# Muhammed Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/muhammed-suresi
**Sayfa:** 205

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri Muhammed Sûresi. Murat Derûni (251-47-28) NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (251-47-28) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

اٰمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۙ

(47/2) “amenû bimâ nuzzilealâ muhammedin ve huve-lhakku min rabbihim”

(47/2) Muhammed'e, inananların Rablerinden bir hakikat olarak indirilene 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK MUHAMMED SÛRESİ

(251-47-28) Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI 

 NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (251-47-28) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA 

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/4 Servet Apt. 59 100 Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

Sayfa no İçidekiler …………………………………………………………………………….(3) Önsöz …………………………………………………………………………………(4) Başlarken ……………………………………………………………………………(6) Ahad/Ahmed/Mahmud/Muhammed…………………………………..(9)

(Mekke)………………………………………………………………………….…(16) Peygamberimizin (s.a.v.) Muhammed ismi ve…………….…(34) Fahri âlem Efendimize……………………………………………………..(48)

“Muhammed âlem rü’yası’nın tâbiridir”…………………………..(55) Muhammed Sûresi Giriş ……………………………………………….…(60) 

1-2-3-Âyetler …………………………………………………………………..(67) 

4-5-6-Âyetler …………………………………………………………………..(78)

7-8-9-Âyetler …………………………………………………………………..(83)

10-11-12-Âyetler …………………………………………………………….(92)

13-14-15-Âyetler ………………………………………………………….(100)

16-17-18-Âyetler ………………………………………………………….(133)

19-20-21-Âyetler ……………………………………………………….…(137)

22-23-24-Âyetler ………………………………………………………….(141)

25-26-27-Âyetler ………………………………………………………….(149)

28-29-30-Âyetler ……………………………………………………….…(151)

31-32-33-Âyetler ………………………………………………………….(164)

34-35-36-Âyetler ……………………………………………………….…(194)

37-38-Âyetler ……………………………………………………………..…(209) Terzi Baba kitabları sıra listesi ……………………………………..(218) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “MUHAMMED” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Muhammed (s.a.v)’in isminde 13 rakamının özel bir yeri olduğunu biliyoruz. Cenab-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’inde peygamberi hakkında ve şanında 4 müstakil sûre 373 âyet indirmiştir. 

Sûre-i Muhammed, 47. sûre 38 âyet, Sûre-i Duha, 93. sûre 11 âyet, Sûre-i İnşirah, 94. sûre 8 âyet, Sûre-i Kevser, 108. sûre 3 âyettir. 

Bu dört sûre aynı zamanda dünyâdaki dört unsuru yani toprak, hava, ateş ve suyu ifâde etmektedir. 

Misafiriz âlemde, ev sahibim Muhammed (s.a.v.) (Nusret Tura r.a.)

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 28-09-2024

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Başlarken. 

Muhammed (s.a.v) efendimizin, bazı isimlerinden küçük bir şiir.

Doğdu beş yüz yetmiş bir de onüç. Âlemlere müjdelendi bu güç. Varlığı oldu her şeye övünç. Evvel yetim sonra öksüz Muhammed (s.a.v.) Abdülmuttalip aldı yanına. Muhabbetle, bastı hep bağrına. Her zaman üstündü akranına. Hacerü’l Esved’i koydu yerine, Emin Muhammed. (s.a.v.) Hira başladı şereflenmeye. Değiyordu hep gidip gelmeye. Rabb’ından çok ilimler almaya. Nihayet, Cibrilden geldi Ikra’ Muhammed. (s.a.v.) Rabbı dedi ki; kalk, ey bürünen. (müddessir) Bütün âlemde benim görünen. 

Varlığında aşikâr bilinen. Elbiseni temiz tut ya müddessir Muhammed, (s.a.v.) Zemmedilmeye başlandı hemen. (zem edilmek) Çoğaldı onu yakıynen seven. (küçük düşürülmek) Günler geçerken verdi hep güven. Gayret eyledi yılmadı müzzemmil Muhammed. (s.a.v.) Tahakkuk etti hüviyyetiyle. Zuhur etti Mûsâ kemâliyle. Sardı âlemi muhabbetiyle Bir ismi de Tâ-Hâ Muhammed. (s.a.v.)

“Sin”i İnsân’a eyledi rumuz.(işaret, sembol) Böylece tam oldu huzurumuz. Sevindik hep kızımız, oğlumuz. Ümmetine misâl oldu Yâ-Sîn Muhammed. (s.a.v.) Zatın zuhuru oldu tamam. İşte bu, ümmete gerçek bayram. Oldu vahy, gönüllerde imam. Onun ahlâkı hep Kûr’ân Muhammed. (s.a.v.) Makam-ı Mahmud’dan al haberi. Kalk iyi değerlendir bu yeri. Terketme Hakk’a seyr-ü seferi. Bak gör bir ismi de Mahmud Muhammed. (s.a.v.) Başladı Peygamberlik oyunu. Çevresi seviyordu huyunu. Yücelttikçe yüceltti soyunu. Böylece oldu Hazreti Muhammed. (s.a.v.) Görüşünü arttır biraz daha. Çok geniştir âlemdeki saha. 

Gir gönüle bakma sola, sağa. Bütün âlemlerin zuhuru, Hakikat-i Muhammed. (s.a.v.) İnsân âlemde Hakk’ın aynası. Belki mubalâğa, görünen aynısı. Bu Hakk’ın zatına hep çağrısı. Bütün âlemde İnsân-ı Kâmil Muhammed. (s.a.v.) 

(13) Ahad’ın sırrı belirdi onda… Ahad “onüç”tür, bilindi burda Kalmadı hiç bir perde ortada. Ahad bir mim ile oldu, Ahmed Muhammed. (s.a.v.)[1] 

“ İz- -T-B- ” 

------------------- 

“Muhammediyyet” mertebesi, Hazret-i Ahadiy-yet’in “yeryüzünde” (Hazret-i Şehadet’te) nokta zuhuru “Hz. Muhammed habibullah” ismiyle Muhamme-diyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz.[2] “ İz- -T-B- ” Genel olarak İnsânlık tarihinin geçirdiği hayat evrelerini bir “sâlik/yol ehli” nin de kendi bünyesinde geçirmesi gerekmektedir. (Ne var âlemde o var Âdem’de) hükmü ile her birerlerimizde de bu “Muhammediyyet” mertebesi bünyemizde mevcuttur, ancak onu ortaya çıkarmak için bir çaba ve çalışmaya ihtiyaç vardır. 

Eğer bu hayat hikâyesini geçmişte yaşayan bir kimsenin hayat hikâyesidir, diyerek tarihe havale edersek buradan bizim payımıza düşen şey sadece onun bir hatırası olmuş olur. Eğer bu hâdiseyi kendi bünyemize kısmen de olsa aktarabilirsek o zaman bu hikâye, bizim o devremizdeki bize ait malımız olan bir hikâye olur ve biz nakledicisi değil sahibi oluruz. Bir şeye sahip olmak başkadır, emanetçilik başkadır. Cenâb-ı Hakk elimizde olan değerlerin sahipleri olmamızı nasip etsin emanetçisi değil. Biz tekrar yolumuza devam edelim.[3] “ İz- -T-B- ” Aslında, özetler halinde buraya kadar ifade edilmeye çalışılan hususların hepsi Hz. Muhammed ismiyle bildirilen.

Mefhar-i Mevcudat: Mevcudat’ın iftihar ettiği: 

Ekmelü’t Tahiyyat: En kemalli tahiyyatta oturan (Mi’rac:) Hatemü’l Enbiya: Peygamberlerin sonuncusu. 

Nûrû’l Asfiya: Asfıya- Kâmillerin Nûr’u Bahr-ı Safa: Safa denizi / deryası:

Habîb-i Hüda: Hüda’nın dostu / sevgilisi: 

Muhammedüni’l Mustafa: Çok övülmüş ve seçilmiş.

Sallâllahu aleyhi vesellem: Efendimiz olan zuhur-ı İlâhî mertebe’lerinin bağlantıları hakkında ve onun yüceliğindedir.[4] “ İz- -T-B- ” Bilindiği gibi Hz. Rasûlüllah’ın isimlerinin kaynak kökü “HAMD”dır. “Ahmed/Mahmud/Muhammed” gibi, daha birçok isimleri var ise’de en çok kullanılan isimleri bunlardır ve en güzel bir şekilde bunlarla ifade edilmektedir.

( ح) “Ha” ( م) “Mim” ( ) “Dal” sembol harflerinden meydana gelen bu muhteşem mânâ’da “Ha” Hakikat-i Ahad’ı “Mim” Hakikat-i Muhammediyye’yi “Dal” ise bütün bunlara (delil) delil-i İlâhî olduğunu ifade etmektedir.

Ahad/Ahmed/Mahmud/Muhammed. Bu kelimele-rin ifade ettiği ma’nâ’lar sadece yazıda ve zihinde birer şekil ve kelime değil, hakikatleri itibariyle birbirleriyle kaynaşma halinde ve her mertebe’de birbirlerine ayna olan, bütün âlemi kaplamış bulunan mâ’nâ’lar deryasıdır. 

Zat-ı Mutlak, a’mâ’iyyet’te kendi âleminde, gizli hazi- ne’de, gaybların gaybında iken bilinmekliğini istedi ve bu halden ilk tecellisi, zâtından zâtına oldu. Buna da “Ahad” Ahadiyyet, Yani “teklik” tecellisi dendi. 

Ancak bu “teklik tecellisi” beşeri ma’nâ’da anlaşılan sayısal ma’nâ’da bir teklik değil, bölünmez bir bütünlüğün tekliği idi. Sadece ilmî bir şuurlanma idi. Burada kendi tekliğinde, iki özelliği (İnniyyet’i ve Hüviyyet‘i) ile belirdi.

İşte bu ilk kendinden kendine olan belirginliği “Ahad” (1+8+4=13) sayısal mânâsını oluşturdu. Tabî ki, aslında bâtınında olan bu hakikat diğer mertebelerin zuhurundan sonra idrâki mümkün oldu. Nasıl ki, “Ahad” kendi varlığında kendisi ile idi, işte o mertebe’de mânâ değer ifadesi (Ahad), sayısal değer ifadesi ise (13) idi. 

Daha evvelcede belirttiğimiz gibi nasıl ki, elif (13) olarak bütün harflerin varlığına işlemiş olarak onlara nüfuz ettiği gibi (Ahad) da bütün varlığın özüne işlemiş onlara nüfuz ederek varlık sebebleri olduğu gibi, (13) sayısal değeri de bütün mânevi değerlerin kaynak varlık değeri olmuştur. 

Bu da Hakikat-i Muhammedî yoluyla tesirini bütün âlemlere (14) Nûr-ı Muhammedî yönüyle ulaştırmıştır.

Ahad olan O İlâhi Zât, gönlüne bir (م) (mim) yerleştirdi, zuhur ismine (احمد) (Ahmed) dedi ve (Ahad)ı Ahmed ile gizledi. Ahmed’i “Mahmud” ile Mahmud’u “Hamd” ile Hamd’ı da “Muhammed” ile gizledi ve aynı şekilde bunları da yine, “Muhammed” ile açığa çıkardı ve bütün bunları (Mustafa) ile seçti. İşte gerçek seçilmişlik budur ve bunun altı ve üstü olmadığından tek seçilmişliktir ve bu yüzden yukarıda bahsesedilen seçilmişlik sırasına girmez.

Ona baktığında ister Ahad de, ister Ahmed de, ister Mahmud de, ister Hamd de, ister Muhammed de, ister Mustafa de, hangi ismi söylersen söyle eğer biraz irfaniyetin var ise aynı zamanda bunların hepsini de söylemiş ve bu mâ’nâları idrâk ederek yaşamış ve onu her mertebesinden seçmiş olursun.

İlâhî olan Zât-ı Ahadiyyet gönlüne O (mim)’i yerleş- tirince yani Ahmed olunca daha evvelce Ahad’da bulunan (ل) (لا) (ha) ve (dal) ın arasına giren (م) (mim) ile bu def’a (elif) i ilâve etmeden okunduğunda (حمد) “hamd” oldu. İşte (hamd)’ın gerçek İlâhi kaynak mertebesi burasıdır. 

Ahad “Mim” siz okunduğu zaman “Ahad” tır. (Mim)’li okunduğu zaman, Ahmed’dir, “Elif” siz okunduğu zaman da “Hamd” tır. İşte görüldüğü gibi, “Ahad-Ahmed- Hamd, hep aynı haldir.

İşte bu anlayış, öncelik ve idrâkiyle meseleye baktığımızda (Hamd) ın, sadece bir kelime ve dilde söylenen tekerleme değil, bütün âlemleri kuşatan ve “Ahad”ı öven müthiş bir yaşam sistemi olduğunu anlarız. Bundan hiçbir varlığın kendini istisna- ayıramıyacağını ve özünde var olan ve kendinin varoluş sebebi olan (Hamd)’ı kendi mertebesinden olabildiğince, daha evvelce bildirilen (Hamd)’ın (8) mertebesinden biriyle mutlak yapması gerekmektedir. Tâki; onda (Hakk) hamd ede. İşte bu (Hamd) o’nun varlık sebebidir. Varlık sebebini anmamak ise vefasızlıktır.

Ahad gönlüne koyduğu ve kucakladığı (م) (Mim)’ine (Habib) dedi ki, sayılarını tek tek toplarsak (8+2+1+2= 13) tür. Ahad olan (13) yine (13) ve mim o dahi (13) olan Habib’ i nde bütün İlâhi muhabbetini toplamış ve ondan zuhur ettirmiştir. İşte bu yüzden de âlemlere rahmet Peygamberi olarak gönderilmiştir. 

“Levlâke levlâk lemâ halâktül eflâk” yani “eğer sen olmasaydın, olmasaydın, bu âlemleri halk etmezdim.” Diyen Zât-ı Ahadiyye işte bu hitabını (13)’ten (13)’e yani gönlünde / kucağında, zuhura getirdiği (Mim)’i Muhammediyye’ye yapmıştır ve bütün âlemlere bu (Mim)’i Muhammedî’nin ve (Hamd) hakikati’nin oluşumu (Hakikat-i Muhammedî) tabiriyle ifade edilmiştir.

Ey güzel kardeşim: Mekke’li ve Medine’li Muhammedi sadece bir beşer şeklinde ve öyle algılarsan çok iyi bilesin ki; O’nu hiç mi hiç tanımamışsın demektir. Sana da rahmet olan o İlâhî ma’nây-ı-Muhammed’i (s.a.v.) bu dünyadan gitmeden çok iyi anlamaya çalış, çalış da! Oyüceliğin hakikatine hayran ve beşeri hamdından aciz kalıpta O’na teslim ol ki; gerçek Hamd-ı O’nun yaptığnı ve O’nun zâtında yapıldığını müşahede ile idrak edebilesin.

İşte bütün bunlar, ayrıca Hamd’ın hakikatleridir. Hamd’ı ancak Allah (c.c.) yapar. (Elhamdü lillâhi) “Hamd Allah’a mahsustur.” (ْلِلَّهِ) (Lillâhi) sayısal değeri (30+30+30+4=94) tür. Toplarsak, (9+4=13) eder ki; (13) hakikatinin (13) hakikatine olan (Hamd’ı) yani övgüsüdür. 

İşte bütün bu âlemlerde ortaya çıkan sevgi muhabbet ve İlâhi oluşumlar, övgüye ve övülmeye lâyık olduğundan bu âlemlerin en doyurucu iki aslî güzelliği (sevgi ve öv-gü) olduğundan, ayrıca da mânâ ve yaşam kaynağı olduklarından bütün mükevvenâtı, yani âlemleri kaplamışlardır. 

İşte bu iki kelimeye beşeri anlamda dar çerçeveleri içerisinde değil de, İlâhî mânâ da geniş ve gerçek ifadeleriyle baktığımızda bizler de, o geniş ufuklarda seyrimizi sürdürmeye başlamış oluruz demektir. İnşeallah: 

Görüldüğü gibi Hamd ve Muhabbet bu iki ilâhi kelime Muhammed ismi olarak birleştirilmiş ve âlem-i ecsama yani cisimler âlemine gönderilmiştir. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi. (Enbiya 21/107) Meâlen: “Biz seni göndermedik; ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” diye ifade edilmiştir.

Sûre ve Âyet sayı değerleri (21+107=128) di. Top-larsak (1+2+8=11) zâhir zuhur mahalli olan Hz. Muhammed’ dir. Her sevgi, özlem ve şiddetli isteğin başında (Ahhh) vardır. O’nun arkasında, bâtının da gizli duran devamı ise (medd) dir. Medd’in lügat mânâsı ise “uzatma, çıkma, yayma ve döşeme dir.” Medd ile Ahhh….birleşince, Ahhh…med olur ki; Ahad’ın muhabbetinin bütün âlemlere medd ile yayılması ve döşenmesidir ki, Hakikat-i Muhammedî dir. “Med” hecesine Hakikat-i Muhammedînin (لا) (Ha) sını eklediğimizde (Medh) olur ki, (Hamd) övgü ve övme’dir. 

İşte bütün bu hakikatleri itibariyle gerçek mânâdaki (Hamd) “övgü”yü ancak Allah (c.c.) yapar. Kullar ise kendi merteblerinden bu (hamd)’ı takliden yaparlar ki; o mertebeleri itibariyle bu oluşum da yerli yerincedir.

 “Elhamdü lillâhi Rabbil âlemiyn” Her iki âlemin de aslı ve özü budur ve (Ahad) ın (Ah…….med……teki dayanılmaz İlâhi zuhuru muhabbeti ve câzibesidir. İşte bütün bunlar seçilmiş yani (Mustafa) olmuş oldu.[5] “ İz- -T-B- ” Kûr’ân-ı Kerîm Enbiya Sûresi (21/107) Âyetinde: 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

 (Vema erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn.)

21/107.” Ve biz seni (göndermedik,) ancak, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.” Özetle Âyet-i Kerîme’yi biraz dikkatle incelersek, bir olumlu bir olumsuz iki bölümünü görürüz. Olumsuz olan baştaki bölümde, (biz seni göndermedik) diye ifade edilmektedir. Ehli zâhir meâl ve tefsirlerde bu bölüm, yukarıda da görüldüğü gibi pek dikkate alınmaz. Halbuki bu bölüm de, Allah kelâmı ve açık Kur’ân-ı Kerîmin mübarek lâfzıdır ve hükümsüz bırakmak imkânsızdır. O halde bunu anlamak için hayata ve gerçeklere çok daha geniş bakmamız gerekecektır. 

 (Biz seni göndermedik) İfadesinde evvelâ biz ve sen makamları vardır bu makamları yok saymak mümkün değildir. Biz, diyen, Zâtı ve sıtatları ile birlikte Zât-ı İlâhiyye’dir. Seni, diye ifade edilen ise o mertebede daha henüz halkiyyet olmadığı için muhatap olarak ilmi ma’nâda Hakikat-i Muhammedî, sıfat Ceberut makamı/mertebesidir ki, daha henüz ilmi İlâhiyyede bâtında Zât-ı İlâhiyyenin kendi bünyesinde Ahad olan “Tek” in bünyesinde ilmi olarak mevcuttur. 

İşte bu Ahad/teklik mertebesinde iç bünyede ilmi olarak bulunan, Hakikat-i Muhammedî sıfat Ceberut makamı/mertebesi, kendi bünyesindeki, “seni” diye ifade edilen, daha henüz zuhura çıkmamış “sen” dir. İşte o yüzden, daha henüz vakti gelmediğinden, “göndermedik” ifadesiyle olumsuz olarak bildirilmiştir. 

İllâ (ancak) ise bir şarttır, yani göndermenin bir şartıdır. O şart ise (Rahmet) şartıdır ve bütün âlemlere nefyedilen “Nefes-i Rahmânî” dir. 

(Rahmeten lil âlemîn/âlemlere rahmet olması için,) Demekki âlemlere rahmet olarak gönderilen, (seni/sen) diye ifade edilen hem rahmeti ve hemde âlemlerin kendisi Hakikat-i Muhammedî, nokta zuhur ismi ise, Hazreti Muhammed olan makam imiş. 

Olumlu olan yani, varlık bildiren de bu bölümdür. İşte bütün âlemlerin hakikatindeki özel seçilmişlik budur.[6] 

(Levlâke levlâk lemâ halektül eflâk) “Hadîs-i kudsî”

“Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Burada da görüldüğü gibi âlemlerin halkıyyeti onun batıni varlığına bağlanmıştır. Eğer o mertebenin yukarıda bahsedilen ilm-i İlâhiyyedeki batınî varlığı (seni/sen) olmasaydın bunları Suret-i Muhammedî olarak zuhura çıkarmaz/halketmezdim. 

(Evvelü mâ halâkallahu kâlemü ve rûhî.) 

“Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Yukarıda belirtildiği gibi Efendimizin kaynağı (Ruhu-l A’zam) dır ki ondan ilk zuhur eden Hakikat-i Muhammedî üzere olan Hazreti Muhammedin (s.a.v.) ruhudur. Ve kâlem dahi ümmül kitapta bâtında olan ilm-i ilâhiyyeyyi Hakikat-i Muhammedî olan onun ilmini “Levhi mahfuz” olarak bildirilen ve bu ilmin kaza ve kader olarak yazılmasını sağlayan Zâtın ilim sıfatıdır ki, o da her mertebede zuhur eden tecelli-i ilâhiyyelerdir. 

 (Evvelü mâ halekallahu aklî ve nefsî.) “Hadîs-i kudsî”

 “Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti.” Akıldan kasıt, “Akl-ı küll” nefisten kasıt, “Nefs-i küll” dür. Bunlardan ilk zuhura dönük tecelli, “Tecellî-i Muhammediyye” ye olmuştur. Bu yüzden bunlar da kendisinde oluşan ilklerdir.

“Allah her şeyden evvel benim nûrumu kendi nûrun-dan halketti.” “Hadîs-i Kudsî” Burada da ifade edildiği gibi Nur-ı İlâhiyyeden ilk olarak Nur-ı Muhammedî zuhura getirilmiştir. Bu hususa diğer ifade ile “Derya-yı Nur-ı Muhammedî” denmektedir. 

(Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mâi vettıyni) “Hadîs-i Kudsî” 

“Âdem su ile balçık arasında iken ben peygamber-dim” Bu hususun birçok değişik ifadeleri vardır, yeri olmadığı için burada kaydetmeyelim ancak kısaca belirtelim: o daha henüz Âdem sûretinde, beşer görüntüsüne bürünmemiş olduğu zamanda, ben bâtın âleminde, Hakikat-i Muhammedî üzere peygamberdim, denmek istenmiştir. 

Görüldüğü gibi her mertebenin öncülüğü Hakikat-i Muhammediyye’ye aittir.[7] “ İz- -T-B- ” Cenâb-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’de Hakikat-i Muhammed’înin nokta zuhuru olan Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkın da (4) bütün sûre ve (373) âyet-i kerîme indirmiştir. 

(3+7+3=13) eder ki, açıktır. (4) Sûre ise şunlardır. 

(1) Sûre-i Muhammed: (47/38) (4+7=11) Hz. Muhammed, (2) Sûre-i Dûhâ: (93/11) (9+3=12) Hakikat-i Muhammedî (3) Sûre-i İnşirah: (94/08) (9+4=13) Hakikat-i Ahmediyyet (4) Sûre-i Kevser: (108/03) (1+8+3=12) yine Hakikat-i Muhammedî’dir.

Bu Sûreler, Sûret-i Muhammedî’nin her biri ilâhi bir Sûret’ini açık olarak ifade etmektedirler, İnşeallah başka birvesile ile o yönlerine de temas ederiz.[8] “ İz- -T-B- ”

“Muhammed” (محمد-مُحَامِدُ) kelimesi, ilâve harekeler ile (13,9) kendi harfleri ile (13,2) sayı değerindedir ki, her iki yönden de (13) tür. (1+3+9=13) (132) ise (13) ün zâhir ve bâtın, her iki mertebeden tasdikidir diyebiliriz. 

Hz. Rasûlüllah’ın doğuşu milâdî (571) (5+7+1=13) Rebiülevvelinin (12) nci gecesinin (13) üncü güne bağlandığı gece’dir. 

Doğduğu yer. (Mekke) (مَكَّه) sayısal değeri (40+20+20+5=85) toplarsak, (8+5=13) tür. 

(Kâ’be) (گعبه) sayısal değeri (20+70+2+5=97=) toplarsak (9+7=16) (16-3=13) olur. Çıkarılan (3) ise, ilmel aynel, Hakkel yakîyn mertebeleri ile bu hakikatleri ya-şamanın gereğini ifade etmektedir ve Kâ’be-i Muazzama’nın (13) mertebesi vardır. İnternet kayıtlarından indirdiğimiz bu krokide açık olarak görülmektedir. 

Ayrıca Beytullah, ilk inşasından bu güne kadar (12) defa yeniden inşa edilmiştir. 

Kâ’be-i Muazzama’nın çevresinde Osmanlılar’ın yap-tıkları revakların ön sırasındaki, direk sayısı (104) tür, ara-dan sıfırı kaldırırsak (14) kalır ki; nûr-ı Muhammedî’dir. Bu (104) direk, yüzdört ilâhi kitabı temsil etmektedir. Orada hepsinin toplu temsili olduğunun ifadesidir. 

Ayrıca içinde (13) rükün/mertebe vardır.

 (104) üncü son kitap olan Kûr’ân-ı Âzimuşşânı çıka-rırsak, geriye kalan (103) üncü mânâ-yı İncilî’dir. Yine aradaki, sıfırı kaldırırsak, (13) kalır ki, İncîl’in bağlı olduğu yer bellidir. İncîl’i de çıkarırsak geriye (102) kalır ki, Zeburdur. Yine sıfırı kaldırırsak (12) olur ki; bu da Hakikat-i Muhammedî, Zeburun bağlı olduğu yerdir. Zebur’u da çıkarırsak geriye (101) kalır ki, Tevrattır. Yine sıfırı kaldırırsak (11) kalır ki, Tevrat’ın da bağlı olduğu yer Hz. Muhammed’tir. Böylece bütün kitaplar Hakikat-i Ahadiyye’yi Ahmediyye’ye bağlıdır. 

Kâ’be-i Muazzama’nın üst katının en ön sırasındaki, direklerin sayısı ise (113) tür. Öndeki tevhid hakikati olan (1)’i alırsak geriye (13) kalır ki, oralarda da mutlak hakimiyyetini açık olarak göstermektedir. 

Kâ’be’nin eni (11), boyu (12), yüksekliği (13) metredir ki; bu hakikatlerin hepsi orada mevcuttur. 

Hâcer’ul Esved= Toplam sayı değeri, (678) dir. Baştaki (6+7) yi toplarsak (13) eder ki, kaynağı mâlûmdur. 

Geriye kalan (8) ise sekiz cennettir ki zâten kendi de cennet taşıdır, bir bakıma Hakk’ın eli, bir bakıma Hakk’ın gözüdür.

Aslında dolar’ın üzerinde’ki, gözün aslı’da budur, çünkü kemâl budur. Diğer ismi (14) Nur’ı Muhammedî’dir. (Allahu Nurussemavati vel ard) olmakla âlemi bir noktadan ve her noktadan seyretmektedir. 

Zem Zem, toplam sayı değerleri (94) tür, toplarsak (9+4=13) tür, kaynağı buraya bağlı olduğundan bitmek tükenmek bilmez. 

Kâbe’nin kapıları da (94) tür, (94) üncü kapının üs-tünde ayrıca ikinci kata çıkan bir kapı daha vardır, onunla (95) olmaktadır, her iki halde de sayı toplandığında (13) ve (14) etmektedir ki, mertebeleri bellidir. 

Safa ve Merve tepeleri arasında yapılan (sa’y) ye-rinde Safa tepesinden başlayan direklerin, hervele başlangıcına kadar olan sayısı (13) ve orada olan ve Âyet’te belirtilen Allah’ın Ulûhiyyet işaretlerinden biri de budur. 

إن الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ

(İnne’ssafa ve’l merve’te min şeairillâh)

158: “Safa ve Merve Allah’ın –şeairi-işaretlerin-dendir” Hac’da ve Umre’de Kâ’be’nin etrafında (7) def’a dö-nülür. Her dönüş bir şavt, (7) şavt bir tavaf olur. Ayrıca (sa’y)’da da (4) def’a gidiş ve (3) def’a geliş vardır ki, (7) def’a Safa ile Merve arasında yürümektir. Buna da sa’y etmek denir. Tavaf ve sa’y in toplamı ise (7+7=14) dür ki Nûr-ı Muhammedî’dir. Dikkat edilirse Âyet sayısı da toplam (14) tür. 

Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin en büyük mucizesi Kûr’ân’dır. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi bütün zuhurları (13) tür.[9] “ İz- -T-B- ” Kûr’ân’da (Muhammed) kelimesi (4) yerde geçmektedir. (3/14) (33/40) (47/2) (48/29) Görüldüğü gibi birincide (3) ve (14), ikincide (33) ve (40) üçüncüde toplam (13) dördüncüde ise ayrı ayrı toplandığında (12) ve (11) vardır. Bunlar dahi müthiş birer oluşumdur. Görüldüğü gibi bütün Hakikat-i Muhammedî sayısal değerleri toplanmıştır. (11-12-13-14-33 ve 40) tır. (40) ise Hz. Peygambere, Peygamberlik geldiği o kamâlâtın yaşıdır, diğerlerini ise tekrara lüzum yoktur. Muhammed Sûresi’nin sayısal değerleri (47/38) dir toplarsak, (47+38=85) tir ki, (8+5=13) o da (13) tür.[10] “ İz- -T-B- ” Peygamberimizin dört makamında dört ismi vardır bunların, Birincisi, Peygamberliğinden evvelki ismi olan “Muhammedü-l Emîn” dir. 

İkincisi, Peygamberliğinin gelişinde “Hz. Muhammed” dir, Üçüncüsü, batıni hâli olan “Hakikat-i Muhammedî” dir, Dördüncüsü, ise bütün âlemler düzeyinde “Hakikat-i Ahadiyyetü’l Ahmediyye” dir. 

Bu da (13) tür, bunun üstünde mertebe yoktur. Ancak onun bir mertebesi daha vardır ki ona da “nur-ı derya-yı Muhammediyye” denir, bütün âlemlerde her bir zerrede zuhurda olan nur deryasıdır ki bütün âlemler o nur ile zuhura çıkıp görüntüye gelmiştir. Bu yüzden ona bir sayı vermek gerekirse (14) denilebilir. Bu sayı değeri sıralamada (13) ten sonra gelen sıra (14) ü değil bütün mertebelerde yürürlükte olduğundan yeri belli olması bakımından (14) ki, o da toplandığında (5) tir. O da bütün Hazret mertebelerini kapsamaktadır.[11] “ İz- -T-B- ” Bu âlemde aslında üç tane bayrak vardır. Gerçek ma’nâda saltanat sahibi üç bayrak vardır, bunlar nerededir? Birisi Kâ’be-i Muazzama’da “Lâilâhe illâllah ” tevhid barağı, birisi Medîne-i Münevvere de “Muhammedürrasûlüllah” risalet bayrağı, birisi de Irak Kûfe’de, Hz. Ali Efendimizin “Aliyyül Veliyyullah” velâyet bayrağıdır. İşte yukarıda bahsedilen bayrağın bir tanesi âlemlerdir dediği, Hakikat-i Muhammediyye bayrağı, Medîne-i Münevvere’de, diğeri de Âdem bayrağı bir bakıma veliyy-i mükerrem olan velâyet kemâlâtında olan Hz. Ali efendimizin velâyet bayrağıdır.

Orada ezan okunurken “Aliyyül veliyyullah” diye iç ezanda ilâve edilmektedir. Yani “hayyaalesselâh, Hayye alel felâh, Ali veliyyullah” diyerek namazı öyle kılıyorlar. Diğer bayrak ise zaten Âlemlerin hakikati olan Ahadiyyet mertebesinde aslında “Lâilâhe illâllah” bayrağıdır ama temsilen de Kâ’be-i Muazzama’da zat bayrağıdır. Şems-i Hakikat Mevlâna-i Muhammedî siret (r.a) Mesnevi-i şerifesinin cild-i sani’sinde (ikinci cildinde) buyururlar. 

Tercüme. Vaktaki bu Seyyidi kevneyn, yani iki âlemin efendisini, sen Hakk’tan ayrı gördün, kitab-ı kâinatın hem metnini hemde dibacesini kaybettin. Yani ön sözünü başlangıcını kaybettin, iki deme iki bilme ve iki okuma, bendeyi kendi efendisinde mahvolmuş gör, kusuru fehminden naşi (anlayışının kusurundan dolayı), efendiye gayr dediğin vakit ey şaşı gayur olan şahtan utan. Yani gayretli olan çalışkan olan şahtan utan, “vema rameyte iz rameyte velâkinnallahe rama” “enfal /8/17” Âyet-i Kerîme’sindeki “râmî/atan” Ahmet’tir. Onu görmek Hâlik’ı görmek olmuştur. 

İmdi nübüvvet (s.a.v.) Efendimizin vücûd-ı şerifleriyle hatm olunduğu gibi, bu Füsus-ül Hikem dahi hikmeti ferdiyye ile hatm olundu ve keza (s.a.v.) Efendimiz nasıl cemi hakayıka câmi ise hikmet-i ferdiyye dahi bil cümle hikeme, hikmetlere câmidir. 

Vaktaki bu seyyidü’l kevneyn yani iki âlemin seyyidi, efendisini sen Hakk’tan ayrı gördün, eyvah ki eyvah, o zaman Efendimizi hiç tanımadın Muhammed isminde birisi hani Âyet-i Kerîme ‘de geçiyor ya. “münâdiyen yünâdî lil îmân,” (3/193) “îmâna davet eden birini duymuştuk ama ne olduğunu anlamamıştık” halimiz ona benzer. Daha öte gitmez yani “Seyyid-i kevneyn,” yani iki âlemin efendisini Hakk’tan ayrı gördük ise, yani, Allah yukarıda o aşağıda gördük ise, ayrı gördün, kitabı kâinatın yani kâinat kitabının hem metnini hem kendisini, hem de dibacesini kaybettin, ön sözünü başlangıcını kaybettin. 

“Vema erselnâke” (21/107) sana da gelmez bir daha. İki deme yani Allah yukarıda Muhammed aşağıda deme bunları iki ayrı olarak görme, iki bilme, işte biz Mekke ve Medine’de yaşayan (s.a.v.) efendimizi sadece fiziki ma’nâda bilirsek onu tanımamış oluruz, iki diyen, yüziki de der. Yani “çift”liğe geçer. “Çift”likte yaşamayalım, “tek”likte yaşayalım. 

İki deme, iki bilme ve iki okuma, ancak elimize gelen zahiri kitaplarda hep “iki” deniyor “iki” okunuyor. Bendeyi kendi efendisinde mahvolmuş bil, yani köleyi efendisinin yanında yok bil, kusuru fehminden dolayı, yani anlayışının kusurundan dolayı. Efendiye gayr dediğin vakit ey şaşı gayur olan şahtan utan, yani gayretli olan Hakk’tan utan yani efendiye ayrı dediğin vakit, (Enfal /8/17) “vema rameyte iz rameyte” Âyet-i Kerîmesinde ki “râmî/atan” Ahmettir. Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur. Ramâ bilindiği gib “atma” ma’nâ’sınadır ya, âyet-i kerîme’deki râmî atıcı ma’nâsına faildir. (“mermi” atılmış demektir.) Hani tabancadan çıkan kurşuna mermi, diyoruz ya, onun ismini değil, fiilini söylüyoruz. O metal parçasının o ismi değil vasfıdır. Atılan bir şey, “atılmış” ma’nâsınadır.

Mermi, “râmî” atıcı, “mermi” atılmış ma’nâ’sına mef’ul.

İşte râmî atıcı olan yani fâil olan Ahmet’tir. Onu görmek Hâlik’ı görmek olur yani Ahmed’i görmek, şuurunda mim’i ilâve ettiğin zaman, Ahad, Ahmed’dir. Mim’i çıkardığın zaman Ahad’tır. Ahmed’i görmek ise Ahad’ı görmektir/bilmektir. Ahad görülmez şuurlanır ama vahidiyyet mertebesi itibariyle Ulûhiyyet hakikatinin zuhur mahalli olan Ahmed-i görmek Hakk’ı görmektir. 

------------------- 

Not= İlâve işte bu yüzden Muhammed (s.a.v.) efendimizi baş ve gönül gözü ile gören sahabe-i kiram’ın üstünde makam itbariyle kıyamete kadar gelip gidecek başka hiç bir kimseler yoktur. Çünkü onlar “Ahmed”te “Ahad”-ı açık olarak gördüler. [12] “ İz- -T-B- ”

-------------------

Ahmed’i bilmeyen Hazreti Muhammed’i bilemez. Ama Hazreti Muhammed’i görmeyen de Ahmed’i bilemez. Ahad’ı bilemez. Çünkü Onu bize O bildirdi, bize kendi sûri olarak hakikatini hem de bâtıni ma’nâda kaynağını kendisi bize bildirdi. Ne muhteşem bir söz ile. “Bana bakan hakkı görür” dedi. Şimdi! Hangimiz baktık da Hakk’ı gördük? Görmekten kasıt şuur etmektir, düşünmektir. 

