# Ankebût Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/ankebut-suresi
**Sayfa:** 157

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefekkürü Ankebût Sûresi. Murat Derûni (237-29-35) NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI 

 TASAVVUF SERİSİ (237-29-35) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ 

(29/57) “Küllünefsin zâikatül mevt sümme ileynâ türcaun”

(29/57) Her nefs, ölümü tadıcıdır, sonra da bize döndürüleceksinizdir.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK Ankebût SÛRESİ

(237-29-35) Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (35) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (237-29-35) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No 5, Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler …………………………………………………………………….....(3) Ön Söz ………………………………………………………………………………. (4) Ankebût Sûresi giriş …………………………………………………....(12) 1, 2, 3 ,4 ,5. Âyetler …………………………………………………… (22) 6, 7, 8, 9, 10. Âyetler ………………………………………………… (28) 11, 12, 13, 14, 15. Âyetler ………………………………………… (49) 16, 17, 18, 19, 20. Âyetler ………………………………………… (53) 21, 22, 23, 24, 25. Âyetler ………………………………………… (64) 26, 27, 28, 29, 30. Âyetler ………………………………………… (75) 31, 32, 33, 34, 35. Âyetler ………………………………………….(79) 36, 37, 38, 39, 40. Âyetler ………………………………………… (87) 41, 42, 43,44, 45. Âyetler ………………………………………… (92) 46, 47, 48, 49, 50. Âyetler ……………………………………… (117) 51, 52, 53, 54, 55. Âyetler ……………………………………… (124) 56, 57, 58. 59, 60. Âyetler ………………………………………. (132) 61, 62, 63, 64. 65. Âyetler ………………………………………. (151) 66, 67, 68, 69. Âyetler ………………………………………. (157) Terzi Baba kitabları listesi …………………………………...........(167) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “ANKEBUT” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

Bilindiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm de hayvan ismi taşıyan altı Sûre vardır. Bunlar.

 (1) 2- Bakara-inek Sûresi: 

 (2) 6- En’am- Sûresi: Deve-sığır-koyun gibi.

 (3) 16- Nahl- arı Sûresi:

 (4) 27- Neml -karınca Sûresi:

 (5) 29- Ankebut- örümcek Sûresi:

 (6) 105- Fil-fil Sûresi: Sûreleridir. 

Tabii ki, bu isimler tesadüfî değildirler. Hepsinin kendine göre bir mutlak ifadeleri vardır. Burada da yeri geldikçe (ankebut-örümcek) den bahsedilecektir. Burada İnternetten bilgi aktaralım.

Örümcekler hakkında bilmeniz gerekenler.[1]

Örümcekler böcek değil, araknidlerdir.

Araknid ailesinin diğer üyeleri arasında akrepler, akarlar, keneler ve hasatçılar bulunur.

Örümceklerin 8 bacağı, böceklerin 6 bacağı vardır.

Örümceklerin anteni yoktur böceklerin antenleri vardır.

Örümcekler, Antarktika hariç dünyanın her kıtasında bulunur.

Yaklaşık 40000 farklı örümcek türü vardır.

Örümcekler, avını yakalamak için kullandıkları ağı ipek den yapar.

Örümceklerin çoğu insanlar için zararsızdır, ancak karadul gibi birkaç örümcek türü insanları ısırır ve zehir enjekte edebilir. Örümcek ısırıklarından ölümler nadirdir.

Anormal bir örümcek korkusuna 'araknofobi' denir.

Tarantulalar büyük ve sıklıkla tüylü örümceklerdir, en büyük türlerin fareleri, kertenkeleleri ve kuşları öldürdüğü bilinmektedir.

Çoğu tarantula türü insanlar için tehdit oluşturmaz.

En büyük tarantula türü Goliath Birdeater'dır.

Dev Avcı örümceklerin bacak açıklıkları yaklaşık 30 cm'dir (12 inç).

Örümcek ipeği gerçekten çok güçlüdür. Zayıf ve kırılgan görünebilir, ancak bu sadece ne kadar ince olduğundan kaynaklanır. Örümcek ağındaki ipek aslında aynı kalınlıkta bir çelik telinden beş kat daha güçlüdür. Ayrıca kâlem kadar kalın tellerden yapılmış bir örümcek ağının uçuşta olan bir uçağı durdurabileceğine inanılmaktadır!

Dürüst olmak gerekirse, bir örümceğin kaslarının çalışma şekli oldukça etkileyicidir. Kasları sadece bacaklarını içe doğru çekebilir ancak tekrar uzatamaz. Bu sorunu çözmek için, örümcekler tekrar dışarı itmek için bacaklarına sulu bir sıvı pompalamaktadır. Bu yüzden ölü bir örümcek gördüğünüzde, bacakları her zaman içe doğru kıvrılır, çünkü onları ileri itmek için herhangi bir sıvı pompalayamaz.

Örümcek ipeğini ağlar şeklinde görmeye alışkın olduğumuzu düşünürsek, bu garip gelebilir, ancak aslında bu ipek bir sıvı olduğunu biliyor muydunuz? İpek hava ile temas ettiğinde sertleşir ve ağlarını oluşturmasına ve inşa etmelerine izin verir.

Bir dönüm arazide tahmini 1 milyon örümcek yaşıyor sanılmaktadır. Bu sayı tropik bölgelerde 3 milyona yakın olabilir. Bir insanın bir örümcekten en fazla 10 metre uzakta olmadığı tahmin edilmektedir. 

Brezilyalı yaşayan bir örümceğin ısırması, erkeklerinde uzun ve ağrılı ereksiyonlara ve diğer semptomlara neden olabilir. 

Örümcekler kuş ve yarasalardan daha fazla böcek yer Bir örümcek yürürken, her zaman dört bacağı yere dokunur ve herhangi bir anda dört bacağı yerden olur.

Bagheera kiplingi Dünyanın tek (çoğunlukla) olan vejetaryen örümceğidir.

Nadir durumlarda, bazı örümcek ısırıkları kan bozukluklarına neden olabilir. Örneğin, kahverengi münzevi zehiri kırmızı kan hücrelerinin patlamasına neden olabilir. Bu akut böbrek hasarı ve sarılık gibi diğer semptomlara yol açabilir.

Örümceklerin mavi kanı var. İnsanlarda oksijen, demir içeren ve kana kırmızı rengini veren bir molekül olan hemoglobine bağlıdır. Örümceklerde oksijen, demir yerine bakır içeren bir molekül olan hemosiyanine bağlanır.

Karadul örümceğinin zehiri, sinyallerini kaslara engelleyerek sinirlere saldırır, bu da kasların tekrar tekrar ve sıklıkla ağrılı bir şekilde kasılmasına neden olur. Karadul ısırıkları, yüksek tansiyon, huzursuzluk ve ciddi yüz spazmları gibi sinirle ilgili diğer sorunlara da neden olabilir.

Örümcek ısırığının etkileri, enjekte edilen zehirin miktarı ve ısırılan kişinin büyüklüğü ve yaşı dahil olmak üzere çeşitli faktörlere göre değişir. Çocuklar ve yaşlılar özellikle hassastır.

Örümceklerin karınlarının arkasında iki ila altı arasında spinneret vardır. Her biri, hepsi sıvı ipek üreten yüzlerce deliği olan küçük bir duş başlığı gibidir. 

Dev trapdoor örümcekleri yaşayan fosiller olarak kabul edilir çünkü 300 milyon yıl önce yaşamış örümceklere benzerler. Güneydoğu Asya, Çin ve Japonya'da bulunurlar ve bacakları da dahil olmak üzere 4 inçten fazladırlar. 

Dünyanın en küçük örümceği Patu marplesi'dir. O kadar küçük ki, 10 tanesi bir kâlemin ucuna sığabiliyordu.

Dünyadaki en zehirli örümcek Brezilyalı Gezici Örümcek veya muz örümceği. Bu agresif örümcek, Orta ve Güney Amerika'nın orman zeminlerinde yiyecek arıyor. Bir insanı öldürmek için sadece çok az miktarda zehir yeterlidir. 

Güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan kahverengi münzevi örümceğin ısırığı özellikle tehlikelidir çünkü ısırığı başlangıçta ağrısızdır. Bir kişi farkında olmadan ısırılabilir, ancak bir süre sonra cilt şişmeye ve inanılmaz derecede acı vermeye başlar. Bir ısırık tedavi edilmezse bir kişiyi öldürebilir. 

“Örümcek” kelimesi Eski İngilizce sözcük spithra'dan gelir ve her ikisi de “spinner” anlamına gelen Alman spinne ile ilgilidir. “Spinster” kelimesi de ilişkilidir ve “iplik çeviren” anlamına gelir.(spider için) İnsanların iskeletlerinin dışında kasları varken örümceklerin içinde kaslar vardır. Bir örümceğin iskeleti veya dış iskeleti kaslarını örter ve korur. 

Örümcekler bilim adamlarına uzay robotları yapma konusunda ilham verdi. Örneğin, "Spidernaut", onarım yapmak için bir uzay aracının dışından sürünmek üzere tasarlanmış mekanik bir örümcektir. Uzay aracının yüzeyine zarar vermemek için ağırlığı sekiz bacağı üzerine eşit olarak yayılır. Bilim adamları, tıpkı bir örümcek bacağı gibi hareket eden parçalara sahip minyatür ekipman parçaları da tasarladılar. 

Tropikal bölgelerde, ağ atan örümcekler avlarını attığı küçük ipeksi bir ağ yakalar.

Sinek kuşları, kendilerine bir yuva örmek için örümcek ağlarından küçük ipek parçalar kullanırlar.

Huni ağ örümceği, insanlara saldıran ve ısıran agresif bir örümcek. Zehirinin sadece 15 dakika içinde öldüğü bilinmektedir.

Kurt örümcekleri saniyede 60 cm e kadar hızlarda koşabilirler.

Örümceklerin dişleri yoktur, bu nedenle yiyeceklerini çiğneyemezler. Bunun yerine, yemeklerinin iç kısımlarına sindirim suları enjekte ederler. Sonra örümcek onu doğruca emer.

Bazı erkek örümcekler dişilere hediye olarak ölü sinekler verir.

Örümcekler uçamaz, ancak bazen havada "balonlama" olarak bilinen bir ipek çizgisinde yelken açarlar.

Su örümcekleri, tüm yaşamlarını su altında harcayan tek örümceklerdir. Örümcekler ağları su altında bir “dalış çanı” gibi kullanırlar ve buradan hava depolayarak nefes alırlar. Bacaklarını böcek, kurbağa yavrularını ve hatta küçük balıkları çekmek için bir olta kamışı gibi kullanıyorlar .

Zıplayan örümcekler kendi vücut uzunluklarının 40 katına kadar sıçrayabilirler. İnsanlar bu kadar ileriye sıçrayabilselerdi, 90 mt üzerine atlayabilirlerdi.

Zıplayan örümceklerin güçlü kas bacakları yoktur. Karnındaki kasları büzerek atlarlar, bu da sıvıları arka bacaklarına zorlar. Arka bacaklar daha sonra düzleşir, bu da örümceği ileriye fırlatır. 

Yüzlerce yıl önce insanlar, kanamayı durdurmaya yardımcı olacağına inandıkları için yaralarına örümcek ağları koyarlardı. Bilim adamları bu gün ipekin kanamayı azaltmaya yardımcı olan K vitamini içerdiğini keşfettiler.

Bazı örümcekler ağlarını yerler ve sonra tekrar kullanırlar.

ABD Savunma Bakanlığı'ndaki bilim adamları, kurşun geçirmez yelekler için kullanmak üzere altın küre dokumacı örümceğinin ipek kopyalamaya çalışıyorlar. 

Çoğu örümcek yalnız yaşar, diğer örümceklerle sadece çiftleşmek için buluşur. Birkaç örümcek türü sosyaldir ve gruplar halinde yaşar. Örneğin, Afrika'da Stegodyphus kolonileri gibi sosyal örümcek ağı tüm ağaçları kapsayabilir. 

Sadece dişi karadulun ısırması tehlikelidir; erkek dişilerden çok daha küçüktür ve erkekler genç bireyler insanlar için zararsızdır. Yetişkin karadulların atında sadece kırmızı kum saati şekli vardır; erkeğin karnında sarı ve kırmızı şeritler ve lekeler vardır. 

Bazı zıplayan örümcek türleri, insanların göremediği ışık spektrumlarını görebilir. Bazıları hem UVA hem de UVB ışığını görebilir. 

Bir dişi karadul sadece bir kez eşleşir Çiftleştikten sonra, hayatının geri kalanında yaklaşık 2 yıl yumurta üretebilmek için sperm saklayabilirler.

Örümceklerin çoğunun sekiz gözü vardır ve çok yakın görüşlüdürler. Örümceklerin ayrıca duyma ve koku almalarına yardımcı olmak için bacaklarında küçük tüyler bulunur.

Bir örümceğin kemikleri yoktur. Aksine, vücudunu koruyan sert bir zırh takımı gibi bir dış iskelete sahiptir. Bir dış iskelet büyümediğinden, örümcek kabuk atar. Tipik olarak, bir örümcek ömrü boyunca yaklaşık 10 kez kabuk atar. 

Bolas örümceği, büyük bir yapışkan damlacık ile kalın bir ipek yapı kullanarak güveleri yakalar. Bu damlacık, diğer güveleri tuzağa çeken bir dişi güve ile aynı kokuya sahiptir Dişi karadulun zehiri bir çıngıraklı yılanın zehirinden 15 kat daha güçlüdür. 

Bir tarantula, sadece 2 gün içinde bir farenin gövdesini sıvılaştırarak bir deri ve kemik yığınını geride bırakabilir. 

Örümceklerin çoğu yaklaşık bir yıl yaşar. Bununla birlikte, bazı tarantulalar 20 yıldan fazla yaşıyor. 

Bazı örümcekler avlarını yakalamak için ağları kullanmazlar. Bunun yerine, dişlerinden attıklar yapışkan bir sakız kullanırlar. 

Çoğu dişi örümcek, erkek örümceklerden daha büyüktür. 

Evlerde bulunan örümceklerin çoğu, iç mekandaki yaşama uyum sağlamıştır. Dışarıda hayatta kalma şansları çok azdır.

Örümcekler her türlü bölgesel acı, döküntü ve şişmeden sorumludur. Bununla birlikte, sivrisineklerin veya kenelerin aksine, örümcekler insan kanıyla beslenmezler ve kendilerini tehdit veya zorda kalmadıkları sürece ısırmak için bir nedenleri yoktur. Ek olarak, örümcekler genellikle uyuyan insanları ısırmaz.

Dünya'yı kuşatacak kadar olursak bu uzunlukta bir örümcek ipeği bir kilogramın biraz üzerinde olacaktır.

Hawaii'de gülümsüyormuş gibi görünen bir örümcek var. "Hawai mutlu surat örümceği" olarak adlandırılan, neşeli görünen örümcek yok olma tehdidi altındadır. 

---------------

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL Ramazan Bayramı Arefesi 23-02-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 

(سورة العنكبوت) Ankebut SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 69 âyettir. Sûre, adını 41. âyette geçen “elAnkebût” kelimesinden almıştır. Ankebût, örümcek demektir. Sûrede başlıca, Allah’ın birliği, peygamberlik, öldükten sonra dirilme gibi temel inanç konuları ile Nûh, İbrahim, Lût ve Şu’ayb gibi peygamberlerin ibret dolu kıssaları konu edilmektedir. Yine Âd ve Semûd gibi kavimlerle Kârûn ve Hâmân gibi tarihin azgın liderlerinin başlarına gelenlere dikkat çekilmektedir.

Nuzül Mushaftaki sıralamada yirmi dokuzuncu, iniş sırasına göre seksen beşinci sûredir. Rûm sûresinden sonra, Mutaffifîn sûresinden önce –ağırlıklı görüşe göre– Mekke’de inmiştir. Tamamının Medine’de indiği de söylenmektedir. Bir rivayete göre büyük bir bölümü Mekke’de, baş tarafından on veya on bir âyeti de Medine’de inmiştir. Aksine ilk dokuz âyetinin Mekke’de, daha sonraki kısmının Medine’de indiği de söylenmiştir. Bu rivayetlerden çıkan sonuca göre tamamı hicretin hemen öncesine ve/veya sonrasına denk gelen bir zaman dilimi içinde inmiştir.

Konusu Ankebût sûresinin ana konusu, doğru inanca sahip olmak ve bu minval üzere yaşamaktır. Sûre insanoğlunun başıboş yaratılmadığını, Allah karşısında sorumlu olduğunu, dolayısıyla bir imtihan hayatı yaşadığını bildiren âyetlerle başlar ve Allah’ın gerçek müminlerle münafıkları mutlaka birbirinden ayıracağını bildirir. Daha sonra Nûh, İbrâhim, Lût ve Şuayb peygamberlerle Âd ve Semûd kavimlerinin yanı sıra Mûsâ ile ilgili kıssaların ibret alınması gereken yönleri özetlenir. Namazın mahiyeti ve ahlâkî yararları hatırlatılır. Mekke putperestlerinin Hz. Peygamber ve Kur’an’la ilgili kuşkuları ve itirazları cevaplandırılır; onların iman konusunda içine düştükleri çelişkilere değinilir. Allah yolunda içtenlikle çaba gösterenlere Allah’ın destek ve yardımını müjdeleyen âyetle son bulur.

Fazileti Dârekutnî’nin Sünen’inde (II, 64) nakledilen bir hadise göre Hz. Âişe, “Resûlullah aleyhisselâm, güneş ve ay tutulmalarında dört rükûlu, dört secdeli iki rek‘at namaz kılar, bu namazın ilk rek‘atında Ankebût veya Rûm sûresini, ikinci rek‘atında Yâsîn sûresini okurdu” demiştir.[2]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(29) Mushaf sıra numarası.

(85) Nüzul sıra numarası.

(8) Alfabetik sırası.

(20-21) Cüz sırası.

(69) Âyet sayısı.

(69) Fasıla harfleri.

(280-281) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (2+9+8+5+8+(2-1)+6+9+6+9=74-75) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları ر، ن، م harfleridir. (Rı) harfi “3” adet, Ankebut (Örümcek) suresinin rububiyet mertebesinden ilm’el, ayn’eli hakk’el yakinliğidir. . (Nun) harfi “59” adet, (5+9= 14) (Örümcek) suresin Nûru Muhammedi ile tüm mertebelerin aydınlatmasıdır. (Mim) harfi 7 adet, adet, Ankebut (Örümcek) suresinin Hakikat-i Muhammedin nefis mertebeleri ile orunmasıdır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(عنكبوت) “Ayın: 70” “Nun: 20” “Be: 2” “Vav: 6” “Te: 400” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 70+20+2+6+400= 498 dir. (4+9+8= 21) dir. 

Mushaf sıralamasında (29) (2+9= 11), nüzul sıralamasında (85) (8+5= 13) dir. 69 âyettir. (6+9= 15) dir. Genel sayı toplamı 74 (7+4= 11) idi. (11+13+15+11=50) dir. 

(5) Beş hazret mertbesi.

(11) Tevhid-i Zât- Hazret-i Muhammed…

(13) Hakikat’ül Ahdiyet’ül Ahmediye mertebesi...

(15) Zahir, bâtın Hakikat-i Muahmmediye…

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

ANKEBûT insanların şartlanması, Kötülük yapanların laf taslaması, Ecel gelecek olmaz kaytarması, Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Elif Lâm Mîm. 

2. İnsanlar, “inandık” demekle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi zannederler.

3. Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah, doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir (ve gerçeği ortaya çıkarır).

4. Yoksa kötülük yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar. Ne kötü hükmediyorlar!

5. Her kim Allah’a kavuşmayı umarsa, bilsin ki Allah’ın tayin ettiği o vakit elbette gelecektir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

6. Her kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlere muhtaç değildir.

7. İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz. Onları işlediklerinin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.

8. Biz, insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim.

9. İman edip de salih amel işleyenler var ya, biz onları mutlaka salihler (iyiler) arasına sokacağız.

10. İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Allah’a inandık” derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah’ın azabı gibi tutar. Andolsun, Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka, “Biz de sizinle beraberdik” derler. Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?

11. Allah, elbette kendisine iman edenleri de bilir ve elbette münafıkları da bilir.

12. İnkâr edenler iman edenlere, “Yolumuza uyun da sizin günahlarınızı yüklenelim” derler. Hâlbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır.

13. Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir. Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyamet günü şüphesiz, sorguya çekileceklerdir. 

14. Andolsun, biz, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi.

15. Biz de onu (Nûh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.

16. İbrahim’i de peygamber olarak gönderdik. Hani o, kavmine şöyle demişti: “Allah’a kulluk edin, O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”

17. “Siz, Allah’ı bırakarak ancak putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah’ı bırakarak taptıklarınızın size hiçbir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah’ın katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.”

18. “Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. Peygambere düşen apaçık tebliğden başka bir şey değildir.”

19. Onlar, Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığını, sonra onu nasıl tekrarladığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. 

20. De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”

21. O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Ancak O’na döndürüleceksiniz.

22. Siz, yerde de gökte de (Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.

23. Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya; işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.

24. (İbrahim’in) kavminin cevabı, “Onu öldürün veya yakın” demekten ibaret oldu. Allah da onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.

25. İbrahim, onlara dedi ki: “Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir sevgi (ve çıkar) uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak; kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınağınız cehennem olacaktır. Yardımcılarınız da olmayacaktır.”

26. Bunun üzerine Lût, ona (İbrahim’e) iman etti. İbrahim, “Ben, Rabbime (gitmemi emrettiği yere) hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” dedi.

27. Ona (İbrahim’e) İshak’ı ve Yakub’u bahşettik. Onun soyundan gelenlere peygamberlik ve kitab verdik. Ayrıca ona dünyada mükâfatını da verdik. Şüphesiz o, ahirette de salih kimselerdendir.

28. Lût’u da peygamber olarak gönderdik. Hani o, kavmine şöyle demişti: “Gerçekten siz, sizden önce dünyada hiçbir toplumun yapmadığı bir hayâsızlığı işliyorsunuz.”

29. “Siz hâlâ erkeklere yanaşacak, (cinsel ihtiyacı gidermede meşru) yolu kapayacak ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” Kavminin cevabı, “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize” demeden ibaret oldu.

30. (Lût) “Ey Rabbim! Şu bozguncu kavme karşı bana yardım et” dedi.

31. Elçilerimiz (melekler) İbrahim’e müjdeyi getirdiklerinde, “Biz, bu memleket halkını helâk edeceğiz, çünkü oranın ahalisi zalim kimselerdir” dediler.

32. İbrahim, “Ama orada Lût var” dedi. Onlar, “Orada kimin bulunduğunu biz daha iyi biliriz. Biz, onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Ancak karısı başka. O, geri kalıp helâk edilenlerden olacaktır.”

33. Elçilerimiz Lût’a geldiklerinde, Lût, onlar yüzünden tasalandı, onlar hakkında çaresizlik içine düştü. Elçiler ona, “Korkma, üzülme. Biz, seni ve aileni kurtaracağız. Ancak karın başka. O, geride kalıp helâk edilenlerden olacaktır.”

34. Şüphesiz biz, bu memleket halkı üzerine, fasıklık ettiklerinden dolayı gökten bir azap indireceğiz.

35. Andolsun biz, aklını kullanacak bir kavm için o memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık. 

36. Medyen’e de kardeşleri Şu’ayb’ı peygamber olarak gönderdik. Şu’ayb, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Ahiret gününe ümit besleyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın” dedi.

37. Kavmi, onu yalanladı. Bunun üzerine kendilerini o malum sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.

38. Âd ve Semûd kavimlerini de helâk ettik. Bu, onların (harap olmuş) yurtlarından size besbelli olmuştur. Şeytan, onlara işlerini süslemiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Hâlbuki onlar gözü açık kimselerdi.

39. Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı. 

40. Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. Onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

41. Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi!

42. Şüphesiz Allah, onların, kendini bırakıp da başka ne tür şeylere taptıklarını biliyor. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

43. İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar.

44. Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. İşte bunda inananlar için bir ibret vardır.

45. (Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.

46. İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve (onlara) şöyle deyin: “Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız ve sizin ilâhınız birdir (aynı ilâhtır). Biz sadece O’na teslim olmuş kimseleriz.”

47. İşte böylece biz sana kitabı indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Şunlar (Kitap ehlinden çağdaşın olanlar)dan da ona inananlar vardır. Bizim âyetlerimizi ancak kâfirler inkâr ederler.

48. Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi.

49. Hayır, o, kendilerine ilim verilenlerin kalplerindeki apaçık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi ancak zalimler inkâr eder.

50. Dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

51. Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır.

52. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah’ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.”

53. Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. (Hikmet gereği) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın elbette gelecektir.

54, 55. (Evet), Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Oysa azap kâfirleri üstlerinden ve ayaklarının altından bürüyeceği gün, şüphesiz cehennem onları mutlaka kuşatmış olacaktır. Allah, onlara, “Yapmakta olduklarınızın cezasını tadın” diyecektir.

56. Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. O hâlde, ancak bana kulluk edin. 

57. Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. 

58. İman edip salih amel işleyenler var ya, onları içinden ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennet köşklerine yerleştireceğiz. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!

59. Onlar, sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.

60. Nice canlılar vardır ki, rızıklarını taşımazlar (yiyecek biriktirmezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

61. Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?

62. Allah, kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

63. Andolsun, eğer onlara, “Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” diye soracak olsan, mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar.

64. Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!

65. Gemiye bindikleri zaman (fırtınaya yakalanınca kurtulmak için) dini Allah’a has kılarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkardığı zaman ise bir de bakarsın ki, Allah’a ortak koşuyorlar.

66. Kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etsinler ve bir süre daha faydalansınlar bakalım! İleride bilecekler.

67. Çevrelerindeki insanlar kapılıp götürülürken, bizim, onların yurtlarını saygın ve güvenlikli bir yer kıldığımızı görmediler mi? Onlar hâlâ batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?

68. Allah’a karşı yalan uyduran, yahut kendisine geldiğinde, gerçeği yalanlayandan daha zalim kimdir? Cehennemde kâfirler için bir yer mi yok?

69. Bizim uğrumuzda cihad edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz. Şüphesiz Allah, mutlaka iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlarla beraberdir.[4]

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

الم {العنكبوت/1}(29/1) Elif-Lâm-Mîm Elif-Lâm-Mîm (29/1)

----------------

Hurufu mukatta denilen bu harfleri zâhir alim tarafından Efendimiz (s.a.v.) ile Allah c.c. arasında bir şifre olarak kabul ederler. İrfan ehli olan ehlullah tarafından ise bu harfler tevil edilmiştir. Elif; Ahadiiyet, Lâm; Uluhiyet, Mîm; Hakikat-i Muhammediye ve âlemim koordinatları olarak nitelendirilmiştir. (Murat Derûni)

* Elif Lâm Mîm Bazı Âlimler bu harflere huruf-u mukatta’a(kat’i harfler) demişler yani Hz. Allah ile Hz. Rasûlullah arasında şifredir bunlar demişler ve birçokları hakikatini Allah bilir diyerek üzerinde çok fazla durmamışlardır, fakat Ehlullah’tan bazılarıda bunlara değişik mânâlar vermişlerdir, en geniş anlamda şöyledir: 

 Elif: (ا) Ahadiyyet mertebesidir, Elif (ا) meydana gelmişse tecelli olmuş demektir, o tecelli de A’mâ’dan çıkan ilk tecellidir. Ahadiyyet mertebesinin ilk tecellisinin özelliği ise, Cenâb-ı Hakk’ın halinin orada hûviyeti ve inniyeti (benliği) yönüyle biliniyor olmasıdır. Nasıl ki bizim nüfus cüzdanlarımız küçük fakat herşeyimiz onun içinde, kaynağımız içinde, işte Cenâb-ı Hakk’ın inniyyeti ve hûvviyyetiyle zuhurda olduğu yer de Ahadiyyet mertebesidir. On iki noktadan meydana gelmektedir, bun-ların yedi tanesi “etturu seb’a (yedi tur)” yani yedi nefis mertebesi, beş tanesi hazerat-ı hamse yani beş hazret mertebesidir.

 Lâm: (ل ) Lâhut, Ulûhiyyet âlemi yani bütün bu âlemlerdir. On iki noktadan meydana gelen Elif harfinin kıvrımıdır, yani aslı Elif’tir.

 Mim: (م) Hakkikat-i Muhammedi’dir. Mim harfi de aynı şekilde bir göz ve bir kuyruk yapılmış Elif harfidir. Ahadiyet mertebesinin tecellisi Ulûhiyyet mertebesi, Ulûhiyyet mertebesinin tecellisi Hakkikat-i Muhamme-diyye’dir, yani hamd mertebesidir. 

 Elif, Lâm, Mim’in bu âlemlerin şifresi yani âlemlerin koordinatları olduğunu söyleyen âlimler olmuştur, bu söylem şu anda henüz tespit edilmiş değildir fakat bir gün gelecek bu da tespit edilecektir. Kûr’ân-ı Kerîm’in bütün mânâlarıyla beraber herşeyi ortaya çıkmış değildir, zâhiri ilimler yani teknik ilerledikçe, insândaki bilgi ilerledikçe, fezada yeni keşifler oldukça, Kûr’ân-ı Kerîm’in Âyetlerinde okuduğumuz Âyetler için, evet bu bunu ifade ediyormuş diyerek müşahede haline geçiliyor, bu sayede bilgimiz daha da güçleniyor. Elif, Lâm, Mim’in İnsân-ı Kâmil’in bir ismi olduğu da söylenmiştir, doğrudur, çünkü bütün bu âlemler insân ismi altında hâlkedildi ve İnsân-ı Kâmil bütün bu âlemlerin aldığı isimdir.[5] 

(29) 28 harf ve mertebe olan Muhammediyet mertebesine yakînlık hâli olan alfabede yeri olmayan ama yazıya girince oluşan (ﻻ) “Lâm Elif” yani “Yokluk-Adem-Hiçlik” ve bunun tersinini idrâk edip Hakk’ın eli olan (ﻻ) “Elif Lam” ile (ال) “EL” hakîkatlerini bünyesinde bulunduran Kûr’ân’ı nâtık olan İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân’dır. 29. Sure (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir”. Kafasında şartlanmalar olan, gönlünde heva kuşu dolaşan Aşk mağarasında bulunan Ma’şûk ve Âşık olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) ve “Tasdik edicisi olan Sıddıkıyet” makamlarını göremez, iki rek’atlık zâhir ve bâtın namazı olan An-ı dâimde Senlik-benlik davasıyla uzakların uzaklarına tard edilip. Bu Kûr’ân-ı nâtıkı okuya- mazlar. Ancak (ك) “Ke” sende ki (ان) “ben” hakîkatine erenler (كُن فَيَكون) “Kün feyekün” olan İnsân-ı Kâmil’i okuyabilirler…[6] (Murat Derûni)

----------------

أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ {العنكبوت/2}

“Ehasibe-nnâsu en yutrakû en yekûlû âmennâ vehum lâ yuftenûn(e)” İnsanlar, “inandık” demekle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi zannederler. (29/2)

----------------

Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı Keriym’inde insânı :

 1 – İnsân,

 2 – Halife,

 3 – Beşer,

 4 – Nefs,

 5 – Âdem, isimleriyle beş ayrı vasıfta tanıtmış.

 Bizler kendimizi ifade ederken insân vasfını kullanır olmuşuz.

 Halbuki Cenâb-ı Hakk bizden bahsederken, Kûr’ân-ı Keriym’inde en çok “nefs” ifadesini kullanmıştır. Bizler dahi ceplerimizde taşıdığımız “nüfus” yani “nefs”ler kağıdı ile kendimizi ispatlamaktayız. Neden acaba nüfus cüzdanla-rımıza “insân cüzdanı” denmemiş de “nüfus cüzdanı” den-miştir?

 Yaklaşık olarak baktığımızda; Kûr’ân-ı Keriym’de insân’a 

- 283 yerde nefs, 

- 57 yerde insân siz’li, sizler gibi çoğul olarak, 

- 37 yerde insân tekil olarak, 

- 24 yerde Âdem, 

- 14 yerde beşer, 

- 6 yerde halife olarak hitab edilmiştir. 

 Görüldüğü gibi çok büyük farkla insân, nefs olarak tanıtılmış, bu da bize bu sözcüğün insân üzerinde ne kadar çok faaliyette olduğunu göstermektedir.[7] 

---------------- 

 NOT= Bu hesaplamalar (1985) senelerinde bir hayli zorluklar içerisinde Kûr’ân-ı Keriym-in bütün sayfaları bir bir taranıp uzun mesâiler yapılıp araştırılarak elde ettiğimiz değerler idi. Vâh’y ve Cebrâil (a.s.) isimli kitabımızın 127/128 inci sayfalarında da belirttiğimiz bu Tablo ve değerlendir-meler daha sonra yaptığımız bilgisayar çalışmalarında bazı eksiklikleri görüldüğünden bu hususta yeniden bir çalışmaya başladık. Değişik yöntemlerle ve değişik yönlerden yaptığımız uzun çalışmalar neticesinde eski araştırmaları-mızın üzerine ilâveten bu hususta çok daha geniş kapsamlı bilgilere ulaştık. Gerçekten hayret verici bu bilgi ve dökümanları aşağıda hep birlikte görmeğe ve incelemeğe çalışalım. Aslında iki tablonun da neticeleri bir birine yakın görünmektedir. 

 Yeni tablomuzun oluşması şöyledir.

 - 9 yerde; 1 – Halife. İsmi, lâkabı’dır. (Halifetullah) 

 - 39 yerde 2 - Beşer. İsmi, tebşir edilen, zâtî tecelli ile müjdelenendir. 

 - 25 yerde 3–Âdem. İsmi, Hakikat-i Muhammedi’nin ilk zâtî zuhur mahallidir.

 - 3 yerde 4- İns olarak geçmektedir.

 - 58+1 yerde 4 – İnsân. İsmi, aslî ismidir. (Tekil olarak geçmektedir.) 

 - 249 yerde 4 - İnsân. İsmi, aslî ismidir. (Çoğul olarak geçmektedir.) 

 - 294 yerde 5–Nefs, İsmi ise, yaşam sahasının faaliyet ismidir, hisler ve duyguların kaynağıdır diyebiliriz. Bu isimlerle beş ayrı vasıfta tanıtmıştır. 

 - Genel olarak 311 yerde İnsân. İsmi ile vasfedilmiştir.

 Bu sayısal değerlerin de gelecek kitaplarımız da yaptığımız hesaplamalarla ne kadar çok on üç e bağlı olduğu çok açık olarak görülecektir. Burada tekrarına lüzüm görmedik. Zaten ilk bakışta bile on üçlerin ne kadar aşikâre oldukları görülmektedir. Diğerleri için ise biraz araştırma ve inceleme yapmak gerekecektir. “ İz- -T-B- ”

---------------- 

 İnsân isen gel maşuku seyret.

 Fâni vücûd’u bâki’ye devret.

 Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket.

 Yorulma gitme celâl’e doğru. N.T.

 İnsan “nefs” ile adlandırıldığı sürece bahsedilen imtihan devam etmetedir. Seyr-i süluk ile nefsi natıka[8]dan, hayvan-ı natıka ve insan-ı natıka seviyesine terakki edebilirse bu imtihanı gönül âlemi genişlediği için daha olay atlatacak ve Nusret Babam r.a. dediği gibi “İnsan” seviyesine geldiği zaman bu tecellilerin Hakk’tan geldiğini idrak ve müşahade edip Maşuk’u seyredecektir. (Murat Derûni)

----------------

وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ {العنكبوت/3}

“Velekad fetennâ-llezîne min kablihim feleya’ lemenna (A)llâhu-llezîne sadekû veleya’lemenne-lkâżibîn(e)” (29/3) Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah, doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir (ve gerçeği ortaya çıkarır). (29/3)

----------------

Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

“feten-nâ” biz sınadık-imtihan ettik derken “nâ-biz” ifadesi ile Cenâb-ı Hakk imtihanı zât-ı ile yaptığını belirtmetedir. 

Âyetten iki grup olduğu anlaşılmaktadır. Yalancı ve sadıklar. Yalancılar kendilerinde ve âlemde bulunan hakk’ın varlığını hayali ve vehimi benlileri ile yalanlamaktadırlar. Sadıklar yani tasdik ediciler ise kendilerinde ve âlemde bulunan hakk’ın varlığını ve ilahi varlığı idrak ve kabul etmektedirler. (Murat Derûni)

----------------

أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَن يَسْبِقُونَا سَاء مَا يَحْكُمُونَ {العنكبوت/4}

“Em hasibe-llezîne ya’melûne-sseyyi-âti en yesbikûnâ sâe mâ yahkumûn(e)” (29/4)

“Yoksa kötülük yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar. Ne kötü hükmediyorlar!” (29/4)

----------------

“seyyi-ât” kötülük veya günah addelilen kavram görecedir. Aşağıda söylenen söz bunun en güzel örneğidir. 

Hasenatü'l ebrar, seyyiatü'l mukarrebin… (Ebrar zümre-sinde olanların iyi ve güzel kabul ettiği haller, mukarrebin olanlar için eksiklik ve günah sayılır.) Şeriat mertebesinde günahlardan ve fuhşiyattan kaçınmak yeterli olsada, Tarikatta üstte söylenen ebrarın durumumu gibi bu hal yeterli olmaz…

 Hakikatte ise kişinin en büyük seyyiat-i kendi vehimi beden varlığıdır. Ve bunun ortadan kalkmış olması gerekir.

Marifette ise taliplilerin bu konuda uyandırılarak hayali varlık yerine hakkani varlığın idrak ve tesis edilmesinin sağlanmasıdır. (Murat Derûni)

----------------

مَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لَآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {العنكبوت/5}

“Men kâne yercû likâa(A)llâhi fe-inne ecela(A)llâhi leât(in) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)” (29/5) Her kim Allah’a kavuşmayı umarsa, bilsin ki Allah’ın tayin ettiği o vakit elbette gelecektir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (29/5)

----------------

“Men” kim, kimlik, isim ifadesiyle likâAllah, Esmâ mertebesinde bulunan ayrı ayrı rabblerin tasarrufunda bulunan kimliklerden, zât ismi olan Rabb’ül erbaba “irci” veçhini döndürüp kavuşmayı umuyorsa o tayin edilen süre “ecel” elbette gelecektir. 

Mevlânâ hazretleri ölüm gecesini hakka vuslat ve “şeb-i aruz” düğün gecesi olarak nitelendirilmiştir. (Murat Derûni) Salik için yemeğin en faziletlisi "livechillah" (Allahın vechine) nail olması için yediği yemektir. 

Bu yemekler vahdet yemekleri yenen yerlerde irfan sofraları"dır. “ İz- -T-B- ” Kim ki bu talepte kendi bulunan hüviyet yönünün hakikati ile talepte bulunuyorsa, “Hüve” ile yani Ahadiyetin hüviyet yönü ile bilici ve işiticidir. Bu hüveden, hüvesine olan taleptir. (Murat Derûni)

----------------

وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ {العنكبوت/6}

“Vemen câhede fe-innemâ yucâhidu linefsih(i) inna(A)llâhe leganiyyun ‘ani-l’âlemîn(e)” (29/6) Her kim cihad ederse, ancak nefsi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlere muhtaç değildir. (29/6)

----------------

Herkesin cihadı kendini ilgilendirir, bir bakıma bu efendimiz (s.a.v.) in bildirdiği büyük cihattır. Bu cihad ile nefsin kötü ahlakları aşama, aşama güzel ahlak yönüne dönerek nefsi emmare, levvame ve mülhimesi kendine zarar vermekten faydalı olmaya dönecektir. (Murat Derûni) Allah ismi de, ism-i câmi olduğundan bütün isimleri bünyesinde toplamıştır. İşte Allah isminin en geniş ma’nâda zuhur mahalli Hakikat-i Muhammediyyenin nokta zuhur mahalli de Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizdir ve yeryüzünde ismi a’zam Muhammed ismidir. Allahın en büyük ismi Muhammed elbisesiyle göründüğünden ismi a’zamdır. Bâtın âleminde olan ismi a’zam ise “Hu” ismidir ki hüviyet-i mutlakayı ifade eder. İşte a’mâiyetten Ahadiyyet mertebesine tenezzül edildiğinde Ahadiyyet mertebesi sırf zat, zat-ı mutlak “innallahe ganiyyün anil âlemin” (29/6) dendiği mahaldir “Allah âlemlerden ganidir.” Onlara ihtiyacı yoktur. Ne tecellide, ne de başka bir hususta. Zâtı itibariyle, işte burada ışık beliriyor İnniyyeti ve Hüviyyeti olarak, nasıl bizim nüfus/nefis cüzdanımız vardır, ayrıca ona hüviyyet cüzdanı da deniyor. 

