# Fâtır Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/fatir-suresi
**Sayfa:** 120

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (244-35-37) Fatır Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (244-35-37) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ 

(35/19) “Ve mâ yestevîl a’mâ vel basîr”

(35/19) Kör ile gören eşit olamaz

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(244-35-37) FÂTIR SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (37) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (244-35-37) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) FÂTIR SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………… (6) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (16) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (36) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………………… (53) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (65) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………… (83) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (91) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………………… (96) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ……………………………………… (107) 41, 42, 43,44, 45. ÂYETLER ………………………………………… (118) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (133) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “FÂTIR” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

Billindiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm de genelde zuhur ve tecelli “halaka” olarak kullanılmaktadır. Bu sûre 1. Âyette “halaka” yerine “fatır” kelimesi ile farklı bir isim olarak kullanılmıştır. Sûre içinde bu incelenmeye çalışılacaktır. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 16-04-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة  فاطر) Fâtır SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

 Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 45 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “Fâtır” kelimesinden almıştır. Fâtır, yaratan, yoktan var eden demektir.[1] Yine ilk âyette geçen “el-Melâike” kelimesinden dolayı “Melâike sûresi” diye de anılır. Sûrede başlıca, Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eden kâinat olayları, öldükten sonra dirilme, Allah’ın nimetleri ve mü’minle kâfir arasındaki fark konu edilmektedir.

Nuzül Mushaftaki sıralamada otuz beşinci, iniş sırasına göre kırk üçüncü sûredir. Furkan sûresinden sonra, Meryem sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu Allah’ın yaratıcılığı, O’ndan başka tanrı bulunmadığı ve şirkin çarpık düşüncelere dayalı bir zihniyet ve tutum olduğu, Hz. Muham­med’in önceki peygamberler gibi Allah katından mesaj getirmiş hak peygamber olduğu, öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceği ve dünyadaki amellerin karşılığının âhirette mutlaka görüleceği açıklanmakta, Cenâb-ı Allah’ın kudretinin delillerinden örnekler verilmektedir.[2]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(35) Mushaf sıra numarası.

(43) Nüzul sıra numarası.

(24) Alfabetik sırası.

(22) Cüz sırası.

(45) Âyet sayısı.

(45) Fasıla harfleri.

(214) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (3+5+4+3+2+4+5+2+2+4+5+4+5=48) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları  ا، ب، د، ر، ز، ن  harfleridir. (Elif) harfi “7” adet, Âdem – İnsan-ın 7 nefis mertebesinin fatırı. (Be) harfi “1” adet, Fatır ile olan birliktelik. (De) harfi “3” adet Fatır’ın İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el olarak delili ilahiyye olmasıdır. (Re) harfi 29 adet, Fatır’în “29” harf ile esmâ-isimleri oluşturmasıdır. (Ze) harfi “1” adet fatırın zuhur halinde olmasıdır. (Nun) harfi 3 adet, adettir, Fatır’ın ilk olarak İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el olarak Nur’u Muhammediye meydana getirmesidir. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

( فاطر ) “Fe: 80” “Elif: 1” “Tı: 9” “Re: 200” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 80+1+9+200= 290 dir.

0 kaldırıldığı zaman (29) dır. 28 mertebeyi ihata eden yakîn halidir. Aynı zamanda 28 harf vardır ve “Lam ve Elif” harflerinin birleşimi ile sıraya girmeyen 29. olarak ﻻ (lam elif) harfi oluşmaktadır.

Mushaf sıralamasında (35) nüzul sıralamasında (43) dir. 45 âyettir. (4+5=9) dir. Genel sayı toplamı (5+4= 9) idi. (35+43+29+9=117) dir. 17+1= 18 dir…

(45) Âyet sayısıdır. Âdem اَدم “Elif: 1” “Dal:4” “Mim: 40” harflerinden oluşmuştur. 1+4+40= 45 tir. Sure “Fatır” sûresi yani zuhur ve tecelli suresidir ve insanın yeryüzünde görünmesi ise Âdem a.s ile başlamıştır.

(9) Tevhid-i Esmâ.

(18) On sekiz bin âlemdir. 

(35) 53 sayısının soldan sağa gizli yazılışıdır. 

Bağlantısı olması bakımından İz-Efendi Babamın Tekirdağ’da bulunan bürosunda talibli Âdem-i gönüllere sohbetlerde üflenen Nefes-i Rahmani bağlantısını buraya alıyoruz.

------------------- 

 Nusret Babam genelde erken yatar, erken kalkardı, bu hale işareten, bir nefesinde. 

--------- 

 “Sabahın seherine canlar dayanmaz, Öter can bülbülü asla usanmaz.” 

--------- 

 Diye de ifade etmiştir. Gerçekten de boğazın Bebek sırtlarında Aşiyan koruluklarında sabahların seherlerinde öten yanık bülbül korolarını ve ferdi ötüşlerini, dinlemek çok ayrı bir tat ve huzurdu. 

 Nusret Babam, gece misafir varsa bile, o zaman misafirlerle Rahmiye Annem ilgilenir, onunla birlikte gene sohbetler devam ederdi. Nusret Babam, günün uzunluğuna göre saat (21 ile 22) arasında yatar, gece (24) civarında kalkar kendine bir kahve yapar, daha sonra yatsı namazını kılar dersini yapar, gene yatar, daha sonra sabah namazı için gene kalkar, hazırlık yapar. Alt kattaki misafir odasında kalan biz ve ev halkı içinde, evin içinden duyulacak kadar bir sesle ezan okur ve bende duyar hemen kalkar abdestimi alır. Yukarıya yanına çıkar, sabah namazımızı kılar, arkasından vakti varsa küçük bir zikir yapar kalkardık. Bu arada ev halkıda kalkmış olurdu sabah kahvaltısı yapılır o günün durumuna göre hayat devam ederdi. 

 Bu hallerin tabiî ki her zaman değişmez olması mümkün değildir, ancak genel yaşantı böyle idi. 

 Bu haller benim (15) yaşında yanlarında kaldığım sürede de belki vardı ama ben farkında değildim, ancak bu evde değişik bir yaşantısının olduğunu da o günkü tesbitlerimle anlamaya çalışıyordum, bu arada ben namazlarıma devam ediyordum. Bundan dolayı da Nusret Babam o zaman “eniştem” idi bana hep ooo “pelvan-pehlivan” hoş geldin veya başka bir sebeb ile böyle hitab ederdi. 

Bunun hakikati daha sonra anlaşıldı, (Terzi Baba-1-) kitabında anlatılmıştır. Tam da o zamanlar bulunduğumuz caddenin ismi “Hüseyin pehlivan” caddesi olarak değiştirilmiş idi, halen de öyledir. Ayrıca o günkü bina numaramız (35 tersi 53) idi. Caddede yıkılan bazı tarihi binaların yerlerine yenileri yapılamadığı için binalarda numara değişikliği olduğundan şu an bina numaramız (29) dur. Daha sonra (31) olmuştur. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… “ İz- -T-B- ”

---------- 

Üçer, dörder kanatlı FATIR,
Üzerimizde ki nimeti fıtır,
Resül'ü yalanlayan oldu katır,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

----------------

1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

2. Allah, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa, bundan sonra onu gönderecek yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

3. Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Allah’tan başka size göklerden ve yerden rızık veren bir yaratıcı var mı? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?

4. (Ey Muhammed!) Eğer seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, senden önce de nice peygamberler yalancı sayılmıştır. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.

5. Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın.

6. Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyle ise (siz de) onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır.

7. İnkâr edenler için çetin bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenler için ise bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

8. Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. (Ey Muhammed!) Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme! Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.

9. Allah, rüzgârları gönderendir. Onlar da bulutları hareket ettirir. Biz de bulutları ölü bir toprağa sürer ve onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltiriz. İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.

10. Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler ancak O’na yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.

11. Allah, sizi önce topraktan, sonra da az bir sudan (meniden) yarattı. Sonra sizi (erkekli dişili) eşler yaptı. Allah’ın ilmine dayanmadan hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur. Herhangi bir kimseye uzun ömür verilmez yahut ömrü kısaltılmaz ki bu bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a kolaydır.

12. İki deniz aynı olmaz. Şu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi kolaydır. Şu ise tuzludur, acıdır. Bununla beraber her birinden taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. 

Allah’ın lütfundan istemeniz ve şükretmeniz için gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün.

13. Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve Ay’ı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşte bu, Allah’tır, Rabbinizdir. Mülk yalnızca O’nundur. Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.

14. Eğer onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları sana hiç kimse, hakkıyla haberdar olan (Allah) gibi haber veremez.

15. Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.

16. Eğer Allah dilerse, sizi giderir ve yeni bir halk getirir.

17. Bu, Allah’a göre zor bir şey değildir.

18. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri hâlde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah’adır.

19. Kör ile gören bir olmaz.

20. Karanlıklar ile aydınlık bir olmaz.

21. Gölge ile sıcaklık bir olmaz.

22. Diriler ile ölüler de bir olmaz. Allah, dilediğine işittirir. Sen, kabirde bulunanlara işittirecek değilsin.

23. Sen, ancak bir uyarıcısın.

24. Şüphesiz biz, seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.

25. (Ey Muhammed!) Eğer seni yalanlıyorlarsa bil ki, onlardan öncekiler de peygamberlerini yalanlamışlardı. Oysa peygamberleri onlara apaçık delilleri, sahifeleri ve aydınlatıcı kitabı getirmişlerdi.

26. Sonra ben inkâr edenleri yakaladım. Beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu!

27. Görmüyor musun ki, Allah gökten yağmur yağdırdı. Biz onunla türlü türlü ürünler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı (birbirinden farklı) çeşitli renklerde yollar (katmanlar) var, simsiyah taşlar da var.

28. İnsanlardan, (yeryüzünde) hareket eden (diğer) canlılardan ve hayvanlardan yine böyle çeşitli renklerde olanlar vardır. Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

29. Şüphesiz, Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden, gizlice ve açıktan Allah yolunda harcayanlar, asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler.

30. Allah, kendilerine mükâfatlarını tam olarak versin ve kendi lütfundan daha da artırsın diye (böyle yaparlar). Şüphesiz O, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.

31. (Ey Muhammed!) Sana vahyettiğimiz kitap (Kur’an), kendinden öncekileri tasdik eden hak kitaptır. Şüphesiz Allah (kullarından) hakkıyla haberdardır. Onları hakkıyla görür.

32. Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.

33. Onlar, Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir.

34. Şöyle derler: “Hamd, bizden hüznü gideren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.”

35. “O, lütfuyla bizi kalınacak yurda yerleştirendir. Bize orada bir yorgunluk dokunmaz. Bize orada usanç da gelmez.”

36. İnkâr edenler için ise cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler. Kendilerinden cehennem azabı da hafifletilmez. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız.

37. Onlar cehennemde, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim” diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”

38. Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

39. O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Artık kim inkâr ederse inkârı kendi aleyhinedir. İnkârcıların inkârı, Rableri katında ancak uğrayacakları gazabı artırır. İnkârcıların inkârı, ancak ziyanlarını arttırır.

40. De ki: “Allah’ı bırakıp da taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, onlar yerden ne yaratmışlardır?” Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Yoksa kendilerine bir kitap verdik de, o kitaptan, açık bir delile mi sahip bulunuyorlar? Hayır, zalimler birbirlerine aldatmadan başka hiçbir şey vaad etmezler.

41. Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye(kurduğu düzende) tutuyor. Andolsun, eğer onlar (yörüngelerinden sapıp) yok olur giderlerse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.

42. Müşrikler, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerden herhangi birinden daha çok doğru yol üzere olacaklarına dair Allah adını anarak en güçlü yeminlerini etmişlerdi. Fakat onlara bir uyarıcı gelince, bu ancak onların nefretlerini artırdı.

43. Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.

44. Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Ne göklerde ne yerde hiçbir şey Allah’ı aciz bırakacak değildir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.

45. Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir. [4]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

أ الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَّثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {فاطر/1}

(35/1) Elhamdu li(A)llâhi fâtiri-ssemâvâti vel-ardi câ’ili-lmelâ-iketi rusulen ulî ecnihatin mesnâ vesulâse verubâ’(a) yezîdu fî-lhalki mâ yeşâ(u) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)”

(35/1) Hamd, gökleri ve yeri faaliyete geçiren, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. Halk etmede dilediği kadar artırır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir. 

----------------

 “Yarmak, kabuğunu yarıp ortaya çıkmak, yaratıp ortaya çıkarmak” anlamındaki fatr kökünden türeyen fâtır kelimesi sûrenin başında Allah ismine sıfat olmuştur. Buna göre, “Göklerin ve yerin fâtırı olan Allah’a hamdolsun” demek, “Gökleri ve yeri yok iken yaratan, onları yeni ve sürekli oluşumlara uğratacak olan Allah’a hamdolsun” anlamına gelir.[5]

 “Elmalılı Hamdi Yazır” tefsirinde “Fâtır” hakkında,

 En'am Sûresi'nde de geçtiği üzere, "Fatara" aslında yarmak mânâsınadır. Rağıb, uzunluğuna yarmak der. Bundan daha önce örneği geçmeksizin ilk olarak yaratmak mânâsına meşhur olmuştur. Bu mânâya göre "Fatır" ilk yaratmaya göredir. Ve di'li geçmiş zaman mânâsına olacağı için, izafet-i maneviye olarak "marife" olup Allah kelimesine sıfat olmuştur. Bu şekilde ahirete, ikinci yaratılmaya işareti, intikalî ve istidlalî olmuş olur. Bununla birlikte bazı tefsir bilginlerinin dediği gibi, yarmak mânâsından ismi fail olması da mümkündür. Bu şekilde biz bundan "Gök yarıldığı zaman" (İnfitar, 82/1) ifadesindeki "İnfitar"ı (yarılmayı) da anlamak isteriz ki, bu durumda ahiret yaratılması dahi açıklanmış olur. Ancak yaratacak demek olan bu mânâ gelecek zamana ait olduğu için, "Fatır" dilbilgisi açısından amil (başka kelimelerde amel eden) olarak "lafzî izafet" olacağından marifelik kazanmaz ve Allah ismine sıfat olmaması gerekir. 

 halde iki ihtimal kalır: Birisi bedel yapılmak, birisi de "Din gününün sahibi." (Fatiha, 1/3) gibi süreklilik ve sebat kastolunarak geçmiş zaman ve gelecek zaman, kapsamaktır. En uygunu da budur. O halde hem ilk yaratılmayı ve hem ikinci yaratılmayı kapsayarak mânâ işaret ettiğimiz gibi şu olur: Gökleri ve yeryüzünü yaran ve ayıracak olan, dünyayı yarattığı gibi ahireti de yaratan ve melekleri elçiler yapan, yani kendisinden kullarının şuurlarına tebliğ vasıtaları, peygamberlere vahiy, salih insanlara ilham, akıllara doğru düşünme fikrini getiren araçlar, yahut kudretini, eserlerini yaratıklarına iletici vasıtalar kılan, öyle ki ikişer üçer, dörder çok kanatlı. 

 Muhyiddin İbn-i Arabî h.z. leri, "Fâtır" ismini "varlıkları benzersiz bir şekilde yoktan var eden ve hakikatlerini açığa çıkaran" olarak yorumlar.

 "Allah, her an 'Fâtır' sıfatıyla âlemleri yeniden var etmektedir"[6] 

 Fass-ı Dâvûdî'nin nihayetlerinde îzâh olunduğu üzere emir ikidir: yani Hakkın emri ikidir, Biri "emr-i tekvînî", diğeri de "emr-i teklîfî"dir. Emr-i tekvînî kulun isti'dâd-ı ezelîsi yani ayan-ı sabitesinin gerektirdiği üze­rine gereken emirdir. Bir de emr-i iradi vardır, ayan-ı sabiteden gelen. Emr-i tekvini de iki türlüdür birisi ayan-ı sabitesi dolayısı ile kişinin yapmış olduğu fiillerinin tekvin yani kevn, mesela Cenab-ı hak namaz kılın Kur’an okuyun dediği zaman o bir emirdir. İşte biz o emri yerine getirdiğimiz zaman o emri tekvin etmiş hayata geçirmiş oluyoruz. “kün” diye varlığa geçirmiş oluyoruz. Yani onu faaliyete geçirmiş oluyoruz. Diğeri de emr-i teklifidir, emr-i teklifi bilindiği gibi peygamberlerin kitapları vasıtasıyla insanlara dışarıdan şunu yapın bunu yapın diye teklif ettikleri yaşam tarzıdır. Biri emr-i teklifi diğeri emr-i tekvinidir. Yani ayan-ı sabitemizde var olan şeyin bizden zuhura çıkmasıdır. Bir bakıma bu elimizde olan bir şey değildir emr-i teklifinin diğer yönü. 

 Emr-i tekvini kulun istidat-ı ezelisi üzerine tereddüp eden emirdir. Yani ezeli istidadı üzerine tertib edilen üzerine verilen istidad-ı ezelisine göre verilen bir emirdir. Eğer onun isti'dâdı, emr-i tekiîfî olan emr-i şeriata muhalefeti îcâb ediyorsa, dünyâ dediğimiz bu âlem-i kesîfde, muhakkak ondan enbiyâya muhalefet zuhura gelir. Binâenaleyh o kim­se küfür ve şirkinde ma'zûrdur. Emr-i tekvini dolayısıyla. Neden, çünkü kendisinde var olan program onu icap ediyor. Zîrâ şuûnât-i ilâhiyyeden bir şe'n olan onun ayn-i sabitesi yani Hakkın dilemesi olan şe’ni olan ayan-ı sabitesi lisan-ı istidat ile Hakktan bu suretle zuhuru istemiştir. 

 Hak dahi vücûd verme ile onu o suretle izhâr buyurmuştur. Şu halde kâfir ve müşrikten sâdır olan fiil, bir i'tibâra göre emr-i ilâhîye muvafık ve bir i'tibâra göre de muhaliftir. Yani ayan-ı sabitesi üzere emr-i tekvini üzere muafık, ama emr-i teklifiye göre muhalif olmaktadır. 

 İşte yekdiğerine zıt görünen hükm-i ilâhî dahî biribirinin zıddı olan merâtib hasebiyle vâki' olmuş olur. Eğer bu tür zuhur olmazsa alemde tek tür insan olur. Ya hepsi kafir olur, ya hepsi Müslüman olur. Bu da bu alemde mümkün değildir. Çünkü burası fark alemidir. Fırkalaşma alemidir. Ahirette iki ana unsurun yaşadığı bir hayat tarzı olacak, ya celali, ya da cemali olacaktır. Yani ya Hadi, ya da Mudil olacak ikisinden birisi bunun dışında bunun dışında Esma-ı İlahiyenin zuhuru yoktur. Ama işte bu alem bütün bu alemlerin en kemalli yeridir. Çünkü bütün zıtlıklar buradadır. 

 Kim ki bütün bu zıtlıkları bünyesinde topladı işte o zaman tevhid ehli oldu, yoksa herkesin Müslüman olduğu yerde hiçbir şeye gerek yoktur ki ne imtihan var ne de herhangi bir hakkı tanıma vardır, sadece Hadi ismi olmuş olsa bu alemde diğer bütün isimler yok hükmünde olur. Bu da mümkün olmadığından Cenab-ı Hakkın bütün Esma-ı İlahiyesi zuhur bulacak bir mahal gerekecektir. 

 İşte bunun programını yaptığından kimisine Kahhar isminin emr-i tekvini olarak Kahhar ismi şekliyle programı yapılmakta kimisinin Cebbar ismi ağırlıklı olarak diğer bütün isimler var da ama ağırlıklı olanı o yani Rabb-ı hası olan o isimle işte böylece zuhura çıktığından dolayı rabbına itaat etmiş oluyor. Yalnız rabbına itaat etmiş oluyor Allah’a itat etmiş olmuyor. Kendi rabb-ı hası olan isme itaat etmiş oluyor. Alemlerin rabbı olan Allah’a değil. İşte bir yönüyle rabbına iteat etmiş oluyor, ama emr-i teklifi üzerine böyle yapmayın, etmeyin denildiği için böyle yapmış olduğundan da ihtilafa düşmüş oluyor. 

 İşte yekdiğerine ters olarak görünen hükm-ü ilahi dahi birbirinin zıddı olan meratib sebebiyle vaki olmuş olur. İşte böyle zıt mertebelerin zuhura gelmesi ile Esma-ı İlahiye faaliyete geçmiş olur. Yoksa bütün dünyada sadece Hadi isminin zuhuru olsaydı Hadi olurdu, o zaman bu kavgalar bağırışlar, münakaşalar şunlar bunlar olmaz Cennet olması lazımdı burası. Öyle bir şey de mümkün olmadığından her varlık kendi programı ile zuhura gelmektedir. İşte buna da FATIR diyorlar. Fıtratı üzere zuhur etmektedir. [7] 

-----------------

 ( فاطر ) “Fe: 80” “Eif: 1” “Tı: 9” “Re: 200” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 80+1+9+200= 290 dir.

0 kaldırıldığı zaman (29) dır. 28 mertebeyi ihata eden yakîn halidir. Aynı zamanda 28 harf vardır ve “Lam ve Elif” harflerinin birleşimi ile sıraya girmeyen 29. olarak ﻻ (lam elif) harfi oluşmaktadır. 

Tüm harfler “Elif” harfinde meydana gelmiştir. “Elif” harfinin eğilip, bükülmesi yuvalanması ve noktalarıda 12 zahir 1 bâtın noktadan oluşan “Elif” ten alırlar… “Elif” harfi sayısal değeri “1” di. 290-1= 289 olur. 28 mertebe ve 28 harfin rububiyet-esmâ mertebesinden “fâtır” edip isimlerinin meydana gelmesi olarak düşünülebilir. 

2+8+9= 19 dur. 19 ise İnsan-ı Kamil in şifre sayısıdır. “1” Zâtı Ahadiyet’in “19” İnsan-ı Kamil’in gönlünde ve arzında zuhur tecellide olmasıdır. Tüm âlemlerin (18000) âldığı isim İnsân-ı Kamil dir. Birimsel varlık ise Kamil İnsan ismini alır. 

“Fatır” meallerde yaratma olarak verilmiştir. “Halaka” kelimesi ayetin ikinci bölümünde verilmiştir. 

(خَلَقَ) “Haleka” kelimesi meal ve tefsirlerde yaratma olarak çevrilmektedir. İrfan ehli aşk kamusundan yaratma kelimesini kaldırmış ve yerine zuhur ve tecelli ifadelerini koymuşlardır. 

(حَكَّ) “Hakk” Ha harfinin üstüne benlik noktası geldiği zaman “Hı” olur. “Ke” harfini kaldırılıp yerine “Lam” konulduğu zaman “Hakk” (خلك) “Halk” olur… O zaman “Hakk” “Halk” tecelli etmiş ve zuhura yani görüntüye gelmiş olur… 

“Fatır” kelimesine zuhuruna doğru batığımızda “Rı” Rububiyet – Esmâ dır. “Tı” Tahakkuk – Gerçekleşmededir. “Elif” Ahadiyet ve “Fe” Faaliyettir. 

Esmâ-i İlahiyyenin tahakkuku, Ahadiyet mertebesinden ifaza edilerek yani isminin hakkı verilere ef’al alâminde faaliyete geçer. 

 Bizlerinde gönül göğü, bâtınımız ve bedenimiz halkımız olarak zuhur ve tecellidedir. 

 “Melek” Kuvve demektir. İkişer, Üçer, Dörder kanatlı olması bu kuvvelerin yönleridir. Yoksa bazılarının hayali olarak tasvir-tasavvur ettiği gibi kuş veya kelebek gibi kanatlar değildir. 

İkişer kanatlı olması zâhir ve bâtın âlemleri ile bağlantılı olması,

Üç kanatlı olması “Mülk-Melekût-Ceberût âlemleri ile bağlantısı olması, Dört kanatlı olması “anasırı erbaa” (dört unsur) ateş, hava, su, toprak ile bağlantısının olmasıdır. 

Hamd bunu gönlü, vücudu ve melekleri esmâ-i ilâhiyye ile faaliyete geçiren Allah içindir.[8] (Murat Derûni) 

"Kanatlar, meleklerin ilâhî emirleri taşıma kapasiteleridir".[9]

Faydası olması bakımında Fusûs’ül Hikemden meleklerin hakikati ile devam edelim.

------------------- 

Fusus’ul Hikem Mukaddime sayfa 27 Melaike-i Kiram bölümü: 

 Âdem’e secde ile serfuru ile emir olunmadılar. Kimlerdi bunlar, Tabii meleklerdi. İkincisi Melâike-i Unsuriyyun dur yani anasır kaynaklı unsur kaynaklı meleklerdir, bunlar anasıra mensup olan ervahtır. Yani toprağa unsurlara su hava ateş toprak bunlara mensub olan yani onlardan var olan ruhlardır ve Âdeme secde ve iteat ile mükelleftirler. 

Melâike-i Kiram ihtiyar sahibi olmayıp, ama insan ihtiyar sahibidir, mesuliyeti de o oradandır. Melekler ihtiyar sahibi olmayıp o kuvvanın sahibi olan yani o melek olan o kuvvetin sahibi olan Zât-ı Uluhiyetin iradesine tabi olduklarından haklarında 66/6 âyeti âyetinde buyurulmuştur.

﴿٦﴾ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا قُوۤا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلۤئِكَةٌ غِلاظٌ شِدَادٌ لا يَعْصُونَ اللَّهَ مَاۤ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُوءْمَرُونَ

 66/6- Ey inananlar! Kendinizi ve çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine duyurulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.

Nitekim vücud-u insanideki kuva dahi insanın iradesine tabidir. Az önceki söylediğimiz hadisedir. Vücud-u insanın insandaki kuvvetler dahi insanın iradesine tabidir. Yani elimizi kaldırdığımız zaman bizim irademizle oluşan bir kuvvettir ve bu kuvvet insana tâbidir. İnsan iradesini bir şeye tevcih edince yani insan yapmak istediği şeye yönelince o kuvvet o şeye masruf olur, oraya sarf edilmiş olur ve asla tahalluf etmez. Yani o kuvvet oraya yönlendirilmiş olur ve bu kuvvet hayır ben bunu yapmam diyemez, ihtilâf edemez. İnsanın iradesine karşı gelemez. 

Melâike-i unsuriyyun avalim-i bi nihaye yani nihayetsiz âlemlerde âlem-i kesifenin tedbirine memurdurlar. Kesif âlemlerdeki tedbire memurdurlar. Yani buranın düzenlenme sine yaşantısına faaliyetine devamına memurdurlar, melâike-i unsiriyyunlar. Yani sonsuz kesif âlemlerin tedbirine memurdurlar yani buranın faaliyetlerine memurdurlar. Bunların adadı yani adetler, sayıya ve sınırlandırmaya gelmez. O kadar çoktur. Melâike âlem-i his ve şehadette eşhas-ı kesife gibi görünmezler. Bakın melâike-i kiram âlem-i his ve şehadette yani bu içinde bulunduğumuz his ve şehadet âleminde şahs-ı kesif yani bizler gibi kesif şahıslar olarak görünmezler. 

Zira ervahtır, âlem-i hayelde suver-i muhtelife mütemessilen meşhut olurlar. Yani his ve şehadet âleminde melâike-i kiram müşahhas varlıklar olarak oluşmazlar görülmezler. Ancak âlem-i hayelde yani hayel âleminde rüya âlemi gibi hayel âleminde berzah âleminde muhtelifeye mütemessilen yani muhtelif suretleri temsilen muhtelif suretler gibi temsilde meşhud olur, yani görülürler. Lâtif olarak görülürler. Onu da herkes göremez. Bu temsil yani melâike-i kiramın bu temsili görünüşü rainin ahval ve itikadatı ile münasebattır. Yani rüya âleminde lâtif âlemde rainin, yani rüyayı gören kişinin halleri ve itikadı istikametinde görür. Yani idrak ve anlayışı istikametinde melâike-i kiramı nasıl tahayyül ediyorsa o suret ve halde görür.

Hz. Cibrilin Cenâb-ı Meryem’e diğer melâike-i kiramın Lut (a.s.) ve sair enbiya-ı aleyhimüsselama ve evliyaya ve sülehaya temessülleri gibi. Cebrâil (a.s.) ı nasıl görmüştü Meryem ana, insan suretinde görmüştü, ama Meryem ana gitseydide farz-ı misal o kişiye elini dokunarak beni koru veyahutta bana yardım et deseydi, elini değdirseydi eliiçinden geçer giderdi. Çünkü onlar lâtif varlıklardır, kesif değildir. ancak karşıdan gördüğü için onu gerçekten insan zannetti. Yani o sınırlar içerisinde insan zannetti ve onun için senden Rahman’a (19/18) sığınırım dedi. Bakın Allah’a sığınırım demedi, rabbıma sığınırım demedi, Rahman’a sığınırım dedi. 

Neden, çünkü mertebe-i Rahmaniye bütün âlemlere rahmet dağıtıyor, o yüzden. Onların bu temessülleri yani lâtif olarak görünmeleri esnasında rainin nezdinde hazır olanlar bu melâikeyi müşahede edemezler. Yani melâike-i kiramın lâtif varlıklar olarak temessül ettiğinde onları gören rainin yanında hazır olanlar bu melâikeyi müşahede edemezler. Zira âlem-i hayale dahil olan ancak raidir. Hayel âlemine dalan ancak o gören kimsedir. Mekke-i Mükerreme’de Kâ’be-i Muazzama’nın çevresinde bu tür haller oluşabiliyor, meselâ diyor ki aaa şurada şu var, yanındaki ben bir şey görmüyorum diyor, neden sadece o gören kişiye görünüyor onlar sadece veya o gören kişinin kabiliyeti açılarak onu müşahede ediyor, orada var, diğerleri müşahede edemiyor, neden kesif baktıkları için.

Meğer ki o kişinin çevresinde hazır olanlardan da âlem-i hayele nüfus eden bir kimse varsa o da görür diyor. Bu temessülü bunlar da görebilirler melâikenin vucuh-u tasarrufatı kanatlara teşbih buyurulmuştur, yani melâikenin vecihleri, yönleri kanatlara benzetilmiştir. 35/1 âyetinde bu kuvvanın semavat ve arzda tesiratı mütenevvia ile kesiresi vardır.

