# Şûrâ Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/sura-suresi
**Sayfa:** 151

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (250-42-38) Şûrâ Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (250-42-38) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ 

(42/38) “emruhum şûrâ beynehum”

(42/38) İşlerini aralarında danışarak yaparlar.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(250-42-38) ŞÛRÂ SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (38) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (250-42-38) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

Sayfa no İçindekiler……………………………………………………………………………(3) önsöz ………………………………………………………………………………….(4) 

şûrâ sûresi giriş ……………………………………………………………….…(6) 

1-2-3- Âyetler ………………………………………………………………….(15)

4-5-6- Âyetler…………………………………………………………………..(28)

7-8-9- Âyetler………………………………………………………………..…(32)

10-11-12- Âyetler………………………………………………………….…(43)

13-14-15- Âyetler…………………………………………………………….(49)

16-17-18- Âyetler…………………………………………………………...(52)

19-20-21- Âyetler…………………………………………………………….(58)

22-23-24- Âyetler…………………………………………………………….(67)

25-26-27- Âyetler…………………………………………………………….(73) 

28-29-30- Âyetler…………………………………………………………….(79) 

31-32-33- Âyetler…………………………………………………………..(102)

34-35-36- Âyetler…………………………………………………………..(104)

37-38-39- Âyetler…………………………………………………………..(106) 

40-41-42- Âyetler…………………………………………………………..(111)

43-44-45- Âyetler…………………………………………………………..(121)

46-47-48- Âyetler…………………………………………………………..(127)

49-50-51- Âyetler…………………………………………………………..(130)

52-53- Âyetler………………………………………………………………..(139)

Terzi baba kitabları sıra listesi……………………………………….(162)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “ŞÛRÂ” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Cenâb-ı Hakk’ın bizlere nasib ettiği kızımızın ismi de Eslem Şura dır. Tekirdağ da İz-Efendi Babamı ziyaret ettiğimde kendisine ikinci ismi Şura isminide söyleyince biraz şaşırmıştı. Bu iki ismemi sahib mi? Diye birkaç sefer emin olmak istercesine sormuştu. “Selâm” ve “İstişare” ma’nâ yönü olan bu isimlerin Terzi Babam’ın Rabbi hassı ve kendisi ile yapılan istişareler ile olan bağlantılarının olduğunu daha sonradan anladım. Bu sûrenin yazılış aşamasında katkıda bulunduğum için rabbimim lütfundan aciziz… 

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil ve kızım Eslem Şûrâ hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 04-05-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الشورى) ŞÛRÂ SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 53 âyettir. Sûre, adını 38. âyette geçen “Şûrâ” kelimesinden almıştır. Şûrâ, danışma demektir. Sûrede başlıca müslümanların işlerini kendi aralarında danışma yoluyla yürüttükleri, ayrıca kâinatta Allah’ın birliğini gösteren deliller ve kıyamet gününün hâlleri konu edilmektedir

#### Nuzül

Mushaftaki sıralamada kırk ikinci, iniş sırasına göre altmış ikinci sûredir. Mekke döneminde, Zuhruf sûresinden önce ve Fussılet sûresinden sonra nâzil olmuştur. 23-24, 25-26, 27 ve 39-41. âyetlerinin Medine’de indiğine dair rivayetler de bulunmaktadır (İbn Atıyye, V, 25; İbn Âşûr, XXV, 23-24). Fakat üslûp ve içerikleri bu âyetlerin de Mekke döneminde indiği izlenimini vermektedir (bu konuda ve ilgili rivayetlerin taşıdığı zaaflar hakkında bk. Derveze, V, 159, 175-178, 182-183, 187-189).

#### Konusu

Sûreye hâkim olan ana fikir, Hz. Muhammed’e bildirilenlerin Allah tarafından vahyedilmekte olduğu, önceki peygamberlere bildirilenlerle ona vahyedilenlerin aynı kaynaktan geldiği, bu sebeple aralarında temel hüküm ve ilkeler açısından birlik bulunduğudur. Yer yer yüce Allah’ın yaratma gücüne ve evrende yürürlükte olan yasalarına değinilen sûrede Allah’a şirk koşanların âhirette karşılaşacakları kötü âkıbete ilişkin uyarılar yapılmakta, iman edip erdemli davranışlarda bulunanlara âhiretle ilgili müjdeler verilmekte, tebliğ görevinin ağırlığı ve müşriklerin inkârcılıkta direnmeleri karşısında bunalan ve herkesin doğru yola girmesi için çırpınan Resûlullah’a –bu dünyada kendi gayret ve seçimlerine göre Allah Teâlâ’nın kimilerine hidayet nasip ederken kimilerini de sapkınlıklarıyla baş başa bırakacağı bildirilerek– teselli verilmekte, bulunduğu doğru çizgiyi azimle sürdürmesi istenmekte, Allah’ın hoşnut olduğu müminlerin bireysel ve toplumsal davranış biçimlerinden bazılarına övgü üslûbu içinde işaret edilerek müslümanlar güzel ahlâk sahibi ve örnek insan olmaya özendirilmektedir. Sûre, vahyin insan için taşıdığı hayatî öneme yapılan bir vurgu ile sona ermektedir.[1]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(42) Mushaf sıra numarası.

(62) Nüzul sıra numarası.

(95) Alfabetik sırası.

(25) Cüz sırası.

(53) Âyet sayısı.

(53) Fasıla harfleri.

(330) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (4+2+6+2+9+5+2+5+5+3+5+3=51) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılalarıن ،  ب، د، ر، ز، ص، ق، ل، م harfleridir. (Be) harfi “5” adet, Beş hazret mertebesi ile yapılan istişare ile birliktelik halidir. (Dal) harfi “4” adet, İslâm’ın şifre sayısının istişaresinin delili ilâhiyyesi olmasıdır. (Rı ) harfi “20” adet Zâhir ve bâtın mertebeleri yani rububiyet mertebesi ile olan istişaredir.. (Ze) harfi “1” adet, istişareye sahip olunma haidir. (Sad) harfi “1”adet, sıfât mertebesi ile olan istişaredir. (Kaf) harfi “1” adet kudret-i ilâhiyye ile olan istişardir. (Lam) harfi “4” adet, Uluhiyet mertebesi ile şeriat, tarikat, hakikat mertebesi ve marifet mertebesinden istişaredir. (Mim) harfi “11” adet, Hz. Muhammed mertebesi ile olan istişaredir. (Nun) harfi “6” adet, altı yönden Nur’u Muhammedi yani tüm mertebeler ile olan istişaredir.. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

( شورى ) “Şın: 300” “Vay: 6” “Rı: 200” “Ye: 10” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 300+6+200+10= 516 dır.

5+1+6= 12 dir.

Mushaf sıralamasında (42) (4+2= 6) nüzul sıralamasında (62) (6+2=8) dir. (53) (5+3= 8) âyettir. Genel sayı toplamı 330 (33) idi. (6+8+8+33+12=67) dir. 

(6) Altı yön ve İmân mertebeleri (8) Tevhid-i Ef’al ve 8 Cennet. 

(33) Mescid-i Nebevideki ilk direk sayısıdır.

(51) Hazmi Tûra r.a. babamıza yoldan verilen sıra sayısıdır.

(53) Ahmed ismi şerifi ve İz-Efendi k.s. babamıza yoldan verilen sıra numarasıdır. 

(67) Allah c.c. esmâsının sayısal değeridir.

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

Ha, Mim, Ayn, Sin, Kaf vahy ediyor ŞÛRÂ,
Melek İsrafil üfürünce sura,
Mekke halkını Resül duyura,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla [2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Hâ Mîm.

2. Ayn Sîn Kâf 

3. (Ey Muhammed!) Mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.

4. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, yücedir, büyüktür.

5. Neredeyse gökler (O’nun azametinden) üstlerinden çatlayacaklar. Melekler ise, Rablerini hamd ile tespih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

6. Allah’tan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.

7. Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.

8. Allah dileseydi, onları (aynı dine mensup) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı yoktur.

9. Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar mı edindiler? Hâlbuki gerçek dost Allah’tır. O, ölüleri diriltir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

10. Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum.

11. O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu sûretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

12. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.

13. “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.

14. Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer (azabın) belli bir süreye kadar (ertelenmesi ile ilgili olarak) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab’a mirasçı kılınanlar da, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.

15. (Ey Muhammed!) Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle de: “Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O’nadır.”

16. Allah’ın çağrısına uyulduktan sonra O’nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır.

17. Allah, hak olarak Kitab’ı ve mizanı indirendir. Sen nereden bileceksin belki de o saat (kıyamet) yakındır.

18. Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise, ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, Kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.

19. Allah, kullarına çok lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

20. Kim âhiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur.

21. Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer (cezaların ertelenmesine dair) kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zâlimler için elem dolu bir azap vardır.

22. Sen, zalimlerin yaptıkları şeyler tepelerine inerken bu yüzden korku ile titrediklerini göreceksin. İnanıp yararlı işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu büyük lütuftur.

23. İşte bu, Allah’ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: “Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, yakınlık ve dostluk bağları içinde sevgiden başka bir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.

24. Yoksa “Yalan uydurup Allah’a iftira etti” mi diyorlar. Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanları) hakkıyla bilendir.

25. O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.

26. Allah, iman edip salih ameller işleyenlerin dualarına karşılık verir; lütfundan onlara fazlasını da verir. Kâfirler için ise çetin bir azap vardır.

27. Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.

28. O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye lâyık olandır.

29. Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir.

30. Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.

31. Yeryüzünde O’nu âciz bırakamazsınız. Sizin için Allah’tan başka hiçbir dost ve yardımcı yoktur.

32. Denizde dağlar gibi yüzen gemiler, O’nun varlığının delillerindendir.

33. O, dilerse rüzgârı durdurur da onlar denizin üstünde durakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

34. Yahut (içlerindekilerin) yaptıklarından dolayı onları helâk eder, birçoğunu da affeder.

35. Allah, böyle yapar ki, âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

36, 37, 38, 39. (Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.

40. Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez.

41. Zulme uğradıktan sonra, kendini savunup hakkını alan kimseye (ceza vermek için) bir yol yoktur.

42. Ceza yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.

43. Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.

44. Allah, kimi saptırırsa artık bundan sonra onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zâlimlerin, “Dünyaya dönmek için bir yol var mı?” dediklerini görürsün.

45. Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. İnananlar da, “İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır” diyecekler. İyi bilin ki zâlimler, sürekli bir azap içindedirler.

46. Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir çıkar yol yoktur.

47. Allah’tan, geri çevrilmesi imkânsız olan bir gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrısına uyun. O gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır, ne de (günahlarınızı) inkâr edebilirsiniz!

48. Eğer yüz çevirirlerse (bilesin ki), biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen, sadece tebliğdir. Gerçekten biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımızda ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları işler yüzünden onlara bir kötülük dokunursa, o zaman da insan pek nankördür.

49. Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir.

50. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.

51. Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz Oyücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.

52, 53. İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun; göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah’ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah’a döner.[3]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

حم {الشورى/1} 

(42/1) “Hâ-Mîm”

(42/1) Ha mim. 

----------------

 Yararlı olur düşüncesiyle Fussilet sûresi giriş bölümünde Ha-Mim hakkında yazılanları buraya almayı uygun gördüm;

 İbn-i Abbastan nakledildiğine göre, her şeyin bir özü vardır, Kur’ân-ın özü de, Hâ-Mim’ ler’dir. 

 İbn-i Mes’ut’tan şunu nakletmişlerdir. 

 Hâ-Mim’ler Kur’ân-ın “diba”sı dır. 

 “Diba” renkli dokuma, motiflerle süslü, bir çeşit ipek kumaş. 

 Deylemi, Enesten. Hâ-Mim’ ler, Cennet bahçelerinden birer bahçedir, olduğu nakledilmiştir. 

 Enes ibn-i Mâlik’ten, dedi ki: Rasûlü Ekrem (s.a.v.) hazretlerini işittim. Allah Teâlâ bana, (seb-i tıval) “yedi uzun sûre” yi Tevrat yerine verdi.

 “Elif, Lâm, Ra,” dan “Tâ-Sîn” lere kadar, İncil yerine verdi. 

 “Tâ-Sîn” lerle, “Hâ-Mim” ler arasını. Zebur yerine verdi. 

Hâ-mim-ler ve Mufassallarla da beni tafdil buyurdu. Bunları benden evvel hiçbir peygamber okumadı. 

 Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki, “Hâ-Mim” ler yedi’dir. Cehennemin kapılarıda yedi dir. Hâ-mim-ler’den her biri gelir o kapılardan birine dururda; Allah’ım bana imân edipte, beni okuyanı bu kapılardan sokma der. 

------------------- 

 Sevgili kardeşim, bu sûreler de bahsedilen Hakikat-i Muhammed-î, sırlarını ve hakikatlerini daha iyi anlayıp yaşayabilmek için, aşağıda bahsedilecek olan, beş mer-tebenin doğum hakikatlerini, bilmekte yarar olacağı açıktır. Çünkü bu hakikatleri (derk) idrak etmek isteyen kimsenin, evvelâ ma’nen diri olması lâzımdır, çünkü bu bahsedilen mevzular, diridir ve diri olanlar bu hallerden anlarlar, diri olmak içinde, bu dünya ya rahmânın rahmin den, bir dirinin nezaretinde, gönül âleminden, doğup diri olarak yaşayarak, diri olarak bunları ve benzer mevzuları anlayıp, idrak etmek mümkün olacaktır. Diğer anlatımlar ise, ölüden ölüye olan aktarım olacaktır ki, hayal ve zandan başka bir şey olmayacaktır. 

Doğuşlar. 

(1) Âdemiyyet, (a.s.) in doğuşu. Gönül âleminden Hakk’ın varlığından, bâtınen Anasız babasız doğuşu. Hayal ve vehim cennetinden, beden arzı toprağına Esmâ-i İlâhiye, Âdem, Havva, melek, iblis, ma’nâları ile birlikte, birbirlerine düşman olarak, “ihbitu” (2/38) “ininiz” emri ile inilmesi. Ve idrakli yaşam haline geçilme-sidir. Bu ma’nâlar’dan her hangi birisi bu beden mülkünü ele geçirir de, oraya hâkim olursa o beden mülkünde onun hükmü geçer ve kişi beşer görüntüsünde o varlık mertebesinin taşıyıcısı/hammalı olur, kullanıldığının ve yolundan alıkonulduğunun farkında bile olmaz. 

Kişinin zâhiren, fizik Anasından Babasından doğuşu. Fiziki şeriat doğuşudur. 

(2) İbrâhîmiyyet, (a.s.) in doğuşu. Esmâ-i İlâhiye-nin, zuhura çıkmaya başladığı ancak Putperest baba, nefsin yanında yetişmesi. Padişah Nemrut’un civarında olması. Netice de bulunduğu mahalli terk ederek, kendini vücut mülkünde başka bir esmâ sahasına gidip orada yerleşmesi. Bâtıni şeriat doğuşudur.

(3) Mûseviyyet, (a.s.) in doğuşu. Anne Baba imânlı, çevrede hüküm süren nefis Padişah-ı Fir’avn’ dur. Sepete konarak, deryaya, ilim deryasına atılması. O gönül evlâdına bir muhabbet aktarılarak, nefis Padişah-ı Fir’avn’ın kucağında büyütülmesi, Tarikat mertebesi Tenzîh anlayışı doğuşudur. İşte bu mertebede münec-cimlik faaliyettedir. Çok dikkat edilmesi gerekmektedir, Bu mertebeden “asâ ve kudret eli, yed-i Beyza) ile geçilir. 

(4) İseviyyet (a.s.) nın doğuşu. Babası yok, yerinde Ruh’ul kuds. Kuds-i bir kelâm ve ruh vardır. Annesi Mer-yem. Mim-i Muhammedîden Hakikat mertebesinin, doğu-şudur. 

 (5) Muhammediyyet, (s.a.v.) Efendimizin doğuşu. Anneli Babalı, fakat dünyaya gelmeden babası Abdullah rahmetlik olmuştur. Annesi de küçük yaşta rahmetlik olmuştur. Böylece Allah-ın rahmetiyle rahmetlenmiş olmaktadır. Ma’rifet mertebesi doğuşudur. Böylece bütün bu mertebeleri bünyesinde toplamıştır. 

------------------- 

Ayrıca zâhiren, “dört” asli doğuş hali vardır, bunlar.

(1) Âdem (a.s.) doğuşu. Fiziken Anasız Babasızdır. Hakkın zâtından mahlûk hükmü ile (Rahman sûreti üzere) doğmaktır. 

(2) Havva validemizin doğuşu, Babalı, Anasız. Baba mertebesi, Hakkın zâtından mahlûk hükmü ile (Rahman sûreti üzere) doğan Âdemden gene lâtif mahlûk sûreti ile kendine benzeyen, Havva ismiyle doğmasıdır. Bu metre-bede kişinin akl-ı kül mertebesi, nefs-i küllün idrakini anlamaya başlamasıdır. 

(3) İsâ (a.s.) nın doğuşu. Analı Babasızdır. Bu mertebede kişinin nefsi, nefsi küllü, akl-ı küllü de nefes-i Rahmâni olan gerçek irfan ehlidir. Nefes-i rahmâni ile nefsinden gönül evlâdı İsâ’sının idrakini faaliyete geçirir. 

(4) Bizler ise, hem Analı Hem Babalı, olarak dünyaya gelmekteyiz. Bu yüzden de tamamen normalleşmiş bu iki muhteşem İlâh-i “mucize/olay” doğum ve ölüm, sıradan, fiili âdiye’den bir hale dönüşmüştür. 

Efendim falan kişi öldü denir, arkasından âdetler yapılır, kısa bir süre sonrada unutulup gidilir, Halbuki aslında ebedi hayat, artı veya eksi olarak, o zaman başlamakta dır. Çünkü ölüm yok olmak değil, bir tadış, yeni bir başlandıçtır, tadış ise hayatın ta kendisidir.

Bunların ölümleri ise zâhiren aynı şekilde olmaktadır. Bu halden Sadece Efendimiz Muhammed (s.a.v.) müstesnâ’dır. Çünkü o Ruh-u A’zamın, tesir ve tecellisi hükmünün âlemler düzeyinde, temsilcisi ve ferdiyet-i İlâhiye üzere, tatbik mahallidir. 

Ve bütün bu hakikatler, onda bulunan, Hakikat-i Muhammde-i ilminde ve yaşantısında mevcuttur. İşte bütün bu çalışmalar ve seyr-u sülûk yaşantıları yukarıda bahsedilen, doğuşlardan sonra, ulaşılacak makamı Muhammediyyettir. Yolu buralardan geçmektedir. 

İşte bu yüzden Ümmeti Muhammed anadır. Bütün kavimlerin Anasıdırlar. Yeter ki, bu hakikatleri alıp gereğini yerine getirsinler. Rabbımıza şükredelim ki bizlerde onun ümmeti olmuş, bu hakikatlere mahal olarak halkedilmişiz. Bu lütufların şükründen aciziz. 

(Heze min fazlı rabb-i)

------------------- 

Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm’de (7) adet “Hâ-Mîm” ile başlayan sûreler vardır, onlarda şunlardır. Faydalı olur düşüncesi ile. 

(40) Mü’min= “Hâ-Mîm” Tenzilül kitabi minellahil azîzil alîm. 

“Hâ-Mîm” Kitabın indirilmesi güçlü ve bilgin olan Allah katından’dır. 

(41) Fussilet= “Hâ-Mîm” Tenzilün minerrahmânir-rahîmi. 

“Hâ-Mîm” Bu kitap merhamet eden merhametli olan Allah katından indirilmedir. 

(42) “Hâ-Mîm” “Ayn-Sin-Kaf” kezâlike yûhî ileyke ve ilellezine min kablikellahul azîzül hakîm. 

“Hâ-Mîm” “Ayn-Sin-Kaf” Ey Muhammed! Güçlü olan Hakîm olan Allah sana da senden öncekilere de böylece vahyeder, (43) Zuhruf=“Hâ-Mîm” Velkitabül mübîn. 

“Hâ-Mîm” Açık kitaba andolsun ki, (44) Duhân= “Hâ-Mîm” Velkitabül mübîn.

“Hâ-Mîm” Açık kitaba andolsun ki, (45) Câsiye= “Hâ-Mîm” Tenzilül kitabi minellahil azîzil hakîm. 

“Hâ-Mîm” Kitabın indirilmesi güçlü ve Hakîm olan Allah katından’dır. 

(46) Ahkâf= “Hâ-Mîm” Tenzilül kitabi minellahil azîzil hakîm. 

“Hâ-Mîm” Kitabın indirilmesi güçlü ve Hakîm olan Allah katından’dır. 

------------------- 

Bunların arkasından da. 

(47) Muhammed= Sûresi gelmektedir. 

“Ellezîne keferu ve saddu an sebilillâhi edalle a’malu-hum. 

“Allah inkâr edenlerin ve kendi yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarır. 

------------------- 

İlgisi olması bakımından bu sûrelerin, yukarıda sadece meal olarak ilk âyetlerini kayda aldım, eğer vakti-miz olursa daha sonraları onlarında sohbetlerini yapıp kayda almaya çalışırız inşeallah. 

Bu ön bilgileri verdikten sonra şimdi yolumuza devam edebiliriz. Sûre-i şerifteki yolculuğumuzda, yolumuz ma’nâ âlemine doğru açık olsun ve Hakikat-i Muham-med-î’nin bu sahasında hep birlikte, idrakli ve güzel bir yolculuk yapalım.[4] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

عسق {الشورى/2} 

(42/2) “Ayn-Sîn-Kâf”

(42/2) Ayn, Sîn, Kâf. 

---------------- 

 Eş şûra sûresi 42/2 bulunan “ayn” “sin” “kaf” harflerinin özelliği itibariyle ayrıca ele almak gereğini hissettim. Diğer bütün huruf-u mukattaa’lar bulundukları yerde 1.inci yerde âyet ve âyetlerde iken burada ha – mim’den sonra gelen ikinci ayettir. 

 1. ayet → “ha” “mim” 

 2. ayet → “ayn” “sin” “kaf” Burada ifade edilen ha – mim diğerlerinde olduğu gibi hakikati Muhammed-i “ayn” → gören göz “sin” → insan “kaf” → kudret “kaf”ıdır.

 Böylece ifadesi, “ey hakikat-I muhammed-I gözünden ilâhi kudretle gören insan” demek olmaktadır. 

 Daha sonraki sayfalarda gelecek olan aşk, “ayn” () “şın” “kaf” hükmüne “sin” üstüne konacak 3 nokta ile dönüşecektir. Hakikat-ı Muhammed-i’nin genel ve bireysel mana’daki şiddetli zuhurları olacaktır.[5] “ İz- -T-B- ”

-------------------

 “Sin” ve “Şın” bir birine ne kadar yakın, üç nokta geldiğinde “Şın” şiddetleniyor, geleceğiz inşeallah huruf’u mukattalarda “ayn”, “Sin”, “Kaf”, “Ha Mim” in Hakikat-ı Muhammediye sıralamasının üçüncüsünde Şura Suresinde, ikinci ayet olarak gözüküyor. عۤسۤقۤ 42/2 işte “Sin” yazıldığı zaman “Ayn” göz manasınadır, “Sin” de insan manasınadır, “Kaf” da kudret Kaf’ıdır. O zaman Hakk’ın kudreti ile gören göz ma’nâsına dönüşüyor. Ama “Sin” üzerine üç nokta koyarak “Şın” a dönüyor, “Aşk” yani Cenab-ı Hakk’ın şiddetli zuhurudur. Hakikat-ı Muhammedi’nin şiddetle zuhuru demektir, ﴿١﴾ حَمۤ ﴿٢﴾ عۤسۤقۤ 42/1-2 ve şehadete dönüşüyor, oradaki müşahadeye dönüşüyor.[6] “ İz- -T-B- ”

--------------------------

Yedi tane “Ha Mim” ile başlayan sure var, bunun üçüncüsünün başında حَمۤ ﴿٢﴾ عۤسۤقۤ 42/1-2 “Ha Mim Ayn Sin Kaf” ikinci ayeti de huruf-u Mukatta bu “Ha Mim” ler huruf-u Mukatta 29 tane Surenin başında huruf-u Mukatta var, hepsi birinci ayetin içinde veya birinci ayet kendileri ama bu “Ha Mim”’in üçüncü “Ha mim geldiği surede ( Şûrâ Suresi) ikinci ayet de Huruf-u Mukatta diğer Surelerin hepsinde bir ayet yani birinci ayet Huruf-u Mukattadır Şûrâ suresinde 1. Ve 2. Ayetler Huruf-ı Mukattadır. Bu 3. Ha Mim suresinde (Şûrâ) Suresinde 2. Ayette de Huruf-u Mukatta vardır. Yani Şûrâ Suresinde bir özellik var, işte o da عۤسۤقۤ demek “Ayn” gören göz Hakikat-ı İlahiye, “Sin” İnsan, demek yani insan-ı Kamil demek, “Kaf” da O’nun kudreti yani Kudretullah demektir. İşte Allah’ın Kudreti ile gören insan ey sana hitap ediyorum demektir. Ama bu “Sin” in altına bir nokta koyduğumuz zaman o zaman “Şın” olmakta o zaman mana “Ayn Şın Kaf” olmaktadır. Veya üstüne üç nokta koyduğunda onu müşahede ehli ettiğinde üç noktayı koyduğunda ilmel, aynel, Hakkal yakıyn mertebelerine yükselttiğinde “Şın” olmaktadır. Yani müşahede ehli olmaktadır. Yani “Aşk” ehli olmaktadır. İşte o da Kur’an-ı Kerim’de “Hub” diye belirtilen قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ 3/31 Onlar Allah’ı sever Allah da onları sever dediği işte aşk-ı ilahiyi burada belirtiyor. İşte Hakikat-ı Muhammediye üçüncüsünde aşk-ı İlahiye ortaya çıkmış oluyor. Hakikat-ı Muhammediye havi olan habibim, yani baştaki “Ha Mim” ne demek “Ha” Hakikat mertebesi “Mim” Muhammed mertebesi “Ha Mim” Hakikat-ı Muhammedi demektir, yedi tane olması ( 40-46 surelerinde) her nefs mertebesinin birini izah etmesidir. 

İşte bu hakikati idrak eden kimse ehl-i muhabbet olmakta o zaman üstüne üç nokta konarak desteklenmekte ilmel yakıyn, Aynel yakıyn, Hakkal yakıyn mertebelerinde bu işi idrak etmekte ve bunun şiddeti de kendisinde aşkı ortaya getirmekte ama bu beşer aşkı değil aşk-ı ilahi aşk-ı hakiki bu aşkta beşer aşkında olduğu gibi öyle fevaran etme yandım yakıldım gibi bunlar yok öyle bir aşk deryasında sonsuzluğunda yüzmek var ki artık onun sesi soluğu çıkmaz. Üç türlü aşk vardır birisi aşk-ı Hayavani demişler birisi aşk-ı mecazi demişler birine de aşk-ı ilahi demişlerdir. İşte oradaki ilahi aşktır. 

Şimdi birisi denize düşmüş yüzme de bilmiyor, yetişin kurtarın boğuluyorum boğuldum yandım bittim deyince daha sesin çıkıyor nerede boğuldun sen demişler. 

Hakikat-ı Muhammedi’ye havi olan habibim demek yani “Ha Mim” Ey Hakikat-ı Muhammediyeyi bünyesinde bulunduran habibim demektir, kimdir bunlar, kim ki kendini bu hale getirmişse hitap onlaradır. “Ha Mim” diyor ama o gün efendimize olan bu hitap sonra O’nun ümmetinedir, varislerinedir, ayrıca bırak İnsan-ı Kamil olmayı okuyan, kim okuyorsa ister cahil olsun ister alim olsun “Ha Mim” diye hitap ona geliyor. Neresinden geliyor, kendi mertebesinden geliyor. Cahilse mudil isminden sen benim habibimsin diyor ama Mudil olarak habibimsin diyor, burası da işin bir başka yönüdür.

Yani kim berat hakikatini idrak edip kendi nefsinden temizlenip ikiliği kaldırıyor, birlik oluşturuyorsa o zaman ey habibim yani Hakikat-ı Muhammedi’nin şuaları, nurları ışıkları, oluyor onlar. Hani “Ben Allah’tanım Allah’ın nurundanım mü’minler de benim nurumun nurundandır,” diyor ya işte O’nun ışıkları oluyor, zuhurları oluyor. Diyelim ki büyük bir ampul var, elektrik jeneretörden oraya geliyor ve daha küçük ampullere de geliyor işte onun nuru aynı nurdur.

Böyle olunca onun nurları bizde ışıldamaya parlamaya başlıyor. Biz ampulüz ama gelen nur O’nun nurudur. Ve o bizde gönül evladı Veled-i Kalb ile yaşamaya başlıyor, Regaib ile biz ona rağbet ediyoruz, Mevlut ile o bizde doğum haline geliyor, gönlümüzde o nur o muhabbet doğuyor böylece bizim benliğimiz nefsaniyetimiz bizden uzaklaşmaya başlıyor, o nur o muhabbet genişledikçe bizim varlığımızı tamamen istila ediyor. Yani lamba yandığı zaman karanlık kayıp oluyor neden aydınlık karanlığı istila ediyor. Bizim varlığımızı tamamen istila ediyor dolayısıyla “Çık aradan kalsın yaradan” hükmü ile kişi nefsaniyetinden beratını alıyor, kendisi Hakikat-ı Muhammedi nurundan başka bir şey artık olmamış oluyor.

O zaman işte bu ayet-i Kerimeyi sen dinle ki bu ayet-i kerime özel olarak sana gelmiş olmaktadır “Ha Mim” Bizatihi muhabbetullah olarak sen onu hissedip yaşamış oluyorsun ki Rabbın sana “Ey Habibim, Ey Kulum” dedi “Ha Mim” ey hakikat-ı Muhammedi’ye havi olan kulum, “Vel kitabül Mübin” Apaçık kitaba and olsun ki “ o akşam gelen ayettir, yani kitabın geldiğini belirten ayetler, içerisinde ne büyük müjdeler vardır, ama biz hep geçmişe atıyoruz ya işte o efendimize ait O’na geldi, tabi ki O’na ait ilk merhalesi O’na ait, ama “Ben sizin numunenizim ben ne yapıyorsam benim gibi yapın sünnetime tabi olun” dediği aslında budur, biz sakal saç sünneti ile ilgileniyoruz, sünnetim dediği budur, bendeki hakikati size sünnet olarak bırakıyorum bunun arkasından gelin, Hz Rasulullah’ın zahirini inceleyip tatbik etmek sünnet, batınını inceleyip tatbik etmek ise farzdır ama biz farzı terk edip suri sünnetleri ele alıyoruz. Yani suretteki sünnetleri ele alıyoruz. Din de budur diye ve de başkalarına da hava atıyoruz, senin sakalın, sarığın, poturun yok diye tabi bu eleştiri değil, laf olsun diye söylüyorum. Kim ne isterse yapsın kime ne.[7] “ İz- -T-B- ”

“Ayın” “Sin” “Kaf” taki “Sin” harfi üç nokta ile Şın harfine dönüşmekte ve buda şiddetli zuhurdu. Ve bu üç harf “Ayın” “Şın” “Kaf” ile Aşk olmaktadır.

Bilindiği gibi sûre numarası 42 idi. Ve 42 şifre numaralı ilimiz olan “Konya” da bulunan Hz. Mevlânâ hazretlerinde “Ha” “Mim” Hakikati Muhammediyenin, nokta zuhuru olan Efendimiz (s.a.v.) in “Aşk” yönü kemal bulmuştur.

Hac dönüşü Konya’da vefat eden Hasan Hüsamettin Uşşaki hazretleri Kasımpaşa da defnedildiği Asitanedeki 13 nolu Türbe kapısında;

Bu makam aşıkların kabesidir, Noksan gelen tamam olur.

Kitabe taşı bulunmaktadır.

Bu satırları not alırken kulaklıktan dinlediğim Ekonomi profösörü ismi efendimiz (s.a.v.) in mirac’a çıkarken bindiği söylenen binek ile eş anlamlıdır. Söylediği sözü ilginç bulduğum için buraya alıyorum. “Mezar taşındaki uzun vadeli yatırım aracı” diyordu.

Mevlânâ hazretleri aşık ile maşukun buluştuğu ölüm gecesine “şebi arus” olarak değerlendirmektedir.

Bu âyet hakkında çalışırken İz-Efendi Babama attığım maile bir müddettir cevap gelmediği ve bir sağlık sorunu olduğundan merak edip telefon ile aramıştım. Telefonu “Nüket Annem” açtı. Baban şu an müsait değil, o seni arar diye söyledi. Bunun üzerine kendisinin Terzi Baba ile bu âyet hakkında bağlantısı olduğundan telefonun onun açması ile bunun alınması gerektiğini düşündüm. (Murat Derûni) Terzi Babamız Nüket Hanım Validemiz ile mürşidlerinin işaretleriyle evlenmişlerdir. 

(Nüket) ise, (nun) 50 

 (kef) 20

 (te) 400 

 470 dir. 

O da tıpkı (Necdet) gibi, (nun) harfiyle başlar → (te) harfiyle biter.

“Nüket” 470 ile “Necdet” 457 arasında 13 vardır. 

Zaten Nüket Anne’nin vechine doğru baktığınızda “ilâhi nûr”un esintilerinin ve yansımalarını görmeniz mümkündür.

“Nüket” ismi “ışk - muhabbet” kelimesiyle aynı değerdedir. 

“Işk - muhabbet, aşk)” 

 (ayn) 70 

 (şın) 300

 (kaf) 100

 470 eder ki “Işk” ve “Nüket”

“Necdet”ten, “Işk”a giden yol 13 tür.

Sarmaşık sarıldığı yeri nasıl istila ederse, “Terzi Baba” da girdiği insân gönlünü ve vücûdunu öylece kuşatıp istila etmektedir. 

Aşk lâfzı, sarmaşık demek olan “ışk” kelimesinden alınmıştır. Allah’tan başka herşeyden geçmektir. 

“Işk – Muhabbet” ile Necdet arasında 13 şifresi vardır. O hâlde “İsm-i Necdet” aşkında kemâli’dir.[8] “ İz- -T-B- ”

----------------

 كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الشورى/3}

(42/3) “Kezâlike yûhî ileyke ve-ilâ-llezîne min kablika(A)llâhu-l’azîzu-lhakîm(u)”

(42/3) (Ey Muhammed!) Mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. 

----------------

 Birinci ve ikinci âyetlerde bulunan hurufu mukattâlara atıf yapılarak efendimiz (s.a.v) ve “Ha-Mim” Hakikati Muhammediyyenin daha önceki mertebe peygamberlerine Allah c.c. “Aziz” izzet sahibipliği yönünden göyten gelen zâti bilgileri, “Hakim” Hikmet sahipliği yönünden ise topraktan-yerden ilmi ledün bilgilerini vahy eder.

 Bu âyetleri okuyan ümmetine ise bu vahiy bilgisini ilham yönünden gönüllerine ilka eder. 

 Bu âyetten anlaşılacağı üzere hurufu mukattâ olan harfler tüm peygamberlere vahiy bilgisi olarak gelmiştir. Bu âyetler müteşabih âyet olarak nitelendirildiğinden zahir alimler bu âyetleri kalplerinde eğrilik olanlar tevil eder diye teviline yanaşmazlar ve tevil edenlere de karşı çıkarlar. (Murat Derûni) Kâmil akıl sahipleri ise müteşabih Âyetleri zikrederler, “ulul elbab” diğer yönüyle kapı sahipleri demektir ve bunlar evliyaullah’tır. Allah’a giriş kapılarının birincisi fiiller, ikincisi esmâ-i İlâhiyye ve bu kimselerde bu kapıların sahipleridir, esmâ-i İlâhiyye içinde hangisinin kapısına sahipse orada beklerler ve oradan girenleri alıp Hakk’ın huzuruna götürürler, işte bunlar müteşabih ayetlerden faydalanırlar.

 Müteşabih Âyetlerin tevilini sadece Allah bilir, ve esmâ-i İlâhiyye sahipleride Allah’ın birer zuhurları olduklarından onlarda bilirler fakat bu sırra vakıf olmayan zâhir ehli yorum yaptırmaz. Eğer bu müteşabih Âyetlerden mânâ çıkarma yolu kesinkes kapalı olsaydı Kûr’ân-ı Kerîm’in ilk tefsir haliyle kalması gerekirdi, oysa bu müteşabih Âyetler Kûr’ân-ı Kerîm’in kıyamete kadar bâki kalmasını sağlamaktadır. T.B.

 "Vahiy bir nehrin kaynağı, peygamberler ise o nehrin geçtiği farklı vadiler gibidir. Su aynı sudur, ancak toprağın rengine göre görünüşü değişir."[9]

 “Resul'e gelen vahiy ile velîye gelen ilham, mahiyet itibariyle birdir, ancak resulün vahyi şeriatı tesis, velînin ilhamı ise hakikati teyit içindir."[10]

 "Senden öncekiler" ifadesi yalnız peygamberleri değil, hakikat ehli tüm ârifleri kapsar"[11] 

 "Nübüvvet ve velâyet bir ağacın iki dalı gibidir; kökleri aynı hakikate dayanır"[12]

 Resulün vahyi şeriatı, velînin ilhamı ise tarikatı tesis eder; ikisi de Hakk'ın kelâmıdır."[13]

----------------

لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ {الشورى/4} 

(42/4) “Lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) vehuve-l’aliyyu-l’azîm(u)”

(42/4) Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, yücedir, büyüktür. 

---------------

 “Lehu” “Hu” içindir. O’nun içindir. “Şey” eşya, nesneler fî-ssemâvâti “sema” gök içindekiler, fî-l-ard yer içindekiler “hu” içindir. Aynı zamanda “hu” bunların içindedir ve hüviyet yönüdür onun isimlerinin zuhurudur. “Hüve” mutlak hüviyetin âlemler ve kabe yönü vardır. 

 Bizlerin de gönül göğünde ne varsa “hu” nundur. “Hu” nun ilminden kaynaklanmaktadır. Beden arzımız olan “yer”imizde onun içindir. İlm-i ledün bilgileri bu bedenin faaliyetleri ile kazanılmaktadır. 

 “Hüve” mutlak hüviyet her şeyden münezzeh olan hüviyet-i mutlaka yücedir ve büyüktür. İsm-i azam olan “hüve” ye hu olan gönül göğü ve beden arzını ayna yapmış olan irfan ehli hüvesi hüvesine muhayyed olarak kayda girmiş yönünü yansıtır. (Murat Derûni)

 "Ârif, göklerde ve yerde tecellî eden isimleri müşahede eder."

 "Kul, 'hiçbir şey benim değil' idrakine ererse, 'her şey O'nun' sırrını görür."[14]

----------------

تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ {الشورى/5} 

(42/5) “Tekâdu-ssemâvâtu yetefattarne min fevkihin(ne) velmelâ-iketu yusebbihûne bihamdi rabbihim ve yestaġfirûne limen fî-l-ard(i) elâ inna(A)llâhe huve-lgafûru-rrahîm(u)”

(42/5) Nerde ise gökler O'nun azametinden tâ üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyorlar. Melekler Rabblerini hamd ile tesbîh ediyorlar ve yeryüzünde bulunan kimseler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “Gökler” çoğul ifadesi ile bizim dünyamıza ait bir gök olmadığının ve bizlere benzer insanların göklerininde olduğu göstergesidir. Bunun anlatımı ve olabilirliliği İz-Terzi Baba göyüzü insanları araştırmasında geniş olarak incelenmiş ve anlatılmıştır. 

