# Ahzâb Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/ahzab-suresi
**Sayfa:** 239

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (243-33-25) Ahzab Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (243-33-25) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ

 “İnnallâhe vemelâ-iketehu yusallûne alâ-nnebiy” Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar.  (33/56) KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(243-33-25) ENFÂL SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (25) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (243-33-25) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER ……………………………………………………………………. (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) AHZÂB SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………… (7) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (18) 6, 7, 8, 9. ÂYETLER ………………………………………………………. (33) Hendek Savaşı ………………………………………………………………. (38) 10, 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………… (40) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (48) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………… (61) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (73) 31, 32, 33, 34. ÂYETLER …………………………………………….. (111) EL-LÂTİF ………………………………………………………………………. (113) EL-HABİR ……………………………………………………………………… (114) 35, 36, 37, 38, 39. ÂYETLER ………………………………………. (116) 40, 41, 42, 43. ÂYETLER ……………………………………………. (123) Bizim üzerimize "Salât edici" olan (اَللهُ) Allah (c.c.)'dır . (134) 44, 45, 46, 47, 48. ÂYETLER ………………………………………. (149) EL-VEKİL ………………………………………………………………………. (162) 49, 50, 51, 52, 53. ÂYETLER ………………………………………. (163) Kahve-den Seyre Ve Müşâhade-ye …………………………….. (172) 54, 55, 56. ÂYETLER …………………………………………………… (184) Dördüncü olarak Hamd ……………………………………………….. (188) 57, 58. ÂYETLER …………………………………………………………. (198) EZAN - AHAD - BİLAL- HİLAL ……………………………………… (203) 59, 60, 61, 62, 63, 64. ÂYETLER ………………………………… (223) 65, 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ………………………………… (233) 71, 72, 73. ÂYETLER …………………………………………………… (240) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………... (246) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Çalışmalarıma devam ederken hangi sûre ile çalışmaya devam edeceğini düşünürken çarşıda bir işim vardı. “Yubauyine” alışveriş yaparken rabbim bu alışverişte söyler diye düşündüm. Alışverişimi yaparken çeşitli sayılar söylenmeye başlandı. Bir tanesi henüz üstünde çalışma yapmadığım sûrelerdendi. Gönlümde yerine koymaya çalışırken[1], Selâmi Ali Efendi Caddesinde yaklaşık 15 dakikalık yokuşu yukarı çıkmaya başladım. 5 dakika falan yürümüştüm. “O rampa çıkılmaz.” Diye bir ses duydum. Sesin yoldan ve kimden geldiğini anladıktan sonra, olsun çıkarım dedim. Bağlarbaşına kadar gidiyorum gel deyince hakk’ın bir isteği olduğunu anlayıp minübüse bindim. Şöför Mısır çarşısında dükkanım var. Aşağıda belediyenin otoparkına aracı bırkıyorum oradan vapurla karşıya geçiyorum diyene kadar ismini sormaya fırsat olamadan teşekkür edip indim. Plakanın sonunun 833 olması dikkatimi çekti. “8” yolumuzun şifresi “33” ise Ahzâb sûresi nuzül sıra numarasıydı. “MI”SIR” Hakikati Muhammediye müşahadesinin sır çarşısından alışverişimizin tamam olduğu anlaşılıyordu.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “AHZÂB” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 28-08-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[2]

(سورة الأحزاب) AHZÂB SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Medine döneminde inmiştir. 73 âyettir. Sûre, adını 20 ve 22. âyetlerde geçen “el-Ahzâb” kelimesinden almıştır. Ahzâb, gruplar, demektir. Sûrede başlıca Hendek ve Benî Kureyza savaşları ile aile hayatına dair bazı hükümler konu edilmektedir.

Nuzül Mushaftaki sıralamada otuz üçüncü, iniş sırasına göre doksanıncı sûredir. Âl-i İmrân sûresinden sonra, Mümtehine sûresinden önce Medine’de inmiştir. İbn İshak’a göre hicretten sonra nâzil olmuştur; geliş tarihi bakımından Medine’de nâzil olan sûrelerin dördüncüsüdür.

Konusu

1. Hz. Peygamber’e ve onun şahsında ümmetine takvâ, tevekkül ve ilâhî emirlere itaat tavsiyesi.

2. Ana baba ve çocuklar arasındaki meşrû ve hukukî bağ, evlât edinme âdeti.

3. Kan hısımlığı dışındaki velâyet bağı.

4. Ahzâb Savaşı, bu savaş vesilesiyle münafıkların psikolojileri ve davranışlarıyla ilgili açıklamalar.

5. Hz. Peygamber’in müstesna şahsiyeti, Allah nezdindeki durumu ve derecesi, aile hayatı; kendisine ve eşlerine mahsus evlenme, boşanma, örtünme, sosyal ilişkiler konularına ait hükümler, onun ailesiyle müminler arasındaki ilişki.

6. Kadın erkek farkı gözetilmeksizin bütün müminlerin ibadet, itaat ve erdemli davranışlara teşvik edilmesi.

7. Kadınların giysileri.

8. Emanet kavramı ve emanete riayet etmenin önemi. [3]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(33) Mushaf sıra numarası.

(90) Nüzul sıra numarası.

(4) Alfabetik sırası.

(21-22) Cüz sırası.

(73) Âyet sayısı.

(73) Fasıla harfleri.

(294-295) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (3+3+9+4+2+1+7+3+7+3= 42) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılası, 4. âyetin sonundaki “ل” harfi dışında “ا”tir. (Lam) harfi 1 adet, Uluhuyettir. (Elif) harfi 72 adet, Ahadiyet mertebesinin Necat-ı Muhammed-i ile âlemde (azb) azab anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(أحزاب) “Elif-Hemze: 1” “Ha: 8” “Ze: 7” “Elif: 1” “Be: 2” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 1+8+7+1+2= 19 dur. (1+9= 10) Mushaf sıralamasında 33 (3+3=6), nüzul sıralamasında 90 (9), 73 âyettir (7+3= 10) dır. Genel sayı toplamı 294 (2+9+4=15) (1+5=6) . (6+10+6+9+10= 41) dir. 

(6) Altı yön, (9) Esmâ mertebesi, Fenafirresül.

(10) Sıfât mertebesi, Fenafillah…

(19) İnsan-ı Kamil şifre sayısı..

(41) Mescid-i Nebevide Cennet’ül Baki kapısı. 

Allah'tan kork yoksa etmesin AHZAB,
Allah koruyucudur etmez azab,
Münafıklara şiddetlidir gazab,
 Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[4]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

2. Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

3. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.

4. Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir.

5. Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

6. Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah’ın Kitab’ına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitap’ta yazılıdır.

7. Hani biz peygamberlerden sağlam söz almıştık. Senden, Nûh’tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet biz, onlardan sapa sağlam bir söz almıştık.

8. (Allah, bunu) doğru kimseleri doğruluklarından hesaba çekmek için (yapmıştır.) Kâfirlere de elem dolu bir azap hazırlamıştır.

9. Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir. 

10. Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah’a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.

11. İşte orada mü’minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar.

12. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, “Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar” diyorlardı.

13. Hani onlardan bir grup, “Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkânınız yok. Haydi geri dönün” demişti. Onlardan bir başka grup da, “Evlerimiz açık (korumasız)” diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

14. Eğer Medine’nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi. 

15. Andolsun ki, onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.

16. De ki: “Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız.”

17. De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilese, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?” Onlar kendilerine Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar.

18, 19. Şüphesiz Allah içinizden, savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine, “Bize gelin” diyenleri biliyor. Size katkıda cimri davranarak savaşa pek az gelirler. Korku geldiğinde ise, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle incitirler. İşte onlar iman etmediler. Allah da onların amellerini boşa çıkardı. Bu, Allah’a kolaydır.

20. Düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar. Düşman birlikleri (bir daha) gelecek olsa, isterler ki, (çölde) bedevilerin arasında bulunsunlar da size dair haberleri (gidip gelenlerden) sorsunlar. İçinizde bulunsalardı da pek az savaşırlardı.

21. Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.

22. Mü’minler, düşman birliklerini görünce, “İşte bu, Allah’ın ve Resûlünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir” dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.

23. Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.

24. Bunun böyle olması Allah’ın, doğruları, doğrulukları sebebiyle mükâfatlandırması, dilerse münafıklara azap etmesi yahut onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

25. Allah, inkâr edenleri, hiçbir hayra ulaşmaksızın kin ve öfkeleriyle geri çevirdi. Allah, savaşta mü’minlere kâfi geldi. Allah, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

26. Allah, kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz.

27. Allah, sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız topraklara varis kıldı. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

28. Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a vereyim ve sizi güzelce bırakayım.”

29. “Eğer Allah’ı, Resûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

30. Ey Peygamber’in hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, onun cezası iki kat verilir. Bu, Allah’a göre kolaydır.

31. İçinizden kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder ve salih bir amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz, ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır.

32. Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.

33. Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

34. Siz evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır. 

35. Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

36. Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.

37. Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir. 

38. Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.

39. Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter.

40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

41. Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.

42. O’nu sabah akşam tespih edin.

43. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü’minlere çok merhamet edendir.

44. Allah’a kavuşacakları gün mü’minlere yönelik esenlik dileği “Selâm”dır. Allah, onlara bol bir mükâfat hazırlamıştır.

45, 46. Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.

47. Mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.

48. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.

49. Ey inananlar! Mümin kadınlarla nikahlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın.

50. Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü’minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan, Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadını da (sana helâl kıldık.) Mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

51. Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah, kalplerinizdekini bilir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

52. Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir.

53. Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.

54. Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

55. Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mü’min kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla şahittir.

56. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.

57. Şüphesiz Allah ve Resûlünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. 

58. Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden incitenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.

59. Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

60, 61. Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine’de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler.

62. Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın.

63. İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir.

64. Şüphesiz Allah, kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır.

65. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.

66. Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler.

67. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”

68. “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”

69. Ey iman edenler! Siz Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Mûsâ, Allah katında itibarlı bir kimse idi.

70, 71. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.

72. Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir. 

73. Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmek; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.[5]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا {الأحزاب/1}

“Yâ eyyuhâ-nnebiyyu-tteki(A)llâhe velâ tuti’i-lkâfirîne velmunâfikîn(e) inna(A)llâhe kâne alîmen hakîmâ(n)” Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (33/1)

----------------

Burada Efendimiz (s.a.v.) Allah’a itaat et, münafık ve kafirlere itaat etme derken aslında Efendimiz (s.a.v.) zaten Uluhiyet, ilâhlık hakikatlerinde başkasına itaat etmez. O zaman bu uyarı bizleri ümmetine olmaktadır. 

“İttika malı elden değil, gönülden çıkarmak” demişlerdir.

Şerit mertebesinin ittikası ibadetleri yapmak, emirlere itaat etmek ve günaha düşmekten sakınmaktır.

Tarikat mertebesinin ittikası Allah muhabbetinden geriye düşmekten, zikir ve sohbetten geriye kalmaktan sakınmaktır.

Hakikat mertebesinin ittikası Hakk’tan gayrisini gönülden çıkarıp gaflete düşmekten sakınmaktır.

Marifet mertebesinin Hakk’tan gayrisinin gönülden çıkardıktan sonra bir an olsun gaflete düşmekten sakınmaktır.

Kafir ve münafıklara itaat edilmemesi ise, Hakk’ı kendi varlığında örtüp gizlemek kafirliğe itaattır. Gönülde ise nifak (ara açıklığı, anlaşmazlık, geçimsizlik.) olması münafıklık alameti ve itaatır. 

Allah, Uluhiyet-İlâhlık hikmet-i yani ilm-i ledün mertebesini hakkıyla bilen ve yerine getirendir. (Murat Derûni)

----------------

وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا {الأحزاب/2}

(33/2) “Vettebi mâ yûhâ ileyke min rabbik(e) inna(A)llâhe kâne bimâ ta’melûne habîrâ(n)”

(33/2) Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “min rabbi-ke” senin rabbinden ifadesiyle efendimiz s.a.v in rabbi hası olan Allah esmâsından vahy oluna uyması istendiği gibi ümmetinden her kim Kûr’ân-ı Kerimi okuyorsa onun için de bu ifade geçerlidir. 

Vahiy; Efendimiz (s.a.v.) gelen Rabbi olan Allah’tan gelen İlâhi bilgilerdir. Bunlar şeksiz, şüphesiz Cenâb-ı Hakk’tan gelen doğru bilgilerdir. 

Biz ümmetinin ise Rabbimiz, Rabb’ul erbab olmakla beraber, bireysel rabbimiz Rab-i haslarımızdır. Yalnız bu mertebelerden gelen bilgiler ilham ve firaset diye adlandırılır ve şeriat ölçüsüne uyulur. Ölçüye olmayan bilgilere vehim ve hayal karışma ihtimali vardır. Onun için kabul edilmeden unutulur. 

Bu konu hakkında yapılan çalışmayı “Hayal vadisinin çıkmaz sokaklarından” özet olarak buraya almak faydalı olacaktır. (Murat Derûni)

1. Zuhuratlar baştan aşağı rabbımdan zuhur edenlerdir.

Bu kadar kesin konuşmak bence biraz ihtiyatsızlıktır. “Rabb’ım’ dan” derken acabaa hangi Rabb’ın kanalındandır. Tesbiti mümkünmüdür.? O halde evvelâ bu hususun belirlenmesi lâzımdır. Rahmân-i olarak gelen “zuhurat veya varidat veya daha başka isimlerle” kulun aklına veya gönlüne gelenler. “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah nezaketine” uygun olanlardır.

Bunların ölçüsü ise, Kûr’ân-ı Kerîm olan kelâm-ı İlâh-î’nin, Hadîs-i kudsi ve Hadîs-i Şerif diye bilinen kelâmı Rasûlüllah-ın, ifade tarzına ve şer-i şerife uygun olması gerekmektedir. Aksi halinde kulun kalbine aklına veya gönlüne gelen her şeyden şüphe duyulmalı, Şer-i şerife uygun ise yapılmalı değilse yapılmamalı o düşünce her ne ise ve hangi hal ise, gönülden atılmalıdır. Şimdi bu hususu “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah” yönünden incelemeye çalışalım. 

Bu ve benzeri oluşumları iki yönlü değerlendirmek mümkündür. 

 (1) Yönü, kişiye ulaşan, zuhurat, varidat gibi hâdise ve oluşumu olduğu gibi rabb’ım’dandır diyerek kabullenmek ve o istikamette yönelmektir. Yani doğruluğunu, araştırma dan “imân” ve “sıhhati” ni kabul etmiş olmaktır. Bu işin kolaycılık ve teslimiyetçilik tarafı’dır. Neticesi meçhuldur ne olur bilinmez. Örfe de aykırıdır.

(2) Yönü ise, bir araştırmacı anlayışı ile ihtiyaten hadisenin mahiyetini, oluşumunu gelişimini, olgunlaşmasını ve neticesini. Yani gelen herhangi bir şeyin varsa verdiği bilginin mahiyetinin neler olduğunu, özellikle verilen şeyin arka plânın da ne olabileceğini, düşünerek muhtemel hilelere düşmemeye çalışarak, gelenleri alıp ancak hemen doğrudur tasdiğini yapmadan “ihtiyad” kaydına alıp daha sonra onları inceleyip aralarında uygun olmayan fikirler varsa onları ayıklayıp daha sonra, örf’e, nass’a ve adetullah’a uygun, anlaşılır ve tehlikesiz bilgi cümlelerine göre uyarlayıp kullanılacak ve kolayca anlaşılabilecek hâle getirip, hem kendimizin kullanımına ve, ve hemde çevremizin istifadesine açmamız, tehlikeden bizleri koruyacaktır. Diye düşünülür.

Şimdi bu ve benzeri, zahiren kaynağı da meçhul gaybi oluşumları, İlâh-î ve asl-î kurallar içinde, nasıl değerlendirilmesi lâzım geldiğini hatırlamaya çalışalım.

Bilindiği gibi “sahih-sıhhatli-Rahmân-î” bilgilerin üç hâli vardır. 

(1) VAHY: 

(2) İLHAM: 

(3) FİRASET: tir. Bunların dışındaki bütün bilgiler beşeri hayali ve vehmi’dir. Yukarıda belirtilen yolların karşılıkları ise. 

(1) VAHY: “Kûr’ân”

(2) İLHAM: “Hadîs-i kudsi” 

(3) FİRASET: “Hadis-i Şerif” ler karşılığı’dır. Şimdi bunları incelemeye çalışalım. 

(1) VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir. 

(2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâh-î bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancak varsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir. 

“Hadis-i kudsi” nin tarifi. Bilindiği gibi, (mânâ’sı Hakk’tan, lâfzı Peygamberden-dir.) Bu kurala binâen, herhangi bir kimseye gelen gaybi mânâda olan bir bilgi veya hissiyat, Tamamı ile birlikte, olduğu gibi kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer kabul edilirse, gelen zuhurat, bilgi veya, benzeri varidad, deyenler de vardır. “VAHY” hükmünde kabul edilmiş olacağından! Şirkin ve küfrün ta kendisidir. Gelen yeri İlâh, kendini de, farkında olmadan Peygamber, ilân etmek olur. 

O halde bu İlâh-î kural gereği, gönlümüze veya aklımıza gelen varidat, düşünce, ilham, veya evham, “gayb’î fısıltı” dediğimiz kaynağını tam tesbit edemediğimiz, kimlik veya yönlerden gelen her hangi bir şey ne tür olursa olsun, geldiği üzere olduğu gibi kabullenip, ilmi mânâ da doğrudur. Hükmü ile kullanım tatbikatına geçmek çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü İlâh-î nezâket seyrine aykırıdır. Bunlara bir takım hayal vehim karışması mümkün’dür. 

Bu sahanın ölçüsü “Hadis-i kudsi” kıyasıdır ve ihtiyat gerektirir. Peygamber Efendimiz dahi Hakk’tan geldiğine şüphe etmediği halde kendi nefsi için, nefsine gelen haber ve bilgileri kolay ve düzgün anlaşılacak kelimelerden meydana gelen kendi kurduğu cümleler ile ashabına hüküm olarak bildirmiştir. Böylece gelen İlham varidat ilmi bir mânâ olarak, (mânâ’sı Hakk’tan,) Peygamberimiz de, kolay anlaşılacak bir ifade de olması için cümle ve lâfız düzenlemesiyle, (lâfzı Peygamberden’dir.) Diğer yönden, “bir şey sordum anında cevabı geldi,” gibi, hususlar dahi şüphelidir. Çünkü Örf, nass ve Adetullah’a uygun değildir. Peygamberimizin hayatında bu tür yaşantılar pek çoktur. Bazıları Efendimize gelip soru sorduklarında, Efendimiz bunların bazılarına cevap verir bazıları için ise kendisinde o an, bir fikir oluşmadığından soru soranlardan bir miktar süre isterdi. Hz. Âişe annemizin kayboluş hadisesini herkez bilir. Bu hadisenin açıklığa kavuşması için Efendimiz yaklaşık bir ay kadar, hakkında “Vahy-i İlâh-î” gelinceye kadar beklemiştir. Herhangi bir kimseye “Rahmân-i gayb-î fısıltı” her an acaba hazırda, emre amade bekliyorda, her hangi bir şey sorulduğunda hemen cevap mı, alıyor.? Bu da çok şüpheli bir haldir. Eğer öyle olsaydı peygamberimize sorulan soruların cevabı anın da evvelâ ona gelirdi. İstisnaları olmakla birlikte, bu sahada da Örf, nass ve Adetullah bu yöndedir. 

Ümmet-i diye bilinen ve açık olarak imân ettiğini söyleyen bazı âlim, zahiri sûfi ve kendilerini mü’min addeden bazı kimseler dahi bunların farkında olmamış ya yok saymış ya da inkâr etmişlerdir. 

Bâtınî denilen, madde âleminin, mâverâ’sı-arkası, gürünmeyen tarafında ki lâtif fertleri, bu görünen zâhir âlemin zâhir fertlerinden kıyas edilmeyecek kadar çoktur ve biz bunların gerçek mahiyetlerini ne yazıkki bilmiyoruz. Bildiğimiz, yani Peygamberlerimiz vasıtasıyla bildiğimiz genel faaliyyette olan iki tür, melek ve iblis isminde lâtif varlıklar vardır ve bu varlıklar bütün âlemi kaplamışlardır. Gece gündüz sıcak soğuk demeden heryerde ve her zaman faaliyettedirler. Melekler, Nur’dan halkediklerinden daha lâtiftirler doğrudan kesif olan insanlarla iletişime geçemezler ancak onları görevli olarak dışarıdan kontrol ederler. 

İblis ise, Ateş kaynaklı olduğundan lâtifin kesifidir, dilediği yer ve zamanda daha da kesifleşerek insan varlığındaki duygulara veya görüntü ile insanlara, zuhuratta veya yaşantı da yaklaşması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar için en tehlikeli olanlar bu taifedir. İçlerinde Mü’min’ler ve kâfirlerde vardır. Mü’min olan bazıları zaman zaman az da olsa, insanlara yardımda bulunurlar. Ehli küfür olanlardan ise insanlara zarardan başka hiç bir şey gelmez. 

En büyük hileleri sûreta Hakk’tan görünmeleridir. 

Nasılki batılı bazı hrıstiyanlar meslek olarak islâm dini hakkında eğitim yapıp hatta doktoraya kadar eğitimlerini geliştirip orta halli bir müslümanın üstünde bir bilgiye sahip olabiliyor ve bu bilgisini evvelâ doğru küçük bilgiler halinde verip daha sonra güven kazanınca yanlış bilgileri verip aklını bozmaları gibi. Farkında olmadan zarar verirler. İşte en tehlikeli hal de budur. Bu hususta din kitaplarında çok geniş bilgiler vardır. Dileyenler oralardan daha geniş bilgiler alabilirler. Biz yolumuza devam edelim.

Bu hususlar kıyasi olan fiziki ölçüler değil ki, açık bir değelendirme yapılsın. Hissi olan hususlardır ki, onun da hemen kolayca tesbit edilebilen bir ölçüsü yoktur.

Yemek yapmak için alınan bir malzeme bile, eğer kuru ve ince gıda ise elekten geçirilmekte, yıkanın veya sulu bir gıda ise kevgirden geçirilmekte. Taneli gıdalar ise ayıklanarak gözden geçirilmekte, ondan sonra işleme konmaktadırlar. Yapraklı ve kabuklu yiyeceklerin de kabuklarının ve dış yapraklarının soyulması gerekmektedir, yani hiçbir gıda yokturki üstünde veya içinde, temizlenmesi gereken bir bölüm olmasın ve ondan sonra sofraya gelsin.

Lâtif olan mânâ âleminden yola çıkan ilâh-î bilgiler hangi mertebeden geçerlerse o metbenin malzemesinden bir pakete sarılarak o mertebeden diğer bir mertebeye geçebilir daha sonra o mertebedende bir sonraki mertebeye geçebilmek için de o mertebenin paketiyle paketlenir, o mertebedende bir sonraki mertebeye geçerken gene yeni geldiği mertebenin paketine girmiş olur aksi halde yeni geldiği mertebeye uyum sağlayamaz. Taa ki, Ef’âl âleminde zuhura çıkması için buranın evvelâ beşeri hayal paketiyle paketlenmesi lâzımdır ki bu âlemin şeriatı içinde kendine bir yer bulabilsin, aksi halde olduğu gibi gelse bu âleme uyum sağlayamayacağı için bozulan paketsiz gıdalar gibi bozulur kullanılamaz. Uyum sağlanamaz. İşte buradaki tehlike eğer o doğru bilginin üzerinden geçtiği yerlerden giyindiği paketleri üstünden çıkartılmazsa bulunduğu yerin paketi muamelesi görür. Çünkü onu kullanacak olanda aynı paket renginin içindedir. Oyüzden oda aynı muamele ile meamele edecektir. Ve paketi görüp onu gerçek mal zannedecektir. İşte daha evvel kendisi paketlikten çıkmış aslı üzere kalmış bir mânâ ehli ancak gelen paketi birer birer dış paketlerinden soyarak gerçek içinde olan hakiki değeri ortaya çıkaracaktır. İşte ancak o paket gıda, gerçek mânâ da içi özü gıda edilmiş olacaktır. İşte bu mânâ âleminden gelen paketlerin içindede ne olduğu gerçek mânâ da belli değildir hayal ve vehim âleminden yapılan bir sürü sahte bilgi paketleri vardır ve bu âleme her an ihrac edilmektedirler dışı itibariyle hakikilerinden ayırmak mümkün değildir işte burada gerçek bir ölçüme ve ölçüye ihtiyaç vardır. İşte yukarıda bahsedilen hadise budur hayal ve gayb âleminden zuhur eden paketleri alıp dışını soyup içini değerlendirip dünya sofrasına gayb yemeklerini üzerindeki paketlerini temizleyip saf bir halde, gıdalanmak için kendimize ve çevremize sunmalıyız bunun dışında gaybdan veya nereden geldiği belli olmayan paket bilgileri olduğu gibi kullanmaya kalkarsak yediğimiz şey ancak ambalaj-paket olur, bizse onu leziz yemek zannederiz epey bir zaman sonra onun sonsuz sıkıntıları ortaya çıkar ama iş işten geçmiştir. 

Gerçek ve hakiki olan mânevi gıdaların, ilham varidat müşahede, v.s. olan lâtif hallerinde bu sistem içerisinde muamele görmesi tabii olacaktır. Yani akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi lâzım gelecektir ancak bunun şartı süzgeçin (T.S.E.) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır. Yoksa süzgeçin delikleri veya ölçü ayarları bozuk ise aldanmaktan ve netice de hüsrandan başka bir işe yaramayacaktır. O halde yani, (1) VAHY: “Kûr’ân” yolu kapalı olduğundan üzerinde konuşulması mümkün değildir. (2) İLHAM: “Hadîs-i kuds-i” yolu ve kıyası açıktır bu yol halen çalışmaktadır, ancak çok dikkat istemektedir. Gelen gaybi oluşumların Rahmân-î kaynaklı olması akıl ve gönül süzgecinden geçirilip anlaşılabilecek, yani “sağlıkla kullanılabilecek” hale getirilmesi lâzım gelecektir. İşte bu çalışmadan sonra bu bilginin sahibi o kişi olur. 

Aksi halde kişi geldiği gibi aktarılan hususun taşeronu olur, bu sebeble sahip değil taşıyıcı olur, eğer taşıdığı zararlı bir paket-yük’se gönderildiği yerde oluşacak zarara da, tabii ki ortak olmuş olacaktır. 

Yukarıda belirtilen hususlar dahilinde hareket eden kimseler, Peygamberin mânevi varisleri, bunlardır. Zâhiri varisleri ise Firaset sahibi Âlimlerdir. Bunların dışında başka bir yol yoktur. 

(3) FİRASET: İse, bilindiği gibi mü’min’in vasfı’dır “Hadis-i Şerif” ler düzeyidir. 

“Hadis-i Şerif” lerin, tarifi ise, (mânâ’sı da, lâfzı da, Peygamberden’dir.) Bunların hepsi Efendimizden zuhura çıktığı halde, mertebe farklılıklarının ne kadar bariz olduğu açık olarak bildirilmektedir. Bunların dışında her hangi bir bilgi ve duygu oluşumunun veya kurgulanmasının mümkün olmadığı bildirilmekte, eğer oldurulmuşsa ona itibar edilmemesi gerektiğini bu ölçüler bize bildirmektedir. 

O halde! 

(1) VAHY: “İlâh-î” dir, Bu yol kapalıdır. Daha evvel bu yoldan gelenler ölçü olur ve tatbik edilir, bunlardan başka yeni ölçüler olamaz.

(2) İLHAM: “Kuds-î,” “kevn-î ve mülki” dir. İsminin üstünde olması gibi, bunların ana kaynağının ve hakikatinin kuds-î, izahlarının ve cümle, düzenlemelerinin ise “kevn-î ve mülki” olması gerekmektedir. Yani o hale yükselmiş olan bir kişiye “kuds” âleminden bir İlham gelince onu alıp kendi idrak anlayış ve irfaniyyeti ile çevresinin oldukça kolay bir yolla anlayıp faydalanabileceği bir düzenleme ile yakınlarına bu sıhhatli bilgiyi aktarabil-mesidir. İşte bu yoldan elde edilen bir bilgi duyulduğu zaman hiçbir endişeye ve şüpheye mahal kalmadan ve dinleyende de mevzuun kendi sekinesini ortaya çıkararak mutmain olmuş bir gönülde, huzur ile dinlenmesini sağlar ve bast halini oluşturur. Bu da ölçüsüdür. Ayrıca bu hususun tarifi (bilenin sözü nettir,) hükmüdür. 

(3) FİRASET: “Firaset” ise, sadece “kevn-î ve mülkî” dir. Ef’âli ve fıkhi işlerde oluşur kıyasa ve içtihade dayanan bir ilim düzeyidir. Burası zâten fark âlemidir, gaybi bir hususiyyet-i yoktur, beşere gönderilen hükümler istikametinde hareket edilir. Bu hususta söz çoktur dileyen ilgili yerlerden daha fazlasını bulabilirler.[6] ”T.B.” İşte böylece Allah’ın hakikat ile salih âmel mi? Yoksa hayal vehim ile nefsani amel mi? İşliyorsunuz haberi vardır. (Murat Derûni)

---------------

وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا {الأحزاب/3}

(33/3) “Vetevekkel ala(A)llâh(i) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)”

(33/3) Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter. 

----------------

Mü’minler bu takdirde Allah’a güvensinler yâni Cenâb-ı Hakk diğer isimleri zikretmiyor ve Allah ismini zikrederek, esmâ ve sıfât mertebelerine değil zât mertebesine güvenin hedefiniz Allah câmi’ ismi olsun demek istiyor. 

Allah’ın vekil tutulaması, “kurb-u nevafil” sünnet yakınlıktır. Kul’un nafilelerle Allah’a yaklaşması ve Allah’ın kulun vekili olarak tutan eli, duyan kulağı, gören gözü olmasıdır. (Murat Derûni)

----------------

مَّا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِّن قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءكُمْ أَبْنَاءكُمْ ذَلِكُمْ قَوْلُكُم بِأَفْوَاهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ {الأحزاب/4}

 (33/4) “Mâ ce’ala(A)llâhu liraculin min kalbeyni fî cevfih(i) vemâ ce’ale ezvâcekumu-llâ-î tuzâhirûne minhunne ummehâtikum vemâ ce’ale ed’iyâekum ebnâekum zâlikum kavlukum bi-efvâhikum va(A)llâhu yekûlu-lhakka vehuve yehdî-ssebîl(e)”

(33/4) Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir. 

----------------

ZIHAR: Bir kimsenin eşine "Sen bana anamın sırtı gibisin" demesidir ki, anam bana nasıl haram ise, sen de bana öyle haramsın demek olur. Araplar, böyle denilen bir kadını ana gibi kabul ederler, hemen ayırırlardı ve ana gibi sayıldığına göre tekrar nikâh edilememesi de gerekirdi. Burada onlara ana gibi demekle gerçekten ana oluvermeyecekleri anlatılarak bu adetin değiştirilmesinin gerekliliği gösteriliyor ki, ayrıntısı ile keffareti, (Mücadele) Sûresi'nde gelecektir.[7] 

Ehl-i beytin yaşantısından anlatılan bir hadise ile bu âyetin iki kalb (gönü) yönünü anlamaya çalışalım. 

Efendimiz (s.a.v) bir gün Hz. Ali (k.v.c.) bir soru sormuş. 

- Allah’ı seviyor musun? Ya Ali… 

- Evet, seviyorum Ya Resüllullah... 

- Beni seviyor musun? Ya Ali… 

- Evet, seviyorum Ya Resüllullah... 

- Kızım Fatım’ayı seviyor musun? Ya Ali… 

- Evet, seviyorum Ya Resüllullah...

- Çocukların Hüseyin ve Hasan’ı seviyor musun? Ya Ali… 

- Evet, seviyorum Ya resüllullah... 

Bu cevaplar karşısında efendimiz (s.a.v) bu kadar sevgiyi nasıl gönlüne sığdırıyorsun Ya Ali demiş.

Hz. Ali (k.v.c) Ya Resülullah bu akşam düşüneyim, öyle cevap vereyim demiş.

Hz. Ali (k.v.c) akşam olup hane-i saadetlerine ginince oturup efendimiz (s.a.v.) in sorduğu soruyu düşünmeye başlamış. Hz. Fatıma validemiz kendisinin bu halini görünce bakmış değişim bir hal var.

Ya Ali seni böyle düşündüren hal nedir?

Ya Fatıma babamız Resülullah bana yukarıda nakledildiği gibi bir soru sordu ve bu kadar sevgiyi nasıl gönlüne sığdırıyorsun dedi.

Ya Ali bundan kolay ne var demiş ve cevaplarını vermiş.

Ertesi gün olmuş, Hz. Ali (k.v.c.) efendimiz (s.a.v.) in huzuruna çıkınca; 

-Dünkü sorumun cevabını düşündün mü? Ya Ali…

-Evet efendim. Allah’ı c.c. imanım ile Resülllah’ı muhabbetimle, eşim Fatıma’yı nefsimle, çocumlarımı şefkatimle seviyorum deyince…

Efendimiz gülmüş, bundan peygamber kokusu geliyor diyerek. Cevabın Hz. Fatıma dan geldiğini anlamış… 

Kişinin eşide nefsidir, anne ise bizlerin zâhiri annelerimiz, mürşidimizin zâhirde ki hanımı ve (bâtını) Hazret-i Havva annemiz, âlemlerde bulunanan nefsi vahide de külli nefis hükmünde 4 tane annemiz vardır. Kısaca nefsimizi nefsi küll hükmü yerine koyulamayacağı belirtilmektedir. Tarikat bazında bunları yapanlar ibretlik dosyalarda halleri ve yaşantıları vardır. Hazret-i Ali k.v.c nin anlatılan ehli beyt yaşantısı içinde her mertebenin yeri nasıl olacağıda yukarıda anlatılmıştır.

Kişinin hakiki evladı seyr-i süluk yolunda veled-i kalp çocuğu olmaktadır. Birimsel aklının programı ile oluşturduğu oğulları onun hayali evladı olmaktadır. (Murat Derûni) Tevhid’i İslâmiyetin en ince noktası olarak gören Nusret Tura r.a Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “Allah Teâlâ bir adamın kalbinde iki kalb yaratmamıştır” 174 âyetinden yola çıkarak insanın gönlüne yakışanın bir Allah sevgisi olduğuna işaret eder. Cenâb-ı Hakk’ın şirki kabul etmeyeceğini, gönülde Allah sevgisinin yanında benlik duygusunun, çoluk çocuk sevgisinin, mala mülke değer vermenin olmayacağını, bir gönülde iki sevda bulunmaz diyerek ifade eder.[8] 

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde iki kalb hakkında;

1255. "Sen hepsini yaptın, ölmedin, dirisin. Agâh ol, eğer can oynayıcı yâr isen öl!" Ya’ni, “Ey âşık, benim karşımda yapılacak şey canına olan muhabbetten vazgeçmek idi, sen ise henüz canının kaydındasın. Eğer can oynayıcı ve be-nim aşkım için can fedâ edici isen öl!” Malûm olsun ki, beyt-i şerifteki "öl” emri mevt-i ıztırârî ve tabu ile öl, demek değildir. Belki benim aşkımın uğrunda kendi canına karşı lâkayd ol, demektir. Zîrâ aşk ve muhabbet inkısâm kabûl etmeyen bir ma‘nâdir. (Ahzâb, 33/4) Ya’ni “Allah Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yapmadı” âyet-i kerîmesi mûcibince insanın ancak bir kalbi vardır. Eğer o bir kalbi aşk-ı İlâhî istîlâ etmiş ise, artık o kalbe başka bir şeyin muhabbet ve aşkı sığmamak îcâb eder. Eğer sığmış ise, o aşk ve muhabbet hakîkî bir aşk ve muhabbet değildir, belki bir meyildir. Binâenaleyh Hakk’a vâsıl olanlar yalnız ibâdât ve tâât ile değil, belki bu ibâdât ve tââta candan geçmeyi de ilâve ettikten sonra vâsıl olmuşlardır. Yalnız ibâdât ve tâât ve mücâhedât ve riyâzât insanları, nefsin telezzüzâtını muhtevî olan cennete vâsıl eder, Hakk’a vâsıl etmez. Aşk yolu candan geçmek yoludur. Allâhümme yessir lenâ! [=Allah’ım onu bize kolaylaştır!]. Beyt-i Mısrî Niyâzî (kuddise sırruhû) Aşk yolu belâlıdır her kârı cefalıdır Cânından ümidi kes cânâna erem dersen Nitekim sürh-ı şerifte, can kaydından geçmiş olan enbiyâ (aleyhimüsse- lâm)ın ism-i şerifleri mezkûr idi; ve böyle canından geçmiş olan zevâtın indinde mevt-i tabîînin hiç ehemmiyeti yoktur ve belki onlar tabîî olan ölüme âşıktırlar. Nitekim üstâd-ı muhteremim Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es’ad Dede Efendi (kuddise sirruhû) hazretlerine Mesnevî-i Şerîfi şerh buyurmalarını niyâz etmiştim. Cevâben buyurdular ki: “Bu şerh için yirmi sene lâzımdır, bakalım bizim yirmi sene ömrümüz var mı? Bu kadar ömrümüz olsa bile, canımız sıkılmadan bu dünyâda nasıl dururuz.” İşte görülüyor ki, bu gibi zevât, dünyâda durunca canları sıkılan tâifesindendir. Biz ise yaşamadan zevk alan gürûhdanız.

1465. Âgâh ol, sen her müşteriyi elin ile çekme! İki maşuka ile aşkbâzlık kötüdür.

Ey Hak yolunun sâliki olan kimse, eğer sen Hakk’ın âşıkı isen sakın müşteri ve mürîd toplamak kasdına düşüp onlan kendi arzûn ve idrâkin ile kendi tarafına çekme! Zîrâ iki ma‘şûk ile âşıklık ve aşkbazlık kötüdür. Zîrâ Allah Teâlâ insana kendisinin muhabbetine tahsîs olunmak üzere bir kalb vermiş- tır. Nitekim ayet-i kerîmede (Ahzâb, 33/4) ya’ni “Allah Teâlâ insanın içinde, insan için iki kalb yaratmadı." buyrulur. Eğer o bir kalbin içine hem bâkî olan Allah’ın ve hem de fânî olan halkın aşk ve muhabbetini sığdırmağa çalışırsan imkân yoktur. Zîrâ muhabbet-i Hak gâlib olursa, aşk-ı fânîyi tard eder ve eğer muhabbet-i halk gâlib olursa, aşk-ı Bâkî’yi nefy eder. Binâenaleyh ey sâlik, kendi hâlini bu düstûra göre teemmül et![9]

737. "İsbât senin nefyinden evvel ürker. İsbâttan koku götürmen için nefyettim." Ma’lûm olsun ki, yukanlarda dahi îzâh olunduğu üzere “mutrıb”dan murâd, insân-ı kâmildir; ve acemî olan “Türk beyi”nden murâd dahi, câh ve mansıb ve mal ve mülk muhabbeti ile sarhoş olan ehl-i dünyâdır, insân-ı kâmil bunlann muvâcehesinde, bu keserâtın fânî ve mevhûm ve yok olduğun-dan bahseder. Kendilerinin mahbûbu ve ma’şûku olan bu keserâtın nefyi ehl-i dünyânın nefislerine ağır gelir de derler ki: “Ey efendi! Bu keserât nasıl yok olur? Eğer murâdın Hakk'ı isbât etmek ise ancak onu söyle! Bize bu yetişir. Yoksa nefsü’l-emrde sâbit olan bu isbâtı nefy etme!” İnsân-ı kâmil dahi onlara cevâben buyurur ki: “Sen Hakk’ın gayn olan bu isbâtı nefy edip onların muhabbetini kalbinden çıkarmazdan evvel Hakk’ın isbâtı senden ürker. Bu isbâttan aslâ bir koku alamazsın. Zîrâ Hak Teâlâ insanın içinde iki kalb yaratmadı ki, birisine Hakk’ın ve diğerine de halkın muhabbetini koysun ve bu iki muhabbeti sadnnda cem’ etsin. Nitekim sûre-i Ahzâb’da buyurulur: (A (Ahzâb 33/4) ya’ni “Allâh Teâlâ bir adam için onun sadrında iki kalb yaratmadı.”[10]

2245. Telâkide senin vaktini götürürler. Onlann yâdı senin gaibe mensubunu otlarlar.

Ya’nî, sen o gâfil ahibbâna ve akrabâna telâkî edip sohbet ettiğin vakit, senin kıymetli vaktini-zâyi’ ederler ve boş sözler ile seni meşgul ederler; ve onlara telâkî etmeyip de o gafilleri hâtınna getirdiğin vakit dahi, onlann hayâlleri senin gaibe mensûb olan vâridât-ı rûhâniyyeni otlarlar ve yutarlar. Zîrâ senin iki kalbin yoktur ki, birisi ile Hakk’a ve diğeri ile halka teveccüh edip her biri ile ayn ayn meşgül olasın. Nitekim âyet-i kerîmede süre-i Ahzâb’da Hak Teâlâ (Ahzâb, 33/4) ya’nî “Allâh Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yaratmadı” buyurulur.[11]

----------------

ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِندَ اللَّهِ فَإِن لَّمْ تَعْلَمُوا آبَاءهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُم بِهِ وَلَكِن مَّا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا {الأحزاب/5}

(33/5) “Ud’ûhum li-âbâ-ihim huve aksetu inda(A)llâh(i) fe-in lem ta’lemû âbâehum fe-ihvânukum fî-ddîni vemevâlîkum veleyse aleykum cunâhun fîmâ ahta/tum bihi velâkin mâ te’ammedet kulûbukum vekâna(A)llâhu gafûran rahîmâ(n)”

(33/5) Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 

----------------

Onları babaları birimsel akıllarıdır, akl-ı küll değildir. Aklı cüze nispet ederek çağırın. (Murat Derûni)

----------------

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ وَأُوْلُو الْأَرْحَامِبَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ إِلَّا أَن تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا {الأحزاب/6}

(33/6) “Ennebiyyu evlâ bilmu/minîne min enfusihim(s) veezvâcuhu ummehâtuhum veulû-l-erhâmi ba’duhum evlâ biba’din fî kitâbi(A)llâhi mine-lmu/minîne velmuhâcirîne illâ en tef’alû ilâ evliyâ-ikum ma’rûfâ(en) kânezâlike fî-lkitâbi mestûrâ(n)”

(33/6) Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah’ın Kitab’ına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitap’ta yazılıdır. 

----------------

Risalet mertebesi kendi varlıklarından inananlara önce gelir. Resulüllah’ın eşlerine anne yani nefsi küll hükmendir. Günümüzde bu müessese resülun resülü olan irfan ehli tarafından yürütülür, hayatta eşi varsa anne nefsi küll hükmündedir. Aynı zamanda gönül evlâtlarını bâtınen emzirdiği için yani anne yani nefsi küll hükmündedir.

Akraba bizlerin bâtınında bulunan esmâ-iilahiyyelerimizdir, öncelikle ilmi mirası olan eğitimi bu mertebeye verdikten sonra ve eğer mi’rac ve hicret gerçekleştirilmiş başkasına eğitim verecek duruma gelirse, hyola mensup olan inananlara Hakk yolunda Hakikat-i Muhammediye hicret edilmesi yolunu ve ilmini anlatabilir. Yolda olan dostlar eğer daha aşağı mertebelerde ise onlara daha yukarı mertebede onlar bilinen ilimden aktarılabilir. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitlerinde peygamberimiz (s.a.v.) müminlere canlarından önce gelir hakkında;

2845. O kerem denizi doğru buyurdu ki: Ben size sizden daha müşfikim."

O kerem deryası olan Resûl-i Ekrem Efendimiz pek doğru olarak buyururdu ki: “Ben size sizden daha ziyâde şefkatli ve merhametliyim.” Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerife işâret buyururur. “Ben mü’minlere kendi nefislerinden evlâyım. Binâenaleyh mü’minlerden bir kimse vefât edip borç bırakırsa, onun edâsı benim üzerime lâzımdır. Eğer mal bırakırsa, onun vârislerine aittir.” Ve sûre-i Ahzâb’da da, (Ahzâb, 33/6) [“Peygamber, mü’minlere kendi canlanndan daha yakındır.”] buyurulmuştur.[12]

----------------

وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا {الأحزاب/7}

(33/7) “Ve-iz ehaznâ mine-nnebiyyîne mîsâkahum veminke vemin nûhin ve-ibrâhîme vemûsâ ve’îsâ-bni meryem(e) veehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(n)”

(33/7) Hani biz peygamberlerden sağlam söz almıştık. Senden, Nûh’tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet biz, onlardan sapa sağlam bir söz almıştık. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “ehaz-nâ” biz almıştık ifadesi ile zât mertebesi âyetlerinden olmaktadır. Cenâb-ı Hakk zâtı ile bu sözğ aldığını belirtmektedir.

Bahsedilen peygamberler “Ulu’l Azm” (Azamet sahibi) peygamberlerdir. 

Nûhiyyet: Beşeriyyetinden kurtulmaya çalışmanın inkılâbıdır.

İbrâhîmiyyet: Tevhid-i ef’âl inkılâbıdır.

Mûseviyyet: Tevhid-i esmâ inkılâbıdır.

İseviyyet : Tevhid-i sıfat inkılâbıdır.

Muhammediyyet: Tevhid-i zat inkılâbıdır.

Alınan söz bu mertebelerin inkılabını mertebenin peygamberlerinin genel ma’nâda yerine getirmesidir. Bireysel ma’nâda her kim bu inkilabı yerine getirirse kendi varlığında bu sözü yerine getirmiş olur. (Murat Derûni)

----------------

لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَن صِدْقِهِمْ وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا {الأحزاب/8}

(33/8) “Liyes-ele-ssâdikîne an sidkihim vea’adde lilkâfirîne azâben elîmâ(n)”

(33/8) (Allah, bunu) doğru kimseleri doğruluklarından hesaba çekmek için (yapmıştır.) Kâfirlere de elem dolu bir azap hazırlamıştır. 

----------------

 Bireysel ma’nâda her kim bu inkilabı yerine getirirse kendi varlığında bu sözü yerine getirmiş ve tasdik edip sadıklardan olur. Ve o mertebenin fenasına erer. (Murat Derûni)

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَاءتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا {الأحزاب/9}

(33/9) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-zkurû ni’meta(A)llâhi aleykum iz câetkum cunûdun feerselnâ aleyhim rîhan vecunûden lem teravhâ vekâna(A)llâhu bimâ ta’melûne basîrâ(n)”

(33/9) Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir. 

----------------

Elmalı tefsirinde bu âyetin rivayeti hakkında; 

O zaman üzerinize ordular gelmişti. Hicretin beşinci yılı gelen ahzab orduları ki, Kureyş ve Ehâbîş ile Kinane ve Tihame'den onlara uyanlar ve Necid'den Gatafan ile bunlara tabi olanlar, Nadîr ve Kureyza yahudileri gibi Arabistan'ın önemli kabileleri toplanmış olup, Buharî şerhlerinde nakledildiğine göre, sayıları yirmidörtbine ulaşıyordu. Şöyle ki: Hayber'de yerleşmiş olan Benî Nadîr yahudileri, İslâma karşı geniş bir suikast düzenlemeye çalışıyorlardı. Bunların, Sellâm b. Ebilhakîk, Huyey b. Ahtab ve Kinane b. Rebi' b. Ebilhakîk gibi ileri gelenleri, Mekke'ye giderek Kureyş'i peygambere karşı savaşa davet etmişler ve "Birlikte olursak, müslümanlığın kökünü kazırız" demişlerdi. Kureyş derhal bu teklifi kabul etti. Sonra Necid'de Kaysi Gaylan'dan Gatafan'e vardılar. Heyber'in yarı gelirini vermeye vaad ederek ve Kureyş'in birlikte olduğunu söyleyerek onları kendileri ile birlikte olmaya davet ettiler. Gatafan ile anlaşması olan Beni Esed de aynı ortaklığa davet olunmuştu. Kureyş'e kan bağları ile bağlı oldukları için Beni Süleym de katılmıştı; böylece Arabistan'ın önemli kabileleri birleşerek üç kolordu oluşturmuşlardı. 

Birinci kol, Gatafan askerlerinden oluşmuş ve Arap başkanlarından Uyeyne b. Hısn'ın kumandasında idi. İkinci kol, Esed oğullarından oluşmuş ve meşhur Tuleyhate'l-Esedî'nin kumandasındaydı. Üçüncü kol Ebu Süfyan kumandasında Kureyş ordusuydu. Resul-i Ekrem (s.a.v.) bunların hazırlanmakta olduklarını haber alınca sahabeleri ile istişare etti. (Onların görüşlerine başvurdu.) Selman-ı Farisî (r.a.) hazretlerinin ileri sürdüğü görüş üzerine hendek kazılması emredildi. Sonra Resulullah (s.a.v.) üç bin kişi ile onların karşılarına çıktı. Sel' dağını arkalarına, hendek'i düşman ile aralarına alarak konakladı, bir aya yakın bir zaman geçti ok ve taş atışmaktan başka savaş yapamıyorlardı, mevsim kıştı, bu durum sıkıntı doğurdu, derken bir gece Allah Teâlâ soğuk bir saba rüzgarı gönderdi, bu rüzgar onları şiddetle üşütüyor, toprakları yüzlerine savuruyor, ateşlerini söndürüyor, çadırlarını söküyordu, hayvanlar birbirlerine karışmıştı, askerlerin etrafında melekler tekbir alıyorlardı. Bunun üzerine Tuleyhatü'l-Esedî, "Muhammed size sihir yapmaya başladı, haydi çabuk çabuk" demişti. Kureyş ile yahudilerin arası açılmıştı. Artık tutunamadılar ve bozulup kaçtılar. İşte bu ilahi nimet hatırlatılarak buyuruluyor ki:

Birçok ordular geldi de biz onların üzerlerine rüzgar ve sizin görmediğiniz askerler gönderdik. Bu şekilde onların tehlikelerini geri savdık. Ve Allah yaptıklarınızı görüyordu. Ne zahmetler çekiyordunuz, nasıl hendek kazıyordunuz? Allah görüyordu. Resul-i Ekrem Hendek'in sınırlarını belirlemiş ve her on kişiye kırk arşın olmak üzere kazı işini müslümanlar arasında bölüştürmüştü. Kendisi de bir ırgat gibi bizzat çalışıyordu. Mevsim kıştı. Müslümanlar üç gün gıdasız kalmıştı ve bu esnada Peygamberin bazı mucizelerini görmüşlerdi. Muhacirler ve Ensar çalışırlarken şu beyti mırıldanırlarmış:

"Bizler sağ olduğumuz sürece edebiyen cihad etmek üzere Muhammed'e bey'at etmiş kimseleriz.

" Resul-i Ekrem de hem çalışır, hem Ensar ve Muhacirler'e dua ederdi: "Ya Rabbi! Hayır ancak ahiret hayrıdır. Ensar ve Muhacirler'i mübarek eyle" derdi.

Selman, Huzeyfe, Numan b. Mukrin, Amr b. Avf ve Ensar'dan altı kişi çalışırlarken bir kaya çıkmış, kıramamışlar, kaya külüngü kırmıştı. Durumu Resulullah'a bildirdiler. Oraya indi. Selman beraberinde idi. Resulullah külüngü aldı, kayaya vurdu. Bir vuruşta çatlattı ve ondan bir şimşek çıkmış, Medine alanını aydınlatmıştı. Resulullah tekbir aldı, müslümanlar da aldılar, sonra ikinci, sonra üçüncü kaya parçalanmıştı, Selman gördüğü şimşeği Resulullah'a sordu. Resulullah: "Birincisi Hîre'yi ve Kisra'nın köşklerini gösterdi ve Cebrail bana haber verdi ki ümmetim onları alacak. İkincisi Şam ve Rumlar'ın kırmızı köşklerini gösterdi ve haber verdi ki, ümmetim onları alacak. Üçüncüsü de Yemen'de San'a köşklerini gösterdi ve haber verdi ki ümmetim onları alacak, müjde!" buyurdu. Bunun üzerine mümnler sevindiler, münafıklar "Şaşmaz mısınız, size ne boş vaadde bulunuyor, yerinizden çıkamazken Yesrib'den ta Hîre'yi ve Kisra'nın Medain'ini gördüğünü ve onların size fetholunacağını söylüyor" diyorlardı.[13]

Hendek Savaşı Bilindiği gibi bu savaşın yapıldığı yere yedi (7) mescidler de denmektedir. Bu savaşın özelliği düşmanı Medine şehrine sokmamak için geniş ve derin bir hendek açılmasıdır.

Bu hendeğin uzunluğu 225 m, derinliği 10 m, genişliği 20 m imiş. Rakam değer sayıları (2+2+5++1+2) = 12 eder, ki bu da “seyri süluk” mertebeleridir.

Nefsinin önüne derin bir hendek aç, ki ondan sonra orayı atlayıp da sana ulaşmasın.

O hendek kazılıyken büyük bir taş çıkar, sahabe ne kadar uğraştılarsa da o taşı kıramadılar. Durumu Hz. Peygambere haber verdiler.

Hz. Peygamber o taşa bir vurduğunda oradan bir kıvılcım çıkar, ortalığı aydınlatır ve Efendimiz, “Konstantaniye’yi görüyorum,” der. Taştan bir parça kopar.

İkinci defa vurduğunda gene bir kıvılcım çıkar ve Efendimiz, “İran kisra’nın saraylarını görüyorum,” der. Taştan ikinci parça kopar.

Tekrar bir daha vurur, bir kıvılcım daha etrafı aydınlatır, Efendimiz be sefer de, “Şam taraflarını görüyorum,” der ve taştan üçüncü parça koparak, taş ortadan kalkmış olur.

Gelecek zaman içinde bütün bunların fethinin olacağını o günden haber vererek mu’cizeler göstermiştir.

Orada olan yedi (7) mescid’in yerinde yedi (7) çadır olduğundan onlara göre isim almışlardır. 

- Fetih Mescidi, Efendimizin içinde bulunduğu çadır,

- Selmanı Farisi çadırı, yerindeki mescid,

- Ömerül Faruk çadırı, yerindeki mescid,

- Hz. Ali (k.a.v.) çadırı, yerindeki mescid,

- Hz. Fatıma çadırı, yerindeki mescid,

- Müslümanlar çadırı, yerindeki mescid,

- Sahabeler çadırı, yerindeki mescid,

Sondan iki mescid yol genişletilmesinde yıkıldığı için onlar orada fi’ilen yok, manen vardırlar.

Bu yedi (7) mescid ise, “etturu seb’a” yedi (7) nefis mertebesini; onların fethini ifade etmektedir.

Zor kırılan taş, “nefsi emmare”, “nefsi levvame”, “nefsi mülhime”yi ifade etmektedirler. Oldukça zorludurlar, ancak (لَا) “lâ” kılıcı ile parçalanabilirler.

Medine’ye hicret, zat mertebesinden, bu mertebeden aldığı özellik ve güzellikleri “medeni”ce yaşayabileceği bir yerde sergilemisidir ve bu şehirde (Medine’de) oluşan herşey zahiren olduğu gibi batınen de mutlak bir oluşumu ifade etmektedir.

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah”dan aldığı hakikatleri, ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” çerçevesi ve manası içinde açıklayan Hz. Rasulüllah’a ve bütün bu hakikatleri ortaya getiren Hz. Allah’a ne kadar dua ve şükür etsek hamdımızı yerine getirmemiz mümkün değildir, bundan aciziz.

Daha iyisi zaten bizlerde var olan bu mertebeleri ortaya çıkarmaya gayret etmek olacaktır. 

Allah daha iyisini bilir.

Allah hak söyler, hakkı söyler.[14] 

----------------

إِذْ جَاؤُوكُم مِّن فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ وَإِذْ زَاغَتْ الْأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا {الأحزاب/10}

(33/10) “İz câûkum min fevkikum vemin esfele minkum ve-iz zâgati-l-ebsâru vebelegati-lkulûbu-lhanâcira vetezunnûne bi(A)llâhi-zzunûnâ”

(33/10) Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah’a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz. 

----------------

Üst taraf Cenab-ı Hakk’tan gelen vahiy ve ilhami bilgiler ve alt taraftan gelen ilm-i ledün bilgileridir. Nefis mücahadesinde her ne gelirse Rabbimden geldi diye kabul edilirse nefsi emmare kuvvetleri, hayal ve vehim işin içine karıştı mı? Müşahade ve gönül kaymış olur ve Hakk’a karşı zan içine düşülür. Onun için 2. Âyette yazılanların bir bölümünü hatırlamkata fayda vardır.

Rahmân-i olarak gelen “zuhurat veya varidat veya daha başka isimlerle” kulun aklına veya gönlüne gelenler. “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah nezaketine” uygun olanlardır. 

Bunların ölçüsü ise, Kûr’ân-ı Kerîm olan kelâm-ı İlâh-î’nin, Hadîs-i kudsi ve Hadîs-i Şerif diye bilinen kelâmı Rasûlüllah-ın, ifade tarzına ve şer-i şerife uygun olması gerekmektedir. Aksi halinde kulun kalbine aklına veya gönlüne gelen her şeyden şüphe duyulmalı, Şer-i şerife uygun ise yapılmalı değilse yapılmamalı o düşünce her ne ise ve hangi hal ise, gönülden atılmalıdır. “ İz- -T-B- ”

----------------

هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا {الأحزاب/11}

(33/11) “Hunâlike-btuliye-lmu-minûne vezulzilû zilzâlen şedîdâ(n)”

(33/11) İşte orada mü’minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar. 

----------------

İnanların şiddetli şekilde sarsılması, nefis mücahadesinde idraken kendi varlığına hakikat bilgilerinin yapmış olduğu sarsıntılardır. Beynindeki şartlanma anlayışının yıkılmaya başlamasıdır. Ve inanan, müşrik, münafıkın ayrılmasıdır. Kahhar tecellisi ile Nefsi mardiyyeden, Nefsi safiyyeye geçişte seyri sülükta olacak hallerdendir. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ مَّا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا {الأحزاب/12}

(33/12) “Ve-iz yekûlu-lmunâfikûne vellezîne fî kulûbihim meradun mâ ve’adena(A)llâhu verasûluhu illâ ġurûrâ(n)”

(33/12) Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, “Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar” diyorlardı. 

----------------

İşte bu kahhar tecellisi nefsi emarelerinin inadını kuvvetlendiren ve nefsi emamrenin kahharatiyetinde bulunan kaplerinde nifak hastalığı bulunanlar Uluhiyetten tevdi edilen ve risalet mertebesinin anlattığı hakikatleri hayal ve vehimleri ile atlama olarak görüyorlardı. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذْ قَالَت طَّائِفَةٌ مِّنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِّنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِن يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا {الأحزاب/13}

(33/13) “Ve-iz kâlet tâ-ifetun minhum yâ ehle yesribe lâ mukâme lekum ferci’û veyeste/zinu ferîkun minhumu-nnebiyye yekûlûne inne buyûtenâ avratun vemâ hiye bi’avra(tin) in yurîdûne illâ firârâ(n)”

(33/13) Hani onlardan bir grup, “Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkânınız yok. Haydi geri dönün” demişti. Onlardan bir başka grup da, “Evlerimiz açık (korumasız)” diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı. 

----------------

Nasıl ki; (13) ün kemâl zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammedî gelmeden, eskiden sadece küçük bir kasaba olan (Yesrib) “Yemen serâbı” oraya Hakikat-i Muham-medî gelice onun Nûrundan (Medine-i Münevvere) (Nûrlu Şehir) oldu. Yani orası İslâm ile şereflendi ve “Ahzab Sûresi” (33/13) âyetiyle de belirlendi. 

- (يَا أَهْلَ يَثْرِ) 

(Ya ehle Yesrib) “Ey Yesrib halkı” Görüldüğü gibi (33) ve (13) çok mânidardır, (33) orada yapılan (Mescid-i Nebevinin) inşaatı ilk yapıldığında bilindiği gibi direk sayısıdır. Ve oradan (13) ün hakikatlerinin vaaz edilmesiydi. 

 Yesrib’in adı (Yemen serâbı) ndan gelirmiş. İşte böylece oraya (13) ün gelmesiyle (serâb) lık’tan yani hayal den hakikate Nûr’a ulaşmış oldu.[15] “ İz- -T-B- ” Yolumuza 13-Hakikat-i İlâhiyye kitabı ile devam edelim;

Hicret İslâmiyetin gelişinin (13) üncü senesinde olmuştur. Mîlâd-î (622) (12) rebiül evvel’dir. Toplarsak (6+2+2=10) dur, (10) ise İseviyyet’tir, yani bu oluşumla hicret’in diğer bir özelliği İseviyyet’ten yani (10) dan (11-12-13-14-) e hicrettir. 

( هجرت) (Hicret) tin sayısal değeri (5+3+200+400= 

608) dir toplarsak, (8+6=14) eder ki, bağlı olduğu yer mâ-lûmdur. Yani hicret ile ilerleme (14) de dir. 

Yeri gelmişken küçük bir şeye daha dikkat çekmek isterim, İstanbulun alınışı (1453) tür, toplarsak (1+4+5+3 =13) tür. İşte konstantaniyy ya hicret eden de (13) tür. Ve senenin (13) üncü Cuma günü feth olunmuştur.

Nasıl ki; (13) ün kemâl zuhur mahlli olan hakit-i Muhammed-î gelmeden, eskiden sadece küçük bir kasaba olan (Yesrib) “Yemen serâbı”oraya Hakikat-i Muham-med-î gelice onun Nûrundan (Medine-i Münevvere) (Nûrlu şehir) oldu. Yani orası İslâm ile şereflendi ve “Ahzab Sûresi” (33/13) Ayetiyle de belirlenldi. 

(يَا أَهْلَ يَثْرِ) (Ya ehle Yesrib) “Ey Yesrib halkı” Görüldüğü gibi (33) ve (13) çok mânidardır, (33) orada yapılan (Mescid-i Nebevinin) inşeatı ilk yapıldığında bilindiği gibi direk sayısıdır. Ve oradan (13) ün hakikatlerinin vaaz edilmesiydi. 

(Yesrib) in adı (Yemen serâbı) ndan gelirmiş. İşte böylece oraya (13) ün gelmesiyle (serâb) lık’tan yani hayal den hakikate Nûr’a ulaşmış oldu. 

İşte Konstantaniyyaya da İslâm hicret edince, yani oraya gelince orası da İslâmla yani Nûr’u Muhammediyye ile şereflendi ve ismi (İslâmbol) dan (İstanbul) diğer ifadeyle (tan-bul) yani doğuşu bul oldu. Bu oluşum orası için bir zül-zillet değil iftihar vesilesidir. 

İşte gittiği heryere (Bedir) de doğmaya başlayan Hakikat-i Muhammed-î Nûruyla (14) şerefler götürülmüş ve oralarını Nûrlu birer mahal medine haline getirmiştir. Bunun tersi ile gidenler ise gittikleri yere (kan ve ateş) “cehennem” götürmüşler, İslâm ise (Nûr) “cennet” götürmüştür. 

