# Mü'minûn Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mu-minun-suresi
**Sayfa:** 159

---

Kur'ân-ı Kerîm'de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ'şari, Te'vil ve Tefekkürü.

(23) MÜ'MİNÛN Sûresi.

NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (239-23-7) GÖNÜLDEN ESİNTİLER

KUR'ÂN-I KERÎM'DE YOLCULUK

(239-23-7) MÜ'MİNÛN SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen Terzi Oğlu Cem Cemâlî

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (239-23-7) NECDET ARDIÇ

İZ-TERZİ BABA

" İz- -T-B- "Es Selâm, En Necat" Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0533) 774 39 37

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

# 

İçindekiler

ÖN SÖZ (4)

Sûre Hakkında Genel Bilgiler (6) Âyet (1-4) (9) Âyet (5-8) (18) Âyet (9-12) (23) Âyet (13-16) (28) Âyet (17-20) (34) Âyet (21-24) (43) Âyet (25-28) (50) Âyet (29-32) (55) Âyet (33-36) (60) Âyet (37-40) (64) Âyet (41-44) (68) Âyet (45-48) (72) Âyet (49-52) (77) Âyet (53-56) (83) Âyet (57-60) (89) Âyet (61-64) (92) Âyet (65-68) (96) Âyet (69-72) (98) Âyet (73-76) (103) Âyet (77-80) (114) Âyet (81-84) (118) Âyet (85-88) (120) Âyet (89-92) (124) Âyet (93-96) (129) Âyet (97-100) (132) Âyet (101-104) (135) Âyet (105-108) (139) Âyet (109-112) (151) Âyet (113-116) (157) Âyet (117-118) (161) Terzi Baba Kitapları (166)

# ÖN SÖZ

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a; salât ve selâm Habîb-i Kibriyâ Muhammed Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz'e, âline ve ashâbına olsun.

Muhterem okuyucum, elinizdeki bu kitap, Terzi Baba'nın "Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk" serisinin bir parçası olan (23) Mü'minûn Sûresi'nin i'şârî tefsîridir. 

Terzi Baba, bugüne dek 50'yi aşkın sûrenin i'şârî tefsîrini kaleme alarak bu sahada eşsiz bir hazîne oluşturmuştur. Bu zengin birikimin tamamlanmasını arzu eden çevremizdeki gönül dostlarının talepleri üzerine, kalan sûrelerin de tefsîr edilmesi için bir çalışma başlatılmış ve bazı sûrelerin yorumlanması Terzi Baba'nın mânevî evlâtlarına tevdî edilmiştir. 

Bendeniz de âcizâne, bu kutlu çalışmada görev alan bahtiyârlardan biriyim. Bu bağlamda, daha önce (8) Enfâl ve (15) Hicr sûrelerinin tefsîrini Cenâb-ı Hakk'ın izni ve Terzi Baba'nın himmeti ile tamamlamıştım. Bunların ardından, (23) Mü'mi-nûn Sûresi üzerinde çalışmaya başladım ve gönlümde bulabildiklerimi araştırıp öğrendiklerimle bir araya getirerek bu sayfalara aktarmaya gayret ettim.

Şunu önemle vurgulamak isterim: Bu kitaptaki bâtınî ve enfüsî yorumlar umûmu bağlamaz ve âyetlerin zâhirî yorumlarını da aslâ geçersiz kılmaz. İ'şârî tefsir, mânevî bir zevk meselesidir ve herkesin kendi gönül penceresinden gördüklerini yansıtır. Kur'ân-ı Kerîm'in sonsuz ma'nâ derinlikleri vardır; onu belirli bir anlayışla sınırlamak mümkün değildir.

Muhterem okuyucum, bu kitâbın yazılışından basımına kadar tüm süreçlerinde emeği geçenleri saygıyla yâd etmenizi ve geçmişlerine hayır duâ etmenizi ricâ ederim.

Yâ Rabb! Bu kitaptan meydana gelecek mânevî hâsılâyı, bizim dünyâmızda veya kâinâtın bilemediğimiz başka yerlerinde yaşamış ya da ileride yaşayacak olan tüm mü'minlerin rûhlarına hediye eyledim. Kabul eyle!

Muhterem okuyucum, bu kitâbı okumaya başlarken, nefsin hevâsından, zann ve hayâlden, gafletten sıyrılmaya çalışarak saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Zîrâ aklımız ve gönlümüz vehîm ve hayâlin etkisi altında iken, gerçek ma'nâda bu ve benzeri kitaplardan faydalanmamız mümkün olamayacaktır. 

Gayret bizden, muvaffakiyet Hakk'tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Terzi Oğlu Cem Cemâlî 

31/07/2025, İSTANBUL

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Kur'ân-ı Kerîm'in (23)'üncü sûresi olan Mü'minûn Sûresi, (118) âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. İsmini ilk âyetinde geçen "mü'minûn" kelimesinden almıştır.

"Mü'minûn", "güvenlik, emniyet" anlamlarını ihtivâ eden "e-m-n" kökünden türemiştir. "Mü'min" kelimesinin çoğuludur ve "îmân edenler, emniyet verenler, tasdîk edenler, tam teslîm olanlar" ma'nâlarına gelir.

Konuları ve Nüzûl Sebebi

Mekke döneminin sonlarına doğru inen sûre, mü'minlerin vasıflarını açıklayarak başlar. İnsânoğlunu evvelâ kendi şaşırtıcı halk edilişi, sonra da yedi kat gökler, belirli ölçülerde yağıp canlıların ihtiyacı için yerde depolanan yağmur, onunla büyüyen bitkiler ve kendilerinden faydalandığımız hayvânlar üzerinde tefekkür ve ibrete dâvet eder. Peygamberlerin kavimleriyle mücâdeleleri ve neticede peygamberlerin kurtulup inkâr-cı toplumların helâk edilişi, Resûlullâh (s.a.v.) hazretlerini ve mü'minleri tesellî ve münkirleri uyarma maksadıyla hatırlatılır. Nübüvvet, tevhîd ve âhiret esâslarına vurgu yapılarak, mîzân-ı a'mâlde ağırlığı çok olanların âkıbetinin felâh, hafif gelenlerinin ise hüsrân olacağına işâret edilerek sûre-i kerîme sona erer. (Kaynak: Kuranvemeali.com) Sûre Hakkında Bir Rivâyet Tirmizî'nin rivâyetine göre Ömer b. Hattâb (r.a.) demiştir ki: "Resûlullâh (s.a.v.) hazretlerine vahy-i şerîf indiği zaman, yanında arı vızıltısı gibi bir şey işitirdik. Bir gün üzerine vahy indi, bir saat bekledik, derken açıldı ve hemen kıbleye dönüp mübârek ellerini kaldırdı: 'Yâ Rabbi! Artır, eksiltme; ikrâm et, bizi küçük düşürme; bize ver, mahrûm etme; bizi tercîh et, bizim üzerimize başkalarını tercîh etme; bizden râzı ol ve bizi râzı kıl' diye duâ buyurdu. Sonra da yanındakilere 'Bana on âyet indirildi bunları yerine getiren (bunlarla amel eden) cennete girecektir,' buyurdu ve bu sûrenin ilk on âyetini okudu. (Kaynak: Elmalılı Hamdi Yazır'ın "Hak Dini Kur'ân Dili" tefsîri) 

Ebced Sayı Değerleri

Sûrenin ebced sayı değerlerine kısaca göz atalım:

Cüz'ü (18)'dir. "On sekiz bin âlem"in ifâdesidir. 

Mushaftaki sırası (23)'tür. (2) ve (3) olarak ayırırsak; (2) Tek'in "sen ve ben" olarak zuhûr etmesini, (3) ise "yakîn mertebelerini" ifâde eder. Ayrıca, (2 + 3 = 5) eder ki, (5) "Hazarât-ı Hamse" (Beş Hazret Mertebesini) temsîl eder.

Nüzûl sırası (74)'tür. (7) ve (4) olarak ayırırsak, (7) "nefs mertebeleri"ni, (4) ise "şerîat, tarîkat, hakîkat ve ma'rifet mertebeleri"ni ve ayrıca "anâsır-ı erbaa"yı yâni dört unsuru (toprak, hava, su, ateş) ifâde eder. (7) ile (4)'ü toplarsak (11) eder ki "vahdette kesret"tir; ayrıca, "Hz. Muhammed mertebesi"dir.

Âyetlerinin sayısı (118)'dir. (1) ve (18) olarak ayırırsak, (18) bin âlemde zuhûrda olan "Tek Varlık"ın ifâdesidir, diyebiliriz. (11) ve (8) olarak ayırırsak, (11) yukarıda belirtildiği gibidir, (8) ise "cennet mertebeleri"dir, ayrıca "İbrâhîmiyyet mertebesi"dir. (11) ile (8)'i toplarsak (19) eder ki, "Besmele-i Şerîf'in harf sayısı"dır, ayrıca "İnsân-ı Kâmil mertebesi"dir. (118)'in rakamlarını tek tek toplarsak, (1 + 1 + 8 = 10) eder ki, "fenâ-fillâh" ve "Îseviyyet mertebesi"dir.

Kelime sayısı (1840): (18) sayısı "(18) bin âlemi", (40) ise "kemâl yaşı"nı ifâde eder. Rakamlarını toplarsak, (1 + 8 + 4 + 0 = 13) eder ki, "Hakîkat-i Ahadiyyetü'l Ahmediyye mertebesi"dir.

Harf sayısı (4880): (4) ve (8)'in ma'nâsı yukarıda belirtildiği gibidir. (4 + 8 = 12) "Hakîkat-i Muhammedî" ve "İnsân-ı Kâmil" mertebeleridir.

Not: Sûrelerin kelime ve harf sayıları, sayım yöntemlerindeki farklılıklardan dolayı çeşitli kaynaklarda farklılık göstere-bilmektedir. Burada, Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'ân Dili adlı eserinde belirtilen sayılar esâs alınmıştır.

Fâsılâları

Fâsılâları ن (Nûn) (114 âyet) ve م (Mîm) (4 âyet) harfleridir. (114) Kur'ân-ı Kerîm'deki sûre sayısıdır. Böylece, (114) Nûn, tüm sûrelere sirâyet etmiş îmân nûrunun işâretidir, diyebiliriz. (4) Mîm ise îmânın şerîat, tarîkat, hakîkat ve ma'rifet mertebelerindeki hakîkatleridir, diyebiliriz. 

Nûn ve Mîm harflerinin ebced sayı değerleri şu şekildedir: Nûn (50) ve Mîm (40). Toplarsak, (50 + 40 = 90) eder. Sondaki (0)'ı ayırırsak geriye (9) kalır ki, Mûseviyyet-Esmâ mertebesidir. 

"Mü'minûn" Kelimesinin Ebced Sayı Değerleri

"Mü'minûn" kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin ebced sayı değerleri şöyledir: م (Mîm) = 40, و (Vav) = 6, ء (Hemze) = 1, م (Mîm) = 40, ن (Nûn) = 50, و (Vav) = 6, ن (Nûn) = 50. Toplarsak, (40 + 6 + 1 + 40 + 50 + 6 + 50 = 193) elde ederiz. (1), (3), (9) ve (19)'un ma'nâları yukarıda îzâh edilmişti. (193)'ün rakamlarını toplarsak (1 + 9 + 3 = 13) "Hakîkat-i Ahadiyyetü'l Ahmediyye mertebesi"dir.

"Mü'minûn" Kelimesini Oluşturan Harflerin Ma'nâları

"Mü'minûn" kelimesini oluşturan harflerin ma'nâlarını da kısaca belirtelim: 

Mim: Hakîkat-i Muhammedî ve Hakîkat-i Mü'minûn.

Nun: Nûr-ı Muhammedî ve Nûr-u Îmân.

Vav: Vâhidiyyet.

ÂYET YORUMLARI

-------------------

Âyet 1

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ 

~ ~ ~
Kad eflehal mu'minûn.

Mü'minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.

-------------------

Mü'minûn Sûresi'nin ilk (11) âyeti, mü'minlerin vasıfları ve âkıbetleri hakkında bilgiler vermektedir. 

 "Mü'minûn", "îmân edenler" demektir. Îmân genelde "dil ile ikrâr, kalp ile tasdîk" şeklinde ifâde edilir. Özelde ise Hakk'ın "Mü'min" esmâsının insân aynasında tecellî etmesidir. 

Hakîkî îmâna seyrin dört kapısı vardır:

Bu kapılardan ilki, "İslâm" yâni "teslîm" olmak, inancını diliyle ikrâr (beyân) etmek ve şerîatın beş şartını yerine getirmektir. Bunları yapan kişiye "Müslüman" denir. 

Bundan sonra kişi, sâlih amellerle ve temiz bir niyetle yoluna devâm ederse, daha evvel dilinde olanı kalbi de tasdîk etmeye başlar, böylece ikinci kapıya yâni "îmân" kapısına ulaşıp "mü'min" olur. 

Kişi yine seyrine ve çalışmalarına devâm ederse, meşhûr Cibrîl (a.s.) hadîsinde ifâde edilen, "Hakk'ın her an kendisini gördüğü bilincine" yâni "ihsân" kapısına ulaşır ve ona artık "muhsîn" derler.

Buraya kadarki îmân anlayışı "isneyniyyet" yâni "ikilik" üzerinedir. "Hakk" ve "kul" olarak iki ayrı varlık vehmine dayanır. Eğer kişi, "çık aradan kalsın yaradan" hükmüne uyar da o ikiyi bire düşürür ve Hakk'a dâir şüphesiz ve tereddütsüz bir ilme, "ikân"a, yâni "yakîn"e ulaşıp Hakk'a vâsıl olursa, "ârif"lerden olur. 

Yakîne ulaşıncaya kadar kişi "lâfzen mü'min" iken, diğer ifâdeyle "taklîdî îmân" sâhibi iken, buraya varınca "Hakk'an mü'min" yâni hakîkaten mü'min olur, Hakk esmâsının zuhûru olur.

"Hakkan mü'min" ifâdesiyle nasıl bir îmânın kastedildiğini şu hadîs-i şerîf bizlere bildirmektedir:

Bir gün, Hz. Resûlullâh (s.a.v.) evlâtlığı Hz. Zeyd b. Hârise'ye (r.a.) sordu: "Yâ Hârise, nasıl sabahladın?" O da cevâ-ben: "Hakkan mü'min olarak sabahladım," dedi. Buyurdular ki: "Her bir şeyin bir hakîkati vardır; imdi senin îmânının hakîkati nedir yâ Hârise?" Hz. Zeyd dedi ki: "Nefsimi dünyâ-dan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü müsâvî (eşit) oldu. Ve gündüz susuz ve gece uykusuz oldum ve ke-ennehû (sanki) açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum ve ehl-i cennete nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyâret ederler; ve ehl-i cehenneme nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar." Nebî (s.a.v.) buyurdular ki: "Doğru söyledin, sus fâş etme!" Hz. Hârise'nin bu cevâbı, taklîdî îmândan tahkîkî îmâna geçişin en net târifidir: 

"Nefsimi dünyâdan uzaklaştırdım" ifâdesi, izâfî varlığından ve kesret âleminden yüz çevirip Hakk'a yönelmesini anlatır. 

"İndimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü müsâvî oldu" sözü, kesret âlemindeki zıtlıkların ve itibarî değerlerin, Vahdet ve hakîkat mertebelerinde ortadan kalkmasıdır.

"Sanki açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum" beyânı, gayba olan îmânın, şuhûdî bir îmâna dönüştüğünü bildirir. Arş, Rahmân isminin tecellîgâhı ve ilâhî tedbirin merkezidir. Bu mertebede Hz. Hârise, âlemin ilâhî isimlerle nasıl yönetildiğini seyretmektedir.

Cennet ve cehennem ehlini görmesi ise, Cemâl ve Celâl isimlerinin tecellîlerini ve bu tecellîlerin mazharları olan insânlardaki tezâhürlerini bizzat müşâhede ettiğini ifâde eder. Bir başka yönden daha evvel yaşamış ve kıyâmetleri kopmuş olan Âdem nesillerinin âkıbetlerinin kendisine Hakk tarafından gösterilmesidir.

Efendimiz'in (s.a.v.) kendisine "Doğru söyledin, sus fâş etme!" buyurması ise bu sırların, onu taşıyamayacak olan avâma açıklanmaması gerektiğine işârettir.

Şimdi, yeri gelmişken, "yakîn" hakkında bazı özet bilgileri 15-Hicr Sûresi kitabımızdan buraya aktaralım.

-------------------

İslâm düşüncesinde bilgi türleri genellikle zann, ilm ve yakîn şeklinde derecelendirilir. Yakîn, bu kategoriler içinde en üst seviyede olup, herhangi bir şüphe veya ihtimâle yer bırakmayan kesin bilgiyi ifâde eder.

İbn Arabî Hz.'leri, "el yakîn-i hüve'l hakk" yâni "yakîn, Hakk'ın ta kendisidir" buyurmuşlardır. Yâni, "yakîn", kulun kendine âit zannettiği bütün fiillerin, esmâların ve sıfatların hakîkatte Hakk'a âit olduğunu ve kendi varlığında Hakk'ın varlığından başka hiçbir şey olmadığını kesin olarak idrâk ve müşâhede etmesidir. Bir başka ta'bîrle yakîn, Hakk'ın kendi kendini iki mertebesi ile (Hakk ve halk olarak) müşâhede etmesidir.

Ehlullâh "yakîn"i üç mertebeye ayırmıştır:

İlme'l-yakîn: Hakîkate ilmî yoldan ermektir ki, bir şeyi delîl ve burhân ile bilmektir. Meselâ, bir kimse ateşi görmese dahi, uzaktan dumanını görüp orada ateş olduğu sonucuna ulaşsa, bu ilme'l-yakîndir. 

Ayne'l-yakîn: Hakîkati bizzat müşâhede etmektir. Meselâ, kişi ateşi gözüyle görse ve seyretse, bu ayne'l-yakîndir.

Hakka'l-yakîn: Hakîkati bizzat yaşayarak ve ona vâsıl olarak bilmektir. Meselâ, kişi ateşe girse ve onun hakîkatini bizzât tecrübe etse, bu hakka'l-yakîndir.

Bu mertebeler birbirinden ayrı ve münferit değildir; her mertebe kendinden öncekine câmi olup, onu kemâle erdirir.

------------------- 

Şimdi de, şeriât, tarîkat, hakîkat ve ma'rifet mertebelerindeki îmân anlayışlarını Terzi Baba'nın 11-Vahy ve Cebrâil kitabından kısa bir özet halinde buraya alalım.[1]

-------------------

Îmân, şerîat mertebesinde, ikilik perdesi ("kul" ve "Hakk" ikilisi) üzerine binâ edilmiştir. 

Îmân, tarîkat-esmâ mertebesinde, duygusallık ve muhabbet üzerinedir. 

Îmân, hakîkat-sıfat mertebesinde, ikilikteki tekliği bulmaktır. 

Îmân, ma'rifet-Zât mertebesinde, kendindeki "ulûhiyyet" ve "abdiyyet" mertebelerinin hakkını vererek tek olarak yaşamaktır. " İz- -T-B- "

-------------------

Buraya kadarki bölümde, "mü'minûn" kelimesi üzerinde durduk. Şimdi de "felâha erdiler" ne demek, onu anlamaya çalışalım. 

"Eflehâ" kelimesi, "kurtuluşa ermek, selâmete çıkmak, başarıya ulaşmak, talep ve arzu ettiği şeye ulaşmak" anlamlarına gelir. Zâhiren, cehennemden kurtulmak, cennete kavuşmak ma'nâsındadır. Bâtınen ise, daha bu dünyâdayken beşerî benliğinden ve nefsânî sıfatlarından kurtularak, Hakk'a vâsıl olmak ve ilâhî sıfatlarla bezenmektir.

Sûrenin müjdelediği "felâh", müezzinlerin her gün beş vakit "hayye ale'l-felâh" diyerek tüm mü'minleri çağırdığı kurtuluşun ta kendisidir. Sûrenin ilerleyen âyetleri bizlere bu kurtuluşun yol haritasını sunacaktır.

Meseleye bir başka yönden bakarsak, "felâh" kelimesi, "yarmak, toprağı sürmek" ma'nâsına gelen "f-l-h" kökünden türemiştir. Felâh, çiftçinin sert ve verimsiz toprağı sabanla yararak onu ekilmeye, tohumu kabul etmeye ve ürün vermeye hazır hâle getirmesi gibidir. İşte yarılması gereken bu sert, katılaşmış toprak, kişinin hayâta kesret gözlüğüyle bakan ve kendine müstakil bir varlık vehmeden eğitilmemiş nefsidir. Felâh, bu kesret perdesini ve onu algılayan vehmî benliği yâni ikilik perdesini "yarmakla" olur.

Toprak nasıl sabanla yarılıp içindeki zararlı otlardan temizleniyorsa, sâlikin beşerî benlik toprağı da "mücâhede" ve "riyâzat" sabanıyla sürülür ve mâsiva dikenlerinden arındırılır. Bu hazırlanmış kalp tarlası, mürşid-i kâmilin hayât ve ilim pınarından akan ma'rifet sularıyla sulanarak yumuşar.

Artık hazır hâle gelen gönle, vahdet tohumu ekilir. Sâlikin yolculuğu, bu ilâhî tohumu içinde büyütme, ilâhî muhabbet güneşi ve irfânîyyet suyuyla besleme sürecidir. Ve nihayet felâh, o tohumun çatlayıp filizlenmesi ve varlığın kemâle ermiş meyvesini vermesidir. Bu meyve, artık kendi vehmî benliğinden değil, Hakk'ın varlığıyla var olan, sözü ve ahlâkı ilâhî isimlerin aynası hâline gelen "İnsan-ı Kâmil"dir. Gerçek kurtuluş ve nihaî başarı, bu ilâhî meyveyi kendi varlık ağacında müşâhede etmektir.

"Kad eflehâ" (felâha erdiler): "Eflehâ" fiilinin başına gelen "kad" edatı, fiile "muhakkak, şüphesiz, kesinlikle" anlamı katar ve tamamlanmışlık vurgusu yapar. Bu, mü'minlerin kurtuluşunun sâdece geleceğe dönük bir vaat değil, Allâh katında Levh-i Mahfûz'da yazılmış, hükmü verilmiş bir hakîkat olduğuna işârettir. Hakk'ın ilminde geçmiş, şimdi ve gelecek yoktur; her şey bir "ân-ı dâim" içerisinde mevcuttur ve O'nun nazarında olup bitmiştir. Âyet, mü'minlerin "a'yân-ı sâbite"lerinin, yani onların ilâhî ilimdeki ezelî hakîkatlerinin "felâh" üzere programlandığını bizlere haber vermektedir.

Ancak, burada dikkat edilmesi gereken mühim bir husûs vardır: A'yân-ı sâbiteler ceâl edilmiş (yâni sonradan yapılmış) şeyler (mahlûk) değildir. Hakk'ın Zâtıyla birlikte ezelî olarak vardır. Cenâb-ı Hakk kullarına "sen mü'min ol, sen kâfir ol" diye cebretmez. Kulun ezelî hakîkati ne ise, o hakîkat üzere Hakk'tan vücûd talep eder, Cenâb-ı Hakk da kulunu bu hakîkate uygun bir isti'dâd ve sûret ile zuhûra getirir. Allâh, kullarına kendi isti'dâdlarının gerektirdiği şeyin dışında bir şeyle hükmetmez, çünkü bu zulüm olurdu. Eğer ortada bir zulüm varsa, o kulun kendinden kendinedir (Not: Bu husûsta daha geniş îzâhât daha sonraki âyetlerin yorumlarında verilecektir.)

"Kad eflehâ" ifâdesini bir başka açıdan yorumlarsak, daha evvel bizim dünyâmızda yâhut fezânın farklı yerlerinde yaşamış, kıyâmetleri kopmuş, hesapları görülmüş olan mü'minlerin âkıbetlerini bildirmektedir, diyebiliriz.[2]

-------------------

Âyet 2

اَلَّذٖينَ هُمْ فٖى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُون

~ ~ ~
Ellezîne hum fî salâtihim hâşiûn.

Onlar ki, salâtlarında derin saygı içindedirler.

-------------------

"Hâşiûn" kelimesi "huşû" kökünden türemiştir. "Hâşi", huşû içinde olan demektir; "hâşiûn" ise onun çoğuludur.

"Huşû"nun lügat ma'nâsı "eğilmek, alçalmak, boyun eğmek"tir. Bu kelime, sâdece fiziksel bir duruşu değil, aynı zamanda kalbî bir tevâzu ve teslîmiyet hâlini ifâde eder. 

"Huşû"nun bir diğer ma'nâsı, "kuru toprağın yağmurla yumuşayıp canlanması"dır. Bu, katılaşmış benliğin ilâhî feyz ile yumuşayıp mânen dirilmesine işâret eder. 

Bâtınen "huşû", kulun kendi hiçliğini idrâk edip âlemin Hakk'ın bir tecellî mahalli olduğunu müşâhede etmesiyle oluşan derin bir kalp huzûru ve hayret hâlidir.

Âyette "huşû"nun bir fiil (eylem) olarak değil de bir nitelik (isim) olarak "hâşiûn" şeklinde geçmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu kullanım, huşû'nun mü'minlerin şahsiyetine sinmiş kalıcı ve sürekli bir vasfı olduğunu gösterir.

"Huşû"nun mertebelere göre farklı îzâhları vardır:

Şerîat mertebesinde huşû, gaybî bir Mâbud'a, azamet ve celâlini düşünerek "korku ve ümit" (havf ve recâ) ile titreyerek tâzim etmektir.

Tarîkat mertebesinde huşû, "heybet ve muhabbet" ten doğar. Burada, Sevgili'nin huzûrunda bulunmanın verdiği lezzet ile O'na layıkıyla yönelememe endişesi iç içedir.

Hakîkat mertebesinde huşû, beşerî benliğin ilâhî benlik karşısında eriyip yok olmasından ortaya çıkan bir "fenâ ve hayret" hâlidir.

Ma'rifet mertebesinde huşû, salâtı kılanın da, kendisine salât kılınanın da, salâtın da Hakk olduğunu müşâhede etmenin getirdiği "sükûn" hâlidir. 

Bu bağlamda, huşû ile kılınan salât, kulun kendi varlığından geçerek ulaştığı fenâ'nın ve ilâhî bir kimlikle yeniden dirildiği bakâ'nın âdeta bir provasıdır.[3] 

-------------------

Âyet 3

وَالَّذٖينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ 

~ ~ ~
Vellezîne hum anil lağvi muğridûn.

Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.

-------------------

"Lağv" zâhiren "faydasız, beyhûde, kalbi Allâh'ı anmaktan alıkoyan her türlü boş söz, eylem ve meşgûliyet"tir.

Bâtınen ise, Hakk'tan ayrı bir varlığı olduğu vehmedilen ya da zannedilen her şeydir. Vahdet nazarında Hakk'ın zâtından başka hakîkî bir varlık yoktur. Bütün kâinat, O'nun isim ve sıfatlarının tecellî ettiği bir aynadan ibârettir. Bu tecellîleri ve sûretleri, Hakk'tan ayrı, müstakil varlıklar olarak görmek ve onlara kendiliklerinden bir değer atfetmek, hakîkat nazarında "lağv"dır; boş ve hükümsüz bir görüştür. Çünkü bu varlıklar "bizâtihî" değil, "bi'l-Hakk" (Hakk ile) kâimdirler.

"Mu'ridûn" kelimesi "yüz çevirenler, kaçınanlar" ma'nâ-sındadır. Bu kelimenin de mertebelere göre farklı îzâhları vardır:

Avâmın yüz çevirmesi; harâmlardan, günâhlardan ve bunların işlendiği meclislerden uzak durmaktır ki bu, şerîatın talep ettiği asgarî sınırdır.

Sâliklerin yüz çevirmesi; kendilerini zikrullâh'tan alıkoyan, kalplerini meşgûl eden mâsivâdan arındırmaya çalışmalarıdır.

Âriflerin yüz çevirmesi ise bambaşka olup, bir bakış açısı değişikliğidir. Ârif, kâinattan yüz çevirmez, aksine "kâinatalağv nazarıyla bakmaktan" yüz çevirir. Yâni, "eşyâyı eşyâ olarak görmekten" yüz çevirir. O, artık eşyâda Hakk'ın vechini (Vechullâh) seyreder, her şeyin hakîkatini Hakk'a iâde eder. Bu makâm, Bakara Sûresi 2/115 âyetinin sırrının yaşandığı yerdir: "Ve lillâhil meşriku vel magribu fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh innallâhe vâsiun alîm" (Doğu da batı da Allâh'ındır. Nereye yönelirseniz Allâh'ın vechi oradadır. Şüphesiz Allâh her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.)

"Hakîkî mü'min", lağvdan, yani Hakk'ın vechini örten bu kesret perdesinden yüz çevirdiğinde, baktığı her yüzde ve döndüğü her yönde zâten mevcûd olan ilâhî vechi müşâhede etmeye başlar. Onun için artık doğu-batı, sağ-sol kalmaz; tüm yönler vahdet merkezinde birleşir.

-------------------

Âyet 4

وَالَّذٖينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ فَاعِلُونَ 

~ ~ ~
Vellezîne hum lizzekâti fâılûn.

Onlar ki, zekâtı öderler.

-------------------

"Zekât", lügatte "temizlenmek, arınmak, artmak ve bereketlenmek" ma'nâlarına gelir. Zâhiren, zengin birinin, üzerinden bir yıl geçmiş olan servetinin kırkta birini hesaplayıp muhtaçlara dağıtmasıdır. Bu, malı temizler ve bereketlendirir. Ayrıca, sosyal adâleti ve dayanışmayı sağlar.

Bâtınî yönüyle zekâtı iki şekilde düşünebiliriz. Eğer, kelimeyi "temizlenme ve arınma" anlamlarıyla alırsak, nefsin tezkiyesi ve mâsivâya olan bağımlılıklardan arındırılmasıdır. Eğer, "artma ve bereketlenme" anlamıyla alırsak, nefsânî yüklerden kurtuldukça, kişide rûhânî ve mânevî hâllerin çoğalmasıdır, diyebiliriz.

"Zekât" insâna mülkün hakîkî sâhibinin Allâh Teâlâ olduğunu tâlim eden mühim bir ibâdettir. Zekât olarak verilecek malı kendi mülkü zanneden ve nefsine âit gören kimse, bu farzı yerine getirirken nefsânî yönden epeyce zorlanır. Hâlbuki o malın Hakk'tan gelip Hakk'a âit olduğunu ve kendisinin ancak bir emânetçi mesâbesinde bulunduğunu idrâk ve müşâ-hede etse, tam bir huzûr ve teslîmiyet içinde Hakk'tan aldığını yine Hakk'a (O'nun ihtiyaç sâhibi kullarına) teslîm eder.

Zekât ibâdetiyle başlayan bu anlayış geliştikçe, kişi yalnızca zekâta konu olan malların değil, tüm varlığının ve tüm mevcûdâtın hakîkî mâlikinin Hakk olduğunu ve her şeyin Hakk'ın zuhûr ve tecellî mahalli olduğunu yakînen idrâk etmeye başlar, böylece vehm ve hayâl ettiği nefsânî ve beşerî varlığını terk ederek tam bir "fakr" hâli üzere fenâ-fillâh mertebesine ulaşır. Böylece, zekâtın hakîkî fâili olup "lizzekâti fâ'ilûn" sözünün sırrına mazhar olur; yâni verenin de, verilenin de, alanın da Hakk'ın gayrı olmadığını müşâhede eder.[4]

-------------------

Âyet 5

وَالَّذٖينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ 

~ ~ ~
Vellezîne hum lifurûcihim hâfizûn.

Onlar ki, ırzlarını korurlar.

-------------------

Bu âyet zâhiren, mü'minlerin temel vasıflarından birinin cinsel iffetlerini korumak, zinâdan ve diğer gayrimeşrû cinsel ilişkilerden uzak durmak olduğunu belirtir. 

"Furûc": "Yarık, açıklık" anlamına gelen "ferc" kelimesinin çoğuludur. Zâhiren cinsel organları, bâtınen ise insânın dış dünyâya ve varlığa açılan tüm kapılarını (göz, kulak, ağız ve gönül) ifâde eder.

"Hâfizûn" (Koruyanlar): "Hıfz etmek" demek, zâhiren, ırzını ve iffetini korumak demektir. Enfüsî ma'nâda ise, yukarıda belirtilen kapılardan içeri "gayrullâh"ı almamaktır. 

"Gözü korumak": Zâhiren, harâmlara bakmaktan kaçınmaktır. Bâtınen ise, eşyâya Hakk'tan ayrı bir müstakil bir şey gözüyle bakmaktan sakınmaktır.

"Kulağı korumak": Zâhiren, kulağı gıybet, yalan ve boş sözlerden korumaktır. Bâtınen, işittiği varlıklara Hakk'tan ayrı kimlikler vermekten sakınmaktır.

"Dili korumak": Zâhiren dili kötü söz söylemekten, bâtınen Hakk ve hakîkat dışındaki konularla meşgul etmekten korumaktır.

"Gönlü korumak": Gönül, Hakk'ın nazargâhıdır, Beytul-lâh'tır. Oraya mâsivânın, şüphelilerin, dünyevî hırsların ve benlik putunun girmesine izin vermemek onu korumaktır. Gönlün "ferci", sâdece ilâhî aşk ve ma'rifetullâh'ın giriş kapısı olmalıdır.

-------------------

Âyet 6

اِلَّا عَلٰى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومٖينَ 

~ ~ ~
İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum feinnehum ğayru melûmîn.

Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan câriyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.

-------------------

Bir evvelki âyet-i kerîmede geçen "koruma" ifâdesi mutlak bir inzivâ, varlıktan tamâmen el etek çekme anlamına gelmez. Okuduğumuz âyet, "illâ" (ancak, hâriç) diyerek meşrû bir kapı açar. Varlıkla helâl ve meşrû bir ilişkinin sınırlarını belirler. 

Zâhiren bakıldığında, nikâhlı eşler ve câriyeler ile cinsel ilişki helâl kılınmıştır. Bu sınırı aşanlar (zinâ, eşcinsellik vb.) "haddi aşanlar" olarak nitelenir ve kınanır.

Âyeti işârî olarak yorumlarsak:

"Ezvâc" (Zevceler): Kişinin zevcesi onun nefsidir; kendisi de bir bakıma akıl ve rûhtur. Eğer akıl, nefsin başına buyruk hevâ ve heveslerini dizginleyip onu kendi emrine almışsa, yâni onu terbiye ederek kendine meşrû bir "eş" yapmışsa, bu izdivâc helâldir. Bu, nefsin meşru ve fıtrî arzularının, aklın denetiminde, Hakk'ın rızâsına uygun şekilde kullanılmasıdır.

"Mâ meleket eymânuhum" (Sağ elin sahip oldukları): "Eymân", "sağ el" ma'nâsınadır. "Sağ el" "akl-ı küll", "sol el" ise "nefs-i küll"dür.[5] Bu çerçevede, "sağ elin sahip oldukları" kişinin akl-ı küll yönündeki (ona uygun) düşünce ve faâliyetlerdir, diyebiliriz. Kulun, bedensel ve zihinsel melekelerini nefsinin esâretinde değil aklının hükümdârlığında ilâhî yönde kullanmasıdır.

"Ğayru melûmîn" (Kınanmazlar): Kendilerine verilmiş olan "furûc"u Hakk'ın çizdiği sınırlar içerisinde meşrû bir şekilde kullananlar, bundan ötürü kınanmaz ve ayıplanmazlar.

----------------

Âyet 7

فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَاءَ ذٰلِكَ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْعَادُونَ 

~ ~ ~
Femenibteğâ verâe zâlike feulâike humul âdûn.

Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.

-------------------

"Âdûn" (Haddi aşanlar): Hudûdu, yani Hakk'ın belirlediği yukarıda belirtilen sınırları aşanlardır. Zâhiren, Allâh'ın emir ve yasaklarını ihlâl edenlerdir. 

Bâtınen haddi aşmak; nefsini terbiye edip onu aklına ve rûhuna meşrû bir "eş" kılmak yerine, onun kontrolsüz hevâ-sına köle olmaktır. Diğer ifâdeyle, bedenini ve tüm kuvvelerini aklın ve rûhun denetimine ("sağ el") vermek yerine, nefsinin esâretine ("sol el") terk etmek haddi aşmaktır. 

Daha genel ma'nâda, kendine âit müstakil bir varlık vehmederek, Hakk'a âit olan varlık mülkünde O'na ortaklık taslamak, "Hakk'ın hudûdu şuraya kadar eşyânın hudûdu da şuraya kadar" gibi hükümler vermek haddi ve tevhîd hudûdunu çiğnemektir. Bu, Allâh'ın geçici olarak vermiş olduğu emânet-lere sâhip çıkmaya, gasp etmeye kalkışarak O'na ihânet etmektir.

-------------------

Âyet 8

وَالَّذٖينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ 

~ ~ ~
Vellezîne hum liema'nâtihim ve ahdihim râûn.

Yine onlar ki, emânetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler.

-------------------

Âyette mü'minlerin iki vasfı bildirilmektedir. Birincisi, kendilerine emânet olarak teslîm edilen varlıkları koruyup vakti geldiğinde sâhiplerine geri veren emîn kimseler olmalarıdır. İkincisi ise, verdikleri söze (ahd), yaptıkları sözleşmelere, ettikleri yemîne sâdık olup, aleyhlerine olsa dahi bunların gereğini yerine getiren insânlar olmalarıdır.

Bâtınen bakıldığında; 

"Emânet"ten kasıt bir yönüyle, insâna "ve nefahtü" ile üflenen rûh-u ilâhîdir. Bu rûhu, nefsin ve tabiâtın karanlıklarında hapsetmek ona en büyük ihânettir. Ona riâyet etmek ise, onu zikir ve ma'rifetle besleyerek geldiği kaynağa, sâhibine, yâni Hakk'a döndürmektir: "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Muhakkak ki Biz Allâh'tanız ve O'na rücû edeceğiz). (Bakara 2/156) Ancak bu çalışmaların neticesinde kişi kendindeki halîfetullâh, yâni Zâtî zuhûr mahalli olma, potansiyelini açığa çıkarabilir ve kendisine verilen emânetin hakkını gözetmiş olabilir. 

Başka bir yönden, insânın nesi varsa Hakk'ın emânetidir. Hayâtı emânettir. İlim, irâde, kudret, kelâm, basar, sem'… sıfatlarının hepsi Hakk'ın emânetidir, kendine âit bir şeyi yoktur. Bunlardan geçici olarak ve bize yetecek kadar emâneten herbirimize verilmiştir. Eğer biz bu emânetleri Hakk'a kulluk etmek için değil de nefsimize kulluk etmek ve Hakk'a isyân etmek için kullanırsak, o zaman bu çok kıymetli emânetlere ve emânetlerin sâhibine ihânet etmiş oluruz.

"Ahd" kelimesi (15)-Enfâl Sûresi kitabımızın 133-135'inci sayfalarında îzâh edilmişti, oradan buraya aktaralım.

-------------------

Not: Bu bölüm Terzi Baba'nın 19 numaralı Fetih Sûresi ve Fethin Hakîkati isimli kitabından faydalanarak oluşturulmuştur.

İnsânlık tarihindeki ilk ahit, "bezm-i elest"te olmuştur. Cenâb-ı Hakk âlem-i ervâhta (yâni rûhlar âleminde) kullarına "e lestu birabbikum" "ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuş, onlar da "belâ, şehidnâ" "öylesin, şâhitlik ederiz," diyerek cevap vermişlerdir (A'râf 7/172). Bu cevâp, kulluk görevlerinin yerine getirileceği konusunda Hakk'a söz vermek, Hakk'la ahitleşmek anlamına gelir.

İkinci büyük ahit, Hudeybiye'de Hz. Resûlullâh (s.a.v.) ile ashâb-ı kirâm arasında yapılan "bîy'at-ı rıdvân"dır. Bu mühim hâdise Fetih Sûresi 48/10 âyetinde şöyle târif edilir: "İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh, yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecren azîmâ." "Sana bîy'at edenler, aslında Allâh'a bi'at etmişlerdir. Allâh'ın eli onların eli üzerindedir. Kim bağlılığını bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allâh'a verdiği söze bağlı kalırsa, Allâh, ona büyük bir ödül verecektir." Bu muhteşem âyet-i kerîmeyle Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) elinin Allâh'ın eli olduğu ve bu sebeple ona itâat etmenin Allâh'a itâat etmek olduğu açık olarak bildirilmiştir. O bîy'atı yapan sahâbeler bu hakîkati kabûl etmiş ve Hz. Resûlullâh'a sadâkat sözü vermiştir.

Üçüncü büyük ahit, târikat sistemi içerisinde, bir dervişin kâmil bir mürşidin elini tutarak, nefsiyle mücâdele etme ve kendisinin rehberliğinde Hakk yolunda samimiyetle yürüme konusunda söz vermesidir. Eğer eli tutulan mürşid, ârif-i billâh denilen mi'râcını yapmış, Resûl'ün (s.a.v.) resûllerinden ve gönül evlâtlarından olmuş bir kimseyse, bu yapılan tatbîkat, hakîkati îtibâriyle "bîy'at-ı rıdvân" gibidir.

Bu bahsettiğimiz üç ahitten ilki, tüm insânları, ikincisi, sahâbe efendilerimizi ve onların şahsında zâhiren tüm mü'minleri bâtınen Hakk ve hakîkat yolcularını; üçüncüsü ise sâdece İslâm'ın zâhirinden bâtınına geçmeye niyet etmiş kimseleri bağlar. 

İlk ahdin bozulması mümkün değildir. İstisnâsız her insân kendi rabb-i hâssı olan esmâ-i ilâhî cihetinden Hakk'a doğru seyreder (seyr-ilallâh). Ancak, herkesin rabb-i hâssı farklı olduğundan, hepsinin sırât-ı müstakîmleri farklıdır. Meselâ, Hâdi ismi kullarını cemâle, Mudill ismi ise celâle doğru çeker. "Allâh'a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir" hadîsi bu gerçeği ifâde eder. 

Diğer iki ahdin bozulabilmesi mümkündür, çünkü bunlar hidâyet yolu üzere yapılmış ahitlerdir, Hâdi isminin zıttı olan Mudill ve benzeri isimlerin mazharı olan kimseler hidâyet için ahitleşseler bile bu yaptıkları ahde vefâ göstermezler. 

Ahde vefasızlık, enfüsî olarak bakıldığında, Cenâb-ı Hakk'ın bizlere vermiş olduğu esmâ-i ilâhiyyeleri nefsânî yönden kullanmak onlara zulmetmek ve böylece emânete ihânet etmektir.

Bilindiği gibi, ahit kavramına Yahûdîler ve Hristiyanlar da önem vermiş, kutsal kitaplarını Hakk'la kulları arasındaki bir ahit ma'nâsın-da Eski ve Yeni Ahit olarak isimlendirmişlerdir. Ancak, bu topluluklar içinde zaman içerisinde bozulmalar olmuş, ahde vefâ giderek azalmıştır.

-------------------

"Râûn" kelimesi, "gözetmek, gütmek, otlatmak" kökün-den gelir ve bir çobanın (râî) sürüsünü tehlikelerden koruyup en güzel otlaklara sevk etmesi gibi, sürekli ve anbean bir gözetimi ifâde eder. Mü'min, emânetlerini ve ahdini her ân bir çoban dikkatiyle gözetir, korur ve hakkını vermeye çalışır.

Sonuç olarak, felâh ehli mü'min, varlığında Hakk'ın emâ-netlerini taşıdığını ve O'na kulluk sözü verdiğini hiç hatırından çıkarmayan, şuurla yaşayan, emîn ve sâdık insândır.

-------------------

Âyet 9

وَالَّذٖينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ 

~ ~ ~
Vellezîne hum alâ salevâtihim yuhâfizûn.

Onlar ki, salâtlarını muhâfaza ederler.

-------------------

Salâtı muhâfaza etmek dört şekilde düşünülebilir. Birinci-si, salâtlarını vaktinde, şartlarına, rükünlerine ve a'dâbına (ta'dîl-i erkânına) riâyet ederek titizlikle kılmaktır. İkincisi, salât esnâsında kalbi mâsivâdan, vesveselerden ve dünyevî meşgalelerden koruyarak, aklını ve gönlünü Hakk'a yönlendirmek ve ikinci âyette belirtilen "salâtihim hâşiûn" hâlinde olmaktır. Bunun zıttı "salâtihim sâhûn" yâni salâtından gaflette olmak, yanılmaktır (Mâ'ûn 107/5). Üçüncüsü, salâtta gönlüne ilhâm olunan vahdet şuuru ile ilâhî feyz ve nûrları, salât sonrasında da korumak ve hebâ etmemektir. Dördüncüsü,"salât-ı dâimûn" yaşantısına vâsıl olup her an, her nefeste, şuurda ve idrâkte Hakk ile birlikte olmaktır. Burada yapılan fiilin adına "ubûdet" denir ki, bu Hakk'ın kulluk mertebesinden, kulunda kul olarak, kendinden kendine olan ibâdetidir. İbâdet kulun fiilidir, ubûdet ise Hakk'ın fiilidir. 

-------------------

Âyet 10

اُولٰئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ 

~ ~ ~
Ulâike humul vârisûn.

İşte bunlar vâris olanların ta kendileridir.

-------------------

-------------------

Âyet 11

اَلَّذٖينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ 

~ ~ ~
Ellezîne yerisûnel firdevs, hum fîhâ hâlidûn.

Onlar Firdevs cennetlerine vâris olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

-------------------

Bu iki âyet zâhiren, sûrenin başından buraya kadar sayılan ve îmânın gereği olan salâtta huşû, boş sözden yüz çevirme, zekât verme, iffeti koruma, emânete ve ahde vefâ gösterme gibi vasıfları taşıyan mü'minlerin, Firdevs cennetlerine vâris olacaklarını ve orada ebedî kalacaklarını müjdeler.

Bâtınen bakıldığında; hakîkî vârisler, kendi nefsânî varlıklarından geçerek ilâhî tecellîye mazhâr olan yâni ilâhî mirası almaya lâyık hâle gelen İnsân-ı Kâmiller'dir. Bu ilâhî tecellîye giden yol, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ilmî ve ahlâkî mîrasına tâbî olmaktan geçer. Hadîs-i şerîf'te buyrulduğu gibi, "âlimler, peygamberlerin vârisleridir." Başka bir hadîs-i şerifte "Muhakkak ki Allâh insânı Rahmân sûretinde halk etti" buyrulur. İnsân, Hakk'a âit tüm esmâ ve sıfâtları kendi varlığında taşıyan yegâne varlıktır, halîfetullâhtır. Sûrenin başından itibâren belirtilen amelleri zâhiri ve bâtını ile işlediğinde, üzerindeki nefsânî perdeler ve gaflet kalkar, kendisindeki ilâhî hakîkate vâris olur. Bu mîrâsı alan kişiye "Vâris-i Muhammedî" denir. Bunlar, Hz. Resûl-ullâh'ın gönül evlâtlarıdır.

"Firdevs" kelimesinin lügat ma'nâsı "içinde her türlü ağacın, özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe"dir. "Üzüm" meyvesi tasavvufta "kesretteki vahdet"in sembollerinden biridir. Bir üzüm salkımındaki üzüm tanelerinin sûretleri birbirine benzer, ancak aralarında "tanelik" yönünden ayrılık ve gayriyyet vardır. Ancak bu taneler sıkıldığı zaman o "tanelik" hükmü ortadan kalkar, hepsinin suyu birleşerek bir üzüm suyu olur, aralarında ayrılık ve gayrılık kalmaz. O vahdet suyunu içenler, aşkullâh ve muhabetullâh ile sarhoş olup kendilerinden geçerler, beşerî ve vehmî benliklerinden geçip vahdet deryâsına dalarlar. 

