# Rûm Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/rum-suresi
**Sayfa:** 139

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (242-30-36) Rûm Sûresi. Murat Derûnî

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (242-30-36) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ 

(30/19) “Yuhricul hayye minel meyyiti ve yuhricul meyyite minel hayyi”

(30/19) O, ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(242-30-36) NAHL SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (36) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (242-30-36) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No-5- Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) RÛM SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………….. (6) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (15) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (28) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………………… (40) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (46) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………… (57) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (80) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………………… (108) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………………… (112) 41, 42, 43,44, 45. ÂYETLER ………………………………………… (120) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………… (126) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………………… (131) 56, 57, 58. 59, 60. ÂYETLER ……………………………………….. (149) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (153) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temenni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “RÛM” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder. İnşeallah. 

Eşim bu çalışmaya başlamadan bir müddet önce fakire Rûmi nedir? Diye sormuştu. Bu çalışma ile birlikte Rûm-Rûmi[1] ne demek olduğunu birlikte anlarız. İnşeAllah… 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 05-04-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[2]

(سورة الروم) RÛM SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 60 âyettir. Sûre, adını ikinci âyette geçen “erRûm” kelimesinden almıştır. Sûre de başlıca kıyametin hâllerinden, Allah’ın kudretine ve birliğine delalet eden kevnî meseleler ile Kureyş kabilesinin İslâm’a karşı olumsuz tutumu konu edilmiştir.

Nuzül Mushaftaki sıralamada otuzuncu, iniş sırasına göre seksen dördüncü sûredir. İnşikak sûresinden sonra, Ankebût sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 17. âyetinin Medine’de nâzil olduğuna dair bir rivayet de vardır (nüzûl sebebi için bk. 2-6. âyetlerin tefsiri).

Konusu Sûreye, Ehl-i kitap olan Bizanslılar’ın ateşperest olan İran­lılar’a –daha önce mağlûp olmuşken bir süre sonra– galip gelecekle­ri ve müslümanların sevinecekleri bildirilerek başlanmakta; geçmişteki inkârcı toplumların durumlarından ibret alınması öğütlenmekte; yüce Allah’ın varlığı, birliği, kudreti ve evrendeki mutlak egemenliğinin kanıtları, insan fıtratının önemi ve insanların yapıp ettikleri yüzünden ortaya çıkan olumsuzluklar üzerinde durulmakta; kıyamet günü inkârcıların karşılaşacakları bazı hallere değinilip Hz. Peygamber’in şahsında bütün müminlerden, tevhid inancına bağlı kalarak, âhiret hayatına hazırlığı ihmal etmeden, darlıkta da bollukta da Allah’a olan saygı ve itaatlerini devam ettirmeleri ve inançsızların tutumlarından etkilenmemeleri istenmektedir.[3]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(30) Mushaf sıra numarası.

(84) Nüzul sıra numarası.

(87) Alfabetik sırası.

(21) Cüz sırası.

(60) Âyet sayısı.

(60) Fasıla harfleri.

(342) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (3+8+4+8+7+2+1+6+6=46) dır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları ر، م، ن harfleridir. (Rı) harfi “2” adet, zahir ve bâtın Rahmaniyet (sıfat, esmâ) mertebesinden Rûm sûretidir. (Mim) harfi “4” adet, İslâm’ın şifre sayısı ile Rûm sûresinin Hakikat-i Muhammediyle bağlantısıdır. (Nun) harfi 54 adettir, 54 Kamer suresidir. Nuru Muhammedinin, Rûm Sûresini nurlandırmasıdır. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(روم) “Rum” “Rı: 200” “Vav: 6” “Mim: 40” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 200+6+40= 246 dır.

(2+4+6= 12) dir. Bu da bilindiği sûre Mushaf sıra numarasıdır.

Mushaf sıralamasında 30 (3) nüzul sıralamasında (84) (8+4=12) dir. 60 âyettir. (6) dır. Genel sayı toplamı (4+6= 10) idi. (3+12+6+10=31) dir. 

(3) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn (6) İmân mertebeleri, Altı Yön, (12) Hakikat-i Muhammedi…

(31) (ﻻ) “LA” “Lam Elif” sayısal değeri tersten “El” ve 13 tür. Rûm sûresi (Fenafillah – sıfât mertebesi) Hakikat’ül Ahadüyet’ül Ahmediyenin “La taayyün” mertebesine, Hakikat-i Muhammediye eli ile bağlanır. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

Yeryüzünde RÛM sureti yenildi,
Bir kaç yıl içinde galip denildi,
Allah'ın vaadi, sözü kesildi,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[4]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Elif Lâm Mîm. 

2, 3, 4, 5. Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de, sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın (Rumlara) zafer vermesiyle mü’minler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 

6. Allah, (onlara zafer konusunda) bir vaadde bulunmuştur. Allah, vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.

7. Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler.

8. Onlar, kendi nefisleri(nin yaratılış incelikleri) hakkında hiç düşünmediler mi? Hem Allah, gökler ile yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yaratmıştır. Şüphesiz insanların birçoğu Rablerine kavuşacaklarını inkâr ediyorlar.

9. (Yine) onlar, yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü sürüp işlemişler ve orayı kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi. Allah, onlara asla zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

10. Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanladıkları ve onlarla alay etmekte oldukları için, kötülük işleyenin sonu daha da kötü oldu.

11. Allah, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrar eder. Sonra da yalnız O’na döndürüleceksiniz.

12. Kıyametin kopacağı günde, suçlular hayal kırıklığı içinde ümitsizliğe düşeceklerdir.

13. Onların, Allah’a koştukları ortaklardan kendileri için şefaatçılar da olmayacaktır. Artık onlar ortak koştukları şeyleri de inkâr ederler.

14. Kıyametin kopacağı gün, işte o gün mü’minler ve kâfirler birbirinden ayrılacaklardır.

15. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, işte onlar cennet bahçelerinde sevindirilirler.

16. İnkâr edip âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azabın içine atılacaklardır.

17. Öyle ise akşama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda, Allah’ı tespih edin. 

18. Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde Allah’ı tespih edin.

19. ( Allah), diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Siz de (mezarlarınızdan) işte böyle çıkarılacaksınız.

20. Sizi topraktan yaratması, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.

21. Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

22. Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır. 

23. Geceleyin uyumanız ve gündüzün O’nun lütfundan istemeniz de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.

24. Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır.

25. Emriyle göğün ve yerin (kendi düzenlerinde) durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra sizi yerden (kalkmaya) bir çağırdı mı, bir de bakarsınız ki (dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz.

26. Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca O’na âittir. Hepsi O’na boyun eğmektedirler.

27. O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O’na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

28. Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

29. Fakat, zulmedenler bilgisizce nefislerinin arzularına uydular. Allah’ın (bu şekilde) saptırdığı kimseleri kim doğru yola iletir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.

30. Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

31, 32. Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.

33. İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine yönelerek O’na dua ederler. Sonra Allah, onlara kendinden bir rahmet tattırınca da, bir bakarsın ki içlerinden bir grup, Rablerine ortak koşuyorlar.

34. Kendilerine verdiğimiz nimetleri inkâr etsinler bakalım! Haydi (şimdilik) yararlanın, ama yakında bileceksiniz.

35. Yoksa biz kendilerine bir delil mi indirdik de o, Allah’a ortak koşmaları konusunda (isabetli olduklarını) söylüyor?

36. İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinirler. Eğer kendi işledikleri şeyler sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, bir de bakarsın ki ümitsizliğe düşerler.

37. Allah’ın, rızkı dilediğine bol verdiğini ve (dilediğine) kıstığını görmediler mi? Bunda inanan bir toplum için elbette ibretler vardır.

38. Öyle ise akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.

39. İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekât verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır.

40. Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve daha sonra da diriltecek olandır. Allah’a koştuğunuz ortaklardan, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilen var mı? O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.

41. İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır. 

42. De ki: “Yeryüzünde dolaşın da önceki milletlerin sonlarının nasıl olduğuna bakın.” Onların çoğu Allah’a ortak koşan kimselerdi.

43. Allah tarafından, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır.

44. Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kimler de salih amel işlerse, ancak kendileri için (cennette yer) hazırlarlar.

45. Bu hazırlığı Allah’ın; iman edip salih amel işleyenleri kendi lütfundan mükâfatlandırması için yaparlar. Şüphesiz O, inkâr edenleri sevmez.

46. Rüzgârları, yağmurun müjdecileri olarak göndermesi, Allah’ın (varlık ve kudretinin) delillerindendir. O, bunu, size rahmetinden tattırmak, emriyle gemilerin yol alması, O’nun lütfundan rızkınızı aramanız ve şükretmeniz için yapar.

47. Andolsun, senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mucizeler getirdiler. Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.

48. Allah, rüzgârları gönderendir. Onlar da bulutları harekete geçirir. Allah, onları dilediği gibi, (bazen) yayar ve (bazen) yoğunlaştırır. Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediklerine uğrattığı zaman bir de bakarsın sevinirler.

49. Oysa onlar daha önce kendilerine yağmur yağdırılmadan evvel kesin bir ümitsizliğe kapılmışlardı.

50. Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

51. Andolsun, eğer (ekinlerine zararlı) bir rüzgâr göndersek de o ekini sararmış görseler, ardından mutlaka nankörlük etmeye başlarlar.

52. Şüphesiz, sen ölülere işittiremezsin. Dönüp gittikleri zaman çağrıyı sağırlara da işittiremezsin.

53. Sen, (gerçeği görmeyen) körleri sapıklıklarından çıkarıp doğru yola iletemezsin. Sen, çağrını ancak âyetlerimize inanıp müslüman olan kimselere işittirebilirsin.

54. Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.

55. Kıyametin kopacağı gün suçlular, (dünyada) bir andan fazla kalmadıklarına yemin ederler. Onlar (dünyada haktan) işte böyle döndürülüyorlardı. 

56 Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar ise onlara şöyle diyeceklerdir: “Andolsun, siz, Allah’ın yazısına göre, yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu yeniden dirilme günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.”

57. O gün zulmedenlere mazeretleri fayda sağlamaz, Allah’ı razı edecek amelleri işleme istekleri de kabul edilmez.

58. Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali verdik. Andolsun, eğer sen onlara bir âyet getirsen, inkâr edenler mutlaka, “Siz ancak asılsız şeyler uyduranlarsınız” derler.

59. Allah, bilmeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler.

60. Sabret. Şüphesiz, Allah’ın va’di gerçektir. Kesin imana sahip olmayanlar sakın seni gevşekliğe (ve tedirginliğe) sürüklemesinler.[5]

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

الم {الروم/1}

(30/1) “Elif-Lâm-Mîm”

(30/1) Elif, Lam, Mim. 

----------------

Hurufu mukatta denilen bu harfleri zâhir alim tarafından Efendimiz (s.a.v.) ile Allah c.c. arasında bir şifre olarak kabul ederler. İrfan ehli olan ehlullah tarafından ise bu harfler tevil edilmiştir. Elif; Ahadiyet, Lâm; Uluhiyet, Mîm; Hakikat-i Muhammediye ve âlemim koordinatları olarak nitelendirilmiştir. (Murat Derûni)

* Elif Lâm Mîm Bazı Âlimler bu harflere huruf-u mukatta’a(kat’i harfler) demişler yani Hz. Allah ile Hz. Rasûlullah arasında şifredir bunlar demişler ve birçokları hakikatini Allah bilir diyerek üzerinde çok fazla durmamışlardır, fakat Ehlullah’tan bazılarıda bunlara değişik mânâlar vermişlerdir, en geniş anlamda şöyledir: 

 Elif: (ا) Ahadiyyet mertebesidir, Elif (ا) meydana gelmişse tecelli olmuş demektir, o tecelli de A’mâ’dan çıkan ilk tecellidir. Ahadiyyet mertebesinin ilk tecellisinin özelliği ise, Cenâb-ı Hakk’ın halinin orada hûviyeti ve inniyeti (benliği) yönüyle biliniyor olmasıdır. Nasıl ki bizim nüfus cüzdanlarımız küçük fakat herşeyimiz onun içinde, kaynağımız içinde, işte Cenâb-ı Hakk’ın inniyyeti ve hûvviyyetiyle zuhurda olduğu yer de Ahadiyyet mertebesidir. On iki noktadan meydana gelmektedir, bun-ların yedi tanesi “etturu seb’a (yedi tur)” yani yedi nefis mertebesi, beş tanesi hazerat-ı hamse yani beş hazret mertebesidir.

 Lâm: (ل ) Lâhut, Ulûhiyyet âlemi yani bütün bu âlemlerdir. On iki noktadan meydana gelen Elif harfinin kıvrımıdır, yani aslı Elif’tir.

 Mim: (م) Hakkikat-i Muhammedi’dir. Mim harfi de aynı şekilde bir göz ve bir kuyruk yapılmış Elif harfidir. Ahadiyet mertebesinin tecellisi Ulûhiyyet mertebesi, Ulûhiyyet mertebesinin tecellisi Hakkikat-i Muhamme-diyye’dir, yani hamd mertebesidir. 

 Elif, Lâm, Mim’in bu âlemlerin şifresi yani âlemlerin koordinatları olduğunu söyleyen âlimler olmuştur, bu söylem şu anda henüz tespit edilmiş değildir fakat bir gün gelecek bu da tespit edilecektir. Kûr’ân-ı Kerîm’in bütün mânâlarıyla beraber herşeyi ortaya çıkmış değildir, zâhiri ilimler yani teknik ilerledikçe, insândaki bilgi ilerledikçe, fezada yeni keşifler oldukça, Kûr’ân-ı Kerîm’in Âyetlerinde okuduğumuz Âyetler için, evet bu bunu ifade ediyormuş diyerek müşahede haline geçiliyor, bu sayede bilgimiz daha da güçleniyor. Elif, Lâm, Mim’in İnsân-ı Kâmil’in bir ismi olduğu da söylenmiştir, doğrudur, çünkü bütün bu âlemler insân ismi altında hâlkedildi ve İnsân-ı Kâmil bütün bu âlemlerin aldığı isimdir.[6] 

----------------

غُلِبَتِ الرُّومُ {الروم/2}

(30/2) “Gulibeti-rrûm(u)”

(30/2) Rumlar yenilgiye uğradı. 

----------------

Rumlar yenildi. Peygamberimizin gönderildiği sıralarda doğu Roma ile İran, dünyanın en büyük iki devletiydiler. Hindli Süleyman Nedevî efendinin Asr-ı Saadet tarihinde ifade ettiği üzere peygamberliğin beşinci, yani Milâdın 613. yıllarında bu iki komşu ve rakib devlet, birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran, İkinci Hüsrev'in, Rum Hirakl'in hükmü altındaydı, sınırları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbiriyle birleşiyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak'ın bir bölümü ve küçük Asya (Anadolu) Rumlara tabi idi. İranlı'lar, Rumlara iki taraftan saldırdılar. Dicle ve Fırat üzerinde (ezreât ve Busrâ) mevkilerinden Suriye'ye, Azerbeycan ve Ermenistan tarafından küçük Asya'ya saldırdılar. İran orduları, Rum kuvvetlerini her iki cepheden geri atarak denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriye'deki bütün mukaddes şehirleri zabtetmiş, Milâdın 614. yılında bütün Filistin'i ve Kudüs'ü ele geçirmişti. Bu istilâ sırasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dini binalar tahrib edilip kirletilmişti. İranlılara katılan yirmi altı bin yahudi, altmış binden fazla hıristiyanı kılıçtan geçirmişlerdi. İran kisrasının sarayı, öldürülen otuz bin kişinin kafatası ile donatılmıştı.

Bu istilâ tufanı, burada durmayarak Mısır'ı da basmış, Milâdın 616. yılında İranlı'lar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek İskenderiye'ye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadolu'yu ele geçirerek İstanbl'un boğaziçi sahillerine kadar gelmişler, doğu Roma İmparotorluğu'nun başkenti olan Kostantıniye (İstanbul) şehrinin karşısında görünmüşler, saltanatlarını Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu'ya yaymışlardı. İranlılar, girdikleri her yerde ateşgedeler (Ateşe tapanların, ateş yaktıkları tapınaklar) meydana getiriyorlar ve böylece Hıristiyanlığın çıktığı yerlerde ateşperestliği yayıyorlardı. Doğu Roma İmparatorluğu'nun bu yenilgisi karşısında kendisine tabi bulunan birçok vilâyetler isyan etmiş, Afrika'daki ülkeler, Avrupa tarafındaki vilâyetler, hatta İstanbul'a komşu şehirler, bu devletin egemenliğinden çıkmak istemişler ve çıkmışlardı. Kısaca doğu Roma İmparatorluğu darmadağın olmuş, helâk olup yerlere serilmişti.

Romalıların bu yengilgi haberi Mekke'ye ulaştığı zaman müşrikler sevinmiş ve müslümanlara karşı onların yenilgisinden duydukları sevinci açığa vurmuşlar: "Siz ve hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz; bizim kardeşlerimiz, sizin kardeşlerinizi tepelediler. Biz de sizi tepeleriz" demişlerdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed'in bir mucizesi olmak üzere bu âyet inip buyuruldu ki: Gerçi Rumlar yenildi yerin en yakınında, Mekke toprağının, yani Arabistan'ın en yakınında; Şam'da yahut Rum başkentinin pek yakınında, yani Anadolu'da İstanbul civarında demek olabilir ki, ikisi de doğrudur. O sırada Rum İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki, iç isyanlarla devlet ihtilâle uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, imparator Hirakl, İstanbul'u terkederek Kartaca'ya kaçmayı bile kurmuştu. İranlıların galip kumandanları, zaferin verdiği sarhoşlukla şu barışı teklif etmişler: İmparator, İranlılar tarafından istenecek her şeyi verecektir. Bu cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecektir. Rum İmparatorluğu, bütün bu aşağılayıcı şartları kabul etmiş, bu esaslar üzerinde barışı imzalayacak delegeler göndermişlerdi.

Bu delegeler, İranlıların yanına vardıkları zaman Husrev, şu sözleri de söylemiş: "Bu yeterli değildir. Bizzat imparator Hirakl, karşıma zincirler içinde gelerek asılıp çarmıha gerilmiş olan ilâhına karşılık ateşe ve güneşe tapmalıdır." İşte o yenilgi, böyle bir yenilgiydi. Böyle bir çöküş içinde Romalıların birkaç yıl zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine kesinlikle hüküm vermek şöyle dursun, ihtimal vemek bile normal olarak akılların havsalasına sığacak bir şey değildi.[7]

“Rum veya Bizans” diye ifade edilen bizlerin varlığında sıfât ve iseviyet mertebesidir. Onların inançları tahrif edilmiş olsada o yöndedir. 

İranlı farislerin İslam olmadan önceki dinleri Zerdüştiler ateşe tapmazlar, ancak ateşi yüceltirler onu kıble kabul ederek ateş önünde dua ederler. Ancak Zerdüştlükte asıl kıble Güneş'tir.[8] Zerdüştiler dünyada bulunan elementlerin saf olduğuna ve ateşin tanrının ışığı veya irfanı olduğuna inanırlar.[9] 

Ateş, azamettir. Ve kişinin şeytanı olan nefsi emmarenin ateşidir. En büyük ateş kaynağı ise güneştir. Eğer kişi yönünü Hakikat-i İlâhi güneşine veçhini-yönünü döndürmediyse bu yönde ay yani nuru muhammediyedir, aydınlanmadığı için kendi varlığında güneşi olan ruhunun hakikatinin farkında olamaz. 

İşte “Muhammediyet” mertebesi salike “rum” ların sıfât mertebesinin nefis mücadelinde yeildiğini ifade etmetedir.

(روم) “Rum” “Rı: 200” “Vav: 6” “Mim: 40” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 200+6+40= 246 idi.

24+6= 30 sûre sayısal değeri ile aynı olması tesadüften ziayade ilahi sistemin gereği olduğunu bizlere düşündürür. 46+2= 48 dir. 48 de bilindiği gibi Fetih sûresidir. Ve fethin hakikatlerini bildirir.

Âyet sayısal değeri ise 30+2= 32 dir. (32) sayısal değeri şeyhliğin 32 mertebesi diye ifade edilmektedir. Tarikat bilgisinde en ileri düzeyde olunsa da esmâ bilgileri ile bu nefsi emmarenin yönüne karşı başarılı olunamaz… (Murat Derûni)

----------------

فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُم مِّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ {الروم/3}

(30/3) “Fî ednâ-l-ardi vehum min ba’di galebihim seyaġlibûn(e)”

(30/3) (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde onlar, bu yenilgilerinin ardından mutlaka galib geleceklerdir. 

----------------

 فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ {الروم/4}

(30/4) “Fî bid’i sinîne li(A)llâhi-l-emru min kablu vemin ba’d(u) veyevme-izin yefrahu-lmu/minûn(e)”

 (30/4) (Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir.

----------------

30/3- Fakat böyle bir zamanda Allah Teâlâ, Resulüne gayptan şu haberi bildiriyordu: Bununla birlikte onlar, bu yenilgilerinin ardından kesinlikle galip gelecekler. Hem uzak değil. Birkaç yıl içinde ki, "bıd" kelimesi üçten dokuza kadar olan bir sayıyı ifade eder, nitekim bu âyet inince Hz. Ebu Bekir (r.a.), o sevinen müşriklere şöyle demişti: "Allah, sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, peygamberimiz haber verdi. Yemin ederim ki, Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara mutlaka galip geleceklerdir." Buna karşı Übeyy b. Halef: "Yalan söylüyorsun, haydi aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim." dedi ve her iki taraf ta on deve üzerine bahse girişip, üç yıl müddet tayin ettiler. Ebu Bekir, durumu Resulullah'a haber verdi. Resullullah (s.a.v.) "Bıd', üçten dokuza kadardır, miktarı artır, müddeti uzat." buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir çıktı, Übeyy'e rast gelince o: "galiba pişman oldun" dedi. Ebu Bekir de: "Hayır" dedi, gel seninle bahsi artıralım, müddeti de uzatalım, haydi dokuz seneye kadar yüz deve yap. O da: "Haydi yaptım" dedi. Tirmizî'nin Sahih'inde rivayet ettiği üzere "Bedir" günü Rumlar, İranlılara galip geldiler, Ebu Bekir de sonra onu Übeyy'in vârislerinden aldı, peygambere götürdü. Peygamber (s.a.v.) de ona: "Bunu tasadduk et" buyurdu.

30/4- Önünden de sonundan da emir Allah'ın, yani Rumlar galip gelecekler diye ondan sonra emir ve irade, hüküm ve kumanda Rumların olacak zannedilmesin; onlar galip gelmezden önce emir, ne onların, ne İranlıların olmayıp Allah'ın olduğu gibi, onların galip gelmesinden sonra, yine Allah'ındır. O, önce onları mağlub ettiği gibi, sonra da eder. Hem de o gün, yani Rumların, İranlılara galip geleceği gün müminler sevinecek Allah'ın yardımıyla, yani ötede Rumlar, İranlılara galip gelirken aynı zamanda beriden müslümanlar da Allah'ın yardımıyla müşriklere karşı zafer elde edecekler, yalnız Rumların galip gelmesiyle değil, Allah'ın özellikle kendilerini galip kılan yardımıyla sevinecekler. Müminlere bu şekilde vaad edilen bu yardım, bu sevinç, "Bedir" zaferidir. Nitekim Teberî Tefsiri'nde "O Bedir'de müminlerin, müşriklere galip gelmesidir." demiştir.[10]

Yine âyet sayılarına bakarsak; 30+3= 33 ve 30+4= 34 tür.

(33) Mescid-i Nebevideki ilk direk sayısı ve Îsâ (a.s.) ın göğe alındığı yaşıdır.

(34) Mescid-i Nebevenin 2. Direk sayısı 54 tür. 54 ün 34 ile bağlantısı nedir dersek, 54. Sûre Kamer sûresidir. Ve Kamer sayısal değeri 340 tır.

Şems sûresinden bu hakikat-i okuyup, anlamaya çalışalım. (Murat Derûni)

وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا

(91/2) (Vel kameri izâ telâhâ.)

(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”

-------------- 

 Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (  ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

 Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir. (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım. 

 (1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir. 

 (ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler. 

 İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Ğüneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir. 

 Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

 İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir. 

 (36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.

 Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir.[11] “ İz- -T.B- ”

----------------

 Salikin kendi varlığında sıfât mertebesi hakikatleri ve güneş ve ayın hakikatleri idrak edildiği zaman hayali güneş ve nefsi emmare şeytanının ateşi ile olan savaş kazanılmış olacaktır.

 Bedri münir yani tüm varlığına Nuri Muhammedi aydınlatmış olacaktır. (Murat Derûni) Yolumuza bir ressam hikayesi ile devam edelim;

 Subject: RESSAM HİKAYESİ
 Date: Thu, 19 Jan 2012 01:03:48 +0200

 BİR RESSAM HİKÂYESİ

 BİSMİLLÂHİRRAHMâNİRRAHÎM

 Selâmünaleyküm sevgili Babacığım Ressam hikâyesi ile ilgili  gönlüme gelenleri aktarmaya çalıştım. Teşvikleriniz ve yönlendirmeleriniz bize hep yeni ufuklar açıyor. İnşeallah her çalışmada farklı yönleri farklı özellikleri farklı bakış açılarını geliştirmeyi başaracağız. Selâm ve hürmetlerimle efendim Verilen bilgileri değerlendirdiğimizde  ressamı ve eserlerini çalışmalarını değerlendirdiğimiz de: 

 1- Ressamın sadece hayvân sûretleri çizip hayvân resimleri  yaptığını

 2- Başka yapılacak resimlerinde olduğunun farkında olduğunu  ancak ressamın başka sûret ve  resimleri çizmediğini

 3- Resimlerin çiziminde kendisimi bir âlet olarak gördüğünü, resimleri “yukarıdaki çiziyor” demesinden anlıyoruz.

 4- Çizenin yukarıdaki olmakla birlikte içlerini dolduranın kendisi olduğunu belirttiğini görüyoruz.  

Ressamı eserlerini ve o anki mertebesini bu bilgilere göre ortaya koymaya çalışırsak.

Kazâ ve kader yönünden baktığımızda ressamın ilmi sûretinin-rabb-i has’sının (hakikatinin) - Hakka  verdiği  bilginin tasvir etmek, çizmek,  musavvir isminin zuhur mahallerinden biri olmak konusunda olduğunu ve kendisi hakkında bunu kazâ ettirdiğini- hükmü böyle istediğini – ve durumun böyle gerçekleştiğini görüyoruz. Kaza edilen halde miktar, miktar – kader-  olarak ressamda  zuhura gelmektedir Bizim bakışımız hakikat mertebesindedir. Hakikat mertebesi  bilgilerinden ef’âl mertebesini – fiilleri anlamaya  ve anlatmaya çalışıyoruz. 

Allah (c.c.) Saffat  sûresi 37/96 âyetinde  şöyle buyurur: 

“vallahu halâkaküm  vemâ ta’melun” mealen Sizi de yaptıklarınızı- amellerinizi-de  Allah  (c.c.) halketti.

Ressam’ın  “bu resimleri yukarıdaki çiziyor ben içlerini dolduru-yorum” demesinden ef’âl mertebesinde olduğunu ancak ben içleri dolduruyorum  sözünde  henüz  bu mertebeyi tam idrak edemediğini anlıyoruz. Çizerken kendini âlet görüp yukarıdakinin  çizdiğini söylüyor. İçlerini doldururken ve boyarken ise bunu yapanın kendisi olduğunu söylüyor. 

Allah   (c.c.) A’raf Sûresi (7/54)  de şöyle buyurur “Elâ lehulhalku vel emr” mealen; 

“İyi bilin ki halketme ve emr –iş-  O’na aittir.” Başka bir Âyette ise  Rûm Sûresi  (30/4)

“lillâhil emru min kablu ve min  ba’du”  mealen Başta ve sonda iş Allah’a aittir.

Bu Âyetlerden de anlaşılacağı üzere  renk ve düzenleme seçeneği de yoktur.  Zira  “ İlim  malûma –bilinene- tabidir. Bilinen ressama hangi bilgiyi veriyorsa bu bilgiye göre boyamak zorundadır.

Ressamın vakti  ile doğa resimlerinde çizmiş olması muhtemeldir. Kendisindeki  mâdeni  ruh  ve  bitkisel  ruhun etkin olup  afaktakilerle iletişimi  esnasında çizmiş olmalı ya da o dönemde  resim yapmıyor  ise çizmemiş olabilir.

Her  ne var  ise âlem de, Örneği var Âdem de.

Âdem  ya da ressam kendisinde olanların kabiliyyetlerinin âlemdekilerle bağını faaliyete geçirip iletişimini ne kadar sağlarsa ya da hangileri ile sağlarsa  kendisinde o yönde  kabiliyetlerin zuhuru faaliyetler – görülür.

En……  A……[12] 

----------------

بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الروم/5}

(30/5) “Binasri(A)llâh(i) yensuru men yeşâ(u) vehuve-l’azîzu-rrahîm(u)”

(30/5) Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 

----------------

Bu âyetin sayısal değerine de bakacak olursak;

30+5= 35 tir. 35 inde tersten gizli yazılışı 53 tür. Bu sayınında (53) ne olduğu bizlerin malumudur. Âyette de rahim esmâsı geçtiği gibi bizlere hususi rahmettir. Tabii her inanana da ilgilendiği ölçüde bu sayıdan rahmet vardır. Yeşâ (dileme) hakkında Ankebut (29/22) tefsirine bakılabilir. (Murat Derûni) Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[13]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır. 

Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[14]

“Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılarıdır.

“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir. 

“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.

Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır.[15] “ İz- -T.B- ”

----------------

وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ {الروم/6}

(30/6) “Va’da(A)llâh(i) lâ yuhlifu(A)llâhu va’dehu velâkinne eksera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)”

(30/6) Allah, (onlara zafer konusunda) bir vaadde bulunmuştur. Allah, vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler. 

----------------

Allah vaadi’n dönmez vaid’inden döner denilmiştir. 

Vaad sözlük anlamı; “gelecekle ilgili olarak birine söz vermek; müjdelemek, tehdit etmek” anlamında masdar-isimdir. 

Vaid sözlü anlamı; İyiliğe yöneltmek ve kötü şeylerden sakındırmak için bir kimseyi cehennem azâbı ile korkutma.

Allah c.c. vaad’i yani müjdesinden dönmez ama kişi halini değiştirirse tehdit niteliğinde olan vaid’inden döner. (Murat Derûni)

----------------

يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِّنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ {الروم/7}

(30/7) “Ya’lemûne zâhiran mine-lhayâti-ddunyâ vehum ‘ani-l-âhirati hum gâfilûn(e)”

(30/7) Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler. 

----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;

Bizden ba'zımız, bize muhakkak bu ma'rifetin, a'yânımızın i'tâsı sebebiyle, Hak'ta vâki' olduğunu bilir. Ve bizden ba'­zımız, bu ma'rifetin, husûsiyyât-ı zâtiyyemizin i'tâsı sebe­biyle, bize hazret-i ilm-i ilâhîde vâki' olduğunu câhildir. Ben câhillerden olmamdan Allah'a sığınırım (14).

Yani ikinci keşifte Hakkın ayine-i vücudunda libas-ı taayyunata bürünerek zahir olan bizim suver-i imkaniyemizden bazımız yani bizim imkan mertebesindeki olan suretlerimiz bunlardan bazımız, dünya dediğimiz âlem-i histe geçmişte zikrolunan marifetin bize bizim ayanımızın itası sebebiyle hakta olduğunu bilir. Yani bizim ayan-ı sabitemizden bize verilmesi sebebiyle Hakta olduğunu bilir. Mesela ayinenin yüzeyinde meydana gelen bir suretin hariçte vücudu yoktur. Fakat suret sahibinin ona tabi olan sureti onun hariçte olan sureti mahsusası sebebiyle dir. Yani ona mahsus olan sureti sebebiyledir. 

Aynaya baktığımız zaman aynada bir suret görüyoruz, ama o aynadaki suretin zahirde bir sureti yoktur. Yani kendine has bir sureti yoktur. Fakat suret sahibinin yani bakanın aynaya karşı düşen sureti, onun hariçte olan suretinin kimliğinin varlığı ile vardır. Kendine ait bir görüntüsü yoktur aynadaki suretin. Her birerlerimizin vücudu birer aynı kevnidir, birer ayna mesabesindedir. Yani bizim varlıklarımız birer ayna hükmündedir, Hak bizde tecelli olur, birinci keşifte. Yani eşyada var olan Hak’tır. Birinci keşifte bunu diyordu. O zaman ne oluyor, bütün eşyada Hakkı gördüğümüz zaman “Cem” mertebesi toplanmış oluyor. Ama bu sefer kendi yönümüz itibaren bu sefer bakıyoruz, yani bireyler itibari ile aynaya bakıyoruz. Bizim ayinelerimizde hakkın vücudu bizim hallerimizin iktizasına göre zahir olur, her birerlerimizin hakayıkı olan ayan-ı sabitemiz dahi Hakkın vücudunda Hakkın hasebiyle değil ancak kendilerinin hususiyet-i zatiyeleri ve istidadı mahsusiyeleri zahirdir. 

Bizden bazılarımız suver-i ilmiyeden ibaret olan yani ilmi suretlerden ibaret olan bu ayan-ı sabite âlemindeki tearufu bilmez. Onların bu cehilleri yani İlm-i İlahideki ayan-ı sabitelerinin bu marifete istidatları olmamasındandır. Yani bazı ilim adamları bu hakikatin böyle olduğunu bilmezler. Onların bilmemeleri de yine ayan-ı sabitelerindendir. Bu ilmin evvelden olmadığın dandır. Onların bu cehilleri ya ilm-i İlahideki ayan-ı sabitelerinin bu marifet-i istidatları olmamasındandır veyahut insan suretine gelinceye kadar her geçtiği mertebe-i kevniyenin rengine boyanarak tabiat örtülerinin ve evsaf-ı cismaniyenin altında zebun kalmalarından ve bu sebeple umur-u hususiyeye eğilmelerinden alaka göstermelerindendir. Hazret-i İlmiyeyi bilmediklerinden Hakkın vücudunda ayan-ı sabiteyi müşahede edemezler. Onlar ancak kesarat-ı halkiyeyi yani dağları deryaları ağaçları gezegenleri güneşi yıldızları hayvanatın her çeşidini topları tüfekleri trenleri araçları her türlü fenni aletleri müstakil bir vücut zannederler. 

