne bihumurihinne alâ cuyûbihin(ne) velâ yubdîne zînetehunne illâ libu’ûletihinne ev âbâ-ihinne ev âbâ-i bu’ûletihinne ev ebnâ-ihinne ev ebnâ-i bu’ûletihinne ev iḣvânihinne ev benî iḣvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâ-ihinne ev mâ meleket eymânuhunne evi-ttâbi’îne ġayri ulî-l-irbeti mine-rricâli evi-ttifli-lleżîne lem yazherû alâ avrâti-nnisâ-/(i) velâ yadribne bi-erculihinne liyu’leme mâ yuḣfîne min zînetihin(ne) vetûbû ila(A)llâhi cemî’an eyyuhâ-lmu/minûne le’allekum tuflihûn(e)” Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz! (24/31)

----------------

Bu âyet Kûr’ân-ı Keriym de örtünme emrinden biri bu âyettir. Hanımlarda başın örtülmesinin hakikati saçların her teli esmâ-i ilâhiyyeye remizdir. Bunlar mahrem olmayan ağyara gösterilmesi uygun değildir. 

Burada mahrem olan kişiler esmâ-i ilahiyyedir. Mahrem olanlar ise nefsi ilahiyye yaşantısı üzere olanlardır. 

Diğer bir başka setr ile ilgili âyet Araf sûresi 26. Âyette geçmektedir.

يَا بَنِي آدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِى

سَوْاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ

آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

(Ya beni Âdeme kad enzelnâ aleyküm libasün yüvarî sev’atiküm ve rişün ve libasüttakva zalike hayrun zalike min ayatillâhi leallehüm yezzekkerune.) Meâlen: (7/26) ”Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik, takvâ elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ'nın âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.” Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’nin baş tarafında üç türlü elbiseden bahsedilmektedir. Bunlar, dünyada giyilecek ikisi fiziki diğeri ma’nevi elbiselerdir. Ayrıca içte, bâtında üç elbise daha vardır ki; onlar lâtif elbiseler olduklarından görünmemektedirler. Bu yüzden de fark edilememektedirler.

Birinci elbise: İnsân’ın iç bünyesini > mânâsını muhafaza eden, toprak beden, et, kemik, sâlsâl, balçık, elbisesidir.

İkinci elbise: Bedeni muhafaza eden, belirli malzemelerden meydana gelen giysi elbisesidir.

Üçüncü elbise: (Takva) elbisesi’dir ki, insân’ın gerçek mânâda insân olarak yaşamasını temin eden İlâhi sistemin mânâ olarak tüm kimliğine giydirilmesidir. Bir gerçek hayat sistemi ve insânlık, asalet elbisesidir. (Bu mevzuya daha sonra yine devam edeceğiz.) İşte bütün bu hakikatler, (Âyatillâhi) Allah’ın Âyetleri’ndendir. Yani Ulûhiyyet işaretlerinden > mertebe-lerindendir.

Bütün bu âlem, (Allah’ın Âyetleri) olup âlemin tümü (Kûr’ân-ı fiilî veya Kûr’ân-ı tafsilî)dir. Yani bütün tafsilâtıylâ zuhura çıkmış, yaşayan muhteşem zâtın zuhuru, her mertebesi itibariyle esmâ-i İlâhiyye’nin ve sıfat-ı İlâhiyye’nin kendi mânâları itibariyle zuhur ve tecellileri > zâtının giyindiği elbiseleridir. En güzel elbise ise (Rahmân) sûreti üzere halk edilen (Âdem > insân) sûreti ve elbisesidir.[26]

İkinci Yorum; 

“Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takvâ elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah'ın Âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.” Bu elbise iç bünyemizdeki mânâyı gizlemek için giydirilen beden elbisesidir. Böyle bir madde bedenimiz olmasa dünyada mânâların barınabileceği bir yer olamayacak ve hepimiz hayâli sülietler gibi oluruz ve iletişimimizde olmaz. Ayrıca bu elbise yâni beden içinde elbiseler indirdik ki, kullandığımız giyeceklerdir. Takvâ elbisesi, iç bünyede verilen mânâları kullanarak ortaya çıkarmaktır. Bu da tatbik edilerek olur, örneğin namaza başlarken namaz elbisesi giyiyoruz ve hûşû ile namaz fiilinin içine giriyoruz, buradaki takvâ elbisemiz namazdır. Şeriat mertebesinde fiiller takvâ olurken, esas takvâ Âdem (a.s.) dan bize verese-miras gelen “ve nefahtü” hakîkatini unutmamaktır. 

Bu anlattığımız Âyetler zât mertebesinin hakîkatleridir, umulur ki bunları düşünüp, zâten sizde mevcût olan bunları ortaya çıkarırsınız. Cenâb-ı Hakk bunu bizlerden bekliyor çünkü bunu yapacak herşeyi bize vermiştir, elbise elbise üstüne giydirilince bunlar biraz kapalı kalmış fakat siz bunu umarım ki ortaya çıkarırsınız diyor.[27] 

BAŞÖRTÜSÜ[28]

İslam dini itibariyle bir kıyafet oluşumu vardır müntesiblerine aslında bu örtü örtünme setr etme bütün dinlerde vardır, sadece islamiyette oluşan değildir, İbrahimiyette de vardır, Museviyette de vardır, Hırıstiyanlıkta da vardır, Müslümanlıkta da vardır. Hıristiyanların rahibelerinde görüyoruz nasıl kapanıyorlar, onların da kendilerine göre anlayışları vardır. İslamiyetin de kendine göre bir örtünme adabı vardır. Ama biz bunu biraz mübalalandırarak itika yapıyoruz diye olmasının daha fazlasını yapıyoruz veya eksiğini yapıyoruz.

Erkeklerde bir gerçek var sakal bıraksalar da kesseler de sakal vardır. Bırakmak bırakmamak mesele değil, mühim olan olmasıdır. Bıyık ve sakal neden var erkeklerde, neden bıyıkları ayırıyoruz sakalları ayırıyoruz hepsine birden sakal demiyoruz, hepsi aynı kaynaklı değil midir, aynı şekilde aynı benzer, saçımızdan ne farkı vardır, ama yerleri itibariyle ayırıyoruz. Şu yerde olana bıyık deniyor şuralarda olana da sakal deniyor. Hanımların da başörtüleri vardır. İşte şu kadar kısmını kapatacak diye. Neden kapatıyoruz, kardeşlerimize soralım bakalım, emir olduğu için kapatıyoruz, AllahuTeala Hz leri bunu neye dayandırarak emretmiştir, canı öyle istediği için mi, yoksa bir hakikate dayandığı için mi?

Cenab-ı Hakk içki içmeyin de diyor, neden içki içmeyin diyor, bir sebebi var, eğer bir şey men edilmişse onun mutlaka çok büyük arka planda zararları vardır veya oluşumları vardır. Hiçbir emir ve nehy yersiz ve boşu boşuna mesnetsiz söylenmemiştir. Namaz kıl dediyse mutlaka onun bir hikmeti vardır, rüku dediyse mutlaka bir hikmeti vardır, rast gele bunlar oluşturulmuş serpiştirilmiş şeyler değildir. İslam hukuku İslam adabı yani Allah’ın dileği. Peki Allah emrettiyse kapat ama Allah’ın emri bir mesnede dayanmaktadır işte. Sizin söylediğiniz Ef’al âlemi itibariyle olan hususu, oraya da bir cevap olacaktır tabi. 

Ef’al âlemindeki yaşantının baş örtünün cevabı olacak, Esma âleminde niçin kapatılıyor, onun da cevabı olacak, sıfat âleminde yaşayan insanın neden başını kapatıyor onun da bir cevabı olacak, Zat âleminde yaşayan insanın neden başını kapatıyor onun da o mertebe itibariyle cevabı olacaktır. Rabiya’tül Adriye bir gün mutadı olan kapalılığın dışında caddenin ortasından açık saçık geçiyormuş, tabi o güne göre açık ne kadarsa işte başın ön tarafı açık o günün anlayışına göre o açık saçık anlayışında caddenin ortasından geçiyor, Hasan Basri Hz karşıdan çıka geliyor, hemen toplanıyor başını örtüyor, ondan sonra geçip gidiyor, dikkatini çeken çevresi merak eden birisi soruyor ya Rabıya sen erkeklerin içinden dolaştın geçtin çarşının içerisinde açık saçıktın işte falan kişiyi görünce hemen örtündün, bu işi neden böyle yaptın denilince, ben çarşıdan geçtiğimde erkek merkek yoktu ki diyor, ama ne zaman bir er gördüm erkek değil er gördüm o zaman farz oldu kapanmak kapattım erin karşısında diyor. 

Bakın bu da bir anlayıştır, ama herkes her halini buna dayandıracak da başını açacak demek değildir. Bu bir gerçeği yansıtıyor. İnsanın başı vehis diyorlar Araplar Vehis yani baş demektir, yani kişinin en uç noktasıdır, en zirve noktasıdır. Yani bir başka ifade ile insan bedeninin Arş’ı, bizim başımız âlemin durumu karşın başımız Arş’tır. Nasıl Arş-ı Âlâ bu âlemin çatısı en son noktası Arş insanın başı da en son zirvesi olduğu için Arştır Arş-ı Âlâ dır. Ve de aklımız o kafa içinde olduğu için merkez de bakın oradadır, burası ile irtibatı kesien parmak ucundaki en küçük hücre anarşi yuvası oluyor ve kanser oluşturuyor. 

Akıl ile irtibatı kesti kendi başına kendi aklını kullandığı için kanserin sırrı da budur zaten. Beyine ulaşamıyor oradaki akıl hücredeki akıl, kendi aklına göre birşeyler onarmaya çalışıyor, ama sayısının rakamının sınırlandırılmasını veya çoğaltılmasını hesap edemediğinden kendi aklınca hareket ediyor, nefsimizin yaptığı gibi, ilahi adaletten kopuk çalıştığımız zaman kanser oluyoruz. Yani cemiyetin kanseri olmuş oluyoruz nefsani yaşadığımız için. Ama biz İlahi hükme tabi olarak hayatımızı sürdürsek cemiyetin içinde böyle hastalıklar olmaz tertemiz bir hayat geçer cemiyet içerisinde. 

Şimdi aklımız başımız yani Arş, aklımızdaki bilgiler, Cenab-ı Hakk’ın Esma-ı İlahiyesi 99 esma ve sayılamayacak kadar Esma-ı İlahiyesi ve başımızdan çıkan saçlar Arş-ı Ala’dan bizim beden mülkümüze tenezzül eden Esma-ı ilahiyenin zuhurlarıdır. Arş-ı Âlâ dan yani başımızdan bedenimize doğru tenezzül eden inen yani tecelli eden saçlarımızın her bir teli bir Esma-ı İlahiyenin zuhuru hükmündedir, yani bir teli Ahad isminin zuhuru bir teli Vahid isminin zuhuru, birisi Kahhar isminin zuhuru, birisi Samed isminin zuhuru, birisi Rezzak isminin zuhuru biz o saçlarımızı uzatalım uzatalım topuklarımıza kadar bütün bizi ihata edecek hale gelir. 

İşte her bir şaç teli İlahi bir Esmanın zuhurunu ortaya getirdiğinden bunun da aşikar edilmemesi izlenmesi gerektiğinden baş örtüsü gereklidir. Yoksa cinsiyet yönünden değildir. Bu efal âlemindeki sebebidir. Yani beşeriyet âlemindeki sebebidir. Erkekler Akl-ı Kül tecellisinde oldukları için Kadınlar da Nefs-i Kül tecellisinde oldukları için nefs-i Külün kendini gizlemesi Akl-ı Kül’ün de aşikar etmesi gerekiyor. İşte Hacca gittiğimiz zaman veya umreye gittiğimiz zaman saçlarınızı kısaltın veya kökünden traş edin kazıtın diye emir vardır. Bu demektir ki Hacca gelmezden evvel sende beşeriyetin istikametinde gelen Esma-ı İlahiyeyi artık kes kökünden kes ondan sonra senden zuhura gelecek Zat’i Mertebede Esma-ı İlahiyeyi kullan tahakkuk ettir manasınadır.

Peki sakal niyedir, işte Hakikat-ı Muhammeiye’nin Akl-ı Kül’ün zuhuru er kimselerin veçhinde zuhura geldiğinden onu da perdelemek gerektiğinden aşıkare çıkarmamak gerektiğinden erkeklere sakal sünnettir demişlerdir. Bıyıklarımız Sıfat-ı Subutiye ve Sıfat-ı Zat’iyedir, Sakallarımız da esma-ı İlahiyenin zuhurudur ve bu Esma ile zat’ımıza perde olmaktır. Yani Zat’ımızı Esma ve Sıfatlarla perdelemektir sakal ve bıyık bırakılması. Neden sakal bıraktın dendiğinde işte efendim sünnettir de ondan derler sünnet tabi sünnet ama Ebu Cehil de de sakal vardı, ne yapacağız şimdi o da sünnete mi uydu, Adem (as) da cennette sakal ve bıyık yoktu, çünkü Cennette onda İlahi tecelli açık seçik zuhurdaydı perdelemeye gerek yoktu çünkü başka varlık yok ne hava validemiz vardı ne diğer insanlar vardı. 

Perdelemeye gerek yoktu zaten orada Cenab-ı Hakk Zat’ı le zuhurdaydı Âdem (as) da. Cennette gezmesi bu demekti zaten Allah’ın Zat’ında Cennet hükmünde dolaşmasıydı Cennetteki hali. Erkeklerdeki bıyıklar Sıfat tecellisini gizlemek, sakalları da Esma-ı İlahiyeyi gizlemektir. Yani Cemal-i İlahiyeyi gizlemektir. Ne ile gizlemek, Sıfat ve Esma tecellileri ile Zat’i Cemalini perdelemektir. Bakın وَلَقَدْ اَتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِى وَالْقُرْاَنَ الْعَظِيمَ 15/87 Biz O’na Kur’an’ı ve Seb’ul Mesaniyi verdik diyor. “Seb-ul Mesani” bizim veçhimizdir bir bakıma, veçhimiz çehremiz yani yüzümüzdür. Neden bakın yedi delik var, yedi mertebe var, insanın başında, iki göz, iki kulak iki burun deliği, bir ağız toplarsak yedi yapar. Yedi mertebenin yedi sıfatın zuhur kaynağıdır. İnsan vücudu ile değil başı ile insandır. Yüzü ve veçhesi ile diğer insanlardan ayrılıyor, eli ayağı ile değildir, kafamıza birer maske taksalar sıra ile göstersinler kim kimi nasıl tanıyacaktır. İnsan kendi eşini tanıyamaz o kadar kişi arasında. Belirli bir özel hali olmazsa eğer. Ama bütün giyinik olsa sadece gözleri açık olsa gene tanır. 

Başörtüsü Allah’ın Sıfatlarını esmalarını gizliyor, perdeliyor, ehil olmayanlara o sırrın ifşa edilmemesi ama bir hanım eşinin yanında o örtüyü çıkarabiliyor, işte orada ifşa etmek gerekiyor. Yani güzelliğini ortaya koyması gerekiyor eşinin yanında. 

Âdem (as) ın şahsında nisalık ve erlik birlikteydi, ikisi birlikteydi, Allah Âdem’i insan olarak halk etti, yani iki cinsi bir arada halk etti ayrı ayrı halk etmiş olsaydı insanların birleşmesi mümkün olmazdı. Aslı bir olanın sonradan birleşmesi mümkündür, aslı bir olupta ayrılmış olanların sonradan birleşmesi mümkündür, ama aslı ayrı ayrı olanların sonradan birleşmesi mümkün değildir. İnsanın var edilişini bir elma gibi düşünürseniz ortadan ayrılınca iki yarım elma oluşur, ama bütün elmayı iki parça bir araya gelirse oluşturuyor. Yani Erkek ile kadın ayrı varlıklar değildir. Biz hep kendimizi ayrı ayrı ayrı sınıf ayrı sınıf olarak görüyoruz, hayır ayrı değil, zahirdeki şartlanmamız aman ona dokunma buna yaklaşma bir de şeriatı tatbik ediyoruz diye kadınlar bir tarafa erkekler bir tarafa haydi hanımlar beklesinler dursunlar bir Hakk sohbeti duyacaklar da erkeklere yetişecekler.

Bunlar hep islamiyeti yanlış anlamamızdan kaynaklanan yanlış tatbikatlardır bunlar, neden işte efendim göz kayar işte şu olur bu olur, ey mübarek sen daha hala oralarda yaşıyorsan git dolaş sen hayatını yaşa, cisiyet farkı kalkmadığı sürece zaten bir insan gerçek derviş olamaz. Daha hala kendinden korkuyorsa. Genelleyecek olursak herkes aynı olmayabilir sede biz işin aslından bahsediyoruz, işin aslı budur, ama şöyle tatbik edilir böyle tatbik edilir, o gurup böyle kanaattadır, böyle kanaattadır, o ayrı o bizim konumuz değildir zaten, burada sorun veya sorunsuzluk ne ise aslında ortada sorun da yok ama biz sorun çıkarıyoruz. 

Allah’ın insan diye hitap ettiği bir varlık var, bu varlığın iki yönü vardır, birine Nisvan demişler birine Racul demişler, ama bunlar ayrı şeyler değildir. Eğer ayrı şeyler olsa birlikte olmaz aileler kurulmaz. Aşılanabilen bazı ağaçlar var, bazıları da o aşıları almıyor kabul etmiyor.

Toplumdaki bazı yaraların o kadar çareleri var ki ama biz bu çareleri çaresizlik haline getirmişiz dolaştırmışız dolaştırmışız ondan sonra kendimiz de artık çözemez hale getirmişiz. İki tarafı a memnun etmenin yolu o kadar kolay açık seçik ki ama iki tarafın da iyi niyetlileri azdır. İşler buradan kaynaklanıyor. İki tarafta da iyi niyetliler çoğunlukta olsa bu işin çözümü o kadar kolay ki nedir mesela; Türkiye bu gün Dünya devletleri içinde her yönüyle birlikte elemanlarıyla birlikte belirli bir konma gelmiş bizim dünya çapında modacılarımız var, ayakkabının modası değişti, elbisenin modası değişti, eşarbın modası neden değişmesin yani kim neden mani buna, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 de olan Allah her an değiştiği halde biz bin senelik kıyafeti neden üstümüze giyelim, baş örtüsünü atalım değil şeklini değiştiremezmisin, bakın iyi niyetten bahsediyorum, iyi niyette olanlar çoğunlukta olsa iki görüşte de burada iki tarafta da iyi niyet yok ard niyet var, birilerinde benlik var, çıkarmam da çıkarmam, tamam haklıdır Allah’ın emridir çıkarma, hürmet etmek lazımdır, öteki de çıkaracaksın da çıkaracaksın tutturuyor. Eğer bir kişi ideal sahibi ise geçi süreler için bazı ideallerinden fedakarlık etmesi gereklidir. Daha sonraki cemiyete yapacağı faydanın çoğunluğunu göz önüne alarak o gün kendi nefsinden biraz fedakarlık etmelidir. İşte cihat olan budur, eşarbı çıkarmamak cihad değildir. Onların gayeleri budur zaten eşarp yolu ile zorlayıp şuurlu Müslümanların iş başına gelmesini önlemekten başka bir şey değil kendilerine göre.

Ama iki senelik bir senelik devre içerisinde ortaokula giderken dışarıya çıkarken taksana eşarbını ne olacak, yemezler kimseyi Allah onu af eder, çünkü gelecekteki büyük menfeati kazanmak için kendisi namına değil çevre namına o eğitimi almadı mı o diplomayı almadı mı yukarıdaki mertebelere gelemiyor. Tamam bitti kalıyoruz işte Müslümanlar hep avami takımı olarak kalıyoruz bu şekilde bunların hangisi ideal şimdi, baş örtüyü çıkarmak mı ideal takmak mı ideal. Aleyhinde olarak zannetmeyin baş tacımız ayrı meseledir, ama geçici olarak bir ömür boyu kazanacağın menfaati iki sene için kayıp ediyoruz. Bunu da ideal uğruna yaptık diyoruz. İşte bu benlik yapıyor insanı farkında olmadan manevi benlik yapıyor nefsi benlikten ne farkı vardır.

İslamiyetin kuruluşunda müşriklerin zulmüne karşı direnenlerin durumu farklıdır orada yeni bir kuruluş vardır, oradaki insanlar taviz verseydi İslamiyet bu kadar gelişmezdi, onların görevleri başka idi. Onları bunun ile kıyas etmeyelim, Müslümanlar okusun ilim sahibi olsunlar sanat meslek sahibi olsunlar kaliteli insanlar olsunlar çevreye numune olsunlar işte bir iki sene fedakarlık yaparak oralarını aşsınlar belki onun imtihanı da budur, cenab-ı Hakk sadece tek yönlü imtihan etmez insanı Rahmani de imtihan eder. 

Biz gelelim şu meseleye eğer devlet dese ki kızlarımız biraz sabredin bakalım durun feveran etmeyin bu işi çözeceğiz ama iyi niyetli idareciler lazımdır. Alsınlar modacıları üç tane beş tane eşarp modeli çizsinler kumaşlarını desenlerini beğensinler, okula gelen kızlarımız bu model takacak desinler bakalım o kızlarımız onu kabul etmiyecekler mi? Hem de modern görünüşlü onların istediği şekilde 20. Asrın insanı olarak çıksınlar karşılarına kim ne der ki, işte iki tarafta da iyi niyet olacak gayeleri onların çıkartmak, iki taraf ta iyi niyetli olmuş olsa o eşerp modelini sundukları kişiler de böyle de örtünürüz diyecekler, ötekiler de diyemiyecekler siz bunları sembol olarak kullanıyorsunuz, siyasi yönde kullanıyorsunuz diye bahane ederek çıkartıyorlar, o zaman onların yaptığı modelin siyaseti olsa olsa kendilerine göre bir siyaset düşünmüş olurlar, ama niyet baş örtmek değil mi o kızımızda onunla örter aslında iş bu kadar kolaydır.

Biz şimdi başörtüsü derdinden okuldaki eğitimleri astık şunu astık bunu astık, zararlarımız vardır. Bazı baş örtülü mezun öğretmenler baş örtüsünü çıkarmam diye öğretmenlik yapmıyor halbuki başını açsa da o sınıfta bir öğrenciye de olsa dinini imanını öğretse işte cıhat budur, işte burada kazandığın sevap daha fazladır, günah da var ama sevap daha fazla olduğu için o günahını kapatabiliyor, ihtimal olarak günah da olsa ama kazanç günahtan daha fazla olduğundan kişi o günahı aşabilir, ama Cenab-ı Hakk iyi niyetiyle hiç günah da yazmayabilir, çünkü zaruret var.

Diyanet işleri başkanı da bu konuda çıkıp fetva veremez çünkü onlar din adamı değil din memurudur, din adamı ile memuru arasında çok fark vardır. Neyse bunlar da tecell-i İlahidir bunlar da olacaktır.

Â’mâ mertebesi var Â’mâ dan zuhur Ahadiyet mertebesi Ahadiyetten Uluhiyet, Uluhiyette Rahmaniyet ve Vahidiyet ondan sonra Rububiyet ondan sonra da Melikiyet mertebeleri vardır. Burada olan yaşantıların hakikati ve Allah’ın oralardaki zuhurunun ifadeleri nelerdir, bu mertebelerdeki yaşam izahları nelerdir. Â’mâ dediğimiz zaman hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir. Özden ibarettir, yani orada teferruat yok, kendi kendinde gizli iken kendi kendinde var kendi kendince malum ama diğer taraftan âlemlerden gizli iken bilinmezlik halinde iken işte bu izahı hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir Âmâ mertebesi. Allah, İlah, Vahidiyet, İnsan, Lahut, Hüviyet böyle bir izahı vardır. 

Şimdi Uluhiyet ne demektir, Uluhiyet dendiği zaman bir mertebenin ismi, ama bu mertebedeki tezahür nedir, bu mertebedeki faaliyet nedir, zuhur nedir. Oradaki anlayış nedir. Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile yani kuş kuşluğu ile balık balıklığı ile hayvan hayvanlığı ile melek melekliği ile insan insanlığı ile gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya Uluhiyet adı verilir. İşte bu mertebeleri bilmemiz faaliyet sahasını idrak etmemiz lazım ki rabbımızın hangi mertebede hangi şekilde zuhurda olduğunu bilelim müşahede edelim. 

Uluhiyet dediğimiz zaman ne anlıyoruz, Allah, Allah ama her şeyden tenzih ettiğimiz Allah, bu vasıfları üstünde bulundurmaz. Bakın Tenzihte olan Allah, bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde gerçek yüzleri ile korumaya Uluhiyet adı verilir. Yani Allah putperestin de Allah’ı onu da korur, Uluhiyet mertebesi itibariyle, ef’al mertebesi itibariyle değil, Uluhiyet mertebesi itibariyle, senin düşmanını da korur seni de korur. O düşman da olsa bir yaşama hakkı vardır. İşte bu yaşam hakkını hepsine verir. 

Ahadiyet ne demektir; Ahadiyet: Yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir, orada ne isimlerin ne sıfatların sözü geçer, isim ve sıfatların tesir sahası buraya ulaşmaz. Hani demiştik ya ahadiyet mertebesinde iki tecelli var, biri inniyeti biri de hüviyeti bakın orada isimler sıfatlar geçerli değildir. İsimler sıfatlar oraya ulaşamıyor, tesir edemiyor. Çünkü isim ve sıfatlar ondan sonraki mertebede meydana geliyor. Yani Ahadiyet Âmâ’dan tecellisinden ibarettir, burada isimler sıfatlar yok.

Vahidiyet: Ahadiyetten sonra gelen Vahidiyet; Yüce zat’ın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir, orada Zat sıfattır, sıfatta Zat’tır. Ama tecelli yerine bir mahal oluyor, zuhur yeri oluyor. Tecellinin zuhur yeri oluyor.

Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleriyle meydana gelişinden ibarettir. Rahmaniyette isimler ve sıfatlar gerçek yüzleri ile kimlik kazanıyorlar. Süliyet kazanıyorlar, varlıkları programa girmiş oluyor. 

Rububiyet: bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebenin ismidir. Esma mertebesidir, Ayan-ı Sabite biraz daha yukarısıdır, Rahmaniyet mertebesidir, Rububiyet mertebesi melekut mertebesidir, meleklerin mertebesidir melek kuvvet demektir melek deyince kanatlı vatif varlık düşünmeyin her faaliyeti ortaya getiren bir melek var her melek de o faaliyeti ortaya getirirken gerektiği şekle bürünerek onu ortaya getiriyor. Yağmur damlası dahi bir melek tarafından indiriliyor, o yağmur damlasını yere indirdikten sonra o melek ölüyor, işi bitiyor, ikinci yağmur damlası için ikinci melek halk ediliyor. Bir melek iki işte kullanılmıyor, çünkü orada işi bitiyor. Meleklerin öldüğünü diğer melekler nasıl anlarlarmış, zikrinin sona ermesi durması onun zikri de kendi bulunduğu fiili zuhura çıkarmaktır bir bakıma zikri o oluyor. Yani bütün varlıklara verilen isimler orada zuhura çıkıyor, Rab terbiye mertebesi orada meydana geliyor.

