# Mü'min (Ğâfir) Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mu-min-gafir-suresi
**Sayfa:** 159

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (40) Mü’min Sûresi.

Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (249-40-42) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (40) Mü’min Sûresi.

Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (249-40-42) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ

 (40/58) “Vemâ yestevî-l-a’mâ velbasîru”

(40/58) Kör ile gören, bir değildir.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (40 MÜ’MİN SÛRESİ) Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (249-40-42) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (4) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (5) MÜ’MİN SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………… (7) 1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ……………………………….. (19) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ……………………………….. (25) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………….. (34) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ……………………………….. (54) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ……………………………….. (78) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………. (83) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ……………………………….. (88) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ……………………………….. (91) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………… (100) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ……………………………… (132) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ……………………………… (140) 56, 57, 58, 59, 60. ÂYETLER ……………………………… (145) 61, 62, 63, 64, 65. ÂYETLER ……………………………… (157) 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ……………………………… (167) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ……………………………… (174) 76, 77, 78, 79, 80. ÂYETLER ……………………………… (176) 81, 82, 83, 84, 85. ÂYETLER.……………………………… (181) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (187) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “MÜ’’MİN” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” DOLUNAY/FATSA/ORDU 23-08-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة المؤمن) MÜ’MİN SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

 56 ve 57. âyetler hariç Mekke döneminde inmiştir. 85 âyettir. Sûre, adını 28. âyette geçen “mü’min” kelimesinden almıştır. Mü’min inanan kimse demektir. Âyette sözü edilen mü’min, Fir’avun ailesinin; gizlice iman eden ve çevresindekileri hakka yönlendirmeye çalışan bir ferdidir. Ayrıca sûre, Allah’ın sıfatlarından biri olan ve 3. âyette geçen “ğâfir” kelimesinden dolayı “Ğâfîr sûresi” diye de anılmaktadır. “Ğâfir”, bağışlayan demektir. Sûrede başlıca, Allah’ın birliğini gösteren bazı delillere yer verilerek kıyametle ilgili tasvirler yapılmaktadır.

 Nüzul Mushaftaki sıralamada kırkıncı, iniş sırasına göre altmışıncı sûredir. Zümer sûresinden sonra, Fussılet sûresinden önce Mekke’de inmiştir. “Hâ-mîm” diye başlayan ve arka arkaya gelen yedi sûrenin ilkidir.

 Konusu

 Mü’min sûresinde ağırlıklı olarak “Allah’ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlar”dan, bu âyetlere karşı mücadele verenlerden söz edilmekte; genellikle Mekke putperestlerinin aristokrat tabakasından oluşan bu kesimin karakteri, genel tutumları ve amaçlarıyla görecekleri cezalar üzerinde durulmaktadır. Sûre, Allah’ın rahmetinin ve ilminin genişliği, kudretinin sınırsızlığı; ilâhî hakikatleri yalanlamaya kalkışanların cezaları ve pişmanlıkları, uhrevî yargılamanın adaletli oluşu gibi konulara dair açıklamalarla başlar. Hz. Mûsâ ile Fir’avun ve onu izleyenler arasında geçen mücadeleye değinilirken Mûsâ’nın dinine gizlice inanmış bir müminin inkârcılara yönelttiği anlamlı ve yararlı uyarılara yer verilir. Allah’tan başka ilâh bulunmadığı ve O’ndan başkası için yapılan ibadetlerin geçersiz olduğu, Allah’a şükretmekten yüz çevirenlerin bu yanlıştan dönmelerini sağlamak üzere onlara ilâhî nimetlerin hatırlatılması, öldükten sonra tekrar dirilmenin mümkün olduğunun kanıtlanması ve bu konuda insanların uyarılması, Allah Teâlâ’nın resulünü destekleyeceğine dair vaadi sûrenin başlıca konularındandır. Sûre, ellerinde fırsat varken gerçeği görüp Hz. Peygamber’in getirdiği açık seçik gerçekleri kabul edecekleri yerde, kendi temelsiz bilgilerine güvenerek kibre kapılıp inkâr yolunu seçenlerin ilâhî ceza ile yüzyüze geldiklerinde inanmalarının artık kendilerine fayda vermeyeceği uyarısında bulunan açıklamalarla son bulmaktadır.

 Fazileti Ebû Hüreyre’nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber, Mü’min sûresinin ilk üç âyeti ile Âyetü’l-kürsî’yi (Bakara 2/255) sabah akşam okuyan bir kimsenin bu sayede korunacağını ifade etmiştir (Tirmizî, “Sevâbü’l-Kur’ân”, 2).[1]

 Kur’an-ı kerîm’de (م) (MiM) ile başlayan 15 adet sure vardır. Sırası ile şöyledir. 

 (1-5-Maide) (2-19-Meryem) (3-22-Mü’minin) (4-40-Mü’min) (5-47-Muhammed) (6-58-Mücadele) (7-60-Mümtahine) (8-63-Münafikun) (9-67-Mülk) (10-70-Meariç) (11-73-Müzzemmil (12-74-Müddessir) (13-77-Mürselat) (14-83-Mürselât) (15-107-Main) 

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(40) Mushaf sıra numarası.

(60) Nüzul sıra numarası.

(69) Alfabetik sırası.

(24) Cüz sırası.

(85) Âyet sayısı.

(85) Fasıla harfleri.

(363) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (4+6+6+9+6+2+4+8+5+8+5=63) dür.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılası ب، د، ر، ع، ق، ل، م، ن harfleridir. (Be) harfi “5” adet, Beş hazret mertebesi ile mü’min olmaktır. (Dal) harfi “15” (1+5=6) adet, iman mertebelerinin delili ilâhiyye ile desteklendiğine mü’min olmaktır. (Rı) harfi “10” adet, rahmaniyet-sıfât-fenafillah mertebesi ile mü'min olmaktır. (Ayın) harfi “1” adet “Mü’min, Mü’minin aynası” olmasıdır. (Kaf) harfi “2” adet Kudret-i ilahiyyeye zahir, batın mü’min olunmasıdır. (Lam) harfi “3” adet uluhiyet mertebesine, İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebesinden mü’min olunmasıdır. (Mim) harfi “5” adet beş hazret mertebesinden Hakikat-i Muhammediye mertebesine mümin olunmasıdır. (Nun) harfi “32” adet, ; Nûr-u Muhammediye mertebesine (32) farzla ile mümin olunmasıdır. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

( مُؤْمِنٌۗ) “Mim: 40” “Vav: 6” “Hemze: 1” “Mim: 40” “Nun: 50” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+6+1+40+50= 137 dir.

1+3+7= 11 dir. Ayrıca 13 ve 7 dir Mushaf sıralamasında (40) (4) nüzul sıralamasında (60) (6) dır. (85) (8+5= 13) âyettir. Genel sayı toplamı 363 (3+6+3=12) idi. (11+4+6+13+13=47) dir. 

(4) İslâmın şifre sayısı.

(6) İmân mertebeleri ve 6 yöndür.

(7) Nefis mertebeleri. 

(11) Tevhid-i Zât, Hazret-i Muhammed.

(12) Hakikat-i Muhammediye.

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye.

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

Ha, Mim, Güçlü herşeyi bilen MÜ'MİN,
Tevbeyi kabul eden olur Mü'min,
Hamdinle tesbih edenler Mü'min,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Hâ Mîm. 

2, 3. Bu kitabın indirilmesi, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı ağır olan, lütuf sahibi Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.

4. Allah’ın âyetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışmaya girişmez. Onların şehirlerde gezip dolaşmaları seni aldatmasın.

5. Onlardan önce Nûh’un kavmi ve onlardan sonra gelen topluluklar da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya azmetmişti. Hakkı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bu yüzden onları kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış, (gördüler)!

6. Böylece Rabbinin, inkâr edenler hakkındaki, “Onlar cehennemliklerdir” sözü gerçekleşmiş oldu.

7. Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru.”

8. “Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

9. “Onları kötülüklerden koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmiş olursun. İşte bu büyük başarıdır.

10. İnkâr edenler var ya, muhakkak onlara: “Allah’ın (size) gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana çağırılırdınız da inkâr ederdiniz” diye seslenilir.

11.Onlar da şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün ki defa da dirilttin. Günahlarımızı kabulleniyoruz. Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu var mı?”

12. “Bu, sizin tevhid çerçevesinde Allah’a çağrıldığında inkâr etmeniz, O’na ortak koşulduğunda ise inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm yüce ve büyük Allah’a aittir.”

13. O, size âyetlerini gösteren, sizin için gökten bir rızık (sebebi olan yağmur) yağdırandır. Ancak O’na yönelen, düşünüp ibret alır.

14. O hâlde, kâfirlerin hoşuna gitmese de, siz dini Allah’a has kılarak O’na ibadet edin.

15. O, dereceleri hakkıyla yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Buluşma günü hakkında (insanları) uyarmak için, irâdesiyle ilgili vahyi kullarından dilediğine, kendi indirir.

16. O gün onlar ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altında tutan Allah’ındır

17. Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün asla zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

18. Yaklaşmakta olan gün konusunda onları uyar. O gün yürekler gam ve tasa ile dolu, (sanki) gırtlaklara dayanmıştır. Zalimlerin ne sıcak bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır.

19. Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir. 

20. Allah, hak ve adâletle hükmeder. Allah’tan başka taptıkları ise hiçbir hükümde bulunamazlar. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

21. Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları yakaladı. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı.

22. Bunun sebebi şu idi: Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getiriyorlardı da onlar inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O, güçlüdür, cezası da çok şiddetlidir.

23, 24. Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille Fir’avun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a gönderdik. Onlar ise; “Bu çok yalancı bir sihirbazdır” dediler.

25. Mûsâ onlara tarafımızdan gerçeği getirince, “Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın” dediler. Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkmıştır.

26. Fir’avun dedi ki: “Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabbini yardıma çağırsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.”

27. Mûsâ da, “Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım” dedi.

28. Fir’avun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü’min bir adam şöyle dedi: “Rabbim Allah’tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez.”

29. “Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hâkim kimseler olarak iktidar ve saltanat sizindir. Ama başımıza geldiğinde bizi, Allah’ın azabından kim kurtarır?” Fir’avun, “Ben size ancak kendi görüşümü bildiriyorum ve sizi ancak doğru yola götürüyorum” dedi.

30, 31. İman etmiş olan adam dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben, Nûh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi ve onlardan sonra gelen toplulukların başına gelen olayların sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına asla zulmetmek istemez.”

32, 33. “Ey kavmim! Gerçekten sizin için, o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçmaya çalışacağınız ve sizi Allah’tan kurtaracak kimsenin olmayacağı o günden sizin adınıza korkuyorum. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek de yoktur.” 

34. Andolsun, daha önce Yûsuf da size apaçık deliller getirmişti de, onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz. Daha sonra o ölünce de, “Allah, ondan sonra aslâ peygamber göndermez” demiştiniz. İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle saptırır.

35. Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan kimselerdir. Bu ise Allah katında ve iman edenler katında büyük öfke ve gazap gerektiren bir iştir. Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler.

36, 37. Fir’avun dedi ki: “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın ilâhını görürüm(!) Çünkü ben, onun yalancı olduğuna inanıyorum.” Böylece Fir’avun’a yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı. Fir’avun’un tuzağı, tamamen sonuçsuz kaldı.

38. O inanan kimse dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun ki, sizi doğru yola ileteyim.”

39. “Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ahiret ise ebedî olarak kalınacak yerdir.”

40. “Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, mü’min olarak salih bir amel işlerse, işte onlar cennete girecek ve orada hesapsız olarak rızıklandırılacaklardır.”

41. “Ey kavmim! Bu ne hâl? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.”

42. “Siz beni Allah’ı inkâr etmeğe ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi mutlak güç sahibine, çok bağışlayana (Allah’a) çağırıyorum.”

43. “Şüphe yok ki sizin beni tapmaya çağırdığınız şeyin ne dünya ne de ahiret konusunda hiçbir çağrısı yoktur. Kuşkusuz dönüşümüz Allah’adır. Şüphesiz, aşırı gidenler cehennemliklerin ta kendileridir.”

44. “Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.”

45. Allah, onu, onların hilelerinin kötülüklerinden korudu. Fir’avun ailesini, azâbın en kötüsü kuşattı.

46. (Öyle bir) ateş ki, onlar sabah-akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, “Fir’avun ailesini azabın en şiddetlisine sokun” denilecektir.

47. Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, “Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?” derler.

48. Büyüklük taslayanlar ise şöyle derler: “Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında (böyle) hüküm vermiştir.”

49. Ateşte olanlar cehennem bekçilerine, “Rabbinize yalvarın da (hiç değilse) bir gün bizden azabı hafifletsin” derler.

50. (Cehennem bekçileri) derler ki: “Size peygamberleriniz açık mucizeler getirmemiş miydi?” Onlar, “Evet, getirmişti” derler. (Bekçiler), “Öyleyse kendiniz yalvarın” derler. Şüphesiz kâfirlerin duası boşunadır.

51. Şüphesiz ki, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.

52. O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Lânet de onlaradır, kötü yurt da onlaradır.

53, 54. Andolsun, biz Mûsâ’ya hidayet verdik. İsrailoğulları’na da, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olarak o kitabı (Tevrat’ı) miras bıraktık.

55. Ey Muhammed! Sabret. Allah’ın va’di şüphesiz gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam-sabah Rabbini hamd ederek tespih et.

56. Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır. Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşmazlar. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

57. Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

58. Kör ile gören, iman edip salih ameller işleyenler ile kötülük yapan bir değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz.

59. Kıyamet günü mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu buna inanmazlar.

60. Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”

61. Allah, içinde rahat edesiniz diye geceyi ve (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak da gündüzü yaratandır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı sonsuz iyilik sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.

62. İşte her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah! O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Durum bu iken nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz?

63. Allah’ın âyetlerini inkâr etmekte olanlar, işte böyle döndürülürler.

64. Allah, yeryüzünü sizin için karar kılma yeri, göğü de binâ yapan; size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte Rabbiniz Allah! Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!

65. O, diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde sadece Allah’a itaat ederek (samimi olarak) O’na ibadet edin. Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur.

66. De ki: “Rabbimden bana apaçık deliller gelince, Allah’ı bırakıp da taptıklarınıza tapmam bana yasaklandı ve bana, âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.”

67. O, sizi (önce) topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra “alaka”dan yaratan, sonra sizi (ana rahminden) çocuk olarak çıkaran, sonra olgunluk çağına ulaşmanız, sonra da ihtiyarlamanız için sizi yaşatandır. İçinizden önceden ölenler de vardır. Allah bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.

68. O, yaşatan ve öldürendir. Bir şeye karar verdiğinde, ona sadece “ol” der, o da oluverir.

69. Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar?

70. Onlar, kitabı (Kur’an’ı) ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar bilecekler.

71, 72. O zaman onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu hâlde kaynar suda sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.

73, 74. Sonra onlara, “Allah’ı bırakıp da ortak koştuklarınız nerede?” denilir. Onlar da, “(Yüzüstü bırakıp) bizden uzaklaştılar. Hayır, demek ki, biz önceleri hiçbir şeye tapmıyormuşuz, (taptıklarımız bir hiçmiş)” derler. İşte Allah, inkârcıları böyle saptırır.

75. Bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanızdan ve böbürlenmenizden ötürüdür.

76. Onlara, “Ebedî kalmak üzere cehennem kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” (denir).

77. Sen sabret! Şüphesiz Allah’ın verdiği söz gerçektir. Onları tehdit ettiğimiz azâbın bir kısmını sana göstersek de (ya da göstermeden önce) seni vefât ettirsek de, sonunda onlar bize döndürüleceklerdir.

78. Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da var. Hiçbir peygamber, Allah’ın izni olmadan bir mûcize getiremez. Allah’ın emri gelince de hak yerine getirilir. İşte o zaman bunu batıl sayanlar hüsrana uğrarlar.

79. Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

80. Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır. Gönüllerinizdeki ihtiyaçlara kendileri üzerinden ulaşasınız diye onları yaratmıştır. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız.

81. Allah, size âyetlerini gösteriyor. Allah’ın hangi âyetlerini inkâr edersiniz?

82. Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve onların yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara bir fayda vermemişti.

83. Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, sahip oldukları bilgi ile şımardılar (ve onları alaya aldılar). Sonunda alaya almakta oldukları şey kendilerini sarıverdi.

84. Azabımızı gördükleri zaman, “Yalnız Allah’a inandık; O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler.

85. Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.[3]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

حم {1}

(40/1) “Hâ-Mîm” 

(40/1) Hâ Mîm. 

----------------

 Hakikat-i itibari ile Hakk, zuhuru itibari ile halk olan Muhammed. Hâ, Mim. Hakikat-i Muhammed-i. “Hakk olan Muhammed.” “ İz- -T-B- ” Hakikat-ı Muhammediye havi olan habibim, yani baştaki “Ha Mim” ne demek “Ha” Hakikat mertebesi “Mim” Muhammed mertebesi “Ha Mim” Hakikat-ı Muhammedi demektir, yedi tane olması (40-46 sûrelerinde) her nefs mertebesinin birini izah etmesidir.[4] 

Hakikat-ı Muhammedi’ye havi olan habibim demek yani “Ha Mim” Ey Hakikat-ı Muhammediyeyi bünyesinde bulunduran habibim demektir, kimdir bunlar, kim ki kendini bu hale getirmişse hitap onlaradır. “Ha Mim” diyor ama o gün efendimize olan bu hitap sonra O’nun ümmetinedir, varislerinedir, ayrıca bırak İnsan-ı Kamil olmayı okuyan, kim okuyorsa ister cahil olsun ister alim olsun “Ha Mim” diye hitap ona geliyor. Neresinden geliyor, kendi mertebesinden geliyor. Cahilse mudil isminden sen benim habibimsin diyor ama Mudil olarak habibimsin diyor, burası da işin bir başka yönüdür.

Yani kim berat hakikatini idrak edip kendi nefsinden temizlenip ikiliği kaldırıyor, birlik oluşturuyorsa o zaman ey habibim yani Hakikat-ı Muhammedi’nin şuaları, nurları ışıkları, oluyor onlar. Hani “Ben Allah’tanım Allah’ın nurundanım mü’minler de benim nurumun nurundandır,” diyor ya işte O’nun ışıkları oluyor, zuhurları oluyor. Diyelim ki büyük bir ampul var, elektrik jeneretörden oraya geliyor. Ve daha küçük ampullere de geliyor işte onun nuru aynı nurdur.

Böyle olunca onun nurları bizde ışıldamaya parlamaya başlıyor. Biz ampulüz ama gelen nur O’nun nurudur. Ve o bizde gönül evladı Veled-i Kalb ile yaşamaya başlıyor, Regaib ile biz ona rağbet ediyoruz, Mevlut ile o bizde doğum haline geliyor, gönlümüzde o nur o muhabbet doğuyor böylece bizim benliğimiz nefsaniyetimiz bizden uzaklaşmaya başlıyor, o nur o muhabbet genişledikçe bizim varlığımızı tamamen istila ediyor. Yani lamba yandığı zaman karanlık kayıp oluyor neden aydınlık karanlığı istila ediyor. Bizim varlığımızı tamamen istila ediyor dolayısıyla “Çık aradan kalsın yaradan” hükmü ile kişi nefsaniyetinden beratını alıyor, kendisi Hakikat-ı Muhammedi nurundan başka bir şey artık olmamış oluyor.[5] “ İz- -T-B- ”

2013 umresinde karşılaştığımız H&[6]M harfleri hakkındaki hatıra ve düşünceleri buraya alıyoruz. 

Mescidin arka taraflarına Efendi Babamın sohbet verdiği yere gittim.

Üçüncü hurmayı yanımda oturan M… Y…a verdim. Efendi Babam 1114 ve 1115 numaralı terlikliklerin ortasında bulunan sütunlara sırtını vermiş sohbet veriyordu. Karşı tarafta 1135 ve 1136 numaralı terlikler vardı. 13 kişilerdi ben ile 14 kişi olundu. Akşam namazı kılındı Kral Fahd 21B yazan kapıadan çıkıldı. Mescid-i Nebevide Efendi Baba 21. kapıyı ve dış kapı olarak 25 nuraralı kapıyı kullanmaktaydı. Buradan çıkınca çapraz karşımıza düşen otelin altındaki bir mağazada kırmızı ve büyük HM (Hakikat-i Muhammedi) yazısı dikkat çekmekteydi.[7] “ İz- -T-B- ” (Murat Derûni) 

-----------------

 Namazdan sonra biraz çarşıda dolaştık. Daha sonra istirahat için otele döndük. Yarın kısmet olursa öğle namazını müteakip buradaki süremiz bitecek. Saat 14.00 civarında Mekke-i Mükerreme’ye doğru hareket edeceğiz. 

 El-Harâm otelinin arka kapısından çıktığımızda hemen karşıya geçince yolda sol tarafta büyük bir otel vardı. Orası hep dikkatimi çekmiştir. 

 Yan tarafında bir çok dükkanlar ve onların reklamları vardır, bir de oldukça büyük bir yazı ile kırmızı ışıklı iki adet (H.M) yazısı vardı.

 Ve o binânın kapısının önünde (Oberoi Madina) yazısı, yanında birde içinde (H) harfi olan bir amblem vardı. 

 Sonra bunun ne olduğunu araştırdık. (Oberoi) Hindistan’da yaşayan büyük bir âilenin ismi imiş. Baba Oberoi ise 103 yaşında vefat etmiş.

 Şimdi mesele anlaşıldı, bu rumuzlar bize Mescîd-i Nebevî’nin yolunu gösteriyor imiş. İki (H.M) zâhir ve bâtın hakîkat-i Muhammediyye’yi ve Hakk olan Muhammed’i. (Oberoi) (O-Ber-i), H-O hüviyyet-i mutlaka’yı, 103 olan yaş ise (13) olan kemâl yaşı ifâde ediyormuş.[8] “ İz- -T-B- ”

----------------

تَنزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ {2} 

(40/2) “Tenzîlu-lkitâbi mina(A)llâhi-l’azîzi-l’alîm(i)”

(40/2) Bu kitabın indirilişi, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah tarafındandır. 

----------------

 “Tenzilün” Bir indirmedir.

 “Allah” Ulûhiyet mertebesi tarafından.

 Ulûhiyet mertebesi her mertebenin hakkını yerli yerince verendir.

 Kitab, Allahça yani zât mertebesinden, Hakça ya sıfât mertebesine, oradan Kitab’ül Mübine (önde olan kitab) esmâ mertebesine ve oradan İmam’ül Mübine (önde olan imam) ef’al mertebesine inmiştir. (Murat Derûni) Aslında bu iniş bir üst mekândan bir alt mekâna değil indirilen hakikatlerin daha iyi ve daha kolay anlaşıla-bilinmesi için ma’nâ ların hafifletilerek beşer aklı tarafından anlaşılacak bir hâle dönüştürülmesidir. “ İz- -T-B- ” 

----------------

غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ 

الْمَصِيرُ {3} 

 (40/3) “Gâfiri-zzenbi ve kâbili-ttevbi şedîdi-l’ikâbi zî-ttavl(i) lâ ilâhe illâ hu(ve) ileyhi-lmasîr(u)”

(40/3) O, günah bağışlayıcı, tevbe kabul edici, azabı şiddetli, kerem sahibi Allah'tandır ki O'ndan başka ilâh yoktur. Hem dönüş O'nadır. 

----------------- 

 Âyet-i kerime, ef’ali tevhid âyetlerindendir.

-----------------

 Bu âyet-i kerimede geçer “gâfir” bağışlayan sure-i şerifin diğer bir ismidir. 

 “Gâfir” sayısal değeri, “Gayn: 1000” “Elif: 1” “Fe: 80” “Rı: 200” toplarsak (1000+1+80+200= 1281= 1+2+8+1= 12) dir. Ayrıca 12 ve 81 vardır. 81 tersten 18 dir. 81+18= 99 dır.

 (12) Hakikat-i Muhammedi ve (99) Esmâül Hüsnadır.

 Harflere bakarsak Gayın: Gayriyet, Elif: Ahadiyet, Fe: Ef’âli ilahiye ve Rı: Rububiyet-Esmâ mertebesidir.

 Hadîs-i şerifte, “vücudike zenbike” günah için sana vücûdun yeter, denmiştir.

 Gerçek ma’nâ da tevbe gayriyetteki bu ayniyetin esmâ-i ilâhiyyenin zuhuru olan faaliyeti ilâhiyyenin Hakikat-i Muhammedi olduğunu idrak etmek. Ve vehimi varlık olan beşeri vücud yönünde nefsi emmare istikametinde kullanılan esmâ-i ilahiyye yi Hakka teslim edip hakiki ma’nâda yapılan tevbedir. Bunun idraki olmadan yapılan tevbeler hayali olduğu için affıda hayali olacak ve kişi hakka ulaşamayıp, nefis cennetlerine dahil olacaktır. (Murat Derûni) Sadece şekil olarak dönmek yeterli değildir onun bireysel varlıkta da inkılâbı, zuhuru gerekiyor. “ İz- -T-B- ”

----------------

مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ 

{4}

(40/4) “Mâ yucâdilu fî âyâti(A)llâhi illâ-llezîne keferû felâ yagrurke tekallubuhum fî-lbilâd(i)”

(40/4) Allah’ın âyetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışmaya girişmez. Onların şehirlerde gezip dolaşmaları seni aldatmasın. 

--------------- 

 Allah’ın âyetleri, uluhiyet işaretleridir. Uluhiyet işaretleride her mertebenin hakkını yerli yerince verilmesidir. uluhiyet işaretlerinide uluhiyet hakikatlerini inkar edenler tartışır. 

 Sadece şehirler dünyamızda değil, bizlerin varlığında vardır. Kur’an-ı kerimde geçen kavimlerin şehirleri bizlerde bedeninde yaşantısında mevcuttur. Seyr-ü süluk ile bu şehirlerin sahaları ve yaşantıları bizlere açılmakta ve seyir içinde nefsi emmarenin inkarcı yaklaşımlarına aldanmadan Hakk’a yönelmelidir. (Murat Derûni)

----------------

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِن بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ {5} 

(40/5) “Kezzebet kablehum kavmu nûhin vel-ahzâbu min ba’dihim ve hemmet kullu ummetin birasûlihim liye/huzûh(u) ve câdelû bilbâtili liyudhidû bihi-lhakka feeḣaztuhum fekeyfe kâne ‘ikâb(i)”

(40/5) Onlardan önce Nûh’un kavmi ve onlardan sonra gelen topluluklar da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya azmetmişti. Hakk’ı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bu yüzden onları kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış, (gördüler)! 

----------------

 (Kezzebet kablehüm kavmü Nûh’ün) 

 “Onlardan evvel Nûh kavmi Peygamberlerini yalanlamıştı;” Bu Âyet-i Keriyme’nin ağırlıklı kelimesi (قوم) (أُمَّت) (kavm-ümmet’) tir. Sayı değerleri (ümmet) (1+40+40+4=85) tir toplarsak. (8+5=13) eder ki, neti- ce açıktır. Ümmet’in aslı da (13) e dayanmaktadır. Ancak bu (13) ü sadece ümmet-i Muhammed kaldırabilmekte ve onlara has olmaktadır. Diğer Peygamberlerin ümmet’leri yoktur, onlara (kavm) kavim denir. Kavm ise sayı değerle- ri (100+6+40=146) toplarsak (1+4+6=11) eder ki. Kavm’in de bağlı olduğu yer Mertebe-i muhammediyye’dir. Ve oraya bağlıdır. Ümmet olması için hazret-i Muhammed-i kabul edip oradan hakikat-i Muhammediyye’ye ve oradan da ahmediyye’ye uruc edebilsinler. Başka kapısı ve yolu yoktur.[9] “ İz- -T-B- ” 

----------------

وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ {6} 

(40/6) “Ve kezâlike hakkat kelimetu rabbike ‘alâ-llezîne keferû ennehum ashâbu-nnâr(i)”

(40/6) Böylece Rabbinin, inkâr edenler hakkındaki, “Onlar cehennemliklerdir” sözü gerçekleşmiş oldu. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Efendimiz (s.a.v.) rabbi Allah c.c. esmâsıdır. İnkar edenlerin mudill esmâsı üzere cehennemlik olması sözü gerçekleşmiş oldu. (Murat Derûni)

----------------

الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ

 وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ {7} 

(40/7) “Ellezîne yahmilûne-l’arşe vemen havlehu yusebbihûne bihamdi rabbihim veyu/minûne bihi veyestagfirûne lillezîne âmenû rabbenâ vesi’te kulle şey-in rahmeten ve’ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebe’û sebîleke vekihim ‘azâbe-lcahîm(i)”

(40/7) Arşı taşıyanlar ve onun etrâfındakiler, Rabblerinin hamdiyle tesbîh ederler ve O'na inanırlar. Îmân etmişler için de şöyle bağışlanma dilerler: "Ey Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O, tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azâbından koru. 

----------------

 Âyet-i Kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “Kürsi” gönül, Arş ise baş yani akıldır ve rahmaniyet mertebesesidir.

 Yolumuza Fusûs’ül hikem ile devam edelim.

---------------------

 33. Paragraf:

 İmdi ilâh-ı mu'tekadâtı hudûd ahz eder. Ve o da, onun abdinin kalbi vâsi' olduğu ilâhdır. Zîrâ ilâh-ı mutlak bir şeye sığmaz. Çünkü o. eşyanın "ayn"ıdır ve nefsinin "ayn"ıdır. Halbuki bir şey hakkında, kendi nefsine sığar ve sığmaz denilmez. İyi anla! Ve Allah hakkı söyler ve sebîle hidâyet eder (33).

----------------------

 Ya'nî her bir mutekidin kendi itikadında tahayyül eylediği ilâh hududa tâbi' olur. Çünkü her bir mu'tekıd, kendi mutekadi olan ilâhı kabul edip diğerlerinin mutekadâtını redd etmekle, bu ilâhın hudûdunu diğerlerinin hudûdundan tefrik etmiş olur. Yani kişi kendi tahayyül ettiği ilahına bir suret çizdiğinden diğerleri ile birlikte hududlandırmış olur. Diğeri de kendi hududunu çizmiş olduğundan hududlanmış ve ayrılmış olur. Ve bu hududa tâbi' olan ilâh dahi, kendi kulunun kalbine sığan ilâhdır. Yani bir kimse kendi abdını kendi hayalinde tahayyül etti, işte o kendi abdinin kalbine sığan ilah budur yani kişinin kendi hayal ettiği ilahtır. O istediği kadar yukarılarda olsun, arşın üstünde diye düşünsün ve işte saltanatını sürdürmektedir diye düşünsün ama ne kadar geniş düşünürse düşünsün, akl-ı cüzün düşündüğü genişlik nihayet sınırlı bir düşünüştür. İşte kendi kalbine sığan o ilahtır. Çünkü ilâh-ı mutlak hiç bir şeye sığmaz. O ahadiyyet-i mutlakasıyla herşeyi muhittir. Yani mutlak tekliği ile her şeye muhittir. 

 Binâenaleyh ne kadar hissi, hayalî, vehmî, aklî, zannî ve ilmî suretler varsa, hepsini zâtı ile ihata eder. Zîrâ zahir ve bâtın ancak ondan ibâretir. Böyle olunca zât-ı ahadiyyet-i mutlaka bilcümle eşyanın "ayn"ıdır. Ve bu ilâh-ı mutlak kendi nefsinin ve zâtının aynıdır. Halbuki his âleminde örfen birşey hakkında, kendi nefsine sığar veya sığmaz denilmez. Çünkü sığmak ve sığmamak iki muhtelif şeyin arasında mevzû'-i bahs olur. Şeyin nefsi ise ayn-ı vahidedir. Ve o şey, nefsinin aynıdır. Binâenaleyh şeyin nefsine sığması ve sığmaması mahall-i güft ü gû olamaz, yani dedikodu mahali olamaz. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de وَسِعَ رَبِّى كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا (En'âm, 6/80) ve رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَىْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا (Mü'min, 40/7) buyrulması, niseb-i ilâhiyyenin her şeye vâsi' olduğu ma'nâsını mütazammındır, manasını ifade etmektedir. Zîrâ ilim ve rahmet niseb-i ilâhiyyedendir. Ve Hakk'ın bu nisbetleriyle, bu vasıflarıyla bi'l-cümle eşyaya sığdığı zahirdir. Ve bu bahsin tafsili "hikmet-i kalbiyye"de mürur eti.

 Bu dakâiki, bu incelikleri iyi anla! Hak Teâlâ hazretleri kâmillerin lisâniyle hakkı söyler, yani kamilin lisanından Hakk’ı söyler hani “ben kulumu sevdiğim zaman onun elinde tutan, dilinde söyleyen, konuşan gezen olurum” dediği odur, peki kamilin dışında nakıslar da var nakısların lisanıyla da nakısları söyler, çünkü bütün sözler gene onun sözleridir ama bize faydası olacak olan kamillerin lisanıdır ki bu Hakkçadır. Ve kendisine müteveccih olan yönelen taleb edenlere dahi, sırât-ı müstakimi göstermekte rehber olur.[10] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerifin ilgili âyetin açıklandığı beyitler ile devam edelim.

 Biz senin canının muhibbi ve revh artırıcısınız. Senin babanın muhlis sâcidleriyiz." Ya’ni, “Ey âdemoğlu, sana Hakk’ın izâfe buyurduğu bir rûh ve bir ma’nâ vardır ki, biz onun muhibbiyiz; ve senin o ma’nânı severiz ve senin o ma’nânı artırıp kuvvetlendiriciyiz. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mü’min’de bizim hakımızda şöyle buyurur: (Mü’min, 40/7) “Arşı yüklenen ve onun etrâfinda olan melekler Rablerinin hamdiyle berâber onu nakaisdan tenzih ve vahdâniyetmi tasdik ederler ve mü'minler için mağfiret taleb ederler de derler ki: Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kapladı, tövbe edenleri ve senin yoluna tâbi’ olanlan mağfiret et ve azâb-ı cahîmden sakla!” Ey âdemoğlu, biz senin cisminin babası olan Hz. Âdem’in hâlis ve muhlis secde edicileriyiz ve emr-i İlâhî ile ona serfürû edicileriz.” Bu zamanda dahi sana hizmet ederiz. Sana mahdûmluk tarafına sala ederiz."

 “Mahdûm”, hizmet olunmuş; “salâ”, fukarâyı taâma da’vet etmek (Burhan). “Ey âdemoğlu, biz seni hayat-ı dünyeviyyende hayırlı fiillere teşvik ettik, şimdi hayât-ı uhreviyyende dahi sana hizmet ederiz. Melekleri sana hizmet olunmuşluk tarafına da’vet ederiz.” “yâ” masdariyyet olduğuna göre şurrâh-ı kirâma tebean bu ma’nâ verildi. Eğer “yâ”, vahdet için olursa ikinci mısrâ’ın ma’nâsı “Seni bir hizmet olunmuş tarafina da’vet ederiz” demek olur. Bundan murâd dahi, Hak Teâlâ hazretleri olur. Ya’ni “Seni, emrini tutup hizmet ettiğin Hak Teâlâ hazretlerinin tecellî-i cemâlîsi tarafına da’vet ederiz” demektir.[11]

-----------------

 Dervişlerin bir adabı vardır, bir kapıdan içeriye girerlerken eşiğin üstüne basmazlar. Basılmaz bu tarikat adabındandır, hangi eşikten geçilirse geçilsin buna dikkat etmemiz lazımdır. Sağ ayak ile içeriye girilir ve eşiği atlamaktır. Eşiğin üstünden atlamaktır, neden eşik üstünden atlanıyor, dergahlara girerken dervişler eşiği öperek içeri girerler. Nezaketen hürmeten nefsaniyetlerini batırmak için bastırmak için, işte o eşikte bir derviş kardeşinin her an başı yatmaktadır.

Taşa basmamak değil oradaki maneviyata derviş kardeşinin başını incitmemek için basmamak ve onu atlamak gerekir orada bir baş olsa insan üstüne basar mı, her hangi basit bir şey bile olsa basmaz yani bir kabuk olsa ona dahi basmaz. Ne yapar temizler içeriye geçer. Bunlar islamın şiarları, hakikatleridir. 

Bir gün Kabe-i Şerif’teki putlar temizlenmeye başlandı Kabe feth edildiği zaman Hz Âli efendimiz Hz Peygamber Efendimiz başlarında sahabe-i Kiramdan çokları girdiler 365 tane put her günün bir putu var orada büyük putlar Uzza, Bal, Menat, Lat, bunları devirdiler bütün putlar temizlendi nihayet yukrıda bir put kaldı biraz yüksekte Hz Ali efendimiz buyurdu ki ya Rasulullah omuzlarıma lütfen çıkın da biraz yükselsin ben iskele gibi olayım o putu kırıverin oradan dedi, (sav) Efendimizin şu şahaser şu tevazu haline bakın ki ya Âli senin gücün beni çekmeye yetmez. 

Yani sen beni taşıyamazsın, sen benim omzuma çık da sen kır o putu, dedi Hz Ali efendimiz tereddüt etti ise de bu bir emir olduğu için bakın burada hassas bir nokta vardır, çünkü sen çık diyor, çıkmazssa emre uymamış olur, bu daha büyük isyan olur. Hz Âli efendimiz bu inceliği anladığı için çıktı efendimizin omuzlarına bastı ve yukarıdaki putu kırdı aşağıya iniyordu, orada bir hadise oldu az sonra oraya geleceğim sonra indi ve putları temizlemiş oldu. Şimdi biraz gerilere gidelim o günün birkaç ay yahut bir iki sene gerisine gidelim Hz Âli efendimizin olduğu bir cemaatte bir yabancı vardır, gelir sorar sahabe-i Kirama “Ey sahabi ey şehir halkı Hz Muhammed’i siz gördünüz mü der, tabi ki gördük her gün yanımızdadır, der e nasıl gördünüz anlatın bakalım işte her gün görüyoruz nesini anlatalım şöyle saçı var böyle poturu var saçları şöyle hiç biriniz görmemişiniz O’nu diyor.

Göz önünde olduğu halde görmemişiniz O’nu diyor, o zaman hz Âli efendimiz o ağır suçlamayı ortadan kaldırmak için ben gördüm diyor. Peki ya Âli anlat bakalım nasıl gördün diyor, işte o hadiseyi anlatıyor, bir gün putları kırıyorduk beni omzuna çıkarttı tam omuzlarından aşağıya iniyordum düşmeyeyim derken göz göze geldik gözlerine baktığım zaman bir baktım cennetin bütün derinlikleri açılıverdi gözlerinde diyor. Ama onu kimseye söylememiş kendinde bırakmış o kişi gelipte böyle bir imtihan gibi onları zorlayınca anlatmak zorunda kalıyor. 

Gelen yabancı kişi belki Cebrail (as) idi Cibril bahsinde olduğu gibi hadisinde size dininizi öğretmeye geldi, o yabancı Cibril idi, size dininizi öğretmeye geldi diyor. Ve (sav) Efendimiz bir lakabı ne idi “Rasul-u Sakaleyn” ne demektir bu, iki ağırlığın peygamberi demektir. Sakil sukul ağırlık sakaleyn iki ağırlık demektir. Yani bir omzunda bir ağırlık var bir omuzunda bir ağırlık vardır. Nedir bunlar; bir omuzunda insanların ağırlığı var insanların mesuliyeti var bir omzunda cinlerin ağırlığı ve mesuliyeti vardır. Ve O’nun omuzlarındadır. Bakın şimdi bu üç hadiseyi aynı hadisenin benzer varyantları üç hadiseyi bir tarafa koyalım bir derviş dahi, yani her hangi bir insan dahi bir derviş kardeşinin başını incitmemek için eşiğe basmıyor. 

Hz Muhammed Efendimiz (sav) kendi omuzlarına Hz Âlinin ayaklarını bastırıyor, bakın şimdi yani Hz Muhammed yük çekiyor, yani Hammal bakın hadisenin ince yönü anlaşılıyor mu yine Hz Rasulullah Rasul-u Sakaleyn iki ağırlığın hammalı çekiyor onu Kur’an’ın da hammalı hafızlardır, hıfs edenler, hamale-i Kur’an derler اَلَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ 40/7 hamele-i arş deniyor ya Arş’ın hammalları demek Arş’ı taşıyan güçler hamiller demek hammalları demektir.[12]

----------------

رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدتَّهُم وَمَن صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {8} 

(40/8) “Rabbenâ ve edhilhum cennâti ‘adnin(i)lletî ve’adtehum vemen saleha min âbâ-ihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke ente-l’azîzu-lhakîm(u)”

(40/8) “Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir. 

-----------------

 “Rabbenâ” bizim rabbimiz ifadesi ile rabbi hass olan hususi rablere yönenildiği anlaşılmaktadır. Meleklerin bağlı olduğu esmâlar “subbuh ve kuddüs” esmâlarırır.[13] (Murat Derûni) Adn cennetlerinden altından nehirler akan diye başka âyetlerde hasedilmektedir.

 جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينِ

فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءً مَنْ تَزَكَّى

 (Cennâtu adnin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ve zâlike cezâu men tezekkâ.)

(Tâ-Hâ, 20/76) “İçinde ebedî kalacakları, altından nehirler akan adn cennetleri vardır. Ve işte bu, tezkiye olanların mükâfatıdır.”

********** 

 “altından nehirler akan” Bu Âyet-i Kerîme’de bahsedilen ifade cennet ehlinin hâl ve irfaniyyetine göre değişen bir ifade tarzıdır. Yani cennet ehlinin ilim ve amellerinin sûretlerine göredir. Eğer kişi nimet cennetle-rinde ise bu nehirler nimetler ve hayat suyu olarak hiç kesilmeden akışlarına devam eder. 

 Eğer o kişi irfan ehli ise “altından nehirler akan” bu akış, zâhiren su gibi gözükse de aslında irfaniyyetlerinin daha dünya da iken feyzi akdes’ten gelen, “feyzi mukaddes” bilgi ve tecellileridir. Ve her tecelli yeni bir hayat ve her hayatta yeni bir doğuş olduğundan onlar ölümsüz hep yeni, yeni doğuş içindedirler ki, buda o günün hayat nehrinin devamlı akışı ve yeni mertebelere bakışıdır. 

