# Sâffât Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/saffat-suresi
**Sayfa:** 161

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefekkürü (37-40) Sâffât Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (247-37-40) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ 

 (37/180) “Subhâne rabbike rabbi-l’izzeti ‘ammâ yasifûn(e)”

(37/180) Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir. 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(37-40) SÂFFÂT SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (40) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (247-37-40) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) SÂFFÂT SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………… (6) 1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ……………………………….. (17) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ……………………………….. (21) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………….. (28) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ……………………………….. (33) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ……………………………….. (35) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………. (36) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ……………………………….. (39) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ……………………………….. (42) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………….. (46) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ……………………………….. (47) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ……………………………….. (53) 56, 57, 58, 59, 60. ÂYETLER ……………………………….. (56) 61, 62, 63, 64, 65. ÂYETLER ……………………………….. (62) 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ………………………………… (66) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ………………………………… (69) 76, 77, 78, 79, 80. ÂYETLER ………………………………… (71) 81, 82, 83, 84, 85. ÂYETLER ……………………………….. (74) 86, 87, 88, 89, 90. ÂYETLER ………………………………… (77) 91, 92, 93, 94, 95. ÂYETLER ……………………………….. (80) 96, 97, 98, 99, 100. ÂYETLER ………………………………… (82) 101, 102, 103, 104, 105. ÂYETLER ……………………………… (94) 106, 107, 108, 109, 110. ÂYETLER ……………………………… (103) 111, 112, 113, 114, 115. ÂYETLER ……………………………… (107) 116, 117, 118, 119, 120. ÂYETLER ……………………………… (123) 121, 122, 123, 124, 125. ÂYETLER ……………………………… (126) 126, 127, 128, 129, 130. ÂYETLER ……………………………… (136) 131, 132, 133, 134, 135. ÂYETLER ……………………………… (142) 136, 137, 138, 139, 140. ÂYETLER ……………………………… (144) 141, 142, 143, 144, 145. ÂYETLER ……………………………… (149) 146, 147, 148, 149, 150. ÂYETLER ……………………………… (162) 151, 152, 153, 154, 155. ÂYETLER ……………………………… (165) 

156, 157, 158, 159, 160,161, 162, 163, 164, ÂYETLER..(168) 165.166, 167, 168, 169, 170. 171, 172, 173, ÂYETLER. (171)

174, 175. 176, 177, 178, 179, 180. 181, 182. ÂYETLER (179) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (189s) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “SÂFFÂT” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 15-07-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الصافّات) SÂFFÂT SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

 Mekke döneminde inmiştir. 182 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “es-Sâffât” kelimesinden almıştır. Sâffât, sıra sıra dizilenler, saf saf duranlar demektir. Sûrede başlıca, meleklerden, cinlerden, kıyamet ve ahiret olaylarından söz edilmekte; Nûh, İbrahim, İsmail, İshak, Mûsâ, Hârun, İlyas, Lût ve Yûnus Peygamberlerin kıssalarına yer verilmektedir.

 Nuzül Mushaftaki sıralamada otuz yedinci, iniş sırasına göre elli al­tın­cı sûredir. En‘âm sûresinden sonra, Lokman sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

 Konusu Sâffât sûresinde Allah’ın birliği, âhiret hayatının gerçekliği, o hayatta neler olacağı, inkârcıların âhiretteki pişmanlıkları ve birbirlerini suçlamaları, ayrıca Allah’ın samimi kullarının cennetteki mutlu yaşayışları hakkında bilgi verildikten sonra Nûh, İbrâhim, İsmâil, İshak, Mûsâ ve Hârûn, İlyâs, Lût ve Yûnus peygamberlerin hayat hikâyelerinin ibretli yanları ve Allah’ın onları yardımıyla desteklemesi anlatılmakta; putperestlerin bâtıl inançları eleştirilmektedir. Sûre, genellikle Kur’an tilâveti ve duaların sonunda okunması âdet haline gelen ve “Sübhâne rabbike...” diye başlayıp “ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” diye biten âyetlerle son bulmaktadır.[1]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(37) Mushaf sıra numarası.

(56) Nüzul sıra numarası.

(90) Alfabetik sırası.

(23) Cüz sırası.

(182) Âyet sayısı.

(182) Fasıla harfleri.

(573) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (3+7+5+6+9+2+3+1+8+2+1+8+2=57) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılası ilk on bir âyette ا، ب، د، ق,  diğerlerinde  م، نharfleridir. (Elif) harfi “3” adet, İlâhi benliğin İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakın mertebesinden safiyet halinde sıralanmasıdır. (Be) harfi 5 “adet, Beş hazret mertebesi ile birlikte saflığının sıralanmasıdır. (Dal) harfi “2” adet, delili ilâhiyyenin zahir-batın saflığının sırallanmasıdır. (Kaf) harfi 1 adet kudret-i ilâhiyyenin saflığıdır. (Mim) harfi “15” adet zahir-batın Hakikati Muhammediyyenin saflığının sıralanmasıdır. (Nun) harfi “145” adet, ; (1+4+5=10) Nur-u Muhammedinin sıfât mertebesinden saflığının sıralanmasıdır.. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

( صافّات) “Sad: 90” “Elif: 1” “Fe: 80” “Fe: 80” “Elif: 1” “Te: 400” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 90+1+80+80+1+400= 652 dır.

6+5+2= 13 dür.

Mushaf sıralamasında (37) (3+7=10) nüzul sıralamasında (56) (5+6=11) dir. (182) (1+8+2=11) âyettir. Genel sayı toplamı 573 (5+7+3=15) idi. (13+10+11+11+15=60) dır. 

(10) Tevhid-i Sıfât, Fenafillah.

(11) Tevhid-i Zât.

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye (6) İmân mertebeleri ve 6 yöndür.

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

And olsun saf bağlayıp duran SÂFFÂT,
O haykırıp da sürenlerde Sâffât,
Yolda uyarısını oku Saffat,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1, 2, 3, 4. Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah’ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır. 

5. O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir. 

6. Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.

7. Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.

8, 9. Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.

10. Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).

11. (Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: “Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri yaratmak mı? Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

12. Hayır, sen (onların hâline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.

13. Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar.

14. Bir mucize gördükleri zaman onu alaya alıyorlar.

15. (Dediler ki:) “Bu bir büyüden başka bir şey değildir.”

16. “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?”

17. “Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?”

18. De ki: “Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz).”

19. O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler.

20. Şöyle diyecekler: “Vay başımıza gelene! Bu b eklenen hesap, mükâfat ve ceza günüdür.”

21. (Onlara), “İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür” (denilir).

22, 23, 24. (Allah, meleklere şöyle emreder): “Zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.

25. (Onlara), “Ne diye yardımlaşmıyorsunuz?” (denilir).

26. Hayır, onlar bugün teslim olmuş kimselerdir.

27. Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler).

28. Şöyle derler: “Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz.”

29. (Diğerleri de onlara şöyle) derler: “Hayır, siz zaten mü’min kimseler değildiniz.”

30. “Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz.”

31. “Artık Rabbimizin sözü (azap) bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız.”

32. “Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik.”

33. Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.

34. İşte biz suçlulara böyle yaparız.

35. Çünkü onlar, kendilerine, “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” denildiği zaman, inanmayıp büyüklük taslıyorlardı.

36. “Biz, deli bir şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?” diyorlardı.

37. Hayır, öyle değil. O, hakkı getirmiş, (önceki) peygamberleri de tasdik etmiştir.

38. Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız.

39. Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.

40. Ancak Allah’ın halis kulları başka.

41, 42. İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.

43. Onlar Naîm cennetlerindedirler.

44. Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar.

45, 46. Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.

47. Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.

48. Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır.

49. Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır.

50. Derken birbirlerine yönelip sorarlar. 

51. İçlerinden biri der ki: “Benim bir arkadaşım vardı.” 

52. “Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?” derdi.

53. “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?”

54. Konuşan o kimse, yanındakilere, “Bakar mısınız, hâli ne oldu?” der.

55. Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür.

56. Ona şöyle der: “Allah’a andolsun, neredeyse beni de helâk edecektin.”

57. “Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum.”

58, 59. “Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?”

60. Şüphesiz bu (cennetteki nimetlere ulaşmak) büyük bir başarıdır.

61. Çalışanlar böylesi için çalışsınlar!

62. Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? 

63. Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan aracı kıldık. 

64. O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.

65. Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır. 

66. Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır.

67. Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır.

68. Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir.

69. Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular.

70. Kendileri de onların izinden koşa koşa gitmektedirler.

71. Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı.

72. Andolsun, biz onlara da uyarıcılar göndermiştik.

73. Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!

74. Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.

75. Andolsun, Nûh bize dua edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz!

76. Onu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

77. Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.

78. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

79. Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun!

80. İşte biz iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları böyle mükâfatlandırırız.

81. Çünkü o, bizim mü’min kullarımızdandı.

82. Sonra biz, diğerlerini suda boğduk.

83. Şüphesiz İbrahim de O’nun taraftarlarından idi.

84. Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.

85. Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: “Siz neye tapıyorsunuz?”

86. “Allah’ı bırakıp da birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?”

87. “O hâlde, âlemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?” 

88, 89. İbrahim, yıldızlara baktı ve “Ben hastayım” dedi.

90. Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar. 

91. İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: “Yemez misiniz?”

92. “Ne diye konuşmuyorsunuz?”

93. Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi.

94. Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.

95. İbrahim, şöyle dedi: “Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?”

96. “Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.”

97. Kavmi, “Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın” dedi.

98. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık.

99. İbrahim, şöyle dedi: “Ben Rabbime (O’nun emrettiği yere) gideceğim. O, bana yol gösterecektir.”

100. “Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.”

101. Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.

102. Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.

103, 104. Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim!”

105. “Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları böyle mükâfatlandırırız.”

106. “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.”

107. Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık.

108. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

109. İbrahim’e selâm olsun.

110. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları işte böyle mükâfatlandırırız

111. Çünkü o mü’min kullarımızdandı.

112. Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.

113. Onu da İshak’ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin neslinde iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.

114. Andolsun, biz Mûsâ’ya ve Hârûn’a da lütufta bulunduk.

115. Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

116. Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular.

117. Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik.

118. Onları doğru yola ilettik.

119. Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer ad bıraktık.

120. Mûsâ’ya ve Hârûn’a selâm olsun.

121. Şüphesiz biz iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları böyle mükâfatlandırırız.

122. Çünkü onlar mü’min kullarımızdan idiler.

123. Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi.

124. Hani kavmine şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”

125, 126. “Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah’ı bırakarak “Ba’l’e mi tapıyorsunuz?” 

127. Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.

128. Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.

129. Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.

130. İlyas’a selâm olsun.

131. Şüphesiz biz iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları böyle mükâfatlandırırız.

132. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı.

133. Şüphesiz Lût da peygamberlerdendi.

134, 135. Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kâfir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.

136. Sonra da diğerlerini yok ettik.

137, 138. Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

139. Şüphesiz Yûnus da peygamberlerdendi.

140. Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.

141. Gemidekilerle kur’a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu. 

142. Böylece, Yûnus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.

143, 144. Eğer o, Allah’ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.

145. Derken biz onu hasta bir hâlde sahile attık.

146. Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.

147. Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik.

148. Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.

149. Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?

150. Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış?

151, 152. İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, “Allah çocuk sahibi oldu” diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.

153. Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?

154. Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz!

155. Hiç düşünmüyor musunuz?

156. Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?

157. Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içe-ren) kitabınızı!

158. Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah’ın huzuruna getirileceklerini bilirler.

159. Allah, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.

160. Ancak Allah’ın ihlâslı kulları bunlar gibi değildir.

161, 162, 163. (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah’ın yolundan saptırabilirsiniz.

164. (Melekler derler ki:) “Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır.”

165. “Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız.”

166. “Şüphesiz biz (Allah’ı) tespih edip yüceltenleriz.”

167, 168, 169. (Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk.”

170. Fakat (kitap gelince) onu inkâr ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler.

171. Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkın-da şu sözümüz geçmişti:

172. “Onlara mutlaka yardım edilecektir.”

173. “Şüphesiz ordularımız galip gelecektir.”

174. O hâlde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir 175. Gözetle onları, yakında onlar da görecekler.

176. Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?

177. Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!

178. Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

179. (Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler.

180. Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nite-lendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.

181. Peygamberlere selâm olsun.

182. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.[3]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

وَالصَّافَّاتِ صَفًّا {الصافات/1} 

“Ve-ssâffâti saffâ(n)”

فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا {الصافات/2} 

“Fe-zzâcirâti zecrâ(n)”

فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا {الصافات/3} 

“Fe-ttâliyâti zikrâ(n)”

إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ {الصافات/4} 

“İnne ilâhekum levâhid(un)”

(37/1-2-3-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah’ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır. 

--------------- 

 "Saf bağlayıp duranlara andolsun..." yemin içindir. "O saf dizip duranlara andolsun" mânâsını gösterir.

 SÂFFÂT, saf yapanlar demektir ki, Ebu's-Suud'un açıklamasına göre hem dizilip saf olanlar, hem saf dizenler mânâsına gelir. İleride gelecek olan "Saf bağlayanlar elbette biziz." (Sâffât, 37/165) âyeti de bu iki mânâ üzerinde döner dolaşır. Saff, birçok şeyleri, düz bir çizgi nizamı üzerinde sıra ile dizmek mânâsına masdar olup, dizilen sıraya da isim olarak "Saff" denilir. Namaz saffı, harb saffı nizamı gibi. Allah'ın hükümranlığında çeşitli mertebelerde tam bir düzen ile dizilip, vazife gören meleklere yemin ediliyor ki, bunda İslâm için istenen cemaat, cihad, ilim kuvvetleri gibi teşkilatın esaslarına da işaret vardır. Bu durumda mânâ şu olur: Yemin ederim o meleklere, o kuvvetlere ki, saflar yapıp dizilmişler. Bu saff, Allah'ın arşı etrafını donatmış olan meleklerden, ta dünya göğünü süsleyen gök cisimlerinde yer alarak vazife yapmak için Allah'ın emrine hazır bulunan meleklere kadar hepsini içine almakta ve esası beş vakit namazlarda bağlanan saflarla temsil edilen millet ve cemaate işareti de içermektedir. Derken zecrederek sürerler.[4]

 ZECR: Aslında bir sataşma ile bağırıp azarlayarak bir şeyden uzaklaştırmaktır. Haylayıp sevketmek ve bağırmaksızın men ve yasak etmek mânâlarına da kullanılır. Şu halde gerek bulutları sevk eden sürücü melekler gibi sevk edici ve gerek genel olarak men ve def eden uzaklaştırıcı kuvvetler bu zecredicilerdendir. Bu şekilde bütün mücahid ordular buna dahil olduğu gibi, özellikle kumanda edip götürenler ve öğüt verip yürütenler de buna dahildir.[5]

----------------

 Saf bağlayıp durmak; namazlarda imam efendi safları sıklaştırın diye nida eder. Zahirde bu doğrudur. Hakikatte ise saflık halinize dikkat ediniz. Nasıl ki suyun saf haline arı su denir. İçinde başka bir madde bulunmaz. Saflık haline ulaşanında varlığında nefsaniyet kırıntısı kalmaz. (Murat Derûni) Namaza durmaya hazırlanan kişi, - önce niyyet etti, 

 - sonra sırasıyla - tekbir getirdi, - sübhanekeyi okudu, - euzü besmele’yi çekti. 

 Böylece vehim ve hayal yani şeytan ve şeytanî düşünceler’den arındıktan sonra, tam bir safiyet ile Fatiha suresini okumaya başlayabilirse, ancak o zaman o’nun hakikatine nüfus etmiş olabilir.[6] “ İz- -T-B- ” Öğle namazı vakti: 

 Bakabillah hükmüdür.

 Bu vakitte etraf yavaş yavaş aydınlanmaya başlamış ve güneş kemale erişmiştir.

 Bu durumda salik de yavaş yavaş kendine gelmeye başlar ve neticede kendi kimliğini net bir şekilde bulur.

 Baka billah Hakta baki olmak sözüyle ifadelendirilen bu yaşam da artık her şey gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmış bulunmaktadır.

 Öğle vakti güneş tam tepede olduğundan ışıkları yeryüzüne dikey düşmektedir. Hal böyle olunca eşyanın da gölgesi olamamaktadır. Bu durum, saflığın ve salt karışıksız kimliğin ifadesidir.[7] 

 Marifet mertebesinden bu hâl üzere olanlara saflığında olanlara yemin edilmektedir. Ve hakk’ın varlığını kendi varlıklarında olduğunu haykırarak Hakk’a sevk ederler. Ve hakk’ı hakikati zikrederek öğüt verirler. Mevcudda bulunan bir ilâh sizin ilâhınızdır. (Murat Derûni) 

----------------

رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ {الصافات/5} 

(37/5) “Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ ve rabbu-lmeşârik(i)”

(37/5) O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Gönül göğü ve beden arzı ve zâhir bâtın arasındakilerin rabbi yani terbiyecisidir. Doğu ise aklı külldür. Aklı küll’ün rabbi olması ise Allah (c.c.) esmâsı iledir. (Murât Derûni) 

 "Hak, göklerin ve yerin Rabbi olduğu gibi, senin de Rabbindir. O'nun sana olan terbiyesi, sana 'sen' dedirtmesidir. Fakat sen, O'nun aynısın. Meşârık (doğular) ise, O'nun sana olan tecellîlerinin değişiminden ibarettir."[8] 

----------------

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ {الصافات/6} 

(37/6) “İnnâzeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bizînetin(i)l kevâkib(i)”

(37/6) Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık. 

----------------

 Cenâb-ı hakk ötelerin ötesinde olduğu gibi buraların da burasındadır, akıllıca yapılması gelen iş ötelerin ötesinde olan rabbı aramak değil, buralardakini aramaktır. Çünkü burası bize daha yakındır. Ötelere ulaşmamız mümkün değil çünkü öteler çok uzaktır. Fizikçiler hesab ediyorlar saniyede 300 bin Km/s hızla giden bir gemi bir saat yol almış olsa nereye kadar gider. Bu kadar yola bile ulaşmamız mümkün değildir daha ilerilere nasıl ulaşacağız. Sonsuz bu feza içerisinde biz de bu feza içerisinde dönüyoruz, sonsuz bu âlemde sonsuz bir gidişimiz vardır.

Sonsuz gidişi sonsuz yerlere kadar düşünürsek ulaşmamız mümkün değil ömrümüz yetmiyor. Ama bunu “ne var âlemde o var Âdem’de” sözü içerisinde kısaltırsak kendimize döndürürsek nasıl bu feza âleminin içerisinde yıldızlar güneşler gökler aylar var, bizim varlığımızda da yıldızlar var, güneş var ay var, kalbi güneşe benzetmişler, işte böbrekleri yıldızlara benzetmişler damarlarımızı nehirlere benzetmişler ormanları saçlarımıza benzetmişler. Dağları omuzlarımıza dirseklerimize dizlerimize benzetmişler. Bu sonsuz âlem içerisinde zahir mana itibariyle bizim bu dış bedenimiz bu maddi varlığın içerisinde ne varsa hepsi bizde mevcuttur.

Dereleriyle nehirleriyle denizleriyle midemiz deniz hükmündedir, işte bu âlemin ne kadar sonsuz genişliği varsa dışarıdan bakan olarak bu âlemin dışına göre insanın dışı ne kadar sınırlı ise ama insanın özü içi yani ruh âlemi bu âlemin sonsuzluğunun daha üstünde bir sonsuzluğa sahiptir. Yani insanın iç bünyesi âlemin daha fazla genişliğindedir. Ama insanın dış bünyesi bu âlemin bir varlığıdır, bu âlemin cüzlerinden bir cüzdür. Ama hakikati ruhaniyeti bütün bu âlemlerden ruhaniyeti daha geniştir. 

Bu dediğimiz insan süliyetinde meydana gelen bu mananın ismine ne diyorlar, İnsan-ı Kamil diyorlar. Yani Kamil insan da da cenab-ı Hakk böylece sonsuz olarak mevcuttur. Ama insan bunun farkında olmadığı için kendisindeki dış şartlara bakarak kendisini küçücük bir varlık olarak görmektedir. Hz Âli efendimiz işte bunu bize açık olarak belirtmek için “ Sen kendini küçük bir cirim zannedersin halbuki âlem-i ekbersin” diyor. Yani sen kendini küçük bir cisim zannedersin halbuki âlemin dürülmüş şekli sendedir diyor. Yani sen büyük âlemsin diyor. 

Hangi yönümüzle büyük ruh yönümüzle büyüğüz. İç bünyemiz olarak âlem-i ekbersin diyor. Büyüklerimiz bunu başka bir şekilde de belirtmişler, “Ne var âlemde o var Âdem’de” demişlerdir. Hem zahir olarak hem de batın olarak. Şu gördüğümüz beden dediğimiz sagir, küçük varlık aslında incelendiği zaman bu varlık dahi âlemleri kapsayacak genişlikte bir malzemeye sahiptir. Organlarımızı incelediğimiz zaman bütün gökyüzü ve semavattaki varlıklar vardır. Biz yıldızları Ay’ı ve Güneş’i gökyüzüne astık ve onlarla süsledik ve onlarla nurlandırdık diyor. اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاۤءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ 37/6 “Biz, yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.” İşte güneşin bizdeki karşılığı kalbimizdir, bizi nurlandırmış oluyor. Gerçi daha sonra kalp Gönül’e dönüşüyor ki esas varlığı orasıdır, ama yine de zahir bakıldığında da bir ifadesi var, karşılığı var az önce dediğimiz gibi vücuttaki kan damarları dereler nehirlerdir.[9] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَانٍ مَّارِدٍ {الصافات/7} 

(37/7) “Ve hifzan min kulli şeytânin mârid(in)”

(37/7) Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk. 

----------------

 "Şeytan, Hak'tan perdelenmişler için bir imtihandır. Ârif ise onu Hakk'ın bir âleti bilir, bu yüzden ona düşmanlık etmez—sadece tevhîd ile korunur."[10] 

----------------

لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ {الصافات/8} 

“Lâ yessemme’ûne ilâ-lmele-i-l-a’lâ veyukzefûne min kulli cânib(in)”

دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ {الصافات/9} 

“Duhûrâ(an) velehum ‘azâbun vâsib(un)”

(37/8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. 

----------------

 "Mele-i a'lâ, Hakk'ın sırlarının müşahede edildiği ulvî bir meclistir."[11]

 "Velî, kalbiyle mele-i a'lâya, nefsiyle şeytanlara hükmeder."[12]

 "Mele-i a'lâ, Hakk'ın sırrıdır; şeytan oraya ulaşamaz. Ârif ise oraya ayan-beyan vasıl olur. Şeytanlar ona taş atarsa, o taşlar onun için gül olur."[13] 

----------------

إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ {الصافات/10} 

(37/10) “İllâ men hatife-lhatfete feetbe’ahu şihâbun sâkib(un)”

(37/10) Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder). 

----------------

 SÂKIB: Esasen delen veya delici demektir. Işığı ile göğü delivermiş gibi parlak görünen yıldıza sâkıb (delici) yıldız denildiği gibi, sâkıb alev de böyledir. Bununla beraber şihablar (alevler) gerçekten havayı dışından bir mermi gibi gelerek delip geçiyor da demektir. Şihabların, yükselen buharlardan tutuşmuş olması görüşü bugün kabul edilmiyor. Şihablar en yakın göğün sabit süsü olan, bilinen yıldızlar gibi büyük olmamakla beraber yine yıldızlar cinsinden sayılabilecek küçük ve küme küme dolaşan gök cisimlerindendirler. Havaya teması ile parladığı sırada bir fişek gibi kaymasıyla süs hizmetinden de uzak kalmaz. Bununla beraber şeytanlara atılan şihabdan maksadın ruhanî bir şihab olması da pek muhtemeldir. Asıl mesele aşağıdan göğe karşı saldırmak isteyenlerin durumlarını göstererek, ilâhî olan ilhamlardan bir kulak hırsızlığına ait şeytanlıklarla peygambere karşı rekabete kalkışan, dinler uydurmaya çalışan dinsizlerin maddî ve manevî yenilgi ve perişanlıklarını anlatmaktır.[14]

 Bu âyeti kerimeleri Hicr sûresi âyetleri ışığında anlamaya çalışalım…

 وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ {الحجر/16} 

 (15/16) “Velekad ce’alnâ fî-ssemâ-i burûcen vezeyyennâhâ linnâzirîn(e)” 

 (15/16) And olsun ki gökte Burçlar meydana getirdik onları bakanlar için donattık, 

 وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ {الحجر/17}

 “Vehafiznâhâ min kulli şeytânin racîm(in)” Kovulmuş her şeytandan koruduk, (15/17)

 إِلاَّ مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ {الحجر/18}

 “İllâ meni-steraka-ssem’a feetbe’ahu şihâbun mubîn(un)” Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş ŞİHAP onu kovalar/yakar. (15/18)

--------------

 Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (asm)'in dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı gibi gök kubbeden yıldızlar döküldü.[15] Bu hâdise de şuna işâret ediyordu: Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur. 

 "Madem Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı, elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâipten haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına (haberlerine) set çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe irâs etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'ân, nazil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar."[16]

 Hicr sûresi âyetleri ve Efendimiz (s.a.v.) in doğumu ile ilgili verilen bilgiler şeytân ve taifesi artık Cenâb-ı Hakk’ın gökyüzünde kalesinin burçlarını aşamamışlar ve yaklaşmak isteyen olursa onu bir şihab (ateş) kovalamıştır. 

 Kimin gönül göğünde Hazret-i Muhammed-Hakikat-i Muhammedi mertebesi doğarsa onun da gönül kalesinin burcundan ateşli Kelime-i Tevhid okları vehimi şeytan ve 3 harfli hayali kovalar. O sahaya giremezler ve temiz, ilmi ledün ve ilham bilgilerine ulaşamazlar. Kelime-i Tevhid 12 harftir. Ve seyirde 12 derstir. Bu harfler Kelime-i Tevhid kalesinin burçlarıdır. Her derste bir burç şeytan ve taifesinin bilgi almasını ve gönle bilgi ve hayal giresini engellemek için faaliyete geçer. Derslerin tamamı 40 adettir. 40 ise Hakikat-i Muhammediyedir. Bu sayı tamam olunca Hakikat-i Muhammediye göğü burçlar ile donatılmış olur. 

 Seyr-i süluk açısından kişinin burcunun anasır-ı erba yani ateş, hava, su, toprak unsurlarından nereye bağlıysa özelliğinin anlaşılmasında yardımcı olabilir. Ve seyri sülükunun başlarında o açıdan yaklaşılabilir.

 Hava; kuvvettir, hava burçları rindane, yani hava-i olur ve fikriyatları yukarıda dolaşır. Ama buna vehim karışma ihtimali olabilir, vehimi ayırt edebildiği zaman ilhamlar-doğuşatlar ilerlemesinde etkili olur.

 Ateş; Azamettir. Aziz, Cabbar, mütekebbir nefsi yönleridir. Nefsin ateşi, mürşide, resülullah (s.a.v) ve hakk muhabbetine dönerse fayfalı olur.

 Su; ise ilim ve hayattır. Su burcu olanlar hayali ilimden hakikat ilmi olan ilmi ilâhiye yönlendirilirse faydalı olur.

 Toprak; İlm-i ledündür. Aynı zamanda hikmettir. Ledün ilmi üzerine ağırlıklı bir eğitim kişi için faydalıdır. Yani kişininin kendi hakiki varlığını tanımasıdır.

 Mesnevi-i Şerifte, insanın doğumunda gezegenler, ay ve güneşin etkili olduğu ve gezegenlerin olumlu, olumsuz etkilerinin doğum zamanına göre kişiye yansıdığı anlatılmaktadır.

 Yol açısından burçlara yaklaşmanın yasaklamayı ibretlik bir hikayede geçmektedir.

---------------

“İz-Efendi Baba” Kime: Murat Derûni

09.10.2013

 Hayırlı günler Murat Derûni, PA… Ya… ya verdiğin cevap iyi olmuş, bundan sonra gene bir şeyler sorar ise, sende ona, kendi Mûsâ'sının "12" sıbt'ından hangisine bağlıysa suyunu oradan-o çeşmeden içmesini söylersin. Onun hali Fir'âvn'ın elindeki musa gibi kendi annesini bulmasını söylersin, bizim sütümüzün ayarı, bizim gönül evlâtlarımıza göredir. 

 Peygamberimizin dünyaya teşriflerinden sonra şeytanların gökyüzüne çıkıp çalma çırpma haberlerin yasaklandığı gibi ona da bu yol artık aynı hükümdedir.

 Buna avami tabirle "kuyrukla kapan boşaltma" denir. Bilirsin eskiden eski ahşap  evlerde bazı fareler vardı  evin içinde oturanlar bu farelerden kurtulmak için kapan kurarlardı. Kapanın sert yaylı bir kapısı vardı onu gerdirip geriye açıp yani kapanın ağzını açıp içine de farenin hoşuna giden yem koyarlardı fare bu yemi yemek için farkında olmadan kapanın içine girer bu yüzden kapan biraz sallandığında çok hassas ayarlanmış olan yaylı kapanın kapağı aniden kapanır. Farede içeride kalır tutulmuş olurdu daha sonra kapan içinde tutulmuş olan fareye gerekeni yaparlardı.  Bu durumdan kurtulabilen bazı fareler tekrar aynı duruma düşmemek için böyle yeme yaklaştıkları zaman biraz uzaktan kuyrukları ile kapana yan taraflarından vururlar bu darbeler ile sallanan kapanın kurgusu açılır ve kapan kapanır fare böylece dışarıda kalmış olur. Ondan sonra gene kuyruğu ile içindeki yiyeceği kapanın kenarına getirir ve bir güzelce tehlikesiz olarak yemi yer hayatını da kurtarmış olurdu. İşte buna uyanıkları temsil bakımından "kuyrukla kapan boşaltma" diye tarif edilirdi. 

 Bizim ne bunlarla oğraşacak vaktimiz var nede sütümüzü asli evlâtlarımıza lâzım olan sütümüzü asli olmayan  kimselere dağıtacak halimiz var. Ne aldıysa aldı, bu kadar hoş görü de yeterli bundan sonra her kese açık olan siteden ne alabilirse alsın Cenâb-ı Hakk yolunu mübarek eylesin. Gene bir şeyler sorarsa vaktinin olmadığını yukarıdaki misaller istikametinde bir daha soru sormaması üzerine uygun bir dille bildirirsin. 

 Hakkında hayırlısı olsun İnşeallah. Selâmlar hoşça kal Efendi baban.[17]  “ İz- -T-B- ”

 "Şeytan, mele-i a'lânın kenarında bir hırsız gibidir. Ancak Hakk'ın izni olmadan bir şey kapamaz. Kaptığında ise, Hak onu bir şihâb-ı mübînle yakar. Ârif ise bu oyuna düşmez; zira o, 'Hakk'ın koruması'nda (hıfz-ı rabbânî) olanlardandır."[18] 

----------------

فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ {الصافات/11} 

(37/11) “Festeftihim ehum eşeddu halkan em men halaknâ innâ halaknâhum min tînin lâzib(in)”

 (37/11) (Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: “Kendilerini halk etmek (yaratmak) mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri halk etmek mi (yaratmak mı)? Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan halk etttik. 

----------------

 “Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm” ya‟nî “ve orada üzerinde sâbit dağlar oluşturdu ve orayı bereketli kıldı ve onların rızıklarını dört “yevm”de takdir etti” (Fussılet, 41/10) ; âyet-i kerîmesi gereğince de, bizim dünyamızın dört devrede kemâle erdiği anlaşılıyor. Bunlar da şunlardır:

 1. Ateş devresi, 2. Su devresi, 3. Toprak devresi, 4. Bitkiler ve hayvanlar devresi.

 1. Ateş devresi: Güneşin altıncı “çocuk” olarak doğurduğu dünya, “anne”sinden ayrıldığı vakit bir âteş küresi idi. Uzun zaman bu halde yörünge- sinde döndü. Hak Teâlâ Hazretleri bu bineğe, bineğin cinsinden bir tür mahlûk bindirdi ki bunlar cinler kavmi idi. Nitekim buyurur: “vel cânne haleknâhû min kablu min nâris semûm” ya‟nî “ve cinleride daha önce semûm ateşten halk ettik”(Hicr,15/27), “Ve halekal cânne min mâricin min nâr” ya‟nî “ve cinleri dumansız ateşten halk etti” (Rahmân, 55/15).

 2. Su devresi: Dünya uzun bir zaman güneşin etrâfında, ateş küresi hâlin- de döndükten sonra, onun ateşi, yüzeyinden suya dönüşmüş ve kesîf unsurla- rı ateşten lavlar hâlinde alt tabakalarını oluşturmuştur. Çünkü fizik ilminin bakış açısından bu iki akıcı zıt ise de kimyâ ilmine göre ayn-ı unsurların bileş- keleridir. Nitekim, günümüzde, dünyamızın etrâfını çevreleyen denizler hidrojen, oksijen ve sodyumdan oluşmuştur.

 Bu devreye: “Ve kâne arşuhu alel mâi” ya‟nî ”Ve O‟nun Arş‟ı su üzerinde idi” (Hûd, 11/7) âyet-i kerîmesi ile işâret buyurulur.

 3. Toprak devresi: Dünyanın yüzeyinin derece derece sertleşme ve soğuma devresidir ki ilk kabuğu yarı katı, hamur gibi, yumuşak, esnek ve kokmuş karbon birleşiklerinden ibârettir ki, buna “yapışkan balçık” ve “salsâl” da denir. Fen ehlinin “protoplazma”, dedikleri şey, bu kokmuş çamurdan meydana gelir ki, bu madde canlı cisimlerin kaynağıdır. Beşer türünün bu çamurdan hálkedildiği Kur‟ân-ı Kerîm‟de haber verilir: “innâ haleknâhüm min tînın lâzib” ya‟nî “Muhakkak Biz, onları yapışkan balçıktan halk ettik” (Saffât, 37/11), “ve iz kâle rabbüke lilmelâiketi innî hâlikun beşeran min salsâlin min hamein mesnûn” ya‟nî “Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak Ben, salsâl‟dan, değişip dönüşen balçıktan bir beşer halkedeceğim” (Hicr, 15/28).

 4. Bitkiler ve hayvânlar devresi: Fen adamlarının beyânına göre bu kokmuş çamurdan, daha sonra ilk bitkiler meydana gelmiş ve bitkiler sürekli gelişerek, büyük ormanlar vücûda gelmiştîr. İşbu ilk canlı cisimler, ya basît hücrelerden ve ya da hücre topluluklarından meydana gelmiş olup “su yosunları” familyasından jelâtini maddeler imiş.

 İkrâm sahibi tahkik ehli tarafından da tasdîk buyurulduğu üzere, yeryü- zünde insan, hayvânlardan ve bitkilerden sonra açığa çıkmıştır. Jeologlar ilk kara hayvânlarının köksüz bitkiler tarzında var olduğunu ve omurgasızların da maden, bitki ve hayvan vasıflarını birleştiren züûfiyyetler, mercanlar, sün- gerler, delikli mercanlar ile kabuksu hayvânlardan ibâret bulunduğunu ve daha sonra bunların muhtelif değişimler geçirmek sûretiyle kemâl bularak çeşitli şekillerde açığa çıkıp erkeklik ve dişiliğin meydana geldiğini beyân ederler. Hiç şek ve şüphe yoktur ki, gerek bitkiler ve gerek hayvânlar, yeryüzünün kabuğundan hálk edilmiş ve şu anda dahi halkedilmektedir.[19]

"İnsan, tîn-i lâzibden yaratılmıştır; çünkü o, Hak ile halk arasında bir berzahtır. Tîni (maddesi) ile halka, rûhu ile Hakk'a yönelir."[20] 

"Sana 'hangisinin yaratılması daha zor?' diye sorduklarında de ki: 'Asıl zor olan, tîn-i lâzibdeki insanın kalbine Hakk'ın nûrunu yerleştirmektir. Biz bu çamuru, o nûru taşıyabilsin diye yapışkan kıldık."[21] 

"Tîn-i lâzib, sûfînin nefsidir; onu tevhid nûruyla pişirip 'sırçaya' (kâmil insan) dönüştürürsün."[22]

"Allah, âlemi insan için, insanı da kendisi (li-nefsihî) için yarattı."[23] 

----------------

بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ {الصافات/12} 

(37/12) “Bel ‘acibte veyesharûn(e)”

(37/12) Hayır, sen şaştın, onlar ise alay ediyorlar. 

----------------

 “Sen şaştın” diyerek efendimiz (s.a.v.) in bu halkiyetteki muaazzam düzen karşısında ve bu çamur içine “venefahtu” ruh üfürülmesinde hayret içinde kaldığını ifade etmektedir. 

 Hadisi şefifte - “Benim sana olan hayretimi daha da arttır.”[24] 

 Efendimiz (s.a.v.) her gün tekamül ettiğinden âlem ve insanın halkiyeti ve Allah (c.c.) ün ilmi karşısında şaşkınığını bu söz ile ifade etmiştir.

 İrfan ehli arifte efendimiz (s.a.v.) in bu sözünü kendisine hayat görüşü olarak kabul eder. Ve rabbinin düzeni karşında hergün yeni bir hayret içinde kalır.

 Onlar dediği inkar ehli müşriklerde bunun bir deli saçması olduğu fikirlerinde dolayı alay ederler. (Murat Derûni) Halkın hayreti, cehalet perdesiyledir."[25] 

 "Hakikat karşısında hayrette kalan kurtulur, alay eden hüsranda. Zira hayret, Hakk'a açılan kapı; alay ise nefsin zindanıdır."[26] 

 "Hak âşığı, hayret denizinde boğulmadıkça kemâle eremez."[27] 

 Ârifin hayreti, Hakk'ın azameti karşısında lisânın âciz kalmasıdır."[28] 

 Hayret, velâyetin son mertebesidir. Çünkü orada 'bilme'değil, 'bilinme' hâli vardır."[29]  

----------------

وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ {الصافات/13}

(37/13) “Ve-izâ zukkirû lâ yezkurûn(e)”

(37/13) Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar. 

----------------

 Kendilerine-kendilerinde ve âlemde bulunan hakkın zikri (hatırlartıldığı) zaman bu zikirden-hatırlatmadan öğüt almıyorlar. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ {الصافات/14} 

 (37/14) “Ve-izâ raev âyeten yesteshirûn(e)”

 (37/14) “Bir âyet (mucize) gördükleri zaman onu alaya alıyorlar. 

----------------

 Nefsin hayal, vehimi içinde olduklarından ve Hakk’ın mucizesi olan âyetler hakikatte kaynaklı olduğu için değerlendirmeleri bu sınırlı ve şartlanmış anlayışla olduğu için bu mucizleri alaya alırlar. (Murat Derûni) 

----------------

وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ {الصافات/15} 

 (37/15) “Ve kâlû in hâzâ illâ sihrun mubîn(un)”

 (37/15) (Dediler ki:) “Bu bir büyüden başka bir şey değildir.” 

----------------

 Mûsâ (a.s.) da sihirbazlar ile karşılaştığı zaman asanı atmış ve onların yapmış olduğu hayali varlıklara ait görüntüleri yutmuştu. Fir’avda belki bu size sihri öğreten büyüğünüzdür demiştir. Nefsi emmareleri ile mucizeyi değerlendirenler bu sihirden başka bir şey diyerek yeniden diririlmeyi değerlendirmektedirler.

 Ebu cehil gelir şöyle sorar.

 “Eğer gerçekten peygambersen avucumdakilerin ne olduğunu söyle” dedi.

 Cevap, Allah'ın Rasulü Sâllallahu Aleyhi Vesellem'den bir soru ile gelir:

 “Ben mi avucundakilerin ne olduğunu söyleyeyim, onlar mı benim kim olduğumu söylesinler?” Taşlar vecde gelir daveti duyunca haykırırlar aşk ile "La ilahe illallah Muhammedü'r-Rasûlullah" Cehaletin babasının avucu yangın yeri ama kalbi taş kesilmiş nasipsizin. Avucundaki taşları öfke ile yere çarpar, yine iman etmez.

----------------

أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ {الصافات/16} 

(37/16) “E-izâ mitnâ vekunnâ turâben ve’izâmen e-innâ lemeb’ûsûn(e)”

(37/16) “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?” 

----------------

أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ {الصافات/17}

(37/17) “Eve âbâunâ-l-evvelûn(e)”

(37/17) “Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?” 

----------------

 Mevlânâ hazretleri sen et, kemik, sinir yığınından değil düşünceden ibaretsin der.

 İnsan başka bir âleme doğduğu zaman beden elbisesi değişecek ve oranın şartlarına göre bir beden elbisesi verilecektir. Ama kendi hakikati, özü aslı birdir o değişmez.

 Beden elbisesi içinde et, kemikken daha bu dünya yaşamında idraken ölüp, hakikatleri ile dirilen irfan ehlinin üstünde sadece ten gömlekleri vardır. Hakk ile birliktedirler ama hayali yaşantı içinde olanlar bunu anlayamaz. (Murat Derûni)

 "Ölümü inkâr eden, aslında hayatı anlamamıştır. Zira her an ölür ve her an dirilirsin. Bu soruyu soranlar, 'aynü'l-yakîn' ile bakamayanlardır."[30] 

----------------

قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَاخِرُونَ {الصافات/18} 

(37/18) “Kul ne’am ve entum dâhirûn(e)”

(37/18) De ki: “Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz).” 

----------------

 Aşağılanmış kimse olmaları kendindeki hakkı, hakikati anlamayıp hayalde kalmaları ve vehim içinde olmalarındandır. Ama hayalen ölen, hayali olarak dirilir. (Murat Derûni)

----------------

فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ {الصافات/19} 

(37/19) “Fe-innemâ hiye zecratun vâhidetun fe-izâ hum yenzurûn(e)”

(37/19) O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler. 

---------------- 

 Deprem olduğu zaman öncesinden şidddetli bir uğultu şeklinde ses duyulduğu söylenir.