 Göğün titreyip çatlayacak gibi olması Cenâb-ı Hakkın kudret tecellisine delalettir.

Gökyüzü çatladığı/ yarıldığı, zaman. (82/1) diye infitar sûresinde bildirilmektedir. 

Demek ki onun bir süresi vardır. Yâni gökyüzündeki nizamın da bir süresi vardır. Bu nizamın süresi bittiği zaman gökyüzünde bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi gönlümüzde de bu böyle olacak. Hayâli bir gökyüzü, her birerlerimizin akıl semâsında mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir. T.B.

Bu çatlamadan önce kişinin gönlünde bu titreşimler vuruntular başlamaya başladığı zamanı işaret ediyor. Bu halede “kurbu nevafil” hakiki sünnet yaşantısı Fenâfirresül hali denilmektedir. 

“Melekler” kuvvelerin esmâlar “subbuh” ve “kuddüs” esmâlarıdır. Bu esmâlar ile rablerine hamd etmektedirler. Ve bizlerin beden arzında bulunan kimliklerimiz için kuvvelerimiz mağriret talep etmektedirler.

“Hüve” nin hüvesine Gafur ve Rahim olması, Hadi olan kimlikler üzerindi hususi bağışlaması ve rahmetidir. (Murat Derûni)

"Gökler, O'nun celâl tecellîsine dayanamayıp zâhirî varlıklarını yok edecek gibi olurlar" [15]

el-Gafûr: 

Günahları örtücü → Fenâ ehlinin kusurlarını silmesi er-Rahîm:

 Sürekli merhamet edici → Bekâ ehline daimî lütuf Göklerin titreyişi → Haşyetullah Bağışlanma → Rahmet ümidi[16]

----------------

وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَولِيَاء اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ {الشورى/6} 

(42/6) “Vellezîne-ttehazû min dûnihi evliyâa (A) llâhu hafîzun ‘aleyhim vemâ ente ‘aleyhim bivekîl(in)”

(42/6) Allah’tan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin. 

----------------

 “Ben de sizin gibi insanım” diyerek Efendimiz(s.a.v) Hz.Muhammed, Muhammed’ül Emin mertebesini bize anlatmak istiyor yani fiziki halini bize belirtiyor. T.B.

------------------------

 12\04 Yusuf Sûresi 4. Âyet (Kevkeb yıldızı)

 53\01 Necm Sûresi 1. Âyet (Heva yıldızı) 

 53\49 Necm Sûresi 49. Âyet ( Şıra yıldızı)

 86\03 Tarık Sûresi 3. Âyet (Sakıp yıldızı)

----------------------------

 204/57 aradaki kesme işareti kalkınca 20457 sayısı kalır. 457 bilindiği Necdet isminin sayısal değeridir. 20000 ise 18000 âlem ve kalan 2000 sayısı ile Îsâ aleyhisselamın Mi’racta kalacağı süredir. 

 Yıldız sayısal değerlerine kısaca uzatmadan bakacak olursak, Kevbeb: 48 = 12, Necm: 93 = 12, Şıra 49. âyet 4+9= 13, Sakıp 3. âyettir. Bunları toplarsak;

 12+12+13+3= 40 Hakikat-i Muhammediye ve 40 derslik seyirdir. Necdet 53 olduğuna göre 53-40= 13 Hazreti Muhammed (s.a.v.) şifresidir.

 Bu yıldızlar ise dört türlü benlik-ene ile bağlantılıdır.

 Birincisi; nefsi-beşeri benliktir. (Kevkeb) İkincisi; izâfi-isimlenmiş benliktir. (Necm) Üçüncüsü; İlâhi benliktir. (Şıra) Dördüncüsü; Gerçek beşerlik, İlâhi benliğin bir arada olmasıdır. (Tarık / Necmüs Sakıb) Benlikteki kemâl budur ki ifâdesi, “Ene beşerun mislüküm. Yuha ileyye.” (42/6)

 “bende sizin gibi beşerim, ancak bana vahyolunur…”[17]-[18]

 "Allah'tan başka dostlar edinme" Kesret perdesine takılıp kalmaktır.[19] 

 "Mâsivâyı velî edinen, aslında Hakk'ın o şeydeki tecellîsini göremeyendir"[20]

 "Resûl sadece tebliğ eder; hidayet Allah'ın tasarrufundadır"[21] 

----------------

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ {الشورى/7} 

(42/7) “Ve kezâlike evhaynâ ileyke kur-ânen ‘arabiyyen litunzira umme-lkurâ vemen havlehâ ve tunżira yevme-lcem’i lâ raybe fîh(i) ferîkun fî-lcenneti ve ferîkun fî-ssa’îr(i)”

(42/7) Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir. 

----------------

 Ümm’ül Bilâd Ümm’ül bilâd : Beldelerin anası → Mekke-i Mükerreme Ümm’ül kura : Şehirlerin anası → Mekke-i Mükerreme Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde; 

ve kezalike ev­hayna ileyke Kûr’ânen ‘arebiyyen litün­zire ümmel kura ve men havleha ve tün­zire yevmel cem’ı lâ raybe fiyhi feriy­kun fiyl cenneti ve feriykun fiyssa’ıyri Meâlen :

 “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için sana arapça okunan bir kitap vâhyettik. İnsânların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli ateşe girer,” buyrulmaktadır.

 Özet yorum : Her şehir ve kasaba, içinde yaşayan-ların ve yaşananların anası’dır. Her türlü oluş ve doğuşları kucaklayıp muhafaza etmektedirler. Tarihleri sürecinde ora-larda nasıl hadiseler cereyan etmişse, o hadiselerin özelliği nispetince değer kazanırlar.

 İşte bu yüzden dünya tefekkür tarihinin, kuruluşundan beri en büyük hadiselerini kucaklayan “Mekke-i Müker-reme” beldelerin (şehirlerin) anası ünvanını almıştır.

 Burada evvelâ Canab-ı Hakk zâtından,

 - “ilk halife” “insân” (Âdem-i) dünyaya ikram etti ve onunla beraber zât-i tecellisi olan zuhur mahalli “Beytullah”ı ikram etti. 

 - daha sonra “İbrahim”i (a.s.) ikram etti, 

 - daha sonra “İsmail” (a.s.) ı, 

 - daha sonra “zem zem”i ikram etti. 

 - daha sonra âlemlere rahmet Habibini Hz. Muham-med Mustafa (s.a.v.) i, 

 - daha sonra “İslâm”ı, onunla beraber “Kûr’ân”ı ik-ram etti. 

 - Ve bütün mertebeleri kapsamına alan“zât-i tecelli”sini ikram etti. *[22] “ İz- -T-B- ” İşte bu yüzden, senin de “tezkiye” edilmiş (temizlen-miş) beden-i varlığın, “arz-ı mübarek”in “ümm’ül Kûr’ân”dır. 

 Bütün mübarek ikramlar sana bu mübarek beden şehrinde olmaktadır. Elden gitmeden evvel mevcud vücûdlarımızın kıymetini bilelim.

 Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde; 

 ve kezalike ev­hayna ileyke kûr’ânen ‘arebiyyen Meâlen :

“İşte böylece Kûr’ân’ı arapça olarak sana vâhyettik.”[23] “ İz- -T-B- 

 Bu âyeti kerimede, Kûr’ân-ı Keriym’in hiç bir “ara-cı” olmadan Hz. Muhammed’e vâhy edildiği bildirilmektedir.

 Diğer bazı âyetlerde “Cebrâil” ve değişik şekillerde “vâhy” edildiği bildirilmektedir. Yeri geldikçe inceleyeceğiz.

 Kûr’ân’ın arapça olarak vâhy edilmesi “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda da belirttiğimiz gibi, Hakk tarafından yapılan “dört”üncü tercümesidir.[24] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim;

 "Bu gevher muhakkak halk için imtihandır, biz onu gözlerin etrafında çeviririz.

 “Bu sadâkat ve hakikat gevheri halkın gözlüleriyle körlerini tecrübe ve imtihan etmek içindir. Binâenaleyh biz o gevheri gözlerin etrâfında dolaştırırız. Gözlüler görüp ona sanlırlar ve körler göremezler.” Ma’lûm olsun ki, Rabbü’l- erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyizini irâde buyurur. Bu temyiz ise zuhûr-i ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-i ahkâm ise ba’de’l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Mülk, 67/2) “O Allâhü Zü’l-Celâl ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzeldir, sizi imtihan etmek için yarattı.” Ve kezâ buyurur: (Muhammed, 47/31) “Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanlan bilelim.” Eğer mertebe-i azhar olan hazret-i şehâdette irsâl-i rusül olunup marzî olan sırât-ı müstakim ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta’rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesinden ibâret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olurdu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Nisâ, 4/41) ya’ni “Her ümmet, peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit onlann hâli nasıl olur? Yâ habîbim, seni de onların üzerine şâhid getirdik.” (En’âm, 6/49) âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikâmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu’d ayrılarak (Şûrâ, 42/7) ["Bir fırka cennette, bir fırka da alevli cehennemdedir”] sırrı zuhûra gelir.[25]

 Kur'an'ın Arap oluşu, tıpkı bedenin insan ruhuna kılıf oluşu gibidir"[26] 

 "Arapça vahiy, Ümmü'l-Kurâ'dan tüm kalplere iner. Cem' günü, vahdetin tecellîsi; cennet-cehennem ise marifet ve gafletin neticesidir."[27]

 "Ümmü'l-Kurâ'dan inen her harf, bir kalp kıblesine yönelir. Cem' vakti geldiğinde, zâhirî farklar bâtınî vahdette erir."[28] 

----------------

وَلَوْ شَاء اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِن يُدْخِلُ مَن يَشَاء فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُم مِّن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ {الشورى/8} 

(42/8) “Velev şâa(A)llâhu lece’alehum ummeten vâhideten velâkin yudhilu men yeşâu fî rahmetih(i) ve-zzâlimûne mâ lehum min veliyyin velâ nasîr(in)”

(42/8) Allah dileseydi, onları bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı yoktur. 

----------------

 Meratib-i İlâhiyye gereği, Hakikati Muhammediye de mertebeler üzere gelip, Hz. Âdem’in yeryüzünde görünmesi ile bu mertebe yeryüzünde görünmüş ve Hz. Muhammed ile kemale ermiştir. Tüm ümmetleri Allah c.c. isteseydi. Hadi ve mudill yaşantısı içinde olanları tek bir ümmet yapardı. Ama bu dünya hayatı ikilik ve celal ve cemal esmâları bu dünyada ayrılmıştır. Allah dilediğini Hadi üzere Cemâl-i İlâhiyye rahmetine sokar. Nefsine zulmedenlerin, Hakk’tan uzakta nefsi emmarenin hayali ve vehimi yaşantıları içinde olanların dost ve yardımcısı yoktur. (Murat Derûni) Maddi anlamda zûlmet :

 Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri ge-reğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, ta-biatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal on-ların en büyük perdeleridir. 

 İlmi anlamda zûlmet :

 İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak ge-çirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun ka-ranlık olmasıdır. 

 Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar.[29] “ İz- -T-B- ”

 "Kesret, vahdetin cilvesidir; tıpkı denizin dalgaları gibi"[30] 

 "Rahmet, kulun istidadına göre tecellî eder"[31] 

 Zulmün üç mertebesi:

 Nefse zulüm → Hakikati inkâr Mahlûka zulüm → Adaletsizlik Hakk'a zulüm → Şirk "Zalim, vahdet perdesini yırtan; bu yüzden velîsiz kalandır"[32] 

 "Hakikî ümmet, vahdet şuuruna erenlerin topluluğudur"

 "Rahmete girmek, nefsânî iradeden geçip ilâhî iradeye teslim olmaktır"

 "Zalimin velîsizliği, kendi nefsine esir oluşundandır"

 "Ârifin velîsi Hakk'tır; zira O'ndan başkasını velî tanımaz"[33]

 "Allah dileseydi herkesi ârif kılardı. Lakin hikmet, marifet ehliyle gafillerin ayrılmasını gerektirdi. Zalim, kendi nefsinin zulmünde hapsolandır."[34] 

----------------

أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِي المَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {الشورى/9} 

(42/9) “Emi-ttehazû min dûnihi evliyâ/(e) fa(A)llâhu huve-lveliyyu ve huve yuhyî-lmevtâ ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)”

(42/9) Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar mı edindiler? Hâlbuki gerçek dost Allah’tır. O, ölüleri diriltir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. 

----------------

 “ve huve yuhyî-lmevtâ” Kaynağı Hüviyeti mutlaka olan “Hu” ile nefes-i rahmaniyi “venefahtu fihi min ruhi” hakikatini irfan ehlinden ölü gönüllere tenfis edererek, diriltir. (Murat Derûni)

----------------

 Yolumuza İnsan-ı Kamil ile devam edelim.

BEŞİNCİ HARF

HA: Bu harf, başta da anlatıldığı gibi, yüce ALLAH isminin BEŞİNCİ ve son harfidir…

Burada onun ifade ettiği manalar üzerinde duracağız…

Burada, HA harfi Hakkın kimliğine işarettir…

İşbu Hakkın kimliği ise… bu insanın öz varlığıdır…

İhlas suresinin baş âyetini burada zikretmek yerinde olur…

Allah-u Teala şöyle buyurdu:

— ≪De ki: O, ahad olan Allah'tır...≫ (112/1) Burada:

— ≪De ki:≫

Kelimesinin muhatabı, Resulullah S.A. efendimizdir…

— ≪O...≫

Zamiri ise… insanı gösterir…

Bu mananın böyle olduğu, aşağıda beyan edilecek delillerle de anlaşılacaktır…

— ≪ O…≫

Manasına gelen (HÜVE) kelimesindeki HA:

— ≪De ki:≫

Emrinin failine işarettir ki:

— O, sensin…

Demektir…

Bu, böyledir; başka türlü olamaz... Çünkü, adı geçmeyen bir şeye zamirin bağlanması usulde yoktur…

— ≪Hüve..≫

Zamiri gaiba işarettir... Muhatabdan evvel, bir gaib de geçmediğine göre, muhatab gaib yerine oturtulur…

Bu mana, beyan ilminde; İltifat, olarak kabul edilir ki, yapılan hitabın tek başına hazır olana değil; hem hazıra, hem de gaibe işarettir…

Hitabda, hazır ve gaib aynı durumdadır…

— ≪Ateşe karşı durduruldukları zaman bir görsen...≫ (6/27) Mealine gelen ayet-i kerimedeki;

— ≪Görsen...≫

Kelimesine de muhatab, sadece Resulullah S.A. efendimiz değil, bütün görenlerdir…

Ayrıca, HA harfinin yuvarlak oluşu; Hakka ve halka nisbet edilen varlık çarkının insan üzerinde döndüğüne işarettir...

Bu misal âleminde insan; HA, ile kendisine işaret edilen daire gibidir… Anlatılan manayı iyi anladıktan sonra, dilediğin gibi konuşabilirsin…

İstersen şöyle söyle:

— Daire Hak'tır… İçindeki boşluk ise… halk…

Dilersen, şöyle söyle:

— Daire halktır... İçindeki boşluk ise… Hak'tır…

Çünkü o: Hem Hak'tır; hem de halk...

İnsanın yapmakta olduğu iş emrine gelince, onun içinde;

— Onun emri ilham ile olmaktadır…

Diyebilirsin... Çünkü, bu iş emrinde insan; şu iki devre arasındadır:

a) O, mahluktur; kulluk ve acizliği vardır…

b) O, rahman sureti üzerinedir; kemal ve izzet sahibidir…

Aşağıda arz edeceğimiz ayet-i kerimeler, anlatmak istediğimiz manaları teyid babında önemlidir:

— ≪Ve Allah, o velidir..≫ (42/9) Bu ayet-i kerimede geçen:

— ≪Veli...≫

Kelimesi :

— İnsan-ı Kamil…

Demektir... Bu insan-ı kâmil hakkında ise, şu ayet-i kerimede işaret vardır:

— ≪Anlayınız ki; Allah'ın veli kullarına korku yoktur... Ve onlar, mahzun da olmazlar...≫ (10/62) Bu mana, bir gerçektir... Çünkü, onun için korku ve hüzün muhaldir… Hatta buna benzer şeyler de Allah için muhaldir... Sebebine gelince:

— ≪O, veli ve hamiddir..≫ (42/28) Ayet-i kerimesi, yüce Allah'ı ve insan-ı kamili anlatma babında açıktır… 

Aynı manada şu ayet-i kerimeyi alabiliriz:

— ≪Allah, o velidir... Ölüleri o diriltir ve o: Her şeye kadirdir...≫(42/9) Bu ayet-i kerimedeki:

— ≪O...≫

Zamiri veliye aittir... O, Haktır... Halka bağlanan suretlerle suret bulur... Yahut böyle değildir de: İlahi manalarla tahakkuk eden halktır…

Hasılı: Durum ne olursa olsun; her hal ve takdirde., her söz ve ikrarda o: Hem noksan, hem de kemal sıfatları özünde toplar... Yani: Oyüce güneş nuruyla, yer varlığını aydınlatmaktadır… Yer, odur; gök odur.[35] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi Şerif ile devam edelim; 

Vahşetin müvekkel gibi çeker, der ki: "Ey yolunu şaşıran, hidâyetin geniş ve aydınlık yolunu ara!"

“Minhâc" geniş ve aydınlık yol; “reşed", hayır ve rahmet ve hidâyet ma’nâlannadır. Ya’ni, “Senin içindeki vahşet ve sıkıntı müvekkel gibi seni çekip de der ki: “Ey zulmet-i tabîat içinde doğru yolu şaşırmış olan kimse, hidâyetin ve rahmetin geniş ve aydınlık yolu olan insân-ı kâmilin huzûrunu iste ve ara!” Geniş yol vardır ve mekmen içinde gizlidir, onu bulmak, boş aramağa mevkufdur.

“Geniş ve aydınlık hidâyet yolu olan insân-ı kâmilin huzûru her zamanda mevcûddur ve fakat mahall-i hafâda gizlidir. Boşu boşuna çok koşup aramağa mevkufdur. Zîrâ sâlikde insân-ı kâmili tanıyabilecek kadar hiddet-i nazar yokdur. O sûret-i zâhireye ve söze kapılıp bir nâkısı kâmil zannederek etrafında dolaşır, sonra anlar ki, aradığı şey onda yokdur. Dîğer birisine kapılır, onun da boş olduğunu anlar. Nihâyet araya araya bir gün Hakk’ın inâyetiyle huzûr-ı kâmili bulmak nasîb olur.

Tefrika kernînde cemin tâlibidir; sen tâlibde matlûbun yüzünü gör!

“Tefrika”dan murâd, ehl-i tefrikadır ki, insân-ı kâmil addiyle müteferrik kimselere başvuran tâliblerdir. “Bunlar her ne kadar zâhirde insân-ı kâmili bulamamış iseler de, bâtında cem’iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan kâmilin tâlibidirler; fakat sen bu tâliblerin bu boş arayışlannda matlûb olan insân-ı kâmilin yüzünü gör!” Zîrâ matlûb olan kâmil, onlann tâlibi olmasa, onlarda bu taleb ve arama aşkı olmaz idi. Ehl-i tefrika, esmâ-i müteferrikanın ve insân-ı kâmil “Allâh” ism-i câmi’inin mazhandır. Binâenaleyh bu esmâ-i müteferrikadan herhangi birisine bak, onun zımnında ism-i câmi’ olan “Allâh” ismini gör! Beyit: 

Aşk odu evvel düşer ma'şûka, ondan âşıka Şem ’i gör ki yanmadan yandırmadı pervaneyi

Bu beyt-i şerîf çok gâmızdır, tafsili müstakil bir risâle olur. Zikr olunan esaslar ehl-i zevk için kâfidir.

Dağın ölmüşleri kökten sıçramıştır, zîrâ o dirilik vericiyi fehm et!

Ya’ni, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye bağı ve meclâsı olan bu âlem-i şehâdetde zuhûr eden efrâd-ı beşerin ölmüşleri ve gafilleri, bu esmâ ve sıfatın kökü olan “Allâh” isminden sıçramışdır ve her biri esmâ-i müteferrika-i ilâhiyyenin mazharıdır ve sûre-i Şûrâ’da vâki’ “Dost ancak Allâh’dır ve ölüyü dirilten ancak O’dur” (Şürâ, 42/9) ve sûre-i Câsiye'de vâki’ (Câsiye, 45/26) Ya’ni, “Ey Resûlüm de ki: Allâh sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra sizi kıyâmet gününe toplar” âyet-i kerîmelerinde beyân bu-yurulduğu üzere Muhyî ve Mümît ve Cami' isimleri gibi bilcümle esmâ-i müte-ferrikanın kökü ve aslı “Allâh” ism-i şerifidir. İnsân-ı kâmil ise bu âlemde bu ism-i câmi’in mazharı olduğundan, ma’nâları ölmüş olan gafilleri bu ismin hâssıyeti ve niyâbet-i ilâhiyye ile diriltir ve ilim ile ihyâ eder. Binâenaleyh sen bu âlemde niyâbet-i ilâhiyye ile o dirilik verici olan insân-ı kâmili anla!

Eğer müjdeci bir kimse olmasa idi, bu zindana mensub olanların gözü ne vakit her an kapıya olurdu?

“Eğer bu dar olan âlem-i kesâfetin hâricinde, âlem-i letafet olduğu müjdesini veren enbiyâ ve evliyâ olmasa idi, bu âlem-i tabîat zindanında kalan ve esmâ-i müteferrika mezâhiri bulunan efrâd-ı beşerin gözü her ân bu âlem-i kesâfet kapısına dikilmiş olur mu idi?” Ve zemâne feylesoftan tabîat fevkindeki ulûmun keşfi ile meşgul olurlar mı idi?[36]

"Kul ne zaman bir velî zannetse, bilmelidir ki o ancak Allah'ın velâyetinin mazharıdır"[37] 

"Kul Allah'tan başkasını velî edindiğini sanır, halbuki o sadece Allah'ın velâyetinin bir mazharıdır. Marifet ehli, her yüzde O'nun vechini görür."[38] 

----------------

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ {الشورى/10}

(42/10) “Vemâ-hteleftum fîhi min şey-in fehukmuhu ila(A)llâh(i) zâlikumu(A)llâhu rabbî ‘aleyhi tevekkeltu ve-ileyhi unîb(u)”

(42/10) Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum. 

----------------

 Şer-i açıdan ihtilaf edilen fıkhi meselelerin hükmü Allah c.c. ye bırakılır. İrfan ehli arif ise “Hüküm Allah’ın”dır. Sırrı ile varlığı bir görür. Rabb’ül erbab olan Allah esmâsına yönelerek bütün işleririnde Allah c.c. vekil kılar. Ve ihtilafları hakikati ilahiyye denizinin dalgaları bilir. (Murat Derûni) 

----------------

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ {الشورى/11} 

(42/11) “Fâtiru-ssemâvâti vel-ard(i) ce’ale lekum min enfusikum ezvâcen vemine-l-en’âmi ezvâc(en) yeżraukum fîh(i) leyse kemiślihi şey-un vehuve-ssemî’u-lbasîr(u)”

 (42/11) O, gökleri ve yeri zuhura getirendendir. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu sûretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. 

----------------

Vacib-i denize, Mümkin-i denizin dalgalarına benzetmekle su nev'inde hata vardır ki: Mümkinat-ı dalgaların zatından ibaret kılıp, gani-i bizzat olan, zat-ı Azimüsşan-ı bizzat dalgalar farz ederek, değişme, bozulma şüphesin! kabul etmektir. 

Halbuki: dalga ef'al ve sıfat eseridir. Zira âlem temyizin zatı iskanla alakalıdır, yani Mümkinat'ın mahiyetini bir diğerinden ayırmayla alakalı olur. Arada tercihiyle, yani mümkinat'ın mahiyeti vücuda, icada, tercihe ait, kudrete dönük olan mahiyeti vücüd-a yaklaştırmaya sebeb-i Halk vücüd-a yakın olan o mahiyetin vücüd-u arzı ile tuz sıfatını dayanmakla mümkünde ki: dalga, değişme, imkan çeşitli sanatların telkinlerinin eseri olup zat-ı Vacip, bütün nispetlerinden müberra, mualla olan. 

"Kema kani ezeli ebedi, lemyezel la yezel küddüsü, Akdes-i mukaddestir. Celle Celalühu idrak edilemez. 

Sual: 

Esteizu billah, Velillahil meselül eğla. (Nahi S. 16/60) Mealen: 

(Yüce misaller Allah içindir.) Ayeti Kelimesiyle, leyse kemislihi şey'ün (Şura 42/11) Mealen: 

(Onun misli gibi hiç bir şey yoktur) Ayet-i Kerimesi arasında, cem ve fark nedir? 

Cevap: 

lillahil meselül egla (yüce misaller Allah içindir) mertebe-i cem-i'ne sıfatıyenin eserleri, sıfatiyeden, hakikatlerini ispat için yüce misaller mevcut olup, (leyse kemislihi şey'ün) delil-i celilisi ise Hüviyet-i Zat itibari ile misalden yüce müberra olduğuna delildir. 

Bu suretle zat itibariyle temsile müsaade olmayıp sıfat itibariyle müsaade ise de hata olan sözler, saydıklarımızın temsildeki hataları bir kat daha aklen söylemiş oldu, zira hata olan temsiller, zat-ı vacib-i temsil itibari ile olup zat-ı itibariyle temsile ise leyse kemislihi şey'ün delil müsaade olmadığı gibi la tefekkürü defi zatellahi ve tefekkir defil eseri. 

Mealen:

(Allahın zat-ı üzerinde düşünmeyiniz velakin eserleri üzerinde düşününüz) Hadisi şerifiyle men edilmiştir. Zira hayret makamı yücedir. Akıl için, keşif için künhü (özü hakikati) idrake yol yoktur. Künhü zat-ı idrak edecek kadar istiğdad verilmemiştir. 

Esteizu billah vema utitüm minel ilmi illa kalila (İsra s. 17/85) Mealen: 

(Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir) Ayet-i Kerimesi buna işarettir, zira Hakk ilmiyle kudretiyle ve sair sıfatıyla muhit değildir, muhit olamaz ekmel kemal muhakkıkiyn (tahkik ehli) bu meslektedir.[39] “ İz- -T- ”

-----------------

 Bir yüzden tecelli eder bir yüzden bakar, aşık ve maşuk, talip ve matlup yani seven ve sevilen, talep eden ve edilen, itikat eden ve itikat edilen ayrıca hep tek şey olduğunu anlayıp, vahdete erince artık arif tek bir kayıt ile kendini kayıtlamaz. 

 İşte İSLAM dininin getirdiği hakîkat budur. Tevhid hakîkati budur. İslam dininden evvelki dinler/mertebeler esmâ düzeyine kadar işi getirdiler, yani tenzih ve teşbih özelliklerini ortaya koydular fakat tenzih ve teşbihi birleştiremediler. Hatta her iki tarafta farkta kaldı. Birisi tenzih dedi, Hakk göklerde dedi. Birisi teşbih dedi Hakk yerdedir dedi. Fakat gökte midir yerde midir, ikisi arasında bocaladılar. Neticede İslam dini tümüyle geldi. LEYSE KEMİSLİHİ ŞEY'ÜN, (42/11) O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. demek sûretiyle tenzih ve teşbihi birleştirip, onun üzerinde bir yaşamı getirdi. Yani öyle bir hal vardır ki aslında gerçekte tenzihten geçecek, teşbihten geçecek tevhidden de geçecek. İşte burada bahsettiği vahdete ermektir. Bu öyle bir iştir ki, tevhidin üstünde bir iş. Vahdet-i Vücût ve onun üstündeki hal. Vahdet-i mevcudu idrak ettikten sonraki haldir. Vahdete erince vahidiyet makâmına erince... 

 Artık arif kendini tek bir itikat ile kayıtlamaz.[40] “ İz- -T-B- ” Ondan başka bir varlık yoktu. Gene de ondan başka bir varlık yok. Gelecekte de ondan başka bir varlık olması mümkün değildir. LEYSE KEMİSLİHÜ ŞEY'ÜN (42/11) O NUN BENZERİ HİÇ BİR ŞEY YOKTUR. Allah var idi Onunla birlikte hiçbir şey yok idi, El ‘an da öyledir. Biz kendilerimize birer varlık vermişiz. İzafi varlık vermişiz. Ben, sen, biz, onlar, demişiz, işi çoğaltmış gitmişiz. Ve bu düşünceler içinde kaynayıp ta gidiyoruz.[41] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Bütün bu söylenenler anlatıyor ki: İsa'nın a.s- getirdiği ilim TEVRAT'takinden ziyade idi. Bu da: Rübubiyet ve kudret sırrı idi. 

O, bu sırrı açıkladı... Bunun için ise… kavmi kâfir oldu… 

Yani kavmi onu inkar etti.

Çünkü: Rububiyet sırrını açmak küfürdür… 

Yani örtmektir.

Eğer İsa a.s. bu sırrı kapasaydı; yahut onu, ibare kabukları içinde ve satırlar arasında, işaretler halinde kavmine tebliğ etseydi; kavmi, kendisinden sonra, kâfir olmazdı… 

Tıpkı: Resulullah S .A . efendimizin yaptığı gibi…

Bundan sonra da, dinin kemali babında, uluhiyet ve zat ilmine ihtiyaç kalmazdı... Kaldı ki, bu ikisini de, Resulullah S .A . efendimiz getirmişti… 

Nitekim zat ve sıfat yönüyle bir hadis-i şerif yukarıda anlatıldı…

Allah-ü Teâlâ, peygamberine, zat ve sıfat işini, bir âyette birleştirdi… 

O, âyet ise… şudur:

- «Onun benzeri bir şey yoktur... Duyan ve gören odur…» (42/11) "Leyse kemislihi şey’ün" Bu âyetin zata ve sıfatlara ait tefsiri şöyledir:

- «Onun benzeri bir şey yoktur...» (42/11) Yani: Zata taalluk eden yönünden…

- «Duyan ve gören odur...» (42/11) Yani: Sıfatlara taalluk eden yönüyle… 

Onun benzeri bir şey yok dediği zaman zat-ı mutlaktan bahsetmekte, onun ne olduğu malum değil hiç kimse için malum değil, benzeri yoktur. Bu sıfat-ı zatiyesinde var, Muhalefün lil-havadis. Duyan ve gören odur yönüyle de sıfatları ile taalluk eden yönüdür yani o yönüyle bilmek mümkündür.[42] “ İz- -T- ”

----------------

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {الشورى/12} 

(42/12) “Lehu mekâlîdu-ssemâvâti vel-ard(i) yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u) innehu bikulli şey-in ‘alîm(un)”

(42/12) Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir. 

----------------

 “Mekâlîd” kelimesi kilit ve anahtarı içinde bulundurmaktadır. Bir kilit varsa o’nun anahtarı ve şifresi mevcuttur.

 Gönül göğü ve beden arzının şifreleri “Lehu” O’nun içindir. Bu şifrelere binaen esmâ-i ilâhiyyeden Hakk sahiblerine maddi ve ma’nâ rızıkları “Hu” nun ilmi ilahi programından dağıtılır.

 Kur’ân-ı Kerim lafzen okunduğu zaman kişinin programında bulunan bu kilit hangi sûre veya ayeti okuyorsa o kanalı açar. İşte Ramazanda yapılan mukabele ile tüm kililtler zâhiren açılır. Eğer bâtınen bir seyri süluk yapılmış ve seyr eden kişi kendi varlığında Ramazana ve kadir gecesine ulaşmış ise beden arzı ve gönül kapısının kilitleri O’na açılmış ve Arifliğine ulaşmış olur. Oradan da Kurb’an bayramı hakikati ile “Allah Arifliğine” ulaşır. Kendisinin kesmiş olduğu varlık kurb’anı ile çevresindekileri istidatı ölçüsünde bu ma’nâ rızkından faydalandırır. (Murat Derûni)

----------------

شَرَعَ لَكُم مِّنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَن يَشَاء وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ {الشورى/13} 

(42/13) “Şera’a lekum mine-ddîni mâ vassâ bihi nûhan vellezî evhaynâ ileyke vemâ vassaynâ bihi ibrâhîme ve mûsâ ve ’îsâ en ekîmû-ddîne velâ teteferrakû fîh(i) kebura ‘alâ-lmuşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(i) (A)llâhu yectebî ileyhi men yeşâu veyehdî ileyhi men yunîb(u)”

(42/13) “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır. 

----------------

 Hz. İbrahim’in yanı sıra Lût, İshâk ve Yakub’a da namaz emri vahyedildiği “Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı ( وَاِقَامَ الصَّٰلوة ), zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi (Şurâ Suresi, 42/13)” ayetiyle bildirilmiştir.

 Muhyiddin Arabî, Futuhat-ı Mekkiye'sinin sonunda vasiyyet bölümünde bu âyetten başlayarak der ki: Yüce Allah vasiyyet-i âmme'de (genel tavsiyesinde, emrinde) "(Allah) Sizin için dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahiy eylediğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye kıldığımızı kanun yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin." (Şûra, 42/13) buyurdu. Şimdi, Hak Teâlâ, dini ayakta tutmayı ki o, her zaman ve millette o zamanın şeriatidir- onun üzerinde bir araya gelmemizi ve onda ayrılık çıkarmamızı emreyledi. Çünkü "Allah'ın eli cemaatle beraberdir." Kurt da sürüden ayrılan koyunu yer ki o da topluluğun bulunduğu yerden kaçıp uzaklaşarak yalnız kalandır. Bunun hikmeti şudur: Allah Teâlâ'nın mabud bir ilâh olarak düşünülmesi ancak esma-i hüsnası sebebiyledir. Bu esma-i hüsnadan uzak olması sebebiyle değildir. Onun için "esmâ"nın çokluğu ile birlikte zatını birleştirmek lazımdır. O, bunların tümü ile ilâhtır. Bundan dolayı "Yedullah" yani kuvvet, cemaat iledir. Hakimlerden (bilge kişilerden) birisi vefat ederken evladına vasiyyet etti. Onlar bir topluluk idiler, "Bana bir kucak değnek getirin." dedi. Getirdiler, tuttu onları toplayıp bir deste yaptı, "Bunu böyle toplu olarak kırın." dedi, kıramadılar. Sonra dağıttı "Birer birer kırın." dedi kırdılar, "İşte dedi, siz de benden sonra böylesiniz, toplu olduğunuz sürece mağlup olmaz yenilmezsiniz. Ayrıldınız mı düşmanınız fırsat bulur sizi mahveder." İşte dini tutacak olanlar da böyledir. Dini ayakta tutma hususunda bir araya gelip de dağılmadıkları takdirde düşman onlara kahredemez. İnsan kendi nefsinde de böyledir. Nefsinde kendini toplayıp da Allah'ın dinini yerine getirmeye azmettiği zaman, ne insanlardan ne cinlerden bir şeytan, vereceği vesvese ile onu imanın ve meleğin yardımı karşısında yenemez."[43]

----------------

وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى لَّقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِن بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ {الشورى/14} 

(42/14) “Vemâ teferrakû illâ min ba’di mâ câehumu-l’ilmu baġyen beynehum velevlâ kelimetun sebekat min rabbike ilâ ecelin musemmen lekudiye beynehum ve-inne-llezîne ûrisû-lkitâbe min ba’dihim lefî şekkin minhu murîb(in)”

(42/14) Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer (azabın) belli bir süreye kadar (ertelenmesi ile ilgili olarak) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab’a mirasçı kılınanlar da, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler. 

----------------

 Ayrılığa düşenler hakikat bilgisine vakıf olanlar değil, nefsaniyet ile amel eden ilim ehli tarafındadır. İlim nefsi terbiye etmeyince kısançlığa dönüşür. İlimleri nakil ehli olduğu ve aktarım olduğu için fırkalara bölündüler. Bu vartadan kurtulanlar ise her bir görüşü birleyen Fırka-i Naciyye olan irfan ehlidir. (Murat Derûni) 

----------------

فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَقُلْ آمَنتُ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ مِن كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ {الشورى/15} 

(42/15) “Felizâlike fed’u(s) vestakim kemâ umirt(e) velâ tettebi’ ehvâehum(s) ve kul âmentu bimâ enzela(A)llâhu min kitâb(in) ve umirtu li-a’dile beynekum(u) (A)llâhu rabbunâ ve rabbukum lenâ a’mâlunâ velekum a’mâlukum lâhuccete beynenâ vebeynekum(u) (A)llâhu yecme’u beynenâ ve-ileyhi-lmasîr(u)”

 (42/15) (Ey Muhammed!) Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle de: “Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O’nadır.” 

----------------

 Yukarıda bahsedilen Âyeti Kerîme’nin hükmü ile onları hakikatinde olan Hakk’tan aldığın “vahy” hükümler ile davet et ve “emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Yani vahy ile sana bildirdiğim İlâhî hakikatleri beşeriyetine ve gaflete düşerek sendeki ben’i unutma. Onların hevesleri olan nefs-i emmârelerinin hükümlerine tabi olma.[44] “ İz- -T-B- ” Mesnevi-i Şerif şerhinde bu âyet hakkında;

 Ey serv-i sehînin hasreti! O müntehâdan bu müntehânın hacetini yukarı getir!

 “Serv-i sehî”, doğru ve müstakim olan servi ağacı demektir. Sûre-i Şûrâ’da vâki’ (Şûrâ, 42/15) “Emrolunduğun şey üzere is¬tikamet et!” âyet-i kerîmesi mûcibince insân-ı kâmilin emr-i İlâhîye tebaiy- yette dosdoğru olduğuna işâret buyurulur. Ya’nî, ey istikâmette ve doğrulukta müstakîm olan servi ağacı! Kendisine hasret çekilen ve gıbta edilen insân-ı kâmil! Ben çirkinlikte müntehâyım ve son mertebedeyim; ve sen de fazl ve keremde son mertebede-sin. Binâenaleyh sen son mertebedeki fazlından benim son mertebedeki çirkin-liğimin iyiliğe olan ihtiyâcını yukarı getir![45]

----------------

وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِن بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِندَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ {الشورى/16} 

(42/16) “Vellezîne yuhâccûne fi(A)llâhi min ba’di mâ-stucîbe lehu huccetuhum dâhidatun ‘inde rabbihim ve ’aleyhim gadabun velehum ‘azâbun şedîd(un)”

(42/16) Allah’ın çağrısına uyulduktan sonra O’nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır. 

----------------

 Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

 Onun mücâdelesinde o kimse ki tatlı ve ekşidir, onların hücceti Hakk indinde bâtıldır.

 “Mirî”, mücâdele ve inâd; “hulv”, tatlı; “hâmız”, ekşi; “dâhız", bâtıl olan ma’nâlannadır. “Hulv”dan murâd, tatlı dil ile münâzara ve mücâdele edenler ve “hâmız"dan murâd, ekşi yüz ile ve sert lisân ile münâzara ve mücâdele edenlerdir. Ya’nî, berâtına Hak tarafından “satıh” işâreti çekilmiş olan kâmil ve mükemmilin huzûrunda tatlı dil yâhud sert lisân kullanmak sûretiyle ilimde münâzara ve mücâdele edenlerin o kâmili ilzâm için getirdikleri hüccet ve burhân Hak indinde bâtıldır. Zîrâ kâmilin ilmi ilm-i Hak’tır ve ulûm-i zâhiriyye erbâbının getirdikleri hüccetler vehim ile karışık olan aklın îcâd ettiği de-lillerdir. 

