# Sebe' Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/sebe-suresi
**Sayfa:** 109

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (246-34-5) Sebe Sûresi. Şerif kır. Ç.H.U.

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (246-34-5) Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (246-34-5) Sebe Sûresi. Şerif kır. Ç.H.U.

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (246-34-5) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(246-34-5) Sebe SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen Şerif kır. Ç.H.U. (5) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (246-34-5) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No-5- Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İçindekiler……………………………………………………………………………(4) Önsöz………………………………………………………………………………….(5) Sebe Sûresi giriş ……………………………………………………………….(8) 

“Hamd” ile başlıyan…………………………………………………………..(11)

Âyetler. 1-2- 3 …………………………………………………………………(11) Âyetler. 4-5-6 ………………………………………………………………….(22) Âyetler. 7,8, 9, ………………………………………………………………..(26) Âyetler. 10-11-12…………………………………………………………….(33) Âyetler. 13-14-15…………………………………………………………….(48) Âyetler. 16-17-18…………………………………………………………….(60) Âyetler. 19-20-21…………………………………………………………….(66) Âyetler. 22-23-24…………………………………………………………….(69) Âyetler. 25-26-27…………………………………………………………….(77) Âyetler. 28-29-30…………………………………………………………….(81) Âyetler. 31-32-33…………………………………………………………….(86) Âyetler. 34-35-36 ……………………………………………………………(93) Âyetler. 37-38-39…………………………………………………………….(96) Âyetler. 40-41-42…………………………………………………………..(102) Âyetler. 43-44-45…………………………………………………………..(106) Âyetler. 46-47-48…………………………………………………………..(111) Âyetler. 49-50-51…………………………………………………………..(115) Âyetler. 52-53-54…………………………………………………………..(117) 

Terzi Baba Kitabları sıra Listesi …………………………………….(121)

ÖNSÖZ

~~1.1~
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Elhamdülillâhi rabbil alemiyn. Vessâlâtü vesselâmü alâ rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ecmâiyn. Hamd Allah’a mahsustur. Selat ve selamlar her türlü ihtiramlar Hz Muhammed Mustafa sav efendimize ehline ve ehli beytinin üzerine olsun.

Şüphesiz ki her ilmin ihtisas sahibi ehlini aramak, o ilmi bilmek ve ilimden istifade etmek için en önemli ilk adımdır. Allah’ın tükenmez bir hazinesi olan Kur’ân’ı Kerimden gereğince istifade temin etmek de Kur’ân’ı hakikatinden okuyup öğrenmeye bağlıdır. Âlem yazılmış bir kitaptır. Yüce Allah varlık alemdeki her şeyi kalplere ilham yolu ile yazdırır.

Kurân ile İnsan-ı Kamil kardeştirler. İnsân-ı Kâmil, Kur’ân’ın bütün cihetleri ve nispetleri ile indiği kişiden başkası değildir. Rasulullah sav “Kur’an ehli, Allah’ın ehli ve has kullarıdır” buyurmaktadır. İnsan ve Kur’ân, insanın batınında birdirler. Kuvvede olan bu birlikteliğin canlı ve aktif hale getirilmesi insandan istenmektedir. Bunun yoluda nefsini hakikati üzere bilmekten geçer. Zaten ezelde olan bu birliktelik şehadet aleminde de gerçekleşirse ebedi kardeşlik ortaya çıkmış olur, böylece insan hayatını Kur’anla ( zâtı) ile geçirmiş olur.

Peygamber efendimiz sav. “sizin en hayırlılarınız Kurânı öğrenen(okuyan) ve onu başkalarına da öğreteninizdir” buyurmaktadır. İnsan Kurân’ın sırrını nefsinde taşıyandır. İnsan seyr-i süluk ederek nefsindeki dürülü olan Kurân’ı açıp okuyup yaşayabilirse ”Halife insan” ünvanını o zaman elde edecektir.

İnsan ve Kurân’ın alemi şehadet’de buluşmaları kadir gecesinde “ikra” oku emriyle başlamış 23 yıl süren nüzül ile Kur’an, efendimize talim ettirilmiştir. Her bir insan da “Oku-İkra” emrini almasıyla birlikte kendi içinden gelen aziz bir rasül vasıtasıyla, nefsinde mevcud olan Kurân’ı açıp okumaya başlayacaktır. İnsan ve Kur’an “Hu” olarak kardeş olarak bir olacak ve Allah indindeki değeri kadir kıymet gecesi olarak ortaya çıkacaktır. Seyr-i sülukun irfani manada yegane gayesi de budur. Bu yolla insanlara bu imkan sunulmuştur. Kuran-ı önce kendi kitabı olarak okuması sonrada başkalarına onu öğretebilmesidir. 

“Ey zid aleyhi ve rettilil kur'ane tertila.”73/4 Yahut buna biraz ekle. Kur'an'ı ağır ağır, tane tane oku.(Diyanet Meali) Kur’ân’ın tertil üzere okunması ilahi mertebeler sistemine göre Arapça-rabça-hakça-ve Allahça okunabilmesini ifade eder. Bunu okumanın ve öğrenmenin yoluda bir irfan mektebi bulup onun ârif-i billâh’ından uzun yıllar tedrisad görmekle mümkün olabilecektir. Kur’an’ın zahiri yönü Arapça bilgilerin ışığında alimlerimiz nezdinde çok güzel izah edilip tefsirler yazılmıştır. Ancak Allah’ın kelamını sadece bir anlamla sınırlandırmak doğru değildir. Bunun yanında Kur’ân’ın bâtıni anlamları da vardır ki o da tevildir. “Tevil”, irfan sahiblerinin süluk mertebelerindeki hallerine idraklerine ve derecelerinin farklılığına göre değişir. Allah’ın her bir harfinin, kelimesinin, ayetinin altında nice ilimler gizlidir. Denizler tükenir ama bunlar tükenmez. Böyle olunca sadece tefsir ilmi ile bunları sınırlamak mümkün olamaz. Tevil ehli olanlar, ortada var olan tecrübelerin yanında keşif, sezgi ve müşahedelerini de ortaya koymuşlar böylece zahir ulamasına göre gaybi olan sahalar hakkında söz söyleyip gelecek nesillere “İz” ler bırakmışlardır.

Allah ehline göre önemli olan husus; Kur’ân’da yer alan ayetlerin kıssaların, örneklerin hikmetlerin ve hükümlerin insan nefsine yönelik olarak anlaşılmasıdır. Çünkü dış alemde (âfakta) zuhur eden her şeyin bir benzeri iç alemde (nefs’te) mevcuttur. Bu hakikat fussilet 53 ayeti ile “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz” ayeti ile beyan olunmuştur. İnen her ayetin iki yüzü vardır bir yüzünü kişi kendi nefsinde görür, diğer yüzünü de kendilerinin dışında görürler böylece enfüs ve afaklarını birleyip tevhidi yaşamaya çalışırlar.

Hazreti rasulullah sav efendimiz Kur’an okuyan bazı topluluklar için şöyle buyurmuştur. “ Onlar Kur’an okurlar ama Kur’an gırtlaklarından aşağıya inmez” Yani onların sadece dillerinde kalır kalplerine inmez buyurmaktadır. Gönül haremine girilmediği oradan beslenilmediği sürece Kur’ân’ın bâtıni hakikatleri kişiye nüzül olmaz yani gırtlaklarından aşağıya inmez. 

Malum olduğu üzre “İz” ine yüzler sürerek müşerref olduğumuz “Terzi Babamızın” “Kur’ân’ın işâri olarak tevil” edilmesine yönelik olan çalışmasında fakirden, “Sebe suresinin” bu yöndeki yorumunu istediler. Oyüce “Kâmil İnsan’ın” gönlünden kalemimize dökülen kelimeler cümleler ve manalar ile bu görevimizi ifâ ettik. Gayret bizden muvaffakiyet hak’tan’dır. Allah c.c. keşif ve müşahede yolunda cehd edenlerin yol göstericisidir.

Vallahu yekulu’l hakka ve hüve yehdi’ssebîlê Allah Hak’kı söyler ve O, doğru yola eriştirir.

 29 Eylül 2025 Pazartesi/ ÇHU 

------------------------------------------- 

SEBE SURESİ

SEBE SÛRESİ giriş: Kur'an'ın tertibine göre 34. suresidir. Sure, 54 ayetten oluşur. Surenin tamamı Kur'ân-ı Kerim'in 22. cüzünde yer almakta olup, 427. sayfada başlar ve 433. sayfada sona erer. Öncesinde Ahzab, sonrasında ise Fatır suresi yer almaktadır. 

Kur'an-ı Kerim’in Nüzül sırasına göre 58. suredir. Elli dört âyet sekizyüz seksen üç kelime, üçbin beşyüz on iki harf" ten ibarettir. Fasılası ra, nun, mim, dal, ba, lam ve zi" harfleridir. 

Mekkî surelerden olup Lokman süresinden sonra nâzil olmuştur. Altıncı âyetinin Medenî olduğu da rivayet edilmektedir (Zemahşerî, el-Keşşaf, Beyrut (t.y), III, 566). Adını on beşinci âyetinde geçen "Sebe" kelimesinden almaktadır.

Konusu ; Hamd’ın dünya ve ahrette yalnız Allah’a mahsus olduğu belirtilmekte, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin üstünlüğü ve ilminin kuşatıcılığı fikri işlenmekte, kıyamet vaktinin geleceğini ve insanların tekrar hayata kavuşturulup hesaba çekileceğini, iki iyi örnek olarak Hz Davud ve Hz Süleyman hakkında bilgiler verilmekte, ardından kötü bir örnek olarak da “Sebe“ ahalisinin başına gelenlere değinilmektedir. 

Sûre’de bu kavmin durumu hikaye edilerek insanların geçmiş kavimlerin durumlarından ibret almaları gerektiğine işaret edilmektedir. Sûre diğer bütün Mekkî sürelerde olduğu gibi, insanların inançlarını düzeltmeyi ve onlara tevhid, vahiy, öldükten sonra dirilmenin ve hesaba çekilmenin hakikatını idrak ettirmeyi hedef almakta; ayrıca, müşriklerin İslâm'a ve onun peygamberine yönelttikleri itirazlara cevaplar vermektedir.

Sebe, Yemen bölgesinde yaşayan bir kavmin adıdır. Sebeliler, çok verimli topraklara sahiptiler ve bu sayede de medeniyetlerini oldukça geliştirme imkanı bulmuşlardı. Yüksek bir yaşam seviyesine sahip olan bu topluluk, göz kamaştırıcı güzellikte bağ ve bahçelere sahipti. Yağmur suları, inşa edilen su seddinde toplanmakta ve kanallar vasıtasıyla ekili araziler mükemmel bir şekilde sulanmaktaydı. İki dağ arasında inşa edilen bu set, meşhur ve tarihi Ma'rib seddidir. Allah Teâlâ, Sebelileri çeşitli nimetlerle rızıklandırmış ve onlara peygamberler göndermiştir. Sebeliler bu peygamberlere tabi olarak, onların emirlerini yerine getiriyor ve kendilerine ihsan edilen nimetler için Rablerine şükrediyorlardı. Ancak bir zaman sonra, Allah'ın dininden yüz çevirerek taşkınlıkta bulunmaya başladılar. Allah Teâlâ da onları "Arîm" seli'ni göndererek cezalandırdı ve Sebeliler bölük pörçük bir halde zelil olarak, etrafa dağıldılar (İbn Kesir, Tefsirul-Kur'anil-Azim, İstanbul 1985, VI, 491). 

---------------------------- 

Farklı yönlerden kısaca bazı ilavelerde bulunalım. Kur’an’ı Kerim’de 5 sûre “Hamd” ile başlamaktadır. Bu sûreler 1, Fatiha suresi, 2, En’am sûresi, 3, Kehf sûresi, 4, Sebe sûresi, 5, Fâtır sûresi’dir. Kur’ân’ı Kerim’de sadece bu sûrelerin ilk ayetleri “Hamd” ile başlamaktadır. 

Harf sayısı 3512

Kelime sayısı 883

Nüzül sırası 58 

Bunların toplamı 4453 etmektedir ki, bu da başka yönden “ Hamd” konusu olmaktadır.

“Hamd” ile başlayan “Sebe” suresinin ilk ayeti, Kur’ân’ın başından itibaren 3607 . ci ayet olmaktadır. Kur’an’da tüm ayetler sayıldığında 6237 ayet olduğu tespit edilmiştir (diyanet)

3607 sayısının içinde ise “Hamd” ı ifade edn 6+7=13 hakikati ilahiyyesinin varlığını, 67 sayısı ile ifade edilen Uluhiyyet makamının özel ismi olan “Allah” isminin karşılığı olarak da ayrıca yer almaktadır. Baştaki 3 sayısı ise, bu hakikatlerin yakıyn mertebeleri olan ilmel-aynel-hakkal yakıyn üzre derk edilmesini bildirmektedir.

“Hamd” ile başlıyan Kur’an’da sadece beş sûre olduğunu belirtmiş idik. Bunların sûre numaraları şöyledir

1 Fatiha

6 En’am

18 Kehf

34 Sebe

35 Fâtır

----------------- 

Sûre numaraları toplamları 1+6+18+34+35= 94(13) ederek rakamsal olarak’da hamd’ ile başlanıldığını ve hamd’ın 13 hakikati ilahiyye sırrı ile açıklandığını öğrenmiş oluyoruz.

Yukarıda bahsettiğimiz “Hamd” ayetine isabet eden bu sayı 3607 ayrıca daha önceki çalışmalar ile belirlenmiş olan ebced sayı değerindeki “TERZİ” isminin de sayı değeri olduğunu biliyorduk. Böylece rakamlar ilahi hakikatlerin dili mesabesinde olduğu için “Hamd” olgusunun bu isim ile saliklere irfan ettirilerek müşahede ettirildiğini de söyleyebiliriz.

 Sayılar Vahyin ilahi programına yüklenmiş olarak içinde bizatihi mevcutturlar. Hem insanı, hem mükevvenatı daha iyi anlamak, anlatmak ve tevil edebilmek için sayıların dilini de iyi bilmemiz gerekiyor. Bu hususta hicr suresi 21. ayette şöyle buyurulmaktadır. Âlemin, işleyiş düzeninde herhangi bir rastlantı veya tesadüfilik söz konusu olamaz. Bu konuda Hicr suresinde,

~~15.21~
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

15/21 Ve im min şey'in illâ ındenâ hazâinuh, ve mâ nunezziluhû illâ bigaderim mağlûm Diyanet Meali: 

15/21 Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

15/21 Hiç bir şey yoktur ki bizim yanımızda hazineleri olmasın, fakat biz, onu ancak ma'lüm bir mıkdar ile indiririz

------------------------ 

Âyet-i Kerime’de açık olarak bildirildiği gibi, varlık aleminde bulunan her şeyin kaza aleminde (ayan-ı sabite) bir hazinesi vardır. “Biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz” Yani madde alemine bir ölçü miktar ile, bir konum, bir vakit içerisinde, bir mahalle özgü olarak belirli bir istidata ve sayıya göre indiririz denilmektedir. Buradan da anlaşılıyor ki, sayılar kaza ve kader programının içerisinde hep belirleyici açıklayıcı rol üstleniyorlar. ÇHU

----------------------- 

Hamd ile başlayan ilk ayetimize geçmeden önce 13 ve Hakikat-i İlahiy’ye adlı eserinde Terzi Baba “Hamd” hakkında şöyle söylemektedir.

Bilindiği gibi Hz. Rasûlüllah’ın isimlerinin kaynak kökü (HAMD) dır. “Ahmed-Mahmud-Muhammed” gibi, daha birçok isimleri var ise’de en çok kullanılan isimleri bunlardır, ve en güzel bir şekilde bunlarla ifade edilmektedir. “ha” “mim” “dal” sembol harflerinden meydana gelen bu muhteşem mânâ’da “ha” Hakikat-i (Ahad-ı “mim” Hakikat-i Muhammediyye’yi “dal” ise bütün bunlara (delil) delil-i İlâhi olduğunu ifade etmektedir.

------------------------- 

~~34.1~
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى الْاٰخِرَةِ وَهُوَ الْحَكٖيمُ الْخَبٖيرُ

34/1 Elhamdu lillâhillezî lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil ardı ve lehul hamdu fil âhırah, ve huvel hakîmul habîr. 

Diyanet Meali:

34/1 Hamd, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisinin olan Allah'a mahsustur. Hamd ahirette de O'na mahsustur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/1 Hamd o Allahındır ki göklerde ne var, yerde ne varsa hep onun, Âhırette de hamd onun ve o öyle hakîm öyle habîr ki.

----------------------- 

“Hamd”, Sözlükte “iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme, övme” mânasına gelmektedir. Bir kişinin bir diğerini övebilmesi için önce onu ihata etmesi kuşatması gerekiyor. 

“Hamd, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisinin olan Allah'a mahsustur.” Kendisinin gayrı olarak, kendisini anlayacak , idrak edecek, övebilecek ikinci bir varlık (vücud) mevcud değildir. Allah’ı ancak Allah bilir, Allah’ı ancak Allah övebilir ve senâ edebilir. Bu yüzden Hamd Allâh’a mahsustur. 

Hz Rasulüllâh’ın isimleri “Hamd” köküne dayanır. Ahmed, Mahmûd, Muhammed bunlardan bazılarıdır. Hamd Arapça , “ha”,”mim” “dal” harfleri ile yazılıyor. 

حَمْدُ “HAMD”

حَ ( Ha) Hakikat-i Ahad, 

مْ (mim) Hakikat-i Muhammedi,

دُ ( dal) Delili İlahi, Ahad-Ahmed-Mahmud-Muhammed, kelimelerinin ifade ettiği manalar sadece yazıda ve şekilde bir kelime olmayıp, hakikatleri itibarıyla her mertebede birbirlerine ayna ayna olan ve bütün alemi kaplamış olan manalar deryasıdır. Zat-ı Mutlak a’mâ’iyyet’te, kendi âleminde, gizli hazine’de, gaybların gaybında, iken bilinmekliğini istedi ve bu halden ilk tecellisi, zâtından zâtına oldu. Buna da “Ahad” Ahadiyyet, Yani birlik tecellisi dendi. 

13 sayı değeri ile karşılık bulan ve “Ahad” olan ilahi zât, gönlüne bir مْ (mim),yerleştirdi zuhur ismine اَحْمَدُ ( Ahmed) dedi. Böylece Ahad, “Ahmed” ile gizlendi. Ahmed’i “Mahmud” ile, Mahmud’u “Hamd” ile “ Hamd-ı da “Muhammed ile gizledi ve aynı şekilde bunları Muhammed ismiyle açığa çıkardı ve bütün bunları Mustafa ile seçti.

Ancak bu “birlik tecellisi” beşeri mânâ’da anlaşılan sayısal mânâ’da bir birlik değil, bölünmez bir bütünlüğün bir-liği idi. Sadece ilmî bir şuurlanma idi. Ve burada kendi tekli-ğinde iki özelliği (İnniyyet-i ve Hüvviyyet-i) ile belirdi. İşte bu ilk kendinden kendine olan belirginliği “Ahad” (1+8+4=13) sayısal mânâsını oluşturdu. Tabii ki aslında batınında olan bu hakikat diğer mertebelerin zuhurundan sonra idrâki mümkün oldu. Nasıl ki, “Ahad” kendi varlığında kendisi ile idi, işte o mertebe’de mânâ değer ifadesi (Ahad) sayısal değer ifadesi ise (13) idi. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi nasıl ki, elif (13) olarakta bütün harflerin varlığına işlemiş olarak onlara nüfuz ettiği gibi (Ahad) da bütün varlığın özüne işlemiş onlara nüfuz ederek varlık sebebleri olduğu gibi, (13) sayısal değeride bütün mânevi değerlerin kaynak varlık değeri olmuştur. 

Buda Hakikat-i Muhammed-i yoluyla tesirini bütün âlemlere (14) Nûr-u Muhammed-i yönüyle ulaştırmıştır. Ahad olan O İlâhi zât gönlüne bir (mim) yerleştirdi, zuhur ismine (Ahmed) dedi ve (Ahad)ı Ahmed ile gizledi. Ahmed-i “Mahmud” ile Mahmud-u “Hamd” ile Hamd-ı da “Muhammed” ile gizledi ve aynı şekilde bunlarıda yine, “Muhammed” ile açığa çıkardı ve bütün bunları (Mustafa) ile seçti. Ona baktığında ister Ahad de, ister Ahmed de, ister Mahmud de, ister Hamd de, ister Muhammed de, ister Mustafa de, hangi ismi söylersen söyle eğer biraz irfaniyetin var ise aynı zamanda bunların hepsini de söylemiş ve bu mânâları idrâk ederek yaşamış olursun. İlâhi olan Zât-ı Ahadiyyet gönlüne O (mim) i yerleştirince yani Ahmed olunca daha evvelce Ahad’da bulunan (ha) ve (dal) ın arasına giren (mim) ile bu def’a (elif) i ilâve etmeden okunduğunda “hamd” oldu, işte (hamd) ın gerçek İlâhi kaynak mertebesi burasıdır.

 Ahad “mim” siz okunduğu zaman (Ahad) tır. (mim) li okunduğu zaman, Ahmed’tir, “elif” siz okunduğu zaman da “hamd” tır. İşte görüldüğü gibi, “Ahad-Ahmed İşte bu anlayış, öncelik ve idrâkiyle meseleye baktığımızda (Hamd) ın, sadece bir kelime ve dilde söylenen tekerleme değil, bütün âlemleri kuşatan ve “Ahad”ı öven müthiş bir yaşam sistemi olduğunu bilmektir. TB.

---------------------------- 

“Hamd, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisinin olan Allah'a mahsustur” Hamd, semâlarda ve arz’da bulunanların hepsinin sahibi olan Allah’a mahsustur. Semâlarda ve Arz’da bulunanların hepsini zâhir sıfatlarının ve kemâlâtının mazharı kılmıştır. Hamd insan nesline ait bir kavram olarak ele alınıp düşünüldüğünde göklerde de bu hamd’ı yapan insan neslinin varlığı ortaya konmaktadır. Böylece ayeti kerime’de göklerdeki insan neslinin varlığı da açıklanmış olmaktadır.

Bireysel varlıklar üzerinde düşündüğümüzde, “göklerde ve arz’da “Hamd” Allah’a mahsustur” ifadesi, Gökler, iç bünyelerimizde dürülü olan semalarımız bâtın alemlerimizdir. Zat- sıfat – esma alemleridir Arz, ise beden mülklerimizdir. Efal alemidir. Hal böyle olunca içten ve dıştan kulunu ihata ederek saran onu kuşatan ondan zuhur eden Allah’dır. Böylece hamd sadece ona mahsustur. 

Cenâb-ı Hak, bütün bu alemleri İnsân-ı Kâmil ismiyle halk etti. Yani âlemlerin aldığı isim İnsân-ı Kâmil’dir. Ayeti kerimede belirtilen “ Göklerdeki ve yerdeki her şeyin kendisinin olan Allah” 34/1 ifadesi ile zahir bâtın bütün alemlerdir. Böylece bütün alemlerde var olan ve bütün alemlerinde kendisinde var olduğu ismi, İnsân-ı Kâmil’dir. Ne var âlemde o var Âdem’de hükmüyle insan’da zuhur etmesi ve bu zuhurun en geniş zuhur ettiği mahal ise Kâmil insan olmaktadır. Bu ise akl-ı küll’ün akl-ı cüz olarak görünüp bilinmesi veya, zât-ı mutlak’ın zât-ı mukayyed olarak zuhur etmesidir. İşte o kâmil insan, göklerin ve yerin programları ile yüklü olduğu için “ Hamd” ona mahsustur, onun içindir, en geniş haliyle ondan ve onla açığa çıkmaktadır. Bu durumda ona ister Ahad, ister Ahmed, ister Mahmud, ister Muhammed isminle hitab et hep aynı şeyi söylemiş olursun. 

“Hamd ahirette de O'na mahsustur” Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, bu hakikatleri daha dünya da iken bir kâmil insan bulup idrak etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir.

“O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır”

O, hakiymdir hikmet sahibidir. O görünen ve bilinen bütün alemleri hikmeti uyarınca inşa etmiştir.

O, Habîr’dir. Her şeyden haberi olandır. O kâmil insan lâtîf olduğu için, ilmi ile gayb aleminin içlerine derinliklerine nüfûz edendir. ÇHU

----------------------------- 

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فٖيهَا وَهُوَ الرَّحٖيمُ الْغَفُورُ

34/2 Yağlemu mâ yelicu fil ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ yağrucu fîhâ, ve huver rahîmul ğafûr Diyanet Meali: 

34/2 Allah, yere gireni, yerden çıkanı; gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, çok merhamet edicidir, çok bağışlayıcıdır Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/2 Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor, Gökten ne iniyor ve ona ne çıkıyor hepsini bilir, hem o, öyle rahîm, öyle ğafûr

------------------------------- 

“Allah yerin (arz) içine gireni ve ondan çıkanı gökten ineni ve oraya yükseleni bilir” Toprağa giren ve oradan çıkan her şey, yine gökten inen ve oraya yükselen her şeyi O bilir. Maddi manevi uruç ve nüzul, iniş ve çıkış, geliş ve gidiş, oluş ve bozuluş. Toprağa düşen bir çekirdek, çekirdeğin ağaca dönüşmesi, ağaçtan düşen bir meyve, meyvenin toprak olması, yeniden tohuma durması yeniden büyümesi, Varlığın kendi içinde ki muhteşem dönüşümü ve bütün bunların sadece maddeden değil aynı zamanda manevi bir boyuta da sahip olması İnsan beden arzlarına giren “ve nefahtü”, buna mukabilen çıkan Âdem halife olmaktadır. İnsan’a İnen vahiy, ondan yükselen ibadet ve salih amellerdir. Allah’dan inen davet, kuldan yükselen icabettir. İnen ölüm çıkan can’dır. Yani mutlak varlığın mukayyed olana yönelmesi, mukayyed olanın da bu yönelişe cevap vermesidir. Bu ilahi süreç bir link usulü nüzül ve urûc olarak deveran etmektedir.

“Gireni bilir” Cismâni âlem arzına giren ayan-ı sâbite suretlerini malumatının suretleri oldukları için bilir.

“Gökten ineni ve oraya yükseleni bilir” Gönül semasından indirilen kalplere feyiz verip nur saçan marifet ilimlerini bilir. Seyr-ü sefer ile tezkiye olunmuş nefisleri ve uruc eden ruhları bilir.

“O esirgeyendir” Nurâni semâvî kemâlâtı indirmekle esirger. İrfan ve tevhid kemâlini gerçekleştirmek suretiyle onlara merhamet eder.

“ Bağışlayandır” Size ait olan sıfatlarınızın ve fiillerinizin günahlarını bağışlar.

Mirac hadislerinden birinde Hz Rasulullâh’ın cibrîl’e şöyle sorduğu rivayet edilmektedir.

Yâ Cibrîl! Bu inen nedir? Bu çıkan nedir?

Yâ Muhammed! bu çıkan insanların amelleri bu inen de o amellere anında halkedilen karşılıklarıdır. (internet) Burada insanoğluna özelde hatırlatılan yere giren ve yerden çıkan, göğe yükselen ve gökten ineni Allah bilir, beyanı ile, amellerimiz göğe yükselen olurken, bu amellere karşılık halkedilen de yere inendir. Gökten inen ayan-ı sabitesindeki takdiri, göğe çıkanda amelidir. Bu ameller, ameli salih olarak ve ubudet yönüyle yükselmesi gerekmektedir. Kulun nefsinden çıkan fiil ve amellere dönüştüğünde ise Ayetin sonunun “Hüverrahıymül gafur” diye bitmesi de kuluna bunlardan bağışlanma ve temizlenme yolunu hatırlatmaktadır. ÇHU

----------------------------- 

~~34.3~
وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَا تَاْتٖينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰى وَرَبّٖى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

34/3 Ve gâlellezîne keferû lâ teé'tînes sâah, gul belâ ve rabbî leteé'tiyennekum âlimil ğayb, lâ yağzubu anhu misgâlu zerratin fis semâvâti ve lâ fil ardı ve lâ asğaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fî kitâbim mubîn Diyanet Meali: 

34/3 İnkâr edenler, "Kıyamet bize gelmeyecektir" dediler. De ki: "Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/3 Küfredenler ise «bize o saat gelmez» dediler, de ki hayır, rabbım hakkı için o size behemehal gelecek, gaybi bilen rabbım ki ondan Göklerde ve Yerde zerre mikdarı bir şey kaçmaz, ne ondan daha küçüğü, ne de daha büyüğü, hepsi mutlak bir «kitabı mübîn» dedir

---------------------------- 

وَقَال Ve kâle Ve dediler ki!

الَّذٖينَ Ellezîne kimseler

كَفَرُوا Keferû Kâfirler “Kâfirler/İnkâr edenler,"Kıyamet bize gelmeyecektir" dediler”

“Kâfir” kelime anlamı olarak “perdeleyen örten” anlamındadır. Genel olarak ise küfür inkar kötü söz olarak anlaşılmaktadır. Oysa perdeleme, örtme, gizleme, kapatma manalarınadır.

Ayetin bu ilk kısmında işte o kişiler Hakk’ı ve hakikakattleri perdeleyerek gizledikleri için kendilerindeki kâfir vasfı ortaya çıkmaktadır.

Küfrü ve kâfirliği iki yönden de bilmemiz gerekiyor. İlki gaflet halinin yaşamını sürdürenlerin küfrü, diğeri ise Âriflerin küfrüdür.