Melikiyet: Yani Mülk âlemi, bütün isim ve sıfatlar kendi hakkını almış olarak faaliyet sahasına gelmesidir. Yani her hangi bir cins kuş kendi hakkını yani kendi programının tamamı yapılmış olarak burada zuhura gelmiş olarak bu hakkını almasıdır. Rengiyle birlikte şekliyle birlikte kokusuyla birlikte estetiği ile birlikte iskeletiyle her şeyi ile birlikte hakkını almış olarak burada zuhura gelmiş olması.

----------------

وَأَنكِحُوا الْأَيَامَى مِنكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ إِن يَكُونُوا فُقَرَاء يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ {النور/32}

“Veenkihû-l-eyâmâ minkum ve-ssâlihîne min ibâdikum ve-imâ-ikum in yekûnû fukarâe yugnihimu(A)llâhu min fadlih(i) va(A)llâhu vâsi’un alîm(un)” Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. (24/32)

----------------

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّى يُغْنِيَهُمْ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا وَآتُوهُم مِّن مَّالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاء إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِّتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَن يُكْرِههُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِن بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {النور/33}

“Velyesta’fifi-llezîne lâ yecidûne nikâhan hattâ yuġniyehumu(A)llâhu min fadlih(i) vellezîne yebteûgne-lkitâbe mimmâ meleket eymânukum fekâtibûhum in alimtum fîhim hayrâ(an) veâtûhum min mâli(A)llâhi-llezî âtâkum velâ tukrihû feteyâtikum alâ-lbigâ-i in eradne tehassunen litebtegû arada-lhayâti-ddunyâ vemen yukrihhunne fe-inna(A)llâhe min ba’di ikrâhihinne gafûrun rahîm(un)” Evlenmeye güçleri yetmeyenler de, Allah kendilerini lütfuyla zengin edinceye kadar iffetlerini korusunlar. Sahip olduğunuz kölelerden “mükâtebe” yapmak isteyenlere gelince, eğer onlarda bir hayır görürseniz onlarla mükâtebe yapın. Allah’ın size verdiği maldan onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa bilinmelidir ki hiç şüphesiz onların zorlanmasından sonra Allah (onları) çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (10/33)

----------------

وَلَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ آيَاتٍ مُّبَيِّنَاتٍ وَمَثَلًا مِّنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ {النور/34}

“Velekad enzelnâ ileykum âyâtin mubeyyinâtin vemeselen mine-llezîne halev min kablikum vemev’izaten lilmuttekîn(e)” Andolsun, biz size açıklayıcı âyetler, sizden önce gelip geçenlerden bir misal ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir öğüt indirdik. (24/34) 

----------------

İttika sahipleri için ayetler ayetler bir misal, açıklama ve vaazdır.

Şeriat mertebesinde olan fıkhı boyutu ile iffetini koruma ve örtünme olarak sakınır.

Tarikat mertebesinde olan duygusal olarak iffetini korur ve örtünerek sakınır.

Hakikat mertebesinde olan kendi varlığında olan hakk’ın varlığını örter ve bunu göstermemeyi iffetsizlik olarak görür ve sakınır.

Marifet mertebesinde olan ağyardan haram olanlar kendinde olan hakikat ilmini örter ve mahrem olan yakınları evlatlarına bu hakikati açıklar.

----------------

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {النور/35}

“Allâhu nûru-ssemâvâti vel-ard(i) meśelu nûrihi kemişkâtin fîhâ misbâh(un) elmisbâhu fî zucâce(tin) ezzucâcetu keennehâ kevkebun durriyyun yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkiyyetin velâ garbiyyetin yekâdu zeytuhâ yudî-u velev lem temses-hu nâr(un) nûrun alâ nûr(in) yehdi(A)llâhu linûrihi men yeşâ/(u) veyadribu(A)llâhu-l-emsâle linnâs(i) va(A)llâhu bikulli şey-in alîm(un)” Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (24/35)

----------------

Ashab mi'rac münasebetiyle Resûl-i Ekrem'e, “Allah'ı gördün mü?” diye sormuş, o da, “Nûrdur, nasıl göreyim?” veya, “Sadece bir nûr gördüm” cevabını vermiş.[29] 

Nûr ismi, lügatte güneşten, aydan, ateşten şu uzayda yer tutan şu cisimlerin dış yüzlerine vuran hale konulmuş bir isimdir. Ve bilinmektedir ki, bu halin şeref ve faziletine özelleştirilmesi, gözle görülen şeylerin bu sebeple ortaya çıkıp görülmesi itibariyledir. Sonra şu da bilinmektedir ki, bütün bu görülen şeyleri idrak etmek, onların ışık almalarına bağlı olduğu gibi görecek gözün var olmasına da bağlıdır. Çünkü gözle görülen şeyler, ışık aldıktan sonra dahi körlere gözükmez. O halde gören ruh, ortaya çıkma ve görünmede vazgeçilmez bir rükün olmakta, görünen ışığa denktir, eşittir. Sonra şu yönden ona tercih de edilir. Çünkü gören ruh, idrak edici, yani anlayıcıdır; idrak onunla mümkündür. Dışardaki ışık ise idrak edici değildir. Kendisiyle idrak olunan yani idrake sebep olan değil, belki idrak anında bulunandır. Ve o halde gösterme vasfı, görülen nurdan fazla gören nurun hakkıdır.

Bunun için nûr ismini, gören göz nuruna, tereddüt etmeden, kullandılar da "nur-ı aynım" (gözümün nuru), "falanın nûr-ı basarı zayıflad" (Filan kimsenin görmesi zayıfladı) ve gözleri görmeyen kimse hakkında "nûr-i basarını kaybetti" (gözünün görme özelliğini kaybetti) dediler. Bu böyle olunca şunu da söyleyelim ki, insanın bir basarı, yani gözü; bir de basireti, yani idraki vardır.[30] 

Nûr eşyayının hakikatı, onu içinden aydınlatan görüntüye gelmesini sağlayan şeydir. Şimdi Nûr nedir? Vahiy ve Cebrail kitabından anlamaya çalışalım.

Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar itibariyle idrak olu-nur. Ancak bu idrak “nûr” ismi ile vaki olur ve “nûr” Allah’ın zât-i isimlerindendir. *[31]

Biz yine “nûr” âlemindeki yolculuğumuza devam edelim.

Peygamber (s.a.v.) Efendimize “Rabbini gördün mü?” diye sorulduğunda; “bir nûrdur ben o’nu nasıl göre-bilirim?” buyurmuştur.

Buradaki ifadeye bakarak Hz. Rasûlullah’ın Allah (c.c.) ı müşahade edemediği akla gelmesin, ancak “nûr” tecellisi ile bu gözlerle görülemeyeceğinin izahını yapmaktadırlar. 

Bu gözler güneşe bakamazken, mücerred “nûr”a nasıl bakabililrler?....

Daha evvelce “zûlmet” bölümünde ifade etmeye çalıştığımız; “Allah Teâlâ halkı zûlmette yaratmış/halket-miştir. Sonra onun üzerine ‘nûr’undan serpmiş ‘zâhir’ olmuştur.” Hadis-i Şerifinin ikinci bölümünün zuhur mahalli de bu “nûr” mertebesidir.

Yine “zûlmet” bölümünde; “Allah’ın ‘nûr’dan ve ‘zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Şerifinde belirtilen “nûr”dan yetmiş bin perde de bu mertebeyi ifade etmektedir.

Zât-ı Mutlak, her tenezzül ettiği mertebe zâhiren açı-ğa çıkıyor iken, aynı zamanda o mertebenin özellikleriyle de perdelenmiş olmaktadır.

Yine bir hadis-i şerifte; “Ben Allah’tanım mü’min-ler benim nûrumdandır,” ifadesiyle de, bu mertebeye işaret edilmekte ve mü’minlerin aydınlanma kaynağını belirtmektedir. 

Rûbubiyyet (esma) mertebesinde : 

“Nûr-u İlâhi” zuhura çıkmaya başlayarak, bütün es-ma-i ilâhiyyeler nûrdan birer elbise giyinip zûlmetten çıkarak belirginleşmeye başladılar. 

Bu esma-i ilâhiyyelerin faaliyet sahalarına çıkabilme-leri için mutlak ve sonsuz bir güce, kuvvete ihtiyaçları vardı. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hakk onların kendi bünyelerinde ve ayrıca dış âlemlerinde de “nûr”dan kuvvetler meydana getir-di, bunların ismine de “melek” dendi.

Böylece meleklerin ana kaynağı “nûr” ve doğuş yer-leri de bu mertebe oldu. 

“Rûh”un zâhiri tecellisi “İlim, hayat ve hareket,”

“Nûr”un zâhiri tecellisi “kuvvet, aydınlanma ve i-lim oldu.” İlâhi ilimde var olan bütün A’yân-ı sabiteler, zûlmet-ten çıkıp “Rûh”tan birer elbise giyerek “Nûr” âlemine ulaş-tılar; orada da “Nûr”dan bir elbise giyip daha belirgin hale geldiler, fakat daha henüz ellerinde maddi mânâda araçları ol-madığından zâhir âleme çıkamıyor idiler.

Bu varlıkların “zâhire” (âlem-i şehâdet) e ulaşabil-meleri için bir ara geçiş âlemi gerekiyor idi, bu da; yukarıda ifade etmeğe çalıştığımız, bu mertebenin Melikiyyyet – şehâ-det mertebesine yakın olan bölümü “âlem-i misâl” mertebe-sidir.

Nûr, “mutlak misâl âlemi”nin asli sıfatıdır. 

Rü’yâda bu “nûr”, insânın “hayâl”i üzerine yayılır. İşte bundan dolayı “sâdık rü’yâ” Hz. Peygamber Efendi-mizde “vâhy’in başlangıcı” olmuştur.

İlk vâhyi teşkil eden bu rü’yâları “keşf-i mücerred” şeklindedir. Fakat Hz. Peygamber, ilk vâhiylere rü’yâda nail olmuş ise de, ona “uyur” denilemez. 

Rü’yâ tabirinde belirli kaide, kanunlar yoktur. Rü’yâ-da görülen tabire muhtaç sûretlerin yorumu, ancak kendisine “ilm-i Nûraniyyet” ihsan edilmiş kimseler tarafından yapılabilir.

Ulaşılan bu esma mertebesinde, zât’ın varlığında, “mutlak vücûd”da bulunan, 

- “â’ma’iyyet”, 

- “a’demiyyet”, 

- “zûlmiyyet”, 

- “ilmiyyet”, 

- “rûhiyyet”, 

- “nûriyyet” zuhura çıkmış idi. 

Zât mertebesinde “ilm-i ilâhi”de bulunan “a’yân-ı sabite”ler sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâni” ile “rûh” tan lâtif birer mânâ elbisesi giyerek, “esma mertebesi”ne tenezzül ederek, orada “nûr-u ilâhi” yayılarak “zûlmet”ten “nûr”a çıkmaya başladılar.

Varlıkların her biri “ilâhi nûr”un aynası olmakla be-raber (cihanı gösteren kadeh ve âlemi gösteren ayna) Âdem yani “İnsân-ı Kâmil”dir.

Onda ilâhi sıfatların nurları tamamiyle zâhir olmuş-tur. Nûr, kendi cemal ve celalini “İnsân-ı Kâmil”de görmüş-tür.

Bu his, cisimler âleminde algılanan her bir şey misâl ve hayâl mertebesinde mevcûd olan lâtif bir varlığın sûretidir. 

Bunlar ise “nûr âlemi”nin sûretidir; 

nûrlar ise, “rûh âlemi”nin sûretidir; 

rûhlar ise, “a’yân-ı sabite” sûretleridir; 

“a’yân-ı sabite” ise, “ilmi ilâhi” sûretleridir.[32] 

Zuhuru perde oldu zuhura, Gözü olan delil ister mi nûr’a.

Diğer bir ifadeyle; zuhurunun şiddeti, kendisine perde olmaktadır.

Nefes-i Rahmâni, “Akl-ı Kül” olan “rûh” mertebesi ile “Nûr-u ilâhi” olan “Nefs-i Kül” mertebesinin izdivacın-dan şehâdet, yani bu âlemler ortaya çıkmıştır.

Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı burada tama-men açılmıştır. 

Anahtarı, lisanen “besmele”; fiilen “insân” olmuştur.

“Besmele-i şerife”de bulunan, “Allah” lâfzı, “mut-lak vücûd” ve “Ulûhiyyet”i; 

“Rahmân” “nefes-i Rahmâni” ve her varlıkta bulu-nan “ilâhi Rûh”u, “Rahim” ise, o da her varlıkta mevcûd olan “nûr-u ilâhiyye”yi ifade etmekte; 

ve işte bu üç ana isimden de, âlemler yani mükevvenat ve “İnsân-ı Kâmil” meydana gelmektedir.

Bir Hâdis-i şeriflerinde, Efendimiz (s.a.v.) buyururlar:

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Bu hâdis-i şerif, ilgili kitaplarda birçok yönlü izah edilmiştir.[33]

Hâdis-i şerifte, kadının öne alınması;

Â’dem oğullarının hilkati, “kadın” ile, âlemin hilka-ti, “nefs-i kül - esma - nûr” mertebesi ile olduğundandır. 

“İlm-i ilâhi”de mevcûd bütün “a’yân-ı sabite”lerin zuhura gelmeleri için onların bir hareketlendiriciye ihtiyaçları vardı. 

“Mutlak vücûd” bu ilimsel varlıkları faaliyete geçir-mek için “Rahmâniyyet” mertebesine intikal ettirdi.

Bu mertebede “Rûh-ül kudüs” onlara birer “lâtif rûh”tan elbise giydirerek “nefes-i Rahmâni” ile âleme “nefh” etti, “üfledi”. 

Her varlık bu “nefh”den (nefes) ten kendine ait bir “koku” aldı ve o “koku” onun “tabiatı” ve asli hali oldu.

Aynı zamanda “Akl-ı kül” olan bu “Rûh’ul kudüs” “Nefes-i Rahmâni” sonsuz fezaya yayılınca, kendinden “Nefs-i kül”ü (esma - nûr) mertebesini tecellisiyle meydana getirdi.

Böylece “Akl-ı kül” etken, “Nefs-i kül” edilgen oldu. 

Diğer bir izahla, “akl-ı kül” “Âdem”in;

 “nefs-i kül” “Havva”nın aslı ve zuhur yeri oldu. 

 Böylece;

“Akl-ı kül” ve “Nefs-i kül”ün iştirakinden (izdiva-cından) bu âlemler;

“Âdem” ile “Havva”nın izdivacından da insânlar meydana geldi.

Âlemlerin oluşumu kısaca;

Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Zât âlemi : → İlm-i ilâhi Rûh’u A’zâm

 Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet → Rûh’ul Kuds : 

(Sıfat âlemi) : hayatın kaynağı, ilâhi ilmin belirlenmesi Rabb - Rûbubiyyet → Nûr’u ilâhi, (Esma âlemi) : aydınlanma lâtif varlıkların oluşumu Melik - Melikiyyet → Işık = gölge = zaman Mülk, şehadet âlemi, dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur Yukarıdaki şemada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi Zât”ın, 

 1- 2 - Â’ma’dan → Ahadiyyete, 

 3 - oradan → Ulûhiyyet’e, 

 4 - oradan → Râhmaniyyet’e, 

 5 - oradan → Rûbubiyyet’e, 

 6 - oradan → Melikiyyet’e tenezzülüyle meydana gelmişlerdir.

İşte bu meydana geliş ile; 

 1 - zûlmetten → rûh’a, 

 2 - rûh’tan → Nûr’a, 

 3 - Nûrdan → ışık ve gölgeye, 

 4 - atomlar vasıtasıyla da → maddeye ulaşılmıştır.

Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâ-tın”dan zahire çıkmasıdır. 

Maddeyi meydan getiren atomdan daha ilerisini, bu beşer idrakî içerisinde anlayıp, Nûr mertebesine ulaşmak çok zor olacaktır, çünkü o mertebeyi idrak edip anlayacak araçla-rımız yoktur. Ayrıca en büyük perde de kendi bireysel var-lığımızdır.

Bu dünyada iken madde ötesine ulaşmamız ancak “öl-meden evvel ölmek” ile veya rû’yada görmek sûretiyle mümkün olabilmektedir, bu da ayrı bir yaşam sistemidir.

Fezanın Gerçek Dokusu :

- Zûlmet - karanlık - soğuk,

- Rûh-u A’zâm - ilmi ilâhi, sulu - kuru,

- Rûh’ul Kuds - Hayat,

- Nûr-u İlâhi, 

- Işık - zaman, sıcak,

- Muhabbet’tir diyebiliriz.

Nûr - Rûbubiyyet : Esma mertebeleri : “Âlem-i melekût”

“Vücûd’u mutlak”, zât mertebesinden sıfat mertebe-sine tecelli ve tenezzül ettiği bütün özellikleriyle bu def’a Esma mertebesine tenezzül ederek orada nûr tecellisini zuhura çıkarmıştır.

Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait bir isimdir. “Ne-fes-i Râhmani” ile Rûh ve Nûr olarak âlemlere yayılmış, her zerreye sirâyet etmiştir.

Bu mertebede bireysel rûh’lar lâtif varlıklar olarak be-lirlenmiş ve buraya “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) de den-miştir.

Bu âlemin bir ismi de “Melekût” melekler âlemidir. Çünkü melekler, nûr’dan halk edildiğinden kaynakları da bu mertebedir.

Bu mertebenin alt bölümü de “misâl âlemi”dir, cinle-rin halk edildiği yer de burasıdır. İlgili âyetlerde Nûr’u da in-celemeğe çalışacağız.

Madde - Cisim -Melikiyyet : Ef’âl âlemi: “Âlem-i Nasût”

“Vücûd’u mutlak”ın her mertebede, “vücûd’u mev-cud” olarak zahir ismiyle zuhur edişinden ibarettir.

Burada bütün mevcudat elle tutulur gözle görülür hale gelmiştir ve muhteşem insân bu mertebede yer yüzüne gez-meye başlamıştır.

Buradaki varlıklar; maden, nebat, hayvan, insân sûre-tinde kesif, cin ve melekler ise, lâtif varlıklar halinde faali-yetlerine başlamışlardır.

Rûh ve Nûr mertebeleri bütün açıklığı ile bu âlemde faaliyettedir. 

“Rûh-u madeni”, - “Rûh-u nebati”, “Rûh-u hayvani”, - “Rûh-u insâni” kesif, cin ve melekler ise, rûh’lu lâtif varlıklardır.

İnsân-ı Kâmil ise, bütün bu mertebelerin toplu halde zuhur mahallidir. “Ne var âlemde o var Âdem’de” denmiş-tir. Râhman sûreti üzere halk edilen “Allah’ın halifesi”dir ve yeryüzünün idaresi ona verilmiştir. 

Bedeni, topraktan; Rûh’u, Allah’ın zâtındandır.

Yukarıdan beri özet olarak izahına çalıştığımız varlık-ların kaynaklarını tekrar bir arada toplarsak; 

- İnsânın kaynağının, Allah’ın zâtından, 

- Rûh’un kaynağının, sıfat âleminden, 

- birey rûhlarının ve meleklerin kaynağının, nûr âleminden,

- maden, nebat, hayvan ve insânın sûretlerinin, madde - cisim âleminden olduğunu tekrar görmüş oluruz.

“Rûh”un ve “Nûr”un mahiyetini, hakikatını anlama-mız için ne bir aracımız, ne de ilmimiz yeterli değildir. Ancak zuhur ve tecellilerinden, varlıklarını anlamaya çalışıyoruz. 

Cenâb-ı Hak bunlar ve diğer hakikatler için ak-lımızı, fikrimizi, kalbimizi, gönlümüzü Nûruyla açsın. Amin. 

Mevzuumuzu daha iyi anlayabilmemiz için Füsûs-ül Hikem’den birkaç cümle alalım.

Nûr, zûlmetin zıddıdır. Zûlmet, kendi idrak olunma-dığı gibi kendisiyle de birşey idrak olunmaz. 

“Hakiki nûr”, kendisi vasıtasıyle idrak olunan “nûr” dur fakat kendisi idrak olunamaz. Çünkü “hakiki nûr” nis-petler ve izafetlerden arınmış olması bakımından Hakk’ın zâ-tının aynıdır. 

“Allah Teâlâ bizi ‘a’dem zûlmeti’nden ‘vücûd nûru’ na çıkardı, bir ‘nûr’ olduk.” Allah bütün mevcûdlarda açılmış olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûru” ismi verilir. 

Nûr’un ilk harfi Nûn dur.

 (nun) “nûr-u ilâhi” → “esma” âlemidir. 

Hakk’ın sözünü duymağa ve müşahedeyi ilâhiyyeye en büyük mania - engel, nefs ve bireysel benliğimizdir. Bun-ların şartlanmışlığı ile yaşamak bizleri Hakk’tan çok uzaklara götürmektedir.

Belirli çalışmalar neticesinde kişi (salik) kendinde bu-lunan bireysel hallerini yavaş yavaş terkederek, safiyetine doğru yol almağa başlar. 

Nihâyet bireysel mânâda kendini tanır, daha sonra “beş hazret” mertebesine de ulaşır, böylece seyrini tamam-layarak geldiği yere ulaşmış olur.

Aslında bu ulaştığı yer, kendi hakikatidir. Kendi haki-kati ise, aslı itibariyle Hakk’ın hakikatinden başka bir şey de-ğildir.

Hal böyle olunca kul’un kendine ait bir kulluğu ola-maz, ona artık “abd’u Hu” - “Hu’nun abdı” ismi verilir.

Orada zuhurda olan “Hüvviyet-i Mutlaka”dır. 

“Hüvviyet-i Mutlaka”nın zuhur yerini tanıyıp anla-mak avam için oldukça zordur, çünkü belirli bir tarifi ve vas-fı yoktur ve sözlerini hevasından nutketmez. Ancak “vâhyin yuha” (Necm 53/4) kendisine “vâhy” (ilham edilen) ile nutk eder (konuşur). 

İşte ancak bu tür kimselerin lisanlarından zuhur eden “kelime-i ilâhi” (ilâhi kelime) ler sadece bir “savt” (ses) ten ibaret olmayıp, “ilim - rûh - nûr - muhabbeti ilâhi” ve ifade edilmek istenen mevzu’nun mânâları da yüklü olan “hayat nefhaları”dır.

Bilindiği gibi melekler, “nûr”dan; 

iblis-şeytan, “nar-ateş”ten kalkedilmişlerdir. 

Bu iki ayrı kaynaktan meydana gelmiş “melek – kuvvetler” tabii ki değişik oluşumlar göstereceklerdir.

Eski ismi, süryanice, “azazil”; arapça, “Haris” olan “iblis – şeytan”, nûrani melek - kuvvetlerinden daha değişik bir özelliğe sahiptir.

Ateş, nûra göre daha kesiftir, ondan meydana gelen varlıklar da, nûrdan meydana gelen meleklere göre daha ke-siftir. 

Kesafet arttıkça, bireysel benlik ve nefsani şahsiyyet önem kazanmakta, böylece birey akıl daha öne çıkmaktadır.

Bu yüzden zahiri yüzeysel değerlendirmeler artarak kıyasta başa geçmektedir.

Mesnevide Hz. Mevlâna :

“Kul kendinden mutlak fani olmadıkça tevhid onun nezdinde tahakkuk etmiş olmaz. Tevhid, Hakk’ ın, kulun vücûduna “hulül”ü değildir; belki senin “mevhum” var zannettiğin vücûdundan yok olman-dır.” Zât : “Rûh’u azam” → Akl - ilim Sıfat : “Rûh-ül Kuds” → Hayat Esma : “Nûr” → idrak - içten aydınlanma

Ef’al : “Madde” → zuhura çıkış – 

kelâm - iletişim Kûr’ân-ı Keriym Şura sûresi 42/52-53. âyetlerinde ve kezalike evhayna ileyke Rûhan min emrina ma künte tedriy mel kitabü ve lel iymanü ve lakin ce’alnahü nûren nehdiy bihî men neşaü min ‘ıbadina ve inneke letehdiy ila sıratın müstekıymin (52) sıratillâhilleziy lehü ma fiyssema­vati ve ma fiyl ardı ela ilellahi tesıyrül­ ümürü (53) Meâlen : 

 52. (Ey Rasûlüm) işte sana böyle emrimizden bir rûh (Kûr’ân) vahy ettik, sen kitap nedir, îman nedir bilir değildin ve lâkin biz onu bir nûr ca’l ettik (kıldık) onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve kesinsen bir doğru yola hidâyetleyen (rehberlik) edensin

53. O Allah yoluna ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hep O’nundur. Dikkat edin bütün işler Allah’a seyr eder (döner).

“Bir nûr ca’l ettik (kıldık).” 

“nûr” esma mertebesidir ve varlıkların belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir. 

Bu bilim de Kûr’ân-ı Keriym’de bildirilmiştir.

Zât-ı ilâhi rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhurda-dır, bunlardan “nûr” ve “rûh”unu tekrar geri, yani kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır.

Zuhurda olan âlemler gayb ve şehadet, diğer isimle-riyle, emir ve halk olmak üzere iki mertebedendir.

Emir, → esma; 

halk ise, → ef’al yani fiiller, madde âlemidir. 

Halk âlemi, esma âleminde bulunan bütün isimlerin mânâlarının görüntüye geldiği zuhur mahallidir.

Emir âlemi, aynı zamanda Nûr-u ilâhinin faaliyete geçtiği mertebedir.

Sıfat mertebesi, “rûh’ul kuds”ten kaynağı olan “Nûr-u ilâhi” ile faaliyete geçerek “âlemler” (mükevvenatı) mey-dana getiren rûh’tur. 

“Rûh-ul a’zam” ve “rûh’ul kuds”, Allah’ın (c.c.) mahlûk olmayan zâtî rûh mertebeleri iken;, Râhmaniyyet mertebesinden üflenen, halkiyyete dönük mahlûk rûhtur, ki “hâlik”ten meydana gelip her mertebesi itibariyle “mahlûkat”a hayat ve nûr ile birlikte kimlik vermiş olan, “Rûh-ul Sultâni”dir.

Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Melek:

 Rûh’ul kuds, Esma mertebesine tenezzül ettiğinde kendisinde mevcut nûr’u ilâhi zuhura geldiğinde bu mertebe-de melekler, yani esma-i ilâhiyelerin zuhura çıkmalarını sağlayıcı kuvvetler kaynaklarını buradan almakta, buradan zuhura çıkmaktadırlar.

Bu mertebede nefsin, gerçek kemâl hali idrak edilir. Kişi bu mertebede kendinde bulunan nefsin hakikatlerini da-ha iyi idrak etmeye ve yaşamaya başlar.

Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Cin: 

Yine bu mertebede, cinler de varlıklarını bularak, bu mertebeden kaynaklarını almaktadırlar.

Bu mertebede cinlerin hakikati anlaşılır. Onlar artık bu kimselere ulaşamazlar, çünkü güçleri yetmez. Zuhur yer-leri burasıdır, daha alt mertebelerde tesirleri olur. 

Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Nefs: 

 Yine bu mertebede esma-i ilâhiyelerin zuhurları art-tıkça kendilerinde bulunan renklilik çoğalmakta, onların özel-likleri kendilerine ayrı bir kimlik vermekte, bu kimlikler de onların nefslerini oluşturmaktadır, ki bu da bireysel benlik oluşması demektir.

Bu mertebede meleklerin hakikati anlaşılır ve kaynak yerleri buralarıdır. Burdan aldıkları görevleri yerlerine ulaş-tırarak vazife yaparlar. Tesir sahaları bulundukları yerden aşağılara doğrudur. Her iş için her mertebede ayrı melekler oluşmaktadır.

Ezelde Cenâb-ı Hakk, zâtında Âdem (a.s.) a üflemiş olduğu Rûhu; 

daha sonra ebeveyn kanalından baba → anneye nefh eder; 

daha sonra anne karnında iken bir melek gelip ona “ayan-ı sabite” (program rûhunu) 120 inci günde üfler. 

Böylece belirli süre sonra bu âlemin en müstesna var-lığı, “zahir – bâtın”, her yönüyle techiz edilmiş olarak dün-yaya teşrif etmiş olur.

Çocukluk devresinde başlayan eğitimi ile ilk ders ver-meğe başlayan hocaları, onu ilk ilmi nefhalarla zahiren eğitmeğe başlarlar. 

Daha sonraları buluğa erdiğinde zahir eğitimi ile bâtın eğitimini de birlikte devam ettirmeğe başladığında bu sefer din ilmi nefhalarını da almağa başlar, kendine dönmeğe ve kendini tanımağa devam eder.

Eğer bu arada bir irfan ehline ulaşırsa, o irfan ehli artık ona gerçek mânâda ve “nefahtü” etmeğe başlar. 

Bu “ve nefahtü” olşumu sohbet yoluyla olur ve çok ender olan bir hadisedir. Daha evvel kendisinde vuku bulmuş irfaniyet eğitimi almış bir insân-ı kâmil vasıtasıyla ir-faniyet ile nefh edilir.

Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim sadece ses va-sıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur iken, irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır. 

Evvelâ 

- “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır. 

- o ses’e yüklenmiş bir mânâ, 

- ve o mânâ’ya yüklenmiş bir Rûh, 

- ve o Rûh’a yüklenmiş bir nûr vardır. 

Ses → mânâ → Rûh → nûr”un birlikte faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve “hubb-u ilâhiyye”dir. 

Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını olan Hakk’tır. 

Sohbette hangi mevzudan bahsediliyor ise, evvelâ o mevzu leb-i derya olan İnsân-ı kâmilin lisanından ses olarak dinleyenlerin sem’ (duyu organları) olan kulaklarına doğru yola çıkar. 

O sese yüklenmiş olan mânâ, sem’e ulaşınca açıl-mağa ve aynı seste yüklü olan Rûh ile de hayat bulmağa başlar ve yine o seste yüklü olan nûr ile de mevzu edilen mânâ açığa çıkıp aydınlanarak gerçek ve müşahedeli bilgiye dönüşür, ki gerçek ilim de bu yolla elde edilendir.

İşte âyette ifade edilen “kulak, göz ve kalb”, ancak bu yolla faaliyete geçirilir, ki sıralama çok dikkat çekicidir. 

Sem’in yani duymanın öne alınması, dinlemenin ne kadar mühim bir şey olduğuna dikkat çekmek içindir, ayrıca dilin en güzel müşterisi de, kulaktır. 

Kulak kanalından içeriye giren “ses, mânâ, Rûh, nûr” olan nefha, 

- göze, → görme kabiliyeti; 

- kalbe, → ilâhi hayat, 

- akla, → ilâhi ilim 

- ve kişide → kendine öz güvenini verir.

Bu hakikatlere aşina olan büyük arif Hz. Mevlâna muhteşem eseri “Mesneviyi şerif”in ilk kelimesini “Bişnev” (dinle) olarak belirtmiş, âyette belirtilen ifade ile dinlemenin ne kadar mühim bir husus olduğuna dikkat çekmiştir. 

İmâm- ı Gazzali: 

“Kavl-i İlâhi” (İlâhi söz) deki tesviye ve Rûhun ne olduğunu bana sordular. 

Cevap verdim ki: 

“Tesviye” (düzenleme) Rûhu kabul eden mahalde fiilden ibarettir. 

Bu mahalde Âdem hakkında balçık ve Âdem’in ço-cuk ve torunları hakkında “Tasfiye” (saf kılma) ve “tadil” (doğrultma) şartıyla meniden ibarettir. 

Nefih ise, nutfede Rûhun nûrunu “iştigaline” (meş-guliyet) “ba’as” (dirilme) olan şeydir...

“Ona Rûh üfürdüm” buyrulması “kinaye” (dolaylı mecaz, anlatım) dır. 

Ey “münaza’a” eden (çekişen), Rûh onun aynı değil midir?... Lâkin Hakk’ı hulûlden tenzih et. Zira onun “sivası” yani ona karşı diğer bizâtîhi bir varlık yoktur ve herşey onun tevhidine dönüktür. 

Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın var edicisi!.. Zâtın şayidir. Yani “lâ mevcude illâ hu”...[34]

Zât-i müşahedenin yolu (basar) ve “basiret”ten geç-mekte, o da “rûh’ul kuds” desteği ile mümkün olmaktadır.

Böylece o mahalde kudsiyyet hasıl olmakta ve “gö-ren de görülen de” kendi olmaktadır, ki bu mertebe ilk def’a “Meryem oğlu İsâ mesih”te zuhura gelmiştir.

Özelliği, dünya tarafından, anneye; mânâ tarafından, baba hükmü ile “rûh’ul kuds”e bağlanmış olmasıdır. 

Bu mertebede olan kimselerin zahiren babaları olsa bile onlar sadece hükmen babadırlar; babaları asl’en “rûh’ul kuds”tür. O da bu rûh’u “ses, mânâ, rûh ve Nûr” şekliyle üf-leyen “insân-ı kâmil”dir.

Bilindiği gibi “Kûr’ân” → “zât”tır, “Furkan” → “sıfat”tır, “Kitab-ül mübiyn” → “esma”dır, “İmam-ül mübiyn” → “ef’al”dir.

Ve yine bilindiği gibi, Kûr’ân-ı Keriym kendi ifadesiyle; 

“hay”dır, → hayat kaynağıdır, “rûh”tur, → her şeye candır, “nûr”dur, → bütün varlığı içten aydınlatmaktadır, “ışık”tır, → her varlığı dıştan da aydınlatmaktadır. 

“Zuhura perde olmakta zuhuru Gözü olan delil ister mi Nûra” denmiştir.

Kûr’ân-ı Keriym Nûr sûresi 24/35. âyetinde allahü nûrüssemavati vel ardı meselü nûrihî kemişkatun fiy­ha mısbahun el mısbahu fiy zücacetin ez zücacetü keenneha kevkebün dürriyyün yukadu min şeceretin mübareketin zeytünetin lâ şarkıyyetin ve lâ ğarbiyâyetin yekadu zeytüha yudıy’ü velev lem temseshü narun nürün âlâ nürin yehdiyllahü linûrihî men yeşa’ü ve yad­ribullahül emsale linnasi vallahü bikülli şey’in aliymün Meâlen : 

Allah göklerin ve yerin nûru’dur. Onun nûrunun misâli, içinde güçlü aydınlıklı bir çırağ/lâmba bulunan bir hücre/bir kandillik gibidir. O güçlü aydınlıklı lâmba bir cam içindedir. O cam da sanki incimsi bir yıldızdır. Do-ğuya da, batıya da nispet edilmeyen kutlu bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulur. Nerede ise yağı, kendisine bir ateş dokunmasa bile aydınlık verir. Nûr üstüne Nûr’dur. Allah Nûru için dilediği kimseyi hidâyetler/iletir. Allah in-sânlara temsiller getiriyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir. 

Özet yorum : 

“Allah göklerin ve yerin nûru’dur” âyetini ve “nûr”un hakikatini daha iyi anlayabilmemiz için yukarıda geçen, (mutlak vücûd, Rûh, Nûr, madde ve cisim) bölümlerini tekrar okumakta yarar olacağı kanaatindeyim. 

Özetleyerek de buraya alalım.

“Zât-ı Mutlak”, bâtın âleminde “a’dem” (yokluk) halinde, “gizli hazine”sinde, zûlmette iken dahi;

 - İlm-i İlâhi 

 - Hakikat-i Muhammedi 

 - Rûh’ul A’zam

 - A’yân-ı Sabite

 - Rûh’ul Kudüs

 - Nûr-u İlâhi ve

 - Mükevvenat - âlemler kendisinde mevcud idi.

“Rûh’ul Kudüs”, Nefes-i Râhmani ile bütün âlemle-re her mertebesinde gerektiği şekilde “Hayat rûh”unu nefh etti (üfledi). 

Bu nefih içinde “Nûr’u ilâhi” de mevcud idi. 

“Nûr-u ilâhi”nin zuhura (açığa) çıkıp faaliyete geçti-ği mertebe “Esma” (isimler), “Esma’ül Hüsna” (Allah’ın güzel isimlerinin) nûrlanarak belirginleşmeğe başladığı mer-tebesidir. 

Sıfat mertebesinde “ilmi ilâhi” olarak herşey bir bü-tün halinde iken, oradan nefhedilen “Nefes-i Râhmani” ile esma mertebesinde her bir ismin kimlikleri oluşmağa başla-dığından kesretin ve mahlûkiyyetin de kaynağı olmuştur.

Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait bir isimdir. 

“Nefes-i Râhmani” ile Rûh ve Nûr olarak bütün â-lemlere yayılmış ve her zerreye sirâyet etmiştir.

Rûh → Râhmaniyyet → o da “Akl-ı kül”dür.

Nûr → Rûbubiyyet → o da “Nefs-i kül”dür.

İkisinin birlikteliğinden “atom” ve onun yoğunlaşmasından da cisimler, cisimlerin topluluğu da, bu âlemleri meydana getirmiştir.

Her nesnede ona hayat ve ilim veren “rûh”; o merte-besi itibariyle ve kimlik vererek içinden aydınlanmayı, o nes-nenin meydana çıkmasını sağlayan “nûr” mevcuttur. 

Allah’ın zât-i isimlerinden ve zât-i tecellisi olan “Nûr’u ilâhi” ile görüntüye gelen bu âlemler yönüyle, Allah semavat ve arzın “nûru”dur.

Yukarıda geçen “Rûbubiyyet” bölümünden birkaç satırı da hatırlamaya çalışalım.

Nûr, Zûlmetin zıttıdır. 

Zûlmet, kendi idrak olunmadığı gibi, kendisiyle de birşey idrak olunmaz.

“Hakiki nûr” kendisi vasıtasıyla idrak olunan “nûr” dur fakat kendisi idrak olunamaz. 

Çünkü “hakiki nûr” nispetler ve izafetlerden arınmış olması bakımından Hakk’ın zâtının aynıdır.

Allah (c.c.) bütün mevcudatlarda açılmış olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûr”u ismi verilir.

Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar itibariyle idrak olunurlar. Ancak bu idrak, “nûr” ismi ile vaki olur ve “nûr” Allah’ın (c.c.) zât-i isimlerindendir.

Meleklerin ana kaynağı “nûr” ve doğuş yerleri de bu mertebedir.

Rûh’un zahire tecellisi → “ilim, hayat ve hareket.” Nûr’un zahire tecellisi → “Kuvvet, aydınlanma ve ilim” oldu.

İlâhi ilimde var olan bütün “a’yân-ı sabite”ler, zûlmet-ten çıkıp, “Rûh”tan birer elbise giyerek “Nûr” âlemine ulaş-tılar; → oradan da Nûr’dan bir elbise giyip daha belirgin hale gelip, 

 → oradan da ef’al âleminde aldıkları birer maddi elbi-seyle zuhurda görüntüye geldiler.

Nûr hakkında birkaç cümle de, Elmalı Hamdi Ya-zır’ın “Hak dini, Kûr’ân dili” cild 5, sahife 3518 de İmam-ı Gazzaliden naklen verelim.

Herşey basara, Nûr’u zahir ile zahir olduğu gibi yine bâtını basirete de, herşey Allah ile zahir olur. Allah’ın Nûr’u herşey ile zahir olur da fark edilmez.

Zahiri aydınlığın gitmesi, güneşin ufukta kaybolmasıy-la olduğu zannedilir. Ancak herşeyin zuhur sebebi olan “Nûr’u ilâhi”nin zevali ve gaybiyyeti tasavvur edilemez. Değişmesi mümkün olmadığından eşyada daima kalır.

Eşyanın hepsi hâlikının vücûduna şehadet etmektedir. Hepsi bir geliş üzere müsavi olduklarından, her şey bütün vakitlerde hamd ile tesbih eylediklerinden farklılık kalkmış, giz-li bâtın yol kalmıştır. Zira marifette zahir yol eşyayı zıdla-rıyla tanımaktır.

Nûr, zâtıyla zahir ve eşyanın da kendisiyle zahir ol-duğu şeydir. 

Nûr’un şiddeti zuhur ve eşyanın kendisiyle zahir ol-ması itibariyle mutlak olduğu halde “zât-ı ilâhiyye”den bir isimdir. Nitekim şiddetli zuhurundan gizli kalmıştır.

“A’dem - yokluk” → Zûlmet; 

“Vücûd – varlık” → Nûr’dur. 

Masivallah’ın hepsi, zâtı için zûlmettedir. 

Mevcudiyetlerinden sonra meydana gelen varlıkların hepsi de Allah’ın varlığından zuhura gelir. 

Yokluk karanlığında iken, onları vücûd ile ızhar eden ve cehalet karanlığında iken, üzerlerine marifet nûrları ile feyz veren ancak Allah-u Teâlâ’dır.

Herşeyin zuhuru onun ızharıyladır. 

Rûhun hassası da ızhar ve tecelliyi inkişaftır.

O halde açık olarak anlaşılır ki; hakikaten Nûr-u Mutlak, “Allah süphanehu ve teâlâ”dır ve ondan başka-sına “nûr” denmesi izafi’dir.

Bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere âyet-i kerimenin başında belirtilen “Nûr” zât mertebesi itibariyledir. 

Bundan sonraki ifadeler, misâllerle ef’al mertebesin-den verilmektedir. Ona göre değerlendirmek icab etmektedir.

“meselü nûrihi” (O’nun nûrunun misâli)

“kemişkatun” (bir hücre, bir kandillik gibi)

“fiyha misbahun” 

(içinde güçlü aydınlıklı bir lâmba)

“elmisbahu fiy zücacetin” 

(cam içinde o aydınlıklı lâmba)

“ezzücaceti keenneha kevkebün dürriyyun” 

(sanki o cam inci gibi bir yıdız)

“yukadu min şeceretin mübareketin zeytünetin”

(kutlu bir ağaçtan zeytinden tutuşturulur)

“lâ şarkıyyetin ve lâ ğarbiyâyetin” 

(ne doğulu, ne batılıdır)

“yekadu zeytüha yudıy’ü” 

(nerede ise yağı ziya verir)

“velev lem temseshü narun” 

(bir ateş ona isterse dokunmamış olsun)

“nûrün âlâ nûrin” (nûr üstüne nûr) 

“yehdiyllahü linûrihî men yeşa’ü” 

(Allah dilediği kimseyi nûruna iletir)

“ve yad­ribullahül emsale linnasi” 

(Allah insânlara temsiller getiriyor)

“vallahü bikülli şey’in aliym” 

(Allah her şeyi çok iyi bilendir) Bu âyetlerde belirtilen misâl, ef’al âleminden bakıldı-ğında bütün varlığın, genel olarak aynı sûrette olduğunu açık olarak ifade etmektedir.

Ancak özel olarak ise, “Nûr-u ilâhi”nin en geniş ve genel mânâda zuhur - tecelli mahalli olan “İnsân-ı Kâmil”i tarif etmekte ve teşbih (benzetme) yoluyla izah etmektedir.

“O’nun nûrunun misâli bir hücre, bir kandil gibi” Bu hücre ve kandillik, yoğunlaşmış olan rûh ve nûr-dan oluşan “insân-ı kâmil”in fiziki vücûd heykelidir.

“içinde güçlü aydınlıklı bir lâmba” Bu lâmba “insân-ı kâmil”in geniş, aydınlık gönlüdür.

“cam içinde o aydınlıklı lâmba” Cam gibi parlak gönlünün içinden ışık ve nûr saç-makta.

“sanki o cam inci gibi bir kevkeb/yıdız” Gökyüzünde yıldız nasıl parlarsa, yeryüzünde de “in-sân-ı kâmil” bâtınen, zahiren öyle parlamaktadır.

“kutlu bir ağaçtan zeytinden tutuşturulur” Zeytin Kûr’ân-ı Keriym’de de ismi geçen çok değerli bir gıdadır. 

Tasavvufta ise, kesrette vahdet-i (çokluktaki; tekliği) ifade etmekte..., ağaçlığı dolayısıyla da, insân vücûdunu ima etmek-tedir. 

Her vücûdun (mevcudun) bir meyvesi vardır. 

İnsân ağacının meyvesi ise, meyveleri sayılamayacak kadar çoktur.

Fenafillâh mertebesinde olan İnsânın meyvesi “zey-tin”dir. 

Onları kendi varlığında yeşil olarak oluşturur, sonra onları zeytin havuzuna atar, orada kararmasını bekler.

Siyahlıkta kemâle erince, satışa ve oradan da sofralara sunulur. 

“Siyahlıkta kemale ulaşmak fenafillah”tır. 

İstenirse preslerde ezilir ve yağ elde edilir. 

Bu yağı, kesrette vahdeti, yani (çokluktaki; tekliği– birliği) ifade etmektedir.

İşte bu hakikatı idrak eden “insân-ı kâmil” ilâhi nûr ile parlamaktadır.

“ne doğulu, ne batılıdır”

O tevhid - zeytin ağacı ne doğulu ne batılıdır. 

Doğu ve batı ayrı ayrı fark âleminin mekânlarıdır. “Zât-ı ilâhi” ise, mekân ve cihetten münezzehtir.

Teşbih mertebesi itibariyle Hakk’ın zuhur mahalli o-lan “insân-ı kâmil” dahi ne doğulu, ne de batılıdır ve “in-sân-ı kâmil”in nûrlu gönlü bütün âlemi ihata ettiğinden, bu yönüyle ne doğulu ne batılıdır.

“nerede ise yağı ziya verir” 

O yağ, tevhid ilmidir ve herşeyden çok ziya – ışık verir ve zuhur mahalli “insân-ı kâmil”in lisanıdır.

“bir ateş ona isterse dokunmamış olsun” Dışarıdan dokunacak zahiri bir ateş ona tesir etmez, esasen onun muhabbet ateşi kendi içinde mevcuttur.

“nûr üstüne nûr”

“İnsân-ı kâmil”in kendine ait bir nûru olduğu gibi onun üstünde de “nûr-u ilâhi” vardır. 

Bu iki nûr tevhid edilip birleşince “Nûr üstüne Nûr” olur, ki zâtın kulunu ihata etmesi ve tekliğin oluşmasıdır. 

Bu Nûr’un “İnsân-ı kâmil”in gözünden de zuhur et-tiği ehlince malumdur.

“Allah dilediği kimseyi nûruna iletir” Nûr, fiziken bütün âlemi ihata etmiş olduğu gibi akıl âlemini de ihata etmiştir. Kişiler bunu bilseler de bilmeseler de bu nûr ile düşünüp aydınlanırlar.

İlmi aydınlanma olan bu “Nûr”a, 

- 
- “Nûr’u ilâhi”, 

- “Nûr’u Nübüvvet”, 

- “Nûr’u Kûr’ân”, 

- “Nûr’u imân”, 

- “Nûr’u ilim”, 

- “Nûr’u akl”, 

- “Nûr’u göz”, 

- “Nûr’u gönül” (v.s.) denmiştir. 

Gaflet ehli de, bu akl ve idrak Nûr’unu kullanır fakat farkında olmaz.

İşte Cenâb-ı Hakk dilediği kimseye bu Nûr’unu far-kettirmeğe başlayınca, o’na bu Nûr’un idrak yönleri açılmağa başlar. 

Çalışmalarını yaparak gereğini yerine getirdiğinde de Nûr mertebelerini aşarak “Nûr’u ilâhi”ye ulaşmış olur. 

Bu da Allah’ın (c.c.) dilediği kimseyi, “zât-i Nûr”una iletmesidir. 

“Allah (c.c.) insânlara temsiller getiriyor” Cenâb-ı Hakk, “misâllerini”, Kûr’ân-ı Keriym’inde iki türlü ifade etmektedir. 

Biri, geçmişte yaşanan hayat hikayelerini kıssa etmek sûretiyle; 

diğeri ise, bu âyetlerde de görüldüğü gibi “teşbih” (benzetme) ile ifade etmektedir, ki bunlar da Allah’ın (c.c.) kullarına ilmi yönden rahmetidir.

“Allah her şeyi çok iyi bilendir” Mutlak mânâda ilim sıfatı, zâtına aittir. “Akl-ı kül” dahi bütün âlemi ihata etmiştir. 

Kûr’ân-ı Keriym’de de açıklanmayan hiçbir şey kal-mamıştır. 

Gerek mevcudat ilmi, gerek ilâhiyat ilmi hepsi kendi-ne aittir. Bu yüzden Allah (c.c.) her şeyi şüphesiz çok iyi bi-lendir.[35]

“Allâhu nûru-ssemâvâti vel-ard” (Nûr, 24/35) âyet-i kerîmesinde beyan buyurduğu nurdur ki, her şeyi o nûr ile zulmet-i ademden izhâr eyler. Yani ademden, gayrilikten yokluktan meydana çıkarır. Ve isti'dâdlarının gereği olarak kullarından sâdır olan a'mâl-i takvaya mükâfâten vâki' olan rahmeti dahi kendi üzerine vâcib kılmakla, ba'zı mevcudat üzerine hükmü husûsî olan "Rahim" ismi ile îcâb eyledi. Ve bu "rahmet-i vücûb","rahmet-i imtinân" dandır. Binâenaleyh "Rahîm" ismi, duhûl-i tazammun ile yani içinde bulunması ile "Rahman" isminin içine dâhil olur. 

Zîrâ Hak zât-ı ahadiyyetinde saklı olan esmaya rahmet ile onları kerb-i müzayakadan tenfîs etti. Yani o sıkıntılı yerden nefes-i Rahmani ile çıkardı. Cümlesinin hakikatleri ilm-i ilâhîde sabit oldu, tesbit edildi. Eşyanın tümüne müsâvi olarak vâsıl olan bu rahmet umûmîdir. Fakat bu sabit hakikatler içinde bulunan ba'zıları hakkında ezelî sevgisi, muhabbetinin eseri olmak üzere inâyet-i mahsûsa-i ilâhiyye sebk etti. Yani hususi bir inayet onlara geçti. 

Bunlar enbiyâ ve evliya ve bilcülme mü'minînin a'yân-ı sabiteleridir. Bunlara hususi verildi. Binâenaleyh âlem-i vücûdda bu inâyet-i ezeliyye hasebiyle onlardan salih ameller zahir oldu. Ve bu amelleri mukabilinde de Hak onlara, kendi üzerine vâcib kıldığı rahmet ile mütecellî oldu. Şu halde "rahmet-i vücûb" "rahmet-i imtinân"a dâhil oldu. Çünkü bunların vücûdu rahmet-i âmme ile zahir olmasa idi, rahmet-i hâssanın mahall-i tecellîsi bulunmaz idi. Yani umumi Rahmet olmasaydı Has Rahmeti verecek bir yer bulunmazdı, o umumi Rahmet içinde Rahmet-i Hassa verildi. 

Başka bir tabir ile umûm hususu ve mutlak mukayyedi muhtevidir. Binâenaleyh hâssın umumi tahtına dâhil olması kabilinden olarak rahmet-i rahîmiyye, rahmet-i rahmâniyye tahtına dâhil oldu. [36] 

Faydalı olur düşüncesiyle Terzi Baba 1 kitabından kandil hakkında görülen zuhurat ve bu zuhuratı terzi Babamızın yorunlamasını buraya alıyoruz.

Tahsil hayatını Avusturyada bitirip mesleğini Türkiyede sürdüren M..B.. adlı bir doktor arkadaşımız ise, gerçek İslâma ve Terzi Babama ulaşana kadar değişik evrelerden geçip, O’na şu şekilde vasıl olmuştur:

[Kendimi bildim bileli herşeyi kabulleniyor görünsem de, herşeyi içimden sorgulayan ve perde arkasını araştıran bir insânım. Bu ortaokul çağımda başladı hâlen de öyle... Herşeyin arkasındaki gizemi, sırrı ve özü araştırıyor, sorguluyorum. Felsefe ve din!… daha bunların ne oldu-ğunu bilmeden, ilgi alanları ve konularına çoktan dalmıştım bile... Ailem müslüman olmasına rağmen birçok sorularıma cevap veremiyordu. On-ların bu konudaki yetersiz bilgi eğitimini göremiyor, eksikliğin İslâm dininde olduğunu düşünüyordum. 

Böylece mânevi arayış yolculuğum ortaokul yaşlarımdan, birkaç yıl öncesine kadar sürdü. Bu yolculuktaki merhalelerim Hıristiyan dini, Mû-sevilik, Budizm ve nihâyet ateizm oldu. Mutlak varlığı bulmak için mut-lak yokluğu buldum ve yaşadım. 

Fakat yavaş yavaş mutlak varlık kendini tanıtmaya başladı. Birşey-leri anlıyordum, keşfediyordum, ama adını bilmiyordum. Ancak bir-şeyden emindim. Bunlar mutlak gerçeklerdi. 