 “işte bu, tezkiye olanların mükâfatıdır.” Nefsi tezkiye-temizleme’nin değişik mertebelerde değişik idrak ve tatbikatleri vardır. Genelde şeriat, mertebesinde günahlar dan ve mâsivadan çekinip onlardan uzak kalarak yaşamak zâhiren-sûreta “nefis teskiyesi”dir. 

 Tarikat, mertebesinde olan “nefis tezkiyesi” ise farzlara ilâveten nafilelerle ve zikirle de meşgul olarak günahlardan sakınma şekliyledir. 

 Hakikat, mertebesinde ise kişinin gerçekten kendine dönerek kimlik tespitinde bulunması ve kendisinin hakk’ın isimlerinden başka bir şey olmadığını anlaması ile bu yoldan hareketle varlığını hakk’a vermesi ve kendinde, kendine ait bir şeyin olmadığını anlaması onun nefsiyle aslının değişmesi o mertebenin “nefis teskiyesi” dir. 

 Ma’rifet, mertebesinde ise kişinin izâfi beden varlığının da aslında tamamen Hakk’a ait olduğu ve kendinde bulunan “nefs-i benlik, izâfi benlik, ve İlâh-î benlik” lerin aslında hepsinin kendi mertebelerinde geçerli olduğu ancak bunların tamamı ile Hakk-el yakîn olarak gerçek, ilâh-î kimliği-benliği ile yaşamaya başladığında işte o zaman hakikati üzere nefsine ârif olduğundan orada ise Hakk’tan başka bir şey bulunmadığından gerçek ma’nâ da “nefis teskiyesi” ni bu makamda yapmış olmaktadır.[14] “ İz- -T-B- ”

----------------

 وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَن تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {9} 

(40/9) “Vakihimu-sseyyi-ât(i) vemen taki-sseyyi-âti yevme-izin fekad rahimteh(u) ve zâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)”

(40/9) “Onları kötülüklerden koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmiş olursun. İşte bu büyük başarıdır. 

----------------

 Melekler rablerine dualarına, inanların (hadi zuhurlarının) kötülükten korunması için devam etmektedir. 

 "Hasenâtü’l-ebrâr[15] seyyiâtü’l-mukarrebîn"[16] (Ebrar zümresinde olanların iyi ve güzel kabul ettiği haller, mukarrebin olanlar için eksiklik ve günah sayılır) denilmiştir.

 İyiler (hakikat ehli için) sevap sayılan (mukarreb) yakın ve daha sonra yakîn ehli olanlar için günah sayılır. Hakk’tan gaflete düşmek ve ikân ehli için hakk’tan bir an olsun gaflete düşmek seyyiattır. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِن مَّقْتِكُمْ أَنفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمَانِ فَتَكْفُرُونَ {10} 

(40/10) “İnne-llezîne keferû yunâdevne lemaktu(A)llâhi ekberu min maktikum enfusekum iz tud’avne ilâ-l-îmâni fetekfurûn(e)”

(40/10) İnkâr edenler var ya, muhakkak onlara: “Allah’ın (size) gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana çağırılırdınız da inkâr ederdiniz” diye seslenilir. 

----------------

 “Keferû” kendi varkığında Hakk’ı gafletinden ve inkarında örtüp gizleyenler aslında kendi hakikatlerini örtüp gizlemektedirler ve bu nefsi emmmarenin bireysel gazabıdır. Allah c.c. ise uluhiyet mertebesinin ismidir. Her mertebenin, her varlığının hakkını yerli yerine vermektedir. Bu gazab Hakk’ı genel ma’nâ da örtüp gizleme olduğundan buradan gelecek ve uğranılacak gazap daha büyük olmatadır. (Murat Derûni)

----------------

قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِّن سَبِيلٍ {11} 

(40/11) “Kâlû rabbenâ emettenâ-sneteyni ve ahyeytenâ-sneteyni fa’terafnâ bizunûbinâ fehel ilâ hurûcin min sebîl(in)”

 (40/11) Onlar da şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, ki defa da dirilttin. Günahlarımızı kabulleniyoruz. Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu var mı?” 

----------------

 Bu âyeti kerimede rububiyet mertebesi âyetlerindendir. 

-----------------

 Hayali ve vehimi nefsi emmare yaşantısı üzerinde olanlar. Bizi iki kere öldürdün diyerek zâhir ve bâtın ölü oduklarını ve kendilerin zâhiri işledikleri günahları ve bâtıni hakka karşı varlık ve benlik günahı işlediklerini kabul etmektedirler. (Murat Derûni) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim. 

 Vaktaki gece gelir, tekrâr icazet vakti olur; gizli olmuş yıldızlar iş üzere olur.

 İlm-i İlâhînin nûrunda mahv olmuş olan a’yân-ı sâbite ahkâmının butûn- dan tekrâr zuhûra çıkmalanna, karanlık gece gibi olan vücûd-ı izâfî âleminde zuhûrlanna izin ve icâzet vakti gelince, güneşin nûrunda müstağrak olarak gizlenmiş olan yıldızlar gece vakti nasıl tekrâr ışıldamağa başlarsa, bu a’yân-ı sâbite dahi, kesâfet-i vücûd sâhasında, öylece icrâ-yı ahkâma başlarlar.

 Hak Teâlâ bî-hûşlara tekrâr akıllar, halka halka kulaklara halkalar verir.

 “Halka halka”dan murâd, gürûh gürûh ve fırka fırka; ve “kulaklara halka vermek"den murâd, kuvve-i sâmia bahş eder demektir. Ya’nî adem-i izâfî hâlini iktisâb eden ehl-i Cemâl ve ehl-i Celâl’e, ya’nî saîdlere ve şakilere tekrâr vücûd-ı izâfî âleminde akıllar ve idrâkler ve kuvve-i sâmialar bahş eder.

 Senâda ayak vurarak ve el açarak, nazlanarak: Ey bizim Rabb'imiz, bizi dirilttin, diyerek.

 “Pây Güften” ve “dest-efşânden” hâl-i semâ’a işârettir. Nitekim Mevle- vıler’in semâ’ı bu tarzda vâki’ olur. Ya’nî, adem-i izâfîden vücûd-ı izâfî âlemine çıkmalarına icâzet verilenler, semâ’ ederek ve nazlanarak “Ve ey bizim Rabb’imiz, bize hayât bahş ettin” diyerek hamd ü senâ ederler. Bu beyitte, sûre-i Mü’min’de olan (Mü’min, 40/11) “Dediler ki, ey bizim Rabb’imiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

 O dökülmüş deriler ve o kemikler, toz koparmış atlılar oldu.

 Hem çok şükr edenler ve hem çok küfr edenler, ademden vücûd tarafına, kâim oldukları halde hamle getirirler. 

 Mukaddema vücûd-ı izâfî âleminde yaşayıp toprakta çürümüş olan o deriler ve o kemikler, koşarken tozlar kaldıran atlılar olup; hem şâkirler ve hem de kâfirler, sâkin olduklan adem-i izâfî hâricinden tekrâr vücûd-i izâfî tarafına hamle ederler.

 Neye baş çeviriyorsun, görmemişlik ediyorsun? Evvelden ademde baş çevirmedin mi?

 Ademden vücûd tarafına gelmeyi neden istib’âd ediyorsun? Sen bu hâlin nazîrini evvelce de görmüş değil misin? Nitekim bu dünyâda vücûd-ı izâfî âlemine gelmezden mukaddem, o adem-i izâfî âleminden değil mi idin? O âlemden bu âleme gelmeyi istemez idin.

 Ademde ayağını, beni yerimden kim koparır? Diye sıkmış idin.

 İlm-i ilâhî mertebesinde sen, lisân-ı hâl ile “Beni yerimden kim kopanr ve başka bir hâle çıkanr?” diyerek, ayağını sıkı basmış idin.

 Sen, Rabbânî olan sunu görmüyor musun ki, o senin alnının soçmt çekti.

 Nihâyet seni, senin zannında ve hayâlinde olmayan bu enva-i hâl içine çekti.

Ya’nî sen, ilm-i ilâhî mertebesinde iken, senin cemâd, nebât ve hayvân ve inşân mertebelerine gelmek için geçirdiğin istihâlât-ı muhtelife, zannına ve hayâline gelir bir şey mi idi? Ve insan mertebesine geldikten sonra, her şendeki ahvâlin ve etvânn aklına ve fikrine gelir mi idi?[17]

----------------

ذَلِكُم بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِن يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ {12} 

 (40/12) “Zâlikum bi-ennehu izâ du’iya(A)llâhu vahdehu kefertum ve-in yuşrak bihi tu/minû felhukmu li(A)llâhi-l’aliyyi-lkebîr(i)”

 (40/12) “Bu, sizin tevhid çerçevesinde Allah’a çağrıl-dığında inkâr etmeniz, O’na ortak koşulduğunda ise inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm yüce ve büyük Allah’a aittir.” 

----------------

 Bir (Vahid) olan Allah’ı örtüp gizlemeniz peki bu nasıl olmaktadır? 

 “Vahid” “Bir”, aslında tüm sayılar bir sayısının tekrarıdır. Birden farklı görülsede aslı “vahid” birdir. 

 İnkar edenler hayali gördükleri bu âlemin kesretine aldanıp çokluk âlemindeki vahid-vahdet-birliği örtüp gizlemektedirler. Ve bu çokluk âlemindeki varlıklara ayrı varlık verip ortak koşarak inanmatadırlar.

----------------

 Fusus’ul hikemde geçen Rabb-i Has konusu, Bireysel Kimliklerde oluşan Rabler, evet Rab tektir. Bu Rabbul Erbab olan Rabdir. Kuran’da da Farklı farklı ilahlar mı hayırlıdır, yoksa tek olan Rabb’ul Erbab mı denmektedir. Rablerin terbiyecisi olan âlemlerde ve TEVHİD-İ ESMA ve RUBUBİYYET mertebesini oluşturan Zat-i Ala Celle ve TEKADDES hazretlerinin NEFSİ, KÜLLÜ NEFİS tektir. 9 sayısının da ki tüm çarpımlarında ki öz sayı 9 olması sebebiyle, sayısal değerde farklılıklar yani bireysel kimliklerin farklı görüntüsünün altında bu hakikat yatmaktadır. Farklı farklı görünen 9 lar yani birimsel Nefsler biz Rabbiz, biz Rabbiz diye bağırmaktadırlar. Fark âleminden bakıldı mı doğrudur. İşin hakikati olan 9 durun durun sizin temeliniz kaynağınız özünüz benim, size şimdilik bu görev verilse de zaruri ölüm hali vaki olduğu zaman ayrı ayrı zannettiğiniz birimsel kimliklerinizin tek bir kimlik olduğu ortaya çıkacaktır. Tabi görene körene! Ya rabbi diyecek ben dünyada kör değildim, beni niye kör haşrettin. Kördün de haberin yoktu!!! Rabb’ul âlemin, mahşerde ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediği zaman Arifler her seferinde evet diyecekler, müşahadesi olmayanlar Hayal-i Rabbi ile yaşayanlar, Rabb-i Hassını Rabb’ul Âlemin kabul edenler hayır diyecekler. Ahiretini burada yaşayanlar her daim evet sen bizim Rabbimizsin demektedirler. Zaten Ondan başka görecek bir şeyleri kalmamış, nede buna güç ve takatleri kalmış. Fena hali içinde tam bir mahv ve yokluk ile üzerlerine Beka elbisesi giydirilmiş ya da giydirilmeyi beklemektedirler. Ne mutlu Hak ile Hak olduğunu idrak edip, beşeriyetiyle uluhiyyete yönelip bir edenlere…[18] 

----------------

هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُم مِّنَ السَّمَاء رِزْقًا وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلَّا مَن يُنِيبُ {13} 

 (40/13) “Huve-llezî yurîkum âyâtihi ve yunezzilu lekum mine-ssemâ-i rizkâ(an) vemâ yetezekkeru illâ men yunîb(u)”

 (40/13) O, size âyetlerini gösteren, sizin için gökten bir rızık (sebebi olan yağmur) yağdırandır. Ancak O’na yönelen, düşünüp ibret alır. 

----------------

 Mü’min Sûresi 40/13.ayet (40 + 13) = 53

 ve “hüve” o zat ki, kendi âyetlerini size rû’yet ettiriyor ve sema’dan rızkı sizin için inzal ediyor (indiriyor). 

 illa inabe edenler (Hak'ka dönenler) müstesna, tezekkür etmezler. 

(53) İz-Efendi Babamın yolumuzdan verilmiş sıra numarası ve şifresidir. 

 “rû’yet ettiriyor” ile bağlantısından dolayı kapak resminde bulunan zâhir, bâtın bir hatıramı buraya almak istiyorum. Bundan yaklaşık 15 sene önce ve Üsküdar da daha önce oturduğumuz evde ön odadaydım. Ve İz-Efendi Babamın kitaplarını alıp okuyor ve inceliyordum. Bu kitap veya yakın bir seri kitap arkasında o yıllarda çekilmiş bir vesilalık bir fotağraf görünce günümüzden yaklaşık 35 sene önce görmüş olduğum bir rüya hatırıma geldi. Yaşamında unutmadığım hatırımda kalan ender rüyalardan biridir. 

[19]

 Askerden yeni dönmüş ve namaz ve dine yönelmiştim. Çevremizdeki arkadaşlardan da bir grubumuz vardı. Bugün hepsi farklı yaşantı ve yollara gittiler. 

 Peygamber efendimiz olduğunu düşündüğüm 50-55 li yaşlarda bir kişiyi takım elbise ile karşılıklı otururken görüyorum. Açıkçası takım elbisesinede biraz taaccüb ediyor ve şaşırıyorum. Ve efendim yaşantımız, okuduklarım, düşünce-tefekkürüm doğru mu? Diye soruyorum. Karşımda efendimiz olduğunu düşündüğüm kişi, evet doğru yoldasın halini bozmadan devam et diyor. Rüya bu kadardı.

 Efendi Babamı zâhiri olarak 2-3 senedir tanıyordum. Haliyle rüya da 20 sene önce görüldüğü için yaşıda 20 sene ileri olduğu için rüyayıda bu fotağrafları görünce hatırlamış ve bir daha şaşırmıştım.

 Bu zâhir ve bâtın rüyeti kendisine anlatınca yolumuzun ne kadar sağlıklı işlediğini ve fenafiresül mertebesinden bir hal olduğunu ifade etmişti. Rüyada görülen bu halin, zahirde tatbikatına geçmesi için 20 sene geçmişti. 

 Görüldüğü gibi yolumuzun bir salikin bâtın ma’na da eğittiğine de açık bir durumdur. (Murat Derûni) Bir başka zuhuratta ise,

--------------------

 85) Zuhurat -1:

 Mu… Ca… / 25-05-2011 İstanbul Akşam saatlerinde Terzi Babamın Terzi Baba 1 adlı eserini okurken iki oğlunun olacağını zuhuratta gördüğünü okuyunca, bizimde evlenmeden eşimiz Serpil ve Kızımız Eslem Şurayı kucağında gördüğümüz zuhuratımız müşahademize geldi. Daha sonra Nusret Babayla zahiri ve batini görüşmelerini okuduk. Kitabı ön odaya alıp geçmiş idik ki Nüket Anneme Terzi Babamın yazmış olduğu kırk yıl şiiri bir hayli duygulanmamıza vesile oldu. Kitabı elimizdeyken bir anda bir tefekkür, yakaza ve müşahade hali oluştu. Bu halin olduğunu bildiğimiz halde,  Babacığım biz de batini olarak görüşmekte miyiz? Derken oda sanki bir kabenin içinin havasına büründü. 

 Kabenin Hacer’ul evsedin köşesi ve marifet köşesinden Efendi Babam çok latif nurani bir suret şeklinde belirdi. Aynı zamanda batınımızdan canım yavrum biz her zaman sizinleyiz derken bizim yaklaşık 20 yıl önceki gençlik halimiz ve Efendi babamın daha genç hali müşahademizde suretlendi. Üzerimizde Uşşaki Cübbesi ve Tacı ile Efendi Babamın elini ve avuç içini öpüp diz  dize oturup elimizi elinin içine aldı. Bu hal bir müddet devam ettikten sonra gözümüzden süzülen damlalar ile beşeri halimize dönebildik.

-------------- 

 85) Zuhurat -1 Terzi Baba yorumu.

 Bu yakaza türü zuhurat ve düşüncelerin yaşamı gerçek bir tefekkür halini yansıtmaktadır. Seyru sülûkta güzel bir haldir. Bir bakıma tarifi gerekirse, “fenafişşeyh” halidir. “25-05-2011” tarihinde oluşan bu müşaheden sonra bu günlere gelmiş olan bu yaşam seyri bu günlerde çok daha ileri seviyededir. Cenâb-ı Hakk hazmını versin.[20] “ İz- -T-B- ”

-------------- 

 "Allah, âlemdeki her varlığı bir âyet (işaret) kılmıştır. Her âyet, bir ismin tecellîsidir. Görmek, Hakk’ı görmektir."[21]

 Âyetler, perde kalktığında ‘Hakk’ın yüzü’nü gösterir. Ârif, her şeyde O’nu müşahede eder."[22] 

----------------

فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ {14} 

(40/14) “Fed’û(A)llâhe muhlisîne lehu-ddîne velev kerihe-lkâfirûn(e)”

(40/14) O hâlde, kâfirlerin hoşuna gitmese de, siz dini Allah’a has kılarak O’na ibadet edin. 

---------------- 

 Halis sözlük anlamı, Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız.

 Bilindiği gibi Kûr’ân-ı Kerimde 112. Sûre İhlas sûresidir. İhlâsı anlamak için;

 (69) Namaz sûreleri (2) kitabında Oz… Sa… karrdeşimizin ilgili çalışmasını anlamak faydalı olacaktır.

Bismillahirrahmânirrahîm.

“Kul hüvallâhü ehad.”

“De ki: O Allah Ahad’tır.”  Burda “O” üçüncü tekil şahıs ve İnsan-ı Kamil’in yerine kullanılmış.

“İnsan-ı Kamil olan Allah Ahad’tır.”

“Allâhüssamed.”

“İnsan-ı Kamil olan Allah Samed’tir.” İhlas Suresini incelediğimizde, “Ahad ve Samed”, ismi Allah’ın nokta zuhur mahalli olan İnsan-ı Kamil’i tarif ediyor, bundan dolayı öncelikle  sıfat olarak görev yapar-ken aynı zamanda bir an sonra İnsan-ı Kamil’in diğer isimleri olarak sıfattan isme dönüşüyor.

“Lem yelid ve lem yûled.

” O doğurmadı ve doğrulmadı” İnsan-ı Kamili tanımlar-ken olumsuz anlamda kullanılan iki fiil ile ezelden ebede sabit olan varlığı ifade ediliyor. Bu ifadeden Evvel ve Ahir isimleri hayat buluyor.

İhlas Suresi ile İnsan-ı Kamil’in Zat’ı, sıfatları, isimleri ve sabit varlığını ifade eden  iki olumsuz anlamlı fiil ile tanımlanması yapılıyor.

---------------

Allah’ (c.c.) ın halis kulları saf kulluğu ile abdiyyeti idrak ve anlayışı kendine hal edinmiş. Ve ubudiyeti ile birlikte olan ve bu suret üzere yaşayan Arifibillahlar olarak düşünülebilir. (Murat Derûni)

"Kâmil insan, Hakk'ın 'Muhlis' isminin tecellîgâhıdır. Onda ne şeytanın vesvesesi ne nefsin hevâsı eser bırakabilir."[23]

----------------

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ {15} 

(40/15) “Rafî’u-dderacâti zû-l’arşi yulkî-rrûha min emrihi ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdihi liyunzira yevme-ttelâk(i)”

 (40/15) O, dereceleri hakkıyla yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Buluşma günü hakkında (insanları) uyarmak için, irâdesiyle ilgili vahyi kullarından dilediğine, kendi indirir. 

----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem de bu âyetin açıklaması ile devam edelim.

---------------------

20. paragraf:

Ve "tıyb"in ve onu "nisâ"dan sonra kıldığının hikmetine gelince, nisada revayıh-ı tekvin olduğundan dolayıdır, Zîrâ "Etyab-i tıyb, inâk-ı habîbdir". Mesel-i sairde böyle dediler. Vaktaki Resul, bi'l-asâle abd olarak halk olundu, asla başını siyâdete kaldırmadı. Belki münfail olmasıyla beraber, sâcid ve vâkıf olarak zail olmadı. Hatta Allah Teâlâ ondan tekvin ettiğini tekvin eyledi. İmdi ona rütbe-i failiyyeti ve a'râf-ı tayyibe olan âlem-i enfâsta te'sîri i'tâ eyledi. Binâenaleyh ona "tıyb" sevdirildi. İşte bundan dolayı onu, ya'nî tıybi, zikirde nisadan sonra kıldı. Böyle olunca Hakk'ın رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ (Mü'min, 40/15) kavlinde, Hak için olan derecâta riâyet eyledi. Zîrâ onun üzerine, onun istivası Rahman ismiyledir. Şu halde bir kimse kalmadı ki, onun üzerine Arş'ın ihatası olsun da, o kimseye rahmet-i ilâhiyye isabet etmesin. O da Allah Teâlâ'nın وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ (A'raf, 7/156) kavlidir. Ve Arş her şeye vâsi'dir; ve müstevî Rahmân'dır. İmdi âlemde, onun hakikati ile rahmetin sereyanı vâki' olur. Nitekim biz onu bu kitâbdan ve Fütûhat-i Mekkiden bir mevzi'in gayrinde beyân ettik (20).

---------------------

Ve güzel kokuların Resul (a.s.) a sevdirilmesi ve "güzel koku"yu Resul (a.s.)ın "nisâ"dan sonra zikretmesi, şu hikmete metinidir, dayanmaktadır ki, nisada tekvin kokuları vardır, yani halk ediliş kokuları vardır. Zîrâ nev'-i beşerin yani beşer cinsinin tevellüd ettiği mahal nisadır. Yani kendinde halk edicilik vasfı vardır, Velâkin nisâ, racülün cimâ'ından münfallen tevlîd-i veled eyler. Yani racül ile birleşmesinden sonra çocuğu meydana getirir. Binâenaleyh nisa mahall-i infialdir.

Halbuki fiilin faile izafeti kemaldir yani böyle düşünülmesi lazımdır. Emr-i tekvinin yani bu âlemlerin meydana gelişinin faile izafeti kavi ve münfaile izafeti zaif olduğu için. Hz. Şeyh (r.a.) bu izafet-i zaîfeye işâreten, nisada tekvin kokulan vardır, buyurdu bir bakıma nisa kendi annesinden meydana geldiği zaman mahluk kendisi anne olduğu zaman halik hükmündedir. Halk edicilik vasfı olduğu için nisada tekvin kokuları vardır. Biz koku denince gül kokusu gibi anlıyoruz halbuki koku nefes-i rahmaninin kokusudur ki bütün bu âlemlerde Hakk’ın kokusu vardır. İşte hadis-i şerifte bahsedilen koku bu kokudur. Bizler cebimize bir şişe esans koyuyoruz önüne gelene sür sünnettir, artık o kokuyu duya duya kendisinin burnu kokuyu alacak halde olmadığından duymadı zannediyor bir daha sürüyor, bir başkası yanına geldiği zaman yaklaşılacak gibi olmuyor. İşte ilimsiz sünnet bu hali meydana getiriyor. 

Peygamberimizin bahsettiği koku nerede varlık kokusu ve irfan ehlinin bahsettiği koku nerede, bir de Taptuk Emre’nin bahsettiği koku var, ne demiş Yunus Emre yanına geldiği zaman “Yunus daha dünya kokuyorsun” diyor. Demek ki dünyanın da bir kokusu var ama tercih edilmeyen o nefsin kokusudur. Bize ilahi ruh nur kokusu gerekmektedir. İşte bu tekvin kokusu, güzel kokularla münâsebetdâr olduğundan. Resul (a.s.)a güzel kokular cânib-i Hak'tan sevdirildi. Zaten ben sevdim demiyor dünyanızdan üç şey sevdirildi demek suretiyle üç hakikati bize belirtmiş oluyor. Ve Resul (a.s.) hadîs-i şerifinde "güzel koku"yu "nisâ"dan sonra zikr eyledi.

Hattâ mesel-i meşhurda, meşhur olan meselede ya'nî "Tıybin etyabı, habîbin ınâkıdır" derler. Yani kokunun kokusu habibin sözüne inanılır manasındadır. Bu hadis-i şeriflerin mühim olduğunu güvenilir olduğunu anlatmaktadır. Peygamberimizin sözü bakın habibin sözüne inanmaktır, yani güzel kokunun kokusu Peygamberin sözüne inanmaktır manasınadır, çünkü Peygamberimizin sözlerinin hepsi mis kokusudur. Onun lisanından kötü koku çıkmaz, kötü koku derken bir kimse konuşuyorken nasıl ki içindeki kokular dışarıya çıkıyorsa içinde ne varsa konuşuyorken o bazen bakarsınız da karşınıza gelen bir kimsede başınızı yana çevirirsiniz, çünkü koku pek istenen kokulardan değildir. 

İşte Peygamber Efendimiz de konuşuyorken aynı zamanda hem kendine has bir kokusu meşhurdur, bilirsiniz geçtiği yerden bir müddet gül kokuları hisseder duyarlarmış, bu bedeni kokusu bir de söylediği sözün mana kokuları fıtriyet kokuları var yani fatır, halk edicilik ortaya gelen söylediği sözler her söylediği söz yeni bir mana ortaya getiriyor, her mana da bir kokuyu ifade ediyor. İşte duyabilenler bunu da duyabiliyorlar. İşte kokunun inakıdır, sözüne inanılır, güvenilir tasdikidir, manasında demişlerdir. Zira kişi sevdiğine mülaki olunca boynuna sarılır ve onu koklar. Ve ma'şûkunun kokusunu hiç bir kokuya tercih etmez. Vaktaki (S.a.v.) Efendimiz, cemî'-i taayyünâtın mebdei bütün âlemlerin kaynağı olarak halk olundu ki, Hakk'ın taayyün-i evvel mertebesidir: yani Hakikat-i Muhammediye taayyün-ü evvel mertebesi, taayyün-ü sani, ruhlar âlemi esma âlemi, taayyün-ü salise de ef’al âlemidir. Bu mertebe tasarrufât-i ilâhiyye için mahall-i infialdir, yani zuhur eden yerdir ve bi'l-asâle ubûdiyyet-i mahza mertebesidir. Halis katıksız abdiyetlik mertebesidir. 

İşte (S.a.v.) Efendimiz başlangıç olma ile vasıflanmış iken asla başını siyadete kaldırmadı. Yani Peygamber Efendimiz varlığın ilk delili evveli ve burada da Peygamberimiz Efendimiz mebdeiyyetle muttasıf iken yani başlangıç ile vasıflanmış iken asla başını başlangıç sahibi diye siyadete, seyyitliğe kaldırmadı. Yani benden üstün kimse yoktur ben şuyum ben buyum gibi kendisi hakkında böyle bir şey söylemedi. Ya'nî hilâfet-i kübrâ ile mütehakkık iken tasarrufa meyl etmedi. Yani bütün âlemler benim için halk edildi ve ben bu âlemlerde dilediğimi yaparım diye herhangi bir tasarrufa yeltenmedi. Buna selahiyeti vardı ama kullanmadı, hatta derler ya Cenab-ı Hakk her peygambere bir dua selahiyeti verir diğer peygamberlerin hepsi bu duasını dünyada yaptı, bu hakkı bitmiş oldu, Peygamberimiz bu duasını ahirete bıraktı diye bahsedilir, neden, ümmetinin affedilmesi için sonraya bıraktı, selahiyet sahibi olduğu halde onu bile bu âlemde kullanmadı. 

Belki ilahi tasarruftan uzaklaşmakla beraber edeben hazret-i ulühiyyette sacid secde eden yani kendi varlığını ortaya getirene secde edici ve bâb-ı rubûbiyyette vâkıf olarak, yani rububiyet kapılarına vakıf olarak bütün bu hakikatleri bilerek asla ubûdiyyetten uzaklaşmadı. Şimdi bunları görüp okuyup düşündüğümüzde bakıyoruz ki bu tür sahalarda nice nice iddia sahipleri çıkmaktadır, ben şöyle ederim, ben böyle ederim, efendim benden sonra velayet kesilmiştir, benden sonra kimse ders yapamaz, biz buna sahibiz bir sürü iddialar bulunmaktadır ortalıkta evvela edeb-i Muhammediyyeye ters bunlar. Hem onun yolunda olduğu söylenir hem de O’nun söylemediği yapmadığı tatbik etmediği şeyler tatbik edilir güya O’na atfen yapılır, ne kadar yanlış iştir. Efendim bizim namazımız kılındı, biz namazı neden kılalım, zaten Hakk ile Hakk olduk, âlemde başka varlık yok, ben şimdi namaz kılsam şirk edeceğim başka bir Allah mı var ki, yani kendisi de güya Allah olmuş ya haşa kime ibadet edeceğim diye işte tasavvufun tehlikeli yolları bunlar. Ayağının çok kaygan olduğu yerlerdir bunlar, ölçü Peygamberimizdir. O burada belirtildiği üzere bab-ı rububiyete yani rububiyet hakikatinin kapısına vakıf olduğu halde asla ubudiyetinden zail olmadı, yani vaz geçmedi. 

Nihayet Allah Teâlâ hazretleri bu hakîkat-ı muhammediyyeden ve taayyün-i evvelden bütün mahlukatı halk etti ve îcâd eyledi. Hani kendisine Fetih suresi 2-3 ayetlerinde geçmiş ve gelecek günahların dahi affedildi diye belirtilen kişi bir ömür boyu sacit oldu yani secde edici oldu. Nitekim hadîs-i şerifte buyrulur:

 "Tahkîkan Allah Teâlâ aklı halk ettikde ona "Gel" dedi, geldi. Ba'dehû "Git" dedi, gitti. Buyurdu ki: İzz'im ve Celâl'im hakkı için seninle alıp seninle vereyim ve seninle sevap işleyici ve seninle ceza verici olayım." Ve "akıl"dan murâd hadis-i şerifi mucibince “evveluma halakallahu nuri” mucibince rûh-i muhammedî (s.a.v.)dir. Yani akıldan murad (s.a.v.) Efendimizdir. İmdi hakîkat-i muhammediyye bi'l-cümle taayyünâtı muhît ve kûlliyyetle vasıflı olduğu cihetle yani bütün bu âlemleri çevrelediği gibi ve külliyetle vasıflandığı yönüyle bu taayyün-i evvel mertebesinin madununda bulunan sonrasında bulunan mertebelerde kendisine mertebelerin tümünde kendisine cânib-i Hak'tan fâiliyyet ve a'râf-ı tayyibe olan âlem-i enfâsta te'sîr i'tâ olundu. 

Yani ruhlar âleminde dahi tesiri olduğu O’na verildi. "Âlem-i enfâs'tan murâd ruhlar âlemidir ki, vücûdda enfâslarıyla müessirdir. Vücudda âlem-i ervah kokularıyla mevcuttur. Ve "a'râf-ı tayyibe"den murâd dahi, revâyıh-i tayyibe-i vücûdiyyedir. Yani güzel kokunun vücududur. Zîrâ ruhlar, kesîf şehâdiyye mevcudatının başlangıcıdır. Ruhlar dediğimiz zaman sadece ruhani varlıklar değil, ruh madde âleminin bir evvelki latif halidir. Mevcudat suretleri ondan evvel ilm-i ilâhî mertebesinde sabittir, yani bu varlıklar görülmezden evvel suret olarak ilm-i ilahiyede mevcuttur, Ruhlar mertebesi ilm ile şehâdet mertebesinde arasında vâki' olduğu için ruhtan kasıt güç yani hakikikatleri, kendilerinin alt derecesi olan vücûdiyye mertebesinde nefesleriyle tesirli olurlar; yani vücut mertebelerinde bunlar tesirli olduklarından nefesleri ile bunlara tesir ederler. Ve a'yân-i ezeliyye-i ilmiyye için vücûdiyye kokuları oldukları cihetle, "a'râf-ı tayyibe" vasfıyla vasıflanmışlardır. 

Binâenaleyh tekvinin esintileri, enfâs-ı rahmâniyye-i rûhiyyedir; rahmani nefesler ve ruhiyedir ve a'râf, revâyıh-ı tayyibedir. Bu âlemin zuhura çıkmasına sebep ruhi olan nefeslerdir. Araf dedikleri tepe; yüksek yer, ara bölüm, Tayyib olan ruhlar manasınadır. İmdi nefsler âlemi, nefesler âlemi, ruhlar âlemi, şehâdet mertebesine nisa düzeyindedir. Yani onların da burada karşılığı vardır ama üretici olması bakımından nisa düzeyindedir. Nisada tekvin kokuları mevcüd olduğu gibi, yani infial alan meful olan her yer nisa hükmündedir, yani üretici hükmündedir, mesela buğdayı toprağa attığımız zaman toprak orada fail yani racül, toprağın kendisi meful yani nisadır, çünkü üretmektedir, kendi bünyesinde, işte nisada tekvin kokuları mevcut olduğu gibi nefsler âleminde dahi vücüd kokulan vardır. Nefh edilen o nefes hangi mertebeden veya hangi ismin zuhurunu ortaya getirecekse o ismin kokuları vardır. Yani o ismin ahlakına uygun kokuları vardır. 

Zîrâ vücûd-i şehâdîde şehadet mertebesindeki vücutta şu gördüğümüz müşahede ettiğimiz mevcut vücutta hâsıl olan her şey meydana gelen her şey ancak ruhlar yani nefsler âlemi sebebiyledir. Binâenaleyh Resul (a.s.)a "nisa" gibi "güzel kokular" dahi sevdirildi. Yani kendisine üç şey sevdiriliyor yalnız bu üç şeyin düzenlemesini Peygamberimiz kendisi yapıyor. Yani sıralandırılmasını kendisi yapıyor o irfaniyetle. 

Ve güzel kokular araz olup, yani sonradan meydana geldiğinden çünkü onu meydana getirenin aslında durduğu zaman duyulmuyor, faaliyete geçtiği zaman duyuluyor. Nasıl bizde parfüm şişesinin içinde duruyorken bir koku vermiyor, kapağı açıldığı zaman koku geliyor. İşte Yusuf’un (a.s.) gömleğinin kokusu, bakın bu sistem üzerine duyuldu. Sandığın kapağı açıldığı zaman onun kokusu çıktığından ve Yusuf’un (a.s.) kokusunu Yakub (a.s.) tanıdığı için belki o kokuyu birçok kişi duymuş olabilir orada çevredeki insanlardan ama onlar tanımadıkları için kokuyu tesbit edemediler. Yusuf’un (a.s.) kokusunu bildiği için o koku kendisinin müşahedesine geldiği için bu Yusuf’un kokusudur ve hayatta olduğunun emaresidir diye belirtti. Cevherin vücudundan müteahhir olduğu için yani vücudundan sonradan meydana geldiği için Resul (s.a.v.) tıybı nisadan sonra zikr eyledi. 

İmdi hadîs-i şeriflerinde ibtidâ nisayı ve sonra güzel kokuyu zikretmekle, Hak Teâlâ hazretlerinin "Hak refîu'd-derecâtür; Zü'l-Arş'tır (Arş sahibidir)" رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِى الرُّوحَ مِنْ اَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاۤءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ 

(Mü'min 40/15. Dereceleri yükselten, Ars'in sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından diledigine iradesiyle ilgili vahyi indirir. 

Kavlinde Hak için sabit olan derecâta riâyet buyurdu. Kokular aslında latiftir duyu organlarımızla aldığımız zaman hissettiğimiz zaman o kesifleşmiş oluyor. Aslında her şey kemalattadır, biz nefsimize hoş gelene iyi, gelmeyene de kötü diyoruz işte bu kokuda da böyledir. Kötü koku dediğimiz zaman o kokunun kemalinin tasdikidir. Koku üretenler o bizim kötü dediğimiz kokuları diğerleri ile karıştırmak suretiyle bize hoş gelen kokular elde ediyorlar. 

Zîrâ Hak Teâlâ derecât-ı kesire-i muhtelifede zahir oldu. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de "refîu'd-derece" demeyip "Refîu'd-derecât" dedi. Yani dereceleri çoğul olarak söyledi. Yine Yusuf Suresi’nde insanların akılları derece derecedir diye belirtiliyor. نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاۤءُ وَفَوْقَ كُلِّ ذِى عِلْمٍ عَلِيمٌ 12/76, gazeteleri üst üste yığın hepsi birer akıl olarak düşünün hepsi birbirinin üstündedir. Kimse nereye gelirse gelsin bütün mertebeleri bitirdim ettim diye bir iddiası olması mümkün değildir, bulunduğu dereceye şükreder, kişi bulamadığını da talep eder. Talep etmek de yetmez gayret eder, gerçekten talep eden gayret de eder. Ulaşırsa gazisi olur ulaşamazsa şehidi olur. O da büyük bir derecedir. 

Ve her bir derece bir meclâ-yı ilâhîyi iktizâ etti. Yani her birinden değişik dereceler Cenab-ı Hakk’ın cilası, parlamasını ve orada zuhurunu tecellisini gerektirdi. Ve Hakk'a o derecede ibâdet olundu. Ve kendisinde Hakk'a ibâdet olunan meclânın yani zuhurun cilanın ortaya çıkmasının aydınlanmanın en büyüğü ve a'lâsı "hevâ"dır. Bakın bu da çok mühim bir hususiyet bir bilgi. Bu bahsin tafsili Fass-ı Hârûnî'de mürur etti. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz bu hadîs-i şeriflerinde mecâlî-i ilâhiyyeyi iktizâ eden derecâta riâyet buyurdu. Yani ilahi Zat’ın tecellisini gerektirdiği şekilde riayet etti. Yani sıralamayı o şekilde yaptı. Gerçekten de heva denen saha insanın içerisinde en geniş olan bir sahadır. Bunun zahiren çalışmalarına da heves denmektedir. Yani heva denilen kelimenin manasının bir saha olduğunu düşünelim, diğer esmaların üzerinde en geniş bir saha, en büyük oyun bu heva oyununun üstünde oynanmaktadır. ارَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلَهَهُ هَوَيهُ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلا 25/43 “hevasını ilah edineni görmedin mi” diye ayette geçmektedir, işte o kendi beşeri hevasını ilah edenedir. Hevadan kasıt orada kendi anlayışları, kendi idrakları kendi kanaatleri idi, kendi kanaati onun hevası oldu. İşte her bir varlık kendi hevası içinde rabbıyla meşgul olmaktadır. Yani heva kaynaklı bir sahada rabbıyla birlikte olmakta, neden, hevada da bir başka şeyde değildir, hevada saha geniştir, yani değişiklikler olabilme sahası vardır. Bazı saha dardır, oraya bir şey yapamazsın, ama bu saha ilahi bir sahadır, yani itikad ve amellerin sahası da insanlar olduğu kadar geniş hatta çok fazladır. İşte bu insanların heva yönlü beyinleri ve gönülleri içerisinde hareket etmektedir. Yani Allah bilgisi, Allah anlayışı, kasti veya inkari hep bu hevanın içerisindedir. 

İmdi derecâtın evvelkisi akl-ı evveldir ki. Âdem-i hakîkîdir. Ve ikincisi nefs-i külliyyedir ki, Havva'dır. Müzekker olan akl-ı evvel, müennes olan zât-ı Hak ile nefs-i külliyye arasında vâkı'dir. 

Şu halde (S.a.v.) Efendimiz, akl-ı evvel mertebesinden, merâtib-i vücûdun nihayeti olan insâni cismi mertebesine varıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa cümlesine bi'l-işâre riâyet buyurmuş oldu. Ve Hak Teâlâ Zü'l-Arş'tır (Arş sahibidir). Her mertebe bir mertebe sonrasının Âdem’i ama kendinden bir mertebe evvelin müennesi kendinden bir sonraki evvelin müzekkeridir. Hepsi değişmektedir. Yani sadece bir mertebede müzekker racül değildir. Şimdi deracatın evvelkisi Akl-ı evvel, yani ilk derece derecelerin ilki nedir, amaiyetten sonra faaliyete başlandığı zaman bu derecelerin evveli akl-ı evveldir. Neden akıl ruh değil, nur değil, cesed değildir, bu ilm-i ilahiye olduğundan akıl ilim olduğundan ve her şey de ilim ile ancak programlanıp ortaya çıkabildiğinden her şeyin evveli ilimdir. 

İşte “küntü kenzen mahfiyyen” ben gizli bir hazine idim dediği gizli ilimler hazinesi idim, bilinmekliğimi orada ilim olarak değil irfaniyet olarak bahsediliyor, Ariflik olarak bahsediliyor. İşte ilim orada bahsettiği akl-ı evveldir. İlmin zuhurdaki anlatımı Âdem-i Hakikidir, biz Âdem dendiği zaman beşer Âdem aklımıza geliyor, O’nun aslıdır, Âdem’i hakiki. Şimdi şöyle diyelim, ademi hakikatten Âdem’i hakikatler zuhur etmektedir. Yani yokluk hakikatinden varlık hakikatine çıkmaktadır. 

Birincisi budur, akl-ı evvel Âdem, ikincisi nefs-i küldür ki, Havva’dır. Yani üreticilik vasfıdır. Müzekker olan akl-ı evvel yani racül olan müzekker olan akl-ı evvel, müennes olan Zat-ı Hakk ile nefs-i külliye arasında vakidir. Şu halde (s.a.v.) Efendimiz Akl-ı evvel mertebesinden meratib-i vücudun nihayeti olan yani vücut mertebelerinin sonu olan mertebe-i cismaniye-i insaniyeye varıncaya kadar yani cisim olan insan mertebesine varıncaya kadar ayrıca genel olarak da şehadet âlemine uzanıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa yani akl-ı külden nefs-i külden ve buraya kadar müşahede âlemine kadar bu yaşadığımız âleme kadar ne kadar mertebe varsa cümlesine bil işare riayet buyurmuş oldu yani işaretle riayet etmiş oldu. Bu üç kelime ile Nisa, tıyb yani koku ve namaz. Kelimeleri ile bütün bu âlemlere işaret etmiş oldu. Bunun hakikatine de riayet etmiş oldu. 