İşte kesret âlemindeki insanların görüşleri budur. Bu anlatılan eşyayı kevniyeden başka gördükleri bir şey yoktur. Ne bunlarda Hakkı, ne de bunların Hakkın vücudu içinde olduğunu müşahede edemezler. Hakteala bunlar hakkında 30/7 ayetinde buyurur, “İşte bunlar Haktan mahçup ve Hakkın kapısından matrut olan ehl-i Celaldir.” 30/7

يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْاَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ 

(30/7)- Onlar, dünya hayatının görülen kısmını bilirler. Onlar, ahiretten habersizdirler.

Velakin bizden bazılarımız keşf-i evvel halinde ayan-ı sabitede Hakkı müşahede ederler. Bunlar “Celal”den “Cemal” ile ve halktan Hak ile mühtecib olan ehl-i Cemaldir. Halktan Hak ile perdelenen ehl-i Cemaldir ve mutlak Zat’ta baka bulan ekabir-i müheyyenindir. Müheyyenin; İbrahim (as) ın lakabı idi şiddetli aşk demektir. Cemalin Celali olanları müheyyem etmiş ifat-ı aşka düşürmüştür. Yine bizden bazılarımız ki keşf-i sani halinde ayan-ı sabitede Hakkın vücudunu müşahede etmekle beraber Hakkın vücudunda dahi ayan-ı sabitenin suretlerini görürler. Böylece bu taife-i celile Cemalden Celal ile ve Celalden dahi Cemal ile ve Haktan halk ile ve halktan dahi Hak ile perdelenmeyen ehl-i kemaldir.

Yani bazıları Hak ile perdelendiler, bazı gruplar da halk ile perdelendiler. Hak ile perdelenmek ne demektir? Kişilerin ayan-ı sabitesindeki Allah’ın onlara vermiş olduğu kimliği ortadan kaldırp her şey “Hak” tır diyerek Hak ile perdelenmesidir. Böylece tevhid ilminin dahi ne kadar perdeleri olduğu görülüyor.

Nasıl ki bir narın “nar” olarak bir bütünlüğü vardır, ama içini açtığımız zaman içinde de nar taneleri vardır, nasıl ki nar tanesi kendi başlarına müstakil birer varlık iseler, ama yine aynı zamanda narın içinde bir varlık iseler, işte bir yönüyle bu nar tanesi halkın Hak’ta kaybolması bir yönüylede Hak’kın halkta zuhura çıkması dır, nar taneleri itibarıyla.

Aynı zamanda o nar tanesinde zuhura çıkmış olan şey batınen Hakkın varlığı olduğu gibi zahirende nar tanesinin kendi özel kimliğidir. Neden Hakkın verdiği istiklal ile özel kimliğidir. İşte tevhid ehli bunu kaçırırsa kendini hakkıyla idrak edemez ve Hak ile perdelenmiş olur. Evvela varlıklarımızın şuuruna varacağız, yani Âdem’i gönlümüze indireceğiz, O’nunla birlikte tekrar geldiğimiz yere yükseleceğiz. Yani Hakkın varlığına وَنَفَخْتُ nün üflendiği yere, üflenen yere değil, üflenenden üfleyene gideceğiz. O üfleme bir seferde oldu, bitti değil zaten devam etmektedir. Allah’ın tecellisi kesilme diğine göre وَنَفَخْتُ devam etmektedir. Dolayısıyla o bir ip gibi diyelim bir varlık olarak gelir, güneşin huzmeleri gibi. Yani seninle Hakkın arasında o devam edip gidiyor. 

İşte “Ben onlara yakiynim” dediği de budur. Şah damarından da yakıynım dediği budur bir bakıma. O zaman kul izafi kulluğunu Hakka devrettikten sonra emanetini hakka devrettikten sonra Hak ona ayrıca yeni bir kimlik veriyor. İşte bu kimlikle “halkımın arasına gir “ buyuruyor. O zaman halkta hem halk yönüyle hem de Hak yönüyle birlikte yaşantısını sürdürüyor. İşte ehl-i kemal bunlar, veliullah bunlardır. Bunun dışındakilerin ismi velidir sadece. Aslında velilikle hiç ilgileri yoktur abiddirler, muttakidirler, şakirdirler, zahiddirler, ayrı konu ama veli olması için Allah ehli olması gerekir. Ehil nedir? Hane halkına ehil denir, Ehlullah dediği; Allah’ın evinin insanları demektir. 

Evi demek çatı altında olan demektir. Yani zaten buyurduğu “Benim velilerim kubbelerimin altındadır” buyurduğu budur işte. “Onları kimse tanımaz ancak ben bilirim.” Buyuruyor. Avam halk bunu bilmez bir ben bilirim birde benim bilmesini istediklerim bilir buyurur. Birinci keşif kendi varlığının hakikatini idrak etmek, her şey Haktır deyip Cem de toplanmak, ama ondansonraki ikinci keşifle de kendi varlığını Hakkani yönden keşfetmek tekrar yeni bir keşifle hakta halk olduğunu ve senin mutlak olarak kendine ait bir kimliğin olduğunu ama bu kimlik de yine hakkın kimliğinden başka bir şey olmadığını Hakka bağlı olduğunu bilmen gereklidir. 

Cenâb-ı Hakkın sana vermiş olduğu çok büyük bir lutufla yani bunu anlatmak mümkün değil, yani kişileri Cenâb-ı Hakkın verdiği bireysellik, şahsiyet bunun değerini, kıymetini anlatmak mümkün değildir. Ancak keşif, müşahede ile mümkündür. Yani kendi kıymetimizin değerimizin ne yücelerde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Sana bir muhtariyet veriyor, sana bir şahsiyet veriyor ve sende tecelli ediyor. Zati yönden tecelli ediyor, ef’âl Esmâ, Sıfât yönünden değil. Onlarda var da ama extra olarak sende Zât’ıyla tecelli ediyor. Haktan halk ile ve halktan dahi Hak ile perdelenmeyen kemal ehlidir. Bunlar hakkında Hakteala Nûr sûresinde 24/37 “Öyle erler vardır ki (seçilmiş) ticaret etmek onları gaflete düşürmez, alışveriş yapmak onları onları meşkul etmez gaflette bırakmaz, Allah’ın zikrinden geri bırakmaz.” 24/37

رِجَالٌ لَاتُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ 

 İşte sende Allah bilinci varsa sen Allah’ı zikrediyorsun demektir. Lisanen zikretmesen de. Yani kendi zuhura çıkması onu zikretmesidir. [16] “ İz- -T-B- ”

----------------

أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ {الروم/8}

(30/8) “Eve lem yetefekkerû fî enfusihim mâ haleka(A)llâhu-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakki veecelin musemmâ(en) ve-inne kesîran mine-nnâsi bilikâ-i rabbihim lekâfirûn(e)”

(30/8) Onlar, kendi nefisleri(nin halk ediliş incelikleri) hakkında hiç düşünmediler mi? Hem Allah, gökler ile yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için halk etmiştir. Şüphesiz insanların birçoğu Rablerine kavuşacaklarını inkâr ediyorlar. 

----------------

 Nefislerin halk edişini tefekkür etmediler mi? “Nefsin” aslının ne olduğunu tefekkür edebilme için irfan ehlinden, irfani bir eğitim alıp, nefis mertebelerini ikmal etmek lazımdır.[17] (Murat Derûni) Bu eğitim neticesinde;

 Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi 12/53. âyetinde; 

 وَعْوارَةُ بِالسَّعفَسَ لَامَعالذَّأإِنْ

 “innennefse leemmaretün bissui” Meâlen :

 “Nefs daima kötülüğü emredicidir.” hükmüyle bakıp sadece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zûlmü yaparak bu yoldan kendi nefsimize de zûlum etmiş olmaktayız. 

 Evet nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik küçük bir sahasını işgal eder, eğer eğitilmezse her tarafına yayılır. Güzel bir eğitim ile ise “emmarelik”ten kurtularak Mi’rac’a doğru kanat açılır.

 Dendi ki, “nefs” terbiye olunca olur, “nefiiiiis”.

 Yukarılarda bahsedilen “nefes-i Râhmani” genel ola-rak bütün âlemlere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs” oldu. İşte bu yoldan “nef-sini bilen kişi Rabb’ını bilmiş,” oldu. 

 Hadisi Şerifte belirtilen;

 “men arefe nefsehu fekad arafe rabbehu.” Meâlen :

 “Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’ine arif oldu.” Burada arif olunan – bilinen, nefsin sadece “emma-re”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikati iti-bariyle bilinen “nefs”’tir.

 Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi 2/54. âyetinde; 

كَمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْعإِذْ

 “inneküm zâlemtüm enfüseküm” Meâlen :

 “Muhakkak sizler nefislerinize zûlmettiniz.” Yani, nefsinizi gerçek mânâda tanıyıp one göre mua-mele edemediğiniz için nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime oldukça açık görün-mekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir.

 Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi 2/54. âyetinde; 

طفَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ

 “fæktülu enfüseküm” Meâlen :

 “Nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet de mutlak uzaklığa götürür.

 Kûr’ân-ı Keriym Taha Sûresi 20/41. âyetinde; 

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي

 “væstana’tüke linefsiy” Meâlen :

 “ve seni kendi nefsim için seçtim,” ifadesinde; 

 Cenâb-ı Hakk: Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebeyi Mû-seviyyet”ten haber vermektedir. 

 Kûr’ân-ı Keriym Tevbe Sûresi 9/128. âyetinde; 

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ

 “lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün” Meâlen :

 “Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde, genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içiniz-den, yani “nefsinizden” bir “aziz rasûl” geldi. 

 Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl” yani “ilham-ı ilâhi”ye nefsimiz “mahal” zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim.

 Kûr’ân-ı Keriym Â’li İmran Sûresi 3/185. âyetinde; 

كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

 “küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen :

 “Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadı-lacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir.

 O halde emmare mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik değişik olacaktır. 

 Gerçek ifade ölümün “beden” tarafından değil “ne-fis” tarafından tadılacağıdır. Böylece nefsimizin üzerimizde ne büyük tesiri ve yeri olduğu da görülmektedir.

 Kûr’ân-ı Keriym Fecr Sûresi 89/27-28. âyetinde; 

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

 “ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27)

 “irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten” (28) Meâlen :

 “Ey Mutmeinne nefse ulaşan Radiyye ve Merdiyye olarak Rabb’ına dön,” ifadesinde, bireysel nefsi emmare-siyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyazât ve mücahedelerle “levvame” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mut-meinne” nefse uruc eder (yükselir). 

 Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk”ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir. 

 Diğer mertebelerde hitap insânlara umumi iken burada “hususi” teke tektir. Hakk’ın esma-i ilâhiyyesinin üzerindeki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ından razı, Rabb’ı da o mahalde kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan razı olmuş olur. Bu halinde nefs’in hakikatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.

 Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok âyet var-dır, misâl olarak bu kadarla yetinelim ve yolumuza devam edelim.

 Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifadeyi kullanmıştır.

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun, ki” Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesinden bir de “kâ-imi bi nefsihi” yani “nefsiyle kaim” olmasıdır.

 Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre, her insânın bir nefsi var, Peygamberimizin de bir nefsi var. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi var, bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli” var olduğudur.

 Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifade ve yaşam olduğu anlaşılmaktadır.

 Arifler nefsi şöyle tarif ettiler :

 - Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır.

 - Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir.

 - Bir nefs ki, bizzât âlemin ilmi ile doludur.

 - Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhi Nûr için “Nefs-i külli” tabiri kullanılır.

 - Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi.

 - Akl-ı küllün sembolu, Âdem; nefs-i küllün sembolu, Havva’dır.

 - Allah-ü Teâlâ, Rasûlullah efendimizi kendi zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti.

 - Âdem (a.s.) ın nefsini, Rasûlullah (s.a.v.) efendimi-zin nefsinden bir sûret olarak halketti.

 - Âdem’in zâtı ise, Rûbubiyyet zâtından meydana ge-tirilmiştir.

 - Allah’ın zâtı, kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yüce Allah onunla vardır. Zira o “nefsi ile kaim”dir. (“kaimi bi nefsihi”)[18] 

 “ …halakallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı…” “Allah semâvât ve arzı, arasında olanları hak olarak halketti.” (30/8) buyuruyor.

 O halde gördüğümüz bütün bu âlem hakîkati itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın, Hakk esmâsından başka bir şey değildir. Hakk esmâsının zuhurlarından başka bir şey değildir. Ama biz o Hakk’ı halka döndürmüşüz ve o eşyaya şey’iyyet, kimlik vermişiz. İşte eşya diye baktığımız zaman bu şey’iyyet Hakk’a bu yönüyle perde olmaktadır. Ama irfân ehli olma yolunda ilerleyen bir kimse dil ile gönül arasındaki farkı ayırt edebilir. Ve halk Hakk’a perde olmaz. Yâni beden varlığımız, halk edilmiş olan bu beden varlığımız, bir mertebeden öyle kabul ettiğimizde bâtınımızda olan Hakk’a perde olmaz. Çünkü bâtınımızdaki Hakk olmasa zâhirimizdeki bu halk meydana gelmez idi. Zâhirimizin olması Hakk’ın varlığının en büyük perdesidir. Bâtınımızın olmasının en büyük ifadesidir, işaretidir ve müşâhididir.[19] “ İz- -T-B- ”

----------------

أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ {الروم/9}

(30/9) “Eve lem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-llezîne min kablihim kânû eşedde minhum kuvveten veesârû-l-arda ve’amerûhâ eksera mimmâ ‘amerûhâ vecâet-hum rusuluhum bilbeyyinât(i) femâ kâna(A)llâhu liyazlimehum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)”

(30/9) (Yine) onlar, yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü sürüp işlemişler ve orayı kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi. Allah, onlara asla zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. 

----------------

Eğer imkan var ise seyahat etme ve yeryüzünde ne vardır, ne olmuş, dünyada olanlara bunları seyr etme müşahade ile tefekkürün birleştirilmesi ile faydalı olur. 

“feyenzurû keyfe” Âyeti okuyan her kim-kimseler ise “keyfe” nasıl olduğunu adeta gözlerine sokarak, nazar etmiyor musunuz? Müşahade etmiyor muşunuz? Bakmıyor musunuz? Diyerek daha önce nice kuvvetli kavimlerin yeryüzünü imar etmişlerdi. Ama yaptıkları boşa çıktı. Ya bu dünya hayatında kaldı. Ya da onlar dünya hayatında iken tarumar oldu…

Bizlerin beden arzı genç iken kuvvetli, imar edilmiş. Var mı bana yan bakan? Der gibi bir haldedir. Ama yaşlarıımız ilerledikçe bu kuvvetimiz azalmakta ve hatta çocukluk çağına dönüp ihtiyaç sahibi de olabilmektedir. Kişinin en kıymetli sermayesi zamanıdır. Beden arzı kuvvetli iken, dimağı genç iken irfaniyet eğitimi ile ölmeden önce uyanmaz ise ilerii yaşlarında olmayacak iş değildir. Ama bu çalışmaları yapması zorlaşmakta ve nefsi emmaresinin hayali, vehimi ve şartlanmalarının yakasını bırakması zor olacaktır. 

Allah c.c. kimseyi zulmetmez fakat onlar kendilerine zulmediyorlar. Nefsi emmarenin karanlığında hayali bir hayat sürdükleri için nefsi emmarenin zulmetinde içindeler. (Murat Derûni)

----------------

ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاؤُوا السُّوأَى أَن كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِؤُون {الروم/10}

(30/10) “Summe kâne ‘âkibete-llezîne esâû-ssû-â en kezzebû bi-âyâti(A)llâhi vekânû bihâ yestehzi-ûn(e)”

(30/10) Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanladıkları ve onlarla alay etmekte oldukları için, kötülük işleyenin sonu daha da kötü oldu. 

----------------

اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {الروم/11}

(30/11) “(A)llâhu yebdeu-lhalka sümme yu’îduhu üsmme ileyhi turce’ûn(e)”

(30/11) Allah, başlangıçta halk eder, sonra onu tekrar eder. Sonra da yalnız O’na döndürüleceksiniz. 

---------------- 

Âlem her an benzer bir halk ediliş içindedir. Bir an var, bir an yok hükmü içinde ila ahir bu devam etmetedir. Hay ve Hû esmalarının bu değişimi ile olan hızlı süreçte insan gözü bunu fark edemez. Sanki âlem devamlı ayakta durmakta olduğunu zannetmeye sebep olur. 

Tûr sûresinden o’na döndürülüş hakkında ölüm hakkındaki bilgi, bizler için faydalı olacaktır. Daha önce âyet sayısal numarasına bakacak olursak 30+11= 41 dir. (41) ise ravza-i mutahharada cennet’ül baki kabristanına açılan kapının ismidir. Belki zahiri ziyarete Selâm kapısında girip, bu kapıdan çıkmak 10 dakikalık bir işitir. Ama bir salik bâtında irfani eğitim ile bu mesafeyi 15-20 senede kateder.(Murat Derûni) 

----- 

 Ölüm yaşantısını tatmış (21/35) olan kişinin ilk (7) nci gününün gecesinin, arkasından (40) ncı gününün gecesinin ve onun da arkasından (52) nci gününün gecesinin, ihya edilmesinin sebepleri üzerinde kısaca durmakta yarar olacağı açıktır. 

 Her ne kadar bazı kimseler bu hususta bunların yersiz olduğunu söyleyip dursalar da, gerçek onların dedikleri gibi değildir. Yapanlar ne kaybederler, yapmayanlar ise ne kazanırlar veya tam tersini düşünelim, Yapanlar ne kazanırlar ve kazandırırlar, yapmayanlar ise neler kaybeder ve kaybettirirler. Bunların nefsin tesiri altında kalmadan değerlendirilmesi lâzımdır. 

 Kişi son nefesini verip ölümü tattığı (21/35) zaman, yok olmuş değil, başka bir âleme geçmiş olmaktadır ve bizim şu an bilemediğimiz bir âlemde, nefsi ile yaşamına devam etmektedir. Kabre konulan ise, o kişinin hakikati ile uzun süre ünsiyet etmiş, beraber yaşadığı bedeni, toprak evi ve heykelidir. O vücut toprak olduğundan, geldiği anasına gidecektir. 

 Ancak o toprak bedenin içinde, o kişinin hakikatiyle yaşadığı, oldukça uzun bir süreç vardır, bu süreç içinde kendisine verilmiş olan, sıfatı İlâhiyye ve Esma-i İlâhiyye ile bir ömür boyu müşterek yaşam içinde olmuş ve her şeyini o sıfat ve isimlerle yürütmüştür. Yani bu sıfat ve isimlere, çok büyük vicdan borcu vardır. Kişi bunun farkındadır veya değildir, ancak mutlak surette bunları nerede ve nasıl kullandığı hakkında sorumludur-sorula-caktır. 

 İşte her bir insan türünde “sıfat-ı subutiye” Hakkın (7) sıfatı, “Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelâm, Semi, Basar” ve Âdem (a.s.) talim ettirilip öğretilen (99) ve sonsuz olan esma-i İlâhiyyenin tamamı mevcuttur. 

 İşte ölüm, tabir edilen hâl ile kişinin elinden alınan, fiziki yaşamı neticesinde, ruhun bedeninden çıkması ile bahsi geçen Esma-i İlâhiyyelerin de son bölümleri o bedenden çıkmaya başlar. Kabre konan o beden için ve o bedenin içinde uzun seneler kalmış olan ruh için, sırayla yedi gece dualar okunur. İşte baştan başlalayarak ilk geceden itibaren yedi gecede, yedi Sıfatı subutiyenin bakıyesi o bedenden tamamen çıkmış olur, işte yapılan yedi gece duaları, o sıfat-ı subutiyeyi, kalıp olarak kalmış olan o bedenden, uğurlama töreni, ayrıca nefsin yeni yerine alıştırma ve ona yardımcı olma çabalarıdır. 

 (40) ıncı geceye gelindiği zaman ise, gene aynı şekilde kabre konan o cesette kalan bakiye, (40) esma-i İlâhiyyenin de, aynı şekilde o bedenden uğurlanması ve yeni âlemine aktarılmış olan nefsinde, gene kendisine kendi âleminde yaşam takviyesi yapmak içindir. 

 (52) nci gece ise, o bedende kalan bütün esma-i İlâhiyyenin, tamamının o bedenden uzaklaşmasının uğurlanmasıdır. Böylece artık o beden tamamen madde haline dönüşmüş olur. Böylece, (7+40+52=99) eder ki bu (52) nci gece kendi bünyesinde esma-i İlâhiyyeyide cem etmiş olmaktadır. 

 Yani varlık (52) nci gecede zahir ve batın tamamen göz önünden kalkmış, tam bir fenâfillâh hükmüne girmiştir. Heva yıldızı da tamamen sönmüştür. 

 İşte (52) nci gecenin sabahında, güneş yeniden doğduğunda, yeni bir hayat ve Mi’rac yolculuğu da başlar, bu oluşumunda mahalli (53) üncü gündür, bunun ne olduğunu ve (52) ile (53) arasında nasıl mutlak bir bağ olduğunu ben söylemeyeyim sizler düşünün. Sistemimizin nasıl sağlam bir zemine dayandığı da açık olarak görülmektedir. 

 Böylece (52) gecede fenâfillâh hükmüne girmiş olarak, (53) sabahında yeni bir güne doğan ma’nâyı Nusretiyye bakabillâh olarak (53) ün, seyrinde devam etmektedir.[20] 

 “ İz- -T-B- ”

-----------

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ {الروم/12}

(30/12) “Veyevme tekûmu-ssâ’atu yublisu-lmucrimûn(e)”

(30/12) Kıyametin kopacağı günde, suçlular hayal kırıklığı içinde ümitsizliğe düşeceklerdir. 

----------------

 Küçük, orta, büyük kıyametlerden bahsedilmiştir. Küçük kıyamet kişinin vefatı ile ahiret âlemine geçmesidir. Orta kıyamet içinde bulunduğumuz Âdem neslinin ortadan kalkmasıdır. Büyük kıyamet ise gezegenlerimizin içinde bulunduğu güneş sisteminin süresi tamamlamasıdır. Nasrettin hoca ise hanımının ölmesini küçük kıyamet, kendisinin ölmesinin ise büyük kıyamettir.

 İnsanın bâtında eşi nefsi dir. Nefsinin kötü ahlaklarından ölmesi ve iyi ahlakları ile kıyam bi-nefsihi ile dirilmesi ile ölmeden önce ölüp kıyametini daha bu dünyada ikenkoparmasıdır.

 Mecburi ölüm ile ölenler ise hayalden hayale geçeceklerdir. En büyük suçta “vücudu zenbike” kendi hayali varlık suçudur. “Zenbike” “Zen” kadındır yani Nefistir. “Bi” birlikteliktir. “Ke” sendir. Senin nefsin veya bir bakıma nefsi emmare ile olan birlikteliğindir. Halbuki Cenâb-ı Hakk her birerlerimize kendi varlığımızda “Levlake levlak vema halaktu eflak” Sen olmasaydın, senin âlemini halk etmezdim diyor. Bizler ise “Kün” emri ile olan varlığımızın yönünü nefsi emmarenin hayaline döndürüyoruz. (Murat Derûni)

----------------

وَلَمْ يَكُن لَّهُم مِّن شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاء وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ {الروم/13}

(30/13) “Velem yekun lehum min şurakâ-ihim şufe’âu vekânû bişurakâ-ihim kâfirîn(e)”

(30/13) Onların, Allah’a koştukları ortaklardan kendileri için şefaatçılar da olmayacaktır. Artık onlar ortak koştukları şeyleri de inkâr ederler. 

----------------

Allah’a ortak koşulan put-sanem isimleri kavimlere göre değişse de Nefsi emmarenin kendini ilâh olarak görmeye başlaması Museviyet mertebesinde Firavun ile başlamaktadır.

Bunların ne kendine ne başkasına faydalı yoktur. Şefaat makamı Resülüllah (s.a.v) Risalet mertebesi, bunun tasdiki ise Allah c.c. Uluhiyet mertebesidir. Bugün her hangi bir ev, inşaat yapımında ruhsat alınacak makamlar belediye ve il özel idaresi müdürlükleridir. Bir başka makamdan istediğin kadar belge göster bu geçerli olmaz. Yapılan yapı için ilgili makam ruhsat vermezse yıkılır. 

Nasıl ki peygamber İbrâhîm (a.s.), Efendimiz (s.a.v.) putları kırıp parçalamışsa, ortak koşanların varlığındaki hayali putlarda yıkılmaya mahkumdur. (Murat Derûni)

----------------

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ {الروم/14}

(30/14) “Veyevme tekûmu-ssâ’atu yevme-izin yeteferrakûn(e)”

(30/14) Kıyametin kopacağı gün, işte o gün mü’minler ve kâfirler birbirinden ayrılacaklardır. 

----------------

 Kıyametin kopmasının irfani eğitimde her zaman söylendiği gibi iki koşulu vardır. Ya idraken kendi vehimi varlığının olmadığını, bunun aslının Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlayıp ölmeden önce ölmek… Ya da zaruri ölüm ile Azrail (a.s.) ı bekleyip, zahiri bedenin yaşantısının inkitaya uğraması iledir. 

 Nasıl ki incir içindeki çekirdekleri birbirinden ayırt edilmez. Bu dünya yaşamında da celâl ve cemâl esmâları birbirinden ayrılmaz. Ancak bu dünya hayatında kıyametlerini koparan irfan ehli gönüllerinde birliği sağladıkları için cemâl esmâsı ile birliktedirler.

 Ahirette ise cennetlikler ve cehennemliler ayrılınca cemal ve celâl esmâları birbirinden ayrılmış olacatır. Her bir mahalde menfi veya müspet birlik oluşacaktır. (Murat Derûni)

----------------

فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ {الروم/15}

(30/15) “Feemmâ-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti fehum fî ravdatin yuhberûn(e)”

(30/15) İman edip salih ameller işleyenlere gelince, işte onlar cennet bahçelerinde sevindirilirler. 

----------------

Salih amel, programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan kuldur. Kim ki bu âmeli işlerse daha bu dünyada gönlünde oluşan vahdet hali ile oluşan cennet bahçesi olur. (Murat Derûni) Efendimiz (s.a.v) “Cennet bahçelerini ziyaret ediniz” diye buyurduğunda sahabeyi kîram “Ya Resûlullah (s.a.v) dünyâda cennet bahçesi varmı ki ziyaret edelim” diye sordu, bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) “Zikr halkaları cennet bahçeleridir” demiştir. İşte bu esmâlar belirli sistemler içerisinde zikredilerek onların hakîkatlerinin ortaya çıkmasını sağlanmaktadır yoksa sadece sayısal bir oluşum ile tatbikatta bulunmak değildir. “İz- T.B.”

----------------

وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاء الْآخِرَةِ فَأُوْلَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ {الروم/16}

(30/16) “Veemmâ-llezîne keferû vekezzebû bi-âyâtinâ velikâ-i-l-âhirati feulâ-ike fî-l’azâbi muhdarûn(e)”

(30/16) İnkâr edip âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azabın içine atılacaklardır. 

----------------

 İnkar edenler bu dünyada celal esmâlarının tasarrufu altındadır. Şeytanın esmâları aziz, cabbar ve mütekebbirdir. İnkar edenler bu esmâların terbiyesi altında olduklarından sonlarında da bu celâl esmâsını tahtında olan cehenneme atılacaklarır. (Murat Derûni)

----------------

فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ {الروم/17}

(30/17) “Fesubhâna(A)llâhi hîne tumsûne vehîne tusbihûn(e)”

(30/17) Öyle ise akşama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda, Allah’ı tesbih edin. 

----------------

Esmâ-i İlâhiyye de ve ef’âli İlâhiyye de Zâtın zuhuru olduğundan ve bütün bu zuhurlarında tesbihleri olduğundan, aslında bir bütün olarak bütün tesbîhler Allah'ındır.[21]

Akşama girmek Fenafillah mertebesine girmektir. Buradaki tesbih, Hakkı teşbih etmetir. Gündüze girmek ise bekabillah mertebesine girmektir. Buradaki tesbih yerine göre tenzih etmek, yerine göre teşbih ederek tevhid etmektir. (Murat Derûni)

----------------

وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ {الروم/18}

(30/18) “Velehu-lhamdu fî-ssemâvâti vel-ardi ve’aşiyyen vehîne tuzhirûn(e)”

(30/18) Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde Allah’ı tespih edin. 

----------------

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 30.18 

- Ve lehul hamdu fis semâvâti vel ardı ve aşiyyev ve hîne tuzhirûn. 

Diyanet Meali: 30.18 - Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde Allah'ı tespih edin. Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

30.18 - Hem hamd ona Göklerde ve Yerde ve ikindileyin ve o zaman ki öğle edersiniz.

----------------------

Burada da görüldüğü gibi. “Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur” Hamd, İnsan nesline ait olan, Rabb-ını övme ve yüceltme özelliği Rabb-ının da kulunu övme ve yüceltme vesilesidir. O halde bu özellikte olan göklerde de bazı varlıkların olduğu, açık olarak ifade edilmektedir, bu varlıklar ise, İnsan-dabbe türü sülâle ve nesillerdir ve oralarda da, öğlenlerin ve ikindilerin olduğu açık olarak bildirilmiştir. Bunda hiç şüphe yoktur. [22] “ İz- -T-B- ”

----------------

يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ {الروم/19}

(30/19) “Yuhricu-lhayye mine-lmeyyiti veyuhricu-lmeyyite mine-lhayyi veyuhyî-l-arda ba’de mevtihâ vekezâlike tuhracûn(e)”

(30/19) (Allah), diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Siz de (mezarlarınızdan) işte böyle çıkarılacaksınız.

----------------

“Yuhricul hayye minel meyyiti ve yuhricul meyyite minel hayyi” yani “O, ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır.” (Rûm, 30/19) Âyet-i Kerîme’sinde de belirtildiği üzere ölü hükmünde olan Fir’âvn’dan diri hükmünde olan Mûsâ (a.s.), diri hükmünde olan Nûh (a.s.)’dan da ölü hükmünde olan oğlu çıkmıştır. Görüldüğü gibi Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hikmetinden sual olunmuyor.[23] 

Soru: Kişi Celâli bir evde yetişip fıtratı üzere Cemâl sâkin bir yapı üzere olabilirmi?

Cevap: Olabilir. “O ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır” (30/19) - olarak söyleniyor ama bunlar ender olan hadiselerdir, fir’avn’un kucağında mûsâ (a.s.) çıkması gibi nemrutun bahçesinde İbrâhim (a.s.) ın çıkması gibi birde kureyş kabilesinden, ebu leheb in çıkması gibi bunlar mümkündür, çünkü böyle istisnai durumlar olmasa o zaman o hüküm kesin olur, yani iyiden iyi kötüden kötü çıkar, bu da hakkın sonsuzluğuna sığmaz. Devreye gerçek bir irfaniyet yolu girerse, bulunabilirse nefsi olan o esma-i ilâhiyyeler birer ikişer, rahmaniyete dönüştürülür, ancak burada bahsedilen iki aileden biri, Celâli diğeri Cemâli yaşam içerisinde, Cemâle daha yakın olan ailelerdeki çocuklar buraya daha çabuk intibak ederler. 

Zâten bir hayli yol almışlardır, yani aileden aldıkları terbiye onlara bir hayli yol aldırmıştır, uyumları daha kolay olur. Celâli şekilde hayat sürdürenler biraz daha Hakk’tan uzaklaşırlar, hatta hiç de bulamayabilirler, çünkü Mudil rabbı hasları onları hükmü altına almıştır, nefsi ma’nâ da hükmü altına almış olanların çıkması oldukça zor olur, tabii istisnai olarak Cenâbı Hakk ın rahmeti bir yerde gönülden esecek.

Tekirdağ da seneler evvel böyle bir arkadaşımız vardı, bizden iki yaş kadar büyüktü, bu kişinin yapmadığı yoktu, her türlü dünyalık nefsi yol vardı, hatta o zamanlar “Elizabeth Taylor” diye meşhur bir artist vardı, ona aşıktı ona mektuplar yazar, fötr şapkalar kullanır, o zamanların son modası olan kıyafetler giyer, tam inkar ehli idi. 

Bir gün nasılsa câmiye Cumaya gitmiş, “aslında babasının iş yeri de câminin tam karşısında idi” hutbede imam kürsüye yumruğunu vura vura söylediklerinden etkilenmiş sanki benim kafama vurdu diye etkilenip dönüş yaptı, eski hâlinden üzerinde hiç biri kalmadı, üzerine beyaz bir gömlek giydi, iki tekerlekli seyyar araba ile muhallebi satmaya başladı, sonra kur’an okumaya başladı câmi de ezanlar okumaya başladı, daha sonra Eyüp sultan camiinde hademe oldu, senelerce Eyüp sultanda ezan okudu, aslında “konuşurken biraz kekeme idi” ancak ezan okurken hiç dili tutulmazdı, bir gün bana sormuştu! “denizin suyu neden tuzludur” Nakşiliğe bağlanmış idi. “Nuh tufanı olduğu için azab suyu da ondan acıdır” demişti. Halbuki deniz suyu bizim için rahmettir, ilim suyudur, o yönüyle meseleyi sınır içinde bağlıyor.

Bir mecmuada okumuştum “deniz suyu tuzludur ama içindeki olan balık tuzsuzdur, ancak tutsuz da yenmez.” işte Allah ın kudreti tuzludan tuzsusu, ölüden diriyi sudan eti çıkarıyor.

Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir nereden nasıl bulunacaktı? İşte buradaki mesele, bu dünyada nefsileş-miş olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? Çünkü esma’ül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir. 

Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir. 

Bu hakikat-i iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular. 

Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmanın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir. 

Esma ihtiyacını insana hissettirir, insan farkına varamaz ve gereği gibi esma’nın hakikatini zuhura çıkaramazsa sorumlu olur ve ona haksızlık etmiş olur ve insan olma özelliğini de böylece yerine getirememiş olur. (ay…. abla) İnsan olma özelliği esmaül Hüsna yı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmaül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmaül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “Fesalli li rabbike” “rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmaya ait ve esma için olmaktadır. Esmanın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız. Bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlar dan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz. 

İçimizdeki ihtiyacı meydana getiren saha olmasa biz nereden duyacağız, yani bizde bir esmaya bağlı olarak üşüme hali olmasa, en sonunda donar kalırız, yani üşüme hissini hissetmeyiz. Ama vücut üşür sistemi bozulur donar kan dolaşımı durur, işte hissetme kimliktir, hissetme de orda, o esma devreye girer ve bizi uyarır yani örtün, diye dolayısıyla beni koru demek istiyor.[24] “ İz- -T-B- ” Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

Dedi: Ben kadir değilim ki, bu efsun ile onun emrinden gizli ve aşikâr olarak yüz çevireyim!"