Nusret Babam öyle diyordu. 

“Kula secde yok derler, sana dahi olmazmış. 

Kırk yıl secdem sanadır, ya Hazret-i Muhammed.” Bunu, ehl-i zâhirden duyanlar, bu küfürdür derler. Onlar desinler, kendi düşünceleridir. Canları sağ olsun. İşte Ahad, bir mim ile Ahmed oldu ve Muhammed olarakta sûretlendi, faaliyete geçti, Ahmed, Ahad, Muhammed, Mahmud, bunların hepsi aynı ma’nânın değişik mertebelerden olan isimleridir. 

Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur. Bu hakikati tespit edip “bana bakan Hakk’ı görür” yani gerçek ma’nâda, bizde ruyetullah idraki var ise, o zaman görürüz Yoksa bizim de aklımızda yine Mekke ve Medine’de, kendimiz gibi yaşayan, ayrı bir Muhammedin sûreti ve şekli vardır. O da bize perde olur. Onun hadîsinin bize bildirdiği şekilde Onu görmemek mümkün değildir. Çünkü mutlak görür, diyor, görülebilir demiyor. “bana bakan Hakk’ı görür” sözü kesindir. Kesindir ama bizde görecek göz varsa! Eğitilmiş göz varsa biz de görürüz.[13] “ İz- -T-B- ” Cenâb-ı şeyh (r.a.)[14] kelime-i Muhammediyyenin hikmet-i ferdiyyeye mukarin bulunmasının sebebini izahen buyururlar ki! Yani hikmeti ferdiyyeye yakın bulunmasının sebebini izah ederek buyururlarki, Efendimizin hikmeti ancak ferdiyyedir. Zira Onun hakikati mukaddimede beyan olunduğu üzere fevkinde ancak zat-ı ahadiyye bulunan cemiyet-i ilâhiyye makamı ile münferittir. 

Cemiyet-i ilâhiyye ile münferit, yani tek ve yalnız bu makam iledir. O makam Allah isminin mazharıdır ve Allah ismi ise cemi esmayı câmi olan bir ism-i a’zamdır. 

Yani Ahadiyyet mertebesi, vahidiyyet mertebesine tenezzül ettiği zaman orada bu Hakikat-i Muhammediyye programını yaptı ve ilk tecellisi de orası oldu. İşte bu makamda yine vahidiyet makamında Zât-ı Mutlak kendisi kendisine, Allah ismini verdi. Allah ismi kendisine kendisi tarafından verildi, Allah ismi üzerinde istişare yaparlar. Allah ismi asli olarak kendinden mi yoksa bazı kelimelerin tekellümünden mi meydana gelmiştir. Meselâ İnsan-ı Kâmilde Abdülkerim Cîli birçok bilgiler verdikten sonra Arapça’da “elehe - yelehu” sözünden çıkmıştır, diye söyler buradan ilâha dönüştü der. Bazı âlimler semâi olduğunu yani beşeri bir isim değil İlâh-î bir isim olduğunu söylerler ki, zâten aslı da odur, Allah kelimesinin izahı, “Kelime-i Tevhid” kitabımızda vardır. Şu halde bu makam hakikat-i Ahadiyyenin en evvel müteayyin olduğu bir makamı taayyündür. Ve cemii taayyünatın mebdei ve menşeidir. 

Bütün mertebelerin başlangıcı, kaynağı ve çıkış yeridir. Ve binaanaleyh bil cümle taayyünatı şamildir. Yani bütün zuhurları kendi bünyesinde toplamıştır. Vücutta ona müsavi ve naziri olan (benzeri olan) bir taayyün bulunmadığı için bu mertebe-i ferdiyye dir. Efendimiz (s.a.v.) bu nev-i insani de mevcudun ekmelidir. 

Bütün bu mertebeler düzenlendikten, maddi ma’nâda âlemler zuhura geldikten sonra ve insanlar da zuhura geldikten sonra, Efendimiz bu nev-i insanide yani insan türünde bütün insanların, mevcudun ekmelidir. Yani bütün insanların içinde en kemallisi kendisidir. Hakikat-i Muhammediyyenin zuhur mahalli olduğundan hayatını idrak ve irfaniyyetle okududuğumuz zaman. Bunları hemen anlarız. 

Zuhur-ı külli ile onun vücudunda zuhur etmiştir. Zira Hakk küllen zuhur ile bütün mertebeleri ile onun vücudunda zuhur etmiştir. Çünkü Enbiya (a.s.) bu nev’in ekmelidir.

Yani peygamberler insan nev’inin kâmilleridir. Kemâl ehli olanlarıdır ve onlardan her birisi bir ism-i küllinin mazharıdır yani her bir peygamber bir ismin zuhur mahallidir. Ve külliyatın kâffesi ism-i ilâhiyye tahtına dâhildir. 

Bütün isimler İlâhî ismin altında toplanmıştır ve o ism-i İlâhînin mazharı dahi o İlâhî ismin Allah isminin mazharı dahi (s.a.v.) Efendimizdir. Böyle olunca bu nev’in efradının ve insan nev’inin insan türünün en kemallisi budur. İşte bu sebeple emr-i vücûd onunla bed olunup onunla başlayıp O nunla hatm olundu. İşte bu sebeble emr-i vücûd yani bütün bu mükevvenat, mevcud olan bu âlemler, Onunla başladı yani Hakikat-i Muhammedî programı ile başladı ve onun fizik-bireysel vücûduyla hatm olundu. Çünkü a’yân’dan en evvel feyz-i akdes ile münfaz olan şey yani feyz-i akdes ile bereketlenmiş olan şey Onun a’yân’ı sabitesidir. 

Yani Hazret-i Peygamberin, Hakikat-i Muhammediy-yenin a’yân-ı sabitesidir. A’yân-ı sâbite bilindiği gibi âlemlerin programıdır. Ve kişilerin programıdır. Hakikat-i Muhammedînin programı ise bütün âlemlerin a’yân-ı sâbitesidir. Bu geniş a’yân-ı sâbite içinde her birerlerimizin a’yân-ı sâbiteleri mevcuttur. Bir çember gibi, içinde de küçük küçük çemberler gibi, nar gibidir. 

Hakikat-i Muhammedî yi bir nar olarak düşünelim. Onun içindeki nar taneleri gibidir. Onların a’yân-ı sâbiteleri. İşte biz, o nar tanesi, nur tanesi, nerde bunun ilk tanesi, bunlardan biri olan bizleri ayrı görürsek yani biz olarak kendi mizi nardan ayrı görürsek tevhide ulaşamayız. Ama yanımızdakilere de baktığımızda onların da aynı olduğunu anladığımızda o zaman bizim bir bütün olduğumuzu anlamamız daha kolay olacaktır.

Bilindiği, gibi incirde öyle değildir, narda öyle. Her bir nar tanesi ayrı bir hücrededir. Narın içersinde taneler bölmelerdedir. Ve çok hususidir. Narın hakikati, incir gibi diğer toplu çekirdekli olanlar gibi değildir, işte kesrette vahdetin, kesretteki ifadesi nar. Cennete giden insanların hepsinin kendilerine ait mertebeleri olacağından nar bunun temsilidir. Hem de narın çekirdeği içinden görülür yani lâtiftir, ruhlar âleminin letafetini temsil eder, narın aynı zamanda buradaki karşılığı ise incirdir. 

Ve zeytin, ahiretteki tevhidlerin karşılığı nar ve hurma, dünyadaki tevhidlerin karşılığı ise incir ve zeytindir. Zeytinden kesrette vahdet biraz ekşi, zeytin acı ama cennetteki karşılığı olan hurma tatlıdır, neden? Biraz acı ve hem de üzerinde işlem yapılması gerekiyor. İşte nefsimizin eğitilmesi gerekiyor, nefsimizi temsil ediyor, zeytin başlarda sertliği ve acılığı ile bazı işlem ve terbiyeden geçerek, biraz da zama’nâ bağlı olarak, siyahlığı ile kendi kemaline ulaşmış oluyor. Eğitildiğinde kıvama geldiğinde yenecek hale geliyor. 

Diğeri de vahdette kesret olan incirdir. İncirin içerisinde binlerce incir çekirdeği vardır. İşte orasını incirin dışını bir dünya olarak düşünelim, biz burada dar bir sahadayız ama narın içerisi öyle değildir, narda taneler belirli şeffaf ve nur gibidir. 

İşte bu sebeble emr-i vücud Onunla başladı ve Onunla hatm olundu. 

Yani hatm olundu derken ondan daha kemalli bir insan gelmeyecektir. Peygamberlik onunla sonlandı, çünkü a’yân’dan en evvel feyz-i akdes ile bereketlenmiş olan şeydir, kendisi Onun a’yân-ı sabitesidir, bereketlenmiş olan şey, feyz-i akdesten feyz-i mukaddes, olarak aldığı ilk Onun alışıdır. Ve bereketidir. Ve en evvel ekvandan hariçte feyz-i mukaddes ile kevne çıkıp da hariçte feyz-i mukaddes ile mevcud olan şey, Onun ruhu mukaddesidir. Yani feyz-i akdes Cenâb-ı Hakk’ın zatından zatına olan ve feyz-i akdes olan, Peygamberimize intikal eden ve onda da feyz-i mukaddes olan ve zuhura çıkan feyz-i ilâhî, ruh-ı mukaddes işte budur. Binaenaleyh emr-i vücûd yani vücûdun işi Onunla başladı ve emr-i risâlet en sonunda Onunla hatm olundu. 

Yani Peygamberlik onunla bitti ve nev-i Âdem su ile çamur arasında bulunmakta iken yani insanlık âlemi su ile çamur arasında iken (s.a.v.) Efendimiz nebi idi. Yani insan türü daha dünyaya gelmezden evvel peygamberimiz, peygamber idi. 

Şimdi şöyle bir durum var. Nübüvvet kesildi, Peygamberlik kesildi, bunu biraz açmamız lâzım gelecek. Peygamberlik zâhiren kesildi. Yeni bir hüküm gelmeyeceğinden, gelmesine de gerek olmadığından, bütün kemâlât Kur’ân-ı Kerîm de peygamberimiz ile birlikte, sünnetleriyle şahsi yaşantısıyla zuhura çıktığından ve bunun üstüne daha başka bir makam olmadığından, başta anlatıldığı gibi Hakikat-i Muhammediyyenin üstünde başka bir makam olmadığından bunu anlatacak başka da bir sebeb de olmadığından başka bir İlâhî ma’nâda Allah’ın nebisi ve rasûlü Peygamberi yoktur. Zâten gelmeyecektir kendisi de söylemiştir. 

Ancak risâlet devam etmektedir. Peki, bu nasıl oluyor? 

Daha evvelki rasûller, Allah’ın rasûlleri, Allah’ın peygamberleri idi. Peygamber efendimizden sonra devam eden, devam edecek olan, peygamberimizin rasûlleridir, risâlet vardır, ama devam eden Allah’ın değil, peygamberinin rasûlleridir. İşte bunlar da İnsân-ı kâmillerdir. Eğer bu risâlet, (nebevi risalet) kesilmiş olsa idi, zâten dünya sona erer idi, velâyet aynı zamanda insanların yaşamının devamını sağlar, bunlar kesilmiş olsa, insan neslinin yaşamasına bu dünyada gerek yoktur. Neden bu insan nesli yaşasın? İnsanların içersinde olan, hani Allah diyen kalmayınca kıyamet kopacak dedikleri gibi. İşte Allahı bilerek Allah diyen veli kullar evliya/rasûl kalmayacak, işte o zaman kıyamet kopacaktır. 

Hani Yasîn-i şerifte rasuller geldi diye yazıyor ya! “iki rasul geldi, arkadan üçüncü ile de destekledik”, (36/13) gibi. Bakın orada risaletten bahsediyor. Bahsedilen peygamberlik değil. Îsânın rasûlleri Âyet-i Kerîme ile sabit, İsâ (a.s.) ın rasûlleri olduktan sonra ki, göçmüş süresi dolmuş gitmiş, o günkü devreye göre ve bu bize bildiriliyor. Hakikat-i Muhammediden bu bize bildiriliyor. İnsanlar nerden bilecek. İşte Hz. Îsânın rasûlleri varsa Muhammed (s.a.v.)’in rasûlleri haydi haydi olacaktır. Ancak bugün sadece Muhammed (s.a.v.) Efendimizin rasûlleri vardır diğerleri onunla beraber sona ermiştir. 

Ama bunlar bilinmez, açık olarak bildirilmez ayrı konudur. Bilmek başka şey varlığını tasdik başka şeydir. 

Ve bu nev-i Âdem su ile toprak arasında bulunmakta iken (s.a.v.) Efendimiz Nebi idi. Çünkü Zât-ı Ahadiyyenin mertebe-i Vahidiyyete tenezzülünden ibaret bulunan Hakikat-i Muhammediyye bil cümle suveri esmâ-i ilâhiyye yi “esma ilminin suretlerine” câmi olduğu gibi vücûd-u Hakkın ervahı mücerrede mertebesine tenezzül ettiğinde dahi Hakkın vücûdunun ruhlar mertebesine tenezzül ünde dahi ruh-ı Muhammedî cem-i ervahı câmi olan ruhu külli ile ve bu mertebede Kâffeyi ervah-ı beşeriyye ve melekiyye meb’us oldu “yani seçildi, meydana çıktı” ve ervah lehv-i mahfuz mertebesinde müteayyin olup hakayiki nuraniyyeleri mezahiri ile. “Yani hakayiki nuranileri (nurlarının hakikatleri) ile zuhura gelmeleri ile” yek diğerinden ayrıldıktan sonra “yani her birerlerinin kendi hakikatleriyle meydana çıktıklarında böylece bunlar birbirlerinden ayrıldılar kahharın zuhuru başka, cebbarın zuhuru başka, cemâlin zuhuru başka, olduğu gibi diğer bütün esma-i İlâhiyyenin zuhurları başka ve zıt olarak ortaya çıktıktan sonra” Allah-u Teâlâ Hz.leri O ruh olan Hakikat-i Muhammediyyeyi müteayyin olan bu mezahiri nuriyye nin “yani meydana gelmiş olan bu nurların” Zât-ı Ahadiyyenin bi hasebil esmâ, yani isimler dolayısı ile ve sıfat zuhurundan isimlerle ve sıfatlarla olan zuhurundan ibaret olduğunu haber vermek için nebi olarak onlara ba’s buyurdu. 

Yani bütün bu kendinde bulunan hakikatleri haber vermek için, Nebi olarakta kendisini gönderdi. Bütün Hakikat-i Muhammediyyenin mazharı (zuhur yeri) olan ve kendine ait olan bu mertebelerini bildirmek içinde kendini gönderdi. Peygamber olarak meydana çıkardı. 

Ve Efendimiz (s.a.v.) badehu (bundan sonra) neş’et-i unsuriyyesi ile enbiyanın hatemi oldu. Yani unsur bedeni ile fizik bedeni ile meydana geldi ve peygamberlerin hatemi/sonuncusu oldu. Çünkü Hakikat-i Muhammediyy şecere-i kevn çekirdeği mesabesindedir. Hakikat-i Muhammediyye iki âlem ağacının çekirdeği düzeyindedir. 

İki âlem; biri ruhlar, diğeri madde âlemi, iki âlemin de hakikati, mebdei, kaynağıdır. 

Ve çekirdek ağacın mebdei, kaynağı ve onun meyvesi de hatemin kemâlâtıdır. “Yani çekirdek; ağacın kaynağı, meyve de onun hatemi yani sonu, kemâlidir.” Meyvenin zuhurundan sonra fasl-ı harif gelmekte “yani son bahar gelmekte” ağacın yaprakları dökülüp zevale yüz tutar ve onun için nübüvvet din ve kemâl-i zuhûr emirleri şecere-i kevn’in meyvesi olan onların vücûd-ı unsurileri ile hatm olundu. 

Ve biz burada hatm olduğu gibi yedinci günü yaşamaktayız. İseviyyet ve Museviyyetin altı günleri vardır, (Halâ-kassemavati vel ardı fî sitteti eyyam) (7/54) altı gün, altı kün, altı tecelli, altı oluşum ile böylece bu âlemler kevn oldu, yani Hakikat-i Muhammediyye/bütün bu âlemler altı günde halkoldu. O altı kün’ün ne olduğunu bilemiyoruz. Ve bu âlemde de her şeyin bir başlangıcı ve bir sonu olduğunu ve her an, kevn ve fesat, bir birini takib eden bu âlemde, olmak ve bozulmak, ölmek ve dirilmek ve tekrar ölmek vardır. Bu âlemlerin sonu da efendimizin getirdiği hükümler ile sona ercek ki; biz peygamberimiz (Ikra) gecesinden kendisine peygamberlik/nübüvvet verildiği o geceden başlamak üzere kıyamet sürecinin içindeyiz, yani yedinci günü yaşıyoruz. Diğer kavimlerin yedinci günü yoktur. Ancak Muhammedî olurlarsa onların da yedinci (din) günleri olur. 

Yani Muhammed (s.a.v.) gelmeseydi, yeryüzünde daha kıyamet olmazdı. Dünya da onunla hatm olacak, onunla başladı onunla bitecektir. Onun süresi içinde Muhammedî olarak yedinci günü yaşıyoruz. Kıyamet sürecinin içindeyiz. Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere idrak ettirsin İnşeallah. 

Muhyiddin-i Arabi, ma’nâ âleminde İdris (a.s.)’a kıyametin işaretlerinden sorduğunda, “âdem’in yeryüzünde görülmesi kıyamet alâmetidir” demiştir. Kıyamet insan nesli üzerine kopacaktır. Peygamber efendimizin görünmesi ise, kıyamet sürecinin başlamasıdır. Ne kadar süreceği bilinmez, nekadar süreceğini ancak Hakk bilir. 

Evet, başlangıç ve sonuç onunla olduğu gibi bizim de başlangıcımız ve sonumuz onunla, onu gerçek haliyle idrak etmemizle olmalıdır.[15] “ İz- -T-B- ” Mecmû-ı âlem, “ yani bütün bu âlemin birliği” bil cümle Hakkın sıfat ve esmâsının mazharı olmak itibariyle, muzhir/zuhurda olan hakkın nefsine ve zâtına delildir. Ve onların tekevvünü ise ferdiyyete müstenidir. Şu halde cemi âlem mazhar-ı ferdiyetir. Hâlbuki ibtida mazhar-ı ferdiyyet olan Hakikat-i Muhammediyyedir ki, âlemde mevcud olan kâffe-i sıfat ve kemâlât-ı ilâhiyyeyi câmi’dir. Böyle olunca rabb’ine olan delilin evveli (s.a.v.) efendimizdir. 

Yani bütün varlıkta rabbin varlığına olan ilk delil yani Allah’ın varlığına ilk delil odur. İşte yine ma’nâda tevhîd-i hakikiyi, tenzîhi ve teşbîhi ile birlikte bize getirmesinin sebebi ve sâhibi olması bu yöndedir. Daha evvelki peygamberler böyle bir tevhidi böyle bir birliği getirmediler. Çünkü bünyelerinde bu birlik yoktu. Bir evvelki sohbette belirtildiği gibi Hakikat-i Muhammedînin varlığında, ferdiyyetinde bu âlemler tek bir ve var olarak zuhura çıkmaktadır. Yani onların a’yân’ı sâbiteleri kendi mertebesinde a’yân olup şuunatlar üzerinde şey’iyyetleri gelmesi itibariyle bütün bu özellikler kendinde meydana gelmektedir. Onun için işte tevhîd’in Babası İbrâhîm (a.s.) olması itibariyle peygamber efendimiz de külli tevhîd’in babasıdır.[16] “ İz- -T-B- ”

 O hakikatleri mi’rac gecesi fark etti. Eder, çünkü bazı âyetlerin ifadesine göre Cenâb-ı Hakk açık olarak bildiriyor ki: “Ey habibim! Sen bunları daha evvelce bilmiyordun. Biz sana bunları okuyoruz, öğretiyoruz, haber veriyoruz.” (12/3). “Biz sana bu Kur'an'ı vahy etmekle sana en güzel kıssayı anlatıyoruz. Hâlbuki sen daha önce bunlardan habersizdin.” Senin için, bunlardan seni haberdar ediyoruz. Sen bunlardan daha önce gafletteydin, bilmiyordun. Peki, o zaman nasıl oluyor? Bunların hepsi Hakikat-i Muhammedîye’ye geliyor? Hakikat-i Muhammedîde sâbit ancak Hakikat-i Muhammedî’den vakti geldikçe sûret-i Muhammedîyyeye nakil olunuyor. Yani Hakikat-i Muhammedî de hepsi mevcut. “Sen bunlardan habersizdin” dediği, sûsret-i Muhammedî’nin daha henüz bunları bilmediğidir. Çünkü sûreti Muhammedîyye sıralamaya göre sonradan geldi. Hz. Peygamberin fizik mübarek bedenleri çocukluğunda çocuktu. Âlemde daha henüz Hz. Muhammed diye bir şey yoktu. Ama Hakikat-i Muhammedî vardı. İşte “Sen bunları bilmiyordun” sonradan dediği ki, kevniyyetinin, yani fizik bedeni itibariyle bilmiyordun’dur. 

İşte mi’rac gecesi kendisi, diyelim ki, Hakikat-i Muhammedî’nin çekirdeği, nasıl ki, o çekirdeğin içerisinde o ağacın meyveleri dalları her şeyi vardır. O koskocaman ağaçta ne varsa o küçücük çekirdeğin içerisinde de hepsi mevcuttur. İşte Hz. Muhammed çekirdeği, o gece gönül âlemine ekildi ve gönül âleminde açıldı. Hani diyorlar ya “tuba ağacı; kökleri gökyüzünde meyveleri yeryüzünde’dir. Bu Muhammed ağacı”dır ki, hadislerde bildirilmiştir. Yani kökü kökeni aslı hakikat-i İlâhiyye’ye bağlı olarak gökyüzünde, Ulûhiyet âleminde, zuhurları ise yeryüzünde yani esmâ-i ilâhiyyenin çeşitli meyveleri yeryüzündedir. 

“Şecereten tayyibeten” (14/24) ise. “Görmedin mi ki: Allah Teâlâ nasıl bîr misâl getirmiştir, bir temiz kelimeyi ki, kökü sâbit ve dalı semâda olan hoş bir ağaç gibidir.” Temiz kelime; hayal ve vehimden arındırılmış Hakk’ın kelâmıdır ki, 0’da Kur’ân’dır. Ve O’nu bizlere açıklayan Hakikat-i Muhammediyye’nin nokta zuhuru olan Hz. Muhammed’dir ki, kendisi “cevâmiül kelîm” dir. “Cevâmiül kelîm” ise bütün âlemlerin lîsânen ilk olarak bütünü ile kendisi tarafından anlatımıdır. 

Bir de zuhurda “Şecereten mel’ûneten” (17/60) denilen ağaç vardır. “Kur'ân'daki lânet edilmiş olan ağacı da insanları ancak bir imtihan için meydana getirdik ve onları korkutuyoruz.”[17] “ İz- -T-B- ” Halbuki ibtida mazharı ferdiyyet olan hakikat-i Muhammediye dir ki, âlemde mevcut olan kaffe-i sıfat ve kemâlât-ı ilâhiyyeyi câmi’dir. 

Yani bütün bu gördüğümüz ve göremediğimiz ne varsa, hepsi ferdiyyet hükmündedir. Ama bu ferdiyyetin zuhuru da efendimize aittir. Yani mertebesi, makamı, sahibi olarak Hakikat-i Muhammediyeye aittir. Böyle olunca rabbine olan delilin evveli de (s.a.v.) efendimizdir. Onun için tevhid “Lâ ilâhe illâ Allah”. Ancak o zaman denmişti. Melâike-i Kirâm’ın da mirac gecesinde tasdikiyle, şehadetiyle “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” a dönüştü.[18] “ İz- -T-B- ” Efendimizin (s.a.v.) rabbine ilk delil olması onun delâili sâire üzerine tefazzulunu/faziletini, îcâb eder. 

Yani bütün delillerin üzerine, kesretteki bütün varlık delillerin üzerine, ilk delil olması onun delâili sâire üzerine tefazzulu icab eder, yani faziletini gerektirir. İlk delil olması diğer delillerin üzerine faziletini yani üstünlüğünü gerektirir. 

Her birerlerimizin varlığımıza bakalım, bizim varlığımız bizim tarafımızdan rabb’ımızın varlığına bizler için en büyük delildir. Bireyin kendi varlığı kendisi için en büyük delildir. Yani bütün âlemin varlığı hakka delildir, ama bunlar kendi varlığının dışında olan delillerdir. Kendi varlığının içinde olan muhkem delil hiç şüphe getirmeyecek olan delil, kişinin kendi varlığının olmasıdır. Öncelikli işi kendini tanıması o yönüylede Rabb’ını tanımasıdır. Yine âleme bakıldığı zaman ilk delil Hakikat-i Muhammedi delilidir. Çünkü bizler o Hakikat-i Muhammedi delilinin içinde olan delilleriz. Yani diğer ifadeyle şahit ve ıspatlarız.[19] “ İz- -T-B- ” Efendimizin iki türlü ümmeti vardır. Biri ehl-i küfür olanlar, yani inanmayanlar, bunlar “ümmet-i dâvet” tir’ler. Diğeri de inananlar, “ümmet-i icâbet” tir. Peygamberimize peygamberlik geldikten sonra dünyaya gelen insanların hepsi ümmet-i Muhammed’dir. Başka türlü olmaları da mümkün değildir. Onun için hadîs-i şerifte buyruluyor. “Her insan İslâm fıtratı üzere, (yani Hakikat-i Muhammedî programı üzere) doğar. Ailesi onu ateşperest, Mecusi, İsevi, Musevi yapar.” Bakın, âilesi yapar deniyor. Doğuşu Hakikat-i Muhammedî üzeredir. Muhammed (s.a.v.) İslâm’ın da peygamberidir, gerçi bütün âlemlerin de peygamberidir, ama son gelen kendi ismiyle geldiği için evvelki peygamberler de onun bir zuhuru. İsimlerinden bir isimdir. 

Eski peygamberlerin kendilerine ait bir varlıkları yoktur. Onlar, Hakikat-i Muhammedînin sadece o mertebedeki zuhurlarıdırlar. Ama biz onları ayrıymış gibi diyoruz. Getirdiklerine, ayrı dinler diyoruz. Ne kadar yanlış. Allah affetsin bizi. Ayrı dinler, semâvi dinler, beşeri dinler gibi ayrı bir şey yok. Semâvî kitaplar var. Bu doğru. Ama dinler yok. Biz onları din zannetmişiz. Bir programı Allah’ın dini zannetmişiz. Yahûdî dini diye bir şey geçmiyor ki! Hıristiyan dini diye geçmiyor ki![20] “ İz- -T-B- ” İşte biz de Hakikat-i Muhammediyyenin nokta zuhuru olan böyle bir peygamberin vârisleriyiz. Gerçekten bunun kıymetini bilemezsek yazık olur bizlere. Bu hususta yukarıda bahsedilen özelliğin üçüncüsüdür. 

Birincisi, daha henüz ilim halinde olan gönderilmeyen, program halinde olan “Hakikat-i Muhammedî” dir. 

İkincisi, âlemlerin var edilip Hakikat-i Muhammedînin kevniyyeti olarak zuhur etmesi’dir. 

Üçüncüsü, ise Hakikat-i Muhammedî’nin nokta zuhur mahalli olan “Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin mübarek vücûd-ı şerifleridir. 

İşte “Rabb’ine ilk delil olması onun delâil-i sâire üzerine tefazzulunu icab eder.” Yani faziletini icab eder.

Böyle olunca bâlâda îzâh olunan cem’iyet i’tibariyle Rasûl (a.s.)a “Cevâmi’u’l-kelim” ismi verilmiş oldu. Bu hep konuşulur. Peygambere ilk verilen şey Cevâmi’u’l-kelimdir, denir. Bakarsınız tefsirlerde bir sürü îzâhlar vardır ama buradaki îzâhını hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Belki vardır ama ben görmedim, rastlamadım. “Cevâmi’u’l-kelim” dendiği zaman tefsirlerde güzel konuşma ma’nâsı veriliyor. O şekilde döndürülür onun etrafında bina edilir. “Cevâmi’u’l-kelim” kelimelere câmi demektir. Yani diğer ifadeyle “az söz ile çok ma’nâ ifade etmektir.” diye de îzâh edilir. Burada kelîm yani kelimeden maksat, evvela Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının da zuhuru olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Kelâm sıfatının Kemalli zuhuru ki, aslı da O’dur. O’nun söylediği sözlerden onun kelâmından başka, daha ileride başka bir kelâm bu âlemde kimsenin lisanından çıkmadı. Kur’an gibi, hadîs-i kutsîler gibi ki, o da “vahyin yuha” dır, kendi nefsinden konuşmaz. “illâ vahyin yuha” (53/3)[21] “ İz- -T-B- ” PEYGAMBERİMİZİN (s.a.v.) MUHAMMED İSMİ VE MERHALELERİ

 BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRÂHÎM:

Bugün 22.01.2014 Çarşamba günü gündüz öğleden sonra bazı kardeşlerimizin soruları var, onları alalım sonra devam edelim. Evvela bir sesli soru, sorun bakalım.

 -Muhammedü’l Emîn…

Muhammedü’l Emîn yani Hz. Peygamberin isim ve merhaleleri diye bir başlık yapalım. 

 “Doğdu ol saatte o sultân-ı mübîn Nûra gark oldu semâvât-u zemîn” Süleyman Çelebi, mevlüdde böyle diyor. Yani Peygamber efendimiz doğduğu zaman, semâvat ve arz nûrla doldu, nurlandı. Peygamber efendimizin (s.a.v.) dünyaya gelmesi o günlerde bilindiği gibi 10 kadar mûcize türü değişik haller oldu. Bu nerede bulunur? Dini kitaplarda bulunur, peygamber efendimizin doğumuyla ilgili kitaplarda bulunur. Bir de bizim “mübarek geceler ve bayramlar” isimli kitabımızın mevlüd kandili bölümünde bulunur. Daha geniş bilgi isteyenler oraya bakabilirler. Peygamber efendimiz böylece dünyaya geldikten sonra belirli yaşantıları var bilindiği gibi. Köy yaşantısı var, gittiği süt annesi Halime’nin yanında geçirdiği devreleri var. Orada bir çocukluğunda ameliyat olduğu kalp, gönül ameliyatı olduğu devreler var. Sonra tekrar ailesinin yanına geldiği gençlik yıllarında, böyle hayatını sürdürdüğü ve bu hayatı içersinde güzel bir insan olarak, hayat seyrine devam ettiği için ve bütün üzerine aldığı görevleri ne ise, hepsini yerli yerince yaptığı için ve çevresinin de îtimadını kazandığı için kendisine “Muhammedü’l Emîn” dediler. Yani kendisi “Emîn Muhammed” olarak isimlendirildi ve bu isimle de vasıflandırılmış oldu. 

Bu devrede (Muhammedü’l Emîn devresinde) bilindiği gibi en mühim hâdiselerden birisi Hacerü’l Esved’in yerine konmasıydı. Kâbe-i Muazzama tamir ediliyor iken oradaki kabileler arasında ihtilâf vâki oldu. Her kabîle o şerefi kendi kabîlesine almak için ve kendi başkanının da değerini arttırmak için “Biz koyacağız, biz koyacağız.” diye aralarında anlaşmazlık çıktı. O günkü yaşam sistemine göre bu tür anlaşmazlıklar hakem yoluyla çözülüyor, bir hükme bağlanıyor idi. O zaman aralarında “Biz kavga etmeyelim bir hakem tayin edelim, o ne derse onun sözüne uyalım.” diye anlaştılar.

“Peki, bu hakem kim olacak?” diye düşündükleri zaman dediler ki:

-Bu çevreye, Beytullah’a (O zaman Kâbe değil ismi) kim daha evvel girerse onu hakem yapalım, dediler. Bir müddet sonra da oraya bir kimse geldi, gelen Muhammedü’l Emîn idi.

-Hah! Dediler, tamam zâten bu emin bir kimsedir. Ona biz bu işi verelim, bakalım aramızda nasıl bir hüküm verecek. Hâdiseyi anlattılar Muhammedü’l Emîn de “bir örtü getirin” dedi ve örtünün ortasına hacer-ül esved taşını koydu. Ondan sonra bütün kabile reislerini topladı “hadi bakalım hepiniz şimdi bu örtünün ucundan tutun” dedi. Hepsi birlikte örtüyü aldılar, kaldırdılar ve peygamber efendimiz aldı yerine koydu. Hakem seçtikleri için artık bu yerleştirme işine kimse itiraz edemedi ve hepsi de memnun oldular. Çünkü hepsi o şerefe nâil olmuş idi. İşte o Muhammedü’l Emîn olduğu devrede peygamberimizden böyle bir hâdise cereyan etti. Olağan üstü bir hal idi bu. Belki Kâbe-i muazzama eski ismiyle Beyt-ül Atik, Beytullah tarihinde ikinci defa olmuş hâdisedir. 

Birincisinde İbrâhim (a.s.) zamanında tamir edilirken onlar tarafından yerleştirildi. 

İkincisinde de Kureyş’in tamirinde peygamber efendimiz tarafından, emîn Muhammed tarafından yerine kondu ki, bu O’nun gelecekte hangi makam ve mertebelerde olacağının da ilk işaretlerini veriyordu. 

Şimdi böylece birinci vasfı ve ismi Muhammed olan o zuhûrun, ilâhi zuhûrun hayat sahasındaki çevresine, kendisine ve çevresine olan tesirleri başlamıştı bile. Nihayet ikra gecesi, kendisi Hira’ya gitmeye başladığı zamanlarda ikra gecesi ismi “HAZRET” oldu. Hz. Muhammed oldu ondan sonra. Yani hazret ne demektir? Hazret ismiyle birçok kimselerde anılabiliyor. Hazret demek, hakîkat-i ilâhiye ile, Hakk’ın varlığı ile hâzır olan kimse demektir. Yani kendinde Hakk’ın varlığı ile varlığı bulunan kimse hazret demektir. Ancak akla bir soru gelebilir, herkes böyle değil mi? Bâtınen tabii herkes böyledir. Neden? Çünkü bütün varlıkta Hakk’ın zuhûru olduğundan nerede ve neresi olursa olsun, orası hazrettir. 

Ancak mertebe yönünden hangi mertebede ise o mertebesi yönünden hazrettir. Gerçek hazret lâfzı ise insanda tahakkuk eder. Çünkü insanda zâtı ile zuhûr ettiğinden hazret kelimesi “zâtıyla hâzırdır” ma’nâsındadır. Ancak bilen ayn, bilinen gayr olduğu gibi bunu idrak etmeyen kimse “heze beşer” dir. Hazret değildir. Yani heze insan değildir, heze beşerdir. Heze, bu demektir. Yani onun mutlakıyyetini ifade etmekte, heze işte bu. İşaret zamiri deniyor ona? İşte bu “heze beşer” dir o kadar şeksiz, şüphesiz. Neden? 

Kendindeki Hakk’ı idrak etmekten âciz olduğundan bakın kendinde Hakk olduğu halde, kendini beşer sıfatıyla göstermektedir. İşte bu perde, bir bakıma perde-i küfür olmaktadır. Yani nefsî küfür olmakta, nefsi ile Hakk’ı perdelemekte. Ama diğer küfür ise kendi hakkıyla, kendindeki Hakk ile Hakk’ı perdelemektedir. O “heze insan” olmakta yani “Hazret-i İnsan” olmaktadır. Bu hususda kendini bilen insan ma’nâsındadır. İşte onun yolu da, evvelâ emînlikten geçiyor, emîn olacak. Ondan sonraki ismi, Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’den sonraki ismi Hakîkat-i Muhamme-diyye’nin zuhur mahalli yani. Diğer ismi Ahadiyyetü’l Ahmediyyedir. 

 1. Muhammedü’l Emîn

 2. Hazret-i Muhammed

 3. Hakîkat-i Muhammedîye

 4.Hakîkat-i Ahadiyyetü’l Ahmediye ki o 13. Sayıdır.

Bir de 14 vardır, Nûr-ı Muhammedîdir. O bütün mertebelerde olduğu için 14 deniyor, yerini bildirmek için 14 deniyor. Aslında 13’ün üstünde başka bir sayı değeri yoktur. Ama yeri belli olsun, yani ona bir makam verilsin diye sıra, sayı sıralarına göre. Makam sıralarına göre değil. Yani sayıdan 13’den sonra 103’de var, 2003’de var, 23’de var, hepsi var sayı sıralarında. Ama makam sıralamasında 13’e kadardır. 14’ün sayı sıralaması, makam sıralaması değil yani ifade etmek içindir. Onu 13’ün içine koyamıyoruz, 12’nin içine koyamıyoruz, 11’in içine koyamıyoruz, konulmuyor. Neden? Çünkü oraları ayrı makamlardır. Ama 1’den 13’e kadar olan bütün makamlarda mevcud olduğundan o ara sayıları alamıyor, onların dışında en yakın olan 13’e en yakın olan sayı da 14 olduğuna göre, o zaman 14 diyoruz tanıtım bakımından makam bakımından değil. Hepsinde mevcud. Yahut şöyle diyebiliriz: 

1+14, 2+14, 3+14, 4+14, 5+14 yani hepsinde o 14 var. Neden? Çünkü bu âlem Allah’ın “nûrus semâvâtı vel ard” dediği gibi Allah’ın nûru, Nûr-u Muhammedi buna derya-ı nûr-ı Muhammed’i diye de, tarif ediliyor. Nûr-ı Muhammedî deryası diye, işte â’mâiyyetteki ahadiyyet yani karanlık olan âlem, Nûr-ı Muhammedî ile aydınlığa çıkmış oluyor, yani zuhûra gelmiş oluyor. Muhammedü’l Emîn iken Cibril-i emîn olan Cebrâil (a.s.) Muhammedü’l Emîn olana Allah’ın emîn isminden gayb lâtif isminden ilk defa “IKRA” ile peygamberimize ki o anda nübüvveti başladı. 