Ve Hakk Teala zül Arştır, yani Arş’ın sahibidir, Çünkü Hak "Rahman" ismi ile Arş üzerine müstevidir, istiva etmiştir. Yani sarmıştır, içten ve dıştan ihata etmiştir. Binâenaleyh üzerine Arş'ın ihatası olup da kendisine rahmet-i ilâhiyye isabet etmemiş bulunan bir kimse kalmadı. Yani her birerlerimiz bu hükmün içerisindeyiz. Diğer bir ifadede belirtildiği gibi bütün varlıklara Allah’ın ilk rahmeti odur ki rahmaniyetinden kendilerine vücut vermesidir. Allah’ın ilk rahmeti her birerlerimize ve bütün âlem varlıklarına ilk rahmeti, bakın ilk rahmet; rahmet-i rahmaniyeden gelmektedir her birerlerimize. İşte nereye ki bir rahmani lütuf gelmişse vücut verilmiştir, oraya Rahmet-i ilahiye verilmiştir. O halde her birerlerimiz ilahi rahmet içerisindeyiz. Zaten öyle olduğumuz için hayatımız var imkanlarımız var, olabildiği kadar. 

Ve rahmet-i ilâhiyyenin bu umûmiyyeti Hak Teâlâ'nın وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ (A'râf, 7/156) kavli ile sabittir. Benim rahmetim demek suretiyle Cenab-ı Hakk rahmaniyet mertebesinden bu ayet-i kerimeyi kendi lisanından bize kendisi açmaktadır. Peygamberimiz vasıtasıyla ama söz kelam kendisinindir.

Ve Arş-ı rahmanı her şeyi muhittir; ve Arş üzerine müstevî olan, ism-i Rahmân'dır. Yani Rahman ismi de Arş üzerine istiva etti. Binâenaleyh Rahman isminin hakikati ile âlemde rahmetin sereyanı, akması devam etmesi vâki' olur. Nitekim bu Fusûsul-Hikem'in müteaddid mahallerinde ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân olunmuştur.

Ya'nî Fass-ı Süleymani ve Fass-ı Şuaybî ve Fass-ı Zekeriyyâvî'de ve Fütûhat-ı Mekkiyye'nin 558. babında tafsîl ve îzâh kılınmıştır. Burada hulasaten beyânı budur ki: Rahmet dört asıl üzerine mebnîdir:

1-Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i Rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın kendi zâtına tecellîsi indinde, zât-ı ahadiyyette mahfi bulunan bi'l-cümle esmaya suver-i ilmiyye bahş eder. Binâenaleyh cemî'-i esmaya umumi olur. Kendi kendine tecelli ettiği zamanda Zat’ı ahadiyette yani ahad mertebesindeki Zat’ında gizli bulunan bil cümle esmaya yani bütün esma-i ilahiyeye ilmi suretler bahşeder. Bu kendinden kendinedir. Kendi ahadiyetindedir. Bu cemi esmaya umumi olur. Yani buradaki atayı ilahiye umumidir. Bu Zati rahmettir. 

2-Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir. Yani hususi rahmettir, Zat’ının hususi rahmetidir. Bu rahmet dahi, Hakk'ın kendi esmâsından ba'zılarına (yani daha zuhura çıkmamış kendi batınında) muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyesidir. Nitekim rahmet-i âmme-i zâtiyye ile yani birinci rahmet ile ilmi ilâhîde peyda olan ba'zı esmanın suretleri nübüvvetle ve îmân ile sübût bulmuştur. Ve onlar enbiyâ aleyhimü's-selâmın ve onlara tâbi' bulunan mü'minînin ale'd-derecât a'yân-ı sabiteleridir. Bunlar daha mahluk olmadıklarından Hakk’ta Hakk olarak vardırlar. 

3-Rahmet-i âmme-i sıfatiyyedir. Yani umumi sıfat rahmetidir. Bu rahmet, rahmet-i âmme-i zâtıyye hükmünün hazret-i şehâdette zuhurunu gerektirir. Yani 1. Umumi Zat’i rahmetin zuhuru burada olur. 

4-Rahmet-i hâssa-i sıfâtiyyedir. Yani hususi olan sıfat rahmetidir. Bu rahmet dahi, rahmet-i hâssa-ı zâtiyye hükmünün keza hazret-i şehâdette ızhârından ibarettir.

İmdi Hakk'ın rahmeti her şeye vâsi'dir denildiği vakit, esmâ-i ilâhiyye dahi "her şey" ta'bîri tahtına dâhil olur. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye dahi "eşyâ"dandır; ve esmâ-i ilâhiyye ise Rahman isminin hakikati olan ayn-ı vâhideye râci'dir, dönücüdür. Ve Rahman ismi, ism-i câmi'dir. Binâenaleyh Allah'ın rahmetinin muhît olduğu en evvelki şey, rahmet-i zâtiyye ile rahmet-i sıfâtiyyeyi îcâd eden o aynı vâhidenin şey'iyyetidir. Zîrâ hazret-i ilâhiyye bütün sıfat ve esma ile zâttan ibaret olduğundan esma ve sıfata nazaran "küll-i mecmûî" olan yani bütün varlıkları cem eden aynı vahidedir, yani Vahidiyet mertebesidir. 

Ve bu "küll-i mecmûî" o ayn-ı vâhidenin şey'iyyetidir. Bütün bu cem olan şeyler ayn-ı vahidenin yani Vahidiyet mertebesinin şeyiyetidir, yani oradan zuhura çıkmış varlıklardır. Ve Rahman ismi, cemî'-i esmayı muhît olduğu cihetle, bu ayn-ı vahide, bu Rahman isminin hakikati olur. Ve arş-ı vücûd üzerine mûstevi olan Rahmân'dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 

اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ. 20/5). Ve bu arş-ı vücûd, Hakk'ın nefes-i rahmanisi ile tenfis ettiği hakîkat-i muhammediyyedir ki, bi'l-cümle hakâyik-ı rûhâniyye ve cismâniyyeyi câmi'dir. Yani bütün ruhani ve cismani hakikatleri bünyesinde toplamıştır.

Şu halde bu arş-ı vücûdun taht-ı hîtasında olup da kendisinde rahmet isabet etmemiş bulunan hiç bir şey yoktur. Hattâ, bu rahmette, iblîs bile dâhildir. Eğer İblis bu Rahmet içerisine alınmaz ise o zaman onun başka bir Rabbı olması gerekecektir. Böyle bir şey de söz konusu olmadığına göre iblis de burada Rahmetini almıştır, peki rahmeti nedir, ona vücut verilmesidir, saha verilmesidir, emrine bir sürü görevli verilmesi ve de bir kimlik verilmesi onun rahmetidir. Çünkü mevcüd olmuştur iblis; ve her mevcûd olan, merhumdur. 

Şu kadar ki bu rahmet, rahmet-i zâtiyye-i âmmedir. Merhum sözünü biz ölenlere kullanırız halbuki yaşayana da “merhum” sözü kullanılır, “merhum” rahmetlenmiş manasınadır, rahmet edilmiş manasınadır. Her varlık merhumdur, rahmet edilmiştir, şu kadar ki bu rahmet rahmet-i zatiye-i ammedir. Yani burada bahsedilen umumi Rahmettir. Yani bütün varlığa olan rahmetin umumi rahmettir. Hususi rahmet değildir. Böylece rahmet-i ilahiyeyi dörde bölmüş, çok da güzel izah edilmiştir. [24] “ İz- -T-B- ”

----------------

يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ {16} 

 (40/16) “Yevme hum bârizûn(e) lâ yaḣfâ ‘ala(A)llâhi minhum şey-/(un) limeni-lmulku-lyevm(e) li(A)llâhi-lvâhidi-lkahhâr(i)” 

 (40/16) O gün onlar ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altında tutan Allah’ındır 

----------------

 Âyet-i kerimeyi derinlemesine anlamak, bir seyir, eğitim ve zaman işidir. Aşamaları vardır. Onun için çeşitli kaynaklardan anlamaya çalışalım. (Murat Derûni)

-----------------

 Bizim Rabbi has diye bahsettiğimiz bu Rabbin dışında, bu Rabbi has Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nden, biz Rabbi has’ımız ile gitsek yine onlardan çok üstünüz çünkü Rabbi has’ın aslı Rabbül Erbab’ta, Esmâ-i İlâhiyye sıfata bağlı sıfat zâtına bağlı ama bizim yolumuz o kadar açık o kadar engin o kadar uçsuz bucaksız ki, Rabbi has’ında kalma Vâhid ve Kahhar olan Rabbül Erbab’a ulaş diyor, Cenâb-ı Hakk.

 “li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vahid’il Kahhar” (Mü’min 40/16. Âyet) yani “Bugün Mülk kimindir? Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” İşte bizim bu Âyetin hükmünü bu dünyada yaşamamız gerekiyor. “Bugün mülk kimindir” dediği genel olarak yaşanacak hâdise, ahirette kıyamet kopup ortada hiç bir varlık kalmayınca Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendine seslenecek “Bugün mülk kimindir” diye ve ortada kimse kalmadığından yani Cenâb-ı Hakk ortadaki varlıkları Vâhid ve Kahhar ismiyle kaldırdıktan sonra, “Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” diye cevap verecek, işte bu o gün olacak hâdise, fakat bu hâdisenin bugün bizlerde olması lâzım çünkü Âyetin enfüsi tahakkuku var, bunlar olmazsa tam bir dervişlik hayatı ortaya gelmez. Kendinin dışında ne varsa etkisiz hâle getirmesi demek, kendimizin dışında ne varsa, zâtımızın dışında ne varsa, kendi varlığımızda içinde olmak üzere ortadan kaldırmamız gerekiyor demektir. Ne zaman ki Kahhar esmâsı biz de zuhura çıktı yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı, kaldıysa da bunları olumlu yönde kullanmaya başladık ve onların kendilerine ait bir faaliyet sahaları kalmadı, işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu. 

 “ekimus salate” dediği bu hâdisedir “ayağa kalk” Allah’ın huzurunda, İlâh-i varlığın olarak ayağa kalk demek, beşeriyet kabrinden kurtul ve ayağa kalk hakiki benliğinle ibadetini yap, namazını kıl demektir. Kıyamette o demek ya zâten, kıyam et, ayağa kalk, işte Vâhid ve Kahhar olan Allah biz de zuhur ettiği zaman gerçi o her zaman var da, biz idrak ettiğimiz zaman çünkü yok olan bir şey zâten olmaz eğer biz âlemde varsak hayali veya gerçek olarak, Allah muhakkak biz de mevcuttur, biz O’nun Hayy ismiyle hayattayız, O’nun Rahmân ismiyle rahmetteyiz O’nun Subûti sıfatlarının hepsi bizde mevcut, Cenâb-ı Hakk’ın bizler küçük birer zuhurlarıyız, Esmâ-i İlâhiyye’nin de zuhurlarıyız, halife bu demek işte, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nin o varlıkta zuhurda olması onun vekili olması demek, yalnız bizde onun numunesi var kendisin de sonsuzu var, Mevlânâ Hz.leri bu hâdiseyi şöyle anlatıyor “manav dükkanının önünde tezgahlar vardır ve her üründen birer ikişer kg.vardır, bu demektirki bunların devamı içeridedir”, işte insân tabiri câizse İlâh-î varlığın mostrosudur yani göz önüne getirmiş olduğu sûretidir, şeklidir, numunesidir, eğer biz bu hakikatimizi idrak etmezde kendimizi ayrı varlık olarak zanneder, yaşar ve dünyadan gidersek yukarıdaki Âyetin hükmü altına girmiş oluyoruz. 

 Ne yazık ki yani bâtıl ile Hakk’ı örtmüş oluyoruz, bu hakikatleri dışarıda değil evvelâ kendimizde araştırıp idrak etmemiz gerekiyor ve işte o zaman bizim kıyâmetimiz kopmuş oluyor “Bugün mülk kimindir” sorusuna cevabı kendi varlığında ve kendi varlığıda kalmadığından, başka bir deyişle nefsaniyeti kalmadığın dan yine senden konuşan Hakk olacak “lillâhil” Allah’ındır, nasıl “ Vâhid ve Kahhar olan”. Allah kalır o bedende ve o bedeninde kıyameti kopmuş olur. İşte bu halde günde beş defa namazını kılan kimse özel olarak Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna Zât mertebesi itibarıyla şeriat, tarikat, hakikat, marifet ve İnsân-ı Kâmil mertebelerini temsilen beş defa girdiğinde Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda özel olarak durur. Namaz aralarında da hususi olarak durur çünkü o zaman günlük işlerini de yapar. Oradaki ruhsatla ama aklı ve gönlü Hakk’ta olduğundan yine namaz içinde sayıldığından “salât-ı dâimûn” olur, bir beş vakit namaz var, bir salât-ı vusta-ara namazı, var birde salât-ı dâimûn var yani kendi hakikatinin gerçeğiyle hayatını sürdürmesi.[25] “ İz- -T-B- ”

-----------------

********* 

 Yine bileceksin ki maksudun sensin ve sen fenâ bulmaya muhtaç değilsin ve sen ne gelensin, ne de giden bulunduğu yerde kalansın, ama zamansız ve mekânsız, hatta an mefhûmu bile silinmiş olarak,

********* 

 Kişinin belirli aşamaları geçebilmesi için tabî ki ona belirli bir süre karşındaki varlığa yöneleceksin gibi ikili hükümler ile uygulamalar yaptırılır daha sonra belirli bir idrâk seviyesine ulaşınca ona gösterilecek ki bak ikilik yok artık ve zâten hiç olmamış ancak belirli bir zaman var kabûl edilmiş artık bu kabûl etme hükmüde ortadan kalkacak, varlıklar da ortadan kalkacak ve Hakk’ın kendisi bâki kalacak. Bu durumda “li menil mulkul yevm lillâhil vâhidil kahhâr” yâni “O gün mülk kimindir? Tek ve Kahhar olan Allah’ındır” (Mü’min, 40/16) Âyet-i Kerîme’sinin hükmü mahşer gününde değil bugün geçerli olacaktır, eğer bu hüküm bizde bugün geçerli olmaz ise o gün de bize gelmez gelse de sonu fenâ olur.

 Gelip gitme işi iki ayrı mahal gerektirir ki birinden ötekine gidilsin ve gelinsin.

 Burada sırf zât yaşantısından bahsetmektedir. Salt fiilsiz, isimsiz ve sıfatsız bir boyutta öz, cevher bir şuur olan yaşamın idrâk edilmesi anlatılıyor.[26] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Nasıl bir ahlâk? Fenâ fir’rasûldeki yâni tehallaku bi ahlâkillah nasıl bir ahlâk? Tehallaku bi ahlâki rasûlullah nasıl bir ahlâk? Tehallaku bi mürşid nasıl bir ahlâk? Bunların aralarında fark olmasaydı mertebeler olmazdı. Ancak bunlar birbirinden farklı mı, ters mi çalışıyor ki ayrı ayrı bir yön ve yol olduğu zannedilsin. Tabiki değil. Birbirinin devamı olan. Tehallaku bi ahlâkillah bu Allah’ın ahlâkı. Burada ne hatır ne gönül ne bir şey, hiçbir şey geçmez. Allah vurdu mu vurur, verdi mi verir. Kimseye de hesap sormaz, kimse de zâten hesap soramaz. Yâni Allah’ın ahlâkı bütün esmâ-i ilahiyyeyi ayrı ve gayrı düşünmeden, eksi veya artı yahut zıt fikirler düşünmeden bütün isimlerin hepsine aynı hakkı verir. Ve hepsiyle de aynı şekilde aynı şiddette zuhur eder yahut zuhur ettirir yahut onu kullanır. Kahhâr esmâsı parçalar gider, vicdan diye bir şey olmaz. Bunlara acıyayım böyle oldu olmadı yok. Bir tusunami geliyor işte bak. Allah’ın Kahhâr esmâsı acıyan var mı kimseye. Hesap sorabiliyor mu kimse? Ya Allah niye yaptın bunu böyle, yazık değil mi onlara diye soramıyor. İşte bu Allah’ın ahlâkı. Biz Allah’ın ahlâkını başka türlü anlarız. Değil. Lut kavmini, Ad kavmini bir rüzgârla, bir suyla ortadan kaldırmıyor mu? Allah acısa onu yapabilir mi? Yapar mı yapmaz. O halde Allah’ın ahlâkı demek bütün esmâi ilahiyyeyi tam şiddetiyle ortaya getirmek demektir. O Müslümandır, bu ehl-i küfürdür, Müslümâ’nâ acıyayım da ehl-i küfre acımayayım gibi değil. Vurduğu zaman vuruyor. Allah’ın biraz acıması olsa, yanlış anlamayın Allah acıyanların en büyüğü neresi itibariyle Rahmâniyeti itibariyle. Kahhâriyeti itibariyle acımayanların en büyüğüdür. Görev yapılmaz o zaman. Öldüğümüz zaman yattık yere, hani benim Rabbim merhametliydi öldürmeseydi ya beni. Sokmasa ya o çukurun içerisine. Hani merhametliydi. Merhametli hükmünü düşünmemiz için o fiilin de kaldırılması lâzımdır. 

 O zaman o fiil kaldırılırsa Kahhâr esmâsı nerede saha bulacak kendisine. Kahhâr esmâsı kahhârlığını yaptığı için Allah’a teşekkür ediyor. İnsânları öldürdüğü için Allah’a teşekkür ediyor. O gücü verdiği için veya yıktığı için. Biraz ters gibi geliyor bu konuşmalar ama her yerde bunlar söylenmez zâten, hâşâ Allah’ın rahmetini göstermiyor gazabını üste çıkarıyor gibi düşünülmesin. Biz tevhîd ehliyiz her birerlerimiz onu anlamaya çalışıyoruz. Dışardan kim ne derse desin, ister kabul etsin ister kabul etmesin ona da hürmet edilir. O da kendi mertebesinden iyi niyetiyle hayatına öyle bakmaktadır. Biz dışarıda ki fiziki âleme baktığımızda Kahhâr orada faaliyette. İşte bu yüzden “Rahmetim gazabımı örtmüştür.” dediği bu. Eğer acısa Kahhâr esmâsını zuhura getirmese, acısa, Cebbâr esmâsını zuhura getirmese, Kahhâr esmâsı diyecek Ya Rabbi beni niye var ettin, madem faaliyet olmayacaktı. İstihkak istiyor, Ya Rabbi bana kahredecek yer ver, saha ver diye. Her şey Rahmân istikametinde olsa ne olacak o zaman, Kahhâr esmâsı zuhura gelmeyecek ve biz tek yönlü Allah’ı tanımış olacağız. Yâni onun hakîkatini bilemeyeceğiz. 

 Bütün esmâi ilâhiyye var. Yalnız bu burada Allah’a mahsus bir ahlâk. Tehallaku bi ahlâkillah. İnsânlar bölümünde böyle bir ahlâk yok. Kullanamayız da zaten. Onun için ayrılmış risâlet ahlâkı yâni nübüvvet ve risâlet ahlâkı, peygamber ahlâkı ve Allah’ın ahlâkı ve oraya getiren eğitim ahlâkı diyelim. Üçünün boyutları ayrıdır. Hepsi kendi yerinde geçerlidir. Eğer bir insân tehallaku bi ahlâkillah hükmünü kullanmaya kalksa yanlış yapar, olmaz da zâten. Edebini de hakkını da aşmış olur. Haddini aşmış olur. Böyle bir şey de tasavvuf ehli, irfan ehli tarafından da düşünülemez, yapılamaz, mümkün değil. Ama bunların da bilinmesi lâzım gelmektedir. Çünkü açık olarak iki ahlâk belirtilmiş. Tehallaku bi ahlâkillâh, tehallâku bi ahlâki rasûlullah. Tehallaku bi irfan ayrıca oraya ulaşmak için. İrfâniyetimiz olmazsa bu ahlâklara nasıl ulaşacağız. İşte fenâ fiş’şeyh, fenâ fir’rasûl, fenâ fillah, bekâ billah ahlâkları bunlar. Yâni Allah’ın ahlâkı, sınırı olmayan bir esmâ tahakkuku. Yâni isimlerin tahakkuk etmesi. Ve kimseye de hesap vermemesi. Koskoca kavim ortadan kalkıyor, bakın soran var mı? 

 “Li menil mülkül yevm, lillâhil vâhidil kahhâr.” (40/16) “Lillâhil vahidir rahmân” demiyor “Kahhâr” esmâsını söylüyor. Neden? Çünkü Kahhâr esmâsı örtücü isimlerin en şiddetlisi. Ortadan kaldırmak demek, onu örtmek demektir. Yok hükmüne getirmek demek. Bakın ne kadar açık. Allah’ın ahlâkı o işte. “Limenil mülkül yevm.” “Bugün mülk kimindir.” diyor. Bugün Amerika’nın atıp tutması, daha eski zamanlarda Fir’avunlar, şunlar, bunlar. Bütün bunlar sürelerini geçirdiler daha da devam ediyor süreleri bireysel de olsa. O zaman onlar attılar, tuttular. Neden? Süre verildiği için dediler. O gün geldiğinde, hepsinin de süresi bittiğinde, hadi çıkın bakalım neredesiniz, diye âyet-i kerîme’de Cebbâriyet, Kahhâriyetle vasfediyor kendisini. Vâhid ve Kahhâr olan Allah. Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır bugün diyor. Demek ki mülkün sahibi, mülkünü korumak için ilk esmâsı Kahhâriyet esmâsı. Vehhâb esmâsı, Rahmân esmâsı değil. Mülkü korumak için silah gerekiyor diyelim. Başka türlü olsaydı orada bir başka esmâ kullanırdı. İşte bir kimse de birey olarak bu âyet-i kerîme’nin faaliyete geçmesi Kahhâr esmâsına bağlı. 

 Bir bakıma Kahhâr esmâsına geldiğimiz zaman bu faaliyete geçiyor o zaman burada. Bir kimsenin bu âyet-i kerîme’yi yaşayabilmesi için Kahhâr esmâsının onda tecellisi gerekiyor. Ancak bunu dışarıya karşı değil, kendi nefsine karşı diyelim. Çünkü dışarıya karşı vursa, etse, kırsa bu olmaz. Polisler tutarlar götürürler. Ya Allah yaptı bunu dersen dinlemezler. Kendi bünyemizde bu bilinçle olabilecek bir şey. Ama genel âlem bünyesinde zâten başka bir şey olmadığından Allah yapar. Ona da kimse bir şey diyemez. Ve gerçektir oradaki oluşum. Şimdi Allah’ın ahlâkı her esmâsının hakkını vererek kullanmasına izin vermesi. İzin vermesi de başka bir hâdise. Çünkü izin varmış, alınmış gibi. Her esmânın kendi hakkını kullanması diyelim. Her esmâ aynı ağırlıkta, biri yüzde on kullandı biri yüzde yirmi kullandı değil. Yüzde yüz olarak kendi hakkını koruyup kullanması. Kahhâr esmâsının Kahhârlığını yapması, kendi Kahhârlığını korumasıdır bir bakıma. Hakkıdır. Kahhâriyet sıfatını vermişse ona, Kahhâr olacak. 

 Şimdi milletler ordu kuruyorlar, ordular top tüfek alıyor. Şimdi o top patlıyor, gittiği yere düşüyor. O topun kullanılması orada ne kadar çok insânı öldürürse kemâli o kadar çok oluyor. Aman top on kişiyi öldür de beş kişiyi öldürme diye dua etmeye çalışsak bu mantıklı bir şey olur mu? O kendi kabiliyetini ortaya koyacak. Atom bombası atomluğunu yapacak. Duâ edilse o da biraz rahmet etse de yarısını patlatsa. Olur mu? Olmaz. Çünkü onun tümünü patlatma sistemi öyle kurulmuş başka türlüsü olmaz. İşte bu Allah’ın ahlâkıdır. Ahlâktan kasıt iyi yaptı kötü yaptı mâ’nâsına değil. Kendisindeki esmânın zuhura çıkması ve her sahada ve her mertebede kemâliyle zâhir olmasıdır. Yoksa o zaman orada eksik çıktı, burada eksik çıktı, Hakk’ın zevâli olmuş olur. Eksikliği olmuş olur. Böyle bir şey de Hakk’a isnat edilemez. “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın” demek biz nefsimize karşı ahlâklanacağız. Dışarıya karşı değil. Dışarıya karşı bu ahlâkı kullanamayız. Çünkü bu Allah’ın ahlâkı, bizim ahlâkımız değil. Yalnız burada tehallaku bi ahlâkillah yâni Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın derken nefsimize karşı bu şekilde olacak ki onun hükmü varlığımızda artık hükümsüz hale gelsin. Tehallaku bi ahlâkillah, bilinçte olan bir şey yoksa biz Allah’ın yerine geçip onun ahlâkını kullanamayız. Peki düzen nasıl olacak? İşte düzen tehallaku bi ahlâki rasûlullah’ta kurulacak. Beşeri münasebetlerdeki zarar ve fayda sağlama, onun için ayrılmış Peygamber ahlâkıyla Allah’ımızın ahlâkı. Sıfat-ı ilâhiye, sıfat-ı zâtiyye, sıfat-ı subûtiyye ve esmâ-i ilâhiyye bunların zuhurlarının ne olduğunu artık idrâk etmiş olmaktayız. Ve genel mâ’nâda bir hâdise olduğu zaman bunun aslının ne olduğunu bilip üzüntüye düşmememiz gerekiyor. Yâni Allah’ın ahlâkı diğer bir ifadeyle Allah’ın kanunu diyelim. Allah’ın murâdı buymuş ki öyle oluyor. 

 Böyle bilindiği zaman da kişi ah vah edip, neden böyle oldu, şu tedbir alınsaydı böyle olmazdı, falan bu gibi gereksiz düşüncelerden, zaman kaybından kurtulmuş olur. Yâni Allah’ın ahlâkını biz sadece bilinç olarak biliriz ama kullanmamız mümkün değil. Fenâ fillah, bakâ billah mertebesine gelsek te. Bu ayrı bir saha, Allah’a ait bir saha. Testisi kırılan çocuk kıssasında, testiyi kıran kişi Allah’ın ahlâkıyla, adaletiyle karşılaşacağı için, ona mani olmak için risâlet ahlâkıyla rahmet ahlâkını kullanmış oluyor, orada çocuğu uyaran velî kişi. Eğer o hâli bilmemiş olsa o kendi haline bırakır. Allah’ta onun karşılığında Kahhâr esmâsıyla canını alarak ödetir ona. Sadaka vermek belâyı defetmek hususunda tesirli oluyor ama Ahlâk-ı Rasûlullah mertebesinde ve Ahlâk-ı mürşid mertebesinde. Çünkü onlar halka daha yakın. O Allah’ın işi, orada halk yok zaten. Allah’ın esmâsının zuhuru. Hani şöyle demişler; “Allah’a suç isnadından nasıl kurtuldun?” demişler bir velîye. Şimdi farkında olmadan, biz Allah’a suç isnad ederiz. Böyle bir şey, olur mu? Bu kadar insân ölür mü? Olmasaydı, etmeseydi. Bunları gayr-i ihtiyâri söyleriz. 

 O zaman biz Allah’ın işine karışmış oluyoruz. Ve suç isnad ediyoruz, şuuraltı iyi niyet olsa da. Onun verdiği cevap çok şaheser. “Mülkünde gayrıyı koymayarak” diye cevap veriyor. Şimdi bir mülk kişinin kendi mülküyse oraya dilediğini yapar. Ceza, suç veya güzellik iki varlık arasında olur. İki varlık yok ki kim suçlanacak. İşte o Kahhâr, Kahhârlığını yapıyor ama kendi bünyesinde yapıyor. Başka bir varlık yok ki ona bir şey sorsun. Eğer Kahhâriyetini ortaya çıkarmazsa, kendi saltanatını ortaya koymamış, kendisini tanıtmamış olur. Biz Cenâb-ı Hakk’ı sadece Rahîm, Rahmân yönüyle biliriz. Ki Batı’lılar biraz öyle bilirler. Yâni Allah hep iyidir diye bilirler. Kahhârı yapan kötü müdür? Hâşâ! Yanlış anlaşılmasın. En güzelini yapar. Yâni yaptığı her şey güzeldir. Güzelliğini gösteriyor. Ama kendi mülkünde, kendi kendiyle yapıyor, bir başkası yok ki eziyet olsun, azap olsun. O mertebe öyle. Teklik ve vahdet. Vâhid ve Kahhâr diyor. Tek olan. O zaman ölen de kendisi öldüren de kendisi. Kim kime ne diyecek ki. Ama ölenleri ayrı, öldürenleri ayrı görürsek, beşer kafasıyla o zaman onun hakîkatini hiçbir zaman anlayamayız. İşte bize burada lâzım olan ikinci ahlâk Ahlâk-ı Rasûlullah.

 Ahlâk-ı Rasûlullah ise kulun lehine çalışan bir ahlâktır. Affetmeye yönelik bir ahlâktır. Şefkate ve şefaate yönelik bir ahlâktır. İşte bireyler arasında faaliyette olan ahlâk, Ahlâk-ı Rasûlullahtır. Ahlâkillah, Allah’ın kendi mülkünde, kendi varlığı içerisinde olan ahlâktır. Ki bu ahlâktırdan ziyade faaliyettedir mâ’nâsında şu veya bu şekilde. Eksi, artı diye burada bir değerlendirmesi yapılamaz. Değerlendirme yeri yok çünkü orada. Sadece tatbikat yeri var. Değerlendirmek için varlık lâzım. Varlığa göre şöyle veya böyle. Allah’a göre Vehhâb esmâsı, Rahmân esmâsı neyse Kahhâr esmâsı da aynıdır, zuhurları ayrı olsada. Zâtına bağlı çünkü. İşte böylece biz tehallaku bi ahlâkı rasûlullah hükmünü kullandığımız zaman bunu en güzel şekilde kullanmamız gerekiyor. Faaliyet sahasında geçerli olan bu da rahmet ağırlıklı. Ve insânlara faydalı olmak ağırlıklı. Bunun eğitimi de mürşid ve mürid veya talip ve matlup yaşantılarından geçmekte. Bu eğitimden geçmekte. 

 Evvelâ murâkabe ve müşâhade de, rabıta da mürid fenâ fiş’şeyh olacak, onun nisbetini giyinecek, onun ahlâkıyla ahlâklanmaya çalışacağız. Belirli bir yere geldiğimizde anlayacağız ki burada Ahlâkı Rasûlullah’ta aynı yerdeymiş, başka yerde değilmiş. Neden? Daha evvelce öylece tanıdığımız, sıradan bir kişiymiş gibi sonra bakacağız ki kendimizi ancak tanımaya başladığımız zaman, onu daha iyi tanımamız mümkün olacak. Oradan yola çıkarak aynı yerdekine ama daha yukarı çıkarak, ileri aşama idrâk seviyesinde, bizim risâlet haber alma yerimiz burasıymış diyerek fenâ fir’rasûl, tehallaku bi ahlâkı rasûlullah’a giriş olacak. O devam ettiği sürece onun ahlâkıyla ahlâklanacağız. Beşeriyetin kemâl ahlâkı o’dur. Ondan sonra gelecek tehallaku bi ahlâkillah ise Allah’ın ahlâkı olduğundan orada kulun payı olmamakta. Orada sadece irfâni açıdan kulun bilinci olmaktadır. 

 “Kendinde olmak küfür kendinden geçmek imândır.” İşte kendinde olmak küfür. Neyin küfrü? Nefsimizle yaşadığımız zaman Hakk’ı kapattığımızdan ehl-i küfür olmaktayız. Yâni perdeli olmaktayız. Kendimizden geçtikten sonra yâni nefsî varlığımızı ortadan kaldırdıktan sonra bu imândır. Bunun ilk aşamasıdır, imândır dediği. Sonrası îkandır zaten. Daha sonrası da yakîndir. Daha sonrası da Allah’ın indinden gelen ledündür. İşte bütün bunların hepsi de İslam ahlâkı içerisinde oluşacak bireylerin eğitimi neticesinde güzel huy ve yaşantılardır.[27] “ İz- -T-B- ”

-----------------

يَا صَاحِبَي السِّجْنِ وَ أَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ

أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

 12/39. (Yâ sahibeyissicni e erbâbün müteferrûküne hayrun emillâhül vâhidül kahhâru.)

 12/39. “Ey benim iki zindan arkadaşım!. Çeşitli Tanrılar mı hayırlıdır. Yoksa gücüne karşı durulamaz olan Allah mı?” Ey zindan arkadaşlarım! Farklı, farklı rablar mı hayırlıdır? Yoksa tek ve kahhar olan Allah mı daha hayırlıdır? Diye onlara o kadar büyük bir hakikat ifşa ediyor ki aynı zamanda bizlere de haber veriyor. 

 Şimdi, biri bize gelse dese ki; yeryüzünde kaç tane Allah var? 1 tane Allah var, deriz. Işte bu lâfzî bir cevaptır. Hakikatte yeryüzünde ne kadar insân varsa onların değişik idraklerinde ve anlayışlarında o kadar Allah vardır. işte bunlar kişiye özel ve kişinin hayâlinde ürettiği ayrı ayrı nefs-î rabb’ı has’lar’dır. Her birerlerimizin gönlünde, hayalinde, muhabbetinde ne varsa onun rabbı odur. Îster dünyalık olsun, ister âhiretlik olsun ne varsa odur. Bir insân Hakk sevgisinin üstünde neyi seviyorsa onun rabb’ı odur. Putu da odur. Her ne kadar genel kıblesi, kâ’be’si olsa da böyledir. Böyle olduğu için de “ircii ilâ rabbik” (89/28) “Rabb’i ne dön” hitabına muhatab olur. Neden? Çünkü bizim yönümüz rabb’ı hasımıza yöneliktir. Rabbül erbab’a yönelik değildir. Her yönümüz ile Vâhit ve Kahhar olan Allah’a henüz ulaşamadığımız için bu hitaba muhatab oluyoruz. Onun için o tokadı yiyoruz. “ve ileyhi türceul ümur;” “bütün işler Allah’a dönücüdür.” Kaç yerde “herşey Allah’a dönücüdür.” Şeklinde bize ihtar olunuyorsa, demek ki, biz başka yerlerdeyiz. Eğer biz şu kapıya doğru dönmüşsek –zâten dönmüşüzdür- doğrudur. Çıkış yeri kapıdır. Ama cama dönmüşsek, camı kapı bilmişsek “çıkış yeri kapıdır, kapıya dön!” ihtarını alırız. Din kapıdır. Camı kapı bilirsen orada bekler durursun. Ya da oradan atlamaya çalışırız. Elimizi, ayağımızı kırarız. Yûsuf Sûresindeki Âyetlerin en önemlisi de belki budur. Rabb’i tanıma yolunda açıklık kazandıran Âyet-i Kerîme budur. 

 Ayrıca ona rû’ya-larını soran kimseler ona muhatab olarak bu sözler konuşuluyor. “tek ve Kahhar olan Allah mı yoksa tefrika olan rablar mı hayırlıdır.” Hani kıyamet koptuğunda kimse kalmayınca Allah nida edecek. “limenil mülkül yevm?” (40/16) “bugün mülk kimindir?” cevap verecek kimse olmadığından “lillâhil vâhidil kahhâr” yani “tek ve Kahhar olan Allahındır.” Kahhâr esmâsının kullanılması bütün bu varlıkta aslında özel olarak tek kendisinin olduğu, ancak çeşitli zuhurlarla ortaya geldiğinden, değişik varlıkların varlığı düşünüldüğünden “kahhar” esmâsıyla bütün bu varlıkları kaldırdığından tek “vâhîd” olan kendisinin kalması dolayısıyla “kahhâr” esmâsı’nı kullandı. Yoksa “cebbâr” esmâsını veya başka esmâsı’nı kullanırdı. Kahhar esmâsı bütün varlıkları bâtına çektiğinden tek ve vâhîd olan sadece Allah kalacaktır. Başka bir deyişle diğer rabb’ları “kahhar” esmâsı ortadan kaldırır. 

 “İşte ben ona îmân ettim” diyor. Dikkatini anlatmak istiyor ve yöneldiği yeri söylüyor.[28] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 KİMLİKLERİN YOK OLMASI :

 “Varlık âleminde bulunan her kimlik fânidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb'ının vechi, varlığı bakidir.” (55/26-27) Kimlikten kasıt düşünen varlıktır, yani insan türü varlıktır. Ne varsa insan denen, düşünen ne varsa, men, kimlik bunların hepsi fanidir. Ondan sonra, yüce ve ikram sahibi Rabbinin varlığı bâkidir.

 Zâhir tefsirlere bakıldığında, bu tür âyet-i kerîmeler, ahirette olacak hadiselerden bahseder diye bilinir. Her şey yok olacak, Allah'ın varlığı bâki kalacak. Diğer şekli de “Bugün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır.” (40/16) diye söylenir. İşte bu mertebenin bir başka âyet-i kerîmedeki izahı da odur.

 Şimdi burada kimliklerin yok olması, bütün insan türü düşünür varlıkların başlarının kesilip, koparılıp çukura atılması ma’nâsında değildir. Bütün bunların kendilerine ait her hangi bir varlıklarının olmadığının anlaşılmasıdır. O zaman onlar fâni/yok hükmündedir. 

 Ancak burada bir ayrı nokta vardır. Her kimlik deniyor, çünkü bütün insanlardan bahsediliyor. Bu kimliklerin içersinde hepsinin bu mertebeye gelen kimse gibi düşünmesi diye bir şey söz konusu değildir. O mertebeye gelen kişinin, bu kimliklerin kendilerine ait bir varlıklarının olmadığını idrak etmesi, kişinin kendisini ilgilendiriyor. Diğer kimlikleri ilgilendirmiyor. Burası mühimdir.

 Şimdi biz düşünebiliriz; oradaki nefsi emmarede, levvamede yaşıyor, asıyor-kesiyor, benliği var. Peki bunların hepsinden bu benlik kalkıyor mu? Hayır, onlar gene aynı şekilde. Neden? Çünkü onlar kendi mertebelerinde yaşıyorlar. Orası onlar için gerçek, geçerlidir.

 Ama seyrini yukarıya doğru sürdürmeye başlayan kişinin onlara yukardan bakışı bu anlayıştır. Ve o kişinin şahsına ait bir değerlendir-medir. Çünkü hiç bir beyin birbirinin aynı olarak bu âlemde yaşamıyor. Hepsinin değer yargıları ayrı ve hepsinin de kendilerine göre bir anlayışı, kabullenişi vardır. 

 Bu kendini ben diye kabullenmiş olan mahallin doğrusu, kendine göre doğrusu. Ama hakikate göre doğrusu değildir. Bunları birbirinden ayırmamız lâzımdır. Yani bu idrake gelen kişilerin gözünde bütün insanlar Hakk'ın varlığından, o mertebedeki zuhurundan başka bir şey değildir. 

 Ama yaşayan kişi nefsi emmaresiyle, levvamesiyle, katiliyle, hırsızıyla gene kendisi, aynıdır. Çünkü buradaki sistem böyledir. Yukarıdan bakıldığı zaman, onların asılları ve özellikleri, özleri dikkate alındığından, özlerinde de Hakk'ın varlığı olduğundan o kişiye göre bütün âlemdeki varlıklar ve men/kim’likler fânidir.

 Bu mertebede şu da geçerlidir. O kişinin mertebesi değiştikçe bu idrakte onda tekrar başka bir dönüşüme geçmektedir. İşte bir insan her mertebede, yeni bir hal alamıyor ise, eğer tek mertebede ise, bütün ömür boyu yaşadığı düzey, hayata bakışı tek mertebede ise, idrak ve anlayışı, bilgisi, bunları bilse de, onun için geçerli değildir. Yanlış tatbik etmiş olur.

 Yani bir kişi düşündüğü her şey Hakk, ben de Hakk'ım, onlar Hakk olduğu gibi, ben de dilediğimi yaparım, dediği zaman olmaz. Çünkü bunlar bu dünyada fiiliyatta tatbik edilecek şeyler değildir, ama idrakte anlaşılacak şeylerdir. Peki o zaman ne faydası vardır? İdrak etmeyenle eden kişinin arasında o kadar büyük farklar varki, tarifi mümkün değildir. Ama ancak her zümrenin hali itibariyle, şeriat-ı Muhamme-diyyeye suretler olarak asgari müşterekte uymak zorundadırlar. 

 Ondan sonrası ise idraki ve irfani bir yaşantı olduğundan, kişi yukarıya doğru idrakinde ve gönlünde yükselecek. Suretinde olacak ve değişecek hiç bir şey yoktur. 5. mertebeye gelen kişinin, insanların üstünde 5 kat yukarda yaşayacak hali yoktur. Hepimiz zemindeyiz, herkesin başı da ayakları da ağrır. Bu âlemin şartlarına bağlıyız.

 Yani bir kimse bunları bildi diye, bunlardan tenzih edilmiş, bunlar üzerinden kalkmış değildir. Nefsi emmarede olan kişiyle, evliya ve peygamber olan bir kişi fizik açısından aynı şartlara tabidir. Öyle olmazsa haksızlık olur. Hatta peygamberlere ızdırap daha fazla gelir, çünkü onlar biraz da kavminin yüklerini çekerler. 

 (Terzi Baba-6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ (a.s.) sohbetin-den.)[29] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 “ NEFS-i SÂFİYE” Nefs-i Sâfiye: Sonradan arız olanları terk etmek, kendi özel hâli ile saf kalan (Nefs) anlamındadır. 

 Zikri: “Ya KAHHAR” dır. 

 İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

 Kûr’ân-ı Keriym; Mü’min Sûresi; (40/16) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 

 لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

 (Limenil mülkül yevm lillâhil Vahidil Kahhar.) Meâlen: “Bu gün mülk kimindir? Vahid ve kahhar olan ALLAH’ın’dır.” Hâli: Bu hâlin hâli ile hallenmektir.” Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/132) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 

 فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

 (Felâ temutünne illâ ve entüm müslimune.) Meâlen: “Sakın hâ ölmeyin, ancak müslüman olarak ölün.” Yaşantısı: Nefs-i Sâfiye nin belirgin sıfatı, beşeri varlığından tamamen soyun- muş olmasıdır. Ahlâkı yokluktur, hiçliktir, yorumsuzluktur. Özelliği renksizlik, kayıtsızlıktır, dünyadan uzaklaşmadır. 

 Kendini gerçek hüviyeti ile bir başka manâda, bir başka âlemde bulmasıdır. Geçici dünya şartlarından kurtulup ebedi âleme intibak etme başlandıcıdır.

 Kişi dilerse seyrini burada bırakabilir, fakat daha ilerisini isterse çalışmalarını sürdürmesi gerekir. 

 Rengi: Renksizliktir. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi KAHHAR ismidir, mürşidinin himmeti irşadıdır.

 Tarikat mertebesi nin sonudur. Hakikat mertebesi yaşamına geçmeğe namzettir.

 Heybet ve üns tecellisinin başlangıcıdır. 

 Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. 

 Seyrine Nefs-i Emmâre den başlayıp devam eden sâlik nihayet Nefs-i Sâfiye mertebesine ulaştığında kendisinde çok büyük değişiklikler olduğunu müşahede eder. 

 Evvelce var zan ettiği birimsel varlığının, aslında hiç bir zaman var olmadığını, bunun bir şartlanma ve hayal mahsulü olduğunu anlar. 

 İşte bu idrak içerisinde. “Bugün mülk, yani (beden mülkü) kimindir? Sorusuna kendi öz müşahedesi ile Vahid yani (bir) ve (Kahhar) olan ALLAH’ın dır,” gerçek hükmünü duyarak cevap verir. 

 ALLAH’ın mülkünde ikliğe yer olmadığını, görünen varlıkların onun zuhur mahalleri, olduklarını ve bunların kendilerine has bir varlıkları olmadıklarını anlar. Ancak, bu düşün- ce ve yaşam buraya ulaşanlara has bir hükümdür. Kesret, yani çokluk âleminde yaşayanlara göre değildir. 

 KAHHAR ismi, son kalan birimsel benlik artıklarını da ortadan kaldırıp tam bir sâ- fiyete ulaştırır. Bu sâfiyet, sâlik’in tam ve mutlak öz yapısı ile kalmasıdır. O da Hakk’tan başka bir şey değildir. Bu mertebe çok değişik bir yaşam arzeder. Burada yaşanan hayatın sırrını, ancak yaşayanlar idrâk ve muhafaza edebilirler. Bu halin bazı tehlikeleri de vardır. İradesi güçlü olanlar bu tehlikeleri yenerler. 

 “Sakın ha ölmeyin, ancak müslüman olarak ölün.” Emri İlâhisi bu vadide çok önem taşır. Cenâb-ı Hakk kulunun gaflet içerisinde ölmesine râzı değildir. Âncak “müslüman” olarak ölmesine rıza gösterdiğini açık olarak bildiren bu Âyetin tahakkuk yeri haliyle “Sâfiye” mertebesidir. 

 Müslüman kelimesinin gerçek ifadesi teslim olan, geçici varlığından kurtulup salim olan, selâmette olan mânâsına dır. 

 Rabb’ı mızın ikazı bizleri, hayali, vehmi ve birimsel varlığımızın emri altında iken ölmemizden kurtarıp, gerçek kimliğimize ulaşınca ölmemize rıza gösterdiğini belirtmesi içindir. 

 Gerçekten kendini bilmeden, bulmadan bu dünyadan ayrılmak büyük kayıptır. 

 “Mutü kable ente mutü” yani (ölmeden evvel ölünüz) Hadîs-i kûdsi si ile Efendimiz de bu hale ne güzel açıklık getirmiştir. 

 Kendi Nefs-lerin den ölenler, HAKK’ın varlığı ile dirilirler ki işte bu gerçek yaşamdır. Ondan sonra artık o kimesler ölmezler. 

 Bir başka, Hadîs-i şerif’de ise. (Men sâre bil ilmi hayyen lem yemüd ebeden)buyurulmuştur. Yani; (ilim ile diri olan ebeden ölmez) demektir. Bu ilim ise ancak kendini bilme ilmidir Bazı tasavvuf okulları Nefs-i Sâfiye’de seyr-i sülûku bitirirler ve bu aralara daha başka mertebeler de ilâve ederler. Her okulun sistemi kendine göredir. 

 Biz buraya kadar olan seyr-i, sadece Enfüsi yani kendi nefsimizde ki tahakkukunu görüp yaşamağa çalıştık. Bundan sonra gelecek olan (HAZARÂT-ı HAMSE) yani “beş hazret” mertebesi bölümü ile de afakî seyr-i, yani dış âlemde ki seyr-i de yaşamağa ve anlatmağa çalışacağız. Bu seyr-i de tamamlayanlar, ancak gerçek mânâda (TEVHİD)’e yani varlıktaki mutlak birliğe ulaşabilirler. 

 Gayret alandan, himmet verenden, muvaffakiyyet ALLAH’dan dır. 

* * *

 Bu mertebenin zikri olan KAHHAR esması verilen sayıda çekildikten sonra, yukarı da belirtilen idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetlerin en az (33) çer def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır. 

 Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve ehli beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. Ancak dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız, diğerleri de böyle devam eder. 

 Küçük bir tefekkür ile buraya kadar ki; seyrimizin kısaca özetini yapmağa çalışalım. 

 Seyrine “Kelime-i Tevhid” ile başlayıp devam eden sâlik daha evvelce lisanen söylediği “Kelime-i Tevhid-i” bu sefer gönülden ve muhabbetle söylemeğe ve açılımlarını düşünerek anlamağa gayret eder. 

 Böylece, (Lâ ilâhe illâllah) “Kelime-i Tevhid” zikri ile yola çıkan sâlik in de bundan sonra hayata bakışı oldu değişik olacaktır. “Kelime-i Tevhid,” in bereketi ona çok şeyler kazandırmağa, birlik bilinci yavaş, yavaş kendini göstermeye başlayacaktır. 

 Ya ALLAH: Zikri ile kişi ALLAH’ın varlığı, bilincini daha ciddi mânâda tefekkür ederek yoluna devam edecektir. 

 Ya HU: Zikri ile her yerde ve her şeyde O nu görmeğe çalışmaktır. 

 Ya HAK: Zikri ile her yerde ve her şeyde Hakk’ı müşahede etmeğe çalışmaktır.

 Ya HAY: Zikri ile kendi de gerçek hayat sahibi olmağa çalışacaktır. 

 Ya KAYYUM: Zikri ile bütün âlemin, Hakk’ın varlığı ile kâim olduğunu anlamağa çalışmaktır. 

 Ya KAHHAR: Zikri ile de varlık hakkında düşünülen hayâli ve vehmi yorumları ortadan kaldırmaya çalışarak, böylece bu yere ulaşan kimseler oldukça iyi bir yol katetmiş olacaklardır. Ancak yolun sonu değildir. 

 Evvelki derslerimizde gördüğümüz (mürşidinin himmet-i irşadıdır,) sözünün küçük izahını isteyen dostlarımıza cevaplayarak gönderdiğimiz o yazıyı da buraya ilâve etmek yararlı olur düşüncesiyle sizlerede sunuyorum. 

 Bismillâhirrahmânirrahiym Esselâmu aleyküm ve rahmetullah Sevgili canlar, gönül dostları, muhabbet aynaları. 

 Sevgili kâmil kardeşim, cümlenize Cenâb-ı Hakk’tan sağlık ve afiyet dilerim.

 Gönül açıklığı ve mânâ genişliği niyaz ederim. 

 Böyle kısa bir girişten sonra, istediğin kelimelerin kısaca ifadelerine geçelim. 

 (1) Mürşidinin Himmeti irşadır. 

 Sâlik’in, yani Hakk yolcusu nun, kendi bulunduğu mertebesinin bir mertebe ilerisine geçebilmesi için, o mertebenin bilgi ve müşahedesine ihtiyacı vardır. 

 İşte mürşidinin kendisine geçeceği yolları açık veya gizli bir ifadeyle işaret etmesi, onu yukarıya doğru yöneltmesi ona olan himmet’i dir. Ve bu da irşattır. İrşat ise “rüşt” yani kemâle doğru gidiştir. Her mertebenin rüştü bir üst mertebeye doğru yükselmektir. 

 İşte bu oluşum için mürşit tarafından sarfedilen gayret, onun himmetidir. “Himmet” ise; kelime mânâsı itibariyle, (kâlb isteği ile gösterilen karşılıksız gayret)tir, diye belirtilmiştir. 

 Ayrıca “Himmet-Zimmet”tir. Yani salikin bağlandığı yerin, gönül alemine girmesiyle orada “zimmetlenmiş” yani kayda girmiştir. İşte gerçek Zât-i Himmet budur. 

 (2) Sohbet, sohbetin feyzi: 

 Sohbet; görüşüp konuşma, arkadaşlık demektir. 

 Sohbet-i yaran; dostlar sohbeti demektir. 

 Tasavvuf sohbetlerine, can sohbetleri de denilmektedir. 

 Hz. Rasûlüllah’ın güzel dostlarıyla yaptığı konuşmalarında kendisini dinleyenlere “ashab” denildiği bilinen bir şeydir. 

 “Ashâb-ı kiram” “ikram edilen sâhibler.” “Ashâb-ı güzîn” “güzîde sâhibler” diye de bilinmektedirler. 

 Buradan yola çıkarak, bir gerçek irfan ehliyle arkadaşlık kurup, onun meclisinde bulunan kimselere de onun eshâbı denilmektedir. Böylece o mecliste söyleyen ve dinleyen olduğundan bu oluşumun aldığı isim de “sohbet” olmaktadır. 

 Gerçek sohbetlerin dört kanaldan olması gerekmektedir. 

 (1) Kelâm (ses) yönü: 

 (2) Kelâmda ki ses (mânâ) yönü:

 (3) Kelâmda ki ses, mânâ, (rûh) yönü: 

 (4) Kelâmda ki ses, mânâ, rûh, ve (nûr) yönü: 

 Olmalıdır. İşte gerçek sohbetin sıhhati bu oluşumlara bağlıdır. Ve (venefahtü) (15/29) tatbikatı ancak böyle tesirli olabilir. Eğer bir sohbet mânen doyurucu olmuyorsa, bunların eksikliği var demektir. 

 Sohbetin feyzi: “Feyz” bereket, bolluk, mânâsına olduğundan, bulunulan or- tamda ki; konuşma eğer gerçekTevhid sohbeti ise, ondan mutlaka gönül âleminde mânâ ilminden bolluk ve bereket olur. Bu bereket ile de iç dünyası genişleyip aydınlanmağa başlar ve sohbetin feyzi ve bereketi ortaya çıkmış olur. 

 (3) Şeriat, tarikat, hakikat, marifet: 

--------------- 

 (1) Şeriat: Kısa ifadelerle; madde mertebesinde bedenin sosyal ve birimsel yaşamını düzenleme.

 (2) Tarikat: Az daha ileriye giderek duygular âleminde düzenleme. 

 (3) Hakikat: kendini tanıma ve mânâ âleminde düzenleme. 

 (4) Marifet: ALLAH-ı tanıma, gerçek “akl” (akl-ı kül) âleminde düzenleme, bilinçlenmedir.

 Ayrıca şeriat-ı Muhammed-i, bâtınî ifadesiyle bu mertebelerin hepsini kapsamına almaktadır diyebiliriz. 

 Bir başka yönden baktığımızda; şeriatte duygular vardır, bilinmez. Tarikatte duygular vardır bilinir, hâkim olunmaz. Hakikatte duygular vardır, bilinir, hâkim olunur. Marifette ise duygular istenildiği yerde öldürülür veya ihya edilir, hayat verilir.

 Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/261) Ayetinde;

  

كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ

حَبَّةٍ وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

 (meselülleziyne yünfikune emvalehüm fi sebilillâhi kemeseli habbetin enbetet seb’a senabile fi külli sünbületin mietü habbetin vellâhü yüdâifü limen yeşaü vellahu vasiun alimün.) Meâlen: 261. Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, o bir dânenin durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz dane bulunmuş olur. Ve Allah Teâlâ dilediğine kat kat artırır. Ve Allah Teâlâ geniştir, herşeyi bilir...

 Yukarı da Âyette belirtildiği gibi ALLAH yolunda mallarını harcayanlar. 

 Kişinin en büyük varlığı (zamanı)’dır, bu zamanı nı ALLAH yolunda harcaması kendisine yapacağı en büyük merhametidir. Her bir Nefs mertebesin de yüz derece “mertebe” kazanan yedi nefs mertebesinde yedi yüz derece “mertebe” kazanmış olmaktadırlar. 

 Özet olarak bu kısa bilgileri verdikten sonra Nefs-i Sâfiye bölümünü de nihayete erdirmiş olalım. Cenâb-ı Hakk cümlemize yollarımızda kolaylıklar ihsân eylesin. 

 Gayret alandan, himmet verenden, muvaffakiyyet ALLAH’dan dır. 

 ALLAH (c.c.) bundan sonraki seyirlerimizi de tamamına erdirsin. Âmin.[30] “ İz- -T-B- ” 

----------------

الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ {17} 

(40/17) “Elyevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet lâ zulme-lyevm(e) inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)”

(40/17) Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün asla zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. 

----------------

 Nefs kelimesinin kullanılması gösteriyor ki ceza ve mükafat yeri insânın nefsinde tahakkuk etmektedir. 

 Bedenimiz madde âlemindeki aracımız, nefsimiz esmâ âlemindeki varlığımızdır. 

 Nefs tadları, zorlukları, güzellikleri ayırabilen bir mertebenin ismi’dir ki bu ayırma zâhirdeki bir ayırma anlayışıdır. Nefsin eğitildikten sonra sâfiye denilen bir kısmı vardır ki orada irfaniyeti ile ulûhiyyet-beşeriyet ayırımını yapmaktadır. 

 Nefsin emmâre ve levvâme hali sürekli olarak yaşanmaktadır bunlar ancak eğitilerek kontrol altına alındığı zaman bize faydalı olmaktadır. Bu kişi ibâdet ehli ise nefsi emmâre ve levvâmenin azgınlıklarını bir miktar kısıtlıyor ve o şekilde cennete gidebiliyor.[31] “ İz- -T-B- ” 

 "Hesap günü, nefsin ‘kesb’ perdesinin kalktığı gündür. O gün, herkes ‘Hakk’ın fiilini’ müşahede eder. Zulüm, ‘kesb iddiası’dır; o iddia düştüğünde zulüm kalkar."[32]

 "Hakikat ehli, ‘bugün’ü dünyada da görür. Ona göre ‘ceza’ ve ‘mükâfat’, Hakk’ın tecellîsinden başka bir şey değildir."[33] 

----------------

وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ {18} 

(40/18) “Ve enzirhum yevme-l-âzifeti izi-lkulûbu ledâ-lhanâciri kâzimîn(e) mâ lizzâlimîne min hamîmin velâ şefî’in yutâ’(u)”

(40/18) Yaklaşmakta olan gün konusunda onları uyar. O gün yürekler gam ve tasa ile dolu, (sanki) gırtlaklara dayanmıştır. Zalimlerin ne sıcak bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır. 

----------------

 Zalim, zulüm sahibi nefsani manâda hakkın varlığının görmeyip vehimi ve hayali varlığını gören ve nefsi emmarenin zulmetinde yaşayandır. Kalbi ise hakk ile değil vehimi şeytan ile olduğundan tasa ile doludur. (Murat Derûni) Şefaat, ‘Hakk’ın rahmet tecellîsi’dir. Zalim, ‘tevhid’den uzak olduğu için şefaate layık olmaz."[34]

----------------

يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ {19} 

(37/19) “Ya’lemu hâ-inete-l-a’yuni vemâ tuhfî-ssudûr(u)”

(37/19) Allah, gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediğini bilir. 

----------------

 Hakkı değilde, masiva olan kesreti görmek hakka karşı yapılan yanlıştır. Ve bu bakışla da sadr da olan da nefsi emmare hayali ve vehiminde başla bir şey değildir. (Murat Derûni) Göz, Hakk’ın nazarıdır; kalp, Hakk’ın hazinesidir. Hain bakış, ‘nazarı kesrete çevirmek’tir. Gizlemek, ‘hazineyi mâsivâ ile doldurmak’tır. Ârif, gözü ve kalbiyle Hakk’ı müşahede eder."[35]

----------------

وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ {20} 

(40/20) “Va(A)llâhu yakdî bilhakk(i) vellezîne yed’ûne min dûnihi lâ yakdûne bişey-/(in) inna(A)llâhe huve-ssemî’u-lbasîr(u)”

(40/20) Allah, hak ve adâletle hükmeder. Allah’tan başka taptıkları ise hiçbir hükümde bulunamazlar. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. 

----------------

 Hakk ve batıl, Hakk geldiği zaman batıl hayal ve vehimi olduğu için yok olmaya mahkumdur ve hümü geçersizdir. (Murat Deruni)

 (Ve kul cael Hakku ve zehekal batıl* innel batıle kâne zehuka;)

 (Ey Muhammed!) De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkûmdur." (17/81)

 O mertebe için bunları yaparsanız Hakk size gelmiş olur yani Hakk sizi istilâ etmiş olur sonra bâtıl ise geçer gider. Hakk’ın gelmesi gerçek olarak Hakk esmâsı’nın senin bütün varlığını kuşatmasıdır, işte Hallac-ı Mansur bu mertebede “Enel Hak” demiştir.

 Zaten aslında bâtıl diye bir şey yok idi, bâtılı biz icat ettik, hayalimizden icat ettik, Hakk-ı gönderdik onun yerine yine hayalimizden, benliğimizden yeni bir sistem oluşturduk ve bâtıl hükmüne sokarak bunu Hak zannettik, bireysel varlıklarımıza verdiğimiz kimlikler ile onları öne çıkardık Hakk batında kaldı ve bâtıl denilen zâhire çıktı. Hakikatler ortaya çıkıp hakikat yaşantısı bizde yerini bulunca o zaman hayalimizden ortaya koyduğumuz bâtıl kayboldu.[36] 

 “İz- -T-B- ”

----------------

أَوَ لَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ اللَّهِ مِن وَاقٍ {21} 

(40/21) “Eve lem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-llezîne kânû min kablihim kânû hum eşedde minhum kuvveten ve âsâran fî-l-ardi feehazehumu(A)llâhu bizunûbihim vemâ kâne lehum mina(A)llâhi min vâk(in)”

(40/21) Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları yakaladı. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı. 

----------------

 Kûr’ân-ı Kerimde geçmiş kavimlerin akıbetlerinden çeşitli yerlerde bahsetmektedir. Bu kavimler bizlerin varlığında da bulunmaktadır. Bunu müşahade etmek içinde ya bu kavimlerin yaşandığı zamana gitmek veya o zamanı kendi yaşantımıza getirmemiz gerekir veya bu kavimlerin yaşantısındaki hikayeleri kendi varlığımızda bulup seyr etmemiz gerekir. (Murat Derûni)

 "Allah’ın ‘yakalaması’, nefsi ‘fenâ’ya götüren bir rahmettir. Nefs, helâk olmadan asla terbiye olmaz."[37]

 "Azap, ‘hicran’dır. Nefs, Hakk’tan ayrı düştüğü için azap çeker. Kurtuluş, ‘vuslat’tır."[38] 

 "Ârif, yeryüzünde (nefsinde) dolaşır, öncekilerin (nefsinin eski hallerinin) akıbetini görür. Onlar güçlüydü, ama fanî oldular. Nefs, günahıyla perişan olur, ama sonra Hakk’ın rahmetiyle kurtulur."[39]

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانَت تَّأْتِيهِمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ {22} 

(40/22) “Zâlike bi-ennehum kânet te/tîhim rusuluhum bilbeyyinâti fekeferû feehazehumu (A)llâh(u) innehu kaviyyun şedîdu-l’ikâb(i)”

(40/22) Bunun sebebi şu idi: Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getiriyorlardı da onlar inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O, güçlüdür, cezası da çok şiddetlidir. 

----------------

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ {23} 

(40/23) “Velekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ ve sultânin mubîn(in)”

(40/23) Andolsun Musa'yı âyetlerimizle ve açık bir delil ile gönderdik. 

----------------

 Taha sûresinde bu gönderiliş aşağıdaki şekilde anlatılmıştır. 

 فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إِنَّا رَسُولًا رَبِّكَ فَأَرْسِلْ مَعَنَا

بنى اسرائيل ولا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِنْ

رَبِّكَ وَالسَّلامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى

 (Tâ-Hâ-20/47) (Fe’tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ rabbike fe ersil meanâ benî isrâîle ve lâ tuazzibhum, kad ci’nâke bi Âyetin min rabbike, ves selâmu alâ menittebeal hudâ.)

 (Tâ-Hâ-20/47) “O halde ikiniz ona gidin ve ona şöyle söyleyin: “Muhakkak ki biz, senin Rabb’inin iki resûlüyüz. İsrâiloğulları'nı artık bizimle berâber gönder ve onlara azâb etme! Sana Rabb’inden Âyet (mûcize) getirdik. Ve hidâyete tâbî olanlara selâm olsun.”

********** 

 O halde ikiniz ona gidin ve ona şöyle söyleyin:

 “Muhakkak ki biz, senin Rabb’inin iki resûlüyüz.” Akıl ve fikir, Nefs Fir’âvn’ına kendilerinin kaynağının hakikat-i İlâhiye olduğuna ve ondan aldıklarını kendisine tebliğ ettiklerini ve onun rasûlleri olduklarını bildiriyorlar. 

 “İsrâiloğulları'nı artık bizimle berâber gönder ve onlara azâb etme!” Beden arzında yaşayan seyr-ü sülûk halinde “isr” eden dolaşan esmâül hüsnâ güçlerini Allah ismi Camiinin o günkü temsilcileri olan bizlerle gönder onları orada hapis tutarak ayrılık azabı ile azap etme. 

“Sana Rabb’inden Âyet (mûcize) getirdik.” Yukarıda belirtildiği üzere Âyet-işaret-i İlâhiye getirdik. 

“Ve hidâyete tâbî olanlara selâm olsun.” Hâdi ismine uyanlara selâm olsun.[40] “ İz- -T-B- ”

----------------

إِلَى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ {24} 

(37/24) “İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fekâlû sâhirun kezzâb(un)”

(37/24) Fir’avun'a, Hâmân'a ve Karun'a da onlar: "Bu bir sihirbaz, bir yalancıdır" dediler. 

----------------

 (İlâ Fir’avn’e ve Hâmâne ve Karune…..) 

 (40/24) “Fir’avn’e ve Hâmân’e ve Kârûn’e gönderdik..” Bu Âyet-i kerîm’e de dikkat çeken kelimeler (Ha- man ve Kârûn) dur, bilindiği gibi Hâmân, Fir’avn’ın veziri, Kârûn da o günün zengini ve Mûsâ’nın karşıtı idi. 

Hâmân kelimesinin sayısal değeri : 

(5+1+40+1+50=97) toplarsak, (9+7=16) eder. 

Kârûn kelimesinin sayısal değeri ise (100+1+200+ 6+ 50=357) dir toplarsak,(3+5+7=15)tir, çıkan iki neticeyi de birlikte toplarsak, yani Hâmân eşittir (16) Kârûn eşittir (15) ikisini toplarsak (15+16=31) eder ki zaten tersi (13) tür ve şaşırmamak elde değildir. 

 Cenâb-ı Hakk (c.c) genelde oluşumları (13) hakikâtine bağlamıştır, araştırıldığında hepsi meydana çıkmaktadır. 

 Hâmân ve Kârûn Beni İsrâil’in ileri gelenlerinden idi hiç birinin saltanatı bâki kalmadı çünkü onlara da (13) olan Ahadiyyet mertebesi hâkim idi. Belirli süreli kendilerine tanınan hakimiyyet belirli süre sonra ellerinden alındı, eğer mutlak hakimiyyet kendilerinin olsaydı ellerinde kalırdı. 

 Aynı kitâbımızdan ayrıca bu sûrede de geçmekte olan “Firâvn” kelimesi hakkındaki bilgiyi aktaralım: “ İz- -T-B- ”

*********

 Kûr’ân-ı Kerîm A’râf Sûresi (7/104) Âyetinde: 

﴿١٠٤﴾ وَقَالَ مُوسَى يَا فِرْعَوْنُ إِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 (Ve kâle Mûsâ ya Firâvn’ü innî Rasûlün min Rabb’il âlemîn) 

 (7-104) ”Ve Mûsâ dediki: Ey Fir’avn! Şüphesiz ki ben âlemlerin Rabb’i tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.” Bu Âyet-i Kerîme’de de dikkat çeken kelime (ey Fir’âvn) dur, bunun sayı değeri ise (10+1+80+200+70+-6+50=417) dir, toplarsak,(4+1+7=12) ederki, Hakikati Muhammedî’dir. 

 Yani Fir’âvn’nın hakikâti dahi Hakikat-i Muhammediyye ye bağlıdır. Ayrıca Âyet numarası olan (104) ün sıfırını alırsak geriye (14) kalır ki Nûr’ u Muhammediyye dir ve oraya da bağlıdır. 

********* 

 Diğer bir şeye daha dikkat çekelim, sûre-i şerifin fâsılaları Mîm, Nûn, Lâm, Rı harfleridir. Ebced sayı değerlerine baktığımızda, Mîm 40, Nûn 50, Lâm 30, Rı 200’dür. (4+0+5+0+3+0+2+0+0=14) ki görüldüğü gibi fâsılaları dahi Nûr-u Muhammediyye’ye bağlıdır. 

 Duraklarına baktığımızda ise, 

 3 adet Mîm durağı, ilmel, aynel ve Hakkâl yakîn mertebelerinin ifâdesidir.

 81 adet Nûn durağı, tersi 18 olur ve ikisi toplarsak 99’dur ki esmâi ilâhîyyeyi temsil etmektedir.

2 adet Lâm, uluhiyyetin zâhir ve bâtın âlemlerin ifâdesidir

2 adet Rı durağı vardır ki, Rahmet’in zâhir va bâtın ifâdeleridir.[41] 

----------------

فَلَمَّا جَاءهُم بِالْحَقِّ مِنْ عِندِنَا قَالُوا اقْتُلُوا أَبْنَاء الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَاءهُمْ وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ {25} 

(40/25) “Felemmâ câehum bilhakki min ‘indinâ kâlû-ktulû ebnâe-llezîne âmenû me’ahu vestahyû nisâehum vemâ keydu-lkâfirîne illâ fî dalâl(in)”

(40/25) Mûsâ onlara tarafımızdan gerçeği getirince, “Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kızlarınıı sağ bırakın” dediler. Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkmıştır. (denilir). 

----------------

 Onların oğullarını, akl-ı külden gelen füyuzatı, öldüreceğiz. Kızlarını nefs-i külden gelen nefis duygularını sağ bırakacağız ki onları biz kullanalım. “ İz- -T-B- ”

----------------

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسَى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنِّي أَخَافُ أَن يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَن يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ {26} 

(40/26) “Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ velyed’u rabbeh(u) innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhira fî-l-ardi-lfesâd(e)”

(40/26) Fir’avun dedi ki: “Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabbini yardıma çağırsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” 

----------------

 Bizim beden arzımız Fir’âvn’un şirretli hâli içerisinde yaşarsa oranın hâkimi Fir’âvn olur, fakat Mûsâ Fir’âvn’u alt ettiğinde oranın hâkimi Mûsâ olur, işte bu arza Mûsâ vâris olmuş olur. Muhammedîyyül seyirde Mûsevîyyet mertebesinde Mûsâ sahibi olunmuş olur kişi bu şekilde daha sonra Îsâ sahibi daha sonra Muhammed (s.a.v)’in hakîkati sahip olacak ki bu yol sonucu Mısır’dan çıkıp Kûdüs-ü Şerîf’e oradan da Mekke-i Mükerremeye ulaşılsın ve seyir tamamlansın. “ İz- -T-B- ”

 "Fir’avun: 'Bırakın beni öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin." Bununla yukarıda geçen "Her ümmet kendi resullerini yakalamak kastinde bulundu." (Mümin, 40/5) sözüne bir örnek gösterilmiş de oluyor.[42]

----------------

وَقَالَ مُوسَى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُم مِّن كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَّا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ {27} 

(40/27) “Ve kâle mûsâ innî ‘uztu birabbî ve rabbikum min kulli mutekebbirin lâ yu/minu biyevmi-lhisâb(i)”

(40/27) Mûsâ da, “Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım” dedi. 

----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir. 

-----------------

 Akıl Mûsâsı nefsi emmarenin kibri ile kendini Rabb olarak kabul eden Fir’avuna, Rabb’ul erbab olan Allah’ın Rabb olduğunu bildirerek rububiyet mertebesine sığındırım. Dedi. (Murat Derûni)

 "Kibir, ‘nefsin Hakk’a perde olması’dır. Mütekebbir, ‘ben varım’ diyendir."[43] 

----------------

وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جَاءكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ وَإِن يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِن يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ {28} 

(40/28) “Ve kâle raculun mu/minun min âli fir’avne yektumu îmânehu etaktulûne raculen en yekûle rabbiyya(A)llâhu ve kad câekum bilbeyyinâti min rabbikum ve-in yeku kâżiben fe’aleyhi kezibuh(u) ve-in yeku sâdikan yusibkum ba’du-llezî ya’idukum inna(A)llâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(un)”

(40/28) Fir’avun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü’min bir adam şöyle dedi: “Rabbim Allah’tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez.” 

----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Nefsi emmare Fir’avunun yaşantısı içinde imanı gizlemek-te olan nefsi levvame, nefsi emmare ve yardımcılarına artık bu yaşantıdan benim terbiye edicim rububiyet mertebesi diyen aklı öldürecek misiniz? Halbuki Rububiyet mertebesin den işaretler getirdi diye kınamaktadır. Ve devamında kim hakikati yalanlıyorsa onun aleyhinedir. Ve Uluhiyet mertebe-sinin gereği Hakkı, hakkın varlığının kendilerinde olduğunu yalanlayanlar “Hadi” esmâsı yaşantısına erişemezler. (Murat Derûni) Yolumuza bir şiir ile devam edelim.

 Aynası 

Mü'min'dir Allah'ın zuhur aynası,
Hakk ve kulun ortak olur aynası,
Bazen Hakk, bazen kul mürur aynası,
Mü'min'ül Mü'min'in Allah aynası.

İki ayna, elma Hakk'ı bildirir, Ellerini meyva gibi dildirir,
Hakk'a ayna arif pası sildirir,
Kulunun sinesi Hakk'ın aynası.

Cilala aynanı yavaş dingince,
Sırat-ı Müstakim nefse ilgince,
Sıratullah dikey mirac bilgince,
Allah ile seyir aşkın aynası.

Tozunu havanda tokmak dövünce ,
Cenab-ı Hakk habib diye övünce,
Âlemlere rahmet irsal edince,
Zuhuru Muhammed insan aynası.

Özümün özü nuru yayınca,
Zulmetin aslı "Hu" anlayınca,
Zatı'nın elini selamlayınca,
İlahi Hakikat Kabe aynası.

Oturdum mescid de direğin dibine,
Dahil edilince sure-i fethine,
Habibten en güzel ders ümmetine,   
Allah'ın ahlakı Cemal aynası.

"Nusretiyle Aziz" olan rahmeti, 
Dinleyen, dillendi bildi Ahmeti,   
Dilenmiş olan saatte okunur kameti,    
Seyrettiğim Mü'min Mü'min aynası.

Nefsinin yıldızı benlik sönünce,
Vehim ve hayali gönlün görünce,
Zuhur hali kadim hale dönünce,
Gönle tulu etti  Veli aynası.

Allahu ekberle uruc edince,
İmam kabesine döndü kendince,
Uydum efendime cemaat bendince,  
Dur Rabb'in namazda Esma aynası.

Kavuşma vaktinin müjdesi bakın,
"Men reani" dedi,  âleme yakîn,
"Fekad real Hak" nefsinden sakın,
Muhammedi Mirac Necm'in aynası. 

Allah ve Resül den, dinlerim Duhan,   
Mübarek gecede inince Kur'ân,
Kadir gecesinde Rabb'imle Handan,  
İnsanı uyaran Zat'ın aynası. 

Bedri münirin de bugün bayram,
Üçyüz onüç Resül indi kelam,
Sakin oldu eshab verdi selam,
İnsan-ı kamil'dir Muhammed aynası. (s.a.v.)

20-11-2013

Murat Derûni

----------------

يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جَاءنَا قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ {29} 

 (40/29) “Yâ kavmi lekumu-lmulku-lyevme zâhirîne fî-l-ardi femen yensurunâ min be/si(A)llâhi in câenâ kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ vemâ ehdîkum illâ sebîle-rraşâd(i)”

 (40/29) “Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hâkim kimseler olarak iktidar ve saltanat sizindir. Ama başımıza geldiğinde bizi, Allah’ın azabından kim kurtarır?” Fir’avun, “Ben size ancak kendi görüşümü bildiriyorum ve sizi ancak doğru yola götürüyorum” dedi. 

----------------

 Zâhiren Mısır arzına-yurduna yuva kurmuş olan Fir’âvn ve âvanesi, bâtınen ise, beden Mısrına yuva kurmuş olan nefs Fir’âvn’u kendisine gönderilen akıl Mûsâsı’na ki aslı hakikat-i Muhammediyyenin Mûseviyyet mertebesi İnsân-ı Kâmilidir. Onlara geldiği zaman, kendisinde bulunan ulûmu diniyye yi ve zâhiri ahkâm-ı İlâhiyyeyi ve kendisinde bulu-nan bu hakikatlerin tezahürünü gösterince ve Hadi esmâsının zuhurunun desteğini görünce, nefsi emmare Fir’avn-ı saltanat ve iktidarının elinde gideceğini anlayınca kavmi ve avanesini ikna etmek için sizi raşid olan doğru yola götüyüyorum diyor. Vasi, Raşid, Sabr esmâ’ül hüsnanın son esmâlarıdır. Nefsi emmare, mudill üzere olduğu için onun da doğru yolu nefsi emmare istikameti üzerinde gitmektir. Emr-i iradiye göre bildiği “raşid” rüşd olan doğru yol budur. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُم مِّثْلَ يَوْمِ الْأَحْزَابِ {30} 

(40/30) “Ve kâle-llezî âmene yâ kavmi innî ehâfu ‘aleykum misle yevmi-l-ahzâb(i)”

(40/30) O inanan, ey kavmim dedi, ben bir bölük ümmetin uğradıkları azaba uğrayacaksınız diye korkuyorum. 

----------------

 Akıl Mûsâsı’na hakikat-i Muhammediyyenin Mûseviyyet mertebesi İnsân-ı Kâmiline ve rabbine inanan “AbdulHadi” Hadi esmâsının kulluğu beden “Mısır”ında bulunan kavmim nefsi emmarenin azabına uğrayacağınızdan korkuyorum. Diyor. (Murat Derûni) 

----------------

مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِن بَعْدِهِمْ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِّلْعِبَادِ {31} 

(40/31) “Misle de/bi kavmi nûhin ve ’âdin ve semûde vellezîne min ba’dihim vema(A)llâhu yurîdu zulmen lil’ibâd(i)”

 (40/31) "Nuh Kavmi'nin, Âd'ın, Semud'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi (bir günün geleceğinden korkuyorum). Allah, kulları için bir zulüm istemez." 

----------------

 Zahiri yeryüzü arzında ve bâtıni beden arzında “Nuh kavminin Necat-ı reddetmesinden” “Ad kavminin Hakk’ı reddetmelerinden” “Semud kavminin zahiri Salih (a.s.) ın devesi ve bâtıni beden devesini kesip, Hac yolundan engelemeleri” ve ondan sonraki hayali ve vehimi varlıkları ile Hakk’ı örtenlerin başlarına gelenlerden dolayı bu azabın başınıza geleceğinden korkuyorum. Diyor. Allah c.c. (Uluhiyet mertebesi) her mertebenin hakkını verdiği için nefsi emmarenin zulmünün, zulmetinin Hakk’ı örtmesini istemez. (Murat Derûni) 

----------------

وَيَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِ {32} 

 (40/32) “Veyâ kavmi innî ehâfu ‘aleykum yevme-ttenâd(i)”

 (40/32) "Ey kavmim! Ben size gelecek o çağrışma gününden (kıyamet gününden) korkuyorum." 

----------------

 Kıyamet (kıyam, ayağa kalkma) gününde Hadi ve Mudill esmâları birbirinden ayrılacak ve taraflar cennet ve cehenneme gideceklerdir. Mudill tarafında kalıp bu halde hayalde kalmanızdan korkuyorum. (Murat Derûni) 

----------------

يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ مَا لَكُم مِّنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ {غافر/33} 

(40/33) “Yevme tuvellûne mudbirîne mâ lekum mina(A)llâhi min ‘âsim(in) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)”

(40/33) "O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah'tan koruyacak olan yoktur. Her kimi Allah şaşırtırsa, artık ona bir yol gösterici bulunmaz." 

---------------

 Arka kişinin nefis dağı ve vehmidir. Vehim ise şeytandır. Şeytanlaşmış nefsi emmarelerini görünce, ilah edindiğiniz nefislerinizin yönüne kaçacaksınız. “Şeytan” Hakk’a karşı şaşırmışlığın remzidir. Ve kim şeytanlaşırsa onun için “Hadi’ye” yol gösterici bulunmaz. (Murat Derûni) 

----------------

وَلَقَدْ جَاءكُمْ يُوسُفُ مِن قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِّمَّا جَاءكُم بِهِ حَتَّى إِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَن يَبْعَثَ اللَّهُ مِن بَعْدِهِ رَسُولًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُّرْتَابٌ {34} 

(40/34) “Velekad câekum yûsufu min kablu bilbeyyinâti femâ ziltum fî şekkin mimmâ câekum bih(i) hattâ izâ heleke kultum len yeb’asa(A)llâhu min ba’dihi rasûlâ(en) kezâlike yudillu(A)llâhu men huve musrifun murtâb(un)”

 (40/34) Andolsun, daha önce Yûsuf da size apaçık deliller getirmişti de, onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz. Daha sonra o ölünce de, “Allah, ondan sonra aslâ peygamber göndermez” demiştiniz. İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle saptırır. 

---------------

 Yûsufiyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hazret-i Yûsuf” ismiyle Yûsufiyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz. 

 Yûsufiyyet-gönül” mertebe-sinin onun devrinde ulaşılan en üstün mertebe ve bu metebenin gerçek seyr-i sülûk’ u nun“ tatbikatlı bildirimidir, diyebiliriz. Bunun hakikat-i ise, bu mertebeyi gerçek mânâ da idrak etmiş olan Evliyânın rû’ya tabirlerinde isâbetli hususları bildirmeleridir. Bâzı kimseler “rû’ya-lar’la amel edilmez” derler, kısmen doğrudur, bunlar nefs-î rû’ya-lar’dır. Amel edilecek rû’ya-lar ise, Rahmân-î olanlardır. Bu rû’ya-lar’ın ise çok iyi yorumlanması gerekmektedir. Rû’ya konusu ise Âyet-i Kerîme ve Hadîs-i Şerifler le de sabittir. [44]

 Dervişlik hakikatlerini anlatan Yusufiyet ile atılan kuyu ile yol ehli olan ve bir kervana dahil olunduktan sonra beden Mısrı’na ulaşılıp oranın “Aziz” i yani İzzet sahipliğine ulaşılmasıdır. O mertebe görevini tamamladığı zaman Hakikat-i Muhammedinin zuhuru başka resül göndermez demiştiniz. Uluhiyet mertebesi aşırı giden, şüpheci kimlik yani esmâ-i ilâhiyyeyi, nefsi ilahiyye istikameti doğrultusunda gönderen kimseleri mudill esmâsı istikametinde saptırır. (Murat Derûni) 

---------------

 الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ وَعِندَ الَّذِينَ آمَنُوا كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ {35}

(40/35) “Ellezîne yucâdilûne fî âyâti(A)llâhi bigayri sultânin etâhum kebura makten ‘inda(A)llâhi ve ’inde-llezîne âmenû kezâlike yatbe’u(A)llâhu ‘alâ kulli kalbi mutekebbirin cebbâr(in)”

(40/35) Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan kimselerdir. Bu ise Allah katında ve iman edenler katında büyük öfke ve gazap gerektiren bir iştir. Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler. 

---------------

 Kendi hayali görüşleri ve vehimi bilgilerine dayanarak, Uluhiyet mertebesi işaretleri hakkında delili olmadan tartışan kimselerdir. Bu ise uluhiyet mertebesi ve rububiyet mertebesine iman edenler katında kızgınlık sebebidir. Çünkü bu âlemde Hakk’la birlikte yaşadıkları halde Hakk’ın varlığını perdelediler, bu perdelemeleri dolayısıylada Cenâb-ı Hakk onların kalplerini, kulaklarını gözlerini mühürledi. Bu perdeleme “Cebbar” ismi ile yani nefsi emmarenin zorlaması ile yapıldı. “Aziz” “Cebbar” “Mütekebbir” şeytanın esmâlarıdır. (Murat Derûni)

---------------

وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَّعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ {36} 

(40/36) “Ve kâle fir’avnu yâ hâmânu-bni lî sarhan le’allî eblugu-l-esbâb(e)”

(40/36) Fir’avun dedi ki: "Ey Hâmân! Bana bir kule yap, belki ben o yollara ulaşabilirim." 

----------------

 Kasas sûresinde de, Fir’avun Hâmân dan kuleyi nasıl yapması gerektiğinide bildirmiştir.