Buradan hareketle Firdevs'ten kasıt, kesret anlayışından sıyrılarak vahdeti müşâhede eden kimselerin makâmıdır, diyebiliriz. Bu makâmda cennet nîmetleri, Zâtî müşâhedenin farklı tecellîleridir.

"Firdevs" kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de iki yerde geçmektedir: Okuduğumuz âyette sâdece "firdevs" olarak, Kehf Sûresi 18/107 âyetinde ise "cennâtü'l-firdevs" olarak.

Abdülkerim Cîlî Hz.'leri, İnsân-ı Kâmil kitabında cennetin (8) tabaka olduğunu ve (5)'inci tabakasının Cennetü'l-Firdevs (En Yüksek Bahçe) olduğunu bildirmiştir; îzâhını Abdül-aziz Mecdi Tolun tercümesinden kısaltarak buraya aktaralım (sayfa 345).

-------------------

Beşinci Tabaka: "Firdevs" tesmiye olunan cennettir. Buna "cennet-i maârif" de tesmiye olunur. Bunun zemini, son derece geniştir. İnsân bu cenette irtifâ kesb ettikçe cennet daralır. Hatta o derecede ki, bu cennetin yukarısı iğne deliğinden daha dardır. O dar mahalde eşçâr (ağaçlar), enhâr (nehirler), kuşur (saraylar), hûr-i ayn bulunmaz.

Şu kadar var ki, bu cenette bulunanlar alt taraftaki cennetlere bakınca, oralarda eşçâr, enhâr, kuşur ve hûr-i ayn ve vildân (genç hizmetçiler) görürler. Fakat cennetü'l-maârif'de bunlardan bir şey bulunmaz. Bu cennetin üstündeki cennetlerde de kezâlik (aynı şekilde), mezkûr (anılan) şeyler mevcud değildir.

Bu cennet arşın kapısı üzerindedir. Bu cennetin sakfı (tavanı), arş kapısının sakfıdır. Bu cenette bulunanlar, Cenâb-ı Hakk'ı müşâhede-i dâimdedir. Bunlar şûhedâdır (şahitlerdir); ya'ni, cemâl ve hüsn-i ilâhî şâhidleridir. Nefslerini "fenâ" seyfiyle ifnâ ederek, muhabbetullâhda maktûl olmuşlardır. Mahbûblarından (sevdiklerin-den) başkasını görmezler.

Bu cenette "vesîle" de tesmiye olunur. Çünkü maârif-i ilâhiyye, ârifin ma'rûfa vuslatı için vesîledir. Bu cenette bulunanlar, bundan evvelki cennetlerde bulunanlardan çok azdır. Çünkü cenette tabakât yükseldikçe, sükkânın (sakinlerin) az olması, emr-i vakî'dir.

-------------------

"Hum fîhâ hâlidûn" (Onlar orada ebedî kalacaklardır): Bu ifâde, zâhiren Firdevs cennetlerine girenlerin orada ebedî olarak ikâmet edeceklerini bildirir. Bu ebedîlik, insân anlayışına göre sayılamayacak kadar uzun bir müddeti ifâde eder; yoksa, Hakk'a âit olan mutlak bir ebedîlik gibi değildir. 

İfâdeyi bâtınî olarak ele alırsak, hakîkî fenâ-fillâh ve bakâ-billâh'a ulaşan kimseler için vuslâtın tamamlandığı ve onların vahdet hâli üzere mutlak bir istikrâra kavuştukları anlamına gelir. Burası, artık geri dönüşün, düşüşün veya ayrılığın olma-dığı bir "cem" makâmıdır. Mesnevî-i Şerîf'te Ahmed Avni Konuk bu hâli şöyle ifâde eder (Cilt 1, sayfa 88): "O bir vâsıldır ki, onun için firâk olmak mümkin değildir. Hiçbir üzüm tekrâr koruk olmaz ve hiçbir olmuş meyve tekrâr ham olmaz..." Başka bir yönden "ebedî kalmak", halkiyyetin en temel kayıtları olan zaman ve mekânın prangalarından kurtulup, Hakk'ın "ân-ı dâim" olan zaman ve mekân üstü varlığına dâ-hil olmaktır, diyebiliriz.

-------------------

Âyet 12

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍ 

~ ~ ~
Ve lekad halaknel insâne min sulâletim min tîn.

Andolsun, biz insânı, çamurdan (süzülmüş) bir özden halk ettik.

-------------------

Bu, Zât-ı İlâhî'nin "halaknâ" ("Biz" halk ettik) ifâdesiyle bizzât kendi fiilini anlattığı Zâtî bir âyettir.[6]

"Ve legad halagnâ" (Andolsun Biz halk ettik): 

-------------------

"Halk etmek", ilm-i ilâhîde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir. İnsân beşeriyyeti ve cismâniyeti yönüyle mahlûk'tur, yâni halk edilmiştir. Ancak, rûhâniyyeti itibâri ile hâlıktır, halk edilmemiştir. 

Bu sebeple, Bakara Sûresi 2/30 âyetinde halîfe kelimesinden sonra halk etme ifâdesi değil ceâl etme (kılma) ifâdesi kullanılmıştır: "Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh" "Hani, Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halîfe ceâl edeceğim' demişti." Ceâl etmek, halîfe programının, yeryüzünde, topraktan halk edilmiş olan insân bedeninde Rabb tarafından yüklenerek faaliyete geçişini ifâde eder. " İz- -T-B- "

-------------------

"Tîn" (çamur, balçık, toprak): Bu kelime, insân bedeninin ana malzemelerinin toprak ve su olduğunu bizlere bildirmektedir. "Tîn", bütün formları ve sûretleri kabul etmeye hazır olan bir maddedir.

Toprağın tasavvuftaki karşılığı "hikmet"tir, esmâ karşılığı "Hakîm"dir. Ana malzememiz toprak olmakla birlikte bedeni-mizde dört unsurun tamamı vardır: Su, "hayât" ve "ilim"dir, esmâ karşılığı "Hayy" ve "Alîm"dir. Ateş, "azamet"tir, "Azîm" esmâsının zuhûrudur. Hava, "kudret"tir, "Kâdir" esmâsının zuhûrudur.

"Sülâletin min tîn" (çamurdan süzülüp çıkarılmış öz): İnsân vücûdu, yerkabuğunda bulunan kimyasal elementlerin (karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen, fosfor, kalsiyum, demir vb.) topraktan süzülmesi ve belirli bir ölçüyle bir araya getirilmesiyle oluşmuştur: "Ne var âlemde o var Âdem'de".

-------------------

Âyet 13

ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فٖى قَرَارٍ مَكٖينٍ 

~ ~ ~
Summe cealnâhu nutfeten fî garârim mekîn.

Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik.

-------------------

Zâhirde insânın biyolojik başlangıcını anlatan bu âyet, bâtında her birimizin mânevî potansiyelinin ve bu potansiyelin nasıl yeşerebileceğinin sırrını taşır. 

"Summe cealnâhu nutfeten" (sonra onu "tohum" veya "damla" kıldık): "Nutfe", Arapça'da "küçük bir miktar sıvı" ya da "damla" anlamına gelir. Biyolojik olarak bu, erkeğin spermini veya sperm ile yumurtanın birleşmesiyle oluşan döllenmiş yumurtayı ("zigot") ifâde eder.

Bâtınen ise, henüz form kazanmamış, işlenmemiş ilâhî potansiyeldir. Bu, "halîfe insânın ilk tohumu"dur. 

Enfüsî olarak ise, seyr-i sülûka başlayan sâlikin gönlüne atılan ilk "ma'rifet tohumu"dur. Hakk'a olan mânevî seyrde regâip hâdisesinin karşılığıdır.

"Fî garârim mekîn" (sağlam karargâh): Bu, zâhiren ana rahmidir; rahim, embriyoyu ve fetüsü dış etkenlerden koruyan, kaslı, güvenli ve besleyici bir organdır. Bâtınen ise, mürşid-i kâmilin himâyesidir. Ma'rifet tohumu (nutfe), ancak bu korunaklı ortamda gelişebilir; aksi halde hevâ rüzgârlarıyla yok olup gider.

-------------------

Âyet 14

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖينَ

~ ~ ~
Summe halagnen nutfete alegaten fehalagnel alegate mudğaten fehalagnel mudğate ızâmen fekesevnel ızâme lahmâ, summe enşeé'nâhu halgan âhar, fetebarakallâhu ahsenul hâligîn.

Sonra bu az suyu "alaka" hâline getirdik. Alakayı da "mudga" yaptık. Bu "mudga"yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihâyet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Halk edenlerin en güzeli olan Allâh ne bereketlidir!

-------------------

Bu âyet, zâhirde insânın ana rahmindeki oluşumunu hayranlık verici bir hassasiyetle anlatırken, bâtında bir sâlikin mânevî rahîm olan irşâd ve terbiye altında mânen doğuşunu tasvîr eder.

"Alaka" (asılıp tutunan): Zâhiren, embriyonun rahîm duvarına tutunması; enfüsî olarak, ma'rifet tohumunun sâlikin gönlüne tutunması yâni sâlikin Hakk'a olan seyrine ve götürücüsüne ciddi olarak "bağlanmaya" başlamasıdır.

"Mudga" (bir çiğnemlik et): Zâhiren, embriyonun şekilsiz bir et parçası halidir. Enfüsî olarak, mânevî potansiyelin yavaş yavaş açığa çıkmaya başlamasıdır.

"İzâm" (kemikler): Zâhirî ma'nâsı açıktır. Enfüsî olarak gönül evini ayakta tutacak olan ana duvarların inşâsıdır.

"Leksevne'l-ızâme lahmen" (Kemiklere et giydirme): Zâhirî ma'nâsı açıktır. Enfüsî olarak, daha evvel karkas şeklinde inşâ edilmiş gönül evinin, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye tecellîleri ile tamamlanması, kişinin mânevî olarak canlanması ve hayât bulmasıdır.

"Summe enşe'nâhu halkan âhar" (Sonra onu bambaş-ka bir şekilde inşâ ettik): Bu ifâde zâhiren, rûhun üflenme-siyle ceninin canlı bir insâna dönüşmesi ifâde etmektedir. Bâtınen ise, daha evvel tekâmül süreci târif edilen sâlikin büyük bir içsel dönüşüm geçirmek sûretiyle İnsân-ı Kâmil oluşu, Hakk'ın isim ve sıfatlarının en kâmil aynası hâline gelmesi târif edilmektedir, diyebiliriz. 

"Fetebarakallâhu ahsenul hâlikîn" (Halk edenlerin en güzeli olan Allâh ne bereketlidir!): Âyetin bu bölümüne kadar Allâh Teâlâ insânın inşâ sürecini Zât mertebesinden "bunu biz yaptık" diyerek târif etmekteydi. Ancak âyetin geri kalanında anlatım tarzının değiştiğini görüyoruz. Bu sefer başka bir mertebeden, Ahadiyyet mertebesinden, Zât-ı Muallâk'ın yukarıda bahsedilen fiilleri övülmektedir. 

"Hâlikîn" (halk ediciler) ifâdesi oldukça dikkat çekicidir. Allâh'tan başka halk ediciler mi vardır? "Halk ediciler" derken kimler kastediliyor?... türünden soruları akla getirmektedir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın "Hâlık" isminin tecellîgâhı olan mahallerdir. Meselâ, cenin anne rahminde "Hâlık" esmâsının annedeki tecellîsi ile oluşmaktadır. Ancak, bu esmâ hakîkatte Hakk'a ait olduğundan, Hâlık-ı Mutlak olan, tek ve en güzel halk edici Hakk'ın ta kendisidir.

"Tebarakallâh" (Allâh ne Bereketlidir!): Bu ifâdeyi üç yönden düşünebiliriz. Birincisi, zâhiren insânı topraktan halk eden Hakk'ın övülmesidir. İkincisi, bâtınen, Vâhid olan Allâh'ın âlemin her zerresidinde her an esmâ ve sıfatlarıyla yeni bir zuhûr ve tecellî hâlinde oluşu, bereketli oluşu olarak nitelendi-rilmektedir. Üçüncüsü, "ahsen-i takvîm" ve "eşref-i mah-lûkat" olan İnsân-ı Kâmil'i var eden Allâh'ın o aynadaki tecel-lîsinin övülmesidir. 

Bir sonraki âyete geçmeden evvel, Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk Şerhi'nden (12)-(14)'üncü âyetler hakkında iki ayrı bölümü buraya aktaralım.

-------------------

(Cilt 7, sayfa 266) Cenâb-ı Pîr efendimiz "ibret-i cân" tabîrinden, umûm-ı ahvâl-i beşere intikâlen buyururlar ki: "Ey insân, sen de evvelki hâline ve şimdiki hâline bakıp da ibret al! Zîrâ sen evvelen toprak idin. Sonra babanın sulbünde (belinde) nutfe (meni) olup, ananın rahmine munsab oldun (ulaştın), sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, mütenâsıbü'l-a'zâ cisim ve idrâk sâhibi bir insân oldun. Evvelki toprak hâlini ve sonra bir idrâr deliğinden, diğer bir idrâr deliğine akan birkaç katre suyun parçası olduğunu, Ayâz'ın palasları ve çarkları gibi dâimâ gözünün önünde tut da, zekâvetin (zekân) ve sûrî güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!" Nitekim Hak Teâlâ hazretleri bizim mevhum (hayâlî) olan kibirimizi ve enâniyetimizi kırmak için bu evvelki hallerimizi, Kur'ân-ı Kerîm'de gözümüzün önünde tutup, sûre-i Mü'minûn 12-14'de buyurur… 

-------------------

(Cilt 8, sayfa 215)

"Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim"
hadîs-i kudsîsinin tefsîridir

Bu hadîs-i kudsînin Hak Teâlâ hazretleri tarafından Dâvud (a.s.)'a hitâben beyân buyurulduğu rivâyet olunur. "Ey Dâvud ben gizli bir hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı beni bilsinler diye yarattım." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri, "Bu hadîs-i kudsî seneden zayıf ve keşfen sahîhdir" buyururlar.

Ma'lûm olsun ki, vücûd, mertebe-i vahdete, ya'nî, hakîkat-ı muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra, kendi zâtına ve sıfâtına şuûru hasebiyle, zâtında mündemic olan (gizli bulunan) kemâlâtı izhâra (göstermeye) muhabbet etti. Bu zuhûr ve izhâr ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayrı bir şey yoktur ki, ondan hafî (gizli) olsun! Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf, kable'z-zuhûr (zuhûrdan önce) kendi kemâlâtının yine kendisine hafî olduğunu beyandan ibârettir. Ya'nî, "Kable'z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı, zevk-i şuhûdî ile bilmeğe muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yarattım" demektir. Bunun ne gibi bir şey olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder (açıklığa kavuşturur):

Misâl: Kendisinde hattâlık, ressâmlık ve mi'mârlık gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse izhâr edeceği levhalar ile binâların "kenz-i mahfî"sidir. Kendi kemâlâtını zevk-i müşâhede ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildiği ve fakat görmediği bu levhaları tahrîr ve tersîm (yazıp çizme) ve bu binâları inşâ edip izhâr eyledikten sonra "Ben bir gizli hazîne idim bu masnûâtı (yapıtları) zevk-i müşâhede ile bilmek istedim ve bunları yaptım" der ve onları temâşâ edip san'atının kemâlâtını gördükte temeddüh eder (övünür). İşte eşref-i mahlûkât olan insânı âlem-i şehâdette izhârdan sonra Hak Teâlâ hazretlerinin (Mü'minûn, 23/14) ["Yaratanların en güzeli olan Allâh pek yücedir!"] buyurması bu ma'nâdandır.

-------------------

Âyet 15

ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَ 

~ ~ ~
Summe innekum bağde zâlike lemeyyitûn.

Sonra siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz.

-------------------

(12)-(14)'üncü âyetlerde insân bedeninin oluşum aşamaları târif edilmişti. Bu âyetlerin devâmı olarak, (15)'inci âyette ölümden, (16)'inci âyette de ölümden sonra tekrâr dirilişten bahsedilmektedir.

"Summe innekum le-meyyitûn" (sonra elbette ölecek-siniz): Âlemler "kevn" ve "fesâd" ("olma" ve "bozulma") üzere halk edilmiştir. Bu sebeple, her zuhûrun bir başlangıcı bir de sonu vardır. İnsân için de bu böyledir. Ancak, ölüm insân varlığının sonu olmayıp yalnızca dünyâdaki zuhûrunun sonudur, ölüm sonrası cennet ve cehennem olarak bildirilen başka âlemlerde insânın yaşamı başka bir form ve sûrette devâm edecektir. Bir bakıma, Yûnus Emre bu ma'nâyı ifâde etmek için, "ölen hayvân imiş insânlar ölmez" demiştir.

Ölüm, zâhirî ve bâtınî olmak üzere iki türüdür:

Birincisi, zâhirî olanı, "mevt-i ızdırâri" (zorunlu ölüm), biyolojik fonksiyonlarının sona ermesi neticesinde fizik bede-nin ölümüdür. İnsân irâdesinin dışında gerçekleşir ve kaçınıl-maz bir hâldir. Kur'ân-ı Kerîm'de "kullu nefsin zâikatul mevt" (her nefs ölümü tadacaktır) (Â'li Îmrân 3/185, Enbiyâ 21/35, Ankebût 29/57) şeklinde ifâde edilir. 

İkincisi, bâtınî olanı, "mevt-i ihtiyârî" (irâdî ölüm), kişi-nin nefsânî arzularından, beşerî benlik ve kesret perdelerin-den kurtularak "fenâ-fillâh"a (Allâh'ta fânî olma) ulaşması, "lâ" deryâsına dalmasıdır. Hadîs-i şerifte "mûtû kable en temûtû" (ölmeden önce ölünüz) şeklinde ifâde edilmiştir.

 İradî ölümü daha bu dünyâda iken tadanlar için, zorunlu ölüm artık bir son ve korkunç bir yok oluş değil, fânî olandan Bâkî olana bir "vuslat kapısı" hâline gelir. Onlar, ölmeden önce ölerek, ebedî hayâtın sırrına daha bu dünyâdayken ermişlerdir.

-------------------

Âyet 16

ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ تُبْعَثُونَ 

~ ~ ~
Summe innekum yevmel Kıyâmeti tub'asûn.

Sonra yine muhakkak siz, kıyâmet gününde (tekrâr) diriltileceksiniz.

-------------------

"Summe innekum yevme'l-kıyâmeti tub'asûn" (Son-ra kıyâmet gününde diriltileceksiniz): Ölüm zâhir ve bâtın iki türlü olduğu gibi diriliş de öyledir: 

Dirilmekten kasıt zâhiren, tüm insânların kıyâmet günü kabirlerinden çıkarılarak mahşer meydanında toplanmasıdır (umûmî diriliş). O gün Cenâb-ı Hakk "Adl" ve "Hakem" isimleriyle tecellî edecek, herkesin günâh ve sevâplarının muhâsebesi yapılırak hakkında hüküm verilecektir. 

Bâtınen ise "dirilmek", "fenâ-fillâh"tan "bakâ-billâh"a geçmektir; yâni, "irâdî ölüm" ile beşerî ve nefsânî varlığını Hakk'ta fânî kıldıktan sonra, Hakk tarafından kendisine verilen yeni bir "kimlik" ile (Allâh'ın ilmindeki ezelî sûreti olan a'yân-ı sâbitesi ile) yeniden diriltilmektir. Bu dirilişin ardından kişi Hakk'la bâkî olur. Bu, "Kurb'u Ferâiz" yaşantısıdır. 

Bâtınen dirilmek âhirete mahsûs değildir, gönüllerde her ân yaşanmaktadır. Zât'ın perdesiz tecellîsidir. Sâlikin kendi hiçliğini ve Hakk'ın varlığını idrâk ve müşâhede ettiği "ayağa kalkış" (kıyâm) hâlidir. Artık o, dünyâya beşer gözüyle değil, Hakk'ın gözüyle bakar. Bu, onun hakîkate diriltilişidir.

-------------------

Âyet 17

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلٖينَ 

~ ~ ~
Ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn.

Andolsun, biz sizin üzerinizde yedi yol halk ettik. Biz halk ettiklerimizden gaflette değiliz.

-------------------

Bu Zâtî âyet, "halaknâ" (Biz halk ettik) ve "mâ kunnâ" (Biz...değiliz) ifâdeleriyle fâilin doğrudan Zât-ı İlâhî olduğunu vurgulayarak başlar. Kâinat ile insân arasında bir köprü kurarak, "üzerimizdeki" (fevkakum) nizâmın aynı zamanda "içimizdeki" yolculuğun da haritası olduğuna işâret eder.

"Fevkakum" (Sizin üzerinizde): Zâhiren, üzerinizde ifâ-desi ile kastedilen gökyüzüdür. Bâtınen ise nefs ve varlık mertebelerinden ve ilâhî tecellîlerden bahsedilmektedir, aşağıda îzâh edilecektir.

"Seb'a tarâika" (yedi yol): "Tarâik", "tarîka" (yol) kelimesinin çoğuludur. Âyette (7) yoldan bahsedilmektedir.

Müfessirlerin çoğunluğu bu yolları "seb'a semâvât" "yedi kat gök" olarak yorumlamıştır. Bu ifâde, evrenin katmanlı yapısını, gezegenlerin yörüngelerini veya uzayda henüz keşfedilmemiş başka düzenleri ifâde ediyor olabilir.

Bâtınî olarak bakıldığında, yedi yol bir yönüyle Vücûd'un yedi tecellî mertebesidir: (1) lâ-taayyün (Ahadiyyet), (2) taayyün-ü evvel (Ulûhiyyet), (3) taayyün-ü sânî (Vâhidiyyet), (4) mertebe-i ervâh, (5) mertebe-i misâl, (6) mertebe-i şehâdet ve (7) mertebe-i insân. Cenâb-ı Hakk, bu yollardan geçerek "çokluk" âleminde zuhûr eder.

Bir başka yönden, yedi yoldan maksad sıfât-ı subûtiyye olabilir: (1) hayât, (2) ilim, (3) irâde, (4) kudret, (5) kelâm, (6) sem' ve (7) basar.

Enfüsî olarak bakıldığında; yedi yol yedi nefs mertebesini ifâde eder: (1) emmâre, (2) levvâme, (3) mülhime, (4) mutmainne, (5) râdiye, (6) merdiyye, (7) sâfiye. Her bir yol, nefsin bir alt mertebesinden bir üst mertebesine geçişini tem-sîl eder.

Son olarak, yedi yoldan kasıt, İbn Abbâs'tan rivâyet edi-len "yedi arz hadîsi"nde geçen yedi gezegeni ifâde ediyor olabilir: "Yedi adet arz vardır. O yerlerin her birisinde sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Âdem gibi bir Âdem, Nûh gibi bir Nûh, İbrâhîm gibi bir İbrâhîm ve Îsâ gibi bir Îsâ bulunmaktadır."[7]

"Mâ kunnâ anil halkı gâfilîn" (Biz halk ettiklerimizden gaflette değiliz): Gaflet, bir şeyin farkında olmamak, ondan habersiz olmaktır. Bu durum, ancak âlim ile bilinen (ma'lûm) arasında bir "ayrılık" (gayriyyet) olduğunda mümkündür.

Oysa tüm mevcûdât, Hakk'ın kendi Zâtına âit olan ilâhî ilimdeki sûretlerin dış dünyâda zuhûr ve tecellî etmesinden ibârettir. Dolayısıyla, Hakk'ın halk ettiklerinden "gâfil" olması, Zât'ın kendi ilminden, yâni kendisinden gâfil olması anlamına gelir ki, bu muhâldir. Bu hakîkat, "âyet-el kürsî"de açık şekilde beyân olunmuştur. 

O, her şeye kendisinden daha yakındır, çünkü her şey O'nun ilmiyle ve varlığıyla kâimdir. O, bir şeyi dışarıdan seyreden bir "gözlemci" değil, varlığın kendisi olan "şuur"dur. Nitekim, Hadîd Sûresi 57/4 âyetinde buyrulur: "Ve huve meakum eyne mâ kuntum" "Nerede olursanız olun, O sizinle berâberdir." Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, Fusûsu'l Hikem Lokmân Fassı'ndan bir bölümü buraya ilâve edelim (Cilt 4, sayfa 74-77).

-------------------

Allâh Teâlâ وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ (Lokmân, 31/12) ; وَ مَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا  (Bakara, 2/269) ya'nî "Muhakkak biz Lokmân'a hikmeti i'tâ ettik"; "Ve hikmet verilen kimseye muhakkak hayr-ı kesîr (bol hayır) i'tâ olundu" buyurdu. Binâenaleyh Lokmân nass (kesin delil) ile ve Allâh Teâlâ onun için buna şehâdet etmekle, hayr-ı kesîr sâhibidir. Ve hikmet ba'zan müteleffazun-bihâ (dile getirilen, söylenen) ve ba'zan meskûtün-anhâ (hakkında susulan) olur. Lokmân'ın oğluna olan يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ فَتَكُن فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ (Lokmân, 31/16) ya'nî "Ey oğulcuğum! Muhakkak insanın erzâk ve a'mâli, eğer hardaldan bir habbe (tane) miskâli (ağırlığında) olsa, o amel ve rızık habbesi bir kaya içinde, yâhut göklerde veyâ arzda bulunsa, Allâh Teâlâ onu ihzâr eder (hazır eder, ortaya çıkarır)" kavli (sözü) gibi ki, işte bu hikmet, hikmet-i mantûkun-bihâdır (dile getirilmiş hikmettir). O da budur ki: Lokmân Allâh Teâlâ'yı, o habbe ile muhzır kıldı; ve Allâh Teâlâ bunu kitabında takrîr etti (onayladı, yerleştirdi); ve bu kavli kāiline (söyleyenine) reddetmedi (6).

Hikmet, hakāyık-ı eşyâya (eşyânın hakîkatlerine) hâliyle ma'rifettir (vakıf olmaktır). Zîrâ ancak hakāik-ı eşyâyı lâyıkıyla ârif olan kimse, hükmünü mahalline vaz' eder (yerine koyar). Hikmetten bî-behre (nasipsiz) olanların eşyâ hakkında verdikleri hüküm, yerinde olmaz. Onların hükümleri hatâdan sâlim değildir. Allâh Teâlâ hazretleri bâlâda zikr olunan (yukarıda anılan) âyet-i kerîmede ve nass-ı münîfde (yüce/açık delîlde) şehâdet buyurduğu üzere, Hz. Lokmân'a hikmet verdi; ve hikmet ise, hayr-ı kesîrdir. Ve hikmet ba'zan söylenir ve ba'zan meskût bırakılır (söylenmez). Ve telaffuz olunan ve söylenen hikmet, Hz. Lokmân'ın oğluna hitâben beyân ettiği kelâmdır ki, Hak Teâlâ onu bâlâda zikr olunan âyet-i kerîmede bildirdi. İşte bu hikmet, mantûkun-bihâ olan, ya'ni söylenilen hikmettir. Zîrâ Hz. Lokmân Allâh Teâlâ'yı habbe ile muhzır kıldı; ve Hak Teâlâ bu kelâmı kāili olan Hz. Lokmân'a reddetmeyip kendi kitâbında zikr etti. Ve bu hikmet, Allâh Teâlâ hazretlerinin kâffe-i eşyâyı (bütün varlıkları/her şeyi) zâtıyla ve ilmi ile muhît olduğunu (kuşattığını) bildikten sonra söylenebilir. İşte bu kelâm hakāyık-ı eşyânın ke-mâ-hiye ma'rifetine (olduğu gibi/mâhiyetiyle bilinmesine) taalluk ettiği (ilgili olduğu) için Hak, onu kāiline reddetmedi de, kitâb-ı keriminde bu hakikati ümmet-i Muhammed'e ihbâr buyurdu (haber verdi). Zîrâ Hak Teâlâ وَاللَّهُ مِن وَرَائِهِم مُّحِيطٌ (Bürûc, 85/20) ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) âyet-i kerîmeleri mûcibince, bi'l-cümle (bütün) ulvî ve süflî merâtibi (yüksek ve alçak mertebeleri) zâtıyla muhîttir. Şu halde her ihzâr kıldığı, rûhânî ve sûrî erzâk (rızıklar) ve ağdiyenin (gıdâların), Hak Teâlâ hazretleri, hakîkat cihetinden "ayn"ı (ta kendisi) olur.

Ve hikmet-i meskûtün-anhâya (hakkında susulan hikmete) gelince, halbuki o, karîne-i hâl (durumun gereği, halin ipucu) ile bilindi, habbe ile mü'tâ-ileyh (kendisine verilen) olandan onun sâkit olmasıdır (düşmesidir, söylenmemesidir). İmdi onu zikr etmedi; ve oğluna "Allâh onu sana veyâ senin gayrına ihzâr eder " demedi. Binâenaleyh ityânı (verilişini) âmmen irsâl etti (genel bir ifâdeyle söyledi); ve nâzırın (bakanın, konuyu inceleyenin), Allâh Teâlâ'nın وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ (En'âm, 6/3) kavline nazar etmesi (dikkat etmesi) için tenbîh olarak / mü'tâ-bihi (verilen şeyi) semâvâtta veyâhut arzda kıldı (7).

Ya'nî Hz. Lokmân'ın oğluna hitâben söyleyip Kur'ân'da ihbâr buyrulan kelâmda meskût (söylenmemiş) bıraktığı hikmet, habbenin kime ityân olunduğunu (verileceğini) beyân etmemesidir. Hz. Lokmân yalnız, habbe ister semâvatta, ister yerde ve ister kaya içinde olsun, Allâh Teâlâ onu izhâr eder, dedi.

Bu habbe kendisine ihzâr olunan şahsı zikr etmedi; ve Allâh, tahsisan (özel olarak) o habbeyi sana ve senden başkalarına getirir, demedi. Belki habbenin ihzârını sûret-i umûmiyyede zikr etti (genel bir şekilde andı). Ve Hz. Lokmân nâzırın (konuyu inceleyenin) "O göklerde, yerde Allâh'dır" (En'âm, 6/3) âyet-i kerîmesine nazar etmesi için, tenbîh olmak üzere ihzâr olunan habbeyi semavâtta veyâ arzda kıldı. Ve Hz. Lokmân'ın tahsis etmeyip, ta'mîm etmesindeki (genelleştirmesindeki) hikmet budur ki: Allâh Teâlâ, taayyünât-ı semâviyye ve arziyye ile müteayyindir (belirginleşir, ortaya çıkar); ve Hak o taayyünât ile müteayyin olunca bi't-tabi' (doğal olarak) onların cümlesinde hâzırdır (hepsinde mevcuttur). Gerek sûrî ve gerek ma'nevî erzâk dahi o müteayyinât cümlesindendir (o tecellîler arasındadır); ve kezâlik (aynı şekilde) merzûk olan eşhâs (rızıklandırılan şahıslar) dahi âmmeten (genel olarak) bu müteayyinâta dâhildir. Binâenaleyh Allâh Teâlâ rızk ile merzûkun (rızık verilenin) "ayn"ı olup, rızkı bu haysiyetle (bu itibârla) âmmeye (genele, herkese) getirir. Zîrâ Allâh'ın yerde ve göklerde Allâh olması, bi'l-cümle (bütün) taayyünât-ı semâviyye ve arziyye ile müteayyin olup, onlarda hâzır olmasına mütevakkıfdır (bağlıdır). Ve eğer taayyünâtın ve rızk ile merzûkun gayrı olsa, vücûd-ı Hakk'ın mahdûd (sınırlı) olması ve onun hudûd-ı vücûdu, bunların hudûdundan ayrı bulunması lâzım gelip, bu sûrette (durumda) âmmeye ityân-ı rızk (genele rızkın verilmesi) müşkil (zor)olurdu. Binâenaleyh Allâh Teâlâ vücûd-ı latîfini teksîf edip (lâtif varlığını yoğunlaştırıp), bizim a'yân-ı ademiyyemizin (izâfî yokluktaki özlerimizin/hakikatlerimizin) gıdâsı ve rızkı olduğu gibi, vücûd-ı kevnî ve hisside dahi gıdâ sûretinde bizim rızkımız oldu.

Ey tâlib-i hakîkat, bu sözlerden ürkme! Vücûd birdir, o da Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsidir. O vücûd-ı hakîkî herbir mertebede birer sûretle cilve-ger olur (görünür, tecellî eder). Suver-i kesîre (çok sayıdaki sûretler/biçimler), esmâsının kesretinden (çokluğundan) münbaisdir (kaynaklanır). Vahdet-i vücûdu tasdikten ürken ancak evhâmdır. Zîrâ nazar-ı vehmî (vehme dayalı bakış) Hakk'ın vücûduyla vücûd-ı kevnîyi (halk edilenlerin varlığını) ayrı görür.

İmdi Lokmân tekellüm ettiği (söylediği) şeyle ve kendisinden sükût eylediği şeyle, muhakkak Hak, her ma'lûmun (bilinenin) "ayn"ı olduğunu haber verdi. Zîrâ ma'lûm, şeyden eammdır (daha geneldir). Binâenaleyh ma'lûm, nekerâtın enkeridir (belirsizlerin en belirsizidir) (8).

Ya'nî Hz. Lokmân oğluna hitâben tekellüm eylediği kelâm ile, Hak her ma'lûmun "ayn"ı olduğunu haber verdi ki, bâlâda biraz izâh edilmiş idi. Ve kezâ sükût edip, bu kelâmda karîne-i hâl (durumun gereği, hâlin ipucu) ile bize ihbâr eylediği şey dahi, yine bu ma'nâdır. Zîrâ taayyünâttan herbiri ve taayyünât cümlesinden bulunan herbir rızık şey'-i ma'lûmdan ibârettir; ve Hak bu ma'lûm olan taayyünâtın ne sûretle "ayn"ı olduğu yukarıda izâh olundu. İşte Hz. Lokmân'ın tekellüm ettiği kelâmla haber verdiği ma'nâ budur. Ve âlem-i kesîf-i şehâdette müteayyin olan eşyâ-yı ma'lûmeden herbiri, kendi a'yân-ı sâbitelerinin zilâlleri (gölgeleri) olduğu ve a'yân-ı sâbite ise, ilm-i ilâhide sâbit olan suver-i ma'lûme-i esmâiyye (isimlerin bilinen suretleri) bulunduğu cihetle, Hak bunların dahi "ayn"ı olur. Ta'bîr-i diğerle Hak, zâhir olan a'yân-ı hâriciyyenin "ayn"ı olunca, onların bâtını olan a'yân-ı sâbitenin dahi "ayn"ı olur. Binâenaleyh Hak, bir şeyin zâhirinin "ayn"ıdır; diye tekellüm edilmekle iktifâ olunup (yetinilip), Hak o şeyin batnının "ayn"ıdır; denilmekten sükût edilse, karîne-i hâl (durumun gereği) ile bu ma'nâ haber verilmiş olur. Böyle olunca Hz. Lokmân gerek söylediği ve gerek sükût ettiği şeyle, Hak her ma'lûmun "ayn"ı olduğunu tenbîh etmiş oldu.

-------------------

Âyet 18

وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَاَسْكَنَّاهُ فِى الْاَرْضِ وَاِنَّا عَلٰى ذَهَابٍ بِهٖ لَقَادِرُونَ 

~ ~ ~
Ve enzelnâ mines semâi mâem bigaderin feeskennâhu fil ardı ve innâ alâ zehâbim bihî legâdirûn.

Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamâmen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.

-------------------

Zâhirde bir tabiât olayını anlatan bu âyet, bâtında mânevî feyzin ve ilâhî ilmin insân kalbine inişinin muazzam bir ifâdesidir. 

"Enzelnâ", "Feeskennâhu" ve "İnnâ" kelimelerinde geçen "nâ" (Biz) takısı, bu âyetin kaynağının Zât mertebesi olduğunu açık olarak göstermektedir. "Ben" yerine "Biz" den-mesi iki şekilde anlaşılır. Birincisi, "bu işi isim ve sıfatlarımla birlikte yaptık" demektir. İkincisi, "bu işi Zâtî tecellîgâhım olan İnsân-ı Kâmil ile birlikte yaptık" demektir.

"Semâ" (Gök): Gönül âlemidir ki, ilâhî hakîkatler ve feyzler burada tecellî eder.

"Mâen" (Su): Kalpleri dirilitip hayât veren ilâhî ve irfânî ilimlerdir. Ayrıca, ilâhî rahmettir. 

"Ard" (Yeryüzü): İnsânın maddî ve mânevî varlığıdır. 

Buraya kadarki bölüm, ma'rifet suyunun Zât-ı İlâhî tara-fından önce gönül âlemine oradan da beden arzına indirildiğini ve orada kök salıp zuhûra geldiğini ifâde etmektedir.

"Bikaderin" (Belli bir ölçüde): Kader ölçü demektir. İlâhî rahmet ve ilim, sonsuz ve sınırsızdır. Ancak, kişinin gönlünden beden arzına indirilen ilâhî ilim ve feyzler, her bir varlığı a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdı ölçüsünde iner, rastgele inmez. 

"Feeskennâhu" (Biz onu iskân ettik, tuttuk, yerleştir-dik). Gönüllerde kaynayan ilâhî ma'rifet kulun kalbinden akıp da gitmedi, Allâh'ın rahmeti ve Kayyûm tecellîsiyle orada istikrar kazandı, sâbitlendi, varlığının bir parçası hâline geldi.

"İnnâ alâ zehâbim bihî legâdirûn" (Şüphesiz Biz onu gidermeye de kâdiriz): Kula verilen ilâhî rahmetin devâmlılığı mutlak irâde ve kudret sâhibi Allâh Teâlâ'nın irâdesine ve kulun da temiz ve iyi hâllerini sürdürmesine bağlıdır. 

-------------------

Âyet 19

فَاَنْشَأْنَا لَكُمْ بِه۪ جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍۢ لَكُمْ ف۪يهَا فَوَاكِهُ۬ كَث۪يرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۙ

~ ~ ~
Fe enşe'nâ lekum bihî cennâtin min nahîlin ve a'nâb, lekum fîhâ fevâkihu kesîretun ve minhâ te'kulûn.

Onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bu bağ ve bahçelerde sizin için pek çok meyveler vardır ve siz onlardan yiyorsunuz.

-------------------

"Enşe'nâ" (Biz inşâ ettik, meydana getirdik): Bu ifâde, âyetin kaynağının Zât mertebesi olduğunu göstermektedir. 

"Cennâtin min nahîlin ve a'nâb" (Hurma bahçeleri ve üzüm bağları): Önceki âyette gökten inen ma'rifet suyundan bahsedilmişti. Bu su, sâlikin kalbinin kurak topraklarına indi-ğinde, orayı "cennete" dönüştürür ve bu cennette hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirir. 

"Nahl" (Hurma ağacı): Hurma ağacı, tek gövdeli oluşu, "Elif" gibi dimdik duruşu ve tek çekirdekli olan meyvesiyle "tevhîd"in, ayrıca "İnsân-ı Kâmil" sembolüdür. Yüksekteki besleyici ve tatlı meyvesi, doğrudan ilâhî kaynaktan gelen saf feyiz, hikmet ve ma'rifettir.[8]

"A'nâb" (Üzüm bağları): "Üzüm" "kesrette vahdet"in ve "teşbîh"in ifâdesidir. Salkımları ve taneleriyle kesreti, preslendiğinde elde edilen üzüm suyuyla vahdeti ifâde eder. Üzümün vahdet suyu, Hakk yolcularını aşkullâh ile kendinden geçirip fenâ'ya kavuşturur.

"Fevâkihu kesîratun" (Birçok meyveler): Bunlar, âriflerin gönlünden zuhûr eden diğer manevi zevkler, keşifler, ve tecellîlerdir.

"Minhâ te'kulûn" (Onlardan yersiniz): Bu çeşit çeşit meyvelerden ârifler hem kendileri yerler hem de çevrelerindekiler ilmî ve mânevî olarak rızıklandırır, istifâde ettirirler. 

-------------------

Âyet 20

وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَٓاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْاٰكِل۪ينَ

~ ~ ~
Ve şecereten tahrucu min tûri seynâe tenbutu bid duhni ve sıbgın lil âkilîn.

Yine o su ile Sînâ dağında bir ağaç (zeytin ağacı) bitirdik ki hem yağ, hem de yiyenlere katık verir.

-------------------

"Tûri Seynâ'" (Tûr-i Sînâ): "Tûr" kelimesi Arapça'da "dağ" anlamına gelir. "Sînâ" ise Mısır'daki Süveyş kanalıyla İsrâil arasındaki yarımadanın adıdır. "Tûr-i Sînâ" Sînâ yarımadasında yer alan, Hz. Mûsâ'nın (a.s.) ilâhî hitâba mazhar olduğu ve kendisine Tevrât'ın verildiği mukaddes dağın ismidir. Bu dağın diğer adı Cebel-i Mûsâ'dır. 

Enfüsî olarak bakarsak, dağdan maksad kişinin maddî ve mânevî varlığıdır. "Tûr-i Sînâ"ya tırmanmak, nefs ile yapılan mücâdele ve mücâhede neticesinde fikren yükselerek Muse-viyyet (esmâ) mertebesi itibâri ile mi'râc etmek ve ilâhî tecellîlere mazhar olmaktır. Burası, kişide ilâhî tecellîye açık olan gönül âlemini ve nûrâniyyeti temsîl eder.

Terzi Baba'nın çeşitli sohbetlerinde ve kitaplarında ifâde ettiği gibi, "Tûr-i Sînâ" bir başka yönden, kişinin "sine"sindeki yâni gönlündeki turlardır. Museviyyet mertebesi itibâriyle bunlar nefs mertebelerinde yapılan turlardır. Muhammediyyet mertebesi itibâriyle yapılan ise hazerât-ı hamse turlarıdır.

"Şecereten tahrucu" (çıkan ağaç): Ağacın kökü toprakta sâbit olup, dalları göğe (tecellî âlemine) uzanır.

Kul nefsiyle yaptığı mücâhede neticesinde "Tûr-i Sînâ"ya çıktığında, orada ma'rifet suyuyla yeşermiş olan bir ağaç bulur. Bu ağaç, tevhîd ağacıdır. Aynı zamanda, âlem ağacıdır, "şecere-i mübârek"tir. 

Âyette ağacın türü belirtilmemesine rağmen, meyvesinin hem yemekle birlikte tüketilmesi hem de yağından yararlanılmasına ilişkin bilgiler ışığında müfessirler, bunun zeytin ağacı olduğu sonucuna varmışlardır.

Zeytin, "kesretteki vahdetin" (çokluktaki birliğin) işâ-retidir. Zeytin ağacının meyveleri tek tektir, ancak bunlar preslenip yağ haline geldiği zaman "vahdet" olur. Ayrıca, zeytinin tek çekirdekli bir meyve olması da yine "vahdet"in ifâdesidir.

Zeytin hasat edildiğinde hemen yenebilen bir meyve değildir, rengi yeşil ve tadı acıdır. Acılığının ve hamlığının gitmesi için, üstü çizildikten sonra belirli bir süre tuzlu suda ya da asitli bir karışımın içerisinde kapalı bir ortamda bekletilir. Bu süreç enfüsî yönden, ham nefsin "riyâzat ve mücâhede" ile terbiye edilmesinin, acı ve isyankâr tabîatının teslîmiyet suyuyla tatlanmasının ifâdesidir.

Nefs, bu riyâzat sürecinden geçtikten sonra, iki paha biçilmez ürün verir:

"Duhn" (Yağ): Bu yağ, Nûr Sûresi 5/35 âyetinde de belirtildiği gibi, ateş değmeden ışık verecek kadar saf olan "ilâhî ilim ve hikmet"tir. Bu, dışarıyı aydınlatan fizikî bir "ışık" değil, varlığın özünü ve hakîkatini ortaya çıkaran mânevî bir "nûr"dur.

"Sıbgın lil-âkilîn" (Yiyenler için bir katık/boya): "Sibğ", hem "katık, lezzet veren şey" anlamına gelir, hem de "boya" yâni "sibğatullah" (Allâh'ın boyası) demektir. İlâhî ilim ve feyizlerle mânen beslenenler, sâdece bilgi almakla kalmazlar, aynı zamanda "Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanırlar" (tahallûk bi ahlâkillah). Onun hikmeti, yiyenlerin varlığına bir "lezzet" katması ve onların ahlâkını ve fikriyâtını ilâhî bir "renk" ile boyamasıdır.[9]

-------------------

Âyet 21

وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِهَا وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ كَث۪يرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۙ

~ ~ ~
Ve inne lekum fil en'âmi le ibreh, nuskîkum mimmâ fî butûnihâ ve lekum fîhâ menâfiu kesîretun ve minhâ te'kulûn.

Hayvânlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Onların içlerindeki sütten size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır ve onlardan yersiniz de.

-------------------

Bu âyet, zâhiren hayvânların (en'âm) insânlara sunduğu faydaları hatırlatır. Bâtınen bakıldığında;

"Ve inne lekum fil en'âmi le ibreh" (Hayvânlarda sizin için elbette bir ibret vardır.)

"En'âm" (hayvanlar): Kişinin beden varlığını ve hayvânî nefsini temsîl eder. Tıpkı zâhirde hayvânların insân hizmetine verilmesi gibi, insânın fizik bedeni de rûhunun hizmetine verilmiş bir "binektir".

"İbreh" (ibret): "Ubur" kökünden gelir, "geçmek, aşmak" ma'nâsındadır. Dolayısıyla "ibret", sâdece ders almak değil, zâhirî sûretten bâtınî ma'nâya geçiş yapmaktır. İrfân ehli, kendi nefsine ve beden varlığına bakarak oradan ilâhî hakî-katlere "geçiş yapar". Varlığın dış kabuğunda takılı kalmaz.

"Nuskîkum mimmâ fî butûnihâ" (Onların içlerindeki sütten size içiririz.)

"Fî butûnihâ" (Onların karınlarında): "Karın" veya "iç", varlığın zâhirinin ardındaki bâtını simgeler. Tıpkı sütün, kan ile fışkı (atık) arasından saf bir şekilde çıkması gibi (Nahl 16/ 66), ilâhî hakîkatler de bu kesîf, dünyevî ve nefsanî varlığın "içinden" zuhûr eder.

"Nuskîkum" (Size içiririz): Bu "içirilen" şey bâtınen, varlığın hakîkatine dâir ma'rifet ve hikmet sütüdür. "Biz içiririz" ifadesindeki "Biz", bu hakîkatlere ulaşmak için yalnızca kulun kendi çabasının yeterli olmadığını, bu işin ancak Zâtî yardım ve lütufla mümkün olduğunu ifâde eder. Bir başka ifâdeyle, bu ilimler hakîkî ma'nâda ancak ehli olan âriflerden alınabilir.

"Ve lekum fîhâ menâfiu kesîretun ve minhâ te'ku-lûn" (Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır ve onlardan yersiniz de.)

"Lekum fîhâ menâfiu kesîretun" (Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır): Örneğin, onların derisinden ve yünlerinden elbise yapılır ki, bu sâlikin nefsâni arzularınıüzerini örten ve onu dışarıdan gelebilecek vesvese ve benzeri saldırılardan koruyan "takvâ libâsı"dır.

"Ve minhâ te'kulûn" (Onlardan yersiniz de): "Et", nefs-i emmâre ve levvâme ilimlerine işârettir. Âyette sözü edilen et ve süt, sâlikin bu mertebelerdeki mânevî rızıklarıdır.