﴿١﴾ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلۤئِكَةِ رُسُلا اُولِىۤ اَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِى الْخَلْقِ مَايَشَاۤءُ اِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

 35/1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. Yaratmada dilediği kadar artırır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.

Yani melâike-i kiramın yani bu kuvvetlerin semavat ve arzda değişik değişik nevilerle çok kesiresi vardır. Yani değişik şekilde faaliyet gösterirler. Vücud-u mutlakın meratip ve etvar-ı muhtelifisindeki tedbirat bu kuvva vasıtasıyladır. Yani mutlak vücudun meratib ve etvar, yani mertebe ve tavırlarda yani muhtelif mertebe ve tavırlarda tedbiratı tedbir alması yani âlemlere hâkim olması hükmetmesi bu kuvvetlerledir. Bunlar canib-i Uluhiyetten, uluhiyyet canibinden Uluhiyyet merkezinden veya yönünden her bir mertebeye ve her bir tavıra irsal olunurlar. Her bir mertebeye ve her bir oluşuma gönderilirler. Yani bazıları enbiyaya vahy ile bazıları evliyaya ilham ile ve eşhas-ı saireyi insaniyeden her birine ve hayvanat ve nebadata ve cemadata yani hayvanlara ve madenlere velhasıl bil cümle eşyaya umur-u muhtelife-i kesirenin tasrifi ve tedbiri için irsal olunurlar. Yani bütün âlemlerdeki fiillerin oluşumların tasrifi ile sarf edilmesi ve tedbir edilmesi düzenlenmesi için gönderirler.

Her hangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir tesir ile ittisali onun kanatlarıdır. Her hangi bir meleğin yani herhangi bir kuvvetin kendisinden müteessir olan yani kendisine tesir eden o malzemeye o varlığa tesir eden her bir şeye tesir ile ittisali yani oraya ulaşması onun kanadıdır. Böylece her bir cihet-i tesir bir kanat olmuş olur. Yani melâike-i kiram hangi yöne tesir etmişse oraya giden lâtif kuvvet onun kanadı hükmündedir. Melâikenin kanatları yani vucuhu, tesiratı adede münhasır değildir. Melâikenin kanatları adetle sınırlandırılmış değildir. Belki onların tesiratı mütenevvia kesiresi hasebiyle yani değişik değişik tesirleri dolayısıyla kanatları gayri kabili tadattır. Yani kanatların sayılması mümkün değildir. 

Onun için (s.a.v.) Efendimiz leyleyi miraçta Cebrâîl (as) ı altı yüz kanatlı olarak müşahede ettiklerini beyan buyurmuşlardır. Bütün ufku kapladığını söylemiştir. Maksad-ı alileri yani bundan yüce maksatları 35/1 âyeti Kerîme’si gereğince vücud-ı tesiratın kesretine işaret buyurmaktır. Yani tesir yönlerinin çokluğuna işarettir altı yüz kanatlı görmesi. Aslında 600’ün sıfırlarını kaldırdığımız zaman 6 kalmakta ki bu da altı cihete olan tesirini de göstermektedir. Ön, arka, sağ, sol, alt ve üst olmak üzere. Zâten başka da cihet de yoktur. Yani melâike-i kiram bütün bu cihetlerde tesirlidir, faildir ama Hakk’ın emri ile. 

Şimdi Uluhiyetin âlem-i anasıra muhit olan dört kuvve-i külliyesi vardır, Uluhiyetin yani Allah’ın âlem-i anasıra muhit olan yani bu unsur âlemine muhit olan kaplamış olan dört kuvve-i külliyesi vardır. Dört külli kuvveti vardır. Kül yani geniş kuvveti vardır ki, onlara lisan-ı şeriatta Cebrâîl, Mikâîl, İsrâfil ve Azrâîl (a.s) tesmiye olunur. Yani bu isimler verilir şeriat mertebesi lisanında. Bunlara tabi olan melâikenin ise haddi ve hesabı yoktur. 

Cebrâîl (a.s.): İlâhi gayb hazinesinde olan gizli ma’nâları âlem-i surete isal ve ifaza eder. Yani oraya ulaştırır ve onu feyizlendirir. Binaenaleyh her bir ferdin kalbine âlem-i gaybdan nazil olan mânii kuvve-i natıka vasıtasıyla harf ve savt ile ısharı ve batınından haber verip ıshar eylemesi vücuh-u cibrilden bir veçhin tesiriyle vaki olur. Yani insanların kalbine gelen ilm-i ilâhi Cebrâîl (a.s.) ın tesirlerinden bir tesir ile olur. Çünkü O ilim getirmektedir. Hz Cibril Hakikat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-u Muhammediye mertebesine kaffeyi vucuhu ile nâzil olduğundan Kur’an-ı Kerim hakkında 6/59 âyetinde buyurur,

﴿٥٩﴾ وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لا يَعْلَمُهَاۤ اِلا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلا يَعْلَمُهَا وَلا حَبَّةٍ فِى ظُلُمَاتِ الاَرْضِ وَلا رَطْبٍ وَلا يَابِسٍ اِلا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

6/59- Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanları O bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı, kuruyu ancak O bilir ki, bunların hepsi apaçık bir kitap (olan Levh-i Mahfuz) dadır.

Buyurulmuştur, Cebrâîl (a.s.) bu özelliği ile bütün âlemleri kaplamıştır. Cebrâîl dediğimiz zaman sadece bir fert melek değil, işte Hz peygambere geldi gitti diğer peygamberlere geldi gibi bir fert değil, Cebrâîl ismi ile belirtilen nokta zuhur mahalli olarak belirtilen ama bütün âlemlerde sari ve cari olan ve emrinde de sayılamayacak kadar aynı güçten askerleri olan bir kuvvettir. Cebrâîl (a.s.) bu hususiyeti ile bil cümle avamile muhittir, bu vazifenin tafsilatını icraya memur onun tedbiri tahtında sayılamayacak hesap edilemeyecek çok da melek kuvvetleri de vardır ona bağlı kuvvetler de vardır ve O’na ruh-ul Emin de derler. 

Mikâîl (a.s.): Muhtelif mahlukat sınıflarının her birerine mahsus olan erzakın hıfzına veznen tartı ve keylen ölçü ve tartı ve adeden miktaren her bir hakkı zi hakka itaya müvekkel olduğu için bu kuvvete Mikâîl tesmiye olundu. Bu hususta Hz Mikâîl’in dahi her mahlûka bir tesir ile ittisali vardır. Yani bir ulaşması bütünleşmesi vardır. Bu haşyeti ile o dahi avamili muhittir yani bütün âlemleri çevrelemiştir ve kezalik bu vazifenin tafsili icraya memur onun tahtı idaresi altında nihayetsiz melâike vardır. Hatta sath-ı arza düşen bir katre-i baran yağmur damlası bir kuvvet ile nazil olur. 

Yani yağmur damlası dahi bir kuvvet ile yani bir melek ile iner, yeryüzüne nazil olur, yani hiçbir yağmur tanesi kendisine verilen yerden başka bir yere düşmez. Melâike-i kiram aldığı emir ile onu yerine indirir. Bazı yağmurları görürüz, şakuli gelmez, yan yan gelir, rüzgar geldi onları itirdi denir, o o toprağın rızkıdır, ayrıca rüzgar da bir kuvvettir, onu asli yerine indirir ve işi tamamlanmış ölmüş olur. Hatta sen bir şeyi vezn ettiğin tadat ve takdir eylediğin vakit sende vücuh-u mikâîl’den bir veçhin tesiri vaki olur. Rızıklardan sen birisine rızık verdiğin zaman Mikâîl (a.s.) ın veçhinden yani yönünden bir vecih sende faaliyete geçtiği için onu vermiş olursun. Yani o kanaldan vermiş olursun. 

Azrâîl (a.s.) : Ma’nâdan ibaret olan ruhu, suretten ibaret olan ebdandan tefrik eder. Ma’nâdan ibaret olan ruhu suretten ibaret olan bedenlerden ayırır. Âlem-i zâhirde mevcut olan her bir suret-i kesife bir ma’nânın ısharı içindir, o ma’nâ o suretin ruhudur. Böylece zerreye varıncaya kadar âlem-i zâhirde vaki olan tefessüt yani bozulma tasarruf-u Azrâîl ile husule gelir. Bakın sadece insanların canlarını almıyor, bütün âlemde kevn ve fesad işte her an Azrâîl (as) kevin fesad yapıyor. Yani bozuyor, öldürüyor her an. Hayy ismi ona yeniden hayat verdiğinden kevn ve fesad olma ve bozulma bu âlemin özelliğindendir. 

Şimdi Azrâîl (a.s.) dahi bu haysiyeti ile avamili muhittir. Yani bütün âlemleri çevrelemiştir ve onun taht-ı emrinde dahi nihayetsiz melâike mevcuttur. Sen suver-i mevcudadın birini ifsad ettiğin vakit yani mevcudat suretlerinden birini öldürdüğün vakit sen de Azrâilden bir veçhin tesiri vaki olur. Yani sen de her hangi bir şeyi öldürdüğünde, yerden bir ot kopardığında Azrâilliğin bir benzerliğini yapmış oluyorsun. Yani onu öldürmüş olursun. İşte burada dikkat edilecek en mühim meselelerden biridir, kendi varlığımızın Azrâîl’i olmayalım. Kendi hakikatimizi ruhaniyetimizi eğer faaliyete geçiremez isek biz daha dünyada iken kendi Azrailimiz oluruz. Hani birisi diyor “Ben senin Azrâîli’nim” dikkatli ol gibi halbuki kişi ondan evvel kendi Azrâîli’dir. 

İsrâfil (a.s.):

Her bir suretin kendi nevine hassı olan hayatı sur’i ile nef eder ve fikrin mukaddematı kazâyı ile intacı yakın etmesi yani neticeye ulaştırması dahi sende Cenâb-ı İsrâfilin tesiratından bir vecih ile vaki olur. Şimdi nefh-i hayata memur, yani hayat nefhasını vermeye memur, o kadar melâike-i kuvvet vardır ki hesaba ve adede sığmaz, cümlesi Hz İsrâfilin iradesi altındadır. Âlemde hayat sahibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim 17/44 âyetinde buyurulur,

﴿٤٤﴾ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

17/44- Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tespih eder. O’nu hamd ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tespihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halim olandır, bağışlayandır. 

Hamd ve tesbih ancak hayat sahibi olandan vaki olur, böylece Cenâb-ı İsrafil’in dahi her mahluka bir tesir ile ulaşması bağlantısı vardır, bu haysiyeti ile cemi avalime o da muhittir. 

Peygamber Efendimize sormuşlar melâike-i kiram görülmediği için onların ölümü nasıldır diye, Efendimiz “inkıta-i zikir” “zikrin kesilmesi” onun ölümüdür buyurmuştur.[10] “ İz- -T-B- ”

----------------

مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِن رَّحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِن بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {فاطر/2} 

(35/2) “Mâ yeftehi(A)llâhu linnâsi min rahmetin felâ mumsike lehâ vemâ yumsik felâ mursile lehu min ba’dih(i) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)”

(35/2) Allah, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa, bundan sonra onu gönderecek yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

---------------- 

 "Rahmet", Allah’ın "Rahmân" ve "Rahîm" isimlerinin tecellisidir. Bu rahmet, varlığın aslî kaynağıdır; zira "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" (A‘râf 7/156).

 "Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin" (Zümer 39/53) âyeti, her durumda rahmetin asıl olduğunu hatırlatır.

 "Allah, rahmetini açtığında, bu O’nun cemâl tecellisidir; tuttuğunda ise celâl tecellisi. Her ikisi de hakikatte O’nun birliğine delildir."[11]

 "Kul, Allah’ın fiillerine razı olursa, hakikatte O’nun aynası olur"[12]

 "Allah’ın rahmeti gazabına galiptir; O’nun lütfu, kahrediciliğinden önce gelir."[13]

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim, Kilit cesîmdir ve açıcı Hudâ'dır; eli teslîme ve rızâya vur!

“Kilit”ten murâd, hadîs-i şerifte beyân buyurulan nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicâbdır. Ya’ni “Vech-i Hakk’a hicâb olan kilîd azîm ve cesîmdir; ve o kilidin açıcısı ve o perdeleri yırtıcı Hak’tır. Bu husûsta senin sa’yin beyhûdedir. Eğer ezelde kazâ-yı İlâhî vâki’ olmuş ise, muhakkak o kilit açılır ve o perdeler yırtılır. Binâenaleyh elini emr-i Hakk’a teslîme ve kazâ-yı İlâhîye râzı olmak cihetine vur!” Eğer zerre zerre anahtarlar olsa, bu küşâyiş Kibriyâ'nın gayrından değildir.

Eğer âlem zerre zerre anahtarlar olsa, bu zulmetten ve nûrdan mürekkeb olan yetmiş bin hicâbı kaldıramaz ve bu azîm kilidi açamaz. Onun açılması Hakk’ı gayrından delildir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Fâtır’ta beyân buyrulur: J (Fâtır, 35/2) “Allâh Teâlâ’nın nâsa rahmet dizisinden açtığı şeyi imsâk eden olmaz ve imsâk ettiği şeyi irsal eden olmaz.” Vaktâki kendi tedbîrin sana ferâmûş ola, o taze baktı kendi pirinden bularsan.

İnsanın kendi nefsinde tevehhüm ettiği Varlık ve enâniyet ve bu enâniyetine müstenid olan tedbîrleri vech-i Hakk’a hicâbdır. Bir sâlik kendi tedbîrini unutup, halife-i Hak olan insân-ı kâmilin tedbîr ve irâdesinde fani olursa “fena fi’ş-şeyh" mertebesine gelip tâze baht ve yeni bir âlem bulur.

Vaktaki kendinin ferâmûşusan, seni yâd ederler; bende oldun, o zaman âzâd ederler.

Şeyhin irâdesinde fânî olmaktan ibâret olan “fenâ fi’ş-şeyh” mertebesinden terakki edip, vaktaki kendi mevhûm olan vûcûd-i izafini vücûd-i hakîkîyi Hak’ta fânî kılasın ve kendi enâniyetini unutasm, (Ankebût, 29/45) ya'ni “Allâh’ın zikri ekberdir” âyet-i kerîmesi hükmünce seni yâd ederler. O vakit Hakk’ın bendesi olursun ve sana “abdullah" derler. Ve işte o vakit seni mâsivâ-yı Hakk’ın kulluklarından âzâd ederler. Ve bu mertebeye “fenâ-fillâh” mertebesi derler, evvelki mertebenin fevkindedir.[14]

----------------

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ {فاطر/3} 

(35/3) “Yâ eyyuhâ-nnâsu-zkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum hel min hâlikin gayru(A)llâhi yerzukukum mine-ssemâ-i vel-ard(i) lâ ilâhe illâ huve feennâ tu/fekûn(e)”

(35/3) Sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah’tan başka halik var mıdır? O’ndan başka ilah yoktur, nasıl aldatılıp da döndürülürsünüz. 

----------------

Nasıl ki dünyevi olarak hayatımızın devam yediğimiz rızıklara bağlıdır. Nasreddin hoca eşeğinin arpasını günden güne azaltıyormuş. Bir gün ahıra gittiğinde bakmış eşşek yerde yatıyor. Tüh ölmüş, tamda alışakcaktı demiş. Bedenimiz bizlerin vasıtası olduğu için gıdasını ne fazla vermeli, ne de az vermeliyiz ki bizlere güçten takattan düşmeden ve hastalanmadan faydalı olmasının gücünün aşırıya kaçmadan devamını sağlamayız.

Bununla birlikte manevi olarak kişinin gelişimi için hayal ve vehimden değil, hakikat bilgisi ile beslenmelidir. Gökten gelen bilgiler, gönül göğünden gelen vahiy, ilham ve firaset bilgileridir.[15] Yerden, topraktan gelen bilgiler ise ilm-i ledün olan “hikmet” bilgileridir. Bu bilgilerin kaynağı ve rızıklandırıcısı Allah c.c. dir. 

“lâ ilâhe illâ hüve” Bunun hakikatine idrak edenin, Hakk onun ağzından kendi varlığını ortaya koymuş olur burası “ikân” yani teklik vadisidir. Hakikatini yaşayanlar bilir. Bu hakikatten nasıl döndürülüyorsunuz diye Cenâb-ı Hakk sormaktadır. (Murat Derûni) Nimet", varlığın ta kendisidir.[16] 

"Allah'ın en büyük nimeti, sana 'kendini bilme' (marifet) yolunu açmasıdır" (Füsûs, "Âdem" fassı).

"Her rızık, Hak'tan bir nefestir" ( Kitâbü'l-Mîm ve'l-Vâv ve'n-Nûn).

"Allah, her an 'halk-ı cedîd' (yeni bir yaratış) ile âlemi var eder. Rızık da bu sürekli yaratmanın tezahürüdür. (Fütûhât-ı Mekkiyye )

"Rızkı veren Allah’tır, ama sen onu bakkaldan alıyorsun diye bakkala taptığın kadar Allah’a tapmıyorsun" (Fütûhât-ı Mekkiyye Cilt 3.)

"Her nimet, O’nun birliğine delildir; ama gaflet, bu delili perdeleyen bir hicaptır." (Fütûhât-ı Mekkiyye, Cilt 12.)

----------------

وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ {فاطر/4} 

(35/4) “Ve-in yukezzibûke fekad kuzzibet rusulun min kablik(e) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)”

(35/4) (Ey Muhammed!) Eğer seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, senden önce de nice peygamberler yalancı sayılmıştır. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür. 

---------------

“ila(A)llâhi turce’u-l-umûr” Burada ilâ hedef göstermektedir. Nereye “İla Allah” “Allaha doğru” hedefidir. Hedef olan nedir. “Turce’ul” döndürelecektir, “Umur” işler. Aslında her an döndürülmektedir.

Umur kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir. "Emir" kelimesinden türetilmiştir ve "iş, işler, işlerin tümü" anlamına gelir. Türkçedeki kullanımıyla umur, bir kişinin veya topluluğun işleri, uğraşları veya meselelerini ifade eder.

Efendimiz (s.a.v.) ve diğer peygamber hazeratı yalanlayanların işleri (umur) emirleri, nefsi emmare kaynaklı olduğu için nasıl bir işletmede, bir fabrikada, bir müdür veya ülke yönetiminde başkan olur veya bakanları olur, belediye başkanları olur işler bunların kontrölündedir ve onayından geçmetedirler. Âlemin düzenini kuran Allah c.c. bu düzeni kurduda başıboş mu? Bırakmıştır. Allah c.c. bu işlerin hesabını sorar. 

Bununla birlikte efendimiz (s.a.v.) in varisleri olan hakikat ehli irfan ehli yalanlanmış, hatta zulme uğrayarak, sürgün edilmiş ve idam edilmişlerdir. Bütün bu işler Allah c.c. ilminde ve kudretindedir.(Murat Derûni) Hakikat güneş gibidir; ama nefs, gölgesinde yaşamaya alıştığı için onun ışığına tahammül edemez."[17]

"Musa’ya sihirbaz, İsa’ya büyücü, Muhammed’e (s.a.v.) şair dediler. Bu, hakikatin insanın dar kalıplarına sığmamasındandır."[18]

"İnkâr eden, aslında kendi nefsinin karanlığına haykırır; çünkü Hak, her an her yerde zuhûr hâlindedir."[19] 

----------------

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ {فاطر/5} 

(35/5) “Yâ eyyuhâ-nnâsu inne va’da(A)llâhi hakk(un) felâ teurrannekumu-lhayâtu-ddunyâ velâ yegurrannekum bi(A)llâhi-lgarûr(u)”

(35/5) Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın. 

----------------

 Allah’ın vadi hakk olması sıfât mertebesi ile gerçektir. Kesret olarak görülen aslında vahdet olan hakk’ın farklı surete girmiş halinde başka bir şey değildir.

 Dünya hayatı aslında hakk’ın tecelisinde ve onun rüyetinden başka bir şey değildir. Bu hazreti şehadet olan dünya hayatı hakk’ın sıfatıdır. Birden fazla yansıyan bu teceliler kesret gibi gözükse, hakk’ın hayatlarından başka bir şey değildir. Kesretin alayişi, şatafatı, ilüzyonu seni aldatıp Allah hakkında garyiyet olan masivaya düşürmesin. (Murat Derûni) 

"Mâsivâya dalan, aynada kendi suretini gören ama aynayı görmeyen gibidir."[20] 

"Aldatılmak, hakikati görmemek değil; kendi gölgene tapmaktır."[21]

Ârif, dünyayı 'ayna' bilir; aynaya değil, yansıyana bakar" Sözlükte “şey” anlamına gelen mâ ile “başka, gayr” anlamındaki sivâ kelimesinden türetilmiş bir tabir olan mâsivâ mâsivallah, mâsive’l-Hak şeklinde de kullanılır. Tasavvufta yaygınlığı sebebiyle çok defa mâsivâ demekle yetinilir.

Tasavvuf yoluna yeni girmiş veya bu yolda olmakla birlikte vahdet makamına erememiş sâlikler Hakk’ın varlığı (vücûd) ve Hakk’ın gayrinin varlığı (mevcûdat) olarak iki varlık görür. Hakk’ın gayri kabul edilen varlıklara tasavvufta mâsivâ adı verilir. Bu bağlamda Cenâb-ı Hakk’ın ahadiyyet mertebesinden sonraki bütün mertebelerde ve âlemlerdeki zuhuru mâsivâdır. Ancak mâsivâ denildiğinde bu anlam değil şehâdet âlemi denilen âlem ve bu âlemde Hakk’ın gayriyet perdeleriyle zuhur ettiği yerler (mezâhir) anlaşılır. Buna göre evren, dünya, dünyadaki her şey, insan, insanın bütün ilgileri, yapıp etmeleri, zihnindeki sûretler ve bilgiler mâsivâ olarak nitelenir. 

sayılan şeylerin taayyün itibariyle Hakk’ın gayri olmakla birlikte bâtında Hakk’ın aynı olduğunu düşünen muhakkik sûfîler, sâlikleri Hakk’ın zâtına yöneltmek için bunların Hak ile kul arasındaki perdeler ve engeller olduğunu, tasavvuf yoluna giren kimsenin Hakk’a erebilmesi için bu perdeleri ortadan kaldırması gerektiğini söylemişlerdir. “Alâik” adı da verilen bu perdelerin ortadan kaldırılması, insanın gönlündeki ve zihnindeki Allah’tan gayri her şeyi silip atmasıyla mümkündür. Bazı sûfîler insanın gönlünü ilâhî tecellilerin yansıdığı parlak bir aynaya, mâsivâyı da yansımayı engelleyen tozlara benzetmiş, ilâhî tecellilerin yansıması için aynanın tozlardan silinip temizlenmesini şart koşmuşlardır. Hüseyin Lâmekânî’nin, “Pâk eyle gönül çeşmesin tâ durulunca” mısraı bu görüşün bir ifadesidir.

Mal mülk, servet düşkünlüğü, büyüklenme, gösteriş, haset vb. kötü huylar mâsivâ sayıldığı gibi ibadetler ve güzel ahlâkî davranışlar da mâsivâdır. Sûfîler keşf, ilham ve keramet gibi hususları da mâsivâ olarak görmüşler, bunlardan kurtulmanın güçlüğüne dikkat çekmişlerdir. Telvin halindeki sûfîlerde mâsivâya karşı bir meyil olabilirse de temkin makamında olanlar gönüllerinde Hak’tan başkasına yer vermezler.

Tasavvufta güzel ahlâkî davranış ve hallerin genellikle üç mertebesinden söz edilir. Meselâ tövbenin üç mertebesi vardır. Birinci mertebede avam günahları için, ikinci mertebede havas günahlarının yanı sıra gaflet halleri için, üçüncü mertebede havassü’l-havas Allah’tan gayri her şey için tövbe eder ve artık mâsivâ akla gelmez (Kuşeyrî, s. 260; Herevî, s. 6, 7;). Öte yandan tövbe insanın fiili olduğundan o da mâsivâdır, tövbeden de tövbe etmek gerekir. Râbia el-Adeviyye, “Bizim tövbemiz tövbeye muhtaçtır” sözüyle bunu anlatmak istemiştir. Sûfîlerin, “Ebrâra göre sevap olan işler Hak ile kurbiyet sağlamış olanlara göre günahtır” sözünün anlamı da budur. Tasavvufta “terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk” diye özetlenen dört terk aslında mâsivâyı terktir.

Şiblî tasavvufu, “Kaygısız bir şekilde Allah’la olan birlikteliktir” veya “Hiçbir olguyu ve yaratığı görmemektir” şeklinde tarif ederken mâsivâya takılıp Hak’tan uzak kalınmaması gerektiğine işaret etmiştir (Kuşeyrî, s. 554). Sûfîler, “İki nalınını çıkar” meâlindeki âyeti de (Tâhâ 20/12), “Dünya ve âhireti terket” şeklinde yorumlamışlardır (Gazzâlî, Mişkâtü’l-envâr, s. 70); çünkü cennet ve oradaki nimetler de mâsivâ olup sûfînin muradı bunun ötesindedir. Hakk’a giden yoldaki en büyük engellerden biri sâlikin kendi varlığıdır. Mâsivâ olan bu engelin de kaldırılması (terk-i hestî) şarttır. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî’ye nefsini terkedip Hakk’a öyle gitmesi ilham edildiği kaydedilmektedir. Hüseyin Lâmekânî, “Vücûdumdur günâhım ol sebebden her gün âhım var” mısraında bu durumu anlatmıştır. Mutasavvıf şairlerin divanlarında mâsivâdan kurtulmanın gereğine temas eden birçok şiire rastlanmaktadır.

Tasavvuf kaynaklarında tevhid konusu anlatılırken mâsivâya özellikle vurgu yapılmıştır. Sûfîlere göre Hak Teâlâ hakkında insanın zihninde oluşan tasavvurlar, bilgiler, hayaller ve inançlar ne kadar mükemmel ve doğru olursa olsun mâsivâdır. Allah hakkındaki mârifet de böyledir. Zünnûn el-Mısrî, “Allah hakkında zihninde her ne oluşursa oluşsun bil ki o Allah değildir, Allah ondan başkadır” sözüyle bu hususa işaret etmiştir.

Hakk’ın tecellilerini temaşa edip mest olan velîler şair Lebîd b. Rebîa’nın “Allah’tan başka her şey bâtıldır” (Dîvân, s. 132) mısraını tasviple nakleden Hz. Peygamber’in (Buhârî, “Edeb”, 90; Müslim, “Şiʿr”, 3-6) hadisine dayanarak mâsivâya fenâ ve zevâl gözüyle bakmış, “İki cihanda Allah’tan başka bir şey yok” sözünü sık sık tekrarlamışlardır (Gazzâlî, İhyâʾ, IV, 252). Hak’tan gayri hiçbir şey görmeyen ve bilmeyen tevhid ehli için mâsivâ diye bir şey söz konusu değildir.[22]

----------------

إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ {فاطر/6} 

(35/6) “İnne-şşeytâne lekum ‘aduvvun fettehizûhu ‘aduvvâ(en) innemâ yed’û hizbehu liyekûnû min ashâbi-ssa’îr(i)”

(35/6) Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyle ise (siz de) onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır. 

----------------

 "Şeytanın ateşi, hakikati çoklukta kaybetme yanışıdır. Onun taraftarı olan, vahdet denizinden bir damlaya razı olur."[23]

 Alevli ateş kesret ateşidir. Şeytanın çağrısı ene (benlik) zindanına hapsetmektedir. Bundan kurtuluş ise ilâhi davete kulak verip nefsi benliği terketmektir. (Murat Derûni) Şeytan hakkında Fusûs’ül Hikem Mukaddime bölümü İblis’in hakikati faydalı olacaktır. 

 Dokuzuncu Kısım İkinci Vasl: 

 İBLÎS’İN HAKÎKATİ

 Bilinsin ki, İblîs Mudill isminin en mükemmel ve en kemâlli zuhûr mahalli olan bir rûhtur. Ve rûhlar mertebesi ayrılık ve gayrı oluştan bir nev’i üzerine Zât’ın hâriçte zuhûrundan ibârettir. Ve Vâhid’in ikilik çerçevesinde rü’yeti bu mertebeden başlar. Bundan dolayı Mudill isminin hükümlerinin açığa çıkmasının başlangıcı bu mertebedir. “Idlâl” şaşırtmak demektir. Bir vücûdun bir diğerine aykırı olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise dalâl’in aynıdır. Ve bu rü’yet tarzı, vehim veren kuvvetin şânıdır. Şimdi bu kuvvet Mudill isminin zuhûr mahalli olup, İblîs’in hakîkâtidir. Çünkü şânı “telbîs(ikilem)”tir; ve “iblîs” ismi de bundan türemiştir. Ve İblîs bu özelliği ile âlemleri ihâta etmiştir. 

 Ve ona tâbi’ olan sayısız ve hesapsız rûhlar mevcûttur ki, hepsi şaşırtmaya ve bozgunculuğa me’mûrdurlar. Ve bunlar tabîatlar âleminde bütün eşyâya sirâyet etmiştir. (S.a.v.) Efendimiz’in: “Her kimse ile berâber bir şeytan doğar ve ben benimle doğan şeytanı İslâm’a getirdim” buyurmaları, insân nefsindeki “vehm”e işârettir. Çünkü vehim veren kuvvet aslâ yalan söylemekten çekinmez. Ve şânı bütün kuvvetler üzerine yükselmektir. Ve vücûdun-dan eser olmayan bir şeyi mevcût ve aslında mevcût olan şeyi yok gösterir. Şimdi tefekkür etme kuvveti aklın hükmüne tâbi’ olursa, ona “aklın hükmüne tâbi’ düşünce” ve eğer vehmin hükmüne tâbi’ olursa ona “hayâli düşünce” derler. İblîsin hakîkati, akl-ı kül olan insâniyye hakîkatine diğer ulûhiyyet kuvvetleri gibi itaât etmesi teklîfine karşı “ene hayrun minhü” ya’ni “Ben ondan daha hayırlıyım” (A’râf, 7/12) dedi. Bu cevap, kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir.