 İşte onun içerisinde bizim bütün halimiz vardır. Cenâb-ı Hakk’ın inniyyeti ve hüviyyeti ile Ahadiyyet mertebesinde belirginleşiyor. Zât-ı sırf, zât-ı mutlak olarak. İşte buradan bir tecelli ettiği zaman Vahidiyyet yani birlik mertebesi ortaya gelmekte, birin tekrarı var on tane “bir” yan yana sırayla geldiği zaman on olmakta ama onların hepsi “bir” ve bir’in tekrarıdır, on tane yüz yan yana geldiğinde bin olmakta, ama o aslında yine bin olan birdir. Bunlar hep birin tekrarı yani orada kesret bir’in çokluk görüntüsü başlamaktadır. İşte Cenâb-ı Hakk Ahadiyetindeki isim ve sıfatlarını, Vahidiyet mertebesi olan diğer ismi de Hakikat-i Muhammediyye olan, mertebeye yüklemiş oluyor.[9] “ İz- -T-B- ” Rabb-ı Has. 

Bundan sonra kader bahsinde, mevzumuz Rabb-ı Hass olacak Cenâb-ı Hakk kolaylıklar versin inşeallah.

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

 ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 Bu akşam 26/10/2011 Çarşamba bu akşamki mevzumuz kazâ ve kader hakkındaki mevzumuzun devamıdır, bu akşamki okuyacağımız yer Fusus’l Hikem cilt 2 İsmail Fassı sayfa 138 den başlıyoruz, Rabb-ı Hass mevzuudur, bunu da ilgisi dolayısıyla Kazâ ve Kader bölümüne ilâve edelim istedik. İkinci paragraftan Misâl diye başlıyor, 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Misâl: "Akıl" dediğimiz şey bir ma'nâdır ki, zâtında asla kesret yoktur; zât ile ahadîdir. Zat ile bütündür, birdir, "Akıl" olabilmek için, nefs-il emirde, asarda mütecellî olmasına lüzum yoktur. Yani akıl olabilmek için yani gerçek akıl şudur ki nefsil emirde, nefsil emir, demek işlerin hakikati ma’nâsınadır. Hakikatin kaynağı, işlerin kaynağı ma’nâsınadır, yani Allah’ın varlığında olan işlerdir. Nefsil emirde, asarda/eserler de, tecelli olmasına lüzüm yoktur. Yani eserlerde zuhura gelmesine lüzum yoktur. Nerede, Ahadiyet mertebesi nefsil emirde aklın zuhura gelmesine gerek yoktur. Zâten orada zuhur yoktur. Akıl bir bütündür demek istiyor. 

Eserlerde zâhir olsa da, olmasa da, zâtında yine akıldır. Yani bu aklın eserlerde zuhuru olsa da, olmasa da, akıl gene de akıldır ve lâtif bir oluşum, varlıktır. Binâenaleyh eserlerden meydana gelme-sinden ganidir, yani ihtiyacı yoktur, bir menfaat beklemeyendir. Akıl gene de akıldır. Fakat onun sonsuz şuunatları özellikleri zuhurları vardır ki, onları zâtında cem' etmiştir. Yani akıl bütün şuunatındaki çoklukları kendi varlığında zâtında toplamıştır. Devr-i Âdem'den yani Âdem (a.s.) zamanından bu âna kadar zuhur etmiş ve bundan sonra da zuhur edecek olan muhtelif eserleri zuhurları i'tibâriyle o ma'nâ küldür. Bu Akl-ı Kül, İlâhi akıl dır burada bahsedilen. Yukarıda demişti ya “akıl dediği şey bir ma’nâdır” burada da o ma’nâ küldür, bir bütündür. 

Her bir mevcûd için, Allâh'dan, hassaten onun Rabb'inin gayrisi yoktur. Onun için kül olması müstahîl olur imkânsız olur. (2).

Ya'nî her bir mevcudun, "ulûhiyyet" mertebesinden aldığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan bir "isim"dir; ve o mevcudun Allah'a irtibatı, o isim vâsıtasıyladır; ve o ismin "eser"i, o mevcûd olduğundan, onun sûret-i zâhiresidir. Ve o "isim", o mevcudun bâtınıdır ve hakikatidir. Vakıa her bir mevcûd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın mazharıdir. Fakat bu mazhariyyet mevcudattan herbirinin rubûbiyyet-i mutlakadan mazhar olduğu ism-i hâssın rubûbiyyet-i hâssası haysiyetiyledir. Yoksa mertebe-i ulûhiyyetin içine alan olduğu esmanın küllisine mazhariyyet her bir mevcûd için imkânsızdır. Bu mazhariyyet ancak "insân-ı kâmiî"e mahsûstur.

 Zîrâ insân-ı kâmil kâffe-i esmâ-i ilâhi esmanın tümünü cami' olan "Allah" isminin mazharıdır; ve insân-ı kâmilden gayrı hiçbir mevcudun bu mazhariyyete isti'dâdı yoktur. Yani her bir mevcudun bakın, görülen âlemde ne varsa, vücut bulmuş varlık Uluhiyet mertebesinden, yani Allah’lık mertebesinden Uluhiyet mertebesinden aldığı hisse ve nasibi, yani bir bölümü vardır. Ancak bu nasib kendisinin Rabb-ı Hassı olan, yani her hangi bir varlığa bir hisse bir nasib verilmişse, bu onun Rabb-ı Hassı, olan yani o varlığın Rabb-ı Hassı olan, bir isimdir. Kendisinin Rabb-ı Hassı olan bir isimdir yani o isimden almaktadır, o hisseyi. Kendisine tanınan nasibi ve hisseyi o isimden almaktadır. 

Ve o mevcudun, yani o varlığın, her hangi bir varlığın Allah’a irtibatı, Allah’a bağlanması, Allah ile ilgisi, o isim vasıtası ile olmaktadır. Yani hangi varlık hangi ismin tesirinde ise, onun Rabb-ı Hassı terbiye edicisi odur, onun vasıtası ile de Hakk’a bağlıdır ve o isimden nasibini alır. Halkiyetin zuhura çıkmasının ne kadar açık bir şekilde, şüphe edilmeyecek bir şekilde ve faaliyetin âlemdeki faaliyetin, nasıl müthiş bir sistemle ve Cenâb-ı Hakk’ın, hiçbir zerrenin boşta olmadığı, ilgisiz olunmadığı, bütün zerre ile ilgili olduğu, böylece belirtilmiş oluyor. O mevcudun Allah’a irtibatı o isim vasıtasıyladır. 

Ve o ismin eserinin o mevcut olduğundan yani gördüğümüz her hangi bir mevcut, kendisini meydana getiren ismin eseri olduğun dan, yani ismin kendisinin orada zuhurda olduğundan, onun suret-i zâhiresidir. İsmin suretinin zâhiridir. Gördüğümüz eşya şey’iyet dediğimiz, hangi ismin tesirinde ise, o ismin zâhiridir o, görüntüsüdür, suretlenmiş halidir. Ve o maddenin o varlığın rabba ulaşması da, kendi rabb-ı hasının, yani kendi isminin vasıtasıyla da, Rabba ulaşmaktadır. İşte denir ya, her varlığın rabba olan yolu kendinden geçer, denilen bu ifadedir. Yani “her hangi bir kimse rabbını dışarıda ararsa bulamaz. Ama kendinde ararsa bulur.” Neden çünkü kendinden gayrı değildir, yolu kendinden geçiyor da ondan. İşte onun için tevhid-i hakiki tasavvuf-u hakiki ilmi ne diyor “kendine dön” diyor, evvelâ kendini tanı, hep yapılmaya çalışılan da odur. kendimizi tanıyalım, onun için “nefsini bilen rabbını bilir” deniyor, işte bu yöndendir. Hangi ismin tesiri altında isek rabbımız odur, o rabbımız, o ismin hakikati ile de Allah’a bağlı olduğundan, bireyin ancak o ismi kanalıyla miracını yapması Hakk’ı idrak etmesi mümkündür.

Eseri o mevcut, olduğundan yani o ismin eseri o mevcut olduğundan, onun suret-i zâhiresidir, o isim o mevcudun bâtınıdır. Yani şu gördüğümüz, bir ismin suretidir, isim de bu suretin bâtınıdır. İşte o isim zâhir ve bâtın, onda zuhura çıkmış oluyor, faaliyete geçmiş olmaktadır. Yani hiçbir şey kendi kendine ne toprak, üstünde ne toprak altında, ne fezada, kendi kendine rastgele olmuyor. ve o isim o mevcudun bâtınıdır, ayrıca hakikatidir. Vakıa her bir mevcut âlemlerin rabbı olan Allah’ın mazharıdır, yani diğer bir yönden isimlerin zuhuru olduğundan, isimler de, Allah’a bağlı olduğundan, sahibi Allah olduğundan, aynı zamanda o ismin mazharı olmakla birikte, Allah’ın da mazharıdır. Yani zuhur yeridir.

Fakat bu mazhariyet, mevcudattan her birinin, rububiyet-i mutlakadan, mazhar olduğu ism-i hassın rububiyeti hassası haysiyyetiyledir. Yani o özelliktedir. Bu mazhariyet mevcudattan, yani Allah’ın o varlıkta, Allah’ın mazharlığı, herhangi bir varlıkta mazhariyet mevcudattan, yani gördüğümüz bütün bu mevcutların her birinin, rububiyet-i mutlakadan, yani mutlak rububiyetten mazhar olduğu, yani zuhura geldiği, ism-i hassın, yani has isminin rububiyet-i hassası haysiyyetiyledir. Yani hangi ismin nasıl bir husiyeti varsa, o hususiyet ve özellik üzere o varlık zâhir olmuştur. Zuhur etmiştir. Yani hiç birinin hususiyeti diğerine benzemez. 

Hiçbir ismin suretleri birbirine benzemez. Neden, benzese ayrı olmaz, ayrı isimler de ayrı hususiyetlere sahiptir. Bu mazhariyet mevcudattan her birinin rububiyet-i mutlakadan mazhar olduğu ism-i hassın, rububiyeti hassası haysiyetiyledir. Yani o miktar olan hususiyetinin hususiyetidir. Yoksa mertebe-i uluhiyetten mutazam-mın olduğu, yani içine alan tamamının olduğu, esmanın küllisine mazhariyet, her bir mevcut için müstahildir. Yani imkânsızdır. Şimdi hususiyeti itibariyle aldığı bir mazhariyet vardır ama, bütün uluhiyet hakikatlerinin mazharı olamaz değildir diyor. 

Yani her bir varlıkta görülen, hangi ismin sureti orada zuhur ediyorsa, oradaki zuhur o ismin hususiyeti kadardır. Her ne kadar bütün varlık, Allah isminden, Allah’ın Zat’ından, varlığını mevcudi-yetini, mazhariyetini alıyor ise de, ama oradaki tecelli hususi tecellidir. Tamamı değildir, Allah ism-i cami isminin tamamı değildir mevcudatta. Ancak her isimde Allah isminin de mevcudiyeti olması dolayısıyla yine Allah’ın ismi vardır ama bâtındadır, yani ilâhi tecelli vardır ama batındadır, onda zuhura gelen hususi tarafı yani bölüm bölüm, varlıklarda olan kendine has özelliği ile zuhura çıkmasıdır. Ve bir mevcutta bütün tecellinin olması mümkün değildir, demek isteniyor. 

Bu mazhariyet, bakın külli mazhariyet, ancak İnsân-ı kâmil’e mahsustur. İşte böylece insanın özelliği ortaya çıkmaktadır. Külli mazhariyet İnsân-ı Kâmil’e mahsustur. Zira İnsân-ı Kâmil, kaffe-i esma-ı İlâhiyeye cami olan, bakın bütün isimlere cami olan Allah isminin mazharıdır. Şimdi burada yine daha evvelce konuşulan, bir mevzu vardı, bütün insanlar bu mazhariyet içindedir, bilen İnsân-ı kâmil olmakta ve bunu yaşamaktadır. Aradaki fark odur. Yoksa Cenâb-ı Hakk bütün insanlarda kendi Zât’i tecellisini ortaya koymuştur, her şeyi ile birlikte, o yüzden ismi İnsandır. 

Ama bilen ayn, bunu kim biliyorsa onun ismi, İnsân-ı Kâmil, bilmeyen ise sadece insandır. Allah isminin mazharıdır, İnsân-ı Kâmilden gayrı, hiçbir mevcudun bu mazhariyete isdidadı yoktur. İnsân-ı Kâmil’de bütün esma-ı İlâhiye mevcuttur ve dengelidir, bunun da en üst haldeki yaşam ve tatbikat sahası, peygamber efendimizdir. Her peygamberde, bir ismin özelliği öndedir, bütün esma-ı ilahiye vardır fakat bir ismin hususiyeti öndedir, mazhariye-tine sahiptir, ama peygamber efendimizde, bütün esma-ı İlâhiye, hepsi dengeli ve Hakk’ını almış olarak mevcuttur. İşte ilk İnsân-ı Kâmil, tam kâmil olarak, peygamber efendimizdir, kâmil insân, İnsân-ı Kâmil olarak. Her bir peygamber, İnsân-ı Kâmildir, ama kemâlâtı kendi zamanının mertebesine göredir. O mertebenin İnsân-ı Kâmilidir. Peygamber efendimiz ise bütün zamanların İnsân-ı Kâmilidir. Külli tecelli en kemalli ve hepsinde dengelidir. Diğer peygamberlerde, kendi ism-i hassı daha üstte olarak zuhur eder, bazılarında görüldüğü gibi, işte ama peygamberimiz de bütün esma-ı İlâhiyye dengeli olarak zuhura çıkar ki, üstünlüğü oradadır. 

Misal: Kendisinde mi'mârlık, hattatlık, ressamlık ve marangozluk ve sâire gibi, birtakım sıfat olan kimse bu sıfatlarının icâbâtı olan isimler ile zâhir olmak murâd etse; ve meselâ kendisinin ressam olduğunun bilinmesini istese, bir levha tersim edip ortaya atar. Bu levha onun "ressam" isminin mazharı olur. Zîrâ "ressam" isminin taht-ı terbiyesindedir. Ve bu şahsın mütaaddid isimlerinden levhanın nasibi, hassaten "ressam" ismidir. Maahâza o levha, o kimsenin rubûbiyyet-i mutlakası tahtında olmaktan da vareste değildir. Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle ve sâir sıfatıyla da, mütecellîdir. Şu kadar ki bu rubûbiyet-i mutlakaya o levhanın mazhariyyeti, ressam ism-i hâssının, rubûbiyyet-i hâssası cihetiyle vâki' olmuştur. 

Binâenaleyh levhanın mi'mâr, hattat ve marangoz ve sâir isimlerin mazharı olması imkânsızdır. Zîrâ o levha bu isimlerin mahall-i tecellîsi olmak isti'dâdını hâiz değildir. Fakat bu kimse bütün esmasının zuhuruna müstaid olmak üzere, meselâ bir cami' bina etse, bunda mi'mârlığı görünür. Ve üzerine güzel yazılar yazsa hattatlığı; ve resimler yapsa ressamlığı; ve kürsüler i'mâr etse marangozluğu meşhûd olur. Ve cami' o kimsenin ne kadar isimleri varsa, cümlesinin mazharı olduğundan, resim levhasına nisbetle, bir mazhar-ı kâmil olur.

Tekrar misale dönelim; kendisinde mimarlık, eğitimini yapmış hattatlık ressamlık ve marangozluk (v.s.) gibi bir takım sıfat olan kimse, bu sıfatların icabatı olan isimler ile zâhir olmak murad etse, yani bu sıfatların hepsiyle kendisinde olan bu sıfatları ortaya çıkarmayı murad etse, istese ve meselâ kendisinin ressam olduğunun bilinmesini istese, yani yukarıdaki hususiyetlerinden birisi olan ressamlığı ortaya çıkarmayı murad etse bir levha tersim edip ortaya atar. Yani ortaya koyar. Yani levhanın üzerine kuş resmi insan resmi manzara resmi, neyse ev resmi bina resmi, her hangi bir şey yapsa bu levha onun ressam isminin mazharı olur. Yani ressam isminin zuhur yeri olur. 

İşte o resim ile kendindeki ressamlığını ispat etmiş olur. İşte bir resim zuhura çıkarsa, o resim onun ressamlığının ispatı olur. Kimse bir şey demese, o fiili ve fiziki ispatı olur. Artık lâfzi olarak ben ressamım demesine gerek yoktur. İşte onun rabb-ı hasının Cemâl isminin rabb-ı hasının, orada faaliyette olduğu anlaşılır. Bu levha onun ressam isminin mazharı olur. Zirâ ressam isminin tahtı terbiyesindedir. Yani ressam isminin terbiyesi altındadır ki o fırçaları öyle vurmuştur. O zanneder ki fırçaları kendi vuruyor. Halbuki onun rabb-ı hassı Cemâl ismi güzellik isminin ma’nâsı o fırçaları ona vurduruyor. O kabiliyeti veren odur. O el değildir, o el fırçayı tutan el aslında kendisi fırçadır. 

Orada faaliyette olan esas isimdir. Bu âleti sadece bu fırçası tuttuğu fırça neyse, bu eli de o ismin fırçasıdır. Yani bu eli memur makamındadır. Esma eli faaliyete geçiriyor, el de fırçayı faaliyete geçiriyor. Ama biz eli gördüğümüz için, eli ile boyadı diyoruz. Boyayan da yapan da rabb-ı hasdır. Yani o projeyi o içerideki arzuyu itici gücü veren rabb-ı hassıdır. Rabb-ı Hassı da Cemil ismidir veya Cemâl isminden kaynaklanıyor. İşte bu ismin terbiyesi altındadır ve o resmi öyle yapar. Bu resim benzeri olduğu gibi bütün işler de böyledir. 

Hani bakıyorsunuz iki çocuk yan yana, ikisine de aynı resmi yap diyorlar, birisi çok güzel bir resim yapıyor, birisi biraz daha ikinci durumda yapıyor işte ikisinin de Rabb-ı hassı bir ve oradaki dereceleri farklıdır. Birinde diyelim o esmadan %30 var, birinde %20 var, %30 olan daha güzel yapıyor, neden içerideki kabiliyeti onu görüntüye getiriyor, fark istidat ve kabiliyette. Bu şahsın mütead-did isimlerden levhanın nasibi hasseten ressam ismidir. Şimdi burada dedi ya mimarlık, hattatlık, ressamlık, marangozluk, işte o muhtelif isimlerden bu şahsın müteaddid isimlerinden levhanın nasibi hasseten Ressam ismidir. Yani resmi yapan ressam ismidir, ama ressam isminin esma-ı ilâhiyedeki karşılığı da Allah’a bağlı olan isimlerden bir tanesidir. 

Yani güzellik, Lâtif ismi olabilir, onu yaptıran ama zuhura resim olarak çıktığından, ressam ismi onun rabb-ı hassı hükmündedir. İşte böylece, o levha o kimsenin rububiyet-i mutlakası tahtında, yani mutlak rububiyeti altında, olmaktan da vareste de değildir. Yani rububiyet-i mutlakası tahtında, mutlak rububiyet altında olmaktan da ayrı değildir. Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, bakın şimdi hususide ressam esması ama o resmi ortaya koymak için de bir sürü yan isimlere ihtiyaç olduğunu söylüyor. 

Bu levhaya ilmiyle, İradesiyle, Kudretiyle ve sâir sıfatıyla da mütecellidir. Yani orada tecelli etmiştir sadece ressam ismi onu yapmış değildir, o resmi yapmak için irade gerekiyor, resmi yapmak için ilim gerekiyor, sanat gerekiyor, kudret gerekiyor ve diğer sıfatları ile de mütecellidir. Yani asılda ana isim olarak ressam ismi ama bunu faaliyete geçirmek için de bir sürü esma-ı ilahiye lâzımdır. Şu kadar ki bu rububiyet-i mutlakaya yani mutlak rububiyete o levhanın mazhariyeti ressam ism-i hassının rububiy-yeti hassası cihetiyle vâki olmuştur. Yani orada belirleyici olan ressam ismidir. Diğerleri yardımcı isimlerdir. O halde belirleyici olan has isim ne ise, o isim verilir ona resim ismi verilir, ama o resimin içinde irade var, kudret var, ilim var, bilgi var, her şey vardır, ama o isim belirleyici resim olduğundan, resim ismi verilir. 

Mazhariyeti ressam-ism-i hassının rububiyeti hassası cihetiyle vaki olmuştur, binaen aleyh levhanın mimar, hattat, marangoz ve sâir isimlerin mazharı olması müstahildir. Yani mümkün değildir. Yani onun birçok özelliği var, oradan levhanın mimarlık ile hattatlık ile ve marangozluk ile ve sâir isimlerin mazharı olması mümkün değildir, dolaylı olaraktır, ama asıl ressam isminin mazharıdır. Zira o levha bu isimlerin mahal-i tecellisi olmak istidadına haiz değildir. Şimdi o levhanın üstünde marangozluk çalışılabilir mi, yapılabilir mi, yapılamaz o halde marangozluğu zuhura getiremez. Hattatlık aynı resim üstünde yapılır mı, yapılmaz, mimarlık o resimin üstünde yapılır mı yapılmaz, o kişide bu özellikler de var ama orada resim yaptığı için resmin çıkması onun ism-i hassı resim, ressamlıktır. Diğerleri ise yardımcı isimlerdir. 

Fakat bu resmi yapan kimse bütün esmanın zuhuruna müsteid olmak üzere, yani bütün isimleri kendisinde kabiliyet istidat olmak üzere meselâ, bir cami bina etse diyelim ki mimarlık var, hattatlık var, ressamlık var, marangozluk var. Bunların hepsinin zuhura çıkacağı bir varlık ortaya getirse, bina ortaya getirse bu kimse bütün esmasının zuhuruna, yani o ressam olan kimse kendisindeki bütün isimlerin zuhuruna müsait olacak zuhura getirecektir. İstidat olmak üzere meselâ, bir cami bina etse bunda mimarlığı görünür, caminin üstünde ve üzerine güzel yazılar yazsa, hattatlığı ve resimler yapsa ressamlığı da ve kürsileri imal etse marangozluğu meşhud olur. Yani marangozluğuna şahit olunur. 

Bu kimsede, mimarlık var, hattatlık var, ressamlık var, marangozluk var, diye şahit olunur. Cami, o kimsenin ne kadar isimleri varsa, cümlesinin mazharı olduğundan resim levhasına nisbetle, bir mazhar-ı kâmil olur. Bakın İnsân-ı Kâmil’in misalini veriyor, Velâkin ahadiyyet-i İlâhiyyede kimse için kadem yoktur. Zîrâ biri için ondan bir şey vardır; ve diğeri için de ondan bir şey vardır, denilmez; çünkü O teb'îz, ayrışma kabul etmez. İmdi O'nun ahadiyyeti bi'I-kuvve olan cemî'-i esmanın mecmu'-udur (3).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.), yukarıda "Allah" ismi ile müsemmâ olan vücûdun, zât ile ahadî ve esma ile kül olduğunu beyan buyurmuş idi. Yani geçmiş bilgilerde daha evvelki sayfalarda Allah ismi ile müsemma olan, yani Allah ismi ile isimlenmiş olan vücudun buradaki vücut; vücud-u Mutlaktır. Bu beşer, madde vücut ma’nâsına değildir, Vücud-u Mutlak denilen bütün varlığın aslı olan gözle görülmeyen fakat mutlak olan vücuttur, bu mutlak vücut, sonra vücud-u izâfi, sonra vücud-u şuhudi, olarak zuhura gelmiştir. Bu vücud-u mutlak Allah’ın Zât’ında olan kendi varlığıdır. Görülmesi, bilinmesi, parçalanması mümkün olmayan mutlak tek bir vücuttur, Allah ismi ile müsemma olan vücudun, şuhut ismiyle değil müşahede edilen vücut, denildiği zaman biz gözle görülür bir şey zannediyoruz, bu öyle değil isim benzerliği vardır, Allah ismiyle isimlenmiş olan vücud, yani Allah’ın Zat’ındaki kendi Zat’i halidir. Onun ne olduğunu bilemiyoruz. İsim olarak böyle bildiriliyor, Vücudun Zat ile ahadi, yani bu vücut zat ile Ahad, yani Zat ile bir, Zat’ında bir, vücut ama parça parça zuhura gelmiş, her ismin bir başka ma’nâda şekil göstermiş hali değildir. Hepsi kendi bünyesin-dedir. Mutlak vücud tecelli olmamış ahadi, Ahad mertebesindeki vücuddur. Ne ile Zat ile Ahadi, Esma ile kül olduğu beyan buyurulmuş idi. 

Yani bu vücud Zat ile Ahad, isimleri ile kül, yani ayrı ayrı isimler olmasına rağmen, isimler bir bütün külli bir isim olarak. Böyle olduğunu beyan buyurmuş idi. Yani şu iki cümle ile daha evvelce Allah ismini, Allah’ın özelliğini daha önce beyan buyurmuş idi. Burada ise Ahadiyet-i İlâhiye-i Zâtiyede, İlâhi Zâti Ahadiyette kimse için, kadem yani vücut ve sübut olmadığını, kadem ayak demektir. Yani kimse için orada bir varlık olmadığını, o sahaya hiçbir ayağın basmadığı, ayağın dahi mevzubahis olmadığı bir mertebeden bahsediliyor. 

 Şimdi de ahadiyye-i ilâhiyye-i zâtîyyede yani ilâhi ahadiyet Zât’ında kimse için kadem, ya'nî vücûd ve sübût, olmadığını; yani varlık ve sâbitlik, yani kimlik olmadığını ve meselâ falan suret için falan şey, esma âleminde bunlar meydana geliyor. Ve falan suret için dahi falan şey, sabit olmuştur denilemiyeceğini; çünkü orada böyle bir şey yoktur, var ama bâtında vücud-u mutlaktadır ve çünkü ahadiyyet parçalara bölünme kabul etmiyeceğini beyân buyururlar. Ahadiyet mertebesi bir bütün Vücud-u Mutlak sâbit burada herhangi bir ayrışma ayrılma diye bir şey yoktur. İşte orada varlık kademi yoktur, yani şu falan şey için şudur, filan şey için budur diye bir ayırma yoktur. 

 Ma'lûm olsun ki ahadiyyet mertebesinde ne isim ve ne de resim yoktur. Bu mertebeye verilen "vücûd-ı mutlak" ismi, zihinlere anlatmak için vaz' olunan bir ıstılâh-ı mahsûstan ibarettir. Yani vehimlere anlatmak için bir isimdir, bu mertebe sadece Ahadiyet mertebesi. Yani vehmin, aklın oraya ulaşması mümkün değildir. Yani kişiler hayellerinde böyle mutlak bir vücudun olduğunu, anlamaları içindir deniyor. İşte biz vücud dediğimiz zaman bir şekil bakıyoruz, mevcud arıyoruz, bu vücud-u mutlak denen şey mutlak kendine ait mutlak olan bir şeydir. Ne olduğu zuhurlar tarafından bilinmesi mümkün değildir. 

Şimdi şöyle diyelim bu vücud-u Mutlak denen şey, bu sehbanın üstü vücud-u mukayyet, vücud-u izafi, vücud-u şuhudi denilen şey bu sehbanın altıdır. Altta olanın yukarısını anlaması mümkün değildir. Yani beşere ait herhangi bir özellik, oraya ulaşması mümkün değildir. Anlatımları var ancak bu anlatımlarla, kişi kendi şuurunda onun varlığını sadece kabul etmekte, ama niceliğini niteliğini hiçbir şekilde ortaya getirememektedir, eğer getiriyor ise, kendi hayalinden kendi varetmiş olur. İşte gerçek tenzih budur, tenzih-i mutlak işte tenzih mertebesi burada اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 âyetinde buyurur. “Allah âlemlerden yani suretlerden ve şekillerden münezzehtir” işte biz bunu hayali ve vehmi olarak, Allah âlemlerden ganidir diye oraya, ötelere atıyoruz, bu âlemlerle hiç ilgisi yoktur diyoruz, bu hiçbir şekilde gerçek ma’nâda islâmi bilgiye ve anlayışa uymayacak bir anlayış tarzıdır. Ama ne yapalım ki zâhirde çok basit olarak, Allah’ın varlığı ötelerde yani en azından bir Allah’ın varlığına inanma yolu olduğu için, yapacak diyecek bir şeyimiz de yoktur. 

Burası şuhudi vücud, mutlak vücudun kayıtsız ve şartsız olan vücud-u mutlakın ahadiyet mertebesindeki vücud-u mutlakın suretlenmiş olan şuhudi vücududur bu âlemler. Ama mutlak vücud bu âlemlerle kayıd altına girmiş demek değildir, yani bu âlemlerde göründü de, bu âlemlerin bâtını oldu da, bu âlemlerin içinde sınırlandı ma’nâsına değildir. Ahadiyette Cenâb-ı Hakk diye isim de yoktur, Allah ismi de yoktur, sadece “Ahad” tek ma’nâsınadır, bakın orada “bir” de değildir, tektir, Vahidiyet mertebesi “Vahid” bir, “Ahad” tek demektir. Bir’in birleri olmakta ama tek’in tekleri olmamaktadır. “TEK” bir tanedir, ama “BİR” bir, bir, bir diye tesbih tanelerinde olduğu gibi bir sürü “bir” vardır. İşte Vahid ile Ahad arasındaki fark budur. Hani اَحَدٌ قُلْ هُوَ اللَّهُ dediği bu AHAD’dır. Yoksa bizim anladığımız ma’nâda değildir. İhlas Suresinin en sonunda وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ gene “AHAD” işte eşi olmayan “AHAD” tektir. Vahidiyetin ikisi üçü dördü beşi vardır, vahidiyette zâten kesret başlıyor. isneyniyet mertebesi, ikilik, üçlük, beşlik mertebesi orada başlıyor. “Ahad” tek, “Vahid” bir ama oradaki bir bütün birlerin bir olduğu bir birdir. Vahidiyetin de içinde kesret yoktur. Bütün âlem külli olarak. Bir birdir. Vahidiyet mertebesinden bakıldığı zaman. Bu mertebeye verilen Vücud-u Mutlak ismi bakın evhama anlatmak için, yani fehim olarak idrake anlatmak için sadece bir ıstılahtır. Vaaz olan bir ıstılah-ı mahsusadan ibarettir, oraya tahsis edilmiş bir ıstılahtır, yani bir isimden ibarettir, din terminelojisinde kullanılan bir kelimedir. Bunu bir başka şekilde de ikinci bir isim veya sıfatla anlatmak mümkün değildir. Zat kendi mertebesine kendine bu ismi vermiştir. “Ben orada AHAD’ım “diyor peki o AHAD’dır. Kim söylüyor bunu Kur’an-ı Kerim’de kendisi söylüyor. Yani Uluhiyet mertebesinden Allah’tan kelâm yoluyla sıfatsızlık bize geliyor kelâm sıfatıyla, “Ahad” ismiyle anlatılıyor. Bakın İhlâs suresinin hakikati nerelere gidiyor. 

Ahad’dır diyor ama Allah kendini Ahadiyetle vasf ediyor, diğer şekliyle Ahadiyet kendini Uluhiyetle vasf ediyor. vasf edilen vasf edilmişi, gene kendi anlatıyor. Allah vahidiyet, Uluhiyet mertebesinden diyor ki “O Ahad’dır” yani benim hakikatim Ahad’dır diyor, Allah diyor bunu kul demiyor, çünkü kulun o ilmi bilecek hali yoktur. İşte Kur’ân-ı Kerîm o kadar müthiş, ilâhi bilgiler veren bir kitaptır, sadece muamelât bilgisi değildir, yani sosyal yaşam bilgisi değildir, peki ne bilgisidir? Mertebeler arası, uluhiyet bilgilendirme klavuzu diyelim, yahut özelliği hassası, bilgisidir diyelim. 

Binâenaleyh bu mertebede fiilen sâbit olmuş bir vücûd yoktur Ahadiyet mertebesinde. Ne kadar kesret-i nisebiyye ve vücûdiyye varsa, yani ne kadar nisbi benzer, vücudiye varsa cümlesi O'nda toplu olarak kuvvededir. Yani O’nun batınında özündedir, hakika-tindedir. Orada her şey mevcuttur. “tekbir “diyoruz, tekbir getirdiğimiz zaman ne diyoruz;? “Allahüekber” diyoruz değil mi, şimdi ilk baktığımızda birçok Allah’lar var da bizim Allah’ımız en büyük, “Allahüekber” Allah en büyük demektir. O zaman birkaç tane Allah var ki, en üstünü bizim Allahımız olmuş olsun. Tabi ki öyle değildir, hemen bu anlaşılıveriyor. “Allahüekber” Allah Allah’ ise “ekber” demeye gerek yok, çünkü misli yok, misli olanın arasında büyük küçük diye söz konusu bir şey olur, Allah bir ise büyük demeye küçük demeye zâten gerek yoktur, çünkü bir benzeri yok ki aralarında bir ayrım gereksin. 

Bir mertebe itibariyle, zuhur mertebeleri itibariyle bütün Esma-ı İlâhiyenin Sıfat-ı İlâhiyenin isimlerinin içinde “Allah” ismi en büyük isimdir. Yoksa başka başka Allah’lar var da O en büyük değildir. Esma-ı İlâhiyenin içinde en büyük isim, yani faaliyet sahasında olan en büyük isimdir, yoksa faaliyetin üstünde olan isim “AHAD” ismidir, Allah isminden daha üstündür bu mertebede. Abdül Kerim Cili İnsân-ı Kâmil kitabında bu bahsi çok güzel ifade etmiş, “Bir mertebede Allah ismi Ahad isminden üstündür” diyor. “bir mertebede de AHAD ismi Allah isminden üstündür” Şimdi ona bakalım, “Tekbir” diyoruz değil mi, işte “tek’bir” kelimesinin içinde biz bu mertebeleri zâten ifade ediyoruz ama farkında değiliz. “Allahuekber” Ahadiyet mertebesinde TEK, Vahidiyet mertebesinde BİR, oldu “TEK’BİR”. İşte “Allahuekber” dediğimiz zaman duygusal ma’nâda benim Allah’ım büyüktür demek değildir. Tabii o da geçerlidir, her mertebede bir başka geçerlisi vardır, ama irfan ehline göre tek bir olan zâten odur, onun için tekbir getiriliyor. Bayram namazlarında şurada burada yapılan tekbirler bu ma’nâdadır. Ahadiyet mertebesinde TEK, Vahadiyet mertebesinde BİR, bunun lâfsi dönüşümü de “Allahüekber”. Şimdi ahadiyet mertebesinin, Uluhiyet mertebesine göre üstünlüğü, Ahadiyet mertebesi bir bütün olarak misal veriyor, bir duvara benzetirsek, duvarın içerisinde boya var, kum var, çimento var, tuğla var, yani malzemenin hepsi içerisinde mevcuttur. Ama batınındadır, içeridedir gözükmüyor. Onun içinde zuhurda olan Allah esması da vardır. İşte bu mertebede bu misalde AHAD ismi Allah isminden üstündür. Ama diğer şekilde ise Ahadiyet isminin zuhuru Allah isminde göründüğünden yani Allah ismi vasıtasıyla Ahadiyette ne varsa zuhura çıktığından, Ahadiyetin zuhura çıkmasına sebep olduğundan “Allah” ismi üstündür. 

Eğer Ahadiyetin Uluhiyet ile zuhura çıkması olmamış olsa Ahadiyet bilinmemiş olacaktır. İşte şu konuşmalarımız, Allah esmasının zuhuru altında olan konuşmalar ve idrak etmeler olduğundan biz bu şekilde Ahadiyeti anlamaya çalıştığımızdan vesile olduğundan daha faydalıdır. Yani üstün de tabiri kullanılır, ama üstünlük altlık diye isimler arası bir çekişme olmasın diye, daha faydalıdır Allah isminin zuhuru, zâten öyle olmasaydı bu âlemler Allah isminin zuhuru olmazdı. Ve esmâ-i ilâhiyye yekdîğerinden farklı bir halde değildir; yani o mertebede bütün esma-ı ilâhiye birbirinden ayrılmış değildir, zuhura çıktığı zaman birbirinden ayrılıyor ve hepsi O'nun aynıdır. Ve zât-ı ahadiyyet cüzlere ayrılan olmadığından, orada bir cüz'ü falan ve bir cüz'ü de falan şey içindir denemez. Binâenaleyh "Allah" ismi ile müsemmâ olan zâtın ahadiyyeti, O'nda kuvvede bulunan kâffe-i esmanın mecmû'udur. Zîrâ yukarıda beyân olunduğu üzere esma ile küldür.[10] 

“ İz- -T-B- ”

--------------------

İmdî eğer sen Ganî'yi zikr edersen, ki onun iftikârı yoktur; binâenaleyh bizim kavlimiz ile murâd ettiğimiz şeyi muhakkak bilirsin (20).

-------------------

Şimdi eğer sen “Gani”yi zikredersen ki onun iftikarı yoktur yani onun fakirliği yoktur binaenaleyh bizim kavlimizle murad ettiğimiz şeyi muhakkak bilirsin. Yani Cenab-ı Hakkın “Gani”yliği var ya hiçbir şeye ihtiyacı yok, eğer bunu iyi anlarsan burada ne demek istendiğini daha iyi anlarsın. Eğer sen Hak Teala Hz.lerinin Zat’ı itibarıyla “Gani” olup hiçbir şeye muhtaç olmadığını zikredersen bu takdirde sen bizim yukarıda anlatılanda gerek Hak ve gerek âlem yek diğerine fakirdir kavlimizden ne manayı murad ettiğimizi bilirsin ve anlarsın ki bizim Hak hakkında beyan ettiğimiz fakirlik O’nun asla Zat’ına taalluk etmez.

Yani burada bahsettiği fakirlik Zat’i bir ihtiyaç değil esmalar arası ve sıfatlar arası olan bir ihtiyaçtır. Belki bu ilişki sıfat itibarıyladır. Zat’ı itibarıyla değildir. Beyt-i şerifte “zekertü veya “zekerte” sigasında şerh ediciler iki itibar vardır demişlerdir. “Zekerte” olursa “ben aldım” demek, şerh ediciler ikisini de iki manayı da vermişlerdir. Zekerte de olur zekertü de olur diyorlar. “Zekerte” sigasında şerh ediciler iki itibar vardır demişler birisi muhatab yani “zekerte” sen andın, diğeri de nefs-i mütekellim, yani “zekertü” ben zikrettim ben andım diyorlar, muhatab itibar olunursa yani “sen andın” itibar olunursa sual-i mukadderin cevabı olur. Takdir edilen sualin cevabı olur. Yani Allah’ın Zat’ı her şeyden ganidir, hükmünün cevabı olur. Yani güya bir soru sorucu çıkıp der ki “sen Hakk’ı da müftekir mevziinde vaaz ettin,” yani Hakk’ı da fakir ihtiyaçlar sırasına koydun derse bu nasıl olur? Halbuki Allah Teala Hz leri, Kur’an-ı Kerim’de 29/6 Allah bütün âlemlerden ganidir, buyurdu. Sen onu iftikar fakirlikle itham ediyorsun derse buyurur işte bu beyit-i şerif buna cevap olur. Yani Allah’ın Zat’ ı fakir değildir. Esmaları itibariyle birbirlerine muhtaçtırlar. Esma ve sıfatlarda ihtiyaçlar vardır. Eğer nefs-i mütekellim olursa beyt-i şerif evvelki beyt-i şerifin izahı olur. Yukarıdaki zekerte, zekertü gibi.

