# Şu'arâ Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/su-ara-suresi
**Sayfa:** 154

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefekkürü (238-26-39) Şu’arâ Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (238-26-39) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

بِآيَةٍ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ 

(26/154) “bi-âyetin in kunte mine-ssâdikîn”

(26/154) Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(238-26-39) ŞU’ARÂ SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (39) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (238-26-39) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No-5- Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (5) ŞU’ARÂ SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………… (7) 1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ………………………………. (25) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………. (28) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………. (31) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………. (33) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………. (40) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ……………………………… (52) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………. (53) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………. (82) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ………………………………. (84) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………. (87) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………. (90) 56, 57, 58, 59, 60. ÂYETLER ………………………………. (94) 61, 62, 63, 64, 65. ÂYETLER ………………………………. (96) 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ……………………………… (102) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ……………………………… (104) 76, 77, 78, 79, 80. ÂYETLER ……………………………… (106) 81, 82, 83, 84, 85. ÂYETLER ……………………………… (108) 86, 87, 88, 89, 90. ÂYETLER ……………………………… (112) 91, 92, 93, 94, 95. ÂYETLER …………………………….. (116) 96, 97, 98, 99, 100. ÂYETLER ……………………………… (117) 101, 102, 103, 104, 105. ÂYETLER ……………………………… (118) 106, 107, 108, 109, 110. ÂYETLER ……………………………… (121) 111, 112, 113, 114, 115. ÂYETLER ……………………………… (123) 116, 117, 118, 119, 120. ÂYETLER ……………………………… (125) 121, 122, 123, 124, 125. ÂYETLER ……………………………… (128) 126, 127, 128, 129, 130. ÂYETLER ……………………………… (130) 131, 132, 133, 134, 135. ÂYETLER ……………………………… (132) 136, 137, 138, 139, 140. ÂYETLER ……………………………… (133) 141, 142, 143, 144, 145. ÂYETLER ……………………………… (135) 146, 147, 148, 149, 150. ÂYETLER ……………………………… (138) 151, 152, 153, 154, 155. ÂYETLER ……………………………… (141) 156, 157, 158, 159, 160. ÂYETLER ……………………………… (144) 161, 162, 163, 164, 165. ÂYETLER ……………………………… (154) 166, 167, 168, 169, 170. ÂYETLER ……………………………. (155) 171, 172, 173, 174, 175. ÂYETLER ……………………………… (157) 176, 177, 178, 179, 180. ÂYETLER ……………………………… (161) 181, 182, 183, 184, 185. ÂYETLER ……………………………… (162) 186, 187, 188, 189, 190. ÂYETLER ……………………………… (163) 191, 192, 193, 194, 195. ÂYETLER ……………………………… (174) 196, 197, 198, 199, 200. ÂYETLER ……………………………… (175) 201, 202, 203, 204, 205. ÂYETLER ……………………………… (183) 206, 207, 208, 209, 210. ÂYETLER ……………………………… (184) 211, 212, 213, 214, 215. ÂYETLER ……………………………… (189) 216, 217, 218, 219, 220. ÂYETLER ……………………………… (192) 221, 222, 233, 244, 255. ÂYETLER ……………………………… (194) 226, 227. ÂYETLER ……………………………….. (197) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (198) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “ŞU’ARÂ” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 21-06-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[1]

(سورة الشعراء) ŞU’ARÂ SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

 Mekke döneminde inmiştir. 227 âyettir. Sûre, adını 224. âyette geçen “eş-Şu’arâ” kelimesinden almıştır.  İbn Kesîr’in kaydettiğine göre Sûretü’l-câmia diye de adlandırılmış (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿazîm, V, 175) ve Tavâsîn olarak anılan sûrelerden birini teşkil etmiştir. “Şu’arâ” şairler demektir. Sûre de başlıca Mûsâ, İbrahim, Nûh, Hûd, Salih ve Şu’ayb peygamberlerin kıssaları dile getirilmekte; müşriklerin, Kur’an’ın vahiy dışı bir kaynağa dayalı olduğu iddialarına karşılık, onun bir vahiy eseri olduğu vurgulanmakta, söz konusu kaynakların Kur’an üzerinde hiçbir etkisinin bulunamayacağı ifade edilmektedir.

 Nuzül Mushaftaki sıralamada yirmi altıncı, iniş sırasına göre kırk yedinci sûredir. Vâkıa sûresinden sonra, Neml sûresinden önce Mek­ke’de inmiştir. 197. âyeti ile son dört âyetinin (224-227) Medine döneminde indiğine dair rivayetler de vardır (Süyûtî, el-İtkān, I, 12; İbn Âşûr, XIX, 89-90).

#### Konusu

Ağırlıklı olarak Allah’ın birliği, peygamberlik, vahiy ve âhiret inancı gibi konular ele alınmaktadır. Ayrıca Kur’an-ı Kerîm’den, onun kaynağından, şanının yüceliğinden ve müşriklerin Kur’an karşısındaki tutumundan bahsedilmekte, örnek ve ibret alınması için bazı peygamberlerin kıssaları ve tebliğlerinden kesitler verilmektedir. Bu kıssalarda tarih sürecinde insan karakterinin değişmediğine, bu sebeple insanda gerçeği inkâr etme eğiliminin her dönemde görülebileceğine, insanoğlunun zenginlik, iktidar, nüfuz ve şöhret düşkünlüğüne, kitlesel kültür ve ideolojilere körü körüne bağlılığına dikkat çekilmektedir. Kur’an’ın bir şair tarafından meydana getirildiği iddiaları çürütülmekte; gerçeği kabul etmeyen dönemin şairleri yerilmekte, ancak mümin ve makbul şairlerin de bulunduğu ifade edilmektedir.[2]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(26) Mushaf sıra numarası.

(47) Nüzul sıra numarası.

(94) Alfabetik sırası.

(19) Cüz sırası.

(227) Âyet sayısı.

(227) Fasıla harfleri.

(640) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (2+6+4+7+9+4+1+9+2+2+7+2+2+7=63) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılalarıن ل م harfleridir. (Lam) harfi “4” adet, İslâm’ın şifre sayısının uluhiyet mertebesinden şiirleştirilmesidir. (Mim) harfi “30” adet İlm’el, aynel, hakk’el Hakikati Muhammediyyeye yakinliğin şiirleştirilmesidir. Yani rububiyet mertebesi ile olan istişaredir. (Nun) harfi “190” adet, ;İnsani kamilin Nur’u Muhammedi yani tüm mertebeler ile şiirleştirilmesidir. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

( شعراء ) “Şın: 300” “Ayın: 70” “Rı: 200” “Elif: 1” “Hemze: 1” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 300+70+200+1+1= 572 dır.

5+7+2= 14 dir.

Mushaf sıralamasında (26) (2+6= 8) nüzul sıralamasında (47) (4+7=11) dir. (227) (2+2+7=11) âyettir. Genel sayı toplamı 640 (6+4= 10) idi. (14+8+11+11+10=54) dir. 

(8) Tevhid-i Ef’al ve 8 Cennet. 

(10) Tevhid-i Sıfât, Fenafillah.

(11) Tevhid-i Zât.

(14) Nûru Muhammedi.

(54) İz-Efendi Babam tarafından yoldan halifelerine vekaleten verdiği sıra sayısıdır. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

Sen kendine mi kıyacaksın ŞUARA?
Rabbin çok Gafur'dur, O'na yakara,
Firavun azdı, kavmin için HAKK ara,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Tâ Sîn Mîm. 

2. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.

3. Ey Muhammed! Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!

4. Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.

5. Rahmân’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.

6. Onlar (Allah’ın âyetlerini) yalanladılar, fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek.

7. Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her türden nice güzel ve yararlı bitkiler bitirdik.

8. Şüphesiz bunlarda (Allah’ın varlığına) bir delil vardır, ama onların çoğu inanmamaktadırlar.

9. Şüphesiz senin Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.

10, 11. Hani Rabbin, Mûsâ’ya; “Zalimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git! Başlarına geleceklerden hâlâ korkmuyorlar mı?” diye seslenmişti.

12. Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

13. “Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Hârûn’a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap).” 

14. “Bir de onlara karşı ben suçlu durumundayım. Bu yüzden onların beni öldürmelerinden korkarım.”

15. Allah dedi ki, “Hayır, korkma! Mucizelerimizle gidin. Çünkü biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.”

16. “Firavun’a gidin ve deyin: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz”,

17. “İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.”

18. Firavun, şöyle dedi: “Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin.”

19. “(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin.”

20. Mûsâ, şöyle dedi: “Ben onu, o vakit kendimi kaybetmiş bir hâlde iken (istemeyerek) yaptım.”

21. “Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni peygamberlerden kıldı.” 

22. “Senin başıma kaktığın bu nimet (gerçekte) İsrailoğullarını köleleştirmen(in neticesi)dir.” 

23. Firavun, “Âlemlerin Rabbi de nedir?” dedi.

24. Mûsâ, “O, göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Eğer gerçekten inanırsanız bu böyledir.”

25. Firavun, etrafındakilere (alaycı bir ifade ile) “dinlemez misiniz?” dedi.

26. Mûsâ, “O, sizin de Rabbiniz, geçmiş atalarınızın da Rabbidir” dedi.

27. Firavun, “Bu size gönderilen peygamberiniz, şüphesiz delidir” dedi.

28. Mûsâ, “O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir” dedi.

29. Firavun, “Eğer benden başka bir ilâh edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim.”

30. Mûsâ, “Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?” dedi.

31. Firavun, “Doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu,” dedi.

32. Bunun üzerine Mûsâ, asasını attı, bir de ne görsünler, asa açıkça kocaman bir yılan olmuş.

33. Elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş.

34. Firavun, çevresindeki ileri gelenlere, “Şüphesiz bu, bilgin bir sihirbazdır” dedi.

35. “Sizi, yaptığı sihirle, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?”

36. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplayıcı adamlar gönder.”

 37. “Sana bütün usta sihirbazları getirsinler.”

38. Böylece sihirbazlar, belli bir günün belirlenen bir vaktinde bir araya getirildiler.

39. İnsanlara da “Siz de toplanır mısınız?” denildi.

40. “Umarız, üstün gelirlerse sihirbazlara uyarız” (dediler.)

41. Sihirbazlar gelince, Firavun’a, “Eğer biz üstün gelirsek, gerçekten bize bir mükâfat var mı?” dediler.

42. Firavun, “Evet, hem o takdirde mutlaka bana yakın kimselerden olacaksınız” dedi.

43. Mûsâ onlara, “Hadi ortaya atacağınız şeyi atın” dedi.

44. Bunun üzerine onlar iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun’un gücüyle elbette bizler üstün geleceğiz” dediler.

45. Mûsâ da asasını attı. Bir de ne görsünler, asa onların düzdükleri sihir takımlarını yutuyor.

46. Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

47. “Âlemlerin Rabbine inandık” dediler.

48. “Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbi’ne.”

49. Firavun, “Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Mutlaka o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bilip göreceksiniz siz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım” dedi.

50. Sihirbazlar şöyle dediler: “Zararı yok, mutlaka Rabbimize döneceğiz.”

51. “(Burada) ilk inananlar biz olduğumuz için şüphesiz Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.”

52. Biz Mûsâ’ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar, muhakkak ki takip edileceksiniz” diye vahyettik.

53. Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.

54. Dedi ki, “Bunlar pek az ve önemsiz bir topluluktur.”

55. “Şüphesiz onlar bize öfke duyuyorlar.”

56. “Ama biz uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”

57, 58. Biz de Firavun’un kavmini bahçelerden, pınar başlarından, servetlerden ve iyi bir konumdan çıkardık.

59. İşte böyle yaptık ve onlara, İsrailoğullarını mirasçı kıldık.

60. Firavun ve adamları gün doğarken onları takibe koyuldular.

61. İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları, “Eyvah yakalandık” dediler.

62. Mûsâ, “Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir” dedi.

63. Bunun üzerine Mûsâ’ya, “Asan ile denize vur” diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı. Her parçası koca bir dağ gibiydi.

64. Ötekileri de oraya yaklaştırdık.

65. Mûsâ’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.

66. Sonra ötekileri suda boğduk.

67. Bunda şüphesiz bir ibret vardır. Ama pek çokları iman etmiş değillerdi.

68. Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.

69. Ey Muhammed! Onlara İbrahim’in haberini de oku.

70. Hani o, babasına ve kavmine, “Neye tapıyorsunuz?” demişti.

71. “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmağa devam edeceğiz” demişlerdi.

72. İbrahim, dedi ki: “Onlara yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı?” 

73. “Yahut size fayda veya zararları dokunur mu?”

74. “Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk” dediler.

75, 76. İbrahim, şöyle dedi: “Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü?”

77. “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur.”

78. “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”

79. “O, bana yediren ve içirendir.”

80. “Hastalandığımda da O bana şifa verir.”

81. “O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır.”

82. “O, hesap, mükâfat ve ceza gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”

83. “Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat.”

84. “Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl.” 

85. “Beni Naîm cennetinin varislerinden eyle.”

86. “Babamı da bağışla. Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır.”

87. “(Kulların) diriltilecekleri gün beni utandırma!”

88. “O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!”

89. “Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.”

90. Cennet, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılacak.

91, 92, 93. Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilecek.

94, 95. Artık onlar ve o azgınlar ile İblis’in askerleri hepsi birden tepetakla oraya atılırlar.

96. Orada onlar taptıklarıyla çekişerek şöyle derler:

97. “Allah’a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.”

98. “Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.”

99. “Bizi ancak (önderlerimiz olan) suçlular saptırdı.”

100. “İşte bu yüzden bizim şefaatçilerimiz yok.”

101. “Candan bir dostumuz da yok.”

102. “Keşke (dünyaya) bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”

103. Elbet bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmiş değillerdi.

104. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi olandır, çok merhametli olandır.

105. Nûh’un kavmi de Peygamberleri yalanladı.

106. Hani kardeşleri Nûh, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”

107. “Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”

108. “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

109. “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

110. “O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”

111. Dediler ki: “Sana hep aşağılık kimseler uymuş iken, biz hiç sana inanır mıyız?”

112. Nûh, şöyle dedi: “Onların yaptıklarına dair benim ne bilgim olabilir?”

113. “Onların hesaplarını görmek ancak Rabbime aittir. Bir anlayabilseniz!”

114. “Ben inananları kovacak değilim.”

115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

116. Dediler ki: “Ey Nûh! (Bu işten) vazgeçmezsen mutlaka taşlananlardan olacaksın!”

117. Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı.”

118. “Artık onlarla benim aramda sen hükmet. Beni ve benimle birlikte olan mü’minleri kurtar.”

119. Derken biz onu ve beraberindekileri dolu geminin içinde (taşıyıp) kurtardık.

120. Sonra da geride kalanları suda boğduk.

121. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.

122. Şüphesiz senin Rabbin mutlak güç sahibi olandır, çok mer hametli olandır.

123. Âd kavmi de peygamberleri yalanladı.

124. Hani kardeşleri Hûd, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”

125. “Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”

126. “Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” 

127. “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

128. “Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?”

129. “İçlerinde ebedî yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?”

130. “Tutup yakaladığınız zaman zorbaca yakalarsınız.”

131. “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

132, 133, 134. “Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah’a karşı gelmekten sakının.”

135. “Çünkü ben, sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum.”

136. Dediler ki: “Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir.”

137. “Bu, öncekilerin geleneklerinden başka bir şey değildir.”

138. “Biz azaba uğratılacak da değiliz.”

139. Böylece onlar Hûd’u yalanladılar. Biz de bu yüzden onları helâk ettik. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.

140. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.

141. Semûd kavmi de Peygamberleri yalanladı.

142. Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”

143. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”

144. “Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”

145. “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

146, 147, 148. “Siz buradaki bahçelerde, pınar başlarında, ekinlerde, meyveleri olgunlaşmış hurmalıklarda güven içinde bırakılacak mısınız?”

149. “Bir de dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz.”

150. “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

151, 152. “Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin.”

153. Dediler ki: “Sen ancak büyülenmişlerdensin.”

154. “Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir.”

155. Salih, şöyle dedi: “İşte bir dişi deve! Onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır.” 

156. “Sakın ona bir kötülük dokundurmayın. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar.”

157. Derken onu kestiler, fakat pişman oldular.

158. Böylece onları azap yakaladı. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.

159. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.

160. Lût’un kavmi de peygamberleri yalanladı.

161. Hani kardeşleri Lût, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”

162. “Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”

163. “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

164. “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

165, 166. “Rabbinizin, sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor da insanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz.”

167. Dediler ki: “Ey Lût! (İşimize karışmaktan) vazgeçmezsen mutlaka (şehirden) çıkarılanlardan olacaksın!”

168. Lût, şöyle dedi: “Şüphesiz ben sizin yaptığınız bu çirkin işe kızanlardanım.”

169. “Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları çirkin işten kurtar.”

170, 171. Bunun üzerine biz de onu ve geri kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç bütün ailesini kurtardık.

172. Sonra diğerlerini helâk ettik.

173. Onların üzerine bir yağmur (gibi taş) yağdırdık. (Başlarına gelecekler konusunda) uyarılanların yağmuru ne kadar da kötü idi! 

174. Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.

175. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.

176. Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.

177. Hani Şu’ayb, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”

178. “Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”

179. Artık, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

180. “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.” 181. “Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın.”

182. “Doğru terazi ile tartın.”

183. “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”

184. “Sizi ve önceki nesilleri yaratana karşı gelmekten sakının.”

185. Onlar şöyle dediler: “Sen ancak büyülenmişlerdensin.”

186. “Sen sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.”

187. “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür.”

188. Şu’ayb, “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi.

189. Onlar Şu’ayb’ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi. 

190. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.

191. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhamet-li olandır.

192. Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir.

193, 194, 195. Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık bir Arapça ile indirmiştir.

196. Şüphesiz bu (Kur’an’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı.

197. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müş-rikleri) için bir delil değil midir?

198, 199. Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.

200. İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) suçluların kalbine soktuk. 

201, 202, 203. Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar.

204. Bizim azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar?

205. Ey Muhammed! Ne dersin; biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) yararlandırsak,

206. Sonra da kendilerine tehdit edildikleri şey gelse, (hâlleri nice olurdu?)

207. (Dünyada) yararlandırıldıkları şeyler onlara fayda sağlamaz-dı.

208. Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helâk etmedik.

209. Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz.

210. O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir.

211. Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.

212. Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.

213. Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun!

214. (Önce) en yakın akrabanı uyar.

215. Mü’minlerden sana uyanlara kanatlarını indir.

216. Eğer sana karşı gelirlerse, “Şüphesiz ben sizin yaptığınız şeylerden uzağım” de.

217, 218, 219. Namaza kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah’a tevekkül et.

220. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

221. Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?

222. Onlar, her günahkâr yalancıya inerler.

223. Bunlar da şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu ise yalancıdır.

224. Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar.

225, 226. Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler. 

227. Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah’ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar başka. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir.[4]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

طسم {الشعراء/1}

“Tâ-Sîn-Mîm” Tâ-Sîn-Mîm. (26/1)

----------------

 Kûrân-ı Kerimde Şu’âra ve Kasas sûreleri “Tâ-Sîn-Mim” harfleri ile başlamaktadır.

2 adet “Tâ, Sîn, Mîm”, (Tâ) tahakkuk, (Sîn) insan, (Mîm) Hakîkat-i Muhammedî’dir. “Ey Hakîkat-i Muhammedî mertebesinde tahakkuk eden insan” demektir. Bir (1) adedi bu tahakkukun kendi mertebesinde, diğer bir (1) adedi ise âlem şumul olarak tahakkuk etmesidir. T.B.

Şu’arâ suresi 26 ve Kasas sûresi 28 nuzül sıra sayısındadır. 26+28= 54 tür. 54 ise bu sûre-i şerifin sayı değerleri toplamı olarak bulunmuştu. (Murat Derûni)

----------------

تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ {الشعراء/2} 

“Tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn(i)” Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir. (26/2)

---------------- 

 Kûr’an-ı Keriym, İmam’ül Mübin, Kitab’ül Mübin, Furkan ve Zât mertebeleri olmak üzere 4 mertebedir. “Kitab’ül Mübin” apaçık kitap, bunlar esmâ mertebesinden apaçık âyetlerdir. (Murat Derûni) 

----------------

 لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ {الشعراء/3} 

“Le’alleke bâhi’un nefseke ellâ yekûnû mu/minîn(e)

(Ey Muhammed!) Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini (nefsine) kıyacaksın! (26/3)

----------------

 Âyet risalet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Efendimiz (s.a.v.) şahsında risalet mertebesinden gelen bu âyet. Ümmeti için de bir örnektir. “Nefseke” sen nefsine kıyacasın. Gerçek imana erişmek için nefsin emmare, levvame, mülhime yönlerinin kesilmesi lazımdır. (Murat Derûni” Resûl'ün nefsini helâk etme arzusu, ümmetine olan aşkındandır. Kâmil, bu aşkı kalbinde taşır ama Hakk'ın hükmüne râzıdır. Zira bilir ki hidayet O'nun elindedir; tebliğ ise kulun vazifesidir."[5] 

----------------

إِن نَّشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِم مِّن السَّمَاء آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ {الشعراء/4} 

“İn neşe/ nunezzil ‘aleyhim mine-ssemâ-i âyeten fezallet e’nâkuhum lehâ hâdi’în(e)” Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar. (26/4)

---------------

 Âyet burada müfessirler tarafından mucize olarak anlamlandırılmıştır. Sûre-i şerifte geçen “3” adet mucizeden ilkidir. Bu âyet-mucizenin gönül göğünden indirildiği ve ilmi olduğu bildirilmek ile beraber bunun Allah’ın dilemesiyle olacağıdır. Boyun eğmek ise museviyet-tarikat mertebesinin ifadesidir. Nefsi emmare firavunu ve taifesi akıl Mûsâ’sına boyun eymek zorunda kalır. (Murat Derûni) 

 "Mucize, hikmet denizinin dalgasıdır. Boyun eğiş, acziyetin değil, hakikate teslimiyetin nişanesidir. Ârif, her ânı bir mucize bilir ve daima Hakk'ın huzurunda eğilir."[6] 

----------------

وَمَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مِّنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ {الشعراء/5} 

“Vemâ ye/tîhim min zikrin mine-rrahmâni muhdesin illâ kânû ‘anhu mu’ridîn(e)” Rahmân’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler. (26/5)

----------------

 Ve ma ye’tiyhim min zikrun miner­rahmani mubdesun illa kanu anhü mu’­ridıyne

 Ve Rahmandan mubde/ibda/yeni (ilk kez ortaya çıkan) zikir/öğütten onlara gelmemiş olsun ki illa/mutlaka anhü/ondan mu’­rid/ared/yüz çevirenler, uzaklaşanlar oldular “Rahman’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevrirler.” Hak ve batıl olmak üzere, iki tür ilim vardır. 

Batıl ilim “nefsimiz”den, Hak ilmi ise,“Hak”tan gelir. 

Bunların türlü geliş yolları vardır. 

Bunlardan biri de Rahmani yoldan gelendir. 

 Rahman kendi hakikatlerini ilham ederken, o mahalde nefsinden kaynaklanan batıl ilmi varsa, o ilim Rahman’dan gelen öğütü, yeni ilmi, yeni tecelliyi kabul etmez ve inkar eder. 

 Böylece nefsine yani batıla tabi olup, yeni gelen Rahmani öğütten (tecelliden) yüz çevirir.[7]

----------------

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنبَاء مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون {الشعراء/6} 

“Fekad kezzebû feseye/tîhim enbâu mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)” Onlar (Allah’ın âyetlerini) yalanladılar, fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek. (26/6)

----------------

 Nefsi emmare yaşantısı üzerine olanlar kendilerinde ve âlemde bulunan Hakk’ın işaret ve mucizelerini yalanladılar. (Murat Derûni)

----------------

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ {الشعراء/7} 

“Eve lem yerav ilâ-l-ardi kem enbetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm(in)” Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her türden nice güzel ve yararlı bitkiler bitirdik. (26/7)

----------------

 Yaşadığımız dünyanın arzı olduğu gibi bizlerin bedenlerimizde bizlerin arzı, yeryüzümüzdür. Ve nasıl ki yeryüzünde nasıl ki çift, çift bitkiler bitiyorsa, bu çift erkek ve dişi olmak üzere program ve üretkenliktir. Bunun neticesinde ise bu bitkilerin meyvaları oluşmaktadır. Bizlerinde fikirlerimiz bitkilerimizdir. Nefsi ve aklı kaynaklı olan bu fikirler ya bir ot veya diken mesabesindedir. Ama hakikat ehlinin fikirleri aklı küll ve nefsi küll kaynaklı olduğundan bu fikirler salih olmakta ve meyva vermekte yiyenlere ise tevhid zevki ve neşesi vermektedir. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ {الشعراء/8} 

“İnne fî zâlike leâye(ten) vemâ kâne ekseruhum mu/minîn(e)” Şüphesiz bunlarda (Allah’ın varlığına) bir delil vardır, ama onların çoğu inanmamaktadırlar. (26/8)

----------------

 Bir bitki tohumu kendi varlığını meydana getirecek programı kendi içinde bulunmaktadır. Arpa dan elma, elma dan buğday meydana gelmez. Her bir tohuma bu program şifrelenmiş ve uygun şartlar oluştuğu zaman bu program neticesinde özünde bulunan vücut bulmaktadır. Tefekkür etmeyenler ve Hakk’a inanmayanlar bunları tabiat kanuna dayandırarak Allah’ın varlığına delil olduğunu müşahade etmezler. (Murat Derûni)

----------------

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الشعراء/9} 

“Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)” Şüphesiz senin Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (26/9)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “Rabbeke” senin rabbin ile efendimiz (s.a.v.) rabb-i hassı olan “Allah” esmâsının mutlak hüviyet yönünden izzet ve merhamet sahibi olmak ile beraber, hadi olan müminlerin rabbi haslarında esmâlarının izzet ve merhamet sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Bir sonraki ayette Mûsâ (a.s.) ın isminin zikredilmesi ve rabbinin “Hadi” olması bunu destekler nitliktedir. 

Bu âyet sûre-i şerifte (9-68-104-122-140-159-175-191) olmak üzere “8” âyette geçmektedir. 8 ise 8 cennet ifadesidir. 7 si nefis cennetleri ve 8. ise zât cennetidir. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {الشعراء/10} 

“Ve-iz nâdâ rabbuke mûsâ eni-/ti-lkavme-zzâlimîn(e)”

قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ {الشعراء/11} 

“Kavme fir’avn(e) elâ yettekûn(e)” Hani Rabbin, Mûsâ’ya; “Zalimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git! Başlarına geleceklerden hâlâ korkmuyorlar mı?” diye seslenmişti. (26/10-11)

----------------

 10. âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Senin rabbin ile efendimiz s.a.v. in rabbi hassı olan Allah c.c. esmâsının Mûsâ (a.s.) a hitap ettiği anlaşılmaktadır. Bu birimsel varlığımızda ise Allah c.c. ün hitabı ile akıl Mûsâ’sına Firavun yani nefsi emmarenin ve kavmi olan kötü ahlaklarına git başlarına gelecekten hala korkmuyorlar mı? Diye seslendiğini bildirmektedir. Kişi kendi varlığında Museviyet mertebesine geldiğinde Allah c.c. ün hitabını işitir hala gelmesi ve nefsi emmare güçlerini uyarması gerekecektir. (Murat Derûni) 

----------------

قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ {الشعراء/12} 

“Kâle rabbi innî ehâfu en yukezzibûn(i)” Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.” (26/12)

----------------

 Bu âyette rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Mûsâ (a.s.) rububiyet mertebesinden rabbi ile kelam ederek, nefsi emmarenin hakikati yalanlamasından kendi varlığında buluna ilâhi varlığı yalanlamasından korkuyorum diye açık konuşmaktadır. Seyrinde Mûsâ (a.s.) mertebesinde gelende kendi varlığında bulunan ilahi varlığı, nefsi emmare güçlerinin yalanlamasından korkmaktadır. (Murat Derûni)

----------------

وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ {الشعراء/13} 

“Veyadîku sadrî velâ yentaliku lisânî feersil ilâ hârûn(e)”

“Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Hârûn’a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap).” (26/13)

----------------

 Firavun o dönemde dünyânın en güçlü kimselerinden biri idi işte bu nedenle Mûsâ (a.s.)’ın giriştiği iş çok zor olduğundan dolayı Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk (c.c)’a niyazda bulunuyor.

 Çünkü bir varlığın içerisinde nefis varsa orada sıkıntı var demektir. Nefs kişiyi sıkar, rahatsız eder bunun içinde her yola başvurur.

 Zâhiren bu hâdisenin yâni Hz. Mûsa’nın dilinde meydana gelen ukdenin, bebekken Firavun’a karşı yaptığı hareketin, Firavun tarafından öldürülerek cezalandırılmak istenmesi üzerine, bunu bilinçli bir şekilde yapmadığını ispat için altın veya yakutla, kor ateşten birini seçme imtihanından geçirilmesi olayında onun ateşi seçerek alıp ağzına atması üzerine meydana geldiği nakl olunmaktadır.

 Mûsevîyyet mertebesine geldiğimizde bu duâyı yapmamız gereklidir. T.B. 

 İstediği yardımcı ise daha önce Taha suresi 19. Âyette “Ve ailemden bana bir yardımcı kıl.” Âyetinin vücut bulmuş halidir. Harûn (a.s.) Mûsâ (a.s) ın kardeşidir. Aslan, cesur, korkusuz kişi ma’nâsını taşıdığı için cesur ve korkusuzluk yardımcı olarak kendisinin yanında istemektedir. (Murat Derûni) Mûsevîyyet düzeyinde olan bir kimse nefsin karşısında sadece kendi varlığı ile yetinemiyor ve bir yardımcı istiyor. T.B.

----------------

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنبٌ فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ {الشعراء/14} 

“Velehum ‘aleyye zenbun feehâfu en yaktulûn(i)”

“Bir de onlara karşı ben suçlu durumundayım. Bu yüzden onların beni öldürmelerinden korkarım.” (26/14)

----------------

 Bizlerinde kendi varlığımızla, nefsi emmâre sarayında yaşarken oradan çıkarak vücût şehrine girmemiz gerekmektedir. Vücut şehrimizde dolaşırken biri celâli ve diğeri cemâli olan iki esmâ ile karşılaşıyoruz ve bunlardan celâli olanı ortadan kaldırıyoruz. T.B.

----------------

قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُم مُّسْتَمِعُونَ {الشعراء/15} 

“Kâle kellâ fezhebâ bi-âyâtinâ innâ me’akum mustemi’ûn(e)” Allah dedi ki, “Hayır, korkma! Mucizelerimizle gidin. Çünkü biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.” (26/15)

----------------

 Bi-âyatina “ayetlerimiz” işaretlerimiz ile gidin yine bu âyette mucizelerimiz olarak müseffirler tarafından çevrilmiştir. Biz her şeyi işitiriz diyerek museviyet mertebesinin ilmi mucizesi olan Hakk’ın sesini semi-işitmeye işaret edilmektedir. (Murat Deruni) 

----------------

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/16} 

“Fe/tiyâ fir’avne fekûlâ innâ rasûlu rabbi-l’âlemîn(e)”

“Firavun’a gidin ve deyin: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz”, (26/16)

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Nefsi emmare firavuna gidip, biz âlemlerin rabbi olan Allah’ın akıl ve fikir elçileriyiz. 

----------------

أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ {الشعراء/17} 

En ersil me’anâ benî isrâ-îl(e)”

“İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.” (26/17)

----------------

 “İsrailoğulları” gece yürüyenin çocukları olan dervişliktir. Dervişlik eğitiminde olan gönül evlatlarını bizim ile beraber gönder. (Murat Derûni)

----------------

قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ {الشعراء/18} 

“Kâle elem nurabbike fînâ velîden velebiśte fînâ min ‘umurike sinîn(e)” Firavun, şöyle dedi: “Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin.” (26/18)

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنتَ مِنَ الْكَافِرِينَ {الشعراء/19} 

“Vefe’alte fa’leteke-lletî fe’alte veente mine-lkâfirîn(e)”

“(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin.” (26/19)

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim, "Sen Fir‘avnın bendesisin ve onun bendelerinin bendesisin, evvelen onun cisim ve cânı ondan beslendi."

 “Yâ Mûsâ, ben senin nesebini söyleyeyim; sen Fir’avn’ın bendesisin; ya’ni, sen benim bendem olan İmrân’ın oğlusun ve İmrân’ın cisim ve cânı, O benim ni’metim ile beslendi. Sen de benim sarayımda yiyip içtin ve terbiye gördün!"

 "Sen pek zulm eâici bâgî ve tâgî olan kulsun; uğursuz fiilden nâşî bu vatandan kaçmış idin."

 “Bâgî", Hak’dan aynlıp, serkeşlik eden; “tâgî”, azgın ve zorba demekdir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kasas’da vâki (Kasas, 28/15) “Ehlinin gafleti vaktinde şehre girdi; orada boğuşan iki adamı buldu, birisi onun tâifesinden ve dîğeri düşmanından idi; [“Kendi tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi”] Mûsâ ona vurdu, aleyhine hükmetti, [ya’ni, ölümüne sebep oldu] dedi ki: “Bu şeytan işidir” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Müfessirlerler derler ki: Mûsâ (a.s.) halkın öğle uykusu vaktinde veyâhud akşamla yatsı arasında Mısır’a girdi. Birisi Benî-İsrâil’den ve dîğeri Benî-İsrâ-îl’in düşmanı olan Kıbtîler’den olmak üzere iki kimseyi kavga eder bir halde buldu. Kavganın sebebi de bu idi. Kıbtî Fir’avn’ın ekmekçisi idi, Benî-İsrâîl’den olan adama odun getirmesini teklîf etti. O da istinkâf etti. Benî-İsrâîl’den olan adam, Cenâb-ı Mûsâ’dan yardım istedi. Mûsâ (a.s.) da’vâlannı dinleyip, Kıbtî’yi haksız buldu ve göğsüne bir yumruk indirdi; sekte-i kalbden öldü. Onun öldüğünü görünce dedi ki: “Bu yaptığım iş, şeytan işlerinden bir iştir!” Beyt-i şerîfdeki “fiil-i şûm” ile bu katle işâret buyurulur.

 "Oranlısın ve gaddarsın ve hak-nâ-şinâssın; kendini bu evsâf üzerine dahi kıyâs et!" Ya’ni, Fir’avn dedi ki: “Yâ Mûsâ, sen kendini yüksek bir mevki’de görüyorsun, habuki sen adam öldürdün ve zâlimsin; ve benim ni’metimin hakkını tanımıyorsun da bana karşı serkeşlik ediyorsun, kendini bir kerre dahi bu evsâf ile mukayese et!"

 "Garîblik ve fakîrlik ve eski libâs içindesin, halbuki bizim şükrümüzü ve hakkımızı bilmedin!" 

 “Halak”, eski şey, ya’ni, Fir’avn Mûsâ (a.s.)ı aklınca tahkîr için dedi ki: “Sen şimdi garîblik ve fakirlik ve eski püskü libâs içindesin. Böyle olduğun halde, evvelki hâlini unuttun ve bizim sarayımızda sürdüğün mükellef ve mutantan hayâtından dolayı bize teşekkür etmeni ve bize karşı itâat etmek haklını bilmedin.” Bu beyt-i şerifde sûre-i Şuarâ’da vâki’ Şuarâ, 26/18-19) ya ni, “Fir’avn dedi: “Biz seni içimizde çocuk iken beslemedik mi ve sen ömründen senelerce bizim aramızda kalmadın mı? Ve işlediğin fiili işledin ve sen kâfir-lerden oldun!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

 Dedi: "Hâşâ ki o melike hudâvendlikde dîğer hir kimse şerik ola."

 “Hudâvend", “Hudâ" ile “vend”den mürekkebdir. “Hudâ" dahi, “hod” ile “â”dan mürekkebdir. Ve “hod", kendi ve “â”, “âmeden” masdarından emr-i hâzır olup vasf-ı terkîbîdir, “kendi gelici” ma’nâsinadır; “vend” edât-ı nisbet ve edât-ı teşbih olan “mânend” ma’nâlanndadır. Bu terkıb “sâhib ve mâlik” ma’nâsında kullanılır. “Melîk”, “melik” ve “mâlik” ma’nâsındadır, kadir ve mutasarrıf demekdir. Ya’ni, Mûsâ (a.s.) Fir’avn’ın nokta-i nazarını cerh ve red için buyurdu ki: “Ey Fir’avn, sen kendini kadir ve mutasarrıf ve sâhib, mâlik tasavvur edip, sana karşı hak söz söyleyeni serkeş addediyorsun; bunu bil ki o Melîk’e ve Mâlik-i hakîkîye sâhiblikde ve efendilikde hiçbir kimse ortak olamaz. Onu böyle bir şirkden tenzih ederim!”

 "Vâhid'dir, mülkde ona yâr yokdur. O'nun kullarına O'ndan başka sâlâr yokdur!"

 “Vücûdda vâhiddir, mülkünde O’nun yâri ve arkadaşı yokdur. O’nun kullarına zât-ı ulûhiyyetinden başka hükm eden bir reîs ve kumandan yokdur.”

 "Onun halkına başka bir mâlik kimse yokdur, O’nun şirketini hir hâlikin gayri da'vâ eder mi?"

 “Zât-ı Vâcibü’l-vücûdun mahlûkâtına kendisinden başka bir mutasarrıf ve bir mâlik yokdur ki, mülküne iştirâk edip tasarrufunda ortak olsun, binâenaleyh ona karşı şirket ve ortaklık da’vâsı ancak hâlik ve fânî olan bir mahlûk tarafından olur; ve bu da o ahmağın had-nâşinaslığı olur.”

"O nakş etmişdir, benim nakkaşım O'dur; eğer başkası dava ederse o zulüm ısteyıcidir.

Bu vücûd-ı izâfî âleminin sûretlerini O, nakış ve tersîm etmişdir. Bu sûretler O’nun “Mûsâvvir” ism-i şerifinin mezâhiridir. Ben de o sûretlerin biriyim; binâenaleyh benim nakkaşım da O’dur. Eğer bir başkası çıkıp: Senin cismini ben besledim, büyüttüm, diye da’vâ ederse, o kimse, zulüm yapmak isteyen bir kimsedir." Zîrâ bu da’vâsı yerinde değildir; ve “zulüm” lügatda bir şeyi mahall-i mahsûsunun gayrine koymaktır; nitekim Hak Teâlâ sûre-i Lokmân’da (31/13) “Şirk elbette bir zulm-i azimdir”buyurur. Bir diğer âyet-i kerimede Ali İmran (3/6) ya’ni, “Sizi rahimlerde dilediği gibi tasvîr eden O Allah’dır” buyurulur.

 "Sen benim kaşımı yapamazsın, benim canımı nasıl tanıyabilirsin?"

 “Sen benim cism-i zâhirîme taalluk eden kaşımı ve bir kılımı bile yaratamazsın; benim bâtınım olan canımı nasıl tanıyabilirsin? Hakk’ın resûlü müyüm, değil miyim nasıl bilirsin?” Belki o gaddâr ve o azgın sensin ki, sen Hak’la ikilik da vâsini edersin”

 “Şirk ve ikilik zulm-i azîm olduğuna ve sen de Hakk’a karşı ikilik da’vâsında bulunduğuna göre o bana söylediğin gaddâr ve azgın sensin!" Eğer ben bir memuru sehv ile öldürdüm ise, ne nefs için ne lehv ile öldürdüm.''

 “Avân”, hükümet me’mûru ve zâbıta me’mûru ma’nâsınadır. Burada Fir’avn’ın ekmekçisi murâd, buyurulur. Ya’ni, “Ey Fir’avn, sen bana cânî ve katil diyorsun, eğer ben senin bir me’mûrunu öldürdüm ise, maksadım onu öldürmek değil, belki te’dîb idi; bir yumruk vurdum, o öldü. Bu katil amden değildir, belki sehven ve hatâen vâki’dir; yoksa onu ne nefsim için ve ne de boş yere öldürdüm."

 "Ben bir yumruk vurdum ve o ansızın düştü. O kimse ki, onun canı muhakkak yok idi, bir can verdi."

 “Ben Kıbtî’ye bir yumruk vurdum ve o kazâ-yı İlâhî netîcesi olarak maktûlen düştü. Onun rûh-ı izâfı ve insânîsi yok idi; belki hayvanlar gibi rûh-ı hayvânî ile yaşamakta idi; bu yumruk onun bu rûh-i hayvânîsini izâle etti.” Ma’lûm olsun ki, nebînin bâtını günâhdan ma’sûmdur. Kıbtî’ye yumruk vur-ması ilhâm-ı ilâhî ile vâki’ olmuş idi; fakat bunun ilhâm olduğunu Mûsâ (a.s.) vakt-i katilde müdrik değil idi. Zâhir hâle bakıp (Kasas, 28/15) Ya’ni, “Bu şeytan işindendir" dedi. Zîrâ nübüvvet zâhire nâzırdır.