 İşte İblîs bütün ilâhî isimleri ve sıfatları toplamış olan akl-ı külle tâbi’ olmayıp, ayrı olma da’vâsına ve üstün olmaya kalktığı ve biri iki ve mevcûdu yok ve yoku mevcût gördüğü için, ulûhiyyet zâtı onu diğer kuvvetler arasından “fahruc inneke mines sâğirin” ya’ni “Çık, muhakkak ki sen küçük düşenlerdensin” (A’râf, 7/13) hitâbı ile uzaklaştırdı. Çünkü vehim veren kuvvet bütün kuvvetlere musallat olmakla berâber, onlara göre kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Çünkü şânı, hakîkate ulaşmaktan men’ etmektir. İblîs kendilerine semâya ve yere âit sırlar açılmış olan seyri sülûk ehlini dalâlete düşürmek için hayâli düşünce olarak arz ve semâ sûretlerinde açığa çıkar. Ve hattâ, zâtî tecellîlere dahi karışıp, sâliki dalâlete sürükler. Ancak, Muhammedîyye sûretinde ve onun vârisleri olan kâmillerin sûretlerinde sûretlenemez. Çünkü (S.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan kâmiller Hâdî isminin ve İblîs ve ona tâbi’ olanlar ise Mudill isminin en mükemmel zuhûr mahalleridir. Ve zâtî tecellîlere karışması ulûhiyyet zâtının Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de toplamış olmasındandır. İblîs’in hakîkâti Mudill ismi olduğundan ve hakikatleri değiştirmek mümkün olmadığından, gerek kendi ve gerek ona tâbi’ olanlar Hâdî isminin zuhur yeri olarak sûretlenemezler. İblîsin hakîkati hakkında söz çoktur; fakat irfân ve zekâ ehline bu konuya âit genel kâideler kâfîdir.

 İşte bu mertebede bütün ilâhî isimler ayrılmaya başlamaktadır ve burası ikiliğin başladığı yerdir, ancak buradaki varlıklar henüz madde elbisesine bürünmediği için şirkten de bahsedilemez. 

 İkilik üzere ayrılan diğer ilâhî isimler Mudill ismi gibi varlık da’vâsında olmadıkları için şirk hükmüne düşmemektedirler.

 Zâhiri olarak İblîs’i la’netlenme üzerine anlatan ifâdeler ile İblîs kendisine âit bir varlığı olan bir birimmiş gibi zannedilir oysa Mudill isminin en kemâlli zuhûrudur. Eğer İblîs ve tâbi’ kuvvetleri kendi özellikleri olan bozgunculuğu yapmazlar ise Allah’a âsi olurlar. Ya’nî onlar da Mudill ismi istikâmetinden Hakk’a itaât etmektedirler. 

 Tasavvufta da nefis terbiyesi denilen şey buraya dayanmaktadır. Bizlerin de nefis idlâli olan şeytanımızı eğer eğitir isek islâm ya’nî teslîm almış oluruz. Ve bundan sonra bizlerin hem gönül hem beden âlemimizde sulh meydana gelir ve biz de o zaman İslâm oluruz. 

 Tecellî olarak geldi denilen ilham vb. şeylerin mutlaka ehli biri tarafından kontrolden geçirilmesi gereklidir. Çünkü İblîs o gelen tecellînin içerisine öyle bir cümle koyar ki o Mudill tecellisidir Hâdî ismi diye bilinen şeylerin hepsini karmakarışık eder ve tersine tatbîkat yapılmasına sebep olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) gerek latîf ve gerekse sûret tam olarak görmek mümkün değildir, ancak onu sâhabe-i kirâm yaşadığı dönemde gördüler ve ondan sonra Mekke ve Medîne’de yaşayan hakîkati üzere Efendimiz (s.a.v)i kimsenin görmesi mümkün değildir. Rûhânî ma’nâda da görmek mümkün olmadığına göre, görülen nedir, sorusu karşımıza gelir. Rü’yâlarında Efendimiz (s.a.v) görenlerin gördükleri, kendi i’tikadları üzere kendi hayâllerinde tahmîn ile kurguladıkları ve kendi ma’nâsından kendisine yansıyan sûret-i Muhammedî’dir. Ancak o da hazreti Peygamber (s.a.v) den gayrı bir şey değildir. Ancak sûretlerinden bir sûrettir ve gerçek ma’nâda hazreti Peygamber (s.a.v) ne fiilen ne de rûhen görmek mümkün değildir. Kişinin idrâki ve muhabbeti ne kadar ise o anlayış üzere ancak onu görebilir. 

 Bir konuyu daha belirtelim burada, (S.a.v) Efendimiz’in hiçbir şeyde herhangi bir şekilde noksanlığını düşünmek mümkün değildir çünkü zâhir ve bâtın, evvel ve âhir kemâl üzeredir. Efendimiz (s.a.v)’den Mudill ismi çıkmaktadır ancak şu kadar ki Hâdî ismine da’vet etmesi bu da’vete icâbet etmeyenlerden Mudill ismini ortaya çıkarmaktadır. Ya’ni Efendimiz (s.a.v) vâsıtasıyla Mudil ismi ortaya çıkmaktadır. Da’vet gelmezden evvel o icâbet etmeyenlerde Mudill mi yoksa Hâdî mi, isminden hangisinin ağırlıkta olduğu gizli idi, da’vet ile bunlar ortaya çıktı. Bu nedenle Efendimiz (s.a.v) bu konu üzerinden dahi olsa hiçbir eksilik izâfe edilebilmesi mümkün değildir. 

 Vehim veren kuvvet Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın Kahhâr esmâsını kullandığı için diğer kuvvetlerin üzerine yükselmek ister. Seyr-i sülûk yolunda zikir olarak çekilen Kahhâr esmâsı ise bu vehim veren kuvveti ortadan kaldırmak için çekilmektedir. Bu hayâl ve vehmi de başka bir şey ortadan kaldıramaz zâten. Bu vehim veren kuvvet bütün âlemlerde sâri ve câri olan Allah ötelerdedir diyerek var olanı yokmuş gibi gösterir.

Tefekkür kuvvetinin tâbi’ olacağı akılcüz’i akıl değil küllî akıldır yoksa cüz’i akla tâbi’ olan tefekkür nefsâni doğrultuda hareket eder. 

Seyri sülûk yolunda ilerlemeye çalışan ba’zı kimselerin gördüklerini zannettikleri bir çok olağandışı şeylerin hakîkati İblîs’in onlara yaptığı aldatmacadır. Ve seyri sülûk yolunun en tehlikeli yeri de burasıdır çünkü o olaylar sûretâ Rahmân’dan gözükür ancak İblîs’in şaşırt-macasıdır. Bu nedenle herbirerlemiz bu tip olağandışı halleri ister rü’yâda görelim ister uyanıkken görelim hiç şekilde iltifât etmeden hemen onu kendi hâline terk edip yolumuza devâm etmeliyiz. Bunları gören sâlike İblîs dahi telkinlerde bulunarak, “Bak sen mübârek adamsın. Cenâb-ı Hakk (c.c) sana neler gösteriyor” şeklinde yaklaşarak, “Sen artık velî oldun” diyerek bir de sırtını sıvazlar ki buna kanıp şerîat hallerini terk eden sâlikler İblîs’in avı olurlar. Günümüzde bir çok tarîkat grubunda olan sıkıntının aslı da budur. Allah etmesin! Öyle insanlar ile karşılaşıyoruz ki, sonuçta işin aslını anlamışlar fakat bir çok senelerini hebâ etmişlerdir. 

İblîs hakkında verilen bu bilgilerden sonra bizlerde gerekli yerlerde gerekli tedbirlerimizi almalıyız. Bize herhangi bir yertde övgü geldiği zaman sevinmemeliyiz, yerme geldiği zaman da üzülmemeliyiz. [24] “ İz- -T-B- ”

----------------

الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ {فاطر/7} 

(35/7) “Ellezîne keferû lehum ‘azâbun şedîd(un) vellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lehum magfiratun veecrun kebîr(un)”

(35/7) İnkâr edenler için çetin bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenler için ise bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. 

----------------

 İnkar edenler kendi varlıklarındaki hakk’ı kendi beden perdeleri ile örtüp gizlerler ve çetin azab ise nefsin kendi hakikati olan vahdet denizinden uzaklaşması sonucu ızdırabıdır. 

 Hakikatte ayrılmanın hali fırkat (ızdırap) ve hakikat ile beraber (bir) olmanın hali (vuslat) olarak nitelendirilmiştir. (Murat Derûni)

-----------

 "Cehennem ehli için azap, Hak'tan uzak oluştur; cennet ehli için mükâfat ise O'na yakın[25] oluştur."[26]

 Bu azabtan kurtulmanın yolu ise, Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.[27]

 Âyette mağfiret ve büyük ecrin şartı imâna ve salih amele dayanmıştır.

Kişi evvelâ “islâm” olacak sonra onun hakikati ve irfani yaşantısı olan Îmân ehli “mü’min” olacak, sonra bütün bu hususları kendi bünyesinde toplayan “Îkân/yakîn” ehli olacaktır. Bilindiği gibi bununda ilmel, aynel Hakkel yakîn, olmak üzere üç mertebesi vardır.[28] (İmân hakında geniş bilgi için dipnot’taki esere müracaat edilebilir) Salih amel ise programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameldir. İbadet burada abdiyete dönüşür. Ve bunun ilerisi programı ve tatbikatı Hakk’tan olan amel-fiil dir. Buna da ubudet hali denmetedir. Enfal sûresi 8/25 ayetinde “vema rameyte iz velâkinlahi ramâ” attığın zaman sen atmadın fakat âyetinde bu hal Hakk’ın kulun âleti olduğudur. Burada yanlış anlaşılmasın kul bâtında olduğu için ondan tasarruf eden Hakk’tır. (Murat Deruni) 

----------------

أَفَمَن زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ {فاطر/8} 

(35/8) “Efemen zuyyine lehu sû-u ‘amelihi feraâhu hasenâ(en) fe-inna(A)llâhe yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ(u) felâ tezheb nefsuke ‘aleyhim haserât(in) inna(A)llâhe ‘alîmun bimâ yasne’ûn(e)”

(35/8) Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. (Ey Muhammed!) Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme! Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir. 

----------------

 Sui amel, nefsin kötü amelleridir, hüsnü amel ise nefsin eğitimi ile güzel amele dönüşmesidir.

 Hidayet, “Hadi” ve Delâlet “Mudil” Hakk’ın zıt Esmâ-i İlahiyyelerindendir. Bir yüzünden celâl ve bir yüzünden cemâl tecellileri gösterir. İrfan ehli her ikisinden de tecelli edenin Hakk olduğunu bilir ve “lütfunda hoş, kahrında hoş” minvalinde idrak ile bu tecellileri tevhid eder. 

 Bu da emr-i iradiye dayanır ve cemal ve celal esmaları sabit aynlarından ifaza edilir. Bu âlemde hayat emri teklifiye dayandığı için kişi nefsi ile yaptığından sorumlu olur ve zıt esmâlar birbirinden ayrılarak ahirlerine giderler. (Murat Derûni) 

 "Nefis, kötüyü güzel gösteren bir büyücüdür. Bu, 'şeytanın işlerini süslemesi' (En'âm 6/43) hakikatidir."[29]

 "Dalâlet de O'nun hükmüdür; çünkü kul, 'kendi iradesiyle' sapmayı seçmiştir. Bu seçim, ilâhî kaderin bir cilvesidir."[30]

 "Ârif, 'Hak'tan gelen her şeyin hikmetle olduğunu bilir; üzülmez, teslim olur."[31]

 "Kul, yaptığı kötülüğün cezasını çekmekle aslında kendini arındırır"[32] 

 "Hakikati gören, ne kötüye üzülür ne de iyiyi kendinden bilir; çünkü her şey O'nun hükmüyledir."[33]

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.

 Yırtar, diker, bu terzi nerede? 'lifler, yakar, bu neffât nerede?

Bu âlemde sûret libâslarını yırtan ve diken bir terzi vardır. Pek a’lâ, fakat bu his gözü ile göremediğimiz terzi nerede? Sönmüş hayat ocaklarını üfleyip yakan vardır. Bu neffât nerede? “Neffât” ateş yakmak için neft yağı döken ma’nâsınadır. Ya’ni, bunlann fâili, sûret perdeleri arkasına gizlenmiş olan Hak’tır.

Sıddîkı bir sâatta kâfir eder; zındîkı bir sâatta zâhid eder!

Ankaravî hazretleri “kâfir” ile “sıddîk”ı ve “zâhid” ile “zındîk"ı mevzû’ olan ma'nâları üzerine alıp, “Hak Teâlâ bir fa’âlün li-mâ-yürîddir ki, bir sıddîkı bir anda kâfir ve bir zındîkı da bir anda zâhid yapar ve (Fâtır, 35/8) “Dilediğini dalâlete düşürür ve dilediğinide hidâyet eder.” âyet-i kerîmesi mûcibince, istediği kimseleri mühtedî ve istediği kimseleri şakî yapar" buyurur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ise kendi şerhinde şöyle buyurur: “Burada sıddîkın kâfir olması budur ki, diğer bir ârifin sözünden zâhirdir. Beyit:

“Her kimse ki, bir zaman Hak’tan gafildir; o dem içinde kâfirdir, fakat gizli kâfırdir.

Ve gaflet, gayrı görmekten ibârettir, mürted olan kâfir ma’nâsına değildir. Eğer lafz-ı “sâatî” ye dikkat edersen anlarsın. “Bir sâatta zındîkı zâhid etme” nin ma’nâsı budur ki, zmdık bir mülhiddir ki, hakîkat ve halkıyyet cihetlerini tefrîk etmez ve Hakk’ın zuhûrunu ancak bu mertebeye münhasır bilir ve mertebe-i bâtını münkir olur ve bu i’tikâd sebebiyle tâât ve ibâdâttan ibâret olan umûr-ı dîniyyeyi terk edip, dünyâda ve dünyânın lezzetlerinde müstağrak olur. “Ve bir sâatta zâhid olma”nın ma’nâsı budur ki, mertebe-i bâtını münkir ve lezzât-ı dünyâ ile meşgul olan böyle bir zındîka derd ve zahmet isâbet ettiği vakit, bî-ihtiyâr bâtın tarafına rücû’ eder ve dünyâdan ve lezzât-ı dünyâdan bîzâr olup, taraf-ı zühde gelir. Binâenaleyh, zındıkın zâhid olması, sıddîkın kâfir olmasına mutâbık olur. Yoksa, zındîkın zendekadan tâib olup, ehl-i tahkîk i’tikâdıyla müşerref olması demek değildir.” Fakîr derim ki: Beyt-i şerîf her iki ma’nâyı da hâvîdir. Zîrâ yukarıdan beri zikr olunan hakâyıktan anlaşıldı ki, Hakk’ın tecelliyâtı, isti’dâdât-ı ezeliyyeye tâbi’dir. Ve Hakk’ın kudreti irâdesine ve irâdesi ilmine ve ilmi ma’lûma tâbi’dir. Ve ma’lûm, “a’yân-ı sâbite”dir. Ve a’yân-ı sâbitenin isti’dâdâtı ise hâssıyyet-i esmâdır. Ve hâssıyyet-i esmâ ise mec’ûl değildir.[34]

----------------

وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ {فاطر/9}

(35/9) “Ve(A)llâhu-llezî ersele-rriyâha fetusîru sehâben fesuknâhu ilâ beledin meyyitin feahyeynâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ kezâlike-nnuşûr(u)”

(35/9) Allah, rüzgârları gönderendir. Onlar da bulutları hareket ettirir. Biz de bulutları ölü bir toprağa sürer ve onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltiriz. İşte ölümden sonra diriliş de böyledir. 

----------------

 Rüzgar; gönülden gönüle üflenen nefesi rahmani dir. Bulutlar ise gayb ilmini perdesidir. Hakk’ın “Hû” ile irfan ehli tarafından “Venefahtu fihi min ruhi” ile nefha ilahiyenin muhabbet sıcaklığı ile oluşan nem ile bulutlar yağmur yüklenir. “Yağmur” hayat-ilim bulutları ölü beden toprağını ölmeden önce diriltir ve hikmet pınarları fışkırtır. Yağmurda abdiyet hakikatidir. Salik’in hakk muhabbeti ile olan ağlamaları ile gönlünde kulluk hakikati oluşur. İşte ölümden sonra dirilişte böyledir. Biri idraki, biri ise hayalidir. (Murat Derûni)

 "Bulut, 'Rezzâk' isminin tecellisidir; gökten rahmet indirir"[35] 

 "Rüzgâr, bulut ve yağmur, Hak'tan gelen feyzin zâhirî tezahürleridir. Ârif, bunların ötesindeki 'Müessir-i Hakiki'yi görür."[36] 

 "Yağmursuz toprak ölüdür; feyizsiz kalp de öyle. Dirilten ancak O'dur."[37]

 "Ölümden sonra diriliş de böyledir" cümlesi, "kıyamet"in sadece âhirette değil, kalbin her an yeniden doğuşunda da tecelli ettiğini gösterir”[38] 

 Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında;

 Bu yenibahar yaprak dökücüden sonra kıyametin vücûdunun burhanıdır.

Ya’ni, yaprak dökücü olan sonbahar ve kıştan sonra gelen bu yeni ve ilk-bahar toprakta medfun olan o gizli şeylerin zuhûruna bir sebeb olur. İşte bu hâl kıyâmetin vücûdunun burhânı ve delîlidir.

Ma’lûmdur ki, kış mevsiminde nebâtâtın kısm-ı küllisi yapraklannı döker ve cümlesi meyve vermez olur. Kuru ve yaş oldukları bile hissedilmez. Bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki, bu hâl arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyetdir. Bu tecellî neticesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayat gelir ve her biri evvelce ne isti’dâdda idiyseler o isti’dâd üzerine meknûzâtını izhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise, yapraklannı ve çekirdeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık peydâ olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ ı (Fatır, 35/9) “Arz öldükten sonra biz diriltiriz ve işte nüşûr da böyledir” buyurur. Arzın bu hâli kıyâmetin vücûduna delildir. Zîrâ bilcümle taayyünâtın mebde’den müntehâya olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i dünyâ, üzerinde bulunan bilcümle suver-i mahlûkat ile berâber istihâlât devresi geçirmektedir.

Ve her devre-i istihâle bir mevtin ve her bir mevtin yekdîğerinden ayn ahkâma tâbidir. Mevtın-ı ervâhın ahkâmı mevtın-ı misâle ve mevtın-ı misâlin ahkâmı mevtın-ı dünyâya ve mevtın-ı dünyânın ahkâmı mevtın-ı hisâb ve mîzâna ve mevtın-ı ba’s ve hisâb ve mîzânın ahkâmı mevtın-ı cennet ve cehenneme aslâ benzemez. Cümlesinin ahkâmı başkadır. Bunlardan mevtın-ı ervâh gayriyet libâsı içinde dâr-ı tecerrüddür; ve mevtın-ı misâl dâr-ı suver-i hayâliyyedir. Mevtın-ı dünyâ, dâr-ı suver-i kesifedir ve dâr-ı teklîfdir ve mevtın-ı ba’s ve hisâb ve mîzân dâr-ı temyizdir. Mevtın-ı cennet dâr-ı naîmdir; ve mevtm-ı cehennem, dâr-ı azâbdır; ve her bir mevtinin kendisine mahsûs istihâlât-ı mütemâdiyesi vardır.

Şîmdi arzın istihâlâtı murâd-ı İlâhîye muvâfik bir hâle geldikde, bir tecellî-i âmm ve bir nefh-ı sûr vâki’ olur ve bu tecellî tecellî-i adlîdir. Bu tecellî neticesinde her bir rûh, arzın kesbettiği istihâleye münâsib, yine arz cinsinden bir kisve-i taayyün ile zâhir olup cümlesi (Nebe’, 78/18) ya’ni “O günde ki sûra nefholunur, fevc fevc gelirler” âyet-i kerîmesi mûcibince fevc fevc ve takım takım zâhir olurlar.[39]

Fusûsül Hikemde ise, Şehadet âleminin taayyünü zuhurlarına müsait olunmayan sonsuz esma-ı İlahiyenin zahirini ihtiva edecek olan bir taayyünde o sahab-ı muziden 14/48 ayet-i Kerimesinde 

48-) Yevme tübeddelül Ardu ğayrel Ardı vesSemavatu ve berazu Lillahil Vahıdil Kahhar;

O süreçte arz (beden), başka arza (bedene) dönüştürülür, semâlar da (bilinçler de başka bir algılayışa)! (Hepsi) Vâhid, Kahhar olan Allah'a bârizdirler (içyüzleriyle apaçık ortadadırlar).

Cennet ve cehennemi cistami müştemil bir manzume-i ahret tekevvün ederki bu cismaniyette şehadet âlemi gibi neş’e-i nefsaniyye galip olmayıp neş’e-i ruhaniyye galip bulunur ve ruhlara verilecek kalıplar dahi âlem-i şehadettekilerin ayni olmayıp böylece onlar dahi neş’e-i ruhaniye galip olmak üzere başka kalıplar verilmek suretiyle ba’s olunurlar. 

Netekim ayet-i kerimede buna işaret buyurulur; 35/9

35/9- Allah ki, rüzgârları (rahmanî ilmi) irsâl etti de bulutları (beşerî duygu ve kabullerin şuurda oluşturduğu kara bulutları) sürüyor... Sonra onu (rahmanî ilmi) ölü bir beldeye (bilince) sevk ettik de onunla o arzı (bedeni) ölüyken dirilttik! Nüşur (aslına dönüş) böylecedir!

Zira sonbahar ve kış aylarında meyvesiz ve yapraksız kalarak meyyit haline gelen ağaçların baharda tekevvün eden yapraklar geçen yılın yapraklarının aynı değildir. Ağaca baktığınız zaman aynı yaprakmış gibi görünür ama aynı değildir. Hakteala Hz leri nuşur (aslına dönüş) da bunun gibidir. Buyuruyor.

Bundan anlaşılan olur ki baas gününde herkese başka kalıplar verilecektir binaenaleyh tekevvünde tekrar yoktur. Çünkü tekrarın sebebi darlıktır. Hakteala ise Vasi’dir, bu sebeple tecelliyatta nihayet yoktur. İmdi Cenab-ı Şeyh (ra) adet hakkında misal iradı suretiyle izah ve itasına dönüp buyururlar.

Adet tekrardır diyor ama tekrar da hiçbir zaman mümkün olmaz. Aynı şey tekrar etmez, belki misliyle tekrar olur diye insanlar da ahirete döndüğü zaman ikinci bir vücut verilecektir, yine hayata başlayacaktır, tekrar olacaktır ama bu dünyadaki vücutları gibi değildir. Buradaki vücut nefsiye ağırlıklı yani insanlara verilen vücut madde ağırlıklı nefs ağırlıklı oradaki ise ruhi ağırlıklı olacaktır.

O zaman oranın malzemesinden bir elbise verilecektir ki bu zaten hep söylediğimiz şeylerdir. Aslında bundan sonra iki elbisemiz daha vardır. Üç elbisemiz var zaten birini burada kullanıyoruz ve onu eskitiyoruz, hani Mevlana hz leri ne diyordu, “bu elbiseyi üstümüzden alırlarsa ne gam bizim her âlemde bir elbisemiz var” diyor. Oraya gittiğimizde onu giyeriz, ne olacak diyor, ölüp yok olacak halimiz yok diyor. 

İşte kabirden mahşerde çıktığımız zaman o mahşer suretinin yaşantısının haline göre oradan bize bir malzemeden bir elbise verecekler, mahşer yarı latif yarı kesif, mahşer hakikati bittikten sonra da Cennet veya Cehenneme gidenler de oranın malzemesinden birer elbise vereceklerdir. 

İşte biz gene biziz ama aynımız değiliz. Yani fiziki olarak aynımız değiliz, akıl olarak aynı olacağız. Cesedler olarak aynımız olmayacak. İşte adet, buna iade de deniyor, biz adeti nasıl anlıyoruz, bir şeyin tekrarı, tekrarı olarak. Aynısı gibi zannediyoruz, ama tekrarı değildir. “Din adettir” neden adet olmuştur, program aynı olduğu için programın tekrarı aynı olduğu için ama o programın tekrarındaki fiilllerin hiçbir zaman aynı olmadığını da bilmemiz lazımdır.

Öğle namazının son iki rekatını kılarken sabah namazının iki rekatının aynısı değildir. Her ne kadar iki rekatlık namaza niyetlenmiş isek de kılınan aynısı değildir. Misli yani benzeridir. Hatta “bir” dedim sonra yine “bir” dedim bunlar kelime olarak aynı gözükür, manada aynı ama fiilde aynı değildir. Çünkü o ağzımdan çıkan ne nefes, ne zaman, ne hava hiçbir şey aynı değildir. 

Hani bir derede iki defa yıkanılmaz dedikleri gibi. On defa da akşama kadar yıkanırsın derede ama aynı derede yıkandığını zannedersin ama su aynı su değildir. 

Lakin hakikat-ı makuledir, teşabuh suretlerde mevcuttur. Biz biliriz ki muhakkak Zeyd insanlıkta Amr’ın aynıdır. Halbuki insanlık avdet etmedi, yani geriye dönmedi. Zira avdet edeydi tekessür ederdi, yani çoğalırdı. Oysa hakikat-ı Vahidedir. Vahid ise kendi nefsinde mütekessür olmaz. Yine biz biliriz ki, şahsiyet-i muhakkak Zeyd Amr’ın aynıdır. İkisinde de şahsiyetin vücudu şahsiyeti sebebiyle tahakkuk etmekle beraber Zeyd’in şahsı Amr’ın şahsı değildir.

Binaenaleyh biz bu benzetmeden dolayı histe insaniyyet avdet etti deriz. Hükm-ü sahihde etmedi deriz. Böyle olunca onun bir veçhiyle adet yoktur, bir veçhiyle adet vardır. Netekim bir veçhiyle ceza vardır, bir vecihle yoktur. Zira ceza böylece mümkinde mümkinin ahvalinden bir haldir bu bir meseledir ki bu şanın uleması onu iğfal ettiler, yani bozdular. Yani layık olduğu üzere onun izahını iğfal ettiler. Yani gerçeği ile izah edemediler. Yoksa onlar onun cahili değillerdir. Zira o halaik üzerine müstahkem olan kader sırrındandır.

Yani halk edilenler üzerine tahkim edilmiş olan bir kader sırrıdır. Yani vücutta zahir olan suretlerde müşabehet ve musamelet mevcut olduğundan adet ve tekrar yok ise de bu adet dediğimiz mef’um-u külli akıl mertebesinde sabittir. Zira akıl bir şeyin aynıyla tekerrürü ve avdetin manasını idrak ve bu mananın vücudunu kabul eder. 

Fakat o hakikat-ı makuleyi makul olan akıldaki hakikati hariçte ve his mertebesinde temsil eden şahıslar ve fertler zahir olupta görülür ki şahıslar birbirlerinin aynı değildir. Belki benzeri ve müşabihidir. İşte bu suretlerde müşabeheti adet ve tekrar tevehhüm ettiler. Yoksa bunlar mükerrer değildir. Mesela biz biliriz ki insaniyet akıl mertebesinde sabit olan hakikat-ı vahidedir. Vahid ise daima vahiddir. Kendi nefsinde asla tekessür etmez, çoğalmaz. Bu hakikat-ı Vahideyi his mertebesinde ıshar eden Zeyd ile Amr insaniyette yekdiğerinin aynıdır, zira her birisi ayrı ayrı insaniyet manasını ishar eder böyle olmakla beraber insaniyet tekerrür etmez. Eğer tekerrür edeydi.

İşte bu izah olunan mesele öyle bir meseledir ki, bu fennin uleması onda gaflet ettiler. Yani bu ilmin alimleri bunda gaflet ettiler yani layık olduğu üzere meselenin izahında gaflet ettiler, fakat onların bu adem-i izahları bu meseleyi bilmediklerinden değil belki nas üzerinde hükümran olan kader sırrına taalluk ettiği için onun izahını bil iltizam terk ettiler. Yani lüzümlü olarak terk ettiler.

Bu meseleyi Canab-ı Şeyh (ra) Emr-i Rasulullah (sav) ile ihraç buyurduğunu Fusus-ul Hikemde izah buyurdular. Yani bu kader sırrına taalluk eden bu meseleleri ulema-ı Kiram bazıları bilerek örttüler. Yani üzerinde gaflet gelmesin diye ama Cenab-ı Şeyh (ra) Hz Rasulullah (sav) in emriyle dışarıya çıkardığını yani bu hakikati ortaya koyduğunu buyurmaktalar. 

İmdi bu bahisten bir suhal meydana gelir. İnsan fertlerinin her bir ferdin Rabb-ı Hassı olan İsm-i İlahinin hazinesinde gizli olan hal ve eserler ne ise mutlaka zuhura gelecektir. Yani her insanın varlığında mevcut olan Rabb-ı Hassı olan İsm-i İlahinin yani kendi has rabbı olan ilahi ismin yani kendi has rabbı olan İlahi ismin hazinesinde gizli olan haller ve eserler, ne ise mutlaka o zuhura gelecektir. Ayan-ı sabitesi ne ise kişinin onun dışında bir şey yapması mümkün değildir.

Şu halde biset-i Rasulün ne faydası vardır, yani peygamber çıkmasının ne faydası vardır. Mademki ayan-ı sabitenin programına göre her varlık hayatını varlığını fiillerini ortaya koyacak o zaman peygambere ne gerek vardır? Sorusu ortaya gelebilir diyor. Cenab-ı Şeyh (ra) efendimiz bu suale cevap olmak üzere buyurdular ki, Malum olsun ki tabip hakkında o tabiata hizmet eder, denildiği gibi rusul ve verese hakkında dahi umum hakkında emr-i İlahiye hizmet ederler, deniliyor. Halbuki onlar nefs-i emirde ahval-i mümkinata hizmet ederler, onların hizmetleri ayanının sübutu halinde üzerinde bulundukları ahvalin cümlesindendir. 

İmdi nazar et ki bu ne acayip şeydir. Yani herkes tabibi tabiatta hizmet eder, ıslah-ı mizaç için tabiatı takviye maksadıyla tedavi eyler bilir. 

Eski tıp sisteminde mizacı düzeltmek konusunda eskilerin kanatı şuydu, soğuk algınlığı varsa bu soğuk algınlığını giderip yani vücutta soğuk fazla olduğu için ısıyı dengelemek veya çok terliyorsa hararati varsa onun yerine ısı fazlasını eksiltip işte onu mutedile çevirmektir diye söylenir. Halbuki tabipler nefs-i emrde ahval-i mümkünata hizmet ederler.