Bütün isimler birbirlerine bağlıdır. Şu halde O’ndan onun ayrılmaları yoktur. M. Arabi Hz.leri benim sözlerimi çok iyi anlayın diyor.[11] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ {العنكبوت/7}

“Vellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lenukeffiranne ‘anhum seyyi-âtihim velenecziyennehum ahsene-llezî kânû ya’melûn(e)” İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz. Onları işlediklerinin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız. (29/7)

----------------

O kimseler ki اَمَنُوا iman ettiler وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih amel işlediler فَلَهُمْ onlar için vardır اَجْرٌ karşılık vardır mükafat vardır. غَيْرُ مَمْنُونٍ memniyetlerinin dışında yani o kadar çok memnun olacaklar tahayyül edemeyecekleri kadar çok nimetler vardır. Mesela babam bana bir araba alırsa bana yeter diyorum memnun olacağım ama baban sana on tane araba alıyor, o kadar çok memnuniyet var ki sayı ile hesap ile olacak şey değildir. Efal âleminde, o kişileri bireysel varlıklar olarak kabul etti. اِلا الَّذِينَ اَمَنُوا ama o kimselere gelince iman eden kimselere gelince yani az önce bahsettiğimiz gibi Allah’ı ayrı bir yerlerde bilen kendilerini ayrı bir yerlerde bilen kimselerin Allah’a dönmeleri iman etmeleri yani iman ehlinden bahsetmeye başladı. İnsanlar red edildi, efal âlemine geldi, ef’al âleminde yaşamaya başladılar, Hakk’tan ayrı olarak kendilerini gördüler bir kimseler اِلا الَّذِينَ اَمَنُوا o kimseler ki yani bir gurup ki اَمَنُوا iman ettiler وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih amel işlediler فَلَهُمْ onlar için vardır اَجْرٌ karşılık vardır غَيْرُ مَمْنُونٍ tahayyül edemeyecekleri kadar büyük bir mükafat vardır. 

Yalnız burada iman ehlinden bahsediyor, bakın ikan ehlinden bahsetmiyor, yakıyn ehlinden bahsetmiyor. Yani genel insanların düzeyinden bahsediyor. Şimdi burada bir kelimenin üstünde daha duralım وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih amel ne demektir, onlar salih amel işlerler diyor, salih amel ne demektir, genelde şeriat mertebesinden bakılınca iyi ahlakla yaşanan iyi işler yapan namazını orucunu abdestini alan çevresine yardımcı olan bunlara salih amel deniyor. Ama amel-i salih demek manası Hakk’tan fiili kuldan olan amel salih ameldir. Yani Allah kuluna şöyle, şöyle yap diyor bir mana veriyor, bunları işle diyor, kul da bunları işlediği zaman amel-i salih, salih amel oluyor. Yani kısaca manası Allah’tan fiili kuldan çünkü burada kulluk mertebesi vardır. Burada tevhid yok vahdet yok ikili bir anlayış vardır. Yani genel İslamiyet şer’i şeriat mertebesindeki bir yaşantıyı burada belirtiyor. 

Kur’an-ı Kerim’in mertebeleri var, her mertebede ayet bir başka oluşumdan bahseder, işte Kur’an-ı Kerim’i iyi anlamak bu yolla mümkündür ancak. Salih amel manası Hakk’tan, fiili kuldan, gayrı salih amel manası da fiili de kuldan olmaktadır. Yani kulun kendi düşüncesi ile kendi beşeri aklı ile yaptığı işler salih olmayan işlerdir. Ama bunların içerisinde tabi kulun beşeriyeti ile de işlediği güzel işler vardır, o ayrı meseledir. Peki salih amel yerine hakiki amel nasıldır. Yahut Hakkani amel nasıldır, manası da fiili de Hakk’tan olan amel Hakkani ameldir. Yani o mahalde Rab kulundan o ameli yapıyor. Rab ortada kalmamış rab kulundan işliyor. 

Fiilin hakiki sahibi rab oluyor. Fiil görüntüde kuldan çıkıyor ama manası da fiili de rabdan oluyor. Kendisini ortadan kaldırmış olan kişinin yaptığı fiil rahmani fiil rabbani fiil dir o da Hakk’ın fiilidir. Buna da “Ubudet” diyorlar. İbadet değil de “Ubudet” deniyor. Abdiyet değil, ibadet değil, “ubudet” deniyor. Ubudet; Allah’ın amelidir. Bu da Hakkani fiildir, Hakkani amel olmuş oluyor.[12] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا وَإِن جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {العنكبوت/8}

“Vevassaynâ-l-insâne bivâlideyhi husnâ(en) ve-in câhedâke lituşrike bî mâ leyse leke bihi ‘ilmun felâ tuti’humâ ileyye merci’ukum feunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)” (29/8) Biz, insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim. (29/8)

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

“vassaynâ” Biz tavsiye ettik kısmı zât mertebesindendir. Kişi eğer yol ehli ise onu dünya ya getiren anne ve babası, mürşidi ve eşi (mürşidi bâtında da ilim sütü ile beslediği için annesidir), Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva ve âlemlerin kapsayan nefsi küll ve aklı küll olmak üzere dört tane anne ve babası vardır. Ayrıca Hazret-i Ali ebu türab lakabıyla toprak babamız ve efendimiz s.a.v. ebu’l ervah ruhların babası olması dolayısıyla ruh babamızdır.

İşte tüm bu anne ve babalara iyilik ile muauamele etme tavsiye edilmiştir.

 Onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme.

Denilen âyetin bölümü zahir ve bâtın anne ve babaya aiittir. Eğer hayali ve vehim üzere yaşantıda kalmanda ısrarcı olurlar ise onlara itaat etme, hakk’ın varlığını üstün tutulması tavsiye edilmektedir. Eğer kişi seyr-i sülük ettiği yerde hurda-i tarik denilen yol kesici haller varsa veya ilerliyemiyorsa müsaade alıp oradan ayrılması kendisi için hayırlı olacaktır. Hiç kimse, kimseye mutlak ma’nâda bağlı değildir. Bağlı olunan yer Efendimiz (s.a.v.) ve Hakikat-i Muhammediyedir. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ {العنكبوت/9}

“Vellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lenudhilenne-hum fî-ssâlihîn(e)” (29/9) İman edip de salih amel işleyenler var ya, biz onları mutlaka salihler (iyiler) arasına sokacağız. (29/9)

----------------

Bu sûrenin 7. Âyetinde içinde “Ameli Salih” geçmişti… Salih Amelleri işleyenlerin amel-i fiiilini, “İbadet-ini “Ubudet” dönüştüreceği bildirilmektedir. (Murat Derûni)

----------------

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ وَلَئِن جَاء نَصْرٌ مِّن رَّبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ {العنكبوت/10}

“Vemine-nnâsi men yekûlu âmennâ bi(A)llâhi fe-izâ ûziye fi(A)llâhi ce’ale fitnete-nnâsi ke’azâbi(A)llâhi vele-in câe nasrun min rabbike leyekûlunne innâ kunnâ me’akum eve leysa(A)llâhu bi-a’leme bimâ fî sudûri-l’âlemîn(e) “

İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Allah’a inandık” derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah’ın azabı gibi tutar. Andolsun, Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka, “Biz de sizinle beraberdik” derler. Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir? (29/10)

----------------

Ehlullahtan çeşitli kişilere isnat edilen ama İbrahim Tennuriye[13] ait olduğunu düşündüğüm kahrında hoş lütfunda hoş;

Cana cefa kıl, ya vefa Kahrın da hoş, lutfun da hoş,

Ya derd gönder ya da deva, Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

Hoştur bana senden gelen:

Ya hilat-ü yahut kefen,

Ya taze gül, yahut diken..

Kahrın da hoş lutfun da hoş.

Gelse celalinden cefa Yahut cemâlinden vefa, İkisi de cana safa Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

Ger bağ-u ger bostan ola.

Ger bendü ger zindan ola, Ger vasl-ü ger hicran ola, Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

Ey padişah-ı Lemyezel!

Zat-ı ebed, hayy-ı ezel!

Ey lutfu bol, kahrı güzel!

Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

Gerek ağlat, gerek güldür, Gerek dirgür, gerek öldür

Bu Âşık hem sana kuldur Kahrın da hoş, lütfun da hoş.

ÂŞIK İBRAHİM TENNURİ

? – 1482 Kayseri

-----------------

 Bu dizelerden anlaşıldığı üzere, ehlullah, irfan ehli bu gelen celal ve cemal tecellilerinin Allah c.c. esmâ-i ilâhiyye yönlerinden geldiğini bilir… Ama hayal ve vehimde yaşayan ise bunun kimlik verdiği her bir zuhur yönünden gelen nefsani eziyetleri Allahın eziyeti gibi değerlendirir. Ama bir lütuf ganimet gelecek olsa sizinle bearberdir diyerek oradan pay isterler isterler.

 Mesnevi-i şerifte bilinen bir hikayedir. Birisi bir döğmeciye gider ve bana aslan döğmesini yap der. Döğmecide iğnesini eline alıp aslan motifini işlemeye başlar. Döğmeyi yaptıran haliyle acıyınca neresini yapıyorsun diye sorar. Kuyruğunu yapıyorum cevabını alınca, aman bırak kuyruğu olmasın der. Yine iğnenin acıları devam edince şimdi neresini yapıyorsun diye sorar. Döğmeci karnını yapıyorum der. Gözünü seveyim karnıda olmasın der. Tekrar acılar devam edince tekrar sorar ve yelesini yapıyorum cevabını alır. Ve yine yeleside olmasın a! Kardeş deyince, döğmeci dayanamaz. Orasını yapma, burasını yapma “Aslan” aslanlıktan çıktı der.

 Hikayeden de anlaşılacağı üzere yolda zaman zaman salike manevi iğneler batırılır ve sesi çıkıyor mu? Çıkmıyor mu? Diye bakılır. (Murat Derûni) İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler.  “İz-T.B”

----------------

وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ {العنكبوت/11}

“Veleya’lemenna(A)llâhu-llezîne âmenû veleya’le-menne-lmunâfikîn(e)” (29/11) Allah, elbette kendisine iman edenleri de bilir ve elbette münafıkları da bilir. (29/11)

----------------

“Allah” Uluhiyet mertebesi her mertebenin hakkını yerli yerince veren mertebedir. Esmâ-i ilâhiyyelere talebi doğrultusunda feyzlendirir. İmân edenler Hadi esmâsı doğrultusunda ifaza edilir. 

Ne - fa - ka kökünden türemiş bir kelime olan nifak ara açıklığı, anlaşmazlık ve geçimsizlik anlamlarına gelmektedir. 

Münafıklarada celal yönünden kalpleri anlaşmazlık ve ara açıklığı ile feyzlendirilir. Uluhiyetten talepleri bu yöndedir. Diyelim bir işyerinde çalışanlar var. Ve ay içinde çeşitli avans talepleri olmuş ve maaş ödenecek, şimdi bu da bir program ile kime ne ödenecek malumdur. İşte böylece ilmi ilâhi programda buna vakıftır. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ وَمَا هُم بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُم مِّن شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ {العنكبوت/12}

“Vekâle-llezîne keferû lillezîne âmenû-ttebi’û sebîlenâ velnahmil hatâyâkum vemâ hum bihâmilîne min hatâyâhum min şey-/(in) innehum lekâzibûn(e)” (29/12) İnkâr edenler iman edenlere, “Yolumuza uyun da sizin günahlarınızı yüklenelim” derler. Hâlbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır. (29/12)

----------------

وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالًا مَّعَ أَثْقَالِهِمْ وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ {العنكبوت/13}

“Veleyahmilunne eskâlehum veeskâlen me’a eskâlihim veleyus-elunne yevme-lkiyâmeti ‘ammâ kânû yefterûn(e)” (29/13) Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir. Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyamet günü şüphesiz, sorguya çekileceklerdir. (29/13)

----------------

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ {العنكبوت/14}

“Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi felebise fîhim elfe senetin illâ hamsîne ‘âmen feehazehumu-ttûfânu vehum zâlimûn(e)” (29/14) Andolsun ki, biz Nûh'u kavmine gönderdik, artık aralarında elli yılı hariç, bin sene durdu. Nihayet onlar, zulümlerini sürdürürken kendilerini tufan yakaladı. (29/14)

----------------

Âyet-i Kerîme’den anlaşılan Nûh (a.s.) a “elli” yaşında Peygamberlik gelmiş ve “dokuz yüz elli” sene tebliğ de bulunmuş, oldukça uzun ve yorucu bir süre imiş. Bu kadar uğraşması neticesinde bir ilerleme olmayınca onları tûfan yakalayıverdi. 

Hâl böyle olunca, bir sâlik’in seyr-i sülûkunda bu devre de biraz uzun sürmekte, bundan kurtulması için, Nûh’un, yâni İnsân-ı Kâmil’in o mertebe de kendine hazırladığı gemiye, lüksüne bakmadan binmesi gerekecektir. İşte o gemi onu İlâhi ilim deryasında yüzdürecek beşeri ölümden koruyacaktır. 

Daha evvelce girdiği Yunus gemisinin karnından suyun dibinden, kurtulmuş, bu sefer de Nûh’un gemisine binerek sudan necat bulmuştur. O gemiyi ancak İnsân-ı Kâmil inşa edebilmektedir. [14] “ İz- -T-B- ” Burada da ağırlığı olan kelime (طُوفَان) (tufan) dır. Toplam sayı değeri (9+6+80+1+50=146) tı dır. Kavminin arasında da (950) kalmıştır. (9+5=14) tür, ayrıca (146) nın 14-6 tısını ayırırsak yine 14 kalır ve 14 üncü Âyettir. Ayrıca (146) toplarsak (1+4+6=11) eder. İki 14 ten birer alıp bu 11 e ilâve edersek 13 olur, böylece 3 tane (13)elde etmiş oluruz. Ayrıca ط tı harfinin en büyük ebced hesabı ile sayı değeri (535) tir toplarsak, (5+3+5=13) olur, و vav harfinin büyük ebced hesabı ile sayı değeri de (13) tür. Böylece bu Âyet-i keriyme’nin içinde (5) adet (13) ün varlı- ğını görmüş oluruz ki; (tufan) nın hakikati de (13) e bağlıdır ve onun izni olmadan (tufan) olması mümkün değildir.[15] 

“ İz- -T-B- ”

---------------- 

فَأَنجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ وَجَعَلْنَاهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ {العنكبوت/15}

“Feenceynâhu veashâbe-ssefîneti vece’alnâhâ âyeten lil’âlemîn(e)” (29/15) Fakat biz onu ve gemi arkadaşlarını kurtuluşa erdirdik ve onu -o hadiseyi- âlemler için bir ibret kıldık. (29/15)

----------------

İşte bu İnsân-ı Kâmil gemisine binenlerin gerçekten kurtarılacağı zât-î bir Âyet ile açık olarak belirtilmektedir. (Fe enceynâhu) “biz onu kurtardık” İfadesinin içinde her ne kadar “mazi-geçmiş” fiili varsa da aynı zamanda “yaşanan-hal” fiilide vardır. Bu günde kurtardık hükmü her yaşanan gün için de geçerlidir. Yâni kurtarış fiili Hakk’a aittir ve O, her an dilediği gibi hareket eder. Bu ve benzeri hadiseler sadece yaşandıkları günlerle sınırlı değildirler. Kûr’ân-ı Kerîm de yazılı ne varsa, tafsilî ve fiilî Kûr’ân olan bu âlemde herşey taptaze devam etmektedir. İşte gerçek seyr’u sülûk bu Peygamberler seyrini “hâl” de, yaşamak ve yaşatmaktır.

Âlemlere ibret olması ise mühim bir hadisedir. Demek ki; bizim dışımızda ki, âlemlerde de böyle yaşamlar var ki, onlara dahi bu hadise bir ibret olmaktadır.

(24/03/2009) Sabah namazı için otelden çıkıp saat (4,30) servisle Mescid’el Harâm’a giderken cep telefonuna bir mesaj geldi, merak edip açıp okuyayım dedim, mesaj “Türkcel”den idi, yurt dışı kullanma şeklini ve ücret tarifelerini bildiriyor idi ve örnek olarak ta şu sayıları veriyor idi. (00,90,53*****) evvelâ pek farketmedim, telefonu kapattım, fakat aklıma son sayı takılmıştı. Tekrar telefonu açıp baktım gerçekten verilen numara (53) idi. Bunca sayılar içinden bunun bir tesadüf olması mümkün değil idi. Türkcel vasıtası (cibril) ile gökten tasdik gelmiş idi. Bilindiği gibi bu sayı (53) bizim şifre değer sayımızdır. (Bu hususta daha çok bilgi Terzi Baba (1) kitabımızda mevcuttur.) elinde olan oraya bakabilir.

Not= Daha sonra tekrar düşündüğümde bu sayıların genelde kullanıldığını sadece benimle ilgili olmadığını düşündüm ancak o geceki müşahedem o idi. Bu sayı değerleri hakkında daha birçok izahlar yapılabilir ancak bu kadar bir hatırlatma ile yetinip yolumuza devam edelim İnşleallah.[16]

“ İz- -T-B- ”

----------------

وَإِبْرَاهِيمَ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ {العنكبوت/16}

“Ve-ibrâhîme izkâle likavmihi-’budû(A)llâhe vettekûh(u) zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)” (29/16) İbrahim’i de peygamber olarak gönderdik. Hani o, kavmine şöyle demişti: “Allah’a kulluk edin, O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (29/16)

----------------

 İbrâhim (a.s.) genel olarak Tevhid-i Ef’al peygamberi olarak kavmine gönderilmiştir. Kim ki seyrinde bu mertebeye gelirse beden arzında kendinde, kendi ümmetine İbrâhim olur ve ibrahimiyet mertebesi hüküm sürer. 

İbrâhim (a.s) ın lisanından kavmine kulluk etmenin şartı ondan (Hu) sakınma olduğu bildirilmiştir. 

Bu mertebe hakikat mertebesinin başlangıcı olduğundan kendinde ve âlemlerde faaliyette olanın Hakk olduğu bilinci ve idraki oluşur. Ve bu anlayıştan aşaağı düşmeten sakınır. Ve artık ibadet, ubudet denilen Hakk’ın fiiline Tevhdi-i ef’al mertebesinden dönüşmeye başlar. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِندَ اللَّهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {العنكبوت/17}

“İnnemâ ta’budûne min dûni(A)llâhi evsânen vetahlukûne ifkâ(en) inne-llezîne ta’budûne min dûni(A)llâhi lâ yemlikûne lekum rizkan febtegû ‘inda(A)llâhi-rrizka va’budûhu veşkurû leh(u) ileyhi turce’ûn(e)” (29/17)

“Siz, Allah’ı bırakarak ancak putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah’ı bırakarak taptıklarınızın size hiçbir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah’ın katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (29/17)

----------------

Evsân, tekili vesendir. Taş ve saireden tapılan herhangi bir şey (fetiş) ki, "esnâm"dan daha geneldir.[17]

Bir önceki âyette İbrâhim (a.s.) ın kavminden haber verilmişti. Onlarda puta tapıyorlardı.

إِذْ قَالَ لأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي

أَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ

 (İz kâle liebîhi ve kavmihî mâ hezihîttemâsîlülletî entüm lehe âkifüne)

 21/52. “O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki: 

 Nedir bu heykeller ki, siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsunuz?”

 (Temâsil) “Temsiller” Putlar. Heykeller. Resim ler. Sûretler. Semboller. Tasvirler.“Nedir bu heykeller” yâni bunların sizin yanınızda ne kıymeti olabilir.? Diye sormaktadır. Aslında İbrâhîm (a.s.) onların ne olduğunu hakikatleri itibari ile biliyordu. Ancak onların anlayış ve yönelmeleri itibari ile babasını ve kavmini onlardan men etmeye çalışıyordu. Gerçekte men edilme onlardan-temsiller’den değil onları, anlayışlarından dolayı men etmekteydi. 

 Aslında “Tevhîd-i Ef’âl” mertebsi idrakinde bütün varlık zuhurlarının Hakk’ın birer isimlerinin zuhuru olduğu anlayışı itibari ile her zuhurda Hakk’ın gayrı olmadığından, bu yönüyle onlara yönelmek suç unsuru olmaz. Suç unsuru tek ve belli zuhurlara yönelmektir. Ancak onların anlayışı itibari ile hakk’ın zuhuru sadece kendi ürettiklerinde ve gökyüzünde gördükleri bazı yıldazlara Ulûhiyyet ve Rubiyyet isnâd etmeleri ve diğerlerini ayrı görmeleri men edilme sebebi olmuştur. İşte asıl putperestlik budur. Hakk’ın zuhurlarını bir birinden ayırıp onları ayrı ayrı görmek ve kendilerini müstakil varlıklar zannederek (Esmâül Hüsnâ)nın bütünlüğünü bozmak suçun en büyüğüdür. İsmine kesret ve (şirk) denir. En büyük günahtır. 

 “siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsu-nuz?” Onlara tapınmakla büyük günah olan (şirk) i işlemeye devam ediyorsunuz. İşte şirk’in hakikati “Tek”i çok ve sevdiğini-yöneldiğini “tek-yegâne” görmektir.[18] “ İz- -T-B- ”

---------------

 Bilinen hadisedir, İbrâhim a.s. onlar nefsi eğlencelerine gittiklerinde onlara bir oyun oynamış ve tüm putlararı baltayla kırıp, baltayıda en büyünün boynuna asmış. Ve bunu kim yaptı diye sorduklarında belki o yapmıştır ona sorun diye cevap vermiştir. 

 Kabe’nin putlarının ismi de Lat, Menat ve Uzza idi. Mekke’nin fethinde Efendimiz s.a.v. hz. Ali k.v.c yi sen beni taşıyamazsın diyerek omuzuna çıkarmış ve tüm putları kırmıştır. 

 İşte her iki hadiseden de hiçbir şeye, hatta kendilerinide korumaya muktedir olmadıkları anlaşılmaktadır. 

 “Temasil” “Te” Ente sen, Senin misalini yani kendi benzerini o putta görüp temsil ettirmendir.

 Bu âyette ise “Evsan ve tekili Vesen” dir. Ev-san dığın Ve senlik yani benlik yani hayali beden evi putundur. Varlık verere hakk’ın varlığına ortak koşmaktır. (Murat Derûni) İnsan-ı Kamil ile yolumuza devam edelim;

 Bütün noksan sıfatlardan temiz olan yüce Hak: Allah adını insana bir ayna yapmıştır...

Bu manayı yüzüne baktığı zaman anlar... Bilir... Hem de gerçeğe dayanan bir ilimle... Özellikle:

-"Var olan Allah imiş... onunla birlikte bir şey yok imiş..." Cümlesi ile ifade edilen mananın gerçek yüzüne geçer...

Oyüze geçer geçmez, kendisine bir keşif kapısı açılır... O keşif sayesinde görür ki:

İşitmesi, Allah'ın işitmesi...

Görmesi, Allah'ın görmesi...

Konuşması, Allah'ın konuşması...

Hayatı, Allah'ın hayatı...

İlmi, Allah'ın ilmi...

İradesi, Allah'ın iradesi...

Kudreti, Allah'ın Kudreti...

Evet... Görür ve anlar ki: Kendinde bulunan bütün bu duygular, asaleten yüce Allah'ındır...

Yine bilir ki: Kendindeki o duyguların cümlesi; bir mecaz, bir ariyet, emanet olarak kendisinde...

Hem hakikat yönünde; hem de mülk olarak... Ne varsa, hepsi Allah'ın...

Bu manayı, bir âyet-i kerime ile açalım:

-"Allah, sizi de, yaptığınız işleri de yarattı..." (37/96) Bir başka yerde ise... Şöyle buyruldu:

-"Siz ancak putlara kulsunuz... Böylece iftira yaratır durumdasınız..." (29/17) Görülüyor ki, manalar birleşti: Kul yaratıyor; Allah yaratıyor...

Şimdi düğümü çözelim: Sanki bir şeyi kullar yaratıyor; ne var ki, aslında o şeyi yaratan Allah'tır...

Yaratma işi: Kullarda, mecaz yolu ile ve emaneten bağlanmıştır... Ne var ki, hem mülkün sahibi oluşu, hem de tam bir bağlantı ile Allah'ındır.

Derin bir mana kapısı açtık... Daha da ineceğiz... Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle...

Bütün bu anlatılanlar, bir zevk işidir... Böyle olunca, bu yüce ismin aynasında yüzüne bakan bir kimse: Zevk olarak bu ilmi elde eder...

Anlatılan zevke erdikten sonra da, o kimsede, tevhid ilmi çeşidinden vahidiyet ilmi vardır...

Her kim anlatılan makama yerleşirse:

-Allah...

Diye çağırana icabet edip cevap veren olur... Çünkü o: Allah isminin mazharıdır...

Bundan sonra o kimse, bir yükselme kaydeder; yok olma durumu kederini siler; İlme doğru safa seyrini, varlığı bir gerekli varlık halini alırsa... Sonunda, yüce Allah onu, kıdem zuhuru ile sonradan olma kirinden de temizlerse... İşte o zaman, Allah isminin aynası olur... Buna misal: İki aynanın karşılıklı duruşu gibidir... Böyle olunca da, o aynada ne varsa... Bu aynada da o olur...

Bu makama varan kimse için duanın kabul olunma ihsanı yapılır... Kim için dua ediyorsa... Allah o duayı kabul eder... Kime darılıyorsa... Allah ona darılır... Kimden razı ise... Allah ondan razı olur...

Bu makamı bulan kimsede, tevhid ilmi çeşidinden, ahadiyete kadar ne varsa... Mevcuttur... Ahadiyetten yukarısı değil...

Bu anlatılan makamın sahibi ile zatî tecelliye eren kimse arasında bir incelik vardır... Şöyle ki:

Bu makamın sahibi, yalnız fürkanı okur...- Sıfatlar âlemini okur manasına alınabilir...-

Zatî tecelliye eren kimse ise... Nazil olan cümle kitapları okur...

Bu manadaki inceliği anla...[19] “ İz- -T-B- ”

----------------

 وَإِن تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِّن قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ {العنكبوت/18}

“Ve-in tukezzibû fekad kezzebe umemun min kablikum vemâ ‘alâ-rrasûli illâ-lbelâgu-lmubîn(u)” (29/18)

“Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. Peygambere düşen apaçık tebliğden başka bir şey değildir.” (29/18)

----------------

Yalanlarsanız sizler ilk yalancılar olmayacaksınız. Onların akibetleride Kûr’ân-ı kerimde tafsilatıyla geçmektedir.

“Kezzebe” yalanlama kelimesi “Ke” “Ze” “Be” den oluşmaktadır. Yalanlama kök harfleri “Ke” sen ve kün (ol) “Ze” sahip, “Be” ise birlikte risalet – irsal dir. Senin ol muradı ile varlığında bulunan risalet birlikteliğini zahirde tasdik etmeyerek yalanlamaktır. (Murat Derûni)

“Lekad câekum rasûlun min enfusikum”

“Min enfusikum” ifâdesinin iki yönü vardır, bir yönü “sizin cemaâtiniz içerisinden sizin benzeriniz bir peygamber geldi”, diğer yönü ise “öz varlığınız olan nefsinizden size bir resûl geldi” dir. Kişilerin özünde bulunan “venefahtü” hakikati ile ulûhiyet ve risâlet mertebelerini, abdiyyet mertebesinden idrak ettiğinde ve bu hakikatin risalet mertebesinden yansıdığını da, idrak ettiğinde kendi nefsinden/içinden kendisine rasul gelmiş olur. İşte bu anlayış gerçek ma’nâda bireysel risâlet hakikatinin kendi idrakinde ve sadece kendine ait bir zevkî yaşantı olmasıdır.[20] “ İz- -T-B- ” Genel olarak efendimiz (s.a.v.) in insanlık içinden geldiğini ifade ettiği gibi diğer yönü itibariyle;

 Lekad câekum rasûlun min enfusikum; And olsun kendi içinizden (nefsinizden) resül (irsal edici) geldiği bildilirilmektedir. Âyet sayısal değeri 128 kendi içinde toplamı 11, sure sayısı ilave edilse 128+9= 137 yine 11 Hz. Muhammed mertebesini vermektedir. 

 Nefsinizden resül gelmeside bir eğitim işidir. İrfan mektebi 12. ders Hakikat-i Muhammedi bölüminde bu hakikat anlatılmıştır;

 Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesin de Mi’rac-ı nı yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler  gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikleri kemâle erdirsin.[21] “ İz- -T-B- ” Zât-i açılımdan, Resül-irsal edici haberi ulaştıranın vazifesi teliğden başka bir şey değildir. (Murat Derûni)

----------------

أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ {العنكبوت/19}

“Eve lem yerav keyfe yubdi-u(A)llâhu-lhalka sümme yu’îduh(u) inne zâlike ‘ala(A)llâhi yesîr(un) (29/19) Onlar, Allah’ın başlangıçta halk etmeyi nasıl yaptığını, sonra onu nasıl tekrarladığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (29/19)

----------------

“Eve lem yerav keyfe” Nasıl Görmediler mi? Nasıl Görmüyorlar mı? İfadesi okuyanlara dönerek nasıl görmüyor musun? Nasıl görmüyorsunuz? Halk etmeyi nasıl müşahade etmiyorsunuz ile biz okuyanlara döndüğünün farkında bile olamıyoruz. Oysa Allah c.c. bizleri nasıl muhatap alıyor nasıl görnüyoruz… Bu âlemler göz kırpmasında daha kısa bir sürede madum olup ademe (izafi yokluğa) alınmakta ve daha sonrada hayat verilip terrar halk olunmaktadır. Bu kişinin kendi bedeninde kendi kıyametine ve bu dünyada da nesilin sonu ile neslin kıyametine kadar devam edecektir. Her an bunu sağlayan Allah c.c. için kolaydır. (Murat Derûni) 

----------------

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {العنكبوت/20}

“Kul sîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe bedee-lhalk(a) sümma(A)llâhu yunşi-u-nneş-ete-l-âhira(te) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)” (29/20) De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta halk etmeyi nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki halk etmeyi yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (29/20) 

----------------

 Bir gün kadar sabret ki, o fikir ve hayâl bir hicabsız kanat açsın!

 Fikir ve hayâlin perdesiz kanat açtığı gün, yevm-i kıyâmettir; ve yevm-i kıyâmet üç nevi’dir: Birisi, umûmiyyetle “mevt-i ıztırârî” hâlidir. Nitekim, “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyurulmuştur. İkincisi, “kıyâmet-i kübrâ’’dır ki, sûret-i âlemin fezâda bozulması hâlidir. Nitekim âyet-i kerîmede, (İbrâhîm, 14/48) ya’ni “O günde ki, arz ve semâvât arz ve semâvâtın gayrine tebeddül eder ve Vâhid-i Kahhâr olan Allah’a bu halde zâhir olurlar” buyurulur. Üçüncüsü, insân-ı kâmilin “fenâ-fillâh” ve “bakâ-billâh” hâlidir, şimdi, “mevt-i ıztırârî’’ vukûunda havâss muattal olup, rûh âlemi keşf olacağından, ölen kimsenin nazarında âlem-i sûret ve semâ ve yıldızlar ve felek kaybolur ve başka bir âlem zâhir olur. Ve o âlemde herkes kendi fikir ve hayâlinin iç yüzünü, suret perdesi olmaksızın müşâhede eder. “Kıyâmet-i kübrâ” vuküunda ise, fezâda sûret-i arz bozulup, kesîf cisimler didilmiş yün gibi dağılır ve anâsır letâfet kesb eder ve neş’et-i rûhâniyye gâlib olan bir âlem zâhir olur. Nitekim, (Ankebût, 29/20) “Ey Nebiyy-i zîşânım de ki: Arzda geziniz, halk nasıl başladı görünüz; sonra Allah Teâlâ neş’e-i âhireti inşâ eder" âyet-i kerîmesinde bu hâle işâret buyurulur. Ve bu güneş sistemimizin görüntüsünün bozulmasına dönük olduğundan, ay ve güneş ve yıldızlar vaz’iyyetlerini kaybedip, bu karışıklık ve dağınıklık içinde görünmez bir hâle gelirler. Ve zuhûr bâtına intikâl edip, rûh sahiplerinin tamamı mevt-i ıztırârî (zaruri ölüm) hâli vâki’ olup, rûhâniyyet âlemi açılır. Bu hâl, “fenâ-fillâh” ve “bekâ-billâh” mertebelerinde insân-ı kâmil de mevt-i ıztırârîden önce gerçekleşir.[22] 

-----------------

 Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisinden aktarılan bilgiler. 

------------------- 

 ALLÂH lafzı Kurân-ı Kerimde 2697 yerde geçmektedir.

 Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslâm ansiklopedisi cilt 2 sayfa 484

------------------- 

 Abdül kerim Cili İnsan-ı Kâmilde. 

 Allah= Ulûhiyet-i Şöyle tarif etmektedir. 

 Ulûhiyet=Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumağa Ulûhiyet adı verilir. 

------------------- 

 Muhyidd-ini Arabi ise Allah’ın, ma’nası’nı tarif ederken!

 “İsmüzzat cemiüssıfat esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezâtte cem’inin ahadiyyetine Allah, denir.” 

 “Yani! Zatının ismi, bütün sıfatlarının, zıt isimlerinin ve zat-i sıfatlarının hepsinin birliğine, Allah,” denir. Diye ifade etmiştir. 

------------------- 

 Allah= Ulûhiyet-in, iki tarif hali vardır. Birisi, “Zât-ı mutlak” diğeri ise, “Zât-ı mukayyet”tir. 

 “Zât-ı mutlak”ın, bilinmesi beşer idrakinin oraya ulaşması nümkün değildir, sadece tarif babında ifade edilebilir. 

 “Zât-ı mukayyet” yani belirli suret ve şekillere bürünerek- o hal ile kayıtlanarak, ancak teşbih-benzerlik hakikati ile kulun dimağında bir suret almaktadır, Bu âlemdeki bütün suretler bir sıfatı veya ismi yönüyle zuhura çıkmış olur, bu husus yaratma değil, “zâhir ismi ile zuhura çıkmasıdır.” Kur’an-ı Kerîmde Allahtan bahseden ayetlerin bir kısmında, “ben veya biz yaptık” diye geçer, bu tür ayetler zat-i kendi lisanındandır. Diğerleri ise tarif babında Allah (c.c.) şöyle söyledi böyle yaptı gibi, başka bir mertebeden izahi anlatımlardır. 

 “Zât-ı mukayyet” Yönü ile, Efendimizin anlatışıyla. Hadis-i şerifte, “Rabb-ımı taze bir delikanlı suretinde gördüm” Teşbih yönüyle. Diğer bir hadis-i şerifte ise, “o bir nurdur nasıl görülür.” Tenzih yönüyle. Diye ifade edilmiştir. Bu ifadelerin biri zat-ı mutlak yönünden, diğeri ise, zat-ı mukayyet yönünden’dir. 

 Her iki yönü ile “ALLAH” zat ismiyle anılır. İsminin geçtiği yerdeki tarifine göre, hangi mertebeden ifade edildiği irfaniyetle anlaşılmış olur. İlâh-i mertebeler bilinmez ise, hayal veya duygu yönü ile “ALLAH” ismi ile hatırlanmış olur.

 “Ve ne fahtü fihi min ruhi” (15-29) “O’na ruhumdan üfledim” kelâmı ilahisi, mutlak zatından Rububiyyet mertebesi itibari ile, mukayyed zuhurunadır. 

 Geçmiş satırlarda belirtildiği gibi, tarif babında. 

“Allah edemi kendi sureti-Ulûhiyyet-üzere halketti,” bilgisi verilmiştir. “İz—T-B-“ 

------------------- 

 Ebced sayı değerleri ile Allah isminin sayı değerleri (67) dir. Bunun toplamı ise, (6+7=) (13) dür. Bu da Hakikat-i Muhammedidir. (6) altı cihettir. (7) ise sıfat-ı subutiye’dir. Ayrıca (67) mülk suresinin sayı değeridir. Bu sayının tersi olan (76) ise insan suresinin sayı değeridir. Bu şekilde, büyük ve küçük âlemler olan iki mertebeyi de kuşatmıştır. 

 Ulûhiyyet, Mutlak zatında, âlemlerden gani ve mutlak tenzihte kendisinin bilinmesinin mümkün olmadığı “kudsiyyet ve mukaddesiyyetinde, bütün âlemlerin Efendisi sahibi yöneticisi ve bu âlemlerin her mertebesinde “Zât-ı mıkayyed-teşbih” yönü ile o mertebesinin gereği ile zuhurda olanıdır. 

 Ehlûllahtan birine! “Bu âlemde Allah-ı görmek mümkünmü!” Diye sorulduğunda, o’da, “Görmemek” mümkünmü? Diye çok güzel İrfani bir cevap vermiştir. Ancak bu görüş “Zât-ı mukayyet” yönüyledir.

 “Zât-ı mutlak” yönüyle bilinmesi görülmesi, beşer idrakinin oraya ulaşması nümkün değildir, sadece tarif babında ifade edilebilir. “İz—T-B-“

----------------

يُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَيَرْحَمُ مَن يَشَاء وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ {العنكبوت/21}

“Yu’azzibu men yeşâu veyerhamu men yeşâ(u) ve-ileyhi tuklebûn(e)” (29/21)

O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Ancak O’na döndürüleceksiniz. (29/21)

----------------

 Şimdi şeriat ve tarikat mertebesinde kulun varlığı geçerlidir, kul müstakil bir varlık ki diğer mertebelerde öyle ama görünüş farklılığı ile kul kendi istiklaliyle Cenab-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu programı eksi veya artı uyguluyor, eksi uyguladığı zaman Cenab-ı Hakk’ın gazabını çekmekte artı uyguladığı zaman merhametini celb etmektedir. İşte bu merhametini celb etmesi onun iyi kul Cenab-ı Hakk’ın onun üstünde يَشَاۤءَ iyi dilemesini ortaya getiriyor. Yani Allah bizatihi ben bunu böyle yaptım da ötekini öyle yaptım cebri cebren bir şey yapmamış oluyor. Yani o يَشَاۤءَ dileme ayetini yani dileseydim çok yerde vardır, eğer Allah dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı diyor. Allah dileseydi bütün insanların kalplerine hidayet verirdi, diyor dileseydi diyor. İşte buradaki dilemeyi kulların çalışması neticesinde kullar çalışmadığı için onlara hidayet vermedi bir kısmına verdi çalışanlara bir kısmına da vermedi, ama Allah’ın dilemesini kulun fiiline bağlamış oluyor. Allah doğrudan doğruya eğer derse ki biz tabi ki o soru ortaya geliyor o zaman demek ki günah ehli cehennem ehlini Allah dilememiş ki iyi vasıfta olmasını dilememiş ki neticede cehenneme gitmiş diledikleri de cennete gitmiş o zaman bir özellik bir şeylik olmuyor mu? Ayrımcılık olmuyor mu? Diye soru çıkıyor, tefsirler fazla buralara girmezler Allah’ın kudreti her şeyin üzerinde mutlaktır. O dilediğini yapar, diyorlar, dilediğini cehenneme koyar, dilediğini cennetine koyar diye böyle bir yuvarlak izah şekliyle bırakırlar.

 İşte bunu böyle bilmemiz lazımdır evvela çünkü karşımıza gelen kimsenin hangi mertebede olduğunu anladığımızda ondan sonra onun mertebesine göre konuşmamız gerekiyor. İşte irfaniyette buradadır, karşımıza gelen kimse belirli bir seviye almışsa bizim ona şeriat mertebesinden vereceğimiz cevap onu karşılamaz. Ama o nezaketen dinler gider, bir daha da uğramaz, ama onun bulunduğu mertebeden veya ulaşmaya çalıştığı mertebeden eğer o, o mertebede mutlak bulunmuş olsa zaten onu çözmüştür. Çözmüş olması lazımdır o mertebenin hakikatini, oraya doğru yükselmeye çalıştığından ve miraç üzerinde olduğundan onu yukarıya çekmek için o dilediği yerden cevabını vermek gerekiyor. Şimdi Hakikat ve Marifet mertebeleri itibariyle baktığımızda ki onlar birbirine yakın şeriat ile tarikat aşağı yukarı aynı hüküm içerisinde hakikat ile marifet bir başka onların üstünde bir hüküm içerisindedir. “İz-T.B.”

 “ileyhi tuklebûn” ona kalb olacasınız. Ona değişeceksiniz. Sözlükte “bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek ve değiştirmek” anlamına gelen kalp yani haliniz değişecek hayali varlığınız, hakk’ani varlığınıza dönüşecektir gibi anlaşılmaktadır. (Murat Derûni) 

----------------

وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاء وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ {العنكبوت/22}

Vemâ entum bimu’cizîne fî-l-ardi velâ fî-ssemâ-/(i) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in) (29/22) Siz, yerde de gökte de (Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır. (29/22)

----------------

Nasıl ki yaşadığımız dünyanın bir gökyüzü ve yeryüzü vardır. Bizlerinde gönlümüz, gökyüzü ve beden arzımız ise yeryüzümüzdür. “Ne varsa âlemde o ver Âdemde” denildiği gibi insan camii ismi ile her şeyi bünyesinde bulundurur. Hazreti Ali k.v.c. “sen kendini küçük bir ciism sanırsın ama büyü âlem sende gizli”[23] demiştir. (Murat Derûni) Veli ismiyle Allah orada zuhur etmiştir. Veli ismi imân edenlerde onları zulmetten Nur’a çıkarmak için zuhura geliyor yani cehlinden akiline çıkarmak için. 