 Ben bir köpek öldürdüm, sen peygamber oğullarını, kabahatsiz ve ziyansız yüz binlerce çocuğu!"

 "Öldürmüşsün, onların kanı senin boynundadır; bu kadar kan içmeden acaba senin üzerine ne gelir?" Yukarıki beytin haberi, bu beytin başındaki “küşteî” dir. Ya’ni, “Ey Fir’avn, ben sûretde insan ve ma’nâda bir köpek olan Kıbtî’yi öldürdüm; ya sen! Peygamber oğullarını, hiçbir kabâhatı olmayan birçok Benî-lsrâîl çocuklarını öldürdün!”

 "Ben matlûbun katli ümîdi üzerine, Yakûb'un zürriyyetini öldürmüşsün."

 “Yeni doğan çocuklar arasında, beni bulup öldürmek ümîdi ile Ya’küb (a.s.)ın zürriyyeti olan günahsız çocuklar öldürmüşsün!”

 "Hak senin körlüğüne beni ihtiyar etti, senin nefsinin pişirdiği o şey baş aşağı oldu” Fir’avn’ın nefsinin pişirdiği şey, Mûsâ (a.s.)ın doğmaması ve doğdukdan sonra da yaşamaması için müneccimlerin ihbân üzerine Fir’avn tarafından ittihâz edilen tedbîrler ve Melerdir ki, Mûsâ (a.s.)ın doğması ve öldürülememesi ile o tedbîrler ve hîleler bir işe yaramadı ve baş aşağı oldu.

 Dedi: "Onları bırak, hiç şeksiz benim hakkım ve tuz ve ekmek hakkı bu mu olur?

 Fir’avn, Mûsâ (a.s.)a cevâben dedi: “Sen o bana karşı serkeşâne olan da’vâları bırak! Hiç şek ve şübhe olmayarak senin üzerinde sâbit olan benim hakkım ve sarayımda yiyip içmenin hakkı yok mudur?”

 “Ki, banâ cemâat huzûrunda horluk edesin, aydınlık gündüzü gönlüm üzerine karanlık edesin.”

 “Haşer”, cemâat ve kalabalık ma’nâsınadır. Mûsâ (a.s.) ın, halka karşı rubûbiyet da’vâsında bulunan Fir’avn’ı, cemâat-i kesîre huzûrunda da’vet buyurması, onun son derece kibir ve azametine dokunmuş olduğundan, Mûsâ (a.s.)a dedi ki: “Bu kadar kalabalık huzûrunda senin bana karşı böyle serkeşlik ve hakaret etmen ve debdebe ve saltanat ile aydınlık olan günlerimi gönlümde karalık etmen lâyık mı idi? Ve seni terbiye etmem ve yedirmem ve içirmem hakkına karşı böyle mi yapmalı idin?”

 "Eğer hayır ve şer de benim nigehbanlığımı tutmaz isen, kıyâmetin zilleti daha güçdür!"

 “Ey Fir’avn, sen bu dünyâdaki horluğu ve zilleti nefsine ağır görüyorsun; eğer benim Hak tarafından getirdiğim emir ve nehiyde benim nigehbanlığımı ve muhâfızlığımı tutmazsan, âhiretde zelîl ve hakîr olursun; fakat bu zillet ve hakaret dünyâdakine benzemez, o daha güçdür!” Bir pirenin zahmını çekemiyorsun, bir yılanın zahmını nasıl tadacaksın?“ 

 “Ey Fir’avn, dünyâda bir pirenin ısırmasına tahammül edemiyorsun; âhiret azâbı, dünyânın azâbından şiddetlidir, Bir pireye nisbeten, yılan mesâbesinde, daha büyük olan o ısırmaya nasıl tahammül edebilirsin?” Ma’lûmdur ki, Kur’ân-ı Kerîm’de âhiret azâbının şiddetinden birçok mahallerde bahis buyurulur. Ezcümle sûre-i Fussılet’de (Fussılet, 41/27), “Biz küfredenlere elbette azâb-ı şedîdi tatdırınz” ve sûre-i Şû- râ’da (Şûrâ, 42/26) ya’fıi, “Kâfirler için azâb-ı şedîd vardır” buyurulur.

 “Zâhiren senin işini vîrân ederim, fakat bir dikeni gülistan ederim."

 “Ey Fir’avn, senin kibir ve azamet sermâyesi olan enâniyetini tahrîb ederim ve hayâlı olan varlığını yıkanm; fakat bir diken gibi olan nefsini, ma’rifet-i ilâhiyye gülistânı yapanrım.”[8]

----------------

قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ {الشعراء/20} 

“Kâle fe’altuhâ iżen ve enâ mine-ddâllîn(e)” Mûsâ, şöyle dedi: “Ben onu, o vakit kendimi kaybetmiş bir hâlde iken (istemeyerek) yaptım.” (26/20)

----------------

 Akıl Mûsâ’sı o vakit bi-huş olmuştum. Birimsel aklım hakk’ta fani olmuş halde iken bu işi işledim. Aslında bu işi benden işleyen Hakk’tı. “Attığın zaman sen atmadın, lakin Allah attı” (8/25) (Murat Derûni)

----------------

فَفَرَرْتُ مِنكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ {الشعراء/21} 

“Feferartu minkum lemmâ hiftukum fevehebe lî rabbî hukmen vece’alenî mine-lmurselîn(e)”

“Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni peygamberlerden kıldı.” (26/21)

----------------

 Yolumuza Fusûsül Hikem ile devam edelim;

 Sen onu görmez misin ki, müsemmâ-yı âlemin "ayn"-ında asarının ademi zuhurundan nâşî, esmanın buldu­ğu şeyi esma-i ilâniyyeden nasıl tenfîs eyledi? İmdi rahat onun için mahbûb oldu. Halbuki ona ancak a'lâ ve esfel olan vücûd-ı sûrî sebebiyle vâsıl oldu Böyle olunca hareketin hubb İçin olduğu sabit oldu. Binâenaleyh kevnde hubba naensûb olmayan bir hareket yoktur. İmdi bunu bilen kimse ulemâdan ba'zdır. Ve nefis üzerine hükm ettiğinden ve nefis üzerine istîlâ eylediğinden dolayı, kendisini sebeb-i akreb mahcûb eden kimse dahi ulemâdan ba'zdır. Şu halde kıbtînin katlinden vâki' olan şey ile Müsâ (a.s.) için havf meşhûdün-leh oldu. Ve havf dahi katilden necat hissini mutazammın oldu. İradi havf ettiği şeyden firar etti. Ve ma'nâda Fir'avn'dan ve onun ona amelinden necata muhabbet ettiği şey için firar eyledi. Binâenaleyh vaktinde, meşhûdün-leh olan sebeb-i akrebi zikr etti ki, o sebeb beşer için suret -i cisim gibidir. Ve hubb-i necat, cese­di müdîr olan ruhun cesedi tazammun ettiği gibi, onda mutazammındır. Ve enbiyâ için lisanı zahir vardır ki. Hitabın umûmî olmasından ve âlim-i sâmi'in fehmine i'timâdlarından naşî, onunla tekellüm ederler. İmdi rasül ehl-i fehmin mertebesini bildikleri için, âmme­nin gayrine i'tibâr etmezler. Nitekim Resul (a.s.) atâyâ hakkında bu mertebeye tenbîh eyledi de buyurdu ki: "Muhakkak ben, başkası bana daha sevgili olduğu halde, Allah Teâlâ'nın onu nâra düşüreceği havfinden dolayı bir racüle i'tâ eylerim." Binâenaleyh üzerine tama' ve tab' gâlib olan akh ve nazarı zaîf kimseye i'tibâr etti (13).

 Mûsâ (a.s.) kiptiyi öldürünce Mısırdan Medyen’e kaçtı manada firavundan ve ona amelinden necata muhabbet ettiği şey için firar etti. Böylece vaktinde yakın sebebi zikretti ki o sebeb beşer için suret-i cisim gibidir. Necatı sevmek irade eden ruhun cesede içine aldığı gibi onda mutazammındır. Yani o mevzuyu içine almıştır. Âlem diye isimlendirdiğimiz şeyin aynı Zat-ı ahadiyette ve gizli iken madum oldu. Esma-ı İlahiyenin asarı olan muhtelif suretler âlem mertebesinde kesafetle zahir oldu. Halbuki Esma-ı İlahiye ve a’dem-i zuhurdan naşi sebebiyle kendi nefsinde sıkıntı ve ızdırap bulur. İşte sen Allahüteala Hzlerini görmezmisin ki Esma-ı ilahiyeden bu ızdırabı nasıl tensis etti. 

 Zat-ı Hakka nisbetle Esma Zat-ı insana nisbetle nefes hükmündedir. Yani bütün bu Esma-ı İlahiyenin mahiyetleri yani manaları Allah’ın varlığında gizli ve sıkıntıda idi, bu ne sıkıntısı dışarıya çıkma arzusunun bir sıkıntısıdır. Hani nasıl gençlerde “babamız izin versede şuraya gitsek buraya gitsek diye içinde olan bir fiili dışarıya çıkarmaya çalışması ama bazı maniler olduğunda da bunun sıkıntısını hissetmesi gibi. Bu sıkıntı fiiliyle zuhura çıkaramamaktandır. İşte nasıl ki bu Esma-ı İlahiye Hakkın Zat’ının varlığında bu ızdırabı nasıl tenfis etti, nefes-i Rahmani ile Hakkın Zat’ının varlığında mevcut olan Esma-ı İlahiye ile kendi varlıklarını dışarıya çıkarmak için çektiği ızdırap nefes-i Rahmani ile âleme salındı. Yani hürriyetlerine kavuştu dışarıya çıkartıldı. 

 Esma-ı İlahiyenin bu zorlanmasını iç bünyede kalmış olmasından dolayı zuhura çıkmasından dolayı zorlanması nefes-i Rahmani ile zuhura gelmiş ise Hakka nisbetle Esma zat-ı insana nisbetle nefes hükmündedir. Yani Hakk’ın Zat’ının nisbeti olan Esma-ı İlahiye ona nisbetle de isnada nefesi hükmündedir. İnsanın Zat’ında mevcut olan nefesi tutup dışarı vermediğimizde nasıl bir sıkıntı meydana geliyorsa onu dışarıya vermekle rahat ediyorsak içeride sıkışmış olan da istiklalini kazanmış oluyorsa işte Esma-ı İlahiye de böyle nefes-i Rahmani ile zuhura çıkıp Hakkın rahatlaması da böylece meydana işte bu da muhabbetinden dolayıdır. 

 Zat-ı Hakkın varlığında mevcut olan esmayı tenfis edince müsterih olur. Neden? Zuhurlarını gördükçe huzur bulmuş olur. Kendi kendini seyretmiş olur. Böyle yapınca kendisi de rahatladığından rahatlık bir sevgili oldu, muhabbet hali oldu. Bu hal Zati gerekliliktir. Zatının iktizasından tenzih olunamaz. 

 Yani Zat’ının gereği olan şeylerde O tenzih edilmez. Şimdi bir çiçek dalını ele alalım bir gül dalını ele alalım bunun bir tarafında gonca var en çok itibar edilen tarafıdır, bir tarafında yaprağı var bir tarafında da dikeni vardır. Bir tarafında da kök ve gövdesi vardır. Dikeni gülden tenzih etmemiz mümkün mü? Gülü dikenden tenzih etmemiz mümkün değildir. Neden? Bu zatının gereğidir onlar yani gülün gül olmasının gerekleridir. Varlığında dikenin de bulunması onun asli hallerindendir. Gülü dikenden tenzih ederiz dediğimiz zaman böyle bir şey olmaz. 

 O diken de gülün sıfatlarından bir sıfat olduğundan onu tenzih etmek mümkün olmaz. Ancak zikir olunan teşbih benzetme buna tam mutabık değildir. Zira insan evvela vücudunun haricinden oksijen denilen havayı teneffüs edip sonra vücudunda oluşan CO2 yi dışarıya vermek mecburiyetindedir. Bunu misal olarak verdik diyor ama insan nefes verdiği zaman CO2 verir yani zararlı bir şey verir nefesi alırken oksijeni alır. Yani bu verdiğimiz misal ters gibi görünürse de uygun bir misal olmasa da anlamak için veriliyor. Ama yine de CO2 yi veremezse içeride kalırsa sıkıntı yapıyor.

 Allah dışarıdan bir şey alıp ta onu dışarıya vermesi değil insan dışarıdan nefes alıyor dışarıya veriyor bu demek değil ama bir benzetmedir. Allah kendi varlığında mevcut devamlı “Hu” diye bütün âlemde ne varsa onu dışarıya yayıyor. Zira vücud-u Mutlak namütenahidir, onun vücudunun harici tasavvur edilemez. Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey sair Esma-ı ilahiyeden bir şe’n dir. Ve de Zat-ı Hakkın aynıdır ve bu rahata ancak ayan-ı sabite ervah-ı misal ve şehadet gibi vücud-u suri ile vasıl oldu.

 Yani suret vücudu yoluyla ulaşıldı, yani Zat-ı Mutlak mertebe-i letafetten yavaş, yavaş bu mertebelere tenezzül edip her bir mertebenin icabına göre esma suretleriyle meydana gelmek suretiyle bu rahat husule geldi. Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Mertebe mertebe tenezzülü de hareketten başka bir şey değildir. Bu hareket O’na rahatlık vermektedir. Gerçe Allah rahatlık olurmu? Rahatsız olurmu o ayrı bir konudur. Oradaki rahattan murat muhabbetteki rahatlıktır. Huzuru manasınadır. Yoksa dinlendik rahat ettik manasına değildir. Ayet-el Kürside “Onu uyku ve gaflet falan tutmaz” buyurur, bizim anladığımız manada rahatlık O’nu ilgilendirmez. Zaten ihtiyacı da yoktur.

 Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Şu halde harekt muhabbet için olduğu sabit oldu. Âlem-i vücutta sevgi muhabbete mensup olmayan hiçbir hareket yoktur. Yani her bir hareket muhabbet sebebiyle vaki olur bu öyle bir kaidedir ki asla istisnası da yoktur. Biz insanları şu şöyledir bu böyledir diye ayırırız ama O hepsini aynı muhabbetle zuhura getirmiştir. Lisan-ı şeriatta kafirler, mü’minler işte şunlar bunlar diye ayrılırlar, kafirler cehennem ehli kahrolsunlar, cennet ehli mübarek olsunlar falan gibilerde ama bunların hepsinin sahibi Hak olduğundan Hak da muhabbet etmediği bir şeyi ortaya getirmez.

 Aslında hakir gördüğümüz, esmer vatandaş dediğimiz yakası paçası bir tarafa gitmiş pejmurda gördüğümüz ve de içkinin en çoğunu içen her türlü hali yapan kimseye dahi hürmet etmek zorundayız. Ne yönünden Zat’ı yönünden. Fiili yönünden tenkit edebiliriz o ayrıdır. Yani âlemde gördüğümüz ne tür varlık varsa mahiyeti özü hakikati bakımından hürmet etmek zorundayız. Çünkü hepsi Hakkın Zat’ının birer zuhurudur. Allah muhabbet ederek yarattığından biz de ona muhabbet etmek zorundayız. İsterse Afrikanın en vahşi beldesinde ormanında yaşayanlar olsun. Bir yerde halk varsa orada muhabbet vardır mutlaka. 

 Burada insanlara hürmetimiz olduğu gibi hayvanlara da hürmetimiz olması gerekir. Sıfat-ı subutiyesinin başında Hayat esmasını hayat zuhurunu ortaya getiriyor, madenlere, nebatlara neden hayvan demiyorlar onlarda “Hay” onlarda da ruh var, ama hayvanlardaki ruh onlardan daha kemal üzeredir. Tekamül etmiş diyebiliriz, tekamül etmesine gerek yok o mertebenin ruhudur çünkü o mertebe-i ilahide Ruh-u Azam da bütün bu mertebeler mevcuttur. 

 Vücud-u Mutlak na mütenahidir, O’nun vücudunun haricinde bir şey tasavvur etmek hiç mümkün değildir. Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey sair Esma gibi şuunat-ı İlahiyeden bir şe’endir. Zat-ı Hakkın aynıdır, bu rahata ancak ayan-ı sabite, Ervah ve Misal ve Şehadet gibi vücud-u suri ile vasıl olundu. Buradaki rahattan kasıt nedir, hani nefes-i Rahmani olmazdan evvel Esma-ı İlahiyye Cenab-ı hakkın Zat’ında varlığında sıkıntılarda iken nasıl nefesimizi tuttuğumuz zaman çıkartamadığımız zaman biraz sıkıntı duyuyorsak tabi ki bunları anlamak için teşbih yapıyoruz, bunlar beşeriyet ile ilgili şeyler değildir.

 Başka da misallerimiz olmadığından bunları Cenab-ı Hak Rahmaniyet mertebesinden nefes-i Rahmani ile bütün âlemlere tenfis ettiği zaman nefes verdiği zaman Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey işte bu rahatlama dediğimiz şey sair esma gibi yani diğer Esma-ı İlahiye gibi Şuunat-ı İlahiyeden bir şe’endir. Zat-ı Hakkın aynıdır, bu rahata ancak ayan-ı sabite, Ervah, misal, Şehadet gibi ala ve esfel olan vücud-u suri sebebiyle yani bunların vücuda çıkmasıyla rahat meydana geldi. Yani Zat-ı Mutlak mertebe-i Letafetten belirli zaman içerisinde yavaş yavaş bu mertebelere tenezzül edip her bir mertebenin icabına göre Esma suretleriyle müteayyin olmak sebebiyle meydana gelmek yoluyla bu rahat husule geldi.

 Hak için mahdum olan bu rahat tenezzülat-ı Zat’ıyla hasıl oldu. Yani Hakkın varlığında birlikte olan bilhassa zıt Esma-ı İlahiye İlahi tenezzülat ile meydana gelmesiyle rahatlama hasıl oldu. Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Şu halde hareketin muhabbet için olduğu için olduğu sabit oldu. Muhabbet olmasaydı hareket olmayacaktı, hareket olmasaydı muhabbet ortaya çıkmayacaktı. Böylece kevnde ve Âlem-i Vücudda yani mevcut olan bütün bu âlemde muhabbete mensup olmayan bir hareket yoktur. Yani her bir hareket muhabbet sebebiyle vaki olur. Bu böyle bir kaidedir ki asla istisnası yoktur.

 Bu kanun-u esasiyeyi ulemadan bazıları bilir. Âlem-i Vücudda vaki olan hareketin sebebi zahiresine bakmayıp hakikatine nazar ettiklerinden onlar için sebeb-i zahiri hicab olmaz. Yani ulemaların bir kısmı hareketlerin sebeplerine bakar perdelenmiş olur, ama bazıları özüne baktığı zaman bu hareketler ona perde olmaz. Ulemanın bazıları hicaba düşmek şanında bulunan nefs üzerine hüküm ettiklerinden yani perdelenmesi mümkün olan nefislerinin idrakleriyle hüküm verdiklerinden ve nefsin müktezatı üzere yani nefsinin gerekleri üzere istila eyledikten sonra hakikat harekete nazar edemeyip o hareketin zahiri sebebi ile perdelenirler. 

 Hareketin özüne değil de zahiri sebebine bakarak perdelenmiş olurlar. Böylece hakikate nazır olan ulema kıptinin katlinden vaki olan talep sebebiyle zahiren Mûsâ (a.s.) için haf meşhut olduğunu ve haf dahi katilden necata muhabbeti tazannum eylediğini yani muhabbeti gerektirdiğini böylece Mûsâ (a.s.) ın zahirde haf eylediği yani korktuğu katlden ve manada ise Firavdan ve Firavnun Mûsâ (a.s.) a yapacağı siyasetten necata muhabbetten firar ettiğini bilir.

 Fakat âlem-i kevn ism-i Zahir’in masharı olduğu ve yalnız lisan-ı hakikatla tekellüm ahkam-ı Zahireyi ihmal etmek gerek olacağı ve halbuki ism-i Zahir’in gereği olan şeriyat ile gelen enbiya (a.s.) ın lisan-ı Zahir ile tekellümü lazım geldiği için yani şeriatla görevlendirilmiş bir peygamberin lisanı şeriatla söylemesi lazım geldiği için Mûsâ (a.s.) kıptiyi öldürdükten sonraki kaçışında zahirdeki sebebi zikredip 26/21 ayetinde 

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا وَجَعَلنَىِ مِنَ الْمُرْسَلِينَ

 21-) Feferartü minküm lemma hıftüküm fevehebe liy Rabbiy hükmen ve cealeniy minel murseliyn;
 "Bu yüzden de sizden korkumdan firar ettim... Rabbim de bana bir hüküm hibe etti ve beni Rasûllerden kıldı." Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım buyurdu. Korku sebebi yakın oldu, uzak sebeb olan kurtuluş şebebi muhabbeti ise gizli maksadında cesedi idare eden ruh gibi o sebeb-i yakının zımmında yani gizli maksadında vaki olup bu sebeb-i akrebi (yakın) tekbir eder. Mûsâ (a.s.) lisan-ı zahir ile tekellüm buyurdu zira enbiya (a.s.) umuma hitap ettikleri ve bu hitaplarını ulemanın fehimlerine itimad ettikleri için yalnız sisan-ı zahir ile tekellüm ederler. Yani Mûsâ (a.s.) dedi ya “sizden korktuğumdan dolayı kaçtım” ama bunun özündeki manayı batın uleması anlar ki nebi de zahir-i şeriat üzere konuşması gerektiğinden zahire göre böyle konuştu.

 Enbiya (a.s.) umuma hitap ettikleri ve bu hitaplarını ulemanın fehimlerine itimat ettikleri için yani ulemanın anlayışlarına itimat ettikleri için lisan-ı zahir ile kelam ederler. Böylece Rasul-u kiram, hazarat-ı ehli fehmin mertebesini ve onların kelamı zahirinden batınına intikal edeceklerini bildikleri için fehimleri kısır olan avamın gayrısına itibar etmezler. Zira getirdikleri ulum ve şeraiyetı umuma tebliğe memurdurlar. Yani peygamberan Hz. leri öyle kelam söylerler ki kendileri zahir olarak geldiklerinden lisanlarını şeriat icabı yani herkesin anlayacağı bir şekilde söylerler ancak ulema-ı batın bunların sözlerinden batın manasını çıkarırlar.

 Nitekim (s.a.v.) Efendimiz ataya hakkında bu mertebeye tenbih edip buyururlar ki “Ben atayı öyle bir adama yaparım ki (yani vermeyi öyle bir adama yaparım ki) o adamın üzerine tama galebe ettiği için Allahüteala onu nara düşüreceğinden korkarım. O adamanın üzerine tama ve nefs galebe ettiği için yani dünya tamahı ve nefsinin tabiatı galip geldiğinden Allahüteala onu nara düşüreceğinden korkarım. Halbuki bol bol verme ettiğim bu adamdan daha ziyade sevdiğim adamlar vardır. Yani kavminin arasında birçok insanlar vardır bazılarını daha çok severim bazılarına daha çok vermeyi isterim, o adamdan da daha ziyade sevdiğim adamlar vardır.

 Vela kin onlarda nefsani sıfatlar galip olmadığı ve atadan mahrumiyetlerinden dolayı benden uzaklaşmakla nabuda[9] düşmeleri haffı bulunmadığı için emr-i hatada onları tencir edip bu adamların altında bulunan ashab-ı nefsi tercih ve takdim ederim. İşte görülüyor ki (sav) efendimiz üzerlerine tama ve tabiat-ı nefsleri galip olan akılları ve nazarları zayıf olan kimseleri emr-i atada tercih buyurdu. Mertebesi yüksek olanları bırakıp mertebesi aşağıda olanları zahirde takdis eyledi. Eğitimin gereği olarak aklı fazla olmayanların eğitimini öne aldı efendimiz. 

 Halbuki kendisine daha yakın kimseler vardı muhabbet ehli vardı, onları biraz geriye bıraktı neden çünkü onlar anlarlar onun zahir kelamından. Hani Abese suresinde “Abese ve tevella” ayeti işte bu hususta geldi. 80/1

عَبَسَ وَتَوَلَّى 

 1-) Abese ve tevella;
 Asıldı yüzü ve çevirdi yüzünü!

 İmdi böylece onların ulûmdan getirdikleri şeyi, kendisi İçin gavs olmayan kimse, hil'at indinde vâkıf olmak için, üzerinde ednâ-yı fııhüm libâsı olduğu halde getir­diler. İmdi "Bu hil'at ne güzelidir!" der; ve onu derece­nin gayesi görür. Ve hikem incilerine dalan fikr-i dakîk sahibi "Bu, melikten ne şey sebebiyle bu hil'ate müstevcib oldu?" der. Binâenaleyh hil'atin kadrine ve siyâbdan onun sınıfına nazar eder. Böyle olunca hil'atin kadrinden, üzerine hil'at giydirilen kimsenin kadrini bilir, imdi bunun misli ilmi olmayan, kendisinin gayri İçin hâsıl olmayan bir ilme muttali' olur. Ve vaktaki enbiyâ ve rusül ve verese-i muhakkik: âlemde ve kendi­lerinin ümmetlerinde bu mesabede olan kimse mevcûd olduğunu bildiler; ibarede kendisine hâss ve âminin iştiraki vâki' olan lisân-ı zahire kasd ettiler. Binâen­aleyh hâss/âmmın, ondan anladığı şeyi ve ziyâdeyi anlar ki, o ziyâdeden dolayı kendisi için "hâss" ismi sahih oldu. Böyle olunca o şey ile âmmdan mütemeyyli olur. Şu halde ulûmu mübelliğ olanlar bununla İktifa ettiler. İşte Mûsâ (a.s.)ın فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ (Şuarâ,26/21) kavlinin hikmeti budur. Ve "Ben sizden selâmet ve afiyet hübbünden dolayı kaçtım" demedi (14).

 Böylece onların ulumden getirdikleri şey kendisi için anlayışı geniş (gavs) olmayan kimse zülad indinde vakıf olmak için üzerinde edna-ı fukum libası olduğu halde getirdiler. Rasul-u Kiram hazaratı lisan-ı Zahir ile konuştukları gibi ulum ve marifet-i İlahiden getirdikleri şeyi dahi üzerlerinde edna-u fuhuh zahir libası olduğu halde getirdiler. Yani zahir elbiseyle getirdiler. Zahir anlaşılır şekilde getirdiler. İşte Efendimiz (sav) in hadisi şerifleri vardır, “İnsanlara akılları kadar konuşunuz” veya mertebeleri kadar konuşunuz.

 Ta ki zahirden batına dalmak istidadı olmayan kimse bu zahir ibare indinde yanında dursun vakıf olsun. Ve nasibini şeriat mertebesinden zahir kelamdan alsın. Böylece kelamın zahirine saplanıp kalan ilim ehli şeriat, zahir ilim ehli bu ibare-i zahire ne güzeldir der. Yani lisanın dışına bakıp ne güzel bir cümle der. Libas-ı mana olan kelam zahiri derecenin nihayeti görür o sözleri ilmin sonu görür. Hikmetlerin incilerine dalan ince hassas düşünen fehim sahipleri diyelim ki iki kişiye padişah incilerle dokulu elbise verdi ehl-i cehilden olan insanlar bu elbise ne güzeldir der, üzerindeki incilerine takılırlar. 

 Akil olanlar ise batın uleması ise bu elbisenin ne sebeble verildiğine bakarlar. Yani nasıl değerli bir iş yapılmış ki buna hak kazanmış derler. Padişahın vezirlere ihsan edeceği libas onların hal ve şanlarına ve hammalarla ihsan edeceği libas dahi onların sınıfına göre olur. Vezirler hangi mertebeden verildiğine bakar. Kelamın zahirinden batınına intikal edebilen recal olduğunu bildiler. Kelamın ibaresinde lisan-ı zahire kast ettiler çünkü lisan-ı zahir üzere söylenen kelamı anlamak hususunda havas ve avamın iştirakı vardır. Yani havas da avam da zahir kelamdan aynı şeyi anlarlar. Ama batın uleması zahirden batına intikal eder zahir uleması sadece dışında kalır.

 Kelam zahir lisanı üzere söylenince avam kende vehmi derecesinde zahiri manayı anlayacağı gibi havas dahi öyle anlar velakin havas avamın bu kelamdan anladığını anlamakla beraber daha ziyadesini de Anlar. İşte bu ziyadeyi anlaması sebebiyle avamdan ayrıldı. Şu halde ulumu tebliğ eden resul ve enbiya ve onların varisleri olan evliya emr-i tebliğde lisan-ı zahiri kafi gördüler. Eğer onlar kelamlarını Fehmi havas üzere söylemiş olsa idiler avam inkar eder ve onlara ulaşamamaları sebebiyle ebediyen hüsranda kalırlardı. 

 Nitekim Mevlana Hz leri buyurur: Benim söylediğim şey senin fehmin miktarıncadır ben onu söyleyememe hasretinden öldüm. İşte Mûsâ (a.s.) ın 26/21 ayetinde 

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ 

 21-) Feferartü minküm lemma hıftüküm fevehebe liy Rabbiy hükmen ve cealeniy minel murseliyn;
 "Bu yüzden de sizden korkumdan firar ettim... Rabbim de bana bir hüküm hibe etti ve beni Rasûllerden kıldı."

 “Ben sizden korktuğum şeyden dolayı kaçtım” buyurmasının hikmeti budur. Ve onu zahir lisanı üzere söylemiştir, eğer batın lisanı ile söylemiş olsa idi yani ben sizden selametle afiyet muhabbetinden dolayı kaçtım buyurur idi. 

 Velakin ilm-i havas üzere söylemeyip sahir lisana zahire meyil etti. Yani şeriat hükmüne göre söyledi. Kur’an-ı Kerim’in söylediği yönüyle söyledi, batın lisanı ile söylemedi. Yani nebi, Rasuller herkesin anlayacağı şekilde konuşurlar, ama batın ehli bunları zahiren söylenen lerden batın manalarını ortaya çıkarırlar.[10] 

----------------

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدتَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ {الشعراء/22} 

“Vetilke ni’metun temunnuhâ ‘aleyye en ‘abbedte benî isrâ-îl(e)”

“Senin başıma kaktığın bu nimet (gerçekte) İsrailoğullarını köleleştirmen(in neticesi)dir.” (26/22)

----------------

 Senin başına kaktığın bu nimet nefsi emmare sarayında yaşamanın neticesinde dervişlik hakikatlerini köleleştirmenin neticesindedir. (Murat Derûni)

----------------

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/23} 

“Kâle fir’avnu vemâ rabbu-l’âlemîn(e)” Firavun, “Âlemlerin Rabbi de nedir?” dedi. (26/23)

----------------

 Kendini Rabb olarak kabul eden kimse, kendinin dışında da bazı Rabb’lar olduğunu duyunca bunların nasıl bir şey olduğunu anlamak için sormaya başlıyor. T.B.

----------------

قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إن كُنتُم مُّوقِنِينَ {الشعراء/24} 

“Kâle rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ in kuntum mûkinîn(e)” Mûsâ, “O, göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Eğer gerçekten inanırsanız bu böyledir.” (26/24)

----------------

قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ {الشعراء/25} 

“Kâle limen havlehu elâ testemi’ûn(e)” Firavun, etrafındakilere (alaycı bir ifade ile) “dinlemez misiniz?” dedi. (26/25)

 ----------------

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ {الشعراء/26} 

“Kâle rabbukum verabbu âbâ-ikumu-l-evvelîn(e)” Mûsâ, “O, sizin de Rabbiniz, geçmiş atalarınızın da Rabbidir” dedi. (26/26)

----------------

قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ {الشعراء/27} 

“Kâle inne rasûlekumu-llezî ursile ileykum lemecnûn(un)” Firavun, “Bu size gönderilen peygamberiniz, şüphesiz delidir” dedi. (26/27)

----------------

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ {الشعراء/28} 

“Kâle rabbu-lmeşriki velmagribi vemâ beynehumâ in kuntum ta’kilûn(e)” Mûsâ, “O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir” dedi. (26/28)

----------------

 Doğu ve batının rabbi olması; doğu aklı küll ve batı nefsi külldür. Aklı küll ve nefsi küllün rabbidir. (Murat Derûni) 

----------------

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ {الشعراء/29} 

“Kâle le-ini-ttehazte ilâhen gayrî leec’alenneke mine-lmescûnîn(e)” Firavun, “Eğer benden başka bir ilâh edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim.” (26/29)

----------------

قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُّبِينٍ {الشعراء/30} 

“Kâle eve lev ci/tuke bişey-in mubîn(in)” Mûsâ, “Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?” dedi. (26/30)

 ----------------

قَالَ فَأْتِ بِهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ {الشعراء/31} 

“Kâle fe/ti bihi in kunte mine-ssâdikîn(e)” Firavun, “Doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu,” dedi. (26/31)

----------------

 23 ve 31. Âyetlerin açıklaması için yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim. 

 Ve Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâlinin hikmetine gelince: An-cehlin vâki' olmadı; belki imtihandan dola­yı oldu. Tâ ki Rabb'inden da'vâ-yı risâletiyle beraber onun cevâbını göre. Ve Fir'avn ilimde riitbe-i mürselîni bilir idi, tâ ki onun cevabiyle da'vâsının sıdkına istidlal eyleye. Ve hâzırın celinden / suâl-i iham ile suâl eyledi. Tâ ki o kendi nefsinde muttali olduğu şeye. Onların şuuru olmadığı haysiyyetle, suâlinde onlara ta'rîf eyleye. İmdi hakikat-i emri bilen ulemânın cevâbıyla cevap vermediğini izhâr etti. İmdi onların kusûr-ı fehimlerinden dolayı hâzırın indinde Fir'avn'ın Mûsâ' dan a'lem olduğu zahir oldu. Ve işte bunun için vaktaki ona cevapta lâyık olan şeyi söyledi, halbuki o zahirde kendisinden suâl olunan şeye cevap değildir; ve mu­hakkak Fir'avn, o bunun gayrisi ile cevap vermez ol­duğunu bildi. Binâenaleyh ashabına dedi: "Size gön­derilen resulünüz elbette mecnûndur." قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27), Ya'nî benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mesturdur. Zîrâ o şeyin ma'Iûm olması asla tasavvur olunmaz (20).

 Mûsâ (a.s.) firavunun bulunduğu yere geldiği zaman yani birleştikleri zaman firavun ona bir sual soruyor, o da Zat’ından sual soruyor, sıfatlarıyla cevap veriyor. Onu anlatmak istiyor, burası biraz karışık mevzu ama inşeallah idrak ederiz. Onun farkında ama etrafındakiler bunun farkında olmadığından Mûsâ (a.s.) ı küçük düşürmeye çalışıyor bu sorduğu sual ile. Mûsâ (a.s.) O’nun kucağında büyüdü, 

 Ma'lûm olsun ki. Fir'avn hikmet-i hükümete vâkıf zekî ve fatîn anlayışlı bir hükümdar İdi. Onun dirayet ve zekâsı koca bir kavim üzerinde da'vâ-yı rububiyyetle beraber senelerce müstebiddâne bir surette icrâ-yı hükümete muvaffak olmasıyla sabittir. Binâenaleyh onun Mûsâ (a.s.)a mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi cehlinden değil, belki Mûsâ (a.s.)ı imtihan etmek maksadıyla vâki' idi. Zîrâ Fir'avn, Rabb'i canibinden risâletle gönderildiğini da'vâ eden Mûsâ (a.s.)ın nasıl cevap vereceğini görmek ve âlemde mürselîn rütbesini bildiği cihetle, yani risalet yönünü bildiği cihetle vereceği cevap ile Mûsâ (a.s.)ın da'vâsının sıdkına istidlal ve­lemek için, yani delil vermek için mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etti, İlahi yönden sual etti. Ve bu suâlini vüzerâ filozoflarından bir takım kimselerin huzurunda îrâd eyledi. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de zikrolundugu üzere onun suâli وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şua­râ, 26/23) tarzında idi.

 Ya'nî "Rabbü'l-âleminin mâhiyyeti ve hakikati nedir?" dedi. Mûsâ (a.s.) onu rabbına davet etti ya o da senin rabbın nedir dedi O’na. Mahiyetini sordu. Halbuki Fir'avn'ın ma'lûmu idi ki, rusül (aleyhimü's-selâm)a mâhlyyet-i ilâhiyyeden suâl olunduğu vakit, onlar mâhiyyet-i Hak'tan ve hakîkat-i ahadiyyeden cevap vermezler; belki Hakk'ın izâfâtıyla, izafiyet yönüyle ya'nî sıfat ve esmâsıyla cevap verirler. Ve filozoflar ilim ehli hakimler ise mantıkla iştigâl ettikleri, beşeriyet mantığıyla iştikal ettikleri ve mantık kâidesince bir şeyin hakikatini ta'rîf, "cins" ve "fasıl" ile olacağı cihetle, bir şeyin mâhiyyetinden suâl olunduğu vakit, mutlaka "cins" ve "fasıl"dan mürekkeb olan bir mâhiyyetten bahs olunmak lâzım idi. Suretlendirmekle anlatmak lazım idi.

 Zîrâ kâide-i mantıkıyyece her mâhiyyet iki cüz'den terekküb eder, iki oluşumdan meydana gelir. Birisi o mâhiyyete nisbeten daha umumi olup, onunla diğer mâhiyyet beyninde müşterek olur. Buna "cüz'-i müşterek" ve "tamâm-ı müşterek" derler. Ve biri dahi o mâhiyyete nisbeten müsâvî ve cüz'-i evvele nisbeten çok gizli olup, o mâhiyyeti sâirlerinden tefrik ve müstakıllen bir mâhiyyet kılar. "Eamm-i müşterek" olan yani umumi müşterek olan cüz'-i evvele "cins" ve cinsten ehass ve mâhiyyete müsâvî olan cüz'-i saniye "fasl" ve bu iki cüz'den bi't-tereltüb yani bunlarla birlikte husule gelen mâhiyyete "nevi"' ismi verilir. 

 Ve ancak fasılların cinslere inzımâmiyle müstakil mâhiyyât-ı nev'iyye hâsıl olur. Meselâ İnsan, bir mâhiyyet-i nev'iyye olup "hayvan" ile "konuşan" cüz'lerinden mürekkebdir. "Hayvan" insana nisbeten daha umumi cüz' olup insan ve sâir hayvanlara şâmil ve "tamâm-ı müşterek" olan "cins"dir. "Konuşan " dahi insana nisbetle cüz'-i müsâvî olup, nev'-i İnsânı sâir envâ'ından fasl ve temyiz eden "fasl"ıdır. Kezâlik "At kişneyen hayvandır" ve "Eşek anıran hayvandır " denildikde, "at" ve "eşek " birer mâhiyyet-i nev'iyye olup fasıllarının, cüz'-i müşterek olan hay­van cinsine inzımâmiyle tahassul etmişlerdir, yani birlikte meydana gelmişlerdir.

 Ve hakeza ilimler ve fûnünda zikr olunan mesâil ve aksamının mevzuatı birer nevi' olup fasıllanyla tefrik olunmuşlardır. Yani kitap diyelim bunlar öz itibariyle kitaptır ama ne kitabı şu kitabı bu kitabı, kendi özellikleri ile ayrılmışlardır. İşte yukarıda hımar dediği kişneme dediği at da hayvan, eşek de hayvan, ama özellikleri itibariyle kabiliyetleri değişiktir. Yani akıl bunlara müstenid olarak karar verir. İmdi Fir'avn, Hak İçin mâhiyyet ve hakikat olmakla beraber, o mâhiyyetin "cins" ile "fasıl"dan mürekkeb olmadığına vâkıf idi. Allah’ın her hangi bir cins bir fasıl yani her hangi bir bölüm parçalanma gibi bir şey olmadığını bilirdi, buna vakıf idi. 

 Ve huzzâra yani orada hazır olanlara bu hakikati ta'rif için suâlinde buna vehim eyledi. Yani onları buna hazırladı. Mahiyetini bu düşünceye hazırladı. Velâkin hâzır olan hükemâ ve ukalâ, (aklına güvenen) yani hakimler ve akıl sahipleri Fir'avn'ın muttali' olduğu bu hakikate vâkıf değil idiler. Yani firavunun etrafındakiler bu hakikati bilmiyorlardı. Onlar mâhiyyet-i Hakk'ın ancak "cins" ile "fasıl"dan terekküb edeceğine kani' olduklarından, Fir'avn'ın suâline, Mûsâ (a,s.) tarafından bu yolda cevap verileceğine muntazır oldular, yani böyle beklediler Mûsâ (a.s.) ın cevabını. Yani Cenab-ı Hakk hakkında verdiği cevap cins ve fasıl itibariyle idi. 