Medine’nin sayı değerleri, (40+4+10+50+5=109) dur, sıfırı laldırırsak (19) kalır ki, İnsân-ı Kâmildir. İşte Haki-kat-i Muhammed-î üzere olan ilk İnsân-ı kâmil dünya üstünde Medînede en geniş mânâda “medenî”ce yaşamıştır ve bu medeniyyet bütün dünya ya ve âlemlere ışık tutmuş Nûr olmuştur ve buna asr-ı saadet “saadet asr-ı” denmiştir. 

İşte bu zuhur mahallinin bir ismi de (habib) tir. Ve daha evvelce de belirttiğimiz gibi sayısal değeri (13) tür. Medine mescid-i nin ilk yapıldığında ki, (33) direğinden (13) ü ön korüdorda, Hz. Peygamberin kabri şeriflerinin ön tarafında dır. 

Bab’üs-selâm (1) inci kapıdan içeri girildiğinde tam karşısında kalan (41) inci, tersi (14) olan Cennet-ül bâki ye çıkan kapıya kadar o uzun korüdorda da tam (13) bölüm vardır ve o korüdordan geçmek için ortalama (15) (20) seneye ihtiyaç vardır.[16] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِم مِّنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا {الأحزاب/14}

(33/14) “Velev duhilet aleyhim min aktârihâ sümme su-ilû-lfitnete leâtevhâ vemâ telebbesû bihâ illâ yesîrâ(n)”

(33/14) Eğer Medine’nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi. 

----------------

Bugün Mescid-i Nebevi’nin kapladığı alan “eski Yesrip” Medine şehrinin kapladığı alan olduğu söylenir. 98,326 m 2 olan Mescid’in kapladığı alan nerdeyse 100 dönümlük oldukça geniş bir sahayı kaplamaktadır.

“Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır. 

Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır.

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;

( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur.

O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir.[17] “ İz- -T-B- ”

-----------

Evleri şartlanma ile kurmuş oldukları beden evleridir, hayal ve vehim ile kurulmuş nefsi emmare içinde oldukları bu yaşantıdan çıkmak istemedikleri için nasıl Mûsâ a.s ın halkı bıldırcın eti ve helva yemeye sabremedeyip, Mûsâ a.s dan yerin bitirdiği mercimek, sarımsak v.s istiyoruz dediklerinde siz zillet hayatı istiyorsunuz dönün bakalım denilmiştir.

 Aslında evleri bizatihi orada bulunan Hakk koruyordu ama haberleri yoktu dışarıdan gelecek hayali, vehimi, nefis ve akıl yönünden her türlü saldırıda zaten karışıklığı çıkarmada yardımcı olurlar. (Murat Derûni)

----------------

وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِن قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُولًا {الأحزاب/15}

(33/15) “Velekad kânû âhedû(A)llâhe min kablu lâ yuvellûne-l-edbâr(a) vekâne ahdu(A)llâhi mes-ûlâ(n)”

(33/15) Andolsun ki, onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir. 

----------------

Harise oğulları "Uhud" savaşında yılgınlık ettikleri zaman, tevbe edip bir daha böyle yapmayacaklarına yemin ederek Resulullah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz sorulur ve cezası verilir, dinden dönenlerin de sonları mutlaka budur.[18]

Bir bakıma bu söz biatleşme ile verilan “ahd” sözdür. İşte bu sözden dönülmesi sorumluğu gerektirir. Fetih sûresi 10. Âyetten bu sözün hakikati nedir? Anlamaya çalışalım. (Murat Derûni)

“Biat” kelimesinin Lügat manâsı, ( Kabul ve tasdik) hükmün de’dir. “Biat” eden kimsenin evvelâ (11) inci, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mertebesi’nedir. Bu hâl kemâle erdiğinde, (12) kinci, Hakikat-i Muhammed-î mertebesinedir. Bu da kemâle erdiğinde, (13) üncü, Ahadiyyet’ül Ahmediyye mertebesine dir. (14) üncü Nûr’u Muhammed-î ise bütün bu mertebeler de o mertebenin gereği olarak özlerinde varolup oraları aydınlatmaktadır. Böylece (14) sıralanmış bir mertebe değil, bütün mertebelere nüfûz etmiş küllî bir mertebedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, “biat” sayısal değeri itibariyle de Hakikat-i Muhammediyye’nin bütün mertebelerinde faaliyyet’e geçirilmesinin gereği ortaya çıkmaktadır. Bu özet bilgiyi verdikten sonra şimdi gelelim “meâlen” Âyet-i Kerîme’ye. 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” Görüldüğü gibi hemen okunduğunda dahi insân-ı dehşete düşüren bir ifade ile karşılaşmaktayız. 

Hakikat-i İlâhiyye, Hakikat-i Muhammediyye ve Hakikat-i Abdiyye nin nasıl muhteşem bir birliktelik’te buluşmuş olduğu açık olarak görülmektedir. Zâten bütün bu âlemlerin aslı ve özü de bu üç mertebedir, onlar da, Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet’tir. 

İşte gerçek kemalât bu üç mertebeyi kişinin kendi varlığında cem etmesidir. Tabi i ki, maddî manâda değil irfan-î manâdadır. 

قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ

ٱللَّه

( Kûl in küntüm tühibbünellahe fettebiûnî tühbib kümüllah) 

3/31. De ki: “ Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ'da sizi sevsin.” Bu Âyet-i Kerîme Allah-ı sevmenin Peygamberine tabi olmaktan geçtiğini açık olarak göstermektedir.

مَن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهُ

( Men yutiirrasûle fekad etaellahu)

4/80. ” Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir.

Yukarıda ki ve benzeri Âyet-i Kerîmeler, risâlet mertebesinin Hakk ile kulu arasında nasıl bir bağ oluşturduğunu açık olarak göstermekte ve tanıtmak tadır. Belirtilen üç mertebenin nasıl birbirlerini tamamladığı da ifade edilmektedir. Bu mertebelerden biri olmazsa bâtın’ın zâhire çıkması mümkün değildir. O halde de tebliğin imkânı yoktur. Ulûhiyyet mertebe sinden Risâlet mertebesine “inzâl” olan, inen, “hakayık” hakikatler, oradanda abdiyyet mertebesine “inzâl” olurlar. İşte bu abdiyyet metebesi bütün bu hakikatleri idrak edecek şekilde varedilmiştir. Ancak bir kısmı da bunları inkâr derecesinde gaflet ehli olmuşlardır.

Yukarıda bahsedilen üç elin aslında bir hakikatin üç mertebesinden olan zuhurunu ifade etmektedir. Ancak burada ki, “abd-kul” dan murat, (abdühû) olan velâyet mertebesidir. Yukarıda bahsedilen “biat” ta, ki, eller, zâhiren et kemik elleri ifade ediyorken gerçekte ise bu mertebeleri ifade etmektedirler. Benzeyişleri tutma yönündendir.[19] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

قُل لَّن يَنفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِن فَرَرْتُم مِّنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ وَإِذًا لَّا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا {الأحزاب/16}

(33/16) “Kul len yenfe’akumu-lfirâru in ferartum mine-lmevti evi-lkatli ve-izen lâ tumette’ûne illâ kalîlâ(n)”

(33/16) De ki: “Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandı-rılırsınız.” 

----------------

Terzi Babamızın “Ölüm Hakkında” kitabının giriş bölümünü bu âyet yorumu için almak bizlere faydalı olacaktır.

Ölüm ve doğum âlemlerdeki en müthiş iki oluşumdur. Tefekkürümüzü bu konuda yoğunlaştırabilirsek eğer ne kadar muazzam bir hâdise olduğunu anlamamız çok zor olmayacaktır. Ancak hiç kesilmeksizin devam ede gelen bu hâdiseler o kadar tabiileşmiş ki, sıradan bir fiiller gibi beyinlerimizde yerini almıştır. Bu hâdiseler hemen bu şekilde sıradanmış gibi geçilecek hâdiseler değildir ancak kişinin başına geldiği zaman bunun farkında olabilmektedir. Bizler bunu beklemeden Cenâb-ı Hakk (c.c) diğer zuhur mahâllerini aramızdan aldıkça bunlardan ders almamız gerekmektedir. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır. 

“En büyük vâiz cenâzedir.” Dikkat edersek cenâze namazlarında Fâtiha okunmamaktadır. Şer’i mânâda izâhı yapılırken bir namaz için rükû, secde, tahiyyat gereklidir bu namazda onlar olmadığı için cenâze namazı zâten namaz değil duâ mahiyetindedir, bu nedenle de Fâtiha okunmamak-tadır, denilmektedir. 

Her ne kadar doğru bir izâh ise de işin hakîkatinde cenâze namazlarında Fâtiha-ı Şerîf okumaya zâten gerek yoktur, çünkü orada Fâtiha Sûresi okumanın dışında bilfiil yaşanmaktadır. Orada ayakta duranlar bâtınen, “Elhamdulillâhi Rabbil âlemîn” yâni “ben daha bu vefât eden kişinin durumuna gelmedim, hâlâ vaktim ve imkânım var, bunu veren Allah’a hamd olsun” demektedirler. 

 “Errahmanirrahim” yâni “Rahmân’ın rahmaniyeti o kadar geniş ki bütün bu âlemlere yayılmıştır ve şu anda vefât edip burada yatan kişiye de rahmet etsin ve biz hâlâ yaşayanlara da o hâle düşmeden evvel rahmet etsin.” 

“Mâliki yevmiddîn” yâni “Dîn gününün sâhibi anlamında olarak ve dinden kasıtta Allah’ı tanımak olduğuna göre Kur’ân-ı Kerîm bizlere bunu bildirdikten sonra artık dünyâya gelmemizin nedeni sadece namaz kılmak değil Allah’ı tanımaktır bunun için de önce kendimizi tanımamız gereklidir. Namaz ve diğer ibâdetler buna sâdece bir vâsıtasıdır. En büyük vâsıta ise ilim ve irfâniyettir.” 

“İyyekena’büdü ve iyyake nestain” daha henüz vaktimiz varken, ancak sana ibadet ederiz hayatı ve her şeyi ancak senden isteriz. Önümüzdeki ibretlik cenâzenin artık böyle bir imkânı kalmamıştır. 

“İhdinessıratel müstakîm. Eğer değilsek hemen sen bizi sırat-ı müstakîme yönlendir. Devamı da böylece değerlendirlir. 

Ölüm ve doğum fiili her ikisi de Cenâb-ı Hakk (c.c)’a âittir. 

O hem öldürür hem de diriltir. 

Doğum denilen hâdiseyi şöyle bir târifle anlamaya çalışalım; Doğum, gayb âleminde izâfi yoklukta mevcut olan a’yan-ı sâbite terkibinin vakti geldiğinde şehadet âleminde zuhura gelerek seyrini sürdürmeye başlamasına doğum denmektedir. Bu doğum ile Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın Hayy isminin hakîkatleri ile zuhura getirdiği ve târifi mümkün olamayan müthiş bir varlık dünyâya gelmektedir. İşte hayât gibi, duyma, görme, irade, ilim gibi Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın subûti sıfatları da bu doğan varlıkta vardır. Buna kısaca “ne var âlemde o var âdem’de” denilmiştir. İşte bu şekilde insanda (İnsân-ı kâmil’de) Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın nokta zuhur mahâlli olarak bütün özellikleri ortaya çıkmaktadır. 

Çocuğu doğuran anne kendisi mahlûktur ancak çocuk doğurması yönüyle halkedicidir. Bu şekilde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın âlemleri halkedişindeki son kemâl proje dünyâya gelmektedir. Bu şekilde teçhizât ile dünyâya gelmek çok büyük bir hâdisedir. 

İnsanoğlu için ifâde edilen bu husus diğer bütün varlıklar için de geçerlidir ancak mevzûmuz insan olduğu için biz o sahaya bakacağız. Çünkü insanda Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâti zuhuru vardır. 

Doğum hâdisesinin neticesi olan ölüm ise doğumun tam zıttıdır. Şehadet âleminde zuhur ederek kendisine tanınan süre miktarını yaşayarak ömrünü tamamlayan kimse şehadet âleminden gayb âlemine yâni bâtına döndürülmektedir. Bunun adına Kur’ân-ı Kerîm’de zâhiren “mevt” bâtınen “yakîn” denilmektedir. Zâhir ehli sâdece mevt ile bâtın ehli ise mevt ve ikân ile dünyâdan ayrılmaktadır. 

A’yan-ı sâbite misâl âleminde latîf bir halde olduğundan yâni henüz bireysel kimliği oluşmadığından doğan varlık o âlemde henüz varlığının farkında değildir. Anne baba vesilesiyle (perdesiyle) misâl âleminden şehadet âlemine geldiğinde orada latîf halde olan a’yan-ı sâbite, kesîf olan beden ve onda var olan benlik ve izâfi nefs ile perdelenmiş olmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın varlığında olan a’yan-ı sâbitede kişinin kimliğini oluşturan benliği bulunmaktadır ve bu benlik izâfi benliktir. İşte bütün bunlara mahâl olan madde beden ile birlikte dünyâda zuhura çıktıktan sonra bu izâfi benlik daha çocukluk döneminden îtibaren perde olmaya başlamaktadır. Ve bu andan îtibaren bu kişi kendisini dünyâ ehli olarak görmektedir. Çevreden aldığı te’sirler ile içinde bulunduğu cem’iyyetin değer yargılarıyla kimliğini oluşturmaktadır. Bu şekilde bâtın-î özüne perde olmaktadır. 

Bunun sonrasında ölüm ötesi olan berzah yaşamına geçilmekte ve bu berzah yaşamıda mahşer gününe kadar geçecek zamanı içine almaktadır. Bu geçiş hayâl ve vehim olguları içerisinde olursa “öldü” diye ifâde edilmekte, kişi gerçek benliğini bulupta geçiş yapmış ise bu duruma “ölmeden evvel ölüm” denmektedir. Bu şekilde ölümün iki tür olduğu ortaya çıkmaktadır ki diğer bir ifâde ile bunlara “zarûri ölüm” ve “isteğe bağlı ölüm” denilmektedir. 

Zarûri ölümde kişi ömür süresi dolduğunda isteğine bakılmaksızın Azrâil (a.s.) tarafından madde bedenden rûhu ayrılmak sûretiyle ölüm ötesine intikâl ettirilmektedir. 

İsteğe bağlı ölümde kişi kendisine zarûri ölüm gelmeden Hakk yolunda nefsinin hakîkatini idrâk ederek onu vaktiyle Rabb’ına döndürerek teslim etmektedir. Bu şekilde artık “zarûri ölüm” ile her an dünyâdan ayrılmaya hazırdır. Bu gibi kimselerde Azrâil (a.s.) geldiği zaman ancak bir çuval et ve kemik bulur, onun nefsini bulamaz. Çünkü zâten bu kişiler vaktiyle bâtıni değerlerini yerlerine ulaştırmışlardır yâni nûrunu Nûr âlemine, rûhunu Rûh âlemine, idrâkini Hakk’ın ilmine ulaştırmışlardır.

Bu hususta ehlullah’tan biri şöyle demiştir; “Bu dünyâya gelenler giderken iki şeyden hâli kalmadılar, ya canlarını ten eyleyip gittiler (ki bu zarûri ölümdür) ya tenlerini can eyleyip gittiler (ki bu da “ölmeden önce ölünüz” hükmüyle belirtilen ölümdür)” Bir âilenin çocuğu dünyâya geldiği zaman çevrede bulunan görevliler ve âile fertleri o çocuktan ses çıkmasını isterler çünkü zâhiren hayât belirtisidir ancak bâtınen bu ses çıkış ölüm ifâdesidir. Doğan bütün çocuklar ilk doğdukları anda aynı şekilde ses çıkarırlar. Bu ses kelime olarak “ıngâ” sesidir. “Ingâ” kelimesi arapça olarak (Ayn) ve (Gayn) harflerinden oluşmaktadır. Yâni (Ayn) olan a’yân-ı sâbitesinden (hakîkatinden) (Gayn) gayrı olan beden zindanına düştüğünden bu ifâde ile feryâd etmektedirler.

Bebekler bunun zâhiren bilincinde değildirler ancak kendilerinde mevcut olan rûhani bilinç ile bunlar olmaktadır. Rûhlar âleminde hür ve serbest iken beden hapsine girmekle sınırlanmaktadır. İşte fizîki anlamda gayriyyet burada başlamaktadır ki bu da tard edilmişlik hükmüdür çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c) rûhaniyetinden, varlığından dünyâ âlemine tard etmiştir o varlığı. Bu tard ediş rahmet içindir eğer bu tard ediş ile zuhura çıkış olmasa kimse kimliğini bilemez ve rûhlar âleminde bireysellik oluşmadığı için herhangi bir faaliyet yapma şansı da yoktur, bu nedenle de mükâfat ve azâb gibi bir neticenin de oluşması mümkün olamamaktadır. 

Ömrünü “gayr” olarak geçirenler ölü doğmuş, ölü yaşamış ve ölü olarak ölmüş olur. Kendini bilmeyen bir kişi yapmış olduğu fiiller neticesinde isterse cennet ehli olsun yine Hakk ve hakîkatten, kendi gerçek benliğinden ayrı olarak orada hayâtını sürdürür. 

Bu dünyâda gereken gerçek tevhîd ilmini tahsil ederek kendisine üflenen âdemi hakîkatler ile yâni “venefahtü” çeşmesinden ihtiyâcı kadarını içerek yoluna devam edip “Gayn” harfinde olan noktayı yâni benlik noktasını başından silebilirse bunlara, “ölü olarak doğdu ancak kendini bularak gerçek ilâhîyata ulaştı ve bir daha ölmedi” denilerek bunların zarûri ölümlerine “şeb-i âruz yâni gelin günü” denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Rahmân suresi “Kur’ân’ın gelini” (Aruz-ül Kûr’ân) olarak ifâde edilmiştir. 

Mânâ âleminde görüldüğü gibi iki gelin vardır. “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı Rahmân sûreti üzere halketmiştir” ve “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı kendi sûreti üzere halketmiştir” denilmiştir hal böyle olunca insanda da Rahmân Sûresi var demektir ve insan bu yönden de gelindir. İbrâhîm Hakkı Erzurumlu hazretlerinin Mârifetnâme isimli eserinden “Ölümün hakîkati” bölümünden birkaç satır aktaralım: 

“Ölümün hakîkati insanın bedenine taalluk eden mücerred hayâlin bağlılığını kesmesinden ibârettir. Mücerred hayâl insâni rûhtur. Mü’minin rûhu olan o süslü hayâl ki ölümle mü’min o hayâl olup ondan içeri gider ama mü’min olmayanın korkunç ve kerih rûhu olan hayâl için ölümle o gayri mü’min o hayâl olup onun içine girer. O mücerred cevherin bu mürekkep cisimden ayrılması ve kendi askerine kavuşmasına insanın ölümü denmiştir. Rûhun bu bağlantısını kesmesi hayvani rûhun insan bedeninden ayrılması zamanındadır. Beyt: 

“Ey kardeşim sen düşünür durursun Kemik ve saçın çürür, sen kalırsın”

“Sen doğarken ağlıyordun, çevren ise gülüyordu, Öyle güzel bir ömür sür ki, ölüyorken sen gülesin, çevren ağlasın.” Azrâil, Cebrâil, Mikâil ve İsrâfil (a.s.)’ların isimlerinin sonunda dikkat edersek (Elif-Lâm) takısı bulunmaktadır ki bu da ahadiyyet ve uluhiyyet mertebeleri tarafından kendilerine verilen kendi düzeylerindeki görevleri yerine getirmeleri mânâsınadır. Yâni (Elif ve Lâm)’ın hakîkatlerini kendilerine ayrılan sahada tahakkuk ettirmektedirler. 

Bu bilgilerden sonra ölüm hakîkatini tahakkuk ettien Azrâil (a.s.) hakında Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin İnsân-ı Kâmil isimli eserinin Vehim bölümünden konumuzla ilgili kısımları aktaralım: “ İz- -T-B- ”

-------- 

“Burası Azrâil’in ((a.s.))’ın makamıdır ammâ Resûlullah (s.a.v) efendimizden. Allahû Teâla Resûlullah (s.a.v) efendimizin vehmini kâmil ismi nûrundan halketti, Azrâil (a.s.)’ide Resûlullah’ın (s.a.v) vehm nûrundan halketti. Allahû Teâlâ, Resûlullah’ın (s.a.v) vehmini kâmil ismi nûrundan halkettikten sonra onu vücuda kahır elbisesi ile çıkardı. Durum anlatıldığı gibi olunca insanda bulunan şerrin en güçlüsü vehm kuvvetidir. Vehm aklı fikri musavvire ve idrâk gücünü mağlup eder hattâ insanda bulunan diğer duygular dahi vehm gücünün kahrı altındadır ”  Örneğin bir insan bir düşüncesini önce fikre havâle ediyor fikirde onu musavvireye yâni tasavvur edici mertebeye gönderiyor orada tasvîr edilip tasdîk edildikten sonra kişide faaliyete geçiyor işte vehim bu güçleri mağlub ediyor.

 “Yukarıda anlatılan mâna îcâbı meleklerin en güçlüsü Azrâil’dir. Nitekim Allahû Teâlâ meleklere yerden bir avuç toprak almaları emrini verdi, bu topraktan Âdem (a.s.) ı halkedecekti. Bu toprağı almak için önce Cebrâil (a.s.) indi, yer kendisinden bir şey almayıp bırakması için Allah adına yemin verdi, bu yemin üzerine bir şey almayıp bıraktı gitti, bundan sonra Mikâil geldi sonra, İsrâfil geldi bunları takiben bütün mukarreb melekler geldiler hiç birinin ondan bir şey almaya güçleri yetmedi ama Azrâil müstesna, çünkü yer onlara da Allah adına yemin verdi bundan sonra Azrâil geldi, yer toprağından almaması için ona da Allah adına yemin verdi ancak Azrâil bu yemini ile onu istidraçta saydı Allah’ın emrettiği kadar toprağı ondan kabzedip aldı, onun aldığı bu bir avuç toprak yerin rûhuydu Allahû Teâla o yerin rûhundan Âdem’in (a.s.) cesedini halketti ” 

“İşte anlatılan mâna îcâbıdır ki Allahû Teâla rûhları almaya Azrâil’i memur etti. Bunun sebebi de Allahû Teâla tarafından ona yerleştirilen kemâl bâbındaki kuvvetlerdir. Bu kemâl kahır ve galebe tecelligâhında olmaktadır, ondaki kemâldir ki yerden başta toprağı alan o oldu sonra, bu öyle bir melektir ki rûhunu aldığı tüm kimselerin hallerini bilir, bütün bu bilgiler onun özündedir o kadar bilir ki izâh edilmesi imkânsızdır ve her cins için ayrı bir sûrete girme imkânına sâhiptir, bazılarına da sûretsiz basit bir şekilde gelir, aldığı rûhun karşısına bir nakış gibi gelip durur, rûh onun sûretini görür âşık olur, cesedden çıkar halbuki cesedle rûh arasında geçmiş bir aşk durumu vardır, bunun için de cesed onu bırakmak istemez tutar bunun, üzerine bir çekişme meydana gelir Azrâil’in cazibesi ile cesedin rûha olan aşkı arasında bir çekişme başlar ancak sonunda Azrâillik câzibesi ağır basar ve rûh böylece çıkar bu çıkış hayret verici acaip bir iştir “

----------

Her birerlerimizin madde bedenleri ile rûhlarımız arasında bir münâsebet var diğer ifâde ile nefslerimiz ile bedenlerimiz arasında nefsimiz bu bedene âşık çünkü bir ömür boyu birliktelik sürmüşler ve nefs bu beden ile her işini görmüştür nefs gerçek bir irfâni eğitim almamışsa bu bağlantıdan ölüm anında dahi kurtulamamaktadır ve ölüm ile zorla bedenden ayrıldığı için bunun ızdırabını çekmektedir ve kabir azâbının en büyüklerinden biri de budur yeryüzünde bizler neye sâhip çıkmış isek ondan ayrılmamız bize kabirde azâb verecektir ve âhirette de verecektir tâbî ki ancak bugünden bütün varlıkların hakk’ın varlıkları olduğunu bize âit bir varlık olmadığını bizim ancak onlara bakma ve koruma görevi üzere olduğumuzu ve vakti gelince bütün bu emânetleri Cenâb-ı Hakk’ın (c.c) bizden alacağını bilerek hareket edersek ölüm bize hiçbir korku ve zorluk vermeyecektir Ölüm sonrasına geçilen birinci berzahtan haber almanın biraz mümkün, ancak ikinci berzahtan haber almanın neredeyse imkânsız olduğu belirtilmiştir bu nedenle ölüm ötesine geçmiş olanlardan haber aldım diyerek söyleyenlerin büyük çoğunluğunun sözleri vehime dayanan aslı olmayan görüntülerdir . Kim ki dünyâya geldikten sonra kendi hakîkatini idrâk eder ve Âdemiyyet rûhuyla yaşamını sürdürmeye başlayıp oradan da, diğer mertebeleri idrâk etmeye çalıştı, işte gerçek mânâda doğanlar bunlardır târikatta veled-i kalb olarak ifâde edilen ikinci doğuş ile rûhani mânâda dünyâya gelinmiş olunmaktadır âilelerimiz bizleri fizîken büyütmekte bizler ise daha sonra kendimizde olan Âdem’i, İbrâhim’i, İshâk’ı, Muhammed’i büyütüyoruz İbrâhim (a.s.) ’ın hakîkatlerinden biri olan oğlunu kurban etmek demek babanın gönül evlâdını dahi terk etme haline gelebilmesinin ifâdesidir. “ İz- -T-B- ” 

-----------

“Bilesin ki aslına bakarak rûh cesede girmesi, oraya hülûlü ile öz mekânından ayrılmaz, aslî mekânından kopmaz asıl yerinde durur, cesedi gözaltına alır. Ruhların âdeti nazarları nereye ilişirse oraya hülûl ederler, hangi mahâlle nazarı ilişirse ” Bu olay gece karanlıkta el fenerinin aydınlatmasına benzer.

“Aslî merkezinden ayrılmadan oraya hülûl eder bu böyle bir iştir olur ama akıl onu muhal kabul eder bilemez, keşif yolundan başka yoldan da bilemez. Yapılan izâh vechi ile rûh bir şeye birleşme gözü ile baktığı zaman oraya hülûl eder. Onun bir şeye hülûlü herhangi bir şeyin kendi kimliğine hülûlü gibidir, bu hülûl ile o ilk başta cismanî bir sûret alır, bundan sonra orada çalışmaya başlar, ilâhî rızâya âit işleri huy edinebilir, o zaman yükselir o zaman illiyine katılır ve arza bağlı hayvanî huyları edinirse, bu huylar dolayısı ile siccîne düşer ” 

“Rûhun yükselmesi melekût âleminde yer tutmasıdır ama bu insanlık sûretinde aldığı sûret durumuna göre bu sûret rûha kendi ağırlığını ve hükmünü icra ettirebilir. Rûh bu cesedin sûretine girdiği zaman onun hükmünü yürütür, ağırlık, inhisar, âcizlik gibi bu durumda rûh ondan ayrılır, kendisine has olan hafiflik ve süzülme hali cesede geçmez ancak bu ayrılık tam bir kopuş şeklinde ayrılık değildir, çünkü o aslî sıfatlarının tümü ile vasıflanmıştır, ancak o anlatılan hal îcâbı bir fiil işlemeye yeri yoktur, böyle olunca kendine has sıfatları kuvvede kalır fiile çıkmaz bu yüzden onun ayrılığına ittisal (yerinden ayrılmaksızın) ayrılığı diyoruz ama infisal (yerinden ayrılma) ayrılığı demiyoruz. Durum anlatıldığı gibi olunca cisim sâhibi melek huylu işler yapmaya bakarsa iş değişir, rûhu kuvvet bulur, kendisine cesedden ötürü sinen ağırlığı kalkar, rûh bu haline devam ettiği süre kendi özünde rûh gibi olur, suda yürür, havada uçar bu durum bu kitapta geçti bu mânâ orada anlatıldı. Ammâ bu cisim sâhibi beşerî huyları işlemeye bakar bu yerin iktizâ ettiği işlere düşerse, onları işlerse o zaman rûha karşı bir kuvvet bulur, tortunun dibe çökmesi hükmü ile yere yâni tabiî kuvvetlere has ağırlığını ona içirir, böyle olunca da zindanına kapanır yarın da zindanda dirilir, ancak bütün bu hallere rağmen rûh cesede âşıktır, cesed de onun aşkına düşmüştür, rûhun gözü devamlı cesettedir ammâ itidal üzre sağlıklı olduğu sürece, ancak cisim hastalanırsa bu yüzden rûhta bir elem meydana gelir, işte o zaman nazarını cisimden kaldırır rûhî âlemine dalmaya bakar, çünkü rûhun şenliği bu rûhî âlemdedir, her ne kadar cesetten ayrılmayı istemese dahi bakışını cesede âit âlemden alır rûhî âlemde olana verir, tıpkı sıkıntıdan genişliğe kaçan kimse gibi, bu kimse için sıkıntılı olmasına rağmen sıkışıp kaldığı zindanda bir ferah yolu olmuş olsaydı hiçbir şekilde oradan kaçış yolu aramazdı. ” İşte rûhun durumu yukarıda anlatıldığı gibidir tâ ki kesin hükme bağlı ecel gelinceye kadar, malum ömür süresi bitinceye kadar, bundan sonradır ki Azrâil adlı melek ona gelir ama o rûhun Allah katında bulunan uygun haline göre, onun Allah katındaki güzel hali hayâtı boyunca yaptığı tasarrufun güzelliğine bağlıdır, bu güzel tasarruf itikadda amellerde ahlâkta ve diğer işlerde olur. Bu anlatılan hallerin kabahat çeşidinden olması kadar da Allah katında kabahatlı sayılır. İşte bu Azrâil melek rûhunu alacağı kimseye onun haline uyar biçimde gelir, meselâ zalim bir kimseye devlet adamlarının intikam memurlarından biri sûretinde gelir ya da sultanın bir elçisi gibi ama nefret uyandıran korkunç bir şekilde, ama yararlı hal, takvâ sâhibi kimselere insanların ona en sevimli geleni gibi, en hoşlandığı gibi, hattâ bu salâh ve takvâ sâhibi kimselere Resûlullah (s.a.v) efendimizin sûretinde gelir, onun güzel sûretini gören rûhlar hemen çıkarlar. 

Azrâil’e Resûlullah (s.a.v) efendimizin sûretine girmek mubahtır, sonra onun benzeri mukarreb melekler de Resûlullah (s.a.v) efendimizin sûretine girebilirler, çünkü onların hepsi Resûlullah (s.a.v) efendimizin rûhanî kuvvetinden halkedilmiştir, meselâ kalbinden halkedilen, aklından halkedilen, hayâlinden ve diğer rûhanî kuvvetlerin-den halkedilen gibi, anla! “

“Bu sûrete girme durumu onlar için mümkündür, çünkü ondan halkedilmişlerdir, böyle olunca da münasîp yerlerde onun sûretine girerler. Onların Resûlullah (s.a.v) efendimizin sûretine girmesi bir kimsenin rûhunun cesedinin sûretine girmesi gibidir. Bu mânâya göre Resûlullah’ın (s.a.v) sûretine giren de ancak kendi rûhudur. İblis ve tebâsı Resûlullah’ın (s.a.v) sûretine giremez zirâ onlar Resûlullah (s.a.v) efendimizin beşeriyetinden halkedilmişlerdir, ancak Resûlullah (s.a.v) efendimiz peygamber olduktan sonra onda beşeriyete nasîp kalmamıştır. Bu bâbta gelen bir hadis-i şerîf vardır “Ona bir melek geldi kalbini yardı, ondaki kanı çıkardı kalbini temizledi.” o kan beşerî nefis idi şeytanın mahâlli idi bundan sonra şeytanın onunla münâsebeti kesildi, bu münâsebet olmayınca Resûlullah’ın (s.a.v) sûretine girmeye onlardan hiç birinin gücü yetmez. 

Sonra Azrâil adlı bu melek taat ehli için olsun, masiyet ehli için olsun, bunlar için gireceği şekil belli bir çeşitte değildir, çok çeşitlidir, herkese haline, makamına ve tabiatının iktizâsına göre şekil alır. Sonuç olarak kitapta yazılan ne ise ona uygun bir şekle girer, meselâ yırtıcı vahşî hayvanlara onların tabiatına uygun sûrette gelir, arslan, kaplan, kurt gibi yırtıcıların öldürmekte âdetleri ne ise öyle, kuşlar için de hallerine uygun benzer bir sûrette gelir, meselâ avcı, boğazlayıcı, doğan, karakuş gibi. Sonuçta hangi şey olursa olsun ona gelişi onun haline uygun biçimde olur, ancak sûretsiz geldiği kimselere karşı durumu değişir, onlara terkib edilmiş değil basit gelir. Görünmeden bazan bir kimseyi öldürmek için koku olur, o kimse koklar koklamaz ölür, o koku güzel de olabilir, kötü de, kokunun durumunda o şahsa verilen ilâhî hükmün te’siri vardır, ancak ölüm halinde bulunan kimse kokuyu almayabilir, bunun sebebi de dehşetidir, öyle bir hal ona uğrar ki idrâksiz kalır, kendisine uğrayan şeyin cazibesine kapılır, cesede nazarı kalmaz, tamamen bakışı ondan kesilir, işte o zaman rûhu çıktı denir. Oysa ne çıkmak vardır ne de girmek meğer ki cesede hülûl eden rûhun nazarı bir giriş sayıla çünkü hülûl ancak girişle olur, onun nazarının kalkması ise üstteki târife göre çıkış sayılır. 

Sonra rûh, cesedden çıkışından sonra, cesedin sûret şeklinden hiç ayrılmaz ancak onun cesedde sakin olup durduğu bir zaman vardır, meselâ uykuya dalan fakat rü’yâ görmeyen bir kimse gibi. “Her uyuyan kimsenin rü’yâ görmesi gerekir, ancak bazıları rü’yâlarını ezber tutar, bazıları da unutur” diyen kimsenin sözüne itimat edilmez, bu hususta bazı görüşler vardır. Nitekim biz ilâhî bir keşifle anladık ki uyuyan bir kimse, bir gün iki gün hattâ daha fazla uykuda kalır ama bu uykusunda hiçbir şey görmez. Anlatıldığı gibi uyku halinde olan kimse, Cenâbı Hakk’ın kendisine bir anlık zamanı uzun bir süre uzâtmış olduğu kimse gibidir, bu durumda o gözünü yumup açan kimseye benzer. Hak Teâlâ ona kısa süreyi çok günler gibi uzâtmıştır, hattâ bu günlerde başkaları ile de yaşamıştır. Nitekim Hak Teâlâ bir anı her hangi bir şahıs için genişletir, o kimsenin bu bir anlık zaman içinde yaptığı nice iş olur, yaşar, evlenir, çocukları olur. Böyle bir an hem o kimse için hem de bütün dünyâ ehline göre gündüz saatinin en az bir zamanında olur. Nitekim böyle bir vakâ bizim için oldu, onu anladık. Ne var ki bu işe ancak bizden, nasîbi olan inanır. 

İşte sükûn hali rûhların ölümüdür, meleklerin durumunu görmez misin ki Resûlullah (s.a.v) efendimiz onların ölümünü anlatırken “inkıtâ-ı zikir” (anmanın bitimi) şeklinde anlattı. Bir kimseye bu mânânın keşfi olursa Resûlullah (s.a.v)’ın işaret ettiği mânâyı anlar. Rûhların ölümü tâbir edilen bu sükûn devresi sonunda, rûh berzaha dalar, Allah dilerse berzahın beyanı yeri gelince yapılacaktır. Kâlem cömertliği bizi bu rûh ilimi bahsinde yürüttü hattâ bu açış ilimi de geçti.”[20] 

Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin İnsân-ı Kâmil isimli eserinin Vehim bölümünden “ İz- -T-B- ”

----------------

مَن ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُم مِّنَ اللَّهِ إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءًا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً وَلَا يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا {الأحزاب/17}

(33/17) “Kul men zâ-llezî ya’simukum mina(A)llâhi in erâde bikum sû-en ev erâde bikum rahme(ten) velâ yecidûne lehum min dûni(A)llâhi veliyyen velâ nasîrâ(n)”

(33/17) De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilese, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?” Onlar kendilerine Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar. 

----------------

قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنكُمْ وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلَّا قَلِيلًا {الأحزاب/18}

 “Kad ya’lemu(A)llâhu-lmu’avvikîne minkum velkâ-ilîne li-ihvânihim helumme ileynâ velâ ye/tûne-lbe/se illâ kalîlâ(n)” 

----------------

أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ فَإِذَا جَاء الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ كَالَّذِي يُغْشَى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَإِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُم بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ أُوْلَئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمَالَهُمْ وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا {الأحزاب/19}

(33/18-19) “Eşihhaten aleykum fe-izâ câe-lhavfu raeytehum yenzurûne ileyke tedûru a’yunuhum kellezî yugşâ aleyhi mine-lmevt(i) fe-izâ zehebe-lhavfu selekûkum bi-elsinetin hidâdin eşihhaten alâ-lhayr(i) ulâ-ike lem yu/minû feahbeta(A)llâhu a’mâlehum vekâne zâlike ala(A)llâhi yesîrâ(n)”

(33/18-19) Şüphesiz Allah içinizden, savaştan alıkoyan-ları ve kardeşlerine, “Bize gelin” diyenleri biliyor. Size katkıda cimri davranarak savaşa pek az gelirler. Korku geldiğinde ise, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle incitirler. İşte onlar iman etmediler. Allah da onların amellerini boşa çıkardı. Bu, Allah’a kolaydır. 

----------------

يَحْسَبُونَ الْأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُوا وَإِن يَأْتِ الْأَحْزَابُ يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُم بَادُونَ فِي الْأَعْرَابِ يَسْأَلُونَ عَنْ أَنبَائِكُمْ وَلَوْ كَانُوا فِيكُم مَّا قَاتَلُوا إِلَّا قَلِيلًا {الأحزاب/20}

(33/20) “Yahsebûne-l-ahzâbe lem yezhebû(s) ve-in ye/ti-l-ahzâbu yeveddû lev ennehum bâdûne fî-l-a’râbi yes-elûne an enbâ-ikum velev kânû fîkum mâkâtelû illâ kalîlâ(n)”

(33/20) Düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar. Düşman birlikleri (bir daha) gelecek olsa, isterler ki, (çölde) bedevilerin arasında bulunsunlar da size dair haberleri (gidip gelenlerden) sorsunlar. İçinizde bulunsalardı da pek az savaşırlardı. 

----------------

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا {الأحزاب/21}

(33/21) “Lekad kâne lekum fî rasûli(A)llâhi usvetun hasenetun limen kâne yercû(A)llâhe velyevme-l-âhira vezekera(A)llâhe kesîrâ(n)”

(33/21) Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır. 

----------------

ÜSVE, sözlük anlamı "teessi" edilecek, yani uyulacak, arkasından gidilecek örnek, meşk, nümûne-i imtisal demektir.

Bu örnek hakında Mesnevi-i Şerif beyitlerinde;

1153. Şâh gidişte beni uçurduğu vakit, gönül evcinde onun pertevi gibi uçarım.

Şâh-ı hakîkî olan Hak beni seyr ü sülûkümde uçurduğu vakit, gönül âleminin yükseklerinde kesâfet-i cismâniyyem-den kurtulup, onun nûru ve pertevi gibi uçarım.

Ankaravî hazretlerine göre hülâsa-i ma’nâ dahi böyle olur: “Şâh beni kendi âvâz-ı hazîni içinde uçurduğu, ya’ni şâh âvâz-ı hazîni ile "Haydi doğancığım, seni göreyim!” gibi kumandalar ile av için beni bileğinden salıvererek uçurduğu vakit, ben gönül afâkından onun pertevi ve nûru gibi uçar ve gönüller avlarım."

1154. Bir ay ve güneş gibi uçarım; gönüllerin perdelerini yırtarım!

İlim ve irfan göklerinde ay ve güneş gibi seyr ü devr ederim ve ulûm-i ledünniyye ve esrâr-ı ma’rifet perdelerini yırtarım.

1155. Akılların parlaklığı benim fikretimdenâir; göğün yarılması benim fıtratımdandır.

“Fikret”ten murâd, akl-ı küllün fikir ve idrâkidir. “Gök”ten murâd, vücûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ki, onda bilcümle merâtib hâl-i ittihâddadır. “Akıllar"dan murâd, akl-ı küllün mâdûnu olan uküldür. Ya’ni mertebe-i ervâh ve şehâdetteki ukül ve nüfusun parlaklığı, benim akl-ı küllümün fıkret ve idrâkinden cüzlerdir. Mertebe-i vahdetin hâiz olduğu kemâlâtı inşikâk ve infıtâr ile vücûd-ı hâricîde izhârı, benim hilkatim içindir. Zîrâ vücûd-ı mutlakın merâtibe tenezzülâtındaki maksûd-ı aslî, insân-ı kâmilin zuhûrudur.

1156. Hem doğanım, benim hakkımda hümâ hayran olur; baykuş kim oluyor, tâ ki bizim sırrımızı bile!

“Hümâ"dan murâd, melâike-i mukarrabîndir. Ezcümle, mazhar-ı akl olan Hz. Cibril’dir. Ya’ni, vâkıâ ben beşerim; bu âlem-i cismâniyyette ervâhı avlayıp huzûr-ı şâha götürmek için salıverilmiş doğanım. Fakat benim hakkımda cismâniyyetten ârî olan melâike-i mukarrabîn sırrımı bilmek husûsunda hayrettedirler. Vîrâne-i tabîatın esîri olan baykuşlar kim oluyor ki, bizim sırrımızı bilsinler!

1157. Şâh benden dolayı hatırladı; zindandan yüz binlerce bağlanmışı âzâd etti.

Şâh-ı hakîkî, mahzâ benim zuhûrum için, zâtında mahbûs ve mahfî olan ve mertebe-i ahadiyyesinde bağlı kalan sıfât ve esmâsına rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfâtiyyesiyle tecellî buyurarak âzâd etti.

1158. Bir dem beni baykuşlara mukârin kıldı; benim nefesimden baykuşları doğan yaptı!

Bir müddet-i muvakkata için bana sûret-i beşeriyye giydirip, tabîat ve cismâniyyet harâbesindeki insanlara mukârin kıldı ve benim nefha-i feyzimden birtakım nâkıslan bu vîrâne-i cismâniyyetten kurtarıp kemâle getirdi.

1159. Bu saâdetli bir baykuş ki, benim pervâzımda nîk-bahtlığından benim sırrımı anladı!

Benim âlem-i ma’nâdaki uçuşum hakkında saâdet-i ezeliyyesinden dolayı benim sırrımı anlayan cismânîlere ne mutlu!

1160. Doğanlar olmanız için bana asılınız; gerçi baykuşsunuz, şahibâzlar olunuz!

Ey sâlikler, semâ-yı ma’rifette esrâr-ı ilâhiyyeyi avlayabilecek doğan olmanız için bana teveccüh edin! Gerçi henüz cismâniyyet harâbesinde baykuş mesâbeşindesiniz; fakat bana sarılınız ki, şahbâz olasınız. Bu beyt-i şerîfte, (Ahzâb, 33/21) [ya’ni “Resûlullah’da sizin için güzel bir örnek vardır.”] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.[21]

455. Hoş -cevaz olan o Resul çok iyi söyledi. Bir zerre akıl sana oruçtan ve namazdan iyidir.

“Cevaz”, burada yol, tarîk ve meslek ma’nâsınadır. “Hoş-cevâz”, “tarik ve mesleki güzel olan” ma'nâsınadır. Bu ta’bîr ile sûre-i Ahzâb’da olan (Ahzâb, 33/21) ya’ni “Allah’ın resûlünde sizin için güzel reîs ve muktedâ olmak vardır” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni, “Mesleği ve tarîki güzel ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerif-lerinde çok güzel buyurdu. O buyurduğu şey de budur ki: “Bir zerre akıl sana oruçtan ve namazdan iyidir." İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şu hadisleri beyân buyurmuştur: Ebu Saîd el-Hudrî şu hadîsi beyân buyurur: “Her bir şeyin direği ve temeli vardır ve mü’minin aslı ve temeli onun aklıdır. Binâenaleyh onun ibâdeti de aklı mikdârınca olur.” Ve Hz. Âişe (r.a.) buyurdular ki: “Ben Resûl-i Ekrem hazretlerine dedim “Nâs dünyâda ne ile tefâzul ederler? Resûl-i Ekrem hazretleri “Akıl ile!" buyurdu. Ben dedim ki: “Ya âhirette?” “Akıl ile!” buyurdu. Dedim ki: “Amelleriyle mücâzât ve mükâfât olunmazlar mı?" buyurdular ki: Ya’ni “Ya Âişe, onlar ancak Allah’ın kendilerine verdiği akıl mikdânnca amel ederler. Akıldan verilen şey mikdânrınca da amelleri olur. Amel ettikleri şey mikdânnca da mücâzât ve mükâfât olunurlar.” Îşte bu hadîs-i şeriflerden dahi anlaşılacağı üzere akıl ibâdât-ı zâhirenin temelidir ve esâsıdır. Aklı nâkıs olan bir kimsenin a’mâl-i zâhiresi de noksan olur. Binâenaleyh bir zerre akıl elbette namaz ve oruç gibi ibâdât-ı zâhireden daha faydalıdır.[22]

Fusûs’ül Hikem de Resülulah s.a.v in “izinden” gitme hakkında;

imdi Sallallâhü aleyhi ve sellem'in hâli bu idi ki, ona "süt" takdim olundukda: "İlâhi, bizim için onda bereket kıl ve ondan ziyâde eyle!" der idi. Zîrâ muhakkak onu "ilim" suretinde görür oldu. Ve halbuki "ilim"den ziyâdenin talebi ile emr olundu. Ve ona sütten başkası takdim olundukda "İlâhî, bizim için onda bereket kıl ve bizi ondan hayırlısıyla itâm eyle!" der idi. İmdi Allah Teâlâ, bir kimseye verdiği şeyi, emr-i ilâhi ile suâl sebebiyle verse, muhakkak Allah Teâlâ onu âhiret evinde muhasebe etmez. Ve Allah Teâlâ, bir kimseye verdiği şeyi, emr-i ilâhî olmaksızın suâl sebebiyle verse, onun hakkında emr, Allah Teâlâ'ya râci'dir. Dilerse onu muhasebe eder ve dilerse onu muhasebe etme'z. Ve ben Allah'dan hassaten ilim recâ ederim ki, onu onunla hesâb etmez. Zîrâ Nebî'si (a.s.)a, "ilim"den ziyâdeyi taleble olan emri, onun ümmetine emrinin aynıdır. Zîrâ Allah Teâlâ "Elbette sizin için Resûlullah'da üsve-i hasene vardır" (Ahzâb, 33/21) der. Ve fehmi Allah'dan olan kimse için, bu teessîden a'zam hangi üsve vardır? (34). 

-----------------

Cenâb-ı Şeyh (r.a.), Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz'in âlem-i hissi âlem-i hayâle ilhak edip suver-i hissiyyeyi te'vîl buyurduklarını diğer bir delîl ile te'yîd ederek derler ki: Fahr-i âlem Efendimiz'e "süt" takdim olunduğu vakit derler idi. “Ey Allah’ım bizim için bereketli kıl onun içinde olanı ve menfaati ziyadeleştir” diye süt takdim olunduğu zaman böyle dua ederdi. Çünkü sütün suretini "ilim" ile te'vîl ettikleri için, ziyadeliğini taleb eylerler idi. Zîrâ ziyade ilim talebine me'mûr olmuş idi. Fakat sütten başka birşey takdim olundukda ondan hayırlısını taleb ederlerdi. Ve ondan hayırlısı, ma'nâ-yı ilme dâll olan "süt" idi.

İmdi yukarıda îzâh olunduğu üzere, Allah Teâlâ bir kimseye bir şeyi emr-i ilâhîsiyle vâki' olan talebi üzere verse, o ihsanının hesabını sormaz. Fakat emr-i ilâhîsi olmaksızın kulun kendi kendine vâki' olan talebi üzerine verdiği şeyin hesabını dilerse sorar, dilemezse sormaz. Bunun için Şeyh (r.a.) buyurur ki: "Ben Allah'dan bilhassa ilim recâ ederim ki, onu o ilim ile muhasebe etmez". Yani neden çok ilim istedin diye hesaba çekmez çünkü ilimin artırılmasını istemek ayetle sabittir. (20/114) “Ve kul rabbi zidni ilma” 

Çünkü Allah Teâlâ Peygamberine ilimden ziyâdeyi taleble emr etmiştir. Onun bu emri, Peygamber'in ümmetine olan emrinin aynıdır. Zîrâ Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde "Elbette sizin için Resûlullah'da güzel ve makbul tarîk ve izinden gitme vardır" (Ahzâb, 33/21) buyurur. Biz Peygamberimiz'in hısâline iktidâ ve onun izinden gittiğimizde, elbette emr-i ilâhîye tâbi' olmuş oluruz. Şu halde Peygamber ilmi ziyadeleştirme Hakk'ın emri ile taleb etmiş idi. İlimden ziyâdeyi taleb ettiğimiz vakit, biz de Hakk'ın emriyle taleb etmiş bulunuruz. Binâenaleyh bu talebimiz üzerine Hak Teâlâ bize ilim ihsan etse onunla muhasebe olunmayız. İmdi ilmin artması talebinde Hz. Peygamber'e olan emrin bize olan emr olduğunu, Allah Teâlâ'nın fehim ettirdiği buyurduğu kimse için, bu iktidâ ve peyrevlikten daha güzel ve daha azîm hangi üsve ve tarîk vardır?[23] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا {الأحزاب/22}

(33/22) “Velemmâ raâ-lmu/minûne-l-ahzâbe kâlû hâzâ mâ ve’adena(A)llâhu verasûluhu vesadeka (A)llâhu verasûluh(u) vemâ zâdehum illâ îmânen veteslîmâ(n)”

(33/22) Mü’minler, düşman birliklerini görünce, “İşte bu, Allah’ın ve Resûlünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir” dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır. 

----------------

Genel olarak inananlar ahzabı (düşman birliklerini) gördükleri zaman inananlar Allah ve resülünün vaad ettikleri şeydir derler.

Özel birimsel ma’nâda inanalar nefis mücahadesinde hangi derste ve hangi seyirde ise karşısında olan nefsi emmare düşmanını müşahade edince Allah, Resül ve Resül’ün resülü olan irfan ehlinin vaad etmiş olduğu şeydir, derler. Ve mertebelerin kendi varlığında olduğuna ve doğru söylediğine gönülden inanır ve tasdik ederler. (Murat Derûni)

----------------

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا {الأحزاب/23}

(33/23) “Mine-lmu/minîne ricâlun sadekû mâ âhedû(A)llâhe aleyh(i) feminhum men kadâ nahbehu veminhum men yentazir(u) vemâ beddelû tebdîlâ(n)”

(33/23) Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirme-mişlerdir. 

----------------

Onlardan kimisi, nezrini yani adağını ödedi. Hz. Hamze ve Mus'ab b. Umeyr ve Enes. b. Malik'in amcası Enes b. Nadir gibi bazıları sözlerini yerine getirip şehid olarak öldüler kimisi de şehitlik beklemektedir. Ki bunlar da Hz. Osman ve Talha gibi sonradan şehid olanlardır. (Allah hepsinden razı olsun).[24] 

Uhud, Ahad Hamza da ء hemze dir. Hemze de göz gibidir. Bu şehadet ise müşahade ve şahitliktir. Fenâfillah mertebesinde Hakk’a müşahid olmak ve hakikati tasdik ederek tasdiklerden olmaktır. (Murat Derûni)

---------

Mesnevi Şerif beyitlerinde sadık erler hakkında;

3706. Hak Kur’ân da kime rical ta'bîr etmiştir? Bu cisim için orada ne mecal olur?

Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Nûr’da (Nûr, 24/37) ya’ni “Erler odur ki, ticâret ve satış onları Allah’ın zikrinden meşgul etmez”; ve kezâ sûre-i Ahzâb’da Âİı iû ıJÛ-j (Ahzâb, 33/23) ya’ni “Erler vardır ki Allah’a karşı ahdettikleri şeye sâdık oldular" ve sûre-i Tövbe’de dahi (Tevbe, 9/108) ya’ni “Temizlenmeyi seven erler vardır” buyrulur. Binâenaleyh erkeklik, umûr-ı dünyeviyyeden dolayı Hak’tan gafil olmamak ve Allah’a karşı olan ahdine vefâ etmek ve zâhirini ef âl-i mahmûde ve bâtınını da ahlâk-ı hasene ile temizlemek sûretiyle olur. Bunlar ise cismin şânından değil, rûh-i insânînin şânındandır. Şu hâlde Hakk’m istediği erkeklik rûh-i insânînin sıfatlarıyla mevsûf olmaktan ibâret olur.

3814. Sıdk, can vermek olur. Agâh olun ve yarış edin! Kur'ândan "Ricâlin sadakû'yu oku!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ahzâb’da olan (Ahzâb, 33/23) ya’ni “Mü’minlerden ricâl vardır ki Allah Teâlâ’ya ettikleri ahde sâdık oldular. Onlardan ba’zısı ahdine vefâ ile kıtâl edip şehîd oldular ve ba’zısı şehâdete muntazır olup ahid- lerini bir şeyle değiştirmediler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Âyet-i kerîmede “sadaka”, sülâsîden olduğu hâlde beyt-i şerîfde tefîl bâbmdan “saddakü" sûretinde vâki’ olmuştur. Bu sûrette “saddakü”, lafz-ı Kur’ân’dan olmayıp lafz-ı Mesnevî olur. Binâenaleyh ikinci mısrâ’ın ma’nâsı “Kur’ân’dan “Ricâlün”ü, ya’ni “Erleri” okuyun ve kendi ef âliniz ile Kur’ân’ı tasdîk edin ve erkek olun!” demek olur. Âyet-i kerîme Hendek muhârebesinde canlarından geçip şehîd olmak isteyen ashâb-ı kirâm hakkındadır. Fakat cenâb-ı Pîr efendimiz gerek cihâd-ı asgar olan sûrî harbde ve gerek cihâd-ı ekber olan nefis ile mücâhedede ızhâr-ı sadâkati cânından ve teninden geçmeye mevkuf tutup bu husûsta sâliklere yarış etmeyi emir buyururlar.

3815. Bu bütün ölmek suret ölümü değildir, bu beden muhakkak rûha âlet gibidir.

Bizim bahsettiğimiz hep bu ölüm, cismin sûrî ölümü değildir. Bu sûrî ölümde mü’min ve kâfir ve âbid ve fasık hep müşterektir. Bizim muradımız cisimde mündemiç olan rûh-i hayvânî sıfatlanmn ölmesidir. Zîrâ bu beden muhakkak rûha âlettir; ve eğer rûh-i insânî, rûh-i hayvânî sıfatlanndan ârî olmazsa, cisim âletini o sıfatlar sâikasıyla sıdka muhâlif olan yerlerde kullanır.

3816. Ey, ne çok ham vardır ki, zâhirde onun kanı döküldü. Lâkin diri olan nefis o canibe kaçtı.

Ey tâlib-i ma’rifet, ne çok ham insanlar vardır ki, onun rûh-i insânîsi rûh-i hayvânîsinin sıfatlarıyla mülevves olduğu hâlde harb-i sûrîde onun kanı döküldü. Lâkin diri ve ölmemiş olan nefsi ve rûh-i hayvânîsi, rûh-i insânîsine sarılmış olduğu hâlde, o âlem-i berzah tarafına kaçtı ve intikâl etti.

3817. Onun âleti kırıldı ve yol vurucu diri kaldı. O nefis diridir, gerçi merkeb kan saçtı.

Onun rûhunun âleti mesâbesinde olan cisim, sûrî ölüm vâsıtasıyla kınldı ve onun rûh-i insânîsine sarılmış olan rûh-i hayvânîsinin Hak yolunu vurucu olan sıfatları âlem-i berzahda diri kaldı. Her ne kadar merkeb mesâbesinde olan cisim harbde kan saçtı ve öldü ise de, onun rûhuna sarılmış olan nefsi âlem-i berzahda diridir.

3818. At öldü ve yol gidilmiş olmadı. Ham ve çirkin ve sersemin gayrı olmadı.

At mesâbesinde olan cisim öldü, binici mesâbesinde olan rûh yolda kaldı. Asl-ı hakîkî olan Hak tarafına yol ve mesâfe kat’edilmemiş oldu. Binâenaleyh âlem-i berzahda ham ve çirkin ve sersem rûhtan başka bir şey kalmadı.

Ma’lûm olsun ki, âlem-i kesâfette zâhir olan her bir şey kendi aslı olan suver-i ilmiyye mertebesine rücû’ edecek ve bu sûretle ikilik âlemi zâil olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede (Yâsîn, 36/83) ya’ni “Her şeyin melekûtu ve bâtını Hakk’ın yed-i kudretindedir ve O’na ircâ olunur” buyrulur. Ve Abdülkerim Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında bu ma’nâ hakkında şöyle buyururlar: “ [îblîs] Allah’a yakınlık cihetinden ezelde Allah indinde ne hâl üzerine ise o hâle rücû’ eder. Bu da cehennemin zevâlinden sonradır. Zîrâ Allah Teâlâ’nın yarattığı her bir şey ezelde ne hâl üzerine idiyse o hâle rücû’ etmesi lâzımdır. İşte bu ma’nâ kesilmiş ve hükmedilmiş bir asildir, iyi anla!” Fakat bu vusûl pek uzun zamâna muhtaçtır ve pek çok zahmetlidir. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyedeki sülük, bu uzun zamânı pek kısa olan bu hayât-ı dünyeviyyeye sığdırmak ve bu azîm zahmetleri bu kısa zaman içinde ta’zîb-i nefs ile geçmek içindir.[25] 

---------------- 

لِيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ إِن شَاء أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا {الأحزاب/24}

(33/24) “Liyecziya(A)llâhu-ssâdikîne bisidkihim veyu’azzibe-lmunâfikîne in şâe ev yetûbe aleyhim inna(A)llâhe kâne gafûran rahîmâ(n)”

(33/24) Bunun böyle olması Allah’ın, doğruları, doğrulukları sebebiyle mükâfatlandırması, dilerse münafık-lara azap etmesi yahut onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 

----------------

Liyecziyallâhu-ssâdikîne bisidkihim; Allah’ın cezası sadıkların sadıklıklıkları içindir. Ceza kötü bir fiil işlenmesi halinde verilen karşılıktan ziyade;

“Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir; İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır.

Bu ceza-mükafat neye karşılıktır. Allah – İlâhlık – Uluhiyet – İlim – mertebesini sadıklıları (bi) ile-beraber tasdik etmeleridir. Yani kendilerinde bulunan “sıddık” mertebesi ile âlemde bulunan Allahusadıkine mertebesini tasdik halinde olmalarının mükafatıdır. (Murat Derûni) 

---------

İşte bu tastiğin mükafatı ve açıklayacısı; 

15. Hz. Ebubekir Sıddık (R.A.)’ın kabri Sıddıkıyyet makamı, şeksiz şüphesiz, akıl yürütmeden her ne olursa olsun kabul ve tasdik makamı.

 Yanına geldi sevdiği sıddık, Daha sonra Ömer’ul Faruk. Kalmadı arada hiç ayrılık, Onların yattığı yeri biliyor musun?

16. Hz. Ömer’ül Faruk (R.A.)’ın kabri

Hz. Ömer’in bilindiği gibi lakabı “Faruk” fark edici, (ayırıcı) demektir. Yine bilindiği gibi Kur’an-ı Keriym’in de bir ismi ayırıcı manasında “Fürkan”dır.

Yani zat’ın bütün özelliklerini “sıfat”, “esma”, “ef’al” mertebelerinde en güzel şekilde açıklayan demektir.

İşte bu iki mertebe Hz. Rasullüllah (s.a.v.) efendimize hayatlarında çok yakın oldukları gibi mematlarında da, yani yaşam sonrası hayatlarında da çok yakındırlar.

Yani, Makamı İlahi ve Makamı Muhammedi’nin şeksiz şüphesiz tasdiği batın, her yönden bu tasdik halen dahi devam etmektedir.

Hz. Ebubekir Sıddık bu tasdiği yapmış, bu mertebenin temsilcisi olmuştur.

Bu tasdikten sonra, Makamı İlahi ve Makamı Muhammedi’nin şeksiz şüphesiz tatbikatta açılması izahı gerekecekti.

İşte Hz. Ömer (r.a.)’da bu açılımın simgesi olmuştu.

Bir yeniliğin oluşması için evvela çevreden tasdik, sonra da onun izahı, yani özelliklerini tatbikatla açıklanması gerekmektedir.

Gerçek ise kabul görür, değilse unutulur gidilir.

“Sıddıkiyyet” ve “Farukiyyet” kısaca bunlardır.[26] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْرًا وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ وَكَانَ اللَّهُ قَوِيًّا عَزِيزًا {الأحزاب/25}

 (33/25) “Veradda(A)llâhu-llezîne keferû bigayzihim lem yenâlû hayrâ(an) vekefa(A)llâhu-lmu/minîne-lkitâl(e) vekâna(A)llâhu kaviyyen azîzâ(n)”

(33/25) Allah, inkâr edenleri, hiçbir hayra ulaşmaksızın kin ve öfkeleriyle geri çevirdi. Allah, savaşta mü’minlere kâfi geldi. Allah, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. 

----------------

Allah red etti, ”Allah” ismi nuzül olarak “He” “Hû” dan geriye doğru olduğu için hakikati örtüp gizleyenler “Hû” nun tenfisi ile ölü olarak gayriyetlerine yakınlık olarak kendi birimsel hüviyetlerine- zâtlarına Allah onları red etti. Allah inananlara hendek savaşı ve nefis mücahadesinde Nefsinin önüne derin bir hendek aç ki ondan sonra orayı atlayıp da sana ulaşmasın… Allah kafidir, “kün” ol demesinin faaliyete geçmesi ile zat-ı, iradesi ve kavil yani sözü ile inananların yanındaydı-yanındadır.

Allah yüce güç sahibidir.

Kaviyy esmâsının yolumuz ile bağlantısı;

Daha önceden Efendi Babam’ın 53 sıra sayısı Esmâ bağlantısı (وكيل) “Vekil” ve “Allah, Rahmân, Rahîm” (وكيل) “Veli” olduğunu biliyoruz. Hazmî Babam rahmetullâhi aleyhin 51 sıra sayısıyla yolumuzdan gelen esmâsı (اَللهُ) “Allah” kaynak esmâsından sonra (حقق) “Hakk” esmâsıdır. 

Nusret Babam Rahmetullâhi aleyhin 52 sıra sayısıyla yolumuzdan gelen esmâsı ”Zâhir, Bâtın” (قَوِيّ) “Kaviyyü” esmâsıdır. 