 Der ki: “Biz onu zâtımız ile yükselttik. Özrü ve hücceti ortadan kaldırdık." Ya’nî, Hak Teâlâ o mücâdele edenlere hitâben buyurur ki: “Biz kullan en ziyâde ıslâh edici olan kâmil kulumuzu zâtımız ve vücûd-i Hakkânîmiz ile yükselttik. İkilik perdesini yırttık. Binâenaleyh ikilik ve hicâb âlemine mahsûs olan özrü ve hücceti ve delîli onun nazanndan kaldırdık. Onun ilmi hüccete ve delâi-le müstenid bir ilim değildir ki, bu ilmin ibtâli için hüccet ve delîl ikâme oluna-bilsin. Binâenaleyh ilm-i ledünnîyi ibtâl için ulûm-i akliyye erbâbmın getirdikleri delâil-i akliyye Hak indinde bâtıl olun Bu beyitlerde sûre-i Şûrâ’da (Şûrâ, 42/16) “Kendisine cevâb verildikten sonra Allâh Teâlâ hakkında cidâl eden kimselerin hüccetleri Rablerinin indinde bâtıldır” âyet-i kerîmesine telmîh buyurulur.[46]

----------------

اللَّهُ الَّذِي أَنزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ {الشورى/17} 

(42/17) “(A)llâhu-lleżî enzele-lkitâbe bilhakki velmîzân(e) vemâ yudrîke le’alle-ssâ’ate karîb(un)”

(42/17) Allah, hak olarak Kitab’ı ve mizanı indirendir. Sen nereden bileceksin belki de o saat (kıyamet) yakındır. 

----------------

 İz-Efendi Babam Mülk sûresi 3. Âyet-i yorumunda Mizan-Terazi hakkında şöyle diyor.

 الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ {الملك/3}

 elleziy haleka seb’a semavatın tıbakan “semavatı yedi kat olarak halk eden elleziy/o zattır”

 “Gökleri yedi kat üzere halk eden O’dur” diye âyette belirtilen zâhir gökyüzüdür. 

 “Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür. 

 Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır. 

 Bunlar yedi nefis mertebeleridir. 

 Birinci tabaka “Nefs-i Emmare”dir. 

 Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar. 

 Gerçek bir eğitim ile bu mertebeler aşılır. İnsan hakiki benliğini ve kimliğini böylece tanımağa başlar. 

 Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. 

 Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur. “ İz- -T-B- ”

----------------

 Sen nereden bileceksin belki de o saat (kıyamet) yakındır.

 Âyetin ikinci bölümü ile Efendimiz (s.a.v.) olan hitap bizleri ilgilendiren yönü ise kendi vehimi beden varlığı anlayışımızın kıyametini kopartmaktır. Yukarda yazılan gerçek bir eğitim ile bu başarılabilir. Kişi kendi nefsi emmare ve levvamesini kesemez bunu yaptıran ise ona mürşididir. (Murat Derûni)

 "Kitab'ın hakikati, Hakk'ın zâtına; Mizan'ın dengesi, esmâsına; Saat'in yakınlığı ise tecellîlerine işarettir. Kâmil, bu üçünü bir görendir."[47] 

----------------

يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ {الشورى/18} 

(42/18) “Yesta’cilu bihâ-llezîne lâ yu/minûne bihâ vellezîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya’lemûne ennehâ-lhakk(u) elâ inne-llezîne yumârûne fî-ssâ’ati lefî dalâlin ba’îd(in)”

(42/18) Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise, ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, Kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler. 

----------------

 Bizim sistemimizin son harfi kıyâmettir, kıyâmet koptuktan sonra yeni bir harf başlar o da mahşer oluşumunu belirten harftir.[48] “ İz- -T-B- ” Ölüm ötesi olan berzah yaşamına geçilmekte ve bu berzah yaamıda mahşer gününe kadar geçecek zamanı içine almaktadır. Bu geçiş hayâl ve vehim olguları içerisinde olursa “öldü” diye ifâde edilmekte, kişi gerçek benliğini bulupta geçiş yapmış ise bu duruma “ölmeden evvel ölüm” denmektedir. Bu şekilde ölümün iki tür olduğu ortaya çıkmaktadır ki diğer bir ifâde ile bunlara “zarûri ölüm” ve “isteğe bağlı ölüm” denilmektedir. 

 Zarûri ölümde kişi ömür süresi dolduğunda isteğine bakılmaksızın Azrâil (a.s.) tarafından madde bedenden rûhu ayrılmak sûretiyle ölüm ötesine intikâl ettirilmektedir. 

 İsteğe bağlı ölümde kişi kendisine zarûri ölüm gelmeden Hakk yolunda nefsinin hakîkatini idrâk ederek onu vaktiyle Rabb’ına döndürerek teslim etmektedir. Bu şekilde artık “zarûri ölüm” ile her an dünyâdan ayrılmaya hazırdır. Bu gibi kimselerde Azrâil (a.s.) geldiği zaman ancak bir çuval et ve kemik bulur, onun nefsini bulamaz. Çünkü zâten bu kişiler vaktiyle bâtıni değerlerini yerlerine ulaştırmışlardır yâni nûrunu Nûr âlemine, rûhunu Rûh âlemine, idrâkini Hakk’ın ilmine ulaştırmışlardır.

 Bu hususta ehlullah’tan biri şöyle demiştir; “Bu dünyâya gelenler giderken iki şeyden hâli kalmadılar, ya canlarını ten eyleyip gittiler (ki bu zarûri ölümdür) ya tenlerini can eyleyip gittiler (ki bu da “ölmeden önce ölünüz” hükmüyle belirtilen ölümdür)” Bir âilenin çocuğu dünyâya geldiği zaman çevrede bulunan görevliler ve âile fertleri o çocuktan ses çıkmasını isterler çünkü zâhiren hayât belirtisidir ancak bâtınen bu ses çıkış ölüm ifâdesidir. Doğan bütün çocuklar ilk doğdukları anda aynı şekilde ses çıkarırlar. Bu ses kelime olarak “ıngâ” sesidir. “Ingâ” kelimesi arapça olarak (Ayn) ve (Gayn) harflerinden oluşmaktadır. Yâni (Ayn) olan a’yân-ı sâbitesinden (hakîkatinden) (Gayn) gayrı olan beden zindanına düştüğünden bu ifâde ile feryâd etmektedirler. Bebekler bunun zâhiren bilincinde değildirler ancak kendilerinde mevcut olan rûhani bilinç ile bunlar olmaktadır. Rûhlar âleminde hür ve serbest iken beden hapsine girmekle sınırlanmaktadır. İşte fizîki anlamda gayriyyet burada başlamaktadır ki bu da tard edilmişlik hükmüdür çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) rûhaniyetinden, varlığından dünyâ âlemine tard etmiştir o varlığı. Bu tard ediş rahmet içindir eğer bu tard ediş ile zuhura çıkış olmasa kimse kimliğini bilemez ve rûhlar âleminde bireysellik oluşmadığı için herhangi bir faaliyet yapma şansı da yoktur bu nedenle de mükâfat ve azâb gibi bir neticenin de oluşması mümkün olamamaktadır. 

 Ömrünü “gayr” olarak geçirenler ölü doğmuş, ölü yaşamış ve ölü olarak ölmüş olur. Kendini bilmeyen bir kişi yapmış olduğu fiiller neticesinde isterse cennet ehli olsun yine Hakk ve hakîkatten, kendi gerçek benliğinden ayrı olarak orada hayâtını sürdürür. 

 Bu dünyâda gereken gerçek tevhîd ilmini tahsil ederek kendisine üflenen âdemi hakîkatler ile yâni “venefahtü” çeşmesinden ihtiyâcı kadarını içerek yoluna devam edip “Gayn” harfinde olan noktayı yâni benlik noktasını başından silebilirse bunlara, “ölü olarak doğdu ancak kendini bularak gerçek ilâhîyata ulaştı ve bir daha ölmedi” denilerek bunların zarûri ölümlerine “şeb-i âruz yâni gelin günü” denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Rahmân suresi “Kur’ân’ın gelini” (Aruz-ül Kûr’ân) olarak ifâde edilmiştir. 

 Ma’nâ âleminde görüldüğü gibi iki gelin vardır. “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı Rahmân sûreti üzere halketmiştir” ve “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı kendi sûreti üzere halketmiştir” denilmiştir hal böyle olunca insanda da Rahmân Sûresi var demektir ve insan bu yönden de gelindir. 

 İbrâhîm Hakkı Erzurumlu hazretlerinin Mârifetnâme isimli eserinden “Ölümün hakîkati” bölümünden birkaç satır aktaralım: 

 “Ölümün hakîkati insanın bedenine taalluk eden mücerred hayâlin bağlılığını kesmesinden ibârettir. Mücerred hayâl insâni rûhtur. Mü’minin rûhu olan o süslü hayâl ki ölümle mü’min o hayâl olup ondan içeri gider ama mü’min olmayanın korkunç ve kerih rûhu olan hayâl için ölümle o gayri mü’min o hayâl olup onun içine girer. O mücerred cevherin bu mürekkep cisimden ayrılması ve kendi askerine kavuşmasına insanın ölümü denmiştir. Rûhun bu bağlantısını kesmesi hayvani rûhun insan bedeninden ayrılması zamanındadır. Beyt: 

“Ey kardeşim sen düşünür durursun Kemik ve saçın çürür, sen kalırsın”

“Sen doğarken ağlıyordun, çevren ise gülüyordu, Öyle güzel bir ömür sür ki, ölüyorken sen gülesin, çevren ağlasın.”[49] “ İz- -T-B- ”

----------------

اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْقَوِيُّ العَزِيزُ {الشورى/19} 

(42/19) “(A)llâhu latîfun bi’ibâdihi yerzuku men yeşâ/(u) ve huve-lkaviyyu-l’azîz(u)”

(42/19) Allah, kullarına çok lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. 

----------------

 Cenab-ı Şeyh (ra) emr-i Uluhiyetin suret-i inkıyadını zahir lisanıyla izah eylemiş, suret kayıtlarını ve badehu onun sırrını ve batınını beyan etmiş idi. Şimdi bu meselenin bir kat daha özüne ve hakikatine nüfuz ederek buyururlar ki mümkinat ademden ibaret olan aslı üzerine sabittir, çünkü vücud-u izafi, onların vücudu izafi itibariyledir nitekim buzun ve suyun vücutları buhara nazaran izafi itibaridir.

 Vücutlarında istiklal yoktur, onların kayyumu olan buharı kaldırıverirsek onlar da yok olurlar daha önce izah edildiği üzere. Halktan ibaret olan mümkinatın vücudu ile hakkın vücudu arasında münasebet dahi böyledir. Meydanda Hakkın vücudundan başka bir vücut yoktur, vücud-ı Hak ademde yok olan bu mümkinatın ahvali ma’dumesi yani yok olması suretiyle giyinmiş olup zahir olmuştur.

 Yani yokluk birşeyler giyinip zahir olmuştur, mümkinatın ahvali suretlerinde zahir olan ancak Hakkın vücududur. Mümkinat ise ademiyet-i asliyesi üzere sabittir. Yani yokluk asliyeti üzere sabittir, durmaktadır. Yani yokluk aslı üzere, varlık aslı üzere değil. 

 Bu sırrı böylece bildiğin vakit de ahvalin suretleri mümkinata bu alemde lezzet duyan ve elem duyanın kim olduğunu anlarsın. Vücud-ı Hak ibadının ve onların ahvalinin suretlerine bürünüp zahir olduğundan abdin hoşuna gidecek mükafat ile onu inkıyad eyledikte mütelezziz olan ve hoşuna gitmeyecek ceza ile münkad oldukda dahi mütellim olanın yine Hakkın kendisi olduğunu bilirsin. 

 Velakin lezzet ile elem sıfat-ı halkiye ile kevniyyedendir. Mekr ve ihtiza ve eza ve hile gibi sıfat-ı kevniyye ve halkiye Hakka ancak mertebe-i halkiyete tenezzülünde izafe olunur. Yani Cenab-ı hakkı bu aleme tenezzül ettiği zaman ancak bunu böyle, yani tenezzülde düşündüğün zaman bunu böyle düşünebilirsin lezzet ve elemin Hakkın olduğunu bu aleme tenezzülü halinde izafe edebilirsin.

 Nitekim Kur’an-ı Kerim’de 42/19

﴿١٩﴾ اَللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاۤءُ وَهُوَ الْقَوِىُّ الْعَزِيزُ

 42/19-) Allahu Latıyfün Bi ıbadiHİ yerzüku men yeşa'* ve "HU"vel Kaviyyül Aziyz;

 42/19-Allah kullarında Lâtîf'tir, dilediğini rızıklandırır... O Kavîy'dir, Azîz'dir.

 Yani “Allah” denilen mana latiftir ibadına mülabis olduğu halde dilediğini irzak eder. “bi ibadihi” deki “ba” elbiselenme içindir ile yani birlikteliğini ifade etmek içindir. Demek ki Allahü zülcelal ibadının kisve-i taayyununa bürünüp zahir olmuştur. Bu mertebede ise teezzüz ve teellüm gibi bir takım sıfat-ı halkiyye vardır, onun bu mertebesinde bu sıfat dahi ona izafe olunur fakat vücud-u hakkın mertebe-i Ahadiyyesi yani zat-ı sırf mertebesi nazar-ı itibara alınırsa sıfat-ı halkiye ve ve halkiyenin cümlesi zatında mahv ve müstehlektir. 

 O mertebede Hak iltizaz ve teellümden münezzehtir. Tenzihten dahi münezzehtir, zira münezzeiyet dahi bir sıfattır. İndi bu sırrı anlayınca mertebe-i imkanda müteellim ve müteelliz olanın kim olduğunu bildiğin gibi hallerden her bir hali takip edenin dahi ne şey olduğunu bilirsin. Ceza ve halin akibi olduğu için ukubet ve ikab namını iktisab eyledi, ikab; lügat itibarıyla hayırda ve şerde caizdir. İkab karşılık demektir, hayrın da ikabı şerrin de ikabı olur. Umur-u dünyeviye de ve uhreviyede şamildir, netekim açlık bir haldir ki onu yemek yeme hali takip eder. Açlığı tokluk takip eder. Yemek yeme de tokluk hali, tokluk halinde de def-i tabi hali yani tuvalete gitme hali takib eder. Tuvalete gitme halini tekrar açlık hali takip eder. 

 Her bir halin akibi olan hal hal-i evvelin cezasıdır. Yani aç olduğun zaman yemek yediğinde açlığın cezası yemek yemektir. Yemek yediğin zaman tuvalete gitmen de yemek yemenin cezasıdır yani karşılığıdır, devamıdır. Bu düsturu ahvali namütanai tatbik et. Yani bunu sonsuz hallere tatbik et. Ruhani haller de böyledir, bir halin akibi olarak meydana gelen ikinci hal hal-i evvele tabidir. 

 Eğer hal-i evvel hoş ise cezası da hoş olur, nahoş ise hal-i sani de yani ikinci hali de da nahoş olur. Yani ne ekersen onu biçersin. Mesela birisine küfür edersin küfür ile mukabele görürsün.[50] “ İz- -T-B- ” İmdi sen insân-ı kâmil ile muhtecib olma! Sana bir burhan verdi (19).

 Yani İnsan-ı kamil ile perdelenme icaplanma diyor. Ya'nî sen insanın kesif beşeri suretine bakıp da, yani et kemiğine bakıpda o suretle zahir olan vücûd-i vâhid-i latîfden muhtecib olma! Yani İnsan-ı Kamil’in suretine bakıpta onun varlığında meydana gelen vücud-u vahid-i latiften perdelenmiş olma gaflette kalma. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hakk-ı Latif kendinden haber verip buyurur ki: (Şûra, 42/19) ﴿١٩﴾ اَللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ "Bâ" mülâbese içindir. 

 Şûrâ(42)/19- Allah, kullarına karşı lütufkardır, dilediğini rızıklandırır. O güçlüdür ve üstündür. 

 “Bi ibadihi” deki “Ba” mülasebe içindir, yani elbise içindir, kuluyla latiftir yani kulunda latiftir. 

 Yüksek manası "Allah denilen ma'nâ-yı latif kuluna elbisedir." demek olur. اَللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ Allah kulu ile latiftir. Yani kulunda latiftir. O zaman kulunun içindeki latafettir. İşte sen onun zuhuruna bakıp zahirdeki haline bakıp elbisesine bakıp gaflette kalma diyor. Sana bu perde olmasın, İnsan-ı Kamilin sureti sana perde olmasın. İlahi latafet onun varlığında mevcuttur. 

 Binâenaleyh Allâh-ı Latif, ibâdının kisve-i taayyününe bürünerek latif olan İlahi varlık kulunun taayyün elbisesine bürünerek taayyün varlığına bürünerek bu kesif âlemde zahir vemütecelli etmektedir, zuhurdadır. Ve Hak ayn-ı külldür yani bütün varlıkta mevcut aynı olan küldür ve her "ayn"ın aynıdır. Velâkin onu her "ayn"da zuhuru ve tecellîsi o "ayn"ın gereğine göredir. Yani her varlıkta değişik bir zuhuru ve tecellisi olmaktadır. Kemaliyle zuhuru ve tecellîsi ancak İnsân-ı Kâmilin "ayn" ındadır. Ve buna işâreten Hz. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) buyururlar:

 Beyt: Tercüme ve izahı: Adem'in bu heykel-i kesifi ve zahiri nikâb ve hicâbdır. Yani Âdem (as) başta insanın kesif heykeli ve taayyünü onun zahirdeki varlığı örtü ve perde dir. Yoksa biz İnsân-ı Kâmil olduğumuzdan bütün secdelerin kıblesiyiz. Neden? Çünkü kendisinde İlahi latif hakikat varlığında mevcut olduğundan Zîrâ mazhar-ı Zât'ız. Yani Zat’ın zuhur mahalidir, Nitekim Ka'be dahi mazhar-ı Zât olduğu için mescûdün-ileyhdir. Yani üzerine secde edilen yerdir kabe-i Muazzama taş olduğu halde. Neden çünkü orada İlahi mana vardır. Velâkin gerek Ka'be'de ve gerek İnsân-ı Kâmil de "Mescûdün-leh"yani onunla secde edilen ancak Hak'tır. Onların suver-i müteayyinesi yani taayyün olmuş suretleri hayalden başka bir şey değildir. Yani gördüğümüz bu heykeller hayalden başka bir şey değildir. Ancak onların özünde var olan Hakkın hakikatidir. 

 Ve keza Ebu'l-Hasan Harkânî (r.a.) dahi bu hakikate işâreten buyurur: ya'nî "Eğer, siz biz insân-ı kâmillerin hakikatini arif olsa idiniz, onların suver-i zâhiri suretleri ile perdeli olmayıp elbette secde eder idiniz". Ve Hz. Mısr dahi Hakk-ı Latifin bu telebbüsüne yani giyinmesine elbiselerine işâreten buyurur. 

 Beyt: Bilinmez bî-nişânîdir, bulunmaz lâ-mekânîdir Heman ancak sana kuldur, senin ehl ü iyâlindir. Yani Cenab-ı hakkın ehli ve ıyali yani aile efradıdır. Burada Âdem’ secde hakikatini belirtiyor, nasıl ki kabe-i muazzamanın ortasından o Kabe-i Şerifi kaldırmış olsak o mahalde insanlar secdede iken görülen hadise herkesin birbirine secde ettiğidir. Zaten de orada bu anlatılmaktadır. Çünkü kabe-i Muazzama orada yakın dağlardan getirilen taşlardan yapılmıştır. Granit taşlarından yapılmıştır. 

 Taş olarak onlarda bir özellik yok Kabe-i Muazzamada. Ama o yerde ve o mahal olarak yerde hani Kabe-i Muazzamanın olduğu yere “Mekke” diyorlar ya bir de “Bekke” demişlerdir, Bekke kabenin oturduğu mahaldir. “Mekke” de o şehrin adıdır. O taşlarda taş olarak bir şey yoktur, ama Allah’ın Zat’i tecellisi orada mevcut olduğundan aynı kaya dağ başında duruyorken neden o kadar hürmet edilmiyor işte o mahal olarak ve tecelli olarak Cenab-ı Hakkın orada zuhurda olması Yukarıda İnsan-ı Kamilde Zat’ıyla zuhurdadır diye geçti, diğer mahallerde Zat’ıyla zuhurda değildir, ef’al, Esma, Sıfat tecellileri vardır, istisna olarak Kabe-i Muazzamada Zat tecellisi vardır. 

 Cenab-ı Hakk işte o kabe-i Muazzamaya o Zat’i tecelliyi çekecek gücü vermiş ki o orada parçalanmıyor orada. Musa (as) tecellisi olduğu zaman Tur-u Sina dağı paramparça oldu, ilahi azamet Kabe-i Muazzamaya bütün gün 24 saat durmadan akıyor neden Kabe parçalanmıyor. İşte Kabe-i Muazzamada İnsan kemalatı vardır. Zahirde inasni kemalat vardır ki o tecelliyi çekebiliyor. 

 Kabe-i muazzamayı kaldırmış olsak insanlar birbirine secde etmektelerdir. Bu secdenin nezaketi nedir o zaman, bu secdenin nezaketi şu ki öyle bir adalet orada hüküm sürmekte ki hiç kimseye haksızlık edilmemekte hiç kimseye de rütbe verilmemektedir. Neden çünkü meratib-i İlahiye karşılıklıdır, orada “abd” ve “Hakk” esmaları mutlak manada faaliyettedir. 

 Şimdi karşılıklı kişiler kim kimin istikametine düşmüşse tam hedefte olan kabe yönelmek demektir, benim karşımda kim varsa secde ettiğim zaman benim kabem o olmuş olmaktadır. Ama aynı zamanda ben de onun kabesi olmaktayım. Hiç şeksiz şüphesiz ve adaletsizlik olmadan herkese aynı hak tanınarak ben karşımdakine secde ettim ne şekilde ettim abdiyetimle onun uluhiyetine letafetine secde ettim kabenin taşına o kişinin heykeline değil bunu iyi anlayalım. 

 Ben ona secde ettim, neyimle secde ettim, beşeriyetimle abdiyetimle heykelimle çünkü burada heykel de faaliyettedir. Ama bazı nice insanlar vardır heykeli ile secde ediyor da aklı ile ayakta veya dışarıda bakın işte orada bu yoktur. Zaten de olamaz. Çünkü o cehlin gereğidir, buradaki secde ilmin gereğidir. Ama Cenab-ı Hakk diğer insanlar bunu bilse de bilmese de bu hakikatini yaşatıyor. 

 Yani secde edenler sureten de secde etmiş olsalar o secdenin hakikatini orada yaşatıyor. Yani Âdem’e secde hakikatini orada yaşatıyor. Ama bilen ayn, bilmeyen gayr bilerek o secdeyi yaptığın zaman o secdeye arif oluyorsun o secdenin hakikati nedir, “Ben abdiyetimle o kişinin Uluhiyetine secde ediyorum, aynı şekilde o kişi de abdiyeti ile bendeki Hakkın Uluhiyetine secde etmiş oluyor. Karşılıklıdır hiç kimsenin kimsede alacağı vereceği yoktur. 

 Ma'lûm olsun ki Fass-ı Âdemî'de îzâh olunduğu üzere, Hakk-ı latif-i mutlakın tenezzülât-ı muhtelifesi vardır yani mutlak Allah’ın tenezzülatının değişik halleri vardır. ki, her bir mertebede esma­sı hasebiyle suver-i muhtelife ile zahir olur. Ve her mertebede ve o mertebede zahir olan suretlerin her birerlerinde birer "isim" ile müsemmâdır.

 Yani birer isim ile isimlenmiştir. İşte bu isimler onun perdesi olmaktadır. İsme takılıp kaldığımızda Zat’i tecelliyi idrak edememekteyiz. 

 Bu âlem-i kesîf-i şehâdet dahi onun bir ismi olduğu gibi bu âlemde zahir olan muhtelif suretlerin isimleri dahi, esmâ-i ilâhiyyedir. Ve o suretlerin İsimlerinden birisi de insandır. Şu halde "insan" ismi dahi onun esmasından bir isim olmuş 

------------------ 

olur.[51] “ İz- -T-B- ” 

----------------

مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ {الشورى/20} 

“Men kâne yurîdu harse-l-âhirati nezid lehu fî harsih(i) vemen kâne yurîdu harse-ddunyâ nu/tihi minhâ vemâ lehu fî-l-âhirati min nasîb(in)” Kim âhiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur. (42/20)

----------------

 Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim, Dünyâyı isteyen fenâ bir eziyet ve azâb istedi; ukbâyı isteyen, iyi bir hâli istedi.

 Bu beyt-i şerîfte: 

 (Şûrâ, 42/20) 

 "Kim ki âhiret mahsûlünü isterse, onun mahsûlünü çoğaltırız; ve kim ki dünyâ mahsûlünü isterse, ona da o cinsten veririz. Şimdi onun için âhirette nasîp yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Dünyâyı isteyene âhirette nasîp olmayınca, elbette dünyâyı istemek fenâ bir eziyet ve azâb olur; ve âhireti istemek de iyi bir hâl olur. 

 Bu şekilde beytin orjinalindeki "bed-mihâlî"de mihâl kelimesinin "mîm"in kesriyle olması gerekir. Nitekim âyet-i kerîmede: 

 (Ra'd, 13/13) 

 “ve hüve şedîdul mihâl”

 "Halbuki O azâbı pek şiddetli olandır" buyrulur.[52]

 Tâ bilesin ki Hakk Teâlâ her kimi da'vet etti ise, dünyâ işinin hepsinden işsiz kaldı.

 Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri hikmetine mebnî bâzı kullannı dünyânın ma’mûriyyeti vazifesine nasb eder ve onlara hubb-i dünyâyı musallat eder. Ba’zılarını inâyet-i ezeliyyesi sebebiyle ma’rifet-i ilâhiyyesine tahsîs ve onları kendi cânibine da’vet eder ve kalblerine kendi muhabbetini ilkâ eyler. Binâenaleyh bu zevât dünyâ umûrunun kâffesinden muattal kalır ve dünyâdan ancak kendi ihtiyâc-ı sûrîsine kifâyet edecek bir mikdâr ile iktifa eder. Nitekim âyet-i kerîmede (Şûrâ, 42/20) ya’nî “Kim ki âhiret harsını isterse, onun harsında ziyâde ederiz; ve kim ki dünyâ harsını isterse, ona o cinsden veririz; ona âhirette nasıb yoktur" buyrulur.[53] 

 "Âhiret tarlasına eken, vuslat mahsulü biçer. Dünya tarlasına eken ise fânî ürünler toplar. Kâmil, her iki tarlada da Hakk'ın isimlerini müşahede edendir."[54] 

----------------

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {الشورى/21} 

(42/21) “Em lehum şurakâu şera’û lehum mine-ddîni mâ lem ye/zen bihi(A)llâh(u) velevlâ kelimetu-lfasli lekudiye beynehum ve-inne-zzâlimîne lehum ‘azâbun elîm(un)”

(42/21) Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer (cezaların ertelenmesine dair) kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zâlimler için elem dolu bir azap vardır. 

----------------

 Allah c.c. kendi katında kabul olan te din İslâm olduğunu (3) Ali İmran sûresi 19. Âyette bildirmiştir. 3+1+9= 13 sayısal değeri ile gelen peygamberler Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyenin mertebelerini getirmişlerdir. (Murat Derûni)

 (19) İnned Dîne indAllahil İslâm* ve mahtelefelleziyne utülKitabe illâ min ba'di ma caehümül ılmü bağyen beynehüm* ve men yekfur Bi Âyatillâhi fe innAllahe serî'ul hısab;

 “Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm'dan ibârettir. O kendilerine kitap verilmiş olanların ihtilâfta bulunmaları ise kedilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki hasetten dolayıdır. Her kim Allah'ın Âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâ hesabı süratli olandır.” Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği hakikatlerde İslâm dışında bir din yoktur, imân ehli ve İslâm dini vardır. Âdem (a.s.) dan Efendimize (s.a.v.) kadar gelen sürede tek din vardır o da İslâm dinidir. Diğer isimlerle din ünvanı altında anılanlar izafi olarak verilen isimlerdir, asıl olarak örneğin Mûsâ’ya mensup veya İsâ’ya mensup olanlardır, fakat onlar bunu ayrı bir din olarak zannediyorlar. Bütün peygamberler Muhammedi seyrin bir parçasıdır. Fakat Muhammedi mertebesini kabul etmeyenler kendileri ayrı gösteriyorlar. Oysa gerçek imân ehli olsalar Muhammediyeti kabul etmeleri gerekecek, kendilerini ayrı görmemeleri gerekecek ve ayrı bir din olmadığı anlaşılacak, bizlerde genel olarak bunları ayrı kabul ederek aldanıyoruz. Oysaki hakikatte Allah’ın indinde İslâm dininden başka bir şey yoktur, diğer izafi olarak din ismi verilenler İslâm dininin mertebelerinden başka bir şey değildir. 

 İslâm dininin uygulamasında bizler eksik olduğumuz için halimiz kötüdür, yoksa diğer yönüyle bakınca bu Âyette “Gerçek İslâmiyyet Allah’ın yanındadır” deniyor ve kulun oraya gitmesi gerekiyor, oysa genel olarak uygulanan din kulun indindeki dindir yani kulların kendi anlayışları ile tatbik etmeye çalıştıkları dindir. Kim ki “ŞehidAllahu” gerçeğini idrak ederse Allah’ın indine gider yani kendi varlığını aradan çıkarttı, gitti ile kasıt Cenâb-ı Hakk’ı idrake ulaştı demektir, Cenâb-ı Hakk kulun bir vasıtaya binerek kendisine gideceği şekilde bir uzaklıkta değil ki, bütün âlemde zâten hâzırdır.[55]

“ İz- -T-B- ”

 "Şirk ehli, aynalarda kendini görmekten Hakk'ı göremez. Hakikî mü'min ise her yüzde O'nun vechini müşahede eder. Fasl anı geldiğinde, herkes neye tapındığını anlayacaktır."[56] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُم مَّا يَشَاؤُونَ عِندَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الكَبِيرُ {الشورى/22} 

(42/22) “Terâ-zzâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâki’un bihim vellezîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti fî ravdâti-lcennât(i) lehum mâ yeşâûne ‘inde rabbihim zâlike huve-lfadlu-lkebîr(u)”

(42/22) Sen, zalimlerin yaptıkları şeyler tepelerine inerken bu yüzden korku ile titrediklerini görürsün. İnanıp yararlı işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu büyük lütuftur. 

----------------

 Âyeti kerimede “Terâ-zzâlimîne muşfikîne” ifadesi meallerde “zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün” diye ifade edilmektedir. Fakat “Müşfik” kelimesinin anlamı farkılıdır.

 “Müşfik” şefik kelimesinden fiil yapılmıştır. Şefik, Şefkatli çok merhametli, acıyan, esirgeyen anlamı taşıyan arapça kökenli isimdir. 

 Müşfik, Arapça "işfak" kelimesinden türemiştir. İşfak da "şefkat gösterme" anlamına gelir. TDK kaynakları incelendiğinde ise şefkat kelimesinin "sevecen, şefkatli" anlamının olduğu belirtilmiştir. Söz konusu kelimenin, ülkemizde erkek ismi olarak kullanıldığını da görebilirsiniz.[57]

 Kelime anlamıyla “Zalimlerin şefkatli, sevecen olduklarını görürsün”. 

 “Tera” görürsün ifadesi öncelikle efendimiz s.a.v olduğu gibi müşahade ehli olan ümmetini de ilgilendirmektedir. 

 Peki “zalim” nasıl sevecen ve şefkatli olabilir. 

 Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir. 

 a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir. 

 a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” ken-disinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir. 

 Bu mânâyı ifade edecek beşeri bir kelime bulmak çok güçtür. Mânâların anlaşılması ancak bunların gerçek özellik-lerine kısmen nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir. 

 “Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir. 

 Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir. 

 “Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” merte-beleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir. 

 “Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzü-lüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.

 Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde; 

ش وَمَا أَرْسَلْنَاكَ ش

 “ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir. 

 “Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gön-derilecektir. 

 Hadis-i Kudsi’de belirtilen; 

 “levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olma-saydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte;

 “lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmez-dim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir. 

Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir. 

 İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.

 İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geç-miş idi.

 “Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir.[58] “ İz- -T-B- ”

 “Zulm-Zulmet” ma’nâlanmalarına batığımız zaman nefsi emmmarenin zulmeti altında bir yaşam sürülmesi yanında birde nefsininden cahil olup yaşayan irfan ehlinin olduğu görülmetedir. 

 “Terâ-zzâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâki’un bihim” bu cümleyi tekrar değerlendirecek olursak. 

 Sen, zalimlerin yaptıklarından dolayı onların kazandıkları “hüve” vaki olunca yani “hüvesi hüvesine” O olunca nefsinden zulmette olanların sevecen ve şefkatli olduklarını görürsün.

 Resüllullah s.a.v. efendimizin ahlakı,

 Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir.

 Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde; 

 حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

 “ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen; Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir. Diye buyurulmuştur. 

 Âyetin devamında ise imân edip salih amel işleyenler cennet bahçelerindedirler diye buyrulmaktadır.

 Kendi varığında ve âlemin varlığında Hakk’ın varlığına inanıp programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameli işleyen kullar cennet bahçelerindedir. Kişi eğer bu yaşam içindeyse Mesnevi Şerifte tarif edilen “cenneti acil” içindedir. Kendi gönlünde ve varlığında birliği bulduğu için cennete çevirmiştir. 

 “Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır.” Efendimiz s.a.v. rabbi hası Allah esmâsıdır. Diğer kullar ise bir esmâ-i ilâhiyyenin tahtı terbiyesi aldındadır. Dolayısı ile bu dilem hangi esmâ-i ilahiyyeden ise o minvalde olacaktır. Bu ise büyük bir fazilettir. Rabbleri katından yani bağlı bulundukları esmâ-i ilâhiyyeden ifaza edilip feyzlendirilmektedirler. (Murat Derûni)

----------------

ذَلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُل لَّا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى وَمَن يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَّزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ {الشورى/23} 

(42/23) “Zâlike-llezî yubeşşiru(A)llâhu ‘ibâdehu-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihât(i) kul lâ es-elukum ‘aleyhi ecran illâ-lmeveddete fî-lkurbâ vemen yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(en) inna(A)llâhe gafûrun şekûr(un)”

(42/23) İşte bu, Allah’ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: “Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, yakınlık ve dostluk bağları içinde sevgiden başka bir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir. 

----------------

 Bu salih amel işleyenlerin Rabb’ul erbab olan Allah c.c. müjdelediği şeydir. 

 Burada ifade edilen tebliğ karşılığı bir ecir-ücret istenmemesi ilmi, tasavvufi-irfani eğitimde önemli durumdur. Efendimizin ahlakı ile ahlanmak ve onu önder olarak görülmenin şiarı da budur. İslami ilim insanları olsun tasavvuf erbabına bakıldığı zaman onların zahiri maişetlerini kazandıkları bir meslekleri vardır. Efendi Babam uzun yıllar Terzilik yapmıştır. Nusret Babam r.a gemicilik mesleğidir. Hazmi Babamız r.a. kütüpane müdürlüğü yapmıştır. Mustafa Safi babamız r.a. zahiri öğretmenlik mesleğini icra etmiştir. Fakir ise bitirdiği teknik lise neticesinde uzun yıllar elektirik mesleğini icra etmiştir. Ama maalesef kendisine tarikat ismini veren kurumlarda müntesiplerinden kazanç, elde eden ve hayatlarını bu kazanç ile idare eden kişiler bu âyeti düşünmeleri lazım geldiği anlaşılmaktadır. Ecir-Ücret talep etmiyorum. Allah c.c. sizlerin kurbiyet, yakınlığını talep ediyorum diye bizlere bu işin karşılığının “Kurbiyet” olduğu resüllullah s.a.v. efendimiz bildirmektedir. Bu kurbiyet, yakınlık olmadan yakîn halinin oluşmasıda mümkün değildir. (Murat Derûni) 

----------------

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِن يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ {الشورى/24 

(42/24) “Em yekûlûne-fterâ ‘ala(A)llâhi kezibâ(en) fe-in yeşe-i(A)llâhu yahtim ‘alâ kalbik(e) ve yemhu(A)llâhu-lbâtile ve yuhikku-lhakka bikelimâtih(i) innehu ‘alîmun bizâti-ssudûr(i)”

(42/24) Yoksa “Yalan uydurup Allah’a iftira etti” mi diyorlar. Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanları) hakkıyla bilendir. 

----------------

 Zahiri olara peygamber s.a.v. i yalanlama olan bu iftira batında ise Hakk’ı inlar etmedir. Hakikatte ise vahdeti perdeledir. Kalbin mühürlenmesi ise kesret perdesinin kalınlaşarak gaflet perdesi, nefsin perdelenmesi ve nihayetinde ebedi hüsranda olmaya yani hakikati görememeye götürür. (Murat Derûni)

 "İftira ehli, aynaya bakıp kendi suretini hakikat sanır. Hak ehli ise aynada Hakk'ın vechini görür. Kalplerin mühürlenmesi, nefsin cilvelerine kanmaktır; açılması ise tevhîd nuruyla aydınlanmaktır."[59] 

----------------

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ {الشورى/25}

(42/25) “Ve huve-llezî yakbelu-ttevbete ‘an ‘ibâdihi ve ya’fû ‘ani-sseyyi-âti ve ya’lemu mâ tef’alûn(e)”

(42/25) O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir. 

---------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.

 Hem eşek ve hem de eşek tutucu burada çamurdadırlar, burada gafildirler ve orada âfildirler.

 “Âfil”, kaybolucu, demektir. Ya’nî, hem eşek mesâbesindeki ahmak insan ve hem de eşeği tutucu olan şeytan, bu dünyâ hayâtında çamur mesâbesinde olan cismâniyet içinde saplanıp kalmıştır. Binâenaleyh onlar bu hayât-ı dünyeviyyelerinde âhiret hayâtından gafildirler. Nitekim [Sûre-i Rûm’da] bunlar hakkında (Rûm, 30/7) ya’nî “Onlar hayât-ı dünyânın zâhirini bilirler; halbuki onlar âhiret hayâtından gafildirler” buyurulur; ve âhiret hayâtında dahi onlar rahmet-i ilâhiyyeden gaib olucudurlar. 

 Şu kimselerin gayrı ki, ondan geri döndüler, fazlın baharına hazândan gelirler.

 Ya’nî, rahmet-i ilâhiyyeden âfil olmayanlar ancak şu kimselerdir ki, gittikleri dalâlet yolundan geri döndüler ve peygamberlerin gösterdikleri hidâyet yoluna girdiler. Bunların evvelki halleri sonbahar gibi idi. Sonraki halleri de bahar gibi olur. Binâenaleyh bu tövbe edenler fazl-ı ilâhî bahârına sonbaharı görerek gelmiş olurlar. Nitekim âyet-i kerimede (Tâhâ, 20/82) ya’nî “Ve ben tövbe eden ve îmân edip sâlih amel işleyerek, sonra mühtedî olan kimse için mübâlağa ile mağfiret ediciyim” buyurulur.

 Tövbe ederler ve Diudâ tövbeyi kabûl edicidir. Onun emrini tutarlar ve o ne güzel emirdir!

