# Sâd Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/sad-suresi
**Sayfa:** 187

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (248-38) Sâd Sûresi. Abdürrezzak tek “Muhtefi” NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (248-38) Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk Gönülden esintiler

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (248-38) Sâd Sûresi. Yazan ve Düzenleyen Abdürrezzak tek “Muhtefi” NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (248-38) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No-5- Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 774 39 37

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler……………………………………………………………………………(3)

ÖN SÖZ……………………………………………………………………………….(4)

Bismillâhir Rahmânir Rahîm……………………………………………...(7)

# Sâd kelimesinin anlamı………………………………………………………(7)

# Sûrenin konuları…………………………………………………………….…..(9)

# Ebced sayı değerleri……………………………………………………...…(10) 

Âyet yorumları……………………………………………………………...….(11)

Âyet- 1-2-3………………………………………………………………….……(11)

Âyet- 4-5-6…………………………………………………………………….…(17)

# Âyet- 7-8-9…………………………………………………………………..….(25) 

# Âyet- 10-11-12……………………………………………………………..….(32)

# Âyet- 13-14-15………………………………………………………………...(35)

# Âyet- 16-17-18…………………………………………………………………(41)

# Âyet- 19-20-21…………………………………………………………………(49)

# Âyet- 22-23-24………………………………………………………………..(57)

# Âyet- 25-26-27…………………………………………………………………(62)

Âyet- 28-29-30…………………………………………………………………(73) Âyet- 31-32-33……………………………………………………………..…(80) Âyet- 34-35-36……………………………………………………………..…(83)

# Âyet-37-38-39……………………………………………………………….…(88) 

# Âyet- 40-41-42…………………………………………………………………(93)

# Âyet- 43-44-45…………………………………………………………………(98)

# Âyet- 46-47-48…………………………………………………………….…(105)

# Âyet- 49-50-51…………………………………………………………….…(110)

# Âyet- 52-53-54…………………………………………………………….…(113)

# Âyet- 55-56-57…………………………………………………………….…(117)

Âyet- 58-59-60……………………………………………………………….(120) Âyet- 61-62-63……………………………………………………………….(123) Âyet- 64-65-66…………………………………………………………….…(127)

# Âyet- 67-68-69…………………………………………………………….…(136) 

# Âyet- 70-71-72…………………………………………………………….…(137)

# Âyet- 73-74-75……………………………………………………………….(153)

# Âyet- 76-77-78…………………………………………………………….…(168)

# Âyet- 79-80-81…………………………………………………………….…(174)

# Âyet- 82-83-84……………………………………………………………….(178)

# Âyet- 85-86-87-88………………………………………………………….(185)

Terzi Baba kitapları sıra listesi………………………………………..(194)

# ÖN SÖZ

Hamdü senâ, bütün kâinatı kudret ve hikmetiyle idare eden, rahmet ve inayetiyle her şeyi kuşatan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya mahsustur. Salât ve selâm, rahmeten li’l-âlemîn olarak gönderilen Habîb-i Kibriyâ, Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e; Ehl-i Beytine, ashâbına ve kıyamete dek onların izinden yürüyen bütün mü’minlerin üzerine olsun.

Bu kitap, Terzi Babanın “Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk” serisinin bir parçası olan 38 Sâd Sûresi’nin işârî tefsîridir. Sâd sûresi, İslâm inancının temel esasları olan tevhîd, nübüvvet ve âhiret merkezinde hidayete daveti işler. Hakikati reddedenlerin itirazlarını, bunlara verilen cevapları, geçmiş kavimlerin helâki ve peygamberlerin örnekliğinde hak ile bâtıl arasındaki mücadeleyi anlatır.

Sûrede Hz. Dâvud, Hz. Süleyman ve Hz. Eyyûb başta olmak üzere birçok peygamberin sabır ve teslimiyetleri zikredilerek, dünya imtihanlarının hakikate ulaştırıcı yönü hatırlatılır. Müminlere vaad edilen cennet, kâfirlerin uğrayacağı cehennem sahneleriyle karşılaştırılır. Hz. Âdem’in yaratılışı ve İblîs’in isyanı da insanoğlunun serencamına işaret eden ibretli bir misal olarak yer alır.

Mekke müşriklerinin baskılarının arttığı bir dönemde nâzil olan sûre, Resûlullah’ı teselli etmiş; Kur’ân’ın tüm insanlığa hitap eden ilâhî bir mesaj olduğunu ve hakikatin er ya da geç ortaya çıkacağını vurgulamıştır.

Terzi Baba, bugüne kadar elliden fazla sûrenin işârî tefsirini kaleme almış ve bu alanda eşsiz bir hazîne bırakmıştır. Onun bu zengin mirasının tamamlanmasını isteyen gönül dostlarının arzuları üzerine, kalan sûrelerin tefsiri için yeni bir çalışma başlatılmış; bazı sûrelerin yorumlanması da mânevî evlâtlarına emanet edilmiştir. Bendenizden de bu hizmete katılmam istenince, memnuniyetle kabul ettim ve bunu bir bahtiyarlık vesilesi bildim

Bu eserin kaleme alınışında dirayet ve rivayet tefsirlerin den faydalanılmış olmakla birlikte, yorumlar daha çok tasavvufî tefsirler dikkate alınarak geliştirilmiştir. Bu bağlamda başta Sülemî’nin Hakâiku’t-Tefsîri olmak üzere, Tüsterî, İmam Kuşeyrî, İbn Berrecân, İbnü’l-Arabî, Rûzbihân Baklî, Necmüddin-i Dâye, Nimetullah Nahcuvânî ve İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirlerinden istifade edilmiştir. Ayrıca ilgili âyetlere dair Terzi Baba’nın muhtelif eserlerindeki yorumları da önemli bir kaynak olarak değerlendirilmiştir.

Bilindiği üzere, ilk sûfîlerle birlikte Kur’ân’ın keşf, ilham, mânevî tecrübe ve gönle doğan işaretler çerçevesinde yorumlanması, tasavvufî tefsirlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Mutasavvıflara göre Kur’ân’daki kelime, lafız ve cümlelerin ilk bakışta akla gelen zâhirî anlamlarının yanı sıra, sûfînin mârifetteki derecesine göre halka halka genişleyen bâtınî mânaları da vardır. Bu mânalara ulaşmak, sadece bilgi birikimi ve tefekkür kabiliyetiyle değil; aynı zamanda arınmış bir kalp, temizlenmiş bir nefis ve yüksek ahlâkî olgunlukla mümkündür.

Şüphesiz bu tefsir biçimi, iç mânayı zâhirle birlikte dikkate aldığı için, zâhiri tamamen yok sayan bâtınî tefsirden ayrılmaktadır. Nitekim sûfîler, bu hassasiyetlerini “zâhire aykırı düşen her bâtın bâtıldır” sözüyle dile getirmişlerdir. Biz de aynı hassasiyeti gözettik ve daha ziyade muhakkiklerin eserlerine dayanarak yaptığımız yorumlarda âyetlerin zâhirî anlamıyla çelişmemeye özen gösterdik. Çünkü i’şârî yorum, “indî tahayyüller” ve “şâirane söylemler”den uzak durarak, hak ve hakikatin derinliğini ve zenginliğini ortaya koyan bir yöntemdir.

Muhterem okuyucum, bu kitâbın yazılışında, tertibinde, basımında ve bütün safhalarında emeği geçenleri saygıyla yâd etmenizi, geçmişlerine de hayır duâda bulunmanızı niyâz ederim.

Yâ Rabbi! Bu kitaptan hâsıl olacak mânevî feyzi, başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mübârek rûhuna; âlinin, ashâbının, bütün peygamberler ve ehlullâhın rûhlarına; bilhassa Terzi Babamızın, Nusret Babamızın, Hazmi Babamızın ve Mustafa Sâfî Babamızın rûhlarına ve tüm geçmişlerimizin rûhlarına hediye ettim, haberdar edip kabul eyle.

Muhterem okuyucum, bu kitâbı okumaya başlarken nefsin hevâsından, zan ve hayâlden, gafletten sıyrılmaya gayret ederek; saf bir gönülle ve Besmele ile başlamanızı tavsiye ederim. Zira akıl ve kalp, vehim ve hayalin tesiri altındayken, bu ve benzeri eserlerden hakiki mânada istifade etmek mümkün olmayacaktır.

Gayret bizden, muvaffakiyet Hakk’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Abdurrezzak Tek

01/10/2025, BURSA

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Sâd Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in (38)’inci sûresidir. Âyet sayısı (88)’dir. Adını ilk kelimesi olan sâd harfinden alır. Hz. Davud’dan bahsettiği için Davud sûresi diye de anılmıştır (Elmalılı, 5/4081). Mekke döneminde nâzil olmuştur. Sûrenin ilk sekiz âyetinin iniş sebebi olarak şu hâdise zikredilir:

Ebu Talib hastalandığı zaman Kureyş’ten bir heyet geldi. İçlerinde Ebu Cehil de vardı. Yanına girdiler. “Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımızı kötülüyor, şöyle yapıyor, şöyle şöyle diyor. Ona haber göndersen de bundan vazgeçse” dediler. Haber gönderdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) geldi, odaya girdi. Ebu Talib’in yanında bir kişilik yer vardı, oraya oturmasın diye Ebu Cehil sıçradı, oraya oturdu. Resûlullah, amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu. Ebu Talib: “Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikâyet ediyorlar, ilâhlarını kötülüyorsun, şöyle şöyle diyorsun, iddiasında bulunuyorlar” dedi. Onlar da birçok şeyler söylediler. Resûlullah (s.a.s.) söz aldı:

“- Ey amca! Ben onlardan bir söz istiyorum. Öyle bir söz ki o sayede Araplar onlara boyun eğecek, Acemler de onlara cizye verecek” dedi. Bunun üzerine sevindiler, “Babanın aşkına ondan fazlasını da veririz, nedir o kelime?” dediler. “Bir tek kelime” dedi. “Ne o?” dediler. Efendimiz “Lâ ilâhe illallah” der demez telaşla kalktılar ve elbiselerini çırparak âyetlerde belirtildiği şekilde şaşkınlıklarını ifade ettiler. (Tirmizî, Tefsir 38/1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 227, 362)

## Sâd Kelimesinin Anlamı

Hurûf-ı mukattaa olan “Sâd” kelimesinin şu anlamlara geldiği rivayet edilmiştir:

Birincisi: Sâd, Allah’ın cevâmiu’l-kelîm (az sözle çok mana ifade etme) makamına ettiği bir yemindir ve O’nun isimlerindendir.

İkincisi: Allah doğru söyledi manasınadır. Yahut O’nun va’dettiği şey doğrudur anlamındadır.

Üçüncüsü: Muhammed doğru söyledi manasınadır. Zira bu harf Hakk’ın sevgilisine (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) işaret hazinelerinden bir hazinedir. İnsanların kalplerini bu hazine ile avladı, onları kendine çekti; onlar da onu sevip iman ettiler.

Dördüncüsü: Kur’ân’a bak veya amelini Kur’ân’a arz et anlamındadır.

Beşincisi: Sâd harfi, âriflerin kalplerinin safvetini, muhiblerin muhabbet hakikatlerindeki doğruluğunu, âşıkların göğüslerindeki ateşin alevlenişini, istikamet ehlini ise kadîm müşâhede makamındaki sıralarını haber vermektedir. Zira onlar, fenâ vasfıyla bekânın celâlini tartmışlardır.

“Sâd”ın okunuşu, etimolojisi, anlamı ve i‘rabı hususunda farklı görüşler ortaya konulmuştur. Söz konusu kelime yazılışta harf, okunuşta sûrenin ismi veya “avlanmak” anlamındaki” “صيد” kökünden mâzi ya da “karşısına çıkmak, mukabelede bulunmak” mânasındaki “مصاداة” kökünden emr-i hâzırdır. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre “صاد” kelimesi “musâdât” babından emr-i hâzır olup “Kur’ân’ın sesine ma‘kes ol, bir yankı gibi ona karşılık ver, muhtevası ile amel et” anlamındadır (Elmalılı, 5/4083-4084) veya “Kur’ân’ı insanlarda yankılandır, onlara Kur’ân’ı anlat” demektir. İbn Abbas’tan gelen bir rivayette ise Sâd, gece ve gündüz yokken Rahmân’ın arşının üzerinde bulunduğu denizin adıdır. Saîd b. Cübeyr’e göre ise Sâd, Cenâb-ı Hakk’ın iki sûr üfürülüşü (nefha) arasında ölüleri dirilttiği denizin adıdır. “Sâd”ın yemin anlamı içeren bir kelime olup “والقران”ın ona atfedildiği de belirtilir. (İsmail Durmuş, DİA, 35/371).

Diğer yönden Ehlûllaha, “saydül Hak” “Hak avcısı” denmiştir.

## Sûrenin Konuları

Sâd sûresi, İslâm inancının temelini oluşturan tevhîd, nübüvvet ve âhiret esasları etrafında hidayete daveti işler. Sûrede hakikati reddedenlerin itirazları, bunlara verilen cevaplar, hak ile bâtıl arasındaki mücadeleye dair kıssalar, âhirete ilişkin uyarıcı tablolar ve İslâm’ın nihâî zaferine yönelik işaretler yer alır.

İlk bölüm, insanı kendi değerini hatırlamaya davet eden Kur’ân’ın önemini vurgulayarak başlar. Gurura kapılıp gerçeği reddeden inkârcıların, kendilerini uyaran Allah elçisini “sihirbaz” ve “yalancı” diye niteledikleri; birden çok tanrıyı bırakıp yalnızca tek Tanrı’ya inanmayı “görülmemiş bir iddia” saydıkları aktarılır. Kur’ân’ın, kendilerinden olan birine değil de Hz. Muhammed’e indirilmesini şaşırtıcı buldukları haber verilir. Bu yaklaşım, ilâhî kudret ve hikmete müdahale anlamı taşıyan çarpık bir tutum olarak eleştirilir. Ardından, peygamberlerine benzer şekilde karşı çıkan önceki kavimlerin helâk edilerek tarihten silindiği hatırlatılır ve Resûl-i Ekrem’den, inkârcıların inatçı tavırlarını sabırla karşılaması istenir.

Bu bağlamda Hz. Dâvud ve oğlu Hz. Süleyman’ın mazhar oldukları nübüvvet derecesiyle birlikte, dünya nimetleri karşısında bir imtihana tâbi tutuldukları, bu imtihanı başarıyla geçerek Allah katında yüksek makamlara eriştikleri belirtilir. Ardından Hz. Eyyûb’un sabrı; Hz. İbrâhim, İshak, Yakub, İsmail, Elyesa ve Zülkifl’in faziletleri zikredilir. Kâinatın amaçsız yaratılmadığı, yeryüzünde fesat çıkaran günahkârların Allah katında mümin ve salihlerle bir tutulmayacağı vurgulanır. Kur’ân-ı Kerîm’in, anlaşılması ve öğüt alınması için Resûlullah’a indirildiği hatırlatılır (âyet 1-48).

İkinci bölümde, Kur’ân’ın ve sûrede zikredilen hususların birer ibret ve uyarı vesilesi olduğu vurgulanır. Allah’a, resulüne ve müminlere saygı gösterenlerin varacakları cennet tasvir edilir. Ardından sınırı aşanların cehennemdeki hâli, dünyada azdıranlarla azanların oradaki karşılıklı suçlamaları dile getirilir. Resûl-i Ekrem’e, yalnızca uyarıcı bir elçi olduğu; karşı konulamaz güç sahibi, kâinatın rabbi tek Allah’tan başka ilah bulunmadığı ve bu vahyin çok önemli bilgiler içerdiği bildirilir (âyet 49-70).

Üçüncü bölümde ise beşerin atası Hz. Âdem’in yaratılışı ve İblîs’in insana karşı tavrı ayrıntılı olarak işlenir. Sûre, Hz. Peygamber’in nübüvvet görevi karşılığında herhangi bir ücret istemediğini, kendi görüşünü ortaya koymadığını, Kur’ân’ın tüm insanlığa hitap eden ilâhî bir mesaj olduğunu ve verdiği bilgilerin gerçekliğinin er ya da geç anlaşılacağını bildirmesiyle sona erer (âyet 71-88). Mekke ileri gelenlerinin nübüvvete karşı çıkıp müslümanlara baskıyı artırdığı bir dönemde inen Sâd sûresi, yumuşak bir üslûpla uyarılarını sürdürmüş, tarihten örnekler vererek ilâhî dinin hak oluşunun yakın zamanda ortaya çıkacağına işaret etmiştir.

Hz. Peygamber’in, kendisine daha önceki üç ilâhî kitaptan fazlasının verildiğini beyan ettiği; Sâd sûresini de İncil’e karşılık verilen sûrelerden (mesânî) saydığı rivayet edilmiştir. Bununla birlikte bazı tefsirlerde hadis olarak nakledilen, “Sâd sûresini okuyan kimseye Allah’ın Hz. Dâvud’a emrine verdiği her dağın ağırlığının on katı sevap verileceği ve günahlarda ısrardan korunacağı” şeklindeki rivayetin aslının bulunmadığı belirtilmiştir. (Topaloğlu, DİA, 35/376-377)

## Ebced Sayı Değerleri

Sâd kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin sayı değerleri şöyledir: ص Sad (90), ا Elif (1), د Dâl (4). Toplamı: 95. (9) Museviyet mertebesi, (5) Beş Hazret Mertebesini temsil eder. 9+5: (14) Nûr-ı Muhammediyye’yi ifade etmektedir.

Sûrenin ebced sayı değerleri şöyledir:

Cüz’ü (23)’tür. 2+3: (5) Hazerât-ı Hamse’nin ifâdesidir. 

Hem nüzul hem de mushaf-ı şerîfteki sırası (38)’dir. 3+8: (11) Tevhîd-i Zât ve Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesidir.

Âyetlerinin sayısı (88)’dir. Rakamları toplarsa (8+8: 16) Tekrar toplarsak (1+6: 7) (7) Nefis mertebelerini ve “sıfât-ı subûtiyye”yi yâni Allah Teâlâ’nın (7) sıfatını ifade eder.

Kelime sayısı (732): Rakamlarını toplarsak, (7+3+2: 12) eder. (12) Hakîkat-i Muhammedî ve İnsân-ı Kâmil mertebesidir.

Harf sayısı (3018): Rakamlarını toplarsak, (3+1+8: 12) eder. Aynı şekilde (12) Hakîkat-i Muhammedî ve İnsân-ı Kâmil mertebesidir.

# ÂYET YORUMLARI

-------------------

Âyet 1

صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ

(38/1) Sâd velkur-âni żî-żżikr.

(38/1) Sâd. O şanlı, şerefli Kur’ân’a andolsun ki,

-------------------

Sâd kelimesinin anlamlarına yukarıda değnilmişti. Bazı müfessirlere göre, hurûf-ı mukattaa kâfirleri susturmak içindir. Çünkü Hz. Peygamber ne zaman namazda veya namaz dışında sesli olarak Kur’ân okusa, kâfirler inatları yüzünden ıslık çalar ve ellerini birbirine vururlardı. Böylece Hz. Peygamber’in yanlış okumasını sağlamaya çalışırlardı. Hak Teâlâ o kâfirler işitip düşünsünler ve peygamberi yanıltma çabasından geri kalsınlar diye “Sâd” gibi hurûf-ı mukattaaları göndermiştir. Âyette geçen “zikir” kelimesine ise tefsirlerde farklı manalar verilmiştir. Buna göre zikir; “şan, şeref, öğüt, nasihat, uyarı, hatırlatma” anlamlarına gelir ve bunların her biri Kur’ân’ın sıfatı olarak kullanılabilir. Nitekim “Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi żikrukum efelâ ta’kilûn” “Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız (zikrukum) ondadır.” (Enbiyâ, 21/10) âyetinde zikir kelimesi benzer bir anlamda kullanılmıştır. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm, mucize oluşu ve başka kitabların ihtiva etmediği şeyleri içermesi sebebiyle de bizatihi oldukça şerefli bir kitabtır. O kitapta dinle ilgili gerek duyulan her şeye yer verilmiştir. Ayrıca Allah'ın isimleri zikredilmekte ve şanı yüceltilmektedir.

Allah Teâlâ sûrenin başında Kur’ân-ı Kerîm’e yemin ederek kesin bir dille inanmayanları uyarmakta ve son nebisi Muhammed Mustafa’yı şöyle teselli etmektedir: “Çok şerefli Kur'ân'a yemin olsun ki, aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve hakkı kabul etmekten uzaklaşarak Muhammed’e (sallallahü aleyhi ve sellem) düşmanlık yapmak suretiyle muhalefet etmektedirler. Fakat durum onların söyledikleri gibi değildir. Sen yalan söyleyen bir sihirbaz değilsin. Çünkü onlar senin doğru sözlü ve güvenilir bir kimse olduğunu çok iyi biliyorlar. Aksine onlar hakkı kabul etmeyip büyüklenmektedirler. “Kâf velkur-âni-lmecîd. Bel ‘acibû en câehum munżirun minhum fekâle-lkâfirûne hâżâ şey-un ‘acîb” “Aralarında bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: Bu tuhaf bir şeydir.” (Kâf, 50/1-2) İbn Mes'ud’a (radıyallahü anh) göre ise Kur’ân’a yeminin manası şudur: Ey iman edenler, siz Kur’ân'ı tasdik edin. O, Allah tarafından gönderilip, imanı küfürden, hakkı bâtıldan, hayrı şerden, helâli haramdan, iyiyi kötüden ayırdeden bir kitaptır. Allah’ın buyrukları haktır, gerçektir. O'nun sözünde asla hilaf yoktur. Bunun için sûrenin başında şerefli Kur’ân'a yemin edilmiş, sûrenin son âyetinde de bu öğüde kulak verilmesi hatırlatılarak bu yemin teyit edilmiştir: “İn huve illâ żikrun lil’âlemîn. Veleta’lemunne nebeehu ba’de hîn” “Bu Kur’ân, âlemler için ancak bir öğüttür. Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.” (Sâd, 38/87-88) İşarî yorum açısından Sâd, Allah Teâlâ’nın Sâdık, Sabûr, Sâni ve Samed isimlerine ve bunların âlemdeki zuhurlarına delalet eder. Örneğin Sâd harfinin temsil ettiği ilâhî doğruluk, âlemde bulunan her türlü doğruluk üzerine yayılır. Kur’ân “Sâdık-ı Hak”tır, Resulullah “Sâdiku’l-Va’di’l-Emîn”dir, müminler “sâdikûn”dur. Yani Kurân’ı ve Resûlullah’ı tasdik eden erkek ve kadın müminler, onun doğruluğuna şehadet eden sâdıklardır. Aynı şekilde âlem de bunun şâhididir. Zira zikir âlemde mevcut olan doğruluktan ve vahiyden ibarettir. (İbn Berrecân, Tefsir, 4/515) Samed ismine taalluku açısından bakıldığında da (صٓ) bütün mertebe ve tavırların kendisinde yer aldığı “taayyün-i sânî” denilen “Samediyyet” mertebesine işaret eder. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/10) Nefsin terbiye yönünden ise Sâd, arınmak, temizlenmek manasında “safâ, safvet ve tasfiye” kelimelerini hatırlatır. Nitekim âyette yer alan “Kur’ân ve Zikir” vurgusu, sâlik için nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesinin ancak bu iki ilâhî hükme tabi olmak suretiyle gerçekleşeceği teyit edilmiş olmaktadır. Çünkü Kur’ân ve zikir sadra şifa ve hasta gönüllere deva olan ilâhî birer kanundur. En büyük gönül hastalığı “Nesû(A)llâhe fenesiyehum” “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları” (Tövbe 9/67) âyetinde belirtildiği üzere Allah’ı unutmaktır. Bu unutmayı tedavi eden en etkili ilaç ise zikirdir. Zira “zikir, şuurlu varlıkların (insân) kendi hakîkatleri yönünden hakîkat-i ilâhiyye’yi özlerinden hatırlamalarıdır.” (Terzi Baba, Kurân-ı Kerimde Tesbih ve Zikir, 4) Bu husus “Feżkurûnî eżkurkum” “Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim” (Bakara 2/152) âyetinde dile getirilmiştir. Aksi halde kalpler katılaşır, mizaçlar bozulur, bedenler hastalanır; tevazu yerini kibre, sevgi düşmanlığa, vuslat firkate bırakır. Sâlik hastalıklı haliyle ne kendindeki ne de âlemdeki âyetleri tefekkür edemez, ilâhî delilleri göremez ve hakikatten an be an yüz çevirmeye başlar. Nitekim bir sonraki âyet bunu açıkta belirtmektedir:

-------------------

Âyet 2

بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ

(38/2) Beli-llezîne keferû fî ‘izzetin veşikâk (38/2) Fakat inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedirler.

-------------------

Âyet, inkârcıların iman karşısında kendilerince bir izzet, gurur ve üstünlük vehmiyle hareket ettiklerini; Resûlullah’a (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) yönelik tefrika, ayrılık ve düşmanlık (şikâk) sergilediklerini bildirmektedir. Dün Mekke müşriklerinin cahiliyye taassubu içinde yaşadıkları bu ruh hâli, bugün de aynı şekilde Muhammedî hakikat karşısında varlığını sürdürmektedir. 

Zira inkâra sapmış emmâre nefsin en temel özelliği hikmeti ve hakikati kabullenmemesi, bunları görmezden gelmesi; kendi arzu, istek ve düşüncelerinin tartışmasız doğru olduğunu zannetmesidir. Bu yanılsamasını da güya sahip olduğu üstünlük ve izzete dayandırır. Oysa hakikatte bu tutum izzet değil, bilakis tam bir zillettir. Nitekim nefsin kendi başına bir izzeti de yoktur. Eğer bir kıymet ve değeri olacaksa bunu, tabi olmakla yükümlü olduğu ruhun emirlerini gözeterek itminan mertebesine ulaşmak suretiyle elde eder. İşte o zaman kendisine şöyle hitap edilir: “Yâ eyyetuhâ-nnefsu-lmutme-inne, İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye, Fedḣulî fî ‘ibâdî, Vedḣulî cennetî” “Ey mutmain olmuş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına gir, cennetime gir.” (Fecir, 89/27-30) Dolayısıyla sâlike gereken bu hakikati daima gönlünde diri tutması, nefsini gaflet ve inkârın karanlığından kurtarıp mârifetin nuruna ulaştırmasıdır. Zira nefis, murâkabeden uzak kaldığında hevâ ve gururun karanlıklarına sürüklenir; fakat sâlik, daima tefekkür, murâkabe ve muhâsebe hâlinde olursa kalp safâya erer, sır mükâşefeye açılır, ruh da Hakikat-i Muhammediyye’nin feyzine mazhar olur. İşte o zaman izzet, vehimden değil, ubûdiyetin hakikatinden doğar. Aksi hâlde nefsinin zulmetiyle perdelenerek ebedî hüsrana mahkûm olur.

Öte yandan Ruzbihân Baklî’ye göre kâfirlerin kalplerinin Rabbanî nurların tecellilerini taşımakta zaafiyet göstermesinin nedeni, ilâhî azamet ve kudretin heybeti karşısında dayanma istidatlarının olmamasıdır. Bu nedenle Hakk’ı inkâr ederek kendi hâdis varlıkları olan ilahlarının sahasına sığınırlar. Çünkü onlar için kadîm olanın ulûhiyyet tecellilerine güç yetirmek mümkün değilken, yaratılmış olana sabretmek kolaydır.

Seyrü sülûk açısından benzer durum Hak Teâlâ’nın yalnızca cemalini müşâhede eden müridlerin hâlinde de görülebilir: Onlar, kudsî rubûbiyetin heybetli tecellilerinden ürkerek ubûdiyet makamına sığınırlar. Bu, nefislerine galip gelen bir şefkat sebebiyledir; tâ ki kibriyâ nurlarında eriyip yok olmasınlar. Bu hâl sâliklerin çoğuna ârız olan geçici bir durumdur. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/186)

-------------------

Âyet 3

كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ

(38/3) Kem ehleknâ min kablihim min karnin fenâdev velâte hîne menâs (38/3) Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik; o sırada feryat ettiler ama artık zaman kurtulma zamanı değildi.

-------------------

Allah Teâlâ’nın zât mertebesinden haber verdiği bu sahne, geçmiş ümmetler üzerinden hem ikaz hem de bir hatırlatmadır. Nitekim inkârları sebebiyle önceki ümmetlerden nice güçlü nesiller helak edilmiş, yurtları tarumar olmuştur. Azap üzerlerine indiğinde, onun dehşetinden çığlık atarak tövbe ve pişmanlık göstermişler; birbirlerine seslenerek yardım dilemişlerdir. Lâkin bu feryatları onlara hiçbir fayda sağlamamış, yaptıklarının cezasını en acı şekilde çekmişlerdir. Çünkü sünnetullah gereği azab gelip hüküm kesinleştiğinde artık bundan kaçıp kurtulmak mümkün değildir. Nitekim bu hususa diğer âyetlerde de işaret edilmiştir:

“Hattâ iżâ eḣażnâ mutrafîhim bil’ażâbi iżâ hum yec-erûn” “Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar.” (Mü’minûn, 23/64)

“Felem yeku yenfe’uhum îmânuhum lemmâ raev be/senâ sunneta(A)llâhi-lletî kad ḣalet fî ‘ibâdih(i) ve ḣasira hunâlike-lkâfirûn” “Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.” (Mü’min, 40/85) Mekkeli müşrikler bu gerçeği bilmelerine rağmen ibret almamış, hak ve hakikate karşı düşmanlıklarına devam etmişlerdir. Aynı tavır bugünün inkârcılarında da sürmektedir. Günümüzde yapılan arkeolojik kazılarda, geçmiş milletlerin akibetlerine dair deliller gün gibi ortadadır. Ne var ki bunlardan ibret almak yerine ilâhî hükümleri reddeden, ayrılık ve fitne çıkaran kimseler, bu tavırlarına devam ettikleri sürece geçmiş kavimlerin yaşadığı akıbetten paylarını almaları kaçınılmazdır. Belki “son ümmet” olmaları sebebiyle bütünüyle helâk edilmeyeceklerdir. Fakat ilâhî hakikat, mârifet, nur ve mağfiretten mahrum kalmaları onlar için dünyada da âhirette de en ağır azaptır.

Âyete enfüsî olarak bakıldığında ise, emmâre nefsin hâkimiyeti altında yaşayanlar için de aynı hakikat geçerlidir. Bu dünyadaki süreleri dolup da ecel geldiğinde, pişmanlıkla feryat edecekler; ama o anki tövbeleri onlara hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü tövbenin makbul olduğu vakit, hâlâ imtihan kapısı açıktayken, yani hayatın içindeyken gösterilen samimi yöneliştir. Ölümle birlikte bu kapı tamamen kapanır.

Dolayısıyla geçmiş ümmetlerin kıssalarına sadece bir “hikâye” yahut “masal” gözüyle bakan kimseler, aslında en büyük cezaya uğramaktadırlar. Zira ibret alma fırsatından mahrum kalmak, aslında azabın ta kendisidir. Hakikati inkâr eden için azap yalnız dışarıdan gelen bir musibet değil, kalpteki körlük, gönüdeki mühür ve bâtındaki karanlıktır.

-------------------

Terzi Baba bu hususu şöyle izah etmektedir:

Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssaları yalnızca “geçmiştekilerin hikâyeleri” olarak görmek yerine, o kıssalarda zikredilen şahıs ve olayların bizdeki karşılıklarını aramak, Hak yolunda bize büyük kazanımlar sağlayacaktır:

“Bu yaşananları ilim olarak bilip üzerimizde o ahlâkları ve muhabbetleri silmemiz gerekiyor, bunları silmedikçe sonra gelecek olan peygamberân hazeratının mertebelerine ulaşmamız mümkün değildir. Cenâb ı Hakk bunların hepsinden ders almamız için kendi kelâmının içerisine bu basit gibi gözüken hâdiseleri yazıyor yoksa Allah kelâmı gibi çok ulvi beklentilerle okunmaya başlanan Kûr’ân ı Kerîm’de Ad kavmi, Semud kavmi, Lût kavmi gibi sapmış kavimlerin basit gibi gözüken hayâtları çıkıyor karşımıza, işte bütün bunlar bizzât bizim hayâtımız, bizim varlığımızda yaşantıları olan hâdiselerdir, bunları aşarak o ulûhiyyete ulaşmak mümkündür. 

Bunları aşmadan ne Allah kelâmını ne de kendi hakîkatimizi bilebiliriz. Bu oluşumlar olmadan zâten insân olunmuyor fakat yapılması gereken muallâk kader içerisinde bu ahlâk üzere gelen oluşumları isteyen nefsi, akıl ile durdurmak gerekmektedir ki, irademiz ortaya çıksın. Nefs bunu istemez ise bizim gerçek halkediliş hakîkatimiz nasıl ortaya çıkacak, o hâlde biz melek olurduk, aklımız kullanılır omasaydı hayvân olurduk salt içgüdüsel olarak hayâtımızı sürdürürdük. Bizler ne meleğiz ne de hayvânız fakat ikiside bizde mevcûttur, hayvânlığımız anlaşılmadan insânlığımızı ve melekliğimizi anlamamız mümkün değildir.

Bu eski kavimlerde zâten hayvâni vasıflarla vasıflandıkları için helâk oldular yâni insânlıklarına ulaşamadılar.” (Necdet Ardıç, 44-Araf Suresi, 109-110)

-------------------

Âyet 4

وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ

(38/4) Ve ’acibû en câehum munzirun minhum ve kâle-lkâfirûne hâzâ sâhirun kezzâb.

(38/4) Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu, yalancı bir sihirbazdır.” 

-------------------

Mekkeli müşrikler, öldükten sonra dirilişin ardından girecekleri ateşe karşı kendilerini uyaran bir peygamberin içlerinden çıkmasına hayret ettiler. Cehalet ve inkârlarının etkisiyle, “Bu bir sihirbazdır, bir yalancıdır” diyerek onu küçümsediler. Böyle söylemelerinin asıl sebebi, liderlik ve servet bakımından kendilerinden daha aşağı gördükleri birinin peygamberlik iddiasını kabullenememeleriydi. Böyle bir şeyi imkânsız sayarak şiddetle karşı çıktılar. Ne var ki, bu tutumları apaçık bir çelişki barındırıyordu. Zira kendi elleriyle yonttukları taş ve ağaç parçalarını tanrı edinmelerine şaşmıyor, fakat hakikati tebliğ eden bir peygamberin gönderilmesini akıllarına sığdıramıyorlardı.

Hâlbuki bu uyarıcının üstelik Araplar’dan ve özellikle de Kureyş’ten çıkması, Allah’ın rahmet ve hikmetinin apaçık bir tecellisiydi. Onların buna şaşmaları gerçekten garipti; zira göklerin ve yerin yaratılışındaki nizamı derin bir tefekkürle incelemiş olsalar, bu hakikatin, Mutlak Varlık Sahibi’nin ezelden beri bilinen sıfatlarının tabiî bir gereği olduğunu kavrayacaklardı. Fakat onlar “Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi iżkâlû mâ enzela(A)llâhu ‘alâ beşerin min şeyin” “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler; çünkü Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi dediler” (En‘âm, 6/91). Oysa bilselerdi, içlerinden bir elçi gönderilmesi kendileri için en büyük şeref ve övgü vesilesiydi. Onların bu hakikate şaşmaları ve peygamberi inkâr etmeleri ise hem dünyada hem de âhirette kendilerine izzet vesilesi olacak bir nimeti ellerinin tersiyle itmekten başka bir şey değildi. (İbn Berrecân, Tefsir, 4/516) Dolayısıyla kendilerinin değil de aralarından yetim birisinin böyle bir mertebeye yükseltilmesini hazmedemediler; hem şaşkınlıklarından hem de hırslarından Hz. Peygamber hakkında ne diyeceklerini bilemeyerek onu yalancı ve büyücü olmakla itham ettiler. Bunu da onun ne kadar doğru sözlü, emin, güvenilir biri olduğunu bilmelerine rağmen yaptılar. 

Müşriklerin çok öfkelenmiş olduğunu ve onların söylediklerini ancak nankörlük ve yoldan çıkmışlıkta ileri gidenlerin söyleyebileceğini göstermek maksadıyla, âyette, zamir yerine açıkça “kâfirler” ismi vurgulanmıştır. Zira kalpleri kör, mizacları bozuk ve akılları dengesiz olduğu için ancak kâfirler bir peygamberi yalancı ve sihirbaz diye tanımlayabilirdi. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/13-14) Hakikat ehli ve vâris-i nebî olan âriflerin, âlimlerin, velilerin ve mürşid-i kâmillerin inkâr edilmesi de peygamberlerin inkârına benzer. Çünkü hakikatin dili her devirde aynı özü taşır; yalnızca zuhur ettiği sûret değişir. Nitekim kimileri onların dış görünüşlerine, giyim-kuşamlarına bakarak inkâr eder, kimileri mesleklerini garipser, kimileri aile yaşantılarını tuhaf bulur; bazıları yoksul oluşlarını kabullenemez zengin hayal eder, bazıları genç olmalarını yadırgar yaşlı-başlı olması gerektiğini söyler. Bütün bu itirazların temelinde, onların taşıdığı manevî hakikate yönelmektense surete takılıp kalma zaafı vardır. Oysa hakikatin kıymeti ne kisvede ne makamda ne de dünyevî ölçülerdedir. Hakikat ehlinin gerçek şahsiyeti onların ahlâkında, hâlinde ve dile getirdikleri hikmette gizlidir. Bu özelliklere talip olmak yerine zâhire takılıp kalanlar, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi hakikati görmezden gelmiş, onu örterek “manevî anlamda inkâra sürüklenmiş” olurlar.

Hz. Mevlânâ Mesnevî’nin altıncı beytinde bu hakikati “ney: insan-ı kâmil” benzetmesi üzerinde şöyle dile getirir:

Herkes kendi zannınca benim yârim oldu Ama kimse benim gönlümdeki sırları aramadı Halk genellikle zahire bakar, neyin sesini duyunca ona ilgi gösterir ve onunla yetinir. Ama ney niye inler? Neden dertlidir? Niçin bu sadâları çıkarır? Kimse işin o tarafına bakmaz ve işin aslını aramaz. Aynı şekilde âriflerin söyledikleri sözlerin ne anlama geldiğine, onun ne mesaj verdiğine kimse dikkat etmez. 

Nâkıs kişiler neyin görünüşüne bakarak değer verdikleri gibi, velilerin de zâhirlerine bakarak haklarında hüküm verirler ya beğenirler ya da beğenmezler. Fakat onların sözlerinin hakikatini anlamaya çalışmazlar. Bu nedenle Hz. insanın sadece zahire bakıp da işin hakikatine yönelmemesine dikkat çekerek işin özüne yönelmeye davet eder. Çünkü hakikati itibarıyla kâinattaki her şey Hakk’a aittir; dolayısıyla Hakk’ı zikretmekte, O’na kulluğa çağırmakta ve davet etmektedir. Nitekim kâinattaki her varlığın kendine mahsus bir zikri vardır. İbnü’l-Arabî Allah’ı en fazla tesbih eden varlıkların cemâdât olduğunu, onu nebâtât ve hayvanâtın takip ettiğini, en az tesbih edenin ise insan olduğunu dile getirir. Mevlânâ ud sesinden Hakk’ın zikrini duyduğunu, yine dervişleriyle yolda giderken rastladığı leyleğin “el-Hamdü lek, ve’ş-şükrü lek, ve’l-mülkü lek” diyerek Allah’ı zikrettiğini söyler.

Herkes kendi zannınca hareket etmekte, kâmil insanları kendi gibi biri düşünerek değerlendirmektedir. Fakat burada asıl olan zandan ve şüpheden arınarak yakini elde etmek, zahire takılıp kalmayarak işin özüne bakmaktır. Bunun için de tasavvufî terbiye yoluyla kalp tasfiye edilmeli, gönül gözü hakikati görebilecek hâle getirilmelidir. Hz. Mevlânâ kendi dönemindeki bazı kimselerin böyle bir hataya düştüğünü “Benimle sohbet edenler zahirime bakıp beni de kendi yâri ve cinsi zannetti. Hâlbuki kimse nefsinin hazlarından geçip mücahede ve riyazetle kalp gözünün açılmasını ve bu gözle bâtınımın sırlarını görmek istemedi” sözleriyle dile getirmektedir. (Tek, Hazret-i Mevlânâ ve Mesnevî, 165-166) Eğer Allah bir kimsenin perdesini yırtmayı dilerse, Onu temiz insanlara dil uzatmaya meylettirir.

İbnü’l-Arabî’ye göre müşriklerin Resûlullah’a dil uzatmaları karşısında Allah Teâlâ habibini sanki şu müjdelerle teselli etmiştir: “Kulum, senin için perdeyi yırttım, sana gaybın sırlarını müşâhede ettirdim ve sen de eşyanın hakikatlerini öğrendin, nihayet gelip kavminin kapısına dayandın, onlar da “Bu yalancı bir sihirbazdır” dediler. Kulum, ben sana ahlâkın sırlarını ve cevâmiü'l-kelim özelliğini verdim, seni yaratıcı ismimin anahtarına malik kıldım, ama kâfirler, “Bu ancak bir uydurmadır” dediler. Kulum, ben sana “fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn” “Ol dedi ve oluverdi” (Bakara, 2/117) sözümdeki “nûn” harfinin sırrını verdim, fakat kâfirler, “Bu bir mecnundur, sihirbazdır.” dediler. Kulum, sen onlara kevserin sırlarını sundun, onlar “Bu nakledilegelen bir sihirdir” dediler. Kulum, ben sana kâfiyenin, nazmın, nesrin hakikatini bahşettim, mânaların bilgisini ve alâmetlerini gözünün önüne serdim, ama onlar “Bu bir peygamber değil, aksine şairdir” dediler. Kulum, ben onlara apaçık nuru gösterdim, kendilerini yakînî ilme muttali kıldım, onlar ise “Bu ancak eskilerin masallarından ibarettir.” dediler. (Tefsirü İbnü’l-Arabî, 4/362).

Hz. Ömer’in İslâm’a girmesiyle Kureyş büyük bir sarsıntı yaşamıştı; müminler sevinçle dolarken, müşriklerin ileri gelenleri Ebû Tâlib’in yanında toplanarak şikâyet ettiler: “Sen bizim büyüğümüzsün, reisimizsin. Görüyorsun ki bu işler büyüyor. Gel, aramızda hakemlik yap” dediler. Ebû Tâlib Peygamberi çağırttı ve: “Ey yeğenim, kavmin senden bir istekte bulunuyor, onlara karşı büsbütün ters düşme” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu: “Nedir istedikleri?” Onlar: “İlahlarımızı anmayı bırak, biz de seni ve Rabbin’i kendi haline bırakalım; bunun üzerine aramızda sulh edelim” dediler.

Hz. Peygamber ise onlara şu tarihi cevabı verdi: “Size bir tek söz söyleyeyim; onunla bütün Araplar size tâbi olur, Acemler de önünüzde boyun eğer.” Ebû Cehil, küstahlıkla: “Onu, hatta on misli kadarını kabul ederiz” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Öyleyse Lâ ilâhe illallâhu’l-Vâhid” deyiniz.

O anda müşriklerin tamamı dehşetle ayağa kalkıp şöyle bağırdılar:

-------------------

Âyet 5

اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ

(38/5) Ece’ale-l-âlihete ilâhen vâhidâ inne hâzâ leşey-un ‘ucâb.

(38/5) “İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!”

-------------------

Kalpler, Hakk’ı unutmanın hastalığıyla eğrilince, nübüvvetin hakikatleri onlara, bozulmuş akıllarının zevkine göre sihir gibi göründü. Sıddîk olan Peygamber’i yalancı sandılar. Müşrik atalarından miras aldıkları inanca ters göründüğü için aslında tek olan İlâh’ı çoğaltarak sahte tanrılar hayal ettiler. Bu nedenle Resûlullah’ın “Bir olan Allah’a” inanma davetini kabullenemediler. “Nasıl olur da bunca yaratığın tamamına bir ilâh yeterli olur? Bir ilâh hepimizi duyar mı? Bizim üçyüz altmış putumuz Mekke’nin bir aylık işini idare edemezken Muhammed’in bahsettiği tek ilâh bu âlemin tamamını tek başına nasıl idare edecek? Gerçekten bu, şaşılacak tuhaf bir şey” dediler. 

Hâlbuki asıl hayret edilecek şey, onların hiçbir delil ve burhana dayanmadan tek olan Allah’ı reddedip, kendi elleriyle yaptıkları taş ve tahtaları “ilah” diye çoğaltmalarıydı. Zira eğer Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, onların da yaratma ve yönetme kudreti bulunması gerekirdi. Böyle bir durumda ya her birinin iradesi ayrı ayrı geçerli olurdu ki bu, kâinatta bitmeyen bir kaos doğururdu; yahut hiçbirinin iradesi geçerli olmazdı ki bu da ilahlığın zaten imkânsız olduğunu gösterirdi; veya birinin iradesi üstün gelir, diğerleri âciz kalırdı ki bu da yalnız birinin gerçek ilah olduğunu, diğerlerinin sahte olduğunu ortaya koyardı. Bu ise kemal sıfatına aykırıdır; kemal sıfatı bulunmayan da asla ilah olamaz. Dolayısıyla, evrenin düzenli işleyişi ve varlıklar arasındaki ahenk, başlı başına Allah’ın birliğinin apaçık delilidir. “Lev kâne fîhimâ âlihetun illa(A)llâhu lefesedetâ” “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı.” (Enbiyâ, 21/22) Tevhîdin hakikatinin özü müşriklerin kalplerine hiç ulaşmamıştı. Onlar için bu, en fazla bir ihtimalden ibaretti; kesin bir tasdik ve yakin değildi. Böyle olunca ne Allah’ı tanıyabildiler ne de “ulûhiyyet” kavramının manasını kavrayabildiler. Böylece onların çokluğa dair vehimlerinden türeyen bütün sözleri, Kur’ân’ın kesin hükümleri karşısında bâtıl kaldı. Fakat buna rağmen âyette de haber verildiği üzere iddialarından vaz geçmediler:

-------------------

Âyet 6

وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ

(38/6) Ventaleka-lmeleu minhum eni-mşû vasbirû ‘alâ âlihetikum inne hâżâ leşey-un yurâd.

(38/6) İçlerinden ileri gelenleri harekete geçip şöyle dediler: “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya sabırla devam edin. İşte (sizden) istenen şey budur.”

-------------------

Rivâyete göre bu sözü söyleyen kişi, İslâm’ın en şiddetli düşmanlarından Ukbe b. Ebû Muayt’tır. Ukbe, İslâmiyet’ten önce Mekke’nin zenginleri ve ileri gelenleri arasında yer alıyor, İslâm’ın ilk günlerinden itibaren Resûlullah’ı davetten vazgeçirmeye ve müslüman olanları dinden döndürmeye çalışıyordu. Kötülükte ileri gitmesiyle tanınmış, hatta Peygamberimizin kapısının önüne pislik dökecek kadar düşmanlık göstermişti. Hz. Peygamber, komşusu olan Ebû Leheb ve Ukbe’nin kendisine sürekli eziyet ettiklerini bizzat ifade etmiştir.

Ukbe, Kureyş’in ileri gelenlerinden Nadr b. Hâris ile birlikte Yahudi âlimlerine danışmak üzere Medine’ye gönderilmiş, onların tavsiyesiyle Hz. Peygamber’e Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh hakkında sorular yöneltmiştir. Resûlullah “inşallah” demeyi unutarak cevap için bir gün sonrasını işaret etmiş, fakat vahiy gecikince müşrikler aleyhine dedikodular yapmış, bunun üzerine Kehf sûresinde “Allah izin verirse demedikçe hiçbir şey için ‘yarın yapacağım’ deme” (18/23-24) âyeti inmiştir.

Ukbe’nin düşmanlığı bununla da sınırlı kalmamış, Kâbe’nin yanında namaz kılan Peygamberimizin secdesi sırasında üzerine yeni doğuran devenin işkembesini atmış, bir başka seferinde secdedeyken elbisesini boynuna dolayıp onu boğmaya kalkışmıştır. Bu saldırıya Hz. Ebû Bekir müdahale ederek engel olmuştur. Resûl-i Ekrem ise bu sürekli eziyetler karşısında Ukbe ile birlikte Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye b. Halef’i Allah’a havale ederek bedduada etmiştir. Nitekim İbn Mes‘ûd’un rivayetine göre bu isimlerin tamamı Bedir Savaşı’nda öldürülmüştür. (İsmail Yiğit, DİA, 42/63-64)

-------------------

Müşriklerin tapınmak için davet ettikleri ilahlar, hakikatte nefsin vehimlerinden ve hayalî sûretlerden ibarettir; sahte ve temelsizdir. Zira hakikatte “İlah”, bizatihi kaim olan, varlığı için hiçbir şeye muhtaç olmayan, kendisinden başka her şeyin varlığının O’na borçlu olduğu mutlak varlıktır. İnsanların bir nesneye “ilah” demeleri, onu ilah yapmaz. Bu sebeple Allah Teâlâ müşrikleri kınayarak: “Eta’budûne mâ tenhitûn” “Siz kendi ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz!” (Sâffât, 37/95) buyurmuştur.

Akl-ı selîm ile selim fıtratın ve bunları destekleyen rabbanî vahyin ortaya koyduğu açık burhan şunu bildirir: hakikî ilah, üzerinde hiçbir hâkimiyet kurulamayacak, hiçbir kayıtla sınırlanamayacak olandır. Oysa müşriklerin “ilah” saydıkları putlar, kendi elleriyle biçim verdikleri, varlığını sürdürmek için insana muhtaç cisimlerdir. İlahlık yalnızca zâtıyla kāim, olan ve varlığı kendinden bulunan ahadiyyet mertebesindeki Allah’a mahsustur; O’ndan bütün isimler ve sıfatlar vahidiyyet mertebesinde çokluk suretinde zuhûr eder; bu isimlerin bâtınında tecelli eden ulûhiyyet mertebesi, ibadete ve yönelişe layık olan yegâne hakikati gösterir; nihayet mahlûkatın terbiyesini ve idaresini üstlenen rubûbiyyet mertebesinde bütün âlem, tek bir Rabbin tasarrufunda, düzen ve nizama kavuşur. Şu hâlde ilahlık, birliğin mutlak kaynağı olan Allah’a aittir; O birdir, eşi ve ortağı yoktur.

-------------------

Diğer yandan batıla inananlar, uydurdukları sahte tanrılar uğruna sabır ve sebat gösterebiliyorsa, hakikat yolcuları tevhîd sancağını taşımakta, ibadet ve ubudiyette, sabır ve istikamette daha çok sebat etmelidirler. Özellikle hakikati arayan sâdık tâlibler, aşkın ateşiyle yanan muhibler ve vuslat iştiyakıyla tutuşan ârifler için bu sabır ve sebat, kulluğun en ulvî mertebesidir. Onların sebatı, aslında Allah’ın ezelde dilediği hakikat yolunda “makbûl” olanla “merdûd” olanı birbirinden ayıran sırra bağlıdır. (Dâye, Te’vîlât, 5/179) Mekkeli müşrikler, ilâhî hakikat kendi içlerinden birinin eliyle geldiği için şaşkınlıklarını Hz. Peygamber üzerinden dile getirmiş ve şöyle demişlerdi:

-------------------

Âyet 7

مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ

(38/7) Mâ semi’nâ bihâżâ fî-lmilleti-l-âḣirati in hâżâ illâ-ḣtilâk.

(38/7) Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır.

-------------------

Kâfirler bu sözleriyle demek istediler ki: “Biz böyle bir tevhîd çağrısını ne Îsâ’nın getirdiği dinde işittik –zira Hıristiyanlar tevhîde değil teslise inanıyorlardı– ne de atalarımızın bize miras bıraktığı Kureyş dininde gördük.” Onlar için hakikat, geçmişten devraldıkları kalıplara sığınmak ve onları muhafaza etmekten ibaretti. İlâhî davetin çağrısına yönelmek yerine, beşerî âdetleri, alışılmış gelenekleri ve atalarından miras aldıkları sapkın inançları kendilerine dayanak kıldılar. Böylece taklidi ilim ve hakikat zannettiler.

“Millet” lafzı aslında peygamberler vasıtasıyla Allah’ın kulları için teşrî buyurduğu hak dinin adıdır. Kur’ân’da bu lafzın müşriklerin bâtıl inanç sistemi için de kullanılması, teşbihe dayalı bir mecazdır. Yani onların sözde “milleti”, hakikatte sapkın bir taklitten ibaretti. 

Burada Allah Teâlâ, kâfirlerin kalplerinin rubûbiyet nurlarını taşıyamayacak kadar zayıf oluşunu haber vermektedir. Hakk’ın azamet tecellileri üzerlerine hücum ettiğinde, kudretin sarsıcı heybeti karşısında dağılmışlar, ilâhî hakikati “uydurma” sayarak nefislerinin uydurduğu putlara sığınmışlardır. Halbuki bu, ezelî Cebbâriyetin kahır tecellisi idi. Onlara adeta şöyle denilmişti: “Sahte ilahlarınızla oyalanın! Çünkü sizi hakikatin müşâhedesinden perdeleyen, Arş’tan toprağın en altına kadar her zerrede tecellî eden ilâhî kudretin azametidir.” (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/186) İşârî manada, “millet-i âhire: son din” ifadesi, kalbin özünde saklı duran en saf hakikati temsil eder. Bu hakikat, nefsin karanlık perdelerinden sıyrıldığında kalbe doğan ilâhî bir nurdur. Gaflet ve taklitle yaşayan nefis, bu hakikate ulaşamadığından onu uydurma zanneder. Zira emmâre nefis için hakikat, alışkanlıkların ve vehimlerin ötesine geçtiğinde anlaşılmaz hâle gelir. Oysa ârif için bu hakikat, varlığın özünde kaynayan vahdet nurlarının fışkırdığı pınar gibidir. Ârif, o nurlarda sadece tevhîdi değil, aynı zamanda varlığın ezelde sabit olan hakikatlerini müşâhede eder. Böylece gafillerin “uydurma” sandığı şey, âriflerin nazarında ezelî sır ve ahadiyyet cevheri olarak görünür.

-------------------

Âyet 8

ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ

(38/8) E-unzile ‘aleyhi-zzikru min beyninâ bel hum fî şekkin min zikrî bel lemmâ yezûkû ‘azâb.

(38/8) O zikir (Kur’ân) içimizden ona mı indirildi (dediler). İşin doğrusu onlar benim zikrim karşısında kuşku içindedirler. Hayır, azabımı henüz tatmadılar!

-------------------

Müşrikler vahyin kendilerine değil de Hz. Peygambere indirilmesini kabullenmeyerek “Kur’ân, aramızdan Muhammed'e mi indirildi? Yani biz, insanların reisi ve eşrafı olduğumuz halde Kur’ân, bize değil de ona mı indirildi?” diyerek hasetlerinden kalkıp gittiler. Onların bu sözleri tıpkı “Ve kâlû levlâ nuzzile hâżâ-lkur-ânu ‘alâ raculin mine-lkaryeteyni ‘azîm” “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden (Mekke ve Tâif) bir büyük adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 43/31) demelerine benzer. Aslında onların bu tavrı, Hz. Peygamber’i kabullenmemenin yanı sıra vahyin kaynağını inkâr ederek şüphe ve tereddüte düştüklerini gösterir. Halbuki vahiy apaçık bir nurdur; fakat onlarda bunu görecek göz ve gönül yoktur. Çünkü kalpleri kör, gönülleri karanlık içindeydi. Allah Teâlâ’nın Peygamberine giydirdiği rubûbiyet nurlarını, celâl ve cemâl parıltılarını değil de onu yalnızca insani suretiyle gördüler. Nitekim onların bu hâli “Yenzurûne ileyke vehum lâ yubsirûn“ “Sana bakıyorlar, ama görmüyorlar.” (A‘râf, 7/198) âyetinde belirtilmiştir.