-------------------

Âyet 22

وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ۟

~ ~ ~
Ve aleyhâ ve alel fulki tuhmelûn.

Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.

-------------------

Bu âyet, mânevî yolculuğun iki temel aşamasını ve vâsıtasını bildirir.

"Aleyha" (Onların, yâni hayvanların üzerinde): Bu, "kara yolculuğunu" temsîl eder. Bu yolculuk, kişinin kendi kendi nefsi ve bedeni "üzerinde", sırât-ı müstakîm üzere yaptığı yolculuktur. Sâlikin, riyâzet, mücâhede ve tefekkürle nefsini terbiye ederek Hakk'a doğru ilerlemesidir. Nefs, bu yolculukta hem binektir hem de en büyük engeldir. Onu kontrol edebilen, yoluna devâm eder.

"Alel fulki" (Gemiler üzerinde): Bu ise "deniz yolculuğunu" temsîl eder. Hayvânların üzerinde yapılan yolculuk kişiyi ilâhî ilim deryâsının kıyısına kadar getirir, ancak daha ileriye götürmez. Kara hayvânlarının sırtına binerek yâni kendi zâhirî amellerine güvenerek o deryâda ilerlemeye çalışan, suda boğulur. 

Deryâya açılmak, yâni madde âleminden ma'nâ âlemine geçebilmek için vâsıta değiştirmek gerekir. Ma'nâ âleminde yapılacak olan seyrin vâsıtası "fulk" yâni "Hakîkat-i Muhammedî gemisi"dir. Bu geminin kaptanı sâlikin götürücüsü olan mürşid-i kâmil'dir. Gemiye binerken, bizi oraya kadar getirmiş olan hayvânlar arkada bırakılmaz (nefs, ameller ve şerîat ahkâmı terk edilmez), onlar da terbiye edilmiş olarak gemiye bindirilir, birlikte seyr edilir.

Enfüsî mânada; Terzi Baba'nın birçok kitabında ifâde edildiği gibi, gemiden kasıt, kişinin levhâ ve çivilerden yapılmış bedeni ve kaptandan kasıt Hakîkat-i Muhammediyye'ye uyum sağlamaya çalışan aklıdır.

-------------------

Âyet 23

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ

~ ~ ~
Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fe kâle yâ kavmi' budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh, e fe lâ tettekûn.

Andolsun, biz Nûh'u kavmine gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allâh'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?"

-------------------

Bu da Zâtî bir âyettir; Nûh'u (a.s.) kavmine "Biz" gönderdik buyrulmaktadır.

"Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî" (Andolsun, biz Nûh'u kavmine gönderdik): Nûh (a.s.) Ulü'l-Azm peygamberlerin ilkidir. İnsânlık, Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.) arasında mânevî anlamda bir fetret dönemine girerek Hakk'tan uzaklaşmış, birtakım putlar yaparak onlara tapmaya başlamıştı.[10] Cenâb-ı Hakk Nûh (a.s.)'ı kavmini şirkten uzaklaşıp yalnızca Allâh'a kulluk etmeye dâvet etmek üzere görevlendirmişti. 

Enfüsî olarak bakıldığında; Nûhiyyet, seyr-i sülûkta çok önemli bir dönemeçtir. Kişinin beşeriyyetinden necât bulup, Hakk'a doğru daha emîn ve mutmâin bir sûrette seyr etmeye başlamasıdır. Nûh (a.s.)'ı irsâl eden Ulûhiyyet mertebesi, akl-ı küll'dür. Nûh (a.s.) Hakîkat-i Muhammedî'nin o mertebedeki nokta zuhûr mahallidir. Nûh (a.s.)'ın kavmi de akl-ı cüz'dür. Akl-ı cüz, akl-ı küll'den Nûh (a.s.) aracılığıyla gelen uyarıları dikkate alıp gerekeni yaparsa necât bulur, aksi halde nefs seline kapılıp helâk olur.

"Yâ kavmi'budûllâh mâ lekum min ilâhin gayruh (Ey kavmim! Allâh'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur.): Nûh (a.s.)'ın kavmi teşbîhî kesret anlayışı üzere idi, yâni farklı farklı putlar edinmiş, onlara tapıyorlardı. Nûh (a.s.) onları tenzîhî vahdet'e dâvet etti. Onları kesretten sakınmaları konusunda uyardı. Ancak, kavmi ötelerde bir Allâh anlayışını kavrayamadıklarından ve çoklu Rabb anlayışı kendilerine daha sevimli geldiğinden, pek azı dışında Nûh (a.s.)'ın dâvetine uymadılar.[11]

"E fe lâ tettekûn" (Hâlâ sakınmaz mısınız?): Bu, cüz'î akla yönelik bir uyarıdır: Kendi parçalanmışlığından ve vehîmlerinden sakınarak küllî aklın rehberliğine sığınmazsan, kaçınılmaz olarak kendi nefsâniyetinin tûfanında boğulacaksın! Nitekim seyr-i sülûkta "Nûhiyyet", tam da bu tûfandan kurtularak hakîkate doğru emîn bir şekilde seyre başlama mertebesidir.

Âyette geçen, ittikâ-takvâ kelimesinin her mertebede farklı îzâhları vardır, bunları Fusûs'ül Hikem, Ahmed Avni Konuk şerhi, İshâk Fassı'ndan buraya ilâve edelim (Cilt 2, sayfa 128).

-------------------

Takvânın üç mertebesi vardır:

Birincisi: Avâmın (sıradan insanların) takvâsıdır ki, Hakk'ın nehy ettiği şeylerden ittikâ (sakınma) ve ictinâbdır (kaçınmadır).

İkincisi: Havâssın (seçkinlerin) takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve mezâmimi (yerilen/kötülenen şeyleri) Hakk'a isnâd etmekten ittikâdır.

Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın (seçkinlerin en seçkinlerinin) takvâsıdır ki, zâten ve sıfaten ve fiilen Hakk'ın vücûdundan gayri bir vücûd isbâtından çekinmektir.

… Ve takvânın bir mertebesi daha vardır ki, bu da "fenâdan sonra bakâ" vaktinde, ya'nî makâm-ı cem'a vâsıl olup "fark"a geldikten sonra olan takvâdır. Ve takvânın her mertebesinde bir furkân, ya'nî Hakk'ı halktan temyîz etmek (ayırt etmek) vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur. إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا (Enfâl, 8/29). Velâkin (fakat) kâffe-i merâtibin (bütün mertebelerin) hakkını îfâ eden (yerine getiren) vâris-i kâmilin furkânı (ayırt etme gücü) sâirlerin (diğerlerinin) furkânından erfa'dır (daha yücedir), ya'nî yüksektir. Zîrâ bu mertebede Hak, cem'iyyet-i ilâhiyyesi ile abdde zâhir; ve abd dahi o cem'iyyete mazhar olduğu halde, Hakk'ın vücûb-i zâtîsi (zatının zorunlu varlığı), abdin fakr-ı zâtîsi ile tefrîk olunur. Ve kendi nefsinde Kur'ân sâhibi olan kâmilin bu furkânı da, abdin Rabb'inden temeyyüzü husûsunda (bu mes'elede zikr olunan furkân gibidir. Velhâsıl ârif "cem'" mertebesinde Hak'tan mütemeyyiz (ayrı) değildir. Meselâ demir ateşte kıpkırmızı olur; ve ateş sıfatıyla muttasıf olur (nitelendirilir). Bu hal demirin ateş ile cem' mertebesidir. Bu mertebede demirle ateşi ayırmak mümkün değildir. Velâkin ârif bu "cem'" makâmından "fark" makâmına tenezzül ettikde Hak'la halk arasındaki farkı isbât etmek için sıfât-ı halkıyyeden bir sıfatla, meselâ vücûdda ve taayyünde Hakk'a "iftikâr" sıfatı ile muttasıf olup makâm-ı ubûdiyyette sâbit-kadem olur.

-------------------

Âyet 24

فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يُر۪يدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةًۚ مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَۚ

~ ~ ~
Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâikeh, mâ semi'nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn.

Bunun üzerine kendi kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allâh dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."

-------------------

"Meleullezîne keferû min kavmihî" (Kavminden inkâr eden ileri gelenler): Bunlar enfüsî olarak, kişinin beden ülkesini ve akl-ı cüz'ünü hükmü altına alan nefs-i emmârenin hissî ve vehmî kuvvetleridir.

"Mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum" (Bu ancak sizin gibi bir beşerdir): Bâtın gözleri kör olan ehl-i küfür'ün ileri gelenleri, Nûh (a.s.)'ın sûretine (beşeriyetine) takılıp o sûretin ardındaki "ma'nâ"yı (Risâlet sırrını) göremedi, ondaki ilâhî tecellîlerden gâfil kaldı. Oysa Peygamber (s.a.v.)'in dilinden Kur'ân'ın öğrettiği sır, tam da buradadır: "Ben de sizin gibi bir beşerim, ancak bana vahyolunuyor" (Kehf 18/110). Bu "ancak" kelimesi, sûretin ötesindeki ma'nâya işâret eder. Kâfirler, bu ma'nâyı inkâr ederek, peygamberleri kendi seviyelerine indirip ona teslîmiyetten kaçınırlar.[12] 

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf şerhinden konumuzla ilgili bir alıntı yapalım (Cilt 1, sayfa 165):

-------------------

[K]âfirler enbiyâ ve evliyânın, kendileri gibi cisim sâhibi olduğunu ve yiyip içtiklerini ve uyuduklarını ve hasta olduklarını ve evlenip öldüklerini gördüklerinden "Mâdemki onlar da bizim gibi insândır, biz de onların yaptıklarını yapabiliriz. Onlar cem'iyyet-i beşeriyyenin muâmelâtı hakkında kânun vaz' ettiler, biz de vaz' ederiz" derler; ve bu husûsta insânın ef'âlini taklîd eden maymuna benzerler. Bu taklîd beşerin tabîatı iktizâsından olup, bâtınında mündemic bir büyük belâdır. Zîrâ beşer bu tabîat-ı taklîd sebebiyle alıştığı fenâ şeylerden vaz geçemez.

-------------------

"Yurîdu en yetefaddale aleykum" (Size üstünlük tasla-mak istiyor): Bu ifâde zâhiren, "sizin lideriniz olup şahsî menfaat sağlamak istiyor" şeklinde Nûh (a.s.)'a yöneltilen bir suçlama ve iftirâdır. Hakîkatte bu sözü söyleyen kâfirler, Nûh (a.s.)'ın aynasında kendi niyet ve arzularını görüp dile getir-mektedirler. Ayrıca, halkın Nûh (a.s.)'a inanması durumunda sâhip oldukları ayrıcalıkları ve iktidarları kaybedeceklerinden korktukları için önce onu "sizin gibi bir beşer" diyerek sıradanlaştırıp, ardından da ona iftirâ atma yolunu tutmuşlardır.

"Ve lev şâallâhu le enzele melâikeh" (Eğer Allâh dileseydi, bir melek gönderirdi): Onlar bilemediler ki, insân melekten üstün bir varlıktır. Meleklerin Âdem (a.s.)'a secde ile emrolunmaları bu hakîkatin açık bir Kur'ânî delîlidir. Melekler esmâ-i ilâhiyyeden yalnızca bir kısmını bünyelerinde toplamışlardır. İnsân (İnsân-ı Kâmil) ise Allâh Teâlâ'nın Celâlî ve Cemâlî bütün isimlerine câmîdir, Allâh'ın halîfesidir. "Alleme âdemel esmâe kullehâ" (Âdem'e bütün isimleri öğretti) (Bakara 2/31) bunun açık bir delîlidir. Kâfirlerin bu en kemâlli tecellîgâhı bırakıp da melek talep etmesi onların basîretlerindeki noksanlığın işâretidir.

İnsâna en güzel örnek ve rehber de yine onun cinsinden, onun hâllerini yaşayan, onun gibi imtihânlara tâbî olan ama bu imtihânlardan geçmiş bir "beşer-resûl" olabilir. Melek gönderilseydi, bu insân için tam bir rehberlik ve örnek teşkil etmezdi. Nefs, bu hikmeti kavrayamadığı için kendi yetersiz-liğine uygun bir delîl talep eder.

"Mâ semi'nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn" (Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık): Bunlar, tahkîk yerine taklîde, hakîkat yerine kökleşmiş zannî ve vehmî alışkanlıkla-rına sarılan kimselerin ifâdeleridir. Kişinin kendi cehâletini ve atâletini, hakîkate karşı bir delil olarak kullanmasıdır. Sorumluluktan kaçmaktır.

-------------------

Âyet 25

اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ بِه۪ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِه۪ حَتّٰى ح۪ينٍ

~ ~ ~
İn huve illâ raculun bihî cinnetun fe terabbasû bihî hattâ hîn.

"Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır. Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz."

-------------------

"İn huve illâ raculun bihî cinneh" (Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır): "Cinnet" kelimesi "örtmek, gizlemek" anlamındaki "c-n-n" kökünden gelir. Aynı kökten gelen cenin anne karnında gizlidir, cin gözlerden gizlidir, cennet ağaçlarla örtülüdür. Bu durumda "bihî cinneh" (onda cinnet var) ifâdesi, bâtıni bir okumayla, "Onun aklı, bizim anlayamadığımız bir âlem tarafından örtülmüştür" anlamına gelir. İnkârcı nefs, bu örtünün "ilâhî hakîkat" olduğunu idrâk edemez ve onu basit bir "delilik" olarak isimlendirir. Onlar, Nûh'un gaybe olan îmânını, aklının "görünenle" (şehâdet) bağının kopması olarak yorumlarlar.

Bu yakıştırma târih boyunca birçok peygambere yapılmıştır. Nitekim, Zâriyat Sûresi 51/52 âyetinde meâlen buyrulur: "Onlardan öncekilere de hiçbir peygamber gelmedi ki, 'O bir büyücüdür' yâhût 'bir delidir' demiş olmasınlar." Peygamberler ve İnsân-ı Kâmiller birer ayna gibidirler. Onlara bakanlar bu aynalarda kendi mânevî hâllerini görürler. Bu sebeple, kâfirlerin Nûh (a.s.)'a "cinnet getirmiş" demesi onların kendilerindeki "cinnet" yâni akl-ı cüz'leriyle kayıtlanıp akl-ı küll'ü inkâr etme hâlinin açık ispâtıdır.

"Fe terabbasû bihî hattâ hîn" (Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz): Kavminin kâfirleri, Nûh (a.s.)'daki ruhânî hâllerin zaman içinde kaybolacağı yâhut dâvetinde başarısız olup vazgeçeceği ümidiyle beklemeye geçmiştiler. Halbuki onlar farkında olmadan başlarına gelecek olan büyük tûfanı beklemekteydiler.

-------------------

Âyet 26

قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ

~ ~ ~
Kâle rabbinsurnî bimâ kezzebûn.

"Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.

-------------------

Nûh (a.s.) kavminin kendisini yalanlaması üzerine, rabbine dönerek yardım istedi. Bu, hem sözle hem de hâl diliyle yapılan bir duâ idi. Yıllarca süren dâvetin ardından sözün bittiği noktaya gelinmiş ve Nûh (a.s.) artık dâvette âciz ve çaresiz kaldığını Rabbine bildirmişti. Bu acziyet ve çaresizlik hâli, Rabbinden yardım gelmesi için en uygun zemindir. Dolayısıyla, kavminin onu yalanlaması zâhiren bir şer gibi görünse de, Nûh (a.s.)'ı tam bir teslîmiyete ulaştırdığı için, Rabbinden yardım ("nusret") gelmesine vesîle olmuştur.

-------------------

Âyet 27

فَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ اَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ فَاسْلُكْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْۚ وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

~ ~ ~
Fe evhaynâ ileyhi enısnaıl fulke bi a'yuninâ ve vahyinâ fe izâ câe emrunâ ve fâret tennûru fesluk fîhâ min kullin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlu minhum, ve lâ tuhâtıbnî fîllezîne zalemû, innehum mugrakûn.

Bunun üzerine Nûh'a, "Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre o gemiyi yap" diye vahyettik. "Bizim emrimiz gelip de tandır kaynamaya başlayınca, (sular coşup taştığında Nûh'a) dedik ki: "Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri aleyhinde daha önce hüküm verilmiş olanlardan başka âileni gemiye al ve zulmeden kimseler hakkında bana hiç yalvarma! Şüphesiz onlar suda boğulacaklardır."

-------------------

Âyetin yorumunu Terzi Baba'nın 6-Peygamber (2) Nûh Neciyullâh isimli kitabından alalım (sayfa 75-80).

-------------------

Burada gemi "fülk" ismi ile anılmaktadır. Nûh'un kavmi böyle bir aracı hiç bilmiyorlar idi. Bu gemi Hakk'ın vahyi ve nezâretinde yapılıyor idi, yâni ustası Hakk idi. Nûh (a.s.) ise O'nun elinde gemiyi yapan âleti idi.

"Fülk" (ebced) hesap sayısı ile toplam (130) sayı değerindedir, sondaki sıfırı alırsak geriye (13) kalır ki, bağlı olduğu yer bellidir.

Bunun diğer bâtın-î hali ise, "nefs" deryasından kurtulmak için, kişi kendi gönlünde (Nûhiyyet) mertebesi itibari ile bağlı bulunduğu yerin târif ve nezaretinde kendisini "nefs" selinden koruyacak gönül "fülk"ünü, gemisini kendi imkânları ile oluşturması gerekecektir. Bu tehlikeli mertebeden - bölgeden ancak böyle geçilmesi mümkün olacaktır.

(…) Yapılan geminin içinde "tennûr" ismi verilen bir araç var-mış. Bazı tefsirler bu "tennûr" denilen aracın Havvâ validemizin ocağı olduğunu yazarlar. Buna göre de bu geminin buharla çalıştığını söylerler. Bir bakıma "kaynama"dan maksad buhar olduğuna göre, buharlı gemilerin proje olarak büyük babasıdır, diyebiliriz.

"Tennûr"un ebced sayı değeri (700)dür, sıfırlarını atarsak geriye (7) kalır ki, bu da bilindiği gibi nefs mertebeleridir. Böylece nefs mertebelerini geçmek için "tennûr"un ateşine ve Nûh'un gemisine ihtiyaç olacaktır.

Türkçe bir kelime olarak baktığımızda (Ten-nûr) kelimesi (Nûrlu-ten) olarak bilinir. Tenden maksad "beden" olduğuna göre bu mertebede bedenimizi karanlıktan aydınlığa çıkarıp nûrlandır-mamız gerçeği açık olarak ortaya çıkmaktadır.

Diğer yönüyle "tennûr" beden gemimizde kaynayan, bize muhabbet hazırlayan gönül kazanıdır diyebiliriz. Âyet-i Kerîme de belirtildiği gibi (Tennûr kaynadığında) ancak beden gemisi harekete geçmeye hazır hale gelebiliyormuş. Aksi halde gemi limanda demirlemiş halde durmuş olacaktır.

Bu geminin yapıldığı tezgâh da "kara" topraktır, etrafta su yoktur, gemi ve sandallar daha ziyâde suyun hemen yanındaki kızaklarda yapılır ki, kolayca suya indirilsin. O gemi ise her tarafı kara olan bir yerde inşa ediliyordu. O güne göre gerçekten bu hâdise çok düşündürücü ve inanılması zor bir olay idi. Kıyasla değil ancak îmân ve tasdik ile bu hâdise kabul edilebilirdi, zâten de öyle oldu, kendi beşerî akıllarıyla kıyas yapanlar böyle bir şeyin olamayacağına kanî oldular bu yüzden inkâr ettiler, sonunda inkâr ettikleri şeyde boğuldular. Îmân ile tasdik edenler ise gemiye sığınıp tûfandan "necat" buldular.

İşte bir sâlik için de bu ibret verici hâdise geçerlidir. Nefis mertebelerini aşarken (Nûh) makamında olan mürşid tarafından yeniden inşa edilen sâlik'in beden teknesine (Tennûr-muhabbet ilkâsı) konduğunda gelecek nefs-i emmâre sellerinin üstünde boğulmadan yüzmeğe hazır halde beklemesidir, bunun işareti "tennûr"un kaynamağa başlamasıdır ki; o zaman yola çıkılır.

İşte karada hazırlanmış olan o gemiyi nefs selleri kendiliğinden yüzer hale getirir. Eğer gemi hazırlanmamış olsa diğerleri gibi seller onu da alıp götürür, gazap sellerinde boğulur gider.

"...hemen o gemiyi her birinden iki çift, aleyhinde söz geçmiş olandan başka aileni de al..."

O geminin içine hayvânlardan da ikişer yani, çift olarak al, yâni o hayvânlar bizlerin varlık sebepleridir, onlardan ihtiyaçlarımızı gideririz, ayrıca onlara beden gemimizde de ihtiyacımız vardır, ve onlar bir bakıma bizde var olan ahlâklarımızdır. Ancak onları başı boş bırakırsak bize zarar verirler, eğer eğitebilirsek o zaman bize yararlı olurlar.

Bilindiği gibi "âile" zâhirde kişilerin en yakınlarıdır; bâtında ise manâ âilesi (esmâ'ül hüsnâ)dır. Gemiye binmeyen eş ve oğul ise esmâyı nefsiyye'den (Azîz ve Cabbâr) isimleridir. "Mudill" isminin zuhûrları ile suda gark olmuşlar, böylece diğer esmâlardan ayrılmışlardır. Bu husûs mühim bir eğitim işidir. “ İz- -T.B- ”

-------------------

Âyet 28

فَاِذَا اسْتَوَيْتَ اَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي نَجّٰينَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

~ ~ ~
Fe izesteveyte ente ve men meake alel fulki fe kulil hamdu lillâhillezî neccânâ minel kavmiz zâlimîn.

Sen ve berâberindeki kimseler, gemiye bindiğiniz zaman: "Bizi zâlim kavmin elinden kurtaran Allâh'a hamd olsun" de.

-------------------

"İsteveyte … ale'l-fulk" (Gemiye yerleştiğiniz zaman): Burada kullanılan "istivâ" fiili "doğrulmak, düzelmek, olgunlaşmak, yerleşmek" anlamlarına gelir. Bu, sâdece gemiye binmek değil, orada temkîn ve istikrâr bulmak, dengeye kavuşmak demektir. Bu hâl zâhiren, Nûh tûfanının sona ermesini ve dalgaların azalmasıyla ortamın sâkinlemesini ifâde eder. 

Bâtınen ise sâlikin, kendisini hakîkatten alıkoyan büyük çaplı nefsânî dalgalanmalarından kurtulmasıdır. Bu kurtuluş ve istikrâr, nefsin emmâre ve levvâme mertebelerini geride bırakarak, mülhimede gelen ilhâm ile Hakîkat-i Muhammedî teknesine binmesi ve nefs tufanından kurtularak mutmainne mertebesine ulaşmasıdır. Burası, tarîkat mertebesinin başlangıcıdır. 

"Fe-kuli'l-hamdu lillâhillezî" (De ki: O Allâh'a hamd olsun): Burada sözü edilen "hamd" teşekkür mâhiyetinde olan bir hamd'dır. Hamdın (9) mertebesi vardır. Bunlardan ilk (8)'i Terzi Baba'nın 5-Salât isimli kitabında, (9)'uncusu ise (13) ve Hakîkat-i İlâhiyye kitabında îzâh edilmiştir.

"Neccânâ minel kavmiz zâlimîn" (Bizi zâlim kavmin elinden kurtaran): Daha evvel de belirtildiği gibi, Nûhiyyet necât (kurtuluş) mertebesidir. Zâlim kavimden maksad, zâhiren Nûh kavminin çoğunluğunu oluşturan kâfirler topluluğudur; bâtınen ise kişiyi hakîkatin nûrundan alıkoyan ve karanlıkta bırakan nefs-i emmâre ve levvâme kuvvetleridir.

-------------------

Âyet 29

وَقُلْ رَبِّ اَنْزِلْن۪ي مُنْزَلاً مُبَارَكاً وَاَنْتَ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ

~ ~ ~
Ve kul rabbi enzilnî munzelen mubâreken ve ente hayrul munzilîn.

Yine de ki: "Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere kondur. Sen, konuk edenlerin en hayırlısısın."

-------------------

"Ve kul" (Ve de ki): Ulûhiyyet mertebesi Risâlet mertebesine bir duâ tâlim ettirmektedir.

"Rabbi" (Rabbim): Bu söz, kişinin kendi rabb-i hâss'ına olan bir yöneliştir.

"Enzilnî munzelen mubâreken" (Beni bereketli bir yere indir): Zâhiren, "bu gemi yolculuğunun sonunda beni yaşamaya elverişli bereketli topraklara ulaştır", diye duâ etmektedir. 

Âyetin bâtınî yönü ise çok farklıdır. Daha evvel "bizi … kurtaran" diye toplu olarak duâ edilirken, burada "beni … indir" şeklinde husûsî bir duâ yapılması dikkat çekicidir. Bu ikincisi, Nûh (a.s.)'ın â'yân-ı sâbitesi yönü ile yapmış olduğu bir duâ olup, indirilmek istediği bereketli yer "insânlık mertebesi"dir. Bu mertebenin bereketli olması, Hakk'ın halîfesi, yâni tüm esmâ ve sıfatlarının tecellîgâhı olmasıdır.

"Ente hayrul munzilîn" (Sen, yerleştirenlerin en hayırlısısın): Zâhiren kişileri farklı makâmlara yerleştirenler varmış gibi görünse de hakîkatte Münzil-i Hakîkî Hakk'ın ta kendisidir ve diğerleri Hakk'ın gölgesi olan vâsıtalarıdır. 

-------------------

Âyet 30

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ وَاِنْ كُنَّا لَمُبْتَل۪ينَ

~ ~ ~
İnne fî zâlike le âyâtin ve in kunnâ le mubtelîn.

Şüphesiz bu olayda ibretler vardır. Biz gerçekten (kullarımızı) imtihân ederiz.

-------------------

"İnne fî zâlike le-âyâtin" (Şüphesiz bunda nice âyetler vardır): "Âyet", "işâret" demektir. Nûh kıssasında tefekkür edenler için ilâhî hakîkatlere dâir nice işâretler vardır. Yukarıda, bir kısmı özet olarak îzâh edilmeye çalışılmıştır.

"İn kunnâ le mubtelîn" (Biz gerçekten (kullarımızı) imtihân etmekteyiz): "İbtilâ", "imtihân, deneme" demektir; bir şeyin iç yüzünü, özünü ortaya çıkarmak için onu işlemden geçirmek anlamına gelir; tıpkı altının saflığını anlamak için onu ateşe tutmak gibi. 

Her insânın ilm-i ilâhî'de bir özü ve hakîkati (ayn-ı sâbi-tesi) vardır. Kiminde "Sabûr" isminin, kiminde ise "Cebbâr" isminin hükmü baskındır. "İbtilâ", bu hakîkatlerin, imtihânlar vasıtasıyla fiiliyata dönüşmesi, zuhûr etmesi, müşâhedeye gelmesi sürecidir. Nitekim, Muhammed Sûresi 47/31 âyetinde şöyle buyrulur: "Ve le nebluvennekum hattâ na’lemel mucâhidîne minkum ves sâbirîne" (Andolsun sizi imtihân edeceğiz. Tâ ki içinizden mücâhidleri ve sabr-u sebât edenleri bilelim.) Tûfan, bir imtihândı. Bu imtihân, Nûh kavminin fıtratında gizli olan "küfür ve inat" hakîkatini fiiliyata çıkardı. Aynı za-manda Nûh (a.s.)'ın fıtratındaki "sabır ve teslîmiyet" hakîka-tini de ortaya çıkardı.

Dolayısıyla "Biz imtihân etmekteyiz" ifâdesinin bâtınî ma'nâsı şudur: "Biz, her bir varlığın ilmimizdeki sâbit hakîkati ne ise, onu dış dünyâda bir fiil olarak açığa çıkarırız." Bu açığa çıkarma işlemine "imtihân" denir. İmtihân, Allâh'ın kulunu tanıması için değil, kulun kendi hakîkatini bilmesi ve bu hakîkatin âlemde bir sûret olarak belirmesi ve şâhit olunması içindir.

-------------------

Âyet 31

ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَۚ

~ ~ ~
Summe enşe'nâ min ba'dihim karnen âharîn.

Sonra onların ardından başka bir nesil inşâ ettik.

-------------------

Önceki âyetlerde (23-30), Hz. Nûh'un kavmini yalnızca Allâh'a kulluk etmeye dâvet etmesi, kavmin ileri gelenlerinin onu yalanlaması, inananların gemiye bindirilerek kurtarılması ve inkârcıların tûfanla helâk edilmesi anlatılmıştı. 

Tûfan, yeryüzündeki şirke batmış bir neslin sonu olmuştur. Ancak, Nûh kavmi helâk olsa da insânlık nesli sona ermemiş, Cenâb-ı Hakk onlardan sonra yeryüzünde yeni bir nesil inşâ etmiştir. Müfessirler, bu yeni neslin Âd kavmi (peygamberleri Hz. Hûd) veya Semûd kavmi (peygamberleri Hz. Sâlih) olduğunu belirtirler. Nitekim sûrenin devâmında gelen anlatı, bu yeni nesle de içlerinden bir peygamber gönderildiğini ve onların da Nûh kavmi gibi inkâra saptığını anlatarak bu tarihsel döngüyü gözler önüne serer.

İncelemekte olduğumuz âyete enfüsî yönden bakarsak, tûfanda boğulmak, nefs-i emmâreye âit bazı düşük hâl ve ahlâkların "ilâhî ma'rifet ve hayât suyu"nda boğulmasıdır, diyebiliriz. Bu arınmanın neticesinde sâlikin iç dünyâsında yeni bir başlangıç meydana gelir. Ancak, daha henüz burada nefsiyle olan mücâdelesi sona ermiş değildir. 

-------------------

Âyet 32

فَاَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ۟

~ ~ ~
Fe erselnâ fîhim rasûlen minhum eni'budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh, e fe lâ tettekûn.

Onlara, kendilerinden, "Allâh'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur, hâlâ O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" diye öğüt veren bir peygamber gönderdik.

-------------------

"Fe erselnâ fîhim rasûlen minhum" (Onlara kendi içlerinden bir resûl gönderdik): Zâhiren, o kavmin kendi dilini konuşan, âdetlerini bilen, onlardan biri olup içlerinde yaşayan bir resûl gelmesidir. Enfüsî yönden, kişinin kendi özünden, hakîkatinden, gönlünden (veya mürşîdinden) gelen "Hakk'ın sesi"dir. 

"A'budûllâhe" (Allâh'a kulluk edin): Allâh'a kulluk etmek zâhiren O'nun emir ve yasaklarına riâyet etmektir. Bâtınen ise beşerî benlik vehmîni terk ederek O'nun Zâtî zuhûr mahalli ve gerçek ma'nâda halîfesi olmaktır. 

"Mâ lekum min ilâhin gayruh" (Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur): Sizin ilâhlaştırıp da vehmen Allâh'ın yerine koyduğunuz makam hırsı, mal sevgisi, şöhret arzusu, şehvet gibi sahte dayanaklar, sizler için gerçek bir sığınak değildir. Varlık âleminde gördüğünüz ve gönlünüzü bağladığınız her ne varsa, Hakk'ın tecellîsinden ibârettir. Onlara Hakk'tan bağımsız bir varlık, güç veya irâde atfetmek gizli şirktir.

Burada bir başka yönden, "rabb-ı hâsslara değil rabb'ül erbâb olan Allâh'a kulluk edin" buyrulmaktadır. Nitekim, Yûsuf Sûresi 12/39 âyetinde şöyle bildirilmiştir: "Yâ sâhibeyis sicni e erbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr" (Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Vâhid-ül Kahhâr olan Allâh mı?)

"Efelâ tettakûn" (Hâlâ sakınmaz mısınız?): "İttikâ", saygı göstermek, korunmak, sakınmak ve korkmak anlamlarına gelen "vikâye" kökünden türemiştir. "İttikâ" kelimenin fiil hâli olup, "takvâ" ise bu kökten türeyen isim hâlidir.

İttikâ ve takvânın mertebelere göre farklı ifâde ve yaşantıları vardır; (23)'üncü âyette ifâde edilmişti. Aynı husûsta farklı bir îzâhı Terzi Baba'nın 76-Îmân ve Îkân kitabından buraya kısaltarak aktaralım (sayfa 24-25). 

-------------------

"Ef'âl-fiiller yâni yaptırım mertebesinde ittikâ", haramlardan ve şüphelilerden sakınmaktır.

"Esmâ-tarîkat mertebesinde ittikâ", duygusuz kalmaktan, muhabbetin azalmasından sakınmaktır. 

"Sıfat-hakîkat mertebesinde ittikâ", bütün varlıkta Hakk'ın isimlerinin zuhûru olduğunu görememekten sakınmaktır. Yâni "Fe eynema tüvellü fesemme vechullah" (2/115) âyetinin hükmüyle, nereye bakarsanız bakın, Hakk'ın varlığı müşâhede edilmekte, bu müşâhededen düşmekten sakınmaktır, korkmaktır. Burada korku, nezâket ve irfânî ma'nâdadır. 

"Zât mertebesindeki ittika" ise, Allâh'ın zâtının varlığından gaflette kalmaktan sakınmaktır. Bütün âlemde her şeyin Allâh'ın zâtının zuhûru olduğunu müşâhede ettiğimizde, aynı zuhûrun kendi varlığımızda da zuhûrunu idrâk ettiğimizde, işte bu zât mertebesinin ittikâsı, sakınması olmaktadır. Yâni bu anlayıştan düşmekten sakınmaktır. “ İz- -T-B- ”

-------------------

Âyet 33

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ وَاَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ

~ ~ ~
Ve kâlel meleu min kavmihillezîne keferû ve kezzebû bi likâil âhıreti ve etrafnâhum fîl hayâtid dunyâ mâ hâzâ illâ beşerun mislukum ye'kulu mimmâ te'kulûne minhu yeşrebu mimmâ teşrabûn.

O peygamberin kavminden, Allâh'ı inkâr eden, âhireti yalanlayan ve bizim dünyâ hayâtında kendilerine bol bol nîmet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler: "O da ancak sizin gibi bir insândır. Sizin yediğiniz şeylerden yiyor, içtiğiniz şeylerden içiyor."

-------------------

Benzer ifâdeleri (24)'üncü âyette kavminin ileri gelenleri Nûh (a.s.) hakkında dile getirmişti.

"El meleu min kavmihi" (Kavminin ileri gelenleri): Bunlar zâhiren, toplumun liderleri, zenginleri, yönetici sınıfıdır. Enfüsî ma'nâda ise, mânevî terbiyeden geçmemiş kişileri yöneten ve yönlendiren hayâl, vehîm, şehvet, kibir, benlik gibi nefsânî güçlerdir. Tıpkı bir toplumun liderleri gibi, bu içsel güçler de beden mülkü üzerindeki iktidarlarını sürdürmek ister. Ne zaman ki, kişiyi Hakk'a ve hakîkate yönlendirecek bir çağrı gelir (bir âyetin gönüldeki açılımı, bir mürşîd-i kâmilin sözü ile), bu nefsânî güçler iktidarlarını kaybetme korkusuyla derhal ayaklanır.

Âyette bu ileri gelenlerin üç vasfı zikredilmiştir: kâfir olmaları, âhireti yalanlamaları ve dünyâ hayâtında kendilerine bol nîmet verilmiş olması. 

"Keferû" (Kâfirler): Küfür, hakîkati örtmektir. Kâfirler, Hakk'ın gönderdiği resûl tarafından bildirilen ilâhî hakîkatlerin üstünü kibirle, cehâletle ve nefsânî yorumlarıyla örtenlerdir.

"Ve kezzebû bi likâil âhıreti" (Ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlar): Bu güçler, doğaları gereği sûrete ve maddeye bağımlıdır. Onların varlık alanı bu dünyâ hayâtı olduğu için, âhireti, yâni dünyâda işlenen fiilerin cezâsının görüleceği ölüm sonrası yaşamı yalanlarlar.

"Etrafnâhum fîl hayâtid dunyâ" (Bizim dünyâ hayâtın-da kendilerine bol bol nîmet verdiğimiz): Kişi, Allâh'ın kendisine verdiği nîmetleri, O'nu tanımak için bir vâsıta olarak değil de, bir amaç haline getirdiğinde, o nîmetler en büyük perdesi olur. Sâhip oldukları, onları Allâh'ı anmaktan alıkoyar. Zenginlikleri, onları şımartır, mânevî fakirliklerini görmelerini engeller.

"İllâ beşerun mislukum ye'kulu" (O da ancak sizin gibi bir beşerdir): Bâtın gözleri kör olan ehl-i küfürün ileri gelenleri, gelen resûlun sûretine ve yeme-içmesine takılıp o sûretin ardındaki "ma'nâ"yı (risâlet sırrını) göremedi, ondaki ilâhî tecellîlerden ve sözlerindeki hakîkatten gâfil kaldı. Oysaki, o resûlun "içi Hakk dışı ise halk" idi.

-------------------

Âyet 34

وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَراً مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ

~ ~ ~
Ve lein eta'tum beşeren mislekum innekum izen le hâsirûn.

"Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itâat ederseniz mutlakâ ziyâna uğrarsınız."

-------------------

Müstakil irâde ve benlik iddiâsından vazgeçip Hakk'a ve O'nun resûlüne itâat etmeyi ve teslîm olmayı "hüsrân" olarak nitelendirdiler. Hakîkatte bu teslîmiyyet, nefs-i emmârenin hüsrânı ve saltanatının sonudur. Kişi içinse, nefsinin onu felâkete ve azâba sürükleyen tasallutundan necât, yâni kurtuluştur. 

-------------------

Âyet 35

اَيَعِدُكُمْ اَنَّكُمْ اِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَاباً وَعِظَاماً اَنَّكُمْ مُخْرَجُونَۖ

~ ~ ~
Eyaıdukum ennekum izâ mittum ve kuntum turâben ve izâmen ennekum muhracûn.

"O, öldüğünüz, toprak ve kemik hâline geldiğiniz zaman sizin tekrâr mutlakâ (diriltilip) çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?"

-------------------

İnkârcılar, çürümüş bir bedenin yeniden nasıl bir araya geleceğine dâir şüphe içindedirler. Yâsin Sûresi 36/79 âyetin-de sordukları soruya Cenâb-ı Hakk şöyle yanıt veriyor: "Kul yuhyîhellezî enşeehâ evvele merreh, ve huve bi kulli halkın alîm" (De ki: "Onları daha evvel kim inşâ ettiyse O diriltip hayât verecektir! O halk edişin her türlüsünü bilir.) İnkârcıları şüphesi, iki temel hakîkati görememekten kay-naklanır:

Birincisi, onlar "ben" dedikleri varlığı toprak ve kemik yı-ğınından ibâret sanırlar, çünkü insânın bâtıni varlığından habersizdiler. Hakîkatte toprak beden, insâna geçici olarak bu dünyâda yaşayabilmesi için giydirilmiş bir elbisedir. Beden ölüm hâdiseyle birlikte toprağa karışır, dağılır gider, ancak insânın "sâbit özü" aslâ yok olmaz, çünkü o ceâl edilmiş (sonradan yapılmış) olmayıp ilâhî ilimde sâbittir. Diriliş toprak bedenin yeniden ayniyle zuhûra gelmesi değil, o sâbit öze ölümden sonra âhiret yaşantısına uygun yeni bir "elbise" giydirilmesidir. Ölüm denilen hâdise yok olmak değil, sâdece bir varoluş biçiminden diğerine geçmek, form ve boyut değiştirmektir.

İkincisi, tüm kâinatın her an yok olup yeniden halk edildiğinden (ölüp dirildiğinden) gaflette olmalarıdır. Ehlullâh, keşiflerinde bu hakîkati görmüşler ve buna halk-ı cedîd veya teceddüd-ü emsâl adını vermişlerdir. Bu husûsu îzâh eden bir bölümü Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhinden buraya aktaralım (Cilt 2, sayfa 50).

-------------------

(Kâf, 50/15) "Halk-ı evvel (ilk halk ediş) ile bize bir acz ve yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs (şüphe) içindedirler." Bu âyet-i kerîme ba'si (yeniden dirilme) ve haşr u neşri (mahşerde toplanma ve diriltilmeyi) inkâr eden kimselere karşıdır ve teceddüd-ü emsâle (benzerlerin yenilenmesine) işâretdir.

Bu âlem-i şehâdetin hey'et-i mecmûası, Hakk'ın her ân-ı gayr-ı münkasım (bölünemez ân) içinde vâkî olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma'dûm (yok) olmaktadır. Ma'dûm olmak, mevt ve kıyâmettir; ve tekrâr mevcûd olmak, ba's ve haşr u neşr (yeniden diriliş ve dağılma) hâlidir. Fakat bu îcâd (yapma) ve i'dâm (yok etme), ihtizâzât-ı elektrîkiyye (elektriksel titreşimler) ile sâbit olan sür'at-i şedîde (çok büyük hız) dâiresinde vâkî olduğundan, aslâ âfâkda ve enfüste hissolunamaz. Ve eşyâ sâbit bir hâlde zannolunur. Bunu ancak kendi nefsindeki îcâd ve i'dâma vâkıf olan havâss-ı evliyâ görür; ve bu hâl ancak onlara zâhir olur. Onlardan başkaları eşyâyı sâbit zannettiklerinden, bu halk-ı cedîdden şüphe ve zan içindedirler.

-------------------

Âyet 36

هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۖ

~ ~ ~
Heyhâte heyhâte limâ tûadûn.

"Hâlbuki bu size vaad olunan şey, ne kadar da uzak!"

-------------------

"Heyhât", "ne kadar da uzak, imkânsız" anlamında güçlü bir hayret ve red ifâdesidir. Bu kelimenin iki kez tekrârlanma-sı, onların bu vaadi (diriliş, hesap günü) akıllarından ve hayâtlarından ne kadar kesin ve mutlak bir şekilde sürgün ettiklerini, bu ihtimâle zihinlerinde en ufak bir yer bile bırakmadıklarını vurgular.

Bu "uzaklık", fiziksel bir uzaklık değil, idrâk uzaklığıdır. Nefs ve onun esiri olan cüz'i akıl, sâdece duyular âlemine âşinâdır. İdrâk körlüğü sebebiyle, gayb ve ma'nâ âlemi ona "çok uzak" gelir. Oysa hakîkatte Cenâb-ı Hakk, onlara "şah damarlarından daha yakındır" (Kâf 50/16).

-------------------

Âyet 37

اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَۖ

~ ~ ~
İn hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ nahnu bi meb'ûsîn.

"Hayât, bu dünyâ hayâtından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrâr diriltilecek değiliz."

-------------------

"İn hiye illâ hayâtunâ'd-dunyâ" (Hayât, sâdece dünyâ hayâtıdır): Bu belirtilen düşünce, insân denen varlığı sâdece sûretle ve cismânî varlığıyla sınırlamak, onu dünyâya hapsetmek ve onun hakîkatini ve rûh-u ezelîsini inkâr etmek demektir. Okyanusu sâdece yüzeyindeki köpükten ibâret sanmaktır.

"Nemûtu ve nahyâ" (Ölürüz ve yaşarız): Zâhiren, insân önce "yaşar" sonra "ölür". Onlar ise, zâhir ehli olmalarına rağmen, sırayı ters çevirerek "ölürüz ve yaşarız" dediler. Bu sıralama, inkârcıların kendi mantıklarındaki iç çelişkiyi gösterir. 

Meseleye bâtınî yönden bakarsak, Kur'ân-ı Kerîm'in diğer bazı âyetlerinde de burada olduğu gibi önce "ölüm" sonra "hayât" zikredilir. Bunun hakîkatini Terzi Baba'nın 67-Mülk Sûresi kitabından buraya aktaralım (sayfa 8-9).

-------------------

Mülk (67/2) "Sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını imtihân etmek için ölümü ve hayâtı halkeden O'dur. Ve O; Azîz'dir, Gafûr'dur." Bu Âyet-i Kerîme'de çok dikkat çekici bir ifâde vardır; öncelikli olarak "ölümü halketti" denilmekte ve sonra "hayâtı halketti" denilmektedir. Oysa normal bir beşerî okuyuş içerisinde hiç dikkat edilmez ise "önce hayâtı halketti sonra da bizi öldürecek" gibi bir anlam çıkarılmaktadır.

Rûhlar birimsel hallerine gelmeden önce Allâh'ın varlığında ilâhî varlık olarak "Hayy" idiler. Ve burada ayrı ayrı kimlikler yoktu. Şehâdet âlemine gelerek et ve kemikten elbise giyilince birimsel kimlik olarak kendimizi diri zannettik oysa o anda, daha önce Cenâb-ı Hakk'ın varlığında "Hayy" olduğumuz ilâhî varlıktan öldük. 

Birimsel olarak bu şekilde ölü hükmünde kendimizden habersiz, şuursuz bir şekilde hayâtımızı sürdürmeye başladık. Bundan sonra ne zaman ki "Hakk" yolundaki kervanlardan birine katılınacak ve Hakk yolunda yürünmeye başlanacak, işte hayât bundan sonra başlayacaktır. Allâh ikinci ölüm gelmeden evvel her birerlerimize bu hayâtı yani gerçek diriliği en geniş haliyle nasip etsin… 

(Bakara-2/28) "Allâhü Teâlâ'yı nasıl inkâr ediyorsunuz ki sizi ölüler iken o diriltti. Sonra sizi öldürecektir, sonra da sizi diriltecektir, sonra da ona döndürüleceksinizdir." Bu Âyet-i Kerîme'de de aynı ifâde vardır. Ölüler iken demek ki, aslında bizler bu âleme gelince beşeri benlik aldığımızdan İlâh-î ben-liğimiz ile ölmekteyiz, ancak buraya dikkat etmemiz gerekmektedir, aslında insânın hakîkati itibari ile son bulması ölmesi mümkün değildir, çünkü kendinde Hakk'ın nefhası vardır ve o da diridir. Ancak, burada ölü'den kasıt bu hakîkatin beşeri benlik elbisesi giyildiğinden bâtında kalmış olmasıdır. Zaman içinde kendini bulan ve bilen bir kimse gerçek hakîkatine ulaştığında yeniden hayâta gelmiş olacaktır. Aksi hâlde gaflet ve benlik içinde kendinden haberi olmadan ölü hükmünde bu âlemden haberi olmadan geçip gidecektir. 

“ İz- -T-B- ”

-------------------

"Ve mâ nahnu bi-meb'ûsîn" (Diriltilecek değiliz): Ehl-i inkâr ölüm sonrası dirilişi (ba'su ba'de'l-mevt) reddeder ve insân varlığının ölümle birlikte ebedî olarak sona erdiğini iddiâ eder. Bu, insânın varlığını fizik beden ile sınırlamak ve rûhânî tarafını yok saymaktır. Oysa, Kur'ân-ı Kerîm'de belirtildiği gibi ölüm "tadılacak" bir şeydir, bir "son" değildir: "Kullu nefsin zâikatul mevt" (Her nefs ölümü tadacaktır) (Â'li Îmrân 3/185, Enbiyâ 21/35, Ankebût 29/57).

-------------------

Âyet 38

اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌۨ افْـتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِن۪ينَ

~ ~ ~
İn huve illâ raculun ifterâ alâllâhi keziben ve mâ nahnu lehu bi mu'minîn.

"Bu, Allâh'a karşı yalan uyduran bir kimseden başkası değildir. Biz ona inanmayız."

-------------------

"İn huve illâ raculun" (...bir adam): İnkârcıların ilk silâ-hı, dâvetçinin kimliğini hedef alarak onu değersizleştirmektir. Önceki âyetlerde "bizim gibi bir beşer" dedikleri elçiyi, şimdi daha da aşağılayarak "sıradan bir adam" seviyesine indirirler. Böylece getirdiği vahyi, getirenin "sıradan" sûretinde boğmaya çalışırlar.