 Ya’nî, muhâlefetleri sebebiyle rahmet-i ilâhiyyeden uzak ve âfil olan kimseler arasından ayrılanlar o muhâlefetten tövbe ve rücû’ edenlerdir. Bu tâife tövbe ederler ve Hak Teâlâ dahi (Şûrâ, 42/25) “Allâh Teâlâ öyle bir kerîmdir ki, kullann tövbesini kabûl eder ve günâhlannı afv eder" âyet-i kerîmesi mûcibince onlann tövbelerini kabûl eder ve ondan sonra artık Hakk’ın emirlerini tutarlar ve o Hak Teâlâ ne güzel emredicidir!

 Haktâki pişmanlıktan hanîn getirirler, günahkârların enîninden arş titrer.

 “Hanîn”, lügatte “anasından ayrılan çocuğun ağlaması ve şiddetle ağlamak” ma’nâlarınadır. Ya’nî, vaktâki tövbe edenler pişmanlıktan dolayı ağlarlar, bu günâhkârlann inlemesinden arş-ı Rahmân titrer. Zîrâ vücûd-i izâfî arşı ve tahtı (Tâhâ, 20/5) [ya’nî “Rahmân arşa istivâ etti”] âyet-i kerîmesi mûcibince müstevâ-yı Rahmân’dır. Binâenaleyh bu vücûd-i izâfî arşı Hakk’a mutî’ olan kullara ananın çocuklarına rahmet saçtığı gibi rahmet-i ilâhiyye saçar. Bu beyt-i şerîfte tövbenin şartı bir daha muhâlefete rücû’ etmemek şartı ile âh u enîn etmek olduğuna işâret buyurulur. Aksi hâlde tövbe edenin hâli şu beyte mâsadak olur:

 ”Elde tesbîh, ağızda tövbe, kalb günâhın zevkiyle dolu; bizim istiğfârımızdan günâha gülme gelir." Sananın çocuğu üzerine titrediği gibi titrer. Onların elini tutar, yukarıya çeker.

 Arş-ı Rahmân ananın kemâl-i merhametinden, ağlayan çocuğu üzerine titrediği gibi titrer ve o tövbe edenin elini tutar ve âlem-i ulvîye çeker.

 Der ki: “Huda sizi gururdan kurtardı. İşte fazlın bahçeleri, işte gafûr olan Rab!"

 “Garûr”, aldatıcı ve şeytan ve “gurûr” dünyâ metâ’larından bir şeye aldanmak (Ahteri). Bu beyitte her iki ma’nâ da münâsib olur. “Vâharîden”, kurtarmak, demektir. Ya’nî, arş-ı Rahmân der ki: “Ey tövbe edenler! Hak Teâlâ sizi aldatıcı olan dünyâdan ve şeytandan kurtardı. İşte fazl-ı İlâhînin bahçeleri, işte Gafur olan Rabbü’l-âlemîn’in huzûru!” Bundan sonra size ebedî olan azık ve rızık Hakk'ın hevâstndan olur, oluktan değil.

 “Berg”, müteaddid ma’nâlan vardır. Burada “azık” ma’nâsı münâsibdir. “Nâvidân”, oluk demektir. Burada esbâb-ı sûrî murâd buyurulur. Ya’nî, bundan sonra size ebedî olan azık ve nzık Hakkin hevâsından ve muhabbetinden olur, oluk mesâbesindeki sûrî esbâbdan olmaz; ve siz Resûl-i Ekrem hazretlrinin “Ben Rabbimin indinde gecelerim. Bana yedirir ve içirir” hadîs-i şerifinin ma’nâsına zevkan ve hâlen vâkıf olursunuz.[60]

----------------

وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُم مِّن فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ {الشورى/26} 

(42/26) “Ve yestecîbu-llezîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti ve yezîduhum min fadlih(i) velkâfirûne lehum ‘azâbun şedîd(un)”

(42/26) Allah, iman edip salih ameller işleyenlerin dualarına karşılık verir; lütfundan onlara fazlasını da verir. Kâfirler için ise çetin bir azap vardır. 

----------------

 Eğer hayır ve şer de benim nigehbanlığımı tutmaz isen, kıyâmetin zilleti daha güçdür!"

 “Ey Fir’avn, sen bu dünyâdaki horluğu ve zilleti nefsine ağır görüyorsun; eğer benim Hak tarafından getirdiğim emir ve nehiyde benim nigehbanlığımı ve muhâfızlığımı tutmazsan, âhiretde zelîl ve hakîr olursun; fakat bu zillet ve hakaret dünyâdakine benzemez, o daha güçdür!” Bir pirenin zahmetini çekemiyorsun, bir yılanın zahmtnı nasıl tadacaksın?“ 

 “Ey Fir’avn, dünyâda bir pirenin ısırmasına tahammül edemiyorsun; âhiret azâbı, dünyânın azâbından şiddetlidir, Bir pireye nisbeten, yılan mesâbesinde, daha büyük olan o ısırmaya nasıl tahammül edebilirsin?” Ma’lûmdur ki, Kur’ân-ı Kerîm’de âhiret azâbının şiddetinden birçok mahallerde bahis buyurulur. Ez-cümle sûre-i Fussılet’de (Fussılet, 41/27) ya’ni, “Biz küfredenlere elbette azâb-ı şedîdi tatdırırız” ve sûre-i Şûrâ’da (Şûrâ, 42/26) “Kâfirler için azâb-ı şedîd vardır” buyurulur.

 Zâhiren senin işini vîrân ederim, fakai bir dikeni gülistan ederim."

 “Ey Fir’avn, senin kibir ve azamet sermâyesi olan enâniyetini tahrîb ederim ve hayâlı olan varlığını yıkanm; fakat bir diken gibi olan nefsini, ma’rifet-i ilâhiyye gülistânı yaparım.”[61]

----------------

وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاء إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ {الشورى/27} 

(42/27) “Velev besata(A)llâhu-rrizka li’ibâdihi lebegav fî-l-ardi velâkin yunezzilu bikaderin mâ yeşâ/(u) innehu bi’ibâdihi habîrun basîr(un)”

(42/27) Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir. 

----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim,

 Ve mes'ûlün-fîh ile ta'cîl ve ibtâ’, Allah indinde onun için muayyen olan kaderden nâşîdir. İmdi suâl, vakte muvafık oldukda, icabet ile isrâ' olunur; ve vakit, yâ dünyâda veya âhirette teahhür ettikde icabet, ya'nî mes'ûlün-fîh, teahhür eder; yoksa Allah'dan lebbeyk ile olan icabet te'hîr olunmaz. İmdi bunu anla! (5).

 Haktan taleb olunan şeyin çabuk zuhuru veya geç kalması dua eden kimse için Allah indinde muayyen olan kadere sebebiyledir. Bu yüzden abd Haktan bir şey istediği vakit eğer bu duası muayyen vakte denk gelirse derhal fiilen “lebbeyk” ile icabet olunur. Yani Cenab-ı Hak bir kişiye bir şey yazmıştır, bu kendisine verilecek şeyin bir zamanı vardır, mesela; 1990 senesinde şu verilecek, bu verilecek diye kaderi yazılmıştır, ama o sene gelmeden onu sen taleb edersen o vakit gelinceye kadar o duan devam eder. Yani sen dua ettiğin zaman Cenab-ı Hak sana “Lebbeyk” –buyur kulum- diyor. Yani icabet edeyim diyor. Ama vakti gelince icabet ediyor. Eğer vakti gelmişse hemen icabet ediyor. Gelmemişse vaktini bekliyor, senin önceden yaptığın duha geçerli.

 Bazı şeyler var ki ahrette icabeti gerekiyor ahrette icabet ediyor. Nitekim Hadis-i Şerifte buyrulur, “ Kul Rabbına dua ettiği zaman Rabbı da ona Lebbeyk kulum der” yani tahkiken abd rabbına dua ettiği zaman Allahüteala “ey benim kulum lebbeyk, buyur “ der. Böylece abdın istidad-ı talebine muvafık olmadığı için icabet fiilen tehir olunmakla beraber Hak taleb olunan şeyin ya dünyada ya ahrette vakti gelince ita olunmak üzere “lebbeyk” ile icabet eder. Yani sonradan vermek üzere baştan kabul eder. Böyle olunca haddizatında her bir dua müstecaptır. Fakat tecir ve tehiri kadere bağlıdır, bu sırra vakıf olmayan kimseler zannederler ki Hak bazı kullarına istediği şeyi verir, bazı kullarına vermez zannederler. Halbu ki iş böyle değildir, İlahi ihsanlar ayan-ı sabitenin hakka verdiği malumat üzerine lahik olan kaza ve kader-i ilahiye tabidir.

 Kaza ve kader ise hikmetine dayanır. Mesela herkes Haktan zenginlik ister halbuki bu sual bütün kulların istidadına muvafık değildir. Hak istidada muvafık olmayan atayayı bilfarz (farz olarak) kullarına bol bol verse âlemin nizmı bozulur. Nitekim Hakteala buyurur; بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِى الاَرْضِ 42/27 “eğer Allahüteala Hz. Rızkı kullarına geniş geniş verseydi yeryüzünde fesad ederlerdi”. Neden? Nasıl olsa bol diye nefsani yerlere gider, nefsani yaşar, böylece de bozgunculuk olmuş olurdu. 

 Misal; kerim olan bir padişaha bil faz birkaç kişi müracatla başbakanlığı talep etseler, padişah evvela onların bu tevcihe istidatlarının olup olmadığına bakar. Yani bu işi yapabilir mi? Yapamaz mı? İçlerinden hangisinin istidadı talebine muvafık ise bu makamı ona tercih eyler, böylece onun sualine fiilen icabet etmiş olur.

 Diğerlerinin suali istidatlarına muvafık olmadığı cihetle bu makama muktezi malumatın tahsili için onları birer münasip memuriyetlere tayin eder bu da pek ala sizin talebinizi de vakti gelince isaf edeyim demek olur ki ata-i padişahın fiilen tehiri ve “Lebbeyk” ile icabetidir.

 Salih kimselerin kalpleri İlm-i İlahide muayyen olan duanın kabul olma vaktine duaya icabeti ilhama yani bu vakti ilham ile idrak ederler. Veya o sırada varid olan ayat-ı Kur’an’iyeye yani o sırada Kur’an okuyorlar o sırada buna uygun bir ayet geldi, dua ayeti geldi onu bir icabet vesilesi sayarlar, vakti geldi diye. Veyahut diğer dışarıdan işaretler gelerek yani zahirden bazı fiillerin oluşumuyla bir işaret alırlar hissederler, bu zamanda Hakka hacetini arz ederler. O hacet derhal kaza olunur. Neden? Çünkü onun kabul olunacağını hissetti. Bunu görenler filan kimsenin duasına uyuluyor derler, duası anında kabul oluyor derler, halbuki ordaki sırrı onlar bilmezler. O zevat bu vakt-i muayyenden sonra sual muafık olmadığını hissederlerse Hakka dua etmezler ve bu halde dahi halk onun hakkında dahi derlerki “eğer Hakka dua edeydi kabul olurdu fakat etmedi.” İşte bu sırra muvafık olanlar ile olmayanların farkı budur.

 Diğer taraftan Hakkın “Lebbeyk” ile icabet edip fiilen icabeti tehir buyurması sırr-ı mahbubiyete delalet eder, bu mahbubiyet ezeli olup ayan-ı sabitesinin istidatı iktizasındandır. Böylece mahbub-u ilahiye (ilahi muhabbet) bu şehadet âleminde Haktan bir şey taleb ettikleri vakit onların dua da ısrarları Hakka hoş geldiği ve Hak onların kendisinden bir şeyle perdeli olmalarını istemediği için o istediği şeyi vermez. Biri ihtiyar ve çirkin diğeri güzel olarak iki kişi gelip ekmek istediği zaman o dost çabucak ekmek getirip ihtiyara al der. Öbürüne biraz rahatça otur der. Zira evde taze ekmek pişiriyorlar, o güzel insana biraz zahmetten sonra sıcak ekmek gelir o dost ona otur ki tatlı gelir der. İşte Hakk’ın kendi mahbublarıyla olan muamelesi böyledir. 

 Mesnevi Şerifte Mevlana böyle der. Benzetme yapmış tercüme eden de bu pasajı buraya koymuştur. Mevlana şöyle buyurur, İki ihtiyaç sahibi gelir bunların birisi biraz kötü huyludur, kötü yüzlüdür, yaşlıdır çirkindir, bir tanesi gençtir daha iyi huyludur. Kötü huylunun fazla kendisini meşkul etmemesi için elinde ne varsa hemen verir, hemen gönderir. Ama iyi huylunun duası hoşuna gittiğinden ona olan münasebetleri hoşuna gittiğinden onun istediği şeyi vermeyi geciktirir. Yani sevdiğinin ihtiyacını geciktirir. Demek istiyor. İşte buradan yola çıkarak bir benzetme ile Cenab-ı Hak da böyle mahbub kullarının istediklerini hemen vermez. Neden duaya devam etsin diye. Yoksa istediğini verdikten sonra gidecektir.[62] 

----------------

وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِن بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ {الشورى/28} 

(42/28) “Vehuve-llezî yunezzilu-lgayse min ba’di mâ kanetû ve yenşuru rahmeteh(u) vehuve-lveliyyu-lhamîd(u)”

(42/28) O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye lâyık olandır. 

----------------

 Hattâ muhakkak rusül o ilmi ne zaman görseler, ancak hâtem-i velayet mişkatından görürler. Zîrâ risâlet ve nübüvvet, ya'nî nü-büvvet-i teşrî' ve risâlet-i teşrî' munkatı'dırlar. Velayet ise ebe­den munkati' olmaz. Mürseller evliya olduklarından dolayı zik­rettiğimiz ilmi ancak hâtem-i evliya mıskalından görürler. Böyle olunca onların mâdûnu olan evliya nasıl olur da ondan almazlar? Her ne kadar hâtem-i evliya, hükümde hâtem-i rusülün teşrî'den getirdiği şeye tâbi' ise de bu, onun makamına kadh vermez; ve bizim zâhib olduğumuz şeye de münâkız olmaz (18).

 Velayet kelimesi “vav” ların üstündeki üstün ile velayet, vavın altıne esre gelirse vilayet olur. Ötüre gelirse “vülayet” olur, o zaman manalar değişmiş oluyor. “Vav” ın fethiyle yani “Vav”ın üstüne bir hareke üstün konmasıyla “velayat” “vav” ın fethiyle hakim ve mutasarrıf olmaktır.

 Bunun da çeşitleri vardır, nevileri vardır, 1- Velayet-i mutlak-ı İlahiyedir. ( ilahi mutlak velayet) Allah’ın Zat’ından veli kıldıkları mutlak velayet, mutlak İlahi velayet. Bu veleyat cem-i embiya ve evliyadaki velayatı cami kaffe-i eşyanın özelliklerini hassalarını ve bil cümle mevcudatın ayan-ı sabitelerini ve hakikatlerini cem olan velayettir. Bu itibarla veli Esma-ı ilahiyedendir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur, وَهُوَ الْوَلِىُّ الْحَمِيدُ 42/28 birinci velayet o dur, 2. velayet, Velayet-i hassa-ı Muhammediyedir. Yani Hz. Resulullaha has velayettir. Bu velayet dahi cem-i esma sıfatı ilahiye cami olan ve tüm vacip olan hakikatlere ve imkaniyenin feyzi bulunan mertebe-i ilahiyedir. Yani çıkış yeri olan mertebe-i ilahiyedir.

 Buna mişkat-ı hatem-i velayet derler. Evvelki velayet ile bu velayet arasındaki fark teayyundan ibarettir. Yani zuhurdaki değişiklikten ibarettir. Bu velayet hatem-i enbiyanın batınıdır. Bu makam Makam-ı Muhammeddir. Nitekim hakteala عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا 17/79 buyurur, “Umulur ki Rabbin sende Makam-ı Mahmud'u bâ'seder” Cem-i evliya ve enbiya ilimlerini buradan alırlar. Yani cemi evliya ve enbiya ilimlerini Makam-ı Mahmud’dan alırlar.

 Bütün nebilerin getirdiği şeriat hakikat-ı şeriatı Muhammedidi. Bunun için (sav) efendimiz “evvellerin ve ahirlerin ilmini ben bildim” buyuruyor. İşte Makam-ı Mahmud’da bu bilgilerin hepsi bulunduğu anlaşılıyor. Allah’ın evliyası peygamberlerin varisleri olduklarından onlardan her kim o hususiyetin varisi ise ona Muhammedi derler. Ve her kim velayeti İseviyenin varisi ise ona İsevi derler, İbrahimi, İshaki ve Yakubi ve Musevi diğer enbiya buna kıyas olsun. Hakikat ehlinin ıstılahında falan veli falan peygamberin kalbi üzerindedir denildiğinde bu mana anlaşılmalıdır. 

 Her kim ki o hususiyetin varisi ise evliya varis-i enbiya olduklarından yani bütün evliyalar peygamberlerin varisleri olduklarından kim ki Hz. Resulullah’ın ümmetinden olup O’nun varisleri ise evliya-ı Muhammedi oluyor. Yani Hz. Peygamberin varisleri oluyor. İşte bunlar evliyanın en üstünüdür. Onlardan herkim ki o hususiyetin varisi ise yani Hakikat-ı Muhammedi hakikatının varisi ise ona Muhammedi derler. Hakikatını kim hissetmişse Muhammedi o oluyor. İnsan neslinin en üstünü Hz. Muhammed, O’nun velileri de veliler arasında en üstün veliler oluyor. Ümmetide ümmetler arasında en üstün ümmet oluyor.

 Kur’an-ı Kerim’de siz diğer ümmetlere şahit olacaksınız buyuruyor. Peygamberimiz peygamberlere şahit olacak ümmeti de diğer ümmetlere şahit olacaktır. Nasıl şahit olacak öteki ümmetleri görmedik ki? Musevi ümmetine şahit olacağız, İsevi ümmetine şahit olacağız. Onları görmene gerek yok çünkü görmüş gibi sen o mertebeyi yaşıyorsun Muhammedi oluncaya kadar. Bu ümmet mertebelerini yaşıyorsun, yaşadığın için gerçek İseviyet nedir biliyorsun. Hatta İsevilerden daha güzel ve tam kemaliyle, gerçek Musevilik nedir biliyorsun tenzih mertebesi biliyorsun. İbrahimiyeti biliyorsun, dolayısıyle işte ahrette müslüman kelimesinin zuhur yeri gerçek müslüman şahid olacak.

 Ahrette bu ümmetler toplandığı zaman İslam ümmeti o ümmetlere şahitlik yapacak bakacak ki ha bu, bu kıstasa uyuyorsa ha bu diyecek İsevi ümmetindendir diye şahitlik yapacak Allah’ın huzurunda. Gerçek Musevileri ayıracak. Peygamberimiz de peygamberlere şahidlik yapacak “bunlar görevlerini yaptılar” diye. Ümmeti de ümmeti içindekilere bakarak şu görevini yaptı, şu yapmadı diye ayırabilecek onları. Her kim ki o hususiyetin varisi ise ona Muhammedi derler ve her kim velayet-i İseviyenin varisi ise ona İsevi derler. Yani gerçek İsevi olması için onun velayetini idrak etmesi lazımdır. Yani peygamberin hakikatini ümmeti idrak ettiği zaman onun velileri oluyor. Kimler idrak ediyorsa onlar İsevi peygamberinin velileri oluyorlar. İsevilerin hepsi Cehenneme girecek, Musevilerin hepsi cehenneme girecek değillerdir. Kur’an-ı kerim’de de birkaç yerde var zaten. اِنَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارَ وَالصَّابِئِينَ مَنْ اَمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الاَخِرِ وَعَمِل صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُم يَحْزَنُونَ 2/62 Bugünkü hıristiyandan bahsetmiyoruz, islamın belirttiği Hıristiyan Kur’an’da da az da olsa bozulmamış olan bir hıristiyandan bahseder. İşte onlara korku yoktur.

 İşte onlar gerek Musevi hakikatleri ve gerek İsevi hakikatleri idrak edebiliyorsa ve de Sabinden diyor ( Sabin yıldıza bakanlar cemiyetidir. Yahut yıldıza tapanlar, ) onların da içinde temizleri ve safları Hakk’ı bulmuşlardır. Ama buldukları Hakk tabi ki kendi mertebeleri itibarıyladır. Muhammedi meşrep olarak değildir. İbrahim’e mensup olanlar İshak’a, Yakup’a ve Musa ve sair embiya bunlara kıyas olunsun. Ehl-i hakikatın ıstılahında falan veli falan peygamberin kademi üzerindedir denilince bu mana anlaşılmalıdır. Tasavvuf kitaplarında yazar bu veli İbrahim peygambere bağlıdır diye. Bu veli Musevi meşreptir derler, İsevi meşreptir derler, Muhammedi meşrep diyemiyor.

 İnsanların Veli diye bahsettiği bazı insanlar oluyor, işte bunların bir kısmı İbrahim (as) dan nurlarını aydınlıklarını alıyorlar, yani İbrahim’i meşreptirler. Yani tevhid-i ef’alde kalmış oluyorlar. Müşahede ettiği zaman madde âlemine baktığı zaman fiiller âlemine baktığı zaman fiiller âleminde sadece Hakkın birliğini idrak ediyorlar. İşte İbrahim (as) ın hakikatine ermiş olduğundan bu bilgi de yine Allah’a doğru bir seyir olduğundan ve o seyirin de İbrahimiyet mertebesine ulaştıklarından onlar da Veli olmuş oluyorlar. Ama Museviyet mertebesi, İseviyet mertebesi, Muhammediyet mertebesi olarak değildir.

 İşte bu kimseler tarikat mürşitleri gibi oluyorlar. Onun da tam hakikisi ise tabi. Lafazanlıkla, taklitle olacak şekilde değil. İşte biz bu velilerin derecelerini karıştırıyoruz. Veli dendiği zaman zannediyoruz ki gerçek Muhammedi meşrep veli ki bunların sayısı çok azdır. İşte bunlar Hatem-i mühür yani yüksüğün mühürü gibidir. 

 Onun mühürü olmadan tasdik olmuyor. Kitap ta o mühür olmadan sona ermiyor. Yahut yazı sayfa o mühür imza atılmadan da bitmiyor. İşte onlar da Muhammedi meşrep olan evliyaullahtır. Bazıları var Musevi meşrep; sabah akşam tenzihte duadalar, niyazdalar, gönüllerinden Hakk muhabbetini çıkarmıyorlar, böyle insanlar da velayetini oradan alıyorlar, ama o bilgi içerisinde kalıyorlar. İsevi meşrep Fenafillah hakta kendini fani etmiş, geriye dönememiş, kendi âleminde kalmış o bilgiyi biliyor sadece yokluğu biliyor, hiçliği biliyor onu anlatıyor sadece dolayısıyla o da İsevi meşrep oluyor. Bunların içinde en kemal ehli olan işte Hakikat-ı Muhammediye meşrep olan veliler ki bunlar Resul (sav) in kendinden sonra gelen en yakın çevresidir, en yakın dostlarıdır. İşte bir bakıma ahir zamanda yaşamak zor olduğu gibi bir bakıma da çok feyzi vardır, çünkü Resul (sav) in makamından feyz almaktayız, O’nun hakikatından hakikat almaktayız. 

 Halk bu velilerin hepsini Muhammedi olarak biliyor, Müslümanın içinde İbrahimi meşrep, Musevi meşrep, İsevi meşrep var fakat bunlar farkında değillerdir. Veli dendiği zaman zannediyor ki Muhammedi meşrepli velidir. Halbuki hepsinin yerleri ayrıdır. İşte onun için bazı velilerin bazı hususiyetleri birbirine uymuyor. Bazı velilerinde bazı sözleri birbirine uymuyor. Oda veli diğeride veli ama söylemlerinde farklılıklar olabiliyor, bu farklılık mertebesi itibarıyla mseleye baktığından değişiklik arz ediyor. Bir arif bunların hepsini tanıdığından mertebelrini de tesbit ettiğinden onun yerindeki hakkını veriyor. Gereğinden fazla yükseltmiyor.

 Aşağıya da düşürmüyor, neyse hakkı onu veriyor. Hakka giden mertebelerde de birlik olmuyor diğer teferruatta hiç birlik olmuyor. Neden birlik olmuyor? Çünkü Esma-ı ilahiye bir değildir ki, tek bir Esma yok ki, Esma-ı ilahiyenin hepsinin zuhuru var ve hepsi de kendi haklarını talep ediyor ve kendilerine saha talep ediyor. Kendilerine faaliyet sahası talep ediyor, işte onun için dünyayı idare etmek ahreti idare etmekten çok daha zordur. ( bin kat, 100 bin kat daha zordur) ahrette iki tecelli var, iki Esmanın tecellisi var biri cemal biri Celal, mertebelerinde değişiklikler var ama kendi içindeki değişikliklerdir. 

 Köklü değişiklikler değildir. Yani tamamen değişik yapılar değildir. Bir bina düşülsün kendi içinde üçüncü beşinci sekizinci katı var Cennette. Cehennemde de aynı bina içinde yedi katı vardır. Tecelliler bu kadardır. Ama genelde Cemal ve celal tecellileridir. Ama dünya böyle değildir, dünyada o kadar esmanın zuhuru var ki işte bu çokluk. İşte velayeti Muhammedi olanlar ancak onlar bu dünyanın sırrını çözmüş oluyorlar. Daha ahrete gitmeden dışarıda gördüğü çokluğu birlik olarak çözmüş oluyor. Ama bu vahdetten diğer peygamberlerin ve bulundukları mertebelerin bilgisi olmadığından onlar hep kesret âleminde yaşamış oluyorlar. 

 İşte İseviyette zaten yokluk var fenafillah var, fazla bilgi yok orada tenzih de yoktur, tevhid de yok, bir teşbih vardır. Museviyette sadece tenzih var, ötelere atmak var, teşbih yok, “Sen beni göremezsin” buyuruyor, bu kadar açık. Kur’an Zat’tır Zat’a götürüyor seni. İncil; bir ifade ile gözyaşı, incilde İsa (as) hep merhametten bahseder, İsa (as) ın Çarmıha gerilmesi, Babasız oluşu gibi. Birisi de “Müjde” manasınadır. Tevratın manası: Tevriyetten geliyormuş, Tevriyet; uzağa ulaşan haber manasınadır. Eski k itaplara göre biraz uzağa ulaşan, sonuna kadar ulaşan değildir. Zebur; Zübür de kitap demektir zaten, ama bu isimlerin içerisinde Kur’an; ZAT manasınadır. Kıraat etmek okumak manasınadır. Yani Kur’an’ın değişik isimleri var ya ve biz buna “Kur’an-ı Kerim” diyoruz, bu ne demek? Kur’an Zat demek olduğuna göre “Kerim” de ikram demektir, ohalde Kur’an-ı Kerim; Zat’ın ikramı demektir.

 Yani Zat’i ikram demektir. Diğer kitapların isimleri ile karşılaştıedığımız zaman diğer kitapların isimleri beşeri bir kelamdan öte geçemiyor. İncil Müjde, neyin müjdesi? İsa (as) Resul (sav) in geleceğini müjdeliyor. Hıristiyanlar bu müjdenin İsa (as) ın geleceğini müjdeliyor zannediyorlar. 

 İşte biz gerçek kendi kitabımızı tanımadığımızdan hep fiiller mertebesinden bakıp %20 düzeyinde kullandığımızdan Kur’an-ı Kerimi gerçek Zat’i hakikatlerini bir türlü anlayamıyoruz. 

 Resul (sav) “Bana miraçta üç torba ilim verildi, birini herkese açmam emredildi, biri dilediğime açma emri verildi, bir diğeri de hiç açmama emri verildi.” Yani o ilim sana ait denildi buyuruyor. Ama Cenab-ı Hak o sana ait dediği şeyleri dahi açıyor, neden açıyor, hakikat-ı Muhammediye’ ye has hiç verilmeyecek olsa söylemez. Yani söylenmez. “Sana” dediği Hakikat-i Muhammediye ye eren kimselere aittir bu ilim buyuruyor. Onlara açmaya gerek yok Onlara da hibe ediliyor çünkü. Fusus-ül hikem’i “Bana Hz Rasulullah yazdırdı ben onu O mertebeden aldım” diyor M. Arabi hazretleri. Ruhaniyetinden aldım diyor. Lüb-ül lüb’ün başında da Bursevi “Elde yazan Kâlem mazurdur” diyor. Kâlem karşı tarafa Hakaret dolu bir cümle yazsın al sen kâlemi kır niye yazdın bu cümleleri diye kâlemi mahkemeye versen, kâlem ben ne yapayım benden yazan var diyor, ben ne yapayım diyor. Sen beni görüyorsun diyor, yazanı görmüyorsun diyor. 

 Kâlem taltif de yazar yerme de yazar millet kâlemi görüyor, kâlemi sorumlu tutuyor. Kâlemin üzerindeki eli gören yok. Ele sorsan o da ben ile ilgisi yok diyecek daha yukarı bak diyecek bir de bakıyorsun gerçekten de sorumluluk onda değil kolda. Kolda diyecek ki ben yazmıyorum dikkatli bak daha da dikkatli baktığında sorumlu olan gövdeyi göreceksin. Gövde de itiraz edecek ben yazmıyorum dikkatli bak yukarıya yukarıda kafa var diyecek. Aslında kafa da yazmıyor, görünürdeki kafa değil yazan onun içindeki bilgi yazmaktadır. İşte hakikat-ı Muhammediye müntesipleri olan gerçek insanlar Hakikat-ı Muhammediye nin risaleti olan zahirde gözüken Hz Rasulullah’ın zahirde gözüken çevresi de onun batınının velileri olmuş oluyor çevresindekiler yani bu ilmin çevresinde olanlar. Hz resul (sav) in çevresinde olanların hepsi değil, kim ki ondaki Hakikat-ı Muhammediyi idrak etmişse özüne nufuz etmişse onlar işte O’nun velileri olmuş oluyor. 

 İşte bu Kevser şarabı oluyor. اِنَّاۤ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 108/1 Biz sana kevseri verdik. Dediği hakikat budur. Kevser Cennette bir nehir diye tabir edilir, o da doğru orada da zahir batın var, ama biz o kevseri burada içmedikten oradakini içsekte olur içmesek de olur. Önemli olan burada hakikatını idrak etmektir. Resul (sav) in gönlünden veli sahabelerin gönlüne veli sahabelerin gönlünden tabiinlerin gönüllerine tabiinden tabeitabiine işte o el tutmalar varya işte bunlar Kevser şarabının birbirine naklidir. O el tutarken okuduğumuz bir ayet-i Kerime var, “O kimseler ki mubaya ederler- alış veriş ederler- onlar hemen Allah’la alış veriş ederler”. 

 Yani sen onları karşılıklı alışveriş eder görürsün yani iki kişinin alış veriş yaptığını görürsün ama onların alışverişi iki kişi arasında suretler arasında değildir, o alış veriş Allah ile olan bir alış veriştir. اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ اَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُوءْتِيهِ اَجْرًا عَظِيمًا 48/10 “O kimseler ki mübaya ederler, alış veriş ederler onlar hemen Allah ile alış veriş ederler, sen onları karşılıklı alış veriş eder görürsün, yani iki kişinin alış veriş yaptığını görürsün ama onların alış verişi o iki kişi arasında suretler arasında değil Allah ile arasında alış veriştir. Daha nasıl desin. Allah’ın eli onların üstündedir, kim ki nekeslik yaparsa kendi nefsi üzerine nekeslik yapar. Yani cimrilik yaparsa bu hakikatleri anlamak için zaman ayırmazsa zaman cimriliği yaparsa yani zamanını oraya harcamazsa veya bu hakikatleri idrak etmek için parasını pulunu neyi varsa bu yolda harcamazsa veya eşini çoluğunu çocuğunu bundan daha üstün tutarsa nekeslik- cimrilik- yapmış oluyor. 

 “Kim ki Allah’ın ahdini yerine getirirse yakında ona büyük ecir vardır. “ İşte ancak bu şekilde Resul (sav) ın nübüvvetinin velayeti arkadan gelenlere intikal ettiriliyor. Ne kadar sağlam bir yol değimli. Hiç bozulmamış tertemiz gerçek İslam ailesi bu. Altın halka dedikleri, altın zincir dedikleri budur, bir ucu rasul (sav) de bir ucu kıyamete kadar böyle devam edip gidiyor. O halkayı kim koparır. İşte diğer diğerlerinin halkaları koptuğundan bittiğinden ebter oldular. Resul (sav) in halkaları devam ettiğinden “biz sana kevseri verdik” demesi bu ilim, muhabbet, aşk akışı nehirini kevserle bildirmiş oluyorlar.

 Kevserin tabi ki kendi içinde ifadesi var ayrıca “Kef” ne demek, “Se” ne demek, “Rı” ne demek “Vav” ne demek Kevser derken. İşte ne kadar Cenab-ı hakka şükretsek az ki bu Hakikat-ı ilahiye sırlarını açıyor. Bu vahdet sırlarının anlatıldığı topluluktakileri Cenab-ı Hak seçmiş oluyor hepimizi, Gavs-ı Azam sizleri, hepimizi seçmiş oluyor, Resul (sav) seçmiş oluyor, Hz. Ali (kav) seçmiş oluyor, yoksa onlar seçmemiş olsa bu bilgiler o kişilere ulaşamazdı. İsa (as) ın havarileri bir sofra istiyor, Allahüteala da ﴿١١٢﴾ اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ اِنْ كُنْتُمْ مُوءْمِنِينَ ﴿١١٣﴾ قَالُوا نُرِيدُ اَنْ نَاْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِدِينَ ﴿١١٤﴾ قَالَ عِيسَىابْنُ مَرْيَمَ اللَّهُمَّ رَبَّنَاۤ اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ تَكُونُ لَنَا عِيدًا لاَوَّلِنَا وَاَخِرِنَا وَاَيَةً مِنْكَ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ ﴿١١٥﴾ قَالَ اللَّهُ اِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّىۤ اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاۤ اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ 5/111-115 “Ben size o sofrayı indiririm ama ondan sonra inkar ederseniz âlemlerde etmediğim azabı ederim” buyuruyor. İşte kim ki bu Rahman sofrasından yemeye başlar, tabi ki baştan bunun gıdası biraz ağır gelir çünkü alışmışlar onlar mısırdaki gıdaları yemeye İsrail oğulları 40 yıl sahrada dolaştılar cezalıydılar Kudüs’e giremediler, yaptıkları taşkınlıklardan dolayı.

 O arada çölün en kumlu yerlerinden geçerlerken Cenab-ı Hak onlara bıldırcın eti ve helva veriyordu, sabahları kar gibi yerden topluyorlardı helvaları yiyorlardı, bıldırcın etini de yiyorlardı. Yani onlara gökten gıda geliyordu. Manevi gıda geliyordu. Bir müddet yedikten sonra Musa (as) a şikayete gittiler. Bazılarıda çok toplayıp saklıyor, sakladıklarıda kısa sürede bozuluyormuş. Bir müddet bunu yedikten sonra Musa (as) şikayet ediyorlar, Ya Musa biz böyle tek gıdadan bıktık artık bize sarımsağından mercimeğinden salatalığında getir. Bunlardan istiyoruz biz diyorlar. Musa (as) bunun üzerine kızıyor اِهْبِطُوا مِصْرًا 2/61 O zaman Mısır’a gidin diyor, siz değerli gıdaları değeri daha az olanlarla değişmek mi istiyorsunuz diyor. Hadi siz mısıra gidin bunlar orada var diyor. İşte bu İsa (as) ın sofra hadisesinin bir başka türlüsüdür. İşte bu vahdet neşesinden gök yemeğinden yiyip de tekrar nefis yemeğine dönme arzusu, beşeriyetine dönme arzusudur. Gök gıdasını herkes yiyemiyor demek ki. Onlar alışmışlar kök gıdasına, gök gıdası ağır geliyor. İşte görüyoruz başlayanların bir kısmı bir süre sonra devamsız oluyor, O zaman ne oluyor? Ya Âdem ümmeti, ya Nuh’un ümmeti ya Davut’un ümmeti oluyor dolayısıyla Muhammedin ümmetine ulaşamıyor. İşte falan veli falan peygamber kalbi üzerindedir denilince bu mana anlaşılmalıdır. Yani o peygamberde olan ilim ve tecelliyat bu veliye o peygamberin vasıtasıyla mişkat-ı hatem-i velayetten hasıl ve vasıl olur.

 O peygambere gelen ilimler tecelliyat bu veliye o peygamberin vasıtasıyla mişkat-ı Hatem-i velayetten hasıl ve vasıl olur demektir. Böylece o veli Muhammedi İbrahimi Yani İbrahimidir ama Muhammede bağlı ve Muhammedi Musevi Musevidir ama Muhammede bağlıdır veya Muhammedi İsevi, İsevi’dir ama Muhammed’e bağlı olur. O veli Muhammedi İbrahimi, Muhammedi Musevi, Muhammedi İsevi olur. Yani Makam-ı Mahmud’dan kendisine gelen özellikler Resul (sav) e O’ndan da diğer peygambere yani İsevi, Musevi, İbrahimi veya Yakubi neyse o Peygambere o peygamberden de o mertebedeki velilerine intikal eder.

 İşte bunların en üstünü doğrudan doğruya Resul (sav) in kendisinden gelen velayettir. Çünkü diğerleri peygamberden peygambere geçerek ve o mertebeye inerek nüzul ederek gelen bilgilerdir. Ama Hakikat-ı Muhammedi Zat mertebesin den gelen bilgilerdir. Daha evvelce Kur’an-ı Kerim; Zat’ın ikramı olduğu söylenmişti. İşte bunun bir değişik özelliği de Resul (sav) in Kur’an-ı Kerimi ümmetine tebliğ etmesi İseviyet bahsinde Meryem bahsinde Fusus-ül hikem de şöyle deniliyor; Hz. Muhammed’in Kur’an’ı ümmetine ikram etmesi yani tebliğ etmesi tenfis (nefes) etmesi Cibril (as) ın Meryem’e İsa’yı nefes etmesi gibidir. 

 Cebrail (as) nasıl ruhu Meryem ismindeki o varlığa nefh etti ve orada İsa meydana geldi ise İseviyet hakikatı meydana geldi ise, bu hadise ondan daha üstün bir hadisedir, çünkü orada nefh eden ruh mertebesi itibariyle ama Hakikat-ı Muhammediye de nefh eden Zat mertebesi itibarıyladır. Dolayısıyla Kur’an’ın nefh edilmesi Resul (sav) tarafından Kur’an’ın nefh edilmesi nefh-i İsa’nın nefh edilmesinden çok daha üstün bir nefh hadisesidir. Çünkü bizatihi Hakikat-ı Muhammedi nefh ediyor. Yani Resul (sav) Zat mertebesinden nefh ediliyor. İseviyet mertebesi itibarıyla ruh mertebesinden nefh ediliyor. Arada ne kadar büyük fark var. İseviyet mertebesinden yani ruh mertebesinden nefh alan Meryem, o mahal yani zuhur yeri İsa’yı meydana getiriyor. Yani teşbihi meydana getiriyor. O mertebeyi meydana getiriyor. 

 Ama Resul (sav) in nefh eymesi işte Zat’ı ikram ediyor, ümmetinin gönüllerine. Yani Zat’ı ikram ediyor. Allah’ın Zat’ını ikram ediyor. Anlasa da anlamasa da kişi hadise budur, anlayan kazanmış oluyor. Anlayana büyük ikramiye çıkmış oluyor bu âlemde. Allah’ın Zat’ının hakikatini idrak ettiğinden almış olduğu nefayı İlahiye Zat’i nefhadır.