 Dünyada en büyük zulmet yani karanlık beşeri yönde insânın kendisini var zannetmesi ve kendi beşeriyetine varlık vermesi ve bunu vermekle kendisini ilâh edinmiş olmasıdır işte bundan büyük zulmet olmaz. 

 Dünya zaten tabiat zulmetinde yoğun olduğundan bunu da var zannetmek Nûr’a en büyük perdedir ve Veli ismi dışında başka türlüde bu zulmetten Nûr’a çıkmanın imkân ve ihtimali yoktur, hafız ol her gün bir hatim oku, burasını bin defa oku bunun tahakkuku mümkün değildir okumanın o mertebedeki kazancı neyse onu kazanırsın orası ayrı konudur.

 Onlar yarasalar gibi karanlıktan hoşlanırlar Nûr onların gözlerini alır ve işte onlarda Nûr’dan zulmete götürürler, tasavvuf eğitimi alıp daha henüz müşahedesi olmayan birisinin şeriat ehlinin sohbetine katılması da aynı şeydir.

 Nefsi emmâre ateşinin ehli bunlardır işte, Nûr’dan zulmete düşenler. Bunu genel mânâda düşünürsekte aynı şeydir, Cenâb-ı Hakk bizi Nûr’dan hâlketti getirdi bu zulmetin içine bıraktı işte bizler zulmette kalırsak zâten ateş ehli oluyoruz. “ İz- -T-B- ”

----------------

 Yolumuza “Gökyüzü İnsanları araştırması” ile devam edelim, Diyanet Meali: 

 29.22 - Siz, yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır. 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

 29.22 - Siz de âciz bırakacak değilsiniz size de ne Yerde ne Gökte, Allahdan başka ne bir veliy ne de bir nâsir yoktur. 

---------------- 

 Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimenin içinde gizli olan gökyüzü insan-dabbe’leri olduğunu anlamamak mümkün değildir. 

 Çünkü! 

 “Siz, yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Hükmü içinde “siz” ifadesi yerde ve gökte olan bizim gibi varlıkları işaret etmektedir. 

 Ayrıca! 

 “Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.” 

 “veli-dost” ve “nasır-yardımcı” kelimeleri ve manaları insan nesline ait olan tabirlerdir. O halde, mana şöyle olmaktadır. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki sizler ve sizlerin benzeri “sülâleler ve nesiller”den hiç birileri Allaha karşı gelipte, onu aciz bırakmalarının mümkün olmadığı, açık olarak belirtilmektedir. Anlaşıldığına göre “gökyüzü” insan-dabbe, sülâle ve nesillerinin içinde de, ilâhlık iddia edenlerin varlığı böylece belirtilmektedir. Bunlara karşı Rabb-imiz bizi bilgilendirmektedir. [24] “ İz- -T-B- ”

----------------

 وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَلِقَائِهِ أُوْلَئِكَ يَئِسُوا مِن رَّحْمَتِي وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {العنكبوت/23}

“Vellezîne keferû bi-âyâti(A)llâhi velikâ-ihi ulâ-ike ye-isû min rahmetî veulâ-ike lehum ‘azâbun elîm(un)” (29/23) Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya; işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır. (29/23)

----------------

 Ma'lûm olsun ki rahmet, biri zatî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısmıdır. Yani Allah’ın Rahmeti iki kısımdır; Zati ve Sıfati olarak. Ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyyet ve umûmiyyet i'tibâriyle iki kısma ayrılır ki, şu halde rahmet dört asıl üzerine bina edilmiş olur. Yani Rahmet dört asıl üzere geliyormuş. 

 Asl-ı evvel yani birinci asıl: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i rahmettir, Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan yani ahadiyetin Zat’ında gizli olan nisbetler ve şe’nlerin, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellîsi suretiyle, ilim mertebesinde sübût bulmalarıdır. Yani birinci rahmet Hakkın kendi Zat’ında kendi Zat’ına tecellisi suretiyle ilim mertebesinde sabit bulunmasıdır. Diğer tabirle Hakk’ın Zat-ı ahadiyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmasını nefes-i rahmanisi ile nefh edip, onlara vücûd-i ilmî i'tâsı suretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesidir ki, bu rahmet cemî'-i esmaya umumidir. 

 Bu rahmet-i evvel, asl-ı evvel, birinci rahmettir. Yani Zat-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esma-i ilahiye nefes-i rahmani ile nefes edilip, tenfis edilip, yani dışarıya çıkartılıp onlara vücud-u ilmi itasıyla -yalnız burada âlemlere yaygın hali değil, sadece ilk zuhuru ilmi bir vücut vermesi dolayısıyladır- bu sıkıntıdan azad etmesi, kurtarmasıdır ki bu rahmet cemi esmaya umumidir, yani bütün isimler bu rahmetin kapsamındadır. Birinci rahmet budur. 

 Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet eserlerinden olan ezeli lütfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci rahmet; rahmet-i Zati hususi rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zat’i itasıdır. 

 Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfat tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zat’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zati rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde âlemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür. 

 Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfati hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir. İşte böyle dört tane asıl Rahmet oldu. Rahmeti Zat’i, Sıfati olmak üzere ikiye ayırdı, onları da ikişerden dörde ayırdı, asl-ı evvel, rahmet-i ammei Zatiye, Zati Rahmet. Bu bütün varlıkların ilm-i ilahide zuhura çıkmalarıdır, ilim olarak zuhura çıkmalarıdır. Zat-ı Ahadiyetten birinci asl-ı evvel budur, Rahmet-i evvel budur, ikincisi Hakkın bazı kullarına asarından evvel yani meydana gelmesinden evvel ettiği lütuflardır. Bunlar da peygamberlere verdiği Zat’i rahmet hususi rahmettir. Diğeri umumi bu ise hususi rahmettir. 

 Üçüncüye gelince umumi sıfat rahmetidir. Yani birinci Zat’i Rahmetti, buradaki ikinci umumi sıfat rahmetidir; birinci Zat’i Rahmetti burada ikinci umumi sıfat rahmeti. Sıfat rahmeti de bütün eşyanın yukarıda ilm-i ilahide verilen rahmetinin Zat’i rahmetinin ilim olarak, ilimden de kevniyete dönmesidir. Dördüncüsü de kullarının arasından bazı kullarına özel rahmetini tahsis etmesidir. İnayet-i ezeliye hükmünün bu hazret-i şehadette zuhura çıkmasıdır.[25] “ İz- -T-B- ”

----------------

فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ فَأَنجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ {العنكبوت/24}

“Femâ kâne cevâbe kavmihi illâ en kâlû-ktulûhu ev harrikûhu feencâhu(A)llâhu mine-nnâr(i) inne fî zâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)” (29/24)

(İbrâhîm’in) kavminin cevabı, “Onu öldürün veya yakın” demekten ibaret oldu. Allah da onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır. (29/24)

----------------

 Kûr’ân-ı Keriym Ankebut (29/24) Âyetinde:

 …………..كَاوْحَرْقُوهُ…………جَوَابَ قَوْمِهِ……………

 (…………..cevabe kavmihi ……….ke evharrikuhu…….) 

 24. “Kavminin cevabı……..…yahud onu yakalım……” Bu Âyet-i Keriymede de dikkat çeken yanma fiilini ifade eden kelime (Ev harrikuhu) dur. Sayısal değeri (1+6+8+200+200+6+5=426) dır, toplarsak (4+2+6= 12) dir, görüldüğü gibi, yakma fiili de (12) ye bağlıdır. O’nu inkâr edip yakmağa çalışanları, (12) ve mânâsı ebediyyen yakacaktır, kurtuluşları yoktur, çünkü ferman Onun dur.[26] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَقَالَ إِنَّمَا اتَّخَذْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَّوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُم بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُم بَعْضًا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن نَّاصِرِينَ {العنكبوت/25}

“Vekâle innemâ-ttehaztum min dûni(A)llâhi evsânen meveddete beynikum fî-lhayâti-ddunyâ sümme yevme-lkiyâmeti yekfuru ba’dukum biba’din veyel’anu ba’dukum ba’dan veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)” (29/25) İbrâhîm, onlara dedi ki: “Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir sevgi (ve çıkar) uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak; kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınağınız cehennem olacaktır. Yardımcılarınız da olmayacaktır.” (29/25) 

---------------- 

 Yolumuza Fusûs’ul Hikem ile devam edelim;

 Ve onlar ashâb-ı i'tikâdâttır ki, ba'zısı ba'zısını tekfir ve ba'zısı ba'zısını tel'în eder. Halbuki onlar için nusret eden yoktur. Zîrâ i'tikad olunan ilâh için, diğer i'tikâd olunan ilâh hakkında bir hüküm yoktur (25). 

---------------- 

Ya'nî akıl sahibi olan ashâb-ı i'tikâdât birbirini beğenmediklerinden tekfir ve tel'în ederler. Yani küfür ederler ve mel’unluklarına kasd ederler, öyle görürler. Zîrâ herbirisi kendi i'tikâdınca Hakk'ı bir türlü tasavvur edip, o surete hasretmişlerdir. İşte zahirdeki ihtilafın ana kaynağı budur. Bir grup ötekini küfür ile itham ediyor, öteki onu bilmem ne ile telin ediyor. Elbette birinin tasavvuru diğerininkine uymaz. 

Binâenaleyh aralarında dâima ihtilâf zuhur eder. Halbuki onların kendi îcadları olan ilâh-ı mu'tekadleri tarafından onlara yardım eden yoktur. Yani kendi ilahları olan icadları o anlayışları kendilerine yardımcı da olmaz. Zîrâ o i'tikadlar, o akıl sahiplerinin îcâd ettikleri bir takım yalancı ilahlardır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinme! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.” (İsrâ, 17/22) buyurup, ilah meydana getirmekten nehy eyler. 

Ve onlara yardım eden olmaması dahî, bir i'tikadın diğer i'tikâd üzerinde te'sîri olamamasındandır; yani bir grubun itikadı şöyle diğer grubun itikadı böyle olursa hiç birisinin var ettikleri Rabları kendilerine yardım etmez. Dolayısıyla ne onunki ona yardım eder ne de diğerinin ki ona yardım eder. Zîrâ ikisi de ilâh-ı mec'ûldür ve birbirinin zıddıdır; Yani kendi akıllarında ürettikleri ilahlardır ve mec'ûliyyette müsâvîdir. 

Binâenaleyh, bir ilâh-ı mec'-ûl, diğer ilâh-ı mec'ûlü (vücuda getirilmiş) başkalaştırma edip, kendi suretine tahvil etmekle kendi mu'tekıdine yardım edemez. Bu ilâhlar yekdiğerine mütekâbil olup, biri diğerinde tasarruf edememekle, ashâb-ı i'tikâdât aralarında tebâguz ve tenâkür mevcuttur. Birbirlerine buğuz etmek ve birbirlerini inkar etmek mevcuttur. 

Bu ibarede (Ankebût, 29/25) kelâmı, âyet-i kerîmedir. … 

 Cenâb-ı Şeyh Fusûs'un ibaresi tarzında îrâd edip, Kur'ân'ın özünü beyan buyurmuşlardır.[27] “ İz- -T-B- ” 

----------------

Halbuki ilâh-ı mu'tekad, ona nazır olan kimse için masnû'dur. O, onun san'atıdır. İmdi i'tikâd ettiği şey üzerine onun senası, onun kendi nefsi üzerine senâsıdır. Ve bundan dolayı onun gayrı olan mu'tekadi zemm eder. Ve eğer insaf ede idi, onun için bu vâki' olmaz idi. Şu kadar var ki, muhakkak bu ma'büd-ı hâs sahibi, Allah hakkında i'tikâd ettiği şeyde, kendinin gayrine i'tirâzından dolayı bunda bilâ-şek câhildir. Zîrâ eğer Cüneyd'in dediği “levnün mailevnün inaehu” kavlini arif olaydı, onun i'tikâd eylediği şeyi, her bir i'tikâd sâhibi-ne teslîm ederdi. Ve Allah Teâlâ'yı, her surette ve her mu'tekadde arif olurdu. Binâenaleyh o, ya'nî ma'bûd-ı hâs sahibi, zânndır, âlim değildir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ: "Ben abdimin zannı indindeyim" buyurdu ki, İster ıtlak etsin, ister takyîd etsin, ona ancak kendinin mu'tekadi suretinde zahir olur demektir (32),

Ya'nî sâhib-i itikadın tahayyül ederek nazır olduğu ilâh yani hayalinde tahayyül ederek nazar ettiği baktığı kabullendiği ilah kendi tarafından tasni' olunmuştur, kendi tarafından meydana getirilmiştir. Ve bu hayali olan ilah bu kimsenin san'atından ibarettir. Bu ilâh üzerine sena ettiği vakit, kendi nefsi üzerine sena etmiş olur. Yani ilahını övmüş olduğu zaman kendi nefsini övmüş olur, çünkü ilahı kendi nefsi yapmış oldu, tahayyül etti. îşte bundan dolayı o kimse, kendi itikadında ıcâd ettiği ilâhdan başkasını kabul etmez; ve başkasının itikadında mec'ûl olan ilâhı kötüler (zemm) eder. 

Nitekim Kur'ân-i Kerim’de ashâb-ı i'tikâdın hâline işâreten buyurulur: يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ (Ankebüt, 29/25) ya'nî "Ba'zınız ba'zısını tekfir ve ba'zınız ba'zisını tel'în eyler" yani bazınız bazınızı küfür ile itham eder, bazısını da tel’in eder. Ve eğer bu mu'tekıd, yani itikad eden bu kimse insaf ede idi, i'tikâdâttan hiçbir itikadı kötülemez idi. Şu kadar var ki, bu itikadında tahayyül ettiği ma'bûd-ı hâssın sahibi, Allah hakkında başkalarının i'tikâd ettiği şeyde kendi mutekadinin gayrine itirazından dolayı, bu zemininde şübhesiz câhildir. Çünkü Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin ya'nî "Suyun rengi kabının rengidir" kavlini arif olaydı, herbir i'tikâd sahibinin itikadında tahayyül etmiş olduğu ilâh-ı mutekadi de teslim eder idi. Yani ona karşı çıkmaz sen de haklısın derdi.

Fakat Hakk'ın mezâhirin isti'dâdı hasebiyle zahir olduğunu bilmedi, yani Hakk’ın zuhurda olan görünenin kabiliyetine göre zahir olduğunu bilmedi. Hakk'ın kendine olan tecellîsini tasdik ve kendinin gayri bulunan mezâhirde vâki' olan tecellîsini inkâr etti. İşte bu güngü kavgalar gelecekte de devam edecek kavgaların hepsi şu anlayıştan çıkmaktadır. Eğer herkes karşısındakininde Hakk’ın hayel de olsa biz zuhuru olduğunu ve ona itikad ettiğini bilse kmse kimsenin haline girmez. Kimse kimse ye de kendi ilahını zorla kabul ettirmeye kalkışmaz. Ve Allah Teâlâ'yı her surette ve her mu'tekadde arif olma­dı. 

Binâenaleyh bu ma'bûd-ı hâs sahibi, yani kendine has olan mabud sahibi sâhib-i zandır, âlim değildir. İşte ashâb-ı i'tikâddan her birisi sâhib-i zann olduğu için Allah Teâlâ "Ben kulumun zannı indindeyim" buyurdu. 

Ya'nî kul Hakk'ı kendi itikadında ister ıtlak, mutlak olarak ve ister takyîd etsin, Hak ona ancak kendi i'tikâd etmiş olduğu surette zahir olur, demektir. Ya'nî kul, cemî'-i mutekadât suretlerinde Hakk'ın mütecllî olduğunu i'tikâd ederse. Ona ıtlak üzere tecellî eder. Ve eğer i'tikâd-ı hâs ile takyîd ederse, yani kendine has itikadı ile kayıtlarsa Hakk’ı o kimseye onun i'tikâd-ı mukayyedi suretinde tecellî eyler. Yani mukayyet itikadı suretinde tecelli eder.[28] “ İz- -T-B- ”

----------------

فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {العنكبوت/26}

“Feâmene lehu lût(un) vekâle innî muhâcirun ilâ rabbî innehu huve-l’azîzu-lhakîm(u)” Bunun üzerine Lût, ona iman etti (inandı). İbrahim, “Ben, Rabbime (gitmemi emrettiği yere) hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” dedi. (29/26)

----------------- 

Âyet Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Lût a.s. Fusûs’ul hikemde “melkiyye hikmeti olarak bahsedilmektedir. Ve "melk'' mîm’in fethi ve lam’ın sükûnu ile "şiddet" ma'nâsınadır. Yani “mim”in üstündeki üstün ile fetih ile “lam”ın sükunu “melk” teki “lam”ın cezimi ile “lam”ın sukunu ile şiddet manasınadır. 

 Bu melkiyye hikmeti ile Tevhid-i Ef’al mertebesine inandı, iman etti.

 Hicret-i zâhirde Mekkeye, hakikatte ise rabbineydi.

 وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي سَيَهْدِينِ

 (Ve kâle innî zâhibün ilâ rabbî seyehdîni)

 37/99. “Ve dedi ki: şüphe yok ben Rab'bime gidiciyim, elbette beni doğru yola iletir.” Eğer bizler de Rabb’ımıza gidici isek bu Âyet-i Kerîmeyi her birerlerimiz samimi olarak kendimize düstur edinip gereğini yerine getirmemiz lâzım gelecektir. İbrâhîmiyyet mertebesinin büyük bir aşamasıdır. Kendisi, kendisinden evvel gelenlerin yolu-izi, üzerinden yürüdükten sonra kendisi de o yolu daha ilerletmek için, “Rabb’ım elbette beni doğru yola iletir.” Anlayışı ile bu yolu kendi mertebesi itibari ve Rabb’ının lütfu ile çok ilerilere (Tevhîd-i Ef’âl-Fiillerin birliği) anlayışına kadar ilerletmiştir. Bundan sonrası (Mûseviyyet) anlayışı içerisinde (isr) in hakikati ve yaşantısı ile ortaya çıkacaktır. (6 Peygamber 4 Hz. Mûsâ) kitabında bu hususlara yer vermeğe çalışacağız İnşeallah.[29] “ İz- -T-B- ” 

----------------

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ {العنكبوت/27} 

“Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûbe vece’alnâ fîzurriyyetihi-nnubuvvete velkitâbe veâteynâhu ecrahu fî-ddunyâ ve-innehu fî-l-âḣirati lemine-ssâlihîn(e)” (29/27) Ona (İbrahim’e) İshak’ı ve Yakub’u bahşettik. Onun soyundan gelenlere peygamberlik ve kitab verdik. Ayrıca ona dünyada mükâfatını da verdik. Şüphesiz o, ahirette de salih kimselerdendir. (29/27)

----------------

 Bilindiği gibi aslı itibariyle, İbrâhîm (a.s.) iki ana dallı bir kök’e (sak) a benzer önceliği olan kolundan İsmâiliyyet-i, diğerinden de İshakiyyet-i oluşturmuştur. İsmâîliyyet bâtından yürüyüp, Muhammediyyet’te, kemâle ulaşmıştır. İshâkiyyet ise İsevîlik ile sona ermiştir. Yâni o taraftan gelen kol tepeye Yâni mi’râc’a-“Esrâ” ya ulaşamamış “isr” de kalmıştır. İşte onlara “Esrâ” dan bir dalın, yâni bir kolun uzanması lâmdır ki o dala-kola tutunarak onlarda “Esrâ” ehli olsunlar. Aslında bu dal-el onlara her zaman uzanmış haldedir ki, Ezân-ı Muhammed-î ile ardı arkası kesilmeksizin her an onlar da davet edilmektedirler. Ancak şartı Allah-ı kabul etmekle birlikte Hakikat-i Muhammedîyye’nin zuhur mahalli olan (Sûret-i Muhammediyye) nin de kabul edilmesi lâzım gelmektedir.

 Kendilerinin de varlık kaynağı olan Hakikat-i Muhammediyyenin zuhur mahalli olan, (Sûret-i Muhammediyye) yi kendilerine gelen “benî İsrâil” peygamberlerine kıyasen onlar gibi sâdece bir mertebenin zuhur mahalli olduğunu zan etmelerinden ve böyle dar anlayışlı bir kıyas yapmalarından, kendilerinin dahi hayat kaynağı, varlıklarının sebeb ve varoluş hakikat-i olan hakikat-i muhammediyye yi kabul etmediklerinden kendilerini “Rûhsuz kalıplar” haline dönüştürüp sadece dış - madde varlıklarıyla yaşayan, rûhen yaşamayan sûretler olarak kalmalarına sebeb olmaktadırlar.[30] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّنَ الْعَالَمِينَ {العنكبوت/28}

Velûtan iz”kâle likavmihi innekum lete/tûne-lfâhişete mâ sebekakum bihâ min ehadin mine-l’âlemîn(e)” (29/28) Lût’u da peygamber olarak gönderdik. Hani o, kavmine şöyle demişti: “Gerçekten siz, sizden önce dünyada hiçbir toplumun yapmadığı bir hayâsızlığı işliyorsunuz.” (29/28)

----------------

أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنكَرَ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ {العنكبوت/29}

“E-innekum lete/tûne-rricâle vetakta’ûne-ssebîle vete/tûne fî nâdîkumu-lmunker(a) femâ kâne cevâbe kavmihi illâ en kâlû-/tinâ bi’azâbi(A)llâhi in kunte mine-ssâdikîn(e)” (29/29)

“Siz hâlâ erkeklere yanaşacak, (ihtiyacı gidermede meşru) yolu kapayacak ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” Kavminin cevabı, “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize” demeden ibaret oldu. (29/29)

----------------

قَالَ رَبِّ انصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ {العنكبوت/30}

“Kâle rabbi unsurnî ‘alâ-lkavmi-lmufsidîn(e)” (29/30)

(Lût) “Ey Rabbim! Şu bozguncu kavme karşı bana yardım et” dedi. (29/30)

----------------

Kavm-i Lût, tabiat işleri ile ve hayvani şehvetlerle bu âlemde meşkul olmaları suretiyle yeryüzünde fesad ettiler. Yani iki yönden fesadları vardı, tabii işlerle uğraştılar, bir de hayvani şehvetlerle meşkul oldular. Bu yüzden yeryüzünde fesad ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti. 

Yani insan görünüşünde idiler ama hayvan özelliklerinde idiler, hayvan nefsi yaşantıları gösteriyorlardı, bunları hayvanlıktan insanlığa davet etti. Onlara insanlık vazifelerini tebliğ etti. Onların nefisleri kuvvetli ve perdeleri de o nisbette çok koyu olduğundan, kabul etmeyip, Lût (a.s.)ın davetine karşı şiddetle mukabelede bulundular. Halbuki cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi. (Hûd, 11/80) Ya'nî "Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı; yahut rükni şedide iltica edeydim" buyurdu. Ve "rükn-i şedîd" ile "kabîle"yi, yani benim arkamda bana destek veren kabilem yok diyor, yani benim arkamda da kuvvetli bir topluluk olsaydı diyor onların sayısına denk bir kuvvetim olsaydı onlara karşı gelebilirdim, yani arkamda böyle bir kabilem yok ve "kuvvet" ile de "mukavemet”im yok, ya'nî beşerden sâdır olan "himmeti” kasd eyledi. 

Ve temenniden maksûd-ı âlîleri, kavminin sert olan nefsâni perdelerinin masdarı bulunan zahiri vücutlarının şiddetli ilahi azabı ile helak ve zevali idi. Yani neyle ki Lut (a.s.) kendini zorda gördü, Cenab-ı Hakk da aynı şiddetle o zorluğun karşılığı olan kuvvet ile onları muvaza etti.[31] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَمَّا جَاءتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا إِنَّا مُهْلِكُو أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا ظَالِمِينَ {العنكبوت/31}

“Velemmâ câet rusulunâ ibrâhîme bilbuşrâ kâlû innâ muhlikû ehli hâzihi-lkarye(ti) inne ehlehâ kânû zâlimîn(e)” (29/31) Elçilerimiz (melekler) İbrâhîm’e müjdeyi getirdiklerinde, “Biz, bu memleket halkını helâk edeceğiz, çünkü oranın ahalisi zalim kimselerdir” dediler. (29/31)

----------------

Elçilere hem zâhiri hem manevi neslinin müjdesini Tevhid-i Ef’al mertebesi peygamberine ve her kim bu mertebede ise ona getirir. (Murat Derûni)

----------------

قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطًا قَالُوا نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَن فِيهَا لَنُنَجِّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ {العنكبوت/32}

“Kâle inne fîhâ lûtâ(an) kâlû nahnu a’lemu bimen fîhâ lenunecciyennehu veehlehu illâ-mraetehu kânet mine-lgâbirîn(e)” (29/32) İbrahim, “Ama orada Lût var” dedi. Onlar, “Orada kimin bulunduğunu biz daha iyi biliriz. Biz, onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Ancak karısı başka. O, geri kalıp helâk edilenlerden olacaktır.” (29/32)

----------------

وَلَمَّا أَن جَاءتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ إِلَّا امْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ {العنكبوت/33}

“Velemmâ en câet rusulunâ lûtan sî-e bihim vedâka bihim zer’an ve kâlû lâ teḣaf velâ tahzen innâ muneccûke veehleke illâ-mraeteke kânet mine-lġâbirîn(e)” (29/33) Elçilerimiz Lût’a geldiklerinde, Lût, onlar yüzünden tasalandı, onlar hakkında çaresizlik içine düştü. Elçiler ona, “Korkma, üzülme. Biz, seni ve aileni kurtaracağız. Ancak karın başka. O, geride kalıp helâk edilenlerden olacaktır.” (29/33)

----------------

إِنَّا مُنزِلُونَ عَلَى أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ {العنكبوت/34}

“İnnâ munzilûne ‘alâ ehli hâzihi-lkaryeti riczen mine-ssemâ-i bimâ kânû yefsukûn(e)” (29/34) Şüphesiz biz, bu memleket halkı üzerine, fasıklık ettiklerinden dolayı gökten bir azap indireceğiz. (29/34)

----------------

وَلَقَد تَّرَكْنَا مِنْهَا آيَةً بَيِّنَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {العنكبوت/35}

“Velekad teraknâ minhâ âyeten beyyineten likavmin ya’kilûn(e)” (29/35) Andolsun biz, aklını kullanacak bir kavm için o memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık. (29/35)

----------------

 Yolumuza Fusûs’ûl Hikem ile devam edelim,

Ve Lût (s.a.)ın "rükn-i şedîd" ile kasd ettiği şey "kabile" ve "Eğer size karşı benim kuvvetim olaydı" (Hûd, 11/80) kavliyle kasdettiği şey dahî, "mukavemet"tir; ve o da, burada hassaten beşerden himmettir. Binâenaleyh Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Lût (a.s.)ın (Hûd, 11/80) dediği o vakitten, ya'nî o zamandan beri bir peygamber ba's olunmadı, illâ Resûlullah (s.a.v.) ile Ebû Tâlib gibi, kendi kavminden bir cemâat ve onu himaye eden bir kabile içinde ba's olundu (2). 

---------------- 

Ve "Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı" ta'bîriyle de mukavemeti kasdetti. Yani iki şekilde ızharda bulundu biri kabilem olsaydı, biri de kuvvetim olsaydı. Ve kuvvet dahî, bu mertebe-i şehâdette, hassaten beşerden sudur eden himmetten ibarettir. Yani beşerden meydana gelen gayret himmettir. Veyahut "kuvvet" ta'bîri, başka mahallerde, bilâte'vîl "kuvvet" ma'nâsında müsta'mel ise de, yani tevilsiz kullanmak ise de burada ya'nî cenâb-ı Lût'un kelâmında "himmet-i beşer" ma'nâsına getir. Yani beşerin himmeti, beşerin kuvveti manasına gelir. 

Lût (a.s.)ın kelâmının hakikat lisânı ile olan îzâhı budur ki: Ben henüz fenâ-fillah makâmındayım; ve bu makamda kendi nefsim ile Hakkın vücudunda yok olmuş bulunduğum için, sadece yoklukla vasıflandım. 

Binâenaleyh bende himmet ile tasarruf yoktur; ve eğer bu makamdan bakâ-billah makamına intikâl edip, bende ilâhi esmaların tüm eserleri fiilen zahir olsa idi, o esmâ-i ilâhiyye mecmû'unun kuvvetiyle tasarruf ederek îcâd ve i'dâma himmet ederdim. Yani kavmime karşı bunları kullanırdım Ve rükn-i şedîd olan kabileye iltica etmekle, o mazharların kuvvet ve şiddeti derecesinde, Hakk'in fiili dahî, kavî ve şiddet olarak zahir olurdu. 

Eğer bakabillahta olsaydı, kendisi fenafillahta olduğundan zaten yok hükmündedir. Ma'lûm olsun ki, fenâ-fillah makamı, (bakın bu çok güzel bir izahtır) fena fillah dediğimiz zaman ne anlıyoruz biz, Hakk’ta fani olduğumuzu anlıyoruz, Bakabillah dediğimiz zaman Hakk ile baki olmayı anlıyoruz. Bu anlayış beşeriyet yönü itibariyledir, yani bireyin üstündeki yaşantısı itibariyledir. Bir de bu genel âlemlerdeki bütün âlemin fenafillah hükmüne hani 40/16 

“li menil Mülkül yevm, Lillahil Vahıdil Kahhar; “ ifadesi ile belirtilen Fenafillah makamının vücûd-i mutlakın vechinden taayyünatın kalkmasından ibarettir. Fenafillah makamı genel olarak bu âlemde, mutlak vücudun varlığından yani yüzünden çehresinden taayyünatın kalkmasıdır. Yani bütün bu âlemlerin kalkması yani aslına dönmesi. Yani kalkması derken yok olup gitmesi demek değildir. 28/88 ayette belirtilen “küllişeyin halukun illeveche her şey helak olacaktır, dediği işte bu Fenafillah mertebesidir. 

Zîrâ îcâbât-ı taayyünât olan bu benlik ve bizlik perdeleri, o hakîkat-ı mutlakanın hicâb-ı cemâli perdesidir. Hani yukarıda da söylediğimiz gibi kişi kesefate doğru geldikçe benliği ve varlığı hicabı artmış oluyor. İşte bunları ortadan kaldırmak fenafillah, aslına dönerek kaldırmak fenafillahtır. Kim ki ne kadar kabiliyet ile teçhiz edilmiş ise aklı da o derece gelişmiş olmaktadır, kapasitesi genişlemiş olmaktadır. İşte bu akıl kapasitesi genişlemiş olan kişi bunu dünyevi olarak kullanırsa beşeri olarak kullanırsa dünyada ilerliyor, uhrevi olarak kullanırsa ahiret yolunda ilerliyor, kendini tanıma yolunda çok mesafe kat etmiş oluyor. İşte batının ilerlemesi bu yüzdendir. 

Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu bu kabiliyetleri dünyevi yolda kullandıklarından burada ilerlemiş gibi gözükmeleri bu yüzdendir. Aslında bir yere ilerledikleri yoktur. Çünkü bu dünyada ne kadar geniş yer sahibi olurlarsa olsunlar yani toprakları ne kadar genişletirlerse genişletsinler, bu dünya da geçici olduğundan onlar da bu dünyada geçici olduklarından ebediyete göre bu bir sineğin kanat çırpışı kadar bir süreyi tutmaktadır. Ve onlar çok akıllıyız, Dünyanın sahibiyiz, diye ulaşmaya çalıştıkları şey aslında hakikatte yani genel anlamda bir sineğin kanadı kadar ufak bir şeydir. Bütün fezaya bakıldığı zaman bu dünya bir nohut kadar bir yer tutmuyor. Nohut kadar bir yer tutmayan dünya üstünde altı milyar insanın varlığı ne kadar olur. 

Zira icabat-ı taayyünat olan bu benlik perdeleri o hakikatı mutlakın hicab-ı cemalidir. Yani cemalinin perdesidir. 

Bu taayyün, vahdet-i ıtlâkinın yani mutlak vahdetin tecellîsiyle ortadan kalkınca, gayriyyet perdeleri de aradan yükselmiş olur; ve bu mertebede olan kimsenin nazarında taayyünâtın, vehimden ibaret olan gayriyyet-i ârızıyyesi zail olur. Yani arizi olan gayreti ortadan kalkmış olur. Yani taayyünatın vehimden ibaret olan arizi halleri ortadan kalkmış olur. 

Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın vücûdundan gayrı tasarruf isnâd edebilecek bir vücûd göremez; yani varlık gene mevcut ama mevcut olan varlığın hakikatini idrak ederek hayal ile vehim ile zan ettiği kuşlar, hayvanlar, şunlar bunlar değil, Allah’ın Zat’ının varlığını idrak eder, işte bu fenafillah mertebesidir. Hakk-ı mutlakın vechinden taayyünat perdelerinin kalkmasıdır ki onları biz var ediyoruz taayyünat perdelerini. Binâenaleyh kendisi himmet ve tasarruf sahibi değildir. Tabi karşıyı böyle gördüğü zaman bu âlemin içinde kendisi de var olduğundan kendi de aynı durumdadır, kendinde de hiçbir şey bulamaz. Kendinde de fani olmuş olur.

Bu mertebede istersen "Bu vücûd Hak'tır" de, istersen "Ben Hakk'ım" de! İkisi de birdir. Nitekim Gülşen-î Râz'da buyrulur: 

“Hüda’dan gayr mevcud yoktur el-Hak. 

Dilersen Hak de, istersen Ene'l-Hak" Fakat bu makamdan sonra gelen bakâ-billah makamının hükmü başkadır. Zîrâ bu makam, insân-ı kâmilin makamıdır. Bu mertebe, zât-ı mutlakın kendisini bir mazhar-ı etemde izhâr etmesidir. Yani tam bir mazharda zuhura gelmesidir. Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlakın cismânî ve nûrânî yani hem zahir hem de batın ve vahdet ve vâhidiyyet mertebelerinin hepsini câmi'dir. 

Ve bu mertebe zât-ı mutlakın en son tecellîsi ve en sonuncu libâs-ı taayyünüdür. Yani sonuncu meydana çıkma elbisesidir. Bu bütün insanlar için en son elbisedir, sadece insan-ı kamil için değildir. Çünkü insan-ı kamilin zahirine nisbetle, insan-ı kamilin-kamilin- insan-ı zahir olarak onlara verdiği rahmetinin tesiriyle, insan-ı kamil benzeri olan varlıklar olarak onun rahmetinden sureta ona benzemekteyiz. Ama o özü itibariyle de bu haldedir. Ve insan miraç ettiğinde bütün mertebeleri baas olunduğunda zatiyesiyle bütün mertebelerde zahir olduğu vakit ona "insân-ı kâmil" derler.

Ve bu miraç etmesi ve açılması genişlemesi Peygamberi-miz (s.a.v.) Efendimiz'de tam kemalli bir vecih ile vakidir. Onun için "hâtemü'n-nebiyyîn" ve "imâmü'l- mürselîn" derler. Son nebi ve mürsellerin de imamı derler Çünkü bu en son tecellidir. Yani insan-ı kamil ismiyle her mertebedeki kemalat insan-ı kamil zuhuruyladır. Âdem (a.s.)da bir insan-ı kamil idi ama o mertebede o günün insanlarının insan-ı kamiliydi. Bütün peygamberan hazaratı kendi mertebesinde bulunduğu insan-ı kamildir. Eğer böyle olmasaydı hazret-i peygamberin gelmesine gerek olmazdı. İşte hazret-i peygamber bütün kemalatları kendisinde toplayıp en kamil imam-ül mürselin yani peygamberlerin de önünde gelenidir, hatem-ün nebiy yani insan-ı kamilin mutlak kemalatıyla, tam kemaliyle zuhurda olmasıdır. 

Çünkü bu tecelli ahirdir, son tecellidir. 

Ve onlarda Hakk'ın zuhur ve tecellîsi, vücûb-i zatîden gayri, cemî'-i esma ile vâki'dir; yani Hakk’ın zuhur ve tecellisi vücub-u Zatiden yani Zati vecibden, vacibden gayri cemi Esma ile vakidir. Yani bütün isimlerle zuhurdadır ve zahir olan esmanın hükmü biri diğerine galip olmaksızın tesâvî ve i'tidâl dâiresinde vech-i kemâl üzeredir. Yani her esma-i ilahiye de aynı dengededir. Kahhar Esması da o derecede çıkar, Rahman Esması da o derecede çıkar, ama daha evvelki hallerde bunlar birbirinden bazen özellikler taşır. Neden çünkü tam bir kemalat daha henüz onlarda olmadığındandır. 

Vâkıâ Hak, diğer enbiyâ ve evliyasında dahi esmâsının tümüyle zahir olmuştur. Fakat onlarda zahir olan; esma, i'tidâl üzere değildir. Ba'zısının hükmü, ba'zısına gâlibdir. Binâ-i enaleyh "mazhar-ı etem (en mükemmel mazharı)" ta'bîri ancak Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz'e münhasırdır.

Nazım (Li-muharririhi'l-hakîr):yani yazarın hakir olan ben demek. 

Ey sûret-i Hak, kemâl-i mutlak Sen nûr-ı vücûdsun muhakkak Olsaydın eğer ademde pinhân Zulmette kalırdı hayyiz imkân Zahirde eğerçi sen beşersin Bâtında fakat neler, nelersin Cisminde okundu sırr-ı furkân Ruhunda sezildi remz-i Kur'ân Cisminle Kureyşî ve arabsın Ruhunla cihâniyâna rabsın. 

Fikirler seni anlamakta a’cez Ezvak-ı şehi dilenci bilmez Ancak seni, sen bilirsin ey şâh Mümkün mü o varlığa agah olmak, Menşûr-ı kemâlidir müebbed Sallû sallû alâ Muhammed. 

Velhâsıl fenâfîllah makamında olan kimsenin, bir şeyin îcâd ve i'dâmında himmetle tasarrufu yoktur. Bir kimse fenafillahta ise onun ne var olmasında ne de yok olmasında hiçbir şeyi söz konusu olmaz. Fakat bakâ-billah mertebesinde olan insân-ı kâmilin, mazhar olduğu esmâ-i ilâhiyye mecmû'unun kuvvetiyle tasarrufu ve îcâd ve i'dâma himmeti vardır. 

Ve insân-ı kâmilin âlemde tasarrufu, mazharlar vasıtasıyla zahir olur. Yani zahirde görünenlerle olur. Ya'nî insân-ı kâmil, bir şeyin icadına veya helakına himmet ettikde, kuvâ-yı zahire ve bâtın kuvvetlerinin tümünü o şeye tam bir huzur ile oraya yönlendirir. Ve o şey mazharlar vasıtasıyla ya meydana gelir ya da yok olur. Zîrâ Hakk'ın efâli mazharlar hasebiyle zahir olur; yani hakkın fiilleri zuhurlar sebebiyle meydana gelir, ve mazharların kuvvet ve şiddeti hasebiyle Hakk'ın fiili dahi kavî ve şiddetli olur; ve Hak o mazharlardan şiddetle zuhur eder.

Nitekim Benî İsrail'in arz-ı Şam'da iki defa fesadları üze-ne Hak Teâlâ buyurur. (İsrâ, 17/5) Ya'nî "O İki fesadınızın birinin vakt-i ikâbı geldikde, kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı sizin üzerinize göndeririz ki, onlar adavetle diyarınızın ortasına girerler. Ve bu va'd olunmuştur, elbette olacaktır". Binâenaleyh Hak, Benî İsrail üzerine Buhtunnasr ve onun askerleri gibi kuvvet ve şiddet sahibi olan mazharları musallat edip şiddetli azab eyledi. Yani Allah’ın fiili yine mazharlarla zuhura gelir. 

 İşte Lût (a.s.) (Hûd, 11/80) Eğer benim sizin için kuvvetim olsaydı yani size karşı gelecek kuvvetim olsaydı tasarrufu ve "mukavemet" (ya'nî 11/80)"himmetle kavliylede "kabîle"yi, ya'nî kavmine karşı ikâb etmek için mezâhir-i kaviyye ve şedîdeyi kasd etti. 