Hira’ya çıktığında Muhammedü’l Emîn idi ama Cebrâil (a.s.) Cibril-i emîn olan, Muhammedü’l Emîn’e bakın ne kadar emîn olanı getirdi. Gelen kaynak emîn, getiren risâlet mertebesi, Cibril o anda emîn talebe olan Muhammedü’l Emîn de emîn, gelen mevzûlarda emîn. Bakın bir arada 4 tane emînlik vardır. Yani kaynak emîn, getiren emîn, gelen yer emîn, getirilen emîn. Doğru yani, hayal ve vehim bunların içersinde hiç yoktur. 

İşte bu geliş süresi devam ediyor, ediyor, ediyor mi’râc gecesi de Âyet-el Kübra, hani büyük âyetlerimizden gösterdik dediği, orada da Hakîkat-i Muhammedîyeyi görmüş oluyor. O makamda da Hakîkat-i Muhammedîye başlamış oluyor. 

Bütün bunların sonunda da yani 23. sene zarfında hepsini kapsamına alan, kendi hakîkatini tam olarak idrak etmiş olan yani insan-ı kâmil kemâlâtını tamamlamış olan (Ahmed olarak İncilde de Îsâ (a.s.) lîsanından da bildirildiği gibi), Ahmed olarak vasıflandırılması bu da Ahadiyyet mertebesine, Ahad’a bir mim ilâvesiyle Ahmed olmakta. Bu da işte Hakîkat-i Ahadiyyet-ül Ahmediyye yani Ahadiyyetin hakîkati olan Ahmed makamı olmakta ve bunun zuhûru da çok övülmüş ve seçilmiş olan Muhammed ismi ile bu makamın zuhûra çıkmasıdır. 

Ahmed, Mahmud, Muhammed, Ahad bunların hepsi de hamd “hamede” kökünden gelmekte. İşte “Hamd Muhammed’dir.” diye târif edersek bu yanlış bir târif olmaz. Hamd Muhammed’tir. Yani Allah Muhammed’e hamd eder. Yani över, ona şükreder, ona ihtiyacı vardır ma’nâsında değildir. 

 “İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi” (Ahzab/56) dediği gibi nebînin üzerine lûtufta bulunur. 

Ne ile? Zâtî tecellisiyle nebîsinin üstünde lûtufta bulunur. “Ellezî yusalli aleyküm ve melâiketehu li yuhri-ceküm minez zulûmati ilen nûr” (Ahzab/43) âyet-i kerîmesinde bu cem oluyor. “Ellezî” O öyle bir Allah ki “Ellezî yusalli aleyküm” sizin üzerinize salât getiriyor, övüyor. Orada peygamberimize aitti. Burada sizin üzerinize demek sûretiyle de bütün ümmetin üzerinde bu halin olduğunu açık olarak müjde ediyor. Niçin? “li yuhriceküm minez zulûmati ilennur” zulmetten nûra çıkarmak için. Zulmetten nûra çıkarmak ne demektir? Kendi beşeriyetinde “heze beşer” iken “heze insan” hükmüne dönüşmesi nurlanması demektir, Cenâb-ı Hakk’ın, insan olan o sûretteki, o sûretindeki zuhûr yerinde ve nefahtüsünün hakîkatini idrak ederek, kimliğinin Hakk’a ait olduğunu, aslında Hakk’ın da kendinden başkası olmadığını idrak etmesi, onun Hakîkat-i Muhammedîyeye nüfûsunu belirtmektedir. Bu da beşeriyet zulmetinden nûr’a çıkmaktır. Şimdi şöyle bir bakalım:

Muhammedü’l Emîn’e Cibrîl-i emîn’den gelmeye başlayan ilâhi aktarmalar, Ahadiyyet-ül Ahmediyedendir. Hani Cebrâil (a.s.) bir gün peygamberimize soruyor:

-Yâ Rasûlullah! Sen âlemlere rahmetsin, bana olan rahmetin nedir? Yani söyleyebilir misin gibilerinden. O zaman Hz. Peygamber cebrâîl (a.s.)’a diyor ki:

-Ya Cebrâil! Sen bana vahiy getiriyorken nereden alıyorsun bu vahyi?

-Efendim, bir perdenin arkasından alıyorum. İşte orada bir perde var arkasından sesleniyorlar bana, bildiriyorlar bana ben de size getiriyorum.

-Peki, diyor. Bir başka zaman böyle tekrar bana bir şey getireceğin zaman aç bakalım perdeyi ne göreceksin? 

Peki, diyor Cebrâil (a.s.) ve neticede işte bir vahiy getireceği zaman bir sonrakinde perdeyi araladığı zaman bakıyor, Rasûlullah’ın sûreti, silüeti orada duruyor, Rasûlül-lah’ın kimliği orada duruyor. Döndüğü zaman:

-Gördün mü yâ Cebrâîl nerden alıyorsun? 

-Gördüm yâ Rasûlullah, diyor. Mâdem ki senden sana geliyor beni ne aracı kullanıyorsunuz? 

-Bu da sistemin gereğidir, diye onu ifâde ediyor.

Peki, bu nasıl oluyor? İşte orada bahsedilen Hakîkat-i Ahadiyyet-ül Ahmediyye‘den alıp zuhûru Muhammediyeye, Hz. Muhammed’e getiriyor. Yani Hakîkat-i Muhammedîyye-den, Hakîkat-i Ahadiyyet-ül Ahmediyye’den zuhûru Muhammed olan Hz. Muhammed’e getiriyor. İşte Hz. Muhammed’in özelliği diğer birey insanlarla münasebet kuracak makineye sahip olmasından, yani beden makinasına sahip olmasındandır. Hakîkat-i Muhammedîye tarafından kendi hakîkatinde olsa bunlar zuhûra çıkmazdı. Yani kendi bâtınında olsa zuhûra çıkmazdı. Bir aracı ile yine Hakîkat-i Muhammedîyye, Ahadiyyet-ül Ahmediyye, ferdiyyeti de aslında bütün bu âlemler genişliğinde olan bir şeyden, bir yerden beşer insan nasıl yararlanacak? 

İşte onun toplu zuhûr görüntüsü, minyatür görünüşü insan sûretidir. O toplu zuhûr mahalli olursa, karşısında orada iletişim kurma çok kolay olmaktadır. Yani Hz. Rasûlullah (a.s.) efendimiz Hakîkat-i Muhammedîye olarak bizim karşımıza çıksa, konuşulmaz ki, anlaşılmaz. Lîsanı, dili yok ki orada konuşsun. Gerçi Cenâb-ı Hakk’ın dile, lisâna herhangi bir araca ihtiyacı yoktur, konuşur. Mûsa (a.s.) ‘a diliyle mi konuştu? Ma’nâ olarak konuştu. Ama bu olağan üstü bir hâdise fıtri değil, ilâhidir. Onu alamayız. Bize fıtri olan lâzımdır, kevn olan yani kevne gelmiş bir sûretle konuşmak, anlaşmak ancak mümkün olabilmektedir. Neden? Çünkü bir insanın beşeri duyguları da vardır, nûrâni duyguları da, rûhâni, ilâhi duyguları da vardır. 

İşte o beşere ulaşmak için bu duyguların aynısının ulaşacak kimsede olması lâzımdır, O makamda, o yerde olması lâzımdır. Şimdi, bir melek gelse bizim karşımıza, Hz. Rasûlüllah’ın sûretine bürünse biz onunla anlaşamayız, o da bizi anlamaz. Neden? Çünkü bizdeki esmâ-i ilâhiye onda olmadığı için, biz tatlı deriz, o bu nedir diye böyle bakar. Dili yok ki yani tat alacak bir organı yok. İçinde öyle bir kâbiliyeti yok, tadın ne olduğunu bilemez, rengin ne olduğunu bilemez. Melek nerden bilsin? Melek sadece bir kuvvettir, geldiği yere bürünür. Yani kendisi geçirgen olduğu için bukâlemun gibi o hali alır ve bildireceği bir şey varsa, gücü varsa, görevi neyse onu yapar, gider. 

Yağmur indirecekse indirir yağmuru ölür, biter görevi. Bitirdikten sonra… İşte diyorlar ya bazı kimseler “Peygamber meleklerden olsaydı olmaz mıydı?” yahut “Kavmin içersindeki zenginlerden olsaydı olmaz mıydı?” Fakirlerden niye yahut orta halliden niye oluyor? Ha işte! Orta halli, fakir fakirin halini daha iyi bilir ve yaşantısını ona göre daha güzel yapar. Zengin, bir fakirin halini bilemez ve ona gereken eğitimi veremez, yapamaz. Çünkü fakirliği bilmez zengin. Fakire nasıl diyecek, bilmez ki fakir yaşantısını. Yani fakir derken, az şeye kanaat ederek yaşayan kimsenin halini bilmez ki. Hani diyorlar ya “Tok açın halinden ne bilsin?” İşte fakir sûretinde, fakr hükmüyle gelmesi orta halli ama asil bir aileden gelmesi. Fakirlik başka, zenginlik başka, asâlet başkadır…

-Soru: Şimdi Peygamber efendimiz Hakîkat-i Muhammedî ve Ahadiyyet-i Ahmed ‘ten alıyor. Bizim içimizden bir rasûl geldiğinde de yine bizim bâtınımızdan haber almamız bu halle mi oluyor?

-Evet, bu yolla oluyor. Zaten bu içerdeki rasûlü, risâleti “sizin içinizdedir” iki âyet-i kerime var. Biri. 

 “Lekad câeküm rasûlün min enfüsiküm azîz” 

 (Tevbe 128) Bir o var “içinizden bir rasûl geldi”, diğeri de, (Hucurât-49/7) “rasûl içinizdedir” hükmüyle vardır. Biri gelişini belirtiyor yani kaynağını, diğeri ise rasûlün devamının sizinle birlikte olduğunu gösteriyor.

- O rasûl gelmezse hayalimizden alıyoruzdur.

- O rasûl gelmezse hepsi hayal, hiçbir şey olmaz. Peygamberimizin (s.a.v.) hayatı bile hayalen bizde olmakta. Yani peygamberimizin dış halini “mislüküm beşer” halini sonuna kadar ezberleyin. Bütün sûreti, sîreti nebiyi ezberleyelim. Siyer kitaplarının hepsini ezberleyelim, biz onu tanımamışızdır. Onun etinden kemiğinden bahsediyoruz, sûretinden bahsediyoruz. Hakîkatinden bahsediyor muyuz.? İşte o sûret içersinde nebîliği vardır, rasûllüğü vardır, risâleti vardır, ahadiyyeti vardır, ahmediyyeti vardır. Hani Mevlâna hazretleri diyor ya: “Hangi tohumu yere attın da çıkmadı? İnsan tohumunu yere atarsan çıkmaz mı?” İşte mi’rac gecesi peygamber efendimiz, kendi vücûd-ı şerifleri bir tohum hükmünde, Hakikat-i Muhammedînin kemâlini gösterdiler mî’rac gecesi, Hakk’a ulaştı dediği o. Yani o tohum kısa bir sürede açıldı, içindekinin hepsini gösterdi. Âyet-el Kübrâ dediği bu işte, büyük âyetlerimden gördü. Yani kendi hakîkatini seyretti, bir yere gitmedi. Cennetleri, cehennemleri hepsini gördü, kendindeki makamları gördü, işte o akşam Hakîkat-i Muhammedîyeyi gördü. 

Vücûduyla mı gitti, bedeniyle mi gitti, ruhuyla mı gitti? Daha hâlâ onun konuşmasını yapılıyor. Bir yere gitmedi kardeşim, her şey kendinde oldu, gitmesine gerek yok ki. Zaten kendi kendisinde kendi olarak var. Gidecek bir âlem yok ki zâten, nereye gitsin? İşte tasavvuf ehli, tevhid ehli kendisinde bu çekirdeği açmaya çalışıyor. O çekirdeğin içindeki her bir hücresi bir esmâ-i ilâhiyye. O esmâ-i ilâhiyyeler o çekirdekte geliştikçe, nasıl bir tohum yere atılıyor dal-budak salıyor, o çekirdeğin neresine sığmış onlar değil mi? Ama kevnde açılma seyrini ve açılma imkânını buluyor. 

Bu âlem zaten mümkinat âlemi, imkânlar âlemidir. Bu âlemde ne varsa var, başka bir yerde oluşacak bir şey yok. Bu âlemden götürdüğümüz varsa orada kullanım var, yeni bir şey oluşmayacak. Burası tarla, âhiret tarla değil. “Dünya ahretin tarlasıdır,” denildiği işte budur. Biz insan olan o çekirdeğimizi, gönlümüz tarlasına ektiğimiz zaman, işte bu gelişmelerin hepsi her bir hücresinin, o çekirdek içerisinde olan her bir hücresinin bir dal-budak salması, bir ağaç olması her bir esmâ-i ilâhiyenin böylece zuhura çıkmasıdır.

Ehl-i dilin, gönül tarlasında (Tûbâ) ağaçları çıkar. 

------------------- 

NOT= Tûbâ hakkında (Terzi Baba-2-) kitabımızda izahat vardır dileyen oraya bakabilir. 

------------------- 

İşte onun için, nasıl bazı mevzûlar dinleniyor, okunuyor ama bir başka tekrar okunduğunda tekrar bir açılımları oluyor. İşte o çekirdeklerin bir tanesi daha açılıyor, bir tanesi daha açılıyor… Eğer böyle bir gelişme olmazsa Allah’ın ilmi sınırlandırılmış olur. Belirli bir yere kadar gelir, diyelim ki 100 sayfa, 1000 sayfa ilim, ondan sonrası olmaz onun içerisinde kalır. Ama Allah’ın ilmi böyle bir şey değil hep açılım vardır, hep açılım vardır. 

Şimdi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin bölümü yani Hz. Muhammed düzeyi ki, bu zâhir âlemde yaşantısının karşılığı Hz. Muhammed, yer ehli ama orasının hazreti olarak Muhammedü’l Emîn’den sonra. Yani şeriat mertebesinin hakîkatiyle yaşadığı yer, yaşandığı yer yahut. İşte hadîs-i şerîfler bu mertebeden çıkmakta, yani hazret mertebesinden. Peygamberimizden çıkan söz olarak başka ne vardı? Hadîs-i Kudsîler vardı. 

Hadîs-i Kudsîler ise hangi makamdan? Hakîkat-i Muhammedî kanalından da hadîs-i kudsîler geliyor. İşte o yüzden mânâsı Hak’tan, Muhammmedî hakîkatin bâtınından, kelâmı/lâfzı da, Hz. Muhammed’den. Ama hadîs-i şerîflerin lâfzı da mânâsı da Hz. Muhammed’den. Peki, Kur’an nereden geliyor o zaman? Kur’an nereden gelebilir? Hakîkat-i Ahadiyyet-ül Ahmediye’den de Kur’an gelmekte ki, onun üzerinde hiçbir yorum yapılamamakta. Yani bir düzenleme, değişiklik yapılamamaktadır. 

Demek ki Kur’an-ı Kerim’in Ahadiyyet-ül Ahmediyenin hakîkati yani ahadiyyet kaynaklı. İşte bazı âyetler de (ulûhiyyet mertebesini anlatan âyetler-“Allah şöyle dedi, Allah böyle yaptı, Allah ordaydı” diye o tarifler) işte bu Hakîkat-i Ahadiyyet-ül Ahmediyeden gelen tarifler. Bir de burada Nûr-ı Muhammedîye var. Nûr-ı Muhammedî hepsine idrak veriyor, aydınlanmasını sağlıyor yani onların. 

Hakîkat-i Ahadiyyet-ül Ahmediye; Kur’an kanalı.

Vâhidiyyet; hadîs-i kudsi kanalı. 

Rubûbiyyet ise hadîs-i şerîf kanalıdır. 

Şimdi gelelim soruya. 14’olan, Nûr-ı Muhammedî ise bütün kanalları aydınlatan ve açığa çıkarıp aydınlanmasına sebeb olan kanaldır. Her mertebede bu nur, eğitilmiş kalbe, akla, aydınlık ve idrak ve bu sahalara olan nüfûzu sağlar. Bu da irfâni eğitimle olur. Yani bir kimsede bu Nûrı-ı Muhammedî yoksa bunları alması idrak etmesi, hiç konusu bile olamaz. İşte ilk yapılması lâzım gelen şey, başlardaki her yeni başlayan kişi de kendini bulmaya, kendini bilmeye yönelmesi, yani iç bünyesine doğru yönelmesi ve kendisinde eskiden kalmış olan, beşeri benliğinden, o anlayışından şartlanmalarından, sıyrılarak üzerindeki o paslardan böyle arındırılarak nasıl buraya kadar geldik yağ pas içerisindeydi oturulacak gibi değildi. 

Eğer böyle otursaydık, meselâ diyelim bize hiçbir şeyden haberimiz olmazdı. O eskiden kalmış olanları temizlemek insanın canını biraz yakar. Olsun biraz ayrılıklar olur. Neden ayrılıklar olur? Gereksiz dünya bağlantılarından olur. Her şeyin bir değeri vardır mutlaka. Ama normal olan 100 liralık bir değere biz 1000 liralık değerdir diye onu düşünürsek ve onun değerini 1000 lira olarak ölçersek onu satmaya kalktığımızda onu bizden kimse almaz. Aptal mı herkes 100 liralık şeyi 1000 liraya alsın. Ama biz onu 1000 lira diye aklımızda değerlendirmişizdir o bizim hayalimizin değeridir. 

İşte çevremizdeki değerler de böyle. Belki sıfır değer olan bir şeye biz 1’den 100’e kadar olan 90 derecelik bir değer vermişizdir ama aslında sıfır derecedir. Bir başkası o şeyi kaybettiği zaman hiç üzülmez neden? Sıfır değerdir. Bir başkası aynı şeyi kaybettiği zaman %90 üzüntü yapar kendisinde. İşte bu zarar gereksiz kişiyi üzmek, psikolojik sıkıntıya sokmaktan başka bir şey değildir. Psikolojik sıkıntı bu zâten. Değeri olmayan bir şeye değerinden fazla değer verip, değerliymiş gibi görüp onun üzerinde kabz yapmak, kabza girmek. Psikolojik sıkıntı, hastalık bu zaten. 

-Bir öğretmeni 30 bin TL çarpmışlar, dün intihar etmiş. Herkes gittikten 5 dakika sonra kadın yerde. Neden? Çünkü kocasıyla kavga etmiş, sen nasıl çaldırırsın bunu vb. 30 bin TL için hayat gitti. 

Tasavvuf evvelâ değerleri yerine oturtuyor, bu âlemde gerçek olan değer nedir? İzâfi değerleri de tabî. Her şey değerdir, burada değersiz bir şey yoktur. Çünkü Allah bir şeyi halketmişse onun değeri vardır ama bu değerlerin ölçüsü nefsâni mi olacak, rahmâni mi, ilâhi mi olacak? Ölçü ilâhi ölçülerdir. Nefsâni ölçüyü yaptığımız zaman biz bazı değerleri çok yukarıya çıkartırız ve o çıkarttığımız değerlerden de mutlaka başımıza bir dert gelir. “Benden daha mı çok sevdin ey kulum, ben sana verdim onları” diye Cenâb-ı Hakk’ı kırmış oluruz. Allah etmesin. İşte değer peygamberimizin koyduğu ölçülerdir. Bu değerlerle hayatımızı sürdürürsek tabî ki bu âlemde hiç üzülmemek mümkün değildir, çünkü bu âlemin özelliklerinden bir tanesi de üzülmektir. 

Bazı üzüntülerin içindeki kişi, dışarıdan o üzüntüleri yaşasa da gönlü huzurludur. Bazen de kişi dışarıdan huzurlu gibi görünür, kahkaha atar, gezer dolaşır ama içi sıkıntılıdır. İşte mühim olan dışarısı üzüntülü olsa da içinin sıkıntıda daha itidalli olmasıdır. İç huzurunu kaybetmemesidir. Çünkü için yaşantısı bir başka âlem, dışın yaşantısı şartları bir başka âlemdir. 

İçi dışa taşıyıp karıştırmamalı, ikisinin de hakkını vermeliyiz. Ama bu dünya geçici olduğundan, dış da geçici olduğundan çok fazla da hâdiselerin üstünde durmayıp Hakk’a tevekkül edip “Yarabbi zaten bu da senin, o da senin. Biz de yapmaya çalışıyoruz, onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz.” Eh! Olurlar olurlar, olmazlarsa olmazlar. Ne yapalım yani bilmem ki?

Tabî bu meseleler söylendiği kadar kolay değildir ama işe bu şekilde bakılırsa hayata, yani sahip olduğumuz kadar canımız yanar, sıkıntımız olur. Tabî ki, onlara sahip olacağız. Bu demek değildirki, sen Hakk’ın zuhûrusun, Hak sana baksın ne yaparsa yapsın. Çek kapıyı, dön arkanı git, o da değildir. Onlara yardımcı olacağız. Büyüğümüzdür, küçüğümüzdür, muhtaçtır işte ihtiyacı vardır, her şeyi yapacağız, elimizden geldiği kadar ama abartmadan, ama kendimizi kullandırtmadan. Çünkü bu zaman bize lâzım evvelâ, her şeyden evvelâ, yani bizim hayatımız bizim için evvelâ bize lâzımdır. Ama bu arada tabî yardımcı olacağız. Neden? Çünkü bize de bir zamanlar yardımcı oldular, biz de muhtaçtık. Bunun bir ödemesi vardır, bir faturası olacaktır tabî. Ama kendini feda edercesine değildir. Orada benim oğlum, kızım, anam, babam gibi tabî böyle bir düşünce olacak ama her şeyden evvel Hakk’ın bir sûreti olarak, Hakk’a hizmet etmektir amanç, anne, baba düşüncesi ikinci plândadır. 

Çünkü dikkatle baktığımız zaman kimse, kimsenin kimsesi değildir. Peki, nedir bu sistem o zaman? Anne, baba, evlâd, çoluk, çocuk, akraba, eşe bu dünyanın sistemi böyle gidiyor. Yani insanlık nehri akıyor. Tabi yeniler gelecek, yeni sular gelecek çünkü eski sular denize akıp gidiyor, aslına dönüyor. Yine deryadan geldi zâten, buhar oldu çıktı gökyüzüne, lâtif oldu, oradan düştü tanelerle su oldu yine, bir döngüdür bu. İşte dünya âlemine attılar bizi semâdan, yeryüzünde bir insanlık nehri dediler, bir gözümüzü açtık ki gidiyoruz. Biz nehrin içinde gidiyoruz ama farkında değiliz, yaşıyoruz. Daha ne kadar kaldı bilmiyoruz. O nehir 100 km, 500 km ne kadarsa işte. 60-70 senelik bir nehirse biz yarıyı çoktan geçtik. Belki de son metreleri yaşıyoruz. Yani kim kimin nesi, onu demek istiyorum, kimse kimsenin bir şeyi değildir. Hepsi o ruhun bir görüntüsünden başka bir şey değildir. 

Üzüm salkımının tanelerinden başka, mısır koçanının tanelerinden başka bir şey değildir. İşte kişi bu kargaşada bunu anlayabildiği zaman beşeriyetiyle, birliğiyle yani kendi cüz’iyyetiyle hiçbir şey olmamakla birlikte nefsî mânâda kaldığında, gerçekten bu âlemde kendini bulup hakîkati idrak ettiğinde, nehir de kendisi, derya da kendisi, dünya da kendisi, bütün âlem kendisidir. En azından kendi varlık mülkünde, bâtınında bunların hepsinin var olduğunu bilmesi durumunda, vitriyyetini idrak ettiği zaman bu durum oluşur. 

Ferdiyyetini idrak ettiği zaman bütün âlemde kendi varlığını ki onun da Hakk’tan başka bir şey olmadığını kişinin idrak etmiş olmasıdır. İşte S.A.V efendimiz bunları ümmetine getirdi, bildirdi, armağan etti. Daha evvel ki peygamberlerin böyle halleri de yoktu, makamları da yoktu, bilgileri de yoktu. 

Risâletiyle birlikte kendisine “ıkra gecesi” Hz. Muhammed’lik geldiğinde, o tamirden sonra Kâ’be-i Muazzama ismini alacak olan, ancak daha henüz Kâ’be vasfında olmayan, neden? Çünkü içerisi putlarla doluydu, putperestlerin ibâdethanesiydi, henüz oraya açık olarak secde edilmiyordu. Ama peygamberimiz Mekke’deyken onu önüne alıyor ve böylece arkasından Kudüs’e yönelmiş oluyordu. Ancak Medine’ye gidince bu imkanı kalmadı, üç ayaklı bir durum oluştu, içinde hep bunun üzüntüsü vardı. Yani kendi makâmımıza dönelim, kendi Kâbe’mize (“Zât Makâmı")na derken sıfat makâmına secde ediliyordu. İşte Mekke’nin fethiyle birlikte o zaman diyelim, yani bir sıra vermek gerekirse Hakîkat-i Ahadiyyet-ül Ahmediyede Mekke’nin fethiyle ifâde edilmiştir. Yani Kâbe-i Muazzama artık tamamen putlardan arındırılmış, temizlenmiş ondan sonra Kâ’be ismi faaliyete geçmiştir. Şekli vardı sadece “Kûb” diyorlar yani dört köşe idi, bizde de geometride “küp” diye ifâde ediliyorya. Kâbe dediği o “Kûb” Kâbe. İşte bu Kâbe’nin ilk temsilcisi dış âlemde “Kûb”, Kûba Mescidi’dir. Yani tevhidin ilk dillendirildiği, ilân edildiği mescid, Medine’ye girişteki Kûba mescididir.[22] “ İz- -T-B- ”

-------------------

Mustafam cihan ışığı, Muammayı Rasûldür bu Bütün âleme rahmettir, Sandığın rasûl değildir bu Kur’ânda övdü hep mevlam, Rasûlü Kibriyadır bu Sen de git yolundan hemen, Ziyan etmek değildir bu 

-------------------

Gönlüm köşesinden çıktı bir ışık Ben sana belki ezelden âşık Sensin cihanda tek maşuk Boş çevirme ellerimi ya Rasulallah

-------------------

Başımı koydum ezelde önüne Hesabım kalmasın mahşer gününe Yüzümü tuttum hep senin yönüne Boş çevirme ellerimi ya Rasulallah[23] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

Biz de birkaç satırla âcizane yetersiz övgümüzü yaptıktan sonra, hatırasını yadetmek üzere Nusret Babamın da birkaç satırı ile onun övgülerinden küçük bir bölümünü de sunmak istiyorum. “ İz- -T-B- ” 

------------------- 

Fahri âlem Efendimize Bugün gönlüm kaynıyor, sebeb bilmem ne hikmet. Misafiriz âlemde, ev sahibim Muhammed. (s.a.v.) Seher vakti Nûsret’in senden şefaat bekler, Ümmete vermek için, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Mahbesin içindeyim, saatin dördündeyim, Ağlar seni beklerim, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Kula secde yok derler, sana dahi olmazmış, Kırk yıl secdem sanadır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Bilmez âlem bu sırrı, bir Hakk O’nda sen varsın, Gören O görülen sen, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Dışı sana benzeyen, içi Hakk’tır şüphesiz. Birden gayrı ne vardır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Kâinatın mi’râc-ı veliler de son bulur, Veli sende yok olur, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Seni görmeyen bir göz, sana yanmayan bir dil, Varsa eğer şaşarım, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Seninle bitti firkat, sende bulundu vuslat, Sana feda bin Nûsret, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Senin isminle dahi titremeyen bir gönül, Varsa eğer şaşarım, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Senden baktım âleme, yine Allah’ı gördüm, Hakk gözüyle de seni, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Bir şehre vardı yolum, kalpten nûr ile doldum, Her vârımla sen oldum, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Arşa bastı ayağım, kıble oldu durağım, Sende kayboldu Nûsret, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.)[24] N.T. “ İz- -T-B- ” 

------------------- 

Risâlet Makamının fiziken doğuşu.

Muhammed (s.a.v.) Hicretten 53 sene evvel Rebiü’l Evvel ayının 12. Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’nin Haşimoğulları Mahallesinde, Safa tepesi yakınında bir evde (Bugün Miladi 571 yılına ve Nisan ayının 25 ine rastlamaktadır.) O gün henüz güneş doğmadan âlem nûr ile doğdu. Âdem (a.s.)’dan beri babadan evlâda intikal edegelen nûr asıl sahibine ulaştı. 

O’nun doğumunu annesi Hz. Âmine şöyle anlatıyor: “Doğum anı geldiğinde heybetli bir ses işittim, ürpermeye başladım, sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sığadı, o andan sonra bendeki korku ve ürpertiden eser kalmadı. Yanımda süt gibi beyaz bir kâse şerbet gördüm, o şerbeti bana verdiler, o anda çok susamış idim, verilen şerbeti içtim. Baldan tatlı ve soğuk idi. İçer içmez susuzluğum gitti. Sonra büyük bir nûr gördüm, evim o kadar nûrlandı ki o nûrdan başka birşey görmüyordum. O sırada çok hâtun gördüm, boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Etrafımı sarıp bana hizmet eden bu hâtunlar Abdü Menaf kabilesinin kızlarına benzerlerdi. 

Yine o sırada beyaz uzun ve gökten yere uzanmış ipek bir kumaş gördüm. Dediler ki, onu insanların gözünden örtün. O anda bir grup kuş peydâ oldu, ağızları zümrütten, kanatları yâkuttandı. Gümüş ibrikler tutarak havada duruyorlardı. Bana korku gelip terlemiştim, ter damlalarında misk kokusu yayılıyordu. O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar, doğudan batıya kadar bütün yeryüzünü gördüm. Üç âlem (bayrak) dikildi, onların biri doğu, biri batı, biri de Ka’be’nin üstünde idi. Etrafımda çok sayıda melekler toplandı. 

Muhammed doğar doğmaz mübârek başını secdeye koydu ve şehâdet parmağını kaldırdı. O anda gökten bir parça beyaz bulut indi, onu kapladı. Bir ses işittim, “Onu mağribten maşrıka kadar her yerde gezdirin, tâ ki cümle âlem onu ismiyle cismiyle ve sıfâtıyla görsünler,” diyordu. Sonra o bulut gözden kayboldu ve Muhammed’i bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı. İbrikten sanki başını ve ayağını yıkadılar ve ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku sürüp mübârek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.

Peygamberimizin halası Safiyye Hatun da şöyle anlatmıştır: “Muhammed (a.s.) doğduğu sırada her tarafı bir nûr kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübârek başını kaldırıp açık bir dille “lâ ilâhe illâ allah inniy Rasûlullah” meâlen “Allah’tan başka ilah yoktur, muhakkak ki ben Allah’ın Rasûlüyüm” dedi. Onu yıkamak istediğimde “Biz onu yıkanmış olarak gönderdik” denildi. O sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş görüldü. Onu kundağa sarmak istediğimde sırtında bir mühür gördüm. Üzerinde “lâ ilâhe illâ allah Muhammeden Rasûlullah” yazılı idi. Doğar doğmaz secde ettiği sırada hafif sesle birşeyler söylüyordu. Kulağımı mübârek ağzına yaklaştırdım “ümmetî ümmetî” “ümmetim ümmetim” diyordu. 

Rasûlü Ekrem Efendimizin doğduğunu dedesi Abdülmuttalib’e Kâ’be’de Allah’a yalvarıp dua etmekteyken müjdelediler. O’nu görmeye gitti, Allah’ın ve insanların O’nu çok övmeleri için O’na Muhammed ismini verdim dedi. 

Annesi de Ahmet ismini koydum dedi.”[25] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

İnsânoğlu dünyâda yaşamaya başladığından beri O’nu anlatmaya çalışmış ve dünyâda kıyamet kopuncaya kadar da anlatılacaktır. Fakat yine de tam mânâsıyla anlatılmış olamayacaktır, bütün övgüler O’nadır. Fakat yine de hakkıyla övülememektedir. O’nu ancak Cenabı Allah (c.c) hakkıyla övmüştür. O’nu kısmen dahi anlamak çok az kimseye nasip olmaktadır. Rabbim bizleri de onlardan eylesin. Ömrümüzde bir defacık olsun, O’nun güzel ismini hakkıyla söyleyebilirsek ne mutlu bize. 

Aslında O’nun mahlûkat tarafından övülmesine de ihtiyacı da yoktur, çünkü Allah (c.c). O’nu gerektiği gibi övmüştür. Ne büyük şeref ve ne büyük payedir. İnsânlık O’nu gerçek yönüyle ancak ahirette anlayacak, fakat iş işten geçmiş olacaktır, heyhat. O’nu övmek ve O’na salât-u selâm etmek kişinin kendine yapacağı en büyük rahmeti olacaktır.[26] 

“İz- -T-B- ” Bilindiği gibi Kelime-i Tevhid’in en kemâlli zuhur mahalli “Muhammed” ismi “çok övülen” mânâsınadır. 

Bu kelimenin içinde 3 adet “mim” vardır.

Birinci, () “Mîm”“Muhammedül Emin” İkinci, () “Mîm”“Hazreti Muhammed” Üçüncü, () “Mîm”“Hakikat-i Muhammedî”dir. 

“Muhammedü’l Emin” beşeriyetin hakîkatini, “Hazreti Muhammed” peygamberlerin hakîkâtini, “Hakikati Muhammedi” ise, bütün âlemlerde sâri ve câri yani bütün varlıkta mevcûd olan hakîkâtini anlatmaktadır.

O’nun nuru olmadan hiçbir zerre faaliyet sahnesine çıkamaz. Bizlerdeki yanlış ve eksik inancı yani onu sadece ceset yönüyle, beşer şekliyle tanıma ve bilme inancını aşıp daha derinlemesine idrâk etmeye ve âlemler mertebesindeki varlığını anlamaya çalışmalıyız. Bizler dahi bu âlemlerden bir parça olduğumuzdan dolayı onun nûru apaçık olarak bizlerde de bulunmaktadır. Biz bunu kendimizde idrâk ettiğimiz ölçüde onu idrâk etmiş oluyoruz. “Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz” yâni “Andolsun ki size içinizden azîz bir Resûl geldi” (Tevbe, 9/128) âyeti kerîmesi bu oluşumu ifâde etmektedir. 

Hz. Muhammed belirli bir vasıf değil, fakat bütün vasıfları içine alan câmî bir vasıftır. Onu tanıyabilmek 3 vasfının özelliklerini iyi anlamaktan geçmektedir. Böyle yaklaşırsak belki biraz bizler de onu tanımış oluruz. 

“Muhammedül Emin” ilâhî varlığın beşeriyet yönünden zuhuru, “Hazreti Muhammed” ilâhî varlığın rûhaniyet yönünden zuhuru, “Hakikat-i Muhammedî” ilâhî varlığın bütün âlemler mertebesinden zuhurudur.[27] “ İz- -T-B- ” Ayrıca onu 7 ismiyle de vasfetmiştir. 7 Sûrenin başına da 7 mertebenin ifâdesi olarak “ha-mîm” yani “Hakikat-i Muhammedî” ünvanını getirmiştir. Diğer ifade ile “Hakk olan Muhammed” dir.

7 ismi “tâ-hâ”, “yâsîn”, “ahmed”, “mahmud”, “muhammed”, “müzzemmil”, “müddesir”dir. 

İncildeki ismi, “Ahmed” mânâsına gelen “Peraklit” “Peraklitos”tur. 

Diğer pekçok isminden bazıları şunlardır:

Rasûlü Sakaleyn, Safiyyullah, Habibullah, Nebiyyullah, Abdullah, Mefhari Mevcûdat, Ekmelüttahiyyat, Hatemül Enbiya, Nûrul Esfiya, Bahrı Safa, Habibi Hüda, Muhammedenil Mustafa (s.a.v.) Yarabbi şefaatine mazhar eyle, varlığını varlığımıza hissettir. 

Ebced hesabıyle “Muhammed” kelimesi 13 rakamını vermektedir. Şöyle ki, () “mim” 40 4

( ) “vav” 6 6

( ) “ha” 8 8

( ) “elif” 1 1

() “mim” 40 4

() “mim” 40 4

( ) “dal” 4 4 

 139 31

139 (1+3+9=13) (13) (3+1 = 4) makam.

Bir başka yönden sadece asli harfler yönüyle baktığımızda da çıkan sayılar şöyle olmaktadır. 

( ) “mim” 40 4

( ) “ha” 8 8

( ) “mim” 40 4

( ) “mim” 40 4

( ) “dal” 4 4

 132 31,2

132 (1+3+2=6) cihet, (13) (3+1 = 4) makam, geriye kalan 2 ise bütün bunların zahir bâtın oluşudur, diyebiliriz.