 Orta kıyamet denilen şu an dünyada yaşıyan insan neslinin üzerine kopmasıdır. Kişinin ölümü tatması ise onun için büyük kıyamettir.

 İsrafil denilen melek sura üfürdüğü zaman ölümü tadanlar ahirlerinde tekrar dirilirler. Kendi varlığında İsrafil meleğini harekete geçirmiş olan salik hakk’ın sesini varlığında duyar. Ve kıyameti kopmuş ve üstün son kalan beden gömleğinin çıkarılmasını hazır bekler. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ {الصافات/20} 

(37/20) “Ve kâlû yâ veylenâ hâzâ yevmu-ddîn(i)”

(37/20) Şöyle diyecekler: “Vay başımıza gelene! Bu beklenen hesap ve ceza günüdür.” 

----------------

 “Yevmu-ddîn” din günün sahibi Fatiha sûresinde geçtiği gibi Rahmân ve Rahim olan Allah c.c. dir. Müminlere “Rahim” esmâsı ile hususi rahmetinden ifaza eder. İnkar ehlinede “Rahman” esmâsı ile rahmetinden ifaza eder. İnkar ehli hakiati perdeledikleri için bunun karşılığında başına gelenler için pişman olacaklardır. (Murat Derûni) 

----------------

هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ {الصافات/21} 

(37/21) “Hâzâ yevmu-lfasli-llezî kuntum bihi tukezzibûn(e)”

(37/21) Onlara), “İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür” (denilir). 

 ----------------

احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ {الصافات/22} 

“Uhşurû-llezîne zâlemû ve ezvâcehum vemâ kânû ya’budûn(e)”

مِن دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ {الصافات/23} 

“Min dûni(A)llâhi fehdûhum ilâ sirâti-lcahîm(i)”

وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ {الصافات/24} 

 “Vekifûhum innehum mes-ûlûn(e)”

 (37/22-23-24) (Allah, meleklere şöyle emreder): “Zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir. 

----------------

 Kişinin varlığında bulunan idare edeni aklı ve eşi nefsi dir. Bireysel aklı ile Allah’ı bırakıp nefsi emmaresi ile ürettiği hayali ve vehimi rabbleri ki, her neye varlık verdiği ise onlar ile birlikte nefsi emmarenin zulmeti içinde toplanıp cehenneme sevk edilip, sorguya çekileceklerdir. (Murat Derûni) 

----------------

مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ {الصافات/25} 

(37/25) “Mâ lekum lâ tenâsarûn(e)”

(37/25) (Onlara), “Ne diye yardımlaşmıyorsunuz?” (denilir). 

----------------

بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ {الصافات/26} 

(37/26) “Bel humu-lyevme musteslimûn(e)”

(37/26) Hayır, onlar bugün teslim olmuş kimselerdir. 

----------------

 Artık hayal ve vehim olan batıl yok olmuş, hakikat perdesi ortaya çıktığı için mecburen ve zaruri olarak kaçacak yeri olmadığı için teslim olmak zorunda kalmışlardır. (Murat Derûni) 

 "Teslim olanlar aslında Hakk'a döner, zira 'Küllü şey'in hâlikun illâ vecheh' (Her şey yok olucudur, sadece O'nun zatı bâkî kalır) sırrı tecelli eder."[31]

----------------

وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ {الصافات/27} 

(37/27) “Ve akbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetesâ-elûn(e)”

(37/27) Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler). 

----------------

 İnkar ehli birbiriyle çeiştiği gibi kişi kendi varlığına yönelir ve akıl ve nefis birbirine sorar ve çekişirler. (Murat Derûni)

 "Kişi dünyada nefsini Hak'tan ayrı gördüğü için, ahirette onunla çekişir. Hâlbuki suçlu da suçlanan da aslında kendisidir."[32]

 "Bu çekişme, 'enâniyet' (benlik) perdesinin düşmesiyle son bulur. Nihayette 'Lâ müessise illâllah' (Allah'tan başka fail yoktur) hakikati ortaya çıkar."[33] 

 Kâmil insan, dünyada nefsiyle olan hesaplaşmasını bitirmiştir. Ahirette onun için çekişme değil, 'Elhamdülillâh alâ küllî hâl' (Her hâlde hamd Allah'a) vuslatı vardır."[34]

----------------

قَالُوا إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ {الصافات/28} 

(37/28) “Kâlû innekum kuntum te/tûnenâ ‘ani-lyemîn(i)”

(37/28) Şöyle derler: “Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz.” 

----------------

 Sağdan gelme, akıl yönünden gelmedir. Mûsâ (a.s.) a Tuva vadisinde sağdan seslenilmişti. Bu seslenme Akl-ı küll yönünden olmuştur.

 "Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuvâ'dasın." (20/12) Şeytan, insanlara saldırmak için ön, arka, sol ve sağ izinlidir.

 Birimsel aklı perdeleyerek Hakk’tan yana görünüp yoku var gösterir. Varı yok gösterir. (Murat Derûni)

 "Ey tâlib! Sakın sağdan gelen her sesi Hakk'ın sesi sanma. Hakk'ın sesi, seni kendinden geçirir; nefsin sesi ise kendine bağlar."[35] 

----------------

قَالُوا بَل لَّمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ {الصافات/29} 

(37/29) “Kâlû bel lem tekûnû mu/minîn(e)”

 (37/29) (Diğerleri de onlara şöyle) derler: “Hayır, siz zaten mü’min kimseler değildiniz.” 

---------------- 

 Siz mü’min değilsiniz… Yani iç âleminiz itibari ile münafıktız. Dışarına inanır görünür. İçerde ise nefsiniz hayali verdiği vehim ile beraberdiniz. (Murat Derûni) 

----------------

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ {الصافات/30}

(37/30) “Vemâ kâne lenâ ‘aleykum min sultân(in) bel kuntum kavmen tâgîn(e)”

(37/30) “Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz.” 

----------------

 Şeytan vermiş olduğu birimsel akıl yönünden vesvesenin hakimiyet kuramayacağını ifade eder ve sizin nefsi emarenizin azgınlığınınız buna sebep oldu der.

 İrfan ehli ne şeytanı suçlar ne nefsini mazur görür. Hakk’ın lütfu ile nefsinin azgınlığından kurtuluşa erer. (Murat Derûni) 

----------------

فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا إِنَّا لَذَائِقُونَ {الصافات/31} 

(37/31) “Fehakka ‘aleynâ kavlu rabbinâ innâ lezâ-ikûn(e)”

(37/31) “Artık Rabbimizin sözü bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız.” 

----------------

 Rabbimizin sözü, Hakk oldu. Yani hakikat olduğu bâtndan zâhire çıktı… Kendimize vermiş olduğumuz hayali ve vehimi varlığın ceremeseni nefsimiz mutlaka tadacaktır. (Murat Derûni) 

 "Kavlullah, Hakk'ın 'Kün' (Ol!) emrinin bir tecellîsidir. Azap da rahmet de O'nun kelâmının farklı tezahürleridir."[36] 

 "Onların 'hakkımızda gerçekleşti' demesi, kulun kendi iradesiyle seçtiği yolun ilâhî adaletle kesiştiği noktadır. Bu, tohum ekenin mahsulü biçmesi gibi tabiî bir sonuçtur."[37]

----------------

فَأَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ {الصافات/32} 

(37/32) “Feagveynâkum innâ kunnâ gâvîn(e)”

(37/32) “Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik.” 

----------------

 Şeytan biz sizi saptırdık diye cenâb-ı Hakk’ın mudill tecellisinden başka bir şey değildir. Şeytan mudill esmâsı yönünden saptırdığını ifade eder. (Murat Derûni)

 "İblis, 'Beni azdırdın' (A'râf 7:16) diyerek aslında ilâhî takdiri işaret eder. Her saptıran, Hakk'ın celâl tecellîsinin aynasıdır."[38] 

 "Ârif, ne şeytanı lânetler ne de mazlum edebiyatı yapar. O bilir ki her şey 'Kün' emrinin bir tecellîsidir. Mü'minin imtihanı, şeytanın da vazifesidir."[39]

 "Ey tâlib! Sakın 'beni falanca saptırdı' deyip sorumluluktan kaçma. Saptıranı yaratan da, sana irade veren de O'dur. Bu sırra erene 'Lâ mevcûde illâ Hû' (O'ndan başka varlık yoktur) sırrı açılır."[40] 

----------------

فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ {الصافات/33} 

(37/33) “Fe-innehum yevme-izin fî-l’azâbi muşterikûn(e)”

(37/33) Artık onlar o gün azapta ortaktırlar. 

---------------

 “Tevhid” inancını inkar ehli olduklarından vehim ve hayalleri ve nefsi emmarelerini ile Hakk’a ortak koştuklarından kahhar esmâsının tecellisi olan azapta ortaktırlar. (Murat Derûni)

 "Ey gafil! Azaptaki ortaklık, dünyadaki gaflet ortaklığının aynasıdır. Bugün hep birlikte Hak'tan yüz çevirirseniz, yarın hep birlikte yanarsınız."[41]  

 "Ârif, azabı da rahmeti de Hakk'ın tecellîsi bilir. O'nun gözünde ateş, Hakk'ın 'Celâl' güneşinin ta kendisidir. Bu yüzden Hallâc 'Enelhak' dediğinde, ateş ona gül bahçesi olmuştur."[42] 

----------------

إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ {الصافات/34} 

(37/34) “İnnâ kezâlike nef’alu bilmucrimîn(e)”

(37/34) İşte biz suçlulara böyle yaparız. 

---------------

 Âyet-i kerime zâti âyetlerdendir.

----------------

 “İnna” daki “na” biz ifadesi Allah c.c. zâti olarak suçlulara biz böyle yaparız. Diye zât-ı ile bu işin içinde olduğunu bildirmektedir.

 “Mücrimin” içindeki “cr” kelimesi “cer” in sükün halidir. Geriye kalan ise Mümin dir. “Cer” sözlükte “çekmek, kendine doğru çekmek, celbetmek” anlamına gelir. Suçluların nefsi emmareleri inanmaktan kendilerine ve hayal ve vehim tarafına çekerler. Bu çekilme neticesinde nefsi emmarenin azap ve ateşi içine çekilir. (Murat Derûni)

 "Hakk'ın suçlulara 'böyle yapması', zâtî adaletinin gereğidir. Burada 'yapma' (na'mel) fiili, failin Hak olduğunu vurgular. Kulun fiili yoktur, O'nun tecellîsinden ibarettir."[43]

---------------

 إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ {الصافات/35} 

(37/35) “İnnehum kânû izâ kîle lehum lâ ilâhe illa(A)llâhu yestekbirûn(e)” 

(37/35) Onlara Allahtan başka ilah yoktur denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler. 

---------------

 Âyet-i kerime, Ef’ali Tevhid âyetlerindendir.

----------------

 Nefsi emmare sahipleri, nefislerini ilâh edindiği için nefsi emmare firavunu “La ilâhe İlla Allâh” tevhid sözünü duyunca kibirlenir ve “Ben en sizin yüce rabbinizim” (79/24)[44] der… (Murat Derûni)

 "Ey derviş! Sakın 'mütekebbirlerden değilim' deyip gaflete düşme. Nefsine 'Lâ ilâhe illâllah' dedirtemiyorsan, sen de o firavunlardansın."[45] 

---------------

وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوا آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍ {الصافات/36} 

(37/36) “Ve yekûlûne e-innâ letârikû âlihetinâ lişâ’irin mecnûn(in)”

(37/36) “Biz, deli bir şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?” diyorlardı. 

----------------

 Bilindiği gibi efendimiz (s.a.v.) risalet görevlendirildiği zaman Arap yarımadasında belagat ve şairlik revaçta toplumun önem verdiği kişilerdi.

 Müşrikler ve önde gelenleri Kur’ân-ın belagatı ve efendimizin hitabı karşısında çaresiz kalınca ona iftira atarak. Cinlenmiş, mecnun, deli bir şair olarak nitelendirmişlerdir.

 Kûr’an-ı Kerimde Allah c.c. de aslında onların (müşriklerin şairleri hakkında;

 “Ve-şşu’arâu yettebi’uhumu-lgâvûn(e)” Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar. (26/224) diye bizlere bildirmiştir.

Kişi kendi varlığında Muhammediyet mertebesine geldiğinde ebu cehil, ebu leheb olan nefsi emmaresi onun mecnun (cinlenmiş) gibi çalıştığını görünce kendi hakimiyetini gönül kabesinde kaybedeceğini ve ilahların (putların) yıkılacağını anlayınca hayal ve vehim güçleri ile saliki etilemeye çalışır. (Murat Derûni)

"Onların Resûl'e 'mecnûn şair' demesi, hakikati kavrayamayan aklın tipik tepkisidir. Zira ârifin sözleri, sıradan aklın ölçülerine sığmaz. Bu, gözün güneşe 'deli' demesine benzer."[46]

"Peygamberler, Hakk'ın 'Kelâm' sıfatının tecellîsidir. Onlara 'şair' diyenler, ilâhî hakikati beşer ölçülerine hapsetmeye çalışanlardır."[47]

"Ârif, 'deli' diyenlere gülümser. Çünkü bilir ki onların aklı, hakikati değil kendi hevâlarını ölçer. Hallâc'ın 'Enelhak' dediğinde celladına bakıp gülmesi gibi."[48]

----------------

بَلْ جَاء بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ {الصافات/37} 

 (37/37) “Bel câe bilhakki vesaddeka-lmurselîn(e)”

 (37/37) Hayır, o hakkı getirdi. Ve mürselleri (gönderilmiş olan resûlleri) tasdik etti. 

----------------

 Efendimiz (s.a.v.) kendinde bulunan Hakikat-i Muhammedinin zuhur mahalli olarak gelmiş ve Hakikati tasdik edip doğrulamıştır. Daha önceki resüllerde Hakikat-i Muhammedinin çeşitli mertebelerini getirmişlerdir. Ve efendimiz (s.a.v.) e hakikatinden nazil olan Kur’ân-ı Kerimde tasdik edilmişlerdir. Kıyamet günüde bu tasdi ediliciği o resüller üzerine devam edecektir.

 Salik Muhammediyet mertebesine geldiği zaman varlığında idrak etmiş olduğu resül hazeratının mertebelerini tasdik eder. Ve varlığının tamamen hayalden ibaret olduğunu anlar ve gönül kabesindeki bu hayali yıkar. Ve gönlünde Hakk tecelli eder. (Murat Derûni) 

 "Tasdik, sadece dil ile 'inandım' demek değil; kalp, ruh ve sır ile 'şehâdet'tir. Resûl'ü tasdik etmek, Hakk'ın 'Şehîd' ismini müşahede etmektir."[49]

 "Ârif, resûllerin varisi olarak 'hakikat taşıyıcısı'dır. Onun sözleri, nefsânî hevâdan değil, ilâhî feyizden beslenir. Bu yüzden 'deli' diyenlere rağmen hakikat pınarı akmaya devam eder."[50]

----------------

إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ {الصافات/38}

(37/38) “İnnekum lezâ-ikû-l’azâbi-l-elîm(i)”

(37/38) Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız. 

----------------

 "Ey gafil! Dünyada nefsinin hevâsına uyarak tattığın lezzetler, ahirette azaba dönüşür. Çünkü her tatma, bir varoluş kaydıdır."[51] 

----------------

وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {الصافات/39} 

(37/39) “Vemâ tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(e)”

(37/39) Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız. 

----------------

 Veya başka bir ifadeyle yapmış olduğunuz şeyler dışında cezalandırılmayacaksınız…

 “Ceza” mücezat, yapılan şeyin karşılığını vermektir. İyi amelin karşılığı mükafat olarak adlandırılsada aslı “mücezat” tır. Yani “ceza” kötü amelin karşılığını sadece karşılamaz. Cennet iyilerin cezası, cehennem ise mücrimlerin cezası yani yaptığı fiilin karşılığıdır. Kim ne yapıyorsa, yaptığının karşılığını eksikksiz bulacaktır. (Murat Derûni) 

----------------

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ {الصافات/40} 

(37/40) “İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuhlesîn(e)”

(37/40) Ancak Allah’ın halis kulları başka. 

---------------- 

 Halis sözlük anlamı, Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız.

 Bilindiği gibi Kûr’ân-ı Kerimde 112. Sûre İhlas sûresidir. İhlâsı anlamak için;

 (69) Namaz sûreleri (2) kitabında Oz… Sa… karrdeşimizin ilgili çalışmasını anlamak faydalı olacaktır.

Bismillahirrahmânirrahîm.

“Kul hüvallâhü ehad.”

“De ki: O Allah Ahad’tır.”  Burda “O” üçüncü tekil şahıs ve İnsan-ı Kamil’in yerine kullanılmış.

“İnsan-ı Kamil olan Allah Ahad’tır.”

“Allâhüssamed.”

“İnsan-ı Kamil olan Allah Samed’tir.” İhlas Suresini incelediğimizde, “Ahad ve Samed”, ismi Allah’ın nokta zuhur mahalli olan İnsan-ı Kamil’i tarif ediyor, bundan dolayı öncelikle  sıfat olarak görev yapar-ken aynı zamanda bir an sonra İnsan-ı Kamil’in diğer isimleri olarak sıfattan isme dönüşüyor.

“Lem yelid ve lem yûled.

” O doğurmadı ve doğrulmadı” İnsan-ı Kamili tanımlar-ken olumsuz anlamda kullanılan iki fiil ile ezelden ebede sabit olan varlığı ifade ediliyor. Bu ifadeden Evvel ve Ahir isimleri hayat buluyor.

İhlas Suresi ile İnsan-ı Kamil’in Zat’ı, sıfatları, isimleri ve sabit varlığını ifade eden  iki olumsuz anlamlı fiil ile tanımlanması yapılıyor.

---------------

Allah’ (c.c.) ın halis kulları saf kulluğu ile Abdiyyet idrak ve anlayışı kendine hal edinmiş. Ve ubudiyeti ile birlikte olan ve bu suret üzere yaşayan Arifibillahlar olarak düşünülebilir. (Murat Derûni)

"Kâmil insan, Hakk'ın 'Muhlis' isminin tecellîgâhıdır. Onda ne şeytanın vesvesesi ne nefsin hevâsı eser bırakabilir."[52]

----------------

أُوْلَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ {الصافات/41} 

“Ulâ-ike lehum rizkun ma’lûm(un)”

فَوَاكِهُ وَهُم مُّكْرَمُونَ {الصافات/42} 

“Fevâkih(u) vehum mukramûn(e)”

(37/41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir. 

----------------

 Buradaki rızık batini ma’nâ âlemi rızıklarıdır. Ve bu meyvâlar Tevhid-i esmâ ilminin meyvalarıdır. Onlar nefsaniyetlerinden arınıp, saf hakikatleri ile kalıp ikram gören kimselerdir. (Murat Derûni)

 "Ârifin rızkı, Hakk'ın 'Rezzâk' isminin sırr-ı mahsûs tecellîsidir. Bu, cennetin maddî meyvelerinden öte 'hakikat meyveleri'dir."[53]

----------------

فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ {الصافات/43} 

(37/43) “Fî cennâti-nna’îm(i)”

(37/43) Onlar Naîm cennetlerindedirler. 

----------------

عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ {الصافات/44} 

(37/44) “‘Alâ sururin mutekâbilîn(e)”

(37/44) Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar. 

----------------

 Tahtlar, koltuklar üzerinde oturmak… Namazda tahiyatta oturmak Allah (c.c) ile salli ve barik duaları mukabele etmektir. Cennette de oturma Muhammediyet mertebesinde kişinin ayna mesabesinde kendi hakikati olan Hakk ile karşılıklı oturmasıdır. (Murat Derûni)

 "Her ârif, müşahede ettiği ismin tecellîsine göre bir makamda oturur. Tıpkı güneş sistemindeki gezegenlerin her birinin kendi yörüngesinde olması gibi."[54] 

----------------

يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِن مَّعِينٍ {الصافات/45} 

“Yutâfu ‘aleyhim bike/sin min me’în(in)”

بَيْضَاء لَذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ {الصافات/46} 

“Beydâe lezzetin lişşâribîn(e)”

(37/45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır. 

-----------------

 Nasıl ki cennet pınarından doldurulmuş, içenlere lezzet veren (şaraban tahura) tertemiz içecek veren kadehler dolaştırılırsa, İrfan sohbetlerinde de kevser ırmağından “venefahtu”[55] neşesi ile manevi kadehler ile hakk’ı dinleyenlere kulaklarından tertemiz içecekler boşaltılır. (Murat Derûni) 

-----------------

لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ {الصافات/47} 

(37/47) “Lâ fîhâ gavlun velâ hum ‘anhâ yunzefûn(e)”

(37/47) Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar. 

-----------------

 İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar (47/15);

Zat cennetinin üçüncü ırmağı, خَمْر (Hamr) “Şarap” tır. Ve aynı zamanda ekşi demektir. Dünya şarapları ekşidir ve sarhoşluk verir. Lezzet veren yani ağız yolu ile alınan “Tad”dır. Tasavvuf’ta geçen “Meyhane” Dergah’tır. Mürşid-i Kamil gönül hanesi olan bu dergahına gelen saliklerin gönüllerine Şarab-ı yani Aşk-ı ilahi’yi nefes yolu ile yani sohbet ile tenfis eder. Lezzet yani tad ağız tavanı ve tabanı sayesinde alınır. Bu tad hücreler ile beyine iletilir. Ve Hakikat-i İlahi sohbeti içenlere sevk vermiş olur. Ağızdan alına tat dan önce bir salik’in iyi bir dinleyici olarak Hakikat kulağının açılmış olması gerekir ki, bu bir önceki mertebe olan Süt ırmağında olur.

Hamr (Şarap) sayısal değerini incelersek,

Ha: 600, Mim: 40, Re: 200,

600+40+200= 840

8+4= 12

(12) Hakikat-i Muhammediye’dir.

Ha: Halk, Mim: Hakikat-i Muhammediye (Uluhiyet) Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleridir.

Ayan-i sabitede bulunan Esma-i ilahiye halkının, Uluhiyet mertebesinden Nefesi Rahman-i ile tenfis edilip, Rububiyet mertebesinden açığa çıkan Esma-i İlahiye’nin içenlere lezzet vermesidir. 

Ölümde, bir tadıştır. Kevser ırmağının şarabını tadan salik ölmeden önce idraken ölüp bu Aşk-ı ilahi badesi ile Hakk’ın Cemal aynasında gark olup kendinden geçmiş bir haldedir.

Hamr, mayalanmak ve Hamur’dur. Hamur da maya’nın etkisi ile ekşiyip kabarır. Ve yenecek hale gelmesi için fırında pişmesi gerekir. Hakikat-i İlahi sohbetinin bir salik’in anlayabilmesi için Mürşid Hamur’u gönül ateşinde pişirmesi gerekir. Ve ufak lokmalar halinde taliplilerine verir. Eğer büyük lokmalar ile verilirse boğaza takılır ve manevi ölüme sebep olabilir. 

Şarabı içtik şerhoş olduk şükrillah Ayıldık ilme talib olduk elhamdüllilah Şarap ırmağı HAKİKAT mertebesini temsil eder. 

-----------------

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ {الصافات/48} 

(37/48) “Ve ’indehum kâsirâtu-ttarfi ‘în(un)”

(37/48) Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır. 

-----------------

كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ {الصافات/49} 

(37/49) “Keennehunne beydun meknûn(un)”

 (37/48) Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır. 

-----------------

 Rahmân sûresinde benzer âyette şöyle buyurulur.

 (55/56) رُفعقَاصِرَاتُ الطَّعفِيهِنَّ ﴿٥٦﴾

إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّعلَمْ يَطْمِثْهُنَّ 

 “Oralarda, gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki; bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur”.

 “Oralarda bakışı kısanlar” ayetin bu bölümünün genel olarak zahiri manadaki ifadesi;

 “oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki” şeklindedir. 

 Biz yavaş yavaş, bize geldiği kadarıyla, batınını anlamaya çalışalım. 

 Cennete girmeden evvel insanlar bir dünya yaşantısı tecrübesinden geçmişlerdir.

 Bundan da evvel (yani suretler meydana gelmeden) “a’yan-ı sabite” de her varlığın ihtiyacı olan istihkakları özlerinden verilmiştir.

 Dünya yaşamlarında insanlar büyük tecellilere mazhar olmuşlar, bunlardan büyük kazançlar ve irfaniyetler elde etmiş, cennete girebilecek temizlik ve safıyete ulaşanlar olmuştur. 

 İşte bu çalışmalar neticesinde;

 erkekler “akl-ı kül”, hanımlar “nefs-i kül” tecellilerine mazhar olmuşlardır. 

 “Akl-ı kül”den “nefs-i küll”e olan tecelliler en kemalli tecellilerdir.

 “Bakışı kısanlar” yani sadece “akl-ı kül” cihetinden gelecek tecelliye arzulu olmaları yönünden gözlerini o taraftan ayırmazlar. 

 Çünkü “akl-ı kül” tecellisi, cennetin diğer tecellilerinin hepsinden, daha özeldir ve güzeldir.

 O tecelliler ilk defa ve onlara has olduklarından, daha evvel insin ve cinnin onlara dokunmaları da mümkün değildir. 

 Bunlar “abdiyyet” ve “Rububiyyet” mertebeleri itibariyle özel tecellillerdir.

 Havva’’nın Adem’den zuhur ettikten sonra tekrar ona arzulu olması ve Adem’in de kendinden zuhura gelen Havva’ya arzulu olması gibi, bu tecelliler özel tecellilerdir.

 “ İz- -T-B- ”

 ----------- 

 Elmalı’lı Hamdi Yazır, bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

 [Burada “hüma” denilmeyip “hünne” diye çoğul zamirinin zikredilmesi; her iki cennetin, çeşitleriyle bir çok cenneti ihtiva etmiş olduğunu, yahut herkese ikişer cennetten daha fazla verileceğine işaret etmektedir.]

-----------

 “Kasiratuttarf” ifadesi birkaç manada yorumlanacak bir övgü sıfatıdır. 

 Birincisi: Bakışlarını yalnız kocalarına çeviren, başkalarına bakmayan, sevgili, sadakatli, şefkatli ve vefalı dilberler, demektir. 

 İkincisi: Bakanın bakışlarını kendisine çeken, gören bir gözü başkasına bakmak istemeyecek derecede kendisine bağlayan güzeller, anlamındadır. 

 Nitekim Müterebbi şöyle demiştir: “Belki ona gözler dikilir, sanki üzerinde göz bebeklerinden bir kuşak teşekkül eder.” Üçüncüsü: Süzgün bakışları kendi önlerine çevrilmiş; şuraya buraya bakmayan; edep, haya, vakar ve nezaketiyle seçkin dilber manasına gelir. 

 Nitekim İmru’ul Kays şöyle demiştir: “O bakışlarını kendi önüne çevirmiş dilberlerden ki, bir karıncanın bakışı burnunun üstünde dolaşsa rahatsız eder.” Çokları ilk manayı tercih etmişlerdir. 

 Bazı haberlerde Rasülüllah (S.A.V)’in söz konusu kavrama “kocalarından başkasına bakmazlar” diye mana verdiği nakledilmiştir. 

 Âlûsi der ki; “Bazı haberlerde şöyle zikredilir: 

 “Rabb’ın izzeti hakkı için, ben cennette senden daha güzelini görmüyorum. Beni sana, seni de bana eş yapan Allah’a hamd olsun,” der.”

 “Tams” esasen kanamak demektir. Onun içindir ki, hayız kanına “tams” denir. Bu kelime daha sonra bekaret halinde birleşmeye isim olmuştur. Ayrıca mutlak cinsi yaklaşım anlamı ifade ettiği de söylenmiştir.

 Buna göre ayetin manası şöyle olur:

 “Onları kimse kanatmamıştır. Yahut onlara kimse dokunmamıştır; hep bekar kalmışlardır.”[56] “ İz- -T-B- ”

------------------

 Nasıl ki yumurta, içindeki hayatı dış etkilerden koruyorsa; ârifin kalbi de ilâhî hakikatleri kesret kirlerinden muhafaza eder. Bu, 'sadrın inşirahı' (Şerh-i Sadr) sırrıdır."[57]

-----------------

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ {الصافات/50} 

(37/50) “Feakbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetesâelûn(e)”

(37/50) Derken birbirlerine yönelip sorarlar. 

قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ {الصافات/51} 

(37/51) “Kâle kâ-ilun minhum innî kâne lî karîn(un)”

(37/51) İçlerinden biri der ki: “Benim bir arkadaşım vardı.” 

يَقُولُ أَئِنَّكَ لَمِنْ الْمُصَدِّقِينَ {الصافات/52} 

(37/52) “Yekûlu e-inneke lemine-lmusaddikîn(e)”

(37/52) “Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?” derdi. 

-----------------

 أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ {الصافات/53} 

 (37/53) “E-izâ mitnâ vekunnâ turâben ve ’izâmen e-innâ lemedînûn(e)”

(37/53) “Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız?” 

-----------------

 Bu âyeti dile getiren âyetlerin öncesi ve sonrasından anlaşılan cehennem ehlidir. Zâhiri ma’nâda bu böyledir…

 E iza mitna, Biz öldüğümüz de mi? Burada bir soru ifadesi vardır. Zâhiri ma’nâda bu soruyu soran zaten ölüdür. Batınen bakıldığında ise zaruri ve ihtiyari ölüm vardır. İşte kişi gerçek ma’nâda Hakîkat-i sorguluyorsa ki, (Na) biz demektir… Ve ihtiyari ma’nâda ölürse, yani ölmeden önce ölürse, Burada ki Na (biz) Hakk’ın zâtından başkası olmaz… 

 Ve künna türabev ve ızamen, Kemik, sonra da toprak hâline geldiğimiz zaman mı? Burada ki biz ölmeden önce ölmekle Hakk’ın zatından başka bir şey değilse, Kemik “Izamen” Ayın, Za ve Men (okunuştadır) okunup geçilirse böyledir… Durulduğu zaman “Izama” olmaktadır. “Ayın” “Göz” “Za” Zât ve Men kimlik demektir… Burada görüldüğü gibi, öldüğümüz zaman zât-ı gören kimlik sahibi mi? Olacağız olmaktadır. Birde burada biraz duralım dersek… “MA” “Mim” “Elif” ile Hakîkat-i Muhammedi ve Ahadiyyet ile Zât-ın Fenâfillah ve Bekâbillah mertebelerini gören müşahâde eden bir yığın hâline dönüşüleceği anlaşılmaktadır.

 Bundan sonra “Tü-ra-ben” toprak hikmet’tir. “Kime hikmet verilmişse, ona birçok hayır verilmiş” demektir. (Bakara 269)… Ma’nâyı hikmetiyye de Âdem’dir. İçinde de “Tü” ile Ma’nâyı Nefsiyeyi-Nefesiyye ile Allah’ın Ata’sı vardır. Ra (Rahmân) ve Elif harfleriyle, “Allah Âdemi Rahman sûreti üzere halketti”. Elif ise Âdem’in ilk harfi ve Ahadiyyettir. Ben de burada bulunan İlâhi kimliktir. Yine burada biraz durursak “Türaba” olmaktadır… Ba; Be ile birliktelik ve sonda ki ba ise başta ki, Te’nin bu arada ki mabeynci harf ile Be ile Elif’e Ahadiyyete ulaşmasıdır. İşte Ebu Turab olan Hz. Ali Baba’mız Be’nin altında ki nokta benim demektedir. Aynı zamanda Hz. Ali “Babuha” yani ilmin kapısıdır… Burada ki “ba” babuha’dır. “Türab” yani İlm-i Ledün’ün kapısıdır. 

 E inna le medînun, Gerçekten cezalanacak mıyız? Başta bulunan E (hemze) göz gibi olduğu için müşahade hâlini belirtmektedir… İnna, gerçekten biz, işte burada kişi kendine varlık veriyorsa, vehimi hayali zannetiği sahib çıktığı benliği ile biz olmakta ve karşılığı, cezası azab ve cehennem olmaktadır… İşte başta ki hemze-hamza gibi şehid müşahade hâli oluşmuşsa zaten burada ki ceza ve karşılıkta Hakk’ın “Na” sı bizliğine ulaşmaktır. Burada biz derken Cenâb-ı Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığı anlaşılmışca karşılığı ve cezası Hakk’ın varlığı olmaktadır. Zaten bu âyeti anlatanda cehennem ehlini vasfını gören Araf-İrfan ehlinden başkası değildir…

 Efendi Babam zaten ömrünün bu konuları anlatmaya vakfetmiş kimsedir, anlayan ve anlamayanların hâli kıyas oluna, fazla söze hacet yok sanıyorum…[58] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ {الصافات/54}

 (37/54) “Kâle hel entum muttali’ûn(e)”

(37/54) Konuşan o kimse, yanındakilere, “Bakar mısınız, hâli ne oldu?” der. 

-----------------

 Konuşan kimse muhataplarına muttali misiniz? Onun halinden haberli misiniz? Bilginiz var mı? Diye sorması bu konuda dünya hayatında bilginiz varmıydı? İlm’el yakîn halindemiydiz? Eğer öyleydiyseniz? Burada Ayn’el yakîn haliyle müşahadesiniz. Ve nazar ediniz der. 

 Bu kimselerin A’râf (7/46-47-48) sûresinde bahsedilen “Araf” ehli olduğu anlaşılmaktadır. (Murat Derûni)

 A’raf’ın madde yönünden yüksek bir tepe değilde düşüncede yüksek bir yer olduğunu düşünelim. Sevapları yok çünkü kendi varlıkları yok, irfân ehli olarak kendi varlıklarını izâle etmişlerdir, aynı şekilde günahları da yok. Fakat irfâniyetleri olduğundan kendi varlıkları yerine âriflikleri kalmıştır. “ İz- -T-B- ”

-----------------

 فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاء الْجَحِيمِ {الصافات/55}

 (37/55) “Fettale’a feraâhu fî sevâ-i-lcahîm(i)”

(37/55) Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür. 

-----------------

 Âyet-i kerimede bu kişinin de müşahade ve irfan ehlinden olduğu anlaşılmaktadır.

 Eğer salikin varlığı kalmamış ve irfan ehli olmuş ise bu âyetin kapsamı içine girer. (Murat Derûni)

-----------------

 قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدتَّ لَتُرْدِينِ {الصافات/56}

 (37/56) “Kâle ta(A)llâhi in kidte leturdîn(i)”

(37/56) Ona şöyle der: “Allah’a andolsun, neredeyse beni de alcacatın” 

-----------------

 Aslında gördüğü nefsi emmare suretidir. Kendi varlığında bulunan nefsi emmareyi eğitmese ve varlığı kalmasa nefsi emmare onu da sufiyattan dan kurtulmasını engelleyecek ve ateşin içine sokacaktı… (Murat Derûni)

-----------------

 وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ {الصافات/57}

 (37/57) “Velevlâ ni’metu rabbî lekuntu mine-lmuhdarîn(e)”

 (37/57) “Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum.” 

-----------------

 Ayet-i kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir. 

------------------

 "Eğer Allah'ın lütfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, hiçbiriniz asla temize çıkamazdı." (24/21) Bu nimet, Hakk'ın 'Elest Bezmi'nde (A'râf 7:172) insana üflediği rûhânî nefhadır. Tıpkı Hz. Âdem'e secde emrinde meleklerin istisnası gibi, ârif de bu istisnayla korunmuştur."[59] 

-----------------

 أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ {الصافات/58}

 “Efemâ nahnu bimeyyitîn(e)” Efemâ nahnu bimeyyitîn(e) (37/58)

-----------------

 إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ {الصافات/59} 

 (37/58-59) “İllâ mevtetenâ-l-ûlâ vemâ nahnu bimu’azzebîn(e)”

 (37/57) “Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?” 

-----------------

 Doğum hâdisesinin neticesi olan ölüm ise doğumun tam zıttıdır. Şehadet âleminde zuhur ederek kendisine tanınan süre miktarını yaşayarak ömrünü tamamlayan kimse şehadet âleminden gayb âlemine yâni bâtına döndürülmektedir. Bunun adına Kur’ân-ı Kerîm’de zâhiren “mevt” bâtınen “yakîn” denilmektedir. Zâhir ehli sâdece mevt ile bâtın ehli ise mevt ve ikân ile dünyâdan ayrılmaktadır. 

 A’yan-ı sâbite misâl âleminde latîf bir halde olduğundan yâni henüz bireysel kimliği oluşmadığından doğan varlık o âlemde henüz varlığının farkında değildir. Anne baba vesilesiyle (perdesiyle) misâl âleminden şehadet âlemine geldiğinde orada latîf halde olan a’yan-ı sâbite, kesîf olan beden ve onda var olan benlik ve izâfi nefs ile perdelenmiş olmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın varlığında olan a’yan-ı sâbitede kişinin kimliğini oluşturan benliği bulunmaktadır ve bu benlik izâfi benliktir. İşte bütün bunlara mahâl olan madde beden ile birlikte dünyâda zuhura çıktıktan sonra bu izâfi benlik daha çocukluk döneminden îtibaren perde olmaya başlamaktadır. Ve bu andan îtibaren bu kişi kendisini dünyâ ehli olarak görmektedir. Çevreden aldığı te’sirler ile içinde bulunduğu cem’iyyetin değer yargılarıyla kimliğini oluşturmaktadır. Bu şekilde bâtın-î özüne perde olmaktadır. 

 Bunun sonrasında ölüm ötesi olan berzah yaşamına geçilmekte ve bu berzah yaşamıda mahşer gününe kadar geçecek zamanı içine almaktadır. Bu geçiş hayâl ve vehim olguları içerisinde olursa “öldü” diye ifâde edilmekte, kişi gerçek benliğini bulupta geçiş yapmış ise bu duruma “ölmeden evvel ölüm” denmektedir. Bu şekilde ölümün iki tür olduğu ortaya çıkmaktadır ki diğer bir ifâde ile bunlara “zarûri ölüm” ve “isteğe bağlı ölüm” denilmektedir. 

 Zarûri ölümde kişi ömür süresi dolduğunda isteğine bakılmaksızın Azrâil (a.s.) tarafından madde bedenden rûhu ayrılmak sûretiyle ölüm ötesine intikâl ettirilmektedir. 

 İsteğe bağlı ölümde kişi kendisine zarûri ölüm gelmeden Hakk yolunda nefsinin hakîkatini idrâk ederek onu vaktiyle Rabb’ına döndürerek teslim etmektedir. Bu şekilde artık “zarûri ölüm” ile her an dünyâdan ayrılmaya hazırdır. Bu gibi kimselerde Azrâil (a.s.) geldiği zaman ancak bir çuval et ve kemik bulur, onun nefsini bulamaz. Çünkü zâten bu kişiler vaktiyle bâtıni değerlerini yerlerine ulaştırmışlardır yâni nûrunu Nûr âlemine, rûhunu Rûh âlemine, idrâkini Hakk’ın ilmine ulaştırmışlardır.

 Bu hususta ehlullah’tan biri şöyle demiştir; “Bu dünyâya gelenler giderken iki şeyden hâli kalmadılar, ya canlarını ten eyleyip gittiler (ki bu zarûri ölümdür) ya tenlerini can eyleyip gittiler (ki bu da “ölmeden önce ölünüz” hükmüyle belirtilen ölümdür)” Bir âilenin çocuğu dünyâya geldiği zaman çevrede bulunan görevliler ve âile fertleri o çocuktan ses çıkmasını isterler çünkü zâhiren hayât belirtisidir ancak bâtınen bu ses çıkış ölüm ifâdesidir. Doğan bütün çocuklar ilk doğdukları anda aynı şekilde ses çıkarırlar. Bu ses kelime olarak “ıngâ” sesidir. “Ingâ” kelimesi arapça olarak (Ayn) ve (Gayn) harflerinden oluşmaktadır. Yâni (Ayn) olan a’yân-ı sâbitesinden (hakîkatinden) (Gayn) gayrı olan beden zindanına düştüğünden bu ifâde ile feryâd etmektedirler. Bebekler bunun zâhiren bilincinde değildirler ancak kendilerinde mevcut olan rûhani bilinç ile bunlar olmaktadır. Rûhlar âleminde hür ve serbest iken beden hapsine girmekle sınırlanmaktadır. İşte fizîki anlamda gayriyyet burada başlamaktadır ki bu da tard edilmişlik hükmüdür çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c) rûhaniyetinden, varlığından dünyâ âlemine tard etmiştir o varlığı. Bu tard ediş rahmet içindir eğer bu tard ediş ile zuhura çıkış olmasa kimse kimliğini bilemez ve rûhlar âleminde bireysellik oluşmadığı için herhangi bir faaliyet yapma şansı da yoktur bu nedenle de mükâfat ve azâb gibi bir neticenin de oluşması mümkün olamamaktadır. 

 Ömrünü “gayr” olarak geçirenler ölü doğmuş, ölü yaşamış ve ölü olarak ölmüş olur. Kendini bilmeyen bir kişi yapmış olduğu fiiller neticesinde isterse cennet ehli olsun yine Hakk ve hakîkatten, kendi gerçek benliğinden ayrı olarak orada hayâtını sürdürür. 

 Bu dünyâda gereken gerçek tevhîd ilmini tahsil ederek kendisine üflenen âdemi hakîkatler ile yâni “venefahtü” çeşmesinden ihtiyâcı kadarını içerek yoluna devam edip “Gayn” harfinde olan noktayı yâni benlik noktasını başından silebilirse bunlara, “ölü olarak doğdu ancak kendini bularak gerçek ilâhîyata ulaştı ve bir daha ölmedi” denilerek bunların zarûri ölümlerine “şeb-i âruz yâni gelin günü” denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Rahmân suresi “Kur’ân’ın gelini” (Aruz-ül Kûr’ân) olarak ifâde edilmiştir. 