Ve bununla Hakk Teâlâ'dan, bakâ-billah makamına intikâlini recâ etti. Lisanen söylemeden eğer olsaydı yarabbi bunları bana verseydin hükmü vardır burada. Yani eğer bu güçler bende olsaydı ya rabbi bunlar bende yok, lütfeder misin diye de nezaketle de taleb vardır, bakabillah talebi vardır. 

Ve Resûllah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: "Lût (a.s.)ın (Hûd, 11/80) dediği vakitten beri bir nebî ba's olunmadı, illâ ki kendi kavminden bir cemâat içinde ve a'dâsının şerrini def eder ve onu himaye eyler bir kabîle içinde ba's olundu." Yani Cenab-ı hakk Lut (a.s.)ın temennisini kabul edip kendi zamanında rükn-u şedid olan kabile makamına kaim olmak üzere melek irsal eylediği gibi. Ondan sonra ba's buyurduğu nebileri dahi kabîle içinde ba's eyledi. Nitekim Ebû Tâlib, (S.a.v.) Efendimiz'i himaye ederdi. 

Yani Lut’dan (a.s.) sonra gelen peygamberler himaye edilmiş diye belirtiliyor.[32] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْآخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ {العنكبوت/36}

“Ve-ilâ medyene ehâhum şu’ayben fekâle yâkavmi-’budû(A)llâhe vercû-lyevme-l-âḣira velâ ta’sev fî-l-ardi mufsidîn(e)” (29/36) Medyen’e de kardeşleri Şu’ayb’ı peygamber olarak gönderdik. Şu’ayb, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Ahiret gününe ümit besleyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın” dedi. (29/36)

----------------

فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ {العنكبوت/37}

“Fekezzebûhu feehazet-humu-rracfetu feasbehû fî dârihim câsimîn(e)” (29/37) Kavmi, onu yalanladı. Bunun üzerine kendilerini o malum sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar. (29/37)

----------------

 Medyeniyyet : Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. Tartı-Terazinin inkılabıdır.

 Fusûs’ul Hikem Şuayb Fasssı giriş bölümünde kalb himeti hakkında; 

 "Yakinen bil ki, cam-i Cem dedikleri senin kalbindir. Şadi ve gamın mustakarrı senin kalbindir. Yani gamlanmanın ve hoşluğun yeri yine senin kalbindir. Eğer cihanı görmek temennisinde isen, eşyanın tümünü o kalb içinde görmek mumkündür. Baş gözü anasır olan madde kalıbı görür, sır olan şeyi ancak kalb gozü görür. Evvela kalb gözünü aç, sonra bütün eşyayı temaşa et!" Şuayb (a.s.) dahi, çok evlat sahibi idi; ve tüm manaların ve cuz'iyyenin sahibi olduğu halde makam-i kalbide olup, Şuayb (as) kalb makamında olup, İlahi ahlakla ahlaklanmış ve "Allah" ism-i cami'inin mazharı olan bir insan-i kamil idi. Ve onun üzerine sıfat-ı kalbiyye galib olmakla Kur'an-i Kerim'de buyruldugu üzere Medyen ehline : (En'am, 6/152) 

﴿١٥٢﴾ وَلا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ اِلا بِالَّتِى هِىَ اَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ اَشُدَّهُ وَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ لانُكَلِّفُ نَفْسًا اِلا وُسْعَهَا وَاِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُوا وَلَوْ كَانَ ذَاقُرْبَى وَبِعَهْدِ اللَّهِ اَوْفُوا ذَلِكُمْ وَصَّيكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ 6.152*************

 6/152-) Ve la takrebu malel yetiymi illâ billetiy hiye ahsenü hatta yeblüğa eşüddeh* ve evfül keyle vel miyzane bilkıst* la nükellifü nefsen illâ vüs'aha ve iza kultüm fa'dilu velev kâne zâ kurba* ve Bi ahdillahi evfu* zâliküm vassaküm Bihi lealleküm tezekkerun;

 Enam (6) / 152- Yetim, rüşd çağına erişinceye kadar, malına, sadece en güzel bir niyetle yaklaşın! Ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarım yükleriz. Söz söylediğiniz zaman (lehinde ve aleyhinde söyleyeceğiniz kimse) yakınlarınız bile olsa adaletli olun. Allah’a verdiğiniz sözü tütün. İşte Allah size iyice düşünesiniz diye bunları emretti.

 Ya'ni "Ey ahali! Adl ile kileyi tamam ölçün ve teraziyi lamara tartin! Ve nasın hakki olan eşyalarını noksan vermeyin; ve yeryuzünde nasın hukukunu naks ile fesâd edenlerden olmayın!" derdi. Şuayb (as) ın kavimi yol üstünde otururlarmış alış verişte çok hile yaparlarmış onun için bu hüküm Adl ona verilmiştir.

----------------

وَعَادًا وَثَمُودَ وَقَد تَّبَيَّنَ لَكُم مِّن مَّسَاكِنِهِمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِرِينَ {العنكبوت/38}

“Ve’âden vesemûde vekad tebeyyene lekum min mesâkinihim vezeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum fesaddehum ‘ani-ssebîli vekânû mustebsirîn(e)” (29/38) Âd ve Semûd kavimlerini de helâk ettik. Bu, onların (harap olmuş) yurtlarından size besbelli olmuştur. Şeytan, onlara işlerini süslemiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Hâlbuki onlar gözü açık kimselerdi. (29/38)

----------------

Adiyyet : Emr olunduğun gibi dosdoğru olma ve ihtiyarlamanın inkılabıdır. 

Semudiyyet : Beden devesi ile hacca gitmenin inkılabıdır.

İşte bu halk ve kavimler peygamberlerinin getirmiş olduğu bu inkılap olan mucizeleri anlayamadılar ve inkar ettiler. (Murat Derûni)

----------------

وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءهُم مُّوسَى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ {العنكبوت/39}

“Vekârûne vefir’avne vehâmân(e) velekad câehum mûsâ bilbeyyinâti festekberû fî-l-ardi vemâ kânû sâbikîn(e)” (29/39) Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı. (29/39)

----------------

Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim;

Mûsanın nûrunu gördü ve Mûsayı okşadı; Kârûnu yere batırdı ve Kârûnu tanıdı!

“Hasf” yere batmak demektir. “Karûn”, Mûsâ (a.s.)a muhâlefet eden bir şahsın adıdır. Sûre-i Ankebût’ta (Ankebût, 29/39) ya’ni, “Mûsâ onlara beyyinât ile geldikte, Karûn ve Fir’avn ve Hâmân arz-ı Mısır’da tekebbür ettiler” âyet-i kerîmesinde ismi mezkûrdur. Gâyet zengin bir şahıs imiş; Mûsâ (a.s.)a muhâlefeti yü¬zünden yeve batmıştır. Tafsîli tefsîr kitaplarındadır.

Her veled-i zinanın helakinde yer türedi; Hak'tan “ey yer yutu” anladı.

“Dai, veled-i zinâ ve harâm-zâde ma’nâsınadır. Burada kâfirler murâd olunur. Birinci mısrâ’da, Şuayb (a.s.)ı tekzib eden ehl-i Medyen’in helâkine işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Ankebût’ta (Ankebut,29/38) ya’ni, “Şuayb’ı tekzîb ettiler; binâenaleyh onlan zelzele yakaladı” buyurulmuştur. Ve ikinci mısrâ’da, kavm-i Nûh’un helâkine işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Hûd’da (Hûd, 11/44) ya’ni, “Denildi ki, ‘Ey arz, suyunu yut; ve ey gök, suyu tut!’ “ buyurulmuştur. Ya’ni arz emr-i ilâhî ile kâfirlerin helâki emrinde hareket etti ve yer ve gök Hakk’ın emrini anladı ve icrâ etti.

Su ve rüzgâr ve toprak ve kıvılcımlı ateş, bize karşı habersiz ve Hakk' a karşı haberlidir.

Su, emr-i Hak’la kavm-i Nûh’u ve rüzgâr, firtına hâlinde kavm-i ‘Âd’i; ve toprak, yutarak Kârûn’u ve zelzele hâlinde kavm-i Şuayb’i helâk etti. Ve Nemrûd’un kıvılcımlı ateşi, ibrâhîm (a.s.) hakkında gülistân oldu. Gerçi bunlar âlem-i histe bize karşı habersizdirler; fakat âlem-i ma’nâda Hakk’a karşı haberdârlardır.

Ma’lûm olsun ki; insanın diğer mevcûdât üzerine bir vecih ile; ve şâir mev- cûdâtın da diğer cihetden insan üzerine fazileti vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı İshâkî’de nazmen beyân buyurmuşlardır. Hülâsası şudur: Cemî’-i mahlûkâttan a’lâ ve efdal cemâddır. Ondan sonra nebât ve ondan sonra hayvan ve ondan sonra da insandır. Ancak akıl ve fikir ile ve taklîd ve îmân ile mukayyed olan insan müstesnâ olmak üzere, bunlann cümlesi keşif ve zevk ile ârif-i Hak’tırlar. Bu beyânâtın sim budur ki; mevcûdât, vücûd-ı mutlakın sıfât ve esmâsı hasebiyle mertebe-i letafetten mertebe-i kesâfete tenezzülünden hâsıl olmuştur. Binâenaleyh Hak zâtıyla ce- mî’-i eşyâda sârîdir. Binâenaleyh Hak kendinin her bir mertebesini bilir. Mertebe-i cemâdda aslâ bir tasarruf-ı zâid olmadığından, onun Hakk’a ma’rifeti, tabîatı iktizâsındandır. Ve nebâtâtta neşv ü nemâ olup, tabiata muhâlefet-i cüz’iyyesi olduğundan, cemâddan sonradır. Ve hayvanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket bulunduğundan, nebâtâttan sonradır. Ve insanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket ve hem umûrda akıl ve fikir ile tasarruf bulunduğundan, hepsinden sonradır. İnsanın zerrât-ı unsuriyyesi, cemâdiyyetleri hasebiyle Hak’tan gafil değildirler. Ancak onlann ictimâ’ından hâsıl olan insan hey’eti akıl ve fikir ile mukayyed olduğundan, eğri yollarda dolaşıp, Hak’tan gafil olur. Ve bilcümle mevcûdâtın Hakk’ı hâlen ve zevken ve tab’an tenzîh ettiklerine, (17/44) “Allâh’ı hamd ile teşbih etmeyen hiç bir şey yoktur; ve lâkin siz onlann tenzihini ve teşbihini tefakkuh etmezsiniz!” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Fakat cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet i’tibâriyle insan hepsinden efdaldir.[33] 

----------------

فَكُلًّا أَخَذْنَا بِذَنبِهِ فَمِنْهُم مَّنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُم مَّنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُم مَّنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ وَمِنْهُم مَّنْ أَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ {العنكبوت/40}

“Fekullen ehaznâ bizenbih(i) feminhum men erselnâ ‘aleyhi hâsiben veminhum men ehazet-hu-ssayhatu veminhum men hasefnâ bihi-l-arda veminhum men agraknâ vemâ kâna(A)llâhu liyazlimehum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)” (29/40) Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. Onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. (29/40)

----------------

Bu başlarına gelenler kendi vehimi ve hayali varlıkları nefsi benlikleri ile işlemiş oldukları günahlardır. 

Kalblerinin taşlaşması neticesine taş yağmuruna tutuldular. Hakk’ı duymadıkları için onları korkunç bir ses yakaladı. 

Hakk’ın emri ve tebliğini anlamayıp aşağı tuttuklarından yerin dibine geçtiler.

Hakk’ın hayat sıfatına sahip çıktıkları için suda boğuldular. Allah c.c. onlara zulmemez, onlar kendi nefislerine zumettiler ve nefsi emmarenin karanlığında kaldılar. (Murat Derûni)

----------------

مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاء كَمَثَلِ الْعَنكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ {العنكبوت/41}

“Meselu-llezîne-ttehazû min dûni(A)llâhi evliyâe kemeseli-l’ankebûti-ttehazet beytâ(en) ve-inne evhene-lbuyûti lebeytu-l’ankebût(i) lev kânû ya’lemûn(e)” (29/41) Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi! (29/41)

----------------

Derviş bir lokma bir hırka yat orada bir parça kalk orada bir parça ne bulursan onu ye böyle bir pejmürdelik değil dervişlik, dervişlik belki sanatların içerisinde en yüce ahlaka en yüce iradeye sahip olmak demek veya olan kimse demektir. Mesleklerin içerisinde en asaletli olan kimse demek derviş demek, neden Allah’ın talebesi oluyorsun, bakın diğer okullara gidildiği zaman o okul gerektirdiği önlüğü formayı istiyorlar okulun asaletini istiyorlar biz Allah okulunda okuyorsak onların hepsinin üstünde bir asalete sahip olmamız gerekiyor. 

İşte biz hep yanlış anlamışız bir lokma bir hırka adamsen de derviştir vur tekmeyi gitsin, İsa (as) incilde ne diyor, sana birisi yanağına bir tokat atarsa sen öteki yanağını da çevir ona diyor. O da bir mertebedir, işte burada mühim olan işin asaleti her şeyi yerinde kullanmaktır. Kendi düzeyinde kullanmaktır. Bunun için de irfaniyet gerekiyor bilinç gerekiyor. Biz bunları birbirine karıştırıyoruz o zaman ne yemeğin tadını alabiliyoruz, ne yaptığımız ibadetin zevkini alabiliyoruz, ne de buradan bir ilerleme kayıt edebiliyoruz. Arabamız var benzinimiz var, sahada dönüp duruyoruz. Ve de gittiğimizi zannediyoruz. Halbuki Bakara Suresinde bakın insan şok oluyor Allah’ın Zat’ının kitabında ineğin, örümceğin incirin arının, karıncanın ne işi var diye düşünüyorsunuz ama sonra araştırınca bakıyorsunuz ki o da lazımmış ve yerli yerinde imiş.[34] “ İz- -T-B- ”

--------------- 

Kur’an-ı Kerim’in evvela mealini okumaya başladığımız zaman acayip gelir, ben de ilk tefsire başladığım zaman yani Arapça’dan tefsir okumaya başladığım zaman şaşırıp kalmıştım.

Yani adeta hayel sükutuna uğramıştım Kur’an-ı Kerim’i tercüme etmeye başladığım zaman. Yani hocam ile birlikte okumaya başladığım zaman. Manaların Türkçeden Arapçaya doğru gidildiği zaman neden çünkü bakıyorum işte Salih (as) ın taşın içinden devesi çıkmış. İşte Hüd hüd kuşu gelmiş Süleyman (as) ın, Musa (as) ın ineği Bakara, inek suresi, örümcekten, karıncadan bahseder, biz arıyoruz İlahi bir kitap acaba neler yazacak içerisinde büyük büyük mertebeler, karınca gitti örümcek şöyle İbrahim (as) a koç geldi. Ben bir şoke oldum, Kur’an-ı Kerim’i ilk okuduğum zaman tercümesini yapmaya başladığım zaman çünkü hayalimizdeki mevzuları orada bulamadık, ama o bizim beşeri hayalimizmiş.

Ne zaman ki hocam oraya kadar okuttu Allah razı olsun, zaman zaman söylerim üç tane yeryüzünde erkek var, üç tane de hanım var, bunların hakkını ödeyemem Allah razı olsun onlardan. Bunun bir tanesi babam, rahmetli, bir tanesi hocam Ahmed hocam Arapça hocası, bir de Nusret Tura Uşşaki Hz. leri Hazmi Babam da var tabi onlar hep aynı sırada Mustafa Safi Babamız var onun kayın pederi onlar hep o gurubun içerisindedir. Bunların hakkını ödemem mümkün değildir ki kendileri helal etsinler, inşeallah ederler, üç tane de hanım var, birisi anam, birisi Rahmiye anam, birisi de bu anam-hanım işte. Onların hakkını ödemek mümkün değildir. O duanın içerisine ne yazdık, “pir dergahında ve cümle dergahlarda hizmet görmüş olan beylerin ve hanımların ruhuna hediye” özel olarak dua yapıyoruz, bu işler kolay işler değildir.[35] 

Şimdi hicretteyiz, o gece aşağı yukarı 10-12 kadar kabilenin en silahşörleri en genç delikanlı insanları Hz Peygamberi öldürmeye kast ettiler. Şimdi Mekke’de Hz Peygamberin evinin çevresindeyiz. Orası da doğduğu ev var ya Kabe’nin muhitinde yakın bir yerinde o doğduğu ev belki yaşadığı ev daha Kabe’ye yakındır, karar veriyorlar artık biz bunun çevresiyle ve kendisi ile başa çıkamadık ama merkezi ortadan kaldıralım Yani Hz Rasulullah’ın şahsını ortadan kaldıralım etrafı nasıl olsa dağılır diyorlar ve O’nu öldürmeye karar veriyorlar, nasıl yapalım sonradan nifak çıkmasın diye eğer bir kabileden birisi öldürürse diğerleri o kabilenin düşmanı olacak ve o kabileyi ortadan kaldıracak öyle bir plan kuruyorlar ki her kabileden bir delikanlı bir silahşör tutuyorlar. 

Kaç tane kabile varsa her kabileden bir silahşör tutuyorlar. Yani kim vurduya gidecek o kadar kabileye karşı Beni Haşimi kabilesi karşı koyma gücünü gösteremeyeceğinden kim vurduya gider diye düşünmüşler ve on on iki kabileden o kadar kişi akşam üstü gelince toplanıyorlar sabah kapıdan çıkarken öldüreceğiz diyorlar. İçeri hücum edemiyorlar çünkü haneye tecavüz onlarda da uygun değil arab geleneğine göre onlara bedevi dediklerine bakmayın keşeke o bedeviler bu gün olsa da onlara yaşam dersleri verseler, demokrasi dersi verseler. “ İz- -T-B- ”

O bedevi dedikleri Arab’a evine çadırına herhangi bir garib kimse yabancı kimse hiç tanımadığı kimse gelip de onlara teslim olsa düşmanlarına vermiyorlardı onu. Kendi canlarını ortaya koyup kendileri öldürülünceye kadar kendilerine emanet edilen o canı koruyorlardı muhafaza ediyorlardı. Onların bir asaletleri vardı. Kabile asaleti vardı. Daha evvel kendisini ziyarete gelen Hz Âli efendimizi kendi yatağına yatırır, yatağının yorganını da üstüne çeker Âli efendimiz arkasını döner yatar. Efendimiz kapıdan çıkar, Yasin suresini okuyarak, kapıdan çıkarken okuduğu yer, وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لايُبْصِرُونَ 36/9 ayetini önlerinden geçerken okur, avcunada toprak alır ve üzerlerine serper onların aralarından geçer onlar ayakta duruyorlar ellerinde kılıç kapıdan çıksın da öldürelim derken Hz Rasulullah aralarından geçer gider Hz Ebu Bekir’in evine gelir, burada da hadiseye bakın şimdi fedakarlığa bakın cömertliğe bakın Hz İsmail veya İshak’ın gibi boyun koyuşuna bakın. Allah’dan emir almadan sadece peygamberin sevgisiyle yani Allah yap demeden kendi rızasıyla halin gereğine uyarak kendi kendine emir almadan canını Hz Peygambere koşarak vermek vardır. 

Şimdi o insanlar dışarıda bekleyen on kişi on beş kişi hepsi silahşör elinden kaçması mümkün değildir, içeri dalsalar kapı ne kadar güvenlik sağlar ittirdin mi içeri açılır, ama bakın onların da asaletleri var, bu kadar olay olduğu halde kimse kimsenin hanesine tecavüz etmiyor. Tabi kışkırtmalar ayrıdır. Kız çocuğunu öldürmek var işte başka adetler var, onlar ayrı ama onların bir de oturmuş olan hukuku var, bir cemiyetin bir kötü yönüne bakıpta bunların hepsi kötüdür demek çok yanlış bir suçlama olur, ön yargılama olur, hakkını vermek lazım her şeyin. 

İşte Bedevi dediği o Arab’lar Hz Rasulullah’tan aldığı O’nun nazarına düştüğü o eğitimle kısa bir sürede bu güne kadar o güne kadar bu günden ve kıyamete kadar daha hiçbir kimse o devire ulaşmış değildir. Asr-ı Saadet ismi bakın 20 senelik bir devirdir, işte bu asr-ı Saadet batılıların çöl Arab’ları, çöl adamları dediği kişiler var ettiler. O öyle bir Asr-ı Saadetti ki en önce komşusunu en önce kardeşini düşünür, kendisini düşünmedi. Ama Oyüce Sultan’ın himmetiyle veya eğitmesiyle bakın ne dedi “Kardeşi aç yatarken tok yatarsa bizden değildir” diyor. Bu inanç hangi demokrasi kütüğünde vardır, hangi batılının yazılısında var böyle bir hüküm.

Daha bunun gibi neler tabi biz şimdi bu yönünü anlatmak konumuz değil konumuz, Hz Âli Efendimiz orada canını feda etti, bakın oraya başını koydu, Hz Rasulullah’ın yatağına yastığına başını koydu ve başını da örttü, Hz Muhammed diye %100 katledileceğini bildiği halde hiç tereddüt etmedi. Çünkü kasd hz. peygamberi öldürmek yatakta yatanın da Hz Muhammed olduğunu bildiklerinden öyle zannettiklerinden içeriye hücum edip her biri yorganın altına kılıç darbesi indirse on beş tane kılıç yarasından kurtulmak mümkün mü?

Bakın buna razı oluyor ve Hz Rasulullah’ın yatağına yatıyor. Dışarıdan bakanlar orada yatan birisini görüyorlar kalpleri rahat sabahleyin nasıl olsa çıkacak diyorlar namaz için mescide gidecek biz de gecenin karanlığında vurup iş bitecek diyorlar. Onlar gayet rahat ve emin bir şekilde bekliyorlar, halbuki Hz Resulullah çok daha önce aralarından geçti gitti, ne zaman ki Sabah namazı vakti oluyor, Hz Ali Efendimiz yatağından kalkıyor kapıdan çıkıyor, hepsi şaşkın haldeler bu hadise nasıl oldu biz yatarken gördük Muhammed yattı oraya kalkarken gördük Âli kalktı, kılıç sallamayı bırak bu halin acayipliğinden şaşkın oldular, programları Hz Muhammed’e hücum etmek iken karşılarında hz Âli’yi görünce beyinlerindeki program şaşkın hale geliyor. 

Beklediklerinin tam tersi ile karşılaşınca kafadaki o program iptal oluyor, ne yapacağını şaşırıyor, çünkü bu durumda hazırlamış olduğu ikinci bir oluşum yok kalplerinde akıllarında işte oradan ayrıldıktan sonra Hz Ebubekir Efendimizin yanına gidiyor, orada biraz kalıyor, O’nunla birlikte yola çıkıyorlar değişik yönlerden Medine’ye doğru değil de Medine’nin tam tersi istikametinden gitmeye başlıyorlar, nihayet belirli bir süre dinlenmek ve izlerini kayıp etmek için dağ yoluna dağ yolundan da Sevr mağarasına gidenler görmüşlerdir, karşıdan gözüküyor, müşrikler oraya geldiği zaman mağaranın önünde bir güvercin yuvası bir de örümcek ağı görüyorlar.

Rehberleri Muhammed’le arkadaşı bu mağaranın içinde diyor, ötekiler de sen dalga mı geçiyorsun eğer onlar içeriye girmiş olsa bu örümcek ağı bozulacak bu kuş da buradan uçacaktı diyorlar. Kılavuza sen bizi yanlış yönlendiriyorsun diyorlar, ama içeridekiler bu konuşmaları duyuyorlar, daha sonra müşrikler oradan uzaklaşıyorlar. 

Şimdi ben size küçük bir soru sorayım neden bir başka hayvan olmadı orada da örümcek ile güvercin oldu, orada bir aslan da kurt da peyda edebilirdi, onları korkutur sokmazdı, o çok ince telli olan örümceğin ağı ile korudu bakın Cenab-ı Hakk ne kadar güçlü karşıdakilerden en zayıf bir mahluk ile korudu. Bir de oraya güvercin koydu. Orada Seddar ismi ile tabi evden çıkarken korudu, Cenab-ı Hakk’ın Kudret ismi de mağara ağzında onları halk etti, de oradaki örümcek rumuzunu neden kullandı, bir başka şeyle de yapabilirdi. Hani bir deyim vardır örümcek kafalı derler, işte o gelenlerin kafasındaki hurafeler Hz peygambere kast etmeler hep örümcek tutmuş bir kafanın neticesinde oluşmaktadır. 

İşte ordaki ona perde olan oradaki hayvan örümcek değildir. Kendi kafalarında örümcekleşmiş hayat anlayışıdır. Bu anlayışları onların mağaraya girmelerine mani oldu. Güvercin hani bakara suresinin sonunda İbrahim (as) وَاِذْ قَالَ اِبْرَهِيمُ رَبِّ اَرِنِى كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتَى قَالَ اَوَلَمْ تُوءْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِى قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَاْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ اَنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ 2/260 Ya rabbi ölümü nasıl halk ediyorsun bana göster dediğinde ya İbrahim inanmıyor musun cevabında Ya Rabbi inanıyorum kalbimin mutmain olmasını istiyorum o halde dört tane hayvan tut diyor, bu hayvanın bir tanesi horoz, bir tanesi tavuz kuşu, bir tanesi güvercin ve kargadır. İşte bakın güvercini burada da görüyoruz. Bu güvercin haberci demektir ama nefsaniyetten haber vericidir. Dünyaya dönük haber vericidir. İlahiyat habercisi değildir. Beşeriyet habercisi, işte onlara o güvercin haliyle nefsaniyetin haberini veriyor. Yani hayel haber veriyor burada yoktur diye aslını hayale çeviriyor, yani var olan şeyi yok gösteriyor, güvercinin orada bulunması da bu yüzdendir. 

Orada Kurt da olabilirdi bir başka hayvan da olabilirdi.

İşte o güvercin orada ifade ettiği mana itibariyle varlığı var, fizik varlığı ile birlikte ama fizik varlığın orada olması bu işin hakikatini anlamamıza yetmiyor. Her şeyin manası olduğu gibi batını olduğu gibi ki bu zahir ile batın birleştiğinde ancak bu işlerin hakikati ortaya çıkıyor, örümceğin hakikati ile güvercinin hakikatini anlayamazsak o mağaranın hakikatini hiç anlayamayız. Mağaraya ne diyorlar “gar” diyorlar, hani tren garları var ya oto garlar var ya bunlar mağara demektir, otobüs mağaraları demek, tren mağaraları demek.

İşte bu mağara bizde de vardır, bizde Hira dağı da var, bizde Sevr dağı da vardır. Hepsi bizde vardır, “ne var âlemde o var Âdem’de” demişler, örümcek de bizde var, güvercin de bizde var, yumurtaları da var. Anası da oturmuş yumurtaların üstüne yeni güvercinler oluşturmak için. Oraya gelen müşrikler bu halet-i ruhiye içerisinde sadece onları ellerinde kılıç yürüyen mekanik varlıklar gibi düşünmemek lazımdır, Nasıl Hz Ebubekir efendimizin o anda içinde bulunduğu psikolojik yaşantı vardı, şimdi mağaranın dışına müşriklerle beraber geldik.

Müşrikler döndü mağaradan ayrıldı, biz kapıdayız, çünkü mağara bizim mağaramızdır, onlar orasını feth edemezler ama biz feth ederiz, çünkü efendimiz o mağarayı feth etti, gayri Müslimlere yani ehl-i küfre perdelidir orası. Eğer onlara açık olsaydı onlar da gireceklerdi içeri. Ama o mağaranın içinde bizim canımız var, canımız da tabi kendi canını içeri alacaktır, içeri dışarıda bırakacak değildir. Mağaraya girdik şimdi O’nlarla beraberiz, bakıyoruz ki (sav) efendimizin yanında o yar-ı gar yani mağara arkadaşı biraz heyacanlı heyacanı neden hz Rasulullah’a bir zarar gelirse diye. Bu düşünce ve fedakarlık içerisinde mağarayı tetkik etmektedir. Mağarada birçok delikler var, delikleri üzerindeki elbiseler neler varsa yahut mağaranın içindeki taşlardan ne malzeme bulabildiyse o delikleri tıkamaktadır ki oralardan yılan çıyan çıkıpta Hz Rasulullah’a zarar vermesin diye. Nihayet bütün imkanlarını kullandı ve baktı ki orada bir delik daha var, ona da kapatacak bir şey yok ona da topuğunu dayadı, kendi topuğunu dayadı bir şey çıkmasın diye ve Hz Rasulullah’a da bunu hissettirmedi. 

O anda beklemeye başladılar, Hz Rasulullah yorgunluktan başı Hz Ebubekir’in dizinde o anda dışarıda örümceğin ağ yaptığından ve güvercin kuşundan haberleri yoktu. Hz Ebubekir efendimiz çok sıkıntılı bir halde idi. Öyle bir zaman geldi ki gözünden yaşlar akmaya başladı, bir damla yaş da Hz rasulullah’ın yüzüne isabet etti. Oyaştan efendimiz uyandı, ya Ebubekir kardeşim ne oldu, dedi, yok bir şey dediyse de yüzünden bir acı çektiğini hissetti o zaman açıklamak zorunda kaldı Ya Rasulullah bu mağaraya geldiğimiz zaman belki siz de fark ettiniz delikleri kapattım oradan yılan falan çıkıpta size zarar vermesin diye bir deliğe de topuğum ile kapattım ama içeriden bir şey ayağımı soktu beni zehirledi diyor. Oyüzden çok acı çektim diyor.

Ya Ebu Bekir neden baştan söylemedin ayağını çek bakalım diyor ayağını çekiyor işte mübarek ağzının suyundan oraya biraz değdiriyor onun ilacı tedavisi oluyor ve içeridekine sesleniyor çık bakalım dışarıya kim varsa orada diye bir yılan sürünerek adeta özür diler gibi çok yavaşça ortaya geliyor (sav) efendimiz buyuruyor ki benin mağara arkadaşımı yol arkadaşımı neden soktun diyor, o zaman yılan dile geliyor ben böyle edepsizlik yapmak istemezdim diyor, fakat bize çok çok daha eskiden haber verildi ki bu mağarada bekçi ol bir gün gelecek kainatın efendisi bu mağarayı ziyaret edecek siz de O’nu görme şerefine nail olursunuz nesillerden itibaren bu bize öğretildi, biz de bunu bekliyorduk büyük bir ümit ve sabırla vakta ki sen tam geldiniz sizin en yakınınız bize mani oldu diyor yani bu edepsizliğimin kusuruna bakmayın bu sebepten diyor.

Bu hadise mutlak mıdır değil midir, ben bilmiyorum olması da tabi mümkündür, Allah’ın kadir olmadığı hiçbir şey yoktur, veya böyle duygusal bir şeyleri anlatmak için midir ayrı konu ama hakiki islam alimleri hayali ve duygusal şeyleri kitaplarına koymazlar, onun için mutlak olduğuna biz de inanıyoruz. O anda işte bu yılan hadisesinden sonra bir müddet daha bekledikten sonra müşriklerin ayak sesleri duyulmaya başlar, dışarıdan bu arada Hz Ebubekir efendimiz sonun geldiğini zannederek artık burada bizi bulacaklar mağarada hareket kabiliyetleri de yok savaş da edemeyecekler buradan artık bizi alırlar diye büyük bir sıkıntısı vardır. 

İşte bu sıkıntısı içerisinde bir ayet gelir, اِلا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِىَاثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاتَحْزَنْ اِنَّ اللَّهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللَّهِ هِىَ الْعُلْيَا وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ 9/40 “Ey mağara dostları korkmayın ben orada ikinin ikincisiyim” diyor Ayet-i Kerimede çok açık olarak ikinin ikincisi orada benim diyor. Sizle beraber yanınızdayım diyor, korkmayın diyor. İkinin ikincisi ne demektir. Birisi Hz Ebubekir, ikincisi Hz Muhammed, yani ben sizinle beraberim orada diyor. Üçüncü olarak değil bakın ikinin ikincisi olarak ben oradayım diyor. Tabi Allah’ın Zat’ı oradaysa Allah’ın Zat’ının olduğu yere fiilleri tesir edebilir mi, Zat’ı var Zat’ından sonra Sıfatı var, Sıfatı dahi Zat’ına tesir edemez. Bakın ne kadar uç noktada olan yani ef’al mertebesinde olan o varlıklar Zat mertebesine bir şey yapabilme imkanları var mıdır, mümkün değildir, iki dünya bir araya gelse fiil mertebesinden Zat mertebesine ulaşmaları mümkün değildir bırakın tesirini.

Şimdi bakın burada neden bu hadiseleri anlatmaya çalıştım, Hz Rasulullah’ın her iki sahabisine bunlar en yakın devreleridir. Birisi Hz Âli Efendimiz, yatağında canını verircesine yatağına yatması en yakın devresi Hz Ebubekir efendimizin de mağara-ı şerifte bulunması en korkulu devrede yani en kritik devrede bulunması en yakın muhabbetin ve imtihanın en zor olduğu devredir. Ya oradan kaçacaksın o hadiseden uzaklaşacaksın ya da canını oraya koyacaksın.

Bakın şimdi burada Hz Âli Efendimiz mi daha fedakar Hz Ebubekir Efendimiz mi, yalnız sakın yanlış anlamayalım onların birbirinden üstünlük veya aşağılık gibi böyle bir düşüncemiz yoktur, ama bir değerlendirme yapmak zorundayız, ikisinden gelen kanalı anlayabilmek için Hz Ebubekir Sıddık Hz lerinin Efendimize arkadaş olduğu zannedilir, yani Hz Peygambere Hz Ebubekir’in yardımcı olduğu arkadaş olduğu zannedilir, Hz Peygamber Ona arkadaş ve yardımcı idi. Hz Peygamber hakkında ben ikinin ikincisiyim dedikten sonra peygamberin kendine ait korkusu olur mu, peygamberin kendi varlığı yok ki korkusu olsun.

Bakın sakin vaziyette bir gelme ihtimali var ama Hz Âli efendimiz için pencere açık kapı açık mutlak ölüm var, orada. Daha o ayak sesleri gelmeden evvel Hz Ebubekir efendimiz için bir orada korkusu vardır, yani hayali var, psikolojik yönden endişeleri var, işte İşte Hz Peygamber bu endişesini gidermek gönlünü mutmain etmek için orada Hz Ebubekir efendimizi görevinin başlama mekanizmasını çeviriyor. Yani Velilik mekanizmasının başlangıcını çeviriyor. Bakın bu hadiseyi çok iyi anlamamız lazımdır, Nakşibendiye asaletinin ne olduğunu Âli, Alevi asaletinin ve kaynağının ne olduğunu anlamamız için bunlar gerekiyor.

Ya Ebubekir dilini arkaya çevir diyor, döndürüyor dilini ve O’na ism-i Celal telkin ediyor, üç defa. “Allah, Allah, Allah” diye. İşte bu bekriyyet tarikatlarının başlangıcıdır. Nakşibendinin başlangıcı budur. Şimdi burada dikkat çekeceğimiz üzerinde duracağımız nokta şudur. Bakın bu hepimize lazımdır, birincisi endişeli bir psikolojik hayatın olması, orada psikolojik endişeli psikolojik bir yaşamın olması, ikincisi mahalin dar olması bu daha büyük etkendir, yani sınırlı bir mahal olması, yani Hz Rasulullah’tan aldığı veraset sınırlı ve endişeli bir hal içerisindedir. Bunları ne bir kitapta bulmak mümkün ne de lisanda bulmak mümkündür. 

Ama bunlar olan hadiseler zaten ben yeni bir şey söylemiyorum hep okuduğunuz şeylerdir, ama ne yapıyoruz dürbünü biraz daha genişletip daha ön plana alıyoruz. İşte bunlar bizim kaynaklarımızdır. Yani bildiğimiz hakikatlerin kaynakları kaynak ne kadar temizse tabi o kadar güzel orada yararlanılıyor kaynaklarımız hepsi temiz birinin içinde % miktarı şöyle diğerinin içinde % miktarı böyle diye düşünmüyoruz.

Yar-ı Gar yani dostun mağarasındayız orada olan hadise şuydu, Hz Ebubekir (ra) Hz Rasulullah ism-i Celali o mağara içinde Hz Ebubekir’e telkin etti. Dilini arkaya döndürerek onun belirli bir sistemi var, burada mühim olan zaman ve mekan ve psikoloji yani orada yaşayan iç bünyedeki oluşum biz ne yazık ki bunları anlatırken maddesini mekanını anlatıyoruz zaman ve ruhsal yönünü yansıtmadan geçiyoruz. Sadece suri ve şeklini aktarıyoruz. İşte bu da tarih kitabı oluyor, din kitabı olmuyor. Tarih kitabını biz dini bir ifadeden bahsettiği için din kitabı zannediyoruz, halbuki tarih kitabıdır, din kitabı değildir. 

Bir kimse dini formu olan bir yazar dini formu olan bir kimseyi yazan yazar ona din kitabı diyor o tarih kitabıdır. Bir padişahı yazan yazar o da tarih kitabıdır. Yani bu şekilde bakıldığı zaman yaşanan zahiri hadiselere bakıldığı zaman ama bunun bir din kitabı İlahiyat kitabı olması için İlahiyatına ulaşmış olması lazımdır. Yani o mevzunun içerisinde maddesiyle birlikte Zat’ıyla birlikte özünün de aktarılmış olması lazımdır zahir ve batın olarak. İşte o zaman o din kitabı oluyor işte. Padişahın hayatının batını olmadığından sadece zahirini yazıyor tarih kitabı oluyor. Ama peygamber padişah değildir, Peygamberin Allah ile ilgili bir iç bünyesi vardır. İşte bize lazım olan peygamberin sureti değil Uhud savaşının nasıl yapıldığı kaç kişinin öldüğü değildir, bilgi olarak o da lazımdır, ama peygamberin (sav) efendimizin bu aradaki iç bünyedeki görüntüsü neydi hali neydi, sadece bu değil bütün (sav) efendimizin 23 senelik peygamberliği süresindeki iç bünyesi neydi. İşte bununla da belirtmeye çalıştığımız şey Peygamberin dışını idrak etmek sünnet, içini idrak etmek farzdır. Çünkü Hz Rasulullah’ın içinde var ne varsa. Biz O’nun içindekini bilmedikten sonra dışındakini ezberlesek hayat safhasını başından sonuna kadar ezberlesek Amine’den doğdu babası şuydu, buydu diye bunu bilince bu tarih bilgisinden ileri geçmez.

Her hangi bir padişahın doğması ölmesini okumuşuz fark etmez. Ama bunun farkı işte batınının da bilinmesi ile ancak meydana çıkmaktadır. Bu öyle olduğu gibi işte mağara hadisesinin de batını bilirsek oradaki yaşam çok daha büyük şeyler verir. 

Bakın Nakşıbendiye’nin kaynağı mağara yani yar-ı gar ve ikinin ikincisi, Hz Ebubekir efendimizin mutlak lakabı ve hayatını kurgulayan kelime “sıddik” dir. Yani “tasdikçi” olmasıdır. Mutlak tasdikçi olmasıdır. Miraç sabahı Hz Muhammed (sav) işte ben göklere seyran ettim şu kadar zamanda geldim gittim falan diye bahsediyorken müşrikler inanmadılar buna olmaz böyle şey diye inkar ettiler, ettiler ama acaba diye gene de şüpheleri vardı, dediler ki bir de onun arkadaşına danışalım, o akıllı insandır, dediler Hz Ebubekir için her zaman sözüne itibar edilen doğru söz söyleyen gözünü hiçbir şeyden sakınmayan doğrudan ayrılmayan bir kimseydi geldiler Hz Ebubekir efendimize dediler ki “Ya Ebubekir böyle böyle bir şey olur mu, yani insan bir anda gök yüzüne çıkar mı, Hz Ebubekir efendimiz hayır olmaz dedi, böyle bir şey olur mu olmaz dedi, sonra azıcık düşündü size bunu kim söyledi dedi nereden çıktı böyle bir şey dedi, senin arkadaşın söyledi deyince O söylediyse doğrudur dedi. 