Doğum Tarihi : 571 (5+7+1=13) Dünyâdan Ayrılışı : 634 (6+3+4=13) İstanbulun Fethi : 1453 (1+4+5+3=13) Sıfatı Zatiyye :6 + Sıfatı Subutiyye :7 =13

Hicreti (Peygamberliğinin 13. senesindedir.) Kur’ân-ı Kerîmde ki, âyet sayısı : 373 (3+7+3=13) (Kur’andaki ona hitap) Kur’ân-ı Kerîmde ki, sûre sayısı: 4 (4-1 = 3/1, 3 =13) Kur’ân-ı Kerîmde bu sırra binâen 113 sûrenin başında besmele vardır. 

Bu sûrelerin numaralarını ve âyet sayılarını da toplarsak yine çok ilginç sayılar ortaya çıkmaktadır. Yeri olmadığı için daha fazla uzatmıyoruz, ancak sadece “Sûre-i Muhammedi”nin rakam değerine bakalım. Sûre 47/38 dir.(47+38=85) (8+5=13) yine rakam 13’tür.[28] “ İz- -T-B- ” Muhammed (s.a.v.) ismindeki harflerin mânâları, () “mim”ler Muhammedi hakîkâtleri, (ح) “ha” hakîkâti ilâhîyyeyi, (ُ) “dal” ise, Hakk yolunun yegâne yakîn’lik olarak delilidir.

“Muhammed” kelimesinin özü, övgü yani “hamd”dır. Bu kelime aynı zamanda hamd’ın dört mertebesini de bünyesinde toplamaktadır.

1. Hamd, Şeriat mertebesinde şükür’dür.

2. Hamd, Tarikat mertebesinde övgü’dür. 

3. Hamd, Hakikat mertebesinde ve bihamdihi, O’nun övgüsüyle hamd’dır.

4. Hamd, Mârifet mertebesinde (Kur’ân-ı Kerîm İsra 17/79 âyetinde)“asa en yeb’asake rabbüke mekamen mahmuda” mealen,“Umulur ki Rabbin seni de Makam-ı Mahmud’a yetiştirir.” Ayrıca hamd’ın genel olarak sekiz mertebesi vardır. Yeri olmadığı için daha fazla uzatmıyoruz. Cenab-ı Hak Ahadiyyetine bir makamı () “mim” ilâve etti “Ahmed” deyip kendini perdeledi.

Nasıl ki, Hakk ismine bir “lâm-ı âlem” Ha’nın üstüne de bir benlik noktası ilâve edip “Halk” ismiyle perdelediği gibi. 

Ey sâlik, ey Hakk yolcusu, sende dahi var olan Hakikat-i Muhammedî tecellisini varlığında idrâk et ve “Muhammed teknesiyle, (bu tekne, herbirerlerimizin özündeki Hakîkât-i Muhammedîyi taşıyan madde oluşumumuzdur)” âlemleri yani “Hakikat-i Muhammedî” deryâlarını dolaş. Daha ne kadar beden kafesinde, beşer hapishanesinde uyuşup kalacaksın?

Bu âlem gerçekten bir rü’ya âlemidir, bizler de Hakîkat-i Muhammedî’yi idrâk edemediğimiz sürece uyurgezer varlıklarız.

“Muhammed âlem rü’yası’nın tâbiridir” diyen mütefekkir İkbâl bu hakîkâti ne güzel ifâde etmiştir.

Dünyâ gafletinden ve hayal rü’yası’ndan ancak Muhammedî hakîkâtleri idrâk etmekle uyanmak mümkün olabilir. Efendimiz (s.a.v) ilk önce kendisi insanların uykuda olduklarını idrâk ederek, bu sırrı çözmüş ve bu rü’yayı da, gerek hadisler ve gerek Kûr’ân-ı Kerîm ile de tâbir etmiştir.[29] “ İz- -T-B- ” Efendimiz (s.a.v)’in başka insanlarda olmayan 10 özelliği: 

------------------- 

 1. Gölgesi yere düşmezdi,

 2. İdrarı asla toprakta görünmezdi,

 3. Uyku basıp katiyyen esnemezdi,

 4. Asla ihtilam olmazdı,

 5. Üzerine asla sinek konmazdı,

 6. Gözü uyusa bile kalbi asla uyumazdı,

 7. Önündekini gördüğü gibi arkasında bulunanı dahi görürdü,

 8. Üzerine bindiği hiçbir hayvan huysuzluk yapmazdı.

 9. Sünnetli olarak doğmuştu,

10.Kiminle oturursa otursun en uzun boylu görünürdü.

Âlemlerin var edicisi ona “Habîbim” dedi, ne mutlu.

Hz. Rasûlüllah’ın dış halini “Hz.Muhammed” yönünü anlayıp idrâk etmek sünnet, iç âlemini “Hakikati Muhammedi” yönünü anlayıp idrâk etmek ise farzdır.

Bizler ise iyi niyetimizle sünnete uymak için zâhirde olan herşeyi yapmaya çalışıyoruz fakat iç bünyede yani bâtında olan onun gerçek özellikleriyle hiç meşgul olmuyoruz. Oysa ne varsa içte yani özde vardır, bir meyvenin dahi kabuğu sadece onun koruyucusudur. 

Cenâb-ı Hakk (c.c) cümlemizi şefaatine mazhar etsin âhiret yurdunda da bizi yalnız bırakmasın.[30] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” hükmünün tecellisi, risâlet menbaı, Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin mübârek gönlünden o kişilere sirâyet ettiğinde, işte, o kişiler de âlemlere rahmet olurlar. Çünkü gönüllerinde “Hakîkât-i Muhammedî”nin nuru, zâhirlerinde de “Şeriat-ı Muhammedî”nin şerefini taşırlar. Cenâb’ı Hakk bunların sırrı ve hakîkâtleri cihetinden halk-ı âleme rahmet eder, fakat âlem halkı bu rahmetin nerden geldiğini idrâk edemezler. 

“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır. 

“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKK varlığı istilâ etmiş” olan güzel insanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür. Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı, “Zat” ın “İnsân” mertebesinden zuhurunu, hâlini açık olarak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.

“Rasûl-i Sakaleyn” iki ağırlığın yani insânların ve cinlerin peygamberi olan o yüce ve muhteşem rasûl-i zişan, hiç bir âdemoğluna nasip olmayan o kutlu Mi’râc seyr’i ve temaşasından döndükten sonra, “Men reâni fekat reel hak” yani “Beni gören ancak HAK’kı görmüş olur” muazzam sırrını ifşa etmesiyle ne büyük bir irfân hazinesini insanlığa hibe etmiştir. Bu hakîkâtin bir zerresi insana ulaşırsa, o insan baştan aşağı sarsılır, çöker yere yığılır, yanar kül olur savrulur. Sonra tekrar zerreleri toplanır, yeni bir yapılanma ile kendine gelmeye başlar ve gerçek Hakkanî hâli zuhur etmeye başladığında kendini başka bir eda, başka bir safa, başka bir vefa, başka bir biçimde, başka bir âlem içre, başka bir yapıda bulur. Oyüce peygamberden kendine ulaşan (İlâhi bir yoldan gelen) tecelli bereketiyle, “Cübbemin içinde Hakk’tan başka bir şey yok” 

“Her ne yana eğilsem, her şey ol yana eğilir” 

“Bana bakan ancak Hakk’ı görmüş olur” ve benzeri sözleri söylemeye başlar. 

Her ne kadar zâhir ehli için bu sözler geçersiz ise de, “Hakîkat-i Muhammediyye”ye ulaşmış kutlu kimseler için geçerlidir. Bu halleri ancak yaşayan bilir. “Rivâyet” ve “nakil” bilgisi değildir, “müşahede” ve “vehbî” ilim dir. 

Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesinde mi’rac’ını yapmış kişilerin hayatı, yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler gösterir. Ne mutlu onlara, ALLAH (c.c.) cümle sâlikleri kemâle erdirsin.

İslâmın içinde birçok gruplar vardır. Bunların bazısı şeriat, bazısı tarikat, bazısı hakîkât, bazısı mârifet mertebesindedirler. Hepsi de kendi mertebelerinde Hakk’tır ve de gerçektir. Ancak en kemâlde olan irfân ehli, “cem-ül cem”e ulaşanlardır. “Cem-ül Cem” demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem demektir. Bu mertebeye eren kişinin iki (2) vechi/yönü vardır. Biri halka, diğeri Hakk’a bakar. Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur. 

“Kâmil İnsân” mertebesinin geriye dönüş makamları vardır. Bunlar evvelâ, “Tecelli-i Zat”, “Tecelli-i Sıfat”, “Tecelli-i Esmâ”, “Tecelli-i Ef’âl”dir.

Biz bu mertebeleri daha fazla uzatmamak için kâmil insân makamında birleştirdik. Bu tecelliler zâten kâmil insan mertebesine ulaşan kimselerde tabii olarak oluşacaktır.

Bu mertebenin başka bir özelliği de “Tahallâku bi ahlâki rasûlillah” (Hadîs) “Peygamberin ahlâkiyle Ahlâklanın.” Rasûlüllah’ın ahlâkı ile bezenmiş olduğu hâlde yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hakkani bir yaşam tarzıdır. Yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak olan insanların her yönden ve ahlâk yönünden de en üstünü şüphesiz insanların seyyidi (efendisi) Hakikat-i Muhammedî’yi zuhura getiren Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Cenâb-ı Hakk onun hakkında; Kûr’ân-ı Kerîm; Kâlem Sûresi; (68/4) Âyetinde şöyle buyurmuştur; 

------------------

وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Ve innekke le alâ hulûkin aziym.” 

“Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin”)

------------------ 

Hadîs-i Şerifte de, buyurulan, “Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah.” yani: “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır.” Allah’ın ahlâkı: Celâl ve Cemâl sıfâtlarıyla her mertebede o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir. 

Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir.

Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde; 

-------------------

حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَّحِيمٌ

(Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahîm.)

“Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhamet-lidir.” 

------------------- 

diye buyurulmuştur. 

Hz. Aişe (r.a.) validemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda, “Onun ahlâkı Kûr’ân’ın ahlâkıydı” diye buyurmuştur. Meseleye bu yönüyle baktığımız da, Kûr’ân zât olduğuna ve zât bütün mertebeleri kuşattığına göre, demek ki; aynı zamanda Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zat ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin gereği ne ise onu ortaya getirmesi, Hz. Rasûlüllahın geniş mânâdaki ahlâkı olmaktadır[31] “ İz- -T-B- ” Buraya kadar (6) Peygamber 6 Hz. Muhammed kitabından alış olduğumuz kayıtlara son vererek Hz. Muhammed sûresine geçiyoruz. 

--------------------- 

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة محمّد) MUHAMMED SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

Medine döneminde inmiştir. 38 âyettir. Sûre, adını Peygamber Efendimizin,ikinci âyette geçen adından almıştır. Sûre, ayrıca yirminci âyette geçen “elKıtâl” kelimesinden dolayı “Kıtâl sûresi”, diye de anılmaktadır. Sûrede temel konu cihad olmak üzere başlıca, savaş, esirler, ganimetler ve münafıkların durumu konu edilmektedir.

“Seni yurdundan çıkaran bu şehirden daha güçlü nice şehirleri yok ettik” meâlindeki 13. âyetin Resûl-i Ekrem’in Mekke’den Medine’ye hicretinin ilk gecesinde nâzil olduğu nakledilmektedir [32]

#### Nuzül

Sûre Medine’de, Bedir Savaşı’ndan sonra ve muhtemelen Uhud Savaşı esnasında, Hadîd sûresinin peşinden nâzil olmuştur. Mekke’de indiğini söyleyenler, İbn Abbas’ın, 13. âyeti kastederek “Mekke’de, Hz. Peygamber oradan keder içinde ayrılırken gelmiştir” sözünü genelleştirerek yanılmışlardır (Kurtubî, XVI, 216; İbn Âşûr, XXVI, 71). Bu ayrılıştan maksat hicret ise, yalnızca 13. âyet Mekke’de inmiş demektir, Vedâ haccındaki ayrılış kastediliyorsa, o da Medine’de inenlere dahildir.

#### Konusu

Temel konusu, savaş belâsından kurtulmak ve barışı devamlı kılabilmek için, barış düşmanlarının savaş gücünü yok edinceye kadar onlarla savaşmaya teşviktir. Bu temel konu çerçevesinde şu hususlara da temas edilmiştir:

1. İman edenler ile etmeyenlerin yapıp ettiklerinin, dünya ve âhiret hayatında işe yaraması ve Allah katındaki değer bakımından karşılaş­tırılması.

2. Allah’ın yardımı, ödüllendirmesi ve doğru düşünmeye muvaffak kılması bakımından iman edenler ile etmeyenlerin farkları.

3. Münafıkların tipik davranışları.

4. Dünya ve âhiret nimetlerinin karşılaştırılması.

5. Dünya hayatının imtihan hikmeti ile bağlantısı.[33]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(47) Mushaf sıra numarası.

(95) Nüzul sıra numarası.

(64) Alfabetik sırası.

(26) Cüz sırası.

(38) Âyet sayısı.

(38) Fasıla harfleri.

(308) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (4+7+9+5+6+4+2+6+3+8+3+8= 65) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları  ا ، م harfleridir. (Mim) harfi 36 adet, (3+6= 9)Rububiyet-Risalet mertebesinin Hakikat-i Muhammediye programıdır. (Elif) harfi 2 adet dir. Ahadiyetin, Zâhir ve Bâtın yönüdür. Yani zât-ı mutlak ve mukayyed zât’tır.

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(محمّد) “Mim: 40” “Vav 6 “Ha: 8” “Elif 1” “Mim: 40” “Mim: 40” “Dal: 4” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+6+8+1+40+40+4= 139 dur. (1+3+9= 13) Mushaf sıralamasında 47 (4+7= 11) , nüzul sıralamasında 95 (9+5=14), 38 âyettir (3+8=11) dir. Genel sayı toplamı 308 (3+8=11) 

(13+11+14+11+11= 60) dır. 

(11) Hazreti Muhammed mertebesi, 3 adet, 11 olması Hz. Muhammed mertebesinin İlm’el yakîn Ayn’el yakîn, Hakk’el yakinliğidir.

(6) 6 yön ve iman mertebeleri.

(11) Bakabillah, Hz. Muhammed, (13) Hakikat-i Ahadiyet’ül Ahmediye (14) Nur-u Muhammedi…

Onlar inkar etmekte MUHAMMED, (s.a.v)
İman edenlere gelince Muhammed, (s.a.v)
Onların muradlarıdır Muhammed, (s.a.v)
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[34] “ İz- -T-B- ” Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. İnkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar var ya; işte, Allah onların bütün amellerini boşa çıkarmıştır.

2. İnanıp salih ameller işleyenlerin ve Muhammed’e indirilene -ki o Rablerinden gelen haktır- inananların ise Allah günahlarını örtmüş ve hâllerini düzeltmiştir.

3. Bu, inkâr edenlerin batıla uymaları ve inananların Rablerinden gelen gerçeğe uymalarından dolayıdır. İşte Allah, onların örnek teşkil edecek durumlarını insanlara böyle anlatır.

4. (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hâle getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.

5. Onları doğruya ve güzele erdirecek ve durumlarını düzeltecektir.

6. Onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.

7. Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.

8. İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır.

9. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri, bu sebeple de Allah’ın onların amellerini boşa çıkarmasındandır.

10. Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. İnkâr edenlere de bu akıbetin benzerleri vardır.

11. Bu, Allah’ın inananların yardımcısı olması, inkâr edenlerin ise, hiçbir yardımcısı bulunmamasından dolayıdır.

12. Şüphesiz Allah, inanıp salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.

13. (Ey Muhammed!) Seni çıkaran kendi memleket halkından daha güçlü nice memleket halkları vardı ki, biz onları helâk ettik. Onların hiçbir yardımcısı da olmadı.

14. Rabbinin katından açık bir belgesi olan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilen ve nefislerinin arzularına uyan kimseler gibi midir?

15. Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?

16. Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıktıkları zaman (alay ederek), kendilerine bilgi verilmiş olanlara, “Az önce ne söyledi?” derler. İşte bunlar, Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir.

17. Hidayete erenlere gelince, Allah onların hidayetini artırır. Onların Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını sağlar.

18. Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Muhakkak onun alametleri gelmiştir (ama öğüt almıyorlar). Kıyamet kendilerine gelip çatınca öğüt almaları kendilerine ne fayda verecek?

19. Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir.

20. İnananlar, “Keşke bir sûre indirilse!” derler. Fakat hükmü apaçık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.

21. İtaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allah’a verdikleri söze bağlı kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.

22. Demek, yüz çevirdiğinizde yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi?

23. İşte onlar, Allah’ın lanetleyip, (gerçeğe karşı) kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.

24. Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?

25. Kendileri için hidayet yolu belli olduktan sonra gerisingeri dönenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür.

26. Bu, münafıkların, Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimselere, “Bazı işlerde size itaat edeceğiz” demelerindendir. Allah, onların gizlice konuşmalarını bilir.

27. Melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken hâlleri nasıl olacak?

28. Bu, Allah’ı gazaplandıran şeylere uydukları ve O’nun hoşnut olduğu şeyleri beğenmedikleri içindir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.

29. Yoksa, kalplerinde hastalık olanlar Allah’ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?

30. Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarındanda tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.

31. Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.

32. İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların amellerini boşa çıkaracaktır.

33. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın.

34. İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.

35. Sakın za’f göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.

36. Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size mükâfatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi) istemez.

37. Eğer onları sizden isteyip de sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz, O da kinlerinizi ortaya çıkarırdı.

38. İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden cimrilik yapanlar var. Kim cimrilik yaparsa ancak kendi zararına cimrilik yapmış olur. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar.[35]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ {محمد/1}

(47/1) “Ellezîne keferû ve saddû an sebîli(A)llâhi edalle a’mâlehum “

(47/1) İnkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar var ya; işte, Allah onların bütün amellerini boşa çıkarmıştır. 

---------------

Hakk’ı örtüp gizleyenler “saddû” sed çektiler. Nereye set çektiler “sebîliAllâhi” Allah yoluna set çektiler. “Sebil” bilindiği hayrat için su dağıtmaya da denir. Su, hayat ve ilimdir. (Murat Derûni) Sed sözlük anlamı 1) kapama, tıkama; kapanma, tıkanma, engel olma. 2) mania, perde, (bkz. : haciz, hâil) 3) set, tümsek.

SADDÛ: Yüz çevirmek, aldırmamak mânâsına mastarından lâzım yahut da men etmek, çevirmek mânâsına 'den müteaddi olabilir. İkisiyle de tefsir edilmiştir. Keşşaf haşiyesi Keşf'te der ki: Birincisi daha açıktır. Çünkü: "De ki işte benim yolum budur. Basiretli olduğum halde Allah'a davet ederim." (Yusuf, 12/108) buyurulduğuna göre Allah yolundan sapmak Muhammed (s.a.v)'in getirdiği doğru yoldan yüz çevirmektir. (Elmalı Tefsiri) Hani suların önüne set çekilir ve bu su biriktirilir, baraj oluşturulur.

 Hakk’ı örtüp gizliyenlerde “Gönlünden Kevser pınarları fışkıran Hz. Muhammed s.a.v.”in yoluna nefislerinin hayalleri ile engel olmaya çalıştılar-çalışmaktadırlar.

Bunu biz ümmetine döndürürsek nefsi emmaremiz efendimiz s.a.v. in gönüllerden gönüllere akan kevser pınarlarını Hakk’ın yolunun mensupları irfan ehlinden bizim gönlümüze hayal perdesi ile engel olmaya çalışır.

Alah inkar ehlinin mani-alarını boşa çıkardığı gibi nefsi emmareninde engellerini boşa çıkarır. Yeterki irfan ehlinin, tevhid ehlinin eli tutulmuş olsun. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ {محمد/2}

(47/2) “Vellezîne âmenû ve amilû-ssâlihâti ve âmenû bimâ nuzzile alâ muhammedin ve huve-lhakku min rabbihim keffera anhum seyyi-âtihim ve asleha bâlehum”

(47/2) İnanıp salih ameller işleyenlerin ve Muhammed’e indirilene -ki o Rablerinden gelen haktır- inananların ise Allah günahlarını örtmüş ve hâllerini düzeltmiştir. 

----------------

Bu âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Sure sayısı 47 ve âyet sayısı 2 dir. Toplarsak 47+2= 13 tür. (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyedir. Âyetin bağlı olduğu yer ve mertebe burasıdır.

Âyet içinde geçen Muhammed (s.a.v) hakkında bilgi başlarken bölümünde verilmişti. 

İman ehlinin ibrahimiyet, museviyet, iseviyet, muhammediyet mertebeleri vardır.

İkra ayetinde “rabbinin adı ile oku”[36] denilmiş. Ve efendimiz s.a.v. e ilk başta zât mertebesinde değil rububiyet mertebesinde okumaya ve eğitime başlaması istenmeştir. Unutulan ve tahrif edilen mertebe tesbit edilsin ve yerine doğruları konulsun ki istenilen amaç yerine getirilmiş olabilsin. 

İşte burada ikân değilde imandan bahsedilmesi esmâ mertebesinden iman (biraz aşağıda mesnevi-i şerif beyitlerinde daha iyi anlaşılacaktır) ve salih amel ile programı hakktan tatbikatı kuldan işlenilen amelden bahsedilmektedir. Hz. Muhammed’e indirilen Kur’ân zât ve tafsili sıfât mertebesinden Furkan dır. Kendisi “Ümm” ana olduğu için aynı zamanda “Ümm’ül Kitab” Ana kitabdır. Kendi hakikatin kendi gönlüne inmiştir. Aynı zamanda Kûr’ân-ı Kerim irfan ehli tarafından gönül kitabı olarak okunduğundan Kûr’ân-ı natık olarak adlandırmışlardır. 

“huve-lhakku” hakk olarak hüvesinden hüvesine indirilmiştir. Hüviyet-i mutlaka olan “Hu” dan Abduhu ve Resülühu olan mukayyed yönüne Rabbi olan Allah tarafından ma’nâsı hafifletirilerek Hakk’ça ya, Rab’ça ya ve Arapça ya indirilmiştir. 

Allah’ın insanların günahlarını affetmesi efendimiz s.a.v. “vucüdu zenbike” senin vücûd’un varlığın en büyük günahtır. Demektedir. İşte Hakikat-i Muhammediyi idrak edenin varlık günahı af olmuş. Ve hali yani mertebesi Muhammediyet mertebesine döndürülmüştür. (Murat Derûni) Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir?

 Bismillâhirrahmânirrahîm 

Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir, bizler onun içerisinde bulunan sûrelerden, âyetlerden neler almalıyız, bizâtihî şahsımıza inen Kûr’ân-ı Kerîm, ne kadardır? Ne kadarını kendimize alabildik ve bundan sonra kapasitemizi arttırmak için neler yapmalıyız, bunları çok iyi düşünerek incelemeliyiz. 

Bunlardan önce Kûr’ân-ı Kerîm’in mânâ âlemindeki seferlerinden sonra en son menzilde zuhura geldiği mübârek mahalli tanımamız gerekmektedir. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ezeli ilminde, Ümmül Kitâp’ta mevcût olan ve kendini anlatan hakîkâtlerin zât âleminden zuhura gelebilmesi için tenzil olması gerekmektedir. Bu tenzil olma yani nüzul, bâtından zâhire, gizliden açığa çıkmaktır. 

Kûr’ân-ı Kerîm zât âleminden yani Ümmül Kitâp’tan sıfât âlemine yani Levhi Mahfuz’a sıfât âleminden Berat gecesi Beytül Ma’mur’a, Kadir gecesi de Beytül Ma’mur’dan Beytül Hâram’a nâzil olmuştur. 

Kûr’ân-ı Kerîm bir seferde Hakk’tan kuluna gelmiş değildir, yukarıda anlatılan aşamaların sonucu içinde bulunduğumuz şehadet âleminde yani fiiller âleminde Kûr’ân-ı Kerîm’in zuhura çıktığı mahallin ismi Hz.Muhammed (s.a.v)’dir.

Efendimiz (s.a.v)’in beşer sûretinde gözükmesi, sıfât mertebesinin hakîkâti olan Hakîkat-i Muhammedî’nin beşer sûretinde dünyâda zuhurudur. 

Kûr’ân-ı Kerîm ilmi ilâhînin kitâp şeklinde zât mertebesinden ef’âl mertebesine indirilmesidir, diğer taraftan Hakîkat-i Muhammedî’nin Hz.Muhammed (s.a.v) ismiyle zuhuruda yeryüzündedir ve ikiz kardeş olan bu iki oluşum yeryüzünde birleşmiştir. 

Cenâb-ı Hakk (c.c) âlemleri var etmeyi murat ettiğinde zât mertebesinden sıfât mertebesine tenezzül etti, sıfât mertebesinde Hakîkat-i Muhammedî ismi ile hakîkâtler meydana getirdi ki, âlemlerde ne varsa ismi Hakîkat-i Muhammedî’dir, aynı zamanda Makam-ı Mahmud adı verilen oluşum da budur. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın İlâhî ilmi olan Kûr’ân-ı Kerîm kendi başına bir şey ifâde etmediği için onu okuyacak olan Hakîkat-i Muhammedî’nin birim zuhuru Hz. Muhammed (s.a.v) yeryüzünde birleştikleri an insanlığın kemâlatı oluşmuştur. İkisinin de kaynağı Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtıdır. Daha öncede gelen kitâplar vardı ve bunlar Îsâ (a.s) ile sıfât mertebesine kadar yükselmişti ancak tam kemâlde değildi. Eğer Kûr’ân-ı Kerîm gelmemiş olsaydı insnalık âleminin mi’rac yapması yani Hakk’a ulaşması mümkün değildi. Îsâ (a.s.)’dan yani fenâfillah’tan sonra olan bakâbillah ve insan-ı kâmil mertebelerini Hazreti Rasûlullah (s.a.v) getirmiştir. 

Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm ile birlikte Âdem (a.s.)’dan itibaren o güne kadar gelmiş olan bütün manzumeler de yenilenerek getirilmiştir. Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde suhuflar, Tevrat, Zebur, İncil ve Kûr’ân-ı Kerîm kendisi olmak üzere hepsi tamamıyla mevcuttur.

İnsânlık âlemi Kûr’ân-ı Kerîm’i anlayacak kapasiteye geldiği için Kûr’ân-ı Kerîm yeryüzüne inmeye başlamıştır. Mûsâ (a.s.) kendisine gelen dokuz levhanın ancak yedisini kavmine açabildi, ikisini açamadı çünkü onlar nurdan levhalardı ve kavmi onları anlayacak düzeyde değildi. O iki nurdan levhayı ancak Îsâ (a.s.) açıkladı ve bu yüzden de kavmi onu öldürmeye kalkıştı. Çünkü kavmi Îsâ (a.s.)’ın açıkladığı hakîkâtlere ulaşamadıkları için kendilerine ters geldi. 

Aynı şekilde İslâmiyet geldiğinde tevhid hakîkâti bütün hakîkâtlerin üstünde olduğundan onu anlayamayanlarda Efendimiz (s.a.v)’i öldürmeye kalkıştılar.[37] “ İz- -T-B- 

 ”Yolumuza Mesnevi-i Şeri beyitleri ile devam edelim;

994. Küfran ümmeti amellerini zâyi' kıldı; îmân ümmeti kalblerini ıslâh etti.

Bu beyt-i şerifte sûre-i Muhammed’in ibtidâsında olan şu âyet-i kerîmele-re işâret buyrulur (Muhammed, 47/1-2). “Şu kimseler ki kâfir oldular ve nâsı Allah’ın yolundan men’ettiler, Hak Teâlâ bunlann amellerini zâyi’ kıldı; ve şu kimseler ki îmân ettiler ve iyi amel işlediler ve Muhammed’e nâzil olan şeye inandılar; halbuki o nâzil olan şey, onlann Rabbi tarafından hak ve sâbittir; Allah Teâlâ onlanrın kötülüklerini örttü ve kalblerini de ıslâh etti.” Âyet-i kerîmede [=zâyi kıldı] ve [=ıslâh etti] fiillerinin faili Hak’tır. Fakat iktibâsı hâvi olan bu beyt-i şerifte fâilin hem Hak ve hem de ümmet-i küfrân ve ümmet-i îmân olması câizdir. Zîrâ küfür ve îmân abdin hâl ve şânıdır. Binâenaleyh küfrü ile abd kendi amelini zâyi’ kılar ve îmân ile dahi kendi kalbini ve hâlini ıslâh etmiş olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Hûd, 11/101) “Biz onlara zulmetmedik velâkin onlar kendi nefislerine zulmederler” buyrulur.

995. Şükürsüzden güzellik ve hüner gâib oldu ki, artık ondan aslâ hir eser göremez.

İhsân-ı İlâhîye şükretmeyen kimseden bâtın güzelliği ve ma’nevî hünerler kayboldu ve öyle kayboldu ki, artık o küfrân-ı ni’met eden kimse artık o gü-zellikten ve hünerden kendisinde aslâ bir eser göremez olur.

996. Akrabâlık ve akrabâsızlık ve şükür ve muhabbet, ondan öyle gitti ki onları hatıra getiremez.

“Akrabâlık"tan murâd, insân-ı kâmile intisâb edip silsile-i tarîkate dâhil olmaktan kinâyedir. Ya’ni, bir kimse bir mürşid-i kâmile intisâb ettikten sonra, onun emrettiği mücâhede-i nefsiyyeyi yapamazsa rabıtasını kat’etmiş olur; ve onun bu hareketi dahi bittabi bu lutf-ı İlâhîye karşı şükürsüzlük ve muhabbet-sizlik olur; ve ma‘nâda merdûd olmasına mebnî bu meziyetler onun hatırından bile silinip gider.

997. Zîrâ ey kâfirler, amellerini zâyi' kılmak, her murâd sürücüden murâd sıçramasıdır.

Zîrâ insân-ı kâmilin gösterdiği yol hak yoludur ve bu ni’mete nâil olmuş iken onu terketmek küfrân-ı ni’met olur; ve küfrân-ı ni’met edenlerin amellerini Hak Teâlâ hazretleri zâyi kılar. Nitekim yukarıda [994. becitte] zikrolunduğu üzere âyet-i kerîmede (Muhammed, 47/1-2) [ya’ni “Şu kimseler ki kâfir oldular ve nâsı Allah’ın yolundan men’ ettiler, Hak Teâlâ bunlann amellerini zâyi’ kıldı”] buyrulmuştur. Ve “amellerin zâyi olması”nın ma'nâsı, her murâd sürücüden murâdın sıçraması ve kaybolması demektir.

998. Şükür ehlinden ve vefa ashabından gayrı ki, muhakkak devlet onların kafasındadır.

Ya’ni, murâda nâil olmak fiilen şükreden ve ahdine vefa eden kimselere münhasırdır ki, insân-ı kâmile intisâbdan ve ona karâbet hususundan sonra ah-dine vefâ eden ve ikrârında sâbit olan kimselerin arkasında Hakk’a vusûl devleti vardır.

999. Gitmiş olan devlet nerede kuvvet verir, geliri olan devlet hâssiyet verir.

Ya’ni, insân-ı kâmile intisâbı müteâkib ilk heves ile vâki’ olan sa‘y üzerine sâlikin ba'zı zuhûrâtı olur. Bu hâl sâlike bir devlet ve bir terakkidir. Vaktâki nakz-ı ahd ederek sa'yini ve mücâhedesini terk eder, bu devlet dahi fevt olup gider. Fakat sâlik nakz-ı ahd etmiş iken bu zuhûrat ile müteselli olur. Halbuki gitmiş olan bu devletin kuvvet vermesi nerede!. Eğer sâlik ahdine vefâ edip mücâhedesinde ve sa'yinde devâm [etse idi], önünde gelecek olan büyük bir devlet ve bir terakkı-i azîm var idi. Bu gelecek olan devletin hâssiyeti, giden devletin kuvvetine benzer mi?

1000. "İkrâz edin!" emrinde bu devletten karz ver, tâ ki yüz önünde yüz devlet göresin!

Ya’ni, insân-ı kâmili bulmak ve ona intisâb etmiş olmak devletinden dolayı Allah Teâlâ’nın (Hadîd, 57/18) ya’ni “Allah’a karz-ı hasen ile ikrâz edin!" emri mûcibince bu vücûd-i abdânînin huzûrunu Hak yolunda terk ve mücâhede ve riyâzât tarîkim ihtiyâr edip bu mevhûm olan varlığından Hakk’a ikrâz et ve ödünç ver! Akıbet bu vehminin fedâsı mukâbilinde karşında birçok devletlere muâdil olan vücûd-i hakîkîyi göresin. 

1001. Nefsin için bu şirbden biraz eksik ei, tâ ki önünde bir havz-ı kevseri bulasın!

Ey sâlik, nefsine ve cism-i kesîfine mahsûs olan bu dünyâdaki behre ve nasîbden biraz eksilt ve riyâzet ve mücâhede tarîkim ihtiyar et! Ve dünyânın eki ve şürbünü azalt, rûhun kuvvetlensin de önünde bir havz-ı kevser bula-sın! “Şirb”, behre ve nasîb; “şürb”, içmek demektir (Gıyâsü'l-Lügât).

1002. O kimse ki vefâ toprağı üzerine cür'a döktü, devlet avı ondan ne vakit kaçabildi?

Ya’ni, o kimse ki insân-ı kâmile intisâb ederek tarîk-ı Hakk’a sülük etti ve sözünü tutup vefâ toprağı olan cismi üzerine muhabbet şarâbının katresini dök-tü, böyle sâlikten Hakk'a vusûl devletini avlamak ne vakit kaçabildi? O kimse ahdine vefâ ettikçe murâdına vusûl muhakkaktır.

1003. Onların gönlünü hoş eder; zîrâ "J/lslaluı bâlehüm" helakten sonra onların enzallerini reddetti.

“Tevâ", mal ve mülkün helâki demektir; ve "enzâr, hazır olan taâm ma’nâsındaki ”nüzül” kelimesinin cemidir. Ya’ni, onlann bu iyi amelleri kalble-rini hoş ve latîf yapar. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri îmân edip amel-i sâlih işleyenler hakkında (Muhammed, 47/2) [“Allah onlann kalblerini düzeltti"] buyurdu. Binâenaleyh sâlikin ni‘met-i hâzırası olan dünyevî haz ve nasîbini helâk etmiş olmasından sonra, o helâk olan hazlannı ve nasîblerini reddetti ve geri verdi.

Malûm olsun ki, riyâzet ve mücâhede sülûkün itmâmiyle mertebe-i kemâle vâsıl oluncaya kadardır. Kemâle vusûlden sonra riyâzet ve mücâhede- ye hâcet kalmaz. Nefahâtü'l-Üns'te bu ma’nâda şu menkıbe mezkûrdur: “Bir ihtiyar ka-dın Gavs-ı A'zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) hazretlerinin huzûruna geldi ve oğlunu da berâber getirdi. Dedi ki: “Oğlumun gönlünü sana ziyâde mütemayil gördüm. Ben kendi hakkımdan vazgeçtim." Hz. Gavs Allah nzâsı için, onu mürîdliğe kabûl buyurdu ve ona riyâzet ve mücâhede emretti. Birkaç gün sonra o kadın oğlunu görmeğe geldi, gördü ki arpa ekmeği yer. Az yemekten ve uykusuzluktan zayıf olmuş idi. Oradan kalkıp Hz. Şeyhin huzûruna geldi. Orada üzerinde kuş kemikleri bulunan bir tabak gördü ki, Hz. Şeyh onlan yemiş idi. Kadın Hz. Şeyhe hitaben: “Efendim, sen kuş etlerini yiyorsun. Benim oğlum ise arpa ekmeği yiyor.” dedi. Hz. Şeyh elini o kemiklerin üzerine koydu ve: ya’ni “Çürümüş kemikleri dirilten Allah Teâlâ’nın izni ile kalkınız!” dedi. O kuşlar, dirilip öt- meğe başladı. Ondan sonra Hz. Şeyh o kadına buyurdu ki: “Senin oğlun da böyle olduğu vakit her ne isterse yesin!” İmdi sâlik kemâle vusûlden evvel yediği gıdâyı nefsinin sıfatına ve kuvâ-yı hayvâniyyesine kalb eder; ve kâmil ise yediği gıdâyı nûr-i ma‘rifet-i ilâhiyye yapar. Bu sebeble ona riyâzet ve mücâhede lâzım gelir.

1004. Ey ecel ve ey köy yağma edici Türk, bu şükr ediciler den her ne götürdün ise geri ver!

“Ecel’den murâd: “Ölmezden evvel ölünüz!" hadîs-i şerifinde beyân buyrulan mevt-i ihtiyârîdir ki, bu mevt, köyleri yağma eden bedevî Guz Türkleri’ne teşbîh buyurulmuştur; ve sâlikin vücûd-i abdânîsi dahi köye ben-zetilmiştir. Zîrâ mevt-i ihtiyârî sâlikin köy mesâbesindeki vücûdundan dünyânın hazlarını ve şehvetlerini yağma edip götürür. Fakat bu mertebe-i kemâle vusûlden sonra sûret-i insâniyyeyi bulmuş olmak ni'metinin fiilen şâkiri olan kâmilin, bu huzûz ve şehevât yine cism-i nûrânîsine reddolunur. Zîrâ artık kâmilin vücûdunda ve nefs-i sâfıyesinde bunların hiçbir zararı olamaz. Nitekim yukanki beyitte îzâh olundu.