Bu nedenle Resûlullah’ı, son derece yanlış bir tutum içinde kendi nefisleriyle kıyaslamaya kalkıştılar. Oysa bilmediler ki o, ilk nur, yaratılışın hakikati ve varlığın zuhurunun sebebiydi. Keşke onun nurunu vahdet aynasında görebilselerdi; işte o zaman Hakk’ın ona hitaben buyurduğu “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hitabının sırrını idrak ederlerdi.

Bu mahrumiyet, onları hem Peygamber hem de Hakk’ın buyruğu ve zikri karşısında şüpheye düşürdü; Kur’ân’ın Allah’tan indirilmiş bir öğüt olduğunu inkâra sevk etti. Halbuki Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ı “zikrî” diyerek zâtına izafe etmiş, onun kadîm hakikatini vurgulamıştı. Fakat müşrikler, taklide meyledip delillerden yüz çevirdiler; vehimlerine kapılarak kimi zaman vahyi sihir, kimi zaman da uydurma saydılar. İlâhî azabı henüz tatmamış olmaları, onları bu inkârda ısrarcı kıldı. Ancak o azabı tattıklarında şüpheleri ortadan kalkacak, fakat iman etmeleri kendilerine fayda vermeyecektir.

Gerçekte onlar, ilâhî huzurdan uzaklaştırılmanın, kurbiyetten mahrum bırakılmanın azabını yaşamaktadırlar. Fakat duyularına galip gelen gaflet, bu azabı hissetmelerine engeldir. Ne var ki “Yevme tublâ-sserâ-ir” “O gün bütün sırların açığa çıkacağı vakit” (Târık, 86/9) geldiğinde bâtın zuhura galebe çalacak, suretlerin ardındaki hakikat ortaya çıkacak ve kâfirler işte o zaman azabı gerçekten tadacaklardır. Şayet bu tadı dünyada iken alabilselerdi, inkâr yolunda böylesine pervasız davranmazlardı.

Öte yandan âyette, aynı zamanda günümüzün kimi zahid ve âlimlerine de ince bir işaret vardır. Zira rabbânî bir âlim ve muhakkik bir ârif, onların idrak edemedikleri bir hakikati dile getirdiğinde yahut zevk etmedikleri bir inceliğe temas ettiğinde, nefislerinin azgınlığı onları o ârifi yalanlamaya sevk eder. Hâlbuki yapmaları gereken, onun nefeslerini ganimet bilmek, sohbetini fırsat görmek, hâlinden istifade etmeye çalışmaktır. Fakat tam aksine, içlerinde uyanan kıskançlık ve şüphe ile: “Bu sırlar, bu hakikatler içimizden sadece ona mı keşfen bildirildi?” diyerek inkâr ve tereddüde düşerler. Oysa hakikatin lütfu herkese açıktır; ama kalbin safiyetine, niyetin ihlâsına ve nefsin tezkiyesine göre tezahür eder. Âriflere lütfedilen bu keşif ve ilham, onların şahsından değil, onları seçip nurlandıran Hakk’ın ihsanındandır.

-------------------

Âyet 9

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ

(38/9) Em ‘indehum ḣazâ-inu rahmeti rabbike-l’azîzi-lvehhâb.

(38/9) Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?

-------------------

Bu âyet kâfirlerin cehalet ve dalâletlerini açığa vurmakta ve bir anlamda şöyle buyurmaktadır: Rabbinin nübüvvet ve rahmet hazineleri onların elinde midir ki, bu hazinelerden istediklerine verip istediklerinden esirgesinler? Peygamberliği kendi anlayışlarına göre taksim edip, sadece eşraf ve önderlerine layık görsünler de Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) dışlasınlar?

Hâlbuki peygamberlik, Allah Teâlâ’nın kullarından dilediğine verdiği mahza bir ikramdır. Ne karşılık ister ne şükür şart koşar; sırf lütuf ve atıyyedir. Onu engelleyecek, dağıtımını yönlendirecek hiçbir güç yoktur. Çünkü O, mülkünde ve melekûtunda dilediği gibi tasarruf eden Azîz’dir; aynı zamanda dilediğine dilediğini sınırsızca veren, hiçbir sebep ve karşılık gözetmeden bağışlayan Vehhâb’dır. 

Öyleyse, hakikate karşı çıkan, peygamberle mücadeleye kalkışan ve inatla direnen bu kâfirlerin ellerinde ne var ki dilediklerini yapabileceklerini vehmediyorlar? Onlar mı rahmeti taksim edecek, kaderi değiştirecek? Onlar mı göğe yükselip vahyin kime ineceğini belirleyecek? Onlar mı istediklerini helâke uğratacak? Hayır! Bütün bunlar, onların gurur ve cehaletinin bir yansımasından ibarettir.

Tasavvufi anlamda âyette geçen “rahmet hazineleri”, yalnızca nübüvvetin zahirî lütufkarlığını değil, aynı zamanda kalplere inen mârifet ve hikmet nurlarını da ifade eder. Bu hazineler, nefsin elinde değildir; onların tasarrufu ruha ve kalbe bırakılmıştır. Çünkü bu nurlar, “Vehhâb” isminin doğrudan ihsanıdır. O hâlde asıl olan rahmeti kabule hazır bir kalbe sahip olmaktır. Nitekim Allah Teâlâ “VAllâhu yaḣtessu birahmetihi men yeşâu” “Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder” (Bakara, 2/105) buyurmaktadır. Bu açıdan bakıldığında:

Avâm için rahmet hazinesi, şerîatın hükümleridir. Onlara rahmet, helâl ve haramı, emir ve yasakları bildiren ilâhî düzen içinde tecellî eder. Şeriata sarılmak, avâmın nasibine düşen rahmettir.

Havâs için rahmet hazinesi, mârifetin ilkasıdır. Onlar, şeriatın zâhirine bağlı kalmakla birlikte kalplerine doğan ilhamla yönelir, ilimden zevke intikal ederler. Bu rahmet, kalpte açığa çıkan ledünnî bir idraktir.

Hâssu’l-havâs için rahmet hazinesi ise vahdet nurlarıdır. Bu mertebede rahmet, “fenâ” ile başlayıp “bekâ” ile kemale erer; kesretin izleri silinir, vahdetin ve izzetin hakikati kalır. Burada rahmet, bizzat Hakk’ın zâtî nurlarından ibarettir; ne veren görünür ne verilen, yalnızca Hak vardır.

Dolayısıyla âyette sorulan “rahmet hazineleri onların elinde mi?” ifadesi, aslında şunu da işaret eder: Avâm zahiri hükümleri, havâs mârifeti, hâssu’l-havâs vahdeti kendilerine mâl edemez. Çünkü bu mertebeler, kulun gücüne değil, sadece “Vehhâb” olan Allah’ın sırf ihsanına bağlıdır.

Âzîz ve Vehhâb İsimlerinin Sırları Azîz ismi, izz/izzet kökünden türeyen bir sıfat olup “değerli, şerefli, benzersiz, güçlü ve daima üstün gelen” anlamlarını taşır. Bu yönüyle zelîlin zıddıdır. İsim, Allah’ın kudret ve kuvvetinin, yücelik ve üstünlüğünün kadîm olduğunu, yaratılmış varlıklardaki gibi değişime uğramadığını ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de doksana yakın âyette Allah’a nisbet edilen Azîz ismi, çoğunlukla Hakîm, Rahîm, Alîm, Kavî, Hamîd, Gafûr, Gaffâr, Vehhâb, Kerîm ve Zü’ntikām isimleriyle birlikte zikredilmiştir. Ayrıca izzet kavramı da birçok âyette Allah’a izafe edilmiş, mutlak üstünlüğün yalnızca O’na ait olduğu bildirilmiştir. Bu kullanımlar, izzetin ulûhiyetin temel sıfatlarından biri olduğunu göstermekte, nitekim Allah’ın izzeti üzerine yemin edilebileceğini belirten hadislerle de teyit edilmektedir.

Esmâ-i hüsnâ şârihleri, Azîz ismine dört temel mânâ vermiştir: benzeri olmayan, daima galip gelen, kuvvetli olan ve izzet veren. İlk üç anlam zâtî ve tenzîhî sıfatlara; dördüncü anlam ise fiilî sıfatlara dâhildir. Bu sonuncu anlamı ifade eden esas isim, Resûlullah tarafından Allah’ın isimleri arasında zikredilen ve aynı kökten gelen Muʿizzdir.

İmam Gazzâlî, Azîz isminin üç vasfı bir arada taşıdığını belirtir: Benzeri nadir bulunan; kendisine şiddetle ihtiyaç duyulan; erişilmesi ve bilinmesi zor olan. Bu üç niteliği taşımayan şey azîz diye adlandırılamaz. Gazzâlî’ye göre nadir bulunmanın kemâl noktası “bir” olmaktır ki bu sadece Allah’a mahsustur. İhtiyaç duyulmanın kemâli, her şeyin varlığa gelişinde ve devamında O’na muhtaç olmasıdır; bu da ancak Allah’a aittir.

Kullar içinde “azîz” olanlar, uhrevî saadet yolunda kendilerine ihtiyaç duyulan kimselerdir. Bunların başında peygamberler gelir; ardından râşid halifeler, âlimler, ârifler ve adaletle hükmeden yöneticiler zikredilir. Onların izzeti, sahip oldukları mânevî dereceden ve insanları irşad etmelerinden kaynaklanır. Nitekim Kur’an’da, “İzzet Allah’a, resulüne ve müminlere aittir” (el-Münâfikūn 63/8) buyrularak bu hakikat açıkça ifade edilmiştir. (Koloğlu, DİA, 4/331) Vehhâb ismi, “karşılık beklemeden bolca veren” demektir. Vehb kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi beş yerde geçmekte, bunların üçünde doğrudan Vehhâb şeklinde zikredilmektedir (Âl-i İmrân 3/8; Sâd 38/9, 35). Yağmurun inişi, topraktan biten ağaç ve meyveler, denizlerden çıkan nimetler, gece ve gündüzün sakladığı ikramlar ve Allah’ın her varlığa, hayatını sürdürebilmesi için verdiği şeylerin tamamı birer “vehb”tir.

İnsana ait bütün iyilikler ve mutluluk vesileleri de yalnızca ilâhî lütuf ve ihsanın eseridir; kul bunlara hak kazanmış değildir. Çünkü üzerine gerekli olan bir vazifeyi yerine getiren kimse için “vehhâb” denilemez. İnsanlar başkalarına daha çok maddî değerler hibe edebilir; ancak şifa, çocuk, hidayet yahut musibetlerden kurtuluş gibi nimetleri kimse veremez. Bunları lütfetmeye güç yetiren yalnız Vehhâb olan Allah Teâlâ’dır. Gerçek anlamda cömertlik ve lütufkârlık yalnızca O’na mahsustur.

Kulun Vehhâb isminden nasibi ise, kendisine ihsan edilen nimetleri başkalarına Allah rızasını gözeterek vermesidir. Zira O’nun rızası, bütün nimetlerin en yücesidir. (Topaloğlu, DİA, 42/610-611) Azîz ve Vehhâb isimlerinin tecellilerine gelince: Nerede bir izzet varsa, onun aslı yalnızca Rahmân’a aittir. Çünkü var olan her şey, varlığını bütünüyle Rahmân’dan alır. Bir varlık izzetle vasıflanmışsa, o izzet, Azîz isminin zuhurundan ibarettir. Zira cemu’l-cem makamında Azîz ismi Rahmân ismiyle birleşir; burada artık ne isim ne de müsemma söz konusudur, yalnızca mutlak birlik hükmünü icra eder.

Azîz ismi âbidler açısından kendisine ulaşılamayan, erişilemeyen anlamındadır; mârifet ehli için nefislerinin etki ve izlerini ortadan kaldıran manasındadır; hâssu’l-havâs için ise kendilerinde hiçbir isim ve sıfat bırakmayıp onları tümüyle fenâya ulaştırma anlamındadır. 

Vehhâb isminin tecellisi ise çoğunlukla Şekûr isminin hükümlerine döner. Çünkü varlıkta her şükür, aslında verilen hibelerin “Vehhâb”tan geldiğini ikrar etmekten ibarettir. Dolayısıyla her şükür, “Vehhâb”ın tecellîsinden doğar ve onunla “Şekûr” isminin mânâsı açığa çıkar.

Nimetin hibe edilmesi bazen kulun azgınlığa sürüklenmesine sebep olur; işte bu durumda nimet, artış ve devam yerine kesintiye uğrar, bereketi azalır ve “Mâniʿ” ismi devreye girer. Fakat aynı ihsan, şükürle karşılandığında ve paylaşılmak suretiyle yayıldığında, daha çok artışı celbeder. Böylece hem dünyada hem âhirette ebedî bir devama kavuşur. Bu da “Rahmân” isminin galebesidir. (Tilimsânî, Meâni’l-Esmâ, 141-142, 181-182)

-------------------

Âyet 10

اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ

(38/10) Em lehum mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ felyertekû fî-l-esbâb.

(38/10) Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!)

-------------------

Bu ifâde, bir önceki âyeti biraz daha ileri götürerek müşriklerle alay edilmekte ve ne kadar aciz oldukları gösterilmektedir: Yoksa şu ulvî ve süflî âlemlerin mülkü onların mı ki rabbânî meseleler hakkında konuşup akıl yürütüyorlar; izzet ve kibriyâ sâhibi Allah’ın, kendisine has kıldığı ilâhî planlarla ilgili ahkâm kesiyorlar! Öyleyse bütün imkanlarını seferber ederek Arş’a yükselsinler görelim. “Em lehum sullemun yestemi’ûne fîh(i) felye/ti mustemi’uhum bisultânin mubîn” “Yoksa onların, üzerine çıkıp sırları (ilâhî vahyi) dinledikleri bir merdivenleri mi var?” (Tûr, 52/38) Hadi bakalım Arş’a kurulup kâinatın tüm işlerini yönetsinler, diledikleri kimseye vahiy indirsinler. Halbuki Rabbinin sonsuz hazineleri yanında küçük bir şey kalan bu maddî âlemde bile onların mutlak tasarrufları yoktur. Nitekim âyetlerde bu husus açıkça dile getirilmiştir: “Kuli-d’û-lleżîne ze’amtum min dûni(A)llâh lâ yemlikûne miśkâle żerratin fî-ssemâvâti velâ fî-l-ardi vemâ lehum fîhimâ min şirkin vemâ lehu minhum min zahîr” “De ki: Allah’ı bırakıp da ilâh olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.” (Sebe, 34/22) Peygamberimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allah gökte bir hüküm verdiğinde, melekler onun sesini sanki zincirin düz bir taşa vurulması gibi işitirler. Bunun üzerine melekler, emre boyun eğerek kanatlarını indirirler. Sonra kalplerindeki korku giderilince, ne ile emrolunduklarını anlarlar.

Alt derecedekiler üsttekilere: “Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorduklarında, Allah onları hakkın diliyle konuşturur. Onlar da kendilerine yönelen murada uygun olarak haber verirler. Böylece her tabaka, kendine takdir edilmiş olan emirle çevrelenir; yukarıdakilerin kuşatılması nasıl ise, aşağıdakiler de kendi paylarına düşen emirle kuşatılmış olurlar.

Sonra üçüncü katman ikinciye sorar: “Rabbiniz ne buyurdu?” Onlar da hakkın diliyle konuşur ve kendilerine verilen haberi iletirler. Böylece her biri, emrolunduğu şeyi yerine getirir. Bu düzen gökten göğe, emirden emre iner; tâ ki nihayete ulaşıncaya kadar ilâhî emrin zinciri tamamlanır.

Bütün varlıklar, kendilerine verilen emirle amel eder; hepsi Allah’ın kudreti ve kuvvetiyle sevk edilir. Ne kendi başlarına bir kudretleri vardır ne de müstakil bir tasarrufları. Onlar bütünüyle Allah’ın emrine bağlıdırlar. İşte “esbâb-ı semâvât: göklerin sebepleri” budur: İlki Allah’ın dilemesiyle ikinciye bağlanır, ikinci üçüncüye sebep olur, böylece emir zinciri nihayete ulaşır ve murad-ı ilâhî gerçekleşmiş olur. (İbn Berrecân, Tefsir, 4/518-519) İşarî yorum bakımından “esbâb: sebepler” kalbin mârifete ve buradan da vahdete açılan dereceleridir. Sâlik, her makamda “sebep” gibi görünen bir vasıta ile Hakk’a doğru yükselir, fakat her defasında o sebebin hakikatte ortadan kalktığını, yalnız Müsebbibü’l-esbâb (sebeplerin Sebebi) olan Allah’ın kaldığını müşâhede eder. Böylece her taayyün bir sebep gibi görünür; her tenezzül bir mertebe gibi tecellî eder. Nihayetinde ise bütün sebeplerin sebebi, bütün menzillerin menzili, bütün makamların kaynağının yalnızca Hak olduğu zuhur eder. 

Zâhirde esbâb, tabakaları hâlinde inen ilâhî emrin vasıtalarıdır; meleklerden meleklere, semâdan semâya, emirden emre intikal eder. Bu silsile, nübüvvetle insana ulaşır ve kevnî nizam bu şekilde sürdürülür. Bâtında esbâb ise kalpten kalbe, latîfeden latîfeye akan bir nur olarak tecellî eder. Bu mânevî zincirin başlangıcı şerîattır, nihâyeti ise cem’u’l-cem mertebesidir.

-------------------

Âyet 11

جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ

(38/11) Cundun mâ hunâlike mehzûmun mine-l-ahzâb.

(38/11) Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş ve şuracıkta bozguna uğrayacak derme çatma bir ordudur.

-------------------

Âyette “çeşitli gruplar”dan kasıt, peygamberleri yalanlamak için hizipler oluşturmuş, birleşmiş ama sonunda ilâhî kahr ile perişan edilmiş kavimlerin tamamıdır. Allah Teâlâ, Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli vererek adeta şöyle buyurmaktadır: “Mekkeli müşriklerin onlardan farkı yoktur. Onlar da daha önce peygamberlerini yalanlayan ve helâk edilen topluluklar gibi, yenilmeye mahkûm bir güruhtur. Çok yakında dağılacak, kırılacak, hezimete uğrayacaklardır. Sen onların sözlerine aldırma, hezeyanlarına kulak verme!” Bu âyetler Mekke döneminde inmiş olsa da ileride vuku bulacak hadiseleri de haber vermektedir. Nitekim Bedir’de müşrik ordusunun ileri gelenlerinden yetmiş kişi öldürülmüş, ordu darmadağın olmuştu. Hendek’te ise farklı kabilelerden oluşan büyük topluluk, şiddetli soğuk ve fırtınayla dağılıp geri dönmek zorunda kalmıştı. Nihayetinde ise Mekke’nin fethinde tamamen bozguna uğrayarak tarihe karışacaklardı.

Enfüsî anlamda âyet yalnız müşrik toplulukları değil, aynı zamanda nefsin iç dünyasındaki dağınık kuvvelerine de işaret eder. Çünkü insanın bâtınında da birbirine muhalif çok sayıda “hizip” vardır: 

Emmâre nefsin hevâsı; arzuları ve şehvetleri, Gazab kuvvesi; öfke ve saldırganlık yönü, Vehim ve hayal; hakikati perdeleyen kuruntular, Benlik gururu ve kibir; Hakk’a karşı direnen taraf.

Bunların hepsi, âdeta peygamberlerin çağrılarına ve getirdikleri hakikate karşı birleşen müşrik orduları gibidir. Lâkin hepsi geçici ve darmadağın olmaya mahkûmdur. Çünkü tevhîdin nuru kalpte zuhur ettiğinde, bu hizipler teker teker bozguna uğrar.

Nitekim Bedir’de müşriklerin hezimeti nefsin şehvet ve gazab ordularının kırılmasına, Hendek’teki rüzgâr ve fırtına, vehim ve kuruntuların dağıtılmasına işaret sayılabilir. En nihayetinde Mekke’nin fethi, kalbin fethiyle özdeşleşir: kalp, Allah’ın vahdâniyet nuru ile bütünüyle fethedilir; nefsin hizipleri yok olur, yalnız Hakk’ın hükmü sürer.

Böylece âyet, Resûlullah’a müşriklere karşı teselli verdiği gibi, sâlike de nefsine karşı teselli verir: “Korkma! Hepsi bir araya gelseler de bu derme çatma ordu yenilmeye mahkûmdur. Sen sebat et, sabret, onların hezeyanlarına kulak asma. Çünkü galip gelecek olan yalnız Hak’tır.”

-------------------

Âyet 12-13

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْاَوْتَادِۙ وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ

(38/12-13) Kezzebet kablehum kavmu nûhin ve ’âdun ve fir’avnu zû-l-evtâd. Ve śemûdu ve kavmu lûtin ve ashâbu-l-eyketi ulâ-ike-l-ahzâb.

(38/12-13) Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.

-------------------

Âyetlerde, geçmiş ümmetlerin peygamberlerini yalanladıklarına dikkat çekilerek Hz. Peygamber’in kalbi teskin edilmektedir: “Ey Muhammed! Senin kavmin Kureyş’ten önce, dokuz yüz elli sene boyunca Allah’a kulluğa ve tevhîde davet eden Nûh’u kavmi yalanlamıştı. Aynı şekilde Âd kavmi Hûd’u, ‘kazıklar sahibi Firavun’ Mûsâ’yı, Semûd kavmi Sâlih’i, Lût kavmi Lût’u ve Eyke halkı da Şuayb’ı yalanlamıştı. Fakat onların bu yalanlamaları, tevhîdin insanlara ulaşmasına engel olmadı. Aksine, hepsi helâk edildi. Öyleyse üzülme; Kureyş’in inkârı da onlara hiçbir fayda vermeyecektir.”

-------------------

Âyet 14-15

اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟

وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ

(38/14-15) İn kullun illâ kezzebe-rrusule fehakka ‘ikâb. Vemâ yenzuru hâulâ-i illâ sayhaten vâhideten mâ lehâ min fevâk.

(38/14-15) (O grupların) her biri peygamberleri yalanladı da onları cezalandırmam hak oldu. Bunlar da (müşrikler de) ancak (vakti gelince) asla geri kalmayacak korkunç bir ses bekliyorlar.

-------------------

Nitekim Nûh’un kavmi tufanla sulara gömülüp helâk edilmişti. Hz. Nûh, onları putperestlikten vazgeçirip tevhîd inancına döndürmek için gönderilmişti. Kavmini yalnız Allah’a ibadet etmeye çağırmış, aksi hâlde başlarına gelecek azapla onları uyarmıştı. Fakat haddi aşmış olan zalim ve azgın kavmi ona inanmadı; aksine kendisini mecnunlukla itham etti, yalancılıkla suçladı, taşlamakla tehdit etti. Hatta Nûh’a, yanındaki fakir ve alt tabakadan kimseleri kovmasını veya vaat ettiği azabı derhal getirmesini istediler.

Hz. Nûh ise onlara karşı hiçbir dünyevî beklentisi olmadığını, gaybı bilmediğini, melek olmadığını, sadece Allah’ın kendisine vahyettiğini tebliğ etmekle görevli olduğunu ifade ederek davetini sürdürdü. Ancak uzun yıllar süren bu çetin mücadelenin sonunda kavminin putperestlikten vazgeçmeyeceğini görünce, inkârcıların cezalandırılması için Allah’a dua etti. Allah onun duasını kabul ederek kâfirlerin tufanla helâk edileceğini, Nûh’un ve inananların kurtulacağını bildirdi ve ona bir gemi yapmasını emretti.

Hz. Nûh gemiyi inşa ederken kavmi onunla alay etti. Fakat gemi tamamlanınca, her hayvan türünden birer çift, ayrıca iman edenler ve ailesinden kurtuluşu takdir edilenler gemiye bindirildi. İnananlarla birlikte Nûh kurtuldu; fakat eşi ve oğlu iman etmedikleri için kavmiyle beraber boğuldular. Tufan sona erdiğinde ise onlara şöyle nida edildi: “Yâ Nûhu-hbit biselâmin minnâ veberakâtin ‘aleyke ve’alâ umemin mimmen me’ak” “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte olanlara bizden selâm ve bereketle gemiden in.” (Hûd, 11/48). (Harman, DİA, 33/226) Âd kavmi azgın bir kasırga ile savrularak helâk edilmiştir. Yemen bölgesinde yaşayan bu kavim, görkemli saraylara, geniş servetlere, sürülere ve eşsiz bağ ve bahçelere sahipti. Fakat bu nimetler onları gurura ve kibre sürükledi; putlara tapmaya başladılar, insanlara zulmederek azgınlık ve taşkınlıkta bulundular. Allah, Hz. Hûd’u onları hakka davet etmek için gönderdi. Hz. Hûd, kendilerine Allah’ın nimetlerini hatırlatarak şükretmelerini ve yalnız O’na kulluk etmelerini istedi. Fakat onlar: “Sevâun ‘aleynâ eve’azte em lem tekun mine-lvâ’izîn” “Sen öğüt versen de vermesen de bizim için birdir” (Şuarâ, 26/136) diyerek uyarıları küçümsediler ve inkârda direndiler. İsyanlarının karşılığı olarak Allah önce yağmurlarını kesti, kuraklık sebebiyle meşhur İrem bağları kurudu. Ardından üzerlerine yedi gece sekiz gün boyunca kesintisiz esen kasıp kavuran bir rüzgâr gönderildi. Kur’ân’ın tasvirine göre bu rüzgâr, Âd kavmini hurma kütükleri gibi kökünden söküp savurdu. Hz. Hûd ve ona iman edenler ise bu helâketten kurtuldular. (Kırca, DİA, 1/333-334) Firavun ve ordusu denizde boğularak helâk edilmişti. Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş dört yerde adı geçen Firavun, Hz. Mûsâ’nın karşısında duran, büyüklük taslayan, böbürlenen, ilâhlık iddiasına kadar varan taşkınlıklar gösteren, Mûsâ’nın tanrısına ulaşmak için kuleler yaptıracak kadar azgınlaşan, halkını küçümseyip zayıfları ezen ve hakikate sırt çeviren bir hükümdar olarak tasvir edilir. Allah’ın elçisine karşı geldiği için Firavun ve kavmi yıllarca kıtlık ve ürün azlığıyla imtihan edilmiş, ardından üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan musallat edilmiştir. Buna rağmen inkârda ısrar etmişlerdir. Sonunda yaptıkları ve yükselttikleri her şey yerle bir edilmiş, Firavun ve ordusu denizde boğulmuştur. Firavun boğulmak üzereyken iman ettiğini dile getirmiş, fakat bu “ölüm anındaki iman” kabul edilmemiştir. Onun cesedi, sonradan gelenlere ibret olmak üzere korunmuştur. Nitekim Cebeleyn mevkiinde mumyalanmadan bulunduğu hâlde bozulmamış bir ceset tespit edilmiş, bugün British Museum’da muhafaza edilen bu cesedin en az 3000 yıllık olduğu belirtilmiştir. (Harman, DİA, 13/120) Müfessirlere göre Firavun’un “kazıklar sahibi” olarak anılması, onun uzun yıllar süren saltanatına, mülk ve hükümranlığının sağlam ve köklü oluşuna yahut sahip olduğu güçlü ordulara işaret eden mecazî bir ifadedir. Bunun yanında, insanlara kazıklarla işkence etmesi nedeniyle hakikî mânada da kullanılmış olabilir. Rivayetlere göre Firavun, gazabına uğrayan kimseleri yere çaktırdığı dört kazığa bağlatarak işkence ederdi.

Semûd kavmi de korkunç bir sayha ile helâk edilmişti. Âd kavminden sonra yaşayan Semûdlular; bağ ve bahçelerin, pınarların, ekinliklerin ve hurmalıkların bulunduğu verimli bir bölgeye sahiptiler. Dağları oyarak yaptıkları evlerle ve düzlüklerde kurdukları görkemli saraylarla öne çıkmışlardı. Başlangıçta tevhîd inancına bağlı olan bu kavim, zamanla kendilerine verilen nimetlere nankörlük ederek Allah’tan başka ilâhlara tapmaya, bulundukları yerde bozgunculuk çıkarmaya başladılar. Bunun üzerine Allah, içlerinden Hz. Sâlih’i peygamber olarak gönderdi. O, onları yalnız Allah’a kulluğa ve taşkınlıktan sakınmaya çağırdı. Fakat Semûd kavmi peygamberlerini yalanladılar, kibir ve azgınlıkta direndiler. Onlara mûcize ve imtihan olarak verilen kayadan çıkan ve sorumlulukları altına bırakılan dişi deveyi bütün uyarılara rağmen boğazladılar; ardından Hz. Sâlih’i öldürmeye teşebbüs ettiler. Bunun üzerine, ilâhî azap olarak gönderilen korkunç bir sayha onları yakaladı ve helâk oldular. (Kırca, DİA, 36/500-501) Lût kavmi, şehirleri altüst edilerek ve üzerlerine taş yağdırılarak helâk edilmişti. Hz. Lût, kavmini Allah’a isyan etmekten sakındırmış; kendisine itaat etmelerini, kadınlar yerine erkeklerle birlikte olmalarının büyük bir ahlâksızlık ve günah olduğunu söyleyerek bundan vazgeçmelerini istemişti. Ancak kavmi, uyarıları küçümseyip ona meydan okuyarak, işlerine karışmaya devam ederse sürgün edileceğini bildirmiş, hatta: “Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit ettiğin azabı getir de görelim!” demişlerdi. Bunun üzerine Lût, yaptıkları fısk ve fücurun vebalinden kendisini kurtarması için Allah’a dua etti. Duası kabul edildi ve kavmin helâk edilmesi için Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfil oldukları rivayet edilen üç melek görevlendirildi. Melekler, genç ve güzel erkek sûretinde önce Hz. İbrâhim’e gelip ona İshak’ın doğumunu müjdelediler ve ardından Lût kavminin helâk edileceğini haber verdiler. Hz. İbrâhim, Lût’un da orada bulunduğunu hatırlatarak helâkin ertelenmesi ve inananların kurtulması için niyazda bulundu. Melekler ise artık azap emrinin kesinleştiğini, fakat Lût’un ve ailesinin kurtulacağını bildirdiler. Sonunda Lût ve iman eden aile fertleri şehirden çıkarıldı. Sabaha karşı şehirlerin altı üstüne getirildi; üzerlerine balçıktan pişirilmiş, kat kat taşlar yağdırıldı. Böylece Lût’un kavmi, karısı da dâhil olmak üzere bütünüyle helâk edildi. (Harman, DİA, 27/228-229) Eyke halkı ise şiddetli bir sarsıntıyla kökünden sökülüp helâk edilmişti. “Eyke” kelimesi “sedir ağacı, sık ve bol ağaçlık” anlamına geldiğinden, burada yaşayan Medyen halkına da, çok ağaçlı bir bölgede oturmaları sebebiyle bu isim verilmiştir. Bu kavme peygamber olarak gönderilen Hz. Şuayb, onları çok tanrıcılıktan uzaklaştırarak yalnız Allah’a kulluğa çağırmış; ölçü ve tartıda hile yapmayı, alışverişte haksızlık etmeyi, ülkede fesat çıkarmayı ve tehdit yoluyla insanları Allah’ın yolundan alıkoymayı bırakmalarını istemişti. Ancak kav minin önde gelenleri, Şuayb’ı yalancılıkla suçlamış; onun çağrısına karşı çıkarak iman edenleri tehdit etmiş ve kendisini de kavmiyle birlikte ülkeden sürmekle korkutmuştu. Bunun üzerine Hz. Şuayb, onlara yaklaşan ilâhî azabı haber verdi. Nihayet, şiddetli bir deprem ve korkunç bir gürültü onları yakaladı; böylece kavim kökten sökülüp helâk edildi. (Harman, DİA, 28/346) Mekkeli müşrikler de aynı durumdadır; sûra üflenecek anı beklemektedirler. Hâlbuki onlar güçsüz, âciz ve amaçlarına ulaşmaktan uzak bir topluluktur. İddiaları kuru bir hayalden ibarettir; söylediklerini ispatlayacak hiçbir delilleri yoktur. Zira taptıkları putlar ne fayda sağlamaya ne de zararı gidermeye muktedirdir. Bu sebeple müşrikler, zahirde güçlü görünseler de hakikatte mağlup bir güruhtur. Tarih boyunca hakkı inkâr eden bütün topluluklar peygamberlere karşı hizipleşmiş “ahzâb” olmuşlardır. Onlar kuvvet ve şiddetçe önde görünseler de sonunda Allah’ın yardımıyla peygamberler galip gelmiş, kavimler ise zelil ve perişan hâlde tarihe karışmıştır.

Senin dinini, risaletini ve kitabını yalanlayan bu inatçı müşriklerin bekledikleri ise sadece bir tek sayhadır: Allah’ın izniyle İsrafil’in sûra üflemesi. O an geldiğinde bu sapkınlar, sayhayı duyar duymaz derhal helâk olacaklardır; hiçbir gecikme ve mühlet söz konusu değildir. Zira o sayhanın “fevâk”ı (فَوَاقٍ) yoktur; yani nefesin çıkıp geri dönmesi kadar bile bir fırsat bulunmaz. İlâhî azap ansızın gelip bütün varlığı bir anda kuşatacaktır.

Âyetlerde zikredilen geçmiş kavimlerin helâk sebepleri, yalnız tarihî birer olay değil, aynı zamanda nefsin iç dünyasında tezahür eden hâllere dair işaretlerdir. Örneğin;

Nûh kavminin tufanı, gaflet seline işarettir. Nefsin emmârenin çirkin sıfatları, kalbi hevâ ve heves selleriyle boğar; bütün istidatları sular altında bırakır. Bundan ancak “tevhîd gemisine” binen kurtulur.

Âd kavminin rüzgârı, nefsin savurucu arzularıdır. Hangi yönden eserse, sâliki oraya sürükler. Çünkü hevânın rüzgârı karşısında direnmek ancak mücâhede ile mümkündür.

Firavun ve ordusunun denizde boğulması, benliğin (ene) iddiasıdır. “Ben sizin en büyük rabbinizim” (Enâ rabbükümü’l-aʿlâ) diyen nefis, ilahlık vehmine kapıldığında, hakikat denizinde boğulur. Çünkü Hakk’ın engin denizi, benliği eritip yok eder.

Semûd’un sayhası, kalbi titreten ilâhî tecellîdir. Nefis, hevâsına güvenerek direndiğinde, Hakk’ın haşyetli nefhası onu bir anda darmadağın eder.

Lût kavminin taş yağmuru, hevânın üzerine inen ilâhî kahırdır. Şehvet ve haram arzularla hakikati inkâr eden nefis, eninde sonunda kahr taşlarının altında ezilir.

Eyke halkının helâki, ticaret ve menfaat perdesine saplanmış kalbin hâlidir. Dünyevî çıkarlarla hakikati perdeleyen nefis, kökten sökülüp yok olmaya mahkûmdur.

Zâhirde Mekkeli müşriklerin beklediği “sayha”, kıyamet günü sûra üfürülmesidir. İşârî mânada ise, kalpteki perdeleri bir anda yıkan ilâhî tecellî nefhasıdır. Nefis, hevâsına ve inkârcı kuvvelerine güvenerek yaşarken, Hakk’ın kahır ve celâl tecellîsi ansızın kalbe iner; nefsi sarsar, bütün dayanaklarını yıkar, hevâ ilahlarını kökünden söküp atar. Hakikatin zuhuru karşısında nefis hiçbir mazeret ileri süremez ve kendine sığınacak bir an bile bulamaz. Zira ilâhî hüküm geldiğinde ne gecikme vardır ne de kaçış. Hakikat ansızın doğar, bütün perdeleri paramparça eder.

Bütün bu kıssalar, sâlike şu hakikati öğretir: Nefsin hizipleri ve orduları ne kadar güçlü görünürse görünsün, tevhîd nurunun galebesi karşısında hepsi yenilmeye mahkûmdur. Hakikat tecellî ettiğinde nefis için beklemek yahut geri dönmek imkânı kalmaz. O an, bütün perdeler kalkar ve Hakk’ın hükmü tam olarak gerçekleşir.

-------------------

Âyet 16

وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ

(38/16) Ve kâlû rabbenâ ‘accil lenâ kittanâ kable yevmi-lhisâb.

(38/16) Müşrikler (alay ederek) şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!

-------------------

Mekkeliler cezâlarının âhiret gününe tehir edildiğini duyunca istihzâ edip dalga geçerek “vaat ettiğin azabı bize hemen ver de görelim, amel defterimizi ve hükmümüzü hesap gününe erteleme” demişlerdir. Bunu söyleyenin Nadr b. Hâris olduğu rivayet edilmiştir. Bu müşrik, Mekkeliler içinde İslâm’a karşı çıkanların başında geliyordu; sazını ve sözünü Hz. Peygamber’i ve onun dinini kötülemeye hasretmişti. Aynı zamanda Kureyş’in en iyi hatiplerinden biriydi ve sık sık kabilesinin önüne çıkarak, “Hangimiz daha güzel konuşuyoruz? Ben mi, Muhammed mi?” diye sorardı. Müşriklerin Kur’ân hakkında söyledikleri “esâtîrü’l-evvelîn” (öncekilerin masalları) sözü de ona aittir. 

Aslında Nadr b. Hâris’in kendi kabilesine şu seslenişi çok anlamlıdır ve onun Hz. Muhammed’in gerçek peygamber olduğunun farkına vardığını göstermektedir. “Ey Kureyşliler! Başınıza öyle bir iş açılmıştır ki artık siz onun üstesinden gelemezsiniz. Muhammed henüz gencecik bir delikanlı iken sözce en doğrunuz, emanetçe en emininiz idi ve en çok ondan razıydınız. Saçlarına ak düştüğü ve size bir misyonla geldiği zaman ona sihirbaz dediniz. Hayır o sihirbaz değildi; zira biz sihirbazların ne yaptıklarını biliriz. Ona kâhin dediniz. Hayır o kâhin değildi; zira onların sözlerindeki secileri biliriz. Ona şair dediniz. O şair değildir; çünkü biz şiiri ve o sanatın inceliklerini biliriz. Sonra ona mecnun dediniz. Hayır o mecnun değildir; çünkü biz mecnunları da biliriz. Onun ne karıştırması vardır ne de vesvesesi. Ey Kureyşliler, durumunuzu bir düşünün! Gerçekten başınıza büyük bir iş gelmiştir.” Hz. Peygamber’in ve onun misyonunun Kureyş toplumunda yapacağı değişim ve etkiyi tahmin eden Nadr b. Hâris, Hz. Peygamber’i âdeta takip altına almıştı. Resûl-i Ekrem herhangi bir şey söyleyince ya da Kur’ân’dan âyetler okuyunca hemen gidip bunların tesirini yok etmeye çalışıyordu. Nitekim Hz. Peygamber, Kureyş’e tek Allah’ı anlatarak geçmiş ümmetlerin karşılaştığı felâketlerden kavmini sakındırmaya çalıştığında, “Muhammed size Âd ve Semûd’un hikâyelerini anlattı, ben de size kisrâların haberlerini getirdim” diyerek Kureyşliler’in kafasını karıştırmıştı. Ayrıca mûsiki bilgisini de İslâm’a ve Resûl-i Ekrem’e karşı kullanıyor, bazı şarkı sözlerini Kur’ân’a alternatif olarak sunuyordu., Bedir Gazvesi’nde müşriklerin sancağını taşırken müslümanlara esir düşen Nadr b. Hâris Resûlullah’ın emriyle savaş dönüşü Safra denilen yerde Hz. Ali tarafından öldürülmüştür. (Aycan, 32/280-281) Müşriklerin alaycılık ve meydan okuma içeren “azaptan payımıza düşen ne ise ver” demeleri tıpkı süflî-habîs nefislerin, karakterleri îcâbı süflî şeylere meyyâl oluşlarına işaret eder. Bu süflî şeyler, dünyada hayvânî arzulardan elde edilen zevkler; âhirette ise esfel-i sâfilîn olan cehennemdir. 

Buna karşılık latîf ve yüce kalpler, tabiatları doğrultusunda ulvî şeylere yönelirler. Dünyada onların nasibi, ibadetlerin tatlılığı ve ilâhî yakınlığın lezzetidir; âhirette ise en yüce cennet dereceleridir.

Ruhlar ise, safiyetleri ve kudsiyetleri gereği, doğrudan Hakk’ın şahitliklerine ve cemâl ile celâl nurlarının müşâhedesine yönelirler. Her bir zümrenin bu yönelişi zorunlu bir cezbedir; nasıl demirin mıknatısa meyli kendi iradesiyle değil, yaratılıştaki zorunlu bağdan kaynaklanıyorsa, nefislerin, kalplerin ve ruhların da kendi mahiyetlerine uygun cazibelerle çekilmeleri böyledir. (Dâye, Te’vîlât, 181) Allah Teâlâ, müşriklerin alay ve meydan okumalarına karşılık Resûlü’nü şöyle teselli etmiştir: “Onların söylediklerine sabret, aldırma. Çok geçmeden yardımımız sana ulaşacak; onlar ise dilemekte oldukları akıbete uğrayacaklardır. Çünkü sonuç hem dünyada hem de âhirette senin ve sana tâbi olanların lehine olacaktır.” Hz. Peygamber’in teskin edilmesinden sonra konu daha önce gönderilen resullere yöneltilmiştir. Allah’a davette sebat gösterip başarıya ulaşan dokuz azim sahibi peygamberin kıssaları zikredilmiştir. Onların tebliğle görevlendirilmeleri, karşılaştıkları sıkıntılara sabırla direnmeleri ve bu sabır sayesinde Allah katında eriştikleri yüce mertebeler hatırlatılmıştır.

-------------------

Âyet 17

اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

(38/17) İsbir ‘alâ mâ yekûlûne vezkur ‘abdenâ Davude zâ-l-eydi innehu evvâb.

(38/17) Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Davud’u hatırla. O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.

-------------------

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kalbi, gökten yağan yağmurdan daha latif, Arş ve Kürsî’nin nurundan daha parlaktı; çünkü sürekli ilâhî tecellîlerle doluydu. O kalp, Hakk’ın nurlarıyla aydınlatılmış, O’nun sevgisi ve iştiyakının lezzetleriyle yumuşatılmıştı. Böylesine ince bir letafet içinde, inkârcıların alaycı sözlerine tahammül etmek kolay değildi. Bu durum, onun sabırsızlığından değil; bilakis mârifetteki yüceliğinin ve ulvî derecesinin bir tezâhürüydü. Zira o, Hakk’ın huzurunda bulunan, melekût ehliyle beraber olan, azamet perdelerinin gölgesinde yaşayan bir Nebî idi. Böyle bir yücelik makamında dinine ve şeriatine yöneltilen istihzaları işitmek ne kadar ağırdır!

Bununla beraber Allah Teâlâ ona sabrı emretti. Zira bu, risâlet ve velâyetin bir imtihanıydı. Hakikî âşık, yalnız lütuf tecellîlerinde değil, kahır tecellîlerinde de istikamet üzere kalabilmelidir. Çünkü sabır, aslında “sabr-ı ezel” sıfatına bürünmek, yani fanî varlıkla değil, kadîm olan Hakk’ın takdiriyle sabretmektir. Aksi halde, mahlûk olan insan, kadîm olanın yüklediği imtihanı nasıl taşıyabilir? (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/187) Bu bağlamda Allah Teâlâ, Peygamberimize örnek olarak Hz. Dâvud’u zikretmiştir. Âyet, onun hem zâhirî hem de bâtınî bakımdan kemâl sahibi bir kul olduğuna işaret eder. Zâhirî gücü, attığı üç taşla Calût’u (Golyat) ve birçok askerini öldürmesi, ardından da hükümranlığa erişmesiyle ortaya çıkmıştır. Bâtınî kuvveti ise sürekli Allah’a yönelmesindeydi; sabah akşam tesbih ve takdisle Rabbine yönelir, hatta dağlar ve kuşlar da onunla birlikte tesbih ederdi.

Hz. Dâvud’un kulluk hayatındaki gücünü gösteren diğer bir yönü de ibadetlerindeki sebatıdır. Bir gün oruç tutup bir gün tutmaması, oruçların en zoru olduğu hâlde onun sabırla yerine getirdiği bir ibadet şeklidir. Ayrıca devlet işlerini yürütmekle birlikte, gecenin ilk yarısında uyur; diğer yarısında ise ibadet için kalkar, kalan altıda birinde tekrar istirahata çekilirdi. Nitekim hadis-i şerifte bu hususa işaret edilmiştir:
“Oruçların Allah’a en sevimlisi Dâvud’un tuttuğu oruçtur. O, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Nafile namazların Allah’a en sevimlisi ise yine Dâvud’un kıldığı namazdır. O, gecenin yarısını uyuyarak geçirir, üçte birinde ibadet için kalkar, altıda birinde yeniden uyurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 37-38; Müslim, Sıyâm, 189-190).

Âyette geçen “evvâb” kelimesi “Allah’a yönelen, tövbe eden, O’nu çokça teshib” anlamındadır. Bu kelime ile peygamberlerin ve salih kulların her zaman Allah’a yöneldikleri, tövbe edip O’na döndükleri anlatılır. Evvâbın çoğulu olan “evvâbîn” ise “günah işlediğinde derhal tövbe edip Allah’a yönelen, Allah’a itaat ederek hayır işleyen kimseler” şeklinde açıklanmıştır. Akşam namazından sonra kılınan iki, dört veya altı rekatlık nafile namaza da evvâbin namazı denilmiş, Hz. Peygamber ve ashâbtan bu namazın kılınmasını tevşik eden hadisler rivayet edilmiştir. (Tirmizî, Mevâkîtü’s-salât, 204) Diğer yandan Hz. Davud’un imtihanı, sadece tarihî bir hadise değil, aynı zamanda sâlikin nefs terbiyesi yolunda karşılaştığı imtihanların bir sembolüdür. Şöyle ki:

Güçlü (zü’l-eyd) oluşu, yani ibadette ve kullukta kuvvetli olması; sâlikin seyrü sülûkta kazandığı kuvveti, zikir ve ibadetle elde ettiği ilâhî teyidi ifade eder. Bu, kulun Hakk’a yönelişindeki irade kuvvetidir.

İmtihanı, nefsin arzularına karşı tedbirsiz kalmanın, her mertebede mümkün olduğunu göstermektedir. İbnü’l-Arabî’nin vurguladığı üzere, en büyük peygamberler dahi “beşeriyet sıfatı” itibariyle imtihandan muaf değildir. Bu, sâlike şunu öğretir: kişi seyrinde ne kadar ilerlemiş olursa olsun, nefisle mücadelesi bitmez.

“Evvâb” oluşu ise, hatadan dönüp tekrar tekrar Allah’a yönelmesidir. Sâlik için evbe, yalnızca günahı terk değil; hâllerden hâllere geçerken ve mertebelerde terakki ederken her defasında Hak’ka yeniden dönmektir. Bu ise “el-mebde’ ve’l-me‘âd” sırrının kulda sürekli tahakkuk etmesidir: Hak’tan gelen her nefes, yine O’na dönüşle tamamlanır.

Telvine Düşmeden Allah’a Yönelmek Tasavvufi manada evvâb; tövbe, inâbe ve evbe aşamalarının hepsini kendinde barındırır. Zira bu üç mertebe aynı zamanda kulun Allah’a efâl, sıfât ve zât bakımından yönelişini de temsil eder:

- Tövbe: Kulun günahlardan dönüp nefsin karanlıklarını terk etmesidir (efâlî).

- İnâbe: Kalbin yalnızca Allah’a yönlemesi ve O’na sığınmasıdır (sıfâtî).

- Evbe: Kişinin kendi varlığından geçip Hak ile kaim olmasıdır (zâtî).

Buna göre sâlik tövbede Hakk’ın emirlerine muhalefet etmekten vazgeçip itâate döner, inâbede muhabbet haline rücu eder, evbede ise bütünüyle Allah’a yönelir. Bu nedenle günah korkusuyla yapılana tövbe, sevap ümidiyle yapılana inâbe, ne günah korkusu ne de sevap ümidi gütmeksizin sadece Hakk’ın rızâsı için yapılana evbe adı verilmiştir. 

Dolayısıyla ilâhî emirlere itâatsizlik hâlinden emre uymaya dönmek tövbeyi; kalpte hiçbir istek kalmayacak şekilde irâdeden soyutlanmak inâbeyi; yalnızca Hakk’a dönüşte temkîn sahibi olmak ve telvine düşmemek de evbeyi temsil eder. Zira telvine düşmek, ilâhî tecellîlerin hükümlerindeki hikmetleri bilmemeye ve gereklerini yerine getirememeye neden olur.

Burada sâlikin nefsini ıslah etmesi ve Hakk’a karşı verdiği sözleri yerine getirmek suretiyle Allah’a yönelmesi temel esastır. Nefsi ıslah ederek Hakk’a yönelmede şu esaslara riayet etmelidir: 

a. Günahlarından istiğfar edip Allah’a boyun eğerek bir anlamda O’nun kendi üzerindeki hakkını ifa ettiği gibi, hak sahiplerine haklarını vermek ve onlardan helallik almak suretiyle kul hakkının mesuliyetinden de kurtulması. 

b. İşlediği günahlardan dolayı pişmanlık duyup göz yaşı dökmekle birlikte mü’min kardeşlerinin yaptığı hatalara da üzülen sâlikin onları kınamak yerine onlara karşı şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olması. 

c. Namaz, oruç, zekât gibi vaktinde yerine getirmediği ibâdetleri telafi etmesidir. 

Allah’a verilen sözlerin yerine getirilmesi de üç şekilde olur: 

a. Sâlikin geçmişte işlediği günahlarından dolayı hissettiği elem ve üzüntüsünü hatırlaması ve aynı sıkıntıyı yaşamamak için günah işlemekten vazgeçmesidir. 

b. Kişi kendisi için Hakk’ın rahmetinden ümidini kesmezken, Hak’tan gâfil olanların cezalandırılacağını düşünmesi ve bu nedenle onları küçümsemesinin ne denli yanlış olduğunu bilmesidir. 

c. Sâlikin gerek Hakk’a gerekse dervişlere karşı yaptığı hizmetlerde, kendini beğenme gibi nefsine ârız olabilecek kusurları ve eksiklikleri bilmesi ve nefsini bu tür hazlardan kurtarmasıdır. (Herevî, Menâzil, 7-8, Tek, Tasavvufî Mertebeler, 51-57) Böylece sâlik, istikamette telvinden sıyrılarak temkine ulaşır. Artık onun için her işte Hak görünür; fiillerinde, sıfatlarında ve varlığının her zerresinde yalnızca O’nun tecellîsi müşâhede edilir. Nihayet Hak ile mütahakkık olur; kendi benliğini değil, daima Hakk’ın iradesini gözetir.

Sabrı Kuşanmak Sabır, nefiste var olan tahammülsüzlüğe rağmen şikâyetten kaçınmak ve ilâhî hükümleri gönül hoşnutluğuyla kabul edebilmektir. Burada kastedilen, şikâyetin Allah’tan başkasına yöneltilmemesidir; yoksa Hakk’a arz edilen şikâyet sabra aykırı değildir. Nitekim Hz. Eyyûb ve Hz. Yakub, şikâyetlerini Allah’a arz etmişler ve bu hâlleri onların Kur’an’da sabredenlerden (sâbirûn) sayılmalarına engel olmamıştır: “Hani Eyyûb, Rabbine ‘Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti.” (Sâd, 38/41); “Gerçekten biz Eyyûb’u sabreden bir kimse olarak bulduk. One güzel bir kuldu!” (Sâd, 38/44). “Yakub, ‘Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim’ dedi.” (Yûsuf, 12/86).

Sabrın üç mertebesi vardır:

- Günahlara karşı sabır: İman üzere kalmak ve haramlardan sakınmak için gösterilen sabırdır. Bu sabrın temelinde âhiret azabından korkmak vardır. Bununla birlikte, Allah’tan utanarak günahlardan uzak durmak daha değerlidir. Zira hayâ, kalbin Hak’la birlikteliğine; azap korkusu ise Hak’tan çok ceza düşüncesine yoğunlaşmaya delâlet eder.

- İbadette sabır: Sâlikin ibadetlerini şer‘î hükümlere uygun şekilde yerine getirirken ihlâsı gözetmesidir. İlk derecede günahlara karşı sabreden mürid, kalbini günahların gölgesinden kurtarır; ikinci derecede ise sürekli ibadetle meşgul olduğu için kalbi daima tâatle doludur. Bu sebeple bu sabır, birincisinden daha üstün kabul edilmiştir.

- Musibetlere karşı sabır: Kulun, Allah’ın sabredenlere vaad ettiği mükâfata kavuşma ümidiyle belâ ve musibetlere sabretmesidir. Bu esnada Allah’ın önceden lutfettiği nimetleri hatırlaması, sıkıntılarını hafifletir.

Bu üç mertebe Âl-i İmrân sûresinin üçüncü âyetinde işaret edilmiştir: “Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, hazırlıklı ve uyanık olun.” Âyetteki “isbırû” musibetlere karşı sabrı, “sâbirû” günahlara karşı sabrı, “râbitû” ise ibadet ve tâatte sabrı ifade eder.

Sabrın dereceleri arasında farklılıklar vardır: En zayıf olanı, avâma mahsus sabırdır ki kişi sevap elde etmek ve cezadan kurtulmak için sabreder (sabır lillâh). Bunun üzerinde, Allah’ın verdiği güçle sabretmek anlamına gelen müridlerin sabrı (sabır billâh) gelir. En yücesi ise, sûfîlerin kendi irade ve tasarruflarının olmadığını idrak ederek ilâhî hükümlere rızayla sabretmeleridir ki buna sabır alallâh denir. Her hâlükârda sabır, mübtedî ve orta mertebedeki sâliklere aittir; muhabbet ve tevhîd ehlinin dereceleri ise sabır makâmının üzerindedir. (Herevî, Menâzil, 32-33; Tek, Tasavvufî Mertebeler, 139-142)

-------------------

Âyet 18-19

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَهُٓ اَوَّابٌ

(38/18-19) İnnâ seḣḣarnâ-lcibâle me’ahu yusebbihne bil’aşiyyi vel-işrâk. Ve-ttayra mahşûra(ten) kullun lehu evvâb.

(38/18-19) Sabah akşam kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Davud’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi.

-------------------

Âyet, Hz. Davud’un kulluktaki kemalini ortaya koyduktan sonra, Allah’ın ona olan özel lütuflarını haber vermektedir. Zira kul, ubûdiyette kemâl gösterdiğinde, rubûbiyetin inâyetlerine kavuşur. Dağların ve kuşların onunla birlikte zikre katılması, halinin kâinata sirayet etmesi ve varlıkların da onun tesbihine iştirak etmesi demektir. Bu ise Hz. Davud’un zikrinin sadece kendisiyle sınırlı kalmayıp bütün varlık âlemini kapsadığını gösterir. Nitekim kendisine verilmiş bir mûcize olarak dağlar ve kuşlar onunla birlikte tesbih eder, o da bunları duyar ve anlardı. 

Müfessirler dağların tesbîhinin nasıl bir şey olduğu hususunda farklı görüşlere sâhiptir: 

1) Allah dağlara hayat, akıl, kudret ve konuşma vermiş, dağlar da Davud'la beraber Allah'ı tesbih etmişlerdir. 

2) Davud'un çok güzel olan sesi dağlarda yankılanmış, kuşlar onun sesine gelmişler ve o tesbih ederken, ötüşerek Allah'ı tesbih etmişlerdir.