Bu kadar tasdik yani sıddik. Bu zevat belki Hz Muhammed (sav) in etrafında olmasaydı belki İslamiyet bu kadar kısa sürede oturmayacaktı yerine. Bir not daha düşelim, Hz Ebubekir den sonra Hz Ömer’den sonra, Hz Osman’dan sonra, bir gün yine sahabenin büyüklerinden veya işte çelme takmak isteyenlerden birisi geliyor. “Ya Âli bakın Hz Ebu Bekir zamanında düzenli idi, Hz Osmanda da biraz düzenli idi, kavga falan vardı ama o kadar karışık değildi. Senin devren de ortalık çok karıştı neden böyle oldu diyor, verdiği cevap çok enterasan; Hz Ebu Bekir’in arkasında Hz Ömer gibi Osman gibi adamlar vardı, benim arkamda da sizin gibi adamlar olduğu için karıştı diyor. 

İşte bakın Nakşibendiye yolunun o mübarek büyük yolun kaynağında sınırlanma vardır. tasdik var sadece kendinden ortaya bir şey koyma yoktur. Aradaki büyük fark budur. Bakın dar bir mekan karanlık bir mekan yani sınırlı bir mekan o mağarayı delmek mümkün bir şey değildir. Yani sınırlı bir alış sınırlı bir veriş sınırlı bir tasdik vardır. Yanlış anlaşılmasın ben hakem değilim ben bu işlerden anlamam ama öyle diyorlar. Sahneyi de ben kurmuyorum zaten kurmadım orada da yoktum o zaman gerçi olmadığı yerde konuşmak doğru olmaz yalancı şahitlik olur ama yazanlara güvendiğimiz için böyle söylüyoruz, yazanlar böyle yazıyor var mı bir yanlışlık, Yani yazanlar böyle yazmışlar katip arzuhalim yaz yâre böyle demişler o yarlardan da böyle gelmiş ama işte mektubun sana gerçekten dostundan geldiğini bilirsen o aldığın mektup senin için çok muteber bir şey olur. Ama herhangi birinden bir mektup gelmişse o, o kadar olur. İşte biz mektubun bize dosttan geldiğini bilmeliyiz, bu Muhammed (sav) dostumuzdan Efendimizden geldiğini bilmeliyiz. Bir köleye padişahından bir name gelirse ne yapar onu öper öper başının üstüne koyar. İçinde ne varsa en ince teferruatına kadar onu tatbik etmeye çalışır. İsteğini yerine getirmeye çalışır.

Bunu neden yapar sevdiğinden, para pul maişet beklediğinden değildir. Bize en büyük âlemlerin dostu âlemlerin sevgilisi bir kitap göndermiş nağme göndermiş de biz onu başımıza koymuşuz ama sen rafta kenarda dur demişiz. Mübarek aç da oku anlamadın mı bir daha oku, anlamadın mı bir daha oku, bakalım senden ne istiyor. Geleceğin ile mi geçmişin ile mi haberli, istikbalin ile mi haberli yaşadığın anda mı haberli ailen sana askerde iken bir mektup yazmış eyvah diyor. Bizim koyunlar gitti, sel geldi tarlalar gitti, işte senin hani küçük çocuğun vardı ya o büyüdü evlendi gitti, haberler var içinde seni ilgilendiren öz haberler var, sen bakıyorsun bakıyorsun yahu diyorsun işte bu “A”yı ters yapmış bu anlayamadım diyorsun. Bırakıyorsun mektubu sonra bir gidiyorsun eve eyvah kıyamet kopmuş bunu neden bana haber vermediniz. Biz sana mektup gönderdik almadın mı? Diyorlar evet aldım okumadın mı? Okudum ama anlamadım bu şimdi mazeret olur mu? Ama geldiğin zaman cezasını çekiyorsun. 

İşte Ebu Bekir-i Sıddık yani tasdik edici tasdiklik mertebesinin en yüce halini zirvesini yaşayan o mübarek kişi bize bu psikoloji içerisinde kendi gücünün ulaştığı yer ve ulaştığı yerden eğitimini sürdürüyor. Bunun dışında bir şey beklenmez zaten. Bu yapı içerisinde bu psikoloji yapısı içerisinde geriye doğru yahut ileriye doğru diyelim neyse o tarihten bizlere doğru bu sistem çalışmaya başlıyor. Yani Hz Ebu Bekir-i sıddık Efendimiz kendisinden sonra aynen bunu aktarıyor, böyle yani Allah’tan Hz Peygamberden almış olduğu bu اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ 48/10 bakın orada ne muazzam hadise var, “O kimseler ki seninle alış veriş yapıyorlar onlar Allah ile alış veriş yapıyorlar, Allah’ın elleri de onların ellerinin üstündedir.” Bu alış veriş Allah ile yapılıyor. Bunu ben söylemiyorum ki ayet söylüyor. Eğer biz desek hayır bu alış veriş beşer ile yapılıyor diye o zaman iftira etmiş oluruz ayete de Allah’a da iftira etmiş oluruz. Yok sen yanlış söylüyorsun biz bu alış verişi beşer ile yapıyoruz diye. Bu mantıklı bir şey olur mu, ama sen beşer görürsen şaşar görürsen o ayrı konudur, o seni ilgilendirir Allah’ın kitabını ilgilendirmez ki. 

Görülen manzara meydandadır, ama bunda suç aramak ceza aramak yahut mükafat aramak gibi şeyleri bir tarafa bırakıyoruz, menfaatı da mücazatı da bir tarafa bırakıyoruz, biz hakim değiliz, onun mahkumu da değiliz, işimiz o değildir. Ama biz insanız halifeyiz Allah’ın halifesiyiz, bir kişi değil hepimiz aynı değerde aynı kırattayız, kimsenin bir üstünlüğü yoktur bu hususta, yeter ki üstünlük bunu bilmekte yaşamakta ona da üstünlük demeyiz biz kader diyelim. Boş verin ayan-ı sabiteyi. Ama yeter ki bilen olsun da biz de o bilenden öğrenelim bilmeyelim zararı yok varsa eğer ondan taleb edelim öğrenelim.[36] “ İz- -T-B- ” YERİ GELMİŞ

Yeri gelmiş âlemde Venefahtü olmuşuz Kendimizi zahire vurmuşuz Yeri gelmiş Nuh ile seyran etmişiz gemide Hatıra bırakmışız bu yerde Yeri gelmiş İbrahim ile Halil olmuşuz İsmail’i kurban eylemişiz Yeri gelmiş hüsn-ü Yusuf Kenan olmuşuz Yakub’a göz yaşı doldurmuşuz Yeri gelmiş Yusuf ile sultan olmuşuz Mısır’a Yakub’u da koymuşuz bu Yurda Yeri gelmiş Musa’ya asa olmuşuz bir den Yutmuşuz o sihirleri o dem Yeri gelmiş Len terani demişiz ama Kelamullah da demişiz O’na Yeri gelmiş İsa’da olmuşuz Ruhullah Anlamadan sandılar O’nu İlah Yeri gelmiş habib olmuşuz Muhammed’e

Ne sırlar açmışız Can Ahmed’e Yeri gelmiş Halife olmuşuz bu zemine Başka kimler geçer ki yerine Yeri gelmiş hicret etmişiz o gün Mekke’den Görmediler bizi örümcekten Yeri gelmiş Uhud’da çarpışmıştık küffarla Dolu o günler hatıralarla Yeri gelmiş hendeği kazmışız hep birlikte Anlaşılmaz bu işler ikilikte Yeri gelmiş Mekke’yi feth etmiştik o gün Müslümanlara olmuştu düğün Yeri gelmiş Ali kerremallahu veçheden Hayber kapısı koptu yerinden Yeri gelmiş putları temizledik yerinden 

Mü’minler hep sevindi eserinden Yeri gelmiş demişiz bi hablil verid sana

Fe eynama’dan hisse alsana Yeri gelmiş Necdet’’e olmuşuz libas İçi dahi nefsinden halas Yeri gelmiş çekmişiz perdemizi sımsıkı Kime düştü ki varlığımızın tasası

30/10/1999 Kabe/ Mekke[37]“ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {العنكبوت/42}

“İnna(A)llâhe ya’lemu mâ yed’ûne min dûnihi min şey-/(in) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)” (29/42) Şüphesiz Allah, onların, kendini bırakıp da başka ne tür şeylere taptıklarını biliyor. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (29/42)

----------------

Allah c.c. – Uluhiyet mertebesi ilmi ilâhi programı ile sabit aynlarının gereği olarak hayali ve vehimi taptıkları, hayali ilahlarını biliyor. (Murat Derûni) 

----------------

وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَا إِلَّا الْعَالِمُونَ {العنكبوت/43}

“Vetilke-l-emsâlu nadribuhâ linnâsi vemâ ya’kiluhâ illâ-l’âlimûn(e)” (29/43) İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar. (29/43)

----------------

 Yolumuza İnsan-ı Kamil ile devam edelim;

a) Â’MÂ, gizlilikler içinde ve perdeler altında kalan, itlak durumu da nazara alınarak, zatın kendisinden ibarettir…

b) Ahadiyet, kendisinde herhangi bir zuhur itibarı nazara alınmadan, sırf yüceliğine bakarak yüce Hakkın kendi özünden ibarettir… Burada yücelik ve zuhur itibarı vardır; Â’MA'da yoktur…

Yukarıda:

- Zuhurun ve perdelerin itibara alınmasını…

Söyledim… Aslında bu, bir benzetmedir... Ve bunu, dinleyenin zihnine yerleştirmek için söyledim… Yoksa:

- Gizlilik…

Derken, bunu ÂMÂ'nın hükmünde saymış değilim... Aynı şekilde:

- Zuhur…

Derken; bunu da, ahadiyet hükmü arasına katmak istemedim…

Burada sana öğrettiklerimi iyi anlamaya çalış…

------------------- 

Yukarıda anlattıklarımızı ve sana öğretmek istediklerimizi anladınsa, sana başka bir kapı açacağız… Dikkat et ve bil…

Önce kendini ele al... Yüce Allah için, en güzel misali sende bulabiliriz…

Özellikle, ÂMÂ üzerine…

Senin kendine mutlak ve tamamen zuhurun olmadığını nazaraalalım… İşe bu yoldan girelim…

Anlatılan durumunda: Sende ne gibi haller olduğunu bildiğin halde, bir zuhurun olmuyor…

İşbu halinde sen: ÂMÂ'da sayılırsın…

Şimdi bu yoldan, yüce Hakkın ÂMÂ makamındaki durumunu kavrayabilirsin… Zatta, ÂMÂ sensin…

Hele bir bir bak… Sübhan olan yüce Hak, senin aynın ve kimliğindir… İsterse, sen tam hakkın olan bu durumdan gafil bulun…

Biraz daha açalım… Zuhurun olmadığı için ÂMÂ'dasın… Bu da seni bir hicaba büründürmüyor…

Sen ki, anlatıldığı gibisin; yüce Hak için nasıl böyle olmasın? Ona nasıl kendisi kendisine perde olsun... Olmaz; çünkü onun hükmü perdelenmemektir.

Sen de: Kendin için bir zuhur olunca, ÂMÂ'dan sana kalan ne ise… Onunla olur.

Burada, senin için ÂMÂ, halk olma hükmü ile perdelenmendir…

Böyle olunca, sen kendin için zahir olursun… Ama, esas varlığına göre batınsın… Çünkü, özünden perdelisin… Perde ise… Halk olma durumundur…

Yukarıda geçen cümleler, oldukça kapalı geçti… Ve, bir darb-ı meseldir… Bu meselin durumuna, ancak şu âyet-i kerime ile cevap verebiliriz:

— «Bunlar insanlar için getirdiğimiz misallerdir… Ne var ki, onlara ancak, bilenlerin aklı erer...» (29/43) Bu manada, bir hadis-i şerif anlatmamız yerinde olur:

Bir gün soruldu:

— HAK Taâlâ, halkı yaratmadan önce nerede idi?

Resulullah S.A. efendimiz, şu cevabı verdi:

 — «Â’MÂ'da idi…»

Bu böyledir… Çünkü tecellisi kendi özünde idi… Yüce isminin iktizası gereğince zatında, önce örtülü idi…

Yukarıdaki cümlede geçen:

— Öncelik…

Sözümüz, hükmen bir önceliktir… Vakte bağlı bir öncelik değildir…

Çünkü Allah-ü Taâlâ, halkı ile arasında: Vakte bağlanmaktan, ayrılmaktan, parçalanmaktan, bitişmekten, bir şeye bağlı olmaktan yana münezzehtir… Çünkü, vakte bağlanmak, ayrılmak, parçalanmak, bitişmek, bir şeye bağlı olmak onun yaratmış olduğu şeylerdir… Kendisi ile yarattıkları arasına ayrı bir yaratılmış nasıl girebilir?

Böyle bir şeyin olması zincirleme bir yolu ve devri gerektirir… Halbuki, bunların olması muhaldir…

-------------------

Yukarıda anlattıklarımızı ve sana öğretmek istediklerimizi anladınsa, sana başka bir kapı açacağız… Dikkat et ve bil…

------------------- 

Önce kendini ele al... Yüce Allah için, en güzel misali sende bulabiliriz…

Özellikle, Â’MÂ üzerine…

Senin kendine mutlak ve tamamen zuhurun olmadığını nazara alalım… İşe bu yoldan girelim…

Anlatılan durumunda: Sende ne gibi haller olduğunu bildiğin halde, bir zuhurun olmuyor…Şunu demek istiyor: Sen kendi varlığında, kendi kendine duruyorsun, ama hiç bir faaliyet yapmıyorsun, hiç bir zuhurun olmuyor. Ama sen bunların varlığını biliyorsun.

İşbu halinde sen: Â’MÂ'da sayılırsın…

Şimdi bu yoldan, yüce Hakkın ÂMÂ makamındaki durumunu kavrayabilirsin… Zatta, ÂMÂ sensin…

Hele bir bir bak… Sübhan olan yüce Hak, senin aynın ve kimliğindir… Yani, Âmâiyet mertebesinde Sübhan olan yüce Hakk, senin aynın ve kimliğindir diyor. İsterse, sen tam hakkın olan bu durumdan gafil bulun… Sen bunu istersen bilme diyor.

Biraz daha açalım… Zuhurun olmadığı için ÂMÂ'dasın… Bu da seni bir hicaba büründürmüyor… Zuhurun olmadığı için sen, Âmâ'dasın ama perdeli de değilsin.

Sen ki, anlatıldığı gibisin; yüce Hak için nasıl böyle olmasın? Ona nasıl kendisi kendisine perde olsun... Olmaz; çünkü onun hükmü perdelenmemektir. Neden perdelensin ki? Perdeler, hep bizim kafamızda oluşturduğumuz tahayyülattan, hayalattan başka bir şey değil. Cenab-ı Hakk ezelde nasıl ise, şimdi yine öyle. Mahlukat onu bilse de öyle, bilmese de öyle. Biz de onu bilsek de; bizim hakikatimiz, O'nun hakikatinden gayrı bir şey değil, bilmesek de bu böyle. 

Sen de: Kendin için bir zuhur olunca, ÂMÂ'dan sana kalan ne ise… onunla olur.

Burada, senin için ÂMÂ, halk olma hükmü ile perdelenmendir… Âmâiyet, senin şu halkıyetinle perdelenmiştir. Halk meydana geldiği zaman, Âmâiyet perdelenmiştir halkıyetinle. Çünkü, Âmâiyet senin içinde kaldı, özünde kaldı.

Böyle olunca, sen kendin için zahir olursun… Ama, esas varlığına göre batınsın… Varlığın meydana çıkınca zahir oldun. Ama esas varlığın batında kaldı, batın oldu. İdrâk edersen, perde kalkıyor, idrâk edemezsen, bu varlığın sana perde oluyor. Çünkü, özünden perdelisin… Perde ise… halk olma durumundur… Halk olma durumun senin perdendir.

Yukarıda geçen cümleler, oldukça kapalı geçti… Ve, bir darb-ı meseldir… Bu meselin durumuna, ancak şu âyet-i kerime ile cevap verebiliriz:

- «Bunlar insanlar için getirdiğimiz misallerdir… Ne var ki, onlara ancak, bilenlerin aklı erer...» (29/43) Bu manada, bir hadis-i şerif anlatmamız yerinde olur:

Bir gün soruldu:

- HAK Taâlâ, halkı yaratmadan önce nerede idi?

Resulullah S.A. efendimiz, şu cevabı verdi:

- «Â’MÂ'da idi…»

Bu böyledir… Çünkü tecellisi kendi özünde idi… Yüce isminin iktizası gereğince zatında, önce örtülü idi…

Yukarıdaki cümlede geçen:

- Öncelik…

Sözümüz, hükmen bir önceliktir… Vakte bağlı bir öncelik değildir… Şu kadar ay, bu kadar sene gibi bir öncelik değil, hükmi bir öncelik.[38] “ İz- -T-B- ”

----------------

خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّلْمُؤْمِنِينَ {العنكبوت/44}

“Haleka(A)llâhu-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i) inne fî zâlike leâyeten lilmu/minîn(e)” (29/44) Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. İşte bunda inananlar için bir ibret vardır. (29/44)

----------------

Şimdi şeriat, Tarikat, Hakikat, Haddi, ama bu neyi ifade ediyor, haddi hududu ile ne anlayacağız, bu ayetin hududu Haddi dendiğinde ne anlayacağız. Şimdi خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ 29/44 bunun zahiri var batını var haddi var. Haddi; semavattan bahsediyorsa bizim kafamızda bütün semavatı idrak etmemiz gerekir. Yani ayetin hududlarına kadar gitmemiz gerekiyor o anda kendi gönlümüzde. Haddi dediğimiz budur. Biz kendi kafamızda semavatı küçücük bir lafsi olarak geçirirsek Kur’an’ın o muazzam ifadesini idrak edemeyiz. Biz onu küçültmüş oluruz kendi idrakimizde. 

Matlaı doğuş yeri demektir, Kur’an-ı Kerim’in dört kaynaktan verisi vardır, dört ana mertebe bazı ayetler, ef’ali yani fiil mertebesi, ef’al mertebesinde yani zahirinden gelir, bazı ayetler, esma mertebesinden gelir, yani tarikat mertebesinden esma mertebesinden geliyor, esma mertebesi tarikat, esma mertebesi nedir dendiği zaman rububiyet, rablık mertebesi, terbiye mertebesi yani bu âlemin bir üstündeki âlemdir. Madde âlemini yöneten âlemdir, buna âlem-i melekut da diyorlar, âlem-i misal de deniyor, tabi bunlar kelime olarak hep geçer, ilmi olarak geçer, ama yaşaması bir başka eğitime bağlıdır. Kelam olarak anlaşılır da ama yaşamda bir türlü yerine oturmaz. Esma âleminden geliyor.

Haddi Sıfat âleminden geliyor, yani ayetlerin bir kısmı da Sıfat âlemi kaynaklıdır, bir kısmı da Zat âlemi kaynaklıdır. Yani Cenab-ı Allah’ın bizatihi kendi Zat’ı ile ifade ettiği ayetlerdir.[39] “ İz- -T-B- ” Gerçek derviş İşte gerçek derviş bunları böyle idrak ederek yaşayıp her mertebede bize ne veriyor, hangi isim altında bize ne veriyor işte bu seyir-i süluk açık Âdem (as) dan Hz Rasulullah’a kadar gelen ve Kur’an-ı Kerimde Cenab-ı Hakk’ın açık olarak belirttiği bu bir insanın dervişliğinin seyiri bunun tatbikatı da gerçek dervişlik yoksa benim şeyhim bilir efendim yahu şeyhin biliyorsa kendine biliyor mübarek şeyhin biliyorsa neden öğretmiyor o zaman neden gelip diz çöküyorsun, bildiğini öğretmesi için değil mi, ya bilmiyor, biliyorum diye hava atıyor, veya kıskanıyor.

İşte bu günkü tarikatların sıkıntısı budur, onları hemen dışlıyorlar, yahu sen çok mu biliyorsun, sen haddini aştın sen terbiyesiz hareket ediyorsun, böyle karşı gelinir mi, bakın karşı gelmek değil bu hak aramak şeyhten hak aramak değildir, Hakk’tan Hakkını aramaktır. Çünkü bize Hakk verecek yani Hakk esması ile Cenab-ı Hakk bize o Hak verdi zaten خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ بِالْحَقِّ 29/44 bütün âlemleri Hakk olarak var ettik. Bu arada biz de bir Hakk’ız bizim de bir Hakkımız var, buna kimse mani olamaz ki yani bu hakikat ilmini almaya mani olacak kimse yoktur. Babamız da olamaz anamız da olmaz, en çok sevdiğimiz kimseler de olamaz, çünkü Allah’ın verdiği bir Hakk’tır. Kur’an-ı Kerim’in islamiyetin diğer dinlerinde de aslı o eğer annen ve baban hıristiyansa onu dinleme diyor, eğer annen ve baban mani oluyorsa Müslüman olduğu halde Hakk’ı aramaya mani oluyorsa orada dur diyebilirim. Çünkü o Hakkı veriyor, bu anneme ve babama iteatsizlik değil, anne baba Hakkı ödenmez ama Allah’ın Hakkı hiç ödenmez.

Allah bir şey diyorsa öncelik O’ndadır. Anne baba bizi dünyaya getirdi ama Allah bizi halk etti anne ve babayı sebep var ederek Allah halketti bizi. Sebebin sözünü mü dinlemek Hakikatin sözünü mü dinlemek lazımdır. İşte böyle gerçek dervişlik nereye götürmelidir seyrin sonuna götürmektir, yani Muhammedi yapmalıdır insanı. Allah cümlemize gerçekten bu hakikatleri idrak eden kimselerden eylesin.[40] “ İz- -T-B- ”

----------------

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ {العنكبوت/45} ( الجزء الحادي والعشرون )

“Utlu mâ ûhiye ileyke mine-lkitâbi veakimi-ssalâ(te) inne-ssalâte tenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunker(i) velezikru(A)llâhi ekber(u) va(A)llâhu ya’lemu mâ tasne’ûn(e)” (29/45)

(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor. (29/45)

----------------

Gaybette Hakk'ın onları zikr etmesi, onlar için ma­ya oldu; هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا diye Hakk burada onları zikretti ya Allah’ın onları zikretmesi yani onların varlığından bahsetmesi varlıklarını söylemesi, işte Allah’ın onlar üzerindeki bu sözü yani gıyapta hakkın onları zikretmesi gıyabi olarak gaybi zikretmesi, onlar için maya oldu, tâ ki bu maya sayesinde, yani Hakkın onlarda varlık mayası sayesinde tabi onlar perdelendiler, Cenab-ı Hakkı zahiren örttüler, yani zahiren küfür ehli oldular ama özünde mayasında Hakktan başka bir şey yok onlarda da bütün âlemde Hakkın zuhuru varsa onlarda da vardır, bir dış görünüş itibariyle görüntüde karar verme var, bir batındaki özündeki hakikati vardırinsanın ve bütün âlemlerin. İşte هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا işte Cenab-ı Hakkın onlardan “هُمُ “ diye bahsetmesi o kendi varlıklarının hakikatine bir maya oldu. “هُمُ “ deyince orada bir varlığın varlığını ispatlamış oldu. İşte o onların varlık mayası oldu ama bu ne zaman meydana geliyor, “mevt” ile hicabın refi suretiyle hasıl oluyor. İster öldükten sonra ister dünyada iken ölmeden evvel ölmek suretiyle olsun. 

Onlar mevt ile veya yevm-i kıyamet­te ba's ile hicabın mürtefi' yani perdelerin açılması olması hâlinde, huzûr-ı Hak'ta kâim olduk­ları vakit, yani ahirette perde kalktığı vakit yani dünya şeriatı yani dünya şartları ondan kalktığı zaman bu dünyanın perdesi kalkmış olacaktır. Yani orada bir başka gerçeği anlamış olacaktır, hayatın bir başka sahasını. Her ne kadar kendi özlerine kitaplarını daha anlayamayacaklar ise de başka bir âleme geçmelerinin hakikati orada herkes tarafından yaşanacak. Burada gaybi olan şey orada şuhudi olacaktır. 

Onların vücûdât-ı izâfiyyeleri acîni, ya'nî hamuru, mayanın misli ola; ve bu maya, onların vücûdât-ı izâfiyyelerinde tahakküm ede. Nasıl bir hamur yapılıyor, o hamurun içerisine maya konmazsa ekmek olmaz kabarmaz. İşte onların içinde mayası konmamış olsaydı onların varlıkları ebediyen bozulacaktı. İşte onların varlığını bir hamur olarak kabul edersek orada “هُمُ “ maya olarak kabul edersek o maya nasıl ki belirli bir süre sonra bütün hamura işliyor ve hamura hakim oluyor ise işte onlardaki de “هُمُ “ mayası “Hu” O mayası yani onlarda “Hüm” den “Hu” ya geçiyor, işte onun için “hüm” olarak gayb olarak bahsetti Cenab-ı hakk. Bu maya onların vücudat-ı izafiyelerinde tahakküm edecektir, yani onlara hakim olacaktır. Nasıl ekmek yaparken hamura bir parça maya koyduğumuz zaman üzerine o hamur mayalanmış oluyor, mayadan sonra ancak ekmek hükmüne dönüşüyor. Zîrâ Allah'ın zikri ekberdir. 

Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyrulur: وَلَذِكْرُ اللَّهِ اَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ Allah zikri en büyüktür diye (Ankebût, 29/45) ayetinde belirtilmiştir. Yani oradaki” hüm” allahın zikridir, Allah’ın zikri de her şeyden üstündür. Ve Hakk'ın onları gıyaplarında zikretmesi, on­ları kendi hakikatlerine döndürmüş olup, hakikatler ve zati istidatlar ise, maya mesabesindedir. 

Ve vehim ehlinin izafi vücutları İse ma­yasız hamur mesabesindedir. Bakın vehim ehlinin izafi vücutları kendi mutlak vücutları değil, Hakkani vücutları değil, kendi zanlarında olan izafi vücutları ise mayasız hamur düzeyindedir Binâenaleyh Hakk'ın onları zikri mayasız hamura maya katmak demek olduğundan, onlar mevt ile ve kıyamette ba's ile kendi vücûdât-i izâfiyyelerinin heva heves olduğuna muttali' ola­caklarına ve bu zamandaki ölümünün icâbına göre, kendilerine verilmiş olan vücûdda Hakk'ın zuhurunu bilâ-hicâb müşahede edeceklerine dayanan, izafi varlıklarının hamuru mayaya münkalib olarak bu hamur, mayanın benzeri, özü olur. 

Binâenaleyh maya, hamurda tahakküm ederek ha­muru kendi misli etti. İşte her bir varlığın özünde olan “hüm” zamiri kökü kendi izafi varlıklarına tesir ederek kendi izafi varlıkları hamur kabul edilerek o “hüm” Hüve mayası neticede o hamura tahakküm edecektir. Yani hamur mayaya inkılab edecektir. Sonra o mayalı hamurdan bir parça aldığımız zaman başka mayasız hamuru da mayalayacaktır. Çünkü o hamurun özünde de yani diğer hamurun özünde de mayayı alacak kabiliyet vardır. “hu”, “hüve “ var içinde. Taşı mayalayabilirmisin mayalayamazsın çünkü içinde o kabiliyet yoktur.[41] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنزِلَ إِلَيْنَا وَأُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ {العنكبوت/46}

“Velâ tucâdilû ehle-lkitâbi illâ billetî hiye ahsenu illâ-llezîne zâlemû minhum vekûlû âmennâ billezî unzile ileynâ veunzile ileykum ve-ilâhunâ ve-ilâhukum vâhidun venahnu lehu muslimûn(e)” (29/46) İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve (onlara) şöyle deyin: “Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız ve sizin ilâhınız birdir (aynı ilâhtır). Biz sadece O’na teslim olmuş kimseleriz.” (29/46)

----------------

Bilindiği gibi dinler arası diyalog diye günümüzde bir şey tuttturulmuş gidiyor. İmanın şartları içinde peygamberlere iman, kitaplara iman var ama dinlere iman diye bir şey yoktur. Âyette de bildirildiği gibi “muslimûn” yani teslim İslâm olma tüm peygamberlerin kendi mertebesinden beni Müslümanların ilki yaz diye Cenâb-ı Hakka talebleridir. Din İslam ve rabb’ul erbab Allah’tır. Hz. Âdem den, Hz. Muahmmed’e gelen din İslam ve peygamberler ise mertebeleri meydana getirmişlerdir. Kavim ve ümmetler peygamberleri aralarından ayrıldıktan sonra hakkani öğreti yerine nefsi emmarenin hayal ve vehim bilgilerini tesis edip mertebelerini tahrif etmişlerdir. (Murat Derûni)

----------------

وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ فَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمِنْ هَؤُلَاء مَن يُؤْمِنُ بِهِ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الْكَافِرُونَ {العنكبوت/47}

“Vekezâlike enzelnâ ileyke-lkitâb(e) felleżîne âteynâhumu-lkitâbe yu/minûne bih(i) vemin hâulâ-i men yu/minu bih(i) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ-lkâfirûn(e)” (29/47) İşte böylece biz sana kitabı indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Şunlar (Kitap ehlinden çağdaşın olanlar)dan da ona inananlar vardır. Bizim âyetlerimizi ancak kâfirler inkâr ederler. (29/47)

----------------

 Fusûs’ul Hikem ile yolumuza devam edelim, İmdi Hak bize, nebisi Hûd (a.s.)dan onun kavmine olan ma­kalesini, (haberlerini) müjde için, tercüme etti. Ve Resûlullah (s.a.v.) onun makalesini bize müjde için Allah'dan tercüme etti. (bakın tercümeler nasıl geliyor, hani biz diyorduk ya kur’an’ın tercümeleri var diye) imdi ilim, ilim verilenlerin sudûrunda (sadrınd, gönüllerinde kemale erdi) kâmil oldu. "Ve bi­zim ayalimizi kâfirlerin gayrisi inkâr etmez". (Ankebût, 29/47) Zîrâ onlar, onu bilseler dahi, nefislerinde olan hased ve ne­faset ve zulümden dolayı, onu setr ederler (37),

﴿٤٧﴾ وَكَذَلِكَ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ الْكِتَابَ فَالَّذِينَ اَتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُوءْمِنُونَ بِهِ وَمِنْ هۤوءُلاۤءِ مَنْ يُوءْمِنُ بِهِ وَمَا يَجْحَدُ بِاَيَاتِنَاۤ اِلا الْكَافِرُونَ

 29/47-) Ve kezâlike enzelna ileykel Kitab* felleziyne ateynahümül Kitabe yu'minune Bih* ve min haülai men yu'minu Bih* ve ma yechadü Bi ayatiNA illel kafirun;

 29/47- Böylece sana Kitabı (Hakikat ve Sünnetullah bilgisini) inzâl ettik... Kendilerine Kitap verdiklerimiz (hakikatleri olarak) O'na iman ederler... İşte bunlardan, O'na (hakikatlerine) iman eden kimse de vardır... İşaretlerimizi sadece hakikat bilgisini inkâr edenler (kilitlenmişler) bile bile inkâr eder.

 Ya'nî Hak ve Resûl'ü tarafından vâki' olan beşaretler üzerine, Hak Teâlâ eşyanın "ayn"ı ve kuvânın hüviyyeti olduğu, evvelce kendileri­ne keşif ve tecellî tarîkıyla bildirilmiş olan kimselerin ilmi, artık ilm-i kâmil oldu. Bu ma'rifetin, ma'rifet-i hakîkıyye olduğuna şübhe kal­madı. Ve âfâk ve enfüste yayılıp zahir olmuş olan âyâtımızı ve alâ­metlerimizi, zahiri suretler ile Örtenlerden gayrisi inkâr etmez.

 O kâfirler, ya'nî Hakk'ın "vech"ini örtenler, Hak, sınırlar ile sınırlanmış olan eşyanın aynı olunca, sınırlanmış olur, zannederler. Halbuki sınırsız olan Hak, zâtı ile tüm eşyayı muhittir, yani bütün eşyayı kaplamıştır. Ve tecelliyyât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesi ile hepsinde zahir olur.

 Onlar bu ma'rifete vâkıf olsalar bile, nefislerindeki hased ve (nefaset) değerlilik ve zulüm cihetinden onu örterler setr eder­ler. "Nefaset" "buhl" ma'nâsmadır. Ve "nefis" pintilik olunan ve kıska­nılan şeydir. Ya'nî kitap ehli, kitaplarında gördükleri Hakk'ın ayetlerini örttüler.

 Ve keza ehl-i suret olan alimler dahi Kur'ân ve Hadîs'in şehâdetiyle sabit olan hakikatleri inkâr ile örterler. Hadis-i kudsilere neden değer vermezler hiç ilgilenmezler ağızlarına bile almazlar işte bu yüzden.

 Meselâ Kur'ân'da:(Hadîd, 57/3) buyrulmuştur.

﴿٣﴾ هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ

 57/3-) "HÛ"vel'Evvelu vel'Ahıru vezZahiru velBatın* ve HUve Bi kulli şey'in Aliym;

 57/3- "HÛ"dur, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın ("HÛ"dan gayrı olarak hiçbir şey yoktur)! O Bi-küllî şey'in (Esmâ'sıyla her şey'i yaratmış olan olarak) Alîm'dir (Bilen'dir şeylerin tamamını)!

 Eğer onlara deseniz ki, bizim nazarımızda "zâhir"den kasdedilen, bu eşyadır. Binâenaleyh bu âyet-i kerîme, Hak eşyanın "ayn"ı olduğunu beyân buyurur. Onlar cevaben: "Bu müteşâbihâttandır; bu­nun ma'nâsını Hak ve ilimde râsihûn (din bilgisi çok kuvvetli olan ) olan Alimler bilir" derler. Ve baştan başa kur'ân ayetleri ve ahâdis-i şerîfenin beyni (mağzı) ve özü olan bu Fusûsu'l-Hikem'e dil uzatmadan çekinmezler. Halbuki evliyâullâhın heman cümlesi bu hakikatlerden bahs etmişlerdir. Eğer cenâb-ı Şeyh (r.a.) bir alim-i rasih) din bilgisi çok kuvvetli alim değilse, onların nazarında din bilgisi çok kuvvetli olan alim acaba kimdir? 

 Ve illâ Hakk'ın ve Resûl'ünün, halka anla­yamayacakları kelâmlar ile hitâb ettiklerini kabul etmek lâzım ge­lir. Hâşâ sümme hâşâ! Bunu insanların biraz aklı başında olanları bile yapmaz. Zîrâ kelâm bir maksadı muhataba anlatmak içindir. Bu maksad olmayınca kelâm abes olur. O zaman anlaşılmayacak olsa hazret-i Rasul (sav) neden konuşsun, ayetler neden insanlara gelmiş olsun.[42] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ {العنكبوت/48}

“Vemâ kunte tetlû min kablihi min kitâbin velâ tehuttuhu biyemînik(e) izen lertâbe-lmubtilûn(e)” (29/48) Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi. (29/48)

----------------

Haberlerde rivayet edilmiştir ki اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْقَلَمُ “Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) kâlem” dir. Diğer bir haberde de اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْعَقْلُ“Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) akıl” dır. (Keşfü'l-hafa, I, 309 (823)) Diğer bir haberde ise, “Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) şey, bir cevherdir ki yüce Allah ona heybetle baktı, o eridi ve sıcaklık yaydı. Ondan bir duman ve köpük çıktı. Dumandan gökler, köpükten yer yaratıldı” -(zuhur-tecelli) buyrulmuştur. (Fahru'r-Razi, Mefatihu'l-Gayb, XXX, 78.) Bu haberlerin hepsi birden gösteriyor ki, kâlem, akıl ve yaratılmışların-(zuhur-tecelli) aslı olan o cevher hepsi aynı şeydir. Yoksa haberler arasında zıtlık olurdu.”
Kadi Beydavi de bunları şöyle özetler: 

 “Vel-Kâlem”, Levh'i yazan veya kendisiyle yazılandır. Ona yemin edildi. Çünkü faydaları çoktur.” (el-Beydavi, a.g.e., II, 537.) Celaleyn Tefsiri'nde de şöyle denir: “Kâlem, bütün olanların Levh-i Mahfuz'da yazıldığı şeydir.” (Celaleddin Mahalli ve Celaleddin Süyuti, Tefsiru'l-Celaleyn, II, 230.) Bunu, kâlem cinsinin tanıtımı olarak anlamak mümkün ise de, Süyuti'nin maksadı, bunun daha önce sözü edilen, bilinen kâlem olmasıdır.

 Bütün bunları gözden geçirdikten sonra biz de bu kanaate geliyoruz: Bilindiği gibi, daha önce kendisinden söz edildiği için, sonradan başına belirlilik takısı olan « اَلْin getirildiği isimler de, cins isim cümlesindendir. عَلَّمَ بِالْقَلَمِ
Kâlemle öğretti” kriterine göre, kendisiyle insana ilim öğretilen kâlem cinsinin bildiğimiz ve insanların kullandığı kâlem olduğu açıktır. İnsan kâlemi de Allah'ın yaratmasıyla-(zuhur-tecelli) olmuştur. Bu da ilk yaratıldığından-(zuhur-tecelli) beri olmuş ve olacak ve hatta sonsuza kadar olacakları ve söyleneni ve düşünüleni mümkün olduğu kadar yazmaktadır. Şüphe yok ki, gerek hakikat gerek mecaz, her ne mana ile olursa olsun, kâleme yemin edilince, bundan bir tek bilinen kâlem dahi kastedilse, yine kâlem cinsinin ve dolayısıyla insan kâleminin de bir şeref ve değeri anlaşılmış olur. Eğer bu yeminin cevabında, kendisine hitap edilen kişi özellikle Hz. Peygamber'in kendisi olmasaydı da hitap genel olsaydı, burada عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “O, kâlemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak,96/4-5) gibi, insan kâleminin kastedildiği açık olurdu. Çünkü bütün insanlığın bizzat kullanmak suretiyle bilebildiği kâlem o olurdu. Daha önce sözü geçen kâlem olması kastedildiği takdirde de bunlardan biri veya bir kısmı olurdu. Bununla beraber bundan mecaz olarak, insan kâleminin bereket kaynağı olan yaratılış-(zuhur-tecelli) kâleminin kastedilmiş olması ihtimali de bulunurdu. Fakat burada hitap özellikle ilahi nimete kavuşturularak hakkında, وَاِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ “Muhakkak ki sen büyük bir ahlak üzeresin.” buyrulan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zatına ait olması ve bu yüce ahlak kavramının içine
 وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلاَ تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ
“Sen Kur'an'dan önce ne bir kitap okuyor, ne de elinle yazıyordun.” (Ankebut, 29/48) ve ayrıca وَمَا كُنْتَ تَدْر۪ى مَا الْكِتَابُSen önceleri, kitap nedir, iman nedir, bilmezdin.” (Şura, 42/52) ayetlerinin ifade ettiği manalar da dahil olmakla, nimetin ve Hz. Peygamber'in sahip olduğu ahlakın yüceliği insan kâleminden değil, doğrudan doğruya “yaratılış kâlemi”nden meydana gelmiş, bun-dan önce de ilahi mülkün büyüklük ve oluşundan söz edilmiş bulunması sebebiyle burada Peygambere yemin olunan kâlemden maksat, ona bildirilmiş ve önceden bilinmiş olan “yaratılış-(zuhur-tecelli) kâlemi” veya “ilk kâlem” veya “yüce kâlem” denilen ilahi kâlem olması gerekir.[43] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ {العنكبوت/49}

“Bel huve âyâtun beyyinâtun fî sudûri-llezîne ûtû-l’ilm(e) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ-zzâlimûn(e)” (29/49) Hayır, o, kendilerine ilim verilenlerin kalplerindeki apaçık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi ancak zalimler inkâr eder. (29/49)

----------------

“huve âyâtun” İlim verilenlerin sadrını-gönlünün kaynağından gelme Hüve’nin yani ahadiyetin zâti hüviyet ayetler-işaretleri apaçık gelmekltedir. İşte resüllerin gelen bu işaretleri nefsi eammarenin karanlığında olan cahiller inlar eder. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالُوا لَوْلَا أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَاتٌ مِّن رَّبِّهِ قُلْ إِنَّمَا الْآيَاتُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ {العنكبوت/50}

“Ve kâlû levlâ unzile ‘aleyhi âyâtun min rabbih(i) kul innemâ-l-âyâtu ‘inda(A)llâhi ve-innemâ enâ nezîrun mubîn(un)” (29/50) Dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (29/50)

----------------

Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Cenab-ı ilâhî üzerine, bilhassa onun Resulünün S.A. diliyle söz yolu açıktır… Şu âyet-i kerime bu manayı ifade eder:

— «Benim arzım geniştir; ancak bana ibadet ediniz...» (29/50) Âdemoğullarına verdiğin beden arzlarıda geniştir, yeterki onlar kendilerinde bulunan gönül âlemlerini bulabilsinler.[44] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرَى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ {العنكبوت/51}

“Eve lem yekfihim ennâ enzelnâ ‘aleyke-lkitâbe yutlâ ‘aleyhim inne fî żâlike lerahmeten vezikrâ likavmin yu/minûn(e)” (29/51) Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır. (29/51)

----------------

Rivayet edilir ki, Abdullah b. Amir b. Rükn, Hz. Aişe (r.anha) ye bir hediye vermişti. Hz. Aişe bu kişiyi "Abdullah b. Amr" zannedip reddetti ve: "O başka kitapları okuyor, Allah Teâlâ ise 'Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?' buyuruyordu dedi. Bunun üzerine: "Size hediyeyi veren Abdullah b. Amir'dir." dediler; o zaman kabul etti.(1) Hz. Hafsa (r.anha) da bir kürek üzerinde Yusuf kıssasından bir yazı getirmiş, Hz. Peygamber'e okumuştu. Peygamberimizin mübarek yüzü renkten renge girerek buyurdu ki: "Nefsim kudret elinde olan yüce Allah'a yemin olsun ki, ben aranızda iken, size Yusuf gelse de, beni bırakıp ona uyacak olsanız, sapmış olursunuz. Ben sizin peygamberden payınıza düşenim, siz de benim ümmetlerden payımsınız." Hz. Ömer b. Hattab (r.a) bir gün bir adama uğramıştı, bir kitap okuyordu; bir saat dinledi, hoşuna gitti. O adama: "Bana bu kitabı yazıver" dedi. O da peki deyip bir deri aldı, onu hazırlayıp içine dışına yazıverdi. Sonra Ömer onu alıp Hz. Peygamber'e getirdi, okumaya başladı, Resul-i Ekrem (s.a.v)'in mübarek yüzünde de bir renk peyda olmaya başladı. Derhal Ensar'dan bir zat o kitaba vurdu da, "Anan kaybetsin seni ey Hattâboğlu! Bu gün sen bu kitabı okuyalıberi Resulullah'ın yüzüne bakmıyor musun?" dedi. O zaman Peygamber (s.a.v) buyurdu ki, "Ben hem ilk ve hem son peygamber olarak gönderildim ve bana hem Allah kelâmının tamamı ve sonuncusu verildi ve bana söz sadeleştirildi ve kısaltıldı da kısaltıldı. Sakının sizi mütehevvikler helake sürüklemesinler." Mütehevvikler, seviyesiz, her işe dalanlar veya hayrette kalmış, şaşırmışlar, demektir.[45]

----------------

قُلْ كَفَى بِاللَّهِ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ شَهِيدًا يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ {العنكبوت/52}

“Kul kefâ bi(A)llâhi beynî vebeynekum şehîdâ(en) ya’lemu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) vellezîne âmenû bilbâtili vekeferû bi(A)llâhi ulâ-ike humu-lhâsirûn(e)” De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah’ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.”