1005. Geri verir, onlar ondan onu kabûl etmezler. Zîrâ ki can meta mâarı münim olmuşlardır.

Ya’ni, o mevt-i ihtiyârî, onlardan yağma ettikleri bu huzûzu ve şehevâtı geri verir, kabûl etmezler. Zîrâ mertebe-i kemâle vusûlden sonra onlann ez- vâkı ve huzûzu rûhânîdir ve rûhun tecelliyâtından mün'ım olurlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebirlerinde şöyle buyururlar:

 “Bir kimse gece Kabe kavseyn meyhânesindedir. Onun pür-nûr olan gözünün içi, likâ-i cemâl-i İlâhînin mahmurudur. O meyhanenin adı [“Rabbimin yanında geceledim"], [“Beni yedirir ve içirir"] nişanı Peygamberimiz canibinden bize gelmiştir." Bu beyt-i şerifte “Ben Rabbimin indinde gecelerim, bana yedirir ve içirir” hadîs-i şerifine işâret buyrulmuştur. Bu yeme ve içme rûhânî olan bir haldir ki, te’sîri kâmilin cisminde de vâki’ olur.

1006. Biz sûfîyiz ve hırkamızı attık; mâdemki fedâ ettik, geri almayız!

“Sûfî" o kimsedir ki, onun kalbi aslâ halk ile meşgül olmaz ve halkın red ve kabûlüne iltifât etmez. Bu zevât-ı şerîfede tefrîd ve tecrîd-i vücûd olmakla berâber, cenâb-ı Peygamber’in mutî'i ve peyrevidirler; ve sünen-i seniyyeye-i nebeviyyeye son derece riâyetkâr olup adımlannı, Resûl-i Ekrem haz-retlerinin adımlarına uydururlar. “Hırka”dan murâd, mevhûm olan vücûd ve varlıktır. Ya’ni, “Biz sûfîyiz ve mevhûm olan varlığımızı attık. Mâdemki bu mevhûm var-lığımıza taalluk eden huzûzât-ı dünyeviyyemizi fedâ ettik, artık bunlan geri almayız!” Malûm olsun ki, meşârib-i evliyâ muhteliftir. Makâm-ı kemâle vusûlden sonra kimi huzûz-ı dünyeviyyenin temâdîsinden çekinmez ve kimi huzûzât-ı dünyeviyyeye aslâ iltifat etmez; ve kimi ba'zan hazz-ı dünyevîye müteveccih olur. Menâkıb-ı evliyâda bu üç sınıfın nazîrleri çoktur. Fakat Hz. Mevlânâ efendimiz iltifât etmeyenlerdendir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâf da : “Tamam kırk sene benim mi’demde taâm uyumadı” buyurdukları rivâyet olunur. Ve yine mezkûr menâkıbde şu fıkralar münderiçtir: “Hz. Hudâvendigârımızın riyâzâtındandır ki, dâimâ dehân-ı mübâreklerinde sarı helîle tutarlar ve mürîdlerinden her birisi bunu bir suretle te’vil ederler idi. Sebebini tahkîk için Hüsâmeddin Çelebi hazretlerine mürâcaat ettiler. Buyurdu ki: “Hz. Hüdâvendi- gâr’ın riyâzetı bir mertebededir ki, suyun ağızlarında değil, boğazlanndan dahi leziz olarak geçmesini istemezler, belki buruk ve acı olmasını arzu ederler.”

1007. Biz ivaz gördük ve sonra nasıl ivaz? Bizden hacet ve hırs ve garaz gitti.

Biz nefsânî olan hazlarımızın Hak yolunda fedâsı mukabilinde bir ivaz ve mükâfât gördük ve sonra o nasıl ivazdır bilir misin? O öyle bir mükâfattır ki, bizden beşeriyete mahsûs olan ihtiyaç ve hırs ve garaz-ı nefsânî kâmilen gitti.[38]

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِن رَّبِّهِمْ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ {محمد/3}

(47/3) “Zâlike bi-enne-llezîne keferû-ttebe’û-lbâtile ve enne-llezîne âmenû-ttebe’û-lhakka min rabbihim kezâlike yadribu(A)llâhu linnâsi emsâlehum”

(47/3) Bu, inkâr edenlerin batıla uymaları ve iman edenlerin de Rablerinden gelen gerçeğe tâbi olmalarından dolayı böyledir. İşte böylece Allah insanlara kendi misallerini anlatır. 

---------------- 

 Âyet ilk bölümü rububiyet mertebesindendir. İkinci bölümü ise sıfât mertebesindendir. Ahadiyet mertebesi Uluhiyet mertebesinin halinden haber vermesidir.

-----------------

İnkar edenler nefsi emmarelerinin hayal ve vehimlerine tabii oldukları için Hakk yoldan sapıp batıla uymaktadır. İmân edenler rablerinden yani “Hadi” yönünden gelen hakikate tabii olmuşlardır. Bu “Mudill” ve “Hadi” esmâsısnın mazharı ve örneğini Allah c.c. insanlara darb-ı mesel vermesidir. (Murat Derûni)

Darb-ı mesel sözcüğünün Arapça kökenli olduğu bilinmektedir. Bundan dolayı eskiden atasözü yerine darbımesel daha çok kullanılırdı. Tabi yine de atasözü yerine darbımesel demeyi tercih eden kişilerde halen bulunmaktadır.[39]  

----------------

فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاء حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاء اللَّهُ لَانتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِن لِّيَبْلُوَ بَعْضَكُم بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَن يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ {محمد/4}

(47/4) “Fe-izâ lakîtumu-llezîne keferû fedarbe-rrikâbi hattâ izâ eshantumûhum feşuddû-lvesâka fe-immâ mennen ba’du ve-immâ fidâen hattâ teda’a-lharbu evzârahâ zâlike velev yeşâu(A)llâhu lentesara minhum velâkin liyebluve ba’dakum biba’d(in) vellezîne kutilû fî sebîli(A)llâhi felen yudille a’mâlehum”

(47/4) (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hâle getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır. 

----------------

 Âyetin ilk bölümü ef’âl mertebesindendir. Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.

----------------

Rivayet olunur ki Haccac’a böyle bir takım esirler getirilmişti. Hacac onlardan birini öldürülmesi için İbnü Ömer (r.a) hazretlerine gönderdi, İbnü Ömer hazretleri dedi ki; bize böyle bir şey emredilmedi, Allah Teâlâ ancak ta onların kuvvetlerini kırdığınız zaman bağı sıkı basın, sonra da artık ya azad ya fidye, buyurdu. Fakat çoğunlukla âlimler demişlerdir ki İmam (devlet başkanı) muhayyerdir. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri) Savaş bilindiği gibi ayrıca nefis ile olan büyük cihaddır. Bu nefis cihadında nefsi emmare, nefsi levvame ve nefsi mülhime ahlakı suretleri ile ma’nânızda karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun yani kötü ahlaklarını bu boyunlarını kesme ile etkisiz hale etiriniz. Sağ kalanlarını kötü ahlaki yönlerini etkisiz hale getirin ve bunları iyi ahlaklarının size faydalı olabilmeleri için fidye alıp salıverin. 

Nefis ile savaşın sona ermesi efendimiz s.a.v in “Ben şeytanımı Müslüman ettim“ dediği gibi bizlerin şeytanını Müslüman edene kadar sürer. 

Nefis mücahadesinde Allah yolunda öldürülenler, Fenafillah mertebesinde müşahade ehli olanlardır. Amelleri ibadetten, ubudete yani Hakk’ın ibadetine dönüşecektir. (Murat Derûni)

----------------

سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ {محمد/5}

(47/5) “Seyehdîhim veyuslihu bâlehum”

(47/5) Onları doğruya ve güzele erdirecek ve durumlarını düzeltecektir. 

----------------

Bir önceki âyette savaşta tutsak edilip salıverilen inkar ehlinden bahsedilmektedir. Ayrıca, nefsi emmare, nefsi levvame, nefsi mülhime ahlalarının kötü yönleri de doğruya ve güzele yani Hakikat-i Muhammedi hakikatiyle ahlak-ı hamideye dönüşecek. Salih amel yani programı hakktan ve tatbikatı kuldan olana erdirerek Mürşidinin ilmi ile ahlaklandıktan sonra, Daha sonra da Tahallakuresülulah ve Tahallullah a dönüşüp, Nefislerimizin durumu dönüşecektir. Yani yapılan salih amel ubudet’e Hakk’ın fiiiline dönüşecektir. Hz. Aişe validemize efendimiz s.a.v. ahlakı soruduğunda; 

Hz. ayşe cevap vermiştir. Siz hiç kur'an okumuyor musunuz? O'nun ahlakı kur'an idi. Allah ise Uluhiyet mertebesi olduğundan bu mertebede her mertebenin hakkı neyse yerinde onu vermektir. (Murat Derûni)

----------------

وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ {محمد/6}

(47/6) “Ve yudhiluhumu-lcennete arrafehâ lehum”

(47/6) Onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır. 

----------------

Onları arifler cennetine dahil edecektir. 

Sûre sayısı 47 idi. Âyet ise 6. Âyettir. 6 ciheti-yönü ifade etmektedir. 47+6= 53 tür. 53 ise kısaca bilindiği gibi “Ahmed” ismi şerifinin sayısal değeri ve efendimiz (s.a.v.) in göklerdeki adıdır. 

“men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” 

“Kim ki kendi nefsine arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir”

“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.” (Murat Derûni)

(55/46)تَانأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

ve limen hafe mekame rabbihî cennetani ve rabbihî/kendisinin rabbinin makamına korkan kimse için iki cennet var “Rabbınızın makamından korkan kimselere iki cennet vardır.

Otuzbirinci ayetten sonra, buraya kadar gelen ayetlerde cehennemden, cehennemin ve suçluların halinden bahsederken, bu ayetten itibaren de cennetten, cennetin ve iman ehlinin halinden bahsetmektedir. 

“re’sül hikmeti mehafetullah. 

“Hikmetin başı Allah korkusudur.” Hadisi bizlere bu ayetin izahında yardımcı olmaktadır.

Daha yukarılarda da bahsedilen “men” yani “kim”likten burada da bahsedilmekte; düşünen varlıklara hitap edilmektedir.

Yine yukarılarda iki deryadan, “abdiyyet” ve “Rububiyyet” deryalarından bahsedilmişti.

İşte bu deryalar aynı zamanda birer makamdır. 

“Makam-ı abdiyyet”ten “makam-ı Rububiyyet”e yükselen kimse, bu makamda yaşamını sürdürmeye ve daha geniş manada buraları idrak etmeğe çalışır. 

“men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” 

“Kim ki kendi nefsine arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir”

“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.” Yani, “nefsini bilen Rabbını bilir,” hadisi de; bu konuyu oldukça açmaktadır.

Nefsinde, yani kendi varlığında Hakk’ın varlığını müşahede ederek yaşamına devam eden kimse, bu makamdan tekrar “abdiyyet”ine, yani bireysel nefsî varlığına düşmekten korkarsa ona iki cennet vaad edilmektedir.

“Rububiyyet” makamına ulaşmak için “Hikmet” gerekmektedir. 

“Kime hikmet verilmişse, onu büyük hayır verilmiştir” beyan-ı ilahisi bu mertebeye ışık tutmakta, hikmete ulaşılabilmesi için de “Re’sül hikmeti mehafetullah” 

“Hikmetin başı Allah korkusudur” hadisinde belirtilen gerçeği idrak edip yaşamak gerekmektedir.

Yukarıda belirtilen iki korku, Allah’a yani “Zat-ı İlahi”ye giden yolda çok mühim iki mertebedir. Korku iki türlüdür. 

Biri nefsine, menfaatlerine, beşeri varlığına zarar gelmesinden korkmak. 

Diğeri ise Rabb’ına karşı nezaketsiz olup, ilahi varlığından nefsi benliğine, beşeriyetine düşmekten korkmaktır.

Kim ki “Mertebe-i Rububiyet”te makam tutar, burayı idrak ederek yaşamını sürdürmeye çalışır ve buradan düşmekten korkarsa, Ona dünyada iken huzur cenneti, ahirette de ahiret cenneti verilir. 

Bir yönüyle iki cennet budur. 

Diğer yönüyle ise; 

ahirette o yerin gereği fiziksel, bedensel bir cennet, diğeri ise, Alah’ın Zat’ından kendisine lutfedilen ruhsal zatî idrak, gönül ve irfan cennetidir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor;

[Makam kelimesi, kinaye yoluyla “Rabbinden korkan” manasında da yorumlanabilir. Korkudan kasıt yalnız yürek çarpıntısı değil; küfür ve nankörlükten sakınıp iman ve şükür ile itaat için saygı ve hürmet göstermek demektir. Kısacası Rububiyyet sıfatını taşıyan, “zül celali vel ikram” sahibi Rabbinin celalinden korkan, yahut kıyamet günü O’nun celali karşısına dikileceği makamını sayıp da korkan kimseler için de “iki cennet vardır” ki; 

biri cismanî, biri ruhanî cennet, yahut biri “adn”, biri “naim” cenneti veya biri “daru’l islam”, biri “daru’s-selam” gibi manalara gelebilirler. Zikredilen iki cennet için daha başka anlamlar da söylenmiş ise de kıyamet halleri görülmeden bunların tafsilatı bilinemeyeceğinden, daha fazla izaha girmek doğru olmasa gerektir.........][40] “ İz- -T-B- ”

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ {محمد/7}

(47/7) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû in tensurû(A)llâhe yensurkum ve yusebbit akdâmekum”

(47/7) Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır. 

----------------

Yolumuza Fusûs’ül hikemle devam ederek Allah c.c. e yardımı ve Allah c.c. ün yardımı anlamaya çalışalım.

47/7 Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz (O) size yardım eder; ayaklarınızı sâbit kılar!

Demekki kim Allah’a yardım ederse O da size yardım eder. Allah aciz mi bizim yardımımızı isteyecek? İşte şeriat mertebesi itibarıyla onun ibadetlerini yapmak O’nun işlerini yaymak fakirlere yardımda bulunmak gibi şeyler ona yardımcı olmak O’nun dinini yeryüzünde yaşatmak O’na yardımcı olmak gibi zahir manada ama hakikat manasında insanlardan hakkın varlığı zuhur etmesi için bizim yardımcı olmamız lazımdır.

Eğer biz hayatımızı beşeriyet içerisinde gaflet halinde yaşarsak biz nefsimize yardımcı oluyoruz, nefsi fiillerimiz bizden zuhura çıkıyor, Hakka yardımcı olmuyoruz. Bunu tabi ki cenab-ı hak bize soracaktır, neden bana yardımcı olmadınız diye. 

“İlahi esmamın ve sıfatlarımın zuhuru için meydana getirdim siz nefsi ve şeytani sıfatlarını zuhura getirdiniz onun yardımcıları oldunuz” dediğinde ne cevap vereceğiz. İşte biz ne kadar kendi hakikatimizi idrak etmeye çalışırsak ne kadar muhabbet ortaya koyarsak ne kadar müşahede hali ortaya koyarsak Allah’a o kadar yardımcı olmuş oluruz. O’nun sıfat ve esmasını kemaliyle ortaya çıkarmaya çalışıyoruz bu suretle Allah’a yardımcı olmuş oluyoruz.

“O halde bende size yardım ederim” buyurması siz bunları ortaya çıkarmaya çalışın ben size yardım edeceğim bunları daha çok ortaya çıkaracaksınız. Yani siz bana ben size yardım etmek suretiyle benim varlığımı en güzel şekilde ortaya koymanız gerekiyor. 

İşte Rahman sûresindeki o ayet de burayla ilgilidir, “siz bu yardımı yaparsanız ben de size en güzel şekilde yardım ederim.” Zat’ının zuhuru manasında size yardımcı olurum buyuruyor. Çünkü meful failin fiiline yardım eder. Ve ben Zat’ımın miratında ve aynımın masharında yani Zat’ımın aynasında ve ayanımın zuhurunda “Cemal” ve “Celal” iyle zuhurunda Hakkı yükseltirim. 

Yükseltmek; hakikatte batındaki kemalatın zahire ihraç ve ısharından yani zahire çıkarılmasından ve zuhur edilmesinden vekemalat-ı esmanın ayanda zuhurundan ibarettir. Yani ayan-ı sabitenin gereği olarak ayan yani bu görünen varlıkta zuhura çıkarmaktır. 

Nitekim Hadis-i şerifte “ Eğer yeryüzünde hiç günah işlemeseydiniz ben sizi yeryüzünden kaldırır, günah işleyen bir kavim getirirdim.” Eğer insanoğlu hiç günah işlemeseydi, melekler cinsinden bir kavim olurdu, o zaman insan olmazdı. İnsan denmezdi. 

Eğer siz meleki bir hayat yaşasaydınız, hem günah işleyen ve hem de ibadet eden iyi işler yapan bir kavim yaratırdım. Getirmediğine göre demek ki bizim yaptıklarımız uygun oluyor. 

Marifet aynası suret-i isyanadır, isyandaki sureti marifet aynası ortaya çıkarır. Halk günah etmese yani bütün bu halk günah işlemese halk eder ahar İlah. Yani bütün bu halk günah işlemese de İlah o günahı halk eder, yani siz hiç günah işlemeseniz de İlah o günahı halk eder, işletir. 

Çünkü varlığımızın özelliklerinden bir tanesi de günah işleyip sonra tövbe istiğfar etmektir. İşte bu durum melaike-i kiramda yok, hayvanat cinsinde de yok, bize mahsustur. 

Bizim şeytani tarafımız olmazsa biz zaten insan olmayız, melek oluruz, bizim o şeytani tarafımız günah işletiyor. 

Velhasıl Hak Zat’i yönden âlemlerden ganidir, fakat esma ve sıfat bizlerden gani değildir. Esma haysiyeti yönünden sıfat haysiyeti yönünden bizlerden gani değildir. Zira Uluhiyet meluh ile yani uluhiyet ilahlığı kabul edecek bir meluh ile meluh uluhiyeti kabul eden demektir.

 Halikiyet mahluk ile yani hâlk edilen ile bir Halik bir de mahluk olacaktır, işte Halik mahluk olmazsa Halik bilinmez. O’nu bilecek mahluktur. Halk edilmiştir, ancak halk edeni bilecek. 

Rububiyet merbub ile yani terbiye edicilik terbiye edilen ile terbiye olunan ile ve mabudiyet; yani mabudluk “abd” ile tahakkuk eder, abdiyet ile tahakkuk eder. Abdiyet varsa mabuda yönelir, mabudluk tahakkuk etmiş olur. Yani abdiyetin faaliyeti ile mabudluk meydana gelir.

Uluhiyetin anlaşılması için meluh lazımdır, yani İlahın bilinmesi için ilaha bağlı olanlar olması lazımdır. Ona yönelenler olması lazımdır. Halıkın bilinmesi için mahluk olması lazımdır, Rabbın bilinmesi için merbub, ona bağlı olan olması lazımdır, mabudiyetin bilinmesi için abd olması lazımdır. 

İşte onun rububiyetine uluhiyetine müsaade etmem ve onu mushir olmam yani onu zuhura çıkarmış olmam için ben meluh ve merbubu icad eyledi. Yani ben olan meluhu merbubu yani bağlı olanı icad eyledi. 

Mademki ben meluhum, merbubum yani ilaha bağlıyım ve Rabba bağlıyım, ilahımı ve rabbımı bu sıfatlarımla bilirim. Yani ben meluh olduğum için ilahımı bilirim. Merbub olduğum için rabbımı bilirim, abid olduğumuz için mabudumu bilirim. 

Meluhum ve merbubum İlahımı ve Rabbımı bu sıfatlarımla bilirim. Ve ben onun tüm mevcudatta zahir olduğunu bildikten ve onu ilimde ve suretle icat ettikten sonra bu sırrı hicap ehline ıshar ederim. Yani ben bunu kendim müşahede ettikten sonra perdeli olanlara da ıshar ederim, yani anlatırım.

Yani Rahman suresinde “Allemehul beyan” yani beyan etmeyi de talim etti. 55/4

﴿٤﴾ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

55/4-) Allemehül beyan;

55/4 Öğretti ona beyanı (Esmâ özelliklerini insanda açığa çıkardı); (Hz. Âli'nin deyişiyle "'İnsan', konuşan Kur'ân" oldu.) Yani evvela kendi öğrenmeyi öğretti, ondan sonra da öğretmeyi öğretti. İnsanı halk etti, bir de ona talim etmeyi de öğretti, onu ilimde bu surette icat ettikten sonra bu sırrı ehli hicaba ıshar eyledi. Yani perdeli olanlara da zuhura çıkarırım zikrolunan o manaya dayanılarak Hakkın marifeti ve ilimde icadı talebini mutazammın olarak lisan-ı Rasul ile bize “Küntü kenzen mahfiyyen … hadis-i kudsisi bu manadadır. 

“Ben gizli bir hazine idim onu bilinmekliğimi istedim onu taleb edene öğrettim “ işte bu durumda ilim maluma tabi oluyor. Öğretmenin ilmi ne kadar çok olursa olsun talebe olmadıktan yani onun ilminin zuhura çıkacak bir yer bulmadıktan sonra talebeye ihtiyacı vardır. 

Alim ya talebe yetiştirecek ya da kitap yazacaktır, kitabı okuyan da yine talebe hükmünde olacaktır. Olmazsa yine kitap bir işe yaramaz. Hadis-i kudsisi bu meyanda gelmiştir, Hakkın maksadı bende tahakkuk etti, zuhura çıktı. Hz Ali Efendimiz; “sen kendini küçük görürsün, ama sen âlem-i ekbersin” dediği Allah’ın hükmü bende zuhura çıktı işte o “Ben” olmasaydı ilahi kimlik ortaya çıkmazdı.

O zaman işte Allah bize hamd etti biz de Allah’a hamd ediyoruz. Yani Allah bizi övdü, biz de Allah’ı övüyoruz. Hani “kullarım senden beni sorarlar sen onlara de ki ben onlara yakıynım ve bir şey istedikleri zaman dualarına icabet ederim “ buyuruyor Allah, kulun duasına icabet ediyor. Yani kul amir, Hak memur hükmüne yani kendi ifadesi ile bu oluşuyor. 

İnanmayanlar biz nefsimize yardım ediyoruz, nefsani duyguları ortaya çıkarıyor, halbuki Allah’ın istediği İlahi düşünceleri ortaya çıkarmaktır, Allah’a yardım etmektir. Allah’ın sıfatlarını çıkarmak lazım ki bu varlık görevini yapmış olsun. İşte bunu yapmadığımız için Cenab-ı Hak da perdelerini kapatıyor, bunu artık onda hiç faaliyet sahasına çıkartmıyor.

Bunu yok bildiriyor. Kendi varlığını kendisine yok, hiç sanki öylece ne gökten gelmiş ne de yerden kendi kendine olmuş kadar basit bir düşünce sınırı içerisine alıyor. Daralttıkça daraltıyor, adeta kör ediyor, neden çünkü buradan hakka yardım etmesi için olması için var edilmiş ama o nefsine yardımcı oluyor, onun için o nefsini de kısaltıyor, kısaltıyor nihayet nokta sıfır haline getiriyor.[41] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;

2347. Senin yâriliğin sende ziyâde olur, onda değil! Hakk buyurdu ki: "Gğer siz Allâh'a yardım ederseniz yardım olunursunuz " Bu beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed’de vâki* olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: (Muhammed 47/7) Ya’ni “Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah Teâlâ da size yardım eder ve sizin ayaklannızı tesbît eder”. Bu âyet-i kerîme harbde nâzil olduğundan ma’nâ-yı zâhirîsi şudur. “Siz Resûlullah ile berâber düşmanla kıtâl etmek sûretiyle Allah’ın dînine ve Resûlüne yardım ederseniz, Allah Teâlâ da sizin kıtalde ayaklarınızı tesbît ederek düşman üzerine gâlib kılmak sûretiyle yardım eder.” Ma’nâ-yı bâtınîsine gelince o da budur ki: Kutb-ı âlem yeryüzünde Hakk'ın halîfesidir. Zât-ı Hakk’ın ekmel sûrette zuhûru insân-ı kâmil libâsıyla vâki’ olur. Nitekim Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretleri Bi-ser-nâme’sinde şöyle buyururlar:

“Ahmed bu âlem-i şehâdette ahaddir, ey iş adamı! Hakk’ın sırrını sana açıkça söylüyorum.” Ve kutub hakîkat-i muhammediyyenin hâmili ve vâris-i kâmil olduğundan ona yardım Hakk’a yardımdır. Ma’nâ-yı beyt: Ey mürîd, senin kutba olan hizmet-i zâhiriyyen, yine senin kendi nefsine yardımın ve muâvenetindir. Hakikatte kutba değildir. Zîrâ kutb-ı âlem yukarıda îzâh olunduğu üzere âlem-i şehâdette zât-ı Hakk’ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibârettir. Ey sâmi’, şârih-i fakirin bu sözünden sakın kutbun süreti ve taayyünü Hakk’ın zâtı olduğu i’tikâdında bulunma! Zîrâ zât-ı Hak bilcümle taayyünât-ı sûrî ile zâhir olmakla berâber, zât onların cümlesinden münezzeh ve beridir. Zîrâ taayyünâta i’tibâr yoktur, fânidir; ve sûretten münezzeh olan zât-ı Hak bâkîdir.[42]

2126. Agah ol! Nu düğüm makûstur. Kendinin sadaka bahş edicisine sadaka ver!

“Düğüm”den murâd, ism-i Bâtın ile ism-i Zâhir’in birleşip düğümlendiği bir mevtin olan bu âlem-i şehâdettir. Ya’nî, ey tâlib-i hakikat! Âgâh ol! Bâtın ile zâhirin düğümlendiği bir mahal olan bu âlem-i sûrette iş tersinedir. Ya'nî kutbiyette bulunan zât bilcümle tecelliyât-ı ilâhiyyenin müvezzi’i olduğu hâl-de fakr-ı sûrî içinde görünür. Ey kimse! Sana gelen zenginlik o kutbun sana olan sadakasıdır. Fakat senin bundan haberin yoktur. Sen kendine sadaka verici olan bu kutba zâhirde sadaka ver ve onun nzk-ı sûrîsine muâvenet et! Ya'nî kutbun sana bâtında verdiği sadakayı sen tersine olarak zâhirde ona sadaka ver! Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîfte bu ma’kûsiyetin delilleri vardır. Kur’ân'daki delili (Muhammed, 47/7) “Eğer siz Allâh’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder” ve (Hadîd, 57/18) ya’nî “Allâh’a karz-ı hasen olarak ikrâz edin!” âyet-i kerîmeleridir. Ve hadîs-i şerîfte “Ey Âdemoğlu! Hasta oldum, beni ziyâret etmedin. Senden taam istedim, beni it’âm etmedin ve su istedim, beni suvarmadın” buyurulmuştur. Ve hadîs-i nebevide “Beni zayıflarınızın içinde isteyin! Zîrâ siz ancak zayıflarınız sebebiyle rızıklanır ve yardım olunursunuz” buyurulur.

2127. Bütün altın ve ipek, sana fakirdendir. Ey fakîr, âgâh ol! Rengine bir zekât ver!

Ey zâhirde zengin olan kimse! Sana gelen bütün altınlar ve ipekli kumaşlar bu fakr-ı sûrîyi ihtiyâr etmiş olan kutb-ı zamandan gelir. Binâenaleyh sen sûrette ve zâhirde her ne kadar zengin isen de, ma’nâda fakirsin ve muhtâcsın. Âgâh ol, ey zengin görünen fakir! O zâhirde fakîr görünen ma’nâ âlemindeki zengine bir zekât ver! Nefahâtü ’l-Üns’te olan âtideki bir menkıbe bu ma’nâyı tavzih eder:

“Tâcirlerden birisi nakl eder ki: Birtakım kumaşlan hayvanıma yüklemiş ve satmak için Mısır’a gitmiş idim. Kalabalığa karıştığım vakit, hayvanımı kaybettim ve hayli aradım ise de bulamadım. Ba’zı kimseler dediler ki: Şeyh Ebu’I-Abbâs-ı Demenhûrî hazretlerine git. Hayvanın bulunması için onun duâsını iste! Vaktâki o hazretin huzûruna gittim, selâm verdim, hâlimi anlattım. Hiç kulak asmadı. Fakat dedi ki: “Bize birtakım misâfırler gelmiştir, şu kadar un ve bu kadar et ve diğer şeyler lâzımdır.” Ben dışarıya çıktım. Kendi kendime dedim ki: “Vallâhi bir daha bu zâtın yanına gelmeyeyim. Bu dervişler kendi ihtiyâclanndan başka bir şey bilmezler!" Böyle düşünerek biraz yürüdüm. 

Birisinde bir miktar alacağım var idi. Ansızın karşıma çıktı. Onu yakaladım ve “Sende olan alacağımı almadıkça aslâ seni salıvermem!” dedim. Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim ki: “Zararımı telâfi için şeyhin istediklerini alayım. Bu para da varsın Hak yoluna gitsin!" Velhâsıl şeyhin dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı. Onunla da helva aldım. Hepsini bir hammâla yükleyip şeyhin zâviyesine gittim. Oraya yaklaştığım vakit hayvanımın üstündeki kumaşlar ile berâber zâviye kapısında durduğunu gördüm. Dedim ki: “Bu hayvanı buldum, birisine tevdî’ edeyim, bir daha kayıp olmasın!" Sonra fikrimi değiştirip dedim ki: 

“Bana hayvanımı ve kumaşlarımı selâmetle iâde eden elbet onu hıfz eder.” Şeyhin huzûruna girdim ve getirdiğim levâzımı söyledim. Şeyh helvayı görünce: “Bu nedir?” Dedi. “Bir akçe ziyâde gelmiş idi, onunla da helva aldım,” dedim. Buyurdu ki: “Bu helva şartta dâhil değil idi. Şu hâlde ben de bir şey ziyâde edeyim. Haydi kalk, kumaşlannı pazara götür ve acele sat ve parasını da peşin olarak tamâmen al ve ba’zı tâcirlerin gelip senin pazarlığını bozacağından korkma! Zîrâ deniz benim sağ elimde ve kara sol elimdedir.” Bunun üzerine hemen pazara gittim. Kumaşlarımı yüksek fiyatlar ile sattım ve bedellerini de tamâmen aldım. İşim bittikten sonra tâcirler denizden ve karadan pazara yürüyüş ettiler. Sanki hepsi bağlı iken bağlan çözülmüş idi.[43]

----------------

وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَّهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ {محمد/8}

(48/8) “Vellezîne keferû feta’sen lehum ve edalle a’mâlehum”

(48/8) İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır. 

----------------

 Âyet ef’al mertebesindendir. Âyetin ikinci bölümde Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.

----------------

Âlemde ve kendi varlıklarında inkar ederek hakkı örtüp gizlemeye çalışanlar hakikat karşısında hayali varlıkları yıkılmışlardır. Onların amelleri nefsi emmare ile işlenmiş ameli gayri salihin dalalet yönüdür. (Murat Derûni) 

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ {محمد/9}

“Zâlike bi-ennehum kerihû mâ enzela(A)llâhu feahbeta a’mâlehum” Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri, bu sebeple de Allah’ın onların amellerini boşa çıkarmasındandır. (49/9)

----------------

 Âyet ef’al mertebesindendir. Âyetin ikinci bölümde Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.

----------------

Bu dalalet hali ve amellerini boşa çıkması Fatiha sûresi 7. Âyette bildirilmiştir.

Sıratalleziyne en'amte aleyhim; Gayril mağdubi aleyhim; Ve laddaaallîn; 

O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil. (1/7)

O yol öyle bir yol ki en’am da (nimet) bulunduklarının yoludur, gazaba uğramışların ve sapmışların yolu değil. Gadab Cenâb-ı Hakk’ın azametinin vasıfları, gadab’a uğramamış olanlarda Hâdî isminin mazharları yani hidayet ehlidirler. Yeri gelmişken şu küçük ilâveyi de aktaralım.

71/26. “Ve Nûh dedi ki: Yârabbi!. Yeryüzünde kâfirlerden bir şahıs bırakma.” Yâni yeryüzünde ehli mudil-dâllîn’den kimse bırakma. Çünkü o aslında bu duayı kendi mertebesi itibari ile ifade etmişti. Demek ki, dallîn’in hakikati ona sadece zâhiri anlamda belirtilmiş idi. O mertebe itibariyle kesret hakikatleri yaşandığından, kesrette de zıtlar toplanamadığından, yâni o devrede “kesrette vahdet” yaşanmadığından yeryüzünde hiç bir “mudil” isminin zuhur mahallinin kalması istenmemiştir.

Ancak, Hakikat-i Muhammed-î de ise, bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir. 

Nûh (a.s.) ise bunların tamamen kaldırılmasını istemiştir. Çünkü bütün esmâ-i İlâhiyyenin hâmîsi değil idi. Peygamberimiz ise, “rahmeten lilâlemîn” olduğundan, “mudil” ismide bu âlemin cüzlerinden olduğundan, onun kaldırılması değil ona uyulmaması tenbih edilmiştir, aradaki mühim fark budur.

Demek ki, Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[44] “ İz- -T-B- ”

----------------

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا {محمد/10}

(49/10) “Efelem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne âkibetu-llezîne min kablihim demmera(A)llâhu aleyhim ve lilkâfirîne emsâluhâ”

(49/10) Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. İnkâr edenlere de bu akıbetin benzerleri vardır. 

----------------

 Âyet ef’al mertebesindendir. Âyetin ikinci bölümünde Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir. Âyetin son bölümü ef’alidir. 

----------------

Kûr’an-ı Kerimde, Nûh kavmi, Hz. İbrahim’in kavmi, Lut Kavmi Semud kavmi, Ad Kavmi ve daha çeşitli kavimler ve hükümdarlarının inananlara yapmış olduğu zulümler ve sonları Kûr’ân-ı kerimde anlatılmaktadır. Bizler o günlerde yaşamadığımız için ya o günlere idraken gideceğiz ya da kendi beden arzımızda bu kıssaları yaşamamız gerekiyordur. Kim Nûh a.s. mertebesinden geçiyorsa kendi varlığında Nuhiyet mertebesinde ve varlığındaki kavmi de nuh kavmidir. Hz. İbrahim mertebesinden geçiliyorsa Nemrud ve kavmi varlığında hüküm sürmektedir. Diğerleride buna emsaldir. 

Her bir mertebeden geçişte bu mertebenin menfi yönlerinin nasıl müsbet yöne döndüğünü salikin geçmiş mertebelere gidip görmesi, ona geçeceği mertebenin de iyi yöne döneceği konusunda fikir ve ümit vermelidir. (Murat Derûni)

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ {محمد/11}

 (47/11) “Zâlike bi-enna(A)llâhe mevlâ-llezîne âmenû ve enne-lkâfirîne lâ mevlâ lehum”

(47/11) Bu, Allah’ın inananların yardımcısı olması, inkâr edenlerin ise, hiçbir yardımcısı bulunmamasından dolayıdır. 

----------------

Sözlükte “birinin yakını, dostu, arkadaşı ve yardımcısı olmak, onun idaresini elinde bulundurmak” anlamındaki velâyet (vilâyet) kökünden masdar ismi ve sıfat olan mevlâ kelimesi “birine sevgiyle bağlanan, dost, arkadaş, yardımcı; sahip ve mâlik” gibi mânalara gelir. Râgıb el-İsfahânî, kavramın “temel” anlamındaki yan yana oluş faktörünü göz önünde bulundurarak velâ kökünün “iki veya daha fazla şeyin aralarında yabancı bulunmamak şartıyla birlikte olması” mânasına dikkat çekmiş ve bu birlikteliğin mekân, nisbet, din, dostluk, yardım ve inançta yakınlık için kullanıldığını söylemiştir (el-Müfredât, “vly” md.). Mevlâ kelimesi Allah’a izâfe edildiğinde maddî unsurlar hariç yakınlığın (kurb) “sevme, koruma, yardım etme, tasarruf ve himayesi altında bulundurma” gibi anlamları öne çıkar. Genel sözlüklerde ve Kur’an-hadis lugatlarında mevlâ kelimesi için başlıca şu mânalar sıralanır: Rab, mâlik, efendi (seyyid), köle, âzat eden, âzat edilen, nimet veren, nimet verilen, yardım eden, seven, komşu, amcaoğlu, hısım, yeminli dost, ortak. Yer yer karşıt konumundaki kişileri de ifade eden mevlâda aslolan mâna sevgi ve mânevî yakınlıktır. Kelimenin hem dinî metinlerde hem de müslüman halk arasında kazandığı bu geniş muhteva İslâm dininin önemli bir özelliğini ortaya koyar (a.g.e., a.y.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “vly” md.; Lisânü’l-ʿArab, “vly” md.)[45].

Allah iman edenlerin Mevlâ sıdır… Yani her şeyidir… Ve inkar edenlerin hiçbir şeyi değildir. 