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Biz ona şah damarınızdan yakınız” ayetinin tahakkukunu meydana getiriyor bu oluşla, varlığını hissediyor, anlıyorsun varlığının kendine ait bir varlık olmadığını bu işi sadece Hakikati Muhammedi kanalıyla Muhammediler anlıyor. Veliler bunu idrak edemiyorlar. Muhammediyul Museviyyul Veliyyul idrak edemiyor.

 Veli Museviyete bağlı Museviyet Muhammediyete bağlı öyle olduğu halde bu veliler bile anlıyamıyorlar. Museviyet mertebesinden zuhura geldiğinden Muhammedyet mertebesi olmuyor. Zat’tan geleni idrak ettiğinde evliya oluyor kişi ve evliyanın kemali oluyor. Diğer evliyalara göre onun kemali oluyor. İşte o veli şahit oluyor, yoksa sıradan ümmet-i Muhammet şahit olacak değildir. İşte bu hakikatleri kim ya da kimler idrak ediyorsa onların hepsi velidir. Varis-i Muhammedi bunlardır. Ne kadar idrak etmişse o mertebedeki peygamberin velisi oluyor. Ama genelde bakıldığı zaman Resul (sav) den sonraya gelindiği için Ümmet-i Muhammed oluyor. Çünkü zaten Muhammed ümmeti içinde olması lazımdır. 

 Ümmet-i Muhammedi çerçevesi içinde asker gurupları gibi guruplar oluyor. Kendi mertebesinin bulunduğu yere göre Muhammediyet’ ten hakkını alıyor, nasibini alıyor. İbadetlerinde herhangi bir değişiklik yok, askari müşterekte herkes iştirak halinde ama özele doğru gidildiğinde namaz elli vakte çıkıyor. Ayrılık orada başlıyor. Birinci bölük İbrahimi bölük ama kurmay değiller. Bağlı olduğu yer T.C. devletine bağlı gibi düşün. Hepsi Genelkurmayın askeri gibi. Musavi bölüğü, İsevi bölüğü ama Muhammed (sav) olduğu zaman o genel ordu kumandanı durumundadır. Hepsi birden Muhammed’in askerleri oluyor. 

 Ama bölüğü İsa bölüğü, Musa bölüğü, İbrahimi bölüğü ordu aynı ordu olmuş oluyor. O seviyeye gelen bölükleri ayırt edecek ve onlara şahitlik edecekler. Şu bölükten bu bölükten diye. Bu güne geldiğimiz zaman kim ki bu bölüğün tamamının yukarıya bağlı olduğunu idrak edip oraya kadar ulaşıyorsa Muhammed’in özel bölüğüne giriyor. Merkez komutanı nasıl merkezde duruyorsa sağ kanat, sol kanat arkada yedekler, merkezde patişahın kapı kulları, padişahın özel koruyucuları bugünkü muhafız alayı gibi işte onlar ne kadar o asker küçük olursa olsun diğer askerlerin hepsinden mümtaz bir asker oluyor. Neden çünkü onların hep yakınında, Zatının yakınında olmuş olduğundan. Padişah’ın yakınında olduğundan.

 Diğer Hıristiyanız, Yahudiyiz diyenler İslam çerçevesinde olmasalar da bizim anladığımız manada kendi hakikatlerini yaşıyorlarsa onlar da yine bu çerçeve içine girmiş oluyorlar. Kur’an-ı Kerimde bunlardan bahsediyor. “Ehl-i kitabın içerisinde az bir kimse vardır, onlar Haktırlar gerçektirler “ buyuruyor. Onlar idrakine varmışlardır. 

اِنَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارَ وَالصَّابِئِينَ مَنْ اَمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الاَخِرِ وَعَمِل صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُم يَحْزَنُونَ

 2/62- Şüphesiz (senden evvel peygamberlere) iman edenler; Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiilerden kim ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette, Rableri katında mükâfat vardır. Onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir.

 Bunların kendi içlerinde şahitleri yoktur şahitler Muhammed ümmetlerinden çıkacaktır, Muhammed ümmetindeki şahitler bu özel kesime de şahitlik yapacaklardır. İnsan içerisinde bu ilim de büyüyor dal budak sarıyor ama o kişi bu ilminin gelişmesini çok da fark edemiyor ama dışındakiler onu fark ediyor hemen. Nasıl ki insanın evladı sürekli yanında onun gelişmesini farka edemiyor ama dışarııdı da olan kişi onu bir süre sonra gördüğünde ne kadar büyümüş diye fark edebiliyorsa hemen onun gibidir. 

 İşte Rahman suresinde يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّوءْلُوءُ وَالْمَرْجَانُ 55/22 “Onlar inci mercan çıkarırlar” dediği hadise bu hadisedir. O zat deryasına dalarlar oradan inciler çıkarırlar. İnci mercan buyuruyor neden başka bir şey ile vasıflandırmıyor? İnci gözyaşı manasınadır, inci gibi gözyaşları döküyor denir. İşte derviş ilk zamanlarında çalışmaları sırasında muhabbetinin arttığı zamanlarda gözyaşı döker ağlar döker pişmanlık duyar.

 Gözyaşı dışarıdıdan görünmese de içeriden döker. Oyıkanması için temizlenmesi için nefsaniyetinden kurtulması için ilk zamanlar. Sonra o incileri deliyorlar boynuna asıyorlar. İnsanı şereflendiriyor o inciler. İşte boynuna astığın o inciler sana takılan gerdanlık muhabbet gerdanlığıdır, ilim gerdanlığıdır. Mercan ise dal budak salan genelde kırmızı olan bir canlıdır. Değişik süs eşyası yapılıyor o da değerlidir. Mercanlar deniz canlıları ile kara canlıları arasında berzahtır. O ilim deryasından çıkan mercanlar o değerli şeyler dal budak salıyor senin varlığına intibak ediyor. Bedenine nufuz ediyor. Dal budak sararak yaşamının bir parçası oluyor. Onların bir kısmının kökleri yer altından gidiyor 20 m uzaktan çıkıyor, burada var iken ileriden çıkıyor, bitki yerinde sabit duruyorken mercen yer değiştiriyor, yani bitkilere göre hareket etme özelliği çıkıyor ve hayvanlara doğru bir geçiş oluşuyor. O ilim deryasından çıkan o mercanlar, değerli şeyler dal budak salıyor senin varlığına intibak ediyor. Sen de mercan gibi değerli bir varlığa dönüşüyorsun. 

 Velayeti Muhammediye de iki nevidir, yani Resul (sav) in velileri onun velayeti iki nevidir, evvelkisi budur ki tasarruf-u manevi ve suri arasına camidir. Yani velayet-i Muhammediye iki türlüdür, bir tanesi hem manevi tasarruf eder, hem maddi tasarruf eder. Keramet gösterir gibi. Manevi tasarruf eder mesela hiç arada madde yokken gönlüne nufuz eder senin halini değiştirir. Manevi tasarruf yapar.

 Maddi tasarruf yapar gerektiğinde taşı oynatır, ağacı kaldırır gerektiğinde şunu yapar bunu yapar. Resul (sav) in velayetinin tasarrufu iki türlüdür, Birinci velayetinin tasarrufu manevi diğeri maddi tasarruf dur. İkisine camidir. Âlemde mana hesabıyla tasarrufu mana itibarıyla tasarruf hakkındaki tasarruf gibidir. Tasarrufu kutup hakkındaki tasarruf gibidir. Suret hesabıyla tasarrufu selatin hakkındaki tasarrufu gibidir. Bu da iki nevidir, birincisi hilafete yakın olur ikincisi hilafete yakın olmaz. Velayet-i Muhammediyenin ikinci nevi tasarrufu suri ve manevi beynine cami olmaz. 

 Yani bunlar ayrı, ayrı olur birinci nevinde tasarrufu maddi ve manevi tasarruf eder ikincisinde maddi tasarrufu ayrı manevi tasarrufu ayrı manevi tasarrufu ayrıdır. Sair enbiyanın velayetinden ibaret olan velayeti Muhammediye yani diğer peygamberlerin velayetinden ibaret olan velayet-i Muhammediye yani velayet-i Muhammediyenin bir bölümü diğer peygamberlerde zuhura gelen velayeti Muhammediye Futuhati Mekkiye’de beyan buyurulduğu üzere dört nevi üzerinedir. Bu dört neviden her bir nevin bir hatemi vardır. Yani bir sonu vardır. Velayet sahiplerinin sonu vardır. Suri ve manevi tasarruf arasına cami olup makrumu hilafet olan velayet-i Muhammediye den birinci nevi sonuncusu Âli ibni ebi Talip (kav) ve (ra) efendimiz Hz dir. 

 Yani en büyük veli diyelim Peygamberden sonra genlen büyük velidir. Hem suri tasarrufu var, hem nuri ruhi tasarrufu var. Yani hem gönüllerde hem de madde halinde tasarrufu vardır. Velayet-i Muhammediyenin birinci nevi hatem yani sonuncusu Ali ibni ebi Talip (kav) efendimiz Hz. Alidir. Zira Hulafa-i raşidin sonuncusudur. Resul (sav) efendimiz buyurdular ki “Hilafet benden sonra 30 senedir” “Hilafet benden sonra 30 sene sürer Ali ile biter” buyurur. Zaten de Resul (sav) den sonra hilafet 30 sene sürmüştür. Ondan sonra halife yoktur. Ondan sonra gelenler halife değil hükümdardır. Keramet de bu dönemle bitmiş oluyor. Bu son velayete hatem-i kebir denir. 

 İkincisi de “Mehdi” dir. Bu da Tasarrufu suri ve manevi beynine cami olup hilafete makrur olan yani Hz. Ali efendimize verilen hilafete yakın bir hilafet olan çünkü o da velayetini hz Ali’den alıyor. Ondan aldığı için tam onun gibi olamıyor. Nasıl Hz Ali Resul (sav) den aldı ama Resul (sav) gibi olamadı işte ondan sonra alacak olan mehdi (as) da Hz ali kadar olamıyor O’na yakın. Ama en üstünü o Yani Hz Ali den sonra gelenlerin en üstünüdür. Mehdi (as) ahir zamanda zahir olur. İsmi Muhammed’dir, surette Resul (sav) e benzer ama halk edilmişlikte O’nun altındadır. Mana olarak, vasıf olarak resul (sav) den aşağıdadır. 

 Çünkü O’ndan kaynaklanarak geldi tabi ki O’ndan üstün gelmesi mümkün değildir. Ve de O’nun şeriatıyla geliyor dolayısıyla O’na bağlıdır. Ondan sonra hiçbir veli sultan olmaz. Yani Mehdi (as) dan sonra artık o da o tür velayetin hatemidir. Yani zahir ve batın mutlak tasarruf olan Hz Ali de bu hüküm bitmiştir, O’na yakin olan yine tasarruf eder ama Hz Ali gibi değil daha kısa süreli daha hafif şeyleri tasarruf eder ki işte o kıyamet kopmazdan evvel yapacağı tasarruflar var onun yapacağı işler var.

 Oralarda tasarruf eder ve bu tasarrufu da Hz Ali’den almış olur. Tabi ki O da Hz resul (sav) den dolayısı ile Hakikat-ı Muhammediden. Hz Resulullaha hikat ve surette benzer ama var edilişte O’nun altındadır. Ondan sonra hiçbir veli sultan olmaz bu velayet onunla hatem olur. O’na hatem-i sagir derler. Küçük son anlamındadır. Hz. Ali Efendimiz büyük son idi. Nitekim Şeyh ekber (ra) Futuhat-ı Mekkiyeden de beyan buyurur, Velayet-i Muhammediyeden üçüncü nevi hatem bu kitabın sahibi Şeyh-ül Ekber Muhyyiddini Arabi (ra) efendimizdir. O’na hatem-i asgar derler. Küçüğün küçüğü derler. 

 Sagir küçük asgar en küçüktür. Cüneydün askercik demektir, cund asker, cüneydün askercik demektir. İsm-i sagir derler zira o tasarruf-u suri ve manevi beynine cami fakat yalnız tasarruf-u maneviye malik yani kendisinde tasarruf-u suri manevi ikisi var ama tasarruf-u suri kullanmıyor. Sadece manevi tasarrufu kullanıyor. Bu kitabı yazması da manevi tasarrufu neticesidir. 

 Hilafete yakın olmayan bir nevinin o velayetin sonudur. Velayet-i Muhammediyeden dördüncü nevi hatem İsa ibn-i Meryem (as) dır ki ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. Hıristiyanların dünyanın en büyük insanı dedikleri Allah’ın biricik oğlu diye tahsis ettikleri velayetin dördüncü mertebesinde kalıyor. Neden öteki veliler Resul (sav) den alıyorlar nurlarını. Ne kadar dehşet bir hadisedir. Ne kadar büyük bir ilimdir. Resul (sav) in gerçekten Mü’min kullara ikram ettiği zat’i ikrama bakın. Şöyle diyelim İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet Muhammediyet. Şimdi bu ne kadar üstün olursa olsun bir peygamber olarak kendisi ne kadar üstün olursa olsun bir önce dediğimiz gibi en yükseği ruh mertebesi itibarıyla Ruh-ul Kuds, babası o kaynağı o çünkü. 

 Ama Resul (sav) in kaynağı Zat-ı Mutlak, Allah’ın Zat’ı, Hakikat-ı Muhammediye Allah’ın Zat’ı. Hz İsa’dan Resul (sav) e kadar bir mertebe var işte Resul (sav) ın Zat’ından nurlarını ruhlarını bilgilerini ilimlerini alanlar bu aradadır. Bunların en altı yani resul (sav) in velilerinin en altı İsa (as) dır. Dördüncü nevi velisidir. İsaviyetin en üst hududu Muhammediyenin en alt tabanıdır. İşte onlar buraya kadar geliyorlar bundan üstten haberleri yoktur. Bütün Hıristiyan âlemi bunlardan haberdar değillerdir. Neden çünkü bunu tanıyor sadece. Ama bugünün Hıristiyan âleminin ulaştığı genişlik bunun dünyaya getirdiği ilimle oluşuyor. 

 Nereden alıyorlar? Peygamberden sonra onlar gelişmeye başladılar 700 sene geçti 571 sene geçti İsa (as) dan sonra hep orta çağın karanlıklarında yaşadılar. Hatta İslamiyet geldikten epey uzun seneler de karanlıklarda yaşadılar ne zaman ki selçuklularla Osmanlılarla İslamiyet harekete geçti gerçek bünyesine oturmaya başladı yerine o zaman onlar anladılar ki islamiyetin getirdiği şeyler bizden daha geniş ve onun peşine düştüler. Zahirde olan muvafikiyetleri islamiyetin getirdiği bilgiler ile oldu. Kendi bilgileri ile değildir. Biz kendi kabuğumuza çekilerek dedikoduya başladık ve küçülmeye başladık onlar ise araştımaya yönelerek islamın ilmini kullanarak bilim ve teknolojide ilerlediler.

 Büyümelerin sebebi Hakikat-ı Muhammediden aldıkları bilgi ile oldu. Eğer Hz Muhammed gelmemiş olsaydı onlar hala orta çağ karanlığında yaşayacaklardı. Muhıyyiddin-i Arabi Hz leri üçüncü hatemül veli yani İsa (as) ın üstünde bir mertebeye sahiptir. Yalnız şunu karıştırmamak lazımdır peygamber olarak peygamberliğin üstünde bir mertebe yoktur. Nişan yönüyle diyelim, göğsüne bir nişan takmış mühür takmış ama o mühür maddi bir mühür zahir bir ifade hakikatte ise onun marifeti içindeki bilgisi. İseviyet bilgisinde ne var fenafillah var sadece Hakta fani olmak var o kadar. Başka bir şey yoktur. Ama Hakikat-ı Muhammedi de ne var? Bakabillah var İnsan-ı Kamillik var. 

 İşte beni İsrail Peygamberlerinden bahsederken “Ümmetimin velileri beni İsrail peygamberleri gibidir” buyuruyor efendimiz. Bu hakikate binaen. Halbuki üstündür diyecek ama peygamber liğin şanına halel gelmesin diye gibidir buyuruyor. Velayet-i Muhammediye den dördüncü nevi hatem ise İsa ibni Meryem (as) dır. Ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. İşte Kıyamet Allah diyen kimse kalmayacak onun üzerine kopacak deniyor ya işte o bu sırlardan birisidir. Yani Allah’ın veli kulları kalmayacak “Allah” diyen insan çok olacak lafsi Allah diyen çok olacak ama “Allah” lafsının manası üstünde olan kimse kalmayacak. 

 “Allah” diyen bulunacak ama kelam olarak diyecek, kelamda kalacak dediği. Allah’ın hakikatleri ile birlikte yaşayan kimse kalmayacak. Veli ile birlikte yaşayan kalmayacak o veli de İsa (as) olacak. Mehdi (as) ikinci nevi son velidir, Birinci nevi son veli Hz Ali en yüksek veli. İkinci veli hatem (son veli) Mehdi (as) dır, Üçüncü veli hatem bu kitabın yazarı M. Arabi Hz leridir. Dördüncü veli hatem veli de İsa ibn-i Meryem’dir.

 Bundan sonra velayet yoktur. İsa (as) geldiği zaman O’nun da veli olmasının sebebi Resul (sav) in ümmeti olması dolayısıyladır. Bu da bir başka özelliktir. Çünkü yeniden dünyaya geleceği için Resul (sav) ondan evvel gelmiş hükmüne düşeceğinden O’nun ümmeti olarak gelecektir. İsa (as) ın iki şerefi vardır diğer insanlara has olarak Bu iki şeref başka insanlarda da yoktur. Ama Ümmet-i Muhammed’in şerefi daha da bir başkadır. İsa (as) yeryüzüne indiği zaman kalan ömrünü tamamlamak için Resul (sav) den sonra dünyaya gelmiş olduğundan Resul (sav) in ümmeti olacaktır. Resul (sav) e ümmet olacaktır. İşte O’nun iki özelliğinden birisi kendinin asli olarak peygamber olması bu birincisi.

 Daha evvel dünyaya geldiğinden o dünyada kendinin en üstün durumda olduğundan peygamber olduğundan, ölmeyip gökyüzüne kaldırıldığından gökyüzünde geçen o süre içerisinde başka peygamber geldiğinden ve o peygamberden sonra dünyaya indiğinden o peygambere ümmet olmak mecburiyetindedir. Zaten başka yapacak şey de yoktur. İşte Resul (sav) e ümmet olmak diğer insanlar içerisinde şereflerin en büyüğüdür. İşte O’nda iki şeref olmuş oluyor, birincisi peygamber olması bir de Resul (sav) e ümmet olma şerefi vardır. Başka hiçbir insanda olmayan bir özelliktir bu. 

 Mehdi (as) ile buluşacaklar ve iki veli birlikte çalışacaklardır. Teccala karşı gelecekler, o arada Deccalı öldürecekler, 30-40 yıl dünya onların hayatta olduğu süre içinde dünya düzene girecek kurtla kuzu bir arada dolaşacak dedikleri gibi her şey sulh içinde olacak. Bu zaman Mehdi ve İsa (as) zamanında olacaktır. İnsanlar zekat verecek kimse bulamayacaklar. Fakir kalmayacak ondan sonra da çok daha kötü bir devir başlayacak ondan sonra da kıyamet kopacak. Velayet-i Muhammedi yeden dördüncü nevi hatem-i İsa ibn-i Meryem (as) dır ki ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. Umumi velayet O’nunla son bulur. 

 Ona da hatem-i Ekber derler. Büyük son demektir. Daha başka gelmediği için böyle denir. O’ndan sonra bu devir tamam olup kıyamet kopar yani mevhum olan suretler mürtefi olur her şey başladığı yere döner. Yani Âdem (as) yokken sonra Âdem (as) dünyaya geldi ve yaşandı bitti sonunda iş başa yani Âdem (as) ın gelmediği döneme döner. Peygamberler zikrolunan ilmi her ne vakit görseler ancak hatem-i evliya lambasından ışığından görürler. Peygamberler hatem-i evliyanın nurundan alırlar bu ilmi. Muhammedi velisinden ışığını alırlar. Müşkat-ı hatem-i evliya velayat-ı hassa-ı Muhammediye dir. Yani Son evliyanın yahut Hz Ali’nin ışığı (aydınlatıcı yer-kandil) Muhammediye ye has velayettir. Ve Makam-ı Mahmuttur. (Mişkat ışığın konulduğu yer eskiden gaz lambasının konduğu dolaplar vardı içine lamba konur camakanlı rüzhardan lambayı korur, camlı olduğu için lambanın ışığı dışarıyı aydınlatır buna mişkat denir.) Ve oradan velayet yoluyla alırlar. Makam-ı Mahmuttan velayet yoluyla alırlar. Cihet-i nübüvvetleri ile almazlar. Yani nübüvvet yoluyla almazlar velayet yoluyla alırlar. Hatta her bir peygamber nübüvvetini ve şeriatını ahkamını bile velayeti ile alır. Yani velayet bir bakıma nübüvvetten daha üstündür. Özde çalışan velayettir, nübüvvet ise dışarıdaki ahkamıdır. Peygamberin iki ciheti vardır, birisi halka nisbeten onun kemalidir ki bu da havadis-i ekvanın müteallik olan ahkamın tebliğidir. Yani bu maddi âleme müteallik olan hukuku tebliğidir. O bu tebliği itibarıyla Rasul ve şeriat sahibidir. Ve onun nübüvveti dahi teşriyedir -şeriattır.

 İki özellik çıkıyor peygamberin biri dışı bu nübüvvettir, rasulluktur ama batınında olan Allah’ın Esmasından sıfatından Zat’ından haber vermesi veliliktir. Veli yakınlık manasınadır. Evliya çok yakın manasınadır. İşte insanda risalet bitmiştir velayet devam ediyordur dediği bu husustur.

 Mevlana Hz leri kendi nefslerinden haber vererek buyururlar ki “Feyz hazinelerin açtılar bu hazinelerden elbiseler giyiniz, güzellikler giyininiz, yaşantılar alınız. Mustafa geldi yine cümleniz iman ediniz.” Yani Hz Mevlana şahsiyetinde O’nun dışarıdaki suret ve şekline bakmayınız O’nun özündeki Mustaf’nın özüdür. Oradan O geliyor. Kendi nefsinden haber vererek bu kıtayı söylüyor.

 Yani O nefiste diyor benim nefsimde demiyor, “Mustafa geldi” diyor. Söyleyen kim? Gene Mustafa. Söyleyen Mustafa geldi diyor. Mustafa’ya yeniden iman ediniz. Yani o gün Resul (sav) efendimizi gören sahabe-i kiram nasıl iman ettilerse sizde aynen öyle olduğuna iman ediniz” diyor. İşte Mevlana Hz lerinin isminin “Mevlana” olması buradan geliyor. Mevla; efendi demektir. Mevlana da “Efendimiz” demektir. “Mevlana” dendiği zaman Efendimiz manasınadır. Neden bu söz söylenmiştir, daha ziyade kendi esas ismi Molla Yurun Celalettin-i Rumi dir. Ama sonradan kendisine verilen ve onun asli ismi olan “Mevlana” dır. Ondan evvel de “Mevlana” lakabını alanlar vardır. 

 Mesela “Mevlana Cami”, “Molla Cami” gibi daha birçok şahsiyetler bu lakabı almışlardır. Ama “Mevlana” dendiği zaman hiç isim dahi verilmese Konyalı Mevlana anlaşılıyor. Çünkü O’nda Mustafa’nın yani Resul (sav) in şuunatı en son dereceye ulaşmıştır. Daha geniş vaziyette zuhura çıkmıştır. Resul (sav) in hakikatı bütün velilerde ayrı ayrı zuhura gelmektedir. “Dışarıdaki suretlere bakmayın“ diyor. Bütün O’nlardan zuhura gelen Hakikat-ı Muhammedidir. Gerçek evliyaullahtan halkın evliyasından değil de Hakk’ın evliyasından. Halkın evliya payesi verdiği kimselerden değil de Hakk’ın evliyasından, O’nun evliyasını da tanımak kolay iş değildir, çünkü “benim kubbelerimin altındadır” buyuruyor.

 Nerede şöhret bulmuş, fazla yaygınlaşmış birisi, varsa orda biraz düşünmek gerekiyor, biraz şüphelenmek gerekiyor. O kadar çok kişinin tanıması mümkün değil çünkü onu. Eğer tanınıyorsa biliniyorsa o halkın evliyasıdır. Yani halk ona evliya ismini vermiştir. Veli ismini şeyh ismini vermiştir. Otanındığı zaman uzaklaşır kendini gizler zaten. İşte bazı seferlerde söylenir ya Resul (sav) in kendinde mevcut olan muhabbeti coşku o aşkı şevki kendi yaşadığı asrında yeni bir şeriyat kurduğu için ortaya çıkarması mümkün değildi. Yani kendinde olan muhabbeti kendi yaşadığı devrinde çıkarması mümkün değildir, terslik olurdu. 

 Biri rindanelik coşku tam bir denge Şeriata sımsıkı bağlılık işte bu iki yön bir kişide aynı anda çıkamayacağına göre Resul (sav) de şeriat kurduğuna göre diğer halini ufak, ufak halleriyle sözleriyle belirttikten sonra işte ondaki hakikati Hz Mevlana zuhura getirmiş oluyor. Bir başka ifade ile Hz Mevlana Resul (sav) ın muhabbetinin zuhur kaynağıdır.[63] 

 “ İz- -T-B- ”

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ {الشورى/29} 

(42/29) “Vemin âyâtihi halku-ssemâvâti vel-ardi vemâ besse fîhimâ min dâbbe(tin) ve huve ‘alâ cem’ihim iżâ yeşâu kadîr(un)”

 (42/29) Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir. 

---------------- 

 Âdem’in (a.s.) yaratılışı üç ayrı şekilde olduğu anlaşılıyor. İşte bu üç değişik şekilde anlatılış ilim adamlarının da düşüncelerini karıştırıyor, sonra arada ittifak kuruluyor, ama ittifak % 100 değil mesela % 60 gibi. İnsanların da kolay anlayacağı bir şekildeki yönü kabul ediliyor. O görüş Cennette halk edildi, oradan yeryüzüne indirildi. اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ 20/125 bunlarda hep Kur’an’a dayanıyor ama üç değişik zuhur var tecelli var, Âdem (as) ın zuhura gelişi vardır. Bunlar da gerçektir. İnkar edilmez gerçeklerdir. Mesela şöyle denebilir, Cennet bahçe demek, dünyadaki bahçelerin hepsi dünya cennetidir. Cennet tabirinden Kur’an galaksi içinde başka bir mekandan mı bahsediyor? Eğer öyle olduğunu kabul edersek insanlık yine çok süper bir varlıktır. Yani bilmediğimiz bir cennet âleminden ilk astronot Âdem (as) dünyaya geliyor. Bu ne muazzam bir olaydır. Yeryüzüne galaksiler arası bir yolculukla geliyor, ve miraç hadisesi ile kemalat da galaksiler arası gezme ile bitiş oluyor. Cennetten geldiği şekliyle düşünürsek bu böyle olmalı. 

 Diğer şekliyle كُنْ “Ol” dedi o da oldu. Bunlardan hangisi? Bize ait Âdem bir tanedir. Bir diğeri “Sizi sudan halkettik “ buyuruyor. Bunlardan anlıyacağımız “Bizim yarattıklarımız Âdem nesli sadece sizin babanız olan Âdem le sınırlı değil” mesajı veriliyor. Adem neslinin dünyadaki süresi 10 bin yıl kadardır. Bu sonsuzluk zaman diliminde bu 10 bin yıl nedir ki? Dünyanın yaşı 12 milyar yıl diye söyleniyor bu 12 milyar yıllık süre içinde 10 bin yıllık şuurlu canlılar olması süresi çok kısa olmalı. Onun için bu Âdem nesillerinin önceki başka Âdem nesilleri vardı, sonraki Âdem nesilleri de olacaktır. 

 Yalnız şu var dünyadaki insanlar gittikten sonra yani o Âdem nesli gittikten sonra yeryüzünde coğrafi değişiklikler meydana geliyor. Onun için eski yaşamış Âdem nesillerinden iz kalmıyor. 200 sene harman oluyor, burçlara giriyor, muhtelif burçlarda 18 milyon yıl bir burçta kalıyor, diyelim ki ateş burcunda kalıyor bu süre içinde yine ateş küreye dönüyor, Bu durumda üzerinde varlık su vs. yaşanacak durumda olmuyor. Ondan sonra su burcuna giriyor, tekrar buharlar vs, başka bir burca giriyor sonra soğuk burca giriyor, soğuyor, toprak burcuna giriyor, katılaşıyor taşlar meydana geliyor, sonra ılıman bir burca giriyor, eski halindeki yapı tamamen değişiyor. Böylece daha önceki Âdem neslinin mediyet kalıntıları da yok olmuş oluyor.

 Dünya yeni bir güç almış olarak, dünya da canlı onun da istirahata ihtiyacı var. Eğer dünya cansız olsa canlı olan varlıkları oluşturamazdı. Bu dünyada öyle bir can var ki insanı meydana getiriyor. Allah’ın aynasını meydana getiriyor. İşte İnsan-ı kamilin burada bulunması dolayısıyla da yakın çevresinin içerisinde insan bulunmayan bütün galaksilerin kabesidir burası. Dünyanın tamamı galaksiler arasında “Kabe” dir, kibledir, neden çünkü içinde insan var. Yani içinde insan olmayan yıldızların ve galaksilerin kabesi dünyadır. “Melekler geceleri yeryüzüne bakar parlak, parlak fezaya doğru nurları çıkan evler görürler, anlarlar ki o ev içinde ibadet edenler var.” Hadis-i şerif. Melekler bile nazar ediyorlar dünyaya. Muhyiddin-i Arabi Hz lerinin daha müşadeleri var, biz yolumuza devam edelim. 

 Bunun delili mukaddimede izah olunduğu üzere وَمِنْ اَيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَاۤبَّةٍ 42/29 ayet-i kerimesidir, “ Hakteala yerde ve göklerde dabbe cinsinden olan mahlukatı var ettiğini” beyan buyuruyor. Bu ayet-i kerimede. Dabbe: iki ayak üstünde yürüyen insan manasındadır. Şuurlu veya şuursuz insan suretindeki varlıklar. İşte göklerde de dabbe cinsinden varlıkların olduğunu bu ayet-i kerime açıklıyor. Dabbe insana da denir. 

Enfal suresinde kör ve sağır ve akılsız dabbelerin şerlisi insan olduğu meydandadır. انَّ شَرَّ الدَّوَاۤبِّ عِنْدَ اللَّهِ الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لا يُوءْمِنُونَ 8/55 ayetinde de “ küfreden, iman etmeyen devvap ise ancak insandır.[64] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ {الشورى/30} 

(42/30) “Vemâ esâbekum min musîbetin febimâ kesebet eydîkum ve ya’fû ‘an kesîr(in)”

(42/30) Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder. 

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim, Mûsanın nasihatini dinlemezsin, küstahlık edersin, kendini çelik kılıç üzerine vurursun.

 Senin canından kılım hayâ gelmez ey birader, bu senin lâyıhındır, senin lâyıkın!

 “Çelik kılıç”dan murâd, kahr-ı İlâhîdir. Ya’ni “Mûsâ (a.s.)ın nasihatini dinlemezsin, küstahlık edersin ve kendini kahr-ı İlâhî kılıcı üzerine çarparsın. Sen kendim kılıç üzerine çarptığın vakit, kılıç seni kesmekten utanır mı? Ey birâder, başına gelen bu felâket senin lâyıkındır.” 

 (Şûrâ, 42/30) Ya’ni “Musîbetden size isâbet eden şey, sizin ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir” âyet-i kerîmesi, herkesin başına gelen belâ, kendi fiili-nin cezası olduğunu beyân buyurur.[65]

 "En büyük musibet, gaflet perdesidir"[66]

 "Musibetler, gaflet uykusundan uyandıran ilâhî kamçılardır. Af ise uyanan kula sunulan rahmet sofrası. Kâmil, her ikisinde de Hakk'ın lütfunu görür."[67]

----------------

وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ {الشورى/31} 

(42/31) “Vemâ entum bimu’cizîne fî-l-ard(i) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in)”

(42/31) Yeryüzünde O’nu âciz bırakamazsınız. Sizin için Allah’tan başka hiçbir dost ve yardımcı yoktur. 

----------------

 Nasıl yaşadığımız dünyanın bir yeryüzü var ise bizlerin beden arzımızda bizlerin yeryüzümüzdür. İnsanın gençliği kuvvetinin olması Allah’ı aciz bırakmaya yetecek değildir. Aciz olan aciz bırakamaz. Bunlar gelip geçicidir ve bu yeryüzünde kıyamet alemetleri gelip kopacak ve aciz olan kendini var zanneden birey olacaktır. Gerçek veli-dost ve yardımcı Allah’tır. Hayal ve vehim yani nefsi emmare ve şeytan insanın yardımcıları değildir. (Murat Derûni)

 "Kul âcizdir, âciz bırakamaz. Velî ve nasîr ancak O'dur. Ârif, bu hakikati müşahede ederek huzura erer. Her şey O'ndandır, O'na döner."[68]

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ {الشورى/32} 

(42/32) “Vemin âyâtihi-lcevâri fî-lbahri kel-a’lâm(i)”

(42/32) Denizde dağlar gibi yüzen gemiler, O’nun varlığının delillerindendir. 

----------------

 Nasıl ki denizde yüzen büyük gemiler var ise beden teknesi olan Hakikat-i Muhammedi tekneleri dikey olara oksijen deryası olan Hakikat-i ilahiyye deryasında dikey olarak hareket etmektedir. “Hu”nun işaretlerindendir. Nasıl bir işaret buna Suyun “H₂O” kimyasal sembolüdir. “H” hidrojen ve “O” oksijendir. “O” Hu dur. 2 tane H ise “Ha” ve “Hı” harfleri ile Halk ve Hakk tır. Hüviyet, Hakk, Halk su içinde kendi gizlemiştir. (Murat Derûni)

 "Gemiler, varlık deryasında yüzen ilâhî nişanelerdir. Deniz, rahmetin enginliğini; dağlar, istikametin azametini gösterir. Ârif, bu seyirde Hakk'ı müşahede eder."[69]

 "Denizdeki gemiler gibi, ârifin kalbi de mâsivâ deryasında Hakk'ın isimleriyle seyreder. Dağlar gibi azametli olan, velîlerin marifetidir. Her seyir, O'na olan bir yolculuktur."[70] 

----------------

إِن يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ {الشورى/33} 

(42/33) “İn yeşe/ yuskini-rrîha feyazlelne ravâkide ‘alâ zahrih(i) inne fî zâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr(in)”

(42/33) O, dilerse rüzgârı durdurur da onlar denizin üstünde durakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. 

---------------

 “Rüzgar” nefesi rahmani rüzgarlarıdır. Bu beden teknesinin hareketi ise “ve nefahtu” olan nefhayı ilahiyye bağlıdır. Zahiri olarak bakıldığında nefes kesildiği andan itibaren bedenin hareketi intikaya uğrar ve ölüm tadılmış olur. Bâtini olarak gönlünde harekete geçmesi için nefesi rahmani rüzgarının tecellisine ve bir irfan ehlinin bu gönle sohbet ile üflemesine bağlıdır. (Murat Derûni)

 "Rüzgâr eserken de durgunken de Hakk'ın kudreti tecellî eder. Sabır, celâl denizinde yüzmek; şükür, cemâl bahçesinde gezinmektir. Kâmil, her iki hâlde de vahdeti müşahede eder."[71] 

----------------

أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَن كَثِيرٍ {الشورى/34} 

(42/34) “Ev yûbikhunne bimâ kesebû ve ya’fu ‘an kesîr(in)”

(42/34) Yahut (içlerindekilerin) yaptıklarından dolayı onları helâk eder, birçoğunu da affeder. 

---------------

وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ {الشورى/35} 

(42/35) “Ve ya’leme-llezîne yucâdilûne fî âyâtinâ mâ lehum min mehîs(in)”

(42/35) “Allah, böyle yapar ki, âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.” 

----------------

فَمَا أُوتِيتُم مِّن شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ {الشورى/36} 

(42/36) “Femâ ûtîtum min şey-in femetâ’u-lhayâti-ddunyâ vemâ ‘inda(A)llâhi hayrun ve ebkâ lillezîne âmenû ve ’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)”

(42/36) Size verilen herhangi bir şey sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise iman edip sadece Rablerine güvenen kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 

----------------

 Dünya hayatında verilenler geçici maddi şeylerdir ve arızidir. Zahiri yaşamda geçimi sağlamak ve dünya nizamını doğru yönetebilmek içindir. Burada “Fena” bulacak dünya hayatı anlatılmaktadır. Dünya yı terk eden için; 

 Baki olan Allah katında olanlar daha hayırlıdır. İman edip, ikana erenler rabbleri olan rabbi haslarını vekil kılar ve ona dayanırlar. (Murat Derûni)

 "Dünya, ârif için bir aynadır; onda Hakk'ın cemâlini seyreder. Tevekkül ehli, her nimetin O'ndan olduğunu bilir. Allah katındakiler ise vuslatın ta kendisidir."[72] 

 "Rablerine tevekkül"ün dereceleri:[73]

 Avam tevekkülü: Sebeplere başvurup Allah'a güvenmek Havas tevekkülü: Sebepleri aradan kaldırmak Ehass tevekkülü: Varlıkta sadece Hakk'ı görmek "Tevekkül, vahdet şuurunun meyvesidir"

----------------

وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ {الشورى/37} 

(42/37) “Vellezîne yectenibûne kebâ-ira-l-ismi velfevâhişe ve-izâ mâ gadibû hum yagfirûn(e)”

(42/37) O iman edenler, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar. Onlar öfkelendikleri zaman da kusurları bağışlarlar. 

----------------

 En büyük günah efendimiz s.a.v. Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor. Ben varım diyerek varlık isbatına girişmek Hakk’a karşı yapılan en büyük hayasızlık, utanmazlıklıktır. Hakikat ehli, irfan ehli öfkelendikleri zaman, hakikat ehli öfkelenmez demiyor, her ne kadar idrak sahibi olsada bu dünya hayatında henüz beden gömleği üstünde olduğundan gelen tecellileri hakk’tan geldiğini bilir ama gelen nefsi ile bunu gerçekleştirdiğinden hale bürünür ve ölçüsü ile kendindeki hakkı korur. Ve hale bürünerek, içerden kızmaz, dışardan ise zahiri hüküm ne ise ona göre davranmaya çalışır. (Murat Derûni) 

 "Günah, vahdet şuuruna perdedir. Haya ise bu perdeyi yırtan nur. Ârif, öfkesinde dahi rahmeti görendir. Zira bilir ki her varlık O'nun aynasıdır."[74] 

----------------

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {الشورى/38} 

(42/38) “Vellezîne-stecâbû lirabbihim ve ekâmû-ssalâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ razeknâhum yunfikûn(e)”

(42/38) Onlar, Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir. 

-----------------

 Âyette bulunan “Rabb”leri ifadesi rububiyet mertebesi ifadesidir. İnananlardan bahsedildiğine göre “hadi” olan rablerinin-terbiye edicilerini davetinin vacip kabul ederler. 