----------------

Yolumuza Fusûs’ul Hikem ile devam edelim, Vaktaki emr, bizim takrir ettiğimiz gibi, habise ve tayyibe münkasim oldu, ona habîs değil, tayyib sevdiril­di. Ve bu neş'et-î unsuriyyede ta'fîn olduğu için melâi-keyi revâyıh-ı habise ile müteezzî olmalarıyla vasf eyle­di. Zîrâ o hame-i mesnün, ya'nî miiteğayyiru'r-rîh bulu­nan salsâldan mahlûktur. Binâenaleyh melâike bizzat onu kerîh görür. Nitekim necaset böceğinin mizacı, gül kokusu ile mutazarrır olur; halbuki o revâyıh-ı tayyibedir. Böyle olunca gül kokusu, necaset böceğinin indin­de, güzel koku değildir. Ve ma'nen ve sûreten bu miza­cın misli üzerine vâki' olan kimse, hakkı istimâ' ettiği vakit, ona zarar vezir; ve bâtıl ile mesrur olur. Ve o dahi, Hak Teâlâ'nın وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) kavlidir. Ve onları hüsran ile vasf eyledi. Binâenaleyh اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (Ankebût, 29/ 52) buyurdu. Zîrâ tayyibi habisten temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur (22).

Ya'nî yukarıda zikr olunduğu üzere emr-i vücûd. habis ve temiz kısımlarına münkasim oldukda, (S.a.v.) Efendimiz'e emr-i vücûdun bu iki kısmından habis pis değil, Tayyib, hoş sevdirildi. Ve bu neş'et-i unsu-riyyede fena ve pis kokular mevcûd olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri fena kokular ile eza duyan olmalarıyla vasf eyledi. Meleklerin fena kokulardan eziyet çektiğini bildirdi. Zîrâ cesed-i Âdem, kokmuş kara topraktan mütehassıl tıyn-ı yâbisten halk olunmuştur. Binâenaleyh melâike bizzat bu neş'et-i unsuriyyede olan fena ve pis kokuları iğrenç görür. 

Zîrâ melâikenin neş'eti, neş'et-i nûriyyedir. Bunun için bir mü'min, melâike-i kiramın mücib-i istikrahı olmamak üzere cesedini ve libâsını tathîr etmek ve dâima abdestli bulunmak ve güzel kokular sürünmek lâzımdır. Eğer bir kimse kendi halini temiz yapmaz ise abdestli olmaz ise aslı itibariyle kokmuş çamurdan meydana gelen bu beden varlıklarımızdan kendi halleri üzere melaike-i kiram uzak durur, sevmez bu durumu. O zaman onlarla bir arada olmak için onlarında rızalarını almak için o zaman mümkün olduğu kadar çok abdestli ve temiz ve güzel koku sürerek kişiler temiz olma yolunda hayatlarını sürdürmelidir diye bir ikaz ediyor.

Ve melâike nasıl fena kokulardan eza duyan olursa, necaset böceği dahi onların aksi olarak, gül kokusu ile zarara uğrayan olur. Halbuki gül kokusu, güzel kokulardandır. Binâen­aleyh necaset böceği, mademki bundan zarar gören oluyor, şu halde gül kokusu, onun indinde güzel koku değildir. Ve ma'nen ve süreten mizacı, necaset böceğinin mizacına benzeyen kimse, hakkı dinlediği vakit, ondan zarar gören ve eza duyan olur; ve bâtıl ile sevinçli olur.

Haktan eza duyan ve bâtıldan sevinçli olan kimseler hakkında Hak Teâlâ: وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) ya'nî "Şunlar ki bâtıla mü'min oldular, batıla iman ettiler ve Allah Teâlâ'ya kâfir oldular" buyurdu. Ve onları hüsran ile vasf ederek اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ellezine hasirune enfusehum (Ankebût, 29/52) ya'nî "işte onlar, nefislerine hüsran ve ziyan eden, hâsirûndur" dedi. Zîrâ iyiyi fenadan temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur.

Tercüme: "Mübtelâ-yı bencillik olan kimse yani benliğinin hükmü altında olan kimse, nakdi kalbdan yani gerçek olanla sahte olandan temyiz etmez, ayırmayan bir doğru yoldan sapmıştır. Uyanık ol, her ne kadar o manevî ise de ondan kaç! Yani zahire ibadet ehli gibi görünürse de yine de ondan kaç. Yani kalp ile aslını ayıramayan kimseden kaç. Neşv ü neması olanla olmayan, onun önünde birdir. O her ne kadar yakîn da'vâ ederse de, şekk içindedir. Eğer böyle bir kimse, halk nazarında zekî-i mutlak ise de, mademki onun bu temyizi yoktur, o kimse ahmaktır." Yani halk onu idrakli akıllı da zannetse aslında ahmaktır. İşte bir bakıma insan içerisinde gezen gerçek manada Âdemi olanları ayıramayan kimselerden de geç, yani kalp ile aslını ayıramayanlardan uzak dur diyor.[46] “ İz- -T-B- ”

----------------

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları araştırması” ile devam edelim, Diyanet Meali: 

29.52 - De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah'ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır." Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

29.52 - De ki benimle sizin aranızda şâhid, Allah yeter, o Göklerde ve Yerde ne varsa bilir, bâtıla iyman edip de Allaha küfredenler, işte onlardır hep husrâna düşenler. 

---------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de açık olarak “Göklerde ve Yerde ne varsa bilir” Hükmü ile! 

“Bâtıla iyman edip de Allaha küfredenler”in yeryüzünde olduğu gibi, gökyüzünde de oldukları bu ifadelerden de kolayca anlaşılmaktadır. 

“işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.” Bilgisi, yeryüzü insan sülâleleri için geçerli olduğu gibi, gökyüzü insan sülâle nesilleri içinde geçerli olduğu kesin olarak bilrilmektedir. [47] 

 “ İz- -T-B- ”

----------------

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَوْلَا أَجَلٌ مُّسَمًّى لَجَاءهُمُ الْعَذَابُ وَلَيَأْتِيَنَّهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ {العنكبوت/53}

“Veyesta’cilûneke bil’azâb(i) velevlâ ecelun musemmen lecâehumu-l’azâbu veleye/tiyennehum bagteten vehum lâ yeş’urûn(e)” (29/53) Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. (Hikmet gereği) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın elbette gelecektir. (29/53)

----------------

 Ve yesta'ciluneke bil azab, Bir de senden acele azap istiyorlar. Büyük insanın (İnsân-ı Kamil) kemâlat dervreleri milyonlarca seneler içinde olduğu halde, küçük insan (birimsel insan) kemâlatı anne karnında dokuz ay gibi kısa bir zamana sığar. Onun için Hakk Teâlâ Hazretleri, “Hulikal insanü min acel” (Enbiya, 21/37)

“İnsan aceleden halk olundu” buyurdu.

----------------

 “Teenni Rahmandandır” gereğince rahmâni tecellide acele yoktur. Acele ise, uzaklık sıfâtı mevcut oldukça gerçekleşir. Onun için “Acele şeytandır” buyrulmuştur. Zira şeytan “şatane ve şutunen” den türemiş olup uzaklık ma’nâsınadır. İnsan maddi ve ma’nevi amaçlarına kavuşmak için acele eder. İstediği şeyi elde ettiği zaman, artık faydalanmak için acele etmez. Çünkü uzaklık son bulur ve yakınlık hâsıl olur. 

 Ve lev la ecelüm müsemma, Eğer belirlenmiş bir süre olmasaydı. Ayan-ı sabite de yani ilm-i ilâhide belirlenen program gereği kazanın peyderpey kader olarak inmesi belirli bir süreye bağlıdır. “Kün Fe Yekün” Hemen olur. İlm-i ilâhi sûret olan Esmâ-i ilâhiyyelerin zuhur mahallerinde görüntüye çıkarmayı talep ettikleri istidatları belirli bir sürede zâhirde meydana çıkar. 

 Lecaehümül azab, Elbette kendilerine gelecek. Ayan-i sabite yani ilm-i ilâhide ki programları gereği bu azab kendilerini bulacaktır…

 Ve le ye'tiyennehüm bağtetev ve hüm la yeş'urun, Ve elbette o kendilerine gelecek, şuurları olmayarak (bilincine varmadan) ansızın gelecek! Kişinin farkına varmadan kendine gelen en büyük azap, kendi hakîkatinden ve bu hakîkatin kaynağı olan Hakk’tan ayrı ve uzak olmak ve bunun şuurunda ve farkında olmadan nefsini hayâli ve vehmi üzere bir hayat sürmesidir. Şeytanda hile ve dolanla bu âlemi süslü gösterek bu perdeleri arttırmaktadır. Sûre ismi bilindiği gibi “Ankebut” örümcektir. Örümcek nasıl ağ örerse kişinin aklında örülen şartlanma ağları kendine büyük bir perde olmaktadır. 

 Terzi Baba’mızın ilim tedrisatına girip aklında ki şartlanma perdelerini temizleyip kaldıramayanlar. Ve çeşitli gerekçelerle Terzi Baba İrfan Mektebi yolundanda ayrılanlar, Efendi Babam’ın vermiş olduğu zati ilim kaynaklı eğitimi anlayamayıp, tekrar geldikleri sahaya dönmektelerdir. Ve bu kendilerine en büyük azap olacaktır ve olmaktadır. Fakat onlar bunun şuurunda ve farkında değillerdir! Canları sağ olsun…[48] (Murat Derûni)

----------------

يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ {العنكبوت/54}

“Yesta’cilûneke bil’azâbi ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)”

----------------

يَوْمَ يَغْشَاهُمُ الْعَذَابُ مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {العنكبوت/55}

“Yevme yagşâhumu-l’azâbu min fevkihim vemin tahti erculihim veyekûlu zûkû mâ kuntum ta’melûn(e) (29/54-55)

(Evet), Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Oysa azap kâfirleri üstlerinden ve ayaklarının altından bürüyeceği gün, şüphesiz cehennem onları mutlaka kuşatmış olacaktır. Allah, onlara, “Yapmakta olduklarınızın cezasını tadın” diyecektir. (29/54-55)

----------------

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı İlmîlerinin em- sâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehâdette, ya’ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem’iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ ma- kâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makâm-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ, oı (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya’ni, “Cehennem şimdiki halde kâfirleri mu- hîttir” buyurur. Celâleddîn-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ ’Hâşiyesf nde bu¬yururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû’-i i’ti- kâdlan ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffân muazzeb kılacaktır." Bu ma’nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar “Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir. Veyâhût cehennem çukurlanrından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş’e-i rûhâniyye gâlibdir. Neş’e-i nefsâniyye gâlib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onların kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü’yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtin içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabiî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehâd'etin ahkâmı dâiresine avdet edince, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınlan bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için istib’âd ve inkâr olunur.[49]

----------------

يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ أَرْضِي وَاسِعَةٌ فَإِيَّايَ فَاعْبُدُونِ {العنكبوت/56}

“Yâ ‘ibâdiye-llezîne âmenû inne ardî vâsi’atun fe-iyyâye fa’budûn(i)” (29/56) Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. O hâlde, ancak bana kulluk edin. (29/56)

----------------

 “Arz” dan yeryüzünden gelen bilgiler hikmet yani ilm-i ledün biilgileridir. Cenâb-ı Hakk benim ilm-i ledün bilgilerim geniştir. İbadet edin ibadetinizi ubudete dönüştürüp hakkani bilgilerden karşılıksız vereyim diye bizlere bahş etmektedir. (Murat Derûni)

----------------

Yerden murad ise.. Halka bağlı manalarla , Hakka ait tecelliler arasında münhasır kalan, bu varlığın hakikatleridir…

Şu âyet-i kerime ise… Anlatılan hakikatlere işaret eder:

- «Yerim geniştir... Ancak bana ibadet ediniz...» (29/56)

----------------

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ {العنكبوت/57}

Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i) sümme ileynâ turce’ûn(e) (29/57) Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. (29/57)

----------------

 Akıl bilici nefs tadıcıdır. Bu yüzden “ ölümü nefs tadacaktır” “Küllü nefsin zaikat’ül mevt” (29/57) denmiştir. “İZ-T.B.” Buradan da İz-Efendi Babamızın yakın zamanda rahmetlik olan kardeşi Cevdet ARDIÇ beyefendiye Allah c.c. rahmet etsin, kabir rahatlığı dileriz. 

Normalde Kûr’ân-ı Kerim sûre çalışmalarına ilk âyeti ile i’şari tevil ve tefsiri ile başlamaya çalışırım. Ankebut sûresinde farklı bir zuhurat ve müşahade olduğu için bu âyetten başlamaya karar verdim.

Ramazan bayramı 2. Günü kuzenim Cem aradı ve Babamı hastaneye kaldırdık. Babam iyi değil haberin olsun dedi. Akşam tekrar aradığı zaman babam vefat etti dedi.

Ramazan bayramının 3. günü amcam Gürbüz beyin cenazazesi Karacaahmet Şakirin Camii den cenaze namazı kılınıren onunla birlikte 2 hanım, 3 erkek toplam 5 tane cenaze vardı. Ve her birinin örtüsünde bilindiği gibi “Muhakkak ki her canlı ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz” (Ankebut 29/57). Yazmaktaydı. 

Ve cenazelerden biriside eski bir emniyet müdürüydü. Ve oraya gelen çelenklerden birinde Selâm esmâsı ve Necm sûresine işaret olan isim vardı. 

Ve biraz aşağıda olan aile kabristanlığında babam’ın, annesi, babası ve büyük babası, büyükannesi ve amcasının yanına defnedildi. Dönüş işlemi tamamlandı. Ve o ahirine (berzahına), cenazeye gelenler şimdilik belirli bir süre dünyalarındaki hayallerine dönmüş oldular.

Oluşan bu küçük müşahade sonrası yolumuza devam edelim. (Murat Derûni)

----------------

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

(Küllünefsin zâikatül mevt sümme ileynâ türcaun)

(Ankabut /29/57) “Her nefs, ölümü tadıcıdır, sonra da bize döndürüleceksinizdir.”

---------------

“Her nefs, ölümü tadıcıdır,” Aslında ölüm diye bir şey yoktur, sâdece elbise değiştirmek vardır çünkü “tadış” kelimesi ile varlığın yokolmayıp devam edeceği açık olarak belirtilmektedir. Bu nedenle ölüm “geçiş” mânâsınadır. “Tadış” hayât belirtisidir, hayâtı olmayan tad alamaz. Cenâb-ı Hakk (c.c) hayâtımız olduğu halde elimizden duyularımızı almış olsa o kişi yaşadığından hiçbir şey anlayamaz, bu da gösteriyor ki “tadış” o cesede âit değildir. O tadışı yapmakta olan rûhtan, kastedilen nefs’tir, bu cesed elbisesi ile bağları kesilince kendi âlemine dönerek, o şartlar içinde tadışına devam etmektedir. O geçiş yapılan bu ortamın şartlarını şu an sâhibi olduğumuz madde bedenin algılıyıcıları algılayamamaktadır çünkü çok latîftirler, bizdeki alıcılar ise kesîftirler. Ancak çok az insana nasîp olacak bir biçimde rü’yâ yoluyla Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın lütfuyla alışlar olabilmektedir. 

Bu değişik tadışlar, kişinin dünya da iken yaşadığı değer yargıları itibariyle olacağı açıktır. Kişinin dünyada yaşadığı hayat tarzı ona alışkanlık üzere bir hayat yaşamasına sebeb olduğundan ondan ayrılması epey güç olacaktır. Hayatını dünya şartlarına göre düzenleyen kişinin tadışı ile hayatını âhiret şartlarına göre düzenleyen kimselerin ölümü tadışları tabîidir ki, bir olmayacaktır. Bu tadışın kaynağı zâhiri beş duyu ile değil, bâtın-i beş duyu olacaktır. Dünya da iken bu bâtın-i duygularını da dünya ve nefs istikametinde kullandı ise bu tadış oldukça acı olacaktır, eğer bu duygularını hakikati itibariyle kullandı ise çok müjdeli bir tadış olacaktır. 

“ sonra da bize döndürüleceksinizdir.” Tabiatın aslı olan ismi zâhire, bedenin dört unsuru olan, toprak toprağa, suyu suya, ateşi ateşe, havası havaya, dönüşerek onlar kendi hakikatleri olan ismi zâhir âlemlerine intikâl edecektir ve burada kendi asılları üzere bir başka varlığın tekrar temel unsurları olacaklardır. Böylece seyirlerini dünyanın son kıyameti kopuncaya kadar sürdüreceklerdir. Bu âlemden olduklarından ve fiziken de sorumlu olmadıklarından âhiret ahvali onların üzerinde geçerli olmayacaklardır. 

Ahiret, berzah âlemine, geçen ise o âlemden gelen rûh ve nefs’tir, rûhumuz Allah’ın bize tahsis ettiği kendinden kendi hakikati ve kendi hakikat-i olan bizde ki varlığı, nefsimiz ise bizim hakikatimiz olan bireysel varlığımızın lâtif hakikatidir. Ancak biz onu zâhiren kullandığımızda kesif, yani tabiat-toprak ahlâklı yaparız. Hakikat-i üzere kullandığımızda ise onun hakikat-i olan esmâül hüsnâ ile Hakk olarak kullanmış oluruz, işte bu yoldanda rububiyyet mertebesinden kendi aslı olan Allah ismine ulaşmış olur. 

 İşte bâzı kimseler, Allah esmâsına, bâzı kimseler, Rabb esmâsına, bâzı kimseler, nur esmâsına, bâzı kimseler, nar esmasına, bâzı kimseler mudil esmâsına, bâzı kimseler, kahhar esmasına, bâzı kimseler, cebbar esmâsına döndürüleceklerdir. Diğerlerinide buna göre kıyas edin. İşte kim hangi esmâ cihetiyle döndürülecek ise tadışı o mânâdan olacaktır.

 Her esmâ-i ilâhiyye Hakk’ın bir kimliği olduğundan (bize döndürüleceksiniz) ifadesi ile bu hakikate dikkat çekilmiştir.[50] “ İz- -T-B- ”

----------------

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

Bu ecilden onda ikâmeti uzadı; ta'yîn ile bin üzerine ziyâde oldu. (2).

Ya'nî cenâb-ı İsâ'nın terkîb ve sür'at-i inhilâli İktizâ eden tabîat hükümlerinden temizlenmiş olarak var olması eclinden, Suret verilmiş ruhtan ibaret olan cisimde ikâmeti uzadı. Ve onun o cisimde ikâmeti ta'yîn ve hesab ile bin seneden ziyâde oldu. Zîrâ mîlâd-ı İsâ ile (S.a.v.) Efendimiz'in dünyâyı teşrifleri aralarında (555)* senedir. Fusûsu'l Hikem'in târihi ise (627) inci sene-i hicriyyedir. Gerek bu târihler ve gerek tevellüd ve hicret-i nebevi arasındaki mikdâr-ı sinin yekdiğerine eklenirse, bin iki yüz küsur sene tutar ki, cenâb-a Şeyh (r.a.)in bu beyt-i şeri­fi hesap edilişlerinde, mîlâd-ı İsâ'dan binden ziyâde, seneler murûr et­miş olur.

Binâenaleyh İsâ (a.s.)ın tasavvur edilen ruh bedeninde, (İsa (as) ın ruh ağırlıklı bir bedeni var Hz, Şeyh (r.a.) zamanına ve ondan sonra da âhir zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdî'nin asrında nüzulü vaktine kadar ikâmeti devam etti. Bu devam etme bedeni sebebiyledir. Zîrâ onun bedeni, cism-i beşerde bir surete giren rûhtan ibarettir.

Beşer suretinde zuhuru ve bir bedene girme, an­cak sûret-i beşerde olan Hz. Meryem'e münâsebet ve ittisali ve Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e beşer suretinde zahir olarak nefh etmesi se­bebiyledir. Hz. Mehdî zamanında nüzulünden sonra, icap ettiği şekilde, yiyip içer ve evlenir, tekrar dünyaya geldiğinde Ve sonra vefat edip (S.a.v.) Efendimiz'in hücre-i mutahharasına defn olunur. 

Şu halde gerek Yahu­diler tarafından katletmeye düşündükleri vakitte ve gerek semâya ref edil­diği zamanda ve el-ân hayât-ı nûrâniyye ile hayy olan İsâ (a.s.) ba'de'n-nüzûl, sünnet-i seniyye-i muhammediyyeye tabi olarak, tabiat dâi­resinde yaşayacak ve hayât-ı tabîiyye, mevt-i tabiîyi muktezî bulunduğundan كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ (Ankebût, 29/57) hükmü tahtına dâhil olarak vefat eyleyecektir. 

Ankebut (29) / 57- Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürülecektir.

3/55 ayetinde biz seni eceline yetiştireceğim buyuruyor.

﴿٥٥﴾ اِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسۤى اِنِّى مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ اِلَىَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوۤا اِلَى يَوْمِ الْقِيَمَةِ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

3/55-) İz kalAllahu ya Iysa inniy müteveffiyke ve rafiuke ileyYE ve mutahhiruke minelleziyne keferu ve caılülleziynettebeuke fevkalleziyne keferu ila yevmil kıyameti, sümme ileyYE merciuküm feahkümü beyneküm fiyma küntüm fiyhi tahtelifun;

3/55-Hani Allah şöyle buyurmuştu: "Seni ben vefat ettireceğim (önceki açıklamaya atıfla, gizli suikastla seni öldüremezler, seni ben, vâden dolunca vefat ettireceğim)... Seni kendime ref' edeceğim (hakikatinin yüceliklerini yaşatacağım); hakikati reddedenler (kâfirler) arasından alarak arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet sürecine kadar, hakikati inkâr edenlerden değerli-üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz banadır. Aranızda ayrılığa düştüğünüz konularda hükmü, ben vereceğim." Ma'lûm olsun ki, Yahudiler tarafından İsâ (a.s.)a vâki' olan sûikasd hakkında iki rivayet vardır.

Bu babdaki tahsilat, Hasan Sâhib ismindeki bir fâzıl-ı muhterem tarafından lisân-ı fârisî üzere yazılıp Hindistan'da tab' edilmiş olan et-Te'vîlü'I-muhkem fî müteşâbihi Fusûsi'l-Hikem namındaki Şerh-i Fusûs'ta beyân olunmuştur. O da bu isimle Fusus-ul Hikemi şerh etmiştir. Bu şerh Avni Konuk’un şerhinden daha evvel olması lazım gelir. Muhkem tevil içinde müteşabih olan Fusus-ul Hikem demektir. 

Tafsîlât-ı mefkure on­dan bi'l-iktibâs icmâlen beyân olunur. Zikredilen tafsilat ondan alınarak özet olarak buraya verilir. Şöyle ki: Birinci rivayete göre Isâ (a.s.) asılarak şehîd edilmedi, belki ref (göğe kaldırıldı) olundu. Ve ona kasd eden Yahudilerden birisi Allah tarafından sûret-i İsâ'ya temsil olunup Yahudiler Hz. Isâ zanniyle onu astılar.

Ve bu riva­yetin râvîleri, sûre-i Nisâ'dan vâk'ı وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ (Nisa, 4/157-158) بَلْ رَفَعَهُ âyet-i kerîmesiyle ihticâc ederler.

Nisa (4) / 157- Ve: “Allah’ın elçisi, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük.” demeleri yüzünden onları lanetledik. Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat öldürdükleri onlara isa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiç bir sağlam bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.

4/158- Bilakis Allah, İsa’yı kendi katma kaldırmıştır. Allah her zaman azizdir ve hikmet sahibidir.

İkinci rivayeti aktaranlar derler ki: İsâ (a.s.), vaktaki Yahudiler tara­fından işkence olundu, o hazret ile beraber iki hırsız dahî yakalanmış idi. Her üçünü de çarmıha gerdiler. Sonra oradan indirip, o zamanda geçerli olan idam âdet üzere, kemiklerini kırıp ihrâc etmek suretiyle katlettiler iki hırsızla beraber; ve hırsızlar hakkında öyle yaptılar, yani idam ettikten sonra indiriyorlar, kemiklerini de kırıyorlar, öylece de bırakıyorlar. Nöbet İsâ (a.s.)a geldikde, o hazreti vefat etmiş buldular. 

Velâkin yan tarafına bir mız­rak sapladılar; ve o mahalden kan aktı. Binâenaleyh bu fiilin failleri "Biz onu asarak idam ettik " dediler. Zîrâ "salb” çarmıha germek burada, feth-i "sâd” ile "İhrâc-ı üstühân" ma'nâsınadır. Zamm-ı "sâd" ile olunca "darağacı" ma'nâsına gelir. Burada Arap harflerindeki üstün, esrelerden bahsediyor. Yani “sad” harfinin ötresi ile gelmedi de su diye, si diye gelmedi de “sa” ile geldi sad ile bir şeyi çıkarma manasınadır. Sad’ ın üstünü ile gelince darağacı manası anlamına gelir. 

Feth-i "sâd" ile, "ashâb-ı salb" "kemik ihrâc eden kimseler" ma'nâsınadır. Şu halde o hazreti, Yahudiler وَمَا قَتَلُوهُ (Nisa, 4/157) buyurulduğu üzere, "Katl etmediler"; belki o hazret kendi ken­dine teslîm-i ruh eyledi. وَمَا قَتَلُوهُ (Nisa, 4/157) buyurulduğu üzere dahi, feth-i "sâd" ile "salb etmediler, ya'nî kemiğini çıkarmadılar". وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ

(Nisa, 4/157) buyrulduğu üzere, "Velâkin asılmışa, ya'nî kemiği ihrâc edilmiş olanlara benzer oldu". Yani kendisinin kaburga kemikleri kırılıp çıkartılmadı ama şubbuhu dediği o benzeyenlere uygun şekilde göründü. 

Bu sebeble Hıristiyanlar arasında Hz. Mesih (a.s.) hakkında ihtilâf husule geldi ki, bugünlere kadar gelen ihtilaf daha o günlerden başladı. İşte bazıları O’nu astık dediler, bazıları da Yuda isminde benzeyeni astığını söylediler, Yuda 12 havariden birisidir, yakalandıklarında Yuda eğer beni af ederseniz İsa (as) ın yerini söylerim diyor. O günün valisi yani Kudüs valisi bunları arıyorlar İsa (as) ve havarileri bunu Ramadan emir alarak yapıyorlar, havarilerden bir tanesi Yuda ben onların yerini size söylerim ama beni bırakın diyor. 

Cenab-ı Hakk akşam vaktinde Yudayı İsa (as) görüntüsünde onlara gösteriyor, Yuda’yı yakalayıp asıyorlar, bakıyorlar ki ortada Yuda yok acaba biz kimi astık diye tereddütte kalıyorlar. Eğer İsa’yı astık ise Yuda nerede, eğer Yuda’yı astık ise İsa nerede diye kafaları karışıyor ve bu şekilde ihtilafa düşüyorlar. Bunlardan bir taife Mesîh (a.s.)ın yerine, ona temsîl olunan Yahuda'yı katl ve çarmıha gerdiler derler.

Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'in müfessirleri bu tafsîle pek az muttali' olmakla, Isâ (a.s.) hakkında Nasârâ'dan bu kavl ile kail olan taifenin sözlerini seçtilerki yani Müslümanlardan bir çok alim bu sözleri kabul ettiler bu kavi, Kur'ân-ı Kerîm'de kabul edilmemiştir.[51] “ İz- -T-B- ”

---------------

“Allah’tan geldik, O’na döndürüleceğiz” Hikâyede bahsi geçen kişilere göre hayat insanın unsurî/cismanî bir vücûd elbisesi giyinerek bu âlemde zuhûra gelmesiyle başlar ve bedenin ölümüyle de sona erer. Bu anlayışın bir başka ifadesi, “topraktan geldik, toprağa döneceğiz,” olabilir.

Hikâyeyi okuyunca aklıma Yunus Emre’nin şu mısraları geldi, onlarla başlamak istedim:

Bu dünya ol âhiretten içeri, Aşıkın yeri var kimseler bilmez, Yunus öldü diye selâ verirler, Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.

Bizler insanın hem zâhirî hem de bâtınî bir yaşantısı olduğuna inanıyoruz. Zâhirde bir cismânî bedenden ibaret olan insanın bâtını, yani hakîkatı, nefsidir. “Nefs o şeyin zâtıdır (yani hakîkatidir)” kaidesiyle bu husûs ifade edilmiştir. Zâhirimiz ölüp unsurlara ayrılsa da bâtınımız, yani nefsimiz, bâkîdir. Nitekim Kûr’ân-ı Kerîm’in pek çok sûresinde geçen “Hâlidîne fîhâ ebedâ” meâlen “Onlar orada ebedi kalıcıdırlar” (bk. örneğin Tevbe 9/22) âyeti bir yönüyle bu gerçeği ifade etmektedir. Ayrıca yine Kûr’an-ı Kerîm’de geçen "Külli nefsin zâikatü'l-mevt", meâlen "Her nefis ölümü tadacaktır", (bk. Âl-i İmrân, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57) ifadesinden biliyoruz ki ölüm bir son değildir, nefs için tadılacak birşeydir. Bu tadışın ardından nefs başka bir boyutta o boyutun şartlarına uygun bir şekide yaşamına devam edecektir.

İnsanı ve hayatı biraz daha derinden tanımak istersek nefsin hakîkatini de anlamamız gerekecektir. O hakîkat nefestir, daha doğru bir tabirle Nefes-i Rahmâni’dir denilebilir... Rahmân âlemleri halk etme görevi kendisine verilince, nefesiyle “Huuu!” diye üfledi ve Âlem-i Şehâdet’teki bütün bu varlıklar vücûda geldi. Ancak Rahmân nefesini bir defa üflemiş de âlemi kendi hâline bırakmış değildir. Âyette ifade edildiği gibi “kullü yevmin hüve fî şe’nin,” meâlen  “O hergün yeni bir tecellîdedir” (bk. Rahmân 55/29). Nefes alış ve veriş devamlıdır. Bu nedenle bu âlemde sürekli kevn ve fesad vardır, yani doğumlar ve ölümler, bir başka ifadeyle gelişler ve geri dönüşler.

Sorulabilir... “Allah’tan geldik,” diyorsun ama yazdıklarından “Rahmân’dan geldik,” anlamı çıkıyor, “Allah’tan geldiğimizi ve O’na döneceğimizi nasıl bileceğiz?” Cevap: Rahmâniyyet’in bâtını Zât-ı Ulûhiyyet’tir. Bu mertebede, Rahmân tarafından halk edilen tüm varlıklar ve insanlar a’yân-ı sâbiteler, yani ilmî sûretler ve programlar, hâlinde mevcuttur. Rahmân’ın halk ettiği mevcûdât aslında a’yân-ı sâbitelerin gölgelerinden başka birşey değildir. Yani bir yönüyle denebilir ki hayatımızın başlangıcı Zât-ı Ulûhiyyet mertebesidir. Biraz benzetme yönlü anlatılsa: Senarist Zât-ı Ulûhiyyet, yapımcı Rahmâniyyet, mekân Hazret-i Şehâdet, figüranlar diğer hayat sahibi mevcûdât, başrolde de bizler...

Hayat anlayışımızı daha da derinleştirmek istersek “a’yân-ı sâbite-lerin hakîkati nedir?” diye sormamız gerekir. Fusûsu´l-Hikem’de “a’yân-ı sâbiteler ceal edilmemiştir zât’ın iktizasından ibarettirler,” der. Yani denilebilir ki insan bir program hâlinde Zât-ı Ulûhiyyet’te ilmi olarak ortaya çıkmadan evvel dahi Allah’ın zâtında, O’nunla beraber gizliydi ve O’ndan ayrı değildi. Zâten O’ndan başka hiçbir şey mutlak mânâda vücûd sahibi değildir. Her şey O’nda başlar O’nda biter ve O’ndadır. Ezelî ve ebedî olan O’dur... Gitmek ya da gelmek ancak ifade içindir.

Bu yönüyle belki de dört kelimelik hayat anlayışı “Lâ ilâhe illâ Allah” şeklinde yeniden düzenlenmelidir. Ancak bu sözün hakîkati öylesine yüksek bir idrâk gerektirir ki, benim gibi daha kendi hakîkatini tanıyamamış bir dervişin hayat anlayışı olarak sunacağı bir ifade değildir, ancak lâfzi olarak söylenebilir, aynen yukarıda yazılan birçok cümle gibi. Allah hakîkatlerini idrâk ve müşâhede etmeyi nasip eder inşeallah! Ce….. De….. [52] “ İz- -T-B- ”

-----------------

Hastalığı iyice ağırlaştığı bir sırada Yavuz Sultan Selim’in, “Hasan Can, bu ne haldir?” sorusuna karşılık onun, “Sultanım, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip O’nunla olacak zamandır” (O’na dönülecek zamandır) demesi üzerine padişahın, “Ya bunca zamandan beri bizi kiminle bilirdin?” şeklindeki sözü tarih kitaplarında yer almıştır. 

 ONUNCU BÖLÜM

 TEVHİD-İ SIFAT

 Tevhid-i Sıfat: Sıfatların birliği anlamınadır.

 Makamı: “Teşbih (benzetme) dir. “fena fillâh” Allahta fani olmaktır.

 Zikri: “Ya Ahad”dir.

 Âlemi: “Âlemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir. 

 Peygamberi: “İsâ” (a.s.). dır.

 Lâkabı: “Rûhullah” dır.

 Kelimesi: “lâ mevsufe illâ Allah” (sıfatlanmış olan ancak Allah’tır) Seyri: “Seyri fillâh” Allah’da seyir İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.

 Kûr’ân-ı Keriym; Âli İmran; (3/185) Âyetinde

نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِوكل

 “küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen: “her nefis ölümü tadacaktır.” Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir.

 Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/253) Âyetinde, bu hâle işaret vardır.

 وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ

 “ve eyyednahü birûhil kûdüsi” Meâlen: “biz onu rûhül kûdüs ile destekledik.”Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Ahad” ismidir. 

Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir. İşaretini ehli bilir.

Mürşidinin himmeti, irşadıdır. “Hakikat mertebesi”nin devamıdır.

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

Bu mertebede kişi daha evvelce “Tevhid-i Esmâ”da gördüğü isim birliğinin aslında “Sıfat birliği”ne dayandığım idrak etmeye başlar. 

“Sıfatı subutiye” diye bilinen Cenâb-ı Hakk’ın yedi sıfatı başta olmak üzere bütün sıfatlarının faaliyetlerinin iyi idrâk edilmesi için çok çalışılmalıdır.

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden sâlik; burada bir mertebe daha yükselir ve “Tenzih”ten “Teşbîh”e ulaşır.

Daha evvelce HAKk’ın varlığını, isimler düzeyinde batında müşahede etmiş iken; bu defa zahirde Sıfat mertebesinde müşahede etmeye başlar.

Her varlıkta HAKk’ın bir sıfatını görüp; her şeyi ona göre değerlendirir.

“Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü ilâhisi bu hâli ne güzel anlatır. 

Nefs kelimesi ile anlatılmak istenen mânâ; İnsânda bariz olarak benliğinin en geniş mânâ’da ki; vasfı olmakla birlikte, diğer varlıklarda da mertebeleri itibariyle, böyledir. 

İşte, her varlıktaki “birimsel nefs” ölümü tadacaktır. 

Ondan sonra, “kendi nefisleri üzerine şahid oldular” hükmüyle de; gerçek İlâhi nefslerini teşbih mertebesinde müşahede etmiş olacaklardır.

İdrâk ve yaşantısı oldukça zor olan bu mertebede sâlik, tüm sıfatlarının Hakk’ın sıfatları olduğunu idrâk etmeye ve bu anlayış içinde hayatını sürdürmeye devam eder. 

Âdem (a.s) hakkında buyurulan, “ben ona Rûhumdan nefh ettim” hükmü daha, daha kemâle ulaşarak, İsâ (a.s) hakkında, “biz ona rûhumuzdan nefh ettik” şeklini alır. “Biz” ifadesi ile ondaki sıfatların, kendi sıfatları olduklarını açık olarak belirtmiştir. 

“Biz onu Rûh’ul kûdüs ile destekledik” kelâmı îlâhisi ile de; bu mertebenin mukaddes bir mertebe olduğu anlatılmıştır.

Bu mertebeye ulaşan kimseleri izâfi babaları kalmaz çünkü “fenâ fillâh” Allah’da fâni ve yok olmuşlardır. 

Bunların babaları “Rûh’ul Kûdüs”tür. 

İnsânlık seyrinin kemal yolunda “fena fillâh” ve teşbih ifadesi ile de belirtilen “İseviyyet” mertebesini Hıristiyanlar, içlerinde çok azı müstesna ne yazıkki hiç anlayamadılar.

Bu yüzden (üçlü ALLAH) yani “Baba,oğul Rûh’ul Kûdüs” ifadeleriyle izaha çalıştılar. İsâ (a.s).mın gerçek makamını idrâk edemediler.

Hak’ta fâni olanın kendine has bir yaşantısı olamıyacağından İsâ (a.s).mın şeriatı da yoktur. 

Mûsâ (a.s.) şeriatına uymaya çalışan Hıristiyan âlemi, işte bu yüzden tam bir kargaşa ve belirsizlik içindedir. 