 Mânâ âleminde görüldüğü gibi iki gelin vardır. “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı Rahmân sûreti üzere halketmiştir” ve “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı kendi sûreti üzere halketmiştir” denilmiştir hal böyle olunca insanda da Rahmân Sûresi var demektir ve insan bu yönden de gelindir. 

 İbrâhîm Hakkı Erzurumlu hazretlerinin Mârifetnâme isimli eserinden “Ölümün hakîkati” bölümünden birkaç satır aktaralım: 

 “Ölümün hakîkati insanın bedenine taalluk eden mücerred hayâlin bağlılığını kesmesinden ibârettir. Mücerred hayâl insâni rûhtur. Mü’minin rûhu olan o süslü hayâl ki ölümle mü’min o hayâl olup ondan içeri gider ama mü’min olmayanın korkunç ve kerih rûhu olan hayâl için ölümle o gayri mü’min o hayâl olup onun içine girer. O mücerred cevherin bu mürekkep cisimden ayrılması ve kendi askerine kavuşmasına insanın ölümü denmiştir. Rûhun bu bağlantısını kesmesi hayvani rûhun insan bedeninden ayrılması zamanındadır. Beyt: 

“Ey kardeşim sen düşünür durursun Kemik ve saçın çürür, sen kalırsın”

------------

“Sen doğarken ağlıyordun, çevren ise gülüyordu, Öyle güzel bir ömür sür ki, ölüyorken sen gülesin, çevren ağlasın.”[60] “ İz- -T-B- ”

------------

 “Her nefs, ölümü tadıcıdır, sonra da bize döndürüle-ceksinizdir.” (29/57)

 “Her nefs, ölümü tadıcıdır,” Aslında ölüm diye bir şey yoktur, sâdece elbise değiştirmek vardır çünkü “tadış” kelimesi ile varlığın yokolmayıp devam edeceği açık olarak belirtilmektedir. Bu nedenle ölüm “geçiş” mânâsınadır. “Tadış” hayât belirtisidir, hayâtı olmayan tad alamaz. Cenâb-ı Hakk (c.c) hayâtımız olduğu halde elimizden duyularımızı almış olsa o kişi yaşadığından hiçbir şey anlayamaz, bu da gösteriyor ki “tadış” o cesede âit değildir. O tadışı yapmakta olan rûhtan, kastedilen nefs’tir, bu cesed elbisesi ile bağları kesilince kendi âlemine dönerek, o şartlar içinde tadışına devam etmektedir. O geçiş yapılan bu ortamın şartlarını şu an sâhibi olduğumuz madde bedenin algılıyıcıları algılayamamaktadır çünkü çok latîftirler, bizdeki alıcılar ise kesîftirler. Ancak çok az insana nasîp olacak bir biçimde rü’yâ yoluyla Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın lütfuyla alışlar olabilmektedir. 

 Bu değişik tadışlar, kişinin dünya da iken yaşadığı değer yargıları itibariyle olacağı açıktır. Kişinin dünyada yaşadığı hayat tarzı ona alışkanlık üzere bir hayat yaşamasına sebeb olduğundan ondan ayrılması epey güç olacaktır. Hayatını dünya şartlarına göre düzenleyen kişinin tadışı ile, hayatını âhiret şartlarına göre düzenleyen kimselerin ölümü tadışları tabîidir ki, bir olmayacaktır. Bu tadışın kaynağı zâhiri beş duyu ile değil, bâtın-i beş duyu olacaktır. Dünya da iken bu bâtın-i duygularını da dünya ve nefs istikametinde kullandı ise bu tadış oldukça acı olacaktır, eğer bu duygularını hakikati itibariyle kullandı ise çok müjdeli bir tadış olacaktır. 

 “ sonra da bize döndürüleceksinizdir.” Tabiatın aslı olan ismi zâhire, bedenin dört unsuru olan, toprak toprağa, suyu suya, ateşi ateşe, havası havaya, dönüşerek onlar kendi hakikatleri olan ismi zâhir âlemlerine intikâl edecektir ve burada kendi asılları üzere bir başka varlığın tekrar temel unsurları olacaklardır. Böylece seyirlerini dünyanın son kıyameti kopuncaya kadar sürdüreceklerdir. Bu âlemden olduklarından ve fiziken de sorumlu olmadıklarından âhiret ahvali onların üzerinde geçerli olmayacaklardır. 

 Ahiret, berzah âlemine, geçen ise o âlemden gelen rûh ve nefs’tir, rûhumuz Allah’ın bize tahsis ettiği kendinden kendi hakikati ve kendi hakikat-i olan bizde ki varlığı, nefsimiz ise bizim hakikatimiz olan bireysel varlığımızın lâtif hakikatidir. Ancak biz onu zâhiren kullandığımızda kesif, yani tabiat-toprak ahlâklı yaparız. Hakikat-i üzere kullandığımızda ise onun hakikat-i olan esmâül hüsnâ ile Hakk olarak kullanmış oluruz, işte bu yoldanda rububiyyet mertebesinden kendi aslı olan Allah ismine ulaşmış olur. 

 İşte bâzı kimseler, Allah esmâsına, bâzı kimseler, Rabb esmâsına, bâzı kimseler, nur esmâsına, bâzı kimseler, nar esmasına, bâzı kimseler mudil esmâsına, bâzı kimseler, kahhar esmasına, bâzı kimseler, cebbar esmâsına döndürüleceklerdir. Diğerlerinide buna göre kıyas edin. İşte kim hangi esmâ cihetiyle döndürülecek ise tadışı o mânâdan olacaktır. 

 Her esmâi ilâhiyye Hakk’ın bir kimliği olduğundan (bize döndürüleceksiniz) ifadesi ile bu hakikate dikkat çekilmiştir.[61]

 “ İz- -T-B- ”

 "Ey gafil! Birinci ölümü unutup ikincisinden korkuyorsun. Halbuki asıl ölüm, Hakk'ı unutmandır. Dirilik ise O'nu her an müşahedendir."[62]

 "Kâmil insan için ölüm yoktur, tecellî değişikliği vardır. O, 'Küllü şey'in hâlikun illâ vecheh' (Her şey yok olucu, sadece O'nun zatı bâkîdir) sırrına ermiştir."[63] 

-----------------

 إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {الصافات/60}

 (37/60) “İnne hâzâ lehuve-lfevzu-l’azîm(u)”

(37/60) Şüphesiz bu büyük bir başarıdır. 

-----------------

 “Ölmeden önce ölüp” irfan ehli olma sırrı ile Araf ehli olup, Ayn’el yakın müşahadesine ermek gerçekten büyük bir başarıdır. Kişinin bu dünya hayatındaki en büyük kazancı ve başarısı önce kendi hakikati olan nefsinin hakikatine arif olmak ve nefsinin hakikatine arif olduktan sonra rabbine arif olmaktır. (Murat Derûni) Bu fevz, nefsin 'ene' (benlik) kabuğunu kırıp 'Hû' hakikatinde fânî olmasıdır. Tıpkı tırtılın kelebeğe dönüşümü gibi, aslî suretine kavuşmasıdır."[64]

-----------------

 لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلْ الْعَامِلُونَ {الصافات/61} 

 (37/61) “Limidsli hâzâ felya’meli-l’âmilûn(e)”

(37/61) Çalışanlar böylesi için çalışsınlar! 

-----------------

 Hakk’a vasıl olmak için kişinin irfaniyet yolunda çalışması ve ömrünü tasavvuf mesleğine vakıf etmesi gereklidir.

 Efendi Babam, Nusret Babam r.a son zamanlarında hasta yatağında ziyaret ettiğinde o haliyle Kelime-i Tevhid-i anlattığını ve birşeyler atar gailesinde olduğu aktarmaktadır.

 Efendi Babam bugün 87 yaşında olmasına ve sağlık sorunu bulunduğu halde istirahat etmek yerine bizlere bildiklerini aktarabilmek için günün büyük bölümün irfaniyet çalışmalarına ayırmaktadır. Yoldaki diğer pirlerimizde ömürlerini irfaniyet yoluna vakfetmişlerdir.

 Kâmil insanın çalışması, 'şeriat-hakikat' dengesindedir. O, zâhirde hizmet ederken bâtında müşahede halindedir."[65]

-----------------

أَذَلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ {الصافات/62} 

 (37/62) “Ezâlike hayrun nuzulen em şeceratu-zzakkûm(i)”

(37/62) Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? 

-----------------

 Kûr’ân ki cemi’-i esmâ ve sıfata câmi’ olan zâttır ve bu taayyünât ki, zât-ı Ulûhiyyet'in varlığında hayâlât ve rû’yâdan ibarettir; bu keserat “çokluk” taayyünât-ı
hayaliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan uzaktır. İşte bu şecere “ağaç” Kûr’ân’da zikredilen mel’ûn ve matrûd “uzaklaştırılan” şecere “ağaç”tır. 

 Akl-ı kül ile nefs-i kül bu çekirdeğe yaklaşmadıkçaاهْبِطُوا “ihbitû” (ininiz) Bakara, (2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, sûret ve taayyünâta nüzül “inmediler”. Ve onların bu uzaklaştırılan ağaca yaklaşmaları iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle galebesi ile vâki oldu ki, bu âlemi kesâfette onların zürriyyâtı olan Âdem fertleri de her an (hayâli çokluğa) ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftun “fitne” olmuşlardır.

 Yani: Dünya uykuda uyumaya benzer. Ve; insânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar. أَرَيْنَاكَ (İsrâ, 17/60) daki ( ك ) “kef” “ereynâke” (sana göstermiş olduğumuz) daki hitap bütün hakikatlere ve nispetlere câmi olan taayyün-ü Muhammediyye’ dir. Bu rû’yet (görüş) keyfiyyeti “gören ve görülen” ister; bunlar ise kesret (çokluk)tur ve bu keserat (çokluk) zâtta hasıl olan Şecere-i mel’ûnedir. وَنُخَوِّفُهُمْ (İsrâ, 17/60) “Biz oları, yani vücûdları rûh ile nefisten meydana gelen insânların her birine (Bakara, 2/35) وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ(Velâ tekraba hezihişşe-cerate) “Şu ağaca yaklaşmayın.” hitabıyla her an hatırlatarak ikaz ederiz.   (İsrâ 17/60) (fema yezidühüm illâ tugyanan kebiran) “Onlara pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey artırmış olmuyor.” Halbuki bu korku yüzleşmesinde onların nefisleri vehmin azdırması ile rûhlarını kendilerine meyil ederek o şecere-i mel’ûnenin meyvesi olan tabiat zulmetine el uzatırlar. Böylece onların azgınlıkları büyük olur, yani vahdet vechi “yüzünden”kapanmaları ve perdelenmeleri artar.[66] T.B.

 Varlık ağacına bu dünya hayatında yalaşık “ene” ben-benim diye sahip çıkan nefsi emaresinin kontrolünde yaşayan için ahirindeki karşılığı zakkum ağacı olarak nitelendirilmektedir. (Murat Derûni) Cennet nimetleri, Hakk'ın cemâl isimlerinin tecellîsidir; zakkum ise celâl isimlerinin mahlûkattaki yansımasıdır. Tıpkı güneşin hem ısıtması hem yakması gibi."[67]

 "Zakkum, nefsin 'ene' (benlik) iddiasının katılaşmış halidir. 

Cennet nimetleri ise 'fena'da eriyenlerin gıdasıdır."[68]

-----------------

 إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِّلظَّالِمِينَ {الصافات/63} 

 (37/63) “İnnâ ce’alnâhâ fitneten lizzâlimîn(e)”

(37/63) Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan aracı kıldık. 

-----------------

 Bu âyet-i kerimede zâti âyetlerdendir. 

------------------

 “Ce’alnâhâ” Biz onu kıldık. “Biz” kıldık… Biz ile âyetin zâti olduğuna işarettir. 

 Zalimler ise nefsi emmarenin hayal ve vehiminin zulmetinin karanlığında olanlardır. Nefs neye tapıyorsa, mal, meta, eş, evlat, anne, baba, v.s. bunlar secere-i melun olan bu ağacın dallarına dönüşmek ve imtihan aracı olmaktadır.

 Bu bunlar bir kenara bırakılacak anlamına gelmesin… Allah (c.c.) iman ve kemali ikân ile sevilir. Eş ise nefis ile evlat şefkat, anne ve baba merhamet ile sevilir. Mal, meta, ev vs. her ne ise dünya hayatının geçişi nimetlerindendir. (Murat Derûni) 

-----------------

 إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ {الصافات/64}

 (37/64) “İnnehâ şeceratun tahrucu fî asli-lcahîm(i)”

(37/64) O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır. 

-----------------

 Melune-i şecer köklerini sufliyatın diplerine indirdiğinden cehennemin dibinde çıkan ağaçtır. (Murat Derûni)

 "İblis'in secde etmeyişi bu dibe düşüşün ilk tohumuydu. 

 Zakkum, o reddin maddî âlemdeki tezahürüdür."[69]

 Nasıl ki ağaç köküyle toprağa bağlıdır, zakkum da nefsin 'esfel-i sâfilîn' (aşağının en aşağısı) denilen cehennemî tabakasından filizlenir. Bu, Firavun'un 'Ben sizin en yüce rabbinizim' (Nâziât 79:24) iddiasının toprağıdır."[70]

-----------------

 طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُؤُوسُ الشَّيَاطِينِ {الصافات/65}

 (37/65) “Tal’uhâ keennehu ruûsu-şşeyâtîn(i)”

(37/65) Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır. 

-----------------

 Şeytanın vermiş olduğu vehim ile meyveleri sanki şeytanın aklı ve fikridir. (Murat Derûni) 

 "Her 'mâsivâ' (Allah'tan gayrı) iddiası bir zakkum tohumudur. Cehennem ise bu tohumların büyüyüp meyve verdiği tarladır."[71]

 "Ey fikir hasadı yapan! Dikkat et; eğer tarlan zakkum ağacıysa, biçtiğin şeytan başlarıdır. Hakikî meyve, 'Lâ ilâhe illâllah' ağacından devşirilendir."[72] 

-----------------

 فَإِنَّهُمْ لَآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ {الصافات/66}

 (37/66) “Fe-innehum leâkilûne minhâ femâli-ûne minhâ-lbutûn(e)”

(37/66) Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır. 

-----------------

 "Zalim, dünyada nefsinin hevâsıyla beslediği yalanları ahirette zakkum olarak yiyecektir. Tıpkı kendi pisliğini yiyen hayvan gibi, nefs de kendi ürettiği zehri tüketecektir."[73] 

-----------------

 ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ {الصافات/67}

 (37/67) “Summe inne lehum ‘aleyhâ leşevben min hamîm(in)”

 (37/67) Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır. 

-----------------

 "Nasıl ki maden eritilirken cüruf yüzeye çıkar, nefsin gizlediği kötülükler de bu kaynar içecekle dışa vurulur. Hamîm, bâtılın özünü yakıcı bir şekilde açığa çıkaran ilâhî bir laboratuvar işlemidir."[74]

 "Bu içecek, zalimlerin dünyada içtikleri yalanların distile[75] edilmiş halidir. 'Hâmîm' ile 'mâim' (su) arasındaki fark, hakikat ile bâtılın farkı gibidir."[76]

 Müminlerin cennette içtiği 'tasnîm' şarabı nasıl vahdet şerbetiyse, zalimlerin hamîmi de kesret zehiridir. İkisi de insanın kendi amelinden damıtılır."[77]

-----------------

 ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ {الصافات/68}

 (37/68) “Summe inne merci’ahum le-ilâ-lcahîm(i)”

(37/68) Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir. 

-----------------

 إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءهُمْ ضَالِّينَ {الصافات/69}

 (37/69) “İnnehum elfev âbâehum dâllîn(e)”

(37/69) Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular. 

-----------------

 Hz. İbrahim (a.s.) ın lakablarından birisi (ebrahem) di. Eb (baba) (rahem) halk yani halkın babası idi. Kim kendi varlığında İbrâhîmiyet mertebesine gelirse bâtında ismi İbrâhim olur. Ve varlığında bulunan halkınında babası olur. 

 Ulu’l elbab da kamil akıl sahipleridir. Birimsel akıllarının terk etmiş, aklı külle ulaşmış işilerdir.

 Burada bahsedilen babalar, sapıklık “dalâl” “mudil” isminin zuhuru olan birimsel akıl üzerine hayal ve vehim üzerine hareket eden ve Nefsi emmare Fir’avunu ilah edinen kimselerdir. “Mudil” isminin mazharı olduklarından ki; cehildir bunun hali ise mânen ölümdür. Onlar babalarını-akıllarını bu hal üzere buldular. (Murat Derûni)

-----------------

 فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ {الصافات/70}

 (37/70) “Fehum ‘alâ âsârihim yuhra’ûn(e)”

(37/70) Kendileri de onların izinden koşa koşa gitmektedirler. 

-----------------

 Ve şartlanmışlıkları ile hayal ve vehimleri ile birimsel akıllarının peşinden koşa koşa gittiler. Akıllar pazara satışa çıkmış, yine herkez kendi aklını beğenip satın almış derler. (Murat Derûni)

-----------------

 وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ {الصافات/71}

 (37/71 “Velekad dalle kablehum ekserul-evvelîn e”

(37/71) Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı. 

-----------------

 Onlardan öncikilerde birimsel akıl ve nefsi emarelerinin hayali ve vehimi peşinde “mudil” (dâllîn) üzere idiler. (Murat Derûni)

-----------------

 وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ {الصافات/72}

 “Velekad erselnâ fîhim munzirîn(e)” Andolsun, biz onlara da uyarıcılar göndermiştik. (37/72)

-----------------

 Bu âyeti kerimede zâti âyetlerdendir. 

------------------

 “Erselna” biz gönderdik ifadesi zâtınden irsal ettiğini, resülleri zatından, zâtı ile gönderdiğini ifade etmetedir. Hakikat-i Muhammedi programı neticesinde gönderdik ama göndermedik. Hangi resülün mertebesi sırası geldi ise onları sırası ile irsal ettik ve onları hayali ve vehimi varlıklarından hakk’ın varlığına davet ve uyarı için gönderilmişti. 

 Salik varlığında hangi mertebeye gelmiş ise onun varlığında irsal edici haberci o mertebenin getirdiği haberler uyarıcı olmaktadır. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ {الصافات/73}

 (37/73) “Fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmunzerîn(e)”

(37/73) Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu! 

-----------------

 Ad, semud, eyke, medyen ve benzeri kavimlerin sonu onların helaki ile sonuçlanmış. Ve insanlara ibret olarak Kûr’an-ı kerimde analtılıp, hatırlatılmıştır. (Murat Derûni)

-----------------

 إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ {الصافات/74}

 (37/74) “İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuhlasîn(e)”

(37/74) Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka. 

-----------------

 Sûre-i şerifte 2. kez geçen bu âyeti kerime halis kullluğun zâhir ve bâtın-ı olarak düşünülebilir. Saf ve katışıksız kulluk Abdiyete dönüşmesi halis kulluktur. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ {الصافات/75}

 (37/75) “Velekad nâdânâ nûhun feleni’me-lmucî-bûn(e)”

 (37/75) Andolsun Nuh bize nidâ etmişti. Artık biz de duayı ne güzel kabul ederiz. 

-----------------

 Bu mertebede de edilen duanın duyulduğu ve uygun olanlara icabet edileceği açık olarak belirtilmektedir. Burada bir şeye dikkat çekmem gerekecek. Mertebe-i Nûhiyyet’te, Nûh (a.s.) mın duasının-sesinin duyulduğu ve uyulduğu belirtilmek tedir ve bu yüzden (neciyyullah)tır. 

 Mertebe-i Museviyyette ise Allah’ın sesinin Musâ (a.s.) tarafından duyulduğu- bu yüzden kelimullah olduğudur. Yani, biri kuldan Hakk’a, diğeri ise Hakk’tan kula’dır. Dileyen bu hususu ayrıca kendi idrâkinde tefekkür edebilir.[78] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ {الصافات/76}

 (37/76) “Venecceynâhu ve ehlehu mine-lkerbi-l’azîm(i)”

(37/76) Ve onu ve ailesini o pek büyük felâketten kurtardık. 

-----------------

 Bu Âyet-i Kerîme dahi zâtidir. 

------------------

 Yâni bu işi biz yaptık. Ümmetini suda boğduk. Ona ve âilesine de sudan necat verdik. Onları da toprakta boğduk, yâni toprak kabirlerinde boğduk-gizledik. Toprak ise hikmettir. Yâni onlar Nûhiyyet hikmeti üzere oldular. İşte o yüzden onların kıssaları bu günlere kadar geldi ve daha sonra kıyamete kadar da anlatılmaya devam edecektir.[79] “İz- -T-B-”

-----------------

 وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمْ الْبَاقِينَ {الصافات/77}

 (37/77) “Vece’alnâ zurriyyetehu humu-lbâkîn(e)”

(37/77) Ve onun zürriyyetini, -evet- onları kalıcı kıldık. 

-----------------

 Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme dahî “zâtî”dir. Hüküm doğrudan doğruya ismi “câmî” olan Allah (c.c.) lühü ye bağlanmaktadır. Bu anlamda “Hâdî” ismi asıl “Mudil” ismi ise yardımcıdır. Yâni Hadî isminin anlaşılması onun zıddı olan Mudil’e bağlıdır. Mudil olmasa her şey Hâdî durumunda olacağından tabiileşecektir. Tabii olanın ise zıddı olmayınca değerlendirilmesi mümkün olamayacaktır. Bu sebeble Mudil ismi Hâdî isminin zıddı olduğundan, Hâdî’nin değeri Mudil ile anlaşılmaktadır. İşte görüldüğü gibi “Hâdî” ismi asıl, “Mudil” ise onun anlaşılması için yardımcı bir isimdir. Hâdînin hakikati ortaya çıktıktan sonra, Mudil ismine gerek kalmayacağından, onları suda boğduk. Ve Nûhiyyet mertebesinde bulunan, “Hâdî” isminin zuhuru olan o ve onun Zürriyyetini kalıcı kıldık. Bu husus mertebesi itibariyle kıyamete kadar böyledir. 

 Seyr-i sülûk yolunda fırka-i nâciye daha buralardan başlamaktadır. Ancak burası Nûhiyyet mertebesinin necâtı’dır. Her mertebenin necât-ı başka, başka anlayış ve idrak makamlarındandır. Burada anlamamız gereken şey varlığımızda bulunan “Hâdî” isminin asıl, Onun zuhura çıkmasına sebep olan “Mudil” isminin ise yardımcı bir esmâ olduğunu anlayıp onun ahlâk ve manâsına itibar etmemiz bilincine varmamızdır. 

 İşte o zaman bu Âyet-i Kerîme bizim de üzerimizde, (zürriyyetini kalıcı kıldık) hükmü ile “Hâdî” ismi yönünden yürümüş olur, yâni bizde o zürriyyetten, olmuş oluruz. Aksi halde “Mudil” ismi yönünden daha o mertebe de boğulmuşlardan oluruz. 

 Bir bakıma bu “Mudil” ismini asıl alıp “Mudil” ismi deryasında boğulmuşlardan oluruz. Bu mertebelerde bunları idrak edemez isek zâten daha yukarılara mânen de çıkamayız ve gerçek manâ da Hakikat-i Muhammediyye ye de erişemez, sûret-i Muhammediyye de zâhiren kalmış oluruz.[80] “İz- -T-B-”

-----------------

 وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ {الصافات/78}

 (37/78) “Veteraknâ ‘aleyhi fî-l-âhirîn(e)”

(37/78) Ve onun üzerine sonra gelenler arasında -iyi bir nam- bıraktık. 

-----------------

 Sonradan gelenlerin üzerine onun ibretli hayat hikâyesini bıraktık. Yâni onu ve ailesinde olan Hidayet hakikatlerini sonradan gelenlerin üzerlerinde de uyguladık ki; Yâni nice, nice isimsiz Nûhlar getirdik. Onların kavmi kendilerinde bulunan Esmâ-i İlâhiyye ve çeşitli ahlâklarıydı. Kötü ahlâklarını bıraktırttık, iyileri “necat” kurtardık.[81] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 سَلَامٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ {الصافات/79}

 (37/79) “Selâmun ‘alâ nûhin fî-l’âlemîn(e)”

(37/79) Selâm Nuh'a, bütün âlemler içinde. 

-----------------

 Yukarıda da ifade edilmeğe çalışıldığı gibi, Nûhiyyet mertebesi başka âlemlerde de var olması lâzım ki, böyle bir ifade ile belirtiliyor. Eğer bu yaşantı ve mertebe sadece dünya ya has olsaydı, ifadenin şöyle olması lâzım gelirdi. Selâm Nûh’a dünya âlemi içinde. 

 Tufandan kurtuluşunun neticesinde ayrıca kendinde ve ailesinde mertebeleri itibariyle selâm isminin de zuhuru olmuştur.[82] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ {الصافات/80}

 (37/80) “İnnâ kezâlike neczî-lmuhsinîn(e)”

(37/80) İşte şüphe yok ki, biz iyileri böylece mükâfata nâil kılarız. 

----------------- 

 Âyet-i Kerime zâti âyetlerdendir.

-----------------

 Hâdî isminin zuhurlarını Mudil isminin zuhurların dan ayırırız, hepsine hakikatleri üzerine muamele ederiz. Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerime de Zât-î dir, aracısız, Cenâb-ı Hakk biz yaptık demektedir. 

 Burada ki, ihsan lütuf manâsında olan maddi ihsandır. Mertebe-i Muhammediyyede ki, ihsan ise iki türlüdür. Biri bütün mertebelerde olan maddi manâda ki, ihsandır diğeri ise Hakk-ı “rû’yet” (görüş ve müşahede) hakikati üzere olan ihsandır. Başlangıcı “Cibril” hadisi ile belirtilen ibadet hakkında ki rû’yet’e işarettir. Kemâli ise (Men reânî fekad reel Hakk) yâni “bana bakan Hakk-ı görür” sırrı ve hakikati ile belirtilen kemal rû’yettir. Özet bilgi, (İslâm, İmân, İkân) isimli kitabımızda mevcuttur. Dileyen oraya bakabilir.[83] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ {الصافات/81}

 (37/81) “İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)”

(37/81) Muhakkak ki, o, bizim müminler olan kullarımız-dan idi. 

-----------------

 Buradaki tasdik de, zâtî’dir. Mü’min kuldan murat Nûhiyyet mertebesinden, hakk’a ayna olan kuldur. Yâni o mertebeden Hakk’ın Zât-ı itibariyle kendi tecellisini eylediği özel kulları’dır. Necâtiyyet vasfında olan da bunlardır ve ancak necat bunlara uyum sağlamakla elde edilir.[84] “İz- -T-B”

-----------------

 ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ {الصافات/82}

 (37/82) “Summe agraknâ-l-âharîn(e)”

(37/82) Sonra biz, diğerlerini suda boğduk. 

-----------------

 "Tufan, bâtılın hakikat nûru karşısında eriyişidir. Gemidekiler 'vahdet' ile kurtulurken, inkârcılar 'kesret'te boğuldular." Ârif, Nûh'un gemisi gibidir; nefsânî sular onu boğamaz. Zira o, 'Bismillâhi mecrâhâ ve mürsâhâ' (Hûd 11/41) sırrına mazhardır."[85]

-----------------

 وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ {الصافات/83}

 (37/83) “Ve-inne min şî’atihi le-ibrâhîm(e)”

(37/83) Ve şüphe yok ki, İbrâhîm de onun izinden gidenlerdendi. 

-----------------

 Bu Âyet-i kerîmenin daha evvelkilerinde “Nûh” (a.s.) dan bahsedildiğinden “onun izinden gidenlerdendi” ifadesi bunu bildirmektedir. Yâni Âdem (a.s.) dan Onun zamanına gelinceye kadar bütün “Nebî ve Rasûller” in izinden demektir. Gerçek olan bütün Peygamberlerimiz bu izi sürdürmüşler ve Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ile de Mi’râc da kemâle ermiştir. İşte ancak bu izi sürdürenler Hakk ve Mi’râc ehli olabilmektedirler.[86] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 إِذْ جَاء رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ {الصافات/84}

 (37/84) “İz câe rabbehu bikalbin selîm(in)”

(37/84) Çünki o, Rab'bine tertemiz bir yürekle geldi. 

-----------------

 Bu Âyet-i Keriym’mede de dikkat çeken kelime kalbi selim’dir. “Mazisi” (seleme) dir. Sayı değerleri, (60+30+ 40=130) dur, sıfırı kaldırırsak görüldüğü gibi çok açık (13) tür. İslâm kelimesi de bu üç harften türemiştir. (sin) (lâm) (mim) dir. Sayı değerleri yukarıda da belirtildiği gibi aslı (13) ve yine aslı (13) olan bir (elif) ilâvesiyle de (14) Nûr’u Muhammed-i olmaktadır. 

 Bilindiği gibi Hakk’ın indinde tek din islâm’dır. Diğer semâvî dinler diye çoğulluk yoktur, ancak diğer dinler diye, ifade edilmeye çalışılanlar (İslâm) dininin içinde birer bölümdür. Bütün Peygamberler baştan itibaren İslâm dinini kendi mertebeleri itibariyle vaaz ve talim etmeye çalışmışlardır.

 Bu yüzden o mertebeleri anlatan, o günün şartları içinde o kitaplar gelmiştir, işte bu yüzden çoğul olarak semâvî kitaplar vardır, fakat dinler yoktur. Eğer dinler olsaydı, imânın şartları içinde mutlaka dinlere imânın da yeri olurdu. 

 Kitaplararına ve peygamberlerine imânı şart koşan bir sistem nasıl olurda onların varlık sebebi olan dinlere imânı şart koşmaz.? Eğer böyle bir şey olsa idi, evvelâ dinlere sonra meleklere sonra kitaplara ve sonra da sarûllare imânı şart koşmazmı idi? Görüldüğü gibi dinlere imân şart koşulmamıştır çünkü böyle bir şey söz konusu değildir. 

 Çünkü baştan sona tek din vardır o da (seleme) “selâmet”yani islâmdır. İşte bu yüzden Kûr’ân-ı Keriym’ de (ya ehlel kitap) (ey kitap ehli olanlar) yani (ey ehli kitap olan müslimanlar) diye hitab edilmektedir.

 Ancak bu hitap hakikatleri itibariyle bozulmamış olanlaradır, kendilerini ehli kitap zanneden ve kitaplarını tahrif edenler için değildir. 

 Görüldüğü gibi din üzerinde (13) ün hakimiyet-i açık tır, nasıl olurda bu sayı değeri (uğursuz) olur! Anlamak mümkün değildir. 

 İnsânlık âlemi ancak İslâm dinini tatbik edebilmekle huzur ve sükûna (sûlha) ulaşabilecektir, aksi halde yeryüzünde fitne hiçbir zaman yok olmayacaktır. 

 Çare ve reçetesi İslâmın vaaz ettiği gerçek kurallarla kişilerin hayatlarını bir düzene sokmaları lâzım gelecektir’ki; bu da, (13) Ahadiyyet’in hükmü iledir, uyan kazanır uymayan ebedi ziyanda olur. 

 Bu yönüyle (13) hakikatinin ve uğurunun bütün insânlık âleminin tefekkür ve irfaniyyet ufkunun kurucusu ve mimarı olduğu ve onun hükmü altında bulunduğu açıktır. 

 Dileyen inkâr dileyen kabul eder insânlara belirli bir süre verilmiştir, bu süre dolunca her kes inancından ve yaptığından (13) hakikatine hesap verecektir.[87] “ İz- -T-B- ” 

-----------------

 إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ {الصافات/85}

 (37/85) “İz kâle li-ebîhi ve kavmihi mâzâ ta’budûn (e)”

(37/85) Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: “Siz neye tapıyorsunuz?” 

-----------------

 أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ {الصافات/86}

 (37/86) “E-ifken âliheten dûna(A)llâhi turîdûn(e)”

(37/86) “Allah’ı bırakıp da birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?” 

-----------------

 21/52. (İz kâle liebîhi ve kavmihî mâ hezihîtte-mâsîlülletî entüm lehe âkifüne)

 21/52. “O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki: 

 Nedir bu heykeller ki, siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsunuz?”

 (Temâsil) “Temsiller” Putlar. Heykeller. Resim ler. 

 Sûretler. Semboller. Tasvirler.“Nedir bu heykeller” Yâni bunların sizin yanınızda ne kıymeti olabilir.? Diye sormaktadır. Aslında İbrâhîm (a.s.) onların ne olduğunu hakikatleri itibari ile biliyordu. Ancak onların anlayış ve yönelmeleri itibari ile babasını ve kavmini onlardan men etmeye çalışıyordu. Gerçekte men edilme onlardan-temsiller’den değil onları, anlayışlarından dolayı men etmekteydi. 

 Aslında “Tevhîd-i Ef’âl” mertebsi idrakinde bütün varlık zuhurlarının Hakk’ın birer isimlerinin zuhuru olduğu anlayışı itibari ile her zuhurda Hakk’ın gayrı olmadığından, bu yönüyle onlara yönelmek suç unsuru olmaz. Suç unsuru tek ve belli zuhurlara yönelmektir. Ancak onların anlayışı itibari ile hakk’ın zuhuru sadece kendi ürettiklerinde ve gökyüzünde gördükleri bazı yıldazlara Ulûhiyyet ve Rubiyyet isnâd etmeleri ve diğerlerini ayrı görmeleri men edilme sebebi olmuştur. İşte asıl putperestlik budur. Hakk’ın zuhurlarını bir birinden ayırıp onları ayrı ayrı görmek ve kendilerini müstakil varlıklar zannederek (Esmâül Hüsnâ)nın bütünlüğünü bozmak suçun en büyüğüdür. İsmine kesret ve (şirk) denir. En büyük günahtır.

 “siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsu-nuz?” Onlara tapınmakla büyük günah olan (şirk) i işlemeye devam ediyorsunuz. İşte şirk’in hakikati “Tek”i çok ve sevdiğini-yöneldiğini “tek-yegâne” görmektir. 

 21/53. (Kâlü vecednâ âbâenâ leha âbidîne)

 21/53. “Dediler ki: Biz babalarımız! bunlara ibadet ediciler bulduk.”n Böylece kendilerinin müşahede ehli olmadıklarını ve taklitçi olduklarını, kendileri kendi lîsanları ile belirtmiş olmaktadırlar.

 21/54. (Kâle lekad küntüm entüm ve âbâüküm fî dalâlin mübîn) 

 21/54. “Yemin olsun dedi: Siz de, babalarınız da pek açık bir sapıklık içinde bulunmuş oldunuz.” 

 21/55. (Kâlû eci’tenâ bilhakk’ı em ente minellâibîne)

 21/55. “Dediler ki: Sen bize hak ile mi geldin, yoksa sen lâtife edenlerden misin?”

 (Kâle bel Rabbüküm Rabbüssemâvâti vel ardıllezî ve tera hünne ve enâ alâ zâliküm mineşşâhidîne) 

 21/56. “Dedi ki: Hayır... Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır ve ben ona şahitlik edenlerdenim.” Görüldüğü gibi, Tevhid-i Ef’âl mertebesini yaşayan İbrâhîm (a.s.) varlıklara bir bütün olarak bakmakta ve onlarda var olan Hakk’ın varlığnı görüp müşahede ederek bu hakikate açık olarak (şahit) olduğunu belirtmekte idi. Böylece Hakk’a giden yolda İnsânlık tarihinde çok büyük bir aşama elde edilmiş olmakta idi. Daha evvelce bilinmeyen (Hanif) anlayışı böylece faaliyyete geçmekte idi. İşte bu yüzden gerek İnsânlık tarihinde gerek birey kişinin seyrü sülûkunda bu mertebe büyük bir aşamadır.[88] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ {الصافات/87}

 (37/87) “Femâ zannukum birabbi-l’âlemîn(e)”

(37/87) “O hâlde, âlemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir?” 

-----------------

 İbrahim (a.s.) aslında âlemlerin Rabbine karşı zan içindesiniz. Onun hakkındaki fikriniz ne olursa olsun bu zandan başka bir şey değildir. Hayal ve vehminiz uydurması ile ona ortak kabul ettiğiniz putları ortak koşuyorsunuz diye bildirmektedir. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ {الصافات/88}

 “Fenezara nezraten fî-nnucûm(i)”

 فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ {الصافات/89}

 “Fekâle innî sekîm(un)”

(37/88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve “Ben hastayım” dedi. 

 فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ {الصافات/90}

 (37/90) “Fetevellev ‘anhu mudbirîn(e)”

(37/90) Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaş-tılar. 

 فَرَاغَ إِلَى آلِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ {الصافات/91}

 (37/91) “Ferâga ilâ âlihetihim fekâle elâ te/kulûn-e”

 (37/91) İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: “Yemez misiniz?” 

 مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ {الصافات/92}

 (37/92) “Mâ lekum lâ tentikûn(e)”

 (37/92) “Ne diye konuşmuyorsunuz?” 

 فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ {الصافات/93}

 (37/93) “Ferâga ‘aleyhim darben bilyemîn(i)”

(37/93) Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi. 

-----------------

 فَأَقْبَلُوا إِلَيْهِ يَزِفُّونَ {الصافات/94}

 (37/94) “Feakbelû ileyhi yeziffûn(e)”

 (37/94) Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi. 

-----------------

 قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ {الصافات/95}

 (37/95) “Kâle eta’budûne mâ tenhitûn(e)”

(37/95) İbrahim, şöyle dedi: “Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?” 

-----------------

 Bu hadise, (Konyalı Mehmed Vehbi) efendinin “büyük Kûr’ân tefsiri hülâsat’ül beyan” adlı eserinde cild 9 sahife 3443 te şöyle kayıtlıdır. 

 İş bu vakıa şöyle cereyan etmiştir; Bayram günü Hz. İbrâhîm’in pederi, “bizim bayram yerine gitsen beğenirsin beraber gidelim” demişse de Hz. İbrâhîm (a.s.) puthaneyi alt üst etmek için fırsata uygun olup bayram gününden daha ziyade bir fırsat olmadığından bu fırsatı kaçırmamak için pederine hasta olduğunu beyan ederek gitmedi. Ahâli âdetleri vechile puthane ve kasabayı terkederek bayram yerine gittiler.

 Fakat âdetleri herkes bayram yerine gitmeden evvel putların önlerine nefis yemekler korlar ve bayram yerinden doğru puthaneye gelir, putlara secde eder ve kemâl-i ta’zimle o yemekleri yerlerdi. İşte onlar bayram yerine gidince Hz. İbrâhîm elinde balta ile puthaneye girer büyük puttan maadasını kırar ve puthaneyi demirci dükkânına döndürür, baltayı da büyük putun boynuna takarak bırakıp gider. Putlar kendi nefislerini muhafazaya muktedir olamayınca ibadet edenlere bir menfeat temin etmekten âciz olduklarını ahaliye bildirmekle ikaz etmek ister. Hepsinden ziyade ta’zim ettikleri büyük putu kırmamaktan maksadı; Ahalinin dikkatini çekmekti. Çünkü “bunları kim kırdı?” dedikleri zaman “balta kimin boynunda ise o kırmıştır.” Deyince onlar. “Büyük put bunları kıramaz” dedikleri zaman: “Bunları kırmaktan âciz olan bir şeye ne için ibâdet edersiniz?” demekle anlaşılması kolay olsun halis niyyet-ine binaen büyük putu kırmadan bıraktı. Bayram yerinden döndüklerinde İbrâhîm (a.s.) ın düşündüğü üzere hadise cereyan etmiştir.

* * *

 Görüldüğü gibi burada, Nûh (a.s.) zamanında olan putlara verilen isimler gibi bu putlara çokluğundan dolayı isimler verilmemiştir. Seyrü sülûk’ta bu hadise oldukça mühim bir yer işgâl etmektedir. İbrâhîm (a.s.) ın geçlik yıllarında yaşadığı bu hadise de çok ibretler vardır. Oyıllarında “Tevhîd-i Ef’âl” anlayışını pekiştirmeğe çalışan İbrâhîm (a.s.) için bütün varlıkta ne varsa bunların hepsini gönlünden çıkarması gerekiyordu, işte bu yüzden gördüğü ve hissettiği her şey ona zâhirleri itibari ile perde olabilirdi. Küçüklüğünde azda olsa bunlara gönlünde bir değer vermişti. Daha sonra bunların hiç bir asılları olmadığını anladığında gönlünde olan o varlıkların hepsini gönül hanesinden parçalayarak çıkarıp attı. Kendisinde oluşan bu kudret gücünün ifadesi olan baltayı en büyük olan (hayâl) putunun boynuna astı.[89] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ {الصافات/96}

 (37/96) “Va(A)llâhu halekakum vemâ ta’melûn(e)”

(37/96) “Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de halk etmiştir (yaratmıştır).” 

-----------------

 Fiilin icadı Hakk'a nisbeten hikmettir. Ne fiili olursa olsun, Hakk’a isnat ettiğin zaman bu bir hikmettir. Kuldan sudûru kula nisbeten kötülenmiştir. Eğer fiil şeriata uygun olarak sâdır olursa, yani emr-i teklifi istikametinde uygun olsa onun îcâdı Hakk'a nisbeten hikmet olduğu gibi, kulda nisbeten dahî öğülmüş olur. Çünkü kul ve insâniye suretinin tesviyesinden meydana gelen gayeye yöneldi. Velâkin bir kimse garazına muvafık olmadığı için, bir şeyi kötülese, o kötüleme Allah indinde ayıplanmıştır. Zîrâ kötüleme lisânı garaz ciheti üzerine olursa caiz değildir. Yani ona düşmanlığın yönünden zemmedersen o cihet üzere caiz değildir. Yani o şekilde zemmetmek caiz değildir. Meselâ ziyaretine gidilen bir kimse, beni ayakta karşılamadı, diye kötülenmez. 