Varoluş ve yok oluş ve bunların arasındaki bütün oluşumlar ve bun-ların da mânâları... Yeni bir din, mutlak gerçeğin açıklandığı din!… Not ediyorum. Bana verilen dini, mutlak gerçeğin inceliklerini yazıyordum.

Yıllar böylece geçiyordu taa ki İmam-ı Gazzali’nin “Kimya-ı Saa-det” isimli eserini tevafuki bir şekilde okuyuncaya kadar!… Çünkü yazdığım satırların, gelen bilgilerin aynısını bu eserde okuyordum. Mut-lak gerçeği bulmuş ve büyük uğraşlar ile yazıyor iken o eser sayesinde bunun İslâm olduğunu anladım. Anladım ve tabiri caiz ise, “Amerika’yı yeniden keşfetmeyi” bırakıp araştırmalarımı İslâmı araştırarak, okuya-rak sürdürdüm. 

Bu konuda her türlü yardımı ve desteği de araştırıyordum. İlmihal ve bedeni ibadet bilgilerin, dünyevi yaşam düzeni ile ilgili bilgilerin öte-sine geldiğimde artık yalnız yol almak çok zor olduğunu gördüm. 

İmamlar ve ilâhiyatçılar ile yaptığım sohbetlerde sorularıma cevap bulamıyordum. İmam olan kayınpederimin bağlı olduğu çok muhterem Nakşibendi ve Kâdiri olan bir zâta bağlandım. 

Buradaki usul ise, çok kısa bir süre içinde yetersiz kaldı. Sorularıma cevap almayı bir yana bırakın, soru sormak bile pek hoş karşılan-mıyordu. 

Birkaç ay sonra İzmirde, özellikle hanımlara rehberlik görevi yapan muhterem bir hanımefendi mürşide ile tanıştım. 

Evet burada soru sormak hem serbest, hem de cevaplar geliyordu. Şeriat bilgilerinin ötesinde tarîkat bilgisi, terbiyesi ve eğitimini burada gördüm. 

Ancak bitmez tükenmez sorularıma aldığım cevaplar beni birkaç ay sonra tatmin etmemeye başladı. Cevapsız sorular ve yine bunları ce-vaplayacak birini bulma sorunu ile yine başbaşa kaldım. 

Bir yaz tatili, kayınpederim ile sohbet ederken bana Uşşâki olan bir zâttan bahsetti ve beni onunla tanıştırabileceğini söyledi. Bir ümit ışığı… zaten bağlı olduğum muhterem hanımefendi, Zekkiye annem de Uşşâki idi. Memnuniyetle kabul ettim ve bir yaz günü öğleden sonra dış görü-nümüyle gerçek bir Tekirdağ beyedendisi görünümünde olan ve kadın terziliği yapan atölyesinin (hesapta bir beş on dakikalık ziyaret amacıy-la) kapısını çaldık. Kayınpederim ile yapmış oldukları bir Hac farizasın-dan dolayı tanışan iki ahbap dostça selâmlaşıp ben tanıtıldım. Hoşbeş-ten sonra kayınpederim benim sorularım olduğunu dile getirdi. 

Servet Beyin (o zaman daha ismini bilmiyordum, kapısındaki tabela-sından dolayı “Servet Bey” diye hitap ediyordum, o da bozuntuya ver-miyordu,) ilk dedikleri “hiç birşey göründüğü gibi değildir!”. 

“Allah, Allah yahu zaten benim derdim bu ya!” dedim içimden ve beş on dakikalık ziyaret kayınpederimin müsaade isteyip yanımızdan ayrıldıktan sonra birkaç saat daha sürdü. 

İsminin Necdet olduğunu da öğrendim. Yine ziyaret edebilme ümi-diyle vedalaştık. İyi de ama ne zaman?… Derken ertesi gün daha öğ-len olmadan ben Necdet Beyin yanında kendimi soru sorarken, Onu da cevap verirken buldum. Buldum!… Evet aradığımı bulmuştum!… Kendisinden eğitim alabilmek, faydalanmak için izin istedim. 

Bu iznin mânevi onayı için istihare önerdi. Hemen o gece yaptım ve ertesi gün zuhuratımı anlatmak üzere huzuruna vardım.”

“ Bir bitpazarındayım ve çok güzel değerli kandillerin satıldığı bir ser-ginin önüne geliyorum. Bütün kandiller farklı, hepsi çok güzel ama bir ta-nesi var, ki hepsinden daha büyük daha güzel… “Alayım mı?” diye sorar-ken, kendi kendime bir ses bana, “evde zaten bir kandilin var ki,” diyor. “Evet ama bu kandil daha büyük, daha fazla ışık verir,” deyip almaya karar veriyorum. Neş’eli ve yeni büyük kandilimle sergiden ayrılıyorum...”

“Yorumunuz nedir,” sorusuna, Necdet Bey tebessüm ederek, “sen ne dersin?” diyor. Eh, daha açık bir zuhurat olamazdı herhâlde. 

Tasavvuftaki Şeriat, Tarîkât, Hakikat ve Mârifet yolculuğunda ce-hâlet karanlığın ifadesi ve ama aynı zamanda meyvesi alîmlik ve âriflik olan cevaplara tohum olan soruların aydınlatılması için ışığa “kandille-re” ihtiyaç vardır. 

Cenâb-ı Hakk Güneş misâli, Rasûlüllah Kamer misâli ve sahabeler Yıldızlar misâli ise, şeyhler, ârifler ve ârif-i billâhlar da elbette yeryü-zünde kandiller misâlidir. 

Önemli olan kendi ihtiyacanı karşılayacak yeterli ışık veren kandili bulmak, ki gidilen yolda karanlık kalan bir köşe kenar kalmasın...

Necdet Bey’in (artık Terzi Babamın) elini öptüm, mânevi biadımızı yaptık ve bol sorulu cevaplı yolculuğumuza başladık. Bu sorular her za-man sözel olmasa da hâl lisânı ile soruyor ve cevabını alıyorum.”

“Terzi Baba” ismi de nereden çıktı diye siz sormadan önce ben an-latayım. Yine bir zuhurat ile ilgili. 

Şöyle ki: 

Bir ses bana, “tüm sorularımın cevabını ve mutlak gerçekleri Dikili Baba’dan öğrenebileceğimi,” söyledi. 

Yine ilk fırsatta ben Necdet Bey’in atölyesinde bu zuhuratımı anlatıp, “Dikili’de bir zâtın olup olmadığını,” sordum. Çünkü kendim Ayva-lıklıyım ve buraya yakın Dikili isminde bir kasaba var (Egeliler bilir). Efsaneleri olan bir yer. Belki orada bir zât vardır, yaşamıştır diye düşünerek sordum. O esnada Necdet Bey kesmiş olduğu kalıplarını dikiyor. 

Önce “hayır tanımıyorum” dedi ama kısa bir süre sessizlikten sonra yine tebessüm ederek, diktiği kumaşlara işaret etti. Cevabımı almıştım: “Dikili Baba” tam karşımdaydı. Dikiyordu. O artık “Terzi Babam” dı...”[37]

 Şişli/İstanbul 04/12/2002 03:00 ] Yine faydalı olur düşüncesi ile aşağıdaki bölümüde buraya almayı uygun gördüm. “M.D”

“TERZİ OĞLU MURAT DERÛNİ” VE RABB-i HAS “NÛR” İSMİ ŞERİFİ

Bundan sonra anlatılacak olanların daha iyi anlaşılabilmesi için bu bölüme alınanlar, Efendi Babam ve Fakîr arasında olan yazışmalardır. Burada anlatılan fakîre Efendi Babam tarafından konulan "mahlâs/batıni takma ad" ve verilen 13. Esmâ hakkında istişarelerdir. Bu konunun önemi şudur. Allah (c.c.) esmâsı Efendimizin Rabbi Hassıdır. Derslerin bitiminde sâlik’e Cenâb-ı hakk tarafında hususi, özel bir esmâ verilir. Bunu Mürşid bilemez. Burada anlatılan bu işin tatbikatının nasıl yapıldığı hakkında bu işin ilmi bakımından bu sahanın nasıl işlediğinin müşahade edilip, anlaşılacağına inanıyorum. 

Hayırlı Akşamlar Efendi Babacığım, Hoş gelmişsiniz. Cenâb-ı Hakk dünya ahret işlerinizi kolaylaştırsın. İnşeallah...

İltifat ve dualarınız için tekrar teşekkür ederiz.

Dediğiniz gibi zuhuratta görülen 3. kişi için istişare ederiz.

Size gönderdiğim dosya (Kopya) dosya imiş. Hatalı gönderilen dosya yerine, diğer asılı olan KÛR’ÂN-I KERİM’DE YOLCULUK 53. Âyetler ve TERZİ BABA dosyasını gönderiyoruz. Daha önce gönderdiğimi siler, bunu kayda alırsınız. İnşeallah.. 

Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz.

Hayırlı günler Muratçığım.  Hamdolsun şu an Tekirdağındayız çok şükür şimdilik sağlığımızda yerinde sayılır. İnşeallah sizlerde iyisinizdir. Serpil kızımızın da vertigosu  iyileşmiştir inşeallah tekrar geçmiş olsun. 

Bilgisayarın başında gelen mailleri cevaplamaya ve zuhurat gönderenlerin zuhuratlarını özetle cevaplamaya çalışıyorum. Allah hepimize kolaylıklar versin.

Önce gönderdiğin dosyayı sildim, yeni gönderdiğini indirdim. Bahsettiğin kişinin belki geleceği ile ilgili bir husus olabilir çünkü hatırımda kaldığına göre merdivenleri çıkıyor diyordun. Şimdilik samimi gözüküyor ama zamanla ne olacağı bilinmez.  

Diğer yönü ile hiç bilemediğimiz bir "Er" de olabilir bunu zaman gösterir haktan hayırlısı.

Senin mailini cevaplarken öğle namazını kılmak için bilgisayarı açık bırakıp yan odaya  gitmiştim seccadeyi yayıp namaza durdum Fatihayı şerifi okuyorken bir taraftan da gönlümde "Derûnî, derûnî" diye bir kelime canlanmaya başladı. Hayırdır inşeallah deyip namazımı bitirdim daha sonra ne olabileceğini tefekkür etmeye başladım senin gönderdiğin kitabın ve mailin önümde bilgisayarda açık vaziyette idi. Bu hususun seninle ilgili olabileceğini düşündüm.

Epey zamandan beri sana da, bir "mahlâs/batıni takma ad" vermeyi düşünüyordum nasıl olsa daha zamanı var diye  herhangi bir şey henüz düşünmemiştim. İşte bu hususun seninle ilgisi olabileceğini düşünerek aklımda senin hakkında şöyle bir düşünce cümlesi oluştu. O da şudur.

"Terzi oğlu Murat Derûnî"[38] 

Diğer  İsmi hasın yönünden "Kadir" isminin bazı tecellileri olduğunu ve bu ismin ismi has'ın olabileceğinden bahsetmiştin. Bende bunu düşünüyordum ancak bu ismin beşeri ve ilâhi iki hali vardır. Beşeri olanı "kadir" sıradan bir isim, ilâh-i olanı ise "Kâdir" dir beşeri olan olan zaten sıradandır, özel isim olması bir şey değiştirmez.  İlâh-i Olan "Kâdir" ise mutlak bir kudret gerektirdiğinden bizler için iddialı bir isim olacağından kaldırmamız ve icabını yerine getirmemiz mümkün olamaz. Bu ismi taşıyan bilindiği gibi "gavsul a'zam Abdül Kâdir Geylâni" Hz. vardırki gerçekten kudret tecellilerini göstermiştir.  

Bizim de 1990 haccımızda hava alanında iki aile dört kişi olarak elimizde hiç bir şeyimizin kalmadığı "pasaport hüviyet kâğıdı bir adres riyal ve diğerleri" kendimizi tanıtıcı hiç bir şeyimizin olmadığı, elimizde sadece bavullarımızın olduğu ve hava alanın da çaresiz beklediğimiz ve sonumuzun ne olacağını bilemediğimiz bir zamanda  "Abdül kadir geylâni"  ve “Hasan Hüsamettin Uşşaki" Hz. Allah'ın izni ile yöneldiğimizde, kısa bir müddet sonra arkamdan bir elin bana dokunduğunu hissettim, ancak bu el büyük bir ihtimalle polisin eli olabilirdi bu hissiyat içinde arkama dönüp baktığım zaman, Cidde de misafir olduğumuz evin oğlu olduğunu görünce dualarımızın gerçek olduğunu gördüm. Bu husus Pirlerimizin himmeti ile "Kâdir" Kudretullahın tam müflis olduğumuz bir zamanda  bizlere yetişmesi ve kurtuluşumuz idi.

Bu uzun bir hikâyedir burada ilgisi olması bakımından bu kadarının bildirilmesi yeterli olsun. 

 Bu durumda bence, senin rabb-ı hasının belki "Bâtın" ismi veya o anlamda esmâ’ül hüsnadan diğer bir ismin olması daha uygun olacak gibi görünmektedir. Vakit bulduğunda "esmâ’ül hüsnadan" "Bâtın" ismini ifade edecek başka bir isim var mı? Yok mu? Onu bir araştır. Benzeri bir kaç isim bulursan onları da kaydedersin sonra gene istişare ederiz. Hakkın da hayırlısı olsun.

 Bu konu da  netleştikten sonra kitabının sonuna ayrı bir bölüm olarak  ilâve edebilirsin.

 Bende cilt kapağını hazırlar ve ön sözünü de ilâve ettikten sonra inşeallah tamamlanmış olur.

Dünya ahret işlerin kolay gelsin Herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız.

Hayırlı Akşamlar Efendi Babacığım, Hâlinizin ve sağlığınızın yerinde olmasına memnun olduk. Hamd olsun Serpil kızınız daha iyidir, Vertigo rahatsızlığı nükseddiği zaman kullanması gereken ilaçlarını alıyor... 

Kardeşlerime zuhuratlarında, hayırlar ve başarılar diliyorum...

"Bahsettiğin kişinin belki geleceği ile ilgili bir husus olabilir çünkü hatırımda kaldığına göre merdivenleri çıkıyor diyordun. Şimdilik samimi gözüküyor ama zamanla ne olacağı bilinmez.

Diğer yönü ile hiç bilemediğimiz bir "Er" de olabilir bunu zaman gösterir haktan hayırlısı." Bu konuda fakirde Efendi Babam gibi düşünüyor, yaşadıklarımızdan sonra bu konularda ihtiyatlı davranmak en doğrusu olacaktır.

Efendi Babam, Öğle namazında Fatiha okurken  "mahlâs/batıni takma ad" olarak "Derûnî, derûnî" ve "Terzi oğlu Murat derûnî"  Cenâb-ı Hakk tarafından verilen ve Efendi Babamız tarafından tasdik edilip fakîre lutfedilen bu isim için ellerinizden öper ve teşekkür ederiz. Rabb-imize hamd olsun.

Cenâb-ı Hakk sizleri başımızdan eksik etmesin, Efendi Babam bizim için bu dünya hayatında başımıza gelen en büyük lütuf ve ikramdır. Rabb-imize ne kadar şükretsek, şükründen aciziz. Fakir, Efendi Babam tarafından verilenleri emanet olarak bilmektedir. Zaten bilindiği gibi payelerinde pek bir ehemmiyeti yoktur. Sadece yolumuzun yürümesi için gerekli olan şeylerdir. Efendi Babam, pirlerimiz, Efendimiz (s.a.v.) ve Cenâb-ı Hakk huzurunda bu da bizim evladımızdır, Pirlerimize, Efendimize (s.a.v.) Cenâb-ı Hakk'a muhabbeti vardır desin bizim için yeter, "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyurmuştur.(s.a.v.)

"Derûnî, derûnî" isminde batıni/gizli Nureddin vardır… 

Böylelikle Efendi Babamı Tekirdağ'da zâhiri ilk ziyaret etmeden ma'nâda gördüğüm Nureddin Cerrahi tekkesi ile ilgili zuhuratın bir yönü daha zâhire çıkmış oldu.

Nureddin Cerrahi tekkesinde sabah namazı vakti ve cemaat namazı kılmış, fakir bireysel olarak sabah namazının farzını kılıyor. Selâm verdikten sonra daha seccadeden kalkmadan, Merhum Muzaffer Özak Efendi tam karşımda yüksekçe bir sahnede beliyor ve Efendi Babamın namaz mertebelerinin dosya kağıdını elinde tutarak rukü ile ilgili olan kısmını göstererek ve fakîri işaret ederek bu Nakşibendi-Gülşeni kardeşimize aittir demişti. 

Efendi Babam bu zuhurata, sende her meşrep var, bende öyleyim demişti.

Son Edirne ziyaretimiz ile ilgili düşüncelerimi ve Hasan Sezai hazretlerini ziyaretimde ki müşahadelerimi de yorumlamıştım. Efendi Babamda ince (deruni) fikirler demişti.

"Diğer  İsmi hasın yönünden "Kadir" isminin bazı tecellileri olduğunu ve bu ismin ismi has'ın olabileceğinden bahsetmiştin."  Bu konu hakkında 4-5 sene önce Bursa’da 13 numaralı bir bayan kuaföründe Kadir Terzioğlu ve 40 numaralı bir mekânda Kadir usta ile işlerim olmuştu. Zuhuratta da böyle ma'nâlanmalar ve başka tecelliler olunca bu mudur? Acaba diye düşünüyordum.

Açıkçası derslerde Kadir gecesinden sonra oluşan Kâdir ve yaptığım çalışmalar içinde Namaz, Selâm ve namaz sonunda dua da Kâdir isminden bir yansıma mı oluyor? Diye de düşünüyordum. Bilindiği gibi birçok bağlantıları var ve son yıllarda birçok tecellisi oldu.

Bildiğiniz gibi bir şeye sahip çıkma gibi bir derdimiz yok. Bu konuda uyardığınız ve açıklık getirdiğiniz için teşekkür ederiz. Şuur altında oluşan soruma da cevab gelmiş oldu. Ne Cenâb-ı Hakk karşısına ne de pirimiz Abdülkâdir Geylâni Hazretlerinin karşısına “Kâdir” ismi şerifine nasıl sahip çıktın diye açıkçası çıkmak istemem. 

Dediğiniz gibi "Bâtın" ismi şerifi üstünde araştırma yaptım açıkçası pek yakın bir esmâ bulamadım. Efendi Babamın uygun gördüğü "Batın" ismi, "başım üstünedir”. Bildiğim kadarıyla bu isim İsâ (a.s.) ın, Rabb-i Hassıdır. Açıkçası bunu duyunca bir endişe duydum ama Efendi Babamın bir bildiği vardır diye bu endişemde sûkün buldu.

Törenin ertesi günü Kasımpaşa ya Hazreti Pirimizi ziyarete gittim. Giriş kapısında bir tadilat işi vardı. Akşam namazını kılıp Kütüphane (Hazmi Babamın makamı önünde) kılıp çıkarken, usta oradaki görevliye "Şerit Bant" çekeriz diyordu. Açıkçası ne zuhur edecek diye bekliyordum. Şeriat kısmını anlamıştım. Şerit-Şeriat-Zâhir, Bant-Bâtın, neyse daha başka şeylerde var. O gün gördüğüm işaretleri not aldım müsait bir zamanda yazmak istiyordum.

Kitabın başında bulunan “Hakikat-ı Buldurur” şiirinde bulunan "Murat Bâtını Hatırladı".

Ve Nusret Babamın Esmâ'ül Hüsna kitabında "Batın" ismi şerifi için yazdıkları içinde;

Yazılarımızı kimi okur kimi, okumaz, kimi okur anlamaz. Âdet olduğu veçhiyle ekseriya kitapların kıymeti yazarının vefatından sonra anlaşılır, belki o zaman bir istek uyanır. Eski âlimler kalmadı, biz de sîzin asrınızın çocukları idik şimdi dedesi olduk. Bir zaman, "kendi gitti ismi kaldı yadigar" dedikleri gibi bunlar da torunlara yadigar kalacaktır.

Zâhir, Bâtın (52) Nusret Babam (r.a.) in "Bâtın" ismi fakire yadigar kalsın. İnşeallah...

Kitabın sonu için bu konuyu yazarsın demiştiniz. "02-12-2018 Kavacık Tac-ı Şerif Töreni, müşahade ve düşünceleri" adı altında bir yazıyı bugünün hatırası unutulmasın diye yazmak istiyordum. Yazmamı istediğiniz bu konu içinde olabilir mi? Yoksa ayrı bir başlık altında Rabb-i Has konusu mu? veya farklı bir konu başlığımı açalım...

Bu vesile ile; Ve Nusret Babamın Esmâ'ül Hüsna kitabının Terzi Baba kitabları arasında olması  gönlüme bir kaç gündür doğdu. Eğer elinizde böyle bir çalışma  yoksa ve bu çalışmanın yapılmasının herhangi bir mahsuru yoksa bu çalışmayı düzenlemek istiyorum.

Zâhir, Bâtın Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz.

Hayırlı geceler Muratçığım. Sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız. Serpil kızımızın ve hepinizin de iyi olduğunuza sevindik.

Hayat bildiğin gibi her an doğumları olan bir yaşam sürecidir vakti geldiğinde hem genel hem özel doğumlar olmaktadır  bu doğumları ancak irfan ehilleri görebilmekte diğerlerinin ise haberleri bile olmamakta, Hakk'tan hayırlısı hepsinin kendine göre hikmetleri olduğu malûmdur…

Yazdıklarına ve bağlantılarına göre sana şöyle bir isim verilmesi gerekiyor gibi gözüküyor. Batın ağırlıklı olan ismi hasın kullanılma sahası bahsettiğin isimde de geçtiği gibi "Nureddin" ismi hem batını hemde zahiri bünyesinde bulundurmaktadır. Nur olması yönünden bâtın, din olması yönünden zahirdir.  Bu yüzden hem zahir hem bâtındır. Bahsettiğin gibi "Derûnî" de de vardır. Güzeldir ve abartısız ve kaldırılabilecek bir anlamı vardır. Daha ilk tanışmamızda bahsettiğin gibi bu tecelli olmuş.  O halde senin mahlas ismini  inşeallah,  "Terzi Oğlu Nureddin Derûnî" olarak tescilleyelim. Murat Cağaloğlu zâhir ismin  "Terzi Oğlu Nureddin Derûnî" kısaltılmışı, "T.O.N.D"  şeklinde olsun. Tekirdağında ki, "Şe… Kı…"  oğlumuzun, "Çelebi Hüsamettin Uşşaki" "Ç.H.U." olduğu gibi. İsmi hasın, "Bâtın"ın "Nur" olduğuda bu istişarelerden sonra oluşmuş oldu.  Gerçi  bu ismi kendi kendisine  abartılı olarak "Nurullah" deyip verenlerde vardır ama  bu ismi verenlerin bilmem sonları ne olur.

Hakkında hayırlısı olsun.  Ayrıca İzmir’deki kızımızın "Te.., kı… Nu… Ni…" ismi gibi "T.K.N.N." şeklindedir. Bunlar yolumuzun güzel  uygulamalarıdır çalışma ve gayretleri neticelerinde kendilerine Hakk tarafından verilen lütuflardır. Herkesin Hakkında hayırlısı olsun.

Bu hususta bir gün Rahmiye Annemde benim hakkımda Nusret Babama hitaben "Hu Necdete” "iz" ismini verelim demişti. Bu sahada benimde mahlas ismim "İz" dir, Yani sünneti seniyyeyi takib etmeye çalıştığım ve Peygamberimizin izinde yürümeye çalıştığım için bu ismi vermişlerdi pek mevzu olmadığından fazla bahsetmek istememiştim. Bu hususta sadece o zamanlar yazdığım bir satır dizisi vardır. Bulamadım belkide hatıra olarak bir yerde yazmış olabilirim. Geçmiş zaman, yerini hatırlayamadım elbet bir gün bir yerden çıkar inşeallah. 

Kitabın devamına tac-ı şerif mevzuunu ve bu ismi has mevzuunu da özetle yazarsın, istersen daha sonra ayrı bir kitap halinde genişleterek tekrar yazarsın inşeallah.

Ayrıca çalışmasını yapmayı düşündüğün Nusret Babamızın "Esmâül hüsna" kitabının çalışmalarına başlayabilirsin iyi olur. Ayrıca onun içine (1-Necdet divanı)nın başında olan her isme bir dörtlük yazılı bölümüde ilâve edebilirsin. Daha sonra gene görüşürüz soracağın başka şeyler olursa gene sorabilirsin  (53-Ayetleri) kitabının taslak resimlerini internetten indirdim kısmet olursa hafta içinde  çarşıya gidip cilt kapaklarını yaptırdığım yerde onu da yaptıracağım. 

Dünya ahret işlerin kolay gelsin bizlerden sizlere herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız. 

Hayırlı günler Muratçığım. Akşam gönderdiğim mailde ismin hakkında bazı yorumlar yapmıştım. Daha sonra "Nureddin" ismine biraz takıldım, sabah kalkınca da bu ismin bize biraz yabancı gibi geldiğini düşündüm.

"Terzi Oğlu Nureddin Derûnî" kısaltılmışı, "T.O.N.D"  şeklinde olsun.

Demiştim ancak bu isim bana biraz yabancı kaldı gibi geldi "Terzi Oğlu Murat Deruni"  "T.O.M.D."seni daha güzel anlatıyor gibi duruyor. İsmi hassın ise gene Bâtın kaynaklı "Nur"  veya "Nur'eddin"  dir bu şekilde hem Nureddin ismi kullanılmış ancak batında kalmış olur. 

Ancak gene bak sen karar ver neticede sana da hangi isim gönlüne uygun gelirse bundan sonra onu kullanırız, inşeallah. 

Tekrar Dünya ahret işlerin kolay gelsin bizlerden sizlere herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız.

Hayırlı Günler Efendi Babacığım, Bizlerde sizin iyi olmanızdan sevindik. Hamd olsun bizler de daha iyi sayılırız.

Vermiş olduğunuz isimler başımız üstünedir. Dün çarşıya indiğimde, Âlem kitabından, önce bir çocuk (Veled-i Kalb) gördüm önünde değişik kumaş dikdörtken küp (Kâ-be, Mirac) çanta üstünde "Has" ibaresi vardı. Daha sonra 20 adım attım, Nefsi küll zuhurundan Adam (Âdem, Adem) isim koymuş işte (Şeniyyet-Tevhid)[39] ile anladık ki doğum olduğunda nasıl bir bebeğe ismi büyükleri koyar. Bâtın âlemine ma'nevi doğumda Baba'nın bu işi belirlemesi en doğrusudur tasdiği geldi.[40]

T.O.M.D sayısal değeri kısaca zâhiri (O -70) ile "514"  bâtini (O-Hu-11) ile "455" tir. Vermiş olduğunuz emanet şifreleri ile uyum içindedir.