“Gizli”den murâd, emr-i irâdî ve “âşikâr”dan murâd, emr-i teklîfîdir. Ya’ni, Azrâîl (a.s.) arza hitâben dedi ki: “Ben senin sözlerin ve yemînlerin sebebi ile Hakkın emr-i irâdî ve emr-i teklîfîsinden yüz çevirmeğe kadir değilim.” Bundan anlaşılır ki, evvelki üç meleğe vâki’ olan emr-i teklîfî, emr-i irâdîye muvâfık değil imiş.

Dedi: "Nihayet o hilm ile emir buyurdu. Her ikisi de emirdirler, ilim yolundan onu tut!" Arz Azrâîl’e dedi: “Nihâyet Hâlikımız kullarına sıfat-ı hilm ile muttasıf olmalarını emir buyurdu. Benden cebren toprak alman bir emirdir; ve hilim ve yumuşaklık ile muttasıf olmak dahi bir emirdir. Eğer şiddet ile yumuşaklığı lim cihetinden mukayese edersen, elbette ahlâken hilim şiddete müreccah olur.

Dedi: "O te'vîl, yâhud kıyâs olur. Emrin sarihinde iltibâsı az iste!"

“Te’vîl”, şerde, lafzı ma‘nâ-yı zâhirinden, muhtemel olan ma'nâsına döndürmektir. Fakat bu te’vîl, muhtemel olan ma'nânın Kur’ân’a ve hadîse muvâkkati görüldüğü vakit olur. Meselâ Kur’ân’da (Rûm, 30/19) 'Allah ölüden diriyi çıkanr.” buyurur. Eğer kuşu yumurtadan çıkardığı murâd olunursa “tefsîr” olur ve eğer kâfirden mü’min ve câhilden âlim çıkardığı murâd olursa “te’vîl” olur; (Ta‘rifât-ı Seyyidden tercüme). “Kıyâs”, lügatte “takdîr” demektir; şerîatte; hükümde asi ile fer‘ arasını cem'etmektir. Ya’ni bir şey hakkında sarih bir hüküm olduğu hâlde, o açık hükümden istinbât olunan bir ma'nâ sebebiyle, o şeyin feri hakkında bir hüküm vermektir. “İltibas” örtülü, belirsiz, karışık olmak demektir. Ya’ni Azrâîl (a.s.) arza dedi ki: “Hâlikımın bana “Arzdan toprak al!” diye vâki’ olan emri karşısında, o senin bana hilim tavsiye etmen bir te’vîl veyâ kıyâs olur. Böyle sarih emirlerin kanşık ve örtülü olmasını az düşün! “Kem cû”, “az iste!” ta'bîri ile sarih ve fakat mecâzî olan emirlere işâret buyrulur. Meselâ Kur’ân’da “Ve’s-eli’l-karyete” ya’ni “Karyeye sor!” buyrulur. Bu bir emirdir. Fakat te’vîl etmeksizin kâbil-i icrâ değildir. Zîrâ karyenin kendisine sormak mümkin değildir. Burada ahâliye sormak ile te’vil olunur; ve kezâ bir efendi “Lambayı yak!” diye hizmetçisine emr etse hizmetçi bu emr-i sarihtir, lambanın kendisini yakayım demez. Te’vîl edip içindeki fitili yakar. Fakat “Toprak al!” emri sarih ve kâbil-i icrâ olduğu için bunda iltibâs yoktur. Te’vîle ve kıyâsa da hâcet kalmaz.[25]

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنتُم بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ {الروم/20}

(30/20) “Vemin âyâtihi en halekakum min turâbin sümme izâ entum beşerun tenteşirûn(e)”

(30/20) Sizi topraktan halk etmesi, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz. 

----------------

Kûr’ân-ı Keriym, Rûm Sûresi, (30/20) Âyeti’nde bu hadiseyi şöyle ifade eder:

Meâlen: (30/20) ” Sizi topraktan halk etmesi O’nun delillerindendir. Sonra siz birden insân oldunuz. (Etrafa) yayılıyorsunuz.” Esmâ misal âlemi cennetinde iskân edilen Âdem ve Havvâ’ya bir (şecer) ağaç yani beşeriyyet ve Ulûhiyyet ağacı yasak edilmişti. Âdem ve Havvâ (ve nefahtü) ile “kara balçık toprak” elbiselerinin içine girince, yeni ekbiselerini giyince eski hareket kabiliyetleri kalmamıştı; çünkü bu elbise diğerlerinden farklı ve ağırlığı olan bir elbise idi. Ve bu iç bünyelerinde bulunan bütün elbiseleri örttü, perdeledi, diğer iç mertebeler bâtın, toprak > anasır elbise ve özellikleri zâhir oldu.

Lâtif mânâlar olarak, melekler gibi esmâ cennetinde çok rahat hareket edebiliyorlar iken, bu elbise ile hareketleri belli oranda sınırlanmış oldu. Bu sınırlanma onları biraz sıkıp sıkıntıya düşürmüştü. İşte böyle sıkıntılı bir hal içerisinde iken şeytan onlara vesvese vererek yasaklanan ağaca doğru meyl ettirerek onları küçük düşürmek istiyordu. Yine bir sinsi mantık oyunuyla: “Eğer bu ağaçtan yerseniz yine (eskisi) gibi iki melek olup cennette ebedi kalırsınız.” dedi ve bu hususta nasihatçı olduğu yolunda yemin de verdi. (Daha evvelce görmüştük.) Yeni hallerine alışmakta zorluk çeken ve hareketleri yüzünden zaten sıkıntıda olan Hz. Âdem ve Havvâ tekrar eski melek türü yaşamlarına dönmek ve cennette ebedi kalmak hayalleri ile o ağaca yaklaşıp sadece “tattılar” yani tamamen yiyemediler. İşte bu tadışları neticesinde kendilerinde, bâtınlarında var olan cinsiyet farklılıkları, çamur > toprak beden varlıklarında, daha evvelce kuvvede bâtında iken, “şecer”den (Ulûhiyyet ve nefsaniyyet ağacı) tadılınca, bu sefer kendi iç bünyelerinde bâtında olan beşeri bireysel nefsaniyyetleri ağacı tadıştan geçen bir enerji ile kemâle ermiş oldu.

“Ve nefahtü” yapılan nefih ile Ulûhiyyet teklik hakikati.

Ağaçtan yapılan “tadışla” nefis bireysellik hakikati kemale erdirilmiş oldu.

Bu oluşumun da ebced hesabıyla sayısal değerine baktığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır:

(نفخ) “Nefh” ve (نفس) “nefs” ikisinde de ilk iki harfleri aynı son harfleri değişiktir, bu son harfler tecelli mahallerini ifade etmektedirler.

(نفخ) () “nun” (50) (ف) “fe” (80) (خ) “hı”

(600) (5+8=13+6=19)

(نفس) () “nun” (50) (ف) “fe” (80) (س) “sin”

(60) (5+8=13+6=19) İki kelimede de çıkan netice sayılar (13/6) olmak üzere aynıdır. Ayrıca her iki kelimeninde tüm sayı değerleri (5+8=13+6=19) > (5+8=13+6=19) dur. Ne müthiş bir sistemdir, her yönüyle insânı hayretlere düşürmektedir.

İnsâna lütfedilen her iki özelliğin de (13) hakikatine bağlı olduğu ve bu mertebesi itibariyle gerek Ulûhiyyet (teklik > vahdet), gerek beşeriyyet (çokluk > kesret) itibariyle (13)ün tecellisinin (6)ya yani altı cihetten, (ciheti site) “sin” i insâna her iki yönden hilkat sebebi olan (a’yanı sabite)sine > beşeriyyetine yapılan tecelli kemâlâtını açık olarak göstermekte ve bu iki kemâlâtın da kemâlinin (19)da yani İnsân-ı Kâmil’de zuhura çıkabileceği her iki yönden gelen aynı tecelli ile ifade edilmiş olmaktadır.

İşte iblise bu altı cihetin dördü açık bırakılmış, ikisi ise kapalı kalmıştır ki; Hakikat-i İlâhiyye zâtî tecelli olarak bu iki yön alt ve üst olarak iblise kapatılmıştır. Zaten bu yolların varlığından da haberi yoktur. Eğer olmuş olsa idi bunları da ifade eder idi.

İşte böylece “şecer”den tatmak sûretiyle Âdem’in nefs kemâlâtı da tamamlanmış olmakta idi.

Dikkat edilirse “nefh” ( نفخ ) kelimesinin üç harfi de noktalıdır. Bir bakıma bu noktalar zât-ı Ahadiyyet’in on üçüncü bâtın noktasının zuhur ve tecelli yerleridir. Bir bakıma da o mertebelerin mânâlarının bireysel zuhur yerleridir diyebiliriz.

“Nefs” ( نفس ) kelimesinde ise iki harf noktalı, (sin) harfi noktasızdır. Yine iki harfin noktası yukarıda ifade edildiği gibidir. Noktasız (sin)de yani insânda ise, bunların hepsinin batınında gizlenmiş olduğunun ifadesidir diyebiliriz. Bu hususta daha çok söylenecek söz vardır, daha fazla uzatmamak için şimdilik bu kadarını yeterli görüp bırakalım ve yine yolumuza devam etmeye çalışalım.

Evet; tadış sûretiyle “şecer”den alınan enerjiden faaliyete geçen Hz. Âdem ile Havvâ’nın beşeri nefsâniyyet’leri sonunda açığa çıkan, gizli kalması gereken uzuvlarını incir yaprakları ile örtmeye çalıştılar. Bilindiği gibi incir, (vahdette kesret) yani “birlikteki çokluk”tur. Kendilerinde tüm esmâ-i İlâhiyye’lerin zuhurları tamamlanınca, Hz. Âdem’in Ahadiyyeti’ndeki, teklik mertebe, mertebe tecelli ve nüzül ederek, nihayet varlığındaki (kesret’e) “çokluğa” ulaşarak, böylece kesretin kemâli de tamamlanmış oldu.

İşte bu halleriyle, toprak elbiseleriyle, Hz. Âdem ve Havvâ (sasal) “kara balçık” toprak beden ile perdelenmek sûretiyle özlerindeki bütün mertebeleri bâtınlarında kalmıştır.

Kemâlâtları tamamlanan Hz. Âdem ile Havvâ iblisle birlikte, yeryüzüne birbirlerine düşman olarak, yani zıt oluşumlarla indirilmişlerdir. İşte bu yüzden yeryüzünde mutlak bir sûlh ve sükûn olmaz. Çünkü insânların içinde de iblis yapılı bazı kimseler olacaktır.

Bütün bu mertebeler kendilerinde mevcud olarak yeryüzüne ayak basan Hz. Âdem ve Havvâ’nın yaptıkları ilk iş, Rabb’larının kendilerine öğrettiği bazı kelimelerle (Rabbenâ zâlemnâ……….) “Daha evvelce yukarıda görülmüş idi.” suçlarını kabul ederek istiğfar etmek sûretiyle özürlerini bildirmek olmuştur.

Bu istiğfar insânoğlunun yeryüzündeki, ilk istiğfarıdır. Zaten bu hikâye ilklerle doludur.

İnsânlar kendilerine verilen bu toprak beden elbiselerini, kendi gerçek varlıkları zannederek ve ona sahip çıkarak, yaşayanların ilk ve en büyük günahları ise bu madde cesetleri olacaktır. (Vücûdike zenbike) yani “Senin varlık vücûdun sana günah olarak yeter.” denmiştir. Bu vücûda sahip çıkmak benlik davasında bulunmak demektir, nefsi benlik ise en büyük günahtır.

Hz. Âdem ve Havâ’nın çocukları çoğalacaklar ve istiğfar mertebesinden tekrar yavaş yavaş geldikleri mertebeye doğru yolculuğa başlayacaklar, bu geri dönüş yolculuğunun ilk mühim duraklarından biri, “Necatiyyet > Nuhiyyet” mertebesi’dir, biz de yavaş yavaş o “menzil” > mertebeye doğru yola çıkmaya hazırlanmalıyız.

Her insânın, bilhassa Hakk yolu sâliklerinin bu hakikatleri bilmeleri kendilerine çok şey kazandıracaktır; çünkü bu ifadeler sadece geçmişte yaşanan bir hikâye değil, her birerlerimizin başlı başına hayat hikâyelerimizdir. Bu mevzuları örnek alarak ahiret yolculuğumuzun neresinde olduğumuzu anlamamız zor olmayacaktır.

Bu hususta belirtilecek daha pek çok şey vardır, yazılanlar yazılamayanların yanında çok az bir yer tutar, daha fazla uzatmamak için bu kadarla yetinmek istiyoruz.

Araştırıcı olan herkes ilgili yerlerden ve gönlünden bu hususta daha pek çok şey arayıp bulabilir. Hakk’ın ilminin sonu yoktur. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Son olarak ilgisi bakımından bir Hadîs-i Şerif’i de nakletmek istiyorum.

Sünen-i tirmizi, cilt 4 sayfa 14 kader babları:

BAB : 2

MEVZU: (Âdem ile Mûsa’nın delilli münakaşası hakkında.)

2217---Ebu Hüreyre (r.a.)dan rivayet edilmiştir: Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki: “ Âdem ile Mûsa delil göstererek münakaşa ettiler.” Mûsa: “Ya Âdem! Sen o kişisin. Allah seni (kudret) eliyle yaratıp rûhundan sana rûh üfledi ve sen insânları ayarttın; onları(n) cennetten çıkar(ılmalarına sebeb ol)dun!” dedi. Âdem dedi ki: “Sen de Allah’ın konuşmak için seçtiği Mûsa’sın! Gökleri ve yeri yaratmadan önce Allah’ın bana yazdığı (mukadder kıldığı) bir işi işledim diye beni ne hakla kınıyorsun?” Rasûl-i Ekrem: “Âdem, Mûsa’ya delil (kuvveti) ile galip geldi.” buyurdu.[26] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ {الروم/21}

(30/21) “Vemin âyâtihi en haleka lekum min enfusikum ezvâcen liteskunû ileyhâ vece’ale beynekum meveddeten verahme(ten) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)”

(30/21) Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır. 

----------------

Bu konu hakkkında Fusûs’ul Hikemden Hazret-i Âdem ve Havva hakikatına bakmak faydalı olacaktır.

Dokuzuncu Kısım Üçüncü Vasl: 

ÂDEM VE HAVVÂ’NIN HAKÎKATİ

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” insâniyye hakîkati olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi nefs ma’rifeti, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri Mübdî’ine ma’rifet, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir. 

Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir. 

“Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur: 

(Nisâ, 4/1)

(“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”)

“Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.” 

-----------------

Ve bu taayyünler içinde pek çok etken ve edilgen sûretler meydana geldi. Ve etken sûretler erkekler ve edilgen sûretler de kadınlardır. Ve insâni fertlerin etken sûreti olan erkekler ve edilgen sûreti olan kadınlar en kâmil sûret ve en güzel kıvam ile açığa çıktı. 

Şimdi, insâni fertlerin anne ve babası hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile, hakiki Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, ya’ni ulûhiyyet mertebesinde örtülü idiler. Kur’ân ki bütün isimleri ve sıfâtları toplamış olan zât’tır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyyet zâtının varlığında hayâller ve rü’yâdan ibârettir ve bu çokluklar ve hayâle âit taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfîlîne (en aşağılara) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’ân’da bahsedilen lânetlenmiş ve uzaklaştırılmış ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tânesi tabîat karanlığıdır.

Şimdi, akl-ı kül ile nefs-i kül bu tâneye yaklaşmadıkça “İhbitû” ya’ni “İniniz” (Bakara, 2/ 36,38) emriyle zât cennetinden, sûret ve taayyünler âlemine inmediler. Ve onların bu men’ edilmiş ağaca yaklaşmaları vehim iblîsinin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle gâlip gelmesiyle gerçekleşti ki, bu kesîf âlemde onların soyları olan âdemî fertler dahi her an hayâle âit çokluklara ve Kur’ân’daki lânetlenmiş ağaca tutulmuşlardır. Hak Teâlâ Hazretleri, bu hakîkate işâreten Kur’ân’ı Kerîm’inde:

(İsrâ, 17/60) 

“Ve iz kulna leke inne rabbeke ehata bin nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linnasi veşşeceretel mel'unete fiyl kur'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” 

“Ey habîb-i zî-şânım! Hatırla şu vakti ki, biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in insânları ulûhiyyet zâtı ile ihâta etmiştir”; ya’ni onların hakîki vücûtları yoktur; belki hepsi isimlerimin gölgelerinden ibârettir. Ve gölgeler ise hayâldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’yâ ve Kur’ân’da olan lânetlenmiş ağaç insanlara fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu taayyünlerin çoklukları rü’yâdır. Nitekim sen bu hakîkati anladın da: “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar”buyurdun.

“eraynâke” ya’ni “Sana gösterdik” (İsrâ, 17/60)’daki “hitâb kâf’ı” ya’ni “ke” hakîkatlerin ve bağıntıların tümünü toplamış olan Muhammedîyye taayyünüdür. Bu rü’yet esâsı, gören ve görülen ister; bunlar ise çokluktur. Ve bu çokluklar zât’ta var edilmiş olan lânetlenmiş ağaçtır. 

“Ve nuhavvifühüm” ya’ni “Onları korkutuyoruz” (İsrâ, 17/60) “biz onları, ya’ni vücûtları rûh ile nefisten var olan insânlardan her birine “ve la takreba hazihişşecerate” ya’ni “Ve bu ağaça yaklaşmayın” (Bakara, 2/35) diyerek her an korkuturuz.

“Fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” ya’ni “fakat onların büyük taşkınlıklarından başka bir şeyi arttırmıyor”(İsrâ, 17/60). Oysa bu korkutma karşısında onların nefisleri vehmin ayartması ile rûhlarını kendilerine meylettirerek o lânetlenmiş ağacın mahsûlü olan tabîat karanlığına el uzatırlar. Bundan dolayı onların taşkınlıkları büyük olur, yani vahdet yönünden perdelenmeleri artar.

Şimdi, ey fıtrî idrâk sâhibi! Kur’ân-ı Kerîm geçmişteki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim her günkü hallerimizden bahsediyor. Biz ise bu olayları geçmişe çevirmekle, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz.

----------------

İnsan denildiğinde sûret olarak gördüğümüz beşeri düşünmeyelim, insandan kasıt onun asıl ma’nâsıdır. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ezelde kendisine âit bir kuvvet, kudret hâli var idi ancak bâtında idi ve ahadiyyetinde idi. Ahadiyyetinden vâhidiyyetine intikâl edilince ya’ni hakîkat-i insâniyye mertebesine tenezzül ile orada faaliyetin programları yapılmaya başlanmaktadır. Ya’ni koordinatlarıyla birlikte varlıklarıyla birlikte herşeyiyle ilmî ma’nâda programlar yapılmaktadır. Bu programın yapılması için ise bir bilgiye ihtiyaç vardır. Ve rûh mertebesinde bu nedenle ilk faaliyete geçen kendini bilmesi oldu. Çünkü bilinmeyen bir şey nasıl zuhûra getirilecek ki.

Gerçek ma’nâda bütün evliyâullâh da nefs ma’rifeti yolundan geçmiştir çünkü başka türlü evliyâ olmasına imkân yoktur. Bu nedenle “Kim nefsine ârif olursa o Rabb’ına ârif olur” buyrulmuştur.

“Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti” gibi benzer ifâdelerde her mertebenin evvelinden bahsedilmektedir. Bu da her mertebenin evveli Efendimiz (s.a.v)e âit demektir. 

Efendimiz (s.a.v) bütün rûhların babası olduğuna göre bizlerin de tabîi olarak rûhen babamız Peygamber Efendimiz (s.a.v) olmaktadır. Dünyâdaki babamız ise fizîki babamızdır ve bu da sâdece dünyânın düzeni içindir. Ve fizîki anlamda genel olarak toprak babamız Hz.Ali (k.a.v) dir çünkü kendisi Efendimiz (s.a.v)in verdiği tasdîk ile “Ebû’l Turâb” ya’ni “toprak babası”dır. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendisinde bulunan isimlerin ve sıfatların faaliyetlerini görmeyi dilemesi O’nun hayâli idi. Ancak beşeri ma’nâda kullandığımız hayâl ile bu hayâli birbirine karıştırmayalım aralarında sâdece isim benzerliği vardır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hayâli mutlak hayâldir bizim ki ise hayâlin hayâlidir. Âlemde isimlerini ve sıfatlarını seyreden Cenâb-ı Hakk (c.c) insanda ise zâtını seyretmektedir.[27] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ {الروم/22}

(30/22) “Vemin âyâtihi halku-ssemâvâti vel-ardi vahtilâfu elsinetikum ve elvânikum inne fîzâlike leâyâtin lil’âlimîn(e)”

(30/22) Göklerin ve yerin halk edilmesi, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır. 

----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim, İmdi Hak, mahlûkât ve mübde'ât (kaynaklar) tesmiye olunanda sâri­dir. Ve eğer emr böyle olmasa idi, vücûd sahîh olmaz idi. Böyle olunca Hak, vücûdun "ayn"ıdir. Binâenaleyh Hak, her şeye zâtıyla nigehbândır (gözcüdür). Ve her şeyin hıfzı Hakk'ın üzeri­ne giran gelmez. İmdi Hakk'ın, eşyanın kâffesini hıfz etme­si, bir şey, kendi suretinin gayri olmaktan, kendi suretini hıfz etmesidir. Ve bunun gayri sahîh olmaz. (bunun dışında bir şey doğru olmaz) Ve O her şâhidden Şâhid ve meşhûddan Meşhûd'dur. Binâenaleyh âlem, O'nun suretidir; ve O âlemin ruhu olup onu müdebbirdir. Bu surette âlem, insân-ı kebirdir (bu âlem büyük insandır) (45).

-------- 

Ya'nî Hak, zaman ile mesbûk olup "mahlûkât" ve "âlem-i halk" ve "âlem-i şehâdet" tesmiye olunan hakayıkta; ve zaman ile mes­bûk olmayıp sabık yani geçmişi olmayıp "mebde ve kaynaklar " ve " emr âlemi " ve "ruhlar âlemi " tesmiye olunan hakikatlerde yayılan oralara nüfuz eden vücûd ile saridir yani her yeri sarmıştır. 

Eğer iş böyle olma­saydı, vücûd sahih ve sabit olmaz; ve bir şey vücûd bulmaz idi. Çün­kü mümkinin, ya'nî mahlûkât ve made ve zaman öncesi var olan şeylerin vücûd-ı müstakilleri yoktur. Ya'nî eğer Hakk-ı mutlakın suver-i mukayyedâta sereyânı ol­masaydı, yani kayıtlı suretlere tesiri olmasaydı o mukayyedât vücûdu sahîh ve sabit olmaz idi. Yani o kayıtlı olan varlıkların vücutları sahih yani sağlam ve sabit olmazdı. 

Zîrâ bu kesif olan mevcudatın menşe'leri, yani o yoğun olan varlığın kaynakları zât-ı latifin vücûdudur. Ve bu suver-i kesîfe, yani kesif suretler, o vücûd-i hakîkînin nişanları ve alâmetleridir.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Rûm, 30/22) 

﴿٢٢﴾ وَمِنْ اَيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَاخْتِلافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذَلِكَ لاَيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ

(30/22-) Ve min ayatiHİ halkus Semavati vel Ardı vahtilafü elsinetiküm ve elvaniküm* inne fiy zâlike leâyâtin lil âlemiyn;

(30/22-) O'nun işaretlerindendir, semâlar (bilinç mertebeleri) ile arzın (bedenin) yaratılması ve lisanlarınız ile renklerinizin farklı olması... Muhakkak ki bu olayda âlemler (insanlık) için elbette işaretler vardır.

------------

Ya'nî "Semâvât ve arzın halkı ve lisanlarınızın ve renklerinizin halk-ı ihtilâfı Hak Teâlâ'nın vücûdu alâmetlerindendir. Muhakkak bunda ulemâ-i mütefekkirin için delâil ve alâmât vardır". Zîrâ bir şey'i kesifin mertebe-i letafeti mevcûd olmadıkça, o şey'i kesifin zuhuru imkansızdır. Binâenaleyh bir şeyin mertebe-i kesafeti, yine o şeyin mertebe-i letafetine delîl ve alâmet­tir. 

Meselâ buzun vücûdu suyun vücûduna delîl ve alâmettir. Ve Hakk’ ın esması hasebiyle, kendi sureti olan bütün eşyayı, hiçbir şey kendi suretinin gayrı olmamak için hıfz etmesi, yani kendi mertebelerinde muhafaza etmesi koruması kendi suretini hıfz etmesi­dir. Yani kendi suretini korumasıdır. Çünkü suretsiz olan zât-ı latîf, esması hasebiyle türlü türlü su­retler ile zahir olur. Ve kesif suretlerden her hangi bir suretin kendi sûretini hıfz etmesi, Hakk'ın kendi suretini hıfz etmesidir. Yani bu kesif suretlerden her hangi birinin kendi suretini koruması Hakk’ın kendi suretini korumasıdır. Eğer Hak bu vech ile kendi suretini hıfz etmese idi, vücûdda ona misil ve şerik bulunmak lâzım gelir idi.

Halbuki mümkinin kendi zâtı ile mevcûd olması yani varlıkların kendi zatı ile kabil olmadığından bu hâlin aksi sahîh ve sabit olmaz. Bi­nâenaleyh Hak, her şâhid ve zahir olan şeyden Şâhid ve Zâhir'dir. Ve her görünen olan şeyden şahid olunandır. Çünkü vücûdda ondan gayri bir şey yoktur. Gören ve görünen ve gösteren hep O'dur. Şu halde bu âlem Hakk'ın sureti ve zahiridir.

Ve Hak dahi âlemin ruhu ve bâtı­nıdır; ve bu âlemin işlerini ayarlayandır, terbiye edicisidir. Ve âlem hey'et-i mecmûasiyle "insân-ı kebîr" olmuş olur. İnsan-ı Kamil dedikleri de aslında budur. Bütün âlem bir insan-ı Kamil’dir. 

Şiir:

İmdi kevnin hepsi Hak'tır. (bütün bu âlemlerin hepsi Hak’tır)Ve O, benim vücûdum onun vücûdu ile kaim olan Vâhid'dir. Bunun için biz muğtezîyiz, (gıdalananız) dedim (46).

Ya'nî kevn dediğimiz âlem-ı kesretin zahiri ve bâtını hep Hak'tır. Ve O, vücûd-i mutlak-ı vâhiddir ki, benim vücûd-i mukayyedim, onun vücûd-i mutlakıyla kâimdir. İşte bunun için biz O'nun vücûdu ile gıdalanmaktayız; ve O bizim gıdâmızdır, dedim.

Misâl: Buhar derece derece tenezzül edip bulut, su ve buz suretle­rine bürünse, vücûd, buharın vücûd-i vahidinden ibaret olur. Yani buzun vücudu buharın tek vücudundan ibaret olur. 

Ve bu suretlerin vücûdu buhar ile kâim bulunur; ve bu suretler buhar ile muğtedî olurlar. Yani gıdalanmış olurlar. Ve buhar onların gıdası olup, izafî olan vücûdlarında muhtefî olur. Yani gizlenir. Buhar bulut oldu, bulut su oldu, su da buz oldu. Ama bunların bütün varlıklarındaki tek şey buhardır. Yani “Vahid” i buhar, ne oldu şimdi, bulut buhar ile gıdalanan oldu, buhar bulutun gıdası oldu. Bulut suyun gıdası oldu, su da buzun gıdası oldu. Ama aslında onların hepsinin gıdası buhardır. 

Ya ilmi gıdalanmak ne oluyor, burada bahsedilen senin fiziki gıdalanmanı belirtiyor, madde yönünden, gıdalanıyorsun ama şuurun yok, kevn ibariyle gıdalanıyorsun, ama irfaniyet yönüyle gıdalandığı zaman işte sen insan-ı kebir oluyorsun. Yani Allah’ın Zat’ından gıdalandığın zaman “Arif-i Billah” lar zümresinden oluyorsun. 

Bu gıdalanış Allah’ın kevni gıdalanışı ve kesret âlemindeki gıdalanışıdır, fiziki vücuden gıdalanışıdır. Bir de İlahi ilminden gıdalanman var ki bir taraftan fiziki gıdalanmayı anlatırken İlahi gıdalanma için de bunu anlamak mümkün oluyor. Anladığın zaman İlahi gıdadan almış oluyorsun, bu ilmi okuduğumuz zaman vücudumuzun ve ruhumuzun neden gıdalandığını ancak anlamış oluyoruz.

Aksi halde bunlardan hiç haberimiz olmadan yiyip içip yatıp kalkmaktayız, hayatımızı gafilce sürdürmüş oluyoruz, ama hep bizi yaşatan Allah’ın varlığıdır. Nasıl buharın, bulutun, suyun, buzun mutlak gıdası buhar olduğu gibi, buzun bundan haberi var mı? Yok, işte bizim vücudumuzun sisteminin bundan haberi var mı, işte hayvan-ı natık mertebesinde dolaşıyorsak bundan haberimiz yoktur. 

Ama insan-ı natık mertebesine ulaşmışsak her iki yönden de gıdalanmış oluyoruz. İlahi manada gıdalanmamız bizi insan-ı natık mertebesine çıkarmış oluyor. Aksi halde diğer mertebelerde kalmış oluyoruz. Nasıl buhar bulut, su ve buzda gizli ise Hakkın varlığı da gıdalananlarda gizli kalır.

İmdi benim vücûdum O'nun gıdasıdır. Ve biz dahi O'na muhâzî ve mukabiliz. Binâenaleyh eğer sen bir vech ile na­zar edersen benim sığınmam, O'ndan O'nadır (47).

“Euzubike minke” işte bu ondan onadır, Ya'nî Hakk'ın vücûdunun ve hükümlerinin zâhir olması cihetinden biz de onun gıdâsıyız ve gıda gibi onda muhtefîyiz. Evvela O bizim gıdamız, sonra biz O’nun gıdasıyız. Ve bizim vücûdumuz nasıl ki ona gıda olur ise, o da mütekâbilen ve muhâziyen bizim gı­damız olur.

Ve Hak tecellî-i zâtîsiyle, bizim vücûd-i izafîmizi ifna et­tiği vakit, biz O'ndan yine O'na teavvüz ederiz, O'na sığınırız. Nite­kim (s.a.v.) Efendimiz, “euzubike minke” hâdîs-i şerîfiyle bu teavvüze işa­ret buyurmuştur. Bu sığınma zât ve vücûd cihetiyledir; esma cihetiyle değildir.

Esma cihetiyle olan istiâzede “euzubi sake min suhtke” ya'nî "Yâ Rabbi, suht (hiddet) ve kahrından rızâna sığınırız" demek lâzım­dır, Zîrâ Hak ba'zı mezâhirde Râzî; ve ba'zı mezâhirde dahi, Sâhıt ve Kahhâr isimleriyle zahir olur. Bir isminden diğer ismine sığınırız.

Misal: hüviyetleri buhardan ibaret olan muhtelif suretlerdeki buz kütleleri güneşin çıkmasıyla eriyip fena buldukları vakit buhara intikal ederler. Bu surette onların vücudu buharın gıdası olup onda ihtifa ederler, yok olurlar, gizlenirler. Nitekim evvelce buharın vücudu onlara gıda olup onlarda muhtefi olmuş idi. Bu suret dahi onun mukabili oldu. 

Ya'nî Hakk'ın vücûdunun ve hükümlerinin zâhirolması cihetinden biz de onun gıdâsıyız ve gıda gibi onda muhtefîyiz. Ve bizim vücûdumuz nasıl ki ona gıda olur ise, o da mütekâbilen ve muhâziyen bizim gı­damız olur. Ve Hak tecellî-i zâtîsiyle, bizim vücûd-i izafîmizi ifna et­tiği vakit, biz O'ndan yine O'na teavvüz ederiz, O'na sığınırız.[28]

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُم مِّن فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ {الروم/23}

(30/23) “Vemin âyâtihi menâmukum billeyli ve-nnehâri vebtigâukum min fadlih(i) inne fî zâlike leâyâtin likavmin yesme’ûn(e)”

(30/23) Geceleyin uyumanız ve gündüzün O’nun lütfundan istemeniz de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır. 

----------------

Gece uyumak; gece bir bakıma fenâfillah mertebesi bir başa bir deyişle iseviyet mertebesinde olmaktır. Gündüz ise uyanıp çalışma ve onun lütfundan isteme halidir. Buranın halini daha iyi anlamak için terzi Babamızın “10-kelime-i tevhid” isimli kitabının içindeki hal ve yerine bakalım. 

 (Murat Derûni)

----------

Tevhid-i Sıfat Burası onuncu (10.) mertebe Tevhid-i Sıfat’tır, Tevhid-i Sıfat : Sıfatların birliği anlamınadır.

Makamı : “Teşbih” (benzetme)dir. “fena fillah” Allahta fani olmaktır.

Zikri : “Ya Ahad”dır.

Âlemi : “Âlemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir. 

Peygamberi : “İsa”(a.s.) dır.

Lakabı : “Ruhullah” dır.

Kelimesi : “la mevsufe illâ allah” yani sıfatlanmış olan ancak Allah’tır.

Seyri : “Seyri fillah” Allah’da seyir İdrakı : Kur’anı Keriym Ali İmran 3/185 ayetinde

نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِوكُلّ 

“küllü nefsin zaikatül mevti” mealen, her nefis ölümü tadacaktır.” Hali : Kur’anı Keriym Bakara 2/253 ayetinde,

دَنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِعوَآيْ

“ve eyyednahu biruhil kudüsi” mealen, “biz onu ruhül kudüs ile destekledik.” Yaşantısı : Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti. Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar. 

Bu makamın anahtarı ve yükseltisi “Ahad” ismidir, hakikat mertebesinin devamıdır. Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir. 

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır. 

Mertebe-i İseviyyet’in tahsil yeri “Ruhül Kudüs”ün batınen zuhur mahallidir. “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lafızla söylenmektedir diye özetledi. 

Ancak bu makamın olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir, diyerek dersine son verdi. 

Museviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani (الله) “allah” lafzının birinci (1.) () “lâm”ında İseviyyet mertebesinde olanlarda on (10) da yani (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ında kalırlar, ki burası da okunuşu itibariyle “ella”dır. 

O halde onların kelime-i tevhid’leri “lâ ilâhe illa ella” olur. (الله) “allah” lafzının manen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilahlar yok) “illa ella” (ancak ancak) diye hayal âleminde uçuşup durmuşlar, sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilah”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilahlarla baş başa yaşamışlar. İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir. 

Çünkü buradan sonra ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir, ki bu ise, (الله) “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) gizli (ُ) “elif”idir. 

İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu (ُ) “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır. 

İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadıklarından halsiz düşüp öylece kalmışlardır. 

Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir. 

İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece (الله) “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır. 

Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (13.) mertebeye yani (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık. 

Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” (ُ) “elif” çıkmıştı. İşte bu (ُ) “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır. 

Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya (ُ) “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır, çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.

Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz. 

Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır. 

Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar. Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin manasını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar. 

Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen (ُ) “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.

26-9-2001

Mekke-i Mükerreme

Ka’be-i Muazzama

--------------

Tevhid’i Zat Burası onbirinci (11.) mertebe Tevhid-i Zat’tır, Tevhid-i Zat : Zatların birliği anlamınadır.

Makamı : “Tenzih-i ve Teşbih-i Tevhiddir” Cem, yani toplamadır. “Baka billah” (Hakk’ta baki olma) demektir.

Zikri : “Ya Samed”dir.

Âlemi : “Zat âlemi” (Âlemi lahud) Peygamberi : “Muhammed Mustafa” (SAV)dır.

Lakabı : “Habibullah” Kelimesi : “La mağbude illallah- lâ ilâhe illallah” dır.

Seyri : “Seyri meaallah” Allah’la beraber seyirdir.

Suresi : “İhlas Suresi” dir İdrakı : Kur’anı Keriym Ali İmran 3/18 ayetinde

لاهُوََهَ لَا الَهَ الاَّعشَهِدَ اللَّهُ أَن

 “şehidellahü ennehu lâ ilâhe illa hüve” mealen “Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.” Hali : Kur’anı Keriym Ta- Ha 20/14 ayetinde,

لاأنا فاعبدنىعإِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِيعإِذْ 

“inneniy enellahü lâ ilâhe illa ene fabüdniy” mealen “şüphesiz ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et” Yaşantısı: Daha evvelki mertebede Hakk’ta fani olup kendini “kayıp/gaib eden” yok olan salik, eğer bu mertebeye ulaşırsa, tekrar kendine gelir. Fakat bu kendine geliş eski haliyle değil yeni haliyle ve çok latif olacaktır. Onu gören yine eskisi gibi haliyle zanneder. Fakat bu defa o “Hakk ile baki/baka billah” olarak hayatına devam etmeye başlar. 

Bu kişinin ahlakı “tahallaku bir ahlakıllah” hikmeti gereği “Allah ahlakıyle ahlaklanmaktır.” Acaip bir yaşamdır. Muhafazası oldukça zordur. 

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Samed” ismidir. Marifet mertebesinin başlangıcıdır. 

Artık bu kimseler ölmezler, çünkü ölmeden evvel ölüp bu dünyada iken Hakk ile ve Hakk’ta dirilmişlerdir. 

İşte “İhlas’ı Şerif”i ancak bu kimseler gerçek manası ile okuyabilirler ve yaşarlar.

“Kelime-i Tevhid” dahi buraya gelinceye kadar en geniş hali ile bu mertebede ifadesini bulur. Gerçi daha henüz sondaki (ُ) “hu”ya ulaşılmamıştır ama oranın ışıltısı görünmeye başlamıştır. 

“Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.” kelamı ilahisi bu hali ne güzel izah eder. 

Ayrıca “şüphesiz ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et” kelamı ilahisi yine bu hali bir başka yönden çok açık şekilde izah eder. Burada yapılan ibadet “ubudet” ismini alır. İbadet, kulun fiili, ubudet ise, Allah’ın ibadetidir. 

Bu mertebeye ulaşıp “zat âlemi” yaşantısını insanlık tarihinde ilk olarak ortaya getiren kişi “zuhur mahalli” Hz. Muhammed SAV’dir. 

Daha evvelce “tenzih” ile kayıtlanan “mertebe-i museviyyet” idrakı daha sonra “teşbih” ile kayıtlanan “iseviyyet” idrakı bulundukları yerde kalmış (الله) “allah” lafzındaki gizli (ُ) “elif”e ulaşamamışlardı. 

İşte ilk olarak oradaki gizli (ُ) “elif”i müşahade eden, sonra da “tenzih” ve “teşbih”i orada birleştirip kendi varlığında “tevhid” ederek, evvelki her iki mertebeye de gerçek birer şahsiyyet kazandırıp, hakikatleriyle ortaya koyup atıl durumdan faaliyete geçmelerine “İslam” ismi altında sebebolmuştur. 

Böylece (الله) “allah” isminde bir merhale aşılarak, son menzile gelinmiştir. Bu menzile de “âlemi ervah”da kulaklarına “ezanı Muhammedi” okunan “istidatı ezeli” sahipleri ulaşabilirler, diğerlerine yol yoktur, ancak her istidat sahibi de oraya ulaşamaz, çok gayret ve fedakarlık gerekmektedir. 

Bu mertebeyi de belirli bir olgunluk içinde tamamlayan saliğin ulaşacağı bir mertebesi kalmıştır ki o da (الله) “allah” lafzının (ُ) “hu”sudur.

Buradan karşısındaki (ُ) “he”ye ulaşmayı arzu eden gizli (ُ) “elif”, (ُ) “he”nin hasretini çekerek “ah...” etmeye başlar; bu “ah” aslına ve hüviyyetine ulaşma arzusudur ki böylece herşeyi ile bütünleşmiş olacaktır. 

Ne türlü “ah...” olursa olsun, bu muhabbetlerin hepsinin kaynağı “hüviyyeti mutlaka” olan bu (ُ) “hu”dur. Kendileri bu sırrı bilseler de bilmeseler de, bütün aşklar ve muhabbetlerin kaynağı burasıdır. 

Bu sırrı bilen gerçek Hakk aşıklarının sonu Rabb’larına, diğerlerinin ise, sonu nefislerine çıkar. 

(ُ) “hu” esması Allah’ın yakıcı isimlerindendir. Ne yazık ki, bu çok büyük hakikatın farkında olmayan bazı kimseler (ُ) “hu” ismini zikretmeye ve bu yoldan hüvviyyetlerine ulaşmayı muradeden kimselere, olaya tavırla (“hu”cular” (ne demekse!...) lakabını takmakla ne korkunç bir hataya düştüklerinin acaba farkında mıdırlar?...

Konya’ya Hz. Mevlana’yı ziyarete gittiğim bir gündü, “Makam-ı Mevlana”ya girerken, yazılar bölümünde bir levha (hat) çok dikkatimi çekmişti, uzun zaman önünden ayrılamadığımı hatırlıyorum. 

Hattın üst kısmı, geniş bir sahada sadece derinden gelip, uzayıp giden bir “Ah.......”tı Alt kısmında da “Hz. Muhammed SAV” yazmaktaydı, ki bu “Ah...” “AH....MED” idi.

O tablonun hakikatini seneler sonra anlamaya çalıştığımı zannediyorum.

Aradan epey zaman geçtikten sonra tekrar Konya ziyaretine gittiğimde, o tabloyu yine görmek istedim. Fakat yerine başka tablolar koymuşlardı, o tabloyu göremedim. Fakat hatırası halen daha gönlümdedir. O tabloyu nakşeden hattat acaba içindeki hangi muhabbetleri o semboller içinde batından zahire çıkarmıştır, belli ki, Hakk ve Peygamber aşığı bir zat idi. 

Yine bir sohbet esnasında: (1999)

27 senedir sabah namazını Emeviye’de kılmaktayım, varidlerimin gereği her türlü zikr’i çektim. Bir gün Rabbim şöyle buyturdu. Bundan sonra senin zikrin sadece “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ve “hu” olsun, buyurdu. 

Gerçekten de başka birşey söylemeyip devamlı “lâ ilâhe illâ allah” ve “hu” esmasını çok içten ve çok muhabbetle söylemesi ve dinlemeye değerdi. Böylece Rabb-ı has’ının “Hu” esması olduğu anlaşılıyor idi. 

Bahsi geçen kimse Şam Emeviye camiinde tanıdığımız Türk asıllı Hamdi Arabi idi o senelerde (92) yaşında idi. 

--------- 

 Konu hakkın da geniş bilgi. “91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)” kitabımızda mevcuttur oraya bakılabilir. 

 “ İz- -T-B- ”

---------

Bu tarz “huuuu” lafzını çok az kimseden duyma imkanı olabilirdi. O “huuuu” lar aynı zamanda “ah...”lardı. 

Biz yine seyrimize devam edelim. Burada “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illa (10) ella” müşahade (ُ) “hu” lafzendir. 

(Not: (10) “Allah” kelimesi aslında “elif” ile “ellah”dır. Genelde “Allah” diye telaffuz edilmektedir.) Ancak burada sondaki “ella” İseviyyet’teki “ella”ya lafzen benzemekle beraber, manen benzemez çünkü İseviyyet’teki “ella”nın (ُ) “elif”i yok: bu mertebede ise, gizli (ُ) “elif” vardır. O zaman mana “el-la” olur. Baştaki “el” (lam-ı tarif) yani “belirlilik lam”ı sondaki “lâ” ise, gizli (ُ) “elif” ile beşeriyetinden, mutlak yokluğa ve oradan mutlak varlığa ulaşması olur. [29] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاء مَاء فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {الروم/24}

(30/24) “Vemin âyâtihi yurîkumu-lberka havfen vetame’an veyunezzilu mine-ssemâ-i mâen feyuhyî bihi-l-arda ba’de mevtihâ inne fî zâlike leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)”

(30/24) Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır. 

----------------

Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim, Atı at bilir, zîrâ o yârdır; binicinin ahvâlini de binici bilir.

“At”dan murâd cism-i unsurî, “binici’’den murâd rûhtur. Ya’ni at gibi olan cismin ahvâlini yine cisim bilir. Zîrâ kendinin cinsi ve nazîridir. Süvârî olan rûhun ahvâlini de yine kendi cinsinden bir süvârî olan rûh bilir.

His gözü attır ve Hakk'ın nûru binicidir; süvârîsiz ise at işe gelmez.

Cismin sûretine taalluk eden his gözü at mesâbesindedir ve hayvânîdir. Ve rûh-ı insânînin sıfatı ve Hakk’ın nûru olan akıl ve idrâk ise bu atın süvârîsidir. Süvârîsi olmayınca at, kendi hayvanlığı âleminde kalır, bir işe yaramaz. 

Böyle olunca, ah kötü huydan te'dıb et; ve yoksa at şâh indinde redd olur.

At mesâbesinde olan his gözünün görüşünde müstağrak olma! Zîrâ o atın nazarı kötü huyludur. Dâimâ hayvanlık tarafına bakar ve sûret ve tabîat mer’âsini görüp kudurur. Binâenaleyh onu bu kötü huydan vazgeçirmek ve doğru yola sevk etmek için te’dîb ve terbiye et! Aksi halde o atta, şâh ve halîfe-i Hak olan rûh-ı insânînin ahkâmı zâhir olmayıp, hayvâniyyet âleminde merdûd ve metrûk bir halde kalır.

Atın gözü şâhın gözünden yol görücü olur; şâhm gözü olmaksızın atın gözü muztarr olur.

At mesâbesinde olan his gözü, şâh ve halîfe-i Hak olan rûhun gözünden tarîk-ı Hakk’ı görücü olur. Rûhun gözü olmazsa, merci’ini ve maâdını görmekten âciz ve muztarr olur.

Otların gayri ve otlağın gayri her nereye çağırır isen, atların gözü, "Hayır, niçin?" der.

Atlar ancak ota ve otlağa çağırırsan gelir. Bunlann gayri olarak her nereye çağırırsan, o atların gözü, “Hayır, gelmem, niçin geleyim? Orada benim hazzım yoktur!” der. Bunun gibi, cismin gözü sûret tarafına da’vet olunduğu vakit koşa koşa gelir; ma’nâ tarafına çağırılırsa, “Benim orada zevkim ve hazzım yoktur” der, istinkâf eder.

Hakk'ın nûru hissin nûru üzerine râkib olur; ondan sonra can Hak tarafına râğıb olur.

Hakk’ın nûru, ya’ni rûh-ı insânînin sıfatı olan akıl ve idrâk his gözünün nûruna râkib olur ve his gözü gördüğünü akıl ve idrâk nûru vâsıtasıyla muhâkeme ederse, o sıfatın mevsûfu olan rûh-ı insânî hayvâniyyetten yakasını kurtarıp Hak tarafına râğıb olur.

Râkipsiz at yolun resmini ne bilir; caddeyi bilmek için şâh lâzımdır.

Başıboş bırakılan at, hangi yoldan nereye gidileceğini bilemez ve münâsebetsiz yollara sapar. At üstünde binici şâh lâzımdır ki, doğru caddeye sevk etsin!

Bir his tarafına git ki, onun nûru râkibdir; o iyi nûr hissin sahibidir.

Hiss-i hayvânîye değil, hiss-i akıl ve idrâk tarafına git ki, bu akıl ve idrakin nûru havâss-i hayvânî üzerine râkibdir. O nûr-ı mahbûb, hiss-i hayvânînin musâhib ve refikidir. Zîrâ havâss-i hamse-i zâhire, âlem-i sûrette insanı çok aldatır ve hakâyıkı idrâke mâni’ olur. Velâkin nûr-ı akıl ona musâhib ve refîk olursa, muhâkeme ederek onun galatâtını ve hatâlarını bulur. Nitekim sûre-i Rûm’da (Rûm, 30/24) “Muhakkak bunda taakkul eden tâife için elbette nişanlar ve alâmetler vardır!” buyurulur. Ve bu meâldeki âyât-ı kur’âniyye çoktur.

Hissin nûruna Hakk’ın nûru tezyîn olur; "nûr üzerine nûr" un manâsı bu olur.

Havâss-i zâhirenin nûrunu, nûr-ı Hak olan akıl ve idrâk nûru süsler, işte, (Nûr, 24/35) [“Nûr üzerine nûr”] âyet-i kerîmesinin ma’nâsı budur. Zîrâ kuvâyı zâhire, hayvâniyyet mertebesine ihsân-ı İlâhî olan bir nûrdur. Fakat onun üzerine zâid olarak, cins-i inşâna mahsûs bir de nûr-ı akıl ve idrâk ihsân buyurulmuştur ki, Hak Teâlâ tarîk-ı hidâyeti meşiyyeti ile bu nûra gösterir. Nitekim âyet-i kerîmede, [“Nûr üstüne nûrdur; Allah dilediğini nûruna hidâyet eder.”] (Nûr, 24/35) buyurur. Ve bu nûr-ı akıl sâyesinde insan, tarîk-ı Hakk’ın rehberi olan insân-ı kâmilin terbiyesine ihtiyaç olduğunu idrâk eder.

Hisse mensûb olan nûr toprak tarafına çeker; Hakk’ın nûru onu yüksek tarafa götürür.

“Serâ”, merkez-i arz ve nemli toprak ma’nâlarına gelir. Burada, âlem-i ecsâmdan ibâret olan mahsüsât murâd buyurulur. Kuvâ-yı zâhire nûru insanı mahsüsât tarafına ve âlem-i süflîye çeker. Hakk’ın nûru olan akıl onu âlem-i ulvîye götürür.

Zîrâ ki mahsüsât pek aşağı hir âlemdir; nûr-ı Hak deryâdır ve his çiy gibidir!

Zîrâ âlem-i mahsüsât olan cismâniyyet ve sûret âlemi pek aşağı bir âlemdir ve esfel-i sâfilîndir ve pek dardır. Fakat Hakk’ın nûru olan âlem-i ukül, ma’nâ âlemi olduğu için deryâdır ve gâyet geniştir. Havâss-i zâhire, akl-ı kül deryâ- sından tebahhur ve ba’dehû tekâsüf edip aşağıya düşen çiy tânelerine benzer.

Fakat o râkib onun üzerinde iyi eserlerin ve iyi sözün gayri ile zâhir değildir.

O havâsse râkib olan nûr-ı akıl, bir şekil ve sûrette görünmez. O ancak taalluk ettiği ecsâmda güzel eserler ve iyi sözler ile zâhir olur. Zîrâ âkil olan, herkesin hâl ve şânıyla mütenâsib muâmelede bulunur ve sıfât-ı nefsâniyye- sini i’tidâl dâiresine çeker ve halka nâfı’ hizmetlerde bulunur. Bunlar hep aklın eserleridir. Bunların zıddı ise kuvâ-yı nefsâniyye âsârıdır.

Hisse mensûh olan nâr ki, o galîzdır ve ağırdır; gözlerin karası içinde gizlidir.

Bir nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıra galîzdır ve kesîftir ve ağırdır. Bu nûrun taalluk ettiği mahal, gözlerin karasının içidir ve bu kuvvet orada gizlenmiştir. Akıl gözünün nûru ise latiftir ve onun mahall-i taalluku süveydâ-yı kalb- dir. Gördüğünü dimâğa verir ve dimâğdan his gözünün nûruna bi’l-intikal râkib olur.

Mâdemki hissin nûrunu gözden göremiyorsun, o dîne mensüb olan nuru gözden nasıl görürsün!?

Sen nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıranı, vücûdunda bulunduğu halde kendi gözün ile göremiyorsun. Nitekim şâir bu ma’nâyı şöyle söyler: 

Münhasır vâsıta-i rü’yet iken, Göremez kendisini dîde-bile!

Binâenaleyh, o inkıyâda mensûb olan nûr-ı aklı his gözü ile nasıl görebilirsin!? “Dîn”, âdet ve cezâ ve inkıyâd ma'nâlarına gelir. Burada inkıyâd ma’nâsına alınmak münâsibdir. Zîrâ teblîgât-ı enbiyâya ve verese-i enbiyânın nasâyıhına münkad olan akıldır. Serkeşlik akılsızlıktan ileri gelir.[30]

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ أَن تَقُومَ السَّمَاء وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِّنَ الْأَرْضِ إِذَا أَنتُمْ تَخْرُجُونَ {الروم/25}

(30/25) “Vemin âyâtihi en tekûme-ssemâu vel-ardu bi-emrih(i) sümme izâ de’âkum da’veten mine-l-ardi izâ entum tahrucûn(e)” 

(30/25) Emriyle göğün ve yerin (kendi düzenlerinde) durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra sizi yerden (kalkmaya) bir çağırdı mı, bir de bakarsınız ki (dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz. 

---------------

Yeryüze ve gökyüzü nasıl ki dünyamızı içten ve dıştan saran unsurlar ise bizlerinde bedenimiz yeryüzümüz ve gönlümüzde göğümüzdür. Allah c.c. göğü yükselttim dediği gibi bizler eğer hayali bir yaşantı içinde isek gök ve yer bitişik bir haldedir. Bunun irfani bir eğitim ile nefsin kıyam ederek gönül göğünün yükseltilmesi ile belli bir düzende dengede durması gereklidir. Ve müşahade hali ile bakar.

İşte daha dünya hayatında bu idrake erişmeyen bu hale ölümünden sonra ahirinde hayali olarak bakar. (Murat Derûni) 

----------------

وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ {الروم/26}

(30/26) “Velehu men fî-ssemâvâti vel-ard(i) kullun lehu kânitûn(e)”

(30/26) Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca O’na âittir. Hepsi O’na boyun eğmektedirler. 

----------------

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

30.26 - Ve lehû men fis semâvâti vel ard, kullul lehû kânitûn. 

Diyanet Meali: 

30.26 - Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca O'na âittir. Hepsi O'na boyun eğmektedirler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

30.26 - Hem Göklerde ve Yerde kim varsa onun, hepsi ona divan durmaktadır.

-------------------

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de çok açıktır.

“Göklerde ve yerde men-kim varsa yalnızca O'na âittir.”

“Hepsi O'na boyun eğmektedirler.” Hakk’a boyun eğmek kulluğun görevidir ve vefadır. Bu ayet-i kerîme ile yeryüzünde ve gökyüzünde olan insan-dabbe sülâlelerinin vefakâr ve değer bilir olanlarından bahsedilmektedir.

 Geçtiğimiz sayfalarda ise bunların Allaha inanmayıp batıla iman, Allaha küfredenlerinden bahsedilmişti. Demekki aynen bizim sülâle neslimizin durumu ne ise, onlarında-yani gökyüzü insan-Dabbe-sülâlerininde, aynı hallerde olduğu açık olarak belirtilmektedir. [31] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الروم/27}

(30/27) “Vehuve-llezî yebdeu-lhalka sümme yu’îduhu vehuve ehvenu ‘aleyh(i) velehu-lmeselu-l-a’lâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)”

(30/27) O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O’na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

----------------

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

30.27 - Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhû ve huve ehvenu aleyh, ve lehul meselul ağlâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm.

Diyanet Meali: 

30.27 - O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O'na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O'nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

------------------

NOT= Yaratma “yebdeu-mebde” Mebde ne anlama gelir? Sözlükte “başlamak, meydana gelmek; bir işi başlatmak, icat etmek” anlamında bed' ve “geri dönmek; yeniden yapmak, bir işe ikinci defa başlamak” manasında avd (avdet) köklerinden türeyen mebde' ve meâd zaman ismi olup “başlangıç ve yeniden dönüş zamanı” demektir. (Özervarlı 2003: 211)

------------- 

 NOT= “197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor” İsimli kitabımızın geçmiş sayfalarında hakikat ve marifet mertebesi itibariyle “yaratma” diye bir halin olmadığını, bunun karşılığının, “zuhur ve tecelli” olduğunu bildirmiştik. Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de “yaratma” diye çevrilen kelime “yebdeu-mebde” batında olan hakikatin “zuhur ve tecelli” ile meydana gelişidir. “ İz- -T-B- ”

------------

“Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O'nundur.” İnsan oğlu sülâsi bu isim ve sıfatların ortaya çıktığı ve yaşandığı sahadır. Bu yüzden gökyüzünde de diğer arzlarda olan İnsan-dabbe-sülâleri de oralarda bu isim ve sıfatları ortaya getirmektedirler.

 “- O, başlangıçta yaratmayı-“zuhuru” yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O'na göre (ilk yaratma-dan)”zuhur’dan” daha kolaydır.” Bu faaliyetler yeryüzünde olduğu gibi dökyüzünde de olmaktadır. 

 “O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[32]

 “ İz- -T-B- ”

------------

 Mesnevi-i Şerifteki aşağıdaki bölüm bu âyet açıklaması hakkında faydalı olacatır.

 Bu ihtilâfların, yolun hakîkatinde değil, sûrette zâhir olduğu beyânındadır.

 O, Îsâ’nın bir renkliğinden koku almadı; ve Îsâ'nın mizâcının küpünden huy tutmadı.

 Yüz renkli elbise o safâ küpünden, sabâ gibi sâde ve bir renk olurdu.

 O hîlekâr vezîr, Îsâ (a.s.)ın nübüvvetinin birliğinden koku almadı ve cenâb-ı Îsâ'nın sûrete âit taayyün küpünde gizli olan nebevî mizâcından huy tutmadı. Çünkü o küpün içinde sâf ve berrâk olan bir nübüvvet nûru var idi ki, yüz renkli elbise gibi olan muhtelif inançlar ve mezhepler erbâbı o safâ küpünden, sabâ rüzgârı gibi latîf ve sâde ve bir renkli olur; ve bâtıl muhtelif inançlardan kurtulur idi.

 Ba'zı nüshalarda "çün ziyâ" yazılmıştır. "Ziyâ" da bir renk olması i'tibâriyle ma'nâ değişmez.

 Kendisinden usanç hâsıl olan bir renklik değildir; 

belki balık ve berrâk tatlı su misâlidir.

 Cenâb-ı Îsâ'nın mizâcının küpünden hâsıl olan bir renklik, insanı bıktıran ve usandıran bir renklik değildir; belki o bir renklik berrâk tatlı suya ve onda gark olanlar da balıklara benzerler. Balıkların hayatı sudan olup, ondan bıkmadıkları gibi, o bir renkliğe dalanlar da, öylece ondan hayat bulurlar ve aslâ usanmazlar. "Berrâk su"dan kasıt mutlak vücûd ve "balıklar"dan kasıt da "fânî-fillâh" olan evliyâullâhdır.

 Gerçi karada binlerce renkler vardır; balıkların kuruluk ile çekişmeleri vardır.

 Karada ağaçlar, dağlar, çiçekler ve çayırlar gibi binlerce muhtelif sûretler vardır; deniz ise bir renkte olan sudan ibârettir. Fakat balıklar karaya çıkınca çırpınır ve ölürler. Bundan dolayı onların kuruluk ile başları hoş değildir. Evliyâullâh da birlik denizinden çokluk âlemine çıkınca, onların bu çokluk ile başları hoş olmaz.

 Misal verilen balık kimdir ve deniz nedir? Tâ ki Melik-i (Azze ve Celle)ye benzesin.

 Biz mutlak vücûd ile insân-ı kâmili deniz ile balığa benzettik; fakat deniz ile kulun vücûdu, mutlak Melik olan Hak Celle ve Alâ Hazretleri'ne nispeten birer hiçten ibârettir; fakat Hak Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm'de: 

 (Rum, 30/27) “ve lehul meselül a’lâ fîs semâvâti vel ard”

“Göklerde ve yerde Allah için yüksek misaller vardır" buyrulduğu için, zihinlere yaklaşık olarak bu ma'nâyı bi¬rer misâl verme ile izah etmek istedik.

 Vücudda yüz binlerce deniz ve balık, o ikrâm ve cömertlik önünde secde ederler.

 Oysa bu göreceli varlık âleminde yüz binlerce deniz ve balık o Melik (Azze ve Cell) Hazretleri'nin ikrâmı ve cömertliği huzûrunda baş eğmişlerdir.

 Nice lütuf yağmuru yağıcı olmuştur; tâ ki onunla o deniz, inci saçıcı olmuştur.

 Göreceli varlık âleminin denizi, inciler peydâ edebilmek için, pek çok ilâhi lütuf ve ihsân yağmurları yağmıştır.

 Bulut ve deniz, cömertlik öğrenmek için, ne kadar kerem güneşi parlamıştır.

 İlim ışığı suya ve toprağa çarptı da, yer tâneyi kabûl edici oldu.

 Allah Teâlâ'nın her şeyi kaplamış olan ilminin aydınlığı, mâdenden olan suya ve toprağa aksetti de, yer tohumu kabûl etti ve onu terbiye ederek filizlendirdi.

 Toprak emîndir ve ona her ne ektin ise, hıyânetsiz onun cinsini kaldırdın.

 Bu emînligi, adâlet güneşi onun üzerine doğduğu için, o emânetten bulmuştur.

 Adl, ilâhî isimlerdendir ve ma'nâ i'tibâriyle zulmün zıttıdır; ve zulüm, bir şeyi kendi yerine koymamaktır. Bundan dolayı emînlik adâlet ve hıyânet zulümdür. Âlemin tamâmı ilâhî konulmuş kâideler dâiresinde dönerek, bu kâideye tutulmuş olarak kâinâtın bütün zerrelerinin vazîfelerini yerli yerinde yapmaları, Hak Teâlâ Hazretleri'nin güneş gibi olan Adl ilâhî isminin gereğindendir. Bunun netîcesi olmak üzere toprak, ekilen tohumu emânet olarak en mükemmel şekilde kabûl ve terbiye eder.

 Hakk’ın nişânı, ilkbaharı getirmedikçe, toprak sırları âşikâr etmedi.

 İsim, isimlendirilenden haber verdiği yönle, Adl ismi de, isimlendirilen olan Hak'dan haber veren bir nişândır. Bundan dolayı Hakk’ın nişânı olan Adl ismi, ilkbaharı getirmedikçe, toprak emânet elinde gizlediği tohumları ve bitkileri meydana çıkarmadı.

 Bu haberleri ve bu eminliği ve bu doğruluğu bir âdene veren O bir Cevâd'dır.

 Mâdenden ibâret olan toprağa ekilen tohumu saklamasını ve ekilen tohumu bahar mevsiminde cinsi cinsine vermesini bildiren ve öğreten o eşsiz olan mutlak Cevâd Hazretleri'dir.

 Onun fazîleti, bir mâdeni tâze kılar; kahrı da akılları kör eder.

 Hakk’ın fazîleti ve inâyeti mâdenlere akılları hayrette bırakacak şeyler yaptırır; fakat kahır ve celâli de akılların basîret görüşlerini kör eder. Örneğin kılı kırk yaran akıllara, bu kadar güzel san’atları içinde barındırıcı olan âlemin san’atçısı olmadığına, hükmettirir.

 Cânın ve gönlün o coşkuya tâkatı yoktur; kime söyleyeyim? Cihânda bir kulak yoktur.

 Hakk’ın cemâlî ve celâlî isimlerinin eserlerinin coşkunluğunu idrâke cânın ve gönlün tâkatı yoktur. Cihânda bu coşkunun sırlarını dinleyecek bir kulak bulamıyorum. Kime söyleyeyim? Çünkü coşkunun eserleri kader sırrı ile alâkalıdır ve kader sırrına vâkıf olmak hasların hâssının seçkinlerinin isti'dâdı içerisindedir. Her canda ve her gönülde bu sırlara vâkıf olmaya tâkat ve isti'dâd yoktur.

 Her nerede bir kulak var idiyse ondan göz oldu; her nerede bir taş var idiyse ondan yeşim oldu.

 Bu isimlerin sırlarını dinlemeye ve anlamaya isti’dâdlı olan kulaklar, Hakk’ın fazîlet ve inâyetinden, o sırları müşâhede mertebesine ulaştı; ve âdi taşlar dahi o fazîlet ve inâyetten yeşim denilen kıymetli taş oldu.

 "Yeşim" yahût "yeşb" denilen taş, Çin taraflarında bulunur ve beyaz ve siyah renkte olur; ondan yüzük ve kıymetli fincanlar yaparlar.

 Kîmyâ yapıcıdır; kimyâ ne olur? Mu'cize bağışlayıcıdır; sîmyâ ne olur?

 Bu beyt-i şerîfte bahsedilen kimyâ, günümüzde okullarda okutulan kimyâ değildir. Esâsen ilimler iki kısımdır; birisi açık ilimler, diğeri gizli ilimlerdir. "Açık ilimler" okullarda öğrenilen günlük hayatta kullanılan ilimlerdir; "gizli ilimler" erbâbı indinde gizli tutulan ilimlerdir. Bunlar da beş çeşit olup, "gizli beşler" derler. Onlar da şunlardır: Kîmyâ, lîmyâ, hîmyâ, sîmyâ ve rîmyâ isimleriyle isimlenmişlerdir. Bu beyt-i şerîfte bunlardan kîmyâ ile sîmyâdan bahsedilmiştir. Bunların her birerlerinin ayrı ayrı ta'rifleri vardır, burada anlatılması konumuz dışındadır. "Kîmyâ" elementsel parçalardan oluşmuş olan "iksîr"dir ki, bilenler ender olup, saklarlar. Bu iksîr bakıra ve kalaya karıştırılsa altın olur. Batılılar yakın zamana kadar, altın tabîatta basit olarak bulunur ve zerreleri diğer basit ma'denlere dönüşmez iddiâsında bulunur ve iksîr ile uğraşanlarla alay ederlerdi. Ne zaman ki son zamanlarda elektron teorisi netîcesinde basit ma'denlerin zerrelerinin birdiğerine dönüşebileceği anlaşıldı; alaylarının cehâlete dayandığı ortaya çıktı.

 "Sîmyâ", hakîkati olmayan birtakım hayâllerdir ki, erbâbı, kendisi önünde hazır olanlarda bu hayâlleri bu ilim vâsıtasıyla îcâd eder ve seyredenleri hayrette bırakır. Şimdi beytin ma'nâsı şöyle demek olur: 

 Kîmyâ nedir ki, mutlak Cevâd Hazretleri'ni kîmyâ ta'biriyle methedelim? O kîmyânın halk edicisidir. Sîmyânın ne kıymeti vardır ki, O'nu sîmyâ diye methedelim. O sîmyânın üstünde olan hârikulâde mu'cizeler bahşeder.

 Bu senâyı söylemek benden senâyı terktir; çünkü varlık delîlidir ve varlık ise hatâdır.

 Benim Hak Teâlâ Hazretleri'ni methetmek için söylediğim sözler, benim mertebeme göre medhi terk etmek demektir; çünkü O'nun varlığı karşısında başka varlıklar da isbât etmiş olurum; ve başka varlıklar ispâtı ise hatâdır.

 O'nun varlığı önünde yok olmak lâzımdır; varlık nedir? O'nun huzûrunda fenâ bir haldir.

 Beytin orjinalindeki "Kûr ü kebûd" ta'bîri Bahâr-ı Acem ismindeki sözlükte kara gün ve fenâ hâl ve gam ve keder ma'nâlarından kinâye olarak gösterilmiştir. Çünkü bu kelime "kûr" ile "kebûd" kelimelerinden oluşmuştur. "Kûr" [kör] Türkçe’de de aynen kullanılmakta olup, gözü görmeyen kimseye denir. "Kebûd" mâvi renk olup, Acem diyârında mâtem alâmetidir; bunların ikisi de fenâ bir hâli bildirir. Ya'ni hakîki varlık olan Hak karşısında bu göreceli varlık nedir? Onun huzûrunda fenâ bir hâl olan kördür ve mâtem alâmetidir.

 Eğer kör olmasa idi ondan erir idi; güneşin sıcaklığını anlar idi.

 Eğer göreceli varlık kör olmasa idi, hakîki varlığı müşâhede eder ve O'nun istiklâli karşısında kendisinin hiçliğini anlayıp erir idi; ve o zaman güneş gibi olan Hakk’ın Zâtının tecellîsindeki harâreti hisseder idi.

 Eğer o ayrılıktan mâvi olmasa idi, bu bucak buz gibi donar mı idi?

 Aşağıların aşağısı olan o göreceli varlık âlemi, eğer latîf olan hakîki varlık olan Hak'tan ayrıldığından dolayı mâtem rengine bürünmemiş, olsaydı, bu tabîat bucağı buz gibi donup, kesîf olur mu idi?[33]

----------------

ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {الروم/28}

(30/28) “Darabe lekum meselen min enfusikum hel lekum mimmâ meleket eymânukum min şurakâe fî mâ razeknâkum feentum fîhi sevâun tehâfûnehum kehîfetikum enfusekum kezâlike nufassilu-l-âyâti likavmin ya’kilûn(e)”

(30/28) Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz. 

----------------

“Darb” “Darb-ı Mesel” sözlkte Atalardan gelen ve onların yüzyıllar içindeki tecrübe ve müşahedelerine dayalı düşüncelerini öğüt ve hüküm şeklinde nakleden anonim mahiyette kısa ve özlü söz. Anlamındadır.

“Zikir” de hatırlatma, anma anlamınlarına gelir…

“Darb-ı Zikir” Darb-ı esma" ya da "darb-ı zikir" denir. Toplu zikirlerde mürşidin idaresinde ayakta ve kısmen oturarak devrân yapılır.