Gafillerin küfrü, zahiren de gözüktüğü gibi Hakk’ı ve hakikatleri dini değerleri inkar etme üzerinedir.

Âriflerin küfrüne gelince; irfân ehli kendi bünyesinde zuhurda olan Hakk’ın varlığını her yerde her zaman aşikar etmez açığa çıkarmaz, hatta gerek olmadıkça hep gizleyerek açığa çıkarmaz. Böylece özünde olan Hakk’ın varlığını kendi dışı olan beşeriyeti ile bilerek şuurlu şekilde gizler ve perdeler. İşte bu durum diğer küfürden çok farklı bir anlam taşır. Bu hususta arifler şöyle demiştir.

Küfrü bâtıl mutlak hakk’ı örtmüştür Küfrü Hakk ise kendi kendini örtmüştür

---------------------- 

“Kâfirler/İnkâr edenler, Kıyamet bize gelmeyecektir" dediler” Gaflet ehli olarak yaşamını sürdüren Hakk’ı ve hakikati perdeleyerek inkar edenlerin durumu belirtiliyor. Onlar, kendi hayal ve vehim dünyalarında hak’tan habersiz ve şuursuz olarak yaşamaya devam ederken bu hallerinin kalıcı olduğunu zannedip kıyamet denen hadisenin olmayacağını zannettiler ve buna da inanmadılar. Bazıları da inansa bile akıl ve şuur edemediler.

Âyetin diğer yönden yorumuna baktığımızda ise, “ Ey beşeriyet örtüleri ile kendi özlerindeki Hakk’ı bilerek gizleyip örten irfan ehli ! onlar da kıyamet bize gelmeyecek dediler. Çünkü onlar nefislerinin kıyametini seyr-ü sülukları ile koparmışlar, kendi bireysel varlıklarında Hakk’ın zuhuru ortaya çıkmış onlar da bu idrak ve şuur ile değerlendirdikleri için kıyameti yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz bu yüzden gelecekteki kıyamet geldiğinde artık bize gelmeyecek dediler. Buradaki gelmeyecek demeleri onu yalanlamaları yönüyle değildir onu idrak ve şuur ettiklerini beyan içindir. Zira onun geleceği mutlaktır. Her iki söyleyiş arasında çok büyük fark vardır. İlki gaflet halinde yaşayan ehli zahirin dilinden olan ifade, diğeri ise irfan ehlinin ifadesi olmaktadır. Peygamberimiz sav hadislerinde “ Kıyamet kâfirin üstüne kopacaktır” beyanı burayı bildirmektedir. Kıyamet eşyanın hakikatinin ortaya çıkışı, perdelerin örtülerin ortadan kalkması hak ve hakikatin izhar olmasıdır. Bu yüzden gaflet ehli perdelerinden kurtulamadığı için bu gerçekle yüzleşecektir.

Kıyamet; zat’ın zuhuru, sıfat saltanatının sönüşüdür diye belirtilmiştir.TB. Bu da sıfat mertebesinin zat mertebesine perde olduğu, kıyamet hükmü ve yaşantısı ile idrakinde kıyam eden kişi için üzerindeki sıfat binası yıkılarak yerine zat mertebesinin kalmasıdır.

“De ki: "Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir.”

قُلْ Kûl De ki! Zat mertebesi Risalet mertebesini konuşturmaktadır. De ki! Onların ilimleri gaybı idrak edemez, anlayamaz. Çünkü onlar Allah’ın getirmiş olduğu aklı kül ilmine yönelmedikleri için şek ve şüphe içerisindedirler bu yüzden kendi gayblarını ve alemin gaybını bilemezler. Bilemedikleri için de kıyameti inkar ederler. Risalet mertebesi ile bunu onlara öğret ve bildir denmektedir. 

“Gayb” “gaybleriyle imân ederler” 2/3 Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat varlığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır. Biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz. Yani bu âlemin sadece maddeden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi olduğunu biliriz. Yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur. Bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir. Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler; Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklarla yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRahıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediğimiz bir gayb var ve kendimizdeki gayb’ten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz.

“Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O'ndan gizli kalmaz.” Âlemlerin rabbi olan olan Allah’a yemin olsun ki, gayblarınıza perdeli oluşunuz sebebiyle bilip göremediğiniz şuur edemediğiniz o kıyamet size gelecek, sizdeki ve alemdeki o hakikat mutlaka ortaya çıkacaktır. 

Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O'ndan gizli kalmaz. Demek ki Allah yeryüzünde de semâda da her şeyi ile mevcuttur. Ve âlemlerde olan her şey bir ismin gölgesi ve faaliyyet sahası olduğundan bütün isimler dahi kendine ait olduğundan kendisine hiçbir şey gizli kalmaz. “Ne göklerde ne de yerde” ifadesi ile bu ilahi faaliyetin sadece bizim dünyamız ile sınırlı olmadığı aynı şekilde gökyüzü alemleri ve insanları olduğu buradaki tüm hayatın ve her bir zerrenin Allah’ın hükmü ve kontrolü altında olduğu anlaşılıyor.

Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır."

كِتَابٍ مُبٖينٍ Kitâb-ı Mübîn Açık olan kitab Kurân’ı Kerim-i dört gerçek yönüyle tanıyabilirsek gerçek kitabımızı tanımış, okumuş ve yaşamış oluruz.

1. Mushâf-ı Şerif: Elimizde bulunan mübarek Kurân-ı Kerim, Allah’ın ayetlerini, surelerini, harflerini kelimelerini bir düzen içinde muhafaza eden diğer ismi ile susan Kur’an’dır. (Kur’an-ı Sâmit)

2. İnsân-ı Kâmil ( elif-lâm-mîm kitabı)

3. Kitâb-ı Mübîn, (Bu alemler, zâhir isminin açılımıdır)

4. Kitâb-ı Nâtık, ( Konuşan Kur’an) dır. 

Konuşan Kur’an ile susan Kur’an Hadisi şerif’de belirtildiği gibi kardeştirler. Konuşan Kûr’ân olmazsa, Kûr’ân-ı Kerîm-i okuyan olmazsa bilgiler o kitap içerisinde gizli kalacaktır. Okuyan olsa da metin olmasa, okunacak olmadığı için o niye okunacak. Kûr’ân-ı Kerîm-i bu 4 gerçek yönüyle tanıyabilirsek, gerçek kitabımızı tanımış oluruz. 

Yukarıdaki ayet’de belirtilen Kitab-ı Mübin, açık demek olan kitaptır. Bütün bu âlemler Kûr’ân’ın tafsil olarak açılmış halidir. C.Hakk’ın bu âlemde ef’âl mertebesi olarak faaliyette olduğu haldir. 

Tekrar ayeti kerimenin son bölümüne döndüğümüzde, “Kitâb-ı Mübîn” ile kişilere bu âlemin hakikatleri açılmaya başlanır. Yani mevcud olan gösterilir. İşte kendimizi açmaya çalışmamız gerekiyor ki, açık kitabı kendimizle birlikte okuyalım. İnsan’ın kendisi de bir Kur’an’dır. Ancak bu Kur’ân’ın sayfaları kapalı olduğu için manalar açılamıyor. Ne zaman ki kişilere kendi nefsinden bir peygamber gelip, “ “Lekad câe rasülün min enfüsiküm azîz” 9/128, ayetinin tahakkuku ile birlikte o zaman kişinin bâtınında kapalı olan kitabının açılması sağlanacaktır. O zaman Ümmül Kitap’dan kendisine verilen levhi mahfuz gönlünde açılmaya başlayacak böylece Kitab-ı Mübîn hükmüne dönüşecektir. ÇHU

---------------------- 

~~34.4~
لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُولٰئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرٖيمٌ

34/4 Liyecziyellezîne âmenû ve amilus sâlihât, ulâike lehum mağfiratuv ve rizgun kerîm.

Diyanet Meali: 

34/4 Allah'ın, iman edip salih amel işleyenleri mükâfatlandırması için (her şey o kitapta tespit edilmiştir.) İşte onlar için bir bağışlanma ve bereketli bir rızık vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/4 çünkü iyman edip iyi ameller işliyenlere mükâfat verecek, işte onlar için bir mağrifet ve bir «rızkı kerîm» var

------------------------------- 

İman edip Salih amel işleyenler” İmanlarını tahkik üzere yaşayarak ikân düzeyine yükseltip yakîyn ehli olanların amelleri-fiilleri, düşünce ve tefekkür yönünden hak’ka ait olarak çıktıklarından amel-i salih olmaktadırlar.

“Onlar için bir bağışlanma vardır” Onlar nefislerini tezkiye ederek amellerini hakk’ın fiili hükmüne döndürdükleri için şirk’ten arındıkları için bağışlanmış oldular.

“ Onlar için rızkı kerîm vardır” En büyük rızık İnsân-ı Kâmil’in vahdet sofrasında yenen vahdet rızıklarıdır. İmanlarını İkân’a dönüştüren sâlikler bu dünyada kerim olan rızka ulaşıp yedikleri gibi ahiret aleminde de aynı sofradan vahdet rızıklarını yemeye devam edeceklerdir. Çünkü kişi dünya hayatını hangi anlalyış ve mertebe düzeyinden sonlandırmışsa o anlayış üzere ahiret yaşamına geçmiş olur. Bu yüce rızıktan mahrum olmamak için daha bu dünya hayatımızda yakıyn ehli olmamız gerekiyor. Çünkü kerim rızka ulaşmanın yolu ikan’dan geçmektedir.ÇHU

--------------------------------- 

~~34.5~
وَالَّذٖينَ سَعَوْ فٖى اٰيَاتِنَا مُعَاجِزٖينَ اُولٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَلٖيمٌ

34/5 Vellezîne seav fî âyâtinâ muâcizîne ulâike lehum azâbum mir riczin elîm. 

Diyanet Meali: 

34/5 Âyetlerimizi geçersiz kılmak için yarışırcasına çaba harcayanlar var ya; işte onlar için elem dolu, çok kötü bir azap vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/5 Âyetlerimizi hukümsüz bırakmak için yarışanlar, onlar için de pislikten öyle bir azâb var ki elîm

-------------------------- 

Bir önceki âyeti kerimede iman ederek Salih amel işleyenlere “rızkı kerim”(vahdet rızkı) mükâfatının verileceğini belirttikten sonra, bu ayet ile de bir kıyasi durum yapılarak haktan hakikatten gafil olanlar ve o rızkı ikram eden dönemin insân-ı kâmilinden yüz çevirenlerin durumu mukayese edilmekte olup, onlar için hak’tan uzaklaşarak nefislerine yakınlaştıkları ve bu halde yaşadıkları için bu durumları kendisine ayrılık azabı olarak dönecektir denilmektedir. ÇHU

----------------------------- 

وَيَرَى الَّذٖينَ اُوتُوا الْعِلْمَ الَّذٖى اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّ وَيَهْدٖى اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ

34/6 Ve yerallezîne ûtul ılmellezî unzile ileyke mir rabbike huvel hagga ve yehdî ilâ sıratıl azîzil hamîd Diyanet Meali: 

34/6 Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur'an'ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah'ın yoluna ilettiğini görürler.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/6 Kendilerine ılim verilmiş olanlar ise sana rabbından indirileni görüyorlar ki o mahzâ hak ve o ızzetine nihayet olmıyan sahib hamdin yolunu gösteriyor

--------------------------- 

Kendilerine ilim verilenler: Mârifet ilminden kendilerine verilenler ki, bunlar ise Ârifler olmaktadır. Bunlara “ehlullah” ( Allah ehli) denir. Yakîn ehli oldukları için ilimleri aynı zamanda ilm-i ledün’dür. “Ledün ilmi”, batıni ilimler olarak tarif ediliyorsa da Allah’ın indindeki ilim demektir yani tevhid ilmi demektir. İlim genel olarak iki türlüdür, biri sûri ilimler olarak adlandırılan ve bedenimizi ilgilendiren ilimler, diğeri de manevi ilimlerde denilen ruhumuzu ilgilendiren ilimlerdir ve genelde din ile ilgili ilimler manevi ilimler olarak kabul edilmektedir. Fakat gerçek anlamda manevi ilimler ismi üstünde fiiller ile ilgili değil, mânâ ile belirtilen ilimlerdir, bunlara batıni ilim de denmektedir.

Ârif’in bilgisine, Mârifetullah ( Allah bilgisi) denir. Ârif, marifet ehli kabul edilir. Ârif, Allah’ı, Allah ile bilir ve tanır. Ancak Ârifler de marifet görüş ve bilişlerinin genişliğine göre farklı mertebelerde olabilirler. Ondan bilen, gören, konuşan kendisi değil, Allah’tır. 

Böylece kendilerine ilm-i ledün verilen muhakkîk ârifler sana indirilenin ( indinden gelenin) hak olduğunu açıkça görürler. Çünkü perdelenmiş birisi kitab-ı nâtık olan Ârif-i Billâh’ı ve kelâmını bilemez. Bir şeyi bilen kimse o şeyi kendi içindeki var olan anlamıyla bilir. İlimden payı marifetten nasibi olmayan birisi bu zümreyi bilemez ve tanıyamaz kelamını da duyamaz. Çünkü onu bilmesini sağlayacak donanımdan (ledün ilminden) yoksundur. O’nu ancak o bilir. Burada “sana indirilen”, Kur’an’ın nüzülüdür. Hakikati Muhammedi’den Hazreti Muhammed mertebesine olan tenezzül ile yüklenen emaneti ilahiyye’dir. İnsan ve Kur’an ezeli kardeştir hükmünce indirilenin veya yüklenenin ne olduğunu kendilerine verilen bu ilmi ledün sayesinde bilirler.

وَيَهْدٖى اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ 

Ve yehdî ilâ sıratıl aziyzil hamiyd “ Ve yehdî” Doğru yola ilettiğini” Kendilerine yukarıda bahsedilen ilimden verilenler, Kitâb-ı Nâtık olan Kâmil insan’ın , kendilerini Allah’a ulaştıran “Hâdî” olarak hidayet yoluna ilettiğini bilirler.

“Azîz ve Hamîd “ Azîz, Mutlak galip ve üstün olan yönü ile perdelenmişleri mağlup eden, kahrıyla onları engelleyen ve ezen, kendilerine ilim bahşedilenler için ise onları vahdete erdirmekte galip olan, onlara sıfatlarıyla nimet bahşedendir. Hamîd, olarak ise kendilerine ilim verilerek övgüye layık olan mü’minlere, ( sâliklere ) her türlü lütufları bağışlayandır. ÇHU

İlmi Ledün’nü tarif ederlerken şöyle demişlerdir: “İlmi Ledün nefsin vakıa geçişi değil vakı’ın nefste taayyünüdür.” Herhangi bir hadisenin vuku bulmasından sonra biz onu anlayıp idrak ediyoruz, işte bu nefsin vak’ı’ya geçişi demektir, yani bu hadise yok iken nefsimiz o hadiseyi bilmiyor, vak’ı olduktan sonra biz ona nüfuz ediyoruz, işte bu anlayış ilmi Ledün anlayışı değildir diyor, ilmi Ledün ise vakı’anın nefste meydana gelmesidir. İşte anlatılması ve anlaşılması bu kadar zor olan bir hadisenin yaşanılması tabi ki daha zor olacaktır, belirli seviyelerde bulunan kıstaslarımızı aşmamız gerekiyor bunun için. İnsanlar nefslerinin, şartlanmaların ve zanların tesiri altındadır ve bunların sınırları içerisinden dışına çıkamıyoruz, gerektiğinde ihtiyati olarak bunların dışına çıkmamız gerekiyor. Ne kadar Hakk’a yakın bir yaşam idraki bizde oluşursa onlar ilmi Ledün anlayışındandır.

Bütün ehlullah hazeratı Ledün ilmi yoluyla şereflenmişler ve bunun için kendilerine Allah ehli denmiştir, gerçi bu hali bilsekte bilmesekte bizlerde Allah ehliyiz fakat kıymetini, hakikatini bilemediğimiz için değerlendiremiyoruz. TB

----------------------------- 

وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ اِنَّكُمْ لَفٖى خَلْقٍ جَدٖيدٍ

34/7 Ve gâlellezîne keferû hel nedullukum alâ raculiy yunebbiukum izâ muzzıgtum kulle mumezzegın innekum lefî halgın cedîd. 

Diyanet Meali: 

34/7 Yine inkâr edenler şöyle dediler: "Çürüyüp ufalandıktan sonra sizin yeniden diriltileceğinizi söyleyen bir adamı size gösterelim mi?

Elmalılı Hamdi Yazır:

34/7 Böyle iken o küfredenler şöyle dediler: Size bir adam gösterelim mi ki temamen didik didik didiklendiğiniz vakıt muhakkak siz, yeni bir hılkat içinde bulunacaksınız diye size Peygamberlik ediyor?

------------------ 

Mekke müşriklerinden birinin, Rasûlullâh (s.a.v.)'a çürümüş bir kemikle gelip “Ey Muhammed şu çürüyüp kül olduktan sonra, onu Allâh'ın dirilteceğini mi sanıyorsun, nasıl olur? sorusuna, Rasûlullâh (s.a.v.)’in “Evet, Allâh seni de öldürür (sonra ba’s eder) ve ateşe/cehenneme sokar!” demesi üzerine nâzil olmuştur!..

“ İnkar edenler şöyle dediler” Hak’tan ve hakikatten perdeli olarak Allah’ın hakikatini örtenler şöyle dediler. 

“Çürüyüp ufalandıktan sonra” yani vucutlarınız paramparça olup dağıldıktan sonra, bir başka ifade ile öldükten sonra “yeniden dirileceğinizi” haber veren bir adamı size gösterelim mi? Diyerek , onlar bununla “alay etmeyi” hedeflemişlerdi.

Kişi fiziken annesinden doğup alemi şehadete gelip ayrı bir kimlikle et ve kemikten beden elbiseleri giydiğinde, burası kendisi için fiziken doğduğu ve diri olduğu yer olsa da manen öldüğü yerdir. Ruhlar birimsel hallerine gelmeden önce Allah’ın varlığında ilahi varlık olarak “hay” idiler ve burada ayrı ayrı kimlikleri yoktu. Şehadet alemine gelerek beden elbiseleri giyilince birimsel olarak Cenâb-ı Hakk’ın varlığında “ hay” olduğumuz ilahi varlıktan öldük. Birimsel olarak bu şekilde ölü hükmüne girerek kendimizden habersiz olarak şuursuz ve idraksiz bir hayatın içinde kendimizi bulduk. Burada kendinden bîhaber olarak gaflet içerisinde yaşamını sürdüren kişi, bir irfan yoluna ve onun Ârif-i billâh’ına ulaşıp bu yolda seyir etmeye başlarsa kendisi için ölüm hayata dönmeye başlayacak böylece ayet’de ifade edilen “sizin yeniden diriltileceğinizi söyleyen bir adamı size gösterelim mi? Hükmünün yaşantısı ortaya çıkmış olacaktır. 

Bu konu hakkında bakara suresi 28 ayetinde 2/28 de “ Siz ölüler idiniz biz size hayat verdik” buyurulmaktadır. Yani siz kendinizden habersiz gaflet halinde yaşarken “verâsetü-l enbiyâ” olan “Kâmil insan” eliyle daha bu dünyada iken sizlere sizi bildirip tanıttık kendi hakikatinizi bildirdik, ve ikinci doğumla sizi tekrar ruhâni hayata getirdik döndürdük. Kişinin yaşı ne olursa olsun kendini bilip tanımadığı sürece ölüdür. İşte bunun yolu da peygamberimizin “ Ölmeden evvel ölünüz” dediği yani nefsaniyetimizden sıyrılıp ebedi “ hay” ile diri olmaktır.

O günkü kureyş kafirlerinin Hz peygamberimiz hakkındaki ( size bir adam gösterelim mi? ) bu alaycı ifadelerini yaşadığımız dönemde de görmek mümkündür. İlimden payı, marifet’den nasibi olmayan perdelenmiş birisi Ârif’i ve onun kelâmını bilemez ve duyamaz bu yüzden de ekabirlik yaparak irfan ehli ile alay ederler. 

Ayet’in işaret ettiği manalardan birisi de ölüm ve diriliştir. Ölüm, geçiş manasınadır. Ölüm, şehadet aleminden gayb alemine yani batına dönmedir. Ölümün hakikati, insanın bedenine taalluk eden mücerred hayalin bağlılığını kesmesidir. Mücerred hayal, insani ruhtur. İnsanı ruhun hayvani ruhtan ayrılışıdır.( Marifetname)

“Her nefis ölümü tadacaktır” ayetinde “tadış” hayat belirtisidir. Hayatı olmayan tad alamaz. Tadış o cesede ait değil, nefse aittir. Ruhun ceset ile bağları kesilince kendi alemine dönerek o şartlar içinde tadışına devam edecektir. O geçiş yapılan bu ortamın şartlarını şu an sahibi olduğumuz madde bedenlerimiz algılayamamaktadır. Çünkü kesif latifi bilemez. ÇHU

---------------------------- 

~~34.8~
اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَمْ بِهٖ جِنَّةٌ بَلِ الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِى الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَعٖيدِ

34/8 Efterâ alallâhi keziben em bihî cinneh, belillezîne lâ yué'minûne bil âhırati fil azâbi ved dalâlil beîd. 

Diyanet Meali:

34/8 "Allah'a karşı yalan mı uydurdu, yoksa onda delilik mi var?" Hayır, öyle değil! Ahirete inanmayanlar azap ve derin sapıklık içindedirler.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/8 Bir yalanı Allaha iftira etmekte mi? Yoksa kendisinde bir cinnet mi var? Hayır doğrusu o Âhırete inanmıyanlar uzak bir dalâletle azâb içindeler

------------------------- 

Böylesine perdelenerek nefislerinin cehalet karanlığına gömülenler, Zât-ı İlâhiyye’yi irsal eden kitab-ı nâtık olan peygamberi ve onun kâmillerini ve açığa çıkardığı zâti bilgiyi reddederler. İnsanlar üzerindeki tesirini kırmak için de , onu Allah adına yalan uydurmakla ve delilikle suçlarlar. Oysa “İn hüve illâ vahyun yuhâ” Onun konuşması ancak vahiy iledir.

Yalan uydurmak: Allah’dan başkası için varlık ispat etmek, kelam ve benzeri sıfatları Allah’dan başkasına nispet etmek suretiyle ona karşı yalan uydurulmuş olunur. Kendi nefislerinin varlığı devam ettiği halde sıfatı ilahileri kendi nefislerine yakıştıranlardır.

“Ahirete inanmayanlar azab ve derin sapıklık(delalet) içindedir” Bunlar Mudil isminin tesirinde olanlardır ve ahirete imân etmezler. Zâten mudil isminin tesirinde olduklarından, Hâdi isminin istikametinde olan faaliyetlerle meşgul olmazlar. Çünkü onların yolu o değildir. Böyle olunca da ahiretle Hakk’la dinle, diyanetle işleri olmaz.. Hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ederler. Onların amelleri kendilerine güzel ziynetli gösterilmiştir. Hangi amelleri? Gaflet üzerinde geçen vakitleri kendilerine süslü gösterildi. Bir taraftan Hâdî isminin faaliyetleri aklına geliyor, bocalamaları bu, ama Mudil ismi ağır geldiğinden Mudil faaliyyetlerini sürdürüyorlar. Mudil isminin zuhurunu meydana getiriyorlar. Fakat akıllarında ve yahut içlerinde, vicdanlarında Hâdî isminin de zuhuru olduğundan bir türlü mutmain değillerdir. Keşke yapmasaydım etmeseydim gibilerinden levm ediyorlar ama uzaklaşamıyorlar. Uzaklaşmak için irfan yoluna, emri teklifiye, kitaba, sünnete, uymak lazımdır. ÇHU

----------------------------- 

~~34.9~
اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِنْ نَشَاْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ اِنَّ 

فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنٖيبٍ

34/9 Efelem yerav ilâ mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum mines semâi vel ard, in neşeé' nahsif bihimul arda ev nusgıt aleyhim kisefem mines semâé', inne fî zâlike leâyetel likulli abdim munîb. 

Diyanet Meali: 

34/9 Onlar, önlerindeki ve arkalarındaki (kendilerini dört bir yandan kuşatan) göğe ve yere bakmadılar mı? Eğer dilersek onları yere geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Bunda, Rabbine yönelen her kul için bir ibret vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/9 Ya Gökten ve Yerden önlerindekine ve arkalarındakine bir bakmazlar mı? Dilersek kendilerini Yere geçiriveririz, yâhud Gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz hakıkaten onda inâbe edecek (hakka gönül verecek) bir kul için şübhesiz bir âyet vardır

----------------------------- 

اَفَلَمْ يَرَوْا “Efelem yerav” Onlar görmezler mi?

Görmezler mi? Gafletleri bu kadar çokmu ki görmezler. Allah’ın ayetlerini hiç mi görmezler? Bu içinde yaşanılan alem 5 duyu ile kavradıklarınızdan ibaret değil, bir de görmedikleriniz göremedikleriniz var oraya yönelin, gördüklerinizden yola çıkarak göremediklerinizi algılamaya çalışın, akl-ı selim ve akl-ı küll yolu ile onları keşfetmeye çalışın, dolayısıyla öncelikle her şeyin gördüğünüzden müteşekkil olduğu düşüncesine itibar etmemeniz gerekiyor.

اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ ilâ mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum mines semâi vel ard,” “onlar yerden ve gökten ne kadarını önlerine serdiğimize, ne kadarını da kendilerinden gizlediğimize de ( eflem yerav) bakmazlar mı ( görmezler mi) ? 

Ayeti kerime “ Görmezler mi ?” ifadesi ile açık bir yerme ve uyarı vardır. Çünkü “yerde ve gökte” olanların basiret ve tefekkür ufukları ile idrak edilerek bilinmesi böylece açık olan alemler kitabının ve ayetlerinin okunması iman ehlinden istenmektedir. Yerin ve göğün bilgisinin görünenle sınırlı olmadığı, görünmeyenin daha fazla olduğuna vurgu yapılıyor.

Allah’ın varlığı sonsuz olduğu gibi, mülkü de sonsuz ve sınırsızdır. Bütün varlıkta sürekli zuhurdadır. Göklerin ve yerin tümü onun zahiri ve batınıdır. Göklerde ve yerde ne varsa madde ve mana olarak Allah’ındır. Hakikat-i Muhammedî, bütün alemlerde yaygın olarak mevcuttur. Yeryüzü dediğimiz üzerinde yaşadığımız gezegen dışarıdan bakıldığında gökyüzü olmakta, Bizim dünyamıza göre de diğer gezegenler galaksiler gökyüzü hükmüne girmektedir. “Gökten ve yerden ne kadarını önlerine serdiğimizi görmezler mi?” ifadesi ile dikkatimiz, göklerde ve yerde neler olduğuna çekilmektedir. Gökyüzü sonsuz semâvât ve bütün alemlerin nasıl oluştuğunu hiç düşünüp görmezmisiniz? Bunu düşünmeniz için illâ gökyüzünden üzerinize bir parça düşmesini mi bekliyorsunuz. Göklerde de yerde olduğu gibi Âdem-Muhammed türü insan nesillerinin olduğunu hiç düşünüp araştırmayacakmısınız? Adeta yeryüzünde ve gökyüzünde olanların görüş ve müşahede mesafesinde olduklarını bizlere haber verip bunların varlıklarını açık olarak bildirmiş olmaktadır. Gökler ve yerler halkedilmiş ise mutlaka bir hakikati vardır. Ve bu hakikatleri anlayacak idrak edecek yöne doğru insan yönlendiriliyor.

“Eğer dilersek onları yere geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz.” Bireysel yönden yeryüzü kişinin beden arzı, gökyüzü ise gönül seması olmaktadır. Tüm bu hadiseler aynı zamanda kişinin varlığında da oluşmaktadır. 

Kendi varlığının hakikatine eremeyen, kendini bilip tanıyamayan kimse, beden kutrundan çıkamadığı için bir ömür boyu kendi beden arzına( yeryüzüne) geçmiş ve batırılmış olarak gaflet halinde nefsi benliğine geçirilmiş olarak yaşar. Tâ ki, gökten yani gök ehli, gönül ehli ve aynı zamanda irfan ehlinden kendi beden yeryüzüne aşk ve muhabbet parçaları düşene kadar. 

Gökten parçalar düşürülmesi; Levhi mahfuz’da her birerlerimiz için hangi program yapılmışsa onun gök aleminden yer alemine indirilmesi şeklinde düşünebilişriz.

Ayrıca, aşk ve muhabbet ehli kâmillerin hak yolunda dilediklerinin kalplerine sirayet ederek onları beden arzlarından kurtarıp gönül ehli kılmalarıdır. O kişiler de kendi beden arzlarında ve gönül semalarında neler olduğunun nasıl bir süreçlerden geçildiğinin idrak ve şuuruna varırlar, bağlı oldukları kâmil insan makamından kendi gönüllerine fuyuzât-ı ilâhiler düşmeye başlar, böylece de önceki ve sonraki hallerini kıyas ederek “yerde ve gökte” olanların yaşananların neler olduğunu keşfetmiş olurlar. Böylece “ Görmezler mi ?” emir beyanı da yerine getirilmiş olunur. Bu süreçte kişinin beden arzına gönül semalarından gelen ya da düşen ilham ve tefekkür parçaları eski anlayış ve düşünceleri de yıkarak yeni bir ilahi sistem ve programın kendi üzerinde hayata geçmesini sağlar. 