Nusret Babam rahmetullâhi aleyh’in son görüldüğü yerin “Pendik Yayalar mezârlığı” olduğu, hakîkatte bulunduğu yerin 54. Sıra (قَويّ) Kaviyy Esmâsının Nûr-u Muhammedi aydınlığı olduğu ve bu aydınlığın Efendi Babamın gönlüne doğduğunu “53” şifresinin Cemi, Câmi olan 62. âyetinden,

فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا {النجم/62} ( سجدة واجبة ) Fescudû lillâhi va’budû. (SECDE ÂYETİ)

53/62. “Ubûdet hitabıyla secde et ve yaklaş” Hitâbından, Terzi Baba yolunda Efendi Babam dan öğrenip, irfâniyet ile zevk ettim.[27] (Murat Derûni)

----------------

وَأَنزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُم مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِن صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا {الأحزاب/26}

(33/26) “Veenzele-llezîne zâherûhum min ehli-lkitâbi min sayâsîhim vekazefe fî kulûbihimu-rru’be ferîkan taktulûne vete/sirûne ferîkâ(n)”

(33/26) Allah, kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz. 

----------------

وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ وَأَرْضًا لَّمْ تَطَؤُوهَا وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا {الأحزاب/27}

(33/27) “Ve evrasekum ardahum ve diyârahum ve emvâlehum ve erdan lem tetaûhâ vekâna(A)llâhu alâ kulli şey-in kadîrâ(n)” 

(33/27) Allah, sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız topraklara varis kıldı. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. 

----------------

Bu kitap ehli, yahudilerden Kureyzaoğullarıdır. Resulullah ile anlaşma yapmışlarken, Nadiroğullarının ısrarları ile dönmüşler, Ahzab'a yardım etmişlerdi. Ahzab'ın yenilip dağıldığı gecenin sabahı müslümanlar Medine'ye dönüp silahlarını bıraktıkları sırada Cebrail Resulullah (s.a.v.)e gelmiş, "Zırhını çıkarıyor musun? Melekler henüz silahı bırakmadılar, Allah Teâlâ senin Kureyzaoğulları üzerine yürümeni emrediyor, ben de onlara gidiyorum" demişti. Bunun üzerine, "İkindiyi Kureyzaoğullarında kılsınlar" diye müslümanlara ilan edildi. Müslümanlar vardılar yirmi, yirmi beş gece kuşatma yaptılar, Resulullah'ın hükmünü kabul etmeleri teklif edildi, kabul etmediler, Sa'd b. Muaz'ın hükmünü kabul etmeye razı oldular. O da savaşa katılanların öldürülmelerine, çocukların ve kadınların esir edilmelerine hükmetmişti ki, bu olay meşhurdur. Sıysalarından, kulelerinden.

SAYASÎ, sıysanın çoğulu, sıysa dağın ucuna ve her şeyin aslına ve çulha tarağına denir. Burada sağlam, yüksek kale, sur ve kule anlamınadır.[28]

Benî Kaynuka ve Benî Nadîr kabilelerinin sürgün edilmesinden sonra Medine’de kalan son Yahudi kabilesi Benî Kurayza, 622'de düzenlenen Medine Antlaşması'na göre, şehri Müslümanlar ile birlikte savunmaya katılması gerektiği hâlde Hendek Savaşı'nda (627) bu yükümlülüğünü yerine getirmemiş ve bazı kaynaklara göre de karşı tarafta, Müslümanlara karşı mücadele etmişlerdi. Buna ilaveten, kabile, Medine’den sürgün edildikten sonra Hayber Kalesi'ne yerleşen Benî Nadîr kabilesiyle ittifak kurmuştu.

Muhammed (s.a.v.), Hendek Muharebesi'nin ardından, miladi 15 Nisan 627 tarihinde, kendisine bağlı güçlere silahlarını bırakmamalarını ve o günkü ikindi namazını Benî Kurayza topraklarında kılmalarını emretti. Kendisi de zırhını giyip silahlarını kuşanarak oraya gitti. Kabilenin yaşadığı alanın önünde mevzilenen Müslüman güçler, düşmanlarından silahlarını bırakmalarını ve ardından kalelerinden inerek teslim olmalarını talep etti. İstekleri Yahudiler tarafından reddedilince savaş başladı.[29] 

(قريظة) Kaf: Kudret,

Rı: Rububiyet, Esmâ-i İlâhiye,

Ye: Yakın,

Zı: Zulmet-karanlık,

Te: Sen…

Beni kureyza ile savaş kişi varlığında Esmâ-i ilâhiye zulmet karanlığı yakınlığı içinde hayali ve vehimi olarak nefsi emmare için kullanıyor ve program neticesinde oluşan oğulları ile kişinin varlığı ile savaş halinde ise oluşturdukları vehimi kumdan kaleleri olan tahrif edilmiş hayali tarikat mertebesinin yıkılarak gönül medinesinden uzaklaştırılma-sıdır. (Murat Derûni)

----------------

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا {الأحزاب/28}

(33/28) “Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul li-ezvâcike in kuntunne turidne-lhayâte-ddunyâ ve zînetehâ fete’âleyne umetti’kunne ve userrihkunne serâhan cemîlâ(n)”

(33/28) Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a vereyim ve sizi güzelce bırakayım.” 

----------------

وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا {الأحزاب/29}

(33/29) “Ve-in kuntunne turidna(A)llâhe ve rasûlehu ve-ddâra-l-âhirate fe-inna(A)llâhe e’adde lilmuhsinâti minkunne ecran azîmâ(n)”

(33/29) “Eğer Allah’ı, Resûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” 

----------------

"Rivayet olunuyor ki Resulullah (s.a.v) dan hanımları zinet elbiseleri, süslü elbiseler ve daha çok nafaka, yiyecek bedeli, geçimlik istemişlerdi; bu ayetler bu sebeple nazil oldu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) Hz. Aişe'den başlayarak, hepsini serbest bıraktı. Hz. Aişe: "Ben Allah'ı Resulullah'ı ve ahiret evini isterim" dedi. Kalan hanımlar da öyle söylediler.”[30] 

Efendimiz (s.a.v.) Hakikat-i Muhammed-i İnsan-ı Kamil olduğu ve Akl-ı küll olduğu gibi eşleri, annelerimiz nefsi küll (nisâ) dır.

Hz. Hatice (r.anha) Hz. Sevde (r.anha) Hz. Ayşe (r.anha) Hz. Hafsa (r.anha) Hz. Zeynep Binti Huzeyme (r.anha) Hz. Ümmü Seleme (r.anha) Hz. Zeynep Binti Cahş (r.anha) Hz. Cüveyriye (r.anha) Hz. Ümmü Habibe (r.anha) Hz. Safiye (r.anha) Hz. Meymûne (r.anha) Hz. Mariye (r.anha) Eşlerinin tamamı 12 adet olması da Hakikat-i Muhammediye bağlı olduğu anlaşılmaktadır.

Şimdi konu efendimiz ve hanımları annemiz olduğuna göre Fûsüs’ül Hikemde geçen hadisin Nisâ yönünün anlaşılması gerekecektir.

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı."[31]

3. Paragraf:

İmdi nisanın zikri ile ibtidâ etti ve salâtı te'hîr eyledi. Bu da kadının kendi "ayn"ının asl-ı zuhurunda, muhak­kak racülden bir cüz' olmasından nâşîdir. Nitekim insan Hakk'ın ba'zı zuhuratıdır; ve Hak onun aslı ve menşeidir. Ve insanın nefsine ma'rifeti, kendi Rab-b'inin ma'rifetine mukaddimedir. Zîrâ onun Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine ma'rifetinden neticedir, Bunun için Resul (a.s.) "Kendi nefsini arif olan kimse Rabb'ini arif olur" buyurdu. Binâenaleyh eğer istersen bu haberde men'-i ma'rifetle ve vusulden acz ile kâil olursun. Zîrâ muhakkak o, onun hakkında caizdir; ve eğer istersen ma'rifetin sübûtu ile kail olursun. İmdi evvelkisi, muhakkak sen kendi nefsini arif olmadığını arif olursun. Şu halde Rabb'ini arif olmazsın. Ve ikincisi nefsini arif olursun; binâenaleyh Rabb'ini arif olursun(3).

Ya'ni kadının "ayn"ının asl-ı zuhuru, erkeğin bir cüz'ü olarak vâki olduğu için, muhabbet babında beyân buyurduğu üç şeyden birincisi kadını ve sonra da namazı zikr etti. Zîrâ vûcûdda asl olan fâiliyyettir; ve münfailiyyet neticedir. Ve fâiliyyetin zuhuru erkek ve münfailiyyetin zuhuru kadındır. Binâenaleyh kadın erkeğin neticesidir; ve netice cûz'dür. Şu halde kadın asl-ı zuhurda erkeğin cüz'ü olmuş olur. Nitekim insan Hakk'ın ba'zı zuhuratıdır. Ve Hak insanın aslı ve menşeidir. 

-------

Zîrâ insânın hakikatı olan hakîkat-i muhammediyye, sıfat mertebesi, ceberut mertebesi diye isimlendirilen diğer bir ismi de Vahidiyet mertebesi itibariyle Hakikat-ı insaniye eğer bu âlemleri gelecekte tesbit etmek mümkün olsa yani sonsuz fezayı tesbit etmek mümkün olsa zannediyorum ki insan suretinde tesbit edeceklerdir. Gerçi insan suretinde tesbit edildiği zaman sınırlanmış olmakta sınırları ve sınırlar dışı diye bir husus ortaya çıkmaktadır, böyle bir manada değil, sınırlanmamış olarak içinde olarak insan benzeri bir feza çıkacaktır önümüze. Eğer gelecekte imkanları genişlemiş olursa insanların. İşte bu mertebenin ismi İnsan-ı kamil diğerleri ise kamil insandır. Yani beşer olarak yaşamış gelmiş her ne kadar İnsan-ı Kamil diye söyleniyorsa da kamil insan, bir tek insan-ı Kamil var, hem beşer olarak hem Hakikat-ı Muhammedi olarak Peygamber (s.a.v.) Efendimizdir. O’na ancak insan-ı Kamil diyebiliriz. Çünkü hakikati Odur. Yani asli olan hakikat-i insan-ı Kamildir. O’ndan sonra gelen bütün büyüklerimiz, gavs-ul azamlar işte İnsan-ı Kamil diye isimlendirilen fertler, değerli kimselerin hepsi kamil insandır. 

Zira Hakikat-ı insaniye olan hakikat-ı Muhammediye lataayyun olan yani taayyunsuz olan zuhuru olmayan tayin olunmamış, program olarak ortaya çıkmamış olan o mertebe Zat-ı Ahadiyenin, ahadiyet mertebesinin mertebe-i taayyuna tenezzülüdür. Eğer Zat-ı Mutlak libas-ı Taayyuna bürünüp Zat-ı Mutlak taayyün elbisesine bürünüp mukayyed olmasa idi yani kayıda girmese idi, taayyün ile taayyunsuzluk arasında bir fark da birinin kayıtsız olması yani sınırlarının çizilmemesi, diğerinin ise sınırlerının çizilmesidir. Taayyün kayıda girmek demektir. Ağaç, kuş, gezegenler, galaksiler, bütün sistemler Cenab-ı Hakk’ın o isim ile kayda girmesidir. Bu taayyün mertebesidir, tayin edilen kevn, meydana geçme görüntüye gelme mertebesidir. Daha evvelki la taayyün taayyün olmayan. İşte kevniyet ile kevniyetsizlik arasındaki fark taayyuna bürünüp mukayyed olmasa idi. Yani la taayyün Zat-ı Mutlak taayyuna girip kayıtlanmasa idi O’nun tafsili ve zahiri olan yani zahir isminin zuhuru olan vücud-u insan bu mıntıkada belirip ortaya çıkmazdı. Bu âlemler mertebesinde bariz olup ortaya çıkmaz idi. 

Yorum, “ İz- -T-B- ”

----------

Beyt: Tercüme: "Âdem'i icmal mertebemizden yani cem makamından hâriç olan tafsil mertebesine gönderdik, yani çokluk âlemine gönderdik; ve onda cemâlimizi izhâr ettik. Bu gizli sırdan cemâlimizi temâşâ et; yani insan veçhinden cemalimizi temaşa et, işte burada bahsedilen peygamber Efendimizin açık olarak bizlere bildirmiş olduğu “men reani fakat real Hakk” Bana bakan Hakk’ı görür, diyor. Şimdi biz peygamberimize baktığımız zaman kast ettiğimiz yönü, yeri neresidir, bana bakan dediği zaman biz onun eline mi ayağına mı sırtına mı, neresine bakarız, veçhine bakarız. “bana bakan” dediği zaman veçhime bakan demektir ki, veçhinde zaten bütün varlığı mevcttur. Bir kişinin sadece koluyla ilgilenmesi kolunun sadece bir teferruat olarak ilgilenmesidir, kolum ağrıyor, ayağım ağrıyor dediği zaman teferruat olarak dolaylı olarak orayla ilgilenir olur, orayla ilgileniyorken dahi veçhiyle ilgilenmiş olur. Çünkü duyma tatma, görme, koklama bakın hep veçhimizdedir bunlar. Ayağımızla görmeyiz, elimizle görmeyiz, gerçi elimizle dokunuruz, dokunmak suretiyle bir şeyin varlığını tesbit edebiliriz ama rengini tesbit edemeyiz. Ne olduğunu görmedikten sonra. İşte “cemalimizi” dediği budur. Bu gizli sırdan Cemalimizi temaşa et. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 âyeti bunun daha genişletilmiş halidir. Nereye baksak Hakk’ın bir veçhi vardır ancak oralarda kevniyette görülen Hakk’ın isimlerinin suretleridir, veçhidir ama insanın zatında Hakk’ın Zat’ının veçhi görülmektedir. İşte bir bakıma rabıtanın hakikati buraya dayanır. Yoksa herhangi bir ama bunun şartı fenafillah mertebesinde en az olması lazımdır kişinin yani kendi beşeriyeti ile değil Hakk’ın varlığında kendi hakikatini bularak var olması ve yaşamasıdır en az. Bakabillah da olması daha iyisidir tabi, eğer kişi o mertebede değil de oraya rabıta yapıyorsa putperestliğin ta kendisidir. Ve bu da 20. Asırda acı bir haldir. Bu gizli sırdan cemalimizi temaşa et, eğer gözün varsa, buradaki gözden kasıt baş gözü değil kalp gözün varsa ancak kalp gözünün kapısı da gene bu gözlerimizdir, yani bu gözlerimiz ile bir şey göreceğiz ki onun ne olduğunu tesbit edelim. Ama kalp gözümüz açık değilse sadece baş gözümüz açıksa o sadece kevni görür, halk edilmişleri görür, halk edilmişteki hakikati basiretimiz görür. Eğer gözün varsa, o cemâlimizi meydana koyduk. Ama biz şartlanmışız bu evdir, kuştur, kıştır, yazdır, yoldur, arabadır diye şartlanmışız meydanda olan bu cemale bunlar perde olmaktadırlar. 

Eğer gözün yoksa, yani kalp gözün açılmamışsa öyle bil ki, körün önüne bir gevher vaz' ettik. Yani kör olan bir kimsenin önüne dünyanın en değerli elmasını koysanız neye yarar. Vâkıâ bütün bu esmadan ibaret olan taayyünâtı izhâr ettik. Yani bütün isimlerden meydana gelen bu varlığı Zahir ismiyle zuhura getirdik. Fakat sen şaşı olma! Yani bir olan bu âlemi iki olarak görme yani bir Allah var bir de bu tabiat var diye şaşı olupta bu âlemi iki görme. Müsemmâ birden gayri değildir." Yani isim alan her şey Zat’ı mutlakın bir zuhurundan bir isminin, sıfatının zuhurundan başka bir şey değildir. Yani isim almışlar aslında birden gayri değildir, birin teferruatı olan isimleridir. 

Yukarıda bu bölümün başında da Âdem’den bahsetmişti, Cenab-ı Hakk bütün âlemleri halk ettikten sonra sıra insanın halk edilişine geldi, neden, peygamber efendimiz de öyle buyuruyor ya “Biz son gelen ilkleriz” bir bakıma peygamberliği yönüyle bir bakıma halkiyeti yönüyle biz en son geldik ama biz ilkiz, yani Hakikat-ı insaniye, hakikat-ı Muhammediye, programı en önce var edildiğinden ama onun zuhuru olan fiziki insan son gelmiştir. Ani bütün varlık ortaya çıktıktan sonra son gelmesinin sebebi onun yaşayabileceği gibi bir saha oluşturulduktan sonra insan dünyaya gelmiş oluyor. Eğer insan evvela dünyaya gelmiş olsaydı bu âlem bir ateş küre olduğu zaman yaşayamazdı. Toprak küreye dönüştüğü zaman gelseydi gene yaşayamazdı, madenler meydana geldiği zaman gelseydi gene yaşayamazdı. Sadece bitkiler meydana geldiğinde gelseydi gene yaşayamazdı. Yaşardı ama çok zorlanırdı. O zaman hayvanlar ondan sonra geleceği için hayvanlar daha kıymetli varlıklar olurdu. İşte hayvanlar da geldi, ondan sonra yaşayabilecek her şey hazır bir hale gelmiş olan bir mahalde zuhura geldi. İşte son gelmesi son olması değil ilk olan son olması yani programın başında da o var, sonunda da o vardır. 

İşte Cenab-ı Hakk Âdem (as) ı yani Âdem ismi ile ilk insan neslini türünü Cennette Cenab-ı hakk’ın Zat’ının zuhuru olarak bütün âlemler isimlerinin sıfatlarının zuhuru Zat’ının zuhuru olarak da Âdem’i halk etti. Yani Cenab-ı hakk’ın Âdem’e olan hubbiyeti muhabbeti ile bütün bu âlemleri halk etti. Âdem, Âdemi mana olarak Âdem (as) da bütün insanlığın hususiyetleri yani her iki cinsin hususiyetleri vahid olarak yani tek olarak Âdem (as) da mevcuttu. Yani her iki cinsin sıfatları vasıfları isimleri Âdem (as) da mevcut idi. Çünkü Cenab-ı Hakk O’nu Vahidiyet nefsinden meydana getirdi. خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ 4/1Ayetinde belirtildiği gibi, ama iki hususiyeti ile birlikte halk etti. İşte Âdem (as) ın zuhuru meydana gelmeye başladığı zamanı da, dünya da yaşamaya hazırlandığı zaman Cennette ruhani şekilde Âdem (as) dolaşmaya başladı. 

Ama kendisinde her iki bölümün de hususiyetleri vardı, işte bu her iki hususiyetler birer varlık kazanması gerekiyordu ki tefrik olsun, ayrılabilsin işte ayet-i Kerime’de bildirildiği gibi tefsirlerde de yazıldığı gibi Âdem (as) Cennette uyku halinde iken yarı uyanık yarı uyku halinde iken yakaza gibi halinde iken uyandığı zaman bakıyor ki kendisine benzer varlık yanında durmaktadır, işte Âdem (as) ın tevhidliği Vahdetliği ikiliğe dönüştü, neden kendi içinde mevcut olan o bölümü ayrıldı. İşte daha evvelki bahsettiği Âdem Allah’tan bir cüz, nisa da Âdem’den bir cüz dediği budur. Yani Âdem (as) ın varlığında iki yönümüzün de hususiyeti vardır. Cennette bu latif varlıklar olarak ayrıldı, onların ikisi de ayrı vücutlara girmiş oldu Cennette. İşte Âdem (as) ın kendinden meydana gelen Havva ismi verilen validemize muhabbeti vardı bu yüzden. Neden çünkü kendinden meydana geldi. İşte silsile takip ederek yani Cenab-ı Haktan Âdem (as), Âdem (as) dan Havva valide, Havva validemizden de çocuklar yani bizler torunlar geldi. O halde muhabbet aşağıya doğru gitmektedir. Yani Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti Âdem’e, Âdem’in muhabbeti Havva’ya, Havva’nın muhabbeti de çocuklarına olmaktadır. O halde yapılacak olan şey seyr-i suluk bunu gerektiriyor, bütün bu muhabbetlerden tekrar aynı sırayı takip ederek geri ve aslına dönmek gerekiyor. 

İşte seyr-i suluk bize bunu yaptırıyor. Eğer bu geriye dönüş Âdem’i hakikatleri idrak ederek olamaz ise bakın o kimse isterse ismine dünyanın en büyük velisi desinler, yani dışarıdan “veli” ismi ile hitab etsinler, dünyanın en çok abidi olsun ibadet ehli olsun, yine kendinden uzaktır, yine kendinden uzaktır. Nedeni; çünkü tevhidi bulamamıştır da ondan. Tevhidi bulması için işte peygamber efendimizin belirttiği “ dünyanızdan üç şey sevdirildi” diye nisayı öne alması kendisinden ilk olarak bakın insanın kendisinden ilk olarak nisanın meydana gelmesinden ilk muhabbeti orasıdır. İşte bu şekilde çocuklardan evlatlara, evlatlardan anneye anne durumunda olan yani o mertebede olan derviş kendinde bulunan Âdemiyet mertebesini idrak ederek nefsiyetten yani nisaiyetten raculliğe geçmesi gerekiyor yani onu tekrar geriye döndürüp Âdem isminde birleştirmesi gerekiyor.

İşte “nefsiyle ruhunu ediver kardaş” diye şiirde geçer bu mertebeyi anlatmaktadır ve Arafat ovasında diğer ifade ile Arafat Cebeli Rahme dağında buluşmak bu hakikati bize gösteriyor. Âdem (as) ile Havva validenin buluşması ve orada tekliği oluşturması yani birleşmeleri bize bu hakikati idrak ettiriyor, işte bu hakikatler idrak dildikten sonra “hacı” olabiliyor insan gerçek manada. Yani “hac” dan murad; aslına ulaşmaktır. Tarifi ne idi haccın; “hakikat-ı İlahiyede Cemalullahı seyir”dir hac kelimesinin tarifi, işte orada Âdem (as) ile Havva validenin buluşması birleşmesi Havva’nın Âdem’de tekrar fani olması Âdem’in de Hakk’ta fani olmasıyla bütün bu seyri aslına ulaştırması seyr-i suluk un hakikatini meydana getirmiş oluyor.

İşte “sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi” nin aslında bu vardır, eğer biz bu hakikatleri bilemezsek idrak etmez isek ayrı ayrı varlıklar olarak bu âlemde yaşarsak ve bu âlemi asli vatanımız olarak kabul edersek o zaman burası bizim dünyamız olur, peygamberimizin söylediği söz de bizim hakkımızda gerçek olur, “siz işte bu dünyalısınız” ama biz peygamber efendimizin nesli olmaya çalıştığımızdan O’nun ehl-i beyitinden olmaya çalıştığımızdan aslında öyleyiz, bütün bu âlem O’nun beyti olduğuna göre biz de bu âlemde yaşadığımıza göre fiziki de olsa ehl-i beyitindeyiz. Ama bunu idrak ettiğimiz zaman gerçek ruhani ehl-i beyitinden olmaktayız, ahirette olacak olan liva’ul hamd, hamd sancağının merkezine o kadar yakınlaşmış olacağız. Bu dünyada O’na ne kadar yakın olursak, o hamd sancağının merkezine o kadar yakınlaşmış olacağız o sancağın sekiz, dokuzuncu mertebesi de odur işte hamdın sekiz mertebesi var bu dünyada bir mertebe de ordaki dokuz oluyor.

İşte hacı olmak oralarda dolaşmak bütün bu remz edilen şeylerin hakikatini idrak etmekir. Orada ihram elbisesi giymek, bütün kevni varlığımızdan soyunmak, kudret ve tekliğinin vahdaniyetinin ortaya çıkması renksiz olmak beyaz olmak, işte peygamberimizin bu sizin dünyanızdan üç şey dediği evvela nisayı zikretmesi bizim anladığımız beşeri manada sevgi olarak değil, o da içinde olmakla birlikte ama bütün bu seyir hakikatlerini bize böylece göstermiş oluyor. Bunun geriye dönüşünü yaptığımız zaman biz bu seyiri tamamlamış oluyoruz. Seyr-i suluku tamamlamış oluyoruz. Yarım kalan mümkin kavsini vacip kavsiyle kab-ı kavseyn dediği hakikat ile birleştirmiş oluyoruz ki bunlar birbirinden ayrı şeyler değildir. Biri batıni hakikat biri de zuhurdaki kevn kavsi yaşamasıdır.

Böyle olunca insanın kendi nefsine ma'rifeti, Rabb'inin ma'rifetine mukaddimedir. Kişi bu eğitimler neticesinde kendi hakikatini idrak etmesi yani ben neyim, kimim sözünün cevabını bulabilmesi kendisinin Hakk’tan geldiğini kendi aslının Hakk olduğunu ve hiçbir şekilde kendisinin ne kendine ait bir varlığının olmadığını ancak kendisinde bir kimlik şuuru olduğunu yani vücut varlık olarak kevn olarak kendi kendine hiç bir şey vermediğini bütün bunların kendine Hakk’ın verdiğini kendine ait fiziki manada ve mal mülk manasında hiçbir şeyinin olmadığını ancak hakikati itibariyle var olduğunu, bakın fizik olarak şu anda bunlar bize ait bir şeyler değildir, eğer bize ait bir şeyler olsaydı o son olarak tahta saltanata (tabuta) bindirdikleri zaman toprağa gidip yok olmazdık. Bu toprağa gitmekle birlikte bizde gene bir hakikat var kalıyor, yaşıyor, bunun ölmesi yok olması demek değildir. Hani diyorlar ya “ölen hayvan imiş aşıklar ölmez” aşıklar ölmez dediği kişinin “ venefahtü”’sü dür. 

İşte Cenab-ı hakk’ın vermiş olduğu “venefahtü” bizim hakikatimizdir. İşte o biziz, nerede biziz, Hakk’ın varlığındaki o biziz. Bu vücut olarak biz değiliz. Ancak daha sonradan nefsine arif olmakla birlikte o zaman bakıyor ki bu da benmişim, nefsi olarak değil, ilahi olarak bu da ben mişim benim evimmiş, işte bu idrak üzere يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا yani “ey iman ehli” diye Cenab-ı Hakk vermiş olduğu kimliklere hitab ediyor. يَاۤ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ “Ey mutmain olmuş nefs” diye bakın kimlik veriyor, işte bu kimlik bizim gerçek kimliğimiz ve mesul olduğumuz kimliğimizdir. Bunlara çok iyi dikkat etmemiz lazımdır, seyr-u sulukta bir zaman geliyor, kişi mutlak fani oluyor, yok oluyor, ne fiziği, ne ruhu, ne bir şeyiyle yok, ama ondan sonra bakıyor ki gerçek manada ben varmışım diye oraya mühürünü basıyor, yumruğunu vuruyor, neden nefsi benlik ile değil, ahi benlik ile. Bakın bir insanda üç benlik vardır, birisi nefsi benlik, diğeri izafi benlik, isimlenmiş, diğeri de ilahi benliktir. 

İşte kim ki bu nefslerden bu benliklerden geçti de İlahi benliğini müşahede etti, işte o rabbinin marifetine mukaddem olan yani evvela bunu bilmesi lazım geliyor kişinin. Yani kendi nefsini idrak etmesi lazım geliyor. Kendi nefsini idraktan sonra rabbını idrak etsin çünkü kendi nefsi rububiyet nefsinden meydana geldiği için kıyasen kendi nefsindeki irfaniyetinden rabbına arif olur, rabbını bilir. Yani bir yol böyledir diyor, iki yoldan bahsetti ya, böyle olunca insanın kendi nefsine marifeti rabbini marifetine mukaddemdir, yani kişi “men arefe nefsehu” açık olarak belirtti, kim ki nefsine arif oldu, “fakat arefe rabbehu” rabbına arif oldu. Bakın rabbına arif olan nefsine arif olur demiyor. Çünkü nefsi idrak etmeden rabbı idrak etmek mümkün değildir. Birey olan nefsini idrak edemezse kişi bütün âlemleri kapsamış olan rabbını nasıl idrak edecektir. Evvela küçüğü idrak edecek küçükten kıyas ile büyüğe geçecektir. 

Elimizde bir avuç buğday varsa bu bir avuç buğdayı tanımak kolaydır, ama bütün tarlayı bir anda nasıl tanırız. Bir avuç buğdayı tanıdığımız zaman tarlayı biliriz çünkü o bir avuç buğdayın artısıdır, yani çoğuludur bir tarla buğday. Onun için evvela taneyi tanımak gerekiyor. Biz de bu âlemde birer tane olduğumuzdan kendi tanemizi bildikten sonra bu âlem tarlasını da bilmemiz daha kolay olur. Çünkü insanın Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine ma'rifetinden neticedir. İnsanın rabbına marifetini idrak etmesi kendi nefsine marifetinin neticesidir. Yani küçük şeyi bilmek büyük şeyi bilmenin neticesidir yani başlangıcıdır. 

Ya'nî insan kendi nefsinin sıfât-ı infîâliyye ve merbübiyye yani kendinde zuhura gelen ve rabbına bağlanmış olduğu ile muttasıf olduğunu arif olmadıkça yani rabbının varlığı ile vasıflanmış olduğunu bilmedikçe buna arif olmadıkça Hakk'ın sıfât-ı fliliyye ve rubübiyyet ile vasıflanmış olduğunu bilmez.

Zîrâ fâiliyyet, münfailiyyet ile zahir olur. Yani herhangi bir kişi bir işin yapılması için bir fail lazım, eğer orada yapılmış bir şey varsa mutlaka onun bir faili vardır. Cihazlar bunlar üzerinde işlenmiş münfail cihazlar, her şey bütün eşya, halı, sehpalar, işte bu sehpaya baktığımız zaman mutlaka onun bir faili olduğu zaten onun içinde ispatlıdır. İşte insanın kendi nefsine muhabbeti Rabb'inin ma'rifetine mukaddime ön bilgi olduğu için (S.a.v.) Efendimiz: “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” buyurdu.

Zîrâ vücûd-i izâfî-i insanî vücüd-i hakîkî-i Hakk'ın cüz'ü gibi olduğundan ve cüz'ün vasfından küllün vasfına intikâl olunabileceğinden, insan kendi vücûd-i cüz'îsinin vas­fını arif olmakla Hakk'ın vücûd-i küllisinin vasfını arif olur. 

Yani kendi vücuduna arif olduğundan yani diğer ifade ile ben neyim sözünü ben kimim, ben ne yapıyorum, diye kendini idrak eden her ne kadar biz bu vücut içerisinde ben ediyorum, yapıyorum, yürüyorum, koşuyorum, aldım sattım gibi benlik ifadeleri kullanıyorsak bu benlik irfaniyet olunma benliği değildir, nefsi benliktir ki bu da gafletin en büyüğüdür. Yani bütün her şeyiyle perdelenmiş benliktir ve yanlış bir tariftir ben oradaki tarifi kendi mertebesine göre o mertebede yaşayan varlıklara göre doğrudur ama hakikate göre yanlış “ben” tarifidir. 

Bunu gerçek manada söyleyebilmesi için yani kişinin ben diyebilmesi için kendine arif olması kendini bilmesi işte ben neyim sözünün kimim sözünün cevabını kendinde bulması ben neyim diye düşündüğü zaman Hakk’ın birer belirli sıfatlarının zuhurunun mahali olduğunu ve “venefahtü “ hakikatini kendinde bulunduğunu ve bu yönüyle ben olduğunu nefsani olarak ben değil hakiki yönüyle hakiki benliğiyle kendisini bulduğu zaman ben diye kullanması ve bu şekilde kendine arif olması kendinde de Hakk’ın varlığının zuhuru olduğunu bu yoldan bilmesi de rabbını tanımasına sebep olacaktır diye çok güzel şekilde ifade olunmaktadır.

Zira vücud-u izafi insani vücud-u hakiki Hakk’ın cüz’ü gibi olduğundan yani Hakk’ın hakiki vücudunun vücud-u izafi insan Hakk’ın bir cüz’ü gibi olduğundan bu cüz’ün vasfından bu cüz’ün tanıtılmasından vasflandırılmasından küllün vasfına intikal olabileceğinden yani külün vasfına geçilme mümkün olabileceğinden insan kendi vücud-u cüzisinin vasfına arif olmakla yani cüzi vücudunun vasıflarına arif olmakla alim olmakla demiyor bakın arif olmakla batini olarak bilmek diyelim, zahiri olarak vücudunu bilmek değil, batini ve hakikati itibariyle vücuduna arif olmak cüz’isinin vasfına arif olmakla Hakk’ın vücudu küllisinin vasfına arif olunur. Bu şekilde diye birinci irfaniyet halini böylece izah edip bırakıyor mevzu devam ediyor. 

İnsanın kendi nefsine muhabbeti rabbinin ma’rifetine mukaddemdir yani daha öncedir. Yani kişi evvela nefsinin marifetini idrak etmesi gerekmektedir. Mümkün olduğu kadar beynimizi gönlümüzü yoğunlaştıralım. Aklımızı gerektiği kadar genişleterek çok kısa süreli tefekkürlerde bulunarak anlamaya çalışalım. Tekrar ediyorum insanın kendi nefsine marifeti bakın bu âlemde yapılması gereken ilk şey de budur. Kendi nefsini bilmesidir. Yani ben neyim ben kimim sorusunun cevabını verilmesidir. Bu tabi ki hemen iki satırla beş satırla yahut yarından bu güne verilecek bir cevap değildir. 

Uzun bir ömür kendini “Ben” olarak kabul etmiş bir kimsenin kendi nefsinin hakikatine dönük çalışması ve idrak etmesi kolay kolay olmayacaktır, ancak yolu bilindikten sonra zor da olmayacaktır. İnsanın kendine ulaşması kadar da zaten bu âlemde güzel bir şey de düşünülemez. Kendine ulaşmayan kimse rabbına hiçbir şekilde ulaşamaz, mümkün değildir. O halde insanın kendi nefsine marifeti bakın bilgisi denmiyor marifeti deniliyor, çünkü bilgi nakledilir, aktarılır, irfaniyet ise yaşanır. Yani kişi kendi nefsini ezberlesin ben şuyum ben buyum diye işte bu hasletlerim var bu hallerim var diye ama bunlar sadece bilgide kalır, bilgilendikten sonra bunları da yaşaması yani tatbik etmesi gerekir, ona irfaniyet denmektedir. 

İnsanın rabbine marifeti onun kendi nefsine marifeti neticesidir. Yani insanın rabbını bilmesi tanıması onun kendi nefsine marifetinden neticedir. Yani kendi nefsini tanımasından sonra gelen neticedir. Evvela rabbını tanıyacak sonra nefsini tanıyacak bu kendi nefsini tanımanın neticesi de rabbını tanıyacak. Çünkü küçükten büyüğe doğru gidilir, büyükten küçüğe gelinmez. Yani insan kendi nefsinin sıfat-ı infialiye ile merbubiye ile muttasıf olduğunu arif olmadıkça Hakk’ın sıfat-ı fiiliye ve rububiyet ile muttasıf olduğunu bilmez. Yani insan kendi nefsinin sıfatı infialiye ve merbubiye ile yani kendisinde bir takım tecellilerin olduğunu ve bağlılıklarının olduğunu rab merbub yani bir taraflara bağlı olduğunu bununla muttasıf olduğunu arif olmadıkça yani kendisinin bazı yerlere bağlı olduğunu bilmedikçe Hakk’ın sıfat-ı fiiliye ve merbubiyet ile muttasıf olduğunu bilemez. 

Yani fail olan Hakk’ın sıfatı ve Rab olan Hakk’ın sıfatı ile muttasıf olduğunu bilmez. Zira failiyet münfailiyet ile zahir olur. Yani herhangi bir fail fiilini işlediği zaman mef’uliyet münfailiyet yani o failin işlediği fiil nerede ortaya çıkmışsa o münfailiyet yani ortaya çıkış ile bilinir. Yani fiil işlenmedikçe bu failiyet olmaz. Yani failin fiili ortaya çıkmadıkça failin fiili zahir olmaz. İşte insanın kendi nefsine muhabbeti rabbının marifetine mukaddime olduğu için yani ön bir bilgi ön bilinç olduğu için kendi nefsine muhabbeti kendi nefsine muhabbeti derken nefsani hazlarına olan muhabbeti değil, irfani yönde kendi hakikatini idrak ettiğinde kendine olan muhabbeti rabbının marifetine mukaddime olduğu ön bilgi olduğu için (s.a.v.) Efendimiz “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” buyurdu. 

Zira vucud-u izafi insani, şimdi her birerlerimizde bir insan dediğimiz bir vücudumuz vardır, bu vücudumuz ikinci aşaması itibariyle izafi bir vücut, birinci vücut nefsi vücut, nefsi varlık, ikinci vücut izafi vücut izafi varlık, üçüncü vücut ilahi vücut ve ilahi varlıktır. Bunların üçü de bizde mevcuttur. Bir birinin içinde katmanlar olarak, ancak biz nefsani vücut üzere şartlandığımızdan ve o vücut perdemizi kaldırmadığımızdan veya kaldıramadığımızdan izafi vücuda oradan da ilahi vücuda geçme yolunu bulamıyoruz. İşte bu tür ve benzeri kitaplar sohbetler nefsi vücudun kaldırılmasına izafi vücuda yol açılmasına izafi vücuttan da hakiki vücut olan ilahi vücuda yol bulmamıza sebep oluyor. 

Burada belirtilen bu hususlar zaten nefsi vücut içerisinde olacak konular değildir. En azından izafi vücut yani izafiyet hakikatine geçmek suretiyle bunlara yer bulunur, izafi vücut hakikatine geçilmeden nefsi vücut nefsi benlikte kaldığı sürece zaten bu saha o saha değildir. Ayni oraya hiç girilmemiş olur. En azından izafi vücut yani bakacak ki benim bu vücudum bana ait bir vücut değilmiş, ben ne yaptım ki bu vücuda sahip oldum, para mı verdim, derisi dolusu altınla mı aldım hiçbir şey yapmadık ama ne yaptı annemiz babamız bizi biraz besledi, ayağa kalkar hale geldik, ama vesile oldu sadece gıda verildi, anne baba el kol bize takmadı kimse. 

Bu nefsi benlik nefsi vücut, yaşantısı içerisinde kaldığımız sürece zaten bu konulara kapı yoktur, kapı aralanmış bile değildir, kapalıdır, bu konulara geçmek için en az vücud-u izafinin yani kendi varlığındaki izafiyet hakikatini idrak etmesi gerekir. İşte onun için burada izafai vücuttan bahsediyor. Zira vücud-u izafi insani yani insani olan izafi vücut, vücud-u Hakiki Hakkaninin cüz’ü gibi olduğundan yani her birerlerimizde bulunan cüzi izafi vücut haliki Hakk’ın vücudundan bir parça bir bölüm bir cüzdür. Ancak bu kelime dahi insanı bu cümle de yanıltabilir, bu cüz dediğimiz o ilahi külli vücudun dışına çıkmış ayrılmış bir parça değil, bir bütünün içinde bir cüzdür. 

Yani incirin içerisindeki o çekirdekler gibidir, incirin dışına çıkması mümkün değildir, öyle olması için ayrı bir dünya ona ait bir saha olması lazımdır. Yani cüz dediğimiz halde bir bütünün içinde bir cüz, bütünleşmiş olan bir cüzdür. Yani kendi müstakil ayrı bir cüz değildir. ve cüzün vasfından külün vasfına intikal olunabileceğinden insan kendi vücud-u cüziyesinin vasfına arif olmakla Hakk’ın vücud-u küllisinin vasfını arif olur. Imdi sen istersen "Hakk'ın ma'rifeti mümkün değildir; ve onun ma'rifetine vusulden herkes âcizdir" diyebilirsin. Bakın burada iki yol gösteriliyor, birisi istersen Hakk’ın marifeti mümkün değildir, yani Hakk’ı bilmek mümkün değildir dersin, onun marifetine vasıl olmaktan herkes acizdir diyebilirsin doğrudur bir bakıma. Çünkü onun hakkında böyle demek caizdir.

Zîrâ mertebe-i ıtlakta Hakk'ı kendi hakikati veçhile bilmek mümkün değildir; işte tenzih dediğimiz gerçek yer burasıdır. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 Allah âlemlerden ganidir, diye belirtilen çünkü burada mertebe-i ıtlakta yani mutlak mertebede, ki oraya aklın ulaşması mümkün değildir, mertebe-i mutlaktır. İşte bu yönüyle Hakk’ın marifeti mümkün değildir, dersin diyor ve de çok da doğrudur, işte burası tenzih buna tenzih-i kadim, diyorlar, tenzih-i hakiki diyorlar. Efendim Allah zamandan ve mekandan münezzehtir, O’nu zaman ve mekandan tenzih ederiz, bu tenzih tenzih-i kıyasidir, tenzih-i teşbihidir, tenzih-i lafsidir, lafta olan bir tenzihtir. Zamandan ve mekandan tenzih edilen dışında tutulan bir Allah’ı nasıl olur ulaşılır ki. Zaman ve mekan kayıdının üstüne atılmış olan bir Allah’a nerede ve nasıl ulaşacağız, orası tenzih-i mutlak, orada Hakk’ı bilmek, imkansız, zuhurları tarafından mahlukat tarafından halk edilmiş tarafından orasını bilmek mümkün değildir. 

Ancak biz tenzih-i kadim ile tenzih-i beşeri birbirine karıştırmaktayız. Zira mertebe-i ıtlakta yani mutlakıyet mertebesinde amaiyet hakikatinde Ahadiyet hakikatinde oraların ne olduğu bilinmiyor. Hakk’ı kendi hakikatı veçhiyle bilmek mümkün değildir. Kendini ancak yine kendi bilir. Amaiyeti nasıl tarif ediyorlar, “kendi kendinde gizli ama kendine gizli değildir” orada zuhur olmadığı için o hali beşeri olarak anlamak mümkün değildir. İnsan idraki ne kadar yüksek olursa olsun ve istersen "Hakk'ı bilmek mümkündür" deyip, onun ma'rifetini isbât edebilirsin. 

Çünkü vücûd-i insanî ile sâir mevcudat yani insan ve diğer varlıkların tümü Hakk'ın onların suretlerinde taayyün, tayin edilmiş, programlanmış ve takayyüdünden, meydana gelen kayıtlanmasından zuhura gelmiştir. Yani âlemde ne görüyorsak beşeri aklımızla eksi ve artı dediğimiz şeylerin hepsi de dahil olmak üzere bütün varlıkta ne varsa hepsinde Allah’ın mutlak manada o suretle orada taayyün etmesi yani ayan olması meydana çıkması ve o suretle kayıtlanmasından meydana gelmiştir bu âlemler. 

İşte burası da teşbihtir. Cenab-ı Hakk Zât’ı mutlak olarak yukarıda bahsedilen ıtlak mertebesinde bilinmesi mümkün değil, ancak Zat’ı mukayyet olarak bilinmesi de mümkün ve bu da çok açık ve aşikar zaten bütün âlemde gizlenmesi ne de hiç gerek yok zaten gizli değildir. Ancak bizim gözlerimiz şeyiyetle perdelendiği için Rabbımızı görmekten geri kalıyoruz, Rabbımızı ancak teşbih yönünden bilmemiz mümkündür, mutlak tenzih yönünden bilmemiz mümkün değildir. Ve vü­cûd-i latîf-i Hak Hakk’ın latif olan vücudu onların eşkâl ve suretlerinde kesif hale gelmiştir. Yani yoğunlaşarak görünür hale gelmiştir. Aksi halde biz hiçbir şey görmezdik. Cenab-ı Hakk Latif ismiyle tecelli etmiş olsaydı bu âlemlerde, kimse kimseyi görmezdi. 

Binâ­enaleyh zât-ı latîf-i Hak letafet mertebesinde görünmez ve bilinmez iken, bu kesafet mertebesinde görünmüş ve bilinmiştir. Bu perdelerin kalkması aslında perde âlemde değil bizim idrak ve anlayışımızdadır, gönüllerimizdedir, bu perdelerin kalkması için evvela irfaniyet gerekmektedir, yoksa sadece zikirle sadece namaz kılmakla bu perdelerin kalkması mümkün değildir. Zikir yapmakla, namaz kılmakla tabi ki güzel şeyler yapmış olur sevap kazanmış olur, ancak perdeleri açmış olamaz. Perdelerin açılması mutlaka o bilincin açılması ile mümkündür ve irfaniyet gerekmektedir. خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ 7/54 Cenab-ı Hakk bu âlemleri Hakk olarak halk etti خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ بِالْحَقِّ 29/44 altı günde halk etti, ama bu âlemleri Hakk olarak halk etti. O halde bu âlemlerin batın ismi “Hakk” latif olan tarafı, zahir ismi de “halk”, halk olması için şöyle dedik; Cenab-ı Hakk, Hakk isminin ortasına bir lam-ı halk koydu, bu âlemler hâlk oldu. Yani üstüne nokta koydu, Hak iken hâlk oldu. Aslında Hak iken hâlk olmadı, ikisi de birlikte oldu, Hak batını hâlk zahiri oldu. Yani biri gitti biri kaldı manasına değildir. Eğer batını olmasa zaten zahiri hiç olmaz. Hani “hı” harfi var ya Hakk” dendiği zaman “ha” ile yazılmakta hâlk derken “hı” ile yazılmaktadır, işte oradaki “hı” nın üstündeki nokta varlıkların zuhur hallerinin hüvviyetleridir. Yani zahiri hallerinin kimlikleri “hı” onun için hırıldatıyor. 

İmdi bu İki kavilden "Hak bilinmez" kavline göre, sen hakîkat-i gaybiyyesi i'tibâ-riyle kendi nefsini bilmediğini bilirsin. 

Biz kendimizi tanıyor muyuz, işte zahiren şu anadan bu babadan şu tarihte şu yerde dünyaya geldim ben buyum, hiç ilgisi yoktur, o bu arabanın markasıdır, bizim markamız Âdemiyet, Âdem babamız ile zuhura başlıyor, ayan-ı sabitelerimiz ile hakikat-ı ilahiyede ezeli bizim gerçek markamız, gerçek kimliğimiz insan markamız, ezeli ama zaman içerisinde suret olarak zuhura gelmemiz geçici, geçici olduğu için de başlangıcı olan her şeyin sonucu da var ama hakikatimiz itibariyle biz de ezeli ve ebedi varlıklarız. Tabi o hal nasıldır bilmiyoruz da şimdi o zaman yaşarsak göreceğiz. 

"Hak bilinmez" kavline göre, sen hakîkat-i gaybiyyesi i'tibâ-riyle kendi nefsini bilmediğini bilirsin. 

Yani sen zahiren kendini ne kadar bilsek de yukarıda bahsedildiği gibi nefsimize arif olsak da bu irfaniyetimiz teşbih mertebesi itibariyledir. Yani zuhurdaki halimiz itibariyledir. Sadece zuhurdaki halden kasıt fiziki bedenizmiz değil, duygularımız düşüncelerimiz dahi zuhurdadır. Açık olarak görülmüyor, okunmuyor ise de ama duyuyoruz hissediyoruz, konuşuyor isek bunlar artık zuhura çıkmıştır. Bunların da ötesinde olan bir gaybımız var ki orası mutlak gaybımız bizlerin orasını Hakk’tan başka kimse bilmiyor, çünkü Hakk’ın gaybında ve Hakk’a ait olan bir sahadır. Zuhura ait olan bir saha değildir. İşte bu şekilde kendi nefsini bilemediğini bilirsin. 

Ve bu halde de Rabb'ini arif olmamış bulunursun. Kendini bilemeyen insan batını hakikatleri itibariyle kendini bilemeyen insan rabbani hakikatleri nasıl bilecektir rabbına mutlak yönünden arif olacak mümkün değildir. Zîrâ senin nefsinin hakikati, mertebe-i ıtlakta Hakk'ın "ayn"ıdır. Çok yüce bir derece insanın hali budur, diğer varlıklarda bu hakikat yoktur. Yani diğer varlıklar esma itibariyle esmalardan itibaren ve fiilden itibaren zuhura gelmekte insan ise bakın mutlakiyette dahi mevcuttur yani Hakk’ın mutlak varlığında mevcuttur. Nasıl Hakk’ın mutlak varlığını bilmek mümkün değilse insanın da işte mertebe-ı ıtlakta olan o hakikatini bilmek mümkün değildir. 

Yani kişi kendi hakikatini dahi bilmesi mümkün değildir. Burada ancak bu hiçbir zaman bilinmeyecek mi sorusu akla gelebilir, buradaki şartlar içerisinde bakın şu çok mühim bir mevzudur, teşbih ve benzetme yönüyle teşbih yönüyle ve kıyas yönüyle ilim idrak ve duygular yönüyle bu yaşadığımız şehadet âleminin şartları içerisinde nasıl rabbımızı idrak ediyorsak bir sonraki aşamada geçeceğimiz âlem-i misalde diyelim berzahta berzahtan sonraki şehadet âleminde ama oranın şehadet âlemine oranın ilmi hakikati neyse orada da oranın hakikatine göre kendimizi tanıyacağız. Ancak şartı şudur. Burada bu hakikatleri açamamış isek ondan sonra gideceğimiz âlem-i berzahta, âlem-i ahirette bunların hiç açılması mümkün değildir. 

Burada bunlar açılıyor ise yani gönlümüzde hakikat-ı ilahiyeye irfaniyete ve idrak Hakk’a giden vuslat yolunda bu idrakleri arif olma nefsine arif olma yönündeki idrak edebilmiş isek burada kendimizi tanıyabilmiş ise buradan kıyasla diğer âlemlerdeki şartlara göre bakın oranın hakikati itibariyle de rabbımızı tanıyacağız. Aksi halde ne burada ne de orada nede diğer yaşantılarda rabbımızın hakikatini bilmemiz mümkün olmayacak kendi hakikatimizi dahi bilmemiz mümkün olmayacak bu dünyada nasıl insanlar uykudadır, öldükleri zaman ancak uyanacaklardır efendimizin belirttiği müthiş bilgi içerisinde ahirette cennette yaşayacak insanlar ama yine uyku içerisindedirler. Yani kendini bilmeden bir yaşantı devam edecektir, suri bir yaşantı. Zat-ı mutlakı gene anlayamayacağız ama gene en azından o mertebenin nasıl ki dünya mertebesinin şehadet mertebesinin şartları içerisinde anlıyor isek o zaman ahiret mertebesinin şartları içerisinde anlayacağız. Oradaki anlayış buradaki anlayıştan çok daha ileri daha latif ve daha başka daha geniş olacaktır. Bu çok büyük bir kazançtır. Onun için cennet ehli iki kısımdır, birisi nimet cennetlerinde hayali yaşantıların devam etmesi şeklinde diğeri ise irfaniyeti ile hani ﴿٢٩﴾ فَادْخُلِى فِى عِبَادِى ﴿٣٠﴾ وَادْخُلِى جَنَّتِى 89/29-30 “benim kullarımın arasına gir benim cennetime dahil ol” diye olan kimseler irfan ehlidir, onların cennetleri de başkadır, bu dünyadaki halleri de başkadır. Ahiretteki mahallerde yaşanacak olan yerlerdeki halleri de başkadır. 

Zira senin nefsinin hakikati mertebe-i ıtlakta Hakk’ın aynıdır. 

Yani ayan-ı sabitelerimiz olarak biz Hakk’tan gayrı ayrı bir şey değiliz. Hakk’ın ta kendisiyiz. Eğer öyle olmazsak zaten bunları idrak etmemiz mümkün değildir. Ama zuhurlarımız yönüyle gayriyiz. Hakikatimiz itibariyle aynıyız zuhurlarımız itibariyle de gayrıyız. Ama daha önce de mevzu olduğu gibi gayr dediğimiz zaman bu âlemin dışında ayrı bir yerde bir gayr değildir. Gene tevhidin, gene bütünün içinde kimlik sahibi olmuş varlıklar olarak kimliğimizi kazandığımız için gayr hükmündeyiz ama hakikatimiz ondan ayrı olmadığı için de ayn hükmündeyiz. Ve o mertebede Hakk'ı bilmek mümkün değildir ki, nefsinin hakikatini bilesin.

Ve ikincisi olan "Hak bilinir" kavline göre dahi, sen nefsini kemâliyye sıfâtı ile arif olduğun için, Rabb'ını de arif olursun.

 Hak bilinir yani bir kavil var yani bir hüküm var ki Hakk’ı bilmek mümkün değildir, bir kavil de var ki Hakk’ı bilmek mümkündür, bunlar birbirine zıt gibi görünse de birbirinin devamıdır, tamamlayıcısıdır. Hakk’ın ilminde zıtlık olmaz. Ancak bizim idrakimizde eksiklik olur. Eksiklik olduğu için onu zıt gibi görürüz. Bir hükme göre Hakk bilinmez, neden, çünkü mutlaktır, o âlem-i ıtlakta, mutlak âlemde zuhura gelmiş olanlara yol yoktur, mümkün değildir, şöyle onu misal ederler, şu masanın bir üstü var, masanın bir de altı vardır, masanın altında olanlar masanın üstünde ne olduğunu bilemezler, bu kadar açıktır, Hakk bilinir kavline göre dahi sen nefsini sıfat-ı kemaliye ile arif olduğun için rabbına arif olursun. Yani nefsini kamil olarak idrak ettiğin zaman rabbını idrak edersin. 

Neden çünkü “ne var âlemde o var ademde” demişler, cenab-ı Hakk bütün âlemde mukayyed olarak zuhura geldiği için arif de anları seyrettiği için bütün âlemi idrak ettiği için kendi de bu âlemden bir cüz olduğu için kendine arif olur bu yolla da rabbına arif olur. Sen nefsini sıfat-ı kamali ile arif olduğun için yani kamil sıfatlarla nefsine arif olduğun için rabbına da arif olursun. Zira görürsün ki, senin vücûdunda hayât, ilim, sem’, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn gibi bir takım sıfatlar sabittir, Halbuki bu vücûdun, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsine muzâf olan bir vücûd-i izafîdir. İşte biz Cenab-ı hakk’ın olan bu Sıfat-ı Subutiyesini biz kendimizin zannederek ve buna sahiplenmiş olarak hiç düşünmeden ücret de ödemeden kullanmaktayız. 

Eğer bir gözün diyetini bizden isteselerdi bir kulağın, bir koku alma, bir dokunmanın ücretini bizden isteselerdi bunların bir tanesinin bir günlük kullanımının ücretini bir ömür oyu çalışsak ödeyemezdik. Bir günlük de uzun bir süredir, hatta bir saatlik yani bir saat gözümüzü kullanmak için bütün ömrümüzün hasılasını yemeden içmeden versek karşılık diyet olarak gene de ödeyemeyiz. İşte Cenab-ı hakk bize bunları hibe olarak verdiği için hiçbir şey de taleb etmediğinden ancak dikkatli kullanın diye bir ikazda bulunduğundan ama biz de onu dinlemediğimizden ondan da haberimiz olmamaktadır. Yani karşılıksız verilen bu değerlerin kıymetini bilememekteyiz. Bu değerler Hakk’ın değerleridir, Hakk’ın Zât’i sıfâtları subuti sıfatlarıdır, “hayat” her birerlerimizde vardır, bu hayat kmin hayatı, benim diyoruz, ben yaşıyorum diyoruz, bu hayat benim diyoruz, bize bunu kim verdi, babamız mı, anamız mı verdi bu hayatı, Osmanlıdan mı kaldı bu hayat bize, yoksa cumhuriyetten mi kaldı bize, bu hayatı kimin verdiğini hiç düşündük mü? Sonra “İlim” her birerlerimizde az da olsa ilmimiz vardır, mesleklerimiz de olsa sanat da olsa o da bir ilimdir. Bir “İrade” miz var sabah kalkıyoruz, şunu yapacağım bunu yapacağım diyoruz, bir “kudret” imiz var, iradeyi yerine getirmek için “kelam” var konuşuyoruz, neden diğer mahlukatta yok bazı mahlukatta var ama sadece belirli seslerden ibarettir, bu kadar düzgün ve güzel bir konuşma sistemi yoktur, “semi”, “basar” var işte bunlar Hakk’ın sıfatları, zuhura çıkmış sıfatları ama müşterek kullanıyoruz, bu dünyada yaşadığımıza göre aldığımız hava Allah’ın havasıdır, yediğimiz gıdalar Allah’ın gıdasıdır, içtiğimiz su Allah’ın gıdasıdır, biz de bu durumda Allah’ın ortağı durumundayız, işte hayat, ilim, irade, kudret semi basar, kelam, tekvin gibi bir takım sıfatlar sabittir yani rabbın olarak sabittir, bizim vücudumuzda bunlar sabittir halbuki bu vücudun Hakk’ın vücud-u hakikisine muzaf olan bir vücud-u izafidir. Yani şu vücudumuz Hakk’ın vücud-u hakikisine yani Hakk’ın mutlak vücuduna kılıf olan bir izafi vücuttur senin vücudun sadece. 

Muhiddin-i Arabinin Mirat-ul İrfan kitabinda diyor “sen hiç yoksun ne varlık iddiasında bulunuyorsun sen zaten olmadın ki bu haytta sen diye bir şey yok“ diyor. Kendine bir varlık vermişsin benim, benim diyorsun diyor. Gerçi o da bir makamdır, yani o da mutlak değildir, yani sen yoksun hükmü de mutlak değildir. O da bir makamda geçerlidir. Oradan geçtikten sonra ben de sen de bal gibi varız. Gerçekten varız. Ama ne ile varız, ilahi vücut, ilahi varlığımızla varız. İzafi ve nefsani vücudumuzla yokuz, değiştirerek söyleyelim o mertebede de ondan varız, yani kişi hangi mertebede yaşıyorsa o idrakine göre o vücutla mevcuttur, ama o idrakle de kalmaya mahkumdur. İster orada otursun ister baksın ki benim içten içe kaç tane bahçem varmış, apartmanlarım varmış, diye isterse gezsin dursun hangisi hoşuna gidiyorsa orada yaşasın, hayatının sonuna kadar. 

Hakkın bu sıfatları sabittir, halbuki bu vücudun Hakk’ın vücud-u hakikisine muzaf olan bir vücud-u izafidir. Yahut kılıf olan izafi bir vücuttur bu vücudumuz hakikati itibariyle. Ve o vücûd-i hakîkî yani Allah’ın hakiki vücudu senin izafi vücudunun kayyumudur, bakıcısıdır, devam ettiricisidir. Çünkü vücud-u hakikinin içinde biz mevcut olduğumuz için bize ait herhangi bir fiil veya varlık veya malzeme olmadığından bizim bakamız onun varlığına bağlıdır yani O bizi ayakta tutmaktadır. Biz onun varlığında varız. Kendimize göre bir sahamız yok ki bizim kendi kıyamımız olsun, kendi kayyumumuz olsun. 

Eğer o vücûd-i hakikîde bu sıfatlar sabit olmasa idi, yani bizdeki bu sıfatlar vücud-u hakikide olmamış olsaydı onların âsârı bu suretle sende dahi zahir olmaz idi. Yani o esmaların sıfatların eserleri onda hakikati olmasaydı bunu eserleri bu suretle sende zahir olmaz idi. Yani vücud-u hakikide hayat, ilim, irade, kudret, kelam semi, basar, tekvin ve diğer bütün esma-ı ilahiye وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31 de belirtildiği gibi insana bunlar verilmez idi. Yani vücud-u hakikide bunlar olmasa idi bu eserler sende gözükmez idi. İşte bu suretle senin nefs-i mütekâsifinin isti'dâdı yani senin kesafet kazanmış nefsinin istidadı kadar yani nefsinin hakikati istidadı kadar kadar, onda zahir olan kemâlâttan yani nefsinde zahir olan kemalattan Hakk'ın kemâlât-ı sonsuz kemalatının sabitliğine delil getirirsin. Yani kendi nefsindeki hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar, tekvin tefekkür düşünce ruh, nur, varlık neyin varsa bunların hepsi Hakk’tan gelen Hakk’ın hakiki vücudundan helen birer zuhur yansımadır, bunları ne kadar iyi bilirsen rabbını da o kadar iyi bilirsin o kemalatla bu delillerle idrak edersin. Sultan Veled (r.a.) efendimiz Mesnevî-İ Şeriflerinde bu ma'nâyı îzâhan şu veçhile buyururlar. Sultan veled efendimiz mesnevi-i Şeriflerinde bu manayı izahen bu şekliyle buyururlar; 

Tercüme: "Vaktaki Hak, halkı zulmette halk etti, onların üzerine rahmet-i rahmâniyyesinden reşş-i nur eyledi. Yani nuru serpti, Onlara ilim ve sehâ gibi sifât-ı kadîmesinden. Yani kadim sıfatlarından gevherler vaz'etti, yani inciler verdi. Bu halkı hâlk ettikten sonra üzerlerine bunları yaydı, bu şiir olarak yazılmış, ama bu şekilde de tercüme edilmiştir. Tâ ki kendinde onun sıfatlarını göresin yani sen kendi varlığında Hakk’ın sıfatlarını görersin diye üzerinize yaydı bunları ve onun sıfatlarından da zâtını müşahede edesin. Yukarıda da bahsedildi ya O’nun mutlak Zat’ını idrak etmek mümkün değildir, ama burada Zat’ını müşahede edesin dediği Zat’ı mukayyedidir, Nitekim attâr, satıcı, dükkâna ve pazara her yığından getirir. Fakat çok değil, az getirir; birdenbire hepsini getirmez. 

Onun her birisi iki yüz hayvan yükü ile dolu, çok anbarları vardır. Her birinden küçük tablaya vaz' eder, koyar. Her bir tablanın ve dükkânın alabileceği kadar nakl eder. Her ne kadar tablalarda az olur ise de, bir âkıl bundan o anbarların olduğunu şeksiz bilir. İşte Hakk'ın dükkânı dahi, insanın tenidir. Bu sadece eğitilmiş belirli hali olan insanlara ait değildir, afrikanın en balta girmemiş ormandaki çocukta dahi aynı özellikler vardır. Hakkın indinde Amerika başkanı ile Afrika yerlisi aynı değerdedir. 

Aslında bütün insanlar aynı değerdedir. Çünkü bütün insanlarda ef’ali, esmai, sıfati tecellileri var Cenab-ı Hakk’ın. Onun için insan mümtaz, bizler de her hangi bir şekilde insanlara bir buğuz edeceğimiz zaman yahut şikayet veya her hangi bir şekilde onlardan bahsedeceğiniz zaman Zat’i yönünden değil fiilleri yönünden ancak eleştirebiliriz. Yaptığı fiili yönünden eleştirebiliriz. Yani fiiline eksi veya artı diyebiliriz. Zat’ına karşı kesinlikle Cenab-ı Hakk’ın zuhur ettiği kişinin Zat’ına karşı her hangi bir şekilde her hangi bir fikir yürütmek en doğru olanıdır. Yürüttüğümüz fikir yanlış bir fikir olur, Hakk’ın Zat’ına bu fikir doğrudan doğruya gitmiş olur. Yani Hakk’ın zat’ını eleştirmiş oluruz. Ama fiilini eleştirirsek o zaman onda mesuliyet olmaz. 

Hakkın dükkanı dahi insanın tenidir. Onun içinde Rahmân'ın sıfatları vardır. 