Sizin nefsinizden “darb” etti misal verdi ve bunu hatırlattı. Kölelik hükmü zâhirde günümüzde uygulanmaktadır. Kişinin varlığında olan melek ve kuvveler ve esmâlar[34] onun emrinde olduğu için bir bakıma köleleri gibidir. Nefsi emmaresi istikametinde kullandı mı? Hem sorumlu olmakta hemde ayrı ayrı ilahlar kabul ederek ortaklar koşmaktadır. Tabii bu hayali bir tiyatodan başka bir şey değildir. Bunun yerli yerince tesis edilmesinde Halveti usülünde “dabrı zikir” denilen devran adabı vardır. (Murat Derûni) 

------------ 

 Not= Terzi Babamın Osmanlıcadan çevirdiği “-8-Tuhfet-ul Uşşaki” kitabından devran adabı bölümünü aktaralım. 

------------ 

"DEVRAN","DEVİR", "DÖNME", "SEMA" HAKKIN-DADIR

Bütün Turuk-u Aliyyenin cehrisinden, bilhassa Halvetiyye'i Uşşakiyye'de zikirle yapılan devranın rumuz ve esrarına binaen, büyük pir'anın içtihadile bu erkan üzere kabul edilmiştir.

Devranın şer'i delili: Esteizu billah: 

"Veteral Melaikete haffine min havlil arşi yüsebbi hune bihamdi Rabbihim ve kudiye beynehüm bilhakkı ve kılel hamdü lillahi Rabbil âlemiyn" (Zümer 39/75) Mealen: 

(Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların arasında adaletle hüküm olunmuştur" Övgü âlemlerin Rabb-ı olan Allah içindir) denir Ayet-i Kerimesinde müfessirler (Haffin) ey: "daire-i zakirin" (dönerek zikredenler) diye tefsir etmişlerdir.

Arş-ı Â'lânın etrafını Melaike-i Kiramın tesbihlerle zikirlerle devran ettikleri cihetle, namazın nasıl insanların ibadetini camiğ olduğu gibi devran da Arş Melaikesinin ibadetini camiğ'dir.

Keza Kabe-i Muazzama da huccac-ı Kiram Kabe-i Muazzamayı "lebbeyk" diyerek tavaf etmeleri ve Ka'be etrafında yedi defa devran etmeleri gibi Tarikat-i Aliyyede İsmi Celal, Hu, Hay, Kayyum, Vahid, Ehad, Samed, Allah ismi şeriflerinin herbirinde yedişer defa devran edilir.

Evvela oturarak halka suretiyle zikr olunur, zira Hadis-i Şerifte, "İza merertüm bi riyadıl cenneti ferta'ku min semeri he kalü ev ma riyadül cenneti kale halakazzikra" buyurulmuştur. 

Yani "Cennet bahçelerine uğrarsanız meyvelerinden yiyip lezzet alınız" Eshab-ı kiram: "cennet bahçeleri nedir"? ya Rasulullah diyerek, suallerine cevaben, "Halakazzikri" buyurup "zikir halkalarıdır", diye aleyhisselatu vesselam Efendimiz, halka sureti ile yapılan zikr-i, cennet bahçelerine benzetmiştir. 

Bu sebepten bağdaş kurma şekliyle oturulmayıp, halka ve daire şeklinde oturulur. Zira tevhid usulünü, asli şekliyle ifa etmek lazımdır.

Evvela halka şeklinde yapılan zikr'in işareti, "vahdet-i zati'ye mihver-i (merkezden geçen hat) ehadiyettir". 

Vahdet-i zatiyenin zuhuru olan Ehadiyet-i Zati'ye bağlı olan "feyz-i Akdes" "en Mukaddes feyz'in" "feyzi Mukaddes-e" "Mukaddes feyz'e" tecellisinin suretini, Mürşid evvela yanlız olarak "fe'lem ennehu la ilahe illallah" diyerek zikre başlamasıyla gösterir. 

O feyz-i Akdes'in feyz-i Mukaddesin Ehadiyyetiyle zuhuruna dairede bulunan saliklerin bir ağızdan "la ilahe illallah" demekle gösterirler. 

Mürşid'de beraberce söyler.

 Vahdet-i Zati'ye ile Ehadiyet feyzinin, "ilmin ma'lum ile mutabık"ını yani "ilim (malum'a) bilinene tabidir" hakikatini ima ve anlamaya işaret olmuş olur.

Kelime-i Tevhid, makam-ı fena fillah'a ulaştırıncaya kadar zikir edilip, "harfi mahreç" (boğaz harfi) (*) tayininin zamanına kadar mahviyyette, harf ve mahrecsiz yalnız halka olarak "darb" (kalbe vurdurarak) zikr-e başlanır ki: zuhur batın-a dayalı, batın (iç) zuhurla (dış) meydana geldiğine ima ve işarettir. 

(*) Harfi mahreç (boğaz harfi) zikr normal seyrini sürdürürken vakti geldiğinde yavaş yavaş ağızdan boğaza indirilir, nefes kontrol edilerek bir ahenk üzre zikr-e devam edilir, sesin bir kısmı boğazdan çıkar buna harfi mahreç denir. “ İz- -T-B- ” Sonra tevhid fenafillah'ta tamam olunca zikir kesilir, ilahi okunmaya başlar, bu da: bezmi elest âleminde (elestü bi rabbüküm) hitab-ı izzetle Ruhların ilahi lezzet ve istiğrakına (gark oluş) larına tenbih ve işaret olmak üzere müstağrak bir suretle dinlenir. 

İlahi bitince Ruhun tevhidle urucunu, (yükselmesini) ve Ruhun Elest hitabı ile cezbelenmesini ve fenafilllahta ruhların seyr-i fil esma'sını (isimlerde seyr) esma mertebelerinde Ruhun mertebeleri gereği seyr-i fil esmada, sıfata lailahe illallah seyri ila Alah'tan (Allah'a seyr) sonra seyr-i fillah-ı (Allahta seyr) göstermek için cisimde Ruhun haline tabi olarak uruc (yükselme)yi göstermek için devrana kalkılır. 

Ayakta okunan ilahi ile Ruhun yükselmesinde Hakk'a tam bir alaka ve Hak ile Hak olmak alaka ve tayinden tamamiyle sıyrılmış istiğrak haline olan cezbelenmenin suretidir.

Sonra: Halvetiyye devranın usulünde, el ele tutmadan, hem devran, hem zikre başlanıp bir kere sağa, bir kere sola, darb-ı zikir (zikirle vurdurarak) devam edilir ki: bu da makam-ı Vadiyyet sıfatının suretidir. 

Sağa sola darb-ı zikir ise Vahidiyyetin Ehadiyyetle, Vahdet-i Zatiyyenin alakasına işarettir. 

Bu şekilde devran edilmeye devam edilir. Sonra el ele tutulduğu halde devran edilir ki: Vahidiyyetin Ehadiyyetle ve Vahdet-i zatiyyenin bağlantısına işarettir.

İsmi Celal (Allah ismi) devranında evvela harf ve lafz (ses harfi) ile sonra darb-ı zikir ile zikir edilen Vahidiyyetin; Ehadiyyetin zahiri olduğuna harf ve lafz ile zikir edilerek telinin (ima) ve işarettir. 

Vahdet-i Zatiyye ile Ehadiyyet-i Zatiyyenin, Vahidiyet-i sıfatiyye ye nisbeti ile batın, batnu'l-butun (iç, için içleri) olmasına ima yoluyla darb-ı zikir ile devran olunur.

Sonra: Vahidiyyet sıfatının mertebeleri tamam olur ve tecellisini göstermek için kolları omuzlara koymak, yani sağ el arkadan omuza sol el arkaya konmak, zuhur sıfatı ile olmasına işarettir.

Sonra: Hu ismi şerifine başlanıp Vahdet-i zatiyye hüviyeti batine 

Ve suret-i hüviyet ise, Vahidiyyet sıfatı olmasına işaret olmak üzere Bir kere batına; bir kere zahire meyil ile zikir edilir, 

El ele olmak hüviyetin alakası, Kol kola olmak hüviyetin zuhuru namına işaret olduğu gibi, hüviyeti zatiyye itibari ile sıfatın hakikatlerinin diğerine mukabil gelmesi hüviyetin sıfat mertebeleri ile zuhuruna ima ve işarettir.

 Sonra: Zuhur mertebeleri olan 18 adedini kapsayan HAY ismi şerifi ki: Esma mertebeleri olan 1000 adedi ile çarpıldığında 18 bin âlemi siryan-ı (tesir, yayılma) sırrı hayat ile Hay olup, Nur'un sabitliği ile daim ve kaim olmakla sırrı siryan'ın suretini zahir ve zahir oluş, devran-ı ile gösterdiği gibi HAY ALLAH KAYYUM ALLAH ismi şerifleriyle devran-a başlanır ki: mahviyetten sonra taayyünün aynına hayat-ı zulmetiye mukabil hakikatte, hayat-ı hakiki Kayyumunu zuhuruna işaret olarak 18 kere devran edilir. 

On sekizden sonra yalnız HAY ismi şerifi sür'atle devran edilerek tamamlanır ki: Kayyumiyetin aynı hayat, hayatın aynı Kayyumiyet feyzinden ibaret olup sür'atle, tecelli mertebelerinden biri gibi göründüğünden hayat-ı kayyumiyetten, kayyumiyyet hayattan ayrılmadığından bir zuhurda toplanmış olmakla yalnız HAY ismi seriliyle bir birini takip eder şekilde buyurulmuştur.

Sonra Cem-ül Cem (toplulukların topluluğu mertebesinde) müşahadesinde VAHİD, EHAD, SAMED, ALLAH Esma-i şerifleriyle devran edilip KAVS'in (*) tecellisinde, Kavs-i imkan mertebeler sebebi ile kavs-i vücub'e ayna olduğunu göstermek için de Vahid → Ehad'ın zuhuru, Ehad → Samed'in zuhuru, Ehad mertebe-i cami-i'nin (toplu mertebe) zuhuru olduğuna ima yoluyla toplu olarak zakirinin her birinin zuhuruna diğerinin sadr-ı (gönlü) mukabil (karşılıklı) olarak devran edildiği düşünülerek 12 defa devran ile tamamlanır. 

(*) Fe Kane kaab-ı kavseyni ev edna (necm 53/9) Kavs-i vücub, Kavs-i İmkan tasavvufta varlık vücut mertebelerinin izahında kullanılır. Vacip (ezeli olan) İmkan (sonradan var edilen) e denir. Mübarek geceler ve bayramlar kıtabımızın Ml'rac kandili bölümünde izahat vardır. 

“ İz- -T-B- ” Kavseyn'in sırrına, bir kere sağa, bir kere sola döndürmek sureti ile işaret edilmiş olur. 

Her esmanın devranında daire ortasına yani mihver-e, mürşid'in girmesi derece derece, mertebe mertebe, vasıta ve vakalet olduğuna işarettir. 

Diğer mürşidlerin o makama alınmaları ise, Hüviyeti Zatiyye'ye nisbeti ile (mensub, bağlı) bütün esma ve sıfatların hakikatlerinin müsavi olarak, alakaları itibariyle mihver Esma ve Sıfatın taamında (gıdası kabul edilen) Mertebe-i Zatttan bütün Esmanın Hüviyetlerine o nokta-i zattan feyzin zuhuru ile Esma mertebelerinin tayin'e (ayrılma ortaya çıkma) tahkik'a (hakikatlerine) işaret edilerek İsm-i A'zam'ın her mertebede zuhuru, Zahir İsm-i Şerifin saltanatı olduğu gibi, her isminde İsm-i Azam'dan hassa (hususi) bir zahir oluşa nisbet-i mensubiyeti bağlılığı bulunduğu itibariyle bütün esmaların arasında müşterek olduğunu göstermek için de Mürşid mihver noktasında, kendi mihverinde kendi kendinde olarak dönmeğe (devran-a) başlar. 

Devran halkasında olanlar tarafına teveccüh'e (yönelme) başlar, İsm-i A'zam'ın nispetinde, bağlılığında, eşitliğini devran suretiyle ima için gösterir.

Ey salik-i hakiki: Ledünni hakikatler'den (Allah'ın yanındaki hakikat) suret-i devrandan, Ruh devranı'na uruc (yükselme) için devranda salikler kemaliyle huzur, tecrid tam temizlenme ve istiğrak (gark olma) haliyle devran etmeleri lazımdır ki: vücut-u unsuri türab-i unsurlardan (Toprak, su, ateş, hava) meydana gelmiş olan bu toprak beden, Nur-u Esma, ef'al, sıfattan hissedar olarak tahkik makamının kıdeminde suretten taklidden azade olarak, Allahhümme hallisna amma süeke vel hadaye nevari tecellake ya Rahimü, ya Raşidü, ya Saburu, ya Gafuru ya Allahu Allahım bizi senin dışındaki şeylerden halas eyle ve tecelliyatın nuruna gark eyle. Tarikat-ı Aliye-i Mevleviyye devranında ise sırrı nefih, gayb'den feyz alan zuhurdan harfsiz ve sessiz KÜN (OL) emriyle hakkıyla olunan tecelliden sonra ef'al, sıfat, zat mertebelerine ima yoluyla üç def-a Cem-i fark ile beraber devran. 

Biri, vahdet-i zatiyye ilmindeki: Şe'ni (her an yeni oluşum) ima, Biride Ehadiyyet-i Zatiye'yi bilinende ayırma, belirleme mertebelerine işaret;

Üçüncüsü de vahidiyet sıfatıyla belirlemeye işaret olmak üzere devran edilir cem, birlikte fark ile sema bitirilir. 

Mesneveyi şerifin başında, Biş nev ez ney çün hikayet mi künend, 

Ey cüdayiha şikayet mi küned. 

Şu ney'in nasıl şikayet etmekte olduğunu dinle, Onun nevası ayrılık hikayesidir. (Tahir'ül Mevlevi) Kudsi ifadeleri bu sırrı da ima ve işaret olabilir. Bununla beraber Mesneviy-i Şerifin baş tarafına fakirane ilavemiz olan ifademiz şudur:

Ey garip, Âlem nasut-u halk, Gir mahv-a kıssa-i lahut-u Hak, 

Ey garip. Âlem ve insanlar halktır, Mahviyyetle bakarsan, anlarsın İlahi Hak'tır.

Beytiyle farkta makam-ı Cem-i taleb manasına olan suali, bişnev (dinle) ile cevapları cem ile beraber fark-ı ima olmuş olur ve Esmaları umum Piran Kuddesellahu esrarahüm fehmi külli hazaratın erkanları necib'in esrar-ı birlikte olduğu ehli karar ve şuhutta beyandan istifade edilmiştir.

Halvetiyyeyi Uşşakiyyede devrandan sonra sıra ile zikre başlanır, bu da: Cem ile beraber fark-a işarettir. 

 Devran Cem-e işaret olduğu gibi bu surette seyr mertebelerinin hepsine cami olmuş olur,

1. ki birinci seyr, Hakk'tan Halka'dır.

Semahaneye zikir için girmek, halkıyyetten soyunmak, gizlice yükselmektir. 

Sonra, zikr-e meşru ikinci seyr'dir 

2. ki: Kesiyr-i fehmül Hakk (Hakk'ın çokluk ile zuhuru) mertebesine işarettir.

Esma zikirlerinin çeşitleriyle zikr, gizli mertebede seyrandır. 

Sonra yalnız yapılan Seyr-i minel Hakk, ilel halk (Hakk'tan halka)dır 

3. ki: Cem ile birlikte farkın rumuzu işaretidir. 

4. Dördüncüsü, zikirden sonra hücrene (kendi yerine) dönmektir. Dördüncü seyre işarettir ki: Seyr-i filhak bilhakk (halkta Hakk ile seyr)dir.

Ey salik-i hakiki: 

Mukarrib (yakın) lardan olmak istersen, son derece edepli ol, her kişinin yakınlık mertebesi, edebin derecesi nispetindedir.

Semahaneye girerken zahir, batın külliyetinle teveccüh (yönelerek) gir. Zikrullaha başlarken aklın, fikrin, ruhun, kalbin, zahiran, batınen, hepsi birden, bütün masiva (Hakk'tan gayri her şey) den alakayı keserek tamamiyle her yönüyle Hakk'a müteveccih ol. 

Bütün vücudun vücud-u vahid hükmünde olarak zikrullah'la meşgul ol. 

Bitinceye kadar o teveccühü arttır ki: Feyzinde ünsiyetinde (yakınlığında) zuhur eylesin. 

Zuhur eden tecellilerle kayıtlı olma, tam ve kemal üzere olan teveccühten bir vakit ayrılma, 

Ta ki: bütün vakitlerde bu hali kendine mal eyle ki: 

Fe eynama tüvellü fesemma vechullah (Bakara 2/115) Mealen:

(Nereye dönerseniz Allah'ın vechi ordadır) seyr'inde, sırrında kaabiliyyet meydana gelsin ki: sen sülük'tan temizlenmiş bir ayna gibi ol ki: Cila nispetinde tecelliyata nail olasın.

Eşref Rumi kuddise sirruhul aziz sırrı devran risalesinde, kendi zevk tecellileri üzere ayrıca devran'in esrarını beyan etmişlerdir.

Allahümme ekamna mütecelliyati zatike ve ademna tebdinati sıfatike ya mütecelli, ya Allah.

Ey Allahım bizi zatinin tecellilerine kaim eyle, sıfatlarının tebeddülatına da daim eyle ey tecelli eden ey Allah.[35]

“ İz- -T-B- ”

----------------

بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَن يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ {الروم/29}

(30/29) “Beli-ttebe’a-llezîne zâlemû ehvâehum bigayri ‘ilm(in) femen yehdî men edalla(A)llâh(u) vemâ lehum min nâsirîn(e)” 

(30/29) Fakat, zulmedenler bilgisizce nefislerinin arzularına uydular. Allah’ın (bu şekilde) saptırdığı kimseleri kim doğru yola iletir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.

----------------

Nefsi emmarenin zulmet karanlığında vehimden başka bir şey olmadığı için hakikat bilgisinin kırıntısından eser yoktur. Be nefsi emmarenin arzuna ve hükmüne uydular. “Dall” delalet üzerine olanları “men” kim doğru yola iletir. Ancak hakkın hüviyeti ile hüvesi hüvesine olmuş bir irfan ehline tabii olması lazımdır. Ama sapmış kişininde bu hadi yoluna iletilmez ve yardımcısıda olmaz. (Murat Derûni)

----------------

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ {الروم/30}

(30/30) “Feekim vecheke liddîni hanîfâ (en)  fitrata (A)llâhi-lletî fetara-nnâse ‘aleyhâ lâ tebdîle lihalki (A)llâh(i) zâlike-ddînu-lkayyimu velâkinne eksera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)”

---------------- 

Diyanet Meali: 

30.30 - Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah'ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

30.30 - O halde yüzünü dine bir hanîf olarak tut: o Allah fıtratına ki insanları onun üzerine yaratmıştır, Allah yaradışına bedel bulunmaz, doğru sâbit din odur, velâkin nâsın ekserisi bilmezler.

------------------

NOT= Yaratma-“Fatır.” NOT= Geçmiş sayfalarda hakikat ve marifet mertebesi itibariyle “yaratma” diye bir halin olmadığını, bunun karşılığının, “zuhur ve tecelli” olduğunu bildirmiştik. Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de “yaratma” diye çevrilen kelime “fıtrat-fatır” batında olan hakikatin yarılarak “zuhur ve tecelli” ile meydana gelişidir. “ İz- -T-B- ”

------------

Fıtrat-Vikipedi. Fıtrat, İslam dininde bir kavram, özellikle tasavvufta önemli bir yer tutar. Bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatr” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk varoluş” manasına gelir. Yani, izafi-geçici yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkmasıdır.

-------------------

“O halde yüzünü dine bir hanîf olarak tut: o Allah fıtratına ki insanları onun üzerine yaratmış’tır”-halketmiş’tir.

“Hanif” lekesiz muvahhid-tevhid ehli demektir. İbrahim a.s. getirdiği tevhid-i ef’al-fiillerin birliği, anlayışıdır. Tarifi “Lâfaile illâllah”tır. Yani âlemde faili mutlak ancak Hakk’tır. Anlayışıdır, bu mertebede geçerlidir. İzahı uzun sürer kişi gerçek manada seyr-ü sülûğunu yapıyorsa, yedi nefis mertebesini bitirdikten sonra, geleceği “hazarat-ı hamse-beş hazret mertebsi”nin evveli, olan ve seyrin sekizinci mertebesi olan “Tevhid-i ef’al” mertebesini o zaman yaşayarak ve müşahede ederek gerçek “hanif” kelimesinin hakikatini yaşayabilir.

Kişinin “A’yan-ı sabitesi- kimliği”nin Hakk tarafından düzenlendiği, özel varlığının zaman içinde zuhura çıkması için, beden kalıbına girip, onun içinden yarılarak zaman ve mekan içinde, hergün ve satte yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır. İşte bu oluş “yaratma-yoktan varolma” değil zaten varolanın, ancak batında-izafi yoklukta olduğundan, henüz ortaya çıkmadığından, o an yok hükmündedir. Ancak bu program vakti ve müddeti geldiğinde, ortaya çıkması “yaratma” değil “fatır” yarılıp içinden çıkmadır.

Buğdayın toprak içinde bir müddet kalıp sonra göğsünü yarıp içindeki “A’yan-ı sabitesi-gereği onu kontrol eden “melek” kuvvetler tarafından, evvelâ köklerinin daha dibe doğru girmeye başlayıp, bir miktar güçlendikten sonra tekrar o filizin yukarıya doğru çıkmaya başlayarak üzerindeki toprağı delip, güneşi ve havayı bulması ve bu sayede kendisinde, “dört-unsur-toprak su hava ateş”in tesiriyle içindeki ilâh-i programın, “fatır” fıtratı üzere bütün kemalâtını ortaya getirmesidir. Bu oluşum yoktan “yaratma” değil zaten içinde mevcud olanın, suretinin “fatır-yarılıp” içinden halkıyyetinin zuhura çıkmasıdır.

 Bahsi geçen konular neden sadece bizim arzımız olan bu dünyaya ait olsun, neden bu kadar gökyüzünde sonsuz âlemler varken, bu ilâhi programlar, başka âlemlerde de olmasın.? Eğer böyle bir şey olmaz denirse. Şöyle bir cevap verilir. Bütün âlemleri ihata etmiş ve âlemlere içten ve dıştan vasi olmuş bir kudret, sadece bizim arzımızdaki insan-nesil sülâsi ilemi meşgul olacaktır. Diğer bütün gökyüzü âlemleri boş birer top olarakmı dönüp durmaktadırlar.?

Tabiiki biraz tutsaklıktan kurtulmuş akıl, hemen diyecektirki, Cenâb-ı vacibül vücudun her tarafında bu hakikatler faaliyettedir, anlayışını ikraren-kararlılıkla kabul edecektir.

Ancak bunları kabul etmek veya etmemek bizim konumuz değildir, dileyen kabul eder dileyen etmez, hepsine hürmet edilir. Kabul edenlerin ufku dünya ahiret açılmış, bu konuda tutsaklıktan kurtulmuş olur. Kabul etmeyenler ise dar düşenceli sınırlı tefekkür hapishanelerinde yaşar giderler kendileri bilirler. Hakk’tan hayırlısı. [36] “ İz- -T-B- ” Suâl: Her bîr insân-i kâmil, "Allah" ism-i câmi'inin mazharı oldu­ğundan, onun Rabb-i hâssı, bu ism-i câmi'dir. Yani İnsan-ı kamilin rabb-ı hassı Allah ism-i camidir. Nasıl diğer varlıkların rabb-ı hasları bir isim ama İnsan-ı Kamil’in rabb-ı hassı ise yani özel rabbı ise Allah ismidir. Allah ismi bütün isimlere camidir. 

Halbuki kable'-l Kemâl yani kemalinden evvel sâir efrâd-ı insâniyye misillu onun dahi erbâb-ı müteferrikadan, bir Rabb-ı hâssı var idi. Yani bu kemalata ermezden evvel İnsan-ı kamilin de daha evvel gençlik çocukluğunda bir rabb-ı hassı vardı onun terbiyesi altında idi.

Bu Rabb-i hâs ise onun hakikatidir; yani ayan-ı sabitesinde tesbit edilmiş onun hakikatidir rabb-ı hassı. ve ayn-ı sabitesi de o ismin suretidir. Yani kendindeki ayan-ı sabite de o ismin sureti zuhurudur Ve (Rûm, 30/30) âyet-i kerîmesi mucibince kalb-ı hakâyık mümkin değildir.

﴿٣٠﴾ فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لاتَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لايَعْلَمُونَ

(30/30) Feekım vecheke liddiyni haniyfa* fıtratAllahilletiy fetaren Nase aleyha* la tebdiyle li halkıllah* zâliked diynül kayyimü, ve lâkinne ekseranNasi la ya'lemun;

(30/30) Vechini Hanîf olarak o Tek Din'e yönelt! O Allah Fıtratı'na ki, insanları onun üzerine yaratmıştır! Allah yaratışında değişme olmaz! İşte bu, Din-i Kayyım'dır Ne var ki insanların çoğunluğu bilmezler.

-------------

 “Allah’ın halk edişinde değişiklik yoktur” 30/30 ayet-i kerimesi mucibince kalb-i hakayık mümkün değildir. Yani hakikatlerin değişmesi mümkün değildir. 

Binâenaleyh ism-i câmi'in mazharı olan insân-ı kâmil, kendi Rabb-i hâssının sırât-ı müstakimini terk mi ediyor? Bakın yukarıda anlatılanların yanında böyle bir soru akla gelebilir, bu soruyu da soran kendisidir. Yani şunu diyor bir İnsan-ı Kamil kendini eğitmezden evvel onun da bir Rabb-ı hassı vardı gençliğinde, kendisini eğitti İnsan-ı Kamil oldu, ama o Rabb-ı Hassı onun batınının hakikatidir, hakikat ise değişmez, o halde bu nasıl olur? Diye bir soru üretiyor. 

Cevap: Hayır, insân-ı kâmilde cemî'-i esmanın hükümleri ve eserleri za­hir olmakla beraber, bakın İnsan-ı Kamilde diğer insanlardan farklı olarak bütün esma-ı İlahiyenin zuhurları meydana gelmekle beraber Rabb-ı hâssı hangi isim ise, bu ismin hükümleri ve eserleri, esmâ-i sâire hüküm ve eserlerine gâlib olarak zahir olur. Yani her ehlullahın bir meşrebi vardır diyorlar ya işte Rabb-ı Hassının zuhur etmesi onun meşrebini ortaya getiriyor. Yalnız İnsan-ı Kamilde Rabb-ı Hassın zuhura çıkmasıyla nakıs insanlardaki rabbı hassın zuhura çıkmasının arasında çok büyük farklar vardır.

İnsan-ı Kamilde Rabb-ı hassın zuhura çıkması onun ilahi kemalatıyla olmaktadır. Ama beşeriyet mertebesinde yaşayan nakıs insanda esma-ı İlahiyenin zuhura çıkması nefsaniyet mertebesinde gecikmekte. Yani insan-ı nakısta rabb-ı hassı nefsani manada zuhura çıkmakta ama insan-ı Kamilde Rabb-ı Hassı İlahi manada zuhura çıkmaktadır ki bunlar arasında çok büyük fark vardır. 

Ve bu Esmanın galip gelmesi insân-ı kâmil o ismin sırât-ı müstakimi üzerinde yürür. Binâenaleyh onda bilcümle esmanın zuhûr-i hükümleri i'tidâl üzere olmaz. Velâkin bu itidalsiz ile beraber, mademki kendisinde bilcümle es­manın hükümleri fiilen zahirdir; ve esmanın tamamı ise "Allah" isminin tah­tında içtima etmiştir birleşmiştir; şu hale İnsân-ı Kâmil, bu ism-i câmi'in mazharıdır.

Ve esmanın tamamının hükümleri ve eserleri kendisinde i'tidâl üzere zahir olan İnsân-ı Kâmil ancak hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. İmdi Şeyh-i Ekber (r.a.) buyururlar ki: Sen bizim suretimize bakıp bizi "İnsan" ismiyle tesmiye ettiğin vakit bil ki, biz Hakk'ın "ayn"ı yız. Burasını çok iyi anlayalım işte bu mevzular fıkıh alimleri indinde küfre girer. Ama bu mertebe onların mertebesi değildir. 

Onların yanında birisi bunu söylerse onlara küfür olur. Ama irfan ehline tam hakikat olur. Zannetmeyelim ki islamın bir mertebesi diğer mertebesi ile çakışıyor. Bunlar birbirleri ile çatışmaz herkes kendi yolunda gider. Çünkü bu okuduğumuz mertebe bir üst mertebeden, anlatmaya çalıştığımız şeriat mertebesi fıkıh mertebesi başka mertebedendir. Yani yollarda irtifa farkı vardır. Alt üst geçit olan bir seyiri düşünelim bir de hemzemin geçidi düşünelim hemzeminden geçerken çarpışma ihtimali vardır, ama alt tüstten geçerken çarpışma ihtimali olmaz. Çükü hiç biri diğerinin yolunu kesmez. Herkes kendi yolundan gider. İşte şeriat ilmi ile tarikat ilmi çarpışmaz, tarikat ilmi ile hakikat ilmi marifet ilmi her ilim kendi mertebesinde yani kendi yolunda seyrettiğinden çarpışma ihtmali mümkün değildir.

Bireyler nasıl rabb-ı haslarının tesiri altında gidiyorlarsa mertebeler de böyledir, mertebeyi idare eden rabbın tesiri altında giderler, yolunda giderler. Şimdi buyururlar ki “sen bizim suretimize bakıp bizi “İnsan” ismiyle tesmiye ettiğin vakit yahut insan ismiyle isimlendirdiğin vakit bil ki biz Hakkın aynıyız. Veyahut biz "İnsan" dediğimiz vakit bil ki, biz onun "ayn"ıyız. Nasıl ayan-ı sabitelerimiz itibarıyla ayan-ı sabitemiz de bize hayat verdiğinden kimliğimizi ayan-ı sabitemiz verdiğinden biz Hakkın aynıyız. İnsan gerçekten öyle muhteşem ve müstesna bir varlık ki tarifini idrak etmemiz anlamamız mümkün değildir. Anlamamız için mutlaka irfan ehli olmamız gerekiyor, o zaman da kısmen yine anlamamız mümkün yoksa gerçek ayan-ı sabitelerimiz hakikikatlerimiz hakkıyla kendimizi anlamış olsak Abdül Kadir Geylani hazretlerinin buyurduğu gibi yarabbi bizi hemen öldür diye dua ederiz diyor, yani apaçık berrak kendi başımıza kalalım diye öldür diye dua ederiz diyor kendini idrak etmiş olan kimse.

Muhiddin-i Arabi hazretleri o durumda olan kimselere; suretimize bakıp “İnsan” diye isimlendirdiğin vakit bil ki biz Hakkın aynıyız. İnsan dediğin şey hakkın aynıdır diyor. Diğer şekliyle yukarıdan aşağıya baktığın vakit bu böyle, aşağıdan yukarıya baktığında yani bireyden Hakka doğru baktığında veyahut biz insan dediğimiz vakit bil ki biz O’nun aynıyız. 

Yani ne şekliyle baksan hep bizim aynımız, “İnsan” dediğin zaman da bu O’nun aynıdır. Çünkü Cenab-ı Hakk Allah olarak ortaya gelipte oturmaz. Ama “İnsan” suretinde ve insandan dışarıya çıkmaz. Ama bir insanda değil bütün insanlarda bu böyledir. İster bilelim ister bilmeyelim bilen ayn, bilmeyen gayr, demişler bu kadar kolaydır. Yani bilen aynı oldu, bilmeyen gayri oldu. 

İşte gayn’ın üstünden o noktayı kaldırdın mı aynı oldun gitti. Yani onun aynı oldun gitti o yok dedikya işte o nokta bizde benlik bireysellik noktası o nokta tepemizde durduğu sürece biz “gayr” hükmündeyiz, zahiri hükmündeyiz. Ama noktayı aldığı zaman “ayn” olmaktayız. “ayn” ile “gayn” arasında hiçbir fark yok sadece üzerinde izafi bir noktası vardır. 

Zîrâ biz "İnsan" demekle "insân-ı kâmil"i murâd ederiz. Biz ve em­salimiz olan insân-ı kâmil ise, esmâ-i ilâhiyye hey'et-i mecmuasının mazharı olmakla Hakk'ın "ayn"ıyız. Şimdi hakikatlerimiz itibarıyla hakkın aynıyız, yani her birerlerimizde daha fazla olan Rabb-ı hassımız itibarıyla Hakkın aynıyız, bir de İnsan-ı Kamil olmak durumunda bütün Esma-ı İlahiyeyi zuhura getirdiğimizde yine Hakkın aynıyız. 

Zîrâ insân-ı kâmilin "ayn"ında Hakk'ın zuhuru ve tecellîsi ıtlâk-ı zatîsi suretiyledir. Yani Zat’i mutlakıyet üzeredir. Mutlak Zat tecellisi üzeredir. Ve insân-ı kâmilin gayri olan eşyada O'nun zuhuru, o "ayn" hasebiyledir. Yani insan-ı kamilde Cenab-ı Hakkın mutlak Zati zuhuru İnsan-ı Kamilin dışındaki eşyada ise onun zuhuru ayn hasebiyledir. Yani kendisinde bulunan bir esmanın zuhuru hasebiyledir. 

Zîrâ bu a'yân ba'zı isimlerin zuhur mahalidir. Ve Hak onlara sûret-i zâtiyyesiyle tecellî etmez. Yani Zat’i suretiyle tecelli etmez. Zîrâ onlarda bu tecellîye tahammül isti'dâdı yoktur. Yani insan dışında ne kadar varlık varsa Cenab-ı Hakk onlarda Zat’ıyla zuhur etmez, peki ne ile zuhur eder, isimleri ile sıfatları ile zuhur eder, fiilleri ile zuhur eder, Zat’ıyla, tüm kemaliyle zuhur etmez. Neden, çünkü bunlara tahammülü yoktur. Hani 33/72 ayette 

﴿٧٢﴾ اِنَّا عَرَضْنَا الاَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولا 

“Biz emaneti dağlara denizlere arz ettik onun yüklerini çekemediler insan yüklendi çünkü insan zalumen cehula idi. İnsan dışında bu Zat’i tecelliye tahammül hiçbir varlıkta yoktur. Hani haşr suresinin ayetinde 59/21

﴿٢١﴾ لَوْ اَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْاَنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Biz bu kur’anı dağa indirseydik dağ paramparça olurdu, Allah’ın haşyetinden dağ param parça olurdu. İşte biz böyle misallerle hakikatleri sizlere açıyoruz. Umulur ki tefekkür edersiniz. Bakın nekadar nazik bir ifadedir bizden bu tefekkürü bekliyor Allahü Teala. İmdi Hakk'ın her "ayn"da, onun hasebiyle zuhuruna göre, yani o ayanın özelliğine ve zuhuruna göre Hak her 'ayn"ın aynıdır. Ama her varlıkta bir yönüyle aynıdır ama İnsan-ı Kamilde bütün yönleriyle mevcuttur. Aradaki fark budur.