 Eğer kötülenirse, bunda nefsin hazzı ve garazı vardır. Çünkü nefis, herkesin kendisine hürmet etmesini ister. Aksi hâlde nefis kibir ve hiddet edip, o kimseyi kötülemeye başlar. İşte bu gibi kötülemeler Allah indinde makbul olmayandır. Şu hâlde ancak şer'in kötülediği şeyler ayıplanmışdır. Zîrâ şeriatı koymanın maksadı, insanın hayvanlık tarafına men etmek değil ve sûret-î ilâhiyyeyi himaye eylemekten başka bir şey değildir. Şer'in bir fiili kötülenmesi hikmete dayanır ki, onu ancak Allah Teâlâ ve onun bildirdiği kullar bilir. O kişiler de “Ulul el bab” denilenlerdir. Nitekim kısas bir maslahat için meşru kılındı. Yani kısas bir yönden meşru kılındı, O oluşum dahî bu insan nevinin baki kalmasını yani devamını te'mîn ve o tür insan hakkında, ilâhî hududlara tecâvüz eden kimseleri, geriye çekmekten ibarettir. Yani o tür insanların gözünü korkutmaktır kısas.[90] “ İz- -T-B- ”

----------------

Bütün noksan sıfatlardan temiz olan yüce Hak: Allah adını insana bir ayna yapmıştır...

Bu manayı yüzüne baktığı zaman anlar... Bilir... Hem de gerçeğe dayanan bir ilimle... Özellikle:

-"Var olan Allah imiş... Onunla birlikte bir şey yok imiş..." Cümlesi ile ifade edilen mananın gerçek yüzüne geçer...

Oyüze geçer geçmez, kendisine bir keşif kapısı açılır... O keşif sayesinde görür ki:

İşitmesi, Allah'ın işitmesi...

Görmesi, Allah'ın görmesi...

Konuşması, Allah'ın konuşması...

Hayatı, Allah'ın hayatı...

İlmi, Allah'ın ilmi...

İradesi, Allah'ın iradesi...

Kudreti, Allah'ın Kudreti...

Evet... Görür ve anlar ki: Kendinde bulunan bütün bu duygular, asaleten yüce Allah'ındır...

Yine bilir ki: Kendindeki o duyguların cümlesi; bir mecaz, bir ariyet, emanet olarak kendisinde...

Hem hakikat yönünde; hem de mülk olarak... Ne varsa, hepsi Allah'ın...

Bu manayı, bir âyet-i kerime ile açalım:

-"Allah, sizi de, yaptığınız işleri de yarattı..." (37/96) Bir başka yerde ise... Şöyle buyruldu:

-"Siz ancak putlara kulsunuz... Böylece iftira yaratır durumdasınız..." (29/17) Görülüyor ki, manalar birleşti: Kul yaratıyor; Allah yaratıyor...

Şimdi düğümü çözelim: Sanki, bir şeyi kullar yaratıyor; ne var ki, aslında o şeyi yaratan Allah'tır...

Yaratma işi: Kullarda, mecaz yolu ile ve emaneten bağlanmıştır... Ne var ki, hem mülkün sahibi oluşu, hem de tam bir bağlantı ile Allah'ındır.

Derin bir mana kapısı açtık... Daha da ineceğiz... Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle...

Bütün bu anlatılanlar, bir zevk işidir... Böyle olunca, bu yüce ismin aynasında yüzüne bakan bir kimse: Zevk olarak bu ilmi elde eder...

Anlatılan zevke erdikten sonra da, o kimsede, tevhid ilmi çeşidinden vahidiyet ilmi vardır...

Her kim anlatılan makama yerleşirse:

-Allah...

Diye çağırana icabet edip cevap veren olur... Çünkü o: Allah isminin mazharıdır... 

Bundan sonra o kimse, bir yükselme kaydeder; yok olma durumu kederini siler; İlme doğru safa seyrini, varlığı bir gerekli varlık halini alırsa... Sonunda, yüce Allah onu, kıdem zuhuru ile sonradan olma kirinden de temizlerse... İşte o zaman, Allah isminin aynası olur... Buna misal: İki aynanın karşılıklı duruşu gibidir... Böyle olunca da, o aynada ne varsa... Bu aynada da o olur...

Bu makama varan kimse için duanın kabul olunma ihsanı yapılır... Kim için dua ediyorsa... Allah o duayı kabul eder... Kime darılıyorsa... Allah ona darılır... Kimden razı ise... Allah ondan razı olur...

Bu makamı bulan kimsede, tevhid ilmi çeşidinden, ahadiyete kadar ne varsa... Mevcuttur... Ahadiyetten yukarısı değil...

Bu anlatılan makamın sahibi ile zatî tecelliye eren kimse arasında bir incelik vardır... Şöyle ki:

Bu makamın sahibi, yalnız fürkanı okur...- sıfatlar âlemini okur manasına alınabilir...

Zatî tecelliye eren kimse ise... Nazil olan cümle kitapları okur...

Bu manadaki inceliği anla...[91] “ İz- -T-B- ”

----------------------------

Hem hakikat yönünde; hem de mülk olarak... Ne varsa, hepsi Allah'ın... Yani, kendi varlığında mülk olarak, hakîkat olarak ne varsa hepsi Allah'ın. "Mecaz": Mecazi, benzer bir şey ile ifade etmek. "Ariyet": Yokluk manasına. Arı: Temizlenmek, temizlenmiş olmak 

Bu manayı, bir âyet-i kerime ile açalım:-"Allah, sizi de, yaptığınız işleri de yarattı..." (37/96) Sizi de yaptığınız işleri de halk etti. “وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ” " Vallâhu halakakum ve mâ ta’melûn" (Saffat 37/96) Yani: Amellerinizi de O halk etti, sizleri de O halk etti. 

Bir başka yerde ise... Şöyle buyruldu:

-"Siz ancak putlara kulsunuz... Böylece iftira yaratır durumdasınız..." (29/17) Çevirenin, burada ef'al mertebesi itibariyle çevirileri var. Onun için burası, vahdet mertebesinden bakılınca böyle değil. 

Görülüyor ki, manalar birleşti: Kul yaratıyor; Allah yaratıyor... Bu ayetleri tekrar inceleyip, "Böylece iftira yaratır durumdasınız" da ki bu "yaratır"ın karşılığında Cenab-ı Hak ayette hangi kelimeyi kullanmış? Onu bulmak lazım. "İftira halk ediyorsunuz". Burada da "halk etmek" mi? "Allah sizi de yaptıklarınızı da halk etti" olabilir. "Halakakum vema ta’melûn " Burada "halk etme" vardır. Halk etmeyi genelde "yaratma" olarak tefsirlere alırlar. Onun için bunların incelenmesi lâzımdır. 

Şimdi düğümü çözelim: Sanki, bir şeyi kullar yaratıyor; ne var ki, aslında o şeyi yaratan Allah'tır... Biz ona "yaratıyor" demeyelim de: Bir şeyi kullar yapıyor, aslında o şeyi yapan Allah'tır. 

Yaratma işi: Kullarda, mecaz yolu ile ve emaneten bağlanmıştır... Ne var ki, hem mülkün sahibi oluşu, hem de tam bir bağlantı ile Allah'ındır. Yani, kulun elinden bir şeyler çıkıyor ama, mülkün sahibi olması dolayısıyla hepsi Allah'ın elinden çıkıyor demektir.

Derin bir mana kapısı açtık... Daha da ineceğiz... Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle... Bakın, şu cümle çok mühim bir cümle. Evvela bu gücü kendinde bul. Yani dinlemek de bir güç isteyen bir iş. Çünkü sana hep bombardıman geliyor. Mana bombardımanı, hakikat bombardımanı geliyor. Bunun karşısında dimdik durabilmelisin. Kulakların buna açık olmalı, gönlün açık olmalı. Kulağından giren birinden çıkmasın. Gönlünde yer yapsın. Yani biraz mertlik gerekli bu işe demek istiyor. Öyle sıradan ilahilerle, çalgılarla, zıplamalarla, hoplamalarla, kahvede malayani sohbetlerle bu işler olacak gibi değil. Çarşıda, pazarda gezerken olacak işler değil diyor. Derin bir mana kapısı açtık... Daha da ineceğiz. Bunun derinlemesine ineceğiz diyor. Derine indikçe ne oluyor? Risk artıyor biraz suda. Dalgıçlar, yavaş yavaş iniyor, yavaş yavaş çıkıyorlar. "Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle." Bakın kelimedeki ifade ne kadar güzel. "Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle." Ne demek bu: Gönlünü boşalt. Dünyalık ne varsa, muhabbet ettiğin ne varsa, bunların hepsini boşalt. Tertemiz, saf bir iç bünye ile dinle. "Anlama gücüne sahip" yani; oraya yoğunlaş, kafanı oraya ver de anlamaya çalış.

Bütün bu anlatılanlar, bir zevk işidir... Böyle olunca, bu yüce ismin aynasında yüzüne bakan bir kimse: Zevk olarak bu ilmi elde eder... Hangi isim o? Allah ismi. Allah ismi aynasında yüzüne bakarsan, zevk olarak bu tevhid ilmini elde edersin. Tabi bu, sadece aynaya bakmakla olmaz. Ama büyük bir yol almış olursun. Mesela Kuran-ı Kerim'de Cenab-ı Hak, Fatiha suresinden bahsederken; "Seb'ul Mesani" diyor. Yani, "Biz sana Kur'an ile birlikte Seb'ul Mesani'yi verdik." "Seb'ul Mesani": Fatiha'nın başka ismi. "İki yedili" manasına. 

Seb’a": Yedi, "Mesani":İki yedili. Yani bir bakıma; bir kısmı zahir, bir kısmı batın. Bir bakıma; bunun bir kısmı Hakk'a ait, bir kısmı kula ait. Yani bir kısmı Rububiyyet mertebesi itibariyle, bir kısmı abdiyyet mertebesi itibariyle. Fatiha-yı Şerif'in özelliği bu. İşte Fatiha, Kuran'ın anası, Ümm'ül Kitap olduğu gibi; insanın da en mühim yeri yüzü. Fatiha'tül kitap, bizim yüzümüzde yazılı. Yedi Ayet; bakın yüzümüzde de yedi delik var, yedi organ, yedi özellik var. İki gözlerimiz, iki kulaklarımız, iki burun deliklerimiz, bir de ağzımız var. Yedi delikli tokmak derler başımız için. İşte bu yedi özellik, sıfat-ı subutiyeyi anlatıyor aynı zamanda insanın varlığında. Hayat, ilim, irade, kudret, kelam, sem'i, basar diye. İşte insanın yüzü, Kur'an'daki Fatiha gibi bedendeki yeri. Kardeşliğin de kanıtı, vahdetin de kanıtı. İşte Allah ismi aynasında yüzüne bakarsan, ama bu şekilde bakarsan, Allah ismi aynasında yüzüne et, kemik, yağ parçası olarak değil de, Hakk'ın tecelligâhı, Esma-i İlahiyye'nin zuhur yerleri olarak bakarsan.[92] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ {الصافات/97}

 (37/97) “Kâlû-bnû lehu bunyânen feelkûhu fî-lcahîm(i)”

(37/97) Kavmi, “Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın” dedi. 

-----------------

 21/68. (Kâlû harrikûhü vensurû âliheteküm in küntüm fâilîne)

 21/68. “Dediler ki: Onu yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz, eğer yapacak kimseler iseniz.” Görüldüğü gibi yukarıdan beri gelen Âyet-i Kerîmler İbrahîm (a.s.) ın ve kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu Âyet-i Kerîme de kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu hususlara da çok dikkat etmemiz lâzım gelmektedir. Cenâb-ı Hakk İbrâhîm (a.s.) ın kavminin lisânından bu haberi vermektedir.

 “Onu yakınız” Hükmü kendilerince en büyük ceza idi ve kendilerinin İç bünyelerindeki yapılarını da göstermekte idi. Akıllarına ilk gelen onların içlerinde en şiddetli halleri idi buda kendilerinde bulunan nefs-î “Cabbar” isminin cebbariyyet-i ve iblisin ateşi idi ki o ateşin kaynağı kendileri idiler. İşte bu yüzden ilk akıllarına gelen ateş olmuştu çünkü tabiatları idi. 

 İbrâhîm (a.s.) mı evvelâ kendi içlerinde nefislerinde bulunan ateşe attılar, daha sonra da odun ateşine attılar.[93]

 “ İz- -T-B- ”

-----------------

 فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَسْفَلِينَ {الصافات/98}

 (37/98) “Fe-erâdû bihi keyden fece’alnâhumu-l-esfelîn(e)”

(37/98) Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık. 

-----------------

 21/69. (Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme) 

 21/69. “Dedik ki: Ey Ateş! İbrâhîm üzerine serin ve selâmet ol.” Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme yukarıdakilerden sonra gelen, gene Zât-î Âyetlerdendir. Yânî Cenâb-ı Hakk bizâtihî kendisi, “Dedik ki:” ifadesiyle bu hükmün sadece kendine ait olduğunu açık olarak belirtmektedir. 

 Esmâ’dan olan “Cebbâriyyet” in (azab-yakıcılık) zuhuru olan “ateş” yönüne, Ey Ateş! Diye Hakk tarafından, Zât-î bir hitap geldi. Bunun üzerine Esmâ kaynaklı olan “ateş” ne yapması lâzım geldiğini anlamak için Zât-î hitabın devamını dinlemeye başladı.

 “İbrâhîm üzerine” diye Kelâm-ı İlâhî devam edince, ateş anladı ki; burası husûsî bir makamdır. Çünkü eğer “İbrâhîm’in” üzerine deseydi sadece Hz. İbrâhîm’e tahsis edilmiş olacaktı. “İbrâhim” üzerine, denince bunun bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin daha başka zuhur mahallerinin de olabileceğini anlamış oldu. Çünkü gerçekten İbrâhîmiyyet “Halîl-hullet” dostluk mertebesidir ve seyr-ü sülûk ta yaşanacak bir metebedir. Gelecek Âyet-i Kerîmelerde onu göreceğiz.

 Hullet, “Esmâ-i İlâhiyye-Esmâül Hüsnâ” nın mânâları ile dokunmuş bir bütün kumaştır ki onu giyebilenlere aslı itibariyle varlıkta hiç bir şey zarar veremez, çünkü Hakk’ın koruması altındadır. 

 Evet ateş kendine gelen bu özel hitap ile yapacağı işin mahallini anladı ancak daha henüz ne yapacağını bilemiyordu, böylece hitab-ı İlâhiyye’nin sonunu beklemeğe başladı. Hitab-ı İlâhî de, “serin ve selâmet ol.” Diye iki husus ile devam etti. Bunun üzerine yanmakta olan genel ateş ne yapacağını bilerek, kendisine gelmekte olan “Aziz” misafirinin üzerine “cebbariyyet” yapmaması lâzım geldiğini anlayarak, Cebbâriyyet-i kendisi o mahalde kendinden kendi üstüne, yaparak o mahalden Cebbariyyet tecellîsini çevreye yaymak sûreti ile o Halîllik mahallinden kaldırmış oldu. “Serin” olması, aslı itibariyle “Nâr”ın “Nûr” dan meydana gelmesindendir. Nûr yoğunlaştıkça nâr’a dönüşür. İşte Nâr-ateş, aslî haline dönünce Nûr olur, işte orada ateşin sadece aslı olan Nûr’un yakmadan sadece aydınlığının ateş şeklinde görünmesinden başka bir şey kalmamıştı dışarıdan bakanlar ise onu kendi hissî ve beşerî kıyasları ile yanmakta olduğunu zannetmişlerdi. Tur dağında Musâ (a.s.) ma olan tecelli gibi. (Tahâ/20/10-11) Ayrıca sıcağın fizîki karşılığı da, “serinlik” ve bu serinliğin içinde ki, huzur ve rahatlıktır. 

 “ ve selâmet ol.” Bilindiği gibi (selâmet) “Selâm” Esmâsından kaynaklanmaktadır. “Selâm” Esmâsı’nın, “Rahmân” Esmâsı gibi geniş kapsamı vardır. her varlığa kendi mânâsı istikametinde selâmetini verir. İnsân varlığının ana isimlerinden biri de “Selâm” ismidir. Ayrıca İslâm da; Selâm ve selâmettir, bu yüzden Mü’min’lerin bir vasfıda karşılaştıklarında Selâm üzere mukabelede bulunmalarıdır. Ve Cennet ehline de Rabb’larından Selâmlar vardır. (Yâsîn/36/58) İşte bu yüzden ateşten istenilen ikinci husus, aslı itibariyle kendinde bulunan Selâmet-i İbrâhîm üzerinde uygulaması’dır. 

 Ateş kendinden istenen “serin ve selâmet üzere ol.” mayı yerine getirerek kendi aslî tabiatının dışına çıkarak Hakk’ın emrini yerine getirmiştir. 

 İşte seyrü sülûk yolunda olan bir sâlik de belirli aşamalardan geçerek “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesine ulaştığın da kendisinde meydana gelebilecek bu hadiseler ile değişik şekilde karşılaşabilir nefsinin ve çevresinin ateşine girebilir, o zaman yapacağı dua Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İbrâhîm hakkında belirttiği Kelâm-ı İlâhîsini tekrar etmek olacaktır. 

 (Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme) Ancak bu Kelâm-ı İlâhiyye yi virdeder-zikrederken nefsinden değil, kendi gerçek hakikatinden zikretmesi gerekecektir. İşte o zaman zikreden Hakk’ın kendisi olacağından, kişinin üzerinde oluşan nefsin ve cabbar’ın ateşi (serin ve selâmet olacaktır). Çünkü emir Hakk’ın olduğundan başka çaresi yoktur. 

 Şimdi bu hâdiseyi zâhir seyri üzere tarihî bir ifadeyle vermeye çalışalım. 

* * *

 Bu hususta Konyalı Mehmed Vehbi efendinin (Hülâsat’ül Beyân) isimli tefsirin de cilt 9 sâhife 3450-51 den, özetle mevzuumuz ile ilgili bölümünden küçük bir bilgi aktarımı yapmağa çalışalım. 

 İbrâhim (a.s.) yetişkin hâle gelince, kavminin yolunun batıl ve putlara tapmanın da hamlık olduğunu anlamış olduğundan uygun bir zamanda onları kırmıştı. 

 Oluşan hadiseyi gören kavmi bu işi İbrâhim’in yaptığını anlayıp onu ateşte yakarak imha etmeye karar verdiler. 

 Fahri Râzî, Kâzî ve Hâzî’nin beyanlarına göre hâdise özetle şöyle cereyan etmiştir. 

 Âyette beyan edildiği üzere İbrâhim (a.s.) mın Allah’ın indinde makbul olan (putları kırma) fiili ni, onlar cinâyet olarak kabul ederek azâbın şiddetlisi olan ateşle yakmağa karar verdiler. 

 İbrâhim (a.s.) mı tutup hapsettiler. Irak’ta Babil’de (Kevsa) isminde bir kasaba civarında etrafı yüksek duvarlarla çevrili ağıl şeklinde bir yer yaptılar ve hayvanlarla odun çekmeye başladılar. Kemâl-i arzularıyla bütün ahali odun çeker, hatta, hasta olanlar şifa bulursa bir miktar odun alacağını vaad eder, vefat edenler odun alınmasını arttırır odun alırdı.

 Bu hâl belirli bir müddet devam etti ve yaptıkları yer fazlasıyla odunla doldu. Yedi gün ateş yaktılar, sekizinci günü İbrâhim (a.s.) mı mancınık ile ateşin ortasına attılar İbrâhim (a.s.) (Hasbünellah ve ni’mel vekîyl) “Allah bana yeter ve ne güzel vekil”dir. (virdine) zikri ne devam eder Cenâb’ı Hakk’ın (yâ nâru.....) hitabı ateşe gelince ateşin içi İbrâhim (a.s.) için yeşillikle dolu bir bahçe olduğu ve Nemrud’un Yüksek bir yerden bunu seyrettiği rivâyet edilmiştir

 O makamda İbrâhim (a.s.) mın yedi gün kaldığı ve “dünya da en çok lezzet duyduğum o yedi gündür” buyurduğu da rivâyet edilmiştir. 

 O günde dünya yüzünde bütün ateşlerin sönüp yanmadığı da rivâyet edilmiştir. 

 Ateşe atıldığı halde sadece (Hasbünellah ve ni’mel vekiyl,) sözleriyle Rabb’ı na ne kadar güven içinde olduğunu mutmain bir gönül ile hadiseleri şikâyet etmeden nasıl karşıladığı ve hiç kimseden yardım istemediği anlaşılmaktadır ki; bu hadise bir yönüyle onun Rabb’ı nın kendisinden râzı olmasını kendisinin de ehli Merdiyye den olmasını sağlamıştır.[94] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي سَيَهْدِينِ {الصافات/99}

 (37/99) “Vekâle innî zâhibun ilâ rabbî seyehdîn(i)”

(37/99) Ve dedi ki: şüphe yok ben Rab'bime gidiciyim, elbette beni doğru yola iletir. 

-----------------

 Eğer bizler de Rabb’ımıza gidici isek bu Âyet-i Kerîmeyi her birerlerimiz samimi olarak kendimize düstur edinip gereğini yerine getirmemiz lâzım gelecektir. İbrâhîmiyyet mertebesinin büyük bir aşamasıdır. Kendisi, kendisinden evvel gelenlerin yolu-izi, üzerinden yürüdükten sonra kendisi de o yolu daha ilerletmek için, “Rabb’ım elbette beni doğru yola iletir.” Anlayışı ile bu yolu kendi mertebesi itibari ve Rabb’ının lütfu ile çok ilerilere (Tevhîd-i Ef’âl-Fiillerin birliği) anlayışına kadar ilerletmiştir. Bundan sonrası (Mûseviyyet) anlayışı içerisinde (isr) in hakikati ve yaşantısı ile ortaya çıkacaktır.[95] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ {الصافات/100}

 (37/100) “Rabbi heb lî mine-ssâlihîn(e)”

(37/100) “Yarabbi! Bana sâlihlerden -bir çocuk- ihsân buyur.” 

-----------------

 Bu Âyet-i Kerîme ile İbrâhîm (a.s.) ın hayatında bir mertebe daha ileriye gitmek istediğni anlamış oluyoruz. Bilindiği gibi buna “seyr-ü sülûk” ta (veled-i kâlb) derler Kişinin kendi bünyesinde ki gelişiminin seyridir. İçinde gelişen kendi gerçek İlâh-î kimliğidir, (Hıllet) ile bütünleşen vücüd birliğinden sonra meydana gelen yeni bir idrak seyridir. İşte bu hakikat onun kendi varlığından doğan yine kendinin yeni varlığıdır. İşte bu yeni varlığı yetiştirip Hakikat-i Muhammed-î yolunda onu ilerletmeye çalışmaktır. 

 Yukarıda belirtilen şartı, sadece bir çocuk değil, “Sâlih” bir çocuk talebidir. Çünkü ameli Sâlih, “Sâlih” bir bedende meydana gelir. Ameli Sâlih ise, mânâsı Hakk’ tan fiili kuldan olan ameldir ki, Hakk’tan gelir Hakk’a gider, yâni aslına döner. Nafisten gelen amel ise nefse gider. Aslında bütün işler Hakk’a gider amma Hakk’ın mertebeleri vardır. Fiilin işlendiği mertebe neresi ise oraya gider ve arkasından o fiili işleyicisi de aynı yere gider. Fiili o varlıktan çıkan oğuldur oğul nereye giderse babasını, yâni kendini meydana çıkaranıda yanına çeker babanın bundan ayrı kalması mümkün değildir.[96] 

 “ İz- -T-B- ”

-----------------

 فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ {الصافات/101}

 (37/101) “Febeşşernâhu bigulâmin halîm(in)”

(37/101) Biz de onu pek yumuşak tabiatlı bir oğul ile müjdeledik. 

-----------------

 Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de zâtîdir, yâni Cenâb-ı Hakk, zâtından “Biz müjdeledik,” diyerek müjdeyi zâtına bağlamıştır, bu hâdise sıradan bir olay değil İlâh-î eğitimin zât-î bir seyridir. Yumuşak tabiatlı oğlu müjdeleyen Hakk’ın zâtıdır. Allah’ın (c.c.) Zâtından gelen ise tabii ki, zât-î olacaktır. İşte bir Hakk yolcusunda bu hakikat ortaya çıkmıyor. Ve hep kesrette kalınıyor ise bu hususun tekrar incelenmesinin gereği ortaya çıkmış olması lâzım gelecektir, demektir.[97] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ {الصافات/102}

 “Felemmâ belaġa me’ahu-ssa’ye kâle yâ buneyye innî erâ fî-lmenâmi ennî ezbehuke fenzur mâzâ terâ kâle yâ ebeti-f’al mâ tu/mer(u) setecidunî in şâa(A)llâhu mine-ssâbirîn(e)” Vakta ki onunla beraber yürümek çağına yetişti, dedi ki: Oğulcağızım! Ben, şüphe yok rü’ya-da görüyorum ki, muhakkak seni boğazlıyorum. Artık bak, sen ne görürsün, dedi ki: Ey babacığım! Emr olunduğun şeyi yap. İnşeallah beni sabr edenlerden bulacaksın. (37/102)

-----------------

 Deniliyor ki Hazreti İbrâhîm, bunu Zilhiccenin sekizinci, dokuzuncu, onuncu yâ'ni Terviye Arefe, Nahir geceleri sıra ile üç gece görmüş idi. Peygamberin rü'yası vahiy, ta'birleri vahiy olduğundan Hazret-i İbrâhîm böyle görmüş ve böyle ta'bir eylemiş ve binaenaleyh böyle vahiy almış olmakla bu, icrası vâcib bir emri hakk olmuş oluyordu. Bunun üzerine onu cebren icrâya kalkışmayıp evvelâ sûret-i icrâsını müşavere etmek üzere böyle re'yini sorarak tebliğ eyledi ki bununla ilk önce onun itaat ve inkıyad ile ecr-ü sevaba nailiyyetini te'min etmek istedi. 

 Düşünmeli bunu söylerken ey yavrucuğum, diye hitab eden bir babanın kalbinde ne yüksek bir şefekat hissi çarpıyor ve ona ne kadar büyük bir vazife aşkı, Allah muhabbeti hâkim bulunuyordu. Düşünmeli de duymalı ki bu ne büyük bir belâ, ne dehşetli bir İmtihân-ı ilâh-î idi. işte bunun böyle bir emri ilâh-î olduğunu anlıyan ve Allahın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o halîm oğul, ey babacığım! Dedi ne emrolunuyorsan yap, beni inşeallah, sabredenleden bulacaksın. 

* * *

 Bu bölüm Elmalılı hamdi yâzır’ın (Hakk dîni Kûr’ân dili) tefsirinden bir misâl olmak üzere alınan küçük bir kısımdır. 

 Bu hususta kaynaklarda pek çok izâhat vardır, en güzellerinden birisi ise “Füsûs-ül Hikem” in (ishak) fass-ı nda, marîfet mertebesi itibarı ile yapılan izahlardır. 

 Biz gene yolumuza devam edelim. 

 Kaynaklardan bazıları kûrb’ân edilecek “gulâm” çocuğun (İsmâil) olduğunu bazıları ise, (İshâk) olduğunu belirtmektedirler. Genelde İslâmî kaynakların çoğunda kûrb’ân edilecek çocuğun (İsmâil) olduğu yönündedir. Batılı kaynaklar ise, kûrb’ân edilecek çocuğun (İshak) olduğunu yazarlar, “Tevrat” ta dahi “İshak” olduğu yazılıdır. Kûr’ân-ı kerîm’de ise isim belirtilmeksizin hâdise anlatılmaktadır. Bundan anlaşılan şudur ki, iki kanalda bu hâdiseyi sahiplenmişlerdir. O halde bu hâdisenin tatbikâtı her iki yol içinde “vâcip” tir. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’de isim belirtilmemiş olmasının sırrı budur. Yâni her iki kanalda da bu tatbikat vardır. İşte batılıların İslâmı küçük düşürmek için kullandıkları (kurb) ân kesmek vahşettir, dedikleri husus aslında kendilerinde bulunan Tevrât-î bir hükmü inkâr etmek olduğunun farkında bile olmadan kendi kendilerini aldatma ve inkârlarıdır. 

 “Vakta ki onunla beraber yürümek çağına yetişti, Yâni belirli bir yaşa erişti, veled-i kâlb-i olan “gulâm” ı kendinle beraber hareket edecek hâle geldi, gönlünle istişare etmeye başladı. Ona olan sevgisi artmağa başladı bu yüzden bu sevgisinin bitirilmesi gerekiyordu. 

 dedi ki: Oğulcağızım!. Ben, şüphe yok rü’ya-da görüyorum ki, muhakkak seni boğaz-lıyorum. 

 Bu mevzu da birçok yazı ve değerlendirmeler vardır. Haddimiz değil ama. Bizde bu hususta birkaç kelime yazmağa çalışalım. Bilindiği gibi (rû’ya) zuhurat-ların “Rahmân-î” gerçek olanları, (keşfi mücerret) “ayniyle vâki” ve (keşfi muhayyel) “tabir gerektirenler” olmak üzere iki türlüdür. 

 Diğeri ise (hayâli mücerret) olmak üzere insân’ın kendi nefsinden kaynaklanan sırf insân’ın hayâlinden meydana gelen “hiçbir ifadesi olmayan” kargaşa hayâlî görüntülerdir. (adgasu ahlâm) denir. 

 İbrâhîm (a.s.) bu zuhûrât-ı üç gün üst üste görünce (keşfi mücerret) olduğunu düşünerek, gördüğü şekliyle tatbik etmeye karar verdi. Ve azîmete yöneldi.

 Eğer yorum yaparak o yorum üzere tatbik etmeye kalksaydı oğlunu ve kendini kayırma ihtimâli olabileceğinden bu yöne yönelmedi ve gördüğü şekliyle tatbik etmeye karar verdi. Oluşmuş ve bitmiş bir hâdise hakkında yorum yapmak doğru olmaz çünkü o hâdiseyi o günün şartları içinde değerlendirmek gerekir aksi halde yapılacak bir değerlendirmenin tam isâbetli olması zordur. Ancak bir şeylerde söylemek gerekmektedir. Bu yüzden hâdiseyi seyr-u sülûk yönünden incelemeye ve kendimizde de bulmaya çalışarak yolumuza devam edelim. 

 Yukarıda belirtildiği gibi, bu rûya-nın, üç gece, üst üste, zilhicce’nin (8/9/10) uncu, Kurb’ân bayramı arefesinden bir gün evvel, “tevriye” gününün gecesi “arefe” gününün gecesi ve “nehar” Kurb’ân bayramının birinci gününün gecesi, görülmüştür. “Zilhicce” nin (11) i Kurb’ân bayramının ikinci günü, (12) si Kurb’ân bayramının üç’üncü günü, (13) ü ise Kurb’ân bayramının dörd’üncü günüdür. 

 İşte bu dörd’üncü gün, kurb’ân bayramının sonu, son günü, olmakla birlikte, bir senelik seyr-u sülûk’un da son günüdür. Bilindiği gibi (6) türlü şekil ve tatbikat ile seyr-u sülûk vardır, bunlardan (3) üncüsü her sene Muharremin (1) inde, Hicrî sene başıyla birlikte başlayıp, Zilhicce’nin (13) ünde son bulan seyr-u sülûk’tur. Bu hususta geniş bilgi (14-İrfan mektebi) isimli kitabımızın sonlarında mevcud’tur dileyen oraya bakabilir. 

 Az yukarıda belirtilen günlerin sayı değerleri ve sıralanmaları, her halde dikkatinizi çekmiştir. Tekrar sıralayalım. (1/….8/9/10/11/12/13/) görüntüleri ve mânâları itibarı ile de, ne kadar güzeller değil mi? 

 Şimdi özetle bunları incelemeğe çalışalım. Dinimizin bizlere bildirdiği, bir senede (4) adet çok feyizli (10) günler vardır. Bunların birincisi Muharremin ilk (10) u ikincisi Mûsâ (a.s.) ın Tûr-u Sînâ’ da ki (40) gününün son (on) günü üçüncüsü Ramazan ayının son (10) günü Dördüncü’sü ise Zilhiccenin ilk (10) günüdür. 

 Bilindiği gibi (1) başlangıç, “Âdemiyet” (8) İbrâhîmiyyet, (9) Mûseviyyet, (10) İseviyyet, (11/12/13) ise Muhammediyyet’tir. Görüldüğü gibi seyr-u sülûk’ta ki, bütün İlâh-î mertebeler burada cem olmuşlardır. Senenin içinde bulunan (7) aylar nefis mertebelerini, (3) aylar, Hazarât-ı hamse’nin, İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet mertebelerini son iki ay ise Muhammediyyet mertebelerini temsil etmektedirler.

 Bilindiği gibi bu süre içinde, “Ramazan ve Kurb’ân” olmak üzere, iki bayram vardır. Ramazan bayramının hakikat-i, bâtın âleminde o sene içinde “Hakikat-i Mûseviyye” yi “tenzîh hakikatini” ve o mertebenin işareti olan “Mûseviyyet” in (m) “mim” inde ki sırrı “Muhammediyye”yi, idrâk etmiş ise, işte o kimseler o sene gerçek bayramı yapmış olurlar çünkü Halife-i şahsiye olmuşlardır. Yâni kendi beden mülklerinin “Halife” si olmuşlardır. 

 Bunun devamı ise o kimselerin veya daha başka kimselerin yollarına devam ederek ulaşmış oldukları kurb’ân bayramında o sene içinde derslerini bitirenlerin ve içlerinde kabiliyyetli olanlarının, meşreb-i Muhammediyye üzere “Halife-i cemeat”a yükseltilme leridir. Yâni, “Halife-i şahsiyye” dışa dönük görev yapamaz belki küçük yardımcı görevler verilebilir. “Halife-i cemeat” ise lüzüm görüldüğünde yine bulunduğu yere bağlı olmak üzere dışa dönük olarak vazifelendirilir. Uzun çalışmalardan sonra o da tecrübeli bir eğitici olur. Ve o nu bu hale getiren “Mürşîd”-i İrşâd ehli dünyasını değiştirdikten sonra, Mürşidine vekâleten, kendine asâleten eğiticiliğini sürdürür.

 İşte yukarıdan beri kısaca anlatmaya çalıştığımız husus burasıdır. Bir mürşidin yetişmesi yolumuzda bu sistem üzeredir ve bir hayli uzun zaman alır. Mürşid-i Kâmile intisab eden bir “sâlik-yol ehli” nin ilk yapacağı şeyler kendisine telkin edilir. Bunların başında gelen evvelâ nefsini “ahlâk-ı zemime” kötü ahlâklarından temizletmektir. Bu oldukça zor bir olaydır, en büyük yardımcısı o na gayret ve kuvvet vercek olan şey derslerine ciddiyetle eğilmesi, tavsiyelere uyması, gayretli olması ve bağlı olduğu yerdeki gönlün himmetidir. İşte bütün bunların birliği ile kendi bireysel iç dünyasında mânevî mücâdele gücünü toplayıp arttırmaya başlar. 

 Nihâyet zuhuratlarında, daha evvelce hep yenik düştüğü, korktuğu, kaçtığı varlıklarla savaşmağa başlar ve belirli bir müddet sonrada onlara üstün gelmeye başlar ve nihayet onları öldürmeye muvaffak olur, ancak böyle bir zuhurat farkında olmadan o nu üzüntüye sokar, çünkü zâhirî mânâ da hayvan öldürmek suçtur, bu kıyas üzüntü sebebi olur. Halbuki mîsal âlemi ile “his-şehâdet” âleminin hükümleri bir değildir. Zuhurâtında böyle bir sahnede herhangi eti yenmez bir hayvan öldürülürse, Dersi “Emmâre”den “Levvâme” ye geçirilir. 

 Zaman geçer devran döner, eğer “sâlik” yoluna ve kendine sadık ise görevlerine de devam ediyorsa gayret ve kabiliyetine göre zuhuratları değişmeye başlar bu sefer eti yenen hayvanlarla mücadelesi sürer, zaman gelir onlardan da bir tanesini zuhuratında öldürür bu sefer, “levvâme” neftsen “mülhime” nefs-e terakki ettirilir. Yine samimiyetle derslerine devam eden sâlik’in karşısına zuhuratlarında bu sefer insânlar çıkıp ona her türlü mâni olmaya çalışırlar. İşte sâlik bu haller içinde mücadele ile yoluna devam ederek gayretli çalışmaları neticesinde mürşidinin himmet ve telkinleriyle zuhurâtında gördüğü, kendisini yaralamaya veya öldürmeye çalıştığı kimseleri kendi alt eder ve öldürürse o dersini de geçmiş nefs-i “mutmainne” ye ulaşmış olur.

 Şimdi, yukarıdaki özet bilgilerle bu mevzuun ne ilgisi vardır? Diye bir soru akla gelir ise, cevâb-ı budur.

 Yukarıda özetle bahsedilen eğitim sistemi yeryüzünde ilk def’a İbrâhîm (a.s.) şahsında faaliyyete geçmiştir ve o mertebenin kemâlidir. Ve bizlere de o mertebenin sünneti ve hediyesidir. Daha henüz kendinden sonraki peygamberân hazarât-ı zuhurda yok olduğundan onların mertebeleri de tabii ki olamazdı, işte bu yüzden yukarıda bahsedilen mertebeler seyr-ü sülûk yolunda o günlerin kemâl mertebeleri idi. 

 21/51. “Ve andolsun ki, İbrâhim'e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenler idik.” İbrâhîmiyyet mertebesinde verilen (Rüşd) ise daha henüz, (Kûr’ân ve Hz. Muhammed (s.a.v.) gelmediği için. Buranın (Rüşd) ü “10 suhuf” “Hanif” “Hullet” ve o mertebenin “İmâmet” hakikatleri’ dir diyebiliriz. Demiştik. 

 Rüşd’ü veren Hakk olduğundan bu durumda kendisi (fâil) “Râşîd” olmaktadır. Verilen yer ise (mef’ul) “mürşîd” olmaktadır işte bu yönüyle, “rüşd” ün verilmesiyle “İbrâhîm” (raşîd) bunu kavmine aktardığı zaman da onların mürşid’leri olmuştur ve kıyamete kadarda bu mertebenin bâtındaki gerçek mürşid’i zâhiren başka bir sûret olarak gözükse bile bâtınen mertebe-i İbrâhîmiyyet olmaktadır. 

 Bu kısa hatırlatmadan sonra tekrar yolumuza devam edelim. O günün kemâlât-ı, İbrâhimiyyet mertebesi olduğundan, zilhiccenin (8/9/10) uncu gecelerinde görülen “oğlunu boğazlama” zuhurat-ı nı, seyr-ü sülûk yönünden şöyle değerlendirebiliriz. Aslında bu sayıların seyri “Hakikat-i Muhammed-î” itibarîyle’dir. O günün hükmü ile ise hilhicce’nin (4) ü itibariyle nefs-i mutmainne mertebesidir. İşte bir gerçek mürşîd, talebesini bu nefs-e doğru yola çıkarmış ise ona kendi nefsinin o mertebesini kurb’ân ettirecek gücü aktarır yâni yollarını gösterir. O talebe de bu güç ve faaliyyete geçireceği kendi gücü ile de güçlenip, varlığında mevcud olan nefsinin sevdiği nefs-î beşeriyyetini mânâ âleminde hükümsüz bırakma-öldürme gücüne ulaşır ve böylece, oldukça mühim bir aşama daha elde etmiş olur. Böylece daha evvelce kendinde bulunan iki tip insân karakterinden kurtulmuş, sadece Hakk’ın istediği istikametteki “Halîl” ahlâklı insân yönü ile hayatına devam etme imkânı bulmuş olur. İşte ondan sonra eğer nefsine geri dönmez ise yolunda oldukça başarı ile devam eder. İşte böylece nefs-i ni kurb’ân eden sâlik, bayram yapar buna da kurb’ân bayramı denir ve her mertebenin kendine özgü “kurb’ anları” ve bunların da bayramları vardır. 

 Zilhicce’nin (1/2/3)-(10/11/12) inci günlerinde zâhiren bu kurb’an lar, kesilir, fakat (4) üncü yâni, (13) üncü günde kesilmez, (Zât-î) gündür ve bu günde de sadece (Zât-î) hüküm olduğundan zâten faaliyyet olamayacağından zâhiren (kurb’an) diye bir hükümde olamamaktadır ve bu yüzden kurb’an kesilemez. İşte sayısal değerlerin bizlere gösterdiğ yol hep “Hakîkat-i Muhammediyye ye” çıkmaktadır bütün bu mertebeler oraya bağlı ve oradan kaynaklanmaktadırlar.[98]

-----------------

 فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ {الصافات/103}

 (37/104) “Felemmâ eslemâ vetellehu lilcebîn(i)”

 (37/104) Vakta ki, ikisi de boyun eğdiler ve onu alnının bir yanı üzerine yatırdı. 

-----------------

 Yukarıda özetle, tarikat ve hakikat mertebeleri itibari ile verilen bilgilerden sonra biz yine o devrede İbrâhîm (a.s.) ın kendinde oluşan halin hakikatini anlamaya çalışalım. Genel tefsirlerde bu hadise beşeriyyet gereği duygusal bir yaşantı içerisinde anlatılmaktadır. Mutlak olmamakla birlikte şöylede bir yorum yapabiliriz. Yukarılarda da bahsedildiği gibi.