 Mûsâ (a.s.) ise onların bu zannını zuhur veçhile cevap vermeyip, hakîkat-i emri bi­len ulemânın cevabiyle, ya'ni رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ.26/24) kavliyle, Hakk'ın izâfâtıyla cevap verdiğini gördüklerinde, Fir'avn onlann bu cehillerinden bi'l-istifâde, mahzâ kendi mansıb-ı riyasetinin bakâsı için yani riyasetinin devamı için: "Bakınız, ben ne sordum, Mûsâ bana ne ce­vap verdi?" قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُۤ اَلا تَسْتَمِعُونَ (Bkz. Şuarâ. 26/25) dedi. Ve bu takdirce hükemâ-i haziranın yani hazır olan ilim ehlinin kusûr-i fehimlerinden nâşî, yani fehimlerinin kısırlığından naşi meydana gelen onların indinde Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)dan daha âlim olduğu zahir oldu.

 Bu hal filozofların nok­san olan fehimlerine nisbeten böyle İdi. Yoksa hakikatte böyle değil idi. Ve Fir'avn indinde, bu cevap ile Mûsâ (a.s.)ı sıdk-ı da'vâsı bi'd-delâle sabit oldu. Mûsâ (a.s.) ın davası delil ile sabit oldu. Velâkin hubb-i riyaset sâikasıyla riyaset muhabbeti dolayısıyla onu izhâr edemedi, ortaya koyamadı. Belki huzzârın hamâkatlerinden, hamlıklarından bi'l-istifâde istifade ederek tarîk-ı tezvire, yalancılık yoluna saptı. Mûsâ (a.s.) zahirde kendisinden suâl olunan şeye cevap verme­mekle beraber, Fir'avn'ın suâline karşı lâyık olan kelâmı söyledi.

 Ya'nî rubûbiyyet-i mutlakayı Hakk'a İzafe eyledi. Ve Fir'avn Mûsâ (a.s.)ın bu kelâmın gayrisi İle cevap vermez olduğunu bildiği halde, ashabına hitaben: "Size gönderilen resulünüz elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27), ya'nî benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi on­dan "gizlenmiş "dur. Yani bu ilim onda tasavvur edilemez bilemez dedi. Zîrâ o şeyin ma'lûm olması asla mutasavver değildir, dedi. Zîrâ mâhiyyet-i ilâhiyyeyi ve hakîkat-i Hakk'ı, Hak'tan gayri kimse bilmez.

 İmdi Fir'avn'ın kelâmında iki vecih vardır: Birisi, Fir'avn huzzâra kendisini Mûsâ (a.s.)dan daha âlim göstermek için: "Ey huzzâr, bakınız ben ona mâhiyyet-i Hak'tan suâl ettim; o kavâid-i mantıkıyyeye vâkıf olmadığı için, mâhiyyetin "cins" ile "fasıl"dan terekküb ettiğini yani meydana geldiğini bilmedi. Mâhiyyetin İzâfâtiyle cevap verdi. Benim suâlimi anlayamadı" demek idi. İkincisi, huzzâra karşı sûret-i zahirede Mûsâ (a.s.)ın nübüvvetini inkâren ve sûret-i bâtınede Mûsâ (a.s.)ın cevâbı, resule lâyık bir cevap olduğunu tasdîkan ve onun risâletlne şehâdeten: "Benim suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mestur­dur, perdelidir.

 Zîrâ hakîkat-ı Hak, Hak'tan gayri kimsenin ma'lûmu değildir. Binâenaleyh resul risâleti hininde, zamanında hakâyık-ı eşyadan ve esrâr-ı kaza ve kaderden muhtecibdir, perdelidir. Onun vazifesi zât-ı mutlakaya da'vet değil, sıfât-ı ilâhiyyeye da'vettir. Ve zâttan suâl olunduğu vakit izafet ile ce­vap verir" demek İdi. Yani iki türlü cevabını yorumunu yapmış birisi yanlış yolda birisi gerçeği olarak.

 İmdi bu suâl sahilidir. Zîrâ muhakkak mâhiyyetten suâl, matlûbun hakikatinden suâldir. Ve Hakk'ın kendi nefsinde bir hakikat üzere olması lâ-büddür. Ve amma şunlar ki hadlerini, cins ve fasıldan mürek-keb kıldılar, bu kendisinde iştirak vâki' olan her bir şeyde vardır; ve kendisi için cins olmayan kimsenin kendi nefsinde onun gayri için olmayan bir hakikat üzere olmaması lâzım gelmez. Böyle olunca suâl, ehl-i Hak ve ilm-i sahih ve akl-ı selim mezhebi üzere sahîh-dir. Ve ondan cevap, ancak Mûsâ (a.s.)ın cevap verdiği şeyle olur (21).

 Ya'nî Fir'avn'ın mâhlyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi sahihdir. Zîrâ sâil bir şeyin hakikatinden ve mâhiyyetinden suâl ederse, kendi isteğinin hakikatinden suâl etmiş olur. Ve bir kişinin kendi isteği olan şeyin hakikatinden suâl etmesi ise sahilidir. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a)in burada mâhiyyet-i Hak'tan suâlin sahîh olduğunu beyân buyurması, filozofların zihnen girdiği yolu ibtâl içindir. Zira ehl-i mantık in­dinde "mâhiyyet" yukarıda îzâh olunduğu üzere "cins" ile "fasıl"dan mürekkebdir. Onlar derler ki: "Mâhiyyet-i Hak cins İle fasıldan mürekkeb olmadığı cihetle Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) kavlinde "mâ" ile mâhiyyet-i Hak'tan suâli bâtıldır, sahih değildir". Halbuki Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsinde ve zâtında bir hakikat üzeredir. Eğer böyle olmasa onun için bir hakikat olmamak lâzım gelir; bu ise bâtıldır. Ve mademki kendi nefsinde Hakk'ın bir hakikat mevcuttur ve sâilin matlûbu da Hakk'ı anlamaktır; binâen­aleyh onun suâli, matlûbu olan Hakk'ın hakikatinden suâldir. Bu ise sahihdir. Fakat hakîkat-i Hak'tan cevap vermek doğru değildir. Yani bir kişi Hakkın hakikatinden sorabilir, talebi bu olabilir, hakikat-i Haktan cevap vermek doğru değildir. Zîrâ onun kendi nefsinde olan hakikati, kendisinden gayrisinin idrâki mümkün değildir. 

 Ve amma şunlar ki hudûd-i eşyayı "cins" ile Taşırdan mürekkeb kıldılar, kendisinde cinsiyetten iştirak vâki' olan her şeyde hududun vasfı vardır; binâenaleyh eğer böyle bir hadd ile mahdüd olan şeyin mâhiyyetinden suâl olunursa, bu kimselerin mezheb ve kaidelerine göre, o şeyin mâhiyyeti olan "hadd" ile cevap vermek münâsib olur. Ve kendisi için cins olmayan zât-ı Hakk'ın kendi nefsinde, kendisinin gayri için mevcûd olmayan bir hakikat üzere olmaması lâzım gelmez. 

 Belki onun da kendi zâtında bir hakikati vardır. Böyle olunca ehl-i Hak mezhebi ve ilm-i sahîh ve akl-i selîm muktezâsı üzere bu zâtın hakikatinden suâl sahîh olur. Ve İki böyle bir suâle karşı kendisi için "cins" olmayan o zâtın hakikatinden cevap verilmeyip, ancak Mûsâ (a.s.)ın verdiği cevap, O hakikatin niseb ve izâfâtından bahs ile cevap verilir.

 Ve bunda bir sırr-ı kebîr vardır. Zîrâ o, "hadd-i zatî" den suâl eden kimseye "fiil" ile cevap verdi. Binâen­aleyh hadd-i zatîyi, suver-i âlemden onunla zahir olduğu şeye veyahut suver-i âlemden kendisinde zahir olan şeye izafetinin aynı kıldı, imdi keennelıu onun وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ Şuarâ, 26/23) kavlinin cevâbında ona "Eğer siz ehl-i îkân iseniz, semâdan ibaret olan ulüvvdenve arzdan ibaret olan süflden âlemlerin suretleri kendi­sinde zahir olandır, yahut onlarla zahir olandır' dedi (22) Ya'nî Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhlyyeden vâki' olan suâline karşı, Mûsâ (a.s.)ın hakîkat-i ihâhiyyeye bağlı olan rubûbiyyet-i mutlaka ile cevap vermesinde büyük bir sır vardır. Zîrâ Mûsâ (a.s.) "hadd-i zâtiden suâl eden, ya'nî "Hakîkat-i ilâhiyyeyi ta'rîf eyle!" diyen Fir'avn'a, Hakk'ın "fiil"i olan rubûbiyyetle cevap verdi. Ve zât-ı Hakk'ın ta'rîfini, Rabb'in suver-i âlemden zahir olduğu şeye izafetinin aynı kıldı. Veyahut Rabb'in vücûdunda suver-i âlemden zahir olan şeye onun izafetinin aynı kıldı. Ve cemî'-i rubübiyyât-ı cüz'iyyeyi cami' olan rubûbiyyet-i mutlakayı Hakk'a izafet suretiyle ta'rîf etti. Binâenaleyh onun âlemdeki suretlerde zahir olduğu rubûbiyyet-i mutlaka ile tavsifi, hakîkat-ı Hakk'ı ta'rîfin aynı oldu. Zîrâ suver-i ulviyye ve süfliyyede esmâ bakımından zahir olan vücûd-i Hak'ta Ve bu suverin tümü vücûd-ı vâhid-i hakîkî-l Hak'tan ikamet mekanı kılınmıştır.

 Şu halde Fir'avn'ın "Rabbü'l-âlemin ne şeydir?" وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ. 26/23) kavlinin cevâbında, Mûsâ (a.s.) "cins" ile "fasıl"dan mûrekkeb olan mâhiyyet-ten bahs etmeyip, sanki Fir'avn'a dedi ki: "Eğer siz Hakk'ı âlemdeki suretlerde ve kendi nefsinizde müşahede edip, O'ndan gayri vücûd-ı hakîkî sahibi olmadığına bilinen olmuş taifeden iseniz, Rabbü'l-âlemîn, âlemlerin ulviye suretleri ve süfliyyesi kendisine zahir olan veyahut kendisi bu suretler ile zahir olan Zât-ı vâhiddir." Yani hem ulvi suretler hem de süfli suretler hem kendisine zahir olan veyahut kendisi bu suretlerle zahir olandır Rabb-ul âlemin ve Zat-ı Vahiddir. 

 Fir'avn imtihânen sorduğu suâlin cevâbını kendi vukuf ve şuuruna mutabık olarak aldı. Fakat hâzır-bi'l-meclis olan filozoflar "cins" ve "fasıl dan mûrekkeb bir mâhiyyetin ta'rîfine muntazır olduklarından yani Mûsâ (a.s.) dan madde yönlü bir tarif beklediklerinden buna nazar ettiklerinden ve onlar, Fir'avn'ın vâkıf olduğu şeyden câhil bulunduklarından, Mûsâ (a.s.)ın bu cevâbı onlara kâfi gelmedi. Yani etrafındaki zevat Mûsâ (a.s.) ın vermiş olduğu bu cevaptan tatmin olmadılar. Velâkin Fir'avn Mûsâ (a.s.) tarafından verilen cevâbın isabetini takdîr ve da'vâ-yı risâlette sıdkını arif olmakla beraber, yani risalet davasında doğruluğunu bilmekle beraber hubb-i riyaset sâikasıyla, düşüncesiyle yahut o yoluyla hazır olanların şüphelenmelerinden bi'l-istifâde tezvir tarikına zâhib olup, yani o yöne yönelip yani inkar etme yönüne yöneldi, zâhiren Mûsâ (a.s.)ı tasdik ile mü'mîn olmadı. 

 Yani Mûsâ (a.s.) ın verdiği cevabı anladı, fakat tasdik etmedi. Etrafındakiler verilen cevabı anlamadı, onlar da bu yüzden tasdik etmediler, inkar ettiler, ama orada firavunun niyeti başka idi Mûsâ (a.s.) ı çevresindekilere küçük düşürmek istiyordu, Velhâsıl Mûsâ (a.s.) bu cevâb ile zât-ı Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılmış oldu. Ve Hakk'ı reviş-i risâletine muvafık bir ta'rîf ile beyân eyledi. Yani Hakk’ı gerektiği gibi ifade etti. 

 İmdi vaktaki Fir'avn ashabına "O elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27) dedi. Nitekim biz onun mecnûn olması /ma'nâsında dedik. Fir'avn ilra-i ilâhîde onun mertebe­sini bilmek için, Mûsâ beyânda ziyâde etti. Zîrâ Fir'avn'ın bunu bildiğini bilir idi. Binâenaleyh رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ (Şuarâ, 26/28) dedi. Böyle olunca zahir ve müstetir olan şeyi getirdi; ve o zahir ve bâtındır, وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ, 26/28); dahi O'nun وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ (Hadîd, 57/3) kavlidir. اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ. 26/28) Eğer siz ashâb-ı takyîd iseniz, demektir. Zîrâ akıl takyîddir (23).

 Ya'nî Fir'avn sorduğu suâl üzerine Mûsâ (a.s.) dan Hakk'ın izâfatıyla cevap aldıktan sonra, o mecliste hazır olan ashabına: "Size gönde­rilen resulünüz elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27). Ya'nî benim ken­disinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mesturdur, perdelidir suali bilmez deyince, Fir'avn ilm-i ilâhîde kendisinin mertebesini bilmek için Mûsâ (a.s.) cevâbını ziyâdeleştirdi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) muhakkak Fir'avn'ın kendi kelâmını anladığını bilir idi. Yani Mûsâ (a.s.) tarif ettiği bu izahını anladığını biliyordu. Ama çevresindeki vezirleri bu cevabı anlayamadılar. Binâenaleyh cenâb-ı Mûsâ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (Şuarâ, 26/24) dedikten sonra رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) dedi. Bakın birincisinde ikan sahibi iseniz, , diğerinde akıl ediyorsanız buyuruyor. Şu halde zahir ve batın perdelenmiş olan şeyi beyân etmiş oldu.

 Zîrâ maşrık, doğu şemsin mahall-i zuhurudur; ve magrib, batı ise şemsin mahall-i istitârıdır. Ve "maşrık" ism-i Zâhir'in mazharı ve "magrib" ism-i Bâtın'ın mazharıdır. Binâenaleyh cenâb-ı Mûsâ, "Rabbü'l-maşrıkı ve'l-magrib" demekle hem zahir ve hem de müstetir, örtülü olan şeyi getirmiş oldu. Ve Hak Teâlâ bilcümle mezâhir ile zâhîr ve müteayyindir; ve herbir mazharın bâtınıdır. Ve وَمَا بَيْنَهُمَا kavli dahi, وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ Hak Teâlâ'nın (Hadîd. 57/3) ya'nî: Hak Teâlâ maşrık ile magrib ve zahir ile bâtın arasını; ve her bir mazhar ile zahir ve müteayyin olmakla o mezâhiri, ve her bir mazhann bâtını olmakla onların hepsinin batınlarını âlimdir, demek olur. 

اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) ya'nî: Eğer siz ashâb-ı akıl ve akyîd iseniz, yani kayıtlı bir akıl sahibi iseniz demektir. Zira akıl takyidi kayıdı iktizâ eder. Ve aklen "teşbih", Hakk'ı takyîd etmek demektir, Hakkı kayıtlamak demektir.

 Ve "tenzih" ise tahdîddir. Binâenaleyh ashâb-ı akıl buradaki akıl akl-ı kül sahipleri değildir, “illa ulul elbab” dedikleri bu akıl sahipleri değildir. Buradaki beşeriyet akıl sahipleridir, bireysel akıl sahipleridir ve de bireysel ilim sahipleridir. Ashab-ı akıl Hakk'ı teşbih ettikleri vakit ecsâma yani cisimlere teşbih ile takyîd ederler. Yani cisimlere benzetmekle şunun gibidir, bunun gibidir, şurda vardır, burda vardır, demekle O’nu kayıda almış olurlar. Ve tenzih ettikleri vakit dahi, yani Allah bu âlemlerden ötededir dedikleri vakit Allah şunu yapmaz, bunu yapmaz diye tenzih yani ötelere atıldığı vakit dahi O'nu suver-i âlem­den ve ecsâmdan cesetlerden tenzih ile tahdîd etmiş olurlar. Yani Allah şurda yoktur burada yoktur, şuna benzemez buna benzemez dedikleri zaman bütün âlemlerde zahir ve batın doğu ve batının sahibi olduğuna göre bütün bu âlemlerdeki varlığını inkar etmiş olmaktalardırlar tenzih ettikleri zaman. Kimler bunlar beşeri akıl sahipleri. Tenzih nerede geçerlidir, tenzih Zat-ı Mutlak üzere geçerlidir. Yani Allah’ın mutlak olan Zat’ı tenzih mertebesi orasıdır. Yani 29/6 ayetindeki اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ Allah âlemlerden ganidir, ne yönüyle Zat-ı mutlak yönüyle ganidir. Zat-ı mukayyed yönüyle gani değildir. Tenzih var da ama nerede var işte bunu bilerek tenzih yapmak lazımdır. Akıl sahiplerinin (beşeri akıl) yaptıkları teşbih ve tenzih ikisi de cenb-ı Hakk’ı sınırlamaktır, tenzih ettiği zaman bütün bu mevcut varlıkların dışına atmış oluyor ki orada sınırlamış oluyor. Teşbih ettiği zaman da teşbihatıyla sınırlamış oluyor ki ikisi de eksik kalmaktadır, işte islamın gerçek hakikati olan tevhid hakikati bu ikisini tenzih ve teşbihi birleştirip tevhid ediyor. Cenab-ı Hakk Zat’ı itibariyle tenzihtedir, ama sıfatları, isimleri, fiilleri itibariyle de teşbihtedir. Yani ikisi de gerçektir, ama ikisini birlikte yaşamak ve idrak etmek suretiyle tevhid etmek gerekiyor. İşte islam dini bunu getiriyor, işte tevhid dini dediğimiz budur, yoksa sadece lafsi kelime-i tevhid söylemek ile değildir. Yaşantısı ile birlikte tevhid etmek gerekir. 

 İmdi cevâb-ı evvel mükınînin cevâbıdır; ve onlar ehl-i keşf ve vücûddur. Binâenaleyh onlara: "Eğer siz mûkı-nîn iseniz" رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ, 26/24) dedi. Ya'nî eğer siz ehl-i keşf ve vücûd iseniz, muhakkak ben size şuhûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun ettiğiniz şeyi bildirdim. İmdi eğer siz bu sınıftan değil iseniz, ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve edille-i ukûlünüzün i'tâ eylediği şeyde Hakk'ı hasr ederseniz, muhakkak ben size cevâb-ı sânîde ce­vap verdim, demek olur. Böyle olunca Fir'avn onun faz­lını va sıdkını bilmek için Mûsâ vecheyn ile zahir ol­du. Ve Mûsâ bildi ki, muhakkak Fir'avn bunu anladı veyahut anlar. Zîrâ Fir'avn mâhiyyetten suâl etti. Binâenaleyh bildi ki, "mâ" ile suâlde onun suâli ıstılâh-ı kudemâ üzere değildir. İşte bunun için cevap ver­di. İmdi ondan bunun gayrini fehm ede idi, suâlde onu tahtıe ederdi. Vaktaki Mûsâ, mes'ûlün-anhi ayn-ı âlem kıldı, Fir'avn ona bu lisân ile hitâb eyledi. Halbuki kav­min şuurları yok idi (24).

 Mûsâ (a.s.) ile firavun meselelerin hakikatı yönünden hem konuştular anlaştılar ama kavmi Mûsâ (a.s.) ın verdiği cevabı anlayamadı. Anlayamadığı için firavun Mûsâ (a.s.) ı onların gözünde küçük düşürmeye çalıştı. Onların anlayışına göre bak sizin peygamberinizin verdiği cevap doğru değildir siz de böyle anladınız diye onların anlayışına göre meseleyi indirdi ama kendisi doğru olduğunu anlamıştı. 

 Ya'nî Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olan suâline Mûsâ (a.s.)ın evvelen رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (Şuarâ. 26/24) diyerek cevap vermesi ikan sahibi, yakin sahibi olan kimselere mahsûs olan cevaptır. Ve "yakiyn ehli" zümresi, ehl-i keşf ve vücûd olan zümredir.

 Zîrâ ehl-i keşf ve vücûd eşyanın vücûd-i hakîkî-i Hakk'a muzâf olan vücüdât olup, onların Kayyûm'u yani ayakta tutucusu Hak olduğunu ve cümlesi Rabb-i mutlakın merbûbu bulun­duğunu mutlak rabba bağlı olduğunu ve kendi vücûdları dahi eşyâ-yı âlemden bir şey olup, Rabb-i mutlakın kendilerinde dahi rubûbiyyetle zahir olduğunu yakînen müşahede ederler. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu ilk cevabında: "Eğer siz ehl-i keşf ve vûcûd iseniz muhakkak ben size şuhüdunuzda ve vücûdunuzda, ya'nî âfâk ve enfüste, yakıyn ettiğiniz şeyi bildiririm" demiş oldu. Yani idrak ettiğiniz şeyi açıklarım demiş oldu. Ve ondan sonra ikinci cevâba başlayıp رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) dedi. Ve bu cevap dahi ehl-i akıl ve takyide mahsûs olan cevaptır. Yani Mûsâ (a.s.) onlara iki türlü cevap verdi. 

 Zîrâ kayıtlı akıl ehli Hakk'ı cisimlere teşbih ederek kayıtlama veya cisimlerden tenzîh ederek sınırlama ederler. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu ikinci cevâbında: "Eğer siz ehl-i keşf ve vücûd sınıfından olmayıp ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve akıllarınızın îcâd eylediği deliller ile Hakk'ı cihât ve cisimlerde hasr edersiniz, yani cihetlerde ve cisimlerde teşbih ve tenzihi içine alan olan Hakk'ın zuhur ve istitârını size bildiririm" demiş oldu. Yani perdeli hallerini size bildirmiş oldu. 

 Şu halde Müsâ (a.s.) Fir'avn kendisinin fazlını ve sıdkını bilmek için zikr olunan iki vech ile zahir oldu. Ve Fir'avn mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmiş olduğu için, Mûsâ (a.s.), bu iki vech ile verdiği cevâbı Fir'avn'ın anladığını veyahut anlamak isti'dâdı olduğunu; ve binâenaleyh "mâ" ile mâhiyyet-i Hak'tan Fir'avn'ın suâl etmesi, ıstılâh-ı kudemâ üzere, kadim ıstılah üzere mâhiyyet-i Hak'ta "cins" ile "fasıldan mürekkeb bir cevap verileceğine intizâren vâki' olmadığını bildi.

 Eğer Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın suâline bunun gayrini, ya'nî Fir'avn'ın "cins" ile "fasıl"dan mürekkeb bir cevâba intizâr ettiğini fehm ede idi, ona vecheyn ile cevaptan sarf-ı nazar buyurup, "mâhiyyet"[-i Hakk'ın], "cins" ve "fasıl"dan mürekkeb olmadığını beyân ile suâlde onu alt ederdi. İşte Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın maksadını arif olduğu için ona vecheyn ile cevap verdi. Yani ona iki yönden cevap verdi. İmdi vaktaki Mûsâ (a.s.) kendisi hakkında sual sorulan Hakk'ı âlemin aynı kıldı; Fir'avn o hazrete bu lisan ile ya'nî lisân-ı tevhîd ile hitâb eyledi.

 Halbuki o meclisde hâzır olan Fir'avn'ın vezirleri ve akıllıları bu suâl ve cevapların zevkine varamadılar. Zîrâ onların aklı kavâid-ı mantıkıyye dâiresinde mahsur kalmış idi. Mantık kaideleri içerisinde sınırlı kalmış onların akılları idi. Ve bu sebeble kendileri anlayışı kıt idiler. Ve Fir'avn'ın tevhîd lisanı ile hitabı aşağıda olduğu gibidir:

 İmdi ona: لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلَهًا غَيْرِى لاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (Şuarâ. 26/29) ya'nî "Sen benden gayri ilâh ittihâz edersen elbette ben seni mescûnînden kılarım" dedi. "Sicn"de olan "sîn" hurüf-ı zevâiddendir. Ya'nî "Ben elbette seni setr derim. Zîra muhakkak sen verdiğin cevâb ile benim sana bunun gibi kavi söylememi te'yid ettin. Eğer sen lisân-ı işaretle: "Ey Fir'avn sen vaîdin sebebiyle muhak­kak câhil oldun. Halbuki "ayn" vâhiddir. Binâenaleyh sen nasıl teftik ettin?" der isen, Fir'avn dahi sana der ki: "Ancak merâtib-i aynı tefrik eyledi; yoksa "ayn" müteferrik olmadı; o kendi zâtında münkasim olmadı. Ve benim şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, bi'l-fiil sende tahakküm etmektir. Ve "ayn" ile ben senim; ve rütbe ile senin gayrinim" demek olur. Vaktaki Mûsâ ondan bunu fehm etti, ona: "Sen buna kadir değilsin" der ol­makta ona onun hakkını verdi. Halbuki rütbe onun için, onun üzerine kudret ile ve eserini onda izhâr et­mekle şâhiddir. Zîra Hak sûret-i zahireden Fir'avn'ın rütbesindedir. Onun için bu mecliste, kendisinde Mûsâ'nın zuhur ettiği rütbe üzerine tahakküm vardır (25).

 Firavunun rütbesi zahir Hakk sureti üzere olduğundan Mûsâ’nın üzerindedir hali demek istiyor. Ya'ni Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sorduğu suâle cevaben zât-ı Hakk'ı âle­min "ayn"ı kılınca, yani Hakk’ın Zat’ını âlemin aynı kılınca Fir'avn suver-i âlemden bir suret olduğu ve Hak onun dahi "ayn"ı bulunduğu için, Fir'avn bu cevâba cevâb olarak Mûsâ (a.s.) a: "Eğer sen benden gayri ilâh ittihâz edecek yönelecek olursan ben seni mescûnînden, hapishaneye atılanlardan kılarım" لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلَهًا غَيْرِى لاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (Şuarâ, 26/29) dedi. Bu kelâm sûret-i zahirede "Ben seni mahbûsîn zümresine ilhak ederim" demek ise de, Yukarıda îzâh olunduğu üzere Fir'avn ibkâ-i mansıbından, mertebesinden ve hâzır-bi'l-meclis olan vezirler ve filozoflara karşı, Mûsâ (a.s.) üzerine is­tilâ fikrini ta'kîb ettiğinden dolayı, hem Müsâ (a.s.) ın ve hem de vezirlerinin fehimlerini yani anlayışlarını nazar-ı i'tibâra alarak idâre-i kelâm eyledi. Mûsâ (a.s.) dedi ya “semavat ve arz ve arasında ne varsa hepsi rabb-ul âleminindir, ahır, zahir, batın hepsi rabb-ul âleminindir, onun üzerine onun da bu âlem varlıklarından bir varlık olduğundan kendisinin de aynı varlık içerisinde mevcut olduğunu anladı tevhid anlayışı içerisinde. Firavun Mûsâ (a.s.) ın verdiği cevapta kendinin Hakk’ın bir zuhuru olduğunu anladı. Ve dedi ki mademki ben bir Hakk’ın bir zuhuruyum sen de Hakk’ın zuhurusun ama benim elimde güç kuvvet var, yani zahiri hükümranlık bende dedi. Ama vezirleri bunu anlayamadı, firavunun anlamış olduğu bu hakikati vezirleri anlayamadı. Mûsâ (a.s.) da o sorduğu soruyu iki kere cevap verdi. Bir akıl sahipleri yönünden ki anlayamadılar, bir de ikan ehli hakikati bilen kimseler tarafından öyleyseniz cevabı böyle, şöyleyseniz cevabı da şöyledir diye. 

 Ama ikinci olanlar onu anlayamadıklarından böylece ellerindeki delillerle baktıkları için akıl sahipleri delile dayanarak hüküm verdikleri için Mûsâ (a.s.) ın sözünü anlayamadılar, firavunun sözünün üstün geldiğini yani kelamda firavun üstün geldiğini zannettiler. Firavun laf cambazlığı ile güya vezirlerin yanında küçük düşürmek istedi. "Mescûn" "sicn" kelimesinden mutesarraftır; ve "sicn" kelimesindeki "sîn" hurûf-i zevâiddendir. Yani fazladandır Ve "sîn" hazf olundukda kaldırıldıkta "cenn" kelimesi kalır. 

 Ve "cenn" kelimesinin ma'nâsı ise "setr" yani örtüdür. Cennetin manası da örtüdür, Cennet esas mana olarak ağaçlık bir yerin ağaçların tamamen toprağı kapatmış olması yani bol ağaçlı gölgelik bir yer demektir, yani ağaçlarla örtülmüş (cenne) bir yer demektir. Belki de “cenin” kelimesi oradan geliyor olabilir, annenin meydana gelen canlıyı örtmesi örtülü olmasından “cenn” den geliyor olabilir. Firavun “sicn” demekle ben seni hapishaneye atarım seni örterim dedi. Nitekim Hak Teâlâ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ (En'âm, 6/76) buyurur. Yani gecenin üzerine örttü, ya gece ile gündüzü örttü veya gündüz ile geceyi örttü. Şu halde Fir'avn Mûsâ (a.s.)a cevaben: sen bunları bunları söylüyorsun ama bütün varlık da zahir güçte bende o halde ben seni "Ben seni setr ederim; yani örterim zîrâ sen Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılmak suretiyle öyle bir cevap verdin ki, bu cevap ile اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Naziât, 79/24) kavlimi te'yîd ettin imdi verdi­ğin cevâba göre, Mademki Hak âlemin "ayn"ıdır; ben de bu gün âlemde hükümran olan Hakk’ın varlığıyım diyor. Onun için ben hepinizden ala rabbım diyor. Ve her ikimiz de suver-i âlemden bir suretiz; ve Hakk'ın gayri değiliz; ve mademki ben makâm-ı tahakkümdeyim, şu halde ben galebe-i fir'avniyyetim ile senin müseviyyetini setr ederim" dedi.

 Mûsâ (a.s.) bu sözüyle sen kabul ettin benim bu sözümü kabul etmiş oldun verdiğin cevapla da diyor. Şimdi verdiği cevaba göre mademki Hakk âlemin aynıdır ve her ikimiz de âlem suretlerinden bir suretiz yani Mûsâ (a.s.) da firavun da âlem de Hakk suretlerinden birer suretiz hepimiz, ikimiz de diye onlar münakaşa ediyorlar. Ve de Hakk’ın gayri değiliz mademki de makam-ı tahakkümdeyiz yani cebbariyet makamındayız, kahhariyet makamındayız, şu halde ben galebe-i firavniyetimle senin mürseliyetini setrederim dedi. 

 Suâl: Bu izahattan Fir'avn'ın tevhide vukufu olduğu ve اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât. 79/24) kavlinin bu vukufa müstenid bulunduğu anlaşılıyor. Halbuki Hz. Mansûr (k.a.s.) dahi "Ene'l-Hak" demiş idi. İkisinin arasındaki fark nedir?

 Cevap: Kable'l imân yani imandan evvel Fir'avn'ın tevhidi tevhîd-i İlmî idi. İlim ile biliyordu iman ile değil. Yani yukinun, yakin ehli olarak değildir. İlim ehli olarak biliyordu, tevhidi ilmi idi. Akıl ve zekâ sahibi bu tevhidi idrâk edebilirler. Yani okulda eğitimi verile verile nitekim birçok hıristiyan amerikada okullarda tevhid ilmini lisanen biliyor. Ama iman sahibi değil. Yani yukinun, yakıynlık yoktur. Firavunun kendi bildiği tevhit ilmi tevhit idi, kelam olarak biliyor, kitaptan öğrenmiş, akıl ve zeka sahibi olan bunu anlayabilir, bu böyledir diyebilir. Fakat firavunun bu tevhîd-i ilmî veya onun durumunda olanlar insânı enâniyyetten ve vehm-i isneyniyyetten kurtarmaz.

 Ve vehim ve enâniyyet mevcûd iken bir kimse "Ene'l-Hak" dese bu davâsından dolayı kâfirdir. Zîrâ vehm-i enâniyyet iktizâsı bulunan sıfât-i beşeriyye bu da'vâsını hâlen ve fiilen tekzîb eder. Ya'nî bu müddeinin, davacını fiili kavline uymaz. Yani işlediği fiil Ene’l Hakk fiiline uymaz. Enel Hkk sözünün hakikatine uymaz o da şirktir. Meselâ demirin kendisine mahsûs olan sıfatı vardır. Ve bu sıfat bakî bulundukça ona lâyık olan "Ben demirim" demektir.

 Fakat ateşte kıpkırmızı bir hâle geldiği vakit demirlik sıfatından taarrî et­miş temizlenmiş olacağından "Ben ateşim" davâsında bulunsa, bu da'vâsında sâdık olur. Çünkü o vakitte ondan ateşin sıfâtı zahirdir. Ve kavli fiiline mutabık olur. İşte zahir ulemanın tevhidi anlatması bu meseledendir. Onun için okuyoruz, okuyoruz ne tat veriyor ne de tuz veriyor çünkü yaşamadığı için üstelik nakil ile anlatmakta nakil de kendi malı olmadığından başkasının malını satmakta. Kendisi yaşamadığı için yaşayanın anlattıklarını da almış olsa oradaki hayatı sükuta döndürmüş oluyor. Yani ölüye döndürmüş oluyor. 

 Kendisi de ölü olduğu için ölü varlığına intikal ettiriyor ölü olarak sonra kendinden düzenleme yaparak çıkartıyor, daha örtmüş oluyor. Aldığı şeyi de kendi kayıtlı anlayışına göre yorumlayarak çeviriyor, o iş zaten bitiyor. İşte Kur’an-ı Kerim’de tercümenin aslı budur, yani tercümede o kadar büyük kayıbın aslı buraya giriyor. Kayıtlı akıllılar tercüme ettiklerinden kayıtlı akıllarına göre ve beşer varlığının vehim ve hayel düşüncesi içerisinde o anlayış içerisinde yorum ve cevaplamaya çalıştıklarından Kur’an-ı Kerim’in aslı gerçek tevhidi hali gerçek vahdet hali ortadan kalkmış oluyor. 

 Mûsâ (a.s.) ın karşısına çıkması firavnı bir bakıma sevindirdi, çünkü böyle zekive döneminde medeniyette ileri gitmiş bir Mısır toplumunu yöneten bu kişi bir bakıma Mûsâ (a.s.) ile kendini ölçmüş oldu. Mûsâ (a.s.) sorduğu soru وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ 26/23 yani senin âlemlerin rabbi dediğin nedir diye sordu, yani bakın “Rab” dan soruyor, yani kendisinde rablık bilgisi var. Şu veya bu şekilde var ama Mûsâ (a.s.) ın verdiği cevap bu rablığın belirli bir yerde olmadığını hem zahiri olduğunu hem de batını olduğunu âlemlerin evveli olduğunu, ahiri olduğunu maşrik ve mağribin O’na ait olduğunu bunu anladığı zaman kendi hakikatini daha iyi idrak etti. Bütün âlemdeki yani doğuda ve batıda zahir ve batın Allah’ın varlığı olduğunu idrak ettiğinde kritik bir anda “ben de aynı şeyim” dedi. Mademki âlemlerde Hakk’tan başka bir şey yok o ince zekasıyla o zaman “ben bu âlemlerin rabbıyım” dedi. 

 Firavun ile Mûsâ (a.s.) ın hikayesi bize tarikat-ı hakikiyi anlatıyor. Yani tarikat mertebesinin hakikati Mûsâ (a.s.) ın hayat hikayesidir. Bu hikayede baş rolde olanlardan birisi de firavundur. Bütün bu okuduğumuz meseleler tarikat hakikatidir, bunları anlayacağız, ondan sonra İseviyet mertebesinde Hakikat mertebesinin hakikatini, sonra Muhammedi meşreb. Cenab-ı Hakk bütün bunları bildirdiğine göre bize de belirli bir süre verdiğine göre demek ki bu süre bunları anlamamız için yeterli bir süredir. Eğer yetersiz bir süre olsa o zaman Cenab-ı Hakk yanlış iş yapmış olur haşa öyle bir şey de düşünülemez, verdiği süre demek ki bize yeterlidir, o zaman geriye kalan bizim çalışmamıza bağlıdır. 

 Firavunun zaten kendisinin tabiat üzerine fizik kimya astronomi, bilgisi vardı, Mûsâ (a.s.) ın sorduğu sualler de onda inkişaf meydana getirdi. Açılım meydana getirdi, kendini de o yörenin o günün en üst amiri gördüğüne göre öyle bildiğine göre “benden daha büyük rab, terbiyeci yok” diye zahiren de olsa bunu söyledi. Zahiren söylediği doğrudur, batınen doğru değildir, bireysel varlığından bunu söylediği için imanından evvel söylediği için benlik yapmış oldu, şirk işlemiş oldu. 

 Mesnevi: Tercüme: "Demir ateşin renk ve tab'ından, tabiatından muhteşem oldu. Artık o, ben ateşim, ben ateşim, der." İşte Fir'avn kendisinin enâniyyeti bakî ve sıfât-ı beşeriyyesinin hükümleri câri iken yani ortada faaliyette iken tevhîdî-i ilmî sâikasıyla, ilmi yoluyla bu da'vâda bulunduğu için kâzib, yalancı ve kâfir oldu. Nitekim zamanımızın fen filozofları dahi bu tevhîd-i ilmiden dem vururlar, söz açarlar ve vahdet-i vücûddan bahs ederler.

 Velâkin Nebiyy-i zî-şâna tâbi' olarak yani şan sahibi olaran Hz. rasulullaha tabi olarak vücüd-ı vehmîden, ve vehm-i vûcûdîden halâs olmadıkları için bu tevhîd-i ilmîleri müfîd olmaz, yani onlara fayda vermez. Vücud-ı vehminden demek; kendi vücudundan yani vehim halinde olan bu vücudunun hakikatine eremediği için bu vücuda şüphe ile bakmakta yani ben neyim sorusu sorulduğunda cevabını verememektedir. Vehm-i vücudi; ayrıca âlemin vücudunu vehim olarak görmektedir. Âlemi de vehim olarak hayelde gördüklerinden bundan kurtulamadıkları için asli tevhidi anlayamazlar. 

 İbrahim (a.s.) tevhidi efalin babası ama Rasul (sav) bütün tevhidlerin babasıdır. İşte bu tevhid-i hakikiye anlayamadıkları için onlara faydası olmaz. Velâkin Hz. Mansûr ve emsali (k.a.e.), Nebiyy-i zî-şâna tâbi' olup yani hz rasulullah’a tabi olup envâ'-ı mücâhedât-ı şeriat ile türlü türlü mücahedeler ve şeriatına tabi olmak ile sıfât-ı beşeriyyelerinden taarrî etmiş, arınmış vehm-i enâniyyet pîrâhenini, gömleğini vücûd-i izafilerinden çıkarmış yani hayel ve vehim gömleğini üstünden çıkarmış ve artık onlarda zahir olan sıfât-ı Hak bulunmuş olduğundan, bu zevattan sâdır olan "Ene'l-Hak" kelâmında asla nefislerinin dahil yoktur. Ve onlar bu davâlannda sâdıktırlar.

 Beyit; Mansür "Ene'l-Hak" söyledi Haktır sözü Hak söyledi Ve cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerifin cild-i hâmisinde bu ma'nâyı tavzîhan böyle buyururlar: eğer kafamızda bir mansura bir vücut vererek Mansur söyledi dersek yani kafamızda bir mansur zuhura getirir de kurgu yapar da Mansur söyledi dersek bizler de küfürden olmuş oluruz. 

 Tercüme: "Bir Fir'avn ben Allâhım dedi. Alçak oldu. Bir Mansûr "Ben Hakk'ım" dedi kurtuldu. O Flr'avnın "ene'sinin akîbinde Allah'ın la'neti vardır.

 Mansur bir gün bağdatta kürsiye çıkmış, kürside vaaz ederken cuş-u huruşa geliyor muhabbet haline geliyor, ne olurdu Hz. rasulullah tahsif etmeseydi “ve ala ibadillahissalihin” demeseydi de “ve ala ibadillahi ecmain” deseydi yani Allah’ın rahmeti salih kullar üzerine olsun demeseydi de bütün kulları üzerine olsaydı rahmetellil âlemin değilmiydi gibi bir sohbet yapmış, o anda efendimiz (s.a.v.) in süliyeti orada hemen beliriveriyor, “ya mansur sen bilmiyor musun ki ben kendimden konuşmam vahiy ile konuşurum” tamam ya rasulullah tamam hata ettim diyor. bunu hatamı ne ile ödeyeceğim diyor, Rasulullah (s.a.v.) efendimiz için fikir yürütmek, hele hele ehl-i kemal için af edilecek bir şey değildir. Sen kimsin ki Efendimiz üzerinde konuşacaksın. Cenab-ı Hakk orada öyle dilemiş, nasıl ödeyeceksin bunu deyince, kellemi veririm ya rasulullah diyor. İşte ondan sonra enel Hakk demeye başlıyor da kelle ondan sonra gidiyor. Hatasının bedeli budur. O söylediği hatalı söz üzerine “ene’l Hakk” demeye başlıyor. 