“Bunda, Rabbine yönelen her kul için bir ibret vardır.” Kendini bilme ve tanıma yolunda çalışmalar yaparak bir irfan mektebine yönelip seyir edenler hem enfüslerinde hem de afak’ta “yerde ve gökte” Allah’ın ayetlerini bilmiş okumuş ve tatbik etmiş olurlar. ÇHU

---------------------------- 

~~34.10~
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ اَوِّبٖى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ

34/10 Ve legad âteynâ dâvûde minnâ fadlâ, yâ cibâlu evvibî meahû vet tayr, ve elennâ lehul hadîd. 

Diyanet Meali: 

34 (10-11) Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik. "Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin" dedik ve "(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. "Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm" diye vahyettik.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/10 Şanım hakkı için Davuda bizden bir fadıl verdik: ey dağlar çınlayın onunla beraber ve ey kuşlar! dedik ve ona demiri yumuşattık.

--------------------------------- 

“Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik” Âdem as. İle başlayan insanlık seyir sistemi içerisinde varılan ve geçilen mertebelerden birisi de Dâvud’luk makamı ya da mertebesidir. Tüm peygamberler ilahi seyir sisteminin bir cüz’üdür. Bu istikamette sefere çıkan bizler için peygamberân hazaratının yaşadığı dönemler ve hayat hikayeleri, kendimizi daha iyi tanıma ve bilme yolunda bizlere klavuz olarak yol göstermektedir.

İbrânîce’de “en çok sevilen kişi, göz bebeği” anlamına gelen bu ismin Kitâb-ı Mukaddes’te Dâvid veya Dâvîd şeklinde geçtiği ve sadece Hz. Dâvûd’a ad olarak verildiği görülmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Câlût’u öldürmesinden sonra Dâvûd’a hem hükümdarlık hem de hikmet (nübüvvet) verildiği bildirilir (el-Bakara 2/251). İsrâiloğulları’nın tarihinde peygamberlikle hükümdarlık ilk defa Hz. Dâvûd’un şahsında bir araya gelmiştir (İbn Kesîr, Ḳıṣaṣü’l-enbiyâʾ, ) Hz. Dâvûd’un Kur’an’da belirtilen özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür: Peygamberlik, hükümdarlık, Zebur( kutsal kitab), ilim, adaletle hükmetme yeteneği, savaşta üstün cesaret, güç kuvvet, bol nimet, güzel ses, sağlıklı uzun ömür, dağları etkileme veya buyruğuna alma kudreti, özel zırhlar imal etme becerisi, demiri yumuşatması, dâvud orucu olarak bilinen bir gün tutup bir gün tutmamak gibi özelliklerin kendisine ihsan edildiği belirtilmektedir. Bu özelliklerin bir kısmı “sebe” suresinde yer alırken bir çok farklı özelliği bakara, neml, sad, surelerinde anlatılmaktadır. Bu surelerin ilgili ayetlerinde de konu hakkında bilgilenebilirsiniz. 

“Ebu Derda Hz. Rasûlullâh’ın Davud Aleyhisselâm için “İnsanların en çok ibadet edeniydi” dedikten sonra şöyle anlatıyor:

“Davud’un duasında sözü şuydu: Allâh’ım senden seni sevmeyi, seni seveni sevmeyi, senin sevgini ulaştıracak ameli sevmeyi dilerim. Allâh’ım, sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevgili kıl!..” Peygamber ve aynı zamanda hükümdar olan Dâvût -aleyhisselâm-, vaktini dörde ayırırdı:

Birinci vakitte; ibâdetle meşgûl olurdu.

İkinci vakitte; hukûkî ihtilâfları karara bağlardı.

Üçüncü vakitte; halka vaaz ve nasihatte bulunurdu.

Dördüncü vakitte de; şahsî işlerini yapardı.

------------------------ 

Tekrar konumuza dönecek olursak ,

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلًا “ Ve lekad âteynâ dâvûde fadlen” Şanım hakkı için Davuda bizden bir fadıl verdik:

“Bizden” verdik denmesi bir bakıma “ Biz” verdik ile aynı anlama gelmektedir. Dâvud as. Yaşadığı dönemin insan-ı kâmil’idir. İndimizden verdiklerimizle onun mertebesini yücelttik. Verilen bu lütuf ile Dâvud’luk mertebesini hakikati Muhammedi bilgileri ile destekledik. Hakikati muhammediyye’nin bu mertebedeki ilim ve amellerini kendisine lütfettik. Bir sâlik açısından bakılınca da seyrindeki yolu Dâvud’luktan geçerken aynı hakikatlerin benzerlerini kendi nefsinde yaşamaya başlamasıdır. Bu hakikatler kendisine ayette belirtilen “biz” ile yani cenâb-ı hakk’ın “Kâmil insan” elinden bu “fadlı”, yani hakikati Muhammedi bilgilerini sâliklere ulaştırması vardır.

“Biz” ifadesi ile cenâb-ı hakk, sıfatlarına ve isimlerine de bir rutbe ve kimlik vererek onları da onurlandırmış oluyor. Cenâb-ı Hakk, kendi hakikatlerini peygamberinin lisanından ortaya koyarak “Allah ve rasülü” olarak kendisini “biz” diye ifade ediyor. İnsan-ı Kamil de ise, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî zuhuru vardır. O mahalde insan suretinden zuhurdadır, o mahalde o tecellisini aktaracak kapasitesini oraya verir Dâvud orucu ile salik, nefsini tezkiye ederek kesiflikten latifliğe doğru geçmeye başlar. Böylece letâfet sesine de yansır. Nefsine hükmetme hükümdarlığı kendisine verilir. Bazı ayetlerde geçen “ Biz Dâvuda’da Zebûr’u verdik” beyanı ile, sâlik’e bu mertebenin hikmet ve bilgileri kâmil insan mazharından verilir. Zebur; “akıl, düşünce; yazı, taşa nakşetme” gibi mânalara gelmektedir. Kâmil insan’ın, ilahi akıl ve düşünme sistemini sâlik üzerine nakşetmesi ona zebûr bilgilerinin verilmesidir.

“ey dağlar çınlayın onunla beraber ve ey kuşlar! dedik ve ona demiri yumuşattık” Dâvud as’ mın sesinin çok güzel olduğu kendisine verilen “zebur’u okurken dağlar ve taşların kuşların da kendisine eşlik ettiği rivayet olunmaktadır. Mûsiki olarak da davudi ses halen günümüzde de önemlidir. 

Dâvûdi sesin önemi, ses üzerine yüklenen mananın latifliğinden oluşmaktadır. Bu ise kişilerde ilahi yönde muhabbet duygularının artmasını sağlamaktadır. Burası tarikat düzeyinden hakikate geçerken yaşanan nefs mertebeleri düzeyidir. Muhammediyet mertebesindeki yaşamda ise, ses üzerine yüklenen mana, mana üzerine yüklenen ruh, ruh’ta olan nur ile birlikte ses bu dört yönden de muhataplarına ulaştırılmaktadır. Dâvûdi ses, karşı tarafta ilahi muhabbet rüzgarlarını estirirken, Muhammedi ses ilahi duyguların yanı sıra, akla, gönle, ruha sirayet etmektedir. Bu sesi duyanın kalbi başka bir ses ile mutmain olamaz.

“ Ey dağlar” kişide mevcud olan nefs mertebeleri, nefs dağlarıdır. Eğitilip tesviye edilip hakk’a döndürüldüğü zaman çınlarlar yani güzel olanı haber verirler. Kişi hangi nefs mertebesi düzeyinde yaşıyorsa o mertebenin zikri çınlaması yani seslenişi kendi üzerinde ve beden dilinde tespit edilir. Böylece nefs dağları kendinde olanı “zikir” ile haber verirler bildirirler.

“ Ey kuşlar” , Gönülden haber ilham kuşlarıdır. Onlar da nefs dağları gibi sahibine bağlı olarak Dâvud hükmünde olan sâlik’e eşlik ederek onunla birlikte bu mertebeden ihsan edilen gönül hakikatlerini bildirmektedirler.

“ Ona demiri yumuşattık” Demir en sert metal olup Kütle olarak, Dünya'daki en yaygın elementtir. Eritildiği zaman sayısız miktarda iş üretilmektedir. Bu element aynı zamanda insanda da mevcud olup biyoljik olarak sağlam ve sağlıklı bir iskelet ve kas yapısının da temelidir.

Seyr-i süluk yoluna çıkan bir sâlik açısından emmâre nefsi, ilk başlarda demir gibi sert ve kabadır. İşlenip yararlı hale getirilmesi için yumuşatılması yani eğitilmesi gereklidir. Çünkü bu sertlik kendisine ilahi hakikatlerin ulaşmasına engel teşkil ediyor. Dâvud’luk mertebesinden kişinin kendisine verilen hikmet ve bilgi ışığında, demir gibi olan nefsindeki kabalıklar eritilip yumuşatılarak hakikatlerine döndürülmüş olurlar.

 Demir 1538 C de eritilmektedir. Sayıların diliyle dahi bakıldığında ortadaki 53 ile veya 15+38= yine 53 olmakta böylece ilahi seyir sisteminde “Terzi Baba” hakikati ile Dâvud’luk mertebesinden geçerken demirin nasıl yumuşatıldığını yaşayarak öğrenmiş olmaktadırlar. 

Kur’ân-ı Kerim’de “Demir” diye bir sûre var; tertipte 57. sûre olan Hadîd sûresi… “Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için (sayılmayacak kadar) faydalar vardır 57/25 

“ve enzelnâ’l-hadîde” / “Biz demiri de indirdik!” Ayette biz demiri indirdik demesi çok manidardır. Çünkü zahire baktığımızda demir inmiyor, aksine yeryüzünden çıkartılıyor. Fakat malumdur ki dünyada bulunan atomlar ve elementlerin ekseriyeti yıldızlarda oluşup dünyamıza inmiştir. 

Demir atomunun/madeninin oluşabilmesi için de yüksek derecede bir sıcaklığa ihtiyaç vardır. İhtiyaç duyulan bu sıcaklık, Dünya’da olmadığı gibi Güneş’te de mevcut değildir. Güneş’in 6000 santigratlık bir yüzey ısısı ve 15 milyon santigratlık bir çekirdek ısısı vardır. Bu ise demirin oluşumu için yeterli bir sıcaklık değildir. Demir, ancak Güneş’ten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya Süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz hale gelir ve patlar. İçinde demir bulunan bu parçalar uzaya dağılır, gök cisimlerin çekimine yakalanarak çekilinceye kadar boşlukta dolaşırlar. Yani kısacası demir madeni, dünyada oluşmamış olup, milyonlarca yıl önce süpernovalardan taşınarak dünyaya indirilmiştir. Bu minvalde bütün astronomik bulgular, dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.

Süpernova yıldızlarının patlaması sonucu ortaya çıkan parçacıklar, dünya'nın kendi etrafında ve Güneş etrafında dönerken yörüngesindeki bu küçük parçacıkları toplayarak süpürmesi ve bu şekilde bir toz tanesinden dev bir Dünya haline gelmesi gösterilmiştir. İşte Dünya'yı oluşturan bu küçük parçalar bol miktarda demir içermektedir. O zaman net olarak görmekteyiz ki; Demir, dünya’ya uzaydan indirilmiştir. Ayette çok bariz bir şekilde ‘’Biz demiri de indirdik’’ demesi büyük bir hakikate işaret etmektedir.

“ve enzelnâ’l-hadîde” / “Biz demiri de indirdik!” ifadesini onun sadece fiziki olarak indirilip oluşumunu anlatan bir husus olarak görmemeliyiz. Bunun ötesinde farklı manalarda içermektedir.

Fiziki olarak demir ilim ile buluştuğunda insanların demirden yaptıkları aletlerle karada havada denizde dolaşarak yeryüzünde bir hakimiyet kurduklarını söyliyebiliriz. Böylece ayet’de belirtilen “ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için (sayılmayacak kadar) faydalar vardır 57/25 hükmü zahiren ortaya çıkmış olmaktadır.

Bu ayeti kerime’yi bâtınen de yorumlamak mümkündür. âyette kastedilen asıl mana mânevîdir, o da demirin nimet olarak verilmesidir. Allah, sonsuz yücelik derecesinin bir tecellisi olarak rahmet hazinesinden gönderdiği bu nimet, en yüksek makamdan en aşağıya şehadet mertebesine indirilmiştir. “Biz demiri de indirdik” tabiri ile Yüce Allah insanlığa demirin büyük bir nimet-i ilâhiye olduğunu hatırlatır. Yüce Allah kemâl-i haşmetle “ Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır” buyuruyor. 

Kur’ân-ı Kerim’de “Hadid” ( demir) ismiyle bir sure indirilmesi ve aynı surenin 25. ayetinde “biz demiri de indirdik” buyurulması çok daha farklı anlamlarının olduğuna işarettir.

حَدٖيدَ “HADÎD” Ha 8

Dal 4

Ye 10

Dal 4 Toplamda ise 8+4+10+4 = 26 etmekte olup bu sayı 13 sayısının 2 katıdır, yine aynı sayıları içindeki sıfırı kaldırarak yan yana yazınca 8 4 1 4 =8+41+4= 53 sayısını vermektedir.

Demir (FE) harf sembolleri ile yazılır atom numarası da 26’dır. Atom numarası ile ebced sayı değeri aynıdır. 13’ün iki katıdır.

FE harfleri olan demirin sembolleri ise F= 7 inci harf E= 6 .ıncı harf olmakta böylece 76 sayısı ile 7+6= 13 bir kez daha hakikati Muhammedi yönünden harf sembollerinde dahi mevcuttur. FE ile belirtilen demir’in harflerindeki sayı olan 76 ‘yı tersten okuduğumuz zaman 67 çıkar ki Allah” isminin karşılığı olmaktadır. Yine aynı 67 sayısı bir başka yönden Terzi isminin karşılığı da olmakta idi. 

Biz demiri de indirdik ayeti ise hadid suresi yani 57/25 ayeti idi. Sure ve ayet numaralarını topladığımızda 5+7+2+5= 19 ettiğini görüyoruz ki bu sayı insanı kamil’i remzeden bir sayı olmaktadır. Tekrar konumuzun başına dönecek olursak “Biz demiri de indirdik” beyanı ile Cenabı hakk, bizliği iie yani Allah ve rasülü ile ya da kamil insan mazharı ile bu ilahi beyanları muhatab olan sâlik’lerin gönüllerine indirdik şekliyle düşünebiliriz. O halde sayıların dilini kullanarak “ey irfan yolunda olan sülûk ehli, Terzi baba isminden size indirdiğimiz/bildirdiğimiz bu ayeti kerimenin hakikatine vakıf olun çünkü onda( demir’de) sizin için büyük bir kuvvet ve sayılamayacak kadar faydalar vardır.

Demir, kuvvet ve güç’ü temsil etmektedir. Hakkın ikamesi için hadîd/demir, yani güç/kuvvet gerekir. Demirden imal edilen kılıç bu güç ve kudreti temsil etmektedir. Özellikle Hz peygamber sav efendimizin, Hz Ali efendimize hediye ettiği Zülfikar isimli kılıç, ondaki mertlik, yiğitlik, cesurluk, kuvvet ve kudreti temsil etmektedir.

Zülfikar, İslam tarihinde büyük bir öneme sahip olan Hz. Ali'ye ait ünlü bir kılıcın adıdır. Bu kılıç, hem fiziksel görünümüyle hem de manevi anlamıyla İslam kültüründe derin izler bırakmıştır. Zülfikar kılıcı, iki ucu ayrık bir tasarıma sahip olmasıyla bilinir ve adaletin, gücün ve ilmin sembolü olarak kabul edilir. Hz. Muhammed sav efendimiz tarafından Hz. Ali’ye hediye edilen bu kılıç, birçok savaşta kullanılmış ve İslam'ın yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Kılıcın iki ucu, adaleti ve ilmi simgelerken kabzası da adaleti simgelemektedir.

İrfan geleneği ve onun müntesipleri açısından bakıldığında da hakk’ın bilinmesi ve ikame edilmesi, bu yolda mücadele ve mücahede verilebilmesi için bu güç ve kuvvetlerin kişinin varlığına da inmesi gerekiyor. Aksi halde hakikat ve marifet yolunda yürüyecek irade ve kuvvetler kendisinde oluşamaz.ÇHU

--------------------------- 

~~34.11~
اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِى السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا اِنّٖى بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ

34/11 Eniğmel sâbiğâtiv ve gaddir fis serdi vağmelû sâlihâ, innî bimâ tağmelûne basîr. 

Diyanet Meali

 34/11 "(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. "Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm" diye vahyettik Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/11 Bol bol zırhlar yap ve iyi biçime yatır diye. Siz de salâh ile çalışın, daha iyi işler yapın, çünkü ben her yapacağınızı gözetiyorum

-------------------------- 

“Bol bol zırhlar yap ve iyi biçime yatır( işçilikte ölçüyü tuttur “ 

Demirin yumuşatılması ile birlikte nefsi tesviye olunan sâlik, kendisinde oluşan ilham, tefekkür, muhabbet kabiliyetleri ile artık nefs savaşlarında kendisini muhafaza edecek ittika-takva elbiselerinin yapımını öğrenerek bunları kendi üzerine giymeye başlar. Bu elbiseler esmâ-i ilahiyye’ler olup kendisini esmâ-i nefsiyyelere karşı korumuş olurlar. Günümüzde önemli şahısların ya da devlet başkanlarının güvenli korunması için zırhlı araçlar kendilerine tahsis edilerek korunaklı hale getirilmektedirler. Allah’ın halifesi ve zati zuhuru olan insan da zahir batın varlığını bu zırhlı takva elbiseleri ile korunaklı hale getirmelidir. Her bir mertebenin zırhı olan takva elbisesi mertebelere göre farklıdır.

“iyi biçime yatır( işçilikte ölçüyü tuttur )“ Seyr-i sülukunuzu düzgün ve hakkını vererek yapın “Salih amel işleyin” Demirin yumuşatılıp işlenmesiyle öncesinde nefsine dönük ameller işleyen kişi katılıktan latifliğe geçtiği için nefsinden hak’ka dönük ameller çıkmaya başlar. Bu amellerin düşüncesi hak’tan fiili ise kuldan ortaya çıkar.

“Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm" diye vahyettik” Cenâb-ı Hakk kullarını kulları ile görücüdür ve haberdardır çünkü sıfatlarımız müşterek, bizdeki görüş O’nun görüşü, emanet olarak O’ndan aldık, fakat biz bunun hakikatini idrak edebilirsek bu bizde asalet hükmüne dönüşecektir. Ayrıca Cenâb-ı Hakkk’ın bize verdiği bu sıfatları hakkıyla iade edemez isek emânete hıyanet etmiş hükmüne giriyoruz ayrıca, biz O’na hakkıyla iade ettikten sonra Cenâb-ı Hakk bunları asaleten kullanmak üzere tekrar bize iade edecektir ÇHU

----------------------------- 

~~34.12~
وَلِسُلَيْمٰنَ الرّٖيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّهٖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعٖيرِ

34/12 Ve lisuleymâner rîha ğuduvvuhâ şehruv ve ravâhuhâ şehr, ve eselnâ lehû aynel gıtr, ve minel cinni mey yağmelu beyne yedeyhi biizni rabbih, ve mey yezığ minhum an emrinâ nuzıghu min azâbis seîr.

Diyanet Meali: 

34/12 Süleyman'ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız.

Elmalılı Hamdi Yazır:

34/12 Süleymana da rüzgâr: sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay, erimiş bakır menbaını da ona seyl gibi akıttık, hem rabbının iznile elinin altında Cinnîlerden de çalışan vardı, onlardan da her kim emrimizden inhiraf ederse ona Saîr azâbını tattırırız

--------------------------- 

Bu ayeti kerime ile birlikte Hz Davud’dan, oğlu ve varisi Hz Süleyman as ile ilgili ayetlere geçilmiş oldu. Hz Süleyman’ın kısaca hayatını özetliyelim.

Hz Süleyman as. Gazze’de doğdu. Babası Hz. Davut (a.s.) vefât ettiğinde 12-13 yaşlarında idi. Babası gibi önce hükümdar, sonra peygamber oldu. Kuran’da 16 yerde ismi geçen Hz. Süleyman’ın (a.s.) Davut Aleyhisselam’ın oğlu ve vârisi olduğu, üstün kılındığı, şükreden, sâlih, hakîm, anlayışlı bir kul olduğu bildirilmekte, keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma yeteneğinden söz edilir. 

Allah, Davut Aleyhisselam gibi Hz. Süleyman’ı (a.s.) da peygamberlik, hükümdarlık, hikmet ve ilimle donatmış, saltanatı ve nübüvveti onların şahsında toplamıştır. Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine  rüzgârlar verilmiş, kendisine  kuş dili ve başka hayvanların dili de öğretilmiştir. Hz. Süleyman (a.s.)  atları, özellikle yarış atlarını çok severdi. Beyt-i Makdis’i (Mescid-i Aksâ’yı) yedi yılda inşâ etti. Yemen’deki  Sebe’ Melîkesi Belkıs ile evlendi. Muazzam dünyâ servet ve tasarrufunu kalbinin dışında taşıyan Hz. Süleyman’ın (a.s.) 40 yıl saltanat sürdüğü ve 52 veya 53 yaşında vefat ettiği nakledilir. Kabri Kudüs’tedir. 

--------------------------------- 

سُلَيْمٰنَ Süleymân , Sin, lam, ye, mim ,elif, nun harfleri ile yazılıyor. Peygamberler zinciri içerisindeki yeri ve sıralaması “Musa, Harun, Davud, Süleyman” şeklinde gelmekte böylece mertebe olarak ise Museviyet sonrası iseviyet öncesi ara dönemdir. Öncelikli olarak seyr-i süluk ehli isek, be mertebeye ulaşabilmiş isek, içimizdeki Süleyman’a ulaşıp bu hakikatleri almamız gerekiyor.

Neml 27/15 ayetinde mealen “Andolsun ki biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun, dediler” And olsun ki “biz” Davud’a ve Süleyman’a , Süleymanlık mertebesinden ilim verdik. O ilim daha evvelce kimseye verilmemişti. “Biz” ifadesi ile cenab-ı hakk, bizliği yönü ile yani zatı ile birlikte kâmil insan elinden seyr-i süluklarında bu mertebelere gelip aşmaya çalışan sâliklere de bu üstün vasıflar verilmektedir. Yani Süleymanlık mertebesi bizlerde de oluştuğunda bu hakikatler bizlere de verilmiş olunacaktır.

Süleyman ismindeki harflerin sayı değeri ise, Sin, 60, lam 30, ye 10, mim 40, elif 1, nun 50 toplamı ise 191 olmaktadır. Böylece 19 ve 1 sayıları ile ortaya çıkmakta, bu sayılar ise, 1, bütün alemlerde zât-ı ilahinin birliğini, 19 ise Süleymanlık mertebesinin insan-ı kâmil’ini remzetmektedir.

Sin, Hakikati muhammedi’nin bu mertebedeki Kamil insanı, Lam, Lahud alemini

Ye, Yakiyn mertebelerini Mim, Hakikati Muhammediyye’yi Elif, Ahadiyyet mertebesini Nun, Nur-u İlahiyye’yi remzetmektedirler.

“Süleyman'ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik”34/12

Bu ayeti kerimeye önce genel ve zahiri yönden bakalım. Günümüzde olduğu gibi gelecekte’de rüzgar enerjisinden daha fazla yararlanılarak büyük teknolojiler üretileceği açıktır. Hz Süleyman gece ve gündüz olarak bir günde iki aylık mesafeyi rüzgar ile gittiğine göre aynı yöntemlerle bu yolun benzer şekliyle kullanılacağı ve bu sayede hava araçlarını kullanmadan bedenlerin bir yerden bir yere rüzgar kullanımı ile uçarak gidilebileceğini düşünebiliriz. 

Rüzgarın oluşmasının temel sebebi sıcaklıktır. Rüzgar, yüksek basınçlı havanın, alçak basınçlı bölgeye doğru yaptığı hava hareketi sonucu oluşur. Bu havanın yer değiştirmesine rüzgar denir. Yüksek Basınçlar; Çevresine göre basınç değerlerinin yüksek olduğu merkezlerdir. Havanın hareketi merkezden çevreye doğrudur. Alçak basınç  Çevresine göre basınç değerlerinin düşük olduğu merkezlerdir. Havanın hareketi çevreden merkeze doğrudur.

Bireysel olarak “rüzgarın oluşması; İlahi aşk ve muhabbet rüzgarlarının oluşmasıdır. Merkezden gelen, yani akl-ı küll yönünden gelen ilahi muhabbet ve düşüncelerin, alçak basıncı, yani nefsi küll yönünü etkilemesi ve kendine doğru çekmesi ile kişinin iç aleminde oluşan manevi bir iklimdir. Tasavvufî yaşamda Ruh ile nefsin, mürşid ile dervişin, maşuk ile aşık’ın birbirlerini etkilemeleri bu rüzgarın oluşmasını sağlamaktadır. Tıpkı Süleyman as’ da olduğu gibi sâlik’de kendi emrine sunulan rüzgarı ile gönül aleminde seyehat eder. O gün, Süleyman as’ mın rüzgara binerek bir günde bir aylık yol gitmesi ve yine, bir gece de bir aylık yol gitmesi günümüz irfan ehli tarafından uygulanan bir husustur. Bu rüzgar oluşmadan ve onu binek olarak kullanmadan hakikat ve marifet deryalarında seyahat etmek mümkün değildir. Sâlik’ler (Süleymanlık) tenzih mertebesinden teşbih mertebesine doğru yol alırken en fazla ihtiyaç duyacakları husus bu aşk ve muhabbet rüzgarının esintileridir. 

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl Muhammed’siz muhabbet ne hasıl … mısralaları Muhammediyet’e doğru giden yolun bu muhabbet rüzgarlarına bağlı olduğunu bildiriyor. Aşk ve muhabbet rüzgarları seven ile sevileni aynileştirir böylece vahdet ve tevhid zevkine erişilmiş olunur.

Sabah gündüz gidişi ile bir aylık mesafe ; Bekâ billah üzere Süleymanlık mertebesinin bekâ billâh’ı üzere bir seyir/yaşam sürülen dönemidir.

Akşam gece gidişi ile bir aylık mesafe; Süleymanlık mertebesinin fenâ fillahı olan seyir/yaşam sürülen dönemidir. Buradan açıkça görüldüğü gerek fenâ fillah, gerekse bekâ billah üzere olan hakikatlere vâkıf olunabilmesi için bu rüzgarın varlığı kaçınılmazdır. Sâlik, bindiği bu rüzgarına akıl ilim ve tefekkürünü de bindirmiş olur. 

Gece ile gündüz gidilmesi, bir başka yönden bakıldığı zaman beşeri kimlik içerisinde nefs karanlığının kişiyi sarması onun gece gitmesi, akıl ve şuur halinin kendinde olması onun gündüzüdür.

Bu hususta Hicr 22 ayetinde şöyle buyurulmaktadır.

وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ “ Ve erselner riyâha levâkıha”15/22 “Biz rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik.

“Ve erselnâ” Biz gönderdik “Riyâha” rüzgarları “levâkıha” aşılayıcı olarak Çok açık bir şekilde Cenâb-ı Hakk, “Biz” ile yani Kâmil insan mazharından ve elinden ilâhi nefhalar rüzgarlarını göndererek, kalpleri diriltici ve arındırıcı kıldık, onların istidatlarını ilahi tecellilere yatkın hale getirdik denilmektedir. Bu aşılamanın en yoğun zaman dilimleri sohbet ile oluşmaktadır. Kamil insan, nefhây-ı ilâhiyyesi ile huzurunda bulunan kabiliyet sahibi olanlara bu aşılamayı yaparken onlara aynı zamanda organ nakli yaparak yeni bir hayat kazandırmış olmaktadır. 

Konu rüzgardan açılmışken bir hususa değinelim. Bazı tasavvuf ehli büyüklerimiz ; Ey badi saba uğrarsa yolun semt-i Haremeyn'e ,Tazimimi arz eyle Rasülüs sakaley’ne sözleri ile ey saba rüzgarı yolun harem bölgesinden yani Mekke ve medineden geçer ise ins ve cin’nin peygamberine muhabbet ve selamlarımı arz eyle şeklinde özlem ve niyazlarını dile getirmişlerdir. Bu Hz Muhammed sav.’mi ötelerde arama ve kavuşma çabasıdır. İrfan ehli cihetinden bakıldığı zaman ise, bu rüzgarlar kişinin kendi içinde olduğu gibi, kendindeki Hz Muhammed’e ulaşmış ve bulmuş olarak müşahedeli bir yaşam sürdürürler. Bu da çok büyük mertebe ve anlayış farkı demektir.

“ Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık.”

«EL Kîtr» kelimesi erimiş bakır demektir. Bazıla­rına göre ifade, «Bakır, demir ve benzeri madenleri onun için akıt­tık» anlamındadır. Bakır kaynağından maksat, onun madenidir. Cenab-ı Hak, Hz. Davud'a demiri yumuşattığı gibi oğlu Süleyman'a da tıpkı çeşmeden suyun akması gibi erimiş bakır akıtmıştır. . Hz. Süleyman'dan önce hiç kimse için bu maden yumuşamamış ve akmamıştır. Fakat ayetin zahiri­ne bakılırsa Cenab-ı Hak Hz. Süleyman için bakır madeninden su kaynakları gibi akan bir kaynak kılmıştır.