 Cenâb-ı Hakk mertebe-i ibrâhîmiyyet’in zuhur mahalli olan (İbrâhîm) (a.s.) a hullet dostluk elbisesini ilmî mânâ da -giydirdiği- yâni idrak ettirdiğinde esmâ-î hakikatlerin İbrâhîm (a.s.) da “tahallül” ve tahakkuk etmesiyle “Halîl” lâkabını almıştı. İşte bu tahallul neticesinde sûret-i ibrâhîmiyye de zuhurda olan esmâ mertebesi itibâriyle İbrâhimiyyet mertebesinin “rabb-ı hası” olan “vedûd” ismi başta olmak üzere bütün Esmâ-i ilâyye onda zâhir olmuştu. Zât-ı İlâhi zuhur seyri içerisinde Halillik hakikatinin zuhura çıkmasını o mertebede murad etti. Yâni görünen o bedende Esmâ-i İlâhiyye yi her mertebesi itibariyle faal olacak hâle getirdi. İşte o mahalde faaliyette olan dışarıdan bakıldığında “sûret-i İbrâhîm” olmakla birlikte, fiilin fâili o fiili meydana çıkaracak olan o Esmâ-i İlâhiye idi ve zâhirde mertebe-i İbrâhim bu fiilleri “tevhid-i ef’âl” hakikat-i içerisinde kendi bünyesinde de toplamış idi. 

 Şimdi bu hakikat ve anlayış içinde hadiseye bir daha bakalım. “Vakta ki, ikisi de boyun eğdiler” bu boyun eğiş İbrâhîm (a.s.) da isimlerin hükmüne tâbî oluş, “gulâm-çocukta” ise örfe, babaya tabî oluş idi. Zât-ı İlâhî yukarıda bahsedildiği gibi bu zuhurat-ı üç gece göstermesi “ilmel-aynel-hakkal yakîn” mertebe lerinden gösterilmesi ve o günlerin ehemmiyyetleri idi. 

 Bu İlâh-î görüntüyü yorum yapmadan tatbikata koyan o sûretteki “Mumit” ismi idi. Aslında “Muhyi ve Mumit” Zât-ı İlâh-înin kendine izâfeten kullandığı Esimleridir. Yâni, öldüren ve dirilten Hakk’ın kendisidir, bu hususu Kûr’ân-ı Kerîm’in haber vermesiyle biliyoruz. Ondan başkası bu fiilin oluşturduğu hâli meydana getiremez. O halde bu Hadise de sûret-i İbrâhîm görüntüde olmakla birlikte kendi yok bâtında idi onda faaliyette olan “Mumit” ismi idi. Onun yaptığı ise suç unsuru olmaz görevi olurdu, eğer görevini yapmaz ise işte o zaman suçlu olurdu ki böyle bir şey de söz konusu zâten değildir. Pekî! Bütün “katl” şeklinde olan fiiller böylemidir.? Hayır böyle değildir. Çünkü genelde insânlar “nefs-î“ benlikleri üzere zâhir olup, onunla yaşarlar, kendilerini var kabul ederler, İlâh-î benlıkleri bâtındır. Hüküm zâhire göre olduğundan fiil kimden çıkmış ise sorumluluk ona bağlanır ve tabii ki, yine o oluşum Hakk’ın sistemi içerisinde olur. 

 İşte bu haller içerisinde rû’ya-ya uygun bir halde olan İbrâhîm ve “gulâm-cocuk” a Zât-ı İlâh-î seslenir.[99]

-----------------

 وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ {الصافات/104}

 (37/104) “Venâdeynâhu en yâ ibrâhîm(u)”

(37/104) Ve O'na: Yâ İbrâhîm! Diye nidâ ettik ki: 

-----------------

 Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de, Zât-î dir.

------------------

 Ve cenâb-ı Hakk ne kadar halkın ve olayların içinde olduğunu böylece açık olarak bildirmektedir.[100] 

-----------------

 قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ {الصافات/105}

 (36/105) “Kad saddekte-rru/yâ innâ kezâlike neczî-lmuhsinîn(e)”

(36/105) “Sen muhakkak rüyâyı tasdik ettin. Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız.” 

-----------------

 Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de Zât-î dir.

------------------ 

 Cenâb-ı Hakk yine zâtından, rû’yâ-nın tasdik edildiğini, yorum yapılmadığını ve bunun neticesinde de kendisine Zât-î ihsânda bulunulduğu ifâde edilmektedir. Görüldüğü gibi burada ki, “İhsân” da hâdisenin hakikatinin bildirilmesi, İbrâhîmiyyet diye yeni bir mertebenin kurulması ve bu mertebenin yeryüzünde kıyamete kadar bâkî ve geçerli olacağı hükmüdür. Ayrıca Zât-ı İlâhiyyenin bizzat bir olay ile meşgul olması da aslında oraya olan bir Zât-i ihsân ve ikram’dır.[101] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاء الْمُبِينُ {الصافات/106}

 (37/106)İnne hâzâ lehuvel belâul mubîn. 

 (37/106) “Şüphe yok ki, bu, elbette apaçık bir imtihan-dır.” 

-----------------

 Yukarılarda da bahsedildiği gibi büyük “belâ” imtihanlarından birisi de bu olay idi ancak neticede bu olay ile kendisine Zât-i ihsânın yolu açılmış oldu. İşte bu tür hadiseler başlarda imtihan gibi gözüküyor ise de netice de büyük bir ihsân’a dönüşmüştür.[102]

-----------------

 وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ {الصافات/107}

 (37/107) “Ve fedeynâhu bizibhin ‘azîm(in)”

(37/107) Ve O'na bir büyük kûrb’ânlık bedel verdik. 

-----------------

 Tefsirlerde bu husus hakkında da birçok bilgiler vardır dileyenler araştırabilirler. Oğulun fidyesi ve zuhurât’ın yorumu bir koç olarak Esmâ-i İlâhiyyenin kaynağı olan rahmâniyyet mertebesinden gelmektedir. O halde, eğer İbrâhîm (a.s.) rû’yâ-sını azîmet tarafına gitmeyip ruhsat tarafına giderek yorum yapsaydı. Rû’yâ-sında oğul sûretinde gördüğünün koçtan başka bir şey olmadığını bildiğinden bir koç kesmek sûretiyle zuhurâtını yorumlar. Ve öylece tatbik ederdi. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi o zaman bu yorumdan nefis kayırması gibi de bir ihtimal ve ihtilâf ortaya çıkabilirdi. İşte bu ihtilâf ve zannı ortadan kaldırmak için, zuhurât İbrâhîm (a.s.) tarfından “rû’ya-yı sadıka-keşfi mücerret” olarak yorumlandı ve görüldüğü gibi tasdik edilip, tatbikata konmuş oldu. 

 İşte seyr-u sülûk yolunda olan bir sâlik, içinde bulunduğu nefs mertebesinde, nefsinin çocuğu olan “gulâm”ı ortadan-gönlünden kaldırmak zorundadır. Bu ise gönlünde olduğundan beşer evlândından daha yakın ve daha sevimlidir. İşte bu hikâyenin seyr yolunda olan bir kimsenin hâlini çok açık bildirmesinden büyük bir irfan dönüşümü sahasıdır. Ve bize lâzım olanda budur. İbrâhim (a.s.) ve o günler zaman olarak geride kalmıştır, şimdi yaşayan bizleriz ve bu mertebeleri işte bu gibi haberlerden öğrenerek, hem insânlık tarihinin seyrini ve hem de birey olarak kendi hayatımızın seyrini takib etmiş oluyoruz. 

 İşte bu gerçekten, “azîm bir kûrb’ânlık” tır, bu yolla (Halîl) olarak tahallül edip Hakk’a yaklaşmaktır. Rûhun cesetle olan tahallülü gibi, cesetmi, Rûh-u taşımakta, yoksa Rûhmu, cesedi taşımaktadır? Ancak bu birlikteliğin kendini “cesed” zanneden sûrî bir varlık olarak yaşayan insânın haberi olmadığından kendisi için bu husus yok hükmündedir. İşte kimki bu mertebesi itibariyle kendi varlığında bulunan Hakk’ın varlığını idrâk eder işte o mertebeden tahallül ederek nasibini “halîl” ismiyle almış olur ki; o mertebesi itibariyle, (zibhin azîm) dir. Yani çok azametli bir eskiyi kesiş ve yeniye gökyüzü ve gönül âlemi semâlarında himmet kanatlarını açarak beşeriyet ve tabiatından kurtulup yükselmektir.[103] “ İz- -T-B- ”

---------------------- 

 NOT= Bu ayet-i kerime’nin (214-2-Gökyüzü insanları) kitabımızdan küçük bir aktarım alalım. “ İz- -T-B- ”

------------

----- 37 - Saffat Suresi - Ayet 107 (Mushaf Sırası: 37 - Nüzul Sırası: 56 - Alfabetik: 90) -----

(٣٧.١٠٧)
~~37.107~
وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظٖيمٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
37.107 - Ve fedeynâhu bizibhın azîm. 

Diyanet Meali:
37.107 - Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
37.107 - Dedik ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. 

----------------------

NOT= Gökten inenler hakkında. 

Bu Ayet-i kerimeyi geçtiğimiz sayfalarda da görmüştük burada ise sıralanışına göre sıraya girmiştir. Daha geniş bilgi (213-214-Gökyüzü insanları araştırması kitabımızdan gökten inenler hakkında bilgi alınabilir. “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ {الصافات/108}

 (37/108) “Ve teraknâ ‘aleyhi fî-l-âhirîn(e)”

(37/108) Ve sonrakilerin arasında O'na karşı - iyi bir nam" bıraktık. 

-----------------

 Böylece kıyamete kadar hatırlanacaklar ve getirdikleri mertebelerden genelde, İmân eden herkes, özelde ise, “hıllet” “halillik” tâlib-i olan kimseler faydalanabilecektir.[104] 

 Yukarıdan beri ifade edilen İbrâhîmiyyet mertebesinin hakikatlerini, sonra gelecekler üzerine bir verese-miras bıraktık, kim bu ilmî mertebe mirasından faydalanır ise, bu şekilde ona dua edceğinden iyi bir nam olmuş olacaktır. Bu yolun yolcuları hepimiz o na, dolayısı ile o mertebenin mânâsına ve o mertebenin mânâsının da hakikat-i olan, Hakikat-i Muhammediyye ye ye ve onunda hakikat-i olan, Allah’ın zâtına ebediyyen şükranlarımızı sunarız.[105] “İz- -T-B- ”

-----------------

 سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ {الصافات/109}

 (37/109) “Selâmun ‘alâ ibrâhîm(e)”

(37/109) İbrâhîm üzerine selâm olsun. 

-----------------

 Buraya kadar gelen hâdiseler hakkında büyük bir metânet gösteren ve esmâ-i İlâhiyyeden olan hullet dostluk elbisesini giyip (Halîlürrahmân) lâkabıyla anılmaya başladığından ve bu sebeble kendisinden “selâm” isminin zuhuru ile yukarıda da belirtilmiş idi, bu sıfatı hakkıyle hak etmiş olmaktadır.[106]

 “ İz- -T-B- ”

-----------------

 كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ {الصافات/110}

 (37/110) “Kezâlike neczî-lmuhsinîn(e)”

(37/110) İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız. 

-----------------

 Mealde iyiler, diye geçen aslında “Muhsin” ifadesi ile belirtilen kimselerin durumu çok değişiktir. “Muhsin” ihsân edilmiş demektir. İhsân ise iki türlüdür. Biri maddi mânâ da ihsân da bulunmak diğeri ise, Mânevi mânâ da ihsân da bulunmaktır. Burada ise İbrâhîmiyyet mertebesi bakımından olan mânevi ihsândır ki, İbrâhîmiyyet mertebesinde olan bütün hakikatlerin taleb edene çalışmaları ve gayreti neticesinde verilmesidir. Bu yolun ve ihsân-ın kemâli Muhamme diyyet ve orada oluşan İlâh-î müşahedelerdir.[107]

 “ İz- -T-B- ”

-----------------

 إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ {الصافات/111}

 (37/111) “İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)”

(37/111) Çünkü o mü’min kullarımızdandı. 

-----------------

 Kendisi, daha evvelce “ben müşriklerden değilim.” diye dua etmişti, (6/79) işte bu yüzden o nun mü’minliği böylece tasdik edilmiş olmakta idi. Ondan daha evvelce de mü’minler vardı, fakat onun bu mertebesinin “Hanif ve Halil” lik, (Tevhîd-i ef’âl) özellikleri itibariyle mü’minlerin evveli olmuştur. İşte bu mertebe ilk def’a Hakikat-i İbrâhîmiyye ile faaliyete geçmiş, oradan bize Kûr’ân-ı Kerîm ve onun da sözcüsü olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz tarafından bildirilmiştir. Şükründen aciziz. Bütün bu bilgilerin bu günlere kadar gelmesine vesile olan zâhir bâtın bütün Ulâmayı kirâm hazarâtının ve ehli İrfanın, cümlesinin ruhlarını yüceltmesini Rabb’ı mızdan niyaz ederiz. Ve ayrıca İbrâhîm (a.s.) ve Yakub (a.s.) da, sırada belirtilen duâyı çocuklarına yapmış olduğu dua ile şimdilik bu kitabımızı da bitermiş olalım. Cenâb-ı Hakk okuma zahmetine katlanan bütün okuyucularımızın en iyi bir şekilde faydalanmarını nâsib etsin İnşeallah.[108] 

------------------

 Sâffât sûresi 100-111. Âyetleri seyr-i Sülûk yolunda salik için önemli işaretlerden olduğu için bu konu hakkında diğer yorumlarıda buraya almak faydalı olacağını düşündüm (Murat Derûni)

------------------

 Tarih sahnesinde İbrahim (as) kurb’an hadisesini görüyoruz.

 (Saffat Suresi 37/100-111 ayetlerinde) 

--------------

(100) “Rabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diye yalvardı (101). Bizde ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. 

(102) - Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!" 

105 - "Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız."

37.106 - "Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır."

37.107 - Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.

37.108 - Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

37.109 - İbrahim'e selâm olsun.

37.110 - İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

37.111 - Çünkü o mü'min kullarımızdandı.

-----------------

 Yukarıda bahsedilen ayetleri çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. 

 Daha evvelki sohbetlerimizde İbrahim (as)ın kurb’an hadisesini oldukça geniş şekilde işlemiştik yeri olmadığı için burada kısaca değineceğiz.

 Rü’yalar misal âleminden gosterildiğinden misaller ile ifade edilmektedir. Çok az rü’ya gösterildiği gibi tahakkuk eder. Diğerlerinin tabire ihtiyacı vardır. Bu yüzden rü’ya tabiri çok derinlik isteyen bir ilimdir. 

 İbrahim (as)in dahi rüyası misal ile idi. 

 Eğer gerçekten Cenab’ı Hak İsmail (as) kesilmesini murad etse idi, onun yerine koç indermezdi. Aslında Cenab-ı Hakk’ın muradı koçun kesilmesi idi. 

 İnsan, yani oğlu suretinde gösterilmesi, her ikisinin de imtihanları içindi. 

 İbrahim (as) İsmail (as)ın boynuna vurduğu bıçak kesmeyince yanda duran taşa vurmuştur, o zaman taş kesilmiştir. 

 Bıçak aynı bıçaktır madde şekil değiştirmiş et taş; taş ise et olmuştur. 

 Bu hadise ise niyetlerin halis olmasından meydana gelmiştir.

 Ve orada İbrahim (as) İsmail (as)a bıçağı vurduğu zaman, bütün benlik, nefsaniyet ve sahiblik özelliklerinden soyunmuş halde idi.

 Bütün varlıkta “Tevhid’i ef’al” i (fiillerin birliğini) bunların da Hakk’ın fiillerinden başka bir şey olmadığım müşahede ettiğinden bıçağı o mahalle vurabilmiştir.

 Eğer kendisinde çok az bir miktar dahi babalık, evlatlık, benlik, merhamet duyguları olsa idi, eli kalkmaz bıcağı vuramaz idi O anda o boyun her hangi bir eşyadan farksız idi.

 İşte bu hadise de bizler için “Tevhid-i efal” mertebesi itibariyle büyük ibretler vardır. 

 Aynı İbrahim (as) ile İsmail (as) bir gün gelecek Ka’be’nin duvarlarını yükseltmeye başlayacaklardır. 

 Bakıniz (Bakara 2/127ayet)

وَإِذْ يَرْفَعُ ابْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاسْمَعِيلُ

ميع العليمعك أنتَ السّعإِذْعلْ مِنْعنَا تَقَبَعرَبُّ

 (2-127) ve iz yerfe’u ibrahiymül kava’ıde minel beyti ve isma’ıylü rabbena tekabbel minna inneke entessemiy’ul aliymü.

 (2-127) Hatırla ki. İbrahim Beytullah'ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur, şüphe yok ki sen işitensin ve bilensin, diyordu. 

 Bu gün Hacılar hacca gittiği vakit o hadiselerin geçtiği yerler de gereken fiilleri yaparlar. Kurb’an kesmek daha o günlerden bizlere kalan bir sünnettir.[109]

------------------

 Âyet-i Kerimelerde de görüldüğü gibi kûrb’ân edilme teşebbüsünün İbrâhim (a.s.) mın hangi oğlu üzerinde cereyan ettiği ismen bildirilmemiştir. Bu yüzden geğişik rivayetler vardır. 

 İslâm âlimlerinin büyük bir çoğunluğunun bu husustaki kanaati, kûrb’ân edilme girişiminin İsmâil (a.s.) üzerinde olduğu yolundadır. 

 Muhyiddin-i Arabî ve bazıları ise kûrb’ân edilme girişiminin İshâk (a.s.) üzerinde olduğu yolundadır. Tevrat’ta da kûrb’ân edilmek istenenin İshâk (a.s.) olduğu yazılıdır.

 Bu hususun Kûr’ân-ı Keriym de isim belirtilmeksizin ifade edilmesinde büyük hikmetler olduğu açıktır. 

 Beytullah’ın tamirinde ise İbrâhim’in (a.s.) yardımcısının İsmâil (a.s.) olduğu açık olarak ifade edilmiştir. “Yeri geldiğinde tekrar bakacağız.” Kûrb’ân-lık hadisesinde isim belirtilmemesinin sebebi hakkında ki “indi” kanâatimiz, şudur ki; eğer bu hususta isim belirtilmiş olsa idi, kimin ismi belirtilmiş ise sadece o yoldan gelenlere bu eğitimin verilmesi gerekecek, diğer ismin yolundan gelenlere ise bu eğitim verilemiyecek ve o yolun seyr-u sülûk-u bu mertebede kesilmiş olacak idi. 

 İbrâhim (a.s.) iki dallı bir kök ağaçtır. Bir dalı İbrâhimiyyet’ten Muhammediyye’ye, bir dalı ise İshâkiyyet’ten Beni İsrâil’e Mûseviyyet ve iseviyyet’te uzanmaktadır. 

 Kök aynı olduğundan dalların ve meyvelerininde aynı olması tabiidir. Ancak sonradan uç dallara yapılan değişik aşı kâlemleri ile olan müdahaleler bozuk fikir meyvelerinin yetişip çoğalmalarına, böylece de farklılıklara sebeb olunmuştur. 

 Hâl böyle olunca her iki daldan da yola çıkan sâliklerin, hiç olmassa bu mertebeye gelinceye kadar aynı eğitimi almaları gerekmektedir. Ancak İshâkiler bu hikâyeyi sadece kendilerine mâl ederler fakat gerçek hakikatinden pek haberleri olmadığından uygulamaları gerçekçi olamamakta ve kendileri bu hakikatten faydalanamamaktadırlar. 

 Yaşam ve idrâki oldukça zor olan bu mertebeden geçmeyi Cenâb-ı Hakk oraya ulaşanlara fazla zorluk çıkarmadan nasib etsin. Gayret yolcudan. Yol verme Hâdîden’dir.[110]

-----------------

 وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَقَ نَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ {الصافات/112}

 (37/112) “Ve beşşernâhu bi-ishâka nebiyyen mine-ssâlihîn(e)”

 (37/112) Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik. 

-----------------

 Bu ayette böyle buyurulması zebihin İsmail (as) olduğuna delil olamaz. Kur’an-ı Kerim’in bir özelliğidir bu bir mertebeyi kişilere ait bırakmıyor. Yani o mertebeyi o kişi yaşadı da o mertebe O’na aittir orada bitti değildir. Onun için burada her ikisi de olabilir şekliyle bırakmıştır. 

 Çünkü bir baba için her ikisi de aynı değerdedir. İkisi de Hakkın indinde aynı değerde olduğundan yani ikisi de peygamber olduğundan babaları indinde de aynı değerdedir o çocuklar. Bazen çocukların birisi daha sevilir birisi fazla sevilir, mutlak sevilir de değerleri biraz daha farklı olabilir. 

 Ama Allah’ın indinde ikisi de peygamber olduğundan aynı derecede olduğundan o zaman İbrahim (as) ın indinde de muhabbet aynidir ikisine de. Yani İshak’ı da kesmeye teşebbüs etse gene aynı şey olacak, İsmail için de yine aynı şey olacaktı. 

 Tabi bunun bir başka ifadesi de Hıristiyanlık üzere takip edenlerin de bu yoldan geçmesi lazım geldiği İslamiyet üzere takip ve tahakkuk yolunda olanların da bu yoldan geçmesi lazım geldiğini açık olarak belirtmektedir. Kur’an’daki hakikat budur.

 Eğer birisi mutlak olarak belirtilseydi bunun dışındaki ümmetlere bu hadise tatbik edilmemesi lazım geleceği anlaşılacaktı. Mesela mutlak İsmail olarak düşünseydik o zaman bu yaşantı yani nefis mücadelesi Musevi ve Hıristiyan dininde olanlara bunun gereği yoktur denecekti.

 O mertebede tabi kendilerine ait yolu anlattığı için kendi yolunu anlattığı için o zaman onlar onu İshak olarak kabul etmekte mazurlardı. Çünkü kendileri o yoldan geçeceklerdir. İşte bizim de ilim adamlarımız çoğunlukla İsmail’i kabul ettiklerinden biz de bunu yapmak zorundayız. 

 Yani iki taraf da hakkı verilirse iki tarafta gerçekçi olmuş olur. Onlar ishak demek suretiyle kendilerine giden yoldaki zebihi belirtiyorlar, İsmail demek suretiyle de ümmet-i Muhammed kendilerine gelen kanalda yolda da bu zebihin olması gerektiğini açık olarak söylüyürlar, her ikisinde de var olması lazımdır.

 Yani dervişlikte o yola gelindiği zaman yani İbrahim (as) kökünden gelen iki yolda kim hangi yola girerse girsin bu nefsani zebih nefs-i emmarenin levvamenin zebhi katidir. Çünkü bunlar üzerimiz de olursa daha ileriye gitmek mümkün olmaz. Ortak olan şey budur. 

 Yani Musevi veya Hıristiyan olsun isterse gene de bu zebih yolundan geçecektir, isterse mü’min olsun gene bu zebih yolundan geçecektir. 

 Çünkü bu ayet-i kerime ishak (as) ın kıssa-ı zebihten sonra nübüvvetle tebşir olduğu gösterir. Şeyh (ra) kavl-i meşhura muhalif olan bu zehabında mazur dur. Genel bilgiye göre ters düşen bu düşüncesinde anlayışında mazur dur. Neden mazurdur, Çünkü Füsüsun başında beyan olduğu vecih ile o yön ile rüyayı sadıka muktezasınca kalb-i şerifine ilka olunan manayı beyana memurdur. Ona itiraz ise sui edepten başka bir şey değildir. Füsüsun başında beyan olunmuştu Hz Resulullah’a bu rüyayı sadıka, sadık bir rüya ile bunlar kendisine belirtiliyor. 

 Rüyasında da İshak olarak belirtiliyor. O zaman M. Arabi Hz leri bunu İshak olarak yazmak mecburiyetindedir. Çünkü memurdur. Kendisinden yazmadığı için amir, ne demişse onu yapmak zorundadır. Şerefli kalplerine verilen yani oraya konmuş olunan manayı beyana memurdur. Yani kalbine ne mana verildiyse o nu yazmak zorundadır.

 Ona itiraz ise sui edepten başka bir şey değildir. Genelde biz bunu İsmail olarak biliyoruz, ben bunu İsmail olarak yazacağım o zaman elinden diğerlerini de alırlar. Neden, çünkü ya vardır, ya da yoktur, yani ya buna tabi olursun ya da olmazsın, bir kısmını alayım da bir kısmını almayayım Kur’an Kur’an’dır, Ya hepsini alırsın işine gelse de gelmesede yahut bir tanesini bıraktın mı hepsini bırakmış olursun. 

 Ben de bunun çözümü nedir diye düşünüyordum, neden böyle iki arada kalındı diye işte genel olarak kanı İsmail (as) hakkındadır. Ama efendimiz ishak (as) dadır diye söylediğinden o zaman ortada bir şey kalmamış oluyor. İhtilaf kalmamış oluyor. 

 Neden iki yolda da bunun yapılması gerekliliği ortaya çıkmış oluyor. İşte bize bunu belirtiyor. Yani İbrahim (as) da İsmail (as) da İshak (as) da zebih edilmesi gereklidir. Ama ikisinden birden bu rüya olmadığından birinin üstünde durduğundan Her iki yolda da bu hakikatin tahakkukunun lüzumu belirtiliyor.

 Yani ilim adamlarının İshak demesi de doğru, İsmail demesi de doğru, ikisi de gereklidir. İki yolda da bu gereklidir. Eğer yol tek olsaydı, Yani sadece museviyet, Hıristiyanlık kanalı olmasaydı veya sadece Muhammediyet kanalı olsaydı, o zaman ikisinin söylenmesinde ihtilaf olurdu. 

 İhtilaf derinleşirdi. Veya o zaman Kur’an isim verirdi, budur diye. İşte isim vermemesi ikisi birden zebih oldu diye izah edecek durum yok o zaman iyice kargaşa olur isim vermemesi ikisinin birden iki yolda da ayrı, ayrı olmasının delilidir. 

 Hakka giden iki yol var ayrıca iki yolun da mertebeleri vardır. Mertebelerin tamamı bir yol, Âdem den bakarsak bütün bu sistemi içine alırsak yani bizim içinde yaşadığımız sistemi ele alırsak, ama batıda da bir sistem var o da bir gerçek onun da hakikatini yaşayanlar vardır. 

 Yani dışarıda islamın dışında hakikat-ı İseviyeyi, hakikat-ı Museviyeyi, biz şimdi islamın zaten içinde olduğumuz için bize İsmailin zebih’i lazımdır. Ama o kanaldan gelecek birisi çünkü onların içinde de ehl-i Hak var, Kur’an-ı kerim’de diyor ki onların içinde ehl-i Hak var ama kendilerini göstermezler gerek sosyal yönden gerek bazı mecburiyetlerinden onların hepsi batıldır zannetmeyin işte o eğitimden geçenlerde o zebihi yapmak mecburiyetindedir diye Tevratta İshak yazıyor.

 Tevrat mutlak olarak İshak yazıyor, neden kendilerine göre ama İslamiyet Kur’an-ı Kerim’de İsmail diye isim vermiyor. Verse o zaman ayrılık çıkar. İhtilaf doğar, tarihi hadisede mutlak ihtilaf doğar. İşte bu ihtilafı önlemek için ama her iki yoldan da gelenlerin zebih etmesi lazım geldiğinden Kur’an-ı kerim İsmail (as) hakkında durmamış sadece zebih demiştir. 

 Cenab-ı Hak ilm-i ilahisinde böyle murad ediyor ki işte gerçek muradı her iki yoldan gelenin de zebih ahlakından geçmeleridir. 

 Hacer valide İbrahimiyetten Muhammediyete geliyorlar doğrudan. O kanal ayrı bir kanaldır. Ama işte Kur’an-ı kerim bize bunları belirttiği için ehl-i Kur’an diyelim Ehl-i Hak o mertebeleri de yaşayarak geliyor. Dolayısıyla daha kemalatlı bir yaşantısı oluyor.

 Hacer valide o zaman kendi mertebesinde olduğundan ona bir başka şey yaşamak gerekmiyor. İbrahim (as) ın dini üzere idi tevhid dini üzere idi Hacer valide. O zaman daha musevitet de yoktu zaten. Museviyet, İseviyet İbrahim (as) dan sonra geldi. Dolayısıyla olmayan bir şeyin de tatbikatı olmaz. 

 Allah’a yaklaşmak için nebinin fidyesi koçun kesilmesidir. Halbuki koçun siyahı insanın hareketinden nerede. Yani koçun sayhası bağırması ses çıkarması insanın hareketi ile ne ilgisi vardır. 

 Yakınlık için nebinin fidyesi koçun zebhidir (kesilmesidir) Yani Allah’ın indinde Allah’a yakınlaşmak için nebinin hediyesi yani fidyesi oğlunun fidyesi koçun kesilmesidir. Halbuki koçun sayhası, bağırmasıyla koçun hareketiyle insanın hareketinden nerede yani koç ile insanı nasıl karşılaştırırsınız.

 Ama Allah koç ile insanı karşılaştırıyor, yani misal yapıyor, ilm-i Hak, gönlü Hak her şey hak olan kimseler neleri düşünüyorlar ne ilimler çıkartıyorlar, peki hangi kelime hangi harf hangi cümle hangi ayet bunların hepsinde mutlaka sırr-ı ilahiye vardır.

 Rastgele serpiştirilmiş köşe yazarları gibi o gün aklından hayelinden vehminden ne geçmişse onu yazmak gibi bugün onu yazar yarın o çürür gider hiçbir işe yaramaz. Allah’ın kelamı bütün zamanlara şamildir.[111]

-----------------

 وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَى إِسْحَقَ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ مُبِينٌ {الصافات/113} 

 (37/113) “Ve bâraknâ ‘aleyhi ve ’alâ ishâk(a) vemin zurriyyetihimâ muhsinun vezâlimun linefsihi mubîn(un)”

 (37/113) Onu da İshak’ı da bereketli kıldık. Her ikisinin neslinde iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de. 

-----------------

 Bu âyeti kerimede zâti âyetlerdendir.

------------------

 İbrâhîm (a.s.) dan İshâk (a.s.) vasıtasıyla zâhiri kanal ile Mûsâ ve İsâ (a.s.) a uzanan kanal ile hakikat-sıfât merbesine ulaşılır.

 İbrâhim (a.s.) dan İsmâil (a.s.) vasıtasıyla bâtini kanal ile Muhammed (s.a.v.) a uzanan kanal ile marifet-zât ve insan-ı kamil mertebelerine ulaşır…

 İhsanın 5 mertebesi vardır…

 “İhsan” kelimesi de, iki yönlü ifadelidir. 

 Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zati ihsanıdır. 

 Bu oluşumu biraz açmağa çalışalım. 

 “İhsan” ın birinci mertebesi; 

 “Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivayet edilen hadisle belirtilmiştir. *(6) özetle şöyledir:

 Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar. 

 Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır. 

 Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *(7)

 * (6) Sünen-i Tirmiz Tercüme si. Cilt:4, S: 367, Hadis:2738

 *(7) Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler “İslam fnnııı İhsan ikan” isimli kitabımıza bakabilirler.

 Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap; 

 “en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”

 “Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.

 Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın marifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz. 

 “Sen O’nu gormesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır. 

 Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır. 

 Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.

 “İhsan” ın ikinci mertebesi;

 Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım. 

 Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. ayette iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil âlemiyne “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti. 

 Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Suresi 6. sure 79. ayette inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semavat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. ayette bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” Hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar.

 Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder. 

 İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur. 

 Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.

 “İhsan”ın üçüncü mertebesi; 

 Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. ayette inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir. 

 Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.

 Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zati” müşahede rahmetidir ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.

 “Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya; 

 Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. ayette len teraniy “Sen beni göremezsin” olmuştur. 

 Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi” 

 “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür.

 “İhsan”ın dördüncü mertebesi; îzahına gayret etmeği çalıştığımız, hel cezaül ıhsani illel ıhsanü “ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.

 Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.

 “İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar. 

 İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece ayetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.

 “İhsan”ın beşinci mertebesi ise; 

 Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette innallahe leme’al muhsiniyne “Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğunu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır. 

 Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.

 Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

 [ “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) ayetinde yer alan “ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”

 “havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir. 

 Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ] Enes (r.a)’tan yapılan rivayette; 

 Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” ayetini okuyarak, oradakilere:

 “Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş. 

 Bunun üzerine onlar da, “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler. 

 Hz. Peygamber (S.A.V) de, “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir.[112] “ İz- -T-B- ” 

--------------------

 Nefsine zulmedenler ise, İshâk (a.s.) ile kendilerini Yahudi diye niteleyenler ve bugünkü Hristiyan batının halidir. Hakikat-i Muhammedi mertebelerin resüllerinin getirdiği hakikat bilgisinden uzaklaşıp nefsi emmare yaşamı üzerine dönmüşlerdir.

 İsmail (a.s.) kanalı gelip ebu leheb ve ebu cehil anlayışında olanlarda nefislerini zulmetmektedirler. (Murat Derûni) 

 "Kâmil insan, İbrahim'in 'Halîlullâh' sıfatıyla İshak'ın 'Zebîhullâh' makamını cem edendir. Onun neslinde zulüm değil, 'sırr-ı tevhid' devam eder."[113] 

-----------------

 وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ {الصافات/114}

 (37/114) “Velekad menennâ ‘alâ mûsâ ve hârûn(e)”

(37/114) Andolsun, biz Mûsâ’ya ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. 

-----------------

 Bu âyeti kerimede zâti âyetlerdendir.

------------------

 “menennâ” biz lütüfda bulunduk. Biz lütüfta bulunduktaki “Biz” ile zatından lütfettiğini bildirmektedir.

 Mûsâ (a.s.) akıl Mûsâ sıdır. Allah (c.c.) Harûn (a.s) a ise “Fikir” ile lütüfta bulunmuştur.

 Salik bu mertebelere geldiği zaman enfüsünde kendisine hakikat aklı ve fikri ile lütüfta bulunulur. (Murat Derûni) Kâmil insan, Mûsâ'nın tevhidi ile Hârûn'un hikmetini cem eder. Asâsıyla bâtılı yıkar, beyaz eliyle hakikati gösterir."[114]

-----------------

 وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ {الصافات/115}

 (37/115) “Ve necceynâhumâ ve kavmehumâ mine-lkerbi-l’azîm(i)”

 (37/115) Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. 

-----------------

 Bu âyeti kerimede zâti âyetlerdendir.

------------------

 “necceynâhumâ” Biz onları kurtardık ifadesindeki biz zâta işarettir.

 “Necat” (نجات) necâtiyyet’tir. (Kurtuluş-kurtulma) anlamındadır. Bu kelimenin Ebced sayı değeri ise şöyledir. 

 (Nun) 50 (cim) 3 (elif) 1-13 (te) 400 dür, toplarsak. (40+3+1+400=454) (4+5+4=13) netice açık olarak (13) tür. Ayrıca içinde bulunan (elif) te, diğer yönüyle aynı zamanda (13) tür, böylece (necât) kelimesinde de iki adet (13) bulunmaktadır ki; nasıl bir uyum içinde olduğu açık olarak görülmekte’dir. (necât) ın dahi zâhir bâtın (13) ten gelmekte ve kaynağının orası olduğu gözlerimizin önüne serilmektedir.[115] “ İz- -T-B- ” Musâ (a.s.) kavmini Mısır’dan çıkarıp Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsriyyet) “Hakk-a yürüyüş” ün necat-ı dır.[116] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ {الصافات/116}

 (37/116) “Ve nasarnâhum fekânû humu-lgâlibîn(e)”

(37/116) Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular. 

-----------------

 Bu âyeti kerimede zati âyetlerdendir.

------------------ 

 Biz zâtımız ile onlara yani tarikat mertebesinde olanlara esmâ-i ilahiyyemiz ile yardım ettik. Ve nefsi emmare fir’avnın karşı galip gelenlerden oldular.

 Seyrinde Tevhid-i Esmâ mertebesine gelen kişiye Hakk’tan esmâ-i ilâhiyye mertebesinde bi-zâtihi yardım gelir. Ve nefsi emaresine karşı galip gelenlerden olur. (Murat Derûni)

-----------------

 وَآتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ {الصافات/117}

 (37/117) “Ve âteynâhumâ-lkitâbe-lmustebîn(e)”

(37/117) Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik. 

-----------------

 Tûr dağından kavmine dönülmesi ile bâtınen, kişi henüz seyri sülûkta İsevi ve Muhammedî olamamış iken ve Mûseviyyet mertebesine ulaşmış iken, kavmine dönmesi kendi bedenî varlığı, yâni kendisinde bulunan esmâ-i ilâhîyyedir. Her bir esmâ bir kavimdir. Mûsâ (a.s.)’ın bu yaşadıkları mânâ olarak bu mertebeye ulaşmış kişiye Tevrat olarak gelir ve kişide yaşanmaya başlar. “Tevrat haberi daha ilerilere yaymak” olduğundan kişideki tevhid bilgisi bu mertebe îtibarıyle daha da genişliyor.[117] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ {الصافات/118}

 (37/118) “Ve hedeynâhumâ-ssirâta-lmustakîm(e)”

(37/118) Onları doğru yola ilettik. 

-----------------

 Sırat-ı Müstakim, seyri sülük yolunda et-turu seba denilen 7 nefis mertebesi üzerine yapılan nefis seyridir. Museviyet mertebesi sıra sayısı 9 olsada ve Tevhid mertebeleri içinde olsada Mûsâ (a.s.) getirdiği 9 levhanın 7 sini kavmine açıklamış. Nûr ve Rububiyet levhalarını onlara açıklamamıştı. İşte bu 7 levha üzere seyri sülük yolunda sirat’al müstakime ilerilir.

 Tarikat mertebesinde ve yolunda olanlarında 7 nefis mertebesi üzere sirat’al müstakim üzere eğitim almasıda bu sepeptendir. Diğer 2 levhanın eğitimi için Hakikat ve İrfaniyet eğitimi gerekir. (Murat Derûni) 

 "Hidayet bulanlar, aslında Hakk'ın aynalarıdır. Hâdî de, mehdî (hidayet bulan) da O'dur."[118] 

-----------------

 وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْآخِرِينَ {الصافات/119}

 (37/119) “Ve teraknâ ‘aleyhimâ fî-l-âhirîn(e)”

 (37/119) Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer nam bıraktık. 

-----------------

Bu âyette zâti âyetlerdendir.

------------------

 Biz miras olarak güzel bir nam bıraktık ile Alllah c.c. bubu zatı ile bıraktığını ifade ediyor. Bu İsrailoğulları ile gece yürüyenin çocuklarıdır. Kim gece kalıp zikrini yapıyor, dersini tefekkür çalışmasını yapıyorsa tariat-museviyet mertebesinden bu namın sahibi olmaktadır. (Murat Derûni) 

-----------------

 سَلَامٌ عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ {الصافات/120}

 (37/120) “Selâmun ‘alâ mûsâ ve hârûn(e)”

(37/120) Mûsâ’ya ve Hârûn’a selâm olsun. 

-----------------

 Selâm bütün bu âlemlere Ehadiyyetinden gelen tecelli-i İlâhiyyeler ile âlemlerin her bir noktasına selâmetle rahmeti Rahmaniyyenin akmasıdır. “ İz- -T-B- ” Ehadiyyetinden gelen tecelli-i İlâhiyyeler Selâmetle Rahman-ı Rahmâniyeden, Akıl Mûsâ’sı ve Fikir Harun’una akmasıdır. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ {الصافات/121}

 (37/121) “İnnâ kezâlike neczî-lmuhsinîn(e)”

(37/121) Şüphesiz biz muhsinleri en güzel şekilde yapanları böyle mükâfatlandırırız. 

-----------------

 Bu âyette zâti âyetlerdendir.

------------------

 İhsanın ikinci mertebesinin son bölümünü hatırlayacak olursak;

 Kur’anı Keriym En’am Suresi 6. sure 79. ayette inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semavat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. ayette bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” Hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar. Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder. 

 İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur. 

 Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.

-----------------

 إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ {الصافات/122}

 (37/122) “İnnehumâ min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)”

(37/122) Çünkü onlar mü’min kullarımızdan idiler. 

-----------------

 Bu âyette zâti âyetlerdendir.

------------------

 Tarikat-Museviyet mertebesi itibari ile bizim mümin kullarımızdılar. Bu mertebeden imân ehliydiler.[119] “ İz- -T-B- ” (Murat Derûni) 

-----------------

 وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنْ الْمُرْسَلِينَ {الصافات/123}

 (37/123) “Ve-inne ilyâse lemine-lmurselîn(e)”

(37/123) Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi. 

-----------------

 Ma'lûm olsun ki, yani şöyle bilelim ki yahut şöyle bilinsin ki, biz şöyle bilelim ki, diyelim. Cenâb-ı ilyâs mizâc-ı ruhanîsi hasebiyle mizacındaki yani öz varlığındaki ruhani hakikati dolayısıyla, şimdi İlyas (as) ın iki tarafı olduğu anlaşılıyor, birisi ruhani hali bir de beşeri, dünyevi cismani halinin olduğundan bahsediliyor. Gerçi bu her birerlerimize her insan ferdinde böyledir. Herbirerlerimizin bir ruhani tarafı var, bir cismani tarafımız var, ancak buradaki İlyas (as) ın özelliği İlyasiyet mertebesinin özelliği ruhanisinin de ağır basmasıdır. Yani cesedi sureti kadar ruhanisinin de faaliyette olduğudur. 

 Şimdi bizlerde bu devrede yani genel insanlarda bu devrede cismanimiz ağır basar dengemiz yoktur, ruhaniyetimizin farkındayızdır ama üstümüzde ağırlığı yoktur. İşte gerçek manada ilyasiyet mertebesinde ruhani tarafının da çok belirgin olması lazım geldiğini belirtiyor. Cenab-ı İlyas mizaç-ı ruhaniyesi hasebiyle yani ruhani mizacı hasebiyle terkibiyle hakikati ile dolayısıyle suver-i melekiyye yani meleklik sureti vardı kendisinde. Mizaç-ı ruhaniyesi melekiyete uygundu ve mizâc-ı cismânîsi hasebiyle de yani varlığındaki cismani hakikati cismani sureti ile de suver-i beşeriyye mizacına mensûb idi. 