Murat-Murad ismi de "Künfe Yekün" Âyetlerinde Nüket Annem (T.O = 470)  ve Efendi Babamın şifreleri ile uyum içindedir. Nureddin ismi biraz yabancı gibi duruyor ve başka bir yolu çağrıştırıyor. 

Bugün sabah Sefer beyin Bp benzinliğini geçince bilboard reklamında gördüğümüz "ZARA,[41] DERİN AŞK 3" ile “DERÛNİ” ismi de tasdik bulmuş oldu.

"DERUNİ" de iki özellik daha vardır. Deni; zelil ve hor demektir. "Run" ingilizce çalışmak ve koşmak demektir. Elektirik- Otomasyon da 24 Volt (Nur-Zaman) PLC[42] (35) sistemlerinde sıkça karşılaştığım için biliyoruz. Böylelikle hem acizliğimizi, hem deruni fikir sahasında nûr ile koşturduğumuzu hatırlamış oluruz.

"Ç.H.U." ve "T.K.N.N."  kardeşlerime başarılar dilerim, Allah (c.c.) mahçup etmesin ve utandırmasın.  "T.O.M.D." ile beraber bu üçlünün ne olduğu bellidir diye düşünüyoruz.

Girizgahta anlattıklarımdan önce balıkçıdan balık almıştım. Kasaya ücretini öderken, ayıklanan balıkları sırası ile müşterilere teslim edilirken 52,53,54 sayıları ile verildi. BAL' İ.K., derya,  Nun, Nur, bunlar 54 Zâhir, Bâtın Nusret babama (r.a.) aittir. Efendi Babama zâhirde "gözümün nuru" demiştir. Fakirin bundan 5-6 ay önce gördüğü zuhuratta Efendi Babam bir kenarda izlerken Pirlerimiz ardı ardına Kab-ı Kavseyn dairesinin kadim tarafını çizmiş bir şekilde “Uşşaki Kıyafetleri” ile mekânsız bir mekânda alaca karanlıkta başlarında "Nûr" haleleriyle gelmişler. Nusret Babam fakiri kucaklayıp içinden geçmiş ve içine geçirerek (Fe ve Vav)[43] harfleri oluşmuştu. Demek ki Nusret babam, bâtınında bulunan "Nur", "Sat" yani Salât Nurundaki "Nûr" ismini fakire vererek tescil etmiş.  Efendi Babamda o gün izlediği ma'nâda ki bu ismi tasdik etmiş. (Şu an okunan ikindi ezanı da bu yazılanlara tasdik oldu gibi düşünüyorum)

"İz" mahlanıza gelince (Cenâb-ı Hakk kudsiyetini arttırsın. İnşeallah…) en son gördüğüm zuhuratlardan birinde size de göndermiştim. Eslem'in 4-5 yaşlarındaki hâlinin elini tutarken Selâmi Ali Camiine yokuş yukarı çıkınca yağan karın üzerinden araba tekerlekleri "İz" yapıyordu... Demek ki burası ile bağlantılıymış... Rahmiye Annemin verdiği "İz" lakabı Fetih sûresi 29. âyet ile de örtüşüyor. Rahmiye annemin verdiği bölüm ilk kısımla, fakirin gördüğü ise ikinci kısımla alakalı duruyor. Eslem Şura'nın elinin tutulması 41 ve 42 sayıları ile alakalı ve yolla ilgili durumlar olduğunu düşünüyorum.

Muhammed (s.a.v.) Allah'ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükua varırken, secde ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte bu, onların Tevrat'ta anlatılan vasıflarıdır. İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkarcıları öfkelendirir. Allah, inanıp yararlı işler işleyenlere, bağışlama ve büyük ecir vadetmiştir.(Fetih Sûresi 48/29) 

"Nûr" esmâsı 93 sıralaması ve Kaynak (Allah) esmâsından sonra 92 dir. Bu da 40, Hakîkati Muhammedi sayısı çıkınca zâhir 53, bâtın 52 dir. 53 âyetler çalışmasında çizilen kâbe şekli 1-48 dış (Zâhir) ve 4 yönlü 256 (Nûr) sayısından oluşmaktadır.[44] Görüldüğü gibi Efendi Babamızdan yansıyıp çizilen bu şemanın bilgileri Zâhir yoldan verilen (Muhsi), ve Bâtın (Nûr) esmâsı ile 6-7 sene öncesinden bir tasdiktir.

53. âyetler kapağı güzel olur. İnşeallah... Fakirde müsait bir zamanda sonuna Özel bir bölüm diye ilave ederiz. İnşeallah...

10 sene kadar önce gönderdiklerini, benden gelenleri dosyala demiştiniz. Efendi Babamla olan zuhuratlar ve özel bölümleri ve bu son yaşananların ilavesi ile (Ustam (Terzi Babam) ve Ben) adı altın da bir çalışma yapılabilir diye düşünüyorum. Hem bu çalışmaların nasıl olduğu, hem de ortalıkta bir kaç rüya gördüm, şunu bunu oldum diyenlere cevap olur. Bu işlerin bu kadar büyütülecek şeyler de olmadığı anlatılmış olur.

Nusret Babamın kitabına başladım bitince onuda gönderim. İnşeaallah, Derûni, Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve İz babamızın ellerinden öperiz.

Hayırlı geceler Murat oğlum.  Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde gene iyisinizdir.

Herşey Hakk'tan hayırlısı ile olsun inşeallah  gönül âleminin bağlantıları gerçekten çok güzel Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib edip başarılar  eylesin. 

Nihayet (53)  ayetler kitabının  ön sözünü yazdım yerine ilâve ettim, ve cilt kapağını da yaptırarak  ön yüzünü kitabın başına arkalı önlü cilt kapağını da kitabın en son sayfasına kopyalayıp ilâve ettim imkânlar dahilinde oluşan bu oldu inşeallah sende beğenirsin nasıl olsa yarışa girecek değil.  Ayrıca kitaplar bölümünde de yeni kitabları da ilâve ederek güncelleme yaptım.  Yeni haliyle dosya kitabı sana gönderiyorum. Sende bakarsın. Daha sonra ilâvelerin ile tekrar gönderirsin. Böylece son hâli verilmiş olur. Hakk'tan hayırlısı. 

Dünya ahret işlerin kolay gelsin bizlerden herkese selâmlar  hoşça kalın Efendi Babanız.

-------------------

Böylelikle fakire ma’nâ âleminde verilen Efendi Babam taradından tasdik görüp onaylanan bundan sonraki hayatımda Terzi Oğlu Murat Derûni ve “Nûr” isimlerini bi hakkı ile taşımayı Cenâb-ı Hakk nasib ve müyesser eylesin. Unatdırmasın, mahcub etmesin. İnşeallah… 

Ayıca Efendi Babama önsözünde yazmış olduğu güzel temenni, iltifat, övgü ve dualar için ayrıca buradan kendimin ve kardeşlerimin adına teşekkürlerimi bildirim… Heza min fadli Rabbihi…[45]

Terzi oğlu Murat Derûni

13-12-2018

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

----------------

فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَن تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ {النور/36}

“Fî buyûtin ezina(A)llâhu en turfe’a veyuzkera fîhâ-smuhu yusebbihu lehu fîhâ bilguduvvi vel-âsâl(i)”

----------------

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ {النور/37}

“Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun velâ bey’un an zikri(A)llâhi ve-ikâmi-ssalâti ve-îtâ-i-zzekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhi-lkulûbu vel-ebsâr(u)” Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar. (24/36-37)

----------------

Bu evler, Sûret-i İlâhiyye üzere mahlûk olan İnsân-ı Kâmiller’dir. Onların içinde Allah isminin hakikati yaşanır ve buna izin verilmiştir. Orada sabah akşam, yani, “fenâ fillâh” ve “bakâ billâh”ta, tesbih ederler.[46] 

Mesnevi-i Şerifte bu âyetin yorumunda;

2097. Ey can, bu âlemin direği gafletdir. Ayıklık bu cihân için âfetdir.

Gaflet odur ki, avâkıb-ı umûru[47] düşünmek istemeyip dünyânın ma’mûriyyetine hasr-ı himmet etmek ve kişi yaşadığı kadar, nefsinin huzûzâtmdan meşrû’ ve gayr-i meşrû’ istifâdeye kanâat eylemek ve her husûsda ancak nefsini düşünmek ve tamâmiyle Hak’dan gâfil olmaktır. Bu tâife hem Allah indinde ve hem de nâs indinde mezmûm ve cem’iyyet-i beşeriyye için muzırdır. Bunlar “hodbîn” dedikleri adamlardır. “Eğer ahmaklar olmasa idi, dünyâ harâb olurdu” hadîs-i şerifi bu tâife hakkındadır.

Ayıklık odur ki, avâkıb-ı umûra vâkıf ve Hak’dan âgâh olmakla berâber, hayât-ı beşere lâzım olan umûr-ı dünyeviyyeye de sa’y etmektir. Nitekim (Nûr, 24/37) ya’nî “Ricâl vardır ki, onlan ticâret ve alış veriş Allah’ın zikrinden meşgûl etmez” âyet-i kerîmesi bu tâife hakkındadır.

Ve Cenâb-ı Pîr 997 numaralı beyitte “Dünyâ nedir, Hak’dan gâfil olmaktır; yoksa kumaş ve gümüş ve evlâ’d ve kadın değildir” buyurmuş idi. Bu sınıf insanlar hem Allah indinde ve hem de halk indinde makbûldür; zîrâ Hak’dan gâfil olmadıklarından mesâî-i dünyeviyyelerinde muhitlerine karşı adi ve insâf dâiresinde muâmele ederler; ve bunlar yalnız nefislerini düşünmediklerinden bunlara “hak-bîn” derler. Binâenaleyh bu tâifenin vücûdlan cem’iyyet-i beşeriyye için nâfi'dir ve nazarlannda dünyânın hiçbir kıymeti yoktur.[48]

443. Ondan sonra istersen sen sudan uzak ol, zîrâ ey kapı yoldaşı sen sırda suyun hem,-tab'ısın.

Ya’ni, “Sen mâsivâ hâtıralannı nefy ederek, Allah Teâlâ’yı cemî’-i kuvân ve a’zân ile zikr ettiğin vakit, Hak senin bilcümle kuvânın ve a’zânın celîsi olacağından, bundan sonra istersen, lisân-ı zâhir ile Hakk’ı zikr etme; zîrâ ey Hak kapısında bizim ile yoldaş olan sâlik, artık sen bâtında zikr-i Hak’la hem-tab’ olursun!" Ya’ni senin nefesin zikr-i Hak olur ve senin sıfâtın, O’nun sıfâtı altında mahv ve müstehlek olur. Bilfarz Hakk’ın zikrinden kurtulup, mâsivâ ile meşgul olayım desen bile, yine zikr-i Hak’dan fâriğ olamazsın. Ve senin hâlin (Nûr, 24/37) ya’ni “Adamlar vardır ki, onları ticâret ve satış Allah’ın zikrinden meşgul etmez" âyet-i kerîmesinin mâsadakı olur ve bu hâl senin için bir mevt-i ihtiyârî olur.

444. Çok kimseler ki cihandan geçmişlerdir, yok değildirler ve sıfâta karışmışlardır.

Ya’ni, çok kimseler vardır ki, bu dünyâda iken ihtiyârî ölüm ile ölmemişler ve bu âlemden tabiî ve ıztırârî ölüm ile ölüp gitmişlerdir. Bu gidenler, ma’nâyı ve âhireti münkir olanların iddiası gibi, yok olmamışlardır. Ancak Hakk’ın sıfâtına kanşmışlardır. Zîrâ ölümün hakîkati adem değildir, belki rûhun bedenden ve ma’nânın sûretten alâkasını kesmesidir.

445. Cümlesinin sıfatları, Hakk'ın sıfatlarında, o güneşin huzurunda yıldızlar gibi bî-nişandırlar.

Iztırârî ölüm ile dünyâdan gidenlerin sıfatları, güneşin ziyâsı huzûrunda nûrları nişansız ve esersiz kalan yıldızlar gibi, Hakk’ın sıfâtının nûru altında zebûn ve bî-nişân kalırlar; ilm-i cüz’îleri, ilm-i küllî-i Hak’da ve hayât-ı cüz’iyyeleri sıfat-ı Hayât-ı Hak’da ve irâde-i cüz’iyyeleri, irâde-i külliyye-i Hak’da fânî olup, ilm-i İlâhîdeki hakikatleri bâkîdir.[49]

3706. Hak Kûr’ân da kime rical ta'hîr etmiştir? Bu cisim için orada ne me-cal olur?

Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Nûr’da (Nûr, 24/37) ya’ni “Erler odur ki, ticâret ve satış onlan Allah’ın zikrinden meşgul etmez”; ve kezâ sûre-i Ahzâb’da (Ahzâb, 33/23) “Erler vardır ki Allah’a karşı ahdettikleri şeye sâdık oldular" ve sûre-i Tövbe’de dahi (Tevbe, 9/108) ya’ni “Temizlenmeyi seven erler vardır” buyrulur. Binâenaleyh erkelik, umûr-ı dünyeviyyeden dolayı Hak’tan gafil olmamak ve Allah’a karşı olan ahdine vefâ etmek ve zâhirini efâl-i mahmûde ve bâtınını da ahlâk-ı hasene ile temizlemek sûretiyle olur. Bunlar ise cismin şânından değil, rûh-i insânînin şânındandır. Şu hâlde Hakk’ın istediği erkeklik rûh-i insânînin sıfatlarıyla mevsûf olmaktan ibâret olur.[50]

----------------

لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ {النور/38}

“Liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ amilû veyezîdehum min fadlih(i) va(A)llâhu yerzuku men yeşâu bigayri hisâb(in)”

(Bütün bunları) Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırsın ve lütfundan onlara daha da fazlasını versin diye (yaparlar). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.

----------------

Ahsen, İhsan ve Muhsindir. Bu lütfun beş mertebesi vardır. 

“İhsan” ın birinci mertebesi; 

“Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivayet edilen hadisle belirtilmiştir. *[51] özetle şöyledir: 

Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar. 

Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır. 

Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *[52]

Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap; 

“en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”

“sanki/tıpkı ennekesin/sen, erâhu/onu/kendisini era/rüyet ediyor, görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. 

bu halde ki einnehu/kesin o/kendisi seni era/rüyet ediyor, görüyor, “ şeklindedir.

“Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.

Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın rnarifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz. 

“Sen O’nu görmesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır. 

Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır. 

Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.

“İhsan” ın ikinci mertebesi;

Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım. 

Kur’anı Keriym Bakara Sûresi 2. sure 131. âyette 

هُ أَسْلَمَو١٣١﴾ إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّ

 قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

 iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil âlemiyne rabbühü/onun/kendisini rabbi lehü/onun için eslim/tesim/islam ol dediğinde el âlemler rabbi için teslim oldum dedi “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti. 

Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Sâresi 6. sûre 79. âyette 

مَوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًاعذِى فَطَرَ السَّمَعهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِيعإِنِّي وَجَدْتُ ٧٩

وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ 

inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne inniy/kesin ben semavat ve arzı fetar/fıtrat eden illeziy/o zat için hanifen/birleyici, muvahhit müslüman olarak vechimi/yüzümü vecceh/teveccüh ettim, yöneldim ve müşrik/şirk, ortak koşanlardan ben değilim “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semdvat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Sûresi 2. sûre 112. âyette 

بَلَى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ

bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun bela/evet, bilakis (doğrusu) vechehü/onun/kendisinin vechi/yüzünü allah için kim ki teslim eder ve hüve/o muhsin/ihsan olunan, güzellik sergileyendir “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar. 

Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder. 

İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur. 

Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.

“İhsan”ın üçüncü mertebesi; 

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. ayette 

رَحْمَتَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَعإِنْ

inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne inne/muhakkak/kesin allah rahmeti muhsinlerden karib/yakındır “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir. 

Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.

Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zati” müşahede rahmetidir, ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.

“Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya; 

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. ayette 

لن تريني

len teraniy asla benim era/rüyet edemez, göremezsin “Sen beni göremezsin” olmuştur. 

Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi” 

“mahfiyyen/gizli kenz/hazine idim bu halde arif olunmamı/tanınmamı ahbeb/hub/muhabbet ettim/sevdim/arzu ettim bu halde bihi/onun ile (bunu) arif olunma/tanınmaya halk ettim “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür.

“İhsan”ın dördüncü mertebesi; îzahına gayret etmeği çalıştığımız, (55/60)الْإِحْسَانَُهَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا

hel cezaül ıhsani illel ıhsanü hasen/ihsanın/iyiliğin cezaü/karşılığı illa/ancak/sadece hasen/ihsan, iyilik değil midir?

## “ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.

Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.

“İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar. 

İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece ayetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.

“İhsan”ın beşinci mertebesi ise; 

Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette 

اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ 

innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”

 “Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır. 

Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.[53]

----------------

وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاء حَتَّى إِذَا جَاءهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا وَوَجَدَ اللَّهَ عِندَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ {النور/39}

“Vellezîne keferû a’mâluhum keserâbin bikî’atin yahsebuhu-zzam-ânu mâen hattâ izâ câehu lem yecidhu şey-en veveceda(A)llâhe indehu feveffâhu hisâbeh(u) va(A)llâhu serî’u-lhisâb(i)” İnkâr edenlere gelince; onların amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu su sanır. Yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. (Tıpkı bunun gibi kâfir de hesap günü amellerinden bir şey bulamaz). Ancak Allah’ı yanında bulur da Allah onun hesabını tastamam görür. Allah, hesabı çabuk görendir. (24/39)

----------------

Hakkı örtüp gizleyenlere gelince onların amelleri nefsi emamrenin programı ile üretilip kendileri tatafından olduğundankendi kuruntusundaki hayal gibidir. Bu hayallerini gerçek hayat ve ilim sanır. Yanına geldiğinde kendi vehim ve kuruntusu kaynaklı olduğundan hayali kayb olur. Ancak uluhiyet mertebesi onun hesabını gayriyette kaldığı için tastamam görür.

Yine Mesnevi Şerifte serap hakkında;

3574. Elleri kesilmiş olduğu halde ashâb-ı şimâli, küfrün rengini ve âlin rengini göstereyim.

Beyt-i şerifteki “âl” kelimesini Ankaravi hazretleri Arabi olarakta “ehil” ma’nâsını almışlardır ve küfrün âli Muhammedin rengini göstereyim ma’nâsını vermişlerdir. Hind şarihler “âl” kelimesini Farisi olarak kırmızı ma’nâsını vermişlerdir ve bu rengi, ehli imânın rengine nisbet etmişlerdir. Fakire lâyih olan “âl” kelimesini Farisi olarak “serab” ma’nâsına olmasıdır. Binanaleyh “reng-i âl” ta’bîri ile serâb gibi olan ehl-i küfrün a’mâline işâret buyrulmuş olması vârid olur. Zira beyt-i şerifte bu renkler ashab-ı şimalin hali açıklanır. Nitekim âyet-i kerîmede (Nûr,24/39) “Küfr edenlerin amelleri serâb gibidir” buyrulur.

Hulâsa-i ma’nâ “Elleri kesilmiş bir hâlde olarak ehl-i Celâl olan ashâb-ı şimâli ve onların küfürlerinin rengini ve serâb gibi olan amellerinin rengini açık göstereyim” demek olur.

----------------

أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُّجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِّن فَوْقِهِ مَوْجٌ مِّن فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَن لَّمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِن نُّورٍ {النور/40}

“Ev kezulumâtin fî bahrin lucciyyin yaġşâhu mevcun min fevkihi mevcun min fevkihi sehâb(un) zulumâtun ba’duhâ fevka ba’din izâ ahrace yedehu lem yeked yerâhâ vemen lem yec’ali(A)llâhu lehu nûran femâ lehu min nûr(in)” Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan, elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur. (24/40)

----------------

Derin bir deniz Hakikat-i İlâhiye deryasıdır, bu denizde nefsi emmarenin ve kendi beden arzlarının karanlığı ve bu derin denizin içinde üç karanlıkta bulunmalarıdır. Bu denizin üstünün dalga üstüne dalga kaplaması celal tecellileridir. Bulutlar ise nefis tufanını meydana getiren gönülde bulunan nefsi emarenin dumanıdır. İnsan eli kendisine yakın bir uzuv ve onun ef’ali infialiyesidir. Nefsinin eli ile yaptıklarını göremez. Bunun içinde eşyanın hakikatini gösteren-aydınlatan nûr’a ihtiyaç vardır.

İrfan mektebi kitabından Yûnus a.s ın halini anlamak gerekecektir.

Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi. 

Biri kendi varlığında mevcud! 

(1) Nefs-i levvâme karanlığı: 

 (2) Balığın midesindeki karanlık: 

 (3) Suyun içinin karanlığı: 

İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir. 

Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Buda üç üncü karanlıktır.

İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ذ) “zü” sahip (ن) “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dönüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal toktur.

Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir.

Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ın da) batının da dır, ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır.

 Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikat-i ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz.

 İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp o na hakim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır.

 İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere Kûr’ân-ı Keriyminde (Zünnun) Yunus (a.s.) mın hayatından küçük bir bölüm halinde hikâye ederek habibinin lisanından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir.[54] 

Mesnev-i Şerif beyitlerinde bu âyetin ma’nası hakkında; 

662. "Hem gece ve hem bulut ve hem azîm yağmur! Hu üç karanlık derin galat getirir" Ma’nâ-yı işârîsi i’tibâriyle “gece"den murâd, zulmet-i tabfıyye, “bulut” tan murâd sıfât-ı nefsâniyye ve “yağmur”dan murâd, nefsânî havâtırdır. Ya’nî “Zulmet-i tabiiyye ve sıfât-ı nefsâniyye bulutları ve havâtır yağmurları munzam olursa (Nür, 24/40) âyet-i kerimesinde işâret buyurulan ve ba’zısı ba’zısının fevkinde bulunan bu üç karanlık içinde, idrâk-i hakikat husûsunda çok derin yanlışlıklar vâki’ olur.”[55]

----------------

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ {النور/41}

“Elem tera enna(A)llâhe yusebbihu lehu men fî-ssemâvâti vel-ardi ve-ttayru sâffât(in) kullun kad alime salâtehu vetesbîhah(u) va(A)llâhu alîmun bimâ yef’alûn(e)” Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir. (24/41)

----------------

Göklerin ve yerlerin tümünde Esmâ-i İlâhiyye’nin zuhurları olduğundan, Göklerde Esmâ-i İâhiyyenin Nûrani varlıkları, yerde ise fiziki-ef’âli varlıkları hepsi kendi rabb’ı hasları istikametinden hangilerinden kaynaklanıyor iseler onların hakikatleri istikametinde faliyyetlerini sürdürmeleri onların tesbihleridir. Allah ismi, ismi cami olduğundan bütün isimler de kendine bağlı olduğundan onların yapmakta olduklarını bilir. Bu biliş kendinden ayrı dışarıdan gelen bir biliş değil, mâlûm ilme tabidir hükmü ile Zât-î bir biliştir.[56] 

Fusûs’ül Hikem de Muhyinndin Arabi Hazretleri; 

31. Paragraf:

Ve onun كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ (Nûr, 24/41) kavli, herşey Rabb'inin İbâdetinde, taahhurda rütbesini ve tenzîhden onun isti'dâdının i'tâ ettiği tesbihini âlimdir, demektir. İmdi hiçbir şey yoktur illâ ki o, Halım ve Gafur olan Rabb'ine hamd etmekle müsebbihdir. İşte bunun için biz âlemin teşbihini birer birer tafsil üzere fehm etmeyiz. Ve bir mertebe vardır ki, onda zamir وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (Isrâ, 17/44) kavlinde, müsebbih olan abde âiddir. Ya'nî bu şey "kendi hamdi ile" demektir. İmdi بِحَمْدِه kavlinde olan zamîr, şeye ait olur. Onun üzerine olduğu sena ile demektir. Nitekim biz mu'tekıd hakkında dedik ki, muhakkak o, ancak kendi mu'tekadinde olan ilâha sena eder. Ve nefsini ona rabt etti. Ve onun amelinden olan şey, ona râci'dir. Şu halde ancak kendi nefsine sena etti. Zîrâ muhakkak san'atı medh eden kimse, bilâ-şek sani'i medh eder. Çünkü onun hüsnü ve adem-i hüsnü, sâni'ine râcî'dir (31),

Ya'nî "musallî" lügatte "müteahhlr" ma'nâsına olunca, yani arkadan gelen manasına olunca Hak Teâlâ hazretlerinin كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ (Nûr. 24/41) ya'nî "Herbir şey salâtını ve tesbihini bilir" kavil, her şey Rabb'inin ibâdetinde taahhurda, ahırda rütbesini ve tenzih nev'inden kendi isti'dâdının i'tâ ettiği tesbihini bilir, demek olur. Zîrâ vücüd-ı kesîf-i izafî ile müteayyin olan her bir mazhar, zuhur yeri, kendi vücûdunun, Hakk'ın vücûdundan sonra olduğunu bilir. 

Ve keza kendi isti'dâdı tenzih nev'inden ne gibi bir tenzihi iktizâ ediyorsa onu bilir. Zira bu biliş, o mazharın kendi nefsini bilmesi demektir. Böyle olunca a'yândan, yani ayan-ı sabiteden zuhura gelen bütün âlemden Halîm ve Gafur olan Rabb'ine hamd le Allah’ı tesbih eden olmayan birşey yoktur. Ve burada Rabb'in bu iki isim İle zikrinin sebebi budur ki: Her bir "ayn"a isti'dâdında meknuz olan, gizli olan kemâlâtı Rabb-i Halîm'i canibinden devamlı rıfk ile ve yavaşlıkla kader-i ma'lûm üzere nazil olur.

Allah’ın tecellisi eğer şiddetle ve defî olarak nazil olsa idi, o "ayn"ın ona tahammülü olmazdı. Ve keza Rabb-i Gafur her bir aynın nakâis, noksanlıklarını ve zulmet-i imkâniyyesini setr eder, örter. İşte herbir şeyin Rabb-i Halîm ve Gafûr'una, kendine mahsûs hamdiyle tesbihi bulunduğu için, biz bil-cümle eczayi âlemin tesbihini, birer birer, ale't-tafsîl bilemeyiz. Zirâ bir şeyin gayri olan şey, o şeyin kendi nefsini bildiği gibi, o şeyi bilemez.

Ve bu âyette bir mertebe vardır ki O mertebeye nazaran وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (îsrâ, 17/44) ya'nî "Hiç birşey yoktur, illâ ki o şey kendi hamdi ile tesbîh eder" kavlinde "bi-hamdihî"deki zamîr, tesbîh eden kulda râci' olur, yani teşbih eden kula döner.