"İfterâ alâllâhi keziben" (Allâh'a karşı yalan uyduran): İnkârcıların ikinci saldırısı, dâvetçiye iftirâ edip onu suçlamaktır. Allâh'a karşı yalan uyduranlar, O'na şirk koşup kendilerine müstakil bir varlık isnâd eden, âhireti ve yeniden dirilişi inkâr edenlerdir. Onların bilinçaltı bu ağır suçluluk duygusundan kurtulmak için kendi suçlarını Allâh'ın o tertemiz resûlüne yansıtır. 

İftirâ, ancak müstakil bir "ben" vehmi olan yerden çıkabilir. İzâfî benliğini yok ederek fenâya ulaşmış, Hakk'la birlikte bâkî olmuş bir elçiden yalan bir söz sudûr etmez. Necm Sûresi 53/1-4'te bu hakîkate işâret vardır: 

"Ven necmi izâ hevâ. Mâ dalle sâhıbukum ve mâ gavâ. Ve mâ yentıku anil hevâ. İn huve illâ vahyun yûhâ." (İnmekte olan necme yemin ederim ki, arkadaşınız şaşırmadı, azıtmadı da! Hevâdan (arzusuna göre) söylemiyor. O sâdece vahyolunan bir vahiydir.)

"Ve mâ nahnu lehû bi-mu'minîn" (Biz ona aslâ inanacak değiliz): Kendileriyle resûl arasına kalın bir perde ördüler ve onu kesin olarak reddettiler, böylece kendilerini nefs hapishanesinde kalmaya ve ebedî azâba mahkûm ettiler.

-------------------

Âyet 39

قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ

~ ~ ~
Kâle rabbinsurnî bimâ kezzebûn.

O peygamber, "Ey Rabbim! Yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.

-------------------

Bu duâ, "Yâ Rabbi, bana bildirdiğin hakîkatleri onlara teb-liğ ettim. Yapabileceğim bu kadardı. Artık benim risâletimi ve Senin vahyini yalanlayanlara karşı kendi hakîkatini Sen izhâr et, hakk ile bâtılı birbirinden ayır" demektir. Bu, fiili ve irâdeyi tamâmen Hakk'a havâle etmektir. Aynı duâ (26)'ıncı âyette Nûh (a.s.) tarafından da dile getirilmişti.

Bu duâ, aynı zamanda peygamberlerin tebliğdeki durumuyla ilgili bir hakîkati da barındırır: Onlar, tebliğ esnasında kimin îmân edip kimin etmeyeceğini bilmezler. Bu husûsta, Fusûsu'l Hikem Ahmed Avni Konuk şerhi, Üzeyr (a.s.) Fassı'ndan kısa bir bölümü buraya aktaralım (Cilt 3, sayfa 87).

-------------------

Umûmu da'vete me'mûr olan enbiyâ, halktan ba'zılarının hidâyete kâbiliyyeti olup, ba'zılarının olmadığını bildiklerinden, hidâyete ehliyeti olanları görüp da'vet etmek ve ehliyeti olmayanlar hakkında beyhûde zahmet ve meşakkat çekmemek için, sırr-ı kadere ıttılâ'ı (bilgi sahibi olmayı) taleb ederler. Velâkin mücâzât-i ibâd (kulların cezalandırılması), onların a'mâllerine ve enbiyâya itâat ve isyânlarına ve îman ve küfürlerine mukâbil câri (geçerli) olduğundan; ve bu iki fırkanın birbirinden ayrılması ve zâtında saâdete kâbiliyyeti olan kimselerin, da'vet-i enbiyâya icâbeti sebebiyle, saâdeti zâhir olarak mesrûr (sevinçli) olacak şeyle cezâ (karşılık) olunması; ve zâtında şekâveti (mutsuzluğu) muzmer (gizli) olan kimselerin, enbiyâya inkârları hasebiyle, bâtınlarındaki şekâvetleri zâhir olarak nâhoş şeyle mücâzât kılınması muktezî (gerekli) bulunduğundan, kendilerine emr-i da'vette (dâvet emrinde) fütûr (gevşeklik) gelmemek için enbiyâ (a.s.) hîn-i da'vette (dâvet zamanında) sırr-ı kaderden muhtecib oldular (perdelendiler).

-------------------

Âyet 40

قَالَ عَمَّا قَل۪يلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِم۪ينَۚ

~ ~ ~
Kâle ammâ kalîlin le yusbihunne nâdimîn.

Allâh, "Yakın zamanda mutlakâ pişman olacaklardır!" dedi.

-------------------

"Ammâ kalîlin" (Çok geçmeden): Kesret perdesinin kalkacağı ölüm anına veya hakîkatin ansızın tecellî edeceği mânevî keşif anına kadar kalan kısacık zaman dilimine işâret eder. O "an" geldiğinde…

"Leyusbihunne nâdimîn" (Mutlakâ pişman olacaklar-dır): Zâhirde bu pişmanlık, vaad edilen helâk ile yüzleşip, artık îmân etmenin fayda vermeyeceği bir ânda peygamberin haklı olduğunu anlamalarıdır. 

Ancak asıl pişmanlık, bütün ömürlerini fânî olan "sûret"ler (mal, makam, beden) uğruna harcayıp, bâkî olan "ma'nâ"yı kaçırdıklarını, ömür sermayelerini nefsin heveslerinin peşinde tüketerek "müflîs" olduklarını anladıklarında yaşanacaktır.

Onlar ki, (34)'üncü âyette belirtildiği gibi, îmân edip teslîm olmayı "ziyân" ve "hüsrân" olarak görmüşlerdi. Oysa şimdi, asıl ziyânın tam da bu düşünce olduğunu anlarlar. Ve en büyük "kârın" ise, bir zamanlar "kayıp" olarak gördükleri o koşulsuz teslîmiyette olduğunu idrâk ederler.

-------------------

Âyet 41

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُـثَٓاءًۚ فَبُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

~ ~ ~
Fe ehazethumus sayhatu bil hakkı fe cealnâhum gusâen, fe bu'den lil kavmiz zâlimîn.

Derken onları o korkunç ses, kaçınılmaz olarak kıskıvrak yakalayıverdi de kendilerini çör çöp yığını hâline getirdik. Zâlimler topluluğu, Allâh'ın rahmetinden uzak olsun!

-------------------

"Sayha" (Korkunç ses): Zâhiren, kulakları sağır eden, kalpleri durduran korkunç bir ses, bir çığlıktır. Bâtınen ise, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl, Kahhâr ve Müntakîm esmâlarının bir tecellîsidir; hakîkatin önündeki bütün bâtıl perdeleri yırtan bir tecellîdir.

"Bil hakkı" (Hakk ile): Bu "yakalanış", onların kendi eylemlerinin, inkârlarının ve zulümlerinin neticesinde zuhûr eden hak edilmiş, yerli yerinde bir sonuçtu. Allâh'ın Adl ve Hakîm isimlerinin tecellîsiydi. "Hakk geldi bâtıl zâil oldu" tecellîsi idi.

"Fe cealnâhum gusâen" (Kendilerini çör çöp yığını hâline getirdik): Bu, kendilerine müstakil bir varlık, irâde ve güç atfedenlerin âkıbetidir. Onlar, kendilerini toplumun "ileri gelenleri", güçlü ve değerli bireyler olarak görüyorlardı. Hakîkatin seli onları yakalayınca, bütün o sahte kimliklerinin, mallarının, makâmlarının aslında hiçbir değere ve kalıcılığa sahip olmayan bir "süprüntü" yığını olduğu ortaya çıktı. Bütün o sahte zenginlikler bir selin önündeki çer çöp gibi dağılıp gitti.

"Fe bu'den lil kavmiz zâlimîn" (Zâlimler topluluğu, Allâh'ın rahmetinden uzak olsun): Onlar, Hakk'a teslîm olmak yerine nefslerini ilâh edinip onun peşinden giderek kendi kendilerine zulmettiler. Dolayısıyla bu "uzaklık" (bu'd), Allâh'ın nûrundan ve rahmetinden uzaklaşarak zulmette-karanlıkta kalma hâli, onların kendi nefsleri üzerine vermiş olduğu bir cezâ ve hüküm idi. 

-------------------

Âyet 42

ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُوناً اٰخَر۪ينَۜ

~ ~ ~
Summe enşe'nâ min ba'dihim kurûnen âharîn.

Sonra bunların arkalarından başka nesiller inşâ ettik.

-------------------

Bu âyetin îzâhını Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinden alalım (Cilt 12, sayfa 398-399).

-------------------

3195. Karnlar geçti ve bu bir yeni karndır. Ay o aydır; su o su değildir.

"Karn", burada "zamandan bir vakit" demektir (Akrabü'l-Mevârid). Yani, zamandan birtakım vakitler ve asırlar geçti. Bu içinde bulunduğumuz zaman yeni bir zamandır. Fakat gerek geçen zamanlarda ve gerek şimdiki zamanda ay yine o aydır. Yani sıfât ve esmâ-i ilâhiyye, yine o sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. İçine ayın aksettiği su ise, o evvelki su değildir. Zira bu vücûdât-ı izâfiyye suları akıp gitti. Peyderpey yerine başka vücûdât-ı izâfiyye suları geldi. Nitekim sûre-i Mü'minûn'de (Mü'minûn, 23/42) yani "Biz o zaman ehlinden sonra diğer zaman ehillerini izhâr ve halkettik" buyrulur.

3196. Adl o adldır ve fazl dahi o fazldır. Fakat o karn ve ümmetler müstebdel oldu.

Hak Teâlâ hazretlerinin "Adl" ism-i şerîfinin mazharı olarak bu vücûd-ı izâfî âleminde evvelki zamanlarda zâhir olan Adl [ile], şimdiki zamanda zâhir olan Adl ma'nâda birbirinin aynıdır; ve Alîm ve Habîr isimlerinin mazharı olan fazl dahi yine o fazldır. Fakat, o karn ve zaman ve bu sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olan ümmetler değişti.

3197. Ey hümâm! Karnlar karnlar üzerine gitti ve bu ma'nâlar ber-karâr ve ber-devâmdır.

"Hümâm", himmet sâhibi olan büyük kimse demektir. Yani, zamanlar ve asırlar birbirini ta'kîb ederek geçti ve gitti. Bu bizim söylediğimiz ma'nâlar ise, sebât ve devâm üzerinedir. Yani her bir asırda adl ve fazl ma'nâları birdir, aslâ değişmez. Fakat âdil ve fâzıl olan kimselerin şahısları bir değildir, onlar değişirler.

3198. Bu ırmakta su nice kere mübeddel oldu. Ayın aksi ve yıldızın aksi ber-karârdır.

Bu tabîat ve unsuriyyât ırmağında dâimâ akıp giden eşhâs suları birçok def'alar değişti. Fakat ay ve yıldız mesâbesinde olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin aksileri o tabîat ve unsuriyyât ırmağı içinde karâr ve sebât üzerinedir, aslâ değişmez.

3199. Binâenaleyh onun binâsı akıcı su üzerinde değildir. Belki göğün genişliği etrâfı üzerindedir.

Binâenaleyh o sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin binâsı ve temeli akıp gidici olan tabîat ve unsuriyyât suyu üzerinde değildir. Belki gönlün, yani nihâyetsiz olan fezânın genişliği etrâfı üzerindedir. Zîrâ fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûd-ı mutlak'tır; ve sıfât ve esmâ ise bu vücûddan aslâ münfekk değildir.

3200. Bu sıfatlar mâdemki ma'nevî yıldızlardır, bil ki, ma'nâların felegi üzerine müstevdîdir.

Yani, bu suver-i keşfe ırmağına akseden bu sıfât-ı ilâhiyye mâdemki ma'nevî olan yıldızlardır, bil ki, bu sıfatlar ma'nâların feleği olan zât-ı ilâhî üzerine müstevdîdir ve zât-ı ulûhiyyetle berâberdir ve ondan ayrı değildir.

-------------------

Âyet 43

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَۜ

~ ~ ~
Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ ve mâ yeste'hırûn.

Hiçbir ümmet, kendi ecelinin önüne geçemez, onu geciktiremez de.

-------------------

Âyet, her ümmetin ecelinin kat'iyyetini ve değişmezliğini beyân etmektedir. "Ecel", "müddet" veya "süre" demektir. İçinde yaşadığımız "kevn ve fesâd" âleminde her bir zuhûrun bir süresi vardır, o süre dolduğunda gayb âlemine çekilir. Ancak bu, mutlak bir yok oluş değil, başka bir hâle geçiştir. 

Her ümmetin eceli, Hakk'ın ilm-i ezelîsinde muayyen ve mukadderdir. Hakk'ın ilminde takdîr olunan şey değişmez. Zîrâ ilm-i Hakk, malûma tâbîdir ve malûmun gayri vâki olmaz. İlm-i ilahîde ne ise, vukuunda da o olur. Bu sebeple hiçbir ümmet, kendisi için takdîr olunan vakitten evvel helâk olmaz ve o vakitten sonraya da kalamaz. Bu değişmez ilâhî yasa, nasıl ki milletlerin toplumsal hayâtında geçerliyse, aynı şekilde bireyin mânevî yolculuğunda (seyr-i sülûk) da geçerlidir. Âyeti enfüsî olarak yorumlarsak:

Sâlikin seyrinde karşılaştığı her mertebenin bir başlangıcı bir de eceli (sonu) vardır. Bu vakitlerin takdîri Hakk'a (ve O'nun Zâti zuhûr mahalli olan Mürşîd-i Kâmil'e) âittir, O'nun kudretine, ilmine ve hikmetine bağlıdır. Dolayısıyla sâlike düşen, sabırsızlıkla bir hâlin bitmesini veya aceleyle bir sonraki derse geçmeyi istemek değil, tam bir teslîmiyyet ve tevekkül hâlinde olup, içinde bulunduğu mertebenin hakkını vererek mevcut derslerine odaklanmaktır.

-------------------

Âyet 44

ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَاۜ كُلَّمَا جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضاً وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَۚ فَبُعْداً لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ

Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten rasûluhâ kezzebûhu fe etbâ'nâ ba'dahum ba'dan ve cealnâhum ehâdîs, fe bu'den li kavmin lâ yu'minûn.

~ ~ ~
Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helâk ettik ve onları birer ibretli hikâye yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allâh'ın rahmetinden uzak olsun!

-------------------

Bu âyet-i kerîme, âlemde tekerrür eden mânevî bir döngüyü ibret almamız için bizlere bildirmektedir. Burada bahsedilen sâdece geçmişte yaşayıp gitmiş olan kavimlerin âkıbeti değildir, bu tecellîler her dâim ve bugün de birim varlıklarda (nefslerde) yaşanmaktadır. Allâh'ın indirdiği elçisine uyanlar necât bulmakta, onu inkâr edenler ise helâk olmaktadır.

-------------------

Âyet 45

ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ

Summe erselnâ mûsâ ve ehâhu hârûne bi âyâtinâ ve sultânin mubîn.

~ ~ ~
Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u mûcizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.

-------------------

"Âyet" kelimesi "işâret, alâmet, nişan" ma'nâsına gelir. Zâhiren kutsal kitaplardaki cümlelere ve vahye delâlet eder. Bâtınen ise Cenâb-ı Hakk varlıktaki tecellîleri O'nun âyetleridir. (Not: "Âyet" kelimesi hakkında ilâve îzâh (58)'inci âyetin yorumunda gelecektir.)

"Sultân" "güç, otorite, delîl, burhan, hüccet" anlamındadır. "Mübîn" "açık, apaçık" demektir. "Sultânin mubîn", zâhiren Hz. Mûsâ'nın gösterdiği 10 mûcize olarak düşünülebilir; bâtınen ise kuvvet-i ilâhiyye'nin âlem-i şehâdette zuhûr etmiş hâlidir.

Mûsâ ve Hârûn (a.s.), "yed'ullâh"ın (Hakk'ın iki elinin), zuhûrlarıdır. Mûsâ (a.s.) celâl eli; Hârûn (a.s.) yumuşak üslûp ve rahmetiyle cemâl elidir.

"Sultân" kelimesi ile ilgili ilâve bazı îzâhları Terzi Baba'nın 11 sıra numaralı Vahy ve Cebrâil kitabından kısaltarak buraya aktaralım.

-------------------

"Sultân" "güç" ma'nâsındadır. Halîfeliği (Zâtî tecellîleri) zuhûra getirecek mahalleri ifâde eder. Hilâfet seyri Âdem (a.s.) ile başlamış, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle etmiştir. İnsâna "ve nefahtü" ile "rûh-u sultânî" üflenmiştir. Bu rûh Hakk'a olan seyrde kişiyi esmâ-Museviyyet mertebesine kadar getirir. Ondan sonra sıfat-İsevviyyet mertebesine çıkabilmek için "rûh'ul kuds"e ve Zât-Muhammediyyet mertebesine çıkabilmek için "rûh'ul a'zam"a ihtiyaç vardır.

“ İz- -T-B- ”

-------------------

Âyet 46

اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاسْتَكْـبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً عَال۪ينَۚ

İlâ fir'avne ve meleihî festekberû ve kânû kavmen âlîn.

~ ~ ~
Fir'âvn ve ileri gelenlerine … (Onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.

-------------------

Fir'âvn: Nefs-i emmârenin, kibrin ve enâniyetin en saf sembolüdür. Fir'âvn'un "Ben sizin en yüce rabbinizim" (Nâzi'at 79/24) demesi, nefsin ilâhlık iddiâsının zirvesidir. O, beden ülkesinin mutlak hükümdârı olduğunu iddiâ eder.

"Ve meleihî" (Onun ileri gelenleri): Bunlar, Fir'âvn'un (nefs-i emmârenin) hizmetindeki kuvvelerdir. Evvelki yorumlarda da gördüğümüz gibi bunlar: vehîm, hayâl, gazap, şehvet ve diğer dünyevî arzulardır. Bütün bunlar, nefsin saltanatını korumak için seferber olurlar.

"Festekberû" (Kibirlendiler): "Kibir" fiilini âlemlerde ilk defa İblîs işlemiş, Rabbinin emrine rağmen Âdem'e secde etmeyi reddetmiş, neticede kâfirlerden olarak cennetten kovulmuş ve lânetlenmişti. Fir'âvn ve yanındaki "mele"ler, yeryüzünde İblîs'in ahlâkını yaşatan güçlerdir. Bunlar zâhirî ve târihî varlıklar oldukları kadar, her insânın iç bünyesinde de bulunan zulmânî kuvvelerdir.

"Kavmen âlîn" (Kendilerini üstün gören topluluk): İblîs Âdem'e secde etmeyince Cenâb-ı Hakk ona sordu: "Ey İblîs, o Benim iki elimle halkettiğime secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden (âlîn) misin?" (Sâd 38/75) Görüldüğü gibi, İblîs'in Âdem karşısındaki hâli ve tavrı ne ise Fir'âvn ve çevresindekilerin Mûsâ ve Hârûn (a.s.) karşısındaki tavrı âdeta onun bir kopyasıdır. 

-------------------

Âyet 47

فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ

Fe kâlû e nu'minu li beşereyni mislinâ ve kavmuhumâ lenâ âbidûn.

~ ~ ~
Bu yüzden, "Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki beşere mı inanacağız" dediler.

-------------------

-------------------

Âyet 48

فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ

Fe kezzebûhumâ fe kânû minel muhlekîn.

~ ~ ~
Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.

-------------------

Bu âyetler, inkârın ve neticesinde gelen helâkın ardındaki en temel hastalığa, yâni kibre, kendini Allâh'ın elçilerinden üstün görmeye işâret eder. 

Bu ahlâkın ilk temsilcisi olan İblîs, Cenâb-ı Hakk kendisine "iki elimle halk ettiğime neden secde etmedin" diye sorduğunda "Ben ondan hayırlıyım (üstünüm); beni ateşten halk ettin, onu ise topraktan" (A'râf 7/12; Sâd 38/76) diyerek kibrini ortaya koymuştu. 

"Beşereyni mislinâ" (Bizim gibi iki beşer): Fir'âvn ve çevresindekilerin kendilerine gelen peygamberleri yalanlamalarının ilk sebebi onları kendileri gibi beşer olarak görmeleridir. Hatırlanacağı gibi, aynı îtiraza (24), (33) ve (34)'üncü âyetlerde de rastlamıştık. Ehl-i küfür, peygamberlerin sûretine takılıp, özdeki ilâhî hakîkatlerini idrâk edemedikleri için bu şekilde îtiraz etmektedirler.

Kur'ân-ı Kerîm'de bu îtirazlara yanıt olarak Kehf Sûresi 118/10 ve Fussilet Sûresi 41/6 âyetlerinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: "De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. (Ne var ki) bana, 'Sizin ilâh'ınız ancak bir tek ilâhtır' diye vahyolunuyor." Yine İbrâhîm Sûresi 14/11 âyetinde buyurulur: "Peygamberleri, onlara dedi ki: 'Biz ancak sizin gibi birer beşeriz. Fakat Allâh, kullarından dilediğine (peygamberlik) nîmetini bahşeder.'"

"Ve kavmuhumâ lenâ âbidûn" (Kavimleri bize kul köle iken): Bu, dünyevî güce, sosyal statüye ve ırk üstünlüğüne dayanan şeytânî bir kibirdir. Onlara göre, köleleştirdikleri bir kavimden bir peygamber çıkamaz. Onlar, hakîkatin ölçüsü olarak Hakk'ı değil, kendi toplumsal hiyerarşilerini ve güçlerini alırlar. Bu kibir, aklı ve kalbi örten en kalın perdedir.

Benzer îtirazları Mekkeli müşrikler Resûlullâh Efendimiz hakkında da dile getirmişlerdi. Örneğin, Zuhrûf Sûresi 43/31 âyetinde belirtildiği gibi, "Bu Kur'ân, iki şehirden (Mekke ve Tâif) birinin büyüğüne indirilmeli değil miydi?" diyerek vahyin zâhirî zenginlik ve nüfûz sâhibi birine gelmemiş olmasına îtiraz ettiler. Rivâyete göre, âyetin işâret ettiği kişiler Mekke'den Velîd b. Muğîre ve Taif'ten Urve es-Sekafî idi. Yine Furkân Sûresi 25/7-8'de şöyle dediler: "Bu peygamber de neyin nesi ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilseydi de onunla berâber uyarıcı olsaydı! Yâhut ona bir hazîne verilseydi veya yiyip içeceği bir bahçesi olsaydı ya!"

"Fe kezzebûhumâ" (Böylece ikisini de yalanladılar): Basîretlerinin kapalı olması ve kibirleri sebebiyle peygamberleri yalanladılar.

Sûrenin (24), (33), (34), (46) ve (47)'inci âyetlerine toplu olarak bakıldığında, içteki ve dıştaki kâfirlerin Allâh'ın elçilerini yalanlarken özetle şu iddiâları dayanak olarak kullandıklarını görebiliriz:

"Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir," sözüyle muhataplarını "değersizleştirme"ye çalıştılar.

"Size üstünlük sağlamak, başınıza geçmek istiyor," diyerek "yansıtma" yaptılar, yâni kendi güç ve tahakküm arzularını karşıdakine atfettiler.

"Eğer sizin gibi bir insâna itaat ederseniz, o zaman kesinlikle hüsrâna uğrarsınız," diyerek resûllere kulak veren kişileri "tehdit" ettiler.

"Onda bir delilik var" suçlamasıyla, vahy hakkında konuşmak yerine, vahyi getirene saldırdılar, ona "damgalama" ve "dışlama" uyguladılar.

Onların derdi Hakk'ı ve hakîkati araştırmak değil, bunları kendi hevâlarına uydurmaktı; o yüzden hakîkati getiren Allâh'ın elçilerine âdeta savaş açmışlardı.

"Fe kânû minel muhlekîn" (Helâk edilenlerden oldular): Peygamberleri yalanlamanın ve ilâhî hakîkatleri reddetmenin netîcesi helâk olmaktır. Buradaki helâk, sâdece Kızıldeniz'de boğulmak değildir. Asıl helâk, kibir sebebiyle kalbin mânen ölmesi, Allâh'ın rahmetinden ve hidâyetinden ebedî olarak kopmak, kendi kibrinin karanlığında mânen boğulmaktır.

-------------------

Âyet 49

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe leallehum yehtedûn.

~ ~ ~
Andolsun, hidâyete ersinler diye Mûsâ'ya Kitâb'ı (Tevrat'ı) verdik.

-------------------

"Âteynâ" (Verdik): Verilenin Zât mertebesinden karşılıksız olarak verildiğini ("i'ta") bildirmektedir.

"Mûsel kitâbe" (Mûsâ'ya Kitâb'ı): Benî-İsrâîl, nefs-i emmârenin sûreti olan Fir'âvn'dan kurtulmuştu, ancak henüz mânen kemâlde değildiler ve üzerlerinde Mısır'daki (beden mülkündeki) yaşantılarından kalma bazı alışkanlıkları vardı ve bu sebeple Kudüs'e (kudsiyyet metebesine) girmeye hazır değildiler. Bu sebeple, Cenâb-ı Hakk o mertebenin akl-ı küll sûreti olan Mûsâ (a.s.) vâsıtasıyla onları hidâyete iletecek, kendilerine yardımcı olacak bir kitap indirdi. Zâhiren bu kitap Tevrât'tır, bâtınen Mûseviyyet mertebesi ilimleridir.

"Leallehum yehtedûn" (Hidâyete ersinler diye): Cenâb-ı Hakk'ın "Hâdî" esmâsı yönüyle olan emr-i teklîfîsine ve "sırât -ı müstakîm"ine uymaları için Benî İsrâîl'e kitap verildi.

Not: Mûsâ (a.s.)'a verilen bu kitâbın muhtevâsına dâir geniş îzâhât Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin İnsân-ı Kâmil isimli kitabının Tevrât bölümünden alınabilir.

-------------------

Âyet 50

وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَع۪ينٍ۟

Ve cealnebne meryeme ve ummehû âyeten ve âveynâhumâ ilâ rabvetin zâti karârin ve maîn.

~ ~ ~
Meryem oğlu Îsâ'yı ve annesini büyük bir mûcize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.

-------------------

Bir önceki âyette Mûsâ (a.s.)'dan ve kavminden bahsettikten sonra, burada Îsâ (a.s.)'dan bahsedilmesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi, Mûsâ (a.s.) "tenzîh" ilimlerini, Îsâ (a.s.) ise "teşbîh" ilimlerini getirmiştir. (92)'inci âyete gelindiğinde, bunların îzâhları yapılacaktır.

"Ve cealnebne meryeme ve ummehû âyeten" (Meryem oğlunu ve annesini bir âyet (mûcize) kıldık): Hz. Îsâ ile annesi Hz. Meryem'in Allâh'ın âyetleri oluşunu üç şekilde değerlendirebiliriz: Birincisi, Îsâ (a.s.)'ın fenâ-fillâh mertebesini temsîl etmesi yönüyle Allâh'ın âyeti olmasıdır. Bu mânevî oluşum, yalnızca Hakk'tan başkasından yüz çevirmiş, saflamış bir nefs üzerinde gerçekleşebilir; bu durum, Hz. Meryem'in "bakire" oluşuyla sembolize edilir. İkincisi, Îsâ (a.s.) ve annesi, babasız doğum mûcizesinin özneleri olmaları yönüyle birer âyettir. Bu doğum, Allâh'ın halkiyyet husûsunda tek bir doğum şekliyle kayıtlanamayacağının bir işâretidir. Üçüncüsü ise, Hz. Îsâ'nın fenâ hâlinde yaşadığı hayâtı ve söylediği sözleridir ki bunlar Hakk'a âittir, onun âyetleridir. Hakîkatte İncil de budur, yazılı bir kitap değildir. 

"Rabve" (Yüksek yer, tepe): Bu, maddî dünyâdan ve nefsânî arzulardan arınarak yükselmiş, mi'râc etmiş olan kimselerin makâmıdır. Tevhîd-i sıfat tepesidir.

"Zâti karâr" (Karar kılınacak, yerleşime elverişli): Burası geçici bir hâl değil, kalıcı bir makâmdır. Bu, enfüsî yönden, sâlikin mânen ulaştığı sükûnet, huzûr ve istikrâr mahallidir. 

"ve Ma'în" (Akar, saf su): Bu, kesintisiz akan kudsiyyet pınarıdır. Tıpkı Kevser ırmağı gibi, bu makâmdaki gönle, İseviyyet mertebesi itibâriyle ilâhî ilimler ve hikmetler sürekli olarak akmaya devâm eder. Bu su, hem sâhibini diri tutar hem de onun gönlünden de başkalarına akarak onlara da mânen hayât verir.

-------------------

Âyet 51

يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌۜ

Yâ eyyuher rusulu kulû minet tayyibâti va'melû sâlihâ, innî bimâ ta'melûne alîm.

~ ~ ~
Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamâmen bilirim.

-------------------

"Yâ eyyuher rusulu" (Ey peygamberler!): Bu söz, Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine Zâtî bir hitaptır.

"Kulû minet tayyibât" (Temiz şeyler yiyin): "Tayyibât" zâhiren helâl olan yiyecekleri, bâtınen ise ilâhî feyzleri ve ma'rifet bilgilerini ifâde eder. Resûller, bu "tayyib" mânevî gıdaları "yiyerek" (içselleştirerek, idrâk ederek) mânen beslenirler; bu bilgiler, ancak nefsin kirlerinden arınarak temizlenmiş ve saflaşmış bir gönül ile idrâk ve müşâhede edilebilir.

"Va'melû sâlihâ " (Sâlih ameller işleyin): Âyetteki emirlerin sıralaması (önce "yiyin", sonra "amel edin" buyrulması) tesâdüfî değildir. Bâtınî ma'nâda, sâlih bir amelin ancak "tayyib" olan ilâhî feyz ve ma'rifetle beslenmiş bir kalpten zuhûr edebileceğine işâret eder. 

"A'melû sâlihâ" yâni sâlih amel, zâhiren fiziksel ibâdetleri, bâtınen ise işlediği fiilin hakîkatte Hakk'ın fiili olduğu idrâkiyle "dışı halk içi Hakk" olarak işlenen amelleri ifâde eder.

"İnnî bimâ ta'melûne alîm" (Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamâmen bilirim): Bu "bilme", dışarıdan bir gözlemcinin bilmesi değildir. Bu, fiilin gerçek fâili'nin, kendi fiilini kendi zuhûr mahalli olan kulda bilmesidir. (Not: Bu husûsa (17)'in âyetin yorumunda değinilmişti, ilâve îzâhât (91)'inci âyetin yorumunda gelecektir.) Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinden bir bölümü ilgisi dolayısıyla buraya alalım (Cilt 3, sayfa 301-306).

-------------------

1073. Öküz ve eşek için şekerden ne fâide var; her cân için başka bir kût (gıda, besin) vardır!

Ya'ni öküzün ve eşeğin gıdâsı şeker değildir, onlar bu ni'metten anlamaz. Meselâ "Eşek hoşâftan ne anlar!" darb-ı meseli (atasözü) meşhûrdur. Zîrâ her cânın kendisine lâyık olan başka başka gıdâları, ya'ni saîdin (bahtiyar kimsenin) gıdâsı başka ve şakînin (bedbaht kişinin) rızkı ve gıdâsı başkadır. Saîd, Hakk'ın (Mü'minûn, 23/51) ya'ni "Tayyibât cinsinden yeyiniz!" emrine ittibâan (uyarak), rızkını tayyib ve helâl olan şeylerden intihâb eder (seçer). Şakî ise, (Nûr, 24/26) mûcibince, Hak Teâlâ'nın habîs (pis) addettiği şeyleri ve harâmı kendisine gıdâ ittihâz eder (edinir). (…)

1080. Yüz sarı ve ayak zaîf ve kalb hafîf; gıdâsı nerede?

Ya'nî, sudan ve çamurdan mütehassıl gıdâ ile telezzüzât-ı nefsâniyyesine mübtelâ olan kimse, sarı yüzlü ya'nî huzûr-ı evliyâda utanmış ve ayağı zaîf ya'nî tarîk-ı Hak'ta yürüyemez ve kalbi hafîf ya'nî maârif-i ilâhiyye yükünü kalbinde taşıyamaz bir hâldedir. Nûr-i rabbânî olan gıdâ-yı semâvî nerede?

1081. O devlet hâslarının gıdâsıdır; onu yemek boğazsız ve âletsizdir.

O gıdâ-yı âsûmânî (göksel besin) olan ulûm ve maârif-i ilâhiyye, Hakk'a yakınlık devletine nâil olan hâs kullara mahsustur. O gıdâyı yemek için boğaza ve el ve ağız ve diş gibi a'zâlara; ve o gıdayı istihsâl (elde etmek) için değirmen ve ocak ve tencere ve ateş gibi âletlere ihtiyaç yoktur.

1082. Güneşin gıdâsı arşın nûrundan; hasûdların (kıskançların) ve şeytanların, ferşin dumanından oldu.

"Güneş"ten murâd, veliyy-i âriftir. "Arş"tan murâd, "hakîkat-i muhammediyye"dir; ki, (Tâhâ, 20/5) "Rahmân arş üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere, zât-ı Hak, rahmeten li'l-esmâ' (isimlere rahmet olarak) mertebe-i ahadiyye-sinden hakîkat-i muhammediyye mertebesine bi't-tenezzül müstevî oldu (iniş yoluyla yerleşti). "Nûr"dan murâd, ulûm-i ledünniyyedir. Zîrâ nûr hissî zulmeti (duyusal karanlığı) izâle ettiği gibi, ilim de zulmet-i cehli (cehâlet karanlığını) ve ma'nevî olan karanlığı izâle eder. "Hasûdlar"dan murâd, evliyânın merâtib-i ma'neviyyelerini çekemeyen kimselerdir. Ve "şeytanlar"dan murâd, halkı Hak'tan teb'îd (uzaklaştıran) ve nefis tarafına meyl ettirmeğe sa'y edenlerdir. Hülâsa-i ma'nâ budur ki: "Velînin gıdâsı, hakîkat-i muhammediyyeden nâzil olan ulûm-i ledünniyyedir; hasûdların ve şeytanların gıdâsı ise arzın buhârından ve rutûbetinden hâsıl olan mevâddır (maddelerdir).

1083. Hak, şehîdler hakkında "Rızıklanırlar" buyurdu; o gıdâ için ne ağız oldu ne tabak!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Âl-i İmrân'da vâki (Âl-i İmrân, 3/169) "Allâh yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin, belki diridirler; Rablerinin indinde rızıklanırlar" âyet-i kerîmesine işaret buyruluyor…

Ma'lûm olsun ki, gıdâ ya sûrî veya ma'nevî olur. Gıdâ-yı sûrî iki nevi'dir: Birisi, âlem-i kesâfetten hâsıl olan gıdâdır ki, âlelumûm rûh-ı hayvânî ondan kuvvet bulur. Ve diğeri, âlem-i letâfetten olan gıdâdır ki, bundan hem rûh-i insânî ve hem de cisim mütezzevvik ve müteğaddî olur. Nitekim bu rızık hakkında, "Ben Rabbim'in indinde gecelerim; beni yedirir ve içirir" buyururlar. Ve bu rızık hâzır olarak geldiği cihetle, istihsâli âlâta muhtâç değildir. Ve âlem-i letâfetten hâsıl olmakla, vücûd-ı berzahî ile ekl olunup, bu cism-i kesîfin ağzına ve azâlarına ihtiyacı yoktur. Ve âlem-i letâfetten olan gıdanın te'sîri, âlem-i cisme nazaran iki derece ilerdir. Ondan ya cisim kuvvet bulur, veyâhut bulmaz. Eğer cisim kuvvet bulursa, o muhakkak sûrî gıdâdır; ve eğer kuvvet bulmazsa ma'nevî gıdâdır, ya'nî bir ma'nânın o sûretle zuhûrundan ibârettir. Meselâ bir kimse rüyâsında süt içse ve uyandığı vakit mi'desinde süt eseri bulunmasa, ilim ile te'vîl olunur ve ilim gıdâ-yı ma'nevîdir. Ve eğer mi'desinde süt bulunursa, o mahz gıdâdır. Nitekim evliyâdan ba'zılarına vâki olmuştur. İşte, şühedânın irzâk olundukları rızık, vücûd-ı berzahî ile tenâ'um olunan bu rızıktır. Gıdâ-yı ma'nevîye gelince, bu gıdâ doğrudan doğruya rûh-i insânînin gıdâsı olan ma'rifet ve şarab-ı aşk-ı ilâhîdir ki, onun âsârı cemî-i mevâtînda zâhir ve hükmü cismâniyyet ve berzah ve rûh âlemlerinde cârîdir.

1086. Her bir kimsenin likâsından (yakınlığından) bir şey yersin; ve her karînin (yakın dostun) kırânından (yakınlığından) bir şey götürürsün.

İmdi, mâdemki sûret-i insâniyyeden her biri içi taâm (yiyecek) dolu bir kâsedir; her bir kimseye mülâkî (yakın) olduğun vakit, onun kâsesinden bir gıdâ-yı ahlâkî yersin. Ve her karînin (yakın dostun) mukârenetinden (yakın ilişkisinden) de kendi kâse-i vücûduna bir şey nakl edersin. Zîrâ tabiat sârıktır, farkında olmadığı hâlde musâhibinden (sohbet arkadaşından) mutlakâ bir şey alır. Onun için âyet-i kerîmede, (Tevbe, 9/119) yani "Sâdıklar ile berâber olun!" buyrulur. Ve Türkçe'de, "Üzüm üzüme baka baka kararır" darb-ı meseli (atasözü) meşhûrdur.

-------------------

Âyet 52

وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ

Ve inne hâzihî ummetukum ummeten vâhıdeten ve ene rabbukum fettekûn.

~ ~ ~
Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve Rabbiniz de Benim; artık Benden sakının!

-------------------

"Ummeten vâhıdeten" (Tek ümmet): Bu âyet, zâhirî anlamıyla, tarih boyunca gelen tüm peygamberlerin getirdiği dinin özünde tek bir din olduğunu ve dolayısıyla tüm inananların da tek bir ümmet olduğunu ifâde eder. Bâtınen ise, tüm insânların Hakîkat-i Muhammediyye'nin zuhûrları olmaları itibariyle tek ve ezelî bir hakîkatten zuhûr etmiş olduklarını dile getirir.

"Ene rabbukum" (Ben sizin Rabbinizim): Bu, Zâtî bir hitaptır. Ümmeti oluşturan her ferd, a'yn-ı sâbitesi itibâriyle, esmâ-i ilâhiyye'den bir ismin zuhûrudur ve o isme rabb-i hâss denir. Tek tek ferdlerin rabbi olan tüm bu "rabblerin rabbi" yâni yöneticisi ise Rabb'ül-Erbâb olan Allâh-u Teâlâ hazretleridir.

"Fettekûn" (Öyleyse Ben'den sakının!): Bu, zâhiren Hakk'a karşı gelmekten sakınmak, bâtınen ise vahdet şuuru-nu kaybetmekten sakınmaktır. Yâni, aradaki zâhirî farklılıklara aldanıp, kabuklarda kaybolup, her şeyin hakîkati olan ve her ân sizlerle birlikte olan Tek olan Rabbinizi (Rabb'ül Erbâb) unutmaktan sakının! Gerçek takvâ, bu birliği idrâk ederek yaşamaktır. (Not: "İttikâ" ve "takvâ" hakkında daha geniş malûmat (23)'üncü ve (32)'inci âyetlerin yorumlarından alınabilir.)

-------------------

Âyet 53

فَـتَقَطَّـعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُراًۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

Fe tekattaû emrehum beynehum zuburâ, kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn.

~ ~ ~
(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.

-------------------

Sûrenin (53)-(56)'ıncı âyetlerinde kesret anlayışıyla perdelenmiş (mahcûb) insânların hâli anlatılmaktadır.

"Tekattaû" kelimesi "kesmek, ayırmak, koparmak, parçalara ayırmak" demektir. İrâdeli olarak yapılan bir fiili ifâde eder.

"Emrehum" kelimesi zâhiren "işlerini, durumlarını, dinlerini", bâtınen ise "ilâhî emri, tek hakîkati, vahdeti" ma'nâlarına gelir.

"Emri parçalara bölmek" zâhiren, dinî hükümler hakkında anlaşmazlığa düşüp fırkalara ayrılmak demektir. Bâtınen ise, tek olan ilâhî varlığın şehâdet âleminde isim ve sıfatlarıyla olan tecellîlerinin çokluğuna bakarak vahdet hakîkatinden gaflette kalmaktır. Bir başka yönden, her dinî topluluğun, tek olan ilâhî sistemin yalnızca kendi anlayışlarına uygun olan kısmını kabul edip gerisini terk ve red etmesi demektir.

"Beynehum zuburâ" ifâdesi kendi aralarında ayrılığa düştüklerini, farklı kitaplar ve sistemler oluşturduklarını belirtmektedir. 

"Kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn" (Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir): Her grup ("hızb"), "kendi yanındakiyle sevinir" çünkü her biri ilâhî isimlerden birinin tecellîsini mutlak hakîkat sanır. Oysa bu tecellîler, tek olan Vücûd'un Zât-ı Mukayyed yönüyle âlemlerdeki farklı zuhûrları yâni âyetleridir.

Her varlık, kendi hakîkatini teşkîl eden ve kendi rabb-ı hâss olan o ilâhî isimden aldığı tecellî ile "mutmaindir" ve "sevinçlidir", çünkü onun varoluşsal gerçekliği odur ve kendi hakîkatini mutlak hakîkat zanneder. Bu bir meyil olarak kalırsa belki hoş görüşebilir, ancak kendi anlayışında ısrar edip diğer anlayışları reddetme, parçanın (cüz) bütün (küll) olduğunu iddiâ etme şeklinde zuhûr ederse, kişiyi hakîkatten uzaklaştırır. 

Dinî gruplaşmalar, "hakîkatin bütünlüğünü" parçalayarak insânı "kısıtlı bir tecellîye" hapseder. Bu, "şirk-i hafî" (gizli şirk) sayılır; çünkü kişi, Mutlak Varlık yerine kendi sınırlı anlayışını ilâhlaştırır. Bu gruplar, tek hakîkatin sâdece bir yüzünü görmekte ve gördüğü parçayı, hakîkatin tamamı sanmaktadır. İşte "parçalanma" ve "fırkalara ayrılma" budur. Ârif ise, bütün bu isimlerin ardındaki tek müsemmâ'yı gören ve bilen kişidir.

İsmâil Hakkı Bursevî'nin Lübb'ül Lübb isimli kitabının Terzi Baba şerhinde, ârifin bu hâli şöyle ifâde edilir:

-------------------

Hazreti Şeyh'in "Fütûhât-ı Mekkiyye"sinde açıklamayı arzu ettiği meselelerden biri de "ÂRİF" hakkındadır.

"Fe-izâ kâne'l-ârîfu ârîfen hakîkaten fe-lem yetekayyed bi-mu'tekadin..." (Bir irfân sahibi hakîkaten ârif olduğu zaman, (tek) bir itikâd ile kayıtlanmaz...) Bir irfân ehli, kendi hakîkatine ârif olsa, bir itikâda uyup, diğerlerine uymamazlık etmez. Yâni Ârif-i Billâh, itikâdında heyûlâ gibi olup, heyûlâ ise, her ne sûret olursa olsun kabul edip, cümlesine mahall ve mekân olur. Ve haddizâtında kendinde ne bir başkalaşma ne de bir değişme vâki olmaz.

Ve hangi sûrete bürünürse bürünsün, yine zâtında kendi aslı üzerinedir. Ârif-i billâh her türlü itikâdı kabul edip, herhangi bir itikâdla mukayyed olmayıp, ilâhî bilgideki yeri üzere olan itikâdında dâim ve sâbittir.

Bununla beraber, cümle itikâdları da câmi ve hâvi olup, cümlesinin aslına vâkıf olarak, bütün itikâdları kapsamına alır. Özünü bildiği şey, dıştan hangi sûrete bürünse, gaflet etmeyip ve bir sûret ile de kayıtlanmayıp, her yüzde müşâhede edici olur.

-------------------

Bu konuyu biraz daha iyi anlayabilmek için Fusûsü'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinin Muhammed Fassı'ndan bir aktarım yapalım (Cilt 4, sayfa 384-386).

-------------------

İlâh-ı mu'tekad (itikâd edilen, inanılan ilâh), ona nâzır olan (bakan) kimse için masnû'dur (üretilmiş, yapılmıştır). O, onun san'atıdır. İmdi i'tikâd ettiği şey üzerine onun senâsı (övgüsü), onun kendi nefsi üzerine senâsıdır. Ve bundan dolayı onun gayrı olan mu'tekadı zemm eder (kötüler). Ve eğer insâf ede idi, onun için bu vâkı' olmaz idi. 

Şu kadar var ki, muhakkak bu ma'bûd-ı hâs (rabb-ı hâss) sâhibi, Allâh hakkında i'tikâd ettiği şeyde, kendinin gayrına i'tirâzından dolayı bunda bilâ-şek (şüphesiz) câhildir. Zirâ eğer Cüneyd'in dediği "Suyun rengi kabının rengidir" kavlini ârif olaydı, onun i'tikâd eylediği şeyi, her bir i'tikâd sâhibine teslîm ederdi. Ve Allâh Teâlâ'yı, her sûrette ve her mu'tekadde (itikâdda) ârif olurdu. Binâenaleyh o, ya'nî ma'bûd-ı hâs sâhibi, zânndır, âlim değildir. İşte bundan dolayı Allâh Teâlâ: "Ben abdimin zannı indindeyim" buyurdu ki, ister ıtlâk etsin (sınırsız bıraksın), ister takyîd etsin (sınırlasın), ona ancak kendinin mu'tekadı sûretinde zâhir olur demektir. (32) Ya'nî sâhib-i i'tikâdın tahayyül ederek nâzır olduğu ilâh kendi tarafından tasnî olunmuştur (üretilmiştir). Ve bu ilâh-ı muhayyel bu kimsenin san'atından ibârettir. Bu ilâh üzerine senâ ettiği vakit, kendi nefsi üzerine senâ etmiş olur. İşte bundan dolayı o kimse, kendi i'tikâdında îcâd (ettiği ilâhdan başkasını kabul etmez; ve başkasının i'tikâdında mec'ûl (yapılmış) olan ilâhı zemm eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de ashâb-ı i'tikâdın hâline işâreten (işaretle) buyrulur: (Ankebût, 29/25) "Bazınız bazısını tekfîr (kâfirlikle itham) ve bazınız bazısını tel'în eyler (lânetler)." Ve eğer bu mu'tekid (inanç sahibi), insâf ede idi, i'tikâdâttan (inançlardan) hiçbir i'tikâdı zemm etmez idi. Şu kadar var ki, bu i'tikâdında tahayyül ettiği ma'bûd-ı hâssın (kendine özgü mâbudun) sâhibi, Allâh hakkında başkalarının i'tikâd ettiği şeyde kendi mu'tekadının gayrine i'tirâzından dolayı, bu zemminde şüphesiz câhildir (bilgisizdir). Çünkü Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin "Suyun rengi kabının rengidir" kavlini ârif olaydı, her bir i'tikâd sâhibinin i'tikâdında tahayyül etmiş olduğu ilâh-ı mu'tekad ile teslîm eder idi. Fakat Hakk'ın mezâhirin isti'dâdı hasebiyle zâhir olduğunu bilmedi. Hakk'ın kendine olan tecellîsini tasdîk ve kendinin gayrı bulunan mezâhirde vâkı' olan tecellîsini inkâr etti. Ve Allâh Teâlâ'yı her sûrette ve her mu'tekadde ârif olmadı. Binâenaleyh bu ma'bûd-ı hâss sâhibi, sâhib-i zandır, âlim değildir. İşte ashâb-ı i'tikâddan her birisi sâhib-i zann olduğu için Allâh Teâlâ "Ben kulumun zannı indindeyim" buyurdu. Ya'nî abd Hakk'ı kendi i'tikâdında ister ıtlâk (mutlaklık) ve ister takyîd (kayıt, sınırlandırma) etsin, Hak ona ancak kendi i'tikâd ettiği sûrette zâhir olur, demektir. Ya'nî abd, cem'î mu'tekadât sûretlerinde Hakk'ın mütecellî olduğunu i'tikâd ederse, ona ıtlâk üzere tecellî eder. Be eğer i'tikâd-ı hâs ile takyîd ederse, o kimseye onun i'tikâd-ı mukayyedi sûretinde tecellî eyler.