Bu ten dediğimiz varlığımız Hakk’ın dükkanıdır. O dükkanda her türlü malzeme var yani Allah’ın ne kadar zuhuru varsa bu beden dükkanlarımızda hepsi mevcuttur hiçbir eksiği olmadan. Madeniyattan bitkilerden hayvanlardan insanlardan meleklerden üç harflilerden beş harflilerden ne varsa insanda hepsi mevcuttur, olmazsa zaten insanın eksiği olur. İnsanın o sahaya dahli olmaz, o sahada eksikliği varsa o sahaya halife olamaz. İşte bütün âlemde ne varsa insanda mevcuttur, bu mevcudiyetinden dolayı bütün âlemde hilafeti vardır bu âlemdeki varlıkların üzerinde. Onun içinde Rahman’ın sıfatları vardır, Böyle olunca sen kendinde sıfât-t Huda'yı gör! Evvela nefsini tanı ondan sonra rabbını tanı. Yani sen kendi varlığında Hüda’nın sıfatlarını gör. Her ne kadar o sıfat-ı münîrin yani nurlu sıfaın nasıl olduğu, sen de onlar ile az zahir olur ise de, sen bu kadardan, kesîr canibine yani çokluk yönüne seyr et. Bu sıfat-ı kalilden, asıl tarafına git; sen taneden harmana git. Çünkü harman ile tane arasında fark yok farklılık adet çokluğundadır, bir buğdayı tanıyan bütün harmanı tanımış olur. Her ikisinin arasında fasl-ı müşterek olup kalma! Mademki ondan sana inayet erişiyor, eğer bir gönlün varsa o dili Hakk'a ver!"

4. Paragraf:

İmdi Muhammedi (s.a.v.) Rabb'ine en ziyâde vazıh olan delildir. Zîrâ âlemden her bir cüz', kendisinin aslı olan Rabb'ine delildir. Binâenaleyh iyi anla! Ve ona ancak nisa' sevdirildi. O da onlara müştak oldu. Zîrâ o küllün cüz'üne şevki bâbındandır. İmdi o, bu haber île Hakk'ın bu neş'et-i unsuriyye hakkında وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29) kavlinde cânib-i Hak'tan nefs-i emri izhâr eyledi. Ba'dehû Hak kendi nefsini, insanın likasına şiddet-i şevk ile vasf etti. Binâenaleyh müştakın için: "Yâ Dâvûd benim de onlara -ya'nî kendisine müştak olanlara şevkim eşeddir" buyurdu O da lika-i hâstır Zîrâ Resul (a.s.) hadîs-i Deccal'de "Sizden biriniz ölme­dikçe Rabb'ini müşahede etmez" dedi. Böyle olunca, kendisinde bu sıfat olan kimse için şevk labüddür (4).

Ya'nî âlemin herbir cüz'ü yani gördüğümüz bu âlemde ne varsa en küçüğünden en büyüğüne kadar o küçücük böceklerin yaprakların fidanların dağların deryaların denizlerin her bir cüzü kendi rabb-ı hassı olan bir isme delildir. Şimdi bu âlem rububiyet mertebesi rab mertebesi bilindiği gibi esma-ı ilahiye mertebesidir aynı zamanda ya rabbi dediğimiz zaman biz Allah’ın Zat’ına değil, Allah’ın isimlerine yönelik dua etmekteyiz. Çünkü her birerlerimizi ve her bir varlığın bir mürebbiyesi özel bir terbiye edicisi vardır bu âlemde. Her bir varlığın kendine ait özel bir terbiye edicisi vardır. Mürebbiye buna da Rab deniyor. Rab demek erbab, merbub yani hem bağlanma hem mürebbiye eğitim demektir. 

İşte Cenab-ı Hakk’ın ne kadar esmâ-ı ilâhiye varsa bunların hepsi birer rabdır. Bunlara rabb-ı has deniyor. Ama bunlar Allah’ın varlığı dışında müstakil olan put gibi ifade edilen varlıklar değil, kendilerine ait varlıkları olan varlıklar değildir, cenab-ı Hakk’ın bir isminin o sahada görevli olduğu ismin dahilinde eğittiği zuhurlar olmaktadır. Bütün insanların da kendilerine ait rabb-ı hassı vardır, gerçi insanlarda bütün esma-ı ilahiye mevcuttur, ancak bazı insanlarda bazı isimler daha ağırlıklıdır, yani yöneldiği o ismin istikametindedir daha fazla onun için rabb-ı has derler ona. Bütün Rabların rabbına da rabb-ul erbab derler. Rabların rabb-ı olan da Allah’tır. Bunu böyle bilelim, hani Yusuf (as) zindandan çıkarken يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/39 hani tefriki olan ayrı ayrı rablar mı daha hayırlıdır, yoksa rabb-ul erbab olan Rabların rabbı olan Allah’mı daha hayırlıdır diye zindan arkadaşlarına bir tavsiyesi vardır zindandan çıkarken. İşte her bir varlığın Rabb-i hâssı olan bir isme delildir. Yani nerede bir varlık zuhurda varsa o zuhur rabb-ı hasının varlığına delildir. O rabb-ı hası olmamış olsa zaten o zuhur orada olmaz idi. Nasıl ki her yapılan resim, her yapılan sanatkarane üretilmiş ne varsa bu halıya baktığımız zaman bu halıyı halk edenin ispatı bu halıdır. Yani halıyı meydana getirenin ıspatı halınnın kendisidir, başkasına ispat gerekmez. Yani gördüğümüz şu eşyalardan ne varsa bu eşyaları halk edenin varlığı ıspatı bu eşyanın olmasıdır. İşte bizim de kendi varlığımız bir bakıma Hakk’ın varlığının en büyük delilidir. Bizim varlığımız ki O bizi halk etti ve zuhura çıkardı.

Ve her bir isim dahi müsemmâ olan ayn-i vâhide-i ulûhiyyete delildir. Allah’ın her bir ismi de O’nun müsemması olan yani Allah’ın Zat’ının isimleri, isim almış olan ayn-ı vahide yani tek vahid olan uluhiyete delildir. Yani nasıl yapılmış olan zuhurdakiler onu meydana getiren delili ise rablar da isimden ibaret ise isimler ise Allah’ın Zât’ına delildir. Halbuki Muhmmed (s.a.v.) Efendimiz'in hakikati vücûd-i mutlakı, mutlak vücudunun hakikati yani efendimizin mutlak vücudunun hakikati, beşer vücudu değil, mutlak vücudunun hakikati vücud-u mutlakının hakilati, bakın bu bambaşka tarif, efendimizin mutlak vücudunun hakikati Hakk'ın la taayyun mertebesinden, bakın Hakkın Zât’ı mutlak mertebesinde idrak edilemeyeceği bildirilmişti, işte onun diğer bir ismi la taayyün mertebesidir, yani tayin olunmayan, bilinmeyen çizilmeyen sınırlandırılamayan la taayyün mertebesi, la taayyün mertebesinden bir sonraki mertebeye taayyün-u evvel denmektedir. 

İlk tayin edilenler ancak orası biliniyor ki orası ilmi ve hayali yönden bilinebiliyor, efendimizin hakikat-ı vücud-u mutlakı, mutlak hakikat vücudu, Hakk’ın la taayyün mertebesinden taayyün mertebesine tenezzülün­den ibarettir, yani Hz. Muhammed Efendimizin vücud-u hakiki yönüyle vücud-u hakikat-ı mutlak yönüyle mutlak vücudunun hakikati Hakk’ın la taayyün mertebesinden taayyün mertebesine yani Zât’ı mutlak yönünden.

 Zât-ı mukayyed yönüne akışı itibariyle tecellisi açılımı itibariyle mertebesine tenezzülünden ibaret olduğu yani zuhurundan ibaret olduğu cihetle esma-ı muhtelife-i ilahiyyeden ibaret olan muhtelif isimlerden ibaret olan erbab-ı müteferrikanın kaffesine cami yani bütün esma-ı ilahiyenin farklı farklı olan isimlerin hepsine birlikte toplu olarak bütün hepsine cami olduğu yani daha baştan olduğu için hepsine cami olduğu gibi olduğu cihetle, sûret-i unsuriyye-i muhammediyye dahi, yani fizik olan Muhammedi unsuri dahi vücüd-i mutlak-ı Hakk'ın, sûret-i insâniyyeye gelinceye kadar yani insan suretine gelinceye kadar tenezzül eylediği. 

Yani Zât-ı mutlaktan mukayyet tarafa geçtiği zaman la taayyundan taayyün mertebesine geçtiği zaman oradan sıfat mertebesine oradan esma mertebesine ki esma-ı muhtelifiye oradan da ef’al mertebesine tenezzül ettiği bi'l-cümle merâtibi muhtevi ve cemî'-i merâtibin neticesi ve zübdesi olduğundan işte Hz peygamber bu, yani zahiri ve batını ile la taayyün mertebesinden başlayan taayyün-u evvelde hakikat-ı Muhammedi ismini alan ve burada muhtelif olan bütün isimlerin hepsinin birlikte kendisinde mevcut olduğu ve bu cemi meratibin neticesinde zübdesi olduğundan yani bütün bu mertebelerin de özü olduğundan ve binâenaleyh onun Rabb'i Rabbü'l-erbâb olan "Allah" bulunduğundan, her bir varlığın rabbı bir esma-ı ilahiye ama peygamberimiz bütün bu esmalara cami olduğundan o yönüyle de onun rabbı-ı hassı rabb-ı erbab olduğundan Rabb'ine en açık delîl oldu peygamber efendimiz. Gerek batınesi itibariyle gerekse zahiri itibariyle.

İmdi (S.a.v.) Efendimiz kûll olduğu yani bütün olduğu ve kadın ondan bir cüz' bulunduğu için, küllün cüz'üne meyl ve iştiyakı kâidesince ancak ona kadın sevdirildi. Şimdi burada Muhammed Fassında peygamber efendimizin hayatından bahsedilmiyor, O’nun ferdiyetinden bahsediliyor, ferdiyet-i ula yani tek fert, bütün âlemin ismi hakikat-ı Muhammediye zuhur sahası Sıfat mertebesi, ona ceberut mertebesi diye de ifade ediliyor birçok daha başka isimleri de vardır. Yani peygamber efendimiz sadece biz son gelen ilkleriz denildiği gibi en sonda da O kemalde zuhurda en başta da en önde de ilk tecelli de de hakikat-ı Muhammediye vardır. 

İşte ehl-i zahir bunları bilmediği için akıl erdiremediği için suret-i Muhammediyi anlatmaya çalışıyor, şurada doğdu şu kadar yaşadı şurada hicret etti diye fiil olarak anlatılmaya çalışılıyor. Halbuki Hz Rasulullah efendimizin âlemlere rahmet olması bu yönüyledir, çünkü bütün lemler “levlake levlak lema halaktul eflak”, “eğer sen olmasaydın, sen olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim” dediği hakikat-ı Muhammedi yönüylediyledir. Yoksa suret-i Muhammedi yönüyle zaten olmaz. وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 “biz seni göndermedik ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” peki bu nasıl oldu şimdi bu suret olarak düşünürsek imkansız neden Hz peygamber efendimiz hadi Mekke’ye rahmet oldu, Medine’ye rahmet oldu, hadi Arap yarımadasına rahmet oldu. Hadi oradan din yayıldı dünyaya rahmet oldu, peki aya güneşe, galaksilere fezaya bütün âlemlere nasıl rahmet oldu. Neden olsun, nasıl olacak, işte Hakikat-i Muhammedi tarafıyla yani kendinin hakikati özü tarafıyla Cenab-ı Hakk’a bütün âlemler de ayna ve sahne olmasından dolayı rahmet oldu. 

Eğer öyle bir varlık olmasaydı bu âlemler halk edilmezdi. Cenab-ı Hakk’ın öyle bir projesi olmasaydı o proje istikametinde öyle bir varlık ortaya getirmezdi. İşte o varlığından dolayı bizler de dahil olmak üzere o bizim varlık sebebimizdir, sadece bizim değil ehl-i küfrün de ehl-i bidadın da ehl-i ahiretin de ehl-i dünyanın da yani bütün âlemlerde ne varsa sebeb-i vücudu Hakikat-ı Muhammediye olan peygamberimizin hakikatidir, kül olan varlığıdır. Bakın bütün bu yazılanlar o hadis-i şeriftir, “bana dünyanızdan üç şey sevdirildi”, bir bunu alıyor, peygamberimizin yüz binden fazla hadisi olduğu söyleniyor, her bir hadisi alıp bakın bu şekilde izah edilse dünya sadece O’nun hadislerinin yorumları ile dolar, zaten O’nun yorumları ama insanlar o’nu bilmiyorlar. 

Biz yazdık biz ettik zannediyorlar. Halbuki bütün bu âlemde yazılanlar Kur’an’ın bir tafsilinden başka bir şey değildir. “dünyanızdan üç şey sevdirildi” bakın bana bu dünyadan üç şey sevdirildi demiyor. O zaman burada bir farklılık vardır biraz düşünmemiz gerekiyor, “sizin dünyanızdan” diyor, bizi de dünyalı yapıyor, kimi yapıyor, dünyaya bağlı olanlara bunu söylüyor. İşte kendisini cesed olarak kabul edenlere ben buralıyım diyor ya, sen buralı mısın değil misin, ama senin bir tarafın var ki buralı değildir. Eğer sen mutlak buralı olsan burada kalırsın. O zaman buralı değilmişsin. Bütün insanların doğumu Âdem (as) ile zaten başlamıştır, yani bizim yaşımız Âdem (a.s.) ın yaşına eşittir. 

Ama suretlerimiz nerede dünyaya gelmişsek o suretimizin yaşıdır. Hatta daha da ileriye gittiğimiz zaman peygamberimizledir her birerlerimizin yaşı. Yani Mekke’de doğan Oyaşta değil, Hakikat-ı Muhammedi olarak Allah’ın mutlak Zat’ından mukayyed Zat’ına dönüşüyor ken yahut tecelli ediyorkendir orada yaşımız işte ayan-ı sabitelerimiz de orada o sahada oluşuyor zaten. İşte “dünyanızdan üç şey sevdirildi birisi kadın, birisi güzel koku, birisi de gözümün nuru namazdır.” Diyor. İşte bu üç hüküm üzerine koskocaman ciltler dolusu ki izahlarla bitecek gibi değildir, yani hep bu bir hadis üzerine dönüyor bütün bu ilim bu nasıl hayran kalmasın insan. Şimdi onu da izah ediyor.

Efendimiz kül olduğu yani bütün âlem kendisinde mevcut olduğu ve kadın ondan bir cüz bulunduğu için, O asıl olduğuna göre her birerlerimiz ondan bir cüz, kadın da ondan bir cüzdür. Küllün cüze meyil ve iştiyakı kaidesince ancak ona kadın sevdirildi. Yalnız bu fiziki manada bir kadın sevdirilmesi değildir, kadın genel bakıldığında nefs-i Kül’ü ifade etmektedir. Âdem de akl-ı külü ifade etmektedir, kadından kasıt yani Havva’dan kasıt nefs-i külli, Âdem’den kasıt akl-ı küldür. Akl-ı kül er olarak fail olduğu için er hükmündedir. Nefs-i kül münfail olduğundan yani alıcı olduğundan meful hükmündedir. İşte burada kadından bahsettiği birey olarak eşlerinin çokluğu diye de batılılar tarafından ifade ediliyor, halbu ki O kadınları merhamet için alıyor yani kimisinin kocası yoktu, savaşta rahmetlik oldu, kimisinin zor halleri vardı, öylece onları muhafaza etmek için almıştı, yoksa nefsi manada bahsedilen bir şey değildir buradaki, yanlış anlamayalım. 

O’na kadın sevdirildi. O da kadınlara arzu gösteren oldu. Maahâzâ onun arzusu yine kendi nefsinedir. Bakın burası ailevi konular için çok mühimdir. Eşler arasındaki olan ünsiyetin ne kadar mühim olduğu neden eşlerin birbirine yakın olması lazım geldiğidir. Akl-ı küllün bir cüzü olan nefs-i küle akl-ı külün iştiyakı vardır. İşte nefs-i kül de aslına olan iştiyakı vardır, o zaman eşler birbirine her iki yönden de yaklaşması lazımdır. Yalnız emmare yönüyle değildir, idrak ve şuurla kişiler yerlerini bilip bütün suretteki yaşantılarını ona göre yönlendirmeleri kendilerine huzur verecektir. Eğer yağmur taşın üstüne yağsa o yağmur üzülür, taşın üstüne gelen damlalar üzülür, eğer yağmur toprağın üstüne yağarsa yağmur sevinir. Toprakta sevinir. Çünkü ikisinin birleşiminden nebat ortaya gelecektir. Yani yeni bir doğum olacaktır. İşte fail münfail üzerinde ne kadar güzel tesirde ise münfail yani edilgen de o kadar hoşluk duyar, çünkü ikisinden bir birlik ortaya çıkmakta yeni bir üretim olmaktadır. Ama yağmur yani fail taşın üstüne yağmış olsa o yağmur, akar gider hiçbir işe yaramaz, yağmur üzüntü duyar, sel oldum gittim bu çevrimde bir faydam olmadı bir dahaki çevrim acaba ne zaman olacak diye üzülür. 

Çünkü cüz', hakikati i'tibâriyle küllün aynıdır; ve taayyünü i'tibâriyle ise gayrıdır. Yani bir bütün şöyle diyelim, daha bireysel olarak aklımızda kalsın Âdem (as) ın varlığında Cenab-ı Hakk خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ 4/1 “biz sizi tek nefsten halk ettik” وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا ondan da zevcini ondan sonra da çocuklarını halk ettik diye açık olarak belirtilmekte işte burada tek nefis vahidiyet nefsi demek vahidiyet mertebesinde halk ettik demektir, ama tek nefisten halk ettik yani içerisinde iki zıddı barındıran tek nefis Âdem (as) ın varlığında Havva validemiz diyelim, Havva validemiz deyince beşerileşiyor iş tabi Havvaiyet hakikati diyelim Âdemiyet hakikati ile bir bütün idi. Ne zaman ki cennette bu iki latif makam mertebe birbirinden ayrıldılar ama bu ayrılık burada bakın çünkü cüz hakikati itibariyle küllün aynıdır, ve taayyün itibariyle ise gayridir. Havva validemiz ile Âdem babamız hakikati itibariyle ayni zuhur itibariyle ayrıdır. Taayyünü itibariyle gayridir. Ondan sonra her şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir. Yani Âdem (as) ın nefsinden meydana gelen havvaiyet ikisi bir şeyin iki yönü tektür yani bir şeydir, küllün cüz aynıdır, taayyünü itibariyle ise gayrıdır. Yani ayrıldıkları için gayrıdır. 

Ve bir şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir. Yani Âdem (as) ın Havva valideye olan muhabbeti kendi nefsine olan muhabbetidir. Başka bir yere olan muhabbeti değildir. İşte eşler de aynı böyledir. Yani bazen arada kavgalar şunlar bunlar olmaktadır, bunlar o kadar gereksiz o kadar cahilce o kadar yersiz şeyler ki ne yapıyor kendi nefsine zulum etmiş oluyor. Eşlerden her hangi birisi birisine zarar vermeye kalktığı zaman kendi nefsine zarar veriyor farkında değil, Eşlerden herhangi birisi birisine zarar vermeye kalktığı zaman kendine o zararı veriyor, farkında değil, çünkü kendi nefsinden ayrı değildir, erkekte olsa bayan da olsa her iki taraftan kimden gelirse gelsin bir şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir. Başkasına zaten muhabbeti olmaz. 

Zîrâ zuhur, Hakk'ın kendi zâtına olan sevgisi (hubbü) iledir. Cenab-ı Hakk burada birinden Âdem olarak görünüyor, birinden Havva olarak görünüyor ve Âdem’in Havvaya olan muhabbeti kendi nefsinden olmasıdır. O halde Havvanın da Âdem’e olan muhabbeti Âdemden olmasının yani ikisinin bir olmasındandır. Aslımız bir olduğu için kaynaşabiliyoruz, bir olan şeye eziyet nedir ki, neden nedendir, anlaşmazlık nedendir, işte nefs-i emaredendir. Kendini ayrı görmektendir. Bu da daha geriye gidildiği zaman Âdemin de hakikatinde olan haktır, Havvanın da hakikatinde hakkın ta kendisidir. O halde Hak, Hak ile ne diye mücadele etsin güzel geçinmek güzel yaşamak varken işte onun için bizim yapmaya çalıştığımız ilk şey aile içindeki birliği kurmaktır. 

Aile içindeki birlik olmazsa kişinin ne kadar kafası çalışırsa çalışsın ne kadar çok tefekkür ehli olursa olsun ne kadar çok ibadet ederse etsin tevhid yolunda yol alamaz çünkü o içerideki çekişmeler daima ona mani olur, çekişme olduğu sürece iblis de oradadır, iblisin olduğu yerde de Hakk olmaz. Gerçi ibisde de Hakk var da iblislik yönüyle var o ayrıdır. Ve cemî'-i mevcudatta sârî olan muhabbet yani birey varlıklarda olan bu muhabbet bütün mevcudatı sarmış olan sari olan muhabbet hakikatte bu hubbi zâtinin sevgisi tafsilinden ibâretlr, yani genişlemesinden ibarettir. Hani “küntü kenzen mahfiyyen” diyor ya zaten oradan başlıyor, bu âlemin asıl konusu muhabbet sevgidir, “ben bilinmekliğimi sevdim ve bu âlemleri halk ettim” diyor işte fezanın ilk dokusu bakın âlemler fezanın ilk dokusu sevgi muhabbet dokusudur, bütün insanlarda bulunan bu muhabbet bu kaynaktan gelmektedir. 

Hubbiyetten gelmektedir. Düşmanlık dahi sevgiden kaynaklanmaktadır. Çünkü sevgi asıl düşmanlık arazdır, sonradan olmadır, neden bir kişinin sevmediği bir şey varsa veya çok sevdiği şey varsa o diğer karşısındaki o sevgiden dolayı ona düşman olur. İşte sünnilik Alevilik dediğimiz şeyler de bundan çıkıyor. Çok sevgi karşı tarafa düşmanlık oluşturuyor. Ben fenerbahçeliyim var mı bana yan bakan, öteki de ben de Beşiktaşlıyım var mı bana işte her ikisinin de takımlarına olan sevgisi karşı tarafa düşmanlık getirmektedir. Yani düşmanlık dediğimiz şeyin aslında da sevgi yatmaktadır. Yalnız yanlış yönlendirilmiş sevginin neticesinde bize düşmanlık oluşmaktadır. Ama doğru yönlendirilmiş sevginin neticesi de sevgi-i ala olmaktadır. 

Hakk’ın kendi Zat’ına olan hubbu iledir yani sevgisi iledir. Herhangi birinin bir kimseye muhabbeti varsa o sevgi muhakkak Hakk’ın sıfatından sevgi sıfatından Hubbi sıfatından gelen bir sevgi olduğu için bu yerde de Hakk kendi kendini sevmiş olur. Yani bir zuhurundan bir başka bir zuhurundan bir başka türlü ama asılları bir olduğundan sevgide muhabbette birleşmiş olur. İşte bu şekilde hayata bakan kimsenin kimse ile düşmanlığı kalmaz. Çünkü muhabbeti sari olur, düşmanını bile sever, Hz Ali Efendimiz; “çevrenle öyle güzel geçin ki, etrafına sevgi dağıt ki öldükten sonra düşmanların bile arkandan ağlasın” demiş. Ve fazla arzu dahi ayrılıktan münbaisdir. Eğer küll ile cüz' arasında ayrılık vâki' olmasa idi. külliyyet ve cûz'iyyet sıfatları zahir olmaz yani bu âleme gelemezdi ayrılık vasfı olmasaydı ve küllün cüz'üne muhabbeti ve fazla arzusu husule gelmez idi. Yani cüzün küle muhabbeti ortaya gelmezdi. Yani bu âlemde ayrılık gayrılık olmasaydı bu âlemlerde hiçbirimiz hiçbir kimseye bu muhabbetleri tadamazdık.

İslam bilindiği gibi zahir ve batın olmak üzere iki şekilde hükmünü yürütmektedir, zahir olan bedenimiz ile ilgili fıkıhi bilgiler, batın olan ise hakikatimizle ve Cenab-ı Hakk’ın hakikati ile ilgili mevzulardır. Bu mevzuları bilemiyor isek peygamber efendimizi sadece sureti itibariyle tanıyor oluruz. Yani Mekke, Medine’de yaşamış bir peygamber olarak iyi bir insan olarak bilmiş oluruz. Ancak peygamberimizin bir de Hakikat-ı Muhammedi diye bizlere bildirilen yönü vardır ki وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 ve benzeri ifadelerle bizlere bildirilen âlemlere rahmet olan Hakikat-ı Muhammediye mertebesi vardır, işte bu mevzular Hakikat-ı Muhammedi’yeyi anlatmaktadır. Gerçekten de yazanlar da şerh edenler de bastıranlar da büyük hizmet yapmışlar, Allah onların hepsinden razı olsun bizlerde hep birlikte onlardan istifade etmeye çalışalım. İmdi (S.a.v.) bu hadîs-i şerifi ile Hakk'ın bu neş'et-i unsuriyye hakkında "Ben Âdem'e ruhumdan nefh ettim" وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29) kavlinde mündemiç olan nefs-i emri izhâr buyurdu. Yani Cenab-ı Hakk’ın insana olan muhabbetinden kendi varlığında kendi la taayyün mertebesinde iken bunları zuhura getirmek istedi ve bütün âlemleri halk etti, kendi muhabbetinden ve en çok muhabbetinin zuhur edeceği yer de insanı Âdem ismi ile hayatiyetini başlatarak bizleri de O’nun neslinden devamımızı sağladı ve devam edecek. İşte burada وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى “ben âdeme ruhumdan nefh ettim” bu kadar muhabbetli bir hadisedir. Cenab-ı Hakk külden cüze ve zuhura çıkması ve küllün de cüze olan muhabbeti وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى hakikatini bizlere kazandırmış olmaktadır. “ruhumdan nefh ettim” bir gün imam-ı Gazali’ye bazı gençler gelmişler, demişler ki; efendim bize ruhtan bahseder misin söylediği söz şudur, “kendilerinde kabiliyet gördüğümden onlara ruhtan bahsettim” diyor ve bu hususta herhalde o sohbette olacak ki onunla وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى hakkında biraz çekişmeye başlamış, olur mu bu şekilde diye, O da devam ederek diyor ki, “ey niza eden kişi bu Cenab-ı Hakk’ın “ben ona ruhumdan üfledim” sözü kinayedir aslında yani bir tanıtmadır, ruh onun gayrı mıdır ki, yani üfledim sözü bile fazladır.” O zaman ne olacaktır, “ben orada mevcudum” manasınadır yani küllün cüzü olarak. Ancak kül cüzden ayrıldı da parçalandı mı, ayrı bir hale geldi mi, hayır, cüz gene kül ile bütündür, ama cüzlük şahsiyetini kazanmış olarak bütün, çünkü cüzün külden ayrılması bu âlemde mümkün değildir. 

Yani hiçbir şeyin bir başka yere gitmesi mümkün değildir, çünkü tek âlem vardır, tek âlemin içinde her şey var, onun dışında da başka bir şey yoktur. Ancak kevn olması yani zuhura gelmesi hasebiyle cüzün külden ayrılması kimlik kazanması olduğundan buna gayrı diyoruz. Hakikati itibariyle aynı zuhuru itibariyle gayrıdır. İşte biz de hakikatimiz itibariyle Hakk’ın aynından başka bir şey değiliz. Ama zuhurumuz, gayriyetimiz cüz’iliğimiz yönüyle ayrıyız. Ancak bu insanda bir başka özellik var, idrak ettiği zaman kendi cüz’iyetinin ve gayriyetinin dahi Hakk’ın varlığında olduğunu idrak ettiği zaman o halde zahiren de batınen de Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlamış olur. Ama bu sadece insana has bir haslettir. 

Böylece de bu seyr-i sulukun devamı olan ve tamamı olan fenafillah ve bakabillah hükümlerini ortaya getirdiğinden yaşantısını ortaya getirdiğinden ikinci seyirin tamamlanması ve sonra Cenab-ı Hakk tekrar onu görevli olarak üçüncü seyirine göndermesi. Bu sadece insanlarda olan bir özelliktir. وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 kavlinde içinde mevcut olan nefs-i emri ıshar buyurdu. Yani insanın varlığında Cenab-ı Hakk nefa-ı İlahiyesini vermesi suretiyle nefsul emrde yani o işte ortaya koydu ıshar etti. Ve bu kavilde bu sözde mündemiç olan nefs-i emr dahi budur ki, yani nefs-i emr tabiri budur ki: Allah Teâlâ ken­di rüh-i küllisinden insana nefh etmekle, rüh-i insanî rûh-i küllî-i ilâhîden cüz' gibi oldu. Her birerlerimizde mevcut olan ruh ruh-u külli İlahide yani ilahi külli cüzden ilahi külli ruhtan bir cüz gibi oldu. Binâenaleyh insânın kesif sureti mütekayyid ve müteayyin olan yani orada kayıtlı ve tayin edilmiş olan Hakk-ı latifin, insana meyli ve iştiyakı, küllün cüz'üne meyli ve iştiyakı, fazla arzusu gibidir.

Hak insana kendi ruhundan nefh ettikten sonra, insânın suretinde zuhuru ve taayyunü hasebiyle kendi nefsini insanın likasına yani insan ile buluşmasına şiddet-i şevk ile vasf eyledi. Şu halde onun insana fazla arzusu kendi nefsine arzusu demek olur. Nasıl ki Âdem’in Havva’ya iştiyakı peygamberimizin kendi eşlerine olan iştiyakı kendi nefsine olan iştiyakı demek olur. Çünkü insan denen varlığı kendi nefsinden halk etti. Burada nefisten kasıt tarikatlarda belirtilen emmare levame nefsi değildir, nefs-i hakikidir. Nefs denilen şeyi tarif ederlerken nefs o şeyin aslıdır, hakikatidir diye tarif etmişlerdir. Böyle olunca Allah Teâlâ kendisine müştak olanlar hakkında buyurdu ki: "Ey Dâvûd, benim dahi onlara iştiyakım pek şedîddir.” Ya'nî Allah Teâlâ'ya arzu gösterilen olanların fazla arzusundan Allah Teâlâ'nın onlara olan arzusu daha şiddetlidir.

Eğer "Hak Teâlâ her şeyde hâzır ve her şeyi müşâhid olduğu halde O'nun müştakına iştiyakı ne ma'nâya gelir?" denilecek olursa, Hakk'nı müştakına olan şevki ve iştiyakı likâ-ı hastır cevâbı verilir. Yani has bir mülakidir, hususi bir mülakidir cevabı verilir. Çünkü Hak, müştakının vücûdun­da müteayyindir. Yani sevdiği varlığın varlığında zaten kendisi vardır. Ve bu taayyün, tayin edilmiş, programlanmış, sınırları çizilmiş beden arada mülaki olmaya, birleşmeye perdedir. Yani bu bedenimiz Hakk’a mülaki olmaya perdedir. Ölüm ile ortadan kalkmadıkça eksiksiz kavuşma hâsıl olmaz. Her ne kadar ölmeden evvel ölünüz diye bir hakikat var ise de bu ilmi manada bir ölüm olduğundan tasavvuri ve ilmi manada eğitim manasında bir ölüm olduğundan ama daha henüz vücud-u beşeri ortada olduğundan mutlak lika hükmünde olmaz. Yani ölmeden evvel ölünüz hadisinde belirtilen “mevt” mutlak mevt gibi yani Azrail (as) ın gelipte bedenden ayırdığı gibi olmaz. 

Meselâ su donup buz şeklinde zahir olur. Buzun katı yapısı erimedikçe onda mahbüs olan su, vech-i etemm üzere denize kavuşamaz. Buzu deryaya atsak bile buz belirli bir süre gene buzdur, su olup deryaya karışmaz. Ama ısı alarak erir ve kendi aslına ermiş olur, o zaman su ile su olarak birleşmiş olur. Daha evvel buz şeklinde atıldığında ayrıdır. Her ne kadar batında yani hakikatinde su var ise de ama terkib alması dolayısıyla donmasından ötürü o zaman ayrı, ne zaman buzluğu gider o zaman mülaki olur. İşte bizim de buz olan bu kaba olan katı olan cisim olan varlığımız ortadan kalkmadıkça mutlak lika lika-ı ilahi mülaki buluşma mümkün değildir. Ancak bu hadise de eğitimini alan kimseler içindir. Bunlardan gaflette olan kimse bunlardan hiç haberi olmaz. 

Neden çünkü baştan itibaren Allah ayrı kendi gayrı olduğunu bilir. Tenzih itikadıyla Allah yukarılarda düşünen ve o kanaatte olan kimsenin Allah’ı teşbihe indirmesi teşbih itikadıyla anlaması mümkün olmaz. Ebedi olarak Cenab-ı Hakk’la birleşmesi mümkün olmaz. Burada kim lika mülaki eğitimini alırsa ancak onlar ahirette buluşurlar. Hatta daha bu dünyada meseleyi anlarlar, ama ahirete gidince de mutlak lika-ı ilahi ile buluşurlar. Onların yerleri de ayrı olacak zaten. Binâenaleyh bi'l-farz suyun buza iştiyakı, kendi nefsine iştiyakıdır. Yani su ister ki ben buz olayım o zaman kendi nefsinedir bu muhabbeti, iştiyakı. Zira Resul (a.s.) Deccâl'den bahis olan hadîs-i şerifinde "Sizden biriniz ölmedikçe Rabb'ini müşahede etmez" buyurdu. 

Şu halde abd mevt vaktinde hâsıl olan likâ-i hâssa müştak, arzu gösterilen olmak lâzımdır. Yani ölümü şiddetle istemesi lazımdır. Tâ ki Hak onun arzusundan daha şedîd bir arzu ile ona arzu gösterilen olsun. Yani kul ölüm anında rabbına olan iştiyakı olsun ki rabbı da ona daha fazlasıyla müştak olsun. Ve mevt hadd-i zâtında tabîat perdesinin ve beden-i kesîf bedenin hükümlerinin kalkmasından ibaret olan bir hâl olduğu cihetle bu likâ-i hâs, hem "mevt-i iradî" ve hem de mevt-i tabiîye şâmildir, denilmiştir. Lika-i has yani kulun rabbıyla mutlak buluşması hem mevt-i iradi, yani isteyerek ölmesi, “ölmeden evvel ölünüz” hükmüyle irade ettiği ölümdür. Yani kişinin kendi iradesiyle nefsini eğitmesiyle nefsinin üzerinde hükümsüz kalmasıyla bütün hükmün aklına ve gönlüne geçmesiyle yani kişinin vücut mülkünde vücut şehrinde arzında bütün kontrol onun aklına ve ilmine iradesine geçtiği zaman o nefsinden ölmüş olur. Hem de mevt-i tabiyye şamildir, tabii ölümü de içine almıştır bu husus. Yani Hakk’a müştak olması Hakk’ın da kendine müştak olmasıdır. 

Fakat mevt-i iradîde yani kişinin iradesi ile ölmeden evvel ölme hususuna bu beden-i kesifin hükmü zâil olsa bile, yani bu beden o kişinin üzerinde hükmünü kayıp etse bile yani bedeni ile yaşamasa beden duygularını hükümsüz bırakarak yaşamış olsa bile taayyün mevcüd olduğu cihetle, yani bedenin varlığı mevcut olduğu cihetle mevt-i tabîî gibi değildir. Yani mevt-i iradi mevt-i tabii değildir. 

Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin maraz-i mevtlerinde yani ölüm hastalığı kendisine geldiği zaman Şeyh-i kebîr Sadreddîn Konevî (k.s.) hazretleri onların ıyâdetlerini teşrif edip yani ziyaretine gelir, ve “şefakellahu şefaen acilen” Allah sana acil şifalar versin buyurmasıyla, Hz. Pîr-i destigîr: Hz Mevlana bundan sonra cevaben “feşefakellah” sizin olsun demiş. Yani Allah’ın şifası sizin olsun demiş. 

"Bundan sonra sizin olsun. Aşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlekten ziyâde birşey kalmamıştır. İstemez misiniz ki nûr, Nûr'a vâsıl olsun?" buyurmuşlardır. Yani bana şifa dileme o sizin olsun, buyurmuştur. Demek ki iradeye dair ölüm de, bu vücûd-i müteayyin, kıldan bir gömlek derecesinde bir hicâb oluyor, tabi ölümde ise bu gömlek dahi kalmıyor. Yani mevt-i iradide bu gömlek daha var, kıldan bile ince olsa yani bir perde var, daha henüz, neden çünkü bunun acıları ızdırapları var, ağrıları var, insanın kafasını meşkul eder, yani daha benlik üzeredir, ama ne zaman ki bu gömlek çıkıyor, üstten o zaman tamamen lika-ı has mutlak oluyor. 

Beyt: Hulle-i cennet olursa çekeyim çâk edeyim Dem-i vuslatta bana hâil ola pîrehenim. Yani bana perde bir gömlek yani dem-i vuslatta bana perde olan şu gömleğimdir, demiş.[32] “ İz- -T-B- ”

----------------

يَا نِسَاء النَّبِيِّ مَن يَأْتِ مِنكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُّبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا {الأحزاب/30}

(33/30) “Yâ nisâe-nnebiyyi men ye/ti minkunne bifâhişetin mubeyyinetin yudâ’af lehâ-l’azâbu di’feyn(i) ve kâne zâlike ala(A)llâhi yesîrâ(n)”

(33/30) Ey Peygamber’in hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, onun cezası iki kat verilir. Bu, Allah’a göre kolaydır. 

---------------- 

وَمَن يَقْنُتْ مِنكُنَّ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُّؤْتِهَا أَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ وَأَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَرِيمًا {الأحزاب/31}

(33/31) “Vemen yaknut minkunne li(A)llâhi ve rasûlihi veta’mel sâlihan nu/tihâ ecrahâ merrateyni ve a’tednâ lehâ rizkan kerîmâ(n)”

(33/31) İçinizden kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder ve salih bir amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz, ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır. 

----------------

يَا نِسَاء النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِّنَ النِّسَاء إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَّعْرُوفًا {الأحزاب/32}

(33/32) “Yâ nisâe-nnebiyyi lestunne keehadin mine-nnisâ-/(i) ini-ttekaytunne felâ tahda’ne bilkavli feyatme’a-llezî fî kalbihi meradun vekulne kavlen ma’rûfâ(n)” Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin. (33/32)

----------------

وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا {الأحزاب/33}

(33/33) “Vekarne fî buyûtikunne velâ teberracne teberruce-lcâhiliyyeti-l-ûlâ(s) ve akimne-ssalâte ve âtîne-zzekâte ve ati’na(A)llâhe ve rasûleh(u) innemâ yurîdu(A)llâhu liyuzhibe ankumu-rricse ehle-lbeyti veyutahhirakum tathîrâ(n)”

(33/33) Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 

----------------

Bir bakıma Efendimiz (s.a.v.) hanımlarına olan hitabın bizlere örmek olmaları bakımından ümmeti olarak bizlerinde nefislerimizin payları vardır. 

Evlerde oturmak beden evi ve gönül evinde oturmaktır. Burada bahsedilen kişinin gönül evinde oturmasındadır. “Nefsini bilen Rabbini bilir” irfaniyetiyle gönül evinizde oturunuz. Cahiliyye dönemindeki gibi açılıp saçılmak nefsin istekleri doğrultusunda hayali ve vehimi açıklık kast edilmektedir. Takva örtünüzü-elbisesini üzerenizden çıkarmayınız. Evde namaz kılınması Rububiyet-tarikat mertebesi itibari ile kılınan namazdır. Esmâ-i ilahiyye ilminden elde ettiğiniz kazancı ihtiyaç sahiplerine veriniz. Resül Alalh’tan hariç tutulamayacağından risalet mertebesine itaat Allah’a ve uluhiyet mertebesine itaattır. Peygamber s.a.v. in ev halkı ehl-i beyti dir. Kim ki risalet mertebesinin ehli ise ma’nâ peygamberin ehl-i beytidir. Allah sizin varlık günahından arınarak, kendinizi tenzih etmenizi istiyor. (Murat Derûni)

----------------

وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلَى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ وَالْحِكْمَةِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا {الأحزاب/34}

(33/34) “Vezkurne mâ yutlâ fî buyûtikunne min âyâti(A)llâhi velhikme(ti) inna(A)llâhe kâne latîfen habîrâ(n)”

(33/34) Siz evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır. 

----------------

 Gönül evinde okunan Kûrân-ı Zâtın işaretleri olan vahiy ve ilhamı ve ilm-i ledün yani alt ve üst yönden gelen ilmi hatırlayın. Allah latîftir, halimdir. (Murat Derûni) EL-LÂTİF[33]

 Ebedi olarak mahcubiyette ve hüsranda kalmamaları için kullarına günahlarını unutturucu, kendi letafetine çekici demektir. Yapılan kabahatleri unutmak, kabahat sahibine de unutturmak ve bunun için bir de onu taltif etmek büyük meseledir. Onun için öfkelendiğiniz zaman ayakta iseniz oturun, oturduğunuz yerde kızmış iseniz yatın, öfke çabuk geçer derler.

Hikâye edilir:

Birgün Harun Reşit'in bir misafiri gelmiş, cariyelerinden güzel bir kıza yemek hazırlamasını emretmiş, kız yemeği bir altın tepsi içerisine koymuş, salondan girerken ayağı bir şeye takılıp düşmüş, tepsideki yemekler bir tarafa, kendi bîr tarafa… Tabiî çok mahcup olun misafir, kızı bu müşkül durumdan kurtarmak için Kûr'ân-ı Kerîm'den bir âyet hatırına gelir: "Öfkeni zabt et” Rengi kızaran, ne yapacağını-şaşıran Harun Reşit de ikinci cümleyi söyler: "Halktan zuhur eden kabahatleri affet," Kız da okumuş bilmiş bir kız imiş, bir taraftan kırılan tabakları toplar, diğer taraftan da üçüncü cümleyi söyleyerek ifadeyi tamamlar:

"Cenab-ı Allah muhsin kullarını sever." Harun Reşit'in bu cevap hoşuna gider, ihsanda bulunur, kızı esirlikten azat eder. Saray adamlarından birisi ile evlendirir. İşte Cenâb-ı Hakk'tan ne isterseniz isteyiniz, onun hayırlı olmasını söylemeyi unutmayınız. Hakk'ın muhtelif tecellileri vardır. Kahır yüzünde lütuf görüldüğü gibi; lütuf zannedersiniz arkasında kahır ve şer çıkar. Onun için istemekte de ihtirasa kapılmayın. İtidalden ayrılmayın. Meselâ: Yemek hususunda bile midenizin üçte biri yemek, üçte biri su ile dolduktan sonra üçte biri de boş kalmalı ki mide hastalığı görmeyesiniz, midenizi dinçliğinden gaip etmeyesiniz.[34] 

LÂTİF' tir bir ismi sureti yok, Gönül böyleyi diler hele bak, Cümleyi bu hale erdire Hak, Lâtife erdiren LÂTİF'tir ancak.[35]

EL-HABİR[36] 

Gizli şeyleri haber alan ve haber veren demektir. Görülmez fakat kendisi herşeyi görür ve işitir. Her yerde hâzır ve nazırdır. Onun en gizli şeylerden haberdar olmaması kabil midir?

Haber vermesine gelince; Kûr'ân-ı Kerîm'inde birçok sırlar söz olarak satırlara dökülmüştür. Herkes onu idraki kadar anlar, bir çeşit ma’nâ verir. Âlimler yüzücülüğü, dalıcılığı nîsbetinde o zamanın derinlerine nüfuz eder. İnşaallah "Vecizeler" namındaki kitapta da muvaffak olursak, geniş izahlarda bulunmak istiyoruz.[37]

Ne garip haldir ki kavun, karpuz, patates gibi birçok yiyeceklerin içine nüfuz etmek için kabuklarını soyarız. İslâm dininin içini, mahremiyetini gizlemeyi düşünmeyiz. Dünyaya ait cüzi bir ilmi kâfi sanırız.[38] 

HABİYR' dir her şeyden mutlak haberdar, Bizede bir şeyler haber vere yar, Gafletten kurtulup eylemeli kâr, Gerçeği bildiren HABİYR'dir ancak.[39]

----------------

إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا {الأحزاب/35}

(33/35) “İnne-lmuslimîne velmuslimâti velmu/minîne velmu/minâti velkânitîne velkânitâti ve-ssâdikîne ve-ssâdikâti ve-ssâbirîne ve-ssâbirâti velhâşi’îne velḣâşi’âti velmutesaddikîne velmutesa-ddikâti ve-ssâ-imîne ve-ssâ-imâti velhâfizîne furûce-hum velhâfizâti ve-zzâkirîna(A)llâhe kesîran ve-zzâkirâti e’adda(A)llâhu lehum magfiraten veecran azîmâ(n)”

(33/35) Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. 

----------------

Teslim olan akıl ve nefis, inanan akıl ve nefis, itaat eden akıl ve nefis, tasdik eden akıl ve nefis, esmâ-i ilâhiyye birleyen akıl ve nefis (sabır son esmâdır), Uluhiyet mertebesine muhabbet duyan akıl ve nefis, kendi varlığını vazgeçen akıl ve nefis, Naz makamında olan akıl ve nefis, varlıklarına hakk’tan başkasının girmesine izin vermeyen akıl ve nefis, Uluhiyet-İlahlik mertebesini bir an unutmayan akıl ve nefis için Allah hususi rahmet ve büyük bir ecir hazırlamıştır. (Murat Derûni)

----------------

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا {الأحزاب/36}

(33/36) “Vemâ kâne limu/minin velâ mu/minetin iżâ kada(A)llâhu verasûluhu emran en yekûne lehumu-lhiyeratu min emrihim vemen ya’si(A)llâhe verasûlehu fekad dalle dalâlen mubînâ(n)”

(33/36) Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır. 

----------------

Allah ve Resülü genel ma’nâ da bir iş için hüküm verdiği zaman inanan erkekler ve kadınların bu konuda tercihleri olmadığı gibi, Birimsel ma’nâ da uluhiyet ve risalet mertebesi yani Akl-ı küll ve nefsi küllden bir emir gelmişse, birimsel akıl ve nefsin tercihleri bir kenara bırakılmalı ve unutulmalıdır. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا {الأحزاب/37}

(33/37) “Ve-iz tekûlu lillezî en’ama(A)llâhu aleyhi veen’amte aleyhi emsik aleyke zevceke vetteki(A)llâhe vetuhfî fî nefsike ma(A)llâhu mubdîhi vetahşâ-nnâse va(A)llâhu ehakku en tahşâh(u) felemmâ kadâ zeydun minhâ vataran zevvecnâkehâ likey lâ yekûne alâ-lmu/minîne haracun fî ezvâci ed’iyâ-ihim izâ kadav minhunne vatarâ(an) vekâne emru(A)llâhi mef’ûlâ(n)”

(33/37) Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir. 

----------------

(İbn Kesîr, VI, 420; İbnü’l-Arabî, III, 1542 vd.). Kur’an metnine, sahih rivayetlere ve genel ilkelere göre tesbit edildiğinde olayın gerçek öyküsü şöyledir: Zeyneb Hz. Peygamber’le evlenmeyi arzu ediyordu, mehir bile istemeksizin onun eşi olmayı teklif etmişti. Yakın akraba oldukları için örtünme emri gelmeden önce Peygamberimiz Zeyneb’i sık sık görüyor ve onu yakından tanıyordu, bu teklifi kabul etmedi. Aradan zaman geçmiş, yukarıda sözü edilen sosyal değişimin perçinlenmesine sıra gelmişti. Bu uygulama için uygun bir örnek olarak Zeyneb, pek de istekli olmamakla beraber, Resûlullah’ın tebliğ ettiği emre uydu, köle olarak Hz. Peygamber’e verildiği halde onun ve Allah’ın müstesna lutuflarına mazhar olan Zeyd ile evlendi. 

Bu evlilik bir yıldan biraz fazla sürdü. Sosyal değerler ve örfe dayalı duygular kısa zamanda değişmediği için Zeyneb kocasını küçük görüyor, ona karşı sert ve kırıcı davranıyordu. Zeyd’in de aklından onu boşamak geçiyor, fakat kendilerini Peygamber evlendirdiği için bunu yapamıyordu. Çok geçmeden Zeyd, boşama niyetini açmak üzere Hz. Peygamber’e geldi, Zeyneb’den şikâyette bulundu, boşamak istediğini açıkladı. Hz. Peygamber, âyette işaret edilen şahsî duygusuna göre değil, genel, objektif hukuk ve ahlâk kurallarına göre davranarak, bu arada halkın, özellikle münafıkların, “evlâtlığın boşadığı eş ile evlenme” konusunu kötüye kullanıp dedikodu yapmalarından da çekinerek Zeyd’e, eşini boşamamasını tavsiye etti. Buna rağmen Zeyd eşini boşadı. Dul kalan Zeyneb, önemli bir inkılâbın yerleşmesinde fedakârca rol aldığı için ödüllendirilmeyi hak etmişti. Allah ona dünyada bu ödülü, peygamber eşi olma şerefine nâil kılarak vermeyi murat etti. Muradını Peygamber’ine bildirdi, o da isteneni yerine getirdi.

----------------

 مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا {الأحزاب/38}

(33/38) “Mâ kâne alâ-nnebiyyi min haracin fîmâ ferada(A)llâhu leh(u) sunneta(A)llâhi fî-llezîne halev min kablu vekâne emru(A)llâhi kaderan makdûrâ(n)”

(33/38) Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür. 

----------------

Mesnevi-i Şerifte “Bir yabancının şeyhe ta’n etmesi ve şeyhin müridinin ona cevap vermesi” ile ilgili beyitlere bakalım;

3292. O biri bir şeyhe töhmet koydu, dedi ki: "O kötüdür ve doğru yolda değildir." Yabancı bir kimse bir şeyhi kabâhatli addedip dedi ki: “O şeyh fenâ bir adamdır ve efâli ve harekâtı şeriat dâiresinde değildir.”

3293. "Şarap içicidir ve mürâî ve habistir; mürîdlere nerede yardımcı olur!"

3294. O biri ona dedi: "Edebe akıl tut! Büyüklere böyle zan akıl olmaz!"

“Hıred”, hâ’nın kesri ve râ’nın fethiyle, akıl ma’nâsınadır. Burada zarûret-i vezin için râ’nın sükûnuyladır. Hind nüshalannda “hıred” yerine “hord” vâki’dir, “Lâyık” ma’nâsınadır. Bu sûrette ma’nâ, “Böyle zan büyüklere lâyık olmaz!” demek olur. Ya’ni, “O şeyhe i’tirâz eden yabancı kimseye, şeyhin müridi dedi ki: ‘Ma’nâ âleminin büyüklerine karşı böyle sû’-i zan lâyık olmaz ve kâr-ı akıl değildir.’”

3295. "Ondan uzak ve onun evsâfından uzaktır ki, onun sâfı bir selden bulanık olsun!"

“Senin söylediğin fenâlıklar şeyhin zâtından uzak ve onun evsâf-ı cemilesinden uzaktır ki, onun sâf olan ruhunu ve kalbini bir hatâ ve ma’siyet se¬li bulanık ve zulmânî bir hâle getirsin!”

3296. “Ehl-i Uiak üzerine böyle bühtan koyma. Zîrâ bu senin hayâlindir, yaprağı çevir!"

“Ehl-i Hakk’ı ehl-i nefse kıyâs edip, böyle iftirâ etme. Zîrâ senin bu söylediğin sözler kendi hayâlindir. Eğer onlardan zâhir gözüyle muhâlif-i Şer’ görünen bir hâl sudürunu görürsen, o hâlin zâhirine bakma; kitâb-ı vücûdun zâhir yaprağını çevir de bâtınına bak!” Nite (kim) Hızır (a.s.) zâhirde bir vech-i şer’i yok iken, çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi ve onları bâtında emr-i ilâhî ile yaptı, hazz-ı nefsi ile yapmadı.

3297. Bu olmaz. Ve eğer olursa, ey toprak kuşu, Kulzum Denizi'ne murdarlıktan ne korku vardır!"

“Kulzüm”, deniz ma’nâsınadır. Ve Bahr-i Ahmer’e de Bahr-i Kulzüm derler. Ya’ni, “Şeyhin şarap içmesi vâki’ olmaz. Ve eğer böyle bir hâl vâki’ olursa bile, ey rûhu cismâniyyet içinde uçan kimse, Bahr-i Ahmer’in içine biraz şarap dökülse veyâ başka bir pislik atılsa, o denizin mülevves olmasından korkulur mu?" Ma’lûm olsun ki, mü’minler sûret-i umûmiyyede üç sınıf üzerinedir:

Birisi gaflet-i kâmile ashâbı olup, cismâniyyet ve nefsâniyyette müstağrak olanlardır. Bu hâle “kable’l-cem’ fark” derler. Bu tâife, şürb-i hamr ve şâire gibi ma’siyetleri, hazz-ı nefislerine binâen icrâ ederler. Bunların envâ’ı vardır ki, kimi bu ma’siyette musırr olup, tövbe etmek aklına gelmez. Ve kimisi zuhûr-ı ma’siyet akabinde tövbe edip, bu tövbesinde sâbit kalamaz, tekrâr o ma’siyeti irtikâb eder.'Ve kimi tövbe eder ve bu tövbesinde sâbit kalır. Bu sınıf ehl-i îmânın avâmıdır ve ehl-i hicâbdır.

İkincisi, “farktan sonra cem‘” hâlinde bulunan meczûblardır. Bunlar zikr-i Hak'ta müstağrak ve meslûbü’l-akldırlar. Bunlann bir kısmını Hak Teâlâ ahkâm-ı şeriata muhalefetten mahfûz tutar ba’zılannı da tutmaz, binâenaleyh bunların arasında gece ve gündüz bâde-i sûrîden mest olanlar bulunur. Bunlar bu hallerinde ma’zûrdurlar. Ve bunlardan havârık-ı âdât zuhûr etmiş olsa da iktidâya yaramaz.

Üçüncüsü, “cem'den sonra fark" hâlinde bulunan kâmillerdir ki, bunlar makam-ı irşâdda ve halkın muktedâ-bihi olduklanndan, Hak onlan ma’siyetten mahfuz tutar. Ancak, ahyânen muhtelif esbâb ve hikmete mebnî zâhir-i şer’a muhâlif ef âl dahi zuhûr edenleri bulunur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fi İslâhı Memleketi’l-Însâniyye ismindeki eser-i âlilerinin dokuzuncu bâbında “kâtib” bahsinde şöyle buyururlar:

“Ba’dehû kâtib imâmın adline ve onun evsâf-ı hasene-i şerîfesine ve makâm-ı münîfıne şürû’ eyler ve ona terğıb eder. Ba’dehû gerek mergûb olan haber olsun ve gerek bunun gayri olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû Yezîd’e, ‘Ârif isyân eder mi?’ denildi; (Ahzâb. 33/38) buyurdu.” Şerh: “Ba’dehû kâtib, imâm olan rûhun memleket-i insâniyyedeki adlini ve evsâf-ı hasene ve şerîfesini ve onun makamı olan “illiyyîn”i beyân eder. Ve ondan sonra onun hâzıra ve bâdiyesini ya’ni kalbini ve a’zâsını imâm cânibine teveccühe ve makamı olan “âlem-i illiyyîn”e tergîb eder. Ondan sonra da abdin ayn-ı sâbitesi ve hakikati iktizâsı üzere, mergûb olan hayırdan ve onun gayrı mezmûm olan şerden, her ne emrolunmuş ise onu zikreder. Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerine, ‘Ârif isyan eder mi?’ diye sordular; (Ahzâb, 33/38) âyetinin kırâatıyla cevap verdi.” Ubeydullâh Ahrâr hazretleri Risâle-i Vâlidiyye'lerinde şöyle buyururlar “Şeyh-i Ekber ba’zı musannafâtında yazmışlardır ki, erbâb-ı keşfin ba’zılarına mâ-fî’l-isti’dâd münkeşif olup, kendi isti’dâdlannda ma’siyet sudûr edeceğini görürler. Evliyâya göre “ismet” şart olmayıp, hükm-i [“Kazâ ve takdir olunan geri çevrilemez”] vâki’ olacağından, zulmet-i isyânın şühûdundan ve onun hicabından meşgül olurlar. Tövbe ve istiğfarın o zulmetin mâhî- si oldu-ğunu yakınen bildiklerinden, tövbe ve istiğfâr ile o zulmeti izâle etmek için o sûretin hemen vuküunu arzû ederler ve o ma’siy eti mürtekib olurlar.” Şeyh Rükneddîn Alâuddevle hazretleri “Bu söz insanı cür’etkâr kılar. Ahvâlini hıf-zeden ve kendilerini teşvişten sıyânet eden kimselere bu sim izhâr etmek câiz değildir” diye i’tirâz etmiştir Şimdi bu izâhâta nazaran, ârifin zellâtı ile âmmenin zellâtı arasında fark-ı azîm vardır. Ârifin zellâtı basîret iledir ve onu hükm-i kader ile işler. Ya’ni hükm-i ilâhî yerine gelsin diye yapar, hazz-ı nefsânî ile işlemez ve zuhûrundan sonra da tövbe ve istiğfâr eder. Ve bu istiğfar onun derecesinin yük-selmesine sebep olur. Avâmın zellâtı ise hazz-ı nefsânî hükmüyledir.[40]

----------------

الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللَّهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا {الأحزاب/39}

(33/39) “Ellezîne yubelligûne risâlâti(A)llâhi veyahşevnehu velâ yahşevne ehaden illa(A)llâh(e) vekefâ bi(A)llâhi hasîbâ(n)”

(33/39) Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter. 

----------------

Daha önce gelip geçen risalet mertebeleri, ef’âl, esmâ, sıfât mertebesinin peygamberleridir. 

VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir. 

Daha önce gelen peygamberler ise ef’âl, esmâ, sıfât mertebeleri bilgilerini tebliğ etmişlerdir. Ve Tevhid inancıyla bir olan Allah’tan çekinmişlerdir. (Murat Derûni) Hasib; Ameller dahil her şeyi hesab edici demektir.

Bütün insanların ömürleri boyunca işledikleri iyi ve kötü işlerin yekûnunun muvazenesini hatasız yapmak kudretine sahip olan rabb’ül âlemin hazretleridir.[41] 

----------------

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا {الأحزاب/40}

(33/40) “Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum velâkin rasûla(A)llâhi vehâteme-nnebiyyîn(e) vekâna(A)llâhu bikulli şey-in alîmâ(n)”

(33/40) Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. 

----------------

“Biz seni göndermedik.” (21-Enbiya-107) Ama zahirde tefsirlere baktığımızda “Biz seni göndermedik” hükmünü göremiyoruz, sadece, ”Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye görüyoruz. Ancak, Âyet-i kerime “göndermedik” diyor, biz tefsirlere baktığımız zaman sadece, “Âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye geçiyor. Yarısı alınıyor. Neden? Belki yukarıda bahsedilen mertebeden haberleri yok olabilir. Sadece görüneni söylüyor olabilirler. Âyet-i Kerîmenin bâtınına bakmıyorlar. Belki de okuyanların akıllarını karıştırmak istemediklerinden olabilir. Çünkü bu halin anlaşılması oldukça zor bir meseledir. Gelecek sayfalarda belirtilen üç özellikten ikincisi âlemlere rahmet olarak gönderilen bütün âlemde geçerli olan Hakikat-i Muhammedî rûhu’dur.

Ne kadar açık, bakın, “Sen varsın ama daha henüz göndermedik” zuhur ve tecelli sırası gelmedi. Ne zaman gönderdik? Vakti geldiği zaman. Bakın, durduğu yerde boşu boşuna bu âleme göndermedik. Gezesin tozasın diye değil. Âlemlere rahmet olması için. İşte âlemlere rahmet olması, Cenâb-ı Hakk’ın bir başka özelliğidir. Allah’ın bu âlemdeki bütün varlıklara ilk rahmeti o dur. Rahmâniyyetinden onlara vücûd vermesidir. İşte bunun diğer ifadesi Rahmaniyet hakikati, Hakikat-i Muhammedîye ye büründüğü için, bütün âlemlere olan ilk rahmeti, rahmet-i Muhammedîyye’dir ki bu âyetin diğer ifadesiyle. “Âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Eğer gelmiş ise rahmet olarak gelmiştir. Bütün âlemlerdeki, rahmetin de, rûhların da babasıdır. Yani küldür. Küll’ün hakikatidir. “ İz- -T-B- ”

-------------------

Kûr’ân’da (Muhammed) kelimesi (4) yerde geç-mektedir. (3/14) (33/40) (47/2) (48/29) Görüldüğü gibi birincide (3) ve (14), ikincide (33) ve (40) üçüncüde toplam (13) dördüncüde ise ayrı ayrı toplandığında (12) ve (11) vardır. Bunlar dahi müthiş birer oluşumdur. Görüldüğü gibi bütün Hakikat-i Muhammedî sayısal değerleri toplanmıştır. (11-12-13-14-33 ve 40) tır. (40) ise Hz. Peygambere, Peygamberlik geldiği o kamâlâtın yaşıdır, diğerlerini ise tekrara lüzum yoktur. Muhammed Sûresi’nin sayısal değerleri (47/38) dir toplarsak, (47+38=85) tir ki, (8+5=13) o da (13) tür. 

İşte bu âyet-i kerîme’de belirtildiği üzere nasıl ki Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bir çocuğu olmaz ise (Ahzâb, 33/40) Âyet-i kerîmesinde “Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum” yâni “Muhammed (s.a.v.) sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır.” ifâdesiyle belirtildiği üzere Hakîkât-i Muhammedîyye’nin de bu şekilde sûbuti olarak bir çocuğu olmaz. 

Çünkü, Hakikat-i Muhammediyye “Rûhu-l A’zam”ın zuhuru. Hakikat-i İseviyye ise “Rûhu-l Kûds’in zuhurudur. “Rûhu-l A’zam” ise (ebul ervah-rûhların babası)dır. Bu yüzden Onun oğlu olmaz. “ İz- -T-B- ”

------------------- 

 NOT= İleride “Mâ kâne” nin izahı gelecektir. 

------------------- 

İşte biz de Hakikat-i Muhammediyyenin nokta zuhuru olan böyle bir peygamberin vârisleriyiz. Gerçekten bunun kıymetini bilemezsek yazık olur bizlere. Bu hususta bahsedilen özelliğin üçüncüsüdür. 

Birincisi, daha henüz ilim halinde olan gönderilmeyen, program halinde olan “Hakikat-i Muhammedî” dir. 

İkincisi, âlemlerin var edilip Hakikat-i Muhammedînin kevniyyeti olarak zuhur etmesi’dir. 

Üçüncüsü, ise Hakikat-i Muhammedî’nin nokta zuhur mahalli olan “Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin mübarek vücûd-ı şerifleridir. 

------------------- 

Ahzâb-33/40- (Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ.)

(33/40) “Muhammed (a.s), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah'ın Resûl'ü ve Nebîler'in hatemi'dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.”

------------------- 

Efendimiz hakkında belirtilen bu Âyet-i Kerîme bir bakıma, Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkında belirtilen İhlâs Sûresi hükmündedir. Ve kudsî bir seçilmişliğin ifadesidir, müthiş bir gerçek ve irfaniyet idrakidir. “ İz- -T-B- ”

------------------- 

NOT= Bu hususta Terzi Babamın (6 Peygamber 5 Îsâ (a.s.) kitabından faydalı olur düşüncesiyle, konuyla ilgili kısa bir bölüm aktaralım 

------------------- 

مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٌ سُبْحَانَهُ إِذَا

قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

(19/Meryem-35) “Mâ kâne lillâhi en yettehıze min veledin subhânehu, izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûnu.”