Bu mertebenin İnsan-ı Kamil’i olan Süleyman as’dan zati ilimlerimizi akıttık zuhur ettirdik. Bakır, vücudun enerji, hücre ve doku üretmesine yardımcı olur. Vücudun kırmızı kan hücreleri ve kolajen de dahil olmak üzere bağ dokusu üretmek için bakıra ihtiyacı vardır. Bakır ayrıca beyin gelişimi için de gereklidir.

 Sâlikler manevi vücutları ve sağlıkları için kendilerine lazım olan bu ihityacı bir çeşme gibi akıtıldığı yerden yani Kamil İnsan madeninden temin ederler. Eritilmiş bakır ile daha önce sertleşmiş ve donmuş olan nefs ve tabiatları eritilerek bu sayede muamelatta uyumlu hale dönüştürülmüş olur. 

“Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı”34/12

Hz Süleyman (as)'ın müstesna bir ilme sahip olduğunu, kendisine bazı mucizeler verildiğini Kur’ân’ın farklı sure ve ayetlerinden öğreniyoruz.

 "Gerçekten biz, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik de onlar şöyle dediler: 'Hamd olsun o Allah'a ki bizi, mü'min kullarından çoğu üzerine üstün kıldı." (Neml, 27/15). 

Kendisine verilen bu ilimlerden birisi de cinlerin emrine musahhar kılınmasıdır.

Hz. Süleyman cinleri nasıl kullandı?

Mabedin yapımında Mescidi Aksa’da kullandı Ordusunda asker olarak kullandı İstihbarat için asker olarak kullandı Zanaat işlerinde usta olarak kullandı Zor ama çabuk yapılması gereken işlerde kullandı

---------------------- 

Cinlerin Hz.Süleyman’ın emrine musahhar kılınması; Esmâ-i İlahiyye’den aziz-cebbâr-mütekebbir isimlerinin ki bu isimler cinlerin ana kaynağıdır, bunların kullanımı ve hakimiyetinin aklımızı temsil eden kişideki süleyman’lığa verilmesidir. Bu bir ilim ve irfaniyet eğitimi ile bilinebilecek bir süreçtir. Kişi bu irfani eğitimi ile sadece cinlerin kaynağı olan bu isimleri değil bütün esmâ-i ilahiyye’yi de asıllarına uygun olarak kullanmayı öğrenir. Aziz cebbar mütekebbir isimleri kişi bünyesinde hayal ve vehim kanalıyla çıkmakta olup, aklımızın kontrolü ve hakimiyeti ile çıkarsa o zaman kişinin emrine musahhar kılınmış olunurlar ve kişi onları kullanmış olur, aksi durumda ise akıl onların kontrolüne geçer böylece hayal ve vehim hükmü kişiyi sarar.

“İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız.”34/12

Onlardan kim cin tabiatı gereği hükmümüzden ve akıl süleymanının hakimiyetinin dışına çıkarsa, doğru yoldan akli görüşten saparsa, nefsâni arzulara ve bedensel lezzetlere meylederse , “ona alevli ateş azabını tattırırız” Güçlü bir riyazatla meleki kuvvetleri üzerine musallat kılarız, nefsani ve şeytani düşüncenin kaynağını böylece cezalandırırız. Hayal ve vehim kaynağı olan bu esmalar aklın kontrolünün dışına çıkarsa riyazatlar yolu ile onlara azab ederek tekrar hükmümüz altına alırız. Rivayet edildiğine göre, Hz Süleyman’ın elinde ateşten bir kamçı vardı. Cin ona isyan edince göremeyecek şekilde ona bir darbe indirerek kendisini ateşle yakardı. Bireysel varlıklarımızda da, hayal ve vehim kaynaklı esmalar aklımızın hükmü ve irademizin kontrolü dışına çıktığında elimizdeki riyazat ve nefs terbiye metodunu bir kamçı gibi devreye sokmalıyız. ÇHU

------------------------- 

~~34.13~
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارٖيبَ وَتَمَاثٖيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ اِعْمَلُوا اٰلَ دَاوُدَ شُكْرًا وَقَلٖيلٌ مِنْ عِبَادِىَ الشَّكُورُ

34/13 Yağmelûne lehû mâ yeşâu mim mehârîbe ve temâsîle ve cifânin kel cevâbi ve gudûrir râsiyât, iğmelû âle dâvûde şukrâ, ve galîlum min ıbâdiyeş şekûr Diyanet Meali: 

34/13 Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/13 Onlar ona, mihrablar, timsaller ve havuzlar gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalışın ey Davud hanedanı şükr için çalışın, maamafih kullarım içinde şekûr olan azdır.

---------------------- 

Hz Süleyman’ın sarayı: Hz. Süleyman (a.s.) cinlerden ve insanlardan olusan ordusu ile kurduğu hakimiyeti, muhtesem bir saraydan yönetiyordu. Ve bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik anlayışı ile yerleştirilmişti. Elbette Hz. Süleyman'ın bu mekânını, görenlerde büyük hayranlık uyandırıyordu. Insanların bu saraydan bu kadar etkilenmelerinin nedeni ise, insan fıtratına en uygun olan estetik anlayışını ve ortamı birden karşılarinda görmeleri olmustur. Zira Hz. Süleyman, yaptırdığı bu görkemli sarayı, iman’ın nuru ve onun getirdiği üstün bir akıl ile yaptırmıştı. 

Kur'ân-i Kerim'in Neml Sûresi'nin bir çok ayeti, onunla aynı dönemde yasayan bir kavmin yöneticisi olan Sebe Melikesi'nin Hz. Süleyman'ın ihtişamlı sarayını gördükten sonra ona biat ettiğinden bahseder. Nitekim Hz. Süleyman, Sebe Melikesi Belkıs'ın varlığını kendisine haber getiren “Hüdhüd” sayesinde öğrenmisti. 

Neml suresi 22-24 “Derken uzun zaman geçmeden (Hüdhüd) geldi ve dedi ki: "Senin kuşatamadığın (ögrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Saba'dan kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur” 27/ 22-23-24 

Bu bilginin üzerine Hz. Süleyman, Allah'ı ilâh olarak kabul etmeyip güneşe secde eden ve şeytanın kendilerine süslü gösterdiği bir sistemi kabul eden Sebe halkını, imana davet etmek için onlara "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" başlayan bir mektup göndermişti. Ve tüm kavmi kendisine teslim olmaya çağırmıstı.

"Gerçek şu ki, bu, Süleyman'dandır ve 'süphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla' (başlamakta)dır. (Içinde de:) "Bana karsı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin" diye (yazılmaktadır). (Neml Sûresi 30-31) Sebe Melikesi Hz. Süleyman'ın, bu mektubu karşısında çok şaşırmıştı Ve kendisini kesin olarak bozguna uğratacağından emin olduğu bu hükümdarı, kararından vazgeçirmek için ona yüklü hediyeler göndermek yolunu seçmisti. Hz Süleyman Sebe Melikesi Belkıs'ın hediyelerini geri çevirmiş ve elçileri vasıtasıyla ona ne kadar kararlı, onurlu ve Allah'a bağlı olduğunu gösteren şöyle bir haber göndermisti:

"(Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldigi zaman: "Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'in bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip öğünebilirsiniz" dedi. Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmıs asağılanmıs ve küçük düsürülmüşler olarak sürüp çıkarırız." (Neml Sûresi 36-37) Sebe Melikesi Belkıs, onun (Hz. Süleyman'ın) sarayına gittiğinde o güne kadar hiç görmediği büyük bir mülk ve zenginlikle karşılaşmıştı.

"Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml Sûresi 44) Âyette de ifade edildigi gibi camdan olan köşk zemini öylesine gerçekti ki, Sebe Melikesi Belkıs, ıslanmaması için eteklerini toplayarak ilerlemesi gerektiğini düşünmüştü. Kendisi de bir zenginlik ve hâkimiyete sahip olan Sebe Melikesi Belkıs, Hz. Süleyman'ın sarayına girince o güne kadar gördüğünden çok farklı bir estetik ve bir zenginlikle karşılaşmış ve ruhuna hitap eden büyük bir akla şahit olmuştur. Aslinda Sebe Melikesi Belkıs'ın duyduğu hayranlık ve şaşkınlık içine girdiği saraya değil, Hz. Süleyman’ın aklınadır. Çünkü Belkıs’ın karşılaştiğı manzara, o dönemin şartlarinda yapılabilecek en mükemmel eser olarak tarif edilebilecek en güzel yerdir. Belkıs böyle bir yeri meydana getiren akla ve o aklın üstünlüğüne hemen teslim olup iman ettiğini söylemiştir.

------------------------------- 

Konumuz ile bağlantılı olması nedeniyle özet olarak bu konuya da burada yer vermemizin sebebi bunların“esâtiru-l evveliyn” sadece eskilerin hayat hikayeleri olmadığını halen şu anda bizlerin de gerçek hayat hikayelerimiz olduklarını bilmemiz gerektiğidir. 

Hz Süleyman’ın sarayı; Kâmil İnsan gönül sarayıdır. İçerisi esmâ-i ilâhiyyeler ile tezyin edilerek İlahi hazineler ile donatılmış zâti tecelligah’tır. Tasvir ve tarife sığmayan, akılları durdurup gözleri kendine hayran bırakan mana sarayıdır. Keşfi açık bir sâlik, eğer gerçek bir Kâmil’i bulup elinden tutmuş ise seyrindeki yolu mutlaka bu saraydan geçecektir. O zaman Belkıs hükmünde olan nefsinin tahtını ve saltanatını terk edip bu ilahi akla, akl-ı külle tâbi olacaktır. Bu saraya girip o yüce ihtişamla karşılaşınca Belkıs’ın söylediği gibi “ben nefsime zulmetmişim” diyerek kendindeki hakikati ilahiyye’ye ulaşamadığı ve ortaya çıkaramadığı için, kâmil insan’a ulaşamadığı için zulmetmiş oluyor. Böylece o saray içerisinde kendi mülkünün artık bir değeri ve önemi kalmadığı için kendini ifnâ etmiş oluyor. Böylece kendindeki nefsi küll ve aklı küll mertebeleri birleşmiş evlenmiş oluyor.

“Hüdhüd “ İlham kuşumuzdur. Gönle gelen ilahi tecellilerin bilgilerin habercisidir. Bu mertebede olan sâlik, kendini tanıma yolunda ilerlerken, gönlüne gelen ilhamlar ile ve Süleymanlık mertebesinin aklı ve tefekkür gücü ile daha önce keşfedemediği kendisindeki nefsi emmare tahtını ve mülkünü ihata ederek onu kendi mülküne dönüştürmüş olmaktadır. Belkıs hükmünde olan nefsimiz böylece ayet’de belirtildiği şekliyle “ Ben teslim oldum. Süleymân ile birlikte Alemlerin rabbı olan Allaha teslim oldum” Neml/44 diyor, Süleymân’ın mülkü içinde Belkıs’ınn mülkü yok, ifna olmuş oluyor. Süleymân’ın bireysel varlığında da o Belkıs yok olmuş oluyor. Ruhen süleyman’a iltihak etmiş oluyor. İşte bu kıssa ile o nefsin mülkü yani toprak mülkü, hareket sahası Süleymân’ın mülküne, onun kumandanı da süleymân’ın kendine ilhak edilmiş oluyor. Ve rivâyetler Hz. Süleymân’ın Belkıs ile evlendiğini söylüyor. 

Burada bir kıyas yapmak gereklidir. Hz Süleyman’ın sarayındaki ihtişam ve onun mülkü bazı esmâ-i ilahiyyeler ve onlara olan hükmetme/ kullanma üzerinedir. Burası da esma mertebesi yaşamıdır. Oysa Hz Rasulullah ise “Bana bakan Hak’kı görür” dedi ve kendi muhteşem “İnsân-ı Kâmil” sarayında zati tecellinin olduğunu Allah esmasının zuhuru olduğunu Muhammediyet mertebesinden bizlere haber vermektedir. ÇHU

-------------------------------- 

~~34.14~
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِهٖ اِلَّا دَابَّةُ الْاَرْضِ تَاْكُلُ مِنْسَاَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِى الْعَذَابِ الْمُهٖينِ

34/14 Felemmâ gadaynâ aleyhil mevte mâ dellehum alâ mevtihî illâ dâbbetul ardı teé'kulu minseeteh, felemmâ harra tebeyyenetil cinnu el lev kânû yağlemûnel ğaybe mâ lebisû fil azâbil muhîn. 

Diyanet Meali: 

34/14 Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman'ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/14 Sonra vaktâ ki ona ölümü hukmettik, onlara onun ölümünü sezdiren olmadı, yalnız bir güve böceği (Arza) dayandığı asasını yiyordu, bu sebeble yıkıldığı zaman tebeyyün etti ki Cinler eğer gaybi bilir olsalar o zilleti azâb içinde bekleyib durmazlardı

------------------------- 

Hz. Süleyman’ın (a.s.) 40 yıl saltanat sürdüğü ve 52 veya 53 yaşında vefat ettiği nakledilir Hazret-i Süleymân aleyhisselâm vefâtı esnâsında bir asâya dayanmaktaydı. Bu yüzden ayakta durduğu için O’nun vefât ettiğini etrâfındakilerden hiç kimse fark etmemişti. Tâ ki, bir ağaç kurdu âsâsını yiyip Hazret-i Süleyman yere yıkılınca vefât etmiş olduğu anlaşıldı.

Diğer taraftan, büyük bir mülk ve saltanata sâhip olan Süleymân aleyhisselâm’ın ayakta ölmesi, ne kadar düşündürücü bir tecellî ve büyük bir ibrettir. Zâten tüm peygamberlerin sözleri, yaşayışları ve başlarından geçen hâdiseler, arkalarından gelen bütün ümmetlere birer ibret vesilesidir.

“Onun ölümünü takdir edip, vefatına hükmedip onu öldürdüğümüz zaman, onun dayandığı asasını yiyen bir hayvandan, bir kurttan başka hiçbir şey onun vefatına delâlet etmedi” 34/14 Hiç kimse onun vefatını anlamadı. Cinler, Mescid-i Aksâ’yı yapıyorlardı ve Süleyman (a.s) da emrinde çalışan cinlere nezaret ediyordu. Sarayında ya da bulunduğu yerde onları gözetliyor, kontrol ediyordu. Mabedin yapımı esnasında âsâsına yaslanmış olduğu halde Allah onun ruhunu aldı. Artık dünyadan ayrılmıştı Allah’ın elçisi. Vefat etmişti ama o hâlâ ayaktaydı, âsâsına dayanmış olarak duruyordu. Diri, dipdiri, canlı gibi duruyordu. Cinler, insanlar onu görüyor, diri zannediyor ve Mescid-i Aksâ’nın inşâsına devam ediyorlardı. Ama nihâyet onun dayandığı âsâyı yemeye başlayan bir kurt âsâyı yiyip bitirince ona dayanan Süleyman (a.s) da yere yığılıverince, onun vefat ettiğini anlayan cinler dağılıverdiler. Zaten Mescid-i Aksâ’nın yapımı da tamamlanmıştı.

Ayakta ölmüş olan birinin öldüğünü anlamayan cinlerin, yıkılan birinin öldüğünü anlamaları tam anlamıyla beşerî algının yansıması olarak gözükmektedir. Kimi rivayetlerde Hz. Süleyman’ın yanına girip çıktıkları halde onun öldüğünü anlamadıkları ifade edilirken onun bir yıl boyu hareket etmemesi, nabzının atmaması, kıraat etmemesi vs. gibi beşerî fiilleri nasıl olup da algılayamadıklarının akli ve mantıki izahı olması gerekiyor. Evet böylece cinlerde kimi yetkilerin varlığına inanan, cinlerin gaybı bildiklerini zannedip onlara sığınmaya çalışan insanlar, yanılgı noktalarını anlasınlar diye Rabbimiz bu haberi bize naklediyor. Öyleyse bizler için de bir haber, bir gerçek açığa çıkmış oluyor ki, cinler kesinlikle gaybı bilmezler. Gayb bilgisi sadece Allah’a aittir. Onu O’ndan başkası asla bilemez. Ancak bildirdikleri kadarını elçilerine bildirmiş, gerisini bildirmeyeceğini bize haber vermiştir. 

Tekrar ayeti kerimeyi ele alalım;

“Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman” Sır makamında ölmesine, bekâ alemine geçmesine karar verdiğimiz zaman “O’nun öldüğünü ancak bir ağaç kurdu gösterdi”

“Süleyman`ın mülkünün eşi benzeri yoktur(Sad:35) Bu hem kudret hem de hikmet anlamında böyledir. 'Süleyman`ın mülkü' tabiri hala insanlar arasında darb-ı meseldir. Buna rağmen bu mülk vakti geldi, sona erdi. Ama ilginç olan bu mülkün sona erme öyküsüdür. Bu muhteşem mülk bir tahta kurdu tarafından yıkıldı. '…Bir tahta kurdu “dabbe” âsâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkıldı…'(Sebe:14

Ayet’de geçen anahtar kelimeler 'âsâ- minse`e', 'ağaç kurdu- dabbe' ve 'cinlerdir Âsâ,( minse’e) mülkün sembolüdür. Çünkü Hz. Süleyman ona dayanıyordu. Âsa, hükümdarın emrindeki zevattır. Mülkün ana sütunudur. Dışarıdan bu herkese sağlam ve düzgün görünür. Herkes o âsayı yıkılmaz zanneder. Ama aslında o âsanın kurdu ve dabbesi kendi içindedir. Beden mülklerimiz de zahir esması ile ayakta durur ve bir ömür boyu ona yaslanarak hayat sürdürürüz.

Kurân-ı Kerim’de 114 sûre vardır ve bunların 113 tanesinin başında “ besmele” vardır. Sadece tevbe suresinin başında yer almaz. Bunun yerine neml suresi 30 ayetinde “İnnehu min Süleymâne ve innehu Bismillâhirrahmânirrahîm. “ ayeti olarak besmele yer almaktadır. 

“İnnehu min Süleymane,” muhakkak ki, innehu, oradaki “Hu” Süleymânlık hakikati itibariyle “innehu bismillâhirrahmânirrahîm.” Rahmân ve Rahîm olan hüvviyyet-i mutlaka olan Allahlık mertebesinden, Süleymân lisânıyla Allahın veya Süleymânlık mertebesinden bize ve o kavme gönderdiği mektubudur.

Ve “Bismillâhirrahmânirrahîm” ümmeti Muhammed’e ait bir besmele iken 114 te biri diğer peygamberlere verilmiş oluyor. Ondan da birine verilmiş oluyor. 114 ölçü içerisinde biri sadece diğer peygambere verilmiş oluyor ki Süleymân (a.s.) ma büyük mülk verildiğinden o mülkün içinde de bu besmele vardır. İşte zâhir ve bâtın dünyada o güne kadar hiçbir kimseye verilmeyen mülk ona veriliyor, o güne kadar kimseye verilmeyen ilim ve o ilmin en değerli bölümü de “Bismillâhirrahmânirrahîm.” Süleymân (a.s.) verildiğini bu âyeti kerime göstermektedir. Böylece Süleyman ( as) mın dayandığı mülkü zahir ve batın olarak her şeyi kapsamına alan “Besmele” idi. 

“Bismillâhirrahmânirrahîm.” Süleymân (a.s.)a verilen mülkü beyan eden bu Âyet-i Kerîme’nin ne kadar sağlam bağlantılar üzerine bina edilmiş olduğunu görebilmekteyiz.

113 surenin başında besmele ayeti olduğunu belirtmiş idik. Nüzül sırasına göre 113.cü sure olan “Tevbe” suresinin başında yer almadığını da belirtmiş idik. Neml suresi 30.cu ayetinde yer alan ve adeta Süleyman as ve mertebesine tahsis edilmiş bu ayet numarasına 113 ‘ün başındaki 1 ‘i 30’un arkasına koyduğumuz zaman 31( tersten okunuş 13) etmektedir böylece baştaki 113-- 13 kalmakta hem de Süleyman as’ma tahsis kılınan besmele ayeti de 13’e dönüşmektedir.

 İşte bu da bize açık olarak gösteriyor ki besmele-i şerifenin Süleymân (a.s.) ma verilmesi 13 ün rahmetinden yani Hz. Rasûlüllah Efendimizin rahmetinden, Süleymân (a.s.) ma verilen rahmetlerden bir tanesi olmakta, yani Hz. Rasûlüllah (a.s.) ın kanalından lütfen verilmiş bir hikmet’tir aynı zamanda onun dayandığı mülküdür. Yani 114 de 1. 114 rahmetin ( mülkün) 1 tanesi benî İsrâîl kavmine verilmiş oluyor. 114 tane ilim deryasından 1 tanesi Beni İsrâîl’e verilmiş oluyor. TB.

Süleyman as kendisine bahşedilen zahir ve bâtın mülkü sahibi adına malikel mülk olan Allah c.c adına onun için kullanıyordu. 

Limenil mülkül yevm lillâhil vâhidil kahhâr” ayeti gereği “bugün için bu mülk kimindir? Vahid ve kahhar olan Allah’ın dır”. Bu gün için her birerlerimiz Allah’ın mülkünü emaneten kullanıyoruz. Bu ayeti kerime açık olarak ifade ettiği gibi zahir ve bâtın üzerimizdeki mülk onundur. Kendimize ait gördüğümüzde müşriklerden oluruz. Esmâ-i ilâhiyye’yi aslına uygun olarak, esmâ-i nefsiyye’lere dönüştürmeden çıkartıp kullanmalıyız.

Bu ayeti kerimede âsâ’yı kişilerdeki hayvâni nefse de benzetebiliriz. Çünkü hayvani nefs, kalbin yükselişi ile birlikte zayıflar gücü düşer geride ona hakim olan tabiat kuvvetlerinden başka bir şey kalmaz. ÇHU

----------------------------- 

~~34.15~
لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ فٖى مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ يَمٖينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ

34/15 Lekad kâne lisebein fî meskenihim âyeh, cennetâni ay yemîniv ve şimâl, kulû mir rizgı rabbikum veşkurû leh, beldetun tayyibetuv ve rabbun ğafûr. 

Diyanet Meali: Andolsun,

34/15 Sebe' halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Biri sağda biri solda iki bahçe bulunuyordu. Onlara şöyle denilmişti: "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Beldeniz güzel bir belde, Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/15 Celâlime kasem ederim ki Sebe' için meskenlerinde hakıkaten bir âyet vardı: Sağ ve soldan iki Cennet, yeyin diye rabbınızın rızkından da ona şükredin, ne güzel! Hoş bir belde, gafur bir rab.

------------------------------ 

Yemen halkına ve krallarına Sebeliler denirdi. Tubbalar da bunlardandı. Hz. Süleyman Peygamberin eşi olan Belkıs da bunlardandı. Ülkelerinde rahat ve nimet içerisinde herkesi imrendirerek yaşarlardı. Rızıklarının bolluğu, ekinlerinin ve meyvelerinin çokluğu onların rahat yaşamasını sağlamıştı. Allah Teâlâ, verdiği rızıktan yiyip kendisinin birliğini kabul ederek şükretmeleri ve kulluk yapmaları için kendilerine peygamberler göndermişti.

“Sebe halkı” Bir sâlik açısından seyrinde Süleymanlık mertebesinin aklını temsil eden bir kamil zât’a ulaşıp ona tabi olarak ilahi hakikatleri anlamaya çalışarak Muhammediyet mertebesine doğru seyrini sürdüren kişi ya da kişilerdir.

“Andolsun, Sebe' halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı” Kasem olsun ki bu mertebenin hakikatlerini idrak ederek seyrini sürdüren sâlikler için kendi özlerinde nefislerinde ibret yani Allah’ın ayeti zati işaretleri vardır. Oturup ikamet ettikleri kendi beden yurtlarında Allah’ın sıfatlarına isimlerine fiillerine delalet eden işaretler ( ibretler) vardır. 

“Biri sağda biri solda iki bahçe bulunuyordu.” Bu iki bahçe zahirde o günkü sebze meyve bahçeleri olarak kaynaklarda belirtilmektedir. Şöyle bir rivayet dahi mevcuttur. İbn Abbas şöyle demiştir. “Hava bakımından ülkelerin en güzeli ve en verimlisiydi. Kadın, başının üzerinde sepet olduğu halde komşusunun evine gitmek üzere evinden çıkıyor hem yürüyor hem de el işi ile uğraşıyordu. Bu arada elini hiç uzatmadan düşen değişik meyvelerle sepet doluyordu” Bâtîni olarak biri sağda biri solda iki bahçenin oluşu ; Sağdaki bahçe irfan bahçesidir. Buna gönül bahçesi de denir. Bu bahçenin rızıkları yakîyn ehline marifetullah ve muhabbetullah olarak sunulan ilmi ilahi nimetleridir. 

Soldaki bahçe ise, mülk aleminin nimet ve rızıkları olan tabii ilimlerden, maddi idraklerden ve rızıklardan meydana gelmektedir. Böylece kişiler her iki bahçenin de nimetlerine kavuşmuş olurlar.

“Onlara şöyle denilmişti: "Rabbinizin rızkından yiyin” Kendi beden yurdunda sebe halkı olarak ikamet eden salikler’e şöyle denildi. Her iki cihetten de rabbinizin rızkından yiyin. Hem mana aleminin rızıklalrını hem de mülk aleminin rızıklarından ve nimetlerinden yiyiniz. Yemekten maksat o rızıkları müşahede ile zevk edebilmektir. Sâlik seyrinde hangi mertebede ise o mertebenin bahçesinin rızık ve nimetlerine erişebilmektedir. 

(S.a.v.) Efendimiz “cennet bahçelerine uğrayınız diye buyurmuş, Sahabeyi Kiram ya Rasûlullah, yeryüzünde cennet bahçeleri var mı? diye sormuşlar, Efendimizde var, cennet bahçeleri zikir halkalarıdır demiştir, bu iki şekilde yorumlanıyor, biri zikir yapılıyorken halka halinde oturup zikir yapmak, birde zikirde ibadettir, sohbettir, namazada zikir derler, birde bu sohbetler zikir halkalarıdır, böyle bir yer gördüğünüzde uğrayınız onlar cennet bahçeleridir, onların meyvelerinden yiyiniz demek sûretiyle bâtıni bilgileri bize anlatmak istiyor. Selâhattin Uşşaki Hazretleride Tuffet-ul Uşşâki’de “li vechillâh” diyor yani rızkın en bereketlisi en hakikisi Allah’ın vechi için yenilen rızıktır diyor, işte bunlar meyve, sebze gibi rızıklar olmakla beraber, çünkü onlarda yediğimiz zaman bize kuvvet verecekler ve ibadetimize sebep olacaklar, fakat bunlar dolaylıdır, doğrudan doğruya Allah’ın vechi için yenen yemek, işte bu vahdet sofralarından, tasavvuf sofralarından yenen, alınan gıdalardır, rızıklardır. TB 

“O'na şükredin” Bu bahçelerin meyvelerinden oluşan nimetleri ibadetle, riyazatla, zikirle, ameli salihle hak’ka yakınlaştırıcı amellerde ve seyr-i sülûkunuzda kullanarak şükrünüzü yerine getirin.

“Beldeniz güzel bir belde” Belde bâtıni olarak irfani anlamda ilahi hayata uygun ve idrakli olarak yaşam sürdürülen sahadır. Güzel belde bir bakıma Kâmil insan’ın gönlünde edinilen meskendir. Ve en güzel belde de odur.

بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ Beldetün tayyibetün ( en güzel belde)34/15 

Âyeti kerimede geçen bu bu ifade hakkında “ Ne güzel bir belde” diye çevirdiğimiz “ beldetü'n-tayyibetün”  cümlesinin lafızları, o tarihe ait anlamı dışında, ebced hesabıyla İstanbul’un fethedildiği hicrî 857,milâdi 1453 tarihine de denk düşmekte olup, bunun ilk defa Molla Cami tarafından fark edildiği söylenir. 

İstanbul’un 1453 yılındaki fethi iseviyet mertebesinden Muhammediyet mertebesine geçildiğini belirtmektedir. Bu sayıda açık olarak hem 13(1+4+5+3=13) hem de 53 sayıları âşikardır. 13 İle Hakikati Muhammedinin kapsamında ve kontrolü ile bu fethin olduğunu, 53 sayısı da bunun yaşantıdaki zuhurunu bildirmektedir. 53 sayısı bilindiği gibi Terzi Babamın, hakikatini ve ruhaniyet yönünü bildiren bir şifre rakamıdır. Böylece ayet’de yer alan “beldetü'n-tayyibetün” Ne güzel bir belde” ifadesi ile “53” sayısı ve “Terzi Baba” ismi ile Kamil insan’ın beyan edildiği gayet açıktır. Tasavvufi yaşamda güzel bir belde olan (“beldetü'n-tayyibetün” aynı zamanda korunmuş haram beldesidir. 

“Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir." Gaffâr ismiyle bağışlayan settâr ismiyle nefislerin ayıplarını gizleyip örtendir. ÇHU

-------------------------------- 

~~34.16~
فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَىْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَیْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلٖيلٍ

34/16 Feağradû feerselnâ aleyhim seylel arimi ve beddelnâhum bicenneteyhim cenneteyni zevâtey ukulin hamtıv ve esliv ve şey'im min sidrin galîl. 