 (28/38) (Ve kâle fir’avnu yâ eyyuhel meleu mâ alimtu lekum min ilâhin gayrî, fe evkıd lî yâ hâmânu alet tîni fec’al lî sarhan leallî attaliu ilâ ilâhi mûsâ ve innî le ezunnuhu minel kâzibîn.) Ve Fir’âvn : "Ey ileri gelenler! Ben, sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Benim için ıslak toprak üzerine ateş yak (tuğla pişir). Böylece bana (yüksek) bir kule yap. Belki ben Mûsâ'nın ilâhına muttali olurum. Ve ben, onun mutlaka yalancılardan olduğunu zannediyorum." dedi.

********* 

 Âyet-i Kerîme Ulûhiyyet lisanından Fir’âvn kelâmından anlatılmaktadır. Benden başka ilâh bilmiyorum, demesi bu mertebede ne kadar yetersiz ve câhil olduğunu açıklamaktadır. Ve kendisinde gördüğü ancak Hakk’ın kendisine geçici olarak verdiği isim ve sıfatlarını kullanarak etrafında bir korku çemberi oluşturmasıyla bunları kendinden zannedip kendi kendini ilâhlaştırarak kendinin de bunlara nefsi emmâresi yönünden inanmasıyla kendini kendinde ilâh kabul etmesiyle, benden başka bir ilâh bilmiyorum. Demekle dolaylı olarak kendinin ilâh olduğunu ifade ediyordu.

 Heva, olan tabiat toprağını, vehim olan hayal-serap suyu ile karıştır, nefs ateşiyle pişir. Ve bunları üst üste koyup yüksek bir hayal kûlesi yap. Belki ben Mûsâ'nın ilâhına muttali olurum. Yani, kendi hayalinde var etmeye çalıştığı ve sadece yukarılarda zannettiği farkında olmadan tenzihi olarak kabul ettiği ilâh-ı, Mûsâ'nın ilâhına ulaşırım, ve onunla savaş yaparım demek istiyordu. Ancak bilmiyordu ki, teşbîhi olarak zâten Mûsâdan zuhur eden Hakk’ın ta kendisiydi. Ancak Fir’âvn kendi anlayış kıyasıyle Mûsâ (a.s.) mı kıyas ettiğinden işte burada büyük yanılgıya düşmüştü.

 Kendindeki hâli Mûsâ (a.s.): görüp, tam tersi olarak Ve ben, onun mutlaka yalancılardan olduğunu zannediyorum." dedi. Oysa yalancı kendisiydi, ancak ne tuhaftırki o bunu kabul etmiyordu. Akl-ı cüz-ü ile akl-ı küll-ü anladığını zannediyordu.[45] “ İz- -T-B- ” Nefsi emmare Fir’avunu bu yükselme ile nefsani benlik ile rüşde erilecek yola ulaşabileceğini tahayyül ediyordu. (Murat Derûni)

----------------

أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ {37} 

 (40/37) “Esbâbe-ssemâvâti fe-ettali’a ilâ ilâhi mûsâ ve-innî le-ezunnuhu kâzibâ(en) ve kezâlike zuyyine lifir’avne sû-u ‘amelihi ve sudde ‘ani-ssebîl(i) vemâ keydu fir’avne illâ fî tebâb(in)”

 (40/37) "Göklerin yollarına ulaşabilirim de, Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu mutlaka yalancı sanıyorum." İşte böylece Fir’avun'a kötü ameli süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Çünkü Fir’avun düzeni hep boşa çıkar. 

----------------

 Göklerin yani zâtın yoluna ve bunun sebeplerine bu yolla rüşde erip ulaşabileceğini düşünen nefsi emmare Fir’avunu, akıl Mûsâsını ilahina ulaşabileceğini düşünüyor. Ve akıl Mûsâ’ı olan İnsân-ı Kamili hayali zannı ile yalanlıyor. Nefsi emmare Fir’avunun işleri kendine şeytanın vehmi ile olmayanı var gösterilerek kendine süslü gösterildi. Ve Rüşd ve Hadi olan yoldan çıktı. Nefsi emmare Fir’avunun düzeni batıl olduğu için Hakk’ın düzeni karşı boşa çıkar.

 Âdem a.s. dan günümüze kadar insanların ömrü bir kişiye verilecek olsa ve Uzaya gönderilecek olsa, Hakk’a ulaşmasına bir yol yoktur. Ancak dünyanın kutrundan çıkmak için “illa bi sultan” (55/33) Sultan bir güç lazımdır. (Murat Derûni)

 (55/33)يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ

مَوَاتِ وَالْأَرْضِعإِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّ

بِسُلْطَانٍَفَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا

ya ma’şerel cinni vel insi inisteta’tüm en tenfüzu min aktaris semavati vel ardı fenfüzü la tenfizüne illa bisultanin “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse, geçin gidin. Ama Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz”

---------------

 Yukarıdaki ayette “sakalan” diye ifade edilen varlıklar burada isimleriyle “ey cin ve insan toplulukları” diye belirtilmektedirler.

 Bunlar şuurlu, kısmen müstakil hareket edebilen mükellef varlıklar olduklarından, hitap sadece onlara olmuş, melek ve hayvan gibi varlıklara bu hitap olmamıştır.

 Evvela kısaca cinleri ele alalım. Onlar arzın dışına çıktıkları halde acaba bu hitaba niye muhatap oldular? 

 Hz. Rasülüllah (S.A.V) Efendimizin doğumundan kısa bir süre sonra Kur’anı Keriym Hicr Suresi 15. sure 16-17. ayette bildirildiği gibi

لاناظرينعهَا لِلذُّعذعمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّعلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّ

“ve lekad ce’alna fiyssema’i burucen ve zeyyennaha linnazıriyne” sema içinde buruc/burçlar cae/kıldık,oluşturduk zeyyennaha/onu/kendisini tezyin ettik (süsledik)

وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ

# ve hafıznaha min külli şeytanin ræciymin 

“şeytanların göğe çıkması yasaklanmıştı.” Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 34. ayette

أَبْلِيسُ أَبَىعإِلَّا

“İblis secde etmedi.” Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 36. ayette

يُبْطِئَانِ عَنْهَاعهُمَا الشَّعفَازَل

feezellehümeşşeytanü anha “Şeytan ayaklarını kaydırdı.” Kur’anı Keriym Kehf Suresi 18. sure 50. ayette

إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ

 “İblis cinden idi” ifadeleriyle belirtilen iblis , şeytan, cin “ateş” yapılı, yaklaşık aynı karakterler taşıyan varlıklar olduklarından, bu ayette hepsinden “ey cin topluluğu” diye söz edilmektedir.

 Nasıl ki kuşlar havada uçmak suretiyle arzın dışına çıkamazlar, çünkü uçmalarını sağlayan hava tabakası da arza ağlıdır. 

 Cinler de ateş yapılı olduklarından, ateş dahi arza bağlı elduğundan, bireysel ve vasıtasız olarak arz hudutlarının, yer çekiminin dışına çıkamazlar.

 Ancak vasıtalı olarak “ufo, uçan daire” gibi vasıtalarla gökte bir miktar yükselme kaydetseler de semavatın dışına çıkamazlar.

 Cinlerden “Halife” de gönderilmediğine göre bu yolla da semavatın dışına çıkamazlar.

 İblisin ; secde etmemek, insana yanlış kıyas yaptır-mak, Şeytanın; ayak kaydırmak, vehme düşürmek, Cinin; göğsüne vesvese vermek, iç (ruhsal) yönünün dengesini bozmak gibi faaliyetleri vardır.

 İnsanlara gelince; bunların semavatta yükselme kaydetmeleri “zahir” ve “batın” olmak üzere iki türlüdür. 

 Bu ayete dayanarak bazı tutucu ilim adamları hiçbir zaman zahiren arzın dışına çıkılamayacağını beyan ettiler. 

 Ancak 1969 senesinde dünya aktarından (kutrundan) çıkıp aya ulaşıldı. Bu da insanların çalışması sonunda bu düzeyde “illa bi sultan” (sultan gücüne ulaşmakla) olmuştur. 

 Bu yükseliş ise belirli bir yere kadar devam edip gidecek, fakat semavatın dışına çıkılamayacaktır.

 Zahir ve batın bu aktarların dışına “sultan gücü ile” çıkan ilk insan “İdris” (a.s), daha sonra da en kemalli bir şekilde “Hz. Muhammed” (a. s) olmuştur.

 Batini yönüne gelince; buda üç yönlüdür. 

 Biri beden aktarından, diğeri nefs aktarından, üçüncüsü de ruh aktarından çıkmaktır. 

 1 - Beden varlığından çıkmak için onu iyi tanımak gerekir. 

 Bu yolda yapılan ibadetler (namazlar, oruçlar, zikirler, sohbetler, v.s), şuurlu olmak kaydıyla, hep beden dünyasının aktarından çıkmak içindir. 

 Toprak, su, ateş, hava unsurundan ibaret olan beden dünyamız, gaflette olduğumuz müddetçe bizi kendi içinde hapiste “siccinde” tutmaktadır. 

 Buradan kurtuluşu; “Süre-i Yusuf”ta Yusuf (a.s)’ın kuyudan ve hapisten kurtuluş hadisesinde görmekteyiz. Buradakı “sultan gücü”, bu hali idrak etmektir.

 2 - Nefs aktarından çıkmak ise, “ilahi eğitim” (“seyr-i sülük”) neticesinde “emmare”, “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radıye”, “merdiyye”, “safiyye” mertebelerini ve duygusal yaşamı aşmak suretiyle oluşmaktadır.

 Az yukarıda belirtilen “küllü şey’in halikun” ayetinde belirtilen “şey’iyyet” in yani eşyanın hakikatini anlamak suretiyle mümkün olmaktadır. 

 Bu babta Hz. Mevlana, “Ne suç, işlemişiz ki bu dünya hapishanesine konmuşuz? Burada bulunmamızın sebeb-i hikmeti birkaç mahpusu bu zindandan (nefs zindanından) kurtarmak içindir,” diye ifade etmiştir.

 İşte “İnsan-ı Kamil”den kim bu yardımı almışsa, ona “sultan gücü” ulaşmış ve o güçle “nefs aktar”ını aşmış olur.

 3 - Ruh aktarından çıkmak ise, yine “ilahi eğitim” ile “seyr-i sülük”a devam etmek ve “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesini aşmak suretiyle mümkün olabilmektedir. 

 Ruh gemisini kapsül yaparak, semavat ve gönül âleminde seyre çıkarak “Sidretü’l Münteha”ya (âlemin son sınırına) ulaşır. 

 Cebrail’in durduğu yerden geçerek kendisinde bulunan “Hakikat-i Muhammedi” sayesinde “yanarsam ben yanarım” diyerek ilahi hakikate ulaşmış olur. 

 Burada kendisinde faaliyete geçen “Allah” esması, onun âlemlerin dışına çıkmasına sebep olan sultan gücüdür.

 “Allah” esmasının zuhuru bütün âlemlerde geçerli ve âlemler üstü de bir özelliği olduğundan, kimde “Allah” ismi manen zuhura gelirse, o kimse bu âlemlerin kutrundan çıkmış olur. 

 Böylece “mi’rac” hakikatini idrak ederek, hadis-i şerifte bildirilen, “Benim Allah ile öyle bir anım olur ki, oraya ne bir melek-i mukarreb ne de bir nebi-i mürsel giremez,” diye ifade edilmiştir.

 Meseleye “Vahdet-i Vücud” (vücudun birliği) yönüyle baktığımızda; bütün bu âlemler Hakk’ın varlığında Hakk’ın vücuduyla mevcud olduklarından, ayrıca başka bir âlem de olmadığından, esasen hiçbir şekilde semavat ve arzın dışına çıkma imkanımız yoktur. 

 Bu çıkış batini olarak, beşeri anlayışımızdan, “şey’iyyet” ve “men’iyyet” imizden çıkmaktır.

 Yukarıda belirtilen aşamaları yapamayan kimseler, semavat ve arzın kutrundan çıkamayıp, kendi “siccin”inde (hapishanesinde) ebedi olarak yaşarlar. Kendi gerçek hakikatlerini idrak edemezler. Gurbette ve firkatte kalırlar.

 Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

 [Bu emir, muhatapları aciz bırakmak içindir. Fakat çıkamazsınız, bir sultan olmadıkça. Yani bütün o göklerin ve yerin kuvvetlerim mağlup edecek başka bir kuvvet ve saltanat olmadıkça çıkamazsınız. Zaten öyle bir kuvvetiniz de yoktur. Cin ve insan kendilerine “sekalan” ismi verilecek kadar itibar ve şöhrete sahip olmakla beraber, bütün şu yer ve gök kuvvetlerinin üstüne çıkacak derecede bir kuvvet ve saltanatı elde etmiş değillerdir. Onun için çıkamazsınız. Daha doğrusu Allahu Teala tarafından bahşedilecek bir kuvvet veya bir emir olmadıkça çıkamazsınız, kaçamazsınız denilmektedir.] [46] “ İz- -T-B- ” 

----------------

وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشَادِ {38} 

40/38) “Ve kâle-llezî âmene yâ kavmi-ttebi’ûni ehdikum sebîle-rraşâd(i)”

40/38) O inanan kimse dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun ki, sizi doğru yola ileteyim.” 

----------------

 Museviyet mertebesinden iman ehli olan, hadi mazharı olan kimse kavmim bana uyun dedi ve sizi raşid esmâsı olan doğru yola ileteyim. Tarikat mertebesinde olan kişiyi irfan ehli olan mürşidi doğru yola ve esmâ-i ilâhiyyenin son esmâsları Vasi, Raşid, Sabur a iletebilir. (Murat Derûni)

----------------

يَا قَوْمِ إِنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ {39} 

(40/39) “Yâ kavmi innemâ hâzihi-lhayâtu-ddunyâ metâ’un ve-inne-l-âhirate hiye dâru-lkarâr(i)”

(40/39) “Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ahiret ise ebedî olarak kalınacak yerdir.” 

----------------

 Dünya hayatında kişi ahretini kazanır. Kendisi için en büyük kazanç nefsini ve rabbini bilmesidir. Eğer bunları elde edebilirse, Mesnevi-i Şerifte belirtildiği gibi daha bugünde cennet-i acile dahil olabilir. (Murat Derûni)

----------------

مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ فِيهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ {40} 

(40/40) “Men ‘amile seyyi-eten felâ yuczâ illâ mislehâ vemen ‘amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu/minun feulâ-ike yedhulûne-lcennete yurzekûne fîhâ biġayri hisâb(in)”

(40/40) “Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, mü’min olarak salih bir amel işlerse, işte onlar cennete girecek ve orada hesapsız olarak rızıklandırılacaklardır.” 

----------------

 “Salih âmel” programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameldir. 

 Kadın veya erkek zahiri görülen suretler olmak ile birlikte bâtında kişinin nisa veya recül olmasıdır. Dış suretteki görüntüsü kadın veya erkek olabilir.

 Nisa hükmünde olanlarda Hakk’tan gelen program üretkenlikle fiile çevrilip, zuhura çıkarılır.

 Recül hükmünde olanlarda ibadet, ubudete dönüşür. Ve orada progamda Hakk’tan, işleyende Hakk olur.

 Bâtında nefis hükmü altında ise, gireceği yer nefis cennetleri olacaktır. Eğer akıl ve aklı küll idraki ile recül idrakine ulaşmışsa gireceği yer irfan cennetleri olan zât cennetidir. (Murat Derûni) 

----------------

وَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ {غافر/41} 

(40/41) “Ve yâ kavmi mâlî ed’ûkum ilâ-nnecâti ve ted’ûnenî ilâ-nnâr(i)”

(40/41) “Ey kavmim! Bu ne hâl? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.” 

---------------- 

 “Ey kavmim! Başıma gelen nedir? ben sizi necat’a (kurtuluşa), (cennete) davet ediyorum, siz ise beni nar’a (ateşe) çağırıyorsunuz.”

-------------------------

Bilindiği gibi her ismin bir mahiyeti ve değişik tezahürü vardır. 

Peki "NECDET" isminde hangi hakikat ve tezahürler bulunmaktadır? 

Her bir kelime, delâlet eylediği mânânın o sûrette meydana gelişinden başka bir şey değildir ve mânâ, o sûretin rûhudur. 

Şu hâlde “cismi Necdet”, bu âlemde zahir olan Allahu Tealâ'nın kelimelerinden bir kelimedir. 

Ve onun delâlet eylediği mânâ da “rûh-u Necati”dir.

"Necdet" (lûgatta) “kahramanlık, yiğitlik, efelik” gibi anlamlara gelmektedir. 

“Necat”tan gelen bir isimdir. Yani Necdet'in aslı “Necat”tır. 

“Necat” ise; “kurtuluş, kurtuluşa erme, halâs olma, selâmete er-me” gibi mânâlara gelmektedir. 

Kûr’ân harfleri yönünden "Necdet"in yazılışını incelediğimizde; 

 nun, cim, dal, / te harflerinin yan yana yazılışından ibaret olduğunu  (necdet) görüyoruz. 

"Necdet" ismini oluşturan bu harfleri bâtini yönleriyle ele aldığı-mızda ise şöyle diyebiliriz.

 "Necdet"

 (nun) Nûr-u ilâhi (cim) Cemâl-i ilâhi (dal ) Delil-i ilâhi

/ (te) Tevhid-i ilâhi

O hâlde "Necdet"; Nûr-u ilâhide Cemâlüllahın tevhid üzere bilinip seyredilmesinin delilidir. 

“Necat” ise; bütün mertebelerde Hakikat-i Muhammed-i üzere kur-tuluşa erdiren, selâmete götüren demektir. 

Burada aklımıza hemen şöyle bir sual de gelebilir: 

Necdet ismini taşıyan binlerce şahsiyet vardır. Bu ifadeler onlar için de geçerli değil midir?..

Bu suale cevabımız şöyle olur: 

Uzun, derin ve dikkatli bir çalışmamız neticesinde anladık ki; bütün Necdet'ler böyledir. Ancak onlarda bu özellik bâtında kaldığından zahire çıkamamıştır. 

Nasıl ki Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti gazabında gizli ise... 

Kadir Gecesi gecelerin içinde gizli ise... 

Evliyası da halkın arasında gizli olduğu gibi...; 

 “Necdet” de Necdet'lerin içinde gizlenmiştir, diyebiliriz.

Kûr’ân-ı Keriym'de "Necdet" ismi müstakil olarak zikredilmemekle birlikte, onun aslını oluşturan “Necat” Kelimesi ise 40.ncı sûre’nin 41.nci âyetinde şöyle geçmektedir.[47] “ İz- -T-B- ”

-------------------------

Kûr’ân-ı Keriym okuyorum, içinde bazı yerlerde “Necdetim” diye geçtiğini görüyorum.

Necdet Bey’in bu rû’yasını kendisinden dinleyen Mürşidi Nûsret Tûra O’na “Gördüğün en güzel zuhuratlarından biri bu,” demiştir. Kûr’ân-ı Keriymde “Necdetim” kelimesi geçmemekle birlikte bu keli-menin aslını oluşturan Necat kelimesi 40 sûre 41. âyetinde beyan edil-mektedir.[48] 

“ İz- -T-B- ”

---------------------------

“Necdet”, “Necat”tan gelir demiştik. 

“Necdet” müstakil olarak Kûr’ânda geçmez, ancak aslı “Necat” sadece bir yerde Mü’min 40. sûrenin 41. âyetinde şöyle geçer: 

“ve ya kavmi maliyed’uküm ilennecati ve ted’uneniy ilennari” 

“ve ey kavmim benim için ne var ki ben sizi necat’a davet ediyorum ve siz beni nar’a ( ateşe) davet ediyorsunuz.”

40. Sûre olması hem (mim) in hakikatini anlatır, hem de “hâ mim” ile başlayan 7 sûrenin ilkidir. 

“Necat” sözünün bu sûre ve âyetle “Lisân-ı Mûsâ”dan zuhur et-mesinin sebebi şudur. 

Diğer peygamberlere göre onun ümmetinin çok ve asi olması, onla-rın kurtuluşa daha çok ihtiyaçları olmasındandır. 

Bir başka ifade ile de “Hakikat-i Muhammediye”nin “Mertebe-i Mûseviyet”ten seslenişi ve rahmetidir. 

Her birerlerimizde mevcut “Nefs-i Fir’avun”un yenilmesi ancak bu “Necat” ile mümkün olmaktadır. 

41. âyet olması da daha önce belirttiğimiz gibi “Necdet”in arapça harfler yönünden yazımıydı. (*)[49] 

(Necat) kelimesi, (nun) 50

 (cim) 3

 (elif) 1

 (te) 400 = 454 dır, ki zaten kendi özü itibariyle (4 + 5 + 4) = 13 tür.

(Necat) ın özü, kurtuluşa götüren, hidâyete ulaştırandır. 

 Dikkat edilirse, sayı olarak da 40 ile 41 birbirini takip ediyor, harf olarak da (mim) ile (nun) aynı şekilde birbirini takip ediyor.

40 ile 41; (mim) ile (nun) birbirine delil oldular.[50] “ İz- -T-B- ”

---------------------------------------

“40” “41” de gizlendi (mim) (nun) ile açığa çıktı (mim) bâtın (nun) zahir oldu “13” “53” ile aşikar oldu (dal) (cim) in delili oldu Bilen ve bilinen “Necdet” oldu.[51] “ İz- -T-B- ”

-------------------------------

bismillâhir rahmânir rahiym, 

Bu anlatacak olduğum şeyler benlik olarak kabul edilmemeli, “işa-ret-i ilâhi olarak, belirli bir sistemin içinde ortaya çıkan özelliklerdir,” diyelim. 

Kûr’ân âlemlere rahmettir, âlemler Kûr’ânda kendisinin kemâlini, hakikatini bulur. 

Hiç kimse de ne onu, ne de herhangi bir sûresini ve âyetini sahiple-nemez. Ama insân hem âlemler câmisi ve hem de kendi bir âlemdir.

Âlemler gibi o da kendisininin hakikatini, Kûr’ânda bulur. 

Birgün Nûsret Babamla beraberken bendeki zuhuratları kendisinin izni ile kendisine okurken, zuhurat içinde Kûr’ândan okuduğum bir sûre-de “Necdet’in...” diye bir isim geçiyordu. 

Nûsret Babam, “Oğlum şimdiye kadar getirdiğin zuhuratların en iyisi budur,” buyurdu. Yani bu ismin Kûr’ân-ı Keriym içinde geçme-sini işaret etti. 

Sonra biz bunu araştırdık. Hem kendimizden ve hem de kardeşler-den gelen manevi beyanlarla, bunun Kûr’ândaki “Necat” olduğunu tes-pit ettik. 

Daha da ileri araştırmamızı devam ettiğimizde karşımıza 53. sûre “Necm Sûresi” çıktı. 

Böylece Kûr’ânı Keriym’deki izafi işaretlerimiz:

Harfimiz: (cim) ; (cim) in yazılışı → okunuşu (cim) Harf değerleri :

 (cim) 3 

 (ye) 10

 (mim) 40 = 53

 Kelimemiz : (Necat) Harf değerleri :

 (nun) 50

 (cim) 3 = 53

 (elif) 1

 / (te) 400 = (50 +3 +1 + 400)= 454 (4+ 5+ 4) = 13

Ayetimiz : Mümin Sûresi 40/41. ayet “ve ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati ve ted‘uneniy ilennar”

“Ey kavmim! Başıma gelen nedir? Ben sizi Necat (13) (kurtu-luş) a (cennete, zat cennetine, Hakikat-i Muhammediyye’ye) davet ediyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.” Mü’min Sûresi 40/41. âyet’te (40 + 41) = 81 (8 +1) = 9 

Yani “Hakikat-i Museviye”den → “Hakikat-i Muhammediyye”ye daveti vardır. 

Bu mertebede 13 ün, bu mertebesi itibariyle 9 da yani “Mertebe-i Museviyyet”teki zuhurudur.

Suremiz de, Necm “53” olduğu böylece belirlenmiş oldu. 

İsm-i “Necdet” arapça harfleri olarak aşağıda görüldüğü üzere olup, ebced sistemine göre şöyledir: 

 “Necdet”

 (nun) 50

 (cim) 3 = 53

 (dal) 4

 / (te) 400 = 457 olarak yazılır.

İçindeki 53 hemen başta görülüyor. 

 Tamamı toplandığında, 457 olarak çıkıyor.

Bu bir neş’edir, kimsenin kabul etmesi de gerekmiyor. 

Bu sûre-i Şerif ile ilgili olduğundan bahsetmeyi uygun gördük.

53 ü kendi içinde toplarsak (5 + 3) = 8 sayısını verir. 

Bu cennetleri ifade eder.

(8) 2 ye bölersek, (8/2) = 4 sayısını verir. 

Yani 2 adet 4 olur. 

2 adet 4 olması zahir ve bâtın’dan oluşunu ifade ediyor.

4 bilindiği gibi İslâmın rumûz sayısıdır, yani 

 - “Şeriat, Tarîkat, Hakikat, Mârifet” makamları

 - “Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zât” âlemleri 

 - Kâ’be-i Şerifin 4 Köşesi 4 Rüknü “İbrahimiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet, Muhammediyyet”

 - Yukardan aşağıya “Tevhid → Teşbih → Tenzih → Vahdet”

 - Aşağıdan yukarıya “Vahdet → Tenzih → Teşbih → Tevhid”

- ve yine Kâ’be-i Şerifin 4 duvarı “Hannan, Mennan, Deyyan, Sübhan”

4 den 1 çıkartıp geriye kalan 3’ün başına konursa;

yani (4 – 1) = 3 ve çıkartılan 1, kalan 3’ün başına konursa 13 eder, ki 4’ün içinde 13 var olduğu gibi; 13 içinde de 4 vardır. 

457 İslâmın bütün hakikatleri bu sayının içinde toplanmıştır. 

 - 4 İslâmın Hakikat-i

 - 5 “Hazeret-i Hamse” (5 Hazret Makamı)

 - 7 “etturu seb’a” (7 nefis mertebeleri) 

“Hakikat-i Muhammediye” üzerine şifre sayımız 53 dür. 

Daha sonra gördüğümüz bir zuhuratta Cenâb-ı Hakk Kâ’be’nin içeri-sinde bize kapımızı gösterdi, ki bu kapı da 53 üncü kapı olup ismi, “el bab-ı kehribariyyeyi şamî”dir. 

Şam köşesinde elektrikli kapı, dışarıdan merdivenlerle yukarıya çı-kan kapıdır. 

Son gittiğimizde de Mescid-i Nebevi’de yani Hz. Rasûlüllah (a.s.) Efendimizin kabr-i şeriflerinde muhtemel yeri aradım ve buldum, kalbim de mutmain oldu. Orada da 53. direk. 

Efendimizin kendi iştirakiyle yapılan ilk Mescid-i Nebevi’de 33 direk varmış. 

Bu direklerin 13 tanesi ön bölümde, 20 tanesi de arka bölümde imiş. Biliyorsunuz 13 Efendimiz (s.a.v.) in şifre sayısıdır. 

İkinci yapılışında yani Efendimizin sağlığında Mescid-i Nebevi’nin ge-nişletilmesi vardır. 

İki sıralı direklerle ( L ) şeklinde genişletiliyor. 

Onların renkleri de kırmızı, sarı renkleri arasında bir renkte yapılmışlar. 

Onlar da 21 adet olarak ilâve ediliyor. 

20. direk minber ile mihrab arasındaki öncekiler ile toplarsak; 

(20 + 13 + 20) = 53. direğimiz...

Bu direk tabii ki bizim şahsımızın malı değildir, mânâsı ve mertebesi olarak oradaki yerimizi işaret etmektedir. 

1 - Mescid-i Nebevi’deki minber ile mihrab arasındaki direk; 

53. direk

2 - Silsile-i şerifedeki sıramız; 53

3 - Kûr’ânı Keriym’deki sûre sırası; Necm Sûresi 53. sûre 

4 - Kâ’be’deki kapımız; “el bab-ı kehribariyyeyi şamî” 

53. kapıdır.

5 – Kâ’benin içindeki yerimiz : Tavafın başladığı siyah çizgi ve yeşil ışığı başlangıç noktası olarak ele aldığımızda, oradaki direkten (1) diye başlayarak, tavaf istikametinde sola doğru saydığımızda tam “Rükn-ü Şami” köşesi karşısında duran 53. direktir.

6 – Esmâ’ül Hüsnadaki 53. sıradaki isim “Veli” dir veya sıradan okunduğunda 53. sıradaki isim, “Vekiyl” dir. 

Esmâ’ül Hüsnada “Allah” ve “Rahmân” isimleri sıraya girmez çünkü onlar kaynak isimlerdir. 

Nasıl ki “Hz. Allah”ı, “Hz. Cebrâil”i ve “Hz. Muhammed”i (1) diye işaretlemeyiz, ondan sonraki diğerlerinden meselâ Hz. Ali veya Hz. Ebubekr’i (1) diye işaretleriz. Çünkü onlar kaynaktır. 

Bu duruma göre “Allah” ve “Rahmân”dan sonra “Rahiym”den (1) diye başlayarak devam edersek 53. isim, “Veli” ismidir. 

Diğer taraftan, Allah isminden (1) diye başlayarak devam edersek 53. isim “Vekil” ismidir.

Bu durumda “Veli” ve “Vekil” isimlerinin ikisi de 53 ü göstermekte ve aynı mânayı ifade etmektedirler. 

 (Ahad) ise (elif) 1

 (ha) 8 

 (dal) 4 = 13 eder.

 (Ahad) a bir (mim) ilâvesi ile (Ahmed) oluştuğunu görüyoruz. Yani Ahad → Ahmed de zuhur etti.

 (Ahad) a (13) e bir (mim) ilâvesi (40) ile (Ahmed) 53 ortaya çıkmaktadır.

Kelime-i Risâlette, (Muhammeden resulullah)

 و

 67 + 297 + 139 = 503 

 و “Muhammeden” kelimesi, ebced hesabıyle... 

 (mim) 40 4

 (vav) 6 6

 (ha) 8 8

 (mim) 40 4

 (mim) 40 4

 (dal) 4 4

 (elif) 1 1

 139 (1 + 3 + 9) =13 31 (Tersi 13) (3 + 1) = 4

 “Resûl” kelimesi, ebced hesabıyle... 

 (rı) 200 

 (sin) 60

 (vav) 6

 (lam) 30

 296 (2 + 9 + 6) = 17 

 “Allah” kelimesi, ebced hesabıyle... 

 (elif) 1 

 (lam) 30

 “lam” 30

 “he” 5 

 67 (6 + 7) = 13 

Hepsinin toplamı: 

“Muhammeden Resul Allah” 

 139 + 297 + 67 = 503 olur.

503 ün ortasındaki sıfırı (0) kaldırırsak (503) (53) kalır.

Ahad’a (13) e bir (mim) ilâvesi (40) ile Ahmed 53 ortaya çıkıyor.

Ahadiyet içinde katışıksız ve karışıksız olarak mevcuttur “Kelime-i risâlet”in toplam netice sayısı da 53 tür.

Sistemin fevkaladeliğine hayret etmemek mümkün değildir. 

Şükründen ve zikrinden aciziz. 

Bu hususta daha fazla malumat, “Sayıların Dilinden” bölümünde verilmişti. 

Kitabımızı okuma sabrı gösteren sayın kardeşlerimiz!...

 Bu kitap içerisinde belki fazla iddialı gibi gördüğünüz konular ve sahiplenmeler olabilir. Bunları pek de ciddiye almayınız. Muhabbet ehli kimselerin abartılarıdır da diyebilirsiniz... haklı da olabilirsiniz. Çünkü umumi olan birşey, hususiye dönüştürülemez, hele hele madde ale-minde...

Ancak bu bahsettiğimiz mevzular “zevkî”dir. Bu hususta bir iddia-mız da, sahiplenmemiz de yoktur.

Tesadüfler ve araştırmalar bizi böyle bir hayal yolculuğuna iletti, siz de bu yolda küçük bir hayal yolculuğuna çıktı iseniz, sonra tekrar “sizce gerçek” hayatınıza dönmüşsünüzdür. Bu arada birkaç manalı zaman geçirtebilmiş isek, ne mutlu bizlere...

Zaten kitabımızın başlığı da görüldüğü gibi “Gönülden Esintiler” dir. Sizlerin de esintileriniz bol olsun. 

Cenab-ı Hakk, hak edenlere “Alîm” ve “Hubb” ismi ile tecelli etsin. Amin. 

Hayatımın bir özeti olan bu kitabı “ARASI” dizeleriyle şimdilik son-landırmış olalım. İnşeallah okuyan canlar, canlarını biraz daha canlan-dırmış olurlar.

Eğer ömrümüz imkân verirse bundan sonraki hayatımızı da “Terzi Baba 2” olarak kâleme almayı düşünüyoruz. 

 1/11/1999 – 7/11/1999

 Mekke Kâ’be-i Şerif’te

A R A S I

 Var etti mevlâ ezelde, Diledi zuhurun görsün.

 İlk tecellisini eyledi, Zât ile sıfat arası, Evvela etti de lâtif, Meydana çıkarsın diye.

 A’yan-ı sabite kıldı, Rûh ile nûr arası.

 Maksadından bütün bunlar Olsun anda esmâ, ef’âl.

 Tüm zuhurda bulunsunlar, Halife ile beşer arası.

 Görüntüye gelmek için, Benliğimi bilmek için.

 Sûret şekil verdi bana, Toprak ile balçık arası.

 Zuhur ettik bir anadan, Kimseler bana sormadan.

 Gelmişim güya dünyaya, Mânâ ile madde arası.

 Her türlü mânâ bünyeme, Neler iliştirdi künyeme.

 Zıt isimler de birleşti, Hâdi ile Mudil arası.

 Başlamışım koşturmağa, Öğrenmişim yürümeyi.

 Seneleri aştırmağa, Çocukluk ile gençlik arası.

 Demişler adıma necdet, Necat olmuş Kûr’ân ile.

 Bulduk kendimize medet, Varlık ile yokluk arası.

 Mânâdan açıldı kapı, Başladım ben yürümeğe.

 Muhabbet doldu gönlüme, Pîrim ile şeyhim arası.

 Çok çalıştım o günlerde,

 Bu günlere ermek için.

 Şûle oldu gönüllerde, Yaş otuz ile otuz beş arası.

 Nice devranlar gördüm, 

 Ne kâmillerle görüştüm.

 Bunları birlikte yaşadım, Şeyh ile derviş arası.

 Mahbub-u ezeli buldum, Hem peygamber muhabbeti.

 Hazzımdan şâduman oldum, Can ile canan arası.

 Boşaldı bir gün tenden ev, Dolmuş şeyhimin müddeti.

 Lûtfettiler o gün görev, Hak ile kullar arası.

 İnce yoldur Hakk’ın yolu, İdrak gerektir girmeğe.

 Rabb’ın rahmeti hep dolu, Zahir ile bâtın arası.

 Başladık hep çalışmağa, Bıkmadan hem yorulmadan.

 İşi sağlam tutmağa, Şeriat ile tarîkat arası.

 Muhabbet verdik her zaman, Gönülden dostlar bulmağa.

 Tatbikatlar oldu yaman, Tarîkat ile hakikat arası.

 İlimler koyduk ortaya, Gerçeklere varmak için.

 Maide dedik sofraya, Hakikat ile mârifet arası.

 Başladık seyr-ü sefere, Uzunca yollar kat edip.

 Ulaştırırız hedefe, Uruc ile nüzûl arası.

 Mabeyinci olduk bu gün, Kimlere ne var zararı.

 Gelip gitmekteyiz her gün, Hak ile halk arası.

 Hak verdi bana bir kapı, Aşıklar hep girsin diye.

 Bu özel bir gizli yapı, Bab’ül Feth ile umre arası.

 Kûr’ânda da ismimiz var, 

 Fe necceynâke dedi Hak.

 Tâhâ’da da hissemiz var, Necdet ile necat arası. 

 Kûr’ân’da hem sûremiz var,

 Mi’rac’tan bahseder evvel.

 Habibime de oldu yar, Tûr ile Kamer arası.

 Âyetinden hissemiz var, Kaab-ı kavseyni ev ednâ.

 Gönlümüze hepsi uyar, Sıfır ile on dokuz arası.

 Kâ’be’de yolumuz var, Zât’a ulaştırmak için.

 Üstünde hep geçenler var, İbrahim ile kapı arası.

 Makam tuttuk Harem’de bu dem, Görüşmek için dostlarla.

 Nicelerle görüştük, Safa ile Merve arası.

 Geçiyor Harem’de günler, Bazen ibadet, yazıylan.

 Dönüyoruz zaman zaman, Yatsı ile sabah arası. 

 Lütfetti Hak bunda bize, Umreden nasibimiz var.

 Aktaralım biz de size 

 Se ile Ha arası.

 Cim, cemâl-i İlâhidir,

 İ ise, insân-ı kâmil

 M, hakikat-i Muhammedî, Zahir ile bâtın arası. 

 Arkadan geldi bir lütûf, Nasıl şükrün edeyim.

 Yakıyn’den bildirdi Rabb’im, Şın ile Dad arası.

 Sad, sıfat-ı ilâhidir, Elif de uzar göklere.

 Dal, delil-i ilâhidir, Âdem ile Muhammed arası. 

 Daha sonra oldu Elif, Hakk’tan bize armağan.

 Makamattan meydana gelmiş, Sıfır ile on üç arası.

 E, ermektir evvel kendine, Lâm varlık oldu âleme.

 Elif uzar yine göklere, Kün ile Fe yekünü arası.

 Bu elifte neler var, Şerhin etmek kolay değil.

 Anladınsa eğer canım, Ahad ile Ahmed arası. 

 Oldu Rasûlün hareminde, Yine bizlere büyük lütûf.

 İndirdiler gönlümüze,

 Be ile Se arası.

 Te oldu müşahâde baştan, Ente diyordu sanki Hak.

 Ene dedim bir hoşluktan, Sen ile ben arası. 

 Be geldi sonra sıraya, Giremez kimse araya.

 Birlikteliktir mânâsı, Ben ile sen arası. 

 Elif, Be, Te, Cim, Sad geldi, Sırları yüreğimi deldi.

 Gelmişim bunları almağa, İlim ile muhabbet arası. 

 Uzun sürer şerh edersem, Kısa Kısa geçtik yukarıda.

 Açarsam perdeyi bir dem, Kalırsın inkâr ile tasdik arası.

 Bir şeylerle meşgul herkes, Ben ise seninle meşgul.

 Hareminde hiç gayrı yok, Zahir ile bâtın arası.

 Eğer yazmasaydım bunları, Uçar giderdi benimle.

 Rabb’ım lûtfetti gayreti, Kâlem ile kâğıt arası. 

 Bir gece mânâ âleminde, Gördüm kendimi Harem’de.

 Hiç kimseler yok içerde, Tavaf, duvar ile çarşı arası. 

 Hayret ettim ben bu işe,

 Ne denir ki bu gidişe. 

 Soldan sağa dönüyordu tavaf, Zahir ile benlik arası.

 Gördüm ilerde bir gizli kapı, Hayret ettim nasıl bir yapı.

 Geçme motif arkası cam, Sıra sıra kapılar arası. 

 Gezip dolaşarak gördüm, Tespit ettim yerini.

 Bab-ı Şâmî imiş meğer, Elli iki ile elli dört arası.

 Genelde kapalıdır, Açılmaz gafillere.

 Her kata çıkışı var, 

 Ef’âl ile Zât’ı arası.

 Şın, müşahâde genelde, Mim, Makam-ı Muhammedî Tesadüf yok ezelde, Hayâl ile gerçek arası. 

 Dilediğimizi alırız,

 Bu kapıdan Harem’e.

 Gafilânı komayız, Kalır nefs ile benlik arası.

 Hanedan-ı güzidede Yazılıdır ismimiz.

 Yaparız can sohbeti, Elli iki ile elli dört arası.

 Dizildi elli üçler sıraya, Nasıl geldiler bir araya?

 Girdik hep gönlü saraya, Altmış bir ile altmış üç arası.

 Hakk’a ulaşmak istersen, Necdet’e ulaşman yeter.

 Kalmaz gönlünde hiç keder, Göz ile yaş arası.

 Biraz fazla söyledikse, Hoş gör biz ey zahit.

 Ne sultanlar vardır zeminde, Abd ile kul arası. 

 Mescid-i Nebevide o gün, Aradım yerini elli üçün. 

 Buldum sonra sarı direkleri, Minber ile mihrab arası. 

 Meğer orada da varmış yerimiz, Bir hoşça oldu hâlimiz.

 Muhabbet ile doldu gönlümüz, Necdet ile Necat arası; 

 Habib ile Mahbub arası. 

 Hem kelime-i Risâlette, Sayı çıktı beşyüz üçte, Kaldık yine hayrette Oldu sıfır, beş ile üç arası.

 Hesab ettim Ahmed’i, Güzelim Muhammed-i, Nasıl etmem hayret-i Bak elli iki ile elli dört arası.

 TERZİ BABA[52] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

 Necdet, Suudî Arabistan'ın kuzeyinde bulunan "Necit" bölgesine atfen türetilmiş olan Arapça kökenli, ama Arapça olmayan bir erkek adıdır.

 Muhtemelen 19. yüzyıl sonlarında, Osmanlı aydınları tarafından değiştirilmiş "yeni moda" bir isimdir. Kuş uçmaz kervan geçmez olarak kabul edilen Necit bölgesine yalnızca kanun kaçakları, münzevîler ya da gözünü budaktan sakınmayan insanlar gidebildiği için, "cesaret, mertlik, kahramanlık" gibi çağrışımlar taşır.[53]

 Zahirde Necit bölgesine gözünü budaktan sakınmayan insanlar gidebildiği gibi, Necdet Baba’mın hakikatı olan Necit bölgesine de gözünü budaktan sakınmayan dervişleri gidebilir diyebiliriz.