Hakikat ehline göre hayatın sırrı, cemâd, nebât ve hayvan olsun bütün varlıklara sirayet etmiştir. Yani hayat, bütün varlıklarda arızî, temsîlî yahut mecazî olarak değil, hakikî anlamda mevcuttur. Ancak bu hakikati, ancak kemâle ermiş keşif sahipleri idrak edebilir.

Rivayet olunur ki Allah Teâlâ, Dâvud’a öyle bir güzel ses vermiştir ki yarattıklarından hiç kimseye nasip etmemiştir. Dâvud’un nağmeleri dağlara ulaştığında, dağlar bu sesin zevkinden onun zikir ve tesbihine katılırdı. Kuşlar onun sesini işittiklerinde tesbih ve takdisi andıran nağmelerle şakırlardı. Vahşî hayvanlar ise bu nağmeleri duyunca sükûnetle yaklaşır, adeta teslimiyet gösterirlerdi. Hâsılı, bütün varlıklar kendi istidatları ölçüsünde mârifet ve hâl akışını (feyezân) kabule elverişlidirler. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/38-39) Netice itibarıyla ister Davud’un şahsı olsun ister dağlar veya kuşlar olsun hepsi “evvâb”dır. Yani sürekli Allah’a dönen, O’nu tesbih eden, O’nu noksan sıfatlardan tenzih eden varlıklardır. Bu yöneliş daimî olup kesintisizdir; bir an bile Hakk’ın huzurundan ayrılmayan bir ubûdiyet hâlidir.

İşarî manada ise dağlar, nefsin sert yönü ve katı tabiatıdır. Normalde hareketsiz, katı ve zikre karşı donuk olan nefis, ilâhî aşk ve zikrin tesiriyle çözülür, sarsılır, hatta zikre iştirak eder hâle gelir. Bu da nefsin tezkiye sonucu dağlar gibi heybetli ama artık zikre yönelmiş bir hâl almasını ifade eder.

Kuşlar, ruhun letafetini simgeler. Yani insanın nuranî olan ve semâya yükselen yönüdür. Zikirle birlikte kuşlar gibi latîfeler de hareketlenir, zikre iştirak eder. Ruhun semavî tarafı, zikrin cezbetmesine kapılır.

Her ikisinin birlikte zikre katılması ise insandaki bütün boyutların Hakk’a yönelmesi demektir. Yani hem nefsin kaba tarafı (dağlar), hem de ruhun latif tarafı (kuşlar) zikre dâhil olur. Bu, sâlikin seyrü sülûkunda cem’u’l-cem mertebesine işaret eder: zahir ve bâtın, celâl ve cemâl, sertlik ve letafet aynı zikirde birleşir. İlahî feyiz varlık âlemine sirayet edince fiillerin tecellisi eşyaya, sıfatların ve isimlerin tecellisi de varlıkların hakikatine ulaşır. Böylece dağların heybetinde celâlin zuhuru, kuşların letafetinde ise cemâlin akisleri belirir. Nihayet nefis, kalp ve sır hep beraber zikre iştirak ettiğinde, kişi bütünüyle Hakk’ın inâyetine mazhar olur. Hakiki zikir de yalnız dilin değil, nefsin ve kalbin bütün mertebeleriyle Hakk’a yönelmesidir.

Öte yandan Baklî’ye göre âyette belirtilen işrak vakti, “sekr” ehlinin mânevî sarhoşluğundan ayılıp saf bir idrakle şuur hâline gelmesine işarettir. Yani sabahın aydınlığında, vecd hâlinden temkine geçiş ve şuurun berraklaşması vardır. Akşam vakti ise, Hakk’a yönelen âriflerin münâcât niyazlarının kabul edildiği, kalplerinin müşâhede nurlarıyla dolduğu, “ilâhî hitapların hoş kokulu nefeslerini” işittikleri andır. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/189)

-------------------

Konu gelmişken Terzi Baba’nın zikir ve tesbih konusundaki değerlendirmelerini özetle burada aktaralım:

Zikir genelde iki türlüdür; biri tesbih veya lisan ile belirli sayıda bazı sözcükleri tekrar etmek, diğeri ise söylenen bu sözcüklerin mânâlarını düşünerek asıl mânâlarını faaliyete geçirip hakikatlerini ve kendinde olan varlıklarını hatırlamalarıdır. (İz. T.B. 214-Gökyüzü İnsanları, 1/272) Tesbih emrini varlıklar kendi hakîkatlerinden alırlar. İsti’dâtları hangi ismin kaynağında ise, fıtratları o yönde hareket eder ve o ismin ifâde ettiği tesbîhlerini yaparlar. Her varlık başka türlü bir zuhûrda olduğundan, tesbîhleri de başkadır. Bu tesbîhler dışarıdan açık olarak anlaşılmaz, ancak bazı irfân ehli ârifler tarafından müşâhede edilebilirler. İnsânın varlığında bu tesbîh aynı zamanda zikre dönüşür. Tesbîh fıtrî, zikir ise irâdî’dir. (Daha geniş bilgi için bk. Necdet Ardıç, 28-Kur’ân-ı Kerîm’de Tesbih ve Zikir.)

-------------------

Âyet 20

وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ

(38/20) Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhu-lhikmete vefasle-lḣitâb.

(38/20) Biz Davud’un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.

-------------------

Zâhir âlimlere göre bu âyet, Hz. Davud’un hükümranlığının güçlendirilmesine işaret eder. Kendisine muktedir vezirler verilmiş, düşmanlarının kalbine korku salınmış, zırh ve harp âletlerini keşfetmesi sağlanmış, ordusu ve korumaları çoğaltılmış, heybet ve zaferlerle saltanatı kuvvetlendirilmiştir. Buradaki mülk, onun zahirî hâkimiyetidir. Hikmet, hakkı bâtıldan ayırma kabiliyeti, gerçeğe uygun bilgiye sahip oluşu, insanları adaletle yönetmesi ve her hak sahibine hakkını vermesidir. Faslu’l-hitâb ise, fesahatle konuşması, davaları adalet ve ikna edici bir üslup ile çözüme kavuşturması, hükümleri karışıklığa yer vermeden hızlı ve doğru bir şekilde vermesidir. Bir kimsenin bu meziyetleri kazanması ancak Hakk’ın ona yol göstermesiyle mümkündür. Bu sebeple Cenâb-ı Hak mülk, hikmet ve faslu’l-hitâbı kendi lütfuna nispet etmiş ve “Biz ona hikmet verdik” buyurmuştur.

Tasavvufi manada ise zât mertebesinden hitap eden âyette Davud’a verilen mülk, yalnız zahirî saltanat değil, aynı zamanda Hakk’ı bilmesi, nübüvvet, velâyet ve muhabbet makamlarına erişmesidir. Allah onu, kendi te’yîdiyle kuvvetlendirerek müşâhede mertebesinde sabit kılmış; böylece ilâhî azametin ağır tecellîlerine dayanacak güç bahşetmiştir.

Hikmet, vahyin ve özel ilhamların latif sırlarının anlamlarını kavrayış; Hakk’ın fiillerinin iç yüzünü idrak; ubûdiyetin hükümlerini ve rubûbiyetin eserlerini bilme ilmidir. Bu, yalnızca malumat değil, doğrudan Hakk’ın kalbe yerleştirdiği vehbî bir mârifettir. 

Faslu’l-hitâb ise hem lisanda fasâhet hem de hakkı en doğru şekilde ifade etme kudretidir. Hakikatleri en açık ve düzgün sözle beyan edip ilâhî murada uygun biçimde aktarmaktır. Bu, ilmin kemaliyle beraber hikmetin de tezahürüdür. Nitekim faslu’l-hitâb, Hakk’ın kelâmının kula bahşettiği bir güçtür; söz onunla kesinlik kazanır, hüküm onunla yerini bulur. Davud’a verilen bu özellik sayesinde, onun sözünde ne eğrilik ne de eksiklik vardı; kelâmı, Allah’ın muradını hakkıyla yerine ulaştırıyordu. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/189; Dâye, Te’vîlât, 5/182) Hz. Davud’da Varlık (Vücûdiyye) Hikmeti İbnü’l-Arabî’ye göre ilahlık hikmetinin Hz. Âdem’e tahsis edilmesi, insanın Allah’a halife olmasıyla ilgilidir. Halifelik, hem insanı bütün varlıklardan üstün kılar hem de tüm âlemin insana boyun eğdirilmesi demektir. Âdem Fassı’nda meleklerin secdesi üzerinden bu gerçek açıklanmış, insanın “câmiʿ varlık” yani bütün varlıkların özü ve Allah ile mahlûkat arasında vasıta olması vurgulanmıştı.

Hz. Dâvud, hükümdarlık ile peygamberliğin kendisinde birleştiği ilk kişidir. Ondan önce de peygamberler ve halifeler bulunmuştu, fakat bu iki makamın aynı anda onda tecellî etmesi, insan yetkinliğinin en parlak biçimde görünmesi anlamına gelir.

“Vücûd” kelimesi hem “bulmak” hem de “var olmak” mânasındadır. Bu açıdan Hz. Dâvud’un hikmeti iki boyut taşır: İlki, verili olarak peygamberlik ve halifelik nimetini “bulmuş” olmasıdır. İkincisi, insan varlığının gayesini ortaya koyan yetkinliğiyle “bizzat var olmak” anlamına ulaşmasıdır. Nitekim Molla Câmî de bu bağlamda kastedilen varlığın, özellikle insan varlığı olduğunu belirtir. Çünkü bütün âlemin insana boyun eğdirilmesiyle varlık kendi anlamına ve gayesine kavuşur.

Dolayısıyla Dâvud’un halifeliği, âlemin varlık bakımından yetkinlik merhalesine ulaşması demektir. İbnü’l-Arabî, bu noktada varlığın gayesi ile yönetimin kemalini birbiriyle ilişkilendirir.

Peygamberlik, Allah’ın insana verebileceği en yüce nimettir. Hz. Dâvud bu genel nimetin yanında bazı özel lütuflara da mazhar olmuştur. Bunlardan biri, bizzat isminin işaretidir. İbnü’l-Arabî, “داود” isminin bitişik harflerden oluşmamasına dikkat çeker ve bu durumu onun hayatıyla irtibatlandırır. Zira bir hükümdar ve peygamber olmasına rağmen, ismi bile onun âlemden uzak ve münzevî bir hayat yaşadığını göstermektedir. Bu, sûfîlerin zühd anlayışını andırır: Âlem içinde yaşamakla birlikte ondan uzak kalmak.

Hz. Dâvud’un halifeliği, yalnızca siyasî bir otorite değil, aynı zamanda bütün varlıkların boyun eğişini de içine alan bir yetkinliği temsil eder. Nitekim dağların ve kuşların onunla birlikte tesbih etmesi, halifeliğin bu yönüne işaret eder. Böylece İbnü’l-Arabî, geniş anlamdaki halifelik ile özel anlamdaki hükümdarlık arasındaki irtibatı ortaya koyar. Genel anlamıyla halifelik, insanın bütün varlıkların üzerinde üstün bir konuma sahip olmasıdır; özel anlamda ise yöneticilik ve hükmetme görevine karşılık gelir. Hz. Dâvud’da bu iki anlam bir araya gelmiş ve halifeliğin sınırları somut bir şekilde görünür olmuştur.

Hz. Dâvud, Allah tarafından bizzat halife tayin edilen ilk kişidir. Buradan hareketle İbnü’l-Arabî, iki tür halifelikten söz eder: Biri Allah’a halife olmak, diğeri peygambere halife olmaktır. Bu ayrım, velâyet–nübüvvet ilişkisiyle ilgilidir. Allah’tan halifeliği alan, yasa koyma ve uygulama hakkına sahip olur; peygambere halife olan ise kendisine gelen şeriata uymakla yükümlüdür. Bu bağlamda resul ile nebi arasındaki farkı ortaya koyan İbnü’l-Arabî, velîyi de nebî ile aynı kategoride değerlendirir; zira her ikisinin de bağımsız olarak şeriat koyma yetkisi yoktur.

Buna ek olarak, Dâvud Fassı’nda “manevî halifelik”ten de söz edilir. Bu, kâmil velînin temsil ettiği, bâtınî otoriteye dayanan halifeliktir. Siyasî hükümdarlığın tek bir kişide toplanmasının aksine, manevî halifelik birden çok velîde tecellî edebilir. (Demirli, Fusûsu’l-Hikem Şerhi, 431-439)

-------------------

Âyet 21

وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ

(38/21) Vehel etâke nebeu-lḣasmi iz tesevverû-lmihrâb.

(38/21) Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı aşarak mabede girmişlerdi.

-------------------

Âyetin “Sana davacıların haberi gelmedi mi?” ifadesi hem hayret ve dikkat çekme hem de ardından anlatılacak kıssayı dinlemeye teşvik anlamı taşımaktadır. Burada “mihrab” ile kastedilen, Hz. Davud’un Rabbine ibadetle meşgul olmak için girdiği özel mekândır. Rivayetlere göre bu, içinde mihrap bulunan müstakil bir odadan ibaretti. Âyette bu odaya mecaz yoluyla “mihrab” denmiştir. Hz. Davud, burada ibadetle meşgul olduğunda, muhafızları kapıdan kimsenin girmesine izin vermezdi. Fakat bir gün, aniden yanına iki kişi gelince hayrete düşmüş ve korkuya kapılmıştı. Davacı ve davalı sûretinde gelen bu iki kişi, müfessirlerin çoğuna göre insan kılığında görünen Cebrâil ve Mîkâil’di.

İşanî yorum açısından “mihrap” kalbi ifade eder. Çünkü kalp, kulun Hak ile buluştuğu, mârifet nurlarının indiği en mahrem mâbeddir. Hz. Davud’un mihrapta inzivaya çekilmesi, sâlikin kalbini dış tesirlerden koruyarak Hakk’a yönelmesini simgeler. Dışarıda bekleyen muhafızlar ise, kalbi dışarıdan gelecek hevâ, vesvese, hayal ve kuruntuların saldırılarından koruyan aklî, ruhî ve ahlâkî kuvvelerdir. Ancak ilâhî tecelliler geldiğinde, hiçbir perde ve muhafız onları engelleyemez. Nitekim davacı kılığında gelen melekler, kalbin surunu aşarak içeri girmiştir. Bu da Hak’tan gelen ilâhî ilham ve imtihanların, kulun kendi tedbirleriyle engellenemeyeceğini işaret eder.

Davalı ve davacı sûretindeki iki melek, kişinin bâtınındaki iki yönün sembolüdür:

Nefis yönü: hevâya meyil, sahip olma arzusu, bencillik.

Ruh yönü: hakikate yöneliş, adalet ve teslimiyet.

Her iki yön kalpte çatışır. Hakk’ın hükmü ise, kulun gönlünde iki taraf arasında adaleti tesis etmektir. Hz. Davud’un hüküm vermekle sınanması, sâlikin kalbinde nefsânî eğilimlerle ruhânî hakikatler arasında dengeyi kurması gerektiğini simgeler.

Dolayısıyla kıssa, sadece Hz. Davud’un yaşadığı bir olay değil, her sâlikin iç dünyasında sürekli tekrarlanan bir sınavdır. Mihrabın surundan içeri giren melekler, aslında Hak’tan gelen ani tecellîlerdir. Sâlik, bu tecellîler karşısında şaşkınlık ve korku yaşayabilir; fakat ona düşen, nefsin iddialarını susturup hakikatin hükmünü ortaya çıkarmaktır.

-------------------

Âyet 22

اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ 

(38/22) İz deḣalû ‘alâ Davude fefezi’a minhum kâlû lâ teḣaf ḣasmâni beġâ ba’dunâ ‘alâ ba’din fahkum beynenâ bilhakki velâ tuştit vehdinâ ilâ sevâ-i-ssirât.

(38/22) Hani Davud’un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. Onlar, “Korkma! Biz, iki davacı grubuz. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet. Zulmetme ve bizi hak yola ilet” dediler.

-------------------

Davud (aleyhisselâm) onların ansızın ortaya çıkışından ürkmüştü; çünkü kapısı kapalı olan bir odada ibadetle meşgulken, gelenler normalde kapıdan girmeleri gerekirken üstten alışılmadık bir şekilde içeri girmişlerdi. Bu durum, insanoğlunun ne kadar güçlü olursa olsun tabiat itibarıyla zayıf ve ürkek olabileceğine işaret eder. Nitekim kudreti ve heybetiyle bilinen Hz. Davud dahi bu beklenmedik hâdise karşısında korkuya kapılmıştı. Onlar ise onun bu hâlini görünce teskin etmek maksadıyla: “Korkma!” diyerek gönlünü rahatlattılar ve aralarında adaletle hüküm vermesini istediler. Bunun üzerine Davud (aleyhisselâm), onları dinledikten sonra dâvalarının ne olduğunu sordu:

-------------------

Âyet 23

اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ

(38/23) İnne hâżâ eḣî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten veliye na’cetun vâhidetun fekâle ekfilnîhâ ve’azzenî fî-lḣitâb.

(38/23) İçlerinden biri şöyle dedi: “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken ‘Onu da bana ver’ dedi ve tartışmada beni bastırdı.”

-------------------

Âyet 24

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ

(38/24) Kâle lekad zalemeke bisu-âli na’cetike ilâ ni’âcih ve-inne keśîran mine-lḣuletâ-i leyebġî ba’duhum ‘alâ ba’din illâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti ve kalîlun mâ hum ve zanne Davudu ennemâ fetennâhu festaġfera rabbehu ve ḣarra râki’an ve enâb.

(38/24) Davud dedi ki: “Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır.” Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.

-------------------

Bu kıssa Ahd-i Atîk’te de yer alır ve Hz. Davud’un (hâşâ) zina edişiyle ilgili bir misal olmak üzere zikredilir. Buna göre dokuz karısı ve pek çok câriyesi olan Davud, ordusu Ammonoğulları’na karşı sefere çıktığında bu savaşa iştirak etmez ve Kudüs’te kalır. Bir akşam kral evinin damında gezinirken yıkanmakta olan bir kadın görür ve kim olduğunu soruşturur. Orduda asker olan Uriya’nın karısı olduğunu öğrenip evine aldırır ve onunla birlikte olur. Daha sonra kocasını çağırtıp ordu kumandanına teslim edilmek üzere bir mektup vererek tekrar cepheye gönderir. Uriya kuşatma sırasında, Davud’un mektupta yazdığı tâlimat doğrultusunda ön safa konulur ve ölür. Davud da Uriya’nın karısını evine alıp eşleri arasına katar.

Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’un tövbesine böyle bir zina suçunun sebep olduğundan söz edilmez. İslâmî kaynaklarda ise bu kıssa ile ilgili başlıca üç görüş ve izah tarzı yer almaktadır. Bunlardan birincisi Hz. Davud’un büyük günah işlediği şeklindedir. Buna göre Davud Uriya’nın karısına âşık olmuş, hile ile kadının kocasını öldürterek onunla evlenmiştir. Bunun üzerine birbirinden davacı iki insan şeklinde iki melek gönderilmiş, bunlar söz konusu kıssayı naklederek Davud’un suçlu olduğunu ima etmişler, Davud da suçunu anlayıp tövbe etmiştir. Ahd-i Atîk’teki yoruma benzeyen bu değerlendirme kaynaklarda şu şekilde açıklanır: Hz. Davud’un doksan dokuz karısı vardı. Rivayete göre Davud okuduğu kitaplarda ataları İbrahim, İshak ve Yakub’un faziletteki üstünlüklerini görünce, “Yâ rabbi! Görüyorum ki hayrın tamamını benden önceki atalarım almış. Onlara verdiğin gibi bana da ver, bana da onlara yaptığın gibi yap” diye dua etmiş. Bunun üzerine Allah, “Ataların çeşitli şeylerle imtihan edildiler; sen o tür bir imtihan geçirmedin. İbrâhim oğlunu kurban etmekle, İshak gözlerini kaybetmekle, Yakub ise Yusuf’a olan üzüntüsüyle imtihan edildi” buyurmuş. Davud’un, “Beni de onlar gibi dene; onlara verdiğin gibi bana da ver” demesi üzerine, “Bekle, sen de deneneceksin” denilmiştir. Nitekim bir süre sonra şeytan altın bir güvercin şekline bürünerek namaz kılan Hz. Davud’un önüne konar. Davud onu tutmak istedikçe kaçar. Nihayet güvercini kovalarken yıkanmakta olan bir kadın görür. Son derece güzel olan bu kadın Davud’u farkedince saçlarıyla kendini gizlemeye çalışırsa da bu tutumu Davud’un arzusunu daha da kamçılar. Kadına kim olduğunu sorar; kocasının asker olduğunu öğrenince ordu kumandanına mektup yazarak o askerin ön safa sürülmesini emreder. Adam cephede ölür, Davud da bu kadınla evlenir (Sa‘lebî, Arâisü’l-Mecâlis, 213-214).

Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin dışında tarih ve tefsir kitaplarında buna benzer pek çok rivayet vardır ki çoğu İsrâiliyat’tandır. Kur’ân’daki kıssanın, Ahd-i Atîk’te olduğu gibi Hz. Davud’un kadınla evlenmek için kocasını öldürttüğünü gösterdiği iddiası ise hem gerçeklerle hem de İslâm’daki nübüvvet anlayışıyla bağdaşmayan bir iftiradır. Zira peygamberlere zina isnadı onların ismet sıfatlarına ters düşmektedir. Normal insan için bile haram olan, ayrıca Mûsâ şeriatında yasaklanmış bulunan bir fiilin bir peygamber tarafından işlenmesi mümkün değildir. Söz konusu kıssadan önce ve sonra Hz. Davud’un birçok fazileti zikredilmektedir. Dinî yasayışta güçlü ve sağlam, Allah’a yönelen, onu çok anan, kendisine hikmet verilen, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti gelişmiş, Allah’a yakın olan ve güzel bir gelecek kazanmış bir kimsenin zina gibi büyük bir günahı işlemiş olması düşünülemez.

Kıssa ile ilgili diğer bir yorum da Hz. Davud’un küçük günah işlediği şeklindedir. Buna göre Davud, evli olan bir kadını almak için onun kocasını öldürtmemiştir, zira kadın Uriya ile evli değil nişanlı idi. Hz. Davud nişanlı olan bu kadını almıştır. Onun hatası, birçok karısı olduğu halde bir mümin kardeşinin nişanlısını elinden almasıdır. Bir başka açıklamaya göre de dönemin âdeti uyarınca Hz. Davud Uriya’dan karısını boşamasını, onunla evlenmek istediğini söylemiş, Uriya da kralın isteğini reddetmenin uygun olmayacağını düşünerek bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar bu davranış o dönemdeki şer‘î hükümlere uygunsa da Davud’un kemaliyle bağdaşmadığı için günah sayılmış, bu sebeple de Davud tövbe etmiştir. (Harman, DİA, 9/22-24).

Zira Hz. Dâvûd, muhâkeme meclisinde cereyan eden bu konuşmalardan Allah Teâlâ’nın bunu sırf kendisini denemek ve imtihan etmek için yaptığını ve kendisinden sâdır olan davranışın günah olduğunu anlamış ve tıpkı Âdem’in: “Rabbenâ zalemnâ enfusenâ” “Rabbimiz biz nefsimize zulmettik” (A’râf, 7/23) ve Musa’nın “tubtu ileyke” “Sana tövbe ettim” (A’râf, 7/143) şeklindeki tövbelerindeki gibi Rabbinden mağfiret dileyerek secdeye kapanmıştır.

Fakat bütün bu rivayetler, bizim için bağlayıcı değildir. Çünkü ne Kur’ân’da böyle bir ayrıntı zikredilmiştir, ne de Hz. Peygamber’den sahih bir hadis nakledilmiştir. Dolayısıyla bu tür yorumlar, Kur’ân ve Sünnet’in bildirdiği sahih bilgilere dayanmadığı için kabul edilmemelidir. (İbn Berrecân, 4/522-523) Öte yandan âyet aynı zamanda nefsin tabiatı itibariyle zulüm, bencillik, hırs, öfke, kibir gibi kötü sıfatlarla donanmış ve günaha meyilli olduğuna işaret eder. Bu genel kaideden istisna edilenler ise imanlarını sağlamlaştırıp kötü huylarından nefis tezkiyesiyle arınan ve salih amel işleyenlerdir. Bununla birlikte Allah Teâlâ “kalîlun mâ hum” “Onlar da pek azdır.” (Sâd, 38/24) buyurarak, gerçekten imanla beraber nefsini tezkiye edenlerin ve güzel ahlâk sahibi olanların çok az olduğunu bildirmektedir. Bu seçkin azınlık, nebîler, veliler, ârifler, rabbani âlimlerdir. (Dâye, Tevilât, 183) Ey aşk imtihanına tâbî tutulan kişi! Bilmelisin ki Allah Teâlâ, peygamberlerin ve velîlerin aşkla dolu kalplerini, kendi cemâl ve celâlinin, muhabbet ve iştiyâkının tecellîlerinden yarattı. Onları kendi nurlarının denizine bıraktı, tenzih ve takdîs sularıyla yıkadı. Ardından bu kalplere ulûhiyyetin hakikatini açtı. Onlar, ezelî kudretin haşyet verici tecellîleri karşısında zaaf gösterince, Allah onlara lütfetti; celâlini doğrudan değil, fiillerinde ve âyetlerinde yansıttı. Böylece onlar fânî olduktan sonra yeniden bekâ bulabildiler.

Bu sırla: Hz. Âdem’in Havvâ ile, Hz. Yûsuf’un Züleyhâ ile, Hz. Yakub’un Yusuf ile, Hz. Davud’un Uryâ’nın hanımıyla, Hz. Süleyman’ın Belkıs’la ve Hz. Muhammed’in Zeyneb’le olan imtihanları hep aynı hakikate işaret eder: Allah onları, fiillerinin güzelliğiyle kendine çekti, sonra cemâlinin hakikatini onlara müşâhede ettirdi. Böylece aşkın ilk perdelerinde “teşbih” ile başlayan yolculuk, sonunda “tenzih” ile tevhîdde tamamlandı.

Ey muhibb! Tevhîd makamına dikkat et. Çünkü gerçekte olan yalnızca O’dur, O’ndan başkası yoktur. Nitekim Mûsâ’ya bazen bir ağaçtan, bazen dağdan, bazen de asâdan tecellî etti. Bütün bunlar aslında celâlin birer tezahürüydü. Davud’un Uryâ’nın hanımını görmesi sadece bir ilâhî imtihan perdesiydi. O ise bunun kendisine verilmiş bir nimet olduğunu sandı. Hakikate yönelince bunun bir imtihan olduğunu idrak etti. O an kendi fiilinden, Fâil’e yöneldi; hicap ve hayâ içinde tövbe etti, tefrikadan cem‘e, şaşkınlıktan tevhîde rücû etti. Böylece, fenâ makamında gözyaşlarıyla yakarıp inâbe kapısına vardı. Hakk’tan Hakk’a kaçtı; perdelenmeyi aşıp vuslata doğru ilerledi.

Hz. Davud’un zellesi, “zât tecellîsinden sıfat tecellîsine, sıfat tecellîsinden fiil tecellîsine yönelmesiydi.” Yani hakikatin mutlak birlik (ahadiyyet) mertebesinden bir an için ayrılıp kesret tecellîsine bakmasıydı. Ancak o tekrar hakikatin başlangıcına dönüp tevhîdin asıllarına rücû edince, Allah bu imtihan perdesini ondan kaldırdı; bundan sonra vahdet makamından kesret âlemine dönmek onun için mümkün olmadı; çünkü o, artık “cem” makamında fânî olmuştu. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/190-191)

-------------------

Âyet 25

فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

(38/25) Feġafernâ lehu żâlik ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb.

(38/25) Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

-------------------

Hz. Dâvûd, bu hâdisede başkaları arasında adaletle hükmetmesine rağmen kendi nefsine aynı ölçüyü tatbik etmediğini fark ederek bunun ilâhî bir imtihan olduğunu idrak etti. Bunun üzerine kalbi kırık, boynu bükük, gözyaşları içinde samimi bir tövbe ile Rabbine yöneldi; rükû hâlindeyken secdeye kapanıp hayâ ve huşû ile titreyerek affını diledi. Allah da onun bu içten dönüşünü kabul edip rahmetiyle kuşattı, mağfiretine mazhar kıldı.

Âyette geçen “zulfâ: yakınlık” ifadesi, Hz. Dâvûd’un tövbesiyle birlikte sergilediği boyun büküş, huşû, gözyaşı, inilti ve içten yakarışlarının neticesinde elde ettiği Allah’a yakınlığı ifade eder. Bu yakınlık, onun gönülden dönüşünün (inâbe) ve sürekli yönelişinin (evbe) ilâhî bir mükâfatıdır. Âyette geçen “husne meâb: güzel bir dönüş” ise, bu yönelişin sonucu olarak Allah katında güvenli bir akıbet ve emin bir yer bulmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ, Dâvûd’u ezeliyyet, ebediyyet ve daimiyyet denizlerine daldırarak onun kurbiyyetini artırmış, onu kendi huzuruna kabul etmiş, kahır ve celâl tecellîlerinden koruyarak inayetine mazhar kılmıştır.

İlk sûfîlerden Ebû Saîd el-Harrâz’a göre, peygamberlerin zâhirde görünen zelleleri dışarıdan bakıldığında birer hata gibi görünür; fakat hakikatte bunlar onların Allah’a yakınlıklarını artıran vesilelerdir. Nitekim Hz. Dâvûd başına gelen imtihanı idrak eder etmez istiğfara yönelmiş, gönülden tazarrûda bulunmuş; Allah da onun bu hâlini zikrederek, zannettiği kusurun aslında kendisine yakınlık (zulfâ) kazandırdığını haber vermiştir. Çünkü peygamberlerin ve velîlerin ilâhî imtihanlara tâbi tutulmaları, onların değerlerinden hiçbir şey eksiltmez; bilakis şereflerini artırır, derecelerini yüceltir. Zira hilâfet makamı yalnızca cemâl tecellîlerinin değil, aynı zamanda celâl tecellîlerinin de zuhur mahallidir. Bu makam, imtihanlar vesilesiyle ortaya çıkan celâl tecellîleri sayesinde hakiki mâhiyetini bulur. Böylece imtihan, onlar için bir eksiklik değil, bilakis mânevî terakkî ve vuslat vesilesi olur.

Bu yüzden Ebû Süleymân ed-Dârânî de şöyle demiştir: “Davud’un, kendisi için o günahından daha faydalı bir ameli olmamıştır. Çünkü o günahın korkusunu hep içinde taşımış, ondan daima ürkmüş ve onunla yüzleşmekten kaçarak Allah’a sığınmıştır. Nihâyet bu hâl üzere Rabbinin huzuruna varmıştır.” (Sülemî, Hakâik, 184-185) Dolayısıyla seni Allah’a yaklaştıran bir günah, beğenip de Rabbinden uzaklaştıran ibadetten daha değerlidir. (Kuşeyrî, Letâif, 5/1780) Âyet aynı zamanda şu hakikate işaret eder: Kendisini Allah’ın koruduğu kimse gerçekten korunmuş olandır. Nitekim “Men yudlili(A)llâhu felâ hâdiye leh veyeżeruhum fî tuġyânihim ya’mehûn” “Allah kime hidayet ederse işte o hidayete ermiştir; kimi de saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur” (A‘râf, 7/186). Demek ki asıl masumiyet, kulun kendi nefsiyle değil, Allah’ın lütfettiği ilâhî hıfz ve inâyetle mümkündür. (Dâye, Te’vîlât; 5/184; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/190-191) İnâbe ise sadece günahlardan dönmek değil, aynı zamanda gafletten zikre dönüş, kalbin kırıklığı ile Hakk’a yöneliş ve her an ilâhî gazabı bekleme şuurudur. Bu yönüyle inâbe, tövbeden daha üstündür. Çünkü tövbe eden kimse nefsine yönelerek dönmüş olur; bu sebeple ona tâib denir. Ancak munîb, bütün benliğiyle Rabbine dönmüş ve bütün muhalefetlerden ayrılmış kimsedir. Dolayısıyla kulun inâbesi üç mertebede gerçekleşir: Nefsin inâbesi, onu Hakk’ın hizmeti ve itaatiyle meşgul etmektir. Kalbin inâbesi, gönlü Allah’tan başka her şeyden boşaltmaktır. Ruhun inâbesi ise zikri daim kılmak, Allah’tan gayrısını anmamak ve O’ndan başkasını düşünmemektir. (Sülemî, Hakâik, 184-185)

-------------------

Öte yandan konu mertebeler açısından ele alındığında yakınlık (zulfâ) şu üç tecelli düzeyinde tahakkuk eder:

- Zâtî yakınlık: Kulun kendi varlığının Hak’tan ayrı bir asla sahip olmadığını idrak etmesiyle gerçekleşir. Burada yakınlık, mesafe üzerinden değil, “aynîyyet” üzerinden kavranır. Kul, “Ben O’ndanım” idrakine erer.

- Sıfatî yakınlık: Kul, Allah’ın sıfatlarının kendi üzerinde işlediğini görür. İlmiyle bilen, kudretiyle yapan, rahmetiyle bağışlayan aslında Hak’tır. Bu yakınlık, kulun kendi sıfatlarını O’nun sıfatlarının tecellisi olarak müşâhede etmesidir.

- Fiilî yakınlık: Burada artık kulun fiilleri dahi Hakk’ın fiillerine bağlanır. “Attığında sen atmadın, fakat Allah attı” hakikati bu düzeyde idrak edilir. Zulfâ, işte bu üç tecellî mertebesinde kulun Hak’la bağını açığa çıkarır.

Aynı şekilde insanın aslına dönüşünün de (hüsne meâb) üç aşaması vardır:

- Nefsin dönüşü: Hevâ ve gafletin kirinden arınarak kendi aslî saflığına kavuşmasıdır.

- Kalbin dönüşü: Hak’tan gayrıyı çıkarıp yalnızca ilâhî tecellîlerin aynası haline gelmesidir.

- Ruhun dönüşü: Zâtî menşeine rücû ederek “Dönümüşüm muhakkak ki O’nadır” idrakinde olmasıdır.

Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında “zulfa” fenâ hâlini, “hüsne meâb” da bekâyı temsil eder. Sâlik zât, sıfat ve fiil bakımından fenâya ulaştığında güzel bir dönüşle bekâya kavuşur. Bu noktada artık kendi benliğiyle değil Hak ile var olur. Zahiren insanlar arasında yaşar fakat kalbi daima ilâhî huzurdadır. Fiilleri kendi iradesinden doğmuş gibi görünse de gerçekte Hakk’ın fiillerinin bir aynası hâline gelir.

-------------------

Âyet 26

يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟

(38/26) Yâ Dâvûdu innâ ce’alnâke ḣalîfeten fî-l-ardi fahkum beyne-nnâsi bilhakki velâ tettebi’i-lhevâ feyudilleke ‘an sebîlillâhi inne-lleżîne yadillûne ‘an sebîlillâhi lehum ‘ażâbun şedîdun bimâ nesû yevme-lhisâb.

(38/26) Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefsin arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”

-------------------

Âyetin zâhirî mânası, Hz. Dâvûd’un yeryüzünde hükümranlıkla ve insanlar arasında adaletle hükmetmekle halife kılınmış olmasıdır. Yani nasıl ki sultanlar belli bölgelere kendi adlarına tasarrufta bulunacak valiler tayin ederlerse, Allah Teâlâ da Dâvûd’u yeryüzünde hükmü geçen, tasarruf yetkisine sahip bir halife kılmıştır. Daha önce peygamberlik Dâvûd’un kabilesinde (sıbt) bulunmakla beraber hükümdarlık başka bir soydan idi. Allah ise bu iki makamı bir araya getirerek hem nübüvveti hem de hükümdarlığı Dâvûd’da toplamış, böylece ona şer‘î ve siyasî otoriteyi bahşetmiştir. O da halkını Allah’ın emirleri doğrultusunda idare etmeye başlamış, hükmünü Hakk’ın hükmüne dayandırmıştır. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/59) Hadidzatında bâtınî anlamda hilâfet, yalnızca zâhirî suretlerle sınırlı değildir; hakikatte onun alanı mânâ âlemidir. Nasıl ki halk edilme (halkıyyet) sûret âlemine taalluk ederse, hilâfet de bâtında mânâ âlemiyle ilgilidir. Bu yüzden Allah, Âdem hakkında önce (اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ ط۪ينٍ) “Ben balçıktan bir beşer halk edeceğim” (Sâd, 38/71) buyurarak onun sûret (halkıyyet) yönüne işaret etmiş, fakat mânâsından bahsederken, (اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ) “Ben yeryüzüne birini halife kılacağım (câiliyyet)” (Bakara 2/30) diyerek onun bâtın (câiliyyet) yönüne dikkat çekmiştir.

Halifelik istidadı, sadece insana özgüdür. “Vehuve-lleżî ce’alekum ḣalâ-ife-l-ardi” “Sizi yeryüzünün halifeleri kıldı” (Enâm, 6/165) âyeti bunu gösterir. Zira insanî ruh, “feyz-i evvel”dir. “Kün (Ol!)” emrinin taalluk ettiği ilk şeydir. Bu yüzden Allah onu kendi emrine nisbet ederek ”kuli-rrûhu min emri rabbî” “De ki: ‘Ruh Rabbimin emrindendir” (İsrâ 17/85) buyurmuştur. İnsanî ruh “feyz-i evvel” olduğu için Allah’ın halifesi o olmuştur. Dolayısıyla her insan potansiyel olarak halifeliğe istidatlı yaratılmıştır, fakat halifelik derecelerine bilfiil ızhar edebilenler ise azdır; zira hilâfetin kemali, nefsin olumsuz sıfatlardından arınmayı, Hakk’a tam yönelişi ve mârifetle tahakkuku gerektirir.

İnsanî ruh, Allah’ın hem zâtının hem de sıfatlarının halîfesidir. Zâtının halîfesidir; çünkü ruhun varlığı, başka bir vasıta olmaksızın doğrudan Allah’ın varlığından feyezan etmiştir. Bu sebeple onun varlığı, Hakk’ın varlığının halifeliğini taşır. Sıfatlarının halifesidir zira ruhun sıfatları da doğrudan Allah’ın sıfatlarından feyezan etmiştir. Dolayısıyla ruh hem zâtı hem de sıfatları bakımından halîfetullâhtır. 

Bundan sonra gelen bütün varlıklar, bu hilâfetin mertebe mertebe tenezzülünden ibarettir. Zincirin en sonunda, insanın sûreti yani bedeni yer alır. Beden, “esfel-i sâfilîn” olan en aşağı mertebede bulunduğu için hilâfetten en az nasip almış olandır.

Nitekim Allah Teâlâ, insanı yeryüzünde halife kılmak murad edince, ruhun konaklaması için elverişli bir menzil olan bedeni hazırladı. Bedende hilâfetin merkezini kalbi kıldı. Kalbe yardımcı ve hizmetçi olarak da nefsi verdi. Ruhu insanlık mülkünün halifesi kılınca kalp, sır, nefis, beden, duyular, kuvveler, organlar ve azalar onun tebaası oldu. Eğer insan, “Allah’ın ona verdiği selim fıtrat” üzere safiyetini koruyabilirse, bu hiyerarşi kusursuz işler: Ruh, doğrudan Allah’tan aldığı irade ile kalpte hükümran olur. Kalp, ruhun nurunu nefse geçirir. Nefis, bedeni idare eder. Beden de yeryüzünde Allah’ın emrine göre hareket eder. Böylece insan, Allah’ın arzında, O’nun hüküm ve emirlerini şerîatın fermanlarına göre uygulayan bir “halîfetullah” olur.

Dâvûd’un halife kılınması, ilâhî imtihanlardan geçip arındıktan sonra kendisine Rabbanî hilatın giydirilmesi gibidir. Nitekim Âdem de bir imtihanla sınandıktan sonra yeryüzünde halifelik makamına oturtulmuştu. Ancak İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Dâvûd’un halifeliği, Âdem’inkinden daha üstündür. Zira Âdem’in halifeliği, insan türünün henüz azlığı sebebiyle genel bir hüküm ve yaygın bir temsil niteliği taşımıyordu. Bu yüzden onun halifeliğini bildiren âyet, Dâvûd hakkında gelen nass gibi değildir. Allah meleklere hitabında, Âdem’in adını anmaksızın “innî câ’ilun fi-l-ardi ḣalîfe” “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” (Bakara, 2/30) buyurmuştur. Oysa Dâvûd hakkında doğrudan kendisine hitap ederek “innâ ce’alnâke ḣalîfeten fî-l-ardi” “Biz seni yeryüzünde halife kıldık” (Sâd, 38/26) demiş ve halifeliğini açık, belirgin ve şahsî bir şekilde ifade etmiştir. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahman, 4/370-371) Diğer yandan Allah Teâlâ Hz. Davud’a halife kılındığını hatırlatmasının ardından ona, insanlar arasında hak ile hüküm vermesini ve nefsin arzusuna uymamasını emretmiştir. Çünkü hilâfetin temel özelliklerinden biri, halkın arasında hakkaniyetle hükmetmek, ilâhî emir doğrultusunda davranmak, adaleti tesis etmek, hevâ ve hevesin hükmünden yüz çevirmektir. 

Haddizatından Cenâb-ı Hak, insanın bâtınına hevâyı, hakikate muhalif bir eğilim olarak yerleştirmiştir. Bu, kulun imtihanı ve hilâfetin sırrıdır. Çünkü hilâfetin hikmeti, kulun kendi nefsinde hakkı bâtıldan ayırarak hevâsına muhalefet etmesi ve Allah’a yönelmesidir. Bu muhalefet, kulun kemal yolculuğunu mümkün kılar. Zira Hak Teâlâ, zatının nuru ve emirlerinin doğruluğu ile kullarını kendine çekerken; hevâ ise bâtılın cazibesi ile kulun yolunu keser. Böylece sâlik, bir ayağı Hakk’ın emrine uygunlukta, diğer ayağı hevâya muhalefette ilerleyerek Allah’a doğru yol alır. Seyrin esası da bu mücadeleyi daimî kılabilmektir. (Dâye, Te’vîlât, 5/184-186) Hevânın saptırıcı gücü öylesine etkilidir ki, peygamberler bile bu hususta uyarılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Dâvûd’a hitaben âdeta şöyle buyurmuştur: “Hüküm verirken asla nefsin arzusuna kapılma, kalbinin temayüllerine göre karar verme! Zira hevâya uymak seni sırf adalet ve saf hakikat üzerine kurulmuş olan tevhîd yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar ise fıtratlarını unutan, ezelde verdikleri ahdi bozan, âhireti ve hesap gününü inkâr eden kimselerdir. Onlar, şiddetli bir azaba dûçar olacaklardır.” Bu ikaz bize şunu gösterir: Allah yolundan sapmak, yalnızca ilâhî hükümleri görmezden gelip arzuların peşinden gitmek değildir; aynı zamanda rubûbiyetin sende tecellî eden hakikatlerini görememektir. Çünkü kim ki, kendisini Hakk’a ulaştıracak seyrini terk eder, irfan yolculuğundan sapar ve arayış istikametini kaybederse, o kimse en ağır azaba dûçar olur. Bu azap, yalnız ateşten ibaret değil; asıl olarak Hakk’ın sevgisini yitirme, vuslattan uzak düşme, cemâl ve kurbiyyetten mahrum kalma azabıdır. 

-------------------

Hilafetin Sırrı Halifelik konusunun daha iyi anlaşıbalilmesi için Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsanları Araştırması (1/192-225) isimli eserinden özetle şöyle aktarabiliriz:

İnsânın zûhura gelişinin başlangıcı, Bakara Sûresi 2/30 âyetinde târif edilir: “Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh” “Hani Rabbin meleklere, ‘Muhakkak ki ben arzda bir halîfe ceâl edeceğim’ demişti.” Bu aşamada insân, Melekût âleminde, yâni Rubûbiyyet-esmâ mertebesinde, hareket edebilir, latîf bir melek olarak halk edildi. Burası insânın ilk mahlûkiyyet yâni zuhûr mertebesidir.

Bu üçüncü aşama, bir başka yönüyle, Hicr Sûresi 15/28 ve Sâd Sûresi 38/81 âyetlerinde “hâlikun beşeren” “bir beşer halk edeceğim” şeklinde târif edilir. “Halîfe ceâl etmek” ifâdesiyle Âdem’in ilmî ve ruhânî programı, “beşer halk etmek” ifâdesiyle de bu programın faaliyet sahasına gelişi belirtilmektedir.

“Beşer” kelimesi, insân varlığının ef’âl yâni madde âlemindeki hâlini, cismânî ve nefsânî yönünü târif eder. “Halîfe” ise “ardından gelen” anlamındadır ve insân varlığının sıfât mertebesindeki bâtınî ve ruhânî hâlini ifâde eder.

Beşer lügatte “müjdelenmiş” ma’nâsına gelir. Bu müjde, Hakk’ın varlığının o varlıkta mevcûd olmasıdır. “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” ve “Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i kudsîleri bu hakîkati işâret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hakîkati destekleyen âyetler vardır. Örneğin: “ve nefahtu fîhi min ruhî” “ve ona ruhumdan üfledim” (Hicr 15/29, Sâd 38/72); “ve lekad kerremnâ benî âdeme” “ve andolsun ki Âdemoğlunu kerem sâhibi kıldık” (İsrâ 17/70).

“Halk etmek”, ilm-i ilâhîde sâbit olan a’yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir. “Ceâl etmek” ise hâricî vücûdda zuhûr eden bir şeyin başka bir hâle tahvîl veya tebdîl edilmesidir. Yeryüzüne beşer olarak gelen varlık halîfe namzetidir, ancak bu makâma yâni Âdem’lik hakîkatine ve Hakîkat-i İnsâniyye’sine ancak çalışması ve gayreti netîcesinde, mânevî bir tekâmül ile tâyin olur.

Cenâb-ı Hakk âlemlerde esmâ ve sıfâtlarıyla zuhûr eder. “Halîfe insân”da ise Zâtıyla zuhûr eder. İnsânda Zât tecellîsi olduğundan “ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Yine bir hadîs-i kudsî’de “Halaka Âdeme alâ sûretihî” “Allâh, Âdem’i kendi sûretinde halk etti” buyrulmuştur. 

İnsân beşeriyyeti yönüyle mahlûk’tur yâni halk edilmiştir. Ancak, ruhâniyyeti itibâri ile hâlıktır, halk edilmemiştir. Bu sebeple, halîfe kelimesinden sonra halk etme ifâdesi değil ceâl etme (kılma) ifâdesi kullanılmıştır. Ceâl etmek, halîfe programının, arzda yâni yeryüzünde ve toprak olan insân bedeninde Rabb tarafından yüklenerek faaliyete geçişini ifâde eder.

Halîfelik zuhûru ile faaliyete başlayan Zâtî tecellî, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir ve vârisleri ile bu kemâlât kıyâmete kadar devam edecektir.

-------------------

Âyet 27

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًاۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ

(38/27) Vemâ ḣaleknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ bâtilâ żâlike zannu-lleżîne keferû feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr.

(38/27) Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkâr edenlerin hâline!

-------------------

Allah Teâlâ, hesap gününü unutanların çetin bir azaba uğrayacaklarını hatırlattıktan sonra, âhiretin zorunluluğunu beyan etmek üzere kâinatın amaçsız ve anlamsız yaratıldığını iddia edenleri reddetmektedir. Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan her şeyi boş yere yaratmadığını vurgulayarak, âhireti inkâr edenlerin cehennem ateşine gireceklerini bildirmektedir. Zira âhiretin olmaması demek, dünya hayatında iman edip salih ameller işleyenlerle, inkâr ve fesat yoluna sapanların sonuç bakımından aynı seviyede tutulması anlamına gelir. Bu ise Allah’ın kâinata yerleştirdiği adalet düzenine aykırıdır. O hâlde Allah, iman edip güzel işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla bir tutmaz. İyilerin ve kötülerin amellerini karşılıksız bırakmamak için mutlaka bir âhiret, hesap ve ceza gününin bulunması gereklidir.

Haddizatında Cenâb-ı Hak, yeryüzünü, gökleri ve ikisi arasındaki her şeyi, kullarının cemâl ve celâl sıfatlarının tecellîlerini müşâhede edebilmeleri için halk etmiştir. Bu nedenle âlemler, Allah’ın güzellik ve yücelik sıfatlarının tecellîlerini seyreden mü’minler için bir ayna kılınmıştır. Âlem, bir bakıma Hakk’ın kendisine baktığı ayna, insan ise o aynanın en parlak yüzüdür. Bu sebeple “Biz gökleri ve yeri bâtıl olarak yaratmadık” ifadesi, âlemin hakikatsiz veya maksatsız olmadığını; bilakis her şeyin ilâhî isimlerin tecellîlerini göstermek için var olduğunu bildirir. Mü’minler bu hakikati idrak ettiklerinde, âleme bakışları sıradan bir bakış olmaktan çıkar. Onlar, dağlarda celâl sıfatını, çiçekte cemâl sıfatını, nefislerinde rubûbiyetin ahkâmını, ruhlarında ulûhiyetin nefhasını müşâhede ederler. Böylece âlem, Hakk’a işaret eden bir levha hâline gelir. Nitekim “Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim” “Biz onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz” (Fussilet 41/53) buyurulmuş, yine mü’minlerin diliyle “Rabbenâ mâ ḣalakte hâżâ bâtilen subhâneke fekinâ ‘ażâbe-nnâr” “Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın; seni tenzih ederiz, bizi ateş azabından koru” (Âl-i İmrân 3/191) diye dua edilmiştir.

İnkârcılar ise âleme yalnızca zahir gözüyle bakarlar. Onlar için dağ yalnız taştır, yıldız yalnız ışıktır, insan yalnız biyolojik bir varlıktır. Bu bakış, âlemin hakikatsiz ve amaçsız olduğu zannını doğurur. Böylece “bâtıl yaratılış” vehmine düşerler. Oysa bâtıl zanları, kendi idraklerinin perdelenmişliğinden ibarettir. İşte bu sebeple, âyetin sonunda bildirildiği gibi, onların payına düşen asıl azap “ateş” değil, Hak’tan uzak kalmaktır; bu uzaklık ateşten daha yakıcıdır.

Nitekim Mekke müşrikleri, her şeyi yaratanın Allah olduğunu ikrar etmekle birlikte, bu yaratılışın bir karşılığı ve âhiret gününde cezâsı olacağını reddetmekle, âlemin yaratılışını boş ve amaçsız görmek gibi bâtıl bir inanca sapmışlardır. Bu yüzden Kur’ân onların akıbetini “feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr” “Vay o inkârcıların ateşteki hâline!” (Sâd, 38/27) diye haber verir; zira onları ateşten doğan şiddetli bir helâk beklemektedir.

Oysa göklerin, yerin ve bütün varlıkların yaratılışı, en yüce bir gaye ve en üstün bir hikmete dayanmaktadır. Çünkü Allah, insanı akıl ve idrâk ile donatmış, hak ile bâtılı, fayda ile zararı ayırt edebilme kabiliyeti vermiştir. Bununla yetinmeyip, âfâkî ve enfüsî deliller halk etmiş, onları kavrayabilecek istidat bahşetmiş; ardından da peygamberler gönderip hakikati açıklayan kitaplar indirmiştir. Bu kitaplarla bütün itiraz yollarını kapatmış, insanın dünya ve âhiret saadeti için hükümler vaz etmiş ve her amelin karşılığını verecek mükâfat ve cezaları hazırlamıştır. Böylece kâinâtın yaratılışındaki hikmet hem ilâhî isimlerin tecellisi hem de insanın hakikati bulup sorumluluğunu yerine getirmesi için apaçık kılınmıştır.

Şu hâlde Allah Teâlâ bütün bu âlemleri boş yere yahut mahlûkatına zarar vermek için var etmiş değildir; zira bu, O’nun rahmet ve keremine aykırıdır. Ancak dünya hayatı kısa, imkânları sınırlı, faydası az ve sıkıntıları çoktur. Bu sebeple insanlar burada tam bir karşılık göremezler. Dünya hayatında nice kimseler haksızlığa ve zulme uğrar, pek çok mü’min sabırla direnir; buna karşılık zalimler de zulümlerini sürdürürler. Eğer mazlumların sabırlarının karşılığı verilmez, zalimlerin de zulümlerinin cezası görülmezse, bu durumda Yaratıcı’nın adaleti tam olarak tecellî etmemiş olur. Oysa Allah’ın adaleti mutlak ve şaşmazdır. Demek ki dünya, adaletin bütün yönleriyle gerçekleşeceği yer değildir. Bu yüzden Allah’ın hikmeti, mutlaka âhiret âlemini gerekli kılar. Çünkü kâinat boşuna değil, hikmetle halk edilmiştir; bu hikmet hem mazluma mükâfatın hem de zalime cezanın tam mânâsıyla verileceği âhireti zorunlu kılar.

Bu durumda sana gereken âleme bakışını düzeltmektir. Eğer âleme “bâtıl” nazarıyla bakarsan, nefsin perde olur, hakikati göremezsin. Fakat âleme “ilâhî isimlerin aynası” olarak bakarsan, o zaman her şey seni Hakk’a götürür. Böylece, bâtıl zannın ateşinden kurtulur, âyetlerin nurunda Hakk’ın cemâl ve celâlini müşâhede edenlerden olursun.

-------------------

Âyet 28

اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ

(38/28) Em nec’alu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti kelmufsidîne fî-l-ardi em nec’alu-lmuttekîne kelfuccâr.

(38/28) Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?

-------------------

Allah Teâlâ bütün bu âlemleri boş yere yahut mahlûkatına zarar vermek için yaratmadığı gibi iman edip iyi işler yapanlarla bozgunculuk çıkaranları da bir tutmaz. Zira bu durum, O’nun hikmet, rahmet ve keremine aykırıdır. İman edenler, salih amel işleyenler ve müttakîler, Allah’ın lütuf ve rahmet sıfatlarının mazharıdırlar. Onlar, ilâhî inâyetin gölgesinde yetişir, rahmetin tecellîsiyle korunurlar. Müfsidler ve fâcirler ise, Allah’ın kahır ve intikam sıfatlarının mazharıdırlar. Onların hâli, ilâhî gazabın ve adaletin tecellîsidir. Dolayısıyla bu iki zümreyi birbirine denk görmek mümkün değildir; çünkü biri lütfun aynasıdır, diğeri kahır ve azabın. Hakikat, onları bir tutmayı reddeder. (Dâye, Te’vîlât, 5/187) Zira muttakîler, kâinat aynalarında ve kudret tecellîlerinde açığa çıkan Allah’ın azamet ve kibriyâ nurlarını müşâhede eden kimselerdir. Onlar bu nurların celâlini görüp, her şeyden yüz çevirerek yalnız Hakk’ın heybetiyle meşgul olurlar. Bu yüzden, bütün varlıklar gözlerinde silinir; Hak’tan gayrısı nazarlarında değerini kaybeder. Buna karşılık fâcirler ise nefis perdelerinde kalmış, hevâ karanlıklarını aşamamış, hidâyet nurlarını görememiş kimselerdir. Onlar, nefsânî arzuların gölgelerinde yaşar, hakikatin ufkuna yükselemezler. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/192) Rivayete göre Mekkeli müşrikler müminlere “Âhirette size verilecek mükâfatlar bize de verilecek, hattâ bize daha fazlası verilecek. Nasıl olur da sizin gibi fakir, yoksul ve köleler bizim gibi varlıklı, zengin ve şerefli insanların olduğu yerde izzet ve ikram görürler?” deyince Allah onlara cevaben sâlih amel sâhibi mü’minler ile kâfirlerin; aynı şekilde takva sahipleriyle günahkârların bir tutulmayacağını bildirmiştir. Onlar ”Ve kâlû nahnu ekśeru emvâlen ve evlâden vemâ nahnu bimu’ażżebîn” “Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur. Bize azap edilmeyecektir demişlerdi.” (Sebe’ 34/35) Buna karşılık Allah da “Efenec’alu-lmuslimîne kelmucrimîn” “Biz müslümanları mücrimler gibi bir tutar mıyız?” (Kalem 68/35) buyurmuştur.