Diyanet Meali: 

34/16 Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların bahçelerini ekşi meyveli ağaçlar, acı ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/16 Fakat onlar bakmadılar, biz de üzerlerine arim seylini salıverdik ve o dilber iki Cennetlerini buruk yemişli, ılgınlık, az bir şey de sidirden iki harap Cennete çevirdik

--------------------------- 

فَاَعْرَضُو Feağradû “ fakat yüz çevirdiler” Nimetlerin şükrünü edâ etmekten ve onu Allah’a ulaşmanın vesilesi kılmaktan yüz çevirdiler. Hatta bu nimetlerin semeresi olan hakikat ve marifet ilimlerini yemekten de kaçındılar. Nefislerinin lezzet ve şehvetlerine daldılar, tabiat karanlıklarında nefes tükettiler. Kısacası süluklarından döndüler, kâmil insanın değerini ve kıymetini bilemediler.

Zahiren yüz çevirmek şeriatı Muhammediyeden uzaklaşmak uzak kalmaktır. İşârî yönden “Yüz çevirmek” gönülden düşmektir. 

Fiili yaşantıda Allah ve rasulü ile bağlantısı varmış gibi gözükse bile, İrfan sofrasından uzaklaşmak, bu sofrada Allah ve rasülünü, cemalullahı, beytullah’ı ikram eden gönlün sahibi İnsan-ı Kamil’i, terk edip ondan uzaklaşmak, onla bağlantıyı koparmak, dostluğu bitirmek yüz çevirmektir

فَاَرْسَلْنَا feerselnâ “ Bu yüzden gönderdik”

عَلَيْهِمْ aleyhim “ üzerlerine”

سَيْلَ الْعَرِمِ seylel arimi “ arim selini Verdiğimiz nimetlerden yüz çevirdikleri için, zatımıza gelen yolu terk edip biadlarını nekes ettikleri için bu yüzden onların üzerlerine “Biz” yani zat ve sıfatımızla birlikte olarak onların üzerlerine “arim selini” gönderdik. 

-------------

Arim seli Arim “set, baraj; büyük sel ve şiddetli yağmur” demektir Arim’in Sebe vadisinin adı olduğu, tarla faresine arim dendiği, fareler tarafından delinip yıkıldığı için sete bu adın verildiği de nakledilmektedir (Kurtubî, XIV, 285-286) 

----------------

Kuran'da Sebe halkına gönderilen ceza, "Arim tufanı" anlamına gelen "Seyl el-Arim" olarak adlandırılmıştır. Kuran'da kullanılan bu ifade aynı zamanda bu felaketin nasıl meydana geldiğini de bize anlatmaktadır. "Arim" kelimesi baraj veya bariyer anlamına gelir. "Seyl el-Arim" ifadesi, bu setin yıkılmasıyla meydana gelen bir tufanı anlatır. İslam müfessirleri zaman ve yer meselesini Arim tufanı ile ilgili Kuran'da kullanılan terimlerin rehberliğinde çözmüşlerdir. Sebe kavmi peygamberi ise şu anda bir muammadır. Kuran her peygamberin Kuran'da anlatılmadığından bahseder.

Dolayısıyla Seyl-ül-Arim ifadesi, "baraj yıkıldıktan sonra meydana gelen sel felaketi" anlamına gelir. Yani baraj duvarının yıkılmasından sonra tüm ülke sel baskınına uğradı. Sebe halkının kazdığı kanallar ve dağların arasına setler yapılarak örülen duvar yıkılmış ve sulama sistemi çökmüştür. Sonuç olarak, daha önce bir bahçe gibi olan bölge, bir ormana dönüştü. Küçük bodur ağaçların kirazı andıran meyvelerinden başka meyve kalmamıştı. Arim sel felaketinden sonra bölge çölleşmeye başlamış ve Sebe halkı en önemli geçim kaynağını kaybetmiştir Tarih araştırmacıları tahmini olarak Milattan önce 8. yüzyılda inşa edildiğini belirttikleri bu barajın dünyada inşa edilen ilk baraj olduğunu ve halen günümüzde Yemen ülkesinde kalıntılarının mevcud olduğunu belirtmektedirler. Kuran’da isim tamlaması halinde ‘Seylü’l-Arim’ şeklinde geçtiğinden Arim Barajı veya barajın bulunduğu vadinin adı olduğu anlaşılmaktadır. Tefsirlerde, Me’rib’deki bu barajı, ilk defa adı ‘Sebe’ olan Yemen hükümdarının yaptırdığı rivayet edilir. Hz. Süleyman ile aynı çağda yaşayan Sebe kraliçesi Belkıs’ın yaptırdığı da belirtilir

---------------------------------- 

Şimdi ayet’de zikredilen “Seyl el-Arim” ifadesini kendi enfüsümüzde bulmaya çaılışalım. İrfaniyet yolunda gerçek bir Ârif-i billah ile el tutuşarak yoluna devam eden sâlik’in gönül havzı ilahi hayat suları ile dolmaya başlar. Bu ilmi ilahi suları birikerek bir baraj ve derya haline gelmeye başlar. İşte gönül havzındaki bu su rahmeti ilahiyye olmakta ve onunla her türlü ihtiyacımızı görürüz. Burada biriken ilmi ilahi suları gönlümüzü gönül arzımızı besliyor bereketli kılıyor güzel bahçeler zuhur ediyor. Ahrette lazım olacak irfan bahçelerini de bu ilmi ilahi suları ile burada hazırlamış oluyoruz. Burada elde edilen her bir sohbet ,bilgi, irfaniyet muhabbet bir cennet bahçesine dönüşmektedir.

Ayet’de baraj yıkıldıktan sonra bir sel felaketinden bahsediliyor Sebe halkı vuslata ulaştıktan sonra hak’tan yüz çevirmiş içinde bulundukları refâhı ve saadeti, ihsan edilen her türlü nimeti kendi nefislerine mâl etmeleri ve şirk’e düşmeleri sebebiyle Cenâb-ı Hakk, “arim” diye belirtilen sel tufanını üzerlerine göndererek onları terbiye etmiştir.

Seyr-i süluklarında da, bir kâmil zât’dan feyiz ve ilham alarak onun terbiye ve eğitimi ile irşâd olunan sâlikler, kendi gönül havzlarında toplanan ilmi ilahi hakikatlerini ve mülklerini zaman içinde nefis farelerinin etkisi ile kendilerine döndürüp nefislerine sahiplendirebilirler. Böylece nimeti ilahiyye olarak kendisine ihsan olunan zahir bâtın bütün hakikatleri sahiplenerek, kendilerini hak’tan ayrı görerek şirke düşmüş olurlar. Buradaki tufan ile cenâb-ı hak, sahiplenilen ne kadar nimet ve mülk var ise onları alıp yok etmekte mülkünde eşi benzeri ortağı olamayacağının idrak edilmesini beyan etmekte, hakkıyla “Lâ mevcûde illallah” denilmesini istemektedir. Gönül barajını yıkan bozan fareler kişideki nefsi emmâre güçleridir. Bu güçler “Hâdî” ismine karşı şiddetini arttırdığı zaman Cenâb-ı Hak “Hâdî” ismine yardımcı olarak nefsi emmârenin üzerine ilk önce bir tûfan gönderiyor. Demek ki Cenâb-ı Hakk Hâdî esmâsına zorda kaldığı durumlarda Kahhar esmâsı ile yardımcı oluyor. Cenâb-ı Hakk nefsi emmâreyi nefsi emmâre ile terbiye ediyor. 

“Onların bahçelerini ekşi meyveli ağaçlar, acı ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik”.

Kıyasi bir anlatım yapılarak öncesinde “Beldetün tayyibetün” en güzel beldenin en güzel iki bahçesine sahip olarak zikredilen yer, ya da kişiler, hak’ka yüz çevirmesinden sonra tufan ile cezalandırılarak, öncesinde ilahi nimetlerle( sıfatı ilahiler ve esma-i ilahilerle) dolu olan o iki bahçeleri bu defa acı ve kötü yemişleri olan , ağızlarda kötü bir tad bırakan nefsi emmare meyvelerinin olduğu bahçeye dönüşmüştür. 37/65 ayetinde buyurulduğu üzre, “Meyveleri, şeytanların başları gibi korkunç ve tiksindiricidir”37/65. Bu bahçelerdeki ağaçlar bitkiler ve meyveler şeytanların başları gibidir. Onlardan helâka sürükleyen arzular, çirkin fiiller ve kötü amellere sürükleyen istekler vehimler doğar. Şeytanlığın kökleri, şer ve bozgunculuğun kaynakları işte bu şeytan başlarıdır. ÇHU

-------------------------------- 

ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازٖى اِلَّا الْكَفُورَ

34/17 Zâlike cezeynâhum bimâ keferû, ve hel nucâzî illel kefûr.

Diyanet Meali: 

34/17 Nimetlere karşı nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz (bu şekilde) ancak nankörleri cezalandırırız.

Elmalılı Hamdi Yazır:

 34/17 Bunu onlara nankörlüklerinin cezası yaptık ve biz hep öyle çok nankör olanları cezalandırırız

---------------------------- 

Rahmân’ın verdiği nimetleri şeytan’a itaat ederek onun hoşnud olacağı şekilde kullanan ve bizden yüz çeviren nankörlere bu cezayı/karşılığı veririz. ÇHU

------------------------------ 

وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتٖى بَارَكْنَا فٖيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فٖيهَا السَّيْرَ سٖيرُوا فٖيهَا لَيَالِىَ وَاَيَّامًا اٰمِنٖينَ

34/18 Ve cealnâ beynehum ve beynel guralletî bâraknâ fîhâ guran zâhiratev ve gaddernâ fîhes seyr, sîrû fîhâ leyâliye ve eyyâmen âminîn. 

Diyanet Meali:

34/18 Sebe' halkı ile bereketlendirdiğimiz kentler arasına (her biri diğerinden) görülen kentler oluşturduk. Oralarda gidiş gelişi belirledik (seyahati kolaylaştırdık) ve onlara da şöyle dedik: "Oralarda gece gündüz güvenlik içinde dolaşın." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/18 Biz onlarla o feyz-u bereket verdiğimiz memleketler arasında sırt sırta karyeler meydana getirmiştik ve onlarda muntazam seyr-ü sefer takdir eylemiştik, gezin oralarda gecelerce ve gündüzlerce emniyyet içinde demiştik

--------------------------- 

“Sebe' halkı ile, bereketlendirdiğimiz kentler arasına (her biri diğerinden) görülen kentler oluşturduk.” Onların yurdu ile, yani kendi idrak ve yaşamlarında “sebe halkı” mesabesinde olanlar ile, kendilerini ve çevresini bereketlendirdiğimiz yurtlar/ şehirler arasında her biri diğerinden görülen şehirler oluşturduk. Cenâb-ı Hak, zâtına gelen yolu ve geçilecek mertebeleri bugünün sebe halkı sayılan sâliklere bildiriyor. 

Şehir/Kent, Arapça “Medîne” demektir. Medîne, İnsân-ı Kâmil’in yaşadığı içten ve dıştan bereketlendirilen medeniyet şehridir. Dolayısıyla ayet’de zikredilen “bereketlendirdiğimiz kentler/şehirler” her dönemde yaşayan İnsân-ı Kâmiller olmaktadır. Onlar Cenab-ı hakk’ın zat, sıfat, esma ve fiillerinin tecelligâhı ve zuhur yeri oldukları için kâbe gibi mübarek ve çevresi de bereketli kılınmışlardır.

“Her biri diğerinden görülen kentler oluşturduk” beyânı ilâhisi açık olarak enfüsi yönden biz onlarda basiretleri olanların görebileceği mülk, melekût, ceberût ve zât şehirlerini oluşturduk denmektedir. Zahiren ise, bir insan-ı kâmil’e bağlı olarak kendi hakikatlerini bilen irfan şehirlerini ( gruplarını) oluşturduk. Günümüzde “Terzi Baba” yoluna bağlı olarak çok farklı şehirlerin içinde bu irfan şehirleri oluşturulmuştur. Örnek, Adana, İzmir, Bursa, İstanbul, ve daha başkalarını bu ayet ile misallendirebiliriz. Bu irfan şehirleri her biri diğerinden görülür çünkü tevhidi bir yaşam üzere kuruldukları için bir vücudun uzuvları gibi birbirleriyle ahenkli oldukları için birbirlerini bilir ve görürler.

 “Ve sahhare lekum ma fis semavati ve ma fil ardı cemian minh, inne fi zalike le ayatin li kavmin yetefekkerun.”45/13 “Göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyi Kendi lütfundan sizin yararlanmanıza sunmuştur. Bunda düşünen bir toplum için ayetler vardır.” 45/13 ayetinden anlaşıldığı gibi, Zâti zuhur mahalli olan İnsan-ı Kamil cihetinden her biri diğerinden görülen, müşahede ile seyredilen makamlar, mertebeler oluşturduk ve bunu size de bildirdik denilmektedir. Ayrıca her biri diğerinden görülen şehirler/ mertebeler, seyr-i süluk sistemlerinde gelinen geçilen şeriat-tarikat-hakikat-marifet makamlarıdır. Bunlar uruc ve nüzül yönlü olarak biri diğerinden görülmektedir.

“Oralarda gidiş gelişi belirledik (seyahati kolaylaştırdık) ve onlara da şöyle dedik: "Oralarda gece gündüz güvenlik içinde dolaşın."

O mertebe ve makamlarda nasıl seyir yapılacağının usül ve erkânını belirledik. Nasıl gidileceğini, yani Allah’a doğru olan seferi ( seyri ilallah) sıratı müstakıym ve sıratullah üzere bir kâmil’in dilinden sizlere tebliğ ettik. 

Nasıl gelineceğini, Bekâ billah üzere hakla bâki olarak nasıl şehadet alemine gelinip yaşanacağını belirledik. Yani irfan mektebi sistemi ile bunun uygulamasını yaptırdık. 

Seyahati kolaylaştırdık, Aklı küll bilgisi ile bu seyirleri sizin istidat ve mizaclarınızla uyumlu hale getirdik, anlaşılır tatbik edilir hale dönüştürdük.

Oralarda gece gündüz güvenlik içinde dolaşın, gerek nefsin gece gibi karanlık dönemlerinde, gerekse ruhun varlığınızı istila ettiği ve aydınlattığı günlerde selam ismi sizinledir sizi emniyet ve güvende tutarak nefsin her türlü korku ve endişelerinden koruyacaktır. ÇHU

------------------------------------ 

فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادٖيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

34/19 Fegâlû rabbenâ bâıd beyne esfârinâ ve zalemû enfusehum fecealnâhum ehâdîse ve mezzagnâhum kulle mumezzag, inne fî zâlike leâyâtil likulli sabbârin şekûr. 

Diyanet Meali: 

34/19 Onlar ise, "Ey Rabbimiz! Yolculuğumuzun konakları arasını uzaklaştır" dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları ibret kıssalarına çevirdik ve kendilerini darmadağın ettik. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/19 Buna karşı onlar «ya rabbenâ, seferlerimizin arasını uzaklaştır» dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik ve temamen didik didik dağıttık, şübhesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette âyetler var

---------------------------- 

“Buna karşı onlar «ya rabbenâ, seferlerimizin arasını uzaklaştır» dediler ve nefislerine zulmettiler.” Onlar yani muhataplar ise, ey rabbimiz! Bu işler bize göre değil bu seferler bize göre değil bu yolu bize uzak tut dediler. Çünkü dünya ehline ahiret işleri haram kılınmıştır denir. Hâdi ismine ve hidayetçisine tabi olmadılar çünkü o zaman kendilerinde hakim olan Mudil isminin hükmü ve hakimiyeti sona erecektir. Hâdi’den uzaklaşıp Mudil’e yakınlaştılar. Kendi nefislerini tanıyıp bilemediler bu yüzden de nefislerine zulum edip zalimlerden oldular. Onlar bereketli beldelerimizin/şehirlerimizin nurlarından perdelenmekle kendilerine yazık ettiler. Günümüz tasavvufi hayatta bazen bizlerinde zaman zaman Terzi Baba çevresinde tespit ettiğimiz bir husustur. Bazı kimseler kendisine gelip tanışıp ders alırlar. Belli bir süre sonra nefislerinin baskısına dayanamayıp hemen kendisinden ve dergahtan uzaklaşırlar ve kendi nefislerinin seyrine dönerler. Bu kararları ile nefislerine de zulmetmiş olmaktadırlar.

“Biz de onları efsanelere çevirdik ve temamen didik didik dağıttık” Biz de onları, bu halleri sebebiyle “ibretlik manzaralar olarak” insanlar arasında dolaşan kıssalar haline çevirdik. Onların üzerlerine sel tufanını göndererek onları dağıttık, içlerinden çıkılmaz sıkıntılara sürükledik. Cenabı Hak biz yaptık derken yine zat ve sıfatı ile birlikte İnsan-ı Kamil eliyle yaptığını beyan ediyor.

“Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır” Şüphesiz ki bu hakikatleri kendi içlerinde değerlendirenler ve düşünenler için bir çok hikmet ibret ve işaretler vardır.ÇHU

----------------------------- 

~~34.20~
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْلٖيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَرٖيقًا مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ

34/20 Ve legad saddega aleyhim iblîsu zannehû fettebeûhu illâ ferîgam minel mué'minîn Diyanet Meali: 

34/20 Şeytan, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İnananlardan bir grup dışında hepsi ona uydular.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/20 Yine celâlime kasem ederim ki İblîs, onlar aleyhindeki zannını hakıkaten doğru buldu da içlerinde mü'minlerden ıbaret bir fırkadan maadası ona tabi' oldular

-------------------------- 

İnsanlar hakkında “İblis” tahminini doğrulattı. “Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim”.4/119 bu ve benzeri sözlerini doğruya çıkardı. Bu genellemeden istisna edilenler “ inananlardan bir grup dışında olanlar hepsi ona uydular” İkan üzere yaşayan irfan ehli olanlar bu genellemenin dışında kalanlardır.ÇHU

--------------------------------

وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ 

مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فٖى شَكٍّ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ حَفٖيظٌ 

34/21 Ve mâ kâne lehû aleyhim min sultânin illâ linağleme mey yué'minu bil âhırati mimmen huve minhâ fî şekk, ve rabbuke alâ kulli şey'in hafîz.

Diyanet Meali: 

34/21 Oysa şeytanın onlar üzerinde hiçbir hâkimiyeti yoktu. Ancak ahirete inananları, onun hakkında şüphe içinde bulunanlardan ayırt edelim diye (ona bu fırsatı verdik). Senin Rabbin her şey üzerinde hakiki bir koruyucudur.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/21 Halbuki onun onlar üzerinde hiçbir saltanat kudreti yoktu, lâkin biz Âhırete iymanı olanı belli edecek, ondan şekk içinde bulunandan ayırd eyliyecektik. Öyle ya rabbın her şeye karşı hafîzdir

---------------------------- 

Halbuki şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfûzu yoktu. Yani şeytanı onlara musallat etmemizin sebebi, ilmimizin hakikat ve marifet ehlinin nezdinde zuhur etmesi ve onların diğerlerinden yani taklid ehli olan perdelenmişlerden ayırt edilmesi içindir. Çünkü imanlarını yakîyne dönüştüren tahkik ehli kimseler, kalpleri berrak ve saflaşmış olarak ilmi gönlün derinliklerinden ve kaynağından alırlar. Şeytanın vesvese vererek önden arkadan sağdan soldan önlerini kesmeye çalışıp ifsad etmeye çalıştığı durumlarda, kalplerinden fışkıran ilimler, nurani deliller ile ve Allah’a da sığınarak onu kovar taşlar püskürtür.

Ama kalpleri nefislerinin sıfatları ile kararan, böylece cahillikleri yüzünden şeytanın hilelerine uygun hale gelen kimseler böyle değildirler. Allah c.c kendisine sığınanları Hafız ismiyle koruyan muhafaza edendir. ÇHU

---------------------------- 

~~34.22~
قُلِ ادْعُوا الَّذٖينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ فٖيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ

 مِنْ ظَهٖيرٍ

34/22 Kulid'ullezîne zeamtum min dûnillâh, lâ yemlikûne misgâle zerratin fis semâvâti ve lâ fil ardı ve mâ lehum fîhimâ min şirkiv ve mâ lehû minhum min zahîr. 

Diyanet Meali: 

34/22 (Ey Muhammed!) De ki: "Allah'ı bırakıp da ilâh olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.

Elmalılı Hamdi Yazır:

34/22 De ki: Allahın berisinden o zu'mettiklerinize istediğiniz kadar yalvarın, ne Göklerde ne Yerde zerre mikdarına güçleri yetmez, onların bunlarda bir ortaklığı da yok, onun onlardan bir zahîri de yoktur

-------------------------------- 

“Kûl” de ki! Zat mertebesi risalet mertebesini konuşturmaktadır. Ey Muhammed sav, de ki; Bu hitap Allah’ın Uluhiyetini bırakıp da farklı ilahlara yönelen şirk ehline olan bir sesleniştir. 

Ulûhiyyet hakikati ve Allah ismi câmii müşahede edilmediğinde kişi nefsindeki kurguladığı rab anlayışını Allah diyerek kabul eder. Gerek ayetlerde, gerekse hadislerde şirk, açık olarak Allah’ın ulûhiyetine ortak koşmak, onun mülkünü sahiplenmek ve onu mülkünün dışına atmakla hem büyük bir günah işlenmiş hem de büyük bir iftira edilmiş olunmaktadır. 

Allah insana bir varlık lütfetmiştir, ancak insandaki benlik duygusu, "Bu vücûd da Allah'ındır." anlayışına engel olmaktadır. Benlik duygusu kişinin Allah'a karşı çıkmasına, kendisini Allah'a nispet etmesine sebep olmaktadır. Kişi nefsi benliğinden kurtulup ilahi benliğine kavuşamadığı sürece bu anlayışı devam eder.

 Risâle-i Gavsiyeden Şirk bahsine misal olması bakımından küçük bir bölüm aktaralım.

 Sonra sordum:

− Hangi fiiller(ameller) indînde faziletlidir?

− Benden gayrının kalmayıp, içinde cennet ve cehennemin bulunmadığı, yapanın kaybolduğu!

---------------------- 

 “Lâ fâile İllallah”ı hakkıyla bilerek ve yaşayarak söylediğimizde her şeyi Allah c.c kaplamış olmakta ve oraya Allah’tan başka bir şey giremez. Bu durumda “Gizli şirk” kalktığı zaman, o “ameli salih” olan fiiller meydana gelir ki, fiilin fâili içinde olmayıp, fâil Allah c.c olur. 

 Enfal suresi 8/17 ‘de “ Ve mâ rameyte iz rameyte velâkinnallâhe ramê” Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” ilahi beyanının sırrına vâkıf olununca yapanın içinde olmadığı fiiller ortaya çıkmış olur. 

 Tevbe 3’de “Allah ve rasülü Allah’a ortak koşanlardan uzaktır” buyurulmaktadır. 

ALLAH ismi: her mertebenin hakkını koruyan zat-i ismi dir. Aynı zamanda daha sonra oluşacak tüm mertebelere de kaynaklık etmektedir.

ALLAH isminin zuhur yeri, ulaştırıcı ve oluşturucusu alemlerin sultanı peygamberimiz ve onun varisleri olan İnsân-ı Kâmil’ler’dir. Bir irfan sistemi içerisine girmeden onlara ulaşmadan, (insanı kamil) onların izni ve yardımı olmadan uluhiyet kapısına ulaşmanın imkanı yoktur. İnsan-ı Kamil, zat-i bilgi ve haberleri risalet mertebesi aracılığıyla sıfat-esma ve efal mertebelerine ulaştırıp haberdar etmektedir.

 Şirk ehli olanlar, Mudil esmasının etkisiyle varlığı olmayanı var saymış, var olanı da yok saymıştır. Yok kabul ettikleri şey Allah’tır. İşte bu durumda setr, yani örtücü olmuşlardır. Bu örtme ile Allah ve rasulü onlardan perdelenmiştir. Bu nedenle müşrik Allah tarafından sevilmez. Bu yüzden ayette geçen Allah ve rasulü onlardan uzaktır, ifadesinin yaşantısı ortaya çıkmıştır.

“Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur.” Bilmez misiniz? Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Göklerin ve yerin tümü O’nun zahiri ve bâtınıdır. O kudret eliyle buralarda dilediği gibi tasarrufta bulunur. Bireysel varlıklarımız açısından da gökler iç bünyelerimizdeki semalar, ruhani alemlerimizdir. Yer ise beden arzlarımızdır. Bu yönden de kendi varlıklarımızdaki göklerin ve yerin hakimiyeti ona aittir. Semavat ve arzda ne varsa O’nundur. ÇHU

--------------------------- 

 Cenâb-ı Hakkk’ın ne kadar sıfat-ı İlâhîyyesi, Esmâ-i İlâhiyyesi varsa bu âlemler onların faaliyet sahası olduğundan, zuhur mahalli olduğundan, hepsi Allah’ın tecellisi içindir, eğer Allah’ın tecellisi olmasaydı bu âlemlere ihtiyaçta yoktu, gerekte yoktu ve o zaman Allah’ı bilmekte mümkün değildi. Allah’ı bilmek ancak tecelli ve zuhurlarıyla mümkündür, işte bu varlığın yegâne sebebi Allah’ın isim ve sıfatlarının kemâlatıyla zuhura çıkmasıdır ve âlem Esmâ-i İlâhiyyenin zıtlıklarıyla ayakta durmaktadır. TB

---------------------------- 

~~34.23~
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُ حَتّٰى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِىُّ الْكَبٖيرُ

34/23 Ve lâ tenfeuş şefâatu ındehû illâ limen ezine leh, hattâ izâ fuzzia an gulûbihim gâlû mâ zâ gâle rabbukum, gâlul hagg, ve huvel aliyyul kebîr. 

Diyanet Meali: 

34/23 Allah katında, O'nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. (Şefaat için izin verilip de) kalplerinden korku giderilince birbirlerine, "Rabbiniz ne söyledi?" diye sorarlar. Onlar da "Gerçeği" diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/23 Huzurunda şefaat faide de vermez, ancak izin verdiği kimseninki müstesna, nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman «rabbınız ne buyurdu?» derler. «Hakkı» derler, o öyle yüksek, öyle büyük

---------------------------

“Allah katında onun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar sağlamaz.”

“Şefaat” nedir? “Şefaat” kelimesinin sözlük anlamı, iki şeyin birbirine iliştirilmesidir ve halk arasında ise, makamı ve değeri olan bir kimsenin büyük bir makama sahip olan birisinden bir suçun cezasını affetmesini veya yapılan bir hizmetin karşılığını artırmasını istemesi anlamına gelmektedir.

İslam kültürüne göre şefaat, bir kimseye bir hayır ulaştırmak veya ondan bir şerri uzaklaştırmak için Allah katında yapılan bir aracılıktır. Ama burada, bu yolun Allah tarafından ebedi rahmeti almaya az layık olan kimseler için açılmış olduğuna ve bunun için de bazı şart ve kuralların belirlenmiş olduğuna dikkat edilmelidir. 

İslam dinine göre şefaat kayıtsız ve şartsız bir konu değildir. Suçun, şefaat edenin ve şefaat olunanın durumuna göre bazı şartlar vardır ve bu şartlar gerçekleşmediği sürece şefaat de gerçekleşemez. Şefaate inanmanın, günahkâr kimselerin düzelmesi ve eğitilmesinde ve daha yüksek kemallere ulaşmak için çaba sarf etmelerinde çok önemli etkisi vardır. 

İslam dininde ve Kuran ayetlerinde üzerinde durulan şefaat, şefaat olunan kimsenin konumunun değişmesi çerçevesinde olan şefaattir; yani şefaat olunan, şefaat edenle arasında bir irtibat kurarak istenilmeyen bir durumdan ve azap edilmekten kurtulup bağışlanarak iyi bir duruma gelmeye çalışmasıdır. Böylesine bir şefaate inanmak, gerçekte günahkâr kimselerin ıslah edilmeleri ve terbiye edilmeleri için yüce bir eğitim okuludur.

Allah-u Teala tarafından izin verilmiş olan şefaatçilerin şefaat hakları, onlardan korkulduğu veya onlara ihtiyaç duyulduğu için değildir tam tersine Allah tarafından ebedi rahmeti almaya az layık olan kimseler için açılmış olan ve bunun için de bazı şart ve kuralların belirlendiği bir yoldur.

-------------------------------

Şefaat varmıdır? Bazı farklı ayetlerde ve hadislerde şefaat konusuna yer verilmektedir.

“Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır...” (İbn Hanbel, V, 255; Müslim, Müsâfirîn, 252) Hadisi Şerif’de görüldüğü üzere kitab-ı nâtık olan İnsan-ı Kâmil’in kendisine mülaki olanlar için hem dünyada hem ahiret’de şefaatçi hükmünde olacağını öğreniyoruz.

Şefaatim, (öncelikle) ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 20-21/4739; Tirmizî, Kıyâmet, 11/2435-6; İbn-i Mâce, Zühd, 37; Ahmed, III, 213) Büyük günah= Günâh-ı Kebâir, kişinin kendi benliği kendi varlığıdır ki, bunun misli ve benzeri yoktur. Aynı zamanda şirk kapsamındadır. “İnneş şirke le zulmün azıym” (31.Lukmân: 13) “Kesinlikle şirk çok büyük bir zulümdür!” diyor âyet...Peygamber efendimiz ve İslamiyet tevhid ilmini ve anlayışını insanlığa getirdikleri için bu eğitim ve risalet anlayışı ile şirkten kurtulmanın yolu tevhidi efal, tevhidi esma, tevhidi sıfat, tevhidi zat ve insanı kamil mertebelerinin bir irfan yolu sistemi içerisinde talim edilmesi ile olabilmektedir. Bu yolla kişi kendi hakikatine ulaşarak hayali ve vehmi olan varlığından kurtularak şirkten uzaklaşmış olacaktır. Bu uygulamaya muhatab kılınmak bir sâlik açısından şefaat’dir. 