Ya'nî bu şey, kendine mahsûs olan hamd ile tesbîh eder, demektir. Böye olunca "bi-hamdihî" kavlindeki zamîr, şeye, eşyaya aittir ki, o şey nev'-i senadan, yani övme nevinden ne gibi bir sena üzerine bulunmakta ise, o sena ile tesbîh eder, demek olur. Nitekim biz i'tlkâd-ı mahsûs sahibi olan kimse hakkında dedik ki: Muhakkak o kimse, ancak kendi itikadında tahayyül ettiği ilâha sena eder ve nefsini ona rabt eder, rabıta yapar. Halbuki bu ilâh-ı mu'tekad yani itikad edilen ilah o kimsenin amelinden husule gelen bir şeydir. Ve bir âmilin ameli ise elbette kendisine râcidir, dönücüdür. 

Şu halde Hakk'ı kendi itikadında tahayyül edip onu îcâd ettikten sonra, o ilâh-ı mu'tekade sena eden kimse, kendi nefsine sena etmiş oldu. Çünkü ilâh-ı mec'ûl, sâhibi-i itikadın san'atıdır. Kendi ilahını ceal eden itikad sahibinin ilmi sanatıdır. Ve san'atı medh eden kimse, şüphesiz sâni'i medh eder. Yani onu bina edeni meth etmiş olur. Zirâ o şey'-i masnû'un güzelliği ve çirkinliği sâni'ine râci'dir.[57]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edekim;

--------------------------- 

----- 24 - Nûr Sûresi - Ayet 41 (Mushaf Sırası: 24 - Nüzul Sırası: 102 - Alfabetik: 84) ----- 

Kûr’an-ı Kerim Türkçe okunuş: 

24.41 - Elem tera ennallâhe yusebbihu lehû men fis semâvâti vel ardı vet tayru sâffât, kullun kad alime sâlâtehû ve tesbîhah, vallâhu alîmum bimâ yef'alûn. 

Diyanet Meali: 

24.41 - Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah'ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

24.41 - Baksan â hakikat Allah, o Semavât-ü Arzdaki kimseler ve o kanad çırpıb süzülen dizilen kuşlar hep onun için tesbih ediyor, her biri cidden salâtını ve tesbihini bilmiş, Allah da, ne yapıyorlarsa hep biliyor. 

--------------------------- 

Açık olarak görüldüğü gibi, âyet-i kerîme semavat ve arzdaki, “men-kim”ler’den bahsediyor. Bunlar ise mes’uliyet sahibi bizim benzerlerimizdir. Gökyüzünde onlardan başka neler varsa onlarla birlikte hep tesbih etmektedirler.

Ayrıca bizim dünyamıza onların yerlerinden baktığımızda bizde onlar için semavatta ki, İnsan-dabbe’lerden olmaktayız. Biz onlara baktığımızda onlar bizim için semavat, onlar bize kendi yerlerinden bakınca biz onlara göre semavat olmaktayız. O halde gökyüzünde insan-dabbe varlıkların olduğu bu şekilde de kolayca anlaşılmış olmaktadır[58]. T.B. 

---------------------- 

 NOT= Diğerleri gibi bu ayeti kerîme de Dabbe ayetlerinden’dir. 

----------------

وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ {النور/42}

“Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)” Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de ancak Allah’adır. (24/42)

----------------

Bu âlemlerin yer ve gökleri Allah’ın olduğu gibi bizlerin beden arzı ve gönül göğüde Allah’ın elindedir. Bu âyeti bir başka âyetle anlamaya çalışalım.

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ

قَدِيرٌ ﴿٢٩﴾ الْجُزْءُ

(Tebârekellezî bi yedihil mülkü ve hüve alâ kulli şey’in kadîr.) Mülk (67/1) “Mülk elinde olan O mübârek'tir. Ve O, herşeye kaadirdir.”

*************

O’nun için olur mu? Veyâ olmaz mı? şeklinde ibâreler geçerli olmayıp, herşey üzerine, bütün kainatta halketmiş olduğu varlıkların üzerine hükmünü geçirmektedir. 

Cenâb-ı Hakk (c.c) kendi hakîkatinden insanın hakîkatine “ve nefahtü fihî min rûhi” hükmünce azar miktarlarda her birerlerimize dağıttı. Her birerlerimizde farklı isimlerinin ağırlıkları ortaya çıkmaktadır. Örneğin Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Kelâm, Sem’i, Basar dediğimiz sıfat-ı subûtiyye hepimizde mevcûttur ve bu sıfatlar ile hayâttayız ve bir yaşam süresini geçiriyoruz. 

İnsan, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendindeki hakîkatlerin en geniş zuhur mahallidir. 

Bu açıklamalar sonrası “Tebârekellezî bi yedihil mulku” ifâdesinin bir yönü Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi zatına, diğer yönü ise insana dönüktür. 

Kur’ân-ı Kerîm hem kâinatı, hem de insana indiği için özümüzde bizi anlatmaktadır yani hem âfâki hem enfüsîdir. 

Bu durumda bu ifâde şöyle olur; “Ey insan senin elindeki mülkün o kadar değerlidir, o kadar mübarektir ki, bunun kıymetini bil!” Elimizdeki mülkümüz, ilk halde bedenimizdir çünkü ilâhî tecellidir. Madde mertebesinde insan bedeninden daha mükemmel bir oluşum tasavvur etmek mümkün değildir. Bâtın yönden ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın insandaki zâti tecellisi yani rûhaniyeti, vahdaniyyetidir. 

İşte bu âyeti kerîmeye bu şekilde baktığımız zaman insanın ne kadar mükemmel bir varlık olduğunu görebiliriz. Madde bedenimiz o kadar mükemmel bir oluşumdur ki normal çalışması içinde o mükemmelliğin farkında olamıyoruz. Ne zaman ki bir arıza, hastalık ortaya çıkıyor ve biz biraz zorlanmaya başlıyoruz işte o zaman kıymetini anlıyoruz. Bu mükemmelliği madde yönüyle dahi anlamamız mümkün değilken, bu oluşumun daha ötesi olan rûhani yapımız vardır. 

İçinde bulunduğumuz bu kesif olan mülk âlemi tecelli-i İlâhiyyenin madde mertebesi yönünden en kemalli zuhur halidir. Bundan sonraki zuhur âlemi ise hem lâtif hem de kesif olan İnsan-ı Kâmil âlemidir. 

Fiziksel olarak insan elinden işlenmiş gözüken her şey aslında Hakk’ın elidir. 

Her şeye kaadir olmak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bir vasfıdır. İnsan ise kendi mertebesinde ve mülkü nispetinde birçok şeye kaadirdir.[59] 

----------------

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُزْجِي سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاء مِن جِبَالٍ فِيهَا مِن بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِهِ مَن يَشَاء وَيَصْرِفُهُ عَن مَّن يَشَاء يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالْأَبْصَارِ {النور/43}

“Elem tera enna(A)llâhe yuzcî sehâben sümme yu-ellifu beynehu sümme yec’aluhu rukâmen feterâ-lvedka yahrucu min hilâlihi veyunezzilu mine-ssemâ-i min cibâlin fîhâ min beradin feyusîbu bihi men yeşâu veyasrifuhu an men yeşâ/(u) yekâdu senâ berkihi yezhebu bil-ebsâr(i)” Görmez misin ki Allah, bulutları sevk eder. Sonra, onları kaynaştırıp üst üste yığar. Nihayet yağmurun, onların arasından yağdığını görürsün. O, gökten, oradaki dağ (gibi bulut)lardan dolu indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de geri çevirir. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alacak. (24/43)

----------------

Bulutlar kimi zaman rahmet kimi zaman rahmet taşırlar. İnananların gönlüne abdiyet yağmurunu yağdırır. İnkar edenlerin sıfât-ı nefsani bulutları olur ve bunların oluşturduğu vehim ile oluşan sel ve dolu ile nefis tufanı ile o gönülde ne alırsa götürür. Bu da ancak Allah’ın dilemesi ile olur. Bu bulutların parıltısı teceli-i berk (şimşek) tir.

Gökyüzünde bulutları kararmış havanın haline benzer, o anda bir şimşek çakar yani o etrafı karartmış bulutların arasından bir şimşek çakar az bir süre aydınlanır ortalık işte o karanlık gecede yıldırım çakması gibi onlar bu durumda o şaşkınlık içerisinde ölümden kaçar gibi korkarlar bu hadise içerisinde, burada imân ehli olmayan kimselerin ruh hallerini anlatıyor ve bunu da görüyoruz tabi biraz insânların içlerini sorup araştırdığınız zaman hemen bu şaşkınlık ortaya çıkıyor, çünkü ne imân var ne yakin hali var ne müşahede hali var ne de kendini tanıma hali var, işte almış olduğu beşeriyet bilgisi ona bir an yanan lambanın ışığı gibi geliyor fakat daha fazla ileriye götüremiyor ve kararıyor, bunun gibi tekrar bir ışık ve tekrar bir karanlık işte bunun içerisinde şaşkın olarak hayatını sürdürüyor, Şimşek gibi başlayıp parlayıp bitmesi nedeniyle bu tecellisine TECELLİ-İ BERKİ adıda verilir. 

İnsân-ı Kamil de Abdülkerim Ceyli Kudret Tecellisi içinde bu anlatılmıştır.

------------------- 

KUDRET…

SIFATLAR TECELLİSİ içinde bazıları bu KUDRET sıfatı tecellisine geçer…

Bu geçiş sonunda, tümden eşya onun kudreti ile olmaya başlar…

Ama gaybî âlemde… gizlide…

Aynı âlemde bulunan onun model varlığında olur…

Bu tecellide bir yükselme kaydeder ilerlerse… ondan da öteye geçerse… gizli tuttuğu şeyler, kendisine görünmeye başlar…

Hem de açıktan… zâhir…

--------- 

Yukarıda da belirtildiği gibi bu haller kişinin kendi bâtın âleminde olan kendine has tecellileridir, diğer başka kimseleri bağlamaz, bu yönden genel değil özeldir. Her bir insanın kendi beden mülkü içinde birde gayb âlemi vardır, buda iki kısımdır, eksi yaşayan kimselere göre bu gayb âlemi nefsinin hayal âlemidir ve çapı çok küçüktür. 

Diğeri ise Hakk-ın gerçek hayal âlemidir ki, bütün âlemler genişliğinde dir. İşte kişi bu âleminin içinde yükselme kaydeder. Sadece kendine has bir yaşantıdır. Bu yaşantısından kendinin en yakının da olan bile haberdar olamaz. 

------------------- 

Bu tecelliye nail oldum ve orada:

— Salsala-i ceres…

Adı ile bilinen zil sesini duydum… Onu duyunca bu yapım dağıldı… terkibim çözüldü… 

Resmî varlığım yok oldu…

İsmim de silinip gitti…

Karşılaştığım bu halin şiddetinden eski bir sergi bezi haline geldim…

Âdeta bu bez; yüksek bir ağaca asılı gibi idi…

Şiddetli esen rüzgâr ondan parça parça koparıp götürüyordu…

Artık bu halimde, hiç bir şey görmüyordum…

Ancak gördüğüm: Gök gürültüsü ve şimşeklerdi… Nurları yağdıran buluttu... Ateş dalgalandıran denizlerdi…

Yer yer gök birbirine karıştı…

Bu halde ben: Kat kat katmerli zulmet içindeydim…

KUDRET tecellisi böylece sürüp gidiyordu… meydana gelen hadiseler, birbirinden daha kuvvetli idi…

Benim için açılan yollar, alabildiğine uzuyordu…

Taa, celâl ismi yüce köşke çarpıncaya kadar; böylece sürüp gitti…

Taa, cemal devesi hayal iğnesi deliğinden geçinceye kadar…

Bundan sonra, en yüce manzara açıldı… Sağ el dahi böylece bağlandı.

İşte… o zaman: Eşya tekevvün etti… Âmâ hali gitti…

Bütün bu olanlardan sonra, Cudî üzerine gemi oturdu…

Ve… şu nida geldi:

— «Ey yer ve sema, isteseniz de istemeseniz de geliniz...»

Dediler ki:

— «İsteyerek gelmişiz...» (41/11) 

------------------- 

Bu tecelliye nail oldum ve orada:

- Salsala-i ceres… 

Yol ehli bu hallere bazen girer. Hakk'ın şiddetli zuhur tecellisidir.

Adı ile bilinen zil sesini duydum… 

Bu hususta, “11 vahy ve Cebrâîl” isimli kitabımızdan küçük bir bölüm aktaralım. 

--------- 

4. Cebrâilin görülmeden, çıngırak sesine benzer bir sesle vâhyi bildirmesidir. 

Kendisinde korkutma ve azap bulunan âyetler bu şekilde gelirdi. Peygamberimiz; vâhyin bu çeşidi gelirken titrer ve terlerdi. Hatta heyecanlanırdı.

--------- 

Açık olarak görüldüğü gibi bu kitabında oluşumunda İlhami yönden böyle hadiseler yaşanmıştır, Onu duyunca bu yapım dağıldı… terkibim çözüldü…

Beşeri ve izafi benliğinin yok oluşudur.

Resmî varlığım yok oldu… 

Sadece nüfus kâğıdında kalan bir isim gibi kalışıdır.

İsmim de silinip gitti… 

Bu halde ismin dahi kalmayışıdır. 

Karşılaştığım bu halin şiddetinden eski bir sergi bezi haline geldim… 

Ne yeni, ne çok eski, bir müddet kullanılmış suret bir beden gibi.

Âdeta bu bez; yüksek bir ağaca asılı gibi idi…

Güzel bir tarif olmuş. Beden bezi ruh ağacına asılmış gibi olmasıdır. 

Şiddetli esen rüzgâr ondan parça parça koparıp götürüyordu… 

Esen Celâl rüzgârları son kalmış hayal ve vehim kalıntılarını da koparıp götürmesidir.

Artık bu halimde, hiç bir şey görmüyordum… 

Tam fenâ hali ile beşeriyetinin bilinmez bir hale gelmesidir.

Ancak gördüğüm: Gök gürültüsü ve şimşeklerdi… Nurları yağdıran buluttu... Ateş dalgalandıran denizlerdi… 

Bunlar Celâl ve Kahhar tecellilerinin neticeleridir. Nefsi safiyeye geçiştir.

Yer yer gök birbirine karıştı… 

Beden “yeri-arzı” ile “gönül göğü” bir birine karışıp onlarda tevhid olmakta ve bir birlerinde fani olmaktadırlar. 

Bu halde ben: Kat kat katmerli zulmet içindeydim… 

Bu zulmet “ve hamelehâl insânu, innehu kâne zalûmen cehûlâ” (33-72) Evet biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik, onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi, o cidden çok zalim, çok câhil bulunuyor. 

Yani o nefsini göremez halde idi ve kendindeki a’mâ’iyyet hakikatini idrak etmiş idi. Beşeriyetini görmaz halde idi.

KUDRET tecellisi böylece sürüp gidiyordu… meydana gelen hadiseler, birbirinden daha kuvvetli idi…

Kudret, Kadiriyyet tecellisi, idrak edildikten sonra bu tecelliler devam eder. Oyüzden “İnnâ enzelnâhü fî leyletil kadr. 2. Ve mâ edrâke mâ leyletül kadr.” (97- /1-2)

1-Doğrusu biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik. 2 — Kadr gecesinin ne olduğunu bilir misin sen? ... 

Yukarıda bahsedilen zulmet bu “Kadir-kudret ” gecesidirki, arkasından ilâhi hakikat güneşi doğar. İdrak edilmesi lâzım gelen budur. Bundan sonra da hakikatler idrak edilmeye başlandıkça meydana gelen hayretler daha da artmaya başlar.

Benim için açılan yollar, alabildiğine uzuyordu…

Bu yollar ma’nâ âleminin idrak yollarıdır, ve sonu yoktur uzar gider.

Taa, celâl ismi yüce köşke çarpıncaya kadar; böylece sürüp gitti… 

Celâl ismi Hakkın vechinin gayriyyet elbisesi ile perdelenmesi olduğundan bunda örtünme vardır bu örtünün açılması gene Celâl gerektirir. A.A.Konuk. 

Yüce köşk, Allah’ın kadiriyyetidir. Kudret köşkünü kurmuştur, kendi vechinin Cemalinin açılması için celâl perdelerinin açılması için kudret köşküne çarpması lâzımdır ki beşeriyet libası üzerinden parçalanarak çıkarılsın, bu böyle sürüp gider çünkü perdelerde oldukça çoktur. 

Ta ki, Nusret Babamın “yüz kırk bin perde var derler birin görmem ey erler” dediği hale gelinceye kadar. 

Taa, cemal devesi hayal iğnesi deliğinden geçinceye kadar… 

Celâl Ulûhiyet Cemâl Muhammediyyettir, Cim Cemâl, Lâm Ulûhiyettir, cim cemal mim muhammediyettir. 

(30/11/2014)[60] 

----------------

يُقَلِّبُ اللَّهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِّأُوْلِي الْأَبْصَارِ {النور/44}

“Yukallibu(A)llâhu-lleyle ve-nnehâr(a) inne fî zâlike le’ibraten li-ulî-l-ebsâr(i)” Allah, geceyi ve gündüzü döndürüp duruyor. Şüphesiz bunda basiret sahibi olanlar için bir ibret vardır. (24/44)

----------------

Burada olayı anlatan mertebe Ahadiyet mertebesidir. Gece ve gündüz Allah’ın kudret elinde olduğu için onu döndürmektedir. Bizlerinde gönül göğü gece (fenâfillah) ve gündüz (bekabillah) hükmü altındadır. Gönlümüzde bir feza ve güneş, ay ve yıldızlar bulunmaktadır. Bundan ancak basiret-müşahade ehli olan arifler ibret alır. 

----------------

وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {النور/45}

“Va(A)llâhu haleka kulle dâbbetin min mâ-/(in) feminhum men yemşî alâ batnihi veminhum men yemşî alâ ricleyni veminhum men yemşî alâ erba’(in) yahluku(A)llâhu mâ yeşâ/(u) inna(A)llâhe alâ kulli şey-in kadîr(un) Allah, bütün canlıları sudan yarattı (halk etti). İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (24/45)

----------------

Her canlının sudan yaratıldığı bilimsel araştırmalarla da ispatlanmıştır. Hayatın tamamı suda maddelerin bir eriyiği olan protoplazmada oluşur, bununla korunur ve bununla devamlılığını sağlar. Susuz hiçbir protoplazma olmayacağı gibi protoplazmasız da hayat oluşmaz. Onun için ayette sadece insanın değil, bütün canlıların sudan yaratıldığı ifade ediliyor.[61] 

Fusûs’ül Hikem Halkıyetin aşamaları bölümünde sudan halk edilişin hikmeti anlatılmaktadır.

Onbirinci Kısım Yedinci Ek: HALK EDİLİŞ AŞAMALARI

(S.a.v.) Efendimiz buyururlar ki: “Allah Teâlâ bir büyük beyaz inci halketti; celâl ve heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman husule geldi. Gökleri dumandan ve yeryüzünü onun köpüğünden halketti. Şimdi onun arşı su üzerinde vâki oldu.”

“Allah Teâlâ”dan amaç, mutlak vücûdun “vahdet mertebesi”dir. “Halk”ın ma‟nâsı açığa çıkma ve açığa çıkarmadır. “Büyük bir beyaz inci”den kasıt “insâniyye hakîkati” mertebesi olan “ilk akıl”dır ki, buna “vâhidiyyet mertebesi” de derler. İlk akıla “celâl ve heybeti ile nazar” etmesinden kasıt, ilk aklın gayriyyetin başlangıcı olan “rûh mertebesi”ne tenezzülüdür. Ve bu tenezzülden husule gelen gayriyyet perdesi ile mutlak vücûdun örtünmesidir. Çünkü, “cemâl nazarı”, Hakk vechinin kendi nûru ile tecellîsidir ki, bunda örtü yoktur. “Celâl nazarı”, Hakk vechinin gayriyyet elbisesi ile örtünmesi olduğun- dan, tabiki bunda örtü vardır. “Gayriyyet”ten kasıt, mutlak oluştan kayıtlı oluşa tenezzül ve mutlakın kayıtlı olanda gizlenmesidir. “Büyük beyaz in- ci”nin erimesi, vâhidiyyet vücûdunun ikilik ile kayıtlanarak, akl-ı küllün kendi nefsinde mahvolduğu anda, ona nefes-i rahmânî ile hârici vücût bahşetmesi ve bu nefes-i rahmânî ile ona uzayda hârici vücût bahşedilmesini takiben mer- kezin “ateş” ve çevresinin soğuma ile “su” olmasına işârettir. Ve “yedi kat gökler” tabîr ettiğimiz yedi gezegenimizin, bu duman hâlindeki parlak buluttan ve dünyanın da onun yoğunlaşmasından mahlûk olduğuna; ve “arş” dünyâ mülkü ma‟nâsına olup, şehâdet âlemlerinin ilâhi mülklerden bulundu- ğuna ve parlak bulutun arşın temeli olması yönüyle, ilâhî arşın su üzerinde oluştuğuna işâret olunur.

Astronomi âlimleri derler ki: “Yıldızlar ve gezegenler, hallerinin başlangıcında bir bulut hâlinde olup, derece derece küreler şeklinde yoğunlaşmışlar- dır. Bu gaz halindeki bulut, bu kapsam olan âlem küresi başlangıçta aynı cins ve hidrojenden bile hafîf bir gazdan oluşmuştur. Merkeze doğru bütün ferdi olan parçaların çekilmesi ve bundan meydana gelen gittikçe artan yoğunlaşma ve merkeze doğru olan hareketin ısıya dönüşmesi ve oluşan ısının sebep olduğu ilk kimyevi karışımlar ve elektriğin tesîri ve türü bir diğerinden türeyen tabîata ait kuvvetlerin muhtelif fiilleri ve te‟sîrleri, hidrojen, oksijen, karbon, azot, sodyum, kalsiyum, demir, magnezyum vb. gibi ilk elementlerin oluşumununa sebep olup maden türleri, bir dîğerinden ayrı ve farklı olurlar. Isının meydana gelmesi ferdi olan parçaların hareketindendir. Çünkü hareket ısıya dönüşür. Ve ısı da bir çeşit hareketten başka bir şey değildir. Şimdi bulut halindeki yıldızın birleşimine dâhil olan yukarıdaki elementler bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, şiddetli ateş hâlinde bulunur. Ve bu ateş küresi soğumaya başlayınca ateş suya dönmüş olur. Bu iki akışkan, fiziken zıtlar ise de, kimyâca ayn-ı unsurların bileşkeleridir. Ve nitekim günümüzde, küremizin etrâfında dalgalanan denizler hidrojen, oksiyen ve sodyumdan oluşmuştur. Isı tenezzül ettiği ve havaya ait buharlar yoğunlaştığı zaman, durmadan yer de- ğiştiren yüzeyinin volkanik patlamaları içinde henüz soğumayan sular içinde yarı akıcı, yarı katı, hamur gibi, esnek ve birbirinden farklı olan karbon birle- şiklerinden, ya‟nî yapışkan balçıktan ilk bitkiler ve hayvanlar husule gelmeye başlar.” Şimdi bu hadîs-i şerîf: “E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma ve cealnâ minel mâi külle şey‟in hayyin, e fe lâ yu’minûn” ya‟nî “İnkâr edenler semâvat ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz o ikisini ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yaptık. Hâlâ iman etmezler mi?” (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinin îzâh ve tefsîridir. Ve bundan anlaşılır ki, gökler ve yeryüzü hálk edilişin başlangıcında bir madde hâlinde olarak bitişik idi. Daha sonra birbirinden ayrıldılar. Ve cisimlerin meydana gelmesi de sudandır. Çünkü ilâhî arş su üzerindedir.

Bilinsin ki, şehâdet âlemlerinin sonsuz uzaydaki miktarının sayılması mümkün değildir. Bir taraftan vücûda gelmekte ve bir taraftan da ortadan kalkmaktadır. Çünkü, imkân dâhilindeki vücûdun ne öncesi ne de sonrası vardır, çünkü sonsuzdur. Ve “halkediş” ezelî ve ebedidir ve bunlar mutlak vücûtta meydana gelir ve ortadan kalkar. Bunların mekânı mutlak vücûttur. Nitekim, Hz. Gavs-i A‟zam Abdü‟l-Kadir Geylânî (r.a.) buyururlar ki:

“Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır?” Dedim. Buyurdu ki, “Yâ Gavs-i A‟zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur. Ve ben insanın sırrıyım”[62]*[63]

Onbirinci Kısım Dokuzuncu Ek: SEMÂVÂT VE ARZIN HALKEDİLİŞ AŞAMALARI

“Kul e inneküm le tekfürune billeziy halekal arda fiy yevmeyni” yanî de ki: “gerçekten siz yeryüzünü iki “yevm” de halk edeni mi inkâr ediyorsunuz” (Fussılet, 41/9) ;

“Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm” yanî “ve orada üzerinde sâbit dağlar oluşturdu ve orayı bereketli kıldı ve onların rızıklarını dört “yevm”de takdir etti” (Fussılet, 41/10); 

“Fe kadâhünne seb'a semâvâtin fî yevmeyni” ya‟nî “Böylece onları iki “yevm”de yedi kat gök olarak tamamladı” (Fussılet, 41/12) ;

“Allahullezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehüma fî sitteti eyyâmin sümmestevâ alel arş” yanî “O Allah‟ki gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı “yevm”de halk etti, sonra Arş‟a istiva etti” (Secde, 32/4) ,âyet-i kerîmelerinde gerek yeryüzünün ve gerek yedi kat göklerin altı günde hálkedildiği beyân buyrulur. “Yevm” kelimesine “küllî devre” ma‟nâsı verilmesi uygun olur. Çünkü “cüz‟i devir”ler bir günün kısımları cinsinden olduğundan, bunlar dikkate alınmamıştır. Şu halde, yeryüzü ve gökler iki kül- lî devrede hálk edilmiştir.

Birinci küllî devre: “E ve lem yerellezîne keferu ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma” ya‟nî “İnkâr edenler semâvât ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz o ikisini ayırdık.”(Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinde işâret edildiği üzere “bitişik devre”dir ki, bu devir amâ‟ âlemi, ya‟nî güneş sisteminin ilk maddesi olan nefes-i rahmânî‟nin parlak bulut hâlinde yoğunlaşmasıdır. Bu devrede gökler ve yeryüzü bitişiktir.

İkinci küllî devre “ayrılma devresi” dir ki, bu devrede gökler ve yerler birer birer birbirinden ayrılıp, farklı oldular. Nitekim, daha önce îzâh edildi.

“Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm” ya‟nî “ve orada üzerinde sâbit dağlar oluşturdu ve orayı bereketli kıldı ve onların rızıklarını dört “yevm”de takdir etti” (Fussılet, 41/10) ; âyet-i kerîmesi gereğince de, bizim dünyamızın dört devre- de kemâle erdiği anlaşılıyor. Bunlar da şunlardır:

1. Ateş devresi, 2. Su devresi, 3. Toprak devresi, 4. Bitkiler ve hayvanlar devresi.

1. Ateş devresi: Güneşin altıncı “çocuk” olarak doğurduğu dünya, “an- ne”sinden ayrıldığı vakit bir âteş küresi idi. Uzun zaman bu halde yörüngesinde döndü. Hak Teâlâ Hazretleri bu bineğe, bineğin cinsinden bir tür mah- lûk bindirdi ki bunlar cinler kavmi idi. Nitekim buyurur: “vel cânne haleknâhû min kablu min nâris semûm” yanî “ve cinleride daha önce semûm ateşten halk ettik”(Hicr,15/27), “Ve halekal cânne min mâricin min nâr” yanî “ve cinleri dumansız ateşten halk etti” (Rahmân, 55/15).

2. Su devresi: Dünya uzun bir zaman güneşin etrâfında, ateş küresi hâlinde döndükten sonra, onun ateşi, yüzeyinden suya dönüşmüş ve kesîf unsurları ateşten lavlar hâlinde alt tabakalarını oluşturmuştur. Çünkü fizik ilminin bakış açısından bu iki akıcı zıt ise de kimyâ ilmine göre ayn-ı unsurların bileş- keleridir. Nitekim, günümüzde, dünyamızın etrâfını çevreleyen denizler hidrojen, oksijen ve sodyumdan oluşmuştur.

Bu devreye: “Ve kâne arşuhu alel mâi” ya‟nî ”Ve O‟nun Arş‟ı su üzerinde idi” (Hûd, 11/7) âyet-i kerîmesi ile işâret buyurulur.

3. Toprak devresi: Dünyanın yüzeyinin derece derece sertleşme ve soğuma devresidir ki, ilk kabuğu yarı katı, hamur gibi, yumuşak, esnek ve kokmuş karbon birleşiklerinden ibârettir ki, buna “yapışkan balçık” ve “salsâl” da denir. Fen ehlinin “protoplazma”, dedikleri şey, bu kokmuş çamurdan meydana gelir ki, bu madde canlı cisimlerin kaynağıdır. Beşer türünün bu çamurdan halkedildiği Kur‟ân-ı Kerîm‟de haber verilir: “innâ haleknâhüm min tînın lâzib” yanî “Muhakkak Biz, onları yapışkan balçıktan halk ettik” (Saffât, 37/11), “ve iz kâle rabbüke lilmelâiketi innî hâlikun beĢeran min salsâlin min hamein mesnûn” ya‟nî “Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak Ben, salsâl‟dan, değişip dönüĢen balçıktan bir beĢer halkedeceğim” (Hicr, 15/28).

4. Bitkiler ve hayvânlar devresi: Fen adamlarının beyânına göre bu kokmuş çamurdan, daha sonra ilk bitkiler meydana gelmiş ve bitkiler sürekli gelişerek, büyük ormanlar vücûda gelmiştîr. İşbu ilk canlı cisimler, ya basît hücrelerden ve ya da hücre topluluklarından meydana gelmiş olup “su yosunları” familyasından jelâtini maddeler imiş.

İkrâm sahibi tahkik ehli tarafından da tasdîk buyurulduğu üzere, yeryü- zünde insan, hayvânlardan ve bitkilerden sonra açığa çıkmıştır. Jeologlar ilk kara hayvânlarının köksüz bitkiler tarzında var olduğunu ve omurgasızların da maden, bitki ve hayvan vasıflarını birleştiren züûfiyyetler, mercanlar, süngerler, delikli mercanlar ile, kabuksu hayvânlardan ibâret bulunduğunu ve daha sonra bunların muhtelif değişimler geçirmek sûretiyle kemâl bularak çe- şitli şekillerde açığa çıkıp erkeklik ve dişiliğin meydana geldiğini beyân ederler. Hiç şek ve şüphe yoktur ki, gerek bitkiler ve gerek hayvânlar, yeryüzünün kabuğundan halk edilmiş ve şu anda dahi halkedilmektedir.

Şimdi bu sayılan yeryüzünün dört devresi “Ve huvellezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu alel mâi” yanî ”O ki semâları ve arzı altı “yevm”de halk etti ve O‟nun Arşı su üzerinde idi” 

(Hûd, 11/7) âyet-i kerîmesine göre gökleride içine almaktadır, şöyle ki:

İlk olarak; her bir gezegenin güneşten, kopup ayrılarak başlangıçta bir ateş küresi olduğunda şüphe yoktur.

İkinci olarak; göklerin ve yerin tamamının, ilâhi mülklerden birer mülk oldukları “ve kâne arĢuhu alel mâi” ya‟nî “O‟nun Arşı su üzerinde idi” (Hûd, 11/7) yüce beyânı hepsini içine aldığı için her bir semânın su devresine tâbi‟ olduğu anlaşılıyor.

Üçüncü olarak; her bir semâ dahi dünya cinsinden ve elementlerden oluştuklarından, bu halden sonra kabuk bağlayacakları tabîîdir. Bu da onların toprak devreleridir.

Dördüncü olarak; “Ella yescüdü lillahillezî yuhricül hab'e fiys semâvâti vel ardı” yanî “Nasıl secde etmezler, o Allah ki semâlarda ve yerde saklı olanı çıkarır” (Neml, 27/25) buyurulduğuna göre, bitki devreleri, “Ve min âyâtihi halkus semâvati vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dabbetin” ya‟nî “Semâları ve yeri halk etmesi ve onlarda dabbeden çoğaltıp yaydıkları O‟nun işâretlerindendir”(Şûrâ, 42/29) buyurulduğuna göre de hayvân devrevleri olunca, toprak devreleri de olduğu açıktır.[64]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırma” çalışması ile devam edelim;

Kûr’ânı Kerim Türkçe okunuş: 

24.45 - Vallâhu haleka kulle dâbbetim mim mâé', feminhum mey yemşî alâ batnih ve minhum mey yemşî alâ ricleyn ve minhum mey yemşî alâ erbağ, yahlugullâhu mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in gadîr. 

Diyanet Meali: 

24.45 - Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

24.45 - Hem Allah her hayvanı bir sudan yarattı, öyle iken kimisi karnı üstü yürüyor, kimisi iki ayak üzerine yürüyor, kimisi de dört ayak üzeri yürüyor, Allah, ne dilerse yaratır, hakikat Allah, her şeye kadir, çok kadir. 

--------------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de insan ve hayvan dabbelerinden bahsetmektedir, geçmiş sayfalarda konu edilmişti. Bizim dünya arzımızda böyle olduğu gibi, gökyüzü dünya arzlarınında da böyle olduğu anlaşılmaktadır. 

Kadir-i mutlak olan yüce Allah, insan ve benzeri dabbe varlıklarının bütün ilk sülale başlangıçlarını, bütün âlemlerde hep aynı şekilde yapacaktır diye bir kaidesi yoktur. Böyle bir kaidesi olsa idi, kendi kendini sınırlamış olacağından, O’nun şanına yakışmaz idi, işte bu yüzden cenâb-ı hakk bu ayet-i kerimede, yeni bir sülâle halkıyyetinin aslının “sudan” olduğunu bildirmektedir. 

Bu konu hakkında biraz durmamız faydalı olacağı kanaatındayım, Şöyleki, bizim içinde bulunduğumuz “Adem- Muhammed” sülâle topluluğu içinde, aslında dört hilkat zuhuru vardır. 

Daha evvelki sayfalarda bahsedildiği gibi, cennette halkedilen. 

1)- Âdem babamız. Anasız babasız. 

2)-Havva anamız, babalı annesiz. 

3)-İsâ a.s. anneli babasız. 

4)-diğerlerimiz ise bilindiği gibi hem anneli, hem babalı olarak halkedilmekteyiz. 

Görüldüğü gibi Allah-u Tealâ herhangi bir kurala bağlı kalmadan dilediğinde, dilediği yerde dilediği şekilde zuhurlarını göstermektedir. İçinde bulunduğumuz bizim “sülâle neslimizin” dahi dört tür hilkat zuhuru vardır. Niçin başka “sülâle nesillerin” başlandıçlarının da hilkatleri ayrı ayrı şekillerde olmasın? 

İşte bu yüzden geçmiş sayfalarda bahsedilen “sudan” halkedildi, diye bildirilen gökyüzü âlemlerinin birinde olan ayrı bir“sülâle neslin” başlandıcının sudan olduğu açık olarak bildirilmiştir. İşte bunların hepsi gözümüzün önünde olupta göremediğimiz gayb bilgilerindendir. 

Devriyecilerin ve Darvin nazariyecelerinin oluşturmaya çalıştıkları hayatın sudan başlayıp varlıkların evrim geçirerek insana ulaşması teorisi içinde birşeyleri anlamaya çalışıyorlar, ancak dar görüşleri ile bu oluşumun bizim içinde bulunduğumuz, ”sülâle-nesle “ ait olduğunu zannediyorlar yanılgıları budur. 

İçinde bulunduğumuz ”sülâle-nesil”in geçmiş sayfalarda yeterli izahı yapıldığı gibi, “cennette halkıyyeti yapılıp” oradan yeryüzüne indirilen, “Adem ve Havva” sülâsi-neslindeniz. 

O halde asli vatanımız olan cennete “sıla-i rahim” yaparak gitmek durumundayız, bunun da yolları, bizlere oraya nasıl dönüleceğini Peygamberimiz, Mi’rac-ı şerifi ile yollarını göstermiştir. 

Cennete gidip rahat etmek için değil, ancak Ceddimizin vatanı olan Cennete, “sıla-i rahim” görevimizi yapmak için gereken çalışmaları yaparak gitmeliyiz. Bu bizlerin insanlık görevimizdir. 

Bir sonraki ayet-i kerime’de aynı şekilde bir “sülâle neslin” sudan başladığı hakkın da senet teşkil etmektedir. İzahı ikinci ciltte orada gelecektir.[65] T.B. 

----------------

لَقَدْ أَنزَلْنَا آيَاتٍ مُّبَيِّنَاتٍ وَاللَّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {النور/46}

“Lekad enzelnâ âyâtin mubeyyinât(in) va(A)llâhu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustakîm(in)” Andolsun, biz açıklayıcı âyetler indirdik. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir. (24/46)

----------------

“Enzalnâ” Biz indirdik diyerek âyetin zâti olduğu ve Allah’çadan, Hakk’çâya, Hakk’çadan Rabb’ça ve oradan da ef’âl âlemine ma’nâsını hafifletip, açıklayıcı olarak indirdik. Sırât-ı müstakik Etturu seba denilen Yedi Nefis mertebesinin seyrine iletilmektir. 

----------------

وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ {النور/47}

“Veyekûlûne âmennâ bi(A)llâhi vebi-rrasûli veeta’nâ sümme yetevellâ ferîkun minhum min ba’di żâlik(e) vemâ ulâ-ike bilmu/minîn(e)”

(Münâfıklar), “Allah’a ve peygambere inandık ve itaat ettik” derler. Sonra da onların bir kısmı bunun ardından yüz çevirirler. Hâlbuki onlar inanmış değillerdir. (24/47)

----------------

Münafıkların genel özelliği söylediklerini gönüllerine indirememeleri ve burayı vehim ve hayal kaplamış olarak nefsi emarenin kontrolü altına verdiklerinden inanmış değillerdir.

----------------

وَإِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُم مُّعْرِضُونَ {النور/48}

“Ve-izâ du’û ila(A)llâhi verasûlihi liyahkume beynehum izâ ferîkun minhum mu’ridûn(e) Aralarında hüküm vermesi için Allah’a (Kur’an’a) ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir. (24/48)

----------------

Aralarında hüküm vermesi için Uluhiyet (her mertebenin hakkını veren mertebe) ve Risalet mertebesine çağırdıklarında yüz çevirirler yani nefsi emmarelerini dönerler.

----------------

وَإِن يَكُن لَّهُمُ الْحَقُّ يَأْتُوا إِلَيْهِ مُذْعِنِينَ {النور/49}

“Ve-in yekun lehumu-lhakku ye/tû ileyhi muz’inîn(e)” Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler. (24/49)

----------------

Bir kısmı da sözden dönmese bile herhangi bir anlaşmazlıkta Allah ve Resulünün hükmüne davet edildikleri zaman yüz çevirir, kaçınır. Ve eğer hak kendilerinin olursa; aleyhlerine değil, lehlerine ise ona -yani Resulullah'ın hükmüne- gönülden bağlanarak ve güvenerek gelirler. Zira Resulullah'ın hüküm ve idaresinin hakkaniyetinde şüphe etmezler. Nitekim Bişr adındaki bir münafık, bir yahudi ile bir arazi hakkında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Münafık haksızdı; onun için yahudi onu Resulullah'a mahkemeye gidelim diye Allah'ın hükmüne davet etti, çünkü onun haksızlığa meydan vermeyeceğini biliyordu. Münafık ise yahudilerin hahambaşı Kâ'b b. Eşref'e gidelim dedi, çünkü hakka razı olmuyor, dalavere ile haksız bir hüküm alacağını ümit ediyordu.[66]

----------------

أَفِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ أَمِ ارْتَابُوا أَمْ يَخَافُونَ أَن يَحِيفَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُ بَلْ أُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ {النور/50}

“Efî kulûbihim meradun emi-rtâbû em yehâfûne en yehîfa(A)llâhu aleyhim verasûluhu bel ulâ-ike humu-zzâlimûn(e)” Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüde mi düştüler? Yoksa Allah ve Resûlünün kendilerine karşı zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, işte onlar asıl zalimlerdir. (24/50)

----------------

Kalplerinde nefsi emmare hastalığı var ki bu ifade ediliyor. Kendi vehim ve kuruntuları da münafıkları şek ve şüpheye düşüyor. 

(Allah) Uluhiyet her mertebenin hakkını veren mertebe ve Risalet mertebeside bunun haberini ulaştıran mertebedir, nasıl haksızlık yapabilir. Asıl haksızlık yapan, nefsi emarenin kontrolü altında ve karanlığında olanlar zalimledir.

----------------

إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {النور/51}

“İnnemâ kâne kavle-lmu/minîne izâ du’û ila(A)llâhi verasûlihi liyahkume beynehum en yekûlû semi’nâ veeta’nâ veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)” Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (24/51)

----------------

Şarih hüküm koyucu Allah (Uluhiyet) her mertebenin hakkını yerli yerince veren mertebeye ve risalet yani irsal edici haber veren mertebenin davetine, söyleyecekleri, semi’nâ veeta’nâ  “işittik ve itaat ettik” demeleridir. Hakikati işitme için kulak ayarlarının yapılması yani kulağa ve “ve nefahtü” üflenmiş olması ve bu kulağın nu ayarı kabul etmiş olması lazımdır. Ancak ondan sonra hakikat bilgileri akıl süzgecinden geçirip kalbte yani gönülde idrak eder ve itaat ettik derler. 

Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır. 

----------------

 وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ {النور/52}

“Vemen yuti’i(A)llâhe verasûlehu veyahşa(A)llâhe veyettekihi feulâ-ike humu-lfâ-izûn(e)” Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir. (24/52)

----------------

Kim âlemde ve kendinde bulunan uluhiyet ve risalet mertebelerinin emirleri ve hümümlerini yerine getirip itaat ederse ve ona karşı gekmekten sakınmak, Hakk’tan gafil olmak ve resülullah’a olan muhabbet geri kalmaktan sakınmaktır. İşte onlar kazanalardır.

----------------

وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِنْ أَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّ قُل لَّا تُقْسِمُوا طَاعَةٌ مَّعْرُوفَةٌ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ {النور/53}

“Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim le-in emertehum leyahrucun(ne) kul lâ tuksimû tâ’atun ma’rûfe(tun) inna(A)llâhe habîrun bimâ ta’melûn(e)” Münâfıklar, sen kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka savaşa çıkacaklarına dair Allah adını anarak en kuvvetli yeminlerini ettiler. De ki: “Yemin etmeyin. Sizden istenen güzelce itaat etmektir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (24/53)

----------------

Bu âyet hakkında 53. Âyetler hakkında yapmış olduğumuz yorumu buraya alıyoruz.

(24/53) - ” (Münafıklar), sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah'a yemin ettiler. De ki: Yemin etmeyin. İtaatiniz malûmdur! Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

-------------------

Âyetin son kısmı zâti’dir. (Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”) Sonunda geçen “Habir” esmâsı Allah kaynak esmâsından sonraki 31. Esmâdır. Silsilemizde Hz. Pir Hasan Hüsameddin Uşşaki K.S. esmâsıdır. (31) “Lam Elif”, “La” yokluğu “Elif Lam” “El” ile Uluhiyyet ve Ahadiyyeti bildirmektedir. “El” ve “La” dır. “El”, hakkın varlığı ile var olunan birimsel hakikati ve “La” ise yokluğu ifade etmektedir.

Sure sayısı 24, âyet sayısı 53 tür. 

24+53= 77

7+7= 14

(14) Nûru Muhammedi dir. Bilindiği gibi tüm mertebelerin içinde mevcuttur.

Bu bilgilerin ışığında 53 şifre sayısı olan Efendi Babamın, Hz. Pirimizin kurucusu olduğu ilm ve aşk yolunda aldığı-olduğu-verdiği “El” ile Cenâb-ı Allah’ın bildirmesi ile Ahadiyyet ve Ulûhiyyet mertebesinden haberdardır. Bu mertebeleri, her mertebeden haberdar etmektedir.

Âyet münafıklar, mücahade, bu sınıfın gevşekliği ve yapılanlardan Allah’ın haberder olduğundan bahsetmektedir. 

Münafık; Dinî kurallara inanmadığı hâlde inanmış gibi görünen. İçten iman etmeyen dışarıdan Müslüman görünen kimse.

Cehd; Mücahade, Nefis mücahadesi… Mücahadesi olmayanın, müşahadesi olmaz demişlerdir.

Tasavvuf sahasında en önemli durumlardan biridir. Mutlak ma’nâda yolda sâlik nefs mücahadesinde nefsinin olumsuz yönleri ile savaş etmelidir. Bugüne kadar görüldüğü üzere bu çalışmaları yapmayıp, yapıyor gibi görünen nefsi emmare sahipleri mürted duruma düşmüşlerdir. Bu durumdan “Nur 53” te bir şekilde haberdar olmaktadır.[67]

----------------

قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فَإِن تَوَلَّوا فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُم مَّا حُمِّلْتُمْ وَإِن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ {النور/54}

“Kul atî’û(A)llâhe veatî’û-rrasûl(e) fe-in tevellev fe-innemâ aleyhi mâ hummile ve’aleykum mâ hummiltum ve-in tutî’ûhu tehtedû vemâ alâ-rrasûli illâ-lbelâgu-lmubîn(e)”

“Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin” de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir. (24/54)

----------------

مَن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهُ

( Men yutiirrasûle fekad etaellahu)

4/80. ” Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir.[68]

Fusûs’ül Hikem Davut Fassı ilgili bölümde; 

Zîrâ ulûhiyyet tek bir mertebedir; ve ilâh, tek ilahtır. Yani diyelim ki Allah’ın hükmü olan şeriatı kullananlar Allah’ın hükmüne tabidir, kullanmayanlar da bir başka Allah’a tabidir. O zaman iki halife olması gerekiyor, yani bir inanların halifesi, bir de inanmayanların halifesi o zaman iki Allah olması lazım gelir, iki Allah olunca da bu âlemin sistemi bozulur. Yani ne gökyüzü ne de yeryüzü o zaman o iki ilah savaşa kalkar hangisi galip gelirse onun hükmü nafiz olur. Böyle bir şey olmadığına göre ve Allah tek olduğuna göre bütün âlemde de Allah’ın hükmü nüfuz ettiğine göre Allah dilerse; dilediği şeyi dilediği yerde mahvetmez veya hayat veremez mi? Binâenaleyh nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü geçerlidir. 

Başka türlü eğer Allah’ın hükmü eğer orada yok dersek o hüküm orada bir şey oluyor ama yok desen de orada bir fiil oluyor, küçük veya büyük o zaman o fiili ne yapman lazım, ilah kabul etmen lazım. O zaman binlerle milyonlarla ilah çıkar ortaya. Bütün bu âlemde Allah’ın hükmü geçerlidir çünkü âlemde vaki olan emr, ayan-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayan-ı sabitenin lisan-ı istidadı ile Hakk’tan talebttiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyet-i ilahi hükmüncedir. Yani o ayan-ı sabitenin kurgusu ne ise meşiyet-i ilahiye hükmüncedir, Allah’ın dilemesi hükmüncedir. Yani ayan-ı sabitede programlanmış olan o sistem ne ise o da Allah’ın meşiyetidir, Allah’ın dilemesidir o da. 

Şimdi diyelim ki, çamaşır makinesi; yani onlar mutlak ma’nâda kul hükmündedir ve itirazsız her şeylerini yapıyorlar, insanların bazı itirazları oluyor, tabi insanlar ile onları karıştırmayalım ama misal olarak bir makineyi ele aldık. Mühendis o makinenin nasıl olmasını istiyor idiyse daha baştan onun meşiyeti, mühendisin hükmü ile o çalışmaktadır. Ekmeği yaparken fırıncı kaç dakika belirli olarak belirli sıcaklıkta fırında duracaksa işte ustanın meşiyeti yahut işin gereği meşiyeti ne ise onu o kadar orada tutmaktadır. İşte bütün âlemdeki zuhura gelen varlıklar da bu kendi istidatlarını o istidat-ı lisan ile bunları Hakktan talep etmektedir. 

Şimdi ekmek diyor ki ben 20 dakikada pişerim, fırıncı da diyor ki ben bunu 20 dakikada çıkardım, halbuki ekmek öyle çıkmayı istiyor da fırıncı onu onun için çıkartıyor. Yani ekmeğin istediğine göre çıkartıyor ama ekmeğin o derecede oluşumunu da kendi beyninde bir programı var, ilahi program var o ilahi program ne istiyorsa onlarla hizmette olan birlikte olan da işte o istidat ve kabiliyetlerine göre hüküm vermekteler, faaliyetlerini öyle sürdürmekteler. Bütün âlemdeki işler de böyle, meslekler de böyledir. İstidadı ile Hakktan talep ettiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyeti ilahiye hükmüncedir. Yani ilahi isteğin hükmüne göredir. 

Çünkü âlemde vâki' olan emr, a'yân-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayn-ı sabitesinin isti'dâd lisanı ile Hak'tan taleb ettiği hal ne ise, onun üzerine taalluk eden meşiyyet-i ilâhiyye hükmüncedir. A'yân-ı sabitenin ülm-i ilâhiyyede sûret-i sübûtu ve isti'dâd bahisleri Fass-ı Uzeyrî'de tafsil olunmuştur. Vâkıâ şeriatın tekrarı dahi meşiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olmuştur. Yani değişik hükümlerin çıkması da ilahi istekten meydana gelmiştir. Neden; zamanın ihtiyaçlarına göre. Fakat âlemde vaki' olan bütün işlerin hepsi, tekrarlanmış hüküm üzerine değildir. Yani mutlak manada kararlı hüküm üzerine değildir. Zîrâ âlemde şeriat ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Binâenaleyh meşiyyet-i ilâhiyye şeriatı nasıl tekrar tekrar yazmış ise, şeriata muhalif olan işleri dahi öylece tekrar etmiştir. 

Zîrâ âlemde cereyan eden hükümler, ancak Hakk'ın hükmüdür. Onun dilediği şey elbette vâki' olur; dilemediği şeyin vukü'u mümkin değildir. Eğer Allah dilememiş olsaydı bu âlemdeki bu tür şeyler mümkün olmazdı. İşte bunun için hususi olarak şeriatın takriri nüfuz etti oldu, ya'nî şeriat âlemde mevzu edilmiştir, böyle bir hüküm konulmuştur, yani âlemdeki şeriat hususi bir hüküm olarak nüfuz etti. Yani bütün âleme yaygın değildir. Yoksa, "Mevzu' olan şer' ile, ona muhalefet edenlerin amel etmesi kat'iyyen murâd olunmuştur" hükm-i umûmîsi nafiz olmadı. 

Eğer böyle bir hükm-i umûmî olsa idi, hükm-i şer'a kimse muhalefet edemez idi. Zîrâ şer' hakkında ancak takrir vardır; şer'in getirdiği şeyle amel etmek behemehal mukarrer değildir. 

Onun için resuller, ancak teblîğe me'mûrdur. وَ مَاِ عَلَى ِالرسُوِلِ اِلاِ البلاغُ (Nûr, 24/54) Ve şer' "emr-i teklîfî"dir, "emr-i iradî" değildir. Ve emr-i teklîfî ile emr-i iradî bahisleri Fass-ı Ya'kübî'de murûr etti.[69]

----------------

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ {النور/55}

“Ve’ada(A)llâhu-llezîne âmenû minkum ve’amilû-ssâlihâti leyestahlifennehum fî-l-ardi kemâ-stahlefe-llezîne min kablihim veleyumekkinenne lehum dînehumu-llezî-rtedâ lehum veleyubeddilennehum min ba’di havfihim emnâ(en) ya’budûnenî lâ yuşrikûne bî şey-â(en) vemen kefera ba’de zâlike feulâ-ike humu-lfâsikûn(e)” Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir. (24/55)

----------------

Allah vermiş olduğu vaadden dönmez, salih amel programı hakktan tatbikatı ise kuldan olan ameldir. İşte bu ameli işleyen kendi yeryüzünde egemen olur, “vücud-u zenbike” varlık günahından kurtulur. Ve hayali vehimi korkularından kurtulur, hakiki vücud sahibi olan hakk ile olur. İbadet, Abdiyete, Abdiyette, Ubudete dönüşür. Programda hakk’tan tatbikatta hakk’ın fiili olur. O zaman ne neye, kim kime ortak koşacaktır? 

Kim hakk’ı örtüp gizlerse, kendinde bulunan insanı kudretin faaliyete çıkmasını engeleyendir.

----------------

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ {النور/56}

“Veakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte veatî’û-rrasûle le’allekum turhamûn(e)” Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin. (24/56)

----------------

“Veakîmû-ssalâte” Namazı dosdoğru kılın nedir?

Namaz ne demek?

Ayakta dosdoğru durmak mı? 

Secde’de en iyi şekilde secde yapmak mı?

Rükû’da en güzel şekilde durmak mı? 