Yani mümkünler âlemine hizmet ederler yani bedenlere sonradan var olan şeylere hizmet ederler. Tabibin maksadı da hastaların ıslahı emzicesi olduğu halde bazı bedenler derece-i itidalden yani itidalli dereceden uzak olduğundan ve tedaviye kabiliyeti olmadığından tabip tedavi ettikçe hastalığı şiddetlenir.

Onu kabul edici bir mizaca sahip olmadığından ve bu surette tabibin hizmeti hastanın tabiatının salah olmasına değil onun bedeninin istidadına olur. Yani istidat ve kabiliyetine olur. İşte bunun gibi herkes Rasul-u kirama ve onların varisleri olan evliya-ı zevil ihtiramı umum hakkında emr-i İlahiye hizmet eder bilirler. 

Yani insanlar peygamberlere ve onların varislerini umum hakkında emr-i İlahiye yani Allah’ın emirlerine hizmet eder bilirler. Halbuki onlar nefs-i emirde ahval-ı mümkinatta hizmet ederler. Yani mümkinat âleminde bozulmuş olan şeyleri düzeltmek için onlara hizmet ederler. Yani mümkinat, sonradan olan şeylere hizmet ederler.

Yani peygamber ve varislerinin maksatları ervah ve enfüsin yani ruhlar ve bedenlerin emraz-ı maneviyelerini, manevi hastalıklarını izale oldukları halde bazı nefislerin istidat-ı gayri mec’ulü hasebiyle hidayete kabiliyeti olmadığından yani ayan-ı sabitelerinde, hani ne diyordu, “ayan-ı sabite mec’ul değildir” yani var edilmemiştir kendi özelliğindedir. Gayrı mec’ul olmaları hasebiyle yani yaratılmamış olmaları hasebiyle hidayete kabiliyeti olmadığından onlar davet edip irşat ettikçe bunların delaleti ziyade eyler. Yani ayan-ı sabitelerinde iman hakikatine iman olgusuna yönelme özelliği yoksa o kimseleri imana davet etmek onların dalaletlerini arttırır.

İşte netekim Ebu Cehiller, Ebu Lehepler, Ebu Sufyanlar, kendileri imana davet edildiği halde onların isyanları arttı. Çünkü ayan-ı sabitelerinde böyle bir oluşum yoktu. 

Doktorlar ve peygamberlerin çalışmaları beden ile nefislerin sıhat ve hidayetleri için olduğu halde sıhat ve hidayete kabiliyeti olmayan kimselerin marazları ve dalaletleri artar. Ancak onların çalışmaları sıhhat ve hidayete kabiliyeti olanlar hakkında faydalı olur. Zira onların hizmetleri hizmet ettikleri kimselerin istidat-ı gayri mec’ullerinin inkişafına sebep olur. [40] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

هُوَ الَّذِي أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء لَّكُم مِّنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ {النحل/10}

(35/10) “Men kâne yurîdu-l’izzete feli(A)llâhi-l’izzetu cemî’â(an) ileyhi yas’adu-lkelimu-ttayyibu vel’amelu-ssâlihu yerfe’uh(u) vellezîne yemkurûne-sseyyi-âti lehum ‘azâbun şedîd(un) vemekru ulâ-ike huve yebûr(u)”

(35/10) Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler ancak O’na yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar. 

----------------

 Gerçek izzet-uluvv mekanet yüceliği-yüksekliğidir. Bu da varlıktan fani olup Hakk ile baki olmaktır. 

 "Kul, 'ene' (benlik) iddiasını terk etmedikçe şerefe eremez."[41] 

 Eğer kul programı hakk’tan olan salih amel işliyorsa kıldığı namazlarında okuduğu Fatiha sûresindeki “elhamd” ile yemeklerde yemiş olduğu bitki, hayvan ve madde olan yiyecekler ef’âl, esmâ sıfât mertebelerinden hakka miraçlarını yapar ve yükselir. (Murat Derûni) 

----------------

وَاللَّهُ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ {فاطر/11}

(35/11) “Va(A)llâhu halekakum min turâbin sümme min nutfetin sümme ce’alekum ezvâcâ(i) vemâ tahmilu min unsâ velâ teda’u illâ bi’ilmih(i) vemâ yu’ammeru min mu’ammerin velâ yunkasu min ‘umurihi illâ fî kitâb(in) inne zâlike ‘ala(A)llâhi yesîr(un)”

(35/11) Allah, sizi önce topraktan, sonra da az bir sudan (meniden) halk etti. Sonra sizi (erkekli dişili) eşler kıldı. Allah’ın ilmine dayanmadan hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur. Herhangi bir kimseye uzun ömür verilmez, yahut ömrü kısaltılmaz ki bu bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a kolaydır. 

----------------

 Nutfe (sperm), ruhun bedene inmesi için bir vesiledir; tıpkı bulutun rahmet taşıması gibi."[42]

 "Allah, sizi topraktan yarattığı gibi, kalbinizi de gaflet toprağından çıkarıp mârifet bahçesine çevirir."[43] 

 Fakat mümin o hayâtın itimâdından mühl ve teennî ile gür et eder.

 “Hayat”tan murâd, hayât-ı dünyeviyyedir. Zîrâ hayât-ı dünyeviyye ezel-de ömr-i beşere taksîm olunan nzık mikdândır. Bu ömrün uzaması ve kısalması her ferdin ayn-ı sâbitesine merbûttur. Nitekim sûre-i Fâtır’da (Fâtır, 35/11) ya’ni “Uzun ömürlünün ömrü uzun olması ve onun ömründen eksilmesi ancak ilm-i İlâhîde sâbittir” buyurulur. Ve mü’minin bu hükm-i İlâhîye merbût hayât-ı dünyeviyyesine i’timâ- dı vardır. “Mühl”, Sarrâh'da “teemmül” ma’nâsınadır. “Enât”, teennî demektir. Ya’ni, “Mü’minin, hayât-ı dünyeviyye [de] rızk[ın] taksîm olunduğuna ve mukadder olan rızıktan fazla eline bir şey geçmeyeceğine i’timâdı olduğundan bu dünyâ evindeki nzık yağmasını teemmül Ve teennî ile çalışarak yapar. Yoksa bir azgın yağmacı gibi harâm olsun ve helâl olsun, dünyâ malının cem’ine saldırmaz.” Nitekim böyle kemâl-i hırs ile mal toplayanların pek çoğu o mallan bırakıp ölmüş ve bu mallar başlanndan arta kalmıştır. Zîrâ topladığı mal kendi rızkı değildir. Bunları toplamak için boşuna yorulmuştur.[44]

 Bu âyet hakkında daha fazla bilgi için Alak suresi 1. Âyet tefsirine bakılabilir.

----------------

وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِن كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {فاطر/12} 

(35/12) “Vemâ yestevî-lbahrâni hâzâ ‘azbun furâtun sâ-iġun şerâbuhu vehâzâ milhun ucâc(un) vemin kullin te/kulûne lahmen tariyyen vetestahricûne hilyeten telbesûnehâ veterâ-lfulke fîhi mevâḣira litebtegû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)”

(35/12) İki deniz aynı olmaz. Şu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi kolaydır. Şu ise tuzludur, acıdır. Bununla beraber her birinden taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. Allah’ın lütfundan istemeniz ve şükretmeniz için gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. 

----------------

 Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında;

Tâ ki iki uzak sadâ birbirine, tatlı denizden, acı denize bir katra karışmıya!

Ya’ni enbiyânın ve şeyâtînin sesleri başka başka tâifeleri idâre ederler. Enbiyâ ism-i Hâdî’nin mazharı olan süadâya ve şeyâtîn ism-i Mudill’in mazharı olan eşkıyâya ilkaâtda bulunurlar. İsm-i Hâdî’nin mazhan tatlı su deryâsı ve ism-i Mudill'in mazhan da acı su denizidir ki onlar hâssiyetleri i’tibâriyle aslâ birbirlerine karışmazlar. Nitekim sûre-i Fâtır’da olan (Fâtır, 35/12) “İki deniz müsâvî olmaz ki, bu biri lezîz ve tatlı olup içilmesi kolaydır ve bu biri de tuzlu ve acıdır” âyet-i kerîmesinde bu iki sınıf mezâhire işâret buyurulur.

-------------- 

Rahmân sûresi benzer âyetlerde, (55/20) يَبْغِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا

beynehüma berzahun la yebğıyani “Aralarında bir berzah “mani” vardır birbirlerinin sınırını aşmazlar.”

--------------

İki deniz vardır ki birlikte akmakta olup aralarında berzah olduğundan birbirlerine karışmazlar, özelliklerini korurlar. 

Bu denizlerin de zahiri ve bâtını vardır, zahiri yeryüzündeki denizlerde birlikte olan akış, diğeri (bâtını) ise, mana âlemi ile ilgili olan akıştır. 

Bu akışlar üç, beş, elli sene değil, âlemler durdukça devam edecektir.

Bilindiği gibi Fransız alimi Jacques Cousteau, Cebel-i Tarık Boğazında dalış yaparken bir akıntı fark etmiş. 

Biri sıcak su, biri soğuk su; biri acı su, biri tatlı su. 

Birbirleriyle sürtünerek geçiyorlar ama birbirlerine karışmıyorlar, olduğunu fark etmiş. 

Bu oluşum ayetin zahir manasıdır. Eğer araştırılsa dünyanın daha birçok yerinde bu olguya rastlamak mümkün olacaktır.

Jacques Cousteau bir profesör arkadaşına bu yeni buluşunu iftiharla anlatırken arkadaşı bunun yeni bir buluş olmadığını, Müslümanların bu olgunun varlığını daha 1400 küsur sene evvel bildirdiklerini beyan etmiştir.

Şimdi gelelim bu deryaların bâtındaki hakikatlerine; esasen bize öncelikle lâzım olan da budur.

Bu iki derya nedir? Niçin birbirlerine geçmez karışmazlar? 

İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır. 

Cenab-ı Hak kendi zatından bu iki özelliği “derya-ı âleme” yayıyor, ki bu âlemin faaliyet sahası meydana gelsin. 

Bunların biri olmazsa âlemin de kıymeti olmaz. 

Âlemlerin Rabb’ı, kendi varlığında gizliydi, bilinmiyordu. Bu nedenle de “yok” hükmündeydi. 

Ne zaman ki “insan” meydana geldi, yani “o varlığı idrak eden” birisi meydana geldi; işte o zaman bu âlemlerin esas değeri bilinmiş oldu. 

Bu âlemler evvela var edildi, fakat daha henüz “insan” yok idi. 

O zamanlar “Rabb deryası” mevcuttu, fakat “Abd deryası” olmadığı için akış tek yönlüydü. 

Bu âlemin, bu deryanın varlığını anlayacak bir varlık lazımdı. Dünya üstüne ayak basan idrakli, şuurlu bir varlık olması gerek ki; dünyanın varlığı, değeri ve onu var edenin yüceliği anlaşılsın. Aksi halde “var” olsa da “yok” hükmündedir. 

Örneğin insanın evinde bir hazine gizli olsa ve bu hazine bilinmese, o hazine ev sahibi için yok hükmündedir. O insan yaşamını fakirlik içinde geçirir. O hazine bilinse, onu bulan ve ancak değerini bilen bir insan olursa o hazinenin kıymeti bilinir ve değerlendirilir.

(55/22) وَالْمَرْجَانُْلُوْوويَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْ

yahrücü minhü­mel lü’lüü vel mercanü “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.” 

---------

Bilindiği gibi denizden çıkan bir çok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır. 

İnci istiridyelerin içinde oluşur. 

Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.

Acaba bu ayetle Cenab-ı Hakk sadece onları zahiri anlamda mı anlatmak istemiş yoksa batınî manalarını da anlayalım diye mi nazil etmiştir? 

Biz daha ziyade ayetlerin batınî manaları üzerinde durmaya çalıştığımız için burada da batınî yönünü anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

Yukarıda bahsedilen iki derya, bunlardan çıkan inci ve mercan, hangisi hangisinden çıkmaktadır?

Abd denizinden çıkan “inci”, Rab denizinden çıkan da “mercan”dır. 

İnci muhabbet ehlinin “göz yaşları”dır. 

Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi göz yaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü göz yaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.

Ma’nâ âlemine (gönül âlemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır. 

“Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir.[45] “ İz- -T-B- ” 

----------- 

 Not= İnci mercan hakkında geniş bilgi, (41-İnci yezgâhı-63-İnci mercan tezgâhı) isimili kitaplarımızda bulabilirsiniz.

 “ İz- -T-B- ”

------------

Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. Gemi, Hakikat-i Muhammediye teknesi olan beden gemileridir. Abdiyet deryası ve rububiyet deryasını yara yara gittiğini müşahade edersin. Bu da bir irfaniyet işi ve ayn’el yakîn mertebesinden bir görüş ve bilgiye sahip olmak gerektirir. (Murat Derûni)

----------

"Ârif, iki denizi birleştiren ummân (büyük okyanus) gibidir."[46]

Tuzlu su, 'el-Celâl' isminin tecellisidir; acılığıyla nefsi terbiye eder."[47] 

Tatlı su, 'er-Rahmân' isminin rahmet tecellisidir; kalpleri temizler."[48]  

"Talep, kulun fakr (hiçlik) idrakidir. Tuzlu denizdeki acılık, O'nsuzluğun ızdırabıdır."[49] 

İki deniz, ilm-i ilâhîdeki 'ümmetü'l-kitâb'ın (yazılı ümmet) tezahürüdür."[50]

 "Tatlı su, şeriatın zahmetini azaltır; tuzlu su, hakikatin lezzetini artırır. Ârif, ikisinden de nasibini alır."[51]

 Ârif, şeriattan inciler, hakikatten cevherler çıkarır."[52]

 "Taze et, ilim ve hikmetin gıdasıdır. Tatlı sudan hikmet-i ameliyye (pratik irfaniyet), tuzludan ise hikmet-i nazariyye (teorik irfaniyet) elde edilir." [53]

"Şükür, nimetin Hakk'tan geldiğini bilmektir. İnci de mercan da O'nun lütfunun eseridir."[54] 

"Tatlı denizde yol alan gemi, şeriatla amel eden; tuzlu denizde yol alan ise hakikatle yüzen âriftir."[55]

"Gemi, sâlikin kalbidir; suyu yarması ise kesret (çokluk) perdesini geçip vahdete ulaşmasıdır."[56] 

 "Gemi, şeriatla yapılır; ama hakikat denizinde ancak Allah’ın lütfuyla yüzebilir."[57]

----------------

يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُّسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ {فاطر/13} 

(35/13) “Yûlicu-lleyle fî-nnehâri veyûlicu-nnehâra fî-lleyli vesehhara-şşemse velkamera kullun yecrî li-ecelin musemmâ(en) zâlikumu(A)llâhu rabbukum lehu-lmulk(u) vellezîne ted’ûne min dûnihi mâ yemlikûne min kitmîr(in)”

(35/13) Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve Ay’ı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşte bu, Allah’tır, Rabbinizdir. Mülk yalnızca O’nundur. Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. 

----------------

 Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında, Kış olursan sen baharın ihracını görürsün, gece olursan, gündüzün ilâcını görürsün.

“İlâc”, idhâl etmek, girdirmek. Birinci mısrâ’da sûre-i Rûm’da vâki’ (Rûm, 30/50) “Allah’ın rahmetinin eserlerine nazar et! Kış sebebiyle öldükten sonra arzı nasıl diriltir?" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısrâ’da dahi sûre-i Fâtır’da vâki’ (Fâtır, 35/13) “Allah Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhâl eder” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni, “Sen varlık ve enâniyet sermâyesi olan zâhirî hünerlerine ve zekâvetlerine ve malına ve mansıbına mağrûr olmayıp da, kış mevsiminde bağların ve bahçelerin çiçeklerini ve yap- raklannı ve meyvelerini ihfâ ettikleri gibi, ihfa edersen ve kış gibi olursan, rahmet-i ilâhiyye âsân olan sıfât-ı rûhiyyenin ihracını görürsün; ve gece gibi hâl-i sükûn içinde bulunursan, gündüz gibi olan rûhunun, nefs-i muzlimin üzerine idhâlini görürsün.[58]

Gece fenâfillâh gündüz ise bekâbillah tır. Gecenin gündüz içinde olması hakk’ın kulunda gizlenmesi, gündüzün gece içinde olması kul’un örtünüp gizlenerek hakk’ta fenâ bulmasıdır. 

Dünya-arzımızı aydınlatan ve ona hayat veren şemse, diğer ifade ile yani beden arzımızı aydınlatan ve ona İlâh-i hayat veren Rûh şemsi’dir. Ay ise Nûru Muhammedi remzidir. ve Rûh güneşinden aldığı ışığı-ışkı yansıtır. (Murat Derûni) 

----------

Güneş ve Ay’ın kanunlara boyun eğmesi ise, Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkların tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İlâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

 İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[59] “ İz- -T-B- ”

 "Gece (zulmât) ve gündüz (nûr), 'el-Vâhid' isminin tecellisindeki ikiliktir. Biri diğerine dönüşürken Hakk'ın 'el-Kayyûm' ismi zuhur eder."[60]  

"Ârif, geceyle gündüzü bir görendir. Zira her ikisi de O'nun mülküdür."[61] 

"Güneş, 'en-Nûr' isminin; Ay ise 'el-Münîr' isminin mazharıdır. Her biri, Hakk'ın emriyle hareket eden bir askerdir."[62] 

"Güneş ve Ay'ın hareketi, zamanın hakikatine işarettir. Her an, Allah'ın 'el-Mübdî' (başlatan) ve 'el-Muîd' (geri getiren) isimlerinin tecellisidir." [63]

Putlar, nefislerin hevâsından doğan hayallerdir. Çekirdek zarı bile onlardan müstağnidir, çünkü hakikatte yokturlar."[64] 

"Güneş, Peygamber'in nûrunu; Ay ise velâyet mertebelerini temsil eder."[65]

----------------

إِن تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ {فاطر/14} 

(35/14) “İn ted’ûhum lâ yesme’û du’âekum velev semi’û mâ-stecâbû lekum ve yevme-lkiyâmeti yekfurûne bişirkikum velâ yunebbi-uke mislu habîr(in)”

(35/14) Eğer onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları sana hiç kimse, hakkıyla haberdar olan (Allah) gibi haber veremez. 

----------------

Hakk’tan başka nefsin hayali ile olan uydurma ilâhların nefsi emmarenin işitme duyularını faaliyete geçirecek bir kuvveti yoktur. Velevki olsa bile konuşmaya muktedir değildirler cevap veremezler. Kıyamet günü kıyam günüdür. Ve bu putun aslı da hakk’tır. Bu ortak koşulanların hakikati Hakk’tan başka bir şey değildir. Tapan bunun gafletinde olsada bu böyledir. Ve ortak koşulanlar aslında bu tapınmanın Hakk’a olduğunu bilirler ve inkar ederler. Bu uluhiyet mertebesinden, risalet mertebesine hakkıyla haber verilmesidir. (Murat Derûni)

"Putlar, nefsin hevâsından doğan hayallerdir. Hayal, nasıl hakikati işitebilir?"[66]  

"Kıyamet günü, müşrik 'Ben ona tapmadım, sadece O'nunla Hakk'a vesile oldum' diyecek. Oysa vesile de Hakk'ındır."[67] 

"Allah, ezelde neyin nasıl olacağını bildiği için, putların aczini de en hakikî şekilde haber verir."[68] 

Müşrik, aslında kendi nefsinin mâbududur. Put, onun enâniyetinin somutlaşmış halidir."[69] 

---------------- 

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ {فاطر/15}

(35/15) “Yâ eyyuhâ-nnâsu entumu-lfukarâu ila (A)llâh(i) va(A)llâhu huve-lganiyyu-lhamîd(u)”

 (35/15) Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır. 

----------------

 Arapça "ğ-n-y" kökünden türeyen "ganî", "zengin, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, kendi kendine yeten" anlamına gelir. 

 Allah’ın "el-Ganî" ismi, 13 yerde doğrudan zikredilir (örneğin: Fâtır 35:15, Hadîd 57:24, Lokman 31:12).

 Mutlak vücûd, “hakikat-i insâniyye” olan “mertebe-i vahidiyet”ten “mertebe-i rûh”a tenezzül ettiği vakit, “rûh” da bütün ilimlerle birlikte üç marifet meydana geldi. 

Birincisi; “Marifet-i Nefs” yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek. 

İkincisi; “Marifet-i Mübdi” yani kendisinin mucidini bilmek. 

Üçüncüsü; Mucidine karşı “fakr” ve “ihtiyacını” bilmektir. 

Burada belirtilen “rûh”, bütün rûh mertebelerinin bünyesinde toplayan “Rûh-u A’zâm”dır.[70] “ İz- -T-B- ” Kim nefsini bilirse rabbini bilir, Allah’ın mutlak zenginliğini (el-Ganiyy) ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını idrak eder.

 (Fâtır 35:15) ayeti bu mertebeye işaret eder.

 Ve mucidine karşı tam bir fakr ve acziyet içinde olur. "Allah Ganî'dir, siz ise fakirsiniz." İnsan, Allah’a muhtaç olduğunu (fakr) bilmedikçe hakikî marifete ulaşamaz."[71] 

Allah âlemlerden ganidir.” Onlara ihtiyacı yoktur. Ne tecellide, ne de Zâtı itibariyle ne de başka bir hususta. 

"Allah ganîdir, aşıklar ise O’nun aşkıyla zengindir. Mâsivâdan (Allah’tan gayrı her şey) müstağnî olmak, hakikî zenginliktir."[72]

"Kul, Allah’ın ganî olduğunu bilirse, mahlûkata muhtaç olmaz. Ganî olan yalnız Allah’tır, gerisi hep fakirdir."[73] 

Mesnevi-i Şerif şerhinde 35/15 âyeti hakkında, Vaktaki ona fakrdan fenâ pîrâye olur, o Muhammed gibi gölgesiz olur.

“Fakr”dan murâd, zâhirde olan fakirlik değildir. Belki vücüdda ve zâtta ve sıfâtta Hakk’a muhtaç olduğunu ve Hakkin fakiri olduğunu bilmek ve gınâyı ve izzeti Hakk’a ve zilleti ve fakrı kendi vücûd-i izâfîsine isnâd etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede: (Muhammed 47/38, Fâtır 35/15) “Allah Teâlâ ganîdir ve siz Allah Teâlâ’ya muhtaçsınız” buyrulur. Vaktâki bir kimsenin nefsinin kendi varlığından fenâsı böyle bir fakr cihetinden zînet bulursa, artık o nefis serâpâ rûh olup, rûhun gölgesi olmaktan kurtulur. Nitekim bu hâle gelen evliyâullah “Bizim ervâhımız ecsâdımızdır ve ecsâdımız ervâhımızdır.” buyurmuşlardır. Binâenaleyh böyle bir kimse Muhammed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz gibi gölgesiz olmuş olur; ve baştan başa nûr olan bir zâtın, nûr gibi, gölgesi olmaz.[74]

----------------

إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ {فاطر/16} 

(35/16) “İn yeşe/ yuzhibkum veye/ti bihalkin cedîd(in)”

(35/16) Eğer Allah dilerse, sizi giderir ve yeni bir halk getirir. 

----------------

 “Eğer Allah dilerse” Fusûs’ül Hikem İbrahim a.s. Fassında, Hakk'ın dilemesi ahadiyyet üzere isâbet eder. O da ilme yânî bilmeye tâbî olan bir bağıntıdır. Ve ilim de ma'lûma yânî bilinene tâbî olan bir bağıntıdır. Oysa ma'lûm yâni bilinen sensin ve senin hallerindir. Bundan dolayı ilim için ma'lûmda eser yoktur. Belki ma'lûm için âlimde yânî bilende eser vardır. Şu halde, ma'lûm kendi nefsinden, aynında sâbit olduğu şeyi Hakk'a verir (20).

 Yânî zâti dilemenin, ilâhi ma‟lumların hepsine isâbet etmesi ve bağıntısı ahadiyyet üzere ve bir seviyededir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Ve mâ emrunâ illâ vâhıdetun ke lemhın bil basar” yânî “Ve Bizim emrimiz, tek bir emirden başka bir şey değildir, gözün bir anlık bakışı gibidir.“ (Kamer, 54/50). Fakat her bir ma'lûm, zâtının istîdâdınâ göre, o tek bir dileme olan zâtî tecellîden kendisine mahsûs olan hissesini ve nasîbini alır. Ve her ma'lûmun istîdâdı muhtelif olduğundan, bir olan isâbet ediş dahi türlü türlü olur. Meselâ güneşin ışıkları ahadiyyet üzere isâbet eder. Fakat pencerelerinin camı yeşil, kırmızı, mavî, sarı, mor renkte olan bir hâneye tecellî ettiği zaman, hânenin içine giren ışıklar türlü türlü olur. Bu türlü türlü oluş ise camların birbirinden farklı olan istîdâdlarından kaynaklanır. Yoksa güneş, her mahalle bir seviyede bir renkte tecellî edicidir.

 "Meşiyyet yâni dileme" dediğimiz şey "ilm"e ve ilim de "ma'lûm"a tâbi' olan birer bağıntıdır. Çünkü ma'lûm olmayan bir şeye irâde ve dilemenin isâbet etmesi mümkün olmadığı gibi, ortada da bilinen bir şey olmadıkça bil- mek durumu da oluşmaz. Daha açıkçası, bir şeyi istemek onu bilmeğe bağlı- dır. Çünkü bilinmeyen bir şeyi dilemek mümkün olmaz. Ve bir şeyi bilmek için de ma'lûmun yâni bilinenin belirli bir sûretinin mevcût olması lâzımdır. İşte ma'lûm sensin ve senin ayn-ı sâbitenin halleridir. Ve ayn-ı sâbite bir dîğerinin zıddı olan iki şeyden birisinin vücûdunu icâb ettirir. Yânî hidâyet ve dalâletten birisini icâb ettiricidir. Bundan dolayı dileme de, o bir olan hükme isâbet eder. Bu sûrette, a'yân-ı sâbiteden her birisi, Hakk'a ne hüküm vermiş ise kendisi o hüküm ile Hakk'ın ma'lûmu yâni bilineni olur.

 İşte bu sebepten dolayı ilmin "ma'lûm" üzerine bir te'sîri yoktur; belki "ma'lûm"un âlim üzerine te'sîri vardır. Çünkü ma'lûm, hâl dili ile âlime: "Ben şu hâl üzerine sâbitim. Sen beni bu sâbit olduğum hâl üzerine bil!" der. Ve nefsinden, aynında sâbit olduğu şeyi Hakk'a verir.[75]

 "Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Bu, O’nun ‘Kün’ (Ol!) emrinin tecellisidir."[76] 

 Sizi götürür yeni bir halk getirir dediği nasıl tarihte, Nûh, Ad, Semud, v.s. halklar-kavimler vardı. Bunlar zaman içinde kalkmış ve yenileri gelmiştir.

 Bizlerin varlığında da eğer irfani bir eğitim alınıyorsa, zaman içinde seyr-i sülukta aşama aşama 28 peygamberin ve halkının yaşantıları geçildikçe eski halkın yaşantısı biter ve bir yenisinin yaşantısı başlar. (Murat Derûni)

----------------

وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ {فاطر/17}

(35/17) “Vemâ zâlike ‘ala(A)llâhi bi’azîz(in)”

(35/17) Bu, Allah’a göre zor bir şey değildir. 

---------------- 

 Allah c.c. “Halk-ı cedid” benzer bir yenileme ile halkı halk eder. Tecellide tekrarı yoktur. Bu âlemler bir an var, bir an ademdedir. Ve tekrar zuhura geldiğinde yeni görüntü bir öncekinin aynı değil, benzeridir. Bizlerin zahir gözleri bunu anlayamaz. "Her an O, bir şe’ndedir (yeni bir tecellidedir)." – Rahmân 55/29. (Murat Derûni)

----------------

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ {فاطر/18}

(35/18) “Velâ teziru vâziratun vizra uhrâ ve-in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey-un velev kâne zâ kurbâ innemâ tunziru-lleżîne yahşevne rabbehum bilġaybi veekâmû-ssalâ(te) vemen tezekkâ fe-innemâ yetezekkâ linefsih(i) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)”

(35/18) Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri hâlde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah’adır. 

----------------

Bakara sûresi 45. Âyetinde bu âyet hakkında yorum olduğu için oradan yollumuza devam edelim.

وَاسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ

 (2/45) Veste'ıynu BisSabri vesSalati ve inneha lekebiyratün illâ alelhaşi'ıyn;

 * Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.

 Cenâb-ı Hakk’tan bir şey isteyeceğiniz zaman sabır ve salâtla isteyin yani hem namaz ehli hem ibadet ehli olun hem de bu işi sabırla yapın, hemen aceleci olmayın, muhakkak ki bu büyük bir iştir. Yani zorlu bir iştir, sabır ve namazla istemek nefislere zor gelir ancak şu kimselere kolay gelir ki huşu üzerine olan kimselere bu işi huşu ile yapan kimselere kolay gelir. Huşu ehlinden maksat Cenâb-ı Hakk’ın o varlığı kaplamış olması, yani Kahhar isminin zuhura gelip kendi varlığında hiçbir şey kalmamış olması ve İlâh-î varlığın onu sarmış olması yani batılın gidip Hakk’ın orada bütün varlığıyla mevcut olması, işte böyle olduktan sonra o iş ona kolay gelir.

 İnsânın Cenâb-ı Hakk’tan en büyük talebi ne olması gerekir diye düşünürsek, herbirerlerimize göre bu talebin önceliği vardır. Neye ihtiyacı varsa onu ister ama Cenâb-ı Hakk’ın gerçek kullarının ilk arzusu “likâullah”, ona mülâki olmayı ister. Ey kulum işte böyle bir şey istiyorsan evvelâ namazına devam edeceksin ve bunu sabırla bekleyeceksin. Bu her ne kadar bazı zuhurlar için meselâ “Mudil” isminin zuhurları için zor ise de muhakkak bu ağır bir iş ise de, huşu ehli için zor değil kolaydır. 