 Salatın ikame edilmesi, öncelikle kıyam ederek yani nefsinin kıyametini kopararak, Tevhid-i Ef’âl peygamberi olan İbrâhîm a.s ın meleklere ve esmâ-i ilâhiyye imam olduğu gibi kendi varlığında bulunan melek-kuvve ve birimsel esmâlara imam olmasıdır. Daha sonra salat-ı vusta olan rububiyet mertebesi namazı kılmasıdır. Ve sıfât mertebesi namazı olan salat-ı daimun hali olan her an namazda olma haline ulaşılmasıdır. Bunun en kemallisi Zât-Muhammediyet mertebesi ile cem edilip Allah c.c. ile olan mukabele halinde olan namazın ikame edilmesidir. Namaz-Salât hakkında geniş bilgi Terzi Baba - Gönülden Esintiler (5) numaralı kitapta mevcuttur. 

 Genelde kişi hakkında bir işin hakkında hayırlı olup olmayacağı konusunda istihareye yatar ve anlamaya çalışır. Ama rüyaya vehim ve hayal karışma ihtimali olduğu gibi bu rüyayı doğru değerlendirecek irfan ehlini bulmak oldukça zordur. İstihareden ziyade ehli ile yapılan istişare kişiyi doğru yola iletir. İşte hakiki rızkı olan ma’nâ rızkınıda irfan ehli kırkta birini kendine diğerlerinede ihtiyacı olan irfan ehline dağıtır.

 Aşk ve İrfaniyet yolunda bir ömür ve bir Asır geçiren Efendi Babamız yaptığı tavsiyeleri ve istişareleri şu anda 9 adet olan istişare dosyaları henüz yayınlanmayan ve devam eden 140 adet Mektuplar ve zuhuratlar dosyasında bulmak mümündür. İstişare dosyaların başlamasına vesile olan mail ve sorulara buraya alıyoruz. Bundan sonra okuyanlar-okuyacak olanlarda kendilerinde ne gibi değişlikler olduğunu tefekkür etme fırsatı bulabilirler. (Murat Derûni)

-----------------

 Bu kitabın oluşumu, NECDET ARDIÇ’ın (20 Şubat 2009 Cuma) günü çevremize gönderdiğimiz bir “mail” ile şöyle başlamaktadır. 

----------

 Selâmün aleyküm. Sevgili kardeş-ihvan ve evlâtlarımız. (Terzi Baba 1 ) kitabını düzenleyerek yazan, (Ç.H.U) oğlumuzun sizden bir ricası var! şöyleki:

---------- 
 Muhterem, yolumuzun ehli, büyüklerim ve kardeşlerim. Epey zamandır düzenleme ve yazılımlarına başladığım(Terzi Baba 2) kitabımızın oluşumuyla meşgulüm. Kitabımızın içinde muhtelif başlıklar değişik bölümler vardır, bunlardan bir tanesinin başlığı da (dost katından inen) ismini taşıyacaktır. Veya benzeri bir isim olacaktır. Bu bölümü sizlerden gelecek gerçek bilgiler ile oluşturmak istiyorum. Bu vesile ile sizlerin Efendi Baba’mı tanıdıktan sonra, (1) hayatınızdaki değişiklikleri, (2) hayata bakışınızı, (3) kendinizdeki idrâkî gelişimleri, (4) zaman içinde halinizde, üzerinizde yaşadığınız varsa, olağanüstü özel hallerinizi, (5) son idrak yaşantılarınızı, (6) şu anda Efendi Babamı hangi vasıfta gördüğünüzü ve hakkında ne düşündüğünüzü, özet olarak yaklaşık 10 gün içinde yine Efendi Babamın mail adresine göndermenizi en içten saygı hürmet ve sevgilerimle rica ediyorum. Bu yazıların isimleri bizde mahfuz kalacaktır. Sonsuz selâmlar. Ayrıca bende sizleri zâhiren, tanımadığım halde çok seviyorum. Kardeşiniz Hüsamettin Çelebi. “Şerif Kır” Yukarıda bahsedilen (Terzi Baba 2 ) den sonra ki Kitaplarımız bize gelen mektup ve zuhuratların arşivimizdeki malzemelerini de bilgisayar ortamına (az bir kısmı kaldı) geçirmiş bulunuyoruz bunların ismi ise (Terzi Baba istişare dosyaları 3-4-5-6) gibi en son olarakta (Terzi Baba Mektuplar ve zuhuratlar) kitaplarımızın yazılımları devam ediyor. (Şu anda 25)i geçmiş vaziyette. Vaktimiz oldukça da devam eder İnşeallah. Bizlerden de sizlere sonsuz selâmlar. Bu maili kardeş ve evlâtlarımıza ayrı ayrı gönderiyorum ancak unutulan kimseler olursa kusura bakılmasın bilgisayarı olmayanlara da iletirsiniz onlarda yakın bir arkadaşları vasıtasıyla düşündüklerini bildirebilirler. Ancak bu istek, bir emir ve hüküm mahiyetinde değil sâdece ricâdır. Herkese başarılar dilerim. Terzi Babanız.

 (20 Şubat 2009 Cuma) günü istenen bu yazılar o gün-den beri gelmeye devam etmekteler. Bende onları dosyasında muhafaza ediyor idim, onlara bakmaya ancak vakit bulabildim ve düzenlemeye çalışıyorum. Oldukça dikkate değer ve ilgi çekici, sâfiyetle yazılmış yazılar olduğundan sizlerinde istifâde etmenizi istedim. Terzi Baba (2) ye konanların dışında dikkate değer yazıları burada kayda alıp belirli bir sayfa sayısına ulaşınca daha başka kitaplarda da sıra ile toplamayı düşünüyorum. Cenâb-ı Hakk her işlerimiz de her birerlerimize kolaylıklar nasip etsin. Âmîn. 

 Yazı gönderen dost, kardeş ve evlâtlarımızın açık olarak tanınmaması için sâdece isimlerinin baş harfleri konacaktır. Oldukça değerli olan bu yazı ve cevaplarda, umarım benzer olan soru ve düşüncelerinizin cevaplarının benzerlerini bulabileceğinizi tahmin ediyorum. Zahmet edip yazı gönderenlere ayrıca teşekkür ediyorum sağ olsunlar var olsunlar. Cenâb-ı Hakk okuyanları da faydalandırsın İnşeallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yâdet, geçmişlerine de hayır duâ et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yârabbi; bu kitaptan meydana gelecek mânevî hasılayı, evvelâ âcizane, Efendimiz Muhammed Mustafâ, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret Babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, ceddinin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, yâ Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayâlin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 Terzi Baba NECDET ARDIÇ 

 Tekirdağ: (12/12/2012) Çarşamba. 

 NOT=(20 Şubat 2009) daki günlerde yaşanarak kaydedilen bu duygu ve tespitler o günlere aittir bugün ise bu tespitler çok daha gelişmiş sahiplerini daha ileri derecelere götürmüştür. O günlerin feyzi ve bereketleridir. Her an ilerlemede olan bir gönül tabîi ki, daha başka gelişmelere de sahne olacaktır. Eğer olmuyorsa yerinde sayılıyor demektir. Devamı olacak kitaplarımızda bunların yenilerini de göreceğiz. İnşeallah. Cenâb-ı Hakk cümle yârânımızın akıl gönül ve idraklerini Hakikat-i İlâhiyyenin hakikatinde açıp idraklerimizi genişletsin. İnşeallah.[75] “ İz- -B- ” Haliyle bu “istişare dosyaları” buraya alamıyoruz dileyenler ilgili dosya-kitapları okuyabilirler. 

----------------

وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنتَصِرُونَ {الشورى/39} 

(42/39) “Vellezîne izâ esâbehumu-lbagyu hum yentasirûn(e)”

(42/39) Onlar, bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar. 

----------------

 Hakikatte saldırı şeytan ve nefsi emmarenin hayal ve vehim ile hakikatı perdelemesidir. Kendi varlığında bulunan “muhacir” içten gelen yardım uvvetleri ve “ensar” dıştan gelen yardımcı kuvvetler ile bu saldırılara karşı koyar. Ve “gönül Mekkesi” Hakikat-i İlahiyye ve “gönül Medinesi” Hakikat-i Muhammediye yi inşa eder. (Murat Derûni) 

----------------

وَجَزَاء سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ {الشورى/40} 

(42/40) “Ve cezâu seyyi-etin seyyi-etun misluhâ femen ‘afâ ve asleha fe-ecruhu ‘ala(A)llâh(i) innehu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)”

(42/40) Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez. 

----------------

 Mesnevî-i Şeriften “Kıyâmet” Hakkında;

 Zâlimlerin zulmü, karanlık kuyu oldu; âlimlerin hepsi böyle söylediler.

 Bu beyt-i şerîf "Zulüm, kıyâmet gününün karanlıklarıdır" hadîs-i şerîfine işârettir.

 Her kim çok zâlimdir; onun kuyusu pek korkunçtur. Adâlet sâhibi, betere beter, buyurmuştur.

 Pek zâlim olanların cezâsı da pek şiddetlidir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri'nin "Adl" ism-i şerîfinin gerekleri, çok fenâya, çok fenâ karşılık vermektir. Nitekim âyet-i kerîmede “Ve cezâu seyyietin, seyyietün mislühâ” (Şûrâ, 42/40) Ya’nî "Ve fenâlığın karşılığı, onun benzeri fenâlıktır" buyrulur. 

 Ey kimse ki, sen mevkîiden dolayı zulmedersin, kendin için bir kuyu kazarsın.

 Ya’nî sen mevkiinin sana verdiği bir kuvvet sebebiyle halka zulmettiğin zaman, kendin için bir kuyu kazmış olursun. 

 Kendi etrâfını ipek böceği gibi örme; kendin için kuyu kazarsan, ölçülü kaz!

 İpek böceği yaptığı kozayı kendi etrâfına örer ve bu sûretle koza içinde kendisini hapseder. Senin amelin de ipek böceğinin örgüsüne benzer. Nite­kim âyet-i kerîmede “Küllü nefsin bimâ kesebet rehînetün” (Müddessir, 74/38) ya’nî "Her bir nefis, kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Bundan dolayı eğer kuyu kazar isen, bilâhare içine kendin düşeceğini düşünerek ölçü ile kaz![76]

 Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim, Bil ki Allah'ın kulları üzerine şefkat, fillâhi gayretten riâyete ehaktır. Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'i bina etmek diledi. Binâ­enaleyh onu mirâren bina etti. Her ne vakit fariğ olsa yıkılır idi. Böyle olunca Allah Teâlâ'ya bunu şikâyet etti. Allah Teâlâ ona vahy eyledi ki: "Muhakkak benim bu beytim kanlar dö­ken kimsenin iki eli üzerinde kâim olmaz." İmdî Dâvûd (a.s.) dedi: "Yâ Rab bu senin yolunda olmadı mı?". Hak Teâlâ bu­yurdu: "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" Cenâb-ı Dâvûd dedi: "Yâ Rab, onun bünyâmm benden olan kimsenin iki eli üzerine kıl!" Böyle olunca Allah Teâlâ ona vahy etti ki: "Muhakkak senin oğlun Süleyman onu bina eder". İmdi bu hikâyeden garaz, bu neş'et-i insâniyyenin mürââtidır; ve mu­hakkak onun ikâmesi hedminden evlâdır. Sen adüvv-i dîni görmez misin ki, Allah Teâlâ onları ibkâ için, onlar hakkında cizyeyi ve sulhu farz etti. Ve وَاِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ (Enfâl, 8/61) Ya'nî "Eğer onlar sulha meylederse, sen dahî onlar için sulha meyl et; ve Allah Teâlâ'ya tevekkül eyle!" dedi. Sen üzerine kısas vâcib olan kimseyi görmez misin? Evliyâyı dem bir cemâat olup da birisi diyete razı olduğu veya afveylediği ve bakı" evliya ancak katli murâd eyledikleri vakit Hak Sübhânehû afveden kimseye nasıl riâyet, ve afv etmeyen kimselere nasıl tercih eder. Binâenaleyh kısâsan katl olmaz. Görmez mi­sin ki, Resûlullah (a.s.) ip sahibi hakkında "Onun katli onun mislidir" buyurur. Sen Allah Teâlâ'yı görmez misin? وَجَزۤوءُا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûra, 42/40) Ya'nî "Seyyienin cezası onun gibi bir seyyiedir" buyurur. Binâenaleyh kısası, seyyie kıldı. Ya'nî meş­ru olmakla beraber bu fiil fena olur. İmdi bir kimse afvetse ve ıslâh eylese, onun ecri Allah üzerinedir. Zîrâ onun sureti üzeredir. Böyle olunca bir kimse ondan afv etse ve onu katletmese, onun ecri, sureti üzerine olduğu kimse üzerinedir. Zîrâ ona ehaktır. Çünkü onu kendisi için inşâ etti (2).

 Ya'nî ehl-i-İslâm aleyhine harbe kalkan küffâr ve müşrikin hak­kında Hak Teâlâ her ne kadar يَاۤ اَيُّهَا النَّبِىُّ حَرِّضِ الْمُوءْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ (Enfâl, 8/65) ya'nî "Ey Nebî, mü'mirileri muharebeye teşvik et!" ve 

 فَاقْتُلُواالْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ (Tevbe, 9/5) ya'nî "Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz!" وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَاۤفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَاۤفَّةً (Tevbe, 9/36) ya'nî "Müşrikler sizi nasıl hepsini birden katl ederlerse, siz de onları öylece hepsini birden katlediniz!" âyet-i kerîmeleriyle, emsali olan âyât-ı kur'âniyyede muharebe ile emretmekte ise de, ma'lûmun olsun ki, Allah'ın kullarına şefkat etmek, onları Al­lah yolunda gayretten dolayı öldürmekten daha ziyâde riâyet olunmaya lâyıktır. Yani onları öldürmektense onlara şefkatle muamele etmek daha layıktır. 

 Eğer emr-i ilâhî açık olarak müşrikinin katli hakkında olup du­rurken, onlara şefkat etmeye riâyetin çok haklı olduğuna delilin nedir? Diyecek olursan, cevâbı budur ki: Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'î bina etmek istedi ve bina etti. Bina hitâmında yıkıldı. Bir kaç defa böyle oldu. O hazret bu halden Hakk'a şikâyet eyledi. Vahy-i ilâhî geldi ki: "Benim beytim kan döken kimsenin elleriyle bina olunmaz." Bu bize aynı zamanda da ne gösteriyor; gönül hanemizi yapmamız için evvela elimizdeki kanları silmemiz lazımdır. Yani hakikat-ı ilahiyenin dışında yaptığımız her şey kan dökmek olmaktadır. 

 Allah’ın istemediği gaflet halinde yaşadığımız her şey bizim kanımızı dökmekte veya bir başka bilginin kanını dökmektedir, hayatın, zamanın kanını dökmekteyiz. Bakın kan döken elle bina yapılmıyor, gerçekten de kimsenin böyle bir bina yaptığı görülmüş değildir. Ancak ellerini yıkadıktan sonra gusl abdesti aldıktan sonra zikirle tevhidle, İsmail yetiştirildiği zaman Kabe-i Muazzama bina ediliyor. وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمَعِيل 2/127 ayeti kerimesinde onlar kanlı olmadıkları için Kabe-i Muazzamayı yaptılar. Biz de tevhid ehli gönül binamızı yapmamız için kan dökmekten vaz geçip ellerimizi tertemiz yıkamamız gerekir. Yapmamak elbette daha güzeldir. Dökmüşsen de biraz boşta zaman geçmişse hemen tevbe edip, yaşamak işte beyt o zaman yapılır. 

 Hz. Dâ­vûd "kan dökme senin yolunda olmadı mı?" dedi. Hak Teâlâ "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" buyurdu. Nihayet Dâvûd (a.s)ın talebi üzerine Beyt-i Makdis'in Süleyman (a.s.)ın eliyle bina olunacağı vahy olundu. İşte bu hikâyennin anlatılmasının sebebi; sûret-i ilâhiyye üzeri­ne olan bu neş'et-i insaniyyeye riâyet lâzım geldiğini beyandır. Yani süret-i İlahiye üzerine olan insan bedeninin varlığına riayet lazımdır. Yani imanına riayet gereklidir. 

 Suâl: Hak Teâlâ hazretleri bir taraftan "Müşrikleri öldürün!" diye emrediyor. Diğer taraftan dahi kullarının kanı döküldüğünü hoş görmüyor. Bunlar yekdiğerinin nakîzı olan iki hüküm değil midir?

 Cevap: Ma'lûm olsun ki, müşriklerin katli Allah yolunda gayretten dolayı emr olunmuştur. Ve "gayret" "gayriyyet'ten meydana gelmiştir. Eğer onların gayri olmadığını bilsek ölümlerine cehd edermi bir kimse. Binâe­naleyh bir kimse Hak yolunda gayret etse, kendisinin ve muhitinin Hakk'ını gayri olduğunu isbât etmiş olur, yani şirk ehli olmuş olur. Gayri görüyorsun ki gayriye ulaşmaya gayret ediyorsun. Bütün alem onun zuhuru olduğunu gördüğün zaman neye gayret edeceksin ki. Halbuki Fass-ı Dâvûdî'nin nihayetlerinde îzâh olunduğu üzere emir ikidir: yani Hakkın emri ikidir, Biri "emr-i tekvînî", diğeri de "emr-i teklîfî"dir. Emr-i tekvînî kulun isti'dâd-ı ezelîsi yani ayan-ı sabitesinin gerektirdiği üze­rine gereken emirdir. Bir de emr-i iradi vardır, ayan-ı sabiteden gelen. Emr-i tekvini de iki türlüdür birisi ayan-ı sabitesi dolayısı ile kişinin yapmış olduğu fiillerinin tekvin yani kevn, mesela Cenab-ı hak namaz kılın Kur’an okuyun dediği zaman o bir emirdir. İşte biz o emri yerine getirdiğimiz zaman o emri tekvin etmiş hayata geçirmiş oluyoruz. “kün” diye varlığa geçirmiş oluyoruz. Yani onu faaliyete geçirmiş oluyoruz. Diğeri de emr-i teklifidir, emr-i teklifi bilindiği gibi peygamberlerin kitapları vasıtasıyla insanlara dışarıdan şunu yapın bunu yapın diye teklif ettikleri yaşam tarzıdır. Biri emr-i teklifi diğeri emr-i tekvinidir. Yani ayan-ı sabitemizde var olan şeyin bizden zuhura çıkmasıdır. Bir bakıma bu elimizde olan bir şey değildir emr-i teklifinin diğer yönü. 

 Emr-i tekvini kulun istidat-ı ezelisi üzerine tereddüp eden emirdir. Yani ezeli istidadı üzerine tertib edilen üzerine verilen istidad-ı ezelisine göre verilen bir emirdir. Eğer onun isti'dâdı, emr-i tekiîfî olan emr-i şeriata muhalefeti îcâb ediyorsa, dünyâ dediğimiz bu âlem-i kesîfde, muhakkak ondan enbiyâya muhalefet zuhura gelir. Binâenaleyh o kim­se küfür ve şirkinde ma'zûrdur. Emr-i tekvini dolayısıyla. Neden, çünkü kendisinde var olan program onu icap ediyor. Zîrâ şuûnât-i ilâhiyyeden bir şe'n olan onun ayn-i sabitesi yani Hakkın dilemesi olan şe’ni olan ayan-ı sabitesi lisan-ı istidat ile Hakktan bu suretle zuhuru istemiştir. 

 Hak dahi vücûd verme ile onu o suretle izhâr buyurmuştur. Şu halde kâfir ve müşrikten sâdır olan fiil, bir i'tibâra göre emr-i ilâhîye muvafık ve bir i'tibâra göre de muhaliftir. Yani ayan-ı sabitesi üzere emr-i tekvini üzere muafık, ama emr-i teklifiye göre muhalif olmaktadır. 

 İşte yekdiğerine zıt görünen hükm-i ilâhî dahî biribirinin zıddı olan merâtib hasebiyle vâki' olmuş olur. Eğer bu tür zuhur olmazsa alemde tek tür insan olur. Ya hepsi kafir olur, ya hepsi Müslüman olur. Bu da bu alemde mümkün değildir. Çünkü burası fark alemidir. Fırkalaşma alemidir. Ahirette iki ana unsurun yaşadığı bir hayat tarzı olacak, ya celali, ya da cemali olacaktır. Yani ya Hadi, ya da Mudil olacak ikisinden birisi bunun dışında bunun dışında Esma-ı İlahiyenin zuhuru yoktur. Ama işte bu alem bütün bu alemlerin en kemalli yeridir. Çünkü bütün zıtlıklar buradadır. 

 Kim ki bütün bu zıtlıkları bünyesinde topladı işte o zaman tevhid ehli oldu, yoksa herkesin Müslüman olduğu yerde hiçbir şeye gerek yoktur ki ne imtihan var ne de herhangi bir hakkı tanıma vardır, sadece Hadi ismi olmuş olsa bu alemde diğer bütün isimler yok hükmünde olur. Bu da mümkün olmadığından Cenab-ı Hakkın bütün Esma-ı İlahiyesi zuhur bulacak bir mahal gerekecektir. 

 İşte bunun programını yaptığından kimisine Kahhar isminin emr-i tekvini olarak Kahhar ismi şekliyle programı yapılmakta kimisinin Cebbar ismi ağırlıklı olarak diğer bütün isimler var da ama ağırlıklı olanı o yani Rabb-ı hası olan o isimle işte böylece zuhura çıktığından dolayı rabbına itaat etmiş oluyor. Yalnız rabbına itaat etmiş oluyor Allah’a itat etmiş olmuyor. kendi rabb-ı hası olan isme itaat etmiş oluyor. Alemlerin rabbı olan Allah’a değil. İşte bir yönüyle rabbına iteat etmiş oluyor, ama emr-i teklifi üzerine böyle yapmayın, etmeyin denildiği için böyle yapmış olduğundan da ihtilafa düşmüş oluyor. 

 İşte yekdiğerine ters olarak görünen hükm-ü ilahi dahi birbirinin zıddı olan meratib sebebiyle vaki olmuş olur. İşte böyle zıt mertebelerin zuhura gelmesi ile Esma-ı İlahiye faaliyete geçmiş olur. Yoksa bütün dünyada sadece Hadi isminin zuhuru olsaydı Hadi olurdu, o zaman bu kavgalar bağırışlar, münakaşalar şunlar bunlar olmaz Cennet olması lazımdı burası. Öyle bir şey de mümkün olmadığından her varlık kendi programı ile zuhura gelmektedir. İşte buna da FATIR diyorlar. Fıtratı üzere zuhur etmektedir. 

 Zîrâ tek vücudun muhtelif mertebelerde zuhuru, her bir mertebe­nin kendisine mahsûs olan hallerine göre, muhtelif hükümleri îcâb eder. Her bir mertebenin kendine mahsus olan halleri vardır, ona göre muhtelif hükümleri icap etmektedir. Tek hüküm ile bu alem olmamaktadır. Meselâ buhar, buhar mertebesinde iken kemâl-i letafetten görünmez; yoğunlaşıp bulut mertebesine tenezzül edince göz ile görülür. Sis olmadan da havada buhar var ama o halini göremiyoruz. Ne zaman ki o su buharı soğuyup yoğunlaşıyor, o zaman göz ile görecek duruma geliyor, yani daha önce buhar halinde iken çok saydam idi ışığı tamamen geçirdiğinden göz ile görülemiyordu, yoğunlaşınca saydamlığını kayıp etti ve ışığı dağınık yansıtmaya başladığı için orada dağınık yansıma neticesinde sis duman şeklinde görülmeye başladı. Bu merebenin adı bulut oluyor ve gözle görülüyor. 

 Daha tekasüf edip su olunca his kuvvesi suyun vücûdunu his eder. Bulutun varlığını sadece görürsün ama dokunduğun zaman hissedemezsin. Bir mertebe daha tekasüf edip buz olunca elde durur; ve istenilen şekle girer. Dört mertebe meydana geldi; buz, su, bulut, buhar bunlar ayrı mertebeyi meydana getirdi, şimdi bulutun buhara kızma hakkı var mı? Bulutun buza kızma hakkı var mı? Sen nasıl bir varlıksın kas katısın soğuksun herkesi üşütüyorsun demek doğru mudur, çünkü o tabiat olmazsa zaten buz olmaz. 

Buhar su haline dönüştüğünün farkında olmadığından onu kendinden ayrı görmektedir. Su buzu kendinden ayrı görmektedir. Buharın bu mertebeleri, buharın terkibine başka bir şey dâhil olmakla zuhura gelmedi; belki onun sıfât-ı arızası, yok iken mevcûd oldu. Buz ısı alarak diğer üç mertebeye dönüşüp latifleşir. Demek ki yoğunlaşmış olan bu bedenlerimiz ancak aşk ateşiyle buharlaşıp latifleşecektir. İşte görülüyor ki buhar dediğimiz mefhûm tek vücut iken, muhtelif mertebelerde zuhurundan dolayı adetlenme, değişme hu­sule geldi. 

 Ve her bîr mertebenin hükmü başka başka oldu. Su ile taharet mümkün olduğu halde bulutla taharet mümkün değildir. Ve keza eriyip su olmadıkça buz, suyun hizmetini îfâ edemez. Bu misâlde olduğu gibi latîfin daha latifi olan tek hakiki Zat, her bir mer­tebeye tenezzülünde bir hükmü îcâb eder. Zîrâ mertebelerin gereği muhtelifdir. Ve kesîf şehâdet alemi şerîatin vücûdunu iktizâ ve kânûn-i ilâhîyi ref için mü'minîn ile harbe kıyam eden küffâr ve müşri­kinin katlini icâb eder. Yani emr-i teklifiye uymayanların katli gerekir diyor. Neden, şeriatı ve hakikat-ı ilahiyi yüceltmek için. Bu alemin şeriatıdır bu. 

 Eğer küffâr îmân etmeyip de savaşa kalkışmazlarsa katl olunmazlar. Eğer küffar karşı tarafı öldürmeye yönelmezse onları öldürmek gerekmez. Zîrâ sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olan insanın varlığının devamlı kılınması, onu yıkmaktan evlâdır. Sen din düşmanlarını görmüyor musun ki Allah Teâlâ onları devamlı kılmak için cizyeyi ve sulhu farz edip "Eğer onlar sulha meyl ederlerse, sen dahî sulha meyl et!" (Tevbe, 9/7) buyurdu.

﴿٧﴾ كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِۤ اِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ

 9/7-) Keyfe yekûnü lilmüşrikiyne ahdün ındAllahi ve ınde ResuliHİ illelleziyne ahedtüm ındel MescidilHaram* fe mestekamu leküm festekıymu lehüm* innAllahe yuhıbbul müttekıyn;
 9/7- Müşriklerin, Allah ve Rasûlünün indînde bir anlaşmaları nasıl olabilir? Mescid-i Haram indînde sözleştikleriniz müstesna... Onlar size sözlerine bağlı olarak davrandıkça, siz de onlara dosdoğru davranın... Muhakkak ki Allah, hükmüne boyun eğerek azabından korunanları sever.

 Ve keza adam öldürdüğü için kısası îcâb eden katili görmüyor musun? Maktulün velîsinin fidye alması veya katili afv etmesi nasıl meşru' kılındı? İşte bu yüzden, şimdi kıtal var, ama kıtali devlete herhangi bir kişiye vermiyor, bir kanuna bağlamıyor, tek hakimi maktülün varisleridir, yani yakınlarıdır. Şimdi birisi birisini öldürdü, öldürülenin annesi babası, kardeşleri ona kısas istedi, islam hukukuna göre kısasını istedi, isterse bu kısası istemekte haklıdır. Ama sulha giderseniz daha iyi olur diyor ayet-i kerimede. Yani öldürmeyi istemiyor. 

 Eğer katil fidye vermekten çekinirse o zaman katl olunur. 

Yani fidye vermezse o zaman katledilir. Kezâ görmez misin ki, maktulün velîleri müteaddid olup da içlerinden birisi, diyet almağa razı olsa veyahut katili afv etse, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri o velînin rızâsına veya afvına nasıl riâ­yet buyuruyor; yani ölenin velileri birden fazla ise ve içlerinden birisi katili öldürmek yerine diyetini istemiş olsa hüküm diyet isteyen tarafına olur diyor. ve onu affetmeyen kimselere nasıl tercîh ediyor? Yani dört kişi af etmese biri af etse o bir kişinin af etmesiyle onun hükmünü kabul ediyor, çoğunluğun hükmünü değil. 

 İşte bu surette katil kısas olarak öldürülmez. Ve keza görmez misin ki, (S.a.v.) Efendimiz, maktulün ipi elinde bulunan bir kimsenin katli taleb olundukda, o ip sahibi hakkında, yalnız elinde maktulün ipi bu­lunduğu için, "Kısâsan katli taleb olunan bu kimsenin katli, maktulün katli gibidir" buyurur. Ve keza görmez misin ki, Allah Teâlâ hazretle­ri "Fenalığın cezası, onun gibi bir fenalıktır" (Şûra, 42/40) buyuru­yor.

﴿٤٠﴾ وَجَزۤوءُا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ اِنَّهُ لايُحِبُّ الظَّالِمِينَ

 42/40-) Ve cezaü seyyietin seyyietün mislüha* femen 'afa ve asleha feecruhu alellah* inneHU la yuhıbbuz zâlimiyn; 

 42/40-Bir kötülüğün karşılığı, onun benzeri bir kötülüktür! Kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'ın üzerinedir... Muhakkak ki O, zâlimleri sevmez.

 Ortada yapılmış bir fenalık var, aynı şekilde ona kısas yaparsan o da fenalığın fenalığı olur. Binâenaleyh kısası fenalık addediyor. Yâ'nî kısas meşru' olmakla beraber fena bir fiil olmuş oluyor. İşte bu hikmete mebnî Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-i Kerîm'de فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ (Şûra, 42/40) ya'ni "Bir kimse afv etse ve ıs­lâh eylese, o afv ve ıslâhın ecri Allah üzerinedir" buyurur. 

 Zîrâ katil sûret-i ilâhiyye üzeredir. Kim olursa olsun her bir insan ilahi suret üzeredir katil dahi bu hükmün dışında olamayacağına göre o da suret-i İlahiye üzerinedir. Binâenaleyh bir kimse katilden onun suçunu afvetse ve o katili katletmese, o afvın ecri, katili kendi sureti üzerine halk eden Allah Teâlâ üzerinedir. Yani Allahüteala o katili halk ettiğinden ve kendi sureti üzere olduğundan dolayısıyla sen Allah’ı katletmemiş oluyorsun. Yani Zat’i olarak değil de oradaki zuhurunu katletmemiş olursun, katlettiğin zaman Hakkın zuhurunu katletmiş olursun. 

 Zîrâ Hak, kullarından afva daha hak tır. Çünkü kullarını, onlar sebebiyle esmasını ve sıfatını izhâr etmek üzere, kendi nefsi için inşâ eyledi; yani bütün kullarını kendi sıfatlarını ve isimlerini zuhura getirmek için inşa eyledi, o binayı, inşa eylediği binayı af etmen Hakkın o suretteki zuhurunu af etmendir. Dolayısıyla bunun ecri de Hakka düşmektedir. Ve nitekim hadîs-i kudsîde buyurdu: Ya'nî "Ey âdemoğlu, eşyayı se­nin İçin ve seni de Benim için halk ettim". Yani bütün bu görünen eşyayı sadece insan için halk etti, insanın faydasına vermek için insan istifade etsin diye, ama insanı da Hakk için halk etti.[77] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَمَنِ انتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُوْلَئِكَ مَا عَلَيْهِم مِّن سَبِيلٍ {الشورى/41}

(42/41) “Velemeni-ntesara ba’dezulmihi feulâ-ike mâ ‘aleyhim min sebîl(in)”

(42/41) Zulme uğradıktan sonra, kendini savunup hakkını alan kimseye (ceza vermek için) bir yol yoktur. 

----------------

 Zahiri olarak zulme uğrayıp kendini savunup kısas ile hakkını aldıktan sonra zulm edene tekrar yol yoktur. Hakikatte ise nefsi emmare, hakikatine zulmetmektedir. Nefis mücahadesiyle hakkını alan ve nefsinden cahil olan kişi için tekrar nefsi emmare yaşantısına dönüş yolu yoktur. Kendi varlığından fena bulup Hakk’ta fani ve baki olmuştur.

 "Zulüm ateşine adalet suyuyla mukabele edilir. Kâmil, hakkını alırken bile merhameti elden bırakmaz. Zira bilir ki her işin başı 'Bismillah', sonu 'el-Hamdülillah'tır."[78] 

----------------

إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُوْلَئِكَ لَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ {الشورى/42}

(42/42) “İnnemâ-ssebîlu ‘alâ-llezîne yazlimûne-nnâse ve yebgûne fî-l-ardi bigayri-lhakk(i) ulâ-ike lehum ‘ażâbun elîm(un)”

(42/42) Karşılık verme yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır. 

----------------

 "Zalim, kendi nefsinin tuzağına düşmüştür. Bağy ehli, Hakk'ın 'el-Kahhâr' ismiyle yüzleşir. Kâmil, adaleti uygularken 'er-Rahîm' ismini unutmaz. Zira bilir ki her ceza, aslında bir rahmettir."[79] 

----------------

وَلَمَن صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ {الشورى/43} 

(42/43) “Velemen sabera ve gafera inne zâlike lemin ‘azmi-l-umûr(i)”

(42/43) Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir. 

----------------

 Ülü’l-azm peygamberlerden bahseden âyetler analiz edildiğinde, üç önemli niteliklerinin olduğu ortaya çıkar. Bu üç önemli nitelik; sabır, azim ve mîsâktır. Zorluklara, belâ ve musibetlere karşı dayanıklı olup, bunların zamanla ortadan kalkacağını kabul etmek anlamındaki sabırla, dayanıklı olmakla birlikte kararlı olmak mânasındaki azim birbirinden ayrılmaz iki kavram konumundadır. Nitekim bazı âyetlerde sabırla azim birleştirilerek mânalandırılmıştır (Âl-i İmrân 3/186; Lokmân 31/ 17; Şûrâ 42/43). Mîsâk ise taahhüt, antlaşma demektir. Tüm bu nitelikler, diğer peygamberler için de geçerlidir. Ancak ülü’l-azm peygamberlerde daha da çok öne çıkmaktadır. 

İmâm-ı Rabbânî’ye göre; yüzyılın müceddidi ve binyılın müceddidi konusunda da ülü’l-azm kavramı ortaya çıkmaktadır. Ülü’l-azm diye nitelendirilen peygamberlerden önceki ümmetlerde binyılın geçmesi, herhangi bir peygamberin değil, ülü’l-azmin gönderilmesini gerektirir.[80] 

Ülü’l-azm peygamberleri, aralarındaki ast-üst ilişkisinden çok, ezelî bir hakikatin (Hakîkat-i Muhammediye) zaman düzleminde kendini merhale merhale açması şeklinde yorumlayan Necdet Efendi, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) zahir-bâtın ilimlere sahip olması ve en kâmil tevhîdî hakikatleri getiriş özelliğiyle en üst noktaya yerleştirir. 

İmam Süyûtî de buna benzer bir görüşü benimser. Bu konuda “el-Bahir fî hükmi’n-Nebî bi’l-Bâtın ve’z-Zâhir” adında bir risâle de yazmıştır. Söz konusu eserinde, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) zâhir-bâtın ilimle hükmettiği vurgusunu yapmaktadır. Ona göre, Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar gelen bütün peygamberlere ya zahir ve şeriat hükümleri ya da hakîkat ve bâtın ilmi verilmiştir. Hz. Muhammed’den (s.a.v.) başka hiçbir peygambere her iki ilim birden verilmemiştir. Örneğin bunlardan Hızır’a bâtın ilmi verilirken, Musa’ya zahir ilmi verilmiştir. Oyüzden Hz. Musa, çocuğun öldürülmesi olayını anlayamamıştır. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ise zâhir ve bâtın ilimlerinin ikisi birden verilmiştir. Bu iki ilimle hüküm veren Resûlullah, bu özelliğiyle bütün peygamberlerden üstün 

olmuştur.[81] 

Necdet Efendi’nin din anlayışına göre İslâm, bir mertebeler skalasıdır. Âlemlerin ve mertebelerin hepsini içeren bir îlâhî ilim okyanusudur. Burada sadece hakîkat-i Muhammedî sefînesiyle yelken açılır ve son iskele olan Allah’a varılır. Cüz’î aklın inşa ettiği hayal sefîneleriyle açık denizlere yelken açılamaz. Bu gemiler, girdaba tutulup batarlar ve kişiyi maksuda ulaştıramazlar. 

Düşünen mahlûk Hz. Âdem’in dünyaya gelmesinden sonra, ilâhî düşünce başladı. Bu düşünce yolculuğu ve ilâhî bilinçlenme, her bir peygamberin teşrifiyle bir mertebe yukarı doğru sürdü. Sonuçta insanlık, kaynağına varma sergüzeştini, sahih bir epistemolojiyle ve nefs mücadelesi ile devam ettirdi. Bu mâcerâ dizisi, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle vararak, mi’rac gerçekleşti. 

Ardıç, ülü-l-azm peygamberlerin her birini, peygamberler serisi kitaplarında ele alır ve onların hakîkatlerini açıklar. Hz. Âdem’i de ülü’l-azm peygamberlerden biri olarak kabul eden Necdet Ardıç Efendi’nin kitapları ve sohbetleri ışığında bahsi geçen peygamberleri ve hakîkatlerini sırasıyla ve etraflıca ele almak, çalışmamızın sınırlarını zorlayacaktır. Oyüzden de bu konuda, Hz. Âdem özelinden genel bir çerçeve çizmeye gayret edilecektir.

Necdet Ardıç’a göre, Âdemiyet mertebesi âlemlerde çok önemli bir mânevî devrimdir. Hz. Âdem’in bu âleme gönderilmesi, ilâhî hakîkatlere ayna olması ve bu vesileyle Allah ile ünsiyetin başlayıp, zâtî tecellilere zuhur yeri olması muhteşem bir olaydır. Bu gerçekler, Âdemiyet mertebesinin önemini ortaya koymaktadır.

Nûhiyyet; insanın beşeriyetinden halâs olmaya gayret etmenin devrimidir. İbrâhimiyyet, tevhid-i ef’âl; Museviyyet tevhid-i esmâ; İseviyyet tevhid-i sıfat; Muhammediyyet ise tevhid-i zât devrimidir.

Dünya düşünce tarihinde insanlar, bu ilâhî hâkîkatlerle yükseliş yolculuklarını devam ettirmişlerdir. Ancak “İseviyyet” döneminde insanlar (Hz. İsa’dan sonra), birtakım beşerî anlayışları birincil duruma getirerek zemin kayması yaşamış ve yolculuklarında irtifa kaybetmişlerdir.

Cenâb-ı Allah, Hz. Muhammed’i (s.a.v.), bozulan tüm düşünce yapılarını düzeltmek ve tekrar yapılanma için Kûr’ân ve Hadîs” le göndermiştir.

Ülü’l-azm peygamberlerden her biri, bir mertebe ortaya çıkartırken, Hz. Muhammed (s.a.v.) ise üç yeni mertebe getirdi. Bunlar ise şöyledir:

1. Tevhid-i Zât: Hz. Muhammed (s.a.v.).

2. İnsân-ı Kâmil: Hakîkat-i Muhammediyye.

3. Hakîkat-i Âhadiyyetü’l-Ahmediyye: Hakîkat-i Ahmediyye’dir. Ayrıca Nûr-ı Muhammediyye’dir.

Bu şekilde insanoğluna ilâhî bilgiler, Cenâb-ı Allah tarafından iletilmiş ve insanlığa hediye edilmiştir. Uygulayanlar Rabbine vuslatı mümkün kılmış, inkârcılarsa ebedî olarak ziyana uğramıştır.