Bununla birlikte Cenâb-ı Hak dünya hayatından faydalanma hususunda her iki grubu da bir tutmakta, hattâ kâfirlere bu hayattan müminlere verdiğinden daha fazla pay vermektedir. Çünkü Allah katında dünyanın sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur. Müminlere ise veriecek olan ebedî ve üstün nimetler, göz alıcı mükâfatlar âhirete ertelenmiştir. “Tilke-ddâru-l-âḣiratu nec’aluhâ lilleżîne lâ yurîdûne ‘uluvven fî-l-ardi velâ fesâdâ” “İşte âhiret yurdu. Biz, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız” (Kasas 28/83). Zira dünya hayatı kısa, imkânları sınırlı, faydası az ve sıkıntıları çoktur. Bu sebeple müminler burada tam bir karşılık göremezler.

İşarî olarak “salih amel” kalbin rubûbiyet terbiyesi altında safiyet kazanmasıdır. Arınmış olan kalp nefsin kirlerinden temizlenip ilâhî tecellîlere ayna kesilir. Buna mukabil “fesat” nefsin hevâsına uyup bâtın âlemini ifsâd etmektir. Kalp bundan etkilenir, fayzinden kesilir, batın âleminde zulmet doğar, sır perdelenip hakikat nurlarını yansıtamaz. “Muttakî” sadece haramlardan sakınan değil aynı zamanda kalben ilâhî huzurda olma bilincine ulaşan, her anında murâkabe ve takvâ ile yaşayan, ilâhî nurların müşâhedesiyle terakki edip Hakk’a vâsıl olan kimsedir. Bu hâl, onu cemâl tecellîlerinde Allah’ın lütfunu, celâl tecellîlerinde ise Allah’ın heybetini müşâhedeye götürür; böylece varlık perdesinin ötesinde her şeyde Hakk’ın nurunu görerek tevhîde erer. “Fâcir” ise, nefsin hevâsına dalıp kalbinin gözünü perdeleyen kimsedir. Onun kalbi, gafletle mühürlenmiş, nazarı dünyaya takılıp kalmıştır. Böylece nefsin hevâsını “hakikat” sanıp Hakk’ı göremez; âhireti unutur, hesabı inkâr eder.

Ey sâlik-i râh-ı Hak! Kalbinde salih amelin nurunu taşırsan, rubûbiyyetin terbiyesiyle yetişmiş, rahmâniyyetin rahmetiyle kuşanmış, rahîmiyyetin latif feyziyle yakınlığa erişmişsin demektir. Ruhunda iman tecellî ederse, ulûhiyyetin aşkın nurunu müşâhede edersin. Sırrında bu nur karar kılarsa, o vakit cemâl ve celâl tecellîlerinin birlikte mazharı olursun. Ama hevâya uyarsan, bu isimlerin tecellîleri senden çekilir; kalp kararır, ruh perdelenir, sır susar. İşte imtihan tam da budur: insan, her nefeste rahmâniyyetin cömert sofrasına mı oturacak, yoksa hevânın karanlık çölünde mi kaybolacaktır?

-------------------

Âyet 29

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

(38/29) Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun liyeddebberû âyâtihi veliyeteżekkera ulû-l-elbâb.

(38/29) Bu Kur’ân, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.

-------------------

Zât mertebesinden gelen bu ilâhî hitap, peygamberimiz vasıtasıyla, sahih akıl sahiplerinin vehim ve kuruntulardan arınarak âyetler üzerinde tefekkür etmeleri, onların mânâlarını ve yapılan yorumlarını idrak edebilmeleri için Kur’ân’ın indirildiğini haber vermektedir. Kur’ân’ın gayesi sadece lafızlarının ezberlenmesi değildir; aynı zamanda onun üzerinde düşünmek, hatırlamak, öğüt almak ve hükümleriyle amel etmektir.

Nüzul sırasına göre “Kitap” kelimesi ilk kez bu âyette geçmektedir. Burada öncelikle Kur’ân kastedilmekle birlikte, “Kitap” başka bağlamlarda daha önce vahyedilen ilâhî kitaplara, insanların iş ve fiillerinin kaydedildiği amel defterlerine ve Allah’ın ezelî ilmine de işaret etmektedir.

Nitekim “Sana da, kendinden önceki Kitapları doğrulayıcı ve onları gözetici olarak bu Kitabı indirdik.” (Mâide, 5/48) âyetinde “Kitap”, hem daha önceki ilâhî kitapları hem de Kur’ân-ı Kerîm’i ifade eder. “Kimin kitabı sağından verilirse, o, kolay bir hesaba çekilecektir.” (İnşikâk, 84/7-8) âyetinde ise “kitap”, insanın amel defteridir. Yine “Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar şöyle diyeceklerdir: ‘Andolsun, siz, Allah’ın yazısına göre yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu yeniden dirilme günüdür; fakat siz bilmiyordunuz.’” (Rûm, 30/56) âyetinde “kitap”, Allah’ın ezelî ilmidir. “Tâ-Sîn. Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık bir Kitab’ın âyetleridir.” (Neml, 27/1) âyetinde ise “Kitap” ve “Kur’ân” birlikte zikredilmiştir. (Ateş, Tefsir, 5/467-468) Allah Teâlâ Kur’ân ile insanlara üç mertebede hitap etmektedir:

Birinci grup, Kur’ân’ı yalnızca tebliğ yönüyle kabul edenlerdir. Onlar, Kur’ân’ın harflerini işitir, Allah’tan geldiğine iman ederler; fakat bundan ötesine nüfuz edemezler. 

İkinci grup, Kur’ân’ın âyetlerini düşünmek ve mânâları üzerinde tefekkür etmek üzere okuyanlardır. Onlar, böylece Kur’ân’ın kendi başına ortaya konabilecek bir söz olmadığını, ancak onu gönderen Allah’ın kelâmı olduğunu idrak ederler.

Üçüncü grup ise, haklarında “akıl sahipleri öğüt alsın” denilen kimselerdir. Onlar, hakikati zaten ezelde bilmektedirler. Zira öğüt almak ve hatırlamak, ancak daha önce bilinen fakat unutulan şey için geçerlidir. Bu kimseler, ezelde kendilerinden ahid alındığında ilim sahibiydiler; fakat dünyaya gelince unutkanlık perdesine büründüler ve o önceki hallerini hatırlayamadılar. Kur’ân, onlara bir hatırlatıcı (tezekkür) olarak hitap eder ki unuttukları hakikati yeniden idrak etsinler. (İbnü’l-Arabî, Rahmenün Mine’r-Rahmân, 4/373-374) Âyetteki tedebbür ifadesi, tefekkürün daha ileri bir merhalesi olup kalbin mânâlar üzerinde tasarruf etmesidir. Bunun gerçekleşebilmesi için ise tezekkürle, kalbi örten perdelerin kaldırılması gerekir. Böylece kişi, ezelde bâtınına yerleştirilmiş olan tevhîd ve mârifeti idrak eder; âfâkta ve enfüste tecellî eden âyetleri müşâhede etme imkânı bulur.

Yine tedebbür, bütün âlimlere şâmil kılınmışken; tezekkür özellikle “ulû’l-elbâb”a, yani kalbin arındırılmış saf aynasında hakikati seyreden ve eşyada Hakk’ın nurunu gören kimselere mahsustur. Çünkü tedebbür idrake yöneliktir; tezekkür ise yücelik ve haşyetin kalplerde yerleşmesine vesile olur. Bu hâl, özellikle âriflerin kalplerinde gerçekleşir. Onlar, ruhlarının gözleriyle Kur’ân’da sıfatların güzelliklerini temaşa ederler ve onda ulûhiyyet ilimlerinin derin sırları kendilerine açılır. Âlemde tecellî eden her hakikati, âyetlerin bir tefsiri olarak okur, bu manaları kendi varlıklarında yaşarlar. Zira ârifler kalplerini mâsivâdan arındırmış, hakikati “cem” ve “fark” tecellîleri içinde müşâhede eden kimselerdir. Böylelikle suretlerin perdesini aralayarak her taayyünde Hakk’ın tecellisini görür, lafızların ötesine geçerek ilâhî manalara nüfuz ederler.

Şu hâlde Kur’ân’ın bereketine erişen kimse, âyetlerinde tedebbür nimetiyle rızıklandırılır. âyetlerini tedebbür eden de tezekkürden ve onunla ibret almaktan mahrum bırakılmaz. Böyle bir kimse, Kur’ân’dan murad edilen mânâyı anlar, onun edep ve şeriat hükümlerini koruyup gözetir. Kur’ân’la hayatı bereketlenir, kalbi dirilir, hakikat nuru tüm varlığını kuşatır. Böylece doğruyu, huzuru ve mutluluğu bulur. Rabbi tarafından muhatap alınmış olmanın idrakiyle de Kur’ân’la övünür.

-------------------

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’ân-ı Kerîm’in farklı mertebelerdeki tecellilerini bilmek gerekir. 

Üzerinde düşünüp tedebbür edilmesi yönüyle Kitap, Kur'ân ve Furkân olmak üzere ikiye ayrılır: Kur’ân ahadiyyet; Furkân vâhidiyyettir; Kur’ân Zât’tır, Furkân sıfattır. Zat mertebesi itbariyle “Ümmül Kitap”ta muhafaza edilmekte, sıfat mertebesi itibariyle “Furkân” ismiyle, “Levhi Mahfuz” da muhafaza edilmektedir. 

Kur’ân-ı Kerîm, Ulûhiyyet (Zât) mertebesinde, “Ümmü’l Kitâb”ta “Kur’ân” ismi ile Allâh’ça idi. O mertebede hiçbir zuhûr ve tecellî olmadığından başka türlü de olamazdı.

Rahmâniyyet (sıfât) mertebesinde “Levh-i Mahfûz”da “Furkân” ismiyle, mertebesi gereği Hakk’çaya tercüme edildi. Yâni Ulûhiyyet’ten Rahmâniyyet’e tenezzül etti.

Rubûbiyyet (esmâ) mertebesinde “Kitâbü’l Mübîn” (beyân olan açık kitap) ismiyle, mertebesi gereği Rabb’çaya tercüme edildi. Yâni Rahmâniyyet’ten Rubûbiyyet’e tenezzül etti.

Melikiyyet (ef’âl) mertebesinde “İmâmü’l Mübîn” (en önde, en açık) ismiyle, mertebesi gereği, baş tarafına bir “a” “Elif” harfinin ilâvesiyle A-Rabça’ya tercüme edildi. Yâni Rubûbiyyet’ten Melîkiyyet’e tenezzül etti.

Fussilet Sûresi’nin 41/1-3 âyetlerinde belirtildiği gibi, bu tercümeler Kur’ân’ın beşer tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için, bâtın âleminde Hakk tarafından yapılmıştır: 

“Hâ Mîm. Tenzîlun miner rahmânir rahîm. Kitâbun fussilet âyâtuhu kur’ânen arabiyyen li kavmin ya’lemûn.” “Hâ Mîm. Rahmân ve Rahîm olandan nâzil olmuştur. Bilen bir kavim için, Arapça bir Kur’ân olarak âyetleri açıklanmış bir Kitap’tır.” Tercümenin ma’nâsı Rabça, lâfzı ise Arapça’dır. (Necdet Ardıç, 10-Kelime-i Tevhîd, 15-16; 214-Gökyüzü İnsanları Araştırması, 2/161)

-------------------

Âyet 30

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ

(38/30) Ve vehebnâ li Dâvûde Suleymâne ni’me-l’abdu innehu evvâb.

(38/30) Dâvûd’a Süleyman’ı bağışladık. One güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.

-------------------

Allah Teâlâ, Hz. Dâvûd’u hem soyunu hem de mülkünü devam ettirecek bir evlâtla müjdelemiş ve bu ihsanını “hibe” olarak nitelemiştir. Çünkü “hibe”, hibe edenin karşılıksız bir ihsan ve ikram olarak verdiği bağıştır; yoksa kulun ameline uygun bir karşılık yahut belirli bir bedel karşılığında verilen şey “hibe” değildir. Bu nedenle İbn Abbâs’ın, “Çocuklarımız bize Allah’ın birer hibesidir” dedikten sonra şu âyeti okuduğu nakledilmiştir: “Yehebu limen yeşâu inâśen ve yehebu limen yeşâu-żżukûr” “Allah, dilediğine kız çocuklarını, dilediğine de erkek çocuklarını bahşeder.” (Şûrâ, 42/49).

Buna göre Süleyman, Hz. Dâvûd için tam bir nimet ve hibe olmuştur. Çünkü zâhirî hilâfetin eksiksiz şekilde ortaya çıkışı Dâvûd’a ait bir mazhariyet iken, bunun kemali Süleyman’da zuhur etmiştir. Bu sebeple peygamberlik ve hilâfet makamını hakkıyla üstlenebilecek bir liyakate sahip olduğundan, “Süleyman ne güzel bir kuldu!” ifadesiyle övülmüştür.

Kulluk (ubûdiyyet) ise, rubûbiyyet iddiasında bulunmaksızın ulûhiyyet sıfatları altında fânî olmayı gerektirir. Hz. Süleyman tam bir ubûdiyyet şuuruyla dünyevî veya uhrevî bir gaye gözetmeksizin daima ilâhî huzura yönelmiştir. Nimet anında şükür, bela anında sabır göstermek üzere her hâlinde Allah’a sığınmış; hüküm sürerken, kalben sürekli muhtaçlık içinde ve acziyetini yalnızca Hakk’a arz eden bir kul olmuştur. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/74) Bu nedenle Kur’ân-ı Kerîm’de Süleyman’ın, Hz. Dâvûd’un oğlu ve vârisi olduğu, Allah tarafından üstün kılındığı, şükreden, sâlih, hakîm ve anlayışlı bir kul olduğu bildirilir. Onun daima Allah katında büyük bir değere ve yüce bir makama sahip bulunduğu vurgulanır. Ayrıca keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma yeteneğine sahip olduğu da zikredilmektedir. Nitekim Allah, diğer peygamberlerde olduğu gibi Hz. Süleyman’a da vahiy indirmiş ve onu dosdoğru yola iletmiştir. (Harman, DİA, 38/59)

-------------------

Âyet 31

اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ

(38/31) İż ‘urida ‘aleyhi bil’aşiyyi-ssâfinâtu-lciyâd.

(38/31) Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.

-------------------

Hükümdar bir peygamber olması dolayısıyla Hz. Süleyman, özellikle atlara —bilhassa da savaş ve yarış atlarına— büyük bir ilgi göstermiştir. Ancak bu sevgi, dünyevî bir tutkudan değil; onları Allah yolunda kullanmak maksadına yönelikti. Bu sebeple atların yetiştirilmesine özel bir önem vermiştir ki âyet onun bu yönüne işaret etmektedir.

Sûfîler ise at simgesini yalnızca zâhirî bir ayrıntı olarak görmemiş, insandaki kuvvelerin ve nefsânî güçlerin sembolü şeklinde yorumlamışlardır. Zira at, tabiatı gereği güçlü, hareketli ve arzulara meyillidir; mutlaka terbiye edilmesi gerekir. Aynı şekilde nefsin kuvveleri de kontrol altına alınmazsa kişiyi dünya sevgisine, hırsa ve gaflete sürükler. Fakat bu kuvveler Allah yolunda terbiye edilip Hakk’a hizmet ettirilirse, sâlik için bir binek ve manevî yolculukta vasıta hâline gelir. Hz. Süleyman’ın atları Allah yolunda sefer için beslemesi, işârî anlamda nefsi ve kuvvelerini cihâd-ı ekber sahasında terbiye ederek Hakk’ın hizmetinde kullanmayı temsil eder.

Bu sebeple Hz. Süleyman’ın atlara olan sevgisi, onların kendilerine değil, Allah yolunda kullanılma potansiyeline yönelikti. Onları dünyevî bir ihtişam ve gösteriş aracı olarak değil, dinin güçlenmesine ve hakikatin yücelmesine hizmet eden bir vesile olarak görüyordu. Bu da bize sûfîlerin şu düsturunu hatırlatır: “Nefsin seni binek edinmesin, aksine nefsin senin bineğin olsun.” Öte yandan sûfîler ayrıca atları, süratle Hakk’a yönelişin sembolü saymışlardır. Nefis terbiyesi tamamlandığında, sâlikin kalbi Allah’a hızla seyr eder; bu hâl, “atların hızla koşması” ile temsil edilir. Böylece Hz. Süleyman’ın atları, sadece bir mülk ve gücün göstergesi değil, aynı zamanda Allah’a yönelişin kuvvet ve süratini simgeleyen manevî bir işaret olur. Bu da sâlike, zâhiren mülk içinde yaşarken bâtınen daima Hakk’a yönelmesi gerektiğini öğretir.

-------------------

Âyet 32-33

فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠

رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ

(38/32-33) Fekâle innî ahbebtu hubbe-lḣayri ‘an żikri rabbî hattâ tevârat bilhicâb. Ruddûhâ ‘aleyye fetafika meshan bi-ssûki vel-a’nâk.

(38/32-33) Süleyman, “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

-------------------

Bu âyetlerle ilgili farklı rivayetler nakledilmiştir. Bir rivayete göre Hz. Süleyman, sefer hazırlıkları sırasında malzemeleri kontrol etmiş, ardından atları incelemeye koyulmuş, fakat bu iş uzun sürmüş ve ikindi vakti geçmiştir. Buna üzülen Süleyman, atların kendisini namazdan alıkoyduğunu söyleyerek geri getirilmelerini istemiş, kalbinden bu sevgiyi söküp atmak için de onların bacak ve boyunlarını kestirmiştir.

Ancak bu rivayeti kabul etmek, Hz. Süleyman’ın namazı terk ettiğini, dünyaya düşkünlüğü sebebiyle ibadeti unuttuğunu ve binlerce atı acımasızca öldürttüğünü kabul etmek anlamına gelir ki, bu doğru değildir. Her şeyden önce, Hz. Süleyman döneminde ikindi namazının farz kılındığına dair elimizde bir bilgi yoktur. Ayrıca, eğer at sevgisi sebebiyle bir gaflet söz konusuysa, bu günah atlara değil, Süleyman’ın şahsına aittir. Kendi gafleti sebebiyle binlerce atın boyunlarını ve bacaklarını kılıçla kestirmesi ne bir peygamberin merhametine ne de ülkesinin güvenliğini düşünen basiretli bir hükümdarın hikmetine uygun düşer. (Kurân Yolu, 5/580-581) Nitekim âyette Hz. Süleyman’ın atların boynunu vurduğuna dair hiçbir işaret yoktur. İbn Abbâs’ın tefsirine göre Süleyman, atların yelelerini ve bacaklarını okşamıştır. Çünkü âyette “kılıç” kelimesi geçmediği gibi, (مَسْحًا) mesh etmek kelimesi de “kesmek” değil, “sıvazlamak, okşamak” anlamına gelir.

Tasavvufi anlamda da mesh yok ediş değil, bir ıslah ve terbiye işaretidir. Sâlik, nefsini büsbütün yok etmeye değil, onu arındırarak Hakk’ın emrine boyun eğdirip ubûdiyyet yolunda kullanmaya yönelmelidir. Çünkü nefis, terbiye edildiğinde düşman olmaktan çıkar, seyrü sülûkta bineğe ve en büyük yardımcıya dönüşür.

Diğer bir rivayete göre ise yetiştirdiği atları teftiş eden Hz. Süleyman, üç ayağını basıp bir ayağının tırnağını yere değdirmiş vaziyyette duran dizi dizi atları görünce: “Ben sırf Rabbimin adını anmaktan ötürü, yani O’nun rızasını kazanmak, O’nun adını yaymak için dünya malını sevdim; nefsim için dünya malım istemedim” demiş, sonra yetiştiricilere, atları koşturmalarını emretmiş, hızla koşan atlar gözden kayboluncaya dek onları seyretmiş, sonra bakıcılara: “Onları bana getirin!” demiş, yani geri dönmelerini emretmiş ve koşudan dönen atların yelelerini okşamış ve bacaklarını sıvazlayarak sevmiştir. (Taberî, Câmi’u’l-Beyân, 11/156; Ateş, Tefsir, 5/470)

-------------------

Âyet 34

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ

(38/34) Velekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ ‘alâ kursiyyihi ceseden śümme enâb.

(38/34) Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.

-------------------

Hz. Süleyman’ın imtihan edilmesi ve tahtı üzerine bir ceset bırakılması konusunda farklı rivayetler nakledilmiştir. Bunlardan özellikle iki rivayet öne çıkmaktadır:

Birinci rivayete göre Hz. Süleyman, yeni doğan çocuğunu kötü güçlerden korumak için birtakım tedbirler düşünmüş, fakat Allah’a tevekkülü ihmal ettiği için korktuğu başına gelmiş ve evladı ölmüştür. Çocuğun cesedini tahtında görünce hatasını anlayıp Allah’tan af dilemiştir.

İkinci rivayete göre ise Hz. Süleyman, hanımlarının her birinden oğul sahibi olmayı, bu çocukların da Allah yolunda cihad etmelerini arzulamış; ancak “inşâallah” demeyi unuttuğu için sadece bir hanımından sakat bir çocuk dünyaya gelmiş ve onunla imtihan edilmiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 40). Bunun üzerine Hz. Süleyman Allah’tan bağışlanma dilemiş ve kendisine mülk ihsan etmesini niyaz etmiştir.

Müfessirlerin bir kısmına göre bu rivayetler asılsız olup âyette zikredilen “ceset”, mecazî olarak Hz. Süleyman’ın bir dönem fiziki gücünü yahut siyasî otoritesini kaybetmesini sembolize etmektedir.

Haddizatında buradan çıkarılan mesaj şudur: Hz. Süleyman gibi yüce bir peygamber ve güçlü bir hükümdar bile imtihanlardan geçmiştir. O hâlde Allah katındaki manevî mertebesi yahut dünyevî kudreti ne olursa olsun her insan, Allah’ın yardımına, himayesine, affına ve keremine muhtaçtır. Hiç kimse, sahip olduğu maddî güç veya mânevî makam sebebiyle kendisini Allah’tan bağımsız göremez; böyle bir tutum içine girmemelidir. (Kurân Yolu, 5/582) Tasavvufî açıdan ise “tahtı üzerine ceset bırakılması”, hakikatten yoksun sûretin remzi olarak yorumlanabilir. Bu husus Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’a mülk ve saltanatın hakikat itibariyle kula ait bir öz mal olmadığını, yalnızca emanet ve gölge hükmünde bulunduğunu hatırlatmasıdır. Ceset, ruhsuz ve cansız bir varlıktır; işaret ettiği mânâ, ruhsuz saltanatın da bir ceset gibi değersiz oluşudur.

Sâlik için bu imtihan, nefiste beliren kudret ve iktidar hayallerinin Hak’tan kopuk olduğunda boş bir sûretten ibaret kaldığını göstermektedir. Hz. Süleyman’ın yaşadığı bu durum, Hak Teâlâ’nın gayret tecellîsi ile ilgilidir. Zira Allah, kulunun kalbinde kendisinden başkasının yer etmesine razı olmaz. Bir anlık gafletle kalbe sızan dünyevî arzu veya beşerî sevgi, Hak tarafından derhal perdeye çevrilir; kul da bu ağırlığı hissederek yeniden O’na yönelir. Bu bağlamda “ceset”, Hz. Süleyman’ın kalbinde beliren dünyevî yönelişin mecazî karşılığı ifade eder.

-------------------

Âyet 35

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

(38/35) Kâle rabbi-ġfir lî veheb lî mulken lâ yenbeġî li-ehadin min ba’dî inneke ente-lvehhâb.

(38/35) Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi.

-------------------

Hz. Süleyman sağlığına kavuşup eski hâline dönünce, Allah’tan kendisinden sonra kimsenin erişemeyeceği bir mülk talep etti. Ancak bu talep, dünyevî bir iktidar arzusu yahut başkalarına karşı bir övünme isteği değildi. Onun muradı, zamanında Allah düşmanı olan zâlim hükümdarları zelil etmek ve bir peygamber olarak yalnız kendisine mahsus olmak üzere mûcizelerle teyit edilmekti. Nitekim sonraki âyetlerde de ona bahşedilen mûcizeler zikredilmektedir.

Gerçekten de onun sahip olduğu hükümranlık ve tasarruf kudreti, ondan sonra hiç kimseye nasip olmamıştır. Bu durumu Peygamber Efendimiz’in şu hadisi de teyit eder:

“Cinden bir ifrit bu gece namazımı bozmak için karşıma çıktı. Allah bana ona karşı galip gelme kudreti verdi. Onu mescidin direklerinden birine bağlamak istedim ki sabah olduğunda hepiniz onu görün. Fakat kardeşim Süleyman’ın ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver’ sözünü hatırladım da bundan vazgeçtim.” (Buhârî, Tefsir, 38) Burada Hz. Peygamber’in tasarruf gücünün Hz. Süleyman’dan eksik olduğu düşünülmemelidir. Zira Allah ona da cinler üzerinde tasarruf imkânı bahşetmiştir. Ancak Hz. Süleyman’ın duasına icabet edilmiş olması sebebiyle, Allah Resûlü bu kudretini ızhâr etmekten menedilmiş ve Süleyman’ın duasına hürmeten bundan kaçınmıştır. Dolayısıyla Hz. Süleyman’a verilen hükümranlıktan maksat, şehâdet âlemindeki her şey üzerinde mutlak tasarruf değil; bu gücü açıkça ortaya çıkarıp göstermekle ilgili özel bir hükümdarlıktır.

Öte yandan Hz. Süleyman’ın bu imtihanın ardından hemen tövbe etmesi, kalbinde hiçbir şey bırakmaksızın Allah’a yönelmesi demektir. Burada “inâbe”, sadece dil ile istiğfar değil; bütün benliğiyle kalbi tekrar Hakk’a döndürmektir. Sâlikin seyrü sülûkunda da durum böyledir: Her perdelenmeden sonra inâbe ile safiyet kazanılır, kalpte yalnızca Hakk’ın nuru bâki kılınması için gayret edilir.

Hz. Süleyman’ın “Bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver” talebi, zahirde dünyevî bir iktidar gibi görünse de bâtında kalbin mülküdür. Bu, sadece dış âleme hükmetmek değil; iç âlemde de nefsin kuvvelerine hâkim olup onları Allah’a yöneltmek anlamına gelir. Böylece zâhirde mülk, bâtında ise mârifet saltanatı birleşmiş olur.

Nitekim hakikî mülk, “mülk-i zâhir” (dış âlemde tasarruf) ile “mülk-i bâtın”ın (nefsin kuvvelerine hâkimiyetin) cem edilmesidir. Hz. Süleyman bu talebiyle, kendisini Allah’ın mutlak rubûbiyyeti karşısında tam bir ubûdiyyet şuuruna yerleştirmiştir.

Âyetin sonunda onun Allah’ın “Vehhâb” ismine sığınması dikkat çekicidir. Zira Vehhâb, hiçbir karşılık gözetmeksizin sırf lütfundan bağışlayan demektir. Burada işaret edilen hakikat, mülkün ve mârifetin kulun gayretiyle değil, bütünüyle ilâhî hibeyle verildiğidir. Ceset imtihanı da sâlike bu gerçeği kavratmak için bir vesile olmuştur.

Böylece mülk, Allah’ın mağfiretine erişen ve ilâhî inayet nazarıyla korunan bir kulun eline geçtiğinde, ondan sadır olacak her tasarruf adalet ve insafla gerçekleşir. Bu sayede kişi hem mülkün afetlerinden hem de saltanatın ağır sorumluluklarından korunmuş olur.

Mârifet Mülkü İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Süleyman’a verilen bu mülk mârifet mülküdür ve ondan sonra hiç kimseye dünyada aynı şekilde verilmemiştir. Çünkü Allah’ın tecellîleri isimlerine göredir. İsimler farklı olduğu için, kulların kabiliyetleri de farklıdır. Bu yüzden Allah, aynı tecellîyi iki farklı kişide tekrarlamaz. Hz. Süleyman’ın ayn-ı sâbitesinin istidâdı bu idi ve ona bu şekilde bir tecellî nasip oldu. 

Aslında her insan kendi kabiliyetiyle, Süleyman gibi, “benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk” ister. Ama bu mülk herkeste farklı genişlikte veya darlıkta gerçekleşir. Süleyman’a ise Allah’ın genel ve özel rahmetlerinin tamamı verildiği için hem bâtını hem de zâhiri kapsayan geniş bir mülk ihsan edildi ve o bu mülk içinde hüküm sürdü. Zira yaptığı dua onun ezelî kabiliyetini uygundu. Bu yüzden hem zâhirî hem de bâtınî saltanat ona verildi. Eğer ilâhî mârifetten doğan bâtınî saltanatı olmasaydı, dıştaki saltanatı da tamam olmazdı.

İlâhî mârifete ermiş kâmil velîler ve mürşidler de Allah’ın emriyle hem maddî hem manevî âlemde tasarruf ederler. Ancak onlar Süleyman gibi zahirde padişah olarak görünmezler. Buna rağmen, hakikat bakımından her biri kendi zamanının bir “Süleyman”ıdır. (Konuk, Fusus Şerhi, 2/975-976)

-------------------

Âyet 36

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ

(38/36) Feseḣḣarnâ lehu-rrîha tecrî bi-emrihi ruḣâen hayśu esâb.

(38/36) Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

-------------------

Hz. Süleyman, Allah’tan mülk ve hükümranlık talep ettiğinde, rüzgâr onun emrine boyun eğdirilmişti. Böylece dilediği yere kolayca ulaşabiliyordu. Bazı rivayetlerde onun ahşaptan yapılmış büyük bir platformu bulunduğu, sefer yahut gezinti sırasında bütün malzemelerin bu platforma yüklendiği, yükleme işi tamamlandığında rüzgâra emir verdiği ve platformun rüzgârın taşımasıyla istediği yere götürüldüğü nakledilmektedir.

İbnü’l-Arabî’ye göre rüzgâr ruh sahibidir; kâinâtın diğer parçaları gibi o da idrak eder ve akleder. Onun esmesi, Allah’ı tesbih etmesidir. Yelkenli gemiler onun sayesinde yol alır; kandiller onunla söndürülür, ateşler onunla tutuşur. Suların ve ağaçların hareketi de onunla gerçekleşir. Denizleri dalgalandıran, yeryüzünü sallayan, bulutları çıkarıp sevk eden hep rüzgârdır. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/378) İşârî manada rüzgâr, gönülde Hakk’a yönelen şevk ve muhabbetin remzidir. Nefsin başına buyruk, hevâ ve heveslere meyilli kuvveleri mücâhede ve riyâzetle disiplin altına alındığında, kalp onların engellerinden arınır. Böylece gönülde şevk ve muhabbet rüzgârları eser; sâlik bu rüzgârlarla uzun ve çetin yolları kısa zamanda kat eder, ulvî âlemlere yükselir ve Rabbinin yakınlığına erişir.

Böylece bu rüzgâr, sıradan bir hareket unsuru olmayıp Allah’ın sâlike ihsan ettiği bir manevî taşıyıcı hâline gelir. Nefis terbiyesiyle dizginlenen kalpte esen muhabbet rüzgârı, sâliki engebeli vadilerden, karanlık perdelerden hızla geçirir; onu doğrudan hakikatin sahiline ulaştırır.

-------------------

Âyet 37-38

وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ

وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ

(38/37-38) Ve-şşeyâtîne kulle bennâ-in ve ġavvâs. Ve âḣarîne mukarranîne fî-l-asfâd.

(38/37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik.

-------------------

Bu âyetlerde şeytanlardan her yapı ustası ve dalgıcın ve zincirlere vurulmuş başka sanatkarların, Hz. Süleyman'ın emrinde çalıştırıldığı ifade edilmektedir. Bunlar muhtemelen Hz. Süleyman'a hizmet eden cinlerle, ona esir düşüp zincirlere vurularak çalıştırılan milletler olmalıdır. Kudüs, Şam ve San’a gibi şehirlerde Hz. Süleyman’a dilediği biçimde kaleler, mâbedler, içinde havuz ve heykellerin bulunduğu saraylar inşa ederlerdi. (Sebe, 34/13). Aralarında onun için dalgıçlık yapan ve denizlerden kıymetli taşlar ve nadide ürünler çıkaranlar da vardı. 

İnsan kemale erdiğinde, ilâhî feyzi doğrudan almaya kâbil hâle gelir. Allah da bu feyzin bir neticesi olarak ona semâvî varlıkları musahhar eder. Nitekim Hz. Âdem’e “Âdem’e secde edin” (Bakara, 2/34) buyruğuyla melekler secde ettirilmişti. Yeryüzündeki varlıklar da - cinler, insanlar, şeytanlar, hayvanlar ve kuşlar - Hz. Süleyman’a musahhar kılınmıştır. Bunlar bir anlamda insanın arzî ve nefsî kuvvelerini sembolize eder:

- Cinler: Hayalin ve tahayyülün kuvvetleri olup yaratıcı tasavvur gücünü temsil ederler.

- Şeytanlar: Vesvese ve fitnenin kaynağıdır, kendilerine uymayınca güçlerini kaybederler.

- İnsanlar: Akıl ve idrakin, dolayısıyla toplum ve beşerî düzenin simgesidir.

- Hayvanlar: Bedenî ve tabiat kuvveleri olup içgüdülerin ve duyuların alanıdır.

- Kuşlar: Ruhânî latifelerin ve kalbin ulvî âlemlere yükseliş kabiliyetinin sembolüdür.

Hz. Süleyman’a bunların musahhar kılınması, insan-ı kâmilde bu kuvvelerin denge ve hâkimiyet altına alınışını ifade eder.

Şu hâlde göklerde ve yerde bulunan her şey, varlık mertebelerini kuşatan insan-ı kâmilin bir parçasıdır. Allah, ona feyzinden ihsan ettiğinde, bu parçalar manevî olarak onun emrine girer. Zâhirde ise bu, bazı peygamberlerde mûcize olarak ortaya çıkar. Nitekim Peygamber Efendimiz’in parmağının işaretiyle ayın yarılması da bunun bir örneğidir. Bu sebeple Allah Teâlâ: “İşte bu, bizim ihsanımızdır” (Sâd, 38/39) buyurmuştur. (Dâye, Te’vîlât, 5/191)

-------------------

Âyet 39

هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

(38/39) Hâżâ ‘atâunâ femnun ev emsik biġayri hisâb.

(38/39) “İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme” dedik.

------------------- 

Bu âyet, Hz. Süleyman’ın mülkünde tasarruf ve yetkinin tamamen kendisine verildiğine işaret etmektedir. Ona verilen bu serbestiyet, verdiğinde “niçin verdin” yahut vermediğinde “niçin vermedin” diye sorgulanmayacağı anlamına gelir. Çünkü peygamberler hem maddî imkânları dilediklerine sunma hem de mânevî feyzi istidat sahibi olanlara aktarma; istidatsız olanlardan ise geri çekme yetkisine sahiptirler. Her iki durumda da üzerlerine bir sorumluluk yoktur.

Normal şartlarda bir kulun dünyada özel bir nimet talep etmesi, âhirette bundan dolayı hesaba çekilmesine sebep olabilir. Ancak Hz. Süleyman’ın talebi farklıdır. Çünkü Allah bizzat onun için “Bu, bizim ihsanımızdır; bunda sana hesap yoktur” buyurmuş, böylece mülkü ona hem dünyada hem de âhirette eksiksiz olarak ihsan etmiştir. Böylece Hz. Süleyman’a, Allah’ın “Mâni‘“ (meneden) ve “Mu‘tî” (veren) isimleriyle tasarrufta bulunması konusunda hiçbir sınırlama konmamış, bu mülk de onu Rabbinden perdelememiştir.

Yine Hz. Süleyman’a “hesapsızca ver yahut verme” denilmesi, onun tasarrufunun Vehhâb isminden bir tecellî olduğunu gösterir. Burada hesapsızlık, sadece miktarın sınırsız oluşunu değil; aynı zamanda Süleyman’ın bu tasarrufundan ötürü sorgulanmamasını da içerir. Yani onun ihsanı da aslında Allah’ın ihsanıdır. Bu yönüyle Süleyman’ın tasarrufu, kulluğun bir fiili olmaktan çıkıp, Vehhâb isminin yansımasına dönüşmüştür.

Bu durum Hz. Süleyman’ın tevhîd makamında bulunduğuna işaret eder. Zira bu mertebede kulun fiilleri, Hakk’ın fiilleriyle bütünleşir. Nitekim Resûlullah’a hitaben “vemâ rameyte iż rameyte velâkinna(A)llâhe ramâ” “Attığında sen atmadın; fakat Allah attı” âyeti (Enfâl, 8/17) bu hakikatin başka bir örneğidir. Süleyman’a verilen “dilediğine ver veya tut” serbestiyeti de aynı sırrın ifadesidir. Onun menetmesi de vermesi de aslında Hakk’ın men’i ve atâsıdır.

Sâlik de nefsinden arınıp Hakk’ın iradesiyle bütünleştiğinde, onun tasarrufları artık kendi adına değil, Hakk’ın adına gerçekleşir. Böyle bir durumda ihsan da imsak da perde olmaktan çıkar; hepsi kulluk şuurunun içinde Hakk’ın fiiline dönüşür.

Hz. Süleyman’da Rahmet (Rahmaniyye) Hikmeti 

Hz. Süleyman, başka hiçbir peygambere nasip olmayan büyük bir zenginlikle donatılmıştır. İbnü’l-Arabî, bu özelliğini ele alırken bir taraftan onun babası Hz. Dâvud ile olan ilişkisine dikkat çeker, diğer taraftan da hiçbir peygamberin Hz. Muhammed’den üstün olamayacağını göz önünde bulundurarak, Süleyman’a verilen nimetleri Resûlullah ile mukayese eder.

Süleyman Fassı’nda esas olarak iki rahmet türü işlenir. Bunun sebebi, Süleyman peygamberin Belkıs’a gönderdiği mektupta bu iki rahmeti dile getirmesidir. Bu rahmetler, besmelede “Allah” isminden sonra zikredilen Rahmân ve Rahîm isimlerinin yorumlarıdır. İbnü’l-Arabî’ye göre bu iki isim, iki farklı rahmet türünü ifade eder ve Süleyman da mektubunda bunları kendi diliyle zikretmiştir.

Bu iki rahmet, “zorunluluk rahmeti” ile “ihsan rahmeti”dir. Bunlar, İbnü’l-Arabî’nin başka fasslarda ele aldığı feyz-i akdes ve feyz-i mukaddes kavramlarıyla ilişkilidir. “Rahmetim gazabımı geçti” ve “Rabbin nefsine rahmeti yazdı” gibi âyetler de bu iki rahmete işaret eder.

İlk rahmet türü ihsan rahmetidir. Tanrı, mutlak varlık olduğu gibi mutlak iyi ve mutlak kemaldir. Âlemi yaratması da bu kemalin taşmasıdır; yani varlığın bizzat rahmet oluşunun tecellisidir. Bu bağlamda âlemin yaratılışı, Rahmân’ın nefesi olarak adlandırılır. Zira isimler, kendi varlıklarını görmek isteyince zâttan yardım dilemiş; zât da onları dışta var kılmakla merhamet etmiş, böylece bir “nefes verme” hadisesi meydana gelmiştir.

İkinci rahmet ise, kulların amelleri karşılığında Allah’ın kendisine yazdığı “zorunluluk rahmeti”dir. Allah, bu rahmeti kendi üzerine bir vaad olarak almıştır. İlk bakışta bu, kul ile Allah arasında bir ikilik vehmini doğursa da İbnü’l-Arabî meseleyi derinleştirerek çözümler.

Ona göre sorun iki noktada toplanır: Birincisi, kulların amelleri sebebiyle Allah’ın rahmeti kendine zorunlu kılmasıyla ortaya çıkan ikiliğin ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi ise, var lıktaki ve ilâhî isimlerdeki mertebeler ile mutlak birlik arasındaki ilişkinin açıklanmasıdır.

Vahdet-i vücûd anlayışı, tek hakikatin farklı mertebelerde tecellî ederek çokluk halinde görünmesini temellendirir. Bu sebeple İbnü’l-Arabî, âlemde bir çokluk bulunduğunu reddetmez; bilakis mertebeler görüşüyle bu çokluğu izah eder. Böylece şeriat açısından gerekli olan Allah–âlem veya Allah–kul ayrımını kabul eder, fakat bu ayrımı asıl ve kaynak bakımından birliğe döndürür.

Hz. Süleyman, kulun fiillerine vasıta olmakla birlikte, bu fiillerin gerçek fâilinin Hak olduğunun farkındaydı. Nitekim sahip olduğu mülk ve iktidar, hiçbir insana verilmemiş bir ayrıcalıktı. Bu noktada İbnü’l-Arabî, önemli bir soruya temas eder: Acaba Hz. Peygamber gibi tek kâmil insanda bulunmayan bir ayrıcalık, başka bir peygambere —örneğin Süleyman’a— verilebilir mi?

İbnü’l-Arabî, peygamberlerin üstünlüklerini ele alırken genel kemâl anlayışıyla çelişmemeye özen gösterir. Ona göre Allah’ın âlemdeki gayesi, bütün hakikatlerin kuşatıcı bir varlıkta ayna gibi tecellî etmesidir. Bu kuşatıcı varlık, yalnızca Hz. Muhammed’in hakikatidir. Diğer bütün peygamberler ve velîler, bu hakikatten yansıyan özelliklerin tek tek görüldüğü aynalardır. Tıpkı Allah’ın sahip olduğu yetkinliklerin âlemde dağınık şekilde görünmesi gibi, Hz. Peygamber’in bütüncül kemâli de diğer peygamberlerde ve ümmetindeki velîlerde farklı yönleriyle ortaya çıkar.

Süleyman Fassı’nda işaret edilen iki rahmet, bu düşüncenin merkezindedir. Bunlardan biri, ilâhî ilimdeki birlik mertebesine, diğeri ise dış dünyada tecellî eden çokluk mertebesine işaret eder. Birinci rahmet, Allah’ın kendi zâtını bilmesiyle birlikte yetenek ve kabiliyetlerin ilâhî ilimde birbirinden ayrışmasıdır. İkinci rahmet ise, bu ayrışmış hakikatlerin dışta tek tek taayyün etmesini sağlayan rahmettir. Böylece rahmetin ilk yöneldiği şey bizzat ilâhî isimler olmuş; biz de isimlere yönelen bu rahmetin bir sonucu olarak vücuda gelmişizdir.

İbnü’l-Arabî, Süleyman’ın bu iki rahmeti kavramasını, onun Allah karşısında gerekli tâzimi ve saygıyı idrak edebildiğinin bir delili sayar. (Demirli, Fusûsu’l-Hikem Şerhi, 423-430)

-------------------

Âyet 40

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟

(38/40) Ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb.

(38/40) Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

-------------------

Allah Teâlâ, kurbiyyet (yakınlık) mertebesini nasıl ki 25. âyette Hz. Dâvûd’a bahşetmişse, aynı lütfu Hz. Süleyman’a da ihsan etmiş ve onun ihsan ve nimetlerle kendisine sürekli bir yakınlık içinde olduğunu beyan etmiştir. Âyetin tefsiri için ilgili bölüme bakılabilir.

Hz. Süleyman, kendisine verilen bu büyük zenginlik ve ihtişamlı saltanata rağmen, daima huşû, tevâzu ve vecd içinde bir kulluk hayatı yaşamış; kalbini dünya sevgisinden müstağni kılmayı bilmiştir. Bu hâl, aynı zamanda kendisinden sonra gelecek krallar ve dünya ehli için bir hüccet (delil) ve uyarıcı bir hatırlatma olmuştur.

-------------------

Âyet 41

وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ

(38/41) Veżkur ‘abdenâ Eyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-şşeytânu binusbin ve ’ażâb.

(38/41) (Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.

-------------------

Allah Teâlâ yaşadığı hastalık, ölüm, kayıp gibi bela ve musibetler karşısında Hz. Eyyüb’un tam bir teslimiyet içinde sabretmesini Peygamberimize ve ümmetine örnek göstermektedir. 

Tefsir ve kısas-ı enbiyâ kitaplarındaki rivayetlere göre Şam bölgesinde yaşayan Eyyûb peygamber, geniş arazilere, kölelere, sürülere, deve, sığır ve atlara sahipti. Takvâ ehliydi; yoksullara merhamet eder, dulları ve yetimleri gözetir, misafire ikramda bulunur, yolcunun yardımına koşar ve Allah’ın nimetlerine şükrederdi. Rivayetlerde ayrıca İblîs’in onu saptırmak için girişimlerinden, malını mülkünü ve ailesini kaybetmesinden, ağır ve tiksindirici bir hastalığa yakalanmasından, uzun süre sabır göstermesinden, eşinin isyana teşvikine rağmen teslimiyetinden ve nihayet şikâyet makamına gelmesinden söz edilir. Bu anlatılar, İsrailiyyat kaynaklı rivayetlerle benzerlik taşımakta, zamanla Kur’ân âyetleriyle de bütünleştirilmiş görünmektedir. (Harman, DİA, 12/16-17) Hz. Eyyûb ağır bir hastalığa yakalandığında uzun süre sabretti; hatta şifa için Rabbine ellerini açıp dua etmekten bile hayâ etti. Ancak şeytan hem içten hem dıştan ona musallat olarak onu iyice sıkıntıya soktu. Kendi nefsine “Sen peygamber olsan böyle bir belâya uğrar mıydın?” diye vesvese verirken, hanımına ve çevresindekilere de benzeri telkinlerde bulundu. Eyyûb’un “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” demesinin sebebi işte budur.

Şu unutulmamalıdır ki Allah Teâlâ eğer şeytanı peygamberlerden veya velîlerden birine musallat ederse, bu onların zilleti için değil; bilakis izzetlerini artırmak, sabreden kulların derecesine yükseltmek içindir. Zira yüksek mertebelere ancak belâlara sabrederek, her şeyi Mevlâ’ya havale ederek ve ilâhî takdire rıza göstererek ulaşılabilir (Dâye, Te’vîlât, 5/85).

Öte yandan kulun kalbini yalnız Hakk’a açması, derdini sadece O’na arz etmesi, şifa ve çareyi yine yalnız O’ndan dilemesi sabrın kemâlidir. Çünkü sâlik, aczini itiraf ederek tevekkülünü ve yönelişini bütünüyle Hak’ta toplar. Sabır, belâyı görmezden gelmek yahut acısını hissetmemek değildir; bilakis, belânın acısını yaşarken yönelişi sadece Allah’a tahsis edebilmektir. Kâmil kullar, sıkıntılarını halka değil, Hakk’a arz ederler. Böylece şikâyet, sabrın zıddı değil; sabrın hakikati ve rızâ kapısının anahtarı olur.

-------------------

“Şeytan” kelimesi, kökü itibarıyla “uzak olmak” anlamına gelir. Çünkü o, Hak’tan ve hakikatten en uzak varlıktır. Nitekim Allah Teâlâ, şeytanı kendi huzurundan kovarak onu uzaklıkla perdelemiştir. Bu sebeple Hz. Eyyûb’ün “Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu” demesinin bir anlamı da şudur: “Âlem-i tabiatta uzaklığın birçok çeşidi vardır. Fakat bu seferki uzaklık, bana doğrudan dokunarak yorgunluk ve azap hâlinde yakınlaştı. Bu yüzden hakikatleri olduğu gibi idrak etmekten uzak kaldım. Halbuki o hakikatleri idrak ettiğimde ben, Allah’a yakınlık makamında bulunurum.” Çünkü insanın idrak ettiği her şey, ona bir bakıma yakındır. Görülen şey her ne kadar mekân itibarıyla uzak olsa da göz için yakındır. Görmenin gerçekleşmesi ya gözden çıkan ışının nesneye temas etmesiyle ya da ışık aracılığıyla görünenin hayalinin gözün merceğine yansımasıyla olur. Hangi görüş esas alınırsa alınsın, sonuçta görülen ile gören arasında bir yakınlık vardır.

İşte bu yüzden Hz. Eyyûb, ifadesinde “dokunma” (mess) tabirini kullanmıştır. Çünkü dokunma, yakınlığı ifade eder. Ancak o, bu dokunmayı “şeytan”a, yani uzaklığa nispet etmiştir. Böylece sanki şöyle demiştir: “Bende mevcut olan hikmetin gereği olarak şeytan, yani aslında uzak olan, bana yorgunluk ve azapla dokunmak sûretiyle yaklaşmış oldu.” Buradaki incelik şudur: Hz. Eyyûb’daki hikmet, Hak’tan gelen bir tecellîdir; fakat bu tecellî, taayyün sebebiyle bir perdeye dönüşür. Bu perde yoğunlaştığında kul, Hak’tan uzak kalır. 

Diğer yandan eğer şöyle bir soru sorulursa: Hz. Eyyûb bir peygamber idi. Allah’ın ezelî inayeti sebebiyle ihlâslı kullar zümresine dâhildi. Şeytan ise “Ancak senin ihlâslı kulların müstesna” (Hicr, 15/40) diyerek bu kimselere etki edemeyeceğini bildirmiştir. Yine Allah Teâlâ, “Benim öyle kullarım vardır ki senin onlara karşı bir gücün yoktur” (Hicr, 15/42) buyurmuştur. Hâl böyle iken, şeytanın Hz. Eyyûb’a yorgunluk ve azap vermesi nasıl mümkün olabilir?

Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: İnsan, tabiat âleminin süflî yönlerine düşkün olduğu için Hak’tan uzak kalır. Nitekim Kur’ân’da, “İnsan elbette hüsran içindedir” (Asr, 103/2) buyrulmuştur. Çünkü varlığın belirlenmiş suretleri, şeytanın etki alanı olan tabiat âleminde ortaya çıkmıştır. Bu yüzden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Benim de bir şeytanım vardı, ama elimde Müslüman oldu” buyurmuştur. Çünkü onun da cismanî varlığı tabiat âleminden yaratılmıştı ve şeytanın etki alanı içine giriyordu. Bütün peygamberler de bu hükme dahildir. 

Ancak Hakk’ın inayetiyle onlar bu hüsrandan kurtulmuşlardır. Peygamberlerin seçkin ümmetleri de onlara tabi olmak suretiyle kurtuluşa ererler. Nitekim “Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” (Asr, 103/3) âyetinde bu istisna açıkça beyan edilmiştir.

Böylece anlaşılmış oluyor ki şeytanın tasallutu (etkisi) bütün insan türü üzerine yöneliktir. Fakat peygamberler ve onların seçkin ümmetleri üzerinde şeytanın bir hâkimiyet gücü yoktur. Yani onların üzerinde şeytanın tasallutu etkili bir sonuç doğurmaz. (Bk. Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/1104-1106)

-------------------

Âyet 42

اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

(38/42) Urkud biriclik hâżâ muġteselun bâridun ve şerâb.

(38/42) Biz de ona, “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik.

-------------------

Hz. Eyyûb, ağır hastalığı sebebiyle yerinden kalkamayacak kadar güçsüzdü ve sadece ayağını kımıldatabilecek kadar bir mecali kalmıştı. O, samimiyetle ve tam bir ihtiyaç hâlinde Rabbine yönelip yardım dileyince, ilâhî inayet ona erişti, rahmet ve ikram kuşatıcı bir şekilde kendisini sardı. Cenâb-ı Hak ona ilhâm ederek: “Ayağını yere vur!” buyurdu. Bu emir, onun kul olarak elinde kalan son gücüyle imtihanı tamamlaması, kendi üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi için bir işaretti.

Hz. Eyyûb ayağını yere vurunca, yerden berrak, serin ve şifalı bir su fışkırdı. Allah Teâlâ ona: “İşte bu, yıkanabileceğin tertimiz bir su ve şifalı bir içecektir” diye seslendi. Eyyûb peygamber bu sudan içti ve onunla yıkandı. İçmesiyle iç hastalıklarından, yıkanmasıyla da bedenini kaplayan hararet ve zahirî hastalıklarından kurtuldu. Böylece hem içten hem dıştan sıhhat buldu ve tam bir şifaya kavuştu.

Cenâb-ı Hak, onun sabrının karşılığında yalnızca sağlığını iade etmekle kalmadı; ailesini, malını ve mülkünü de geri verdi, hatta bunların bir mislini daha ihsan ederek lütfunu kat kat artırdı (Enbiyâ, 21/84). Böylece Eyyûb’a gösterildi ki şifa, sudan değil, bizzat Hakk’ın kudret ve rahmetinden gelmektedir. Allah, hastalığı sabırla karşılayan kulunu hem bedenen hem mânen temizlemiş, sabrının sonunda onu yeniden yakınlık ve afiyet makamına ulaştırmıştır.

Âyet tasavvufi olarak şöyle yorumlanabilir: Allah Teâlâ, Hz. Eyyûb’a bedenindeki elemlerin giderilmesi için ayağını yere vurmasını emretmiştir. Bu işaret, bize kendi beden arzımızda nefsanî hastalıklarımızı ve Hakk’a yaklaşmamıza engel olan perdeleri giderecek hayat suyunu çıkarmamaza bir davettir. Bu hayat suyu mârifetullahtır; bunun için seyrü sülûk ve mücahede yolunu gözetmek gerekir.

Nitekim takvâ, mücâhede ve riyâzet yolunun sâlikleri bir araya gelip zikre yöneldiklerinde; attıkları her adım, yere vurdukları her ayak, eğer Hak’tan alıkoyan perdeleri aşma niyetiyle yapılırsa, bir hakikat yolculuğuna dönüşür. Çünkü hâlis bir niyet ve samimi bir zikirle icra edilen zahirî hareket, kişiyi hakikate ulaştırır. Nasıl ki bütün şer‘î hükümler, onları yerine getirenleri kendi hakikatlerine ulaştırıyorsa; zikrin ve mücâhedenin sembolü olan bu ayağı yere vurma hareketi de sâliki mârifet pınarına ulaştırır.

“Soğuk su” ilâhî rahmet ve mârifetin safî tecellîsidir. Onun serinliği, nefsin ateşini söndürür, vesvese ve hırsın hararetini dindirir. Zira şeytan ateşten yaratılmıştır ve verdiği sıkıntı da ateş gibidir. Sâlik bu suyla yıkandığında kalbi arınır, ondan içtiğinde ise gönlü safiyet bulur. Böylece hem zahirdeki hem de bâtındaki hastalıklar şifaya kavuşur. Yıkanmak, aklın ve vehmin kirlerini temizleyerek benlik perdesini kaldırmak; içmek ise kalbi saflaştırarak ilâhî aşkın şarabını tatmaktır. 

Bilmelisin ki seni Hak’tan uzaklaştıran her engel sabırla aşılırsa ardında rahmet pınarı fışkırır. Sen aczini itiraf et, mücahede ayağını nefse vur ve onun direncini kır. Ardından Hakk’ın ikram ettiği mârifet suyuyla yıkan, ondan kana kana iç ve arın. Böylece bedenini ve kalbini O’na âmâde kılar, yakin nuruna ve hikmet sırlarına ulaşır, ilm-i ledünne mazhar olursun.

-------------------

Âyet 43

وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ

(38/43) Ve vehebnâ lehu ehlehu ve miślehum me’ahum rahmeten minnâ ve żikrâ li-ulî-l-elbâb.

(38/43) Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.