 Hem “enel Hakk” diyorsun hem de tahsisten bahsediyorsun diyor. Orada ince bir hadise vardır. Tevhid ilmi ile bakıldığı zaman “ve ala ibadillahis salihin” demek aynı zamanda “ve ala ibadillahi ecmain” demektir zaten. Orada tahsis yoktur. Bir bakıma bunu kasdediyor, bir bakıma da daha genişi فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ اِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 2/115 nereye dönersen Hakk’ın veçhi oradadır, burada da dediği gibi bütün varlıkta Hakk’ın varlığından zuhurundan başka hiçbir şey yoktur zaten. Bu mutlak da böyle ise ve her varlıkta kendi kemali üzere ise o zaman bunların hepsi salih demektir. Âlemde ne varsa hepsi salihtir. “ve ala ibadillahis salihin” dediği budur. Tahiyyatta okunan “Salihlerin üzerine olsun” dediği aynı zamanda “ecmain” demektir. Ama (a.s.v.) efendimiz cevamiul kelim olduğundan bütün mertebelere karşı bir söz söylediğinde bütün mertebeler o söz üzerinden payını almaları lazım geldiğinden şeriat ağırlıklı bunu söylemiştir. Şeriatta sadece Salihler diye ayrım vardır. Gerçi gayri Salihler de var bunu inkar değil konuşmamız, ama batıni yönden tevhidi yönden hakikat yönünden bakıldığı zaman her şey kendi bünyesinde salahtır, ama kendi şartları içinde, başkasına göre değildir. Her şey kendi bünyesinde salahtır. 

 O zaman ne oluyor, bireyler arasında karşılaştırma olduğu zaman biri salah biri de inkarcı oluyor. Ama Hakkani, cami bir bakışla bakıldığı zaman salah olmayan hiçbir şey olamaz bu âlemde eğer salah değildir dersek o zaman ikinci bir ilah edinmiş oluruz. Fırka ayrılık ehli olmak kimlikleri kişilikleri ayırmamızdan ortaya çıkmaktadır. Tabi ki herkes bölüm bölüm ama bu bölümlerin hepsi bir bütün bölümdür. Bir askerde onbaşı, bölük, takım var, tabur, alay, tugay, tümen bunlar bölük bölük hepsinin de başında ayrı idareciler var, ayrı subayları var, ama hepsine “ordu” diyoruz. Neticede hepsinin bir görevi vardır. 

 Bu Mansûr'un "ene"si için, ey muhibb, rahmetullah vardır. Çünkü o Fir'avn kara taş idi; bu Mansûr ise akik idi. Ve o, nurun düşmanı idi; bu ise âşık-ı nûr idi. O "ene" sırda "nüve" idi. Ey fudûl, anlayışsız kişi dikkat et bu aradaki farkı nurun ittihadından, birleşmesinden nâşî idi, tarik-i hululden değil. Taşlığın azalıncaya kadar cehd et, tâ ki taşın la'Iiyyet ile enver ola! İşlendiği zaman parlayan, nurlanan Cihâd ve 'anaya sabr eyle!, Zorluklara sabreyle.

 Dembedem bakâyı fenada gör! Zira mücâhede ile vasf-ı haceriyyet her zaman azalır; yani her mücadele taş halini biraz yumşatır. Sende vasf-ı la'Iiyyet muhkem olur. Madenler de taşların içinden çıkıyor ya ama çıktığı zaman toprakla taşla karışıktır, sonra onları ayrıştırıp temizliyorlar işte parlatıyorlar traşlıyorlar taş ile arasında o kadar büyük fark oluyor ki o pırlanta ile koca dağları satın alabiliyorsun bu kadar büyük fark oluyor yani eğitim görmüş oldu. Ama her taş da tabi böyle değerli taş olmuyor işte madenciler hangi taştan ne çıkacak, nereden çıkacak yahut o madenler hangi civardan çıkacak o zaman bunları araştırıyorlar.

 Senin sûret-i kesîfenden vücûd-i İzafi vasfı gider; ve senin sır ve bâtınında aşk ve mestlik sıfatı tezâyüd eder." İşte Fir'avn'ın Hz. Mûsâ'ya cevâbı bu mertebeden idi. İmdi Fir'avn cevâbına devanı edip der ki: Yâ Mûsâ, eğer sen lisân-ı işaretle bana: "Ey Fir'avn, sen vaîdin sebebiyle muhakkak câhil oldun. Ya'nî لاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (Şuarâ, 26/29) tarzındaki va'dde, bu vaidi kendi nefsine izafe ettin: ve "Seni ben mescûnînden kılarım" hapse atarım dedin ve kendi nefsini ortaya koymakla câhil oldun. Halbuki vücûd-ı hakîkî ayn-ı vahidedir.

 Sen kendini ve beni ortaya koymakla o ayn-ı vâhideyi nasıl terîk ettin?" yani ben seni zindana atarım demekle mademki âlem Hakk’ın zuhurundan başka bir şey değil ben de Hakk’ın zuhuruyum, sen de Hakk’ın zuhurusun, ama ben seni zindana atarım demekle sen tefrik ettin, işi çoğalttın, şirk koştun diyor. Fir'avn dahi senin bu suâline cevaben der ki: O vücûd-i hakîkînin ayn-ı vâhidesi müteferrik olmadığı gibi, kendi zâtında da inkısama uğramadı. Belki onun mertebeleri "ayn"ını tefrik eyledi. Ve benim şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, bl'l-fiil tahakküm etmektir. Ve vücûd-i hakîkînin ayn-ı vahide olmasına nazaran, ben senim; ve rütbe ile senin gayrinim. Yani aynlarımız itibariyle aynıyız, ama rütbe itibariyle gayriyiz diyor. Zîrâ rütbe-i flr'avniyyet ile rütbe-i mûseviyyet yekdiğerinin aynı değildir. 

 Mesnevî: Vaktaki Mûsâ (a.s.) Flr'avn'dan bu ma'nâyı fehm etti, bu manayı anladı, ona: Sen buna kadir değilsin, demek suretiyle ona hakkını verdi. Zîrâ Fir'avn'ın tevhîdde kudreti olmadığı bâlâdaki îzâhât ile tezahür etti. Ve tevhîdde kudret ya'nî "Benim halkıma benim sıfatımla çık seni gören beni görür; ve seni kasd eden beni kasd eder; ve seni seven beni sever" hadîs-i kudsîsine muhâtab olan İnsân-ı kâmile mahsûstur. Fir'avn'da bu kudret nerede! Firavun tevhid ilmini bilmiyor ama ilmi olarak bunu söylediğinden hakikati ile söylemediğinden sözü geçerli olmuyor. İlim olarak söyledikleri doğru fakat kendisi bunu yaşamadığı için onun kudretini de gösteremiyor. Şöyle diyelim bir doktorun kitaplardan ameliyat yapmasını öğrenmesi gibi. Bilgi olarak okumuş ama amel olarak hadi bu ameliyatı yap dediğin zaman ona kudreti olmadığı gibi. Veyabir arabaya şöför olacak şoföre nazari olarak şöförlüğü öğrettikleri gibi Fir'avn'da bu kudret-i batine olmamakla beraber rütbe-i hükümdarı mevcûd idi. Ve Fir'avn'ın bu rütbesi, Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.) üzerine kudret ile ve bu kudret eserini Mûsâ (a.s.) üzerinde izhâr etmekle Fir'avn için şâhiddir. 

 Zîrâ Hakk-ı mutlak Fir'avn'ın rütbesinde müteayyin olarak sûret-i zahireden bu rütbede hükm eder. Ve rütbe-i ür'avniyyenin bu mecliste rütbe-i mûseviyye üzerine tahakkümü vardır. Çünkü zahirde Fir'avn hükümdar ve sihib-i seyfdir. Mûsâ (a.s.) ise nebiyy-i zî-şân olmakla beraber o mecliste kudret-i zahire ile muhkem değildir. Yani zahir kudreti ile güçlü değildir. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) Flr'avn'ın sûret-i zahiresinden müteessirdir. Velâkin sûret-i bâtınede rütbe-i Mûsâ (a.s.) rütbe-i Fir'avn'dan elbette a'lâdır. Çünkü ondaki cem'iyyet-i esmâiyye Fir'avn'da yoktur. 

 Ve işte bu tefevvuk-i bâtını neticesidir ki. Mûsâ (a.s.) akıbet Fir'avn'ın kudret-i zahiresini hükümsüz bıraktı; ve saltanatını zîr ü zeber eyledi, yer ile bir eyledi. Ve bu ulviyyete mebnî Hak Teâlâ hazretleri لا تَخَفْ اِنَّكَ اَنْتَ الاَعْلَى (Tâhâ, 20/68) ya'nî "Korkma, muhakkak sen a'lâsın!" buyurdu.

 İmdi kendi üzerine Fir'avn'ın taaddîsinden mâni olan şeyi Fir'avn'a izhâr ederek ona اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَىْءٍ مُبِينٍ (Şuarâ, 26/30) ya'nî "Eğer ben sana bir şey'-i mübîn getirecek olursam...?" dedi. Böyle olunca Fir'avn'ın ona: فَاْتِ بِهِۤ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (Şuarâ, 26/31) ya'nî "Eğer sâdıklardan isen onu getir!'den gayri demeğe takati olmadı. Tâ ki Fir'avn kendi kavminden zuafâ-i re'y olanlar indinde adem-i insaf ile zahir obuaya. Binâenaleyh onlar onun hakkında irtiyâb ederler. Ve onlar Fir'avn'ın kendile­rine ihanet ettiği taifedir. İmdi onlar ona itaat ettiler. Muhakkak onlar kavm-i fâsıkîn idiler. Ya'nî akılda lisân-ı zahir ile Fir'avn'ın iddia ettiği şeyin inkârından ukül-i salîhanın i'tâ eylediği şeyden haricîn idiler. Zîrâ akıl için hadd vardır. Ehl-i keşf ve yakın, onu tecâvüz ettiği vakit, onun indinde vâkıf olur. işte bunun için Mûsâ "mûkın"in ve hassaten "akıl"in kabul ettiği cevâbı getirdi (26).

 Ya'nî Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kudret-i zahiresi hasebiyle kendi üze­rine saldırmasını ve tecâvüzüne mâni' olan şeyi Fir'avn'a izhâr ederek ona: "Eğer ben sana bir açık şey getirecek olursam" اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَىْءٍ مُبِينٍ (Şuarâ, 26/30) ya'nî "Ben sana mu'cize gösterecek olursam bana zulum eder misin?" dedi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) burhân-ı kavli getirmiş idi ki, yukarıda tafsîl olundu. Ve Fir'avn bu burhân-ı kavlîye karşı zulum etti ve görüşü zayıf olan vezirler ve Filozoflar indinde Mûsâ (a.s.)ı cahillikle suçladı, Mûsâ (a.s.) ise bunun üzerine burhân-ı fiilîden bahis buyurdu, Zîrâ burhân-ı fiilî zayıf akıllılar indinde tesirlidir. Yani zayıf akıllılar yanında fiili deliller tesir eder. 

 Fir'avn bunun üzerine şaşırmış olup: "Eğer da'vânda sâdıklardan isen o şeyi getir bakalım!" فَاْتِ بِهِۤ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (Şuarâ, 26/31) dedi. Zîrâ bundan başka bir şey söyleyemez idi. Eğer söylese zayıf akıllılar olan kavmi indinde adem-i insaf ile zahir olmuş olurdu. Yani insafsızlık etmiş olurdu. Mûsâ (a.s.) ın söylediğinin tersine bir şey yapmış olsaydı yahut hemen hapse attırsaydı, başka bir şey yapsaydı, çevresinde adeletsizlik ile suçlanmış olacaktı. Bu da Fir'avn'ın asla işine gelmezdi. Yani kavmi içinde küçük düşmesi işine gelmezdi. Çünkü onlar Fir'avn hakkında şübheye düşerler idi.

 Halbuki Fir'avn kusûr-i fehimlerinden nâşî yani kusurlu anlayışlarından dolayı o kavme ihanet etti; ve onlar da Fir'avn'a itaat etti. Ve onlar günahkar kavim idiler. Ya'nî akılda lisân-ı zahir ile ir'avn'ın "Ben sizin rabb-i a'lânızım" اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât, 79/24) diye ettiği da'vâyı inkâr için gerçekten aklın verdiği şeyden yoksun idiler. Zîrâ Fir'avn'ın da'vâ-yı rubûbiyyeti akıl mertebesinde lisân-ı zahir ile vâki' oldu. Halbuki kusursuz akıllı bir insanın rubûbiyyetle zuhurunu inkâr eder. Çünkü akıl için hadd-i muayyen vardır. Yani belli bir hudud vardır. Ehl-i keşif ve yakîn o hadd-i muayyeni tecâvüz ettiği vakit akıl bu hadd-i muayyende tevakkuf eder, ileriye geçemez.

 Ehl-i keşfin hadd-i muayyeni tecâvüz etmesi budur ki, herhangi bir surette mütecellî olan Hakk'ın, o tecellîsini kabul ve ikrar ederler. Akl-ı sahîh o tecelliyi ister muhal görsün ister tecvîz etsin. Zîrâ onlar akıl ile mukayyed değillerdir. Nitekim bu ma'nâya İşâreten Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: 

 Beyt: Tercüme ve îzâh: Hak ağaçtan Mûsâ (a.s.)a اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) dedi. Bunu akıl ile mukayyed olan ehl-i zahirin tümü kabul etti. Yani akılla kayıtlanmış olan zahir ehlinin hepsi kabul etti. Eğer ahsen-i takvim üzere mahlûk olması hasebiyle ağaçtan daha efdal olan beşerden söylerse; ve meselâ Hz. Mansûr'dan "Ene'l-Hak" ve Hz. Cüneyd'den "Leyse fi cübbeti sivallâh" yani cübbemin içinde Allah’tan başkası yoktur ve Hz. Bâyezîd'den "Sübhânî mâ a'zame şânî" Ya rabbi benim şanımı ne kadar yükselttin sözleriyle ve sâr kümmelînden yani kemal ehlinden emsali kelâm ile mütecellî olursa, onu çeşm-i basiretin körlüğü sebebiyle inkâr etme işte ehl-i keşf ile ehl-i akıl arasında böyle fark olduğu için, bâlâda îzâh olunduğu üzere Mûsâ (a.s.) (Şuarâ, 26/24) kavliyle mûkmînin, ya'nî ehl-i keşf ve vücûdun; ve (Şuarâ, 26/28) kavliyle de hassaten ehl-i aklın kabul ettiği cevâbı verdi.

 Şeyh Mahmud şebişteri Gülşen-i Raz da şöyle diyor bu mesele hakkında; “Bir ağaçtan enallah sözünün geldiğine inanıyorsun da insan gibi bir kemalattan enel Hakk sözünün geldiğine neden inanmıyorsun” diyor. Ağaç bunu söylerse insan bunu söyleyemez mi? İşte keşf ehli ile akıl ehli arasında böyle fark olduğu için geçmişte izah olunduğu üzere Mûsâ (a.s.) رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ 26/24 kavliyle مُوقِنِينَ ehl-i keşf ve vücudun ve رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ 26/28 kavliyle de ehl-i aklın kabul ettiği cevabı verdi.[11] 

----------------

فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ {الشعراء/32} 

“Feelkâ ‘asâhu fe-izâ hiye su’bânun mubîn(un)” Bunun üzerine Mûsâ, asasını attı, bir de ne görsünler, asa açıkça kocaman bir yılan olmuş. (26/32)

----------------

 (Tâhâ 20/17-18) Ya Mûsâ o elindeki nedir?-

 Dedi ki

 -Ya Rabb’î o benim asamdır.

 -Ne yaparsın onunla?

 -Ağaçlara vururum, yaprakları düşürürüm, yerlere koyunlara ot, yiyecek hazırlarım.

 -Daha başka

 -İşte ona dayanarak yürürüm. İşte bunun gibi birçok menfaatleri vardır bana dedi. 

 O gün vahşi hayvanlar çoktu. Ona birçok daha başka faydaları vardı. Asâyı Mûsâ derler ya: Sûret olarak gözüken asâ batın olarak nedir. “Akıl”dır.

 -Mûsâ (a.s.) mın o ana kadar oluşmuş, o günün kemâlâtı ile olan aklıdır. Şuayp (a.s.) dan aldığı bilgiler/gerek gönlünden aldığı İlhâmi bilgiler. Çünkü daha Tevrat-ı Şerif gelmemişti. Bunların karışımından meydana gelen kendisinde oluşan bireysel bir akıldır. Dayanıyorum dediği bu-bu aklıma dayanıyorum diyordu. Elinde tutması kullanması demektir. C. Hakk bu aklını bırak artık sen dedi. Yani bireysel beşer aklını bırak dedi. O zaman yerine bir şey koyması lazım. “Nudiye ya Mûsâ” (Nidâ olunan aklı tut.) dedi C. Hakk. Sana benim vereceğim aklımla bundan sonra hareket et, dedi ki, bu risâletin başlaması’dır.

 -Kendi bireysel aklını ortadan kaldırıp, İlâh-î Hakk’la muamelede bulunmak ümmetine, kavmine “Ve elkı asâke” Asânı yere at, “Fe lemma” vaktaki, “Reaha” onun aklı daha nefsaniyyetle karışık olan aklı elinden yere attığı için mertebesi düştü hayıflanmaya başladı. Peygamberin elindeyken, toprak üstüne gitti ve akıl orada kıvranmaya başladı, zorlanmaya başladı. “Keenneha cânnün” Adeta yılan gibi oldu. Yılan gibi nefsi emmâre, nefsi emmâreliği ortaya çıktı ama terk etti onu. Bunu anladığı zaman kaçtı Mûsâ (a.s.) ben elimde ne taşıyormuşum diye. Gerçi zâhiri ifadede aynen oldu. O hikâyeyi biliyoruz bize bâtın-î tarafıda lâzımdır. İşte onun aklı nefsi emmâre ağırlıklı olan bireysel aklıdır. Her ne kadar eğitilmiş olsa da yani İlâh-î bağlantıyı sağlayamadığı için nefs ağırlıklı idi ve at onu bırak dedi ve o canlanıp yılan haline geldiği zaman –müdbiren- ona arkasını dönerek kaçtı.

 Uzaklaşmasının sebebi

 1-Yılan olarak korkması 

 2-Ben neleri elimde tutuyormuşum diye terk etmesi onu uzaklaştırması, tekrar üzerime gelmesin diye.

 “Ve lem yüakkıb” (ve arkasına bakmadı.) Her ne kadar korkudan arkasına bakmadı gibi idi ise de, nefsi emmâ-resine dönerim diye korktu da kaçtı. C. Hakk nida ederek 

 -Ey Mûsâ ondan korkma. Çünkü o senin elinde olan bir vasıta. Sen onun emrinde değilsin. İnni- muhakkak ki “La yehafu ledeyyel mürselun” Benim indimde olan peygamber öyle yılandan v.s. korkmaz. nefsi emâreden. 

********* 

 Bu hususla ilgili Füsus-ül Hikem, Mûsâ Fassından kısa bir bilgi daha sunalım.

*********

 * Böyle olunca asâsını bıraktı. Oysa o, Mûsâ'nın davetini kabul etmekten onun kaçınmasında Fir’âvn 'un Mûsâ'ya onunla âsi olduğu şeyin sûretidir. Şimdi o, ansızın apaçık bir yılan, yani görülen ejderha oldu. Şu halde kötülük olan itaatsizlik itâate, yani iyiliğe dönmüş oldu. Nitekim, Allah Teâlâ : “yübeddilullahu seyyiatihim hasenat”(Furkân, 25/70) yani “Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliğe dönüştürür” buyurdu. Yani hükümde, böyle olunca, burada hüküm bir tek cevherde farklı olan "ayn" ile açığa çıktı. Bundan dolayı, o asâdır ve o yılandır ve açıkça görülen ejderhadır. 

********* 

فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى

 (Fe elkâhâ fe izâ hiye hayyetun tes’â.)

 (Tâ-Hâ, 20/20) “Böylece onu attı. O zaman o, hızla hareket eden bir yılan olmuştu.”

**********

 Mûsâ (a.s.) emri ilâhîyi alır almaz hemen dinledi ve aklını bıraktı. Yılan burada karşı tarafa yani Firavun’a karşı kullanılacak yardımcı güç hükmündedir. Ve Firavun’a hakikatinin bu olduğu kendine nefsi emmâre şeklinde ve Mûs’anın emrinde olduğu gösterildi.

**********

 (Kâle huzhâ ve lâ tehaf se nuîduhâ sîretehel ûlâ.)

 (Tâ-Hâ, 20/21) “Onu al ve korkma! Onu ilk sûretine döndüreceğiz.” dedi.”

**********

 Mûsâ (a.s.) aklını terk ettikten sonra onu dışarıdan seyretti ve korktu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk (c.c) “Korkma onu tut” dedi ve Mûsâ (a.s.) onu tuttuktan sonra aklı eski haline dönüşüyor. 

 Bu şekilde Mûsâ (a.s.) kendisindeki aklın gücünü anlamış olmaktadır.[12] 

----------------

وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاء لِلنَّاظِرِينَ {الشعراء/33} 

“Veneze’a yedehu fe-izâ hiye beydâu linnâzirîn(e)” Elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş. (26/33)

---------------

 Bu ana gelene kadar temizlenmiş olan el’in henüz cilâsı yapılmamış idi. Cenâb-ı Hakk (c.c) bu eli koynuna yani gönül âlemine sokturmak sûretiyle oradan aldığı nûr ile onu sıradan bir el hükmünden çıkarmaktadır. 

 Bu iki Âyeti kerîme ile Mûsevîyyet mertebesinde olan kişinin aklının sıradan akıl ve elinin de sıradan el olmadığı ortaya çıkmaktadır. 

 Tâbî ki günümüzde bu mertebeye ulaşmış olan kişilerin elleri parlayacak değildir bu hâli ancak ehli bilir. Beşer elin parlaması, tuttuğu her şeyin Hakk’ın bir zuhuru olduğunu idrak etmesidir. Ve buradaki Nûr ile Nûrlanmasıdır. 

 Mûseviyyet mertebesi daha henüz aklı külle ulaşamayıp nefsi küll olduğundan dolayı buradaki anlayış sol ağırlıklı olmaktadır, işte bu nedenle Mûsâ (a.s.)’ın sol elini koynuna sokmuş olması daha akla yakındır. Seyri süluk ehli bunları bilmelidir ki o devrelerde hangi el kullanılmaktadır ve ne zaman aklı küll faaliyete geçmektedir. 

 Batılıların Nefs-i kül yani sol’un üstte olma anlayışları modalarında da etkendir. Şöyleki! Fiziki mesleğim terzilik olduğundan hep bu yanlış üstünlüğün ızdırabını çekerek mesleğimi yapmışımdır, şöyleki; bilindiği gibi erkeklerde, kıyafetlerde sol taraf üsttedir, hanımlar da ise tam tersi sağ taraf üsttedir ki, olması gerekenin tamamen tersidir. Ancak bu sistemi çıkaran batı olduğundan onların doğrularıdır. Aslında erkekler de, kıyafet sağ taraf iliklendiğinde üstte yani, Akl-ı kül’ün üstte olması lâzım gelmektedir. Bayanlar da ise kendi fıtratları gereği kıyafetleri’nde sol taraf üstte olmalıdır. Böylece batının ters değerleri kıyafetlerinde de yaşanmakta, bizlerde onlara uyduğumuzdan bu yanlış değerlere kıyafetlarimizi de uydurmak zorunda kalmaktayız.

 Bir başka şey daha ilâve edelim ki; bu da sol elle yemek yemektir. İşte sol ağırlıklı hayât ve davranış biçimleri yemeklerine de yansıdığından onlar yemeklerini de sol elleriyle yerler. Bizler de, modern olacağız diye onlara özenerek sol elle yemek yemeği taklid etmekteyiz. Halbuki; İslâm sağ “akl-ı kül” hükmüyle’dir, ve her mübarek yerlere girerken sağdan başlanır, (v.s.) çünkü sağ Akl-ı kül’ün temsilcisidir, ve sağ giriş, sol ise çıkış içindir. T.B.

----------------

قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ {الشعراء/34} 

 “Kâle lilmele-i havlehu inne hâzâ lesâhirun ‘alîm(un)” Firavun, çevresindeki ileri gelenlere, “Şüphesiz bu, bilgin bir sihirbazdır” dedi. (26/34)

---------------

 يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ {الشعراء/35} 

“Yurîdu en yuhricekum min ardikum bisihrihi femâzâ te/murûn(e)”

“Sizi, yaptığı sihirle, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?” (26/35)

---------------

 Nefs-i emmâre yani Fir’âvn çevresindeki ileri gelen hayal ve vehime Akıl hakkında kendi zannı üzere hayal ettiği, akıl hakkında kendi hayal ve vehmine, sizi beden yurdundan çıkarmak istiyor gerçekten bilgin bir sihirbazdır dedi. Ve ne diyorsunuz dedi. 

---------------

قَالُوا أَرْجِهِ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ {الشعراء/36}

“Kâlû ercih veehâhu veb’as fî-lmedâ-ini hâşirîn(e)” Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplayıcı adamlar gönder.” (26/36)

----------------

 Hayal ve vehim, Aklı ve Fikir kardeşini alıkoydu. Beden şehrine toplayıcı adamlar gönderdi. (Murat Derûni)

----------------

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ {الشعراء/37} 

“Ye/tûke bikulli sehhârin ‘alîm(in)”

“Sana bütün usta sihirbazları getirsinler.” (26/37)

----------------

فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ {الشعراء/38} 

“Fecumi’a-sseharatu limîkâti yevmin ma’lûm(in)” Böylece sihirbazlar, belli bir günün belirlenen bir vaktinde bir araya getirildiler. (26/38)

----------------

 Bilindiği o devirde mısırda sihirbazlık oldukça büyük bir alâka görmekteydi. Ve bu ilimde ileri gitmiş olan sihirbazlarını, nefs-i emmârenin bütün hayal ve vehim güçlerini toplayarak geldi. 

 Bir rivâyette Fir’âvn göre o günün ülkenin en meşhûr 72 sihirbazını toplamıştır. T.B.

----------------

وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُم مُّجْتَمِعُونَ {الشعراء/39} 

“Vekîle linnâsi hel entum muctemi’ûn(e)” İnsanlara da “Siz de toplanır mısınız?” Denildi. (26/39)

----------------

 Nefsi emmarenin tüm özelliklerine sizde toplanır mısınız? Denildi. (Murat Derûni) 

----------------

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِن كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ {الشعراء/40} 

“Le’allenâ nettebi’u-sseharate in kânû humu-lgâlibîn(e)”

“Umarız, üstün gelirlerse sihirbazlara uyarız” (dediler.) (26/40)

----------------

 Gösterdikleri hayal ve görüntüler üstün gelirse, kahhar ve cebbar güçlerine uyarız dediler. (Murat Derûni)

----------------

فَلَمَّا جَاء السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ {الشعراء/41} 

“Felemmâ câe-sseharatu kâlû lifir’avne e-inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn(e)” Sihirbazlar gelince, Firavun’a, “Eğer biz üstün gelirsek, gerçekten bize bir mükâfat var mı?” dediler. (26/41)

----------------

 Kahhar ve Cebbar güçleri gelince Nefsi emmare firavununa, eğer biz “Hadi” olan güce üstün gelirsek bize ne mükafat var dediler. (Murat Derûni)

---------------

قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَّمِنَ الْمُقَرَّبِينَ {الشعراء/42} 

“Kâle ne’am ve-innekum izen lemine-lmukarrabîn(e)” Firavun, “Evet, hem o takdirde mutlaka bana yakın kimselerden olacaksınız” dedi. (26/42)

----------------

 Nefsi emmare Firavunu, “kahhar ve cebbar güçlerine üstün gelirseniz Nefsi emareye yakın kimlilerden olacaksınız” dedi. (Murat Derûni)

----------------

قَالَ لَهُم مُّوسَى أَلْقُوا مَا أَنتُم مُّلْقُونَ {الشعراء/43} 

“Kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn(e)” Mûsâ onlara, “Hadi ortaya atacağınız şeyi atın” dedi. (26/43)

فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ {الشعراء/44} 

“Feelkav hibâlehum ve’isiyyehum ve kâlû bi’izzeti fir’avne innâ lenahnu-lgâlibûn(e)” Bunun üzerine onlar iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun’un gücüyle elbette bizler üstün geleceğiz” dediler. (26/44)

----------------

 (Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkıye ve immâ en nekûne evvele men elkâ.)

 (Tâ-Hâ-20/65) “Ya Mûsâ, (asânı) sen mi atarsın yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.”

********** 

 Ya Mûsâ (asânı-aklını) senmi? Atarsın yoksa! Bizlermi atalım? Dediler.

**********

 (Kâle bel elkû, fe izâ hıbâluhum ve ısıyyuhum yuhayyelu ileyhi min sıhrihim ennehâ tes’â.)

 (Tâ-Hâ-20/66) “(Mûsâ (a.s.)): “Hayır, (siz) atın!” dedi. Böylece (onları attıkları) zaman onların ipleri ve asâları, kendisine, onların sihirlerinden dolayı “hızla hareket ediyor” gibi göründü.”

**********

 O gün madenlerinden civa gibi madenler ile çeşitli sihirbazlık örnekleri göstermişler. Cıva sıcaklığın tesiri ile genişlediğinden, dışarıdan bakanlar hareket ediyor zannettiler. Bilindiği üzere her peygamber kendi döneminde hangi ilim ileri düzeyde ise o ilmin en kemâlli hali ile ortaya çıkmaktadır ki o mevcut ilmin beşer ilmi olduğunu, idrâk ettirerek o ilmin üzerinde, ilâh-î bir ilim olduğunu ortaya koymaktadırlar. Mûsâ (a.s.) döneminde sihirbazlık en ileri düzeyde imiş. 

**********

 (Fe evcese fî nefsihî hîfeten mûsâ.)

 (Tâ-Hâ-20/67) “Bu sebeple Mûsâ, kendinde bir korku hissetti.”

**********

 Düşmanını küçük görme, denir, işte Mûsâ (a.s.)’da karşısında bu kadar çok rakip görünce bir an bu şekilde hissetti. Kendisinde bulunan az da olsa vehim duygusu harekete geçmişti. Bu yüzden biraz tereddüt geçirdi. 

**********

 (Kulnâ lâ tehaf inneke entel a’lâ.)

 (Tâ-Hâ-20/68) “Korkma! Muhakkak ki sen, sen üstünsün.” dedik.

**********

 İşte bu yüzden o anda “bizde” orada olduğumuzdan kelâm sıfatı ile “Korkma! Senin hakikatin bizim hakikatimiz olduğundan “sen, üstünsün.” dedik.[13] 

----------------

فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ {الشعراء/45} 

“Feelkâ mûsâ ‘asâhu fe-izâ hiye telkafu mâ ye/fikûn(e)” Mûsâ da asasını attı. Bir de ne görsünler, asa onların düzdükleri sihir takımlarını yutuyor. (26/45)

-----------------

فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ {الشعراء/46} 

“Feulkiye-sseharatu sâcidîn(e)” Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. (26/46)

قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/47} 

“Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn(e)”

“Âlemlerin Rabbine inandık” dediler. (26/47)

رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ {الشعراء/48} 

“Rabbi mûsâ vehârûn(e)”

“Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbi’ne.” (26/48)

-----------------

 (Tâ-Hâ-20/69) “Ve sağ elindekini (asânı) at, onların yaptığı şeyleri yutacak. Onların yaptıkları sadece sihirbaz hilesidir ve sihirbazlar, nereden gelirse gelsin ler, felâha (kurtuluşa) eremezler.”

**********

 Daha evvelce yere attığın gibi gene asânı yere at, Akıl Mûsâsının nûr-u ile onların yaptıkları hayali gösterileri bitki asıllı olan asân, Hakikatinde “Hay” ismini taşıyan bir kemâle erişerek onların nefs-i emmâreleri ile ürettikleri hayallerini gene aynı yoldan ortadan kaldıracaktır. Hangi kaynaktan gelirlerse gelsinler, hilelerle ürettikleri o oyunları ile “felâha-kurtuluşa” eremezler. 

**********

(Fe ulkıyes seharatu succeden kâlû âmennâ bi rabbi hârûne ve mûsâ. )

 (Tâ-Hâ, 20/70) “Bunun üzerine sihirbazlar secde ederek yere kapandılar. Biz: “Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine îmân ettik.” dediler.”

**********

 Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere attıktan sonra onların yaptıkları bütün sihirlerini yutunca sihirbazlar bu işin beşer işi olmadığını anlayarak secdeye kapandılar. Ve yakîn imânı ile “Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine îmân ettik.” dediler.” Nasıl ki, Allah’ın tecellisi Mûsâ (a.s.) a ağaçtan görünmüştü, sihirbazlara da bu tecelli Mûsâ’dan görünmüş oldu, bu hakikati anlayan sihirbazlar, meslekleri icabı asâ’nın yılan olmasını ilâh-i bir hâl olduğunu halktan daha evvel anladılar.[14] 

-----------------

قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ {الشعراء/49} 

“Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum innehu lekebîrukumu-lleżî ‘allemekumu-ssihra felesevfe ta’lemûn(e) leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin veleusallibennekum ecma’în(e)” Firavun, “Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Mutlaka o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bilip göreceksiniz siz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım” dedi. (26/49)

-----------------

 (Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum, innehu le kebîrukumullezî allemekumus sihra, fe le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin ve le usallibennekum fî cuzûın nahli ve le ta’lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ.)

 (Tâ-Hâ-20/71) “(Fir’âvn): “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Muhakkak ki o, gerçekten size sihir öğreten, sizin büyüğünüzdür (ustanızdır). Bu durumda mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çap-razlama keseceğim. Ve sizi mutlaka hurma ağacına asacağım. Ve böylece hangimizin azâbı daha şiddetli ve daha kalıcı (imiş) gerçekten bileceksiniz.” dedi.”

**********

 Nefs-i emmâre, (Fir’âvn)u hayal ve vehmin, tabileri olan sihirbazlara “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Fir’âvn bu sözüyle kendinin hâlen daha beden mülkünde gerçek hâkim olduğuna inanmaktadır ve kendinden başkasına inanmalarına tahammülü yoktur. Olağan dışı hadiselerin sadece sihir ile yapıldığını zanneden Fir’âvn, Mûsânın akl-ı külden gelen aklını ve kudret elini kullanarak Cenâb-ı Hakk’ın oradan kudret zuhuru yaptığını anlayamadığından ondan meydana gelen hadiseyi de sihir zannederek sizin ustanız, diyerek sihir ilmini tasdik etmiş olmaktadır. Bu yüzden, Fir’âvn kendisine tabi olmayan eski sihirbazların el ve ayaklarını kendilerine daha büyük azab olması için çapraz olarak yani sağ ayağını kestirirse sol kolunu kestirmiştir. Âyette ifade edilen hurma ağacına asmak ise onlara daha dünyada iken rahmettir. Çünkü hurma kesrette vahdeti ifade ettiğinden daha burada dünya da, iken kesret yoluyla vahdete erdiler demek olur.[15]

-----------------

أ قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ {الشعراء/50}

“Kâlû lâdayr(a) innâ ilâ rabbinâ munkalibûn(e)” Sihirbazlar şöyle dediler: “Zararı yok, mutlaka Rabbimize döneceğiz.” (26/50)

-----------------

 O anda bunları idrak etmiş olan eski sihirbazlar. Zararı yok biz “Hadi” olan rabbimize munkalib olacağız yani döneceğiz- dönüşeceğiz. (Murat Derûni)

-----------------

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ {الشورى/51}

“İnnâ natme’u en yagfira lenâ rabbunâ hatâyânâ en kunnâ evvele-lmu/minîn(e)”

“(Burada) ilk inananlar biz olduğumuz için şüphesiz Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.” (26/51)

-----------------

 Burada ilk inananlar, Mûsâ a.s a ve museviyet mertebesine ilk inananları biz olacağız. Rabiimizin “Gafur ve rahîm” isimleri ile bizi bağışlayacağını ve hatalarımızı affedeceğini umuyoruz. 

 Buraya yakın bir zamanda kainat kitabında Konya da bir aracın arka camında görmüş olduğumuz yazıyı alıyoruz. 

 Umudun bittiği yerde mucizeler çiçek açar. (Aracın plakasanın harflerden sonraki rakamı 99 olmasıda ilginçti…) 

-----------------

وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ {الشعراء/52} 

 “Ve evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi’ibâdî innekum muttebe’ûn(e)” Biz Mûsâ’ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar, muhakkak ki takip edileceksiniz” diye vahyettik. (26/52)

-----------------

 (Mûsâ’ya da) “İmân eden kullarım ile geceleyin yürü çünkü takip edileceksiniz,” diye vahyettik.” Gerçek mânâda Hakk’ın sözünü zâtından duyduğu için Mûsâ (a.s.) ın vasfı “kelimullah” olmuştur.[16]

-----------------

 فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ {الشعراء/53} 

 “Feersele fir’avnu fî-lmedâ-ini hâşirîn(e)” Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. (26/53)

-----------------

 Bu âyet Mûsâ (a.s.) a vahiy gelip kavmi ile kızıldenize yolculuğa çıkmaya hazırlandığı vakit, Firavunun hali ve durumunu bildirmektedir. Mertebe itibari ile Esmâ mertebesidir. Beden mülkünün o anki sahipi konumunda ve dalalet üzere olan nefsi emmâre Firavunu yine kuvvetlerini beden mülkünün şehirlerine gönderek yandaş kuvvetlerini, Hadi üzere olan Mûseviyet mertebesi ve bağlı kavmini takip için asker toplamaya gönderiyor.

 Bir başka bakımdan kelimeleri incelersek; 

 Fe, artık, böylece, bunun üzerine, faaliyete geçiş bildirmektedir. 

 Ersele Fir’avnü, Firavun gönderdi. Kelimelere dikkatle baktığımız zaman “İrsâl-Resül” ve “Fir-Avn”ı görmemiz zor olmayacaktır. “Fenâ-Fir-Resül” yani Resülde fani olma mertebesini görüyoruz. Firavun daha Kızıldenize gitmeden Şuara sûresi 52. Âyette gelen vahiy ile beraber. 53 âyette boğullamasının yani Mûsâ (a.s.) da fani olmasının da bu âyette saklanmış olduğu anlaşılıyor. 

 Fil medaini haşirîn, şehirlere toplayıcılar, medaine şehir demektir. Medine’de kent şehir demektir. Hakîkat-i Muhammed-i ve sıfât mertebesi ifadesidir. Fenâ Fil Medain, yani şehirlerde fâni olma yani beden mülkünde fani olmuş, ölü hükmünde ki nefsi emmâre askerleri ve “avn” yardımcıları toplanmış oldu. Anlaşıldığı üzere zaten kızıldenizden önce bu asker ve yardımcılar nefsi emmârenin kızıllığı olan kızğınlık denizinde manen ölü hükmündeydiler.

 Âyetin 53 şifre sayısı ile bizlere verdiği, ma’nâyı mûseviîyette Efendi Babam’dan gelen himmet ile önce Fenâfirresül mertebesinden nefsi emmâre Firavnunun hayâl ve vehmi ortadan kaldırılmak üzere gece, yani dervişlik çalışmaları ile yola çıkılmakta, daha ileride ki safhalarda Medain, Medine, Medine hükümleri ile bu işin hakikat yönü idrâk edilerek nefis Firavunu arkada bırakılmaktadır.

 Burada sayısal olarak dikkat çeken bir hususiyet vardır. Sûre sayısı ve âyet sayısal toplamı 26+53= 79 dur. 79 sayısı altın elementinin numarasıdır.