“Allah'ın bir (erkek) çocuk edinmesi olamaz. O, Sübhan'dır. Bir işin olmasına karar verdiği zaman, o takdirde sâdece ona “Ol!” der ve o, hemen olur.” 

------------------- 

İşte bu âyet-i kerîme’de belirtildiği üzere nasıl ki, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bir çocuğu olmaz ise (Ahzâb, 33/40) Âyet-i kerîmesinde “Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum” yâni “Muhammed (s.a.v.) sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır.” ifâdesiyle belirtildiği üzere Hakîkât-i Muhammedîyye’nin de bu şekilde sûbuti olarak bir çocuğu olmaz. 

Çünkü Hakikat-i Muhammediyye “Rûhu-l A’zam”ın zuhuru, Hakikat-i İseviyye ise “Rûhu-l Kûds’ün zuhurudur. “Rûhu-l A’zam” ise (ebu’l ervah-rûhların babası)dır. Bu yüzden Onun oğlu olmaz.

Cenâb-ı Hakk (c.c.) âlemleri zuhura getirmeyi düşünüp programını yaptığında bu oluşum, “Hakîkât-i Muhamme-dîyye” ismini aldı. Bu şekilde bir mertebede olup o genişlikte bir ihâtaya sâhip olan bir varlığın “çocuğu olması” diye bir kavram olmaz. “Hakîkât-i Muhammedîyye” zuhur ettikçe, en son nokta zuhuru olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) olarak dünyâda açığa çıktıktan sonra ancak onun fiziki çocuğu olur. 

Manevi babalık ise İbrâhîm (a.s.) mertebesinde başlamaktadır. İbrâhim (a.s.) halkın babasıdır.

Hz.Rasûlullah (s.a.v.) Hz.Âlî (r.a.) hakkında (Ebu’t Türâb) lâkabını kullanmıştır ki, gerçekten kendisi (toprak babası’dır) çünkü: (Ebu’l ervah) dan, yâni (Rûhların babası) olan Hz. Rasûlüllah’dan aldığı emânet-i ilâhîyyeyi, zâhirleri topraktan halkedilmiş zuhurlara naklederek, asıllarına ulaştırmak üzere Nefes-i Rahmânîyyeyi, onlara üflemesi neticesinde, topraktan (Rûh ve nûr) kemâlâtı ortaya getirerek onların hem, Rûh’ul Kûds’ leri hem de (toprak’ları)nın (baba) ları olmuş ve bu dünyâdan ayrıldıktan sonra da bu halini devam ettirmiştir. Halen de devam etmektedir. Bu hakîkâtin olacağını keşfeden Hz. Rasûlullah (s.a.v.) daha baştan ona (Ebu’t Türab) demiş ve (Kerremellahu veche) diye de lâkablandırılmıştır ki, her yönden kerem sâhibi ve Allah’ ın ona yüce ikramlarının olmasıdır. İkram’ın en büyüğü ise kendi hakîkâtinin, kişinin kendine ikrâm ve ihsân edilmesidir. 

Ol! Emrinden sonra kendisinde o kâbiliyyet olan şey hemen olur. Çünkü o kâbiliyyet olmasa Ol! Emri verilmez. Eğer verilmiş olsa o mahall’e haksızlık olur. Örneğin Tıp doktoruna “Mahkemeye gir avukatlık yap” şeklinde bir hükümde bulunmak ona haksızlık olur. “ İz- -T-B- ”

------------------- 

Yukarıda bahsedilen Ahzâb-33/40- (Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum,) Fussilet-41/6 (yûhâ ileyye) ye dayanmaktadır. Yukarıda özetle izahı yapılmaya çalışıldı. 

------------------- 

فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتُ وَلَا تَتَّبِعْ

ج………….أَهْوَاءَهُمْ

ŞÛRÂ-42/15- (Fe li zâlike fed’u vestekım kemâ umirte, ve lâ tettebi’ ehvâehum,)

“İşte bunun için, artık sen onları davet et. Ve emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Ve onların heveslerine tâbî olma.”

------------------- 

Yukarıda bahsedilen Âyeti Kerîme’nin hükmü ile onları hakikatinde olan Hakk’tan aldığın “vahy” hükümler ile davet et ve “emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Yani vahy ile sana bildirdiğim İlâhî hakikatleri beşeriyetine ve gaflete düşerek sendeki ben’i unutma. Onların hevesleri olan nefs-i emmârelerinin hükümlerine tabi olma.[42] “ İz- -T-B- ”

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا {الأحزاب/41}

(33/41) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-zkurû(A)llâhe zikran kesîrâ(n)”

(33/41) Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. 

----------------

Zikir şuurlu varlıkların (İnsân) kendi hakikatleri yönünden hakikat-i lâhiyye yi özlerinden hatırlamalarıdır. Hakikat-i ilhiyyeyi özünüzden-derûnunuzdan çokça hatırlayın.

Zikir âyeti ile ilgili olarak Nusret Tura r.a. zikrin iç ve dış duyguların tamamı ile yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu şekilde yerine getirilen zikir neticesinde, kullarına karşı çok merhametli olan Allah kişiyi nûru ile öyle nurlandırır ki, bu da O’nun teşrif etmesi olduğunu belirtir. Nasıl ki boş bir şişe denize sokulduğunda, fıkır fıkır içindeki hava çıkıp, yerine su dolarsa tıpkı bunun gibi kişi de zikirle gönlünü temizledikçe Hakk’ın nuru gönlüne dolar, vücudu O’nun idaresine geçer, sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe kavuşur [43].[44] 

----------------

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا {الأحزاب/42}

(33/42) “Vesebbihûhu bukraten veasîlâ(n)”

(33/42) O’nu sabah akşam tesbih edin. 

----------------

Şef’iyyet yani ikilik mertebesinden olan bu Âyet-i Kerîme’de ayrılık hükmü olduğundan “tesbîh edin.” Şekli ile, zuhurların ayrı ifade edilmesi yönüyle sabah akşam teşbih edin diye ifade edilmektedir.[45] 

 “ İz- -T-B- ”

----------------

 هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا {الأحزاب/43}

(33/43) “Huve-llezî yusallî aleykum vemelâ-iketuhu liyuhricekum mine-zzulumâti ilâ-nnûr(i) vekâne bilmu/minîne rahîmâ(n)”

(33/43) O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü’minlere çok merhamet edendir. 

----------------

Konu hakkında, Fusûs’ül Hikem Muhammed (s.a.v.) Fassı 30. Paragrafa bakmak faydalı olacaktır.

30. Paragraf:

Ba'dehü müsemmâ-yı salât için başka bir taksim vardır. Zîrâ Hak Teâlâ bize kendisine salât etmemizi emr etti. Ve o bizim üzerimize musallî olduğunu haber verdi. Şu halde salât bizden ve Hak'tandır. İmdi O musallî olduğu vakit, ancak ism-i Âhir ile musallî olur. Böyle olunca Hak, vücûd-i abdden müteanhir olur. Ve o abdin kıble­sinde nazar-ı fikrîsiyle veya taklidi İle onu tahayyül ettiği Hak'tır. O da ilâhi mu'tekaddir. Ve isti'dâddan o mahall ile kâim olan şey hasebiyle mütenevvi' olur. Nitekim ma'rifet-i billâhdan ve ariften suâl olunduğu hînde, Cüneyd (rahimehullah): “levnün mai levnün inaehü” ya'nî "Su­yun rengi kabının rengidir" dedi. Ve o cevâb-ı sedîddîr ki, onun üzerine bulunduğu şeyle haber verdi. İmdi O, bizim üzerimize musallî olan Allâh'dır. Binâenaleyh biz musallî olduğumuzda bizim İçin ism-i Âhir hâsıl olur. Böyle olunca biz onda mütehakkık oluruz. Nitekim kendisi içinki bu isim hâsıl olan kimsenin hâli hakkında biz zikr ettik. Şu halde onun indinde halimiz hasebiyle oluruz. İmdi bize ancak bizim getirdiğimiz suret ile nazar eder. Zîrâ musallî, halbede sabıktan müteahhir olandır (30).

Ya'nî yukarıda zikr olunan taksimden sonra "namaz" tesmiye olunan şey için Hak ile kul arasında başka bir taksim dahi vardır. Birinci taksim hani âlemlerin halk edilşindeki üç hal, insan da bu halin ortsındaydı, insanda bu hal vardı ve halk edilmişler arasındaki mahlukatta da bu üç hal vardı. Diğeri ayna misalinde olduğu gibi aynaya bakan kendisi o sureti meydana getiren idi ancak suretin meydana gelmesi için de aynanın kabiliyeti lazım idi. Yani temizliği lazım idi. Duvara bakıldığı zaman aynalık vazifesi göremiyordu. Şimdi burada da namazın bir başka halinden bahsediliyor yani yukarıda zikredilen taksimden sonra yani insan, hayvan, bitkiler, madenler arasında ve âlemler arasında olan taksimden sonra namaz tesmiye olunan şey namaz ile isimlendirilen şey için Hakk ile abd arasında başka bir taksim dahi vardır. 

------

Not= İnsanla Hakk arasında olan yakınlığı ve insanın Hakk’ın indindeki değerli yerini müthiş bir şekilde anlatan bu konuyu çok iyi incelememiz lazım gelecektir. “ İz- -T-B- ”

------

Yani Hakk ile kul arasında bir başka taksim daha vardır, Tafsili budur ki: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bize kendisi için namaz kılmamızı emr ettiği gibi هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا (Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmesinde, kendisi de bizim üzerimize musallî olduğunu beyân ve ihbar buyurdu. Yani هُوَ الَّذِى o öyle bir Allah ki يُصَلِّى عَلَيْكُمْ sizin üzerinize salat etmekte, hani اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 bu ayet-i kerime öncekinin bir başka cephesi, ki insanoğlunun ne kadar yüce bir varlık olduğunu bu iki ayet-i Kerime ve benzerleri açık olarak belirtmektedir. عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ Ve melekler de sizin üzerinize yusalludur, peki niçin لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ benlik ve nefis zulumetinden, اِلَى النُّورِ aydınlık âleme çıkarmak için, وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا Allah mü’minlere rahimdir. Ayet-i kerimesinde bizim üzerimize musalli olduğunu beyan ve ihbar buyurdu. 

 Şu halde salâtın bir nev'i bizden Hakk'a ve bir nev'i de Hak'tan bize râci'dir, dönüktür. Hak bize namaz kılan (musallî) olduğu vakit kendisinin "Âhir" ismi ile musallî olur. Yani Hakk bizim üzerimize musalli olmaktadır. Bu şekilde de Âhır ismiyle bu tecelliyi etmektedir. 

 Bu İ'tibâr ile Hakk'ın zuhuru kulun vücûdundan sonradır. Ya'nî Hak canibinden vâki' olan bu sâlât, kulun vücûdundan sonra olur. Yani abdin vücudu olacak ki onun üzerine olsun bu da Âhır ismiyle zuhura gelmekte Cenab-ı Hakk. Nitekim Hakk'ın Gafur ismi ile tecellîsi kulun vücûdundan ve ondan günâh sudûrundan sonradır. Gafur ismi kul yoksa faaliyet göstermez, bir işe de yaramaz. Kulun varlığı olacak günahı olacak ki Gafur ismi tecelli etsin ve abdin vücudundan ve ondan günah sudurundan yani günah çıkmasından sonradır. Demek ki Hakk, Kulun vücûdundan sonrakidir. Ve kulun vücûdundan sonraki olan Hak, kulun namaz kılarken kıblesinde nazar-ı fikrîsi (hani yukarıda bahsetmişti ya Kabe’yi düşünecek ya secde yerine bakacak işte bu kıblesi) fikrindeki nazar ile veya taklidi ile tahayyül ettiği Hak'tır. Yani kişi fikri nazarıyla veya taklidiyle hayal ettiği Hakk’tır. Ve bu Hakk-ı muhayyel dahi, hayal edilen Hakk dahi, ilâh-ı mu'tekaddir, itikad edilen ilahtır. 

Ya'nî mu'tekıdin, itikad edenin kendince i'tikâd ettiği Hak'tır. Yani kendi zannınca itikad ettiği Hakk’tır. Ve pek tabiîdir ki mu'tekıdin itikadında tekevvün eden süret-i muhayyele, o mu'tekıdin vücûdundan sonra mûtekevvin olur; ve bu ilâh-ı mu'tekad, i'tikad sahibinin isti'dâdı hasebiyle tenevvü' eder. Ve isti'dâd onun çeşitlendiği mahaldir. Zîrâ Hakk-ı mutlakın bir belli sûreti yoktur. Belki zâtı ile mahallin isti'dâdına göre tecelli edendir. Nitekim ma'rifet-i billâhdan ve ariften sual olunduğu vakit. Cüneyd-i Bağdadî (k.A.s.) hazretleri: "Suyun rengi, kabının rengidir" buyurdu. Ve bu öyle bir doğru cevaptır ki, Hz. Cüneyd hakîkat-i hâli haber verdi. Zîrâ su nasıl renksiz ve suretsiz ise, zât-ı mutlaka dahi öylece suretsiz ve renksizdir. 

Ve su nasıl bulunduğu kabın renginde görünür ve o kabın şekline girer ise, zât-ı mutlaka dahi kab mesabesinde, düzeyinde bulunan mezâhir, görünenler hasebiyle zahir olur. Yani görülen her varlık kab hükmünde biz de dahiliz, işte kab nasılsa Cenab-ı hakk’ın şekilsiz ve renksiz olan varlığı öylece o şekle göre zuhur eder. Bu ma'nâya İşareten Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) efendimiz buyururlar.

Tercüme: "Ey hacca gitmiş olan taife, neredesiniz, neredesiniz? Ma'şûk buradadır, geliniz, geliniz. Eğer suretsiz olan ma'şükun suretini görüyor iseniz efendi de sizsiniz, hâne de sizsiniz, Ka'be de sizsiniz!" Velhâsıl zât-ı mutlaka bütün vasıflar ve suretlerden münezzeh olmakla beraber bi'l-cümle suretlerden zahirdir, işte bundan dolayı mu'tekıd, akîde-i cüz'iyye sahibi olunca, onun i'tikâdı hasebiyle ona tecellî eder. Ve ilâh-ı mu'tekad hakkıdaki tafsilât Fass-i şuaybî'de mürur etti. imdi mu'tekıdin i'tikâdı hasebiyle kıblesinde mütehayyel olan tanı hayalinde olan Allah, bizim üzerimize "musallî" olan Allah'dır yani يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ bahsedilen ayet-i kerime ile, Binâenaleyh biz Kıble­mizde tahayyül ettiğimiz ilâh-ı mu'tekada karşı musallî olduğumuz vakit, ism-i Âhir bizim için hâsıl olur.

Ve biz o isimde tahakkuk etmiş oluruz. Çünkü evvelâ Hakk'ı tahayyül ettik, sonra musallî olduk. Bu surette elbette sonraki oluruz. Yani namaz kılmak için evvela Hakkı tahayyül ettik, yani Hakk için zaten abdest aldık temizlendik namaza durmaya çalıştık Hakk için, yani Hakk’ı tahayyül ettik evvela. Çünkü evvela Hakk’ı tahayyül ettik sonra musalli olduk. Yani namaz kılıcı olduk. Bu suretle elbette muteahir oluruz, yani son oluruz. Nitekim bize namaz kılan olan ilâh-ı mu'tekadin bu ism-i Âhir ile namaz kılan olduğu yukarıda zikr edilmiş idi, (burada iki bölümü anlatıyor birincisi Hakk’ın ahır olduğunu ne sebeplerden olduğu ) Şu halde biz Hak indinde hâlimiz hasebiyle oluruz; ve isti'dâdımız hasebiyle onu ne suretle tahayyül etmiş isek, bize ancak girdiğimiz bu suret ile nazar eder; ve bize o suretten tecelli eden olur.

 Zîrâ gerek âlem-i şehâdette ve gerek âlem-i hayâlde, hiç bir suret yoktur ki Hakk-ı mutlak ondan zahir ve tecelli eden olmasın. Ve namaz kılanın ism-i Âhir makamında tahakkukundan nâşîdir ki, ona "musallî" denilmiş­tir. Bakın burada musallinin gerçekten ne demek olduğunu çok güzel bir şekilde beyan ediyor. Zîrâ "namaz kılan (musallî)" lügatte "at yarışında halbede, ya'nî mahall-i müsa­bakada, yani müsabaka mahalinde birinci çıkan attan geri kalan ikinci"ye bu isim verilir, musalli. At yarışlarında ikinci olana musalli denir.[46] Yorum, “ İz- -T-B- ” Mesnevi-i Şerifte âyetin rahmet yönünden; 

 2116. Zîrâ ki memdûh muhakkak birden gayri değildir; bu yüzden mezhebler, bir mezhebin gayri değildir.

Ma’lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîmde birçok mahalde “El-Hamdü lillâh” buyurulur ki, ma'nâsı “hamd” cinsinden olan ne kadar şey varsa, hepsi Allâh’a mahsûstur" demek olur. Fakat herkes bu hamdin ne sûretle Hakk’a râci’ olduğunu bilmezler. Nitekim sûre-i Zümer’de (Zümer, 39/29) ya’nî “Hamd Allâh’a mahsûstur; belki onların çoğu bunu bilmezler” buyurulur, imdi hamd ve medhin hepsinin Hakk’a râci’ olması budur ki hamdde üç vecih vardır; Birincisi: Hakk’dan halka olan hamddir. Bunun delilî (Ahzâb, 33/56) [“Allah ve melekleri Peygamber’e salât getirirler”] (Ahzâb, 33/43) [“Üzerinize rahmetini gönderen O’dur”] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûretde Hakk hâmid ve halk mahmûddur. İkincisi: Halktan Hakk’a olan hamddir ki, bunlann delîli de (Îsrâ, 17/44) [Her şey ancak O’nu tesbîh eder] ve emsâli âyât-ı kur’âniyyedir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu sûretle hâmid ve mahmûd halk olur. Bu nevi’ hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir ve hamd ile kendi kemâlâtını izhâr eder; binâenaleyh mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk’a râci’ olur.[47]

--------- 

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

(Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr ve kâne bil mué'minîne rahîmâ. 

(33/43) – “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.” Tefsirlerde hüveden kasıt Allah olduğu söyleniyor aslında huveden kasıt kişinin ilâhi idrakidir oradaki kesin Allah olarak olsa huveallah diye huve (o)ellezi demez huveallah o ki o kimseki yusalli aleyküm sizin üzerinize sallî eder-namaz kılar, o kimselerin üzerine salli eder- namaz kılar ne müthiş bir hadise, diğerinde “fesallî li rabbike” “rabbın için namaz kıl” derken insanı faaliyete geçiriyor ama “huvellezi yusallî aleyküm” dendiği zaman “sizin üzerinize başka birisi sallî eder-yüceltir, namaz kılar” hale geliyor ne kadar müthiş, yani makamı insaniyeye salat getiriliyor.[48] “ İz- -T-B- ”

--------

Buraya konu ile alakalı tefekkür yazısını almak uygun olacaktır.

Bizim üzerimize "Salât edici" olan (اَللهُ) Allah (c.c.)'dır.

Üzerimizde “Salât edici” olan Allah (c.c.) ve kıblede olan Allah (c.c) remzini, ailece 3-4 ay önce gittiğimiz, ismi Türkçe halka ve bir toplu taşıma aracının ilk ve son durağının aynı nokta da olan hat ile[49] son harfinde bulunan “S” (س) Sin harfi ile bunun anlamı İnsân’dır. Tamamına bakarsak bir halka aynı (bir) noktadan aynı (bir) noktaya, aynı (bir) nokta olan (قَابَ قَوْسَيْنِ) Kâb-ı Kavseyn dâiresinde ma’nâ yolculuğu yani an-i dâimde iki rek’atlık, zâhir bâtın, fenâfillâh bekābillâh namazı olan (مِراج) Mi’râc yapan insânın hakîkatıdır.

Bu ma’nâlanmayı ifâde eden alışveriş merkezinin mescidinde, “Onların alışverişi Allah (c.c.) iledir.” Müşahâdesi ile beraber, mihrâbta, kıblede görülen Allah (c.c.) remzi müşâhadesi neş’esi oluşmuştur. 

Görüldüğü gibi bu şeklin 5 parçadan oluşması 5 hazret mertebesinin ifâdesidir. Bir başka ifâde 5 vakit ve devâmında oluşan namaz vakitleridir. Her birinde oluşan necm-yıldız-ziyâ-nûr kendi mertebesinin ilminin müşâhade ve ma’nâlanmasıdır. Mihrâbta bulunan 3 yaldızlı şerid, İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn ifâdeleri ile (مِراج) Mi’rac’ın üç seyrini ifâde etmektedir. Aynı zamanda 5 ve 3 ile (53) sayısını ifâde etmektedir. (سورة النجم ) Necm sûresinde “18” (مِراج) mirâc âyeti vardır. Buraya da Îsr-Esrâ gece yürüyüşü ile gelinmektedir. (سورة الإسراء) “İsrâ Sûresi-nin” ilk âyeti ile (1-18) 1 Ahadiyetin tecellisi olan 18.000 âlemi seyreden (19) İnsân-ı Kâmil olmaktadır. 

13 ışıklı bölümden oluşan yıldız sistemi Ongen (نخم) necm-yıldız ve merkezi Ongen (شمس) şems-güneştir. (نخم) Necm-yıldızının, aslı (شمس) Şems-güneştir. Ongen necm-yıldız, (1) Ahadiyyet, (0) ile hiçlik ve kâb-ı kavseyn dâiresi dir. Dışarı uzanan hatlar, 18 tanedir. Necm sûresinde geçen 18 mirac âyeti ve 18.000 âlemdir. 13. Bölümde oluşan, Yatsı namazı ve vitir namazı birlikte oluşan 13. Rek’at namazı Vitir, Vitr’iyettir. (نخم) “Necm” 53. Sûre, (شمس) “Şems” ise 91. sûredir. (53+91)= 144 tür. (144) ün, Kûdüs’te bulunan Mescid’ül Aksa ve Bakara sûresi 144 âyetinde bulunan (شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ) “Şatr’ül Mescid’ül Harâm” Vechini, yüzünü Mescid’ül Harâm’a çevir ifâdesi vardır. (سورة البقرة) “Bakara Sûresi” sayısal değeri (2) idi. Kıbleteyn mescininde ifâdesini bulmakta olan bu yaşantı hâli, (2) ile an-ı dâimde, zâhir bâtın namazı olan birinci rek’at ta Fenâfillâh ve ikinci rek’at ta Bekābillâh hâlini ifâde etmektedir. İkincinin yani Bekābillâh içinde aynı zamanda Fenâfillâh hâli olan “İkinin ikincisi” ifâdesi yerini bulur.

إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {التوبة/40} 

İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.

9/40. “Eğer siz ona yardım etmezseniz, biliyorsunuz ya, o küfredenler onu çıkardıkları sırada mağarada bulunan ikinin biri iken Allah ona yardım etmişti ki, o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona ma’nevî güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti. Allah'ın kelimesi ise en üstün olandır. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.”

-------

Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz Hicret ederken gelen bu âyet bilinen bir hâdisenin özel bir yönünü anlatmaktadır.[50] “Yâr-ı Gar” mağara dostu mağara arkadaşlığı denilen bu âyet günümüzde “Nakşibendi” târîkatı olarak anılan oluşumun ilk temelinin atıldığı “Ebu Bekir” efendimize atfedilen Bekriyye ile ilgilidir. Hazreti Ömer’e ithâf edilen “Ömeriyye”, Hazreti Osman’a ithâf edilen “Osmaniyye-Nûrbahşiye” ve Hazreti Ali’ye ithâf edilen “Aliyye-Alevi” dir. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a dayanan târîkat oluşumları günümüze ulaşamamış, diğer târîkatların bünyesi içine dâhil olmuştur.

Âyet (işaret) sayısal ifâdesi “40“tır. 40 harfsel ifâdesi (م) “Mim” Hakîkât-i Muhammediye içinde 13 sayısal ifâdesi bulunmaktadır. Bu Sıfât/hakîkât/fenâfillâh mertebesi ifâdesidir. Sûre (sûret) sayısal ifâdesi “9“dur. (9) Esmâ/târîkat mertebesidir. (13) ve (9) yan yana geldiği zaman bu ifâde 139 sayısı ile (مُحَمّد) “Muhammed” isminde ma’nâlanmaktadır. Zât/marifet/bekābillâh ifâdesidir. Târîkat mertebesinin sûreti, yani yolun gidişin-revişin sûreti aslı bir olan Vahid’dir. Yani birlerin, tekrarıdır. Hangi târîkat olursa olsun burada son bulur. Ben söylemiyorum, sûreden sayıda çıkan harfsel ma’nâ bunu söylüyor. Hakîki ma’nâda yapılan tevbe sureti, tevbeyi nasuhtur. Bu tevbenin bir daha geriye dönüşü yoktur. Bu tevbeden dönenin de bir daha, Hakk kapısına gelmeye mecâli olmaz. Esmâ/târikat mertebesini yani tüm târik ve yolları bir eden, aynı zamanda “Esmâ-i İlâhiyyeyi” bir etmiştir. “Esmâ-i İlahiyyenin” aslı (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Sayısal değeri 67=13 tür. 6 zâti sıfât ve 7 sübût-i sıfâtın, aynası da 40 sayısal değerli olan Hakîkati Muhammediyedir. 13 (Hakîkât’ül Ahadiyet’ül Ahmediye) 40 (Hakîkat-i Muhammediye) yansır. (13+40)= 53 tür. İşte (أَحَد) Ahad’a taayyün (م) “Mim”i eklenince (أَحمَد) Ahmed olur ifâdesi burada yerini bulur. “53” (سورة النجم) “Necm suresi” bilindiği gibi “18 âyeti” (مِراج) mi’rac âyetidir. Âyet (işâret) ile yolumuzda 40 dersi tekmil târik bitirmek demek budur. Cümle târîkleri yani yolları bir edip, Fırka-i Naciye ehli olduktan sonra (مِراج) mi’rac derslerini bitirip, Zât/marifet/bakābillâh ile Halk arasına dönüp, Kâmil İnsân olarak Halk ile Hakk’a sefer yapmaktadır. Bu görüldüğü gibi sürekli mi’rac hâli olmaktadır. 

Bu mağarada Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Hafi” gizli olarak (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfza-i Celâl’ini Hazreti Ebû Bekir Sıddıka telkin etmiştir. Onun için gizli ve tefekkür yönü az ve kapalı olarak devâm eder. Râsûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hazret-i Ali’ye ise açık bir ortamda (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid-i telkin etmiştir. (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfzı kelimedir. Ama (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, kelime olarak isimlensede cümledir. Aslında Cümle-i tevhiddir. 

12 ziyâ-nûr’lu yıldızı ve yaldızlı bölümde noktadaki yıldızda (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi vardır. (ا) “Elif”te 12 zâhiri bir bâtini noktadan oluşur. Bu 13. noktada ki (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi, Hazreti Muhammed (s.a.v)’in Rabb-i Hassı olan (اللّهُ) Allah (c.c)’dır. Asaleten ona aittir. 12 yıldız, 12 noktanın kişi neresinde bulunuyorsa, kişinin hayâlinde ki (اَللهُ) Allah (c.c) kıblesinde görür. 12. noktaya ulaşmış olan İnsân-ı Kâmil mertebesini, Kâmil İnsân olarak ikmâl eden kişi de İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakînliği hangi mertebede ise sırası ile rû’ya, müşâhade ve yaşantısında Allah’ı kıblesinde görür. Yazılanlardan anlaşılacağı üzere (an) içinde bulunulduğundan kişi nerede ise her an kıblesinde olan (اَللهُ) Allah (c.c.)’dır. Ama anlayış, idrâk, gaflet, zan neredeyse o şekildedir. 

(10X13)= 130 dur. (130) (ع) “Ayın” ve (س) “Sin” harflerinin birleşimi ile (عيسي) “Îsâ” yani gören insândır. Kıble’sinde Allah’ı asaleten gören Hazreti Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Rasûl, Nebi, İnsân-ı Kâmil ve Kâmil İnsân lar ise vekâleten Allah esmâsının müşâhade ve tecellisi oluşmakta, asaleten bu 13 te oluşan tecelli ile Cenâb-ı Hakk (c.c) tarafından (اللّهُ) Allah (c.c) esmâsı bünyesinde bağlı bulundukları Rabb-i hass denilen, özel esmâsı kıblesinde hayâl-i hakîki olur. 

(18X13)= 234 dir. (234+67)= 301 dir. Aradan sıfır alınınca oluşan sayı (31) dir. (31) in sayısal ifâdesi, harfsel olarak (ال) “El” idi. (سورة الفتح) “Fetih Sûresi” 10. âyetinde tutulan elin hakîkatte (اَللهُ) Allah (c.c)’ın eli olduğu ifâde edilmektedir. Nasıl ki Kâbe-i şerif tavaf edilirken, Hacer’ül esved (اَللهُ) Allah (c.c)’ın remzi olarak sağ el ile selâmlanırsa, namazda sağ ve sol el kaldırılmak ile “Gönül Kâ’besi” yâni Hakîkat-i Muhammedi selâm’lanmaktadır. Sağ ve sol avuç içinde “18” ve “81” sayısal ifâdesinin toplamı (18+81)= 99 dur. (99) varlığında bulunan “Esmâ-i İlahiyye” ile (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsı ve bünyesinde bulunan (هُ) Hu yâni Zât-ı selâmlanır. (301) sayısının başka bir bağlantısı, işyeri telefonumun başında bulunduğumdan araştırdığımdan bilmekteyim. Kûr’ân-ı Kerim’de bulunan 7 tane (حم) “Ha-Mim” ile başlayan sûrenin sayılarının toplamıdır. (40+41+42+43+44+45+45+46)= 301 dir. (حم) “Ha-Mim” sayısal değeri (ح) Ha:8, (م) Mim: 40, (40+8) = 48 dir. (48X7)= 336 dır. 3. (حم) “Ha-Mim” Şûrâ sûresi 2. âyette (عسق) “Ayın, Sin, Kaf” ifâdesi ile de (7+1 veya 1+7) ile 8. Hurufu mukatta harfi vardır. Gören insânın kudretidir ve gören insânın, (قُرَّةَ عْيُنٍ) “Kurret’ül Aynı” Göz nûru olan namazdır. Sayısal değeri, (ع) Ayın: 70, (س) Sin: 60, (ق) Kaf: 100, (70+60+100)= 230 dur. İşte gözümün nûru namaz da kılındı ifâdesi bu âyette bulunmuş olur. Bu ifâdenin devâmı 3 seyr ile (س) “Sin” harfinin, 3 nokta (…) alarak (عشق) “Şın” harfine dönüşmesidir. İfâde (عشق) Aşk, ışk, ışık, nûr’a dönüşür. Gözümün Nûr’u Aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Rabb-im her birerlerimize de (عشق) “Aşk” makamınının ışkını-nûrunu nasip etsin. İnşeallah. 

(ش) “Şın” harfinin sayısal değeri 300 dür. Sayısal ifâde, (70+300+100)= 470 dir. Şimdi tüm sayısal ifâdeleri bir araya getirirsek, (130+301+230)= 661 dir. 66+1= 67 dir. “67” (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsının sayısal değeridir. (1) “Elif” ifâdesinin ayrı olması ise (اَللهُ) Allah (c.c.) ifâdesi içinde gizli bulunan (ا) “Elif”in lâfzen okunmasıdır. (130+301+470)= 901 dir. Aradan sıfır alınırsa “91”dir. “91” (سورة الشمس) Şems-Güneş sûresinin sayısal değeridir. Hakîkat-i İlâhi güneşi ve İlâhi benliktir. “91”in tersi “19”dur. “19” ise İnsân-ı Kâmil’in şifresi ve “19” (مِراج) mi’râc âyetidir. 

(عشق) Aşk, ışk, ışık, nûra dönüşür. Gözümün nûru aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Bunu biraz daha açıklamak lâzımdır. (عشق) Aşk ifâdesinde (ع) Ayın ve (شق) (Şın-Kaf) Görme ve Şakk, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) “Şakk’ül Kamer” iki kısma ayrılırsa, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) Şakk’ül Kamer[51] mûcizesi gerçekleşir. Ay, yani nûr ikiye ayrılır. Yani (م) Mim harfi ikiye ayrılır. İki Mim (مم) ile Hakîkât-i Muhammedi oluşur. Bir başka ifâde ile Âşık ve Ma’şûk oluşur. (عشق) Aşk ifadesi 5 nokta (…..) ve 3 harften oluşur. Görüldüğü gibi sayısal ifâde (53) tür. “53” (أَحمَد) Ahmed sayısal ifâdesi ile (حُبْ) Hubb edilen, Küntü Kenzen yani gizli hazînedir. (عشق) Aşk (أَحمَد) Ahmed, (أَحمَد) Ahmed (عشق) Aşk’tır. 

Yolumuza kaldığımız yerden devâm edersek, (اَللهُ) Allah (c.c.) kelimesi, Kelime-i Tevhid içinde ikinin ikincisi olarak bulunmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, nefy ve ispat kısmından oluşmaktadır. (اَللهُ) “Allah” (c.c) kelimesidir. Bu cümlenin tamamı Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risâletten oluşan (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah”tır.” (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” bu işin urûc tarafı, (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasülullahta nüzûl tarafıdır ve bu ifâde görüldüğü gibi üç kelimeden oluşur. Ferdi Selase denilen üçlü ferdiyet hâlidir. (اللّهُ) Allah (c.c) “Zât), (رَسُولُ) Resûl (İrade) ve (مُحَمّد) Muhammed “Lafız-Söz” olan Cevam’ul kelâme yâni kelimelere-isimlere Câmi olan isimdir. Urûc hâli yani Hakîkât/fenâfillâh hâli tamamlanmazsa, nüzûl Marifet/bekābillâh hâlinin tamamlanması mümkün değildir. İki ayaklı merdiven düşünelim, bu merdivenle önünde set-engel olan bir yer aşılacaktır. 

Bunun en üst noktasına çıkmadan, buraya tam tepe noktasını aşıp diğer taraftan aşağı inmek mümkün olabilir mi? Hazreti Ali’ye telkin edilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid Kelimesi-Cümlesi içinde Allah ifâdesi vardır. Rûhânî yol izleyip (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı ile 5 hazret mertebesi üzere rûhânî seyri eğitimi gözüksede, yolumuz yolların nihâyetidir diye ifâde edilsede, Cemâl-i eğitim veren bu târîkatta, Celâl-i denilen nefs eğitimi eksik olduğu için, çalışmalar bırakıldığı zaman başa dönme tehlikesi vardır. İşte onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, Celâl-i yol izleyip, “7 Nefis” mertebesi ile (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ” Kelime-i Tevhid lâfzını bâtinen (اَللهُ) Allah (c.c) lâfzını da zâhiren ifâde eden Kadiri târîkatı önderi Abdülkadir Geylani hazretlerinden ma’nevî yardım almıştır. 

Yolu “hafî” zikir üzere olduğundan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, “Kelime-i Tevhid” zikrini mide boşluğunda nefesi haps ederek ve sayıyı (21)’e kadar çıkarmak üzere “Nefy İspat zikri” denilen sistemi Nakşibendî yoluna getirmiştir. Yalnız burada şu durum oluşmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid zikri Cehri yâni seslidir. Kâlb, Rûh, Sır, Hafî, Ahfâ letâifleri (Lâtif esmâsı) üzere yapılan (اَللهُ) Allah (c.c) zikri (5) Hazret mertebesidir. Bu anlayışta, (5) hazret mertebesinin bugüne gelişi, Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Tevhid-i Esmâ ve İnsân-ı Kâmil mertebeleri eksiktir. Kimseyi eleştirecek hâlimiz ve durumuz yok, bu yolların hepsi bizimdir. Hazreti Ebûbekir’e verilen (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı (5) hazret mertebelidir. Bunun ma’nâsı ile birlikte verilmiştir. 

İşte bu iki yol Celâl ve Cemâl üzere birleştiren (12) esmâ üzerine ders yapan Âlî’yye ve Âlevi târîkatlar bu eğitimi hakîki ve gerçek ma’nâda verebilir. Bu yol (عشق) Aşk üzere bir eğitim verebilir. Oyüzden “Şuttâr” târîki denmiştir. Yalnız buna da dikkat etmek lâzımdır. Bu eğitimi veren yolun başındaki kişide, Ârif, Ârifibillâh ve Kâmil İnsân denilen vasıflar var mıdır? Çok iyi araştırıp, tetkik etmek lâzımdır. 

Hazreti Muhammed (s.a.v), Hazreti Ebûbekir’e bu mağarada “lâ tahzen innallâhe meanâ” “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Dışarıda mağara önünde oluşan güvercin yuvası ve örümcek ağı karşısında müşrikler burada olamaz diyerek. Kendi vehim, hevâları ve şartlanmaları kendilerini yanılttı. İşte sâlikin bünyesinde hicret hâli oluştuğunda ve Zât-i tecelli mertebesi olan Mekke’den, Esmâ-Sıfât tecellisi olan Medineye Hicret’inde bir vakit gönül mağarasına sığınmak lâzımdır. Risâlet mertebesinden, sıddıkıyet mertebesine (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celâl-i harfi nidâsız olarak verilir. Bunun uzantısı olan Medine’ye ulaşma hâlinde ”Bedri Münir” deniler, Nûrlu Ay’a, Hakîkat-i Muhammediye’ye ulaşılır.

Kelime-i Tevhid, 12 harften oluşmaktadır, Kelime-i Risâlet ise tamamı 17 harftir. Toplamı ise (29) dur. 29. Sûre (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir.” (29) “28” mertebenin yakîn hâlidir. Arap alfabesinde “28” harf vardır. (ﻻ) Lâmelif harfi ile bu sayı “29”a ulaşır. “Lâ tahzen” korku yok derken, “Tah”, Hamur ve “Zen” Kadın demektir. Bulunduğumuz yerde nefsin hamuru yoktur, Akl-ı küllün hamuru, Kelime-i Tevhid’in (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, hamuru olan (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celal-i var, onun için bize korku yoktur, demektir. Çünkü (ﻻ) “La” (ال) “El”e dönüp bütün yokluğu bünyesinde alan vara, Nefs-i küllü ihâta eden Akl-ı Külle dönüşmüştür. İşte gönül kuşu aşk ile havalanır ve “28” harfi yakîn nûru ile “29”a tamamlanırsa şartlanmalardan kurtulur ve Cevâm’ül Kelim olan Rasûlullah (s.a.v.) efendimizden nûrunu alır ve kelimelere câmi olmanın idrâk ve fehmi ile kelimeleri-isimleri kullanabilir. Kullanılırsa (ذَنْ) “Zen” ve (كُنْ) “Kün” birleşir. Gönül mağarasında “Küntü Kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazineydim sırrı açılır. Hafi gizlinin gizlisi demektir. Bu da Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin bâtın da olan ismi (هُ) “Hu” dur. Burada oluşan ve tecellinin neş’e ve ma’nâlanmasının açılımını okuyucuların idrâkine bırakarak yolumuza devâm edelim.[52] (Murat Derûni) Dur Rabbin Namaz kılıyor konusunun diğer kaynaklarda geçişi;

------------------- 

KONUYLA İLGİLİ RİVAYETLER

1- قال: حدثنا سعيد بن يحيى الأموي، حدثنا أبي، عن ابن جريج، عن عطاء، قال: لما أسرى بالنبي صلى الله عليه وسلم إلى السماء السابعة فقال له جبرائيل: رُوَيْدَا رُوَيْدَا، فَإِنَّ رَبَّكَ يُصَلِّي. قال: وما يقول؟ قال يقول: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ.

2- وَفِيمَا رُوِيَ أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم لما أسري بِهِ إِلَى السَّمَاء السَّابِعَة أَتَاهُ جِبْرِيل فَقَالَ: رُوَيْدَاك يَا أَحْمد فَإِن رَبك يُصَلِّي. فَقلت: وَإِن رَبِّي يُصَلِّي؟ قَالَ: نعم. قلت: وَأي شَيْء يَقُول؟ فَقَالَ: يَقُول سبوح قدوس سبقت رَحْمَتي غَضَبي.

3- وَفِيمَا رُوِيَ أَن بني إِسْرَائِيل سَأَلُوا مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَام فَقَالُوا: أيصلي رَبُّنَا؟ فَأوحى الله تَعَالَى إِلَيْهِ أَن يبلِّغهم أَنِّي أُصَلِّي كَيْمَا تغلب رَحْمَتي غَضَبي وَلَوْلَا ذَلِك هَلَكُوا.

RİVAYETLERİN TERCÜMELERİ

1. Said b. Yahya el-Emevî babasından, babası İbn Cüreyc’ten, o da Atâ’dan rivayet ettiğine göre: Miraç gecesi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yedinci kata ulaştığında Cebrâil (aleyhisselam) ona “Dur acele etme, Rabbin namaz kılıyor” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Acaba Rabbim (namazda) ne okuyor?” diye sorunca “Sübbûhun Kuddûsün Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Rûh: O, her türlü noksanlıktan berî ve münezzehtir. Meleklerin ve Ruh’un Rabbidir” diyor cevabını verdi. (Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, VI, 366)

2. Rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yedinci kata götürüldüğünde Cebrail (aleyhisselam) “Yavaş Ey Ahmed, Rabbin namaz kılıyor” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Rabbim namaz mı kılıyor?” diye (şaşkınlıkla) sordu. Cebrail (aleyhisselam) evet cevabını verince Peygamberimiz “Peki, (namazında) ne söylüyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) da “Sübbûhün, Kuddûsün, rahmetim gazabımı geçmiştir” buyuruyor dedi. (İsbehânî, Müşkilü’l-Hadîs, I, 343.)

3. Yine Rivayet edildiğine göre İsrailoğulları Hz. Musa’ya gelerek “Rabbin namaz kılıyor mu?” diye sordular. [Hz. Musa onlara “Ey Benî İsrail, Allah’tan korkun” dedi. Allah Teâlâ “Ey Musa, kavmin sana ne diyor?” buyurdu. Hz. Musa “Ya Rabbi sana malumdur. Rabbin namaz kılıyor mu?” diye soruyorlar dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Onlara haber ver.] Evet, ben namaz kılıyorum. Benim salatım rahmetimin gazabımı geçmiş olmasıdır. Yoksa onlar helak olurlardı” buyurdu. (Râmuzu’l-Ehâdîs, s. 332.) İBN ARABÎ’NİN KONUYU EL-FÜTÜHÂTÜ’L-MEKKİY-YE’DE ELE ALIŞI

Hz. Peygamber Refref’in aşamayacağı bir makama ulaştığında, bir nur ile kuşatıldı. Bütün yönlerinden onu kuşatarak içine alan bu nur ince bir rüzgâr estiğinde titreyen lambanın ışığını benzemekteydi. Nitekim rüzgâr böyle bir ışığı titretir, fakat söndürmez. Artık bu mertebede Hz. Peygamber kendisine eşlik eden aşina birisi ve kendisine dayanacağı kimsenin kalmadığını görmüştü. Bu bilgi, ona ünsiyetin ancak bir münasebetle olabileceğini, Allah ile kulu arasında ise (bu mertebede) herhangi bir münasebetin bulunmadığını öğretmiştir. Eğer ünsiyet söz konusu olsaydı, bu ünsiyet kevne ve âleme dönen özel bir vecihle (vech-i hâs) gerçekleşebilirdi. Öte yandan bu bilgi kendi başına kalması hasebiyle Hz. Peygamber’e bir yalnızlık (vahşet) korkusu vermişti. İsra yolculuğunun Hz. Peygamberin bedeniyle gerçekleştiğini gösteren delillerden biri budur. Çünkü ruhlar korkma veya ürkme özelliğiyle nitelenmez. Allah Teâlâ, Hz. Peygamberin bu durumunu biliyordu ki o korkuyu peygamberin içinde yaratan kendisiyken nasıl bilmesin ki?

Hz. Peygamber içinde bulunduğu makamın gücüyle Hakk’a yaklaşmak istemişti. Bunun üzerine, Hak’la ünsiyet kurması (yalnızlık ve korku hissetmemesi) için Hz. Ebu Bekir’in sesine benzeyen bir sesle peygambere hitap edilmişti. Çünkü dünyada Hz. Peygamber’in sohbet arkadaşı Hz. Ebu Bekir’di. Hz. Peygamber o sese ilgi duymuş, onu tanımış ve o mertebede böyle bir sözden dolayı şaşırmıştı. Ebu Bekir’i yeryüzünde bırakmış iken, bu ses ona nasıl gelmişti? Bu nidada peygambere şöyle denildi: “Ey Muhammed! Dur Rabbin namaz kılıyor.” Bu hitap nedeniyle, peygamberi bir daralma hali kaplamış, namazın Allah’a nasıl nispet edilebileceğinde hayrete düşmüştü. O makamdayken “O ve melekleri, karanlıktan nura çıkarmak için size salat eder’[53] buyruldu. Bu durumda peygamber, namazın Allah’a nasıl nispet edilebileceğini anlamış, korkusu dinmişti. 

Bununla birlikte Allah’ı bir iş ötekinden alı koymaz. Fakat Allah kendisini bir işi tamamlamadan diğer işi yapmamakla nitelemiş ve ‘Ey İnsan ve cinler, yakında sizi hesaba çekeceğiz’[54] buyurmuştur. İşte bu hakikatten dolayı peygambere şöyle denilmiştir: “Dur! Rabbin namaz kılıyor.” Yani Allah iki işle aynı anda ilgilenmez. Haddizatında Allah bununla Hz. Peygamber’e olan inayetini kastetmiştir. Zira tam olarak kendisine yönelme makamına onu ikame etmişti.

Bu husus Hz. Peygamberin hali ve şereflendirilmesiyle ilgilidir. Bu makamda iken Allah karşısında peygamber, yaklaştırılmak ve şereflendirilmek üzere çağrılan kölelere benzer. Köle huzuruna girip yerine oturduğunda, kendisine yönelsin diye hükümdara bakar. Ona ‘biraz bekle’ denilir. Çünkü hükümdar (Allah) yalnız bir yerde senin için bir şereflendirme elbisesi hazırlamış olup onu sana giydirecektir. Bu durumda hükümdar aslında köleyle ilgili bir iş nedeniyle ondan yüz çevirmiştir. Bu nedenle ‘Allah’ın namaz kılması” (salâtullah) sözü peygamber için, ‘O size salat edendir’[55] ayetiyle tefsir edilmiştir. Bir başka ifadeyle kendisine şöyle denilerek, Hz. Peygamber şereflendirilmiştir: Allah senin için ve senden dolayı senden gizlenmiştir. 

Allah, Hz. Peygamberi kendisine yaklaştırdığında ona yönelmiş ve ‘Kuluna vahyettiği şeyi vahyetti. Kalp gördüğünü yalanlamadı.’[56] buyurmuştur. Kastedilen, gözün gördüğüdür. Başka bir ifadeyle, kendisini bildirmek üzere ona tecelli etti. Bu nedenle Hz. Peygamber, tanıdığı kimseyi görmek ve müşahede etmede yabancılık çekmemiştir. Öyleyse peygamberin bu makamdaki müşahedesi, bir ünsiyet müşahedesiydi. (Fütühât, III, 54-55)

* * *

Bir kimse insan-ı kâmili tanıyıp Hakk’ı, insan-ı kâmile giydirdiği surette gördüğünde, iki suret arasında hayrette kalır ve hangisine secde edeceğini bilemez. Bu nedenle insana ‘Her nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır’[57] ayeti okununcaya kadar bu makamda hayrettedir. Öyleyse insanda Allah’ın vechi kendi sureti yönünden bulunurken, Hakk’ın katında ise Allah’ın vechi hakikati itibarıyla bulunur. Öyleyse insan önce hangi şey için secde edecektir? Çünkü Allah zatı için olduğu gibi suret için de secdeyi kabul eder. Nitekim Hz. Peygamber başka bir menzilde böyle bir makamda hayrete düşmüştü. Hz. Peygamber geceleyin yürütülerek, yalnız başına nura yerleştirildiğinde ürkmüştü. Ürkmesinin nedeni, unsurdan müteşekkil bedeniyle yürütülmüş olmasaydı. Böylelikle aslından çıkmış olmakla yalnızlaşmış ve kendi menzilinin dışında bir yere yerleşmesi nedeniyle ürkmüştü. Hz. Peygamber, unsurların ortaya çıktığı bir hakikat nedeniyle ürkmüş, bunun için ona sesine aşina olduğu Hz. Ebu Bekir’in sesiyle nida edilmişti. Böylelikle sesi tanımış, ona kulak vermiş, Ebu Bekir’in sesiyle korku ortadan kalkmıştı. Oradan Allah’ın huzuruna girmek istediğinde, kendisine şöyle denildi: ‘Ya Muhammed, dur. Rabbin namaz kılıyor.’ 

Bu kez Hz. Peygamber, namazın Rabbe nispet edilişinde hayrete düşmüştü. Hz. Peygamber ise, namaz ve secdeyle kendisine dönülen kâmil-ilahî bir suret makamındaydı. Hakk’a yaklaştığında, Rabbi kendisini namazla karşılaşmıştı. Hz. Peygamber’in ise bu konuda bilgisi yoktu. Böylelikle Allah’a nispet edilen el-Alîm ismi, Hz. Ebu Bekir’in sesiyle ona nida etmiş, Ebu Bekir’in mertebesini ona bildirmiş, onu kendisiyle ünsiyet ettirerek ‘Dur, Rabbin namaz kılıyor’ denilmiştir. Durmak, sebat demektir ve namaz kılan için kıbledir. Hz. Peygamber durmuş ve bu hitap kendisini korkutmuştu. Bu esnadaki hali, ‘O’nun benzeri bir şey yoktur’[58] (Leyse ke-misli şey’ün) olan tespihti. Onu korkutan buydu. Hz. Peygamber’e, Kuran’da kendisine indirilen şeyleri hatırlatmak üzere, ‘O size salat eder, melekleri de, karanlıklardan nura çıkın diye’[59] ayeti okunmuştur. Böylelikle bu ayetle namazın Allah’a nasıl nispet edileceğinden duyduğu korkudan rahatlamıştı. (Fütûhât, III, 157)

* * *

SADREDDİN KONEVÎ’NİN YORUMU

Kurb-ı nevafil, talib (mürid) olanlara; kurb-ı feraiz ise, talep ve irâde edilenlere (murâd) mahsustur. Buna göre muhakkik olan ârif, “ev edna: yahut daha yakın” denilen makamını geçtiğinde, daireyi iki kısma bölen çizgi ortadan kalkar (tam bir cem hali meydana gelir). Murad olan için, hüküm cihetinden öncelik/evvellik ve zuhur gerçekleşir. Mürid ise, âhirlik/sonluk ve onun gereklerine nail olur. “Kulunu gece vakti yürüten Allah’ın şanı yücedir” (İsra, 17/1) âyetinin ve “Dur, Rabbin namaz kılıyor” hadisinin sırrını kavrayan kimse, burada imâ edilen gerçeği anlar. (Fatiha Suresi Tefsiri, s. 45)

* * *

ABDÜLKERİM CÎLÎ’NİN GETİRDİĞİ YORUM

وهو معنى سر الحديث المروي عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه لما عرج به واخترق جميع الحجب حتى لم يبق له إلاَّ حجاب واحد، فأراد أن يخترقه فقيل له : "قف، فإن ربك يصلي" وهذا سرّ جليل لا يدركه إلاَّ الكُمَّل من حيث اسمه الكامل، " فإن ربك يصلّي" وقد يقع لبعض العارفين عثوراً لا تحقيقاً، فذلك الوقوع من حيث الجمال، ولكن جمال الكمال لا من حيث الجمال المطلق، ولا من حيث كمال الجمال، ويدركه بعضهم في تجلي جلالي وهو أيضاً من جلال الكمال لا من الجلال المطلق ولا من كمال الجلال.

Ubûdiyet sırrının rububiyette zuhur etmesi hususunda şu hadis bu manada rivayet edilmiştir: “Resulullah S.A. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeleri açıp geçti; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman ona: “Dur, Rabbin namaz kılıyor” dendi. Bu öylesine yüce bir sırdır ki kâmil olanlardan başkasını onu idrak edemez. Ârifler arasında bazıları bu sırra, hakiki anlamıyla değil de öğrenme yoluyla (ilmî olarak) vâkıf olmuştur. Fakat bu vukufiyet, Cemâl ismi yönüyledir. Ancak bu cemal, cemâlü’l-kemâldir; yoksa cemâl-i mutlak değildir; kemâlü’l-cemâl de değildir. Bazen de bu sırrı tecell-i celâlde idrâk eder. Bu da celâlü’l-kemâldir. Yoksa celâl-i mutlak değildir; kemâlü’l-celâl de değildir. (İnsan-ı Kâmil, s. 43)[60] 

----------------

تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْرًا كَرِيمًا {الأحزاب/44}

(33/44) “Tahiyyetuhum yevme yelkavnehu selâm(un) vea’adde lehum ecran kerîmâ(n)”

(33/44) Allah’a kavuşacakları gün mü’minlere yönelik esenlik dileği “Selâm”dır. Allah, onlara bol bir mükâfat hazırlamıştır. 

----------------

Selâm ve Camii isimleri insanın esmâ’ül hüsnalarıdır.

Selâm ismine “İz-Terzi Baba aktarımıyla (91) Biismi Has Selâm kitabından devam edelim. 

----------

Bazı gerçek tasavvuf kitaplarında da bu tür menkıbelere rastlamıştım. Bu hususta on üçüncü isim olarak “bize de verilen bir esmâ vardır” ne olduğu “bazı yakınlarımın dışında” şimdilik bizde kalsın. (demiştim) Bu oluşumlar özeldir, genel değildir. 

Bu oluşumların ışığında insân’ın aklına şu soru gelebilir! On ikinci derste kişi (Allah) Esmâsı’na ulaştığı halde, neden on üçüncü derste esmâ-i ilâhiyye’den her hangi bir isim onun özel ismi olsun?.. 

El cevap. Mutlak mânâ da (Allah) ismi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimize ait bir isimdir, o ismi husûside kimse kullanamaz, bütün kullanımlar, genel ve zâhirendir, işte bu yüzden Cenâb-ı Hakk bazı sevdiği kullarına esmâ-i ilâhiyyeden bir ismi özel olarak o kuluna lütfeder, bu isim de onun husûsi’de özeli olur. Bunlar gayb sırlarındandır.

------------------- 

(Selim) Lügat ma’nâsı: Sağlam, kusursuz, refah ve selâmet üzere bulunan.

(Sâlim) Lügat ma’nâsı: sağlam sıhhatli, sağ, noksansız, her türlü tehlikeden uzak olan, emin ve korkusuz olan.

(Selâm) Lügat ma’nâsı: Ayıplardan, âfetten sâlim oluş, selâmet, emniyet, sulh, asayiş, bütün korktuklarından emin olma, Allah’ın (c.c.) bir ismi. (Esmâül hüsnâ) Allah’ın güzel isimleri sıralamasında Allah Cami, isminden sonra, beşinci, Hazarat-ı hamse, sırasındadır. 

------------------- 

Selâm isminin harfleri. 

(سلام) (Selâm) Görüldüğü gbi “selâm” kelimesi, aslen, “sin” “lâm” “elif” “mim” harflerinden meydana gelmektedir. Bunların kısaca sayı değerlerini inceliyelim. 

(س) (Sin) Ya-sin’in sinidir. İnsân-ı Kâmil’in sinidir. Hakikat-i insaniyye’nin sinidir. Her insanın sinidir. Sayı değeri (60) dır. Görüldüğü gibi üç harfle ifade edilmektedir. 

(ل) (Lâm) Ulûhiyyet lâmıdır. Ululuk yüceliğin ifadesidir. Ehadiyyetin işaretidir. Adeta Ehadiyyetten âlemi şehadete uzatılan ve bu âlemleri tutan askı gibidir. Sayı değeri (30) dur. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir. 

(ا) (Elif) Harflerin başbuğu. Bütün ma’nâların kaynağı. Nazenin naz ehli. Onüç noktadan meydana gelmiş bütün makamları ihata edici. Bütün varlıkta var olucu Lâm’ın kucağına oturunca (لا) (Lâ) olarak bütün âlemleri bir çırpıda kaldırıcı sadece kendi neş’esini bırakarak beşeri neş’e leri yok edici Sultan Elif. Sayı değeri, (1/13) tür. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir. 

 (م) (Mim) Muhabbet kaynağı. Hakk âşıklarının sığındığı liman. Gariplerin dayanağı. Âlimlerin âlimi. Nur-u Muhammedinin şifresi. İnsanların İlâh-î senedi. 

Muhammed Mustafa (s.a.v.) Sayı değeri (40) tır. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir. (Selâm)ın Lâm-ına birde ikili (لا) (Lâmelif) olarak bakalım. Lâm olan Ulûhiyyet, Elif olan Ehadiyyeti kucağında tutmuş Lâ olan ben yok, bende var olan Ehadiyyettir, dercesine onu sinesine basmıştır. Ehadiyyet ise Ben bâtındayım görünen sensin diyerek kendini gizlemeye çalışmaktadır. Bu birliktelik sarmaş dolaş olan bu hal kendinden kendine muhabbetir.

Baştaki selâm da devreye girip sizleri ben anlatacağım merak etmeyin böyle gizli kalmayacaksınız diyerek mim-i Muhamediyyeye akarak bazen beşereriyyeti ile bazen hakikatiyle insanlarla beraber olmaktadır. Onu ancak bu hakikatleri bilenler tanımakta diğerleri ise sadece beşeriyetine bakıp falan kimse zannetmektedirler. Aslında o zannettiği gibi sadece beşer yönlü değil, aynı zamanda Hakikat-i ilâhiyye yönüylede âleminin içinde gizli bir hazine olarak dolaşmaktadır. 

(Selâm)ın sayı değerlerini toplarsak. (60/30/1/40=131) ederki, sayı bellidir. (13) ve (1) Özetlersek; 

(س) (Sin) İnsân-ı Kâmil. 

 (ل) (Lâm) Ulûhiyyet. 

(ا) (Eif) bir Vâhidiyyet. 

(م) (Mim) Hakikat-i Muhammed-î dir. 

İşte selâm bütün bu âlemlere Ehadiyyetinden gelen tecelli-i İlâhiyyeler ile âlemlerin her bir noktasına selâmetle rahmeti Rahmaniyyenin akmasıdır. 

Ayrıca selâm-ı (الإسلام) lâmı tarif olarak, tahsis (El selâm/Es selâm) olarak okursak. O zaman. 

(ا) Baştaki (Elif) Ahadiyyet. (س) İkinci (Sin) ise Selâm isminin zuhuru olan İnsân-ı Kâmilin gölgesidir. Böyle olunca sayı (192) olmakta oda zaten (12) dir. Yani hakikat-i Muhammed-î dir. Ayrıca (19) dur, o da İnsân-ı Kâmil’dir.

------------------- 

Düzgün bir şekilde namazını buraya kadar getiren kişinin, namazından çıkması için yapacağı son şey selâm vermektir.

esselâmü aleyküm ve rahmetüllah diyerek, başını önce sağa, sonra tekrar aynı selâmı (esselâmü aleyküm ve rahmetüllah diye) söyleyerek sola çevirmek sûretiyle namazının o bölümünü bitirmiş olur.

Bunun karşılığında allahümme en tesselâmu ve min kesselâm tebarekte yazelcelâli vel ikram diyerek cevab ge­rekir.

Eğer yalnız kılınan bir namaz ise, kendi kendine, cemeatle kılınıyor ise, müezzin, imam’ın selâmına cevap vererek namazı bitirmiş olur.

Şimdi: Kısaca bu selâmları incelemeye çalışalım; 

bir günlük namazda;

- (21) adet tahiyyatta okunan ikişer selâm (21 x 2 = 42)

- (13) adet ikişer selâm, (13 x 2 = 26) 

-(13) adet selâm karışılığı ikişer selâm (13 x 2 = 26) toplam (42 + 26 + 26 = 94) beş vakit namazın da her biri toplu birer selâm olduğundan neticede (94 + 5 = 99) eder. 

Nasıl bir sistemdir ki her yönü insan’ı hayrete düşürüyor. 

Baş taraflarda gördüğümüz gibi namaza (99) esmâ-i ilâhinin varlığı ile başlamıştık, sonunda da (99) selâm ile nihayete erdirmiş oluyoruz.

Esselâmu aleyküm ve rahmetüllah diye başını sağa çeviren, Zat tecellisindeki kişi, o istikamette ne kadar varlık varsa hepsine selâmet dilemiş olur. 

Sola çevirdiğinde de aynı şeyi o istikamette olanlara dilemiş olur. 

İnsan-ı Kamilin ihatası ve rahmeti çok geniştir.[61] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا {الأحزاب/45}

(33/45) “Yâ eyyuhâ-nnebiyyu innâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiran venezîrâ(n)”

----------------

وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا {الأحزاب/46}

(33/46) “Ve dâ’iyen ila(A)llâhi bi-iznihi ve sirâcen munîrâ(n)”

(33/45-46) Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.

----------------

 45. âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “ersel-nâ-ke” “nâ” biz gönderdik, ama “21/107” gön-dermedik. İfadesi ile Cenâb-ı Hakk zatımdan seni göndermedik ama vakti gelince gönderdik demektedir. 

45. âyeti yine bir başka âyet ile açıklamak faydalı olacaktır.

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

 (İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezira)

48/8. “şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müj-deci ve bir korkutucu olarak gönderdik.” 

(İnnâ erselnâke) “seni gönderdik” ifadesi kullanılmaktadır ki, bu bölümd zât-î Âyetlerdendir, yine burasını üç yönlü (1) Hakikat-i Muhammed-î, (2) Hazret-i Muhammed, (3) ve ümmet-i olan bizler itibariyle incelememiz yararlı olacaktır kanısındayım.

- Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda. 

Daha evvelce de belirtildiği gibi Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) ve bunun müjdesini veren (mübeşşir) ve bu halden gaflette olan mahalleri de (nezir) uyarman için gönderdik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz. 

(2) Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda. 

“Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) ve bu hali müjdeleyici (mübeşşir) inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz.

(3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse! 

Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) i ve (mübeşşir) müjdeleyicisi ancak, bu hal ve hakikatlere inanmadığın takdirde akibetinin ve pişmanlığının çok çetin olacağının (nezir) uyarı-ikaz-ı nı yapmaktadır şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” Bu arada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekiyor Görüldüğü gibi burada Peygamber (s.a.v.) Efendimizin üç vasfından bahsediliyor, genelde (nezir) kelimesi “korkutma” şekliyle ifade ediliyor ise de, rahmet Peygamberi olan Peygamberimize bu vasfı vermemiz pek uygun olmayacaktır, onun yerine yukarıda da belirtildiği gibi (ikaz- uyarıcı) kelimelerini kullanmamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.