 Necdet’in sonunda “et” olduğuna göre şöyle bir durum karşımıza çıkıyor. Necd-et, Necid-et…

 Et, ne demek. Et bilindiği gibi isim, nesne yönü olmakla beraber (Tavuk eti, Dana eti, Balık eti vs…) fiil olarak ta günlük hayatta karşımıza çıkabilmektedir. 

 “Et” aynı zamanda yardımcı fiil olarak kendisi ile bileşik fiil kurulan kelimedir. Et(mek) eylemi çoğunlukla bir yargıyı tek başına ifade etmez, bu nedenle tek başına yüklem olmaz, bu durumda bu eylem kendinden önce gelen bir ad ya da ad soylu sözcükle birleşmek suretiyle kesin bir yargıyı ifade edebilir. Bu oluşuma yardımcı eylem denir. Yardımcı eylem olarak “etmek” olmaktadır. (Bu konu hakkında daha geniş malumat internette vardır) İşte Necdet isminde fiil yönüyle öncelikle şu manalar çıkmaktadır.

 Necd: Açık işlek yol…

 Necid: 1. Yüksek yayla arabistan’ın sahil ovasına ve çukur sahaya zıt olan kısım. 

 2. Kahraman, bahadır… 

 Necd-et: Açık işlek yol etmek… Necid-et… Kahramanlık bahadırlık etmek… 

 Necdet Babam yaptığı ilmi kahramanlık ve yiğitliklerle, yolunu ve tasavvuf yolunu açık ve işlek yol haline getirmiştir. Her bir dervişe düşende nefsine karşı pehlivanlık ederek, kendinden geçen yolunu açık ve işler hale getirmek olmalıdır.

-------------------

 Necadet: Kahramanlık, Efelik, Yiğitlik…

 Necat: Kurtuluş…

 Nefsi emmarenin zincirlerinden kurtulmak ve selamete çıkmak için yapılan kahramanlık, efelik ve bunun için gösterilen açık işlek yol…

-------------------

 Necidet, ismin asli hali üzerinden hecelersek, Nec-id-et, “Nec” tek başına bir anlam vermemektir, bilindiği gibi sayısal değeri 53 tür. Efendi Baba’ma manâ âleminden verilmiş şifre sayısıdır. 53 Ahmed ismin de sayısal değeridir.

 “Nec” hece oluşumuna okunuşu ile bakarsak… 

 Nec’e: Şiddetli nazar, şiddetli bakış… (Osmanlıca) Neci: Ne iş yapar, ne ile uğraşır.

 Neca: Göz değmek, nazar olmak..

 İd: İlkel benlik, bilinçaltı, içgüdü,

 Id: (Iyd) Bayram…

 Bu hece manâları ile bakarsak, Necdet; Şiddetli nazar bakış ile nefsani benliklere nazar edip göz değmesi ile ilkel nefsani benliğinden önce izafi benliğine, izafi benliğinden ilahi benliğine ulaşıp bayram etmektir. 

-------------------

 Nec-det, Nece-det, Neci- det, Neca-det, Det: Sus. Det yalan söylüyorsun. (Türkiye ağızları sözlüğü) Efendi Babam sık sık, tarikatta yapılan bazı halleri yapıcı eleştiri babında, hadi oradan mürşidin yüzüne bakılmazmış, soru sorulmazmış demektedir. İsminde bulunan “Det” kelimesi bu hal ile zuhurura çıkmaktadır.

 Nec’e-det: Nec’e, şiddetli nazar bakış, det te Efendi Babamın tabiri ile hadi oradan… Hadi oradan da Necdet’in şiddetli nazar bakışına bak nefsaniyetinden erimiyorsan sen derviş olamazsın…

 Neci-det; Efendi babamın talebe olmak için gelenlere ne iş ile uğraşıyorsun sorusu en meşhur sorusudur. Gelen kem küm efendim der ise cevabı “det” hadi oradan önce kendine iş bul gel yani “Neci” “Necdet” oldur… 

 Neca-det; Efendi Babam Necdet’in sohbetlerinde göz değmesi ve nazar ederek sus yani “bişnev” dinle bu neyden demesidir.

------------

 Ne-Cedit

 Ne: Bilindiği gibi Nur-u Muhammedi dir. (Kamer-Ay) Cedit: Yeni…

 Yeni kamer veya aya verilen isim ise Hilal dir. Necdet’in bir manalanması da hilal olmaktadır. 

 Bayrağımız da bilindiği gibi hilal ve yıldızdan oluşmaktadır. Sürekli dikkatimi çeken gökyüzünde ayı takip eden bir yıldız vardır. Bunun niye böyle olduğunu düşünürdüm? Bu soruma da yanıt gelmiş oldu. 

 Hi-lal: 

 Hi: Ha ve Ye harflerinden oluşmaktadır. Ha, hayat ve İlim dir.

 Lal: Suskun olmak, dilsiz olmaktır.

 Efendi Babam, Nusret Babam rahmetullahi aleyhten aktararak, “Anladınsa ebsem ol” yani anladınsa sus der. Necdet’in ilmini yakın olarak anladınsa sus… Bu konu da fazla konuşmamak doğru olan… 

-------------------

 Necidet; Burada bir iki şeye dikkat çekmek istiyorum.

 Cid: Ciddi…

 Cid: Cit, Git (Türkiye ağızları sözlüğü) Cit: Çuval… 

 Ne et, Ne et ciddi ol. Yani Necdet’in ağzından çıkan latife gibi sözlerin ciddi olduğunu ne et, ne et anla…

 Necdet; Nuru Muhammediye, rahat bir şekilde işlek bir yol olan Şeriat-i Muhammedi caddesinde yapılan mana yolcuğu ile gitmektir.

-----------------

 Necdet isminin Necit Arapça isminden Türkçeleştirilmiş bir isim olduğu yazılmıştı. Sonunda bulunan et ise bir yönü ile fiildi. Arapça isimler fiil olduğu zaman başlarına “mim” harfi gelir.

 Bulabildiğim iki kelimeyi buraya alıyorum. Araştırmacılar belki başka kelimelerde bulabilir.

 Menca: Kurtuluş, necat yeri, Münci: [Necat’tan] Kurtaran…

 İşte görüldüğü gibi Efendi Babam Necdet, kurtuluş necat yeri ve nefsin esaretinden kurtarıp Hakk’a ulaştırandır.

 Küçük bir hatıram, çocukken üst kat komşumuz olan evin babası beyin ismi de MÜNCİ idi… 

İşte bunları tefekkür ederek günlük Fusüs’tan günlük okumamı bitirdiğimde İbn-i Arabi hazretleri fakire şöyle diyordu.

Hz. Şeyh (ra) “ Fehmem” yani iyi anla buyururlar; hakikat içinde bu bahis anlaşılmaz ise Fusüs’un zevkine varılamaz. Ve yanlış anlayanlar ise şeraiti tatil etmek belasına tutulmuş olurlar. Hz. Attar ne güzel buyurur.

Beyt:

“Padişâhı hakkıyla tanıyan bir adam lazımdır ki, herhangi bir libas içinde olursa olsun padişahı tanıyabilsin.

 Bu konuda daha önce birçok tecelli oldu. Bu konunun peşine geldiği için son olanı buraya alıp yazıma son vereyim.

 Zahirde Zuhurat;

 21 Nisan 2016 perşembe günü sabah işten çıkınca, Erenköy’e Hastaneye gidip Omuzdan iğne olup Üsküdar'a döndüm, bir büfeden hazır bir şeyler alacaktım. Saat erken olduğu için alacaklarım hazır değildi. Saat 12 ye kadar 35 nolu Üsküdar belediye binasının önünde ki parkta bank ta oturarak bekledim. Alacaklarımın hazır olduğunu görünce yanda bulunan İtimat süt ürünlerine girdim, kutu ayranlara baktım. Hepsi kapalı idi. Kasadaki kıza açıkta ayran yok mu? Diye sordum, kapalı paketin içinden istediğim iki tanesini verdi. Bu arada yaşı ilerlemiş önlüklü bir bey  bir kasayı ters çevirip üzerine çıkmış, pakette ki sosisleri en üst rafa diziyordu. Dükkan da bulunan genç bir hanım füme hindi sordu. Kasa da bulunan kız da bu adama dönerek "Necdet Usta" Füme hin-di var mı? Diye sorarken ben dükkandan çıktım. 

 Bu yaşananlara yorum yapmadan okuyanların idrak ve anlayışına bırakıyorum.

 Mu…. Ca…. 25-04-2016[54] “ İz- -T-B- ”

-----------------

Aslında Kûr’ân-ı Keriym’in her yönü, hayâl ve vehimden necat’tır.

1. Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı “balçık-toprak”tan halk etti. 

Toprak ise aslı itibariyle “Hikmet”tir.” (venefahtü) “içine rû-hundan üfledi”. 

Böylece toprağın ağırlığından “hikmet” ile rûhun hafifliğine (necat-rahat-huzur) ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İlk necat budur.

2. İdris (a.s.) çok ibadet ve riyâzat yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”nın kuvvetinden necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

3. Nuh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vester şevsi-yab”, onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters döndü-rüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler. 

Nihâyet Nuh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” 

(ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır.

Nuh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim derya-sında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu. 

Kavmi ise, kendilerine ait olan hayatı, suya gark olarak buldukla-rından dünyadan “necat”ları suda gark olmakla oldu.

4. Nemrud İbrahim’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı.

“ya naru küni berden ve selâmâ” Cenâb-ı Hakk ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi, bu-lunduğu yer gül bahçesi oldu.

“Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un zahir, bâtın azameti İbra-him’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhiyyenin dostluk ör-tüsü ve kibriyası vardı. Böylece İbrahim de ateş’ten necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiat-larından Necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş olması lâzım gelmektedir.

5. Meryem oğlu İsâ (a.s.) “ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile beşeriyetinden necat bulup gök ehli oldu. 

6. Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet an-layışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.

7. Fırka-i Naciye : Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünye-sinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünye-sinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.

Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet; 

Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık → ulûhiyyettir.

Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.

Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i” de umumidir, yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.

“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.][55] “ İz- -T-B- ”

---------------- 

تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ {غافر/42} 

(40/42) “Ted’ûnenî li-ekfura bi(A)llâhi ve uşrike bihi mâ leyse lî bihi ‘ilmun ve enâ ed’ûkum ilâ-l’azîzi-lgaffâr(i)”

(40/42) “Siz beni Allah’ı inkâr etmeğe ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi mutlak güç sahibine, çok bağışlayana (Allah’a) çağırıyorum.” 

----------------

 “Hadi” zuhuru imân ehli hayali ve vehimi varlıklara kavmim beni inanmaya çağıyorsunuz. Ben ise izzet sahibi ve çok bağışlayan rabbime davet ediyorum.

 Beden arzında museviyet mertebesi eğitimi içinde “Hadi” esmâsı nefsi emareye meyyal olan kuvvetler ile konuşması ve mücadelesi bu şekilde devam ediyor. (Murat Derûni) 

----------------

لَا جَرَمَ أَنَّمَا تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَةِ وَأَنَّ مَرَدَّنَا إِلَى اللَّهِ وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحَابُ النَّارِ {43} 

(40/43) “Lâ cerame ennemâ ted’ûnenî ileyhi leyse lehu da’vetun fî-ddunyâ velâ fî-l-âhirati ve enne meraddenâ ila(A)llâhi ve enne-lmusrifîne hum ashâbu-nnâr(i)”

(40/43) “Şüphe yok ki sizin beni tapmaya çağırdığınız şeyin ne dünya ne de ahiret konusunda hiçbir çağrısı yoktur. Kuşkusuz dönüşümüz Allah’adır. Şüphesiz, aşırı gidenler cehennemliklerin ta kendileridir.” 

----------------

 “Hadi” esmâsı zuhuru tapmaya çağırdığınız hayali ve vehimi bilgilerin, doğru yola zâhir ve bâtın hiçbir çağrısı yoktur. Kuşusuz dönüşümüz-dönüşümümüz uluhiyet zât mertebesinedir. İnsânın kaynağı zât mertebesindendir. Aşırı gidenler delâlet ateşindedirler. Diye anlatmaya devam ediyor. (Murat Derûni)

----------------

فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ {44} 

(40/44) “Fesetezkurûne mâ ekûlu lekum ve ufevvidu emrî ila(A)llâh(i) inna(A)llâhe basîrun bil’ibâd(i)”

(40/44) “Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.” 

----------------

 Size söylediklerimi zikr edip hatırlayacaksınız. Benim seyrim Allaha dır. Allah kulları hakkıyla, hakk olarak ulundan görendir. (Murat Derûni)

----------------

فَوَقَاهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ {45} 

(40/45) “Fevakâhu(A)llâhu seyyi-âti mâ mekerû ve hâka bi-âli fir’avne sû-u-l’azâb(i)”

(40/45) Allah, onu, onların hilelerinin kötülüklerinden korudu. Fir’avun ailesini, azâbın en kötüsü kuşattı. 

----------------

 Tasavvuf ya da hakk yolu, türlü tuzaklarla kurulu kaygan bir zemini olan, sürekli kendinde olmayı gerektiren, bir yoldur.

 Bu yolun tuzaklarından biriside “Mekr” dir. Diyanet ansiklopedisinde Mekr, aldatmak, hile yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek anlamında mastar, hile aldatma manasında da isim olarak kullanılır.

 Mekr, Allaha nispet edildiğinde ise kötüleri hilelerinden dolayı cezalandırmak, tuzak ve düzenlerini etkisiz hale getirmek olarak, Âli İmran ..”54” Ve Mekr (hilekarlık) yaptılar. Allahu Tealâ da mekrlerine (hilelerine) karşılık verdi. Ve Allah hile yapanların hayırlısıdır.

Mekr-i İlahi Allahu Teâlânın hile yapanların mekrini kendilerine çevirmesidir. Kurdukları tuzakları bozması, mekrlerine karşılık onları cezalandırmasıdır.

Cenabı Hakk mekre (hileye) muhtaç değildir.

Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.

Kuran-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.

Hz Rasulullahın Mekkede öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu.

Yine en son sohbetlerde Terzi Babamın lisanından duyduğumuz Davûd as.ın bir öküz hakkında ilgili taraflara verdiği hüküm Hakkın mekri gibi olmaktadır. Bu misalleri çoğaltabilmemiz mümkündür.

Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir.

27/70..Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hilelerinden (mekr) dolayı bir sıkıntıya düşme... (Ç.H.U)[56] “ İz- -T-B- ”

-----------------

فَاتَّبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِ

مَا غَشِيَهُمْ

 (Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.)

 (Tâ-Hâ-20/78) “Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).”

********** 

 Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’u nu ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu. 

********** 

وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى

 (Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.)

 (Tâ-Hâ-20/79) “Ve Fir’âvn, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidâyetten men etti.”

********** 

 Nefs-i emmâre kendi tâbilerini hayal ve vehimle aldatarak dalâlette bıraktı ve böylece hidayetten men etti.[57] 

********** 

----------------

النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ {46} 

(40/46) “Ennâru yu’radûne ‘aleyhâ guduvven ve ’aşiyyâ(en) ve yevme tekûmu-ssâ’atu edhilû âle fir’avne eşedde-l’azâb(i)”

(40/46) (Öyle bir) ateş ki, onlar sabah-akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, “Fir’avun ailesini azabın en şiddetlisine sokun” denilecektir. 

-----------------

 33. Paragraf:

 Ve onun âline gelince, onun için başka hükm vardır. Bu onun mevzi'i değildir. Ondan sonra malûm olsun ki, Allah Teâlâ muhtezirinden bir kimseyi kabz etmez, illâ ki o kimse mü'min olduğu halde, ya'nî ihbârât-ı ilâhiyye onunla gelen şeye musaddık olduğu halde, kabz eder. Ve bunun için mevt-i füc'e ve katl-i gaflet mekruh kılınır. Mevt-i füc'eye gelince, onun haddi nefes-i dâhil hurûc ede ve nefes-i hâriç duhûl etmeye. İşte bu mevt-i füc'edir. Ve bu muhtezırın gayridir. Ve katl-i gaflet dahi böyledir. Onun şuuru olmadığı halde arkasından onun boynu vurulur. Binâenaleyh îmandan veya küfürden ne hâl üzere olursa onun üzerine kabz olunur. Ve bunun için (S.a.v.) Efendimiz "Ne hâl üzere ölürse onun üzerine haşr olunur" buyurdu. Nitekim olduğu hâl üzere kabz olunur. Muhtezır ise, ancak şuhüd sahibidir. Böyle olunca o, vaki' olan şeye sâhib-i imandır. Şu halde ancak olduğu hâl üzere kabz olunur. Zîrâ “Kane” harf-i vücûdîdir. Ona ancak karâin-i ahvâl sebebiyle zaman müncer olur. Binâenaleyh mevtte, kâfir-i muhtezır beyni ile gafleten maktul olan ve hadd-i füc'ede zikr ettiğimiz gibi füc'eten ölen kâfir, beyni fark olunur (33).

-----------------

Ya'nl Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden istinbât olunan yani zahirinden mana çıkararak delâile göre, sabit ise de onun âli ve havâssı hakkında başka hükm vardır. Yani çevresi kumandanları, büyükleri hakkında başka hüküm vardır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm Fir'avn'ın âli hakkında ailesi ve yakınları hakkında mü'min olduklarına şehâdet buyurmaz. Ve onlar hakkında : ﴿٤٥﴾ فَوَقَيهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاَلِ فِرْعَوْنَ سُۤوءُ الْعَذَابِ ﴿٤٦﴾ اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ اَدْخِلُوۤا اَلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ 

(Mü'min. 40/45-46) ya'nî "Âl-i Fir'avn'ı Allah Teâlâ sû'-i azâb ile ihata etti. Onlar sabah ve akşam nâra arz olunurlar. Kıyamet kâim olduğu gün dahi, ey âl-i Fir'avn, azabın en şiddetlisine girin!" denir; âyet-i kerîmesi vârid olmuştur. Fir'avn bu hükümde dâhil değildir. 

Çünkü âhir vaktinde îmân etti. Fakat onun âli ve avenesi, Fir'avn gibi, îmâna mübaşeret edip "Biz Benî israil'in îmân ettiği şeye ve Mûsâ ve Harun'un Rabb'ine îmân ettik" (A'râf, 7/121-122; Şuarâ, 26/47, 48) demediler. Fir’avun bunu dedi “Ben Musanın Rabbına iman ettim” dedi. Ama avanesi, çevresi bunu demediler. Belki Fir'avn'ın mazharında rubûbiyyet-i cüz'iyye-i arazıyye ile zahir olan Rabb-i mukayyede îmân ettikleri halde öldüler, Binâenaleyh Hakk-ı mutlakın hüviyyetini Fir'avn'ın mazharına hasr ve tahsis ettikleri için küfr içinde gittiler. Yani Fir’avunu rab olarak bilerek gittiklerinden küfür içinde gittiler. 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) âl-i Fir'avn hakkındaki mütâlaâtın bahse taalluku olmadığını beyân buyurarak bu hususta îrâdı lâzım gelen hükmün izahından sarf-ı nazar ettiler de, ahvâl-i meyyitin tavzihine şurû' buyurdular yani Fir’avunun alinin halini anlatmaya gerek kalmadığından bu kadar bildirdiler şimdi ölüm hakkında malumata geçtiler ve dediler ki: Muhakkak ma'lûmun olsun ki, Allah Teâlâ hâl-i ihtizâra gelmiş olan her bir kimseyi yani can çekişme haline gelmiş bir kimseyi behemehal mümin olduğu halde, ya'nî enbiyâ lisanı ile vârid olan meydana gelen ihbârât-ı ilâhiyye nelerden ibaret ise, yani ilahi ihbar nelerden ibaret ise o şeyleri tasdik edici olduğu halde kabz eder. 

Zîrâ herbir muhtezır yani can çekişen emrazdan bir marazın te'sîri tahtında yani hastalıklardan bir hastalığın tesiri altında zebûn olarak mecbur olarak vûcüd-i kesifinin sıfât-ı kesîresinden o dakikada kurtulur, yani bedenin ağırlığından kurtulur.

Âlem-i rûhâniyyetin perdesi olan bu sıfât-ı nefsâniyye yükselince, can çekişen basireti ile kalbi ile hissedip anlama ile âhiret halleri müşahede etmeğe başlar can çekiştiği sırada. لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ 50/22 Fakat kendisinde henüz dünyevi hayatında mevcûd olduğundan dünyeviye halleri dahi görme hissisinde meşhûd olur. Yani hem dünya hayatı kendinde mevcuttur hem de ahiret ruhani hayat kendisine açılmaya başlamıştır, iki hayatı birlikte müşahede eder. Ve bu müşahede sebebiyle ahval-i ahiret ihticab eder. 

Nefsi külliyyen son bulana kadar son dakikaları bu hâl ile geçer. Yanında bulunanlar sayıkladığına zannederler. İşte can çekişmekte olan ölüme hazır olan kişi son dakikalarında âhiret halleri müşahede ettiği ve müşahede ise îmân-ı bi'l-gayb ile îmân etmediği şeyin vâki' ve hak olduğuna tasdiki iktizâ eylediği cihetle, tasdikini gerektirdiği cihetle her bir muhtezir yani can çekişen mü'min olduğu halde kabz olunur. Ve can çekişen kimselerin tümü mü'min olduğu halde kabz olunduğu için ani ölüm ve katl-i gaflet kötü görülecek bir şeydir. Yani aniden ölüm istenmeyecek bir şeydir. Yani gaflet halinde iken ölüm ve aniden ölüm kerih görülecek bir şeydir. 

Ani ölümün ta'rîfi budur ki, şahıs içindeki nefesi dışarıya çıkarır ve hâriçten nefesi içerisine alamaz. Ta'bir-i fennî ile ciğerlerindeki hâmız-ı karbonu (CO2) ihraç eder ve havâ-yı hâricideki öksijeni (O2) ciğerlerine cezb edemez. İşte bu hal ani ölümdür. Ve şüphe yok ki aniden ölüm olan kimsenin hâli can çekişen kimsenin halinden başkadır. Zîrâ herhangi bir marazın te'sîri tahtında onun sıfât-ı nefsâniyyesi iptal olmadığı için ahvâl-i âhireti müşahededen perdelidir. Ve görmediği şeyin hakikatine elbette vakıf değildir. Ve asla haberi olmadığı halde arkasından boynu vurulmak suretiyle gaflet içinde katledilen kimsenin hâli dahi ani ölen olan kimsenin hâli gibidir.

Binâenaleyh aniden ve gafleten katledilen kimseler, gerek îmândan ve gerek küfürden, ne hâl üzere bulunurlarsa o hâl üzerine kabz olunurlar, ruhları alınır. Zîrâ her ikisi için de âhiret halleri müşahede ederek îmân etmek mümkün olamadı. İşte bunun için (S.a.v.) Efendimiz ya'nî "İnsan ne hâlde olursa, o hal üzere kabz olunduğu gibi, ne hâl üzere ölürse o hâl üzere haşr olunur" buyurdu. Halbuki bu hadîs-i şerife nazaran can çekişen ancak şuhûd sâhibidir. O vukü'unu basireti ile müşahede etmiş olduğu şeye îmân ettiği cihetle îmân sahibi olmuş olur, Binâenaleyh can çekişenin hâli kabzda bulunduğu hal îmân halidir, müşahede halidir. Şu halde o ancak îmân hali üzere kabz olunur. Zîrâ hadîs-i şerifle buyurulur. “bi kabidi ala ma kane aleyhim” buyurdular, Ve “kane” "harf-i vücûdî" dir. Daha evvel “kane” geçmişti ya Onun zamana delâlet etmesi ancak karine-i hal sebebiyle olur. Şu halde “kane” bir sıfatın mevcûdiyyetine delâlet eder. Ve zamana delâlet etmediği vakit harf-i basît gibidir. Harf-i basît diğer bir harf-i basît ile terekküb edip kelime olmadıkça ma'nâya delâlet etmediği gibi “kane” kelimesi dahi hallerin ipuçları olmadıkça "zaman" ma'nâsını ifâde etmez.

Nitekim وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (Nisa. 4/17) denir. "Allah Teâlâ alimdir ve hakimdir" demek olur ki, bu cümle: "Allah Teâlâ hazretlerinde ilim ve hikmet sıfatları vardır" ma'nâsına haberdir. “kane” idi manasına, şu zamanda idi bu zamanda idi mazi fiilini ifade etmekte ise de bazen önüne bir başka fiil geldiği zaman da başka bir isim geldiği zaman da isim cümlesine mülhak olur. Ve keza “kan zeydin alimen” dediğimiz vakit. Zeyd'in filan zamanda âlim olduğu ma'nâsını murâd etmeyip, alim idi sözünü burada beyan etmektedir. Zeyd'de sıfat-ı ilmin vücûdunu ihbar etmiş oluruz. 

Velâkin evvelden ganî olan Zeyd'in sonradan fakîr olduğunu müşahede ettiğimiz vakit: “kane Zeydun ganiyyen” der isek, Zeyd'in gınâ-yı sabıkı karînesiyle bu cümlede “kane” kelimesi zamana delâlet etmiş olacağından bu cümlenin tercümesi "Zeyd ganî idi" suretinde olur. Ve “kane” kelimesi hakkındaki tedkikât fassı Lokmânî'de اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ cümlesinin izahında geçmiş idi. Binâenaleyh muhtezır olan kimse, yani ölümü bekleyen can çekişen kimse hîn-i ıhtizârında yani ölümü beklediği zamanında müşahede ile hakikatine muttali' olduğu hallere yakin olduğu halde kabz olunduğu için “yakabed ala ma kena aleyhi” demek muvafık olur. 

Ve bu cümlede "kâne" kelimesinin isti'mâli yani kullanılması münâsib bulunur. Çünkü muhtezır hîn-i intikâlinde, intikal anında o hal üzere mevcüd oldu. İmdi “kane” harflerinden mürekkeb bir kelime-i vücûdiyye olduğu halde, yani terkıb edilmiş bir varlık olduğu halde Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)in ona "harf-i vücûdî" ta'bîr buyurması mecaz tarîkıyledir. Zîrâ “kane” zamana delâlet etmediği vakit harf gibidir. Ve karinenin vücûdu ile zamana delâlet ettiği vakit kelimedir. Nitekim bâlâda îzâh olundu.

Velhâsıl saded-i mevtte yani mevtin yanında muhtezır olan kâfir ile gafleten maktul olan veya mevt-i füc'enin ta'rîfinde îzâh olunduğu vech ile fûc'eten, aniden ölenden kâfir arasında fark vardır. Zîrâ muhtezır olan kâfir ahvâl-i ahireti bi'l-müşâhede musaddık olduğu halde kabz olunur. Gafleten katledilen yani aniden öldürülen veya aniden ölen kâfir ise böyle bir müşahede ve tasdik içinde bulunmaksızın munkabızdır, kabz olunmuştur. Ve kâfirin îmânındaki vücûh-i muhtelife, muhtelif yönler bu fassın yukarısında îzâh olunduğundan burada tekrarından sarf-ı nazar olundu.[58]

“ İz- -T-B- ”

-----------------

وَإِذْ يَتَحَاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنتُم مُّغْنُونَ عَنَّا نَصِيبًا مِّنَ النَّارِ {47} 

(40/47) “Ve-iz yetehâccûne fî-nnâri feyekûlu-ddu’afâu lillezîne-stekberû innâ kunnâ lekum tebe’an fehel entum muġnûne ‘annâ nasîben mine-nnâr(i)”

(40/47) Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, “Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?” derler. 

-----------------

 Dünyada iken ruhani vasfını kaybettiğinden cehennemin malzeme-sinden olan maden sınıfına düşmüş olurlar ve zayıf olanlar nefsi emmarenin üst sınıfı ile tartışmaya başlar. Biz nefsi emmare Fir’avuna ve yardımcılarına uymuştuk. Şu nefsi emmare ateşinden üzerimizden kaldırıp ruhani vasıf kazandırabilir misiniz? (Murat Derûni) 

-----------------

قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيهَا إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ {48} 

(40/48) “Kâle-llezîne-stekberû innâ kullun fîhâ inna(A)llâhe kad hakeme beyne-l’ibâd(i)”

(40/48) Büyüklük taslayanlar ise şöyle derler: “Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında (böyle) hüküm vermiştir.” 

-----------------

 Nefsi emmarenin mütekebbir vasıfları hepimiz ruhani vasfımızı kaybettik cehennemin malzeme-sinden olan maden sınıfına düştük. Şüphesiz uluhiyet mertebesinin hükmünü vermiştir. (Murat Deruni)

-----------------

وَقَالَ الَّذِينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْمًا مِّنَ الْعَذَابِ {49} 

(40/49) “Ve kâle-llezîne fî-nnâri lihazeneti cehenneme-d’û rabbekum yuhaffif ‘annâ yevmen mine-l’azâb(i)”

 (40/49) Ateşte olanlar cehennem bekçilerine, “Rabbinize yalvarın da (hiç değilse) bir gün bizden azabı hafifletsin” derler. 

-----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Nefsi emmarenin maden mertebesinin ateşinde olanlar, azziyetlerinden cehennem zebanilerinden medet umup, rablerinden azabı hafiletmelerini istemektedirler. (Murat Derûni)

 "Azap, ‘hicran’dır (ayrılık). Hafifleme, ‘vuslat’ın (kavuşma) bir anlık hissedilmesidir."[59]

 "Nefs, ateşte (hevâsında) yanarken, bir an olsun ‘azap’tan kurtulmak ister. Bu, onun ‘fenâ fillâh’a hazırlandığının işaretidir. ‘Rabbinize yalvarın’ demek, ‘kalbinizi Hakk’a açın’ demektir."[60]

-----------------

قَالُوا أَوَلَمْ تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا بَلَى قَالُوا فَادْعُوا وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ {50} 

(40/50) “Kâlû eve lem teku te/tîkum rusulukum bilbeyyinât(i) kâlû belâ kâlû fed’û vemâ du’âu-lkâfirîne illâ fî dalâl(in)”

(40/50) (Cehennem bekçileri) derler ki: “Size peygamberleriniz açık mucizeler getirmemiş miydi?” Onlar, “Evet, getirmişti” derler. (Bekçiler), “Öyleyse kendiniz yalvarın” derler. Şüphesiz kâfirlerin duası boşunadır. 

-----------------

 "Kâfir, ‘Hakk’ın tecellîsini örten’dir. Onun duası, ‘benlik iddiası’ ile yapıldığı için boştur."[61]

 "Kâfirin duası, ‘dalâlet’tir (sapıklık). Çünkü o, ‘Rabbine değil, hevâsına yalvarır."[62]

-----------------

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ {51} 

(40/51) “İnnâ lenensuru rusulenâ vellezîne âmenû fî-lhayâti-ddunyâ veyevme yekûmu-l-eşhâd(u)”

(40/51) Şüphesiz ki, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. 

-----------------

 Sapıklık ve bâtıl, daima iblis ve onun ordusu tarafından temsil edilmiş, imana, tevhide, peygamberliğe, kısaca Hakka sürekli meydan okumuştur. Fakat kazanan daima Hak olmuştur. Allah Teâlâ söyle buyuruyor: “Muhakkak ki Biz peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında, hem de meleklerin şahid olacağı günde muzaffer kılacağız” (el-Mü’min, 40/51).[63] “ İz- -T-B- ”

-----------------

يَوْمَ لَا يَنفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ {52} 

“Yevme lâ yenfe’u-zzâlimîne ma’ziratuhum velehumu-lla’netu velehum sû-u-ddâr(i)”

O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Lânet de onlaradır, kötü yurt da onlaradır. (40/52)

-----------------

 Nefs, emmarenin zulmetinin karanlığında olup, ruhaniyetlerinden, madde mertebesine inenler sulfi âlemde kalmış ve yurt edinmişlerdir. (Murat Derûni)

-----------------

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْهُدَى وَأَوْرَثْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ {53} 

 (40/53) “Ve lekad âteynâ mûsâ-lhudâ ve evrasnâ benî isrâ-île-lkitâb(e)”

(40/53) Andolsun ki biz Musa'ya o hidayeti verdik ve İsrailoğullarına o kitabı miras kıldık. 

-----------------

 “Andolsun ki biz Musa'ya hidayeti verdik.” 

--------------------

 Ve le kad ateyna musel hüda, Andolsun ki biz Mûsâ'ya hidayeti verdik. Âyetin başı bir kasem ve yemin ile başlamaktadır. Cenâb-ı Hakk “ateyna” biz verdik diyerek zatın ata yani ihsan ettiğini bildirmektedir. Kime Mûsâ’ya yani Rubûbiyet-Esmâ mertebesine bu ihsan bağış Feyz-i Mukaddes’tir… El-Hüda hidayet yani, doğruluğu verdik. Başta bulunan el ki, bu el Mûsâ (a.s.) koynuna soktuğu ve parlak bir şekilde çıkardığı sol elidir. 

 Ve evrasna benî israilel kitab, Ve İsrailoğullarına, o Kitab'ı miras bıraktık. Miras kıldık, varis bıraktık israiloğullarını; İsr-gece, isra-gece yürüyen ve bunun oğulları ile gece yürüyen dervişlerden bahsedilmektedir. Kıldığı namaz, yaptığı tesbihat, ilâhi ve zikirler, dinlediği sohbetler, okuduğu kitablar ve tefekkür çalışmalarıyla bir yürüyüş yapmakta gece den aydınlığa yani Fenâfirresül halinden Fenâfillah ve Bekâbillaha doğru yürümektir. El-Kitab ile bu bilinen bir kitap Tevrattır… Ma’nâda ise, “El” aldığı Mürşidi onun hem el-kitabı hem de ileride varis olacağı kişidir…

 Efendi Baba’mız bize gece yürüşüşünde, elinden yansıyan ilim ışığı ile hidâyete götürücümüz ve El-Kitab’ımızdır. Kim ki bu hakîkatleri anlar ve bu yolda yürürse kendisine bu hakîkatler miras olur. Ve Efendi Babamızın varisi olanlardan olur. İnşeAllah…

 Âyet sayısal değeri 40+53= 93’tür… Bu sayı 9+3= 12 (Hakikat-i Muhammediye) ve kısaca “Nun, Cim, Mim,” 50+40+3= 93 NECM sayısal değerini vermektedir. 

 Necm-Yıldız bilindiği gibi 53. Sûredir. Nereye bağlı olduğu bellidir. Bir bakıma Hakîkat-i Muhammediye den aldığı ışığı, İz-Efendi Babamız ilâhiyat yıldızı ile bizlere yansıtmaktadır.[64] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 هُدًى وَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ {54} 

 (40/54) “Huden ve zikrâ li-ulî-l-elbâb(i)”

 (40/54) (Bunu) selim akıl sahipleri olanlara bir yol gösterici ve bir hatırlatma olsun diye (böyle yaptık). 

-----------------

 “ulî-l-elbâb” kamil akıl sahipleri ve kapı sahipleridir. Burada zirk edip hatırlayacak olanlardır. “Hadi” esmâsının kapı sahipleridir. (Murat Derûni)

-----------------

 فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ {55} 

 (40/55) “Fasbir inne va’da(A)llâhi hakkun vestagfir lizenbike vesebbih bihamdi rabbike bil’aşiyyi vel-ibkâr(i)”

(40/55) Ey Muhammed! Sabret. Allah’ın va’di şüphesiz gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam-sabah Rabbini hamd ederek tesbih et. 

-----------------

 Kaynaklarda, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren namaz ibadetinin mevcut olduğu ve beş vakit namaz farz kılınmadan önce sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit namaz kılındığı belirtilmektedir. Kur’an’daki bazı âyetlerin (Tâhâ 20/130; el-Mü’min 40/55) bu iki vakit namaza işaret ettiği görüşünde olanlar da vardır (Tecrid Tercemesi, II, 279; Şevkânî, IV, 497). Vahyin başlangıç döneminde -bazı kaynaklara göre Müddessir sûresinin 1-3. âyetleri nâzil olunca- Cebrâil, Hz. Peygamber’i Mekke’nin yakınlarındaki bir vadiye götürmüş, orada fışkıran su ile önce kendisi, sonra Resûl-i Ekrem abdest almış, ardından Resûlullah’a namaz kıldırmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber sevinçli bir şekilde eve gelmiş, Hz. Hatice’nin elinden tutarak oraya götürmüş ve aynı şekilde onunla birlikte abdest alıp iki rek‘at namaz kılmışlardır (İbn Hişâm, I, 243-245).[65] 

 Sabah ve akşam, Fenafillah ve Bekabillah mertebesidir. Efendimiz (s.a.v.) şahsında gelen bu âyet, biz ümmetinede bir tavsiyedir. 

 Fenâfillah ki kul yoktur. Hakk kuluna hamd eder, över. Bakabillah ta, kul hakk ile bakidir. Makam-ı Mahmud, övülen makamda kul, rabbi olan Allah c.c. över.

 Öncelilke “Sabret” uyarış ve tavsiyesi vardır. (Murat Derûni)

 (18/28)28-) Vasbir nefseke mealleziyne yed'une Rabbehüm bil ğadati vel aşiyyi yüriydune vecheHU ve la ta'dü aynake anhüm türiydü ziynetel hayatid dünya ve la tutı' men ağfelna kalbehu an zikrina vettebea hevahu ve kâne emruhu furuta;

 *(18/28) Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme. 

-------------

 Bu Ayeti Kerim’e çok dikkatimi çeken bir Ayeti Kerim’e idi, bu Ayeti Kerime’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.

 Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.[66]

-----------------

 إِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ إِن فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَّا هُم بِبَالِغِيهِ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ {56} 

 (40/56) “İnne-llezîne yucâdilûne fî âyâti(A)llâhi bigayri sultânin etâhum in fî sudûrihim illâ kibrun mâ hum bibâliġîh(i) feste’iz bi(A)llâh(i) innehu huve-ssemî’u-lbasîr(u)”

(40/56) Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır. Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşmazlar. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. 

-----------------

 لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ {57} 

 (40/57) “Lehalku-ssemâvâti vel-ardi ekberu min halki-nnâsi velâkinne eksera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)”

 (40/57) Elbette göklerin ve yerin halk edilmesi, insanların halk edilmesinden daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler. 

-----------------

 Yolumuza mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim Onlara Âdemden yüz gösteren açıklık; onlara gökle- rin açıklığından olmadı.

 Âdem, melâikeye esmâ-i ilâhiyyeden haber verdiği vakit, onlar bilmediklerini öğrendiler. Bu ihbârdan onlara emr-i ma’rifette bir küşâdelik ve açıklık hâsıl oldu ki, bu ma’rifet, onlara göklerin açıklığından, ya’nî mezâhir-i semâviyyeden hâsıl olmadı; zîrâ ecrâm-ı semâviyye cirm ve sûret i’tibâriyle, cism-i Âdemrden azîmdir. Nitekim âyet-i kerîmede (Mü’min, 40/57) “Göklerin ve yerin halkı, nâsın halkından pek büyüktür” buyrulur. Fakat i’tibâr ma’nâyadır; Âdemdeki ma’nâ ve cem’iyyet-i esmâiyye onlann hiçbirisinde yoktur. Binâenaleyh mezâhir-i kudret-i ilâhiyyeden olan ervâh-ı melâikeye, Âdem gibi cism-i unsurîde mukayyed olmayıp semâvâtta seyerân hassası bahş edilmiş olması, onlara böyle bir ma’rifet vermedi.

 O temiz canın meydanının genişliğinde, yedi göğün meydanı dar geldi.

 İnsân-ı kâmilin ma’nâdan ibâret olan rûh-ı mukaddesinin meydanı gâyet geniştir. Zîrâ bilcümle tecelliyât-ı esmâiyyeyi kabûl eder; fakat yedi gök sûret ve taayyün sâhibi olduğundan, fezâ-yı bî-nihâyede işgâl ettiği sâha, bu ma’nâya nisbeten gâyet dardır.

 Peygamber buyurdu ki: “Hak Teâlâ Ben aslâ yukarıya ve aşağıya sığmadım" buyurmuştur.

 “Yukan”dan murâd semâvât ve “aşağı”dan murâd dahi arzdır. Nitekim âtîdeki beyitte tefsîr buyrulur.

 Ey azîz, yakînen bil ki, ben yere ve göğe ve arşa da sığmadım.

 “Yer”den murâd küre-i arz ve “gök”ten murâd bilcümle taayyünât-ı semâviyye ve “arş’’dan murâd dahi, tekevvün etmiş ve edecek olan bilcümle vücûdât-ı izâfiyye âlemidir. Zîrâ vücûdât-ı izâfiyye âlemi rahmet-i rahmâniyyenin müstevâsıdır; onun için Kur’ân-ı Kerîm’de (Tâhâ,20/5) ya’nî “Rahmân, arş üzerine müstevî oldu” buyrulur. Ve rahmet, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olduğundan, kâffe-i esmâ ve sıfâtı ilâhiyyenin hey’et-i mecmûası ona sığmaz; binâenaleyh bu hey’et-i mecmûa arşa da sığmaz.

 Acibdir ki, mu minin kalbine sığarım; eğer beni istersen o gönüllerde iste!

Ya’nî insân-ı kâmil, kâffe-i esmâyı câmi’ olan “Allah” isminin mazhan olduğundan, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey’et-i mecmuası insân-ı kâmilin kalbine sığar. Bu ma’nâya mebnî Bâyezid-i Bistâmİ hazretleri “Eğer arş ve onun muhtevâsınm milyonlarca misli, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu hissetmezdi” buyurur. Zîrâ vücûdât-ı izâfiyye arşı taay- yünâttan ibâret olduğundan mütenâhîdir; ve mütenâhî olan şey, nâmütenâ- hîyi istîâb edemez; fakat kalb-i ârif, bir ma’nâ-yı nâmütenâhîden ibâret oldu-ğundan, nâmütenâhî olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin tecelliyâtını kabûl eder; ve kalb denildiği vakit, insân-ı kâmilin kalbi murâd olunur. Ba’zı esmâyı ârif olan kulûb-ı cüz’iyyeye ve gayr-i ârifin kalbine ve âsînin ve câhilin ve şakinin kalblerine “kalb” denilmesi, mecâzen vâki’ olur. Bir rubâîsinde Efdalüd-dîn Hâkânî buyurur:

Nazmen tercüme:

"Gönül sahrâsı efzûndur cihândan

O hânedir zemînden, asumandan Acıb olmaz olursa vüs’âtinden Onun mazrufu ancak lâ-mekândan." Şimdi bu üç beyt-i şerîfde ya’nî “Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin takî ve nakî olan mü’min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsine işâret buyrulur. Onun için insân-ı kâmilin kalbine “beytullâh” ve “arşullâh” ta’bîr ederler. Böyle olunca Hakk’ı taleb eden insân-ı nâkısların, onların muhabbeti vâsıtasıyla insân-ı kâmilin kalbine girmeleri îcâb eder.