 Fir’avn bu askerleri toplamak için altın yani dünya maddiyatı, metası kullanmaktadır. Mala, eşyaya, paraya tapanların her bir Fir’avnın nesfâni askerleri olmaktadırlar.[17] 

-----------------

 إِنَّ هَؤُلَاء لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ {الشعراء/54}

 “İnne hâulâ-i leşirzimetun kalîlûn(e)” Dedi ki, “Bunlar pek az ve önemsiz bir topluluktur.” (26/54)

-----------------

 Nefsi emmare, karşısında bulunan İsrailoğularını, gece yürüyenin çocukları olan dervişlik hakikatını önemsiz bir topluluk olarak görmektedir. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ {الشعراء/55}

 “Ve-innehum lenâ legâ-izûn(e)”

“Şüphesiz onlar bize öfke duyuyorlar.” (26/55)

-----------------

 Nefsi emmare beden arzından ilahlık ilan ettiği için, gece yürüyenlerin çocuklarını kestiği ve kahhar ve cebbar güçlerininin hayal ve vehim kuvvetini karşına aldığı için öfke duyduğunu düşünüyor. (Murat Derûni)

-----------------

 وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ {الشعراء/56}

 “Ve-innâ lecemî’un hâzirûn(e)”

“Ama biz uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” (26/56)

-----------------

 Nefsi emmmare Firavunu ve “avn” yani avanesi olan yardımcılarının uyanık ve tedbirli olduğunu ifade ediyor. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَأَخْرَجْنَاهُم مِّن جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ {الشعراء/57}

 “Feahracnâhum min cennâtin ve’uyûn(in)”

 وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ {الشعراء/58}

 “Vekunûzin vemekâmin kerîm(in)” Biz de Firavun’un kavmini bahçelerden, pınar başlarından, servetlerden ve iyi bir konumdan çıkardık. (26/57-58)

-----------------

 Nefsi emmare ve yardımcılarını beden arzındaki hayal cenntetinden, hayali hayat, bilgilerinden, vehimi servetlerinden ve beden arzındaki yönetiminden çıkardık. (Murat Deruni) 

-----------------

 كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ {الشعراء/59}

 “Kezâlike ve evrasnâhâ benî isrâ-îl(e)” İşte böyle yaptık ve onlara, İsrailoğullarını mirasçı kıldık. (26/59)

-----------------

 Beden arzına ve nefsi emmare sarayına gece kalkıp zikir ve tefekkür çalışması yapan gece yürüyenin çocukları olan dervişlik hakikati mirasçı kılınır. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَأَتْبَعُوهُم مُّشْرِقِينَ {الشعراء/60}

 “Feetbe’ûhum muşrikîn(e)” Firavun ve adamları gün doğarken onları takibe koyuldular. (26/60)

-----------------

 Fir’âvn ve taraftarlarının bu gösteride Mûsâ (a.s.)a yenik düşmelerinden sonra Mûsâ (a.s.) artık bir şeyler yapma zamanının geldiğini hissediyor ve bekliyor idi. İşte bu hâl içinde. “evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî” “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Dedik. İşte böylece İshak (a.s.) dan başlayan “Benî isrâîl” in “esri-isr” gece yolculuğu, yani ma’nâ yolculuğu bir başka hâl üzere tekrar burada Tenzih-mertebe-i Mûseviyyetten, kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır. 

 Bir bakıma gece yolculuğu nefs ve beden zulmeti karanlığında Hakk’ın nurunu arama çalışmalarıdır. Bu da yapılan zikirlerle ve ibadetlerle olmaktadır. Ayrıca gece karanlığı, henüz daha yoğun madde-anasır beden elbisesi giymemiş olan ervah’ın batındaki lâtif varlıklarıdır. Onların vücûda-görüntüye gelmeleri için geçireceği yolları da “isr” dir.[18] 

 Nefsi emmare ve yardımcıları “bekabillah”ın museviyet mertebesi üzerine doğuşunda yola çıktılar. (Murat Derûni) 

-----------------

فَلَمَّا تَرَاءى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ {الشعراء/61}

 “Felemmâ terâe-lcem’âni kâle ashâbu mûsâ innâ lemudrakûn(e)” İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları, “Eyvah yakalandık” dediler. (26/61)

-----------------

 Hadi ve Mudill topluluğu birbirini görünce, Hadi esmâsı üzere olan Mûsâ (a.s.) ve arkadaşları eyvah yakalndık dediler. (Murat Derûni) 

-----------------

قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ {الشعراء/62} 

 “Kâle kellâ inne me’iye rabbî seyehdîn(i)” Mûsâ, “Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir” dedi. (26/62)

-----------------

 Mûsâ (a.s.) ile Rabbim mutlak benimledir-bendedir ve hadi esmâsı ile yol gösterecektir. (Murat Derûni) 

-----------------

فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍكَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ {الشعراء/63} 

 “Feevhaynâ ilâ mûsâ eni-drib bi’asâke-lbahr(a) fenfeleka fekâne kullu firkin ke-ttavdi-l’azîm(i)” Bunun üzerine Mûsâ’ya, “Asan ile denize vur” diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı. Her parçası koca bir dağ gibiydi. (26/63)

-----------------

 Sana verdiğimiz asâ ve kol kudretiyle suya vurarak, senin suda başladığın “isr” gece yolculuğunun bir başka aşamasına gelmiş olmaktasın. O gün seni nasıl suda boğulmaktan kurtardığımız gibi korkma kavminle beraber gene kurtarırız. T.B.

 Deniz on iki parçaya ayrıldı, her sıbt yani dervişler on iki dersten hangisinde ise o yoldan geçtiler. Ve geçerken birbirlerini gördükleri için korkmadılar. Her parçanın koca bir dağ gibi yükselmesi ise on iki dersin her birinde olanların fikirlerinde yükselmesidir. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ {الشعراء/64}

 “Ve ezlefnâ semme-l-âharîn(e)” Ötekileri de oraya yaklaştırdık. (26/64)

-----------------

 Aslında Firavun Mûsâ a.s. ın ardından gitmeyip duruksamış. Fakat Allah c.c., Cebrail a.s. kısrağı ile beraber göndermiş ve Firavunun aygırı bu kısrağı görünce şaha kalkmış ve denize girmiş. Firavunun yanındakilerde bunu görünce Firavun, Mûsâ a.s ın peşinden gidiyor sanıp onlardan peşine düşmüşler. (Murat Derûni)

 (Tâ-Hâ-20/78) “Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).”

********** 

 Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’u ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu.[19]

-----------------

 وَأَنجَيْنَا مُوسَى وَمَن مَّعَهُ أَجْمَعِينَ {الشعراء/65}

 “Ve enceynâ mûsâ vemen me’ahu ecma’în(e)” Mûsâ’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık. (26/65)

-----------------

 Ve Mûsâ'yı ve onunla beraber olanları, hepsini kurtuluşa erdirdik”.

 Bu Âyet-i keriymede de dikkat çeken kelime (necât) tır. (نجات) (Necât) kelimesinin sayı değerleri, (50+ 3+1+400=454) tür, toplarsak (4+5+4=13) tür. Görül- düğü gibi “necât” yani kurtuluş’ta (13) tür ve (13) e bağlıdır, yani bütün necâtiyyet te (13) ün hakikatinden gelmektedir.[20] 

 (A’raf-7/138) (Ve câveznâ bi benî israîlel bahre fe etev alâ kavmin ya’kufûne alâ asnâmin lehum, kâlû yâ mûsac’al lenâ ilâhen ke mâ lehum âlihetun, kâle innekum kavmun techelûn.)

 “Ve İsrâîloğullarının denizden geçmelerini sağladık? Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsûs bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Mûsâ! Onların ilâhları gibi, sen de bize bir ilâh yap! Mûsâ da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.” 

**********

 Mûsâ (a.s.) asâsı ile denize vurduğu zaman oniki tane yol açılıyor, önce girmeye çekinmişler fakat her kanaldan giden aradaki yerin şeffaf olmasından dolayı diğerlerinin yollarını gördüğünden mutmain olmuşlar ve her yoldan bir sıbt karşıya geçmiş. Ve buradaki denizin açılması nedeniyle oradaki kara parçası dünyada bir kere güneşi görüp kapanan bir kara parçasıdır. Son ferdide girdikten sonra arkadan Fir’âvn ve ordusu geliyor, fakat bu kanallara girmeye tereddüt ediyorlar, tam o anda Cebrâîl (a.s.) bir kısrağın üstünde o kanaldan içeri giriyor, onu gören Fir’âvn’nun binmiş olduğu aygır at hemen onun arkasından koşuyor ve onu diğerleri takip ediyor. Hepsi girer girmez açılmış olan sular anında kapanıyor ve hepsi orada boğuluyorlar. Boğulmadan önce Fir’âvn Mûsâ’nın ve Hârun’un rabbına îman ettim diyor fakat boğulurken söylediği için kabul edilmiyor. “Bu hususta âlimlerin değer yargıları muhteliftir.” Fakat bir müddet sonra cesedi sudan dışarı çıkıyor, tefsirlerde onu ilâh zannedenlere delil olarak çıktığı söyleniyor, işte kelime-i tevhid’i Zâhiren söylediği için Zâhiren cesedi kurtuluyor. Buradan çıkan sonuç kişi kelime-i tevhidi ne şekilde söylerse söylesin o söylediği şekilde karşılığını buluyor. 

 Bâtınen oniki kanaldan geçmeleri seyri sülûk yolundaki oniki dersin karşılığıdır. Her kişi kendi dersinde nereye gelmişse ancak o kanaldan geçip oniki mertebeyi bitiriyor. Her Hakk yolcusu hangi mertebede ise, Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere vurup çıkan oniki pınardan her bir kavmin nereden içeceğini bilmesi gibi bilir ve ilmini oradan alır. İlk yedi mertebe kişinin kendi iç bünyesinde olan emmâre, levvâme, mülhîme, mutmainne, razıyye ve mardıyye…….. mertebeleridir, daha sonra gelen beş mertebeyede hazerat-ı hamse, deniliyor ve bunlarda dış âlemde oluşan mertebelerdir, ki tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfât, tevhid-i zât ve insânı Kâmil olarak isimlendirilmiştir.

 Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen Âyetleri çok iyi anlamamız için her mertebe, neyi ifâde ediyor, evvelâ bunu bilmemiz lâzımdır ve meseleleri mertebelerine oturtmamız gerekiyor. İşte beni İsrâîl’de bir mertebenin ifâdesidir ve bizi oraya ulaştırmaya çalışır, oysa zâhiren beni İsrâîl kavmine olan bu hitâbı bizler sadece orada bırakıp ötesine geçemiyoruz. Kûr’ân-ı Kerîm Allah’ın kelâmı olduğuna ve kelâmda zâtından ayrı olmadığına göre bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman Allah’ın zâtıyla karşı karşıya imişiz gibi okumamız lâzımdır, Hatta burada Cebrâîl (a.s.)’a bile ihtiyaç yoktur çünkü Cebrâîl (a.s.)’ın Efendimize (s.a.v) getirdiği metin elimizde, o zaman Cebrâîl (a.s.)’a ihtiyaç vardır, burada artık yol daha da kısalmıştır. Yalnız bunların anlaşılması için bizde Cebrâîl’i bir akıla ihtiyaç vardır yâni temiz, düzgün, takıntıları, şartlanmaları, bağlantıları olmayan, saf bir akla ihtiyacımız vardır. Her birerlerimiz çeşitli şekillerde bilgilerle donanmışızdır, fakat bunlar yeterli değildir, bunun ilerisine geçmek lâzımdır. Yâni bir insân bulunduğu cemiyet içerisinde nasıl bir yargılar değerlendirmesi oluşturmuş ise kanaâtleri ve kıstasları o düzeyde olur. Her gurup aynı Kûr’ân ve Hâdîslerden kaynak aldıkları hâlde değişik değerlendirmelerde bulunurlar, oysa herbirinin bir şekilde haklı tarafları vardır. 

 İçinde olduğumuz şartlanmalar bizi sınırlandırır, okuduğumuz kitâplar, içinde bulunduğumuz gurup vb. şekillerde aldığımız bütün bilgiler bizi sınırlar. Vahdet kanalı bambaşka bir kanaldır, bu kanalın antenlerinin oluşması lâzımdır ki, oradan gelenler iç bünyeye intibak edebilsin. Bunun içinde kapalı olan yerlerden ona kanal açmak lâzımdır, aynı birikmiş su, yolundaki pisliklerin temizlenerek suya akış yolu sağlamak gibidir. Ancak tabi ki bu diğer bütün bilgiler tamamen terkedilecek demek te değildir, belki bir müddet ara verilmesi gerekecektir.

 Beni İsrâîl, gece yürüyenin çocukları demektir, yâni Yakub (a.s.) ikiz kardeşiyle çıkan kabîle reisliği için ihtilâf neticesi olarak yakın bir şehirdeki akrabalarının yanına gece yürüyerek gündüz saklanarak yaptığı yolculuktan dolayıdır. Ve bâtın olarak, gece yürüyenler, geceleri kalkıp nafîle ibâdetlerini yapan bizleriz. Yakub kelime mânâsı olarak saffetullah ve abdullah anlamına geldiği içinde “ey gece yürüyen kullarımın çocukları” ibaresi, saf ve temiz kullarımın çocukları demektir, bir bakıma buradaki saf ve temiz kullar târikat mertebesindeki gerçek “şeyh-mürşidler” ve çocukları, onların müridleridir. Ancak dikkât edelim bu gece yürüyüşü Mûseviyyet mertebesi îtibarıyladır, Muhammedîyyet mertebesinde bu yürüyüş (Esrae-17/1) dir, ayrıca “gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafîle olarak onunla teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni makam-ı Mahmud’a ulaştırır” (17/79) Âyetlerinde belirtilen gece yürüyüşleridir. Fakat beni İsrâîl hâdisesini yaşamadan bu mertebeye ulaşamayız, bunu söyleriz, söyleriz fakat hakîkatine ulaşamayız. Beni İsrâîl, mertebesindeki gece yürüyüşü, yeryüzünde olan yâni bedensel temizliği meydana getirmek içindir, Hz. Resûlüllah (s.a.v)’ın mertebesinden ise, mîrac’taki hakîkati meydana getirmek için yapılan gökyüzü faaliyetidir. Biri yedi nefis mertebesin-deki çalışmalar, diğeri hazerat-ı hamse mertebesindeki çalışmalardır. Makam-ı Mahmud ise bireysel olarak baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın her birerlerimizin gönüllerine koyduğu hakîkat-i Muhammedîyyenin bir merkezi yâni özelliğidir. Ayrıca Efendimizin (s.a.v.) şahsında olan bir makam-ı Mahmud vardır. Evvelâ kendimizdeki makam-ı Mahmud’u bulmalıyız ki Efendimizin (s.a.v.) şahsında olan makam-ı Mahmud’a ulaşabilelim. 

 İşte Cenâb-ı Hakk’ın öyle büyük lütûfları var ki, bizler o gelen lütûfları bir şekilde yakalayıp tutmak zorundayız yoksa bu nîmetler bize çarpar ve biz tutamaz isek başka yönlere giderler bize hiçbir faydası olmaz. 

 Onların puta tapmak, Mısır’da da alıştıkları üzere özlerinde olduğu için böyle bir istekte bulundular, çünkü elle tutulur bir tapılacak ilâh istiyorlardı.[21] 

-----------------

 ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ {الشعراء/66}

 “Summe agraknâ-l-âharîn(e)” Sonra ötekileri suda boğduk. (26/66)

-----------------

 Firavun ve taraftarlarıda Nefsi emmarelerin vehim suyunda gark oldular. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ {الشعراء/67}

 “İnne fî zâlike leâye(ten) vemâ kâne ekseruhum mu/minîn(e)” Bunda şüphesiz bir ibret vardır. Ama pek çokları iman etmiş değillerdi. (26/67)

-----------------

 Nefsi emmare ve askerlerinin suda boğulması ve Museviyet ve dervişlik hakikatinin necat bulmasında ibretler vardır. Nefsi emmare Firavunu suda boğmayanlar tarikat mertebesinden imân etmiş değillerdir. (Murat Derûni)

-----------------

 وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الشعراء/68}

 “Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)” Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (26/68)

-----------------

 9. âyet açıklamasını bakınız.

-----------------

 وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ {الشعراء/69}

 “Vetlu ‘aleyhim nebee ibrâhîm(e)” Ey Muhammed! Onlara İbrahim’in haberini de oku. (26/69)

-----------------

 “Onlara İbrâhiym'in de kıssasını oku.” Bu Âyet’in başında (vetlü-oku) kelimesi vardır’ki; sayısal değeri, (6+400+30=436) toplarsak. (4+3+6=13) tür. Görüldüğü gibi bütün bu hakikatler bir emir ile okunmakta ve o emir de (13) ten çıkmaktadır. Çok açık değilmi?. 

 Not= Belki… Biraz abartı belki de rastlantı olabilir ama Değinmedengeçemiyeceğim. Yaklaşık (10) senedir kullandı-ğımız arabamızın plâka no=su (436=13) tür. Daha evvelce de (terzi Baba kitabında)da kısaca bekirtmiştik. 

 İşte bu plâkalı araba ile bu ilâhi emri (vetlü-oku) gü- cümüz yettiği kadar yerine getirmeğe çalışıyoruz. Yardımcı olanlara da, bizlere de Cenâb-ı Hakk kolaylıklar versin.[22] 

-----------------

 إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ {الشعراء/70}

 “İz kâle li-ebîhi vekavmihi mâ ta’budûn(e)” Hani o, babasına ve kavmine, “Neye tapıyorsunuz?” demişti. (26/70)

 قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ {الشعراء/71}

 “Kâlû na’budu asnâmen fenezallu lehâ ‘âkifîn(e)”

“Putlara tapıyoruz ve onlara tapmağa devam edeceğiz” demişlerdi. (26/71)

-----------------

 “Sanem” Putlar. Heykeller. “Nedir bu heykeller” Aslında İbrâhîm (a.s.) onların ne olduğunu hakikatleri itibari ile biliyordu. Ancak onların anlayış ve yönelmeleri itibari ile babasını ve kavmini onlardan men etmeye çalışıyordu. Gerçekte men edilme onlardan-temsiller’den değil onları, anlayışlarından dolayı men etmekteydi. 

 Aslında “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesi idrakinde bütün varlık zuhurlarının Hakk’ın birer isimlerinin zuhuru olduğu anlayışı itibari ile her zuhurda Hakk’ın gayrı olmadığından, bu yönüyle onlara yönelmek suç unsuru olmaz. Suç unsuru tek ve belli zuhurlara yönelmektir. Ancak onların anlayışı itibari ile hakk’ın zuhuru sadece kendi ürettiklerinde ve gökyüzünde gördükleri bazı yıldazlara Ulûhiyyet ve Rubiyyet isnâd etmeleri ve diğerlerini ayrı görmeleri men edilme sebebi olmuştur. İşte asıl putperestlik budur. Hakk’ın zuhurlarını bir birinden ayırıp onları ayrı ayrı görmek ve kendilerini müstakil varlıklar zannederek (Esmâ’ül Hüsnâ)nın bütünlüğünü bozmak suçun en büyüğüdür. İsmine kesret ve (şirk) denir. En büyük günahtır. T.B.

-----------------

 قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ {الشعراء/72}

 “Kâle hel yesme’ûnekum iz ted’ûn(e)” İbrahim, dedi ki: “Onlara yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı?” (26/72)

-----------------

 أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ {الشعراء/73}

 “Ev yenfe’ûnekum ev yedurrûn(e)”

“Yahut size fayda veya zararları dokunur mu?” (26/73)

-----------------

 قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ {الشعراء/74}

 “Kâlû bel vecednâ âbâenâ kezâlike yef’alûn(e)”

“Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk” dediler. (26/74)

 قَالَ أَفَرَأَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ {الشعراء/75}

 “Kâle eferaeytum mâ kuntum ta’budûn(e)”

 أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ {الشعراء/76}

 “Entum veâbâukumu-l-akdemûn(e)” İbrahim, şöyle dedi: “Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü?” (26/76)

-----------------

 Böylece kendilerinin müşahede ehli olmadıklarını ve taklitçi olduklarını, kendileri kendi lîsanları ile belirtmiş olmaktadırlar. T.B.

-----------------

 فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِّي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/77}

 “Fe-innehum ‘aduvvun lî illâ rabbe-l’âlemîn(e)”

“Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur.” (26/77)

-----------------

 Esma’ül Hüsnanın bütünlüğünü bozan nefsi emmare putları düşmanımdır. Dostum bu esmâ’ül hüsnanın bütünlüğü olan Allah c.c. dür. 

 İbrahimiyet mertebesine gelen salik tüm fiiilerin hakk’tan kaynaklandığını ve bu zuhurların Allah c.c. ün fiileri olduğunu idrak eder. (Murat Derûni)

-----------------

 الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ {الشعراء/78}

 “Ellezî halekanî fehuve yehdîn(i)”

“O, beni halk eden (yaratan) ve bana doğru yolu gösterendir.” (26/78)

-----------------

 Diyanet Meali: 

 26.78 - "O, beni yaratan-halkeden ve bana doğru yolu gösterendir." Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

 26.78 - O ki beni yarattı-halketti sonra da bana o hidayet eder 

---------------------- 

 Bu ayet-i kerimenin ifadesi çok açıktır, Kelâm kulunun lisanından çıkmaktadır ve çok şuurludur. Gerçek bir halifenin değerlendirmesidir. Aslında Allahımızın gayeside kendisini idrak edip anlayacak zuhurlarının olmasıdır, çünkü onlara ruhundan vermiştir, onlarla beraberdir, onları ihata etmiştir onlara şah damarlarından daha yakındır, her zaman onlarla beraberdir. Bunu anlayan bir insan için korku ve hüzün yoktur, zaten bu hakikat üzere hidayettedir. 

 Âlemler de, bu tür halifelerin yaşayabilmeleri için halkedilmiştir, işte bu tür kimlikler âlemin her tarafında olması lazımdırki, bulundukları yerlere onlar Rahmet olsunlar. Bu ayet-i kerimede açık olarak gösteriyorki gökyüzündede, bizler gibi “sülâleler ve nesiller hiç şüphesiz vardırlar. T.B. 

-----------------

 وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ {الشعراء/79}

 “Vellezî huve yut’imunî veyeskîn(i)”

O, bana yediren ve içirendir.” (26/79)

-----------------

 Burada rezzak esmâsının Hakk’tan olduğu bilincine varılmaktadır. Dervişliğin esaslarından biride “Er-rızku al'Allah” rızkın kaynağının Allah’tan bilmektir. Batında ise Hakk ile olduğunu idra ile hayal vehim kaynaklı nefsi emmare bilgiler yerine, hakikat bilgileri beslenildiğinde yediren ve içiren “hüve” kaynaklı olmakta mutlak “hüve” den mukayyed “hüve” ye ilmi aktarım olmaktadır. (Murat Derûni)

-----------------

 وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ {الشعراء/80}

 “Ve-izâ meridtu fehuve yeşfîn(i)”

“Hastalandığımda da O bana şifa verir.” (26/80)

-----------------

 Cenâb-ı Hakk’ın Şafi ismi olduğu gibi, Maraz ismi de vardır. Hastalanıldığında “Maraz” ismi güzel ağırlanır ise yerine döndüğü zaman memnun olarak aslı olan Hakk’a dönmüş olur. (Murat Derûni)

-----------------

 وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ {الشعراء/81}

 “Vellezî yumîtunî sümme yuhyîn(i)”

“O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır.” (26/81)

-----------------

 Bilindiği gibi Ulûl azm peygamberlerden olan İbrâhim (a.s.) mın hayatında bizler için birçok örnekler vardır. Bunlardan biride (ba’sül ba’del mevt) öldükten sonra dirilmedir. Bu ise seyrü sülûk yolunda yaşanması gereken bir aşamadır. Buradaki; ölüm fena fillâh mertebesinde ki külli ölüm değil mahalli ölüm ve dirimdir. 

 İbrâhim (a.s.) ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istediğini bildirmiştir. Bu hususta (Mutmain) olmaya çalışmakta idi, çünkü bu muhteşem hayatın başı ve sonu olan iki oluşum, diriliş ve ölüm, insânlığı, şuurlandığı ilk günlerden itibaren derinden ilgilendirmiştir. 

 İbrâhim (a.s.) dahi bu hususta müşahedeli bilgiye ulaşmayı istiyordu. 

 Bu isteği karşısında, Rabb’ı (inanmıyormusun?) o da evet inanıyorum, fakat kalbimin (Mutmein) yani bu hususta güvenle tatmin olmasını istiyorum demişti.

 (Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır.) Tefsirlerdeki rivayetler bu kuşların, (tavus, horoz, karga, güvercin) olduğu yolunda dır. Cenâb-ı Hakk’ın bu dört kuşu tecrübe için belirtmesi tabii ki birçok hikmete bağlıdır.

 Bu kuşların üçü (Nefs-i Emmâre) yi biri ise (Nefs-i Levvâme) yi ifade etmektedir. 

 Tavus; süs ve zîneti, dünya ya bağlılığı, gösterişi. 

 Horoz; gazab ve hücum kuvvetini. 

 Karga; düşük adi tabiatı. 

 Güvercin; hevâ ve hevesi, ifade etmektedir. 

 İşte bu hadise kişilerde, genelde var olan bu tabiatların öldürülmesinin gerekliliğini açık olarak ifade etmektedir.[23]

-----------------

 وَالَّذِي أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ {الشعراء/82}

 “Vellezî atme’u en yagfira lî hatî-etî yevme-ddîn(i)”

“O, hesap, ve ceza gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.” (26/82)

-----------------

 “Ceza” mükafat veya mücazat olma üzere olumlu ya da olumsuz karşılık demektir. İbrahimiyet mertebesinde umulan; Bu günde gafur ve rahim isimlerininin hataların bağışlayacağıdır. (Murat Derûni)

-----------------

 رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ {الشعراء/83}

 “Rabbi heb lî hukmen veelhiknî bi-ssâlihîn(e)”

“Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat.” (26/83)

-----------------

 İbrahimiyet mertebesinde! Rabbe dua ile seslenip hikmet istemek eşyayı hakikatine uygun yerli yerince kullanmayı talep etmektir. Eşya yerinde kullanılmaz ise ona haksızlık edilmiş olur. 

 Mesleğim elektirik teknisyeni olması ile bunun sıkıntısını çok çekmişimtir. Ortak malzeme dolabında alet ve edavat gerekli yerlerinde kullanılmadığı zaman ağızları, uçları bozulur ve kullanılmaz hale gelir. Lazım olduğu zaman alet-malzeme sıkıntısı çekilirdi.

 Tevhidi efal mertebesine gelen salikin duası “Salih kimseler arasına kat” diye devam etmektedir. Programı Hakk’tan fiili amel tatbikatı kul dan olan amel ile salih kimseler arasına kat. (Murat Derûni)

-----------------

 وَاجْعَل لِّي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ {الشعراء/84}

 “Vec’al lî lisâne sidkin fî-l-âhirîn(e)”

“Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl. (26/84)

-----------------

 LİSÂN-I SIDK: Dünyada kıyamete kadar eseri baki kalacak güzel bir nam, yani güzel bir şöhret, dosdoğru güzel bir hatıra, şaşmaz güzel bir anı. Bunun için her ümmet Hz. İbrahim'i sevegelmiştir. Veya zürriyetim içinde benim asıl dinimi yenileyecek, benim gibi doğruluk ve tevhide insanları davet edecek doğru bir dil ki, Muhammed (s.a.v) dir. Şüphesiz bunda, yani okunan İbrahim kıssasında mutlak bir âyet var, yani ibret ve öğüt alınacak, ders edinilecek bir hüccet ve delil vardır.[24]

 Sonra gelecekler arasında; 5 hazret mertebesinin diğer mertebeleri olan “Tevhid-i Esmâ” “Tevhid-i Sıfât” “Tevhid-i Zât” “İnsan-ı Kamil” dir. Bu mertebeler içinde doğruluk lisanı yani tasdik edilip anılanlardan kıl. (Murat Derûni)

-----------------

 وَاجْعَلْنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ {الشعراء/85}

 “Vec’alnî min veraseti cenneti-nne’îm(i)”

“Beni Naîm cennetinin varislerinden eyle.” (26/85)

-----------------

 Naim cenneti nimet cenetlerinin varisi kıl. 

-----------------

 وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ {الشعراء/86}

 “Vagfir li-ebî innehu kâne mine-ddâllîn(e)”

“Babamı da bağışla. Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır.” (26/86)

-----------------

 Burada bağışlanmasını istediği aklı küll üzere değil, birimsel akıl üzere olan zahir mertebesindei toprak beden babasıdır. (Murat Derûni)

-----------------

 وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ {الشعراء/87}

 “Velâ tuhzinî yevme yub’asûn(e)”

“(Kulların) diriltilecekleri gün beni utandırma!” (26/87)

-----------------

 81. âyette geçtiği gibi ölüm fena fillâh mertebesinde ki külli ölüm değil mahalli ölüm ve dirimdir. 

-----------------

 يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ {الشعراء/88}

 “Yevme lâ yenfe’u mâlun velâ benûn(e)”

“O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!” (26/88)

-----------------

 O gün fayda vermeyecek mal dünya hayatı için nefsi emmare istiakametinde biriktirilen mallardır. Oğullar ise birimsel aklın programlarıdır. Bunlar hayali ve vehimi olduğu için fayda vermeyeyecektir. (Murat Derûni)

-----------------

 إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ {الشعراء/89}

 “İllâ men eta(A)llâhe bikalbin selîm(in)”

“Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.” (26/89)

-----------------

 Selim isminin sözlük anlamı; Sağlam, kusursuz, refah ve selamet üzere bulunan…

 “Kim” kimlik sahibidir. Hangi kimlik “Selim” bu kimliğin Tevhid-i Esmâ idraki ile “kalb” yani gönülde olması gereklidir. (Murat Derûni)

 “Selim” hakkında Terzi Babam’ın görmüş olduğu zuhuratı ilgisinden dolayı buraya alalım.

 İzmir de bulunduğumuz zamanın son günlerine doğru idi (12/10/2013/) (11) Cuma gününün akşamı Cumartesi gecesi saat (05,30) Bir zuhurat görüyorum, zuhurat şöyle idi. 

 Camide namaz kılıyoruz, namaz bitip selâm verdikten sonra dua ediyoruz, en sonun da İmam efendi bana seslenerek! (Selim) kalk devamını sen oku der gibi işaret etti. Bende (Fetih Sûresi 48 âyet 10 İnnelezine………) i okuyup uyandım. Sonra ne olabileceğini düşünerek unutmamak için hemen not almaya başladım. 

Zuhuratın türü, “Keşfi mücerret” yani anlamı oldukça açık olan bir zuhurat idi. Kısaca yorumuna geçelim. 

 (Selâm isminin özelde, bâtınen tescili idi.) 

 (Nefsi benlik, İzâfi benlik, İlâh-î benlik) in birleşmesi idi. 

 İnnellezine….) ne nin tatbikatı. Abdiyyet ve risâletin, Ulûhiyyete biat etmesi tâbi/dahil olması, bu üçlerin bir olması ve bunların böylece gerçek (Selim, Sâlim, Selâm) olmasıydı. 

Namazdaki hâl, tahiyyatta ki gibi diz üstü oturuyor idik imam dahil herkesin sırtında siyah elbise vardı, bu husus “A’mâ’iyyet” mekân olarak gizli hazineyi ve içindelileri temsil etmesiydi. 

İmam’ın temsil ettiği makam risâlet idi. “Bana bakan Hakkı görür” hükmü ile aslında orada var olan Ulûhiyyet idi. 

Bu durumda cemâat, “abdiyyet/nefsi benlik” imam “Risâlet/izâfi benlik” imam’ın batının da mevcut “Ulûhiyyet ise İlâh-î benlik” idi. 

Allah zat ismi yönünden, kendi isimlerinden olan genel ma’nâ da (Selâm) ismini fakire hususide tahsis ma’nâsında, oradakilerin şehadetiyle, (Selim) diye işaret etmişti. 

Bu hususun tescili için bir merasime ihtiyacı vardı, o da okuduğum (İnnelezine…………... /48/10) Âyeti ile üç mertebeden “abdiyyet, Risâlet, Ulûhiyyet) tatbikatı idi. 

Bunları kendi varlığında birleyerek üç makamı bir bedende tevhid etmekti. Zâten kalktığımda sabah namazı vakti idi namazımı kıldıktan sonra bu Âyeti kerîme’yi üç makamın hakkı olarak üç defa okudum ve Fatiha dedim böylece selâm ismi tahsisi ayrıca zâhiren de tasdiklenip tahakkuk etmiş idi…[25] 

 "Selîm kalp, vahdetin tecelligâhıdır. Allah'a bu kalple gelen, ebedî kurtuluşa ermiştir. Ârif, her dem kalbini Hakk'ın huzurunda bilir ve onu mâsivâ kirlerinden korur."[26]

 "Kalp, Hakk'ın evidir; selîm olanına Rahmân nazar eder. Kâmil, kalbini 'Lâ ilâhe illâllah' nuruyla cilalar. Zira bilir ki kıyamette tek kurtarıcı, Hakk'ın aynası olan selîm kalptir."[27] 

-----------------

 وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ {الشعراء/90}

 “Veuzlifeti-lcennetu lilmuttekîn(e)” Cennet, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılacak. (26/90)

-----------------

 Cennet, ittika sahiplerine yaklaştırılır. 

 Şeriatin takvası sevaplara yönelme, günahlardan sakınmadır. Burada yaklaşan cennet naim-nimet cennetleridir.

 Tarikatın takvası ise ilahi muhabbetten geri alma sakınmaktır, yaklaştırılan Firdevs cennetleridir.

 Hakikatin takvası ise Hakk’tan gafil olup, ayrı düşmekten sakınmaktır. Yakınlaştırılan Adn cennnetleridir.

 Marifetin takvası ise Hakk’tan bir an gafil olmaktan sakınmak ve her an Hakk’la olmaktır. Yakınlaştırılan ise zât cennetidir. (Murat Derûni)

 "Müttakî için cennet, zaten içinde bulunduğu hâlin âhiretteki tezahürüdür. Kâmil, 'Kâbe kavseyn' makamında cennetin ötesine geçer. Zira bilir ki asıl cennet, Hakk'ın cemâlini müşahededir."[28] 

-----------------

 وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ {الشعراء/91}

 “Veburrizeti-lcehîmu lilgâvîn(e)”

 وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ {الشعراء/92}

 “Vekîle lehum eyne mâ kuntum ta’budûn(e)”

 مِن دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنصُرُونَكُمْ أَوْ يَنتَصِرُونَ {الشعراء/93}

 “Min dûni(A)llâhi hel yensurûnekum ev yentesirûn(e)” Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilecek. (26/91-92-93)

-----------------

 Zâhirî cehennem: Ateş ve azap mekânı,
 Bâtınî cehennem: Nefsin hevâsının yakıcılığı,
 Hakîkî cehennem: "Vahdet"ten kopuşun ıstırabıdır.[29]

Zâhirî putlar: Taş, para, makam Bâtınî ilâhlar: Nefs, hevâ, enâniyet Hakîkî perde: Kesretin vahdeti örtmesi.[30]

 "Cehennem ehli, ateşte yanarken aslında kendi varlık iddialarını yakmaktadır. Kâmil, 'Lâ mevcûde illâllah' idrakiyle ne dünyada ne âhirette azap görür. Zira bilir ki azap, Hakk'ı unutmanın ta kendisidir."[31] 

-----------------

 فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ {الشعراء/94}

 “Fekubkibû fîhâ hum velgâvûn(e)”

 وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ {الشعراء/95}

 “Vecunûdu iblîse ecme’ûn(e)” Artık onlar ve o azgınlar ile İblis’in askerleri hepsi birden tepetakla oraya atılırlar. (26/95)

-----------------

 "İblis'in asıl ordusu, gaflet perdesidir"[32] 

 "İblis ve cündü, kesret deryasında boğulanlardır. Kâmil, 'Lâ mevcûde illâllah' sırrıyla bu deryadan sâlimen geçer. Zira bilir ki asıl düşman, nefsinin varlık iddiasıdır."[33] 

-----------------

 قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ {الشعراء/96}

 “Kâlû vehum fîhâ yahtasimûn(e)” Orada onlar taptıklarıyla çekişerek şöyle derler: (26/96)

-----------------

 Nefis, taptığı nefsi emmareyle çekişerek şöyle der: 

-----------------

 تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ {الشعراء/97}

 “Ta(A)llâhi in kunnâ lefî dalâlin mubîn(in)”

“Allah’a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.” (26/97)

-----------------

 "Müşrik, cehennemde mâbudlarıyla çekişirken aslında kendi nefsinin tuzağına düştüğünü anlar. Kâmil ise 'Lâ mevcûde illâllah' idrakiyle dünyada iken bu çekişmelerden kurtulmuştur."[34]

-----------------

 إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/98}

 “İz nusevvîkum birabbi-l’âlemîn(e)”

“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.” (26/98)

-----------------

 وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ {الشعراء/99}

 “Vemâ edallenâ illâ-lmucrimûn(e)”

“Bizi ancak (önderlerimiz olan) suçlular saptırdı.” (26/99)

-----------------

 فَمَا لَنَا مِن شَافِعِينَ {الشعراء/100}

 “Femâ lenâ min şâfi’în(e)”

“İşte bu yüzden bizim şefaatçilerimiz yok.” (26/100)

-----------------

 وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ {الشعراء/101}

 “Velâ sadîkin hamîm(in)”

“Candan bir dostumuz da yok.” (26/101)

-----------------

 “sadîkin hamîm” Hakikati Muhammediyeyi bu dünyada tastik etmediklerinden, candan bir dost ve şefaatçi olan Hakikat-i Muhammedi ve nokta zuhur mahalli olan Efendimiz (s.a.v.) i yanlarında bulamayacaklardır. (Murat Derûni)

-----------------

 فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ {الشعراء/102}

 “Felev enne lenâ kerraten fenekûne mine-lmu/minîn(e)”

“Keşke (dünyaya) bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.” (26/102)

-----------------

 Kişinin bu dünyadaki en büyük sermayesi ömrü olan zamanıdır. Ve bu fırsat kendisine bir kere verilmektedir. Velev ki böyle bir imkan verilse ve bu dünya hayatına tekrar dönseler nefsi emmare ve yardımcıları olan vehim ve heva verdikleri sözü unutturacak hayali dünyalarında yine aynı yanlışa düşeceklerdir. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ {الشعراء/103}

 “İnne fî zâlike leâye(ten) vemâ kâne ekseruhum mu/minîn(e)” Elbet bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmiş değillerdi. (26/103)

-----------------

 وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الشعراء/104}

 “Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)” Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (26/104)

-----------------

 9. âyet açıklamasını bakınız.