Ne acı durumdur ki ellerinde KÛR’ÂN gibi çok yüce bir hükümler manzumesi ve İlâhi kelâmı bulunan İslâm müntesipleri de onların inançlarına, kendi geçici hevesleri uğruna âlet olmakla her türlü yaşamlarına özenmekte ve büyük bir iştah ile onları örnek almaktadırlar.

“Fenâ Fillâh” mertebesine ulaşan kişinin karşılaşacağı epey zorluklar vardır ki; bunun en önemlisi “kayıdsızlığa” düşmesidir.

Hiç bir şeyle kayd altına girmek istemez, çünkü HAKK’ta fâni olmuştur. Burada kalmak oldukça zordur. 

Eğer farkında olmadan tekrar eski birimsel nefsine düşerse, inkârcı zındık olur, çok tehlikeli bir haldir.

Kurtuluşu “Ahad” ismiyle birlikte “La mevsufe illlelah” zikrini fırsat buldukça çekmeli, rehavete ve gevşekliğe düşmemelidir.

Kendi sıfatlarının ve âlemdeki bütün sıfatların “ALLAH”ın sıfatları olduğunu idrâk edip böylece bu mertebede yaşamını sürdürmelidir.

Kûr’ân-ı Kerîym’de bu hakikati ilk idrâk eden kişinin İsâ (a.s.) olduğu bildirilmiştir.

Hazmı ve yaşamı oldukça zor olan bu mertebeyi Allah (c.c.) arzulularına kolay getir-sin, gayret bizden, yardım ve muvffakiyyet Allah’dandır. (c.c.) Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle.

Gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.) Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini kısaca belirtmeğe çalışalım.

Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrakine doğru yol almağa devam etmektir.

Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet daha eksiltilerek (400) e düşürülecek, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda AHAD zikrine devam edilecek. 

Sonra. (100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ mevsufe illâllah) ilâve edilecek. Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.

Ancak, dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız diğerleri de böyle devam eder.

Bu mevzuda daha geniş bilgi altı peygamber isimli kitabımızın İsâ (a.s.) bölümüde gelecektir. Fakat en verimli eğitim yolu sohbettir. 

Yeri gelmişken, faydalı olur düşüncesiyle, bu mevzu ile ilgili Kelime-i Tevhid kitabımızın, “Tevhid-i sıfat” bölümünü de buraya ilâve etmeyi uygun buldum.

----------------

 Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır. 

 “Mertebe-i İseviyyet”in tahsil yeri “Rûhül Kûdüs”ün bâtınen zuhur mahallidir. 

 “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lâfızla söylenmektedir. 

 Mûseviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani “allah” lâfzının birinci (1.) “lâm”ında, “İseviyyet mertebesi”nde olanlarda on (10) da yani “allah” lafzının ikinci (2.) “lâm”ında kalırlar, ki burası da okunuşu itibariyle “ellâ”dır. O halde onların “kelime-i tevhid”leri “lâ ilâhe illâ ellâ” olur. 

 “allah” lafzını mânen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilâhlar yok) “illâ ellâ” (ancak ancak) diye hayal âleminde uçuşup durmuşlar; sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilâh”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilâhlarla baş başa yaşamışlar. İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir. 

 Çünkü buradan sonra ulaşmaları lâzım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir ki bu ise, “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lâfızda söylenen “allah” lafzının ikinci (2.) gizli “elif”idir. 

 İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır. 

 İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fâni olup “lâ ilâhe illâ ellâ” (ilâhlar yoktur) dedikten sonra, kendilerini Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illâ ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerini oluşturamadıklarından halsiz düşüp öylece kalmışlardır. 

 Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illâ ellâ” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir.

 İşte İsâ (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrâk edecek ve böylece “allah” lafzını gerçekten idrâk ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır.

 Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve onuncu (10.) mertebeye yani “allah” lafzının ikinci (2.) “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”e ulaşmıştık. 

 Fakat bu sefer önümüze, lâfızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” “elif” çıkmıştı.

 İşte bu “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır.

 Cebrâil (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek “muhammedi”lere yol vardır. 

 Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkânsızdır, çünkü bir vücud yoktur; sadece lâfız ve mânâ vardır.

 Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillâh”da fâni olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. 

 Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz. 

 Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. 

 O da şöyle olur; kendilerinden geçmiş Hakk’ta fâni vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) “muhammediyyet mertebesi”nden bir elçi yollanır; yanlarına geldiğinde “fâni” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar.

 Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerinin eksik yapanlardır. 

 Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fâni olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır.

 İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillâh” sakinleri, oradan alınarak o mertebenin başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.

 Şöyleki, kendilerinde, bâtınlarında kemâle ermiş, “hakikat-i İseviyye”nin mânâsını alıp, cesedini orada bırakırlar, “mânâyı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezân-ı Muhammedi gibi) “Ezân-ı Muhammediyye”yi okurlar; o andan itibaren, “mânâyı İseviyye” “mânâyı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar.

 Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.[53] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُم مِّنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ {العنكبوت/58}

“Vellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lenubevvi-ennehum mine-lcenneti gurafen tecrî min tahtihâ-l-enhâru hâlidîne fîhâ ni’me ecru-l’âmilîn(e)” (29/58) İman edip salih amel işleyenler var ya, onları içinden ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennet köşklerine yerleştireceğiz. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir! (29/58)

----------------

 Salih amel açıklaması için Ankebut sûresi 7. Âyette geçmişti tekrar oraya bakılabilir. İçlerinden akan ırmaklar için Muhammed sûresi 15. Âyet tefsirine bakılabilir.

 Bizlerin bedenimiz evimizdir. Düşüncelerimiz, hayalimiz vehmimiz, tefekkürümüz bu evde yaşar. Mevlânâ hazretleri sen sadece et, kemik, sinirden ibaret değilsin, hakikatte bir düşünceden ibaretsin demektedir. Bu beden evini hakkani sıfatlar ile tezyin edersek oradaki köşklerde hakkani olacaktır. (Murat Derûni)

----------------

الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ {العنكبوت/59}

“Ellezîne saberû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)” (29/59) Onlar, sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir. (29/59)

-----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “Men sabera zafera” Kim sabretti, zafere ulaştı denilmiştir. Vekil, Raşit, Sabır son esmâ-i ilâhiyyedendir. Kişinin nefsi ile sabretmesi ve sabredenleri bulup onlar ile bu yolda birlikte olmak önemlidir. 

 Sabredenler rablerine güvensinler ve onu vekil ederek rabb’ül erbaba yönelsinler. (Murat Derûni)

---------------- 

وَكَأَيِّن مِن دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {العنكبوت/60}

“Vekeeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rizkaha(A)llâhu yerzukuhâ ve-iyyâkum vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)” (29/60) Nice canlılar vardır ki, rızıklarını taşımazlar (yiyecek biriktirmezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (29/60)

----------------

Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim, Cümle dâm ve yırtıcı hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne kesb arkasındadırlar ne de, rızk hummalıdırlar.

“Dâm”, yırtıcı olmayan vahşî hayvanlardır; âhû ve gazâl gibi ve av hayvanları ve haşerâtü’l-arz ma’nâsınadır (Burhan). “Ükkâl”, ism-i fâil olan “âkil” kelimesinin cem’-i mükesser sîgasıdır, “yiyiciler” demek olur. Ya’ni, yırtıcı olmayan ve yırtıcı olan vahşî hayvanlar hep nzık yiyicidirler. Ne ticâ-ret ve kesb arkasında koşarlar, ne de nzıklannı bir yere cem’ edip gittikleri yere naklederler. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Ankebût’ta (29/60) ya'ni “Hayvânâtın çoğu kendi rızını yüklenip taşımaz. Onlan ve sizi Allah Teâlâ nzıklandırır” buyrulur. 

Bir kimse hiç çalışmayıp ibâdet-i Hak’la meşgül olsa onun mukadder olan nzkı önüne gelir. Binâenaleyh ey nzık taleb eden kimse, senin rızık husûsun- da telâş edip çalışmalann hep senin sabırsızlığındandır ve Hakk’ın rezzâklığı- na olan i'timâdsızlıktandır. Rızık ezelde taksîm olunmuştur. Binâenaleyh kısmetin olan nzık arkandan koşup herhangi bir sûretle seni bulur. Nitekim hadîs-i şerîfde “Eğer Âdemoğlu ölümden kaçtığı gibi nzıktan kaçsa onun nzkı ölüm ona eriştiği gibi elbette erişir" buyrulur.[54]

----------------

وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ {العنكبوت/61}

“Vele-in seeltehum men haleka-ssemâvâti vel-arda vesehhara-şşemse velkamera leyekûlunna(A)llâh(u) feennâ yu/fekûn(e)” (29/61) Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim halk etti, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar? (29/61)

----------------

 Dünyamızın yeryüzü ve gökyüzü olduğu gibi bizlerinde bedenimiz yeryüzümüz ve gönlümüzde göyüzümüzdür. Ve bu gönül göğünde Güneş, Ay ve yıldızlar vardır. (Murat Derûni “Şems” kelimesinin ifade ettiği ma’nânın ne olduğuna bakalım, Arapça “Şems” Türkçe “güneş” Farça “afitab” kelimeleri ile ifade edilmektedir. Gökyüzünde bizim şems-güneşimiz benzeri birçok şems olduğu anlaşılmıştır. Nasıl ki, şems-güneş bizim dünyamızı aydınlatmakta ve ona hayat vermektedir. 

 Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir.

Ğüneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir.

Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[55] “ İz- -T-B- ”

----------------

اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {العنكبوت/62}

“(A)llâhu yebsutu-rrizka limen yeşâu min ‘ibâdihi veyakdiru leh(u) inna(A)llâhe bikulli şey-in ‘alîm(un)” (29/62) Allah, kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (29/62)

----------------

 “Yeşâu” dileme hakkında bilgi bu sûrenin (29/21) âyetinde verilmişti. Tekrar oraya bakılabilir. 

----------------

وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّن نَّزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ مِن بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ {العنكبوت/63}

“Vele-in seeltehum men nezzele mine-ssemâ-i mâen feahyâ bihi-l-arda min ba’di mevtihâ leyekûlunna(A)llâh(u) kuli-lhamdu li(A)llâh(i) bel ekseruhum lâ ya’kilûn(e)” (29/63) Andolsun, eğer onlara, “Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” diye soracak olsan, mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar. (29/63)

----------------

 Gönül göğüne yağmurun inmesi nefesi rahmani “ve nefahtu” ile kevser ırmağı kaynağından gönüllerden gönüllere akan yağmur ile ölü gönüller ve ölü bedenler hakk’ın varlığı ile dirilir. Bunu da yapan Allah c.c. dir. 

 “kuli-lhamdu li(A)llâh” Hamd Allah içindir… Hamd’ı yanlız Allah yapabilir. Hamd’ın üçüncü mertebesinde kul aciz kalır ve Allah’ı hamd edemiyeceğini ve ancak onun kendi kendisini övebileceğini anlar. (35) Fatiha sûresi tefsiri Hamd bölümünde geniş bilgi vardır. (Murat Derûni)

----------------

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ {العنكبوت/64}

“Vemâ hâzihi-lhayâtu-ddunyâ illâ lehvun vela’ib(un) ve-inne-ddâra-l-âhirate lehiye-lhayevân(u) lev kânû ya’lemûn(e)” (29/64) Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi! (29/64)

----------------

Yolumuza Fusûs’ul Hikem ile devam edelim;

Hak kendini duyuş ve görüş ile vasf eder, “Bu sıfat ise, işi­ten ve gören her hayvan hakkında umumidir. Ve vücûdda hayevandan başka yoktur. Bu âlemde ne varsa zaten hepsi hayevandır. Madenler de hayvan, bitkiler de hayvan, insanlar da hayvan, melekler de hayvan, su da hayvan, toprak da hayvan, ne varsa hepsi “HAY” dır. Aksi halde bu âlem ölü dememiz gerekir. Bu âleme bir isim vermemiz gerekirse bu âlem kocaman bir hayvandır. Ama bizim anladığımız manada böğüren, meleyen hayvan değildir. An be an “Hay” olandır. Gören ve duyan her hayvan hakkında umumidir. Ve de vücutta hayvandan başka yoktur, yani vücutta “Hay” den başka bir şey yoktur. Onun için Sıfat-ı Subutiyenin birincisi “Hay” dır. Hayat ilimden bile daha geniş olmaktadır. Evvela hayat lazım ki orada ilim zuhura çıksın. 

Vücutta hayvandan başka bir şey yoktur. Çünkü bu gördüğümüz bütün bu çokluk, vücud-i mutlak-ı Hakk'ın, esmâ bakımından taayyününden başka bir şey değildir. Ve on­ların vücûdu, vücûd-i hakîkî-i Hakk'a kılıf olmuş birer vücûd-i i'tibârîdir. Binâenaleyh "halk" dediğimiz bu âlemin suretlerinin bâtını ve "hüvîyyet'i Hak'tır. Ve onların hüviyyeti Hak olunca, Hakk'ın hayât, ilim, sem", basar, irâde ve kudret gibi sıfât-ı külliyye ve cüz'iyyesi onlarda mevcûd olur. Fakat mahlûkattan ba'zılarının taayyünü bu sıfatın zuhu­runa mâni' olduğundan mahsus olmaz. Yani oraya tahsis edilmiş olmaz. Oluşumu gereği oradan çıkmaz, İşte bu hakikatten gafil olan perdeliler eşyâ-yı mevcûdenin ba'zısında "hayat" vardır, ba'zısında da yoktur zannederler. Tabiatçılar gibi taş, toprak, su gibi varlıklara cansız derler, Halbuki vücûdda "hayât" sahibi olmayan bir şey yoktur. Fakat onların hayâtı, bu dün­yâda ba'zı nâsın idrâkinden bâtın oldu ve gizli kaldı. Yani bu işi anlayamadılar bazılarında gizli kaldı. Bu hakikat âhirette herkese istisnasız aşikâr olur. Yani bugün burada batın oldu ama ahirette bu aşikar olarak ortaya çıkacaktır. 50/22 ayetinde şöyle…

﴿٢٢﴾ لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ

50/22-) Lekad kunte fiy ğafletin min hazâ fekeşefna anke ğıtaeke febasarukel yevme hadiyd;

50/22- "Andolsun bundan gaflet içinde (kozanda yaşıyor) idin... Senden perdeni kaldırdık! Bugün artık görme kuvven pek keskindir!" (denilir).

Çünkü

﴿٦٤﴾ وَمَا هَذِهِ الْحَيَوةُ الدُّنْيَاۤ اِلا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الاَخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ لَوْكَانُوا يَعْلَمُونَ

29/64-) Ve ma hazihil hayatüd dünya illâ lehvün ve leıb* ve inned darel ahırete lehiyel hayevan* lev kânu ya'lemun;

29/64- Şu dünya hayatı bir eğlence ve bir oyundan başka bir şey değildir! Sonsuz gelecek vatana gelince; işte asıl bilinçlilik-yaşam yurdu odur... Kavrayabilse-lerdi!

(Ankebût, 29/64) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu üzere âhiret, hayat yurdudur. Fakat sen zannetme ki, dünyâ hayat yurdu değil­dir. Dünyâ da böyledir. Şu kadar var ki, âlemein hakikatlerine vakıf oldukları kadar, Allah’ın kulları arasında husûsiyyet ve efdaliyyet zahir olmuştur, her şeyin hayâtı bulunduğu ba'zı kullardan gizli kalmıştır.

Onun için bu hakikati Allah’ın kullarından ba'zıları bilir, ba'zıları bilmez, inkâr eder. Binâ­enaleyh idrak anlayışı daha çok olan kimsede Hak Teâlâ hükümde, id­râkinde bu umûmiyyet hâsıl olmayan kimseden daha ziyâde zahir olur. Nitekim Ali (kerremallâhü vecheh) efendimiz buyururlar ki: "Biz Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile seferde idik.

Teveccüh ettiğimiz hiç bir taş ve ağaç yok idi ki, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'e selâm vermesin." Şimdi, bunu işiten felâsife, böyle şey olmaz, diye inkâr ederler. Zîrâ onlar eşyanın hakikatlerinden gafildir. يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا (Rûm, 30/7) ya'nî "Onlar hayât-ı dünyâdan zahir olanı bilirler"; zahir ve mah­sûs olmayanı bilmezler. Yani hem zahir ve hem tahsis edilmiş hususi olanları bilmezler. Sadece zahiri bilirler şartlanmışlıkları ile zahir kafasıyla bilirler, zahir ama tahsis edilmiş olanı bilmezler. 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte ben sana üstünlüğü îzâh ettim; ve bu îzâhât üzerine esmâ-i ilâhiyenin Hak olduğuna ve esmâ-i ilâhiyye ile isimlenmiş olan zuhur yerlerinin Allah'ın gayrisi olmadığına artık senin şübhen kalmadı. Binâenaleyh ' 'Halk Hakk'ın hüviyyetidir, diyen kim­se doğru söylemez" diyerek Zeyd ile Amr arasındaki tefâzulu görüp hicaba düşme; yani neden birisi üstün de diğeri daha yan tarafta diye sakın Allah’ın hüviyeti halktır, diyen kimse doğru söylemiyor deme. Yani halk Hakkın hüviyetidir de diyor. ve bu görülen yüksekliğe, fazilete göre onların hüviyyetlerini başka başka zannetme!

Zîrâ onların bâtınları ve Rabb-i hâssları esmâ-i ilâhiyyedir. Esmâ-i ilâhiyye ise Hak'tır; ve bu isimlerin zuhur mahali olan müsemmâ, isimlenme Allah'ın gayri değildir. Ve onların cümlesinin medlulü yani duhul yerleri vücûd-i vâhid olan Allah'dır.[56] “ İz- -T-B- ”

----------------

فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ {العنكبوت/65}

“Fe-izâ rakibû fî-lfulki de’avû(A)llâhe muhlisîne lehu-ddîne felemmâ neccâhum ilâ-lberri izâ hum yuşrikûn(e)” (29/65) Gemiye bindikleri zaman (fırtınaya yakalanınca kurtulmak için) dini Allah’a has kılarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkardığı zaman ise bir de bakarsın ki, Allah’a ortak koşuyorlar. (29/65)

----------------

 Bilindiği gibi Nûh a.s. ve yanında bulunanlar nefsi emmare tufanından “fülk” gemi ile kurtulmuşlardı. (Murat Derûni)

وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي 

فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

(Vesnâgilfülke bi egnüninâ ve vahhinâ ve lâ tühatıbnî fillezîne zalemû innehüm muğrakune) 

11/37. “Gemiyi bizim nezaretimiz ve vahyimiz ile yap ve zulm etmiş olanlar hakkında bana müracaatta bulunma. şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.” Bu emir üzere Nûh gemiyi yapmaya başladı bu hususta tarih kitapları birçok tarifler yaparlar. Biz o yönüne bakmayacağız. Zulm etmiş olanların zâten akıbetleri belli olduğundan onlar hakkında bana müraca at ta bulunma. Şüphe yokki onlar evvelâ nefislerinde sonra da suda boğulmuşlardır. Burada gemi “fülk” ismi ile anılmaktadır. Nûh’un kavmi böyle bir aracı hiç. Bilmiyorlar idi. Bu gemi Hakk’ın vahyi ve nezaretinde yapılıyor idi, yâni ustası Hakk idi. Nûh ise onun elinde gemiyi yapan âleti idi.

“Fülk” (ebced) hesap sayısı ile toplam (130) sayı değerindedir, sondaki sıfırı alırsak geriye (13) kalır ki, bağlı olduğu yer bellidir. 

Bunun diğer bâtın-î hali ise, “nefs” deryasından kurtulmak için, kişi kendi gönlünde (Nûhiyyet) mertebesi itibari ile bağlı bulunduğu yerin tarif ve nezaretinde kendisini “nefs” selinden koruyacak gönül “fülk” ü nü, gemisini kendi imkânları ile oluşturması gerekecektir. Bu tehlikeli mertebeden - bölgeden ancak böyle geçilmesi mümkün olacaktır.[57] “ İz- -T-B- ” İşte kişi seyrinde bu mertebeyi geçer ve hakikat-i ilahiyye deryasından tekrar beden karasında nefsi emmarenin karanlığına dönerse tekrar hayali ilahlarını, Allah’a ortak koşmaya başlar. Onun için eski şartlanmış yaşantı haline dönmeden seyr-i sülluka devam etmelidir. (Murat Derûni)

----------------

لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ وَلِيَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ {العنكبوت/66}

“Liyekfurû bimâ âteynâhum veliyetemette’û fesevfe ya’lemûn(e)” (29/66) Kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etsinler ve bir süre daha faydalansınlar bakalım! İleride bilecekler. (29/66)

----------------

 Zât mertebesi kaynaklı irfani eğitimi alıp “vefahtu” hakikatine karşı nankölük edilirse hakk’ın manevi nimeti inkar edilmiş olur. Ve zahiren bu kişiler sohbetlere gelip gider ama himmet defterinden silinmiş olurlar. Ve bir müddet sonra ilgi ve alakalarıda kesilmiş olur. “Terzi Baba İbretlik dosyalar” bu hikayeleri anlatmaktadır. (Murat Derûni)

----------------

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا حَرَمًا آمِنًا وَيُتَخَطَّفُ النَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْ أَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَةِ اللَّهِ يَكْفُرُونَ {العنكبوت/67}

“Eve lem yerav ennâ ce’alnâ haramen âminen veyutehattafu-nnâsu min havlihim efebilbâtili yu/minûne vebini’meti(A)llâhi yekfurûn(e)” (29/67) Çevrelerindeki insanlar kapılıp götürülürken, bizim, onların yurtlarını saygın ve güvenlikli bir yer kıldığımızı görmediler mi? Onlar hâlâ batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar? (29/67)

----------------

Yolumuza İnsan-ı Kamil’in giriş bölümü ile devam edelim,

Bu şaheser kitabın yazılış gayesi ve kimlere hitap ettiğini kitabın müellifi Abdülkerim Cîlî şöyle aktarmış: 

------------

“Şimdi iyi dinle; İnsanın kemal derecesine erip ergin bir kimse olması; Allah’ı bilmesine bağlı olduğuna göre. Keza insanın fazileti: Cinsi izinde, onun kapsadığı manadan kazancı kaderince olacağına göre. Evet, böyle olacağına göre: Marifet duygularının elde edilmesi gerekir. Tahkik sonunda elde edileceği kesin olan marifet duygularına gelince: İlâhî bir ilhama ve onun vereceği başarıya bağlıdır. Fakat orası bir başka bölgedir ki, manasını şu âyet-i kerimenin derinliğinde bulur: “Emniyet telkin eden, saygıdeğer bir yerdir… İnsanlar, onun çevresinden uzaklaştırılır.” (Ankebût, 29/67) Ama neyle? Evet; neyle uzaklaştırılır? Şununla: Bir sürü engeller ve oyalayıcı şeylerle. Sonra oranın hali yerleri, sahilleri: Bir sürü kaya ve kaydırmacalarla doludur. 

Denizlerine gelince: Helâk ve boğulmacalarla doludur. Bu arada onun yolu; İnce bir kıldan daha incedir. Keskinliğine gelince: Keskin bir kılıçtan da keskindir. Durum anlatıldığı gibi olunca: Yolcunun böyle bir yolda yürüyebilmesi ama tam olarak, dürüst bir şekilde imkânsız gibidir. Durum yukarıda arz edildiği gibi olunca, ister istemez sorulacak: Pekâlâ, o halde bu yola nasıl girilecek? Nasıl yürünecek? Ve düşüneceksiniz değil mi? Nitekim ben de düşündüm. Düşündüm ve bir kitap yazdım. Öyle bir kitap ki: Hakikat güneşi gibi parlak, açık, belli bir işleme tabi tutulan ve tam bir tetkik mahsulü. Bu eserden beklenen odur ki: Salik için, en yüce refikine ileten ola ama ince, düşünceli, nazik, kibar arkadaş gibi. Emelim o ki: Bu kitap, bu yolları talep edenler için, şefkatli bir kardeş gibi olacaktır. Evet, böyle olması icap eder ki: Issız vahalarda, kimsesiz kaldığı zaman, onunla ünsiyet edebile. Onun gizli talimgâhına gire, başını onun sinesine yaslayıp kala. Onun irfan duygusu aşılayan aydınlığı ile sönük köşesini, bilinmeyen karanlıklarını aydınlatmaya baka. Bu işin başka çaresi yoktur. 

Sebebine gelince: Artık müridlerin kâlp semalarındaki cezbe güneşleri kalmadı. Yolcuların felek semalarında, mehtap sefaları getiren dolunay kalmadı. Bu yolu kast edenlerin himmet bağlarındaki azimet yıldızları battı. İşte, anlatılan manaların bir icabıdır ki: O âlemin denizinde yüzenlerin kurtulma ümidi azaldı. Onun sahillerinde gezenler için de, necat ümidi pek kalmadı. İşbu halet içinde kitabı tamamladım: Açık bir keşif üzerine. Ve ondaki meseleleri güçlendirdim: Sağlam kaynaktan gelen haberlerle. Ve ona bir isim verdim; el-İnsânü’l-Kâmil fî Ma’rifeti’l-Evâhir ve’l-Evâil: Evvelleri ve Âhirleri Bilmede İnsan-ı Kâmil.[58] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

“Fakat orası bir başka bölgedir ki, manasını şu âyet-i kerimenin derinliğinde bulur: “Emniyet telkin eden, saygıdeğer bir yerdir. İnsanlar, onun çevresinden uzaklaştırılır.” (Ankebût, 29/67)” Burada insanlardan kasıt görüntüdeki insanlardır. Bunlar oranın çevresinden uzaklaştırılır. Yani kendini beşer zanneden, hayal ve vehimle meşgul olan hayatını bu sistem üzere kuran kimseler oradan uzaklaştırılır. Ama ehli ise oraya alınır, oradan uzaklaştırılmaz. Ancak seçilerek alınır. 

“Emniyet telkin eden, saygıdeğer bir yerdir. İnsanlar onun çevresinden uzaklaştırılır.” Yani zati manada bir bölge, o bölgeden bahsedilmekte, emniyet telkin eden saygıdeğer bir yerdir. İnsanlar onun çevresinden uzaklaştırılır. Emniyet telkin eden, saygıdeğer bir yerdir, 

﴿وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِين﴾

“Ve hâzel beledil emîn” (Tin, 95/3) diye bahsedilen hakikatin bir başka yönüdür. 

“Amma neyle? Evet, neyle uzaklaştırılır?” Yani emniyet telkin eden, saygıdeğer olan yerden insanlar neyle uzaklaştırılıyor? 

“Şununla; bir sürü engeller ve oyalayıcı şeylerle.” Yani nefis ve heva ile. 

“Sonra oranın hali yerleri, sahilleri bir sürü kaya ve kaydırmacalarla doludur.” Yani emniyet telkin eden o yere varmak için çevresinde bir sürü kaydırmacalarla doludur.[59] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْكَافِرِينَ {العنكبوت/68}

“Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keziben ev kezzebe bilhakki lemmâ câeh(u) eleyse fî cehenneme mesven lilkâfirîn(e)” (29/68) Allah’a karşı yalan uyduran, yahut kendisine geldiğinde, gerçeği yalanlayandan daha zalim kimdir? Cehennemde kâfirler için bir yer mi yok? (29/68)

----------------

 Allah c.c. karşı hayali ve vehimi varlığı yalanını uyduran yahut kendinde ve âlemde bulunan Hakk’ı yalanlayan nefsi emmaresinin cahili ve zulmetinin karanlığındadır, bundan zalim kim olabilir? (Murat Derûni) 

----------------

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ {العنكبوت/69}

“Vellezîne câhedû fînâ lenehdiyennehum subulenâ( ve-inna(A)llâhe leme’a-lmuhsinîn(e)” (29/69) Bizim uğrumuzda cihad edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz. Şüphesiz Allah, mutlaka iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlarla beraberdir. (29/69) 

---------------

Senin Rabbin, derken kastedilen Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. O’nun Rabb’ı ise “Rabbül erbab” olan Allahtır, o ise insanları içten ihata-sarmış olduğundan sinelerinde gizli olan şeyi ve dıştan da ihata-sarmış olduğundan alenî olan (gizlemedikleri) şeyi de bilir.”[60] “ İz- -T-B- ” Zat-ı ilâhiyi idrâk üzerinde duralım… Bu da, bilmen gerekli bir konudur… Özünde tam bir yüceliğe sahip bulunan zat-ı İlâhiyi idrâk şu yoldan olur:

Bileceksin ki: yani, öyle bir düşünceye dalacaksın, öyle bir ilme vakıf olacaksın ve neticede bileceksin ki: Sen O'sun; O da sen… 

Ne var ki bu: Kuru bir bilgi ile değil; Hak katından ihsan olunan ilâhî bir keşfe sahip olmakla olur… Bakın, ilim iki türlü, bilgi sahibi olmak iki türlü; Birincisi, Tuhfe'de de belirtildiği gibi alî ve naklî ilim oluyor. Yalnız bu aklî ve naklî ilim dediğimiz; zahiri, şeriat mertebesi bakımından, şeriat mertebesi düzeyinden. Gerçek ilim, irfan ehlinin ilmi ise; tahkik edilmiş bir ilim. Yani, tahkik ehlinin ilmi. Muhakkik diyorlar onlara, onların ilmi. İşte, o ilimden burada bahsediyor. Akl-ı cüz, akl-ı beşer aklından ve nakilden gelen ilimden değil, tahkik ehlinin ilminden oluşan, akl-ı küllden gelen bir ilim. Şartını müşahadeye bağlıyor, keşfe bağlıyor. Yukarıdaki, "Bileceksin ki: Sen O'sun; O da sen" kelimesini ezbere söylediğin zaman, bunun lafzını, lisanını söylemiş olursun, ama burada gizlenen, yani burada mevcut olan hakikati hiçbir şekilde anlayamazsın demek. 

Bunu anlayabilmek için; muhakik yani tahkik halinde idrak etmen gerekir diyor. O da, " Hak katından ihsan olunan ilâhî bir keşfe sahip olmakla olur" diyor. İşte bu ihsan olmadıkça, bu ilmin oturuşması, meydana gelmesi, zuhura çıkması mümkün olamıyor. Cibril hadisinde belirtilen ihsan ile o kapıdan girildikten sonra, " innallahe meal muhsinin":(29/69) "Allah Muhsinler ile beraberdir" kemalâtına erildiği zaman, işte o zaman; "Sen O'sun, O da sensin". "Allah Muhsinler ile beraberdir" dediği anda; "Sen O'sun, O da sensin" diyor. Nelere nokta basmışlar, ne kadar muazzam meseleleri bu kadar kolay ve açık bir şekilde anlatmışlar.

Anlatılan keşfe, İlâhî bir ihsanla nail olup, senin o olduğunu; onun da sen olduğunu bildikten sonra anlarsın ki: Bu böyledir… Başka türlü değildir. Bunun böyle oluşundaysa… Ne bir ittihad ne bir hülul vardır… Yani, senin O'nunla, O'nun seninle, senin O'ndan, O'nun senden ayrı birşey olmadığının anlaşılması için, bu bir ittihad ve hulül; hani tasavvuf eğitiminde mertebelerinde ittihad ve hülul diye sözler vardır. İttihad: Birleşme, Hülul: Dühul etme, girme. Bazıları derler ki; "Kul ile Allah birleşti, ittihad, birlik kurdu". Bu böyle değil, böyle bir şey olmaz diyor. Bu yoldan gelen bir ilim değil. Bir de derler ki; "Allah kula dühul etti" yahut "Kul Allah'ın varlığına duhul etti." İttihad, birleşme veya biriyle birlikte olmak bu yoldan değil, böyle olmaz zaten diyor. Aslında, Allah ayrı, kul ayrı da onlar birleşti, böyle değil, bu şekilde anlamayın diyor.

Demek isteniyor ki:

- Anladığımız veya anlamadığımız manada ne bir bitişme var; ne bir giriş çıkış… Yukarıda bahsettiği cümle içerisinde; "Sen O'sun, O da sen". Burada iki ayrı şey yok aslında. Bir varlığın değişik görünüşü var. Şu kitap geldi de bunun içerisine girdi yahut o iki ayrı şey birbiri ile birleşti değil. Sakın böyle anlamayasın, böyle anladığın zaman hataya düşersin. Çünkü ayrılık yok zaten deniyor. 

Bunun böyle olduğuna, bitişme veya giriş çıkış olmadığına göre: Her şey yerli yerinde kalıyor…

Bu olan iş: Her şey yerinde olduğu halde oluyor... Rabb, makamında; kul da, kulluk halinde berdevam… Senin, bunun böyle olduğunu idrak etmen, yaşaman dışarıda bir şeyi değiştirmiyor. Sen yine kulluk makamındasın, Rabb'ın yine Rablık makamındadır. Değişen hiçbir şey yok, değişecek olan şey, senin idrakindeki anlayışın, değerlendirmen, değer yargıların. Bizi en çok yanıltan, iki hal vardır; birisi akl-ı cüzümüz ile düşünmek, diğeri de hislerimizle hareket etmek. Bizi yönlendiren bunlardır. Elimizdeki ölçüler de bunlara göre kurgulanmış, beşeri olan ölçülerdir. Bu öçüleri arttırmak zorundayız, geliştirmek, genişletmek zorundayız. Gerek duygular itibariyle gerek akıl. Akl-ı cüzü akl-ı külle doğru harekete geçirmek zorundayız. İşte o zaman, hakîki ölçülere ulaşmış oluyoruz. 

O zaman anlıyoruz işte; sen O'sun, O da sen. ama ne bir girme çıkma ne de birleşme hükmüyle değil, aslî hükmüyle. "Venefahtü fihi min ruhi" (15/29) dediği zaman, "ben ona ruhumdan nefyettim". İmam-ı Gazali hazretleri; "O ruh onun gayrı mıdır ki?" diyor, "nefyettim" gibi biz değişik bir şekilde onu düşünelim. Kendisi değil mi? Ayrı gayrı mı ondan? diyor. İşte, gerçek İslam bu. Tefekkür dini İslam. Biz bunu, sadece fiziki tatbikat dini haline getirmişiz. Sadece zahiri, fiziksel hadiseleri, duyguları ön plana çıkararak, dinimizi sadece bu faaliyet sahasında bırakmışız. Düşünce sahası içerisinde değil, geniş ufuklar dahilinde değil. Çok küçücük akl-ı cüzümüz ile bu meseleleri anladık zannetmişiz, kelimelerin zahirini söylemişiz, böylece ömürlerimiz geçmiş, gitmiş. "Bu olan iş, her şey yerinde olduğu halde oluyor." Yani, bunu böyle söylemekle kişide veya varlıkta değişen bir şey olmuyor. Her şey yine yerli yerinde oluyor. Tek değişen şey aklımızdaki değerlendirmemiz, değer yargılarımız. Rab kendi makamında, kul da kulluk halinde berdevamdır. 

Çünkü: Ne Rabb kul olabilir... Ne de kul Rabb… Fizik olarak.[61] “ İz- -T-B- ”

“İhsan”ın beşinci mertebesi ise; 

Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. Ayette

اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ 

innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”

“Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır. 

Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

[ “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) ayetinde yer alan

تانأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

“ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”

“havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir. 

Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ] Enes (r.a)’tan yapılan rivayette; 

Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” ayetini okuyarak, oradakilere:

“Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş.

Bunun üzerine onlar da, “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler. 

Hz. Peygamber (S.A.V) de, “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir.[62] “ İz- -T-B- ”

----------------

Böylelikle ANKEBÛT sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Allah cc. karşı gelmekten sakınıp, yararlı işleri yaparak, Muhsinlerden olarak ve marifetullah bilgileri ile Allah c.c. ile beraber olma niyazıyla, “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

Ankebut sûresi hakkında oluşan müşahadeyi buraya son söz olarak ilave edelim; çalışmama başlamadan bir hafta kadar önce iftardan sonra kanepede oturuyorken, başımda bir hareketlilik hissettim. Elimi götürünce gözle zor görülecek kadar küçük bir örümcek elimin üstünden kanepeye hızlıca yürüdü gitti. İz-Efendi Babam da çalışmak üstediğin sûreleri bildirmemi istediğinde bu sûreye başlamış oldum. Böylelikle zâhir, bâtın oluşan bu müşahadeden, dolayı rabbim Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat Derûni en-Nûr Üsküdar/İstanbul ” 04-04-2024

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (237+140=377) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Türkiye Yaban Hayatı 2020-05-07 ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – BAKARA Sûresi– Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 6… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ –-BEN deki TERZİ BABAM ∞ – Tasavvuf Serisi 126-14-1 - Sayfa 128 … ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ –Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 119… ↑

- Konuşan ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v)- Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 54… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – A'yân-ı sâbite kazâ ve kader – Tasavvuf Serisi 78 - Sayfa 184… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ –Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem_ – Tasavvuf Serisi 119_01_- Sayfa 232 … ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 1998-2000-1-İzmir İrfan Sohbetleri- CD-1 – Tasavvuf Serisi 133-1- Sayfa 249 … Özet olarak… ↑

- Bu dizeleri buraya alırken televizyonda geçen İbrahim ismi bu kanıyı uyandırdı. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. - Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 62… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Hakikat-i İlahiyye ve Onüç - Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 90… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. - Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 63… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim a.s. - Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 63… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi Baba-şerhi – Tasavvuf Serisi 14-1-3- Sayfa 65-69 … ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 181… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ –21-Ku-Ker-Yol -- Tevbe Sûresi Murat Derûni - Tasavvuf Serisi 227-9- – Sayfa 63… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 3 – Sayfa 290 sadeleştirilmiş olarak… ↑

- İimam Ahmed Bin Hanbel "Kitabü'z-Zühd" ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 214-2 – Sayfa 19… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- - Tasavvuf Serisi 189 – Sayfa 12… Rahmet hakkında geniş bilgi için Süleyman fassına bakılabilir. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Hakikat-i İlahiyye ve Onüç - Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 101… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 186-Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI_ – Tasavvuf Serisi 167 - ↑

- Fusûs’ul Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Muhammed s.a.v. Fassı… ↑

- Fusûs’ul Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 97… ↑

- Fusûs’ul Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhim – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 97… ↑

- Fusûs’ul Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI – Tasavvuf Serisi 187– Sayfa 11… ↑

- Fusûs’ul Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI – Tasavvuf Serisi 187– Sayfa 13… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. Cilt, Sayfa 151… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 134 - Sayfa 77… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 2000-2-İzmir İrfan Sohbetleri-CD-2 – Tasavvuf Serisi 135 - Sayfa 34… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 137 - Sayfa 309… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 137 - Sayfa 109… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi-Baba-Şerhi, – Tasavvuf Serisi 115-1-4- Sayfa 77 … ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 2001-4-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 138 - Sayfa 11… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ –2003-11-Cd-Sohbet Arası Sohbetler– Tasavvuf Serisi 145 - Sayfa 41… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Fü-Hi-15-İSA FASSI – Tasavvuf Serisi 188 – Sayfa 341… ↑

- Fusûs’ul Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Hud Fassı… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kâlem-Suresi – Tasavvuf Serisi - 207-68- – Sayfa 26… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – İnsan-ı-Kâmil A.K.C.Cilt (1-kitap-5-şerhi—şerhi) – Tasavvuf Serisi 117- Sayfa 203 … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Fusûs’ul Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Muhammed s.a.v. Fassı… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 214-2 – Sayfa 20… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Kurân-ı Kerîmde yolculuk -53-Âyetleri ve Terzi Baba – Tasavvuf Serisi 131 - Sayfa 158… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 4, Sayfa 151… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Ölüm-hakkında – Tasavvuf Serisi 64 - Sayfa 15… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Fü-Hi-15-İSA FASSI_– Tasavvuf Serisi 188 - ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Doğdular yaşadılar hikâyesi – Tasavvuf Serisi 76 -Sayfa 47… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – İrfan Mektebi – Tasavvuf Serisi 14 – ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 103… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri– Tasavvuf Serisi 54 – Özet olarak… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189 – Sayfa 59… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 - Sayfa 74… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ –İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi Baba-şerhi – Tasavvuf Serisi 90-1-1- - Sayfa 9… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ –İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi Baba-şerhi – Tasavvuf Serisi 90-1-1- - Sayfa 117… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Kasas Sûresi - Tasavvuf Serisi 55 – Sayfa 96… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi Baba-şerhi – Tasavvuf Serisi 14-1-3- Sayfa 147 … ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi - Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 73… İhsanın diğer mertebeleri için Rahmân sûresine tefsirine bakılabilir. ↑