مَنْ ذَا الَّذٖى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلَّا بِاِذْنِهٖ “Menzellezi yeşfeu illâ bi iznihi”

“Allah’ın izni olmadan onun katında kim şefaat edebilir?” 2/255

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım. Ayetin başı olan “Menzellezi yeşfeu indehu” Onun katında şefaat edecek kimdir?” ifadesi, “Onun katında şefaat edecek hiç kimse yoktur.” manasındadır. Ayet-i kerimede, “Şefaat edecek hiç kimse yoktur.” denildikten sonra  “ İllâ” ile istisna yapılmıştır. Buradaki  “ illâ”  istisnasından anlıyoruz ki “Şefaat edecek hiç kimse yoktur.” hükmü kayıt altına alınmaktadır. Bu kayıt bazı ayetlerde kişilerle ilgili olurken, bu ayette zamanla ilgilidir.  ” İllâ ” nın devamı olan “Bi iznih” ifadesi bu zaman kaydını açıklamaktadır. Bu kayıt, Allah’ın izninden sonrasının müstesna olduğudur. Bundan anlaşılıyor ki: Şefaat Allah’ın iznini bağlıdır. Onun izni olursa bir kul başka bir kula şefaat edebilir. İzni olmazsa edemez.

Şefaat, ilimdir irfaniyettir, şefaatin ulaşması ilmin ulaşmasıdır. Şefaate nail olmak ise ilmi değerlendirmektir ki, bu da ancak dünya’da iken ilmullâh’ın zâhir olduğu kişiyi bulmak ve onu değerlendirmekle mümkündür! Şefaatin ulaşması için, önce uzatılan eli geri çevirmemek gerek. Şefaat, kişinin kendi akli ve dini anlayışını bilgi yetersizliğini ortadan kaldırıp, kişiyi o konuda bilgilendirmektir. Nebi ve Rasûllerin de, evliyanın da şefaati hep bu yoldadır. 

“Bi iz nihi” Hu olan Allah’ın izniyle demektir. Be harfi , ile birliktelik manasınadır devamındaki “İz” ile ve onun eliyle birlikte şefaatin ulaşmasıdır.

“İndehu” Hu’ nun indinde, Allah katında demek, onun indinde onunla o olarak bulunmak ve ondan haber veren yakîyn ehli demektir. Allah esmasının zuhuru olan bu kimseler Hu’nun izin verdikleri olmaları sebebiyle şefaat ederler. Onun yanında, O’nun izin verdiği kimseler dışında bu gerçekleşmez. Başta Hz Muhammed sav, ve onun kâmilleri Allah esmasının taşıyıcısı ve zuhur mahalli olmaları sebebiyle şefaat izni olanlardır. Burada şefaat eden birey bir kul değil, o kuldan Allah’ın kendisidir. Çünkü onlar, hak’la bâki olduklarından, Allah’ın konuşan dili, gören gözü, işiten kulağı olmuşlar böylece zahir batın olarak halka rahmet olmaya çalışırlar. 

Aslında şefeate mazhar olmanın yeri dünyadır, şefeata mazhar olmak için Allahın emirlerine Peygamberimizin sözlerine bu dünyada uyulması şefeatin bu dünya da kazanılmasını sağlamaktadır. ÇHU 

------------------------------- 

~~34.24~
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ قُلِ اللّٰهُ وَاِنَّا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ

34/24 Kul mey yerzugukum mines semâvâti vel ard, gulillâhu ve innâ ev iyyâkum lealâ huden ev fî dalâlim mubîn.

Diyanet Meali: 

34/24 De ki: "Size göklerden ve yerden kim rızık verir?" De ki: "Allah. O hâlde, ya biz hidayet veya apaçık bir sapıklık üzereyiz, ya da siz!" Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/24 Size, de! Göklerden ve yerden kim rızık veriyor? Allah, de! Ve her halde biz veya siz mutlak bir hidayet üzerindeyiz veya açık bir dalâl içinde

------------------------ 

De ki! Size göklerden ve yerden kim rızık verir?

Uluhiyet makamı risalet makamını konuşturarak ey habibim de ki! Size göklerden ve yerden kim rızık veriyor?

Göklerde ve yerde olanlara bir hatırlatmadır. Bütün alemlerde maddi ve manevi rızıkların vericisinin kendisi olduğunu hatırlatıyor. Bu hatırlatma ile Allah’tan başka şeylere yönelmeyin, bu hakikati bildiğiniz halde farklı putlara yönelmeyin ve müşrik olmayın deniyor. Göklerden verdiği rızıklar ilim ve hikmet gibi bâtıni nimetler olurken, yerden olan nimetler ise zahiri nimetler rızıklardır. 

“De ki; Allah”, Uluhiyyet mertebesi zahir bâtın bütün alemlere sirayet edip kontrol ve hükmü altında tuttuğu için risalet mertebesinden bunu ilan et ve duyur ki, kendilerine verilen zahir batın rızıkların kaynağını başka yerlerde aramasınlar ve müşriklerden olmasınlar. 

Bu hususta Nahl suresi ayet 73’de “(Müşrikler) Allah'ı bırakıp da kendilerine göklerde ve yerde olan rızıktan hiçbir şey veremeyen ve buna asla güçleri yetmeyen şeylere (putlara) tapıyorlar.” Buyurulmaktadır. Dünya geçip giden bir gölgedir Daha doğrusu gölgenin gölgesidir. Gölgenin gölgesinin de gölgesi olmaz. Dünya zatın gölgesidir ve kendisine ait bir zatı, mülkü ve bir kudreti yoktur.

“O hâlde, ya biz hidayet veya apaçık bir sapıklık üzereyiz, ya da siz!" Allah’ın mülkünde ikiliğe yer olmadığı için, ikilik de sapıklık ve dalalet olduğu için ya bizim size bildirdiğimiz uluhiyyet hakikati yalan, ya da, sizin şirk anlayışınız sizin için sapık bir yoldur. Bunun muhakeme ve mukayesesini yapmalarını onlara ilim ve hikmet ile bildir ve öğret denilmektedir. ÇHU

---------------------------- 

~~34.25~
قُلْ لَا تُسْپَلُونَ عَمَّا اَجْرَمْنَا وَلَا نُسْپَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ

34/25 Kul lâ tus'elûne ammâ ecramnâ ve lâ nus'elu ammâ tağmelûn Diyanet Meali: 

34/25 De ki: 

"Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu tutulmazsınız. Sizin işlediklerinizden de biz sorumlu tutulmayız Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/25 De ki: siz bizim cürümlerimizden mes'ul edilmezsiniz, biz de sizin yaptıklarınızdan mes'ul olmayız

-------------------------- 

Yine risalet mertebesi aracılığıyla seslenerek de ki: Onlar seni yalanlarlarsa de ki; benim işim bana sizin işiniz size aittir. Siz, benim yaptığımdan uzaksınız ben de, sizin yaptığınızdan uzakım “Leküm diyniküm veliye diyn” Bilakis onlar, ilmini kavrayamadıklarını yalanladılar. İlimleri bunu kavramakta yetersizdir. Bu yüzden onu yalanladılar. Kafirun suresinde de beyan olunduğu gibi, asli istidatları olan ayan-ı sabitelerinin nurunu nefis ve tabiat karanlıkları ile örttükleri için hak’tan perdelendiler, ya da ayan-ı sabiteleri bu istikamette olabilir. Çünkü kalplerinin üzerine küfür tortularıyla mühür vurulan kimselerin hak’kı bilip tanımalarına imkan yoktur. Yani bizim ulaşmamız imkansız olduğu için ben sizi ve dininizi size bıraktım siz de beni ve dinimi bana bırakın denmektedir. Tıpkı akledemeyen, işitemeyen anlamayan duymayan kimseler gibi. Böyle bir kimseye anlatmak mümkün değildir.ÇHU

--------------------------- 

قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلٖيمُ

34/26 Gul yecmeu beynenâ rabbunâ summe yeftehu beynenâ bil hagg, ve huvel fettâhul alîm. 

Diyanet Meali: 

34/26 De ki: "Rabbimiz hepimizi kıyamet günü bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hüküm verecektir. O, gerçeği apaçık ortaya koyan, hakkıyla bilendir." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/26 De ki: rabbımız hepimizi bir araya toplıyacak, sonra da hak hukmü ile aramızı ayıracak, o öyle fettah, öyle alîmdir

-------------------------- 

Gelecekteki kıyamet günü bu hakikatin ortaya çıkacağı gibi bugün dahi enfüsümüzde kopacak bir kıyamet ile bu hakikat aşikar olacak hak ile bâtıl birbirinden ayrılmış olacaktır. Bâtıl, kişide yoğunlaşan hayali vehmi kurgular ve perdelerdir. Bir kâmil zat ile bu perdeler açılacak böylece enfüs ve afaktaki hakikat’de zâhir olacaktır. Kıyameti Terzi Babam, sıfat saltanatının sönüp zatın açığa çıkışı olarak tanımlamaktadır. ÇHU

------------------------------ 

~~34.27~
قُلْ اَرُونِىَ الَّذٖينَ اَلْحَقْتُمْ بِهٖ شُرَكَاءَ كَلَّا بَلْ هُوَ اللّٰهُ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

34/27 Kul erûniyellezîne elhagtum bihî şurakâe kellâ, bel huvallâhul azîzul hakîm. 

Diyanet Meali: 

34/27 De ki: "Allah'a ortak tuttuklarınızı bana gösterin! Hayır! (Hiçbir şey Allah'a ortak olamaz.) Aksine O, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah'tır." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/27 De ki: ona şerik diye takıştırdıklarınızı bana gösterin bakayım, hayır öyle şey yok, doğrusu bu: Allah yegâne azîz, yegâne hakîmdir

-----------------------------

Sürekli olarak “De ki”, söyle şeklindeki uluhiyyet makamından risalet mertebesini konuşturması hem bir ikaz hem de muhataplara yönelik bir eğitim öğretim ve irşad amaçlıdır.

 Bu surenin ( sebe) tamamında yer alan ayetlerin 13 adeti “Kûl” hitabı ile başlamaktadır. “

قُل ( Kûl ) kaf=100 ve Lam=30 ikisinin toplam değeri 130 etmekte, böylece açık olarak (Kûl) kendisi de 13’ tür. Bu surenin içindeki ( Kûl) ile başlayan ayet numaraları ve toplamları ise şöyledir.

22+24+25+26+27+30+36+39+46+47+48+49+50 numaralı ayetler olup bunların da toplamı 469 yani, 4+6+9=19 olarak insanı kamil’i remzetmektedir. 

Makamı uluhiyyet, İnsan-ı Kamil makamından 13 hakikati ile 13 defa seslenerek ilahi hakikatleri muhataplara ikaz ederek duyurmaktadır. 

De ki: "Allah'a ortak tuttuklarınızı bana gösterin!

Şirk, varlıkta Allah’tan başkasına bir varlık vermektir. Bizler bütün varlıktaki fiillerin Hakk’ın fiili olduğunu idrak ettiğimizde zâhiri olarakta olsa şirkten kurtuluyoruz. Bütün varlıkta faaliyette olanın Hakk’ın varlığı olduğunu idrak etmek şirkten kurtulmanın hükmüdür. Efendimiz(s.a.v) “Benim ümmetim artık putlara tapıp açık şirk koşmaz fakat ben ümmetimin gizli şirkinden korkarım” demiştir. İşte şirk birinci mânâ da putlara tapmamak, ikinci manada Hakk’ın varlığından başka bir varlık düşünmemek ve O’ndan başka bir şeye muhabbet etmemektir. 

Kişinin bünyesinde Allah’ın ve Rasûlüllah’ın (s.a.v) muhabbetinden daha büyük bir muhabbet var ise o gizli şirktir. Fakat kişi bütün varlıkta hakikatte Allah’ın varlığının zuhurda olduğunu idrak ettiği zaman, ki bu vahdettir, bu şekilde şirk hükmü tamamen ortadan kalkmış olur. Bir’i iki görmek bir hastalık, hastalık ise araz sonradan olma’dır tedavisi gerekir. Aslı ise iki gözle bakıp ikiden bir’i görmektir. İkiden bakıp iki gören şirktedir. İki gören kendinde bir varlık kabul ettiğinden kendini-nefsini farkında olmadan ilâh edinmiş olur, işte affedilmeyen şirk Allah-ın mülkünde bu mülke nefsî benlik ile kısmende olsa sahip çıkmaya çalışmaktır. 

“Aksine O, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah'tır." Mutlak güç sahibi olan odur. Her şeyi hikmetine göre idare eder. Hakim ismiyle hakkıyla hükmeder. ÇHU

---------------------------- 

~~34.28~
وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشٖيرًا وَنَذٖيرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

34/28 Ve mâ erselnâke illâ kâffetel linnâsi beşîrav ve nezîrav ve lâkinne ekseran nâsi lâ yağlemûn Diyanet Meali: 

34/28 Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/28 Seni de başka değil, ancak bütün insanlara şamil bir risaletle rahmetimizin müjdecisi, azâbımızın habercisi gönderdik ve lâkin insanların ekserisi bilmezler

--------------------------- 

“Ey rasülüm” Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ Ve mâ erselnâke “ Ve biz seni göndermedik” .” Özetle zâti olan Âyet-i Kerîme’yi biraz dikkatle incelersek, bir olumlu bir olumsuz iki bölümünü görürüz. Olumsuz olan baştaki bölümde, (biz seni göndermedik) diye ifade edilmektedir. Ehli zâhir meâl ve tefsirlerde bu bölüm, yukarıda da görüldüğü gibi pek dikkate alınmaz. (Biz seni göndermedik) İfadesinde evvelâ biz ve sen makamları vardır bu makamları yok saymak mümkün değildir. Biz, diyen, Zâtı ve sıtatları ile birlikte Zât-ı İlâhiyye’dir. Seni, diye ifade edilen ise o mertebede daha henüz halkiyyet olmadığı için muhatap olarak ilmi ma’nâda Hakikat-i Muhammedî, sıfat Ceberut makamı/mertebesidir ki, daha henüz ilmi İlâhiyyede bâtında Zât-ı İlâhiyyenin kendi bünyesinde Ahad olan “Tek” in bünyesinde ilmi olarak mevcuttur. İşte bu Ahad/teklik mertebesinde iç bünyede ilmi olarak bulunan, Hakikat-i Muhammedî sıfat Ceberut makamı/mertebesi, kendi bünyesindeki, “seni” diye ifade edilen, daha henüz zuhura çıkmamış “sen” dir. İşte o yüzden, daha henüz vakti gelmediğinden, “göndermedik” ifadesiyle olumsuz olarak bildirilmiştir.

اِلَّا İllâ (ancak) ise bir şarttır, yani göndermenin bir şartıdır. O şart ise beşir (müjdeleyici) ve nezir sakındırıcı/ittika) olma şartıdır.

Hakikat-i Muhammed-î yönüyle bakıldığında, Zât-ı mutlak Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün alemler sahasına gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığını müjdeleyen (Beşir ) ve bu halden gaflette olanları da sakındırarak (nezir) uyarman için gönderdik, şekliyle düşünebiliriz.

Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda ise, “Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhurunu müjdeleyici (mübeşşir) olarak ve inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz.

Sâlik yönünden bakıldığında ise, kendi beden mülkünden zuhurda olan Hakikat-i Muhammed-i mertebesini önce kendi nefsine sonra da çevresine müjdelemesi, aynı zamanda salikler yönünden süluk esnasında ittika ile sakınılması gereken hususları bildirmesi için gönderdik denilmektedir.

Bu ayeti kerimenin daha iyi anlaşılmasına yönelik olarak kendi üzerimizdeki yaşantısına şahid olarak “Terzi Babam” üzerinden örnek vermek istiyorum.

Beşir-Nezir : Terzi Babam ile ilahi bir yakınlık oluşturulduğunda görülecektir ki, beşir’dir, yani müjdeleyendir. Nezir’dir yani sakındırıcıdır. Bu iki vasıf onun tebliğ ve irşad anlayışında çok belirgin olarak müşahede edilebilmektedir. Bu iki ilahi vasıf, birbirinin zıddı gibi görünüyor ise de, zıtlar değil birbirinin mukabili ve delili gibidir.

Beşir, olan yönü ile onu hep güzel haber veren, doğru yola teşvik eden, imrendirerek iyiliklere yönlendiren ve mükafat vaad ederek yüksek hedefler gösteren güleç yüzlü müjdeci olarak tanıdık.

Nezir olan yönü ise, kendisine tâbi olarak dinleyenleri ve uyanları ittika sahibi yapıp müttakilerden kılması, ilahi seyir yolunda gaflete ve benliğine düşmekten sakındıran şefkatli bir uyarıcı olarak biliyoruz. Kendilerinin bir sohbet meclisinde huzurunda bulunup nazarına mülâki olanlar, müjdelerken aynı zamanda sakındırdığını, böylece hem Beşir hem nezir oluşuna şahitlik edebilirler.

بَشٖيرًا Beşîr : Be=2, Şîn=300, Ye=10, Rı=200 toplamında ise 512 yapmakta bu sayı ise 51+2=53 ( Terzi Baba) sayısını ortaya çıkarmaktadır. Müjdeleyen tebşir eden demektir.

O’nun müjdeleri ruhlarımız için şifa kaynağıdır. Basireti ile görebilen gözlere, latif beldelerden gelen haberlerdir. Aşk yurdundan sunulan hazinelerdir. Kaynağı hiçbir zaman kurumayan velayet çeşmesinden akan kutsi ilimlerim müjdecisidir. O’nun yolunda, onun lisanından müjdelerin en güzeli ilim taliplilerine verilmektedir. O’nun bizlere verdiği müjdeler kişiyi beden kalıplarının dar ufuklarından kurtarıp ruhani alemlerden getirip sunduğu haberlerdir. Bu hususta Kurân-ı Kerimde zümer suresi 53. ayetinde şu müjde verilmektedir.

“Kul ya ıbadiyellezine esrefu ala enfusihim la taknetu min rahmetillah, innallahe yagfiruz zunube cemia, innehu huvel gafurur rahim.” 39/53

“De ki: "Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."

----------------------- 

Allah ( c.c.) lühü burada büyük bir müjdesini açıklıyor. Bu müjdenin 53. ayet numarası ile bu müjdeyi seslendirmesi çok düşündürücüdür.Zât-i bir oluşumu anlatan bu ayet ile de bir bakıma İnsan-ı Kamil’in “Beşir” vasfına vurgu yapılmakta, onun bir rahmet müjdecisi olduğunu, onun şifre rakamı ile buna işaret edildiğini bu vesile ile daha iyi anlamış olmaktayız.

“Fakat insanların çoğu bilmezler.” İnsanların çoğu bu hakikatten habersizdirler. Ya istidatlarında olmadığından dolayı, ya da dünyada perdeli yaşamalarından dolayı bundan habersizdirler. ÇHU

-------------------------- 

~~34.29~
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ

34/29 Ve yegûlûne metâ hâzel vağdu in kuntum sâdigîn. 

Diyanet Meali: 

34/29 Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek" diyorlar.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/29 Ve «ne vakıt bu va'd eğer gerçekseniz?» diyorlar

---------------------- 

Bu kıyamet vakti nerede? Hani gelsin de görüp inanalım derler. Kıyametten perdelendikleri için, onun anlamını kavrayamadıkları için inkara sapıyorlar. Eğer perdelerini kaldırmak ve nefis giysilerinden sıyrılmak suretiyle kıyametin keyfiyetini bilselerdi bu hususta ne peygamberi ne de onu kamillerini inkar etmezlerdi. ÇHU

------------------------ 

قُلْ لَكُمْ مٖيعَادُ يَوْمٍ لَا تَسْتَاْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ

34/30 Kul lekum mîâdu yevmil lâ testeé'hırûne anhu sâatev ve lâ testagdimûn. 

Diyanet Meali: 

34/30 De ki: "Sizin için belirlenen bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/30 De ki: size bir gün mîadı ki ondan bir saat geri de kalamazsınız, ileri de geçemezsiniz 

------------------------- 

“Sizin için belirlenen gün” ile kıyamet günü ve saati belirtilmekte olup bunun için bilgili ve hazırlıklı olmamız istenmektedir. Kıyâmet’i “her şeyin iç yüzünün hakikatinin açığa çıktığı an” anlamında düşünebiliriz.

Kıyâmet, Efendimiz Aleyhisselâm’ın  “ölmeden önce ölünüz” diye buyurduğu, dünyada yaşarken irâdi olarak gerçekleşebileceği gibi, Fiziki manada ise, ölümün tadılmasının oluşturacağı farkındalığa küçük  kıyâmet; mahşer sürecinin oluşturacağı farkındalığa da büyük kıyâmet denmiştir. 

Bir sâlik açısından değerlerdirdiğimiz de kendi nefsi varlığının sona erip hakkâni varlığının başladığı süreç kendisi için kıyametinin koptuğu dönemdir. 

Âdem (a.s.)’ın yeryüzünde görülmesi kıyametin ilk alâmetidir. Efendimiz Aleyhisselâm’ın risâletinin başlangıcıyla beraber bu neslin insanları için de kıyâmet süreci başlamıştır. Kıyamet kelimesinden maksat büyük kıyametin zuhurudur. Yani Mehdi’nin varlığıyla zâti vahdetin gerçekleşmesi kastedilmiştir. Efendimiz sav. hâdi isminin mazharı mehdî olarak bu süre şu anda yaşanarak kıyamete doğru gidilmektedir. 

Zamana bağlı olaylarla kıyametin kopması mukayese edildiğinde “bir göz açıp kapama”16/77 gibi en kısa zaman dilimi olarak tabir edilen anlık bir meseledir. “ Daha az bir zamandan ibarettir”16/77 ayeti ile benzetme esas alınmıştır. Yoksa kıyamet meselesi zamana bağlı bir olay değildir. Zamana bağlı olmayan bir şeyi de kimse zaman içinde idrak edemez, ancak tefekküri olarak irfani yönden bilmek mümkün olabilecektir. Sâlik, seyrinde kıyamet sürecine dair bilgilere ancak, enfüsünden gelen Hz Rasulullah’a ve Hadi esmasının zuhuru Mehdisine ulaştıktan sonra ulaşabilecektir. ÇHU

Not: Terzi Babam kıyamet hakkında şu tanımı yapmaktadır. Kıyamet sıfat saltanatının sönüşü zât’ın açığa çıkışıdır.

-------------------------- 

~~34.31~
وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذٖى بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرٰى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنٖينَ

34/31 Ve Kâlellezîne keferû len nué'mine bihâzel gur'âni ve lâ billezî beyne yedeyh, ve lev terâ iziz zâlimûne mevgûfûne ınde rabbihim, yerciu bağduhum ilâ bağdınil gavl, yegûlullezînestud'ıfû lillezînestek-berû lev lâ entum lekunnâ mué'minîn Diyanet Meali: - 

34/31 İnkâr edenler, "Biz bu Kur'an'a da ondan önceki kitaplara da asla inanmayız" dediler. Zalimler, Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman hâllerini bir görsen! Birbirlerine laf çevirip dururlar. Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, "Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk" derler.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/31 Bununla beraber o küfredenler: «biz ne bu Kur'ana inanırız, ne de önündekine» dediler, fakat görsen o zalimler yakalanıp rablarının huzuruna durduruldukları zaman ba'zısı ba'zısına söz atarken, ki taraftan zebun edilenler, o büyüklük taslıyanlara şöyle diyorlardır: siz olmasa idiniz her halde biz mü'min olurduk

------------------------

“İnkar( küfür) edenler” Hak’tan ve hakikatten perdeli olanlardır.

Küfür edenler, Hakk’ı ve hakîkati örtenler demektir. İki türlüdür bir kısım bilmeden örtenler, diğer kısım bilerek örtenlerdir. Bilerek örtenler de iki kısımdır bir kısım kötü niyetle örtenler diğer kısım değerini korumak için kötü ellere geçmesin diye örtenlerdir fakat bunlar gerektiğinde ehline açarak adaleti yerine getirirler işte bunlar âriflerdir. Hakk’ı gizleyen ehlullah’ın anlaşılması çok zor bir iştir, tâ ki kendisi biraz belli ederse anlaşılır.

 Bu hususta şöyle bir söz vardır.

 Küfrü bâtıl mutlak hakk’ı örtmüştür.

 Küfrü Hakk kendini hakk’la örtmüştür.

---------------------- 

 Hakikat bilgisini inkar ederek küfrü bâtıl ile hakk’ı örtenler dediler ki, bu Kurâna da onun taşıyıcısı ve tebliğ edicisi olan Kâmil İnsan’a asla iman ederek tabi olmayacağız dediler. Aslında Allah’ın ve Kurân’ın ( Kitab-ı Nâtık) müdahil olmadığı bir hayat tasavvur ediyorlar. Oysa Ulûhiyyet mertebesi bütün alemleri kuşatmış ve hükümranlığı altına almıştır.

“Zalimler, Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman hâllerini bir görsen!”

“Zalimler” Kendilerinde var olan ilahi hakikatin ne olduğundan bihaber yaşayarak nefislerine zulmedenler! 

“Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman hâllerini bir görsen!” Rablerini müşâhede sürecinde hakikatlerindeki esma kuvvelerini idrak ettiklerindeki hallerini bir görsen; Hakk’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar nihayet küçük kıyamet başlarına koptuğu zaman kaçırdıkları fırsatlardan dolayı pişman olacaklar, çeşitli varlıklara bağlanmanın yükünü, cismani sevgiden kaynaklı fiilleri ve maddi ihtiraslalrın vebalini sırtlarına yüklenecekleri için “ hallerini bir görsen” diye ibret alınması için vurgu yapılmıştır.

“Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, "Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk" derler.” Zayıf ve güçsüz olanlar, Allah’ın verdiği aklı ve iradeyi kullanamayanlardır. Büyüklük taslayanlar ( ekâbir olanlar) ise, nefislerinin sıfatlarıyla hakk’ın sıfatlarını örtüp gizleyen-lerdir.

Kişinin bireysel varlığında olan akıl ve iradesi nefsi emmaresinin hükmü ve kontrolü altına geçerse bu durum ayette belirtilen zayıf ve güçsiz olanların ekâbir olanlarla konuşması şeklinde tasvir edilmektedir. Yani kişideki akıl tabi olduğu nefsi emmare ekâbiri ile konuşmaktadır ve ondan şikayet etmektedir. Sen olmasaydın biz kâmil bir davetçiye uyup önce iman ehli sonra da irfan ehli olurduk diye pişmanlığını dile getirmektedir. Kibir ve gurur nefsi emmare benliğine aittir. Kibriya ise, Yüce Allah’ın azamet ve yüceliğidir. Emmare benliklerde ekabir varken, Kâmil insan ve irfan ehlinde ise Kibriya sıfatı vardır.

وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

45.37 - Ve lehul kibriyâu fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm.

45.37 - Göklerde ve yerde ululuk(Kibriya) O'na aittir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

----------------------- 

Zat-ı İlahi bütün alemleri kibriyası ile kuşatmıştır. İhrâma girme esnasında erkekler iki parçadan oluşan ve tüm vücutlarını örten beyaz ihram elbiselerini giyerler. Bunun birisine “İzar” denir belden aşağısı için kullanılır. “Rida” ise belden yukarısı için kullanılan örtüye bürünürler.

 Sâlikler kendi beşeri benliklerinden soyunarak ilahi benliğin örtüsüne bürünürler. Peygamber efendimiz bu konu hakkındaki bir kutsi hadislerinde şöyle buyurdular. ”Allah c.c şöyle buyurdu. Azamet benim izâr’ımdır, Kibriya da ridâmdır . Bunlardan biri konusunda bana ters düşen kimseye azab ederim."(Müslim,Ebu davud,Müsned” Hadiste ihram örtülerinden” azamet” “izar’a , Kibriya ise “rida”’ya teşbih edilmiştir.

 “ Kibriya ve azamet” Allah’ın bütün Zat-ı Akdes’ini ve sıfatlarını kuşatan umumî bir mefhumdur. Yani Allah’ın Zâtı da sıfatları da isimleri de mutlak kibriya ve azamet içindedir. Allah’a ait bir elbiseyi, yani kibriya ve azameti henüz beşeriyetinden ve nefsaniyetinden soyunmmamış insanın giymeye kalkışması çok maskara ve büyük bir dalalettir.

 Gönül kabesi için ihrama giren salikler, mahremiyetleri gereği “izar”ları ile, Hakk’ın Azametini, ”rida”ları ile Kibriyasını müşahede etmiş olurlar. İhram’ın 2 parça oluşu da Allah’ın azamet ve kibriyasının o kişi üzerindeki tecellisidir. Henüz ihramın ne olduğunu bilmiyen ya da gaflet ile ihramı giyenlerde bu durum kibir ve büyüklük taslama hastalığı olarak kendilerine yansır. Hadisi kutsî’nin son bölümünde olan “ Bunlardan biri konusunda bana ters düşen kimseye azab ederim” ilâhi ikaz ise sâlikler açısından uyarıcıdır. Size lütfedilen “Kibriya ve azamet” tecellilerini nefsinizin eline kaptırarak azaba uğramayın’dır. ÇHU

------------------------------ 

~~34.32~
قَالَ الَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمٖينَ

34/32 - Kâlellezînestekberû lillezînestud'ıfû enahnu sadednâkum anil hudâ bağde iz câekum bel kuntum mucrimîn Diyanet Meali: 

34/32 Büyüklük taslayanlar, zayıf ve güçsüz görülenlere, "Size hidayet geldikten sonra, biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olanlar sizlerdiniz" derler.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/32 Diğer taraftan büyüklük taslıyanlar o zebûn edilenlere şöyle demektedir: ya... Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik, hayır siz kendiniz mücrimdiniz

---------------------------

Bir önceki ayet’de gaflet ve tembellik yüzünden zayıf ve güçsüz düşen akıl, nefsin kendisini iman etmekteden ve irfan ehli olmaktan men ettiği hususunu dile getirip şikayet ediyorken, bu ayet’de ise nefsi emmarenin temsilcisi olan Mudil esması ona cevap vermektedir.