İmdi ilâh-ı mu'tekadâtı hudûd ahz eder. Ve o da, onun abdinin kalbi vâsi' olduğu ilâhdır. Zîrâ ilâh-ı mutlak bir şeye sığmaz. Çünkü o, eşyânın "ayn"ıdır ve nefsinin "ayn"ıdır. Hâlbuki bir şey hakkında, kendi nefsine sığar ve sığmaz denilmez. İyi anla! Ve Allâh hakkı söyler ve sebîle (doğru yola) hidâyet eder (33).

Ya'nî her bir mu'tekidin kendi i'tikādında tahayyül eylediği ilâh hudûda tâbî' olur. Çünkü her bir mu'tekid, kendi mu'tekadı olan ilâhı kabul edip, diğerlerinin mu'tekadâtını reddetmekle, bu ilâhın hudûdunu diğerlerinin hudûdundan tefrîk (ayırmış) etmiş olur. Ve bu hudûda tâbî' olan ilâh dahî, kendi abdinin kalbine sığan ilâhdır. Çünkü ilâh-ı mutlak hiç bir şeye sığmaz. O ahadiyyet-i mutlakasıyla her şeyi muhîtdir (kuşatmıştır). Binâenaleyh ne kadar hissî, hayâlî, vehmî, aklî, zannî ve ilmî sûretler varsa, hepsini zâtı ile ihâta eder (kuşatır). Zîrâ zâhir ve bâtın ancak ondan ibârettir. Böyle olunca zât-ı ahadiyyet-i mutlaka bi'l-cümle eşyânın "ayn"ıdır. Ve bu ilâh-ı mutlak, kendi nefsinin ve zâtının aynıdır. Hâlbuki âlem-i histe örfen bir şey hakkında, "kendi nefsine sığar veyâ sığmaz" denilmez. Çünkü sığmak ve sığmamak iki şey'-i muhtelif (farklı şey) mâ-beyninde (arasında) mevzû'-i bahs (konu) olur. Şeyin nefsî ise ayn-ı vâhiddir. Ve o şey, nefsinin aynıdır. Binâenaleyh şeyin nefsine sığması ve sığmaması mahall-i güft ü gû (söz konusu) olamaz. 

Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de: (En'âm, 6/103) "Gözler O'nu idrak edemez, O ise bütün gözleri idrak eder" ve (Mü'min, 40/7) "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" buyrulması, nisbet-i ilâhiyyenin her şeye vâsi' olduğu ma'nâsını mütazammındır (içermektedir). Zîrâ ilim ve rahmet nisbet-i ilâhiyyedendir. Ve Hakk'ın bu nisbetleriyle bi'l-cümle eşyâya sığdığı zâhirdir. Ve bu bahsin tafsîli "hikmet-i kalbiyye"de mürûr etti. Bu dakâikı iyi anla! Hak Teâlâ hazretleri kâmillerin lisâniyle hakkı söyler ve kendisine müteveccih olan tâliblere dahi, sırât-ı müstakîmi göstermekte rehber olur.

-------------------

Âyet 54

فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ

Fe zerhum fî gamratihim hattâ hîn.

Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!

-------------------

"Fe zerhum" (Onları bırak!): Sen tebliğ görevini yaptın, onlara emr-i teklîfîyi ilettin, hidâyeti zorla kalplerine sokacak değilsin, artık onları kendi hâllerine bırak buyrulmaktadır. 

"Ğamra" gaflet sarhoşluğudur. Âyette, onları kendilerine güzel görünen kesret anlayışları üzere hakîkatten örtülü biçimde bırak, buyurulmaktadır. Bu, tecellîlerin ardındaki tek fâil olan Hakk'ı görememe hâlidir ve en büyük hicâb yânî perdedir.

"Hattâ hîn" (bir süreye kadar): Bu süre, perdenin kalkacağı âna (ölüm veya mânevî keşif anına) kadardır. O "ân" geldiğinde, bütün bu fırkalar ve parçalanmış görüşler ortadan kalkacaktır. O güne kadar bu "oyun" ve "gaflet" hâli devâm eder.

-------------------

Âyet 55

اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ

E yahsebûne ennemâ numidduhum bihî min mâlin ve benîn.

Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlâtla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar?

-------------------

-------------------

Âyet 56

نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ

Nusâriu lehum fîl hayrât(hayrâti) bel lâ yeş'urûn.

Hayır, onlar farkına varmıyorlar!

-------------------

Bu iki âyet, inkârcıların içine düştüğü derin bir yanılgıya dikkat çeker. 

Tevhîd anlayışından perdelenmiş, kesret üzere hayâta bakan kimseler, Hakk'ın kendilerine vermiş olduğu mal ve evlât türünden sûrî nîmetleri "hakîki hayr" sanıp, bunları Hakk'ın kendilerinden râzı olduğunun ve doğru yolda olduklarının delîli olarak görür ve sevinirler. Oysa bunlar ilâhî bir lütuf değil, aksine kişinin gaflet perdesini daha da kalınlaştıran bir "istidrâc"tır ki, kişiyi nîmet görüntüsü altında yavaş yavaş azâba sürükler.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) bu husûsta şöyle buyurdu: "Allâh Teâlâ'nın bir kula günâh işlemesine rağmen dünyâda sevdiği şeyleri ihsânda bulunduğunu görürseniz bilin ki o istidrâcdır." Ardından da şu âyet-i kerîmeyi okudu: "Kendile-rine hatırlatılanları unuttuklarında, onlara her şeyin kapısını açtık. Nihâyet kendilerine verilen nîmetlere sevinip zevke dalınca onları azâbımızla ansızın yakalayıverdik. Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına döndüler." (En'âm 6/44) (Kaynak: Ahmed b. Hanbel, IV, 145).

"Hakîkî hayr", kişinin eşyânın hakîkatine ve kendi hakî-katine ârif olmasıdır. Ancak onlar, bütün şuurlarını sûrî nîmetlere yönelttikleri için, perdenin ardındaki hakîkati hissedemez ve anlayamazlar. "Bel lâ yeş'urûn" (şuur etmiyorlar) ifâdesi tam da bu şuur perdelenmesine işâret eder.

-------------------

Âyet 57

اِنَّ الَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ

İnnellezîne hum min haşyeti rabbihim muşfikûn.

Rablerinin azametinden korkup titreyenler,

-------------------

Sûrenin (57)-(61)'inci âyetlerinde âriflerin (vahdet şuuruna ermiş kimselerin) hâl ve ahlâkları tasvîr edilmektedir. 

"Haşyet" kelimesinin lügat ma'nâsı "korkmak, çekinmek, saygı duymak"tır. Fâtır Sûresi 35/28 âyetinde "İnnema yahşellâhe min ibâdihil-ulemâ" (Kulları arasında Allâh'tan ancak âlimler korkar) buyurulmuştur. Ayrıca, Resûlullâh (s.a.v..) bir hadîs-i şerîflerinde "ben sizin, Allâh'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok korkanınızım" buyurmuşlardır. Bunlar, haşyetin beşerî bir korku değil, Allâh'ın kudret ve azametini idrâk ve müşâhede etmekten doğan, kalpleri titreten ma'rifet temelli bir huşû hâli olduğunu gösterir. "Haşyet" ârifin hâli, "havf" ise avâmın hâlidir.

"Muşfikûn" kelimesi "titreme, kızıllık, merhamet" ma'nâ-larına gelen "ş-f-k" kökünden türemiştir. Seyrin başlarında olan bir kul için "titreme" ma'nâsı daha isâbetli olur; kul Rabbinin azametini düşününce, kulluğun hakkını verememe endişsesi ile endişelenir ve titrer. 

İrfâniyyet arttıkça başlarda endişe olarak zuhûr eden "işfak" hâli "şefkat" ve "merhamet"e dönüşür. Ârif, nereye dönse Hakk'ın vechini gördüğünden, mahlûkâta karşı şefkatli olur. Bu mertebede "haşyet" kulun gönlündeki Zâtî Celâl tecellîsi, "işfak" ise onun netîcesi olan Cemâl ve rahmet tecellîsidir. 

-------------------

Âyet 58

وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ

Vellezîne hum bi âyâti rabbihim yu'minûn.

Rablerinin âyetlerine inananlar,

-------------------

"Âyet" kelimesi daha evvel de belirtildiği gibi, "işâret, belirti, alâmet" anlamlarına gelir. Zâhiren Kur'ân-ı Kerîm'in cümleleri olarak anlaşılır. Bunlara "kavlî âyetler" denir. Hakîkat-te ise, kâinattaki her bir zerre ve oluşum Hakk'ın bir âyetidir, yâni O'nun bir isminin veya sıfatının tecellîsidir. Bu "kevnî âyetler"i ancak ârifler "okur". Onların îmânı, kör bir taklit veya soyut bir kabul değil, idrâk ve müşâhedeye dayalı şuhûdî bir îmândır.

-------------------

Âyet 59

وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ

Vellezîne hum bi rabbihim lâ yuşrikûn.

Rablerine ortak koşmayanlar,

-------------------

"Şirk", "Allâh'a eş ve ortak koşmak" demektir. Bu, tevhîdi inkâr olup en büyük günâhtır. Nitekim, Lokmân Sûresi 31/13 âyetinde "İnneş şirke le zulmun azîm" (Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür) ve Nisâ Sûresi 4/116 âyetinde "İnnallâhe lâ yagfiru en yuşrake bihî" (Muhakkak ki Allâh, kendisine şirk koşanları bağışlamaz) buyrulur.

Şirk iki türlüdür:

"Şirk-i celî" (açık şirk), Allâh'tan başka bir varlığı ilâh olarak kabul etmek, bir puta, heykele, insâna veya herhangi bir nesneye tapınmaktır. Mü'minler, îmânlarının en temel gereği olarak bu kaba şirk formundan zâten uzaktırlar.

"Şirk-i hafî" (gizli şirk) ise Hakk'ın Mutlak Varlığı'nın yanında, O'ndan bağımsız ikinci bir varlık görmek, yâni eşyânın kendine âit bir varlığı olduğunu zannetmektir. Oysa hakîkatte, Vücûd tektir, o da Hakk'ın Vücûdudur. Geri kalan her şey O'nun zuhûr ve tecellîleridir. Bu şirkten kurtulmak için îmân yeterli olmaz, kesret vehminden kurtulabilmek için hakîkî bir seyr-i sülûk gerekir. 

Şirk-i hafî amel cennetlerine girmeye engel değildir, ancak zât cennetine girmeye mânî olur. 

-------------------

Âyet 60

وَالَّذ۪ينَ يُؤْتُونَ مَٓا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَۙ

Vellezîne yu'tûne mâ âtev ve kulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râciûn.

Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler,

-------------------

"Yu'tûne mâ âtev" (verdiklerini verirler): Ne verirler? Zâhiren sadaka, mal, mülk verirler. Bâtınen ise daha evvel kendilerine âit zannettikleri ne varsa, tüm varlıklarını bunların asıl sâhibi olan Hakk'a verirler, iâde ederler. Bu, mutlak bir teslîmiyyet ve "fenâ" hâlidir. Onlar, işledikleri sâlih amellerin dahi kendilerine âit olmayıp Hakk'ın fiili olduğunu bilirler.

"Kulûbuhum vecile" (kalpleri titreyerek): Mâdem veren de O, yaptıran da O, kalpleri neden titriyor? Buradaki titreme, bir günahkârın azâb korkusuyla titremesi değildir. Bu, bir ârifin, Zâtî tecellînin heybeti ve haşyetiyle titremesidir. Bir ânlığına dahi olsa, gaflete düşüp benlik iddiâsında bulunmaktan ve o işlenen sâlih ameli kendi nefsine isnâd etmekten kork-maktır. İlâhî tecellîye mazhar olmanın getirdiği huşû ve "bu kutlu yükü lâyıkıyla taşıyamıyor olma" endişesidir.

"Ennehum ilâ rabbihim râciûn" (Şüphesiz onlar Rabblerine döneceklerdir): Bu dönüş iki türlüdür. Birincisi, öldüğü zaman Rabbine kavuşmaktır. İkincisi, ki âriflere özeldir, her işin ve her varlığın O'na âit olduğunu ve O'na döndüğünü müşâhede etmekle oluşan ve idrâkte her ân gerçekleşen dönüştür.

-------------------

Âyet 61

اُو۬لٰٓئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ

Ulâike yusâriûne fîl hayrâti ve hum lehâ sâbikûn.

İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.

-------------------

"Ulâike yusâriûne fîl hayrâti" (İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar): Beşerî benlik ve kesret anlayışıyla perdelenmiş kimseler için hayır, "mal ve evlât" iken (bakınız âyet (55)), ârifler için "hayır, Hakk'ın ta kendisidir". Dolayısıyla, onların "hayırlarda yarışması," dünyevî nîmetler biriktirme telâşı değil, Hakk'a olan yakînlerini artırma, ilm-i ilâhîde derinleşme ve tevhîd mertebelerinde ilerleme gayretidir.

"Ve hum lehâ sâbikûn" (Ve o uğurda öne geçerler): Onlar öne geçerler, çünkü üzerlerindeki "benlik yükünü" atmışlardır. "Çık aradan kalsın Yaradan" hükmünü tatbîk ettikleri için, ilâhî irâde onlar üzerinde engelsizce tecellî eder. Onlar kendi nefislerinin gücüyle koşmazlar; nefislerini aradan çektikleri için ilâhî bir güçle âdeta "taşınırlar". İşte bu yüzden öne geçerler.

 Bu nedenle onlar, Vâkıa Sûresi'nde (56/10-11) müjdelenen "ves-sâbikûnes sâbikûn ulâike'l-mukarrebûn" (öne geçenler, ne öne geçenler! İşte onlar Allâh'a en yakın olanlar-dır) zümresinin, yâni bu dünyâda iken Hakk'a en yakın olanların, O'na vâsıl olanların ta kendileridir.

-------------------

Âyet 62

وَلَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Ve lâ nukellifu nefsen illâ vus'ahâ ve ledeynâ kitâbun yantıku bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn.

Biz hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar.

-------------------

"Ve lâ nukellifu nefsen illâ vus'ahâ" (Biz hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz): Her nefsin (varlığın) Allâh'ın ezelî ilminde bir hakîkati vardır. Buna a'yn-ı sâbite (sâbit öz) denir. Her bir ayn-ı sâbite, Hakk'ın tecellîsini kabul etme konusunda kendine özgü bir isti'dât yâni potansiyel ve yatkınlığa sahiptir. İşte ayette geçen "vüs'at" (güç, kapasite) kelimesi, bu ezelî isti'dâta işâret etmektedir.

Allâh, bir varlığa varlık bahşederken, o varlığın ayn-ı sâbitesinin talep ettiği ve isti'dâtının kaldırdığı dışında bir şeyle onu "yükümlü" kılmaz. Yâni, bir taşın "taş olması", bir gülün "gül olması", bir insânın belli bir mizâc ile dünyâya gelmesi, onun ezelî hakîkatinin bir yansımasıdır. Allâh, gülden yâsemin olmasını istemez veya talep etmez. Her varlık, kendi ezelî potansiyelini gerçekleştirmek üzere varlık sahnesine çıkar. Bu, büyük bir ilâhî rahmet ve aynı zamanda adâlettir.

Dolayısıyla âyet şu ma'nâya gelir: "Biz her varlığa, onun ezelî isti'dâdı neyi gerektiriyorsa, Hakk'tan ne sûrette var olmayı dilemişse, varlık âleminde onu veririz."

"Ledeynâ kitâbun yantıku bil hakkı" (Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır): "Katımızda", "Uluhiyyet mertebesinde" demektir. Oradaki "kitap", Allâh'ın ezelî ilmidir. Bütün varlıkların a'yân-ı sâbitelerinin ve isti'datlarının kayıtlı oldu-ğu Ulûhiyyet mertebesindeki bu kitap Levh-i Mahfuz'dur. Bu kitap, "Hakk'ı söyler", yâni Hakk'ın bu ilmî varlıkları âlem-i şehâdette nasıl zuhûra getireceğini ve onlarda isim ve sıfatları vâsıtasıyla nasıl tecellî edeceğini söyler. İlâhî tecellî rastegele değil, bu kitaptaki ezelî ilme göre gerçekleşir.

"Ve hum lâ yuzlemûn" (Ve onlara aslâ haksızlık edilmez): "Zulüm", bir şeyi âit olduğu yerin dışına koymaktır. Varlık bağlamında zulüm, bir varlığı kendi ezelî hakîkatine ve isti'dadına aykırı bir şekilde var olmaya zorlamak olurdu. Her bir varlık, kendi ezelî hakîkati ne ise, tam olarak o şekilde var edilir; işte bu sebeple, Hakk kimseye zulmetmez.

-------------------

Âyet 63

بَلْ قُلُوبُهُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ مِنْ هٰذَا وَلَهُمْ اَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ

Bel kulûbuhum fî gamratin min hâzâ ve lehum a'mâlun min dûni zâlike hum lehâ âmilûn.

Ancak kâfirlerin kalbleri bu Kur'ân'a karşı bir gaflet içindedir. Onların bundan başka yapageldikleri birtakım (kötü) işleri de vardır.

-------------------

"Bel kulûbuhum fî gamratin" (Hayır, onların kalpleri bundan derin bir gaflet içindedir): "Gamre" kelimesini müfessirler "gaflet, cehâlet, dalgınlık ve körlük" olarak yorumlamıştır. Arapça "ğ-m-r" kökünden türeyen bu kelimenin lügat ma'nâsı "suya tamâmen batmak, boğulmak"tır. Bâtınî ifâdesi, kişinin hayâl, vehîm ve nefsâniyet ile bulanıklaşmış gaflet suyuna batarak ilâhî hakîkatlerden gaflette kalmasıdır. Kişinin vahdet "okyanusu"nu göremeyip, "kesret" seli içinde boğulmasıdır.

"A'mâlun min dûni zâlike" (Bundan başka kötü ameller): İnsân, Hakk'ı tanımak (ma'rifetullâh) ve O'na kulluk etmek için halk edilmiştir. Ancak, gaflet ehli, bu temel gâyeden yüz çevirir; boş, vehmî, hayalî ve nefsânî başka işlere yönelir. Para, makâm, güç, şöhret gibi kesret âleminin geçici meşgaleleri, o hakîkî amelin yerini alır ve kişinin Hakk'tan uzaklaş-masına, kalbinin katılaşmasına ve perdelerinin kalınlaşmasına sebep olur. 

-------------------

Âyet 64

حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذْنَا مُتْرَف۪يهِمْ بِالْعَذَابِ اِذَا هُمْ يَجْـَٔرُونَۜ

Hattâ izâ ehaznâ mutrafîhim bil âzâbi izâ hum yec'erûn.

Nihâyet refah ve bolluk içinde olanlarını azâbla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryâd edip duruyorlar.

-------------------

"Mutrafîhim" kelimesi Arapça'da "t-r-f" kökünden türetilen "mutraf" kelimesinin çoğul hâlidir ve "zengin/refâh içindeki kimseler" anlamına gelir. Bunlar, sâhip oldukları zâhirî ve maddî zenginliğin büyüsüne kapılarak Hakk karşısındaki mutlak "fakr"larını unutan, kendilerini Hakk'tan bağımsız (müstağnî) gören, kendi cismânî zenginliklerinin kendilerine yeteceğini zanneden kimselerdir.

"Ehaznâ ... bil-âzâbi" (Azâb ile yakaladığımız zaman): Buradaki "azâb" bâtınen, Hakk ve hakîkatin âniden zuhûr etmesiyle, hicâb perdesinin yırtılması, nefsin sahte benliğinin ve müstağnîlik iddiâsının paramparça olmasıdır. O âna kadar kendini "fâil" ve "var" zanneden, zâhirî güç ve servetiyle böbürlenen nefs, birden bire kendine atfettiği gücün bir yanılsamadan ibâret olduğunu anlar; âcizliğini, hiçliğini ve Hakk'a ne denli muhtaç olduğunu fark eder. İşte bu şok edici yüzleşme, onun için en büyük azâbtır. 

"İzâ hum yec'erûn" (Bakmışsın ki feryâd edip duruyorlar): Ve nefs o ânda feryâd başlar. "Yec'erûn" fiili, basit bir yardım çağrısından daha fazlasını, can havliyle, yüksek sesle, inleyerek ve yalvararak feryâd etmeyi ifâde eder. Sahte saltanatı yıkılan nefs, kendi güçsüzlüğünü çâresizce îtiraf ederek, daha önce yüz çevirdiği merhamet kapısını şiddetle çalmaya başlar. Âyet, kibirli bir sessizlik ve ilgisizliğin, yerini nasıl acı dolu bir feryâda bıraktığını gözler önüne serer.

-------------------

Âyet 65

لَا تَجْـَٔرُوا الْيَوْمَ اِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ

Lâ tec'erûl yevme innekum minnâ lâ tunsarûn.

Boşuna feryâd edip durmayın bugün. Zîrâ bizden yardım görmeyeceksiniz.

-------------------

Dünyâda kendilerine sunulan ilâhî yardım kapılarını (tevbe, ibâdet, irfâniyyet) reddedip nefsânî arzularının esâretinde ömür sermâyelerini tüketenlerin, hesap günü Hakk'ın huzûrunda feryâd edip yardım dilenmesi beyhûdedir.

-------------------

Âyet 66

قَدْ كَانَتْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَۙ

Kad kânet âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum alâ a'kâbikum tenkisûn.

Karşınızda âyetlerim okunuyordu da siz sırt çeviriyordunuz.

-------------------

Onlar, Allâh'ın âyetleri kendilerine okunurken kibirle sırt çevirerek Kur'ân'ın nûrundan mahrûm kalmış, nefslerinin karanlığında hayâl ve vehme dalmıştı.

-------------------

Âyet 67

مُسْتَكْبِر۪ينَ بِه۪ۗ سَامِراً تَهْجُرُونَ

Mustekbirîne bihî sâmiran tehcurûn.

Ona kafa tutarak gece lâkırdıları ile hezeyânlar ederdiniz.

-------------------

Kur'ân'ı ve Allâh resûlünü dinleyip teslîm olmak yerine, kibirlenip "kafa tuttular". "Gece", gaflet, cehâlet ve hakîkatten perdeli oluşlarını, kalplerindeki kararmayı ifâde eder. Bu hâldeki kimselerin aklı ve kalbi boş ve temelsiz söz ve düşünceler, "hezeyânlar" üretir. 

-------------------

Âyet 68

اَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ اَمْ جَٓاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ اٰبَٓاءَهُمُ الْاَوَّل۪ينَۘ

E fe lem yeddebberûl kavle em câehum mâ lem ye'ti âbâehumul evvelîn.

Onlar bu sözü hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

-------------------

"E fe lem yeddebberûl kavle" (Onlar bu sözü hiç düşünmediler mi?): "Kavl" kelimesi "söz, kelâm" mânasındadır. Âlemdeki tüm mevcûdât ve her bir zerre, Allâh'ın "Ol!" (Kün) sözü ile tecellî etmiş olup, her biri Allâh'ı kendilerine uygun bir dille tesbîh etmektedir. Kur'ân da Allâh'ın sözü olup bu âlem kitâbının "toplanmış" ve "açıklanmış" hâlidir.

"Tedebbür" kelimesi "derinlemesine düşünmek" demektir. Sözün ardındaki ilâhî ma'nâya ve hakîkatlere nüfûz etmektir. Kâfirler, Kur'ân'ın lâfzına ve kâinatın sûretine takılıp kaldılar. Eğer gerçekten tedebbür etselerdi, yâni Söz'ün derinliklerine inselerdi, onun sıradan bir kelâm olmadığını, tüm varoluşun hakîkatini içinde barındırdığını idrâk edebilirlerdi.

"Em câehum mâ lem ye'ti âbâehumul evvelîn" (Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?): Bu ifâde zâhiren, Allâh'ın kullarını hiçbir dönemde başıboş bırakmayıp daha evvelki kavimlere de ilâhî kelâmı peygamberler vâsıtasıyla indirdiğini, Kur'ân'ın da bu vahy geleneğinin son ve en mükemmel halkası olduğunu bildirmektedir. 

Bâtınen ise, bezm-i elest ahitleşmesine işâret etmektedir diye düşünebiliriz. Orada Cenâb-ı Hakk rûhlara "Elestu bi-Rabbikum?" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sormuş, onlar da "Belâ!" (Evet, öylesin!) diye şâhitlik etmişti. Bu durumda âyetin ma'nâsı şöyle olur: "Size okunan bu 'Kavl', sizin rûhlarınızın tâ derinliklerinde zâten mevcûd olan ve 'evet' dediğiniz o ezelî hakîkate yabancı bir şey mi? Hayır, bu Söz, size unuttuğunuz o aslî hakîkatinizi hatırlatmak için geldi." Not: Bezm-i elest ile ilgili daha geniş îzâhât (8)'inci âyetin yorumunda yapılmıştır.

-------------------

Âyet 69

اَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَۘ

Em lem ya'rifû rasûlehum fe hum lehu munkirûn.

Ya da onlar henüz kendi peygamberlerini tanımadılar da o yüzden mi onu inkâr ediyorlar?

-------------------

Mekkeli müşrikler, Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.)'i "Muhammedü'l Emîn" olarak çocukluğundan beri tanıyorlardı; ahlâkına, doğruluğuna, asâletine herkesten daha yakından şâhittiler. Ancak burada sözü edilen "tanıma", irfânî bir tanımadır. Dolayısıyla, âyet şu anlama gelir: "Yoksa onlar, kendi aralarındaki o İnsân-ı Kâmil'de tecellî eden ilâhî hakîkati göremediler mi? O'nun beşeriyet perdesinin ardında parlayan Nûr-u Muhammedî'yi idrâk edemediler mi?" Onu tanımak, Hakk'ı tanımaktır. O, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarının en mükemmel tecellî ettiği mahall, O'nun en parlak aynasıdır, Zâtî zuhûr mahallidir. O'nu sâdece bir "beşer" olarak görmek, O'nun kendilerini Hakk'a ulaştıracak en büyük kapı olduğunu idrâk edememek, O'nu "tanımamaktır." Enfüsî yönden; "kendi peygamberleri" ifâdesinden kasıt kişiye kendi hakîkatinden ve özünden gelen elçidir. Gaflet ehli kendisiyle devâmlı dışarıyla meşgul olduğundan o elçi gelir gider de haberi olmaz, sonra da onun varlığını inkâr eder.

-------------------

Âyet 70

اَمْ يَقُولُونَ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلْ جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَاَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ

Em yekûlûne bihî cinneh, bel câehum bil hakkı ve ekseruhum lil hakkı kârihûn.

Yoksa "Onda cinnet var" mı diyorlar? Hayır! O, onlara hakkı getirdi. Hâlbuki onların pek çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.

-------------------

"Em yekûlûne bihî cinneh" (Yoksa "O cinnet getirmiş" mi diyorlar?): Hakîkatle yüzleşmek istemeyen ve ona tahammül edemeyenlerin başvurduğu en eski îtirazlardan biri, onu getiren resûlü "cinnet geçirmiş" veya "deli" olarak yaftalamaktır. (Not: "Cinnet" kelimesinin geniş îzâhı (25)'inci âyetin altında yapılmıştır. İnkâr ehlinin hakîkati bastırmak için kullandığı diğer taktikler (48)'inci âyetin yorumunda ele alınmıştır.) 

"Bel" (Hayır): Kur'ân, bu sığ ithamı, "Hayır!" diyerek en güçlü ve net şekilde reddeder.

"Câehum bil hakkı" (O, onlara hakkı getirdi): O, deliliğin tam zıttı olan şeyi, yâni varlığın dayandığı mutlak nizâm ve gerçekliği, bizâtihî Hakk'ı ve hakîkati getirmiştir.

O, Hakk'ı hem bir kelâm hem de bir hâl olarak getirmiştir. O'nun varlığı, hayâtı ve ahlâkı, getirdiği ilâhî mesajın canlı bir delîli, yaşayan bir tefsîri gibidir. İşte Efendimiz'in (s.a.v.) mi'râc'ın ertesi sabahında söylediği "men reânî fekad râ'el-hakk" (bana bakan Hakk'ı görür) sözü, bu hâlin zirvesidir. Bu, Efendimiz'in varlığının, Hakk'ın en saf tecellî ettiği ve O'nun ahlâkının görünür kılındığı bir "ayna" olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla âyet, "O size Hakk'ın kendisini getirdi" diyerek bu makâm ve yaşantıya işâret etmektedir.

"Ve ekseruhum li'l-hakki kârihûn" (Hâlbuki onların çoğu Hakk'tan hoşlanmaz): Neden Hakk'tan hoşlanmazlar? Çünkü Hakk vahdeti talep ederken, onların vehmî benliği ikiliği ve ayrılığı ister. Hakk gelip de bâtıl zâil olunca, nefsin kendi üzerine kurduğu sahte saltanatı yıkılır, müstakil varlık olma vehmi son bulur. Bu yüzden, nefs-i emmâre, kendi "yok oluşuna" sebep olacağını bildiği Hakk'ın hakîkatinden içgüdüsel olarak "ikrâh eder", yani tiksinir ve ondan kaçar. Bu, gölgenin, kendisini yok edecek olan ışıktan kaçması gibidir.

-------------------

Âyet 71

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَۜ

Ve levittebeal hakku ehvâehum le fesedetis semâvâtu vel ardu ve men fî hinn, bel eteynâhum bi zikrihim fe hum an zikrihim mu'ridûn.

Eğer Hakk onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara zikirlerini getirdik. Onlar ise bu zikirlerinden yüz çeviriyorlar.

-------------------

"Ve levittebeal hakku ehvâehum le fesedetis semâ-vâtu vel ardu" (Eğer Hakk onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi): 

Âyet-i kerîmede "hevâ"nın karşısına konan "hakk" kelimesi, sâdece "doğru" demek değildir. "Hakk", varlığı kendinden olup, âlemdeki her şeyin varlık sebebi ve kaynağı olan mutlak gerçekliktir. Ankebût Sûresi 29/44 âyetinde buyrulur: "Halakallâhus semâvâti vel arda bil hakk" (Allâh, gökleri ve yeri Hakk olarak halk etti).

"Hevâ" kelimesi ise, Arapça "h-v-y" kökünden türemiştir. Bu kök, "düşmek, alçalmak, boşlukta olmak" anlamlarını taşır. Enfüsî olarak, nefsin kişiyi mânen alçaltan, beşeriyetine çeken, Hakk'tan uzaklaştıran arzu ve hevesleridir.

Terbiye edilmemiş her nefs, kendi hevâsını mutlaklaştırmak, âlemi kendine uydurmak ister. Örneğin, birinin hevâsı yağmur isterken, diğerininki güneş ister. Birininki geceyi arzularken, diğerininki gündüzü arzular. Eğer Cenâb-ı Hakk, sayısız ve birbiriyle çelişen hevâlara tâbî olsaydı, yerde ve gökteki denge bozulur ve kaos çıkardı. Âlemdeki "nizâm"ın sürmesi, Hakk'ın hevâya değil, hevânın istese de istemese de Hakk'a boyun eğdiğinin delîlidir.

Kâinatı keyfî arzulardan koruyup bir "nizâm" üzere yürüten Cenâb-ı Hakk, insânın şahsî ve toplumsal hayâtını da başıboş heveslerin kaosundan korumak için ona kendi "zikrini", yâni ilâhî ölçüyü göndermiştir.

Yukarıdaki ifâdeyi enfüsî yönden ele alırsak; hakîkati bırakıp nefsinin hevâsına uymak, kişinin maddî ve mânevî varlığını ("arz"), gönlünü ("semâvât") ve bunların içindeki kuvveleri fesâda uğratır (örneğin, gönlü puthaneye bedeni ise rûhu için bir zindana döner) buyrulmaktadır.

"Eteynâhum bi zikrihim" (Biz onlara zikirlerini getirdik): Müfessirler, âyette geçen "zikir" kelimesini üç farklı şekilde yorumlamıştır. Bunlardan birincisi, "Kur'ân"dır.

İkincisi, "hatırlamak"tır. Bu şekliyle, "Biz onlara, kendi fıtratlarının derinliklerinde mevcûd olan aslî ve ilâhî hakîkatlerini hatırlatan bir mesaj getirdik" ma'nâsına ulaşırız.

Üçüncüsü, "şeref"tir. İnsân denilen varlık "eşref-i mah-lûkat"tır, yâni en şerefli varlıktır. Bunun sebebi, "Hakk'a ayna olma" potansiyeline sâhip olmasıdır. Bu yönden bakıldığında, "Biz onlara, bu potansiyeli nasıl gerçekleştireceklerini, yâni en büyük şereflerine nasıl ulaşacaklarını gösteren yolu getirdik" ma'nâsına ulaşırız. Dolayısıyla, "kendi zikirlerini getirdik" demek, "Biz onlara, kendilerini unuttukları hevâ çukurundan çıkarıp, kendi hakîkî ve şerefli varlıklarını hatırlatan bir ayna tuttuk" anlamına gelir.

"Fehum an zikrihim mu'ridûn" (Fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar): Burada sözü edilen kimseler, kendilerine şerefli bir hayât yolu sunulduğu hâlde dünyevî arzu ve heveslerin peşine takılarak kendi hakîkatlerine yabancılaşırlar. Onların hâli, kendisine altından bir taht teklîf edilen birinin, çamurda oynamayı tercîh etmesine benzer.

-------------------

Âyet 72

اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ خَرْجاً فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌۗ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

Em tes'eluhum harcen fe haracu rabbike hayrun ve huve hayrur râzikîn.

Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

-------------------

"Em tes'eluhum harcen" (Yoksa sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun?): Buradaki hitap Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesinedir. Bir soru cümlesiyle, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) müşriklerden herhangi bir dünyevî menfaat beklemediği ilân edilmektedir. Nitekim, Efendimiz (s.a.v.) risâlet iddiâsından vazgeçmesi için müşrikler tarafından kendisine yapılan teklîfe, "güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu teblîğden vazgeçmem" diyerek cevap vermişlerdir.

Hakîkatte müşriklerin Efendimiz'e (s.a.v.) verecek bir şeyleri de yoktur, çünkü mülkün de rızkın da gerçek sâhibi ancak Allâh'tır. O kulu için bir hayr ve rahmet dilerse onu kimse engelleyemez ve kuluna bir musîbet ulaşmasını dilerse onu O'ndan başka kimse gideremez (En'âm 6/17).

"Fe haracu rabbike hayrun" (Rabbinin karşılığı daha hayırlıdır): "Rabbinin karşılığı" iki türlüdür. Birincisi, tüm mev-cûdâta verdiği genel karşılık ve rahmettir ki, onlara bir varlık verir (onları bu âlemde zuhûra getirir) ve ihtiyaçlarını temîn eder. İkincisi, özelde bazı kullarına verdiği, kulunu vehmî varlığından kurtarıp hakîkî varlığına ve ma'rifetullâha ulaştırma nîmetidir ki bu, serâbı bırakıp okyanusa dalmak gibidir. Dünyâ hayatının geçici menfaatlerinin yanında bu çok daha hayırlıdır.

"Ve huve hayrur râzikîn" (O, rızık verenlerin en hayırlısıdır): "Rızık" kavramı yalnızca yiyecek, içecek gibbi maddî ihtiyaçlarla sınırlı değildir; varlığını sürdürmek ve kemâle ermek için ihtiyaç duyulan her şeydir.

Esmâ'ül Hüsnâ'dan birisi de "Rezzâk"tır. Kesret âleminde bu esmânın tecellî ettiği mahallerde sanki başka rızık verenler de varmış zannedilir, oysa hakîkatte tek rızık veren (Râzık-ı Mutlak) yalnızca Hakk'tır, diğerleri ancak Hakk'ın birer tecellî mahalli ve vesîlesidir. "En hayırlısı" ifâdesi, işte bu hakîkati belirtmektedir.

-------------------

Âyet 73

وَاِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

Ve inneke le ted'ûhum ilâ sırâtın mustakîm.

Şüphesiz sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.

-------------------

"Sırât-ı müstakîm" hakkında, daha sonraki âyet yorumlarımıza da ışık tutacak bazı mühim bilgileri, Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinden buraya aktaralım (Cilt 1, sayfa 438).

-------------------

Sûret-i umûmiyyede Hakk'ın iki sırât-ı müstakîmi vardır. Birisi Hâdî ism-i şerîfinin yolu ve diğeri Mudill ismi-i şerîfinin yoludur. Bu isimler birer rabb-i hâsdır ki, kendilerine mensûb olanları, kendi yolları üzerinde terbiye eder. Ve her birisi kendi yolunun yolcularının nâsiyesinden (alnından) tutup kendi müntehâlarına (sonlarına) kadar çeker götürür. Her birisi kendi yolcularından râzıdır; fakat bunların müsemmâları (gerçek sahibi) ve Rabbü'l-erbâb olan Allâh Teâlâ Hazretleri ismi-i Hâdî'nin yolcularından râzıdır ve ismi-i Mudill'in yolcularından râzı değildir; onlara gazab eder. Nitekim Fâtiha-i şerîfede bu yollara işaret buyurulur: (Fâtiha, 1/6-7) "Yâ Allâh, bizi sırât-ı müstakîme hidâyet et! Öyle sırât ki, sen onlardan râzı olup in'âm eyledin. O yol, üzerlerine gazab ettiğin yolun gayrıdır." İmdi âlem-i cismâniyyette abd, bu iki tarîkden hangisine sülûk edeceğine mütereddit (kararsız) olur. Çünkü ismi-i Mudill'in sırât-ı müstakîmi üzerinde lezzât ve huzûzât-ı âcile (hemen gelen zevkler ve hazlar) teşhîr olunmuştur. Abd bunlara imrenir. İsm-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîmi üzerindeki lezzât-ı âcile, bu lezzât-ı âcile ile örtülmüştür. Eğer bir kulun destgîr-i lutf-ı Hak (Allâh'ın lütuf eli) olursa, marzî olan ismi-i Hâdî tarîkını; ve eğer destgîr-i kahr-ı ilâhî (ilahî gazap eli) olursa, ismi-i Mudill tarîkını ihtiyâr eyler (tercîh eder). Binâenaleyh bu iki yoldan birini Hak tarafından vakî olan bir cüz'î ile tercîh eder. Bu ma'nâ dahi "Yâ habîbim de ki, hepsi Allâh Teâlâ indindendir" âyeti-i kerîmesinin ma'nâ-yı münfidir (ortaya çıkaran anlamıdır).

-------------------

İlâve îzâh: Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 2, sayfa 153-154.

-------------------

Ma'lûm olsun ki emir ikidir: Birisi "emr-i irâdî", diğeri "emr-i teklîfî"dir. "Emr-i irâdî", abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatinin ve "ayn-ı sâbite"sinin lisân-ı istîdâdı ile talep ettiği şey üzerine Hakk'ın verdiği hükümdür. Ve "ayn-ı sâbite", suver-i esmâ-i ilâhiyedir (ilâhî isimlerin sûretleridir). Meselâ ism-i Hâdî'nin sûret-i ilmiyyesi Hak'tan kendi üzerine hidâyete hükmolunmasını talep eder; ve Hak da öyle hükmeder. Ve kezâ ism-i Mudill'in sûret-i ilmiyyesi de Hak'tan kendi üzerine dalâlete hükmolunmasını ister; Hak dahi öyle hükmeder. Bu hükümler kazâ-yı ilâhî olup aslâ tebeddül (değişiklik) etmezler. Şu hâlde abd, kendi üzerine olan hükmü kendi istemiştir; binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri (Enbiyâ, 21/23) [Allâh yaptığından sorumlu tutulmaz] olur. Ya'nî, işlediği şeyden Hakk'a suâl teveccüh etmez (soru sorulmaz); zîrâ Hak, kulun istediğini vermiştir. Şu hâlde (Enbiyâ, 21/23) [Onlar ise sorguya çekileceklerdir] mûcibince, suâl onlara teveccüh eder; ve abdin mazharı olan o isim onun "rabb-i hâssı" olup, bilcümle mevcûdâta onun nâsiyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür.

Vaktâki mevtin (ölümün) eş anlamı olan vücûdât-ı izâfiyye âleminde bu hakîkatin taalluk edeceği matâya-yı unsuriyye (maddî cevherler) ve merâkib-i cismâniyye (bedenî bileşimler) zâhir olur, her ferdin kuvvede olan istîdâdı âlem-i fiilde zâhir olmak için, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) vâsıtasıyla "emr-i teklîfî" teblîğ olunur ve teblîğ neticesinde ism-i Hâdî ile, ism-i Mudill'in bendeleri (bağlıları) birbirinden temeyyüz eder (ayrılır). Mûsâ Fir'avn'dan ve Sıddîk Ebû Cehil'den ayrılır. Binâenaleyh "emr-i teklîfî"yi kabul edenlerin fiili, hem "emr-i irâdî"ye hem de "emr-i teklîfî"ye muvâfık (uygun) olur. Ve "emr-i teklîfî"ye muhâlefet edenler, yalnız "emr-i irâdî"ye muvâfakat etmiş olurlar. Şu hâlde her iki tâife hakîkatte "emr-i irâdî"ye mutî (itâatkâr) olmuş olurlar.

-------------------

İlâve îzâh: Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 6, sayfa 159-160.

-------------------

2982. Gerçi beşerden maksûd ilim ve hüdâdır, fakat her bir âdem için bir ma'bed vardır.

Bu beyt-i şerifte mühim bir hakîkat beyan buyurulur. Şöyle ki: Yukarıda insânın hilkatinden maksûd (Zâriyât, 51/56) ["Ben cinleri ve insânları ancak ibâdet etmeleri için yarattım"] âyet-i kerî-mesi mucibince (gereğince) ibâdet olduğu beyan buyurulmuş idi; ve ibâdet bilinmeyen bir şeye olmaz, mutlak idrâk olunan şeye olur. Ve Hak Teâlâ hazretleri sûre-i İsrâ'da (İsrâ, 17/23) "Senin Rabbin ancak kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi kazâ etti (hükmetti)" buyurur. Hâlbuki bu âlemde Hakk'ın gayrına ibadet edenler çoktur. Hak bir şeyi kasd etsin ve o kasdın vukûuna hüküm dahi etsin de, âlemde onun hilâfı vâkî olsun, bu mümkün olur mu? Beyt-i şerîf bu suâle cevâbdır ve bu cevâbın tavzîhi (açıklanması) için bir mukaddime (giriş) icâb eder:

Ma'lûm olsun ki, kulların her biri esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır ve o isim onun rabb-i hâssı olup, o kul ancak o rabb-i hâssın kendisine verdiği şeyle zâhir olur; ve rabb-i hâssın ona verdiği şey dahi abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı istîdâdı ile talep ettiği şeydir. Binâenaleyh ibâd (kullar), rabb-i hâsslarının kendilerine verdiği şeyle temeyyüz ederler. Ve kullar arasındaki temeyyüz erbâb-ı hâssa arasındaki temeyyüzdür. Ve erbâb ise yekdiğerinden havas-ı zâtiyyeleriyle (öz varlıksal özellikleriyle) ayrılırlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz bu ma'nâya işaret eden 1. cildde şu ifâdeyi buyurmuş idi: ["Evvelâ dinle ki, muhtelif olan halk, yâ'dan elife kadar muhtelif canlardır"] (C. I, 2955). İmdi, kullar ile Hak arasındaki ahid iki nevidir: Birisi küllî, diğeri cüz'îdir. Ahd-i küllî ism-i câmi'-i ilâhî ile kullar arasında vâkîdir ve ahd-i cüz'î bu erbâbdan her birisi ile onların abdleri arasındaki ahiddir. İşte bu hakîkate binâen herkes Allâh'ın kuludur. Fakat her bir kul esmâ-i hâkime cihetinden Hakk'a tapar. Böyle olunca herkesin bir i'tikâdı ve kendisine mahsûs bir ilmi vardır. Başka birisinde kendi i'tikâdının gayrı olan bir i'tikâdı gördükçe onu ibtâl eder; ve her bir abd kendi Rabb'inin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür, ve bu isimlerin her biri kendi abidlerinden râzıdır ve her birinin sırât-ı müstakîmînin nihâyeti başkadır.

-------------------

İlâve îzâh: Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 8, sayfa 359.

-------------------

"Buğdayları samandan ayırıp her birini başka başka yerlere koymak nasıl lâzım ise, dışarıları birbirine benzeyen ve fakat içleri başka başka olan bu efrâd-ı beşer arasında da temyîz (ayırt etme) ve iyisini ve fenâsını ayırmak lâzımdır." Ma'lûm olsun ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından, marzî (Allâh'ın razı olduğu) ve mağzûb (gazaba uğramış) olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise, zuhûr-ı ahkâmdan (hükümlerin ortaya çıkmasından) sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise ba'de'l-imtihân (imtihândan sonra) mümkündür. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Mülk, 67/2) "O öyle Allâh'dır ki, hanginizin ameli en güzeldir sizi imtihân etmek için mevti (ölümü) ve hayâtı yarattı." Ve kezâ, (Muhammed, 47/31) "Sizden mücâhid ve sâbir olanları bilmemiz için sizi imtihân ederiz" buyurur. Eğer dünyâda peygamberler vâsıtasıyla marzî olan sırât-ı müstakîm ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin istîdâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i bâliğa (kesin delil) fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk (belgelenmiş) edilemez olur idi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Nisâ, 4/41) "Her ümmet şâhid getirdiğimiz vakit onların hâli nasıl olur? Yâ habîbim seni de onların üzerine şâhid getirdik." İşte, (En'âm, 6/149) "Allâh için hüccet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesi mucibince (gereğince), şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller (yaklaşanlar) ile mücrimler (suçlular) ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd (yakınlık ve uzaklık ehli) ayrılarak, (Şûrâ, 42/7) "Bir tâife cennette ve bir tâife cehennemdedir" sırrı zuhûra gelir. Ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cennete ve mağzûb olanlar da kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.

-------------------

İlâve îzâh: Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 10, sayfa 313-316.