Ardıç’a göre ülü’l-azm peygamberlerin mertebelerinden veya kıssalarından bahsetmekten maksat, peygamberler tarihi okumak-yazmak değildir. O seçkin zümrenin hayat tecrübelerinden ve örnek yaşantılarından mülhem olarak yolu kısaltmak ve istifade etmektir. 

“İsr”in (Mânâ âlemindeki yürüyüş) hakîkatini yahudilere, “İsâ fenâ fillâh-Rûhullah” hakîkatini hıristiyanlara aittir diye bırakmak yanlıştır. Tüm mertebeler İslâm’ın içinde vardır. 

Kûr’ân-ı Kerîm’de Âl-i İmrân sûresi 19. âyetinde bu husus belirtilmiştir: “Şüphe yok ki Allah katında din, İslâm’dan ibarettir.” Bu mertebeler hangi adla zuhur ederse etsin İslâm’ın bir mertebesidir. Bu mertebelerin hakîkatleri yaşanamazsa, gerçek mi’râc da tecrübe edilemez.[82]

 Necdet Ardıç Efendi’ye göre ülü’l-azm peygamberlerin yaşadıkları hâl ve durumları, sâlikin hayat seyrinde mutlaka tecrübe etmesi gerekir. Tevhid mertebeleri ve tenzih-teşbih-tevhid ile ilişkilendirdiği bu peygamberler kişinin seyrinde bir durak ve kervansaraydır. Hakîkati Muhammedînin farklı zamanlarda farklı tezahürleri olan bu peygamberlerin hakîkatlerini anlamak, aslında mânevî seyrin amacıdır. Tabii ki bu süreç sadece bir bilme hali değil aynı zamanda “Olma” hâlidir. 

Bir “Âdem” olmak, işin başlangıcı ve en önemli kısmıdır. Nasıl ki nefis mertebeleri yolculuğuna başlamak için öncelikli olarak nefs-i emmâreye gelmek ve geçmek lazımdır, gerçek bir Muhammedî olmak için de önce Âdem olmak gerekir. Âdemiyyeti idraktan sonra sırasıyla Nuhiyyet, İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet mertebelerini idrak etmek şarttır.[83] “ İz- -B-T- ”

----------------

وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن وَلِيٍّ مِّن بَعْدِهِ وَتَرَى الظَّالِمِينَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ إِلَى مَرَدٍّ مِّن سَبِيلٍ {الشورى/44} 

(42/44) “Vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min veliyyin min ba’dih(i) ve terâ-zzâlimîne lemmâ raevû-l’azâbe yekûlûne hel ilâ meraddin min sebîl(in)”

(42/44) Allah, kimi saptırırsa artık bundan sonra onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zâlimlerin, “Dünyaya dönmek için bir yol var mı?” dediklerini görürsün. 

----------------

 Fatiha suresinin son âyetinde, “ Sirâta-llezîne en’amte ‘aleyhim gayri-lmaġdûbi ‘aleyhim velâ-ddâllîn” 

 O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil. (1/7)

 O yol öyle bir yol ki en’am da (nimet) bulunduklarının yoludur, gazaba uğramışların ve sapmışların yolu değil. Gadab Cenâb-ı Hakk’ın azametinin vasıfları, gadab’a uğramamış olanlarda Hâdî isminin mazharları yani hidayet ehlidirler.[84] “ İz- -B-T- ” Fatiha sûresinde müminlerin dua ve temennisi sıratı müstakim üzere olmak ve gazab edilmişlerin yolundan ise uzak durmak olduğu bizlere bildirilmiştir.

 Ve bu gazab yoluma uğramışı Hakk’tan ayrı kaldığı için dost sandığı nefsi emmaresi ve şeytan yalnız bırakır. Ve tekrar zahiri dünya hayatına dönmek için bir yol arar. Ama kendisine verilen zaman sermayesi tükenmiş ve tersine dönmemektedir. (Murat Derûni)

 "Hakk'ın dalâlete düşürdüğü, aslında kendi nefsinin zulmüyle hüsrana uğrayandır. Velîsiz kalmak, kesret karanlığında yolunu kaybetmektir. Kâmil, 'innî vech'tü vechîke' [Ben yüzümü birleyici olarak göğü ve yeri halk edene çevirdim] hakikatiyle daima Hakk'ın dostluğundadır."[85] 

----------------

وَتَرَاهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنظُرُونَ مِن طَرْفٍ خَفِيٍّ وَقَالَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُّقِيمٍ {الشورى/45} 

(42/45) “Veterâhum yu’radûne ‘aleyhâ hâşi’îne mine-zzulli yenzurûne min tarfin hafiyy(in) ve kâle-llezîne âmenû inne-lhâsirîne-llezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevme-lkiyâme(ti) elâ inne-zzâlimîne fî ‘azâbin mukîm(in)”

(42/45) Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. İnananlar da, “İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır” diyecekler. İyi bilin ki zâlimler, sürekli bir azap içindedirler. 

-----------------

وَمَا كَانَ لَهُم مِّنْ أَوْلِيَاء يَنصُرُونَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن سَبِيلٍ {الشورى/46}

(42/46) “Vemâ kâne lehum min evliyâe yensurûnehum min dûni(A)llâh(i)( vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min sebîl(in)”

(42/46) Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir çıkar yol yoktur. 

-----------------

 Ateş bu dünya hayatında verilen süre içinde nefsi emmare yaşantısının vehim ateşidir. Aslında bu ateş içinde yaşanmaktaydı. Ama yaşayanın haberi yoktu. Bu ahirinde-ahirette ortaya çıktığı zaman rabbi hassı ile bu ateşe girdiğinden rabbi hası tarafından tedip edilecek ve zillet içinde başı öne eğilip gizli gizli rablerine nazar edeceklerdir. 

 Kendileri, hayali varlıklarını ve aileleri ise birimsel varlıklarında bulunan esmâ-i ilahiyyeleridir. Hakikati perlediklerinden dolayı ziyana uğrayanlardan olduklarını, hakikate inananlar dile getireceklerdir.

 Bu dünya hayatında gerçek veli-dost olan Allah c.c. ye yüz çevirdikleri için sapmışlarlardan olduklarından, bu durum içinden de çıkamazlar. (Murat Derûni) 

 "Zillet, vahdet güneşinden mahrumiyetin gölgesidir. Hüsran, ebedî saadeti kaybetmenin acısıdır. Mukîm azap, Hakk'ın cemâlinden uzak kalmanın ıstırabıdır. Ârif, bu hallere düşmemek için nefsini dâimâ muhasebe eder."[86]

 "Velîsiz kalan, Hakk'ın 'el-Velî' isminden mahrum olandır. Dalâlet ehli, nefsinin tuzağına düşmüştür. Kâmil ise 'Hasbünallâhü ve ni'me'l-vekîl' diyerek ebedî kurtuluşa ermiştir."[87] 

-----------------

اسْتَجِيبُوا لِرَبِّكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللَّهِ مَا لَكُم مِّن مَّلْجَأٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُم مِّن نَّكِيرٍ {الشورى/47}

(42/47) “İstecîbû lirabbikum min kabli en ye/tiye yevmun lâ meradde lehu mina(A)llâh(i) mâ lekum min melce-in yevme-izin vemâ lekum min nekîr(in)”

(42/47) Allah’tan, geri çevrilmesi imkânsız olan bir gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrısına uyun. O gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır, ne de (günahlarınızı) inkâr edebilirsiniz! 

-----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerdendir.

------------------

 Geri çevrilmesi imkansız gün kıyamettir. Kişinin kıyameti ise ölümüdür. Efendimiz s.a.v. “Ölmeden önce, ölünüz” çağrısı ise rabbin çağrısıdır. Hayali varlığı baki olana teslim etmektir. 

 Bugün yaşadığımız binalara, binaların altına dış etkenlerden gelebilecek durumlara karşı sığınak yapılmaktadır. Buna karşı geliştirilmiş ise sığınak delici bombalar bulunmaktadır. Ve bunlar sığınağın içinde ne varsa tahrip etmektedir. Bizlerin vücudu ise bizlerin ve nefsimizim sığınağıdır. Ölüm geldiği vakit bu sığınamızın bir hükmü kalmayacak ve parçalanacaktır. Ve nefsimiz ve yaptıkları aleni bir şekilde açığa çıkacak ve saklanacak bir yeri olmayacaktır. (Murat Derûni)

-----------------

فَإِنْ أَعْرَضُوا فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا إِنْ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ وَإِنَّا إِذَا أَذَقْنَا الْإِنسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَإِنَّ الْإِنسَانَ كَفُورٌ {الشورى/48}

(42/48) “Fe-in a’radû femâ erselnâke ‘aleyhim hafîzâ(an) in ‘aleyke illâ-lbelâg(u) ve-innâ izâ ezaknâ-l-insâne minnâ rahmeten feriha bihâ ve-in tusibhum seyyi-etun bimâ kaddemet eydîhim fe-inne-l-insâne kefûr(un)”

(42/48) Eğer yüz çevirirlerse (bilesin ki), biz seni onlara koruyucu göndermedik. Sana düşen, sadece tebliğdir. Gerçekten biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımızda ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları işler yüzünden onlara bir kötülük dokunursa, o zaman da insan pek nankördür. 

-----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir. 

------------------

 “Ersalnake” “Na” Biz ifadesi zâta işarettir. Biz seni göndermedik. Altında gönderdik ama göndermedik ifadesi taşımaktadır. Koruyucu olarak gönderilmesi ümmeti icabetedir. Koruyucu olmadığı ise henüz islam olmamış olan ümmeti daveti kapsamaktadır. 

 “ezaknâ-l-insâne” Biz insana zatımızdan tattırdığımız da, bu tadış onun için bir rahmettir ve sevinir. Her ne kadar “La faile illa Allah” Fail işleyen yok, Ancak Allah varsa da, Nefsi emmarenin boş, beleş işleri ile başa gelenler nefsin sorumluğundadır. (Murat Derûni) 

-----------------

لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاء يَهَبُ لِمَنْ يَشَاء إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَن يَشَاء الذُّكُورَ {الشورى/49}

(42/49) “Li(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i) yahluku mâ yeşâ/(u) yehebu limen yeşâu inâśsen ve yehebu limen yeşâu-zzukûr(a)”

(42/49) Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. O, dilediğini halk eder. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir. 

-----------------

 Nasıl ki yeryüzü ve göğün mülkü sahibi Allah ise bizlerinde varlığı ve gönül göğünün mülkü bize değil Allah’a c.c. aittir.

 Nefsi emmare ile eğer efali işlerimiz ve iç âlemden fikirler üretilirse bu vehimi kız ve hayali erkek çocuklardır. Ama hükümranlık Allah c.c. teslim edilirse yapılan işler yani üretkenlikler kız evlatlar Ameli salih olur. Gönül göğündeki fikirlerin programları ise erkek evlatlardır. Bunuda Allah c.c. dilediğine verir. (Murat Derûni)

-----------------

أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَإِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ {الشورى/50}

(42/50) “Ev yuzevvicuhum zukrânen ve-inâśâ(en) ve yec’alu men yeşâu ‘akîmâ(en) innehu ‘alîmun kadîr(un)”

(42/50) Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir. 

-----------------

 Akıl ve nefis evlatlarını çift olmak üzere yani üretkenli ve program üzere verir. Dilediği kısır yapar bundan mahrum eder. Tabii bu mahrumiyet nefsi emmare üzere yaşayanın hayal ve vehmi kaynaklıdır. Kendi, kendini bu hakikatten perdeleyip, kısır görüşlüdür. (Murat Derûni)

-----------------

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ {الشورى/51}

(42/51) “Vemâ kâne libeşerin en yukellimehu (A)llâhu illâ vahyen ev min verâ-i hicâbin ev yursile rasûlen feyûhiye bi-iznihi mâ yeşâ/(u) innehu ‘aliyyun hakîm(un)”

(42/51) Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz Oyücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

-----------------

 Meâlen:

1 - ve beşer için ona Allah konuşması ancak vâhyen olmuştur 

2 - veya hicab ( perde) arkasından 

3 - veyahut resül irsal ederek 

4 - kendi izniyle dilediğini vâhy ettirmesi ile kesin, şüphe yok ki, O, pek yücedir, çok hikmet sahibi-dir.

---------------

 Özet yorum : 

 Yukarıda geçen âyet-i kerimedeki ifadelerden Allah’ın, Oyüce zâtın insâna ne kadar yakın ve kelâmına muhatap ol-duğunu üç şekilde açık olarak görmekteyiz.

- Aracısız olarak, “mutlak zâtı” ile konuşur,

- perde arkasından konuşur. 

- veya Rasûl – elçi göndererek vâhyeder.

 1 inci ve 2 inci oluşumlarda dikkat edilirse “yükellime” (konuşur - konuşuyor) ifadeleri ve “Rabb” ile “kulun” bir-likteliği vardır. 

 Tekellüm etme, karşılıklı konuşma oluyor demektir. “ehl-i zahir”in bu hususu anlayabilmesi oldukça zordur.

 3 üncü oluşumda “Rabb” ile “kulu” arasında Rasûl – elçi vardır, çünkü burası fark âlemidir.

 4 üncüsünü ilave edersek o da, bir peygamberin lisa-nından zahiren kavmine Hakk’ın kelâmını bildirmesidir.

 Yukarıda belirtilen :

1 inci husus zât mertebesi itibariyle

2 inci husus sıfat mertebesi itibariye

3 üncü husus esma mertebesi itibariyledir.

 Bunların hepsinn zuhurları ise, 4 üncü ef’al mertebesi itibariyle tahakkuklarıdır.

 Tekrar bu hususları incelemeğe gayret edelim.

1. Aracısız zâtı ile konuşur Kûr’ân-ı Keriym Necm sûresi 53/10. âyetinde

فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

 fe­evha ilâ abdihî ma evha Meâlen : 

 Böylece vâhy etti Allah kuluna vâhy ettiğini Bir hadis-i Kudside : 

 “Benim Rabbım ile öyle anlarım olur ki; oraya ne bir melek-i mukarrep, ne de bir nebii mürsel giremez,” buyruldu.

 Özet yorum : 

 Hakk’ın sözünü duymağa ve müşahedeyi ilâhiyyeye en büyük mania - engel, nefs ve bireysel benliğimizdir. Bun-ların şartlanmışlığı ile yaşamak bizleri Hakk’tan çok uzaklara götürmektedir.

 Belirli çalışmalar neticesinde kişi (salik) kendinde bu-lunan bireysel hallerini yavaş yavaş terkederek, safiyetine doğru yol almağa başlar. 

 Nihâyet bireysel mânâda kendini tanır, daha sonra “beş hazret” mertebesine de ulaşır, böylece seyrini tamam-layarak geldiği yere ulaşmış olur.

 Aslında bu ulaştığı yer, kendi hakikatidir. Kendi hakikati ise, aslı itibariyle Hakk’ın hakikatinden başka bir şey de-ğildir.

 Hal böyle olunca kul’un kendine ait bir kulluğu olamaz, ona artık “abd’u Hu” - “Hu’nun abdı” ismi verilir.

 Orada zuhurda olan “Hüvviyet-i Mutlaka”dır. 

 “Hüvviyet-i Mutlaka”nın zuhur yerini tanıyıp anlamak avam için oldukça zordur, çünkü belirli bir tarifi ve vas-fı yoktur ve sözlerini hevasından nutketmez. Ancak “vâhyin yuha” (Necm 53/4) kendisine “vâhy” (ilham edilen) ile nutk eder (konuşur). 

 İşte ancak bu tür kimselerin lisanlarından zuhur eden “kelime-i ilâhi” (ilâhi kelime) ler sadece bir “savt” (ses) ten ibaret olmayıp, “ilim - rûh - nûr - muhabbeti ilâhi” ve ifade edilmek istenen mevzu’nun mânâları da yüklü olan “hayat nefhaları”dır.

 Bu “nefha-i ilâhi”ler hangi gönle düşmüşse o gönül mutlaka yeni bir hayatla hayat bulur ve istikrarlı gelişimini sağlar. 

 Bu gelişmenin sağlanmasına sebep ise, “irsal” “ve Rasûlu’Hu” (Hu’nun irsalcisi) yani kabiliyetli gönüllere ha-bercisidir. 

 Bu irsaller yeni birer “vâhy” değil, vâhyin izah ve açılımlarını sağlayan “ilham-ı ilâhi”lerdir ve bu ilhamları, o “Hu”nun “abd”larına Cenâb-ı Hakk aracısız “nefh” eder ve onun konuşan lisanları olurlar. 

 Çok müthiş bir oluşumdur, ancak ehli olan gönüller bu halleri idrak ve müşahede ile yaşayabilirler. 

 Bu yol ve sistem Cenâb-ı Hakk’ın özel ve hususi bir yolu, zuhura çıkarmayı murad ettiği zât-i rahmeti ve arzusudur. 

 Bu kimseler “ehl-i zât” yani “zâtiyyun” tabir edilen kimselerdir.

2. Sıfat mertebesi itibariyle konuşur Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ sûresi 20/10. âyetinde: 

إِذْ رَأَى نَارًا

 iz rea naren Meâlen : 

 Hani bir ateş görmüştü (O ateşin yanına geldiği vakit) Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ sûresi 20/13. âyetinde : 

فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى

 festemı lima yu’ha Meâlen : 

 Vâhy olunan için dinle Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ 20/14 âyetinde 

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي

 inneniy enellahü lâ ilâhe illâ ene fabüdniy Meâlen : 

 Cidden benim Ben Allah. Benden başka hiçbir tanrı yoktur! Öyle ise bana (abd) kulluk et. 

 Âyetleri ile belirtilen husus, perde arkasından “sıfat mertebesi” itibariyle konuşur hükmünün misallerindendir.

Özet yorum : 

 Gayemiz yukarıda belirtilen âyet-i kerimelerin genel izah ve yorumlarını yapmak değil, özet olarak mevzuumuza ışık tutması bakımından kısa kısa mânâlarını gözden geçirmeğe çalışmak olacaktır. 

 İnşeallah başka bir mevzu ile daha genel anlamda bu âyet-i kerimeleri ele almak imkânımız olur.

 Bu âyet-i Kerimelerdeki özelliğin hususiyyeti, zât mertebesi itibariyle gelen zât’ın, sıfat-ı tecellisidir.

 “Sem’ ve basar”, duyuş ve görüş, insândaki bu iki sıfat, onun insânlığının büyük değerlerindendir. 

 Bu mertebede sahne, “ateş” yani önce görüş, duyuş yani bilgi sonradır. 

 Zât-ı ilâhi, ağaç ve ateş sûretinden, azamet sıfatıyla tecelli ve vâhy etmektedir. Çünkü ateş, azamettir. 

 Bu mertebede “Tenzih” ve “Teşbih” ayrı ayrı sunul-muştur. 

 Zâtı itibariyle, “ben Allah’ım” → Tenzih; 

ağaç ve ateş sûretinde tecellisi ise, → “Esma-i Teşbih”tir.

 Bu mertebede henüz “Mûsâ”lık mevcud olduğundan iki (2) mertebe ayrı ayrı zuhur etmektedir. 

 İki mertebenin birleşmesi ancak “mertebe-i hubbiy-yet” yani “Muhammediyyet”de “lâ ilâhe illâ allah” ger-çek tevhid ile mümkün olacaktır.

 Bu mertebede Cenâb-ı Hakk vâhy’ini ağaç ve ateş “vera’sı” arkası’ndan (perdesi’nden) yapmıştır, yapmaktadır. Kişiye vasıtalı olarak zâtından hitap etmektedir. 

 Mahmut Şebüsteri; “Gülşen-i Raz” isimli kitabında bu hususla ilgili güzel bir izah yapmıştır. 

 Reva başet “enel Hakk” ez dirahti, Çira nebvet reva ez nik bahti ?

Türkçesi : 

 “Bir ağaçtan “Enel Hakk = Ben Hakkım” sesinin gelmesi caiz oluyor da, ezeli saadete mazhar bir adamın (Mansur’un) aynı sözü söylemesi neden caiz görülmüyor,” diye ifade edilmiştir. *[88]

 Ehl-i sıfat, yani sıfatiyyun bu tecelliye mazhardır. 

 Gerçi mertebe-i Mûseviyyet, “Esmaiyyun”dur, bura-daki tecelli ise, sıfat mertebesinden → esma mertebesine o-lan tecellidir. 

 Bu mertebeye gelen kişiye de Cenâb-ı Hakk beden “tur’u sina”sında (sine dağında) ateş sûretinde muhabbet-i ilâhiye ile tecelli “vâhy” (ilham) ederek, kelâm eder, ki ehline malumdur.

3. Rasûl – Elçi göndererek vâhy eder Hakk’ın kullarına bu tür “ihbarat-ı” (haberleri) umu-mi (genel) olanıdır. Cenâb-ı Hakk esma mertebesinde zuhura gelen bir melek aracılığı ile vâhylerini “esma” mertebesin-den → “ef’al” şehadet mertebesinde seçtiği bir kuluna “Ne-bi-Rasül” gönderir, bu “adet-i ilâhiyye”dir. 

 Bütün Nebi ve Rasüller ilâhi mertebeler ilimlerini bu sistem içerisinde almışlardır.

 Âdem (a.s.) ile başlayıp Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendi-mizle neticelenen ilmi ilâhi zahiren hep bu sistemle faaliyette olmuştur. 

 Bu sistem herkes için geçerli ve idrakî kolay olandır.

 Esma âleminden → ef’al-şehadet âlemine olan tecel-lilerdir.

 Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi 16/102. âyetinde:

لَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّعقُلْ نَزَّ

لِلَّذِينَ آمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَعلِيُثْبِتَ ال

 kul nezzelehu rûhul kudüsi min rabbike bil hakkı liyüsebbitelleziyne amenu ve hüden ve büşra lil müslimiyne Meâlen : 

 (Ey Muhammed!) De ki: Rûh’ül Kudüs (Cebrâil a.s.) Rabbının katın-dan îmân edenlere sabit kılsın (pekiştirsin) diye ve müslümanlar için hidâyet ve müjde olsun hak için onu (Kûr’ân-ı) indirmiştir 

--------------

 Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran sûresi 3/39. âyetinde:

فَنَادَتْهُ الْمَلَئِكَةُ

وَهُو قَائِمٌ يُصَلَّى فِي الْمِحْرَابِ

اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًاأأَنَّ

بكلمة مِنَ الله

وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ

fenadethül melâiketü 

ve hüve kaimun yusalli fiyl mihrabi ennellahe yübeşşirüke biyahya mûsâddıkan bikeli­metin min allahi ve seyyiden ve hasu­ren ve nebiyyen minessalihiyne Meâlen : 

 mihrapta o (Zekeriyya a.s.) namaz kılmakta iken melekler ona seslendiler kesin Allah sana, Allah’tan (Allah’ın emriyle vücûd bulan) kelime ile (“kelimeyi” İsa”yı) tasdik eden, seyyid (e-fendi), hasur (nefsine hâkim, iffetli), salihlerden (iyilerden) nebi (peygamber) olarak Yahya’yı müjdeler. 

 Daha fazla zaman almamak için burada da bu kadar izahla yetinmek istiyoruz. 

 Düşünen kimseler için küçük ifadelerde büyük izahlar bulunmaktadır.

4. Elçileri vasıtasıyla kullarına hitaplarıdır Kûr’ân-ı Keriym Hud sûresi 11/84. âyetinde:

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا

قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللهَ

مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهِ غَيْرُهُ

وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ

إِنِّي أَرِيكُمْ بِخَيْرٍ

وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ

 ve ilâ medyene ehahüm şu’ayben kale ya kavmı‘büdullahe ma leküm min ilâhin ğayrühu ve lâ tenkusul mikyale vel miyza­ne inniy eraküm bihayrin ve inniy ehafü aleyküm azabe yevmin muhıytın Meâlen : 

 Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik) dedi ki: Ey kavmim!. (Ey toplumum) Allah'a kullukta bulunun, sizin için ondan başka bir mâbud yoktur. Ve ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın kesin, şüphe yok, ben sizi hayır (bolluk) ile görüyorum. Ve ben kesin, sizin üzerinize muhit (kuşatıcı) günün a-zâbına korkarım.

 Cenâb-ı Hakk kullarına bu dört yoldan hitap ettiğini belirttiğimiz âyet-i kerimelerden açık olarak anlamaktayız.

 4 üncü sistem; genel olan, Nebi ve Rasûllerin belirli yollardan, Hakk’tan alıp, ümmetlerine bildirdikleri ilâhi ke-lâmlar, emirler ve yasaklardır.

 3 üncü sistem; Allah’ın Rasûl ve Nebilerine gön-derdiği melekler vasıtasıyla vâhyleridir.

 2 inci sistem; perde arkasından vasıtalı konuşmaları-dır.

 1 inci sistem ise; aracısız olarak mutlak zâtı ile ko-nuşmalarıdır.

 Biz İslâm müntesipleri olarak, bu hususları çok iyi idrak edip anlamamız gerekmektedir.[89] “ İz- -T-B- ”

-----------------

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {الشورى/52}

(42/52) “Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ mâ kunte tedrî mâ-lkitâbu velâ-l-îmânu velâkin ce’alnâhu nûran nehdî bihi men neşâu min ‘ibâdinâ ve-inneke letehdî ilâ sirâtin mustakîm(in)”

(42/52) İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun. 

-----------------

 (Ey Rasûlüm)”işte sana da böyle emrimizden bir rûh (Kûr’ân) vahy ettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, îman nedir ve lâkin biz onu bir nûr ca’l ettik; kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola rehberlik edersin.” 

 “Emrimizden bir Rûh” ”(Kûr’ân) vahyettik.” Zât-î kaynaklı olan bu âyet-i keriyme’de Cenâb-ı Allah (c.c.) çok büyük hakikatleri bildirmektedir. 

 “Emrimizden bir Rûh;” burada bahsedilen “Rûh” zât-î olan “Rûh’ul a’zam” dır ki; Hz. Rasûlullah (s.a.v.) me aracısız nefh edilmiştir. 

 Kendisinden evvel gelen hiçbir Nebi’ye bu Rûuhtan nefih edilmemiştir. Oraya ulaşmak çok zordur, ancak onun varislerine yol vardır, diğer mertebelerden oraya ulaşılamaz, ta ki Muhammed-î oluncaya kadar. 

 “Emrimizden” buyurulması; Bu emir “kün” dür, zât-ı ilâhi bir şeyin olmasını murad ederse ona “kün” (ol) der, “feyekünü” (o da hemen olur.) Çünkü orada oluşacak kabiliyyet vardır. 

 Bu oluş bütün âlemlerde geçerlidir ve her âlemde ayrı bir hükümle oluşur. Burada oluşan hali Cenâb-ı Hakk “biz” lâfzıyla zâtına vermiştir. Bu da yukarıda bahsedildiği gibi “Rûh’ul a’zam” dır. Onun ilmî yönden hayat veren bütün mertebelere muhit tecellisi, zât olan Kûr’ân’ dır. 

 Kûr’ân-ı Keriym de bulunan bu ve benzeri Zât-î âyetleri Cenâb-ı Hakk’ın bizzat kendisi “Rûh’ul â’zam” mertebe-sinden; sıfat-î, esma-î, ve ef’âl-î âyetleri ise, “Rûu’ul kuds” mertebesinden, Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla nefh ile vahy et-miştir, ki bu dahi Sıfat-î tecellisi ve zuhurudur. 

 Bütün bunları ise, Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ümmetine, lisân-ı Muhammed-î’den hiç eksiksiz nefh etmiştir. 

 Bu oluşum: 

 Sahâbî’lerden-----tabiin’e, onlardan -----tebe-i tabiine ve onlardan bu günlere kadar gelen varisleri tarafın-dan yeni gelenlere nefh edilerek devam etmektedir. 

 “Bir nûr ca’l ettik (kıldık) “nûr” esmâ mertebesidir ve varlıkların belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir. 

 Bu bilim de Kûr’ân-ı Keriym’de bildirilmiştir. 

 “Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz.” Bazı kullarımız’da “Hâdi” ismini zuhura getireceğiz. 

 Sen doğru yola hidayetleyen (rehberlik) edensin. 

 Bu doğru yol evvelâ “sırat-ı müstakim,” daha sonra da“sıratullah” tır. 

 Bu da “isra” ve “mi’râc” tır ki Allah’ın (c.c.) yolu “ef’âlin”den,“zâtına”dır. 

 “Göklerde ve yerde olan mutlaka O’nundur, O’ndan zuhur ettiğinden yine “her şey O’na seyrede-cek, O’na dönecektir. 

 Zat-ı ilâhi Rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhurdadır. Bunlardan “nûr” ve “Rûh” unu tekrar geri, yani kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır. 

 Yukarıda da belirtildiği gibi burada seçilmişlik o kadar özel olarak ifade edilmiş ki; diğerleri ile kıyas kabul etmez, çünkü Cenâb-ı Hakk bizâtihi bu seçilmişliği kendi zâtıyla özel olarak yapmıştır.[90] “ İz- -T-B- ”

--------------------

 Nisbahul Hidaye adlı kitabın sahibi buyururlar ki, ruhun marifeti ve onun zirve-i idraki, gayet refi ve meni’dir. Kemend-i ukûl ile ona vüsûl müyesser olmaz. Yani ruhun sonsuz oluşumları vardır, aklı kemende düşmüş, tuzağa düşmüş, yani sıkıntıda olan akıl, kısa olan akıl bunu pek anlayamaz, diye izahat veriyor. Onun keşfini kıskanıp ancak zebân-ı işaret ile beyananatta bulunmuşlardır. Yani ondan işaretlerle haber verilmiştir. Hani 17 /85 ayetinde 

وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى وَمَاۤ اُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلا قَلِيلا 

“Sana ruhtan soruyorlar de ki ey habibim ruh rabbımın emrin-dendir, size bundan az bir ilim verilmiştir” diye ifade edilmektedir. Ancak burada, soruyu soran Musevi alimleri olduğundan Musevilere bu ilimden az bir şey verilmiştir, diyor efendimiz. Tabi islâm ümmetine peygamberimiz tarafından ruh babında, eski kavimlere göre çok büyük bilgiler verilmiştir. 

Bizim ulemâ-ı kirâm, işte âlimlerimiz de, kelâm âlimlerimizde, sanki bu âyet-i kerîme mü’minlere gelmiş gibi, ruhtan size az bir ilim verilmiştir diye o sahaya girmeyin derler, halbuki Yahudilere ruhtan az bir ilim verilmiştir. Çünkü bunu soran Yahudi âlimleridir. Biz bunu kendimize gibi zannediyoruz, ve kendimizi kısıtlıyoruz. 

Hz İzzet indinde en şerif bir mevcut ve en yakın bir meş’hut Ruh-u A’zâmdır. Hz izzet dediği Allah’ın yani Aziz olan Allah’ın yanında, en şerefli bir mevcut şerefli bir varlık ve en yakın bir meş’hut en yakın bir şuhut hali Ruh-u A’zâm’dır, zira Hakk Teâlâ onu “min ruhina 15/29 âyetinde مِنْ رُوحِى ve 21/ 91 beyanı âlisiyle kendisine izafe buyurdu. İnsana lütfedilen ruhu Cenâb-ı Hakk iki vecihte bildiriyor. وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 yani “ben ruhumdan üfledim, aynı mertebede “Min ruhina” biz ruhumuzdan üfledik demek suretiyle Zât’ının Sıfatlarının Ef’âlinin mertebelerinde olan, bütün ruh mertebelerinden üfledik ma’nâsındadır. Diğer ifadeyle de, Zât’i sıfatlarının hepsinin hakikatleri üzere üfledik bizden kastı odur. “Ben” den kasıt doğrudan doğruya Zat’ından yani “Zat’ımdan üfledim” demek suretiyle bayan-ı âlisiyle kendisine izafe buyurdu. Yani açık olarak bize, Ruh’un kendine ait olduğunu bildirdi. 

İşte biz o kadar yüksek şerefe haiz varlıklarız ki Allah’ın Zât’ının ruhunu taşımaktayız. Ama bize ilk olarak وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى ruhi sultani verilmektedir. Ruh-u sultaninin tarifini de evliya-ı kiram şöyle demişler, bakın şurada belirtilen Ruh-u A’zâm, en yüksek ruh mertebesidir ki, en geniş ma’nâda zuhur mahalli efendimiz Muhammed (s.a.v.) dir. “Biz sana emrimizden bir Ruh vahyettik” (42/52) diye belirtilen ayet-i kerime de Ruh’u vahy ettik, gerçi tercümeye bakıldığı zaman Kur’an’ı vahy ettik, diye geçer ama orada Kur’an denmiyor “Ruhu vahy ettik” diyor, ama kelâm ehli bu ruhun ne ma’nâda olduğunu idrak edemeyince, en yüksek lütuf peygamber efendimize indirilen, Kur’ân-ı Kerîm olduğu için, O diye ifade ediliyor. Gerçi Kur’ân-ı Kerîm de bir başka yönden Ruh-u A’zâm’dır, o da ayrı meseledir. 

Yani Ruh-u A’zâm’ın tecellisi ile Ruh-ul Kuds meydana çıkmaktadır. Ruh-u A’zâm’ın zuhur mahalleri, tecellileri, kudsi tecellileri, Ruh-ul Kuds ismi ile diğer ifade ile de İsâ (a.s.) dan da bahsedilen ve orası onun doğduğu mertebedir. Sıfat mertebesi. Ruh-ul A’zâm-ı şöyle tabir ediyorlar, Ruh-ul A’zâm ve Ruh-ul Kuds’ün mahlûka dönük yüzü وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى dir. Diye belirtilmektedir. Eğer doğrudan doğruya Âdem (a.s.) a Ruh-ul Kuds üflenmiş olsaydı, İsâ (a.s.)a üflenen, buna Âdem (a.s.) dayanamazdı ve o mertebeler bize kapalı kalırdı. Beşeriyet mertebeleri kapalı kalırdı, hep kudsi mertebelerden olurduk, ama o mertebeden onları anlamamız mümkün olmazdı. Yani seyr-i sülûk olmazdı. 

İşte mahlûka dönük yüzüdür, “Venefahtü” sü. Bu mahlûka dönük “venefahtü” den İlâh’a dönüş mümkün olmaktadır. Çünkü aslı kutsiyetten gelmektedir. Ve bu Ruh ruh-u Sultâni, yapılacak olan seyr-i sülûk’te, ilk şey bu hakikatı idrak etmektir. Yani hayal ve vehim cennetinden beden arzına “venefahtü” yü indirmek, gerçek Âdem’lik o dur. Yoksa Âdem (a.s.) şöyle dua etti böyle etti biz de şu duayı yapalım, gibi şeyler sevap kazandırır, başka hiçbir şey kazandırmaz. Hakikati ancak irfaniyet kazandırır. Tabi bunlar kendi başına ayrı ayrı, konulardır ama özet olarak geçelim. 

İmâm-ı Gazali H.z lerine birkaç genç gelmiş, “efendim bize ruhtan biraz malumat verirmisiniz” demişler. İmâm-ı Gazali nin söylediği söz ne kadar hoş bir söz, tabi onların sözlerinin hepsi hoştur, anlatırken diyor ki “bana birkaç kabiliyetli genç geldi. Ruh’tan sordular. Ben de kendilerinde kabiliyet gördüğümden, yani a’yân-ı sâbitelerindeki o hakikati, o taleplerinden bu kabiliyeti istidatları olduğunu taleplerinden anladım talepleri de kabiliyetlerini ortaya çıkartmak için çalıştığı şeydir. Kendilerinde kabiliyet gördüğümden Ruh’u onlara anlatmaya başladım. 

Bu arada O’nu bir başka dinleyen de varmış, İmâm-ı Gazali’nin ruh mertebelerini anlatıyorken, onunla münazaa etmeye başlamış. Yani olur mu bu şey, Allah’ın Kudsi Ruh’u insana üflenir, üflenir ama o beşerdir, gibilerden ef’âl mertebesinden kesret çokluk mertebesinden, şirk mertebesinden baktığı için, tevhide dönüştüremediğinden anlayamamış, İmâm-ı Gazalinin söylediği sözleri. Ondan dolayı Onunla münazaa ediyormuş. Karşılıklı münakaşa türü bir konuşma geçiyormuş, daha sonunda demiş ki “ey münazaa eden kişi” وَنَفَخْتُ dahi bir anlatma tarzıdır, mecazdır yani gizli bir anlatımıdır, daha çok açarak, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى “ben ona ruhumdan üfledim” dendiği zaman sanki ayrı gibi, bir başka yere aktarılmış gibi, o bunu daha da açıyor, “ruh onun gayrı mıdır ki” neden münakaşa edip duruyorsun? diye, Allah diyorsa, ben ona ondan verdim, ruh da Allah’ın gayrı değilse, ne demek? Kendimden verdim demektir, bunun daha ötesi de yoktur. Yani a’yân-ı sâbite hakikatlerimiz itibariyle, her birerlerimizde Hakk’ın Zât’ından da, Sıfatından da, Esmasından da, Ef’alinden de, Zat-ı Mutlak’ından da, mukayyedinden de, hepsinden ne varsa âlemde hepsi bizde mevcuttur işte bu yüzden insan bu âlemin özüdür. 

 Hani Muhiddin-i Arabi Hz leri öyle diyor, 18 bin âlemi mümkün olsa da bir havan içine koysanız hepsini dövseniz, ortaya çıkan hülasa İnsân-ı Kâmildir diyor. 

Yakıyn bir meşhut Ruh-u Azam’dır, zira Hakk Teâlâ مِنْ رُوحِى 15/29 ve مِنْ رُوحِنَا 21/91 beyan-ı âlisi ile kendisine izafe buyurdu. Yani ruh benimdir dedi. Âdem-i Kebir bakın halife Âdem, Âdem-i Kebir yani büyük Âdem halife-i ûlâ (yüce halife) yani Âdem (a.s.) ın lâkaplarını söylüyor, tercümân-ı ilâhi, Allah’ın tercümanı Miftah-ı vücut, yani vücûdun anahtarı, bu beden vücûdu değil, âlem mevcudiyetinin anahtarı ki besmele de odur. Kâlem-i icat, yani icat eden kâlem, Cünd-ü Ervah, ruhlar ordusu, onun evsafındandır. Bakın o venefahtü’nün vasıflarındandır ki o da insana verilmiştir. Bütün bu vasıflar da aynı zamanda insanındır.

Şebeke-i vücûda düşen ilk sayd/av o idi. Meşiyeti kadime onu âlem-i halkta kendi hilâfatına nasb etti. Şebeke-i vücûd; bütün âlem vücûduna düşen ilk av o idi. Diyor bakın ne güzel bir av değil mi. Meşiyet-i kadîme yani ilâhi ezeli dileme onu âlem-i halka kendi hilâfetine nasb etti. Yani İlâhi dilek Allah’ın ezeli dileği bu âlemlere onu halife nasb etti. Esrar-ı vücut hazinelerinin mekâlidini ona tenfiz eyledi. Yani anahtarlarını kilitlerini ona verdi, onunla vazifelendirdi. Onu onda tasarrufa mezun kıldı, ve onun üzerine bahri hayattan bir nehr-i azim açtı, hayat denizinden ona geniş büyük bir nehir açtı. Hayat deryasından ona bir nehir açtı aksın diye. Ta ki feyz-i hayat dâimâ ondan istimdat eder. Hayatın feyzi dâimâ o imdat edilene yetişe. 