Velâkin her "ayn" Hakk'ın aynı değildir. Yani bütün Hakkın aynı değildir. Fakat Hak, insân-ı kâmilin "ayn"ı olduğu gibi, insân-ı kâmil dahi Hakk'ın "ayn"ıdır. Ne kadar açık bir ifadedir, acaba şöylemidir böylemidir diye şeriat imamlarının söyledikleri hep acabalarladır. Bazıları radyoda Tv de anlatırken “kitaplar böyle yazıyor” diyor kitap 500 sene evvel ki durumu yazmışsa yine o yorumu söylüyor. Bu gün acaba nasıl bir yorum getirilebilir gelişen ilmin ışığında diye düşünce yok, neden çünkü ortada evvela kendisi yok, kendisi olmayınca da iradesi olmaz. 

Mesela bir seferilik namazı var, acaba bu gün seferilik hükmü ortada var mıdır, yok mudur, bunu tartışmamız gerekiyor 500 sene önce bu konuda fetva veren ile bugünkü şartlar çok değişmiştir. Her gün seferiyiz ama her gün mukimiz. Hakkın varlığında tevhid ehlinin seferi olmaz. Tevhid ehlinin seferi kendinden kendinedir. Bütün bu varlıkta Hakk’tan başka bir şey yoktur ki nereye gittiğin zaman ne kadarlık seferi olacaksın. 

Seferi olmamız için mülkün dışına çıkmamız lazımdır. Mülkün dışına çıkamayınca da seferi olamıyorsun. Not. “zahmet” kelimesi aslında “zi Ahmet” tir yani Ahmed’in sahip olduğu şey anlamınadır. Tabi onu kazanmak da kolay değildir, birleştirdiğin zaman “zahmet” gibi görünen zi Ahmed’ tir yani Ahmed; zahmetten doğuyor. 

Önceleri deve yürüyüşü ile kervan yürüyüşü ile günde 10 saat hesap edilerek üç günlük yol misafir sayılmıştır, seferi sayılmıştır. Üç günlük yol 3x30 Km 90 Kmlik bir yola gittiğin zaman seferi sayılıyorsun. Şimdi iki ölçü var birisi 30 saatlik zaman ölçüsü günlük 10 saatteni diğeri de mesefa ölçüsü 90 Km dir. Şimdi biz sabah çıktık 2 saat sonra bilmem neredeyiz iki saat daha gitsek Ankara’dayız. 30 saat dolmadı ki seferi olayım.

Şimdi 30 saatte insan dünyayı dolaşıyor, Ay’a gidelim ki seferi olalım. İşte bugünün ilim adamlarının irade sahibi olmadığını gösteriyor. Gerçekten oradan şura toplanıyorlar o kadar para alıyorlar bu sorunları çözmek için belirli bir bilgileri aktarmak için değildir. Yeni günde oluşan sorunları çözmek için onlar oradalar. Yoksa elde kitap kitaptan okumaları kitaptan okuduktan sonra onlara ne gerek vardır orada. 

Orada bir kişi makamı temsilen bulunuyor, aç şu kitabı oradan oku bulursun orada hepsi vardır. Anlatmak istediğimi şudur, bunların sıkıntısında kalmayalım yani bunları aşabilelim, şu imama göre böyle oldu da hata mı işledik, mesela diyor ki sen şafiye göre niyet edersen bu yaptığın hüküm geçerli olur diyor, hanifiye göre geçersiz oluyor diyor. takliden şafi meshebine göre niyet ettim de diyor, tabi o mertebenin doğrusudur o yanlış bir şey yoktur, ama zeminden kurtulup da biraz yükselmeye başladığımız zaman onların nasıl bir zeminde yerde olduklarını oyalanma olduklarını görüyoruz.

Ama o kişinin kanadı olmadığı için uçmak kabiliyeti olmadığı için ayak ile yürüdüğü yere göre hüküm giyecektir. Oradaki şeriat mertebesinde fıkıh ilmini ne kadar güzel tatbik ederse mükafatı ona göre olacaktır. Orada geçerlidir doğrudur, ama bu bizi yere bağlamaktadır. Ama biz irfan ehli olmak istiyorsak artık cesed kaydından kurtulmamız lazımdır. Bu demek değildir ki günah işleyelim hiç mi hükme tabi olmayalaım ama vıdı vıdı edip de teferruatlar içinde kalmayalım. 

O kadar teferruatla uğraşmaksa Süleyman Çelebi’nin dediği gibi “Bir kez Allah de” bunların hepsi gelir geçer. Allah senin ayağının parmağını kıvırdı mı yanına mı koydun öteye mi çektin buna bakmaz. Ben sizin kalbinize bakarım diyor. Bizim kalbimiz bin türlü yerlerde ayağımızı düzgün koysak ne olur yan koysak ne olacaktır neticede. Miraç etmiş Hakk’ın huzurunda tahiyyat etmiş peygamberin ümmetleri, neden dinimizi bir türlü kanatlandıramıyoruz, işte fıkıh ilminin içinde kaldığımız içindir. 

Fıkıh ilminin tesiri altında olduğumuz için yani cesed taraf olduğumuz için ceket ile ilgilendiğimiz için idraki oluşturamadığımız için bizim dinimiz ruh dini hakikat dini bizler fıkıhın ya da o imamların kulu oluyoruz. Peygamberimiz İmamımız ne den peygamberimizin söylemiş olduğu Kudsi hadisleri hiç kale almıyorlar da sadece şeriat mertebesindeki hadis-i şerifleri alıyorlar, Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerini almıyorlar da sadece namaz niyaz oruçtan zekattan bahseden ayetlerini alıyorlar, binlerce tevhid ayetleri var aslında hepsi tevhid ayetleridir, onlar sadece “Muhkem” dedikleri ayetleri alıyorlar ama 3/7 ayetinde geçiyor, “Kalbinde eğrilik olanlar müteşabihat ayetlerine uyarlar” ama buraya dikkat edelim kalbinde eğrilik olanlar diyor. 

Peki kalbinde eğrilik yoksa müteşabih ayetlere kapalı değil ki kapalı olsa vermez zaten. Kapalı olacak bir şeyi Cenab-ı Hakk bize neden açsın. Müteşabih demek kim hangi mertebede yaşıyorsa o mertebenin idraki içerisinde o ayetten faydalanması gerekmektedir. Muhkem ayetler diye belirtilen açık diye belirtilen âyetler tek yönlü kişilere göre kolay anlaşılan ayetlerdir. Ama o Muhkem ayetler ayrıca yeniden müteşabihtir, çünkü mertebe farklılığı vardır. Onun için işte bizleri daha ziyade İslam müntesiblerini daha ziyade sıkıntıda bırakan esmanın sıkıntısı içerisinde kalır yani o Esma hapseder işte onlar da İlim esmasının sıkıntısı içinde kendileri kaldıklarından diğerlerinin doğrusunu aşırtamıyorlar, kendileri hapiste diğerlerini nasıl kurtarsın hapisten. Kendisinin hapisten kurulması veya kurtarması için dışarıdan bir el gelmesi lazımdıri Yusuf (as) gibi bir kolun uzatılması lazımdır. 

Ama Yusuf’un da kovaya tutunması lazımdır. Kova istediğin kadar insin içerideki kovaya tutunmadığı sürece kovayı çektiklerinde kova boş çıkacaktır. Gerçekten de bizim onlarla bir ilgimiz yok bir münakaşamız bir alış verişimiz de yoktur, her şey kendi yolunda gitmekte ama bunlar bize birer numune olsun kendi yolumuzu yerimizi daha iyi bilelim ayağımızı daha sağlam basalım diye anlatmaya çalışıyoruz.[37] 

“ İz- -T-B- ” İslam düşünce geleneği açısından tüm peygamberlerin, adı “İslam” olan aynı dini getirdiği, “Allah indinde tek ve gerçek din İslam’dır” (Âl-i İmrân Suresi, 3/19) ayeti ve konu ile ilgili diğer ayetler ile sabittir (el-En’âm Suresi, 6/125, 153, 161; Tevbe Suresi, 9/33; Hac Suresi, 22/67; Rûm Suresi, 30/30, 43; ez-Zümer Suresi, 39/3; el-Feth Suresi, 48/28).[38]

“ İz- -T-B- ” Peygamberlerin zamana uygun olarak değişmesi mümkün olan şeriatlar haricinde akait, ahlak ve ibadet konularında aynı hususları emrettikleri ifade edilmektedir. Aslında bu tutum, vahiy geleneğini savunmakta ve Allah’ın peygamber göndermediği kavme hesap sormayacağı inancıyla da uyuşma halindedir (Yûnus Suresi, 10/47; Hicr Suresi, 15/10; Şuâra Suresi, 26/208; Rûm Suresi, 30/47).[39] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ {الروم/31}

(30/31) “Munîbîne ileyhi vettekûhu veakîmû-ssalâte velâ tekûnû mine-lmuşrikîn(e)”

----------------

مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ {الروم/32}

(30/32) “Mine-llezîne ferrakû dînehum vekânû şiye’â(an) kullu hizbin bimâ ledeyhim ferihûn(e)”

(30/31-32) Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlen-mektedir. 

----------------

İbrahim a.s. getirdiği tevhid-i ef’al-fiillerin birliği, anlayışıdır. Tarifi “Lâfaile illâllah”tır. Yani âlemde faili mutlak ancak Hakk’tır. Diye 30. Âyette açıklanmıştı. Bu hal ile Hakk’a yönelip ittika edin, bir an olsun Hakk’tan gafil olmaktan sakının. Namazı ibadetten, ubudete döndürün. Fırka fırka olmaktan dönüp Fırka-i naciye dahil olun. Yani tüm fırkaları bir edip gönlünüzde Hakk ile olun. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُم مُّنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُم مِّنْهُ رَحْمَةً إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ {الروم/33}

(30/33) “Ve-izâ messe-nnâse durrun de’av rabbehum munîbîne ileyhi sümme izâ ezâkahum minhu rahmeten izâ ferîkun minhum birabbihim yuşrikûn(e)”

(30/33) İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine yönelerek O’na dua ederler. Sonra Allah, onlara kendinden bir rahmet tattırınca da, bir bakarsın ki içlerinden bir grup, Rablerine ortak koşuyorlar. 

----------------

Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir. 

------------------

Nefsi emmaresi üzere yaşayan “kahr” esmâsı yönünden bir tecelli gelince rabbine döner. Bu rabb de hayali olduğu için ancak kısa bir zaman zarfı içinde ve o yönden gelen genele yönük bir rahmettir. Bu iyilik halinin etkisi üztünde uzun sürmez ve yine hayali ilâhlarını Rabb’ül erbab olan Allah c.c. ortak koşmaya devam eder. 

Şeriat ve tarikat mertebesinde ikilik olduğu için dua vardır. Burada kul ve rab vardır. Kuldan, rabbe yönelinir.

Hakikat mertebesi kişi Hakk’ta fena olduğu için kendi yok, Hakk vardır. Kendi varlığı olmayanda dua edemez.

Marifet mertebesinde “dua” “kün” ol’dur. 

Nusret Babamız r.a. gelen biri efendi “dua” buyurun dediğinde sen dua’nı et bende amin deyeyim, demiştir. Yani sen kendi mertebenden “dua” et “dua”n o mertebeden kabul “ol” sun demek istemiştir. (Murat Derûni) 

----------------

لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ {الروم/34}

(30/34) “Liyekfurû bimâ âteynâhum fetemette’û fesevfe ta’lemûn(e)”

(30/34) Kendilerine verdiğimiz nimetleri inkâr etsinler bakalım! Haydi (şimdilik) yararlanın, ama yakında bileceksiniz. 

----------------

Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

------------------

“âteynâhum” kendilerine verdiğimiz derken “na” biz verdik ifadesi zât’a işarettir.

“Liyekfurû bimâ âteynâhum ” Onlara verdiğimiz şeyi inkar ederler. “Li” için dir. “Keferû” Örtmek gizlemektir. Örtmek gizlemek kendileri içindir. Veya örttükleri gizledikleri şey kendileri içindeki hakk’ın varlığının nuru dur. Şimdilik nefsi emmarenin zevki içinde yaşayın bakalım diyor.

Eşyanın hakikatinin Hakk’ın nuru olduğunu ancak irfan ehli bilir. Ve bunu kendi varlığında ehli olmayandan örtüp gizler. Ve tevhid neşesi ve bakamadım doyamadım, sarhoşluğum geçmedi hala seni gördüğümden beri zevki içinde yaşar. 

Âşık kendini, Nûr-u Muhammedi deryâsında Ulûhiyyet salında bulsa, vahdet deryasının aşk şarabından içmek, âşıka sefa’dır. (Murat Derûni) Hazreti Bayezid bu makamda şu şiiri söylemiştir:

İlahî sevgiyi kâ’se kâ’se içtim,

Ne şarab tükendi ne de ben kandım!.. 

----------------

أَمْ أَنزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ {الروم/35}

(30/35) “Em enzelnâ ‘aleyhim sultânen fehuve yetekellemu bimâ kânû bihi yuşrikûn(e)”

(30/35) Yoksa biz kendilerine bir delil mi indirdik de o, Allah’a ortak koşmaları konusunda (isabetli olduklarını) söylüyor? 

----------------

Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

“Enzelnâ” biz indirdik ifadesi zâtidir. Biz indirdik ama indirmedik yönü vardır. “Sultan” delil olarak verilmiştir. 

(55/33)يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ

مَوَاتِ وَالْأَرْضِعإِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّ

بِسُلْطَانٍَفَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا

 (55/33) ya ma’şerel cinni vel insi inisteta’tüm en tenfüzu min aktaris semavati vel ardı fenfüzü la tenfizüne illa bisultanin .

 (55/33) “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse, geçin gidin. Ama Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz” Böyle bir “sultan – delil” olmadan ne beden arzından dışarı çıkmak mümündür. Ne beden arzına “sultan – delil” inmesi mümkündür. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ {الروم/36}

(30/36) “Ve izâ ezeknâ-nnâse rahmeten ferihû bihâ ve-in tusibhum seyyi-etun bimâ kaddemet eydîhim iżâ hum yaknetûn(e)”

(30/36) İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinirler. Eğer kendi işledikleri şeyler sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, bir de bakarsın ki ümitsizliğe düşerler. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Bilindiği gibi “hayrihi ve şerrihi minellahi teala” imanın şartlarındandır. Ama irfan ehli bunu hayri ve hayrihi olara yorumlar. Her işte bir hayır vardır diye bakar. Ve kahrında hoş, lütfunda hoş olarak derler. (Murat Derûni)

------------------

(2/216) Bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. 

------------------

Umulur ki sizin kerih gördüğünüz şey sizin için sonunda hayra dönüşür, nefis savaşı size zor gelsede ama bunu yaptıktan sonra bu savaş size hayra dönüşür, hayrı getirir size, siz savaşmamayı kendinize sevgili görürsünüz, yani savaşmayıp, gezmeyi, dolaşmayı kendinize muhabbet edersiniz, bu hoş gelir ama arkasından da başınız dara girer.[40] 

 “ İz- -T-B- ”

(10/58) “Kul bifadli(A)llâhi vebirahmetihi febizâlike felyefrahû huve hayrun mimmâ yecme’ûn(e)”

 (10/58) De ki: “Ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” 

----------------

 “Kul bifadli(A)llâhi vebirahmetihi” Allah’ın fazlı keremi lütfü rahmeti ile gelmektedir.

 Bu rahmette Fusûs’ül hikem Süleyman (a.s) fassında belirtilen;

 Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfat tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zat’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zati rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde âlemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür. 

 Zaten Allah rahmetini umumi olararak fazlı keremin dağıtmaktadır. Topladıkları hayali ve vehimi bilgilerden hayırlıdır.[41] “ İz- -T-B- ”

-----------------

Âyet ve irfan ehlinin yorumlarından anlaşılacağı üzere aslında her şey rahmet üzere gelmektedir. Kişinin başına gelen zorluklarda nefsine zor geldiği için buna derzenişte bulunmatadır. Halbuki zahmetden rahmet, rahmetten ise Ahmet hasıl olur. (Murat Derûni)

----------------

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ {الروم/37}

(30/37) “Eve lem yerav enna(A)llâhe yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u) inne fî zâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)”

(30/37) Allah’ın, rızkı dilediğine bol verdiğini ve (dilediğine) kıstığını görmediler mi? Bunda inanan bir toplum için elbette ibretler vardır. 

----------------

Eskiler şu beş şeyi düstur edinmişlerdir.

1-Er-rızku al'Allah; Rızkı veren Allah'tır. Başkasının önünde eğilme… 

2-Tevekkeltü al'Allah; Allah'a dayan… 

3-Ya Nasib; Eğer nasibse olur… 

4-Ya Sabır; Vaktinden önce bahar gelmez… 

5-Bu Da Geçer Ya Hû; Hersey geçicidir Bakî Allah'tır…

Görüldüğü gibi rızık Âllah-u tealanın esmâ-i ilâhiyyesinden olan Rezzak tır… Âyet sayısal değerine bakarsak 30+37= 67 dir. Âllah esması sayısal değeridir. Uluhiyet mertebesi her mertebenin, her ayn yani programın hakkını yerli yerince verendir. Maddi olduğu gibi manevi rızık vardır. Tabii önce kabiliyet ile kesbi bilgiler manevi rızıklar elde edilerek, Vehbi olan ilmi ledün ve vahyi-ilhami bilgilerin azaltılması ve arttırılması Allah c.c. tandır.

----------------

فَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ ذَلِكَ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {الروم/38}

(30/38) “Feâti zâ-lkurbâ hakkahu velmiskîne vebne-ssebîl(i) zâlike hayrun lillezîne yurîdûne vecha(A)llâh(i) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)” 

(30/38) Öyle ise akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın vechini kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. 

----------------

Zahirde akraba, yoksul, yolcu nedir bellidir… 

Bâtında bizim akrabamız-yakınımız ise esmâ-i ilâhiyemizdir. Bunun hakkı ise nefsi emmare istikametinde kullanmamaktır. Örneğin “Âlim“ esmâsı nefsin rahat yaşaması için kullanılmasından ziyade “nefsini bilen fakar rabbini bilir” yönünde kullanılmalıdır. Diğer esmâ-i ilahiyye bununla kıyas edilebilir.

Yoksula hakkkına vermek;

Yoksul az bir miktar malı olup zekât miktarı mala sahip olmayandır… Yol ehli olup hala varlık emâreleri gösteren kişilerdir. Nefs-i Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik yani bu mertebedeki varlığa sahip çıkanlardır. Hakikatte malı olsa da yoksul-yoksundurlar. Bunlara verilen hakikat bilgileri ile bu hayali varlık kaldırılıp, yerine hakk’ın varlığı tahsis etmesi sağlanır. 

Yolcuya hakkını vermek;

“Fi sebilillah” hiçbir karşılık beklemeden Allah yolunda olanlardır… Allah yolunda nefsi ile cihad edenlerdir… Bunlara Hakk’ın yolunu bulmakta yardım etmektir. (Murat Derûni) Salik için yemeğin en faziletlisi "livechillah" (Allahın vechine) nail olması için yediği yemektir. (*) 

(*) Bu yemekler vahdet yemekleri yenen yerlerde irfan sofraları"dır. 

 "Hasbetenlillah" (Allah rızası için) bir rızka nail olmaya kadar ise rızkın faziletlisidir. Nur'dur aklını aydınlatır.[42] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

وَمَا آتَيْتُم مِّن رِّبًا لِّيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُو عِندَ اللَّهِ وَمَا آتَيْتُم مِّن زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ {الروم/39}

(30/39)Vemâ âteytum min riben liyerbuve fî emvâli-nnâsi felâ yerbû ‘inda(A)llâh(i) vemâ âteytum min zekâtin turîdûne vecha(A)llâhi feulâ-ike humu-lmud’ifûn(e)

(30/39) İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekât verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır. 

----------------

Birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. (2/188) Riba-Faiz konusuna baktığımız zaman her koşulda belirli vade de verlilen o paranın üzerine fazla bir miktar verilen para olarak kabul edilmektedir. Âyetin geldiği zaman Arap yarım adasında fiyat artışı “sıfır”dı. Bugün aldığın yine 1 sene sonra yine aynı idi. Günümüz koşulunda baktığımız zaman ise enflanisyonist ortamda alınan 1000 lira borç parayı bir sene sonra geri verilse borç alınan kişiye haksızlık olmayacak mı? Bir sene önce alacağının yarısını alacaktır. Onun için bazı alimler enflasyon muhasebesini öne sürmüşlerdir. Ve bu enflasyon çıkarıldıktan sonra reel bir faiz elde edilirse bu faiz kabul etmektedirler. Böyle bir uygulama alan ve verenin hakkını korumakta daha doğru bir yöntem olarak düşünülebilir.

Sözlükte “artma, arıtma; övgü ve bereket” mânalarına gelen zekât, terim olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara sarfedilmek üzere dinen zengin sayılan müslümanların malından alınan belli payı ifade eder. Örfte bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denilir. Sadaka kelimesi de terim olarak zekâtla eş anlamlıdır. İslâm maliye hukukunun erken dönem müelliflerinden Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm (ö. 224/838), “Sadakaya gelince, sadaka müslümanın altın, gümüş, deve, sığır, koyun, hububat, mahsul gibi mallarının zekâtıdır; bu zekât Allah’ın tayin ettiği sekiz zümreye verilir” (Kitâbü’l-Emvâl, s. 24); Şâfiî fakihi Mâverdî, “Zekât da sadaka mânasınadır, her ikisi de aynı şeye isim olarak verilmiştir. Zekât hakikaten ve hükmen çoğalma kabiliyeti olan, sahibi tarafından meşrû yollardan kazanılan mallardan alınan ve lâyık olanlara bir yardım anlamı taşıyan farz ibadettir” (el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, s. 113) tanımını verirken bu eş anlamlılığa dikkat çekerler. Toprak ürünlerinden alınan zekât nisbetini ifade eden uşr/öşür (110110) kelimesi de ziraî mahsullerden tahsil edilen zekâtın özel adı olmuştur. 

Kur’an’da zekât kelimesi otuz âyette mârife[43] olarak geçer ve bunların yirmi yedisinde namazla birlikte zikredilir. Kur’an’da sadaka (çoğulu “sadakāt”) terimi de hepsi Medenî sûrelerde olmak üzere on iki âyette zekât anlamında kullanılmıştır. Hadislerin yanı sıra Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler döneminde de zekât ve sadaka terimleri genelde eş anlamlı olarak geçse de sadaka, hadislerde ve daha çok örfte mecburi olmayan gönüllü ödemeleri de içine alan daha genel bir anlama sahip olmuştur. Zekâtın, yılı tartışmalı olsa da Medine döneminde farz kılındığında görüş birliği vardır. Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber’in zekât farz kılınmadan önce fıtır sadakası vermeyi emrettiği, zekât farz kılındıktan sonra fıtır sadakasını ne emrettiği ne de yasakladığı, müminlerin onu vermeye devam ettikleri belirtilir (Buhârî, “Zekât”, 76). Bu hadis fıtır sadakasının zekâttan önce emredildiğini, zekâtın ise ramazan orucundan sonra farz olması gerektiğini göstermektedir. Ramazan orucunun farz kılındığına dair âyetin hicretin 2. yılında (623) nâzil olduğu, zekâtın da bundan sonra farz kılındığı genel kabul görmüştür. 

Kur’an ve Sünnet’te zekât kavramına yapılan atıf sadece bu kelime ile sınırlı değildir. Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde inanç, temel ahlâkî değerler ve müşriklere karşı bilinç inşası konuları ağırlıklı olsa da kişinin sosyal sorumluluğu, çevresindeki yetim, yoksul ve ihtiyaç sahiplerine karşı duyarlı olması da değişik vesileyle işlenir (el-Kâlem 68/24; el-Müddessir 74/42-44; ed-Duhâ 93/9-11; el-Mâûn 107/1-3). Medine döneminde inen âyetlerde iman, ibadet, ahlâk ve sosyoekonomik hayat arasındaki sıkı bağı ifade eden düzenlemeler daha dikkat çekicidir. Zekât bu ilişkilerin tam merkezinde yer almaktadır. 

Kur’an ve Sünnet’te namazla zekâtın genelde birlikte zikredilmesi, iki temel ibadet arasında yakın bağ kadar namazın şahsî-bedenî, zekâtın da içtimaî-malî ibadetleri temsil etmesi ve dindarlığın kemalinin bu iki kanaldaki sorumlulukların ifasıyla gerçekleşeceği anlamını taşır. Nitekim Kur’an’ın ifadesine göre zekât verme mümin, takvâ ve ihsan sahibi iyi kimselerin özelliğindendir. Zekâtın Allah katında ve sosyal hayattaki değerini bilen ve kurtuluşa ermek isteyen müminler zekâtlarını verirler ve dünyada safa sürmek için değil zekât verebilmek için çalışıp zengin olmak isterler (elMü’minûn 23/1-4). Allah’ın dostluğu da ancak O’na inanmakla, namaz kılıp zekât vermekle kazanılır (el-Mâide 5/55; el-A‘râf 7/156). 

Zekâtın, sırf Allah’ın emri olduğu için ifası gereken ve samimi niyeti gerektiren ibadet yönünün yanı sıra bireyde ve toplumda dinî ve ahlâkî değerleri yücelten, sosyal yapıyı güçlendiren, ekonomik hayata canlılık getiren birçok yararı vardır. Zekât, Kur’an’ın ifadesiyle fakirin hakkıdır, onu vermek “tathîr” ve “tezkiye”yi (etTevbe 9/103), kişinin maddî ve mânevî varlığını temizleme ve arıtmayı sağlar. Zengini cimrilik hastalığından, aşırı mal hırsından kurtarır; ona cömertlik ve kendi alın terinden bir pay verebilme, verilen nimete yine kendi cinsinden şükretme hasleti kazandırır. Toplumda sosyal dayanışmayı güçlendirir, devletin ulaşamadığı ihtiyaç sahiplerine uzanarak kardeşlik duygularını besler, fakiri onurunu incitmeden himayesine alır, sermayenin âtıl kalması yerine yatırıma yönelmesini sağlar.[44] 

Zekât tezkiye ise; Zekâ-t olarak baktığımız zaman “Te-Ente” sen, senin vehimi ve hayali varlığın tezkiye yani arındığın zaman geride kalan Zeka-Zekiyye olur… 

Zeka-Akıl ise Aşere ve İsna Aşere yani On akıl ve ya Oniki akıl olarak ifade edilmektedir. 

Zekât sayısal değeri, (Ez-Zekât) 

“Elif-1” “Ze-7” “Ze-7” “Kef-20” “Elif-1” “Te-400” 

(1+7++7+20+1+400= 436) dır. 

(36+4=40) dır. 

Zekât bilindiği gibi malın (varlığın) 40 ta 1 olarak verilmektedir. 

36 Hakka gidiş seyri ve 4 ise Hakk’tan Halka dönüş tecellileridir. 

Halife-i genel olan kişinin kendi varlığını ifna ederek, 40 ta 1 ini ihtiyaç sahibi olan saliklere vererek nefsi emmarelerini kesecek kuvvete ulaştırmasıdır. Ve daha sonra da istidatlı olanını bulursa 40 a 39 a kadar verir. (Murat Derûni)

----------------

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِن شُرَكَائِكُم مَّن يَفْعَلُ مِن ذَلِكُم مِّن شَيْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ {الروم/40}

(30/40) (A)llâhu-llezî halekakum sümme razekakum śümme yumîtukum sümme yuhyîkum hel min şurakâ-ikum men yef’alu min zâlikum min şey-/(in) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)

(30/40) Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve daha sonra da diriltecek olandır. Allah’a koştuğunuz ortaklardan, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilen var mı? O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir. 

----------------

Orjinalinde Tesbih Ve Türevi Kelimeler Bulunan Ancak, Tercümesi “Tesbih Etme” Olarak Yapılmayan Âyetlerdendir.[45] 

 “ İz- -T-B- ”

---------- 

 ► Allah sizi yarattı, sonra rızık verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir. Ortaklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek olan var mıdır? O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (30/Rûm 40) 

----------

Allah’a (cc) şirk koşmanın hiçbir delili, gerekçesi ve tevili olamaz. Şirk koşulan ortaklar, yaratmadığı müddetçe -ki bu mümkün değildir- tevhid konusunda kafa karışıklığı iddiası kabul edilemez. Tevhid ve şirk konusunda batıl inançları bulunan, amellerine zulüm bulaştıran; zan, hurafe ve menkıbeyi delil zannedenler, kendi elleriyle şüpheye düşmüş, dinlerini karmakarışık hâle getirmişlerdir. (İ.D.)[46] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ {الروم/41}

(30/41) “Zahera-lfesâdu fî-lberri velbahri bimâ kesebet eydî-nnâsi liyuzîkahum ba’da-llezî ‘amilû le’allehum yerci’ûn(e)”

(30/41) Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra ssizi öldürecek ve daha sonra da diriltecek olandır. Allah’a koştuğunuz ortaklardan, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilen var mı? O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir. 

----------------

“Zaharel fesâdü fi-l berr- vel bahri bimâ kesebet eydinnâsi liyüzîkahüm ba’de llezi amilû leallehüm yerciûne”

 “Yaptıklarının bir kısmını tatsınlar diye insanların kendi elleriyle kazandığı şeyler yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki onlar hakk’a dönerler”30/41

 Corona virüs bizlere ayna tutuyor. Bir bakış açısına göre bu ayeti celile de, insanoğlu kendi akibetini kendi eliyle hazırlıyor. Azgınlığın, sapkınlığın, cahilliğin, ilahi nizama olan isyan ve düşmanlığının cezasını çekiyor. İnsanoğlu şeytani akılla işbirliği yaparak bu fesad’ın oluşmasında sorumlu oldu.

 Bu anlayış ve mertebe içerisinde yaşayanların, nefislerini azgınlaştırarak sapıtanların düşünüp gittikleri bu yoldan dönmeleri için aynı zamanda ilahi bir ikazdır. Gafletten uyanmak ve tevbe etmek için bir fırsattır bir şanstır.

 “Karada ve denizde” Zahir olarak bakıldığında dünya yerküresi üzerindeki kara ve deniz sahaları akla gelir iken, ”Kara ve deniz” Kişinin enfüsi yönünden bakıldığı zaman “kara” beden dir. Arz’dır. ”Deniz”ise, iç, semavat’tır. Bireysel olarak kişinin semavat ve arz’ında fesat çıktı. Karada-yeryüzünde oluşan her bir fiil esma-i ilahiyyeler ile ortaya çıkıyor. Esmâ-i İlahiyyeler kişiye giydirilen elbiselerdir.

 Esma-i İlahiyyelerin, Esmâ-i nefsiyyelere çevrilmesi ile birlikte virüs dediğimiz nefis hastalıkları hem bireysel manada kişide, hem de insanın yaşam sahası olan karada kendisinin eliyle yayılıp ilahi nizam fesad’a uğramaktadır.

 Bulaşıcı bir virüs olan nefs hastalıkları da etkileşim gereği nefes, temas gibi yollarla kendisine uygun zemin bulduğu kişilere yerleşerek yayılımını sürdürmektedir. Yayılımı durdurmak için ve de korunmak için ise, esma-i nefsiyyelerin esma-i ilahiyyelere dönüştürülmesi gerekmek-tedir ki böylece ”umulur ki hakk’a dönerler” hükmü ilahisi de gerçekleşmiş olabilsin.

 Esma-i ilahiyyeleri, nefislerine döndüren ve bu yüzdende nefislerine zulm eden kimseler hem iç bünyelerindeki esmaları hemde onların zuhurlarını fesad’a döndürdüler ve böylece de” kendilerini kendi elleriyle tehlikeye atmış oldular” ayeti de tahakkuk etmiş oldu. 

 Covid 19 süreciyle şu anlaşıldı ki artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktır. Artık her konuda idrak ve anlayışlar görüşler ve bakışlar değişime doğru yol alacaktır. Bu işe en hazırlıklı olan milletler en az etkileneceği gibi bireysel olarakda ilim bilgi, idrak ve kavrayış yönünden de en hazır olan irfan ehli olanlardır.

 Allah c.c. kullarına zulmetmez rahmet kapısı hep açıktır bu yüzden tefekkürümüzle bu süreci değerlendirmeye çalışmalıyız.

 Allah c.c bu süreçte bizlere ailelerimize tüm İslam beldelerine istikamet üzere yaşayarak geçirmeyi nasib etsin

 Bu olay göstermiştir ki,”Terzi Baba” yolu ve eğitim sistemi daha da önem kazanmıştır.

 El-fakir. Ç.H.U. [47] “ İz- -T-B- ” 

-------------

Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim,

 Güneşin tutulması küstâhlıktan oldu; bir Azâzil cür'etten dolayı kapıdan kovuldu.

 Beytin orjinalinde geçen "Küsûf”un hareket hâlinde dönüşü esnâsında ayın, güneş ile dünyâ arasından geçerken, gölgesinin, dünyânın ba'zı noktalarına düşmesinden ibâret olduğu, astroloji ilmine vâkıf olanlarca bilinmektedir. Ayın bu vaziyeti dâimi değil, istisnâî bir haldir. Çünkü her zaman ayın dönüşünde tutulma olmaz. Bundan dolayı tutulmanın olması için felekte âdetin tersine bir vaziyyetin gerçekleşmesi îcâb eder. Bu ise ayın dönüşünde bir küstâhlıktır; ve tutulma işte bu küstâhlık sonucunda meydana gelir. Gerçi ayın dönüşünde irâdesi yok ise de, bu hâl, dönüşü esnâsında, tabîî sevk ile onun normal dönüşünden ayrılmasıdır. Nitekim biyolojide irâdesi olmayan mâdenler ve bitkilerin tabîî âdetlerden istisnâi olarak ayrılmaları kabûl edilmiştir. Şimdi etrafta olan âdet ve kâide çerçevesinden irâdesiz çıkış, böyle bir zulmeti doğurursa, insanın ilâhî kanunlar ve ahlâk kâideleri çerçevesinden irâdesiyle çıkmasının, etrafta ve kendisinde ne gibi zulmetleri doğuracağı îzâh edilemez. Nitekim âyet-i kerimede, Rûm sûresinde: 

 (Rum, 30/41) “Zaharel fesâdu fîl berri vel bahri bimâ kesebet eydin nâsi”

 "İnsanların elleriyle kazandıkları şey sebebiyle, karada ve denizde fesâd ortaya çıktı" buyrulur. "Azâzîl" İblîs'in ismidir. Küçüğün, büyüğün emrine itâat etmesi ahlak kâidelerinden iken, İblîs bu kâide dışına çıkıp, haset duygusuyla Âdem hakkında Hakk'a karşı i'tirâza cür'et etti ve bu cür'eti ve edepsizliği sebebiyle saâdet kapısından kovuldu.[48] 

----------------

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلُ كَانَ أَكْثَرُهُم مُّشْرِكِينَ {الروم/42}

(30/42) “Kul sîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-llezîne min kabl(u) kâne ekseruhum muşrikîn(e)” 

(30/42) De ki: “Yeryüzünde dolaşın da önceki milletlerin sonlarının nasıl olduğuna bakın.” Onların çoğu Allah’a ortak koşan kimselerdi. 