Allah sayısal değeri “Elif 1” “Lam 30” “Lam 30” “Elif 1” “He 5” tir. Toplarsak 1+30+30+1+5= 67 dir. Yine kendi içinde toplarsak 6+7 = 13 dür. 

Mevlâ sayısal değeri “Mim: 40” “Vav: 6” “Lam: 30” “Elif: 1” dir . Toplarsak 40+6+30+10= 86 Yine kendi içinde toplarsak 8+6= 14 Nûr-u Muhammedi dir. Nur-û Muhammedi de her mertebeyi kapsamaktadır.

Allah – Uluhiyet mertebesi inananların mevlası yani her mertebesini kapsamaktadır. 

Hepsi Rabbımdandır der, rabbına olan güveni itibariyle de vekili olması dolayısıyla da o gücü rabba yüklemiş olur. “Ni’mel Mevla ve ni’mel vekil” Allah’ın bir ismi de zaten Vekil’dir, yani O kulunun vekilidir. Öyle olunca biz asili olmaktayız. Bakın Rabbımız “Kulum ben senin vekilinim her şeyine vekilinim sen tasa etme” diyor. Bakın bu ne kadar büyük bir güvencedir. Cenab-ı Hakk bunları idrak ettirecek akıl versin inşallah. T.B.

Ve bilindiği gibi Mevlâna hazretleri tasavvuf büyüklerimizdendir buradaki hakikati Terzi Babamızdan okuyalım-dinleyelim.

Eğer ben Mevlevi olmuş olsaydım dervişlerime yapacağım ilk şey Konya ziyaretini yasaklamak olurdu. Belirli bir süre oraya ziyaretin ne demek olduğunu anlayıncaya kadar en azından. Burada iki yanlışlık var. İrfan ehli olmak isteyenler için yoksa başkaları için bir yanlışlık yok. Gayet güzel bir hadise gidip orayı ziyaret etmek. Oradaki hüküm kişinin üzerinde iki ahkamı iki hali ortaya getirmekte arttırmakta. 

Birincisi; İrfan ehlinde azaltılması lazım gelen duygusallığı arttırmakta. 

İkincisi ise; Mevlana Muhammed ve Mevlana Allah’a ulaşmaya mani olmaktadır. Mevlana Rumi'yi Mevlana yapan evvela ilk Mevlana olan Allah’u Teâlâ hazretleridir. Ondan sonra Mevlana Muhammed s.a.v.’dır. Ondan sonrada Konyalı Mevlana’dır. Hatta şeyhimizdir üçüncü Mevlana, dördüncüsü Konyalı Mevlana dır. İşte orayı ziyaret etmek suretiyle duygu artışı ve Konyalı Mevlana öne geçtiğinden diğer Mevlana'lara perde olmaktadır. Ama aslında onun gelişi diğer Mevlanaları ortaya çıkartmak içindir. 

Ama ön planda Konyalı Mevlana olduğundan diğerleri suret olarak perde olmaktadır. Hatta onun vermek istediğinin tam tersinde kullanılmaktadır orası. Ama bunlar sıradan kimseler için düşünülecek şeyler değildir. Kim isterse istediği kadar gitsin ziyaret etsin. Ama gerçek manada kendini tanımak isteyen resulünü tanımak isteyen Rabbini tanımak isteyen onu 3. 4. Sıraya alması lazımdır. Bu şekilde merasimlere katılmak ve merasimleri tekrar etmek Konyalı Mevlana’yı birinci ve öne çıkartmak o merasimlerle kayıtlanmak demektir. Mevleviler için Hazreti Mevlana için zahir itibariyle bu görüntüler güzeldir. Ama irfan yönüyle belki kendisi hayatta olsaydı bunları yaptırmazdı. Neden? Çünkü zahiri batınına perde olmakta. Duygusallık sarmalına girip ilahi hakikatlere ulaşamamaktır. İşte bu yüzden seremoni mi deniliyor görüntüleri azaltmak gerekiyor. İşte bu sebeple zaten biz hiç zikir gibi öyle görüntülü gibi öyle görüntülerimiz olmadı olmazda olmadı hiç. 

İşte bu merasim ve görüntüler kişinin beyninde o sahneleri dolaştırır gezdirir. Ve o dolaşma doldurur orasını doldurduğu zamanda perde olur başka bir şeyde girmez yer kalmaz. Yalnız yanlış anlaşılmasın onları tenkit etmek eksik görme küçük görme babında söylemiyorum. Kişinin oraya bakışını değişik mertebelerden bakışını anlatmaya çalışıyorum. Sorduğu için. Zahiri itibariyle sistem ve görüntü itibariyle şaheser hadiselerdir. Ve dünya da yüz akımız bizim onlar iftihar vesilemiz duygusal âlemde. 

Sencer diye bir arkadaşım vardı. Sabahta mevzu oldu galiba. Bir asker arkadaşım. Neyzendi kendisi bu sistemleşmeden evvel şimdi Devletin kontrolünde özel gruplar idare ediyordu orasını 15-17 sene orada neyzen olarak o grubun içersindeydi. Bende o aylarda giderdim o işte 17si ihtifalde. Neden, bizim büyük oğlan İzzet orada okuyordu. Konya Selçuk üniversitesi fen fakültesi fizik bölümünde okuyordu. Senede bir defa garibi ziyarete gidebiliyordum. Vaktim yoktu imkân da yoktu oda ikisini birlikte hem dolaysıyla Mevlana törenini görelim hem de oğlumuzu da bir gece ziyaret edelim diye. 

O grubun içerisinde ki arkadaşımın bana bir itirafı vardır. Necdet kardeşim biz tiyatro yapıyoruz. Bundan daha açık ifade edilmezdi zaten. Ama herkes bunun farkında olmadığı için iyi niyetle muhabbetle gidiliyor. Çokta faydası var. O mertebede faydası var. Ama bir yer geliyor ki aynı hadise birine açılım yaptırıyor iken birinin perdesi oluyor. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) adeta kabrine döndürülmüş oluyor. Yani O’nun muhabbeti veriliyor. O’na perde oluyor. İşte Konya ve o saha miraca gitmesine en büyük mani perde olmakta. Bir sebeple bunun aşılması lazım. Onların batınında olan Hakikati Muhammed-iyyeyi Hakikati ilahiyyeyi bulmak lazım. Peki, bu nasıl olacak? Onların merasimi takip ederek değil ilimlerini takip ederek olacak. Onlar başımızın tacı. Kervan önünde giden kervanbaşları ve bizlere yol gösterici kimseler. Ancak biz onların suretlerinde kaldığımız zaman bize perde olmaktalar. Hz. Mevlana’nın mesnevisinden bir cümleyi öğrenmek 20 defa merasimi seyretmekten daha değerlidir. Birisi duyguyu dolayısıyla benliği arttırır diğeri ise hakikatine erdirir. Hangisine öncelik verilmesi kişinin takdirindedir.[46] “ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَّهُمْ {محمد/12}

(47/12) “İnna(A)llâhe yudhilu-llezîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u) vellezîne keferû yetemette’ûne veye/kulûne kemâ te/kulu-l-en’âmu ve-nnâru mesven lehum”

(47/12) Şüphesiz Allah, inanıp salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir. 

----------------

Bu âyettede salih amel, programı hakk’tan tatbikatı kuldan olana amelden bahsedilmektedir ve konacakları yer altlarından mertebesine göre ırmaklar akan cennetlerdir. Mevlânâ hazretlerinin bahsettiği gibi irfan ehli bugünden cennet-i acilde gönüllerinde bu cennet yaşamı içindedir. Hakkı örtüp izleyenler nefsi emmare ve levvame mertebesinde ve bu hayvani ahlak üzere olduğundan yedikleride iç âlemlerinde bu ahlakları ve nefsin ateşine dönüşmektedir. İşte bu ateşte kalacaklardır.

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;

3068. "Eğer Hudanın sıfatlarım temâşâsız ekmek yersem, benim, boğazımda kalır!"

“Eğer bu âlem-i sûrette Hakk’ın sıfatlannı temâşâ etmeksizin gıdâ alırsam, o gafletle yediğim lokmalar boğazımda kalır!”

3069. "O' nun dîdârı olmaksızın, O'nun gül ve gülzârını temâşâsız lokma nasıl hazm olur?" Zîrâ eşyâ Hakk’ın mezâhir-i esmâsıdır. Ve isim sıfatın; ve sıfat zâtın zâhiridir. Binâenaleyh ârifler her lokmada Hakk’ın ismini ve isminden sıfatını ve sıfâtından zâtını müşâhede ederler.

3070. Hudâ ümidinin gayri ile bu yemeden ve içmeden ne vakit bir lahza yer, ancak oküz ve eşek otur.

Bir ârif, Hakk’ın fikir ve ümîdinden başka bir ümîd ve fikir ile bu yeme ve içmeden ne vakit bir lahza intifâ’ eder? Ârif yerse, Hakk’a kulluk fikir ve ümîdi ile yer ve içer. Meğer ki, öküzler ve eşekler gibi tecelliyât-ı Hak’tan gafil ve bî-haber ola. Böyle bir gafil yer ve içerse, cismini takviye etmek ve bu cism-i kavîsi vâsıtasıyla huzûzât-ı hayvâniyyesini icrâ etmek için yer ve içer. Nitekim âyet-i kerîmede, (Muhammed, 47/12) ya’ni, “Hayvânât-ı ehliyyenin yediği gibi yerler. Halbuki onların yerleri ateştir!” buyurulur.[47]

3589. "Kulluk etmemiş ve yüzü yıkanmamış olan lokma isteyici, cehen-nemin lokması olmuşdur."

“Hâlık’ının rezzaklıgını unutmuş ve nzkını sebebden bilmiş olan o münâfik haris, sabah namazını bile kılmamış ve abdest alıp yüzünü de yıkamamışdır. Lokma arkasında koşan bu münâfik, bu i’tikâd ve hâli ile cehennemin lokması olmuşdur.”

3590. Hutâmdan otlayıcı olan o kuzu gibi, avamın canı yiyici ve yenilmiş geldi.

“Hutâm”, esbâb ve sermâye ve mâl-ı dünyevî ve ot kırıntıları demekdir. Burada “ot kırıntıları” ma’nâsınadır. “Avâmın cânı ot parçalannı yiyen bir kuzuya benzer. Kuzu yer ve sonra da onu kesip yerler.”

3591. O kuzu otlar; ve kasap, "O bizim için murâd yaprağını otlar" diye şaddır.

“Berg”, yaprak ma’nâsına geldiği gibi, diğer birçok ma’nâlan daha vardır. Burada “revnak” ma’nâsı münâsibdir. Ya’ni, “Kuzu otlar; ve onu kesecek olan kasap dahi, “O bizim için otlayıp semizleniyor ve bizim murâdımızın revnakını te’min ediyor” diye sevinir. 

3592. Yemeklikde cehennemin işini işliyorsun. Kendini onun için semiz yapıyorsun.

Ya’ni, ehl-i gaflet cehennemin gıdâsıdır, cehennem onlara doymaz. Nitekim Kâf sûresinde: (Kâf, 50/30) ya’ni, "Biz yevm-i kıyâmetde cehenneme, “Doldun mu?” diye hitâb ederiz. O “Daha var mı?” der!” buyurulur. Ve dâimâ boğazıyla meşgül olanlann yeri cehennem olacağı (Muhammed, (47/12) ya’ni, “Hayvânât-ı ehliyyenin yediği gibi yerler; ve onlann makamı nârdır” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. Ya’ni, “Ey gâfıl yemek ve içmekle meşguliyet husûsunda meşrebin ve tabîatm, cehennemin meşreb ve tabiatıdır. Cins cinse meyletmek bir kaide olduğundan sen de kendini meşrebine muvâfik olan ce-hennem için besliyorsun.”

593. Kendi işini yap, gıdâ-yı hikmeti Tâ ki kerr ü ferli kalb semiz olsun!

Cehenneme gıdâ olmak işini bırak da kendine lâzım olan işi işle; ve kendine lâzım olan iş, rûhun gıdâsı ve nzkı olan ilim ve hikmet tahsilidir. Bu ilim ve hikmet gıdâsmdan kerli ferli olan kalbin semiz olur, ya’ni, kalbin nûr-i yakîn ile dolar.

3594. Tenin yemesi bu yemeğe mâni'dir. Can tâcir gibi ve cisim yol vurucu gibidir.

Gıdâ-yı sûrî ile iştigâl bu gıdâ-yı rûhânîyi yemeye mâni’dir. Can bir tâcir gibi ilim ve ma’rifet metâ’ını toplamaya bakar. Cisim dahi yol vuran hırsızlar gibi onu soymak ister.

3595. Tâcirin ışığı o vakit yanmışdır ki, yol vurucu odun gibi yanmış ola.

Tâcirin ticâretinin revâcı yol vuran hırsızlann faaliyeti münkesir olduğu vakit parlar. Bunun gibi cismin kuvveti ve faâliyeti azalırsa, rûhun nûru ve kuvveti tezâhür eder.

3596. Zîrâ sen o akılsın ve bâkî akıl örtücüdür. Kendini zâyi' etme, boş yere çalışma!

Zîrâ sen bu cism-i unsurîden ibâret değilsin. Ancak o cisme taalluk etmiş olan akılsın. Bu cism-i sûrî o akıl denilen ma’nâyı örtücüdür. Binâenaleyh, rehzen olan cisme hizmet edip kendini zâyi’ etme ve cisme hizmet sûretiyle boş yere çalışma! [48]

----------------

وَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِّن قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ {محمد/13}

(47/13) “Vekeeyyin min karyetin hiye eşed-du  kuvveten min karyetike-lletî ahracetke ehlek-nâhum felâ nâsira lehum”

(47/13) (Ey Muhammed!) Seni çıkaran kendi memleket halkından daha güçlü nice memleket halkları vardı ki, biz onları helâk ettik. Onların hiçbir yardımcısı da olmadı. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir. 

----------------

 Hz. İbrahîm, Hz. Lût, Hz. Yakup, Hz. Mûsâ v.s. emsal peygamber hazeratı kavmi tarafından memleketlerinden çıkarılmıştır.

Resûlüllah efendimiz s.a.v. de Mekke den Medine’ye hicret sebebiyle çıkmıştır.

HİCRET

Hicret’in hakikati

11-09-2001

Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır.

Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır. 

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;

( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur. 

O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir. 

Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı. 

İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir. 

Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. 

Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir. 

İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir. 

Eğer bu vasıfların yoksa, hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak. 

Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. 

İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir. 

İslamiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz. 

Zati tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.

“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir. 

Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.

Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al alemi” tatbikatı olamıyacaktı.

Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir. 

Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir. 

Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir. 

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.[49] “ İz- -T-B- ”

#### “Mescid-i Nebevi”

Medineye girme zamanı gelmiştir. Kafile rebi’ül evvelin 12. Cuma günü Medine şehrine doğru yola çıkar ve Medine’ye girilir. Böylece “Medeni” hayata geçiş başlamış olmaktadır. 

Medineliler yani ensarın herbiri Rasulullah’ı evlerine davet etmekteydi, fakat o hiçbirini kırmak istemiyordu ve devesinin yularını serbest bıraktı, deve durursa orada bir müddet ikamet edecekti. Yavaş yavaş yürüyen kafilenin önündeki deve nihayet bir yerde durdu ve oturdu ancak az sonra kalkarak, tekrar yürümeye başladı; herkes heyecanlıydı, az sonra deve tekrar bir evin önünde durdu, oturdu ve orada kaldı. 

Bu ev Eba Eyyübül Ensari’nin eviydi; bu arada Hz. Rasulullah (sav.) deveye hiç müdahale etmemiş, kararı “deveyi yönetene” bırakmış idi. 

Devenin ilk durduğu yere Mescidil Nebevi’nin yapılması, ikinci durduğu yerde de kalınması kararlaştırıldı.

Böylece Cenabı Hakk, habibinin mekan yerlerini hayvanların en hayırlılarından olan bir deveden tespit ettirmiş oldu.

Musa (as.)’na ağaçtan konuşan Allah (cc.) Muhammed (sav.) Efendimize de bir hayvandan mekan tespiti yaptırmıştır. 

Burada nebati tecelliden, hayvani tecelli daha üstündür.

Ayrıca Hz. Rasulullah’a Cenabı Hakk her mertebeden tecelli etmiştir. 

“Çakılların konuşması,” maden mertebesinden; 

daha sonraları üzerinde hutbe okuduğu “hurma kütüğünün ağlaması,” bitki mertebesinde; 

“devenin yer tespiti yapması,” hayvanlık mertebesinden; 

“insanlık tasdiği,” insanlık mertebesinden;

“cinlerle konuşması,” cinlik mertebesinden O’na hitabı ve o mertebelerin de O’nu tasdiğidir. 

Böylece her mertebedeki varlıkların O’nu tanıması, O’nun âlemlere rahmet olması yönündendir.

Az geriye dönerek bir izah yapmaya çalışalım; şöyle ki, eğer sen de peygamberinin yolundan gidip, O’nun hayatını yaşamak istiyorsan, nefsi benliğinden, “medeniyyet”e hicret etmen gerekecektir; eğer zaten yola çıkmışsan, sana “Medine” şehrine girmenin yollarını göstererek kolaylaştırırlar.

Seni yolda taşıyan, “vücud” denendir.

“Medine”ye girdiğinde devenin ilk çöktüğü yer, “gönül meydanı”dır, ki orada “gönül mescidi”ni kurmalısın. 

Daha sonra devenin çöktüğü ve oturup kaldığı evin önü de “sabır evi”dir.

Çünkü Eyyubül Ensari “sabır ile yardımı” ifade etmektedir. Eskilerden beri “Eyyub” ismi “sabır” ile özdeşmiştir. 

Nitekim, “Allah sabredenlerle beraberdir.” “Sabreden zafere erer.” “Sabredersen hakikate erersin,” gibi birçok şekilde belirtilen bu güzel haslet ile vasıflanmamız lazım geldiğini bilmemiz gerekmektedir.

Nihayet “Medine Mescidi” “Mescidi Nebevi”nin inşaatına başlandı, yanına “Hane-i Saadet” inşa ediliyordu. 

Bu hadise bize, Kur’anı Keriym Bakara 2/127 ayetindeki, 

طوَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَعِيلُ

“ve iz yerfe’u ibrahimül kavaide minel beyti ve ismailü” mealen, “o vakti hatırla ki, hani ibrahim ile ismail beytin duvarlarını yükseltiyorlardı.” oluşumunu hatırlatmaktadır. 

Bu ayet ile bizlere “gönül kabe”mizin (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” “zat mertebesi” itibariyle yapılmasının gerekliliği bildiriliyorken, “Medine Mescidi”nin yapılmasıyla da gönlümüzde “Hakikati Muhammedi”nin gelişmesini sağlayacak faaliyete geçmesi ile ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” sırrının açılacağı mekan bildirilmektedir. 

Mekke’de, “Kabe-i Muazzama” (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” Medine’de, “Mescidi Nebevi” ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” dır.

İşte Hakk celle ve ala Hazretleri “Zati Zuhuru”nu her mertebesi itibariyle tecelli ettireceği mahalline müstakil bir bayrak “liva-il hamd” (hamd sancağı) vererek “medeniyyet yolunu” yani “kendini tanıma” yolunu bu mahalden açmıştır. 

Eğer Hz. Rasulullah (sav.) Mekke-i Mükerreme’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olacaktı, ki bu da onun şanına yaraşmaz ve sisteme de uygun olmazdı.

Senaryo gereği zahirde bazı zorlamalar ile “hicret” ettirilmiş ise de, hicret’in mutlak ifadesi, Hz. Allah (cc.)’ın habibine mutlak bir saltanat vermesi için Medineyi seçerek, O’na sancak vermesidir. “Hilafeti”nin ve “Muhtariyeti”nin tasdiğidir. 

Hacc ve Umre’ye gidenler, eğer azıcık dikkat etmişler ise, Medine-i Münevvere de kendilerini “Muhammed (sav.) sevdası” kapladığında, hatırlarında hiç birşey kalmaz. Çünkü orası ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” dır.

Orada O’nun saltanatı vardır. Orası, O’nun muhabbetiyle o kadar doludur, ki oraya hiç birşey giremez. 

Fazla ileriye gitmemek şartıyle söyleyeyim, ki (beni lütfen hoş görün) orada “allah” lafzı celil dahi sadece ezanlarda, kametlerde, tekbirlerde ve lafızlarda kalır. 

Medine’de “muhammed” isminin tecellisi zahir, “allah” isminin tecellisi batın’dır. 

Bu yüzden herşey “muhammed” ismini zikreder. Bu Allah (cc.)’nin habibine verdiği bir haktır; beşer cinsinden hiçbir insana nasip olmamıştır; çünkü “levlake levlak” (eğer sen olmasaydın, olmasaydın) sancağı merkez olan “Medeni” olarak “Medine”de açılmıştır. 

Böylece bilinse de, bilinmese de bu böyledir, vesselam.[50] 

“ İz- -T-B- ”

19-06-1990 Salı Medine

-----------------

Nasır hakkında Târık sûresi çalışmasından kısa bilgi;

Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[51]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır. (Murat Derûni) Şems sûresinde;

(Vel kameri izâ telâhâ.)

(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”

**********

Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[52] “ İz- -T-B- ”

 “Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılarsır.

“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir. 

“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.

Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır.[53] “ İz- -T-B- ” (Murat Derûni)

----------------

أَفَمَن كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّهِ كَمَن زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ {محمد/14}

(47/14) “Efemen kâne alâ beyyinetin min rabbihi kemen zuyyine lehu sû-u amelihi vettebe’û ehvâehum”

(47/14) Rabbinin katından açık bir belgesi olan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilen ve nefislerinin arzularına uyan kimseler gibi midir? 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “Men ve Rabbi” Kimlik-hüviyet ve Rabb ile esmâ mertebesi itibariyle olan âyet-i kerime Rabb-ı hass yönünden bir belge ve açık delil olmaktadır. Yalnız nefsi emmare de bu sahada kol gezdiği için hayal ve vehim karışma ihtimali vardır.

Hayal vadisi ve çıkmaz sokaklarında bu konu hakkında yapılan değerlendirme ile kıstaslarımız neler olmalı rabb-rubiyet mertebesinden belge nedir? Nefsi emarenin arzusuna uymak nedir anlamaya çalışalım. İlgili kitapta daha fazlası vardır. Yerimiz olmadığı için bu kadarı ile iktifa ediyoruz. 

Zuhuratlar baştan aşağı rabbımdan zuhur edenlerdir.

Bu kadar kesin konuşmak bence biraz ihtiyatsızlıktır. “Rabb’ım’ dan” derken acabaa hangi Rabb’ın kanalındandır. Tesbiti mümkünmüdür.? O halde evvelâ bu hususun belirlenmesi lâzımdır. Rahmân-i olarak gelen “zuhurat veya varidat veya daha başka isimlerle” kulun aklına veya gönlüne gelenler. “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah nezaketine” uygun olanlardır. 

Bunların ölçüsü ise, Kûr’ân-ı Kerîm olan kelâm-ı İlâh-î’nin, Hadîs-i kudsi ve Hadîs-i Şerif diye bilinen kelâmı Rasûlüllah-ın, ifade tarzına ve şer-i şerife uygun olması gerekmektedir. Aksi halinde kulun kalbine aklına veya gönlüne gelen her şeyden şüphe duyulmalı, Şer-i şerife uygun ise yapılmalı değilse yapılmamalı o düşünce her ne ise ve hangi hal ise, gönülden atılmalıdır. Şimdi bu hususu “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah” yönünden incelemeye çalışalım. 

Bu ve benzeri oluşumları iki yönlü değerlendirmek mümkündür. 

 (1) Yönü, kişiye ulaşan, zuhurat, varidat gibi hâdise ve oluşumu olduğu gibi rabb’ım’dandır diyerek kabullenmek ve o istikamette yönelmektir. Yani doğruluğunu, araştırma dan “imân” ve “sıhhati” ni kabul etmiş olmaktır. Bu işin kolaycılık ve teslimiyetçilik tarafı’dır. Neticesi meçhuldur ne olur bilinmez. Örfe de aykırıdır.

 (2) Yönü ise, bir araştırmacı anlayışı ile ihtiyaten hadisenin mahiyetini, oluşumunu gelişimini, olgunlaşmasını ve neticesini. Yani gelen herhangi bir şeyin varsa verdiği bilginin mahiyetinin neler olduğunu, özellikle verilen şeyin arka plânın da ne olabileceğini, düşünerek muhtemel hilelere düşmemeye çalışarak, gelenleri alıp ancak hemen doğrudur tasdiğini yapmadan “ihtiyad” kaydına alıp daha sonra onları inceleyip aralarında uygun olmayan fikirler varsa onları ayıklayıp daha sonra, örf’e, nass’a, ve adetullah’a uygun, anlaşılır ve tehlikesiz bilgi cümlelerine göre uyarlayıp kullanılacak ve kolayca anlaşılabilecek hâle getirip, hem kendimizin kullanımına ve, ve hemde çevremizin istifadesine açmamız, tehlikeden bizleri koruyacaktır. Diye düşünülür. 

Şimdi bu ve benzeri, zahiren kaynağı da meçhul gaybi oluşumları, İlâh-î ve asl-î kurallar içinde, nasıl değerlendirilmesi lâzım geldiğini hatırlamaya çalışalım. 

Bilindiği gibi “sahih-sıhhatli-Rahmân-î” bilgilerin üç hâli vardır. 

(1) VAHY: 

(2) İLHAM: 

(3) FİRASET: tir. Bunların dışındaki bütün bilgiler beşeri hayali ve vehmi’dir. Yukarıda belirtilen yolların karşılıkları ise. 

(1) VAHY: “Kûr’ân”

(2) İLHAM: “Hadîs-i kudsi” 

(3) FİRASET: “Hadis-i Şerif” ler karşılığı’dır. Şimdi bunları incelemeye çalışalım. 

(1) VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir. 

(2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâh-î bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancak varsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir. 

“Hadis-i kudsi” nin tarifi. Bilindiği gibi, (mânâ’sı Hakk’tan, lâfzı Peygamberden-dir.) Bu kurala binâen, herhangi bir kimseye gelen gaybi mânâda olan bir bilgi veya hissiyat, Tamamı ile birlikte, olduğu gibi kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer kabul edilirse, gelen zuhurat, bilgi veya, benzeri varidad, deyenler de vardır. “VAHY” hükmünde kabul edilmiş olacağından! Şirkin ve küfrün ta kendisidir. Gelen yeri İlâh, kendini de, farkında olmadan Peygamber, ilân etmek olur. 

O halde bu İlâh-î kural gereği, gönlümüze veya aklımıza gelen varidat, düşünce, ilham veya evham, “gayb’î fısıltı” dediğimiz kaynağını tam tesbit edemediğimiz, kimlik veya yönlerden gelen her hangi bir şey ne tür olursa olsun, geldiği üzere olduğu gibi kabullenip, ilmi mânâ da doğrudur. Hükmü ile kullanım tatbikatına geçmek çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü İlâh-î nezâket seyrine aykırıdır. Bunlara bir takım hayal vehim karışması mümkün’dür. 

Bu sahanın ölçüsü “Hadis-i kudsi” kıyasıdır ve ihtiyat gerektirir. Peygamber Efendimiz dahi Hakk’tan geldiğine şüphe etmediği halde kendi nefsi için, nefsine gelen haber ve bilgileri kolay ve düzgün anlaşılacak kelimelerden meydana gelen kendi kurduğu cümleler ile ashabına hüküm olarak bildirmiştir. Böylece gelen İlham varidat ilmi bir mânâ olarak, (mânâ’sı Hakk’tan,) Peygamberimiz de, kolay anlaşılacak bir ifade de olması için cümle ve lâfız düzenlemesiyle, (lâfzı Peygamberden’dir.) Diğer yönden, “bir şey sordum anında cevabı geldi,” gibi, hususlar dahi şüphelidir. Çünkü Örf, nass ve Adetullah’a uygun değildir. Peygamberimizin hayatında bu tür yaşantılar pek çoktur. Bazıları Efendimize gelip soru sorduklarında, Efendimiz bunların bazılarına cevap verir bazıları için ise kendisinde o an, bir fikir oluşmadığından soru soranlardan bir miktar süre isterdi. Hz. Âişe annemizin kayboluş hadisesini herkez bilir. Bu hadisenin açıklığa kavuşması için Efendimiz yaklaşık bir ay kadar, hakkında “Vahy-i İlâh-î” gelinceye kadar beklemiştir. Herhangi bir kimseye “Rahmân-i gayb-î fısıltı” her an acaba hazırda, emre amade bekliyorda, her hangi bir şey sorulduğunda hemen cevap mı? Alıyor. Bu da çok şüpheli bir haldir. Eğer öyle olsaydı peygamberimize sorulan soruların cevabı anın da evvelâ ona gelirdi. İstisnaları olmakla birlikte, bu sahada da Örf, nass ve Adetullah bu yöndedir. 

Ümmet-i diye bilinen ve açık olarak imân ettiğini söyleyen bazı âlim, zahiri sûfi ve kendilerini mü’min addeden bazı kimseler dahi bunların farkında olmamış ya yok saymış ya da inkâr etmişlerdir. 

Bâtınî denilen, madde âleminin, mâverâ’sı-arkası, gürünmeyen tarafında ki lâtif fertleri, bu görünen zâhir âlemin zâhir fertlerinden kıyas edilmeyecek kadar çoktur ve biz bunların gerçek mahiyetlerini ne yazıkki bilmiyoruz. Bildiğimiz, yani Peygamberlerimiz vasıtasıyla bildiğimiz genel faaliyyette olan iki tür, melek ve iblis isminde lâtif varlıklar vardır, ve bu varlıklar bütün âlemi kaplamışlardır. Gece gündüz sıcak soğuk demeden heryerde ve her zaman faaliyettedirler. Melekler, Nur’dan halkediklerinden daha lâtiftirler doğrudan kesif olan insanlarla iletişime geçemezler ancak onları görevli olarak dışarıdan kontrol ederler. 

İblis ise, Ateş kaynaklı olduğundan lâtifin kesifidir, dilediği yer ve zamanda daha da kesifleşerek insan varlığındaki duygulara veya görüntü ile insanlara, zuhuratta veya yaşantı da yaklaşması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar için en tehlikeli olanlar bu taifedir. İçlerinde Mü’min’ler ve kâfirlerde vardır. Mü’min olan bazıları zaman zaman az da olsa, insanlara yardımda bulunurlar. Ehli küfür olanlardan ise insanlara zarardan başka hiç bir şey gelmez. 

En büyük hileleri sûreta Hakk’tan görünmeleridir. 

Nasılki batılı bazı hrıstiyanlar meslek olarak islâm dini hakkında eğitim yapıp hatta doktoraya kadar eğitimlerini geliştirip orta halli bir müslümanın üstünde bir bilgiye sahip olabiliyor ve bu bilgisini evvelâ doğru küçük bilgiler halinde verip daha sonra güven kazanınca yanlış bilgileri verip aklını bozmaları gibi. Farkında olmadan zarar verirler. İşte en tehlikeli hal de budur. Bu hususta din kitaplarında çok geniş bilgiler vardır. Dileyenler oralardan daha geniş bilgiler alabilirler. Biz yolumuza devam edelim. 

Bu hususlar kıyasi olan fiziki ölçüler değil ki, açık bir değelendirme yapılsın. Hissi olan hususlardır ki, onun da hemen kolayca tesbit edilebilen bir ölçüsü yoktur. 

Yemek yapmak için alınan bir malzeme bile, eğer kuru ve ince gıda ise elekten geçirilmekte, yıkanın veya sulu bir gıda ise kevgirden geçirilmekte. Taneli gıdalar ise ayıklanarak gözden geçirilmekte, ondan sonra işleme konmaktadırlar. Yapraklı ve kabuklu yiyeceklerin de kabuklarının ve dış yapraklarının soyulması gerekmektedir, yani hiçbir gıda yokturki üstünde veya içinde, temizlenmesi gereken bir bölüm olmasın ve ondan sonra sofraya gelsin. 

Lâtif olan mânâ âleminden yola çıkan ilâh-î bilgiler hangi mertebeden geçerlerse o metbenin malzemesinden bir pakete sarılarak o mertebeden diğer bir mertebeye geçebilir daha sonra o mertebedende bir sonraki mertebeye geçebilmek için de o mertebenin paketiyle paketlenir, o mertebedende bir sonraki mertebeye geçerken gene yeni geldiği mertebenin paketine girmiş olur aksi halde yeni geldiği mertebeye uyum sağlayamaz. Taa ki, Ef’âl âleminde zuhura çıkması için buranın evvelâ beşeri hayal paketiyle paketlenmesi lâzımdır ki bu âlemin şeriatı içinde kendine bir yer bulabilsin, aksi halde olduğu gibi gelse bu âleme uyum sağlayamayacağı için bozulan paketsiz gıdalar gibi bozulur kullanılamaz. Uyum sağlanamaz. İşte buradaki tehlike eğer o doğru bilginin üzerinden geçtiği yerlerden giyindiği paketleri üstünden çıkartılmazsa bulunduğu yerin paketi muamelesi görür. Çünkü onu kullanacak olanda aynı paket renginin içindedir. Oyüzden oda aynı muamele ile meamele edecektir. Ve paketi görüp onu gerçek mal zannedecektir. İşte daha evvel kendisi paketlikten çıkmış aslı üzere kalmış bir mânâ ehli ancak gelen paketi birer birer dış paketlerinden soyarak gerçek içinde olan hakiki değeri ortaya çıkaracaktır. İşte ancak o paket gıda, gerçek mânâ da içi özü gıda edilmiş olacaktır. İşte bu mânâ âleminden gelen paketlerin içindede ne olduğu gerçek mânâ da belli değildir hayal ve vehim âleminden yapılan bir sürü sahte bilgi paketleri vardır ve bu âleme her an ihrac edilmektedirler dışı itibariyle hakikilerinden ayırmak mümkün değildir işte burada gerçek bir ölçüme ve ölçüye ihtiyaç vardır. İşte yukarıda bahsedilen hadise budur hayal ve gayb âleminden zuhur eden paketleri alıp dışını soyup içini değerlendirip dünya sofrasına gayb yemeklerini üzerindeki paketlerini temizleyip saf bir halde, gıdalanmak için kendimize ve çevremize sunmalıyız bunun dışında gaybdan veya nereden geldiği belli olmayan paket bilgileri olduğu gibi kullanmaya kalkarsak yediğimiz şey ancak ambalaj-paket olur, bizse onu leziz yemek zannederiz epey bir zaman sonra onun sonsuz sıkıntıları ortaya çıkar ama iş işten geçmiştir. 

Gerçek ve hakiki olan mânevi gıdaların, ilham varidat müşahede, v.s. olan lâtif hallerinde bu sistem içerisinde muamele görmesi tabii olacaktır. Yani akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi lâzım gelecektir ancak bunun şartı süzgeçin (T.S.E.) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır. Yoksa süzgeçin delikleri veya ölçü ayarları bozuk ise aldanmaktan ve netice de hüsrandan başka bir işe yaramayacaktır. O halde yani, (1) VAHY: “Kûr’ân” yolu kapalı olduğundan üzerinde konuşulması mümkün değildir. (2) İLHAM: “Hadîs-i kuds-i” yolu ve kıyası açıktır bu yol halen çalışmaktadır, ancak çok dikkat istemektedir. Gelen gaybi oluşumların Rahmân-î kaynaklı olması akıl ve gönül süzgecinden geçirilip anlaşılabilecek, yani “sağlıkla kullanılabilecek” hale getirilmesi lâzım gelecektir. İşte bu çalışmadan sonra bu bilginin sahibi o kişi olur. 

Aksi halde kişi geldiği gibi aktarılan hususun taşeronu olur, bu sebeble sahip değil taşıyıcı olur, eğer taşıdığı zararlı bir paket-yük’se gönderildiği yerde oluşacak zarara da, tabii ki ortak olmuş olacaktır. 

Yukarıda belirtilen hususlar dahilinde hareket eden kimseler, Peygamberin mânevi varisleri, bunlardır. Zâhiri varisleri ise Firaset sahibi Âlimlerdir. Bunların dışında başka bir yol yoktur. 

 (3) FİRASET: İse, bilindiği gibi mü’min’in vasfı’dır “Hadis-i Şerif” ler düzeyidir. 

 “Hadis-i Şerif” lerin, tarifi ise, (mânâ’sı da, lâfzı da, Peygamberden’dir.) Bunların hepsi Efendimizden zuhura çıktığı halde, mertebe farklılıklarının ne kadar bariz olduğu açık olarak bildirilmektedir. Bunların dışında her hangi bir bilgi ve duygu oluşumunun veya kurgulanmasının mümkün olmadığı bildirilmekte, eğer oldurulmuşsa ona itibar edilmemesi gerektiğini bu ölçüler bize bildirmektedir. 

O halde! 

(1) VAHY: “İlâh-î” dir, Bu yol kapalıdır. Daha evvel bu yoldan gelenler ölçü olur ve tatbik edilir, bunlardan başka yeni ölçüler olamaz.