-----------------

 كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ {الشعراء/105}

 “Kezzebet kavmu nûhin(i)lmurselîn(e)” Nûh’un kavmi de Peygamberleri yalanladı. (26/105)

-----------------

 Burada da ağırlığı olan kelime (گُزَبت) (kezzebet) tir. Toplam sayı değerleri (20+700+700+2+400=1822) dir, toplarsak (1+8+2+2=13) etmektedir. Açık olarak görüldü- ğü gibi bu kelime de mânâsıda (13) e dayanmaktadır. Onun hükmü altındadır, ondan izinsiz kimse tekzib edemez-yalan- layamaz. İmtihan için bir süre-mühlet verilmiştir, o sürenin sonunda (13)ün hakikatine hesap vermek zorunda kalacaklardır. Yaptıkları işlerin yanlarına kalacaklarını zannedenler çok aldanmaktadırlar. Vakti gelince (13) e hesap vereceklerdir. Yani ne iş ve davranış içinde olunursa olunsun, (13) ün hükmünde ve onun konturolu altındadır. Gaflet ve inkâr ehli bilse de bilmese de.[35] 

-----------------

 إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ {الشعراء/106}

 “İz kâle lehum ehûhum nûhun elâ tettekûn(e)”

O vakit ki, kardeşleri Nûh, onlara dedi ki: Sakınmaz mısınız? (26/106)

-----------------

 Burada ki, ittika-sakınma Nûhiyyet mertebesi itibariyledir. Muhammediyyet mertebesi itibariyle değildir. Sadece putlara ibadetten sakınmadır.[36] 

-----------------

 إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ {الشعراء/107}

 “İnnî lekum rasûlun emîn(un)”

“Şüphe yok ki, ben sizin için güvenilir bir Peygamberim.” (26/107)

-----------------

 Yâni; varlığımda Hakk’ın varlığından başka bir şey yoktur, nefsimden necat bulmuşum beni kötülüğe itecek bir halim kalmamıştır. Bu yüzden bana güvenebilirsiniz.[37]

-----------------

 فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الشعراء/108}

 “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)”

“Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (26/108)

-----------------

 Allah’tan sakının ve bana itaat edin, çünkü bende Hakk’tan başka bir şey olmadığından, bana itaat Hakk’a itaat etmek olur. Bana itaat etmeyenler Hakk’a da itaat etmemiş olurlar.[38]

-----------------

 وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/109}

 “Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)”

“Ve bunun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (26/109)

-----------------

 Bu mevzu gerçekten mühim bir mevzudur. Gerçek manâ da Hakk ehli yaptığı yaptığı bu tebliğ ve talim işinden hiç bir ücret talep edemez. Çünkü şartı budur. Eğer talep ediyorsa, o kişi o görevin İnsân-ı değildir. Aslında İnsanlar onun ücretini de ödeyemezler, imkânları yetmez, çünkü bu tebliğler neticesinde İnsanoğlu âhiratini kazanır. Bu kazancı ise beşer hesaplarıyla hesaplamak mümkün olmaz. Eğer ücret istenmiş olsa zâten karşılanamayacağından ve ücret istendiğinde İnsanlar daha çok uzaklaşacağından. Bu yönden de ücret istenmez. Onun karşılığını bu yüzden ancak Rabb’ül âlemîn verir.[39]

-----------------

 فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الشعراء/110}

 “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)”

“O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!” (26/110)

-----------------

 Allah’a karşı gelmek burada Nuhiyyet mertebesi iledir, ilâhi muhabbetten sakınmaktır. Ve itaat Nuhiyet mertebesi itibari ile tenzih üzeredir. (Murat Derûni)

-----------------

 قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ {الشعراء/111}

 “Kâlû enu/minu leke vettebe’ake-l-erzelûn(e)”

“Dediler ki: Sana îmân eder miyiz?. Halbuki, sana en bayağı kimseler tâbi oluvermişlerdir.” (26/111)

-----------------

 Zâhir kıyası ile baktıkları fakir kimseleri hakir görerek onların aralarına girmeyi kendilerine yediremediler, ama fakir kimseler ise Hakk’ın huzuruna çıktılar.[40] 

-----------------

 قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ {الشعراء/112}

 “Kâle vemâ ‘ilmî bimâ kânû ya’melûn(e)”

“Dedi ki: Onların ne yaptıkları hakkında benim ne bilgim olabilir?” (26/112)

-----------------

 Onların özel hal ve yaşantıları kendilerini ilgilendirir, onlar hakkında ben ne bilirim ancak onları îmâna davet ettiğim zaman uyarlar. Ben bunu bilirim.[41] 

-----------------

 إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ {الشعراء/113}

 “İn hisâbuhum illâ ‘alâ rabbî lev teş’urûn(e)”

“Onların hesabı ancak Rabbime aittir, eğer anlayabilirseniz.” (26/113)

-----------------

 Ceza ve mükâfat vermek yönünden bütün toplulukların hesâbı gerçekten Rabb’a aittir. Bu hususu iyi anlamak lâzımdır.[42] 

-----------------

 وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ {الشعراء/114}

 “Vemâ enâ bitâridi-lmu/minîn(e)”

“Ve ben müminleri kovacak değilim.” (26/114)

-----------------

 Siz öyle istiyorsunuz diye mü’minleri kovacak değilim onlar benim zâhir ve bâtın dostlarım, Allah’ın da kullarıdır.[43] 

-----------------

 إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ {الشعراء/115}

 “İn enâ illâ nezîrun mubîn(un)”

“Ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.” (26/115)

-----------------

 Ben sadece tebliğ eden, gelecek zorluklardan korumaya çalışan açık olarak bir uyarıcıyım siz gene dilediğiniz gibi hareket edin. Sorumlusu siz olacaksınız.[44] 

-----------------

 قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ {الشعراء/116}

 “Kâlû le-in lem tentehi yâ nûhu letekûnenne mine-lmercûmîn(e)”

“Dediler ki: Ey Nûh!.: Eğer vazgeçmez isen elbette taşlanmışlardan olursun.” (26/116)

-----------------

 Mudil isminin zuhurları, Hâdî ismine eğer Hâdî ye, hidayete davetten vaz geçmezsen seni taşlarız, yâni zora koşarız dediler.[45] 

-----------------

 قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ {الشعراء/117}

 “Kâle rabbi inne kavmî kezzebûn(i)”

“-Nûh Aleyhisselâm- dedi ki: Yarabbi!. Şüphe yok ki, kavmim beni yalanladılar.” (26/117)

-----------------

 Yâni benim hidayet vasıtası olduğuma inanmayıp bana yalancı dediler.[46]

-----------------

 فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِي مِنَ الْمُؤْمِنِينَ {الشعراء/118}

 “Feftah beynî vebeynehum fethan veneccinî vemen me’iye mine-lmu/minîn(e)”

“Artık benim aram ile onların aralarını bir feth ile fethet ve beni ve benimle beraber olan müminleri kurtuluşa erdir.” (26/118)

-----------------

 Burada ki “feth” yeni bir şey açmak yeni bir şey kazanmak sûretiyle oluşacak “feth” değil, arayı açmak yâni birlikte olan bir cemaatin arasını açmak gibi, yâni Hâdî ve Mudil isimlerinin zuhur mahallerinin ayrılması için, iki ismin zuhurlarının arasının açılmasını ve ya birbirlerinden uzaklaşmalarını istemektedir. Mü’minlerin kurtuluşa ermesi sâlih amel işlemeleriyle mümkün olacağından bu yöne davet edilmişlerdir ve Nûh’un duası da bu yönde olmuştur.[47] 

-----------------

 فَأَنجَيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ {الشعراء/119}

 “Feenceynâhu vemen me’ahu fî-lfulki-lmeşhûn(i)”

“Binaenaleyh onu ve onunla beraber dolmuş gemide bulunanları kurtuluşa erdirdik.” (26/119)

 ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ {الشعراء/120}

 “Summe agraknâ ba’du-lbâkîn(e)” Sonra da geride kalanları suda boğduk. (26/120)

-----------------

 Şüphe yokki onlar evvelâ nefislerinde sonra da suda boğulmuşlardır.

 Bu geminin yapıldığı tezgâh ta “kara” topraktır, etrafta su yoktur, gemi ve sandallar daha ziyade suyun hemen yanında ki, kızaklarda yapılır ki, kolayca suya indirilsin, o gemi ise her tarafı kara olan bir yerde inşa ediliyordu. O güne göre gerçekten bu hadise çok düşündürücü ve inanılması zor bir olay idi. Kıyasla değil ancak îmân ve tasdik ile bu hadise kabul edilebilirdi, zâten de öyle oldu, kendi beşerî akıllarıyla kıyas yapanlar böyle bir şeyin olamayacağına kanî oldular bu yüzden inkâr ettiler, sonunda inkâr ettikleri şeyde boğuldular. Îmân ile tasdik edenler ise gemiye sığınıp tufandan “necat” buldular. 

 İşte bir sâlik için de bu ibret verici hadise geçer-lidir. Nefis mertebelerini aşarken (Nûh) makamında olan mürşit tarafından yeniden inşa edilen sâlik’in beden teknesine (Tennûr-muhabbet ilkası) konduğunda gelecek nefsi emmâre sellerinin üstünde boğulmadan yüzmeğe hazır halde beklemesidir, bunun işareti “Tennû” un kaynamağa başlamasıdır ki; o zaman yola çıkılır. 

 İşte karada hazırlanmış olan o gemiyi nefs selleri kendiliğinden yüzer hale getirir. Eğer gemi hazırlanmamış olsa diğerleri gibi seller onu da alıp götürür, gazap sellerinde boğulur gider.[48]

-----------------

 إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ {الشعراء/121}

 “İnne fî zâlike leâye(ten) vemâ kâne ekseruhum mu/minîn(e)” Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir. (26/121)

-----------------

 وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الشعراء/122}

 “Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)” Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (26/122)

-----------------

 9. âyet açıklamasını bakınız.

-----------------

 كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ {الشعراء/123}

 “Kezzebet ‘âdun(i)lmurselîn(e)” Âd kavmi de peygamberleri yalanladı. (26/123)

-----------------

 Nefsi emmare hayali vücuduna vehimi varlık vermesi ile Hakk’ın resüllerini yalanladı. (Murat Derûni) 

-----------------

 إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ {الشعراء/124}

 “İz kâle lehum ehûhum hûdun elâ tettekûn(e)” Hani kardeşleri Hûd, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” (26/124)

-----------------

 Her bir "isim" bir Rab'dir. Bu surette rabbı olan (kul) dahî çok olur. İşte Hûd (a.s.) bu Rablara bağlı zuhurlarda çok olan rabları bi taraf edip bir rubûbiyyet müşahede et­miş idi. Yani ilk defa bu hakikati O kendisi müşahede etmiş. Bu âlemdeki bütün Rabların aslında tek bir Rabba bağlı olduğunu müşahede etmiş idi.[49] 

 Hûd a.s. ın karşı gelmeten sakınmaz mısınız? Dediği rububiyet mertebesi itibariyledir. Âlemlerin rabbi olan Allah c.c. esmâsıdır. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ {الشعراء/125}

 “İnnî lekum rasûlun emîn(un)”

“Şüphe yok ki, ben sizin için güvenilir bir Peygamberim.” (26/125)

-----------------

 “Muhammed” ismi şerifinde 3 tane “Mim” harfi bulunmaktadır. Sırası ile bu “Mim”ler Muhammed’ül Emin, Hazreti Muhammed, Hakikati Muhammedi dir. (Murat Derûni) Din kültüründe “Cebrâil” “Vâhy meleği” olarak bili-nir. Âdem (a.s.) dan Hz. Rasûlullah’a kadar bütün kitapları muhataplarına dosdoğru iletmiştir, bu yüzden de kendisine Hakk tarafından “Emin” lâkabı verilmişti. 

 Evet “Cibril-i Emin”, “Muhammed-ül Emin”e yirmi üç (23) sene hep “emin” haberler getirmiş ve “emin”, kendisine güvenilir Hz. Muhammed (s.a.v.) de onları güve-nilir gönüllere teslim etmiştir ve halen de güvenilir gönül-lerden, diğer gönüllere aktarılarak ilk geldiği günlerdeki gibi saf, temiz ve berrak muhafaza edilmekte ve her mertebeden tatbik edilmektedir.[50] 

 “Cibril-i Emin”, Hûd a.s. a haber getirdiği için ve O’da bu haberleri kavmine ulaştırdığı için kendisini “Rasûlun Emîn” olarak bildirmektedir. (Murat Derûni)

-----------------

 فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الشعراء/126}

 “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)”

“Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (26/126)

-----------------

 108. âyet açıklamasına bakınız. 

-----------------

 وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/127}

 “Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)”

“Ve bunun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (26/127)

-----------------

 109. âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ {الشعراء/128}

 “Etebnûne bikulli rî’in âyeten ta’besûn(e)”

“Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?” (26/128)

-----------------

 Bu ifade sadece fizikî yapılar olarak değil, insanın mânevî benliğinde kurduğu "enâniyet" tir. Hayali varlığını vehimi kurgusu ile yükselterek, diğer insanları küçümseyerek, incir çeirdeğini doldurmayan dünya eğlencesi olan boş şeylerle eğlenir. (Murat Derûni)

-----------------

 وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ {الشعراء/129}

 “Vetettehizûne mesâni’a le’allekum tahludûn(e)”

“İçlerinde ebedî yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?” (26/129)

-----------------

 Nefsi Emmare, bu hayali beden varlığınında ebedi kalacağın düşünüp, bu bedenin dış yapısını çeşitli yöntemlerle sağlamlaştırmaya çalışır. (Murat Derûni)

-----------------

 وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ {الشعراء/130}

 “Ve-izâ betaştum betaştum cebbârîn(e)”

“Tutup yakaladığınız zaman zorbaca yakalarsınız.” (26/130)

-----------------

 Zaruri ölüm geldiği zaman “cebbar” kuvvetleri tarafından bu hayali bedenden zorla çıkarılır. (Murat Derûni)

-----------------

 فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الشعراء/131}

 “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)”

“Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (26/131)

-----------------

 108. âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُم بِمَا تَعْلَمُونَ {الشعراء/132}

 “Vettekû-llezî emeddekum bimâ ta’lemûn(e)”

 أَمَدَّكُم بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ {الشعراء/133}

 “Emeddekum bi-en’âmin vebenîn(e)”

 وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ {الشعراء/134}

 “Vecennâtin ve’uyûn(in)”

“Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah’a karşı gelmekten sakının.” (26/132-133-134)

-----------------

 Kendinden bildiğiniz ve enaniyete düştüğünüz ilmin kaynağı Allah c.c. tarafından size verilmiştir. Size verilen yaşayan an’ları, birimsel akıl programlarınızı, fikirlerinizi ve hayatınızı kaynağı Allah c.c. dür. O’na karşı gelmekten sakınması seyri sülukunda bu mertebeye gelenin dustürü olmalıdır. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ {الشعراء/135}

 “İnnî ehâfu ‘aleykum ‘azâbe yevmin ‘azîm(in)”

“Çünkü ben, sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum.” (26/135)

 -----------------

 قَالُوا سَوَاء عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُن مِّنَ الْوَاعِظِينَ {الشعراء/136}

 “Kâlû sevâun ‘aleynâ eve’azte em lem tekun mine-lvâ’izîn(e)” Dediler ki: “Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir.” (26/136)

-----------------

 Nefsi emmare kuvvetleri Resülü emin’in öğütünün bir kulaklarından girip, bir kulaklarından çıktığını ifade ederek, bu öğütlerin bize faydası yoktur, bize göre yok hükmünde olarak kabul ediyor. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ {الشعراء/137}

 “İn hâzâ illâ huluku-l-evvelîn(e)”

“Bu, öncekilerin geleneklerinden başka bir şey değildir.” (26/137)

-----------------

 Nefsin şartlanmışlığı ile hakikat bilgisi evvelki gelmiş olan peygamberlerin geleneği olarak görülmektedir. (Murat Derûni)

 "Hakikat, masal değildir; ama onu masal sananlar, kendi gafletlerinin kurbanıdır."[51]

-----------------

 وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ {الشعراء/138}

 “Vemâ nahnu bimu’azzebîn(e)”

“Biz azaba uğratılacak da değiliz.” (26/138)

-----------------

 Nefsi emmare, esmâ-i ilâhiyye kendi istkiametinde kullandığında ve kendini ilah olarak gördüğünden, azaba uğramayacağını düşünmektedir. (Murat Derûni)

-----------------

 فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ {الشعراء/139}

 “Fekezzebûhu feehleknâhum inne fî zâlike leâye(ten) vemâ kâne ekseruhum mu/minîn(e)” Böylece onlar Hûd’u yalanladılar. Biz de bu yüzden onları helâk ettik. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir. (26/139)

-----------------

 Nefsi emmare yaşantısı içinde olanlar, Hud a.s. ın Rabb’ül erbab öğütünü yalanladıkları için helak edildiler. (Murat Derûni)

-----------------

 وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الشعراء/140}

 “Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)” Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (26/140)

-----------------

 9. âyet açıklamasını bakınız.

-----------------

 كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ {الشعراء/141}

 “Kezzebet semûdu-lmurselîn(e)” Semûd kavmi de Peygamberleri yalanladı. (26/141)

 -----------------

 إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ {الشعراء/142}

 “İz kâle lehum ehûhum sâlihun elâ tettekûn(e)” Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” (26/142)

-----------------

 Tabiata uygun olmadığı halde dağdan devenin çıkması, Salih (a.s.)ın mu'cizesi idi. Yani amel edilmeden, bir oluşum yapılmadan kendiliğinden meydana gelmesi herhangi bir çalışma yapılmadan dağdan devenin çıkması Salih (a.s.) ın mucizesi idi Ve oradan devenin çıkması beklenmeyen bir şey olduğundan bir şeyin zuhurundan ibarettir. Diyelim ki şu duvar parçasından normal halde bir şeyin çıkması mümkün değildir. Bir çalışma yapmadan kendi kendine bir şey oluşursa bu “fetih” tir. Yani açılımdır, açılmadır. 

 Ve fetihler "feth"in cem'idir. Salih (a.s.) dahî ism-i Fettâh'ın mazharıdır. Bu mazhariyyeti hase­biyle Hak Tbâlâ Sâlih (a.s)a devenin zuhuru için dağın yarılması mu'cizesiyle gayb kapısını "feth" etti. Çünkü o açılış gaibden oldu. Gayb kapısını feth etmesi onun için fütuhiye O’na verildi. Yani “Fetih” lakabı Salih (a.s.) a verildi. 

 Ve bu feth sebebiyle onun kav­minden ba'zılarının îmânı açılmış oldu. Ve mu'cize olan dişi deveye îmân ve ona emir olundukları vech ile hürmet ettiler. İşte o dağdan dişi deve nasıl çıktı ise dağ açıldı ise kendi nefis dağları da o şekilde açıldı, imanları ortaya çıktı. Bu yüzden o deveyi ihtiram (hürmet)ettiler, çünkü haklarında hayırdı. 

 Ve ba'zılarının dahî küfrü açılmış -fethedilmiş- oldu. Devenin gelmesiyle hepsinde açılım meydana getirdi. Bazılarında iman ortaya çıktı, bazılarında da küfür ortaya çıktı. Herkes kendi istikametine göre açılımını buldu. İmanın ortaya çıkması imanın açılması, küfürün ortaya çıkması küfürün açılmasıdır. Bu ni'mete kâfir oldular yani örttüler ve dişi deveyi kestiler. İşte bu tevâlî eden hâdisât fütûhât-ı selase (üç) idi. Yani üç fetih idi. 

 Binâenaleyh Salih (a.s.)ın seyri bu isim üzerine oldu; yani hakikatinde bu vardı. Devenin oradan çıkması fetih, imanın açılması fetih, küfrün açılması fetih olmak üzere üç açılım oldu. Ve esmâ-i ilâhiyyenin tamamı gayb anahtarları olduğu için cenâb-ı Şeyh (ra.). "hikmet-i fütûhiyye"ye yakın olan bu fass-ı münifte "îcâd"ı ve onun "ferdiyyet" üzeri­ne kurulmuşunu beyân buyurdu.[52] 

-----------------

 إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ {الشعراء/143}

 “İnnî lekum rasûlun emîn(un)”

“Şüphe yok ki, ben sizin için güvenilir bir Peygamberim.” (26/143)

-----------------

 “Cibril-i Emin”, Salih a.s. a haber getirdiği için ve O’da bu haberleri kavmine ulaştırdığı için kendisini “Rasûlun Emîn” olarak bildirmektedir. (Murat Derûni) Ayrıca 125. Âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الشعراء/144}

 “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)”

“Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!” (26/144)

-----------------

 108. âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/145}

 “Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)”

“Ve bunun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (26/145)

-----------------

 109. âyet açıklamasına bakınız. 

-----------------

 أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا آمِنِينَ {الشعراء/146}

 “Etutrakûne fî mâ hâhunâ âminîn(e)”

 فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ {الشعراء/147}

 “Fî cennâtin ve’uyûn(in)”

 وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ {الشعراء/148}

 “Vezurû’in venahlin tal’uhâ hedîm(un)”

“Siz buradaki bahçelerde, pınar başlarında, ekinlerde, meyveleri olgunlaşmış hurmalıklarda güven içinde bırakılacak mısınız?” (26/146-147-148)

-----------------

 Fusus’l hikem 1. Cild mukaddime bölümü sayfa 17 de İkinci Vasl:

 A’yân-i sâbite mec’ul değildir

 A’yân-ı sâbite mec’ul değildir, sözünden biz ne anlıyoruz,? evvelâ a’yân-ı sâbite nedir, a’yân-ı sâbite; sâbit olan ayn, sabit olan hakikatlerimiz, Hakk’ın indinde sâbit olan kayıda geçmiş olan bizim ilm-i ilâhideki programlarımız, yani bütün âlemde ne varsa, başta insan olmak itibariyle, her birerlerimizin programları Hakk’ın indinde mevcuttur. Yani bizim göz rengimizden tutalım da, saçımızdan, başımızdan, boyumuzdan, kilomuzdan, neyimiz varsa bunların hepsi programlanmış vaziyettedir. Ama biz biraz çok yeriz, bunu daha sonraki süre içerisinde genişletiriz, hücre yapımızı arttırırız, ama az yeriz biraz daraltırız, o yazılmış da hiç değişmez hükmünde değildir. Ana varlığı itibariyle Cenâb-ı Hakk, bizim bütün fıtri yapımızın, programını gerek fiziksel, gerek tıp olarak, gerek ilmi olarak, gerek ruhi gerek nuri gerek bedeni olarak, bütün kayıtlarımız programlarımız Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ilâhisinde mevcuttur, toplu olarak mevcuttur. 

 Nasıl ki bir arabanın bütün parçalarının programları bir bir gramına kadar kaç diş olacağına kadar bir vidanın büyüklüğü ölçüleri işte bir vida arıyorsunuz 2 mm ye 5 mm diyor, ölçülerini veriyor. Bir demir parçasının insanlar tarafından hesapları tutuluyor ise, Allah’ın mutlak kuvveti kudreti ilmi içerisinde halk etmiş olduğu bütün âlemini bilhassa insanını programsız başıboş bırakır mı? Ayet-i Kerime’de zâten belirtiliyor, 26/146 

﴿١٤٦﴾ اَتُتْرَكُونَ فِى مَا هَهُنَاۤ اَمِنِينَ

26/146- sizler böyle başı boş bırakılacağınızı mı zannediyor-sunuz?

Yani Cenâb-ı Hakk bizi dünya meydanına gönderdi, biz zannediyoruz ki bizimle kimse ilgilenmiyor, ben istediğim gibi yaşıyorum, gidiyorum, yiyorum, içiyorum, çalışıyorum geziyorum, dolaşıyorum, yatıyorum uyuyorum, gibi mi zannediyorsunuz acaba siz? hayır, bizim her anımız kontrol altındadır, bu a’yân-ı sâbite programı içerisinde, kazâ ve kader hükümleri içerisinde, bize ayrılan sürelerimiz vardır, Cenâb-ı Hakk’ın âmir hükmü ile üstümüzde ki hükümleri vardır, O’nun âmir hükümleri vardır, böylece biz hayatımızı sürdürüyoruz. İşte a’yân-ı sâbiteyi tarif ederken, kabaca bizim programımız, ama nasıl oluyor, program şimdi ona bakalım.

Daha evvelce dinleyenler belki var ama tekrarında yarar vardır, kaç defa okursak, dinlersek, meratip olduğu için bu yazıların içerisinde, her okuyuş dinleyişte, bir başka açılımı olur. Bir başka yaklaşımı olur, çünkü bu tür bilgiler sadece nakli ve rivayet bilgiler değil yaşam ve tatbikat bilgileridir. Yani kişinin kendi bünyesine intikal ettireceği ve kendi bünyesinde bizzat, bizâtihi tatbik edeceği insani bilgilerdir. Tabiat bilgisi, gökyüzü bilgisi astroloji astronomi bilgisi, deniz altı bilgisi, fizik kimya bilgisi değildir, onlar nakil olarak öğrenilir, ama bunlar nakil olarak aktarılır. Yani, sonra bizâtihi kişi kendi tadışıyla kendi yaşayışıyla bilinecek, öğrenilecek, asli bilgilerdir, ana bilgilerdir, ana programlardır. 

İşte insanın kendi gerçek halini bilebilmesi için cem olarak da olsa, yani mücmel toplu olarak da olsa, bu a’yân-ı sâbite bilgisine mutlak surette ihtiyacımız vardır. Çünkü bizim aslımızı, asli programımızı burası meydana getiriyor. Biz aslımızı neslimizi bilmezsek, kendi birey olarak yaşasak ne olacak, yaşamasak ne olacak, gaflet içerisinde yaşasak ne olacaktır. 

Bu âyet-i kerîme de, insanın varlığını sorumlu olduğunu ve hesaba çekileceğini, açık olarak ifade etmektedir. T.B.[53]

-----------------

 وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ {الشعراء/149}

 “Vetenhitûne mine-lcibâli buyûten fârihîn(e)”

“Bir de dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz.” (26/149)

-----------------

 Yeryüzünün dağları olduğu gibi beden arzını evi sırtıdır. Bu da nefis dağıdır. Nefis dağının yontulması, oyulması ile kişi burada oturur ve bu muhkem ve sert olan nefis dağını kendi korunağı görür. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الشعراء/150}

 “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)”

“Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (26/150)

-----------------

 108. âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ {الشعراء/151}

 “Velâ tutî’û emra-lmusrifîn(e)”

 الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ {الشعراء/152}

 “Ellezîne yufsidûne fî-l-ardi velâ yuslihûn(e)”

“Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin.” (26/151-152)

-----------------

 Beden arzında nefsi emmare ve hayali vehimi güçlerinin bozgunculuk yönünü, Hakk’ın evi bilip islaha çalışmayıp haddi aşan nefsi emmare güçlerine itaat edilmemelidir. (Murat Derûni

-----------------

 قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ {الشعراء/153}

 “Kâlû innemâ ente mine-lMûsâhharîn(e)” Dediler ki: “Sen ancak büyülenmişlerdensin.” (26/153)

-----------------

 Kalu, Dediler… Burada diyenler Sâlih (a.s.) ın kavmidir. Salih (a.s.) ma’nâyı Futûhiyye ve Fettâh esmâsının görüntü yeridir. Cenâb-ı Hakk dağdan dişi deve mucizesini Sâlih (a.s.) aracılığıyla gösterdiği için kendisi açan ve açıcıdır. Bir bakıma bu deve bizim beden devemizdir. Ve bizi hacca götüreceği için bizim varlığımızla bulunan Semud kavminin saldırısından yani hayâli ve vehimi demelerinden-söylentilerinden kurtarıp yoluna devam ettirmemiz lazımdır.

 İnnema Ente, Ancak sen… Ene, Ben ve Ente, sen demektir. Kişi bu ”ben”i karşı tarafa bir varlık verip söylediği zaman doğal olarak, karşısında bulunanda sen olmaktadır. Ne zaman hakikatte bir varlığı olmadığını anladığı zaman senlik hükmü düşer. Ve “Ente” “te” si yani sen kalkar ve kalan “ben” olur ki bu Hakk’ın benliğinden başka bir şey değildir. 

 Minel müsahharın, İyice büyülenmişlerden… Mertebeyi Sâlih’in ma’nâyı Fütuhiyye ve Fettâh esmâsın görünme yeriydi. Derslerimizde bu Esmâ sâlik’e 8. Derste verilir. Hâli ve idrâkininde âlemde ve kendinde ki fiilerin Hakk’ın fiilinden başka bir şey olmadığını anlamasıdır. İşte bu halde olan sâlik’e varlığında bulunan efâli kuvvetlerin hükmü kalmadığı için sen ancak büyülenmişledensin diye hitapta bulunmaktadır. Efâl yani şeriat âleminin varlığı Hakîkat’te yoktur. Ama efâl âlemi yaşantısının varlığını mutlak olaran görene bunu kabul ettirmek zor, hatta imkânsız gibi bir şeydir. Yeri gelmişken ve mertebe ile bağlantılı olduğu için iki örnek verelim… “Deveye hendek atlatmak” diye bir tabir vardır. İşin zorluğunu ifade eder. Ehlulllâh’ın birine sormuşlar, İğne deliğinden deve geçer mi? Vızır Vızır geçer demiş. Mertebeyi Sâlih ve ma’nâyı Futûhiyye hükmünü iyi anlayıp yaşayabilirsek bizim beden devemizde iğne deliğinden geçer ve ma’nevi Hac yolculuğuna koyulur. İnşeAllah… (Sen iyice büyülenmiş hitabını duyar gibiyim) İşte Efendi Babamız bize beden devemizi hacc’a götürücek nefis devemizin, hendeği atlayarak, beden varlığından vızır vızır çıkmasını yolunu göstermektedir. Fusûs’ül Hikem sohbetlerinde Sâlih Fassı şerhinde dağdan çıkan devenin, toprak, bitki, hayvan olmak üzere insana ulaşan besin zincirinin, bir aşaması olan bitkinin ortadan kaldırabileceğini bildirmiştir. Bu sohbet yapıldıktan seneler sonra bir internet sitesinde laboratuvar ortamında etin üretildiğini hayret ederek görmüş ve Efendi Babam ile bunu paylaşmıştım.[54]

-----------------

 مَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ {الشعراء/154}

 “Mâ ente illâ beşerun mislunâ fe/ti bi-âyetin in kunte mine-ssâdikîn(e)”

“Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir.” (26/154)

-----------------

 Salih (a.s.) kavmi, salih as. ın beşeri-fiziki yönünü yani zahiri yönü ile değerlendirip kendileri gibi fiziki bir bedenden ibaret olduklarını düşünüyorlar. Kendisinin batınında Hakk’ın eniyyeti “ene”si olduğunun göremediklerinden kendilerinin nefsi benlikleri gibi değerlendirip “ente” sen diyorlar. Salih a.s. mertebesine gelen salikin karşısındaki nefsi emmare güçleri onu beşer bir varlık olarak görüyorlar ve ondan bir eğer âyetleri tastik edici isen diye mucize istiyorlar. Bu mucize sûrede geçen 3. Mucize ayetidir. 26. Sûrede 4, 15 ve 154. Âyetlerde geçmektedir. Sayısal olarak, (26+4+15+154= 199) dur. 1 Ahadiyet ve 99 ise esmâ’ül Hüsna dır. (Murat Derûni)

-----------------

 قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ لَّهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ {الشعراء/155}

 “Kâle hâzihi nâkatun lehâ şirbun velekum şirbu yevmin ma’lûm(in)” Salih, şöyle dedi: “İşte bir dişi deve! Onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır.” (26/155)

-----------------

 (Muhâyee, yani bölüşülmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile kullanma) denilir.[55] 

 Salih (a.s) ın kavmi nasıl ki dağları oyup kendilerine ev yapıyordu. Salih (a.s.) a bu dağdan dişi bir deve çıkarma mucizesi verildi. Burada besin zinciri olarak aradan bitki çıkarılmış ve topraktan deve yani et çıkmıştır. Salik seyrinde, Salih (a.s.) mertebesine gelince nefis dağından beden devesinin hakikati ortaya çıkar. Su ise ilim ve hayattır. Beden devesi ve nefsi emmare ve yardımcılarının ilim ve hayattan belli günlerde yararlanma hakkı vardır. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ {الشعراء/156}

 “Velâ temessûhâ bisû-in feye/huzekum ‘azâbu yevmin ‘azîm(in)”

“Sakın ona bir kötülük dokundurmayın. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar.” (26/156)

-----------------

 فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ {الشعراء/157}

 “Fe’akarûhâ feasbehû nâdimîn(e)” Derken onu kestiler, fakat pişman oldular. (26/157)

-----------------

 فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ {الشعراء/158}

 “Feahazehumu-l’azâb(u) inne fî zâlike leâye(ten) vemâ kâne ekseruhum mu/minîn(e)” Böylece onları azap yakaladı. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir. (26/158)

-----------------

 İlgi âyetlerin açıklamalarına benzer Â’raf sûresi âyetleri ile devam edelim.

 (7/77) (Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu'tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn.)

 “Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakîkaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” 

 “Derken dişi deveyi boğazladılar” Bütün Âyet-i Kerîme’lerde olduğu gibi burada da hem zâhir hem de bâtın-î hakikatler vardır. Zâhiri, hikâyede olduğu gibidir, bâtını ise “iş’âri-işaret” olarak kişilerin bulunduğu irfaniyyet idraklerine göredir. İş’âri olanlar geneli bağlamaz “indî-şahsi” dir, kendilerine ve o duyarlılıkta olanlara göre zevkî bir idraktir. Tatmak için özel bir eğitim gerekmektedir.

 Bilindiği gibi dişilik üreticiliktir, dişi deve kişide “nefs-i küll” ü, üreticiliği temsil eder. Salih (a.s.) ise “akl-ı küll” ü ve etkenliği temsil eder. Sâlih (a.s.) akl-ı kül cihetinden, Sâlih bir etken nefha olarak, kavmine o günün kemâli olan, ilmi İlâhiye yi “nefha-telkin” ediyor, fakat kabul görmüyor idi. 

 Nihayet bir pazarlık neticesinde Sâlih olan (Akl-ı küll) den “nefha-i İlâhiyye” (nefs-i küll) olan kavmine akmaya başladı geçici olan bu akış neticesinde kendilerinde bulunan “nefs-i emmâre-beden dağları” ndan (Nakatullah-Allah-ın devesi) çıktı. Bu kendilerine Allah’ın “ef’âl cihetinden esma tecellisi” idi. Ancak bunu anlayamadılar. 

 Mevcut olan akarsuyu şarta göre bir gün deve bir gün kavm kullanmakta idi, böylece suları azalmış ve sıkıntıya düşmüş, “nefs-i emmâre” olan kavim zorlanmaya başlamıştı, bu yüzden (Nakatullah-Allah-ın devesi) ni boğazladılar. Deve ve inek, bilindiği gibi nefs-i levvameyi ifade etmektedirler. Ben-î İsrâîl-in ineği kavmin nefislerinin rabb’ı, muhabbetlisi olduğundan kesmekte çok zorlandılar diyeti, çok sevdikleri altınları oldu. Sâlih (a.s.) a gönderilen “deve-nakatullah” Allah’ın, hamile dişi, üretici devesi olduğundan kendileri hakkında nefs-i levvame değil, Hakk’ın lütfu olarak, Nefs-i radıye idi. Ve o mertebenin kendileri hakkın da kendilerini Rablarına götürecek Burak’ları ve kendilerine ulaşacak olan hakikatlerin zuhur sebebi idi. Onu kesmelerinin diyeti ise bütün varlıkları oldu. Ve, “bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” Bunun üzerine başlarına bilinen akıbetleri geldi. 

 Seyr-i sülûk yolunda olan her, sâlik götürücüsünün irfaniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-i sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vadiden geçmek için oraya uygun bir vasıta lâzımdır bu vasıta ise belirtildiği üzere deve’dir. Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında-kuvve’de mevcuttur, yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire-fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir. Eğer bir kimse iç bünyesinde ki, nefsi emmâresini insâni hakikatler ile eğitmemişse o, insân-ı nakıs-noksan insândır. Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da hayvan-ı nâtık-konuşan hayvan derler. 

 İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakikatini aramaya yönelerek insânlık vadisine girmesi gerekmekte’ dir, o vadiye gitmek için’de kendi beden-nefis dağından Allah’ın yolu olan sırat-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allah’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir. Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş-ebter, olmamış olması içindir. Devenin suyu çok içmesi İlâh-î ilim ve hayatla dolmasıdır, içince çok süt vermesi, deve allah’ın devesi olduğundan o mertebenin Ulûhiyet ve irfaniyyet hakikatleri ilminden fazla, fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayat ve ilimdir. İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdide ki, nefs-î bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allah’ın devesi” dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir. (20/12) 

 (7/73 hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten) İşte bu “nâkata-Allah’ın devesi” sizin için Ulûhiyet Âyetlerindendir. 

 Bilindiği gibi her Âyet-i Kerîme’nin zâhiri ve bâtını vardır, bu Âyet-i kerîme’nin kısmen ilmî yönde ki, zâhirini de anlamaya çalışalım. 

 Baktığımızda açık olarak görüyoruzki, dağ, taş-toprak, olan mâden’den, et olan deve çıkmaktadır, ancak bu devenin büyük miktarda suya ihtiyacı olduğu görülmek-tedir. Bu hususun incelenmesi gerekmektedir.

 Bilindiği gibi Âyet-i Kerîme’ler “muhkem ve mütşabih” olarak ikiye ayrılmaktadırlar. Bu Âyet-i Kerîme’de zâhiri-hikâyesi, yönünden muhkem batını-hakikati, yönünden müteşabih’tir. Bünyesinde büyük bir tekneloji gizlidir, bu tekneloji gıda sanayi ile ilgilidir, Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi taş ve topraktan su ilâvesi ile et üretilmektedir. Bilindiği gibi gıda zinciri, mâden, bitki ve hayvan türlerinden sırasıyla geçerek üretilmektedir. Burada ise bir halka yoktur, yani görüldüğü gibi mâden’den et üretimi vardır. Bu oluşum büyük bir gıda teknelojisine ışık tutmaktadır. Üretim süresini %/33 kısaltmaktadır, Bu büyük bir zaman kazanımıdır. Eğer vaktim ve maddi imkânlarım olsa idi ilk işim büyük bir lâbaratuar kurup bu araştırmalara başlar idim. Zâten numeneleri de vardır, denizde balıkların, karadan denizlere ulaşan minereller ile suyun ete dönüştüğü aşikârdır, taşların içinde solucanlarında bulunduğu aşikârdır, İnsân badeni dahi kara balçık su ile karışık topraktan et olarak meydana gelen bir varlıktır. O halde bu husus olmayacak bir şey değildir. Ümid edriz ki, bu oluşumu evvelâ sahibi olan bizlerin içinden çıkan kimseler zuhura çıkarırlar, aksi halde geç kaldığımızda yabancılar bu teknolejiyi ortaya çıkarıp, bizlerinde onlardan bunları para ile satın almamız gerekir ki bizlere yazık olmuştur, eldeki değerin kıymeti bilinmemiş diğerleri gibi zayi edilmiş olur. İçimizden kimler veya hangi firmalar bu işe el atıp başlarlarsa bu günden onlara bizden selâm olsun, başarılar dilerim. Ayrıca taşların koyun olması Şuayb (a.s.) ın mucizelerindendir. 

 (7/78) Fe ehazethumur recfetu fe asbahû fî dârihim câsimîn.)

 “Bunun üzerine hemen onları, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” 

 (7/79) (Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum rÎsâlete rabbî ve nesahtu lekum ve lâkin lâ tuhıbbûnen nâsıhîn.)

 “Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz." Sâlih (a.s.) ın kavmi Semud, hakkında burada genel bir bilgi verelim:

 Semûd kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti. Bu sebeble “Eshâb-ül-Hicr” de denilen bu kavim, gün geçtikçe çoğalıp büyüdü. Dokuz kabîleden meydana geldi. Çok çalışıp, bağlar, bahçeler yetiştirdi. Çöllerin kuru sıcağından kurtulup, dağları oyarak tepelere saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak, zevk ve safâya düşüp daha önce kendilerine Hûd aleyhisselâm tarafından bildirilen, hak dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Kabîle reislerinin de zûlme ve haksızlığa başlamaları üzerine, gittikçe çözülen, Semûd kavmi, nihâyet ağaçtan ve taştan putlar yapıp tapmaya başladılar. Saptıkları kötü yolda sürüklenerek, tevhid esâsından, Allahü Teâlâya îman etmekten tamâmen uzaklaştılar. Câhil ve azgın bir kavim oldular. Sâlih aleyhisselâm, bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, fakirlere yardım eden, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zâttı. Kırk yaşlarına geldiği sırada, Allahü teâlâ onu Semûd kavmine, doğru yolu göstermek üzere peygamber olarak gönderdi. Sâlih aleyhisselâm kavmini îmana dâvet edip, putlara tapmaktan, zûlümden ve diğer bütün kötülüklerden uzak durmalarını ısrarla söyledi. Kavmine; “Gerçekten ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun, bana itâat edin.” diyerek dâvetini açıkladı. Sâlih aleyhisselâmın bu dâveti karşısında pek az kimse îman etti. Kavmin çoğunluğu îman etmemekte direndi. Servetlerine güvenen, zevk ve safâ içinde kendinden geçip, zûlme başvuran inkârcılar, Sâlih aleyhisselâma; “Sen de bizim gibi bir insândan başka bir şey değilsin!” diyorlar, onu, “büyülenmiş, yalancı” sayıyorlardı. Sâlih aleyhisselâm ise kavmini îmana davet etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu: Ey Semûd kavmi! Sizin içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerde, bu yemyeşil ekinler, altın başaklarla, güzel hurmalarla ve çağlayan sularla berâber ebdi olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı. Şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sâhibleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin kendilerini burada ebedi kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Bunlar size kalmayacak. Âhirette, yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp, Allah’a isyân ettirenler, ilâhî azâbtan kendilerini de sizi de kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insânlardır.” Allahü Teâlâ, Semûd kavmine isyân ve taşkınlıktan vaz geçmeleri için, kadınlarını kısır bıraktı. Ağaçlar kuruyup meyve vermedi. Semûdluların bir kuyu hâricindeki bütün suları kurudu. Sâlih aleyhisselâma kin ve öfkeyle gelen Semûdlular: “Ey Sâlih! Aramıza fesâd karıştırdın. Mallarımıza, çoluk-çocuğumuza, bize zarar verdin. Buradan çekil git. Yoksa seni öldürürüz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bir müddet onlardan ayrılıp tenhâ yerlere gitti. Bir müddet sonra tekrar dönüp Semûdluları îmana dâvet etti. Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmdan mûcize göstermesini istedi. Ancak mûcizeleri gördükleri hâlde yine îman etmediler. Yine bir gün Sâlih aleyhisselâma gelip: “Eğer doğru söylüyorsan, şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana îman ederiz. ” dediler. Bunu istemekten maksatları akıllara durgunluk verecek, insânları şaşırtacak bir iş isteyip, yapmamasını ve mahcup olmasını düşündüler. Sâlih aleyhisselâm; “Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, böyle bir mûcize görürseniz, dağdan akan pınar suyunun bir gün deveye, bir gün size âit olmasına râzı mısınız?” dedi. Semûd kavmi böyle bir şey olamayacağını düşünerek: “Bu şartı da kabul ediyoruz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâmın bu şarttan maksâdı; dağdan gelen pınar suyunun az olması ve zagın insânların sâhiplenmesi sebebiyle zor durumda kalan kimselere yardımcı olup, devenin hissesi olan suyu fakir ve zayıflara vermekti. Sâlih aleyhisselâm onlara; “Benimle sözleştiğinizi unutmayın, şâyet deve çıkınca ona bir zarar verirseniz ve verdiğiniz sözlerde durmazsanız acı bir azâba uğrarsınız. ” dedi. Semûd kavmi; “Sen deveyi çıkar, her istediğini kabul edeceğiz. Aksine bir iş yaparsak azâbı da kabul ediyoruz. ” dediler. Nihâyet devenin çıkmasını istedikleri dağın kayalıkları önünde toplanıp, beklemeye başladılar. Sâlih aleyhisselâm böyle bir mûcize vermesi için Allahü teâlâya duâ etti ve duâsı kabul oldu. Kaya yarılıp, arasından istedikleri gibi bir deve çıktı. Deve, iki yana dizilip hayret ve şaşkınlıktan donakalan Semûd kavmi arasından salına salına yürümeye başladı. Sonra da bir yavru doğurdu. Bu mûcizeyi görenlerden bir kısmı îman etti. Diğer bir kısmı ise menfâatlerinin ve zûlümlerinin ortadan kalkacağını görerek bir türlü îman etmediler. Sâlih aleyhisselâm onlara sözlerinde durmalarını, aksi takdirde ağır bir azâba düşeceklerini söyledi. Fakat inad ve inkârdan vazgeçmediler. Suyun taksimi işi de kendilerine ağır gelip kendilerine göre çâreler aramaya başladılar. Mûcize olarak kayadan çıkan deve, yavrusuyla birlikte her tarafı dolaşıyor, su içme nöbeti olduğu gün de suyun başına gelip suyu tamâmen içiyordu. Su içmesi de ayrı bir mûcize olup tonlarca su içiyor, su vücûdunda kayboluyordu. Suyu içip bitirince, su çıkan yerde oturuyordu. İmân edenler, ondan bir kabîleye yetecek kadar bol süt sağıyorlar, sütten içiyor ve yiyecekler yapıyorlardı. Böylece inananların îmanı kuvvetlenir, inkârcıların kinleri artardı. Bu mûcize karşısında âciz kalan Semûd kavmi deveyi öldürmeyi plânlıyordu. Nitekim, Sâlih aleyhisselâmın nasihat edip, îman etmeye çağırdığı bir sırada, onlar, su içmekte olan deveyi göstererek; “Güyâ şu deveyi öldürsek biz helâk olacakmışız! Onu öldürelim de gör!” dediler. Nihâyet çeşitli plânlar kurarak deveyi öldürdüler. Sonra da Sâlih aleyhisselâma; “İşte deveyi öldürdük. Eğer söylediğin gibi bir peygambersen sözlediğin azâbı getir. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şefkât ve merhâmetle nasihat edip; “Ey kavmim! Nedir bu yaptığınız? Sizin için bir imtihan vesilesi olan deveyi de öldürdünüz. İnkârda ve günâhkarlıkta ısrar ettiniz. Buna rağmen tövbe kapısı açıktır. Neden azâbın gelmesini istiyorsunuz, tövbe ediniz!” dedi. Bu son dâvete de sert cevaplar veren Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmı, âilesini ve îman edenleride öldürmeyi plânlamaya başladılar.

 Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şöyle dedi: “Yurdunuzda üç gün daha kalın, birinci gün yüzünüz sararacak, ikici gün kızaracak, üçüncü gün siyahlaşacak, dördüncü gün ise üzerinize azâb gelerek sizi helâk edecektir!” Sâlih aleyhisselâmın söylediği bu günler gelip çattı. Bu sırada Semûd kavmi Sâlih aleyhisselâmı ve inananları öldürme teşebbüsüne giriştiler. Onlar harekete geçmeden, Cebrâil aleyhisselâm gelip, durumu Sâlih aleyhisselâma bildirdi. Sâlih aleyhisselâm da îman edenlerle birlikte oradan uzaklaşıp gitti. Birinci günde bâzı hâller zuhûr etti. Devenin bastığı yerlerde kan fışkırdığı, ağaçların yapraklarının kızardığı, kuyu suyunun kan renginde ve insânların yüzlerinin sapsarı olduğu görüldü. İkinci gün de Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Bu belirtileri gören Semûdlular azâbın geleceğini kanâat getirip feryât ettiler. Yüzlerinin siyahlaştığı üçüncü gün, evini sarıp hücum ettikleri Sâlih aleyhisselâmın, şehirden çıkıp gittiğini anladılar. O gün, gece yarısından sonra, sabaha karşı şiddetli bir sarsıntı ve dağlardan fışkıran ateş ile Semûd kavminin yurdu altüst oldu. 

 Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insân yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselâm, îman edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâ îman etmeye dâvet ettim ve bunu size nice nasihatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi. Sâlih aleyhisselâm, kavminin helâkinden sonra kendisine îman edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır.

 Kendi varlığımızdan bakarsak, bize öyle bir müddet geliyor ki daha evvel gelen bilgilerin tesirleri geçip yine biraz gaflette kalmaya başladıktan sonra Cenâb-ı Hakk bizi tekrar îkaz etmek üzere sâlâh üzere tavsiye için Sâlih (a.s.)’ı bize gönderiyor. Ve bu sâlâh nefsimize diyor ki “ey nefs Rabbine ibâdet et sana bundan başka hiçbir şey faydalı olamaz” tavsiyesinde bulunuyor. Bu sâlâh bize idrâkimiz çok güçlü ise Cenâb-ı Hakk’tan ilhâm yoluyla gelebilir eğer bir derviş isek şeyhimizden gelir. İşte o anda şeyh konumunda olan kimse sâlâhlık getirir ve mânâ olarak orada Sâlih peygamberin görevini görür. 

 Bu mertebede kişiye bazı oluşumlar geliyor. Dervişe deve hükmünde bir bilgi gelir. Devenin özelliği sâfiyeti ve o zamanlarda hacca götürmesidir, işte Cenâb-ı hakk bu dönemlerde kişiyi Hak’a ulaştıracak vâsıtayı çıkartıyor kişinin kendi gönlünde. Devenin kendi gününde bütün suyu içmesi ise kendi gönlündeki Hakkanî ilimleri hiç bırakmadan içmesi ve bunları süte çevirmesi yâni faydalı gıdâya çevirip cemaâte dağıtmasıdır. Bu rahmâni ilimleri alan cemaâtte o ilimlerden kendilerine göre değişik değişik gıdâlar yapıyorlar fakat kavim bunu da çekemiyor. Demek ki o devrelerde hâlâ kavim yola girmemiş ve azgındır. Ve nefsi emmâre o deveyi kesiyor sonrasında Cenâb-ı Hakk büyük bir ihtarla onu ortadan kaldırıyor.

 Dikkât edersek burada besin zinciri aşama kaydediyor ve mâdenden hayvân oluşuyor, normal sıralama gereği olan bitki bölümü ortadan kalkıyor. Bir gün gelecek insânoğlu mâdenden et yapacak, çünkü bu âyetlerde bu oluşum belirtiliyor.[56]

-----------------

 وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الشعراء/159}

 “Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)” Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (26/159)

-----------------

 9. âyet açıklamasını bakınız.

-----------------

 كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ {الشعراء/160}

 “Kezzebet kavmu lûtin(i)lmurselîn(e)” Lût’un kavmi de peygamberleri yalanladı. (26/160)

 -----------------

 إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ {الشعراء/161}

 “İz kâle lehum ehûhum lûtun elâ tettekûn(e)” Hani kardeşleri Lût, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gel-mekten sakınmaz mısınız?” (26/161)

-----------------

 İbrâhîm (a.s.) mertebesine gelinceye kadar varlığımızda mevcût olan bu kavimlerin hepsini Cenâb-ı Hakk’ın helâk etmesi demek, bizim beşeriyetimizde olan o ahlâkların ortadan kaldırılması hükmündedir. Kûr’ân-ı Kerîm’i bîzâtihi kendi üzerimizde yaşanan olaylar olarak okursak o bize fayda verir çünkü Kûr’ân-ı Kerîm her birerlerimize ayrı ayrı gelmiştir. T.B.

-----------------

 إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ {الشعراء/162}

 “İnnî lekum rasûlun emîn(un)”

“Şüphe yok ki, ben sizin için güvenilir bir Peygamberim.” (26/162)

-----------------

 “Cibril-i Emin”, Lût a.s. a haber getirdiği için ve O’da bu haberleri kavmine ulaştırdığı için kendisini “Rasûlun Emîn” olarak bildirmektedir. (Murat Derûni) Ayrıca 125. Âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الشعراء/163}

 “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)”

“Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (26/163)

-----------------

 108. âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/164}

 “Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)”

“Ve bunun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (26/164)

-----------------

 109. âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ {الشعراء/165}

 “Ete/tûne-zzukrâne mine-l’âlemîn(e)”

 وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ {الشعراء/166}

 “Vetezerûne mâ haleka lekum rabbukum min ezvâcikum bel entum kavmun ‘âdûn(e)”

“Rabbinizin, sizin için halk ettiği (yarattığı) eşlerinizi bırakıyor da insanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz.” (26/165-166)

-----------------

 (7/81) (İnnekum le te'tûner ricâle şehveten min dûnin nÎsâi, bel entum kavmun musrifûn.)

 “Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Belki de siz haddi aşan bir kavimsiniz.” Bu yaşananları ilim olarak bilip üzerimizde o ahlâkları ve muhabbetleri silmemiz gerekiyor, bunları silmedikçe sonra gelecek olan peygamberân hazeratının mertebelerine ulaşmamız mümkün değildir. Cenâb-ı Hakk bunların hepsinden ders almamız için kendi kelâmının içerisine bu basit gibi gözüken hâdiseleri yazıyor yoksa Allah kelâmı gibi çok ulvi beklentilerle okunmaya başlanan Kûr’ân-ı Kerîm’de Ad kavmi, Semud kavmi, Lût kavmi gibi sapmış kavimlerin basit gibi gözüken hayâtları çıkıyor karşımıza, işte bütün bunlar bizzât bizim hayâtımız, bizim varlığımızda yaşantıları olan hâdiselerdir, bunları aşarak o ulûhiyyete ulaşmak mümkündür. 

 Bunları aşmadan ne Allah kelâmını ne de kendi hakîkatimizi bilebiliriz. Bu oluşumlar olmadan zâten insân olunmuyor fakat yapılması gereken muallâk kader içerisinde bu ahlâk üzere gelen oluşumları isteyen nefsi, akıl ile durdurmak gerekmektedir ki, irademiz ortaya çıksın. Nefs bunu istemez ise bizim gerçek halkediliş hakîkatimiz nasıl ortaya çıkacak, o hâlde biz melek olurduk, aklımız kullanılır omasaydı hayvân olurduk salt içgüdüsel olarak hayâtımızı sürdürürdük. Bizler ne meleğiz ne de hayvânız fakat ikiside bizde mevcûttur, hayvânlığımız anlaşılmadan insânlığımızı ve melekliğimizi anlamamız mümkün değildir. Muhîddîni Arabi hz.leri (k.s) öyle demiştir, “gerçek hayvânlık mertebesine inmedikçe insânlık mertebesine yükselmek mümkün değildir” yâni Hayy esmâsının hakîkatini idrâk etmedikçe Selâm esmâsının hakîkatine ulaşmak mümkün değildir. 

 Bu eski kavimlerde zâten hayvâni vasıflarla vasıflandıkları için helâk oldular yâni insânlıklarına ulaşamadılar.[57] 

-----------------

 قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ {الشعراء/167}

 “Kâlû le-in lem tentehi yâ lûtu letekûnenne mine-lmuhracîn(e)” Dediler ki: “Ey Lût! (İşimize karışmaktan) vazgeçmezsen mutlaka (şehirden) çıkarılanlardan olacaksın!” (26/167)

-----------------

 قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ الْقَالِينَ {الشعراء/168}

 “Kâle innî li’amelikum mine-lkâlîn(e)” Lût, şöyle dedi: “Şüphesiz ben sizin yaptığınız bu çirkin işe kızanlardanım.” (26/168)

-----------------

 رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ {الشعراء/169}

 “Rabbi neccinî veehlî mimmâ ya’melûn(e)”

“Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları çirkin işten kurtar.” (26/169)

-----------------

 فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ {الشعراء/170}

 “Fenecceynâhu veehlehu ecme’în(e)”

 إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ {الشعراء/171}

 “İllâ ‘acûzen fî-lgâbirîn(e)” Bunun üzerine biz de onu ve geri kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç bütün ailesini kurtardık. (26/170-171)

-----------------

 ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ {الشعراء/172}

 “Summe demmernâ-l-âharîn(e)” Sonra diğerlerini helâk ettik. (26/172)

-----------------

 وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَسَاء مَطَرُ الْمُنذَرِينَ {الشعراء/173}

 “Veemtarnâ ‘aleyhim matarâ(an) fesâe mataru-lmunzerîn(e)” Onların üzerine bir yağmur (gibi taş) yağdırdık. (Başlarına gelecekler konusunda) uyarılanların yağmuru ne kadar da kötü idi! (26/173)

-----------------

 (7/84) (Ve emtarnâ aleyhim matarâ, fenzur keyfe kâne âkıbetul mucrimîn.) 

 “Ve üzerlerine bir (azâb) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu!” Lût (a.s.) kavmi hakkında da burada genel bir bilgi verelim: 

 Lût ((a.s.)) Hz. İbrâhîm'in kardeşi Hârân'ın oğludur. Lût ((a.s.)), İbrâhîm ((a.s.)) ile birlikte Harran'dan Filistin'e göç etti. Burada kıtlık baş gösterince Lût ve İbrâhîm ((a.s.).) beraberce Mısır'a gittiler. Bir süre sonra Mısır kralının verdiği mal ve sürüleri yanlarına alarak birlikte tekrar Filistin'e döndüler. Zamanla yerleştikleri bölge, sürülerini almaz oldu. Hz. Lût bunun üzerine, amcası İbrâhim ((a.s.).)'ın bölgesinden ayrılıp Sedom şehrine yerleşti. Daha sonra bu şehre peygamber olarak gönderildi. Sedomlular bozuk ahlâklı, kötü niyetli insânlar idi. Yol keserler, yolcuların elinde avucunda ne varsa alırlardı. Sedom halkı dünyada daha önce kimsenin yapmadığı sapık işleri, ahlâksızlıkları yapıyor, eşcinsel davranışlarda bulunuyor, azgınlıkta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Hz. Lût, kavmini doğru yola davet ettiyse de aldırmadılar. Yaptıkları kötü işleri devam ettirdiler. Karısı da ona inanmayanlardandı. Hz. Lût, onları doğru yola davet etti, içinde bulundukları delâlet ve cehâletten kurtarmağa çalıştı. Hz. Lût'un yaptığı îkazlara aldırmayan Lût kavmi de peygamberi yalanladı. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, Hz. Lût'un öğütlerine ve davetine uymayan kavmini yok etmek üzere "elçiler" (melekler) görevlendirdi. Melekler, önce Hz. İbrâhim ((a.s.))'a uğradılar ve orada Hz. Lût'un kavmini cezalandırmak üzere geldiklerini söylediler. Melekler, Hz. İbrâhim'den ayrıldıktan sonra Hz. Lût'un bulunduğu Sedom şehrine geldiler. Melekler gelince, Hazreti Lût onları tanıyamadı. Melekler ona. "Biz sadece şüphe edip durdukları azâbı getirdik, sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz" (el-Hicr, 15/63-64) diyerek kendilerini tanıttılar. Melekler geldiğinde Hazreti Lût çok sıkıldı. "Bu çetin bir gündür" (Hûd 11/77) dedi. Sıkılma sebebi, melekleri insân zannetmesi idi. 

 Çünkü melekler genç ve yakışıklı erkekler sûretinde gelmişlerdi. Hz. Lût, kavminin yaptığı ahlâksız hareketleri ve kötü huylarını biliyordu. Korkusu bundandı. MÎsâfirlerin geldiğini duyan "şehir halkı sevinerek geldiler" (el-Hicr, 15/67). 

 "Lût'un konukları olan melekleri elde etmeye (onlara tecavüz etmeye) kalkıştılar" (el-Kamer, 54/37). "Hz. Lût onlara: "Bunlar benim konuklarımdır; onlara karşı beni rüsvay etmeyin. Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi" (el-Hicr, 15/68-69). MÎsâfirlere dokunulmaması için. Ey milletim işte bunlar benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir (size nikahlayabilirim). Konuklarımın önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında kimse yok mudur? dedi" (Hûd, 11/78). Sedom halkı sapıklıktan başka bir şey düşünmüyordu. "Andolsun ki senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun: Doğrusu ne istediğimizin farkındasın" (Hûd, 11/79) diyerek bunu reddettiler. Hz. Lût, bu defa: "Keşki size yetecek bir kuvvetim olsa ve ya sağlam bir yere sığınsam" dedi (Hud, 11/80). Hz. Lût iyice sıkılmıştı. Bunun üzerine melekler; "Ey Lût! Biz rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemeyecekler" (Hûd, 11/81) diyerek kimliklerini açıkladılar ve onu teselli ettiler.

 Artık Allah Teâlâ'nın Lût kavmine takdir ettiği azâbın vakti gelmişti. Melekler, Hazreti Lûta: "Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık. Karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelenler onun başına da gelecektir. Vâdeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?" (Hûd, 11/81). Sabahleyin Sedom müthiş bir zelzele ile sarsıldı. Halkın üzerine kime isâbet edeceği yazılı taşlar yağdırıldı. Böylece ahlâksızlıklarının cezasını görmüş oldular.[58]

-----------------

 إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ {الشعراء/174}

 “İnne fî zâlike leâye(ten) vemâ kâne ekseruhum mu/minîn(e)” Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir. (26/174)

-----------------

 وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الشعراء/175}

 “Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)” Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (26/175)

-----------------

 9. âyet açıklamasını bakınız.

-----------------

 كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ {الشعراء/176}

 “Kezzebe ashâbu-l-eyketi-lmurselîn(e)” Eyke halkı da peygamberleri yalanladı. (26/176)

-----------------

 إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ {الشعراء/177}

 “İz kâle lehum şu’aybun elâ tettekûn(e)” Hani Şu’ayb, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” (26/177)

-----------------

 إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ {الشعراء/178}

 “İnnî lekum rasûlun emîn(un)”

“Şüphe yok ki, ben sizin için güvenilir bir Peygamberim.” (26/178)

-----------------

 “Cibril-i Emin”, Şuayb a.s. a haber getirdiği için ve O’da bu haberleri kavmine ulaştırdığı için kendisini “Rasûlun Emîn” olarak bildirmektedir. (Murat Derûni) Ayrıca 125. Âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الشعراء/179}

 “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)” Artık, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. (26/179)

-----------------

 108. âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/180}

 “Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)”

“Ve bunun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (26/180)

-----------------

 Âyet-i kerime bu sûrede 5. Sefer tekrarlanmaktadır. "Et-tekrârü ahsen velev kâne yüz seksen." (Tekrar etmek en güzeldir, 180 kere de olsa!) demişlerdir. “5” beş hazret mertebesidir. 5 Hazret mertebesinden gerçek manâ da Hakk ehli yaptığı yaptığı bu tebliğ ve talim işinden hiç bir ücret talep edemez. Bunun mükafatı ancak âlemlerin rabbine aittir. (Murat Derûni) Ayrıca 109. âyet açıklamasına bakınız.

-----------------

 أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ {الشعراء/181}

 “Evfû-lkeyle velâ tekûnû mine-lmuhsirîn(e)

“Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın.” (26/181)

-----------------

 وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ {الشعراء/182}

 “Vezinû bilkistâsi-lmustekîm(i)”

“Doğru terazi ile tartın.” (26/182)

-----------------

 وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ {الشعراء/183}

 “Velâ tebhasû-nnâse eşyâehum velâ ta’sev fî-l-ardi mufsidîn(e)”

“İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” (26/183)

-----------------

 وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ {الشعراء/184}

 “Vettekû-llezî halekakum velcibillete-l-evvelîn(e)”

“Sizi ve önceki nesilleri halk edene (yaratana) karşı gelmekten sakının.” (26/184)

-----------------

 قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ {الشعراء/185}

 “Kâlû innemâ ente mine-lMûsâhharîn(e)” Onlar şöyle dediler: “Sen ancak büyülenmişlerdensin.” (26/185)

-----------------

 وَمَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ {الشعراء/186}

 “Vemâ ente illâ beşerun mislunâ ve-in nezunnuke lemine-lkâzibîn(e)”

“Sen sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.” (26/186)

-----------------

 فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ السَّمَاء إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ {الشعراء/187}

 “Feeskit ‘aleynâ kisefen mine-ssemâ-i in kunte mine-ssâdikîn(e)”

“Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür.” (26/187)

-----------------

Kûr’ân Sûrelerindeki âyetlerin toplamının 6666 adet âyet olduğunu söylerler (ki 6666 adet olması özelliği “Sayıların Dilinden” bahsinde belirtilmişti) ancak diyanet işlerinin tasdiği ile çıkmış Kûr’ân-ı Keriym’de bulunan sûrelerin âyetlerini topladığımızda 6237 âyet çıkmaktadır. 

Bu sayının yarısı olarak, 

3118 bir tarafta ve 3118 bir tarafta ve 1 olarak taksim oluyor. 

Tam ortada olan bu 1 âyet Şu’ara Sûresinin 26/187. âyetidir. 

1 - Kûr’ân okumaya başlarkan “eûzü besmele” çekerek, recm olmuş, taşlanmış, kovulmuş şeytandan ve cinden Allah’a istiaze ederiz. 

2 - Kûr’ân’ın en son sûresi olan Nas Sûresi 114/6 sonunda da 

اسعةَ وَالذّعمِنَ الْجِنِّ ﴿٦٦﴾

minel cinneti vennasi “O vesvese veren -gerek cinden ve gerek insândan- olsun, hepsinden de Allah'a sığınmalıdır-.” En sonunda da cinden bahsediyor. 

3 - Tam ortada olan Şu’ara Sûresinin 26/187. âyeti de şeytandan (cinden) bahis ediyor. 

مَاءعفَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ

صَادِقِينَعإِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّ

feeskıt aleyna ki­sefen minessemâ’i in künte minessadi­kıyne “Artık sen eğer doğru söyleyenlerden ise üzerimize gökten bir parça düşürüver”.

Ayrıca ortalarda da bahsettiği gibi başlı başına da “Cinn” sûresi de vardır. 

Cinn, hayâl ve vehim ile ilgili olmadır, ki bu “Necm” sûresi ile ilgilidir. Yıldız falına bakanlara da müneccim derler. 

“Necm” yıldızına afakî mânâda, “batmakta veya doğmakta olan yıldıza” diye ifade edilmişse de; 

Biz burada enfüsî mânâsı itibariy­le, şahsımızda yaşanması gerektiği şekliyle baktığımızdan, bu yıl­dızın her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye çalıştığımız “nefs heva yıldızı” olduğunu idrak etme-miz zor olmayacaktır. 

Gökyüzündeki yıldızı bir an bir kenara koyalım. Her varlığın kendi varlığında bir yıldızı var. 

Yani yöneldiği şey ki, ilk yöneldiği kendi nefsidir; 

“ben, ben, ben,” “ben böyle bilirim,” “ben yaparım,” “benden üstün yok,” gibi vs. benlik yıldızı ki, kendisini aydınlatan bireysel kaynağıdır.

Meseleye bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “batmakta olan nefsi heva yıldızına and olsun ki,” şeklinde oluşmakladır. 

Yani beşeri mânâda aydınlandığımız (dikkat edin nûrlandığımız) değil... 

Esasında bu nefsani mânâda olduğundan; nefsaniyet kesif oldu-ğundan, kesafet de, zulmet olduğundan karanlıktır.

“Aydınlandığımız,” yerine beşeri bakımdan “karardığımız,” de-mek daha doğru olacaktır. 

Yani Hakikat-i Muhammed-i nûruna ulaştırmayıp, kendi karanlığında bırakır. 

Kişi nefsaniyetine yöneldiğinden Hakikat-i Muhammed-i kamerine ayna, aydınlık ulaşamaz çünkü o yıldız kendisine mani olur ve o yıldı-zından aldığı benlik düşüncesi ile aydınlandığı zannı ile hareket eder.

En büyük yanılgı, bu beşeriyyet “nefsaniyet heva yıldızının” pe-şinde koşmaktır. 

Bu yıldıza yönelmede ışık bu yıldızdan alınır ki buna yoğunlaşıp in-sânlara yardım ediyorum diyerek cincilik, müneccimlik ortaya çıkar. Kendi beşeriyetini ön plâna çıkarıp, kendi yıldızından aldığı bilgilerle başkalarına “ziya” yerine “ziyan” verirler. 

Eğer Hakikat-i Muhammed-i kamerinden (nûrundan) aydınlanmaya çalışsalar, bunlara itibar etmezler. 

Müneccimlik, “beşeri NECM”de yoğunlaşmanın neticesidir. 

Burada dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine hemen yakınımızdaki kendi nefs yıldızımızı tanımaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır.

Böyle değerlendirdiğimiz zaman, bizde varlığını var zannettiğimiz, aslında “heva” olan yani “bizim hevamızdan kaynaklanan o benlik yıldızının söndüğü zamana and olsun ki” diye bu­yuruyor, Cenâb-ı Hakk.. 

Yani kendimizde varlığını var zannetiğimiz ama aslında “heva” olan (hevamızdan kaynaklanan) benlik yıldızının söndüğü ana andolsun. 

Cenâb-ı Hak, ey kulum dikkat et sen de öyle bir heva yıldızı var ki onu söndürdüğün an, ancak beni bulur, bana ulaşırsın.

Aksi takdirde bu sende olduğu müddetçe, kitapları yutsan, arapça alîmi olsan, hâfız olsan, ne yaparsan, ne olursan ol, hevandan kurtula-mazsın denmektedir.

 Bizim beşeriyetimizden kaynaklanan “hevayı hevesimiz” nedeni ile kendimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden, bunun sönüşüne de âyette “inmekte, sönmekte olan, yok olan yıldıza yemin olsun,” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor. 

Yani “bu yıldız yok, sen bu yıldızı üretiyorsun, bu sende olduğu müddetçe bana ulaşman mümkün değildir,” diyerek, Cenâb-ı Hak “andolsun” ahdi ile ikaz etmektedir. 

Böylece Cenâb-ı Hak bizlere o kadar güzel bir misâl getiriyor ki bahsedilen mânâ oluşmazsa, “Kûds-ü şerif”ten gökyüzüne uruc, “Ahadiyet” mertebesine yükselme mümkün olamıyor. 

Senin, benlik “nefs heva yıldızın”, sende olduğu sürece gökyüzüne uruc etmen ne yazık ki mümkün olamayacaktır. 

Bu hakikati iyi anlamaya çalışalım. 

“Senin benliğin sende oldukça, ibadet bile etsen Gönül Kâ’ben meyhaneye döner,” diyen zât ne güzel söylemiştir. 

Senin heva yıldızın sende yandığı, parladığı, seni o hayalen aydınlattığı sürece “Hakikat-i İlâhiyye”ye ve Hakkani nûrlanmaya yolun yoktur. 

O hal­de seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilâhiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olacaktır. 

Çünkü “heva” gerçekten en büyük “hayali ilâh”tır.

Böylece جَهَنَّمُ “Necm” yıldızının nefsi heva yönünü ifade etmeye çalıştıktan sonra, onun diğer yönünü de idrak etmeye çalışalım.

Eğer ona rahmani yönden bakmağa çalışırsak, içinde bulunan öz mânâsını şöyle anlayabiliriz. 

 (ayrıca) 

 (nun) “nur’u ilâhi” ► “ilâhiyat yıldızı”

 (cim) “cemâl-i ilâhi” ► “ilâhiyat güneşi” 

 (mim) “Hakikat-i Muhammed” ► “ilâhiyat kameri” ni ifade eder diyebiliriz.

Eğer bilinçli ve gerçekçi bir seyr çalışması yapabilirsek, yıldızın “heva”lık özelliğini “ilâhiyat” özelliğine çevirebiliriz ancak ondan sonra bizim yolumuz “ilâhiyat kameri” ne, oradan da “ilâhiyat güneşi” ne doğru yol almağa başlar. 

Bir şeye daha dikkat çekelim.

“Necm” 53 üncü sûre olduğu gibi ilk 2 harfi de 53 lüğü ifade etmektedir. 

 (nun) 50 

 (cim) 3 = 53

 (mim) 40 

 93 (9 + 3) = 12 eder, ki bu da “Hakikat-i Muhammediye”dir Heva yıldızımızı bu yolla “ilâhiyat yıldız” lığımıza döndürmemiz gerekmektedir, aksi halde biz ona değil, o bize hükmedecektir.[59]

-----------------

 قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ {الشعراء/188}

 “Kâle rabbî a’lemu bimâ ta’melûn(e)” Şu’ayb, “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi. (26/188)

-----------------

 فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ {الشعراء/189}

 “Fekezzebûhu feeḣażehum ‘azâbu yevmi-zzulle(ti) innehu kâne ‘azâbe yevmin ‘azîm(in)” Onlar Şu’ayb’ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi. (26/189)

-----------------

 Şu’ayb (a.s.)’ın kavmi hakkında da burada genel bir bilgi verelim: 

 Medyen ve Eyke ahâlisine gönderilen peygamber. İbrâhim aleyhisselâm veya Sâlih aleyhisselâmın neslindedir. Soyu anne tarafından Lût aleyhisselâmın kızına ulaştığı ve Eyyûb aleyhisselâmla teyze oğulları oldukları rivâyet edilmiştir. Mûsâ aleyhisselâmın kayınpederidir. Kavmine güzel söz söylemesi, tatlı ve tesirli hitâb etmesi sebebiyle kendisine Hatib-ül-enbiyâ (peygamberlerin hatibi) denildi. İnsânlara İbrâhim aleyhisselâma bildirilen dinin emir ve yasaklarını tebliğ etti. Arabistan Yarımadasının kuzeybatısında Hicâz'la Filistin arasında Kızıldeniz sâhilinde yer alan AKâbe körfezinden Humus Vâdisine kadar uzanan Medyen bölgesinde doğup büyüyen Şuayb aleyhisselâm, o kavmin asil bir âilesine mensûptu. Gençliği, dedelerinden Medyen adlı bir şahsın etrâfında toplandıkları için bu adla anılan Medyen halkı arasında geçen Şuayb aleyhisselâm, azgın ve sapık kavmin kötülüklerinden uzak yaşar, babasından kalan koyunlarıyla meşgul olur ve namaz kılardı. Medyenliler atalarının doğru yolundan ayrılmışlar ve kötü yollara sapmışlardı. Allahü Teâlâya îman ve ibâdet etmeyi bırakmışlar, kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere tapıyorlardı. Medyen, ticâret kervanlarının gelip geçtiği yollar üzerinde olduğundan ticâretle uğraşıyorlardı. Yaptıkları alışverişte muhakkak hile yapıyorlardı. Yiyecek maddelerini alıp, stok yapıyorlar, pahâlanınca fâhiş fiyatla satıyorlardı. Ölçü ve tartı için iki değişik ölçek kullanıyorlar, alırken büyük ölçekle alıyorlar, satarken küçük ölçekle veriyorlardı. İnsânların yollarını kesiyorlar, onların mallarına zorla el koyuyorlardı. Yol üstünde durup, bilhassa yabancı ve gariblerin mallarını çeşitli hilelere başvurarak ellerinden alıyorlardı. Ayrıca sâhip oldukları pekçok nîmetin şükrünü yapmayıp, nankörlük ediyorlardı. Allahü Teâlâ onlara, doğru yola dâvet etmek için Şuayb aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi. Şuayb aleyhisselâm onlara nasihatlerde bulunup, Allahü teâlâya şirk koşmamalarını ve yanlızca o'na ibâdet etmelerini, alışverişte, ölçü ve tartıda haksızlık ve hile yapmamalarını, yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarını söyledi. Kötülüklere devâm ettikleri takdirde azâba uğrayacaklarını, vazgeçtikleri takdirde mükâfâta kavuşacaklarını söyledi. Fakat azgın Medyen kavmi, Şuayb aleyhisselâmın sözlerini dinlemeyip, ona karşı çıktılar. Ona inananları tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselâm, bütün sıkıntı, eziyet ve horlamalara rağmen, Medyenlileri doğru yola dâvete devâm etti. İbret olarak isyânları sebebiyle helâk edilen Nûh aleyhisselâmın gönderildiği kavmin, Hûd kavminin, Lût kavminin başına gelen azâpları ve helâk olmalarını anlattı. İnkârdan vazgeçip îman etmelerini, mağfiret dilemelerini, aksi hâlde kendilerinin de isyân edip,  helâk olan kavimler gibi azâba düşeceklerini ve  helâk olacaklarını açık bir lîsânla anlattı. Onun peygamberliği Şam'a kadar duyulmuştu. Pek çok kimse gelerek Şuayb aleyhisselâma îman etmekle şereflendiler. Fakat Medyenliler yolda durup, Şuayb aleyhisselâma gelenlere mâni olmaya çalıştılar. Şuayb aleyhisselâmı ve ona inananları kendi sapık dinlerine dönmedikleri takdirde yurtlarından çıkaracaklarını söyleyip, tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselâm azgın Medyen halkının, bütün nasihatlerine rağmen îmana gelmelerinden ümit kesince, onları Allahü teâlâya havâle etti. Şuayb aleyhisselâm Allahü Teâlâya; 

 ''Yâ Rabbi! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver. Sen hükmedicilerin hayırlısısın.'' diye duâ etti. Azgınlıklarına ve inananlara karşı düşmanlıklarına devâm eden Medyen halkı üzerine, Allahü teâlâ azâp gönderdi. Cebrâil aleyhisselâmın bir sayhası ve bir zelzeleyle onların hepsini helâk etti. Hepsi yok oldular. Sanki onlar o beldede yaşamışlardı. Şuayb aleyhisselâm ve ona inananlar kurtulup Medyen'e yakın bir yerde, yeşillik, ağaçlık ve bolluk içinde bir şehir olan Eyke'ye giderek, oradaki insânlara doğru yolu göstermekle vazifelendirildi. Medyen halkının bütün husûsiyetlerini taşıyan Eyke halkı, parayı tartı ile alırlar, kenarlarından kırptıktan sonra, tâne ile verirlerdi. Alışverişlerinde karşı tarafdakine muhakkak zarar verirler ve onu aldatırlardı, alırken ucuz ve fazla fazla alırlar, satarken pahâlı ve eksik verirlerdi. Yolcuları soyarlar, putlara taparlardı. Şuayb aleyhisselâma inanmak için gelenleri vaz geçirmek için çalışırlar, Şuayb aleyhisselâma yalancı derlerdi. İstekleri olmazsa, tehditte bulunup, eziyet ederlerdi. Şuayb aleyhisselâm Eyke halkını Allahü teâlâya îman ve ibâdet etmeye dâvet etti. Eyke halkı Şuayb aleyhisselâmdan mûcize istediler. Şuayb aleyhisselâm çevredeki putlara hitâp edip; ''Rabbiniz kimdir? Ben kimim? Söyleyin!'' dedi. Taş ve ağaçtan yapılmış cansız birer varlık olan putlar dile gelip; ''Rabbimiz ve halkedicimiz Allahü Teâlâdır. Yâ Şuayb! Sen ise Allahü Teâlânın peygamberisin!'' dediler ve kâidelerinden yere düşüp paramparça oldular. Bir mûcize karşısında bâzı kimseler îmana geldi. İnanmayanlar da azgınlıklarını daha da arttırdılar. Şuayb aleyhisselâm son defâ ikâz edip, puta tapmaktan vaz geçmelerini, Allah'a îman etmelerini ölçü ve tartıda adâletli olmalarını ve her türlü zûlümden vazgeçip, kurtulmalarını söylediyse de inkâr edip inanmadılar. Alay ettiler, yalancısın, sihirbazsın, büyülenmişsin dediler. İmân etmeyeceklerini açıkca söyleyip; ''Eğer sen doğru sözlüysen, bize gökten azâp indir.'' dediler. Şuayb aleyhisselâm bu azgın kavmi Allahü Teâlâya havâle etti. Allahü Teâla onlara isyanları sebebiyle şiddetli bir azâp göndererek hepsini helâk ettiler. Önce ortalığı kasıp kavuran şiddetli bir sıcaklığa tutuldular, sular fokur fokur kaynadı. Susuzluktan kıvranıyorlar sıcak suları içtikçe içleri yanıyordu. Çâresizlikten gölge ve içecek su arıyorlar, bir tarafdan bir tarafa koşuyorlardı. Bu hâl yedi gün devâm etti. Sekizinci gün ufukta koyu gölgeli siyah bir bulut çıkıp yükseldi. Bunu gören Eykeliler serinlemek için koşup hepsi bulutun altında toplandılar. Onlar bulutun altına toplanır toplanmaz buluttan üzerlerine şiddetli bir ateş yağmaya başladı ve hepsi ateş altında helâk olup, gittiler. Eykelilerin helâk edildiği bugün, Kur'ân-ı Kerîm’de (gölge günü) olarak bildirilmekte ve meâlen şöyle buyurulmaktadır: ''O gölge (zılle) gününün azâbı onları yakalıyıverdi. Gerçekten o azâp büyük bir günah azâbı idi.'' (Şuarâ sûresi:189.âyet) Şuayb aleyhisselâm, Eyke ahâlisinin helâk olmasından sonra, inananlarla birlikte Medyen'e gidip yerleşti. İnananlardan birinin kızıyla evlendi. İki kızı oldu. Kızlar büyüdü. Kendisi iyice yaşlandı. Allah korkusundan çok gözyaşı döktü. Gözleri zayıfladı, vücudu kuvvetten düştü. Bu sırada Mısır'dan çıkıp Medyen'e gelen Mûsâ aleyhisselâm, kuyu başında koyunlarını sulamak için bekleyen Şuayb aleyhisselâmın kızlarına yardım ederek, koyunlarını suladı. Şuayb aleyhisselâm ücret vermek için onu evine dâvet etti. Onu emin güvenilir bir kimse olarak görüp, koyunlarına çoban tuttu. Sekiz sene koyunlarını gütmesi şartıyla kızlarından birini ona nikâhladı. Mûsâ aleyhisselâm orada on sene kaldı. Çocukları oldu. Daha sonra Mısır'a göç etti. Sıhhati düzelip gözleri açılan Şuayb aleyhisselâm, her sene Medyen'den Mısır'a giderek kızı va damâdını ziyâret etti. Bir müddet sonra da orada vefât etti. Vefâtından 300 yaşında olduğu rivâyet edilmiştir. Şuayb aleyhisselâm çok namaz kılardı. Tevrât'ta ismi Mikâil olarak bildirilmiştir. Kur'ân-ı Kerîmde A'râf, Şuarâ, Hûd ve Ankebût sûrelerinde Şuayb aleyhisselâm, Medyen ve Eyke kavimleri hakkında âyet-i kerîmeler mevcûttur.  Şuayb aleyhisselâmın altı çeşit mûcizesi vardır.

 Mûcizeleri:

 1-Hazret-i Şuayb'ın duâsı bereketiyle, koyunlardan doğmuş siyah kuzuların hepsi beyaz olmuştur. 

 2- Hazret-i Şuayb'ın duâsı bereketiyle taşlar toprak olmuştu. Şöyle ki: Medyen kasabası dağlık, taşlık bir yer olduğundan: ''Hak peygamber iseniz, duâ ediniz, şu daplar kalkıp, yerimiz geniş olsun.'' diye teklif etmişlerdi. Şuayb aleyhisselâm duâ edince, cenâb-ı hak duâsını kabul edip, elini o dağ ve taşlar üzerine koy, diye emreyledi. Elini koyunca hepsi toprak oluverdi. 

 3-Şuayb aleyhisselâmın duâsı bereketiyle Medyen'de bâzı taşlar koyun olmuştur. Şöyle ki, kendilerinin hiç koyunu olmadığı için kavmi, bizim koyunlarımızı elimizden almak için Şuayb buraya gelmiştir diye söz etmişlerdi. Hazret-i Şuayb bunu işitince, çok üzülüp, kendinin de koyunu olması için Cenâb-ı Hakka duâ eyledi. Cenâb-ı Hak duâsını kabul edip, orada bulunan taşlara eliyle işâret etmesini emreyledi. Hazret-i Şuayb işâret ettiği anda o taşlar koyun oluverdi. Bu sûretle koyunları kavminin koyunundan birkaç misli fazla oldu. O koyunları sekiz, yâhut on sene hazret-i Mûsâ'ya güttürüp, kızını da ona verdiği meşhurdur. 

 4-Hazret-i Şuayb, bir yerin taşları etrâfında dönünce, o taşlar hemen bakır olup, ahâli bununla pek zengin olmuştur. 

 5- Hazret-i Şuayb'ın duâsı bereketiyle kum tepeleri yerinden kalkmıştır. 