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim, "Sîrû!" buyurdu, cihanda taleb et! Bahtı ve nasîbi imtihân et!

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Rûmda olan (Rûm, 30/42) ya’nî “Yeryüzünde geziniz! Evvelden gelenlerin akıbeti nasıl olduğuna bakınız!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ve “gezmek”ten murâd, ne olduğu dahi sûre-i Hac’da vâki’ olan (Hac, 22/46) ya’nî “Acabâ yeryüzünde gezmezler mi ki, onlar için taakkul edecek kalbler yâhud işitecek kulaklar hâsıl olsun!” âyet-i kerîmesinde îzâh buyurulmuştur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte dahi yeryüzünde gezmek ve kemâlât-ı akliyye tahsîli için gezmek olur. “Baht", tâli’, kader, kısmet, izzet, saâdet. “Rûzî”, nzık ve nasîb ma’nâlarınadır; ve bunlardan murâd akl-ı kâmildir, ikinci mısrâ’daki “baht ve rûzîrâ” ibâresi hem birinci mısrâ’a ve hem de ikinci mısrâ’daki “hemî kün imtihân" ibâresine merbûttur. Ya’nî, Hak Teâlâ “Yeryüzünde geziniz!" buyurdu. Binâenaleyh cihânda gez; ve saâdet ve nzık ve nasîb-i ma’nevî olan akl-ı kâmili taleb et! Ve gezip yürüdüğün yerlerde insanlar arasında bu akl-ı kâmili araştır ve tecrübe et! Veyâhud kendi tâli’ini ve nasîbini tecrübe et! Zîrâ sahte ve nâkıs mürşidler arasında insân-ı kâmili bulup tanımak güçtür ve tâli’ işidir.[49]

----------------

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ الْقَيِّمِ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللَّهِ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ {الروم/43}

(30/43) “Feekim vecheke liddîni-lkayyimi min kabli en ye/tiye yevmun lâ meradde lehu mina(A)llâh(i) yevme-izin yessadde’ûn(e)”

(30/43) Allah tarafından, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır. 

----------------

“Kayyım” Arapça kama (durmak) kökünden gelir ve kıyam (yerine geçmek, yürütmek) kelimesinden türemiştir.

Kıyamet’te kıyam etmektir. “Vecheke” Senin yüzünden ziayede tüm vech yönündür. Böylelikle din anlayış ve idrakin zâhiri kıyamet gelmeden önce kendi kıyametini kopar ve yönünü Allah’a çevir. Bu kayyum esmâsı ile nefsi mardiye dersinde gerçekleşir… 

O gün insanlar 7 cehennem ve 8 cennet’te mudill ve hadi esmâlarının zuhurları olarak ayrılır. (Murat Derûni) 

----------------

مَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ {الروم/44}

(30/44) “Men kefera fe’aleyhi kufruh(u) vemen ‘amile sâlihan feli-enfusihim yemhedûn(e)”

(30/44) Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kimler de salih amel işlerse, ancak kendileri için (cennette yer) hazırlarlar.

----------------

Kim küfreder, Hakk’ı örter ve gizlerse mudill zuhuru olarak kendi celâl esmâsını karşılık bulacağı için aleyhine olacaktır.

Programı Hakk’tan, tatbikatı kuldan salih ameli işlediği zaman karşılık olarak yerini hazırlar. (Murat Derûni)

----------------

لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِن فَضْلِهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ {الروم/45}

(30/45) “Liyecziye-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti min fadlih(i) innehu lâ yuhibbu-lkâfirîn(e)”

(30/45) Bu hazırlığı Allah’ın; iman edip salih amel işleyenleri kendi lütfundan mükâfatlandırması için yaparlar. Şüphesiz O, inkâr edenleri sevmez. 

----------------

 Bu amel ubudet hakk’ın ameline dönüşürse “Sen attığın zaman Allah attı” (8/25) Kul bâtın Hakk fail olarak kulun aleti olarak burayı anlatır. O zaman yeri zât cennetlerinde olur. 

 “Sonuçta mudill ve celâl esmâları kendisine ait, kendinde olsa hakk’ı örtüp gizlemelerinden bu zuhurlari hubb etmediği sevmediğini belirtiyor. Aslında bu âlemleri arif olunmaklığını sevdiği için bildirmetedir. Hakikatte sevdikleride kendine arif olanlar olduğu anlaşılmaktadır. (Murat Derûni)

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ أَن يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذِيقَكُم مِّن رَّحْمَتِهِ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {الروم/46}

(30/46) “Vemin âyâtihi en yursile-rriyâha mubeşşirâtin veliyuzîkakum min rahmetihi velitecriye-lfulku bi-emrihi velitebtegû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)”

(30/46) Rüzgârları, yağmurun müjdecileri olarak göndermesi, Allah’ın (varlık ve kudretinin) delillerindendir. O, bunu, size rahmetinden tattırmak, emriyle gemilerin yol alması, O’nun lütfundan rızkınızı aramanız ve şükretmeniz için yapar. 

----------------

“Rüzgar” nefesi rahmani rüzgarlarıdır. İrfan ehli tarafından salikin gönül göğünde inşa halinde olan hakikati muhammedi teknesinin yelkenleri şişirilip hakka doğru yol almaya hazır olur. Abdiyet hakikati ile oluşan gözyaşı ise müjdeci yağmurlar olarak gönül göğü deryasını oluşturur. İşte bu, o kul için rabbinin faziletinden olan rahmettir. (Murat Derûni)

----------------

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ {الروم/47}

(30/47) Velekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fecâûhum bilbeyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû vekâne hakkan ‘aleynâ nasru-lmu/minîn(e)

(30/47) Andolsun, senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mucizeler getirdiler. Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır. 

----------------

Âyet zâti âyetlerdendir.

-----------------

Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn)

21/107. “Ve seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.” Diğer ifadeyle, “biz seni göndermedik; Ancak vakti gelince gönderdik, ama âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Âyet-i kerîme’nin baş tarfında biz seni göndermedik diye açık ifade vardır. Tefsirler bu Âyeti genelde belki kolay anlaşılabilmesi için yukarıdaki ve benzeri ifadelerle bildirirler ki, Hakikat-i Muhammed-îyye’nin zuhur mahalli olan, Hz. Muhammed (s.a.v.) me sadece atıf yapmaktadırlar. Oysa ki, Âyet’in baş tarafı birinci bölümü açık olarak. (Biz seni göndermedik) yani o ezelî hale göre henüz göndermedik, demektir. 

Mertebe-i a’ma iyyet’ten, mertebe-i Ahadiyyet-e, oradan, Vahidiyyet-e tenezzül eden Zât-ı Mutlak, oradan ilmiyle, Ulûhiyyt-e tenezzül ederek, orada da Hakikat-i Muhammed-îyye, Ceberut-Sıfat mertebesini meydana getirdiğinde daha henüz, Nefes-i Rahman-î âlemlere (nefih) edilmediğinden, Hakikat-i Muhammed-î bu mertebede vardı, fakat! (وَمَا أَرْسَلْنَاكَ)“Vema erselnâke) gönderilmemiş idi. 

Yani Ahadiyyet ve Vahidiyyet mertebesi itibariyle (ve ma erselnâ) “göndermedik” (ke) “biz seni” vaktaki Nefes-i Rahmân-î nin âlemlere üflenmesi zamanı geldi işte böylece Rahmânın nefesi ile bütün âlemlere Hakikat-i Muhammed-î programı (إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ) “ancak âlemlere rahmet olarak” gönderildi ve âyet-i Kerîme’de belirtilen hakikatler böylece zâhir ve bâtın ortaya çıkmış oldu. 

Böylece ezelde üflenen Hakikat-i Muhammed-î (571) de doğan Hz. Muhammed (s.a.v.) ile insânlığa ilmi yönüyle sunulmuş oldu. Daha evvelce “ins ve cin” cinsinden hiç bir varlık bu bilgileri dünya insânlarına ulaştıramadılar, çünkü zuhur mahalleri değil idiler. Ta ki, Hz. Muhammed ismiyle gelen o yüce varlık zuhur etti, kendi aslı olan bu bilgileri insânlara karşılıksız hediye etti. Şükründen aciziz. Ve böyle bir Nebi ve Rasûl-habercinin ümmet-i olmaktan haklı olarak iftihar etmekteyiz.[50] “ İz- -T-B- ” 

---------------

Tüm peygamber hazeratı da Hakiat-i Muhammediye mertebesinin kendi mertebelerinden zuhur mahalleridir. Efendimiz (s.a.v.) ise Hakikat-i Muhammediyenin nokta zuhuru ve en kemalli halidir. Tüm mertebeleri baştan sona ihata etmiştir. Gelen âyetler ise başlı başına mucizedir. (Murat Derûni)

----------------

اللَّهُ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَيَبْسُطُهُ فِي السَّمَاء كَيْفَ يَشَاء وَيَجْعَلُهُ كِسَفًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ فَإِذَا أَصَابَ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ {الروم/48}

(30/48) “(A)llâhu-llezî yursilu-rriyâha fetusîru sehâben feyebsutuhu fî-ssemâ-i keyfe yeşâu veyec’aluhu kisefen feterâ-lvedka yahrucu min hilâlih(i) fe-izâ esâbe bihi men yeşâu min ‘ibâdihi izâ hum yestebşirûn(e)” 

(30/48) Allah, rüzgârları gönderendir. Onlar da bulutları harekete geçirir. Allah, onları dilediği gibi, (bazen) yayar ve (bazen) yoğunlaştırır. Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediklerine uğrattığı zaman bir de bakarsın sevinirler. 

----------------

Uluhiyet mertebesi, rahmaniyet mertebesinden nefesi rahmâni rüzgarları gönderir. (Murat Deruni)

----------------

Allah’ın semâdan indirdiği suyla yani yağmurla öldükten sonra yeryüzüne hayat vermesi, demek ki gökyüzünden yeryüzüne yağmur inmese yeryüzü kuruyup kalacak, işte bizim de gönül âlemlerimize inen Allah’ın Zatından İlâh-î yağmurlar olmasa, vahdet yani hayat suları olmasa bizde ölüp gideceğiz, yani kuruyup gideceğiz. İşte hep İlâh-î tecelliyat hayat suyu bizi hayatta tutuyor, bizde zaman zaman beşeriyetimize dönüp ölüyoruz ama yeni gelen tecellilerle İlâh-î varlığımızı idrak edip tekrar diriliyoruz.

Her türlü hareket eden hayvanları da yaydı yeryüzüne, yani beden mülkümüze de türlü türlü nefsani varlıkları yerleştirdi, bunlarda birer işarettir.

Ve rüzgârların önüne bulutları katarak semâ ve arz arasında gönderdi ki nerede neyin ihtiyacı varsa ona yağdırmak için, işte bunlar Cenâb-ı Hakk’ın hep rahmetinden ve onun Âyetlerinden yani işaretlerindendir. “İz-T.B.” 

----------------

وَإِن كَانُوا مِن قَبْلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْهِم مِّن قَبْلِهِ لَمُبْلِسِينَ {الروم/49}

(30/49) “Ve-in kânû min kabli en yunezzele ‘aleyhim min kablihi lemublisîn(e)”

(30/49) Oysa onlar daha önce kendilerine yağmur yağdırılmadan evvel kesin bir ümitsizliğe kapılmışlardı.

----------------

فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {الروم/50}

(30/50) Fenzur ilâ âsâri rahmeti(A)llâhi keyfe yuhyî-l-arda ba’de mevtihâ inne zâlike lemuhyî-lmevtâ vehuve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

(30/50) Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. 

----------------

 Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim,

---------

Vâkıâ onlara kış ölüm verdi; bahardan onları diri kıldı ve yaprak verdi.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Rûm’da vâki’ (Rum, 30/50) ya’nî “İmdi Allah’ın rahmetinin âsârına bakın ki, ölümünden sonra arzı nasıl ihyâ etti? İşte muhakkak bunun gibi elbette ölüleri dirilticidir ve O her şeye kadirdir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.[51]

Hak 'Teâlâ her sonbaharda bağı yakar; tekrâr rengîn olan gülü yetiştirir.

Her ki: Ey yanmış dışarıya gel, tâze ol; tekrâr sıytı güzel ve latîf ol!

Ma’lûmdur ki, mevsim-i hazânda bağlar bozulur, yapraklar saranp dökülür; güzellikler ve letâfetler Hakk’ın tecellî-i kahrîsi ile yanar ve ma’dûm olur; ve bu mevsim bağlann yevm-i kıyâmetidir. Vaktâkı bahâr gelir, serîu’l-hisâb olan Allah Teâlâ hazretleri bağlardaki ağaçlara ve çiçeklere ve envâ’-ı nebâtâta neniz varsa, bâtınınızdan zâhirinize çıkannız diye hitâb eder. Hepsi hâmil olduklan şeyleri, isti’dâdlan hasebiyle hâl-i ademden meydân-ı vücûda çıkarırlar ve bu sûrede hesâblannı verirler. Binâenaleyh bahâr mevsimi te- cellî-i lutfîdir ve nebâtâtın yevm-i ba’sleridir; ve yevm-i nüşûrleridir. Nitekim sûre-i Rûm’da buyrulur. (Rûm, 30/50) “Rahmet-i ilâhiyyenin âsânna bak ki, öldükten sonra arzı nasıl diriltir, işte muhakkak ölüleri de böyle dirilticidir. Ve O her şeye kadirdir.”[52]

----------------

وَلَئِنْ أَرْسَلْنَا رِيحًا فَرَأَوْهُ مُصْفَرًّا لَّظَلُّوا مِن بَعْدِهِ يَكْفُرُونَ {الروم/51}

(30/51) “Vele-in erselnâ rîhan feraevhu musferran lezallû min ba’dihi yekfurûn(e)”

(30/51) Andolsun, eğer (ekinlerine zararlı) bir rüzgâr göndersek de o ekini sararmış görseler, ardından mutlaka nankörlük etmeye başlarlar. 

----------------

Genel manâ da, (ekin) den kasıt topraktan çıkan bitki türü yiyeceklerdir ve bitkisel mertebedir. Anası ise topraktır. Her türlü (ekin) için mutlaka bir “tohum-öz” gereklidir.

Rüzgar eken fırtına biçer demişlerdir. Kendi nefsi emarelerinin vehim rüzgarı ile oluşan “kahhar” esmâsının yakıcı rüzgarı bu vehimden oluşan fikirlerini işe yaramaz hale getirmeleri hoşlarına gitmez ve hakk’ı örtmeye başlarlar. İzahı olmayan şeyin mizahi olur derler. Akıl ve mantıkla izah edilemeyen şeylere karşı verilebilecek tepki; onu espriyle karşılayıp tiye, alay ve eğlenceye almaktır. İnar edenlerde anca bu yola başvururlar. (Murat Derûni) 

----------------

فَإِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاء إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ {الروم/52}

(30/52) Fe-inneke lâ tusmi’u-lmevtâ velâ tusmi’u-ssumme-ddu’âe izâ vellev mudbirîn(e)

(30/52) Şüphesiz, sen ölülere işittiremezsin. Dönüp gittikleri zaman çağrıyı sağırlara da işittiremezsin.

----------------

Bakarsın hayattadırlar ama ölüdürler, gönüllerine nefesi rahmâni rüzgarları ile hayat hakikati yağmadığı ve insanlık tohumları yeşermediği için ölüdürler. Kulakları vardır. Ama Hakk’ın sözünü duymadıkları için sağırdırlar. Bilidiği gibi Mevlânâ hazretlerinin Mesnevi-i Şerifi “Dinle” ile başlamaktadır. Çocuk bile konuşmayı anne ve babasını dinleyerek öğrenir. (Murat Derûni)

----------------

وَمَا أَنتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَن ضَلَالَتِهِمْ إِن تُسْمِعُ إِلَّا مَن يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُم مُّسْلِمُونَ {الروم/53}

(30/53) “Vemâ ente bihâdi-l’umyi ‘an dalâletihim in tusmi’u illâ men yu/minu bi-âyâtinâ fehum muslimûn(e)”

(30/53) Sen, (gerçeği görmeyen) körleri sapıklıklarından çıkarıp doğru yola iletemezsin. Sen, çağrını ancak âyetlerimize inanıp müslüman olan kimselere işittirebilirsin. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyelerindendir. 

-----------------

Ve ma ente bihadil umyi an dalaletihim, Körleri de sapıklıktan doğru yola çıkaramazsın. “Görenedir görene, Köre nedir köre ne?” diye bir atasözümüz vardır. Hakk’ı görmenin en büyük şartı kör olmamaktır. Kişi nefsinin, bedenin ve bu dünyanın karanlığı olan üç karanlıktan kurtulmadıkça dalaletten kurtulup gerçek manada Hadi olanlardan olması mümkün değildir. Bu işin şartı müşahade ehli olan bir İrfan ehli bulup görme ayarlarını yaptırmaktır. “Ente” yani kişinin senliği olduğu müddetçe kör hükmündenir. Ne zaman ki bu senlik yani hayâli ve vehimi kalktığında İlâhi benlik yani “Ene” kalır… İşte burada ummi olan nefsinin karanlığında değil, Hakk’ın zatında olan A’ma hükmüyle A’maiyyet karanlığındadır. Kendinde, kendi ile kendindedir. İşte istediğine bu örtüsünü kaldırır ve kendisini gösterir. 

İn tüsmiu illa men yü'minü bi ayatina fehüm müslimun, Sen ancak âyetlerimize iman edeceklere duyurabilirsin de onlar İslam'a gelir, selameti bulurlar. Âyetin tamamında işittirsin olarak anlaşılmaktar “İn tüsmiû” ise işttiremezsindir. İşitirme ise bir şartta bağlanmıştır. Önce kulak ayarları yapılacak yani Hakk’ın sözünü işitir hale gelecek ondan sonra ancak “men” yani kimlik sahibi olacak, “Yü’minü bi âyatine”, İnanacak ama “bi” ile birlikte “Âyatina” Bizim âyet, işaret ve zât-ımıza görüldüğü gibi âyetin bu kısımı zatidir. Bakara sûresi 3. âyette “yü’mine bil gaybi” denmektedir. Gaybları ile inanırlar demektedir. Bu âyette zât-i işaretlerimiz ile inanır, denmektedir. Burada ki men İlâhi kimlik yani “Ben” İlâhi benliktir. İşte bu mutlak tenzihtir. İşte bu kimseler gerçek ma’nâda teslim olmuş ve selâmete ermişlerdir.

Terzi Babam da istediği kişilere Zâti hakîkat ve işaretleri anlatmaktadır, istemediği kişilerden de bunlar gizlemektedir. İşte kim bunları dinler ve inanırsa selâmete ulaşanlardan olur… Bilindiği gibi Efendi Baba’mın Rabbi Hası “Selâm” esmâsıdır… Bu âyette Selâm kimliğinin (Men) Zât-i işaretlerden olduğunu tasdik eden bir âyettir. (Murat Derûni)

------------------

Bu âyet hakkında ve bağlantılarında Hazreti Pir Mevlâna’nın Mesnevi beyitlerinde ne buyurduğuna bakalım.

Kâfirler Ahmed'i beşer gördüler; niçin ondan "inşikâkı-ı kamer"i görmediler?

Hisde müstağrak[53] olan kâfirler, Ahmed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in yalnız sûret-i zâhiresine bakıp, onu da kendileri gibi beşer gördüler; ve kuvve-i kudsiyyesiyle gösterdiği “şakk-ı kamer"[54] mu’cizesini, zâhir gözü ile gördükleri halde, “Sihirdir ve göz bağcılıktır” diyerek kabûl etmediler. Zîrâ pek uzakta olan ayın küçükçük bir cism-i beşerin işâreti ile yarılmasını, his gözü ve his aklı istib’âd[55] eder. Bununla berâber hâdise dahi his gözü ile görülmüştür. Binâenaleyh bunu reddetmek için his aklı bir çâre arar ve nihâyet yine ma’nâ âlemine âid olmakla berâber, insanlar arasında yine his gözüyle mükerreren[56] görülen sihir hâline atfetmeyi münâsib görürler!

Kendi his görücü gözüne toprak saç! His gözü aklım ve mezhebin düşmanıdır.

His gözüne Hakk "kör" dedi; ona "putperest" dedi ve "Bizim zıddımız" ta'bîr buyurdu!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Neml’de vâki’ “Dalâletinden kör olanları sen îmâna hidâyet edemezsin; ancak bizim âyetlerimize inanıp teslimiyette olanlara Kur’ân’ı dinletebilirsin!" (Nemi, 27/81; Rûm, 30/53) âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur’âniyyeye işâret buyurulur. Ve Hakk Teâlâ) i “Hevâsını ilâh ittihâz[57] edenleri görmez misin?” (Furkân, 25/43; Câsiye, 45/23 âyet-i kerîmesinde, hissiyât-ı nefsâniyyelerine tâbi’ olanların putperestliğine işâret buyurdu. Ve ya’ni “Kör ile gören ve zulûmât ile nûr ve gölge ile harâret müsâvî olmaz!” (Fâtır, 35/19-21) âyet-i kerîmesinde de münkirlere, biz mü’minlerin “zıdd”ı ta’bîr buyurdu.

----------------

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً يَخْلُقُ مَا يَشَاء وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ {الروم/54}

(30/54) “(A)llâhu-llezî halekakum min da’fin sümme ce’ale min ba’di da’fin kuvveten sümme ce’ale min ba’di kuvvetin da’fen veşeybe(ten) yahluku mâ yeşâ/(u) vehuve-l’alîmu-lkadîr(u)”

(30/54) Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir. 

----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim, Şimdi Lût (a.s.)„ın “lev enne lî bikum kuvveten” yânî "Eğer benim size kuvvetim olsaydı” (Hûd, 11/80) demesi, Allah'ın “halakakum min da‟fin sümme ceale min ba‟di da‟fin kuvveten” yânî “sizi zayıflıktan hálk etti son- ra zayıflığın ardından bir kuvvet kıldı“ (Rûm, 30/54) buyurduğunu iĢitir olmasından dolayıdır. ġu halde, kuvvet kılınma ile ârız yânî geçici oldu. O da araz olan kuvvettir. Kuvvetten sonra zayıflığı ve ihtiyarlığı meydana ge- tirdi; bundan dolayı kılma, ihtiyarlığa bağlantılı oldu. Ve zayıflığa gelince, o halk ettiğinin aslına geri dönmesidir. O da Hakk'ın “halakakum min da‟fin” yânî “sizi zayıflıktan halk etti” sözüdür. Şimdi onu kendisinden halk ettiği şeye geri döndürdü. Nitekim, Hak Teâlâ “men yuraddu ilâ erzelil umuri li keylâ ya‟leme min ba‟di ilmin şey‟â” (Hac, 22/5) yânî "İnsan, ilminden sonra bir Ģeyi bilmemesi için erzel-i ömre yânî ihtiyarlığa gönderilir" buyurdu. Böyle olunca Hak, onun ilk zayıflığına geri döndürüldüğünü hatırlattı. Yaşlı olduġu halde zayıflıkta ihtiyârın hükmü, çocuğun hükmüdür (3).

-------------------- 

Ya'nî Lût (a.s.)ın "Eğer benim sizi karşı kuvvetim olaydı" (Hûd, 11/80) demesinin sebebi, Hakk'ın: "Allah Teâlâ sizi asaleten zayıflıkdan halk etti yani ilk başlangıcımız zayıflıktandır, acziyettendir. Ve o zayıflıktan sonra size kuvvet verdi yani gençleştirdi" (Rûm, 30/54) kavlinin ma'nâsını nûr-i ilâhî ile idrâk etmesinden nâşî idi. Yani ilahi nur ile hakikatini idrak etmesinden dolayı. Zîrâ kendi fenafillah makamında idi. Ve onun bu manayı idraki işitmekle hasıl olan ilim kabilinden değil belki hakkal yakıyn mertebesinden vaki olan bir idrak idi.

Rum (30) / 54- Sizi güçsüz yaratan, ardından güç veren sonra bu gücün ardından ihtiyarlık veren Allah’tır. Çünkü O, dilediğini yaratır. Hakkıyla bilen ve üstün kudret sahibi olan ancak O’dur. 

Ve onun bu ma'nâyı İdrâki, işitmekle hâsıl olanı ilim kabilinden değil, yani Lut’un (a.s.) o mertebesi işitmekle kendisinde hasıl olan ilim kabilinden değildir. Yani Lut (a.s.) o mertebesi işitmekle kendinde hasıl olan bir fiil değildir, özünde olan, zatında olan bir haldir fenafillahta bulunması belki hakka'l-yakîn mertebesinden vâki' olan bir idrâk idi. 

Binâenaleyh bildi ki, kendisi adem-i izafîden mahlûk yani izafeten yok olan bir mahluk ve vücûd-ı Hak ile mevcûddur. Hani dedi ya “benim size karşı kuvvetim olaydı” o yaşlandığı bir anda, kendisine arka çıkacak kabilesi de yoktu, ona yardımcı olacak kabilesi de yoktu ve bunu şöyle idrak etti ki kulaktan duyma bir ilimle değil, kendi şuhudu, müşahedesiyle, nasıl ki insanlar baştan zaafları olur. Sonra Cenab-ı Hakk onlara nurundan bir ilahi idrak verir, yani bir yaşam varlık verir. Sonra kuvvetlenir ama sonra tekrar ihtiyarlığında zaafa düşer. 

İşte bunu ilim kabulünden değil, yani işitmekle kendisinde hasıl olan bilgi kabulünden değil belki Hakkal yakıyn mertebesinden vaki olan bir idrak idi, O’nun bu şekilde söylemesi. İşte gerçek ilim ile nakil olan ilmin arasındaki fark budur. Cenab-ı Hakk gönlünden o ilmi ihdas eylemesi yani vermesidir. 

Ama onu anlayabilmesi için evvela kişinin kendini mutlak manada tanıması gerekmektedir. Aksi halde ilim diye vehim karışır, nitekim birçok şeyler burada özelliğini buluyor veya kaybediyor, bazı kimseler vehbi yani Hakk’tan geldi diye nefsinden gelen heva ve nefsinden gelen yanlış bilgileri mutlak bilgiler diye kabul ediyor ve bunu yaymaya çalışıyor etrafına. Zannediyor ki Hakk’tan, rabbani, rahmani ilimler. 

Halbuki değildir işte onun olması için şuhud gerekiyor, yani müşahede ehli olmak gerekiyor, müşahede ehli olabilmesi içinde bir müşahede ehlinden eğitim görmesi gerekiyor. Bunlar kendi başına olacak işler değildir. Nasıl ki peygamberler ümmetlerine bunları bildiriyorlar, gerçek manada biz de onlardan öğreniyoruz, işte peygamber ki kendisine verilen vehbi ilim sayesindeki birçok peygamber ilim de tahsil etmiştir vaktiyle. 

Mesela Musa (a.s.), Şuayb’ın (a.s.) dervişi, talebesi idi. 

Bunun gibi birçok peygamberin de ilim eğitimini aldığı malumdur. Ama birçok peygamberlere de Cenab-ı Hakk bi zatihi kendi ilminden vermiştir. Mesela “Ruhullah” olmasından dolayı İsa’ya (a.s.) o yaşantıyı vermiştir, (a.s.v.) Efendimize ümmi olmasına rağmen ama ilmin anası olmuştur. İşte bizler de mümkün olduğu kadar onun ümmeti olduğumuzdan O’nun bizlere bildirdiği bilgileri ilimleri öğrenerek öğrendikten sonra da müşahedeye geçirerek yaşamamız gerekiyor. 

Sadece bilgi lisan kabilinden değil, bu bilginin de gönlümüzden tasdikini almamız gerekiyor. İşte mutlak bilgi budur. Yani bir insan bir şeyi düşünür düşündüğü şeyi acaba doğru mudur diye batınından onun bir tasdiki gelir, yani mutmainliği gelir, o bilginin onun üzerinde sonra tereddütü kalmaz. Hevadan gelen bir bilgi ne kadar zahiren değişik bir hali de olsa onda kişi mutmain olamaz. Mutlaka bireysel aklıyla onu düşündüğünden veya hayalden ürettiğinden onun üzerinde mutlak olarak mutmain olamaz. 

İstediği kadar kendi kendini tatmin etmek için o fikrini müdafa etsin ama iç bünyesinde şüpheden kurtulamaz. İşte mutmain olmak bir bakıma bu şekilde ilmi yönden de olmaktadır. Yani kendine ait bir varlığı olmayan mahluktur. A’dem-i izafi yani izafi edilen yokluktan yok olan bir mahluktur. Halk edilmiş ve vücud-u Hakk ile mevcuttur. Yani yoktan meydana gelmiş kendine ait bir varlığı yok, Hakk’ın vücudu ile mevcuttur. İşte her birerlerimizin üzerinde de bu cümlenin altını çizerek tekrar tekrar okumamız lazımdır. 

Çünkü her birerlerimizin hali de budur. Her birerlerimiz adem-i izafiden yani izafi yokluktan mahluk olarak var edilmişiz yani mahlukluğumuz bir taraftan mutlak olmakla birlikte bir taraftan da izafi yani isimlendirilmiş bir mahlukluk halimiz vardır. Ve bunun hakikati vücud-u Hakk ile mevcut olmamızdır. Bu her birerlerimiz içindir, sadece Lut (a.s.) hakkında vaki değildir bu oluşum, O da aynı sisteme tabi olarak yeryüzüne gelmektedir, biz de aynı sistemle yeryüzüne gelmişiz. 

Ve aslı a’dem-i izafîden ibaret olan kimsenin kuvveti yoktur. Kendi yok olduğuna göre kuvveti de yoktur, acizlik içindedir. İşte kişi böylece izafi yokluktan meydana gelip de bireysel aklıyla “ben” olarak kendini kabul ettiğinde Hakk’tan en uzak mesafeye gitmiş oluyor. Çünkü kişinin, varlığın benliği “ben” düşüncesi Allah’a mutlak manada en büyük perde olmaktadır. Kendi varlığı da hayal ve vehim ile olduğundan o vehim de en kalın perdeyi oluşturmuş oluyor ve vehmin en büyük özelliği de varı yok, yoku da var göstermektir. 

Kendisi a’dem-i izafiden geldiği halde yani yok olduğu halde vehmi ve hevası kendini var olarak göstermektedir. Kendindeki Hakk’ı da yok olarak göstermektedir. Hakk’tan uzakta, ayrı, kendine ait müstakil bir varlık olduğunu kendisine kabul ettirmektedir. Böyle kendi varlığını kabul etmiş kişinin de artık bundan sonra Hakk’ı bilmesi Hakk’a ulaşması kesinlikle mümkün değildir. İşte ulaşabilmesi için bu eğitimi alıp kendinin izafi yokluktan meydana geldiğini ve kendinin yok olduğunu idrak etmesi işte kişi bu hale geldiği zaman da fenafillah mertebesinde olduğundan ve Lut’un (a.s.) da bu mertebede olduğu beyan etmiş oluyorlar. 

Bunun için kuvveti sahibine reddedip, kendisi asl ile zahir oldu. Yani kendi adem-i izafisi ile zahir oldu yani yokluğu ile zahir oldu. Şu halde insandaki kuvvet ihdas suretiyle arız oldu ki, yani insanın kendi kuvveti sonradan meydana getirilmek suretiyle arız, arıza oldu yani geçici bir kuvvet oldu yani mutlak kuvveti olmadı. İşte bunu da “erzeli ömür” diye belirtiyor, yani ömrün sonunda zayıf, hakir, muhtaç hale geliyor insan aynen baştaki çocukluğundaki gibi hani “bizim dede çocuk oldu artık ne dediğini de bilmiyor” derler ya işte bu neden çünkü kendisindeki kuvvet arız bir kuvvettir. 

Yani sonradan meydana gelen bir kuvvettir ve de kendi kuvveti değildir. Bu kuvveti de kuvvet-i arazıyyedir. Ve "araz", zahir olmak için bir vücûda muhtâc olan ve iki zamanda bakî olamayan şeye derler. Yani mutlak manada devamlı olarak baki olmayan sey “araz” hükmündedir. Hastalık da bir arazdır. Devamlı olmadığı için geçici olduğu için arazdır. Hatta hayat dahi bir arazdır, neden o da geçicidir de ondan. Ama bir ömür boyu süren bir arazdır. 

Meselâ buzun vücûdu ve ondaki kuvvet, suyun vücûduna nazaran arazîdir; ve ondaki kuvvet, su dondurulmak suretiyle ihdas, hadis olur yani meydana gelir. İşte bunun gibi, insanın cismi dahi vücûd-ı mutlakın kesafetle taayyün ve takayyüdünden muhdes olmakla, vücud-u mutlak yani mutlak olan vücut ama bu vücut dediğimiz zaman mevcut olan bu âlemlerin vücudu değil bütün bu âlemleri meydana getiren mutlak vücuttur. Vacib-ul vücuttur. Bu görülen hissedilen duyulan bilinen bilinecek olan bir vücut değildir, vücut demekten maksat maddi manada değil bizim anladığımız tahayyül edeceğimiz manada bir vücut değil işte o mutlak vücudun kendisinin kesafetiyle taayyün yani bu âlemde zuhura gelmesidir. 

Taayyün yani tayin edilmesinden ve takayyüdünden yani kayıtlara girmesinden yani insan suretinde kayıt almasından, her birerlerimiz sonsuz bir mananın yahut mana derinliğinin yahut mana sonsuzluğunun belirli terkipler halinde şekil almamızdan ibarettir bu varlıklarımız. Her birimizin vücudu bir kayıt altındadır. On metre boyu olan insan yok, ama on metre de olsa on metre ile kayıtlanmış olur. Bizim boyutlarımız ne kadar kayıtlanmış genelde iki metre ile 50 cm arasındaki bir hacimde kayıtlanmış haldeyiz. Nasıl ki bu kitap belirli ölçülerle kayıt altına girmiş, zaten böyle bir kayıt altına girmemiş olsa zuhura gelmezdi varlığı bilinmezdi. İşte taayyünü kendisine verilen özelliklerle aynı zamanda kayıt altına yani tekayyüdünden yani kayıdından muhdes yani hasıl olmakla ondaki kuvve dahi kuvvet-i me’cule ve araziye olmuş oluyor. Mec’ul; kılınmış demektir, asli kuvveti değildir. 