-------------------

Ey Cebrî (Cebriyye mezhebi mensûbu), sen "Allâh her neyi murâd ederse oldu" hadîs-i şerîfini tersinden anlayarak tembel oldun ve dedin ki: "Mâdemki Hak Teâlâ ezelde kulları hakkında nasıl hüküm ve kazâ etmiş ise bu âlem-i dünyâda da ondan ancak o hüküm âsârı (izleri) zâhir olur; ve meselâ, kazâ-yı ilâhî benim küfrüme taalluk etmiş ise, dünyâda benden aslâ îmân zâhir olmaz. Ve îmâna taalluk etmiş ise eser-i küfür peydâ olmaz. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî îmâna taalluk etmiş ise amel etsem de etmesem de mü'minim; ve eğer küfrüme taalluk etmiş ise kezâ amel etsem de etmesem de yine kâfirim. Binâenaleyh bu âlemde amelin bana hiçbir faydası olmaz." İşte bu tersine olan idrâk ve hâfıza ile teklifât-ı şer'iyye (şer'î yükümlülükleri) ta'tîle (askıya almaya) mütecasir (cesaret eden) oldun. Hâlbuki bu sözün ma'nâsı o değildir:

Ma'lûm olsun ki, hakîkat ma'nâ; ve şerîat sûrettir. Ma'nâ ile sûret arasında mertebe i'tibâriyle muhâlefet var ise de, vücûdun vahdeti i'tibâriyle irtibât-ı kavî (kuvvetli bir bağ) vardır. Meselâ insânın rûhu ma'nâdır ve cismi sûrettir. Mertebeleri itibâriyle rûh cisme ve cisim rûha benzemez. Fakat rûh ile cisim arasındaki irtibât inkâr olunamaz; ve rûh ile cisimden mürekkeb olan insân bir vahdet-i vücûd sâhibidir. İşte âlem-i hakîkat ile âlem-i sûret dahi böyle olup aralarında irtibât-ı kavî vardır; ve bu irtibât cihetinden hakîkat ile şerîat arasında aslâ muhâlefet yoktur. Muhâlefet görenler bu irtibâtı idrâk edemedikleri için görürler. Binâenaleyh bu irtibât hakkında izâhât-ı mücmel (özet açıklamalar) vermek burada faydalı olur.

Ehl-i hakîkatin beyân buyurduğu ilm-i tecellîye göre vücûd, ancak Hakk'ın vücûd-ı mutlakından ibârettir. Nitekim I. cildin 610 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr Efendimiz: ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın."] buyurmuşlar idi. Bu vücûd, vücûd-ı hakîkîdir; o vücûdun zâtında müstecin (toplanmış), mahfî (örtülü), sıfât ve esmâ vardır. Lisân-ı istîdâd ile zât-ı ahadiyyeden zuhûr taleb ederler. Meselâ insânda sıfat-ı kelâm vardır. Kendisinde sıfat-ı kelâm olan insân, hayâtının sonuna kadar bir kelime bile söylemeksizin duramaz. Zîrâ insânın zâtında mündemiç (gizli) olan bu sıfât, "Bizi çıkar ve âzâd et ve harf ve savt ile veyahut yazı nakışları ile âlem-i kesâfette zâhir olalım!" diye çırpınıp dururlar. İnsan dahi meşiyyet ve irâdesi taalluk etmesiyle onları aksırık ve öksürük gibi izhâr eder; ve sıfâtlar arasında ressamlık sıfatı da böyledir. O da insânda harfî bir levha resimle taleb eder. Binâenaleyh âlem-i ma'nâda taleb ve istek evvelâ sıfatlarındır, zâtın değildir. Zîrâ zâtın zâtiyyeti cihetinden zuhûra ihtiyacı yoktur. Nitekim insân kelâm ve ressâmiyet sıfatlarını izhâr etmese de yine insândır; ve insân olmak için bunları izhâr etmeye muhtaç değildir. Zât, mertebe-i ulûhiyyetinde ancak o sıfatların ve isimlerin istediklerinin zuhûrunu murâd eder. Âlem-i sıfat, âlem-i ma'nâdır; ve bu sıfatların mezâhir-i kesîfesi o ma'nâların zilleri (gölge yansımaları) ve sûretleridir. Âlem-i sıfatta irâde ve istek olunca bu irâde ve isteğin âlem-i sûrette irtibâtı tabîî olur. Meselâ insânın irâdesi evvelâ ma'nâsından ve bâtınından peydâ olur. Sonra cisminde fiil ve harekete sebep olur. İşte mezâhir-i sıfat ve esmâ olan efrâd-ı âvâlimin (varlık fertlerinin) gerek âlem-i ma'nâdaki ve gerek âlem-i sûretteki ahvâli de bu misâle mutâbıktır. Binâenaleyh insân kendi hakîkati olan sıfatın o âlem-i ma'nâdaki talebinden itibâren muhtârdır (seçim sahibidir) ve mürîddir (irâde sahibidir); ve bu âlem-i sûrette dahi talebten ve irâdeden mücerred (ayrık) değildir.

Kul istedi, Hak verdi. Âyet-i kerîmede: (Enbiyâ, 21/23) "Allâh Teâlâ işlediği şeyden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler." Zîrâ Allâh kullarına istediklerini vermiştir. "Niçin benim istediğimi verdin?" diye bir ihsân ve kerem sâhibine suâl vâkî olmaz. Fakat "Âlî bir şey dururken niçin süflî bir şeyi istedin?" diye bir kimseye suâl etmek münâsib olur. İmdi âlem-i hakîkatte ve ma'nâda sâbit olan taleplerin âlem-i sûret ve kesâfette zuhûru o ma'nâların kemâlleridir. Fakat sıfât-ı ilâhiyyeden bazıları âlem-i sûrette marzî (razı olunan) ve bazıları mağzûbdur (gazaba uğramış). Sıfât-ı marziyyeye mezâhirinin sırât-ı müstakîmi kendilerini mahall-i lezzet ve in'âma (nîmetlenmeye) ve sıfât-ı mağzûbe mezâhirinin sırât-ı müstakîmi dahi kendilerini mahall-i elem ve intikâma götürür. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfette, sûrette yekdiğerine müşâbih (benzeyen) ve ma'nâda yekdiğerinden ayrı olan bu sıfâtın mezâhirî bulunan kulların temyîzi (ayırt edilmesi) ve temyîz için dahi emir ve nehy hâvî olan (içeren) şerîat lâzımdır. Zîrâ her bir kula âlem-i ma'nâda kendi hakîkatinin taleb ettiği hâl ve şân meçhûldür. Bu âlem-i keserâtın hicâbı içinde ne tarafa gideceğini bilmez. Bir şaşkınlık içinde çırpınır durur. Onlara Rabbü'l-erbâb olan Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı yolları gösteren bir muallim (öğretici) icâb eder. Bu muallimler de her devirde kulların istîdâdât-ı zamâniyyelerine göre birer şerîatle gelen peygamberlerdir. Bu da'vet üzerine kullar hidâyet ve dalâlet taraflarından birini kabûl etmekte muhtârdırlar (seçme hürriyetine sahiptirler); ve bu sûretle sıfât-ı marziyyeye ve mağzûbe mezâhirinin ma'nâdan ibâret olan taleb ve irâde-i ezelîleri bu âlem-i sûrette ve kesâfette tahakkuk etmiş ve onlara karşı Hak için hüccet-i bâliğa (kesin ve açık delil) sâbit olmuş olur. (En'âm, 6/149) ["De ki: Allâh için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer Cenâb-ı Hak murâd etseydi sizin mecmû'unuza hidâyet ederdi."] âyet-i kerîmesi ve diğer emsâli âyetler bu ma'nâyı beyân buyurur. Zîrâ Hakk'ın irâdesi ilmine tâbî'dir. Çünkü bilinmeyen şey murâd olunmaz; ve ilim dahi ma'lûma tâbî'dir. Çünkü ma'lûm olan bir şey olmayınca ilim nisbetinin taalluk edeceği mahal bulunmaz; ve ma'lûm olan şey ise sıfâtın zühûra olan meyl ve irâdeleridir. Fakat mezâhirin merbût (bağlı) bulundukları sıfatların hâssaları (özellikleri) muhtelif olup, cümlesinde hidâyete istîdâd olmadığı için Hak ancak onların taleb ve murâd ettiği şeyi murâd eder; ve onların murâd etmediği hidâyete cebretmez (zorlamaz); ve kezâ onların murâd etmediği dalâlete de cebretmez. (Nahl, 16/118) "Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" âyet-i kerîmesi bu ma'nânın şahididir.

Bu izâhâttan anlaşılır ki, âlem-i keserâtta ve vücûd-ı Hak'ta gayriyyet libâsı ile mütekevvin (oluşmuş) olan mezâhirin âlem-i ezelden beri taleb ve ihtiyârı vardır. İmdi bir kimse ki bu âlem-i keserâta kendini ve eşyâyı hâlen ve zevkân Hakk'ın vücûdunun gayrı görürse o kimse, kendi ihtiyârını ve irâdesini aslâ inkâr edememekle iktizâ eder; ve bir kimse ki kendini ve eşyâyı hâlen ve zevkan vücûd-ı vâhid-i hakîkîde müstağrak (fânî) görürse, o kimse kendi ihtiyârını ve irâdesini dahi Hakk'ın irâdesinde müstağrak görür.

Cebrî (Cebriyye görüşünde olan) kendinin hâli ve zevki hilâfında olarak kendisinden ihtiyârın selbettiği için merdûddur (reddedilmiş-tir). Zîrâ o deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkiyi görmez. Onun köpüğü mesâbesinde olan keserâtın ahkâmında müstağraktır (boğulmuştur).

-------------------

İlâve îzâh: Fusûsu'l-Hikem, Ahmed Avni Konuk şerhi, Nûh Fassı, Cilt 1, sayfa 289-291.

-------------------

Suâl: Mezâhir-i kevniyyeden her birisi, kendi rabb-i hâssı olan ismin kemâlâtı zâhir olmak için, sahrâ-yı vücûda gelmiştir. Ve ismin sırât-ı müstakîmi ne ise, kendi mazharını nâsiyesinden (alnından) tutup çeker, götürür. Ve o tarîkın müntehâsı (yolun sonu) o ismin kemâlidir; ve o mazhar dâimâ o ismin terbiyesi tahtındadır; ve onun hakîkati ve rûhu odur. Binâenaleyh bir mazhar, kendi rabb-i hâssı ve hakîkat ve rûhu olan ismin rubûbiyyetinden, rabb-i hâssı olmayan diğer bir ismin rubûbiyyetine mi da'vet olunur? Bu mümkün müdür? Ve birinin terbiyesi tahtından çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilir mi?

Cevap: Hayır! Bir mazhar, kendi hakîkati olan rabb-i hâssın rubûbiyyetinden ihrâç olunup diğer bir hakîkate da'vet olunmak muhâldir (imkânsızdır). Çünkü وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ ٱللَّهِ تَبْدِيلًۭا (Ahzâb, 33/62)
âyet-i kerîmesi mûcibince hakāyık-ı ilâhiyyenin (ilâhî hakîkatlerin) tebdîli ve tağyîri (değişmesi) mümkün değildir. Fakat her bir mazhar, mertebe-i ilimden kopup, bu âlem-i şehâdette sûret-i unsuriyye-i insâniyye ile zâhir oluncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Binâenaleyh bu kaptığı sıfatlardan hangisi diğer sıfatlar üzerine gâlip gelmiş ise, o mazhar da o sıfatın saltanatı zâhir olur. Ve o mazhar, o sıfatın münâsibi olan ismin tecellîsini üzerine celb edip (çekip) kendisinde onun hükmü gâlip olur. Ve şu hâlde o ismin terbiyesi altına girmiş bulunur. Fakat bunların cümlesi ârızîdir (geçicidir), aslî değildir. Zîrâ o mazhar aslında hangi ismin mazharı ise, o ismin zevki ve sırât-ı müstakîmi üzerindedir. Meselâ Nâfi' isminin mazharı olan bir kimsenin zevki ve sırâtı, herkese îsâl-i menfaattir (fayda ulaştırmaktır). O kimse her ne kadar muhît-i kevnîsinden (çevresinden) kaptığı birtakım sıfât-ı nefsâniyyenin rengine boyanmış olsa da, yine rabb-i hâssı olan Nâfi' isminin zevkinden hâlî (yoksun) değildir. Bu sıfât-ı ârıza (geçici sıfat) sâikasıyla birtakım mesâvide (kötülüklerde) bulunsa bile, yine nef'î halkı gözetmedikçe kalben müsterîh olamaz ve halka zarar îrâs eylese müteessir olur; çünkü rabb-i hâssının zevki budur; ve bu isim esmâ-i cemâliyyedendir. Binâenaleyh o kimse hadd-i zâtında (özünde) bir ism-i Cemâl'in mazharıdır. Fakat bu âlem-i kesâfette ve bu sahrâ-yı tabîatta, mezâhire ârız olan sıfât, sıfât-ı celâliyye olup, onların bu sıfatlara münâsip olarak celb ettikleri esmâ dahi, esmâ-i celâliyye (celal isimleri)dir. Zîrâ bilcümle mesâvî kesâfet ve tabîatın muktezâsıdır (gereğidir); ve hayvâniyyet kesâfetle kâimdir; ve ne kadar sıfât-ı hayvâniyye varsa cümlesi celâlidir; ve ednâs-ı tabîiyyedendir (en aşağı tabii derecedendir). Onun için ezvâc (eşler) ile mukârenet-i meşrûadan (meşru cinsel ilişkiden) sonra bile hâl-i cenâbetten tathahhur (arınma) lâzımdır. İşte enbiyânın da'veti, ism-i Celâl'in terbiyesinden ism-i Cemâl'in terbiyesinedir.

Suâl: Enbiyâ, esmâ-i celâliyye'den esmâ-i cemâliyye'ye da'vet ediyor. Fakat aslında bir ism-i Celâl'in mazharı olan bir kimse, o rabb-i hâssın zevki ve sırât-ı müstakîmî üzerinde seyr edeceğine ve kendi hakîkati olan bu ismin dâiresinden dışarı çıkamayacağına göre, kendi peygamberine tâbî olup Hâdî ism-i Cemâlî'nin terbiyesi tahtına girse bile, nefi hâlde da'vetin ona ne fâidesi vardır? Zîrâ hakāyık-ı ilâhiyyenin tebdîli (değişmesi) mümkün değildir. Şu hâlde da'vetin ona ne fâidesi vardır?

Cevap: Da'vetin fâidesi, ancak Hak için hüccet-i bâliğanın (kesin delilin) sübûtudur (gerçekleşmiş olmasıdır). Zîrâ peygamber gelip ehl-i Celâl'i da'vet etmese, onların küfür ve dalâletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi; ve şu hâlde de Hakk'ın Adl ve Hakem isimleri zâhir olmazdı. Ehl-i Cemâl dahi böyledir. İmdi med'uvv olan (kendisine çağrıda bulunulan) kimselerde dört sûret mutasavverdir (düşünülebilir):

Birincisi: Aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı olup, peygamberin da'vetine icâbetle amel-i sâlih işler. Bu kimse zâhiren ve bâtınen ism-i Cemâl'in taht-ı terbiyesindedir.

İkincisi: Aslında bir ism-i Celâl'in mazharıdır. Fakat peygam-berin da'vetine icâbetle, zâhirde şerîat üzere âmil (uygulayıcı) olmakla beraber, rabb-i hâssı olan o ism-i Celâl'in zevki ve sırât-ı müstakîmî üzeredir. Meselâ namaz kılar, oruç tutar, hac eyler; velâkin söylediği vakit kizb (yalan) eder, va'd ettiği vakit hulf eyler (sözünden döner), emânete hıyânet eyler; ve bunları yapmaktan zevk duyar, aslâ nedâmet (pişmanlık) etmez. İşte bunlar alâmet-i nifâktır (münafıklık belirtisidir). Binâenaleyh muvakkaten (geçici olarak) esmâ-i cemâliyyenin taht-ı terbiyesinde bulunsa bile fâide vermez. Zîrâ ayn-ı sâbitesinin istîdâdı budur. Âkıbet rabb-i hâssı olan isim, onu sırât-ı müstakîminin müntehâsına, ya'nî kemâline götürür.

Üçüncüsü: Aslında bir ism-i Celâl'in mazharı olmakla beraber, bu âlem-i şehâdette dahi, zâhiren kendisini da'vet eden nebîye tâbî olmayıp inkâr eder. Küffâr bu zümredendir. Bu kimse bâtınen ve zâhiren ism-i Celâl'in terbiyesi tahtındadır.

Dördüncüsü: Aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı olup, zâhirde hicâbiyyât-ı tabîiyye (tabîat örtüleri) ve tes'îrât-ı muhîtiyye (çevresel etkiler) ile kendisini da'vet eden nebîyi tekzîb eder; ve muvakkaten (geçici olarak) esmâ-i celâliyyenin taht-ı tes'îrinde (etki sahasında) evkāt-güzâr (zaman geçiren) olur. Fakat bu eyyâm-ı küfrü (küfür günleri) içinde dahi rabb-i hâssı olan ismin zevki üzere bulunur. Meselâ küfr etmekle beraber yalandan nefret eder; emânete hıyânet etmez; halka zulümden ictinâb eyler; nihâyet nesîm-i hidâyet (hidayet meltemi) erişip bir gün ism-i ezelîsi zâhir olur. İşte böyle bir kimse bâtınen ism-i Cemâl'in ve zâhiren ism-i Celâl'in taht-ı terbiyesinde bulunur.

İmdi peygamberin da'vetiyle herkesin muktezâ-yı istîdâdı ne ise o zâhir olur; ve irâde-i ilâhiyye ne sûretle taalluk etmiş ise o vukû' bulur. Bu kazâ ve sırr-ı kader (kaderin sırrı) bahsi Fass-ı Üzeyrî'de tafsîl olunmuştur, oraya mürâcaat buyrulsun. Binâenaleyh resûl ile vâris, iblâğ (tebliğ) cihetinden, ancak emr-i teklîfîye hâdim (hizmet eden) olurlar; yoksa emr-i irâdîye hâdim değildirler. Bunun tafsîli dahi Fass-ı Ya'kûbî'dedir. Bundan başka peygamber, aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı olan kimseyi, o ismin cüz'înin rubûbiyyetin-den daha şümûllü (kapsayıcı) ve daha cem'iyyetli (toplayıcı) olan ismin rubûbiyyetine da'vet eder. Bu basîret üzerine da'vettir. Meselâ aslında Hâdî isminin taht-ı terbiyesinde bulunan bir kimse, cem'-i esmâyı muhît olan "Allâh" ve "Rahmân" isimlerine da'vet olunur. Ve bundan hakāyık-ı ilâhiyyenin tebdîli (ilâhî hakîkatlerin değişmesi) lâzım gelmez. Bu keyfiyyet (nitelik), bahr-i muhîtten (kuşatıcı denizden) alınan bir bardak suyun yine bahr-i muhîta dökülmesine benzer. Alınan su tebeddül etmedi (değişmedi); belki bahr-i muhîta karışıp onda müstagrak (fânî) oldu. Ve bu ism-i câmi'a (toplayıcı isme) mazhariyet ancak, insân-ı kâmilde olur.

-------------------

Âyet 74

وَاِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ

Ve innellezîne lâ yu'minûne bil âhıreti an'is-sırâtı le nâkibûn.

Fakat âhirete inanmayanlar, ısrarla bu yoldan çıkmaktadırlar.

-------------------

"Âhirete îmân etmeyenler", ilâhî rahmetin ve lütfun tecellîgâhı olan "Hâdî" esmâsının sırât-ı müstakîminden yüz çevirmiş; kendi ezelî isti'dâdlarının ve rabb-i hâssları olan Mudill isminin (veya diğer Celâlî isimlerin) gerektirdiği "sırât-ı müstakîm" üzerinde, sonu ilâhî gazap olan bir hedefe doğru dosdoğru ilerlemektedirler. Onların bu "sapması", Peygamber aracılığıyla gelen emr-i teklîfîye muhâlefet etmeleriyle dünyâ sahnesinde tecellî etmiş ve kendilerine karşı kesin bir delîl (hüccet-i bâliğa) oluşturmuştur.

-------------------

Âyet 75

وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

Ve lev rahımnâhum ve keşefnâ mâ bihim min durrin le leccû fî tugyânihim ya'mehûn.

Biz onlara merhamet edip başlarına gelen zararı giderseydik, yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlardı.

-------------------

Eğer biz onlara rahmet edip, Hâdî isminin sırât-ı müstakî-minin kapısını aralasak, üzerlerindeki cehâlet örtüsünü geçici olarak kaldırsak ve onlara doğruyu anlama fırsatı versek dahi, bu durum onların a'yân-ı sâbitelerinin ezeldeki talebine aykırı düşeceği için, kendi aslî programları (rabb-i hâsslarının sırât-ı müstakîmi) doğrultusunda hareket etmekte ısrâr ederlerdi ve Rabbü'l-Erbâb olan Allâh'ın emr-i teklîfî ile çizdiği sınırı aşarlardı. Çünkü emr-i teklîfî ile sunulan lütuf, emr-i irâdî ile sâbitlenmiş olan zâtî isti'dâtlarını değiştiremez; sâdece onu açığa çıkarır ve Hakk'ın hüccet-i bâliğasını tamamlar.

-------------------

Âyet 76

وَلَقَدْ اَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ

Ve lekad ehaznâhum bil azâbi fe mestekânû li rabbihim ve mâ yetedarreûn.

Andolsun, biz onları azâb ile kıskıvrak yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve O'na yalvarıp yakarmadılar.

-------------------

"Ve lekad ehaznâhum bil azâbi" (Andolsun, biz onları azâb ile yakaladık): "Azâb", Cenâb-ı Hakk'ın Kahhâr, Münta-kîm, Müzill, Kâbıd, Dârr gibi Celâlî isimlerinin tecellîsidir. Ancak, bu âyette bahsedilen "azâb" mutlak bir kahır değil, bir dâvettir, bir ilaçtır. Acı bir ilaçtır ama amacı şifâdır. Amaç kulun Rabbi'ne dönmesi için onu biraz sarsmaktır.

Daha evvel bahsedildiği gibi Cenâb-ı Hakk kullarını imti-hân ederek onlardan marzî (razı olunan) ile mağzûb (gazap edilecek) olanların ayrışmasını (temyiz) irâde eder. Azâb geldiğinde, a'yân-ı sâbitesi Hâdî'ye bağlı olan kişiler tevbe ve teslîmiyete yönelirken,  Mudill'e bağlı olanlar daha da katılaşır ve isyân eder. Yâni, azâb, kişileri "sıkıntıya düşürmek" için değil, "hakîkatlerini ortaya çıkarmak" için gelir. Azâb, altının sahtesinden ayrılmasına yarayan bir mihenk taşı gibidir; herkesin içindeki mâdeni ortaya döker.

"Fe mestekânû li rabbihim" (Yine Rablerine boyun eğ-mediler): Onları azâb ile yakalayan, Rabbü'l-Erbâb olan Allâh'tır. Rabbü'l-Erbâba boyun eğmek, O'nun hidâyet yoluna olan dâvetine icâbet etmek, kendi rabb-i hâsslarının hük-münden ve yolundan vazgeçmek, yâni kendi ezelî programlarını inkâr etmek anlamına gelirdi, o sebeple boyun eğmediler. Onlar, Rabbü'l-Erbâb'ın emr-i teklîfîsine değil, kendi rabb-i hâsslarının emr-i irâdîsine tâbîdirler. Boyun eğmek, onların ezelî hakîkatinin değiştirilmesi demek olurdu ki, bu, Allâh'ın kendi ilminde ve irâdesinde bir değişiklik olması anlamına geleceği için muhâldir.

"Ve mâ yetedarreûn" (Ve O'na yalvarıp yakarmadılar): Yalvarmak, kişinin kendi yolunun yanlış, yalvardığı makâmın yolunun ise mutlak doğru ve tek kurtuluş kapısı olduğunu ikrâr etmesini gerektirir. Onlar, Rabbü'l-Erbâb'a yalvarıp, "Yâ Rabbî, bizi bu Mudill'in yolundan kurtar, kendi marzî yolun olan Hâdî'nin yoluna ilet" diyemezler. Çünkü onların zevki, Mudill'in yolundadır. Yalvarmaları, kendi varlıklarına ihânet olurdu. Eğer bir yakarışları olsaydı bile bu, "Yâ Rabbî! Üzeri-mizdeki şu azâbı kaldır ki, kendi bildiğimiz yolda yürümeye devâm edelim" şeklinde olurdu.

-------------------

Âyet 77

حَتّٰٓى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً ذَا عَذَابٍ شَد۪يدٍ اِذَا هُمْ ف۪يهِ مُبْلِسُونَ۟

Hattâ izâ fetahnâ aleyhim bâben zâ azâbin şedîdin izâ hum fîhi mublisûn.

Sonunda onlara şiddetli bir azâb kapısı açtığımızda bir de bakarsın onun içinde ümitsizliğe düşüvereceklerdir.

-------------------

Bu âyet, bir önceki âyette bahsedilen dünyevî "azâbın" (bi'l-azâb), nihaî ve hakîkî "azâbın" (azâbin şedîd) yanında sâdece bir başlangıç ve bir işâret olduğunu bildirir.

"Hattâ" (Sonunda): Onları emr-i teklîfîye uymaları için bazen genişlik ve rahmet bazen de darlık ve azâbla uyardık. Nihâyet bu imtihân sürecinin sonuna gelindi. Emr-i irâdî ile sâbitlenmiş hakîkatleri dünyâda zuhûr edip tescillendi.

"İzâ fetahnâ aleyhim bâben" (Üzerlerine bir kapı açtığımız zaman): "Kapı", dünyâ hayâtından (dâr-ı imtihândan) âhirete (dâr-ı cezâya) geçiş kapısıdır. Bu kapı açıldığında, artık kişilere emr-i teklîfîye uymaları için verilen süre dolmuş, tevbe imkânı da ortadan kalkmıştır. Artık, dünyâdayken yapılan amellerle ve bunların cezâsıyla (neticeleriyle) yüzleşme vakti gelmiştir.

"Zâ azâbin şedîdin" (şiddetli bir azâb kapısı): (76)'ıncı ayette bahsedilen "bi'l-azâb", dünyevî bir temeyyüz aracı idi. Kişileri emr-i teklîfiye uymaya yöneltmeyi murâd eden, Celâl görüntüsünde Cemâl tecellîsiydi. Buradaki "azâb-ı şedîd" ise âhiret azâbıdır. Mudill, Kahhâr, Müntakîm gibi Celâlî isimlerin artık Cemâl tecellisi ile karışmadan, saf ve mutlak bir şekilde tecellî etmesidir. Bu azâb, Hakk'ın yolundan tamâmen kopmuş olmanın getirdiği karanlık ve ızdıraptır.

"İzâ hum fîhi mublisûn" (Onlar o kapının içinde hemen ümitsizliğe düşerler): "Müblisûn", "her türlü hayırdan ümidini kesmiş, şok içinde donakalmış, sessiz bir çaresizliğe gömülmüş" demektir. Bu kelime "İblîs" ile aynı kökten gelir.

Neden "müblis" olurlar? Çünkü dünyâ hayâtında, rabb-i hâssları olan Mudill'in sırât-ı müstakîmi üzerinde yürürken bir zevk, tatminkârlık ve doğru yolda oldukları zannı içindeydiler. Kendi dar yollarını âlemin tek hakîkati sanıyorlardı. O "kapı" açıldığında, kendi yollarının (Mudill sırâtının) bir çıkmaz sokak olduğunu anladılar. Rabbü'l-Erbâb'ın rızâsına götüren Hâdî sırâtından ne kadar uzaklaştıklarını ve artık o yola dönme imkânının kalmadığını anladılar. Böylece, bütün sahte umut-ları çöktü.

Onlar ezelî ilimdeki a'yân-ı sâbitelerine uygun olarak bu yolu talep ettiler; dünyâda emr-i teklîfîyi kendi özgür irâdeleriyle reddettiler, yalnızca emr-i irâdîye uydular. Ve şimdi bu seçimin kaçınılmaz sonucuyla, yâni Allâh'ın rahmetinden ve rızâsından kopuşla karşı karşıya kaldılar. Artık geriye, dönüşü olmayan bir çâresizliğin getirdiği sonsuz hüsrân ve sessiz bir ümitsizlik kaldı.

-------------------

Âyet 78

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلاً مَا تَشْكُرُونَ

Ve huvellezî enşee lekumus sem'a vel ebsâra vel ef'ideh, kalîlen mâ teşkurûn.

Hâlbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşâ edendir. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

-------------------

İlm-i ilâhînin tahsîli önce kulak ile işiterek, sonra işittiğini akla havâle edip idrâk ederek, sonra bu idrâk edilenleri gö-züyle müşâhede ederek ve en sonunda gördüğünü gönlüyle (fuâd) tasdîk ederek olur. Hakîkî şükür, verilen bu nîmetleri, veriliş amacına uygun olarak, yâni Hakk'a ve kendi hakîkatine ulaşmak için kullanmaktır.

-------------------

Âyet 79

وَهُوَ الَّذ۪ي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Ve huvellezî zereekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn.

O, sizi yeryüzüne yaydı. Sâdece O'nun huzurunda toplanacaksınız.

-------------------

"Zereekum fîl ardı" (Sizi yeryüzünde halk etti, saçtı, yaydı): "Zere'e" fiili, "tohum ekmek, saçmak, yaymak" anla-mına gelir. Bâtınen, ilâhî hakîkatlerin, "a'yân-ı sâbite"nin, kesret âlemine âdeta tohumlar gibi ekilmesi ve Zâhir ismi ile zuhûra gelmesidir. Cenâb-ı Hakk, "nefes-i rahmânî"si ile kendi "gizli hazînesini" bilinmek için âlem sahnesine saç-mıştır. Her birimiz, bu ilâhî tarlaya ekilmiş birer tohum gibiyiz. Bu zuhûrun gâyesi kişilerde potansiyel olarak var olan isti'dâd ve kâbiliyetleri fiiliyata dönüştürmek ve müşâhedeye getirmektir. Bu dünyâ kişilerin hakîkatlerinin ortaya çıktığı bir imtihân sahnesidir.

"Ve ileyhi tuhşerûn" (Sâdece O'nun huzûrunda toplana-caksınız): "Haşr", "yayma"nın tam tersidir; dağınık olanı bir araya getirmektir. Âleme saçılmış olan tüm tecellîlerin, tüm sûretlerin ve gölgelerin asıllarına, yâni Hakk'a rücû edeceği-nin (döneceğinin) ifâdesidir. Gayriyyet'in (fark) bitmesi, Vahdet'in (cem') başlamasıdır.

Bu "toplanma", sâdece kıyâmet günündeki gerçekleşecek bir toplanma değildir. Bâtınen, kişinin kendi dağınık nefsini, heveslerini ve bağımsız benlik vehmini terk ederek, tüm fiillerin ve varlığın tek Fâil'de ve tek Varlık'ta toplandığını idrâk etmesidir. "Ölmeden önce ölmek", bu haşrı daha henüz dünyâdayken yaşamaktır.

-------------------

Âyet 80

وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

Ve huvellezî yuhyî ve yumîtu ve lehuhtilâful leyli ven nehâr, e fe lâ ta'kılûn.

O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takib etmesi de O'na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?

-------------------

"Ve huvellezî yuhyî ve yumîtu" (O, diriltendir, öldüren-dir): İçinde bulunduğumuz şehâdet âlemi, "kevn" ve "fesâd" üzerine kurulmuştur; her şey doğar ve ölür, zuhûr eder ve kaybolur. Burada, Cenâb-ı Hakk'ın Muhyî (Dirilten) ve Mümît (Öldüren) esmâları sürekli tecellî hâlindedir. 

Cenâb-ı Hakk, her ân varlığa isim ve sıfatlarıyla tecellî ederek onu "var" kılar, sonra bir önceki ândaki tecellîsini ortadan kaldırarak o varlık formunu "öldürür". Aldığımız her bir nefes, "Muhyî" isminin bir tecellîsi, verdiğimiz her nefes de, "Mumît" isminin bir tecellîsidir. Varlık, sabit ve durağan bir şey"değildir; her ân yok olup yeniden var olan bir tecellîler nehridir. Bu sürekli "ölüm" ve "diriliş" döngüsünü idrâk etmek, âhiretteki "haşr"i idrâk etmenin bir anahtarıdır. 

Bâtınen; Muhyî ismi hidâyet ile kalplerin dirilmesi, Mümît ismi ise dalâlet ve cehâlet ile kalplerin ölmesidir.

Not: Ölme ve dirilme hakkında ilâve bilgiler (15)-(17)'inci âyetlerin yorumlarında verilmiştir.

"Ve lehuhtilâful leyli ven nehâr" (Gece ile gündüzün birbirini takib etmesi de O'na aittir): Gece, bâtını, sükûneti, vahdeti, fenâ-fillâh'ı, ölümü, Celâl ve Mümît isimlerini sembolize eder. Gündüz ise zâhiri, kesreti, doğumu, hareketi, bakâ-billâh'ı, Cemâl ve Muhyî isimlerini sembolize eder. Bu iki zıt birbirine karışmadan, mükemmel bir nizâm içerisinde, tek hakîkatin iki farklı yüzü olarak birbirini tamamlar. 

"E fe lâ ta'kılûn" (Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?): Akıl kelimesi "bağlamak" kökünden gelmektedir. Akletmek, fark içinde cem'i, zâhirin ardındaki bâtını müşâhede etmektir. Sûretleri illetlerine, kesreti vahdete, hâdisi (sonradan meydana geleni) kadîme bağlamaktır.

-------------------

Âyet 81

بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْاَوَّلُونَ

Bel kâlû misle mâ kâlel evvelûn.

Hayır onlar, öncekilerin söyledikleri sözler gibi sözler ettiler.

-------------------

Ehl-i inkâr târih boyunca her dönemde kendilerine hakî-kat ilmini getiren peygamberlere benzer ifâdelerle îtiraz ettiler.

-------------------

Âyet 82

قَالُٓوا ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

Kâlû e izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le meb'ûsûn.

Dediler ki: "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrâr diriltileceğiz?"

-------------------

Not: Bu ifâdelerin yorumu (35)'inci âyetin altında yapılmıştı, dileyenler oraya bakabilir.

-------------------

Âyet 83

لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

Lekad vuıdnâ nahnu ve âbâunâ hâzâ min kablu in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn.

Andolsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu, öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.

-------------------

Âyet, yeniden dirilişi ("haşr") inkâr edenlerin düşünce yapısını ortaya koymaktadır. 

"Esâtîrul evvelîn" (evvelkilerin satırları, masalları): Bu ifâde, Kur’ân-ı Kerîm’de (9) yerde geçmektedir ve üç şekilde anlaşılabilir: ilki, yeni olmayıp daha evvel başkaları tarafından da söylenmiş sözler; ikincisi, geçmişte yaşamış kimselere dâir tarihî bilgiler; üçüncüsü, geçmişte yaşamış olanların uydurduğu gerçek dışı masallar. Özetle, müşrikler bu ifâdeyle, peygamberin kendilerine getirdiği vahyin içerisinde "yeni" ve "gerçek" bir şey bulamadıklarını ifâde etmektedirler.

Onlar için gerçeklik, hissî ve örfî bilgilerle sınırlıdır, bu sebeple gaybi inkâr ederler. Efendimiz (s.a.v.) "İnsânlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyurmuşlardır. Müşrikler, uykularında gördükleri rüyâyı (dünyâ hayâtını) gerçek zannederken, kendilerini uyandırmaya gelen peygamberin sözlerini (ilâhî hakîkatleri ve vahyi) "masal" olarak görürler.

-------------------

Âyet 84

قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Kul li menil ardu ve men fîhâ in kuntum ta'lemûn.

De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir?"

-------------------

"Ard" (Arz, yer): Beş duyuyla algılanabilen müşâhede, cismâniyet, madde âlemidir. Enfüsî yönden bakıldığında ise, kişinin beden mülkü, maddî ve mânevî varlığıdır.

"Ve men fîhâ" (Orada bulunanlar): Genel ma'nâda, Hakk'ın isim ve sıfatlarının (tecellî mahalli olan tek tek varlıklardır. Enfüsî yönden, kişide faaliyette olan tüm kuvvelerdir.

"Li menil" (Kimindir?): Bu gördüğünüz arz ve onda bulunan varlıkların mülkiyeti kime âittir? Bunlar kendi kendilerine var olan müstakil ve bağımsız varlıklar mıdır yoksa onları var eden ve üzerlerinde tasarruf eden biri mi vardır?

Âlemler ve mevcûdât, Hakk'ın kendi Zât'ını, isim ve sıfatlarını görmek için tecellî ettiği bir aynadır. Hakîkatte tek bir Vücûd (Varlık) vardır, o da Hakk'ın Vücûd'udur. Diğer her şey ve kimlik, bu mutlak Varlığın farklı mertebelerdeki zuhûr ve tecellîleridir; izâfî varlıklarını O'ndan alan "gölgeleridir". O, Mâlik'ül Mülk'tür, mülkün (varlığın) sâhibi de O'dur, o mülkte oturan ve tasarruf eden de O'dur.

-------------------

Âyet 85

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

Seyekûlûne lillâh, kul e fe lâ tezekkerûn.

"Allâh'ındır" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?" de.

-------------------

"Seyekûlûne lillâh" ("Allâh'ındır" diyecekler): Bu, müşriklerin bile inkâr edemediği fıtrî bir bilgidir. Ancak onlar, yaşam tarzlarını, sosyal statülerini ve alışkanlıklarını değiştirmek istemedikleri için bu kabûlün mantıksal sonuçlarına (evreni var eden Hakk'ın aynı zamanda "yasa koyucu" ve "hesap sorucu" olduğu hakîkatine) uygun bir yaşamı benimsemek istemeyip, nefslerine uygun sonuçlara ulaşacak şekilde akıl yürütüyor, yahut hiç düşünmeden gaflet içerisinde yaşıyorlardı.

Ârif için bu cevap, "Mülk Allâh'ındır" demekten öte, "Vücûd Allâh'ındır" demektir. Yâni yeryüzü ve içindekilerin kendine âit bir varlığı yoktur; onların varlığı, Hakk'ın varlığının bir tecellîsidir. Mülk, Mâlik'ten ayrı değildir.

"Fe lâ tezekkerûn" (Hiç düşünmez misiniz?): "Tezekkür" kelimesi "hatırlama, anma, gafletten uyanma" anlamlarına gelir. Aslını, kökenini, her şeyin tek bir Varlık'tan ibâret olduğunu yeniden idrâk etmektir. Tasavvuftaki "zikir"in amacı da bu hatırlamadır.

-------------------

Âyet 86

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

Kul men rabbus semâvâtis seb'ı ve rabbul arşil azîm.

De ki: "Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş'ın Rabbi kimdir?"

-------------------

Bu âyet ile sorgulama, mülk âleminden daha yukarılara, melekût âlemine taşınmıştır. 

"Yedi kat semâ"nın îzâhı (17)'inci âyette yapılmıştı, dileyenler oraya bakılabilir. 

"Arş" kelimesinin lügat ma'nâsı "yüksek yer, tavan ve çatı"dır. Mecâzî yönden "taht ve koltuk" anlamlarında da kullanılır. Burada, "kevn âleminin çatısı" anlamındadır. 

Tâhâ Sûresi 20/5 âyetinde "Er rahmânu alel arşistevâ" (Rahmân arşa istivâ etmiştir) buyrulur ki, "bütün mevcûdât, O'nun hükümranlığı altında olup kuşatıcı rahmetiyle ayakta durur," demektir. 

"Arş" kelimesine nispet eden "taht" ma'nâsı Rahmân'ın hükümranlığını; "çatı" ma'nâsı ise kuşatıcı ve koruyucu oluşunu ifâde eder. Bu iki kelimenin bizlerdeki enfüsî karşılıkları nedir denilirse; "taht" gönlümüz, "çatı" ise aklımızdır.

"Rabbul arşil azîm" (Büyük arşın Rabbi) ifâdesinin yorumunu Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhinden alalım (Cilt 13, sayfa 214).

-------------------

[4550] O azîmü'l-arştır ve O'nun arşı muhîttir (her şeyi kuşatmıştır). O'nun adlinin (adâletinin) tahtı bütün canlar üzerine basîttir (yayılmıştır).

"Arş"tan murâd, Zât-ı Hakk'ın sıfatı olan "vücûd" tahtıdır ki, onun bu varlık sıfatının nihâyeti yoktur. Binâenaleyh o azîmü'l-arştır; ve onun vücûd-ı hakîkîsi vücûd-ı izâfî âlemini kaplamıştır. O'nun adâletinin tahtı bütün canlar üzerine yayılmıştır ve şâmildir. "Basît", "mebsût" ma'nâsında "yayılmış" demektir.

[4551] O'nun arşının köşesi sana vâsıl olmuştur. Sakın, dînin ve adlin gayrı ile elini kımıldatma!

O'nun vücûd-ı hakîkîsi arşının köşesi, senin rûhunun ve cisminin varlığı olmak üzere, sana vâsıl olmuştur. Binâenaleyh varlığın ve vücûd-ı izâfîn O'nun vücûd-ı hakîkîsi hâricinde değildir. Hak Teâlâ her ân mirsâd üzerinde (gözetleme yerinden) senin ef'âline nâzırdır. Sakın, dînin ve adlin gayrı ile elini kımıldatma! Bütün ef'âl ve harekâtını emr-i ilâhîye inkıyâd (boyun eğerek) ve adâlet sûretiyle icrâ et!

-------------------

"Arş", varlık mertebelerini bir cem'de toplar. İnsân‑ı Kâmil de mertebeleri cem edişi sebebiyle "Arş‑ı Rahmân"a benzetilir. "Allâh insânı Rahmân sûretinde halk etti" hadîsinin bir ma'nâsı da budur.

-------------------

Âyet 87

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ

Seyekûlûne lillâh, kul e fe lâ tettekûn.

"Allâh'ındır" diyecekler. "Öyle ise O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" de.

-------------------

Buradaki "takvâ", Mutlak Varlığın bu muazzam mertebelerini idrâk ederek, kendine âit bir varlık vehmetmekten "sakınmaktır". Gerçek takvâ, şirk-i hafîden (gizli şirkten), yâni kendini Hakk'tan ayrı bir varlık olarak görmekten korunmaktır.

Not: İttikâ ve takvânın farklı mertebelerdeki îzâhları için (23) ve (32)'inci âyetin yorumlarına bakılabilir.

-------------------

Âyet 88

قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Kul men bi yedihî melekûtu kulli şey'in ve huve yucîru ve lâ yucâru aleyhi in kuntum ta'lemûn.

De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?"

-------------------

"Melekûtu kulli şey'in" (Her şeyin melekûtu): "Mülk", varlığın zuhûr ettiği kesret (şehâdet) âlemidir. "Melekût" ise, bu varlığı idâre eden, gözle görünmeyen, bâtınî ve ruhanî boyuttur, esmâ âlemidir, Rubûbiyyet mertebesidir. Dolayısıyla "Her şeyin melekûtu kimin elindedir?" sorusu, "Her şeyin varlık sebebini, iç yüzünü ve hakîkatini kim elinde tutuyor?" demektir.

"Bi yedihî" (O'nun elindedir): "El" (yed), kudret, kontrol ve tasarrufun sembolüdür. "O'nun elinde olması", o şeyin varlığının, devâmlılığının ve tüm yönetiminin O'na bağlı olmasıdır.

"Huve yucîru ve lâ yucâru aleyhi" (O korur, O'na karşı korunulamaz): O'ndan kaçıp sığınabileceğiniz "başka bir mahall" veya "başka bir güç" yoktur, çünkü O'nun varlığının sonu ve sınırı ya da hükmetmediği bir saha yoktur. Bir şeyden korunmak için yine O'nun bir başka ismine (örneğin, gazâbından rahmetine) sığınılır. Aşağıdaki hadîs-i şerîfte bildirilen duâ bu ma'nâyı ihtivâ eder:

"Allâhümme e'ûzü bi rızâke min sehatike ve bi muâfâtike min 'ukûbetike ve e'ûzü bike minke lâ uhsi senâen 'aleyke ente kema esneyte 'ala nefsike." (Allâh'ım! Sen'in gazâbından Sen'in rızâna sığınırım. İkâbından affına sığınırım! Allâh'ım başka değil, Sen'den yine Sana sığınırım. Sen'i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen Yüce Zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!) (Müslim, Salât, 222)

-------------------

Âyet 89

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ

Seyekûlûne lillâh, kul fe ennâ tusharûn.

"Allâh'ındır" diyecekler. "Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?" de.

-------------------

"Seyekûlûne lillâh" (Allâh'ındır diyecekler): Biraz dü-şündüklerinde, müşrikler dahi her şeyin melekûtunun Hakk'a âit olduğunu îtiraf etmek zorunda kalırlar.

"Kul fe ennâ tusharûn" (De ki: Öyleyse nasıl büyüleni-yorsunuz): "Tusharûn" kelimesi "sihir" kökünden gelir. Bu sihir, kesretin büyüsüdür. Varlığın görünen yüzü, o kadar çeşitli, o kadar renkli ve o kadar göz alıcıdır ki, insân nefsi bu sûretlerin câzibesine kapılır. Sûretler, birer ayna olup arkasındaki hakîkati göstermesi gerekirken, bizzât kendileri birer perde (hicâb) hâline gelir. Bu büyülenmişlik hâli içinde, bildiği hakîkati unutur ve sûretlere takılıp kalarak şirke düşer.

-------------------

Âyet 90

بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

Bel eteynâhum bil hakkı ve innehum le kâzibûn.

Hayır, biz onlara gerçeği getirdik, fakat onlar kesinlikle yalancıdırlar.

-------------------

"Bel" (Hayır): (82)'inci âyetten buraya kadar devâm eden soru-cevap zincirinin ardından bu âyete "Bel" edatı ile başlanarak, inkârcıların yalan-yanlış ve mesnetsiz düşünceler ileri sürdükleri vurgulanır.

"Eteynâhum bil hakkı" (Biz onlara gerçeği getirdik): Onları Hakk'ın birer tecellîsi olarak âlem-i şehâdette zuhûra getirdik, sonra da vahy yoluyla bu hakîkati kendilerine ızhâr ettik, hatırlattık: "Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı" (Allâh gökleri ve yerleri Hakk olarak halk etti) (Câsiye 45/22).

"Ve innehum le kâzibûn" (Fakat onlar kesinlikle yalan-cıdırlar): Bu, kendinin ve mevcûdâtın Hakk'tan ayrı müstakil varlığa sâhip olduğu (ikilik ve gayriyyet) "yalan"ıdır.

-------------------

Âyet 91

مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذاً لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ

Mettehazallâhu min veledin ve mâ kâne meahu min ilâhin izen le zehebe kullu ilâhin bimâ halaka ve le alâ ba'duhum alâ ba'd, subhânallâhi ammâ yasıfûn.

Allâh, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlakâ birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Allâh, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır.

-------------------

"Mettehazallâhu min veledin" (Allâh, hiçbir çocuk edinmemiştir): Allâh Teâla hazretleri ile mevcûdât arasındaki ilişki "doğurma/doğurulma" şeklinde değil, zuhûr ve tecellî biçimindedir. Kâinat, Hakk'ın bir "çocuğu" olmayıp, O'nun isim ve sıfatlarının aynadaki görüntüsü, yani tecellîsidir; Zât'ından ayrı bir parça değildir.

Çocuk, babasıyla aynı cinsten olsa da ondan ayrı, bağımsız bir kimliğe sâhiptir. Oysa mevcûdât, Hakk'ın varlığından ayrı müstakil bir varlığa sâhip değildir; aksi hâlde Vücûd'da ikilik (isneyniyyet) söz konusu olurdu. Tecellî, kaynağından bağımsız bir varlık taşımaz; o yalnızca kaynağın bir zuhûrudur. Ayna kırılınca görüntü yok olur, çünkü görüntünün kendine ait bir varlığı yoktur. Vücûd tektir ve yalnızca Hakk'a âittir.

Hıristiyanların "Mesîh Allâh'ın oğludur", kimi Yahudîlerin "Üzeyr Allâh'ın oğludur", müşrîk Arapların "melekler Allâh'ın kızlarıdır" demeleri hep Vücûd'u çoğaltmak ve tek olan hakî-kati bölmektir. (bakınız, Tevbe 9/30; Zuhruf 43/19).