 Yani ruhaniyesi yönüyle meleki cesedi yönüyle de cismanisi yönüyle de beşeri idi. Suver-i beşeriye mizacına mensup olduğundan yani beşeriyet anlayışına yaşantısına duygusuna mensub olduğundan suret-i ruhaniyeti cihetinden ruhani sureti yönünden suver-i ruhaniye ile meleke ve ünsiyet etmekte idi. Bizde bu var mı, yok demek ki onun üstünlüğü bu yöndendi, bizden ileridedir. 

 Ama bu hususiyet her bir insanda mevcuttur, meleki varlığımız da vardır, melek tarafımız da vardır bizim. Ama cismani tarafımız da var, ancak bizde daha henüz cismani tarafımız ağır bastığından melaikeye mensub olamıyoruz. Peki olduğumuz devre ne zamandır, işte rüyada gördüğümüz haller meleki olmaktadır. Yani rüyada gördüğümüz haller cesed-i unsurimiz yatakta yattığından yani orada faaliyette olmadığından yani rüya içinde faaliyette olmadığından olamaz çünkü onun yeri değildir, misal âleminde o rüyalar görülmektedir, orada bizim mizaç-ı ruhaniyemiz faaliyete geçmektedir. Nerede rüya âleminde. 

 Ancak bu da her kişiye göre aynı değildir. Bazı insanlarda bu mizac-ı nefsiyeye ve hayaliyeye göre rüya âleminde yaşamaktadır. İrfan ehli, iman ehli ancak bu mizaca sahiptir. Yani rüyasında meleki hali kendisinde zuhura çıkarak meleki mülki melekiyet mülkünden o görüntüleri almakta o sahneleri almaktadır, kayıda geçirmektedir, o latif mülkiyetten almaktadır. Diğerleri ise tamamen nefsinden almakta kendi uydurduğu kendi hayalinden vehminden meydana gelen görüntülerdir. 

 Bunlar kendinden kendine olan görüntülerdir. Yani melikyet âleminden gelen görüntüler değildir. İşte irfan ehli veya iman ehli rüyasında bu hale dönüşüyor, gündüz yaşadığı hali ise cismani ağırlıkta meleki yönü de meleki işler yapmak suretiyle ortaya çıkmaktadır. Yani iyilik yapmak gibi ibadet yapmak gibi, zikir yapmak gibi ortaya çıkmaktadır. Sûret-i rühâniyyesi cihetinden suver-i rühâniyye olan melâike ile ünsiyyet edip aralarında vâki' olan hükm-i iştirak sebebiyle onların merâtib-i rühâniyyesinde onlar ile musahabe etti. Yani onlarla arkadaşlık etti, birlikte oldular, işte İlyas (as) ın üzerinde ağırlıklı olan mizaç-ı ruhaniyesi melekler ile ünsiyetine sebep oldu. Meratib-i ruhaniyesinde onlar ile musahaba etti yani onlarla birlikte sahiplik etti, arkadaşlık etti, hani “sahabi” deniyor ya Peygamber Efendimizin arkadaşlarına işte bu ruhani tarafı.

 Ve sûret-i cismâniyyesi cihetinden dahi, suver-i cismâniyye olan insanlar ile ünsiyyet edip, sûret-i tabîiyye-i unsuriyyede onlar ile olan iştirak hasebiyle onlar ile karışma eyledi. Ancak bu ünsiyetindeki kişinin kendi idraki istikametinden veya mertebesinden olacağından herkesin beşeri olarak yaptığı ünsiyette bu manada olmayabilir. Maddi manada yaşayan bir insanın ünsiyeti maddiyat arkadaşlarla olacaktır ki bu mevzularla hiç ilgisi olmaz ama bu mevzulara ünsiyeti olan muhabbeti olan kişilerin yaptıkları cismani dostluklar arkadaşlıklar da yine böyle cismani de olsa ruhani hükmündedir. 

 Yani meleki olarak vücudumuzda değil ama meleki olan idrak ve aklımızla bu işleri yapmış olmaktayız. Yani cismani olduğumuz halde meleki olarak bunları düşünmekteyiz. Ancak İlyas (as) gibi günün ortasında veya herhangi bir yaşadığımız sürede bir melaike-i kiram ile konuşup özel olarak konuşacak hususide halimiz yoktur. 

 Her peygamberin kendine ait bir mertebesi vardır, bizim buradan çıkaracağımız hisse ve husus böyle bir şeyin varlığını idrak etmektir, yani kişinin meleki ve cismani tarafının faaliyette olduğunu idrak etmektir, işte bu İlyasiyet mertebesidir bir bakıma. İnsanlar ile ünsiyet edip suret-i tabiiye-i unsuriyede onlar ile iştirak hasebiyle onlar ile muhalata eyledi. Yani suret-i beşeriye suret-i unsuriye ile diğer insanlarla müşterek olduğundan onlarla birlikte yaşayabildi, birbirleri aralarına karıştılar. Eğer uygun olmasaydı aralarına karışamayacak dışarıda kalacaktı. 

 Binâenaleyh Hz. İlyâs iki sureti cami' ve iki âlem arasında berzahıyyetle zahir oldu. İlyas (as) da hem ruhaniyet, hem cismaniyet olduğundan bunların ikisini de birbirinin üstüne geçirtmeden hakkıyla kullandığından yani hem cismani tarafını cismani beşer insanlarla rahatça konuşması, hem de ruhanisi tarafıyla da ruhanilerle konuşması yani meleki âlemle de konuşması ve bunların ikisinin arasını bulması yani ikisiyle de iştirak halinde olduğundan arasında berzahiyetle zahir oldu. Yani zahir ve batın, nur ve zulmet gibi, madde ve ruh gibi cismani ve ruhani arasında berzahiyetle zahir oldu.

 Hani daha evvelki faslarda geçmişti, berzah peygamberi diye peygamberimizden evvel Yemen’de yaşamış bir peygamber den bahsediyordu M. Arabi hazretleri, neydi o Halid bin Sinan O da berzahiyeden haber veriyordu, ama O’nun verdiği berzah ölümden sonraki berzahtır. Daha doğrusu haber verme arzusuydu, veremedi ama oydu arzusu, burada ise ölümden evvelki berzahtan bahsedilmektedir. Demek ki berzah peygamberi iki tane yani oradan haber veren iki peygamber varmış. Tabi mutlak manada berzahın mutlak habercisi Efendimiz (sav)dır o ayrı konudur, bunlar onun evvelki hazırlık konuları konuya girişleri gibi diyelim.

 Şimdi İlyasiyet mertebesinin iki özelliğinden bahsedilmekte birisi cismani tarafı, bizlerde de olduğu gibi, biri de ruhani tarafı, bu iki özellik onda ikisinin de tam kemalde zuhura gelmesidir. Gerektiğinde ruhani mizacıyla melaike-i kiramla görüşebilmesi gerektiğinde beşeri mizacıyla da herkes gibi insanlarla görüşmesidir. Bunların ikisini de birlikte yaşadığından ikisi de kendi varlığında olduğundan ikisinin arasında da berzahiyetle zahir oldu diye bir fevkalade izah yapılmıştır.

 İmdi "ruh" İle. "nefs" ta'bîr ettiğimiz cesed, her birerlerimiz de böyle bir cesed vardır, işte yukarıda bahsedilen ruhani mizaçta bu cesedin içerisindedir, cismani mizacda nefs denilen cismani mizaç da bunun içerisinde mevcuttur. Yani herbirerlerimizde bu zaten fıtraten mevcuttur. Ancak bunun kullanımı bizim çalışma sahamızı genişletmemize bağlıdır, yani ruhani mizacımız bizde batında kalmış, cismani mizacımız ağır basmış yani nefs ve arzularımız ağır basmış, ağır bastığından ruhani mizacımız baskı altında tutulmuştur. İşte her yaptığımız zikirlerle tefekkürlerle, sohbetlerle çalışmalarla, gece namazlarıyla gündüz oruçlarıyla gibi faaliyetlerle cismani mizacımızı yavaş yavaş dozunu azaltmak o azaldığı sürece de onun yerine ruhani mizacımızı geliştirmek olmalı, zaten hep yaptığımız işler de ana iki asıldandır.

 Daha evvel insan farkında olmadan ilk geliştirdiği hali yani çocukluğumuzdan başlayan ve bizlerin çocukları, torunlarımızda da aynen devam eden ilk uygulaması yapılan faaliyete geçirilen şey cismani mizacımızın ortaya çıkmasıdır, yani nefsi maddi ve zulmani olan varlığımız ortaya çıkmaktadır. Nefsimizin tarafı çünkü burası, tabiat âlemi olduğundan tabiilik öndedir, yani tabiat halimiz öndedir. Dolayısıyla insan da bunun dışında değildir, bu hüküm altındadır. İşte ne zaman ki çalışmalarımızla nefsani mizacımızı cismani mizacımızı ruhani mizacımıza yavaş, yavaş değiştirmek aktarmak suretiyle daha evvel bizde oluşan esma-ı nefsiyeyi esma-ı ilahiyeye aktarmış olacağız. İşte o zaman bu tamamlandığında Efendimizin hadis-i Kudside verdiği haberde “Kulum nafilelerle bana yaklaşır, öyle bir hale gelir ki ben kulumun ayağında yürüyen, elinde tutan, gözünde gören varlığında var olan ben olurum” dediği bu hakikattir. 

 Eğer bir kimse daha evvel çocukluğundan buluğ çağına gelinceye kadar ben yaparım, ben ederim, benimdir, odur budur, falan gibi Cenab-ı hakkın üzerinde bulunan subuti sıfatları Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar bunların hepsini kendine mal ederken bunlar benim nefsimin bana ait bunlar derlerken işte cismani suretiyle en şiddetli bir şekilde yaşamaktaydı. Ne zaman ki ruhani tarafının varlığını anladı anlattılar, gerek şeriat mertebesi itibariyle gerek tarikattan sonra hakikat mertebelerinden baktı ki “benim” dediği isimler bize ait değilmiş.

 İşte her bir idrakte bir bir esmayı yani nefsine ait olan esma-ı nefsiyeyi Hakka ithal ettiğinde yani “bu benim nefsime ait değil” olduğunu anladığında o esma Hakk’ın olmuş olmaktadır. İşte ne kadar kendindeki nefsani isimleri Rahmaniyete döndürürse ki aslına döndürmesi demektir bu işte o kişinin varlığında bakın dikkat edin O Hadis-i Kudsi tahakkuk etmektedir. Yani “Kudret” esması onda Hakkın esması faaliyete geçmiş olmaktadır. “..elinde tutanım..” dediği odur.

 Daha evvel bizim elimizden tutmuyor muydu, yine tutuyordu ama batındaydı, çünkü biz onun ismini kendimize mal ettik “ben tutuyorum” dedim. Halbuki şimdi diyorum ki “benden tutan Hakk’tır” bakın daha evvel bu tutmaya “Ben” sahiplendim, ama bir nüzul, inme geldi, hadi tut bakalım, demek ki felç olduğunda tutamadığına göre demek ki daha önce de tutan o değildi. Ben ettim, ben yaptım, ben şöyle ederim böyle ederim diyerek esma-ı İlahiyeyi hem de Celal yönünden nefsimizin yönünden kullanmaktayız.

 İşte bu paragraf bize o kadar büyük ufuk açıyor ki yeter ki biz bu ufuku bilipte o ufuk genişliğinde gezinmeye çalışalım. Kendimize küçücük bir bahçe edinmişiz hep o bahçenin içinde birkaç tane de ağacımız var, meyve vakti geliyor o üç beş tane meyveyi yiyoruz bitiriyoruz, bize yetti diyoruz. Halbuki senin öyle kocaman bir sahan var ki âlemler kadar geniş sahan işte böylece yavaş, yavaş esma-ı nefsiyeyi esma-ı İlahiye aktardığımız zaman bizde faaliyette olan Hakkın içindesindir. İşte o zaman ayağımızda yürüyen O’dur, yani O’nun ismiyle yürümekteyiz ki isim O’nun olunca da herşey O’nun olmuş oluyor.

 O’nunla görüyoruz, O’nunla tutuyoruz, O’nunla idrak ediyoruz. İşte sohbetin başında belirtmek istediğim de bir bakıma o idi, eğer bu idrak müdrik ruh irfaniyet hallerini nefsimizle anlamaya çalışırsak bir şey anlayamayız. Çünkü nefsimiz bizi o sahaya sokmak istemez. Nefsimiz o sahaya o ilmin o sahaya girmesi nefsimizin yok olması demektir yani devreden çıkması demektir. İşte böylece o hadis-i kudsinin de yaşanma yeri tahakkuk etmiş oluyor, yani anlayışımız kolaylaşmış oluyor bu şekilde baktığımızda.

 Yoksa lafzi olarak “ben kulumun elinde tutanı, ayağında yürüyen, gözünde gören, kulağında işiten olurum bunu ezbere söylediğimiz zaman hiçbir şey anlamıyoruz demektir, ama mevzu içerisinde yeri geldiği zaman tam yerine konduğunda o bizde lafızdan yaşama haline dönüşmüş oluyor. Daha evvel lafzını söylediğimiz ibare yani hakikat bu sefer bizim malımız olmuş oluyor. Daha evvel dilimizin ucundayken sonra mevcudiyetimize sari olmuş oluyor. Bize o yaşam lazımdır ezberlenen sadece değildir. Ezber olmazsa da geçiş mümkün değildir, o ezber de onun anahtarı, kapısı gibidir.

 Şimdi ruh ile nefs tabir ettiğimiz cesed hakikatte şey'-i vâhidden ibarettir. Yani ruhumuz da nefsimiz de aslında tek şeydir. Yani Cenab-ı Hakk’ın varlığında olan varlıktır. 

 Aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey değildir. Ancak burada nefisten kasıt suret-i kesifiye yani suret-i beşeriye, eğer ruh ile nefis tarif ettiğimiz cesed hakikatte şey-i vahiddir aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey değildir. Dediğimiz zaman ruh ile nefis dendiği zaman bunların ikisi de latiftir. Yani nefs olarak baktığımızda latiftir, ancak ruh latifin latifi, nefis de ruha göre kesif, ama bedene göre maddeye göre latiftir. Yani ruhla tam latif ile tam kesifin arasında bir berzahtır nefis.

 Çünkü yarı halini cesedden alır, yani topraktan alır tabiatını, ama latif halini de ruhtan alır yani ikisi arasıdır. Cesede göre nefis latiftir ama ruha göre nefis ise kesiftir. Aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey de değildir. Mertebe-i kesafette ruha "nefs" ve kuvâsına da kuvâ-yı tabîiyye ta'bîr olunur. Kesafet üzerinde esma-ı İlahiyenin zuhur edeceği hal meydana geldiğinden yoğunlaşmış olur, aksi halde esma-ı ilahiye faaliyete geçmez o yoğunlaşma olmazsa. 

 Fesâd ve fena keyfiyyeti ancak bu kesif unsuriyle cesedi taalluk eder. Bozulmak ve yok olmak yani noksanlaşmak fani olmak keyfiyeti ancak bu cesed-i kesifiye unsuriyesi taalluk eder. Yani kesif olan unsurdan meydana gelen bu cesedi ilgilendirir bozulmak ve feseda uğramak. Nitekim buhar ile buz hakikatte tek bir şeydir. Aralarındaki fark letafet ve kesafetten ibarettir. Buz donduğu için kesif olur yoğunlaşır, havada yere düşer, fakat aynı su olan buhar bulut latifleşmiş olur yoğunluğu azalır ve hava tarafından yukarı kaldırılır. 

 Bulut, su ve buz buhardan başka bir şey olmadığı halde, her mertebede isimleri değişir. Aslı itibariyle aynı olmasına rağmen her mertebedeki isimleri farklı oldu. Ve latîf olan buharın, buzun cismine taalluku malumdur. Bu taalluk hulul ve ittihâd suretiyle değildir; bazı tasavvuf kitaplarında sohbetlerinde cenab-ı Hakk bir yere girdi, duhul etti ittihat etti birleşti gibi tabirler kullanırlar yani kul Allah’a ulaştı yahut Allah kula dahil oldu birleşti ulaştı gibi ibareler kullanılır tekliği belirtmek için ama böyle bir şey mümkün değildir. Buzun içerisine suyun girmesi diye bir şeyin söz konusu olabilir mi, aynı zamanda su buhara dönüşürken su buhara girdi gibi bir şey söz konusu olabilir mi?

 Yani onların vücutlarına dışarıdan girmiş veya iki ayrı şeyin ittihat etmesi hulul etmesi birbirinin içerisine girmesi gibi değildir. Kendi bizatihi varlığının başka bir tesir almadan kendi içindeki değişimleri aldığı isimleridir. Mesela demlenmiş çay geldi, içine de şekeri attık şeker karıştığı zaman orada ittihat yani birleşme oldu, işte bu izafi birleşme mutlak birleşme değildir. Çünkü iki ayrı şey orada birleşti, şeker ayrı idi su ayrı idi hatta çay da ayrıydı, çay ona renk verdi, iki üç şey bir araya girdiği için ona çay dendi. 

 Bu işte hulil ve ittihattır. Ama gerçek manada tevhitte ve kulun Hakka ulaşmasında böyle bir hadise söz konusu değildir. İki ayrı şey yok ki bir birine duhul etsin. Ama ne yazık ki hakkıyla bu işin anlaşılmadığı yerlerde “Allah kul ile birleşti kulun içine girdi ittihat etti, duhul etti” gibi ifadeler edilmektedir. Allah ile birlikteliğin manasını bu şekilde anlatılmaya çalışılmaktadır. İşte buz su olduğu zaman dışarıdan kendisine hiç bir başka bir varlık karışmadı, aynı şekilde su buhar olduğu zaman gene dışarıdan bir şey karışmadı.

 Buhar suya döndüğü zaman başka bir şey içerisine girmedi, aynı zamanda su buz olduğunda bir başka şey girmedi. Aynı varlığın aynı malzemenin değişik mahallerde değişik isimler almasından ibaret oldu. Şimdi şöyle diyelim, buhar latif ruh diyelim, su nefis, buzu da beden olarak kabul edelim. İşte su bunların ikisinde berzahtır. Yani tek hareketle tek mertebe ile aynı su buhar da olabiliyor, tek hareketle buz da olabiliyor. Ama buhar ile buz tek hareketle bu işi yapamıyor, çünkü ortada berzahiyet gerekiyor. 

 Buzun buhar olması için evvela suya dönüşmesi gerekiyor, sonra buhara dönüşüyor iki aşama gerekiyor. Ama su bir aşama ile hem buharlaşıyor, hem buz haline gelebiliyor. İşte halimiz budur. Onun için nefsimizi çok iyi tanımamız lazım geliyor, onu buzlaştırmak yerine buharlaştırmak gerekiyor ve de o kolay bir iş oluyor. Ama biz tamamen madde bazında kendimizi buzlaştırmış isek yani taşlaştırmış soğutmuş isek evvela nefs olmamız gerekiyor. Yani su olmamız gerekiyor ki her iki kalıbın içine girsin.

 Ondan sonra da bu mertebede İlyasiyet mertebesinde belirtildiği gibi latif tarafımız ağır basarak buharlaşarak aslımıza dönmemiz gerekiyor. Demekki cenab-ı Hakk her şeyi o kadar güzel, sıhhatli, yerli yerince yapmış ki yeter ki biz bu sistemin kullanmasını bilelim. İşte “su gibi aziz ol” derler ya su her işe de yarıyor, yaz da kullanıyoruz, kış da kullanıyoruz. Hayatımız ona bağlıdır, buz su olduğu halde hayatımız onunla kaim değildir. Buz olmadan da yaşayabiliyoruz. Buzu tek yerde kullanıyoruz, o da soğutma işlerinde dir. İşte ne kadar buz soğutmada kullanırsak Haktan o kadar çok soğumuş oluyoruz. Uzağa düşmüş oluyoruz, taşlaşmış, uzağa düşmüş oluyoruz. Ama o suyu ısıttığımız zaman o zaman Hakk ile kendimizdeki Hakk’a ulaşmış oluyoruz. Yani buharlaştırıp kendimizdeki latif halimize ulaşmış oluyoruz.[120] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ {الصافات/124}

 (37/124) “İz kâle likavmihi elâ tettekûn(e)”

(37/124) Hani kavmine şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” 

-----------------

 Seyr-i sülükta kişi İlyasiyet mertebesine geldiği zaman beden arzındaki kavmine ruhaniyeti ağır bastığı ve latif hale ulaşma istediği ile ittika etmez misiniz? (sakınmaz mısınız?) Diye sormasının zamanı gelmiştir.

 Tarikat mertebesi ile olan bu ittika (sakınma) ilahi muhabbetullahtan geri kalmaktan sakınmadır. (Murat Derûni)

-----------------

 أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ {الصافات/125}

 “Eted’ûne ba’len ve tezerûne ahsene-lhâlikîn(e)”

 اللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ {الصافات/126}

“(A)llâhe rabbekum ve rabbe âbâ-ikumu-l-evvelîn(e)”

(37/125-126) “Halk edicilerin (yaratıcıların) en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah’ı bırakarak “Ba’l’e mi tapıyorsunuz?” 

-----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

------------------

 Burada Ba’l hakkında internetten alınan bilgiyi verelim.

 Akdeniz çevresi dinlerinde özellikle Kenʻan mitolojisinde ve Ugarit metinlerinde çokça rastlanan bir tanrının adı olan Baʻl (Baal), Sâmî dillerde “efendi, üstün olan, bir şeyin sahibi, yüce, Tanrı’ya yaklaştıran put” anlamlarına gelir. Kelimenin telaffuzu dillere göre farklılık arzetmektedir. Buna göre kelime Kenʻan dilinde ve İbrânîce’de ba‘al; Ârâmîce ve Süryânîce’de beēl; Arapça ve Habeşçe’de baâl veya    baʻl şeklinde telaffuz edilir. Kenʻanlılar’ın en önemli bereket tanrılarından biri olan Ba‘l, tanrılar panteonunun başı sayılan El’in oğludur. Rüzgârın ve yağmurun tanrısı Ba‘l, toprağın verimliliği ile ilişkilendirilmesi ve anlam genişlemesi sonucunda hayvanların ve insanların doğurganlığının da tanrısı kabul edilmiştir.

 Baʻl kelimesi Arapça’da “üstün olma”, “yüksekte olma” ve “sahip olma” anlamlarına gelir. Bu sebeple bir şeyin sahibi olan kişiye, kadına göre üstün görülen erkeğe ve vadiye hâkim olan tepeye baʻl denilmiştir. Taberî, Baʻl isminin Yemenliler tarafından kullanıldığını, kelimenin “ilâh, rab, bir şeyin sahibi, Baʻl putunun adı, eskiden Allah’ı bırakıp kendisine ibadet edilen ve muhtemelen bereket tanrıçası olan bir kadının ismi, kadının kocası” anlamlarına geldiğini belirtmiştir. Süyûtî de Yemen ve Ezd kabilesi lehçelerinde “baʻl” kelimesinin rab anlamına geldiğine dikkat çekmiştir. Nitekim kelime türevleri ile birlikte Kur’an’da bu anlamları ifade edecek şekilde kullanılmakta; “koca” mânasında hem tekil şekli olan baʻl (en-Nisâ 4/128; Hûd 11/72) hem çoğul şekli “buûle” (el-Bakara 2/228; en-Nûr 24/31); tanrı anlamında ise Hz. İlyâs’ın kavminin taptığı ilâhın adı olarak zikredilmektedir (es-Sâffât 37/125). 

 Bazı araştırmacılar, Eski Ahid’de İbrânîce İlyâ (Eliyahu, “Tanrım sadece Yahve’dir” anlamında) olarak geçen Hz. İlyâs’ın isminin Süryânîce kökenini dikkate alarak, onun kavminin taptığı putun adı olan Baʻl’in de aynı şekilde Süryânîce’den Arapça’ya geçtiğini ifade etmişlerdir. Ancak İlyâ isminin Yunanca ve Latince’de Elias, Etiyopya dilinde Elyas şeklinde okunduğu, bu son okunuşunun Arapça’ya İlyâs şeklinde geçtiği de belirtilmektedir.

 Ba‘l isminin yahudi kutsal kitabında genellikle yüksek tepeler veya vadiler gibi çeşitli coğrafî mekânlar ve tabiat varlıklarıyla ilişkili olarak kullanıldığı dikkati çekmektedir. Meselâ Eski Ahid’de Peor dağının tanrısı için “Ba‘al-Peor” (Sayılar, 25/3), kuzeyin tanrısı için “Ba‘al-Tsefon” (Çıkış, 14/2-9; Sayılar, 33/7) veya zenginliğin tanrısı için “Ba‘al-Hamon” (Neşîdeler Neşîdesi, 8/11) adı kullanılmıştır. XX. yüzyılın ilk yarısında keşfedilen Ugarit yazıtları sayesinde, Ortadoğu’da ve özellikle Antik dönemde Kenʻan ülkesinde (günümüz Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin topraklar) yaşayan halka ait Tanrı Ba‘l ve Tanrıça Aşera’ya dair önemli bilgilere ulaşılmıştır. Bununla birlikte Kenʻanlılar’ın tamamının Ba‘l inancını taşıdığını söylemenin doğru olmadığı da anlaşılmaktadır.

 Genellikle insan şeklinde yontulan ve bereketi temsil eden Ba‘l putuna dağların ve tepelerin zirvelerine yapılan sunaklarda kurbanlar sunulurdu. Ağaçlık alanlarda gerçekleştirilen âyinlerde de Ba‘l putu yüksek sütunlar üzerine yerleştirilirdi. Ba‘l’e tapanlar bu putun huzurunda kendi aile üyeleri ile birlikte cinsel içerikli âyinler düzenlerlerdi. Bu ritüellerde Ba‘l rahipleri sunağın etrafında dönerek dans ederler, kılıç ve mızraklarıyla kendilerini yaralayarak berekete vesile olacağı inancıyla kanlarını akıtırlardı. Ba‘l’e kendini adamış ve kutsal fahişelik görevini üstlenmiş olan kadınlarla cinsel ilişkiye girmek ailenin, tarım alanlarının ve hayvan sürülerinin bereketini sağlamayı amaçlardı. Bereket verme, yağmur yağdırma, verimli kılma fonksiyonlarına sahip olan Ba‘l, önceleri soyut bir tanrı olarak tasvir edilirken zamanla boğa şeklinde temsil edilmiş ve putlaştırılmıştır. İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberler, Tevrat’ın emirlerine ve ahlâkî esaslarına uymayan bu inanç ve uygulamalara karşı mücadele etmişlerdir. 

 Araştırmacılar Ba‘l’in bereket ve verimlilik tanrısı olma niteliğinden hareketle, onun özellikle tarımla uğraşan ve yerleşik hayatı sürdüren toplulukların tanrısı olduğunu, özellikle İbrânîler gibi göçebe hayatı benimseyen toplulukların ise El tanrısına tapındıklarını belirtmektedirler. Bununla beraber göçebelerin, yerleşik şehir hayatına geçtikten sonra bu inançlarından zamanla vazgeçip yerleşik toplulukların Ba‘l inancı ve uygulamalarını benimsedikleri sonucuna varmışlar. Buradan hareketle de Eski Ahid’de anlatılan tarımla uğraşan Kenʻanlılar’ın tanrısı Ba‘l ile göçebe hayatından tam olarak vazgeçememiş İsrâiloğulları’nın tanrısı Elohim ve Yahve arasındaki mücadelenin, iki farklı hayat tercihinin inanca yansıyan boyutu olarak açıklamışlardır. 

 Eski Ahid’de Ba‘l inancına dair ilk ifadelere, Hz. Mûsâ’dan sonra İsrâiloğulları’nın başına geçen Yeşu’dan sonraki dönemlerde rastlanır (Hâkimler, 2/11-13). Ba‘l kültünü benimseyen İsrâiloğulları’nın bu tutumu yahudi kutsal kitabında çok sert bir dille eleştirilmektedir. Bu metinlerde özellikle iki krallıktan kuzeydeki İsrâil Krallığı döneminde İsrâiloğulları’nın bir kısmının Ba‘l tapıcılığına meylettiği ve yahudi kaynaklarında milâttan önce IX. yüzyılda yaşadığı nakledilen İlyâ ile Hoşea peygamberlerin onları ıslah etmeye çalıştıkları anlatılmaktadır. Özellikle I. Krallar kitabında nakledildiğine göre İsrâil bölgesinin kralı olan Ahab, karısı Kraliçe İzabel’in etkisiyle Ba‘l’e tapmaya başlamıştır (I. Krallar, 16/30-33). Hatta Kral Ahab kuzeydeki İsrâil Devleti’nin başşehri olan Sâmiriye’de Ba‘l adına bir mâbed yaptırmış, İlyâ peygamber ise onun bu faaliyetine karşı çıkmıştır. 

 Eski Ahid’de, Peygamber İlyâ’nın Kral Ahab’a, Ba‘l’in peygamberlerine ve Ba‘l’e tapanlara karşı verdiği mücadele anlatılmaktadır. Peygamber İlyâ, Kral Ahab’a karşı “İsrâil’i sıkıntıya sokan ben değilim, seninle babanın ailesi İsrâil’i sıkıntıya soktunuz”, “Rabb’in buyruklarını terkedip Baaller’in ardınca gittiniz” ve “Daha ne zamana kadar böyle iki taraf arasında dalgalanacaksınız? Eğer Rab Tanrı’ysa O’nu izleyin; yok eğer Baal Tanrı’ysa, onun ardınca gidin” diyerek hem onu hem de İsrâiloğulları’nı uyarmaktadır (I. Krallar, 18/18, 21). Özellikle İlyâ peygamberin İsrâil Kralı Ahab’a meydan okuyarak Ba‘l’in dört yüz elli peygamberini Karmel dağına çağırması hadisesi en meşhur kıssalardan biridir. 

 Buna göre Ba‘l’in peygamberlerinin ona sundukları yakmalık kurbanın yanması için kendisine yaptıkları dua karşılıksız kalır. Oysa İlyâ’nın sunduğu kurbanın Tanrı tarafından kabul edildiğinin işareti olarak gökten bir ateş iner ve yakmalık kurbanı yakıp yok eder. Olaylara şahit olan İsrâiloğulları, Tanrı’yı rab olarak kabul eder ve secdeye kapanır. Daha sonra Peygamber İlyâ’nın emriyle Ba‘l’in peygamberlerini yakalarlar ve Kişon vadisine götürüp orada hepsini öldürürler (I. Krallar, 18/22-40). Eski Ahid’de de eril bir tanrı olarak kabul edilen Ba‘l’in dişili Tanrıça Aşera’dır (I. Krallar, 16/32).

 Kur’ân-ı Kerîm’de Baʻl ismi, Eski Ahid’de yer alan Peygamber İlyâ (Eliyahu) kastedilerek Hz. İlyâs’ın, kavmini sadece Allah’ı rab olarak kabul etmeleri için uyarmasıyla ilgili açıklamaların yer aldığı âyette zikredilmektedir. Buna göre Hz. İlyâs İsrâiloğulları’na hitaben “En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da rabbi olan Allah’ı bırakıp Baʻl’e mi tapıyorsunuz?” (es-Sâffât 37/125-126) diye uyarmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’deki bu ifadeler de İsrâiloğulları’nın bir zaman Allah’ı bırakıp Ortadoğu’da özellikle Sâmîler arasında yaygın bir inanç olan Ba‘l’i rab olarak kabul ettiklerine dair tarihsel bir gerçekliğe işaret etmektedir. Taberî, bu âyetleri tefsir ederken Hz. İlyâs’ın Şam civarındaki Baʻlebek’te yaşadığını, halkın Baʻl adını verdikleri bir puta tapmaları sebebiyle şehre bu adın verildiğini belirtmektedir.

 Bazı İslâm tarihi araştırmacılarına göre, Antik dönemden itibaren Ortadoğu’daki Sâmîler arasında varlığını devam ettirmiş olan Ba‘l inancı Arap yarımadasında da etkili olmuştur. Özellikle İslâm’ın zuhur ettiği dönemlerde Mekke’de kendisine ibadet edilen, kolları ve vücudu olan insan sûretindeki Hübel isimli putun Yemen bölgesinden getirilen Ba‘l inancı ile alâkalı olduğu belirtilmektedir. Buna göre Kureyş’ten önce Mekke’de yaşayan Huzâa kabilesi, Yemen’den gelip Mekke’ye yerleştiğinde Hübel putunu da beraberlerinde getirmiştir. 

 İslâm tarihi kaynaklarında genellikle Kureyş’in Mekke’deki putlarla alâkasının olmadığını belirtmek için yapılan bazı açıklamalara göre ise Huzâa kabilesinin reisi Amr b. Lühay, Hübel putunu ticarî faaliyetler için gittiği Suriye bölgesinden getirmiştir (bk. HÜBEL). Oysa günümüzde Yemen’de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan putlar arasında bölge halkının inandığı düşünülen Aştar ve Ba‘l putlarının da olduğu belgelenmiştir. İlk görüşü benimseyenlere göre, İbrânîce’de belirlilik takısı olan “ha” ekiyle birlikte ha-Ba‘al dedikleri putun ismi, Arapça’ya Hübel olarak geçmiştir. Nitekim Tedmürlüler’in de taptığı bu put Bel diye isimlendirilmekteydi. Özellikle Hübel’in, Câhiliye Arapları’nın gündelik işlerinde, rızık ve bereket gibi taleplerinin karşılanmasında aracı tutulan putlardan biri olması, onun Ba‘l inancının bir uzantısı olduğu ihtimalini güçlendirmektedir.[121] 

-----------------

 فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ {الصافات/127}

 (37/127) “Fekezzebûhu fe-innehum lemuhdarûn(e)”

(37/127) Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir. 

-----------------

 Ruhaniyet ve latif taraflarının hakikatlerini yalanlayarak nefsi emaresinin vehimi ile rabb olarak yalanlayanlar nefsin ateşi olan cehenneme götüreleceklerdir. (Murat Derûni)

-----------------

 إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ {الصافات/128}

 (37/128) “İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuhlasîn(e)”

(37/128) Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka. 

-----------------

 Sûre-i şerifte üçüncü sefer geçen ihlâs hakkındaki âyeti kerime ruhaniyetleri saf ve katışıksız latif hale gelenler bundan müstesnadır diye bu kulları ayrı tutmaktadır. (Murat Derûni)

-----------------

 وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ {الصافات/129}

 (37/129) “Veteraknâ ‘aleyhi fî-l-âhirîn(e)”

(37/129) Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir nam bıraktık. 

-----------------

 Hakikat-i Muhammediye mertebesinde sonradan gelen mertebeler içinde İlyas a.s. olarak güzel bir nam bıraktık. Kimin kendi varlığında bu ruhaniyet ve latiflik ağır basar ise güzel bir nam bırakır. (Murat Derûni) 

-----------------

 سَلَامٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ {الصافات/130}

 (37/130) “Selâmun ‘alâ ilyâsîn(e)”

(37/130) İlyas’a selâm olsun. 

-----------------

 Ehadiyyetinden gelen tecelli-i İlâhiyyeler Selâmetle Rahman-ı Rahmâniyeden, Ruhaniyet ve Latiflik ilyasine (El Yasine yani insanı eline, efali ilâhiyye ile) akmasıdır. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ {الصافات/131}

 (37/131) “İnnâ kezâlike neczî-lmuhsinîn(e)”

(37/131) Şüphesiz biz iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları böyle mükâfatlandırırız. 

-----------------

 121. âyet ve mertebesi ile benzer olduğundan 121. Âyet açıklamasına bakılabilir. 

-----------------

 إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ {الصافات/132}

 (37/132) “İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)” 

 (37/132) Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. 

-----------------

 Bu âyet-i kerimede zât mertebesi âyetlerindendir.

------------------

 “ibâdinâ” Bizim kulumuz kelimesindeki (na) biz, zâta işarettir. 

 Tarikat-Museviyet mertebesi itibari ile bizim mümin kullarımızdandı. Bu mertebeden imân ehliydi.[122] (Murat Derûni) 

-----------------

 وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ الْمُرْسَلِينَ {الصافات/133}

 (37/133) “Ve-inne lûtan lemine-lmurselîn(e)”

 (37/133) Şüphesiz Lût da resüllerindendi. 

-----------------

 İbrâhîm (a.s.) mertebesine gelinceye kadar varlığımızda mevcût olan bu kavimlerin hepsini Cenâb-ı Hakk’ın helâk etmesi demek, bizim beşeriyetimizde olan o ahlâkların ortadan kaldırılması hükmündedir. Kûr’ân-ı Kerîm’i bîzâtihi kendi üzerimizde yaşanan olaylar olarak okursak o bize fayda verir çünkü Kûr’ân-ı Kerîm herbirerlerimize ayrı ayrı gelmiştir. 

 “ İz- -T-B- ” Lût a.s. da İbrâhîmiyet mertebesinden haber getiren peygamberlerdendir. (Murat Derûni)

-----------------

 إِذْ نَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ {الصافات/134}

 “İz necceynâhu ve ehlehu ecma’în(e)”

 إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ {الصافات/135}

 “İllâ ‘acûzen fî-lgâbirîn(e)”

(37/134-135) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kâfir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık. 

-----------------

 Bu âyet-i kerimede (134) zât mertebesi âyetlerindendir.

------------------

 “necceynâhu” Biz onları kurtardık ifadesi zâtidir. Üretkenlik için program olan akla yönelenlerden kurtardık. (Murat Derûni) 

-----------------

 ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ {الصافات/136}

 (37/136) “Summe demmernâ-l-âharîn(e)”

(37/136) Sonra da diğerlerini yok ettik. 

-----------------

 وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ {الصافات/137}

 “Ve-innekum letemurrûne ‘aleyhim musbihîn(e)”

 وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ {الصافات/138}

 “Vebilleyl(i) efelâ ta’kilûn(e)”

(37/137-138) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ düşünmeyecek misiniz? 

-----------------

 Lût (a.s.) kavmi hakkında da burada genel bir bilgi verelim: 

 Lût ((a.s.)) Hz. İbrâhîm'in kardeşi Hârân'ın oğludur. Lût ((a.s.)), İbrâhîm ((a.s.)) ile birlikte Harran'dan Filistin'e göç etti. Burada kıtlık baş gösterince Lût ve İbrâhîm ((a.s.).) beraberce Mısır'a gittiler. Bir süre sonra Mısır kralının verdiği mal ve sürüleri yanlarına alarak birlikte tekrar Filistin'e döndüler. Zamanla yerleştikleri bölge, sürülerini almaz oldu. Hz. Lût bunun üzerine, amcası İbrâhim ((a.s.).)'ın bölgesinden ayrılıp Sedom şehrine yerleşti. Daha sonra bu şehre peygamber olarak gönderildi. Sedomlular bozuk ahlâklı, kötü niyetli insânlar idi. Yol keserler, yolcuların elinde avucunda ne varsa alırlardı. Sedom halkı dünyada daha önce kimsenin yapmadığı sapık işleri, ahlâksızlıkları yapıyor, eşcinsel davranışlarda bulunuyor, azgınlıkta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Hz. Lût, kavmini doğru yola davet ettiyse de aldırmadılar. Yaptıkları kötü işleri devam ettirdiler. Karısı da ona inanmayanlardandı. Hz. Lût, onları doğru yola davet etti, içinde bulundukları delâlet ve cehâletten kurtarmağa çalıştı. Hz. Lût'un yaptığı îkazlara aldırmayan Lût kavmi de peygamberi yalanladı. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, Hz. Lût'un öğütlerine ve davetine uymayan kavmini yok etmek üzere "elçiler" (melekler) görevlendirdi. Melekler, önce Hz. İbrâhim ((a.s.))'a uğradılar ve orada Hz. Lût'un kavmini cezalandırmak üzere geldiklerini söylediler. Melekler, Hz. İbrâhim'den ayrıldıktan sonra Hz. Lût'un bulunduğu Sedom şehrine geldiler. Melekler gelince, Hazreti Lût onları tanıyamadı. Melekler ona. "Biz sadece şüphe edip durdukları azâbı getirdik, sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz" (el-Hicr, 15/63-64) diyerek kendilerini tanıttılar. Melekler geldiğinde Hazreti Lût çok sıkıldı. "Bu çetin bir gündür" (Hûd 11/77) dedi. Sıkılma sebebi, melekleri insân zannetmesi idi. 

 Çünkü melekler genç ve yakışıklı erkekler sûretinde gelmişlerdi. Hz. Lût, kavminin yaptığı ahlâksız hareketleri ve kötü huylarını biliyordu. Korkusu bundandı. MÎsâfirlerin geldiğini duyan "şehir halkı sevinerek geldiler" (el-Hicr, 15/67). 

 "Lût'un konukları olan melekleri elde etmeye (onlara tecavüz etmeye) kalkıştılar" (el-Kamer, 54/37). "Hz. Lût onlara: "Bunlar benim konuklarımdır; onlara karşı beni rüsvay etmeyin. Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi" (el-Hicr, 15/68-69). MÎsâfirlere dokunulmaması için. Ey milletim işte bunlar benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir (size nikahlayabilirim). Konuklarımın önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında kimse yok mudur? dedi" (Hûd, 11/78). Sedom halkı sapıklıktan başka bir şey düşünmüyordu. "Andolsun ki senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun: Doğrusu ne istediğimizin farkındasın" (Hûd, 11/79) diyerek bunu reddettiler. Hz. Lût, bu defa: "Keşki size yetecek bir kuvvetim olsa ve ya sağlam bir yere sığınsam" dedi (Hud, 11/80). Hz. Lût iyice sıkılmıştı. Bunun üzerine melekler; "Ey Lût! Biz rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemeyecekler" (Hûd, 11/81) diyerek kimliklerini açıkladılar ve onu teselli ettiler.