 Tarikat demek yol demek, kısa ve düzgün yol demek, oyalamadan götüren yol demek eğer bir insân bir yolda ise hangi vasıtaya binerse binsin. O yolda gidiyorsa mutlaka manzarası değişecektir yani gittiğini farkedecektir eğer bir kişi ben tarikat ehliyim diyorsa ve manzarasında değişiklik yoksa o kişi tarikat ehli değil oturak ehlidir, isterse o kendisini gidiyor zannetsin, ölçüsü budur.

 Biz Hakk yolunda yürümeye başladığımız zaman karşımıza gelecek bazı merhaleler, durak yerleri vardır, o duraklara geldiğimiz zaman bize diyecekler ki sen şu durağa geldin buradan şu durağa gideceksin diyerek hedef gösterecekler, yol gösterecekler. Fakat tarikat ehli yola kendisi gidecek, şeyhi onu bir yere götüremez fakat ne yazık ki çok yanlış anlaşılan hadiselerden birisidir. Bu şeyh gerçek bir şeyh ise yolunu gösterir hedef gösterir kişi kendi güreşini kendi yapar. 

 Kûr’ân-ı Kerîm’de “Ve lâ teziru vaziretun vizre uhra” (Fatır 35/18. Âyet) yani ”kimse kimsenin günah yükünü yüklenmez herkes kendi yükünü yüklenir” diyor. Onlar sadece yol gösterir, ne yazık ki biz onları çok büyütüyoruz gözümüzde, büyütüyoruz derken haksızlık ederek büyütüyoruz bu konuda “şeyhler uçmaz dervişler uçurur” diye bir söz vardır, tabi bu kötü niyetten değil muhabbetinin çokluğundan her derviş kendi şeyhini çok yüksek görür. Bir şeye gereğinden fazla değer verildiğinde o değer dünyada veya ahirette sonradan yerini bulamıyorsa insânın uğrayacağı hayal kırıklığı ne kadar büyük olur, bunu önlemek için şimdiden gerçekleri tespit etmek zorundayız. 

 İslâmiyyetin dört mertebesi var şeriat, tarikat, hakikat, marifet, Efendimiz devrinde bunların hepsi bir arada yaşanıyordu. Bunların ayrı ayrı belirtilmelerine gerek yoktu çünkü bunlar birlikte yaşanıyordu, ne zaman ki, müslümanlar zenginleşmeye başladılar. Genel ibadetlerde gevşemeler başladı ve sadece fiillerin yapıldığı bir hâle dönüşmeye başladı, 200-300 sene sonra İslâm dinini tekrar canlandırmak için Cenâb-ı Hakk belirli yörelerde bazı büyük insânlar meydana getirdi. 6.7 ve 8. asırlar sanki yeryüzünden evliya fışkırdı, irfan ehli, arifler büyük pirler fışkırdı, bunların hepsi işte bu hakikatleri yani İslâmi ana gücü, iç bünyedeki gücü ortaya çıkarmak için yeniden sistemleştirdiler. Ve burası şeriat, burası tarikat, burası hakikat, burası marifet diye belirttiler işte o bilgiler bugün bizlere gelmiş oluyor. Biz de onları bugün hep birlikte aktarmış olacağız inşallah, bizden sonrakilerde kıyamete kadar devam edecek bu Kevser havuzundan meydana gelen nehri akıtmak zorundayız, mecburuz buna başka bir şey yapacak halimizde yok zâten aksi halde o Kevser ırmağının kesilmesi bize çok büyük yükler getirir ahirette.

 Şeriat mertebesinin eğiticileri imamlar, hocalar, üniversitelerdeki öğretmenler, tarikat mertebesinin eğitici-leri mürşit denilen şeyh efendiler, hakikat mertebesinin eğiticileri arifler, marifet mertebesinin eğiticileri arifibillâh’ lardır. 

 Bir insân arifibillâh’tır marifet mertebesinden eğitir, hakikat mertebesinden eğitir, tarikat mertebesinden eğitir, şeriat mertebesinden eğitir. Ama bir şeriat mertebesindeki profesörün bildiği kadar sünneti farzı bilmez fakat yine de o mertebenin hakkını verir yeteri kadar, ama bir imam efendi tarikat mertebesinden ders veremez. Hiç veremez çünkü ne yeridir ne hâlidir, ders vermeyi bir yana bırakın hatta inkâr eder çünkü kendi mertebesini o mutlak mertebe zanneder. İşte demin dediğimiz gibi İslâmiyet-i eksik anlayışımızın neticesi bu, şeriat mertebesini yerine getirerek, namazını tam kılarak orucunu tam tutarak İslâmiyet-i tam olarak yaşadığını zannederler bu da ham hayalden başka bir şey değil, tabi hiç yapmamaktansa bu kadarı yapmak az bir şey değil onu küçük görüyor değiliz. Ama İslâmiyyet’in namazı, orucu o değil, ibadeti o değil, o et kemiğin ibadeti benim ibadetim değil, bunun ibadetini yaptırıyoruz da kendi ibadetimize gelince ihmal ediyoruz. Bizim gerçek varlığımız özümüz, ruhumuz, hakikatimiz, işte buraya ulaşmak için tarikat mertebesine ulaşmak gerekiyor yani şeriat mertebesini tatbik eden kimse buranın yaşantısının yetersizliğini idrak ettiği zaman ki onlar da o mertebenin içinde olanların bazıları yani çok az bir kısmıdır, onlar önce tarikat mertebesine geçebiliyorlar. 

 Şeriat mertebesinin görevi aslında tarikat mertebesine eleman yetiştirmektir. Burada bırakmak değil insân’ları, buradan alıp, eğitip hedef olarak yukarısını göstermektir, peki tarikat mertebesinde ne oluyor. Burada muhabbetullah meydana geliyor, Allah sevgisi, yalnız buradaki sevgi nefsani sevgi ile karışık olduğundan tamamen net, bariz bir sevgi değildir. Fakat şeriat mertebesine göre çok güzel bir yaşantıdır, çünkü şeriat mertebesinde kuruluk, kabalık vardır, kıldım namazınımı başkası bana lâzım değil der biter gider iş, tarikat mertebesindeki muhabbeti oluşturanlar ise şeyh efendilerdir, onun varlığında, esmâlarında çekilmesiyle insânda bir letafet meydana gelir. Ama buranın tehlikesi bu nedenle kendini üstün görmesi ve farkında olmadan benliğinin artmasıdır, hele birde kisve meraklısıysa daha da artar, şeyh efendilerin buradan ders vermeleri diğer bütün mertebeleri biliyorlar ve ders veriyorlar demek değildir. Bizim hatamız tarikat mensubu bir eğiticinin İlâh-î varlığa ulaştıracağı zannında bulunmamızdan kaynaklanıyor ve bunları ondan beklemekle o kimselere haksızlık ediyoruz. Şeyhlerin görevi hakikat mertebesine eleman hazırlamaktır, tarikat mertebesi içerisinde döndürüp durmak değildir. Hakikat mertebesinin görevide marifet mertebesine insân yetiştirmektir, ama Hakk’ın nişanı olmadığı gibi bu ariflerinde nişanı olmaz, bir arif hakikatten arif olduğu zaman hiçbir kayıtla kayıtlanmaz, çünkü tüm kayıtları kendisinde toplar, bir yönün yolcusu yani tek yönün yolcusu olmaz.[77] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ {فاطر/19}

(35/19) “Vemâ yestevî-l-a’mâ velbasîr(u)”

(35/19) Kör ile gören eşit olamaz. 

---------------- 

Görenedir görene, köre nedir köre ne? Diye hikmet içeren bir söz söylenmiştir. Kim söylemiştir bilemiyorum ama sözün içeriği büyük bir ma’nâ taşımaktadır. Burada e âyette bahsedilen yağ tabakası olan zâhiri gözden ziyade basiret gözü ile müşahade ehli olmaktır.

Musâ a.s. Tûr dağına çıkınca rabbini görmek istedi ve “Len terâni” (7/143) hitabını işitti. (Murat Derûni)

 Mûsâ (a.s.)’ın bu sesi duyduğu belirtildiğine göre insân kulağının duyuşuna uygun bir ses olduğuda açıktır. Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk’ın sesini bu kadar yakın duyunca Cenâb-ı Hakk’ı cisimlenmiş bir varlık hâlinde görmek istedi ve “bu anlayışla (lenterânî) Beni göremezsin, eğer böyle görmek istersen dağa bak, dağ yerinde durursa sen de Beni görürsün” hîtâbı geldi. Cenâb-ı Hakk dağa tecelli edip dağ paramparça olunca Mûsâ (a.s.)’da orada yığılıp kalıyor. İşte Mûseviyyet mertebesinde kişinin böyle bir hâlet-i rûhiyye geçirmesi lâzımdır. Bu kadar şiddetli olmasa da ilim yönünden bunu idrâk etmelidir. 

 Bu mertebede benlik henüz kalkmış olmadığından bu benlikten dolayı Cenâb-ı Hakk görülemiyor. Kişinin üzerinde benliği mevcût olduğu sürece Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede etmesi mümkün değildir çünkü orada ikilik vardır ve Cenâb-ı Hakk’ı görmek için kişinin kişiliğinin ortadan kalkması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın tecelli edip parçalanan dağ da kişinin nefsânîyetidir, yâni kişinin nefsânîyetine doğru böyle tecelli yaşanmaya başladığı zaman bunun dehşetinden düşüp bayılıyor ve şuuru gidiyor ve bu şuur gidince de müşâhede ortadan kalkıyor. Görmek için gereken şey ilâhî şuurdur, beşeri şuur ile de görmek mümkün değildir Cenâb-ı Hakkı. “Ben Rabbimi Rabbimin gözüyle gördüm” diye güzel bir terkip vardır. Dolayısıyla beşeri göz ile kişinin Rabbini görmesi mümkün değildir ve Mûseviyyet mertebesinin en kemâlli hâli Rabbinin tecellisi karşısında kişinin bayılıp hiç hâline gelmesidir. İşte bir derviş Rabbinin azameti karşısında hiçlik durumuna gelebilirse bilsin ki o Mûseviyyet mertebesindedir ve bu seyri sülûkta epey bir yoldur.[78] “ İz- -T-B- ” Bu âyet hakkında ve bağlantılarında Hazreti Pir Mevlanın Mesnevi beyitlerinde ne buyurduğuna bakalım.

Kâfirler Ahmed'i beşer gördüler; niçin ondan "inşikâkı-ı kamer"i görmediler?

Hisde müstağrak[79] olan kâfirler, Ahmed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in yalnız sûret-i zâhiresine bakıp, onu da kendileri gibi beşer gördüler; ve kuvve-i kudsiyyesiyle gösterdiği “şakk-ı kamer"[80] mu’cizesini, zâhir gözü ile gördükleri halde, “Sihirdir ve göz bağcılıktır” diyerek kabûl etmediler. Zîrâ pek uzakta olan ayın küçükçük bir cism-i beşerin işâreti ile yarılmasını, his gözü ve his aklı istib’âd[81] eder. Bununla berâber hâdise dahi his gözü ile görülmüştür. Binâenaleyh bunu reddetmek için his aklı bir çâre arar ve nihâyet yine ma’nâ âlemine âid olmakla berâber, insanlar arasında yine his gözüyle mükerreren[82] görülen sihir hâline atfetmeyi münâsib görürler!

Kendi his görücü gözüne toprak saç! His gözü aklım ve mezhebin düşmanıdır.

His gözüne Hakk "kör" dedi; ona "putperest" dedi ve "Bizim zıddımız" ta'bîr buyurdu!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Neml’de vâki’ “Dalâletinden kör olanları sen îmâna hidâyet edemezsin; ancak bizim âyetlerimize inanıp teslimiyette olanlara Kur’ân’ı dinletebilirsin!" (Nemi, 27/81; Rûm, 30/53) âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur’âniyyeye işâret buyurulur. Ve Hakk Teâlâ) i “Hevâsını ilâh ittihâz[83] edenleri görmez misin?” (Furkân, 25/43; Câsiye, 45/23 âyet-i kerîmesinde, hissiyât-ı nefsâniyyelerine tâbi’ olanların putperestliğine işâret buyurdu. Ve ya’ni “Kör ile gören ve zulûmât ile nûr ve gölge ile harâret müsâvî olmaz!” (Fâtır, 35/19-21) âyet-i kerîmesinde de münkirlere, biz mü’minlerin “zıdd”ı ta’bîr buyurdu.[84]

“fe-innehâ lâ ta’mâ-l-ebsâru velâkin ta’mâ-lkulûbu-lletî fî-ssudûr” Gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur. (22/46) Yani bu yağ tabakası olan göz kör olmaz, gönül gözü denilen basiret olmadığından ve Hakk’ın nûru ile eşyanın hakikatını görmediğinden kör olur. (Murat Derûni) Nasıl ki bayramı bütün insanlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insanlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır. Yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz gerekmektedir.

-------------------

Âşıklardan biri: 

 “Bayram ol gündür bana kim, Göz göre didarını (yüzünü), Görmesem bir gün seni 

 Ol kara gündür bana.” demiştir. 

------------------- 

İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır. 

 “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ {فاطر/20}

(35/20) “Velâ-zzulumâtu velâ-nnûr(u)”

(35/20) Karanlıklar ile aydınlık bir olmaz. 

----------------

(11-Vahiy ve Cebrail) kitabından zulmet ve nûra bakmaya çalışalım, Zûlmet Zûlmet : Karanlık.

 Zûlûmat : Karanlıklar. 

 Zûlm : Birşeyin kendi yerinden, başka bir yere koyma; zûlm, haksızlık, eziyet. 

 Zâlim : Zûlmeden. 

 Zâlimun : Zûlmedenler.

 Zâlûm : Çok zâlim. *[85]

 Yukarıda geçen “A’dem” kelimesinin özelliklerini bilmemiz lâzım geldiği gibi, burada belirtilen “zûlmet” (ka-ranlık) kelimesinin ifade ettiği mânâyı da çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu taktirde “hakikat-i ilâhiyye” ve “vücûd mertebeleri”nin anlaşılması kolaylaşacaktır. 

 Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” ken-disinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir. 

 Bu mânâyı ifade edecek beşeri bir kelime bulmak çok güçtür. Mânâların anlaşılması ancak bunların gerçek özellik-lerine kısmen nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir. 

 “Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir. 

 Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir. 

 “Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” merte-beleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir. 

 “Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzü-lüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.

 Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde; 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ

 “ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir. 

 “Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gön-derilecektir. 

 Hadis-i Kudsi’de belirtilen; 

 “levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olma-saydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte; 

 “lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmezdim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir. 

 Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir. 

 İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.

 İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geç-miş idi.

 “Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir. 

 “Mutlak Vücûd”, “ilâhi ilim”, “lâtif zûlmet”, bütün âlemin ve varlıkların ana kaynağıdır. 

“Akl-ı Evvel” “Hakikat-i Muhammedi” 

“Ümm-ül Kitap” “Kâlem-i â’lâ “Aşk-ı Ekber” “İsm-i A’zam”

“Rûh-ul a’zam” “Nûr-ı Muhammedi” 

“Hakikat-i İnsâniyye” gibi daha pekçok isim ile de ifa-de edilmektedir. 

 “Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti,” haberini bizlere bildiren Hadis-i Şerif’deki öncelikler;

 “Akl”,→ “Akl-ı Evvel”i; 

 “Nefs” ise, → “Hakikat-i Muhammediyye”yi ifade etmektedir. 

 Buradaki “nefs” kelimesi, beşeri anlamda ifade edilen kötülüğü emreden nefs değil; ilâhi mânâda, “nefs o şey’in zâtıdır” hükmüyle belirtilen “Hakikat-i Muhammediyye” nin zâtını ifade eden “Nefs-i Muhammediyye”dir. 

 b)Beşeri anlamda “kesif/yoğun”, “zûlmet/karanlığa” gelince o da iki kısımdır.

 ba) Maddi anlamda zûlmet :

Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri ge-reğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, ta-biatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal on-ların en büyük perdeleridir. 

bb) İlmi anlamda zûlmet :

İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak ge-çirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun ka-ranlık olmasıdır. 

Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar.[86] “ İz- -T-B- ” Rububiyyet : (Esma Mertebesi) Rûbubiyyet; bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebenin ismidir. 

 Rûbubiyyet isminin içinde bulunan isimlerin herbiri kendisi için olması gereken birşey ister. 

 Müriyd ismini ele alalım; Bu da murad olunan birşey taleb eder. Diğerlerinin de buna göre ölçebilirsin.

 Yüce Allah’ın “Rabb” ismi altında toplanan bütün isimler, halkı ile kendi arasında ortaklaşa kullanılan isimlerdir. 

 Bir ismin iki yüzü vardır; 

bir yüzü, yüce Allah’a mahsustur; 

bir yüzü de, halka bakar. 

 Rabb, müşterek isimlerdir; halka tahsis edilen yüzleri de vardır. 

 “Rabb” ve “Rahmân” ismi arasında bir fark vardır, şöyle ki, “Rahmân”, ilâhi ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir mertebeye isimdir. 

 “Allah” ismi, ûlvîsi, süflisi ile beraber bütün mevcû-datın hakikatini toplayan zâta bağlı mertebeye bir isimdir. 

 a) “Rahmân”, ismi “Allah” isminin, b) “Rabb”, ismi “Rahmân” isminin, c) “Melik”, ismi “Rabb” isminin, kapsamındadır.

 Durum anlatıldığı gibi olunca “Rûbubiyyet” bir “arş” olur. Bu mertebe icabıdır ki, kulları ile Allah arasın-daki bağlantı sağlanmış oldu. *[87] 

 Hadis-i Şerif’de; “Allah herşeyden evvel benim nûrumu kendi nûrundan halketti....” buyruldu. 

 Rahmâniyyet mertebesi, “Rûh”un zuhur mertebesi;

 Rûbubiyyet mertebesi, “Nûr”un zuhur mertebesidir. 

 Rahmâniyyet, “akl-ı kül”;

 Rûbubiyyet, “nefs-i kül”;

 Rahmâniyyet, “arş”;

 Rûbubiyyet, “kürsi”dir.

 Yukarıda belirtilen hadis-i şerifin açık ifadesiyle bu mertebenin de öncüsü genel anlamda “Hakikat-i Muham-medi”; özel bireysel anlamda ise, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. 

 Mutlak Vücûd, kendisinde mevcûd olan özellikleri yukarılarda izah edilmeye çalışıldığı gibi belirginleştirmeye başladı. 

 Bu mertebede “nûr” özelliği ortaya çıkmaktadır.

 “Vücûd-u Mutlak”ın bu mertebede de kendinde bu-lunan (â’maiyyet, a’demiyyet, zûlmiyyet, ilmiyyet, rûhiyyat ve nûriyyet) özelliklerinin hepsi mevcuttur. 

 Bu mertebeye “Âlem-i melekût” (melekler âlemi) de denir. 

 Bu mertebe ikiye ayrılır: 

 Rahmâniyyet’e yakın olanına “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) Melikiyyet’e yakın olanına da “âlem-i misâl” (misâl âlemi) denir. 

 Ulûhiyyet mertebesinde, bütün varlıkların a’yânları yani hakikat ve kaynakları ilmi birer tasnif halinde iken ora-dan “Rahmâniyyet”e intikalleriyle birer “rûh”, yani hayat kaynaklarını kazandılar. 

 Böylece onların “ilim” ve “hayat” sıfatları meydana gelmiş oldu. 

 Buradan “nûr”a intikallerinde kendilerinde bulunan daha evvelce fark etmedikleri özellikleri aydınlanmaya başla-dığından bu mertebede kendi kimliklerini buldular ancak maddeye dönüşük olmadıklarından yine de parçalanmaz ay-rılmaz bir bütünlük halindeydiler. 

 Bu mertebeye hem “ervah” ve hem de “melekût” di-yebiliriz. 

 İşte bu “Rûbubiyyet” yani “terbiye eğitim” mertebesine intikal etmiş (ilmî, rûhî, nûrî) varlıklara Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/172. âyetinde;

َأَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا

 “elestü birabbiküm kâlû belâ şehidnâ” Meâlen “Ben sizin rabbiniz değil miyim” demiş ve buna kendilerini şahid tutmuştu; onlar da “evet şahidiz demişler-di” Bu ilâhi kelâm’da belirtilen husus şudur: 

 Hangi varlık nasıl bir program, yani “a’yân-ı sâbite” ile kurguları yapıldı ve hangi mânâlarını bir sonraki “ef’al” melikiyyet mertebesinde zuhura çıkaracaklar ise, onun sözü-nü bâtınlarından rablarına vermiş oldular. 

 Rûhların, “âlem-i ervah”taki bu sözlerin üzerine “ef’al âlemi”ne geldiklerinde yaptıkları işler “a’yân-ı sabite”leri üzere oldu ve olmakta da devam etmektedir. 

 Bu âyet-i kerime’nin değişik mertebelerden geniş izahları vardır, yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz. 

 “Rûh”un ve “Nûr”un mahiyetini, hakikatını anlama-mız için ne bir aracımız, ne de ilmimiz yeterli değildir. Ancak zuhur ve tecellilerinden, varlıklarını anlamaya çalışıyoruz. 

 Cenâb-ı Hak bunlar ve diğer hakikatler için ak-lımızı, fikrimizi, kalbimizi, gönlümüzü Nûruyla açsın. Amin. 

 Mevzuumuzu daha iyi anlayabilmemiz için Füsûs-ül Hikem’den birkaç cümle alalım.

 Nûr, zûlmetin zıddıdır. Zûlmet, kendi idrak olunma-dığı gibi kendisiyle de birşey idrak olunmaz. 

 “Hakiki nûr”, kendisi vasıtasıyle idrak olunan “nûr” dur fakat kendisi idrak olunamaz. Çünkü “hakiki nûr” nis-petler ve izafetlerden arınmış olması bakımından Hakk’ın zâ-tının aynıdır. 

 “Allah Teâlâ bizi ‘a’dem zûlmeti’nden ‘vücûd nûru’ na çıkardı, bir ‘nûr’ olduk.” Allah bütün mevcûdlarda açılmış olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûru” ismi verilir. 

 Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar itibariyle idrak olu-nur. Ancak bu idrak “nûr” ismi ile vaki olur ve “nûr” Allah’ın zât-i isimlerindendir. *[88]

 Biz yine “nûr” âlemindeki yolculuğumuza devam edelim.

 Peygamber (s.a.v.) Efendimize “Rabbini gördün mü?” diye sorulduğunda; “bir nûrdur ben o’nu nasıl göre-bilirim?” buyurmuştur. 

 Buradaki ifadeye bakarak Hz. Rasûlullah’ın Allah (c.c.) ı müşahade edemediği akla gelmesin, ancak “nûr” tecellisi ile bu gözlerle görülemeyeceğinin izahını yapmakta-dırlar. 

 Bu gözler güneşe bakamazken, mücerred “nûr”a nasıl bakabilirler?...

 Daha evvelce “zûlmet” bölümünde ifade etmeye çalıştığımız; “Allah Teâlâ halkı zûlmette yaratmış/halketmiştir. Sonra onun üzerine ‘nûr’undan serpmiş ‘zâhir’ olmuştur.” Hadis-i Şerifinin ikinci bölümünün zuhur mahalli de bu “nûr” mertebesidir. 

 Yine “zûlmet” bölümünde; “Allah’ın ‘nûr’dan ve ‘zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Şerifinde belirtilen “nûr”dan yetmiş bin perde de bu mertebeyi ifade etmektedir. 

 Zât-ı Mutlak, her tenezzül ettiği mertebe zâhiren açığa çıkıyor iken, aynı zamanda o mertebenin özellikleriyle de perdelenmiş olmaktadır.

 Yine bir hadis-i şerifte; “Ben Allah’tanım mü’minler benim nûrumdandır,” ifadesiyle de, bu mertebeye işaret edilmekte ve mü’minlerin aydınlanma kaynağını belirtmek-tedir.[89] “ İz- -T-B- ” 

70,000 zulmetten ve nurdan perde konusunda Nusret Babam r.a, 140,000 bin perde var derler, birini görmem ey erler. Diye bizlere bu perdeleri yırtmamız geretiğini ve Hakk’ı müşahade etmemizi tavsiye etmiştir.

----------------

وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ {فاطر/21} 

(35/21) “Velâ-zzillu velâ-lharûr(u)”

(35/21) Gölge ile sıcaklık bir olmaz. 

---------------- 

 Gölge serinlik verir, hararet ise terletir ve bunaltır. Gölge cemâl ve hareret-sıcaklık Hakk’ın celâl tecellileridir. Bilindiği gibi Medine’de latif ve yumuşak bir hava vardır (cemal tecelisi). Mekke’de ise sıcak ve yakıcı bir hava vardır (celâl tecellisi). Ramazan bayramında cemal tecellisi vardır. Kurb’an bayramı kanlı bıçaklıdır (cemal tecellisi) görüldüğü gibi bunlar bir olmaz. (Murat Derûni) İbrâhîm a.s. ateşe atıldığı zaman, (Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme) 

 21/69. “Dedik ki: Ey Ateş! İbrâhîm üzerine serin ve selâmet ol.” Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme yukarıdakilerden sonra gelen, gene Zât-î Âyetlerdendir. Yânî Cenâb-ı Hakk bizâtihî kendisi, “Dedik ki:” ifadesiyle bu hükmün sadece kendine ait olduğunu açık olarak belirtmektedir. 

 Esmâ’dan olan “Cebbâriyyet” in (azab-yakıcılık) zuhuru olan “ateş” yönüne, Ey Ateş! Diye Hakk tarafından, Zât-î bir hitap geldi. Bunun üzerine Esmâ kaynaklı olan “ateş” ne yapması lâzım geldiğini anlamak için Zât-î hitabın devamını dinlemeye başladı.

 “İbrâhîm üzerine” diye Kelâm-ı İlâhî devam edince, ateş anladı ki; burası husûsî bir makamdır. Çünkü eğer “İbrâhîm’in” üzerine deseydi sadece Hz. İbrâhîm’e tahsis edilmiş olacaktı. “İbrâhim” üzerine, denince bunun bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin daha başka zuhur mahallerinin de olabileceğini anlamış oldu. Çünkü gerçekten İbrâhîmiyyet “Halîl-hullet” dostluk mertebesidir ve seyr-ü sülûk ta yaşanacak bir metebedir. Gelecek Âyet-i Kerîmelerde onu göreceğiz.

 Hullet, “Esmâ-i İlâhiyye-Esmâül Hüsnâ” nın mânâları ile dokunmuş bir bütün kumaştır ki onu giyebilenlere aslı itibariyle varlıkta hiç bir şey zarar veremez, çünkü Hakk’ın koruması altındadır. 

 Evet ateş kendine gelen bu özel hitap ile yapacağı işin mahallini anladı ancak daha henüz ne yapacağını bilemiyordu, böylece hitab-ı İlâhiyye’nin sonunu beklemeğe başladı. Hitab-ı İlâhî de, “serin ve selâmet ol.” Diye iki husus ile devam etti. Bunun üzerine yanmakta olan genel ateş ne yapacağını bilerek, kendisine gelmekte olan “Aziz” misafirinin üzerine “cebbariyyet” yapmaması lâzım geldiğini anlayarak, Cebbâriyyet-i kendisi o mahalde kendinden kendi üstüne, yaparak o mahalden Cebbariyyet tecellîsini çevreye yaymak sûreti ile o Halîllik mahallinden kaldırmış oldu. “Serin” olması, aslı itibariyle “Nâr”ın “Nûr” dan meydana gelmesindendir. Nûr yoğunlaştıkça nâr’a dönüşür. İşte Nâr-ateş, aslî haline dönünce Nûr olur, işte orada ateşin sadece aslı olan Nûr’un yakmadan sadece aydınlığının ateş şeklinde görünmesinden başka bir şey kalmamıştı dışarıdan bakanlar ise onu kendi hissî ve beşerî kıyasları ile yanmakta olduğunu zannetmişlerdi. Tur dağında Musâ (a.s.) ma olan tecelli gibi. (Tahâ/20/10-11) Ayrıca sıcağın fizîki karşılığı da, “serinlik” ve bu serinliğin içinde ki, huzur ve rahatlıktır. 

 “ ve selâmet ol.” Bilindiği gibi (selâmet) “Selâm” Esmâsından kaynaklanmaktadır. “Selâm” Esmâsı’nın, “Rahmân” Esmâsı gibi geniş kapsamı vardır. her varlığa kendi mânâsı istikametinde selâmetini verir. İnsân varlığının ana isimlerinden biri de “Selâm” ismidir. Ayrıca İslâm da; Selâm ve selâmettir, bu yüzden Mü’min’lerin bir vasfıda karşılaştıklarında Selâm üzere mukabelede bulunmalarıdır. Ve Cennet ehline de Rabb’larından Selâmlar vardır. (Yâsîn/36/58) İşte bu yüzden ateşten istenilen ikinci husus, aslı itibariyle kendinde bulunan Selâmet-i İbrâhîm üzerinde uygulaması’dır. 

 Ateş kendinden istenen “serin ve selâmet üzere ol.” mayı yerine getirerek kendi aslî tabiatının dışına çıkarak Hakk’ın emrini yerine getirmiştir. 

 İşte seyrü sülûk yolunda olan bir sâlik de belirli aşamalardan geçerek “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesine ulaştığın da kendisinde meydana gelebilecek bu hadiseler ile değişik şekilde karşılaşabilir nefsinin ve çevresinin ateşine girebilir, o zaman yapacağı dua Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İbrâhîm hakkında belirttiği Kelâm-ı İlâhîsini tekrar etmek olacaktır. 

 (Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme) Ancak bu Kelâm-ı İlâhiyye yi virdeder-zikrederken nefsinden değil, kendi gerçek hakikatinden zikretmesi gerekecektir. İşte o zaman zikreden Hakk’ın kendisi olacağından, kişinin üzerinde oluşan nefsin ve cabbar’ın ateşi (serin ve selâmet olacaktır). Çünkü emir Hakk’ın olduğundan başka çaresi yoktur.[90] “ İz- -T-B- ”

---------

 Varlığın Hak'tan gölge (zıll) olması: "Her şey O’nun isimlerinin tecellîsidir."

 "Gölge, aslın (Hak) varlığını gösterir, fakat kendi başına bir hakikati yoktur."[91] 

 Kesret (çokluk) dünyasında nefsin yanışı: "Mâsivâya tutunan, ateşte yanar."