Yalnız bu söylenen sözler hangi mertebeye göre, fenafillah mertebesine göredir, bakabillah mertebesinden bakarsak bu hususlar değişir. Çünkü mutlak manada bu böyle dediğimiz zaman o zaman bakabillah’a geçmemiz mümkün olmaz. Tabi ki her mertebenin kendine ait anlayış ve düzeni vardır. Ama bu demek değildir ki bakabillah mertebesinde olduğu zaman bu mertebeyi kaldıracak hayır her mertebe kendi bünyesinde kendi düzeyinde geçerlidir. İşte bunu anlayabildiğimiz kadar hem kendimizi hem Rabbımızı hem de bu âlemi tam hakkıyla tanıyabiliriz, aksi halde tek yönlü bir bilgiyle tanıdığımız zaman veya o bilgide kaldığımız zaman yani kesinleştirdiğimiz zaman yukarıda olduğu gibi biz de kendimizi kalıplaştırmış oluruz. Bilgi yönünde taayyün ve kalıplaştırmış oluruz kayda sokmuş oluruz kendimizi de Allah’ımızı da. 

Hadis; sonradan meydana gelen şey demektir, işte Efendimizin sözlerine de “hadis” deniyor ya o hadis lafzi meydana gelen şeylerdir, muhdes, yani ihdas edilmiş olan da bu âlemlerdir. Her birerlerimiz birer muhdes yani hadisiz. Ama her birerlerimiz de aynı zaman da Kur’an’ız, ayetiz, onun da hakkını vermemiz lazımdır. Kur’an’ın cüzlerindeniz. Yani hem hadis, hem ayet yahut sure yahut Kur’an’ız mertebeye göre. İşte kişi bunları idrak ettiği zaman karşısındaki hadisse ona hadis yönlü mukabelede bulunur, karşısındaki eğer irfan ehli ayet ise ayet şeklinde ayet olarak mukabelede bulunur. 

Kendisine sonradan kılınarak verilmiş olan veya Hakk tarafından ceal yani Hakk’ın muradı ne ise o şekilde o kadar verilmiş olur. Ceal, kılmak demektir, müessirin eserdeki tesiridir. İşte müessir olan Cenab-ı Hakk eseri olan insan bedenindeki ona kuvvet vermesi O’nun cealidir. Dilemesi yani tesir etmesidir. Ve de dilediği şekilde ona amir olmasıdır. Hakk’ın istediğinden başka bir şey yapabilir miyiz, hasta olacaksın diyor, hasta oluyoruz, öleceksin diyor ölüyoruz, biz kendimiz bir şey yapabilir miyiz o bize ne ceal etmişse ne murad etmişse biz ancak onu yapabiliyoruz. 

Zaten bizim başlangıcımız da öyle değil midir, 2/30 “cailun” halk etme, “ben yeryüzünde” bir halife halk جاعِلَجاِعل ٌ edeceğim” muradım budur diyor. Ve bizi yokluktan, adem-i izafiden vücud-u Hakk ile mevcut ederek zuhura çıkarmış oluyor. Yalnız burada bilmemiz gereken şey mertebeler arası kaçış ve kovalamaca, mertebeler arası veya esma-i ilahiyyenin arasında olan hadiselerdir. Çünkü her esma kendi hakikatini zuhura çıkaracaktır, işte bu esma-i ilahiye de birbirine zıt hükümler taşıdığından tabi ki bu kaçmaca kovalamaca kıyamete kadar sürecektir. Gece ile gündüz, karanlık ile aydınlık birbirinin peşinden geliyor, o onu kovalıyor, o da onu kovalıyor. 

Ama bunların hepsi nerede oluyor, madde âleminde oluyor, mana âlemine geçildiği zaman bunların hepsinin Hakk’ın birer zuhuru olduğunu ayrı varlıklar olmadan kendi tecellileri olarak isimlerinin zuhuru olarak görmüş oluyoruz. Dünyaya ait izafi şeyler, hepsi izafi dünya da adem-i izafiden meydana geldi, kendisine Cenab-ı Hakk bir ruh verdi, nur verdi bir yapı verdi, dünya dediğimiz de bizim gibi canlı bir varlıktır, canıyla, kanıyla, etiyle her şeyi ile birlikte canlı bir varlıktır. Biz yüksek şakuli gidiyoruz, hayatımızı sürdürüyoruz o da dönerek hayatını sürdürüyor ama aynen bizim gibi canlı bir varlıktır. Hani zahiri alimleri tabiatçılar ayırmışlar ya, canlı varlıklar cansız varlıklar diye, Mevlana da diyor; “ey tabiatçı sen cansız diyorsun bu taşa toprağa ama cansız dediğin bu taş toprak insan gibi bir canlıyı nasıl meydana getirebiliyor” diyor. Öyle değil mi, bizi meydana getiren bu toprak ve devamımızı bu toprak sağlıyor, eğer bu taş toprak cansız ise insan gibi canlıyı nasıl meydana getiriyor. 

Tabi onlar işin kevnine baktıkları için dışına baktıkları için hayat diye canlı diye aradıkları en az hayvan gibi gezebilen yürüyebilen varlıkların varlığına can diyorlar, halbuki bütün bu âlem candan, ruhtan, nurdan başka bir şey değildir. Çünkü hayat kaynağı ruh, görünme kaynağı kristelleşme, bileşim kaynağı da “nur” dur, onun için 24/35 ayetinde “Allahü nurussemavati vel arz”…

… Allah göklerin ve yerin nurudur. Yani Allah bütün bu âlemlerin nurudur. zahir ve bağlanmasından sonradan meydana gelen olmakla, ondaki kuvvet dahî, meydana çıkarılmış kuvvet ve arazıyye olmuş olur. Ve bi'l-cümle mezâhirde zahir olan elektrik, buhar kuvvetleri gibi kuvvetler, hep böyledir. Binâenaleyh zamanımızdaki fen feylesoflarının, âlemin suretlerinin zuhuru için "kuvvet" ve "madde" namlarıyla başlı başına iki vücûd farz edip, yani kuvvet ve maddeyi ayrı varlıklar farz edip onlara iki vücut verip "Bunlar ezelîdir, ebedîdir" demeleri işin hakikatine adem-i ıttılâ'larındandır. Yani işin hakikatine vakıf olmamala-rındandır. Yani hakikatine nüfuz edememelerindendir. Yani tabiatçıların, filozofların düşündüğünü söylüyor. 

Zîrâ vücûd birdir. Maddenin vücûdu müstakil değil, belki hakiki vücuda izafe edilen hakiki vücudun ismiyle var olan bir vücûddur. Binâenaleyh emr-i i'tîbârîdir ve arazîdir. Yani itibar edilen bir iştir, bir düşüncedir ve arizidir, "Kuvvet" ise, o vücûd-ı hakîkînin zatının gereği bulunan nisbeti ve sıfatıdır. Ve vücûd-ı vahidi yani tek olan vücudu sıfatlarına bakarak o kadar vücûda ayırmak ve her bir sıfatının bir vücûd olduğunu iddia etmek gülünecek derecede bir hafiflik olur. 

İmdi insan evvelen adem-i muzâfdan, ya'nî yok olan izafi yokluktan halk olundu; sonra Hak onda kuvvet-i arazıyye ihdas eyledi. Ve bu kuvvet-i arazıyye ve mec'ûleden yani onun kılmasından sonra da zaafı ve ihtiyarlığı ihdas etti. 

Ya'nî Hak kuvvet-i arazıyyeyi ortadan kaldırarak insanı aslî zayıflığı redd eyledi yani sonunda oraya döndürdü; zîrâ arızî olan kuvvet hâsıl olunca, insanın aslı olan zayıflığı, onda gizli kaldı. Kuvvetleşince aslı olan zayıflık onda gizli kaldı. Binâenaleyh kuvvet-i arızî gidince, onda aslî olan zayıflık hâsıl ve hadis oldu. Fakat zayıflığın hudûsu başka, ihtiyarlığın hudûsu başkadır. Çünkü insanda zayıflığın hudûsu, onun zayıfı aslîye reddidir yani güçsüzlüğüne döndürülüşüdür; ve ihtiyarlığın hudûsu ise, onun ademden îcâdı ve ihdasıdır, yani yokluktan meydana gelmesi ve kurulmasıdır. İhtiyarlığın meydana gelmesi ise onun yokluktan meydana gelmesidir. 

Zîrâ bir delikanlının vücûdunda başlangıçta ihtiyarlık yoktur, sonradan meydana gelir. Şu halde ca'l ve hudûs ihtiyarlığa taalluk etti. Yani nasıl güç kişiye her ne kadar baştan kişi zaaf içerisinde ise acz içerisinde ise sonradan gençlik ona nasıl verildi ise başlangıçta o çocukta gençlik yoktur, gençlik de sonradan verildi ise gençlik, kuvvet arizi olarak verildi ise ihtiyarlık da böylece gençliğinde o ihtiyarlık onda yoktu. İhtiyarlık da sonradan ceal ve hadis oldu. Yani Hakk’ın dilemesi ile oldu. 

Ve zayıflığa gelince bu, insanın kendi halkının aslına rücû'udur. Ya'nî insanda zayıflığın ihdası ve ca'li, onun aslı olan zayıflığına rücû'udur. Ve insanın asl-ı hilkati, za'f olduğu Hak Teâlâ'nın (Rûm, 30/54) kavlinden müstefâddır. … sizi zayıflıktan halk etti Demek ki, Allah Teâlâ insanı başlangıçta neden halk etti ise, ona döndürdü. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "İnsan, ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzel-i ömre redd olunur" Hac (22) / 5- Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, ne olduğunuzu size açıklamak için, biz sizi topraktan sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra da yapışı belli belirsiz bir çiğnem etten yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkartırız, böylece yetişip erginlik çağına varırsınız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır, bilirken bir şey bilmez olur. Yeryüzünü görürsün ki, kupkurudur. Fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yetişir. 

Bu verilenlerin alınması onda emanet olmasındandır, verilen ilim de emanettir o da ileri yaşlarda alınır. Bizim beyin hücrelerinin zayıflaması erozyona uğraması sonucunda bilgilerin bizden alınması olayında ruhumuz o bilgileri unutmuş değildir, yani ruhumuzdaki kaydı silinmiş değildir, sadece beyin madde manası ile kayıt yapan ve batından zahire intikal ettiren bu beyindir. Beyin “ara” manasınadır, neyin arası ruh ile zahir varlığın arasında aracı durumundadır. Eğer bu beyin olmazsa batından zahire bilgileri intikal ettirmemiz mümkün değildir. 

Bu beyin vasıtasıyla gençliğinde zahirden batına intikal ettirmiş oluyoruz bu bilgilerimizi. Bu beyin iki varlık arasındadır, yani latif varlık ile kesif varlık arasında bir berzahtır, rüyada da aynı görevi o yapmış oluyor. Rüyada berzah âlemindeyiz yani latif âlemdeyiz vücudi hiçbir fonksiyonumuz yok ama beyin kapasitemiz çalışıyor, uyandığımız zaman beyin bağlı olduğu zahir sisteme manadan aldıklarını ulaştırıyor. Hatırlıyoruz, işte bu kayıt bilgisayardaki gibi e-mail gibi kayda geçiyor. 

Sen o yüzeydeki bilgisayar ekranındaki sayfayı kaldırsan da onun beyninde o yazı kalıyor. Diyelim ki bilgisayarın ekranı kırıldı, sana sayfayı gösteremiyor, ama beyinde mevcuttur. 

Yani batınında mevcuttur. 

İşte bizim de bu öğrenmeye çalıştığımız tevhid ilimleri ama bu tevhid ilimi ile din ilmi ile şeriat dahi olsa Allah lafzı ile yani Allah bilgisi ile mevcut olan şeyler aktarılıyor arka tarafa. Maddi manada olan şeyler arka tarafa aktarılmıyor. Çünkü arka taraf ile bağlantısı yoktur. Batın âlem ile ilgisi yoktur. Yani öyle bir depo, kayıt edilecek dosyası yok. Çünkü o ilimlerin dosyası sadece dünyadadır. 

Fahrettin Razi; Razi olmazdan evvel filozoftu sadece ilim adamıydı, zahir şeriat alimiydi, ama çok derin bir alimdi, aynı zaman da tıp ilmine de vakıftı, bir de astronomi ilmine de vakıftı. Devrinde emsali olmayan iki kitap yazıyor ve devrinde Muhyiddin İbnu’l Arabi hazretlerine gönderiyor, kontrol edilsin diye, Muhyiddin-i Arabi hazretleri de belirli bir süre sonunda gel bakarım dediğinde o elamanı geliyor, efendim bakabildiniz mi diyor, evet baktım içine de not koydum diyor, nihayet o notu okuduğu zaman “cidden kitaplarınız çok güzel olmuş, tebrik ederim zamanımızda bu dereceye ulaşılmış değil henüz, tıp ve astronomi hakkında, ancak gönül şunu arzu ederdi ki bu ilminiz ebediyette geçerli ilim olsun. 

Gideceğimiz yerde yani gök yüzü olmayan yıldızların olmadığı ayı güneşi olmayan gideceğimiz bir yerde bu ilmin ne faydası olur. Gideceğimiz yerde doktoru olmayan hastası olmayan hastanesi olmayan yerde bu ilmin geçerliliği ne derece olur, gönül onu isterdi ki ebedi âlemde geçerli olacak bir ilim üzerinde çalışsaydınız” diyor. Ondan sonra bu uyandırılıştan sonra 25 ciltlik Kur’an tefsirini yapmıştır Fahrettin Razi. Birçok kaynaklar da O’nu kaynak göstermektedir. 

Aslında dünya yaşamının gayesi beynimizin varlığı ile ahirete bilgilerimizi yaşantımızı intikal ettirmemizdir. İşte bir bakıma amel defteri dediği budur, sağından verilecekler dediği budur. Bu amel defteri küfür ehli için yani perdelenmiş kişiler için bir şey verilecek diye bir kayıt yoktur, mü’minler için bu söyleniyor sadece. Onların da bazılarının solundan bazılarının sağından verilecek diye. İşte amel defteri bizim beyin kayıtlarımızdır. Yani öteki tarafa intikal ettirdiğimiz aktardığımız bilgilerdir. Biz yaşlansak da yaşlandığımızda ömrümüzün belirli süresinde unutsak da ama ana beyinde olduğundan ahirette de bu istilahattan geçeceğiz yani bu yaşantıdan geçeceğiz. Yani çocukluğumuz olmadan gençliğimize yani kuvvetli bir hal olarak zuhura geleceğiz ikinci gelişimizde. 

Ahirete gelişimizde bu gençlik zaaflık olmayacak doğrudan güçlü kuvvetli olarak geleceğiz. Ve de aklımız başımızda olarak geleceğiz. O zaman hani mahşer halkı diyecekler ya kalktığımız zaman biz acaba ne kadar kaldık kabirlerde ne kadar yaşadık birbirlerine insanlar soracaklar. Bir gün veya bir günün belirli bir süresi kadar kaldık dünyada uyuduğumuz kadar 8-10 saat kadar diyecekler kendi aralarında. Ama gene de diyecekler biz dünyada iken kime danışıyorduk, ilim ehline danışıyorduk hadi gidelim gene onlara soralım diyecekler bu da gösteriyor ki ilim ehlinin ilmi orada gene olacak işte bunu gösteriyor. O ilim ehlinin de birçoğu yaşlandığında burada ilmini unutuyor, ama bunu tamamen unutması ona haksızlık olur. 

Orada Liva-ül Hamd sancağı var, onun altında ilim sahipleri tevhid sahipleri ne kadar tevhid merkezine yakınlığı tevhid hakikatine yakınlığı ne kadar ise o nisbette liva-ül Hamd sancağının merkezine yakın olacaktır. Bu berzah değil berzah âleminde herkes yalnız kendi başında kabrinde olacaktır. Berzah âleminde vücudun yok latif bir varlık olarak varsın ama beyin kimliğin var, nasıl rüyada latif bir varlıksın cesed yatıyor adeta ölmüş ama sen varsın. 

Koşuyorsun, seviniyorsun, üzülüyorsun, lezzet alıyorsun, zevk duyuyorsun, duyuların çalışıyor, aracı beş duyunu kullanmadığın halde batın âlemde latif âlemde bu hisler çalışmaktadır. İnsan ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzeli ömür ret olunur. Burada erzeli ömür genel olarak her birey için mevcut bir de özel olarak erzeli ömür var yani rezil ömür var, o da şu demektir, Cenab-ı Hakk erzeli ömürü şunun için yapıyor, özel olanları, Cenab-ı Hakk bazı insanları cemiyetin fedaileri olarak kılar. Yani cemiyetin fedaileri olarak yani numuneleri olarak yapar. 

Bazı insan hasta olur çok uzun süre yatalak olur yatar yatar uzun süre işte bu bir bakıma cemiyetin fedaisidir. “erzeli ömür” de buna deniyor gerçek manada yani özel manada. Genel manada her hastalık yani zafa düşen erzeli ömre düşmüş oluyor. Ama bazılarınınki daha uzun süreli şiddetli “erzeli ömür” oluyor. Bazıları da hafif geçiyor, bazılarına da erzeli ömür gelmeden kendi berrak aklıyla öteki tarafa intikal ediyor. Ama bunlar özel sistemi bozmuyor. Genç yaşta trafik kazasında ölüyor, o da bir fedai, erzeli ömür değil de cemiyet fedai olmuş oluyor. Gelin olacak kız düğünü yapılıyor gerdeğe giderken veya balayına giderken araba kazası yapıyor ve ölüyor. İşte bunlar cemiyetin fedaisidir. Eğer böyle bir şey olmamış olsa böyle bir şeyin varlığı ortaya çıkmamış olur. 

Ama Cenab-ı Hakk bunları ibret-i âlem için yaptı diyorlar ya, onlar hep cemiyetin fedaisidir. Âleme ibret olan şeyler cemiyetin fedaileridir. İşte böyle hadiseler özel olarak “erzeli ömür” var yani Cenab-ı Hakk’ın sistemi ceal eder yani dilediğini dilediği şekilde yapar mutlaka her şeyi böyle olacaktır, kaydını ortadan kaldırıyor. Ve bunun da zamanı vakti belli olmadığı için (a.s.v.) efendimiz dahi “yarın size ne yapılır bana ne yapılır bilemem” diyor ki bütün âlemlerin ilmi kendine verilmiş olduğu halde, kader bahsinde size ne olur bana ne olur diye Kur’an-ı Kerimde bahsediyor, bilemem diyor. 

Onun için bunlar hep bizlere misal olmaktadır. Yaşlıların uzun süre hasta olarak yatakta kalması gençlerin genç halde dünya değiştirmeleri hepsi birer misal olmaktadır ve dikkatlerimiz çekilmektedir. Sizde böyle olabilirsiniz vaktiyle hayatınızı düzenleyin gibi. İhtiyarlıkta böyle olabilirsiniz tedbirinizi alın gelecek için, gibilerdedir. İşte insan ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzel-i ömüre red olunur. 22/5 ayeti buna işaret etmektedir. Binâenaleyh Hak, bu âyet-i kerîmede insanın zayıflığı evvele redd olunduğunu zikretti. Böyle olunca zayıflıkda ihtiyarın hükmü, tıflın hükmüdür; yani yaşlının hükmü çocuğun hükmüdür, zîrâ insan çocukluk halinde de bir şey bilmez. Çocuk bilmez ama o çocukta tabii olarak bilen onları meydana getirir. Çocuğun doğduğu zaman “ınga” demesi gibi. “ınga “derken orada “ayn” ve “gayn” dan bahsetmektedir, “ayn” göz demek, öz demek, kaynak demek “gayn” da gayr demek işte özünden ayrıldığı için ağlamaktadır. Ama kendisi bunu bilmez. Yani özü olarak biliyor, özü olarak bilmezse zaten o şekilde hareket edemez. 

Bütün çocuklar bunu özlerinden biliyorlar fakat daha henüz beyin kendisini bilir hale gelmediğinden bunun farkında değildir. Zaten çocuğun doğumu sırasında orada bulunanlarda bu “ınga” lafzının ne olduğunu da eğer özel bir eğitim görmemişlerse değil çocuk oradaki yetişkinlerde bunu bilmez. Çocuğun ağlaması her ne kadar dünyaya geldiği zaman ağlaması onun fiziken hayat göstergesi ise de batınen ölmesi demektir. Çünkü Cenab-ı Hakk önce ölümü halk etti sonra hayatı halk etti. Ölmesi aslından ayrıldığı içindir. 67/2 ayetinde buyurur; Hakktan öldü ama halk olarak evvela dirildi yani mahluk olarak dirildi.

Ölümü halk etti ve hayatı halk etti. Ama tefsirciler bunu evvela hayatı sonra ölümü halk etti diye sırayı değiştirirler, ama onların mertebesinde o da geçerli ama ayetin aslı gelişi böyledir. O zaman çocuğun doğması asli manada ölmesi demektir, batınından hakikatinden ayrıldı, yani gerçek “hay” dan ayrıldı, izafi “Hay”a geçti, hani adem-i izafiden meydana geldi diyor ya izafi “Hay”a geçti. Yani kendisi bunu farkında değildir. Adem’in (a.s.) Cennetten kovulması Hakk’ın zat’ından sıfatına intikal ettirilmesi, sıfatından esmasına, esmasından ef’aline dönüşmesi işte bu her birerlerimizin üzerlerinde de mevcuttur, tabi o kıssanın çok daha ifadeleri vardır, yalnız bu Âdemiyetin çocukluk halini belirtmektedir. Hakiki manada Âdem hikayesi de bedenin kemale erdiği zaman ruhen, fikren, ilmen tevhid ilmiyle yaşaması gereken hali gösteriyor. 

Bu tabii bir oluşumdur, herkesin üzerinde aynı hadise tahakkuk ediyor. Bunun dışında bir başka bir şekilde bir ayrıcalığı yoktur. Yani kimsenin bir ayrıcalığı yoktur. Herkes bir anadan babadan meydana geliyor, gerçi şimdi tüp bebeklerde var ama o tüp bebeğin de aslı ana babadır. Âdemiyet işte o çocukluk mertebesindeki Âdemiyetten gelişmişlikteki Âdemiyet mertebesi geniş olarak ifade ediliyor ve bu tasavvufun en mühim meselelerinden birisidir. Ayrıca mühimin de mühimidir, başta gelen meselesidir. Âdemi hakikatleri idrak edemezsek ondan sonra bu hakikatleri idrak etmemiz mümkün değildir. Ama onların hayatlarını ezberleyebiliriz, ama ezberlememiz bunları yaşamamız demek değildir. İlkokula giden çocuklara şiir söyletiyorlar söyledi ama neyi söyledi, söylediğinin farkında mı, manasına nüfuz edebildi mi? Belirli tekerlemeler yaptı kulağından duydu bir şey ve lisanından açığa çıkardı. Hayvanlara eğitim yaptırıyorlar hadi şunu yap, bunu yap diyorlar bildiği bir şey yok ki. O taklit olarak onu yapıyor, zannediyoruz ki biz onu bilerek yapıyor, alışkanlık üzere yapıyor, onu o şekilde alıştırıyorlar. 

Ne yaptığından haberi yok ki aslında kendinden haberi yoktur. Böyle olunca zaafta ihtiyarın hükmü tıflın hükmüdür yani çocuğun hükmüdür. Zira insan çocukluk halinde bir şey bilmez âlemden habersizdir Erzel-i ömre redd olunan yaşlı bir kişi dahi çocuk gibi olur, birşey bilmez. Za'f-ı evvele redd olunmaktan murâd, çocukluktaki zayıf olan mizacına redd olunmaktır. Zîrâ bu iki mizacın za'fı, hükümde birbirine benzemektedir; fakat yekdiğerinin aynı değildir; çünkü tecellîde tekrar yoktur. 

Zaaflar bir olmakla birlikte yani çocukluktaki zaaf ile ihtiyarlıktaki zaaf, zayıflık bir olmakla birlikte ikisi aynı şey değildir. Birisi başlangıçtaki zaaf, diğeri de bitişteki zaaftır. Yani kemalden sonra gelen zaaftır. Birincideki zaaf, zayıflığı varlığa geçiriyor, ikincideki zaaf, zayıflık varlıktan yokluğa geçiriyor. Aradaki fark budur. Baştaki çocukluktaki zaaf kevn, ihtiyarlıktaki zaaf fesaddır, yani bozulmasıdır.[58] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ كَذَلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ {الروم/55}

(30/55) “Veyevme tekûmu-ssâ’atu yuksimu-lmucrimûne mâ lebisû gayra sâ’a(tin) kezâlike kânû yu/fekûn(e)” 

(30/55) Kıyametin kopacağı gün suçlular, (dünyada) bir andan fazla kalmadıklarına yemin ederler. Onlar (dünyada haktan) işte böyle döndürülüyorlardı. 

----------------

Dünya ve güneş sistemi içinde yaşadığımız için bu yaşadığımız süre bizlere uzun zamanlar gibi gelmektedir. Ama bu zaman dilimi izafidir. Başka bir gezegende bir sene daha az veya daha çok olabilmektedir. Bilindiği gibi zamanda yolculuk diye hayali şeyler konuşulmaktadır. Aslında imkan olsa neslimizden dünya da dışarı çıkıp çok uzak galaksilere gidip gelenler olsa, ya dünyayı ya da neslimizi dünyada bulamayabilir. Uzay zamanı içinde bile dünya yaşam sürelerimiz göz açıp kapamadan ibaret, belki değildir. İşte bu dünya da nefsi emmare hayalinde olanlar çok uzun süreler gibi gelmekte belki ölmeyece gibi kendilerine nefisleri telkin vermektedir. (Murat Derûni) 

----------------

وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَالْإِيمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِي كِتَابِ اللَّهِ إِلَى يَوْمِ الْبَعْثِ فَهَذَا يَوْمُ الْبَعْثِ وَلَكِنَّكُمْ كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ {الروم/56}

(30/56) “Vekâle-llezîne ûtû-l’ilme vel-îmâne lekad lebistum fî kitâbi(A)llâhi ilâ yevmi-lba’s(i) fehâzâ yevmu-lba’si velâkinnekum kuntum lâ ta’lemûn(e)”

(30/56) Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar ise onlara şöyle diyeceklerdir: “Andolsun, siz, Allah’ın yazısına göre, yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu yeniden dirilme günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.” 

----------------

Siz bilmiyordunuz. Hakk’ın ilmine vakıf değil nefsini vehimi kuruntusu içindeydiniz. (Murat Derûni)

----------------

فَيَوْمَئِذٍ لَّا يَنفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ {الروم/57}

(30/57) “Feyevme-izin lâ yenfe’u-llezîne zâlemû ma’ziratuhum velâ hum yusta’tebûn(e)”

(30/57) O gün zulmedenlere mazeretleri fayda sağlamaz, Allah’ı razı edecek amelleri işleme istekleri de kabul edilmez. 

----------------

Zulmedenler, kendi nefislerine nefsi emmarenin karanlığında bırakmak ile zulmetmişlerdir. 

Kişinin en kıymetli sermayesi ise zamanıdır. Ve kendisine verilen ömür 30, 50, 70, 90 her ne ise bir ömürdür. Ve bu hakk her insana bir kere verilmekte veya bebe hatta, çocukluk çağında vefat etmektedir. Bunun yeri ve açıklaması burası değildir. Kişi ne yapıyorsun dendiğinde zaman öldürüyorum der. Aslında kendi hakikatini öldüren müflisten başka bir şey değildir. (Murat Derûni) 

----------------

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ وَلَئِن جِئْتَهُم بِآيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ أَنتُمْ إِلَّا مُبْطِلُونَ {الروم/58}

(30/58) “Velekad darabnâ linnâsi fî hâzâ-lkur-âni min kulli mesel(in) vele-in ci/tehum bi-âyetin leyekûlenne-llezîne keferû in entum illâ mubtilûn(e)”

(30/58) Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali verdik. Andolsun, eğer sen onlara bir âyet getirsen, inkâr edenler mutlaka, “Siz ancak asılsız şeyler uyduranlarsınız” derler. 

----------------

Hakk’ı örten gizleyenlerin paslı hayali nefis aynalarına yansıyan Allah’ın c.c. işaretlerini hayal ve vehimlerini iptal ettikleri için uydurma ve asılsız olarak nitelendirmektedirler. (Murat Derûni)

----------------

كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ {الروم/59}

(29/59) “Kezâlike yatbe’u(A)llâhu ‘alâ kulûbi-llezîne lâ ya’lemûn(e)”

(29/59) Allah, bilmeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler. 

----------------

“Alim” Allah c.c. esmâlarındandır. İlmi gerçek sahibi olan Allah c.c. tahsis etmeyip nefsi emmareleri istiametinde kullandıkları ve uyanmadıkları için, bu âlemde Hakk’la birlikte yaşadıkları halde Hakk’ın varlığını perdelediler, bu perdelemeleri dolayısıylada Cenâb-ı Hakk onların kalplerini, kulaklarını gözlerini mühürledi. (Murat Derûni)

----------------

فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذِينَ لَا يُوقِنُونَ {الروم/60}

(30/60) “Fasbir inne va’da(A)llâhi hakk(un) velâ yestahiffenneke-llezîne lâ yûkinûn(e)”

(30/60) Sabret. Şüphesiz, Allah’ın va’di gerçektir. Kesin imana sahip olmayanlar sakın seni gevşekliğe (ve tedirginliğe) sürüklemesinler. 

----------------

“Fasbir” sabretmek için kişinin nefsi ile sabredenleri bulup birlikte sabretmesi onun için kolaylık olacaktır. Bu da Allah c.c. in vaadidir. İman hakkında kesin bilgisi olmayanlar âlemin gaybını bilmeyip gaybları ile iman etmeyenlerdir. Bu imâna erişene kadar imân hakkında kesin bilgi oluşmaz çünkü bu iman tahkiki değil, taklidi imândan öteye geçmez. Onun için bu zümre imânında gevşeklik gösterebilir. Seni ümitsizliğe sevk edip gevşekliğe sürüklemesinler. (Murat Derûni) 

----------------

Böylelikle RÛM sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılması ve gönüllerin dirilmesi niyazıyla, “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------- 

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 13-04-2025

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (242+144=386) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- 1. Bizans İmparatorluğu’na ve bu imparatorluğun egemenliği altındaki ülkelerde yaşamış olanlara ilişkin olan. 2. Anadolu’yla ilgili. ↑

- Ayasofya Camii ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – BAKARA Sûresi– Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 6… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Bu ibadetlerini güneşin doğuş saati yaptıları ve onlara uymamak için; sabah namazı ilk vakit olarak imsak ve güneşin doğuşu olarak eğer bu vakitte uyanılamadıysa ikinci vakit olarak güneş bir mızrak boyu yükselditen 45-50 dakika ve kuşluk vakitleri arasında kılınabilir. Efdal-i ilk vakitte kılınması olarak kabul görmüştür. ↑

- İnternetten alınan kısa bilgi… ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 27 – Sayfa 118… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bir Ressam Hikayesi– Tasavvuf Serisi 62 – Sayfa 98… ↑

- (110/1) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (54) 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri Sayfa 28 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Ku-Ker-Yol- Tarık Suresi – Murât Derûni – Tasavvuf Serisi 215 – Sayfa 180… ↑

- Fusûs’ul Hikem - Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – İbrâhim a.s. Fassı – 14. Paragraf. ↑

- Bakınız… Necdet ARDIÇ – İrfan Mektebi – Tasavvuf Serisi 14 - ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 120… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Reşahat'tan-bölümler- – Tasavvuf Serisi 65 – Sayfa 112… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Reşahat'tan-bölümler- – Tasavvuf Serisi 65 – Sayfa 112… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kûr'ân'da-Tesbih-ve zikir – Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 59… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1- - Sayfa 20… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ a.s.– Tasavvuf Serisi 59– Sayfa 32… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Namaz-Sûreleri– Tasavvuf Serisi 68-1- – Sayfa 209… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 9. Cilt, Sayfa 537… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (1) Hz. Âdem a.s. – Tasavvuf Serisi 15 – Sayfa 118… ↑

- Fusûs’ul Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin- Terzi Baba Şerhi – Mukaddime bölümü – Özet olarak… ↑

- Fusûs’ul Hikem - Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Hûd a.s. Fassı – 45,47. Paragraf. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 83… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 3. Cilt, Sayfa 358… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1- - Sayfa 20… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1- - Sayfa 20… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 1. Cilt, Sayfa 210… ↑

- Burada esmâlar genel ma’nâda hakk’ın esmâları değil, kişinin kullanımına verilen birimsel esmâlar – isimlerdir. (Murât Derûni) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – uhfetul Uşşaki – Tasavvuf Serisi 08- Sayfa 82… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- - Sayfa 20… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fü-Hi-15-İSA FASSI– Tasavvuf Serisi 188 -Sayfa 186… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Dur Rabb-ın namaz kılıyor- – Tasavvuf Serisi 200- Sayfa 255… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Dur Rabb-ın namaz kılıyor- – Tasavvuf Serisi 200- Sayfa 255… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 345 … ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Yunus Sûresi – Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 228 … ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Yunus Sûresi – Tuhfet’ul Ussaki – Tasavvuf Serisi 08 - Sayfa 45 … ↑

- Marife, nekranın zıddıdır. Söylendiği zaman, kimden veya hangi şeyden bahsedildiği tam olarak anlaşılan, belirli bir kimseden veya hangi şeyden bahsedildiği tam olarak anlaşılan, belirli bir kimseyi veya şeyi gösteren isimlerdir. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/zekat#1 Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kûr'ân'da-Tesbih-ve zikir – Tasavvuf Serisi 15 – ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1- - Sayfa 20… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Korono virüs dosyası – Tasavvuf Serisi 176 – Sayfa 202-206… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 1. Cilt, Sayfa 117… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 12. Cilt, Sayfa 223… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi – Tasavvuf Serisi 19 – Sayfa 17… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt, Sayfa 45… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt, Sayfa 540… ↑

- Kendin de olmamak etkisi altında olmak. ↑

- Kamer / 54. Ay’ın ikiye bölünmesi. ↑

- Uzak görmek, ihtimal vermemek. ↑

- Tekrar olunmuş. ↑

- Kabul. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI – Tasavvuf Serisi 187 - Sayfa 21… ↑