 (Hak) dedi: Ey muttakî, benim kullarıma dâhil ol, benim ruyetimden cennete dâhil olasın.[67] 

 Bir katre içinde bir ilim deryası gizlenmiştir. Üç arşın tende bir âlem gizlenmiştir.

 "Katre "den murâd, insanın cismidir. Zîrâ meydanda olan bir şeydir ki, insanın cismi, yerlerin ve göklerin cismâniyetlerine nazaran bir katre ve bir zerredir. Nitekim sûre-i Mü’min’de buyrulur: (Mü’min, 40/57). Ya’ni “Göklerin ve yerlerin halkı nâsın halkından daha büyüktür.” Ya’ni bir katre mesâbesinde olan insanın bâtınında bir ilim deryâsı gizlenmiştir. Üç arşın uzunluğunda olan insanın cisminde bir büyük âlem gizlenmiştir. Nitekim îmâm-ı Ali (k.A.v.) efendimiz buyururlar:

 “Ey insan, sen açık kitâbsın ki, onun harfleriyle, gizli âşikâr olur; ve sen zannedersin ki muhakkak sen küçük bir cirimsin, halbuki sende büyük âlem dürülüp bükülmüştür!"[68]

-----------------

 وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسِيءُ قَلِيلًا مَّا تَتَذَكَّرُونَ {58} 

 (40/58) “Vemâ yestevî-l-a’mâ velbasîru vellezîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti velâ-lmusî-/(u) kalîlen mâ tetezekkerûn(e)”

(40/58) Kör ile gören, iman edip salih ameller işleyenler ile kötülük yapan bir değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz. 

-----------------

 Kör ve sağır ve akılsız dabbelerin şerlisi insan olduğu meydandadır.[69]

 Hayeller körler ile gözlüleri tefrik için li-hikmetin yani hikmet için vaaz olunmuş bir alet-i tecrübe ve kalb ile nakd-ı ceyyidi temyiz için mevzu bir mihektir. Bu âlemde göz vardır ki esbabı müsebbibin gayrı görmez ve sebebde müsebbibi müşahede eder. Göz vardır ki körün değneğine itimat ettiği gibi esbabdan gayrı bir şey görmez. Kör nasıl değneğine itimat eder, onun değneğinin ucu gözünün göz bebeği demektir. Gözü görmüyor ama sebeplere takılıyor, sebeple gidiyor. İşte körün değneğini bellediği gibi gayri bir şey görmez. Sebeplerden başka bir şeyi görmez.[70]

 İnanmayanlar biz nefsimize yardım ediyoruz, nefsani duyguları ortaya çıkarıyor. Halbuki Allah’ın istediği İlahi düşünceleri ortaya çıkarmaktır, Allah’a yardım etmektir. Allah’ın sıfatlarını çıkarmak lazım ki bu varlık görevini yapmış olsun. İşte bunu yapmadığımız için Cenab-ı Hak da perdelerini kapatıyor, bunu artık onda hiç faaliyet sahasına çıkartmıyor. Bunu yok bildiriyor. Kendi varlığını kendisine yok, hiç sanki öylece ne gökten gelmiş ne de yerden kendi kendine olmuş kadar basit bir düşünce sınırı içerisine alıyor. Daralttıkça daraltıyor, adeta kör ediyor, neden çünkü buradan hakka yardım etmesi için olması için var edilmiş ama o nefsine yardımcı oluyor, onun için o nefsini de kısaltıyor, kısaltıyor nihayet nokta sıfır haline getiriyor.[71]

 Ve onların gözleri, mazharlarda Hakk'ı görmekten kördür.[72]

 (Ve men kâne fiy hazihi a'ma fehuve fiyl ahıreti a'ma ve edallu sebiyla;)

 “Her kim bu dünyada (manen) kör ise ahirette de kördür. Ve gidişçe daha şaşkındır.) Bu dünyada gözleri açık olanlar ahirete gittiklerinde gözleri kapalı zuhur ettiklerinde, “Ya Rabbi benim dünyada gözlerim açıktı şimdi niye kapattın” diyecekler, Cenâb-ı Hakk bunun üzerine “Sen Beni dünyada iken görmedin o nedenle ben senin gözlerini kapalı bıraktım ve sen nasıl dünyada benimle ilgilenmediysen Bende seninle ilgilenmeyeceğim burada” diyecek.

 A’ma’dan kastedilen kendindeki hakikati göremeyen yani en yakınındakini bir kimse göremediyse uzaktakini zaten hiç göremez, “Göz ona derler ki kendi hakikatini görsün”, “Yegane görme vasıtası olan göz kendini dahi göremez”, bütün âlemlerde mevcut olan Allah’ın tecellisi bizde olduğu halde biz bunun farkında değiliz, bunun farkında olmamız ve gözümüzü görebilmemiz için bir aynaya ihtiyacımız vardır, bu ayna İnsân-ı Kâmildirki senin gözünü açsın, karşımızda bir ayna olmadan gözümüzü göremiyoruz.

 İlim aynası olmadan kendimizdeki Rabbimizi göremeyiz, gözümüzün açılması ve yağ tabakasının kalkması için bir aynaya veya o gözün çapaklarını silecek bir ele ihtiyaç vardır.[73] 

 İsra (17) / 72- Bu dünyada (manen) kör olan kimse ahirette de kördür ve daha şaşkındır.

 Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)! (Düşünce) yolu (tarzı) itibarıyla daha da sapmıştır!

 Ya'nî "Burada a'mâ olan kimse âhirette de a'mâdır". Vâkıâ bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı sûret-i umû miyye de küffâr içindir. Fakat seyri enfüsî yani kendi nefsindeki idrakatın husûsiyyeti i'tibâriyle bütün mü'minlere de şâmildir. Binâenaleyh hakikatte körlükten kurtu­lanlar ancak ariflerdir.

 Maahâzâ Hakk-ı mutlaktan, kendi sureti üzere zahir olan Hakk'ı Hakk'ın vücûdunda görmeyip de, âhirette çeşm-i Hak ile görmeğe muntazır olan kimse, câhiller zümresine lahık, yetişen ola­maz. Çünkü o kimse, Hakk'ın ancak çeşm-i Hak ile müşahede olu­nabileceğini bilmiştir. Şu kadar ki bu âlemde kendisine gaflet ve perde müstevli, istila olduğundan, gafilin ve mahcûbîn zümresine dâhil ol­muştur.[74] “ İz- -T-B- ”

 17) / 72- Bu dünyada (manen) kör olan kimse ahirette de kördür ve daha şaşkındır.

 âyet-i kerîmesi ile hadîs-i şerîfi ba'de'l-mevt adem-i terakki (ilerleme)ye delâlet eder. İle “Âdem oğlu öldüğü zaman ameli kesilir” hadis-i şerifi badel mevt terakki olmayacağına delalet eder. Diye sualinde soruyor.

 Cevap: Bu âyet ve hadîs ehl-i küfür ve ehl-i şirk hakkındadır. Mu­hakkikinden olan ehl-i tevhîd ve onları taklîd eden mü'minler için de­ğildir. Zîrâ bunlar dünyâda Hakk'ın vücuduyla halkın vücûdunu müsta­kil ve ayrı zannetmişler ve basar-ı basiretlerine körlük târî olmuş idi. Yani ehl-i şirk ve ehl-i küfür halkın ve Hakk’ın vücudunu ayrı olarak gördüklerinden basarlarında körlük gelmiştir. 

 Bu körlükleri sebebiyle çeşm-i basiret nurunun göz doktoru olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) dan ve onların ilâçlarından kendilerini müstağni bil­mişler idi. İşte bundan dolayı onların büsbütün kör olan gözlerinin âhiret evinde de açılması ihtimâli yoktur. Yani peygamberlere uymadıklarından onların sözlerini dinlemediklerinden gözleri kör olmuştur, bir daha da açılmayacaktır. Zîrâ onlar a'mâ-yı ezelîdir. Hiçbir göz doktoru ve ilâcın onlar hakkında te'sîri yoktur.

 Velâkin ehl-i tevhîd ile onlara taklîd eden mü'minlerin basar-ı basi­retleri tâbi' oldukları enbiyâ (a.s.)ın ilâçları ile dünyâ evinde mertebelerine göre açılmış, vahdet nazarları gitgide ziyadeleşme edegelmekte bulunmuş olduğundan, onlar için ba'de'l-mevt ilerlemeler vardır. Zîrâ onların gözleri büsbütün kör olmayıp ba'zı avarız hasebiyle rü'yetlerine za'f gelmiştir. 

 Mevt ve afv ve mağfiret ve hayât-ı dünyâda ken­dilerine taklîd ettikleri ehl-i Hak'la, berâzih-ı ulviyyede ictimâ'ları se­bebiyle bu avarız zail olur. Hadd-i zâtında ten gözü dahî böyle değil midir? Büsbütün kör ol­muş bir göze göz hekimi ve onun ilâcı ne te'sîr eder? Fakat gözünde hâssa-i rü'yet mevcûd iken perde gelmiş veya hastalık sebebiyle rü'yetine za'f musallat olmuş bir gözün elbette tedavisi mümkündür.[75]

 İşte buraya bu âlemde zuhurda olan Hakk bütün Esmasıyla bütün şaşasıyla onun için buraya hazret-i şehadet deniyor. Burası şehitlik âlemidir. Biz buraya şehit olmaya geldik, yani müşahede etmeye geldik, yoksa buradaki halimiz gezer körlerden başka bir şey değildir. Veya körebe oyunundan başka bir şey değildir. Bu hakikatleri idrak etmediğimiz zaman körebe oynuyoruz. Bu âlemde hayal içerisinde yaşıyoruz. Kim ki hayelden kurtuldu şehit oldu.[76]

 İz-Terzi Baba, Fusûs’ül Hikem şerhinden yapmış olduğumuz alıntılardan körün eşyanın hakikatini görmediği anlaşılmaktedir. Görmeyen de zaten kördür. Hani demişler ya “görene bunlar, köre ne” olduğu umarım anlaşılmıştır. (Murat Derûni) Âyetin devamında “iman edip salih ameller işleyenler” ile devam etmektedir. Bu imanın müşahadeli iman ve İlm’el yakînden sonra Ayn’el yakîn mertebesinden olduğu ve Hz. Ali (k.v.c.) görmediğim Allah (c.c.) ibadet sözleri ile ubudet ile Hakk’ın işlediği salih amelidir. Bu da nefsi emmarenin yapmış olduğu gayri salih amel ile bir olmaz. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ {59}

 (40/59) “İnne-ssâ’ate leâtiyetun lâ raybe fîhâ velâkinne eksera-nnâsi lâ yu/minûn(e)”

 (40/59) Kıyamet günü mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu buna inanmazlar. 

-----------------

 “Kıyamet” “Kıyam-et” saati ihtiyari de olsa, mecburi de olsa gelecektir. Aradaki fark hakikatini idrak edip, hakikati ile uyanıp kıyam edip ayağa kalkmak diğeri ise mecburi ölüm ile hayali bir yaşantıdan hayali bir kalkıştır. Bunun ancak irfan ehli farkındadır. (Murat Derûni)

-----------------

 وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ {60} 

 (37/60) “Vekâle rabbukumu-d’ûnî estecib lekum inne-llezîne yestekbirûne ‘an ‘ibâdetî seyedhulûne cehenneme dâhirîn(e)”

 (37/60) Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyen-ler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.” 

-----------------

 Her bir nebî ondan berât getirmiştir: "Ondan sabır ile yâhud salât ile yardım isteyin!" 

 “Berât”, lügatte “mektûb” demektir; burada “fermân” ve “emirnâme-i ilâhi” demek olur. “Sabır”, kişi nefsini ceza’ ve feza’dan habs etmektir. “Salât”, duâ ma’nâsınadır. Ya’ni, Her bir peygamber Allâh Teâlâ tarafından emir ve fermân getirmiştir ki, o emimâmede: “Ey insanlar, sabır ve duâ ile Hak Teâlâ’dan yardım isteyin!” buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfde يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ {البقرة/153} (Bakara, 2/153) ya’ni “Ey îmân eden insanlar, sabır ve duâ ile yardım dileyin! Muhakkak Allâh Teâlâ sabr ediciler ile berâberdir” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

 Bilindiki, kulun ihtiyaçları her yerde-mertebede kendi rabb-i hâssının hazînesinden nâzil olur ve bu nüzûl bir defa değildir, an ve an gerçekleşir; nitekim âyet-i kerîmede de وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلاَّ بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ {الحجر/21} (Hicr, 15/21) ya’ni “Hiçbir şey yoktur,” illâ "ki bizim indimizde onun hazîneleri vardır ve biz onu ancak bilinen mikdâr ile indiririz" buyurulur. Bu nüzûl her yerde kulun isti’dâdı meydana çıktıkça iner; isti’dâd-ı mec’ûlünün meydana çıkmasından önce inmez. Nitekim bir çocuk doğduğu vakit konuşamaz; fakat zaman geçtikçe bünyesine isti’dâd geldikçe konuşmağa başlar; binâenaleyh kul, bu isti’dâd-ı mec'ûlünün meydana çıkasını gözetleyerek, nefsini ceza’ ve feza’dan habs etmek ve sabr etmek lâzımdır. Bununla berâber وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ {غافر/60} (Gâfır, 40/60) [“Bana duâ edin, kabûl edeyim”] âyet-i kerîmesindeki emre uyarak duâ-yı lafzı dahi lâzımdır; çünkü duâ ve taleb kulun şânıdır.[77]

------------------

 30. Paragraf: 

 İmdi biz tarîkin zevkinden bildik ki, onun bunu istemesi, Rabb' inin emrinden vâki' oldu. Ve taleb emr-i ilâhîden vâki' olduğu vakit, tâlib için talebi üzerine ecr-i tâm hâsıl olur. Ve Bârî Teâlâ, dilerse, kendisinden taleb ettiği şeyde, onun hacetini kaza eder; ve dilerse imsak eyler. Zîrâ abd, Allah Teâlâ'nın, hakkında Rabb'inden suâl ettiği şeyde emre imtisâlinden, onun üzerine vâcib kıldığı emri ifâ etti. İmdi eğer bunu, Rabb'i emr etmeden, kendi nefsinden suâl ederse, Rabb'i onu bunun sebebiyle elbette muhasebe eder (30). 

-------------------- 

 Ya'nî biz, sırât-ı müstakim olan tarîk-ı Hakk'ın zevkinden bildik ki, Süleyman (a.s.)ın kendisinden sonra hiç bîr kimseye lâyık olmayan bir mülkü taleb etmesi, Rabb'inin emriyle vâki' oldu. Ve bu talebini Rabb'inin emriyle icra etti. Burada bahsedilen zevk nefsi manada değil o mertebede Hakk’a ulaşmanın zevkidir. İşte bunu da beşer lisanı ile anlatacak bir şey yoktur. 

 Ve taleb emr-i ilâhî ile vâki' oldukda, talibin talebi üzerine ecr-i tâm hâsıl olur. Yani talip Süleyman (a.s.) talep eden yani bunun talebi üzerine tam bir ecir tam bir karşılık, talebin gerektirdiği şey meydana geldi. Çünkü Hak Teâlâ “beni çağırın bana dua edin size icabet edeyim” (Mü'min, 40/60) diye buyurdu. Ve makâm-ı seyyidiyyet, yani efendilik makamı kümmeleyn makamı atâ ve ihsanı ve makâm-ı abdiyyet ise züll-i suâli iktizâ eder. Yani seyyidlik makamı efendilik makamı vermeyi ihsan etmeyi gerektirir, abdiyet makamı ise illeti suali yani istemeyi gerektirir. 

 Binâenaleyh abd, seyyidine karşı yani efendisine karşı vazifesini îfâ etmekle ecre müstehak olur. Görevini yerine getirmekle mükafata müstehak olur. Ve Bârî Teâlâ hazretleri dilerse, abdin kendisinden taleb ettiği şeyi ihsan ederek, onun hacetini hükmeder, yerine getirir. 

 Ve dilerse, lebbeyk ile icabet edip, atasını te'hîr ve imsak eyler. Yani tehir eder ve elinde tutar yani vermez. Kul bir talepte bulununca Cenab-ı Hakk da “Lebbeyk” kulum der ona. Tabi “lebbeyk” i sadece kul demez. Atayanın envâ'ı ile abd tarafından vâki' olan söyle kulum ne diyorsun der ve bununla cevaplandırır, duasını tehir eder, vermez diyor. 

 Emr-i ilâhî ile vâki' olan suâlde, Hak İster abdin murâdını versin, ister te'hîr ve imsak etsin, abd ecirlenmiştir. Yani Hakkın kulda meydana getirdiği istekle kul Rabbından bir şey isterse, Hakkani olarak istediğinden Rab onu ister versin ister vermesin, mutlaka ecirlendirilmiştir. Çünkü o talebde Rabb'inin emrine imtisal etmiştir. Ve onun üzerine vâcib kıldığı emri edâ ve îfâ eylemiştir. Yani Rab onun üzerine görev verdiği emri o da yerine getirmiştir. 

 Fakat abd, bu atayı, Rabb'i emr etmeksizin, hod-be-hod taleb eder yani bunu nefsi olarak isterse ve onun bu talebi üzerine Rabb'i dahi istediği atayı verirse, elbette bu atâ sebebiyle onu muhasebe eder. Yani ahirette suale çeker. Yani sen istedin de ben sana verdim, bunu sen ne yaptın diye sual eder. Bu hâlin beyne'l-halk dahi böyle olduğu atîdeki misâl ile tavazzuh eder: genel halk için bu tür geçerlidir diyor. 

 Misâl: Adil bir padisah, hükümet erkanından birinin isti'dâdını, bir vilâyette rızâsına muvafık bir surette, vâlîlik edebilecek bir halde görür. Bu me'mûriyeti, usûl-i dâiresinde resmen taleb etmesini emr eder. Der ki sen bir dilekçe yaz, bunu talep et, O da padişahın emrini kabul ederek o me'mûriyyeti taleb eder. Pâdişâh o kimseye, ister bu me'mûriyeti ihsan etsin ve ister bir hayali mania ile onun bu talebini yerine getirmesin, pâdişâhın nazarında o kimse marzîdir. Yani razı olunmuş kimsedir. 

 Zîrâ emre imtisal etti ve bu atayı hod-be-hod taleb etmedi. Fakat bir kimse pâdişâha, onun böyle bir emri olmaksızın, hod-be-hod bir arîza takdim ederek: "Bana şu me'mûriyeti ihsan edin; rızâ-yı şahanenize muvafık hizmetler ederim, şöyle yaparım, böyle yaparım" diye talebde bulunsa ve pâdişâh dahi onun bu talebini: "Bakalım bu adam dediklerini yapabilecek mi?" diyerek is'âf etse, elbette onu murakabe altında tutar. Ve bilâhere onun o me'mûriyyetteki ef’âlini muhasebe eder. Ve va'dini incâz etmemiş ise itâb eyler.[78] “ İz- -T-B- ” Şeriat ve Tarikat mertebesinde dua vardır. Aradaki fark şeriat mertebesinde dünyalık şeylerin ve bedeni azaptan korumak içindir. Tarikat mertebesinde ise dua uhrevi ağırlıklıdır.

 Hakikat mertebesinde ise kişi fenafillah mertebesinde olduğundan kendi ve kimliği yoktur. Orada bulunan Hakk’tır. Oyüzden kim, kime ve ne için dua edecektir.

 Marifet nertebesinde ise dua “kün” “Ol”dur. Dua isteyene isterse dua eder, istemezse etmez. Gerçi bu mertebede olandan dua istiyorsa, o duanında kabul vakti gelmiştir.

 Nusret Babam (r.a.) kendisinde gelip dua isteyene, sen duanı et bende amin diyeyim demiştir. (Sen mertebenden duanı et, bende ona amin diyeyim demek istemiştir) İz-Efendi Babamı eşim ile Tekirdağ da ziyaretimizde kendisi bir şey için 15 yıl dua ettiğini ve ondan sonra kabul olduğunu ifade etmişti. Buradan da dua da ısrarcı olma gerektiği anlaşılmaktadır. (Murat Derûni) Dua hakkında bir kardeşin mailine dua konusunda yazılan mailin ilgili bölümünü faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.

 Tefekkür konusunda en doğru yaklaşmak için, o kelimenin öncelikle harf ve sayı sistemine bakarsak, özü nüvesine daha baştan yaklaşmış oluruz... 

 Dua; “Dal: 4”,  “Ayın: 70”, “Elif 1-13” dür... “4+70+1”= 

75 dir. 7+5= 12 Hakikat-i Muhammediyedir... 7 Yeni Nefis mertebesi ve 5 Beş Hazret mertebesi ile ders sistemimiz ve Kelime-i Tevhiddir. 

 Du: Farisi iki demektir... Ayın : Ayan-i Sabite İlmi İlâhi Program, Elif: Ahadiyyet tir…

 Du: Görüldüğü gibi ikiliktir... İkilikte olan ikinci ikinin birincisi olan hakikat-i olan İlmi ilâhi programından talep eder ve Elif ile Zât-i Mukaddesten Kudsiyete  bu programa uygun ise ifaza edilir.

 Birde Mutlak kaza geri çevrilemez... Ancak bu mukayyed kaza yani olup olmaması sebeplere bağlı ise çevirilebilir...

 Şeriatte olan dünyalık talepler için ve korkusundan ikilikte talep, dua eder...

 Tarikatta olan muhabbet ile cennet ahiret talebiyle ikilikte talep, dua eder. Niyaz ehlidir...

 Hakikatte olan zaten kendi yoktur ki ne isteyecek... Naz ehlidir. Zaten bir talebi varsa üzerinde varlık kırıntısı kalmış demektir. Bir çok türbe diye nitelenen yerde yatan kişiler yaşantılarında bu halde yaşamış ve Cenâb-ı Hakk'tan talebi olmamış kişilerin başına halk üşüşmekte ve dünyalık taleb etmektedirler.

 Marifet ehlinin duası ise "Kün" Ol'dur... Zaten hakk ile baki olduğu için bir ihtiyacı kalmamış, ümmeti olmuş etfafındakiler için dua eder...

 Bir gün Nusret Baba Rahmetullahi Aleyh, dua isteyen birine sen dua et de ben amin diyeyim demiş... Yani karşısındaki kişi mertebesine göre dua etmiş o da O'na amin demiştir... "Kün" de böyle düşünülebilir. (Murat Derûni)

-----------------

 اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ {61} 

 (40/61) “(A)llâhu-llezî ce’ale lekumu-lleyle litesku-nû fîhi ve-nnehâra mubsirâ(an) inna(A)llâhe lezû fadlin ‘alâ-nnâsi velâkinne eksera-nnâsi lâ yeşkurûn( e)”

(40/61) Allah, içinde rahat edesiniz diye geceyi ve (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak da gündüzü kılandır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı sonsuz iyilik sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler. 

-----------------

 “Ce’al” kelimesi bazı meal ve tefsirlerde yaratma olarak çevrilmiştir. Halbuki “ceal” kelimesi kılmaktır, yaratmak değildir. (Murat Derûni)

 A’yân-ı sâbite suver-i ilmiye-i esmaiyeden ibaret olduklarında vücud-u haricileri yoktur. Yani Allah’ın isimlerinin, Esma-ı İlâhiyesinin ilmi suretleri olduğundan maddi ma’nâda bir sureti şekli olmadığından yani zuhura çıkmadığından vücud-u haricileri yoktur, yani hariçte bir varlıkları yoktur. Halbuki ceal müessirin tesirinden ibarettir. Bakın bu cümleyi yazarsanız iyi olur. Bu hoş bir açıklamadır, yerli yerince bir açıklamadır. Yani a’yân-ı sâbite mec’ul değildir demişti ya, ceal kelimesi genel tefsirlere bakıldığında “yaratma hükmüyle belirtilir. Halbuki bu yaratma değil zuhur ve tecelli” ma’nâ’sına olmaktadır. Ceal müessirin tesirinden ibarettir. Yani kazmayı çapayı yere vuran kişinin nasıl o toprağın parçasını oradan koparmışsa, onun orada bir tesiri vardır. Yani vurma çapalama, kopartma orayı açma, eşeleme ile orada bir tesir vardır.

 İşte bu çapalamayı yapmak için de, bir program bir düşüncesi bir muradı vardır, bir isteği vardır. İşte “ceal “ bu demektir. Yani bir yerde bir oluşumu meydana getirmek için düşünülen arzu edilen şeyin tatbikatı “ceal” dir, yani zuhura çıkarmaktır. İşte bu iş müessirin tesirinden ibarettir, çapayı vuran kişi orada çapalayarak oraya bir tesir vermektedir, yani orayı hükmü altına almaktadır, işte orasını ne için çapalıyor,? Ya fidan dikecek, ya toprağı yeşerte-cek veya orada istenmeyen otlar varsa, onları temizleyecek yani o fiili yapmakta bir program var, bir murad var, o fiili yapacak olan kişi müessir, yani tesir edici hâkim unsurdur, ayrıca müessirin oradaki tesiridir.[79] “ İz- -T-B- ” Yeryüzünde zahiri gece ve gündüz kılndığı gibi, bâtında beden arzının gece ve gündüzü vardır. Hayal ve vehimde yaşayan için nefsin karanlığında olmak vardır. Ama irfan ehli birinin eğitimi altında girildiği zaman salik bu gecede dünya, yıldız ve ayın farkına varır. Gecenin evreleri olan fenafişşeyh, fenafiresül ve fenafillah tan sonra güneşin farkına varıp. Beden arzını hakikati ilahi ile aydınlatıp bakabillah mertebesine geçer. (Murat Derûni)

-----------------

ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ لَّا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ {62} 

 (40/62) “Zâlikumu(A)llâhu rabbukum hâliku kulli şey-in lâ ilâhe illâ hu(ve) fe-ennâ tu/fekûn(e)”

 (40/62) İşte her şeyin halk edicisi olan Rabbiniz Allah! O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Durum bu iken nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz? 

-----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir. 

------------------

 Allah (c.c.) esmâ-i ilahiyye zuhurları olan külli eşyanın halk edicisi ve onu nûru ile aydınlatıp zuhura çıkarandır. Ondan başka bir ilah yoktur. Bu eşya kendi varlığından zuhura getiriştir. Eşya O’nun ef’ali ilahiyede zuhurundan başa bir şey değildir. Bu âlem aynasında bu görüntüler yansıma olarak hem aynıdır, O’nun görüntüsüdür, hem gayrıdır kendilerinden bir varlıkları yoktur. Yaratma denilen şeyin hakikati olsa idi. Yarattığı eşyayı başka bir sahadan alması gerekecek ve o sahalarında bir ilahı olacak ve anlaşmazlık ve çatışma çıkacaktı. Haşa bu muhaldir. Nasıl mistik yunan tanrılarının durumunu düşünürsek süreli birbiri ile anlaşmazlık halindedir. Ortak koşulan inanışlarlardan başka bir hale kişiyi götürmez. Onun için şeyiet müspet ve menfi olarak değerlendirilsin. Cemal ve Celal esmâlarının zuhurundan başka bir şey değildir. O da Allah (c.c.) esmâsına bağlıdır ve füyüzatlarını oradan alır. (Murat Derûni) 

-----------------

 كَذَلِكَ يُؤْفَكُ الَّذِينَ كَانُوا بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ {63} 

 (40/63) “Kezâlike yu/feku-llezîne kânû bi-âyâti (A) llâhi yechadûn(e)”

(40/63) Allah’ın âyetlerini inkâr etmekte olanlar, işte böyle döndürülürler. 

-----------------

 (179) Terzi-Terazi çalışmamızın Ayn’el Yakin nefsi mülhime çalışması içinde bu asılsız şeylere kapılıp döndürülmenin anlatımını buraya almak uygun olur diye düşünüyoruz.

 Kişi hangi mertebeye gelirse gelsin nefsini kontrol altında tutması gerekir. Burada nefsi mülhimenin müşahadeli halinden vartaya düşmek anlatılmıştır. 

 ترلضی - Terledî-Terludî-Terlidî İşte bu işler adamı hayal ve vehimde ise Terledi; dedirtir. Aynı zamanda “Led” günümüzde popüler aydınlatma sistemidir. Hayâl ve vehimden aydınlanıyorsa, “Hayâl-i Kamer’in Hayâl vadisinin çıkmaz sokaklarında” dolaşır durur. Takii gerçek ışığını-ışkını İz-Terzi Babadan alana kadar, zaten bunu kabul etmezse bâtından gelen, zâhirden tard olur gider. 

 Âyetlerde dediği gibi bu dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibaret değildir. İmtihan yeridir. Ama Ter-ludî; ludi sözlük anlamına bakarsak; latince.

 1. çeşitli tanrıların onuruna düzenlenen festivaller.

 2. gladyatör eğitim okulları. Antik dönemdeki festival, bayram gibi kutlama isimlerinde sık karşılaştığımız kavramlardan biridir. Mesela "ludi circenses" vardır, eski roma'da at yarışlarını temsil eder. Genelde başına geldiği oyuna veya kutlamaya "onuruna düzenlenen" anlamını katar.[80]

 Varlığında bulunan üç harfli Roma tanrıların-ilâhlarının şerefine-onuruna bayram-festival düzenleyip durur bununla da gururlanır…[81] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَاء بِنَاء وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ {64} 

 (40/64) “(A)llâhu-llezî ce’ale lekumu-l-arda karâran ve-ssemâe binâen ve savverakum fe-ahsene suverakum ve razekakum mine-ttayyibât(i) zâlikumu (A)llâhu rabbukum fetebâraka(A)llâhu rabbu-l’âlemîn (e)”

 (40/64) Allah, yeryüzünü sizin için karar kılma yeri, göğü de binâ yapan; size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte Rabbiniz Allah! Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir! 

-----------------

 Yine burada “ce’al” kelimesi verilmiştir. Meal de bu sefer kılma olarak kullanıldığı görüldüğü için aynı olarak bırakılmıştır. Bazı meal ve tefsirlerin çeviri yaparken kendi anlayışlarına göre çeviri yaptığı ve âyetler arasında çelişkiye meydan verdikleri ortaya çıkmaktır. İşimiz kimseyi eleştirmek değil halimizi ortaya koymaktır. Onun için yol ehli salik veya Kûr’ân-ı Kerim araştırmacısı kişinin vakit bulursa kendine yetecek kadar Ârapça öğrenmesi kendi menfaati ve yararına olacaktır. 

 Yolumuza devam edersek zahir yeryüzü ve gökyüzü olduğu gibi bâtını yeryüzü beden arzı ve semavat ise gönüldür. Temiz rızık ise hayalen ve vehim kaynaklı ateşe götürecek bilgiler değil. İlm-i ledün beden toprağından kesbi olarak çalışma ile elde edilen ilim ve Hakk tarafından karşılıksız gönle gelen ilhamdır. (Murat Derûni)

------------------- 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

 (95/4) Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.

 (95/4) “Muhakkak ki: Biz insanı en güzel bir biçimde halkettik.”

------------------- 

Allah’ın varlığı içerisinde insân en güzel sûret olarak halkedilmiştir. 

İnsanın halkedildiği mahâl her ne kadar dünyâ ve cennet olarak belirtiliyor ise de her iki mahâl de Allah’ın varlığı içindedir. 

“Ahseni takvîm” sûret olarakta en güzel şekli içine almakla beraber bâtınen dahi en kemâlli olarak halkedilen varlık insândır. Kendindeki bu kemâli bilmeyerek zevâlde yaşayanlar için ise bu onların bireysel sorunu olur ve bu durum onun kemâl hali üzere halkedilmiş olmasına zevâl vermez. “Altın çöpe düşse değerini kaybetmez” sözü vardır ki, insânda aynı şekilde kendini hangi durumlara getirmiş olursa olsun, Hakk’ın verdiği değerden hakîkati olarak bir şey kaybetmez, kaybedilen fiilleri yönündendir. 

------------------- 

İkinci yorum Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. (4) And olsun ki, mutlak ki “halaknâ”. Biz halkettik. Bakın melekler yaptı, şunlar yaptı değil, biz yaptık deniyor. Cenâb-ı Hakk. “Halâkna”. Halkettik ki. Kimi? “El insâne”.

İnsanı halkettik ki nasıl? “fî ahseni takvîm”. “En güzel sûrette.” Kıvamda, olgunlukta halkettik. Buradaki fî’yi biraz düşünmek lâzım gelmektedir, “fî” zarfiyat mânâsına olduğundan, içinde mânâsındadır, yâni “en güzel sûretin içinde” insânı halkettik mânâsındadır. “De, da” hükmünde kullandığımız zaman en güzel sûrette halkettik ama en güzel sûretin içinde, en güzel sûret olarak halkettik. En güzel sûret demek, Allah’ın varlığı içinde insân en güzel sûrette halkedildi mânâsındadır. Anlaşılıyor mu? Yâni tabii insân bir mahâlde halkedildi. Bu mahâl her ne kadar dünya ya da cennet olarak belirtiliyorsa da, bu mahâlde Allah’ın varlığı içindedir, cennette olsa, dünya da olsa Allah’ın varlığı içindedir. 

İşte bu varlık öyle güzel bir varlık ki, bu güzel varlığın içinde, o güzel insânı halkettik deniyor. İşte Cenâb-ı Hakk zâti olarak, yaptığı bazı işleri ben yaptım diye, “halâk tü” ben halkettim. Oradaki “tü” zamiri “ben” birey oluyor. Sonuna, “nâ” gelen aleynâ bizim üzerimize. Halaknâ halâka, Halketti, kim? Halâknâ Biz halkettik hükmündedir, ben ile bizim arasındaki fark şudur: Cenâb-ı Hakk bazen tek olarak kendinden bahsediyor. Biz olarak ifâde ettiği yerlerde sıfâtlarını da devreye sokmuş oluyor. Yâni biz halkettik darken, bir başbakan düşünün, bakanlar kurulu ile birlikte, biz imzaladık bu işe karar verdik, gibi bakan-larına da birer şahsiyet vermiş oluyor. 

Başbakan ben imzaladım, demek sûretiyle de aynı işi yapmış oluyor. Ama biz imzaladık, dediği zaman bu daha nezaketli oluyor. Bakanlar da şahsiyet sahibi oldukları orada gözükmüş oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk kendi sıfâtı zâtiye ve sıfâtı subutiye, sıfâtları ile birlikte yaptığı bir işe, biz diye ifade ediyor. Yoksa orada başka Allah’lar var da onlarla birlikte biz, değildir. Yâni hayat sıfâtım ile Âdem’e hayat verdim. Hay sıfâtımla. İlim sıfâtımla ilim verdim. Rahmet sıfâtımla onlara rahmet ettim. Rahmet ettik neticesinedir. Ben yaptım ama neticede biz yaptık diyor. Buradada işte bahsedilen odur. “Lekad halâknâ” “mutlak ki biz halkettik”. Kimi? El insâne. İnsanı biz halkettik. Nasıl? “fî ahseni takvîm.” En güzel sûret içinde ve en güzel olarak. Burada ahseni takvîm “kıvam” üzere mutedil üzere halkedilmesi şu mânâda her mertebede ahseni takvîm. Sadece cesed, et, kemik, sûret olarak değil. 

Sûret olarak ta en güzel şekilde. Daha evvelce de biraz mevzu olmuştu. Eğer Cenâb-ı Hakk bizi diğer mahlûkat gibi dört ayak üstünde, yürür şeklinde halketmiş olsaydı, yaşantımızdan bu kadar randuman alamazdık. Yerde yürürken, caddelerde daha çok yere ihtiyacımız olacaktı. Arabalar nasıl daha çok yer tutuyor? Ama bir insâna ba-kın, şimdi şâyet yatay olarak yerde yaşasa idik, ne kadar çok yer tutar idik? Ama dikey olarak yaşadığımızdan, ne kadar az yer tutmaktayız ve dikey olduğumuz zaman, hareket kabiliyetimiz daha çok olmaktadır. Yükseklere daha çok ulaşmaktayız. Böyle yaşamış olsaydık bizim yukarda iş yapmamız çok zorlaşırdı. Tay tay, iki ayak üzerinde zorlukla durmaya çalışacaktık. 

Veyahut başka ekipman kullanacaktık, ama bu verimlilik olmayacaktı. Gerek zâhiren, gerek bâtınen, gerek rûhani yönden, gerek nefs îtibariyle nefsani yönden, gerek rûhani yönden, fiziki yönden hangi yönden bakarsak bakalım en kemâlde halkedilen varlık insândır. Bu yüzden İnsân-ı Kâmil denir insâna! Ama ilmi yönden bu kelime kullanılıyor ise de, aslında insân her yönüyle kemâldedir. Ama insân kendi kemâlini bilmez de, kemâlini zevalde yaşarsa, sorun onun sorunu olur. Onun zevalde yaşaması, kemâl haliyle halkedilmesine zarar vermiş olmaz. Yâni altının altınlığı, hani basitçe derler ya yere düşmekle sakıt olmaz.

Çamura düşmekle altına birşey olmaz. Ne olur onu kim kullanıyorsa değerini bilmediğinden, onu çamur içinde bırakır. Ama çamur içinde kalması ona zarar vermez. Üstüne su dökersin yıkanır gider, altın yine altındır. Yâni insân kişi, kendini hangi hususta, hangi şekilde kullanıyor olursa olsun, hakkın vermiş olduğu değerden hiçbirşey kaybetmez. Kaybettiği fiili yönündedir. Fiilinde eksiklik vardır. Ama varlığında bir eksiklik düşünülemez.[82] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 هُوَ الْحَيُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {65} 

 (40/65) “Huve-lhayyu lâ ilâhe illâ huve fed’ûhu muhlisîne lehu-ddîn(e) elhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)”

(40/65) O, diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde sadece Allah’a itaat ederek (samimi olarak) O’na ibadet edin. Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur. 

-----------------

 “Huve-lhayyu lâ ilâhe illâ huve” O, diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. 

 Görüldüğü gibi âyetin bu bölümü “Huve” ile başlayıp “Huve” ile bitmektedir. 

 Camilerde ve hatlarda resimde görüldüğü gibi “O” iki “Huve” “Vav” harflerinden birbirine bağlanmıştır. Sağdaki mutlak kayda girmeyen zati hüviyeti ve soldaki ise sıfat mertebesinde kayda giren mukayyed hüviyeti bildirir. Mukayyed, kayda giren hüviyet-i ilâhiyye hay dır. “Hayat” sıfât-ı subutiyyenin ilkidir. Kayda girmeyen mümiti ifade “O”ndan başka yoktur. 

 Bunu idrak eden irfan ehli hüvesi hüvesin O olur. Ve tekliğı ve samadiyeti ile ibadetini halis kılarak, ubudiyet mertebesinden olur.

 Hamd Allah içindir yani O’na mahsustur, başkası yapamaz, genelde Allah’a mahsus derken zâhiren biz sağa sola yani başka şeylere değilde Allah’a hamdedeceğiz gibi bir anlam verilir. Hamd’ın hakikatine erişinceye kadar sekiz mertebesi vardır;

 (1) Şeriat mertebesinde verilenlere teşekkür olarak (2) Tarikat mertebesinde, muhabbet ile karşılıksız övgüde bulunmak, (3) “Ben seni övmekten acizim” diyerek, Cenâb-ı Hakkk’ı övmekteki acziyeti idrak ediyor, ve “Sen kendini nasıl övüyorsan seni öyle överim” diyor, (4) Cenâb-ı Hakk, sen bu hakikati anladın, ve şimdi artık “ancak Ben överim” diyerek kulunu övüyor, (5) “Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekâmen Mahmuda;” diyerek Cenâb-ı Hakk, sen bu yolda devam et, Makamı Mahmuda ulaşıp Allah tarafından birey olarak övülürsün diyor, (6) “Semavat ve arzda ne varsa hepsi O’nu tespih eder” O’nu hamdetmektedir, O’nu övmektedir, (7) “Ekmelüt zikir lâ İlâhe illâllah, ekmelüt dua elhamdülillâh”

 (8) Bütün bunların hepsinin toplandığı yer olan “liva-ül Hamd sancağıdır.” Özetle hamdın bu mertebelirini gördük. Bunların daha genişi muhtelif Terzi Baba sohbetlerinde bidirilmiştir.[83] 

 “ İz- -T-B- ” (Murat Derûni) 

-----------------

 قُلْ إِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَمَّا جَاءنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِن رَّبِّي وَأُمِرْتُ أَنْ أُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ {66} 

 (40/66) “Kul innî nuhîtu en a’bude-llezîne ted’ûne min dûni(A)llâhi lemmâ câeniye-lbeyyinâtu min rabbî ve umirtu en uslime lirabbi-l’âlemîn(e)”

 (40/66) De ki: “Rabbimden bana apaçık deliller gelince, Allah’ı bırakıp da taptıklarınıza tapmam bana yasaklandı ve bana, âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.” 

-----------------

 Rabbim olan Allah c.c. (uluhiyet mertebesi) den bana apaçık deliller gelince denmesinin istenmesi efendimiz (s.a.v.) yani risalet mertebesinden apaçık delililer Uluhiyet mertebesi işaret de delilleri gelince hakikati bırakıp nefsi emmarenin hayal ve vehminiz ile ürettiklerinize tapmam bana yasaklandı. Âlemlerin rabbi olan Rabbi hasım Allah esmâsına teslim olmam emredildi.