 "Harûr, nefsin Hak’tan uzaklığının ızdırabıdır."[92] 

 "Allah’ın zâtına yakînlık verdiği kullar, O’nun gölgesindedir."

 "Ârif, gölgede (zıll) değil, asılla (Hak) beraberdir; fakat bu hâl, avam için ‘gölge’ diye nitelenir." Nefsânî isteklerin yakıcılığı → "Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır." (Hadis)

 "Kul, Hak’tan uzaklaştıkça içi yanar; yaklaştıkça serinler."[93] 

----------------

وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاء وَلَا الْأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَن يَشَاء وَمَا أَنتَ بِمُسْمِعٍ مَّن فِي الْقُبُورِ {فاطر/22} 

(35/22) “Vemâ yestevî-l-ahyâu velâ-l-emvât(u) inna(A)llâhe yusmi’u men yeşâ(u) vemâ ente bimusmi’in men fî-lkubûr(i)”

(35/22) Ve hayy (diri) olanlar ve ölüler eşit olmaz. Muhakkak ki Allah, dilediğine işittirir. Ve sen, kabirlerde olanlara işittirici değilsin.” 

---------------- 

 Beden kabirlerinde manen ölü hükmünde yaşayanlara işittiremezsin. 

Zâhiren ise kabirlerde olanlar zâten işitseler dahi bu durum onlara bir fayda sağlamaz. Kabirlere girmiş olanlar bir bakıma işitip, duyuyorlar ancak cevap veremiyorlar.[94] 

 “ İz- -T-B- ”

"Allah dilediğine işittirir" ifadesi, ilham ve keşif yoluyla kalbe gelen ilahî bilgiye işaret eder. Bu işitmenin "hakikat ehli"ne mahsustur.[95] 

----------------

إِنْ أَنتَ إِلَّا نَذِيرٌ {فاطر/23} 

(35/23) “İn ente illâ nezîr(un)”

(35/23) Sen, ancak bir uyarıcısın. 

----------------

 Bu arada bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor Görüldüğü gibi burada Peygamber (s.a.v.) Efendimizin vasfından bahsediliyor. Genelde (nezir) kelimesi “korkutma” şekliyle ifade ediliyor ise de, rahmet Peygamberi olan Peygamberimize bu vasfı vermemiz pek uygun olmayacaktır, onun (ikaz- uyarıcı) kelimelerini kullanmamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum. “ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ {فاطر/24}

“İnnâ erselnâke bilhakki beşîran venezîrâ(an) ve-in min ummetin illâ halâ fîhâ nezîr(un)” Şüphesiz ki seni, bir müjdeci (Beşir) ve bir korkutucu olarak gönderdik. Ve hiçbir ümmet yoktur ki illâ içlerinde bir korkutucu gelip geçmiştir. (35/24)

----------------

 (İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezira)

 48/8. “şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müj-deci ve bir korkutucu olarak gönderdik.” Dikkat edilirse, birinci Âyetteki ifade burada da aynen belirtilmektedir. (İnnâ fetehnâleke) (İnnâ erselnâke) birinci Âyette “senin için açtık” derken, burada ise “seni gönderdik” ifadesi kullanılmaktadır ki, bu bölümde zât-î Âyetlerdendir, yine burasını da üç yönlü (1) Hakikat-i Muhammed-î, (2) Hazret-i Muhammed, (3) ve ümmet-i olan bizler itibariyle incelememiz yararlı olacaktır kanısındayım. 

 (1) Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda. 

 Daha evvelce de belirtildiği gibi Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) ve bunun müjdesini veren (mübeşşir) ve bu halden gaflette olan mahalleri de (nezir) uyarman için gönderdik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz. 

 (2)Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda. 

 “Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) ve bu hali müjdeleyici (mübeşşir) inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz. 

 (3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse! 

 Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) i ve (mübeşşir) müjdeleyicisi ancak, bu hal ve hakikatlere inanmadığın takdirde akibetinin ve pişmanlığının çok çetin olacağının (nezir) uyarı-ikaz-ı nı yapmaktadır şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” [96] “ İz- -T-B- ”

--------------

 Âyeti celilede, Zat mertebesinden risâlet mertebesine olan sesleniş vardır. Burada risâlet mertebesinin iki önemli vasfı Beşir-müjdelemek, nezir-uyarma, korkutma özelliği vurgulanmaktadır. Burada hemen dikkatinize sûre ve âyet numaralarını sunmak istiyoruz. 35 sûre numarası sağdan sola okunursa 53 (Terzi Baba) hakikati Muhammedi üzere şifre sayı çıkmaktadır. Bir başka yönden de bakar isek, 35-hicret ile birlikte varılan risâlet şehrinin sayısal ünvanıdır.

 Bu iki İlâhi vasıf, birbirinin zıddı gibi görünüyor ise de zıt lar değil, birbirinin mükabili ve delili gibidir. Burada nezir-korkutma, dinleyenleri ve uyanları ittikâ sahibi yapıp müttakilerden kılma, gaflete, benliğe düşmekten uyaran, İlâhi seyr yolundaki tuzaklar için sakındıran, şefkatli bir uyarıcı ma’nâsında düşünebiliriz.

 Kendilerinin bir sohbet meclisinde huzurunda bulunup nazarına mülâki olanlar, müjdelerken aynı zamanda sakındırdığını, yani hem Beşir, hem de nezir oluşuna şahitlik edebilmekteyiz.

 Burada bir miktar Beşir üzerinde durup, hem sayısal değerlerine, hem de harf manalarına bakacak olur isek….,

بشير2+300+10+200= 512. 51+2=53 (Terzi Baba), müjdeleyen, tebşir eden dir. 

 O, nun müjdeleri ruhlarımız için bir şifa kaynağıdır.

 Basireti ile görebilen gözlere, lâtif beldelerden gelen haberlerdir. Aşk yurdundan sunulan hazinelerdir. Kaynağı hiçbir zaman kurumayan, velâyet çeşmesinden akan kutsi ilimlerin müjdecisidir o Onun yolunda, onun lisanından, müjdelerin en güzeli ilim taliplilerine verilmektedir. Bazı ulemâ-i kiram zümer suresi 53. üncü âyetini enbüyük müjde (Beşir), ve ümitvar olmak, âyeti olarak beyan etmişlerdir.[97] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ {فاطر/25} 

(35/25) “Ve-in yukezzibûke fekad kezzebe-llezîne min kablihim câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti vebi-zzuburi vebilkitâbi-lmunîr(i)”

(35/25) (Ey Muhammed!) Eğer seni yalanlıyorlarsa bil ki, onlardan öncekiler de peygamberlerini yalanlamışlardı. Oysa peygamberleri onlara apaçık delilleri, sahifeleri ve aydınlatıcı kitabı getirmişlerdi. 

---------------

 Nuh, Ad ve Semud kavimleri de peygamberlerini yalanlamışlardı. (22/42) Her kavmin peygamber hazeratı onların mertebelerinden delil ve kûr’ân-ı kerimin ef’âl, esmâ, sıfât bölümlerini hakikat olarak getirmişlerdi. Her peygamber, kendi ümmetine hakikatin dilini onların idrak seviyesine göre anlattı"

 “Kitâbi-l munir” aydınlatıcı kitab, hakk’ın varlığını anlamak için kişinin iç âlemini aydınlatan vahyi bilgilerdir. 

 Yalanlama (tekzîb), sadece tarihsel bir olay değil, her devirde hakikate karşı kalplerin sertleşmesinin sembolüdür.[98] “ İz- -T-B- ” İnkârcılar, "enfüsî ayetleri" (kendi nefslerindeki ilahî işaretleri) okuyamayanlardır. Onlar, hakikati dışarıda ararken, aslında kendilerinde olanı göremeyenlerdir"[99]

----------------

ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ {فاطر/26} 

(35/26) “Summe ehaztu-llezîne keferû fekeyfe kâne nekîr(i)”

(35/26) Sonra ben inkâr edenleri yakaladım. Beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu! 

----------------

 Kişinin inkarı “keferu” örtmesi gizlemesi kendi vehimi varlığı ve hayali enaniyeti ile hakiki varlık olan hakkı örtüp gizlemeleridir. Ve inkar etmenin sonucu ise Rahmân sûresinde bu yalanlamanın nasıl olduğu anlatılmaktadır. (Murat Derûni)

---------

 yuğrafü’l mücrimune bisiymahüm feyu’hazü binnevasıy vel akdami “Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından tutulur.” (55/41) Yaşandığı sürece yapılan fiillerin tatbiki insanın iç ve dış dünyasında yansımaları olacaktır. Said, said olarak; şaki, şaki olarak sürdürdüğü hayat akışının sonunda bu fiillerinin muhasebesi yapılacaktır. 

 Ahirette mahşer günü, dünyada yapılan fiiller birer siluet ve varlıklar olarak karşımıza çıkacak, ayrıca kendi varlıklarımızın da görüntüsü değişecektir. Bilhassa yüz hatlarımız fiillerimiz istikametinde, o karakterde görünecektir. İşte bu belirgin görüntülerden, günahkarlar yüzlerinden hemen tanınacaktır.

 İnsan iki yönünden hareket alır. 

 Biri başından, aklından yani üst tarafından; diğeri ise ayaklarından, duygularından yani alt tarafındandır. 

 Bazı insanların aklı, duygularına hakim, yani üst mertebesi alt mertebelerine hakimdir. Bunların akibetleri “said”liktir. 

 Diğeri ise alt tarafı beşeriyeti, nefs-i emmaresi ve gafletinden dolayı, duyguları aklına hakimdir. Bunların akibetleri ise “şaki”liktir.

 İşte bunlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. Çünkü onları suça iten bu iki azalarıdır (ayakları ve şuursuz başları) Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor “Suçlular yüzleriyle tanınırlar da bu sebeple perçemleriyle ayaklarından tutulurlar. Daha Türkçesi yaka paça yakalanırlar.”[100] “ İz- -T-B- ”

---------------- 

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ {فاطر/27} 

(35/27) “Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen feahracnâ bihi semerâtin muhtelifen elvânuhâ vemine-lcibâli cudedun bîdun vehumrun muḣtelifun elvânuhâ veġarâbîbu sûd(un)”

(35/27) Görmüyor musun ki, Allah gökten yağmur yağdırdı. Biz onunla türlü türlü ürünler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı (birbirinden farklı) çeşitli renklerde yollar (katmanlar) var, simsiyah taşlar da var. 

----------------

 “Gök” gönül göğüdür. Bu yağmur rahmet tecellisi olarak, ilim ve hayatın beden toprağına inmesi ve hikmetle onu yeşertmesidir. Türlü türlü ürünler ise esmâ-i ilâhiyye ilminin çeşitliğidir. Nasıl ki “vahid” bir sayısı sonsuza kadar tekrarıdır. Bu ilminde aslı nefsi vahidedir. Yol ise tariktir. Dağ ise kişinin sırtı olan nefsidir. Çeşit çeşitli renkte yollar olması ise her nefis mertebesinin bu dağa çıkma için farklı yolları vardır. Kırmızı nefsi levvamenin yolunun rengi, beyaz ise nefsi mutmainnenin rengidir. Simsiyah taşlar olması nefsi mardiyeye işaret eder. Ve nefsin kıyameti ile saliki fenafillah mertebesine, beyaz yol ile uluhiyete (bekabillaha) ve kırmızı yol (aşk ile maşuka) Allah c.c. ile vuslata ulaşır. (Murat Derûni)

----------------

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ {فاطر/28} 

(35/28) “Vemine-nnâsi ve-ddevâbbi vel-en’âmi muhtelifun elvânuhu kezâlik(e) innemâ yahşa(A)llâhe min ‘ibâdihi-l’ulemâ(u) inna(A)llâhe ‘azîzun gafûr(un)”

(35/28) İnsanlardan, (yeryüzünde) hareket eden (diğer) canlılardan ve hayvanlardan yine böyle çeşitli renklerde olanlar vardır. Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. 

----------------

 Halkiyette insanlar nasıl çeşitlidir. Hayvanlarda çeşitlidir ve farklı renklidir. “Enfüs” iç âlemlerinde hangi nefsin tesirinde iseler onun tesiri altındadırlar. Nefsi emmarede olan, eti yenmiyen hayvanların rengindedir yani onun ahlakına bürünmüştür. Nefsi levvamede olan eti yenen hayvanların rengine yani ahlakına bürünmüş ve onu kötü ahlakı tesiri altındadır. 

 Ancak, bu çeşitlilik içinde gerçek ilim sahipleri (ârifler, âlimler) Allah’a karşı derin bir saygı (haşyet) duyarlar. Arifler “nefsini bilen rabbini bilir” ile önce nefislerini sonra rablerini ve oradanda rabb’ül erbab olan Allah c.c. arif olurlar ve derin bir saygı duyarlar. 

 Kim nefsi emmarenin vehim, hayal ve enaniyetinden vaz geçip. Hakikatinin, Hakk olduğunu idrak ederse Allah c.c. daha önceki varlık günahını bağışlar ve rahmet eder. (Murat Derûni)

---------

 Gerçek ilim, sadece naklî bilgi değil, kalbî bir idraktir (marifet).

 Allah’tan en çok korkanlar, O’nu en iyi tanıyanlardır (ârifler).[101]

----------------

إنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ {فاطر/29} 

(35/29) “İnne-llezîne yetlûne kitâba(A)llâhi ve ekâmû-ssalâte ve enfekû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten yercûne ticâraten len tebûr(a)”

 (35/29) Şüphesiz, Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden, gizlice ve açıktan Allah yolunda harcayanlar, asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler. 

----------------

 Arapça'da "yetlû" fiili, "tilavet etmek", yani "okumak" ve "takip etmek" anlamlarına gelir. Bu fiilin sadece metni sesli okumaktan ibaret olmadığını, aynı zamanda okunanın derinlemesine anlaşılması ve içselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Bu bağlamda, "yetlû" fiili, Kur’ân’ın sadece lafzını değil, aynı zamanda ruhunu ve manasını takip etmeyi ifade eder.​

 Kur’ân’ı tilavet etmek, sadece metni okumak değil, aynı zamanda onun öğretilerini hayatın her alanında uygulamak ve bu yolla içsel bir dönüşüm yaşamaktır. Bu süreçte, insanın nefsini terbiye etmesi ve ilahi hakikatlere ulaşması hedeflenir.

-----------------

Bu âlemlerde meydana gelen varlıkların ve insânın en önce yapacağı şey kendinin zuhura çıkmasına sebeb olan yü-ce rabb’ına karşı ihtiyaç ve acziyetlerini bilip ona yönelme-leridir.

Bu yönelmenin en güzel ifadesi de “kulluk – ibadet”;

ibadetin en güzeli de, “salât – namaz”;

onun diğer ismi de, “zikr”; 

ve neticesi mi’rac’tır, ki böylece asli âlemine “uruc” yükselmedir.

Allah’a ulaşmak için insânlara lâzım olan maddi manevi bilgiler yine Rabb’larından “vâhy-i ilâhi” peygamberleri vasıtasıyla onlara ulaştırılmıştır. 

Allah’ın (c.c.) insânlık âlemine en büyük lütuflarından biri de “vâhy”dir. Böylece cehilden ilme olan yolculuk meydana getirilmiş, bundan faydalananlar da ilâhi rahmete nail olmuşlardır.[102] “ İz- -T-B- ”

----------

Allah yolunda harcamak maddi olarak infak etme olduğu gibi burada kırkta bir olarak verilir. Bâtında ise kendi hayali varlığını hakk yolunda infak ederek Hakk’ta fani olmaktır. İrfan ehli kendisinde olan ilmin 40 ta 39 dakini dağıtırlar. Birini endilerine ayırırlar. “Bir” ise hakk’ın varlığından başka bir şey değildir. (Murat Derûni)

 "Hakikî tüccar, dünyayı âhirete satandır. Zira âhiret, ebedî sermayedir."[103] 

----------------

لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ {فاطر/30} 

(35/30) “Liyuveffiyehum ucûrahum veyezîdehum min fadlih(i) innehu gafûrun şekûr(un)”

(35/30) Allah, kendilerine mükâfatlarını tam olarak versin ve kendi lütfundan daha da artırsın diye (böyle yaparlar). Şüphesiz O, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir. 

----------------

 Bu işin mükafatı Hakk katındandır. Kitap okumanın mükafatı lütfu, varlığında “hamele-i Kûr’ân” “Kûr’ân-ı natık” konuşan Konuşan Kûr’ân mertebesine erişebilmektir.

 Hep kitab-ı haktır eşya sandığın, 

# Ol okur kim seyru evtan eylemiş

 1-    Dışarıdaki Kûr’ân-ı okuyabilen

 2-    Elindeki Kûr’ân-ı anlayan

 3-    Elif-lâm-mim-i idrak etmeye çalışan

 4-    Kendi hakikatlerini yaşamaya çalışan İnsân-ı Mübâreke, Kûr’ân-ı nâtık, konuşan Kûr’ân’dır.[104] “ İz- -T-B- ”

----------

 Namazı ikame etmenin, bina etmenin mükafatı ise miraçtır.

 "Namaz, mü’minin mi‘racıdır" hadisi gereğince, hakikî namaz mânevî yükseliştir.[105] 

 Kendinde olan irfaniyet ilmini dağıtmanın mükafatı ise Muhsinlerden olmaktır. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ إِنَّ اللَّهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ {فاطر/31} 

(35/31) “Vellezî evhaynâ ileyke mine-lkitâbi huve-lhakku musaddikan limâ beyne yedeyh(i) inna(A)llâhe bi’ibâdihi lehabîrun basîr(un)

(35/31) (Ey Muhammed!) Sana vahyettiğimiz kitap (Kur’an), kendinden öncekileri tasdik eden hak kitaptır. Şüphesiz Allah (kullarından) hakkıyla haberdardır. Onları hakkıyla görür. 

----------------

 Kûr’ân zattır, efendimiz s.a.v. den önce kitaplar ise Sıfât, esmâ ve ef’âl mertebesinden gelen vahyi sahifeler ve kitaplardır. Allah bunu hakk ismi ile tasdik etmektedir.

 "Vahiy", peygamberlere gelen ilahi bilgiler, âriflerin kalbine doğan ise ilhamdır da buna "keşf" denir. Allah “Abid”lerden habir ismi ile haberdar, basir ismi ile hakikati ile görücüdür. (Murat Derûni)

----------------

ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ {فاطر/32} 

(35/32) “Summe evrasnâ-lkitâbe-llezîne-stafeynâ min ‘ibâdinâ feminhum zâlimun linefsihi veminhum muktesidun veminhum sâbikun bilhayrâti bi-iżni(A)llâh(i) zâlike huve-lfadlu-lkebîr(u)”

(35/32) Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur. 

 ---------------- 

 Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim

 Bu tatlı su ve acı su, damar damardır. Halk edilmişler içinde kıyâmete kadar geçerlidir.

 İyilere tatlı sudan mîrâs vardır; mîrâs olan şey “evresnel kitâbe”dir.

 Bu beyt-i şerîfte Fâtır sûresinde olan su âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: 

 (Fâtır, 35/32) 

 "Ondan sonra kullarımızdan seçtiğimiz kimselere Kur’ân’ı verdik ki, bunlardan bir kısmı nefsine zâlim olan taklîtçilerdir; ve bir kısmı da, iyilik ile kötülük arasında ortada olanlardır; ve bir kısmı da hayırlar ile ileriye giden vâsıl olmuş olanlardır." Risâlet-penah Efendimiz bu sınıflar hakkında "Hepsi cennettedir" buyurmuşlardır. İşte iyilere mîrâs bu âyet-i kerîmede geçen üç sınıfın halleri ve ahlâkıdır.

 Eğer bakarsan tâliplerin niyâzı, peygamberlik cevherinden şu'leler oldu.

 Ya'ni eğer dikkatle bakarsan, Hak tâlibi olanların insân-ı kâmil arkasında koşup, onlara karşı niyâz etmesi ve yakarması ve ihtiyâc arz etmesi, peygamberlik cevherinden çıkan şu'lelerdir. Çünkü insân-ı kâmil ilimlerin vârisidir ve nebevî hallerdedir ve onlar “evresnel kitâbe” ya’ni "Kitâbı mîrâs verdik" (Fâtır, 35/32) âyet-i kerîmesi gereğince, Kur'an'ı mîrâs yemişlerdir. Beyt-i şerîfte geçen "peygamberlik cevheri"nden kasıt, insân-ı kâmildir. Tâliplerin niyâzlarının ortaya çıkmasına sebep o cevherlerdir. Bundan dolayı şu'leler bu cevherden çıkar.

 Şu'leler, cevherler ile dönücü olur; şu'le o taraf gider de cevher menba'ı olur.

 Ya'ni örneğin pırlanta karanlıkta parıldamaz; fakat bir şu'leye ma'ruz kalınca, her tarafı pırıl pırıl yanar. Bundan dolayı şu'leler bu cevher ile döner; ya'ni tâliplerin niyâz şu'leleri, insan-ı kâmil cevheriyle döner ve tâliplerin bu niyâz şu’leleri, kendi külleri ya’ni tümleri ve imamları olan insân-ı kâmiller vâsıtasıyla küllün küllü ya’ni bütünün bütünü olanlar, "hakîkat-ı muhamme-diyye"ye gider ki, bu hakîkat o küll ve imam olan her bir insân-ı kâmilin menşe'i ve menbaıdır.

 Pencerenin aydınlığı odanın etrâfına koşar; çünkü güneş bir burçtan bir burca gider.

 Bu beyt-i şerîfte "taayyünler âlemi" pencereye, "aydınlık" nebevî nûra, "odanın etrâfı" insân-ı kâmillerin kalbine ve bu şekilde "nebevî nûr" güneşe ve "ilâhî isimler ve sıfatlar" burçlara benzetilmiştir. 

 Ya'ni taayyünler âlemi, hükümleri ve eserleri açığa çıkması gereken ilâhî isimlerin ve sıfatların îcâblarına göre, nebevî nûr olan insân-ı kâmillerin kalbine akseder.[106]

 Senin sevincini götürür, sen ondan mutlusun. Ondan zulmü adâlet gibi kabûl edersin.

 İnsân-ı kâmil senin kalbinde tasarruf edip, nefsindeki sevinç ve şenliği giderir ve yerine acıma ve ağlama getirir; sen ise bu halden mutlu ve hoşnut olursun. Nitekim hakîkat ehli "Ağlama ile hoşnutluk, onun kıymetidir" derler. Ve onun nefse zulümden ibâret olan az yemek, az uyku, az söz ile olan emrini adâlet gibi kabûl edersin.

 İkinci mısra'daki "zulüm" ta'biriyle “fe minhüm zâlimun li nefsihi” (Fâtır, 35/32) ya’nî "Onlardan ba’zıları nefsine zâlimdir" âyet-i kerîmesine işâret buyururlar.

 Şimdi sâlikin, tenin kesâfetinden kurtulmak ve kendisinde rûhanî eserlerin ortaya çıkması için, insân-ı kâmilin emrettiği, nefse zulümden ibâret olan riyazât ve mücâhedeleri ve nefsânî hazlara karşı muhalefetlerini kendisine mahsûs adâlet olarak kabûl etmesi lâzımdır.

 Ey kimse, canını ten için yaktın; canı yaktın ve teni parlattın!

 Ey insân-ı kâmilin, nefse zulüm ile olan emrini kabûl etmeyen sâlik! Tenin hazlarını verdin ve cismin hazzı için canını yaktın ve harâb ettin; canını yakıp azâblandırdın ve tenini kuvvetlendirip parlak bir hâle getirdin. 

 Ben yandım; benden çer çöpe ateş vurmak için, bir kimse çakmak fitili ister mi?

 Ben nefs ehlinin aksine olarak nefsimi ilâhî aşk ateşinde yaktım ve rûhumu parlattım; çer çöp gibi olan nefsinin sıfatlarını yakmak için bir kimse çakmak fitili ve kav ister mi? Eğer isterse bana gelsin.

 Mâdemki bir çakmak fitili ateşi kabûl edici olur, çakmak fitilini al ki, ateş çekici olur.

 Ben, kav gibi oldum; kav çabuk ateş alır. Sen çabuk ateş alan bu çakmak fitilini al!

 Bu beyitlerde Cenâb-ı Pîr kendi nefislerinin ilâhî gaybî tecellîleri kolayca kabûl buyurduklarını ve sâlikleri feyzlendirdiklerini beyân ederler; ve aynı zamânda kendilerinin kav gibi olup Cenâb-ı Şems'den ilâhî aşk ateşini aldıklarına işâret ederler ve onların ansızın ortadan kaybolmalarına aşağıdaki beyt-i şerîfte tekrar teessüf buyururlar.[107]

----------------

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ {فاطر/33} 

(35/33) “Cennâtu ‘adnin yedhulûnehâ yuhallevne fîhâ min esâvira min zehebin velu/lu-â(en) ve libâsuhum fîhâ harîr(un)”

(35/33) Onlar, Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. 

---------------

 “Adn cennetleri ki onları, Rahmân, kullarına gıyaben vâadetti. Muhakkak ki o (adn cennetleri), O'nun vâadidir, yerine gelecektir.” (19/61) Bir kişi bir ustadan bir sanat öğrendiği zaman ve ustalaşıp meslek sahibi olduğu zaman “altın bilezik” sahibi oldu denir.

 Hakiki meslek tasavvuf mesleğinde ustalaşmak ve irfan ehlinden öğrendiği bu sanatın “altın bileziğini” koluna takmaktır. Daha bu zahiri âlemde bu bilezik ile süslenilir. (Murat Derûni)

 (55/22) yahrücü minhü­mel lü’lüü vel mercanü (55/22) “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.” 

---------------

 Bilindiği gibi denizden çıkan birçok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır. 

 Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.

 İnci istiridyelerin içinde oluşur. Abd denizinden çıkan “inci”, muhabbet ehlinin “göz yaşları”dır. 

 Mana âlemine (gönül âlemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır.

 Rab denizinden çıkan da “mercan”dır. “Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir. 

 Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi göz yaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü göz yaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.

 Cenab-ı Hakk diyor ki: 

 “Ey kulum sen gözyaşı döküyorsun, ben de varlığımı sana feda ediyorum, sana sırrımı açıyorum, gönlümü açıyorum, sana vahdet ilminden veriyorum.”[108] “ İz- -T-B- ” 

---------

 Efendi Babamın, Fakire yazmış olduğu latif elbise nasıl olur ve dikilir yazısını buraya alıyoruz. 

 "En güzel elbise en güzel kumaştan dikilir" değersiz bir kumaşı en üstat terzi dikse genede hiç bir işe yaramaz bir giyişte kırışır bozulur ve emekler boşa gider. Kumaş güzel olursa, usta ustalığını gerçek olarak o kumaş ile diktiği elbisede meydana getirir, giyende hoşlanır, rahat eder, görende zevk eder. Elbise dikilmek için seçilen kumaş bir bütün parça iken evvelâ birçok parçaya bölünür, sonra bu parçalar tekrar iğne ile yavaş, yavaş yerli yerince iğne ve iplik darbeleri ile tekrar bütünleştirilmeye çalışılır. 

 Bu dikilen yerler ateş gibi yanan ütünün altına girer, adeta yanacak hale gelinceye kadar, bir daha kabarmaması için ütünün altında ezilirde ezilir, zayıf kumaş bu işlemlere dayanamaz, ya erir ya yanar. Güzel kaliteli hakiki bir kumaş ancak bu işlemlere dayanabilir ve neticede o kumaş, bu sefer işlenmiş halde, gene bir bütün hale dönüşür, ancak parçalardan meydana gelen bu bütün kişiyle de bütünleşmiş, onun bir parçası veya âdeta, aynısı olmuş olur ve o elbiseyi giydiği zaman asaletli bir kimse olur. 

 Bu durum da giyen de, diken de, gören de, memnundur, ortaya ahenkli bir görüntü çıkmıştır. İşte bir kimsenin kumaşının dikiş tutması için gerçek hakiki bir kumaş olması lâzımdır. Bu işlemlere ancak kaliteli bir kumaş dayanabilir, diğerlerinden elbise yapılsa bile sağlıklı netice alınamaz. İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler. “ İz- -T-B- ”

 "Altın" Saf ilmi temsil eder (zâta ait bilgi, "ayn-ı yakîn").

 "Bilezik" ilmin daimî halkasıdır; tevhidin kemâlini simgeler.

 "İnci" Gizli sırlara işaret eder (Füsûs’ül-Hikem’de "dürretü’l-beyzâ" diye geçer). Her inci, bir ilâhî ismin tecellîsidir.

 Süslenme : "Tahallî" makamıdır (Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma).

 "Elbise" hakikatte varlığın Hakk’a bürünmesidir (Libâs-ı Takvâ).

 "ipek", ruhânî letâfeti ifade eder:

 "Dünya ipeği bükülür, âhiret ipeği ebedîdir." (Fütûhât-ı Mekkiyye)

 "Adn Cennetleri" = Vahdet makamıdır.

 "Cennet, senin O’nu gördüğün yerdir." 

 "Altın ve inci" = İlâhî isimlerle tahakkuk.

 "Mümin, Hakk’ın isimleriyle süslenir."

 "İpek elbise" = Fenâ fillah’tan sonraki bekā libâsı.

 "Örtünüz takvâ olsun." (A’raf 26) âyetiyle irtibatlıdır.[109]

----------------

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ {فاطر/34} 

 (35/34) “Ve kâlû-lhamdu li(A)llâhi-llezî ezhebe ‘annâ-lhazen(e) inne rabbenâ leġafûrun şekûr(un)”

(35/34) Şöyle derler: “Hamd, bizden hüznü gideren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.” 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Hamdın sekiz mertebesi vardır.

 Sekizinci mertebede ise Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, bu hakikatleri daha dünya da iken idrak etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir. 

 Hamd âlemlerin Rabb-ı olan Allah’a mahsustur. Diğer bir bakışla (Hâmd) üçtür. 

 Birinci yönüyle. Baktığımız da, gerçekten, gerçek hamd-ı kendisi yapar. Çünkü (Hâmid) “hamdedici” odur. Bu mertebe de hamdını kendinden kendine yapar çünkü halkıyyet hükmü bu mertebede yoktur, (Mahmud) da “Hamdedilen” kendisidir. (Hâmid ve Mahmud) kendisidir. 