Hakk kuluna o kadar yakındır ki; “Biz senin beden mülküne böyle güzellikler bahşettik ve bunun haberini de bizzat Biz vermekteyiz,” diyerek şahit ve müjde olarak bu hakikatler Allah’ın Kitabında, Allah’ın lisânından ve Allah’ın kendisi tarafından biz zaif kullarına açık bir dille anlatılmaktadır. Şükründen âciziz, (fefhem) hemen anlamaya çalışalım, zîra bu çok değerli hayat, çokta hızlı geçmekte’dir.[62] 

“dâ’iyen” davetçi sayısal değerine bakalım; “Dal: 4” “Elif: 1” “Ayn: 70” “Ye: 1” “Elif: 1” dir. Toplarsak (4+1+70+10+1= 86) (8+6= 14) dir.

(14) Nuru Muhammed-i ile her mertebenin nûruna yani o mertebeyi içinden adınlatan hakikate davettir.

Yolumuza Altı Peygamber (6) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile devam edelim.

Kur’anı Kerîm Enbiya 21/107 âyeti, “ve ma erselnake illa rahmeten lil âlemin” Meâli, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Hadis-i Kudsi, “levlake levlak lema halaktül eflak” Meâli, “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Hadis-i Şerif, “evvelü ma halakallahul kâlemü ve rûhiy” Meâli, “Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Hadis-i Şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” Meâli, “Ben Allahtanım ve mü’minler benim nurûmdandır.” Hakîkat-i Muhammedî Allah’ın sıfât mertebesinde meydana geldiğinden “Ben Allah’tanım” denilmiştir. 

Hadisi şerif, “evvelü ma halakallahul akli vennefsi” Meâli, “Allah evvelâ benim aklımı halketti.” Hazreti Rasûlullah (s.a.v) maksat akıldır ki o akıl olmasa Kûr’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün olmaz idi ve Kûr’ân-ı Kerîm olmasaydı eğer o akıl, akl-ı cüz’de kalır, akl-ı külle, akl-ı evvele ulaşamazdı. O akıl ki, dünyâ âlemine tenezzül etti ve ilim ile birleşti. İşte bu Cenab-ı Hakk (c.c)’ın yeryüzündeki zâti vüsûlüdür. Ve bu âlemlerin içerisinde bundan öte gidilecek yer yoktur ve içinde bulunduğumuz âlem seyahatin en uç noktasıdır. Aklı amel, Kûr’ân-ı Kerîmi ise ilim olarak düşündüğümüzde ilim ile amelin yani zâhir ile bâtının buluşması bu dünyâda olmaktadır. Bu nedenle bu dünyâ âlemine çok değişik bir şekilde bakmamız lâzımdır.

Nefsimize dönük yaşadığımızda Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan en uzak noktaya düşüyoruzdur, ancak yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşar ve bu hakîkâtleri idrâk edersek bu âlem en yakın yer olmaktadır. Görüldüğü gibi bir irfâniyet ne kadar büyük bir dönüşümu gerçekleştirmektedir. Dünyâda kendini bu şekilde bulan kimse için artık ahiret olmaz orada doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtının misâfiri olur. 

Hadisi şerif, “Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mai vettıyni” Meâli, “Âdem su ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadislerde belirtilen önceliklerin hepsi “Hakikat-i Muhammedî”nin değişik yönleridir. 

Allah-ü Teâla herşeyden önce Muhammed (s.a.v.)’in nurunu halketti. Eshab-ı Kiram’dan Abdullah bin Cabir (r.a), “Ya Resulullah Allah-ü Teâla herşeyden evvel neyi halketmiştir, bana söyler misin?” deyince, sevgili peygamberimiz şöyle buyurdu: “Herşeyden evvel senin peygamberinin yani benim nurumu kendi nurundan halketti. O zaman ne levh, ne kâlem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne sema (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem (a.s.) var edilince Arş-ı a’lâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Ya Rabbi bu nûr nedir?” diye sorunca, Allahu Teâlâ; “Bu ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur. Eğer o olmasaydı, seni halketmezdim,” buyurdu. 

Âdem (a.s.) var edilince alnına Muhammed (a.s.) nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem (a.s.) dan itibaren babadan oğula intikal ederek, asıl sahibi Muhammed (a.s.)’a ulaştı. 

Allahu Azimüşşanın bu kadar şerefle övdüğü Habib-i Kibriyasını bizim gibi âcizler nasıl anlayıp anlatmaya cüret ederiz ki, bilemiyorum. Kâlem kırılır, mürekkep kurur. Seviyemizi idrâk edip onun nurunu bürünmeye gayret ederek, ondan onu, onunla anlamaya çalışalım. İnşaallah gayret bizden, yardımı onlardan olur. 

Bilindiği gibi Kelime-i Tevhid’in en kemâlli zuhur mahalli “Muhammed” ismi “çok övülen” mânâsınadır. 

Bu kelimenin içinde 3 adet “mim” vardır.

Birinci, () “Mîm”“Muhammedül Emin” Ikinci, () “Mîm”“Hazreti Muhammed” Üçüncü, () “Mîm”“Hakikat-i Muhammedî”dir. 

“Muhammedü’l Emin” beşeriyetin hakîkatini, “Hazreti Muhammed” peygamberlerin hakîkâtini, “Hakikati Muhammedi” ise, bütün âlemlerde sâri ve câri yani bütün varlıkta mevcûd olan hakîkâtini anlatmaktadır.

O’nun nuru olmadan hiçbir zerre faaliyet sahnesine çıkamaz. Bizlerdeki yanlış ve eksik inancı yani onu sadece ceset yönüyle, beşer şekliyle tanıma ve bilme inancını aşıp daha derinlemesine idrâk etmeye ve âlemler mertebesindeki varlığını anlamaya çalışmalıyız. Bizler dahi bu âlemlerden bir parça olduğumuzdan dolayı onun nûru apaçık olarak bizlerde de bulunmaktadır. Biz bunu kendimizde idrâk ettiğimiz ölçüde onu idrâk etmiş oluyoruz. “Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz” yâni “Andolsun ki size içinizden azîz bir Resûl geldi” (Tevbe, 9/128) âyeti kerîmesi bu oluşumu ifâde etmektedir. 

Hz. Muhammed belirli bir vasıf değil, fakat bütün vasıfları içine alan câmî bir vasıftır. Onu tanıyabilmek 3 vasfının özelliklerini iyi anlamaktan geçmektedir. Böyle yaklaşırsak belki biraz bizler de onu tanımış oluruz. 

“Muhammedül Emin” ilâhî varlığın beşeriyet yönünden zuhuru, “Hazreti Muhammed” ilâhî varlığın rûhaniyet yönünden zuhuru, “Hakikat-i Muhammedî” ilâhî varlığın bütün âlemler mertebesinden zuhurudur.

Beşeriyetin rûhaniyetine, rûhaniyetten âlemler mertebesindeki varlığına nüfuz etmeye çalışmalıyız. İşte ancak o zaman onu biraz tanımaya ihtiyacımız olan yolumuz açılmış olur. “Fettah” isminin bereketi bu yolda bizlere yeni ufuklar açsın.[63] “ İz- -T-B- ” 

----------

“aydınlatıcı bir kandil (lamba)” Bu hücre ve kandillik, yoğunlaşmış olan rûh ve nûr-dan oluşan “insân-ı kâmil”in fiziki vücûd heykelidir.

“içinde güçlü aydınlıklı bir lâmba” Bu lâmba “insân-ı kâmil”in geniş, aydınlık gönlüdür.

“cam içinde o aydınlıklı lâmba” Cam gibi parlak gönlünün içinden ışık ve nûr saç-maktadır.

Münir: “insân-ı kâmil”in geniş, cam gibi parlak aydınlık gönlünde ışık ve nûr saç-maktadır.

Nûri: Nûr’un İlm’el, Ayn’el, Hak’el Yakîn mertebelerinden ilmi, müşade ve yaşantıyı parlak olarak aydınlatılmasıdır.

Nûr: Zâhiri ışık kaynakları eşyayı dışından aydınlatarak örünmesini sağlar. Nûr ise eşyayı içinden aydınlatarak sağlayarak görünmesini sağlar. Eşyanın üzerinden nûr alındığında bâtına geçer ve zhirde görünmez olur. (Murat Derûni) 

-----------

Mesnevi-i Şerifte Nûr hakkında; 

4024. Sen Hudâ huylu terâzî olmuşsun; belki her terâzînin dili olmuşsun.

 Sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olup, kullar arasında bir mîzân-ı ilâhî olmuş bir insân-ı kâmilsin. Belki her mîzân-ı ilâhî olan insân-ı kâmilin, tarîk-ı adl ve istikâmetde metbû’usun.

4025. Sen benim kabilem ve aslım ve akrabâmsın. Sen benim mezhebimin şem'inin fürûğusun.

Sen benim rûhum i’tibâriyle kıblem ve aslım ve akrabâmsın. Ben şimdiki hâlde dîn-i hakîkî şem’ini senden yakdım ve ziyâlandırdım.

4026. Ben göz taleb eden çerâğın kölesiyim ki, senin çerâğın aydınlığı ondan kabûl etti.

“Göz isteyen çerâğ”dan murâd, (S.a.v.) Efendimiz’in zât-ı mübârekidir.

Hak Teâlâ onlar hakkında (Ahzâb, 33/46) ya’nî “Allah’ın izni ile Allah’a da’vet eden bir parlak çerâğdır” buyurur; ve’’göz isteyen” ta’bîriyle Cenâb-ı Pîr efendimiz (A’râf,7/198) ya’nî “Sen onların sana baktıklanni görürsün; hâlbuki onlar görmezler" âyet-i kerîmesine işâret buyururlar. Zîrâ münkirlerin hakbîn olan gözleri yoktur; onlar ancak cisim ve sûret görürler.

Menkıbe: Sultân Mahmûd-ı Gaznevî, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrini ziyâret ettiği vakit, orada cenâb-ı Bâyezîd’in mürîdlerinden birisini görüp der ki: Şeyhinin kelâmından bana bir şey nakl et!

Mürîd: Benim şeyhim “Beni göreni cehennem ateşi yakmaz” buyurur idi.

Sultân Mahmûd: Bu söz acıbdir, senin şeyhin Resûl-i Ekrem Efendimiz den daha mı büyüktür? Ebû Cehil cenâb-ı Peygamberi gördü, maahâzâ onu cehennem ateşi yakacaktır.

Mürîd: Hayır, Ebû Cehil Resûl-i Ekrem’i görmedi; o ancak Abdü’l-Muttalib’ in yetîmini gördü. Eğer Resûl-i Ekrem’i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.

Sultân Mahmûd müridin kelâmını tahsîn ve fikrini tashih etmiştir.

4026. Ben o nûr denizinin dalgasının kölesiyim ki, böyle gevheri zuhûra getirir.

“Nûr denizinden murâd, Zât-ı Hakk’dır. “Dalga”dan murâd, Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’dir. “Gevher”den murâd, İmâm-ı Alî (k.v.) efendimizdir. Ya’nî “Ben şimdiye kadar sûret kulu idim, sûrete tapardım; bundan sonra (Nûr, 24/35) [Allah göklerin ve yerin nûrudur] âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere deryâ-yı nûr olan Zât-ı pâk-i Hakk’ın kuluyum ve O’na tapacağım. O öyle bir deryâyı nûrdur ki, Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz O’nun dalgasıdır; ve o dalga dahi o deryâdan senin gibi bir gevher çıkarmıştır.[64] 

----------------

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُم مِّنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا {الأحزاب/47}

(33/47) “Vebeşşiri-lmu/minîne bi-enne lehum mina(A)llâhi fadlen kebîrâ(n)”

(33/47) Mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele. 

----------------

İnananları beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığı Allah yani ef’âl, esmâ, sıfât mertebesinden değil Zât mertebesinin lütfundan olduğunu (mübeşşir) müjdele… (Murat Derûni)

----------------

وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ وَدَعْ أَذَاهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا {الأحزاب/48}

(33/48) “Velâ tuti’i-lkâfirîne velmunâfikîne veda ezâhum vetevekkel ala(A)llâh(i) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)”

(33/48) Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. 

----------------

Burada efendimiz (s.a.v.) ile birlikte biz ümmetini ilgilendiren yönü bulunmaktadır.

Hakk’ın varlığını örten gizleyen hayale ve gönlü bulandıran vehime itaat etmeyin. Nefsi emarenin zorlaması ve eziyetlerine aldırış etmeyin. Allah’a yani ef’âl, esmâ, sıfât ismine değil zât ismine dayanın ve güvenin, (Murat Derûni) EL-VEKİL[65]

 "Hasbünallahi ve ni'mel vekil; ni'metmevlâ veni'mel nasir" derler. Ya rabb-ül âlemin, hesabımızı sen gör; ey mevlâm bana sen yardımcı ol, sen benim vekilimsin derler. Bunu söyleyen kimse hele mazlum ise, aciz kalmışsa, işitici kuvvet ve kudret sahibi olan Allah-u Teâlâ bak nasıl vekâletini yapıyor. O milletvekillerine, mahkeme vekillerine benzemez. Vatana, millete sadık kalacağına namus ve şeref sözü veren bazı vekillerin bile neler yaptıklarını ve neler okuduklarını Allah bize ibret olarak gösteriyor.

İhtilâfatıyle uğraşmakta dehrin zevk yok Zevk onun mir'at-ı ibretten temâşasındadır[66] diyerek hakkın hükümlerini ve saltanatını seyir etmelidir.

Cenâb-ı Allah âlemleri idare eder. Yani göklere gönderdiği meleklerle emirler verir. Kulu kul ile de terbiye eder. Kazanan "ben kazandım" dememelidir. Çünkü Allah'ın rızası o yoldadır. Sebebleri yok eder kazanırsın; şans ve tesadüf dediğiniz de Hakk'ın emri ve icad ettiği sebeblerdir.[67] 

VEKİYL' dir her şeye vekâleti var, Bilmemki nasıl bulunur böyle yar, Gönlünün yarasını eliyle sarar, Cümle işleri gören VEKİYL'dir ancak.[68] “ İz- -T-B- ”

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِن قَبْلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَا فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا {الأحزاب/49}

(33/49) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû izâ nekahtumu-lmu/minâti sümme tallaktumûhunne min kabli en temessûhunne femâ lekum aleyhinne min iddetin ta’teddûnehâ femetti’ûhunne veserrihûhunne serâhan cemîlâ(n)”

(33/49) Ey inananlar! Mümin kadınlarla nikahlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın. 

----------------

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أَزْوَاجَكَ اللَّاتِي آتَيْتَ أُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ اللَّاتِي هَاجَرْنَ مَعَكَ وَامْرَأَةً مُّؤْمِنَةً إِن وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ إِنْ أَرَادَ النَّبِيُّ أَن يَسْتَنكِحَهَا خَالِصَةً لَّكَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ فِي أَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا {الأحزاب/50}

(33/50) “Yâ eyyuhâ-nnebiyyu innâ ahlelnâ leke ezvâceke-llâtî âteyte ucûrahunne vemâ meleket yemînuke mimmâ efâa(A)llâhu aleyke vebenâti ammike vebenâti ammâtike vebenâti hâlike vebenâti hâlâtike-llâtî hâcerne me’ake vemraeten mu/mineten in vehebet nefsehâ linnebiyyi in erâde-nnebiyyu en yestenkihahâ hâlisaten leke min dûni-lmu/minîn(e) kad alimnâ mâ feradnâ aleyhim fî ezvâcihim vemâ meleket eymânuhum likeylâ yekûne aleyke harac(un) vekâna(A)llâhu gafûran rahîmâ(n)”

(33/50) Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü’minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan, Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadını da (sana helâl kıldık.) Mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 

----------------

تُرْجِي مَن تَشَاء مِنْهُنَّ وَتُؤْوِي إِلَيْكَ مَن تَشَاء وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَ ذَلِكَ أَدْنَى أَن تَقَرَّ أَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَا آتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَلِيمًا {الأحزاب/51}

(33/51) “Turcî men teşâu minhunne vetu/vî ileyke men te(33/51)şâ(u) vemeni-btegayte mimmen azelte felâ cunâha aleyk(e) zâlike ednâ en tekarra a’yunuhunne velâ yahzenne veyerdayne bimâ âteytehunne kulluhun(ne) va(A)llâhu ya’lemu mâ fî kulûbikum vekâna(A)llâhu alîmen halîmâ(n)

 (33/51) Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah, kalplerinizdekini bilir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.) 

----------------

لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَاء مِن بَعْدُ وَلَا أَن تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ أَزْوَاجٍ وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ إِلَّا مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ رَّقِيبًا {الأحزاب/52}

“Lâ yahillu leke-nnisâu min ba’du velâ en tebeddele bihinne min ezvâcin velev a’cebeke husnuhunne illâ mâ meleket yemînuk(e) vekâna(A)llâhu alâ kulli şey-in rakîbâ(n)” Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir. (33/52)

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِن وَرَاء حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا {الأحزاب/53}

(33/53) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tedhulû buyûte-nnebiyyi illâ en yu/zene lekum ilâ ta’âmin gayra nâzirîne inâhu velâkin izâ du’îtum fedhulû fe-izâ ta’imtum fenteşirû velâ muste/nisîne lihadîs(in) inne żâlikum kâne yu/zî-nnebiyye feyestahyî minkum va(A)llâhu lâ yestahyî mine-lhakk(i) ve-izâ seeltumûhunne metâ’an fes-elûhunne min verâ-i hicâb(in) zâlikum atheru likulûbikum ve kulûbihin(ne) vemâ kâne lekum en tu/zû rasûla(A)llâhi velâ en tenkihû ezvâcehu min ba’dihi ebedâ(en) inne zâlikum kâne inda(A)llâhi azîmâ(n)”

(33/53) Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır. 

----------------

Bu âyet hakkındaki yorumu 53. Âyetler ve Terzi Baba çalışmasından buraya aktarıyoruz.[69] “ İz- -T-B- ”

(33/53) - “Ey iman edenler! Siz zamanını gözetlemeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe, Peygamber'in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber'in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah'ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah) tır.”

-------------------

Ya eyyühellezîne amenu la tedhulu büyuten nebiyyi illa ey yü'zene leküm ila taamin ğayra nazırîne inahü, Ey iman edenler, Peygamberin evlerine, vaktine dikkat etmeksizin ve yemek için izin verilmedikçe girmeyin.

Bu âyet hâl ve edep bildiren bir âyettir. “Ya” yani Harfi nida ile başlayarak iman edenlere seslenmektedir. “Nebi” daha önce şeriat getiren bir resülün şeraitinden haber veren peygamberdir. Efendimiz “Resül” olduğu gibi Nebidir… Ve bu Nebiliği Hakîkat-i Muhammedin tam kemâlli zuhur mahalli olduğu için tüm Resûlleri kapsamaktadır. Tüm şeriatlerin hakîkatlerini haber vermiştir. İşte Peygamberin evlerine derken, Hakîkat-i Muhammediyenin bu nübüvvet evlerinden bahsediliyor. Sûre sayısı 33 tür. Mescid-i Nebeviyyenin ilk direk sayısı 33 tür ve Hakîkat-i Muhammediyeyi ifade etmektedir. Yani yol ehli bir kişi Âdemiyetten, Hz. Muhammede kadar gelen mertebe evlerine girmesi izne ve vakte tabidir. Buna da ancak “Nebi” ve onun izini takip eden varisleri olan âlim ve arif kişiler verebilir. Yol ehlinin bu vakitlere dikkat etmesi gerekir. Bunun iznini ve zamanı ancak sâlikin arif ve arifibillah olan Mürşidi bilebilir. İşte bu evlerde yenilen yemekler, yani ma’nevi gıdalar farklıdır. Nasıl ki bir bebeğe süt ve mama verilir. Büyüklerin yemeklerinden verilirse yiyeceğini hazmedemez… Büyük bir insana bebeklerin yiyeceği süt, mama verilirse, onu da bu yiyeceklerin beslemeyeceği açıktır. Anlaşılığı üzere kişi hangi mertebede ise o mertebenin “Nebi”sine iman etmekte ve o mertebeden gıdasını almaktadır. Bu da O mertebenin izni ile olmaktadır. 

Ve lakin iza düıytüm fedhulu fe iza taımtüm fenteşiru ve la müste'nisîne li hadîs, Ancak çağrıldığınızda girin, yemeği yediğinizde de hemen dağılın; sohbet etmek için de izinsiz girmeyin! Devamında gelen ifâdelerde ancak çağırıldığınızda yani mertebeye davet edildiğinizde girin deniyor, yemeği yani o mertebenin ilmini aldığınızda da dağılın, çünkü kişi aynı yemeği devamlı yiyemez. Yerse o kişiye zarar verir. Ve sürekli bâtın ile de meşgul olunmaz. Zâhiri yönün ihtiyaçlarınıda karşılamak gereklidir. Efendimiz “Erihni ya Bilal” diyerek ma’nevi âlemlere uruç ediyor. Ayşe validemizin seslenmesi ile zâhir âleme nüzul ediyor, ailesinin ve sahabelerin işlerine yardımcı oluyordu. Hadis “söz” olduğu gibi sonradan olma iki zamanda baki olmaya arizi şeylere denmektedir. Yani bu evlere mertebelere girerken sonradan olan hayâl ve vehimleriniz ile değil hakîkatlerini tahsil için izin alarak girin denmektedir.

İnne zaliküm kane yü'zin nebiyye fe yestahyî minküm, Çünkü o, peygambere eziyet veriyor, üstelik sizden utanıyor. İşte merâtibi ilâhiye den her hangi bir mertebeye izinsiz girilirse o mertebe o kişiden incinmekte ve utanmaktadır. O mertebenin hâli ve idrâki yoksa hayâli ve vehimi ile hürmetsizlik edilmekte ve hakîkatine saygısızlık yapılmaktadır. Yol ehli kişi vakti gelince o mertebenin dersi verileceğini ve o mertebeye alınacağını bilmeli ve bu konuda sabır ve gayretle çalışmalarına devam etmelidir. 

Vallahü la yestahyî minel hakk, Allah (c.c) gerçeği söylemekten utanmaz. Burada âyet zât-i dir. Ahadiyyet mertebesi Ulûhiyyet mertebesinden haber vermektedir. Vahidiyet yani Ulûhiyyet mertebesinin zât ismi olan “Allah” el Hakk yani Hakikati söylemekten utanmaz. Bu mertebe tüm mertebelerin istihkaklarını yani gereklerini vermektedir. Allah esmâsının kemâlli zuhur mahalli Hz. Muhammed ve vekilleri de kâmil insanlardır. Bu mertebeye el-Hakk ile gelmiş olanlar, kimin hangi mertebede olduğunu bilir ve bunu söylemektende utanmaz.

Nesimi şöyle demiştir. Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime, aru namus şisesini taşa çaldım kime ne!

Ve iza seeltümuhünne metaan fes'eluhünne min verai hıcab, Peygamberin eşlerinden birşey istediğinizde (sorduğunuzda) bir perde arkasından isteyin! Bunun sebeplerinden biri Allah (c.c.) “Cemâl”ini açmış, Celâl’ini örtmüş, perdelemiştir. “Hicâb” yani örtü ile bu celâlden sakınılmasıdır. Her bir nebi bir mertebeyi ifade etmekteydi. Bu mertebelerin iki yönü bulunmaktadır. Akl-ı Küll ve Nefsi Küll yönleridir. Eşler ile mertebelerin Nefsi küll ve üretkenliklerinden istenilecek, sorulacak şeyleri hicâb-perde arkasından isteyin yani bu mertebelerden gelen ilim ve hakîkatleri zâhir ehline anlamayacak kişilerden örtün gizleyin. Bir şeyin nefsi o şeyin zatı yani hakîkatidir. İşte bu hakîkati ehli olmayandan örtüp gizleyemezse, Ene’l Hakk narasını ulu orta yerde atıp Hallac-ı Mansur gibi canını vermek vardır… 

Faydalı olur düşüncesi ile Terzi Baba (13) Hakîkat-i İlâhiyye kitabının 49. Sayfasında bulunan Kitab’un Netice adlı eserin sadeleştirmesinden bir bölümü buraya alıyorum.

İnsân-ı Kâmil cem’ül cem ehlidir. Ve onun hicâb-ı yani perdesi yine kendisidir. Ve bir şey ki; kendi kendine perde olmaz. İşte Hakk’a ve İnsân-ı Kâmil’e hicâb-perde yoktur. Zira Hakk’ın İnsân-ı Kâmil’e iltifatı vardır. Ve nâkıs-noksana göre hicâb-perde vardır. Zira a’ma’sı hakîkati kendisine münkeşif olmamıştır. 

Zaliküm atheru li kulubiküm ve kulubihinne, Öyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha çok temizdir. Bir önce ki satırlarda yazılanlar ve burada kalbleriniz ve kalbleri ve temizdir ifadesi ile tenzih ikilik ifadelerini içermektedir. Yukarda sadeleştirme bölümünde de hicab nakıs-noksana göre olduğu bildirilmişti. Kendi ve Hakk’ın hakîkatine ulaşan için iki kalp olmaz. Aynı zamanda kalb, gönüldür… “Bir gönül ol, ya da bir gönle gir” denmiştir… Bir gönül olan ve bir gönle girenin de kalbleri ve kalbi olmaz… Kalbimiz hükmüne dönüşür… Hakk’ın gönlü olan bu gönülde ehline haram değil haremdir… İşte zâhiri kâ’beye nasıl ki inananlar girmekte ”Mescid’ül Harem” olmaktadır. İnanmayanlara “Mescid’ül Haram” hükmündedir. Yani bu sınırdan içeri sokulmazlar ve perdelidirler… Bir bakıma da sûre (33) sayı değeri ile bu mescid Mescid-i Nebevi Hükmündedir… Sûrenin Medeni olması da bunu desteklemektedir. 

53 Terzi Baba’mın gönlü ehil olan yoluna hakiki ma’nâda inanlara “harem”dir. İnanmayanlara ve daha henüz ikilik hükmünde olanlarada hicâb yani perdeli, inanmayanlara da haram hükmündedir… 

Ve ma kane leküm en tü'zu rasullellahi ve la en tenkihu ezvacehu mim ba'dihı ebeda… Sizin, Allah'ın peygamberini incitmeye hakkınız yoktur; arkasından hanımlarını nikahlayamazsınız da… 

Zâhiri olarak açık bir hükümdür. Ma’nevi olarakta yukarıda yazılan hükümlere uymamak Allah’ın resûlü ve resûlün resûlü olan 53 Efendi Babamızı incitmektedir. Nasıl ki resülün eşleri yani merâtib-i ilâhiyyesi sadece ona aiitir… 53 Efendi Baba’mıza ait olan merâtibler şu anda ve arkasından nikahlanamaz yani sahib çıkılamaz…

Zaliküm kane ındellahi azıyma, Çünkü bunlar, Allah katında çok büyük bir günahtır. Zâhiren bu ifadeler geçerlidir… Yalnız burada bildirilen ulûhiyet hakîkatleridir. “Kane” idi… Allah’ın katında idi… Yani ulûhiyyetin katında idi… Bu mertebe itibari ile günah yoktur… Daha henüz zuhura çıkmamıştır… Ayan-i sabite hakikatlerini bildirmektedir… Bu fiili işleyen kendi ayn-ı sabite hakikatinden bunları taleb etmekte ve Allah-ulûhiyyet mertebesi bu hakîkatleri ifaza etmekte feyzlendirmektedir. “Allah yaptığından sorulmaz, fakat siz sorulursunuz”. Hakîkatının bir bakıma açılımıdır… (Murat Derûni) Buraya âyeti kerime de geçen üzüntü ve incitme hadiselerinden dolayı yakın bir tarihte gördüğüm ve Efendi Baba’mın yorumladığı (73- Celâl, Cemâl, Celâl) dosyası ile alakalı zuhuratı alıyorum.

Murat DERÛNİ

29.11.2015

Kime: terzibaba13@gmail.com Hayırlı Günler Efendi Babacığım,

73 nolu dosyada yeni tesbit ettiğim 2 adet kısaltılmamış isim vardı. Önce gönderilenlere ilave ederek koyultarak tesbit ettiklerime ilave ederek gönderiyorum...

-------------------------------------

Dün ma’nâda gördüğüm bir zuhurat;

Kahve, Kafe tarzı bir yerin açılır kapanır ışıklı metal tavanını iki ayaklı merdiven üzerinde bir kişi beyaza boyuyor. Bu arada işyerimizde çalışan Mustafa KURU gelip bu merdiveni deviriyor. Bu mekan içinde Taba renkli, bağcıklı, sivri burunlu 53 numara, altında barkodu olan  yeni erkek ayakkabısının sağ tekini görüyorum. Efendi babam bu mekan’a geliyor, Mustafa KURU'yu izleyelim gerekirse polise durumu bildiririz diyor. Bu arada Mustafa KURU elinde siyah  bond çanta ile bu mekân’ın önünden geçip gidiyor. Efendi Babamın sağında tanımadığım kişiler ile beraber cadde tarafına bakar vaziyette arka tarafta sandalyelerin üzerinde oturuyoruz. Saat 1 (13) te eve dönmem lazım, Efendi Babam'dan müsaade alır dönerim diye düşünüyorum. Efendi Babam ile masanın üzerine beyaz kahve fincanları ters çeviriyoruz. Efendi Babam fincanı kaldırdığında içinde ki suyun risâlet mührü oluşturduğu görülüyor. Fakîr de fincanı kaldırınca içinde ki suyun masa üstünde risâlet mührü oluşturuyor. Mekânda bulunanlardan biri bu su ile oluşan mührün üst tarafında bir yıldız olduğunu söylüyor.  

Hörmet ve Muhabbetle Nüket Annemiz ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz. (Murat Derûni)

-------------

Necdet ARDIÇ

13.12.2015

Kime: Murat DERÛNİ

Hayırlı günler Murat oğlum bu zuhuratını geldiği günlerde okudum ancak o anda vaktim olmadığından cevaplaya-mamıştım sonra tekrar bakarım diye bilgi, sayarı kapattım. Daha sonra bilgi sayarı açtığımda cevaplanmışlar konumuna geçtiği için farkında olmadan cevaplandı diye geçilmiş. 

Daha sonra gönderdiğin iki düzeltmeyi yapmak için bu mail-ini bilgisayarda aradığımda buldum ve yeniden açtım o zaman cevaplanmamış olduğunu gördüm bu vesile ile geçte olsa zuhuratını birkaç kelime ile özetlemeye çalışayım aslında zaten açık bir zuhurat, bu zuhuratıda (19-53) e ilâve edebilirsin. 

Bir kahvenin (40) yıl hatırı vardır derler, bu kişiye (15) sene içinde neler ikram edildi, bu hesab ile meseleye bakılsa kendisine  yapılanların hatırı (15) milyon seneyi geçer. 

Açılır kapanır metal tavan gönül kapısıdır dilediğine açılır dilediğne kapatılır ve gök ehli ile bağlantısı buradan kurulur. Beyaza boyanması "renksizlik diğer taraftan Ulûhiyyet rengi olmasıdır. 

Mustafa "kuru" nun merdiveni devirmesi, kişinin mustafa/seçilmişlik halinin kuruması ve yanmaya hazır kütük haline gelmesidir. Aslında kendinde bulunan kendine ait mi'rac merdivenini devirmesidir. 

(Taba renkli sivri burunlu 53 numara, altında barkodu olan  yeni erkek ayakkabısının sağ tekini görüyorum.)  Kendine has Baba renkli ileriyi ve bazı kişileri işaret eden sivri burunlu 53 numara, altında ar'kodu olan  yeni er erkek ayakkabısının, akl-ı kül sağ tekini görüyorum. 

Efendi Baba ma'nâsı buraya geliyor. Kurumuş mustafa elinde düzme yazıları ile bu Ma'nâların önunden geçip gidiyor.  

Zuhuratın sonrası ise oldukça açık… Bu arada bize de bir miktar teselli olmuş oldu. 

Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. Herkese selâmlar hoşça kal Murat oğlum. Efendi baban.

-------------------

Kahve-den Seyre Ve Müşâhade-ye[70]

Teşekkür ederim Hocam, Allah her zaman iyilikler ihsân etsin inşallah.

Kızım bir küçük video göndermiş. Dikkatimi çekti, bir şeyler düşündüm ve sizinle düşüncemi paylaşmak istedim.

Japonlar bir kahve makinası yapmışlar. Önce kahve içmek isteyen kişinin fotoğrafı çekiliyor. Sonra bu fincandaki süt üzerine kahve ile resmediliyor. Yani kişi fincandaki beyaz içecek üzerinde kendi resmini kahverengi olarak görüyor.

Sonra kendine bakarak, kendini temaşa ederek içeceği içiyor adeta. Yâni kendini tüketiyor. Sonunda yok oluyor. Tabi bu kısımları vidyoda yok. Resim bir hayâl, aslı yok. Kendine ait varlığı yok ve kayboluyor, bitiyor. 

İrfân ehli demiş bu âlem bir hayâldir. Biz aslında yokuz. Kendimize ait varlığımız yok. Var edenle varız ancak. Varlığımız kendi kudretimiz ile ve irâdemiz ile medyana gelmediğine göre bir nevi yokuz, var edene muhtâç ve bağlıyız.

Böyle olunca açıkça anlaşılıyor ki; varlık tektir. O da Hakk'ın varlığıdır. Kendimizin sandığımız varlık parçalanıp ayrıştırıldığında özde olanın Hakk'tan başkası olmadığı ortaya çıkıyor. Bu âlem bir hayâlden ibâretmiş.

Maddenin en küçük yapı taşı atomun da altına inildiğinde atom altı parçacıklarının madde değil enerji olduğu görülmüş. Kesif madde gitmiş yok olmuş ve enerji çıkmış ortaya, yani ma’nâ maddeye galip haldedir. Esas olan O.

Kahve fincanında ki hayâli görüntüdeki gibi yok olmaya mahkûm madde ve benliklerdir. Hatta daha bu şehâdet âleminde görülüyor. İşte maddenin altına bilim teknik ile inildiğinde ortaya çıkan gibidir. Allah farklı vechelerden kendi Tek'liğini ortaya seriyor.

Nefs tanımına baktığımda evvelki zamanlarda, bir şeyin varlığıdır  diye okumuştum. Varlık denince ilk aklıma gelen beden oldu. Ama zamanla anladım ki; varlığın katmanları var. Beden içre bedenler, varlık içre varlıklardır.

Emmâre, levvâme, mülhime... En nihâyetinde nefsin yani varlığın ancak Hakk'ın varlığı olduğu anlaşılıyor. Bu beden elbiseleri bir bir çıkartıldığında ortada kalan ma’nâ, özde var olan, hakîkatte var olan Hakk'ın varlığıdır.

Buradan, bu boyuttan baktığımız zaman Ahad olandan başka bir varlık yok. Öyle de zâten, kalanı hep zan, benlikler hep zandır. Bu benlik kisvelerinden kurtulunca kalan Hakk’tır. Beni çıkar aradan kalır sana yaradan demişler. Bunu  bilim dahi bugün atom altı parçacıkları misâliyle ortaya koymuştur. Ve aslında gören gözlere, düşünen akıllara bir kahve makinesi de  anlatıyor. Allah misâller ile hakîkatimizi yani kendi hakîkatini önümüze sermiş. Kûr'ân Kerim’de ve hadîslerde kullanıldığı gibi misâller ve semboller ile anlatım hayatın içinde de kullanılmıştır. Kahvede ki hayâl misâli, Allah misâl vermekten çekinmez, O ganî’dir.

O zaman varlık “TEK”tir. Bu kesif çokluk yanıltıcı ve ma’nâ maddeden öncedir. Gördüğümüz çokluk “Tek” olanın o şekilde zuhûra gelişinden başka bir şey değildir. Az önce bilgi-sayar da yazı dosyasına yazdığım Terzi Baba'mın sohbetteki ifâdesini önümüze buraya almak istiyorum.

"Hz. Rasûlüllah bütün âlemde ki görüntü Hakk’ın vechinden başka bir şey değildir diye gerçek tevhid akidesini ortaya koyuyor." demiştir.

Varlığın tek oluşuna seviniyor insân, “Tek olanı Tek” olduğundan dolayı seviyor. Acaba o kudsi hadiste ki “bilinmekliğimi sevdim” ifâdesinde ki “sevdim” kelimesi kendine yani Hakk'a ait olduğu için mi? Her kelime gibidir. İnsândan açığa çıkarak kendinden kendini sevmesi mi? Varlık elbiselerinden sıyrılınca hakîki varlık “O” olunca mı? İnsân seviyor, böyle Ahad olmasını Vahid olmasını “O” nun? Bizden kendini sevmesi aslında bize kendini sevdirerek oluyor.  Ya da kendinden kendini sevmesini…

Varlığın “Tek” olması huzûr veriyor insâna, kaygıyı alıyor. “Tek” olması olan biteni kabullenmeyi, rızayı kolaylaştırıyor, sağlıyor. Varlığın “Tek” olmasından razı oluyor insân mutlu oluyor. Neden böyle oluyor acaba? Diye aklıma geliyor. Nefsi duyguları değil İlâhi duyguları ile anladığı için diye olmalıdır diye düşünüyorum. 

Bir kahvedeki resim böyle konuşmamı sağladı içimden kendi kendime. Kendimle olanı harflere kelimelere aktarıp, size de söylemek istedim. İnşallah sürçü lisân etmemişimdir. 

Bir fincan kahvedeki resim ile dahi misâl veren, kendini biz de gösteren Hakk'a şükürler, hamdü senalar olsun. Selâm ve muhabbet ile...

Hayırlı Günler “Ekmeltü, Ekmeltü” Hanım Kardeşim, Cenâb-ı Hakk (c.c.) iyilikler versin. İnşeallah. Hamd olsun bizler de iyi olmaya çalışıyoruz. 

Tefekkürünüz güzel olmuş... Tevhid-i Sıfât mertebesi idrâki ve hâlini güzel anlatmışsınız. Cenâb-ı Hakk nicelerini nasîb etsin. İnşeallah... 

Kahve deyince Terzi Baba (73) Celâl-Cemâl-Celâl dosyasında geçen zuhûrât aklıma geldi, 

Bu zuhûrâtın üstünden yaklaşık 2 sene geçince de dünyâ zuhûrâtı ve müşâhadeli yaşantısı oluştu... 

Hayırlı günler Murat oğlum bu zuhûrâtını geldiği günler de okudum ancak o anda vaktim olmadığından cevaplayamamıştım sonra tekrar bakarım diye bilgisayarı kapattım. Daha sonra bilgi-sayarı açtığımda cevaplanmışlar konumuna geçtiği için farkında olmadan cevaplandı diye geçilmiş. Daha sonra gönderdiğin iki düzeltmeyi yapmak için bu mail-ini bilgisayarda aradığımda buldum ve yeniden açtım o zaman cevaplanmamış olduğunu gördüm bu vesile ile geçte olsa zuhûrâtını birkaç kelime ile özetlemeye çalışayım aslında zâten açık bir zuhurat, bu zuhûrâtıda (19-53) kitâbına ilâve edebilirsin. Bir kahvenin (40) yıl hatırı vardır derler, bu kişiye (15) sene içinde neler ikram edildi, bu hesab ile meseleye bakılsa kendisine yapılanların hatırı (15) milyon seneyi geçer. 

Özetle zuhûrâtının yorumuna geçelim. Açılır kapanır metal tavan gönül kapısıdır dilediğine açılır dilediğine kapatılır ve gök ehli ile bağlantısı buradan kurulur. Beyaza boyanması "renksizlik diğer taraftan Ulûhiyyet rengi olmasıdır. Mustafa "kuru" nun merdiveni devirmesi, kişinin mustafa/seçilmişlik hâlinin kuruması ve yanmaya hazır kütük haline gelmesidir. Aslında kendinde bulunan kendine ait mi'rac merdivenini devirmesidir. (Taba renkli sivri burunlu 53 numara, altında barkodu olan yeni erkek ayakkabısının sağ tekini görüyorum.) Kendine has Baba renkli ileriyi ve bazı kişileri işaret eden sivri burunlu 53 numara, altında ar'kodu olan yeni er erkek ayakkabısının, akl-ı kül sağ tekini görüyorum. Efendi Baba ma'nâsı buraya geliyor. Kurumuş mustafa elinde düzme yazıları ile bu Ma'nâların önunden geçip gidiyor. 

Efendi Babam fincanı kaldırdığında içinde ki suyun risâlet mührü oluşturduğu görülüyor. Fakîr de fincanı kaldırınca içinde ki suyun masa üstünde risâlet mührü oluşturuyor. Mekân da bulunanlardan biri bu su ile oluşan mührün üst tarafında bir yıldız olduğunu söylüyor. 

Zuhûratın sonrası ise oldukça açık… Bu arada bize de bir miktar teselli olmuş oldu. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasîb eder inşeallah. Herkese selâmlar hoşça kal Mu… oğlum. E…. baban.

Bu ma’nâ zuhûrâtının, dünyâ zuhûrâtı ve müşâhâdesinin oluşumu; 

31-Ocak-2018 tarihinde adına Murat denen beden elbisemizin doğum günüydü. Ailemizin isteği üzerine Fethipaşa’ya belediyenin sosyal tesislerine kahvaltıya gittik.  Burayı ilginç kılan bir kaç özellik var. Bilindiği gibi Paşa Limanının ve Bel-Tur tesislerinin üst tarafına kalıyor.  Efendi Babamın Tur sûresi sohbetlerinin birisinde, Nusret Tura rahmetullahi âleyh hakkında "Gönül Paşası"[71] olarak bahsetmektedir. Fethipaşa sosyal tesisleri, Nacak sokakta bulunmaktadır. (نج) "NC" harfleri bilindiği gibi (نَجدَت) "Necdet" harflerinin baş harfidir. Bel-Tur'un bulunduğu Fethipaşa’ya döner merdivenler ile çıkılmaktadır. Helezonik dönüş ile  târîkat mertebesinden (مِراج) Mi’râc çıkışı gibidir. Oturduğumuz yerden görülen gönül vakfının açılması bunu da desteklemektedir. “53” numaralı Kâ’be kapısı "Şam-ı Kehribariye" kapısıdır. Umre ve Fetih kapıları arasında bulunmaktadır. Osmanlı zamanında Hacca giden, Surre alaylarının Üsküdar’dan kalkması ve Üsküdar’ın Medine toprağı olarak geçmesi, yolun biraz ilerisinde Harem olması da mânidârdır.

Oturduğumuz yerden Nac… sokakta açılan “Gönül vakfı” gözükmekteydi. Gayesi de insân yetişmek ile ilginç, bir hâli ifâde etmektedir. Bir müddet sonra çay, kahve için kafe bölümüne geçmiş bunuyorduk. Üstü açılır kapanır, platformun lambaları yoktu. Ama buranın sayısal ifâdesi olan binâ numaraları (14) tür. Bilindiği gibi Nûr-u Muhammedi’dir. Bu kısımın merdivenlerinin başına geldiğimiz zaman önümüzden bir doğum günü pastası geçiyordu. Üstünde iyi ki doğdun Gizem yazıyordu. Bir bakıma "Küntü Kenzen Mahfiyyen" Ben gizli bir hazineydim, Hakîkat-i Muhammedi’den doğmaktaydı. Bir bakıma (صر) "Sır"  ve burada oluşan müşâhadeler ile Nusret Babam rahmetullâhi aleyh doğum günümü kutluyordu. Yukarı terasa çıkınca cam masanın üzeri, gece düşen çiğlerden buhurlanıp suya dönüşmüştü. Masa da kalan artık yiyeceklere, martı ve kargalar pikeler yapıp ne kaçıra bilirsek kardır edasıyla saldırmaktaydılar.[72] Bir ara yan masamızda oturan “Elif ve Esrâ” isimli kızlar kahve almaya gidip, kahvelerini alıp döndüler. İsimlerden de anlaşıldığı üzere (ا) “Elif” (13) "Esrâ" Îsrâ/ 1. Âyet-i ile (مراج) Mirâc hakîkatlerini ifâde etmektedir. 

Daha sonra bizimkilere de herhangi bir şey içer misiniz? Diye sordum. Eslem ve ben kahve, Serpil hanım da çay içti. Eslem eğlencesine kahve falı sitesine, kahvenin kapandıktan sonra çektiği resimleri gönderiyor. Yanımda kahveyi ters çevirdi. Bende ters çevirdim, ama bunu gönderme ben kendim bakarım dedim. Kahveyi açtığım zaman hayretle kahve fincanı içinde (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlüllah” yazdığını gördüm. Ve bir de yıldız oluşmuştu. Eslem de bu yıldızların yanında  iki tane küçük yıldız olduğunu fark etti... Bu yıldızların küçük olanları (كَوْكَبًا) “Kevkeb yıldızı 12/4” Nefsi benlik, (نجم) “Necm yıldızı, 53” İzâfi Benlik, Büyük olanı ise (الشِّعْرَى) “Şı’râ Yıldızı, Necm/49” İlâhi benliktir. Daha sonra bunların üzerinde bir dolunay olduğunu farkettim.  Bu da bilindiği gibi, Hakîkat-i Muhammediye’dir. Daha sonra Paşa Liman’ına hep birlikte indik. Bir süredir boğazdan geçmekte olan SATURN adında bir plotform, Boğaz köprüsü önünde duruyordu. 

[73]

Fethi Paşa’da farkettiğiz bu platformu biraz seyredip geri döndük. Gördüğümüz gün bu platform buradan yeterli su alıp alçalamadığı için geri dönmüş. İlerki günlerde tekrar geçmek için Marmara denizinde beklemeye başlamış. Ve 5 Şubat günü boğazı geçip Karadenize gitmiş.[74] 

"SATURN" içinde Nusret TURA, (طور) Tur ve (ص) SA=SALAT= NAMAZ ve (ن) N= NUN = Nûr-u Muhammedi ifadeleri görülmektedir. Bu platformu görüldüğü gibi 5 tane klavuz çekiyor. Bunlar 5 Hazret mertebesi ve 5 Vakit namazdır. Ortadaki plotform bazı müşahâdeler ile düşündüğüm gönül kabesidir. Direkler ise namazın 4 rüknü olan, kıyam, rükû, secde, tahiyyâtın merdivenleri yani mi’racıdır. 

“5-2 de geçilmesi” ile 52 ile Nusret Baba rahmetullâhi aleyh ve (حَمد) Hamd sayısal değeridir. 

Selâmlar, Hoşça Kalın... 04-03-2018

Böylelikle görüldüğü gibi bu ma’nâlanma ve müşâhade ile yolumuz selâmet ile tehlikeler ber-taraf edilerek yolumuz “Zât-ı İlâhiye Deryâsına” yani “Marifet/bekābillâh” mertebesine ulaşmıştır. (Murat Derûni) Nusret dede derler insân şeklime Zât deryâsı deyin engin gönlüme Sevgi derim sırtımdaki yüküme Onu görmek istersen bak gözüme[75].

Âyetin “Allah doğru söylemekten çekinmez” kısmı hakkında Mesnevi-i Şerif beyitlerinde;

Resûl (s.a.v.)e, Zeyd (r.a.)ın “Ahvâl-i halk bana âşikârdır ve mestûr değildir” diye cevâb vermesi

3568. Ben kıyâmet günü gibi, erkekten ve kadından cümleyi apaçık, zahiren görüyorum.

3569. Âgah ol, söyliyeyim mi, yâhud nefes bağlıyayım mı? Mustafâ ona dudak ısırdı ki, yetişir, demektir.

Hz. Zeyd, azim bir cezbe içinde, (S.a.v.) Efendimiz’e hitâben: “Yâ Resûlallâh, ben kıyâmet gününde olduğu gibi, kadınlar ve erkekler ne halde ise onları aynen apaçık görüyorum; bunları açıktan açığa söyliyeyim mi, yoksa susa-yım mı?" dedi. Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz ona: “Sus, bu kadar kâfidir!” demek olan dudaklarını ısırmakla işâret buyurdular.

3570. Yâ Resülallâh haşrın sırrını söyliyeyim; bugün âlemde neşri izhâr edeyim.

Beyt-i şerîfde beyân buyrulan haşir, hem rûhânî ve hem de cismânî olan haşirlere râci’dir. Bu haşir mes’elesi hakkında hükemâ ve ulemâ arasında muhtelif fikirler dermeyân olunmuştur. Kimi haşr-ı ecsâd vâki’dir der ve kimi haşr-ı ecsâdı inkâr edip kelâm-ı enbiyâda zikr olunan haşir, haşr-i rûhî ve aklîdir; tefhîm-i avâm için haşr-i ecsâma delâlet eden azâb ve sevâb-ı cismânî ibâreleriyle beyân olunmuştur. Binâenaleyh ba’zılan âlem-i berzahda gayr-i mahsüs ve hayâlî olan haşr-ı ervâha hami etmişlerdir; ve ba’zılan da tenasühe düşmüşlerdir. Vâkıâ insanın ölümüne kıyâmet ve haşir denmesi doğrudur; fakat onlann haşri, haşr-i rûhânîye hasr etmeleri bâtıldır ve hilâf-ı nefsü’l-emirdir. Ve ehl-i tenâsühün zu’mu ise bâtıl-ı muhakkakdır. Ehl-i îmân ve irfân her iki haşra da kaildirler ve kelâm-ı şâri’i te’vıl etmezler.

3571. Bırak beni, tâ ki perdeleri yırtayım; tâ ki gevherim bir güneş gibi parlasın.

3572. Tâ ki benden güneşe küsûf gelsin, tâ ki hurma ağacı ile söğüt ağacını göstereyim.

Ya’nî, yâ Resûlallâh, bana müsâade buyur ki, esrâr perdelerini yırtayım; benim güneş gibi olan hakikatim ve hüviyyetim zâhir olsun ve nihâyet bu zuhûrdan âlem-i sûretin güneşine küsûf ve karanlık ânz olsun. Meyveli hurma ağacı gibi olan sâlih kullarını ve söğüt ağacı gibi meyvesiz olan fâsid kullarını, birer birer izhâr edeyim.

3573. Kıyametin sırrını, nakd-i hâlisi ve kalp karışık olan nakdi göstereyim.

3574. Elleri kesilmiş olduğu halde ashâb-ı şimâli, küfrün rengini ve âlin rengini göstereyim.

 Beyt-i şerîfdeki “âl” kelimesini Ankaravî hazretleri Arabî olarak “ehil” ma’nâsına almışlar ve küfrün ve âl-i Muhammed’in rengini göstereyim ma’nâsı vermişlerdir. Hind şârihleri “âl” kelimesine Fârîsi olarak, kırmızı ma’nâsını vermişler ve bu rengi, ehl-i îmânın rengine nisbet etmişlerdir. Fakîre lâyih olan “âl” kelimesinin Fârisî olarak “serâb” ma’nâsına olmasıdır. Zîrâ beyt-i şerîfde bu renkler ile ashâb-ı şimâlin hâli tavzih buyrulur. Binâenaleyh “reng-i âl” ta’bîri ile serâb gibi olan ehl-i küfrün a’mâline işâret buyrul- muş olması vârid olur. Nitekim âyet-i kerimede (Nûr,24/39) ya’nî “Küfr edenlerin amelleri serâb gibidir” buyrulur.

Hulâsa-i ma’nâ “Elleri kesilmiş bir hâlde olarak ehl-i Celâl olan ashâb-ı şi- mâli ve onlann küfürlerinin rengini ve serâb gibi olan amellerinin rengini açık göstereyim” demek olur.

3575. Husûfsuz ve mihâksız ayın ziyasında nifakın yedi delilini açayım.

“Hasf’ ayın tutulması; “mihâk” Arabî aylanmn nihâyetinde ayın görünmez olması. “Nifâkın yedi delili’’nden murâd, mühlikât-ı seb’adır ki, onlan (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde buyururlar. Ebû Hüreyre (r.a.)dan mer- vî olan hadîs-i şerîf budur:

“Yedi mevzi’-i helâkden sakının ki, onlar Allah’a şirk koşmak ve sihir etmek, haklı olan müstesnâ olarak, Allah’ın harâm ettiği nefsi kati etmek ve fâiz yemek ve yetim malını yemek ve mukabele ve mukâtele gününde ehl-i İslâm tarafından kaçmak ve ehl-i iffet olan kadınlara zinâ isnâd etmektir." Bu yedi mühlikâtdan her birisi, cehennemin yedi kapısından bir kapısına tekabül eder.

Hind şârihlerinden Bahru’l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerinin şerhlerinde nifâkın yedi deliği kibir, hırs, şehvet, hased, gazab, buhül ve hıkd olarak gösterilmiştir.

Hulâsa-i ma’nâ “Yâ Resûlallâh, senin ay gibi parlak olan nübüvvetinin nûrunda aslâ hicâb olmayarak, her biri cehennemin bir kapısına mukabil olan nifâk ve muhâlefetin yedi deliğini açıvereyim.”

“Pelâs” dervişlerin giydikleri kaba yünden ma’mûl abâ ve mekr ve hîle ve tarz ve reviş ma’nâlarına gelir; burada tarz ve reviş ma’nâsı münâsib olur. “Ta-bi” davul, “küs” büyük nakkare ma’nâlarınadır. Ya’nî eşkıyânın tarz ve revişlerini açık göstereyim ve enbiyânın câh ve haşmetlerini ve onlann davetlerindeki sadâ-yı hakikati bütün âfâka i’lân edeyim, âlemde küfürden eser kalmasın.

3576. Ben eşkıyanın pelâsmı göstereyim; enbiyânın tabimi ve küsünü işittireyim.

 3577. Ortada olan cehennemi ve cennetleri ve berzahı, kâfirlerin gözü önüne ayânen getireyim.

3578. Cûşda olan havz-ı kevseri göstereyim; suyu onların yüzüne ve onun sadâsı kulağa vura.

Kaynamada olan havz-ı kevseri kâfirlere göstereyim-, o havzın suyu onların yüzüne çarpsın ve suyun sadâsı da kulaklanna aks etsin.

3579. O kimseler ki, susuz onun etrafında koşucu olmuşlardır; bu demde ben âşikâre göstereyim.

Havz-ı kevserin etrâfında susamış olduklan halde koşmakta olan kimseleri bu demde ben apaçık göstereyim.

3580. Onların omuzları benim omuzuma sürünür; onların na'raları benim kulağıma erişir.

3581. Ehl-i cennet, ihtiyâr cihetinden gözümün önünde birbirini kenara çekmiş.

Ehl-i cennet kendi arzû ve ihtiyârlarıyla gözümün önünde birbirini kucaklamış.

3582. El ele ziyâret ediyorlar; dudaklardan da bûse yağma ediyorlar.

Ehl-i cennet el ele tutuşup musâfaha ve yekdiğerini ziyâret ederler ve dudak dudağa da öpüşürler.

3583. Bu kulağını âh âh sadâsından, hüsünlerden ve vâ-hasretâh narasından sağır oldu.

Ehl-i cenneti gördüğüm gibi, ehl-i cehennemin ahvâlini de görüyorum. Bu kulağım şakilerin âh âh sadâlarından ve vâ-hasretâh na’ralarından sağır oldu.

3584. Bu işaretlerdir, derinden söylerim; fakat Resûl ün azarından korkarım.

Ya’nî benim bu söylediğim sözler birtakım işâretlerdir. Bu hakikatleri daha derin ve esaslı bir sûretde de söylerim; fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz’in âmme-ye bu esrânn ifşâsına râzı olmayıp bana darılacağından korkanm.

3585. Sermest ve harab olduğu halde böyle söylerdi; Peygamber onun yakasını taba verdi.

Hz. Zeyd (r.a.) cezbe içinde böyle sözler söylemekte idi. (S.a.v.) Efendimiz, artık sus! ma’nâsına olarak yakasını çekti.

3586. Buyurdu: Agâh ol, çek ki, senin atın kızdı; hakkın aksi "lâ-yestahyî" vurdu ve utanma gitti.

Hz. Zeyd’in bu sözleri üzerine (S.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: Rûhunun atı cezbeden dolayı harâretlendi ve kızdı; şiddetli harekete başladı; dizginini çek, hakikatin senin rûhuna aksi, utanma, doğruyu söyle nidâsını vurdu; ve senden utanma gitti. “Aks-i hak lâ yestahyî zed” kelâmında, sûre-i Ahzâb’da vâki (Ahzâb, 33/53) ya’nî “Allah Teâlâ doğrudan istihyâ etmez” âyet-i kerîmesi ile “Allah Teâlâ doğruyu söylemekten istihyâ etmez” hadîs-i şerifine işâret buyrulur. Hulâsası budur ki: Ahadiyyet-i Hak güneşi doğdu ve Hz. Zeyd’in gölge gibi olan vücûd-ı izâfîsi ortadan kalktı; vücûdu, vücûd-ı hakkânî ve sıfatı da sıfât-ı rabbânî oldu. Allah Teâlâ hakikati söylemekten nasıl istihyâ muâmelesi buyurmaz ise, Hz. Zeyd dahi inkişâf eden hakâyıkı söylemekten ve izhâr etmekten utanmadı ve çekinmedi.

3587. Senin aynan gılâfından dışarıya sıçradı; ayna ve mîzân nerede hilâf söyler?

Senin ruhunun aynası cisminin kılıfından dışarıya fırladı; ayna kendisine aks eden sûreti yanlış gösterir mi? Ve terâzi, kendisiyle tartılan şeyin sıkletinde hatâ eder mi?

----------------

إِن تُبْدُوا شَيْئًا أَوْ تُخْفُوهُ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا {الأحزاب/54}

(33/54) “İn tubdû şey-en ev tuhfûhu fe-inna(A)llâhe kâne bikulli şey-in alîmâ(n)”

(33/54) Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir. 

----------------

Eşyanın hakikatini açığa vursanız, Veya “tuhfûhu” “Hû” yu gizlesenizde yani hakkın hüviyetini kendi birimsel hüviyetiz ile gizleseniz. “Fe-inna” şüphesiz faaliyeti fiil, hakk’ın fiilinde başka bir şey olmadığı için hakkıyla her şeye alimdir, bilir. (Murat Derûni)

----------------

لَّا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ فِي آبَائِهِنَّ وَلَا أَبْنَائِهِنَّ وَلَا إِخْوَانِهِنَّ وَلَا أَبْنَاء إِخْوَانِهِنَّ وَلَا أَبْنَاء أَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ وَاتَّقِينَ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا {الأحزاب/55}

(33/55) “Lâ cunâha aleyhinne fî âbâ-ihinne velâ ebnâ-ihinne velâ ihvânihinne velâ ebnâ-i ihvânihinne velâ ebnâ-i ehavâtihinne velâ nisâ-ihinne velâ mâ meleket eymânuhun(ne) vettekîna(A)llâh(e) inna(A)llâhe kâne alâ kulli şey-in şehîdâ(n)”

(33/55) Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğul-larından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mü’min kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla şahittir. 

----------------

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا {الأحزاب/56}

(33/56) “İnna(A)llâhe vemelâ-iketehu yusallûne alâ-nnebiy(yi) yâ eyyuhâ-llezîne âmenû sallû aleyhi vesellimû teslîmâ(n)”

(33/56) Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin. 

----------------

Ve Allâh’ın rahmeti ve selâmı, cömertlik hazinelerini karşılıksız ihsan, bağışı daha doğru söyleyerek himmetlere imdat eden Hz. Muhammed ve onun Âl’i üzerine olsun (2) Ma’lum olsun ki, “salat” Allah tarafından rahmet, melaike tarafından istiğfar, abd tarafından duâ ve mahviyet - alçak gönüllükdür. Ve rahmet-i ilâhiyye her şeyin isti’dadı ve talebi hasebiyle o şeye taalluk eder. Binâenaleyh rahmet, asiler ve müznibler üzerine cânib-i Hak’tan afv ve mağfiret ile tecellidir. Ve afv ve mağfiretten sonra abd cennetle mütena’im olur. Muti’ ve Salihler üzerine cennet ve rızâ ve likâ haktır ki, bunlar da gözler görmedik ve kulaklar iştimedik ve kalb-i beşerin hatırına gelmeyen nimeti ilâhiyyedir.

Ve arifin üzerine olan rahmet ise, bu nimet ile beraber ulûm-i yakîniyye ve maârifi-i hakikiyye ile feyzlendirmesidir.

Ve enbiya (a.s) ile evliyadan muhakkıkîn ve kamilin ve mükemmilîn üzerine olan rahmet, tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyye ve sıfâtiyye ve cennât-ı a’mal ve sıfât ve zâttan mertebeleri cennetlerin â’lasıdır.

Ve rahmet (s.a.v.) Efendimizin kalb ve ruhuna müteallıktır. Onun kemali isti’dâdından ve kuvvet-i talebinden naşi, hâkikat-i muhammediyye tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyye mertebelerinin en â’lâsıdır. Ve onun feyzi bi’l cümle envârın menba’ı olan ismi-î câmi’-i ilâhiden vaki’ olur. Ve işte bunun için Hakk Teâlâ: Şüphesiz Allah ve melekleri üzerine salat ediyorlar. (Ahzab 33/56) buyurur. Ve hakikat-i muhammediyye bi’l cümle hakâyıkı cami’ olduğundan, rahmet-i ilâhiyye kâffe-i hakâyıka bu makamdan dağıtılır. Binâenaleyh (s.a.v.) Efendimiz’e getirilen salât, herkesin kendi nefsi için talebi rahmeti içine almış olur. Zira rahmeti ilâhiyye hakikati muhammediyeye nazil olmadıkça, onun cüz’iyyâtı olan hakâyıka vasıl olmaz.

Ve melaike “Allah” ism-i a’zamının hâdimleri olan esmânın mezâhirleridir. Ve hadimin kendi seyidine mütâbeati tabidir. Ve (s.a.v.) Efendimiz, ise “Allah ism-i câmi’inin mazharı olup, kendi hakikatinin cami’ olduğu bi’l-cümle mezahir için istiğfar ederler şu halde (s.a.v) Efendimiz her bir “ayn”ın himmetine imdâd eder. Ve a’yânın gayretleri, o a’yânın kendi kemallerine ulaşması için sardedilmiştir. Bu kemâl tarik-ı imânda olduğu gibi rarîk-ı küfürde dahi olabilir. Zira her bir mazhar, kendi Rabb-i hâssı olan ismin tarik-ı müstakiminde yürür. Ve o ismin nihâyet-i tariki, kendi mazharının kemâlidir. [76]

Hani biz hamdı yedi şekilde sıralıyorduk ya birincide teşekkür babında, ikincide karşılıksız övgü babında, üçüncüde kulun aczini anlaması, “Ya rabbi ben seni gerçek olarak övemem, hamd edemem sen kendi nefsini nasıl övüyorsan ben de öyle övüyorum diyor.

İşte burada kul aczini idrak ettiğinden bu sefer övgü hakka geçiyor. Hak kulunu övmeye çalışıyor. 33/56 ayetinde olduğu gibi. 

﴿٥٦﴾ اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

33/56-) İnnAllahe ve MelaiketeHU yusallune alen Nebiy* ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;

33/56- Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder... Ey iman edenler, siz de O'na salât (yönelin) edin ve teslimiyet ile selâm verin!

Bütün âlemde top yekün olarak Hakkı övme hadisesi birey olarak Allah seni övüyor, sonra bütün âlemde bütün varlıklar övüyor, sonra makam-ı Mahmut olarak karşımıza çıkıyor, övgü devam ediyor, mertebeler itibarıyla en sonda da livan-ı Hamd sancağı altında o övülmüşler toplanıyor.