 6-Hazret-i Şuayb, bir dağa çıkmak istediği zaman, dağ âdeta devenin oturup kalktığı gibi, Şuayb aleyhisselâm çıkıncaya kadar küçülür, çıktıktan sonra evvelki hâli gibi büyük bir dağ olurdu.[60]

-----------------

 إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ {الشعراء/190}

 “İnne fî zâlike leâye(ten) vemâ kâne ekseruhum mu/minîn(e)” Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir. (26/190)

-----------------

 وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الشعراء/191}

 “Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)” Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (26/191)

-----------------

 9. âyet açıklamasını bakınız.

-----------------

 وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ {الشعراء/192}

 “Ve-innehu letenzîlu rabbi-l’âlemîn(e)” Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. (26/192)

-----------------

 Kûr’an-ı Kerimi meallerde 5. mertebesi olarak okumaktayız. Ârabçanın başındaki soru elifini ayırdığımız zaman Â!Rabça yani aslında aynağını Rabça olduğu anlaşılır. Buraya Hakkça dan (Levh-i Mahfuz ) ve Hakk’ça ya ise Allah ça dan tenzil etmiştir, yani ma’nâları hafiflemiştir. Rabb’ül âlemin Allah c.c. olduğuna göre Kûr’ân-ı Kerim Allah’ça dan, Hakk’çaya, Hakk’ça dan Rabb’çaya, Rabb’çadan Ârabçaya manaları hafifleyere tenzil etmiştir. (Murat Derûni) 

-----------------

 نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ {الشعراء/193}

 “Nezele bihi-rrûhu-l-emîn(u)”

 عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ {الشعراء/194}

 “ ‘Alâ kalbike litekûne mine-lmunzirîn(e)”

 بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ {الشعراء/195}

 “Bilisânin ‘arabiyyin mubîn(in)”

 وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ {الشعراء/196}

 “Ve-innehu lefî zuburi-l-evvelîn(e)” Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık bir Arapça ile indirmiştir. Şüphesiz O öncekilerin kitapların içinde de vardı. (26/193-194-195-196)

-----------------

 (Ey Muhammed!) Apaçık arab diliyle, uyaranlar-dan olman için onu “Rûh’ul emin” (Cebrâil), senin kalbine indirmiştir. O daha öncekilerin kitabında zikredilmiştir.

Cebrâil (a.s.) Cebrâil (a.s.) ilâhi gayb hazinesinde olan gizli mânâ-ları, sûret âlemine taşıyarak ulaştırır. Böylece her ferdin kal-bine gayb âleminden nazil olan mânâları konuşma kuvveti vasıtasıyla harf ve savt ile zuhur ederek bâtınından haber ver-mesi Cibril’in yönlerinden bir yönün tesiri ile vaki olur.

 Hazret-i Cibril, Hakikat-i Muhammediyye mertebe-sinden, zuhur-u Muhammedi mertebesine bütün yönleriyle nazil olmuştur. Cibril (a.s.) bu özelliği ile bütün âlemlere mu-hittir.

 Bu vazifenin tafsilini icraya memur onun tedbiri al-tında sayısız ve hesapsız melâike vardır ve ona “Rûh’ul-kuds” = “Rûh’ul-Emin” derler. *[61]

 İslâm dininde Cebrâil Hz. Peygambere ilâhi emirleri bildiren vâhiy meleğidir ve dört büyük melekten biridir. A-rapça’da vâhiy meleği değişik kelimelerle ifade edilmekle birlikte en meşhurları “Cebrâil – Cebreil – Cebril - Cibrin” ve “Cibril”dir. 

 Müslüman dilcilerin çoğu, muhtemelen hadis mec-muâlârındaki bazı rivâyetlere (Müsned, V.15-16: Buhari “Tefsir”, 2/6, 16/1) dâyanarak; Cebrâil’in “Allah’ın kulu” anlamına gelen İbranice asıllı bir kelime olduğunu kabul ederken; bazıları da, “Allah’ın gücü” demek olan “Cebere-tullah” tamlamasından geldiğini ileri sürmüşlerdir. 

 Cebrâil’in “kuvvet” mânâsına gelen (cebr) ile âlâkası dikkate alınarak bu anlamı da kapsadığı düşünülebilir. 

 Cebrâil, Kûr’ân-ı Keriym’de “Cibril”, “Rûh’ul kuds”, “Rûh’ul emin”, “Rûh” ve “Rasûl” şeklinde beş değişik isimle ifade edilir. 

 İlgili âyetlerde belirtildiğine göre Cebrâil karşı konu-lamayan müthiş bir güce, üstün bir akla ve kesin bilgilere sahiptir; “arşın sahibi” nezdinde çok itibarlıdır ve meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği şerefli bir elçidir. *[62]

 Cebrâil (a.s.) Peygamber efendimize Mekke yakının-daki “Hira” dağında ibadet ve tefekkürle meşgul iken gele-rek ilk “vâhyi” getirmiştir. (Yeri geldiğinde inceleyeceğiz) Cebrâil (a.s.) her sene bir kere Ramazanda gelip o ana kadar inmiş olan “Kûr’ân-ı Keriym”i “levh-i Mahfuz”daki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz de dinler ve tekrar ederdi. Peygamber efendimiz âhirete teşrif edeceği sene iki kere gelip tamamını okumuştur.

Âdem (a.s.) 12 – (oniki) kere Nûh (a.s.) 50 – (elli) kere İbrahim (a.s.) 40 – (kırk) kere Mûsâ (a.s.) 400 – (dörtyüz) kere İsâ (a.s.) 10 – (on) kere Muhammed(a.s.) 24000 – (yirmidörtbin) kere gelmiştir.*[63] 

Cebrail (a.s.)’ın Bazı Özellikleri Görevi : Elçilik; Vâhyi mahalline ulaştırmak; İlâhi bilgiyi beşere talim etmek.

 Genelde beşer denen varlık, kendi yapısı, kapasitesi itibariyle mânâ âleminden her hangi bir şeyi algılayacak du-rumda değildir, fakat düzgün yaşayabilmesi için yönlendiril-mesi de gerekmektedir. 

 Bu yönlendirme – haberlendirme için de bir aracıya ihtiyaç vardır. Bu aracının aldığı isim dört büyük melekten biri olan “Cebrâil”dir. 

 Cebrâil, peygamberlere; peygamberler de ümmetle-rine ilâhi bilgileri tebliğ ederler.

 Vâhy; Cebrâilden peygamberlere, Cebrâilin emrinde olan diğer meleklerden de nefsini temizlemiş mü’minlere vâhyin izahları ve açılımları babında ilhamlar gelir.

 Vâhy; yani yeni bir oluşum, emir, Hz. Peygambe-rimizden sonra gelmez, fakat vâhyin açılımı olan “ilham ve müşahede” kıyamete kadar sona ermez.

Kimliği : Dört büyük melekten biri.

Hüvviyyeti : Akıl, vahdet ve kesret ilminin geniş mânâ-da yoğunlaşmış kemâl hali.

Menşe-i : Çıkış yeri, Sıfat âlemi, Hakikat-i Muham-medi, Ceberrrut âlemi, Alim ve kelim isimlerinin mazharı.

Kaynak ismi : Sübbûh = Kûddüs Zuhur yeri : Melek asıllı olmasından “esma âlemi” kaynağı sıfat âlemi olduğu halde, zuhur yeri, esma, isimler, melekût âlemidir.

Faaliyet alanı : Esma âleminden ef’âl âlemine mânâları gerektiği şekliyle taşımak, ulaştırmaktır.

Özellikleri : 

1. Kendine has sûreti

2. Dilediği sûrete girebilmesi

3. Tebliğin görev süresi; insânlarda, vâhy olarak Âde-miyyet’in başlangıcı, Muhammediyyet’in dünyadaki Kûr’ân-ı azimüşşânın tamamlanmasıdır. 

 Cebrâil’in dünyada hayat başladığından beri her ma-halde, her varlıkta nasıl bir oluşum gerekiyorsa o oluşumun gereği olan ilmi programını oraya melekleri vasıtasıyla ver-mesi ve bu oluşumu dünyanın kıyameti kopuncaya kadar dünyada sürdürmesidir. Yukarıda da belir-tildiği gibi Cebrâil kendine bağlı kuvvetleriyle âleme muhittir, her varlıkta tesi-rii vardır.

 4. Görev alanı : Sıfat ve esma âleminden ef’âl âle-mine ilâhi vahdet ilmini naklidir. “İlmi ledünni”yi ve zahir ilimlerini fiiller âlemine “nüzül” indirmesidir.

 5. Lâkabı : Rûh’ul kudüs, Rûh’ul emin, “Kutsal ve emin rûh”, kendisine verilen her hali, hareketleri ve ilmi ek-siksiz, noksansız gönderildiği yere ulaştırması.

 6. Üst sınırı : Sidre’tül münteha, esma âleminin sonu.

 7. Alt sınırı : İlâhi ilmi alarak peygamberlerde ve kâmil insânların bazılarında his ve duyu, akıl ve gönül ma-halli; fiilen ise, bütün varlıktaki tesiratıdır.

 Yeri gelmişken kısaca bir şeyi ifade etmek yerinde olacaktır. Düşünülebilen ve duygu sahibi olan her varlığa, farkında olsun veya olmasın, bazı duygu ve düşünceler gelir.

 İşte bu duygu ve düşünceler kişinin hayata bakışı ve değer yargıları istikametinde, nefsiyle yaşıyorsa nefsinden, hayâl ve vehim yoluyla, vehimler; Rabbıyla yaşıyorsa, akl-ı külden Cibril yoluyla Râhmani bilgiler gelir.[64]

 “Pek açık olan Arap lisânı ile.” (26/195) İşte Âyette belirtilen (Kûr’ânen Arabiyyen) Arapça (Kûr’ân) Rububiyyet “Esmâ” mertebesinde Ulûhiyyet ilmi, kelâm sıfatı ile Rabb’ça dan İlâhî Arapçaya, eski diğer dillere de yapılan tercümeler gibi tercüme edilmiştir. Bu tercümeye en uygun lisân da zâhiren lisân-ı Arabî olduğundan “Kelâmullah”ın zâhiren, zâhire çıkması da bu lisânla olmuştur. Bâtını da “İlâhi Arapça” olarak bâtınen, ehli için zuhura çıkarılmıştır. Böylece zâhiren ve bâtınen. (İnnâ enzelnâhu) “Biz onu indirdik” Yani, mânâlarını anlayabileceğiniz hale biz getirdik, demekle bu oluşumun zâtına ait bir tatbikat olduğunu açık olarak bildirmiştir.[65] 

-----------------

 أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ {الشعراء/197}

 “Eve lem yekun lehum âyeten en ya’lemehu ‘ulemâu benî isrâ-îl(e)” İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir? (26/197)

-----------------

 İsrail oğulları bilginlerinden bir kısmı, Tevrat ve İncil de Peygamber (s.a.v) 'in sıfat ve özelliklerinin anlatıldığını söylüyorlardı. Kureyş de gidip onlardan bu haberi öğreniyorlardı.[66]

 İsrailoğulları seyri süluk hakikatinde gece yürüyenin çocukları olan gece kalkıp zikrini ve tefekkürünü yapıp ilerleyenlerdir. Bunların bilginleri ise tarikat bilgini olan mürşidlerdir. Hakiki tarikat mertebesine gelen ve bu konuda bilgin olan kişide Marifet mertesinde ve Hz. Muhammed yaşantısında olan kişinin bilgisi vardır ve bilir. Gaflet ehli inkarcılar inatlarından bunu kabul etmez. Nefsi emmarede inadından Hz. Muhammed mertebesini gaflet ve inkarından tanımayıp tarikat mertebesi bilgisinden yararlanmaz. (Murat Derûni)

-----------------

 وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ {الشعراء/198}

 “Velev nezzelnâhu ‘alâ ba’di-l-a’cemîn(e)”

 فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ {الشعراء/199}

 “Fekaraehu ‘aleyhim mâ kânû bihi mu/minîn(e)” Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı. (26/198-199)

-----------------

 Zahirde Arapça bilmeyen biri olma ile birlikte, A!rabça Rabça bilgisi olmayan yani rububiyet mertebesinin hakikat bilgisine vakıf olmayan, hayal ve zan üzere olan birine insede yine de inanmazlar. (Murat Derûni)

 "Kur'an'ı gerçekte okuyan, onun sırlarını keşfeden âriftir" der. Müşrikler ise "harflere takılıp mânâyı göremeyenler"dir.[67]

-----------------

 كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ {الشعراء/200}

 “Kezâlike seleknâhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)” İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) suçluların kalbine soktuk. (26/200)

-----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir. 

------------------

 “seleknâhu” biz onu soktuk. “Hu” burada müfessirler tarafından Kûr’ân olarak bildirilmiştir. Aynı zamanda “Hu” İsm-i azamdır ve bâtındaki en büyük isimdir. 

 "İlkâ", bir şeyi bir yere bırakmak, yerleştirmek, hatta "atmak" anlamına gelir.

 Kûr’ân olara baktığımız kalbe ilka edilmesi bâtında olup açılımı âyetleri okunduğu zaman besmele anahtarı ile hangi âyet okunuyorsa onun şifreleri açılır. Peki denilebilirki suçluların Kûr’ân ile işi olmaz, okumaz ve inanmazlar. Kûr’ân-ı Keriym de Münafık, Kafirun, Felak, Nas sûreleri ve suçlu, günahkar, müşrilerden bahseden âyetler vardır. Suçlular yaşantısı ve inanışı ile bu âyetlerin zuhur mahalli olmaktadır. Fakat inkar gafletlerinden bunun farkında değillerdir.

 “Hu” zahirde (هُوَ) Hüve şeklini alır. Sondaki “He” Vahiyet sahası ve ilahi vehimi ifade eder. Baştaki “Huu” Nefesi Rhmani ile tenfis edilere bu vahidiyet sahası yaygın hala gelmiş olur. Başta bulunan “He” harfinde ise görüldüğü üzere ortadan geçen çizgi hattı “He” yi ikiye bölmektedir. Birisi ilahi hüviyyet, diğeri ise beşeri hüviyettir. Vav bağlantısı ise, ilahi vücut ve beşeri vücut varlığadır. Beşeri hüviyeti ile yaşayan bu “vav” harfine Beşeri varlığı ile bağlanmış olur. Kendindeki hakikate arif olan kişi kesretteki vahdetin farkına varır ve sıfât tecellisi ile fenâfillah hükmü altına girer ve (ه) “Hu” olur. Ve daha sonra eğer bekabillah hükmü ile bu âleme dönebilirse (هُوَ) Hüvesi, Hüvesine olur. İlahi ve beşeri hüviyyet ve varlığı iledir. Burada olan birimsel olan kendi bünyesi ve varlığındadır. Âlem bazında bunun olması mümkün değildir. (Murat Derûni)

-----------------

 لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ {الشعراء/201}

 “Lâ yu/minûne bihi hattâ yeravû-l’azâbe-l-elîm(e)”

 فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ {الشعراء/202}

 “Feye/tiyehum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)”

 فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ {الشعراء/203}

 “Feyekûlû hel nahnu munzarûn(e)” Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar. (26/201-202-203)

-----------------

 Onlar ahirette gaflet perdeleri kalkmadan ve elem dolu pişmanlık verici azabı görünce kendilerine tekrar zaman verilmesini isteyinceye kadar inanmazlar. 

 Nasıl Firavun suda boğulduğu anda bu gaflet perdesi kalktığında Mûsâ (a.s) ın rabbine inandım dedi.

 Ama bu mühlet-zaman sermayesi kişiye bir kere verilmektedir. Geçmiş senelerde bir porodi programının girişinde söylenen şarkının ilk dizesi alıma geldi. Aç gözünü tekrarı yo bunun… (Murat Derûni)

-----------------

 أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ {الشعراء/204}

 “Efebi’azâbinâ yesta’cilûn(e)” Bizim azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar? (26/204)

-----------------

 أَفَرَأَيْتَ إِن مَّتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ {الشعراء/205}

 “Eferaeyte in metta’nâhum sinîn(e)” Ey Muhammed! Ne dersin; biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) yararlandırsak, (26/205)

 ثُمَّ جَاءهُم مَّا كَانُوا يُوعَدُونَ {الشعراء/206}

 “Summe câehum mâ kânû yû’adûn(e)” Sonra da kendilerine tehdit edildikleri şey gelse, (hâlleri nice olurdu?) (26/206)

 مَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يُمَتَّعُونَ {الشعراء/207}

 “Mâ agnâ ‘anhum mâ kânû yumette’ûn(e)”

(Dünyada) yararlandırıldıkları şeyler onlara fayda sağlamazdı. (26/207)

-----------------

 Fusûsül Hikem Nûh fassında, Nûh a.s. tufanda boğuldulmaları onlar için rahmet-i rahmani oldu diye ifade edilir. Eğer onlar inkarlarında ısrar ve devam etseydi. Varlık ve inlar günahları katlanarak gidecek ve bunun karşılığında alacakları cezalarıda artacaktı. Bu yüzden ölümleri onlar için rahmet olmuştur. (Murat Derûni)

-----------------

 وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ {الشعراء/208}

 “Vemâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ munzirûn(e)” Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helâk etmedik. (26/208)

-----------------

Biz islam bölgesinde meydana geldik, tabi olarak Müslümanız bu tabi ki bir lütuftur, ama o derecede de mesuliyeti vardır. Batılı bizim kadar mesul değildir, neden zaten Hıristiyan ülkesinde meydana geldi, yalnız meydana getirilişlerde haksızlık yoktur. Hıristiyan ülkesinde de gelse Müslüman ülkesinde de gelse her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar, hıristiyan doğar demiyor, yani fıtratında İslamiyet vardır, islamiyete yatkınlık vardır, işte buradaki mesuliyet yani o kişilerin mesuliyeti çalışmamaları araştırma yapmamaları, yaşadıkları cemiyetin şartlanmalarına uyarak büyüdükleri ve hayatlarını ona göre sürdürdükleridir. Şimdi Afrikadakileri düşünürsek yine kur’an-ı Kerimde وَمَاۤ اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلا لَهَا مُنْذِرُونَ 26/208 bizim helak ettiğimiz ülkenin mutlaka uyarıcıları vardır diyor, Kur’an-ı Kerim 124 bin peygamberden 28 ini açıklamıştır, bunların hepsinin bizim hayatımızla ilgisi yoktur, seyr-i sulukta yani Hakk’a giden yolda ana kriterler olarak bu peygamberler var. Bunların hayatını bilmemiz de bize yeterlidir. Kıyamet kopuncaya kadar bu peygamber sayısı 124 bine ulaşacak, veliler ve peygamberler olarak. Hz Rasulullah’ın kanalından gelen peygamberlik bitti, ama her beldeye bir uyarıcı göndermeden orasını helak etmeyiz 26/208 diyor. Ama veli hükmünde yani batında peygamberlik zahirde velilik olarak gelir. 

Diğer peygamberler ise zahirinde peygamberlik batınında velilik olarak gelirler. Yani velilik ve peygamberlik birbirinin zahiri va batınıdır. Zahirde gelen peygamber veliliği batında kalır, peygamberliği üstün olduğundan kitap verilir yani resmi görevli olarak veli ile olan arasındaki fark peygamberlik yani zahir amirliği hükümranlığı batında kalır, kendisine kitap verilmez. Yani peygamberliği batında gizli olan veliliği zahire çıkar. Veliliğin de açık kitaba ihtiyacı olmadığından kendinden evvelki zahir emirle gelen peygambere tabi olur. Son peygamber geldi neden çünkü zahirdeki hukuku bitti artık bir hukuk gelmesine gerek yok, bu kıyamete kadar baki, işte ondan sonra gelecek O’nun varisleri O’nun şeriatıyla muamele edeceklerinden peygamberliği batına geçti veliliği zahire çıktı. 

Ama peygamberin veliliği batında peygamberliği Zat’ında suri görevi olduğu için yani zahirdeki görevi herkese açık olduğu için ama her şey çözülmüş vaziyette sır diye bir şey kalmamış Allah’ın varlığı birliği ortaya konmuş her hukuk yerine gelmiş onun için bir başka peygambere gerek yoktur. Ama bu görev velilikle risalet velilikle devam ediyor, buradaki risalet peygamber anlamında bir risalet değil haberi yerine ulaştırma manasında bir Rasullüktür. Nasıl İsa (a.s.) ın Rasulleri vardı, onlar peygamber miydi, değildir, haberciydiler, yani İseviyet hakikatini İsa (a.s.) dan alıp diğer insanlara tebliğdi risaletti yani habercilikti.

İşte Hz Rasulullah’tan sonraki velilerin Muhammediyet haberlerini bakın çok mühim, Muhammediyet haberlerini bilgilerini hakikatlerini yaşantısını daha sonraki gelen nesillere ulaştırmaktır. Haber vermektir. Veliliğin hakikati budur. Yoksa o keramet gösterdi o şunu yaptı, uçurdu bunu yaptı bunlar velilik değildir. Bunlar geçici oluşumlardır. İbrahim-i meşreb veliler var, Museviyil meşreb veliler var, İseviyil meşreb veliler var, en kemallileri Muhammediyul meşreb velilerdir. Çünkü Âdem mertebesi, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Mûsâ, Harun, İsa, Muhammed mertebeleri hepsi şu anda yaşanmaktadır. 

Bütün insanlık Muhammediyet oldu diye herkes Muhammedi değildir, o mertebeler her zaman bakidir, yalnız seyir halindedir, şunu demek istiyorum nasıl eğitimi ilkokulu ilköğretimi ortası Lisesi ama bir insan eğitimdeyim diye hep ilk okulda okursa hata oradadır. O gidecek o mertebeyi ortaya koyacak başkaları gelecektir, o yukarıya çıkacak arkadan gelen yeni yetişenler oraya gelecek yani bütün mertebeler var dediğim bu şekildedir. Ama hepsi seyire doğru yukarıya doğrudur, Bütün mertebeler var, herkes aynı mertebede kalacak demek değildir. O zaman eğitim hep aynı kişiler aynı okula gitmiş olur. Yani bütün eğitim verilmekte ama yukarıya doğru çıkmak suretiyle ki miraç budur işte. Yani bütün mertebeler var, dediğim bunlar yaşanarak yukarıya çıkmaktadır, eğer ilkokul olmazsa ortaokul Liseye nereden insan yetişecek ama ilkokulda hep kalırsa aynı okulu mu okuyacak o insan, işte tarikatların bazılarında 20 sene aynı yerde okumak hep aynı okulda kalmak demektir. Aynı sınıfta kalmak demektir, o zaman iki şey var ya talebede aranacak ya sistemde aranacak bir şey başka yolu yoktur. O zaman okul değiştirmek lazımdır. 

Kardeşlerimiz dolaşmışlar sağda solda bir tanesi bir yerde çok kalmış 25 sene bir yerde dervişlik yapmış sesi de hiç çıkmamış garibimin 25 sene aynı yerde ama bakıyor bakıyor çıkış yok artık araştırmaya başlıyor 25 sene sonra uyanmış nasılsa neyse bizimle karşılaştılar ikisi geldiler bir tanesi dedi ki biz bu yaşa kadar ömrümüzü bir hayli zayi ettik bundan sonra bunu telafi etmek istiyoruz, eğer bize yardımcı olursan ben dedim size bir şey yapamam benim elimde bir şey yok ama yardımcı olmaya çalışırım ne yaparsanız siz kendiniz yapacaksınız, Tabi herkes kendi yolunda kendi gidiyor, bizim bir şey yapacak halimiz yoktur. Ama bir sistemdir hedef gösterilir, yardımcı olunur. Baktım birisinde tam bir derviş hal var, masuniyeti var, tevazu var, onun işi kolay açılır birisinde de istidat var kabiliyet var ama benlik çok ağır, üzerinde gözüküyor, ben şöyle ederim ben böyle ederim ben yaparım bu işi ben ederim falan gibilerden, tabi olarak ben yaparım ederim demek var bir de nefsaniyetinden kaynaklanan benliği ile çünkü hayatını öyle sürdürmüş askeriyede havacı olduğu için biraz da askeriyeden neşesi var, bunun benliği fazla ne yapayım dedim ve istiğfar, salavat, tevhid arkadan da 100 tane bir teşbih ben yokum, ben yokum diye onu çekti, seneler sonra geldi eğer dedi o dersi siz bana vermeseydiniz ben bu nefsimden kurtulamayacaktım dedi. 

Her kişinin psikolojisine göre de ha gelirken onu unuttum, ne taviz vermek gerekirse vereceğim dedi açık konuşuyorum dedi, istersen ayağının altına başımı koyayım başımı ayağın ile çiğne dedi, ne taviz lazımsa bakın aklına ne gelirse çıkar ceketi kendini at cadde ortasına desem atacak, insan bu iradede olursa tabi ki yapar muvaffak olur.[68]

-----------------

 ذِكْرَى وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ {الشعراء/209}

 “Zikrâ vemâ kunnâ zâlimîn(e)” Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz. (26/209)

-----------------

 "Allah’ın zikri, kalplere doğan bir nurdur; kabul eden için hidayet, reddeden için hüccettir."[69]

 Bilindiği gibi (tesbîh ve zikir) iki ayrı kelime olduğu halde ifâde ve tatbikatları çoğu zaman bir birine benzer şekilde yürütülmektedir. Tesbîh çeken, zikrettiğini, zikr eden, tesbih çektiğini zanneder. Aslında zâhiren ikisi de doğrudur, hakikatte ise aralarında çok fark vardır. Bilindiği gibi (tesbih) bir “isim” kelimesi, (zikir) ise “fiil” kelimesi dir. O halde bu iki kelimenin tesir sahaları da ayrı olacaktır.

 Tesbîh bütün âlemdeki varlıkların kendi hakikatleri yönünden hakikat-i İlâhiye ye yönelmeleridir. 

 Zikir ise şuurlu varlıkların (İnsân) kendi hakikatleri yönünden hakikat-i lâhiyye yi özlerinden hatırlamalarıdır. T.B.

 Bu hakikati hatırlamaları istenmiş onlar ise hakikatte nefisleri Hakk’a perde olmuşdur ve kendi kendilerine zulmetmişlerdir; Allah ise adaletle tecelli eder.

-----------------

 وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ {الشعراء/210}

 “Vemâ tenezzelet bihi-şşeyâtîn(u)”

O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. (26/210)

 وَمَا يَنبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ {الشعراء/211}

 “Vemâ yenbegî lehum vemâ yestatî’ûn(e)” Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez. (26/211)

-----------------

 إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ {الشعراء/212}

 “İnnehum ‘ani-ssem’i lema’zûlûn(e)” Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır. (26/212)

-----------------

 “And olsun ki gökte Burçlar meydana getirdik onları bakanlar için donattık, kovulmuş her şeytandan koruduk, fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş ŞİHAP onu kovalar/yakar,”[70] 

 Efendimiz (s.a.v.) in dünya teşriflerinden sonra şeytan ve avanesi olan cinler gök kapılarına yaklaşması engenmiştir. Onun için Kûr’ân-ı Keriym’in ma’nâlarından haberdar olması mümkün değildir. Verdiği ve getirdiği haberlerde vehim ve kuruntudan ibarettir. (Murat Derûni)

-----------------

 فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ {الشعراء/213}

 “Felâ ted’u me’a(A)llâhi ilâhen âhara fetekûne mine-lmu’azzebîn(e)” Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun! (26/213)

-----------------

 Şeriat ve tarikat mertebesinde dil ile Allah’tan başkasına yalvarmamak yeterli olur. 

 Ama hakikat ehli Hakk’tan gâfil olsa, mâsivâya (Allah’tan gayrı şeye) yönelişi şirktir."  Marifet ehli ise bir an bile Hakk’tan gâfil olsa, o anki mâsivâya (Allah’tan gayrı şeye) yönelişi şirktir." 

-----------------

 وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ {الشعراء/214}

 “Veenzir ‘aşîrateke-l-akrabîn(e)”

(Önce) en yakın akrabanı uyar. (26/214)

-----------------

 Efendimiz (s.a.v.) şahsında gelen bu âyet-i kerime ilk uyradıkları yakın akrabası olmuş ve ilk inananlarda onlar olmuştur. 

 Müminleri ilgilendiren yönü ise hakikatte yakın akrabaları zahiri yakınları değil, kendi varlığında bulunan esmâ ilâhiyyedir. Bunlar nefsi emmare istikametinde kullanıldığı için nefsi ilâhiyeye dönüşmüştür. Bu uyarı ile esmâ-i ilahiyye nefsi emmare istikametinde kullanılmaktan, hakikati itibari ile kullanılmaya başlar. Ve her bir esmâ-i ilahiyye Hakk’a teslim edildiçe, hakiki varlık o bedende idraken vücud bulmaya başlar. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ {الشعراء/215}

 “Vahfid cenâhake limeni-ttebe’ake mine-lmu/minîn(e)” Mü’minlerden sana uyanlara kanatlarını indir. (26/215)

-----------------

 Kâmil însân, mertebesine bir özelliği de “tahallaku bi ahlâki rasûlüllah” (Hadîs) “Peygamberin ahlâkiyle ahlaklanın.” Rasûlüllah’ın ahlâkı ile bezenmiş olduğu hâlde yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hakk’ani bir yaşam tarzıdır.

 Yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak olan insânların her yönden ve ahlâk yönünden de en üstünü şüphesiz insânların seyyid-i (efendisi) Hakikat-i Muhammedî’yi zuhura getiren Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Cenâb-ı Hakk onun hakkında; 

Kûr’ân-ı Keriym; Kâlem Sûresi; (68/4) Âyetinde; 

وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ

 “ ve innekke le alâ hulûkin aziym.” Buyurdu.

 Meâlen: 4. Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin Hadîs-i Şerifte de, buyurulan. Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah. Yani: Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır.

 Allah’ın ahlâkı: Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla her mertebe de o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir. 

 Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir.

 Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde; 

 حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

 “ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen; Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir. Diye buyurulmuştur.[71] 

-----------------

 فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ {الشعراء/216}

 “Fe-in ‘asavke fekul innî berî-un mimmâ ta’melûn(e)” Eğer sana karşı gelirlerse, “Şüphesiz ben sizin yaptığınız şeylerden uzağım” de. (26/216)

-----------------

 Efendimiz (s.a.v.) karşı gelmek bizatihi Hakka karşı gelmetir. İlettiği Hakk’ın sözü ve uyarısıdır. 

 Tahallaku bi Resülullah üzere olan “İrfan ehli” “Kamil İnsan” da Resül’ahın ahlakı olan Kûr’ân üzerine uyarır. Ve karşı gelen olursa ben sizden uzağım der. Bunlar hakkında fazlası ile malumat İz-Terzi Baba – İbretlik dosyalarda mevcuttur. (Murat Derûni)

-----------------

 وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ {الشعراء/217}

 “Vetevekkel ‘alâ-l’azîzi-rrahîm(i)”

 الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ {الشعراء/218}

 “Ellezî yerâke hîne tekûm(u)”

 وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ {الشعراء/219}

 “Vetekallubeke fî-ssâcidîn(e)” Salata (namaza) kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah’a tevekkül et. (26/217-218-219)

-----------------

 Hakiki ma’nâda namaz Hakk’ın huzurunda olma şuurudur. Bu şuura erende 50 vakit namaz ile salat-ı daimun üzere olur. Yani her anı namaz hali ile Hakk’ın huzurunda olmaktadır. Ve bu namaz hali sıfât mertebesi namazıdır. Bu hale eren Arif hakiki ma’nâ da secde erenler arasında dolaşır. Kurbu nevafil halinde olan ve ondan işleyen, tutan, yürüyen, gören, işiten vekili Allah’tır. Ve İnsan-ı Kamil – Kamil İnsan bunların arasında dolaşır. 

 "Namazda Hakk’ı görürsen, Hakk da seni görür. O zaman secden hakikî olur."[72]

 Sâcidler içinde takallüb bulmam için, ben enîn içinde adem ve efsâne olurum.

 Bu beyt-i şerîfde sûre-i Şuarâ’da olan (Şuarâ, 26/217-219) ya’nî “Âziz ve râhîm olan Allah Teâlâ’ya tevekkül et; öyle Allah ki, sen teheccüd namazına kalktığın vakit seni ve sâcidler içinde takallübünü görür” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

 Ya’nî vaktâki âbidler bu kitâb-ı Mesnevîile intifa’ edip, hakâyıka urûc ederler ve onunla amel ederler, ben bu vücûd-ı izâfı ve mecâzî âleminden ma’dûm ve efsâne olduğum vakit, bunların ameli, benim amelim olur. Binâenaleyh âbidler ve sâcidler içinde munkalib olurum; ve bu da bir nevi’ bekadır. Veyâhud sâcidlerde takallübden murâd, bununla amel tarîkıyla onlara kemâl erişdirmek olur.[73]

-----------------

 إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {الشعراء/220}

 “İnnehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)” Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (26/220)

-----------------

 Semi ve Alim esmâlarının hakiki faili Hüve’dir. Hüve’si Hüve’sin O olmuş kulundan hakkıyla işitir ve bilendir. (Murat Derûni)

-----------------

 هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَن تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ {الشعراء/221}

 “Hel unebbi-ukum ‘alâ men tenezzelu-şşeyâtîn(u)” Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? (26/221)

 تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ {الشعراء/222}

 “Tenezzelu ‘alâ kulli effâkin esîm(in)” Onlar, her günahkâr yalancıya inerler. (26/222)

-----------------

 يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ {الشعراء/223}

 “Yulkûne-ssem’a veekseruhum kâzibûn(e)” Bunlar da şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu ise yalancıdır. (26/223)

-----------------

 Bu âyetlerden sonraki âyette şeytanların vehminin zemm edilen şaiirlerdir. Bu yalancı şaiirlerin kuruntu olan sözlerine kulak ve nefsi emmare yaşantısında olanlar kulak verir. (Murat Derûni)

-----------------

 وَالشُّعَرَاء يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ {الشعراء/224}

 “Ve-şşu’arâu yettebi’uhumu-lgâvûn(e)” Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar. (26/224)

-----------------

 Âyetteki şâirler, İbni Abbâs'a göre müşrik şâirlerdir ki Mukaatil, adlarını saymıştır. Abdullah-az Zib'ari, Abu-Süfyan ibn-al Hars, Hubayrat ibni Abu-Vahab, Mûsâfi'ibni Abdi Manaf, Abu-Gırra, Abdullah, Umayyat ibni Ahıssalt, bunlardandır. Hz. Peygamberi ve ashabını hecvederler, biz de onun gibi sözler söyleriz derlerdi. Kızınca söven, söyleyince yalanlar düzen, övünce yalan söyleyip övdüğü adama, sahip olmadığı vasıfları veren şairlerin hepsidir diyenler de olmuştur.[74]

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.

 Îsa’nın eşeğinden şeker esirgenmiş değildir. Yakut eşek hilkatte samanı beğenici geldi.

 Meselâ Îsâ (a.s.)ın eşeğinden sûrî şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek yaratılışında gıdâlar içinde samanı beğendi; ve isti’dâdı şekerden nefret ve samana rağbet etmekten ibâret oldu.

 Eğer şeker eşeğe tarab hop arıcı olaydı, eşeğin önüne şeker kantarı döker idi.

 Ya’ni, eğer şeker eşeği sevindirici bir gıdâ olaydı Îsâ (a.s.) eşeğin önüne kantarlar ile şeker dökerdi. Binâenaleyh îseviyyü’l-meşreb olan insân-ı kâmil dahi isti'dâtsız olan dervişlerin önüne feûlün ve fâilât gibi vezinlere uydurul-muş elfâz samanlanm döker, çünkü onlar bunlardan hoşlanırlar; ve müstaid olan dervişler ise o samanları bırakıp içindeki şekerleri yerler. İşte bu Mesnevî-i Şerîf dahi bu kabildendir. Ma’lûm olsun ki, şiir söylemek mutlak mezmûm değildir. Zîrâ eş’âr iki nevi’dir. Birisi Kur’ân ve ahâdîsin esrânna ve maârif ve hakâyık-ı ilâhiyyeye dâir olan şiirlerdir ki, bunlar makbûl ve mübârektir. Binâenaleyh bu şiirlerin sâhibleri, kendi ma’rifetlerini halka satmak için değildir. Belki ehl-i gafleti zarîf sözleriyle îkâz içindir. Diğer nev'i’ise: Halka kendi hünerlerini ve zekâlarını gösterip hürmet kazanmak için erbâb-ı gaflet tarafından söylenen şiirlerdir ki, bunlar birtakım hayâlât kümelerinden ibârettir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimizin büyük mahdumları Sultân Veled hazretleri bu iki nevi’ şiirler hakkında şöyle buyururlar.

 “Hak âşığının şiiri bütün tefsîr-i Kur’ân’dır. Şâirin şiiri ise karnı tokun hararetidir veyâhud sarmısaktan müteveilid olan hararettir. Âşığın şiiri teceli-i Hakk’a olan hayretten ve kendinden geçmektendir. Şâirin şiiri onun nefsânî varlığının neticesidir. Nitekim bî-çûn olan Hak Teâlâ onların hakkında sûre-i Şuarâ’da (Şuarâ, 26/224) “Şâirlere azgınlar tâbi’ olur" buyurdu."[75]

-----------------

 أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ {الشعراء/225}

 “Elem tera ennehum fî kulli vâdin yehîmûn(e)”

 وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ {الشعراء/226}

 “Veennehum yekûlûne mâ lâ yef’alûn(e)” Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler. (26/225-226)

-----------------

 Hakikat yolundan saparak nefsin esiri olarak, nefsin arzularına göre değişen fikirler ve hevesler ile şaşkın şaşkın dolaşırlar. 

 "Her vadide dolaşanlar", nefsin hevâsına uyanlardır; hakikat ehli ise bir yolda sabit kalır.[76] 

-----------------

 إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانتَصَرُوا مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ {الشعراء/227}

 “İllâ-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti vezekerû(A)llâhe kesîran ventesarû min ba’di mâ zulimû(k) veseya’lemu-llezîne zâlemû eyye munkalebin yenkalibûn(e)” Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah’ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar başka. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir. (26/227)

-----------------

 İstisnâ edilenler, Ravâhaoğlu Abdullah, Mâlik oğlu Kâ'b, Sâbitoğlu Hassân gibi Hz. Muhammed (s.a.a)'i öven, müşrik şâirlerinin hecivlerini reddeden iman sâhibi şâirlerdir.[77]

-----------------

Böylelikle ŞU’ARÂ sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, zahir bâtın hastalıklardan rabbimin şifa isminden hissedar olmaları niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 11-07-2025

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namık kemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (238+140=378) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- "Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur;" (26/80) ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 250) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi hz. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Rahman Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 113… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 153 ↑

- Perişan olmuş… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mûsâ Fassı ↑

- Fusûs’ul Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin Terzi Baba Şerhi – Mûsa Fassı, 20…25. Paragraflar ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –Taha Sûresi– Tasavvuf Serisi 57 – Sayfa 39… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 148… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 149… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 151… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 296… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba– Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 152… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 151… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 158… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 13 ve Hakikati İlahiyye – Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 110… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 169… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 13 ve Hakikati İlahiyye – Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 100… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – İrfan Mektebi – Tasavvuf Serisi 14 – Nefsi Mutmainne bölümünden özet olarak… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13-– Tasavvuf Serisi 91 – Sayfa 10… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 260) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 265) ↑

- Cehennemin Tecellî Hakikati (Fütûhât-ı Mekkiye II. 425) ↑

- Ma'bûdların İflası (Fütûhât-ı Mekkiye III. 535) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 270) ↑

- (Füsûsul Hikem, "İblis" bölümü) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 275) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 280) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 13 ve Hakikati İlahiyye – Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 89… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 69… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 69… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 70… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 70… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 71… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 71… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 71… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 72… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 72… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 72… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 73… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 73… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (2) Hz. Nuh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 79… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hûd Fassı giriş bölümünden. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 9… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Fusus’ül Hikem - Salih Fassı – Hikmet bölümü. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – -A'yân-ı Sâbite kazâ ve kader – Tasavvuf Serisi 78 – Sayfa 91… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba– Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 153… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Â’raf Sûresi– Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 100… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Â’raf Sûresi– Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 109… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Â’raf Sûresi– Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 111… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Terzi Baba (1) – Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 294… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Â’raf Sûresi– Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 116… ↑

- *Füsus’ul hikem Muhyiddin-i Arabi – A.Avni Konuk Cilt 1 Mukaddime S.27 sadeleştirilerek özet N.A. ↑

- *Diyanet Ansiklopedisi ilgili bölüm Cebrâil Sayfa 202 ↑

- *Rehber ansiklopedi cilt 4 – S. 286 özet ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 102… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Yusuf Suresi – Tasavvuf Serisi 22 – Sayfa 16… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 137-5-2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 137 – Sayfa 245… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi hz. ↑

- Hicr Suresi 15/16-17-18 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – İrfan mektebi Hakk yolu- – Tasavvuf Serisi 14 – Sayfa 63… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi hz. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 307… ↑

- Abdulbaki Gölpınarlı Meali ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 68… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi hz. ↑

- Abdulbaki Gölpınarlı Meali Şu’arâ Suresi 227. Ayet Açıklaması ↑