“Size hidayet geldikten sonra, biz mi sizi ondan alıkoyduk?” Büyüklük taslayanlar Mudil esması zuhurları, mus'tezaflara: "Size doğru yol gösterildiğinde, sizi o yoldan biz mi alıkoyduk? Ayet’de geçen Mustazaf” Arapça “zayıf, güçsüz, ezilen” anlamına gelmektedir. Müstaz'af, "za-u-fe (zayıf oldu)" fiilinin istif'al babından ism-i mef'uldür. "Za-u-fe" kuvvetli olmanın zıddıdır. Masdarı olan "za'f / zayıflık" nefiste ve bedende olduğu gibi, durum ve vaziyette, akıl ve re'yde de olur.

Mustaz'aflar"(güçsüzler)  kelimesi Kur'an-ı Kerim'de "müstekbirler" (kibirliler, büyüklük taslayanlar) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Cahiliyye toplumlarında toplumun çoğunluğunu teşkil eden, ezilen, hor görülen, güçsüz bırakılmış halk tabakası diye de tanımlanırlar. ÇHU

-------------------- 

Mudil isminin zuhurları, yani müstekbirler ( kibirliler, büyüklük taslayanlar) hak yolundan ve hakikate ermekten aciz kalan, bu yolda seyr-i sefer etmeye güç yetiremeyen kimselere hitaben, siz bir hâdi ve hidayetçi buldunuz ve ona tabi olarak hidayete erdiniz de biz mi buna engel olduk diyerek suçluyu kendi nefislerinde aramaları gerektiğini beyan etmektedir.

Hazreti Rasulullah “Hadi” isminin mazharı olarak en büyük hidayetçidir. Onun kamilleri de risaletin bâtını olan velayet isminden hadi olarak bu hidayeti sürdürürler. ÇHU

---------------------------- 

وَقَالَ الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اِذْ تَاْمُرُونَنَا اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَنَجْعَلَ لَهُ اَنْدَادًا وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ فٖى اَعْنَاقِ الَّذٖينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

34/33 - Ve gâlellezînestud'ıfû lillezînestekberû bel mekrul leyli ven nehâri iz teé'murûnenâ en nekfura billâhi ve nec'ale lehû endâdâ, ve eserrun nedâmete lemmâ raevul azâb, ve cealnel ağlâle fî ağnâgıllezîne keferû, hel yuczevne illâ mâ kânû yağmelûn. 

Diyanet Meali: 

34/33 Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, "Hayır, bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardır. Çünkü siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eşler koşmamızı emrediyordunuz" derler. Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar. Biz de inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/33 O zebûn edilenler de o büyüklük taslayanlara demektedir: hayır işiniz gece gündüz dolap, çünkü sizler bizlere hep Allaha küfretmemizi ve ona menendler koşmamızı emrediyordunuz ve böyle atışırlarken hepsi azâbı gördükleri o demde içlerinden pişmanlık getirmektedirler, tomrukları geçirmişizdir de boyunlarına hep o küfredenlerin, sâde yaptıklarının cezasını çekiyorlardır.

------------------------- 

Mustaz'aflar"(güçsüzler), Büyüklük taslayan müstekbirler’e yani Mudil isminin en kemalli zuhuru olan kendilerindeki iblis ile konuşmaktadırlar. Kendilerinde hakim olan Mudil ismini fark ederek nasıl hidayetten saptırılıp dalalete sürüklendiklerini itiraf ediyor. Buranın farkına varmak bir sâlik açısından büyük bir aşamadır. Emmâreyi tanıyarak levvâmede levm etmeye başlıyor.

Şöyle dediler; Gece ve gündüz, yani her an bizi “hâdi’”den uzaklaştıran, varı yok, yoku var gösteren , şirk bataklığına sokan , nefsi emmarenin kurduğu tuzaklardır.

“Mudil”, içten ve dıştan bütün eşyaya sirayet etmiştir. Vehim kuvvetidir. Dışarıdaki vehim içerideki ile irtibat kuruyor böylece cehil ediyor. Kul da memur olduğu için yapmak zorunda kalıyor. Şöyle denilmiştir.” Kim ki, isimlere tabi oldu, isimlerin kulu oldu, kim ki isimleri kendine tâbi ettirdi isimlere rahman oldu”.

 O halde sâlik, zikir tevhid, oruç, ve Kâmil’in sohbeti ve nefesi ile mudil ismini kontrolü altına almalıdır. Bu da bir yönü ile mücahede gerektirir. Kişiyi olgunlaştıran kemale erdiren mudil isminin olmasıdır, aksi halde melek olurdu. 

Mudil- vehim kuvveti asla kibir ve gururdan ayrılmaz. Benlik ve kendini beğenme onun vasıflarındandır. Bu yüzden altı cihetin kapısı kapatılıp tedbir alınması gereklidir. Ona karşı çıkılmadığı zaman kişinin aklını kendine tabi kılarak yönetimi ele geçirir. Nefse zulum etmek de budur. Hz Peygamberimiz ve onun kâmilleri “Hâdi” isminin mazharları olmakla birlikte kendilerindeki mudil esmasını gerektiğinde karşı taraftaki zuhurlar/ bireyler için yerli yerinde kullanırlar. Bu yüzden bir Kamil’in eli ve yardımı olmadan mudil ne anlaşılabilir ne de bu mertebe yaşanabilir. Kişi istediği kadar ibadet ve taat ehli olsun mudil’in her fert için gireceği saha vardır. Tâ ki, Kâmil bir veli’den kendisine ulaşacak aklı küll bilgisi ve irfani yaşam öğretilene kadar bu mücadele sürüp gider.

“Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar.” Mudil esmasının etkisi ve nefsi emmarelerinin gücüyle nefislerine zulmettikleri için kendi hakikatleri cihetinden perdelendikleri ve şirk ehli oldukları için, kendi nefislerinin tadacağı bir azab olacak ve levvame nefisleri ile bunun pişmanlığını yaşamaya başlayacaklardır.

“Biz de inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir”

“Biz” ifadesi ile zat ve sıfat birlikteliği veya kamil insan eliyle o perdeli olanların boyunlarına demir halkalar geçirdik. Bu demir halkalar “bedensel süfli ve tabiat yaşam halkaları” ile onları tutsak ederiz. Bu halkalar, başın hareket etmesini sağlayan boyun kısmının tümünü kapsamış durumda olduğu için , boyun eğmenin fenâ bulmanın ifadesi olan “rükû ve secde”ye meyletmeleri imkansızdır. Demir halkalar başlarının kabul ettim anlamında aşağıya inmesine engel olurlar. Bu yüzden onların kafaları yukarıya kalkıktır.

“Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir”.

Onlar böylece bu yaptıklarının tam karşılığını almış olurlar. ÇHU

--------------------------- 

~~34.34~
وَمَا اَرْسَلْنَا فٖى قَرْيَةٍ مِنْ نَذٖيرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا اِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهٖ كَافِرُونَ

34/34 - Ve mâ erselnâ fî garyetim min nezîrin illâ gâle mutrafûhâ innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn. 

Diyanet Meali: 

34/34 Biz, hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri, "Biz, sizinle gönderileni inkâr ediyoruz" demişlerdir.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/34 Biz her hangi bir memlekette (bir nezîr) tehlikeyi haber veren bir Resul gönderdikse her halde onun refah ile şımartılmış olanları dediler ki: «biz sizin gönderildiğiniz şeyleri tanıyamayız»

-------------------------------------- 

“Biz, hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek” Cenab-ı Hak kendi ulûhiyyetini bildirecek irsal edecek onları şefkatle uyaracak bir peygamber ve kâmil insan mutlaka göndermiştir. Bu bir memleket olduğu gibi , birey olarak da her bir insan memleketine onun enfüsünden göndermektedir.

“Oranın şımarık zenginleri, "Biz, sizinle gönderileni inkâr ediyoruz" demişlerdir” Ailesi ve yakın çevresi tarafından her istediği yapıldığı için, elindeki güzelliklerin kıymetini bilmeyen ve yaşının gerektirdiği gibi davranmayan kişilere şımarık denir.

Şımarık zenginler, Malikel mülk olan Allah’ın mülkünü sahiplenip kendi benliğine aitmiş gibi yaşayan zümre diye düşünebiliriz. Kendileri telbislik içinde oldukları için yok var, varı da yok olarak gördükleri için kendilerine gönderileni inkar etmeleri bu yüzden olmaktadır. ÇHU

--------------------------- 

~~34.35~
وَقَالُوا نَحْنُ اَكْثَرُ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًا وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبٖينَ

34.35 - Ve gâlû nahnu ekseru emvâlev ve evlâdev ve mâ nahnu bimuazzebîn Diyanet Meali: 

34/35 Yine, "Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur. Bize azap edilmeyecektir" demişlerdi Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/35 Ve dediler ki «biz emvalce de daha çoğuz evlâdca da ve biz ta'zib olunmayız»

------------------------- 

Cahiliye döneminin özelliklerinden en önemlisi insanların mal, evlat ve servet biriktirip çokluk tutkusu ile övünmeleri ve buna güvenmeleridir. Çağımızın da krizi yine bu tutkuların var olmasıdır.

Kurân-ı Kerim’de tekâsür suresinde çokluk tutkusunun insanı nasıl helak edeceğine vurgu yapılmaktadır. “Tekâsür” kelimesi , çokluk yarışı ve çoklukla övünmek demektir. Cahiliye Arapları mal, evlat ve kabilelerinin çokluğunu bir övünç olarak kabul ederek bunu üstün olmanın güçlü olmanın bir alameti olarak görüyorlardı.

Suretin çokluğu mutlak geçici olduğu için bir şey ifade etmez. Kem’iyyet değil, keyfiyet önemlidir. Ayet’de bahsedilen malların ve evlatların çokluğu, henüz kendini tanıyamamış , kendi çağının cahiliye döneminde yaşayan kimselerin nefsâni zuhurlarının çokluğunu remzetmektedir. Mallar, nefsin meylettikleri, evlatlar ise nefsin çocuklarıdır. Tevhid anlayışı bunu birleyip aslına rücu ettirmeye çalışırken cahil düşünce, sûreti ve kesreti artırma peşindedir. Hz Ali efendimizn “İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı” ifadesinin bir yönü buna işaret etmektedir. Suretlerin çokluğunu kendileri için hikmet gibi anladılar, oysa bu onlar için nikmet-azab’tır. ÇHU

--------------------------- 

~~34.36~
قُلْ اِنَّ رَبّٖى يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

34/36 - Kul inne rabbî yebsutur rizga limey yeşâu ve yagdiru ve lâkinne ekseran nâsi lâ yağlemûn. 

Diyanet Meali: 

34/36 Ey Muhammed, de ki: "Şüphesiz, Rabbim rızkı dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/36 De ki rabbım rızkı dilediğine döşer dilediğine sıkar ve lâkin nâsın ekserisi bilmezler 

------------------------- 

Ey Muhammed de ki! Rızıkların anahtarları mülk ve melekûtun hazineleri onun elindedir. Kullarından dilediğinin rızkını zenginlik ve fakirlikteki maslahatları uyarınca artırır, dilediğini kısar. Yani haklarında hayırlı ve iyi olanı bahşeder. Rızkın bol verilmesi veya kısılması itaat ve itaatsizlik, ceza veya mükafat gibi bir durumla kıyas edilemez. Rızkın daraltılması kişiye değer verilmediği anlamına gelmediği gibi, genişletilmeside kendisine değer verildiği anlamına gelmez.

“İnsanların çoğu bilmezler” Gaflet içerisinde olanlar rızkın bol verilmesinin ve kısalmasının hikmetini bilmezler. Zannederler ki, rızkın bol verilmesinin sebebi şeref ve üstünlük, kısalmasının sebebi de zillet ve azab’tır. ÇHU

--------------------------

~~34.37~
وَمَا اَمْوَالُكُمْ وَلَا اَوْلَادُكُمْ بِالَّتٖى تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاُولٰئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِى الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ

34.37 - Ve mâ emvâlukum ve lâ evlâdukum billetî tugarribukum ındenâ zulfâ illâ men âmene ve amile sâlihâ, feulâike lehum cezâud dığfi bimâ amilû ve hum fil ğurufâti âminûn Diyanet Meali: 

34/37 Ne mallarınız ne de çocuklarınız, sizi bizim katımıza daha çok yaklaştıran şeylerdir! Ancak iman edip salih amel işleyenler başka. İşte onlar için işlediklerine karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içindedirler.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/37 Halbuki ne mallarınız ne de evlâdlarınız değildir sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, ancak iyman edip salâh ile iş gören, işte onların amellerine karşı kendilerine kat kat mükâfat vardır. Ve onlar Cennet şehnişinlerinde emniyyet içindedirler

-------------------------- 

Yakiyn ( kurb) ehli olmanın yolu çoklukta yani kesrette değil vahdet’tedir. Mallar ve evlatlar nimeti ilahiyye’dir. Bu nimetler yerli yerinde Hak’ka ait olarak, onun için ve onun rızası doğrultusunda kullanılmadığı zaman sahiplerine azap vermektedir. Çeşitli sebeplerle kişinin elinden gittiğinde ise büyük bir elem ve ızdırap vermektedir.

Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan vesilesidir. Çünkü siz onlarla megul olurken Allah’dan uzaklaşırsınız. Ya da Allah’ı sever gibi onlarıda sevmeniz şirk’tir. Size verilen bu nimetler sizin nefislerinize güzel gelerek sizi celbetmesin yolunuza engel olmasın.

Normal bir insanın elbette ki malları ve evlatları mutlaka vardır ve kendisinin bunların bir parçası olması hasebiyle de onlara büyük bir bağlılığı vardır. Ancak burada kavranılması gereken ve hatta zorunlu olan husus şudur, fiilen onları terk etmek değil kalbinden çıkarmaktır. Bu fiziki akrabalık ve maddi bağımlılık size Allah ve rasülünden daha sevimli gelmesin gönlünüze putlar olarak yerleşmesin. Bu husus Ana-baba’yı çocukları malı mülkü terk etmek ve onlarla ilgilenmemek değildir. Aksine bu idrake gelen kişi mal ve evlat ismi altında var olan hak’kın varlığını keşfedip onlara gerekli olan hizmeti göstermesidir. Çünkü hizmet edip saygı gösterdiği varlık hakk’tır. Beşeri değer yargılarından arınıp Allah’ın indinde bütün isimler ne anlam taşıyorsa o nazarla bakıp seyretmek gerekiyor. 

“Ancak iman edip salih amel işleyenler başka.” Yâkîn ehli olmanın şartları sıralanıyor. Tahkiki olarak iman hakikatini idrak ettikten sonra salih amel işlemek. Yani yaptığımız ameller bir program üzerine olmalıdır. Bu programın kurgusu ve manası hak’tan, fiil ve tatbikatı kuldan olmalıdır ki, bu ameller salih amel olabilsin. İşte bunlar yani iman edip salih amel işleyenler yakîn ehli olanlardır.

“İşte onlar için işlediklerine karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içindedirler.” İman edip ardından salih amel işleyenlere kat kat mükafatlar verileceği beyan olunuyor. En büyük mükafat ve en büyük sofra ise vahdet sofrasıdır, vahdet rızkıdır, dünyada vahdet ilminin bilgisini alıp burada bu rızıkları yiyen kimse cennette de o rızıkları yiyecek yani vahdet âlemini cennette de yaşayacak, böylece hem dünyada hem ahrette kat kat mükafatlandırılmış olacaktır.

Dünyadaki mertebemiz ne ise ahiretteki mertebemizde aynen öyle olacaktır, onun için cennetin sekiz mertebesi olduğu bildirilmekte, bunların sekizincisi Zât cenneti yani kâmil insânların cenneti gerçek kulların cennetidir. Fecr suresinde “Fedhulî fî ibâdî Vedhulî cennetî” yani “Ey mutmainne, râdiyye, mardiyye nefse ulaşmış kimse Benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir” hitabı ile kendi özel cennetine davet vardır. Diğer yedi cennetin dışında bu sekizinci cennet, madde cenneti değil, Zat cennetidir, burası Benim cennetim diyor Cenâb-ı Hakk yani beşere ait olan cennet ve cehennemde yaşayamayan insânların hali de Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği gibi Zâti cennettir, onları kendi maiyetinde kendi çevresinde yaşatacak. Esasen onlar ne cennet ehlidir ne de cehennem ehlidirler, vahde ve hakk ehidirler. ÇHU

------------------------- 

~~34.38~
وَالَّذٖينَ يَسْعَوْنَ فٖى اٰيَاتِنَا مُعَاجِزٖينَ اُولٰئِكَ فِى الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ

34.38 - Vellezîne yes'avne fî âyâtinâ muâcizîne ulâike fil azâbi muhdarûn. 

Diyanet Meali: 

34/38 Âyetlerimizi geçersiz kılmak için yarışanlar var ya, işte onlar azap için hazır bulundurulacaklar.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/38 Âyetlerimizi hukümsüz bırakmak için yarış ederek çalışanlar ise hakkın huzuruna onlar azâb içinde ihzar edileceklerdir

-------------------------- 

Ayetler, Allah’ın zâti işaretleridir. Bütün alemler tafsili ve fiili Kur’an olarak her an faaliyettedir. Görünen her bir suret ve zuhur birer ayettir. Ayetler de efal, esma, sıfat ve zat mertebesi ayetleri şeklinde sıralanmaktadır. Zât-ı İlahi, uluhiyyet mertebesinden şehadet alemine kadar bütün alemleri kuşatmış ve “Hakîm” ismiyle hükmetmektedir. Hiçbir zerre yoktur ki onun hakimiyeti ve kontrolü altında olmasın. En büyük ayet’de ayete-l kübrâ olan Hazreti İnsan’dır.

Hep kitâbı hakk’tır senin eşya sandığın

Ol okur kim, seyr-ü evtân eyledin Görünen cümle mevcudat hepsi kitabın birer âyeti ve işaretidir. Kim ki bunları hakikati üzere okuyup idrak etti ise o vatanları yani alemleri seyreyledi demektir.

“Âyetlerimizi geçersiz/hükümsüz kılmak için yarışanlar var ya! işte onlar azap için hazır bulundurulacaklar.” Çok vahim bir ikaz ve uyarı vardır. İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu/irfan yolunu kim gizlerse yada terk ederse, indirdiğimiz gönül kitabından yüz çevirir, sohbetlerini keser, arkasını dönüp böylece bizi hükümsüz kılmaya çalışırsa Allah onlara lanet eder onları reddeder kovar şeklinde bir mana verebiliriz. ÇHU

---------------------------- 

قُلْ اِنَّ رَبّٖى يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهٖ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَ

~~34.39~
ا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَیْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقٖينَ

34.39 - Kul inne rabbî yebsutur rizga limey yeşâu min ıbâdihî ve yagdiru leh, ve mâ enfagtum min şey'in fehuve yuhlifuh, ve huve hayrur râzigîn. 

Diyanet Meali: 

34/39 De ki: "Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/39 De ki hakikaten rabbım kullarından dilediği kimseye rızkı hem döşer hem sıkar ve her neyi hayra sarfederseniz o ona halef de verir, hem o, rızık verenlerin en hayırlısıdır

------------------------- 

Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol bol verir. ve (dilediğine) kısar.

Demek ki, Allah Rab olarak her varlığının durumuna göre rızkı vermekte, geniş veya dar yapmakta, bununla onu terbiye etmektedir. O halde kime ne kadar verilmesi gerekiyorsa o kadar veriyor, kimden ne kadar kesilmesi gerekiyorsa da o kadar kesiyor.

Yani, Allah, her insanın maslahat ve menfaatinin, kendisine o kadar miktar vermesinde bulunduğunu bilir. Buna göre de “kullarının rızıkları hususundaki farklılık, kendisinin cimri olması sebebiyle olmayıp, tam aksine, onların menfaatlerini bilip, görüp gözetmiş olması sebebiyledir" demektir. Demek ki, ayet bunun hikmetsiz ve anlamsız olmadığına işaret etmektedir.

Allah her kulunun durumunu görür, bilir. Genellikle herkes zengin olmak ister, fakirlikten korkar. Fakat Allah, hikmeti uyarınca kimine az kimine çok verir. Ama ne çok vermesi mutlak anlamda hayır, ne de az vermesi mutlak anlamda şerdir.

Zenginlik yüzünden maddî veya manevî birçok şeyini, hatta inancını, sevdiklerini veya hayatını kaybedenler olduğu gibi fakirlik sebebiyle birçok kayıptan kurtulanlar, manevî kazançlara kavuşanlar da vardır.

Zenginlik kimini kurtarır, kimini de mahveder. Bununla birlikte varlık yokluğa yeğlenir. Onun için ayetlerde "Allah'tan fakirlik isteyin" anlamına gelebilecek hiçbir ifadeye yer verilmemiş; "mal, rızık, servet isteyin" denilmiş; fakat bunun da hakkının verilmesi gerektiği bildirilmiştir.

 Kur'an’da rızık olarak verilen nimetler hayatın vazgeçilemez unsuru olan sudan ve gıdalardan ibaret sayılmamış, başta din, faydalı ilim, ve hidayet  olmak üzere Allah’ın manevî lütuflarını da rızık olarak nitelendirebiliriz. Esas rızık manevi rızıktır. HU'yu, kendi rahmetini, seçtiği bir gönüle verir. O gönül ile manevi rızık dağıtır. Allah o bilginin dağıtılmasını tasdik ediyor. O gönül noktası o’nun halifesidir. Kendisindeki ilâhi bilgiyi (rızıkları) insanlara dağıtıyor.

“Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlı-sıdır." Allah yolunda ( fî sebîlillah) harcamayı üç mertebede ele alabiliriz.

Birincisi: Mülk aleminde fiiller tecellisinden infak etmektir. Bu mertebede kişi, Allah’ın kendisine sevap vermesi için malını harcar, Allah’da verdiğinin yediyüz katını vererek onu ödüllendirir. Sonra bu ödülü dilediği gibi sonsuza kadar katlandırır. Çünkü Allah’ın eli, malını harcayanın elinden sınırsız şekilde geniş ve uzundur. 

İkincisi: Rububiyyet mertebesi yönünden esmâ-i ilâhiyyeleri karşı tarafa infak etmektir. Burası da Allah’ın razılığını-rızasını elde etmek gayesi ile yapılan infaktır. Birincisinde nefsin razılığı ve menfeati olan bir harcama ve infak söz konusu iken, ikincisinde radıye-merdiyye mertebeleri söz konusudur. Keyfiyet yönünden bu harcama/infak türü birinciden daha faziletlidir.

Üçüncüsü: Allah ile Allah için yapılan harcama/infak türüdür. Müşâhede makamından yapılan infak ile, Vechullah, beytullah, habîbullah sıfat mertebesinden sıfatı ilahiler ile ehil olan muhtaçlara infak edilir. En yüce ikram ve infak budur. Bu infak ile sâlikler Sıfatı ilahiler ile muttasıf olurlar.

 “Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça birre/iyiye eremessiniz “ 3/92 Bir başka ayeti celilede ”Kazandıklarınızın iyilerinden hayra harcayın” buyurulmaktadır. İnfakı nefsiyle olan kişi, nefsin cimriliğinden ve mala düşkünlüğünden dolayı en şerefli en üstün olan şeyi infak edemez. Nefis en şerefli şeyi Allah’a özgü kılmaktansa kendine ayırır. Bu yüzden nefisle olan infak birre/iyiliğe ulaştırmaz.

“O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." En hayırlı rızık veren odur. Çünkü her mertebedeki rızık zâtından kaynaklanır. Yararlı olan ayan-ı sabitelere uygun olan rızıkları veren odur. ÇHU

------------------------------

~~34.40~
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمٖيعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰئِكَةِ اَهٰؤُلَاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ

34/40 - Ve yevme yahşuruhum cemîan summe yegûlu lilmelâiketi ehâulâi iyyâkum kânû yağbudûn. 

Diyanet Meali: 

34/40 Allah'ın, onları hep birden toplayacağı, sonra da meleklere, "Bunlar mı size ibadet ediyorlardı?" diyeceği günü bir hatırla!

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/40 O gün ki hep onları birlikte mahşere toplıyacağız, sonra Melâikeye diyeceğiz: şunlar size mi tapıyorlardı

---------------------------- 

~~34.41~
قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ اَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ

34/41 - Gâlû subhâneke ente veliyyunâ min dûnihim, bel kânû yağbudûnel cinn, ekseruhum bihim mué'minûn. 

Diyanet Meali: - 

34/41 (Melekler) derler ki: "Seni eksikliklerden uzak tutarız. Onlar değil, sen bizim dostumuzsun. Hayır, onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Onların çoğu cinlere inanıyordu." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/41 Demişlerdir: Zati sübhanına arzı tenzih ederiz, sensin onlara karşı bizim sığınacak veliymiz, hayır onlar cinlere tapıyorlardı, ekserisi onlara inanmışlardı

---------------------------- 

34/ 40-41 “O gün ki hep onları birlikte mahşere toplıyacağız,”

O gün, kıyamet günüdür. En büyük toplanma gününde, mutlak varlığın cem aynında onları topladığımızda, kişinin kendisini hakikati üzre bildiği gün kendisi için o gündür. Kişideki sıfat hükümranlığının son bulup zat’ın âşikar olduğu gün’dür. 

“Sonra Melâikeye diyeceğiz: şunlar size mi tapıyorlardı” Melekler, kişide oluşan ruhani güçler ve kuvvetlerdir. Yapılan her bir ibadet, salih amel kişde meleki güçlerin oluşmasını sağlar melekler vasıtasıyla insanda ve alemde fiiller zuhura çıkar, namazlarımızdan, oruçlarımızdan, haccımızdan, zekâtımızdan, Kelime-i Tevhid’ten zikirlerimizden riyazat ve sohbetlerimizden meydana gelmiş olan melekler grubu meleki güçlerimiz kuvvetlerimizdir. Alemin ve insanın işleyişinde her bir fiil bu meleki güçler vasıtasıyla ortaya getirilir. Hakk ilahi isim ve sıfatları ile meleki kuvvetlerini kullanarak zuhura çıkarır. “Külli şeyin kadiyr” O her şeye kâdir’dir” Her şeye Kâdir olması meleki kuvvetler kanalıyla olmaktadır.

O gün yani kıyamet günü “Allah meleklere, müşrikleri kastederek bunlar size mi tapıyordu? Diye niye sormaktadır.

 Fiiller meleki kuvvetlerle zuhura çıktığından melekler de kuldan çıkan eksi ya da artı fiillere şahit olmaktadırlar. “Ameli salih” veya “ameli şer” olarak çıkan fiillere tanıklık etmektedirler. Çıkan bıu fiiller hepsi ahrette suretlenir Fiillerdeki niyet ve irade kula ait olduğu için sorumlulukta kişiye aittir. Her fiildeki “ameli salih”, ve “ameli şerri” kişi kendi tercihi ile talep eder hakk’da meleki kuvvetleri ile halkeder. Nefs’teki özellikler melekler ile yani nefse sirayet eden meleki güçler kuvvetler ile zuhura çıkarlar. Nefsteki bu bilgiler zuhur ettiğinde kişinin niyet ve gayreti ile meleki nur olduğu gibi şeytani zulmet’de olabilir. Bunların hepsi ahrette suret alarak sahibine rücu ederler. Böylece insan kendi nurani meleğini veya şeytani zulmetini kendi talep etmiş olup hakk’da halketmiş olur. O gün müşrikler meleklere bunun sorulma nedeni de onların yaptıklarının kendi irade ve niyetleri ile olduğunu ortaya koymak, onların putperst fiillerinin meleklerle bir ilgisi olmadığını ortaya koymak içindir.

Melekler o gün diyecekler "Seni eksikliklerden uzak tutarız. Onlar değil, sen bizim dostumuzsun. Hayır, onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Onların çoğu cinlere inanıyordu." Melekler onların hallerine ve fiillerine şahid oldukları için onlar mudile tabi olarak yaşıyorlardı diye tanıklık yapmaktadırlar. ÇHU

---------------------------- 

فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا وَنَقُولُ لِلَّذٖينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتٖى كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ

34/42 – Fel yevme lâ yemliku bağdukum libağdın nef’av ve lâ darrâ, ve negûlu lillezîne zalemû zûgû azâben nârilletî kuntum bihâ tukezzibûn.

Diyanet Meali: 

34/42 İşte bugün birbirinize ne fayda ne de zarar verebilirsiniz. Zulmedenlere, “Yalanlamakta olduğunuz cehennem azabını tadın” deriz.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/42 İşte o gün ba’zınız ba’zınıza ne bir menfeate, ne de bir zarara mâlik olamaz ve o zulmedenlere deriz: tadın bakalım o yalan deyip durduğunuz ateşin azâbını

---------------------------- 

İşte o gün yani (din günü) hiçbir nefis başka bir nefis için bir şey yapmaya malik değildir. Kahhar sıfatının tecelli ettiği bir günde kimsenin kimseye bir yararı olmaz. Çünkü herkesin sıfatları ve fiilleri ortadan kalktığı için hiç kimsenin bir karşılık ve vebal ödemeye gücü yetmez. “Limenil mülkül yevm lilâhi-l vâhidi-l kahhâr” “Bu gün mülk kimindir” sorusu yöneltilir ancak cevap verecek kimse ortada kalmadığı için yine kendisi “ Vahid ve kahhâr olan Allah’ın’dır cevabını kendisi verecektir. Şu anda dahi aynı soruyu kendimize sorup bu beden mülkü kimindir? Sorusunu sorup Vahid ve kahhar olan Allah’a teslim edip aradan çıkmaktır.