-------------------

Hz. Eyyûb, malını ve çocuklarını kaybetmesine, uzun süre ağır bir hastalıkla imtihan edilmesine rağmen Allah’a olan güvenini hiç yitirmedi. O’na yönelmekten, yalvarmaktan ve derdini arz etmekten geri durmadı. Belâ ve musibetlerin şiddeti onu sabırdan alı koymadı, tahammülsüzlüğe sürüklemedi. Tam aksine, acısını Allah’a arz ederek teslimiyetini korudu. Nihayet Cenâb-ı Hak ona kurtuluş kapılarını açtı; sıkıntısını giderdi, şifa verdi ve ailesini iade etti. Bununla da kalmayıp rahmetinden bir kat fazlasını ihsan ederek onu nimetlerine gark etti.

Böylece Hz. Eyyûb, sabır ve teslimiyetinin karşılığında hem şifaya hem de mal ve evlat bakımından daha büyük bir zenginliğe kavuştu. Allah’ın bu lütfu, hem bizzat ona bir rahmet oldu hem de yolundan gidenlere bir öğüt vesilesi kılındı. Akıl sahipleri onun kıssasından ders çıkararak sabır, tevekkül ve teslimiyet ahlâkıyla donanırlar.

Şikâyetin Allah’a arz edilmesi, sabırlı olmaya aykırı değildir. Zira sabır, insanın derdini gizleyip hiç şikâyet etmemesi değil, belâ karşısında isyan etmeyip yalnızca Rabbine yönelmesidir. Nitekim Hz. Eyyûb hâlini Allah’a arz etmiş, bunun üzerine Rabbinden hem ailesini hem de onların mislini lütuf olarak geri almıştır.

Tasavvufî yorum açısından Hz. Eyyûb’un malını ve evlâtlarını kaybetmesi, bedensel hastalıklara yakalanması; dervişin nefsindeki perdeleri temsil eder. Çünkü nefis bazen mal ve evlât sevgisiyle, bazen de bedenî arzular ve ihtiyaçların baskısıyla Hak’tan perdelenir. Bu perdeler kalkmadıkça kalp mârifetle dolmaz.

Hz. Eyyûb’un sabrı, sâlikin inâbesine işarettir. Yani kul, belâlarla imtihan edildiğinde şikâyete kalkışmayıp sabrı muhafaza eder, her hâlinde yönünü yeniden Hakk’a çevirirse kalbindeki perdeler yavaş yavaş aralanır. Böyle bir sabır, sâlikin seyrindeki en büyük imtihanlardan biridir.

Eyyûb’un şifaya kavuşması, sâlikin nefsinin hastalıklarından kurtulabileceğine işaret eder. Eğer kul, nefsin direncini kırar ve acziyetini Hakk’ın huzurunda ortaya koyabilirse, o zaman mârifetullah pınarları gönlünde çağlamaya başlar; bu pınarlardan içtikçe bâtını safâya kavuşur.

Allah’ın Hz. Eyyûb’a kaybettiklerini iade etmesi ve bunların mislini fazlasıyla lütfetmesi ise işârî olarak şunu gösterir: Sâlik, nefsin perdelerinden arındığında yalnızca eski safiyetine dönmez; aynı zamanda ilâhî rahmetten kat kat fazlasına, yani mülk-i bâtına, mârifet ve hikmete erişir.

Hz. Eyyüb’deki Bilinmezlik (Gaybiyye) Hikmeti İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem’de Hz. Eyyûb’un yaşadığı sıkıntıyı yorumlarken önce hayat ve su arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Çünkü Eyyûb, derdini Allah’a arz ettiğinde kendisine “Ayağını yere vur, işte sana serinletici ve içilecek bir su” denilmişti. Bu yönüyle su, Eyyûb kıssasının anahtarıdır.

İbnü’l-Arabî’ye göre su hem hayat hem de bilgi demektir. Zira “Her şeyi sudan yarattık” (Enbiyâ 21/30) âyeti, her şeyin canlı ve hayat sahibi olduğunu gösterir. Bunun yanında “Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin” (İsrâ 17/44) âyeti de her şeyin akıllı ve idrak sahibi olduğuna işaret eder. Çünkü tesbih, ancak şuur ve idrake sahip bir varlığın işidir. Bu durumda her şey, kendine özgü bir dil ile Hakk’ı zikreder.

Hz. Eyyûb’a asıl ağır gelen, bu hakikatlerin mevcut olduğu hâlde onlardan uzak düşmekti. Onun şikâyeti, bedensel acıdan ziyade, hakikatleri olduğu gibi bilme ve görme imkânından mahrum kalmaktı. Bu yüzden bu fassın adı “Gaybilik Hikmeti”dir.

İbnü’l-Arabî, Eyyûb’un “Bana şeytan dokundu” sözünü de bu bağlamda yorumlar. Burada “şeytan” kelimesi, terimsel anlamıyla değil, kök anlamıyla yani “uzaklık” mânasında anlaşılmalıdır. Şeytan, Hakk’ın rahmetinden uzaklaştırıldığı için bu adı almıştır. Bu bakışla Eyyûb’un şikâyeti, hakikatten uzak kalma acısını dile getirmektedir. Bu talep, hakikati olduğu gibi bilmek isteyen bütün peygamberlerin ortak isteğiyle aynı bağlamda değerlendirilebilir.

Allah, Hz. Eyyûb’un çektiği acıyı “Ayağını yere vur, işte serin bir su!” hitabıyla gidermiştir. Bu işaret, su ile sıkıntı arasındaki bağa dikkat çeker. İbnü’l-Arabî’ye göre su, hem varlığın ilkesi hem de varlığın devamını sağlayan hakikattir. Allah’ın Arş’ının su üzerinde bulunması da bunun en açık göstergesidir. Ayrıca su, bilgiyle özdeştir; nitekim sûfîler kalbin bilgisini hayat, bilgisizlik hâlini ise ölüm saymışlardır. Bu bakımdan su, Eyyûb’un hakikat bilgisini elde etmesinin de sembolüdür.

“Suyla sıkıntının giderilmesi”, çekilen acının hararetini dengelemek demektir. Bu da “itidal”e işaret eder. Fakat İbnü’l-Arabî’ye göre âlemde mutlak itidal mümkün değildir. Çünkü her şey sürekli yenilenen bir yaratılış içindedir. İtidal ise hareketsizliği ifade eder. Dolayısıyla âlemde aranan şey tam bir denge değil, ancak dengeye yaklaşmaktır.

Hz. Eyyûb, sıkıntı ağır gelince Allah’a yönelmiş, belânın kaldırılması için dua etmiştir. Burada akla gelen soru şudur: Şikâyet sabırla çelişmez mi? İbnü’l-Arabî, böyle bir çelişki olmadığını vurgular ve bazı sûfîleri bu noktada eleştirir. Ona göre sabır, kulun sıkıntısını sebeplere şikâyet etmemesidir; yoksa Hakk’a yönelip ondan derman istemesi sabra aykırı değildir. Zira sabır, kazaya rıza göstermekle birlikte, kulun özel bir durumda Allah’a yalvarıp yardım talep etmesine engel değildir. (Demirli, Fusûsu’l-Hikem Şerhi, 450-455)

-------------------

Âyet 44

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

(38/44) Veḣuż biyedike diġśen fadrib bihi velâ tahneś innâ vecednâhu sâbiran ni’me-l’abdu innehu evvâb.

(38/44) Şöyle dedik: “Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma.” Gerçekten biz Eyyûb’u sabreden bir kimse olarak bulduk. One güzel bir kuldu! O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.

-------------------

Rivayete göre Hz. Eyyûb’un eşi, uzun süren hastalığı boyunca ona sadakatle hizmet etmiş, şefkat ve merhametle yanında bulunmuştu. Ancak zaman zaman başlarına gelen musibetlerin ağırlığı altında bunalarak üzüntüsünü dile getirmiş, bir defasında da farkında olmadan Eyyûb peygamberi isyana teşvik edecek sözler söylemişti. Buna üzülen Hz. Eyyûb, iyileştiğinde ona yüz sopa vuracağına yemin etmişti. Fakat bu sözü onun hizmetine ve sevgisine karşı bir cezalandırma kastıyla değil, anlık bir öfke ve kırgınlıkla söylemişti.

Allah Teâlâ hem Hz. Eyyûb’un yeminini boşa çıkarmamak hem de hanımının sadakatini zayi etmemek için ona bir kolaylık gösterdi. Ona, yüz sap alıp bir araya getirmesini ve bu demetle bir kere vurmasını vahyetti. Böylece Hz. Eyyûb, yeminini yerine getirmiş oldu; hanımını incitmeden sözünde durdu ve Allah’ın rahmetinin incelikli bir tezahürüne mazhar oldu. Bu olay Hz. Eyyüb’ün vefasının yanı sıra ilâhî rahmetin kullar üzerindeki lütufkâr tasarrufuna bir delil niteliği taşır.

İşarî anlamda ise kişinin seyrinde meşakkatli azimetlere dalıp ifrata kaçmadan, ruhsatı da gözeterek mutedil bir çizgide yürümesinin gereğine işaret eder. Çünkü tasavvuf yolunda asıl olan, nefsi bütünüyle yok etmek değil; onun fıtrî istidadını muhafaza ederek ilâhî dengeye uygun biçimde terbiye etmektir. Zira nefis terbiyesinde mücâhede ve riyâzet elzemdir; ancak onu ölçüsüzce ezmek, fıtratın potansiyelini köreltir; tamamen serbest bırakmak ise hevâya esir eder. Buradaki hikmet, nefsi aşırılıklardan arındırıp Hakk’a hizmet edecek bir itidale kavuşturmaktır.

Diğer yandan kulun başına bir belâ geldiğinde ve o da bu belâyı kaldırması için Allah’a dua ettiğinde, onun üzerinden “sabırlı olma” vasfı kalkmaz. Nitekim Hz. Eyyûb bunun en güzel örneğidir. O, “Bana zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin” (Enbiyâ, 21/83) diye niyazda bulunmuş, Allah Teâlâ da onu övgüyle anarak, “Gerçekten biz Eyyûb’u sabırlı bulduk. One güzel bir kuldu! O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi” (Sâd, 38/44) buyurmuştur. Demek ki sabır, belânın acısını hissetmemek değil; acıyı yaşarken sadece Allah’a yönelmek, O’ndan başkasına başvurmamaktır. İnsan tabiatı gereği sıkıntı anında mizacı değişse de, hakiki sabır, sebeplere değil yalnızca Hakk’a teveccüh etmektir.

Belâ ve ihtiyaç hâlinde Allah’a yönelmeden susmak sabır değildir; bilakis ilâhî takdire karşı koymaktır. Çünkü edebin kemali, musibet anında başka hiçbir kapıya yönelmeden yalnız Allah’a halini arz etmektir. Hak Teâlâ, Hz. Eyyûb’u bu sebeple “sabırlı” diye nitelemiştir; çünkü o, darlık ve zorluk zamanlarında sebeplerden yüz çevirip doğrudan Allah’a sığınmıştır. Öyleyse kul, imtihanla karşılaştığında sabrı yanlış anlamamalı; musibeti kaldırması için Rabbine yalvarmalı, fakat hiçbir surette Hakk’ın dışında birine iltica etmemelidir. Zira Allah’ın belâyı vermesindeki sır, kulun O’na yönelmesi, O’ndan istemesi ve edebini koruyarak kulluğunu kemale erdirmesidir.

“One güzel bir kuldu! O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.” denilmesi Hz. Eyyûb’un imtihan edildiği hususlarda sürekli Rabbine müracaat ettiğini, O’na dönerek her hâlinde yalnız O’na başvurduğunu gösterir. Hak Teâlâ burada onu özellikle “kul” sıfatıyla övmüştür. Cümlenin ikinci kısmı ise bu övgünün sebebini açıklar: Eyyûb’un “ne güzel bir kul” oluşu, sebeplere değil daima Allah’a yönelmesi, belâ içinde bile Rabbini görmeye devam etmesi, bütün varlığıyla yalnız O’nun tâatine sarılmasıdır. Bu ise belâlara sabırla dayanması, ilâhî hükme rızâ göstermesi ve her hâlinde ilâhî huzura yönelmesi demektir.

Allah Teâlâ, Hz. Süleyman ile Hz. Eyyûb’u aynı övgü kalıbıyla anmıştır. Süleyman’a nimetler ve ihsanlar verildiğinde şükrettiği için, Eyyûb’a ise ağır belâlara sabrettiği için aynı ifadeyi kullanmıştır: “O, ne güzel bir kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.” Burada “daima Allah’a yönelmek (evvâb)”, günah işleyip tövbe etmek anlamında değildir; aksine imtihan karşısında yalnızca Rabbiyle meşgul olmaya, ağır belalar altında dahi gizli ve açık O’na şükretmeye işaret eder.

Bilmelisin ki, belâya uğramışken Allah ile yaşamak havâssın yaşayışıdır. Çünkü onlar, belâda bizzat belâyı vereni müşâhede eder ve bu müşâhede ile güzel bir hâl üzere olurlar. Oysa avâm böyle bir müşâhededen uzak olduğu için, başlarına gelen belâyı yalnızca mihnet olarak görürler ve bu yüzden sabır gösterecek kudreti bulamazlar. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/121) İbnü’l-Arabî ise âyetin işarî yorumunu şöyle izah etmektedir: 

Allah’ın insana verdiği en büyük imtihan, ona kendi sûretinde yaratıldığını bildirmesidir. Bu bildirimle Hak, kulunu sınar: Acaba o, kulluğun sınırlarında kalıp imkânlarını idrak ederek mi yaşayacak, yoksa kendisine bahşedilen sûretin makamına güvenerek yükselmek mi isteyecek? Çünkü insandaki sûret, ilâhî isimlerin hükmünden bir tecellidir. Böylece kul, âlemde Hakk’ın kemal sûretinde halifelik yapar ve onun adına hüküm sürer.

Bu imtihanı teyit eden bir husus da Hz. Peygamber’in Rabbinden rivayet ettiği kudsî hadistir. O hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kul, nafilelerle bana yaklaşmaya devam ederse, ben onu severim. Onu sevdiğimde onun işiten kulağı, gören gözü olurum.” (Buhârî, Rikâk, 38) Hadisin devamında el ve ayak gibi diğer uzuvlar da zikredilir. Böylece kul, işitmesini, görmesini, kavramasını ve yürümesini kendi nefsiyle değil, Hak ile yaptığını idrak ettiğinde imtihan başlamış olur. Hâlis kul, bu makamda ilâhî sıfatlarla bezenmiş olsa da yine fakr ve ihtiyaç içinde sırf bir kul olarak kalır. Onun müşâhedesi, Hakk’ın kullarının tövbesine, misafirini ağırlayan ev sahibi gibi sevinmesi, nefsine hâkim olan genci övmesi, kulunun açlığını kendi açlığıyla, susuzluğunu kendi susuzluğuyla, hastalığını kendi hastalığıyla nitelemesinde ortaya çıkar.

Ancak bütün bu müşâhedeler sırasında kul, Hakk’ın rubûbiyetini, kibriyâsını ve ulûhiyetini unutmamalıdır. Zira Allah’ın kulun sıfatlarına tenezzülü, O’nun yüceliğinde veya kadim olan münezzeh kibriyâsında en ufak bir değişime sebep olmaz. Nitekim Hak, bize sıfatlarımızla tenezzül buyururken kendi azametinden bir şey kaybetmiyorsa; biz de O’nun sıfatlarının bize tenezzül etmesiyle kulluğumuzdan çıkmayız. Kul, bu sıfatın hakkını verirse Hak onunla olur ve “One güzel bir kuldur” diye onu över. Çünkü bu ilâhî velâyet onu etkilememiş, fakr ve zaruret hâlinden çıkarmamıştır. Fakat kim bu yakınlaşmada haddini aşar ve istikametten saparsa, o kimse Allah’tan uzaklaşır ve gazabına uğrar. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/380-382)

-------------------

Âyet 45

وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ

(38/45) Veżkur ‘ibâdenâ ibrâhîme ve-ishâka ve ya’kûbe ulî-l-eydî vel-ebsâr.

(38/45) (Ey Muhammed!) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.

-------------------

Burada dede, oğul ve torun olarak birlikte zikredilen üç peygamber, İsrailoğullarının atalarıdır: İshak, Hz. İbrahim’in oğlu, Yakub ise İshak’ın oğludur. Allah Teâlâ, Mekke müşriklerinin İslâm davetine karşı sergiledikleri inatçı tutum ve küstahça davranışlar karşısında, Hz. Peygamber’e geçmiş peygamberlerin sebatkâr ve basiretli duruşlarını hatırlatmak suretiyle onu teselli etmiştir.

Bu peygamberler, dünya hayatında türlü imtihanlar ve zorluklarla karşılaşmış olsalar da âhiret yurdunu daima zihinlerinde diri tutmuş ve ona yönelmekten geri durmamışlardır. Bu samimiyetleri sebebiyle Allah onları günahlardan arındırmış, hem zâhirî hem de bâtınî güçlerle desteklemiş, gönül gözlerini açmış ve basiretlerini keskin kılmıştır. Böylece onlar, Allah katında seçkinler ve sâlihler arasında en üstün mertebeye erişmişlerdir.

-------------------

Âyet 46

اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ

(38/46) İnnâ aḣlasnâhum biḣâlisatin żikrâ-ddâr.

(38/46) Şüphesiz biz onları, âhiret yurdunu düşünme özelliği ile (temizleyip) ihlâslı kimseler kıldık.

-------------------

Peygamberlerin böyle bir mazhariyete erişmelerinin en temel sebebi, âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetlerinin yanı sıra bu hususta gösterdikleri titizlik ve kararlılıklarıdır. Çünkü çoğu zaman insan, dünya hayatında zevk peşinde koşma arzusu veya sıkıntılardan kurtulma telaşıyla kötülüklere sürüklenir, dinin ve ahlâkın buyruklarından uzaklaşır. Böylece zevke ulaşma isteği yahut elemden kaçma korkusu kişiyi kolayca günaha teslim eder; bu da dinî ve ahlâkî açıdan tam bir çöküştür. İnsanı bu çöküşten kurtaracak olan şey, diri bir âhiret bilincine sahip olmaktır. Bu bilinç, kişide şu inancı pekiştirir: Dünyada Allah’ın buyruklarını hiçe sayarak tattığımız küçük zevkler karşılığında âhirette daha büyük nimetleri kaybedeceğiz; dünyada kurtulduğumuz küçük sıkıntıların karşılığında ise âhirette daha ağır azaplara maruz kalacağız. Dolayısıyla âhiret bilinci ve sorumluluğu, dinî ve ahlâkî hayatın en sağlam teminatıdır.

Âyette âhiret için (الدَّار) lâfzının kullanılması, hakiki yurt ve mekânın âhiret olduğuna işarettir. Dünya ise ancak o yurdun mahiyetini kavratmaya yarayan bir imtihan sahnesidir. Bu sebeple peygamberler, bütün himmet ve gayretlerini âhirete yöneltmiş; dünyaya meyletmedikleri gibi ebedî yurtlarını da bir an olsun unutmamışlardır. Onların kalplerinde yalnızca dünya sevgisi değil, âhiretin haz ve mükâfat beklentisi de yer bulmamış; bütün yönelişleri sırf Hakk’a hasredilmiştir. Zira onlar ne dünya sevgisine ne de cennet arzusuna bağlanmış; bütün iştiyaklarını yalnızca Allah’a vuslatta toplamışlardır. İşte bu hâl, âyetin ifadesiyle “zikre’d-dâr”dır. Yani kalbi dâr-ı fenâdan (dünya) ve dâr-ı bekâdan (âhiret) çekip yalnızca Dâr-ı Hakikî olan Allah’a bağlamayı ifade eder. Çünkü kul, fenâ ile dünya ve âhiret perdelerinden soyunur; bekâ ile ise Hak’ta ebedî hayat bulur. Böylece kalbinde ne cennet arzusu kalır, ne de dünyaya bağlılık. Tüm iştiyak ve yöneliş, sadece Allah’a vuslat olur.

Aynı hakikati, peygamberlerin vârisleri olan ârifler ve mürşid-i kâmiller de temsil etmişlerdir. Onlar, tevhîdin hakikatini tecrîd ve tefrîd zirvesinde yaşayarak, ceberût ve melekût âlemlerini müşâhede ile tam bir tevhîd makâmına ulaşmışlardır. Sâlikleri de kurbiyyet, müşâhede ve mükâşefe hallerine davet etmişler; fakat bu esnada telvîne düşmemiş, istikametten sapmamış ve hiçbir şeyin kendilerini Hak’tan perdelemesine izin vermemişlerdir. Çünkü onlar ilâhî kudret sahibi (ulû’l-eydî) ve rabbanî basiret erbabı (ulû’l-ebsâr) kimselerdir. Gaybda kendileri için ezelden takdir edilmiş olan en güzel hâle ulaşarak muhlislerin derecesine erişmişlerdir. Zira Hak katında ihlâslı kılınmanın özelliği, kişinin hem zâhirinde hem de bâtınında ilâhî hükümlere tam mânasıyla uyması ve Allah’tan başka her şeyden tecrid yoluyla uzaklaşmasıdır.

-------------------

Âyet 47

وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ

(38/47) Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr.

(38/47) Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.

------------------- 

Âyette “indiyyet” (Allah katında olma) ile “istifâ” (seçilmişlik) vasıflarının bir arada zikredilmesi, peygamberlerin kullukla ilgili seçilmişliklerinin ezelî olduğuna işaret eder. Onların şerefi, herhangi bir arızî sebebe dayanmayan, Allah katından hususî bir lütuf ve tertemiz bir mevhibe olarak bahşedilmiştir (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/198) Dolayısıyla tevhîdin hakikat sırlarına vâkıf olan, ilâhî isimlerin kesret âlemindeki tecellîlerini müşâhede eden peygamberler ve onların vârisleri konumundaki hakikat ehli, gerçekten “ahyâr”dır. Yani mâsivâdan arınmış, saflaşmış, risalet ve velâyet yükünü taşımaya lâyık kılınmış, yakîn ve mârifetin derin sırlarına mazhar olmuş seçkin kimselerdir.

Tasavvuf geleneğinde “ahyâr”, ricâlü’l-gayb hiyerarşisinde önemli bir mertebeyi temsil eder. Onların sayısı ve görevleri hakkında farklı rivayetler vardır: bazı hadislerde yedi, bazılarında üç yüz oldukları nakledilmiştir. Her asırda mutlaka mevcut olan ahyârın yeryüzünde dolaşıp meseleleri çözmek ve karara bağlamakla görevli oldukları belirtilir. Bazı kaynaklarda ahyâr, ricâlü’l-gaybın bir başka zümresi olan ebrâr ile eş tutulmuş; her iki grubun da sayısı genellikle “yedi” kabul edilmiştir. Bu sayıdan hareketle ahyârın, halk kültüründe ve tasavvuf çevrelerinde “yediler” olarak bilinen zümreyle irtibatlı olduğu düşünülmüştür.

İbnü’l-Arabî ise ricâlü’l-gayb tasnifinde ahyârın sayısının sabitlenemeyeceğini, fakat varlıklarının daima devam ettiğini belirtir. Necmeddîn-i Kübrâ da el-Usûlü’l-Aşere adlı eserinde ahyârı tasavvufî bir yapı olarak ele alır ve bu açıdan tarikâtları tarîk-i ahyâr, tarîk-i ebrâr, tarîk-i şüttâr olarak üçe ayırır: (Yazıcı, DİA, 2/194-195) Tarîk-i ahyâr, çokça ve devamlı ibadetle Allah rızâsına ulaşmayı hedefleyen, zühd ve riyâzetle nefsi terbiye edenlerin yoludur. “Hikmet-i nefsiyye” ile irtibatlı olan bu yol, nefsin kuvvelerini disiplin altına almayı, hevâdan arındırmayı ve onu kalbin emrine musahhar kılmayı amaçlar.

Tarîk-i ebrâr, ihlâs, takvâ ve sâlih amellerle Hakk’a yakınlaşmayı gaye edinir. Bu yol “hikmet-i kalbiyye” ile uyumludur; çünkü kalbin safiyetine ve ihlâsa dayalıdır.

Tarîk-i şüttâr ise aşk, cezbe ve vecd yoludur. Burada sâlik, ibadetlerin ötesinde ilâhî aşkın ateşiyle benliğinden geçer, ilâhî cezbenin tesiriyle Hakk’a yaklaşır. Zira bu yol “hikmet-i ilâhiyye” ile bağlantılıdır ve sâlikin kendi fiil ve gayretinden çok Hakk’ın cezbesi hükmünü icra eder.

Bu üç yolun ortak noktası, kulun dünyevî bağlardan soyutlanarak bütünüyle Allah’a yönelmesidir. “Ahyâr” daha çok nefis terbiyesi, riyâzet ve ibadet yolunu tutanları; buna mukabil “şüttâr” cezbe ve aşk ile kendinden geçerek Hakk’a koşanları temsil eder. Böylece tasavvuf tarihinde farklı mizaca ve istidada sahip sâlikler, aynı hakîkate farklı yollardan erişme imkânı bulmuşlardır.

-------------------

Âyet 48

وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ

(38/48) Veżkur İsmâ’île ve-lyese’a ve Zâ-lkifl vekullun mine-l-aḣyâr.

(38/48) İsmail, Elyesa’ ve Zülkifl’i de an. Onların her biri iyi kimselerdi.

-------------------

Âyette İsmail, Elyesa ve Zülkifl’in isimleri zikredilmekte ve onların hayırlı kullar oldukları vurgulanmaktadır. İsmail, Hz. İbrahim’in oğludur; ancak İsrailoğullarının atası değil de Kureyş Araplarının atası olarak kabul edildiğinden, 45. âyette zikredilen İsrailoğulları peygamberlerinden ayrı olarak anılmıştır.

Kur’ân’da ayrıca “İsmail, Elyesa, Yunus ve Lût’a da yol gösterdik; hepsini âlemlere üstün kıldık” (En‘âm 6/86) buyrulur. Burada adı geçen Elyesa hakkında İslâmî kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. Fakat Ahd-i Atîk’e göre Elyesa, milâttan önce 8. yüzyılda İsrail Krallığı’nda yaşamış, Şafat’ın oğlu olup peygamber İlyas’ın halefi olarak seçilmiştir.

Zülkifl ismi Kur’ân’da iki yerde geçmektedir (Enbiyâ 21/85; Sâd 38/48). Enbiyâ sûresinde sabreden peygamberler arasında zikredilmiş, burada ise hayırlı kullar arasında anılmıştır. Bu da onun bir sıfat veya lakap değil, tarihî bir şahsiyet ve peygamber olduğunu göstermektedir. Ancak kimliği, hayatı ve peygamberliği konusundaki detaylar kesin olarak bilinmemektedir.

Zülkifl’in bu isimle anılmasının sebebi farklı şekillerde açıklanmıştır. İbn Abbas’tan nakledilen bir rivayete göre, İsrâiloğulları’na gönderilen bir peygamber, Allah’ın emriyle yerine geçecek kişiyi aramış ve şart olarak gündüzleri oruç tutmayı, geceleri ibadetle geçirmeyi ve insanlar arasında hükmederken öfkelenmemeyi koymuştur. Bu şartları yerine getireceğini vadeden genç, şeytanın engellemelerine rağmen sebat göstermiş ve Allah’ın lütfu sayesinde vazifeyi hakkıyla yerine getirmiştir. Bu sebeple de “yükümlülüğü yerine getiren” anlamında Zülkifl lakabıyla anılmıştır. (Harman, DİA, 44/569-570)

-------------------

Âyet 49-50

هٰذَا ذِكْرٌۜ وَاِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍۙ

جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُۚ

(38/49-50) Hâżâ żikrun ve-inne lilmuttekîne lehusne meâb. Cennâti ‘adnin mufettehaten lehumu-l-ebvâb.

(38/49-50) Bu bir öğüttür. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.

-------------------

Yukarıda peygamberlerin faziletlerinden söz eden âyetler, onların ebediyen hayırla yâd edilmelerine vesile olan birer “zikr-i cemîl” olmanın yanı sıra aynı zamanda müminler için de birer öğüt ve ibret vesilesidir. Onların Cenâb-ı Hakk’ın katındaki yüce mertebelerine işaret edildikten sonra, bu makamlara erişmelerinde âhiret şuuru ve sorumluluk bilincinin rolü hatırlatılmış; burada ise aynı şuuru taşıyıp takvâ ile yaşayanların âhirette ulaşacakları mükâfat haber verilmiştir.

Allah’tan başkasından sakınan, O’ndan gayrısını kalbinden uzaklaştıran kimseler için nihayetinde güzel bir âkıbet, yani huzur ve vahdet âleminde emin bir dönüş makamı vardır. Allah onları hem dünya hem de âhiret darlığından kurtarmış, en yüce ikramlarla ağırlamış, kendisini sevenlerin safına dâhil ederek “Ehlullah” ve “hâssü’l-havâs” mertebesine eriştirmiştir.

Takva sahipleri cennetlere vardıklarında, kapıları ardına kadar açılmış bulacaklardır. Ne izin isteme külfetine girecekler ne de reddedilme zilletine uğrayacaklardır. Melekler onları büyük bir ikramla karşılayacak, “Merhaba, hoş geldiniz, buyurun!” sözleriyle taltif edecek ve “Selâmun ‘aleykum bimâ sabertum feni’me ‘ukbâ-ddâr” “Sabrettiğiniz için size selâm olsun! Dünya hayatının sonunda ne güzel bir âkıbetle karşılaştınız!” (Ra‘d 13/24) diye hitap edeceklerdir. Böylece onların sabırlarının semeresi, âhirette açılmış kapılar ve daimî ikramlarla karşılık bulacaktır. Nitekim Allah’ın himâyesinde, O’na yakınlığının gölgesinde ve kabulünün izzet meydanında Adn cennetlerine erişeceklerdir. Bu cennetler, zâtî vahdete yakınlığın dereceleri ve şuhûdî tecellîlerin yenilenmesinin ifadesidir. Keşif ve müşâhede ehli için burada ebedî huzur ve kesintisiz bir kurbiyyet vardır.

Nefsânî arzulara ve hevânın iştihâlarına karşı korunarak bütün yönelişlerini yalnızca Mevlâ’ya hasreden bu kimselere cennetler, “kapıları ardına kadar açık” bir şekilde hazırlanmıştır. Yolları açık, geçitleri aydınlık kılınmış; onlar da hiçbir engel ve perde olmadan bu cennetlere diledikleri kapıdan gireceklerdir. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 235) Cennetler ve Adn Cenneti Müminlerin ölümden sonra yahut kıyametin kopmasının ardından sonsuz mutluluk içinde yaşayacakları cennet, ebedî saadet yurdunu ifade etmek üzere Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde sıkça zikredilir. Bu bağlamda özellikle Firdevs, Naîm ve Adn cennetleri öne çıkar.

Firdevs, cennetin ortasında, arşın altında bulunan en yüksek ve en değerli makamdır; aynı zamanda cennet ırmaklarının kaynağıdır. Naîm, insana sevinç ve huzur veren bütün nimetlerle dolu, mutluluk yurdudur. Adn ise güzel meskenlerin, tahtların, altın ve incilerle süslü ipek elbiselerin, sabah akşam ikram edilen leziz yiyeceklerin, gözleri yalnız eşlerine bağlı hurilerin ve çeşit çeşit ırmakların bulunduğu ebedî bir yurt olarak tasvir edilir. Burada boş söz duyulmaz, yorgunluk ve bıkkınlık hissedilmez. Bu cennete; iman edip sâlih amel işleyen, Allah’a verdikleri söze sadık kalan, rabbinin rızasını gözeterek sabreden, namaz kılan, rızıklarından gizli ve açık infakta bulunan, kötülüğe iyilikle karşılık veren, günahlardan tövbe ile arınan, hayırda yarışan ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad eden müttakî erkek ve kadınların gireceği vaat edilmiştir.

Hadislerde, çeşitli Adn cennetlerinden söz edilmektedir. Burada her şeyin altın ve gümüşten olduğu, cennet ehlinin rablerini görmelerine ilâhî azamet ve kibriyâ dışında hiçbir engel bulunmadığı, yani Allah’ı diledikleri an müşâhede edebilecekleri bildirilmiştir (Buhârî, Tefsîr, 55/1; Müslim, Îmân, 296).

Tefsirlerde nakledilen rivayetlerde ise Adn cennetinin, mukarrebûn zümresine (peygamberler, şehidler, sıddîklar ve âlimler) tahsis edilmiş özel bir şehir veya saray olduğu belirtilir. Bunlarda altından yapılmış, inci ve yakutlarla süslenmiş köşkler; huriler, yiyecekler ve tesnîm ile selsebîl pınarlarının aktığı bahçeler vardır. Arşın altından misk kokulu rüzgârlar eser ve orası “ne bir gözün gördüğü ne de bir hayalin tasavvur edebildiği” nimetlerle doludur. İbnü’l-Arabî’ye göre ise Adn, cennetin en yüce derecelerinden biridir. Katman katman dereceleri bulunan bu makamın en üstünde, Hz. Peygamber’e mahsus Vesîle bulunur ki, bunun bir diğer adı da Makâm-ı Mahmûd’dur. (Yavuz, DİA, 1/390-391) Sûfîler ise cenneti yalnızca Kur’ân’daki sûrî tasvirlerle sınırlı görmemiş, onu fiiller cenneti, sıfatlar cenneti ve zât cenneti olmak üzere üç mertebede ele almışlardır.

Fiiller cenneti, kulun sâlih amelleri, ibadetleri ve mücâhedelerinin karşılığı olarak elde ettiği mükâfat cennetidir. Ameller cenneti yahut nefis cenneti de denilen bu cennet; leziz yiyecekler, hoş içecekler ve göz alıcı eşlerden oluşan sûrî cennettir. Müminlerin amelleriyle imar olur. İbnü’l-Arabî’nin ifadesiyle her amelin bir cenneti vardır: her farzın, her nâfilenin, her güzel işin, hatta her sakınılan yasak ve terk edilen kötü davranışın bir cenneti vardır. Bu sebeple ameli daha çok ve daha faziletli olanın bu cennetten alacağı pay da daha büyük olur. Yedinci kat gök ile kürsî arasında bulunan bu cennet, Hz. Âdem’in çıkarıldığı cennettir; Kur’ân’daki cennet tasvirlerinin çoğu da bu mertebeye işaret eder.

Sıfatlar cenneti, ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerinden kaynaklanan mânevî cennettir. Gayb ve şehâdet âlemini buluşturan bu cennet, aynı zamanda kalbin cennetidir.

Zât cenneti ise ahadiyyet mertebesinde, zâtın cemâlinin doğrudan müşâhedesiyle gerçekleşir ve ruhun cennetidir. Şu hâlde sûfîlere göre: yiyecek, içecek ve benzeri sûrî zevklerden oluşan cennet nefse; isim ve sıfatların tecellîlerinden meydana gelen mânevî zevklerden oluşan cennet kalbe; bütün bunların ötesinde yalnızca Hakk’ın cemâlinin müşâhedesinden ibaret olan cennet ise ruha aittir. (Kâşânî, Istılâhâtu’s-Sûfiyye, 75-76; Tek, Sûfîlerin Kavramları, 75-76)

-------------------

Tasavvufî terbiyesi boyunca sâlik, nefsin perdeleri, şeytanın vesveseleri ve hevânın çekişmeleri sebebiyle hakikate ulaşmakta zorluk çeker. Ancak sabır, riyâzet ve takvâ ile yol alması sonucunda öyle bir makama erişir ki artık “izin isteme” meşakkati kalmaz; Hakk’ın huzurunda perdeler kalkar, mârifet kapıları bizzat O’nun lütfuyla açılır. 

Meleklerin “Sabrettiğiniz için size selâm olsun!” hitabı, işte bu sabrın hakikatine işaret eder. Çünkü sabır, yalnızca sıkıntılara katlanmak değil; her hâlde Allah’a yönelişte süreklilik göstermek ve başka hiçbir kapıya meyletmemektir. Bu sabrın karşılığı olarak takvâ ehline dünyada kalpte açılan huzur ve mârifet cenneti, âhirette ise hakikî saadet yurdu ihsan edilir.

Dolayısıyla âhirette takvâ ehlinin hazır bulacağı “açılmış cennet kapıları”, aslında dünyada seyrü sülûk yolunda sâlike açılan mârifet kapılarının âhirette kemale ermiş hâlidir. Bu kapılar açıldığında kul, artık ilâhî huzura perdesiz girer; ne bir engel kalır, ne de izin beklemesi gerekir. İşte bu hâl, “evliyânın cenneti”dir: başlangıcı dünyada, kemali ise âhirette tecellî eder.

-------------------

Âyet 51-52

مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ

(38/51-52) Mutteki-îne fîhâ yed’ûne fîhâ bifâkihetin keśîratin ve şerâb. Ve ’indehum kâsirâtu-ttarfi etrâb.

(38/51-52) Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak pek çok meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında gözlerini kendilerinden ayırmayan yaşıt eşler vardır.

-------------------

Cennet ehli oraya girdiklerinde artık “mutmain bir hâlde” koltuklarına yaslanmış, rızâ ve kurbiyet tahtlarına kurulmuş olurlar. Onlara, kalplerinin arzu ettiği her şey sunulur: Türlü türlü meyveler, ırmaklardan akan ve kaynaklardan fışkıran içecekler, kendileriyle yaşıt ve kocalarından başkasına bakmayan güzel eşler. Böylece onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara, yeşil yastıklara ve güzel yaygılara yaslanırlar. (Yâsîn, 36/56; Rahmân, 55/76).

İşarî manada ise bunlar, tecellîlerin yenilenmesiyle sürekli tazelenen mârifet meyvelerini, hakkal-yakîn ile tatlarına varılan türlü türlü lezzetleri ifade eder. İçecekler ise, hakikat şarabından ve tahkik kadehinden içtikleri, Hakk’ın saf rıza meyinden tattıkları lezzetlerdir. Onlara reddedilmeyen, geri çevrilmeyen ikramlar olarak sunulur. 

Yanlarında ise, makbul amellerinin, hoşnut olunan hallerinin ve yüce makamlarının sûretleri olan mânevî eşleri vardır. Bu “eşler” mecazen, Hak yolundaki seyrü sülûklarının meyveleridir. Onlar, gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş, başkasına bakmayan, hepsi aynı yaşta, aynı letafet ve dengeyi taşıyan huriler olarak tasvir edilir. Çünkü cennet âleminde her şey mutlak itidâl ve tam kemal üzere yaratılmıştır; orada ne eksiklik ne de fazlalık vardır. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 235-236) Görüldüğü üzere sûfîler açısından cennette müminlere ikram edilecek meyvelerin bir başka boyutu, bunların ilâhî mârifetlerin tecellîleri ve isimlerin sırlarından doğan ilimler olmasıdır. Nasıl ki bir ağacın dallarında farklı meyveler biterse, her bir mârifet de kulun hâline göre ayrı bir lezzet sunar. Aynı meyveyi tadan iki sâlik, istidâtlarının farklılığı sebebiyle farklı zevkler alır. Bu durum ilimde kesret, hakikatte ise vahdet olduğuna işarettir.

“Meyvelerin çokluğu”, mârifetin sonsuzluğunu ve tecellîlerin sürekliliğini anlatır. Çünkü Cenâb-ı Hak “kulle yevmin huve fî şe’n“ “O, her an bir şe’ndedir” (Rahmân, 55/29) buyurmuştur. Böylece cennette sunulan meyveler, bitip tükenmeyen ilâhî tecellîlerin birer sembolü olur.

“Meyvelerle birlikte sunulan şarap/içecek” ise mârifetin kuru bilgi olarak kalmayıp zevke ve hâle dönüşmesini temsil eder. Yani ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, oradan da hakkal-yakîne yükselişin ifadesidir. Meyve zahirî istifade, şarap ise bâtınî istiğraktır. Meyve gözle görülür, tadıyla hissedilir; şarap ise içe işler, bütün varlığa yayılır. İşte bu sebeple “sekâhum rabbuhum şerâben tahûrâ” “Rabbleri onlara tertemiz bir şarap içirir” (İnsan, 76/21) bu hakikati anlatır.

Meyve ile şarap arasındaki denge, ilim ile zevkin, kalp ile ruhun, mârifet ile muhabbetin dengesi gibidir. Meyve aklı doyurur, şarap ruhu mest eder. Sûfî için mârifet meyvelerini tatmak mühimdir; fakat asıl kemal, o mârifetleri hâl ve istiğrak hâline getirmek, yani onların şarabını içmektir.

Şu hâlde âyetlerde zikredilen meyve ve şarap, sûrî varlıklarının yanı sıra sâlik için dünyada sabır ve riyâzetle kazandığı mârifetlerin, âhirette zevk ve huzur olarak dönmesidir. Dünyada gönle akıtılan ilim ve aşk, orada çeşit çeşit meyveler ve tükenmeyen ilâhî şarap olarak tezâhür eder.

-------------------

Âyet 53-54

هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ

اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍۚ

(38/53-54) Hâżâ mâ tû’adûne liyevmi-lhisâb. İnne hâżâ lerizkunâ mâ lehu min nefâd. 

(38/53-54) İşte bunlar, hesap günü için size vaad edilenlerdir. Kuşkusuz bu bizim verdiğimiz rızıktır. Ona asla tükenme yoktur.

-------------------

Müminler cennete kavuşup orada tam bir huzur ve refaha ulaştıklarında, Cenâb-ı Hak tarafından kendilerine bir lütuf ve ikram olarak şöyle hitap edilir: “İşte bu, size hesap günü için vaat edilen şeydir!” Buradaki hitap hem bir teşvik hem de nimetin tamamlanmasını (tekmîl) ifade eder. Yani dünyada ilâhî kitapların diliyle ve peygamberlerin tebliğiyle kendilerine vaat edilen ebedî nimetler, şimdi hakikatiyle karşılarındadır. Onların bu ikrama ulaşmaları, ancak hesap gününden geçtikten ve orada ilâhî rahmete mazhar olduktan sonra gerçekleşir. 

Böylece âyet, müminlerin cennete girişlerini, vaad edilen sözün gerçekleşmesiyle ilişkilendirmekte ve onlara: “Size söylenen o sonsuz saadet, şimdi gözlerinizin önündedir” denilmek suretiyle yaşayacakları müjde ve sevinci haber vermektedir.

Şüphesiz tüm bu nimetler, hususî bir çaba ile Allah’a yönelen, bâtıl hevâlarından sıyrılan ve nefsânî arzularını terk eden kimselere takdir edilen rızıktır. Onlara fânî yiyecek ve içeceklerin yerine, asla kesintisi olmayan mânevî bir rızık da verilmiştir.

Bitip tükenmeyen rızık hakikatte Hakk’ın tecellî-i dâimîsidir. Çünkü fânî yiyecek ve içecekler sona erer; fakat Hakk’ın cemâline dair müşâhede ve mârifet, kesintisiz bir zevk ve ebedî bir şifâ olarak devam eder. Sâlik, nefsânî iştihalardan soyutlanıp “bekâ billâh” mertebesine erdiğinde, kendisine açılan bu kapı tükenmez bir rızık olur. Böylece Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşar.

Cenâb-ı Hak bu âyetin ardından muttakilere sunulan bu ikramın mukabili olarak azgın ve taşkın kimselerin akıbetini de haber vermektedir:

-------------------

Âyet 55-56

هٰذَاۜ وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍۙ

جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ

(38/55-56) Hâżâ ve-inne littâġîne leşerra meâbb. Cehenneme yaslevnehâ febi/se-lmihâd (38/55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!

-------------------

Bu dönüş yeri, sadece zahirî ateş değil; uzaklaştırılmanın, mahrumiyetin ve hüsranın mekânıdır. Onlar orada kendi kötü amellerinin sûret bulmuş hâliyle - akrepler, yılanlar, zehirli haşereler gibi belalarla - kuşatılacaklardır. Çünkü orada tattıkları her azap, dünyada işledikleri günahların ve kötü ahlâklarının temessül etmiş karşılığıdır. Nitekim Kur’ân’da, “Lehum min cehenneme mihâdun vemin fevkihim ġavâş” “Onlar için cehennem ateşinden döşek, üstlerinde de cehennem ateşinden örtüler vardır” (A‘râf, 7/41) buyurularak bu hakikate işaret edilmiştir.

Tuğyân ehlinin yani Hakk’a yönelmekten yüz çeviren, kalbini mâsivâya verenlerin dönüş yeri işte budur. Cehennem, aynı zamanda ilâhî huzurdan kovulmanın, rızadan uzak kalmanın ve perdelerin kalınlığında boğulmanın adıdır. Bu akıbet sadece âhirette değil, dünyada da başlamaktadır. Çünkü kişi hangi huylarla yaşarsa, âhirette onların sûretiyle karşılaşır. Dünya hayatında şehvet, kin, gurur ve mal sevgisiyle yatanların döşeği, âhirette ateşten olacaktır.

Bu nedenle sûfîlerin nazarında cehennem bir açıdan, nefsânî arzuların ateş sûretinde temessülünü de ifade eder. Nitekim sâlikin dünyadaki döşeği zikrullah, ibadet ve huzur olursa, âhirette de döşeği cennet olur. Fakat gaflet, hevâ ve şehvet ile yaşayan kimse için aynı döşek cehennem olarak döner. Dolayısıyla âyetin “ne kötü döşek” ifadesi, sadece âhireti değil, dünyada kötü huyların içinde sürülen hayatın da aslında cehenneme hazırlık olduğuna işaret eder.

Şu hâlde sâlik, nefsine uyanların hâlini görmeli ve fânî lezzetlerin âhirette nasıl bir azaba bürüneceğini idrak etmelidir. Böylece bütün gayretini mârifet kapılarını açmaya, nefsi perdeleyen tutkuları terk etmeye ve kendisi için bitmeyen rızık olan ilâhî tecellilere yöneltmelidir.

Cehennem ve Dereceleri Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş yedi âyette zikredilen cehennem, kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin ve gerçeğe boyun eğmeyenlerin azap göreceği yer olarak tasvir edilmiştir. Ayrıca âyetlerde, âhirette kötülere uygulanacak cezayı ifade eden başka kavramlar da yer alır. Bu kelime ve terkipler cehennemin doğrudan isimleri değil; orada işlenen amellere göre uygulanacak azap tabakalarını veya azap çeşitlerini ifade eder. Meselâ nâr kelimesi, “cehennem ateşi” anlamında olup cehennem azabının sadece yakıcı yönünü dile getirir.

Yedili tasnif açısından “cehennem” ismi, azabı en hafif olan en üst tabaka için kullanılır. Sünnî âlimlere göre burası günahkâr müminlerin azap göreceği yerdir; onların azabı sona erdikten sonra ise bu tabaka boş kalacaktır. Bunun dışında cahîm, hâviye, hutame, lezâ, saîr ve sakar gibi isimler, kat kat yanan, tutuşturulmuş, alevi ve harareti şiddetli ateşin farklı derecelerini ifade eder.

Ebüssuûd Efendi’ye göre cehennemin yedi kapısının oluşu, insanı günaha sürükleyen yolların da yedi olmasına işaret eder. Bunlar beş duyu organı ile şehvet ve gazap temayülleridir. Elmalılı Hamdi Yazır ise meseleyi şöyle yorumlar: İnsanın mükellefiyet organları, beş duyuya ek olarak kalp ve tenâsül uzvudur. Eğer kalbin mânevî kapısı açık olur, Allah’a yönelirse kişi doğru yoldan yürüyerek cennete girer. Aksi hâlde bu yedi organ, kişiyi yedi çeşit azaba sürükler. Nitekim cennet ehlinden söz eden âyetlerde, onların kalplerinde kin ve kötülüğün bulunmadığı özellikle vurgulanmıştır. (Topaloğlu, DİA, 7/227, 229) Sûfîler ise cehennemin “yedi kapısı”nı sadece dış âlemdeki azap dereceleri olarak değil, nefsin iç dünyasında aşılması gereken perdeler ve engeller olarak da yorumlamışlardır. Buna göre her kapı, sâliki hakikatten alıkoyan bir perdeyi temsil eder:

1. Göz kapısı: Harama bakış ve mâsivâya dalıştır. Hadiste, “Haramlara bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur” (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 313) buyurularak bu kapının tehlikesine dikkat çekilmiştir.

2. Kulak kapısı: Boş, faydasız veya zararlı sözleri dinlemektir. Nitekim “Onlar yalanı dinlerler, haramı yerler” (Mâide, 5/42) ifadesi buna işaret eder.

3. Dil kapısı: Yalan, gıybet, riyâ ve boş sözdür. “İnsanı yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin kazandığından başka bir şey midir?” (Tirmizî, Îmân, 8).

4. El kapısı: Zulüm, haksızlık, gasb ve şiddettir. “Zâlimlerin yaptıklarından Allah gâfil değildir.” (İbrahim, 14/42).

5. Ayak kapısı: Günaha ve isyana götüren adımlardır. “Günah işlemek için yeryüzünde yürümeyin.” (İsrâ, 17/37).

6. Şehvet kapısı: Nefsânî arzuların esiri olmaktır. “Hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 45/23).

7. Gazap kapısı: Öfkenin ve kinin insanı körleştiren hâkimiyetidir. Hadiste: “Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman kendine hâkim olandır” buyurulmuştur. (Buhârî, Edeb, 76).

Seyrü sülûk yolunda sâlik, bu kapıların her birini sabır, riyâzet, murâkabe ve takva ile kapatmadıkça hakikî huzura eremez. Nitekim işârî anlamda “cehennemin kapıları” insanın kendi iç dünyasında hevâ ve hevesin yedi çeşidi, “cennetin kapıları” ise mârifet ve kurbiyyete açılan ilâhî tecelli kapıları olarak anlaşılmıştır.

Dolayısıyla cennet ile cehennem, sadece âhirette bekleyen iki mekân değil, aynı zamanda insanın bâtınında açılan veya kapanan iki ayrı yol gibidir. Kim kalbinin kapısını ilâhî mârifete açar, nefsin kapılarını kapatırsa o kişi dünyada iken cennet bahçelerinde yürür. Kim de bu kapıları hevâya açık bırakırsa daha bu dünyada iken cehennemi yaşamaya başlar.

-------------------

Âyet 57-58

هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌۙ

وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِه۪ٓ اَزْوَاجٌۜ

(38/57-58) Hâżâ felyeżûkûhu hamîmun ve ġassâk. Ve âḣaru min şeklihi ezvâc.

(38/57-58) İşte (azap), onu tatsınlar: Bir kaynar su ve bir irin. Ve o azaba benzer çeşit çeşit başka azaplar da vardır.

-------------------

Müminlere cennette nefis yiyecek ve içecekler verildiği gibi cehennem ehline de oraya mahsus yiyecek ve içecekler verilir. Fakat onların içecekleri boğazı yakan kaynar su, yiyecekleri de kötü kokulu irindir. Cenâb-ı Hak onlara: “Öyleyse önceden hazırladıklarınızı tadın bakalım!” diyecektir. Çünkü dünyada iken gafletleri, arzuları ve taşkınlıklarıyla bu azabın sûretini kendileri inşâ etmişlerdi. Âhirette ise onun hakikatiyle karşılaşacaklardır. Bu durum onların kalplerindeki katılık, Allah’ın hikmetinden ve koyduğu sınırlardan gaflet etmeleri, kulluktan ve mârifetten uzak yaşamalarının bir sonucudur.

Bununla da kalmaz: Onlara benzer şekilde başka azap çeşitleri daha vardır. Her biri diğerinden daha şiddetli, daha acı verici olur ki, bu da azap üstüne azap olarak onların üzerine iner. Zira her bir günahın karşılığında ona uygun özel bir azap söz konusudur. Çünkü her ne ekilirse, onun karşılığı olan mahsul biçilecektir. Şehvetin peşine düşen şehvet azabıyla, kibirle yaşayan zillet azabıyla, cimrilik eden fakirlik azabıyla karşılaşır. (Dâye, Te’vîlât, 5/194-195; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 236) Hamîm ve Gassâk’ın Hakikati Hamîm (Kaynar Su): Hamîm, âyetlerde cehennemliklerin içeceği olarak zikredilir. Zâhirde kaynar ve yakıcı su demektir. İşârî manada ise nefsin şehvet ateşiyle yanıp kavrulmasıdır. Nefs, arzularına kapıldığında aslında kendi içinde bir “ateş” üretir. Dünya hayatında ölçüsüz mal sevgisi, makam tutkusu, şöhret arzusu, şehvet ve öfke ile yanıp kavrulmak hamîmin dünyevî karşılığıdır. Âhirette ise bu hâl, hakikatiyle kaynar bir azap içeceği olarak karşılarına çıkar. Yani onlar, dünyada yudumladıkları haramların, helâl olmayan arzuların ve hevaî iştihaların âhirette hakikî kaynar suya dönüşmüş sûretini içerler.

Gassâk (Soğuk ve Pis Kokulu İçecek): Gassâk, cehennemdeki dayanılmaz soğuk ve pis kokulu bir içecek olarak tarif edilir. İşârî anlamda kalbin muhabbet ateşinden mahrum donmuş, kaskatı hâlidir. Hamîm şehvet ateşi ise, gassâk gafletin buz kesmişliğidir. Nefis terbiye olmaz, kalp zikre ısınmaz, gönül Hakk’ın nûruna açılmazsa kalp kararır, donar, taş kesilir, canlılığını yitirir. Dünyada kalbi zikirsiz, fikirsiz, gafletle geçen kimseler âhirette gassâkın karanlık ve donuk azabıyla karşılaşırlar.

Hamîm ve gassâk, aslında iki zıt hâlin bir arada tecellîsidir. Nefis, bir yanda arzuların ateşiyle yanar; diğer yanda gafletin buz gibi kasvetiyle donar. İşte bu hâl, sufîlerin ifadesiyle “nefsin cehennemi”dir. Çünkü Hak’tan yüz çevirmiş bir kalp ya hevânın sıcaklığıyla yanar ya da gafletin soğuğunda donar.

Sâlik, seyrü sülûk yolculuğunda hamîmden yani şehvet ateşinden, gassâktan yani gaflet soğuğundan korunmak için mücâhede ve murâkabe ile kalbini ısıtır, nefsini soğutur. İlâhî zikrin ateşiyle hevâ yanar, mârifetin nûruyla gaflet çözülür. Böylece hamîm ve gassâkın zıddı olan Kevser ve Tesnîm pınarlarından nasiplenir.

Netice itibarıyle âhiretteki hamîm ve gassâk, dünyada nefsin yaşadığı bu hâllerin hakikatidir. Şehvet ateşi hamîme, gaflet donukluğu gassâka dönüşür. Fakat sabır, takvâ ve zikr-i dâim ile yaşayanlar, dünyada kalplerini bu ateş ve donukluktan arındırırlar. Böylece âhirette onların nasibi hamîm ve gassâk değil; Kevser, Tesnîm ve Rahmân’ın rızası olur.

Cehennem Ehlinin Birbirleriyle Tartışmaları

-------------------

Âyet 59

هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْۚ لَا مَرْحَبًا بِهِمْۜ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ

(38/59) Hâżâ fevcun muktehimun me’akum lâ merhaben bihim innehum sâlû-nnâr.

(38/59) (Kendi aralarında şöyle derler:) “İşte sizinle beraber cehenneme tıkılacak bir grup. Onlara rahat ve huzur olmasın! Şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir.”

-------------------

59-63. âyetlerde cehennem ehlinin kendi aralarındaki tartışmalar canlı bir tablo halinde tasvir edilmektedir. Cehenneme giren önderlere: “İşte bunlar da sizinle birlikte cehenneme atılanlardır. Dünyada peşinizden ayrılmadıkları gibi burada da ardınızdan geldiler” denilir. Bunun üzerine daha önce cehenneme sürüklenmiş olan liderler, sonradan gelen takipçilerine öfke ve kinle bakarak şöyle karşılık verirler: “Onlara hoş geldiniz denmesin! Onlar da bizim gibi ateşe gireceklerdir.” Bu sahne, dünya hayatında inkârcı ve saptırıcı liderlerle onların peşinden giden kitleler arasında âhirette yaşanacak karşılıklı suçlamaları ve birbirlerine yöneltecekleri ithamları gözler önüne sermektedir. Oysa bu çekişmelerin hiçbir faydası olmayacak, herkes kendi günahının karşılığını çekecektir. Âyetin asıl maksadı ise hem önderleri hem de bağlılarını şimdiden uyararak, âhirette faydasız kalacak bu tartışmalara düşmeden dünyada iken iman etmelerini sağlamaktır.