Eczayı kevn üzerine iki âlemin cüzleri üzerine ifaza eyledi, feyiz verdi. Bu suret-i kemâlât-ı ilâhiye makarr-ı cemde yani Zât-ı Mukaddesten muhalli tefrikaya yani kudsi makamdan tefrika fark âlemine yani bu âleme yani âlem-i halka bunları eriştire. Ve a’yân-ı tefasilde yani tafsilatlı a’yân-ı icmalden münkeşif oldu. A’yân-ı tefasile yani tafsilatlı a’yân a’yân-ı icmalden toplu olan a’yân’dan tafsilat âlemi münkeşif oldu, inkişaf etti, açıldı. Keramet-i Cenâb-ı İlâhi O’na iki nazar bahşetti, iki yönüyle baktı, biri Celâl-i Kudreti ezeliyetin müşahedesi için ikincisi Cemâl-i Hikmeti ezeliyetin mülâhazası için, anlaşılması için. 

Birinci nazar akl-ı fıtrıden ibarettir ki mukbildir, önceliklidir ve onun neticesi muhabbet-i Cenâb-ı İlâhidir. İkinci nazar; akl-ı halki ve müdbürden ibarettir, onun neticesi nefs-i küllidir. Ruh-u izâfinin aynı cemden istimdad eylediği her bir feyzi nefs-i külli kabul eder, onun mahalli tafsili ruh-u izâfi ile nefs-i külli arasında şiil ve infial ve kuvvet ve zaaf hasebiyle zâhir oldu. Onların rabıta-i imtizaç ve vasıta-ı izdivacı ile mütevellidad-ı ekvan mevcut oldular. Yani bütün bu âlemler onların izdivacından meydana geldi. 

Binaenaleyh kaffe-i mahlûkat bütün mahlûkat ruh ile nefsin neticesi ve nefis ruhun neticesi ve ruh emrin neticesi oldu. Yani bütün bu mahlûkat ruh ile nefsin neticesidir. Yani ruh ile nurun izdivacından bu âlemler meydana geldi diye de belirtiliyor burada ruh ile nefsin neticesi ve nefis ruhun neticesi ve ruh emrin neticesi hani ruh "Rabbi“min emrindendir” 17/85 âyetinde belirtildiği gibi.

Zira Hakk Teâlâ ruhu hiçbir sebeple değil ancak Zât’ının Zâtiyetiyle ıshar eyledi. Emir ile işaret olunması o sebepledir, vesaireyi de vasıta-ı ruh ile ıshar etti ki halk ondan ibarettir. Âlem-i şehadette vücud-u Âdem mashar-ı Ruh oldu, Âdem’in vücudu ruhun zuhur mahali oldu. Vücud-u Havva mashar-ı suret-i nefs oldu, suret vücudun sebebi nefsi oldu. Beni Âdem’in sureti zükurunun tevellüdü ruh-u külli suretinden müstefattır, yani istifade etmiş meydana gelmiştir. Velâkin sıfat-ı nefs ile mümtezicdir. Yani nefis sıfatı ile birliktedir ve tevellüdat-ı inas yani insanların doğumları tevellüd etmeleri sıfat-ı ruhun imtizacı ile nefs-i külli suretinden zâhir oldu.

Bu cihetten hiçbir suret-i inasta meb’us olmadı, zira nübüvvet nüfus-u beni Âdem’de tasarruf ve âlem-i halkta tesir hususunda zukuret nisbetine haizdir. Vel hasıl ayn-ı vahide olan vücud-u vahidiyet yine ayn-ı vahide olarak mertebe-i ruhiyete tenezzül etmiş ve rütbe-i vahidiyette nasıl ki bil cümle esmanın suver-i ilmiyyeleri yek diğerinden temayüz etmiş ise yani ayrı ayrı belirlenmiş ise mertebe-i ruhiyette dahi onların zilâli olan ervah yani gölgeleri olan ruhlar dahi öylece yek diğerinden temeyyüz etmiştir, yani birbirlerinden ayrılmıştır, böylece bu mertebede dahi Zat’ı itibariyle vahid ve nisebi itibariyle kesirdir. 

Yani Ruh denilen şeyler Zât’ı itibariyle tek ama şuunat zuhurları itibariyle de kesirdir, yani çoktur. Her bir ruh ayn-ı vahideden nesebinden biridir. Ve her bir ruh ayn-ı vahidenin yani tek aynın niseblerinden yani suretlerinden biridir.[91] 

“ İz- -T-B- ”

-----------------

صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ {الشورى/53}

“Sirâti(A)llâhi-llezî lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) elâ ila(A)llâhi tasîru-l-umûr(u)”

O Allah'ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep O'nun dur. Agâh ol! Bütün işler Allah'a dönüp varacaktır.! (42/53)

-----------------

 Nefs-i Sâfiye ye kadar süren seyr, “Sırat-ı Müstakîm” tevhîd-i ef-âl den sonra devam eden seyr ise “Sıratullah”tır.

 Kûr’ân-ı Keriym; Şûrâ Sûresi; (42/53) Âyetinde bu hale işaret vardır.[92] “ İz- -T-B- ”

------------------

- «Bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle...» (1/6) Meâline aldığımız âyet ise… bir müşahede makamı yoludur… 

Yüce Allah işte… bu yoldan kendisi için tecellisini yapar.. Bunun manası ile:

- «Allah'ın yolu...» (42/53) Âyetine işaret edilir…

- «Allah'ın yolu...» (42/53) Yani sıratullah.

Demek:

- Tecellisi için, zuhur yolu…

Demektir…[93] “ İz- -T-B- ” 

------------------

Terzi Baba Hayırlı akşamlar Oz… oğlum dosyalarını indirdim yerine aktaracağım. Yazın güzel bir tefekkür yazısı olmuş eline diline gönlüne sağlık.

Bizde, böyle tefekkürler ile bilgi üreten evlâtlarımızın varlığından Rabb'ımıza teşekkür ediyor, ve emeklerimizin boşa gitmediğini görerek memnun oluyoruz.  Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder İnşeallah. Selâmlar hoşça kal Efendi baban. 

------------------- 

Oz… Sa… Şe… Müşahede, Kabe'de ikindi vakti üzeri canlar ile birlikte sohbet ediyoruz. İrfan Bey'in oğlu Emre, bir belgesel izlemiş ve belgeselde "yaşadığımız âlem bir gün sadece proton denizine dönecek" diye ibare geçmiş bunun aslı var mıdır şeklinde bir soru yöneltti. 

Bu sohbetten iki gün sonra, Kâ’be'de 2. Metaf halkasından yada balkonundan Kâ’be'yi izliyorum. Kâ’be izâfi olarak ortada duruyor. Zeminde, 1. ve 2. kat halka şeklindeki balkonlarda insanlar dizi dizi Kâ’be'yi sürekli tavaf ediyorlar. Onlar hareket içinde Kâ’be ise izafi olarak hareketsiz. Hareketli olan hareketsize doğru yönelmiş ve hareketini devam ettirmekte. Hareketsiz olan olduğu yerde, hareketsizliğini ezelden ebede korumakta. Hareketli hareketsizi, harektesiz hareketliyi kendine doğru çekmekte ama, her ikiside bulunduğu hâl üzerine devam etmekte. Aşağıda sunulan “Zat” başlıklı tefekkür yazısı hemen bu müşahedenin ardından başladı.

------------------- 

Tefekkür Zat "Gerçekten A’mâ, altında da, üstündede hava olmayan bir âlemdir" Hadisi Şerif

A’mâ’iyet, tek düzelik, hareketsizlik olarak tanımlanabilir. Âlem zıtlık üzerine inşaa edilmişse, A’mâ’iyet ise tekdüzelik üzerine inşaa edilmiş olabilir. Bu tek düzelik, sırf (+) yük, başka bir deyişle pozitiflik, yada sırf (-) yük, başka bir deyişle, negatif yük olabilir. Aynı yükler birbirlerini iteceğinden, bir (+) yük çevresi başka (+) yükler ile çevrelenmiştir. Bütün (+) yükler birbirlerini en uzağa, doğru iteceğinden ve bu itme her yönden eşit oranda gerçekleşeceğinden, sonuçta bütün (+) yükler dengede hareketsiz olarak kalır. Başka bir ifadeyle izâfi hareketsizlik A’mâ’iyettir.

İlk hareket oluşu, bu dengenin bozuluşu dolayısıyla, zıtlığın başlaması şeklinde düşünelebilir. Zıtlık peki nasıl oluşur? Başka bir söz ile A’mâ’iyet teorik bir halmidir? Gerçekten var mıdır?

Sistem hareketsiz ise tanımlanamaz. Bir sistemi tanımlamak ve bilmek, hareket ile başlar. Hareketin başlaması için zıtlık gerekir. Bir başka ifade ile (+) içinden (-) çıkar yada (-) içinden (+) çıkar. Bu sistemin temelidir. Bu şekilde vücutta kendini tanıma, bilme isteği uyanır. Bu istek neden ve nasıl uyanır? Bunu sadece muhabbet duydu diye açıklayabilirmiyiz? Muhabbet ise harekettir! Vücudun muhabbet duyması için hareket olmuş olması gerekir böylece hareket olmadan muhabbet duyulmaz. Bu eşzamanlı gerçekleşebilir mi? Yani hem muhabbet hem zıtlık aynı anda oluşabilir mi? Yoksa aralarında anlıkta olsa bir zuhur sırası var mıdır? Eğer vücud Amaiyette ise Amaiyette kalmak ister. Eğer vücut faaliyette ise sürekli faaliyette kalmak ister. Vücud-u a’mâ’iyet, vücud-u harekte göre ve vücud-u hareket, vücud-u a’mâ’iyete göre teoridedir. Birbirlerine dönüşmesi mümkün olabilir mi? Biz şu an vücud-u hareket içinde bulunuyorsak, vücudu a’mâ’iyette bize göre mümkün değildir, denilebilir mi? Bu bir teoriden öteye geçemez! Fiziki anlamda yaşanması mümkün değildir diye bilirmiyiz?

Vücudun ilk tanımlandığı evre Ahadiyet mertebesi, bundan önce bir mertebe olması mümkün müdür?

Bu âlem, sürekli hareketli bir âlem midir? Bu âlemde hareketsiz bir bölüm var mıdır? Hareketli bir öz hareket ettiğinde, yeri boş mu kalır? Âlem’de boşluk var mıdır. Bu sorular çoğaltılabilir. Böyle olunca hareket ancak hareketsiz ile mukayese edilirerek anlaşılır. Yüce Zat'tın özünün özü mutlak hareketsizdir ve özü ise hareketlidir. Bu her yeri kaplar. Zat, ezeli ve ebedi Kayyum'dur. Yüce Zat'ın özü hareketlidir, Zat'ın özünün özü hareketsizdir. 

Âlemde boşluk olmadığına göre ve âlem Zât'ın özünün özü ile tamamen dolu olduğuna göre Zât’ın öz, Zât’ın özünün özünde hareket eder ve böylece hareket tesbit edilir ve izafi olarak ölçülür hale gelir. Ancak biz hareketin başlangıcı ve sonu arasındaki farkı enerji olarak ölçebiliriz. Ne birinci hâlin nede ikinci hâlin toplam enerjisini mutlak olarak ölçemeyiz. Biz ancak iki hâl arasınının enerjisini ölçebiliriz böylece Zât’ın ne özünün özü ne de özünün toplam enerjisi hesaplanamaz, tahmin edilemez ve bilinemez. Ancak iki hal arasındaki yani hareketin başlangıcı ve sonu arasındaki fark tayin edilebilir, tanımlanabilir ve bilinebilir bu fark ise efal olarak karşımıza çıkar. Efalin ait olduğu esmaya, esmanın tanımlanmasını sağlayan sıfatlara bu yolla geçilebilir.

"O, sizi bir tek nefisten; aynı cevherden, aynı özden halk etmiştir. Eşinizi de aynı cevherden ve özden meydana getirmiştir" Zümer 39/6

Vücud ancak hareket halinde ise bilinebilir ve tanımlanabilir. Hareket sınırlı an içinde farklı hale geçiştir. 

hareketsiz âlem ↔ hareketli âlem Hareketsiz âlem; tanımlanamayan âlemdir. Hareketli âlem, tanımlanan ve bilinebilen âlemdir. Hareket ancak hareketsize göre ve hareketsiz olan hareketliye göre kaynak gösterilerek ifade edilebilir. Bundan dolayı Zat, hem hareketli hem hareketsiz öz ihtiva eder. Vücudu Sâbite'yi meydana getiren en küçük parçacık, özün hareketi içinde zıtlığı barındırır. Bu hareket tipine dalga denir. Öz, dalga şeklinde hareket eder. Bu dalga hareketi (+) ve (-) fazların birbirini izleyerek yol kat etmesidir. 

Zât’ın hareketli tarafı bilinebilir, tanımlanabilir ve varlık adını alır, hareketsiz tarafı bilinemez, tanımlanamaz ve yokluk adını alır. Muhabbet bu farktan doğar.

Vücudu Sâbite iki evreden oluşur Vücudu yokluk, ve vücudu varlık, hareketliye ahadiyet, hareketsize a’mâ’iyet denir. Hareketli evre özden, hareketsiz evre özün özünden meydana gelir. Öz tayin edilemeyen hareketli zıt yük içeren en küçük parçacık. Özün özü, tayin edilemeyen hareketsiz eş yüklü en küçük parçacık. Öz, özünözü içinde kesikli dalga hareketi yaparak hareket eder. Örneğin; Bir tahta seyyar bir merdiven düşünelim, merdivenin basamakları özün bulunması mümkün yerlerdir. Özün bulunması mümkün olmayan yerler iki basamak arasındaki hareketsiz alandır. Bu alanı atlayarak geçer. Bu atlama hareketli özün hareketsiz öze dönmesi ile bir an kaybolur ve bir sonraki anda hareketsiz özün hareketli öze dönüşmesi ile açığa çıkar bu açığa çıkış bir sonraki basamakta meydana gelir. 

Böylece hareket bir basamaktan bir basamağa sanki atlayarak yoluna devam eder. Bu sonderece çok kısa bir anda meydana geldiği için hareket atlama olmadan devamlı sürekli bir hareket içinde olduğu izlenimini verir. Bu hareket bir an için Ya Evvel bir an sonrası için Ya Ahir aynı zamanda Ya Zahir Ya Batın şeklinde bir birini sürekli takip eder. İki basamak arasındaki enerji ölçülebilir ama özün toplam enerjisi hesaplanamaz, ölçülemez ve tahmin edilemez. Hareketli olanın hareketsiz olan içinde bu şekilde yol kat etmesi birbirlerine karşı olan delildir. Başka bir deyişle hareket, hareketsize ve hareketsizde harekete perdedir. Bu enerji HU dur. Enerji ise iş yapabilme kabiliyetidir. İş ise Zat'ın delilidir. İş bünyesinde sıfat, esma ve efali içinde barındırır.

Âlemin içinden hareketsizliği alırsan hareketli tanımsız hale gelir ve bilinebilirliğini kaybeder. Zât'ın bilinebilmesi için hareketli ve hareketsiz âlem iç içe olmalıdır.

Bundan dolayı Zât'ın yapısı iki şekilde ele alınabilir.

a) Hareketsiz öz. yokluk (kesinlikle tanımlanamayan) a’mâ’iyet hali b) Hareketli öz, varlık (tanımlanabilen) ahadiyet hali Zat yapısı yokluk ve varlık üzerinedir. Âlem sadece hareketsiz özden meydana gelmiş olsaydı Zat mutlak a’mâ’iyet halindedir denilebilir. Bir başka deyişle, “Zat kendi mutlak nefsi ile başbaşadır ve her an olduğu gibidir” denilebilir. Hareketli öz sonradan olandır ve hareketsiz öz ise varlığın temelidir. Varlık sonradan olandır. Sonradan olma hâli Zât'ın iş yapmasıdır. "o her an bir şeendedir" Zat'ın yaptığı işin enerjisi ölçülürken, işi yapanın yani Zât'ın enerjisi ölçülemez. Ozaman Zat ancak meydana çıkardığı işler ile bilinebilir. İş öncelikle karşımıza hangi mertebe olursa olsun fiil olarak çıkar. Bu fiilin bir ismi vardır. İsmin tanımlanması ise sıfatlarla yapılır. Faaliyet sırasında, isim ve sıfatlar işin batınında olur.

Tek yaptığım ayık olduğum zaman kendimi keşfetmek.

Hamdolsun, Rabbim, nefsimde herşeyi zâten ezelden beyan etmiş.

Ne kaybolan bir şey var

Ne bulunan.

Ve iz kale "ikra bismi Rabbike" Uysan Eşhedü Uymasan Allah muhafaza...

A’mâ’iyet, yokluk âlemi, burası izâfi hareketsizlik içerdiği için, tanımlanması mümkün değildir. Hareketsizlikten kasıt fiziken tanımlanmanın olamıyacağına yönelik kuvvetli vurgudur. Zât'ın hareketsiz başka bir deyişle tanımlanamayan özüdür. Hükümsüz sâfi Zat'tır. Zât’ın bu mertebede kendisi, kendisini, kendisinden kendisine vasıtasız olarak bildiği mertebedir.

Zat, ilk olarak İzâfi Zat’a dönüşür. Zât’ın ilk hareketi kendisini, kendisi ile kendisinden örtmesi, perdelemesidir. Bu örtme işlemi Zât’ın özünün doğası gereği sonsuz istitadlardan meydana gelir. Bu örtme işlemi, hareketsiz form içinde hareket meydana getirmedir. Böylece hareket, hareketsizliğe kaynak gösterilerek, tanımlı hale gelir ve tanımlama tamamen izafidir. Bu mertebede Zat, İzâfi Zat adını alır. Bu mertebede İzâfi Zat kendini vasıtalı olarak bilir. Hareketin oluşması tanımlanma isteğinin başlangıcıdır. İlk vasıta ise ilk düşüncedir. İlk düşünce Ahadiyet mertebesinde açığa çıkar. Zat, Zâti hüküm ile bu mertebede varlık elbisesi giyer böylece Vücudu Sabite adını alır. Vücudu Sabite, Zat'ın kendisinden kendisine yaptığı teccellidir. Böylece Zat'ta bir değişiklik meydana gelmez.

"Allah'ın hakkında hiç bir değişiklik yoktur." (10/24) Vasıta olabilmesi için Zât’ın kendisini, kendisinden örtmesi, perdelemesi gerekir. Burada ki vasıta, Zât’ın perdeli olan tarafı ve onun amelleridir ve HAKK adını alır. Mahluk sonradan olan yada perdelenendir. Dolayısıyla ilk vasıta ilk orataya çıkan iş, ürün düşüncedir. 

Zat’i istad; Zât’ın özüdür. Her bir istitad Zât’ın bir vechine delildir. Zat’i istitad Zat’tın ta kendisidir, mahluk değildir. Örnek Zat’ın kendisi, kendisini kendisinden perdelemesi bir istitadtır sonradan olan değildir. Zat’ın özünün doğası gereğidir.

Zat, İzafi Zat’a yani hareketli forma istadlarını aktarır ve böylece Ayan-ı Sabiteler oluşur. Ayan-Sabiteler iki aşamadan meydana gelir.

1. Aşama; Zat’a ait istidatlar ki bunlar Zat’ın özünü teşkil eder, İzafi Zat’a yani hareketli forma aktarılır. Bunlar sabittir ve sonsuzdur.

2. Aşama; Hareketli forma intikal eden Zat’i istadlar faaliyete geçer. Dolayısıyla öncelikle bunlar sıfatlara ve esmalara dönüşerek varlık adını alır. 

Burada Zati istidad varlık elbisesi giymemişken Zat’i istadadın ürünü olan sıfat, esma ve fiil varlık elbisesi giymiştir.

Böylece a’yân-ı sâbiteler Zât’i istitadlar yönünden varlık elbisesi giymezken sıfatları, esmaları ve faaliyetleri açısından varlık elbisesi giymiştir diyebiliriz.

Örnek: düşünebilme bir istitadtır. Zat ile birlikte vardır ve özdür. Düşünce ise bir üründür yani varlıktır. Bu düşüncenin bir ismi vardır ve düşüncenin tanımlanması için sıfatlara gereksinim vardır. Bu düşüncenin faaliyeti ise iş yapabilmesidir. Dolayısıyla düşünebilme varlık elbisesi giymezken, düşünce varlık elbisesi giymiş olur.

Sonuç olarak varlık her an yokluk üzerine binâ edilir ve dolayısıyla eğilim yokluğa doğrudur. Burada yokluk tanımlanamayan öze dönüştür. Varlık olabilmesi için mutlak yokluğa gereksinim vardır. Varlık, Zat’ın kendisini kendisinden vasıta ile bilmesidir. Vasıta ise varlıktır ve sonradan olandır. Yokluk ise vasıtasız kendisini bilmesidir. Yukarıda belirtildiği gibi varlık her an yokluğa dönerek varlığını sürdürebilir ve ama yokluk için varlık olması gerekli değildir.

Zat kendisini, kendisinden örttüğü oranda, vasıtalı olarak hayal edebilir, bilebilir ve tanımlayabilir. Bu mertebede yer alan Mussavir istidadı bütün a’yân-ı sâbiteleri ayrıntılı olarak hayal ve tasvir eder. Mâcit ve Mûcit istitadları onları Ahadiyet mertebesine intikal ettirir. Bundan dolayı varlık, Zât'ın kendisinin kendisine perdelenmiş olan kısmının yani hayalinin bir ürünüdür. Varlık sadece Zat'ın perdelenmiş olan kısmı olduğunu bilmeli, vasıta olduğunu bilmeli ve Zat'tan ayrı olmadığını bilmelidir. 

Zat kendisini nasıl bilmek istiyorsa o şekilde bilir, ister vasıtalı ister vasıtasız.

Zât'ın kendisini bilme mertebeleri Zat; Zât'ın saf hâli, hareketsiz evre, yokluk mertebesi, tanımlanamayan a’mâ hali. Zât'ın kendisi, kendisini vasıtasız, (düşünmeden) olduğu gibi bilir. Bütün Zat’i istidadlar ki Zât’ın özüdür bu evrede hareketsizdir.

İzâfi Zat; Hareketsizliğin içinden hareketin doğar, burada Zat, İzâfi Zat adını alır. Hareket, hareketsiliğe göre tanımlanabilir ve bilinebilir. Hareket, hareketsizliğe perdedir. Zât'ın kendisi, kendisini kendisinden gizler, perdeler ve böylece izâfi bir durum meydana gelir. Zat'ın kendisi kendisini vasıta ile bilir buradaki vasıta yaptığı harekettir. Zat’i istitadlar örtüldüğü miktarda hareketli hâle gelir.

Ahadiyet mertebesi; Varlık yokluk üzerine binâ edilmiştir. Bunun sonucu olarak gizli olan kısımda kalan, vasıta da Zât'ın kendisidir. Ortaya çıkardığı üründür ve kendisnden gayrı olmamakla birlikte kendisinde izâfi olarak fark oluşturmanın temelidir.

Yokluk- varlık oluşumu;

Yokluk; tanımlanamayan, izafi hareketsizlik, vasıtasız (düşünmeden) kendini bilme, Varlık; yokluğu temel alarak meydana gelme, izafi hareketlilik, tanımlanabilme, vasıtalı (düşünce ile) kendini bilme.

(kulle yevmin huve fî şe’nin) Rahman Suresi (55/29)

"O, her an (gün) yeni bir iştedir (tecellidedir/şe'ndedir, oluştadır)." Bu ayeti kerimeyi, varlığın oluşuna ilişkin bir destek, bir isbat ayeti olarak görebiliriz. Bu ayeti detaylı bir şekilde incelediğimizde, hemen şu soruyu sorabiliriz, ayette geçen “O” kimdir? “O, her an yeni bir iş oluştadır” burda iş iki anlamıda içermektedir. Bunlar hem halk etme hemde halk ettiğini öz varlığına tekrar dönüştürme. Halk etme, İzâfi Zat'ın öz varlığının farklı terkiplerle bir araya gelmesi sonucu fark perdesine bürünürek açığa çıkmasıdır. Bu ilk düşüncenin üretilmesi sırasında vukubulur. Daha sonra düşünceden eşyanın oluşumu sırasında her aşamada yer alır. Burada İzâfi Zat, özü ile düşünce üretmekte ve sonra o düşünceyi eşyaya dönüştürmekte. Böylece, eşya düşünceden, düşünce İzâfi Zat'ın özünden meydana gelmektedir. Bu oluş süresi ise yevm olmakta o da dehr yani an'dır. An'da İzafi Zat'tır. İzafi Zat karşımıza burda, O, yevm, Şe'n ve bu ayeti bize bildiren ve bu ayeti bizim tarafımızdan okunan olmak üzere oluş sırası ve terkibi yönünden farklı farklı yönleri ile açığa çıkarken Zat'i varlığı ile batında kalarak yani özü itibari ile aynı olduğunu her an her oluşta göstermektedir. 

"O her an yeni bir iştedir" ikinci bölümü ise, halk edilmişin tekrar İzafi Zat'ın özüne dönüştür. Sonuçta bu da bir iştir. Bunun ispatını ŞÛRÂ-42/53 nolu ayetinde görebiliriz.

 (Sırâtıllâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), e lâ ilâllâhi tesîrul umûr(umûru). ŞÛRÂ-42/53 

"göklerde ne varsa ve arzda ne varsa hepsi Allah'a doğru giden yoldur (Allah'ı işaret eder) ve bütün işler Allah'a dönücüdür." İzâfi Zat'ın özünden meydana gelen bu âlem sonuçta tekrar İzafi Zat'ın özüne dönmektedir. Böylece İzafi Zat'ın özü itibari ile bir değişim meydana gelmemektedir dolayısıyla İzafi Zat'a aynı zamanda Vücud-u Sabite denir. Bu özden oluşum ve öze dönüş iki şekilde süre gelmektedir. İki tür zaman vardır. Bunlardan biri an dır diğeri ise ömürdür. Varlık, an itibari ile İzafi Zat'ın özüne yani yokluk mertebesine dönmekte ve onu takib eden an'da ise yokluk mertebesinden varlık mertebesine intikal etmektedir ancak varlığın, yoklukta kaldığı süre an olduğu için varlığın yokluğa dönüştüğü ve tekrardan yokluktan varlığa geçtiği evreyi algılamaktan perdelidir. Varlık, varlığının kesintisiz devam ettiğini zanneder. Dolayısyla varlık her an bir önceki andan farklıdır. Bu farkın varlık tarafından algılanması hemen olmaz ancak belli bir birikim süresi sonunda olur. Böylece varlık yokluk üzerine bina edilmiş olur ta ki bu varlığın ömrü bitene kadar. Ömrü biten varlıkta aslı olan İzafi Zat'ın özüne dönüş yapar.

Ahadiyet; bu mertebede İzâfi Zat, Vücüdu Sâbite, düşünce ile istitadlarını keşfeder İzâfi Zât'ın istitadları, sıfatlar ile tanımlanır ve uygun bir esma ile adlandırılır. A’yân-ı sâbiteler, bu istidadlardan meydana gelir. Her a’yân-ı sâbitenin bir esma başlığı vardır. Bu Esma başlığı birçok alt esmadan meydana gelir. Esmalar ise sıfatların bir sonucu ve sıfatlarda istidadların sonucudur. A’yân-ı sâbiteler İzâfi Zât'ın bir veçhidir. Bu da istitadları Zat ile birlikte kılar ama bu istitadların farkına varmak düşünce ile mümkündür. Düşünce yukarıda yazıldığı gibi vasıtadır ve sonradan olandır. Burda varlık elbisesi giyen düşüncedir ve varlık yokluğa dayanır ama istidadlar Zat ile birliktedir. Zat'ın bir veçhi diğer veçhinden farklıdır dolayısyla bir a’yân-ı sâbiteden ancak bir tane vardır ve aynı a’yân-ı sâbiteden bir ikinci a’yân-ı sâbite olması mümkün değildir. Her a’yân-ı sâbite, İzâfi Zât'ın bir vechine karşılık gelir dolayısıyla bu yöne özeldir ve sâbittir. İzâfi Zat ancak a’yân-ı sâbiteler yolu ile tanımlanır ve bilinebilir. A’yân-ı sâbiteler, Zât'ın, İzâfi Zât'ı örttüğü miktarı kadar açığa çıkar.

İsitidada özellikler, kabiliyete ise özellikli özellik denebilir. Örneğin, beş duyu özelliği hemen hemen herkeste olmakla birlikte ama resim yapma özellikli özelliği sadece bazı kişilerde bulunmaktadır. Resim yapan kişi aynı zamanda beş duyu özelliğinide sahiptir.

Vahadiyet (Ben, Sen ve O); İzâfi Zât'ın Ahadiyet mertebesinde ikinci bir perdelenme işlemine uğrayarak İzâfi Zât'i Ahadiyet benliğini, Ben, Sen ve O' ya dönüştürerek, kendisini vasıtalı (dolaylı yoldan) bilme yolunda seyrini sürdürür.

-------------------

“Bir varmış, bir yokmuş” diye uyutulduk her gece Oysa söylenmiş hakikat

1001 gece

------------------- 

İdrak: Esmalar ile sıfatların kaynağı Zât’i istidadlardır. Zât’i istidadlar Zât’ın özüdür.

Tesbit: Tasavvuf (gerçek) “Ben” diyebilme ilmidir.

 Tasavvuf (benliksiz) “Ben” diyebilme ilmidir.[94] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

 Sıratıllahıllezî lehu ma fis semavati ve ma fil ard e la ilellâhi tesîyrul ümur.

 42/53. “(O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner.” Sıratıllahıllezî lehu ma fis semavati ve ma fil ard, (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah (c.c.)'ın yoludur. 40,41 ve 42. Surelerin 53. âyetlerine dikkatlice baktığımızda birbirini takip eden âyetler olduğu anlaşılır. Bu sûreler Ha-Mim hurufu mukatta harfleri ile başlıyor. Kısaca bu âyetler üzerinde Ha-Mim, yani Hakikat-i Muhammedi’nin etkisi var diyebiliriz. Âyetleri kısaca hâtırlarsak 40/53 hidayet yolu, yani doğru yol ile alakalı- dır. 40/53. Kâ’be-i Muazzama’nın temelinin yükselmesi yani “Sıratullâh” Allah yolunun başlangıcıdır… 42/53. âyeti “Men a’refe nefsehu, fakad a’refe Rabbehu” Kim nefsine arif oldu, fakad rabbine arif oldu kısmının ikinci bölümü ile alâkalı ve mi’rac-i seyir hakîkatlerini anlatmaya devâm etmekte olduğu görülecektir. Zâhiri gök ve yer ile bahsedilmekle beraber bunlar aynı zamanda bizim beden arzımız ve gönül göğümüzdür. Bizim zannetiğimiz bedenimiz aslında zâhir ve bâtın Allah (c.c.)’ın ve buradan geçen Allah (c.c.)’ın yolu “Sıratullâh” varmış. İşte bunun faâliyete geçmesi için nefsimizi tanıyıp buradan, da Rabb’ül Erbab olan Allah (c.c.) yolunda mi’rac etmeyi hayata geçirmemiz gerekir. 

 Bu sistem derslerimizin ikinci bölümü olan Beş Hazret mertebesini (Sıratullâh) oluşturur.

 1- Tevhid-i Ef’âl, 2- Tevhid-i Esmâ, 3- Tevhid-i Sıfât, 4- Tevhid-i Zât, 5- İnsân- Kâmil...[95] “ İz- -T-B- ” Ela ilellâhi tesîyrul ümur, Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah (c.c.)'a döner. Burada bir şeye dikkat çekiliyor. Neye dikkat edilecek devâmında “İla” Allaha, Allah’a doğru bir hedef gösteriliyor. Seyr-i İlallah, tüm işler Allah’a dönerek seyir halindedir, diyor. Bir an yok ve bir an var. Adem ve Âdem (var ve yok) hakîkatları bize ifşa ediliyor. Her an her şey, Allah’a dönmektedir. Peki biz bunun farkındamıyız. El-Umur, burada ki “El” takısı istiğrak olarak değerlendirilmekte ve kelimeye bütünlük kazandırmaktadır. “İsriğrak” tasavvuf terminolojisinden gark olmak, boğulmak ve kendinden geçmektir. Bütün işler ki bizler de Hakk’ın emri ile olan (كُنْ) “kün” Ol’dan başka bir şey olmadığımıza göre bu dönüş Fenâfillah mertebesini belirtiyor…

 Sûre “Şûrâ” yâni “İstişâre” sûretidir. Bu sûrenin 38. âyetinde “Onların işleri, aralarında danışma iledir.” Buyurulmaktadır. Bizlerinde işlerimizi birbirimiz ve Efendi Babam-ız ile istişâre etmemiz. Bu istişâre sonuncu birbirlerimizin ve Efendi Babam-ızın tavsiyelerine uymamız, Sıratullâh üzerinde ilerlememizi ve hakîki ma’nâda “İstiğrak” olup Allah’ımıza dönmemize vesile olacaktır. İnşeallah. Buraya gönlüme doğan küçük bir şiir’i ilave etmeyi uygun buldum.

Fettâh bizle, oldum Cahid, Senle kimlik, buldum Vahid, Ahad mimle, gördüm Ahmed, Kûr'ân ile bildim Samed, Rabb-a Kâmil İnsân mirat,[96] “Ya Hu” İnsan-ı Kâmil sırat.

Allah derdi, dedem Nusret, Selâm verdi, babam Necdet, Sofra serdi, annem Nüket, Ârif virdi, hemdem[97] sohbet, Rabb-a Kâmil İnsân mirat, “Ya Hu” İnsan-ı Kâmil sırat.[98]

11-01-2016 

-----------------

Böylelikle ŞÛRÂ sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Rabbimiz ile “Şûrâ” İstişare halinde olanlardan olmayı ve okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, müşahade ehli olmak niyazıyla “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 19-06-2025

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müzesi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi. Yusuf Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-?-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (248+144=392) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler - 41-Ku-Ker-Yol-Fussilet sûresi – Tasavvuf Serisi 96 – Sayfa 6... ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid– Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 161… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 2- 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 134 – Sayfa 265… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 9-2002-5-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 141 – Sayfa 145… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Terzi Baba -1- Ç.H.U.– Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 145… ↑

- Fusûsu'l-Hikem (Nübüvvet ve velâyet bölümü) ↑

- Muhyiddin İbn Arabî, el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye (C. 2, Vahiy bahisleri) ↑

- Muhyiddin İbn Arabî, el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ↑

- Sadreddin Konevî Miftâhu'l-Gayb ↑

- Abdülkâdir Geylânî'nin "Ğunyetü't-Tâlibîn"  ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- (Fusûs, "Nûh" bölümü) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- Benlik ifadeleri Terzi Baba (63) İnci Mercan adlı eserin 146. Sayfasından alınıp eşleştirilmiştir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 131-Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 87… ↑

- (Füsûs, "Yusuf Hakikati" bölümü) ↑

- Fütûhât Mekkiye II. 312) ↑

- (Fütûhât Mekkiye I. 287) ↑

- Bu hususta daha geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” kitabı-mızın “Mekke-i Mükerreme” bölümü sayfa 137 de vardır. T.B. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 132… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 134… ↑

- Mesnevi-i Şerif- Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6 – Sayfa 89… ↑

- (Füsûs, "Muhammed" bölümü) ↑

- Muhyiddin Arabi hz. ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiyye IV. 89) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 46… ↑

- (Füsûs, "Nûh" bölümü) ↑

- (Fütûhât III. 72) ↑

- (Fütûhât I. 189) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi hz. ↑

- (Fütûhât IV. 156) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 1-3-İnsân-ı Kâmil-Cili-terzi Baba-şerhi-– Tasavvuf Serisi 114 – Sayfa 111… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 8 - Sayfa 59… ↑

- (Fusûs, "Hârûn" a.s. bölümü) ↑

- (Fütûhât III. 421) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Tuhfet’ul Uşşaki – Tasavvuf Serisi 08 – Sayfa 96… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 4-LÜBBÜL LÜB – Tasavvuf Serisi 111 – Sayfa 90… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 4-LÜBBÜL LÜB – Tasavvuf Serisi 111 – Sayfa 164… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – İnsan-ı Kâmil-A-K-C-Cilt-1-kitap-7 – Tasavvuf Serisi 167 – Sayfa 37… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 204… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 12 - Sayfa 252… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 12 - Sayfa 227… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye III. 215) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Mir'at-ül İrfan ve şerhi – Tasavvuf Serisi 58 - Sayfa 39. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Ölüm Hakkında – Tasavvuf Serisi 64 - Sayfa 3…7 özet olarak ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Terzi Baba Şerhi – Yakub a.s. Fassı – ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Terzi Baba Şerhi – İsa a.s. Fassı – 19. Paragraf… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 1 - Sayfa 318… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 12 - Sayfa 70… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 178) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Ali İmran Suresi – Tasavvuf Serisi 40 - Sayfa 23… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 182) ↑

- https://www.sabah.com.tr/egitim/musfik-ne-demek-musfik-ne-anlama-gelir-cumle-icinde-kullanimi-nasildir-e1-6361517 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 44… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 188) ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 12 - Sayfa 257… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 8 - Sayfa 157… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Terzi Baba Şerhi – Şit a.s. Fassı – 5. Paragraf… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Terzi Baba Şerhi – Şit a.s. Fassı – 28. Paragraf… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 01_Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem_ – Tasavvuf Serisi 119 – Sayfa 104… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 6 - Sayfa 258… ↑

- (Füsûs’ül Hikem, "Eyyûb a.s." bölümü) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 192) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 195) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 198) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 201) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 205) ↑

- (Füsûs’ül Hikem, "Muhammed s.a.v." bölümü) ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 210) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Ter-Baba-3-İstişare-dosyası– Tasavvuf Serisi 32 – Sayfa 1… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 1 – Sayfa 401… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Terzi Baba Şerhi – Yunus a.s. Fassı – 2. Paragraf… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 220)

 ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 230) ↑

- Muhammed Aruçi, “Ülü’l-azm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012, C.42, ss. 294-295. ↑

- Ferzende İdiz, İmam Suyûtî ve Tasavvuf: Hayatı, Şahsiyeti, Tarikatı ve Eserleri, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2013, s. 122. ↑

- a.g.e., ss. VII-XI ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – TERZİ BABA yüksek lisans tezi – Tasavvuf Serisi 103 – Sayfa 215… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 131… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 235) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz… ↑

- (Fütûhât-ı Mekkiye IV. 245) ↑

- Hasan Basri Çantay cild 2, sayfa 565 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 184 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 13 ve hakikat-i ilâhiyye – Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 183… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – A'yân-ı sâbite-kazâ ve kader – Tasavvuf Serisi 78 – Sayfa 126… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – İrfan mektebi-Hakk-yolu- – Tasavvuf Serisi 14 – Sayfa 48 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – İnsan-ı Kâmil-A-K-C-Cilt-1-kitap-7 – Tasavvuf Serisi 167 – Sayfa 111… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 2015-31-Ocak-Umre- Dosyası – Tasavvuf Serisi 97 – Sayfa 160… ↑

- Bu dersler ile ilgili geniş mâlûmât Terzi Baba (14) numaralı İrfan Mekteb-i Kitâbında şerh edilerek yazılmıştır. Bu kitaba müracâat edebilir. ↑

- Ayna… ↑

- Canciğer arkadaş. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 127 – Sayfa 277… ↑