 İkinci yönüyle. Baktığımız da, Hakk’tan halkadır. Yani Hakk’ın kulunu övmesidir. 

 Üçüncü yönüyle. Baktığımız da, halktan Hakk’adır. Yani kulun Hakk-ı övmesidir ki, beşer idrakiyle yapıldığında en zayıfı budur.[110] “ İz- -T-B- ” 

---------

 Rabbe-nâ ifadesi ile bizim rabbimiz ifadesi ile âyetin rububiyet mertebesinden olduğu anlaşılmaktadır. Şükür “hamd”ın ilk mertebesidir. Ahirette ise yukarıda aktarıldığı gibi “livail hamd” sancağı altında olmaktır. (Murat Derûni) 

---------- 

 En büyük hüzün, Hakk’ı unutmaktır."  

 "Şükreden, aslında kendi varlığının Hakk’a ait olduğunu itiraf eder."

 "Hüznün giderilmesi", fânî varlıktan kurtulup bekāya ermektir.

 "Gafûr" perdeleyen değil, hakikati açandır:

 Kulun kusurlarını örtmekle kalmaz, onları rahmete dönüştürür.

 "Gafûr" ismi, nefsin yokluğunda (fenâ) Hakk’ın varlığını gösterir.

 "Şekûr", şükrün asıl sahibinin Allah olduğunu bildirir:

 Kulun şükrü dahi O’nun lütfudur.

 "Şükür", Hakk’ı müşâhede etmenin ta kendisidir.

 Ârifin şükrü: "Bana şükretmeyi nasip eden Rabbime hamd olsun!" Ârifin dili ‘hamd’, kalbi ‘şükür’, hâli ise ‘teslimiyet’tir. Bunların hepsi O’ndandır."

 "Hakikî kurtuluş, hüznü de şükrü de Hakk’a vermektir."[111]

----------------

الَّذِي أَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِن فَضْلِهِ لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ {فاطر/35} 

(35/35) “Ellezî ehallenâ dâra-lmukâmeti min fadlihi lâ yemessunâ fîhâ nesabun velâ yemessunâ fîhâ luġûb(un)”

(35/35) “O, lütfuyla bizi kalınacak yurda yerleştirendir. Bize orada bir yorgunluk dokunmaz. Bize orada usanç da gelmez.” 

----------------

 İnsanın esmâlârı camii ve selâm esmâlarıdır. Gireceği yerde “dar’us selâm” selâm yurdudur. 

-----------------

 (10/25) “Va(A)llâhu yed’û ilâ dâri-sselâmi veyehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)”

 (10/25) Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir. 

----------------

 Esenlik yurdu bizler için İz-Efendi Babamız ve sohbetinin olduğu gönül dergâhıdır. Bu hakikat bu âyetin müşahadesi ile biismi has Selâm kitabında açıklanmıştır. 

 Yorgunluk bu dünya hayatındaki beden perdesi ile olan işlerden kaynaklanır. Usanç ise nefsin veya nefsi emmarenin hakikatten usanması ve zevk ve eğlenceye yönelmesidir. (Murat Derûni) 

---------

 "Yerleştirme" hakikatte "tecellî-i zâtî" ile Hakk’ın kulu kendine yakın kılmasıdır.

 "Ebedî yurt" fenâ fillah’tan sonraki "bekā billah" makamıdır.

 "Yorgunluk" kesret âlemindeki çaba ve ayrılık ıstırabıdır.

 Ârif, vahdeti müşâhede edince "yorgunluk" kalkar.

 "Usanç" tekrar eden dünyevî işlerin monotonluğudur.

 Hakk’ın cemâli karşısında usanç olmaz, çünkü O’nun tecellîleri sonsuz çeşitliliktedir.

 "Sûretler değişir, hakikat birdir." (Füsûs’ül-Hikem)

 "Yurt" "istikrâr-ı kalb" (gönlün Hakk’a yerleşmesi) demektir.

 "Cennetin aslı mârifetullahtır"

 "Ârifin uykusu dahi ibadettir, çünkü her hâli Hakk iledir." 

 "Ârif için dünya da âhiret de ‘O’dur’. Lâkin âhiret, bu sırrın açığa çıktığı yerdir." (Füsûs’ül-Hikem)

 "Mükâfat, Hakk’ın zâtına yakînlıktır; gerisi teferruattır."[112]

----------------

وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ لَا يُقْضَى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُم مِّنْ عَذَابِهَا كَذَلِكَ نَجْزِي كُلَّ كَفُورٍ {فاطر/36} 

(35/36) “Velekad be’asnâ fî kulli ummetin rasûlen eni-’budû(A)llâhe vectenibû-ttâgût(e) feminhum men heda(A)llâhu veminhum men hakkat ‘aleyhi-ddalâle(tu) fesîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukezzibîn(e)”

(35/36) İnkâr edenler için ise cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler. Kendilerinden cehennem azabı da hafifletilmez. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız. 

----------------

 Hakikatini unutan nefs hakkı unutması sebebiyle gaflet ateşi içindedirler. Nefis “ene” benlik davasında olduğundan ölümü tadıcıdır, sonuç itibari ile forum değiştirir ve ateş ve cehenneme uygun elbise giyer. Ve bu bir daha öldürülmez. (Murat Derûni) Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehnneme ayrılıp gelince, ölüm (mefhumuna bir koç suretinde vücud verilerek) getirilir. Tâ cennetle cehennem arasında yatırılır. Sonra kesilir.

 "Hafifletilmeme" nefsin tevhidi idrak edemeyişinin sürekliliğidir.

 Kâfir "Hakk’ı tanımayan" değil, "kendi varlığını mutlak sanan"dır.

 "Cehennem ehli, aslında kendi benliklerinin azabını çeker." (Füsûs’ül-Hikem)

 "Cehennem ateşi", nefsin Hakk’a perde oluşunun sonucudur.

 "Nankörlük", varlığın Hakk’a ait olduğunu inkârdır.

 "Ârifin cehennemi bir anlık gafletidir, câhilinki ise ebedî hüsran." (Fütûhât-ı Mekkiyye)[113]

----------------

وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ {فاطر/37} 

(35/37) “Vehum yastarihûne fîhâ rabbenâ ahricnâ na’mel sâlihan gayra-llezî kunnâ na’mel(u) eve lem nu’ammirkum mâ yetezekkeru fîhi men tezekkera vecâekumu-nnezîr(u) feżûkû femâ lizzâlimîne min nasîr(in)”

(35/37) Onlar cehennemde, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim” diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” 

----------------

 Ayet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “Rabbena” ifadesi 34. Âyette de geçmişti. Orada bu âyet cennetlikler hakkında idi. Burada da cehhennemliler hakkında aynı ifade kullanılmıştır. Rububiyet mertebesininin iki yönü vardır. Hadi veya mudill zuhurları ve karşılıklı olan cemâl ve celâl esmalarıdır. Burada yönelim “Aziz” “Cabbar” ve “Mütekebbir” esmâlarınadır. 

 “Salih amel” programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameldi. Nefsi emmarelerin Hakk’ı perdelemesi ile dünya hayatında kendilerine verilen süreleri ameli gayri salih olarak nefisleri istikametinde “mudil” yönünde kullanmışlardı. 

 Tekrardan kendilerinin istediği zaman konusunda size yeterli zaman verildi. Siz en kıymetli zaman olan sermayenizi Hakk’tan gayri işlere harcadınız ve uyarıcılardan öğüt alacağınız zamanınızda vardı. Ve rabbi kendisi ile birlikte onuda cehenneme soktuğu için azarlayıp, öyle ise Hakk’tan ayrı kalmanın azabını ve ızdırabını tadın der. Onlar kendi nefislerini zulmette, karanlıkta ve nefsi emmare ateşi ile perdeledileri için hiçbir yardımcıları yoktur. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّ اللَّهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ {فاطر/38} 

(35/38) “İnna(A)llâhe ‘âlimu gaybi-ssemâvâti vel-ard(i) innehu ‘alîmun bizâti-ssudûr(i)”

(35/38) Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir. 

----------------

 Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler; (Bakara Sûresi 2/3) Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklarla yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat varlığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır. Biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz, yani bu âlemin sadece mad-deden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi ol-duğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediğimiz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur.[114] “ İz- -T-B- ” Âyetlerde görüldüğü gibi hem âlemin ve hemde bizlerin “gaybı” bâtın âlemi mevcuttur. Âyetin ilk bölümünde Allah c.c. gök ve yerin gaybını bilmesi aklı küll ve nefsi küll Allah (Uluhiyet) hakikatlerinden kaynaklıdır. Ve Ahadiyet-i zatiyyenin hüviyeti ve eniyyetinden tecelli etmiştir.

 Buradan da âyetin ikinci bölümünde birimsel varlık olan insanın “sudur” sadır, gönlü, geçerek “İnne-hu” Hakikaten bunun “derûnunu” özünü “Hu” bilir diyerek kendi gaybı olan bâtındaki zâti ismi ile bildiğini Cenâb-ı Hakk ifade etmektedir. (Murat Derûni)

----------------

هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ فِي الْأَرْضِ فَمَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ إِلَّا مَقْتًا وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ إِلَّا خَسَارًا {فاطر/39} 

(35/39) “Huve-llezî ce’alekum halâ-ife fî-l-ard(i) femen kefera fe’aleyhi kufruh(u) velâ yezîdu-lkâfirîne kufruhum ‘inde rabbihim illâ maktâ(en) velâ yezîdu-lkâfirîne kufruhum illâ ḣasârâ(n)”

(35/39) O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Artık kim inkâr ederse inkârı kendi aleyhinedir. İnkârcıların inkârı, Rableri katında ancak uğrayacakları gazabı artırır. İnkârcıların inkârı, ancak ziyanlarını arttırır. 

----------------

 Kur’ân-ı Kerîm’de hilâfet kelimesi bulunmaz, halife kelimesi de terim anlamıyla geçmez. Ancak halife, halâif ve hulefâ kelimeleri kullanılarak, insanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu sıklıkla tekrarlanır (Bakara 2/30; En‘âm 6/165; Yûnus 10/73; Neml 27/62; Fâtır 35/39; Sâd 38/26). Bazı âyetlerde halifenin sözlük anlamı çerçevesinde, bir kısım kavimlerin kendilerinden öncekilerin yerine getirilip yeryüzünde söz sahibi kılındığına işaret edilir (A‘râf 7/69, 74; Yûnus 10/14). Bu âyetlerin içeriğinden insanın hak ve adaleti gerçekleştirmek, yararlı ve iyi işler yapmak üzere ağır bir sorumluluk yüklenerek, bir bakıma Allah’ın güvenine de mazhar olarak yeryüzüne gönderildiği anlaşılmaktadır. İnsanın yeryüzünde en şerefli varlık sayılması da bununla ilgilidir.[115] 

 “Huve-llezî ce’alekum halâ-ife fî-l-ard” yeryüzünde halife olmak kişinin kendi varlığında halife kılan “Hüve’nin hüvesi” olarak ona hakk’ın kimliği sahibi olarak ayna olmasıdır. (Murat Derûni) 

 "Kişi neyi inkâr ederse, hakikatte onunla perdelenir. İnkâr, aynı zamanda bir çeşit şirktir; çünkü Hakk’ın tecellisini görmemektir."[116]

 Halvetiye Uşşakiye, Terzi Baba kolunda halife ve hilafet nedir bakacak olursak. 

 H İ L Â F E T ve M E R T E B E L E R İ

Tarîkât-ı Âliyyenin “Terzi Baba” kolunda hilâfet mevzuuna bakışın ne olduğunu, Peygamberimiz (s.a.v.) den beri süre gelen bu ilâhi seyrin bizim Hak yolumuzda nasıl oluştuğunu da açıklamak istiyorum.

Bu meseleyi kâleme almadan önce bir ziyaret vesilesiyle “huzur-u dergâhında” bulunup sohbet edebilme imkânı bulabildiğim “Terzi Ba-bam”dan hilâfet konuları hakkında izahat ve fikir taleb etmiştim. Kendileri de acizane fakiyre bu konuda geniş beyanlarda bulundular. Hatta o ana kadar gizleyip açıklamadığı bazı meseleleri de açıklamış oldular. Ancak öncelikli olarak konumuzu baştan ele aldığımızda, “Halife” ve “hilâfet”e açıklık getirmeğe çalışalım. 

“Halife” sözlükte, “arkada olmak, birinin arkasından gelmek, yerine geçmek,” anlamlarına gelen “half” kökünden türetilmiştir. 

Bir başka açıdan baktığımızda Efendisi adına irşad faaliyetinde bulunan ve ölümünden sonra O’nun yerine geçen kimsedir. Buna İnsân-ı Kâmil anlamında kullanılan tasavvuf terimi de diyebiliriz. 

Bir kimsenin diğer bir zâtın yerini tutmasına da hilâfet denmiştir. 

Hilâfet, قُلْ “kul” hitabının mazharı olabilmektir. Halife sözcüğünün biri siyasette, diğeri de tasavvufta olmak üzere başlıca iki alanda kullanıldığını görüyoruz. Âyet ve hadislere göz attığımızda da Hz. Âdem ve soyuna halife denmiştir. 

 Halife ve hilâfet bir tasavvuf kavramı olarak İnsân-ı Kâmil fikrinin gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır. 

Bazı âyetlerde ise şöyle beyan edilir.

Bakara 2/30. âyetinde;

إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً

inniy ca’ılün fiyl ardı haliyfe “kesin ben yeryüzünde halife ca’l edeceğim (halkedeceğim)” Enam 6/165. âyetinde

ذى جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِعوَهُوَ ال

ve hüvelleziy ce’aleküm halaifel ardı “ve sizi yeryüzünün halifeleri ca’l eden (kılan) ...” Sad 38/26. âyetinde

إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِعاسِ بِالْحَقِّ يَا دَاوُدُ إِنْعفَاحْكُمْ بَيْنَ الدِّ

ya davudü in­na ce’alnake haliyfeten fiy’l ardı fah­küm beyne’n nasi bi’l hakkı “ya Davud kesin biz yeryüzünde seni biz halife ca’l ettik (kıl-dık) 

O hâlde hakk ile insânlar arasında hükmet...” Şahabeddin Es-Sührûverdi de, “ilâhi nefsin Allah’ın yeryüzün-deki halifesi olduğunu,” söyler.

Allahın halifesi dendiği zaman ise, isim ve sıfâtlarıyla kendisinde en mükemmel biçimde tecelli ettiği İnsân-ı Kâmil akla gelmektedir. 

Öte yandan insân fiilini, işini, varlığını Allah’ın himayesine havale ettiği için Allah da “İnsân”ın halifesidir. 

Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) bir sefere çıkarken “Allahım, yolda sahibim, ailem de halifem sensin,” diye dua etmişlerdir.

İbn’ül Arabi’ye göre; “Allahın yeryüzündeki halifesi peygamberlerdir. Peygamberler O’nun hükümlerini O’nun adına insânlar arasında uygularlar. 

Hz. Muhammedden sonraki halifeler de Allah’ın değil, Rasû-lünun halifeleridir.” (Fusûs s.162) Terzi Baba’nın ilâhiyat mektebinde bu meselelere nasıl bakılıyor?... hilâfet sistemi nasıl işliyor?... 

Kendisinden sohbet esnasında edindiğim bilgi ve fikirleri de beyan etmek istiyorum. 

“Halife kendi önünde bulunanın arkasında olandır. Âdem (a.s.) halifedir. Çocukları da O’nun halifeleridir. Ayrıca bu pey-gamber de, kendi mertebesinde hakkın halifesidir. Bu peygam-ber ayrıca Kelime-i Tevhidin ve Kelime-i Risâletin bulunduğu mertebesi itibarıyla halifesidir.” Halifeyi tanımlarken, “kendi önünde bulunanın arkasında olandır,” demiştik. 

İnsân Allah’ın halifesi olduğundan, Allah (c.c.) tek sûrette görünen olmadığından, kendisi asil olmakla birlikte, görünen olmadığından bâtında kalmaktadır. O zaman da halifenin önünde kimse olmadığından asıl olmuş olmakta ve asaleten de halife olmaktadır (yerinde kaimdir). 

Böyle olunca da Kul = Halife = → Zahir ←→ Allah (c.c.) = → Bâtın’dır. 

Ancak burası çok hassastır. O kişi hiç bir zaman haddini aşmaması gerekir ki zâten gerçek halife de haddini aşmaz. 

Halife gerçek mânâda kullanıldığında görünmeyenin görüneni olur.

Halife ve hilâfet hususunda şunu da söylememiz mümkündür.

Ahad’a bir taayyün (mim) i ilâvesiyle Ahmed yani bu âlemler oluşmuştu. Burada Ahmed’in aldığı diğer bir isim de “Halife”dir. 

Önceki bilgilerimizi tazeleyerek sayılar ile baktığımızda;

Ahad’a 13’e bir (mim) 40 ilâvesiyle Ahmed 53 oluşmuş idi. 

Böylece “Ahmed” → “Ahad”ın; 

(53) de → (13) ün halifesi durumundadır. 

53 görünen (zahir); 13 de bâtın’dır.

Hulefa-i Râşidiynin sonuncusu Hz. Ali Efendimizden gelen kendi yolumuzdaki hilâfet sistemimizi yine efendibabamdan öğrendiğim beyanlar istikametinde açıklamaya çalışayım.

Bizim yolumuzda hilâfet sistemi dört (4) yönlüdür. 

Bunlardan birincisi, “Hilâfet-i Şahsiye”dir. 

Derslerini bitiren herkese verilen “hilâfet-i şahsiye” ile kendi varlığının halifesi olma, kendini yönetecek duruma gelme, Âdemiyet mertebesi itibarıyla kendinde bulma ve yaşama hâlidir. 

Seyr-i sülûk derslerini bitirince oluşan bu halifelikte, kişi insânlığını anlar ve idrak eder, kendi kendini idare eder duruma gelir, kendi beden mülküne konmuş olurlar. İlk bilinmesi lâzım gelen hilâfet budur. 

Bu hilâfete ulaşamayan kimse kendini yönetemediğinden nefisleri tarafından yönetilmiş olurlar. İnsânın amir olarak başkasına sözü geçse de kendi nefsinin memuru sayıldığından nefsine söz geçiremez.

İkincisi “Rehber Halife”dir. Terzi Babamın bulunduğu yerde yaşa-yan ve çevrelerine fayda sağlayan kimselerdir. Kendisine özel olarak yardımda bulunan bu kimseler yeni gelenlere kendisinin işinin kolaylaşması için yol gösteren ve fayda sağlayanlardır.

Üçüncüsü “Vekil Halifelik” ise, Hazretimizin bulunduğu yerden başka yerlerde ikamet eden tekmil tarîk etmiş seyri sülûkunu tamam-lamış halife-i şahsiyye ünvanını alan kabiliyetli kişilerin arasından seçilip görevlendirilenlerdir.

Bunlar bulundukları yerlerde Hazretimize vekâleten, kendilerine asa-leten görev yapan kardeşlerimizdir. Bunların belirli selâhiyetleri vardır. Kendi başlarına halledemeyecekleri mesele olursa istişare yapıp mese-leleri çözerler ve yolun devamını sağlarlar.

Dördüncüsü ise Mutlak Halife “Hilâfet-i Asliye”dir. 

Efendi Hazretlerimizin irtihâlinden evvel merkezde kendi yerine tayin ettiği “halifesi veya halifeleridir”. 

Bunlar görevi alırlar, kendi başlarına asıl halife olarak üstadın halifesi, kendinin de asılı olarak görevlerini sürdürürler. 

Onlara da aynı sistem içerisinde kendinden sonrakilere aldıkları emaneti (hilâfeti) aktarırlar. Böylece tevhid ilmi ve Muhabbetullah gö-nüllerden gönüllere seyran ederek yolculuğuna devam eder.

Burada yeri gelmişken şu hususları da belirtmek istiyoruz. 

Üçüncü hilâfette (vekil hilâfet) olanlar;

- dilerlerse, bağlı oldukları makam göçtükten sonra kendi başlarına asaleten hükmüyle görev yaparlar; 

- dilerlerse, dördüncü sırada bulunan Halife-i asliye’ye bağlanırlar.

Az önce sıralamasını verdiğimiz hilâfet mertebelerinden başka diğer bir husus ise; derslerini bitirememekle birlikte belirli bir yerlere gelmiş, Hazretimizin bulunduğu yerin dışında ikamet eden kimseleri de bulun-dukları yerlerde fayda sağlaması bakımından görevliler hükmüyle kendilerine görev verdiği kimselerdir. 

Birçok yerde bu kardeşlerimizden vardır.

Terzi Baba yolundaki hilâfet sistemi ana hatlarıyla belirtiğimiz bu özelliklerden oluşmaktadır.

Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir hususu da ifade edelim. 

Terzi Baba yolunda, “Gerçek halife” olmanın ilk şartı, “Kişinin gönlünden mutlaka rabbani hakikatleri alması gerekmektedir.” Kişi gönlüne danışıp oradaki ilhamı alabilmelidir. Rabbani bilgilere ulaşamayan, bilgiyi, nefsinden ve vehminden alır ki bu da hatalara sebep olan yanlış bir yoldur.[117] “ İz- -T-B- ”

------------------

 "Halîfe, Hakk’ın sıfatlarıyla tahakkuk edendir. İnsan, Allah’ın ‘Rahmân’, ‘Alîm’, ‘Kadîr’ gibi isimlerinin tecellîgâhıdır. Bu sebeple, hilâfet kemâlâtı ancak mârifetullah ile tamam olur."[118] 

----------------

قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّنْهُ بَلْ إِن يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُم بَعْضًا إِلَّا غُرُورًا {فاطر/40} 

(35/40) “Kul eraeytum şurakâekumu-llezîne ted’ûne min dûni(A)llâhi erûnî mâzâ halekû mine-l-ardi em lehum şirkun fî-ssemâvâti em âteynâhum kitâben fehum ‘alâ beyyinetin minh(u) bel in ya’idu-zzâlimûne ba’duhum ba’dan illâ gurûrâ(n)”

(35/40) De ki: “Allah’ı bırakıp da taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, onlar yerden ne halk etmişlerdir?” Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Yoksa kendilerine bir kitap verdik de, o kitaptan, açık bir delile mi sahip bulunuyorlar? Hayır, zalimler birbirlerine aldatmadan başka hiçbir şey vaad etmezler. 

----------------

 “Şuraka” ortak koştuklarınız, şirk Hakk’ın varlığında kesret çokluk görmektir. Müşrik, "kendi hevâsını ilâhlaştırarak" (Furkan 25/43) aslında kendi eserine tapar.

 “Eraeytum” gördünüz mü? İfadesi çok manidardır. Ortak koşanlara sorulduğu gibi, okuyan içinde bu soru muhataplığı vardır. Ortak koşanların taptıklarını gördünüz mü? Veya nefsi emmare ile ortak koştuklarını görmekte misin? Efendimiz s.a.v. ümmetimin gizli şirkinden korkarım dediği gibi kendini yokla bakalım, bâtınında, gönlünde benden başka nelere ehemmiyet veriyorsun?

 “Erûnî” Bana gösterin ifadesi ile Cenâb-ı Hakk bu ortakları bana gösterin ile madem bu hayali putları gördünüz? O zaman banada gösterin ve ispat edin diyerek müşahadeli delil istemektedir.

 Bunlar yerden ne halk etmişler. Bunların fikirleri vehimi olduğu için bu fikirlerin aslı yoktur ve müşahade sahasından somut bir şey meydana getiremezler. 

 “Gök” Âlemin göğü zatı olduğu gibi gönül göğüdür. Ahadiyet mertebesi manasal zâti teklitir. Ne bölünür, ne bir sayısı gibi tekrarı vardır. Onun için onun içine başka bir şeyin ortak, dahil olması düşünülemez. “Gönle” de hakikatte sığan Allah c.c. dir. Onun haricindekiler nefsin hevası ve hayalidir, aslı yoktur.

 Nefsi emmaresinin cahili olan bu kişiler ellerinde Hakk’tan verilen vahyi ve ilhami bilgiler olmadığı halde birbirlerini aldatma sistemini yürütme ve vaad etmektedirler. (Murat Derûni) 

----------------

إِنَّ اللَّهَ يُمْسِكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ أَن تَزُولَا وَلَئِن زَالَتَا إِنْ أَمْسَكَهُمَا مِنْ أَحَدٍ مِّن بَعْدِهِ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا {فاطر/41}

 (35/41) “İnna(A)llâhe yumsiku-ssemâvâti vel-arda en tezûlâ vele-in zâletâ in emsekehumâ min ehadin min ba’dih(i) innehu kâne halîmen ġafûrâ(n)”

(35/41) Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye (kurduğu düzende) tutuyor. Andolsun, eğer onlar (yörüngelerinden sapıp) yok olur giderlerse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır. 

----------------

 “Kıyam bi-Nefsihi” Cenâb-ı Hakk’ın zâti sıfatlarındandır. Hakk’ın varlığı nefsinin kıyamı ile âyakta durmakadır. Ve sisitemi içinde bulunan Güneş, Ay, Yıldızlar ve Gezegenleri bir sitem içinde tutmaktadır. 

 Bizlerin gönül göğüde bir sistem dahilindedir. Bunun ilâhi sisteme entegre edilmesi için “kıyam bi nefsihi” nefsin kıyametinin koparılıp fenâ ve beka ya erilmesi gerekir.

 Güneş; ilahi benlik, Ay; İzafi benlik ve Yıldız; Nefsi benliğin remzidir.

 "Göklerin ve yerin ayakta durması, Hak Teâlâ’nın ‘Hayy’ (diri) ve ‘Kayyûm’ isimlerinin tecellisiyledir. Eğer O, bir an bile bu tecelliyi kesse, kâinat ‘adem’ denizine düşer. Lakin O’nun rahmeti, bu imkânsızlığı bir lütuf olarak önler."[119] 

----------------

وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِن جَاءهُمْ نَذِيرٌ لَّيَكُونُنَّ أَهْدَى مِنْ إِحْدَى الْأُمَمِ فَلَمَّا جَاءهُمْ نَذِيرٌ مَّا زَادَهُمْ إِلَّا نُفُورًا {فاطر/42}

(35/42) “Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim le-in câehum nezîrun leyekûnunne ehdâ min ihdâ-l-umem(i) felemmâ câehum nezîrun mâ zâdehum illâ nufûrâ(n)”

(35/42) Müşrikler, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerden herhangi birinden daha çok doğru yol üzere olacaklarına dair Allah adını anarak en güçlü yeminlerini etmişlerdi. Fakat onlara bir uyarıcı gelince, bu ancak onların nefretlerini artırdı. 

----------------

 Müşriklerin Allah adına yemin etmeleri kendi nefislerini haklı çıkarma çabası ve davasıdır. 

"Ümmetlerden daha çok hidayette olacağız" derken, aslında "kendi sınırlı akıllarını mutlak doğru zannetme" tuzağına düşmüşlerdir. 

 "İnsan, nefsinin hevâsını ilâh edinirse, artık onun için hidayet zorlaşır."[120] 

----------------

اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا سُنَّتَ الْأَوَّلِينَ فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا {فاطر/43} 

(35/43) “İstikbâran fî-l-ardi vemekra-sseyyi-/(i) velâ yahîku-lmekru-sseyyi-u illâ bi-ehlih(i) fehel yenzurûne illâ sunnete-l-evvelîn(e) felen tecide lisunneti(A)llâhi tebdîlâ(en) velen tecide lisunneti(A)llâhi tahvîlâ(n)”

(35/43) Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın. 

----------------

 Bu âyeti kerimeyi anlamak için Fusûs’ül Hikemden Âdem-i hikmeti okumak faydalı olacaktır.

 KELİME-İ ÂDEMİYYEDE MÜNDEMİC

”HİKMET-İ İLÂHİYYE” NİN BEYANINDA OLAN FASTIR

Şeyh-i Ekber (r.a.) Efendimiz min-indillâh müeyyed ve şeriat-i mutahhara-i muhammediyye ile mukayyed bulunduğu halde, isr-i pâk-i peygamberiye iktifaen lisan-ı edeple min-indillah müeyyet olan ve başkalarını da te’yid eden ve şer-i Muhammedî-i mutahhar ile mukayyed başkalarını da takyid eyleyen kulların zümresinden olmaklığı Allahü zül-Celâl hazretlerinden reca eder. Ve bu neş’eti dünyeviyyede (s.a.v.) Efendimiz’in ümmetinden olup bil cümle ahvâlde ona tâbi’ olduğu gibi, berâzih-ı uhreviye ve merâtib-i ilâhiyyede o Hazret’in havâssı zümresinde mahşur olmasını ümid ettiğini beyan buyurur. 

-------------------

Yani Âdem kelimesinin içerisinde bulunan Hikmet-i İlâhiye yani Âdem isminin hakikati, Hikmet-i İlahiye imiş. Her peygambere bir hikmet ayırmış yahut o peygamberin hikmetini ortaya getirmiş, Hz Rasulullahın bildirmesiyle Âdem (as) ın hakikati de hikmet-i İlahiyedir. 

Yani İlâhi hikmettir. Âdem (a.s.) ın varlığının özeti Şeyh Ekber (r.a.) efendimiz Allah’ın indinden şeriat-ı mutahhara-i Muhammediye ile mukayyed bulunduğu halde isr-i/yol, pak-ı peygamberiye iktifaen lisan-ı edeple min indillah müeyyed olan başkalarını da teyid eden şer-i Muhammedi mutahhar ile mukayyed olup başkalarını da takyid eyleyen kulların zümresinden olmaklığı Allahu Zül Celal Hz lerinden rica eder. Ve bu neşet-i dünyeviyede (s.a.v.) efendimizin ümmetinden olup bil cümle ahvalde ona tabi olduğu gibi berazihi uhreviye ilâhi berzah ve meratib-i ilahiyede o hazretin havası zümresinde mahşur/haşr edilmiş, olmasını ümit ettiğini beyan buyuruyor. Yani Hz Rasulullah’ın zümresinde mahşere çıkmasını ümit ettiğini beyan ediyor. Yani böyle bir kitap getirdim Hz Rasulullah’ın dışında her hangi bir önderim yoktur ona tabiyim diye kendi halini ortaya getiriyor ondan ricada bulunuyor. 