Bunların hepsi olmakla birlikte en doğru namaz kişinin kendi hakikatini idrak ederek Hakk’ın huzurunda o doğrulukta durmasıdır, “iyyake nabüdü ve iyyake nestain” derken, kalbimizde, gönlümüzde var olan dünyalık şeylerin önünde duruyorsak o doğru bir duruş olmaz, eğri bir duruş olur, doğru duruş için kişinin doğru bilgiye sahip olması lâzımdır ki, o bilgiyle kendi hakikatini idrak edip Hakk’ın huzurunda o şekilde dursun,[70] 

“veâtû-zzekâte” Zekat zâhirde “40 ta 1” i vermektir. Hakikatte ise “40 ta 39” ı verip 1 i kendine bırakmaktır.

Ve onlar daha şöyle hareket ederler ki, biz onları rızıklandırdık onlarda bu rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler, yani başkalarına verirler. İşte bu infak bu rızık maddi rızık olduğu gibi aynı zaman da manevi rızıktır da, zâten maddi rızkı herşeye her yönde vermek mümkün ama mânevi rızkı her yerde her zaman herkese vermek mümkün değildir çünkü mânevi rızkın özel olarak alıcılarının olması lâzımdır. Nasıl ki midesi boşalmış, acıkmış olan kimseye maddi rızkı verirsiniz ve onu yer, mânevi gıdayı, mânevi rızkı da ancak mânen acıkmış olanlar alır. Onlardan talep olur ve onlar kullanabilirler dolayısıyla bu rızkı vermek için alıcılarını bulmak lâzımdır, “isteyemeyen fakirleri bul onlara ver” dendiği gibi, bu mânâyı da böyle ihtiyacı olan seçilmiş kimselere ver, eğer yol ortasında yahut belirli toplantılarda önüne gelen bu vahdet rızkından, tevhid rızkından vermeye kalkarsan olmaz, ziyan olur. Mânâ âleminin rızkı, ef’âl mertebesin-den, esmâ mertebesinden, sıfat mertebesinden ve Zât mertebesinden oluyor. İşte bir kimse hangi mertebede ise o mertebeden alıyor rızkını, o düzeyden alıyor ve kendi rûhaniyetini o yönden besliyor ve bu rızıkların en güzeli tabi ki Zât mertebesinden verilen rızıktır, sonra sıfat, sonra esmâ, sonra ef’âl mertebesi gelir.[71]

 Resüle itaat etmek, Risalet-tarikat mertebesine itaat etmektir. Genel ma’nâ da Resülullah efendimize itaat etmektir. Tarik yol demektir. Özel ma’nâ da yolun irsaliyetine itaat etmek salik için gereklidir. Bireysel ma’nâ ise kendi nefsinden gelen resül-risâlet[72] mertebesine zamanı geldiğinde itaat edilmesi gerekir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Kâlem Sûresi; (68/4) Âyetinde “ ve innekke le alâ hulûkin aziym.”  Buyurdu.

Meâlen:

 Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin Hadîs-i Şerifte de, buyurulan.

Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah Yani:

Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanın, ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır. 

Allah’ın ahlâk Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla her mertebe de o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir.

Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde;

“ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen;

Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir diye buyurulmuştur.

----------------

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَأْوَاهُمُ النَّارُ وَلَبِئْسَ الْمَصِيرُ {النور/57}

“Lâ tahsebenne-llezîne keferû mu’cizîne fî-l-ard(i) veme/vâhumu-nnâru velebi/se-lmasîr(u)” İnkâr edenlerin (Allah’ı) yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varış yeridir o! (24/57)

----------------

Hz. Ebubekir “Aczini idrak, idrakin ta kendisidir.” Demiştir. Hakkı örtüp gizleyenler, hakikatten haberi olmadıklarından acizlerin ta kendileridir. Çünkü hakikat nedir haberleri yoktur. Vehimeri cehennem ateşinin kaynağıdır, bu kaynak onları kötü varış yeri olan eyvah deyecekleri yere götürecektir. 

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنكُمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ مِن قَبْلِ صَلَاةِ الْفَجْرِ وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُم مِّنَ الظَّهِيرَةِ وَمِن بَعْدِ صَلَاةِ الْعِشَاء ثَلَاثُ عَوْرَاتٍ لَّكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ طَوَّافُونَ عَلَيْكُم بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {النور/58}

“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû liyeste/zinkumu-llezîne meleket eymânukum velleżîne lem yebluġû-lhulume minkum selâse merrât(in) min kabli salâti-lfecri vehîne teda’ûne siyâbekum mine-zzahîrati vemin ba’di salâti-l’işâ-/(i) selâsu avrâtin lekum leyse aleykum velâ aleyhim cunâhun ba’dehun(ne) tavvâfûne aleykum ba’dukum alâ ba’d(in) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyât(i) va(A)llâhu alîmun hakîm(un)” Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar (köleleriniz) ve sizden henüz bulûğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa; sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler. Bu üç vakit sizin soyunup dökündüğünüz vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında (izinsiz girme konusunda) ne size, ne onlara bir günah vardır. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (24/58)

----------------

Henüz bulüğ çağına ermemiş olanlar, Seyr-i sülük yolunda olup henüz akıl baliğ olmayanlar yani aklı küll ve aklı evvel idrakine ulaşmayanlardır. 

Sabah namazından önceki vakit daha henüz fenafillah hâlinde hak ile olunulan vakittir. Öğleyin elbisenin çıkması ise varlık elbisesinden suyunulup Hakk ile birlikte olunulan Bekâbillah halinde olmaktır. Yatsı namazından sonraki vakit ise Fenâfirresül risalet mertebesinde fani olunulan vakittir.

İz-Efendi Babam, Nusret Babam r.a ile olan bir hatırasını anlatırken bir sabah Tekirdağ’dan İstanbul’a ziyarete gitmiştim. Ben aşağıdan yukarı çıkıyorum, Nusret Babam da yukarıdan aşağı iniyordu. Ama beni fark etmedi. Kendinde, kendi haliyle, vahdet halindeydi. Bu tecelliyi bozamadım, zaten orada yoktu. Diye aktardığını bir sohbetinde dinlemiştim. İşte varlık elbisesinden soyunmuş irfan ehlinin güzel bir hatırası ve aktarımı bizlere bir mirastır.

31. âyette geçen setr-örtünde bu üç vakitte soyunma hâlini tekrar hatırlarsak.

Birinci elbise: İnsân’ın iç bünyesini > mânâsını muhafaza eden, toprak beden, et, kemik, sâlsâl, balçık, elbisesidir.

İkinci elbise: Bedeni muhafaza eden, belirli malzemelerden meydana gelen giysi elbisesidir.

Üçüncü elbise: (Takva) elbisesi’dir ki, insân’ın gerçek mânâda insân olarak yaşamasını temin eden İlâhi sistemin mânâ olarak tüm kimliğine giydirilmesidir. Bir gerçek hayat sistemi ve insânlık, asalet elbisesidir. (Bu mevzuya daha sonra yine devam edeceğiz.) İşte bu üç vakit dışında irfan ehli beşeriyet halinde bulunduğundan izin istemeye gerek yoktur.

----------------

وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَالُ مِنكُمُ الْحُلُمَ فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {النور/59}

“Ve-izâ belega-l-atfâlu minkumu-lhulume felyeste/zinû kemâ-ste/zene-llezîne min kablihim kezâlike yubeyyinu(A)llâhu lekum âyâtih(i) va(A)llâhu alîmun hakîm(un)” Çocuklarınız erginlik çağına geldiklerinde, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. İşte Allah âyetlerini size böyle açıklar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (24/59)

----------------

Gönül evlâtları erginlik çağına gelip bir gönül olsalarda yine önceki izin edebine riayet etmeleri yol adabındandır.

----------------

وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَاء اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ أَن يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِزِينَةٍ وَأَن يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَّهُنَّ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {النور/60}

“Velkavâ’idu mine-nnisâ-i-llâtî lâ yercûne nikâhan feleyse aleyhinne cunâhun en yeda’ne siyâbehunne gayra muteberricâtin bizîne(tin) veen yesta’fifne hayrun lehun(ne) va(A)llâhu semî’un alîm(un)” Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (24/60)

----------------

لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى أَنفُسِكُمْ أَن تَأْكُلُوا مِن بُيُوتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ آبَائِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أُمَّهَاتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ إِخْوَانِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أَخَوَاتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أَعْمَامِكُمْ أَوْ بُيُوتِ عَمَّاتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أَخْوَالِكُمْ أَوْ بُيُوتِ خَالَاتِكُمْ أَوْ مَا مَلَكْتُم مَّفَاتِحَهُ أَوْ صَدِيقِكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَأْكُلُوا جَمِيعًا أَوْ أَشْتَاتًا فَإِذَا دَخَلْتُم بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِّنْ عِندِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُون {النور/61}

“Leyse alâ-l-a’mâ haracun velâ alâ-l-a’raci haracun velâ alâ-lmerîdi haracun velâ alâ enfusikum en te/kulû min buyûtikum ev buyûti âbâ-ikum ev buyûti ummehâtikum ev buyûti ihvânikum ev buyûti ehavâtikum ev buyûti a’mâmikum ev buyûti ammâtikum ev buyûti ahvâlikum ev buyûti hâlâtikum ev mâ melektum mefâtihahu ev sadîkikum leyse aleykum cunâhun en te/kulû cemî’an ev eştâtâ(en) fe-izâ dehaltum buyûten fesellimû alâ enfusikum tahiyyeten min indi(A)llâhi mubâraketen tayyibe(ten) kezâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyâti le’allekum ta’kilûn(e)” Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur. Kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı olarak yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selâm verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar. (24/61)

----------------

"Mallarınızı aranızda haksız sebeblerle yemeyin" (Bakara, 2/188) âyeti indirildikten sonra kör, topal, hasta, özürlü, fakir müslümanlar, sağlam kimseler tiksinirler ve rızaları olmaz diye beraber yemek yemekten sakınır veya bir kimse bunları kendi evinden başka akraba ve sevdiklerinden birinin evine yemeğe götürecek olsa, belki hoşlanmazlar diye çekinir olmuşlardı. Bir de muharebeye gidenler, öyle savaş gazisi yaralıları ve zayıf fakir kimseleri evlerine bırakırlar ve anahtarlarını teslim edip içlerindeki yiyeceklerden yemelerine izin verir giderlerdi. Fakat onlar bulunmadıkları için izinleri gönül rızası ile olmaz diye korkarlar, gereğinden fazla sakınırlardı. Bir de bazı kimseler, kendi evlerinden başkasında yemek yemekten çekinir, bazı müminler de ayrı yemekten sakınır, ne olursa olsun misafirle beraber yemek isterdi; hatta misafir bulunmazsa bütün gün bekleyen kimseler olurdu. "A'maya zorluk yoktur..." âyeti de bu sebeple ve bu durumlara açıklık getirmek üzere indirilmiştir...[73] 

Kudsi Hadis-i Şerifte;

“Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.”[74] Buyurulmaktadır.

Kurb-u Nevafil denilen hakiki sünnet yaşamını anlatan bu hadisi şerifle anlamaya çalışırsak.

Bu hale gelmeden hakikat yolunda kişi kör, topal, eli yok, kulağı yok hükmünde ma’nevi bir hastadır. Eğer yol ehli ise onun için zorlama ve güçlük yoktur. Sabırlan yolunuza devam edin… Hakk sizin âletiniz olacaktır. 

Zâhirde eli olmayıp ta ma’nevi yolda eli olanın hali 27. Âyette Mesnevi-i Şerif Şeyh-i Akta’ın kerametleri ve onun iki el ile zenbil örmesi hikayesi olarak alıntılanmıştı.

Yine Mesnevi-i şerif beyitlerinde;

70. Eğer sen kör isen amaya teklîf yoktur; ve eğer değil isen, git ki sabır sürürün anahtarıdır.

Eğer havâss-i zâhiren kalbinin gözüne perde çekmiş olması sebebiyle ha- kîkat-ı vücûdu müşâhededen kör isen, (Nûr, 24/61) [A’mâ-ya güçlük yoktur] âyet-i kerîmesi mûcibince a’mâya teklîf yoktur. Bu halde, mücmel olan îmân-ı gaybî ile iktifâ et; ve sana bu hâlin içinde müşâhede-i hakîkat teklîfı câiz değildir. Ve eğer tâlib-i hakîkat isen, git tarîk-ı Hakk’a sülük edip, mücâhede zorluklarına sabret! Zîrâ sabır meserretin anahtarıdır, ya’ni sabır ile murâdına erip sevinirsin.

71. Sabrın ilâcı hem gözün perdelerini yakar, hem de sadrı şerh eder.

Hak yolunun mücâhedesinde sabretmek, kalb gözünün perdeleri olan havâss-i zâhire hükmünü kaldınr. Nitekim güneş doğduğu vakit yıldızlann ziyaları gizlenir ki, buna ilm-i nücûmda “ihtirâk” derler. Kalb gözü güneş gibi ve havâss-i zâhire dahi yıldızlar gibidir. Kalb gözünün güneşi doğunca ha- vâssi yakar ve aynı zamanda sadra da genişlik verir; artık ehl-i sûret gibi âlemin germ ü serdinden ona sıkıntı ve darlık gelmez.

1530. Noksân-ı beden için, Kur'ân'da "Mâ ale'l-a'mâ haraç" diye ferec geldi.

Sûre-i Nûr’da olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: (Nûr, 24/61). Ya’ni “A’mâ üzerine teklîf ve meşakkat yoktur ve sakat olana da meşakkat yoktur ve hastaya da teklîf ve meşakkat yoktur” demek olur. Bu ise a’zâ noksanları ve cisim ma’lûlleri hakkında bir ferec[75] ve sürürdür. “Nübî" Kur’ân ma’nâsınadır.[76]

Bu âyetin sayısal değeri 24+61= 85 dir. 8+5= 13 dür. 5 hazret mertebesi, 8 Cennet ve Hazret-i Muhammedin şifre rakamı ile bağlantıdır.

Kendi evlerinizde; Kendi gönül evinizde gelen ma’nâları kendinize mal etmenizde, Veya babalarınızın evlerinde; Akl-ı küll mertebesi ilminden gelen ma’nâları alıp kendinize mal etmenizde, Veya annelerinizin evlerinde; Nefsi vahide mertebesi ilminden gelen ma’nâları alıp kendinize mal etmenizde, Veya erkek kardeşlerinizin evlerinde; birimsel aklınız ile elde ettiğiniz ilminden gelen ma’nâ yemeği yemenizde; Veya kız kardeşlerinizin evlerinde; Nefis mertebelerinin ilminden gelen ma’nâları alıp kendinize mal etmenizde, Veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde; Esmâ-i ilâhiyye mertebesinden gelen ma’nâları alıp kendinize mal etmenizde, Veya anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde; Ef’âl-i İlâhiyyeden anahtarlarına sahip olduğunuz ilimlerden gelen ma’nâları alıp kendinize mal etmenizde,

Ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. İrfan ehlinin gerçek dostu Hakk’tır. Hakk’ın evinde Hakk’tan gelen ilhami ma’nâları alıp kendinize mal etmenizde, Bir arada veya ayrı ayrı olarak yemek yemenizde de bir sakınca yoktur.

Bir arada yemek yemek “Ve nefahtu” Hakk’ın nefhasının üflendiği irfan sohbetlerinde gelen ma’nâları alıp kendinize mal etmenizde bir sakınca yoktur.

Kendi kendinize kaldığınızda ilmi çalışmalar ve tefekkür ile gelen ilmi ma’nâları alıp kendinize mal etmenizde bir sakınca yoktur.

Yalnız yine tedbiri elden bırakmayıp bu gelenleri şeriat ölçüsünde geçirip, ondan sonra kullanmak ve kulanıma sunmak daha güvenlidir. 

Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selâm verin.

Her bir mertebe ve mertebe ehlinin makamına girdiğiniz zaman selam ve esenlik dileyin. 

----------------

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلَى أَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ يَذْهَبُوا حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِذَا اسْتَأْذَنُوكَ لِبَعْضِ شَأْنِهِمْ فَأْذَن لِّمَن شِئْتَ مِنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمُ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {النور/62}

“İnnemâ-lmu/minûne-llezîne âmenû bi(A)llâhi verasûlihi ve-izâ kânû me’ahu alâ emrin câmi’in lem yezhebû hattâ yeste/zinûh(u) inne-llezîne yeste/zinûneke ulâ-ike-llezîne yu/minûne bi(A)llâhi verasûlih(i) fe-izâ-ste/zenûke liba’di şe/nihim fe/zen limen şi/te minhum vestagfir lehumu(A)llâh(e) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)” Mü’minler ancak Allah’a ve peygamberine inanan, onunla beraber toplumu ilgilendiren bir iş üzerindeyken ondan izin almadan çekip gitmeyen kimselerdir. Senden izin isteyenler var ya işte onlar Allah’a ve Resulüne iman eden kimselerdir. O hâlde bazı işlerini görmek için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (24/62)

----------------

Burada Risalet mertebesine efendimiz s.a.v. ile genel ma’nâda inanların yaşantısında edeb bildiren bir âyettir.

Yol adabında da bir sohbet ortamında izin, müsaade alınıp gidilmesi bildirilmektedir.

İzin istenen irfan ehlide muhayyer bırakılıp içlerinden dilediğine zâhiri işleri görmelerinin de izin verip Allah’tan vahdetten nefsaniyetlerine döndükleri için bağışlanma dilemesi istenmektedir.

----------------

لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاء بَعْضِكُم بَعْضًا قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنكُمْ لِوَاذًا فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَن تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {النور/63}

“Lâ tec’alû du’âe-rrasûli beynekum kedu’â-i ba’dikum ba’dâ(an) kad ya’lemu(A)llâhu-llezîne yetesellelûne minkum livâzâ(en) felyahzeri-llezîne yuhâlifûne an emrihi en tusîbehum fitnetun ev yusîbehum azâbun elîm(un)” 

(Ey inananlar!) Peygamberin (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. İçinizden biribirini siper ederek sıvışıp gidenleri Allah gerçekten bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya elem dolu bir azaba uğramaktan sakınsınlar. (24/63)

----------------

Yine Mesnevi-i Şerif beytinde bu âyet hakkında;

2244. Vaktâki Hudâ kendinden suâl ve taleb ede, binâenaleyh kendi duasını nasıl reddeder?

 Bu beyitlerde sûre-i Nûr’da vâki’ (Nûr, 24/63) ya’ni “Resûlün aranızda vâki’ olan duâsını ba’zınızın ba’zımza olan duâsı gibi addetmeyin!” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu mertebeye muhakkikin hazarâtı “kurb-i ferâiz" derler. Bu mertebede fail Hak ve abd âlettir. Binâenaleyh onun duâsı Hakk’ın kendi duâsı olmuş olur.[77]

----------------

أَلَا إِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قَدْ يَعْلَمُ مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ وَيَوْمَ يُرْجَعُونَ إِلَيْهِ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {النور/64}

“Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)  kad ya’lemu mâ entum aleyhi veyevme yurce’ûne ileyhi feyunebbi-uhum bimâ amilû va(A)llâhu bikulli şey-in alîm(un)” Bilmiş olun ki şüphesiz göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. O, içinde bulunduğunuz durumu gerçekten bilir. Allah’a döndürülecekleri ve yaptıklarını Allah’ın onlara haber vereceği günü hatırla. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (24/64)

----------------

Sadece bizim üzerinde yaşadığımız yer ve gökten bahsedilmemektedir. 18000 âlemde ki bu da çokluktan kinayedir. Cenâb-ı Hakk bu âlemler ve galaksilerde ne varsa her şey bana aittir, diyerek. Ahadiyet mertebesinden bizlere haber vermektedir.

Bizlerin yeryüzü beden arzımız, vücudumuz ve göğümüz gönül göğümüzde Allah a aittir. Hayali ben anlayışımız ve vehmimiz ile bunlara sahip çıkmakta O benim dünya anlayışıyla nefsani bir hayat sürüyoruz. Veya bir irfan ehlinin eğitimi altında hakiki varlığını farkına varıp, Hakk’ın hayaline dahil oluyoruz. O kim hangi durum içinde hakikatiyle bilir. Kim kıyamet-i hatırlarsa varlığında kıyam eder ve daha bugünden bu haberleri hatırlar. 

Allah her şeye içten ve dıştan ihata ettiği için hakkıyla bilir.

----------------

Böylelikle NÛR sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Gönüllerimizde Nûru Muhammedi-Nûru İlâhiyyenin zâhir ve bâtın faaliyete geçmesini kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmayı İz-Efendi Babamızın maddi, mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 02-09-2024

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-25-4-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (236+140=376) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Bu konu hakkında geniş bilgi; Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kûr’ân-ı Kerimde Yolculuk 53. Âyetler ve Terzi Baba – Tasavvuf Serisi 131– Terzi Oğlu Murat DERÛNİ” VE Rabb-i Has “NÛR” İsmi Şerifi bölümü … ↑

- Testere İşi, Kadife Üstü Pirinç Kesme, Ayasofya Kubbe Yazısı, Nûr Sûresi 35. Ayet, Paspartosunda 37*37, Sanatçı: Yalçın Muharrem Akın ↑

- Diyanet işleri başkanlığı ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 274 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 218 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Hayal Vadisinin Çıkmaz Sokakları – Tasavvuf Serisi 81 – Özet olarak … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 7, Sayfa 75 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Özet olarak alınmıştır. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 451 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 41 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 302 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 81 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 473 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 50 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 7, Sayfa 93 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 340 ↑

- Fusüs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi- Terzi Baba Şerhi – Muhammed (sav) fassı ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 246… ↑

- (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418) ↑

- (Râzî, XXVIII, 251) ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 453 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 53. Âyetler ve Terzi Baba– Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 161… ↑

- (6 Peygamber (1) Hz. Âdem a.s.) kitabından naklen A’râf Sûresi’nde geçen mevzumuzla ilgili bölümleri özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Araf Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 66… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 134-2 – Sayfa 49 … ↑

- (Müslim, “Îmân”, 291-292),  ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tesiri ↑

- Füsûs-ül Hikem A. Avni Konuk C.3 S.37 nûr ve varlık özet. ↑

- F. Hikem, M. Arabi, A. Avni Konuk cilt 3 ilgili bölümler özet ↑

- Bu muazzam mânâ yüklü Hâdis-i şerifi daha iyi anlayabilmek için Füsüs’ül Hikem M.Arabi, A. Avni Konuk cild 4 Muhammed fassına bekılmalıdır. ↑

- Daha geniş bilgi almak için bakınız “Allahı inkar mümkün mü?” Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi İmam-ı Gazzali Sayfa 143 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fusûs’ül Hikem Süleymân Fassı – Tasavvuf Serisi 189-16 – Sayfa 23… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 198 … ↑

- Derûni; Herşeyin içerisi, dâhil, derun. * Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek. * Karın, mide. * Kalb, vicdan, gönül. * Harem dairesi. * Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın. ↑

- 55/RAHMÂN-29 “Yes’eluhu men fîs semâvâti vel ard(ardı), kulle yevmin huve fî şe’nin.“ Göklerde ve yerde olanlar, O’ndan isterler (dilerler). O hergün (her an) bir şe’n (ayrı bir tecelli, yeni bir oluş) üzerindedir. ↑

- Bu tasdik el-baraka, El-Burak, El-Mirac, En-Necm önünde gelmiştir. Buradan sonra girdiğim dükkanda Necdet Abi asansörle yukarı boş çay bardağı ve içinde k-aşık içinde çıkmış ve ben buraya döndüğümde ç-ayını doldurmuş pastırma (Bast-Rami-Ahmed) kesimindeki işine dönmüştü. İstediğim pastırmayı verdi. 93 ve 2 sayılarındaki rakamlar, Nûr ve Zâhir Bâtın olarak Necm-Nc’den bir tasdik olmuştu. Fişin üzerinde yazan 357 numaralı rakamda ayrı bir tasdik oldu… ↑

- Zât – Rahmân… ↑

- Be: 2, Lam: 30, Cim: 3 tür. Toplamı 2+30+3= 35 ↑

- Sayısal değer olarak Fe: 80, Vav: 6, 80+6= 86 dır 14 Nuru Muhammedi ve 86 Tarık sûresi ve Necmüs Sakıb’a işarettir. Ma’nâ olarak, “Fe velli vecheke şatral mescidil harâm” Bundan sonra yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (2/BAKARA-144) Olarak düşünülebilir. ↑

- Bunun tamamı 4x256= 1024 tür. Bu sayıda bugün günümüzde kullanılan hafıza kartı, flash bellek, harici ve dahili disk birimidir. 1 kb, 1 mb, 1 gb, 1 Tb dir. Görüldüğü gibi TB şifresi burada vardır. Ruhun sıfatı olan Aklın Nur’udur. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –53. Âyetler ve Terzi Baba– Tasavvuf Serisi 131 – Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Tesbih ve Zikir– Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 57… ↑

- İşlerin neticesi. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – Cilt 2 Sayfa 57 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – Cilt 7 Sayfa 140 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – Cilt 10 Sayfa 482 ↑

- (6) Sünen-i Tirmiz Tercüme si. Cilt:4, S: 367, Hadis:2738 ↑

- Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler “İslam fnnııı İhsan ikan” isimli kitabımıza bakabilirler. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 70… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İrfan Mektebi– Tasavvuf Serisi 14 – Nefsi Levvame bölümünden özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – Cilt 5 Sayfa 185 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Tesbih ve Zikir – Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 59… ↑

- Fusûs’ül Hikemi Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Muhammed (sav) fassı… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 361… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Mülk Sûresi – Tasavvuf Serisi 67 – Sayfa 7… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İnsan-ı-Kâmil A.K.C.Cilt (1-kitap-5-şerhi- – Tasavvuf Serisi 117 – Sayfa 72… ↑

- İnternetteb alınan bilgi… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi – Mukaddime bölümü… ↑

- Yukarıdaki ibare Risale-i Gavsiyye‟de mevcûttur. Basılmış olan nüshada cenab-ı Abdü‟l Kâdir‟e bağlanır. Fakat Abdullah Bosnevi hazretleri Fusus şerhi’nde cenab-ı şeyh Ekber‟e ait olduğunu beyân buyurur (A. A. Konuk) ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi – Mukaddime bölümü… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 363… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kûr’ân-ı Kerimde Yolculuk 53. Âyetler ve Terzi Baba – Tasavvuf Serisi 131– Sayfa 147… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 19 – Sayfa 60… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fusûs’ül Hikem Davût Fassı - Tasavvuf Serisi 189-19 – Sayfa 162… ↑

- “İZ—T.B.” ↑

- “İZ—T.B” ↑

- 9/128 ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- (Buhârî, Rikak 38) ↑

- Teselli. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 3. Cilt ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 10. Cilt Sayfa 68 ↑