-------------------

Âyet 60

قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠ لَا مَرْحَبًا بِكُمْۜ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَاۚ فَبِئْسَ الْقَرَارُ

(38/60) Kâlû bel entum lâ merhaben bikum entum kaddemtumûhu lenâ febi’se-lkarâr.

(38/60) O grup da, “Hayır, size rahat ve huzur olmasın. Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü durak yeridir!” der.

-------------------

Cehennemliklerin kalplerini kuşatan kin, öfke ve düşmanlık öylesine şiddetlenir ki, onlar sadece birbirlerinden nefret etmekle kalmaz, kendi nefislerinden bile iğrenirler. Bu nefret onların azaplarını daha da ağırlaştırır. Bunun üzerine ateşe sonradan giren tâbîler, önderlerine dönerek şu karşılığı verirler:

“Asıl size merhaba yok! Çünkü bu felâketi başımıza getiren sizsiniz. Kendi sapıklığınız yetmedi, bizi de peşinizden sürüklediniz. Cehennem görevlilerinin söylediği ağır sözler, bizden önce en çok sizi hedef almalıdır. Zira bizleri boş ve çürük inançlarla aldattınız, kötü amelleri gözümüzde süsleyerek cazip gösterdiniz, imrendirerek bizi kandırdınız. Böylece biz de sizin gibi saptık ve bu uçuruma sürüklendik. Ne kötü bir karargâh ve ne fena bir yermiş burası!” Onların bu sözleri, önderlerinin neden daha ağır bir azâba müstehak olduklarını ortaya koymaktadır. Çünkü peşlerinden gelenleri helâke sürükleyen, işte bu bâtıl inançlar ve kötü amellerdir. Ancak hakikatte bu inançları benimseyen de bu amelleri işleyen de tâbilerin bizzat kendileridir. Reislerin yaptıkları şey, bu bâtıl yollara onları teşvik etmek, süsleyip cazip göstermek ve aldatarak gönüllerine şüphe ve hevâ sevgisi aşılamaktan ibarettir.

-------------------

Âyet 61

قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ

(38/61) Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâżâ fezidhu ‘ażâben di’fen fî-nnâr.

(38/61) Şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse, cehennemde onun azabını bir kat daha artır.”

-------------------

Her iki grup da birbirlerini suçlayarak kendilerini bu akıbete sürükleyen kimseye fazladan azap verilmesini isterler:
“Ey Rabbimiz! Kim bize bu azabı hazırlayıp yolumuzu buraya düşürdüyse, onun ateşteki azabını iki kat artır!” derler.

Bu yakarış, özellikle öncülük edenlerin azabının daha şiddetli olacağına işaret eder. Çünkü onlar yalnızca kendi sapkınlıklarının cezasını değil, aynı zamanda peşlerinden sürükledikleri kimselerin günahlarının da vebalini yüklenmektedirler. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Kendi günahlarını kıyamet günü tam olarak yüklenecekler; bir de bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından paylarını yükleneceklerdir.” (Nahl, 16/25) Yine başka bir âyette: “Kıyamet günü birbirinizi inkâr edecek, birbirinize lanet edeceksiniz. Varacağınız yer ateştir; size yardım edecek hiçbir dost da bulunmayacaktır.” (Ankebût, 29/25).

Dolayısıyla dünyada kâfir ve azgın liderlerin peşinden körü körüne giden taklitçi topluluklar, âhirette de onların ardını bırakmayacak ve hep birlikte cehenneme gireceklerdir. Her ne kadar birbirlerine lanet etseler ve birbirlerinden nefret etseler de, bu nefret onların kaderini değiştirmeyecek; hepsi aynı azabın içinde buluşacaktır.

İşarî yorum açısından bu âyetlerde bahsi geçen önderler ve tâbiler, yalnızca dış âlemdeki liderler ve onların peşinden giden kitlelerle sınırlı değildir. Nefs-i emmâre, insanın iç âleminde bir “önder” gibidir; hevâ, şehvet, kin, hırs ve dünya sevgisi ise onun tâbileridir. İnsan, nefsin öncülüğünde hevânın peşinden gittikçe kendi kalbinde cehennem tohumları eker. Âhirette dış dünyada ortaya çıkacak bu sahneler, aslında insanın iç âleminde saklı hakikatlerin sûret bulmuş hâlidir.

Nefsin hevâ ve arzuları, zalim birer lider gibidir; kalbin kuvveleri ve duyular ise onların ardına takılan tâbiler misalidir. Çoğu zaman hevâya kapılarak onun buyruğuna girerler. Âhirette önderlerle tâbiler arasında yaşanacak çatışma gibi, insanın iç dünyasında da nefse uyan kuvveler sonunda pişmanlık duyar.

Bu sebeple sâlik, yolun başında nefsin önderliğini kırmalı, hevânın peşinden sürüklenmekten kurtulmalı; kalbini nefsin tahakkümünden azat ederek aklını, hayalini ve bütün kuvvelerini Hakk’a yöneltmelidir. Aksi takdirde, dış âlemde cehennem azabıyla kuşatıldığı gibi iç âleminde de nefsin ateşini tadacaktır. Zira dünyada nefsin izinden gidenler âhirette onunla birlikte ateşe sürüklenecek; nefse muhalefet edenler ise kalplerini ilâhî nur ile arındırarak selâmete ereceklerdir.

-------------------

Âyet 62-63

وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرٰى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ الْاَشْرَارِۜ

اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ

(38/62-63) Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ ne’udduhum mine-l-eşrâr. Etteḣażnâhum siḣriyyen em zâġat ‘anhumu-l-ebsâr.

(38/62-63) Yine şöyle derler: “Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?” “(Cehennemlik değillerdi de) biz onları alaya mı almış olduk, yoksa (buradalar da) gözlerimizden mi kaçtılar?”

-------------------

Cehennem ehlinin kendi aralarındaki tartışma ve pişmanlıkları devam etmektedir. Dünyada müminlerle alay eden, onları “kötü ve şerli insanlar” diye küçümseyen kâfirler, cehennemde birbirlerine dönüp hayretle, “Bizimle birlikte olmaları gereken o zavallı adamlar nerede? Onları neden göremiyoruz?” diye soracaklardır.

Tefsirlerde rivayet edildiğine göre Kureyş’in ileri gelenleri, bu sözleriyle Suheyb-i Rûmî, Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî, Habbâb ve Ammâr gibi fakir müminleri kastetmişlerdi. Onlar, bu seçkin kulları hor ve zelil görmüş, hatta “ehâulâ-i menna(A)llâhu ‘aleyhim min beyninâ” “Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine layık gördü?” (En‘âm, 6/53) diyerek alaya almışlardır.

Cehennem ehli bu hâlde iken dünyada zayıf ve değersiz saydıkları müminleri göremeyince hayret ve şaşkınlığa düşecek, kendi kendilerini de kınayacaklardır: “Biz onları sürekli hor görmüş, dışlamış, eğlence konusu yapmıştık. Şimdi ise buradalar mı, yoksa gözlerimiz mi onları seçemez oldu? Bizimle aynı akıbeti mi paylaşmayacaklar?” diyeceklerdir.

Aslında bu söz, onların kendileriyle alay etmelerinden başka bir şey değildir. Çünkü hakikatte hor gördükleri o müminler, Allah’ın ikramıyla cennetlere yükseltilmiş; küçümseyenler ise cehenneme atılmıştır. Böylece dünyada ters yüz edilen ölçüler, âhirette bütün açıklığıyla ortaya çıkacak; “eşrâr” diye aşağılananların gerçek hayır sahipleri, kendilerini hayırlı sananların ise hakikatte şer ehli olduğu anlaşılacaktır. (Bursevî, Rûhu’l-Furkân, 17/147) Benzer sahnelere Kur’ân’ın başka sûrelerinde de rastlanmaktadır. Kâfirler, dünyada fakir müminlerle aynı mecliste oturmaya tenezzül etmezlerdi. Hatta Hz. Peygamber’e, kendileri geldiğinde bu müminleri huzurundan çıkarmasını istemişlerdi. Müminler için, “kâlû enu/minu kemâ âmene-ssufehâu” “Biz hiç bu aklı ermeyenlerin inandığı gibi inanır mıyız? derlerdi” (Bakara, 2/13). Müminlerle alay eder, gördüklerinde küçümseyici bakışlarla birbirlerine kaş göz işareti yaparlardı. Kendi topluluklarına döndüklerinde ise onları dillerine dolayarak eğlence konusu edinirlerdi. (Mutaffifîn, 83/29-31) Nihayetinde kâfirler, dünyada aşağıladıkları müminlerin Allah katında yüceltilmiş olduklarını, kendilerinin ise kaybedenlerden olduklarını acı bir şekilde idrak edeceklerdir.

Tasavvufî olarak bu âyet, dünya ve âhiretteki basîret farkına işaret eder. Müminleri cehennemde görememeleri, aslında kalpteki basîret körlüğünün âhiretteki sûretidir. Zira dünyada onların gözleri görüyordu ama kalp gözleri kapalıydı; müminlerin hakikatini kavrayamıyorlardı. Âhirette ise bu körlük, Allah dostlarını cennette görememe hâliyle karşılarına çıkmıştır.

Cennet, basîretin açıldığı, hakikatin perdesiz göründüğü yerdir. Cehennem ise, dünyada kalpte körleşen basîretin azap sûretinde ortaya çıkmasıdır. Mümin, dünyada mârifet ve takvâ ile basîretini açarsa, âhirette bu basîret ona cennet kapısı olur. Fakat kâfir, kalp gözünü kapatır, hakikati örterse; âhirette de bu körlüğü onun önüne cehennem sûreti olarak çıkar.

Böylece âyet, sadece dış âlemdeki bir tartışmayı değil, aynı zamanda insanın iç âlemindeki perdelerin ve körlüklerin akıbetini de haber verir. Hakikat ehline göre, cennettekiler “basîretin aydınlığına ulaşanlar”; cehennemdekiler ise “basîretin karanlığında boğulanlar”dır.

-------------------

Âyet 64

اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟

(38/64) İnne żâlike lehakkun teḣâsumu ehli-nnâr.

(38/64) Şüphesiz bu, cehennemliklerin birbirleriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.

-------------------

Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’e hitaben, cehennem ehli arasında yaşanacak tartışmaların ve karşılıklı suçlamaların hakikatte vuku bulacak kesin bir olay olduğunu haber vermektedir. Bu sahneler, onların dünyada işledikleri fiillerin âhirette nasıl sûret bulacağını gösteren, inkârın kaçınılmaz akıbetini tasvir eden manzaralardır. Burada anlatılanlar birer hayal değil, ilâhî va‘din muhakkak gerçekleşecek tecellileridir.

Aynı zamanda bu haber, Resûlullah’ın nübüvvetine de apaçık bir delildir. Zira O, kendi aklıyla bilinmesi mümkün olmayan bir gaybî hakikati ümmetine haber vermiştir. Böylece Kur’ân, bir yandan cehennem ehlinin hâllerini gözler önüne sererken, diğer yandan Hz. Peygamber’e de asli vazifesi olan tebliğ ve uyarı görevini hatırlatmaktadır:

Ben Sadece Bir Uyarıcıyım

-------------------

Âyet 65

قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌۗ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۚ

(38/65) Kul innemâ enâ munżirun vemâ min ilâhin illa(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr.

(38/65) (Ey Muhammed!) De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım. Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan bir Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”

-------------------

Bu beyan, Hz. Peygamber’in nübüvvetini tasdik ederken aynı zamanda Allah’ın vahdaniyyetini, ulûhiyyetini ve her şeyi kuşatan rubûbiyetini de ilan etmektedir. Resûlullah’ın görevi; insanları inkârın ve günahın doğuracağı felâketlerden sakındırmak, kalpleri tevhîde yöneltmek, azabın akıbetiyle uyarmak ve iman ile itaate çağırmaktır. Bu davetin yanında itaat edenleri müjdelemek de onun risaletinin bir parçasıdır.

Mekkeli müşriklere hitaben ise: “Allah’ı inkâr edip günahlara daldığınızda O’nun azabına uğrayacağınız konusunda sizi uyarıyorum” demiş ve hemen ardından şu büyük hakikati açıkça ilan etmiştir:

“Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” O, Vâhid’dir; yani birliğinde ortağı olmayan, varlığında hiçbir şerike muhtaç bulunmayan Zât’tır. Kahhâr’dır; yani bütün varlıkları mutlak kudreti altında kahreden, her türlü mâsivâyı silen, kalplerin perdelerini kaldıran Rabb’tir. O, zât-ı ahadiyyetin tekliği ile kesreti; kahrı ile de bu kesretin izlerini vahdaniyyetinde bertaraf eder, böylece hepsi yok olup gider ve O’ndan başka hiçbir şey bâkî olmaz. Varlık âleminde görünen her şey fanidir; bâkî olan yalnızca O’nun vechidir. Tüm hüküm O’na aittir ve bütün varlıklar gölgelerin asıllarına, dalgaların deryaya dönmesi gibi, nihayetinde O’na dönecektir.

Hakkında ortaklık ve kesretin asla mümkün olmadığı yani ne zâtı ne sıfatları ve ne de fiilleri bakımından hiçbir ortağı bulunmayan ve dolayısıyla da kendisinden başka hiçbir melce’ ve sığınak olmayan O “tek ve herşeyi kahredici” olan Allah’tan başka bir tanrı yoktur.” O, hepsinin üstündedir. O halde O’nun nasıl olur da ortakları olabilir! Allah’ın tek olduğunu anlayan kimse, kalbini sadece O’na has kılar ve O’nun sâyesinde tevhîde erer. 

Diğer yandan âyetteki “Ben ancak bir uyarıcıyım” ifadesi, hem zâhirde Resûl-i Ekrem’in risalet vazifesini hem de bâtında hakikat yolunda mürşidin rolünü hatırlatır. Bu husus, mürşid-i kâmilin vazifesinin sâliki kendi şahsına değil, Hakk’a yönlendirmek olduğunu gösterir. Zira mürşid, nefsin karanlıklarına kapılan gönülleri uyandırır, kalpteki putları kırar ve tâlibi hakikate hazırlar; sâliki nefsin ve şeytanın tuzaklarından sakındırarak kalbini Hakk’a yöneltir. Ancak asıl maksat, mürşidin şahsında değil, Hakk’ın birliğinde ve kudretinde toplanır. 

Nitekim “Allah Vâhid ve Kahhâr’dır” beyanı, tevhîdin zirvesini ifade eder. “Vâhid” ismi, kalpte mâsivâdan hiçbir iz bırakmamayı, bütün varlıkları Hakk’ın birliğinde görmeyi işaret ederken; “Kahhâr” ismi, nefsi ve hevâyı kahreden, kalpteki gizli ilahları yok eden kudrettir. “Allah’tan başka ilâh yoktur” ifadesi de sâliki mâsivâya yönelmekten meneder; gönlün tek sığınağının ve tek ilticâ kapısının yalnızca Allah olduğunu hatırlatır. Böylece sâlik, önce nefsin esaretinden kurtulup fenâya erer, ardından Hakk’ın nurunda bekâ bulur. Bu yönüyle âyet hem nübüvvetin tebliğ vazifesini hem de mürşid-mürid ilişkisinde sâlikin iç yolculuğundaki en temel hakikati bir arada ihtiva etmektedir.

Vâhid ve Kahhâr İsimleri Vâhid ve Ahad isimleri Allah hakkında kullanıldığında, “bölünmesi ve sayısının artması (tekessür) mümkün olmayan bir, tek, yegâne varlık” mânasını ifade eder. Buradaki birlik, herhangi bir sayı dizisinin ilk basamağı anlamında değildir; Allah’ın cüzlerden teşekkül eden birleşik (mürekkeb) bir varlık olmadığı, benzeri ve dengi bulunmadığı mânasını taşır. Aynı kökten gelmekle birlikte Ahad ile Vâhid arasında kullanılış bakımından bazı farklar tesbit edilmiştir. Ahad, genellikle nefy için kullanılır ve Allah’a nisbet edildiğinde onun birliğini tenzîhî veya selbî (ne olmadığını belirten) sıfatları (celâl sıfatları) açısından anlatır. Vâhid ise müsbet ifade ile kullanılır ve Allah’a nisbet edilince O’nun birliğini sübûtî veya teşbîhî (ne olduğunu belirten) sıfatlar (cemâl sıfatları) açısından anlatarak zâtında ve sıfatlarında benzeri bulunmayan bir ve yegâne olduğunu ifade eder.

Yine Ahad, Allah’ın zâtı bakımından, Vâhid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir. Çünkü Ahad, zât için düşünülebilecek adedî ve terkibî çokluğu ve bunun doğuracağı cismiyet özelliklerini nefyetmek suretiyle Allah’ın birliğini ifade eder. Vâhid ise onun zâtına ait sıfatların gerçekte çokluğu gerektirmediğini, O’nun, sıfatlarıyla birlikte de bir ve yegâne olduğunu ifade eder. Başka bir ifade ile Ahad her türlü nisbî kesreti, Vâhid ise adedî kesreti nefyeder. (Topaloğlu, DİA, 1/483-484)

“Kahr” üstün gelmek, hâkimiyet kurmaktır. Allah Teâlâ’nın kahır mertebeleri sayılamayacak kadar çoktur. Zira her ne şekilde olursa olsun mağlup olan herkes ve her şey, hakikatte Allah tarafından kahredilmiştir. Varlık âleminin nihayetsiz türleri arasında öyle bir şey yoktur ki, kendi başına kahra uğramamış olsun. Çünkü bizzat varlık, sınırsız iken her bir mevcut, sınırlı ve kuşatılmıştır; bu da Hakk’ın kahrıyla mümkündür.

Mahlûkatın ölüm ve fena yoluyla Allah’a dönüşü kahırdır; onların, bütün çabalarına rağmen O’na muhtaç olmaları da kahırdır. Sebeplerin kendi sonuçlarına bağlı kalması dahi kahırdır; çünkü kendi başlarına zorunlu varlık olmaları imkânsızdır. Âlemlerin Allah’a gönüllü şekilde boyun eğmeleri kahırdır; zira onları boyun eğen kılan yine O’dur. Yaratılmışların muhalefetle ortaya çıkmaları da Hakk’ın kahrıyla gerçekleşmiştir; çünkü “O, onları o hâl üzere yaratmıştır.” (Hûd, 11/119) Nefislerin ve bedenlerin şehvetleri bile Hakk’ın kahrı altındadır; çünkü onları o iştihalarla var eden, O’nun kudretidir. Hiçbir şey kendi iradesiyle var olamaz; yalnızca kendisinden murad edildiği şekilde zuhûr eder. Nitekim: “O, kullarının üzerinde Kahhâr’dır.” (En‘âm, 6/18) Buradaki “üzerindelik”, mekânsal değil, mânevî bir yüceliktir. Varlıkta kahredici görünen her şey, aslında kendi kahrıyla değil, Allah’ın kahrıyla kahredicidir. Hatta “kahreden” olması bile kendi iradesinden değil, Hakk’ın ona yüklediği kahırdan kaynaklanır. Böylece ilâhî kahrın kuşatıcılığı her şeyi kapsar.

Dolayısıyla “Kahhâr” ismi hakikati itibarıyla “Allah” ismine rücu eder; zira O, bütün mertebeleri kendinde toplar. Ancak varlık zuhuratının bazı nispetlerinde - tıpkı “Nâfiʿ” isminin zıddına dönüp “Dârr” tecellîsine vesile olması gibi - “Kahhâr” ismi de zâtî olarak değil, izafî bir surette “Rahmân” ismine yönelir. Bu iki isim, kuşatıcılıkta birbirine girer; nihayet “Kahhâr”, zât itibarıyla her ikisini de içine alan kuşatıcı bir isim hâline gelir. İşte bu ilâhî kahır hakikati, mârifet ve şuhûd ehli için tevhîdin şirk üzerindeki mutlak galebesidir; diğer bir ifadeyle şirk perdelerinin kahredilmesi ve tevhîd nurunun kalplerde tahakkuk etmesidir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâ, 260-261)

-------------------

Âyet 66

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ

(38/66) Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ-l’azîzu-lġaffâr.

(38/66) “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”

-------------------

Bu âyette ise Rabbimizin sıfatları zikredilir: “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Azîz ve Gaffâr’dır.” Yani O, her işinde galip olan, mahlukâtı üzerinde dilediği gibi tasarruf eden ve suçluları kahrederek cezalandıran “Azîz”dir; hükmünde kimse O’na karşı çıkamaz. Aynı zamanda iman edip tövbeye yönelen, sâlih amel işleyen kullarını bağışlayan ve mâsivânın izlerini gönüllerden silerek yalnız kendi hakikatini bâkî kılan “Gaffâr”dır. Böylece âyette tehdit ve rahmet bir arada zikredilerek kullara hem korku hem de ümit telkin edilmiş olmaktadır.

Nitekim bir hadiste şöyle buyurulur: “Bir kul yâ Rab! Beni bağışla diye duâ ettiği zaman, Allah Teâlâ şöyle der: ‘Kulum bir günah işledi ve bu günahı bağışlayıp îcâbında muâhaze edecek bir rabbi olduğunu bildiği için sizi şâhid tutuyorum ki ben de kendisini bağışladım.” (Buhârî, Tevhîd, 35; Müslim, Tövbe, 25) Azîz ve Gaffâr İsimleri Azîz ismi, Allah’ın kudret ve yüceliğinin kadîm olduğunu, mahlûkattaki gibi değişikliğe uğramadığını ifade eder. Kur’ân’da çoğunlukla Hakîm ismiyle birlikte zikredilir; ayrıca Rahîm, Alîm, Kavî, Hamîd, Gafûr, Gaffâr, Vehhâb, Kerîm ve Zü’ntikām isimleriyle de beraber anılır. Böylece Allah’ın kudreti ve izzeti, keyfî ve ezici bir üstünlük değil; merhamet, hikmet, adalet, bağışlama ve ilim gibi vasıflarla dengelenmiş bir yücelik olarak ortaya konur.

İzzet kavramı da doğrudan Allah’a nispet edilmiştir; her türlü üstünlük O’na aittir. Nitekim Kur’ân’da izzetin ulûhiyyetin temel niteliklerinden biri olduğu vurgulanmış, hatta Allah’ın izzeti üzerine yemin edilebileceği hadislerde belirtilmiştir (Buhârî, “Eymân”, 12). Bir âyette de izzetin yalnızca Allah’a, resulüne ve müminlere mahsus olduğu açıkça ifade edilmiştir. (Münâfikūn 63/8) Esmâ-i hüsnâ müellifleri Azîz ismini genellikle dört mânada açıklamışlardır: benzeri olmayan, mağlup olmayan galip, kuvvetli ve izzet veren. İlk anlamıyla tenzîhî, ikinci ve üçüncü anlamlarıyla zâtî, dördüncü anlamıyla ise fiilî sıfatlara işaret eder. Bu son mânayı ise daha çok aynı kökten gelen Muʿizz ismi karşılar.

Gazzâlî’ye göre “azîz” denilebilmesi için üç vasfın bir arada bulunması gerekir: Nâdir bulunmak, şiddetle ihtiyaç duyulmak ve erişilmesi zor olmak. Bu üç vasfın kemâl noktası yalnızca Allah’ta gerçekleşir: 1. Nâdirliğin kemâli “bir” olmaktır; bu da ancak Allah’a mahsustur. 2. Her şeyin varlık ve bekâda kendisine muhtaç olması, ihtiyaç duyulmanın kemâlidir. 3. Künhünün idrak edilemez oluşu, erişilmezliğin kemâlidir. Dolayısıyla mutlak mânada “Azîz” ancak Allah’tır. (Koloğlu, DİA, 4/331) Azîz isminin zuhûruna gelince: Nerede izzet varsa, orada varlık yalnızca Rahmân’a aittir. Bir varlık izzetle nitelendiğinde, o varlık Azîz isminin tecellîlerinden biridir. Ancak izzet, varlığın hiçbir şekilde ortaklık kabul etmeyen aşkın boyutu ve mutlak ulaşılamazlık mertebesine dayandığında, bu izzet yalnızca Allah ismine mahsustur. Bununla beraber, izzet Rahmân ismiyle “cemʿü’l-cemʿ” mertebesinde birleşir; orada ne isim ne de müsemmâ (isimlendirilen) söz konusudur.

Burada vurgulanmak istenen husus, “Azîz” isminin bir bakımdan Rahmân’a, diğer bakımdan Allah’a nisbet edilişini açıklamaktır. Zira bu iki isim arasında bir “matlaʿ” (doğuş noktası) vardır ki, bütün isimlerin aslı olan bu iki ismin cemʿ yeridir. Hiç şüphe yok ki bu “matlaʿ”, onların birleşme makamı, yani cemʿü’l-cemʿdir.

Allah Teâlâ aynı zamanda bâtın kuvvelerin idrâkine karşı da Azîz’dir. Çünkü Zâtı, hayalin belirlemesinden münezzehtir. Zira eğer hayal O’nu belirleyebilseydi, sınırlamış olurdu; hâlbuki Zât, sınırlanmaktan münezzehtir. Aynı şekilde vehim kuvvesi ve hafıza kuvvesi de Zât’a ulaşamaz. Çünkü hafıza kuvvesi Zât ile değil, ancak imanın belirlediği tasavvurlarla alâkalıdır. 

Bununla birlikte Allah Teâlâ salt imtina’ (ulaşamazlık) manasıyla değil mahlûkata galip olma vasfıyla kendisini tanıtır. Galip olması da tecellînin zuhuruna göre onların rüsûmlarını yani benliklerine dair izlerini istîlâ eden mahvı ifade eder. Bu da vahdâniyyetin zuhurunun, çokluk âleminin (kesret) suretleri üzerinde galebe çalmasıdır. Bu galip gelme, nûrun zulmeti kahretmesi gibidir. Çünkü cehalet karanlıktır; tecellî ise bu karanlığı kaldırır. Böylece o makamda yalnızca Azîz baki kalır ve Hak, onlara “Azîz” ismiyle kahreden galip olarak tanınır.

Fenâdan sonra bekâ ehlinin mertebelerinde ise Azîz isminin zuhuru diğer isimlerin zuhuru gibidir. Çünkü orası, Zât’ın bizzat kendi huzurudur. Orada isimler, Zâtlarıyla belirmiş olarak tecellî eder; başka bir şeyin (ağyârın) izi orada mevcut değildir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâ, 139-142) Gaffâr ismine gelirsek: Gaffâr “örtmek, gizlemek, korumak” anlamındaki gafr kökünden gelir ve “kulun günahını örten, bağışlayan, kusurlarını açığa çıkarmayan” mânalarını ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kökten türeyen lafızlar çokça geçmekte, özellikle Gafûr ismiyle beraber zikredilmektedir. Bu tekrarlar, Allah’ın bağışlamasının sürekliliğini ve kullar için ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu gösterir.

Mağfiret kavramının Kur’ân’da sıkça vurgulanması, insanı sürekli bir suçlu gibi görmek için değil; onun kemal yolculuğunda eksiklik ve hatalara düşebileceğini, fakat Allah’ın bağışlaması sayesinde yeniden doğrulabileceğini belirtmek içindir. Nitekim bir hadiste bildirildiğine göre Allah, mümin kulunu kıyamet günü yalnızca kendisiyle yüzleştirecek, günahlarını tek tek hatırlatacak, ardından “Ben onları dünyada gizlediğim gibi bugün de bağışladım” buyuracak ve kulunu sadece sevap defteriyle baş başa bırakacaktır (Buhârî, Mezâlim, 2).

Kur’ân’da beş yerde geçen Gaffâr ile doksan yerde geçen Gafûr arasındaki fark da müfessirleri düşündürmüştür. Zeccâc her ikisinin de mübalağa ifade ettiğini, tekrarı ise Allah’ın sıfatlarındaki mutlak kemali vurguladığını belirtir. Bunun yanında, Gaffâr’ın “dünyada günahları örten”, Gafûr’un ise “âhirette bağışlayan” anlamı taşıyabileceğini kaydeder. İmam Gazzâlî ise bu iki ismin nüansını şöyle açıklar: Gaffâr, tekrarlanan günahları defalarca affedeni; Gafûr ise her çeşit günahı bağışlayanı ifade eder.

Gazzâlî ayrıca Gaffâr isminin “güzel olanı ortaya çıkarıp çirkini gizleyen” anlamını öne çıkarır ve ilâhî setrin üç tecellisini sıralar: 1. Bedenin çirkin organlarının içte saklanıp güzel olanlarla örtülmesi. 2. Kötü düşünce ve duyguların iç dünyada gizlenmesi. 3. Kulun günahlarının bağışlanarak sevaplarla örtülmesi. Kulun bu isimden nasibi ise, başkasında gördüğü kusuru ifşa etmemesi ve affedici olmasıdır. Çünkü gizlilikleri araştıran, kötülüğe kötülükle mukabele eden kimse, Gaffâr isminin tecellilerinden pay alamaz. (Topaloğlu, DİA, 13/286-287) Mertebeler bakımından Gaffâr isminin tecellîleri şöyle özetlenebilir:

İlk mertebede Allah, tövbe eden kimseye Gaffâr’dır; yani kendisine dönene mağfiret eder. Fakat bu dönüş, eğer nefsine rücû şeklinde olursa, kul hâlâ hicâb altında demektir. Bu durumda mağfiret, Gaffâr isminin, kulun “eş-Şedîdü’l-ʿAzâb” isminin heybetini görmesinden onu setretmesidir. Böylece kul, hakikî takvâya yönelmez; sadece karşısına çıkan korkularla hareket eder. Bu mertebede Gaffâr, hakikatte Mudill (saptıran) isminin tecellîsiyle örtüşür. Yani Allah’ın “Ehlü’l-mağfire” oluşu burada O’nun Mudill vasfıyla görünür.

Bir diğer iʿtibârda ise kul, takvâ hakikatiyle kuşatıldığında, onun tövbesi Hakk’a yöneliştir; günah makamından itaate dönüşüdür. Bu durumda Hak Teâlâ onun hakkında Ehlü’t-takvâdır. Burada Gaffâr’ın tecellîsi, kuldan Mudillin hükümlerini örtmek ve Hâdî’nin hükümlerini açmaktır. Böylece kul, dalâlet perdelerinden korunur ve takvâya ulaşır. Bu mağfiret, haram olan şehvetlerin ve dalâlet hallerinin setridir. 

Daha ileri bir iʿtibârda Gaffâr isminin mağfireti, kulun “fiil benimdir” vehmini örtmesidir. Kul artık bütün fiillerin kendi nefsinden değil, yalnızca Hak Teâlâ’dan sâdır olduğunu görür. Böylece hiçbir hayrı kendine nispet etmez, hepsini Rabbine izafe eder. Bu hâl, Tevhîdü’l-efʿâl mertebesidir ve mârifetin başlangıcında bulunan âriflerin makamıdır.

Bundan daha yüce bir iʿtibâr ise, Gaffâr isminin kulun kendi zâtını görmesini setretmesidir. Kul bu perdelenişle Kayyûm ismini müşâhede eder; böylece kendi varlığını görmez, yalnızca Kayyûmiyet’i temaşa eder. Bu, Tevhîdü’s-sıfât mertebesidir; zira çok görünen bütün zâtlar hakikatte sıfattır ve ancak “Kayyûm” ile kâimdirler. Bunun keyfiyetini ise yalnızca ehl-i şuhûd idrak eder.

Son olarak, en yüce iʿtibârda her şey Allah’a döner ve O’ndan başka hiçbir şey kalmaz. Bu mertebede Gaffâr ismi, Bâkî isminin hakikatinde fânî olur. Burası da Tevhîdü’z-zât mertebesidir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâ, 282-283)

-------------------

Âyet 67-68

قُلْ هُوَ نَبَؤٌ۬ا عَظ۪يمٌۙ

اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ

(38/67-68) Kul huve nebeun ‘azîmun. Entum ‘anhu mu’ridûn.

(38/67-68) De ki: “Bu Kur’ân, büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.” 

-------------------

Bu âyetlerde Hz. Peygamber’e vahyedilen Kur’ân’ın, Allah Teâlâ’dan gelen büyük bir haber ve ilâhî bir duyuru olduğu, fakat insanların bundan yüz çevirdikleri ifade edilmektedir. Böylece bu sözlerin Hz. Muhammed’in kendi beyanı değil, bizzat Allah’ın vahyi olduğu vurgulanır.

Yani: “Ey Habîbim! Onlara tevhîdi ve Hakk’ın mutlak hâkimiyetini açıkladıktan sonra şöyle de: Size tebliğ ettiğim bu hakikat, Allah’ın bana vahyettiği nebeün azîmdir; ciddiyetle dikkate alınması gereken ağır bir uyarıdır. Allah size lütuf ve merhametinden dolayı bu haberi ulaştırmakta, sizi küfür ve şirk sebebiyle hak ettiğiniz azaptan kurtarmak istemektedir. Fakat siz, dalâlet ve cehaletinizde kökleştiğiniz için bu habere sırtınızı dönüyor, ondan yüz çeviriyorsunuz. Hâlbuki bu haber sizin için en faydalı, en hayırlı olandır.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 237)

“Büyük haber”in mâhiyeti hakkında müfessirler üç görüş ileri sürmüşlerdir: 

a) Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in Allah tarafından gönderilmiş bir elçi, bir uyarıcı olduğuna dair bilgiler.

b) Önceki âyetlerde özetlenen kıyamet, haşir, cennet ve cehennem gibi âhiretle ilgili haberler.

c) İnsanlara uyarıcı ve aydınlatıcı hakikatleri aktaran Kur’ân’ın kendisi.

Bu yorumların hepsi, “nebeün azîm”in mânasını kuşatır; çünkü bunların tamamı hem varlık âlemini içine alır hem de Resûlullah’ın nübüvvet iddiasındaki doğruluğunun en büyük delilidir. Özellikle de ulûhiyyetin hakikatini, hakikî ilâhın sıfat ve esmâsını, hükümlerini ve dünya ile âhiretteki hikmetlerini barındırır.

Âyette bu bilgilerin “büyük haber” olarak nitelenmesi, muhatabı bu hakikatleri ciddiye almaya, önemini kavramaya teşvik gayesi taşır. Zira bu bilgilerin kabul veya reddi, insanın yalnızca dünya hayatını değil, âhiret hayatını da belirleyecektir. Dolayısıyla “Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz” ifadesi, müşriklerin ve onlar gibi “nebeün azîm” karşısında ilgisiz, sorumsuz ve ciddiyetsiz bir tavır sergileyenlerin yanlışlığını ve tehlikesini vurgulayan bir uyarıdır. (Kur’ân Yolu, 5/590)

-------------------

Âyet 69-70

مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَاِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ

اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ

(38/69-70) Mâ kâne liye min ‘ilmin bilmele-i-l-a’lâ iż yaḣtasimûn. 
İn yûhâ ileyye illâ ennemâ enâ neżîrun mubîn.

(38/69-70) “Aralarında tartıştıkları sırada, yüce topluluğa (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu. Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.”

-------------------

Allah Teâlâ, Resûl’üne kendi konumunu hatırlatmaktadır: “Benim görevim yalnızca bana vahyedileni size tebliğ etmektir. Yoksa benim, meleklerin en yüce topluluğu hakkında, onların kendi aralarında tartıştıkları hususlardan hiçbir bilgim yoktu. Bana bu bilgiyi öğreten, ancak Allah’ın vahyidir.” Devam eden âyetlerden hareketle, meleklerin tartışmalarının Hz. Âdem’in hilâfeti, nübüvveti ve ona secde meselesiyle ilgili olabileceği belirtilmiştir. Ayrıca rivayetlerde, onların ihtilâfının cemaatle namaza katılmak, abdest azalarını güçlükle de olsa güzelce yıkamak, mescitlerde namazlardan sonra oturup Allah’ı zikretmek gibi amellerin hangisinin daha faziletli olduğu hususunda cereyan ettiği aktarılır. Tartışmanın mahiyeti de iki yönlüdür: Bu amellerin hangisinin Allah’a daha sevimli olduğu ve hangisinin sahibine cennette daha yüksek dereceler kazandıracağı.

İbnü’l-Arabî’ye göre meleklerin ihtilâfa düşmelerinin temel sebebi, onların da insanlar ve cinler gibi tabiat âleminden yaratılmış olmalarıdır. Her ne kadar bedenleri nûrânî ise de bu nur, tabiat nûrudur. Çekişmek ve ihtilâf, tabiatın gereği olup zıtların varlığıyla ortaya çıkar. Melekler arasında rahmet ve azapla görevlendirilmiş zıt gruplar bulunduğu için, kendilerine bildirilmemiş veya tecrübe etmedikleri hususlarda ihtilâfa düşmeleri mümkündür. Nitekim, tövbe edip iki köy arasında vefat eden bir kimsenin cennet ehli mi yoksa cehennem ehli mi olacağı konusunda rahmet ve azap meleklerinin ihtilâfa düştüğünü belirten hadis bu duruma örnektir. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/385-387) Böylece Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’in seçilişini ve meleklerin ona secde ile imtihanını Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla bildirmiş; bu da vahyin kaynağının gerçekten Allah olduğuna işaret etmiştir. Ardından, “Benim, onların tartıştıkları sırada yüce melek topluluğu hakkında hiçbir bilgim yoktu” buyurarak, Resûlullah’ın bu gaybî bilgiyi kendi beşerî bilgisinden değil, nübüvvet sayesinde elde ettiğini ortaya koymuştur. Eğer peygamberliği olmasaydı, “meleü’l-aʿlâ”nın ihtilâfını bilmesi mümkün olmaz ve bunu haber veremezdi. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 237-238) Devamında gelen “Bana ancak vahyolunuyor” ifadesi ise, bildirilen her şeyin kaynağının vahiy olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yine Hz. Peygamber’in “Ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım” sözü ise onun delilleri açık olan nübüvvetini ve tebliğdeki vazifesini vurgulamaktadır. Yani şöyle demektedir: Ben, şeytanın ve bedenlerinizde mevzilenmiş ordularının sizi fitneye düşürmesinden ve Hakk’ın zâtî birliğine, esmâ ve sıfatlarının kemâline ulaştıracak istikamet yollarından saptırmasından korkuyorum; sizi bu tehlikeye karşı uyarmakla mükellefim. (Dâye, Te’vîlât, 5/196; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 237)

-------------------

Tasavvufî yorum açısından “nebeün azîm” bütün vahyin ve kâinat kitabının özü olan Kur’ân-ı Kadîm’dir; çünkü o, ezelî kelâmın zuhurudur ve varlık âlemindeki her şey onun birer işaretidir. Bu büyük haber aynı zamanda Hakîkat-i Muhammediyyenin kendisidir; zira bütün enbiyânın hakikatleri onda cem olmuş, âlemin yaratılışı da onunla kaim olmuştur. Dolayısıyla bu haber, yalnızca âhiretle ilgili bir bilgi değil, insanın yaratılış gayesini ve Hakk’ın ulûhiyyetini bildiren mutlak hakikattir. Nebeün azîm, Allah’ın esmâ ve sıfatlarının birliğini, Hakk’ın mutlak hâkimiyetini ve kulların O’na karşı kulluğunu haber verir. Aynı zamanda insana kendi hakikatini, yani mebdeʾini ve meʿâdını bildirir. Böyle bir habere sırt çevirmek, yalnızca bir bilgiyi reddetmek değil, varlığın gayesinden ve hakikatin özünden yüz çevirmektir. Bu sebeple âyet, insanı gafletten uyanmaya, hakikati ciddiyetle kabule ve Hakk’ın kelâmına teslim olmaya davet eder.

Meleklerin ihtilâfı ise insanın iç âleminde akıl, nefis ve ruh kuvvelerinin çatışmasının bir sûretidir. Sâlik seyrinde ilerledikçe bu kuvveler arasında çekişmeler yaşanır; nefis hevâya çağırır, akıl dengeyi gözetir, ruh ise Hakk’a yöneltir. Neticede Hakk’ın hükmü galip gelir ve kalpte hakikî hilâfet, yani ilâhî emanetin tecellîsi ortaya çıkar. Böylece âyet, hem dış âlemde peygamberlik ve meleklere dair gaybî haberi beyan eder, hem de iç âlemde sâlikin kalbinde yaşanan tevhîd mücadelesine ışık tutar.

Bunun nihai sonucu, fenâ ve bekâ hakikatidir. Sâlik, önce nefsin arzu ve iddialarında fânî olur; bütün benlikler, gizli ilahlar ve mâsivâdan gelen perde ve iddialar eriyip yok olur. Ardından Allah’ın tecellîsiyle dirilir, yani bekâ billâh mertebesine ulaşır. İşte “nebeün azîm” bu noktada fenâ ile yok oluşun ardından bekâ ile dirilişin haberi olur.

Böylece Hakk’ın emri galip gelir ve kalpte hakikî hilâfet tecellî eder. Bu hilâfet, dış âlemde Hz. Âdem’e secde ile sembolleşirken; iç âlemde sâlikin fenâdan bekâya yükselmesiyle gerçekleşir. İşte burada açığa çıkan hilâfet sırrı, sâlikin kendi iradesiyle değil, Hakk’ın lütfu ve tecellîsiyle zuhûr eder. O artık nefsin kölesi değil, Hakk’ın yeryüzündeki halifesidir. Kendi varlığını Hakk’a teslim etmiş, kalbini mâsivâdan arındırmış ve Hakk’ın isim ve sıfatlarının mazharı olmuştur.

-------------------

Âyet 71

اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ ط۪ينٍ

(38/71) İż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min tîn.

(38/71) Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.”

-------------------

Bu âyet Allah’ın, çamurdan halk ettiği insana secde etmeyi meleklere emretmesi ve meleklerin secde edip İblis'in, bu emre karşı çıkması hakkında anlatılacak olaylara bir giriş mahiyetindedir.

Allah Teâlâ ezel sahnesinde meleklerine şöyle seslenmişti: “Ben, kudretimin hayret veren zuhuru ve hikmetimin bilinmeyen incelikleriyle çamurdan bir beşer halk edeceğim ki benim için bir ayna olsun; onda bütün sıfat ve isimlerim tecellî etsin. Onu şekillendirdiğimde ve ezelî ilmimdeki hükmüm gereğince takdir edildiği üzere kalıbını düzelttiğimde, ona kendi ruhumdan üfleyeceğim; varlığımdan ve isimlerimin-sıfatlarımın gerektirdiği mânalardan ona feyz vereceğim ki benim hilâfetime ve nîyâbetime lâyık olsun. Böylece onda ve onun üzerinden isimlerim ve sıfatlarım zahir olacak. Ey melekler! siz de ona saygı için secdeye kapanın. Onun önünde tevazu gösterin ve bu şekilde ona tazimde bulunun.” Âdem’e “beşer” denmesinin sebebi, Allah Teâlâ’nın onu herhangi bir vasıta olmaksızın bizzat kendi “iki eliyle” (bi-yedeyye) doğrudan (mübâşeret) yaratmış olmasıdır. Bu yüzden insan, mahlûkat içinde ilâhî tecellîlerin en kâmil mazharı ve hilkati itibarıyla en mükemmel varlıktır. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/388; Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/931)

-------------------

İnsanın hakikatini anlayabilmek için onun hilkatinin dört aşamasının iyi bilinmesi gerekir. Terzi Baba bu aşamaları eserlerinde özetle şöyle izah etmektedir: 

İnsânın hilkâtinin birinci aşaması, Kur’ân-ı Kerîm’de İnsân Sûresi’nin 76/1 âyetinde bildirilmiştir:

“Hel eta alel insâni hinun mined dehri lem yekun şey’en mezkura” “Anılmaya değer bir şey değilken, insânın üzerinden bir zaman gelip geçmedi mi?”

“Zât-ı mutlak” gizli hazînede “bilinmez” iken, bilinmekliğini arzu etti ve şuurlu bir zuhûrun yâni insânın ilmî programını yaptı. Ezelde ilk programı yapılan “Hakîkat-i Muhammedî”dir. Bu hakîkatin bizim âlemimizde nokta zuhûr mahalli “Hazret-i Muhammed”dir. Onun da ilk zuhûr ismi “Âdem”, lâkabı, “Halîfe”dir. Bu yüzden Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Biz son gelen ilkleriz” diye bildirmişlerdir.

Allâh Teâlâ hazretleri, insân denilen zuhûrun programını yaptıktan sonra onun hayâtını sürdürebilmesi için ihtiyaçlarını giderecek bir âlemi de zuhûra getirdi. Bütün mertebeleri ile bu âlemler vücûd buldu; fakat henüz insân zuhûra gelmediğinden bu âlemlerin varlığını idrâk ve şuur edecek bir mahall yoktu. Hâl böyle olunca bu âlemlerin varlığı veya yokluğu müsâvi idi.

Nihâyet vakit geldi, “Halîfe insân”ın zuhûru için şartlar oluştu, insânın hilkatinin ikinci aşamasına geçildi, insânı halk etme görevi “Rahmân”a verildi ve O da insân denilen varlığın latîf bâtınî düzenlemesini yaptı. 

Rahmâniyyet sıfât ve ruh mertebesidir. Bu mertebede insân ve diğer varlıklar (daha varlık sahnesine çıkmamış olarak) kendi ilmî ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar.

Bu ikinci aşama, Rahman Sûresi’nin 55/1-4 âyetlerinde târif edilir: “Er-Rahmân. Allemel Kur’ân. Halâkal insân. Allemehul beyân.” “Rahmân. (Zât-ı İlâhî olan) Kur’ân’ı tâlim etti (öğrendi). (Almış olduğu bu eğitimle) İnsânı halk etti. Ona beyânı (maksadını anlatmayı) öğretti.” Burada, “insânı halk etti” ifâdesinin ne ma’nâya geldiğini doğru anlamak çok mühîmdir. Tefsîrlerde bu ifâde genellikle “yarattı” şeklinde geçer. “Yaratma” kelimesi şerîat ve tarîkat mertebelerinde geçerliyse de, hakîkat ve mârifet mertebelerinde geçersizdir. “Yaratma”, yaratan ve yaratılan olarak iki ayrı varlık gerektirir, oysa tevhîd’de ikiliğe yer yoktur, “illa Allâh”tır yâni “sadece Allâh vardır”. 

“Halk etmek”ten murâd, Cenâb-ı Hakk’ın bireysel varlıklar sûretinde âlemlerde zuhûr ve tecellîsidir. Böylece Hakk “bâtın”, “halk” (yâni halk edilen varlıklar, mahlûkât) ise “zâhir” olur.

Cenâb-ı Hakk âlemlerde esmâ ve sıfâtlarıyla zuhûr eder. “Halîfe insân”da ise Zâtıyla zuhûr eder. İnsânda Zât tecellîsi olduğundan “ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Yine bir hadîs-i kudsî’de “Halaka Âdeme alâ sûretihî” “Allâh, Âdem’i kendi sûretinde halk etti” buyrulmuştur. 

İşte bu sebeple, yâni ilâhî hakîkatleri en geniş sûrette zuhûra getirmesi nedeniyle, Tîn Sûresi 95/4 âyetinde şöyle buyrulur: “Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm” “Andolsun ki biz insânı en güzel biçimde halk ettik.” Âriflerden biri bu hakîkatleri şu beyt ile ifâde etmiştir:

Sen ona korkma de Kur’ân-ı nâtık Gönül Ka’besi’ne gir ol mutâbık Devreyle ol Kâ’be’nin etrâfını Devrederler bir gün gelir şems-i zâtını İnsânın hilkatinin üçüncü aşaması, insânın zûhura gelişinin başlangıcı, Bakara Sûresi 2/30 âyetinde târif edilir: “Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh” “Hani Rabbin meleklere, ‘Muhakkak ki ben arzda bir halîfe ceâl edeceğim’ demişti.” Bu aşamada insân, Melekût âleminde, yâni Rubûbiyyet-esmâ mertebesinde, hareket edebilir, latîf bir melek olarak halk edildi. Burası insânın ilk mahlûkiyyet yâni zuhûr mertebesidir.

Bu üçüncü aşama, bir başka yönüyle, Hicr Sûresi 15/28 ve Sâd Sûresi 38/81 âyetlerinde “hâlikun beşeren” “bir beşer halk edeceğim” şeklinde târif edilir. “Halîfe ceâl etmek” ifâdesiyle Âdem’in ilmî ve ruhânî programı, “beşer halk etmek” ifâdesiyle de bu programın faaliyet sahasına gelişi belirtilmektedir.

“Beşer” kelimesi, insân varlığının ef’âl yâni madde âlemindeki hâlini, cismânî ve nefsânî yönünü târif eder. “Halîfe” ise “ardından gelen” anlamındadır ve insân varlığının sıfât mertebesindeki bâtınî ve ruhânî hâlini ifâde eder.

Beşer lügatte “müjdelenmiş” ma’nâsına gelir. Bu müjde, Hakk’ın varlığının o varlıkta mevcûd olmasıdır. “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” ve “Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i kudsîleri bu hakîkati işâret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hakîkati destekleyen âyetler vardır. Örneğin: “ve nefahtu fîhi min ruhî” “ve ona ruhumdan üfledim” (Hicr 15/29, Sâd 38/72); “ve lekad kerremnâ benî âdeme” “ve andolsun ki Âdemoğlunu kerem sâhibi kıldık” (İsrâ 17/70).

“Halk etmek”, ilm-i ilâhîde sâbit olan a’yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir. “Ceâl etmek” ise hâricî vücûdda zuhûr eden bir şeyin başka bir hâle tahvîl veya tebdîl edilmesidir. Yeryüzüne beşer olarak gelen varlık halîfe namzetidir, ancak bu makâma yâni Âdem’lik hakîkatine ve Hakîkat-i İnsâniyye’sine ancak çalışması ve gayreti netîcesinde, mânevî bir tekâmül ile tâyin olur.

İnsân beşeriyyeti yönüyle mahlûk’tur yâni halk edilmiştir. Ancak, ruhâniyyeti itibâri ile hâlıktır, halk edilmemiştir. Bu sebeple, halîfe kelimesinden sonra halk etme ifâdesi değil ceâl etme (kılma) ifâdesi kullanılmıştır. Ceâl etmek, halîfe programının, arzda yâni yeryüzünde ve toprak olan insân bedeninde Rabb tarafından yüklenerek faaliyete geçişini ifâde eder.

Halîfelik zuhûru ile faaliyete başlayan Zâtî tecellî, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir ve vârisleri ile bu kemâlât kıyâmete kadar devam edecektir.

İnsânın hilkatinin dördüncü ve son aşaması, Bakara Sûresi 2/36 âyetinde târif edilir: “ihbitû ba’dukum li ba’din aduvv” “Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz!”

“Âdem” ile “Havvâ”, Cenâb-ı Hakk’ın “şu ağaca yaklaşmayın” emrine uymadı, şeytân onları şaşırtıp ayaklarını letâfet ve ruhâniyyetten, kesâfet ve beşeriyyete doğru kaydırdı. Böylece, ma’nâ âleminden ef’âl yâni madde âlemine inin emri vâkî oldu.

Bu sahnede görünen üç karakterden; Âdem, Hakîkat-i İlâhiyye; Havvâ, Hakîkat-i Nefsiyye; ve Şeytân, Hakîkat-i Vehîm ve Hayâliyye’dir. Bunlar her ne kadar üç ayrı ve birbirine zıt varlık gibi görünüyor olsalar da bâtınen aynı varlıktaki üç ayrı mertebedirler.

Buraya kadar insânın Zât mertebesinden ef’âl âlemine doğru seyrini, inişini târif ettik; bu inişin bir de çıkışı (mi’râc) vardır, ki indirilenin kendisini tanıyarak aslî makâmına ulaşmasıdır. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 1/154-279)

-------------------

Âyet 72

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ

(38/72) Fe-iżâ sevveytuhu venefaḣtu fîhi min ruhî feka’û lehu sâcidîn.

(38/72) “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin.”

-------------------

Buradaki şekillendirme (tesviye), insana ilâhî ruhun üflenmesine lâyık bir kıvam verilmesini ifade eder. Ruhun “Benim ruhum” diye zikredilmesi ise, bu nefhin doğrudan ilâhî hazrete nisbet edildiğini vurgular. İşte bu nefha ile insan, hilâfet makamına yükselmiş ve meleklerin secdesine mazhar olmuştur.

Bu âyetle Allah Teâlâ, Hz. Âdem’in mukarreb meleklerden dahi üstün olduğunu da ortaya koymuştur. Zira onun ruhu, meleklerin ruhlarından önce yaratılmıştır. Âdem’in ruhu, Hakk’ın zât ve sıfatlarının bütüncül tecellîsinden doğmuş, rabbanî elbiselerle donatılmış ve böylece âlemlere ilâhî tecellîlerin aynası olmuştur. O, ezeliyet ve ebediyet nurlarının ilk buluşma noktasında bulunmuş, “evvelü’l-evvel”de ilâhî sırların mazharı kılınmıştır. Eğer melekler de bu mertebeye sahip olsalardı, Âdem’le hilâfet için aynı liyakati taşırdılar. Bununla birlikte ilâhî maksat, Âdem’in ubûdiyetini gerçekleştirmekti. Böylece meleklere, onun rubûbiyyet sıfatlarıyla değil, ubûdiyyetiyle secdeye layık olduğu gösterildi.

Dolayısıyla “Ben çamurdan bir beşer yaratacağım” buyruğu, onun acz ve zayıflığına rağmen ilâhî celâl ve azamet nurlarıyla donatılacağına işarettir. “Onu tamamladığımda ve kendi ruhumdan ona üflediğimde” ifadesi ise, Âdem’in ilâhî hayatla hayat bulması, Hakk’ın celâl ve cemâl tecellîlerinden gelen ruh ile diriltilmesi demektir. İnsanoğlu, ilâhî isimlerin ilmi sayesinde yüce bir varlık olmuş, eşyayı tafsilatlı olarak bilmesiyle öne çıkmıştır (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/198-199).

Âyetteki ilâhî nefha (üfleme), nefes-i Rahmânîdir; onun sayesinde bedenler can ve hayata kavuşurlar. “Ruh üflemek” demek, ruhu kendi mahallinde zuhur ettirmek demektir. Allah Teâlâ’nın burada ruhu kendisine izafe etmesi ise, onun şeref ve değerinin yüksekliğindendir. Tıpkı Kâbe’yi “evim” (beytî) diyerek kendine nisbet etmesi gibi. Yoksa Hakk’ın cüzlere ayrılan bir ruhu veya bir mekânı söz konusu değildir. Zira parçalara bölünme ve mekânda yer tutma, mümkün ve hâdis varlıklara mahsustur. Bunun aksini düşünmek kişiyi hulûliyye inancına sürükler. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/162) Ruhun Varlığı ve Özellikleri Ruhun cevheri, meleklerin cevherinden olup nûrânî bir özelliğe ve bağımsız bir varlığa sahiptir. Bedenin sûretine bürünür, süratle hareket eder ve uzun mesafeleri kısa sürede aşabilir; ilâhî mârifet ve muhabbetle gücü artar. Onun bedene yerleştirilmesinin hikmeti, imtihan edilmesidir. Allah’a iman ve itaat açısından ruhların özellikleri farklılık gösterir; kimilerinde cismanî, kimilerinde ruhanî taraf galip gelir. Bu bakımdan en yüksek ruhlar peygamberlere aittir; onları sâlihler ve âlimler takip eder. Ruh bilmek ve akletmek gibi insanî niteliklerin kaynağıdır; beden ve duyu organları ise ruhun vasıtalarıdır.