(2) İLHAM: “Kuds-î,” “kevn-î ve mülki” dir. İsminin üstünde olması gibi, bunların ana kaynağının ve hakikatinin kuds-î, izahlarının ve cümle, düzenlemelerinin ise “kevn-î ve mülki” olması gerekmektedir. Yani o hale yükselmiş olan bir kişiye “kuds” âleminden bir İlham gelince onu alıp kendi idrak anlayış ve irfaniyyeti ile çevresinin oldukça kolay bir yolla anlayıp faydalanabileceği bir düzenleme ile yakınlarına bu sıhhatli bilgiyi aktarabil-mesidir. İşte bu yoldan elde edilen bir bilgi duyulduğu zaman hiçbir endişeye ve şüpheye mahal kalmadan ve dinleyende de mevzuun kendi sekinesini ortaya çıkararak mutmain olmuş bir gönülde, huzur ile dinlenmesini sağlar ve bast halini oluşturur. Bu da ölçüsüdür. Ayrıca bu hususun tarifi (bilenin sözü nettir,) hükmüdür.

(3) FİRASET: “Firaset” ise, sadece “kevn-î ve mülkî” dir. Ef’âli ve fıkhi işlerde oluşur kıyasa ve içtihade dayanan bir ilim düzeyidir. Burası zâten fark âlemidir, gaybi bir hususiyyet-i yoktur, beşere gönderilen hükümler istikametinde hareket edilir. Bu hususta söz çoktur dileyen ilgili yerlerden daha fazlasını bulabilirler.[54] “ İz- -T-B- ”

----------------

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ {محمد/15}

(47/15) “Meselu-lcenneti-lletî vu’ide-lmuttekûn (e) fîhâ enhârun min mâ-in gayri âsinin ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muhu ve enhârun min hamrin lezzetin lişşâribîne ve enhârun min aselin musaffâ(en) velehum fîhâ min kulli-ssemerâti ve magfiratun min rabbihim kemen huve hâlidun fî-nnâri ve sukû mâen hamîmen fekatta’a em’âehum”

(47/15) Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu? 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir. 

----------------

Bu âyet ve bağlantıları hakkında daha önce yapmış olduğumuz çalışmayı buraya alıyoruz.

 KEVSER NEHAR.[55] 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 1} فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ 2} إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ 3}

 “inna a’taynakel kevsere” (1)

“fesalli lirabbike venhar” (2) 

“inne şanieke hüvel ebterü” (3) inna/kesin biz kevseri sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1) artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2) inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden “hüve” ebter/soyu kesik (3)

“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” 

------------------- 

…………………………..Rağbet edilip, doğum olup, nefsinden berat alınıp, miraca çıkılıp, kadir ve kıymet bilindikten sonra Ramazan sonun da şükür bayramı yapılır. Cemal-i Tecelliler içinde gark olmuş salik Ramazan sonunda şükür bayramı yapar. Sene sonunda kurban bayramında Celal tecellisi ile Mürşid’inin yardımı ile Nefsi emaresini keser ve başkalarının da Nefsi Emmare ve Levvame’sini kestirecek duruma gelir. (Bu oluşumlar bir sene içinde oluşacak hadiseler değil, 15-20 sene zarfında özverili çalışmalar sonucunda kabiliyetli saliklerin ulaşacağı hallerdir) Kısa ve özet bilgiden sonra yukarıda geçen Kevser ve kaynaklarını incelemeye çalışalım…

(كوثر) “Kevser” kelimesi () “kef”, → “Kelamı İlahi” veya “kün/ol” hükmünde­dir.

() “vav”, → “varidat-ı İlahi” İlahi lütuf ve ihsan, () “se” → sena/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası; 

 → “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.

() “rı” → “rahmeti ilahi” İla­hi rahmettir.

Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcuttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakikatleri idrak eden o olmuştur. 

Kelamı ilahinin lütfedilişi, Varidat-ı İlahinin insan-ı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlahihin lecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakikatine ulaşan kimselere ne mutlu.

Dini kitaplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir: 

Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyecekler­dir. 

İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri var­ılır. Bu zahir yönü itibariyledir.

Birde batıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım. 

Batini yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.

Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır, Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir. 

Çünkü vahdet ilmini idrak etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır. 

Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyim. Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasınıin batın-ı itibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz.[56] “ İz- -T-B- ” 

-------------------

Kevser sayısal değerine bakacak olursak;

Ke: 20, Ve: 6, Se: 500, Re: 200,

20+6+500+200= 726

7+6= 13 

 (13) Hazret-i Muhammed’in Şifre Sayısı, (2) Zahir ve Batın bayramdır. Ramazan Bayram-ı olan Halife-i Şahsiyelik Batıni yani kendinden kendine, Halife-i umumi Kurban Bayramı olan ise zahiridir çünkü cemaate dönük olan tarafı vardır. 

Birinci ayette Kevser’in verilmesi ile birlikte 2. Ayette namaz kılınması isteniyor. Öncelikle kılınan Şükür bayramı 2 rekat namaz ve Kurban kesiminden önce kılınan namaz ile toplam 4 yapmaktadır. 4 İslam’ın şifre sayısı olan Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebeleridir. Bu mertebelerin hakikat namazı kılınınca ancak Nefsi emmare kesilebiliyor. Yani zahiri, Batını, Yakîni ve marifeti bir bayram kemaliyle yapılabilmiş oluyor.

Birinci ayette geçen Kevser’in açılımı Muhammed suresi 15 ayette olduğu bu ayet incelendiği zaman anlaşılıyor.

-------------------

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ {محمد/15}

 (MUHAMMED - 47/15) - Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. 

47/15) Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?

-------------------

Sure sayısı ve ayet sayısını toplarsak;

47 + 15= 62 

6+2= 8 

(8) Sekiz cennet.

Kevser ırmağı ise 8. Cennettedir. 4 kolu bu kolunda bağlı bulunduğu Aşk-ı İlahi Hubb-u İlahinin kaynadığı İnsan-ı Kamil cenneti tam ortadadır. Su, Süt, Şarap ve Bal ise kollarıdır.

Toplam 5 Hazret mertebesini ifade eder. Diğer 7 Cennet ise Nefis cennetleridir. Ayetin ilerleyen bölümlerin de değinilmiştir.

İttika (korunma) sahipleri için vaad edilen cennet İttika sahipleri dört gurupta toplanır Şeriat’ın İttikası; Farz ve sünnet ibadetleri şeklen terk etmekten sakınmadır.

Tarikat’ın İttikası: İlahimuhabbetten ayrılmaktan sakın-ma dır.

Hakikat’in ittikası; Hakk ile olmamaktan sakınmadır.

Marifetin ittikası; Hakk ile bir an olsun ayrı olmaktan sakınmadır.

Şeriat ve Tarikat ehli hayali rableri ile beraber nefs cennetlerinde, Hakikat ve Marifet ehli ise gerçek rableri ile beraber zat cennetlerindedirler.

Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar;

Zat cennetinin ilk ırmağı مَّاء (mae) bozulmaya su ırmağı, üzerinde yaşadığımız arzın suları belirli bir süre sonra dış etkiler maruz kalarak bozulmaktadır. Su ırmağı Efal-i İlahiyye ve cennetini temsil etmektedir. Sayısal değerine bakacak olursak… 

Mim: 40, Elif, (1-13), Hemze (1-13) 

40+1+13+1+13= 66

6+6= 12 

(12) Hakikat-i Muhammed-i ve Tüm cennetlerinde toplamını vermektedir. Sütün, Şarabın, Balın ve Aşk yani Hubb-i İlahiyye olan Nefes-i Rahmani “Su”dur. Aynaya nefes “Hu” diye üflenince sıcak olarak çıkan nefes su taneciklerine dönüşür. Su hayattır. Su olmadan yani Hayat olmadan hiçbir şey olmaz. Aynı zamanda Hz. Şehadet mertebesi olan bu mertebe tüm mertebeleri kapsa-maktadır. 

Burada Mürşidin ilminde fani olunarak, onun hayatı ile dirilmek mümkün olur. Ve daha önceki zanni ve hayali bilgileri ölür. Ve salik ahirin Efali cennetini burada yaşar. Mürşidinde Fani, Tevhid-i Efal cennetinde bakidir diyebiliriz. Bu hal üzere olan kişinin beşeriyet elbisesi üzerinden kalktı mı Ayn’el olarak bu halleri ahiret âleminde açılımları olur.

مَّاء (mae) Mim; yani Hakikat-i Muhammedi’nin önüne Elif; yani “Ulûhiyet-i perde olmuştur. Ancak bir önünde olan hemze; yani Hamza gibi idraki ma’nâda şehid olanlar. Bu perdeyi ortadan kaldırıp gerçek ma’nâda Hakikati Muhammediyeyi idrak edebilirler. Bu perde Mürşidin zahiri beden perdesidir.

Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra Musa a.s değneği ile kayaya vurunca 12 kaynak çıkmış ve kavminin 12 sıbtı hangi kaynaktan su alacağını bildiği gibi her yolun kaynağı başkadır.

Su ırmağı ŞERİAT mertebesini temsil eder.

Tadı değişmeyen sütten ırmaklar, Zat cennetinin ikinci ırmağı, لَّبَنٍ (Lebn) “Süt” tür. Resülullah efendimiz rüyasında gördüğü sütü “İlim” olarak tabir etmiştir. Rüya yani Batıni nefsi ve Nuran-i seyirdir. 

Lebn (Süt) sayısal değerini incelersek,

Le: 30, Be; 2; Nun: 50,

30+2+50= 82

8+2= 10

(10) Tevhid-i Sıfat mertebesidir.

Lam: Uluhiyet

Be: Risalet Nun: Nefsi Küll’dür.

Kevser ırmağından, gönül havuzuna dolan ilmi, Kamil İnsan müntesiplerine Nur-u Muhammedi gereği her mertebeden gönül süt pınarından, saliklerini ilim olarak beslemektedir. Musa a.s nasıl ki sadece öz annesinin sütünü kabul etmiş. Diğer süt annelerinin sütünü kabul etmemişse, salikte sadece öz annesi mesabesinde ve Nefsi Küll konumunda olan Mürşidinin ilim sütünü kabul eder. Başka üretim bir süt içmeye kalkarsa bu sütlerin ihtivası birbiri ile karışınca tadı değişir. Onun için bir salik sütünü yani ilmini karıştırmamalıdır. Mürşid-i Kamil mesabesine gelmiş bir kişide, sütününden müntesiplerine geçecek ilimler konusunda dikkatli olmalı ve risalet süzgecinden geçirip vermelidir.

Lam yani Uluhiyet mertebesi yani Allah esmasından alınan ilim, Risalet yani Mürşid-i Kamilin gönül aynası veya Rabb-i Hass aynasına Veli ve Müm’in esmaları aracılığıyla yansır ve buradan Nefs-i Küll mertebesinden sohbetler ile saliklere içirilir.

Seyrinde 2. Seyr olan Nurani seyre gelmiş olan salikte de bu Risalet ilminin yansıması ile Mürşid’inin ilgilendiği konu doğrultusunda ilmi açılımlar olur ve bunun neticesinde bu açılımlar çalışmalarına yansır. 

İşte bu mertebenin sütünün tadının değişmemesi lazımdır. Nasıl dünya sütü biraz beklerse, kaynatılmaz veya pastorize edilmezse kesilir. Bu ilim sütünün tadının bozulmaması için gerçek bir Kamil İnsanın bünyesinde işlenip, sağlıklı ve tadının bozulmaz bir hale gelmesi gerekir. Böyle olmayan bir süt yani ilim risaletten kesiktir. Taliplilerini Hakikate ulşamaktan keser. 

Süt ırmağı TARİKAT mertebesini temsil eder.

İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar;

Zat cennetinin üçüncü ırmağı, خَمْر (Hamr) “Şarap” tır. Ve aynı zamanda ekşi demektir. Dünya şarapları ekşidir ve sarhoşluk verir. Lezzet veren yani ağız yolu ile alınan “Tad”dır. Tasavvuf’ta geçen “Meyhane” Dergah’tır. Mürşid-i Kamil gönül hanesi olan bu dergahına gelen saliklerin gönüllerine Şarab-ı yani Aşk-ı ilahi’yi nefes yolu ile yani sohbet ile tenfis eder. Lezzet yani tad ağız tavanı ve tabanı sayesinde alınır. Bu tad hücreler ile beyine iletilir. Ve Hakikat-i İlahi sohbeti içenlere sevk vermiş olur. Ağızdan alına tat dan önce bir salik’in iyi bir dinleyici olarak Hakikat kulağının açılmış olması gerekir ki, bu bir önceki mertebe olan Süt ırmağında olur.

Hamr (Şarap) sayısal değerini incelersek,

Ha: 600, Mim: 40, Re: 200,

600+40+200= 840

8+4= 12

(12) Hakikat-i Muhammediye’dir.

Ha: Halk, Mim: Hakikat-i Muhammediye (Uluhiyet) Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleridir.

Ayan-i sabitede bulunan Esma-i ilahiye halkının, Uluhiyet mertebesinden Nefesi Rahman-i ile tenfis edilip, Rububiyet mertebesinden açığa çıkan Esma-i İlahiye’nin içenlere lezzet vermesidir. 

Ölümde, bir tadıştır. Kevser ırmağının şarabını tadan salik ölmeden önce idraken ölüp bu Aşk-ı ilahi badesi ile Hakk’ın Cemal aynasında gark olup kendinden geçmiş bir haldedir.

Hamr, mayalanmak ve Hamur’dur. Hamur da maya’nın etkisi ile ekşiyip kabarır. Ve yenecek hale gelmesi için fırında pişmesi gerekir. Hakikat-i İlahi sohbetinin bir salik’in anlayabilmesi için Mürşid Hamur’u gönül ateşinde pişirmesi gerekir. Ve ufak lokmalar halinde taliplilerine verir. Eğer büyük lokmalar ile verilirse boğaza takılır ve manevi ölüme sebep olabilir. 

Şarabı içtik şerhoş olduk şükrillah Ayıldık ilme talib olduk elhamdüllilah Şarap ırmağı HAKİKAT mertebesini temsil eder.

Süzme baldan ırmaklar, Zat cennetinin dördüncü ırmağı, (عَسَلٍ) “Bal” dır. Bal bilindiği gibi altıgen peteklere arıların topladıkları balları işlemden geçirip kusması ile oluşan Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Arının renkleri sarı ve siyahtır. Bu sıvı gerçek hayat verip kıyam ettirir. Saliğin kıyametini koparıp nefsini kurban ettirir.

Balın süzme olması peteğininden süzülmesidir. Petek dış kısmı yani efaldir. Bal zat marifet mertenesini temsil etmektedir. Burada fiil yoktur. Mutlak ilim mertebesidir. Balın bu dış kısmı ayrılmalıdır. Gerçek zati öz olan ilim taliplilerin gönül havuzuna akıtılmalıdır.

Peteğin altıgen olması 6 yöne işarettir. Ve bu bal dör-düncü ırmaktır. Kabe de küp yani altıgen ve 4 köşesi vardır.

Arı peteği, arının içinden çıktığı doğum yeridir. Kimi işçi, kimi erkek arı, kimi kraliçe arıdır. Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergahı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebe-sini yaşar. Tam kemalat ile Bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur.

Bal marifet demektir. Marifet-i İlahiyye mertebesi sahibi bi Mürşid-i Kamil bu balı süzer. Ve salik hangi mertebede ise ona, o mertebeden ikram eder.

Asel (Bal) sayısal değerini incelersek;

Ayın: 70, Sin: 60, Lam: 30,

70+60+30=160

(16) 13 ve 3 tür. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden Hakikat-i Muhammedi’yedir.

Bal sayısal değerlerinden ilk üç ırmağında bu ırmak içinde cem olduğunu vermektedir.

Ayın: Göz, Sin: İnsan, Lam: Uluhiyet’tir.

İnsan’ın nasıl ki insanın en kıymetli organıysa, âlemlerin en kıymetliside göz bebeği mesabesinde olan İnsan-ı Kamildir.

Zat ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

Ayet içinde geçen نْهَارٌ (Nehar) ırmak Nun: 50, He: 5, Elif: 1 Re: 200

50+5+1+200= 256

2+5+6= 13

(13) Hakikat-i Ahadiyet’ül Ahmediye dir.

Nun: Nur-u Muhammedi,

He: Hüviyet

Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleri…

Hakikat-i Muhammediyenin 12 ırmağı, Tüm mertebelerden kendi ilahi kimliği üzerinden Nefes-i rahmâni ile Esmâlarına tenfis edilmesidir.

(12) (10) (12) (16) (12)

12+10+12+16+12= 62 

62 incelenen Muhammed (47) suresi 15. Ayetin sayısal toplamı ve (8) cennettir. Bu ırmakların tesadufi değil İlahi nizam gereği olduğudur.

8= 5+3= 53 ile şifre sayımızdır.

Bir başka hesaplama ile; 

Dört ırmağın sayısal toplamı;

66+82+840+160= 1148

1+1+4+8= 14

(14) Nur-u Muhammedi’dir. Bu dört ırmağın tüm mertebelerden akıcı yani akar olmasıdır.

1148, Nehir sayısal değeri olan 255 ile toplarsak,

1148+255= 1398

139 (13) tür. Hazret-i Muhammed’in Şifre rakamıdır. 8 ise 8 Cennettir… 8. Cennetten (Yolumuzda 53 ten) istidatlı gönül havuzlarına Su, Süt, Şarap ve Bal ırmakları olarak akmaktadır diyebiliriz. ( Heza min fazli Rabbi) Bal sayısal değeri,

Be: 2, Eli: 1, Lam: 30,

2+1+30= 33 tür.

(33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısıdır. Mescid-i Nebevi Marifet ilmi ve diğer ilimlerin kaynağıdır.

Küçük bir uygulama yapalım, Bal arapça “Asel” idi. A-SEL

A (Ayın-Göz) ve Sel; Kulun Abdiyet mertebesinden gözünden süzülerek akan gözyaşı selidir. Bu gözyaşları inci mesabesindedir.

İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yak’în mertebeleri cem olduktan sonra Sin’in üzerine üç nokta gelir. Ve “AŞ-El” olur. Bu durumda olan kişi Uluhiyetin (Allah’ın) aşçı olan eli olmuş ve taliplililerin uluhiyet tabaklarına bu ma’nâ yiyeceklerini koyar ve onları besler.

Resülu zişan efendimiz ortaya bir tepsi bal koymuş. Bu nedir? Diye sorunca gelenler. Efemdim baldır demişler. Aynı soru Hz. Ali efendimize sorulunca parmağını daldırıp tattıktan sonra, Efendim baldır demiş. Cenab-ı Hakk bizleri de geçek balı tadıp müşahade edenlerden eylesin. İnşeAllah. 

Bal ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.

Zat-i cennette olanların Rububiyet tarafları olduğu gibi kulluk tarafları vardır. İşte kullukları için meyve ve rablerinden bağışlanma vardır. 

Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içiri-len kimsenin durumu gibi olur mu?

Zat cennet-i ırmaklarından içenler ile, içleri nar yani ateş olan bir olur mu? Demektedir Rabbimiz. Bu kişiler nar olan vücutlarına aynı su girsede ateş olup bağarsaklarını parçalayacaktır. 

Kevser ırmağını birleyen için ikinci rekatta Rabbin için namaz kıl ve nehar/nahr et, kurban kes/boğazla denmektedir.

İşte Kevser Neharlarını içen, ırmakta He: Hüviyet kimliktir. Hakk’ın kimliği ile bir salik’in kimlik’lenebilmesi için nehar/nahr bunun içindeki Ha= Hayat’tır. Bu boğazlama ile birlikte kan tazyik ile bir ırmak gibi boşalır. Bu boşalma esnasında He ve Ha arasında bir hırıltı çıkarak Hüviyet ve Hayat birleşmiş olur.

Sayısal değerleri; 5+8= 13’tür… 11 ve 12. Mertebelerde 13 bağlıdır. Zilhiccenin 11,12, ve 13 günlerinde kesilen kurban buraya bağlıdır, diyebiliriz.

17-12-2013

Not: Bugünün tarihin sayısal değeri bir hesapla; 17+12+20+13= 62 dir.

Murat Derûni… 

-------------------

Bu çalışması için Murat Derûni Oğlumuzun ellerine gönlüne sağlık. Mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı onu da kayda aldım.[57] “ İz- -T-B- ”

-------------------

 3602. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüz-dedir; bu bizim kuvvetimiz ile değil, fermân-ı ilahidendir.

 “Cennetin dört ırmağı”ndan murâd, sûre-i Muhammed’de vâki’ (Muhammed, 47/15) ya"’m “Muttakîlere va’d olunan cennetin meselidir ki, orada âb-ı zülâl nehirleri, tu’mu bozulmayan süt nehirleri, içlerinde lezîz şarâb nehirleri ve süzme bal nehirleri vardır” âyet-i kerîmesinde zikr olunan dört nevi’ nehirlerdir.

3603. Her nerede istersen sâhirlerin murâdında sihir gibi, onu câri tutarız.

Ya’nî cennetin dört nehri, sâhirlerin arzûlarına tâbi’ olan sihir gibi, bizim arzûmuza tâbi’dir. Hakk’m fermânı ile biz o nehirleri istediğimiz tarafa akıtırız.

3604. Nitekim bu iki akıcı olan gözlerin pınarı, kalbin hükmünde ve canın emrindedir.

3605. Eğer isterse yılanın zehri tarafına gider; ve eğer dilerse i'tibâr tarafına gider.

Cennetin ırmaklaının istediğimiz tarafa akıtmamızın nazîri, dâimâ cârî ve müteharrik olan bakışlanmızdır; ve bizim bakışlanmız kalbimizin ve rûhumuzun hükmü ve emri altındadır. Eğer kalbimiz isterse yılanın zehri, ya’nî huzûzât-ı nefsâniyyeve harâm olan şeyler tarafına gider; ve eğer kalbimiz isterse, (Haşr, 59/2) ya’nî “Ey basarlar sâhibleri ibret alınız!” emrine ittibâan, suver-i âlemden ibret almak tarafına gider.[58]

3641. Vaktâki sıcak su içirildiler; onları rüsvây edecek cinsinden bütün perdeleri kat olundu.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed’de olan (Muhammed, 47/15) ya’nî “O kimse cehennemde ebedî olan kimse gibi midir ki, kaynar su içirilirler, barsaklan parçalanır" âyet-i kerîmesine işârettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmedeki kat’-ı em'âyı, lisân-ı işâretle, perdelerin kat’ı ma’nâsına almışlardır.

3642. Ateş, ândan dolayı kâfirlerin azabı geldi; zîrâ taşın imtihânı ateş olur.

Ya’nî kâfirlerin kalbleri taş gibi katı olduğundan, onlan enbiyâ ve evliyânın mülâyim olan sıcak nefesleri yumuşatmak için kâfi değildir; zîrâ katı taşlar şiddetli ateş ile yumuşatıldığı ve kınldığı için kâfirlerin azâbı da şiddetli ateş ile olur.

3643. O taş gibi gönüle, biz nice nice mülâyim söyledik; nasîhat kabûl etmedi.

3644. Kötü yara için damar kötü ilâç buldu; eşeğin başına köpek dişi lâyıktır. Azgın yaranın damanna, şiddetli ve ağır ilâç münâsib olur.

3645. Habîsâtın habisler için olması hikmettir; çirkine de çirkin eş ve lâyıktır. [59]

2504. (Fir‘avn) dedi: "Ey Mûsâ o dört hangisidir ki, hana ivaz verirsin, söyle, getir!" 

2505. "Tâ ola ki, o güzel vadin lutfundan benim küfrümün çarmıhı gevşek ola!" Bu ve âtîdeki ebyât, Fir’avn’ın isti’dâd-ı ezelîsi lisânından vâki’dir. Zîrâ yukarıda 2490 numaralı beyitde îzâh olunduğu üzere, Fir’avn’ın hâl-i ihtizârdan mukaddem îmân ettiğine Kur’ân-ı Kerîm şehâdet buyuruyor. Ya’ni, Fir’avn’ın mü’min olan ayn-ı sâbitesi diyor ki: "Ey Mûsâ, bana îmâna bedel olarak o va’d ettiğin dört şeyi söyle; belki senin o güzel va’dinin letafetinden benim küfr-i zâhirîmin ve şekâvet-i nefsâniyyemin çârmıhı gevşer de, benim îmânım âlem-i kesâfetde de zâhir olur.”

2506. "Belki o ganîmetlenmiş olan hoş va ilerden, benim yüz batman olan küfrümün kilidi açılır." Habîsât olan nefislere, habîs olan rûhun taalluku hikmettir; çirkin olan bâtına çirkin zâhir eş ve lâyıktır.

2507. "Ola ki bal ırmağının te sîrinden, bu kîn zehri, tenimde bal ola!"

“Bal ırmağı’ndan murâd, Fir’avn’ın ayn-ı sâbitesindeki îmân isti’dâdıdır. Ya’ni, “Ey Mûsâ, sen latîf olan va’dlerini söyle, câiz ki, benim ayn-ı sâbitemin feyz-i îmâm cismâniyetime ve kesâfetime te’sîr eder de, bu tenimdeki kîn zehri ve sıfât-ı nefsâniyyem muhabbet balına inkılâb eder.”

2508. "Yahud latîf olan süt ırmağının aksinden, esîr olan akıl bir dem terbiye bula!"

“Süt ırmağı”ndan murâd, muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyedir. Ya’ni, “Yâhud muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyenin aksinden, nefs-i emmârenin esîri olan aklım bir an için olsun terbiye bula!” Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede, sûre-i Muhammed’in on beşinci âyetinde vâki olan (Muhammed, 47/15) “Müttakîlere va’d olunan cennetin mislidir ki, onda kokusu ve lezzeti bozulmamış su nehirleri ve ta’mı bozulmamış sütden nehirler, içenler için lezzet olan şarâbdan nehirler, musaffâ baldan nehirler vardır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Muhakkikler indinde “su nehirle”nden murâd, hayât-ı ezeliyye-i ebediyye ile ihyâ edici olan ulûm-ı ledüniyyedir. “Süt nehirleri”nden murâd, muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyedir. “Şarâb nehirleri”nden murâd, cezbe-i ilâhiyyedir. “Bal nehirleri”nden murâd, hakka’l-yakîndir ki, ondan daha tatlı ve lezzetli bir şey yokdur ve isneyniyet şa-ibesinden musaffâdır.

2509. Yâhud ola ki, o şarâb ırmaklarının aksinden sarhoş olayım, emrin zevkinden koku götüreyim! "

“Şarâb ırmağından murâd, cezbe-i ilâhiyye ve şevk-ı müfritdir ki, ukülü hayretlere sevk edip, mest eder. “Emir”den murâd, rûhdur; nitekim âyet-i ke-rîmede, (İsrâ, 17/85) ya’ni, “Ey Resûl’üm de ki: Rûh Rabb’imin emrindendir" buyurulur. Ya’ni, “Ey Mûsâ sen benim azmış olan nefsime hitâb et, bel-ki bu hitâb-ı latîf netîcesinde bir cezbe-i ilâhiyyeden sarhoş olurum, rûhumun zevkinden bir koku alınm!”

2510. "Yâhud ola ki, o su ırmaklarının letafetinden çorak ve harâb olan cisim tazelik bula!"

“Yâhud ola ki, o senden sâdır olan ulûm-ı ledünniyyenin ve ilm-i vahyin letâfetinden, benim çörçöp bitiren çorak ve harâb cismim, tâzelik bulup, halka nâfi olan yeşillikler bitirir!”

2511. "Benim çorağıma bir yeşillik peydâ ola, dikenlik cennetü'l-me'vâ ola!''

“Benim çorak olan cismimden bir yeşillik, ya’ni, halka nâfı’ olan akvâl ve ef âl peydâ ola! O çorak cismim şimdiki halde fenâ sözlerim ve fenâ fiillerim ile bir dikenlikdir. Câiz ki senin nasâyihin ile cennetü’l-me’vâ ola!” “Cennet-i Me’vâ", sekiz cennetden birisinin ismidir. Nitekim yukanda zikri geçti.

2512. "Ola ki cennetin dört ırmağının aksinden nâşî, cân Hakk'ın muavenetinden yâr isteyici ola! " Ma’lûm olsun ki, cennet mahall-i lezzet ve cehennem mahall-i elemdir; ve lezzet muvâfakatdan ve elem muhâlefetden tevellüd eder. Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: “Hakikat-ı cennet muvâfakat ve hakîkat-ı cehennem muhâle- fettir. Lezzetin hakîkatı murâddır ve elemin hakikati murâdı bulmamakdır. Cennetin ve cehennemin kapılan çokdur; cümle akvâl ve ef âl-i makbûle ve ahlâk-ı hamîde cennetin kapılandır. Ve cümle akvâl ve efâl-i nâ-makbûle ve ahlâk-ı zemîme cehennemin kapılandır; zîrâ insana erişen her belâ ve nâhoşluk, akvâl ve ef âl-i nâ-makbûle ve ahlâk-ı zemîmedendir; ve insana erişen her râhat ve hoşluk, akvâl ve ef âl-i makbûledehdir ve ahlâk-ı hamîdedendir.” imdi bu mukaddime ma’lûm oldukdan sonra anlaşılır ki, cennet en-biyâya muvâfakatdan tevellüd eder ve bu muvâfakatın netîcesinden dahi kalb, biz- zât cennet-i ‘âcile olup, onda yukanda ta’dâd olunan nehirler cârî olur. Böyle bir kalb enbiyâya tâbi’ olan evliyânın kalbi olup, bu kalb enbiyânın cennet olan kalblerinin ve onlardaki dört nehrin aksidir. Ve böyle bir kalbe nâil olan bu âlemde cennet-i ‘âcileye nâil olmuş olur ki, bunlann sûretleri âhiretde tekevvün edip, onlara cennet-i âcile derler. Bu cennetlere vusûlün gayesi, canın kendi aslı olan vücûd-ı hakîkîye bî-tekeyyüf ittisâlidir.

2513. "Nitekim cehennemin aksinden ateş olmuşum ve Hakkın kahrına batmışım." Bu beyit, yukanki beytin ma’nâsını te’yîd içindir. Ya’ni, “Ey Mûsâ, câiz ki senin nasâyihinden can, cennetin ve dört nehrin aksinden dolayı Hakk’ın yardımı ile yâr-ı hakîkîyi isteyici olur. Bu müstab’ad değildir. Nitekim şimdiki halde ben cehennemin aksinden âteş-i zulm oldum ve Hakk’ın kahrına battım.”[60]

----------------

وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِندِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُوْلَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ {محمد/16}

 (47/16) “Veminhum men yestemi’u ileyke hattâ izâ haracû min indike kâlû lillezîne ûtû-l’ilme mâzâ kâle ânifâ(en) ulâ-ike-llezîne tabe’a(A)llâhu alâ kulûbihim vettebe’û ehvâehum”

(47/16) Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıktıkları zaman (alay ederek), kendilerine bilgi verilmiş olanlara, “Az önce ne söyledi?” derler. İşte bunlar, Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir. 

----------------

Allah onların üzerine hatmetti, mühür bastı ve kulaklarını mühürledi duyamıyorlar, kalplerini mühürledi ve onlar için şiddetli bir azap vardır gelecekte, çünkü bu âlemde Hakk’la birlikte yaşadıkları halde Hakk’ın varlığını perdelediler, bu perdelemeleri dolayısıylada Cenâb-ı Hakk onların kalplerini, kulaklarını mühürledi. Ve nefsi emarenin hayali vehimi arzularına uyan kimselerdir. (Murat Derûni)

----------------

وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْواهُمْ {محمد/17}

(47/17) “Vellezîne-htedev zâdehum huden ve âtâhum takvâhum”

(47/17) Hidayete erenlere gelince, Allah onların hidayetini artırır. Onların Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını sağlar. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

(Men yehdillâhu fehuvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn.)

 “Allah kime hidâyet ederse, o hidâyete erer, kimi de dalalette bırakırsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileri olurlar.” (7/178) Allah ismi şerîfi cami’ isim olduğundan bir insânda zuhur ettiğinde o varlıkta artık Mudil ismi Rabbi has olarak faaliyet sürdüremez.

Cenâb-ı Hak kaderi mutlak yönüyle kişilerin kaderini yazıyor fakat yaşantıların bazı bölümleri kişilerin kendi iradelerine bırakılmıştır yoksa insân değil robot oluruz. Cenâb-ı Hakk herşeyimizi şu şöyle bu böyle diyerek kesin çizgiler ile yazmış olsa bu durumda insân değil melek oluruz. Cenâb-ı Hakk bizden hayâtımızın bazı bölümlerinde irademizi kullanmamızı istiyor. Hâdi ve Mudil isimlerinden verilen takdirleri bizler Hâdi yönünde kullanırsak doğru iş yapmış oluruz Mudil yönünde kullanırsak bu kullanımdan sorumluyuz ve mükellefiz.[61] “ İz- -T-B- ” Kişinin Hadi ismi faaliyete geçti mi? Yapmış olduğu salih amellerle yani programı hakktan tatbikatı kendinden (kuldan) Hadi isminin etkisi haliyle artacaktır. Onların takva verilmiştir. Şeriatin takvası günahlardan sakınmak ve amellerden geri kalmamaktır. Tarikat’ın takvası muhabbetten geri kalamaktadır. Hakikatin takvası Hakk’tan gafil olmamaktır. Marifetin takvası ise bir an olsun Hak’tan ayrı kalmaktır. (Murat Derûni)

----------------

فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً فَقَدْ جَاء أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ {محمد/18}

(47/18) “Fehel yenzurûne illâ-ssâ’ate en te/tiyehum bagte(ten) fekad câe eşrâtuhâ fe-ennâ lehum izâ câet-hum zikrâhum”

(47/18) Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Muhakkak onun alametleri gelmiştir (ama öğüt almıyorlar). Kıyamet kendilerine gelip çatınca öğüt almaları kendilerine ne fayda verecek? 

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Ondokuzuncu Kısım: KIYÂMET

Kıyâmetin türleri vardır.

Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukû bulandır. Çünkü âlemler her ânda gaybdan şehâdete ve şehâdet âleminden gayb âlemine dâhil olur. Ve bu âlemlerin bozulup yok olanlar ve var edilenler ve ma’nâlar ve cisimler gibi bütün türlerinin şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete dâhil oluşunu ve çıkışını, ihâta yolu üzere, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Çünkü bu ilim ilâhi zevk (deneyim) ilminin zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.

İkincisi; “mecbûri ölüm” ile gerçekleşendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz:

“Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyururlar.

Üçüncüsü; “İsteğe bağlı ve irâdeye ait ölüm” ile olur. Sâlik bu ölüm ve kıyâmetten sonra âlemde âhiret oluşumu üzerine yaşar. İşte buna dayanaraktır ki, ölüye açılmış olan hâller seyri sülûku sırasında sâlike de açılmış olur. Ve bu hâle “küçük kıyâmet” ismini verirler.

Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillah ve baka-billâhtan sonra tam vahdet ve çokluğun yok olması hâlinin meydana gelmesidir. Ârifin nefsinde gerçekleşen bu tecellîye de “büyük kıyâmet” derler.

Beşincisi; bütün kâinât için takdir olunmuş ve beklenen kıyâmettir ki, Hakk Teâlânın celîl âyetlerindeki: “Ennes sâate âtiyetün lâ raybe fîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur”(Hac, 22/7) ve “innes sâate âtiyetün ekâdu uhfîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onu gizliyorum” (Tâhâ, 20/15) ve benzeri Kur‟ân-ı Kerîm âyetleridir.[62]

-----------------

Mesnevî-i Şeriften “Kıyâmet” Hakkında;

1333. Zâlimlerin zulmü, karanlık kuyu oldu; âlimlerin hepsi böyle söylediler.

Bu beyt-i şerîf "Zulüm, kıyâmet gününün karanlıklarıdır" hadîs-i şerîfine işârettir.

1334. Her kim çok zâlimdir; onun kuyusu pek korkunçtur. Adâlet sâhibi, betere beter, buyurmuştur.

Pek zâlim olanların cezâsı da pek şiddetlidir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri'nin "Adl" ism-i şerîfinin gerekleri, çok fenâya, çok fenâ karşılık vermektir. Nitekim âyet-i kerîmede “Ve cezâu seyyietin, seyyietün mislühâ” (Şûrâ, 42/40) Ya’nî "Ve fenâlığın karşılığı, onun benzeri fenâlıktır" buyrulur. 

1335. Ey kimse ki, sen mevkîiden dolayı zulmedersin, kendin için bir kuyu kazarsın.

Ya’nî sen mevkiinin sana verdiği bir kuvvet sebebiyle halka zulmettiğin zaman, kendin için bir kuyu kazmış olursun. 

1336. Kendi etrâfını ipek böceği gibi örme; kendin için kuyu kazarsan, ölçülü kaz!

İpek böceği yaptığı kozayı kendi etrâfına örer ve bu sûretle koza içinde kendisini hapseder. Senin amelin de ipek böceğinin örgüsüne benzer. Nite­kim âyet-i kerîmede “Küllü nefsin bimâ kesebet rehînetün” (Müddessir, 74/38) ya’nî "Her bir nefis, kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Bundan dolayı eğer kuyu kazar isen, bilâhare içine kendin düşeceğini düşünerek ölçü ile kaz![63]

Farkında olunmasada her an, var ve yok hükmü ile gözlerin anlayamadığı kıyamet kopup bu âlemler var olmaktadır. Hz. Âdem’in yeryüzünde görünmesi neslimizin kıyâmet i olduğu gibi kişininde yeryüzünde görünmesi zâhiri kıyametinin alametidir. İrfan ehli bulup nefsinin kıyametini koparabilirse ölmeden önce ölüp, Âdemiyet mertebesi hayal cennetinden kendi beden arzına inecektir. Ve kıyamet alameti görülecektir. 