Hamd sancağı yani övülmüş, övme sancağının altında. İşte kim ki burada hamdın hakikatını idrak ederse o sancağın altında onlar da olacaklar. Gerçi onların bir kısmı lafzi olarak hamdı söyleyenler de o sancağın altında olacak bölük, bölük, ama gerçek manasıyla şurada da anlaşılacağı üzere hamdı yapabilenler becerebilenler o hamd sancağının en önünde Hz. Rasulullah (sav) in dibinde olacaklardır.

Hak teala Fatiha suresinde “Elhamdülillah” 1/2 ayetinde buyurdu. 

﴿٢﴾ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

1/2-)ElHamdu Lillahi Rabbil'Âlemiyn;

1/2 –“Hamd" (Esmâ'sıyla yarattığı âlemleri her an dilediğince değerlendirmek), âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir...

Böylece her Hamit ve Mahmuttan senanın neticesi akıbeti Hakka raci oldu. Yani Hamit ve Mahmut olduğundan cenab-ı Hak hem hamd edici hem de hamd edilen olduğundan senanın akıbeti sonu Hakka raci oldu, Hakka döndü.

Emrin küllisi Hakka rucu eder, döner. Şimdi zemmedilen şeyde de hamd oldu, ve Mahmud olan övülen şeyde de hamd oldu. Halbuki vücutta varlıkta, mevcudatta zem edilen ve övülen den gayri de yoktur. Yani bir şey ya övülür, ya da zemmedilir bunların dışında bir şey yoktur zaten.

Hakteala tüm hamdlar Allah’a mahsustur buyurdu. “Elhamdülillahi Rabbül âlemin”. Yani Hak teala bütün hamdlar bana mahsustur demedi Allah’a mahsustur dedi. Halbuki hamda üç vecih vardır, yani hamdın üç yönü vardır. Daha önce sayılan yedi hamd sıralama itibariyledir ama onlar da bu üç vechin içindedir.

Birincisi Haktan halka olan hamdır, ki bunun delili 33/56 ayeti “Allah ve melekleri peygamber üzerine salat ve selam getirirler” işte bu bizim dördüncü sıradaki hukuk.[77]

Dördüncü olarak Hamd;

İnsân’ın şerefi o kadar çok ortaya çıkıyor ki, bu Âyetin bir bölümünü idrak etmek bizi sonsuz ufuklara ve sonsuz değerlere yükseltmiş oluyor ve bu değer bize Cenâb-ı Hakk tarafından veriliyor ve bu halde Allah kulunu övmeye başlıyor, çünkü bir Hamd yani övgü var fakat bu kul “hiç” oldu, bıraktı övgü kesildi demek değil, esas övgü, Hamd ondan sonra başlıyor, Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek “Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum” diyor,işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı “insân-ı insân’a” anlatıyor.

“Halekal Âdeme alâ sûretihi” yani “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti” bir çok tefsirciler burada Âdem’i Âdem’lik sûreti üzere, yani Âdem’in kendi sûreti üzere hâlketti şeklinde belirtiyorlar, oysa gerçekte “Cenâb-ı Hak Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti”dir burada Cenâb-ı Hakk’a bir sûret verilmiş olmuyor, bahsedilen sûretten kasıt O’nun Esmâ-i İlâhiyesinin, sıfatlarının, fiillerinin Âdem üzerinde mutlak tecellisidir yani külli tecellisidir dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar Esmâ-i İlâhiyesi varsa Âdem’de yani insând’a bunları zuhura getirmiştir ve bunların zuhura getirdiğinden dolayı onu övmesi çok tabii’dir.

Cuma namazlarında hutbeden önce ve hutbeden inerken okunan “İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;” (Ahzab,33/56.Âyet) yani “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder, Ey imân edenler, siz de O'na salât edin ve teslimiyet ile selâm verin!” buradaki övgü (s.a.v.) Efendimizin şahsında bütün insânlaradır, bizim sokakta gördüğümüz basit bir insân-ı, değer vermediğimiz bir insân-ı dahi Cenâb-ı Hakk yüceltir, ona değer verir ve onu över, fakat şartlanmalarımız dolayısıyla şu çirkin, şu kötü, şu karanlık diyerek zâhiri görüntüye bakarak hüküm veririz, oysa Cenâb-ı Hakk orada herhangi bir varlığın olmasını murat etmeseydi o varlığı hâlketmezdi, bir yerde bir varlık varsa, hâlkedilmişse muhakkak Cenâb-ı Hakk’ın ona rağbeti vardır. 

Kendi kıymetlerimizi iyi bilelim eğer ki ortada biz varsak, ki var olduğumuz vücûtlarımızla ıspatlanmış vaziyette, işte Cenâb-ı Hakk bize rağbet ettiği, övdüğü için varız ve bu yüzden de “çok hoş” olmamız lâzımdır yani Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olduğumuz için gönlümüzün hoş olması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet’i biraz zorlukları içerisinde tabii ki hiç bir şey öyle kolay kazanılmıyor, dünya tamamen bir imtihan yeri “Feinne me'al'usri yüsra; İnne me'al'usri yüsra;”(İnşirah,94/5-6.Âyet) yani “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır, kesinlikle her zorlukla beraber kolaylık vardır” dikkat edelim aynı sûre içerinde iki defa tekrar ediliyor, eğer dünyanın tamamı kolaylık ve güzellik olsa ismi dünya olmaz cennet olur, eğer tamamı zorluk olsa ismi cehennem olur, dünya zorluk ve kolaylığın bir arada yaşandığı, Celâl ve Cemâl tecellisinin birlikte uygulandığı bir yer olması dolayısıyla anlaşılması gerçekten zor olan bir yerdir, zor bir sistemdir, her sistemin kendi içindeki uygulama yöntemine göre bir kolaylığı vardır o uygulandıktan sonra zorluk diye bir şey olmaz.

Dünya kötü bir yer de değil, çok güzel bir yer, sadece bizler günlük kısır çekişmelerle dünyanın güzelliğini kendimize karartıyoruz, biraz da ihtirasla ve sahip olma isteğiyle dünyada ahirete harcamamız lâzım gelen zamanımızı bu dünyada bu dünya için harcıyoruz. Efendimiz (s.a.v.) bir sohbet esnasında müflis kimdir? diye sormuş, sahabeyi kiram içinden dünyaya dönük cevaplar gelmiş, bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) buyurmuş ki, “Müflis ona derler ki ahirete intikal ettiği zaman hesapları görülür, kendisinden alacaklı olanlar alacaklarını alırlar giderler ve amellerinden kendisine bir şey kalmaz” işte dünya da iflâs eden bir kişi yakınlarından borç alır telâfi eder fakat ahiretteki iflâsı geriye döndürmek mümkün değildir. İnsân’ın vakti, yani zaman eşittir hayattır, vakit öldürüyoruz dendiği an da kişi kendisini öldürüyordur, başkasının artık onu öldürmesine gerek yoktur, yarın mahşerde “İkra' Kitabek kefa Bi nefsikel yevme aleyke Hasiyba;” (İsra,17/14. Âyet) yani “elindeki kitabı oku bugün sana bu yeter” dediklerinde, boş geçirerek öldürdüğümüz zaman dilimlerimiz karanlık sayfalar olarak bize gelecektir, onun için insân’a mânâ âleminin derinliklerinde en çok yol aldıran şey tefekkür’dür. Hadîs-i kudsîde: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşır. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum” diyor Cenâb-ı Hakk, insân’a verilen değere bakın ki Cenâb-ı Hakk “Ben olurum” diyor.

İnsân denilen şeyin hakikatini anlamaya çalışalım, bu âlemlerin tamamının İnsân-ı Kâmil olduğu ifade ediliyor, bu hakikatleri idrak eden kimseye de Kâmil İnsân deniliyor, Efendimiz (s.a.v) başta olmak üzere Gavsı A’zâm’lar Kâmil İnsân’lar oluyor. İnsân Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu âlemleri var ettikten sonra en son kendisinin elbisesidir, çünkü bütün bu âlemlerde tecelli üzere olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zat’ıdır, yalnız mertebelere riayette şarttır.[78] “ İz- -T-B- ” 

--------- 

Yolumuza 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile devam edelim.

(innallahe ve melâiketehu yusallune alennebiyyi ya eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi vesellimu teslima.)

33/56. “Muhakkak ki, Allah Teâlâ ve melekleri peygamber üzerine selâtta bulunurlar. Ey imân etmiş kimseler! Onun üzerine selâtta, teslimiyetle selâmda bulunun.” Diğer övgüler (3/33) Âyetinde geçmekte iken buradaki övgü onlarla kıyas edilmeyecek mertebeden ve makamdandır. Sayı değerleri benzemekle birlikte çok farklıdır ikisinde de (33) vardır birinde Âyet numarasıdır diğerinde bir bütün Sûre numarasıdır. Diğerinin sayı değerlerini toplarsak (3+3+3=9) eder ki, zaten bellidir. Museviyyet yani “İmran”dır. Sûrede, zaten (3) “Âl-i İmrân” dır. 

Diğeri ise “Ahzab” (33) ayrıca, Mescid-i Nebevî’nin ilk direk sayısıdır ki, bütün bu hakikatler oradan zuhur etmiştir. (56) Âyet sayısını da kendi içinde toplarsak, (5+6=11) eder ki bilindiği gib Hz. Muhammed mertebesidir. 

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme hakkında iş’âri tevil yönünde gerçek salâtın tarifini arıyordum, şöyle oldu. 

------------------- 

“Salât sahibinin zâtı ile zuhur ettiği makamıdır, bu da İnsân-ı Kâmildir. İlk İnsân-ı Kâmil ise Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimizdir. ” (11.04.2014 / Cuma)

------------------- 

 “Yüsallü” (salât) hakikati devam ediyor, kimin üzerine? (alâ’nnebî) Evvelâ peygamberi sonra da onun varisleri olan kâmil İnsanların üzerine. Her nekadar sûret-i Muhammedî gözden uzak ise de, bütün âlemlerde sîret-i Muhammedî hay ve hayat sahibidir. Ulûhiyyet, zat ve sıfat mertebesinden Hakk’ın salâtı ve melekût mertebesindende melâike-i kiramın salâtı devam etmektedir. Kelime, hali ve istikbâli kapsamaktadır. Bu yönde Âyet-i kerîme açıktır. Yani belirtilen husus sadece o günlere ait değil kıyamete kadar (bu hakikat) devam edecektir. 

 “Ey imân etmiş kimseler!. Onun üzerine selâtta, teslimiyetle selâmda bulunun” Yani, ey hakikat sâliki ve talibi olan canlar. Bütün âlemde mevcud olan Hakk’ın varlığına imân ederek bu düşünce ile Peygamberiniz üzerine Hakikat-i İlâhiyye’yi idrak yönünden, siz de evvelâ muhabbetle, sonra da aynı yoldan irfaniyyet ile selât-u selâm getiriniz ki, bu hakikat ve irfaniyyet yolu size de açılsın. 

 Ehli zâhir salât hakkında şöyle demişlerdir. 

-------------------

 (Salât Allahdan rahmet, meleklerden istiğfar, mü’minlerden ise, dua anlamındadır.) 

-------------------

Ya Rasûlullah bizler seni hakkıyle anlatmaktan âciziz, Rabbim seni nasıl senâ etmişse biz de öyle senâ etmeye çalışıyoruz, seni gereği gibi anlayamıyoruz, kusurumuza bakma. 

 “İnnallahe ve melaiketehu yusallune alennebiyyi” mealen, “Şüphesiz Allah ve melekleri peygamber Muhammedi överler, üzerine salat-u selam ederler” Biz de sana salât-u selâm getirmekteyiz kabul eyle ya Resûlüllah, basar ve basiretimizin açılmasında bizlere yardımcı ol.[79] 

“ İz- -T-B- ” Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

Cuma günleri “innallahe ve melâiketehu” (33/56) ve burada ise okunan hedef belirtiliyor ama bâtında, tahtında gizli, evvelâ huvede zâti ifadesi vardır, ama Allaha çok olarak söylenmediğine göre orda başka sahalarda vardır, kişinin idraki ne ise orada o ama en sağlamı olan Allah dır. “huvellezi” o öyle bir Allah ki “yusallî aleyküm” Allah sizin üzerinize salâtu selâm getirir namaz kılar manasında birinde rabbın için namaz kıl bireye yol açıyor, rububiyet yolu gibi, ondan sonra o yükseldiğinde kul namaz kıldığında “fesallî li rabbike venhar inne şanieke hüvel ebter” (108/2-3) bunların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. 

İşte o senin nefsin yokmu! ebter olacak o dur sen kevsere dahilsin, ebter olacak beter olacak hüvel ebter o senin nefsindir, yani esma-i ilâhiyyeyi esma-i nefsiyye olarak kullanan ebterdir. Yoksa esma-i ilâhiyyeyi ilâhi yönde kullanan ise kevserdir. ‘huvellezi yusalli aleyküm’ sizin üzerinize Allah burada ve melaiketehu meleklerde var. Allah ve melekler sizin üzerinize salatu selam getirirler ama işte “fesallî li rabbike venhar” hükmü tatbik edildikten sonra evvela namaz hükmünü kul alıyor, bunu yapabildiği kadar hakikati itibariyle yaptıktan sonra namaz kılınan o oluyor, yani daha evvelce seven iken sevilen oluyor, daha evvelce zâkir iken zikrederken mezkur zikredilmiş oluyor burada sayısal bir zikir yoktur, ama hatırlanma olduğu için zikrediliyor insan “huvellezi yusalli aleyküm” sizin üzerinize o zaman kul önde rab arkada olmuş oluyor kul evvel rab ahır oluyor. Yine aynı sure içerisinde “inneallahe ve melaiketehu” buradaki özellik risalet makamı olarak belirtiliyor. Diğerinde insanlık makamı olarak genel insanlık makamı olarak burada da risalet makamı olarak ve bu makamdan da beşere tavsiyede bulunuyor sizde böyle yapın diye, ey îmân edenler sizde böyle yapın sizin üzerinize bir zaman gelecek o şekilde.

Soru: A’yânı sâbite, sabit bir varlığım var, esmaül Hüsna hamdedilmiş yüklenilmiş dünyaya geldik rabbime kavuştum onu aldım miraca çıktım beka billah oldum esmaül Hüsna yine orada sabit varlığım yani şeyliğim hakikatim neye dönüşüyor, yani ben neyim? Yani ben esmaül hüsnayla geldim, mi’raca çıktım bak bunları sen yapıyorsun dünyada ben sana aracıyım dedim esmaül hüsnanın bütün isteklerini bende yaptım gerçekleştirdim hayatı yaşadık birlikte ilâhisiyle gittim. 

(Nereye gittin? T.B) Öbür dünyaya gittiğimde yani benim adım ne, esma esma kulluğumu da biliyorum, ama vahdet bölgesinde esmaül hüsnanın gölgesiyim (Ni…) Cevap: Kulluk mertebesinde beşer âleminde hepimizin gaybi ismimiz Muhammed, ma’nâ âleminde ismimiz Allah, gayb âleminde ismimiz Huu’dur. 

Bunu idrak etmek ise bir irfaniyyet işidir. 

Hani derler ya komşu huu, evde misin oturmaya geleceğim, Rahmiye annem Nusret babama öyle derdi, huu, geldinmi? oda Rahmiye anneme derdi hu kahve hazır mı? 

_Babacım hani uçaklar savaşırken en son bombalarını atar ve infilâk eder ya işte orası, (Ni…) Ne yapayım bunlar akıl bombardımanlarıdır. Savaştan mı soruyorsunuz barıştan mı? 

Hz Ali nin (r.a.) dediği gibi “sen kendini küçük bir cisim sanırsın halbuki âlemi ekbersin sen” burada sınırlı bir görüntümüz var ama, bunlar içinde tefekkürî idrak olarak, ahrette sonsuz bunlar geniş olarak yaşanacak, herkesin levm etmesi daha çok olacak, çünkü birlikte olduğu insanları görecek ki, dünyadayken aynı evde aynı apartmanda yaşıyordu bir fark yoktu, ama oraya gidildiğinde o fark görüldüğünde o zaman işte şok olacak bunlar kimlermiş diye, nasıl kaçırdık biz bu işi yanımızda dibimizde selâmlaştığımız kimselermiş, herkes hepimiz için geçerli esma-i ilâhiyyeyi nefsi yönden, ama şeriat mertebesi içerisinde rahmani diye Müslüman alır ama beşeriyet içerisinde çıkaranlar cennet ehli olacak nimet cennetinin ehli olacak. 

Esma-i ilâhiyyeyi gerçek ma’nâ da idrak edip esma-i ilâhiyyeye döndürüp o şekilde yaşayanların cenneti zat cenneti olacak ki, o nimet cennetinde olan diyecek ki kendinden üstün 10 tane daha fazla köşkü olana bakacak kendine bakacak 3 tane var ama aşağıya bakacak 1 tane var aşağıya bakacak şükredecek, yukarıya bakacak levm edecek ama, yine birey beşer aklı Allah dan ayrı çünkü onlar “selâmün kavlem mir rabbirrahim” (36-58) Allahları vardır demiyor orda rablarından selâm gelir ne demektir, onların rabbı zâten gökteydi, tenzihte ayrıydı, gene ayrı, hazırda olana selâm gelir mi? Gelmesine gerek yoktur, çünkü kendisi burda’dır, selâm ayrılık ifadesi ayrılık muhabbeti nin ifadesidir, muhabbeti olmayana selâm verilmez miraç olması, yusallî olması, zâtına ulaşmak demektir, kul bu âlemde yaşıyorsa, cenâb-ı Hakk “inneallahe ve melâikete-hu” (33/56) “Allah ve melekleri onun üzerine nüzul etmiş iniş yapmış” oluyor nazil oluyorlar. 

------------------- 

NOT= Salât’ın değişik mertebelerden izahları tefsir kitaplarında belirtilmiştir. 

Zat mertebesinde ise. 

“salât, Allah’ın zâtı ile zuhur ettiği mahallinin adıdır.” 

“ İz- -T-B- ” 

------------------- 

(2015) umre dosyası sayfa (216) dan mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. 

------------------- 

……………………….Az sonrada sabah namazının kameti okundu ve farza başlandı. İki rek’at sabah namazı kılındıktan ve selâm da verildikten sonra, kaldığımız yerden sa’y imize devam etmeye başladık. Sa’y yeri çok kalabalık değil idi, çok fazla sıkıntı yok idi, her gidiş gelişte sesli olarak gereken duaları okuyor idik, çok güzel ve feyizli oluyor idi. Bizim sa’y imiz bitmiş ancak bize sonradan katılanların bazılarının son gidişleri kalmış idi. 

Biz Merve tepesinde Âdem’le birlikte saçlarımızıda yeteri kadar kesip sa’y imizide selâmetle bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz. 

Tavaf ve sa’y imizi yaparken bu umreyi kime bağışlayayım diye düşünürken, aklıma “fesalli li rabbike venhar” (108/2) geldi o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. 

Ravzadan çıkıp otele doğru dönerken Nüket Anne, kendi Umresini kendi Anne Babasına hediye ettiğini söyleyerek, benim kime hediye ettiğimi sordu, bende, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) de belirtildiği gibi, “Umreti lirabbike” “Rabbim için umre yaptım” dedim. Ve otele doğru yola devam ettik. 

Bu umremizde de Rabb’ımın hediyesi bu husus oldu, yani “Rububiyyet Umresi” hediyye edilmiş oldu. 

------------------- 

NOT= Bu husus oldukça derin olan bir konudur, normalde kabul görmeyip inkâr edilebilecek bir konudur, merak edenler için özetle kısa bir açıklama yapmaya çalışalım. 

-------------------

Cenâb-ı Hakk Âdem-i (a.s.) Cennete lâtif varlığı ile halkedince ona, “ve alleme Âdemel esmâ’e küllehe” “ve ona isimlerin hepsini talim etti/öğretti” (2/31) bu âyet-i kerimesi hükmünce, Âdem (a.s.) ile başlayan bu Batıni esmâ eğitimi her birerlerimizin iç bünyesine konmuş ve yaşadığımız hayatın her bir safhasını orada olan faaliyet hangi esmânın sınırları dahilinde ise bizde fıtri olarak o esma o sırada faaliyete geçip yapmak istediğimiz şeyler ve konu ne ise o ismin sahasında yaparız ancak biz bunun farkında olmadığımızdan “ben” yaptım diyerek hadiseyi farkında olmadan kendi nefsi gücümüze veririz, bu şekilde ilâh-i esmâ atıl, onun yerini alan nefsi esmâmız zahire çıkmış ve biz nefsimizle hareket ettiğimizden, yapılan fiilin neticeside nefsi olur, ve genellikle hüsranla sona erer. İşte bir kimsenin ilk yapması gereken şeylerin en başındaki husus, kendini tanımaya çalışmasıdır. O zaman görecektirki kendinde, kendine ait hiçbir şeyin olmadığıdır, kendinde ve kendinin zannettiği her şeyi Allah’ın isimlerinin birer tecellisinden başka bir şey olmadığıdır. İşte bu husus bir irfaniyyet ve eğitim meselesidir. 

Dünyaya gelen bir çocuk, gerek ailesi gerek çevresi ve okul hayatında aldığı bazı hayat anlayış ve ölçüleri oluşmaktadır. İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin oluşmasını sağlamakta ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini kendine ve “hayali bir nefsi benlik” ile nefsi benliğine bağlamaktadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte, böylece de atıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır. 

Bilindiği gibi her bir esmâ-i İlâhiyye kendi sahasında bir rabb, yani merebbiye/terbiye edendir. İşte bu yüzden esmâi ilâyye sayısı kadar rab vardır ve âlemde “müdebbir” tedbir edicilerdir. (Rabbların Rabb-ı/Rabbül erbab) olan Rabb’ul âlemîn ise tektir. Her biri kendi sahasında faaliyet gösteren esmâ-i ilâhiye olan rububiyyet mertebesinin görevlilerini kişi farkına varmadan gafletinden dolayı nefsinin emrine veriği zaman, bu esmâlar asli görevlerinden uzaklaştırılmış ve nefsin hizmetine verilmiş olur. 

İşte bu durumda, çok sıkıntıda olan, ve insanın aklına emanet edilen, ancak nefsi beşerisi’nin, hükmü altına alındığından, ve istilâ edilmiş durumda olduklarından, ilâhi isimler çok sıkıntı içine girmiş olmaktadırlar ve görevlerini yapamamaktadırlar. İşte bu halde olan ve aslında bize ait olan ancak nefsimiz tarafından kullanılan esmâlar, kendi hürriyetlerini isterler. İşte bu durumda akıl sahibi bir kişiye bu esmâları Hakk yolunda kullanılması için bunları nefsin musallatlığından kurtarmak için, onlara yardımcı olmak lâzım gelir ki, o isim ve sıfatlar kişinin lehine Hakk yolunda kendisine yardımcı olsun. Nefs tarafından bunlar engellendiği için kişiye Hakk yolunda fayda sağlayamamaktadırlar. 

İşte Cenâb-ı Hakk bu durumda olan kişinin içinde hapis olmuş halde bekleyen ve ayrıca nefis tarafından kullanılan bu isimler için, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) (Rabb’ın için namaz kıl) yani onun ibadet yolunu aç. “ve kurban kes” yani nefsine yeter artık de, onu kurban et ki diğer esmalarda kurtulmuş olsun. İşte zâhirde de, derse başlayanlar tarafından ilk başlarda, bu yüzden zuhuratlar da, kurbanlar kesilir ve ondan sonra yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyyeler ilâhi asli görevlerini yapmaya başlarlar ve ancak ondan sonra Hakk ve gönül yolunda yol almaya başlanır. 

İşte bu yüzden bunları düşünürken o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. Bunların çok daha başka izahlarıda vardır burada bu şekliyle yapıldı, hamdolsun namaz sureleri kitabımızda ilgili surenin bu âyetinde daha geniş bilgi verilmiştir. Cenâb-ı Hakk esmalarımızı nefsinin elinden kurtaranlardan eylesin. Âmiin.[80]

 “ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَأَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُّهِينًا {الأحزاب/57}

(33/57) “İnne-llezîne yu/zûna(A)llâhe verasûlehu le’anehumu(A)llâhu fî-ddunyâ vel-âhirati vea’adde lehum azâben muhînâ(n)”

(33/57) Şüphesiz Allah ve Resûlünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. 

----------------

Allah ve Resûlünü incitenler hakkında Mesnevi-i şerifte;

2558. Habersizdir ki, bunun âzârı onun azarıdır; bu küpün suyu ırmağın suyuna muttasıldır.

Kâmili inciten kimsenin haberi yoktur ki, bu kâmili incitmek, Hakk’ı incitmektir. Nitekim âyet-i kerîmede (Ahzâb, 33/57) ya’nî “Şu kimseler ki, Allah ve Resûl’üne ezâ ederler” buyrulur. Zîrâ taayyün-i kâmil, kendi sıfât-ı nefsâniyyesinden boşalmış ve onların yerine sıfât-ı ilâhiyye ırmakları akmıştır.[81]

350. O bulanıklıklardan safvet getirir. Senin cefâlarına vefâ tutar.

Ya'nî "Senden gönül bulanıklığını mûcib bir amel sâdır olursa (Furkân, 25/70) “Allah Teâlâ onlann seyyiâtını hasenâta tebdil buyurur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleri senin isti’dadma göre, öyle bir tecellî buyurur ki, o tecellîden gönülde safvet zuhûr eder. Ve bu nâ-şâyeste olan amellerin gönülde hâsıl ettiği bulanıklık (Ahzâb, 33/57) ya’ni “Allah’a ezâ ederler" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere bu âlem-i taayyünde seninle berâber olan Hak Teâlâ’ya cefâdır. İmdi senin o cefalarına karşı Hak Teâlâ hazretleri vefâ ile mukabele buyurur. Zîrâ Erhamü’-Râhimîn’dir.[82]

Ve bu âyetin açıklaması Fusûs’ül Hikem Eyyüb fassında;

Ve Eyyûb (a.s.) bildi ki, durrun ref’i hakkında tahkîkan Allah Teâlâ'ya şekvadan nefsin habsinde / kahr-ı ilâhîye mukavemet vardır; ve o da şahsı ile olan cehildir ki, Allah Teâlâ onu, nefsi onda müteellim olur bir şeye mübtelâ ettikde, bu emr-i müellimin izâlesinde Allah Teâlâ'ya duâ etmez; belki ona lâyık olan, muhakkik indinde tazarru' etmek ve kendinden bunun izâlesinde Allah'dan suâl eylemektir. Zîrâ sâhib-î keşf olan arif indinde bu, Cenâb-ı İlâhî'den izâledir. Çünkü Allah Teâlâ, muhakkak nefsini ezâ olunmakla vasf etti. Binâenaleyh إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 35/57) dedi. Ve bundan daha büyük hangi ezâ vardır ki, Allah Teâlâ seni, ondan veyahut bilmediğin bir makâm-ı ilâhîden gafletin indinde, bir belâya mübtelâ eder, tâ ki sen O'na rücû' edesin. Binâenaleyh O da senden onu ref eylîye de, senin hakikatin olan iftikârın sahîh ola. Neticede de, senden onun refi hakkında, O'na suâlin sebebiyle, Hak'tan ezâ mürtefi' ola. Zîrâ sen O'nun sûret-i zâhiresisin. Halbuki sen bu belânın izâlesinde O'na mürâci' değilsin* (16). 

----------------------- 

Ya'nî Eyyûb (a.s.) kendisine arız olan hastalığın kalkması hakkında Allah Teâlâ hazretlerine şikâyetten nefsini habs etmek hususunda, Allah'ın kahrına karşı koymak ve mukavemet etmek olduğunu bildiğinden, izâle-i marazı hakkında Hakk'a duâ etti. Ve kahr-ı ilâhîye mukavemet ise, kişinin cehlinden neş'et eder. Eğer o duayı yapmamış olsaydı nefsini hapsetmek hususunda Allah’ın kahrına karşı koymak ve mukavemet etmek olduğunu bildiğinden eğer dua etmeseydi hastalıkla karşı karşıya kalacaktı kendi nefsiyle bu hastalığa savaş etmiş olacaktı. Hastalığın kendinden geçmesi için Hakk’a dua etti. Etmemiş olsaydı o maraz ile kavga etmiş olacaktı. İlahi kahırla kavga etmek cehlinden meydana gelir. 

Ve cehil ile vasıflanmış olan bir kişiyi, Allah Teâlâ bir belâya mübtelâ edip, o kimsenin nefsi o belâdan elemli olan olsa, kendisine elem veren bu belânın izâlesini Hak'tan taleb etmez. Çünkü ibtilâdan garaz nedir ve kendisinden belânın kaldırılmasına çalışmak, kimin hakkında çalışma etmektir, bunu bilmez. Şimdi bir kimse sabretti diyelim üzerindeki belanın gitmesi için dua etmez, bunun ne olduğunu bilmez de onun için böyle yapar. Belanın kalkmasını istemek kimin için istemektir bunu bilmez diyor. Binâenaleyh bu, münâsib davranış değildir. Belki hakikatı araştıran kimse indinde o kimseye lâyık olan şey, yalvarmak ve kendisinden bu belânın izâlesini Hak'tan taleb etmektir. 

Zîrâ keşf sahibi olan ârif-i billah indinde, kulun o belâyı kendi nefsinden izâlesi, Cenâb-ı İlâhî'den izâle etmek olur. Çünkü bütün mevcudattaki vücut Hakkın vücudu ise senin vücudunda olan bir rahatsızlığı kaldırmasını istemen Hakkın vücudundaki bir rahatsızlığın kaldırılmasını istemen demektir, işte yukarıdaki neden istemezler bilemediler dediği budur. Yani hastalık üstümde dursun dediği zaman kişi Hakkın vücudundaki o hastalığın devam etmesini istemektir. O zaman işte bu sabır olmamaktadır. Yani bu sabır değildir. Biz ise bunu sabır zannediyoruz. Yani bir şey taleb etmediğimiz zaman sabır zannediyoruz. 

Çünkü Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de: إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) âyet-i kerîmesinde "Allah'a ve Resulüne ezâ eden kimseler" diyerek, nefs-i ilâhîsini "ezâ olunmakla" vasf etti. Gelen hastalık da bir varlık olduğundan o hastalıkla Allah’a eziyet etmiş oluyoruz. Yani kuldaki hastalıkla Allah’a ve Rasulüne eziyet etmiş oluyoruz. Beden ibadetini yapamıyor, rahat edemiyor, sıkıntılar oluyor, kişinin sıkıntısı Hakkın sıkıntısı olmuş oluyor. 33/57 ayet-i Kerimesi gereği Allah kendisini eza olunmakla vasf eyledi. “Allah’a eza ediyorlar” dedi. Hadi bakalım Allah ötelerde ise nasıl olacaktır bu iş. Museviyet mertesinde yaptığın lafzi tenzih “Allah âlemlerden ganidir” dediğin zaman bu ayeti hükümsüz bırakıyorsun. Âlemlerden gani olan Allah’a eziyet edilir mi, edilmez o görüşe göre burada değil ki nasıl olacaktır. Tahkik ehli ile kelam ehli arasında büyük farklılıklar vardır. Onun için din taklit, nakil değildir, bazıları bu din nakil dinidir, akıl dini değildir sen ne demişlerse onu yap başkasını düşünme, derler. 

Ve Hakk'ın "ezâ olunmak" gibi sıfât-ı mahlûkât ile ittisâfı, sıfat ve esması i'tibâriyledir. Ama onlar Cenab-ı Hakkın isimlerini ve sıfatlarını fiillerinin bu âlemdeki faaliyetlerini bilmezler, sadece lafzi tenzihle Zat mertebesi itibariyle ötelere atarlar, sıfat fiil ve isimlerinin faaliyetinin bu âlemde mutlak tasarrufta olduğunu bilmezler. Onu tenzihte oldukları için kendilerine yediremezler. Zâtı i'tibâriyle bu gibi sıfât-ı halkıyyeden münezzehdir. 

Ve hattâ zât-ı ahadiyyesi i'tibâriyle kendi sıfatından bile tenzih olunur. Zîrâ mertebe-i ahadiyyette bi'l-cümle sıfat ve esma mahv ve müstehlektir; velâkin mertebe-i sıfat ve esmada böyle değildir. Yani Allah’ın basar ismi olmasaydı gözlük, dürbün büyüteç ortaya çıkmayacaktı. O büyüteç olmasaydı biz basar ismini bilemezdik gözlerimiz de olmazdı. Yani esma-ı ilahiyeler olmasa ef’al-i ilahiye meydana çıkmaz. O halde sadece Zat’ı olarak batında kalması bir şey ifade etmiyor, etmiyor derken kendi kendini kendinde tanımıyor, tanıtamıyor veya kendinde zuhuru olamıyor. İşte tenzih ve teşbihin birleşmesi budur. Bütün bunların safha safha yeryüzünde zuhur etmesi teşbih, benzetmelerle tenzih ve teşbihin birleşmesi Hakkın varlığı yani zahir ve batın Hakkın varlığını en geniş şekilde idrak etmiş oluyor. Aksi halde ya teşbihte ya tenzihte kalır kişiyle Cenab-ı Hakkı bağlamış oluyoruz. Tenzih edersek sınırlandırmış oluyoruz, onu yapmaz, bunu yapmaz teşbih edersek de yine sınırlandırıyoruz, “Bu Hakktır” diyoruz bu Hakktır ama Hak sadece bu değildir. Bütün âlemler Hak’tır. Ve âlemin suretlerinden her bir suret, Hakk'ın bir ism-i müteayyenidir; ya'nî o suretle taayyün etmiş bir isimdir.

Ve sen o suretlerden bir sûretsin; ve senin hüviyyetin ve bâtının o isimdir; ve sen o ismin zahirisin. Binâenaleyh senin suretinden müteezzî ve müteellim olan Hak'tır; yani eziyet gören ve elem gören Hakk’tır veya Hakkın bir ismidir, isim de Zat’ına bağlıdır ve sen nefsinden belânın kaldırmaya çalıştığın vakit, o belâyı Hak'tan kaldırmaya çalışmış olursun. Sen zannedersin ki ben kendimi sağlıklı olmaya çalışacağım. 

İmdi sen, Hak'tan veyahut bilmediğin bir makâm-ı ilâhîden gaflet ettiğin vakit, ona rücû' etmen için Allah Teâlâ seni bir belâya mübtelâ ede; ve senin rücû'un sebebiyle o belâyı senden ref' eyliye de, hakîkatin olan iftikârın ve acz ve ubûdiyyetin sahih ola; Allahüteala seni bir belaya mübtela eder, senin rücu etmen sebebiyle yani o beladan güya kendini kurtarmaya çalışman sebebiyle o belayı senden def eyleyince de hakikatin olan yokluğun ve acz ve ubudiyetin sahih olur, ve neticede de, o belânın refi hakkında vaki' olan talebin üzerine, bâlâda zikr ve îzâh olunduğu vech ile, sen onun sûret-i zahiresi olduğun için, Hak'tan ezâ kalkmış oldu. 

Ve hal böyle iken sen bu belânın izâlesinde Hak Teâlâ'ya rücû' etmeyip, ben belâya sabr edeceğim, diye kahr-ı ilâhîye mukavemette bulunasın; Hakk'a bundan daha büyük hangi ezâ vardır? Yani Kahhar isminin zuhuru olan o eza, belaya ben sabredeceğim, ilaç almayacağım dediğin zaman Hakk'a bundan daha büyük hangi ezâ vardır? Binâenaleyh sen, sana arız olan belânın refi için Hakk'a müracaat etmediğin vakit, senin taayyününden ve mazharından o belâ ile müteellim olan Hakk'a ezâ etmiş olursun. 

Bu ise ezâ-yı a'zamdır. Böyle olunca ehl-i belâ Hakk'a tazarru' ve niyaz etmeli ve kendi suretinde müteayyin olan Hakk'a ezadan çekinme edip, إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ

(Ahzâb, 33/57) âyet-i kerîmesi mefhûmu tahtına dâhil olmamalıdır. Yani bu ayet-i kerimenin hükmü içine girmemelidir, eza edenlerden olmamalıdır diyor.[83] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا {الأحزاب/58}

(33/58) “Vellezîne yu/zûne-lmu/minîne velmu/ minâti biġayri mâ-ktesebû fekadi-htemelû buhtânen ve-ismen mubînâ(n)”

(33/58) Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları işleme-dikleri şeyler yüzünden incitenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir. 

----------------

Bu incitme hakkında oluşmuş bir tefekkür yazısını buraya almak faydalı olacaktır.

EZAN - AHAD - BİLAL- HİLAL

 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bu gün zahirde günlerden 9 Ocak 2015 idi… Mesnev-i Şerifte Mustafa s.a.v ile Hz. Bilal’in “Ahad Ahad” demesinin kıssasını okumaktaydım. Bu yazı ile alakalı müşahade, yaşantı ve neşe oluşunca yazıp yazmama konusunu düşünmeye başladım. Görülen müşahadeler yazının konusu yönlü olunca Cenab-ı Hakk’ın isteğinin ve tasdiğinin bu yönde olduğunu anlayarak yazıyı yazmaya başladık. Öncelikle Mevlana Celalleddin Rumi Hazretlerinin beyitlerini yazalım ve Mustafa (a.s.v), Hz. Ebu Bekir, Hz. Bilal ve kendisinin ruhaniyetlerinden yardım isteyerek konu ile bağlantısının ne olduğunu görelim. 

 Mustafâ (a.s.v.)ın muhabbetinden dolayı Bilâl’in Hicâz’ın harâretinde o kuşluk vakitlerinde “Ahad, Ahad!” demesinin kıssasıdır. Cühûdluk taassubundan dolayı onun efendisi Hicâz güneşinin önünde ona diken dalı ile vururdu. Öyle ki Bilâl (r.a.)ın cisminden diken yarasından dolayı kan fışkırırdı. Ondan onun kasdı olmaksızın “Ahad, Ahad!” sadâsı çıkardı. Nitekim onun gayrı olan derdlilerden kasıdsız nâle çıkar. Zîrâ aşk derdinden dolmuş idi. Diken acısının defi ihtimamına medhali olmadı.

Sîret-i Halebiyye'de mezkûrdür ki: “Bilâl-ı Habeşî (r.a.) evvelce yahûdîler den Ümeyye b. Halefin kölesi idi. Müslümân oldu. Efendisi olan yahûdî buna kızdı ve dövmeye başladı; ve Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) geçerken Ümeyye b. Halefin Hz. Bilâl’in göğsü üzerine gayet büyük bir kaya koyup ta'zîb ettiğini gördü. O yahûdîye “Allah’tan korkmuyor musun? Bu fakire yaptığın nedir?” buyurdu. Yahûdî Hz. Sıddîk’a cevâben: “Onu sen ifsâd ettin. Gördüğün şeyden onu kurtar bakalım!” dedi. Hz. Sıddîk buyurdu ki: “Benim bir zenci kölem var. Bundan daha dinç ve senin dînine de kavîdir. Onu sana vereyim, sen de bunu bana ver!” Yahûdî “kabûl ettim. O senin olsun!” dedi. Hz. Sıddîk onu verdi. Hz. Bilâl’i aldı ve âzâd etti. Fakat Atâ ve Dahhâk’ın İbn Abbâs (r.a.)den vâki’ olan rivâyetlerine göre müşrikler Hz. Bilâl’i ta’zîb ederlerdi. Cenâb-ı Bilâl “Ahad, Ahad!" derdi. Resûl-i Ekrem hazretleri oradan geçerdi. “Ahad ya’ni Allâh Teâlâ sizi kurtarsın!” buyurdu. Sonra cenâb-ı Sıddîk’a buyurdu ki: “Allah yolunda Bilâl ta’zîb olunuyor.” Cenâb-ı Sıddîk Resûl-i Ekrem Efendimiz’in' murâdını anladı. Evine döndü. Bir batman ağırlığından altın aldı. Ümeyye b. Halefe geldi ve: “Bilâl’i bana satar mısın?” dedi. O da: “Evet, satarım!” dedi. Onu satın aldı ve âzâd etti. Binâenaleyh râvîler hâdisenin vukûunda ittihâd ve bedelde ihtilâf etmişlerdir. Hz. Pîr efendimizin beyânât-ı aliyyesi keşfe müstenid olduğundan Bu Mesnevî-i Şerîf de bu ihtilâfı fasl etmiştir… 

904. O Bilâl teni Kâra fedâ ederdi. Onun efendisi te'dib için onu döverdi.

O Bilâl-i Habeşî (r.a.) cism-i şerifini aşk-ı Muhammedî uğrunda diken dalı darbelerine fedâ ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi fikrince o hazreti te’dîb için o diken dalı ile döverdi.

905. Derki: "Niçin sen Ahmed'i yâd ediyorsun? Fenâ kölesin. Benim dînimin münkirisin!"

O yahûdî Hz. Bilâli döverken derdi ki: “Sen niçin müslümânların peygamberi olduğunu da’vâ eden Ahmed’in adını anıyorsun? Demek fenâ kölesin. Benim dînimin de münkirisin!” “Bende-i bed", hitâb olursa “ey” edât-ı nidâsı mahzûf olup “ey fenâ bende!” demek olur. Sıfat olduğu takdîrde “bende-i bedî” takdirinde olup yâ-yı hitâb mahzûf olur.

906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihâr için "Ahad!" derdi.

O yahûdî Hicâz’ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilâl’e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilâl ise iftihâr için ya’ni “Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!” demek ma’nâsında olarak “Ahad!” derdi ve vücûd-i şerifine batan dikenlere karşı lâkayd kalırdı.

907. Hattâ ki, Sıddîk o taraftan acele geçti. O "Ahad!" söylemek onun kulağına gitti.

Hattâ ki, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilâl-i Habeşî’nin dövüldüğü taraftan acele bir sûrette geçti. Hz. Bilâl’in “Ahad, Ahad!” diye bağırması cenâb-ı Sıddîk’ın kulağına gitti.

908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşinâ kokusu buluyordu.

Hz. Sıddîk bu “Ahad" kelimesini işittiği vakit gözleri yaş ile doldu ve rakık olan kalb-i şerifi de elem ve keder ile doldu. Zîrâ o hazret bu "Ahad” kelimesinden bir bildik ve âşinâ kokusunu buluyordu.

909. Ondan sonra onu tenhâ gördü. Nasîhat verdi. Dedi ki: "Cühûdlardan i’tikadı gizli tut!" Bu tesâdüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasîhat verdi. Buyurdu ki: “Sen şimdi bir yahûdînin kölesisin. Hür değilsin. Yahûdîler arasıdasın. Binâenaleyh i’tikâdını yahûdîlerden sakla!” Bu beyt-i şerîfte münkirler ve münâfiklar arasında bulunan bir mü’minin i’tikâdını saklaması lâzım geldiğine işâret buyurulur. 

910. “Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" 'Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe ettim!" Hz. Sıddîk nasîhata devâm edip buyurdu ki: “Hak Teâlâ hazretleri insanın bâtınını ve sırrını bilicidir. Murâdını münkirlerden gizli tut!” Hz. Bilâl buyurdu ki: “Ey büyük ve himmeti âlî olan zât-ı şerifi Senin nasihatim kabûl ettim ve hareketimden rücû’ ettim.” "Kâm”, murâd ve maksûd; “hümâm” büyük kimse ve himmeti âlî olan demektir. Bu beyt-i şerîfte “tevbe”den murâd, onun ma’nâ-yı lügavîsi olan rücû’dur; yoksa şer’î tövbe değildir. Zîrâ tövbe-i şer’î muhâlefetten rücû’dur; ve Hz. Bilâl ise azimetle hareket etmiştir; ve azimet tâat-i kâmile muhâlefet değildir. Binâenaleyh Hz. Sıddîk’ın nasihati “Azimetten vazgeç, ruhsatı ihtiyâr et!” demek olur.

911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.

912. Yine "Ahad'in ve diken darbının yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve şerâr parladı.

Hz. Sıddîk yine Hz. Bilâl’in “Ahad!” diye bağırdığını işitti ve efendisinin dahi yine on diken dalının darbeleriyle döverek vücûd-i şerifini yaraladığını duydu. O hazretin kalb-i şerifinden harâret ve âteş-i aşk ve kıvılcımlar parladı. “Şerâr” kıvılcımlar demektir. Burada hararetle çıkan ahlardan kinâyedir.

913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.

Hz. Sıddîk yine cenâb-ı Bilâl’e i’tikâdını yahûdîlerden saklaması için nasihat verdi. O hazret dahi i’tikâdını izhârdan tövbe etti. Fakat onun kalb-i şerifine aşk-ı Muhammedi ve aşk-ı Ahadî müstevli olduğundan bu aşk onun tövbesini ve rücû’unu çiğnedi ve yuttu.

914. Bu nevi'den tövbe etmek çok oldu. O akıbet tövbeden bîzâr oldu.

“Nemat”, yol ve tarîk ve nevi’ ma’nâlarınadır. Ya’ni, Hz. Bilâl’in aşk galebesiyle bozduğu tövbeler çok defa vâki’ oldu. O hazret âkıbet böyle sonu gelmeyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve “Ahad, Ahad!” nidâsını artık yahûdîler arasında hiç çekinmeksizin izhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.

915. Fâş etti, teni belâya teslîm etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!" Binâenaleyh i’tikâdını yahûdîler arasında izhâr etti ve cism-i şerîfini de onların yapacağı işkenceye ve azâba teslim etti de dedi ki: “Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey aşk-ı İlâhîye karşı vâki’ olan tövbe ve rücû’lann düşmanı! Resûl-i Ekrem Efendimiz’e “tövbelerin düşmanı’’ buyurulmasının sırı Fîhi Mâ Fîh’in 27. faslında şöyle buyurulur.

“Cenâb-ı Mustafâ (s.a.v.)e birisi gelip: “Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: “İleri gel ki, ne söylüyorsun?” Yine: “Ben seni seviyorum!” dedi. Buyurdular ki: “Dikkat et ki, ne söylüyorsun?” Yine: “Ben seni seviyorum!" sözünü tekrâr etti. Buyurdular ki: “Şimdi sebât et ki, seni kendi elin ile öldüreceğim! Vay senin hâline!” Zamân-ı Mustafâ (s.a.v.)de birisi gelip dedi: “Ben bu dîni istemiyorum. Vallâhi, istemiyorum. Bu dîni geri al! Senin dînine girdiğim günden beri bir gün râhat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlât gitti, hürmet kalmadı!" Cevâben buyurdular ki: “Hâşâ ki, bizim dînimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hânesini süpürmedikçe ve onu (vâkıa, 56/79) “Ona tam bir sûrette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez” âyet-i celîlesi mûcibince tathîr etmedikçe gittiği mahalden geri gelsin! ”O nasıl bir ma’şûktur ki, sende nefsine olan muhabbetin bir kılı bâkî kaldıkça cemâlini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendini fedâ etmedikçe nasıl onun lâyık-ı visâli olursun? Ma’şûk yüzünü göstermek için bi’l-külliyye kendinden ve âlemden bîzâr ve kendine düşman olman lâzımdır. Bir gönülde karâr eden bizim dînimiz onu Hakk’a îsâl etmedikçe ve onu bî-lüzûm olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh...”

920. “Gerek hilâlim, gerek Bilâl’im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olurum!” 

 “İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi’ olup koşarım! Senin güneş gibi olan rûh-ı küllî-i Muhammedi’ne iktidâ ederim ve ay güneşin etrâfında koştuğu gibi nûr alıp koşarım."

921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.

Meselâ ay ister bedr hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki ince ve küçük olsun onun büyüklük ve küçüklük ile ne münâsebeti vardır? Onun vaz’iyyet-i halkıyyesi gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve devir etmektir; ve bu devri esnâsında her bir vaz'iyette ondan nûr almaktır.

963. İşte, bir Hilâl bir Bilâl ile yâr oldu; diken yarası ona gül ve gülzâr oldu.

 “Bir Hilâl”den murâd, kesret-i riyâzat ve şiddet-i mücâhede sebebiyle vücûd-i şerifleri nahîf olan ve mest-i aşk-ı İlâhî olup huzûr-ı Pîr’de na’ra vuran ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olmak muhtemeldir. Nitekim Sipehsâlâr’da onlar hakkında şöyle buyurulur:

“Hudâvendigâr takrîr-i hakâyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebî’ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi..." Ve diğer bir zât olmak dahi muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-ı Sipehsâlârda şöyle buyurulur:

 “Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakâyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh...” Sâliklerin âh edip, na’ra atmaları hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlâaları Fîhi Mâ fîh’lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür:

“İhtilâf-ı ahvâle binâen ba’zan âh etmezsen zevk gider, ve eğer böyle olmasa idi Hak Teâlâ (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâ ati izhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ izhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi’-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun.” Ve Hz. Pîr’in bu hitabı huzûrda evlâdlardan birinin “âh” etmesine karşı diğer birinin, “Âh ettin, zevk gitti. Âh etme, zevk gitmesin!" diye vâki’ olan i’tirâzına Cevâb idi.

Ya’ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilâl aşk-ı ilâhî ile feryâd etmek husûsunda, geçmiş zamandaki bir Bilâl’e yar ve arkadaş oldu. Yahûdînin vurduğu diken yarası Hz. Bilâl’e müessir olmadığı gibi bu Hilâl’e de diken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyâzatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu.”

964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin cânı ikbâlin gülşeni oldu.

Hz. Bilâl derdi ki: “Vâkıa, yahûdinin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime taalluk eden cânım ikbâl ve devlet-i ma’neviyyenin gülşeni oldu." Ba’zı nüshalarda “cân” ile “cisim” arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma’nâ “Hem cânım ve hem de cismim ikbâlin gülşeni oldu” demek olur ki, bu da, cismimdeki kesâfet kalktı ve rûh hükmünü iktisâb etti ve devlet-i ma’nevînin gülşeni oldu” demekten kinâyedir.

965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir, benim cânım o rUedûd'un mesti ve harabıdır.

 “Vedûd”, esmâ-i hüsnâdandır. Lügat ma’nası “muhabbet edici" demektir. Ya’ni, benim cismim zâhirde yahûdınin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullanna Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve harabıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma’nevî elem-i cismânînin hicâbı olur.

966. Câna mensûb olan koku benim cânım tarafına erişir. Mihribân olan yârin kokusu bana erişir.

 “Cânî”deki “yâ" nisbet için olursa “cân"dan murâd, Hak olur. Ya’ni, canların cânı olan Hak Teâlâ’ya mensûb koku benim rûhum tarafına erişir; ve rûhum tarafından dahi o mihribân ve Rahîm olan yâr-i hakîkînin kokusu bu cismim ile berâber olan benim benliğime erişir. Ve eğer “cânî"deki “yâ” vahdet için olursa bundan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Ya’ni, bir cânın ve rûh-ı Muhammedi'nin kokusu benim câmm tarafına erişir. Ümmetine şefik ve mihribân olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vâsıtasıyla şûrîde olurum.

967. Mustafâ mi'râc tarafından geldi. Onun Hilâl üzerine " Habbezâ li habbezâ” demesi oldu.

“Habbezâ”, âferîn ve tahsîn için kullanılan bir ta’bîrdir. Ya’ni, Resûl-i Ekrem hazretleri mi’râcdan avdet buyurdukları vakit Bilâl-i Habeşî hazretlerine: “Ey Bilâl! Sen benim için memdûhsun ve ümmetimin iyi ve hayırlı efrâdındansın!” buyurdular. Bu medhin sebebi budur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi’râc esnâsında önlerinde Bilâl-i Habeşî hazretlerinin na’linlerinin tıkırdısını işitmiş idiler; ve bundan bahis buyurduktan sonra bu sözü söylediler. Bu beyit yukandaki 963 numaralı beyte merbûttur. Ya’ni, Bilâl-i Habeşî hazretleri tecellî-i mi’râcda Resûl-i Ekrem hazretleriyle berâber bulunduğu gibi huzûrumuzda Bilâl’ın yâri olan bir Hilâl dahi bize olan tecellî-i İlâhîde berâberdir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine binâen biz de o Hilâl’e: [ya’ni “Yâ Hilâl! Sen benim için memdûhsun ve iyi ve hayırlısın!”] deriz.

968. Vaktâki Sıddîk doğru sözlü olan Hilâl'den bunu işitti, onun tövbesinden el yıkadı.

Vaktâki Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri sözünü özü gibi dosdoğruca izhâr eden Bilâl-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi rücû’u işitti, artık onun tövbesinden ümîdini kesti ve nasîhati terketti. “Dest şüsten”, el yıkamak, terk etmekten kinâyedir.[84]

************

İlgili beyitlere biraz daha dikkatli bakarsak ve kendi bünyemizde bunun neyi ifade ettiğini anlamaya çalışırsak, Cuhud yani yahudinin museviyet tarikat mertebesi yani tenzih ve Bilal’in ise Ahad diyerek “Ahad Ahmed’i” yani Hakika’tül Ahadiyet’ül Ahmediyi haber veren teşbih mertebesi ve “Ebu Bekir Sıddık” bu mertebenin tasdikçisi olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.

Konuya bahs olunan gün Cuma günüydü. İşyerimiz Cuma kılınan camiye uzak olduğu için nöbetçi iki kişi isek o gün sıra kimde ise namaza o gidiyor. Diğer kişide işletmenin kesintiye uğramaması için kalmak zorunda kalıyordu. Cuma namazına geliş gidiş yaklaşık 1,5 saati bulmaktaydı. Gündüz çalışan işe yeni giren genç arkadaşlardan Mustafa, Murat ağabey Cuma namazı yemekhanenin üstünde ki mescide kılınıyor dedi. Önceki hafta diğer arkadaşların Cuma namazına gittiklerini söyledi. Normalde bu Cuma nöbet sırası bende idi. Namaza gidiş geliş yarım saat süreceği için, aşağı yukarı yemeğe gidip gelme süresine denk geliyordu. Ezan okunmadan bir kaç dakika önce yola çıktım. Her yer karla kaplı ve güneş açmıştı. Celal’den sonra Vahdet tecellisi gelmiş diye tefekkür ettim. Mescidin yeri değişmiş yemekhanenin üzerine alınmış ve camdan Şeref ezan okuyordu. Minare şerefe canlanmış Şeref olmuş Cuma’ya yani Cem olma haline davet eder gibiydi. 

Birden yirmi yıldan fazla geriye gittim. Kimseyi eleştirmek gibi bir halimiz yok. Zahirde görülende nefsin afakta yansımasından başka bir şey değil. O günkü zahiri halimiz Müslüman gözükse de afakımızda gördüklerimiz mudil ağırlıklıydı. Mescidin bulunduğu yerde müdür odası bulunmaktaydı ve Cuma günleri öğleden sonra mudill ağırlıklı toplantılar yapılmaktaydı…

Bu tarihlerden sonra Hadi ağırlığı artmış olmasına rağmen o zamanlarda anlam veremediğim bir zuhuratta mudil ağırlıklı olan kişiler ile kendimi Mekke’ye gitmiş görmüştüm. O zaman idrak boyutunda hicret edemediğimden beden Mekke’sinde mudil ağırlıklı esmalar ile olduğumu seneler sonra anlamıştım… 

Bu haleti ruhiye ile Mescid-e girdim. Ya-sin suresinin sonları okunuyordu. “Ya-sin” Muhammediyet mertebesinden “Ey İnsan” demektir. Bu mertebenin sonu olan (aslında mertebelerin sonu yoktur ama başka bir ifade tarzı olmadığı için yazılmıştır) (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye kısmında mescide dahil olmuştum. 

“Ey Rabbimiz! Muhakkak ki, Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Muhakkak ki Allah, hiç sözünden caymaz.” (Al-i İmran/10) Allah insanları cem gününde toplar. Bu bütün mahlukatı, öncekileri ve sonrakileri toplayan vahdet makamına vasıl olmaktır. Artık bu sahneyi müşahade etmelerinden dolayı kendilerinde en küçük şüphe kalmaz.

3. sûrenin 10. âyeti, sayısal değeri,

10+3= 13 ü vermektedir. Müşahade ve yaşantılar ile bağlantılı ve tasdiği olduğu için alınmıştır… 

İmamet görevini güvenlikten Rize’li arkadaşımız Şuayb yapmaktaydı. Hutbenin konusu da “EZAN: ÖZGÜRLÜĞÜN GÜR SEDASI” idi. Özet olarak hutbenin bölümlerini alalım…

Allahu ekber, Allahu ekber!

Bu nida, günde beş vakit, minarelerimizde yankılanırken, Rabbimizi tasdike, O’na itaat ve ibadete çağırıyor müminleri. Dünya meşgalesinden uyan! Kulluğun gereği olan namaz için kıyama dur! Diyor. Ve zamanın kalbini tutuyor, İslam’ın gür sedası. Kendisine icabet edenin elinden tutuyor; bireyden topluma, ümitsizlikten umuda götürüyor bu çağrı.

Rahmet Elçisi (s.a.s), vazifesini tamamladıktan sonra, ardında sevgisini bırakarak vefat etmişti. Doyamamıştı ona ashâbı. Bunlardan birisi de Kutlu Nebi’nin, “müezzinlerin efendisi” övgüsüne mazhar olmuş Habeşli Bilâl’di. Üzüntüsünden duramamıştı Bilâl Medine’de. “Resûlullah’tan sonra ezan okumayacağım/okuyamayacağım.” diyerek uzaklaştı peygamber diyarından. Ancak iliklerine kadar işleyen peygamber sevgisi ve muhabbeti onu tekrar Medine’ye getirdi. Geldiğinde sabah namazı vakti girmek üzereydi. Doğrudan Ravza’ya, Resûlullah’ın huzuruna gitti. Ağladı ve yüreğindeki hasreti gözyaşlarıyla dindirmeye çalıştı. Derken Efendimizin torunları Hasan ve Hüseyin çıkageldiler. Dedelerinin hatırasını yâd etmek üzere Bilal’den ezan okumasını istediler. Kabul etti Bilâl ve peygamber zamanında olduğu gibi mescidin damına çıkıp, “Allahu ekber” dedi. Bilal’in Resûlullah (s.a.s) zamanındaki bu nidasıyla Medine’de yer yerinden oynadı. Bir tarih canlanıyordu. Bir şehir ağlıyordu. Hıçkırıklara boğulan Medine, o gün Allah Resûlü’nün vefatından sonra en hüzünlü günlerinden birini yaşıyordu. (Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, I, 357-358.) Bu olay, biz müminler açısından ezanın içeriğini, anlamını ve mesajını ortaya koymaktadır. Ezan her okunduğunda ve her okunduğu yerde; ilk gün okunduğu gibi, o gün Bilâl’in okuduğu gibi, büyük manalar, coşkular ve hatıralar yaşatır gönülden dinleyenlere ve anlayanlara. 

Ezan, Habeşli Bilal’in namaz için atan kalbinin dudaklarından dökülen sesidir. Ezan, tevhidin sembolü, İslam’ın ses ve söze dökülüşüdür. Müslümanın kalbini, beynini, ruhunu ve bedenini harekete geçiren sesli dokunuştur ezan.

Çoğu zaman gündelik hayatın türlü meşgalelerine boğulan bizleri, Allah’ın huzurunda saf durmaya, diri olmaya çağırır; her daim yineler çağrısını: 

Hayya ala’s-salâh, Hayya ala’l-felâh.

Ezan, aynı zamanda özgürlüğün sembolüdür, gür sedasıdır. Ezan, okunduğu beldenin özgürlüğünü, bağımsızlığını da haykırır. Bu yüzdendir ki merhum Mehmet Akif: 

“Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli, Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli” derken bu gerçeği dile getirmektedir.

************

Kamet’te müezzinliği Veysel yaptı… İmam 1. rekatta Kafirun ve 2. Rekatta İhlas suresini okuyarak namazı bina etti…

************* 

Konu ile alakalı olan Aralık ayı içerisinde görmüş olduğum zuhuratta şöyleydi.

20-12-2014

Gündüz vakti boğaz’da deniz kenarında bir caminin önünde bankta oturmuş namazı bekliyorum. İnsanlar camiye girmeye başlıyor. Caminin tahta büyük giriş kapısı ardına kadar açık. Namaza iç davette (Kamet te olabilir) Necdet isminin geçtiğini duyuyorum (Vahdette çıktığımda diğer söylenenleri hatırlayamadım). Camiden içeri girdiğimde insanlar namaz için kıyama kalkmış arka safta çocuklar duruyor. İmam Fatiha’yı okumaya başlayınca saflara doğru koşuyorum ve yaklaşınca yavaşlayarak ilerleyip saflara dahil oldum.

***************

Yukarıda verilen bilgiler, müşahade ve zuhurat ışığında konuyu yorumlamaya çalışalım… 

Mesnev-i şerhinde “Ahad” ın manası olarak; Resûl-i Ekrem hazretleri’nin Allâh Teâlâ sizi kurtarsın! manasında kullandığı, Hz. Bilâl ise “Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!” demek ma’nâsında olarak “Ahad!” derdi.” diye manası verilmiş. Ahad bir başka açıdan, Esma-i ilahiye den olan Ahad ve zatı ifade eden Ahadiyet yani Kul hu vallahu Ahad vardır…

Ahad sayısal değeri, Elif; 1 Ha; 8, ve Dal: 4 tür. 

1+8+4= 13 tür…

 (13) Bilindiği gibi Hazreti Muhammed’in şifre rakamıdır…

Ahad’ın ortasına taayyün mimi geldiği zaman yani Zat-ı Ahadiyet, Uluhiyetine Uluhiyettte Hakikat-i Muhammediye aynasına yansıdığı zaman aldığı isim Ahmed olur.. Ve sayı değeri 13+40= 53 olur. Bu aynı zamanda Necdet babama manada verilmiş şifre sayısıdır. Batında Ahmed, Zahirde Necdet olmaktadır… 

Şimdi namaz kitabından Allahu Ekber tekbirleri neyi ifade ettiğine bakalım.

“ALLAHÜ EKBER” Tekbirleri Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek, ve o “tek”tir, “bir”dir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.

İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen “ALLAH-u Ekber” in ne demek olduğunu anlamaya çalış. 

En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama, ifade bakımından böyle deniyor. 

En alt: “Fiiller âlemi” “ef’al mertebesi”, yaşadığımız bu âlem, bu âlemin karşılığının ifadesidir.

Müezzin veya biz birinci tekbir olarak “ALLAH-u Ek­ber” dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani “la faile illallah” hükmünü gerçek manası ile yaşamamız gerekir. 

Bu tekbirde “AL­LAH-u Ekber” dendiği zaman, bütün madde âleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.

İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esma âleminin düzeyinde yani bu âlemi meydana getiren manalar âlemi, “Esmaül hüsna” ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bu­lunduğu âlem olduğunu düşünürüz. 

İkinci tekbirde “Esma âlemi” de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.

Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de “bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur” hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar.

Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık “AL­LAH-u Ekber” lafzı “ALLAH-u Ahad” olur. Çünkü burası Zat bölgesidir.

İrfan ehli dördüncü tekbirin “ALLAH-Ahad” ol­duğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın “ALLAH-u Ahad” olması “Ahadiyyet” mer­tebesi itibariyledir. 