 Artık Allah Teâlâ'nın Lût kavmine takdir ettiği azâbın vakti gelmişti. Melekler, Hazreti Lûta: "Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık. Karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelenler onun başına da gelecektir. Vâdeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?" (Hûd, 11/81). Sabahleyin Sedom müthiş bir zelzele ile sarsıldı. Halkın üzerine kime isâbet edeceği yazılı taşlar yağdırıldı. Böylece ahlâksızlıklarının cezasını görmüş oldular.[123] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ {الصافات/139}

 (37/139) “Ve-inne yûnuse lemine-lmurselîn(e)”

(37/139) Şüphesiz Yûnus da resüllerdendi. 

-----------------

 Yunus a.s. da Hakikat-i Muhammed-i programının kendisine sahife (kitap) indirilmiş, haberci peygamber-lerindendir. Kûr’ân-ı kerimde geçen Yunûs a.s. ile ilgili âyetler ona gelen sahifelerdir. (Murat Derûni) Seyr-i sülukunda bu mertebeye gelen Yunusiyet mertebesi hakikatlerini kendi bünyesinde yaşar. (Murat Derûni)

-----------------

 إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ {الصافات/140}

 (37/140) “İz ebeka ilâ-lfulki-lmeşhûn(i)”

(37/140) Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti. 

-----------------

 Yunus (as) ın hikmeti “nefes” hakkındadır. Bu hikmet feth-i "fâ" ile "nefesiyye" midir, yoksa sükûn-i "fâ" ile "nefsiyye" midir? Bunda iki kavil vardır. Hikmet-i nefsiye mi, nefesiye mi? Diye onu belirtiyor. Arab gremerine göre “cezim” ile mi okunuyor, “üstün” ile mi okunuyor. Diye neyi hangisi, “nefes” yani “f” nin üstünde üstünle mi yoksa “f” nin sukunu ile mi, yani “cezim” ile mi, “nefs” şekliyle mi? Yani burada “nefesiye” diye almış yani “f” nin üstünü ile almıştır. İşte “nefes” de olabilir, “nefs” te olabilir diye iki kavl vardır diyor. 

 Şârih-i Fusûs Müeyyedüddîn Cendî (k.s), cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)ın eli ile yazdığı yüce kitabında "fâ"nın fethi üzere (nefes) bulunduğunu beyan buyurur. Yani kitabın orijinalinde M. Arabinin kitabında “nefes” diye kayıtlıdır diyor. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın üvey oğlu ve müridi bulunan şeyh-i kebîr Sadreddîn Konevî (k.a.s) dahî kezâlik, Fükûk'ünde yani “Fükük” isimli kitabında bu hikmeti Hz. Şeyh'in feth-i "fâ" ile "hikmet-i nefesiyye" beyan buyurduğunu ihbar eyler. Bundan anlaşılıyor ki, bu hikmetin iki vecih ile de söylenmesi caizdir. Hikmet-i nefsiye de, hikmet-i nefesiye de doğrudur. 

 Birinci yönü ile ikili isimlenmesinin sebebi budur ki: tefsir kitaplarında bu hakikat beyân olunduğu üzere Yûnus (a.s.)a ehli ve evlâdı ve kavmi cihetinden çeşitli belâya maruz kaldı. Yunus (as) evlatlarından, ehlinden ve kaviminden hepsinden türlü, türlü belalara müteveccüh oldu. Ve Hak Teâlâ onu bütün uzaklıklardan nefes-i rahmânîsiyle nefesledi. Nitekim Hak Teâla buyurur: وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ (Enbiyâ, 21/88) Ya'nî "Biz ona gamdan kurtardık". Halbuki Dâvûd-i Kayseri hazretleri şerhinde "Bu hikmetin takririnde ona delâlet eder bir şey yoktur" buyururlar. Yani bu ayet-i kerimede “nefesiye” olmasına delalet eden bir şey yoktur der. 

 Ve bu hakikat içinde bu yüce fassın yüce bölümün içinde açılacağı üzere, bu insan zuhurunun muhafazasına dairdir. Onun için yüce şerh ediciler, bu hikmetin sükûn-i "fâ" ile vech-i sânî üzere, "hikmet-i nefsiyye" olması cihetine daha ziyâde meyl buyurmuşlardır. Yani bazıları da “Hikmet-i nefsiye” bazıları “nefesiye” diğerleri de insan ile ilgili olduğu için nefs ile ilgili olduğu için sıkıntıları çeken nefis olduğu için hikmet-i nefsiye olmasını daha ziyade meyil buyurmuşlardır. Yani nefesiye mi nefsiye mi % ye vurulursa %60 nefsiye , %40 nefesiye gibi, yani nefsiyeye daha çok meyil etmişlerdir bir kısım ulema da diyror.

 Fakat Sadreddîn Konevî hazretleri, bu kelimenin lisan olarak sûret-i telaffuzunu açılımını cenâb-ı Şeyh-i Ek­ber efendimizin yüce lisanlarından defalarca işitmiş olacaklarından bu hususta onların kavl-i şerifleri açık bir delildir. Yani Sadretin-i Konevi hazretleri Muhiddin-i Arabi hazretlerinin manevi evladı olması dolayısıyle bu hususu kendi lisanından duymuştur. Yani hikmet-i nefesiye olduğunu yani kendi mübarek lisanından duymuştur, diyor. Ve Hz. Şeyh-i Ek-ber'in elleri ile yazdığı yüce ifadeleriyle feth-i "fâ" ile "nefesiyye" suretinde bu­lunması da bir vesikadır.

 Her iki kavlin tevfîkı hususunda bu fakîr-i hakire daha uygun olan ma'nâ budur ki: Hak Teâlâ hazretlerinin muhafazasını murâd eylediği nefs-i insanînin bakası "nefes" vâsıtasıyladır. Dolayısıyla nefes asıldır. 

 Zîrâ alınan her nefes hayatı uzatma bakımından ve çıkarılan her nefes dahi zatı ferahlatır. Ve insan gam ve eleme mübtelâ olduğu vakit, içinde bir tazyik hisseder. Gam sebebleri ortadan kalkınca, "ooh" diye geniş bir nefes alır. Ve şiddetli sıkıntıdan nefesi kesilen ve bu şekilde de hayatı terk edenler de pek çoktur. 

 İşte Yûnus (a.s.) bu hik­mette beyan olunan hakikatleri nübüvvet mertebesinin özelliği ile ârîf olduğu için nefesin baki olmasını teminen üstüne gelen o belalardan firar edip bir gemiye bindi. Orada kalsaydı belki nefesi kesilecekti, ondan kurtulmak düşüncesi ile firar etti. 

 Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ﴿١٤٠﴾ اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (Saffât, 37/140) Ve orada diğer bir belâya giriftar oldu. Ve akıbet bu üst üste gelen beladan necat bularak geniş bir nefes aldı. Binâenaleyh bu hikmete feth-i "fâ" ile "hikmet-i nefesiyye" tesmiye olunduğu vakit, "nefs"in nizâ­mına sebeb olan şey zikr edilmiş olur.[124] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنْ الْمُدْحَضِينَ {الصافات/141}

 (37/141) “Fesâheme fekâne mine-lmudhadîn(e)

(37/141) Gemidekilerle kur’a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu. 

 -----------------

 فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ {الصافات/142}

 (37/142) “Feltekamehu-lhûtu vehuve mulîm(un)”

(37/142) Böylece, Yûnus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu. 

-----------------

 مَكْظُومُ فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبّ۪كَ وَلاَ تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ اِذْ نَادٰى وَهُوَ 

 “Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o kızgın bir halde Rabb'ine nida etmişti.” Buyrulmuş olması ve bu ayetteki «
صَاحِبِ الْحُوتِ tan maksadın, Enbiya suresinde geçen
 وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى ف۪ى الظُّلُمَاتِ
 “Zünnun olan Yunus'u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar içinde niyaz etmişti.” (Enbiya, 21/87) ayeti gereği Zü'n-Nun (yani Nun'un sahibi) olan Hz. Yunus olduğuna ve Saffat suresinde فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ“Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.” (Saffat, 37/142) buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nun, karanlıkları içinde Hz. Yunus'un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.

 2. Yine İbn Abbas'tan rivayet edilen ve Dahhak, Hasen ve Kata-de'nin tercihi olan görüşe dayanarak, bazıları da, “burada nun, devat yani yazı hokkası demek olan divittir” (Süyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, VIII, 241.) demişlerdir. Nun'un bu manaya geldiğine İbn Atıyye ve Razi, bir şairin şu beytini şahit getirmişlerdir:

 "Şiddetli arzu beni onlara çevirdikçe nunu, yani yazı hokkasını sicim gibi akan gözyaşları ile likalarım. Gözlerimden sicim gibi yaşlar dökerek onları divitin mürekkebine lika yapar, öyle ağlıyarak mektup yazarım." Bilindiği gibi "lika", divitte mürekkebin içine konulan liftir. O konmayınca veya mürekkep kuruyunca yazı güzel yazılmaz. (Müellif)
Buna göre, hokka ile kâleme yemin edilmiş demek olur. Çünkü yazı bunlarla yazılır. Konuşma gibi, kitap ve yazının da önem ve faydası pek büyüktür. Bununla birlikte bu mana yalnız Kâlem'e yeminden de anlaşılır.[125] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُسَبِّحِينَ {الصافات/143}

 “Felevlâ ennehu kâne mine-lmusebbihîn(e)”

 لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ {الصافات/144}

 “Lelebise fî batnihi ilâ yevmi yub’asûn(e)”

(37/143-144) Eğer o, Allah’ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı. 

-----------------

 Bu âyeti kerimeleri anlamak için bizlere Nefsi Levvame mertebesi yardımcı olacaktır.

“NEFS-İ LEVVÂME” Levm etmek; çekiştirmek, zemmetmek, paylamak, serzeniş telâşlânmak, pişmanlık duymak, anlamında dır. 

 Zikri: “YA ALLAH” tır. 

 İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

 Kûr’ân-ı Keriym, Enbiya Sûresi, (21/87) Âyetinde bu mevzua işaret vardır. 

 فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ

إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

 “Fenâdâ fizzûlümâti en lâilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.” Meâlen; “ Karanlıklar içinde “senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, doğrusu ben zalimlerden oldum,” diye niyaz etmişti”. 

 Hâli: Bu mertebenin haliyle hallenmeye çalışmaktır. 

 Kûr’ân-ı Keriym; Kıyâmet Sûresi; (75/1-2) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 

 لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ

وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

 “Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti. (1) “ 

 “Ve lâ uksimü binnefsillevvameti. (2)” Meâlen: “ Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs-e yemin ederim. “ 

 Yaşantısı: Nefs-i levvâmenin biri emmâreye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır. Ehli hayvandır. Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur. 

 Nefs-i levvâmenin belirgin ahlâk ve sıfatları; “ cehalet, hamlık, kızgınlık, gıybet, levm, çok yemek ve seks” dir. 

 (HAVF ve RECA) (korku ve ümit) arasında yaşar,

 Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, (yâALLAH) 

( c.c.) ismi Celâli dir. Mürşidinin sâlik’e yapmış olduğu bu telkinle zikre başlar, nûrunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar çalışmalarına devam eder. 

 Rengi: Kızıldır. Mürşidinin himmeti irşadıdır. 

 Şeriat mertebesidir. 

 Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. 

 Bu dünya âleminde bulûğa eren ve (nefs-i emmâre) tesirinde olan kimse, yukarı da bahsedilen biçimde çalışmalarını sürdürdükçe yavaş, yavaş manen güçlenmeğe başlar. 

 Nefs-i Emmâre’de kendine hakim olamayan yapmış olduğu her işte, “oh olsun, ne iyi yaptım,” diyen ve pişmanlık duymayan kişi, (nefs-i levvâme) ye ulaşınca, az da olsa şuurlanmaya ve pişmanlık duymaya başlar. 

 Yaptığı düşük işleri her ne kadar henüz daha durduramaz ise de, ancak yanlışlıklarının farkına varır. Kendi kendine pişman olur. 

 Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle irâdi güç toplamaya başlar. Eski hareketler firenlendikçe kötülükler azalır ve artık yapılmaz hale gelir. 

 Kişi yavaş yavaş üzerindeki (emmâre nefs-in) hakimiyetinden kurtulmaya başlar.

 Ancak burada yine tehlike vardır. Çünkü (nefs-i levvâme) bir yüzden içeriye, yani (nefs-i mülhime) mertebesine bakıyor ise de bir yüzden de eski mertebesi olan dışa dönük (nefs-i emmâre) ye bakar. Himmetini yüceltirse içeriye doğru ilerler. Eğer eksiltirse dışarıya doğru gidip eski haline döner. 

 Her ne kadar bu mertebe dıştan ikinci daire ise de aslında çok mühim bir mertebedir. Balığın karnında karanlıklar içinde kalan ve oradan çıkmağa çalışan Yunus (a.s.) gibi niyaz eder ve içinde bulunduğu (nefs) mertebesinin karanlığından kurtulup, zikr’in nûru ve sohbetin feyzi ile aydınlanmağa çalışır. 

 Âyet’te; “Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs’e yemin ederim,” diye buyuran Cenâb-ı Hak, acaba kıyâmet ile nefs-i levvâme yi niçin birlikte zikretmiştir? Demek ki; 

Hakk Teâlâ Hz. “nefs-i levvâme”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çok açık olarak bu istikamete çekmek istiyordur. 

 Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebe de yüzünü (nefs-i mülhime)ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, (nefs-i levvâme) si nin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir daire daha yaklaşmış olur. 

 Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime de, Yunus (a.s.) hayatından bir bölüm kısaca anlatılmaktadır. 

 Lâkabı Zünnun ( Nun sahibi ) olan Yunus peygamber, uzun nasihatler ve vaazlar neticesinde ıslah olmayan kavminden ümidini keserek bireysel akl-ı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihayet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez. 

 Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu ilân ettirir. Bu hadise üzerine, gemiden suya atlayan Yunus (a.s.) mı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sahilde bir kenara çıkarır. 

 Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur. 

 Bu hadise bizlere Hakk yolunda çok büyük tecrübeler kazandırmaktadır. Evvelâ bir kimsenin aldığı görevini kendi aklına göre karar vererek bırakmaması gerektiğini.

 Dara düştüğünde Rabb’na sığınmayı. 

 Her zaman Rabb’ı ndan ümit var olmayı. 

 Başına gelen hadiselerden ibret almayı. 

 Kendini eleştirmeyi ve varsa, yapılan yanlışlıklardan pişmanlık (levm) duymayı.

 Ahdine vefayı ve daha bir çok ibretleri bildirmektedir. 

 Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi. 

 Biri kendi varlığında mevcud! 

 (1) Nefs-i levvâme karanlığı: 

 (2) Balığın midesindeki karanlık: 

 (3) Suyun içinin karanlığı: 

 İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir. 

 Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üç üncü karanlıktır. 

 İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ذ) “zü” sahip (ن) “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dönüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal toktur. 

 Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir.

 Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ı n da) batının da dır. Ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır. 

 Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikati ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz. 

 İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp o na hakim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır.

 İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere Kûr’ân-ı Keriyminde (Zünnun) Yunus (a.s.) mın hayatından küçük bir bölüm halinde hikâye ederek habibinin lisanından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir. 

 Faydalı olur düşüncesiyle, yeri gelmişken bu hadise hakkında küçük bir hatıramı da ilâve edeyim. 

 Sayın; muhterem hocam, Ahmed Elitaş ile tefsir derslerimizi okurken Yunus (a.s.) mın bu faslına gelince, kendinin Kûr’ân-ı Azimüşşandan daha evvelce derlediği (10) soruyu sormuştu, onlardan bir tanesi de; (tabutuyla gezen kişi kimdir?) idi, az sonra sorusunu yine kendisi cevaplayarak, “düya da tabutuyla gezen tek kişi Yunus (a.s.) dır,” diyerek ilâve etmişti. ALLAH (c.c.) lühü razı olsun. 

 Kıyâmet kelimesi genel anlamda dünyanın sonu, kıyametin kopması diye ifade edilirken, özel anlamda ise (KIYAM-ET) yani ayağa kalk anlamında dır. Ayağa kalkmak ise, iki türlüdür. Biri fiziki mânâ da, yatmak veya oturmaktan kalkmak, diğeri ise akıl ve şuurda ayağa kalkmak, yani şuurlanmak, gafletten uyanıklığa yönelmektir. 

 İşte bu durum da olan kimse, eski yaptıklarından pişmanlıklar duyarak kendini levm etmesi ile aklî mahiyette kıyam, etmektedir. Böylece nefsinin hükmünde olan akl-ı cüz’ün den, akl-ı külle doğru yola çıkması o mertebenin gerçek kıyâm-et’ i dir. 

 Böylece beklenen genel kıyâmet gelmeden, kendi bireysel kıyâmet’i ni koparmış ve vaktiyle hesabını, kitabını da görmüş olur. 

 Âhirette ise belki insânların çoğu kendilerini levm edeceklerdir. Günahkârlar, günahlarından pişman olacakları için, iyiler ise neden daha iyi olamadıklarından pişman olup kendilerini levm edeceklerdir. 

 Bu ve benzeri hallerden bizleri vaktiyle uyaran Cenâb-ı Hakk, Kıyâmet Sûresi 1-2 Âyetlerinde ki; ikazlarıyla başımıza gelebilecek olumsuz hadiselerden bizleri yemin ederek korumağa çalışmaktadır. Bu çalışmalar sonun da idrak yükselmesi yolunda bir merhale daha aşılmış olur. ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin.[126] 

 “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Yolumuza faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i şerifte geçen Yûnus a.s. ve balık hikayesi ile devam edelim. 

Yûnus (a.s.)ın balıktan kurtulmasının sebebi ve rûhun nefisten halâsı Senin Yûnus'un balık karnında pişmiş oldu; onun halâsına teşbihten gayri çâre yoktur.

 “Senin Yûnus (as.) gibi saf olan rûhun, balık mesâbesinde olan cism-i kesifinin karnında beliyyât-ı cismâniyye ile yandı kavruldu. Onun kurtulması için teşbihten başka çâre yoktur. Nitekim Yûnus (a.s) balık karnında teşbih etmek sebebiyle kurtuldu." “Büd” çâre ma’nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte rûh-i İnsanî, peygamberlerden Yûnus (a.s.)a; ve cesed-i insânî dahi Yûnus (a.s.)ı yutan balığa teşbih buyurulmuştur.

 Ma’lûmdur ki, Yûnus (as.) Musul civânnda kâin ve elyevm harâbeleri mevcûd olan Ninova şehrine meb’ûs olmuş idi. Kavmi kendisini tekzîb ettiğinden öfkelendi ve vahy-i İlâhîye intizâr etmeksizin aralanndan kaçtı. Allâhu a’lem Basra körfezinde dolmuş bir yelken gemisine bindi. Gemi bir akıntı’ya tutuldu ve fenâ bir vaz’iyyete düştü. Gemi halkı, “İçimizde efendisinden kaçan bir köle vardır" deyip, kur’a çektiler. Kur’a Yûnus (as.)a isâbet etti onu denize attılar. Derhâl balina balığı gibi bir büyük balık onu yuttu ve Cenâb-ı Hak onu karanlık olan o balığın karnında zahmet içinde yaşattı. Nitekim sûre-i Sâffât’ta şöyle hikâye buyurulur: 

 (Sâffât 37/139- 144). Ya’ni, “Muhakkak Yûnus dahi mürsellerdendir. Vaktâki dolmuş bir gemi tarafına kaçtı, kur’a çektiler, mağlûblardan oldu. İmdi o melâmet ettiği halde onu balık yuttu. Eğer müsebbihlerden olmasa idi kıyâ- mete kadar onun karnında kalır idi.” Ve diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak onun teşbihinden haber verip buyurdu ki; (Enbiyâ, 21/87). Ya’ni, “Zulümât içinde, ‘İlâhî, Sen’den başka ilâh yoktur. Ben Sen’i cemî-i nakâisten tenzih ve takdîs ederim. Muhakkak ben zâlimlerden oldum!’ diye nidâ etti."

 O tesbîh ile balığın cisminden sıçradı. Tesbîh nedir? Rûz-i elest âyetidir.

 Hz. Yûnus balık karnından tesbih ederek kurtuldu. Ve tesbîhinde dedi ki: “İlâhî, Sen’den başka mutasarnf-ı hakîkî olan bir ilâh yoktur. Rubûbiyyet-i mutlaka ancak sana mahsûstur. Ben senin emrine muntazır olmayıp kaçmakla hod-be-hod tasarrufa kıyâm ettiğim için ters bir iş yaptım ve zâlimlerden oldum!" İmdi bu ma’nâ i’tibâriyle, bu âlem-i keserâtta tesbîh nedir? Ervâha, di (A’râf, 7/172) ya’ni “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitâbı vâki’ olduğu ânın ve zamânın âyeti ve nişânıdır. Zîrâ o günde Cenâb-ı Hak rubû- biyyetin kime âid olduğunu ervâha sordu. Onlar da, “Evet, rubûbiyyet-i mutlaka senindir. Bu husûsta kimsenin iştirâki yoktur” dediler ve Hakk’ı şerikten tenzih ettiler. Hal böyle iken, o ervâh âlem-i cismâniyyete gelip, bu rubûbiyyet-i mutlakanın Hakk’a âidiyyetini unuttular da, güneş ve toprak ve su gibi Hakk’ın vesâit-i terbiyesine isnâd ettiler ve şerik ittihâz ettiler.

 Eğer canın tesbîhi ferâmûşun oldu ise, balıkların bu tesbihlerini dinle!

 Ey cismâniyyette müstağrak olan kimse, eğer canın bu âlem-i keserâtta rûz-i elestteki tesbîhi unuttu ise, bâri deryâ-yı vahdetin balıkları mesâbesinde olan ehlullâhın teşbihlerini dinle de, o unuttuğun tesbîhi hâtırna getir!

 Eğer o tesbîh edici olmasaydı balığın karnı kıyâmete kadar ona hapis ve zindan olurdu. 

 Her kim Allâh'ı gördü ise, Allâhîdir; her kim denizi gördü ise, o balıktır.

 Her kim bu âlem-i keserâtta Hakk’ın sıfât perdelerine bürünmüş olan Zât’ını gördü ise, o kimse Allâhîdir ve Allâh’a mensuptur. Ve her kim o deryâ-yı hakîkat olan vücûdu gördü ise, cismi ile o deryânın balığıdır. 

 Bu cihân deryadır ve cisim balıktır; ve rûh, nûr-ı subûhtan mahcûb olan yûnus' tur.

 “Subûh", vakt-i subh ma’nâsınadır. Bu cihân, vücûd-ı vâhid-i hakîkî deryâsıdır; ve cisimler, o vücûd-ı hakîkî deryâsmda yüzen balıklardır; ve rûhlar dahi, o vücûd-ı hakîkî sabâhının nûrundan, bu cisimlerin kesâfeti sebebiyle mahcûb olan birer Yûnus’tur.

 Eğer müsebbih olursa balıktan kurtuldu; ve yoksa onda hazm ve nâ-bedîd oldu!

 Eğer rubûbiyyet-i mutlakayı sâhib-i aslîsi olan Hakk’a izâfe etmek sûretiyle Hakk’ı şerîkten tenzîh ve tesbîh edici olursa, balıklar gibi olan cisimlerin hicâbından kurtuldu; ve aksi halde o cismâniyyet içinde eriyip, gâib oldu gitti!

 Can balıkları bu deryada doludur. Sen görmüyorsun, senin etrâfında uçuyorlar!

 Can balıkları olan ehlullâh bu deryâ-yı vahdette doludur. Senin etrafında ve gözünün önünde uçup dolaştıklan halde, sen basar-ı basîretin kapalı olduğu için onlan göremiyorsun.

 O balıklar kendilerini sana çarparlar. Onları âşikâre görmek için gözünu aç!

 O vahdet deryasının balıklan olan ehlullâh sana çarparlar ve kendilerinin hallerini rumûzât ile sana bildirirler. Onları apaçık görmek için, basar-ı basiretini ve idrâkini aç!

 Eğer balıkları aşikâre göremiyorsun, nihâyet kulağın onların teşbihlerini işitti.

 Eğer o ehlullâhı açık bir sûrette basar-ı basiretin ile göremiyorsan, bâri kulağın ile onlann ayn-ı tesbîh ve tenzih olan maârif ve hakayıkını dinle ki onlar senin gözünü Hak tarafına açmağa çalışıyorlar ve nefsinin tasarruflarının şeâmetinden bahsediyorlar!

 Sabretmek senin teşbihlerinin canıdır. Sabret ki, doğru tesbîh odur!

 Nefsinin tasarrufâtına karşı sabretmek ve onun arzûlanna muhalefet edip, Hakk’ın emrine münkad olmak senin teşbihlerinin canıdır. Zîrâ senin nefsin tasarrufâta kıyâm ile ulûhiyyet da’vâsında bulunmuş olur. Binâenaleyh onun tasarrufâtına karşı sabret ki, onun da’vâ-yı ulûhiyyetini reddedip, Hakk’ın tasarrufâtını ve ulûhiyyetini kabûl etmiş olasın! Beyit:

 Tercüme ve îzâh: “Hak’tan matrûd ve baîd olan nefis Fir’avn’dan daha aşağı değildir. Fakat Fir’avn’ın a’vânı ve ensârı vardır, bu nefsin ise a’vânı ve ensârı olmadığı halde Hiçbir tesbîh o dereceleri tutmaz. Sabret, zîrâ sabır sürürün anahtarıdır!

 Lisânen ve kalben ve fikren Hakk’ı tenzih ve tesbîh etmek, nefsin tasarrufâtına karşı sabretmek sûretiyle vâki’ olan tesbîh ve tenzîh derecesinde değildir. Zîrâ evvelki tesbîh ve tenzîh kolay; ve sabır sûretiyle olan tesbîh ise tesbîh-i fiilî olup, gayet güçtür. Binâenaleyh sabret ve tesbîh-i fiilî ile Hakk’ı tesbîh ve tenzih et. Zîrâ bu sûretle olan sabır, sürûr-ı rûhânînin anahtandır.!

 Sabır Sırat Köprüsü, o taraf cennet gibidir. Her güzel ile bir çirkin lala vardır.

 Tesbîh-i fiilî olan sabır, kıldan ince ve kılıçtan keskin olan gâyet korkunç ve çirkin Sırât Köprüsü gibidir. Ve köprünün öte tarafı ise gâyet güzel ve latif olan cennet gibidir. Nitekim her güzel ve cemâl sâhibi olan çocuk ile berâber bir çirkin lala vardır.

 Laladan kaçtıkça sana vuslat yoktur. Zîrâ ki lalaya mahbûbdan ayrılık yoktur.

 Eğer sen çirkin bir şahıstır diye güzel çocuğun lalasından kaçarsan, onun himâyesi altında bulunan cemâl sâhibi çocuğu temâşâ edemezsin. Zîrâ bu çirkin hizmetçi o sâhib-i cemâl olan çocuktan bir an aynlmaz. Binâenaleyh, çirkin olan sabır, güzel olan selâmet-i rûha muttasıldır, aslâ ondan aynlmaz.

 Ey sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin?! Husûsiyle sabır o Çigil nakşı için olursa!

 “Ey sırça gibi nâzik gönüllü, sen huzûz-ı nefsânîye karşı sabnn zevkini ne bilirsin! Husûsiyle o sabır, sonunda Çigil şehri güzeline nâil olmak için olursa, ne kadar zevkli bir şeydir!” “Çigil," Türkistan şehirlerinden birinin adıdır. Ahâlîsi gâyet sâhib-i cemâl olmakla ma’rûftur. Nefsin ahkâmı muattal olduğu vakit, rûhun latif olan vechi zâhir olacağına göre, “Çigil şehrinin nakşı"ndan murâd, rûh olmak; ve “Çigil şehri”nden murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedi olmak münâsib görünür.

 Erkeğin zevki gazadan ve kerr ü ferdendir; muhan-nesin zevki dahi zekerden olur.

“Muhannes”, kadın tabiatlı ve hazz-ı nefsânîlerine mağlûb korkak kimselere denildiği gibi, kendisine fiil-i şenî’ ettiren mef ûl ma’nâsına da gelir. Ce-nâb-ı Pîr efendimiz; huzûzât-ı nefsâniyyesine mağlûb ve Hak’tan gafil olan ehl-i dünyâya, nefis ve şeytanın mef ûlleri olduklan için, “muhannes” ta’bîr buyururlar. “Kerr ü fer", harpte düşmana karşı ileri ve geri hareketler göstererek hücûm etmek ma’nâsınadır. Ya’ni, “Erkek olan kimsenin zevki, düşmana karşı harpten ve hücûmdandır; muhannesin zevki ise uzv-ı süflisinden olur." Onun dîni ve zikri zekerden başkası değildir. Onun fikri, onu esfel tarafına götürdü!

O muhannesin dîni ve zikri ve fikri, âlet-i tenâsülden başkası değildir. Onun alçak olan fikri, kendisini esfel tarafına götürdü.

 Eğer feleğe kadar çıksa ondan korkma. Zîrâ süfl aşkı ile ders öğrendi! 

 Böyle bir muhannes, ulûm-ı zâhiriyyede ve zekâ-yı sûrîde yüksek bir mertebeye kadar çıksa bile, ey nefsiyle mücâhede eden kimse, ondan korkma! Zîrâ o her ne öğrendi ise, kısm-ı süflisinin aşkı ile öğrendi ve okuduğu dersleri, nefisinin huzûzâtım elde etmek için okudu.

 O her ne kadar çıngırağı yüksek tarafa tahrîk ederse de, süfl tarafına at sürer!

 O muhannes her ne kadar ilm-i zâhirîsi ile ve zekâ-yı sûrîsi ile kendi muhitine sıyt ve şöhret salar ve yüksekliğini i’lân ederse de, dâimâ himmetinin atını aşağıya sürer!

 Dilencilerin bayraklarından korku nedir? O bayraklar ekmek lokması için bir yoldur.

 “Dilencilerin, ya’ni dünyâ tâliblerinin çektikleri şöhret bayraklarından korkulur mu? Oyüksek gösterilen ilim ve zekâ bayraklan, ekmek lokması, ya’ni ezvâk-ı cismâniyye ve huzûzât-ı nefsâniyyenin istîfâsına âlet olan mâl-i dünyânın cem’ine götüren bir yoldur.” “Rehî”deki kelimenin aslından olursa, bende ve köle ve hâdim demektir. Bu sûrette ma’nâ, “O bayraklar, ekmek lokmasının bendesi ve hâdimidir" demek olur.[127] 

-----------------

 فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاء وَهُوَ سَقِيمٌ {الصافات/145}

 (37/145) “Fenebeznâhu bil’arâ-i vehuve sekîm(un)”

(37/145) Derken biz onu hasta bir hâlde sahile attık. 

-----------------

 Bu âyeti kerimede zâti âyetlerdendir.

-----------------

 وَأَنبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ {الصافات/146}

 (37/146 “Ve enbetnâ ‘aleyhi şeceraten min yaktîni ”

 (37/146) Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik. 

-----------------

 Kûr’ân-ı Keriym; Kıyâmet Sûresi; ﴿١﴾ لاۤ اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَمَةِ ﴿٢﴾ وَلاۤ اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (75/1-2) Âyetinde bu hâle işaret vardır. Meâlen:“ Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs-e yemin ederim.“ Bakın ne kadar mühim bir mesele ki Cenab-ı Hakk nefs-i Levvame ile kıyamet gününü bir tutup ikisine birlikte yemin ediyor. Yani kıyamet günü derecesi kadar mühim Nefs-i Levvame mertebesi. Biz bunları bakar bakar söyler geçeriz, ama ne kadar değer arz ediyor. “Kıyamet gününe yemin olsun ki” ve “nefs-i Levvameye yemin olsun ki” bakın Cenab-ı Hakk eş değerde tutuyor. Neden acaba bu kadar değerli, Yunus (as) bildiğiniz gibi gemiden atladı, Gemi hareket etmeyince kaptan içinizde bir suçlu var gemi gitmiyor, normalde gitmesi lazım ken gemi gitmiyor, kürek çekiyorlar. Yahut yelkeni şişiriyorlar gemi gitmiyor, her zaman aynı şartlarda giden gemi gitmiyor, kaptan da ariflerden miş ki içinizde bir günahkar var kimse o çıksın biz araştırmayalım yolcular yolundan kalıyor, mallar yerlerine gidecek gemi gitmiyor, hemen Yunus (as) günahkar suçlu benim diye kendini denize atıyor.

 Suçu neymiş, görevden uzaklaşıyor, neden kaviminden ümidini kesiyor, Allah’tan ümit kesilmez, ümitsizlğe düştü bunu anladığı için kendisinin günahkar olduğunu kabul ediyor ve suçlu olan benim diyor denize atlıyor gemiden. Gemi ondan sonra da gidiyor. İşte bildiğiniz hikaye Yunus balığı geliyor yutuyor, onu bir rivayete göre kırk gün bazılarına göre bir hafta neyse o mühim değildir, balığın karnında kalıyor, fakat balık onu hazm edemiyor, ağır geliyor, sert geliyor, sahile bir kabak yaprağının dibine çıkarmış. 

 Neden çünkü o her ne kadar eritememişse de üstünün derileri incelmiş, hazım esnasında mide asitleriyle, yani derileri silinmiş gibi sinekler konmaya başlıyormuş üstüne, onlarda yumurtalar bırakacak tabi hasta olacak baştanbaşa kabak yaprağının altına sokuyor ki kabak yaprakları biraz dikenli sinekler üstüne konamıyor. İşte bakın biz de hayal ve vehim yunusunun hayatını yaşadığımız sürece o balığın karnındaki gibi hapisteyiz. Levvame nefsin hali budur. Emmarede Cennetten kovulma hali vardır, dünyaya dönme, Levvamede de balığın karnında yaşıyoruz, hürriyetimiz yok elimizde. İşte oradan çıkmak zorundayız.

فَنَادَى فِى الظُّلُمَاتِ Karanlıklar içinden niyaz etti, nereden balığın karnından nida etti, لاۤ اِلَهَ اِلاۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ sen tek Allah’sın senden başka ilah yok ben nefsime zulum ettim dedi o işi yapmak suretiyle. Ve arkadan kıyamet gününe ve pişmanlık çeken nefse. İşte Nefs-i Levvameye geldiği zaman emmareyi geçtikten Levvameye geldiği zaman kişi nefsinin kıyameti kopmuş oluyor. Yani artık o beden üstünde o nefs-i emarenin levvamenin o beden üstünde pek tesiri kalmıyor, tesiratı kalmayınca da kıyameti kopmuş oluyor, onun için kıyamete yemin ediyor. 

Burada bahsedilen dışarıdaki kıyamet değil, senin kıyametin kopuyor dikkat edin yani nefsinin kıyameti koptu ve tesiri yavaş üstünde yavaş azalıyor.[128] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ {الصافات/147}

 (37/147) “Ve erselnâhu ilâ mi-eti elfin ev yezîdûn (e)”

 (37/147) Biz onu yüz bin yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik. 

-----------------

 Bu âyette zâti âyetlerdendir.

-----------------

 Biz zâtımızdan onu gönderdik ama göndermedik. Hakikat-i Muhammedi programı itibariyle daha gönderilmemişti. Hakikat-i Muhammed-i programı uygulamaya konulduğu zaman Yunûsiyet mertebesinin sırası geldiği zaman Yüzbin veya daha fazla insana gönderilmiştir. “Yüzbin” bizlere neyi ifade etmektedir. Yüz kesret sayılarının başlangıcıdır. 1000 ise “Gayın” harfinin sayısal değeridir. Gayriyeti ifade eder… Gayriyetin kesretinde olanlara peygamber olarak gönderilmiştir. (Murat Derûni)

-----------------

 فَآمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ {الصافات/148}

 (26/149) “Feâmenû femetta’nâhum ilâ hîn(in)”

(26/149) Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik. 

-----------------

 Seyr-i sülukunda kim Yunûsiyet mertebesine gelirse Nefsi emmare mertebesinden beden arzındaki kavmini gayriyetinin kesretinde olduğunu idraki ile iman eder. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ {الصافات/149}

 (37/149) “Festeftihim elirabbike-lbenâtu velehumu-lbenûn(e)”

(37/149) Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, er-kek çocukları onların mı? 

-----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

------------------

 Halkıyette Âdem a.s. ve onun eğri eğe kemiğindende Havva valide halk edilmiştir. Hz. Âdemin bir yönü Hakk’a ve bir yönü Havva valideye dönüktür. Havva validenin bir yönü Âdem (a.s.) a, bir yönüde çocuklarına dönüktür. Çocuklar, Havva Valide, Hazreti Âdem, sırasıyla kişinin seyrinde Hakk’a ulaşması gereklidir.

 Kız ve erkek çocuk, cüz’i (birimsel) nefsi ve aklı temsil etmektedir. Nasıl atom maddenin en küçük yapı taşıdır. Bularda külli nefis ve külli aklın en küçük birimidir. Vehim ve hayal yönünde kullanıldığından ve birimsel akıl hayalin çokluğu yönünden kullanıldığından, zahiri yönden güç, kuvvet ve nefsin devamı olduğundan inkar ehli oğullara öncelik verip, kız evlatları ikinci plana atıp reddetmektedirler. Seyri sülukta bunlardan geçip kız, erkek evladı birleyip veled-i kalb çocuğunun bâtında doğumunu gerçekleştirmek gerekir. (Murat Derûni)

 "Kâmil insan, zâhirde erkek veya kadın olsa da bâtında 'insân-ı rûhânî'dir; cinsiyet Hakk’ın tecellîlerinden bir perdedir."[129]

-----------------

 أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ {الصافات/150}

 (37/150) “Em halaknâ-lmelâ-ikete inâsen vehum şâhidûn(e)”

(37/150) Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış? 

-----------------

 أَلَا إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ {الصافات/151}

 “Elâ innehum min ifkihim leyekûlûn(e)”

 وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ {الصافات/152}

 (37/151-152) “Veleda(A)llâhu ve-innehum lekâzi-bûn (e)”

(37/151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, “Allah çocuk sahibi oldu” diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar. 

-----------------

 (112-3-Lem yelid ve lem yûled) 

 (112-3- “O, doğurmadı ve doğurulmadı”

------------------- 

 Bu âyeti kerîmeyi ilk anda beşeri olarak fiziksel mertebede bir doğum olarak anlıyoruz. Yukarıdaki âyeti kerîmelerde Cenâb-ı Hakk (c.c) zati oluşumlarından bahsederken burada ef’al mertebesinde ki, oluşumlardan bahsediyor. Demek ki bu anlatımlardan bizim anlamamız gereken pek çok hususlar bulunmaktadır. 

 Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zat âleminden sıfat âlemine, sıfat âleminden esma âlemine, esma âlemindende ef’al âlemine tenezzül etmesidir. Bu tenezzül aşamaları aynı zaman çıkış yâni uruc aşamalarıdırda. Bu oluşan hadise bütün âlem şumul oluşmaktadır yâni birmertebeden bir mertebeye değildir yoksa aksi halde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı mekan ve mertebeler ile sınırlamış oluruz. 

 Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi varlığının kendi varlığında kendisiyle bu şekilde zuhura çıktığının bizlere basit olarak anlatılabilmesi için doğmamıştır ve doğurulmamıştır ifadeleri kullanılmıştır. Doğmak ve doğurulmak için iki varlığa ihtiyaç vardır ki Hakk’ın zâtında böyle bir şey mümkün değildir. O halde görülen kesret-çokluk iki varlıktan meydana gelen ikinci bir oluşum değil, tekin kendi içinde zahir batın iki gibi görünüşünden ibarettir.[130] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ {الصافات/153}

 (37/153) “Estafâ-lbenâti ‘alâ-lbenîn(e)”

(37/153) Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş? 

-----------------

 Astafel benati alel benîn, bu âyet bize ne söylüyor diye bakmaya çalışalım. Başta bulunan istifa seçilmişlik Mustafa ya işarettir. Kızlar ve Oğullar El ben’ati ve El ben’în görüldüğü gibi iki “el” ve “ben” vardır. Kızlar ve oğullar ile de Nefsi cüz ve Aklı cüz bireysel nefis ve akla işaret vardır. Dolayısı ile bireysel benlik olmaktadır. Âyette geçen Ala (Ayn, Lam, Ye) Aliyy (Yüce) esmâsı ile Ma’nâyı İsmâil dir… İşte başta ki ma’nâyı İsmâil, Mustafa olan Resûlüllah (s.a.v.) efendimize ulaşır… Daha önce ki âyetlerde melekler yani kuvvelerin Allah’ın kızları olduğu ifade edilmiştir… Efâl mertebesine bakışın meleklerin kız oluşu ile “Nefsi cüz” kaynaklı olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. Nefsi Küll ve Aklı Küll e ulaşılırsa bu nefsâni benlik, izâfi benlik kalkar ve burada iki ben tek ben olan Hakk’ın benliği yani İlâhi benlik olduğu anlaşılır… 

 Âyet sayısal değeri değerleri, 3+8+1= 11 ve 5+3= 8 dir…

 (11) Hazret-i Muhammed Mertebesi, (8) Tevhid-i Efâl mertebesidir. Hz. İsmâil de Hz İbrâhîm ile bu mertebeyi ifade etmektedir.

 Toplamı 11+8== 19 İnsânı-ı Kamil’in şifre sayısıdır. Kız ve oğul iki görünen “Hakîkat-i İnsâninyye” değişik yönlerinden başka bir şey değildir.

 O ikisinden, Eşlerden inci olan kızları, mercan olan oğulları çıkar.[131] 

 İşte Biat töreninde Efendi Baba ve Sâlik’in el ele tutuşması hâlini burada görmek mümkün… Yani “el” alan sâlik Nefsi cüzü ve aklı cüzü ile Efendi Baba’nın “elini” tutmaktadir. Kız evlât olsun, Erkek evlât olsun ma’nâda İsmâil ve İstifa ve Mustafa’dır. Cenâb-ı Hakk herkese nasip olmayan bu evlâtlık ve seçilmişlik hâlini fehmetmeyi ve bu hâli asli hâli üzere muhafaza etmeyi bizlere nasip eylesin. İnşeAllah… 

 Ey dil bu yeter iki cihanda sana iz'ân Birdir, bir iki olmaya yok, bilmiş ol, imkân Hak söyleyecek sende, senin ortada, nen var?