 Muhammediyet mertebesine gelen kişiye rabbinde apaçık deliller burada gelen deliller kendi rabbi hası yönündendir. Ve bu deliller ve işaretler neticesinde Rabbül erbab olan Allah’a yönelmektedir. Muhammed (s.a.v.) mertebesinde ise, kişi kendi varlığını Hakk’a zâten teslim edip, Hakk ile baki olduğundan uluhiyet onun üzerinde tahakkuk ediyor. Çünkü varlık Hakk’a teslim edilmiş ve onunla baki olunmuş oluyor. (Murat Derûni) 

-----------------

 هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى مِن قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُّسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ {67} 

 (40/67) “Huve-llezî halekakum min turâbin sümme min nutfetin sümme min ‘alekatin sümme yuhricukum tiflen sümme liteblugû eşuddekum sümme litekûnû şuyûhâ(an) ve minkum men yuteveffâ min kabl(u) ve litebluġû ecelen musemmen ve le’allekum ta’kilûn(e)”

 (40/67) O, sizi (önce) topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra “alaka”dan halk eden, sonra sizi (ana rahminden) çocuk olarak çıkaran, sonra olgunluk çağına ulaşmanız, sonra da ihtiyarlamanız için sizi yaşatandır. İçinizden önceden ölenler de vardır. Allah bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar. 

-----------------

 Cenâb-ı Hakk amiyane tabir le sizi leylekler getirmedi diyor. Öncelikle toprak aşamasındaydınız, sonra su ilehayat bulup bir anneden dünyaya gelip belirli aşamalar ile ihtiyarlayıp bu dünya hayatının zaruri olarak sonlanmasıdır. Ve âyeti kerimenin devamında;

 Allah bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.

 Demek ki bunda akıl erdirenler için tefekkür edip düşünecek yön varmış. Peki bu ne olabilir? (Murat Derûni) ÂDEM VE HAVVÂ’NIN HAKÎKATİ 

 Ma’lûm olsun ki, “vücûd” insâniyye hakîkati olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi nefs ma’rifeti, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri Mübdî’ine ma’rifet, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir. 

 Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir. 

 “Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur: 

 (“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”)

 “Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.” (Nisâ, 4/1) Ve bu taayyünler içinde pek çok etken ve edilgen sûretler meydana geldi. Ve etken sûretler erkekler ve edilgen sûretler de kadınlardır. Ve insâni fertlerin etken sûreti olan erkekler ve edilgen sûreti olan kadınlar en kâmil sûret ve en güzel kıvam ile açığa çıktı. 

 Şimdi, insâni fertlerin anne ve babası hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile, hakiki Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, ya’ni ulûhiyyet mertebesinde örtülü idiler. Kur’ân ki bütün isimleri ve sıfâtları toplamış olan zât’tır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyyet zâtının varlığında hayâller ve rü’yâdan ibârettir ve bu çokluklar ve hayâle âit taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfîlîne (en aşağılara) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’ân’da bahsedilen lânetlenmiş ve uzaklaştırılmış ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tânesi tabîat karanlığıdır.

 Şimdi, akl-ı kül ile nefs-i kül bu tâneye yaklaşmadıkça “İhbitû” ya’ni “İniniz” (Bakara, 2/ 36,38) emriyle zât cennetinden, sûret ve taayyünler âlemine inmediler. Ve onların bu men’ edilmiş ağaca yaklaşmaları vehim iblîsinin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle gâlip gelmesiyle gerçekleşti ki, bu kesîf âlemde onların soyları olan âdemî fertler dahi her an hayâle âit çokluklara ve Kur’ân’daki lânetlenmiş ağaca tutulmuşlardır. Hak Teâlâ Hazretleri, bu hakîkate işâreten Kur’ân’ı Kerîm’inde:

 “Ve iz kulna leke inne rabbeke ehata bin nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linnasi veşşeceretel mel'unete fiyl kur'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (İsrâ, 17/60) 

 “Ey habîb-i zî-şânım! Hatırla şu vakti ki, biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in insânları ulûhiyyet zâtı ile ihâta etmiştir”; ya’ni onların hakîki vücûtları yoktur; belki hepsi isimlerimin gölgelerinden ibârettir. Ve gölgeler ise hayâldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’yâ ve Kur’ân’da olan lânetlenmiş ağaç insanlara fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu taayyünlerin çoklukları rü’yâdır. Nitekim sen bu hakîkati anladın da: “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” buyurdun.

 “eraynâke” ya’ni “Sana gösterdik” (İsrâ, 17/60)’daki “hitâb kâf’ı” ya’ni “ke” hakîkatlerin ve bağıntıların tümünü toplamış olan Muhammedîyye taayyünüdür. Bu rü’yet esâsı, gören ve görülen ister; bunlar ise çokluktur. Ve bu çokluklar zât’ta var edilmiş olan lânetlenmiş ağaçtır. 

 “Ve nuhavvifühüm” ya’ni “Onları korkutuyoruz” (İsrâ, 17/60) “biz onları, ya’ni vücûtları rûh ile nefisten var olan insânlardan her birine “ve la takreba hazihişşecerate” ya’ni “Ve bu ağaça yaklaşmayın” (Bakara, 2/35) diyerek her an korkuturuz.

 “Fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” ya’ni “fakat onların büyük taşkınlıklarından başka bir şeyi arttırmıyor”(İsrâ, 17/60). Oysa bu korkutma karşısında onların nefisleri vehmin ayartması ile rûhlarını kendilerine meylettirerek o lânetlenmiş ağacın mahsûlü olan tabîat karanlığına el uzatırlar. Bundan dolayı onların taşkınlıkları büyük olur, yani vahdet yönünden perdelenmeleri artar.

 Şimdi, ey fıtrî idrâk sâhibi! Kur’ân-ı Kerîm geçmişteki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim her günkü hallerimizden bahsediyor. Biz ise bu olayları geçmişe çevirmekle, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz.

 İnsan denildiğinde sûret olarak gördüğümüz beşeri düşünmeyelim, insandan kasıt onun asıl ma’nâsıdır. 

 Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ezelde kendisine âit bir kuvvet, kudret hâli var idi ancak bâtında idi ve ahadiyyetinde idi. Ahadiyyetinden vâhidiyyetine intikâl edilince ya’ni hakîkat-i insâniyye mertebesine tenezzül ile orada faaliyetin programları yapılmaya başlanmaktadır. Ya’ni koordinatlarıyla birlikte varlıklarıyla birlikte herşeyiyle ilmî ma’nâda programlar yapılmaktadır. Bu programın yapılması için ise bir bilgiye ihtiyaç vardır. Ve rûh mertebesinde bu nedenle ilk faaliyete geçen kendini bilmesi oldu. Çünkü bilinmeyen bir şey nasıl zuhûra getirilecek ki.

 Gerçek ma’nâda bütün evliyâullâh da nefs ma’rifeti yolundan geçmiştir çünkü başka türlü evliyâ olmasına imkân yoktur. Bu nedenle “Kim nefsine ârif olursa o Rabb’ına ârif olur” buyrulmuştur.

 “Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti” gibi benzer ifâdelerde her mertebenin evvelinden bahsedilmektedir. Bu da her mertebenin evveli Efendimiz (s.a.v)e âit demektir. 

 Efendimiz (s.a.v) bütün rûhların babası olduğuna göre bizlerin de tabîi olarak rûhen babamız Peygamber Efendimiz (s.a.v) olmaktadır. Dünyâdaki babamız ise fizîki babamızdır ve bu da sâdece dünyânın düzeni içindir. Ve fizîki anlamda genel olarak toprak babamız Hz.Ali (k.a.v.) dir çünkü kendisi Efendimiz (s.a.v)in verdiği tasdîk ile “Ebû’l Turâb” ya’ni “toprak babası”dır. 

 Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendisinde bulunan isimlerin ve sıfatların faaliyetlerini görmeyi dilemesi O’nun hayâli idi. Ancak beşeri ma’nâda kullandığımız hayâl ile bu hayâli birbirine karıştırmayalım aralarında sâdece isim benzerliği vardır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hayâli mutlak hayâldir bizim ki ise hayâlin hayâlidir. Âlemde isimlerini ve sıfatlarını seyreden Cenâb-ı Hakk (c.c) insanda ise zâtını seyretmektedir.[84] 

------------------

 İşte kendini ve hakikatinin ne olduğunu aramaya çıkan kişi eğer bu konulara vakıf bir irfan ehlinin eğitimine girerse batında toprak bedeninde ikinci doğumu ile hakikate doğarak gerçekleştirir. Ve Hakikat-i Muhammediyenin peygamber hazeratını Hz. Âdem (a.s.) mertebesinden, Muhammed (s.a.v.) mertebesine seyr etmeye başlar. Ve samimi bir şekilde çalışmalara devam edip, ömrüde yeterse ölmeden önce ölüp, ahirine, ahiretine ulaşmış olur. (Murat Derûni) 

-----------------

 هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ فَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ {68} 

 (40/68) “Huve-llezî yuhyî veyumît(u) fe-izâ kadâ emran fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn(u)”

(40/68) O, yaşatan ve öldürendir. Bir şeye karar verdiğinde, ona sadece “ol” der, o da oluverir. 

-----------------

 Hayy ve mümit ve esmâ-i ilahiyyedendir. Bu âlem ve bizler bir an var ve bir an “adem”deyizdir. Bu anlık yaşam ve ölümdür. Kişinin doğması ve ölmeside zahiri beşeri yaşamıdır. İlahi hüviyetin hayy ve mümüt esmâsını idrak etmek için ölmeden ölüp, “ne yaşar ne yaşamaz” denildiği gibi dolayısıyla salt bir varlık, cesetsiz bir şuur olarak İbrahim (a.s) mertebesine ve daha sonra ise seyrinde bakabillah, Muhammed (s.a.v.) mertebesine ulaşmak gerekir. “Kün fe Yekün” bu mertebenin idraki, duası ve duygulara hayat verme ve öldürme mertebesidir. (Murat Derûni) Bu âlemlerin oluşması için mutlak olarak Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kaadir hükmünün faaliyette olması gereklidir. Bununla birlikte faaliyete geçmesi gereken bütün esmâi ilâhîyyeler faaliyete geçmektedirler. 

 Oluşum için Üç şey gereklidir onlar da, Zât, irade ve kavil’dir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) için “hû” zâtı, “erâde” iradesi ve kelâm “kün” emridir. 

 “Ol” denilen şey hemen olur, yoksa irade sahibi olan zât onu yapmaz, One emretmiş ise o olur çünkü “Ol” emrini kabul edip hemen olmak, kendisine “Ol” denilen şeyin içerisinde ayanı sabite olarak mevcûttur. “Ol” emri bu ayanı sabitenin faaliyete geçmesinden başka bir şey değildir. 

 Örneğin bir buğday tanesinin toprağa ekilmesi ona “Ol” denilmesi emridir.[85] 

-----------------

 أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ أَنَّى يُصْرَفُونَ {69}

 (40/69) “Elem tera ilâ-llezîne yucâdilûne fî âyâti (A) llâhi ennâ yusrafûn(e)”

 (40/69) Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar? 

-----------------

 Cedel, sert münakaşa, tartışma, niza, sözlü kavga demektir. 

 Efendimiz (s.a.v.) şahsında ümmetine de görmedin mi? Müşahade etmedin mi? Diye bu âyeti kerimede soruya muhatap olmaktadır? Bu cedelleşme içinde olan nefsi emmare hayal ve vehimi yaşantısında olanlar, bakın görün hakk’tan batıla nasıl döndürülüyorlar. (Murat Derûni)

-----------------

 الَّذِينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَا أَرْسَلْنَا بِهِ رُسُلَنَا فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ {70} 

 (40/70) “Ellezîne kezzebû bilkitâbi vebimâ erselnâ bihi rusulenâ fesevfe ya’lemûn(e)”

 (40/70) Onlar, kitabı (Kur’an’ı) ve elçilerimize gönderdik-lerimizi yalanlayanlardır. Onlar bilecekler. 

-----------------

 “Ersalna” ifadesi henüz gönderdiğimiz elçilerimiz ve göndermediğimiz pogramda olan elçilerimizdir. Bir kişi Hz. Âdem döneminde yaşasada Hz. Âdem’i ve getirdiği suhufları yalanlamış olsa ve onu inkar etmiş olsada veya diğer gelen peygamlerden birini, birkaçını getirdikleri kitabı kabul edip diğerlerini kabul etmeseler, Hakikati Muhammedi programını (risalet mertebesini) ve Kûrân-ı Kerimin mertebeleri olan İmam’ül Mübin (önde olan imam), Kitâb’ül Mübin (önde olan kitap) , Fûrkân (sıfat) ve Zât mertebesinin hepsini yalanlamış olur. Bunu bileceklerdir. (Murat Derûni) 

-----------------

 إِذِ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُ يُسْحَبُونَ {71} 

 (40/71) “İzi-l-aglâlu fî a’nâkihim ve-sselâsilu yushabûn(e)”

 (40/71) O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir. 

-----------------

 Boyunlarındaki zincir ve halkalar nefsi emmare zulmetinin halka ve zinciridir. Yani vehimi ve hayali şartlanmalar içerisinde şöyledir diye kesin değerlendirmede bulunmaması, boyununda halkalar zincirler olması hür düşünememesi demektir. Murat Derûni)

-----------------

 فِي الْحَمِيمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ {72}

 (40/72) “Fî-lhamîmi sümme fî-nnâri yuscerûn(e)”

(40/72) Kaynar suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır. 

-----------------

 Nefsi emmarenin ateşi kendilerine verilen hayat kaynağı olan ilmi ilahi suyu, nefsi ilahi yönünde vehim ile karıştılımasından dolayı kaynayacaktır. (Murat Derûni)

-----------------

 ثُمَّ قِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تُشْرِكُونَ {73}

 (40/73) “Summe kîle lehum eyne mâ kuntum tuşrikûn(e)”

(40/73) Sonra da onlara: "Nerede o ortak koştuklarınız?" denilecek. 

 -----------------

 مِن دُونِ اللَّهِ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَل لَّمْ نَكُن نَّدْعُو مِن قَبْلُ شَيْئًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ الْكَافِرِينَ {74} 

 (40/74) “Min dûni(A)llâh(i) kâlû dallû ‘annâ bel lem nekun ned’û min kablu şey-â(en) kezâlike yudillu(A)llâhu-lkâfirîn(e)”

 (40/74) O Allah'tan başkaları (nerede denilecek). Onlar da diyecekler ki: "Hepsi bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz." İşte Allah, o kâfirleri böyle şaşırtır. 

-----------------

 Hakk’tan başasına yapılan ibadet hayali ve boş olduğundan aslı olmadığından kazancıda hayali olacaktır. Kişi bir ay boyunca evde her gün sabahtan akşama evde otursa ve hayali olarak çalıştığını ve iş yaptığını düşünce ay sonu geldiğinde maaş ödenmediğinde bunun boş ve nafile yapılan iş olduğunu anlamaz mı? (Murat Derûni)

-----------------

 ذَلِكُم بِمَا كُنتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنتُمْ تَمْرَحُونَ {75} 

 (40/75) “Zâlikum bimâ kuntum tefrahûne fî-l-ardi bigayri-lhakki vebimâ kuntum temrahûn(e)”

 (40/75) Bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanızdan ve böbürlenmenizden ötürüdür. 

-----------------

 Nefsi emmare aldıkça daha çok almak ister ve şımardıkça daha çok şımarır. Ve kişiyi hayal vadisinin çıkmaz sokaklarına götürür. Ve sonunda yaptıklarının doğru olduğuna inandırır. (Murat Derûni)

 "Temrahûn, ‘nefsin tekebbürü’dür. O, ‘Hakk’ın kudretini’ unutup kendi varlığına güvenir."[86]

 "Nefs, ‘yeryüzünde’ (kesret âleminde) şımarır, böbürlenir. Bu, onun ‘haksız’ bir davranışıdır, çünkü asıl olan Hakk’tır. Azap, nefsin bu ‘perdesi’ni kaldırmak içindir."[87]

-----------------

 ادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ {76}

 (40/76) “Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ febi/se mesvâ-lmutekebbirîn(e)”

(40/76) Onlara, “Ebedî kalmak üzere cehennem kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” (denir). 

-----------------

 Muhyiddin ibn-i arabi hazretleri cehennemde uzun sürelerde sonra “cıbır otu” biteceğini söylemektedir. Bundanda oranın şartlarına kalanların alaşacağına ve onlar için olağan geleceğine işaret olabilir. “Ebedi” denilen kavram bizlerin aklıyla anlaşılabilecek bir şey değildir. Bu ebediyet bellirli bir uzun zamanları ifade etmektedir. Hakk ise ebedin, ebedidir. Burada bahsedilen bu sonsuz ebed içinde, ebed olması muhtemel olarak değerlendirilmektedir. 

 Cehennem kapıları ise Aziz, Cabbar, Mütekebbir, kapılarıdır. Nefsi emmarenin hayal ve vehimi içinde yaşayanlar bu kapılardan girecektir. Mütekebbir ise hakikati ilahi kendi nefsi istikametinde kullanıp ilahlık iddaa edip büyüklenendir, yeri ne kötüdür. Denilmektedir. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ {77} 

 (40/77) “Fasbir inne va’da(A)llâhi hakk(un) fe-immâ nuriyenneke ba’da-llezî ne’iduhum ev neteveffe-yenneke fe-ileynâ yurce’ûn(e)”

 (40/77) Sen sabret! Şüphesiz Allah’ın verdiği söz gerçektir. Onları tehdit ettiğimiz azâbın bir kısmını sana göstersek de (ya da göstermeden önce) seni vefât ettirsek de, sonunda onlar bize döndürüleceklerdir. 

-----------------

 Yine efendimiz (s.a.v.) şahsında gelen bu âyeti kerime ümmeti içinde bir uyarı ve tavsiye niteliğinde “Vasbir” sabret neye sabredilecektir. Nefsi emmarenin azğınlığı hayali ve şeytani vehmin yoku var, varı yok göstererek Hakk’ı örtüp gizlemesine sabredilecektir. Bunun içinde sabah, akşam rablerini zikreden irfan ehlini bulup onlar ile birlikte zikretmek gerekir. Arif, Arifibillah ve Kamil İnsan mertebesinde olanlar fenafillah, bakabillah ve bunları cem ederek Hakk’ı zikr eder hatırlatırlar. 

 “nuriyenneke” sana göstereceğiz şeklinde çevrilen bu kelime, sana eşyanın yani bu zuhur âleminin hakikatını göstereceğizdir. “Nûr” eşyayı içten aydınlatan onun zuhurda gözükmesini sağlayandır. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِّن قَبْلِكَ مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ فَإِذَا جَاء أَمْرُ اللَّهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ {78} 

 (40/78) “Ve lekad erselnâ rusulen min kablike minhum men kasasnâ ‘aleyke veminhum men lem naksus ‘aleyk(e) vemâ kâne lirasûlin en ye/tiye bi-âyetin illâ bi-izni(A)llâh(i) fe-izâ câe emru(A)llâhi kudiye bilhakki ve hasira hunâlike-lmubtilûn(e)”

 (40/78) Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da var. Hiçbir peygamber, Allah’ın izni olmadan bir mûcize getiremez. Allah’ın emri gelince de hak yerine getirilir. İşte o zaman bunu batıl sayanlar hüsrana uğrarlar. 

-----------------

 İsâ (a.s.) çamurdan yaptığı kuşa üfleyince (kum biiznillah) Allah’ın izni ile uç diyordu. Ve kuşta suret ve hayat bulup uçuyordu. Allah’ın (c.c.) mucizesi olan âyetler uluhiyet mertebesinden, risalet mertebesi ile aktarılmasıdır. Bu da uluhiyet mertebesinden ifaza edilmesine bağlıdır. (124) bin peygamber olduğu bildirilmektedir. Kûr’an-ı Kerimde Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte bir kısım peygamberden bahsedilmektedir. Bunlarında bâtıni hakikatini Muhyiddin ibni Arabi Hazretleri Fusûs’ül Hikeminde bildirmiştir. (Murat Derûni) 

-----------------

 اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ {79} 

 (40/79) “(A)llâhu-llezî ce’ale lekumu-l-en’âme literkebû minhâ ve minhâ te/kulûn(e)”

 (40/79) Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları kılandır. 

-----------------

 Bu âyette yine “ce’al” kılma kelimesi bazı meal ve tefsirlerde yaratma olarak verilmiştir. Daha önce 61. ve 64. Âyetlerde ce’al kelimesi ne anlam ifade eder verilmişti. O âyetlere tekrar dönülüp bakılabilir.

 Bu hayvanlar zâhiri olduğu gibi batîni bedenimiz ile alakalıdır. Kişi nefsi emmarenin hükmü altında ise bu bineği eşşek veya at olabilir. Nefsi emmarenin vuhşiyatı içinde ise köpek, aslan, sırtlan v.s. bunların emsali hayvanlardır. Bu dünya hayatında bunun farkında olmaz. Eğer irfan ehli bir rehberin eğitimine girilirse bunların kötü ahlakı, iyi yöne çevrilir. Kişinin bineği beden devesi olur bununla, Hacca gider ve orada bu deveyi keser. Tabii daha önce semud kavmi yaşantısında bu deveyi kurban etmediyse… Ya da bineği bir koç olur. Veled-i kalb İsmaili yerine kurban eder. Bir zaman gelir bu binek bakara olur ve derisi dolusu altın eder. İşte salik ve etrafındakiler bâtıni ma’nâda rızıklanır. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ {80} 

 (40/80) “Ve lekum fîhâ menâfi’u ve litebluġû ‘aleyhâ hâceten fî sudûrikum ve ’aleyhâ ve ’alâ-lfulki tuhmelûn(e)”

 (40/80) Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır. Gönüllerinizdeki ihtiyaçlara kendileri üzerinden ulaşasınız diye onları var etmiştir. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız. 

-----------------

 Bu konuya Bakara (İnek) üstünden bakacak olursak Bakara dosyasına müracaat edelim. 

 Bir sâlik içinde gerçekten bu işi yapmak oldukça zordur. Bu iş ancak bir Ârif tarafından yönlendirilerek tatbik ettirilebilir, işte Mûsâ (a.s.) da onların Ârif bir (Rasûl) leri idi buzağıyı kendi yok etti, bakarayı ise kavmine tavsiyeleri ile tanıttı, buldurdu ve yok ettirdi. İşte bizde de Kûrb’ân bayramının hakikati, nefs bakarası’nın Kâmil bir mürşit-Ârif’in telkin ve sâlik’in kendi irade gücünü oluşturmasıyla, zâhir de inek-bakara’sını bâtın da ise nefsi levvâme bakarasını kûrb’ân ettirmesi dir. Gerçek kûrb’ân bayramı da budur. 

 Zâhiren ise bakara kesilir kıyma ve ete dönüştürülür, daha sonra onu ibadet ehli bir kimse yer ondan aldığı gıda ile namazında (rükû) eder ve orada “Sübhane Rabb’iyel azîm) diyerek Rabb’i ni tenzîhi yönden tesbîh eder, ve bu haliyle şeklen bakara sûretindedir ama kendisi aslen insândır. Ve şahsında (hay) olan bakarayı Hakk’ın huzuruna İnsân şekliyle çıkarmıştır, Çünkü onun bir uzvunu yemiş o bakara kendisinde fâni olup ona güç kaynağı ve dilinde dua ile tesbih olmuş bakara, insân mânâsına intikâl ederek onun varlığında Mi’râc etmiştir. İşte bu yüzden Bakara ondan (râzı batınen de sarı) olmuş, onu bünyesinde gizleyerek Mi’rac ehli olmasını sağlayan insan da (merzi) râzı olunmuşlar’dan olmuştur.[88] “ İz- -T-B- ” olmasını sağlayan insan da (merzi) râzı olunmuşlar’dan olmuştur.[89] 

 “Gemilerle taşınırsınız.” Zahirde gemiler olduğu gibi bizlerin beden gemileride “Hakikati Muhammedi” tekneleridir. Oksijen deryasında dikey hareket eder ve idrakinin ilerlemesi ile hakikati ilahiye deryasında peygamber hazeratının limanlarında seyr eder. 

 “Onlarla ve gemilerle taşınırsınız.” Nusret Babam (r.a.) bu hakikati “Erler demine destur alalım” ilahisinde dile getirmiştir.

------------------------ 

Erler demine destur alalım Pervâneye bak ibret alalım Aşk âteşine gel bir yanalım Dost dost diyerek arşa varalım Devrâna uyup seyran edelim Eyvah demeden Allah diyelim Günler geceler durmaz geçiyor Sermâyen olan ömrün bitiyor Bülbüllere bak, feryad ediyor

Ey gonca açıl mevsim geçiyor Devrâna uyup seyran edelim Eyvah demeden Allah diyelim Aşıksan eğer gel birleşelim Şeyhin izine yüzler sürelim

Tâ fecre kadar zikreyleyelim Feryâd edelim, efgân edelim Devrâna uyup seyran edelim Eyvah demeden Allah diyelim

Ey yolcu biraz gel dinle beni Kervân yürüyor sen kalma geri Nûsret denilen deryâ gezeri Hatmetti bugün seyrü seferi Devrâna uyup seyran edelim Eyvah demeden Allah diyelim

Hz. Nûsret [90] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَأَيَّ آيَاتِ اللَّهِ تُنكِرُونَ {81} 

 (40/81) “Ve yurîkum âyâtihi fe-eyye âyâti(A)llâhi tunkirûn(e)”

 (40/81) Allah, size âyetlerini gösteriyor. Allah’ın hangi âyetlerini inkâr edersiniz? 

-----------------

 Allah (c.c.) Allan bize, Allahlık, uluhiyet işaretlerini gösteriyorda, Acaba biz görebiliyor muyuz? Âyette denildiği gibi gören ile kör bir olur mu? Görene, körene demişlerdir. Görebilen bu âyetlerin, işaretlerin hangi birini inkar edebilir? Ancak nefsi emmarenin vehminde kör olan inkar eder, inkar ettiği hakikatin farkında olmaz. Ancak bu perde kalktığında o da iş işten geçmiş olduğu zaman inkar edemez. (Murat Derûni)

-----------------

 أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْهُمْ وَأَشَدَّ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الْأَرْضِ فَمَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ {82} 

 (40/82) “Efelem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-llezîne min kablihim kânû eksera minhum ve eşedde kuvveten ve âsâran fî-l-ardi femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn(e)”

 (40/82) Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve onların yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara bir fayda vermemişti. 

-----------------

 Bizlerinde ya o tarihlere gidip önce gelenlerin akıbetlerine bamamız, ya da o gelen kavimlerin yaşantısını bâtınen kendi beden arzımızda varlığımızda zamanı dürüp bulmamız gereklidir. İlkinden ziyade ikincisi bir irfan ehlinin eğitiminde daha kolaydır. Zaman içinde zâhiri yolculuk şimdilik olacak iş değildir. İrfan ehlinin gözetiminde ve bu sahaları tanıtması ile kişi buraları geçebilir. Ve hakikatine ve kendisine fayda verecek olan Hakk’a ulaşabilir. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَلَمَّا جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِندَهُم مِّنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون {83} 

 (40/83) “Felemmâ câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti ferihû bimâ ‘indehum mine-l’ilmi ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)”

 (40/83) Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, sahip oldukları bilgi ile şımardılar (ve onları alaya aldılar). Sonunda alaya almakta oldukları şey kendilerini sarıverdi. 

-----------------

 Bu sadece geçmiş ümmetlerin başına gelen şeyler değildir. Nefsi emmare ve çetesi her sahada kişiyi bulunduğu yerden ayağını kaydırır. Tasavvuf yolunda dikkat edilmesi gereken tuzak zuhuratları ehli bilir. Ve nefsani benliğe geri düşme tehlikesidir. Bu konuda Terzi Baba kitapları içinde ibretlik dosyalarda ve tuza zuhuratlarda yer verilmiştir. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ {84}

 (40/84) “Felemmâ raev be/senâ kâlû âmennâ bi(A)llâhi vahdehu ve kefernâ bimâ kunnâ bihi muşrikîn(e)”

(40/84) Azabımızı gördükleri zaman, “Yalnız Allah’a inandık; O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler. 

-----------------

 فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ {85} 

 (40/85) “Felem yeku yenfe’uhum îmânuhum lemmâ raev be/senâ sunneta(A)llâhi-lletî kad halet fî ‘ibâdih(i) ve hasira hunâlike-lkâfirûn(e)”

 (40/85) Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar. 

-----------------

 Bu sûrede Yolumuzu sonuna Mesnevi-i Şerif ve Fusûs’’ül Hikem ile gelelim.

 Aciz kaldıktan sonra efsun ne ve âh ne!... Bu kara duman ondan evvel, gerektir.

 “Efsûn”, burada duâ okumak ve ehl-i havâssın okudukları azîmetler de-mektir. Ba’zı nüshalarda “efsûs” [vâki’dir ki,] bu da “eyvâh!" diye teessüf etmek ma’nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte (Mü’min, 40/85) ya’ni “Bizim azâbımızı gördükleri vakit, îmânları onlara menfaat vermez!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, tuzağa tutulup, azâba giriftâr olduktan sonra duâ okumak veyâhud “eyvâh!” diye teessüf etmek ve âh u enîn eylemek ne fâide verir! Bu kara duman mesâbesinde olan evyâhın ve âh u enînin azâb gelmezden evvel insanın içinden çıkması lâzımdır.[91]

30. Paragraf:

Ve Hak Teâlâ'nın فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mü'min, 40/85 ve اِلا قَوْمَ يُونُسَ Yûnus. 10/98) kavline gelince, bu [Yûnus, 10/98) istisnasında olan Hakk'ın kavli ile âhirette onlara nef vermeyeceğine delâlet etmez. Binâenaleyh bunu murad etti ki, onlardan dünyâda ahzi ref etmez. Bunun için Fir'avn, ondan îmânın vücûdu ile beraber ahz olundu. Bu, onun emri, o saatte intikâle müteyyakkin olan kimsenin emri olduğuna göredir. Ve karîne-i hâl muhakkak onun intikâlden yakın üzere olmadığını i'tâ eder. Zîrâ o, Mûsâ (a.s.)ın asâsıyla denize vurması sebebiyle, zahir olan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini müşahede etti. İmdi Fir'avn îmân ettiği vakitte muhtezırın hilâfına olarak, helake müteyakkın olmadı. Bunun için ona mülhak olmaz (30).

--------------------

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fir'avn'ın îmânı hakkında yukarıda geçen beyanâtı yani daha evvel Fir’avunun imanı hakkındaki açıklamaları tetmîmen tamamlayıcı olarak buyururlar ki: Fir'avn'ın sıhhat-ı îmânını kabul etmeyen taife, Fir'avn'ın îmânı korku îmânı olduğunu ölüm öncesi korku imanı olduğunu ve korku îmânı ise فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mümin, 40/85) ya'nî "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." burada da iki türlü iman olduğunu söylüyor, birisi ölüm anında korkudan veya herhangi bir şeyden çaresiz halde kaldığı zaman ettiği imandır. 

Fir’avunun imanı bu iman değildir diyor. Yani son anda ruh kabzedileceği zaman iman kabul edilmez deniyor ya, bazıları Fir’avunun imanı ölüm anında yaptığı bir imandır diye karar vermişlerdir. Bir de iman-ı muhtezir, can çekişirken verdiği iman. Can çekişirken verdiği iman aslında ölümü ölümün kendine geldiğini hissettiği zamanda verdiği imandır diyorlar. Ama Fir’avunun hali böyle değildir. O anda ölüm anında olduğunu bilmiyordu diyor. Hayatta olarak iman etti diyor.

 40/85 ayetinde "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." (Mümin, 40/85); "Kavm-i Yûnus müstesna olmak üzere" yunus kavmi bu sistemin dışında اِلا قَوْمَ يُونُسَ (Yûnus, 10/98) "İbâdı hakkında carî olan Allah'ın âdetidir" (Mümin, 40/85) âyet-i kerîmeleri mucibince fâide vermeyeceğini iddiâ ederlerse de, bu [Yûnus süresindeki] âyet-i kerîmede اِلا قَوْمَ يُونُسَ istisnası korku îmânı âhirette fâide vermeyeceğine delâlet etmez. Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ hazretlerinin murâd-ı aliyyesi, korku imânın sâhiblerine, dünyâda müteveccih olan azabın merfû' olmayacağını kaldırılmayacağını beyândır. Fi'l-hakîka da Yûnus' kavminden gayrisinden azâb-ı dünyâ ref edilmedi. 

Yunus (a.s.) aralarından çıktıktan sonra azab vermeleri gerekiyorken onlar müstesna olmak üzere dünyada Yunus kavimine dünyada azab edilmedi. Eğer Fir'avn'ın hâlini ve deryada gark hininde yani ölüm zamanında dünyadan ayrılmaya yakın olan kimsenin hâline kıyâs edecek olur isen, kendisinden zahir olan îmânın vücuduyla beraber, azâb-ı dünyevîye ma'rûz kaldığına hükm ederiz.

Fakat bu konuda ipucu Fir'avn'ın dünyâdan intikâl edeceğine yakîni olmadığını gösterir. Bir kişi ölüm anında iman etmekte, ölüm anında azabı gördüğünde iman etmekte, fakat Firavnun hali bu hal değil diyor burada Fir’avunu müdafaa etmek için yazılmış değil, ölüm halinin yani Kur’an-ı Kerim’de ve şeriat-ı Muhammediyede belirtilen ölüm halinin hakikatini burada belirtiyor misalleriyle, Fir’avun’un dünyadan intikal edeceğine yakıyni olmadığını yani dünyadan ayrılacağına yakıyn bir bilgisi olmadığını gösteriyor. Çünkü Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asasını denize vurması sebebiyle, zahir olan denizin derinliğindeki kuru yoldan mü'minlerin yürüyüp geçtiklerini kendi gözüyle görerek müşahede etti. 

Ancak kudret-i ilâhiyye ile zahir olabilecek olan bu hâriku'lâde hâli görünce Fir'avn vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi kalben tasdîk etti; ve kelime-i tevhidi izhâr eyledi. Binâenaleyh Fir'avn kalben tasdîk ve lisânen dahi ikrar etmek suretiyle îmân ettiği vakit Benî İsrail'in geçtiği gibi, kendisinin dahi deryada gark olmayacağını zannettiği cihetle, helake kati olarak bilen olmadı. O orada öleceğini hiç düşünmedi. İsrail oğulları oradan nasıl geçti ise o açılan kuru yoldan aynen kendisi de geçeceğini düşündü. Orada ölüm diye bir düşünce, korku yoktu. Orada iman etti kalbi ile de tasdik etti bu olağan dışı olayı görünce. Boğulma hadisesi daha sonra oldu. Bu ise, muhtezır olan kimsenin hâli hilâfına olarak, bir îmân idi. Bu olay son anda ölümü gerçeğini görüp iman eden ile kıyas edilmez. Bunun için Fir'avn muhtezıra mülhak olmaz; yani Fir’avun can çekişirken iman edenlerin gurubuna girmedi. Yani son anda zorlama ile iman edenlerden değildi, zirâ [muhtezır] yani can çekişme dünyadan alâkasını kat' etmek üzere olduğuna kâni'dir. Fir'avn'da ise bu kanâat yok idi ki, onun îmânı muhtezırın îmânına eklenmiş olsun.[92] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Böylelikle MÜ’MİN sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, imân nûru ile ikana ulaşanlardan olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 22-09-2025

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253- 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254- 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255- 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256- 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları seri

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

## 142-141-143-144-145-146- 

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (256+146=402) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Hakikat-i Muhammedi tüm âlemlerin almış olduğu isimdir. Dolayısı ile bu nefs mertebeleride bireysel nesif mertebeleri değil âlemlerin genel manâda nefis mertebelerini yani nefsi küllüm mertebelerini ifade etmektedir. Ehlinin elinden alınan seyri sülük ile nefsi küll ve aklı küll idraki ile bu bilince ulaşılabilir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 9-2002-5-CD-Sohbet Arası Sohbetler-– Tasavvuf Serisi 141– Sayfa 146… ↑

- Ve işareti (ve imi veya ampersant) "ve" bağlacını temsil eden bir logogramdır. Sembol Latince "ve" anlamına gelen et sözcüğünün harflerinin ligatüründen oluşur. ↑

- Necdet Ardıç – (2013) Umre –dosyası – Tasavvuf Serisi 83– Sayfa 62… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (2013) Umre –dosyası – Tasavvuf Serisi 83 – Sayfa 150… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 13 ve hakikat-i ilâhiyye – Tasavvuf Serisi 13 – 92… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-27-MUHAMMED FASSI – Tasavvuf Serisi 193 – Sayfa 282… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 10 cilt, sayfa 279… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler--– Tasavvuf Serisi 137 – Sayfa 340… ↑

- Tesbih ve tasdik ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ -Kelimullah- – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 155… ↑

- Ebrar isminin kelime manası “hayır sahibi kişi, iyi, dindar ve özü sözü bir” anlamı taşımaktadır. ↑

- Sözlükte “yakın olmak, yaklaşmak” mânasındaki kurb kökünün tef'îl kalıbından türeyen mukarrebîn kelimesi çoğul şeklinde bir sıfattır. İsim olarak da kullanılan kurb sadece fiziksel yakınlık için değil kişinin bir başkasının yanındaki itibar ve değerinin yüksekliğini de ifade eder. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 481 ↑

- 22-08-2011… 9 ve Rububiyet adlı yazımızdan alıntıdır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 – Arka kapak… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-Ru'ya-Mana-Alemi-TERZİBABAnın görüldüğü ZUHURATLar, – Tasavvuf Serisi 170– Sayfa 155… Bu kitapta bu konu hakkında 441 zuhurat ve yorumuz vardır. Yerimiz olmadığı için kendimiz ve İz- efendi babamız ile alakalı zuhuratı sadece bir tanesini buraya alabiliyoruz. Merak edenler ilgili kitaba müracaat edebilir. ↑

- Futühat-ı Mekkiye ↑

- Fusûs’ül Hikem ↑

- Fusûs’ul Hikem, Hikmet-i Muhammediyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-27-MUHAMMED FASSI – Tasavvuf Serisi 193 – Sayfa 208… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA.Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 85… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Mir'at-ül irfan ve şerhi- – Tasavvuf Serisi 58– Sayfa 68… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Reşahat'tan-bölümler – Tasavvuf Serisi 65 – Sayfa 106… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 12-Yûsuf-Sûresi – Tasavvuf Serisi 22 – Sayfa 98… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Tasavvufî Îzahlar– Tasavvuf Serisi 109 – Sayfa 71… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İrfan mektebi-Hakk yolu– Tasavvuf Serisi 14 – Sayfa 38… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 45-14-İbrâhîm-Sûresi – Tasavvuf Serisi 45 – Sayfa 55… ↑

- Futühat-ı Mekkiye ↑

- Muhyiddin İbni Arabi hz. ↑

- Futühat-ı Mekkiye ↑

- Futühat-ı Mekkiye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 17-İsra-Sûresi – Tasavvuf Serisi 38 – Sayfa 98… ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fusûs’ül Hikem ↑

- Futühat-ı Mekkiye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59– Sayfa 138… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 28-Kasas-Sûresi – Tasavvuf Serisi 55– Sayfa 4… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri. ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 12-Yûsuf-Sûresi – Tasavvuf Serisi 22 – Sayfa 8-9-10… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 28-Kasas-Sûresi– Tasavvuf Serisi 55 – Sayfa 78… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 52… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 39… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 134… ↑

- 41 ayrıca Terzi Babamın ilâhi emâneti üstlendiği yaşı’dır ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 159… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 150… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 375… ↑

- Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Necdet ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-9-istişare dosyası– Tasavvuf Serisi 99 – Sayfa 72… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1– Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 268… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.– Tasavvuf Serisi 124 – Sayfa 52, Özet olarak alınmıştır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah– Tasavvuf Serisi 59– Sayfa 52, ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 192-Fü-Hi-25-MUSA-26-Halit- FASSI – Sayfa 188… ↑

- Fusûs’ül Hikem. ↑

- Futûhat-ı Mekkiye. ↑

- Fusûs’ül Hikem. ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59– Sayfa 20… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba--– Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 187… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor-– Tasavvuf Serisi 200– Sayfa 264… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 18-KEHF-Sûresi– Tasavvuf Serisi 18 – Sayfa 42… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 212 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 443 ↑

- Fusûsül Hikem - Âdem Fassı. ↑

- Fusûsül Hikem - Şit Fassı. ↑

- Fusûsül Hikem – İbrâhîm Fassı. ↑

- Fusûsül Hikem – İshâk Fassı. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 17-İsra-Sûresi – Tasavvuf Serisi 38 – Sayfa 42… ↑

- Fusûsül Hikem – Hûd Fassı. ↑

- Fusûsül Hikem – Şuayb Fassı. ↑

- Fusûsül Hikem – Îsâ Fassı. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi, 7 Cilt – Sayfa 344,345… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19-– Tasavvuf Serisi 189– Sayfa 107… ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni onu Şerhinin Terzi Baba Şerhi – Mukaddime bölümü. ↑

- https://eksisozluk.com/ludi--652962 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradî-İrfan Mektebi-Kırk Seyir-– Tasavvuf Serisi 179– Sayfa 44… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 68 – Sayfa 98… ↑

- Daha geniş ma’nada, Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-FÂTİHA Sûresi-ve-besmele-i-şerif – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 115, 2. Âyet tefsirine bakılabilir. ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mukaddime bölümü… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 36- YAsin-Sûresi – Tasavvuf Serisi 49 – Sayfa 85… ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye. ↑

- Futuhât-ı Mekkiye. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Bakara-dosyası – Tasavvuf Serisi 34 – Sayfa 376… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Bakara-dosyası – Tasavvuf Serisi 34 – Sayfa 376… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Terzi Baba-İlâhiler-derleme – Tasavvuf Serisi 87 – Sayfa 10… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 187 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 192-Fü-Hi-25-MUSA-26-Halit- FASSI – Sayfa 181… ↑