“Ahadiyyet” mertebesi, “Vahidiyyet” mertebesinin üstündedir. 

Hal böyle olunca dördüncü tek­birin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, ma­naları, özellikleri mevcutken “Ahadiyyet” mertebesine geçildiği zaman, artık orada “Ahadiyyeti sırfı zatî” du­rumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, “büyüktür” sözü, kendine bir ifade bulamaz.

Orada “hüviyeti” ve “inniyeti” ile tek bir Zat, “mutlak varlık” mevcuttur. 

O halde artık orada sadece “ALLAH-u Ahad” hükmü geçerli olur. 

Çünkü (İhlas Suresi112/1)

“kul hüvallahü ehad” dır.

İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız. 

Yukarıdaki ifadeleri özetlersek;

Birinci tekbirde, ef’al âleminin Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “la faile illallah”.

İkinci tekbirde esma âleminin de Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “la mevcude illallah”.

Üçüncü tekbirde de sıfat âlemin de ALLAH’ın varlığı ile var olduğunu “la mevsufe illallah”. 

Dördüncü tekbirde ise, Zat âlemi dahi ALLAH’ın varlığı olduğu “la ma’bude illallah” ve gerçek ifadesi ile “la ilahe illallah” sözünün hakikati söylenmiş olur.

“ef’al”, “esma”, “sıfat”, mertebelelerini geçince sadece “Ahadiyyeti sırf-ı zati” mertebesi kalır.

Bunun da ifadesi, “ALLAH’u Ahad” olur. 

************** 

Görüldüğü gibi “Allahu Ahadiyet’i sıf zati” mertebesini ifade etmektedir. 967. Beyitte anlatılan Mustafa a.s mın Hz. Bilal’in ayak seslerini duyması Kul Huvallahu Allahu Ahad’ı duymasıdır ki bunı zahir âlemde Ahad, Ahad diye dile getiren Hz. Bilal idi. 

Ezan sayısal değeri; Elif: 1,13 Ze: 7, Elif:1,13 Nun: 50,

1+7+1+50= 59, 5+9= 14

1+13+7+1+13+50= 85, 8+5= 13 

(13) Hazret-i Muhammed-in şifresi, (14) Nur-u Muhammedi Elif; Ahadiyet mertebesini ifade etmektedir.

Ez; Türkçe olarak bir şeyi ezmek posanı suyunu çıkarmak ve bir kimseyi sindirmektir. 

Arapça olarak Bakara suresi 152 ayetine baktığımızda, “Fezküruni ezkürküm veşküru li ve la tekfürun” 

O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.

Öncelikle; Ahadiyet yani, Elif 12 zahir ve birde batini olan 13 noktayı hatırlamaktır. 12 Nokta 7 Nefis mertebesi ve 5 hazret mertebesidir. Batında ki noktada Rabb-i Hass’tır. En büyük Rabb-i Hass Allah’tır.

Âyette ki anlatımda iki defa rabbimiz zikrediyor bir kere de biz zikretmekteyiz. “Fezkürini “ dediği zaman evvala o bizi zikrediyor. Biz ondan sonra onu La ilahe illallah, Ya Allah, Ya Hu diyerek zikretmeye başlıyoruz. Biz emre uyduğumuz için zikrediyoruz. O da söz verdiği için tekrar dan bizi zikrediyor. “Beni zikredin bende sizi zikredeyim” diyor. Baştan kendisi zikrediyor. Fiili ortaya ve oluşumunu ortaya koyuyor. Sonra biz o oluşumla faaliyete geçiyoruz. Ağzımızdan, beynimizden bazı düşünceler, sözler ve zikirler çıkıyor. Ona karşılık, O da tekrar cevabını veriyor. Biz bir defa zikrediyoruz. O da başta ve sonda iki defa zikrediyor. Hadiste de dendiği gibi, “siz bana yürüyerek gelirseniz ben size koşarak gelirim. Koşarak gelirseniz, daha hızlı gelirim”. Devamında da şükredin ve bu hakikati örtmeyin denmektedir. 

Eza; Üzme, sıkıntı verme, üzgü kelime manasını vermektedir.

Resülullah efendimizin ayakları şişene kadar namaz kılması üzerine Aişe validemizin “senin bütün günahların af olunduğu halde niye bu kadar ibadet ediyorsun” diye sorması üzerine şükreden bir kul olmayayım diyordu. Yukarıda verilen âyetin ikinci kısmında görüldüğü gibi zikredin ve şükredin denmektedir. Rabbi Hassı zikirden sonra, Hz. Bilal ve Resülu Zişan efendimiz gibi sıkıntı ve üzüntülere katlanmak gereklidir. Başta ki “Elif” Ahadiyet mertebesini ifade etmekteydi. Ortada bulunan “Elif” ise her bir bireyin batınında bulunan (13) üncü mertebe olan Rabbi Has’tır. Resülullah efendimizin “Allah” esması diğer kişilerinde Esma-i İlahiyye den bağlı bulundukları bir Esma’dır. 

Bu satırların tasdiki de Nefsi Küllüm olan Nüket Annemden geldi. Terzi Baba gurubunda Medine’de ikamet eden Aişe Hümeyra adlı bir hanımı sormuş. Gurubumuz Medine de olacağı zaman, O da Türkiye de bulunması gerekiyormuş. Aişe Hümeyra Hanım Efendi Baba’mı göremeyeceği için üzülmüş. Cenab-ı Hakk tanışmalarını nasip eder. İnşeAllah. 

Ezan; Sonuna bir nun ilave edilmiştir. Nur-u Muhammedi ile tüm mertebelere davettir. Kim hangi mertebede ise ona davet olunmaktadır.

 Ezan-ı E-zan mı yoksa E!zan olarak mı duyuyoruz.

E-zan olarak duyuyorsak, Hakk’ın davetini, Resül’unun davetini ve Resül’unun Resülü’nün davetini kendi zannımız olarak duymaktayızdır. E ve Zan’nı ayırır. Arapça istifham yani soru olarak sorarsak. E zan’mış. Yani Elif’in, Ahadiyetin zannı imiş olur ki gerçek zan ve Hakikati olmuş olur. İnşeAlla.

Beyitlerde, Hz. Muhammed güneşe ve Hz. Bilal ondan ışığını alan Hilal yani Ay-Kamer’e benzetilmişti… Ezan’ın sayısal değerlerinde ki (13) Hakikat-i İlahi güneşi ve (14) Nur’u Muhammed-i Kamerdir. Ahad sayısal değeri ise 13 tü… Bilal-Hilal (14) Ahad-Hz. Muhammed (13) bağlantısının da tesadüfi olmadığını anlamak zor olmayacaktır.

Hz. Şems, “oğlum hür ol, hürlerle ol, hürlükle yaşa” diyordu. Bu fakirde onun bir oğlu olduğuna göre hutbenin konusu olan “Ezan özgürlüğün gür sedası” Hz. Bilal gibi, sanki oğlum, öncelikle yoluna, yolumuza, Resül’e s.a.v. ve Allah’a davet et diyordu. Yanlış anlaşılmasın, bu hal genele değil özele yani taleb edenleredir.

Dış ezan-ı okuyan şeref-şerefe yani ağızdan çıkan Abdiyet, Risalet, Uluhiyet ve Ahadiyet mertebelerine davettir. İç ezan ve Kamet-i okuyan Veysel yani Resüllulah efendimizin Nefesi Rahmaniyi Yemen canibinden buyurduğu, Akl-ı Külle işarettir. Şuayb’ın imam olması, Şın: 300, Ayn: 70, Y: 10, Be:2

300+70+10+2= 382 

300+70+10+2= 382, 3+8+2= 13

(13) Hazret-i Muhammed’in şifre rakamının, Ahad,ın sayısal değeri idi. Bu mertebelerin imametine de işaret olarak düşünülebilir.

Şın: Şeniyet-i İlahi, “Her an bir iştedir” (55/29) Ayn: Göz, Batında olan görüşe işarettir.

Ye: Museviyet mertebesinden Ama olarak yakînlık,

Be: Bu mertebenin birlikteliği ve risaletidir.

Cuma namazında ilk rekatta yani zahirde Kafirun suresi okunması Hakk’ın örtüp gizlenilmesi ve ikinci rekatta yani batında ihlas suresi okunması bu gizlenenin Kul hu vallahu Ahad – Allahu Ahad olmasıdır. Ehline gizli diye bir şey yoktur. Ayan beyandır… Yeter ki müşahade edilebilsin, âlem kitabında Cenab-ı Hakk ne söylüyor anlaşılabilsin. Bizimde amacımız bunu anlamaya çalışmaktır. Şuayb’ın imam olmasında ki bir başka hikmet manevi eğitimimden kaynaklanmaktadır. Batında ilk ve tek mürşidim olan Efendi Babam Necdet Ardıç, zahirde ise ikinci mürşidimdir. Musa a.s mın Mısır’ı terk edip, Şuayb as. ma gitmesi ilk Mürşidim’in yeterli gelmeyip diğer bir Mürşide gidilmesidir. Zahirde İmam olarak Şuayb ismi ile görülenin altında Necdet Babam ve İmam’ın güvenlik işini yapıyor olması Necdet Baba’mın eminliğine bunun altında da, Muhammed’ül Emin, Hazret-i Muhammed ve Hakikat’ül Ahmediye mertebeleri bulunduğuna işarettir. Şuayb’ın Rizeli olması, Rize’nin plakası yani tarikat mertebe genel işareti 53’tür. Efendi Baba’mında şifre sayısı 53’tür. 

Birde bu konu ile bağlantılı olan zuhurata bakalım.

Gündüz vakti boğaz’da deniz kenarında bir caminin önünde bankta oturmuş namazı bekliyorum. 

 Gündüz Bakabillah mertebesidir ve Allahu Ahad olarak düşünülebilir. İstanbul yani İslambol boğazıdır. İslam, Selamdır. B-ol, B- birliktelik risalet, Ol Kün Fe Yekün’ bir şeyin hemen olmasıdır. Selam Efendi Babamın esmasıdır. İslam ve Selam ile birlikteliğin, risaletin olmasıdır. Deniz; İlmi ilahi deryası Boğaz ise sözlerin harf kisvesini giyip dökülmeye başladıkları yerdir. Oturmak namazda insan mertebesine işarettir. Caminin önünde olmak bu mertebenin cemi olan Hazret-i İnsandır. Bu mertebenin namazı da ubudiyettir. 

İnsanlar camiye girmeye başlıyor. 

Hazret-i İnsanın kesreti vahdetinde toplanıyor. 

Caminin tahta büyük giriş kapısı ardına kadar açık. 

Hazret-i İnsanın tüm kapıları yani Esma-i ilahiyyelerin hepsinden İnsanları topluyor. (Bunlar yazılırken Efendi Babam’ın canları Çarşamba sohbeti için canları toplaması ve körün değneğinden bahsetmesi bu yazılanların tasdiki olsa gerek. Bir tasdikte işyerindeki arkadaşımın getirmiş olduğu Torku Davet bisküvilerinden geldi. Mana fırınından en taze hali ile… Heza min fazli Rabbihi.) Sen ona korkma de kur’an-ı natık, gönül ka’besine gir ol mutabık, devreyle ol ka’benin etrafını, devrederler bir gün gelir şems-i zatını.

Namaza iç davette (Kamet te olabilir) Necdet isminin geçtiğini duyuyorum (Vahdette çıktığımda diğer söylenenleri hatırlayamadım). 

Necdet – Necat ve kurtuluştur. Ezan ile bağlantısı olan “Hayye Ale’l Felah” aşağı alınmıştır. Hayyat’ın Terzi oluşu da ilginçtir (Hayye). Efendi Baba’mın ve lütfedip görev verdiği fakir evladının insanları selamet yurduna kurtuluşa çağırmasıdır. 

Camiden içeri girdiğimde insanlar namaz için kıyama kalkmış arka safta çocuklar duruyor.

Bu namazın Cuma yani cem namazı olması halk’ın toplanması Hakk’ın namazı olduğu arka safta toplanan çocukların yola yeni giren eğitimin başında olan evlatlarına iaşrettir.

İmam Fatiha’yı okumaya başlayınca saflara doğru koşuyorum ve yaklaşınca yavaşlayarak ilerleyip saflara dahil oldum. 

İmam’ın fatihayı okuması, Fatiha açmaktır. Açık olanın yani mübin olanın açılması yani İmam’ıl Mübin ‘dir. Önce hızlı koşulması Nefsi Emmare’ Nefsi Levvame ve Nefsi Mülhime’nin hızlı geçilmesi, yavaşlanması ise Nefsi Mutmainne, Nefsi Radiye , Nefsi Mardiye ve Nefsi Safiyenin geçilmesidir. Saflara dahil olmak safiyete dahil olmaktır. Ve bu hal ile Nefsin kıyam etmesidir. Fatiha İnsan-ı Kamil- Kamil İnsan’ın suresidir. 

 “HAYYE ALE’L-FELAH” 

“Hayye ale’l-felah” dendiği zaman, bu duruma gelmiş olan kimsenin felahı yani kurtuluşu mutlaktır. O da onun için böyle diyor zaten. Yani felah bulmuş, kurtuluşa ermiş olmalısınız; o huzuru, o hali, o güzel yaşantıyı yaşayabil-melisiniz ki gereği gibi faydalanasınız. Yahud da kendinize gelesiniz demek istiyor.

Zahir ve batın iki defa olmak üzere “haydin felaha, haydin felaha” diye tekrarlanıyor. 

Kur’an da (Yunûs Sûresi 10/25)

 “vallahü yed’u ila darissela­mi” ve Allah davet/dua eder, çağırır selam/esenlik dar/diyar, yurduna değin yani “ALLAH sizi selamet evine davet eder” buyurulmaktadır. 

İşte felaha ve selamet evine davet aynı hükmü taşıyorlar.

Özetle buraya kadar olanları iyice anlamağa çalışırsak, zahir ve batın felaha ve selamete ulaşmış oluruz. Âlemde bundan daha güzel bir hal olur mu?.

**********

Yolumuz açısından Ezan, Ahad, Bilal, Hilal nedir?

 Necat’ın davetini duyan kabiliyetli olan salik, nefsani sıkıntılara sabr ve tahammül edecek. Ahad olan Ahmed’i anlayarak… Nefis yıldızını söndürecek. Hz. Bilal gibi Hilal olacak, Necm yani güneş olan Necdet Baba - Terzi Baba – Efendi Baba ya yönünü döndürüp ışığını oradan alacak. Ve almış olduğu bu ilim ve ışığı Hz. Ebu Bekir gibi tasdik edip ruhunu nefsinin elinden kurtarıp özgürlüğüne kavuşturacak. Alldığı ilim ve ışığı önce kendi dünyasına döndürerek Halife-i şahsiye olacak… Hilafet makamın 54 Kamer olması ile, kendilerinde bu ışığı başkalarına yansıtma kabiliyetli olanlar Halife-i Cemaati olarak güneşten aldığı ışığı genele yansıtacaklardır. İnşeAllah… 

Abdülkerim Ceyli, İnsan-ı Kamil kitabından güzel bir şiir ile bazı hakikatlerde bizde kalması ile yazımıza son verelim.

Allah-ü ekber.. Bu deniz ne kadar kabardı;
 Esen fırtına ile dalgalandı inci çıkardı..

Elbiseni çıkar, ona dal, sonra bırak gayrı;
 Sendeki yüzmeyi, övünülür yanı kalmadı..

Ve..  Öl..  Zira Allah denizinde ölü rahattır;
 Hayatı Allah hayatı oldu, öz ömür aldı..[85] (Murat Derûni)

----------------

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا {الأحزاب/59}

(33/59) “Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul li-ezvâcike vebenâtike venisâ-i-lmu/minîne yudnîne aleyhinne min celâbîbihin(ne) zâlike ednâ en yu’rafne felâ yu/zeyn(e) vekâna(A)llâhu gafûran rahîmâ(n)”

(33/59) Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 

----------------

Bu âyet Kûr’ân-ı Keriym de örtünme emrinden biri bu âyettir. Hanımlarda başın örtülmesinin hakikati saçların her teli esmâ-i ilâhiyyeye remizdir. Bunlar mahrem olmayan ağyara gösterilmesi uygun değildir. 

Burada mahrem olan kişiler esmâ-i ilahiyyedir. Mahrem olanlar ise nefsi ilahiyye yaşantısı üzere olanlardır. 

----------------- 

Diğer bir başka setr ile ilgili âyet Araf sûresi 26. Âyette geçmektedir.

 يَا بَنِي آدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِى

سَوْاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ

آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

(7/26) (Ya beni Âdeme kad enzelnâ aleyküm libasün yüvarî sev’atiküm ve rişün ve libasüttakva zalike hayrun zalike min ayatillâhi leallehüm yezzekkerune.) Meâlen: (7/26) ”Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik, takvâ elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ'nın âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.”

---------------- 

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’nin baş tarafında üç türlü elbiseden bahsedilmektedir. Bunlar, dünyada giyilecek ikisi fiziki diğeri ma’nevi elbiselerdir. Ayrıca içte, bâtında üç elbise daha vardır ki; onlar lâtif elbiseler olduklarından görünmemektedirler. Bu yüzden de fark edilememektedirler.

Birinci elbise: İnsân’ın iç bünyesini > mânâsını muhafaza eden, toprak beden, et, kemik, sâlsâl, balçık, elbisesidir.

İkinci elbise: Bedeni muhafaza eden, belirli malzemelerden meydana gelen giysi elbisesidir.

Üçüncü elbise: (Takva) elbisesi’dir ki, insân’ın gerçek mânâda insân olarak yaşamasını temin eden İlâhi sistemin mânâ olarak tüm kimliğine giydirilmesidir. Bir gerçek hayat sistemi ve insânlık, asalet elbisesidir. (Bu mevzuya daha sonra yine devam edeceğiz.) İşte bütün bu hakikatler, (Âyatillâhi) Allah’ın Âyetleri’ndendir. Yani Ulûhiyyet işaretlerinden > mertebe-lerindendir.

Bütün bu âlem, (Allah’ın Âyetleri) olup âlemin tümü (Kûr’ân-ı fiilî veya Kûr’ân-ı tafsilî)dir. Yani bütün tafsilâtıylâ zuhura çıkmış, yaşayan muhteşem zâtın zuhuru, her mertebesi itibariyle esmâ-i İlâhiyye’nin ve sıfat-ı İlâhiyye’nin kendi mânâları itibariyle zuhur ve tecellileri > zâtının giyindiği elbiseleridir. En güzel elbise ise (Rahmân) sûreti üzere halk edilen (Âdem > insân) sûreti ve elbisesidir.[86] “ İz- -T-B- ” İkinci Yorum; 

 “Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takvâ elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah'ın Âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.” Bu elbise iç bünyemizdeki mânâyı gizlemek için giydirilen beden elbisesidir. Böyle bir madde bedenimiz olmasa dünyada mânâların barınabileceği bir yer olamayacak ve hepimiz hayâli silüetler gibi oluruz ve iletişimimizde olmaz. Ayrıca bu elbise yâni beden içinde elbiseler indirdik ki, kullandığımız giyeceklerdir. Takvâ elbisesi, iç bünyede verilen mânâları kullanarak ortaya çıkarmaktır. Bu da tatbik edilerek olur, örneğin namaza başlarken namaz elbisesi giyiyoruz ve hûşû ile namaz fiilinin içine giriyoruz, buradaki takvâ elbisemiz namazdır. Şeriat mertebesinde fiiller takvâ olurken, esas takvâ Âdem (a.s.) dan bize verese-miras gelen “ve nefahtü” hakîkatini unutmamaktır. 

Bu anlattığımız Âyetler zât mertebesinin hakîkatleridir, umulur ki bunları düşünüp, zâten sizde mevcût olan bunları ortaya çıkarırsınız. Cenâb-ı Hakk bunu bizlerden bekliyor çünkü bunu yapacak herşeyi bize vermiştir, elbise elbise üstüne giydirilince bunlar biraz kapalı kalmış fakat siz bunu umarım ki ortaya çıkarırsınız diyor.[87] “ İz- -T-B- ”

----------------

 لَئِن لَّمْ يَنتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ فِيهَا إِلَّا قَلِيلًا {الأحزاب/60}

(33/60) “Le-in lem yentehi-lmunâfikûne vellezîne fî kulûbihim meradun velmurcifûne fî-lmedîneti lenugriyenneke bihim sümme lâ yucâvirûneke fîhâ illâ kalîlâ(n)”

----------------

مَلْعُونِينَ أَيْنَمَا ثُقِفُوا أُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْتِيلًا {الأحزاب/61}

(33/61) “Mel’ûnîn(e) eyne mâ sukifû uhizû vekuttilû taktîlâ(n)”

(33/60-61) Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine’de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler. 

----------------

Öncelikle “Medine” nedir? Onu anlamaya çalışalım.

“Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. 

Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir. 

İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir. 

Eğer bu vasıfların yoksa, hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak.

Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir.

İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir.[88] “ İz- -T-B- ”

---------- 

 Kalplerinde hastalık olanlar nifak çıkararak gönül medinesini vehimi ve nefsani kötü haberler ile karıştırarak bozarlar. Seninle çok az komşu kalacaklardır. Gönül Medineleri tarumar olup burası yine göçebe ve vahşet evi olup risalet mertebesinin komşuluğundan uzaklaşıcaktır.

----------------

سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا {الأحزاب/62}

(33/62) “Sunneta(A)llâhi fî-llezîne halev min kabl(u) velen tecide lisunneti(A)llâhi tebdîlâ(n)”

(33/62) Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın. 

----------------

Fusûs’ul Hikem Nûh Fassında Sünnetûllah Hakkında soru ve cevap şeklinde açıklanmıştır.

SUAL: Bu zuhura gelmiş kevn âleminden her birisi kendi rabbı hassı olan ismin kemalatı zahir olmak için bu âlemde vücuda gelmiştir. İsmin sırat-ı Müstakiymi ne ise kendi masharının nasiyetinden tutup çeker götürür. O tarikin müntehası o ismin kema lidir. O mashar daima o ismin terbiyesi tahtında dır, altındadır. 

Onun hakikati ve ruhu olur. Böylece bir mashar kendi Rabbı hassı ve hakikati ve ruhu olan ismin rububiyetinden Rabbı hassı olmayan diğer bir ismin rububiyetine mi davet olunur? Bu mümkünmüdür, birinin terbiyesi tahtından çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilirmi? 

CEVAP: Hayır. Bir mashar, yani zuhur yeri kendi hakikati olan Rabbı hassın rububiye tinden ihraç olunup yani hangi özellik ile var edilmişse onun özelliğinden çıkartılıp diğer bir hakikate davet olunmak muhaldir. Mümkün değildir. Çünkü “Velen tecidel sünnetallahi tebdila” 33/62 “Allah’ın sünnetinde, yolunda değişiklik yoktur.” Ayet-i Kerimesi mucibince hakayık-ı İlahiyenin bozulması ve değiştirilmesi mümkün değildir. Fakat her bir mashar ilim mertebesinden kopup bu âlem-i şehadette suret-i unsuriye-i insaniye zahir oluncaya kadar, yani insan suretinde zahir oluncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar.

18 bin âlemden aşağıya doğru tenezzül ederken her geçtiği yerden bir şey sürtünür diye belirtmeye çalıştığımız bir koku alır, geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Böylece bu kaptığı sıfatlar dan hangisi diğer sıfatlar üzerine galip gelmiş ise o masharda o sıfatın saltanatı zahir olur.

Özü itibarıyla değil geçerken aldığı sıfatlardan birisi ağır geldiğinden o isim onda daha çok zuhura gelir. Ama özünde aslında başka isim vardır. Ayan-ı sabitesi özünde başka bir isim vardır, ağır olarak, çoğunluk olarak rabbı hassı olarak. 

O mashar o sıfatın münasibi olan ismin tecellisini üzerine celb edip çekip kendisinde onun hükmü galip olur. Şu halde o ismin terbiyesi altına girmiş bulunur. Fakat bunların cümlesi arizidir, asli değildir zira o mashar aslında hangi ismin masharı ise o ismin zevki ve sırat-ı müstakimi üzerinedir.

Mesela nafi isminin masharı olan bir kimsenin zevki ve sıratı herkese menfaat ulaştırmaktır. O kimse her ne kadar muhit-i kevnisinden kaptığı bir takım sıfat-ı nefsaniyenin rengine boyanmış olsa da yine Rabbı hassı olan Nafi isminin zevkinden hali değildir. 

Bu sıfat-ı arıza, arıza sıfatı, sonradan olma sahikasıyla, özelliği ile bir takım kötülükte bulunsa bile yine nefi halkı gözetmedikçe kalben müsterih olmaz. Yani halka bir kötülük yapsa da özünde yine iyilik yapma hassası vardır, bundan dönemez. 

Halka zarar ulaştırmış olsa mütessir olur, çünkü rabbı hassının zevki budur. Bu isim ism-i Cemaliyeden dir, Böylece o kimse haddı zatında bir ism-i cemalin masharıdır.

Fakat bu âlem-i kesafette bu sahrayı tabiatta mezahire arız olan sıfat sıfat-ı Celaliye olup onların bu sıfatlara münasip olarak celb ettikleri esma dahi esma-i Celaliyedir. Zira bilcümle kötülük kesafet ve tabiatın gereğidir, hayvaniyet kesafetle kaimdir. 

Ne kadar sıfat-ı hayvaniye varsa cümlesi Celalidir ve daha düşüğü de tabiat âlemindendir. Onun için meşru evlilikten sonra bile cünüplükten temizlenmek lazımdır. İşte enbiyanın daveti ism-i Celal terbiyesinden ism-i Cemal terbiyesine davettir. Yani Tahir olmak, temizlenmek lazımdır.

Geçerken almış olduğu o sıfatlar dan gusul abdestini almak lazımdır. Manevi gusul abdesti almak lazımdır.[89] 

 “ İz- -T-B- ”

----------------

يَسْأَلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِ قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللَّهِ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا {الأحزاب/63}

(33/63) “Yes-eluke-nnâsu ani-ssâ’a(ti) kul innemâ ilmuhâ inda(A)llâh(i) vemâ yudrîke le’alle-ssâ’ate tekûnu karîbâ(n)”

(33/63) İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir. 

----------------

Kıyâmetin çeşitleri vardır, birisi de “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” hadîs-i şerifi mûcibince ölümdür; ve dîğeri de arz-ı ekber günü olan büyük kıyâmetdir.

Kıyâmetin türleri vardır.

Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukû bulandır. Çünkü âlemler her ânda gaybdan şehâdete ve şehâdet âleminden gayb âlemine dâhil olur. Ve bu âlemlerin bozulup yok olanlar ve var edilenler ve ma’nâlar ve cisimler gibi bütün türlerinin şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete dâhil oluşunu ve çıkışını, ihâta yolu üzere, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Çünkü bu ilim ilâhi zevk (deneyim) ilminin zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.

İkincisi; “mecbûri ölüm” ile gerçekleşendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz:

“Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyururlar.

Üçüncüsü; “İsteğe bağlı ve irâdeye ait ölüm” ile olur. Sâlik bu ölüm ve kıyâmetten sonra âlemde âhiret oluşumu üzerine yaşar. İşte buna dayanaraktır ki, ölüye açılmış olan hâller seyri sülûku sırasında sâlike de açılmış olur. Ve bu hâle “küçük kıyâmet” ismini verirler.

Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillah ve baka-billâhtan sonra tam vahdet ve çokluğun yok olması hâlinin meydana gelmesidir. Ârifin nefsinde gerçekleşen bu tecellîye de “büyük kıyâmet” derler.

Beşincisi; bütün kâinât için takdir olunmuş ve beklenen kıyâmettir ki, Hakk Teâlânın celîl âyetlerindeki: “Ennes sâate âtiyetün lâ raybe fîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur”(Hac, 22/7) ve “innes sâate âtiyetün ekâdu uhfîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onu gizliyorum” (Tâhâ, 20/15) ve benzeri Kur‟ân-ı Kerîm âyetleridir.[90]

(İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.)

(Tâ-Hâ, 20/15) “Muhakkak ki o sâat (kıyâmet sâati), gelecektir. Bütün nefslere, çalışmalarının karşılığının verilmesi için neredeyse onu, Nefsimden bile gizleyeceğim.”

********** 

Efendimiz (s.a.v) e kıyâmet hakkında sorduklarında şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet üçtür. Birincisi küçük kıyâmet yani kişinin ortadan kalkması, ikincisi orta kıyâmet kavimlerin ortadan kalkması, üçüncüsü ise büyük kıyâmet bu dünyânın ortadan kalkmasıdır.” Aslında küçük kıyâmet olarak belirtilen ifâde bizim bireysel varlığımız açısından büyük kıyâmettir. Çünkü bir kere öldükten sonra tekrar dünyâya gelme şansımız olmadığı için ölümümüz bizim için büyük kıyâmettir. 

Bu şekilde düşündüğümüzde Âyet-i Kerîme’nin bize hitâbı şöyledir, “Ey bu kitâbı okuyan kişi iyi bil ki öleceksin. Hayalinde ne zaman ölürüm diye hiç düşünme, eninde sonunda öleceksin ve bunun sana vaktini bildirmedim ki, bunun kendine çok yakın olduğunu bil.” Nefs iki türlüdür, birincisi emmâre, levvâme, mülhime vb. yönüyle bildiğimiz nefs, diğeri ise o varlığın gerçeği özü, aslı olan nefstir. Geniş ve yaygın mânâda Rabb’i anlamak çok zordur ancak kişi kendini birimsel varlığında tanıyıp bulabilirse onun karşılığı aynı olduğu için Rabb’ini tanımış olur. 

Efendimiz (s.a.v) yine şöyle buyurmuştur, “Ölmeden evvel ölünüz” yâni büyük kıyâmet gelmeden evvel siz kendi kıyâmetinizi koparınız ki sonrasında zorlanmayasınız.[91]

“ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّ اللَّهَ لَعَنَ الْكَافِرِينَ وَأَعَدَّ لَهُمْ سَعِيرًا {الأحزاب/64}

(33/64) “İnna(A)llâhe le’ane-lkâfirîne ve e’adde lehum se’îrâ(n)”

(33/64) Şüphesiz Allah, kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. 

----------------

Sözlükte Lânet “kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak” anlamındaki la‘n kökünden türemiş bir isim olup dinî bir terim olarak Allah’ın bağış ve merhametinden uzak bırakılmayı ifade eder. Aynı kökten türeyen mel‘ûn ve laîn kelimeleri “kovulmuş” mânasına gelir. İslâm öncesi Hicaz-Arap toplumunda ailenin veya kabilenin dışına atılmış kişiye laîn denilirdi. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıldığı için şeytan laîn veya mel‘ûn olarak da anılır. Lânetleme Allah tarafından olursa “dünyada iyilik ve hidayetten, âhirette lutuf ve merhametten mahrum bırakma”, insan tarafından olursa “küfür, sövme, hakaret, beddua” anlamına gelir.[92] 

--------- 

Hakkı kendi varlığında örtüp gizleyenler zât mertebesi tarafından Hakk ile olamak merhametinden kavulmuşlardır. 

“se’îrâ” çılgın ateş, bu ateşte nefsi emmarenin öfkesinden deliye dönmüş gazabının ateşidir, kendi elleri ile hazırladıkları bu çılgın ateş onlar için kıyamet günü-saati hazırlanmıştır-hazırdır. (Murat Derûni)

----------------

خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا لَّا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا {الأحزاب/65}

(33/65) “Hâlidîne fîhâ ebedâ(en) lâ yecidûne veliyyen velâ nasîrâ(n)”

(33/65) Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır. 

----------------

Cenâb-ı Hakk’ın daha henüz göndermiş olduğu resül ve velilerinin bu dünya hayatında red etmişler, alaya almışlar onlara diileri, elleri ile eziyet emişler, hatta öldürdükleri için bu kapıyı zaten kendileri kapatmışlar ve azabı kendi elleri ve dilleri ile hakk etmişlerdir. (Murat Derûni)

----------------

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا {الأحزاب/66}

(33/66) “Yevme tukallebu vucûhuhum fî-nnâri yekûlûne yâ leytenâ eta’na(A)llâhe veeta’nâ-rrasûlâ”

(33/66) Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürü-leceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. 

----------------

Kişinin vechi aslında tüm yönüdür, nasıl ki biri ile muhatap oluruz ona döneriz, veçhimiz ile ona dönmüş oluruz. İşte sırık çevirme ile belli hayvanların her yerinin kızarıp pişmesi için ateşte çevrilir. Tabii bu da bir teşbih ahiret şartlarının aleti de haliyle değişik olabilir. Uluhiyet ve risalet bilgilerini kabul edeydik ancak temennileri olur. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا {الأحزاب/67}

(33/67) “Ve kâlû rabbenâ innâ eta’nâ sâdetenâ vekuberâenâ feedallûnâ-ssebîlâ”

(33/67) Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.” 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

“Rabbenâ” “Ey Rabbimiz! Derken kendi emri iradi yönünden rabbi hasları “Mudil, Aziz, Cabbar, Mütekebbir” demektedirler. Rabb’ul Erbab dan gelen emr-i teklifi yolundan saptıklarını itiraf etmektedirler. 

“feedallûnâ-ssebîlâ” bizi yoldan saptırdılar. 

Bu sapma nedir? Fatiha sûresinde;

وَلَا الضَّالِّينَ ٧ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ

(1/7) Sıratalleziyne en'amte aleyhim; Gayril mağdubi aleyhim; Ve laddaaallîn; 

O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.

O yol öyle bir yol ki en’am da (nimet) bulunduklarının yoludur, gazaba uğramışların ve sapmışların yolu değil. Gadab Cenâb-ı Hakk’ın azametinin vasıfları, gadab’a uğramamış olanlarda Hâdî isminin mazharları yani hidayet ehlidirler. Yeri gelmişken şu küçük ilâveyi de aktaralım.

71/26. “Ve Nûh dedi ki: Yârabbi!. Yeryüzünde kâfirlerden bir şahıs bırakma.” Yâni yeryüzünde ehli mudil-dâllîn’den kimse bırakma. Çünkü o aslında bu duayı kendi mertebesi itibari ile ifade etmişti. Demek ki, dallîn’in hakikati ona sadece zâhiri anlamda belirtilmiş idi. O mertebe itibariyle kesret hakikatleri yaşandığından, kesrette de zıtlar toplanamadığından, yâni o devrede “kesrette vahdet” yaşanmadığından yeryüzünde hiç bir “mudil” isminin zuhur mahallinin kalması istenmemiştir. 

Ancak, Hakikat-i Muhammed-î de ise, bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir. 

Nûh (a.s.) ise bunların tamamen kaldırılmasını istemiştir. Çünkü bütün esmâ-i İlâhiyyenin hâmîsi değil idi. Peygamberimiz ise, “rahmeten lilâlemîn” olduğundan, “mudil” ismide bu âlemin cüzlerinden olduğundan, onun kaldırılması değil ona uyulmaması tenbih edilmiştir, aradaki mühim fark budur.

Demek ki, Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[93] “ İz- -T-B- ”

----------------

رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا {الأحزاب/68}

(33/68) “Rabbenâ âtihim di’feyni mine-l’azâbi vel’anhum la’nen kebîrâ(n)”

(33/68) “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Hakk’ı örtüp gizleyenler, yine kendi rablerine iltica edip, uydukları önderleri hakkında iki kat azap ve merhamet edilmemesini istemektedirler. 

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَى فَبَرَّأَهُ اللَّهُ مِمَّا قَالُوا وَكَانَ عِندَ اللَّهِ وَجِيهًا {الأحزاب/69}

(33/69) “Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tekûnû kelleżîne âzev mûsâ feberraehu(A)llâhu mimmâ kâlû vekâne inda(A)llâhi vecîhâ(n)”

(33/69) Ey iman edenler! Siz Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Mûsâ, Allah katında itibarlı bir kimse idi. 

----------------

Mûsâ a.s. kavmine gelmeden öncede;

Hz. Mûsâ (a.s.), Mısır’ın çok zor günler yaşadığı bir dönemde doğdu. Bu sırada, ilâhlık iddialarında bulunarak haddi aşan Fir’âvn, israiloğulları halkına dayanılamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanları zulümle kasıp kavuruyordu. israiloğulları, Kıpt kavminin muamelelerinden ve krallarının ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır’da yaşamanın bir tadı kalmadığını biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama onlardan her işinde istifade eden Fir’âvn, yakalarını bir türlü bırakmak istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanını yaptı.

 قَالُوا أوذينَا مِنْ قَبْلِ أَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ

بَعْدِ مَا جِئْتَنا قَالَ عَسَى رَبِّكُمْ أَنْ يُهْلِكَ عَدُوكُمْ

وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ

(A’raf-7/129) (Kâlû ûzînâ min kabli en te’tiyenâ ve min ba’di mâ ci’tenâ, kâle asâ rabbukum en yuhlike aduvvekum ve yestahlifekum fîl ardı fe yanzure keyfe ta’melûn.)

(A’raf-7/129) “Kavmi de dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da." Mûsâ dedi ki: "Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edip de sizi yeryüzünde hâlife kılacaktır ve sizin nasıl işler yaptığınıza bakacaktır." 

********** 

Akıl Mûsâ’sına bağlı olan diğer duygular, "Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da." Ancak aradaki fark, akıl Mûsâ’sının onları oradan çıkarmasıdır. Akıl Mûsâ’sı gelmemiş olsaydı onlar daha devamlı orada azap çekeceklerdi. “Sizi beden arzı, yeryüzün de hâlife kılacaktır.” Akıl Mûsâ sı, Nefsi emmare ve kuvvetlerinin çok eziyetini görmüştü. 

 وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا فَوَجَدَ

فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلانُ هَذَا مِنْ شِيعَتِهِ وَهَذَا مِنْ

عَدُوهُ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ

عَدُوهُ فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ قَالَ هَذَا مِنْ عَمَلٍ

الشَّيْطَانِ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلَّ مُبِينٌ

(Kasas-28/15) (Ve dehalel medînete alâ hîni gafletin min ehlihâ fe vecede fîhâ raculeyni yaktetilâni hâzâ min şîatihî ve hâzâ min aduvvih, festegâsehullezî min şîatihî alellezî min aduvvihî, fe vekezehu mûsâ fe kadâ aleyhi kâle hâzâ min ameliş şeytân, innehu aduvvun mudillun mubîn.)

(Kasas-28/15) “Ve şehir halkı gaflette (uykuda) olduğu bir zamanda şehre girdi. Orada dövüşen iki adam buldu. Biri kendi tarafından, diğeri ona düşman taraftan. O zaman onun tarafından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) onu yumrukladı (öldürdü). Böylece (ölüm) kaza edildi. Mûsâ (a.s.): "Bu şeytanın işidir. Muhakkak ki o, apaçık dalâlette bırakan bir düşmandır." dedi.”

*********

Yukarıda ki Âyet-i Kerîmelerin bir kısmı Zât-î Âyetler, iken, burada ise, bir başka mertebeden hâdise’nin tarifi ve anlatımı vardır. 

Beden şehrinin Esmâ-i İlâhiyye halkı uykuda yani dinlenmede iken, hep uyanık olan “nefs-i emmâre ve nefs-i levvâme” beden mülkünde daha çok yer kapmak için döğüşürler. Bunları ayırmak için aralarına giren akıl Mûsâsı kendine daha yakın olan (levvâme) ye yardım için (emmâ-re) yi yumrukladı. Böylece ölüm kaza edilmiş hüküm yerine gelmiş oldu. Ve bu işi şeytana bağladı.

*********

Bu hususla ilgili Füsus-ül Hikem, Mûsâ Fassından kısa bir bilgi daha sunalım.

* Şimdi Allah Teâlâ'nın onu belâya düşürdüğü ilk şey, Allah Teâlâ'nın ona ilhâmı ve onun sırrında ona yardımı sebebiyle, onun kıbtîyi öldürmesidir. Gerçi bunu bilmez idi. Velâkin bununla Rabb'inin emri gelinceye kadar, durup düşünmemekle berâber, onun öldürülmesi sebebiyle nefsinde kaygı duymadı. Çünkü nebî, haber verilinceye, yani bununla haberdar oluncaya kadar, idrâki olmadığı yön ile bâtın ile masûmdur. Ve işte bunun için Hızır ona erkek çocuğun öldürülmesini gösterdi. Onun öldürülmesini onun üzerine kabullenmedi; ve kendisi kıbtîyi öldürdüğünü hatırlamadı. Böyle olunca Hızır ona “ve ma fealtühu an emriy” (Kehf, 18/82) yani "Ben bunu kendi emrim ile yapmadım" dedi. Bu söz de onun mertebesine dikkat çeker ki, o da onu ilâhi emir ile öldürdü. Çünkü her ne kadar buna idrâki yok ise(de) nebî işin aslında hareketlerinde masumdur.[94] “ İz- -T-B- ”

----------

Mûsâ, Allah katında itibarlı bir kimse idi.

Fusûs’ül Hikem Mûsâ Fassında Ulviyye hikmeti hakkında;

Kelime-i Museviyede mündemiç Hikmet-i Ulviye beyanında fastır. Hikmet-i Uluvviyenin yani ulvi yüce hikmetin kelime-i Museviye izafesine sebep yani ona verilmesine sebep budur ki, Musa (as) rasul-ü Kiramın birçokları üzerine çok yönlü O’nlardan üstündür. Birçok vecihler üzerinde O’nun mertebesi diğerlerinden yüksektir. Yalnız İsa (as) ve Muhammed (sav) dışındakiler mertebe itibariyle.

Kendinden evvel gelen peygamberlerin birçoklarından üstündür. Mertebesi O’nların mertebe sinden âlidir. Şimdi burada beş yön olarak belirtmiş ana hatlarıyla, Muhyiddin-i Arabi ve şerh eden Ahmed Avni Konuk bu eserleri bize bırakmaları verese-i Muhammedi olarak yani İlahi nimetler olarak, başka hiçbir peygamber kavimleri bu tür ilimlere varis olamadılar. Yani o tür ilimleri bulamadılar.

Ancak kendi mertebelerindekini buldular, onlar da bir kemalattır, tabi ki o ayrı bir konudur. Birinci yönü 7/144 ayetinde buyurur.

قَالَ يَا مُوسَى اِنِّى اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِى وَبِكَلَامِى فَخُذْ مَااَتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ 

“Ya Musa”, bi zatihi burada kendinden sesleniyor, aracısız sesleniyor, burada “Musa” nedir onu da kısaca anlamamız gerekiyor, “Musa” nın başındaki “mim” Hakikat-ı Muhammediye’dir, “sin” de insandır, yani “Musa” Museviyet mertebesindeki insani tecellidir. Yani Museviyet mertebesindeki İnsanı Kamil mertebesindeki tecellisi. 

Bu “Musa” Olarak da söyleniyor, “Mu” su manasına “sa” da ağaç manasınadır, “Ya Musa muhakkak ki ben seni seçtim, insanların üzerine seni seçtim, benim risaletm ile seçtim, kelamımla seçtim, (ondan evvel hiçbir peygamber “Kelimullah” ismini almadı.) bunları tut bunları sana verdim kuvvetle tut, yani bunların sahibi ol, bunlar sende tecellide ve zuhurda olsun. 

Âyet-i Kerimede buyurulduğu üzere Musa (as) vasıtasız yukarıda belirtilen hususları Allah’tan ahz etti, Allah’tan aldı. Cebrail vasıtasıyla değil, Cenab-ı Hak’ın Zat’ından bizatihi kendisi almıştır bunları. İkinci yönü hadis-i şerifte buyurulduğu gibi “Allahüteala Tevrat-ı Şerif’i Esma-ı İlahiyesinden birini vasıta buyurmaksızın kendi nefsiyle hitap etti.“[95] “ İz- -T-B- ”

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا {الأحزاب/70}

“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-ttekû(A)llâhe ve kûlû kavlen sedîdâ(n)”

----------------

 يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا {الأحزاب/71}

(33/70-71) “Yuslih lekum a’mâlekum veyagfir lekum zunûbekum vemen yuti’i(A)llâhe verasûlehu fekad fâze fevzen azîmâ(n)”

(33/70-71) Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır. 

----------------

 Sözün doğrusu ferd-i selâsenin (üçlü ferdiyetin) zât-irade-kavil (söz) dür. Bu sözde “Kün” ol dur. “Vücüduke zenbike” günahın en büyüğüdür. Yani varlığının Hakk’ın varlığından başkasının olmadığı sözünü söyleyin ki hakikat yolunda işin düzelsin ve Hakikat-i Muhammediye karşı işlemiş olduğun günahı bağışlasın. Resül, Hakk tan ayrı olmadığına göre ona itaat bizatihi Allah’a itaattır. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا {الأحزاب/72}

(33/72) “İnnâ ‘aradnâ-l-emânete alâ-ssemâvâti vel-ardi velcibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehâ-l-insân(u) innehu kâne zalûmen cehûlâ(n)”

(33/72) Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir. 

----------------

(Ahzâb, 33/72). “İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehel insân” ya‟nî (Ahzâb, 33/72). “Muhakkak ki Biz, o emâneti göklere, arza ve dağlara teklif ettik, onu yüklenmekten çekindiler ve korktular. Ve onu insan yüklendi” 

--------- 

Kalbi güneş ve diğer gezegenler uzuvları olmak üzere, Allah Teâlâ Hazretleri güneş sistemimizi büyük insan olarak hálk etti. Ve arzdan da kendisini kendisiyle bilmesinden ibâret olan ilk taayyün(celâ) ve isim ve sıfatlarının açığa çıkışıyla olan bilmesinden ibâret olan taayyünün (isticlâ) kemâli için onların benzeri bir tam ayna olan insânı halk etti. Bunu, Allah Teâlâ‟nın her şeye kadir olduğunu bilmemiz için böyle yaptı. Çünkü insânda açığa çıkan ilim sıfâtının derecesi, diğer mahlûklarda mevcût değildir.[96] 

----------- 

İşte insan-ı kamilde bütün esma-ı ilahiye toplu halde bulunduğundan insanda cami olan bütün Allah’ın isimleri cami Allah ismi de tüm isimlere cami, Allah ism-i Zat, cemii sıfat, esma-ı mütekabile ve sıfat-ı mütezatte, cemiinin ahadiyetine “Allah” denir diye cami yani bütün isimleri içinde bünyesinde toplamıştır.

İşte Allah ismi caminin mazharı oldukları cihetle “Allah” isminin zuhur yeri oldukları yönden Zat-ı mutlakın ahadiyet mertebesinin meratib-i tenezzülatını ahadiyet mertebesinden mertebe, mertebe madde âlemine ininceye kadar olan mertebelerini kendi nefslerinde zevkan müşahede ederler. İşte Kur’an-ı Kerim’de bahsettiği Kur’an-ı Kerim hakikatleri böyle olunca daha çok anlaşılıyor, hani insanlara hamaleyi Kur’an da diyorlar ya hafızlara, ilim adamlarına, esas hamaleyi Kur’an Allah ismine cami olarak esma-ı ilahiyeyi kendi bünyesinde bulunduran idrak eden hamaleyi Kur’an’dır. Kur’an Zat’tır ya Zat’ı taşıyanlar, Kûr’ân-ı kerim’de “Biz onu dağlara teklif ettik O’nu ancak insan kabul etti” işte Allah isminin mazharı olduğu için kabul edebiliyor, insanlar iki türlüdür süfli ve ulvi diye, yeryüzündeki insanlar ama insan isminde. Kendi nefislerinde onu zevkan müşahede ederler. Senin ne büyük değer olduğunu ne büyük bir şerefle yeryüzüne geldiğini bildiriyor.

Söyledikleri ve yazdıkları hep kendi müşahedesiyledir. Müşahede ile söylenmeyen ilim naklidir, işte mühim olan burasıdır, kendi tarlandan çıkardığın bir avuç buğdayın başkasının tarlasından sattığın bir kamyon buğdaydan daha hayırlıdır, çünkü senin kendi malındır. İşte buna ilham ismi veriliyor. İlham, keşif. Söyledikleri ve yazdıkları hep kendi müşahedat-ı zevkiyeleridir. Onlar müşahedesiyle bilirler ki, bütün tabiat Uluhiyetin zahiridir. Bu görülen varlıklar ilahi varlığın zuhurudur. İşte Kur’an-ı Kerim’in Suretleri ve Ayetleri diye belirtilen şeylerin de hakikatleri budur. Âlemde üç kitap vardır, birisi elimizdeki okuduğumuz Kur’an-ı Kerim, birisi de Âlem kitabı. Bu âlem de Kûr’ân’dır. Birisi de İnsandır. Bu insana Kûr’ân-ı Natık ismi de verilir (konuşan insan/Kur’an)[97]

“ İz- -T-B- ” 

----------

 “Ay dediler: Bizi eğlence yerine mi koyuyorsun?”[98]

Yani bizlerle alaymı ediyorsun? Çünkü taleb ettikleri şey hakkında kendilerine iletilen şeyle bir bağlantı kuramadılar, ayrıca bir hikmete dayanır diye de düşünemediler. Çünkü gerçek mânâ da peygamberlik ve “Kelîmullah” mertebesinden haberleri yok idi. Kendilerine söylenenin Hakk’ın sözü değil beşer Mûsân’ın sözü olduğunu ve onlarla eğlendiğini zannederek işin ciddiyyetinin farkında olamadılar. Ayrıca Mısır adetlerinden kendilerinde kalma bakara-ineğin nefislerinde ki kutsallığı idi. Ve bu yüzden Peygamberlerini kavmiyle eğlenen bir kişi zannettiler. Bu hal ise tam îmân etmeyen sûreta îmân etmiş gibi görünen kişinin hâlidir. İşte dervişlikte de bu haller geçerlidir gerçek derviş ile sadece merak ve sûret, dervişi olanların arsında ki fark ta budur.

“ Dedi: öyle câhillerden olmamdan Allaha sığınırım.”[99] 

Bilindiği gibi (cehl-cehâlet) iki türlüdür biri, Âriflerin yanında-indinde olan kendinde ve bütün âlemde hâzır olan Hakk’ı (ilmî ve irfân-î) olarak müşahede ederek. Kişinin kendi nefsinden câhil olmasıdır.

Diğeri ise, gafillerin yanında-indinde olan (âvam-î ve beşeri) olanıdır. 

İrfân-î olanı medih edilir, beşer-î olanı zemmedilir-kötülenir. 

Aralarında ki fark ise. İrfân-î olanı ve Hakk’ın indin de medih edileni. Kendinde ve bütün âlemde hâzır olan Hakk’ı (ilmî ve irfân-î) olarak müşahede etmesi kişinin kendi nefsinden câhil olmasıdır. Yani kendi varlığını kaybedip Hakk’ta bâki olmasıyla nefsinin câhil’i olmasıdır. Zât-ı mutlak emânetini işte bu (cehûlâ) (33/72) câhil’lere yani nefsinin câhili, Hakk’ın Ârifi olan Rahmân sûret-i üzere zuhur eden evliyasına yüklemiştir. 

Diğeri ise gafillerin yanında-indinde olan (âvam-î ve beşeri) olanıdır. Bu ise kendinde ve bütün âlemde hâzır olan Hakk’tan (cehl-cehâlet) tir. İşte bu kimseler gerçek câhiller’dir.

İşte Mûsâ (a.s.) tenzîh mertebesi üzere olan nefsinin câhili ve Hakk’ın Ârifi idi. Kavmi onu kendileri gibi Hakk’ın câhili zannettiler ve “bizimle eğleniyormusun?” dediler. Bunun üzerine, “öyle câhillerden olmamdan Allaha sığınırım.” Dedi yâni ben câhilim amma nefsimin câhiliyim sizin düşündüğünüz gibi Hakk’ın câhili değilim, diye açık olarak kavmini ikaz etmiştir. Ve bu yüzden “Allaha sığınırım.” ismi Câmî olan “Allah” ismine sığınmıştır. Çünkü sadece Allah ismi kapsamına girenler nefislerinden tam câhil olabilirler, diğer esmâların kapsamı altında olanlar ise o esmânın ihatası-kapsamı kadar nefislerinden câhildirler.[100] “ İz- -T-B- ”

----------------

لِيُعَذِّبَ اللَّهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا {الأحزاب/73}

(33/73) “Liyu’azziba(A)llâhu-lmunâfikîne velmunâ-fikâti velmuşrikîne velmuşrikâti veyetûba(A)llâhu alâ-lmu/minîne velmu/minât(i) vekâna(A)llâhu gafûran rahîmâ(n)”

(33/73) Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmek; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 

----------------

Nifak ehli aklı cüz ve nefsi cüz ve şirk ehli aklı cüz ve nefsi cüz yaşantısında olanlar nefsi emarenin karanlığında yaşadıklarından nefsaniyetlerinin gazabı artmak süretiyle azapları artmaktadır.

İnanan nefsi cüz ve aklı cüz ise kendilerinde bulunan Hakikat-i İlâhi ve Hakikat-i Muhammediyi idrak edip “vücudu zenbike” varlık günahından tevbe edip nefsiinin cahili olmaları için bu emaneti (ilmi-irfani) olarak Hakk’ı müşahade etmeleri için yüklemiş. Ve bu kişileri bağışlamış ve hususi rahmetine dahil etmiştir-etmektedir. (Murat Derûni) 

----------------

Böylelikle AHZAB sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Gönüllerimizde kendimizde ve bütün âlemde hâzır olan Hakk’ı (ilmî ve irfân-î) olarak müşahede etmek için kendi nefsimizden câhil olmayı ve kendi varlığını kaybedip Hakk’ta bâki olmasıyla nefsinin câhil’i olanlardan olmayı kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmayı İz-Efendi Babamızın maddi ve mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız.. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 09-09-2024

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (242+144=386) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Ahzâp sayısal değerlerinin tek tek toplamı 42 çıkınca anladım ki söylenen sayı bu sûrenin sayısal değeriymiş böylelikle bu müşahadeninde tasdiki olmuş, oldu. ↑

- Mescid-i Nebevi ilk hali temsili. ↑

- Diyanet işleri başkanlığı ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Hayal Vadisinin Çıkmaz Sokakları – Tasavvuf Serisi 81 – Sayfa 8 Özet olarak … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazir Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Nusret Tura Yüksek lisans tezi - YUSUF YÜCEL - – Tasavvuf Serisi 216 – Sayfa 79… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Cilt 9 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Cilt 11 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Cilt 12 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Cilt 4 ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 – ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz.Muhammed (s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 33… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 13 ve hakikat-i ilâhiyye – Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 193… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 – Özet olarak… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 19 – Sayfa 59… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Ölüm Hakkında – Tasavvuf Serisi 64 – Sayfa 3… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 326… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 164… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fusûs’ül Hikem Süleymân Fassı – Tasavvuf Serisi 189- 16- – Sayfa 117… ↑

- Elmalı Hamdi Yazır ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 482 - 508… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 132… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – BEN deki TERZİ BABAM ∞ – Tasavvuf Serisi 126-14-1 – Sayfa özet olarak… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri... ↑

- İnternet alına bilgi. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazırı.. ↑

- Nesâî, İşretu'n-Nisâ 1, (7, 61). ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Muhammed (s.a.v.) Fassı ↑

- (اَللَّط۪يفُ) Latiyf isminin sayısal değeri;

(ل) Lâm: 30, (ط) Tı: 9 (ى) Ye: 10, (ف) Fe: 80 dir. 30+9+10+80= 119 dur.

(1) Ahadiyyet, (19) İnsan-ı Kâmil’in şifre rakamıdır. 

(ل) Lâm: Lâtif-i İlahiyye, (ط) Tı: Tahakkuk, (ى) Ye: Lâtifliğe Yakîn : (ف) Fe: Faaliyet-i Lâtifiyye… (Düzenleyen.) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Esmâ'ül Hüsnâ M. Nusret Tura hz. – Tasavvuf Serisi 163-1-7-– Sayfa 162…. ↑

- (NECDET DİVANI) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ'dan gezinti - MEKKE MEDİNE ( 6.8.1987 ) ↑

- (اَلْخَب۪يرُ) Habiyr isminin sayısal değeri;

(خ) Hı: 800, (ب) Be: 2, (ى) Ye: 10, (ر) Re: 200 dür. 600+2+10+200= 812 dir. 

(8) Yolumuzun şifre rakamı, (12) Hakîkat-i Muhammedi’dir. 31 sıra sayılı, Habiyr esmâ-i İlâhiyyesi pirimiz Hasan Hüsameddin Uşşaki hazretlerinin Rabb-i Hassı olan esmâdır. Bu sebeble yolumuzda bulunan diğer pirlerimiz kendi Rabb-i Hasları yönlerinden “Habir”dirler.

(خ) Hı: Haber-i İlâhi, (ب) Be: İle birliktelik (ى) Ye: Yakîn (ر) Re: Rubûbiyet, Rahmâniyet. (Düzenleyen.) ↑

- Söz konusu bu eser bu serinin ilk kitabı olan Gönül ve Aşk’ın ikinci kısmıdır. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Esmâ'ül Hüsnâ M. Nusret Tura hz. – Tasavvuf Serisi 163-1-7-– Sayfa 162…. ↑

- (NECDET DİVANI) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ'dan gezinti - MEKKE MEDİNE ( 6.8.1987 ) ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 391 ↑

- Nusret Tura (rahmetullahi aleyh) ↑

- Âyet yorumu; Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed (s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 – Kitabından derlenmiştir. ↑

- Tura, Vecizeler- Hikâyeler-Atalar Sözü, 116. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Nusret-Tura Yüksek lisans tezi-YUSUF YÜCEL - – Tasavvuf Serisi 216 – Sayfa 111. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Tesbih ve Zikir – Tasavvuf Serisi 28 – Kitabından derlenmiştir. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Muhammed (s.a.v.) Fassı… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 561… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2 – Sayfa 323... ↑

- Ring. ↑

- Geniş bilgi siyer kitâblarında vardır. 

116 ↑

- Kamer/1 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – BEN deki TERZİ BABAM ∞ – Tasavvuf Serisi 127-15-2- – Sayfa 113... ↑

- el-Ahzab 33/43. ↑

- er-Rahman 55/31. ↑

- el-Ahzab 33/43. ↑

- en-Necm 53/11. ↑

- el-Bakara 2/115. ↑

- eş-Şûra 42/11. ↑

- el-Ahzab 33/43. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Dur Rabb-ın namaz kılıyor – Tasavvuf Serisi 200-Cilt-2- Sayfa 77… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Biismi Selâm – Tasavvuf Serisi 91 – Selâm ism-i şerifi Özet olararak... ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi – Tasavvuf Serisi 19 –Sayfa 48... ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. – Tasavvuf Serisi 61 –Sayfa 129... ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 559… ↑

- (اَلْوَك۪يلُ) Vekiyl esmâsının sayısal değeri;

(و) Ve: 6, (ك) Kef: 20, (ى) Ye: 10, (ل) Lâm: 30 dur. Toplamı, 6+20+10+30= 66 dır. 6+6= 12 dir. (12) Hakîkat-i Muhammediye’dir.

(و) Ve: Hakk’ul Vekil, (ك) Kef: Kün (ol der), (ى) Ye: Fe Yekün (Hemen Oluverir), (ل) Lam: Ulûhiyyet. (Düzenleyen.) ↑

- Zamanda karşıt esmâların zuhuruyla uğraşmanın bir zevki yoktur. Zevk O’nun ibret aynasını seyirdir. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Esmâ'ül Hüsnâ M. Nusret Tura hz. – Tasavvuf Serisi 163-1-7-– Sayfa 162…. ↑

- (NECDET DİVANI) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ'dan gezinti - MEKKE MEDİNE ( 6.8.1987 ) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 53. Âyetler ve Terzi Baba – Tsavvuf Serisi 131 – Sayfa 161 ↑

- Bu yazı görülen zuhuratın oluşan neticesinde yazılmış ve (127) Bendeki Terzi Baba kitabının 236 ve 244 sayfalarından alıntılanmıştır. Yazan… ↑

- Fakîrin kullandığı iki mail-inden birinin sonunda (pasa) Paşa ifadesi vardır. Efendi Babam bu mail adresine başlarda pek mail göndermek istemiyordu. Bunu şimdi daha iyi anladığımı düşünüyorum. “Gönül Paşası” olarak nitelendirdiği Nusret Babam rahmetullahi âleyhi nitelendirdiği bu paye sadece ona aittir. ↑

- Bunlar Mâide sofrası olan Zât-i ilimden aldıklarını kâr sayıp, yolumuzundan ilim kaçırmaya çalışanların hâlini tasvir eder gibiydi. İşe yaramaz artıkları kaçırıp, fayda temin ettiklerini zannediyorlar. ↑

- https://www.ntv.com.tr/video/turkiye/dev-petrol-platformu-istanbul-bogazindan-gecti,CoQJYircW0OXZWUGL99jRA ↑

- Bunun niye olduğu rakamsal olarak böyle olmakla beraber, Efendi Babam ve Asitane-i Uşsâkiye ve yolumuza tehlike arz eden, doğudan gelip batıya yerleşen bir densiz ve edepsizin (satih ince) yoldan çekilip, bu tehlikenin ber-taraf edilmesini işinin de olduğunu gelişen olaylar neticesinde anlamış bulunuyoruz. ↑

- Terzi Baba Gönülden Esintiler (77) Aşk ve Muhammet Yolu / M. Nusret TURA, sayfa 112. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Cilt 1 Dibace bölümünden… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin, Terzi Baba Şerhi – İbrahîm Fassı… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi ve Bemele-i Şerif – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 116… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. – Tasavvuf Serisi 61 – Derlenmiştir… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – 214-2 – Sayfa 323… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 176… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 105… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fusûs’ül Hikem, Terzi Baba Şerhi –Eyyüb Fassı – Tasavvuf Serisi 189-19 – Sayfa 303… ↑

- (Mesnev-i Şerif, A. Avni KONUK şerhi, 11. Cilt sayfa 306-327) ↑

- Kaynaklar

 1- Mesnevi Şerif Ahmed Avni Konuk Tercümesi,

 2- İnsan-ı Kamil Abdükerim CEYLİ,

 3- Muhyiddin Arabi, Tevilat,

 4- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler (5) Salat-Namaz,

 5- Necdet ARDIÇ – Kur’an’da Yolculuk (44) Araf suresi,

 6- 09-01-2015 Diyanet Hutbesi,

 7- Vehbi ve Kesbi bilgiler. (Murat Derûni) ↑

- (6 Peygamber (1) Hz. Âdem a.s.) kitabından naklen A’râf Sûresi’nde geçen mevzumuzla ilgili bölümleri özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Araf Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 66… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 114… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı… ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinden sadeleştirilmiş olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Tâ-Hâ Sûresi – Tasavvuf Serisi 57 – Sayfa 34… ↑

- (Lisânü’l-ʿArab, “laʿn” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 750-752). ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi ve Bemele-i Şerif – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 116… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Mûsâ a.s. – Tasavvuf Serisi 59 – Özet olarak… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mûsâ Fassı ↑

- Fusûs’ul Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Mukaddime, İnsân- Kamil… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fusûs’ül Hikem Terzi Baba Şerhi, Âdem Fassı – Tasavvuf Serisi 119-01 – Sayfa 81… ↑

- (2/67) ↑

- (2/67) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Mûsâ a.s. – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 294… ↑