 Âlemde senin "ben" dediğindir sana noksan.

 (Ahmed Avni Konuk, Fusus’ül Hikem Şerhinden)[132]

-----------------

 مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ {الصافات/154}

 (37/154) “Mâ lekum keyfe tahkumûn(e)”

(37/154) Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz! 

-----------------

 Verilen hüküm hayal ve vehim kaynaklı olduğu için nefsin kötülenen ahlaklarından kaynaklanmaktadır. (Murat Derûni)

-----------------

 أَفَلَا تَذَكَّرُونَ {الصافات/155}

 (37/155) “Efelâ tezekkerûn(e)”

(37/155) Hiç düşünmüyor musunuz? 

-----------------

 أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُّبِينٌ {الصافات/156}

 (37/156) “Em lekum sultânun mubîn(un)”

(37/156) Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var? 

-----------------

 فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {الصافات/157}

 (37/157) “Fe/tû bikitâbikum in kuntum sâdikîn(e)”

(37/157) Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içeren) kitabınızı! 

-----------------

 Böyle bir kitaplarının olması mümün değildir. “Sâdık” tasdik edicilik hakk’ı olur. Hayal ve vehimin aslı yoktur ki tasdik edilebilsin. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ {الصافات/158} 

 (37/158) “Vece’alû beynehu vebeyne-lcinneti neşe- bâ(en) velekad ‘alimeti-lcinnetu innehum lemuhda-rûn(e)”

 (37/158) Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah’ın huzuruna getirileceklerini bilirler. 

-----------------

 İnsan zat âleminden ef’al âlemine kadar seyahatı devam ediyor, üstünlüğü burada. Diğer varlıklar melekler cinler esma âlemi ile ef’al âlemi arasında hayatlarını sürdürüyorlar. Ef’al âlemine kadar ulaşamıyorlar. Görevli olarak ef’al âlemine ulaşıyor ama burada yaşaması mümkün değildir. Ef’al âlemine ulaştığı anda ölüyor. Bütün âlem varlıklarının hizmeti insana, insanın da himmeti Hakkadır.[133] “ İz- -T-B- ” 

 "Her şey aslına döner. Cinler bunu bilir, müşrikler ise nefislerinin hevâsına kapılır."[134] 

 "Müşrik, ‘Allah ile cin arasında nesep var’ derken, Hakk’ı mahlûkata indirger. Hâlbuki her şey O’nun mazharıdır, O’nun evladı değil."[135] 

 "Cinler huzura getirileceklerini bilir, ama insan-ı kâmil zaten huzurdadır."[136]

-----------------

 سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ {الصافات/159}

 (37/159) “Subhâna(A)llâhi ‘ammâ yasifûn(e)”

(37/159) Allah Teâlâ, onların vasıflandırdıklarından uzaktır. 

-----------------

 Orjinalinde tesbih ve türevi kelimeler bulunan ancak, tercümesi “Tesbih Etme” olarak yapılmayan âyetlerdendir. 

 İz- -T-B- ” 

-----------------

 إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ {الصافات/160}

 (37/160) “İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuhlasîn(e)”

(37/160) Ancak Allah’ın ihlâslı kulları bunlar gibi değildir. 

-----------------

 Bu âyeti kerimede halis kullar sûre-i şerif içinde 4. sefer bildirilmektedir. Âyetlerde Allah c.c. cinsiyet ve doğma hadiseleri ile İhlâsı asli mertebesi olan Tevhid-i zât mertebesinden ifade etmektedir. Bu kullar hem abdiyet, hem ubudetini cem etmiş bekabillah mertebesinde olan Arifibillahlardır. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ {الصافات/161}

 “Fe-innekum vemâ ta’budûn(e)”

 مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ {الصافات/162}

 “Mâ entum ‘aleyhi bifâtinîn(e)”

 إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ {الصافات/163}

 “İllâ men huve sâli-lcahîm(i)” 

 (37/161-162-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah’ın yolundan saptırabilirsiniz. 

-----------------

 “İlla men hüve” Ancak “hüve” kimliği haricinde olanları kandırabilirsiniz. Hüvesi Hüvesine ayna olmuş irfan ehlini kandırmanın imkanını bulamazsınız.

 Sağdan, soldan, önden arkadan saldırıp ayak kaydırmaya çalışsanızda O (Hüve) yukardan vahiy (ilham) ve yerden ilmi ledün bilgileri alır. Nefis, Akıl, Vehim ve hayal yönlerinden gelen bilgileride ilham (vahiy) ve ilmi ledün ile şeriat süzgecinden geçirir ve “Sıratullah” tan ayrılmaz. (Murat Derûni)

-----------------

 وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ {الصافات/164}

 (37/164) “Vemâ minnâ illâ lehu makâmun ma’lûm (un)”

(37/164) (Melekler derler ki:) “Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır.” 

-----------------

 وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ {الصافات/165}

 (37/165) “Ve-innâ lenahnu-ssâffûn(e)”

 (37/165) “Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız.” 

-----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim

 MELÂİKE-İ KİRÂM’IN HAKİKATİ

 Bilinsin ki, vücûdun, yukarıda ayrıntılı olarak anlatılan ilmî sûretler, ya’nî insâni hakîkat mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede mevcût olan kudret sıfâtının zuhur yerleri ile ya’nî kuvvetler ile olur. Çünkü vücûtta kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği bir şeyin var edilmesi mümkün olmaz. Allah Teâlâ Hazretleri “metîn kuvvet sahibidir”. Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakîki vücûdun işlerinden bir iş olduğu yönle zât’ının gayrı değildir. Böyle olduğu halde, maddeciler onu bağımsız bir şey zannedip, var etmenin kaynağını iki bağımsız vücûda dayandırdıktan sonra, birine “madde”, diğerine “kuvvet” demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme dayanan bir zanlarından ibârettir.

(Necm, 53/30)

 “Zâlike mebleğühüm minel ilm” 

“Onların ilimden ulaşabildikleri budur” ve (Yûnus, 10/36)

“innezzanne lâ yûğnî minel hakkı şey’a” 

“Şüphesiz zan haktan bir şey kazandırmaz” Şimdi, fiiller kuvvet ile açığa çıkacağından, ilâhî fiiller de melâike-i kirâm ile açığa çıkar. İlâhî kuvvetlerin ismi nebîlerin (aleyhimü’s-selâm) lisânında “melâike”dir. Çünkü “melek” “kuvvet ve şiddet” ma’nâsındadır. 

 Melekler iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. 

 Tabîi melekler, unsurların bulunmadığı fezâda tabîi sûretlerden var olmuş olan ulvî rûhlardır. Bunlar fezâda var olmuş oldukları ve unsurlardan bir araya getirilmiş olan maddî cisimler ile münâsebete sahip olmadıkları yönle, Âdem’e secde ve itaât ile emrolunmadılar. 

 İkincisi, unsursal meleklerdir ki, bunlar unsurlara mensûp olan rûhlardır; ve Âdem’e secde ve itâat ile mükelleftirler. Melâike-i kirâm, tercih sâhibi olmayıp, o kuvvetin sâhibi olan ulûhiyyet zât’ının irâdesine tâbi’ olduklarından haklarında: 

(Tahrîm, 66/6)

 “lâ ya’sûnellâhe mâ emerahüm ve yefalune mâ yu’merune” 

“Allah'ın onlara emrettiği şeyde, Allah'a âsi olmazlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” buyurulmuştur. Nitekim, insân vücûdundaki kuvvetler dahi insânın irâdesine tâbi’dir. İnsan irâdesini bir şeye yöneltince o kuvvet o şeye sarf edilmiş olur ve aslâ uymamazlık etmez.

 Unsursal melekler, sonsuz kesîf âlemlerin idâresine me’mûrdurlar. Bunların sayıları bir araya toplanıp sayılmaya gelmez. Melekler hiss ve şehâdet âleminde kesîf şahıslar gibi görünmezler, çünkü rûhturlar. Hayâl âleminde çeşitli sûretlerle sûretlenerek görünür olurlar. Bu sûret-lenme, görenin halleri ve inançları ile bağlantılıdır. Hz. Cibrîl’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir nebîlere (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâya ve sâlihlere sûretlenmeleri gibi. Onların bu sûretlenmeleri esnâsında görenin yanında hâzır olanlar, bu melekleri müşâhede edemezler. Çünkü hayâl âlemine dâhil olan ancak o görendir. Şu kadar ki yanındakilerden de hayâl âlemine dâhil olanlar bulunsun. Bu sûretlenmeyi bunlar da görebilir. Meleklerin tasarruf yönleri “kanatlar”a benzetilmiştir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

(Fâtır, 35/1)

 “El Hamdu Lillahi Fatıris Semavati vel Ardı Caılil Melaiketi Rusülen ülıy ecnihatin mesna ve sülase ve ruba' yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

 “Hamd göklerin ve yerin Fatır’ı, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı Rasuller olarak kılan Allah içindir. Halkedilişte dilediğini arttırır” .

 Bundan dolayı bu kuvvetlerin göklerde ve yeryüzünde çok çeşitli te’sîrleri vardır. Mutlak vücûdun mertebeler ve çeşitli durumlardaki idâresi bu kuvvetler vâsıtasıyladır. Bunlar ulûhiyyet tarafından her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler. Ya’nî ba’zıları nebîlere vahiy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile ve diğer insânlardan her birine ve hayvânlara ve bitkilere ve ma’denlere kısacası bütün eşyâya çok çeşitli işlerin tasarruf ve idâresi için gönderilirler. Herhangi bir meleğin kendisinden te’sîr alan şeye bir te’sîr ile bağlanması onun “kanad”ıdır. Bundan dolayı her bir te’sîr yönü, bir “kanat” olmuş olur. Meleklerin kanatları, ya’nî te’sîrlerinin yönleri sayıyla sınırlı değildir; belki onların te’sîrlerinin çok çeşitli olması sebebiyle kanatlarının sayılması mümkün değildir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz mi’rac gecesinde Cebrâil (a.s.)’ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Yüksek maksatları:

(Fâtır,35/1)

 “yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

“halkedilişte dilediğini arttırır” âyet-i kerîmesi gereğince te’sîrlerinin yönlerinin çokluğuna işâret buyurmaktır.

 Şimdi ulûhiyyetin unsurlar âlemine muhît olan dört küllî kuvveti vardır ki, onlara şerîat dilinde, Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) ismi verilir. Bunlara tâbi’ olan meleklerin haddi ve hesâbı yoktur.

1. Cebrail (a.s.) İlâhî gayb hazînelerinde olan gizli ma’nâları sûret âlemine ulaştırır ve feyizlendirir. Bundan dolayı her bir ferdin kalbine gayb âleminden inmiş olan ma’nâları konuşma kuvveti vâsıtasıyla harf ve ses ile açığa çıkarması ve bâtınından haber verip açması Cibrîl tarafından bir yönün tesîrî ile gerçekleşir. Hz. Cibrîl, hakîkat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-i Muhammedî mertebesine bütün yönleriyle indiğinden Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında:

(En’âm,6/59)

 “ve la ratbin ve la yabisin illâ fiy Kitabin mübiyn” 

“Ne yaş ne de kuru bir şey yoktur ki Kitab-ı Mübin” de bulunmasın” buyrulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir. Bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr, onun idâresi altında sayısız ve hesapsız melekler vardır. Ve ona “Rûhu’l- Emîn” derler.

2. Mîkâîl (a.s.) mahlûkātın çeşitli sınıflarından her birerlerine mahsûs olan rızıkların muhafazasına tartıyla ve ölçüyle ve adetle ve miktarla her bir hakkı hak sâhibine vermeye vekil ta’yin edildiği için bu kuvvete “Mîkâîl” ismi verilmiştir. Bu husûsta Hz.Mîkâîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlantısı vardır. Ve bu te’sîri ile o dahi âlemleri ihâta etmiştir. Ve aynı şekilde bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr onun idâresi altında sonsuz melekler vardır. Hattâ yeryüzüne düşen her yağmur damlası bir kuvvet ile iner. Ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine âit olan kuvvetlerden hiçbirinde tekrarlanma ve aynı oluş yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi tarttığın veyâ saydığın veyâ değer verdiğin zaman, sende Mîkâîl’in yönlerinden bir yönün te’sîri gerçekleşir.

3.Azrâîl (a.s.) ma’nâdan ibâret olan rûhu, sûretten ibâret olan bedenlerden ayırır. Ve zâhir âlemde mevcût olan her bir kesîf sûret bir ma’nânın açığa çıkması içindir. O ma’nâ, o sûretin rûhudur. Bundan dolayı zerreye varıncaya kadar zâhir âlemde gerçekleşen bozulmalar, Azrâîl’in tasarrufu ile oluşur. Şimdi, Azrâîl (a.s.) dahi bu te’sîri ile âlemleri ihâta etmiştir. Ve onun emri altında dahi sonsuz melekler mevcûttur. Ve sen mevcût sûretlerden birini bozduğun vakit, sende Azrâîl’den bir yönün te’sîri gerçekleşir.

4.İsrâfîl (a.s.) her bir sûretin kendi türüne hâs olarak oluşan hayâtı “Sûr”u ile üfler. Ve fikrin önermelerde ilk hüküm ile kesin bilgiyi doğurması dahi, sende cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrlerinden bir yön ile gerçekleşir. Şimdi hayât üflemeye me’mûr o kadar melâike(kuvvet) vardır ki, hesâba ve sayıya sığmaz. Ve hepsi Hz. İsrâfîl’in irâdesi altındadır. Ve âlemde hayât sahibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim buyrulur:

(İsrâ, 17/44)

 “Ve in min şey’in illâ yusebbihü bi hamdiHİ” 

“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” Ve hamd ve tesbih ancak hayât sâhibi olan şeyde olur. Bundan dolayı cenâb-ı İsrâfîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlanması vardır. Ve bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir. 

 Tabîî meleklerden kasıt bizim anladığımız ma’nâda tabîata bağlı anlamında değildir, fıtrî olarak herhangi bir maddeye dayanmadan olan meleklerdir. 

 Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e melekler görünmediği için ölümlerinin nasıl olduğunu sormuşlar, (s.a.v) Efendimiz de: “Zikirlerinin kesilmesi onun ölümüdür” buyurmuşlardır.[137]

-----------------

 وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ {الصافات/166}

 (37/166) “Ve-innâ lenahnu-lmusebbihûn(e)”

(37/166) “(Melekler): "… Biziz o tesbîh edenler, biziz!" derler.” 

-----------------

 Açık olarak görüldüğü gibi, Tesbihlerin meleklik-kuvvet, mertebesinde olduğu açık olarak görülmektedir. Melek, Zât-ı mutlağın kudret sıfatı ile kendinde ki, Sıfat ve esmâ’larının bütün âlemde faaliyyet’e geçmesi için bütün âlemdeki “müessir-tesir” etme gücünün “Melekiyyet” hakikati olduğudur. İşte bu kuvvetlerin tesiri ile cenâb-ı Hakk bütün âlemde ki “müdebbir-tedbir” ismi ile işlerini görmektedir. İşte onların bu tedbirleri neticesinde yaptıkları işler onların tesbîh’leridir. Esasen onlar “sübbûh-kuddûs-lâtif” isimlerinden kaynaklandığından bu hususun dışına da çıkamazlar.[138] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Muhakkak melekler dahi nâ-hemtâ oldular; bu sebebden dolayı gökde saf saf oldular.

 Bu beyt-i şerifde sûre-i Sâffât’da “Biz meleklerden her birimizin bir makâm-ı ma’lûmu vardır ve biz muhakkak makâmlanmızda saf saf dururuz ve biz muhakkak tesbih ve takdis ediciyiz” (Sâffât, 37/164-166) âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Kafesleri ayn olan ervâh yalnız insanların ervâhı değil, melekler dahi yekdiğerine nazaran bî-hemtâ, ya’ni, nâ-cins ve bî-misildirler; zîrâ onların mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyye arasında da tefâzul ve tefavüt var¬dır. Bunlardan bir kısmı unsurî olup, Âdem’e serfürû ve itâatla mükelleftirler, bunlara “melâike-i süflâ” dahi derler. Bir kısmı melâike-i nûriyyûndur ki, onlar anâsırın bulunmadığı fezâda mütekevvin olan ervâh-ı ulviyyedir. Bunlar anâsırdan mürekkeb olan ecrâm ile münâsebetdâr olmadıklan cihetle Âdem’e serfürû ve secde ile me’mûr olmadılar ve bunların arasında da bî-nihâye merâtıb ve makamât vardır ki, onlan Hak Teâlâ bilir.[139]

-----------------

 وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ {الصافات/167}

 “Ve-in kânû leyekûlûn(e)”

 لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنْ الْأَوَّلِينَ {الصافات/168}

 “Lev enne ‘indenâ zikran mine-l-evvelîn(e)”

 لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ {الصافات/169}

 “Lekunnâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuhlasîn(e)”

(37/167-168-169) (Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk.” 

----------------- 

 5. sefer geçen (İhlâs) saf katışıksız kul, tüm mertebelerin kulluğunu safiyet haliyle kapsayan insan-ı kâmil – kâmil insandır. Müşrikler, Allah’a ortak koştuklarından halis ve safiyet halinde kulluk yapmaları mümkün değildir. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ {الصافات/170}

 (37/170) “Fekeferû bih(i) fesevfe ya’lemûn(e)”

 (37/170) Fakat (kitap gelince) onu inkâr ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler. 

-----------------

 Hakk’ın kitabı zât mertebesinden önceki mertebeleride kapsadığı halde geldiği halde saflıkları olmadığı için. Nefsi emmareleri, hayal ve vehim ile inkar ettirdi. (Murat Derûni)

-----------------

 وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ {الصافات/171}

 (37/171) “Velekad sebekat kelimetunâ li’ibâdinâ-lmurselîn(e)”

 (37/171) Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkın-da şu sözümüz geçmişti: 

-----------------

 Âyet-i Kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

------------------

 “kelimetunâ” bizim kelimemiz, sözümüz itibariyle biz söyledik diyerek Allah c.c. zatından haber vermektedir. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنصُورُونَ {الصافات/172}

 (37/172) “İnnehum lehumu-lmensûrûn(e)”

(37/172) “Onlara mutlaka yardım edilecektir.” 

-----------------

 Zatından “kelam” sıfâtı ile Hakikati Muhammedi mertebesi ile yardım edildiği “mensûrûn” kelimesinin başındaki (الْم) Mim harfi ile işaret vardır. “El” takısıyla Ahadiyetinden, (zatından) Uluhiyetine (sıfatına) Mim ile de esmâ mertebesi olan risalet mertebesine “nasır” “na-sır” (na) biz sırrı ile yardım edilecektir. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ {الصافات/173}

 (37/173) “Ve-inne cundenâ lehumu-lgâlibûn(e)”

(37/173) “Şüphesiz ordularımız galip gelecektir.” 

-----------------

 Bu âyeti kerimede zâti âyetlerdendir.

------------------

 "Mümin, nefsinde fânî olunca (yok olunca), Hakk’ın kuvveti onunla zâhir olur. İşte asıl zafer budur."[140]

 Kâmil insan, ‘ordularımız’ ifadesindeki ‘nâ’ (biz) zamirinin sırrına mazhardır. O, Hakk’ın kuvvetiyle kâimdir."[141]  

-----------------

 فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ {الصافات/174}

 (37/174) “Fetevelle ‘anhum hattâ hîn(in)”

(37/174) O hâlde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir. 

-----------------

 وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ {الصافات/175}

 (37/175) “Ve ebsirhum fesevfe yubsirûn(e)”

(37/175) Gözetle onları, yakında onlar da görecekler. 

-----------------

 Seyri sülükta müşahade makamında olan, nefsi emmaresini gözetim altına alabilmiştir. Kişi öğrendikçe nefsiye örendiği için bu ilmi nefsi de öğrenir ve eğer asi olmaya devam ederse başına gelecekleri görecektir. Efendimiz (s.a.v.) “Benim şeytanım bana teslim oldu.” Buyurmaktadır.[142] (Murat Derûni)

-----------------

 أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ {الصافات/176}

 (37/176) “Efebi’azâbinâ yesta’cilûn(e)”

(37/176) Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar? 

-----------------

 فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاء صَبَاحُ الْمُنذَرِينَ {الصافات/177}

 (37/177) “Fe-izâ nezele bisâhatihim fesâe sabâhu-lmunzerîn(e)”

(37/177) Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur! 

-----------------

 Sabah vakti bekabillah vaktidir. Hakk ile baki olma vaktidir. Uyarılmış olanlara Hakk indiği vakit, batıl olan hayal ve vehimleri kaybolur. Ve bu nefsi emmarenin zülmet karanllığı ve saltanatı kayb olduğundan onlar için bu aydınlanma ne kötü olur

-----------------

 وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ {الصافات/178}

 (37/178) “Vetevelle ‘anhum hattâ hîn(in)”

(37/178) Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir. 

-----------------

 وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ {الصافات/179}

 (37/179) “Ve ebsir fesevfe yubsirûn(e)”

(37/179) (Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler. 

-----------------

 سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ {الصافات/180}

 (37/180) “Subhâne rabbike rabbi-l’izzeti ‘ammâ yasifûn(e)”

(37/180) Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir. 

-----------------

 Orjinalinde tesbih ve türevi kelimeler bulunan ancak, tercümesi “Tesbih Etme” olarak yapılmayan âyetlerdendir. 

 “ İz- -T-B- ”

-------------------

 Kur’anı Keriym Saffat 37. sure 180. ayette;

 “sübhane rabbike rabbil ‘ızzeti ‘amma yasıfune”

 “Rabbin onların vasıflandırmalanndan izzet sahibi ve münezzehdir!..” Şu da aynı manaya işaret eden bir hadîs-i şeriftir:

 “Kaanallahu velem yekun şey’en meahu!..”

 “Allah vardı, onanla beraber hiçbir şey yoktu!..

 Bu makamda ne isim, ne resim, ne övgü, ne sıfat, bulunur... Cümlesinden münezzeh, herşeyden arınmış, itibar olunur.

 Bununla beraber cümle mertebelerde seyreden ve tecelli eden gene kendi olup, her mertebenin aynıdır. Bütün mertebeleri toplayıcı olduğundan, her isim ile isimlenen, her resim ile resimlenen, her övgü ile övülen, her sıfat ile sıfatlanan O’dur...

 Bütün mertebelere tenezzül eder, O’nun tenezzülü ise, aynı kemalidir. 

 Nitekim bu manaya işaret eden Hadîs-i şerif şöyledir: 

 “Hasta oldum gelip sormadın, aç kaldım beni doyurmadın. ..

 Hatta, sıfatlarda, tenezzüllerde ve mertebelerde zıdları kabul eder. Çünkü O’na zıdlığı sözkonusu değildir.

 Hiç bir sıfat yoktur ki, zıddı ile sıfatlanmış olmasın... Bu manayı haslar ve hastan da has olanlar bilir... Ariflere de bu kadar tenbih yeter...[143] “ İz- -T-B- ”

------------------

 Yukarıda ve benzerî Âyet-i Kerîmelerde belirtilen tenzîh Muhammediyyet mertebesinin (Kadîm-mutlak) tenzîhidir. Zât-ı Mutlağın, Sıfat-ı Zâtiyyesi itibarı ile. (Vücûd, Kıdem, baka, Vahdâniyyet, Kâimi bi nefsihî, Muhâlefet-ül üns) itibariyle olan tenzîhtir. Çünkü bu mertebe de daha henüz zuhur ve tecelli olmadığından Ahad olan Allah (c.c.) kendi kendinde olduğundan ve beşer tarafından gelen bir idrakle anlaşılamayacağından akıl ve fehimlerin üzerinde olduğundan acz de kalması cihetiyle, ancak aczini itiraf babında onu Zât-ı itibariyle (Tenzîh-i kadîm) yönü ile yüceltip, tenzîh ederek aczini ifade edebilmektedir.[144] “ İz- -T-B- ”

------------------

 “Sübhâne rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun ve selamün alel mürselîn velhamdülillahirabbil âlemîn” (37/180) âyeti kerîmede, “Sizin bütün vasıflandırdıklarınızdan o müstagnidir.” Yani siz Allahı şu veya bu şekilde vasıflandırırsınız ama ”subhane rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun” Yani sizin vasıflandırdıkla-rınızdan o tenzihtedir. Yani sizin vasıflandırdığınız gibi değildir. Diye âyet-i kerîme bunu açık olarak belirtiyor. Biz ise daha hâlâ o tahtında oturur, onu yapmaz bunu yapmaz, diye onun âmiri gibi oluyoruz, Allah bunu şunu yapmaz diyoruz. Güya onu yüceltir iken, onu sınırlıyoruz. Yani kendi değer yargılarımızı, Allah şunu yapar veya yapmaz, diye âmir hükmüyle onu sınırlıyoruz. İşte bütün bunlar bizim nefsimizin ürettiği rabba, olan îmân oluyor. Ancak Birde rabbül erbaba olan îmân ve gerektiği şekilde îmân etmek var. Ancak buradaki îmânın kemâli îkân oluyor. Îkân da yakîn ehli, kurb oluyor. İnşeallah bizim îmân islâm îkân diye küçük bir kitabımız vardır vaktimiz olursa oraya doğru geleceğiz. 

Îmân zâhiri olarak, yani kelâmi îmân da ne vardır? İkilik vardır. Yani îmân eden ve edilen şeklindedir. İşte bununla kesretten en az kesrete 2 ye düşürülmüş oluyor. Bu îmân’a gelmeden de vahdete gelmek mümkün olmuyor. Neden? Tekliğe en yakın olan iki ikilik te ondan. Bu ikilikten birinin kalkması gerekiyor, îkânın oluşması için, yakîn halinin oluşması için. Bu da Allah kalkmayacağına göre, kulun kalkması gerekecektir. İşte “çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi. Küçücük lâtife gibi söylenen bir söz ama ne kadar büyük gerçekleri vardır. 

İşte aradan çıkıldığı zaman, aradan çıkan kişinin de, kendisi kalmaz. Kendisi kalmayanın da îmân-ı hiç kalmaz. Îmân bir kimliğe bağlıdır, bir kimliği olsun ki îmân olsun. kimliği olmayanın îmânı olur mu?

İşte o kimlik aradan çıktıktan sonra îmânı kalmaz. Ve îmân’a da ihtiyaç kalmaz. Neden? Îmân ikiliği gerektiriyor. İkân da Hakla Hakk olduğundan kendisi kalmadığından, îmân edecek kimsesi kalmaz. Bir gün, İstanbulda sohbetimizde bir misafirimiz geldi, Amerikada zamanın mehdisi olduğunu iddia eden kişinin temsilcisi olarak gelmişti. Biraz da baskı yaparak, “efendim diyor, bütün insanların bu gün mehdi as kabul etme-leri lâzım, önde olanların, yani şeyh gibi kişilerin kabul etmesi lâzımdır, diyerek biraz da, ma’nevi baskı havası ile, bize bunu söylüyor” du. 

Eğer kabul etmezlerse bundan sorumlu olurlar diye de bir baskı uyguluyor idi. 14 saat konuştuk 2 bölümde. Ezberlenmiş âyetleri motorize, makineli tüfek gibi âyetleri patır patır söylüyor. Hep aynı mevzu üzerinde ezberlenmiş olan şeyleri tekrarlıyordu. İşte, bizde 30 ders vardır 27 sinde kişi îmân ehli olur. Şeklinde anlatıyordu. 

Kardeşim 30 dersin var, 27 ye geldiğinde îmân ettim diyorsun, Oraya gelinceye kadar daha henüz nefs mertebelerinden kurtulamadın mı? Beşeriyetinden hayalden, vehimden sen nasıl geldin oraya? Baktık ki ikna olacak gibi değil, bırak iknayı kendi fikrini zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Efendisinin zamanın mehdisi imamı olduğunu söylüyor. Eğer, biat edilmezse de herkesin mesul olacağını söylüyordu. 

Bu kadar uzun lâftan sonra müsaade edersen sana bir şey soracağım. Bu hususta kendisine ne düşünüyorsun diye sordum. 

“Efendim bizim şeyhimiz mehdimiz o kadar büyük ki Hz peygamber onun arkasında namaz kıldı” diyordu. 

Şu iddaya bakın, kendisine, sus kardeşim dedim, bu hususu meseleyi bilmeden konuşma, sen ne yapıyorsun dedim. 

Bana ee olmaz mı diyordu. Hz, Ebubekir efendimize kıldırmadımı diyordu. Hz ebubekirin arkasında kıldı ise, mehdinin arkasında niye kılmasın, diyordu. İşte tam bir şeytan ve iblis mantığı. O kadar sarmış ki, bununla onu karıştırıyorlar. Hz. Peygamber efendimiz. “Namazı ebubekir kıldırsın” dediği zaman ebubekir hz. leri gidip o namazı kıldırmak istemedi. Ben Hz. Peygamberin önüne geçemem dedi. Tekrar söyledi efendimiz onun üzerine kıldırdı. Neden? Bakın çünkü âmir hükümdü eğer kıldırmasa idi isyan etmiş olacaktı. Emre isyan olacaktı. Hz Ali Efendimizin Peygamberimizin omuzuna binmesi gibi, o da putları kırarken Efendimizin omuzuna binmeseydi o kâ’be’de ki, büyük putu kırarken asi olacaktı emre itaatsizlik yapacaktı. 

Nezaket başka şey, âmir hüküm başka şeydir. İşte bu haki-katleri bilen o yüce zatlar, sıkılarak üzülerek yaptılar bu görevi. Ama emin olduğu için yaptılar. Yapmasalardı isyan olacaktı. Bunu bize misal olarak gösteriyor. Bak işte vaktiyle Hz peygamberin önüne geçenler olmuş diye. Bakın dikkat edin, hastalığında onun emriyle yerine geçen Hz Ebubekir’in, varlığındaki varlık, Hz Rasulüllahtır. Yani Hz peygamber kendi kendisinin arkasında Ebubekir suretiyle kılmıştır namazı. Aslı budur. Çünkü Namazı kıldır dediği vakit âmir hüküm Hz. Rasûlulahın ruhaniyeti ebubekir efendimizi sarmasıdır. Fiziki hali yetmediğinden oradaki hadise Hz. Rasûlullahın batınının öne geçmesidir. Hz. Ebu Bekir suretinden görünerek. Dedim, sakın sen bunu onla karıştrma. 

Peki! Mademki böyle bir iddanız var. Nerede kılındı bu namaz? Ma’nâ âleminde mi madde âleminde mi? Yani dünya-müşahede âleminde mi, âlemi ervah misal âleminde mi? 

Eeee ben bunu bilmiyorum. 

Kardeşim bilmediğin meseleyi niye konuşuyorsun da, böyle büyük iddia da bulunuyorsun. Ne oluyor, güya bahsettiği kişiyi yüceltmek için, bir şeyler söylüyor ama hepsi kökten yanlış ve iftiradır. 

Dedim, bak bu namaz dünya âleminde kılındı dersen, efendi mehdi dediğin kişi, madde dünya âleminde yaşıyor. Hz Rasulullah ma’nâ âleminde yaşıyor. Bu yüzden mümkün değil. 

Eğer ma’nâ âleminde kılındı dersen, efendimiz ma’nâ âleminde senin şeyhinin vücudu burada, hem de nefsaniyetinin en ağır şekliyle. Onun için burada da kılınması mümkün değildir. 

 Tamam insan lâtif bir hale gelir, letafetinden, ma’nâ âlemine intikal eder, orada bazı kişilerle buluşur görüşür alış verişi olur İbn-i Arabi Hz. lerinin belirttiği gibi bir çok kitabında bildirdiği gibi olur. Evet ma’nâ âleminde bu tür hadiseler olur. Ama o lâtif hale ermiş olan ârifler tarafından muhabbet ehli tarafından olur. Onlar da sınırlarını aşıpta böyle iddialarda bulunmazlar. Yani bilen söyle-mez, söyleyende bilmez denmiştir.[145] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ {الصافات/181}

 (37/181) “Ve selâmun ‘alâ-lmurselîn(e)”

(37/181) Peygamberlere selâm olsun. 

-----------------

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {الصافات/182}

 (37/182) “Velhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)”

(37/182) Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 

 Muhîddîni Arabi hz.leri (k.s) öyle demiştir, “gerçek hayvânlık mertebesine inmedikçe insânlık mertebesine yükselmek mümkün değildir” yâni Hayy esmâsının hakîkatini idrâk etmedikçe Selâm esmâsının hakîkatine ulaşmak mümkün değildir. T.B.

 (Saffat Suresi 37/180-181-182) sübhane rabbike rabbil ‘ızzeti ‘amma yasıfune (180) ve selamün alel mürseliyne (181) vel hamdü lillahi rabbil âlemiyne (182)

 (izzet sahibi rabbın onların vasıflandırdıklarından münezzehdir. Bütün peygamberlere selam olsun. Âlem­lerin Rabbi olan ALLAH’a da hamd olsun...) Bu yüce ayetin sırrını Cenab-ı Hak cümlemize nasib etsin.

Tenzih; şeriat, ta­rikat, hakikat ve marifet mertebelerinde, her mertebenin özelliği itibariyle değerlendirilir geniş kapsamlı bir bilinç mevzuudur.[146] “ İz- -T-B- ”

------------------

 İZZET: Hak'la halk arasındaki nisbet benzerliğini defe çağırır... "Subhane rabbikel rabbil izzeti amma yesifun ve selamun alel murselin vel hamdulillahi rabbil âlemin" (37/180-181-182) diye biten ayet-i kerimede, Subhane, seni tenzih ederiz. Rabbikel rabbil izzeti amma yesifun, bütün vasıflandırılmışlardan, bütün vasıflardan seni tenzih ederiz. Yani izzet, tamamen Hakk'a ait bir esma, kulun izzeti olamaz, izzet Hakk'a ait, kulun hükmü ise zillet olmaktadır. Yani izzet sıfatı dendiği zaman bu sadece Hakk'a aittir. 

Ancak bir kimse, kendi varlığının hakikatini idrak etmiş ise ve nefsani manada kendinden soyunmuş ise, o da bu izzet hükmü içerisine girer ama kendi nefsi ile değil, hakkani varlığı ile. İşte hac ve umrede giyilen ihram, ihramın bir parçası izzettir. İzar, izzet. Rida, büyüklük, kudret. Yani izzet, Hakk'a ait, halk kendi varlığındayken izzete sahip değil ancak hakkani manada bir gelişme sağlamışsa o varlık daha evvel belirtildiği gibi hakkani modeli tam üstüne giydirebilmişse, tabi o da sınırlıda olsa Hakk ile birlikte olduğundan izzet sahibidir.[147] “ İz- -T-B- ”

------------------

 “senin güçlü, izzet sahibi rab'bin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir.”

 “ve selâm mürsellerin (peygamberlerin) üzerinedir.”

 “ve hamd, âlemlerin Rab'bi olan Allah içindir.” (Saffat Suresi 37/180-181-182) Yukarıda geçen “vasıf” kelimesi çok manidardır; gerçek Allah’ın ne olduğunu bilmeyen, kendi aklınca “Allah”a bir siluet çizmekte, bir vasıf vermektedir ki Cenabı Hakk bütün bu vasıfların hepsinden münezzehtir. 

 Eğer araştırmak mümkün olsa, her bireyin “Allah (cc.)”ı başka başka tahayyül ettiği görülecektir. Mübalağa olmamak şartıyle nerede ise, ne kadar düşünen insan varsa o kadar değişik “Allah (cc.)” vasıflandırılması görülecektir. 

 İşte bunun sebebi “Kelime-i Tevhid” eğitimini ve “Allah (cc.)” bilincini gereği kadar araştırıp alamadığımızdır. 

 Burada yine küçük bir hatıramı anlatmak isterim; Kur’an hocam merhum Behçet Tay Beyefendi “Eski Cami” baş imamı idi. Görev yaptığı senelerde Ramazan-ı Şerif’de teravih namazları kıldırırken son gecenin teravihinin son rekatında mutlaka yukarıdaki ayeti okuyarak ve her sene böyle yaparak teravih namazlarını sona erdirirdi. Mevlam yerini cennet eylesin. Allah onlardan razı olsun.[148] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Böylelikle SÂFFÂT sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, zahir bâtın safiyet halinde olanlardan olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 30-07-2025

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253- 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254- 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255- 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256- 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa. 

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

## 142-141-143-144-145-146- 

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (256+146=402) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Salât – Tasavvuf Serisi 05 – Sayfa 15… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Salât – Tasavvuf Serisi 05 – Sayfa 42… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 420) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk- 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 134-2- – Sayfa 152… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 120) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 130) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 56) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiyye III. 420) ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Taberî, 2/131; Kaâdı İyaz, Şifâ, 1/726-733; Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.161-163 ↑

- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.163. ↑

- (İbretlik bir hikaye daha Yanardağ) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 120) ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Mukaddime bölümü – Sayfa 70… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 152) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 420) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 89) ↑

- (Hadîs kudsî, Fütûhât-ı Mekkiyye I. 188) ↑

- ( Fütûhat-ı -Mekkiye, 1/270-271) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 320) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 156) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 318) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 156) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 401) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 301) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 204) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 401) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 89) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 320) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 420) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 89) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 320) ↑

- Fusûs'ül Hikem, Hikmet-i İblîsiyye ↑

- Fusûs'ül Hikem, Hikmet-i İbrâhimiyye ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 420) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 204) ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hikmet-i İsâviyye ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 22) ↑

- O desede âyet sayı numarası 79+24= 103 tür. Aradan 0 alındığında “13” tür. Hakikatte efendimiz (s.a.v.) 13 şifresine bağlı olduğunu ikrar eder. ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 204) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 156) ↑

- Fusûs'ül Hikem, Hikmet-i Muhammediyye ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hikmet-i İsâviyye ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 420) ↑

- Fusûs'ül Hikem Hikmet-i İbrâhimiyye ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 420) ↑

- Fusûs’ul Hikem, Hikmet-i Muhammediyye ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hikmet-i İdrîsiyye ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 156) ↑

- O’na ruhumdan üfledim. (15/29) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 67… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 156) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 131-Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba-– Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 177… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 318) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 64-Ölüm hakkında – Sayfa 5… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Ölüm hakkında – Tasavvuf Serisi 64 – Sayfa 15… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 156) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I.204) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 420) ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hikmet-i İsâviyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (1) Hz. Âdem a.s. – Tasavvuf Serisi 15 – Sayfa 18 özet olarak… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 318) ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hakikat-i İblîsiyye ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hikmet-i İblîsiyye ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 318) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 420) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye I. 320) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 201) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye II. 318) ↑

- Suyun kaynama ve soğutma yöntemleri kullanılarak damıtılması yoluyla elde edilen, minerallerden yoksun saf sudur. Aynı zamanda, damıtılmış su olarak tanımlanmaktadır. ↑

- Fusûs’ül Hikem ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 89) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 64… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 65… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 65… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 67… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 67… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 68… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 68 ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hikmet-i Nûhiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 96… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 13 ve hakikat-i ilâhiyye – Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 101… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 68… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 72… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – -68-Kâlem-Suresi-– Tasavvuf Serisi 207 – Sayfa 17… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – İnsân-ı Kâmil-Cili-terzi Baba-şerhi- – Tasavvuf Serisi 114-1-3- – Sayfa 64… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – İnsân-ı Kâmil-Cili-terzi Baba-şerhi- – Tasavvuf Serisi 114-1-3- – Sayfa 69… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 80… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 80… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 97… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 114… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 114… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 117… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 126… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 128… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 129… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 129… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 130… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 131… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 175… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 132… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 175… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. îbrahim a.s. – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 176… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Mübarek Geceler – Tasavvuf Serisi 06 – Sayfa 113… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –İrfan Mektebi– Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 33… ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin, Terzi Baba Şerhi – İshak a.s. fassı – ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 72… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hikmet-i İshâkiyye ↑

- Fusûs’ül Hikem, Hikmet-i Hârûniyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh– Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 14… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 97… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 97… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye, "Hidayet" bahsi) ↑

- Geniş bilgi için Terzi Baba (72) 72-Îmân ve Îkân kitabına bakılabilir. ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avi Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – İlyas a.s. Fassı hakındaki Hikmet özet olarak. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/bal--tanri ↑

- Geniş bilgi için Terzi Baba (72) 72-Îmân ve Îkân kitabına bakılabilir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – A’râf Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 111… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189 – Sayfa 184… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – -68-Kâlem-Suresi-– Tasavvuf Serisi 207 – Sayfa 17… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – İrfan Mektebi– Tasavvuf Serisi 14 – Sayfa 17… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. Cilt, Sayfa 345… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 134 – Sayfa 18… ↑

- Fusûsül Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Namaz-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 69-2 – Sayfa 157… ↑

- (63) İnci, Mercan Tezgahı - Sayfa 5 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 131-Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba-– Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 179… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mukaddime bölümü. ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye) ↑

- (Fusûs’ül Hikem) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye) ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mukaddime bölümü. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Kûr'ân'da Tesbih ve zikir– Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 62… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 8. Cilt, Sayfa 50… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye) ↑

- (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III/309) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Lüb’ül Lüb – Tasavvuf Serisi 04 – Sayfa 38… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Bir zuhurât'ın düşündürdükleri – Tasavvuf Serisi 26 – Sayfa 10… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Îmân ve Îkân – Tasavvuf Serisi 72 – Sayfa 15… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Salat – Tasavvuf Serisi 05 – Sayfa 25… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler –İnsân-ı Kâmil-Cîlî-Terzi-Baba-Şerhi-Mukaddime – Tasavvuf Serisi 113-1-2- – Sayfa 101… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 108… ↑