"Mâ kâne meahu min ilâhin" (O'nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur): "İlâh", kendisine kulluk edilen, mutlak kudret ve varlık atfedilen demektir. Hakîkî Vücûd yalnızca Hakk'a ait olduğuna, O'ndan başka "müstakil bir varlık" sâhibi olmadığına göre, başka bir ilâh da olması söz konusu değildir. Müşriklerin taptığı ilâhlar, Hakk'a âit bazı isimlerin tecellîleridir. Örneğin, rızka tapan biri, aslında Allâh'ın Rezzâk isminin tecellîsine tapar ama bu tecellîyi Hakk'ın zâtından ayrı ve müstakil zannettiği için şirke düşer. 

"İzen le zehebe kullu ilâhin bimâ halaka ve le alâ ba'duhum alâ ba'd" (Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlakâ birbirlerine üstün gelmeye çalışır-lardı): Eğer birden fazla ilâh olsaydı, bunlardan her biri kendi hükmünün mutlak geçerli olmasını talep eder, kendi "halk ettiğini" yâni kendi tecellî sahasını sâhiplenir ve diğerlerine hükmetmeye kalkardı ve her şey karmakarışık olurdu.

Ancak kâinata baktığımızda bir kaos değil, tam tersine müthiş bir ahenk, nizâm ve denge görürüz. Gece ile gündüz, hayât ile ölüm, merhamet ile gazap, hepsi bir denge içinde. Çünkü Celâl ve Cemâl isimleri birbirine düşman iki ayrı güç değil, aynı Vücûd'un iki eli gibidir. O, biriyle sıkan (Kâbıd), diğeriyle açandır (Bâsıt). Kâinattaki bu muhteşem ritim, bu zıtlıkların çatışmasından değil, tek bir Zât'ın hikmetli fiilindeki uyumundan doğar. Bu ahenk, tüm bu "zıt" gibi görünen isimlerin, hepsini kuşatan, hepsinin Rabbi olan tek bir İrâde'ye, yâni Allâh'a bağlı olduğunun en büyük kanıtıdır.

"Subhânallâhi ammâ yasıfûn" (Allâh, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir): Burada bahsedilen, "tenzîh" anlayışıdır. "Tenzîh"den maksad, Hakk'ı ötelere, âlemin dışına atmak değil, O'nu hiçbir sûretle kayıtlamamaktır. 

-------------------

Âyet 92

فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Âlimil gaybi veş şehâdeti fe teâlâ ammâ yuşrikûn.

Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allâh, onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

-------------------

"Âlimil gaybi veş şehâdeti" (Gaybı da, görülen âlemi de bilen): Allâh'ın "bilmesi", bizim gibi bir öznenin bir nesneyi dışarıdan gözlemleyerek bilgi edinmesi gibi değildir. Allâh eşyâyı onun ayn'ı olarak bilir, O'nun bilgisinde özne-nesne ikiliği yoktur. Ayrıca, Allâh'ın ilmi, o şeyin varlık kazanmasının sebebidir. Bu nedenle, "gaybı ve şehâdeti bilen" ifâdesi, "varlığın bâtınî ve zâhirî tüm boyutlarında bizâtihî mevcûd olup her şeyi ilmiyle kuşatan" anlamına gelir.

"Gayb" kelimesi lügatte "gizli ve belirsiz olan" ma'nâsına gelir. Gaybın mertebeleri, muhatabın bulunduğu mertebeye göre değişir; bir mertebede gayb olan başka bir mertebede şehâdet olabilir, bu yüzden tasnifler izâfîdir. 

Kaynaklarda iki tür "gayb"dan bahsedilir: 

"Gayb-ı mutlak": Mutlak bilinmezlik, Zât-ı İlâhî'nin hiçbir kayıt ve sıfatla nitelenemeyeceği "Amâiyyet" mertebesidir. Vücûd-u Mutlak'ın "gizli hazîne" (kenz-i mahfî) olarak tanımlandığı mertebedir.  Burada Hakk, hiçbir akıl tarafından idrâk edilemez. Bu, O'nun "mutlak tenzîh" yönüdür. "Hiçbir şey O'nun misli gibi değildir" (Şûrâ 42/11) âyetinin işâret ettiği hakîkat budur. Efendimiz (s.a.v.) "Allâh'ın zâtını tefekkür etmeyiniz" derken bu mertebeyi kastetmiştir.

"Gayb-ı izâfî": Bu, gayb-ı mutlak'tan farklı olarak, birine gayb iken diğerine olmayan hakîkatler bütünüdür. Melekler, cinler, geleceğe dâir bazı bilgiler bu kategoridedir.

"Şehâdet": Bu, duyularımızla algıladığımız, tanıklık ettiğimiz tüm kâinattır; yâni varlığın zâhirî yüzüdür. Şehâdet âlemi, gayb âlemindeki hakîkatlerin zuhûr ve tecellî ettiği âlemdir, bunların zaman ve mekân kaydına girdiği andaki yüzüdür.

Allâh, hem gaybı hem de şehâdeti "bilendir", çünkü varlık O'nun ilminden ibârettir. O, hem her şeyin mutlak gizli hakîkati (gayb-ı mutlak), hem o hakîkatin ilk potansiyel tecel-lîleri (gayb-ı izâfî), hem de o potansiyellerin somut form ve sûretleridir (şehâdet).

"Teâlâ" (O, çok yücedir): Bu kelime, "yücelik ve aşkınlık" ifâde eder. Mutlak Tenzîh hakîkatini hatırlatır. Evet, bütün görünen evren (şehâdet âlemi), Hakk'ın bir tecellîsidir. Ancak O, bu tecellîlerin herhangi birine veya tümüne eşitlenemez ve onlarla sınırlanamaz. O, halk ettiği sûret ve formlardan Yüce'dir. Kâinat Hakk'ın bir tecellîsidir ama Hakk, kâinattan ibâret değildir. O, tüm tecellîlerin kaynağıdır ve aynı zamanda hepsinden münezzehtir. Şu cümle teşbîhi kabul, tenzîhi muhafaza formülüdür: "Hüve lâ hüve" (O’dur, ama O değildir).

"Ammâ yuşrikûn" (Onların ortak koştukları şeylerden): "Şirk", Hakk'ın şehâdet âlemindeki birtakım tecellîlerine bakıp, O'nu bu tecellîler ile sınırlamak, gayb'daki mutlak tenzîh-te oluşunu unutmaktır. Yâni parçayı bütün zannetmektir. Bu, bir idrâk körlüğüdür.

Bir mîsal ile îzâh edersek: Aynaya baktığımızda gördüğümüz görüntüye "bu ben değilim" dersek teşbîhi inkâr etmiş oluruz; "ben bundan ibâretim" dersek tenzîhi yitiririz. Doğrusu, "aynada görünen benim sûretimdir ama ben bu sûretten ibâret değilim" demektir.

Ârif, Hakk'ı her tecellîde tanır, ama hiçbir tecellî ile sınırlamaz. Çünkü O, hem tüm sûretlerde tecellî edendir (teşbîh), hem de tüm sûretlerin ötesinde, benzersiz olandır (tenzîh). Bu iki anlayışı birlemek "tevhîd"dir.

-------------------

Âyet 93

قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَۙ

Kul rabbi immâ turiyennî mâ yûadûn.

De ki: "Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlakâ göstereceksen..."

-------------------

-------------------

Âyet 94

رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

Rabbi fe lâ tec'alnî fil kavmiz zâlimîn.

"Rabbim! Beni o zâlim milletin içinde bulundurma."

-------------------

"Kul" (De ki): Bu Zâtî bir hitaptır. Zât-ı İlâhî, Risâlet mertebesinin nezdinde kullarına nasıl duâ etmeleri gerektiğini târif etmektedir. 

"Rabbi" (Ey Rabbim!): Genelde insânlar duâda kendi varlıklarının hakîkati olan rabb-i hass'larına yönelirler. Ehlûl-lâh ise Rabbü'l Erbâb'a yâni Rabbü'l Âlemîn'e yönelir.

"Mâ yûadûn" (Onlara vaad edileni): "Onlar"dan kasıt zâhiren mü'minlere zulmeden kâfirler topluluğu, enfüsî olarak ise kişiyi Hakk'tan ve hakîkatten alıkoyup zulmette yâni karanlıkta bırakan mâsivâ ile nefsin hevâ ve hevesleridir. Onlara "vaad edilen" azâbtır. Azâb, Cenâb-ı Hakk'ın âfakta ve enfüste "Celâl", "Kahhar", "Müntakîm" gibi isimleriyle olan tecellîleridir.

"İmmâ turiyennî" (Bana mutlakâ göstereceksen): Gör-mek bu tecellîleri zâhiren baş gözüyle görmek, bâtınen gönül gözüyle müşâhede etmektir.

"Felâ tec'alnî fîl kavmi'z-zâlimîn" (Beni o zâlimler topluluğundan içinde bulundurma): "Zulüm", bir şeyi âit olduğu yerin dışına koymaktır. En büyük zulüm şirktir, Mutlak Vücûd sahibi olanın yalnızca Allâh olduğunu unutup, kendi nefsine bir "benlik" ve eşyâya müstakil bir "varlık" vehmetmektir.

Burada Cenâb-ı Hakk Resûlüne, "beni bu zâlimler toplulu-ğunun içinde bulundurma, onlardan biri yapma, zulüm ve şirkten muhâfaza eyle, beni dâimî bir uyanıklık ve seninle beraberlik (bakâ) hâlinde tut!" şeklinde duâ etmesini telkîn ediyor. 

Bir başka yönden, "onlara vaad ettiğin azâbı bana göster-diğinde, yâni Celâl ve Kahhâr esmâların yönünden yapacağın tecellîyi gördüğümde, beni dehşete kapılıp da kesrete düşürme, bunların Sana âit vecihler ve tecellîler olduğu şuuruyla olanları müşâhede etmeme yardım et, bana tevhîd şuurumu kaybettirme" diye duâ edilmektedir. 

-------------------

Âyet 95

وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ

Ve innâ alâ en nuriyeke mâ neıduhum le kâdirûn.

Bizim onlara yönelttiğimiz tehditleri sana göstermeye elbette gücümüz yeter.

-------------------

Önceki ayetlerde kuldan Rabbine bir hitap ve duâ vardı. Burada cevap, Rabb'ül Erbâb'dan, Ulûhiyyet-Zât mertebesin-den gelmektedir. Zât-ı İlâhî kendisine duâ ile yönelen kuluna icâbet ederek şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki Biz, bir yandan onlara vaad ettiğimiz şeyi (onların âkıbetini) sana gösterirken, diğer yandan seni o hâlin yakıcılığından korumaya ve müşâhede makâmında sâbit tutmaya mutlak sûrette kâdiriz." 

-------------------

Âyet 96

اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَۜ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ

İdfa' billetî hiye ahsenus seyyieh(seyyiete), nahnu a'lemu bi mâ yasıfûn.

Kötülüğü, en güzel olan şeyle uzaklaştır. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri daha iyi biliriz.

-------------------

"İdfa' billetî hiye ahsenus seyyieh" (kötülüğü, en güzel olan şeyle def et, sav, uzaklaştır): Zâhiren, Cenâb-ı Hakk bu ifâdelerle bizlere ahlâkî bir öğütte bulunmaktadır: "Sana yapılan bir kötülüğe, sabır, affetme, iyilikte bulunma gibi güzel davranışlarla, üstün ahlâkla karşılık ver," buyurmaktadır.

Enfüsî olarak ise, "kötü olan hayâl ve vehîm kaynaklı kesret ve bireysel benlik anlayışını, güzel olan tevhîd anlayışlıyla def et," buyurmaktadır. Kul, kötülüğü emreden nefsini güzel bir seyr-i sülûk ile saflaştırıp, ilm-i ilâhî ile de kendisinin ve âlemin sırrını idrâk ve müşâhede ettiğinde, kötü olanı güzel olan ile def etmiş olur. Böylece, "Hakk geldi, bâtıl zâil oldu" (İsrâ 17/81) hakîkati kendinde tahakkuk etmiş olur.

Bâtınen bakıldığında, mutlak ma'nâda "kötü" diye bir şey yoktur. Âlem-i şehâdette zuhûr eden her şey Hakk'ın bir isminin tecellîsidir. Bizim nefsî ma'nâda "kötü" olarak algıladığımız şey Hakk'ın Celâlî yönden tecellîleridir. "İyi" ve "kötü" anlayışını def etmek, savmak, şuurda ve idrâkte Celâlî ve Cemâli esmâları birlemekle ve Allâh ismi potasında toplamakla olur. Bu, tevhîd-i esmâ anlayışıdır.

Ancak dikkat edilmesi gereken, bâtınî yönden ifâde ettiğimiz bu anlayış, teklîf düzeyinde, şerîat mertebesinde geçerli değildir: bu mertebede, Hakk'ın emir ve yasaklarına aykırı olan fiiller "çirkin" ya da "kötü" olarak nitelendirilir ve bunlarla mücâdele edilir.

"Nahnu a'lemu bi mâ yasıfûn" (biz onların yakıştır-makta oldukları şeyleri daha iyi biliriz): Beşerî benlikleriyle perdeli olan kesret ehli, öze ve hakîkate vâsıl olmadıklarından, kişileri ve olayları zâhirde gördükleri şekliyle vasıflandırırlar. Allâh Teâlâ hazretleri ise hem dıştakini hem de içtekini en iyi bilendir, onun ilmi birleştirici ve kuşatıcıdır. Bu sebeple, kuluna şöyle hitap eder: "Sen onların sözlerine, nitelemelerine takılma, onların bilgileri ve anlayışları eksiktir. Sen sâde-ce üstüne düşeni yapıp kötülüğü iyilikle karşıla ve Benim her şeyi kuşatan ilmime teslîm ol."

-------------------

Âyet 97

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ

Ve kul rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîn.

De ki: "Ey Rabbim! Şeytânların vesveselerinden sana sığınırım."

-------------------

"Ve kul rabbi" (De ki: Ey Rabbim!): Bu da Zâtî bir hitaptır. Zât-ı İlâhî, Resûlüne nasıl duâ etmesi gerektiğini öğret-meye devâm etmektedir. 

"Eûzu bike" (sana sığınırım): Hayâl ve vehmin tesîri altında kalarak vahdetten kesrete düşmekten, Sen'den uzaklaşıp benlik ve beşeriyet ile meselelere bakmaktan sana sığınırım. "Eûzu bike minke"; Sen'den Sana, yâni celâlî isimlerinden Zâtına sığınırım.

"Min hemezâtiş şeyâtîn" (şeytânların vesveselerinden): "Şeytân" kelimesi Arapça'da "uzaklık" (bu'd) ma'nâsındaki "ş-t-n" kökünden gelmektedir. Kişide gayriyyet ve benlik vehmini körükleyen ve tevhîd hakîkatini perdeleyen her türlü düşünce, hayâl ve kuvvet "şeyâtîn" olarak düşünülebilir. 

Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiğine göre, şeytânlar insân ve cin zürriyetinden olup, kendi dostlarına onları aldatmak için süslü sözlerle Mudill cihetinden vahyederler (En'âm 6/112). Şeytânlar kişiye dışarıdan tabiâtı cihetiyle ve içeriden de nefs-i emmâresi cihetiyle tesîr ederler. Ya'kûb (a.s)'ın ifâdesiyle "Gerçekten şeytân insân için açık bir düşmandır"(Yûsuf 12/5).

-------------------

Âyet 98

وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

Ve eûzu bike rabbi en yahdurûn.

"Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım."

-------------------

Bir önceki âyette "Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından (hemezâtiş şeyâtîn) Sana sığınırım" şeklinde bir duâ tâlim edilmişti. Burada duânın kapsamı biraz daha genişliyor: "onların yalnızca vesveselerinden değil, yanımda hazır bulunmalarından da Sana sığınırım" deniyor. "Vesveve" gelip geçici bir hâl iken "hazır bulunmak" ise sürekli eşlik etmektir.

Âyete enfüsî yönden bakarsak, "onlar" ile kastedilen kalbi meşgûl ederek Hakk'tan gâfil kılan her şeydir. Bu idrâkte olan kulun duâsı şöyledir: "Ey Rabbim! Aklımda, şuurumda, gönlümde Sen'den başka herhangi bir şeyin "hâzır ve nâzır" olmasından Sana sığınırım. Beni öyle bir hâle, öyle bir fenâ'ya ve nihâyet bakâ'ya ulaştır ki, bende (aklımda ve gönlümde) Sen'den başka hâzır bulunan kalmasın."

-------------------

Âyet 99

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ

Hattâ izâ câe ehadehumul mevtu kâle rabbirciûn.

Nihâyet onlardan birine ölüm gelince, der ki "Rabbim! Beni dünyâya geri gönder."

-------------------

"Mevt" (ölüm) iki türlüdür: (1) "mevt-i ızdırâri": zorunlu ölüm, biyolojik bedenin ölümü, "her nefs ölümü tadacaktır" hükmünün müşâhedesi ve (2) "mevt-i ihtiyârî": irâdî ölüm", kişinin beşeri benlik vehminden kurtularak fenâya ulaşması, "ölmeden önce ölünüz" hükmünün hakîkatini yaşaması.

"Rabbirciûn" (Rabbim beni geri gönder): Burada rücû etmek iki türlü anlaşılabilir. Birincisi, "mevt-i ızdırâri"den sonra kulun mânevî hâlini görünce pişmân olması, dünyâya geri dönüp sâlih ameller işleyerek hâlini düzeltmeyi talep etmesidir. İkincisi ve kapalı olan ma'nâsı, kulun "mevt-i ihtiyârî"nin ardından İsm-i Celâl ve hakîkat tecellîsi altında başlarda zorlanması sebebiyle sâlih amellerle meşgûl olduğu ve alışık olduğu eski perdeli ancak duygusal yaşantıyla dolu günlerine geçici olarak özlem duymasıdır, diyebiliriz.

-------------------

Âyet 100

لَعَلّ۪ٓي اَعْمَلُ صَالِحاً ف۪يمَا تَرَكْتُ كَلَّاۜ اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَٓائِلُهَاۜ وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

Leallî a'melu sâlihan fîmâ terektu kellâ, innehâ kelimetun huve kâiluhâ, ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub'asûn.

… ki, terk ettiğim dünyâda sâlih bir amel yapayım" der. Hayır! Bu, sâdece onun söylediği (boş) bir sözden ibârettir. Onların arkasında, tekrâr dirilecekleri güne kadar (devâm edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.

-------------------

"Kellâ" (hayır!): Kendisine ölüm gelen bir kimse "Rabbim, beni (sâlih amel işlemek için) dünyâya geri gönder" diye yakarmakta, ancak Cenâb-ı Hakk "kellâ" (hayır!) ifâdesiyle bu isteği kesin bir biçimde reddetmektedir.

"İnnehâ kelimetun huve kâiluhâ" (Bu, sâdece onun söylediği (boş) bir sözden ibârettir): Bu ifâdeyi iki yönden düşünebiliriz. Birincisi, geriye dönüş mümkün olmadığı için söylenen söz boştur yâni faydasızdır. İkincisi, sözü söyleyen kişi lafzen tövbe ediyor gibi görünse bile, gönlünde pişmanlık yoktur. 

Not: Duâda dil-kalp uyumsuzluğuna, (108)'inci âyete geldiğimizde daha detaylı olarak değineceğiz.

"Ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub'asûn" (Onların arkasında, tekrâr dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır): "Berzah" kelimesi "iki şey arasındaki engel" ma'nâsına gelir. Burada zâhiren, "ölümle başlayıp yeniden diriltilmeye (ba's) kadar sürecek olan ara dönem", "dünyâ ile âhiret arasındaki âlem" ve "kabir hayâtı" anlamlarında kullanılmıştır. Ölüm gerçekleşip kişi berzah âlemine geçtikten sonra artık dünyâya geri dönüşü mümkün değildir; çünkü artık imtihân sahası kapanmış ve amel defteri mühürlenmiştir.

Yukarıdaki ifâdelere bâtınî yönden bakarsak; "berzah", "şehâdet ve gayb âlemleri arasındaki köprü, sınır" olarak düşünülebilir. "Ölüm" ise "fenâ" hâli olup, kişinin o güne kadar gaybinde kalmış olan hakîkatini müşâhede etmesidir. Bu hâl ve müşâhededen sonra daha evvelki perdeli yaşantıya büsbütün geriye dönüş yoktur. 

-------------------

Âyet 101

فَاِذَا نُفِـخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ

Fe izâ nufiha fis sûri fe lâ ensâbe beynehum yevme izin ve lâ yetesâelûn.

Sûr'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.

-------------------

"Sûr" lügatte "ses çıkaran eğri boynuz" ma'nâsına gelir. İsrâfîl (a.s.) sûra ilk üflediğinde kıyâmet kopacak ve bütün canlılar ölecek, ikinci defa üflediğinde ise ölüler tekrâr dirilecektir. 

Âyette zâhiren, Sûr'a üfürüldüğünde yaşanacak olan dehşet ve telâş nedeniyle, insânların kendi derdine düşüp en yakınlarını dahi unutacağı bildirilmektedir.

Not: Müfessirler, "lâ yetesâelûn" "birbirlerini sormazlar" ifâdesini kıyâmet dehşetinin ilk safhası olarak yorumlayıp, başka âyetlerde görülen karşılıklı konuşmaların daha sonraki safhalarda olacağını söylerler.

Bâtınen, İsrâfîl (a.s.)'dan maksad İnsân-ı Kâmil'dir. Üflemeden kasıt sâlikin irşâdıdır. Birincide kendisine Rûhü'l Kuds üflenir ve fenâ-fillâha ulaşır, Hakk'ta fânî olur, izâfî benliği yok olur. İkincide ise Rûhü'l Âzâm üflenir ve bakâ-billâh mertebesinde yeni, ilâhî bir kimlikle tekrâr kendine gelir. Ancak, artık o fenâya giden kimse değildir; geçmişteki beşerî nispetleri ve bağları kalmamıştır. Dikkat edilmesi gereken husûs, bu şuurda ve idrâkte yaşanacak bir hâldir, zâhir âlemde oranın kuralları geçerlidir.

-------------------

Âyet 102

فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn.

Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

-------------------

-------------------

Âyet 103

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ

Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn.

Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyâna uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.

-------------------

Zâhiren, mahşerde herkesin (sâlih) amellerinin tartılacağı, kimin tartısı ağır gelirse onun cehennem azâbından kurtularak felâh bulacağı yâni cennete gideceği ve kimin de tartısı hafif gelirse hüsrâna uğrayıp ebedî olarak cehenneme atılacağı ifâde edilmektedir.

Bâtınen tartıya çıkacak olan kalplerde bulunan ilâhî ma'rifettir. Kalpleri ma'rifetle dolu olan kimseler, beşeriyet kaydından ve vehmî benlik zindanından kurtularak vahdet sancağının altında ebedî saadet ve huzûr bulur. Nefsinin hevâ ve hevesinin peşinden koşarak ömrünü tüketen kimseler ise bu ma'rifet ağırlığından yoksundur ve ebedî olarak Hakk'tan ayrı ve perdelenmiş olarak hüsrânda kalacaklardır.

"Hasirû enfusehum" (nefslerini hüsrâna (ziyâna) uğratanlar) kendi özlerindeki hakîkatleri idrâk ve müşâhede edemeden bu dünyâdan ayrılan kimselerdir.

Konumuzla ilgisi dolayısıyla, Terzi Baba'nın 44 numaralı Â'râf Sûresi isimli kitabından bir bölümü buraya ilâve edelim.

-------------------

(8) (Vel veznu yevme izinil hakk, fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn.)

"O gün (amelleri tartacak) terâzi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır." Terâzide tartılacak en büyük malzeme kişinin kendi hakîkatini idrâk ederek kendi ağırlığını terâziye koymasıdır. Amellerin terâziye konması başka, kişinin kendi şahsiyetinin terâziye konması başka bir şeydir.

İnsânoğlu kendisini ne kadar iyi tanır ve kendisindeki "ve nefahtü" yü (15/29) ne kadar güzel meydana çıkarırsa ağırlığı o kadar artar. Terâzide onun ağırlığını karşılayacak her hangi bir şey olamayacaktır, işte onlar en üst mertebeden kurtuluşa erenlerdir. İsim ve sıfât mertebesinde fiiller ile kurtuluşa ermek mümkündür fakat Zât mertebesindeki terâzinin ağırlığı için yeterli değildir.

(9) (Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hâsirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn.)

"Kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar da Âyetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyâna sokanlardır." Kendilerine zâhir âlem olan "Kûr'ân-ı tafsilî"de gösterdiğimiz İlâh-î hakîkatleri idrâk etmediler, nefslerindeki İlâh-î hakîkatleri de idrâk etmediler ve ortaya bir ağırlık koyamayıp hafif bir hayât yaşadılar, nefsânî yaşadıkları bu hayâtlarını hayâl ve vehîm üzerine kurdukları bir bilgi ile yaşadılar.

Ağırlıktan kasıt basit malzemelerin miktar ağırlığı değildir, ma'nâların asâleti yönünden ağırlıdır. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği bir "ve nefahtü" ma'nâsı ve hakîkati yönünden bütün âlemlerden daha ağır gelir. “ İz- -T-B- ”

-------------------

Âyet 104

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ

Telfehu vucûhehumun nâru ve hum fîhâ kâlihûn.

Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar.

-------------------

"Vucûhehumun" (Yüzlerini): "Yüz" her varlığın kimliği, hüviyyeti, yâni hakîkatidir.

"Talfah" (l‑f‑h) çarpıp yalayan sıcak nefes/alev etkisidir. 

"Ateş", Cenâb-ı Hakk'ın Kahhar, Cebbâr, Müntakîm ve benzeri celâlî esmâlarının ve ayrıca "ilâhî heybet"in tecellîsidir ki, kişinin vehmî benliği yakar.

"Ve hum fîhâ kâlihûn" (Onlar orada sırıtır kalırlar): Ehl-i inkârın yüzlerindeki vehmî benlik maskeleri yanınca, çirkin yüzleri açığa çıkar. 

"Kâlih", "dudakların çekilip dişlerin açığa çıkması, yüzün kasılıp çirkinleşmesi" demektir. Korku, pişmanlık ya da elemden doğan çarpılma ifâdesi de taşır.

-------------------

Âyet 105

اَلَمْ تَكُنْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ

E lem tekun âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum bihâ tukezzibûn.

Allâh, "Âyetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?" der.

-------------------

Bu sorudan maksad bilgi almak değil, işlenen suçu ilân etmektir. Zâhiren, dünyâda kendilerine Kur'ân'ın okunduğunu ancak onların vahyi tasdîk etmeyip inkâr ettiklerini bildirmektedir.

Bâtınen bakıldığında, âyetten kasıt sâdece mushaftaki harfler değildir. Bütün bu kâinat, her bir zerre, her bir olay, Hakk'ın "ayetleri" yâni işâretleridir. Diğer bir ifâdeyle zuhûr ve tecellîleridir. İnsânın kendi varlığı (enfüs) ve dış dünyâ (âfak) okunmayı bekleyen iki büyük kitaptır. 

Bu hakîkat Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle bildirilmiştir: "Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim" (Onlara âyetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz) (Fussilet 41/53) ve "Ve fîl ardı âyâtun lil mûkınîne. Ve fî enfusikum, e fe lâ tubsirûn." (Yeryüzünde yakîn sahipleri için birçok âyetler vardır; kendi nefislerinizde de! Hâlâ görmüyor musunuz?) (Zâriyât 51/20-21).

Ancak, ehl-i küfür kesret ile kayıtlandıklarından, vahdeti ve onun âyetlerini inkâr ederler. Tecellîde takılıp kalır, Mütecellî'den (tecellî edenden) gâfil olurlar.

-------------------

Âyet 106

قَالُوا رَبَّـنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَٓالّ۪ينَ

Kâlû rabbenâ galebet aleynâ şıkvetunâ ve kunnâ kavmen dâllîn.

Derler ki: "Rabbimiz, şekâvetimiz bize galebe etti; biz dalâlette bir topluluk idik."

-------------------

-------------------

Âyet 107

رَبَّـنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ

Rabbenâ ahricnâ minhâ fe in udnâ fe innâ zâlimûn.

"Rabbimiz, bizi buradan çıkar; eğer (yeniden) dönersek, gerçekten zâlimler oluruz."

-------------------

Cehennem ehli azâbla yüzleşince "Yâ Rabbî! Biz bedbahtlığımıza yenik düştük ve Mudill esmâsının tesîri altına girerek yoldan çıkmış bir kavim olduk, bizi buradan çıkar, dünyâya geri gönder de orada iyi işler yapalım", diye feryâd ederler. Fakat, bir sonraki âyette îzâh edileceği gibi, bu duâlarında samimî değillerdir ve talepleri red olunur.

Bu âyet okunduğunda akla şöyle bir soru gelebilir: Kıyâ-met henüz kopmadığına ve cennet-cehennem yaşantısı başlamadığına göre, bu bahsedilen sahne ne zaman ve nerede yaşanmıştır? El-Cevâb: Bizden önce de dünyâda yâhut kâinatın başka yerlerinde yaşamış ve üzerlerine kıyâmetleri kopmuş nice Âdem nesilleri vardır ve âyet bizlere bu nesillerin hâlini ibret alalım diye îzâh etmektedir. Bu husûsta geniş îzâh Terzi Baba'nın iki ciltlik Gökyüzü İnsânları Araştırması kitabından alınabilir.

Şimdi, âyette konuşturulan kimselerin durumuna geri dönersek… Bu kimseler suçlarını îtiraf ediyor gibi görünseler de hakîkatte üstü kapalı olarak Hakk'ı suçlamaktadırlar. Kendilerine verilmiş olan irâdeyi yok sayıp, "bizim bu işte bir sorumluluğumuz yoktur, Sen bizim a'yân-ı sâbitelerimizi şekâvet üzere programladığın için biz dalâlete düştük" demektedirler. Ancak, onlar talep ettikleri şekilde dünyâya geri gönderilseler de âkıbetleri değişmeyecek, yine aynı fiilleri işleyeceklerdi, çünkü a'yân-ı sâbiteleri ve hükmü altında olacakları ilâhî isim (fıtratları ve hakîkatleri) aynıdır.

Şimdi, konumuzla ilgisi dolayısıyla 231-15-6 Hicr Sûresi kitabımızdan bir bölümü buraya aktaralım (sayfa 76-77).

-------------------

"Kâle rabbi bi mâ agveytenî" (Rabbim! Beni azdırmana karşılık…): Bu, İblîs'in lisânından çıkan gerçekten çok cü'retkâr bir sözdür. İblîs'in gerçek "kim"liğini bulduktan sonra nasıl bir nefsî benliğin içerisine düştüğünü, Hakk'a karşı nasıl küstahlaştığını açık olarak göstermektedir. Ayrıca, İblîs'in "kader sırrı"na kısmen aşinâ olduğunu, ancak onu tam doğru anlamadığını da bizlere göstermektedir.

Şöyle ki; Varlık âleminin ve içindeki mahlûkâtın hepsinin ilmî programları yâni "a'yân-ı sâbite"leri ilm-i ilâhîde mevcûttur. A'yân-ı sâbiteler, esmâ-i ilâhiyyenin belirli terkiplerinden meydana gelmiştir; herbiri diğerinden farklıdır. Bunlar, Hakk'ın Zâtında (zâtî gereklilikler olarak) mevcûd ve ezelî olduklarından ce'âl edilmemiştir ve bu sebeple "mahlûk" değildirler. 

Her varlık dünyâda zuhûra geldikten sonra kendi programı istikâmetinde seyrini sürdürmeye başlar. Buna "emr-i irâdî" denir. Bu emre ilâve olarak, iki şuurlu varlığın, insânların ve cinlerin uymakla mükellef oldukları ikinci bir emir daha vardır ki buna da "emr-i teklifî" denir. "Emr-i teklifî"den murâd enbiyânın getirdiği, zâhiren bildirilen şerîat hükümleridir.

İblîs'in aslî programı "Âzîz", "Cebbâr", "Mütekebbir" ve "Mudill" esmâları ağırlıklıdır. "Beni azdırdın" derken, bu isimlerin istikâmetinde hareket ettiğini ve bu isimleri kendisine Hakk'ın verdiğini, bu sebeple kendisinin bir mes'uliyetinin olmadığını söylemeye çalışmıştır. Ancak iddiasında iki yönden yanılmıştır:

1) A'yân-ı sâbite'ler sonradan yapılmış şeyler değildir, ilm-i ezelîde mevcûd'dur. Zuhûra gelen her varlık, Hakk'tan kendi ezelî programı üzere zuhûr talep etmiştir, Hakk da bu talebe icâbet etmiştir. Yâni Hakk, hiçbir varlığı o şekilde zuhûra gelmeye cebr etmemiştir. Kimseyi îmâna ya da küfre zorlamamıştır. Emir kişilerin "kendinden kendinedir." Bu sebeple, Cenâb-ı Hakk, İblîs'in ortaya getirdiği fiilden sorumlu tutulamaz.

 2) İblîs'in "secde" emrine karşı çıkması, kendi hayâl ve vehmi ile yaptığı kıyâsın netîcesinde emr-i teklifî'ye karşı gelmesi idi. Cenâb-ı Hakk onu bir şeye zorlamamış, kendi reyi ve akl-ı cüz'ü ile secde etmemeyi seçmişti.

Bu çok mühîm meseleyi biraz daha iyi anlayabilmek için, Mesnevî-i Şerîf'ten yukarıdaki îzâhları tamamlayan iki ayrı bölümü buraya ilâve edelim.

(Mesnevî-i Şerîf, A.A.K. şerhi, Cilt 1, sayfa 445-450) Âdem (a.s.)'ın o zelleyi ظَلَمْنَا رَبَّنَا (A'râf, 7/23) "Ey bizim Rabb'imiz biz zulmettik" diye kendisine izâfe etmesi ve İblîs'in kendi günâhını يَا أَغْوَيْتَن۪ي (Hicr, 15/39) "Senin beni azdırman hakkı için" diye Hakk'a izâfe etmesi

1505. Hakk'ın fiili vardır, bizim de fiilimiz vardır; her ikisini gör! Bizim fiilimiz vardır; bundan peydâdır, bil!

Bu vücûd-ı izâfî âleminde hem Hakk'ın ve hem de kulun fiili sâbitdir. Sen bu sübûtun her ikisini dahi basar-ı basîretin ile gör. Eğer sende böyle bir çeşm-i basîret varsa, bizim sâbit olan fiilimizin, Hakk'ın fiilinden sudûr ettiğini görürsün. Yâni hulâsası, biz yaparız, Hak yaratır.

1506. Eğer ortada halkın fiili yok ise, o halde kimseye "Niçin böyle yaptın?" deme!

Ey gaflet-i nefsâniyye ile beraber kendisini mecbûr addeden kimse! Mâdemki halkın ihtiyârını nefy ediyorsun, o halde kimseye fiilinden dolayı i'tirâz edip "Niçin bunu böyle yaptın?" deme!

1507. Hakk'ın yaratması, bizim ef'âlimizin mûcididir; bizim fiilimiz Teâlâ'nın halkının eserleridir.

Hak Teâlâ her ân-ı münkasımda sıfat-ı hâlikıyyetle mütecellîdir. Bütün kevn ü mekân O'nun hâlıkıyyeti altındadır. Binaenaleyh, ef'âlimiz dahi O'nun halkıyyetinin eserleridir. Yâni Hak bizde, fiilimiz için kuvvet halk eder. Nitekim âyeti kerîmede وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Sâffât, 37/96) yâni "Allâh Teâlâ sizi ve işledikleriniz şeyi yarattı" buyurulur. 

(…)

1513. Şeytân "Senin beni azdırman hakkı için" diye söyledi. Alçak şeytân kendisinin fiilini gizledi.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i A'râf'da olan قَالَ فَبِمَا اغْوَيَتَنِي لأَقْعَدَنَ لَهُم صِرَاطَ المستقيم (A'râf, 7/16) yâni "Senin beni azdırman hakkı için, ben onlar için senin ism-i Mudil hazretinin sırât-ı müstakîminde oturayım dedi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur… Hak Teâlâ her şeye onun kendi hakîkatinin taleb ettiği şeyi verdi. Binâenaleyh kimseye küfrü ve îmânı hakkında cebr etmedi; belki cebir, herkesin kendi hakîkatinden yine kendisine vâki' oldu. Binâenaleyh Hak her şeye ifâza-i vücûd etti (vücûd verdi); bu ifâza-i vücûd Hakk'ın cebbâriyyetidir ve iyi ve kötü fiillerdeki mecbûriyet herkese yine kendinden vâki' olur. İblîs bu hakîkatden gâfil olduğu için edebsizlik etti ve cebbâriyyet-i Hakk'ı kendi kabâhatinin menşei bildi.

1514. Âdem "Biz nefsimize zulm ettik" diye söyledi. O bizim gibi Hakk'ın fiilinden gâfil olmadı.

Yâni Âdem, saâdet ve şekâvetin, herkesin kendi hakîkatının isti'dâdından neş'et ettiğini bildi; ve Hakk'ın ancak ifâza-i vücûdda cebbâriyyetini basar-ı basîretle gördü. Binâenaleyh üzerlerine gaflet-i şeytâniyye gâlib kimseler gibi Hakk'ın fiilinden gâfil olmadı. Bu sebeble hatâyı nefsine izâfe etti.

1515. O, günâh içinde edebden onu gizledi. O günâhı kendi üzerine vurduğundan, o meyveyi yedi.

Yâni Hz. Âdem, şecere-i menhiye (yasaklanmış ağaç) takarrübünden (yaklaşmasından) mütevellid (doğan), zellesini (küçük günâhını) ve hatâsını, o yaptığı günâh içinde, edeb gözetererek Hakkı gizledi ve o günâhı kendi taayyün-i âdemîsi üzerine aldı. Binâenaleyh Hz. Âdem bu edebinin semeresini yedi; ve bu edebin semeresi de bu'd-i taayyün (taayyün uzaklığı) içinde kurb-i ilâhî (ilâhî yakınlık) idi.

Ma'lûm olsun ki, gerek Âdem'in ve gerek İblîs'in ve bilcümle mahlûkâtın hakîkatleri Hak'dır ve onların sûretleriyle müteayyin olan dahi vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Fakat vücûd-ı mutlakın her bir mertebe-i tenezzülünün bir hükmü vardır ve her bir mertebe, birbirinden ayrı olan hükümlerine nazaran yekdiğerinin gayrıdır; ve vücûd-ı mutlak mertebesi ise bu merâtibin cümlesinin gayrıdır. Binâenaleyh ma'siyet (günâh), taayyün-i âdemînin iktizâsı (gereği) olduğundan, bu günâhın Hakk'a izâfesi, o mertebenin hükmünü ibtâl ve kâide-i hikmet hâricine hurûcdur (dışına çıkmaktır). Ve edeb, lügaten kâide ma'nâsına da geldiğinden, günâhın Hakk'a istinâdı edebsizliktir. Âdem bu hakîkate vâkıf olduğundan, kendi mertebesinin hükmüne riâyet ve edebi muhâfaza etti ve makbûl-i ilâhî oldu. Ahmak-ı ezelî olan İblîs ise vücûd-ı Hakk'ın tenezzülâtına vâkıf olmakla berâber, kendi mertebesinin hükmünden gâfil olduğundan, edebsizliğe cür'et etti ve matrûd-ı ilâhî oldu (Hakk tarafından kovuldu). Meselâ buz, sudur; fakat buzun mertebesinin bir hükmü ve suyun mertebesinin dahi bir hükmü vardır. Bu, sudur diyerek buz mertebesinin hükmü ibtâl olunup su ile yapılacak işleri buz ile yapmağa kalkmak ayn-ı hamâkatdır (tam bir ahmaklıktır). İşte Kur'ân-ı Kerîm'de وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) yâni "Sana bir fenâlık isâbet ederse, nefsindendir" buyurulması ile fenâlıkların taayyün-i beşerî mertebesinin iktizâsı olduğuna ve كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) Yâni "Her şey Allâh Teâlâ indindendir" buyurulmasıyla da, cümle merâtibin vücûd-ı Hak'dan zâhir olduğuna işâret buyrulur.

1516. Tövbeden sonra ona dedi ki: Ey Âdem, sende günâhı ve mihnetleri (sıkıntıları) ben yaratmadım mı?

1517. O benim takdir ve kazâm (hükmüm) değil midir? Özür vaktinde niçin onu gizledin?

Ma'lûm olsun ki: Bilcümle eşyânın suver-i müteayyineleri (belirlenmiş sûretleri) a'yân-ı sâbitelerinin aksidir; ve a'yân-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir (ilmi sûretleridir); ve bu a'yân-ı sâbitenin isti'dâdları, mensûb oldukları ismin iktizâsıdır. Binâenaleyh isti'dâd-ı gayr-i mec'ûldür; yâni mahlûk değildir. İmdi herbir "ayn", bu isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü ile, Hak'dan kendi üzerine lâyık olduğu bir hükmü ister. Hak dahi hükmeder. İşte bu kazâ-yı ilâhîdir; ve bu kazâ-yı ilâhînin tafsîlâtı (ayrıntıları), kader ve kaderin mahall-i zuhûru zaman ve mekâna tâbî bulunan âlem-i taayyünâtdır. 

1518. (Âdem) dedi ki: Korktum, edebi terk etmedim. (Hak) dedi ki: Ben de senin o edebini hıfz ettim (korudum).

Yâni Âdem Hakk'ın bu suâli üzerine dedi ki: Yâ Rab, bu hakâyıkı bilir idim; fakat senin vücûd-ı mutlakının merâtibine tenezzül, benim taayyünüme bir gayriyyet libâsı (elbisesi) giydirdi ve bende bir benlik husûle getirdi; ve benim taayyünüme ve benliğime âid birtakım hükümler vaz' etti ve benden ma'sıyet (günâh) sudûru (ortaya çıkması), benim bu benliğimin iktizâsı (gereği) idi. Binâenaleyh (bu nedenle) mertebenin hükmünü ibtâl ve kendi nefsimin mesâvisini (kötülüklerini) zâtına isnâd etmekten korktum; ve kâide-i hikmeti tecâvüz ederek edebi terk etmedim.

Hak Teâlâ buna cevâben dedi ki: Yâ Âdem, ben de senin o kâide-i hikmeti tecâvüz etmemeni makbûl addettim (kabul ettim); ve ben de senin mertebenin iktizâsı (gereği) olarak sana Gaffâr ismim ile tecellî ettim ve seni mağfiret eyledim.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i şehâdete tenezzülünde birçok hikmetler vardır; ve bilhassa beşeriyyete tenezzülü birçok esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir. Nitekim Hz. Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî (r.a.) efendimizden mervî olan (rivâyet edilen) hadîs-i şerîfde لو انكم تذنبون لذهب الله بكم و جاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم Ya'nî "Eğer siz günâh etmeseniz, Allah Teâlâ sizi giderir ve günâh yapan bir kavim getirir. Onlar istiğfâr ederler, Allah Teâlâ da onları mağfiret eyler" buyurulur. Ve Şeyh Nazîf Mevlevî (rahimehullâh) bu hadîs-i şerîfin meâlini âtîdeki (aşağıdaki) bir beyitte beyân eder:

Âyine-i mağfiret sûret-i isyânadır.

Halk günâh etmese halk eder âhar İlâh (Allâh başka halk eder) Ve Cenâb-ı Sâib dahi bu bir beyitte bu hakîkate işâret eder:

"Sâib, insanın mertebesini melâikeden arama! Zîrâ sırsız bir aynada ne sûret görünür?"

(Mesnevî-i Şerîf, A.A.K. şerhi, Cilt 7, Sayfa 399-403)

1388. Ey alnı açık, babadan öğren; bundan evvel "Rabbenâ zalemnâ", dedi.

"Rûşen-cebîn", alnı açık demek olduğu gibi, görünmekten kinâyedir. "Ey olduğu gibi görünmek isteyen sâlik, Âdem babamızdan öğren! O bundan evvel nasıl Hakk'a karşı i'tirâf-ı kusûr etti de, ربنا ظلمنا انفسنا و ان لم تغفر لنا و ترحمناً لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) yâni "Ey bizim Rabb'imiz, biz Havvâ ile berâber nefislerimize zulm ettik ve eğer sen bizi mağfiret etmezsen ve bize merhamet eylemezsen, biz elbette ziyânkârlardan oluruz" dedi.

1389. Ne bahâne yaptı ve ne tezvîr düzdü, ne mekir ve hîle bayrağını kaldırdı.

Yâni, "Hz. Âdem yaptığı kusûr için kendisini ma'zûr göstermek üzere Hakk'a karşı ne bahâne buldu ve ne de kusûrunu tervîc (övmek) için fiilini haklı göstercek sözler söyledi ve ne de mekir ve hîle bayrağını kaldırdı; belki olduğu gibi kusûrunu i'tirâf etti."

1390. O İblîs de bahse başladı ki, "Ben kırmızı yüzlü idim, beni sarı ettin!"

İblîs'e gelince, o İblîs Hakk'a karşı bahs ve münâzaraya başlayıp dedi ki: "Yâ Rab, ben evvelce sana âbid bir kul idim ve aslâ kusûrum ve kabâhatım yok idi ve yüzüm latîf ve kırmızı idi. Benim yüzümü, beni bu günâha sevk etmekle sararttın ve utandırdın!"

1391. "Renk senin rengindir, benim boyacım sensin; kabahatimin ve âfetimin ve dağımın aslı sensin!" Ma'lûm olsun ki, İblîs bu sözlerini hamâkatinden ve hakâyıka olan cehlinden söylemiştir. Zîrâ vahdete nazaran vücûd ve şuûnât her ne kadar Hakk'ın ise de, isneyniyete nazaran tekvîn abdindir. Hakk'ın yalnız "Kün!" emri vardır. "Kün!" emri üzerine, isti'dâdına göre zuhûr abdindir ve zuhûrda Hakk'ın cebri yoktur. Vücûdda Hak cebbâriyeti ile bilcümle eşyâyı muhîttir. Cebir ancak abdin kendi hakîkatinden, yine kendinedir…

1392. Âgâh ol, "Rabbi bimâ ağveytenî" yi oku, tâ ki cebrî olmayasın ve eğriye teveccüh etmiyesin!

Yâni, "Ey ilm-i hakâyık ile meşgül olan sâlik, kendine gel de, sûre-i Hicr'de olan رَبِّ بما أغويتنى (Hicr, 15/39) yâni "Ey Rabb'im beni azdıran ve dalâlete atan sensin!" âyet-i kerîmesini oku; ve İblîs'in eğri fikrinden ibret al ve cebrî olma; ve eğri fikre teveccüh ve iltifât etme!" Bu mesele vahdet-i vücûdun gâmız (anlaşılması zor) olan bir meselesidir. İhâta sahibi olamayanların burada ayakları iblîsiyete doğru kayar. Neûzü billâh!

1393. Ne vakte kadar cebir ağacına sıçrarsın, ihtiyârını bir tarafa koyarsın?

Kazâ-yı ilâhî, abdin hakîkatinin lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan taleb ettiği şeyin Hak tarafından hüküm olunmasından ibârettir. Vücûd-ı izâfî âleminde abdin irâdesi, bu kazâ-yı ilâhî ahkâmının infâzına taalluk eder. Binâenaleyh Hakk'ın fiili, abdin talebine ve irâdesine ifâza-i vücûddan ibaret olduğundan, Hak tarafından cebir yoktur. وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Saffat, 37/96) yâni "Allâh Teâlâ sizi ve amellerinizi yarattı" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Cebir abdin kendi hakîkatinden, yine kendinedir. Şu halde abdin intihâbı (seçimi) ve ihtiyârı (irâdesi) evvel ve âhir sâbittir. Bu hakîkate binâen beyt-i şerîfde buyurulur ki: "Ne vakte kadar cebir ağacına tırmanıp duracaksın ve kendi ihtiyâr ve intihabını bir tarafa bırakacaksın da, "Ben ef'âlimde mecbûrum!" diyeceksin?"