Ruhun mahiyeti ve özellikleri hakkında âlimler farklı görüşler ileri sürmüştür:

- Ruhun mahiyetini bilmek mümkün değildir. Çünkü ruh, Rabbin emrinden olup gaybî bir konudur.

- Ruh, bedenin sûretine giren, duyularla algılanama

- yan madde ötesi bir varlıktır.

- Ruh, soyut ve basit bir cevherdir. Bedenin bütününe yayılmıştır; madde türünden bir cisim, cevher veya araz değildir. Tek bir cevher olarak var olup zaman ve mekânla kayıtlı değildir, duyularla algılanamaz. Allah’ın “Ol!” emriyle bedende yaratılır; ruh bedenden ayrıldığında insan ölür.

- Ruhların bedenlerden önce topluca yaratıldığı görüşü. Buna göre ruhlar, “madde âleminin son bulduğu yer” mânasındaki berzahta bulunur. Rahimde cenin ruhun girmesine elverişli hale geldiğinde, görevli melek tarafından ruh bedene üflenir. Bezm-i elestte ruhların Âdem’in sırtından çıkarıldığına dair âyet ve hadisler de bu anlayışı destekler.

- Ölüm sonrası ruhun akıbeti. Ölümle ruh bedenden ayrılır, melekler onu ait olduğu yere götürür. Müminin ruhuna cennetteki yeri gösterilir ve Allah’a kavuşmak ister; kâfirin ruhu ise bedenden çıkmak istemez ve Allah’a yönelmekten kaçar.

- Kabir hayatı. Ruh, dünya şartlarıyla idrak edilemeyecek bir şekilde bedene iade edilir. Sorgudan sonra kişiye durumuna göre kıyamete dek azap veya nimet tattırılır. Bu nimet veya azap hem ruhen hem bedenen gerçekleşir.

- Seçkin ruhların hâli. Ölümden sonra peygamberlerin, şehidlerin ve sâlih müminlerin ruhları cennette bulunur, kuş misali istedikleri yerlere uçarlar.

Ruhun ölümden sonra da varlığını sürdürdüğünü kabul edenlerin bir kısmına göre, kıyamet anında ruhların da yok olması gerekir. Çünkü Kur’ân’da her nefsin ölümü (Âl-i İmrân 3/185) ve kıyamette Allah’tan başka her şeyin helâk olacağı (Kasas 28/88) bildirilmektedir. Melekler dâhil bütün varlıkların yok olacağına göre ruhların da bundan müstesna olmaması gerektiği ifade edilmiştir. Aksi takdirde insana zatî bekā nisbet edilmiş olur ki bu, onun fâniliğiyle bağdaşmaz. Bazı kelâmcılar ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi son dönem âlimleri bu görüşü benimsemiştir. (Yavuz, DİA, 35/187-192) İlk zâhid ve sûfîler insanın mahiyetini açıklarken ruhtan ziyade, olumlu ve olumsuz yönleriyle nefis ve kalp üzerinde durmuşlardır. Bununla birlikte sûfîlerin ruh tanımları kelâmcıların tanımlarından pek farklı değildir. Bu dönemde ruh, nefis, kalp, akıl eş anlamlı kelimeler gibi görülmüş ve aynı hakikatin çeşitli yönlerini ifade eden terimler şeklinde anlaşılmıştır. Netikem Kuşeyrî ruhu “bedene tevdi edilen bir latife”, Ebû Bekir el-Vâsıtî “hayat ilkesi” olarak tarif etmiş, Cüneyd-i Bağdâdî, ve Sehl b. Abdullah et-Tüsterî gibi sûfîler ruhun gerçek mahiyetini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini söyleyerek bu konuda açıklama yapmaktan kaçınmıştır. Bununla birlikte ilk sûfîlerin büyük çoğunluğu ruhu bedene hayat veren mâna şeklinde algılamıştır.

İlk dönem tasavvufunda tartışılan konulardan biri ruhun mahlûk olup olmadığı meselesidir. İbn Atâ ile Vâsıtî ruhun bedenden evvel yaratıldığını söyler. Ebû Bekir Kahtabî zuhurun başlangıcını temsil eden “kün” (ol) emrinin ruhu kapsamadığını, ruhun Allah’ın emri, Allah’ın emrinin de kelâmı olduğunu ve mahlûk olmadığını ileri sürer. Kuşeyrî ve Kelâbâzî, ruhun mahlûk olmadığını savunanların ve kıdemine inananların yanıldığını, ruhun beden gibi mahlûk, bedendeki bir mâna ve latif bir varlık olduğunu belirtmiştir. Beşerî ruh-kadim ruh, nâsûtî ruh-lâhûtî ruh, avamın ruhu-havassın ruhu, değişen ruh-değişmeyen ruh ayırımı yapan, iki türlü ruhtan bahseden, her birinin farklı mahiyette olduğunu söyleyen sûfîler de vardır.

Ruh, kalp, beden ve sırrın bir hakikatin çeşitli yönleri ve görüntüleri olduğunu söyleyenlere göre sır ruhtan, ruh da kalpten daha latiftir. Sır müşâhede, ruh muhabbet, kalp mârifet mahallidir. Kuşeyrî’nin nazarında insan gerçeğini ruh ve beden birlikte oluşturur, hiçbiri tek başına insanı tanımlamaz. Haşrin ve neşrin, mükâfat ve cezanın konusu ruh-beden ikilisidir. Gazzâlî ruhla beden arasındaki ilişkiyi cisimle araz, usta ile alet arasındaki ilişkiye benzetir. Ona göre bu husus mükâşefe ilmini ilgilendirdiğinden açıklanması doğru değildir. Bu konudaki açıklama ruhun sırrını ifşa etmek anlamına gelir ki buna izin verilmemiştir. Serrâc ve Sülemî bazı sûfîlerin ruh konusunda hatalı inanç ve kanaatler beslediklerini belirtmiş, ruhun mahlûk olduğunu ve bedenle birlikte haşredileceğini vurgulamıştır.

İlk sûfîler ruhun mahiyetinden çok onun önemi ve faydası üzerinde durmuştur. Buna göre ruh ve akıl birlikte şehvet ve hevâya karşı mücadele eder. İlim ve akıl ruhu besler, melekût âlemine yükseltir. Nurdan yaratılan ruh bedenlenmiştir. Beden karanlık, ruh aydınlıktır. Akılla güçlenen ruhun nuru artar. Bunun etkisiyle beden aydınlanır ve ruha boyun eğer. Ruh bedenden ayrılınca kendi asliyetine kavuşur. Ruh ve beden insan hakikatinin iki görünümünden ibarettir.

Yine ilk sûfîler ruhaniyet kavramından ve ruhanî varlıklardan bahsetmiş, Bişr el-Hâfî kimseden bir şey istemeyen ve almayan bir dervişi ruhanîlerden saymıştır. Gazzâlî’ye göre varlığın dört mertebesi vardır: Bir şeyin levh-i mahfûzdaki varlığı, dış âlemdeki maddî varlığı, muhayyeledeki hayalî varlığı ve aklî varlığı. Bunlardan bazısı ruhanî, bazısı maddîdir. Ruhanî varlıkların bir kısmı diğerlerinden daha fazla ruhanîdir, yani daha latif ve daha nûrânîdir. Gazzâlî hissî, hayalî, aklî, fikrî ve kutsî ruhlardan bahseder. Bu ruhlardan bir üst mertebede olan altındaki ruha göre daha şerefli ve daha yücedir. Varlıkla ilgili bu sınıflandırmanın bir neticesi olarak biri şehâdet (maddî), diğeri melekût (mânevî) olmak üzere iki âlem vardır. İlki süflî, cismanî ve zulmanî iken ikincisi ulvî, ruhanî ve nûrânîdir. Ruhanî âlem aynı zamanda âlem-i ervâh denilen ulvî ruhlar âlemidir. Bazılarına göre melekût ile şehâdet âlemleri arasında iki âlem daha vardır. Melekût âlemine yakın olana âlem-i ervâh, şehâdet âlemine yakın olana âlem-i misâl denir. Hazarât-ı hams denilen âlemin beş küllî mertebesinden biri de ruhlar âlemidir.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye göre ruh ebedî ve ezelî-dâimî ilâhî tecelliyi kabul istidadının gerçekleşmesidir. Böylece ruh, tek ilâhî tecellideki farklılıkların kaynağı ve pek çok tecelli sûretinin zuhur etmesinin sebebidir. Bâtın olan ruh çeşitli varlık mertebelerinin hükmüne göre sûretler kazanarak zâhir olur. Şehâdet âleminde ruhun tecessüd ve teşahhus etmiş haline beden veya cisim denir. Beden ve cisim ruhun mazharı olduğundan âlemdeki canlı cansız her mazhar ruh sahibidir. İbnü’l-Arabî ruh-beden ilişkisini bâtın-zâhir, latif-kesif, asıl-fer‘, zâtî-izâfî ilişkisi çerçevesinde ele alarak ilk dönem sûfîlerinin ruhun mahlûk olup olmadığı, önceliği-sonralığı tartışmaları ile filozofların ruhun bedenden soyutlanması düşüncesini aşmıştır. Ona göre ruh-beden ilişkisi ruhun bedeni tasarruf ve tedbirinden ibarettir. Tasarruf ve tedbir bedenin imkânları ölçüsünde olacağından ruh-beden ilişkisi birbirini gerektiren bir ilişkidir; bu anlamda ruh ve beden birbirinin bineğidir.

İsmâil Hakkı Bursevî’ye göre ruh tek bir ilâhî mâna olmakla birlikte zâtî, izâfî ve hayvanî diye üçe ayrılır. Zâtî ruh bütün eşyanın varlık kazanmasını sağlayan tek bir ilâhî tecellidir. Ruhun bu tecellisine feyz-i akdes denir. İzâfî ruh âleme hayat bahşeden mânadır. Bu ruhun zâhirinden cisimler âlemi, bâtınından melekût âlemi yaratılmıştır. “Ona ruhumdan üfledim” âyeti gereğince Hakk’ın zâtına izâfe edilen bu ruh âlem mertebelerine göre muhtelif isimler alır: Akl-i evvel, akl-i kül, nefs-i kül, kalem-i a‘lâ, ruh-ı Muhammedî (rûh-ı menfûh), nokta-i kül, sırr-ı a‘zam, latîfe-i rabbâniyye, emr-i rabbânî, cevher-i rabbânî, aşk-ı ilâhî, mebde-i evvel, menşe-i ervâh, sırr-ı ilâhî. Hayvanî ruh, insan söz konusu olduğunda izâfî ruhun bedene taalluk etmesiyle bedene canlılık kazandıran ruhtur. Hayvanî ruha nefs-i emmâre adı da verilir.

Ruhların kendi âlemlerinden bu âleme gelmesine nüzûl, buradan ruhlar âlemine yükselmesine urûc denir. Kavis şeklinde bir yol izleyerek bu âleme gelen ruhlar (kavs-i nüzûl) yine kavis şeklinde başka bir yol izleyerek (kavs-i urûc) ruhlar âlemine döner. Ruhların geldikleri âleme yükselmeleri için arınmaları ve yetkinleşmeleri gerekir. “Biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” âyeti (Bakara 2/156) buna işaret eder. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî madde, bitki, canlı aşamalarından geçerek insan olma mertebesine geldiğini, buradan da bir sıçrama yaparak ruhlar âlemine çıkmak istediğini söylerken bu hususa temas etmiştir. (Uludağ, DİA, 35/192-193)

-------------------

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Terzi Baba’nın ruh mertebelerine dair yorumlarına bakabiliriz:

Kişiye üflenen ilk ruh, anne ve babanın nutfelerinin ana rahminde birleşmesinden sonra üflenen “Rûh-u Hayvânî” dir. Bu ruh, kişiye cismâniyeti cihetinden hayât verir ve onun nefhi ile kişinin tesviye yâni fizikî oluşum süreci başlar. Birinci ayda cemâdat (madeniyyet) mertebesi, ikinci ayda nebâtat mertebesi, üçüncü ayda hayvânat mertebesi yaşanır ve bu süreç 120’nci güne kadar devam eder.

Hadîs-i şerîflerde bildirildiğine göre, 120’nci günde Hakk tarafından bir melek gelir ve kişiye ikinci bir ruh üfler, ki bu Ulûhiyyet’in mahlûka yönelik ruhu olan “Rûh-u Sultânî”dir. Bu ruh, mahlûka dönük ruhların en kemâllisidir. “Ve nefahtu fîhi min ruhî” “Ruhumdan üfledim” denilen saha burasıdır. Burada ruhtan murâd kişinin hakîkati, ilâhî programı, a’yân-ı sâbitesi’dir. Bu ruhla birlikte kişi insânlık mertebesinin başlangıcına ulaşır. Akıl, şuur, fikir ve kimlik bu ruh ile oluşur.

Bu ne büyük lütûftur ki; âlemlere üflenen ruh nefes-i rahmânî ile Rahmâniyyet mertebesinden, insâna üflenen ruh ise Zât mertebesindendir.

Kişinin dünyâya gelip belirli bir kemâle eriştikten sonra kendisine üflenen ruh-u Sultânî’yi çalışmak sûretiyle faaliyete geçirmesi îcâb eder. Böyle olmazsa kendisine yüklenmiş olan Âdemî ma’nâ hayâl ve vehîm cennetinde kalır ve kişi taşıdığı gizli hazîneden bîhaber olur. Böylece, bir beşer olduğu zannıyla, “hayvân-ı nâtık” olarak, nefs-i emmâresinin hükmü altında ömrünü geçirir ve Âdem’liğine intikâl edemeden eli boş bir şekilde bu âlemden göçer gider. “Ya bedenini ten eyledi gitti ya tenini ruh eyledi gitti” sözü bu hakîkati beyân etmektedir. 

Âdem’in bâtını Zât’ın zuhûru, sûreti ise mahlûkiyyetinin zuhûrudur. Bâtını üstün geldiğinde Hakk’ın Zâtının tecellî mahalli, zâhiri üstün geldiğinde ise nefs-i emmârenin zuhûr mahalli olur.

Eğer kişi, bir mürşîd-i kâmilin gözetimi ve himmetiyle kendindeki ruh-u Sultânî’yi faaliyete geçirir ve güzel bir seyr-ü sülûk ile eğitim ve yol alırsa, bu ruh onu önce Âdemiyyet’ ine ve daha sonra da Mûseviyyet mertebesine kadar ulaştırır. Ancak, ruh-u Sultânî mahlûka dönük olup kendisinde kudsiyyet bulunmadığından, onunla daha ileri gidilmez.

Sâlikin fenâ-fillâh’a yâni Îsevîyyet (sıfat) mertebesine yükselebilmesi için üçüncü bir ruha, ruh’ül Kuds’e ihtiyacı vardır. “Ve eyyednâhu bi ruhil kudus” “Onu ruh’ül Kuds ile destekledik” (Bakara 2/87) hakîkatini yaşaması gerekir. ruh’ül Kuds’ü kişiye ancak Cebrâil vasfında olan daha evvel bu mertebeleri idrâk etmiş ve yaşamış bir insân-ı kâmil nefh edebilir. Bu zât, sâlikin mânevî ve ruhânî babası mesâbesindedir.

Bunun da üzerinde dördüncü bir ruh vardır, ki bu ruh Zât mertebesi itibariyle ruh’ül A’zam’dır. Bu ruh, Hz. Resûlullâh’a (s.a.v.) vâsıtasız olarak Hakk tarafından nefh olunmuştur. “Ve kezâlike evhaynâ ileyke ruhan min emrinâ” “(Ey Resûlüm) işte sana böyle emrimizden bir ruh vahy ettik” (Şûrâ 42/52) âyet-i kerîmesi bu hakîkati ifâde eder. Daha evvel hiçbir nebîye ihsân buyurulmamış olan bu ruha ancak hakîkî Muhammedî’ler olan Efendimiz’in (s.a.v.) mânevî vârisleri ulaşabilir. Sâlik, fenâ-fillâh mertebesine ulaşıp mutlak yokluğunu idrâk ettiğinde, Cenâb-ı Hakk ona Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler, hadîs-i kudsiler ve ehlullâh vâsıtasıyla ruh’ül A’zam’dan nefh eder. 

Bu ruhun bütün mertebeleri ihâta eden ve onlara ilmi yönden hayât veren tecellîsi, Zât olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ ân’da mevcûd olan Zâtî âyetleri Cenâb-ı Hakk bizâtihi ruh’ül A’zam mertebesinden, sıfâtî, esmâî ve ef’âlî âyetleri ise ruh’ül Kuds mertebesinden Cebrâil (a.s.) vâsıtasıya nefh ve vahy etmiştir.

Rûh mertebeleriyle ilgili bahsi tamamlamadan, önemli bir husûsu vurgulamak îcâb eder. ruhlar derken, ayrı ayrı ruhlardan değil, tek ruhun kendi içindeki mertebelerden söz ediyoruz. Eğer bu mertebeler olmasaydı, âlem-i şehâdet zuhûra gelmezdi. Zâtî ilâhî ruh, nûr ve madde mertebesiyle zuhûrdadır, bunlardan “nûr” ve “rûh”unu tekrar geri, yâni kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır: “Sırâtıllâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard, e lâ ilâllâhi tesîrul umûr” “Göklerde ve yerde olan her şey Allâh’ındır. Bilin ki bütün işler sonunda Allâh’a dönecektir.” (Şûrâ 42/53) (Terzi Baba Necdet Ardıç, 11-Vahiy ve Cebrail, 223-273)

-------------------

Âyet 73

فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ

(38/73) Fesecede-lmelâ-iketu kulluhum ecme’ûn.

(38/73) Derken bütün melekler topluca saygı ile eğildiler.

-------------------

Bu ilâhî emir kaşısında bütün melekler hep birlikte saygı ile eğilip secde ettiler. İbnü’l-Arabî’nin de belirttiği üzere buradaki secde ibadet maksadıyla değil de teşrif ve saygı secdesidir; bir tür tevazu ve alçak gönüllülüğün ifadesi, Âdem’in önceliğinin, üstünlüğünün ve şerefinin itirafıdır. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/389) Zira bu secde, aslında Âdem’in şahsına değil, onda tecellî eden ilâhî hakikate ve hilâfete idi. Çünkü Hak Teâlâ, kendi isim ve sıfatlarının aynası olarak Âdem’de tecellî etmişti. Bu tecellînin heybeti meleklere galebe çalınca, hepsi secdeye kapandı.

Çünkü Âdem, Allah’ın izzet ve kibriyâ nurlarının kıblesi, zât ve sıfat tecellîlerinin mazharı kılınmıştı. Melekler, Âdem’i bu nurlarla parlayan ve ilâhî bir tesviye ile şekillenmiş bir halde görünce, hepsi secdeye kapandı. Yalnız İblîs secde etmedi; çünkü o, kâfirlerden ve perdelenenlerden idi. Hak onun gözünü mühürlemiş, ezelî güzellik nuruyla bakma liyakatini ona vermemişti.

Bu hadise, aynı zamanda fenâ makamına işarettir. Melekler, Allah’ın yüceliğini müşâhede ile cezbedilmiş, muhalefeti akıllarına bile getirmemişlerdi. İblîs ise kendi benliğini ve üstünlük vehmini görmesi sebebiyle perdelendi. Hakk’ın azametini görebilseydi asla kibirlenmezdi. Zira kim Hakk’ın istilâsına mazhar olursa, O’nun kudreti altında mutlak surette ezilir.

Meleklerin Mahiyeti Meleklere iman, İslâm akaidinin temel esaslarındandır. Onlar, farklı sûretlere girebilen, duyularla idrak edilemeyen, nûrânî mahiyette varlıklardır. Naslarda meleklerin özellikleri, yetkinlikleri ve görevleri hakkında pek çok bilgi verilmiştir. İnsanlar ve cinlerden farklı olarak nurdan yaratıldıkları nakledilen melekler, Hz. Âdem’in yaratılışından önce mevcut olup Allah’ın hitabına muhatap olmuş ve O’nunla doğrudan konuşmuşlardır. Yemezler, içmezler; görevleri gereği güçlü ve iri cüsseli olabilirler. Kur’ân’da onların birden çok kanatlarının bulunduğu, büyük bir kudreti temsil ettikleri bildirilmiştir. Müşriklerin melekleri “Allah’ın kızları” olarak nitelendirmeleri reddedilmiş; akaid kitaplarında onların cinsiyet taşımadıkları özellikle vurgulanmıştır.

Meleklerin vazifeleri arasında sürekli tesbih, Allah’a secde, O’nun emirlerini yerine getirme, peygamberlere salât u selâm getirme, müminler için dua ve istiğfar etme vardır. Bazıları ise hususi görevlerle tavsif edilmiştir: Cebrâil vahiy meleği, Mikâil rızık ve rahmet meleği, Azrâil eceli gelenlerin ruhunu kabzeden, İsrâfîl ise sûra üfleyerek yeniden dirilişi haber veren melektir. Bunların dışında Kur’ân’da “el-melâiketü’l-mukarrebûn” diye geçen, ulûhiyyet makamına yakın melekler; Arşı taşıyanlar ve çevresinde bulunanlar zikredilir. İnsanların söz ve amellerini kaydeden “kirâmen kâtibîn”, onları gözetleyen “rakīb” ve “atîd”, koruyan “hafaza” melekleri; kabirde sorgu yapan Münker ve Nekir hadislerde geçer. Âhirette müminleri karşılayan cennet bekçileri “Rıdvân”, cehennemin muhafızları “Mâlik” ve “zebânîler” olarak zikredilmiştir.

Meleklerin tür ve sayısını yalnız Allah bilir. Onlar, ulviyetin ve Allah’a teslimiyetin sembolü olup, zaman ve mekândan münezzeh ulûhiyyet makamı ile fizik âlem arasında köprü vazifesi görürler. Kur’ân’da göklerde ve yerde Allah’ın ordularının bulunduğu, gök gürültüsüyle beraber meleklerin de Allah’ı tesbih ettiği ifade edilmiştir. Böylece tabiatın işleyişinin ilâhî irade altında olduğu gösterilmiştir. Bu sebeple melekler, Allah’ın birliğinin şahitleri ve ilâhî mesajın peygamberlere ulaştırılmasının vasıtalarıdır. Bu nedenle özellikle Cebrâil ve Mikâil’e düşmanlık, Allah’a ve resullerine düşmanlıkla eş tutulmuştur.

Melekler müminlere dua eder, istiğfarda bulunur ve onlarla manevî bir dostluk kurarlar. Kur’ân’da, iman eden ve dürüst yaşayan kimselere son nefeslerinde meleklerin gelerek ölümden korkmamalarını, kendilerini nimetlerle dolu bir hayatın beklediğini bildirecekleri; onların dünya hayatında olduğu gibi âhirette de dostları olacakları haber verilmiştir.

Melekler, Allah’ın verdiği görevleri eksiksiz yerine getirir, günah işlemez ve mâsum varlıklardır. Onlar söz ve fiillerinde Allah’a karşı gelmez, sadece O’nun emirleriyle hareket ederler. Bu vasıflarıyla itaatsizlik edebilen cinlerden ve insanlardan ayrılırlar. Allah’ın Hz. Âdem’in yaratılışını haber verdiğinde meleklere yönelttiği hitap, onların itaatsizliği değil, hikmetin tecellisi adına soru sormaları yahut hakikati daha iyi anlamaya yönelmeleri olarak yorumlanmıştır.

Ayet ve hadislerde, meleklerin zaman zaman temessül yoluyla insan sûretine girdikleri de belirtilir. Hz. İbrâhim’e misafir olarak gelen melekler, Lût kavmini cezalandırmak için görevlendirilmişlerdi. Yine Cebrâil, Hz. Meryem’e insan sûretinde görünmüş ve ilâhî müjdeyi iletmiştir. Hz. Peygamber ise Cebrâil’i aslî sûretinde de görmüştür. Peygamberlerin meleklerle doğrudan iletişim kurmaları tabiidir. Diğer insanların onları görmesi ise istisnaî hallerle sınırlıdır. Bununla birlikte meleklerin, görünmeden müminlere destek olmaları, mübarek gecelerde yeryüzüne inmeleri ve Kur’ân dinlemeleri, dinin metafizik boyutuyla uyumlu bir şekilde kabul edilmiştir. (Özvarlı, DİA, 29/40-41) Diğer yandan melekler, latif ve nûrânî yapıya sahip, müstakil ve gerçek bir varlık türü olmalarının yanı sıra; rüzgâr, şimşek gibi tabiat güçleriyle de özdeşleştirilmişlerdir. Bu bağlamda İbnü’l-Arabî, İsa Fassı’nda şu açıklamayı yapar: “Anâsır (dört unsur), tabiatın sûretlerinden biridir. Anâsırın üstünde bulunan ve onlardan türeyen şeyler de yine tabiatın sûretlerindendir. Bunlar, yedi semânın fevkinde bulunan rûhânî varlıklardır. Buna karşılık semâların rûhları ve onlara ait hakîkatler ise unsurîdir; zira bunlar unsurlardan türeyen dumanlardan meydana gelmiştir. Her bir semâda var olan melekler de o semâya mensuptur; dolayısıyla onlar unsurî meleklerdir. Ancak onların üstünde bulunan melekler tabîî meleklere dahildir. İşte bu sebeple Allah Teâlâ onları meleʾü’l-aʿlâ (yüce topluluk) diye nitelemiş ve onların ihtilâf ve mücâdelesinden söz etmiştir.” Ahmed Avni konuyu şöyle şerh etmektedir:

Melek kuvvet mânasına gelir. Bu kesif âlemde birtakım unsurî kuvvetler vardır ki fen ilmi bunları “tabiî kuvvetler” diye adlandırır: buhar kuvveti, elektrik kuvveti, cazibe kuvveti, merkezkaç ve merkeze yönelen kuvvetler gibi… Bu kuvvetlerin etkileri duyularla görülür, fakat kendilerinin mahiyet ve hakikatleri görünmez. Meselâ elektriğin ne olduğunu kimse tarif edemez; ancak eserini ve varlığını gösterebilir.

Bu kuvvetler küllî olarak sayılabilir; ama cüz’î olarak sınırsızdır. Bunun için şeriatta şöyle haber verilmiştir: “Her bir yağmur damlası bir melek tarafından indirilir; ve bir damlayı indiren melek bir daha geri dönmez.” Hakikatte yağmur damlasının inişi mutlaka bir kuvvetle yeryüzüne gerçekleşir. Sonra gelen damlanın inişi için kullanılan kuvvet, öncekinin aynısı değildir; ilk kuvvetin tekrar geri dönmesi de mümkün değildir. Elektrik akışında da hâl böyledir; diğer kuvvetler de buna kıyas edilebilir.

Bilinsin ki, her bir kuvvet ilâhî tecellîlerden bir tecellîdir ve her bir tecellî de bir ism-i ilâhînin tasarrufu altındadır. Nasıl ki her bir zerre Allah’ın hayatı ile diri ise, her bir kuvvet de öyledir. İşte bu yüzden melâike-i unsuriyye, yani unsurlar âlemindeki kuvvetler, ilâhî tecellîlerden bir tecellî olmaları sebebiyle hayy’dırlar; üzerlerine tevdi edilen görevleri yerine getirirler. Cenâb-ı Hak da bu hakikate şöyle işaret buyurur:
“Gök gürlemesi O’na hamd ile tesbîh eder, melekler de O’ndan korkarak tesbîh ederler” (Ra‘d, 13/13).

Unsuriyye meleklerin fevkinde ise, gök cisimleri arasındaki sonsuz feza âleminde bulunan melâike-i tabîiyye vardır. Bunlar da ilâhî kudretin tecellîleridir. İşte Allah Teâlâ bu melâikeyi, yani meleʾü’l-aʿlâyı, tartışma ve mübâhase ile vasfetmiştir. Nitekim Kur’ân’da: “Benim için mele-i aʿlâ’nın tartıştıkları zamana dair hiçbir bilgim yoktu” (Sâd, 38/69) buyrulmuştur.

Çünkü tabiat zıt unsurlardan mürekkep bir bütündür. Nefsi-tabiat, birbirine karşıt olan dört unsurun terkibidir: hararet, burûdet, yübûset (kuruluk) ve rutûbet (yaşlık). Tabiî sûretler bu dört esastan meydana gelir. Gerçi yübûset rutûbetten, hararet burûdetten ortaya çıkar; ama yübûset hararetin, rutûbet de burûdetin aynı değildir. Her birinin kendi mertebesindeki hükümleri farklıdır. Bu yüzden tabiatın unsurları birbirine karşıttır.

Ve tabiat, ulûhiyet mertebesinin zâhiridir. Ulûhiyetin rükünleri hayat, ilim, irade ve kudrettir. Bunlar tabiatta şöyle tezahür eder:

- Hayat → hararete,

- İlim → burûdete,

- İrade → yübûsete,

- Kudret → rutûbete bakar.

Tabiatta yaratma emri bu karşıtlıkların etkileri çerçevesinde gerçekleşir. Özellikle Nefes-i Rahmânî, esmâ-i ilâhiyyenin tamamını gerektirir. “Mu‘tî–Mâni‘, Hâdî–Mudill, Rahîm–Müntekim, Nâfi‘–Dârr” gibi mütekābil (karşılıklı, zıt) isimler tabiatta tezahür eder. İlâhî isimler arasındaki bu tekābülü (karşıtlığı) da ancak Nefes-i Rahmânî ortaya çıkarmıştır. İşte bu tekābül, zıddeyn arasında çekişmeyi zorunlu kılar. (Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/920-921; 925-926)

-------------------

Terzi Baba’nın meleklerin mahiyeti ve secde etmelerine dair izahı ise özetle şöyledir:

Melekler= İki türlüdür. (1) Afakî; yani bizim varlığımızın dışında olanlar. (2) Enfüsi; yani bizim varlığımızda, bizde, bizim ürettiğimiz melekler, “melekeler” yani kuvvetlerdir. Afaki olanlar da iki türlüdür; unsûrî ve tabiiyye’dir. Unsûrî olanlar anâsır, yani dört unsûr; toprak, su, ateş, hava kaynaklı olan meleklerdir. Tabiiyye olanlar ise anâsır âleminin dışında Nûr-i lâtif, olanlardır. 

Bütün bu melekler, sıfat-ı İlâhiyye ve esmâ-i İlâhiyye’leri, ef’âl-i İlâhiyye’ler olarak zuhura getirmektedirler. Enfüsî olanları ise birey varlıklarda İlâhi ve nefsi fiilleri zuhura çıkarmaktadırlar. 

Melek, kuvvet demektir. Melekler, sıfât-ı ilâhiyye ve esmâ-i ilâhiyye’yi ef’âli ilâhiyye’ler olarak zuhûra getirmekle görevli varlıklardır. İnsân ise Halîfe ve Sultân’dır, Zât-ı ilâhî’nin tecellî mahallidir. Melekler, Hâlife insân olan Âdem’deki Zâtî tecellî sebebiyle ona secde etmekle emrolundular.

Meleklerin, Âdem’e secde husûsunda Zât-ı ilâhî’den bir emir aldıklarında, o emre muhâlefet etmeleri söz konusu değildir. Zîrâ emr-i ilâhî karşısında ancak mukâbele ve itâat ile hareket ederler.

Meleklerin kaynak isimleri, esmâ-i ilâhiyyeden “Sübbûh” ve “Kuddûs”tür. Halîfe İnsân’ın (gönlün) ise kaynak isimleri “Allâh”, “Câmî” ve “Selâm” isimleridir ki, bu şerefli isimler diğer bütün esmâ-i ilâhiyyeye hâkim olduklarından, meleklere de hâkimdirler. 

Halîfe, idrâk, şuur ve irfâniyetle hayâta bakarken, melek sadece yukarıdaki iki isimle Rabb’lerini tesbîh ve takdîs eder. 

Yaptığımız ibâdetlerden meydana gelen mânevî melekler, bizlere sadece sevap üretirler; fakat irfâniyyet üretemez ve bu sahayı bilmezler. “Âdem” ismi verilen halîfe gönülde ise, bütün hakîkat-i ilâhiyye’yi idrâk edecek kâbiliyet mevcûddur.

Melekler, esmâ-i ilâhiyyenin yalnızca Cemâlî ve latîf olan-larını bilirler. Hayvanlar ise Celâlî ve kesîf olanlarını bilirler. Bu ikisi de kemâl değildir. Âdem ve Havvâ cennette iki melek olarak yaşarken, toprak bedenle birleştiler, böylece latîf meleklik yönü ile Cemâlî isimleri, kesîf toprak beden yönüyle Celâlî isimleri cem ettiler. İşte bu sebepten, ilmen meleklere üstün geldiler. Bu husûs Bakara sûresi 2/31-32 âyetlerinde şöyle beyân edilir: 

“Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sâdikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul hakîm” “Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip: ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin’ dedi. Melekler: ‘Seni tenzîh ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin’ dediler.” Bu hâdisenin ardından, melekler Âdem’in kendilerinden üstün bir varlık olduğunu idrâk ettiler ve Hakk’ın emrine uyarak ona secde ettiler. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsanları Araştırması 1/203-212)

-------------------

Âyet 74

اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اِسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

(38/74) İllâ iblîse-stekbera vekâne mine-lkâfirîn.

(38/74) Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.

-------------------

İblîs, Hakk’ın nurlarını görmeyip kendi nefsine ve Âdem’in çamurdan sûretine takıldı. Üstünlüğün yaratılış maddesinde değil, mâna ve hakikatte olduğunu idrak edemedi. Bu sebeple Âdem’in yüzünde parlayan ilâhî cemâl nurlarını müşâhede edemedi; kibirlenerek kendini üstün gördü ve secdeden kaçındı. Oysa Âdem’e secde emri hem Allah’ın mutlak emrine itaat hem de onun hilâfet makamındaki imamlığını kabul etmeyi içeriyordu. Melekler ise bu emri işitir işitmez derhal boyun eğip secde ettiler.

Aslında İblîs o sırada, ilâhî imtihan ortaya çıkmadan evvel melekler topluluğu arasında bulunuyordu. Henüz rahmetten uzaklaştırılmamış, semâ melekûtundan tard edilmemiş, ulvî makamdan aşağıya indirilmemişti.

İblîs’in bu hâli, Allah’ın velîlerine karşı sahte iddia sahiplerinin, riyakârların ve dalkavukların durumuna benzer. Onlar da hakikati müşâhede edemez, sûretle perdelenirler. Nitekim İblîs, Âdem’de tecellî eden cemâl ve celâl nurlarını göremedi; yalnızca toprağı ve şekli gördü. Hakikati görme liyakatinden mahrum kalınca, kıyamet gününe kadar ilâhî huzurdan kovuldu; vuslatın lezzetini tatmaktan ve cemâl ile celâl tecellîlerini müşâhede etmekten menedildi. Bu hâl, nefsin benlik perdesine aldanıp hakikati göremeyenlerin ebedî hüsrânıdır.

Velâyet nurlarının heybeti karşısında ise İblîs’in hiçbir hilesi ve kudreti kalmaz. Zira Hak Teâlâ, “İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultânun” “Benim ihlâslı kullarım üzerinde senin hâkimiyetin yoktur” (Hicr, 15/42) buyurmuştur. Zira velîlerin cemâlî ve celâlî tecellîleri İblîs’in bütün vesveselerini çözer, benlik vehmini yok eder. O anda şeytan, kendi acziyetini görerek bütün hile ve desiselerini unutur; oklarını onlara değil, yalnızca kendi yandaşlarına yöneltebilir.

Hak yolunun sâlikleri için bu kıssa, benlikten arınmanın ve hakikati cemâl ve celâl tecellîlerinde müşâhede etmenin ehemmiyetini gösterir. Çünkü kim Hakk’ın emrine boyun eğerse, mutlaka O’nun ikramına mazhar olur; kim de kendi varlığına güvenirse İblîs gibi perdelenir.

İblis ve Şeytanın Durumu Sözlükte “uzaklaşmak, haktan ve hayırdan ayrılmak, muhalefet etmek” anlamındaki şatn/şütûn yahut “öfkesinden yanıp tutuşmak” mânasındaki şeyt kökünden türediği kabul edilen şeytan kelimesi (çoğulu şeyâtîn), “hayırdan ve rahmetten uzaklaşmış yaratık; yanıp helâke uğramış varlık” anlamına gelir. Şeytanı ifade etmek için kullanılan İblîs ise bir kısım dilcilere göre “ümitsizliğe düşmek, pişman olmak, söyleyecek söz bulamayarak şaşkın kalmak” mânasındaki iblâs kökünden türemiştir; nitekim kelime bazı âyetlerde bu anlamda geçmektedir. Bir başka görüşe göre ise İblîs, İbrânîce kökenlidir; Allah’a isyan etmeden önceki adı Azâzîl idi.

Şeytanın gerçek bir varlığa sahip olup olmadığı tartışılmıştır. Cinlerden olduğunu ve ateşten yaratıldığını bildiren âyet ve hadislere dayanarak kelâm ve tefsir âlimleri, şeytanın kendine has bir varlığı bulunduğunu kabul eder. Genellikle “cinlerin atası” kabul edilen Cân ile İblîs’in aynı varlık olduğu da ileri sürülmüştür. Hz. Peygamber’in, “Her insanın yanında bir şeytan vardır” hadisi (Müslim, Münâfikîn, 70) de bu görüşü destekler.

Kur’ân’da meleklerin Âdem’e secde ettiği bildirilirken “İblîse kâne mine-lcinni” “cinlerden olan İblîs” (Kehf 18/50) istisna edilmiştir. Buradaki istisnayı muttasıl (aynı cinsten) kabul edenler onun önceden melek olduğunu ileri sürmüş; münkatı (ayrı cinsten) kabul edenler ise İblîs’in melek değil, meleklerin arasında bulunan bir cin olduğunu belirtmiştir. Onlara göre şeytan meleklerden olsaydı, isyan etmez, emredilen her şeyi yerine getirirdi (Tahrîm 66/6).

Şeytanın görülebilirliği meselesi de tartışmalıdır. Ehl-i sünnet kelâmcıları, onun latif bir cisim olduğunu ve farklı sûretlere bürünüp (temessül) insanlara görünebileceğini kabul eder. Gazzâlî’ye göre şeytanın ve meleklerin hakiki sûretleri yalnızca nübüvvet nuru ile görülebilir; temessül yoluyla insanlara görünmeleri ise mümkündür.

Kur’ân’da şeytanla insan arasındaki ilişki ve mücadele sıkça zikredilir. Âdem’e secde emrine kibirlenerek karşı çıkan İblîs, ateşten yaratıldığını ve Âdem’in çamurdan olduğunu öne sürerek isyan etmiştir. İlâhî irade, insan neslinin hem hayra hem şerre açık bir konumda yaratılmasını murad etmiş, bu sebeple şeytana insanlara vesvese verme ve bâtılı hak gibi göstererek onları yoldan saptırma izni verilmiştir. Birçok âyette şeytanın azgın, sinsi ve kışkırtıcı olduğu; hilelerine karşı dikkatli olunması, şerrinden Allah’a sığınılması gerektiği bildirilmiştir.

Şeytan, insanı kötülüğe teşvik etmekle kalmaz, aynı zamanda onu Allah’a yaklaştıracak fiillerden de alıkoymaya çalışır. Kur’ân’da zekât ve infak emredildiği halde şeytanın cimriliği telkin etmesi (Bakara 2/268), ezan okununca kaçması ve namazda vesvese vermesi bu duruma örnektir.

Ancak İslâm, şeytanın insanlar üzerinde mutlak bir hâkimiyeti olduğu anlayışını reddeder. Kur’ân’da onun gücünün sınırlı, hilelerinin zayıf olduğu bildirilmiştir. Şeytan sadece çağırır; ona uyup uymamak insanın kendi iradesine bırakılmıştır. Nitekim “ihlâslı kullar” üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bu sebeple insanlar kötülüklerini şeytana yükleyerek sorumluluktan kurtulamazlar.

Hz. Peygamber şeytanın şerrinden Allah’a sığınmış, ümmetine de bunu tavsiye etmiştir. Onun tavsiyeleri arasında kelime-i tevhîd, özellikle Âyetü’l-kürsî ve Haşr sûresinin son üç âyetini okumak vardır. Böylece müminler, şeytanın vesveselerinden korunmuş olurlar. (Çelebi, DİA, 39/99-101)

-------------------

İblîsin Secde Etmemesinin Nedeni İblîs meleklerden farklı bir oluşuma sahipti. Melekler “nûr”dan İblîs ise “nâr” yâni “ateş”ten halk edilmiştir. Ateş nûrdan daha kesîf olduğundan, İblîs de meleklerden daha kesîftir. Kesîf varlıklarda bireysel benlik şuuru ve nefsâniyyet latîf varlıklardan daha fazladır. Bu sebeple, kendi cüz’i akıllarına dönük değer yargıları ağır basarsa, bazı kıstas ve ölçüler kullanarak fikir yürütebilirler. 

İşte İblîs de bu özelliği dolayısıyla secde emrini aldığında kendince mantıksal bir kıyâs yaptı; “onu topraktan halk ettin, beni ise ateşten halk ettin; ateş topraktan hayırlıdır, bu sebeple ben ondan hayırlıyım ve yüksek olan, aşağı olana boyun eğmez,” dedi. Büyüklük tasladı, secde etmedi ve kâfirlerden oldu. 

Bu hâdiseyle İblîs, âlemde ilk def’a bireysel benlik üzere akıl yürüten varlık olmuştur. Kendi hayâl ve vehmine dayanarak ki, âlemde üretilen ilk birimsel hayâl ve vehim’dir, “ben ondan hayırlıyım” dedi, Hakk’ın karşısında benlik, gurur ve kibir göstermeye cü’ret etti. Secde emrine yaptığı muhâlefet, ilâhî varlığa ve hükme karşı âlemde üretilen ilk itirazdır. 

Ef’âl mertebesine doğru yaklaştıkça bireysel akıl, ilâhî aklı perdeler ve öne geçer. İblîs’in yaşadığı hâl de budur. “ (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/231-232) Özet yorum: 

Yukarıda da ifade edildiği gibi melekler, zât-ı mutlağın isim ve sıfatlarını “ef’âli İlâhiyye” İlâhi fiiller olarak ortaya koymaktadırlar ve bu hale ihtilâfları, karşı koymaları söz konusu değildir. 

“Kulnâ” görüldüğü gibi bu Âyet-i Keriyme zatidir. Yani Cenâb-ı Hakk aracısız bu Âyet-i Keriyme’yi kendi zatından, “Biz demiştik.” diye ifade buyurmuşlardır ki çok mühimdir. “Biz” olarak ifade edilen husus, Hakk’ın her bir sıfat ve ismine verdiği değer ve şahsiyeti açık olarak göstermektedir. Ayrıca, özelde ise “Kâmil insanla” yaptık demektir. 

Zatına bağlı olan her bir sıfat ve ismin zuhuruna görevli olan melâike, Âdem’de mevcud olan zatî zuhurda da her bir ismin ve sıfatın toplu olarak mevcud olması sebebiyle Âdem’e secde, Hakk’a secde olduğundan, “iscidü li âdeme” “Âdem’e secde edin.” denildiğinde, emre amade olan melâike, “fesecedü” (hemen secde ettiler). Çünkü bu “zatın zuhurlarına” olan emri idi. 

“İllâ iblis” “Ancak iblis secde etmedi.” ifadesiyle de bir başka oluşum belirtilmiş olmaktaydı. Bilindiği gibi melekler, “nûr”dan; İblis-şeytân, “nar-ateş”ten halk edilmişlerdir. Bu iki ayrı kaynaktan meydana gelmiş “melekkuvvetler” tabii ki değişik oluşumlar göstereceklerdir. 

Eski ismi, Süryanice, “azazil”; Arapça, “haris” olan “iblis-şeytân” nûrani melek kuvvetlerinden daha değişik bir özelliğe sahiptir. Ateş nûra göre daha kesiftir, ondan meydana gelen varlıklar da, nûrdan meydana gelen meleklere göre daha kesiftir. Kesafet arttıkça bireysel benlik ve nefsani şahsiyyet önem kazanmakta, böylece birey akıl daha öne çıkmaktadır. Bu yüzden zâhirî yüzeysel değerlendirmeler artarak kıyasta başa geçmektedir. 

Bütün varlık âlemi, “akl-ı kül” ün hükmü altında, bir bütün olarak faaliyet göstermektedirler. Bunlardan lâtiften kesife doğru zuhura çıkmaya başlayan iblis ve şeytânlar o nispette bireysel şuur sahibi olmaktadırlar. 

En son koyu kesafete sahip olan insanlar ise, onlardan daha ileri bir şuur ve akla sahip olmaktadırlar. 

Azazil. “Aziz” haris, “cebbar” ikisinin ittifakı, “mütekebbir” isimlerini ifade ettiklerinden iblisin ahlâkı, bu isimlerin özellikleri ile oluşmaktadır. Bu isimlerin Rahmâni mânâda kullanılması, büyük yüceliklerdir. 

Nefsani ve bireysel menfeat yönünde kullanılması ise, seviyesizlik, düşkünlük ve zilleti getirir. 

“Halife-i Âdem” halk edilmezden evvel varlıkların içinde en akıllı varlık, “azazil” idi ve meleklere gerektiğinde hocalık yapıyordu. 

“Halife-Âdem” topraktan halk edildi, kendine İlâhi isimler talim ettirildi. “İlâhi-nefha” sunuldu:”Allah” ismi câmi-i hediye edildi. Böylece Rahmân sûret-i üzere techiz edilerek cennette iskân edildi. Azazil’in, Âdem’in bu iç özelliklerinden haberi yoktu, olsa idi dahi anlaması mümkün değildi; çünkü mutlak tevhîd ilmini de bilmiyordu. 

Cenâb’ı Hakk’ın meleklere, “Âdem’e secde edin.” emrini verdiğinde, melekler, “fesecedü” (hemen secde ettiler). İblis ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/214-216)

-------------------

Âyet 75

قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَال۪ينَ

(38/75) Kâle yâ iblîsu mâ mene’ake en tescude limâ ḣalektu biyedeyye estekberte em kunte mine-l’âlîn.

(38/75) Allah, “Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” dedi.

-------------------

Bunun üzerine Allah Teâlâ, İblîs’in ilâhî emre uymayıp Âdem’e secde etmekten kaçınmasını kınayarak ona şöyle buyurdu: “Ey İblîs! Seni, iki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir? Ben Âdem’i kudretimle şekillendirdim, hikmetimle düzenledim, kudret ve kuvvetimin kemâliyle suret verdim ki benim aynam olsun, hilâfetime ve dostluğuma liyakat kazansın. Eğer kibirlendiysen, bu kibir yersizdir; çünkü sende Âdem’deki gibi esmâ cem‘iyyeti yoktur, bu yüzden onun derecesinin altındasın. Yok eğer kendini secde ile emrolunmayan meleklere kıyas ettiysen, onlar gibi de değilsin; zira sen nardan yaratıldın, nâr ise unsurlardandır. Öyleyse secdeden yüz çevirmen hangi gerekçeye dayanıyor: Kibirlenmen mi, yoksa kendini yücelerden sayman mı?” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 238) Âdem’in “iki el” ile yaratılması, Hak Teâlâ’nın insana olan hususi inayetinin bir göstergesidir. Bu sebeple Âdem, yalnızca “bir el” ile yaratılmış olan diğer mahlûkat üzerine üstün kılınmıştır. Buradaki iki el, Hak Teâlâ’nın lütuf (rahmet) ve kahır (celâl) sıfatlarına dolayısıyla ilâhî yönelişin bütün esmâ-i mütekâbile ile ona teveccüh ettiğine işaret eder. Bu iki sıfat, bütün ilâhî sıfatların aslıdır; zira her sıfat ya lütuf ya da kahrın dahilindedir. 

Nitekim bütün mahlûkat da bu iki tecellîden birinin aynasıdır: Melekler, Hak Teâlâ’nın lütuf sıfatının mazharıdır; şeytan ise Hak Teâlâ’nın kahır sıfatının mazharıdır. Fakat insan (âdemî), her iki sıfatın da aynası olarak yaratılmıştır; onda hem lütfun hem de kahrın tecellîleri toplanmıştır.

Âlem ise bütünüyle bu tecellîlerin dağılmış yansımalarından ibarettir. Nitekim âlemin bir kısmı Allah’ın lütfunun, bir kısmı da kahır sıfatının aynası iken insan ise hem ilâhî sıfatların hem de Zât’ın aynasıdır; Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde cem eden varlık olarak halk edilmiştir. (Dâye, Te’vîlât, 5/197) Âyetteki “yüceler” (âlîn) ifadesiyle kastedilenlerin, Hakk’ın müşâhedesinde fânî olup bütünüyle O’na garkolmuş bulunduklarından dolayı Âdem’e secde ile emrolunmayan Müheyyem Kerûbiyyûn melekleri olması muhtemeldir. Bunlar, Hicr sûresinde de işaret edildiği üzere mücerred ruhlar mahiyetindedir. Müheyyem ruhlarını Allah, “amâ”da yaratmış ve onları celâline tahsis etmiştir. Hakk’ın cemâlini celâlinin heybeti içinde temaşa ile öylesine meşguldürler ki O’ndan başka hiçbir şeyi görmezler. Kendi nefislerinde kaybolmuşlardır. Bu sebeple ulvî ruhların en yüceleridir. Onlara ancak mecaz yoluyla “melek” denebilir. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/394) Böylece insan, unsurlardan meydana gelmiş varlıklar içinde yalnızca topraktan yaratılmış bir “beşer” oluşuyla değil, aynı zamanda Hak Teâlâ’nın yaratılışında “iki el” ile doğrudan yönelmesine mazhar olmasıyla fazilet kazanmıştır. Bu sebeple, Allah Teâlâ’nın yaratılışında “iki el” ile yönelmediği bütün diğer unsurî varlıklardan daha üstündür. Dolayısıyla mertebe bakımından hem arzî hem de semâvî meleklerin fevkindedir. Bu üstünlüğünden dolayı insan, cemâdât (cansızlar), nebâtât (bitkiler), hayvânât ve tabii kuvvetler üzerinde maddeten tasarruf sahibidir. Bütün bu varlıklar, Âdem’e secde ederek onun bu üstünlüğünü kabul etmişlerdir ve hâlen de etmektedirler. Mânen, yani mârifet ve tefekkür bakımından da insan onların tamamından daha yüksektir. (Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/925-926) Zira Hak ilâhî ve kevnî suretin kendinde bir araya geldiği insanı âlemin ruhu kılmıştır. Âlemdeki diğer bütün türler ise bu ruhun uzuvları mesabesindedir. Bu nedenle insan, hilâfet makamına da lâyık kılınmıştır; âlemin tedbiri ve tafsili ona tevdi edilmiştir. Eğer insan âlemi terk edecek olsa âlem ölür; tıpkı ruh bedeni terk ettiğinde bedenin ölmesi gibi. Fakat insan kemal mertebesine ulaşmadığında sırf bir hayvandan ibarettir; dış görünüşü insana benzese de hakikatte hayvan derecesindedir.

-------------------

Âyette geçen (ma meneake) “Seni ne men etti?” ifadesi ile âlemde ilk def’a sen hükmü ortaya çıkmış olmakta idi. Burada da ifade edilmektedir. (Leke) “senin için” ve benzeri bu Âyet-i Keriyme’lerin içerisinde (6) def’a açık olarak (sen) ifadeleri geçmektedir. Böylece bireysel mânâda, (ben) ve (sen)in (ene) ve (ente)nin mânâ’dan maddeye, kuvveden fiile ilk def’a çıkmaya başlamasıdır. 

Burada (ben) ve (sen) diye ifade eden aynı varlıktır, hayal ve vehim, kendi hayal ve vehminde var ettiği ve gerçek zannettiği nefsi benliğine tabi olarak, o’nu mutlak var zannederek (ene) (ben) dedi ve bu benliğin en hayırlı benlik olduğunu zannederek savundu. 

Bunun üzerine Cenâb’ı Hakk o’nun “ben” iddiası karşısında bu varlığı geçici olarak hayalen var kabul ederek o’na (ente) ve (ke) (sen) diye hitab ederek hayali ve vehmi bir sûret vermiş olmakla (sen) dedi. 

Böylece kendi tarafından, içinden (ene) (ben), Hakk tarafından dışından, (ente) ve (ke) (sen) hitabıyla hayal ve vehim yoluyla isimlendirilmiş oldu. 

Bir de: (ene hayrun minhü) “Ben ondan hayırlıyım.” (minhü) “ondan” mânâsı içerisinde (hu) yani (o) vardır ki; böylece “ben, sen, o” üçlüsü bu sahnede ilk def’a ortaya çıkmış olmaktadır. O’ndan kasıt anlaşılacağı üzere Âdem’dir. İblis Âdem’in toprak maddesine bakarak “O” dedi. Aslında Âdemlikteki; O yani (Hu) Hüvviyyet-i Mutlaka’nın zahiren, Âdem sûretiyle mahlûk görünümündeki tecellisinden başka bir şey değildir. 

Bu hakikati idrâk edemeyen iblis, sadece Âdem’in toprağını görerek ben ondan hayırlıyım, zannı ile secde etmekten kaçındı. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/238-239)

-------------------

Diğer yandan bu âyet, Allah katında sebeplerin varlığının en güçlü delillerindendir. Zira Allah Teâlâ, toprağın çamurunu yoğurmaksızın, ona elleriyle yönelmeden, onu düzenleyip tesviye etmeden ve ruh üflemesine hazır hale getirmeden de yalnızca “Ol!” demekle onu yaratabilirdi. “Ol!” deseydi, o hemen olurdu. Bununla beraber Allah, onun çamurunu elleriyle yoğurdu, onu tesviye edip düzgün hale getirdi, sonra ruhundan üfledi, ardından da ona ilâhî isimleri öğretti. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/395)

-------------------

Âyet 76

قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ

(38/76) Kâle enâ ḣayrun minh(u) halektenî min nârin ve halektehu min tîn.

(38/76) “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.

-------------------

Fakat İblîs, ateşi çamurdan üstün görerek hatalı bir kıyas yaptı ve şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım; çünkü Sen beni kudretinin kemâliyle ateşten yarattın. Ateş, unsurların en yücesi, en latîfi ve en yüksek mertebede olandır. Onu ise topraktan yarattın ki toprak unsurların en aşağısı, en zelili ve en değersizidir. Öyleyse, üstün ve yüce olanın aşağı ve değersiz olana secde etmesi senin hikmetine uygun değildir.” Böylece İblîs, kulluk ve teslimiyetin gereği olan emre itaatten çıktı, aklî kıyas ve nefsî gerekçelerle kendini savundu. Oysa Hak katında teslimiyetin yerini aklî kıyas alamaz; ubûdiyet, aklın değil kalbin inkıyâdı ile kemale erer. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 238) Aslında İblîs Allah Teâlâ’nın “Ben çamurdan bir beşer yaratacağım”, ardından “Ona ruhumdan üflediğimde” ve nihayet “Onu iki elimle halk ettim” fermanının mânasını kavrayamamıştı. Bu hitaplar, Âdem’in zâhirinde ezel ve ebed ellerinin nurlarını, bâtınında ise ilâhî celâl tecellîsini barındırdığını göstermektedir. İşte bu sebeple Âdem, her hâlinde en yüce ikramlara ve yüksek makamlara lâyık kılınmış; melekût ehlinin hizmeti ve meleklerin secdesiyle şereflenmiştir. Çünkü o, ezelî celâl nurlarının ve ebedî cemâl tecellîlerinin parladığı bir mazhardı. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/199-200) Terzi Baba İblis’in bu hakikati idrak edememesini şöyle izah etmektedir: 

İblis’te oluşan ateş ağırlıklı bireysel benlik aklı, Âdem’in dışına bakıp sadece kendi anasırından, yani ateşinden daha ağır, o yüzden aşağıda olan toprağına bakıp zahir kıyas ile karar vererek bu hükmünü mutlak zannetti ve “Ben ondan üstünüm.” dedi. 