Cenab-ı Hakk bu ayeti kerime ile gelecekteki din günü gelmeden bugünden kişnin kendi kıyametini koparıp o sahneye hazırlıklı olup ve ittikâ sahibi olması isteniyor.

Öyleyse sakının, ittika edin, öyle bir günden ki hiç, bir şey değiştirilemez, alınıp satılamaz ve orada hiçbir şefaatte kabul edilmez, tabii Allah’ın şefaat ettirdiği kimseler ayrı, onlardan hiçbir fidye alınmaz yani o gün insânlara ne bir yardım edecek ne şefaat edecek kimse vardır, o günden sakının, Cenâb-ı Hakk burada hayatınızı böyle sürdürün ve başınıza gelecek o hadiseler gelmeden sakının, yani gereği neyse bunun gereğini uygulayın demektedir. ÇHU 

----------------------------

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَا اِلَّا رَجُلٌ يُرٖيدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَاؤُكُمْ وَقَالُوا مَا هٰذَا اِلَّا اِفْكٌ مُفْتَرًى وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ اِنْ هٰذَا اِلَّا سِحْرٌ مُبٖينٌ

34/43 Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin gâlû mâ hâzâ illâ raculuy yurîdu ey yesuddekum ammâ kâne yağbudu âbâukum, ve gâlû mâ hâzâ illâ ifkum mufterâ, ve gâlellezîne keferû lilhaggı lemmâ câehum in hâzâ illâ sıhrum mubîn.

Diyanet Meali: - 

34/43 Âyetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğunda, "Bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır" dediler. Bir de, "Bu (Kur'an), uydurulmuş bir yalandır" dediler. Yine hak kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, "Bu, ancak apaçık bir büyüdür" dediler.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/43 Karşılarında açık beyyineler halinde âyetlerimiz tilâvet olunduğu zaman o zalimler: «bu başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı ma'budlardan men'etmek isteyen bir adam» dediler ve «bu (Kur'an) başka bir şey değil, sırf uydurulmuş bir iftira» dediler ve o küfredenler hak kendilerine geldiği vakıt bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil, dediler

-------------------------- 

“Âyetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğunda, "Bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır" dediler.” Gönderdiğimiz Kur’ân’ı Nâtık ile, zâti işaretlerimizi onlara telkin ettiğimizde hemen putperest olan kendi nefsi emmare dinlerine yönelerek bu adam( rasül-elçi) bizi geleneksel dinimiz olan nefsi emmareden bizi uzaklaştırmak istiyor diyerek cehaletleri ile bunu yalanladılar. 

“Bu (Kur'an), uydurulmuş bir yalandır" dediler. Zatın kelamları olan Kur’an, bir kimsenin kendi nefsinden uydurabileceği bir kelam değildir. O tasdik edendir kendinden önce levhi mahfuzda olanı tasdik eden ve kaza alemindeki cem olan her şeyi açıklayandır. Kur’ân-ı Kerim, bu iftirayı atanlara karşı “bürhân” delili ile cevap vermektedir. Konu ile ilgisi olması sebebiyle Terzi Baba 2 kitabındaki bir yazımızdan alıntı yapalım.

---------------------------- 

29 Haziran 2012 Cuma günü kendisiyle birlikte eda ettiğimiz Cuma namazının ardından, köy meydanında cami şadırvanının arkasındaki boş bir masada, dört arkadaşımızla birlikte can kulaklarımızı açarak, sohbetine iştirak ettik. Konu başlığı füsus tan okudukları paragraf ile delil in ne olduğunu şerh ettiler.

 Bizde onun vasıflarından bazılarını açıklar iken Delil (Bürhan) ile başlamak istiyoruz. Bürhân Delil, (Bürhân ) hüccet, ve kesin kanıttır. Bürhân doğruluğundan şüphe bulunmayan, zaruri bilgi getiren, kesin delil olma vasfını üzerinde taşımasıdır.

 Bürhân, ma’nânın kesin olan üstünlüğüdür. Peygamber efendimiz. (s.a.v.) in isimlerinden birisi de, “Konuşan bürhân” Yani delil olan Hz. Muhammed (.s.a.v) dir. 

Bürhan Be-rı-ha-elif-nun , harfleri ile yazılmaktadır.

Be: Besmelenin hakikati ile başlamak

Rı: Rahmaniyyet hakikati ile

Ha : Hakikati Muhammedi üzre Elif : Mertebeyi Ahadiyyet Nun : Nur-u İlahi( Necdet’in de Nun’u) Harf sayı değerlerine bakıldığında ise Be. 2 Rı. 200 Ha. 

8 elif. 1 nun 50 toplamda ise 261 etmekte, 61 

bilindiği gibi Türkçe Türkçe Necdet idi. 

Terzi Babamın Bürhan (delil) olma yönünü şöyle de tanımlamak mümkündür. “İlâh-î fermanda, Kur’ân-ı Kerîm’de, hadisi şeriflerde, kâinat kitabında bulunan derin ma’nâları inceleyerek, Allahın Ulûhiyyetini, hakkâniyyetini, varlığıyla sergileyen ve ispat edebilme derecesine erişmiş, kâmil bir zât tır.” Muhammed ismindeki dal, efendim ismindeki dal, delili İlâhi olan bürhân dır. Bu yüzden olsa gerek ki, Peygamber efendimizin yolundan giden, ilim ve takva sahibi veli zât’ lara “Bürhanül Asfiyâ” denilmektedir. 

Hz.Muhammed s.a.v efendimizin feyzini, nurunu, tabii olarak yaşadığımız asra yansıtan bir ayna olması dolayısıyla da Terzi Babam “Bürhânül Asfiyâ” dır. Delildir, hüccettir. Nitekim “Necdet” ismindeki dal- harfi ile efendi baba hitabındaki dal harfi aynı hakikati beyan içindir.

“Yâ eyyühennâsü kad câeküm bürhânün min rabbi küm ve enzelnâ ileyküm nûran mübiynâ” (4/174) ”Ey insanlar, muhakkak ki size rabbinizden bir delil bürhan geldi.Ve size apaçık bir nur indirdik.

Zâtı İlâh-î, rububiyyet mertebesi ile sesleniyor. Size rabbınızdan bir delil geldi. Yani Kur’ân’ın-hakikatin dillenmiş hali Hz. Muhammed, size idrakinize geldi. Burhan-delil İnsanı kâmilin tenezzülü ve anlaşılmasıdır. Kâmil İnsân’ın delili (bürhân) aynı yakîn gibi zâti dir. Kendisinin dışındaki bir açıklayıcıya ihtiyacı yoktur.

(Velâ ye’tûneke illâ ci’nâke bilhakkı ve ahsene tefsîrâ) (25/33) 

”Onların sana getirdiği her misâle,her bâtıl soruya karşı mutlaka biz sana o bâtılı yok edecek gerçeği (delili) en güzel açıklamayı getiririz.”

 “En güzel açıklamayı getiririz.” Yani bütün şüpheleri gideren kesin delili getiririz dir. Âyet ve sûre numaraları ise 25 33 açık olarak ortadaki iki sayının 53 olduğunu görmekteyiz. Yine aynı sayılar 2+5+3+3= 13 olarak da bizim yazılarımız için bürhan delil olabilmektedir. Ne kadar şükretsek azdır. İnsân-ı Kâmil İlâhi-î varlık için en büyük delil ve şahid dir. Bu delil, diğer bütün delillerden daha güçlüdür. Burhân istidlâldir. Kur’ân-ın tümü istidlâldir. Hz. İnsân da istidlâldir. “İstidlâl” delile dayanarak hüküm çıkarma, delile nazar etmek, muhakeme kudreti, zihnin eserden müessire, ya da müessirden esere intikali” diye tanımlanmıştır. “Terzi Baba” şahsi manevisini izah eder iken istidlâl yöntemi ile delile dayalı hükümler ve vasıflar çıkarıp sizlere sunmaya çalışıyoruz. Burada anlatmaya çalıştığımız burhân-delil- vasfının anlaşıldığını düşünerek bir başka vasfına geçiyoruz. ÇHU

---------------------------- 

~~34.44~
وَمَا اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَا اَرْسَلْنَا اِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِنْ نَذٖيرٍ

34/44 Ve mâ âteynâhum min kutubiy yedrusûnehâ ve mâ erselnâ ileyhim gableke min nezîr. 

Diyanet Meali: 

34/44 Oysa biz onlara okuyup inceleyecekleri kitaplar vermedik. Onlara senden önce hiçbir uyarıcı da göndermedik Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/44 Halbuki biz onlara öyle ders alacakları kitablar vermedik ve kendilerine senden evvel bir nezîr de göndermedik

------------------------- 

Halbuki onlara Kur’an’dan önce ders alacakları herhangi bir kitap vermediğimiz gibi, senden önce kendilerine bir uyarıcı da göndermemiştik. Kendilerine daha önce zâti bilginin ne haberi verilmişti ne de irsal edici peygamberi gönderilmişti.

Müşrikler, Allah kelâmı diye iddia edilen Kur’ân-ı Kerîm’in de O’nun adına uydurulmuş bir iftira veya insanları etkileyen apaçık bir büyüden başka bir şey olmadığı fikrini yerleştirmeye çalışıyorlardı. Halbuki onlara daha önce Allah’tan başkalarına ibâdet etmelerini öğreten ne bir kitap, ne de bir peygamber gelmişti. Onlar Kur’an’ın ve Peygamber (s.a.s.)’in tevhide davetini de, doğru bir bilgiden hareket ederek değil, sadece cehaletlerinden dolayı inkâr ediyorlardı.

Günümüz tasavvuf anlayışında da aynı hadiseler ile karşılaşmak mümkündür. Aklı kül bilgisi muhakeme gücü ve müşahedesi ile insanlara zati bilgiyi ulaştırmaya çalışan kâmil insan içinde bugünün müşrikleri aynı tabirleri kullanmaktadırlar. ÇHU

---------------------------- 

~~34.45~
وَكَذَّبَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَا اٰتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُلٖى فَكَيْفَ كَانَ نَكٖيرِ

34/45 Ve kezzebellezîne min gablihim ve mâ beleğû miğşâra mâ âteynâhum fekezzebû rusulî, fekeyfe kâne nekîr. 

Diyanet Meali: 

34/45 Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Hâlbuki bunlar onlara verdiğimiz şeylerin onda birine bile ulaşamamışlardır. Elçilerimi yalanladılar. Peki, beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu!

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/45 Onlardan evvelkiler de tekzib etmişlerdi, hem bunlar onlara verdiklerimizin onda birine ermediler, Resullerimizi tekzib ettiler de nasıl oldu inkârım?

---------------------------- 

“Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Elçilerimi yalanladılar.” Kur’an ve peygamberler hatta kâmiller, kendinden öncekini doğrulayandır Levh-i Mahfuzu doğrulayandır. Kendisinin kaynağını oluşturan ana kitabı (ümmül kitab) açıklayandır. Uydurulmuş bir şey ancak yalanlanır. Onlar ilimni kavrayamadıklarını yalanladılar ilimleri bunu kavramakta yetersiz olduğu için yalanladılar. Çünkü Kur’an’ın, peygamberin ve kâmillerin tevili henüz onlara gelmemiştir. Oysa Kur’an’ı Natık’ın hakikatleri açığa çıktığı zaman hiç kimse onu inkar edemez. Yalanlayanların durumu, perdelerinin kalınlığından dolayı tıpkı akledemeyen, işitemeyen, işaretlerden anlamayan sağır kimselerin durumu gibidir. Böyle bir kimseye anlatmak mümkün müdür?

“Peki, beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu!” Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Yüce Allah zulmü kendisinden olumsuzluyor. Allah’ın huzuruna varmayı yalanlayanlar elbette zarara uğramışlardır. Zira onlar sıratı müstakıym ve sıratullah yolunda gitmemişlerdi kaderi muallaklarını kullanmadıkları için istidatlarının nuru iptal olmuştur. Bu yüzden Allah’a yönelmedikleri gibi tanışmaya da yol bulamamışlardır. Çünkü bu esnada kimseyi tanımamanın neden olduğu korkunç bir yalnızlık içindedirler. Dergahtan kovulmuş gazaba uğramış olarak yüz üstü kalmışlar kaynaşacakları ünsiyet kuracakları kimse bulamazlar. ÇHU

---------------------------- 

~~34.46~
قُلْ اِنَّمَا اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍ اَنْ تَقُومُوا لِلّٰهِ مَثْنٰى وَفُرَادٰى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِكُمْ مِنْ جِنَّةٍ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذٖيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَیْ عَذَابٍ شَدٖيدٍ

34/46 - Kul innemâ eızukum bivâhıdeh, en tegûmû lillâhi mesnâ ve furâdâ summe tetefekkerû, mâ bisâhıbikum min cinneh, in huve illâ nezîrul lekum beyne yedey azâbin şedîd. 

Diyanet Meali: 

34/46 (Ey Muhammed!) De ki: "Ben size ancak bir tek şeyi, Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkıp düşünmenizi öğütlüyorum. Arkadaşınız Muhammed'de cinnetten eser yoktur. O, şiddetli bir azaptan önce sizin için ancak bir uyarıcıdır." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/46 De ki: size sâde bir tek nasıhat edeceğim şöyle ki: Allah için ikişer üçer ve teker teker kalkarsınız, sonra da iyi düşünürsünüz, arkadaşınızda cinnetten eser yoktur, o yalnız şiddetli bir azâbın önünde sizi sakındıracak bir Peygamberdir

--------------------------- 

Uluhiyyet mertebesi risalet mertebesini konuştuşturmakta ve Ey Muhammed sav onlara de ki! Size sadece bir öğüt/nasihat veriyorum. “Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri irsal ediyorum. Allah tarafından gelen vahyile sizin bilemeyeceklerinizi biliyorum.” Size nasihat ediyorum”  demek, size olgunluk ve kemâl yolunu gösteriyorum, iyiliğinizi ve hayrınızı arzu ediyorum, samimiyetle kurtuluşunuzu istiyorum demektir. Mev’iza kelimesi, “Nasihat, öğüt, vaaz” anlamına gelir.

Risalet mertebesi uluhiyyet ile abdiyyet mertebelerini buluşturma ve birleştirme görevini ifa eder. Bu yüzden Hz Rasulullah ve onun kâmilleri Muhammed-ül emin’lik vasıfları ile insanlık için en büyük öğüt ve nasihat verenlerdir. Kâmil bir insan’ın elinden bir kişiye ulaşabilecek en büyük öğüt/nasihat, kendini ve rabbini bildirmesi ve tanıtmasıdır. Bazı ayeti kerimelerde bu husus şöyle belirtilmektedir.

8/68 “Ubelligukum rÎsâlâti rabbî ve ene lekum nâsıhun emîn.” Âraf/68 "Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm." 

8/62 “Ubelligukum rÎsâlâti rabbî ve ensahu lekum ve a’lemu minallahi mâ lâ ta’lemûn.” Âraf/62 "Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum."

“Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkıp düşünmenizi öğütlüyorum” Allah için demek kişnin kendisindeki uluhiyyet mertebesi hakkı ve ona zuhur mahalli olmak için, ister ikilik tenzih anlayışı üzere ister vahdet birlik anlayışı üzere olduğunuzda şuur idrak ve tefekkürünüzle kıyam ederek yeniden eski anlayış ve dininizden uzak kalarak akledip düşünmenizi nasihat ediyorum. Hz Rasulullah’ın o dönemde Mekke ve Medine halkına yaptığı bu öğüt ve nasihatlar halen günümüzde de onun kamilleri tarafından öğüt olarak verilmeye devam edilmektedir.

“Arkadaşınız Muhammed'de cinnetten eser yoktur” Hadî isminin mazharı olduğu için Mudil isminden bir zuhur onda olmaz çünkü o hidayet için gönderilmiştir. Tüm esma-i ilahiyye kendisinde mevcuttur mudil dahi vardır ancak o bunu gerektiğinde karşı tarafı dalalete uğratmak için kullanır.

“O, şiddetli bir azaptan önce sizin için ancak bir uyarıcıdır." O Beşir ( müjdeci) olduğu gibi aynı zamanda şefkatli bir uyarıcı ve ikaz edicidir. ÇHU

--------------------------- 

~~34.47~
قُلْ مَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ

34.47 - Kul mâ seeltukum min ecrin fehuve lekum, in ecriye illâ alallâh, ve huve alâ kulli şey'in şehîd. 

Diyanet Meali: 

34/47 De ki: "Sizden herhangi bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah'a aittir. O, her şeye hakkıyla şahittir." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/47 De ki: ben sizden ücrete dâir bir şey istersem o sırf sizin kendiniz içindir, benim ecrim ancak Allaha aiddir ve Allah her şey'e şâhiddir

-------------------------- 

Ey Muhammed onlara de ki! Sizin yanınızdaki lezzetleri ve cüzî idrakleri talep etmiyorum. Çünkü benim onlara ihtiyacım yoktur. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin rabbidir. Bunda benim kişisel bir amacım da yoktur. O bana külli olanı ve hikmetleri ilka eder, kutsî nurlarıyla beni aydınlatır. Burada ücret talep edilmemesinin bir nedeni de bunu karşılayabilecek bir karşılık olmayışıdır. ÇHU

---------------------------- 

قُلْ اِنَّ رَبّٖى يَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

34/48 - Gul inne rabbî yagzifu bil hagg, allâmul ğuyûb Diyanet Meali: 

34/48 De ki: "Şüphesiz Rabbim gerçeği ortaya koyar. O, gaybleri hakkıyla bilendir." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/48 De ki hakıkaten rabbım hakkı fırlatır allâmül' guyubdur

--------------------------- 

“O gaybları hakkıyla bilendir” A’yân-ı sabiteleri kaza ve kader hükümlerini hakim ismi gereği hikmeti ile bilendir. Hakikati ilahiyye olan vahidiyet mertebesinde ilmi ilahiyyenin programları “a’yân-ı sabiteler” olarak meydana gelmektedir. A’yân-ı sâbite’ler bilindiği gibi mutlak ve muallâk olmak üzere iki bölümdür. Mutlak olanlar kadîm de, yani değişmeyenlerdir. Muallâk olan bölümü ise mümkinde, değişmekte, zuhurda inşa edilmektedir ki, mümkünde emri teklîfi ile yapılan amel ve fiiller neticesinde değerlendirmeye tabi tutulup sahibinin hükmü ahirette bunlara göre verilir.

“Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın.15/21 

Âyet-i Kerime’de açık olarak bildirildiği gibi, varlık aleminde bulunan her şeyin kaza aleminde (ayan-ı sabite) bir hazinesi vardır. “Biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz” Yani madde alemine bir ölçü miktar ile, bir konum, bir vakit içerisinde, bir mahalle özgü olarak belirli bir istidata ve sayıya göre indiririz denilmektedir. ÇHU

--------------------------- 

~~34.49~
قُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعٖيدُ

34/49 - Kul câel hakku ve mâ yubdiul bâtılu ve mâ yuîd.

Diyanet Meali: 

34/49 De ki: "Hak geldi. Artık batıl yeni bir şey ortaya çıkaramaz, eskiyi de geri getiremez." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/49 De ki: hak geldi, bâtılın önü de kalmaz sonu da

--------------------------- 

“De ki: Hak geldi” Değişmez dönüşmez kadim olan hakkani zorunlu varlık geldi “Bâtıl yıkılıp gitti” Yok olmaya, değişmeye zeval bulmaya elverişli mümkün beşeri varlık yok oldu. Zaten bâtıl mümkün varlık aslında fânidir. Fâni olan, kadim ve ezeli olandan fânidir. Bâki olan da hep bâki’dir. Aslında bu hep öyle idi vehimle perdelenmiştik şimdi ortaya çıktı. Bâtıl, hayatımızda yer etmiş hayal ve kuruntulardır. Hakk’ın gelmesi bâtıl’ın gitmesine bağlıdır. Bu da o kişinin kendini idrak etmesidir. ÇHU

-----------------------------

~~34.50~
قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّمَا اَضِلُّ عَلٰى نَفْسٖى وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحٖى اِلَیَّ رَبّٖى اِنَّهُ سَمٖيعٌ قَرٖيبٌ

34/50 Kul in daleltu feinnemâ edıllu alâ nefsî, ve inihtedeytu febimâ yûhî ileyye rabbî, innehû semîun garîb. 

Diyanet Meali: 

34/50 De ki: "Ben eğer sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem, bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, kuluna çok yakındır." Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/50 De ki: eğer ben yanılırsam yalnız kendime kalarak yanılırım ve eğer hidayeti bulmuşsam bilmeli ki rabbımın bana vahiy vermesiyledir, çünkü o yakındır, işitir, işittirir

-------------------------- 

Kim ki Hâdi ismini kendine rehber seçmiş ise o rehberlik kendi nefsi içindir ve böylece hidayete erenlerden olur. Dikkat edelim insândan bahsedilirken yine nefs kelimesi kullanılıyor. Kim ki Mudill isminin tesirinde ise ve oradan çıkmak için çaba göstermiyorsa bu da kendi nefsi içindir, başkası için değildir. O kuluna çok yakındır yani ondan hakkıyla işiten kendisidir ancak kul perdeli yaşadığı için bunu bilemez.ÇHU

----------------------------- 

~~34.51~
وَلَوْ تَرٰى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَرٖيبٍ

34.51 - Ve lev terâ iz feziû felâ fevte ve uhızû mim mekânin garîb Diyanet Meali: 

34/51 Sen onları, dehşetli bir korkuya kapılıp da kaçıp kurtulamayacakları ve yakın bir yerden yakalanacakları zaman bir görsen!

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/51 Görsen o telâşa düştükleri vakıt, artık kaçamak yoktur, yakın yerden yakalanmışlardır.

--------------------------

İçlerindekiler dışarıya çıkarılmış olarak nefis ateşlerinin kendilerini sardığı azab içinde kıvrandıkları zamanı bir görsen! Kendi amellerinin suretlenerek kendilerini istila ettikleri o zamanı bir görsen! Nefislerine yaptıkları zulumden dolayı çektikleri o azabı bir bilsen! Ah, keşke dünyaya geri gönderilseydik de rabbimizin ayetlerini yalanlamadan idrak ve şuur ile müşahede edip gelseydik deyişlerini bir görsen! şeklinde bunun anlatılamayacak dehşetli bir durum olduğu belirtilerek bu günden tedbir almamız için beyan ediliyor.

Ayet’de geçen yakın bir yer “Mekânin karîb”, Yakîn halinin kişiye ulaşması halidir. Kendindeki bâtıl gidip hakk’ın zahir olmasıdır. Bu gelecekteki kıyamet günü mutlaka oluşur ancak irfan sahipleri daha bu günden bu ayetin tecellilerini nefislerinde müşahede ederler. ÇHU

--------------------------- 

وَقَالُوا اٰمَنَّا بِهٖ وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ

34.52 - Ve gâlû âmennâ bih, ve ennâ lehumut tenâvuşu mim mekânim beîd. 

Diyanet Meali: 

34/52 (Azabı görünce), "ona inandık derler" ama onlar için, artık uzak bir yerden (dünyadan) iman elde etmek nasıl mümkün olur?

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/52 Ve «iyman ettik ona» demektedirler, fakat onlara uzak yerden el sunmak nerede?

-------------------------- 

Nefislerinin karanlık ateşinde o gün azab çekenler şöyle derler! Kendilerindeki hakikati fark edince büyük bir pişmanlık içinde iman ettik derler ancak o gün için bu fırsat ellerinden alındığı için bu mümkün olmamaktadır. 

Ayet’de geçen “fakat onlara uzak yerden el sunmak nerede? İfadesi ile, dünyada iken tutmadıkları ve iman etmedikleri “insan-ı Kamil” elinin şimdi kendileri için çok uzak bir yerde olduğuna, bugün için artık fayda sağlamayacağına vurgu yapılmaktadır. ÇHU 

--------------------------- 

وَقَدْ كَفَرُوا بِهٖ مِنْ قَبْلُ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ

34/53 Ve gad keferû bihî min gabl, ve yagzifûne bil ğaybi mim mekânim beîd. 

Diyanet Meali: 

34/53 Oysa daha önce onu inkâr etmişlerdi ve uzak bir yerden gayb hakkında atıp tutuyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/53 Halbuki evvel ona küfretmişlerdi, uzak yerden gaybe taş atıyorlardı

---------------------------

Bu zümrede olanlar daha önce yani dünya hayatında iken bizim elçimizi ve davetçimizi inkar edip yalanlamışlardı. Hatta “Hadi” olarak size gönderilen dönemin İnsan-ı kâmilini inkar etmenin yanında taş atıyordunuz. Yani bilgisizlik ve cahilliğiniz yüzünden onu tahkir edip hor ve hakir görüyordunuz. Hatta o kadar ileri gidiyordunuz ki gayb aleminin sırları size kapalı olduğu halde ahkam kesim fetvalar veriyordunuz.

Ayeti kerime çok açık olarak bugün irfan ehlini tanıyamadığı için inkar eden ve ona karşı fütursuzca iftiralarda bulunan sözde bilgili ve alim kişilerin kıyamet günü perdeler gözlerinin önünden indirildiğinde düşecekleri elim verici durum haber veriliyor. 

Buraya özel bir not düşelim: Bu durumu anlatan ayet 53 numaralı ayettir. Ve hususi bir sesleniş vardır. 53 şifre sayısı ile Terzi Baba dilinden ve kelamından o gün bunun yaşanacağını bu yazdıklarımızla bizlerin de şahid olacağını, okuyan ve idrak eden kardeşlerimizin de şahid olacağını belirtelim bu husus aynıyla yaşanacaktır. Bu konu hakkında yıllar önce yaşadığım bir tecelliye burada yer vererek bir sonraki ayete geçelim. ÇHU

Konu ile ilgili olan, yaşadığım bir hâtıraya burada yer vermek istedim. Kendi görev yaptığım câmide bir öğlen namazını cemaatle birlikte edâ ediyorken müezzinin kâmet okuyuşuyle birlikte namaza girildi. Namazın hemen başında fâtihadan sonra zammı sûre olarak kıyâmet sûresinin ilk âyetlerini okuyor iken, “Lâ uksimu bi yevmil kıyâmeh Velâ uksimu binnefsil levvâmeh” 75/1-2 Mealen,” Kıyâmet gününe yemin ederim. Kusurlarından dolayı o gün pişmanlık çeken nefse de yemin ederim.” Kıyame sûresi 1-2 75/1-2… 51+2=53 Namaz esnasında bu âyeti kerimelerin ifade ve ma’nâları Terzi Babamın ruhâniyeti, varlığımı sararak kalbime ilkâ olundu. Kıyâmet günü pişmanlık duyan nefse edilen kasem bir yönüyle de Terzi Babamın zamanında iyi anlaşılamaması, değer ve kıymetinin iyi bilinememesinin nefislerin tadacağı bir sonuç olduğu düşüncesi ile irkildim. Halbuki onu zekâsının genişliği, asırlarca sonrasını gören uzak görüşü, engin ilmi irfânı, onu anlayanları dün olduğu gibi, bu günde, ve hattâ yarında hayretten hayrete düşürecek seviyededir. ÇHU

------------------------------ 

~~34.54~
وَحٖيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا فٖى شَكٍّ مُرٖيبٍ

34.54 - Ve hîle beynehum ve beyne mâ yeştehûne kemâ fuıle bieşyâıhim min gabl, innehum kânû fî şekkim murîb. 

Diyanet Meali: 

34/54 Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi, kendileriyle arzuladıkları arasına bir engel konmuştur. Çünkü onlar derin bir şüphe içindeydiler.

Elmalılı Hamdi Yazır: 

34/54 Artık kendileriyle arzularının arasına sed çekilmiştir, tıpkı bundan evvel emsallerine yapıldığı gibi, çünkü hepsi işkilli bir şek bulunuyorlardı

-----------------------------

Önceki ayeti kerimeler ile kıyameti anlatmıştı. Burada “tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi” ifadesinden daha önce başka adem insan nesillerinde bu kıyamet sahnesinin yaşandığını anlayabiliyoruz. Onlar şüphe içinde idiler çünkü Allah’ın vaadinin hak olduğunu kıyametin şüphe götürmez olduğunu kavrayamadılar. Bakara 147 ayeti 2/147” El hakku min rabbike felâ tekûnenne minel mümteriyn” Rasülüm ! Bu konuda gerçek sana rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphe edenlerden olma” ayeti kerimesi ile bu suredeki yolculuğumuzu tamamlayalım. 

-----------------

Bu sûreyi tamamlama kudretini verdiği için rabbime hamd ediyorum. Fahri kainat efendimiz Hazreti Muhammed Musatafa sav efendimize ehline kamillerine salat ve selamlar olsun.

Vallahu yekulu’l hakka ve hüve yehdi’ssebîlê Allah Hak’kı söyler ve O, doğru yola eriştirir.

 29 Eylül 2025 Pazartesi/ ÇHU 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi. Yusuf Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. Ç.H.U. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (246+144=390) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

---------------------------------------