1394. O İblîs ve onun zürriyetleri gibi, Hudâ ile cenkte ve güft ü gûdasın.

Yâni, "Ne zamâna kadar kendinin nefsânî ve kötü olan ef'âlini, İblîs gibi ve İblîs'e tâbî olan kimseler gibi Hakk'a isnâd edip, Hakk'a karşı kavgada ve dedikoduda olacaksın?" Ve ne zamâna kadar Hakk'ın ما أصابك من سَيِّئَة فَمَنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) yâni "Sana kötülükten bir şey isabet ederse, senin nefsindendir" kelâmını tekzîb edip duracaksın?

1395. İkrâh (zorlama) nasıl olur? Bu kadar hoşluk ile sen isyânda etek çekici olursun.

"Sen, bu yaptığım günâhlarda "Mükreh ve mecbûrum!" dersin. Halbuki sen eteğini beline toplayıp, günâhlarla meşgûliyete öyle bir zevk ve hoşluk ile dalmışsın ki, seni o zevkten kimse ayıramaz." Bu senin hâlin ikrâh ve icbâr olunan kimsenin hâline benziyor mu? Fisk ve fücûra (günâhkarlık ve ahlâksızlık), kemâl-i zevk ile can atan kimsenin "Ben bu işde icbâr ve ikrâh olunuyorum!" demesi gülünç bir hâl değil mi?

1396. Mükrehlik (baskı) içinde kimse öyle hoş olur mu ki, gümrâhlığa (sapkınlığa) öyle raksân olarak (dans ederek) gitsin?

İkrâh ve icbâr hâli içinde hiçbir kimse öyle senin gibi hoş ve keyifli olur mu ki, öyle oynaya oynaya dalâlet ve fisk ve fücûr tarafına gitsin! İcbâr olunan kimse kederli olur ve ağlaya ağlaya ve sürüklene sürüklene gider.

1397. Onda yirmi adamlık cenk ederdin ki, sana o dîğerleri nasihat verirler idi.

Sen oynaya oynaya o ma'siyete giderken, sana başkaları: "Yapma, etme, günâhtır!" diye nasîhat verdikleri vakit, o hâl içinde o nâsihlere karşı yirmi adam kuvveti ile cenk ve nizâ' ederdin de derdin

1398. Ki: "Doğru budur ve yol ancak budur, hiç olan kimseden başka bana kim ta'ne vurur?"

"Benim yaşayışım ve ta'kîb ettiğim yol doğrudur; bana ancak akıl ve idrâki hiç olan kimseler i'tirâz eder!" der idin. Bu söz ise ihtiyâr ve intihâb ma'nâsını ifâde eder.

1399. Ne vakit böyle söyler bir kimse ki, o mükrehdir, nasıl cenk eder bir kimse ki o yolsuzdur?

Yâni, bu yukarıdaki sözler icbâr ve ikrâh olunan kimsenin sözleri değildir. Ve meselâ bir seferde yolunu gâib edip, yolsuz kalmış olan kimseye birisi çıkıp: "Bu yol fenâdır ve tehlikelidir!" dese; o kimse: "Hayır ben bilirim, bu yol doğrudur!" der mi? Belki icbâr olunan kimseye i'tirâz olunduğu vakit o kimse: "Ben ne yapayım, beni bu yola zor ile götürüyorlar, ben ise aslâ istemiyorum, âh beni bu belâdan bir kurtaran olsa!" der.

1400. Her neyi nefsin istedi, ihtiyâr tutarsın; her neyi ki aklın istedi, ıztırâr getirirsin.

Ey cebrî, nefsinin lezzet bulduğu ve hoşlandığı her şeyde ihtiyârın vardır; seni o lezzetten ve hazdan geri çekmek isteyenler ile mücadele edersin; fakat aklının ve rûhunun istediği ezvâk-ı ma'neviyye gelince, o tarafa yanaşmayıp: "Ne yapayım ibâdât ve tââtı bana yaptırmıyorlar, bu ezvâk-ı ma'neviyyeyi terk husûsunda muztarım!" dersin ve kendini ma'zûr göstermek için zekâvetin ve dirâyetin kadar feylesofâne kıyâsâta başlarsın.

1401. Bilir o kimse ki iyi bahtlı ve adamdır; zeyreklik İblîs'den ve aşk Âdem'dendir.

Hakîkat-ı mes'eleyi iyi bahtlı, yâni saâdet-i ezeliye sahibi ve Âdem meşrebinde olan kimse bilir. İşin hakîkati budur ki, bilcümle mezmûmâtın (kötülenen şeyin) menşei, abdin vücûd-ı izâfîsidir. Meselâ katl-i nefs ve zinâ gibi efâl-i menhiyye (yasak fiiller), ancak abdin vücûd-ı kesîfine vâbestedir (bağlıdır). Bu vücûd-ı kesîfe olmasa, bu efâl zuhûra gelmez, vücûd-ı izâfî âlemi ise, taayyün cihetiyle zât-ı Hakk'ın gayrıdır; binâenaleyh abdden bir fiil-i mezmûm zuhûra geldiği vakit, Zât-ı Hakk'a değil, nefs-i abdânîsine izâfe etmesi pek açık bir meseledir. Fakat cebrîler bu kadar açık bir meseleyi tağlît edip (yanıltarak) derler ki: "Bu âlem-i kesâfet, vücûd-ı mutlakın merâtib-i tenezzülâtından bir mertebedir. Ve bu mertebede zâhir olan ef'âlin menşei, eşyânın hakâyıkı ve a'yân-ı sâbitesidir; ve a'yân-ı sâbite ise sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesidir; ve sıfât ve esmâ ise mevsûfun ve müsemmânın aynıdır. Binâenaleyh bilcümle merâtib, vücûd-ı Hakk'ın merâtibi olup, cemî'-i mevâtında Hakk'ın irâdesinden başka bir irâde yoktur. Böyle olunca, abd, ef'âlinde mecbûrdur." Bu ifâde ile abdin gayriyeti nefy edilmiş oluyor ki, bu bir mağlatadır (aldatmacadır). Bu mağlata içinde azîm bir cehil ve gaflet de hâsıl olmuş oluyor ki, o da cebrin kendisine vücûd verip, Hakk'a karşı mecbûr olduğunu beyân etmesidir; zîrâ cebir için "câbir" ile "mecbûr"un ayrı ayrı vücûdları olmak lâzım gelir. Bakılırsa, bu ifâdeye göre cebrî, kendi vücûdunu nefy edip, ancak Hakk'ın vücûdunu isbât etmeli ve dedikoduları kaldırmalı idi. Halbuki böyle yapmadı da, Hakk'a karşı serkeşlik etti. İşte onun bu zeyrekliği ve zekâveti (uyanıklığı ve zekâsı), İblîs'in zeyrekliği ve zekâveti cinsindendir; fakat İblîs kadar, Âdem dahi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın tenezzülâtını bilir idi. Vücûd-ı izâfî âleminin zât-ı Hakk'a olan gayriyetini ve bilcümle mezmûmâtın bu gayriyete taalluku ve kendisinin aslı olan ma'şûk-ı hakîkîden ayrılık içinde olduğunu bildiği için; "Yâ Rab, nefsimize zulm ettik!" demekle iktifâ etti ve aşk-ı Hak onu i'tirâf-ı kusûra sevk etti. Binâenaleyh aşk-ı ilâhî ile i'tirâf-ı zünûb keyfiyeti, Âdem'den evlâdına mîrâs kaldı.

-------------------

Âyet 108

قَالَ اخْسَؤُ۫ا ف۪يهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ

Kâlahseû fîhâ ve lâ tukellimûn.

Allâh, "Orada (alçaltılmış halde) kalın; Benimle konuşmayın!" der.

-------------------

Âyet, duânın kabul şartının güzel söz değil samîmiyet ve kalp doğruluğu olduğunu bildirir.[13] Yorumunu evvelâ Mesnevî-i Şerîf'in Ahmed Avni Konuk şerhinden alalım (Cilt 5, sayfa 61-62). 

-------------------

171. Çok duâlar onun kokusundan redd olunur. O eğri kalb dilinde görünür.

"Duâ" talep ma'nâsınadır, ya'nî birçok sevimli elfâz (sözler) ile terkîb edilmiş olan duâlar ve talepler, mahzâ (yalnızca) bâtının eğri olmasından dolayı makbûl-i ilâhî olmayıp merdûd (reddedilmiş) olur. Zîrâ talebde esâs bâtındır. Başka düşünüp başka söylemek münâfıklıktır. Nitekim Hak Teâlâ onları takbîhen (ayıplayarak): (Feth, 48/11) "Kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" buyurur. Binâenaleyh o kalbdeki eğriliğin kokusu, o süslü elfâzı (sözleri) mahmûl (güzel) olan nefeslere yoldaş olup lisân-ı zâhirde görünür. Meselâ bir kimse bâtınında fısk-u fücûr düşünüp dururken, lisânıyla: "Yâ Rab bana servet ihsân et, fakirlere infâk edeyim!" diye duâ etse, Cenab-ı Hak onun kalbine nazır olduğundan bu duâsını red buyurur…

172. O duânın cevâbı "ihseû" gelir. Her degâ'nın sezâsı redd sopası olur.

"Degâ" "hile" demektir, ya'nî bâtını eğri olduğu hâlde zâhiren düzgün ve fasîh elfâz (belagatli sözler) ile edilen duâ ve talebin cevâbı Hak tarafından "İhseû!" ya'nî "Hoşt!" gelir. Zîrâ her hîlenin lâyıkı red sopasıdır. Nitekim kâfirlerin âlem-i âhirette azâbları şiddetlendiği vakit, duâya başlayıp (Mü'minûn, 23/106) "Ey bizim Rabbimiz, bize şekâvetimiz (bedbahtlığımız) galebe etti ve biz dalâlete düşmüş olan taifeden olduk" derler. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri onlara cevâben (Mü'minûn, 23/108) "Hoşt! Susun, orada dırlanıp durmayın!" buyurur.

173. Eğer senin sözün eğri, ma'nân doğru olursa, o lafız eğriliği Hudâ'nın makbûlüdür.

Eğer senin sözünde fesâhatin (dilin açıklığı, düzgünlüğü) ve belâgatın (etkili anlatım) olmasa ve kelimeleri yanlış telaffuz etsen bile, ma'nân ve murâdın doğru ve selîm olursa, senin lafzı yanlış ve ma'nâsı düzgün olan duânı Hak Teâlâ hazretleri kabûl buyurur.

-------------------

İnkâr ehlinin Hakk'tan almış olduğu bu cevap, zâhirde kahır gibi görünse de, isti'dâda uygun bir mahalle yerleştirme bakımından bâtında Hakk'ın "Adl" ve "Rahmet" tecellîsidir.

"(Kâle) ihse'û fîhâ" (Hoşt! Alçaltılmış olarak orada kalın!): "İhsa'" kökü Arapça'da hayvân (özellikle köpek) kovarken kullanılan sert bir sesleniştir. Burada, önceki iki âyette Hakk'a iletilen talebin geçersiz ve hükümsüz olduğunu gösterir. 

"İhse'û" emri, her varlığın ilâhî ilimdeki ayn‑ı sâbitesinin gerektirdiği menzile konulmasıdır; "ezelî isti'dâdınız böyleydi ve bu isti'dâd üzere zuhûra gelmeyi talep etmiştiniz, şimdi o hakîkatinizde karar kılın ve sükûnet bulun", demektir. 

"Ve lâ tukellimûn" (Ve Benimle konuşmayın!): Bu söz, gerçekleşmesi imkânsız olan talepleri sona erdiren Celâl görünümlü bir rahmet tecellîsidir. Susma emri, artık gerçekleşmeyecek talebin peşinde debelenme azâbını sonlandırır ve kişiyi hükmüne râzı olmaya iter.

-------------------

Âyet 109

اِنَّهُ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْ عِبَاد۪ي يَقُولُونَ رَبَّـنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَۚ

İnnehu kâne ferîkun min ibâdî yekûlûne rabbenâ âmennâ fagfir lenâ verhamnâ ve ente hayrur râhımîn.

Kullarımdan, "Ey Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" diyen bir grup var idi.

-------------------

"Ferîkun min ibâdî" ("Benim kullarım"dan bir zümre): "Ferîk" "küçük ve seçkin bir grup" demektir. Osmanlı döneminde orduda "tümgeneral" rütbesini ifâde etmek için de kullanılmaktaydı. "İbâdi" kelimesi "Benim kullarım" anlamına gelir; Hakk'ın Zâtî tecellîsine mazhâr olmuş ârif kimseleri ifâde eder.

"Rabbenâ" (Rabbimiz): Daha evvel de belirtildiği gibi, her varlığın bir "rabb‑i hâssı" (ona özel terbiyeci bir esmâsı) vardır; fakat bu âyette bahsedilen kullar cem hâlinde "Rabbimiz" diyerek rubûbiyyetlerin kaynağı olan "Rabbü'l‑Erbâb"a yönelirler. Bu çoğul hitap, kesretten vahdete, fark'tan cem'e geçiş işâretidir.

"Âmennâ" (Îmân ettik): Burada "taklîdî îmân"dan değil, "şuhûdî îmân"dan yâni "îkân"dan bahsedilmektedir. Onların îmânları, Vücûd'un tek olduğunu, kendilerinin ise O'nun bir tecellîsi olduğunu müşâhedeli olarak bilmektir.

"Fagfir lenâ" (Bizi bağışla, ört): "Fagfir" kelimesi "örtmek, kalkan olmak, kusuru perdelemek" ma'nâsındaki (ğ‑f‑r) kökünden gelir. En büyük kusur, kendine âit müstakil bir varlık vehmetmektir. Mağfiret istemek, bu vehîm perdesinin kaldırıl-masını dilemektir. Yâni talep şudur: "Ya Rab, bizim şu vehmî 'benliğimizi', kendi ezelî ve ebedî varlığınla ört!" Ârifler zâten "fenâ"ya ulaşarak vehmî benliklerini ortadan kaldırmışlardır, ancak çevredekilere örnek olmak ve yol göstermek için böyle duâ ederler.

"Verhamnâ" (Bize rahmet et): Rahmet, umûmî (genel) ve husûsî (özel) olmak üzere iki türlüdür. Cenâb-ı Hakk genel rahmetiyle âlemdeki tüm mevcûdâta rahmet etmiş, onlara birer kimlik vererek âlemlerde zuhûra getirmiş, zuhûra getirmekle de kalmayıp her an özünden gelen her türlü ihtiyacını da ona vermektedir. Özel rahmet ise, kendi hakîkatini idrâk ve müşâhede etmektir, ehline ve gerekli gayreti gösterene verilir. İşte "Verhamnâ" derken talep edilen, zâhiren genel rahmetten olan paylarının korunup korunup kemâle ermesi ve bâtınen Zâtî müşâhede şuurlarının artmasıdır.

"Ente hayrur râhımîn" (Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın): Her ne kadar Senin rahmet fiillerin merhamet eden mahlûkâtın ile zâhir olsa da, Sen âlemdeki bütün rahmet tecellîlerinin kaynağısın, onlar Senin "Rahîm" esmânın gölgesidir, demektir. Bu husûsta daha geniş îzâhât (118)'inci âyette gelecektir.

-------------------

Âyet 110

فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِياًّ حَتّٰٓى اَنْسَوْكُمْ ذِكْر۪ي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ

Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn.

Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep gülüyordunuz.

-------------------

Bu âyet, Allâh'ın sûretâ zayıf ve fakir görünen kullarına karşı takınılan küçümseyici tavrın, alay edenleri nasıl gaflete sürüklediğini anlatır.

"Fettehaztumûhum sıhriyyen" (Ama siz onları alay konusu edindiniz): Buradaki "hum" (onlar) zamiri sıradan kimseleri değil, bir önceki âyette Cenâb-ı Hakk'ın "ibâdi" (Benim Zâtî kullarım) diye hitap ettiği özel zümreyi ifâde etmektedir.

"Sıhriyyen" kelimesi "alay etmek, hafife almak" anlamlarına gelir. Aynı kökten gelen "teshîr" kelimesi ise "boyun eğdirme" ma'nâsındadır ki buradan, "siz onları alaya aldığınızı zannederken aslında kendinizi hakîkate kapatacak bir bağımlılığa soktunuz" yorumuna ulaşılır.

Ehl-i küfür, basîretleri kapalı ve bâtın gözleri kör olduğundan, Hakk'ın Zâtî kullarının "sûret"ine nazar edip, içlerindeki "sîret"i yâni ilâhî hakîkatleri göremediler ve bu sebeple onları basit ve âciz varlıklar zannedip onlarla alay ettiler. Farkında olmadan, onlarda tecellî eden Hakk'ın esmâlarıyla alay etmiş oldular ki, bu Hakk'a karşı işlenmiş büyük bir saygısızlıktır. 

"Ve kuntum minhum tadhakûn" (Ve siz onlara gülüyordunuz): Bu gülüşün kaynağı, kâfirlerin kibir ve cehâletidir. Kibirlidirler, çünkü zâhiren kendilerini mü'min kullardan üstün görmektedirler. Câhildirler, çünkü o kulların bâtındaki hakîka-tinden habersiz olup, zâhire bakarak isâbetsiz hüküm verirler. 

Dış görünüşe bakarak insânlar hakkında verilen hükmün yanıltıcı olabileceğine dâir, Efendimiz (s.a.v.) bir hadîste şöyle buyurmuştur: "Nice saçı başı dağınık, kapılardan kovulan kişi vardır ki Allâh adına yemin etse Allâh onu doğrular."

"Hattâ ensevkum zikrî" (O kadar ki, size Zikrimi unutturdular): Hakk'ın velîleri, cilâlanmış bir ayna gibidir; karşılarına gelenin hâlini ve niyetini olduğu gibi yansıtırlar. Onların huzûruna kibir ve istihzâ ile gelen kişi, aslında Hakk'ın Celâlî sıfatlarının tecellîsine tâlip olmuştur. Velînin kalbi, bu talebe uygun olarak, o kişiye Mudill isminin bir tecellîsini yansıtır. Dolayısıyla "unutturan" bizzât kişinin kendi ameli ve hâli olur. 

Bu yaşantının îzâhını, Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhinden alalım (Cilt 1, sayfa 501-502).

-------------------

Bu âyet-i kerîme(ler), ashâb-ı suffa ve fukarâ-yı ashâb hakkında nâzil olmuştur. Bu zevât-ı kirâmın her birisi, nazar-ı Peygamberî ile makâm-ı velâyete kadem basmışlar idi. Müşrikler kendilerine karşı ta'rîz (iğneleme) ve istihzâ ettikçe, onlar bu terbiyesizlerin şekâveti (bedbahtlığı) müzdâd (artmış) olmak için Hak fikrini büsbütün onlara unuttururlar idi. İşte bu da, evliyânın kalblerdeki tasarrufâtına açık bir delildir.

1703. Mâdemki tezkîre ve nisyâna kâdirdirler, halâıkın hepsinin gönülleri üzerinde kâhirdirler.

Ya'nî mâdemki evliyâullâh bir şeyi insânın hatırına getirmeğe ve hatırına gelen bir şeyi de bozmağa ve unutturmağa kâdirdir, o hâlde halâıkın gönülleri üzerinde kuvvet-i kâhire ile tasarruf sâhibi olmuş olur.

1704. O nazar yolunu nisyân ile bağladığı vakit, hüneri olsa da iş yapamaz.

Ya'nî bir kimse ne kadar ilim ve akıl ve hüner sâhibi olursa olsun, veliyy-i kâmil onun nazar-ı aklîsinin yolunu unutturmak sûretiyle bağlarsa, hiçbir şey bilmez ve elinden de hiçbir iş çıkamaz bir hâle gelir.

1705. Siz ehl-i sümû'yu maskara zannettiniz. Kur'ân'dan "ensevküm"e kadar okuyunuz.

Ey ilm-i zâhirlerine ve zekâlarına mağrûr olan kimseler! Ma'nen yüksek mertebe sâhiplerini siz, "bunlar hurâfât ile meşgûl birtakım zavallılardır" diye eğlendiniz ve onları maskara zannettiniz. Eğer Kur'ân-ı Kerîm'e îmânınız varsa, "ensevküm"e kadar "Kad eflaha" sûre-i şerîfesindeki âyet-i kerîmeyi Kur'ân'dan okuyunuz ve hâlinizin vehâmetini anlayınız!..

1706. Köy sâhibi cisimlerin pâdişâhıdır; gönül sâhibi sizin gönlünüzün şâhıdır.

Şehirlere ve köylere mutasarrıf olan pâdişâhlar ve hükümdârlar, ecsâm-ı zâhirenin pâdişâhlarıdır; onların tasarrufları kendilerinin hayâtına bağlıdır. Öldükten sonra tasarruf nâmına hiçbir şeyleri kalmaz; fakat gönül sâhibi olan evliyâullâh, âlem-i ma'nâdan olan sizin gönüllerinizin üzerinde mutasarrıf olan şâhlardır; binâenaleyh bunların tasarrufları gönülde olduğu için, tasarruf-ı sûrî sâhibi olan pâdişâhların gönüllerinde de tasarruf ederler. Binâenaleyh tasarrufları hem sûrete ve hem de âlem-i ma'nâya âid olur.

-------------------

Âyet 111

اِنّ۪ي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُٓواۙ اَنَّهُمْ هُمُ الْفَٓائِزُونَ

İnnî cezeytuhumul yevme bimâ saberû ennehum humul fâizûn.

Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükâfâtlandırdım. Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir.

-------------------

"İnnî cezeytuhum" (Şüphesiz Ben onları cezâlandırdım): "Cezâ" kelimesi Arapça'da "iyi veya kötü fiillerin bedeli ve karşılığı" anlamına gelir. Zât-ı İlâhî yukarıda "ibâdî" (Benim Zâtî kullarım) şeklinde hitap ettiği kullarına, yaptıklarının cezâsını (buradaki anlamıyla "mükâfâtını") vâsıtasız olarak "bizâtîhî Ben verdim" buyuruyor. 

Ârifler için en büyük "cezâ", fiilî ve cismânî nîmetler değil, Hakkın kendisiyle mükâfatlanmak (vüsûl) ve O'nda bakâ ve huzûr bulmaktır. Onlar "çık aradan kalsın yaradan" hükmüyle kendi nefslerini vermişler ve Allâh da bunun karşılığında onları Zâtî tecellî ile ödüllendirmiştir.

"El-yevme" (bugün): "Yevm"den kasıt zâhiren mahşer günü, bâtınen ise Hakk'ın kulun idrâkinde ve müşâhedesinde hâzır olduğu her "ân"ı ifâde etmektedir. 

"Bimâ saberû" (sabretmelerinin karşılığını): Mesnevî-i Şerîf'te sabır hakkında şöyle buyrulur: "Sabır, nefsi hudûd-ı ilâhiyye dâiresinde hapsetmektir." Sabrın her mertebede farklı bir îzâhı vardır: 

Şerîat mertebesinde sabır, Allâh'ın emirlerine uyma, günâhlardan kaçınma ve musîbetlere tahammül etme husû-sunda sabır göstermektir. Burada kişi Hakk'ın hükmünü kendi irâdesinin önüne koymaya ve şikâyeti terk etmeye gayret eder.

Târikat mertebesinde sabır, nefsi ile olan mücâdelesinin elemlerine ve meşakkatlerine tahammül göstermek, vuslat özlemi içerisinde Hakk'tan ayrı olmaya sabretmektir. 

Hakîkat mertebesinde kişi fenâ hâlinde olduğundan, sabreden onda tecellî eden es-Sabûr esmâsı ile Hakk'ın ta kendisidir. Buradaki hâl bir yönüyle, "innallâhe meas sâbirîn" "Allâh sabredenlerle beraberdir" (Bakara 2/153) yaşantısıdır. Ancak bu beraberlik iki kişinin yan yana olması gibi değil, birlik (vahdet) olarak tecrübe edilir. 

Ma'rifet mertebesinde ise sabır kendindeki ilâhî tecellîyi sırlayıp, dışı halk içi Hakk olarak yaşamaktır.

"Ennehum humul fâizûn" (Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir): Sûre başında "kad eflehal mu'minun" âyeti ile açılan "felâh" teması, burada "fevz" ile kapanır; böylece, girişteki isti'dâd haberinin sonda tahakkuk ettiğini gösteren bir halka oluşur.

Gerçek "fevz", dünyevî ve nefsî kazanç değil, fânî benlikten kurtulup Hakk ile bâkî olmaktır. "Fâizûn" (kazananlar), bu müşâhede ve yaşantıya ulaşanlardır.

Hadîs-i şerîfte "es‑sabru miftâhü'l‑ferac" (sabır ferâhın anahtarıdır) buyrulur. Her kim ki mânevî cihâdında cesur ve ısrarcı olursa, sabır ve sebât gösterirse, ancak o nefsini mağlûp ederek kendisini helâk olmaktan kurtarıp, ferâha ve felâha kavuşacaktır.

Özetle bu âyette sabır, kulun Hakk'ın hükmüne tahammülünden başlayarak bakâ-billâh'a kadar açılan bütün seyri kapsar ve sonuçta elde edilen şey cismânî bir ödül değil, Hakk'ın kendisidir.

-------------------

Âyet 112

قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِن۪ينَ

Kâle kem lebistum fil ardı adede sinîn.

Dedi ki: "Yeryüzünde kaç sene kaldınız?"

-------------------

-------------------

Âyet 113

قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادّ۪ينَ

Kâlû lebisnâ yevmen ev ba'da yevmin fes'elil âddîn.

Dediler ki: "Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor!"

-------------------

-------------------

Âyet 114

قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Kâle in lebistum illâ kalîlen lev ennekum kuntum ta'lemûn.

Dedi ki: "Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız."

-------------------

Bu üç âyette, dünyâ hayâtının kısalığına ve geçiciliğine, âhirete varıncaya kadar birçoklarının bu hakîkatin farkına varamadığına vurgu yapılmaktadır. 

Uhrevî bakışla (yukarıdan aşağıya doğru) dünyâ hayâtının süresine dâir Kur'ân-ı Kerîm'de geçen diğer bazı ifâdeler şunlardır: "gündüzün bir saati" (Yûnus 10/45; Ahkâf 46/35); "bir gün" (Rûm 20/104); "bir saat" (Rûm 30/55); "bir akşam yahut kuşluk vakti" (Nâzi'ât 79/46).

İlâhî nüzûl mertebelerine göre (aşağıdan yukarıya doğru) zamanın farklılaşmasına dâir bazı âyetler de şunlardır: "Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir" (Hacc 22/47); "Gökten yere kadar bütün işleri O yönetir. Sonra, sizin saydığınız yıllardan bin yıla denk düşen bir günde bütün işler O'na çıkar." (Secde 32/5) "Melekler ve Rûh, süresi elli bin yıl tutan bir günde ona yükselip çıkarlar." (Meâric 70/4) Tüm bunlar bizlere zamanın (yâhut zaman algısının) göreceli olduğunu göstermektedir. Modern fizik ilminin bulgularına da bu hakîkatle uyumlu olup, hız arttıkça ve yerçekimi azaldıkça zamanın yavaşladığını bizlere bildirmektedir. 

Hâdis-i şerîfte "insânlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyrulur. Ve uyandıklarında, uykuda kendilerine yıllar gibi gelen zamanın aslında ne kadar da kısa olduğunu idrâk ederler. 

Ârifler "ölmeden evvel ölünüz" hükmüyle beşerî benliklerini daha bu dünyâda iken terk ettiklerinden, bu hakîkati biyolojik ölüm henüz gerçekleşmeden müşâhede eder ve bu "bir günlük" dünyâ hayatını, bir gaflet rüyâsı olarak değil, Hakk'ı müşâhede etme fırsatı olarak kullanırlar. Âyette geçen "âddîn" (hesap tutanlar) işte bunlardır. 

Gaflet ehli ise dünyâdayken bu ilme ulaşamadıklarından, hiç ölmeyecekmiş gibi hevâ ve heves peşinde koşarak ömür sermayelerini tüketirler ve hakîkatle yüzleştiklerinde büyük bir pişmanlık kendilerini sarar. 

-------------------

Âyet 115

اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ

E fe hasibtum ennemâ halaknâkum abesen ve ennekum ileynâ lâ turceûn.

"Sizi boşuna halk ettiğimizi ve bize tekrâr döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?"

-------------------

"Halaknâkum abesen" (boşuna halk ettiğimizi): Âlem-lerin ve mevcûdâtın halk edilişi boş yere, amaçsızca ya da rastgele değil, "Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarına ayna olması" içindir. "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim de âlemleri halk ettim" kudsî hadîsi bu ma'nânın anahtarıdır. Halkiyyeti "abes" olarak görenler, algıları ilâhî hikmetten perdeli olanlardır. 

"Ve ennekum ileynâ lâ turce'ûn" (Ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?): Bu, insâna hesap gününü ve Hakk'a geri dönüş gerçeğini hatırlatan bir sorudur. Bu âlemler kevn ve fesâd (olma ve bozulma) üzerine halk edilmiştir; hiçbir zuhûr ve tecellî ebedî değildir. Her varlık vakti geldiğinde, geriye çekilerek aslına rücû edecektir. 

"Rücû etmek", zâhiren bakıldığında, fizik bedenin ölümünden sonra Rabbine kavuşmak olarak düşünülür. Bâtınen ise, varlığı varlık olarak görmeyip, idrâkte ve şuurda hepsini gerçek sâhipleri olan Hakk'a ulaştırmak, iâde etmektir. Bu tevhîd anlayışının her mertebede farklı bir hâli vardır. Özetlersek;

Tevhîd-i Ef'âl mertebesinde tüm eşyâ (her "şey") Hakk'a rücû ettirilir: "Kullu şey'in hâlikun illâ vecheh, lehul hukmu ve ileyhi turceûn" (O'nun vechinden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O'nundur. O'na döndürüleceksiniz.) (Kasas 28/88) Tevhîd-i Esmâ mertebesinde tüm "kimlik"ler Hakk'a rücû ettirilir: "Kullu men aleyhâ fân. Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm." (Varlık âleminde bulunan her KİM'lik fânîdir, ancak celâl ve ikrâm sahibi Rabbının VECHİ, varlığı bâkîdir.) (Rahmân 55/26-27) Tevhîd-i Sıfat mertebesinde kişi beşerî benliğini tamâmen terk ederek Hakk'a rücû yâni mi'râc eder: "Kullu nefsin zâi-katul mevt." (Her nefs ölümü tadacaktır.) (Bakara 2/253) Tevhîd-i Zât mertebesinde artık ortada Hakk'tan başka bir varlık kalmamıştır: "Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve." (Allâh kendi kendine şâhittir ki O'ndan başka ilâh yoktur.) (Âl-i İmrân 3/18) Kişi bu âlemde ilmini, idrâkini ve müşâhedesini hangi mertebeye ulaştırabildiyse, Hakk'a dönüşü de o mertebeden olacaktır.

Not: Tevhîd mertebelerine dâir geniş îzâhât Terzi Baba'nın 14 sıra numaralı İrfân Mektebi isimli kitabından alınabilir.

-------------------

Âyet 116

فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ

Fe teâlallâhul melikul hakk, lâ ilâhe illâ hû, rabbul arşil kerîm.

Gerçek hükümdâr olan Allâh, yücedir. O'ndan başka hiç ilâh yoktur. O, şerefli ve yüce Arş'ın Rabbidir.

-------------------

Âyet, Allâh'ı Zât-ı Mutlak ve Zât-ı Mukayyed yönleriyle, diğer bir ifâdeyle tenzîhî ve teşbîhî yönleriyle, bizlere tanıtmaktadır. Bu iki zıt yönün toplanmasına ehlullâh "cem'ul ezdâd" ismini vermişler. 

"Teâlâ": "Ulüvv" kökünden gelir ve "aşkınlık, üstünlük, yükseklik, yücelik" ma'nâsındadır. Ancak burada sözü edilen mekânsal bir yükseklik değildir; Allâh'ın Zât-ı Mutlak olma yönüyle, bütün kayıtlardan, nisbetlerden ve izâfetlerden münezzeh olduğunu ("mutlak tenzîh"te olduğunu) belirtmektedir. Burası, Resûlullâh Efendimizin (s.a.v.) "Allâh'ın zâtını tefekkür etmeyin" dediği sahadır.

"Melikul Hakk": Yukarıda "mutlak tenzîh" îzâh edilmişti, burada ise "teşbîh"ten yâni Allâh'ın kevn âlemindeki zuhû-rundan ve tasarrufundan, bizlere olan yakınlığından bahsedilmektedir. Mülkün yâni bütün varlık âleminin tek ve hakîkî sâhibi (melîki ya da mâliki) O'dur, orada oturan da tasarruf eden de ancak O'dur. Tüm mevcûdât O'nun mülküdür, O'nun zuhûr ve tecellî mahalleridir, kendilerine âit müstakil bir varlıkları yoktur. Hakîkî ve mutlak varlık yalnızca O'na âittir. 

"Lâ ilâhe illâ hû": Bu, Hakk'ın daha evvel ifâde edilen iki yüzünü ("tenzîh" ve "teşbîh") birleştiren "tevhîd" mührüdür. "Lâ ilâhe", O'ndan başka hiçbir şeyin kendine âit bir varlığı yoktur, dolayısıyla başka bir ilâh da olamaz, demektir. "İllâ hû" ise, bütün âlem, O'nun varlığının farklı mertebelerdeki tecellîleridir, ma'nâsındadır.

"Rabbul arşil kerîm" yâni "kerîm olan arşın Rabbi'dir." 

"Arş", "çatı" demektir. Burada, "varlık âleminin çatısı" anlamındadır. Rahmân'ın istivâ ettiği (hükmettiği, tecellî ettiği, rahmetiyle sardığı) makâmdır ve bütün kevn âlemini (cismânî ve rûhânî) kuşatır. "Kerîm" olması, âlemlere ilâhî feyz ve rahmetin oradan gelmesinden ötürüdür. 

"Rabbü'l-Arş" olmak, tüm kâinatın Rabbi olmak yâni bütün varlığın terbiyecisi ve yöneticisi olmak demektir. 

"Arşil kerîm"in diğer ma'nâsı da Akl-ı Küll'dür. "Arş"ın insândaki karşılığı "baş"tır, insânın en "kerîm" yâni en "şerefli" yeridir. Güzel bir eğitimle Akl-ı Küll'e ulaştığında gönül "kürsi" sinde oturan esmâ-i ilâhiyyeleri en kemâlli şekilde idâre eder, yönetir, zuhûra getirir. 

-------------------

Âyet 117

وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۙ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِه۪ۙ فَاِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ

Ve men yed'u maallâhi ilâhen âhare lâ burhâne lehu bihî fe innemâ hısâbuhu inde rabbih, innehu lâ yuflihul kâfirûn.

Kim, hakkında hiçbir delîli olmadığı hâlde Allâh ile birlikte başka bir ilâha yönelirse, onun hesâbı ancak Rabbi katındadır. Şüphesiz kâfirler aslâ kurtuluşa eremezler.

-------------------

Bir önceki âyette, tek mutlak vücûd sâhibi olan Allâh'ın, kendi zuhûr ve tecellî mahalli olan varlık âlemini rahmetiyle ve keremiyle yönettiği ifâde edilmişti. Bu âyette ise, bu mutlak hakîkate rağmen, hiçbir delîle dayanmadan O'ndan başka varlıklar vehmetmenin ve ilâhlar edinmenin neticeleri bildirilmektedir.

"Ve men yed'u maallâhi ilâhen âhare" (Kim, Allâh ile birlikte başka bir ilâha yönelirse): Bu bölümde dikkat çeken ifâde "ma'a" (ile birlikte) edatıdır. Burada bahsedilen kimse-ler Hakk'ı büsbütün reddetmez; fakat Hakk'a âit belirli fiilleri ve kudreti başka vehmî varlıklara tahsîs eder. Bu sebeple bu kimseler, zâhiren mü'min olmakla birlikte, aynı zamanda şirk-i hafî içindedirler. 

Vücûd tektir; gördüğümüz her mevcût Hakk'ın bir zuhûrudur. Allâh'tan başka "ilâh" edinmek, tecellî mahallini tecellî eden Zât'ın yerine koymak, gölgeyi asıl sanmaktır. 

Edinilen bu ilâh, bir yönüyle, kişinin vehmî "müstakil benlik" anlayışıdır. Kişi "ben yaptım", "ben kazandım", "benim irâdem" dediğinde, kendi vehmî varlığına bir fiil ve güç isnâd ederek, onu Allâh'a ortak koşmuş, "başka bir ilâh" yerine koymuş olur. 

Başka bir yönden, "Allâh'tan başka edinilen ilâh", kişinin "nefsinin arzu ve hevâsı"dır. Nitekim, Kur'ân-ı Kerîm'de, "E raeyte menittehaze ilâhehu hevâh" (Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?) (Furkân 25/43) buyrulmuştur. Para sevgisi, makam hırsı, şöhret tutkusu, fânî varlıklara duyulan aşırı muhabbet bunun örneklerindendir. 

Bunların tümü varlığını Hakk'tan almış olmasına rağmen, Hakk ile olan râbıtasını bırakıp da aklını ve kalbini bunlarla meşgûl etmek (vahdeti bırakıp kesrete dalmak) basîret sâhibi birinin yapacağı bir iş değildir.

"Yed'u" bir şeye yönelmek, ondan medet ummak, ona bel bağlamaktır. Kendi nefsine, makâmına, malına, aklına veya herhangi bir mahlûka, Hakk'tan bağımsız bir güç atfederek bel bağlayan kimse, "başka bir ilâha yalvarıyor" demek-tir. Hakîkatte kulun yöneldiği yerde de Hakk'tan başka bir şey yoktur, ancak kul Hakk'ı o mahalldeki tecellîsi ile sınırlayıp ya da kayıtlayıp vahdeti örttüğü için sorumlu olur.

"Lâ burhâne lehu bihî" (Onun hakkında bir delîli olmadan): "Burhân", hakîkati ortaya koyan kesin ve sarsılmaz delîldir. İkiliğe, ayrılığa, gayriyyete, kişinin Hakk'tan ayrı müstakil bir varlık sâhip olmasına dâir bir "burhân" mevcut değildir. Kendini Hakk'tan ayrı bir varlık olarak görmenin hakîkatte hiçbir karşılığı, hiçbir temeli yoktur. Bu iddiâ, "burhânsız", yani mesnetsiz, temelsiz bir iddiâdır. Kaynağı hayâl ve vehîmdir, aslı olmayan bir zanndır. Hakîkî burhân Hakk'ın kendine şehâdetidir: "Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve" (Allâh kendi kendine şâhittir ki O'ndan başka ilâh yoktur.) (Âl-i İmrân 3/18). Ârifler de nazarî delîllere bağlı kalmadan, keşf ve şuhûd ile burhânı tadarlar.

"İnnemâ hısâbuhu inde rabbih" (onun hesâbı ancak Rabbi katındadır): Hesap iki türlüdür. Birincisi, hemen o anda olan ve yaşanan hesaptır ki, kendi hakîkatini müşâhede et-mekten ve tevhîd neşesini yaşamaktan perdelenmektir. İkincisi, âhirette zuhûr edecek olan muhâsebedir.

"İnde rabbih" ifâdesi herkesin hesâbının kendi ezelî isti'dâdına göre ve bunun ne kadarının dünyâda kâbiliyete dönüştürüldüğüne göre olacağını bildirmektedir, diyebiliriz.

"İnnehu lâ yuflihul kâfirûn" (şüphesiz kâfirler aslâ kurtuluşa eremezler): Sûrenin ilk âyetinde "mü'minler felâha erdiler" buyrulmuştu. Sûrenin sondan bir önceki bu âyetinde ise onun zıttı olarak "kâfirler aslâ felâha eremezler" buyurulmaktadır.

Daha evvel de ifâde edildiği gibi "küfür", vahdet hakîkatinin üzerini kesret ve gayriyyet perdesiyle örtmektir. "Kâfir" de bu fiili işleyen kimsedir. 

"Felâh" zâhiren cennet ehlinden olup cehennem ateşin-den kurtulmaktır. Bâtınen ise vehmî benlik ve ikilik anlayışın-dan kurtulup Vahdet hakîkatini müşâhede ederek Hakk'ta fânî olma ve O'nunla bâkî olma saadetine ermektir. Vahdet tohumu kulun kalbinde durur, eğer kesretle örtülürse filiz vermez ve felâh (yarılma, sürülüp açılma) gerçekleşmez.

Not: Felâh hakkında daha geniş îzâhât ilk âyetin yorumundan alınabilir. 

-------------------

Âyet 118

وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَ

Ve kul rabbiğfir verham ve ente hayrur râhımîn.

De ki: "Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!"

-------------------

"Kul" (De ki): Ulûhiyyet yâni Zât mertebesinden Risâlet mertebesine olan bir hitap, kulun Rabbine nasıl duâ etmesi, O'ndan nasıl mağfiret dilemesi gerektiğini târif ve tâlim etmektedir. Bilindiği gibi, Rubûbiyyet, eğitim ve terbiye sahasıdır.

 "Rabbi" (Rabbim): Kulun duâya başlarken yaptığı bu nidâ, kendi rabb-i hâss'ına yönelişidir.

"İğfir" (Bağışla, ört): Zâhiren "işlemiş olduğum günâhları ört, onları bağışla" ma'nâsındadır. Bâtınen ise, "ben vehme kapılıp şirk-i hafîye düştüm, kendime beşerî bir varlık verdim, kendimi Sen'den ayrı bir varlık olarak vehmederek gayriyyete kapıldım, bundan ötürü beni affet ve bu kusurumu ört, kesret perdesini 'Kahhâr' isminin tecellîsi ile benden kaldır ve sonra beni fenâ'ya ulaştır ki sâdece Senin varlığın kalsın", anlamındadır.

"İrham" (şefkat göster, merhamet et): Zâhirî ma'nâsı açıktır. Bâtınen, rahmet iki türlüdür. Birincisi genel rahmettir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarına birer kimlik ve varlık vererek "nefes-i rahmânî"si ile zuhûra getirmesidir. İkincisi ise özel rahmettir ve kulun çabasına, çalışmasına bağlı olarak tecellî eder.

Bu ikinci yönüyle, "irham" "fenâ'dan sonra bakâ"dır. Kul, "iğfir" ile benlik vehmi ortadan kalktıktan sonra, "irham" talebiyle o boşalan yere Hakk'ın rahmet sıfatının tecellî etmesini, kendisinin bir "rahmet tecellîgâhı" olmasını diler. Bu, "beni kendi rahmet sıfatınla sıfatlandır, varlığımı rahmetinin bir aynası kıl" duâsıdır. "Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil'âlemîn" "Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ 21/ 107) tecellîsini talep etmektir.

"Ente hayrur râhımîn " (Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın): Bu ifâde, müşâhede mertebesindeki bir idrâkin ifâdesidir. "Râhımîn" ile kastedilen Hakk'ın "Rahîm" esmâsının tecellî mahalleri olan mahlûkattır. Bir annenin yavrusuna olan şefkati, bir zenginin fakirlere olan cömertliği gibi... Sâlik, yolun başında bu "Rahîm" tecellîlerini farklı öznelere âit fiiller zanneder. Ârif ise, tüm bu tecellîlerde Hakk'ı müşâhede eder. 

"Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" şu demektir: "Aslında merhamet eden Senden başkası değildir. Âlemde gördüğüm bütün merhamet fiilleri, farklı sûretlerde görünen Senin Rahîm isminin tecellîleridir. Bu tecellîlerin kaynağı da, kendisi de, hayrı da, kemâli de yalnızca Sensin. Varlıkta Senden başka gerçek "merhamet edici" (Rahîm) yoktur."

-------------------

Böylece, kitâbımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Cenâb-ı Hakk'tan, bu kitâbı okuma imkânı bulan tüm gönül dostlarını Kur'ân-ı Kerîm'in zâhir ve bâtın nûrundan faydalandırmasını niyâz ederim. Bizlere bahşettiği sonsuz rahmet, inâyet, lütuf, kerem ve ihsânlar sebebiyle Allâh'a hamd ederiz.

Terzi oğlu Cem CEMÂLÎ

31-07-2025

İSTANBUL

Terzi Baba Kitapları

Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Suresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr-ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ-İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arâbi - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Suresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ'ül Hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ'ül Hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Davud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi. 

218-8-5-Kur-Ker-Yol-Enfal Suresi. 

219-87-88-18-Kur-Ker-Yol-A'lâ-Gaşiye Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (239+140=379)

- "Îmân" hakkında daha geniş îzâh Terzi Baba'nın 11-Vahy ve Cebrâil, 72-Îmân ve İkân ve 214-2-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitaplarından alınabilir. ↑

- Bu husûsta geniş îzâhât Terzi Baba'nın 213 ve 214 numaralı Gökyüzü İnsânları Araştırması kitaplarından alınabilir. ↑

- Salât hakkında geniş îzâhât Terzi Baba'nın 5-Salât isimli kitabından alınabilir. ↑

- Zekât konusunda daha geniş îzâhât Terzi Oğlu Murat Derûni tarafından yazılan 205-15 sıra numaralı Zekât ve İnfâk kitabından alınabilir. ↑

- Bir başka yönden, "'sağ el'den murâd, yed-i kudret-i cemâl ve "sol el"den murâd, yed-i kudret-i celâldir" (Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 2, sayfa 441). ↑

- İnsânın hilkatinin Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilen dört aşaması vardır. Bunlar, Terzi Baba'nın 213-Gökyüzü İnsanları Araştırması isimli kitâbının 153-279'uncu sayfalarında geniş olarak îzâh edilmiştir. ↑

- Bu hadîsin geniş îzâhları Terzi Baba'nın 213 ve 214 numaralı Gökyüzü İnsânları Araştırması kitaplarından alınabilir. ↑

- "Hurma ağacı" hakkında daha kapsamlı bilgiler Terzi Baba'nın 212 numaralı 2023 Umre Dosyası isimli kitabından alınabilir (sayfa 59-63). ↑

- "Tûr-i Sînâ" ve "zeytin" hakkında daha geniş bilgi isteyenler, Terzi Baba'nın 68-1-Namaz Sûreleri kitabının 95-Tîn Sûresi bölümüne, ayrıca 118-Tûr Sûresi kitabına başvurabilir. ↑

- Bu putlar, insân sûretindeki Vedd, deve sûretindeki Süvâ, aslan sûretindeki Yeğûs, at sûretindeki Yaûk ve kartal sûretindeki Nesr idi. ↑

- Nûh (a.s.) ve kavmi hakkında geniş îzâhât Terzi Baba'nın (21) sıra numaralı (6) Peygamber (2) Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.) kitabından alınabilir. ↑

- İnkârcıların peygamberle alay etmeleriyle alâkalı diğer bazı âyetler: Hûd 11/27; İbrâhîm 14/10-11; İsrâ 17/94; Enbiyâ 21/3, 36; Mü'minûn 23/33-34, 47; Furkân 25/41; Şu'arâ 26/154, 186; Yâsîn 36/15; Sâd 38/8; Kamer 54/24-25; Teğâbun 64/6 (Kaynak: Mehmet Okuyan Kur'ân Meâli). ↑

- Kalp-dil uyumsuzluğunun duânın reddine sebep olmasına dâir diğer bazı âyetler: Tevbe 9/54 ve Fetih 9/54. ↑