Bilindiği gibi ateş yandığı yerden yukarıya doğru uzanır. Halbuki Âdem’de anasırın tamamı, yani “toprak, su, ateş, hava” olmakla birlikte, ayrıca iç dinamiğinde “Rahmâniyyet”inde tamamı mevcud idi. 

Görüldüğü gibi “Âdem” in zahirinin. 

Birinci mertebesi, “toprak” > “hikmet,” İkinci mertebesi, “su” > “hayat,” Üçüncü mertebesi, “ateş” > “azamet” Dördüncü mertebesi, “hava” > “kuvvet” tir. 

Âdem zâhiren dahi dörtte üç (3/4) iblisten ileridedir. 

Bu özelliklerini idrak edemeyen iblis, sadece “toprakateş” kıyası ile baktığı bu hadisede “telbis” oldu yani yaptığı kıyas onu şaşırttı. (Telbis: İki benzer şeyi birbirinden ayırt edememe, örtme, sahtelendirmedir.) İşte biz insânlar dahi, akl-ı cüz’ümüzün verdiği bir yorum ile yaptığımız kıyaslarda büyük hatalara düşmekteyiz ve böylece biz de zaman zaman “telbis” olabilmekteyiz. 

Meseleye diğer yönüyle, fiziki mânâda baktığımızda dahi ateşin toprağa secde etmediğini görürüz. Çünkü ateş yanınca nerde olursa olsun mutlaka yukarıya doğru çıkar. Elimize bir mum alıp yakalım, mumu değişik şekillerde yana veya aşağıya doğru ters döndürerek tutalım, mum alevi yine de yukarıya doğru baş kaldırarak yanmasına devam edcektir. Tek çaresi söndürülmesidir. O zaman da ateşliği gideceğinden vücudu ve özelliği kalmayacaktır. 

İşte iblis iki yönden de “fiziki > ilmi” secde etmedi. 

Eğer etse idi Âdem’e mensub, ona muti > tabi, onun mutlak hükmünde, melekler gibi bir araç olacaktı, böylece de kimliğini kaybedecek idi. Gerek zâhir kıyası, gerek fiziki yapısı itibariyle secde etmedi. 

Ancak burada çok mühim ve bilinmesi gereken bir konu vardır. O da şudur. 

“Onu ise çamurdan/topraktan halk ettin.” dedi. 

Şimdi gerçek bir tefekkür yönü ile konuyu anlamaya çalışalım, İblis Âdemi topraktan bedenlenmiş ve hilkatinin Cennette tamalanmış olarak görmeseydi, böyle bir ifade kullanırmıydı? Demekki bahsedilen secde konusu Âdem ve havva’nın toprak bedenle bedenleştikten sonra yapılan bir teklif olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. İleriki sayfalarda konu hakkın da daha geniş bilgi verilecektir. 

Âdem’e secde emri, daha evvel kendinin de bilmediği, kendinde var olan bu hususiyetlerinin ortaya çıkmasına sebeb olduğundan, bir bakıma ona geçici rahmettir. Bu özellikleri ile “aziz, cebbar, mütekebbir” Hakk’ın karşısına çıkıp konuşma cür’etini göstermiş, bireysel nefsâni benliğin zemini ve “heva”nın da kaynağı olmuştur. 

Gerçek mânâda “Âdem-Halife” yani “insân” ALLAH ve câmî isimlerinin de zuhuru olduğundan “aziziyyet, cebbariyyet, mütekebbiriyyet” onun bir vasfı olup kontrolu altın dadır. Yani iblisleri ona tabidir. 

Şuur ve idraklerimize sunulan bu sahnede, bir mutlak hâkim ve sahip, üç de oyuncu görmekteyiz. Bunlar (1) Hakk, rububiyyet mertebesi itibariyle. (1) Âdem, (2) melekler (3) iblistir. Mutlak hâkim olan Hakk; kendinde mevcud mânâların birer kimlik kazanarak zuhura çıkmalarını diledi, bu yüzden mânâlar lâtif birer varlık olarak rububiyyet mertebesi itibariyle varlıklarını bulmuş oldular ki; bu ilk kesret mertebesidir. 

Bu mertebeden yukarıdaki, sıfat mertebesinde Tevhîd > birlik olduğundan varlıkların sadece ilmi oluşumları vardır, bu ilmi oluşumlar lâtif varlıklar olarak esmâ mertebe- sinde kimliklerini bulurlar. 

İşte idrâklerimize sunulan bu sahnenin yeri esmâ mertebesidir. Bahsedilen cennet de; (esmâ) isimler cennetidir. Burada esmâ-i İlâhiyye’nin lâtif kimlikleri, mânâlarını lâtif olarak ortaya koymaktadırlar ki, bir aşama sonra bu mânâlar kesif varlıklar olarak uzun sahnede, ef’âl âleminde, yerlerini almaktadırlar. 

Bir bakıma esmâ mertebesinin tamamı cennettir; çünkü oradaki lâtif varlıklar henüz fiziki mânâda ef’âl mertebesine (ihbit) inmediklerinden kendilerinde fiili mânâda acı ve ızdırap oluşmaz ve bu tür sıkıntıları yaşamazlar. Dolayısıyla oranın tamamı onlara göre cennet hükmündedir. 

İlâhi program gereği, birinci oyuncu Âdem-i mânâ zuhura gelmiş meleklere secde emri verilmiş, melekler secde etmiş, iblis ise etmemiş idi. 

Bu secdenin Âdem’in şahsında, gelecek bütün Âdem neslinide kapsadığı açıktır; çünkü Âdem’in neslinden, Âdem’den çok daha kemalli halifeler gelmiştir ve emir umumidir. Melekler ve iblis ile bütün âlemdeki varlıklaradır. Çünkü insân (ekmelü mahlûkat) “mahlûkatın kemallisi” ve (ahsen’ü takvim) “en güzel kıvam > oluşum”da var edilmiştir ki zât-i zuhurdur. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/216-218, 230-231)

-------------------

Aslında ateş ayrılığın sebebidir, toprak ise vuslatın, yani kavuşmanın vesilesidir. Ateşten kopma ve dağılma zuhûr eder; topraktan ise bağlanma ve birleşme. Topraktan yaratılan Âdem bağlandı ve neticede “Sonra Rabbi onu seçti” (Tâhâ, 20/122) ikramına mazhar oldu. Ateşten yaratılan Şeytan ise dağıldı, ayrılığa düştü; sonunda “Oradan in!” (A‘râf, 7/13) hitabıyla huzurdan kovuldu.

Bir gün kafası karışık bir kimse, Sultânü’l-ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî’ye şöyle dedi: “Eğer bu zararsız toprak olmasaydı ne olurdu?” Ebû Yezîd ona şu cevabı verdi: “Eğer toprak olmasaydı gönüllerde aşk ateşi yanmaz, gözlerin yaşı zuhûr etmezdi. Eğer toprak olmasaydı, ezelî şefkatin kokusunu kim koklayabilirdi? Sonsuz olana yakınlığın sırrına kim âşinâ olabilirdi?” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/175) Şu hâlde kim secdeden kibirlenerek geri durursa yahut kendisini üstün görme iddiasına kalkışırsa, Allah onu lânetler; bulunduğu makam ve mertebeden, sahip olduğu güzellik ve konumdan uzaklaştırır. İlâhî huzurdan kovulur, rahmetten tard edilir. Çünkü secde, sadece yere kapanmak değil, kulun Hakk’ın huzurunda benliğini yok bilmesidir. Kibri sebebiyle secde etmeyen, aslında kendi varlığını Hak varlığının önüne koymuş olur; böylece “ene” (benlik) putuna secde etmiş, Hakk’a sırt çevirmiş olur. İşte o an lânet, yani rahmetten mahrumiyet, onun gönlüne damga gibi vurulur.

Bu nedenle tasavvuf ehline göre lânet, sadece dışarı atılmak değil, kalbin ilâhî tecellîlerden perdelenmesi, cemâl ve celâl nurlarını göremez hâle gelmesidir. Tard edilen kimse, vuslatın hazzını tadamaz, muhabbetin lezzetini duyamaz. Gönlü daima ateşin hararetiyle yanar, fakat aşkın ateşini bulamaz. Onun için cennet de cehennem de gizli kalır; her şeyde Hakk’ı görenler secdenin hakikatini yaşarken, o kendi nefsini görmeye mahkûm olur. Bu hakikat, mürşidlerin ve velîlerin huzurunda da geçerlidir: Onların kalplerinde parlayan nurları inkâr eden, kendi nefsini hakikate perde kılan kimse de manevî olarak tard edilmiş olur. 

-------------------

Âyet 77-78

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌۚ

وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَت۪ٓي اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ

(38/77-78) Kâle faḣruc minhâ fe-inneke racîm. Ve-inne ‘aleyke la’netî ilâ yevmi-ddîn.

(38/77-78) Allah, şöyle dedi: “Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun. Şüphesiz benim lânetim hesap ve ceza gününe kadar senin üzerinedir.”

-------------------

Bunun üzerine Allah Teâlâ, celal ve kahrıyla ona şöyle hitap etti: 

“Çık oradan! Meleklerin saflarından, ubûdiyetin en yüce derecelerinden ayrıl! Çünkü sen artık rahmetten kovuldun, izzet ve huzurumdan tard edildin. Benim lânetim, yani kurbiyetimden uzaklaştırılman, rahmetimden mahrum bırakılman kıyâmet gününe kadar senin üzerinedir. Sonunda da azabın ebedî olacak; ateşte sonsuza dek kalacaksın. Bu, benim gazabımdır ki ezelden beri senin üzerine cereyan etmekteydi.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 238) Ancak İblîs, pişman olup tövbe edeceği yerde, yine kibrine sarılarak kendisine mühlet verilmesini talep etti. Âhirete kadar yaşamayı istemesinin ardında, insan neslini ayartmak ve onların üzerinden intikam almak arzusu vardı. Bu hâl, onun aslî mahiyetini açığa çıkardı: Ateşten gelen iftirak tabiatı, bir daha vuslata eremeyecek, ayrılıktan ve perdelenmekten kurtulamacaktı.

-------------------

Bu nedenle Hak Teâlâ, şeytanı yakınlık makamından kovarak tabiatın uzaklık perdesine düşürdü ve: “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun” buyurdu.

“Recm” kelimesi yukarıdan aşağıya atmak demektir. Buna göre âyetin anlamı: “Sen kurb makamından çık; çünkü yüce makamlardan aşağıya, tabiatın en süflî yerine atıldın” şeklindedir. Ardından Hak Teâlâ: “Kıyamet gününe kadar lanetim senin üzerinedir” hükmünü verdi.

Lanet, dostluktan uzaklaştırma ve huzurdan kovulma demektir. Kıyamet gününde şeytanın hâkimiyeti sona erecek, tahtı ve tacı yıkılacaktır. Bu yüzden onun kovulması kıyamete kadar devam eder; ondan sonra artık lanete ihtiyaç yoktur. Çünkü şeytanın asıl işlevi, insan ruhunu ilâhî hakikatlerden alıkoyan tabii engelleri temsil etmektir.

Bu hakikat aslında herkesin kendi nefsinde yaşadığı bir tecrübedir. Çünkü nefis dediğimiz tabiat yönümüz, şeytanın hükmettiği âlemin bir parçasıdır. Dolayısıyla şeytan âlem-i tabiatı kuşatmıştır; bu yüzden bizim dışımızda değil, içimizde işler. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur: “Şeytan, damarlardaki kan gibi insanda dolaşır.” (Buhârî, Bedu’l-halk, 11; Müslim, Selâm, 9) (Konuk, Fusûsu’l-Hikem Şerhi, 2/1104)

-------------------

Âyet 79

قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

(38/79) Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yub’aśûn. 

(38/79) İblis, “Ey Rabbim! Öyle ise bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. 

-------------------

İblîs, Allah’ın rahmetinden ümidini kesip ilâhî nefesten bütünüyle mahrum kaldığında, ümitsizliğe düşerek şöyle niyazda bulundu: “Ey Rabbim! Sen ki beni aslında itaat ve inkıyad fıtratı üzere terbiye etmiştin; fakat ben nefsimin ucbu (kendini beğenmesi) ve gururu yüzünden emrine isyan ettim. Artık senin yakınlığından uzaklaştırıldım, lütuf ve ikram mahallinden tard edildim. Ne olur bana mühlet ver, bana ecelim gelinceye kadar zaman tanı; tâ ki insanların diriltileceği güne dek yaşayayım.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 238) Allah Teâlâ, İblîs’in dileğini kabul etti; böylece o, bedenlerin yeniden diriltileceği güne kadar yaşatılmak suretiyle bir tür ölümsüzlüğe erişmiş oldu. Zira o gün geldiğinde artık kendisine ölüm olmayacak, ebedî azap ile mühürlenecektir. Bu imkânı elde eden İblîs, daha da azgınlaşıp bütün Âdemoğullarını kandırmaya ve yoldan çıkarmaya yemin etti. 

İblîs bu fırsatı elde edince daha da azgınlaştı ve bütün Âdemoğullarını saptırmaya yemin etti. Burada işaret edilen hakikat şudur: Hak, kimi gazabıyla huzurundan tard ederse, onun hâllerini tersine çevirir. Böylece kişi kendi eliyle şakâvetin sebeplerini hazırlar. Nitekim İblîs de Rabbine yönelerek mühlet istedi; fakat bu talebi hidayetine değil, şekâvetinin artmasına sebep oldu. Onun “mühlet duası” aslında azabını büyüten bir niyazdı. Çünkü bu mühlet sayesinde kıyamete kadar insanları saptırma fırsatına kavuştu ve böylece kendi bedbahtlığını daha da artırmış oldu. (Dâye, Te’vîlât, 5/197-198) Baklî’ye göre İblis’in mühlet istemesinde ince bir sır vardır. Şöyle ki; İblîs ezelde lütuf âleminde bir nebze yakınlık ve huzur tatmıştı; fakat kahır âleminden hiçbir pay almamıştı. Ne zaman ki Cebbâr’ın kahrı ona erişti, işte o zaman “mühlet” talep etti. Çünkü daha önce lütuf denizlerinde yüzdüğü gibi, şimdi de kahır denizlerine dalmak, böylece rubûbiyetin her iki yönünü de — hem latîf hem kahhar tecellîlerini — kendi üzerinde tam olarak yaşamak istedi.

Ancak büyük bir yanılgıya düştü: Eğer ilâhî emre teslim olsaydı, sıfatların ve zâtın, lütufların ve kahırların bütün mânâlarını bir vuslat ve huzur halinde tadabilirdi; tıpkı peygamberler, velîler ve mukarreb meleklerin tattığı gibi. Ne var ki, emre muhalefet edince bu imkândan mahrum kaldı; lütuf, onun için kahra; huzur ise ebedî bir uzaklığa dönüştü. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/201) Burada ayrıca şu hakikati görmek gerekir: Dua, kulun hâline göre rahmete de gazaba da vesile olabilir. Zira dua yal nızca sözden ibaret değildir; duanın ruhu, niyet ve yöneliştir. Allah’a yönelişi hakikî olan kulun duası rahmet kapılarını açar; niyeti fesat ve isyanla kirlenmiş olanın duası ise kendi azabını artırır. İblîs’in duası bu ikinci türdendir. O, Rabbine yönelmiş gibi görünmüş, fakat aslında küfrünü ve hilesini sürdürmek için mühlet istemiştir. Bu sebeple duası, rahmet değil gazap getirmiştir. Buna mukabil, bağışlanmaya yönelik dualar içinde mahviyet, pişmanlık ve teslimiyet taşıdığı için mağfirete vesile olur.

Bu talep birçok düşünceyi de beraberinde getirmektedir. Demek ki; İblîs insanı ve geçireceği evrelerini biliyor idi. Henüz ilk def’a sahneye çıkan bir varlığın akıbetinin bilinmesi için, ya onun hayat seyrinin ilmi yönden bir kaynaktan okunarak bilinmesi veya daha evvelden sahnelenen o oyununun seyredilerek bilinmesi lâzım gelmektedir. İblisin konuşmalarından Âdem’in ve Âdemliğin bütün seyrini bildiği anlaşılmaktadır. Melekler de bu hususta fikir yürütmüşlerdi; fakat Âdemliğin hayatından, sadece bozgunculuk ve kan dökücülük bölümünü söylemişler, daha fazla konuşmadan acziyetlerini ifade ederek neticede secde ederek sahneden çekilmişlerdir.

-------------------

Terzi Baba’ya göre âyetteki (enzır) kelimesi “nazar et” (enzırni) “bana nazar et-bak” mânâsınadır, gerçi tefsirlerde genel olarak “mühlet ver” hükmünde ifade edilir; ancak “mühlet ver” ile “bana bak” arasında epey fark vardır. 

Bir kimseye istediği mühlet verilir ve kendi haline bırakılır, mühlet sonunda anlaşmaya göre hareket edilir. Fakat “Bana bak.” hükmünün ifadesinde ise: “Mühlet sonuna kadar beni kontrol et.” hükmü vardır. Ne zamana kadar? “Dirilecekleri güne kadar” bana “mühlet ver” veya “beni gözetle-nazar et” diyerek insânların yeniden dirilecekleri mahşer gününe kadar süre isteyerek, güya bu talebiyle, gizlice ölümsüzlüğü istemiştir. 

Bu talebinden de, iblisin Âdemoğulları’nın dünyada çoğalıp epey bir zaman yaşadıktan sonra, ölüp tekrar dirileceklerini, mahşer ve hesap kitap gününün geleceğini biliyordu ki; yeniden “Dirilecekleri güne kadar” izin! Yani ölümsüzlük istedi. 

Bunda dahi gizli hilesi vardı. Bunun üzerine cevaben, Cenâb’ı Hakk, bu isteğini reddetmeyerek:

-------------------

Âyet 80-81

قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ

اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

(38/80-81) Kâle fe-inneke mine-lmunzarîn. İlâ yevmi-lvakti-lma’lûm.

(38/80-81) Allah, şöyle dedi: “Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin.”

-------------------

Allah Teâlâ İblîs’e istediğini verdi. Zira kim O’na “Rab” ismiyle dua ederse, Hakk o duayı mutlaka cevapsız bırakmaz. Nitekim Âdem (aleyhisselâm): “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik.” (A‘râf, 7/23) dediğinde Allah duasını kabul etmiş, tövbesini kabul buyurmuştu. Aynı şekilde İblîs de “Rabbim!” diyerek niyazda bulundu, onun isteği de kabul edildi; fakat sonuçları farklı oldu. Âdem’e verilen cevap hidayet ve mağfiret oldu, İblîs’e verilen cevap ise şakâvetinin tamamlanmasına vesile kılındı. (Dâye, Te’vîlât, 5/198) Bu nedenle Cenâb-ı Hak ona şöyle buyurdu: “Sen mühlet verilenlerdensin; fakat bu mühlet vakt-i malûma, yani sûra ilk üfürülüş vaktine kadardır. Ondan öteye sana bir nefes dahi yoktur.” Allah, İblîs’in dileğini kabul etti, fakat bu kabul onun kurtuluşu için değil, azgınlığının ve şerrinin tamamlanması içindi.

-------------------

Böylece İblîs insanların yaşamlarının sonuna kadar yer yüzünde onlarla beraber yaşayacak ve kıyametle birlikte ölecektir. Burada İblîs’ten kasıt, o ve onun neslidir. Âdem’den kasıt, Âdem ve onun da nesli olduğu gibi, yani tek bir İblîs kıyamete kadar yaşayacak demek değildir. Tek bir Âdem’in de kıyamete kadar yaşamasının mümkün olmadığı gibi. 

Gerçekten de bu ifadelerden anlaşıldığı üzere İblîsin, Âdem ve nesli hakkında oldukça geniş bilgi sahibi olduğu anlaşılmaktadır. 

Anlatılan bu sahneler her bir Âdem neslinin, bilse de bilmese de başından geçmektedir. Bilerek geçerse tedbirini alır, uyanık davranır, ezelî mücadeleyi kazanır. Bilmeden geçerse gaflette kalarak mücadeleyi kaybetmiş olur. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/241)

-------------------

Âyet 82-83

قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ

(38/82-83) Kâle febi’izzetike leuġviyennehum ecma’în. İllâ ‘ibâdeke minhumu-lmuḣlasîn.

(38/82-83)”Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım” dedi.

-------------------

İblîs, Rabbine karşı küstahça yemin ederek mühlet verilmiş olmanın verdiği serkeşlikle daha da azdı ve şöyle haykırdı: “Senin izzetine yemin ederim ki, bütün Âdemoğullarını saptıracağım! Onları tevhîd yolundan ve istikâmet caddesinden ayıracak, gönüllerine vesvese fısıldayacak, onları kendi heveslerinin peşine sürükleyecek tuzaklar kuracağım.” Oysa eğer ilâhî izzetin hakikatini idrak edebilseydi, ona karşı isyan üzere yemin etmezdi. Çünkü izzet, Allah’ın kullarını muhafaza eden, onları kudretiyle kuşatıp koruyan bir sıfattır. İblîs’in bu yeminle açığa çıkan tavrı, aslında onun acziyetini ve hakikatten gafil oluşunu ortaya koymuştur. Nitekim ilâhî izzetin, ihlâs sahiplerini bizzat muhafaza etmesi sebebiyle İblîs’in desiseleri, sadık kullar üzerinde hiçbir tesir göstermez. O da bunu itiraf etmek zorunda kalarak şöyle dedi: “Ancak Senin ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna; onların yolunu kesmeye gücüm yetmez.” Allah Teâlâ onun bu sözünü tasdik ederek buyurdu ki: “Evet, senin ihlâslı kullarım üzerinde hiçbir nüfuzun olmayacaktır.” Çünkü onlar, bütün niyetlerini Allah’ın kadîm zâtına ve ebedî bekâsına yönelten, ezelî cemâline bağlanan kimselerdir. Amellerinde ve hâllerinde daima Hakk’a yönelmiş, ibadetleriyle tabiatın karanlıklarından ve dünyevî perdelerden kurtulmuş, nefsin hevâsından ve şeytanın aldatmalarından korunmuş, yalnızca Allah’ın tevfîkine sarılmış kullardır. Rahmet ve rızâ umuduyla, gazap ve kahır korkusuyla sürekli Hakk’ın ipine tutunurlar. Bu yüzden onların kalbine ne dünya meşgaleleri sızabilir ne de şeytanın tuzakları erişebilir.

Bununla birlikte Cenâb-ı Hak hem İblîs’in soyundan gelenleri hem de onun davetine uyarak şeytanî yolu izleyen insanlardan bir kısmını cehennemle dolduracağını bildirmiştir. Böylece İblîs’e verilen mühlet, rahmete vesile olmayıp, onun azgınlığını artıran ve ebedî hüsranını katmerleştiren bir imtihana dönüşmüştür. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/199-200; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 239) Görüldüğü üzere İblîs’in ihlâsa erdirilmiş kulların kendisine karşı korunacağını itiraf etmesi, ihlâs kalesinin hakikatte şeytanın nüfuz edemeyeceği yegâne sığınak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, İblîs’in insanlara karşı müstakil bir gücünün bulunmamasıdır. Onun saptırması, ancak Hakk’ın dilemesi, izni ve kudretiyle gerçekleşir. Dolayısıyla şeytan, hakikatte kendi başına bir etkiye sahip değildir; bütün tesiri, ilâhî iradenin takdiriyle sınırlıdır.

-------------------

Şeytanın İnsanlar Üzerindeki Nüfuzunun Hikmeti İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem’in Yakub Fassı’nda ele aldığı bu konuya dair Ahmed Avni Konuk’un yorumu şöyledir:

Bu şeytanın vesvesesi, emr-i teklifînin değil, emr-i irâdî-i ilâhînin nüfûzundan kaynaklanır. Şeyh-i Ekber’in de belirttiği üzere emir iki kısımdır: 

Birincisi emr-i teklifîdir. Bu emir, peygamberler (aleyhimüsselâm) vasıtasıyla âlem-i şehâdette kullara tebliğ olunur.

İkincisi ise emr-i irâdîdir. Bu emir, Hakk’ın kullarının a‘yân-ı sâbitelerinin istîdâdlarıyla talep ettikleri hâlin zuhûrunu dilemesidir. Yani kulun lisân-ı istîdâdıyla talep ettiği hâl eğer saâdet ise ona saâdet hükmü bağlanır; eğer şekâvet ise şekâvet hükmü lâhik olur.

Peygamberler davet anında bu kader sırrı kendilerinden örtülü bulunduğu için emr-i teklifîyi herkese eşit şekilde tebliğ ederler. Onlar davet ettikçe, şakîlerin şekâveti artar; saîd olanların da saâdeti çoğalır.

Bu bakımdan enbiyâ hazarâtı hekimler gibidir. Nasıl ki bir hastanın sonu ölüm ise, tabib ona ilaç verdikçe hastalığı daha da şiddetlenir ve tabib hayret içinde kalır; peygamberlerin daveti karşısında da kimin saâdeti, kimin şekâveti zuhur edeceği istîdâdına göre ortaya çıkar.

İmdi, ism-i Hâdî’nin mazharı olan enbiyâya nasıl emr-i teklifî vârid olmuşsa, aynı şekilde ism-i Mudill’in mazharı olan İblîs’e de emr-i teklifî vârid olmuştur. Ancak her iki tarafta da geçerli olan, teklifî emir değil, bizzat emr-i irâdî-i ilâhîdir. Zira hakîkatte hidâyet, enbiyânın elinde olmadığı gibi, idlâl (saptırma) da İblîs’in kudretinde değildir. Nitekim Hak Teâlâ, Peygamberimiz hakkında şöyle buyurmuştur: “Ey Habîbim! Sen sevdiğine hidâyet veremezsin; fakat Allah dilediğini hidâyete erdirir.” (Kasas, 28/56) Aynı şekilde İblîs hakkında da buyurur: “Ey İblîs! Benim kullarım vardır ki, onların üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.” (Hicr, 15/42). 

Bu nedenle Allah Teâlâ İblis’e izin vererek şöyle hitap eder: “Ey İblîs! Halîfe-i insânî’nin üzerine in; ona şer‘î hudûdları çiğnemeyi, ilâhî emirlere hürmetsizliği telkîn et. Küfrü, inkârı, şirki ve türlü zulümleri gönlüne düşür. Hasedi, türlü rezâili ve fuhşiyyâtı ona süsle ve işlemeye teşvîk et. Benim gayrim olanlara ibâdeti zihnine ihtâr eyle ve onu bu bâtıl yollara çağır. Senin bu davetin karşısında halife olan insanı mutlaka üç hâlden birinde bulursun: Ya benimle ya melekle yahut nefis ile beraber.

Ona hata etmesi ve günah işlemesi için vesvese ve telkinde bulun, eğer kabul ederse, işte o vakit o kul senin payına düşer. Eğer o kimse, senin telkinlerinden dolayı günah işler ve sonra da o günahtan tövbe ederek rücû ederse, işlediği günah ondan silinir ve tamamen sana yüklenir. Böylece o, rahmet-i ilâhiyyeye dönüp bağışlanmaya mazhar olurken, sen o günah sebebiyle cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak azap içinde kalırsın. Tövbe etmez de sana tabi olursa, ilm-i ilâhimde sâbit olan hakikatine göre hükmederim. Eğer şekâvet talep etmişse şakîliğine, saadet talep etmişse sâid oluşuna hükmederek onu senin elinden kurtarırım.” (Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, 277-280) Şeytanın insana vesvese vermesi, kötülüğü süsleyip teşvik etmesi bağımsız bir güç değil, imtihan sırrına bağlı olarak kendisine verilen sınırlı bir izindir. İnsanın bu karşılaşmadaki hâli üç şekilde ortaya çıkar: ya doğrudan Allah ile beraber olur, tevekkül, sabır ve rızâ gibi hâllerde Hakk’ın huzuruna yönelir; ya melekle beraber olup ilhâm ve tâate mazhar olur; yahut nefisle beraber olur ki, şeytan için en kolay nüfuz kapısı budur. Bu üçlü tasnif, insandaki Rabbânî latîfe, melekî yön ve nefsânî yön arasındaki sürekli mücadelenin ifadesidir.

Şeytanın en büyük mağlubiyeti ise tövbe ile gerçekleşir. Kul, şeytanın telkiniyle günaha düşse bile, tövbe edip rücû ettiğinde günah ondan silinir, rahmete dönerken aynı günahın mesuliyeti bütünüyle şeytana yüklenir. Böylece şeytan için saptırması, vesvesesi ve tuzağı, ebedî azap sebebine dönüşürken; kul için tövbe af ve kulluk kapısı hâline gelir.

Bu noktada kader sırrı da tecellî eder: Eğer kulun a‘yân-ı sâbitesinde şekâvet yazılmışsa şeytana tabi olur; saadet yazılmışsa Allah onu şeytanın elinden kurtarır. Şeytan sadece ilâhî takdirin bir vasıtasıdır; hakikatte ne saadet ne de şekâvet onun elinde değildir. Dolayısıyla insanın hâli, hangi isimlerin tecellîsi altında bulunduğuna göre değişir. İblîs, ancak tabiat ve kesâfet âleminde insana yaklaşabilir; fakat kul sabır ve tevekkül hâlinde hakîkat âlemine adım attığında, şeytanın tesiri tamamen kesilir. Bu sebeple insanoğlunun en büyük silahı, ihlâs ve tövbedir.

-------------------

İhlâsın Hakikati ve Mertebeleri İhlâs, kalbi şirkten, riyâdan, bâtıl inançlardan, çıkar hesaplarından ve gösteriş arzusundan arındırıp her durumda yalnızca Allah’ın rızâsını gözetmek demektir. Yani sadece Allah’a yönelip O’na kulluk etmek, O’na güvenmek ve dini saf tevhîd inancı üzerine yaşamak anlamına gelir.

Sûfîler, ihlâsı “bütün amelleri yalnız Hak için yapmak, halkın değerlendirmesini dikkate almamak” şeklinde tarif etmişlerdir. Fudayl b. İyâz’a göre insanların hatırı için ameli terk etmek riyâ, onların memnuniyeti için amel etmek şirk, bu ikisinden kurtulmak ise ihlâstır. Cüneyd, ihlâsı kişinin kendi fiilinden fânî olması; Kuşeyrî ise ibâdette yalnızca Allah’ın rızâsının gözetilmesi olarak açıklamıştır. Ebû Yakub es-Sûsî ise ihlâsı öyle gizli bir sır olarak görür ki, meleğin bilip yazamayacağı, şeytanın bozamayacağı, nefsin şımaramayacağı bir hâl olduğunu söyler.

Sûfîlere göre kurtuluş çok amelden değil, ibâdetin ihlâsla yapılmasındadır. İhlâs iddia edilmez; kişi kendini ihlâslı görüyorsa aslında ihlâstan uzaktır. Nitekim Ebû Bekir ed-Dekkâk, Allah bir kulunun ihlâsını kabul etmek istediğinde, onun bunu görmesine engel kıldığını belirtmiştir. Böylece kul, kendi çabasıyla ihlâsa eren muhlis değil, Allah’ın lutfuyla ihlâsa mazhar olan muhlas olur.

“Muhlas” ise kendi vehmî varlığından sıyrılıp nefsânî sıfatlardan arınarak Hak’ın sıfatlarıyla kaim olan kimsedir. Bu mertebeye ulaşanlarda vehmî varlık tamamen ortadan kalktığından, şeytanın ve nefsin müdahale edebileceği bir alan kalmaz. Kul, başlangıçta gayret ve mücâhede ile ihlâsı elde eden bir “muhlis” iken, Hakk’ın inâyetiyle kendi vehmî varlığından fânî olduğunda “muhlas” derecesine erişir. Böyle olanlar Hak’ın hakikî varlığının kalesinde gizlenmiş kimselerdir; bu sebeple şeytan ve nefs onlara tasallut edemez. Onlar emniyet ve huzur makamına ererler ki, bu hâle “Kim oraya girerse emniyette olur” (Âl-i İmrân, 3/97) âyeti işaret etmektedir. Böylece artık tabiatın aslî varlığından el çekmiş, “Melîk-i Muktedir’in katında doğruluk makamında” (Kamer, 54/55) otururlar. Bu makamdan geri dönüş yoktur; ancak “bekâ billâh” mertebesinde, yani Hakk ile kaim olarak, irşad için yeniden halkın arasına dönerler. 

Herevî ihlâsı “amelin her türlü şâibeden arındırılması” olarak tarif etmiş ve üç mertebede ele almıştır: İlk mertebe, ameli görmemek, amelden dolayı herhangi bir karşılık beklememek ve amelden hoşnut olmamaktır. Bu derecedeki ihlâstan maksat, sâlikin ibâdet ve tâatlerini kendi fiili olarak değil, Hakk’ın lütfu ve ihsânı olarak görmesidir. Böyle bir bakış açısına ulaşan mürîd, ameliyle övünme duygusundan, yaptığıyla tatmin olup gönül hoşnutluğu bulmaktan uzaklaşır; amellerini dünyevî veya uhrevî bir menfaat için de yapmaz. Çünkü bilir ki, yaptığı her şeyde kendisine ait bir güç ve tesir yoktur.

Bu şuurla sâlik, aslında hakikî hedefin amellerin çokluğunu biriktirmek değil, Hakk’ın mârifetine ermek ve O’nda fenâ bulmak olduğunu idrak eder. Çünkü amellerini beğenmesi yahut onlarla oyalanması, onu asıl gayesinden, yani Allah’a vuslattan alıkoyacaktır.

İkinci mertebe, sâlikin şerîatın zâhirini ihmal etmesine yol açabilecek müşâhededen sakınması ve bütün amellerinin Hakk’ın tevfîki sayesinde gerçekleştiğini bilmesidir. Zira sûfîlere göre sâlik, müşâhede hâlinde iki yanılgıya düşebilir: İlki, amelini kendisine değil Hakk’a nispet ettiği için onu kusursuz ve mükemmel görmesi; ikincisi ise, kulluk görevlerini yerine getirmede gayret göstermemesi. Çünkü bu mertebedeki mürîd, “gayret de Allah’tandır” düşüncesiyle ibâdetlerini ihmal etme hatasına düşebilir.

Sâliki böyle bir yanılgıdan kurtaracak olan, ihlâsın hakikatidir: yani amelinin kendi kesbiyle değil, Hakk’ın lütuf ve keremiyle meydana geldiğini idrak etmesidir. Bu idrak sayesinde kul, ameline herhangi bir mükemmellik atfetmez. Çünkü nefs, amelin mahallidir; nefis kusurlu olduğundan, amel de noksan ve kusurludur. Dolayısıyla sâlik, bütün gayret ve çabasına rağmen yaptığı ibadetleri kendisine nispet etmekten haya eder. Zira o bir kuldur, kullukla emrolunmuştur; efendisinin emirlerini yerine getirmek onun asli vazifesidir.

Üçüncü mertebe ise, ameli zâhirî ilme uydurmak, Hakk’ın hükmüne rızâ göstermek ve mâsivânın köleliğinden kurtulmakla hâsıl olan ihlâstır. Bu mertebede sûfînin ilk adımı, amellerinin şerîata uygunluğunu titizlikle gözetmesidir. Zâhiren ibadet ve tâatini sevap kazanmak veya azaptan kurtulmak için yapıyor gibi görünse de, bâtınen asıl gayesinin mârifetullaha ulaşmak olduğunu idrak eder.

İkinci adımda ise, Hakk’ın kendi hakkında verdiği her hükmün ezelî hikmete uygun olduğunu müşâhede eder. Bu müşâhede, onu mâsivânın köleliğinden kurtarır ve sadece Allah’a kul olmaya yöneltir. Tilimsânî’nin ifadesiyle sâlik artık insanların kölesi olmaktan çıkar, Hakk’ın kölesi olur; işte bu hakikî hürriyettir. Böylece ubûdiyyeti yalnızca Allah için olur; ne sevaba yönelir ne de cezadan çekinir. Onun iltifatı sadece Hakk’adır. Kulluğunu O’na duyduğu muhabbet sebebiyle yerine getirir. Her şeyin sahibi olarak yalnızca Allah’ın ibadete lâyık olduğunu bilir.

Mutasavvıflara göre ihlâsın en son aşaması, “ihlâsın da ihlâsa tabi tutulması”dır; yani ameldeki ihlâsı bile görmemek, onu da bir pay olarak kabul etmemektir. Necmüddîn-i Kübrâ’nın “fenâ-yı kâmil” yahut “ihlâs-ı tam” adını verdiği bu mertebe, Hak’ta fenâ ve ileri derecede cezbe hâlinde gerçekleşir. Nitekim Kübrâ, mürîdlere şu uyarıyı yapar: “Samimi ol dostum! Eğer ihlâs üzere isen, sakın kendini ihlâs makamında görme; çünkü bu bile ihlâsına bir şâibedir.” (Tek, Tasavvufi Mertebeler, 117-120)

-------------------

Âyet 84-85

قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ

لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ

(38/84-85) Kâle felhakku velhakka ekûl. Leemleenne cehenneme minke vemimmen tebi’ake minhum ecma’în.

(38/84-85) Allah, şöyle dedi: “İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum: Andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.”

-------------------

Lânetlenmiş olan İblîs, kendini savunmak için ortaya koyduğu iddialar ve nefsine şart koştuğu sözlerle aslında kendi helâkini kendi eliyle hazırlamış oldu. Bunun üzerine Allah Teâlâ, hakkı beyan ederek şöyle buyurdu: “İşte hak budur!” Yani senin vesvese ve hilelerin, süsleyip kandırman, insanların üzerine hücum etmen, mallarında ve evlatlarında onlara ortak olman, onları azdırıp yoldan çıkarman; bütün bunları ben ilmim ve kudretimle takdir ettim. Onların ortaya çıkmasını ben diledim ve hükmümle cereyan ettirdim. Senin söylediğin bu söz, aslında benim takdirimin bir parçasıdır. Dolayısıyla senin o sözün “hak”tır; fakat bunun nihâî hükmünü de yine ben söylerim: “Ben de hakkı söylüyorum: Andolsun, cehennemi senden ve sana uyanların hepsinden dolduracağım.” (İbn Berrecân, Tefsir, 4/530) Âyetteki “hak” ifadesi, İblîs’e daha önce bildirilen ilâhî hükmün, yani onun rahmetten tard edilip uzaklaştırılmasının, imtihan ve ibret için insanlarla birlikte bir süre yaşamasına izin verilmesinin sabit ve değişmez olduğunu bildirir. Ardından gelen “ve hakkı söylüyorum” ifadesi ise, İblîs’in aldatması ve saptırması sebebiyle ona tâbi olanların âkıbetini haber vermektedir. Yani bu dünyada vesvesesine uyanların, âhirette onunla beraber ebedî azaba sürüklenmeleri ilâhî adaletin bir gereğidir.

Buna göre Allah Teâlâ, izzet ve celâline yemin ederek şöyle buyurmuştur: “Cehennemi hem senin cinsinden olan cin ile hem de sana uyan, senin izinden giden insanlardan dolduracağım. Onlar ister dalâlete düşüren, ister dalâlete düşen olsun; ister tâbi, ister metbû olsun, hepsi bu hükme dahildir.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 239) Tasavvufî açıdan bakıldığında burada iki hakikat açığa çıkar:

- Hak Teâlâ’nın kudretinin mutlaklığı: Şeytan’ın hilesi ve insanın iradesi dahi Hakk’ın takdirinden bağımsız değildir.

- İmtihan sırrı: Şeytan, imtihan sırrının bir parçası olarak varlık sahnesinde tutulmuş; hem insana kendi zaaflarını gösteren bir ayna kılınmış hem de ihlâs ehli için kemâl yolunda bir terbiye vesilesi olmuştur.

Öte yandan İblîs’in en büyük hatası, a‘yân-ı sâbitesine yazılmış olan şekâvet hükmünü kavrayamamasıydı. Zira onun aynında cem‘iyyet yoktu; yani esmâ-i mütekābileyi bir araya getiren, hem lütuf hem kahır tecellîlerini cem eden bir istidâd ona verilmemişti. Onun aynında yalnızca kahır tecellîsi hâkimdi. Bu sebeple, lütfu tattığında kendine izâfe etti; kahrı tattığında ise Hakk’a isyan etti.

Oysa insan-ı kâmil, hilâfet sırrının mazharıdır. Çünkü onun a‘yân-ı sâbitesi, bütün esmânın toplandığı bir a‘yân-ı câmiadır. Bu yüzden hem cemâlî (lütuf, rahmet, inayet) hem de celâlî (kahır) isimlerin tecellîsine mazhar olur. İnsanda bu iki yön, zıtlık içinde değil vahdetin hakikati bakımından birleşir. Böylece insan-ı kâmil, lütfu da kahrı da tek kaynaktan gelen ilâhî tecellîler olarak görür; bunları Hakk’ın birliğinde toplar ve hiçbirine nefsinden bir pay vermez.

İblîs, işte bu cem‘iyyet makamına vâkıf olamadığı için yanıldı. Lütfu kendi nefsiyle tatmak istedi, kahra tahammül edemedi. Halbuki lütuf ve kahır, esmâ-i ilâhiyyenin mütekābilesidir; biri olmadan diğeri bilinmez. İnsanın hilâfete lâyık kılınması da bu cem‘iyyet sebebiyledir: O, “iki el” ile yaratılmıştır; yani hem lütuf hem kahır sıfatlarının toplu tecellîsine mazhar kılınmıştır.

Bu yüzden peygamberler, velîler ve mukarreb melekler, lütuf ve kahır tecellîlerini bir arada Hakk’ın ceminde müşâhede eder, bunlardan Hakk’a vuslat ve huzur zevki elde ederler. İblîs ise bu cemden mahrum kalınca, lütuf onda kahra, vuslat ise ebedî uzaklığa dönüştü.

-------------------

Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, İblîs’in dört yönden saldırmasıyla oluşmaktadır. Kim bu tehlikeyi ciddiye alır da dört tarafında bulunan, dört meleği daha çok kuvvetlendirirse bu tehlikeden onların yardımı ile kurtulabilir. 

Eğer onlara yardım edip kuvvetlendiremezse, dört cihet’in kapıları aralık kaldığından, iblis oralardan içeriye sızıp nüfuz ederek, kişiyi kendi ahlâkıyla ahlâklandırır ve böylece o kişide iblisin ahlâkı ortaya çıktığından, onun askeri olmuş olur. Sûreta insân görüntüsünde; fakat bâtınen iblis ahlâkındadır.

İşte bu tür hal ve ahlâk içerisinde olan insânlar ve iblislerle cehennem doldurulacaktır. Ne hazin bir sondur ki! Kendine, meleklerin secde ettiği, iblisin etmediği “insân” iblise tabiiyyeti ile ona secde etmiş hükmüne düşmüş olmaktadır. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/246-247)

-------------------

Âyet 86

قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ

(38/86) Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin vemâ enâ mine-lmutekellifîn.

(38/86) (Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim.”

-------------------

Âyet-i kerîmede geçen: “Mâ es’elukum ‘aleyhi min ecrin” “Ben sizden bunun karşılığında hiçbir ücret istemiyorum” ifadesi, kulluğun en temel şartlarından birine işaret eder. Hak için samimiyetle kulluk eden bir kimse, yaptığı hizmet ve ibadet karşılığında ne bir ücret ne de bir teşekkür bekler. Çünkü ihlâs, amelin yalnızca Allah için yapılmasını gerektirir.

Ardından gelen “Ve mâ ene mine’l-mutekellifîn” “Ben mükelleflerden değilim” cümlesi ise, Hz. Peygamber’in davetinin kendi ihtiyarıyla değil, doğrudan Allah’ın emriyle gerçekleştiğini bildirir. Yani O’nun risâleti herhangi bir dünyevî maksatla, nefisten doğan bir iddia veya yapmacık bir çaba (tekellüf) ile değil, sırf ilâhî emir ve vazife ile ortaya çıkmıştır. (Dâye, Te’vîlât, 5/198) Sanki burada Cenâb-ı Hak burada Resûlüne şöyle seslenmektedir: “Ey Habîbim! Sana vahyedileni saf ve berrak bir hakikat olarak, hiçbir eksiltme ve artırmaya gitmeden, hikmet ve adalet üzere kullarıma tebliğ ettin. Sen insanlardan bunun karşılığında bir ücret, çıkar ya da menfaat talep etmiyorsun. Çünkü böyle bir talep, bâtınını menfaatle kirleten sahtekârların, İblîs’in yardımcılarının yoludur. Sen, nefis menfaatine hizmet eden, yapmacık tavırlarla iş gören mükelleflerden değilsin.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 239) Aynı şekilde tasavvuf yolunun da en temel ölçüsü ihlâstır. Hakikî mürşidler, Hz. Peygamber’in mirasçıları olarak, vahyin safiyetini bozmadan, indî tahayyüllere ve şairâne söylemlere kapılmadan, nefsî bir iddia yahut dünyevî çıkar gözetmeden taliplere tebliğ ederler. Onların gönlünde ücret beklentisi, şöhret arzusu, etrafına kalabalık toplama hevesi yoktur. Bütün gayeleri, müridin kalbini Allah’a yöneltmek, Hak ile kul arasındaki perdeleri kaldırmaktır.

Buna mukabil sahte şeyhler, bâtınlarını menfaatle kirletmiş kimselerdir. Görünürde irşad adına söz söylerler; fakat sözlerinin ve davranışlarının altında gizli bir nefis menfaati vardır. Kimi mal, kimi makam, kimi de müridlerinin takdiriyle beslenir. İşte bunlar, âyetin ifadesiyle “İblîs’in yardımcıları”dır; çünkü İblîs de hakikati gizleyip bâtılı süsleyerek kulları Hak yolundan alıkoyar.

Nitekim âyette geçen “Ben mükelleflerden değilim” ifadesi, sahte şeyhlerle hakikî mürşidlerin ayrımını belirleyen temel ölçüdür. Zira tekellüf, yani yapmacıklık ve gösteriş, sahte şeyhlerin yoludur; onlar hakikatte sahip olmadıkları hâlleri varmış gibi gösterir, kalplerinde bulunmayan makamları sözle iddia eder ve böylece nefis menfaatine hizmet ederler. Buna karşılık ihlâs, hakikî mürşidlerin âlemetidir; onlar, bütün amellerinde yalnız Allah’ın rızâsını gözetir, hâllerini iddia etmez ve müridlerini kendi varlıklarına değil, Hakk’ın nuruna yöneltirler. 

Tasavvufî terbiyesinde bu ölçü hem mürşidi tanımak hem de müridin kendi nefsini tezkiye etmesi açısından hayati önem taşır. Zira mürid, eğer dünyevî menfaat, şöhret ve gösteriş peşinde olan birine bağlanırsa, sahte şeyhlerin ağına düşer. Fakat bütün amellerini Allah’a nispet eden, varlığını gizleyen ve müridini Hakk’a yönlendiren kâmil mürşide intisap ederse, Resûlullah’ın hakikî vârisi olan bir rehberin terbiyesinde olur. Böylece kalbi ihlâs ile terbiye edilen mürid, nefsin olumsuz vasıflarından temizlenir, şeytanın vesveselerinden korunur ve yalnız Hakk’a kulluğun safiyetine erer.

-------------------

Âyet 87

اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ

(38/87) İn huve illâ żikrun lil’âlemîn.

(38/87) “Bu Kur’ân, âlemler için ancak bir öğüttür.”

-------------------

Resûlullah’ın risâleti, insanlığa bahşedilmiş en büyük ve en şerefli nimettir. Kur’ân, yalnızca belli bir topluluğa değil, ins ve cin bütün âlemlere hitap eden ilâhî bir öğüt, zikir, rahmet ve hatırlatmadır. Çünkü Peygamberimiz, “Âlemlere rahmet” olarak gönderilmiştir” (Enbiyâ, 21/107). Dolayısıyla hem Kur’ân hem de Efendimiz, hidâyet yollarını açan, tevhîd ve mârifetin kapılarını gösteren bir kılavuzdur.

Dolayısıyla Kur’ân, sadece lafızlardan ibaret bir söz değil, hakikatte ezelî zikrin yeryüzündeki tecellîsidir. O, gâfil kalpleri uyandırmak, unutanları Hakk’a döndürmek için indirilmiş; “zikr” ile diriltici bir nefes olmuştur. Zira, Allah’ın cemâl ve celâl sıfatlarının anlamlarını, zâtî isimlerinin ve sıfatlarının nurlarını mârifet ehline açar; gönüllerde ilâhî hakikatlerin tecellî etmesine vesile olur. Nitekim İbn Atâ: “Kur’ân, gafleti gidermek için gönderilmiştir; ta ki gaflet perdeleri onunla kalksın ve ibret almak isteyenler onunla ibret alsın” demiştir (Sülemî, Hakâik, 191).

Sûrenin başında geçen “Velkur-âni żî-żżikr” “Zikr sahibi Kur’ân’a andolsun” (Sâd, 38/1) ifadesi de bu hakikati teyit etmekte; Kur’ân’ın hem lafız hem de mânâ itibarıyla ilâhî bir hatırlatma, kalpleri diri kılan bir öğüt olduğunu göstermektedir.

-------------------

Âyet 88

وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ

(38/88) Veleta’lemunne nebeehu ba’de hîn.

(38/88) “Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.”

-------------------

Böylece sûre, baştan sona “zikr” ve “tezkîr” (hatırlatma ve öğüt) temasıyla işlenmiş ve “Andolsun, onun haberini bir süre sonra mutlaka bileceksiniz” âyetiyle nihâyete erdirilmiştir. Buradaki “haber”den maksat, Kur’ân’ın içerdiği hakikatlerin ortaya çıkmasıdır. Bunun bir kısmı dünyada zuhur eder: Resûlullah’ın risâletinin tasdiki, dinin kemale erdirilmesi, kelimesinin yüceltilmesi, vaad ve tehditlerin gerçekleşmesi, kıssaların ve hükümlerinin hakikati, bâtınî işaretlerin ve sırların açığa çıkması, Allah’ın vaad ettiği yardımların tahakkuku gibi. Geri kalan ise âhirette tecellî edecektir; o gün kalplerde saklı olan sırlar ortaya çıkar, perdeler kalkar ve Kur’ân’ın vaat ettiği gerçekler apaçık görünür.

Risâletin hakikati ve nuru ise ümmet içinde Allah dostları, âlimler, Resûlullah’ın vârisleri ve rehber imamlar vasıtasıyla devam eder. Sâdık sâlikler, Resûlullah’ın izinde yürüyerek bu zikri diriltir, hakkı ayakta tutarlar. Çünkü hak asla gizli kalmaz; bâtıl da ebediyen devam edemez. (İbn Berrecân, Tefsir, 4/530; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/200; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 239) Görüldüğü üzere Kur’ân’ın “zikr” olarak isimlendirilmesi, onun sadece lafızlarla okunacak bir kitap değil, gönülleri uyandıran ve hakikati hatırlatan ilâhî bir nefes olduğuna işaret eder. Hakikatte bu zikr, ezelî kelâmın yeryüzüne yansıyan bir tecellîsidir; kalpte gafleti giderir, perdeleri kaldırır ve kulun Rabbine yönelişini diriltir. Âyetin sonunda geçen “onun haberini bir süre sonra mutlaka bileceksiniz” ifadesi, insanın mana yolculuğuna da işaret eder. Zira kul, dünyada manevî tecrübeler ve hâller vasıtasıyla Kur’ân’ın hakikatlerinden bir kısmını idrak eder; fakat bütün sırların açılması âhirette, perdelerin kalkmasıyla mümkün olur.

Bu da bize, Kur’ân’ın hakikatlerinin yalnız akıl ve nazar ile değil, hâl ve zevk ile açılacağını gösterir. Zikrin diriltici tesiri sâlikin gönlünde uyanınca, kalbi mârifete yol bulur, sırlar yavaş yavaş keşfedilir. Sûfîlere göre bu yolculukta mürşid, Resûlullah’ın mirasını taşıyan bir rehberdir. Onun vazifesi, müridin kalbinde Kur’ân’ın zikrini diriltmek, onu gafletten kurtarmaktır. Zira hakikat nurunun tecellîsi mürşidlerin, âriflerin ve sâdık sâliklerin gönüllerinde kıyamete kadar parlamaya devam eder.

Sonunda âyetin verdiği hüküm şudur: Hak er geç ortaya çıkar, bâtıl ise ne kadar süslenirse süslensin, yok olmaya mahkûmdur. Bu hakikat, yalnız zahirde değil, her bir sâlikin iç dünyasında da tecellî eder. Kalbinde zikrin uyandığı kimse, bâtıl hevâ ve hayallerin birer birer yok olduğunu, hak nurunun ise daimî kaldığını zevken idrak eder.

Şu hâlde sâlikin ilk vazifesi, kendi iç dünyasında gizlenmiş düşmanlarını tanımaktır. Çünkü nefis ve şeytan, kişiyi daima kötülüğe sevk ederek ilâhî adalet yolundan saptırmaya çalışır. Sâlik, iradesini kullanarak hevâ ve süflî arzulara karşı sabır ve mücâhede ile savaş verir, nefsini terbiye etmeye çalışır. Böylece hak yoluna yönelme azmini ortaya koyar.

Ne var ki bu mücâhede, sadece kulun gücüyle tamamlanamaz. Hak Teâlâ’nın yardımı, tevfîki ve inayeti olmadan hiçbir nefis mağlup edilemez. Bu mertebede sâlik, zevken “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” sırrını idrak eder. Artık kendi fiilinde değil, Hakk’ın kudretinde bir varlık olduğunu fark eder. Kulun çabası, ilâhî inayetle birleştiğinde nefis tasallutundan kurtulmaya başlar.

Nefis mağlup edildiğinde kalbin perdeleri kalkar ve vahdet denizinden fışkıran hikmet pınarları kaynamaya başlar. Bu aşama, mârifetullahın kalpte doğuşudur. Artık sâlikin dili Allah’ın söylettikleriyle konuşur; sözünde ve fiilinde Hakk’ın tasarrufu hâkim olur. Bu hâl, kulun kendi vehmî varlığından fânî, Hak ile bâkî olmasının işaretidir. Böylece sâlik benliğinden sıyrılır, Hak’la kaim olur; Allah onun kalbi, kulağı, gözü ve kuvveleri hâline gelir. Böylece hem Hak ile hem halk ile beraber bulunma sırrına erer.

Yine bu mertebede kul, cem ile farkı aynı anda idrak eder. Zâhir ile bâtın, evvel ile âhir, ezel ile ebed onun hakikatinde birleşir. Bu makam, Hakk’ın kuşatıcı ilminde bütün varlıkların tek bir hakikat içinde toplanıp görülmesidir. Sâlik hem birliğin sırrını hem de çokluğun hikmetini zevk eder. Nihayetinde ise yalnızca Hay ve Kayyûm olan Allah’ın hakikî varlık olduğunu müşâhede eder. Böylece “O’ndan başka hakikî varlık yoktur” sözü, sadece dilinde değil, kalbinde ve hatta tüm varlığında gerçekleşmiş olur. Sâlik bu idrake ulaştığında irşad için halka döner ve onların arasında Hakk’ın nuru ile hareket eder.

------------------------- 

Bu sûreyi tamamlama kudretini verdiği için rabbime hamd ediyorum. Fahri kainat efendimiz Hazreti Muhammed Musatafa sav efendimize ehline kamillerine salat ve selamlar olsun.

Gayret bizden, muvaffakiyet Hakk’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Abdurrezzak Tek Muhtefi.

01/10/2025, BURSA

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müzesi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi. Yusuf Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-?-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (248+144=392) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

---------------------------------------