İmdi mertebe-i Ahadiyetten hakikat-ı Muhammediye vasıtasıyla Hakk-ı malikin abd-ı mahzı olan cenab-ı Şeyh-i Ekber efendimizin kalbi pakine bu Fusus-ul hikemden en evvel ilka ve vahy olunan şey kelime-i Âdem’iyede mündemiç hikmet-i İlahiyenin beyanında olan fastır. Hikmet-i İlahiyenin kelime-i Âdemiyeye tahsis buyurulmasındaki sebep budur ki ilahiyet bil cümle Âdem isminin hakikati hikmet-i İlahiyedir. Her peygambere bir hikmet verilmiş, Âdem (as) hakikati de hikmet-i ilahiyedir. Âdem (as) ın varlığının özeti ilahi hikmettir. Ahadiyet mertebesinden hakikat-i Muhammediye vasıtası ile Hakkı malikin abd-ı mahzı olan Şeyh Ekber efendimizin kalbine bu Fusus-ül Hikem’den en evvel ilka ve vahy olunan şey kelime-i Âdemin içinde olan hikmet-i ilâhiyenin beyanında olan fastır.

İlahi hikmetlerin kelime-i Âdemiyeye tahsis buyurulmasındaki sebeb budur ki İlâhiyet bilcümle Hakkın esma ve sıfatının cami olan bir mertebesinin ismidir. Ve Âdem kemâlât âleminin anahtarıdır. Eğer Âdem olmasa idi Ulûhiyet mertebesinin cami olduğu Esma ve Sıfat kemaliyle zahir olmazdı. Diğer varlıklarda Esma ve Sıfat kemaliyle zâhir olmadığından Âdem halk edildi. Âdemin halk edilme sebebi bütün Esma ve Sıfatların kendisinde zuhur etmesi ve edecek bir varlığın ortaya gelmesidir. Bu yüzden de Hikmet-i İlâhiye Âdem e verildi. İlâhiyet zuhura gelecek bir şey olmayınca zahir olmaz. Âdemin dışındaki varlıklarda bu kadar esma ve sıfatın zuhuru mevcut değildir. 

Âlemde “Allah” adı verilen bir “Rab” vardır, âlemlerin rabbıdır, birde sadece “rab” ismi verilen rablar vardır. Bu rablar Cenâb-ı Hakkın esmâsının zuhurlarıdır. Yani her bir esma bir “rab” tır. Yani terbiye edicidir. 

Her bir esmânın özelliği neyse o özelliği âlemi şuhutta zuhura getirmektir. Nasıl ki, Cumhurbaşkanı vardır, buna rabbül erbab diyelim, onun bir başbakanı vardır, bunun da bakanları vardır, bakanların genel müdürleri danışmanları vardır, işte o danışman, genel müdürler bulunduğu yerlerde birer “rab” dırlar, yani çevresini kontrol edici yürütücü, görev yaptırıcıdırlar. Bunun gibi. İşte bakın burası çok mühim, o mezâhirde ilâhiyetten zâhir olan şey, yani her hangi bir zuhurlar, varlıklar meydana gelen o varlıklarda ilâhiyetten zâhir olan şey, yani ilâhi varlıktan zâhir olan şey, ancak onların rabb-ı hassı olan ismin rububiyet ve Ulûhiyetinden ne kadar hissesi varsa o kadar dağıtır. Yani şu tahta dediğimiz zuhur hangi rabbın tesiri tahtında/altındaysa o kadar özelliği vardır. 

Her varlıkta, kendisine ne kadar görev tahsis edilmişse, onda hakkın zuhuru o kadardır. Onu meydana getiren de o varlığın rabb-ı hassıdır. Ona hastır. İşte bütün varlıkların rabb-ı hasları ayrıdır. Onun için bizler elimizi açtığımız zaman “ya rabbi” diyoruz bu rabb-ı hasımıza yönelik bir duadır. Çünkü her birerlerimizin bir rabb-ı hassı vardır. Yani her birerlerimizin tesiri altında olduğumuz bir esma-ı ilâhiye vardır. O esma da, bizim rabbımızdır. O esmanın da tabi kaynağı, rabb-ul erbab olan Ulûhiyet mertebesine bağlıdır. Dolayısıyla rablardan yine neticede Allah’a varılıyor ama işte burada mühim olan mesele rabbı idrak edip rabb-ül erbabı idrak etmektir. 

Yusuf (as) ﴿٣٩﴾ يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْر اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/39 “Ey zindan arkadaşlarım size bir sır vereyim ayrı ayrı zannettiğiniz yöneldiğiniz rablar mı daha hayırlıdır, yoksa rabb-ul erbab olan Allah mı daha hayırlıdır.” buyuruyor.

Rab ile Allah arasındaki fark: Rab kaynağını Allah’tan alıyor, Allah rabdan almıyor. Allah ismi bütün esmaya muhit bu isimler de birbirine zıt işte evvel ahır, mudil, hadi, işte bu zıt isimlerin hepsinin görev yeri rab mertebesidir. Rab terbiye edici ma’nâsı’nadır. 

Bu yönden baba, anne de rabdır. İşte bunun için bu meseleyi idrak ettirmek için İbrahim (a.s.) ın hayatından kıssa vermişler bir gün İbrâhîm (a.s.) 7-9 yaşlarında mağaradan çıktığı zaman, o senelerdeki sıkı kontrol biraz gevşemiş oluyor, annesine soruyor, çünkü içinden araştırıyor, içindeki Rabbı araştırmasını diliyor, Anne benim Rabbım kim? diyor, o da benim oğlum diyor, peki senin Rabbın kim? diyor, Baban diyor, peki Babamın Rabbı kim? diyor, nemrut diyor, peki Nemrud’un Rabbı kimdir? diyor, yani çocuk bu cevaplarla yetinmiyor, içindeki duygu bunların yeterli olmadığını gösteriyor, ve Annesi ona ben bilmiyorum sus diyor, benim aklım ermez diyor. işte ondan sonra ilk defa dışarıya çıktığında gece vakti yıldızı gördüğü zaman, bu benim Rabbım diyor, ﴿٧٦﴾ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاَ كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّى فَلَمّاَۤ اَفَلَ قَالَ لاۤ اُحِبُّ الاَفِلِينَ 6/76 Gece basınca bir yıldız gördü, “işte bu benim Rabb’ım” dedi, yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. 

Biz peygamberlerin kıssalarını, sadece onlara ait, başlarından geçmiş hadiseler zannediyoruz, o güne bırakıyoruz, halbuki, Kur’ân-ı Kerîm ilâh-i kelâmdır, ve her bir kelâm bütün zamanlara hitab eder, onun bitmesi hükmünün geçmiş olması mümkün değildir. 

 Sonra Ay’ı görüyor bu daha büyük olsa, olsa, benim Rabbım budur, diyor. ﴿٧٧﴾ فَلَمَّا رَاَالْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّى فَلَمّاَۤ اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِى رَبِّى لاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضّاَۤلِّينَ 6/77

Ay-ı doğarken görünce, “işte bu benim rabb’im” dedi, batınca, “Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi, and olsun ki, sapıklardan olurdum” dedi.

 Çünkü onlar, yani o toplum, yıldıza tapıyorlar ya, oradan şartlanmışlıkları vardır, çocukluğundan aldığı bir bilgi vardır, sonra güneşi görüyor, sabah olunca bu daha büyük olduğundan olsa, olsa benim Rabbım budur diyor, ﴿٧٨﴾ فَلَمَّا رَاَالشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَذَا رَبِّى هَذَۤا اَكْبَرُ فَلَمّاَۤ اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنِّى بَرِۤىءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ 6/78 güneşi doğarken görünce “işte bu benim Rammbim bu daha büyük” dedi, batınca, “ey milletim ! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım” dedi. 

Neticede güneş de gözden kaybolunca, böyle batıp çıkanlardan Rab olmaz diyor. Olsa, olsa benim Rabbım bunları var edendir diyor. Kendi tefekkürü ile rabb-ı erbaba ulaşıyor. Bu âlemde ne kadar varlık varsa onu ilâhi bir isim mutlaka tesiri altında tutmaktadır, onun Rabbı olarak. Hiçbir şey kendi başına değildir, bu dünya da öyle olsa bu dünya karma karışık olurdu. 

 Dolayısıyla her esmâ bir varlığı görevi altında tutar kendi istikametinde onu olgunlaştırır. İşte bütün varlıkta olan varlıkların hepsi Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-ı İlâhiyesinin tesiri altındadır, yani terbiyesi altında meydana gelmektedir, dolayısıyla insan olan bizlerde, yahut varlıklar da bir esmanın tesiri altındadır. Yalnız insanda bütün esmâ-ı ilâhiye vardır. “Ne var âlemde o var ademde” demişler, insanın bu âlemde bir başka özelliği vardır, bu varlık âlemi içerisinde bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar, zâhir ve bâtın görünen ve görünmeyen ne varsa insanda toplu halde mevcuttur. İnsanın bir başka özelliği de “Cami” isminin kendisinde var olmasıdır. Cami ismi diğer bütün isimleri insan denilen varlıkta, toplamış olmasıdır.

Diyelim ki, 99 isimden birinden %5 var diğerinden %3 var bir başkasından %1 var, birisinde %20 var, insanda bütün isimler değişik oranlarda vardır, sfat-ı subutiyenin tamamı ( hayat, ilim, irade, kelâm, sem, basar, kudret) diğer isimler birbirine zıt isimlerin hepsi vardır. Bir an geliyor, öyle bir merhamet sahibi oluyoruz, gözümüzden yaş akıyor, bir an geliyor, celâl sahibi oluyoruz, kırıyoruz döküyoruz. Bizde hepsi vardır. Bunlardan hangi isim o insanda daha ağırlıklı olarak ortaya çıkmışsa, o kişinin rabbı hassı o isimdir. Mecliste % olarak hangi gurup daha fazla ise o gurup idareyi ele alıyor. Ama diğerlerinin görevi bitmiş olmuyor. İşte gerçek seyr-i sulûk bunun için gereklidir, gerçek seyir idraklı irfaniyetle yapılan seyirdir. Yoksa her gün git aynı şeyi yap o seyir değildir. 

Yani Ariflik seyiri değildir. Tabi hiçbir şey yapılmıyor değildir, yapmayanlara göre fevkalâde bir şey ama gerçek irfaniyet için bir birinin tekrarı olan şeylerdir. Nihayet insan letafet kazanıyor bu da güzel bir şeydir, ne kazanıyor sevap kazanıyor, ama burada sevap letafet kazanmak değildir, kendini kazanmak rabbını kazanmak, Allah’ı kazanmak, burada biz zâten onun için geldik, buraya belirli şeyleri her gün tekrar etmek için değildir. Belirli şeyler, tabi ki tekrar edilecek ama o tekrar edilen şeyler bizi nereye götürdü şimdiye kadar, nereye ulaştırdı onun da muhasebesini yapmak zorundayız. 

Çünkü ömrümüz sınırlı sonludur sonsuz bir ömrümüz olsa hadi bu sene yapamadık gelecek sene yapalım yahut daha uzun senelerde yapalım. İşte Hz Rasulullah (s.a.v.) onun için üzülüyordu ya hani eski ümmetlerin ömrü çok fazla 100 sene, 500 sene 1000 sene yaşıyorlar, benim âhır zaman ümmetim 50, 60, 70 senelik bir ömürleri olacak dolayısıyla onların daha uzun sürelerde daha çok ibadet yapıp cennete daha çok gidecekleri düşüncesi ile efendimiz üzülüyormuş. İşte onun üzerine o kadir suresi iniyor. Ey habibim sen üzülme biz senin ümmetine öyle değerler verdik ki bir gecesi bin aydan daha hayırlıdır, yani 70, 80 yıldan hayırlıdır. O da “Kadir” gecesidir. 

Bir başka ifadesi Efendimiz şöyle buyuruyor; bir saatlık tefekkür, bir yıllık nafile ibadete bedeldir diyor. sonra bunun kemalinde bir saatlik tefekkür yetmiş yıllık nafile ibadete bedeldir, bir başka hadiste yine O’nun tekamülünde de bir saatlik tefekkür, bin yıllık nafile ibadete bedeldir, diyor. Mevlânâ Hz lerinin de bu hususta dikkat çeken bir hitabeti vardır, Mesnevi-i şerifte, “bir saat irfan ehli ile sohbet 100 yıl nafile ibadetten hayırlıdır”. Hayırlıdır dediği daha menzil aldırır diyor. Bu nâfile ibadeti hor görmek anlamında değildir. yani aradaki farkı belirtiyor. Kişi yüz sene kendi kendine ibadet yapsa bir yere ulaşamaz, ancak sevap kazanır, ama bir açılım olmaz. Cenâb-ı Hakk lütfederse ibadet etmeden de insanın gönlünü açar. O’ yaptığından sorumlu olmaz. Ama O’nun âdet-i İlâhiyesi vardır, âyet-i Kerimede 35/43

فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلا

35/43-Sünnetullah için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullah'ta bir değişme asla bulamazsın!

Yani adet-i ilâhiye de değişiklik olmaz. İstisnalar olur o ayrıdır, işte şimdi hangi ismin tesiri altında ise bir insan o onun Rabbıdır. İşte Yusuf (a.s.) ın da bahsettiği odur. ﴿٣٩﴾ يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (12/39 Ey zindan arkadaşlarım, farklı farklı Rablar mı daha hayırlıdır, yoksa Rabb-ul erbab olan Allah (c.c.) mı daha hayırlıdır.? 

Diye orada Yûsuf (a.s.) ikaz ediyor. İşte insan da bütün bu isimler mevcuttur, zâten insan olması da o yüzdendir. Bir tahtada Rahman ismi yok, kerim ismi yok, bir tahtada insandaki şuur yok, tahtadaki şuur şuur-u maddidir, sadece tahta özelliğini muhafaza edecek şuur var. Âlemde cansız diye bir şey yoktur. Bütün bu âlem ruhtan ibarettir, bizim kafamıza göre hareket etmediğinden sabit durduğundan, biz sabit durana cansız diyoruz. “Ne var âlemde o var ademde”. Zâhir olarak baktığımızda bu derideki kıllar, saçlar sakallar ormanları ifade ediyor. 

Kan damarları nehirleri, dereleri ifade ediyor, midemiz denizleri ifade ediyor, böbrek, kalp güneşi yıldızları ifade ediyor, neresinden bakarsanız bakın dışarıdan bakıldığında hepsinin maddi olarak bir karşılığı vardır. İçeriden bakıldığı zaman ef’âl âlemi, esmâ âlemi, sıfat âlemi, zat âlemi hepsi insanda mevcuttur. O âlemlerin hepsinin karşılıkları vardır, işte miraç da, bu demek. Dış âlemdeki mertebeleri, kendi içinde hissederek, idrak ederek yaşamak, oralara ulaşmak meselesidir, Efendimizin bize gösterdiği budur. Yoksa miraç gecesi geldi de, bir mevlüt okuyalım. birkaç zikir yapalım, miracı teyid etmiş olalım, yaşamış olalım demek değildir. 

İşte o mezâhirde ilâhiyetten zahir olan şey ancak onların Rabbı hassı olan ismin Rububiyet ve Ulûhiyetin ne kadar hissesi varsa o kadardır. 

Bir çiçek tarlası düşünelim ayçiçeği tarlası kimisi uzun kimisi kısa kimisi küçük kafalı kimisi büyük kafalı, işte orada Cenab-ı Hakkın Rezzak sıfatının zuhuru var bütün o tarlanın üstünde. Onların rabları Rezzak esmasıdır. Rabbı hassı olan ismin rububiyet ve uluhiyetin ne kadar hissesi varsa o kadardır. Bazı ayçiçeği kafasında çok ( Büyük) bazısında azdır. Çünkü rızıklar o kellede toplanmıştır. 

Bütün bu âlem genel olarak Rahman isminin mazharı olduğu, ve “etteennî minerrahmâni” tasdikince.

Bu âlemlerin nefesi rahmani olarak var olduğunu ifade etmişti, çünkü hadis-i şerifte “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim de bu âlemleri halkettim” diye ifade edildiğinde, işte bu nefesi rahmani olarak Cenab-ı Hak kendi Rahmaniyetinden, nefes-i Rahmâni olarak bütün bu âlemleri “Huuu “ diye Rahmaniyetini yayıyor, nefes ediyor. Nasıl biz “huuu” dediğimiz zaman camın üzerinde bir buhar oluyor, buhar soğuyunca su oluyor, daha soğuyunca buz oluyor, kristalleşiyor şekil alıyor, bu âlem de aynen öyle, ilâhi varlığın nefhası. İnsana da diyor ya وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 Âdem’e de bu nefha geliyor, ama bu nefha Âdem’e özel olarak geliyor, âleme genel olarak geliyor. İşte hadis-i şerifte “ağır ağır işleri güzelce yapmak rahmandandır” acelecilik de şeytandandır. 

Bu söz tasdikinde âlemdeki zuhurat kaide-i tekâmüle tabi olup kemalat tedrici bulunduğu cihetle ekmel-i mahlukat ve eşref-i mevcudat olan Âdem en son geldi. 

Bütün bu âlemler meydana geldi, çünkü Âdem’in yaşamasına ihtiyacı olan bir mahal gerekiyordu. Önce yaşayabileceği mahal oluştu sonra Âdem getirildi. Ne oldu bu sefer işte “etteenni minerrahman” teenni ile bu âlemler yavaş yavaş meydana geldi, “etteenni” ile “kün” emri birbirini bozmasın hepsinin kendi bulunduğu yerde özelliği vardır. Allah “Kün” (ol) dedi ve oldu. Zamanlar bize göre vardır, zaman Allah’a göre yoktur. 

Âdem varlıkların en kemâlâtlısı ve şereflisi olarak en son geldi. Âdem çeşit, çeşit suretlerin zuhura gelişinin sonu hitam buluşu oldu. 

 Âdem’de Mevcudatın neticesi ve zübdesi ve hülasası mevcut oldu.

Âlemde ne varsa, Âdem de, en son geldiği için âlemde ne varsa Âdem’de mevcut oldu. Daha evvel gelenlerde bütün âlemin mevcudu mümkün değildi, çünkü geriden gelerek, daha evvel uygulanan âlemler vardı, varlıklar vardı, evvel gelen bunlardan habersiz idi. Âdem en son geldiği için oluşumu tamamlandığı için yeni bir şey daha oluşmadığı için bu sebeple âlemde ne varsa Âdemde hepsinden mevcut oldu. Uzaklık ve yakınlık âlemin varlığı Âdem’in varlığıyla mevcut oldu. 

Zira esmâ-ı ilâhiyenin camisi batında akıl mertebesinde iken (akl-ı evvelde iken) akılda iken bu varlıklar, Âdem bu heyetin mecmua/ hepsinin sûretine mazhar ve ayine/ayna oldu. 

İlâhi bilgi akılda iken Âdem ile birlikte zuhura geldi.

Beyt. Tercüme.

Hakiki muhabbet sahibi kendi suretini ishar etmeyi diledi, Âdemde bütün isimler ( Âdem bir yerde muharebe meydanı mütekabil isimler nedeniyle) Kendi cemâlini seyretmek için topraktan ayine yaptı. Kendi aksini gördü, gayretten hepsini alt üst etti. 

 Muharebe meydanı demesi zıt isimlerin kendinde bulunmasıdır. Bütün varlıkta varlığın Rabb-ı Hassı kendi bulunduğu yerde iktidar sahibi, yani o varlık ona diyemiyor sen bana niye bunu yapıyorsun diyemiyor. Rabb-ı Hassı mutlak tasarruf sahibi. Ama insanda böyle değil, çünkü diğer Rablar insana sahip olmaya çalışıyor, insanın Rabbı olmaya çalışıyor. Dolayısıyla o Rabların insan üzerinde bir kavgası meydana geliyor. Gönül âleminde ise bir kavga söz konusu değildir. 

İşte o rabların o bedene sahip olmaya çalışması neticesinde hır gür meydana çıkıyor, bu hal Âdem de olduğu için onun varlığı muharebe meydanı olmuş oluyor. Gerçekten de insanın nefsi bir muharebe meydanıdır. İşte burada akıl, gönül ve irfaniyet devreye girdiği zaman zararlı Rablar yani nefsaniyete yönelik Rablar Aziz, Cebbar, mütekebbir, benlik, kibir, cimrilik gibi, olanları yavaş, yavaş izale ediyor, onun yerine ne kalıyor, Rahmet, Rahman ismi muhabbet kalıyor. Başka daha insanı iyi yöne yönelten isimler kalıyor, İşte nefis terbiyesi demek aslında budur, nefsini tezkiye etmek, temizlemek bu, isimlerin hükmü altında olmaktan kendini kurtarmak ve yavaş, yavaş Hak yolunda daha sür’âtli bir hâle gelmektir. 

İşte hikmet-i ilahiyenin kelime-i Âdemiyeye tahsisindeki sebep budur.

“Fass”; bir şeyin hülâsası ve zübdesi ma’nâsınadır ve hâtemin Fassı yüzüğün taşıdığı şeydir ki onun üzerine sahibinin ismi yazılır. Füsüs; yüzük taşı demektir. Fusûsu’l-Hikem; kitabın ismi, hikmetlerin yüzük taşı, belirgin hali gibi ma’nâsınadır.[121] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَكَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعْجِزَهُ مِن شَيْءٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ عَلِيمًا قَدِيرًا {فاطر/44} 

(35/44) “Eve lem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-llezîne min kablihim vekânû eşedde minhum kuvve(ten) vemâ kâna(A)llâhu liyu’cizehu min şey-in fî-ssemâvâti velâ fî-l-ard(i) innehu kâne ‘alîmen kadîrâ(n)”

(35/44) Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Ne göklerde ne yerde hiçbir şey Allah’ı aciz bırakacak değildir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir. 

----------------

 Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim.

 Diyanet Meali: 

 35.44 - Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Göklerdeki ve yerdeki hiçbir şey, Allah'ı âciz bırakacak değildir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir. 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

 35.44 - Ya yeryüzünde gezip bir bakmadılar da mı? Kendilerinden evvelkilerin akıbeti nasıl olmuş? Halbuki onlar onlardan daha kuvvetli idiler, Allah, ne göklerde ne yerde hiçbir şeyin onu âciz bırakmasına imkân-ü ihtimal yoktur. O hiç şübhesiz alîm bir kadîr bulunuyor. 

---------------------- 

 “Allah, ne göklerde ne yerde hiçbir şeyin onu âciz bırakmasına imkân-ü ihtimal yoktur. O hiç şübhesiz alîm bir kadîr bulunuyor.” Hakk-ı aciz bırakmaya çalışan, onun karşısına çıkan O’na karşı benlik taslayan, insan nesli türü sülâlesi içinden çıkmaktadır. Ayet-i kerîmenin ifadesiyle böyle insanlar yerde olduğu gibi gökyüzünde de olduğunu bu ayet-i kerîme de açık olarak anlatmaktadır. “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِن دَابَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا {فاطر/45}

 (35/45) “Velev yu-âhizu(A)llâhu-nnâse bimâ kesebû mâ terake ‘alâ zahrihâ min dâbbetin velâkin yu-ahhiruhum ilâ ecelin musemmâ(en) fe-izâ câe eceluhum fe-inna(A)llâhe kâne bi’ibâdihi basîrâ(n)”

(35/45) Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir. 

-----------------

 "Rahmetim gazabımı geçmiştir" (Hadis-i Kudsî).

 "Şeytanın bile eceli bekletilir" (Hicr 15/36-37) Allah, kulu günah işlerken görür ama onu hemen yok etmez. Çünkü O, kulun pişmanlıkla (tevbe) dönüş yapmasını bekler."

 "Gecikmiş ceza, ihmal değil; rahmetin tecellisidir."[122] 

 “Kiramen katibin” melekleri sağda olan iyilik, sevab ve ibadetleri hemen kayda alır. Solda olan ise, kötülük, işlenen günahlar ve yapılmayan ibadetleri hemen yazmaz. Ve ikindi vakti görev değişimine kadar yaptıklandan pişman olur ve tevbe yapar diye bekler. Ve son vakitte kayda alır.

 Allah’ın görevli bir meleği bile böyle bir tehir süresi verirken, Allah c.c. kullarına merhamet etmez mi? Ama tehir edilen süre bitti mi? Kul’un nefsi ile işlediği fiilin karşılığı verilir. (Murat Derûni)

-----------------

Böylelikle FÂTIR sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, müşahade ehli olmak niyazıyla “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 24-04-2025

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (244+144=388) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Yokluk izafi yani isimlenmiş bir kavram ve Allah’ın c.c. bâtın sistemidir. Var edilecek zuhur bâtından, zâhire çıkarılıp görünmesidir. Yokluğa bir saha verilecek olursa bu tevhid ilkesine aykırı bir durum meydana getirecek ve ikilik anlayışına sebep olacaktır. ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/fatir-suresi ↑

- (El-Fütûhâtü'l-Mekkiyye). ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Terzi Baba Şerhi – Yunus a.s. Fassı – 2. Paragraf… ↑

- Hamd için (35) Fatiha sûresi 1. Âyet tefsirine bakılabilir. ↑

- (Füsûsü'l-Hikem) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – A'yân-ı sâbite kazâ ve kader – Tasavvuf Serisi 78– Sayfa 132… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabî Hz., Füsûsü’l-Hikem ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabî Hz., Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabî Hz., Fütûhât-ı Mekkiyye Cilt 1. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 182… ↑

- Bununla ilgili geniş bilgi için. “ İz-T- -B- “ (81) Hayal Vadisinin Çıkmaz Sokakları adlı esere bakılabilir. ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi (Fütûhât-ı Mekkiyye III, 214). ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Füsûsü’l-Hikem ↑

- Füsûsü’l-Hikem, "Muhammed" Faslı. ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi (Füsûs, Yûsuf" fassı) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Cilt 5. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/masiva SÜLEYMAN ULUDAĞ ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi - Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi - ↑

- Zât cennetleri için ise yakîyn halinde olmaktır. Yakında ikilik vardır. Yakıyn ise aynilik ifade eder. ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi - Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21– Sayfa 132… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 72-Îmân ve Îkân – Tasavvuf Serisi 72– Sayfa 5… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Füsûsü’l-Hikem ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Füsûs’ul Hikem "Yûnus" Faslı ↑

- Füsûsü’l-Hikem, "Muhammed" Faslı. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 3. Cilt, sayfa 364… ↑

- Füsûsü’l-Hikem, "İlyas" Fassı ↑

- Füsûsü’l-Hikem, "İbrâhim" Fassı ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Cilt 8. ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye, Cilt 12 ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konu Şerhi – 10. Cilt, Sayfa 554… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Yakub a.s. fassı… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi (Fütûhât, Cilt 2) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Cilt 7. ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konu Şerhi – 9. Cilt, Sayfa 34, Beyit 53 … ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 –20 ve 22. Âyetler özet olarak… ↑

- İnsan-ı Kâmil… ↑

- Fusûs’ül Hikem, "Mûsâ a.s. Fassı" ↑

- Fütûhât, Cilt 2 ↑

- Fusûs’ül Hikem… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye Cilt 12 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Cilt 9. ↑

- Füsûsü’l-Hikem, "Yûnus" Faslı ↑

- Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ↑

- El-İsfâr ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi… ↑

- Kitâbu'l-İsrâ ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed, Avni Konuk Şerhi – 9. Cilt Sayfa 196… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 –20 ve 22. Sayfa 28… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye, Cilt 3 ↑

- Fusûs’ül Hikem, "Yûnus Fassı" ↑

- Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ↑

- Kitâbu'l-Vakt ↑

- Fusûs’ül Hikem, "İbrâhim a.s. Fassı “ ↑

- Fütûhât, Cilt 12 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye, Cilt 4… ↑

- Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ↑

- Kitâbu'l-Azal ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye, Cilt 7 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1- - Sayfa 30… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Mesnevi-i Şerif ↑

- Fütûhu’l-Gayb ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 9. Cilt, Sayfa 238 ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni KONUK Şerhi – İbrâhîm a.s. Fassı – 20. Paragraf… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 91… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – A’râf Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 150… ↑

- Kendin de olmamak etkisi altında olmak. ↑

- Kamer / 54. Ay’ın ikiye bölünmesi. ↑

- Uzak görmek, ihtimal vermemek. ↑

- Tekrar olunmuş. ↑

- Kabul. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi - 3. Cilt – Sayfa 445 ↑

- Ferit Develioğlu Osmanlıca Türkçe Lügât (Z) harfi ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 43… ↑

- İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.150 Rûbubiyyet özet ↑

- Füsûs-ül Hikem A. Avni Konuk C.3 S.37 nûr ve varlık özet. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 56… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) İbrâhîm a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 80… ↑

- Füsûsü'l-Hikem ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Muhyiddi İbn Arabî hz., Fütûhât-ı Mekkiyye ("Tecellî ve Mertebeler" bölümü) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Ölüm Hakkında – Tasavvuf Serisi 64 – Sayfa 42… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabî hz. “Fütûhât-ı Mekkiyye” ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi – Tasavvuf Serisi 19 – Sayfa 48… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Terzi Baba (2) Ç.H.U. – Tasavvuf Serisi 39 – Sayfa 32… ↑

- Muhyiddin İbn Arabi hz. ↑

- et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 59… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi hz. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 87… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabî hz., Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- “İz-Terzi Baba – Necdet ARDIÇ” ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 262 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 514… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 38… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 123… Hamd’ın diğer mertebeleri için Fatiha tefsinin 1. Âyetine bakılabilir ↑

- Muhyiddin İbni hz., Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- Muhyiddin İbn Arabi Hz. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 123… ↑

- Casim Avcı, “Hilâfet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1998, C.17, s. 539. ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. Fusûsu’l-Hikem ↑

- Gönülden Esintiler – Terzi Baba (1) - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 12- yazan ve Düzenleyen (Ç.H.U) - Sayfa 257 … ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz., Fütûhât’ı Mekkiye ↑

- Muhyiddin İbni Arabi Hz., Fusûsül Hikem ↑

- Muhyiddin İbni Arabi Hz., Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 01_Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem_ – Tasavvuf Serisi 119 – Sayfa 19… ↑

- İbn Arabî, Füsûsü’l-Hikem, "Yûnus" Fassı. ↑