Ama zaruri ölüm-kıyameti gelip kişiye çatınca artık bunun öğütü kendisine fayda vermez. Sermayesi olan zamanını tüketmiş müflisin ta kendisidir.

----------------

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ {محمد/19}

(47/19) “Fa’lem ennehu lâ ilâhe illa(A)llâhu vestagfir lizenbike velilmu/minîne velmu/minât(i) va(A)llâhu ya’lemu mutekallebekum ve mesvâkum”

(47/19) Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir. 

----------------

 Âyet Tevhid-i sıfât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Kur’anı Keriym Muhammed suresi 47/19 ayetindeki, 

هَاَللّٰهأهُ لا اله الاأ١٩ فاعلم أن

“fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü” mealen, “Bil ki; muhakkak o lâ ilâhe illâ allah’tır”

“Muhammed” elbisesiyle zuhur eden ( ع َلَا إِلَهَ إِلَّا) 

“lâ ilâhe illâ allah muhammedin resul allahü”

“Zat-i haberini” risaletini, kendi hakikatini “Muhammed” ismiyle açığa çıkarmıştır.

Bu hisler ve yaşam ile az ileriye gittiğinde işte orası “Makamı Mahmud” yani “Makamı Muhammed”dir.

fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü vestagfir lizenbike ve limü’miniyne vel müminati” mealen, “Ey muhammed bilki Allahtan başka ilah yoktur. Kendinin, inanmış erkek ve kadınların bağışlanmasını dile” (Hz. Rasulüllah’a özel hitap) [64] “ İz- -T-B- ” Bu ayet-i kerimede “Fa’lem ennehu lâ ilâhe illa(A)llâhu” 12 mertebe (Hakikat-i Muhammediye) üzere olan ders ve zikir sistemize giriş anahtarıdır. Sûre sayısı 47 ve âyet sayısı 19 toplarsak 47+19= 66 dır. 6+6= 12 dir (12) Hakikat-i Muhammediye dir. 

Günlük beş vakit namaz kılındıktan sonra ayrıca. 

Nafile hükmü ile, iki rek’ât Mi’râc namazı niyyetiyle kılınır. 

Tebâreke; Mülk, Sûresi; (67) tamamı okunur. 

Haşr Sûresi nin (59) (22 ve 23) üncü Âyetleri, “hüvalla hüllezi” den okunur. 

Sonra devamla: 

(101) adet “istiğfar” (estağfirullah) çekilip, 3 İhlâs 1 Fâtiha okunup, Âdem baba ile Havva validemizin rûhlarına hediyye edilir. 

Sonra devamla: 

(101) adet “Salâvât-ı şerife” çekilip, 3 İhlâs 1 Fâtiha okunup Efendimizin ve validelerimizin rûhlarına hediyye edilir. 

Sonra devamla: 

Dikkatlice dizlerin üstüne oturarak, kendini dünyadan uzak tutmaya çalışarak ve Hakk’a rabıtâya yönelerek, “destûr yâ Hz. ALLAH, destûr yâ Hz.Rasûlüllah, destûr ya Hz. Âlî, destûr yâ Gavsûl A’zâm, destûr yâ Hz. Pir Hasan Hüsâmettin Ûşşâki, destûr yâ recâlel gayb. “Neveytü lillâh feğlem ennehü” (Lâ ilâhe illâllah) diye başlayarak (700) adet “Kelime-i Tevhid” çekilip, 3 İhlâs 1 Fatiha okunup, Pirimiz Hasan Hüsamettin Ûşşâki ve Halva-i Bacı validemizin ruhlarına hediyye edilir. 

Her günkü çalışmalar, bu sistem üzere devam ederken, görülen yeni zuhurat ve gelişmelere göre, yeni ilâvelerle derslere ve bâtın yolculuğuna devam edilir. [65] “ İz- -T-B- ” Allah ve el alınmış olan irfan ehli yol ehli salikin hangi mertebede dolaştığını ve hangi sahada kalacağını bilir. 

----------------

وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ {محمد/20}

(47/20) “Ve yekûlu-llezîne âmenû levlâ nuzzilet sûra(tun) fe-izâ unzilet sûratun muhkemetun ve zukira fîhâ-lkitâlu raeyte-llezîne fî kulûbihim meradun yenzurûne ileyke nazara-lmagşiyyi aleyhi mine-lmevt(i) fe-evlâ lehum”

(47/20) İnananlar, “Keşke bir sûre indirilse!” derler. Fakat hükmü apaçık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır. 

----------------

İmân edenler, bilindiği gibi imânın mertebeleri vardır. Burada nefis mücahadesi yapan iman ehlinden bahedilmektedir. Kıtal sûresinin inmesi aynı zamanda sûre-sûrettir. Savaş suretinin indirilmesidir. Kalplerinde nefsi emarenin hayal ve kuruntusu hastalığı olanlar nasıl birisi istemediği bir şey oldumu kendini yere atar kendini baygın ve hasta gösterir. Bu savaştan kaçar öylece nefis mücahedesinden kaçar. Bu işi için pehlivanlık lazımdır. Gelir biraz ortamı sahneyi koklar. Şunu, bunu yap dediği zamanda nefsine zor gelir ve kaçar. 

----------------

طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ {محمد/21}

(47/21) “Tâ’atun ve kavlun ma’rûf(un) fe-izâ azeme-l-emru felev sadekû(A)llâhe lekâne hayran lehum”

(47/21) İtaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allah’a verdikleri söze bağlı kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu. 

----------------

Bu işin başı itaattır, yani söyleneni yapmaktır. “kavlun ma’rûf” İtaat eden ancak rabbini ve nefsine arif olur. İşte 48/10 biat ayetinde;

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

 48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” İşte bu verilen ahde-söze bağlı kalmak kişi için daha iyi olur. 

Hakikat-i İlâhiyye, Hakikat-i Muhammediyye ve Hakikat-i Abdiyye nin nasıl muhteşem bir birliktelik’te buluşmuş olduğu açık olarak görülmektedir. Zâten bütün bu âlemlerin aslı ve özü de bu üç mertebedir, onlar da, Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet’tir. 

İşte gerçek kemalât bu üç mertebeyi kişinin kendi varlığında cem etmesidir. Tabi i ki, maddî manâda değil irfan-î manâdadır.[66] “ İz- -T-B- ”

----------------

 فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِن تَوَلَّيْتُمْ أَن تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ {محمد/22}

(47/22) “Fehel aseytum in tevelleytum en tufsidû fî-l-ardi ve tukatti’û erhâmekum”

(47/22) Demek, yüz çevirdiğinizde yeryüzünde bozgun-culuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi? 

---------------- 

 Âyetin ilk bölümü ef’al mertebesi, son bölümü esmâ mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Nefsi emmarenin işi bozgunculuktur. Beden arzında yönetimi eline geçirdiği zaman ilk işi akrabalık bağı, nefsin akrabalık bağı esmâ-i ilâhiyye iledir. Bu esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi istikametinde kullandığı zaman esmâ-i ilâhiyye ile olan yani ilâhi isimler ile olan bağının koparmış. Nefsani isimler isktikametinde kullanacaktır. (Murat Derûni) 

----------------

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ {محمد/23}

(47/23) “Ulâ-ike-llezîne le’anehumu(A)llâhu fe-esammehum ve a’mâ ebsârahum”

(47/23) İşte onlar, Allah’ın lanetleyip, (gerçeğe karşı) kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir. 

---------------- 

Kendilerinde bulunan hakk’ı inkar ederek örtüp gizlemeleri, kendileri için Allah’ın gayriyetinde kalmalarıdır. Bu da onlar için lanetlenmektir. 

Şeriat mertebesi îtibarıyla bu âyet yazıldığı gibidir, târikat mertebesinden bakıldığında ise okuyan kişi daha ciddiyye alarak duygusal olarak bu hâli yaşamamaya çalışır ve bu hâli üstünden atmak için mücâdeleye girişir. 

Hakîkat mertebesinden baktığımızda ise gözleri vardır fakat (maddi varlık olarak bir şey) görmezler. Kulakları vardır fakat (beşeri olarak söylenen sözleri) duymazlar. (Murat Derûni)

----------------

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا {محمد/24}

(47/24) “Efelâ yetedebberûne-lkur-âne em alâ kulûbin akfâluhâ”

(47/24) Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var? 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Demek ki Kûr’ân-ı kerimi kalpleri kilitli olanlar düşünemiyorlar… 

Âyet sayısı 24 ve sûre sayısı ise 47 idi. Toplarsak 47+24= 71 ve kendi içinde ise 7+1= 8 dir.

8 ise Tevhid-i efâl ve zikri “Fettah esmâsıdır. 

Bu kilitin açıklaması için Fettah esmâsı ve aşağıda verilecek olan idraki ve hâli âyetler ile Kûr’ân-ı yani Hakk’ın zatının ef’âl mertebesindeki zuhurunu düşünmek lazımdır. 

(Murat Derûni) Faydası olur düşüncesi ile Tevhid-i Ef’âl bölümünü buraya alıyoruz.

“ TEVHİD-İ EF’ÂL” Tevhid-i Ef’âl: Fiillerin birliği, anlamındadır. 

 Makamı: “Tevhid-i Ef’al.” Zikri: “Ya FETTAH” dır. 

 Âlemi: “Âlemi şehadet,” madde müşahede âlemidir. 

 Peygamberi: “İbrâhim (a.s.)” dır. 

 Lâkabı: “Halilûllah” dır. 

 Kelimesi: “Lâ faile illellah” Faili mutlak ancak ALLAH dır. 

 Seyr-i: “Seyr-i ilâllah” ALLAH’a seyr dir. 

 İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Fussilet Sûresi (41/53) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.

 سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْأَفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى

يتبين لهم أنه الحق

 “Senürihim Âyatina fil âfaki vefi enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm ennehül Hakk’u” Meâlen; 53. Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefslerinde olan âyetle- rimizi göstereceğiz, tâki, onlar için O'nun hakk olduğu ortaya çıksın.

Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Kasas Sûresi; (28/88) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ ۚ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 “Küllü şey’in helikün illâ vechehu lehülhükmü ve ileyhi türcaun.” Mealen: “Onun vechinden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm onundur. Ona döndürüleceksiniz” Yaşantısı: Nefis mertebelerini bitirip, Tevhid-i Ef’âl-e varan kişinin sıfatı, evvelâ kendi varlığında tevhid-i oluşturmasıdır. 

Nefs-i Sâfiyede beşeri varlığından tamamen soyunmuş olarak, hiçlik, yokluk, renksizlik halinde iken, burada hakikati yönünden tekrar kendi özel ve Hakkani kimliğine ulaşmasıdır. Eski birimsel varlığının başka bir idrâk ve varlıkla değişmesidir. 

Bu seyr tamam olunca kişi çalışmasını dış âleme çevirir ve orada Tevhid idrakini oluşturmaya başlar. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “FETTAH” ismidir. İşaretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti irşadıdır. “Hakikat mertebesi”nin başlangıcıdır. 

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. 

Bu mertebede kişi, daha evvelce görmüş olduğu, “ENFÜSİ” yani kendi nefsinde yaşadığı hakikatleri bu defa “AFAKİ” yani dış âlemde yaşamağa başlar. 

KÛR’ÂN-I KERİYM’de, bu hakikati ilk def’a idrak edip yaşayan kimsenin İbrâhim (a.s.) olduğu bildirilmiştir. “Yakında onlara ufuklarlarda ve kendi nefislerinde olan Âyet-lerimizi göstereceğiz tâki, onlar için Onun Hakk olduğu ortaya çıksın. (41/53) Kelâmı İlâhisi bunu çok güzel anlatmaktadır. 

Bu mertebeye ulaşan kimse ALLAH’ın Âyetlerinin, yani işaretlerinin Hakk olduğunu müşahede eder. Böylece oluşan bütün fiillerin hakk’ın fiilleri olduğunu YAKIYN bir bilgi ile idrak ederek yaşamaya başlar. 

Oldukça zor olan bu yaşam halinde kişinin çok dikkatli olması gerekir. Karşısına çıkan her fiilin, her şeyin, müspet veya menfi ne olursa olsun hepsinin Hakk ve Hakk’tan olduğunu bilmesidir. Ancak..... Bu idrak ediş buraya ulaşanlara has bir hükümdür.

Buna çok dikkat edilmelidir. 

 “Onun vechinden başka her şey, helâk olacaktır, hüküm onundur, Ona döndürüleceksiniz.” (28/88) Kelâmı İlâhisi de, bu mertebede çok açık ifadesini bulmaktadır.

Her ne kadar bu Âyet-i Kerime’nin gelecekte kıyamet hadisesi ile ilgisi var ise de, yaşadığımız günde de geçerliliğini koruyup bu mertebeye ulaşan kişi yaşantısında ve idrakinde fiillerin ve eşyanın her yönüyle Hakk’ın değişik mertebelerden, ayrı ayrı zuhurları olduğunu bilmesi anlamındadır. 

Böylece bu günden, kendiliğinden âlemin kıyameti kopmuş, yani zaten, zan etti-ğimiz, fakat aslında sadece isimlerden meydana gelmiş olan eşyanın hakikati ortaya çıkmış olur. Eşyanın hakikatini arayanlar neticede bu mertebenin idrakine ulaşırlar. 

Bu hüküm de Hakk’ın hükmüdür ve gerçekte görüldüğü gibi her şey Ona döndürülmektedir, burada döndürülme kelimesi çok iyi anlaşılmalıdır. 

Bu mertebe, kişinin kendi İlâhi varlığı ile ef’âl âleminin birleştiği, bütünleştiği ilk tevhid mertebesidir. 

İşte bu yüzden burası dostluk, yani hullet mertebesidir. İbrâhim (a.s.) mın halil olması bu yüzdendir. 

Kendinin ve bütün varlıktaki fiillerin Hakk’ın fiilleri olduğunu, dolayısıyle kendi vasıtasıyla Hakk’ın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir. Bu mertebenin kemâli (fenâ-i ef’ âl) dir. Bu mertebe de kesin olarak bilinmelidir ki; âfakta ve enfüste hiç bir şeyin faa- liyyeti yoktur, bütün faaliyyet Hakk’a mahsustur.

(LÂFAİLE İLLÂLLAH) dır. 

Mevzuumuz la ilgili bir kaç Âyet-i Kerime ile yolumuza devam edelim. 

Kûr’ân-ı Keriym; Nisâ Sûresi; (4/125) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir. 

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينَا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ

مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَهِيمَ 

خَلِيلًا

 “Ve men ahsenü dinen mimmen esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün vettebea millete İbrâhime hanifen vettehazellahu İbrâhime haliylâ.” Meâlen: 125. Ve din itibariyle daha güzel kimdir, o kimseden ki, muhsin olduğu halde yüzünü “vechini” Allah Teâlâ'ya teslim etmiş, ve hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi olmuştur. Allah Teâlâ da İbrahim'i bir dost edinmiştir Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi bu mertebenin gerçek hâli, İbrâhim milletine tabi olup, “vechini” mutlak mânâ da Ulûhiyyet mertebesine teslim etmiş olmaktır. 

Bu teslimiyyet neticesinde kendisine “haliyl” (Esmâul hüsnâ) dostluk elbisesi giydirilen sâlik bu mertebe de yol almağa başlar, ve varlığını Esmâi İlâhiyyeler kaplamış olur. Böylece kendinde zuhura gelen yaşantı, “fiiller” o isimlerin mânâları ve zuhurları olmuş olur. 

Kûr’ân-ı Keriym; Nahl Sûresi; (16/120) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir. 

 إِنَّ ابْرَهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا

وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

Meâlen: “İnne İbrâhime kâne ümmeten kâniten lillâhi hanifen ve lem yekü minel müşrikin.” 

120. Muhakkak ki İbrâhim, -başlıca- bir ümmet idi. Allah'a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.

İbrâhim (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâi ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir, ve üreticidir, Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar. 

Hâl böyle olunca bir kimse varlğında ne kadar çok esmâi ilâhiyyeyi faaliyyete geçi- rebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir. 

Yaşadığı devre kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhim (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi. 

Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef-âl mertebesinin babası olmuştur. 

 Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi: 

İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi: Bu yüzden ALLAH-ın dostu oldu. 

 وَقَالُوا كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَى تَهْتَدُوا

قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

 “Ve kâlû künü hüden ev nasâra tehtedü, kûl bel millete İbrâhime hanifen ve mâ kâne minel müşrikin.”

135. Ve dediler ki: Yahudi veya Hırıstiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.

Kendisinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhuru olduğundan genel mânâ da eşyanın hakikatine vakıftı, her varlıkta Hakk-ı müşahede ettiğinden, Hakk-tan gayrı bir şey göremedi. Bütün varlığı birlediğinden, gayr-a yer kalmadı ki; şirk ihtimali olsun. 

Bu anlayış ve idrâke gelen kişilerde ancak şirk-i zahiri ortadan kalkmış olabilir.

Bu mertebe fiiller şirkinin ortadan kalkıp Tevhid-i Ef’âlin başlayıp, yaşandığı yerdir. 

 قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي

“Kâle inni câilüke linnâsi imamen, kâle ve min zürriyyeti.” Meâlen: Cenâb-ı Hak- dedi ki: Ben seni insanlara İmam kılacağım. O da dedi ki: Zürriyetimden de; 

Bu Âyet-i Kerime de İbrâhim (a.s.) mın Tevhid-i Ef’âl mertebesinin İmam-ı olduğunu açık olarak görmekteyiz. Kendisinin; Zürriyyetimden de; duası bu günlere Hatta; kıyamete kadar gelecek sâliklerin de üzerinedir. Kim ki bu mertebeye ulaştı.

Seyrinde fiili şirkten kurtulmuş, mânen İbrâhim (a.s.) mın zürriyyetinden olmuş olur. 

ALLAH (c.c.) lühü cümlemizin idrakini açsın. Âmin

Bu mevzuda daha geniş bilgi altı Peygamber isimli kitabımızın İbrâhim (a.s.) bölümün de gelecektir.

Bu mertebede yapılacak zikir değişikliğini kısaca belirtmeğe çalışalım.

Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrakine doğru yol almağa başlamaktır. 

Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet eksiltilerek (600) e düşürülecek, geçen derslerin idrâki ve hâli ni belirten Âyetler bırakılacak, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda FETTAH 

zikrine devam edilecek. Sonra.

(100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ fâile illâllah) ilâve edilecek Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. 

Ancak, dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız diğerleri de böyle devam eder.[67] “ İz- -T-B- ” 

----------------

إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَى لَهُمْ {محمد/25}

(47/25) “İnne-llezîne-rteddû alâ edbârihim min ba’di mâ tebeyyene lehumu-lhudâ-şşeytânu sevvele lehum ve emlâ lehum”

(47/25) Kendileri için hidayet yolu belli olduktan sonra gerisin geri dönenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür. 

----------------

Kişi kendisi için “hadi” olmak için hidayet yolu belli olduktan sonra nefis cihadında nefsi emmaresini yine hakka karşı dönenler. Ya da irfan ehlini bulduktan sonra ve hidayet yolu onun için belli olduktan sonra akıl Mûsâ’sını bırakıp nefis firavununun peşine düşerse şeytan onu vehim yönünden nefsi mülhimesi ile aldatıp boş hayallerin peşine düşürür. 

----------------

 ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ {محمد/26}

 (47/26) “Zâlike bi-ennehum kâlû lillezîne kerihû mâ nezzela(A)llâhu senutî’ukum fî ba’di-l-emr(i) va(A)llâhu ya’lemu isrârahum”

(47/26) Bu, münafıkların, Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimselere, “Bazı işlerde size itaat edeceğiz” demelerindendir. Allah, onların gizlice konuşmalarını bilir. 

----------------

Şu sebeple ki bunlar, bu münafıklar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlar dediler: Kureyzaoğulları ve Nadiroğulları yahudileri Hz. Peygamber'e Kur'ân'ın indirilmesinden hoşlanmamışlardı. Kureyş müşrikleri de "Bu Kur'ân şu iki şehirden bir büyük adama indirilseydi ya." (Zuhruf, 43/31) demişlerdi. Münafıklar o yahudilere veya müşriklere gizlice söz vererek "Biz size bazı işlerde itaat edeceğiz." demişlerdi. Nitekim Haşr Sûresi'nde, "Münafıklık yapanları görmedin mi? Kitap ehlinden küfreden kardeşlerine 'Yemin ederiz ki eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız. Ve sizin aleyhinizde ebedî olarak kimseye itaat etmeyiz. Size savaş açılırsa mutlaka size yardım ederiz' diyorlar." (Haşr, 59/11) buyurulmuştur. Ahzab (Hendek) savaşındaki ittifakları da vardı. Halbu ki Allah onların o gizli konuşmalarını biliyordu. Öyle iken onu hesaba almadılar da Allah'a ve peygamberine karşı gizli ittifaka kalkıştılar.[68] 

Allah onların sırrlarını biliyor. Çünkü her nefis tatıcıdır. Ve yediği onda ya nûr ya da nâr olmaktadır. Ve bu da onların rabbi hasları olan hadi veya mudill esmâsını oluşturmaktadır. Bu esmâların bağlı olduğu ana esmâ da zât ismi olan Allah’tır. Kişi açık konuşsun, gizli konuşsun ulaşacağı yer burasıdır. (Murat Derûni)

----------------

فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمْ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ {محمد/27}

(47/27) “Fekeyfe izâ teveffet-humu-lmelâ-iketu yadribûne vucûhehum ve edbârahum”

(47/27) Melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken hâlleri nasıl olacak? 

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Mevlânâ hazretleri bu halde bulunanların halini tasvir ederken nefisleri bedenlerinden çıkarken nasıl dikenli bir bitki insanın içinden boğazlarından çıkarılır ve acı verir. Ya da kedilerin başında beklediği kuş kafesindeki bir kuş oradan dışarı çıksada onu parçalasak diye beklerler, kişinin canını almaya gelen görevli meleklerde inkar ehli ve münafıklara böyle davrandıklarını anlatırlar.

Kişinin en kıymetli yeri siması yani yüzüdür. Oradan tanınır. Ve sırtı ise nefis dağıdır. Hakk’a karşı yüzsüzlüğü ve nefsi emaresinin işledikleri kendilerinin canları çıkarken, nefislerini daha da acıtacaktır. (Murat Derûni)

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ {محمد/28}

(47/28) “Zâlike bi-ennehumu-ttebe’û mâ eshata (A)llâhe ve kerihû ridvânehu feahbeta a’mâlehum”

(47/28) Bu, Allah’ı gazaplandıran şeylere uydukları ve O’nun hoşnut olduğu şeyleri beğenmedikleri içindir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. 

----------------

Âyette geçen ihbat, amelin sevabını giderip hiçe indirmektir. Güzel amel günaha keffaret olup kötü ameli örttüğü gibi kötü ameller de iyi amelleri boşa çıkarır. Bu şekilde ihbat, keffaret ve mağfiretin zıddı demek olur.[69] 

“eshata” sayısal değeri “Elif 1” “Sin 60” “Ha 600” “Tı 9” dur. 1+60+600+9= 670 dir. 6+7= 13 tür. Ayrıca kısaca bilindiği gibi 67 Allah esmâsının sayısal değeridir. 13 ise Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyedir. 

Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyeye uymadıkları ve beğenmedikleri için Allah c.c. kızgınlığını celb etmektedirler.

Elif; Ahadiyet, Sin; İnsan, Hı; Halk, Tı; tahakkuk etme, gerçekleşmedir.

İnsan da bulunan hakk’ı zatının mukayyed yönünün, yani sıfât ve esmâların halkiyet yönünde kullanılmasıdır. 

Onların amelleri nefsaniyet ile işlendiği için ameli gayri salihtir ve boşa çıkmıştır. (Murat Derûni) 

----------------

أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ أَن لَّن يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ {محمد/29}

 (47/29) “Em hasibe-llezîne fî kulûbihim meradun en len yuhrica(A)llâhu adgânehum”

(47/29) Yoksa, kalplerinde hastalık olanlar Allah’ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar? 

----------------

Allah’ın şafi ismi olfuğu gibi maraz ismi de vardır. Allah müm’inlerin gönüllerine şifa, inkar ehli ve münafıkların kalblerine ise maraz verir. Ve onların kinlerini ortaya çıkarır.

“adgâne” sayısal değeri “Elif: 1” “Dat: 800” “Elif: 1” “Nun: 50” dir. 

Toplarsak 1+800+1+50= 1852 dir. 8+5= 13 ve geriye kalan sayı ise 12 dir. 

Sûre sayısı 47 âyet sayısı 29 toplarsak 47+29= 76 dır. 7+6= 13 tür.

“adgâne” Elif; Ahadiyet, Dat; Dalalet; Gayın; Gayriyet, Elif; Ahmed, Nun: Nuru Muhammedir.

 Kalplerinde kinleri olanların dalalet ile gayriyetleri 12,13 

ve 14 e yani kısaca Hakikat-i Muhammediyedir. (Murat Derûni)

----------------

وَلَوْ نَشَاء لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُم بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ {محمد/30}

(47/30) “Velev neşâu le-eraynâkehum fele’arafte-hum bisîmâhum veleta’rifennehum fî lahni-lkavl(i) va(A)llâhu ya’lemu a’mâlekum”

(47/30) Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarındanda tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir. 

---------------- 

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir. Son bölümünde Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.

----------------

“Fusûs’ül Hikem” ile yolumuza devam edelim;

Nitekim cenab-ı şeyh gerçi cehenneme dahil olurlar ise de onlar cehennemde bir lezzet üzerinedirler o da naim-i mübaindir. Yani haklarında ayat-ı va’id varid olan tarife cehennem dediğimiz dar-ı şekaya yani şekavet yerine girdiklerinde orada ehl-i cennet naimine mübayin olarak hasıl olan bir naimin lezzetiyle lezzetlenirler. Yani cennet ehlinin lezzetlendiği gibi bir nimet ile lezzetlenirler. 

Zira cennet ehli temiz nefisler olduklarından tayyıbat ile ve cehennem ehli habis nefsler olduğundan necasad böceği nasıl ki gül kokusundan azab görür, tezek ile lezzet bulur, onlar da habisat ile nimetlenirler, lezzet duyarlar. 

Cehenneme girenler orada kalıcı cennetin nimetlerine karşılık bir naimden ( nimetten) lezzet üzerinedirler. Halbuki gerek cennet ehlinin, gerekse cehennem ehlinin tecellisi emr-i vahid olduğu gibi yani tek bir emir olduğu gibi lezzet duymaları ve tamlanmaları dahi birdir. 

Şu kadar var ki her birinin tecellisi istidatlarına ve lezzet ve taamlarındaki mizaçlarına göredir. Yani tecelli birdir fakat istidatlar muhteliftir. Lezzet dahi haddızatında emr-i vahidir, fakat mizaca göre tenevvü eder. Yani nevilenir. Acıdır, tatlıdır, ekşidir diye.

Mesela bir toprakta biten ve bir su ile sulanan kamış iki nevi üzere zahir olur. Birinin içi boş adi kamıştır, diğeri şeker kamışıdır. Bu zuhur istidatlarının iktizasıdır. Yoksa tecellileri emr-i vahidir. Tek sudan, topraktan, aynı güneşten meydana gelmişler aralarında fark var.

Bahsedilen kamışların birisi şeker birisi içi boş adi kamış demiştik, içi boş olan dan da ney yapılmaktadır, seker kamışından ney olmamaktadır. Birinden hulasa şeker oluyor, diğerinden ney oluyor. Bir başka deyişle birinden madde diğerinden mana meydana çıkıyor.

Azab yemeğinden dolayısıyla azab diye isimlendirilir. Bu azab sözü azaba kabuk gibidir. Kabuk da muhafaza edicidir, koruyucudur, barındırıcıdır. Yani azab dediğimiz şey kabuktur, kabuk da içindeki manayı gizlemektedir. Yani bu hakikati içinde gizlemektedir. 

Genel olarak bakıldığında yanacaklar edecekler, şu olacak, bu olacak diye bahsedilmektedir. Tabi ki bunların hepsi olacaktır, bunları inkar değil ama oranın ehline yani cehennem ehline cennet haram, cennet ehline de cehennem haram demeleri bu yüzdendir. Çünkü mizaçlarına uygun değildir. 

Yani ehl-i Cehenneme mahsus olan bu nimetler taamında tatlılık olduğu için azab denilmiştir. Zira azab aslında “azb” dan kaynaklanmıştır, meydana gelmiştir. Lügatta “azb” tatlı ve şirin manasına gelmektedir. Tadış manasına gelmektedir. Nitekim ma-i azb ve lisan-ı azbül beyan-ı Arabi derler ki, tatlı su ve beyanı şirin olan lisan-ı Arabi demek olur. 

Böylece dar-ı Cehennemde küffar hakkındaki azab hem elem manasına mutazammın olan azabı yani o hali gerektiren azabı ıstılahiye yani ıstılahtır ve hem de lezzet manasına gelen azab-ı lügaviyi cami olur. Bu azab lafsı onda içinde bulunan lezzet manası için kışır ve kabuk gibidir. 

İşte azab sözü o lezzetin kabuğu gibidir. Kabuk içi muhafaza eder, bu sebeple hakayık-ı eşyayı idrakten mahçup olan gafillerden o mana gizli kalır. Veyahut cennetin nimeti ve cehennem ehlinin nimetine nisbetle kabuk gibidir, bunlar iç ile onlar kabuk ile nimetlenirler.

Nitekim bu âlemde dahi emsali çoktur, biz insanlar kavunu ve karpuzu yeriz kabuklarını da hayvanlara veririz, onlar dahi bununla nimetlenirler. Hatta hayvanata içi verilse kabuk gibi makbul gelmez. Nitekim “eşek koşaftan ne anlar” sözü bu hakikati pek açık bir şekilde açıklar. 

Çünkü her ikisinin mizaçlarına münasib olan nimet bunlardır. İmdi ehl-i sünnetin meshebi üzere ehl-i cehennemden azabı istilahi ebeden zail olmaz. O azab kaim oldukça da lugatta belirtilen azab kaim olur.

Şu kadar ki müntakim onlardan intikam aldıktan sonra “Rahmetim gazabımı geçti, örttü” mucibince azab-ı ıstılahi baki iken üzülmezler, bilakis lezzet bulurlar, zira onlar hakkındaki rahmet Rahmet-i Rahmandır, Rahmet-i Rahman ise azab ile cezalandırır, bu Rahmet ammeye şamildir.

Nitekim dünyada Hak mü’minlere ve kafirlere bu Rahmatle tecelli edendir. Onun için bu âlemin zevkleri hep elem ile iç içedir. Fakat Cennet hakkındaki Rahmet, Rahmet-i Rahimden olduğu için onların nimeti, nimet-i halistir. Bu Rahmet ammeye şamil değildir. 

Belki Rahmet-i Hassadır. Ey firaset sahibi olan mü’min, bu mizaçların ashabını sen bu âlemde de anlayabilirsi, nitekim Hakteala buyurur; “47/30

﴿٣٠﴾ وَلَوْ نَشَاۤءُ لاَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَيهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِى لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ اَعْمَالَكُمْ

30-) Velev neşau le ereynakehüm fele areftehüm Bisiymahüm* ve leta'rifennehüm fiy lahnil kavl* vAllahu ya'lemu a'maleküm;

Eğer dileseydik elbette onları sana gösterirdik de onları sîmalarından kesinlikle tanırdın! Yemin olsun ki sen onları sözlerinin üslubundan tanırsın... Allah yaptıklarınızı bilir!

Ya habibim sen münafıkı uslubi kelamlarından ve kelamlarının lahnından bilirsin. 

Karşına gelen kimseyi sözlerinden anlarsın, sen topraktan mamul bardağı satın aldığın vakit ey müşteri onu tecrübe edersin, bu bardağın üzerine bir el vurursun niçin çatlak mıdır değil midir anlamak için, zira çatlak olan bardağın sesi başka türlü olur, bu seda padişahın teşrifini ihbaren önde giden nakibin sedasına benzer. 

Yani bardağa vurduğun zaman tın, tın ses geliyor ya işte o padişahın önünde giden nakibine benzer. Zira müşteri çanak çömlek nevinden mubaya edeceği şeyi evvelen tın, tın eliyle vurur ve sada önde giden çavuşun sadası gibidir, işte bunun gibi batını fasit olan kimseden dahi sada gelir ki o kimseyi tarif eder. 

Birini tanımak istiyorsan biraz konuştur, içindekini ortaya koyacaktır. 

Bu hal kendisini fiil tasfir eden mastara benzer, yani sada fiil menzilesindedir, fiil mastarı nasıl ki mazi müzari, fail meful, vs sıgalarla tasrif ederse sada dahi çatlakla çatlak olmayan öylece tasrif eder, ayırır. İlm-i sarfta mukarrerdir ki eğer fiil kaim ism-i faili gibi muallel olursa onun mastarını dahi kıyamen suretinde talil ederler. 

Eğer fiil muallel değilse mastarda dahi talik vaki olmaz, kvm, kıvamen gibi, böylece fiilin mastarını tasrih ettihi zahir olur. 

Necaset böceği nasıl ki gül kokusundan azab duyar. Bir gün bir adamın çarşıda yere düşüp bayıldığını görmüşler, bu kişiyi her ne kadar uyandırmaya çalışmışlarsa da bir türlü uyanmamış. Hep baygın halde dalgın olarak yatıyormuş, ne yapalım diye düşünüyorlarmış, nihayet içlerinden birisi demiş ki bizim falan yerde tecrübeli bir kimse vardır, belki onun hayatında böyle bir şey başına gelmiştir gidip ona soralım demişler.

Gitmişler o kişiyi bulmuşlar, o kişi de beni oraya götürün demiş, gelmiş o kişiyi muayene etmiş, bakmış kişi sağlam canlı yaşıyor ama baygın halde. Soruyor,” bu kişi ne iş yapıyordu” diye. Cevap veriyorlar “o teri terbiyecisidir, ham derileri işler” demişler. 

Pe ki demiş bana bir kap içinde pislik getirin demiş, at dışkısı vs ne bulursanız demiş. Millet birbirlerine bakmış bu ne yapmaya çalışıyor diye, hemen koşup sokaklardan hayvan pisliği getirmişler, almış pisliği o baygın yatanın burnuna koklatmış. 

Baygın adam hapşırarak kendine gelmiş. Ne oldu bana demiş, onlarda bayıldın seni ayılttık demişler. Sonra adama soruyorlar, nasıl anladın sen bunun bundan ayılacağını demişler, o da ben mesleğini sordum, bayıldığı yeri de gördüm demiş. Meyer bayıldığı yer misk-i amber satan yermiş. Gül kokuları burnuna gelince o dükkanın önünde bayılmış, halbuki o kişi tabakanede deri kokularına alışmış mis kokusu o kişiyi vurmuş bayıltmış. İşte ben onun mizacına uygun olanı ona verdim demiş. İşte ayan-ı sabite ile ne kadar ilgili bir hikayedir.[70] “ İz- -T-B- ”

“Sen elbette onları sözlerinin ma’nâsından tanırsın” âyet-i kerîmesinin tefsîri

Bu âyet-i kerîme sûre-i Muhammed’de vâki’ olup, ibtidâsı budur (Muhammed, 47/29-30) Ya’nî “Kalblerinde maraz-ı nifâk olanlar; Allah Teâlâ onların buğz ve adâvetlerini dışanya çıkarmaz mı zannettiler. Ve eğer biz istesek, onlan sana gösteririz. İmdi sen onlan sîmâlarıyla tanırsın; sen onlan elbette sözlerinin ma’nâsından dahi bilirsin. Ve Allah Teâlâ sizin amellerinizi bilir.” Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri devam edelim;

792. Yezdân, nebiye sevk-ı kelâm mahallinde ehl-i nifâkdan pek kolay bir nişan dedi.

Hak Teâlâ hazretleri Nebiyy-i zîşânına Kur’ân-ı Kerîm’inde, içinden başka türlü düşünüp, dışından başka türlü söyleyen münâfıklardan pek kolay bir nişân ve alâmet verdi. Sen onlan sevk-ı kelâm mahallinde sözlerinden tanırsın, buyurdu.

793. Eğer münafık, iri, bedi ve bülend kâmet olsa, onu lahnda ve kavilde açık tanırsın.

“Zeft” iri ve cesîm ve “nağz" bedf ve iyi olan bir şeye derler. “Hevl” rast ve dürüst ve bülend-kâmet ve korkunç ma’nâlarına gelir. Ya’nî “Münâfik her ne kadar kalıp ve kıyâfet i’tibâriyle cesâmet sâhibi ve hey’etçe beğenilecek bir cüsseye ve fesâhat-i kelâma mâlik ve görünüşü hevlnâk ve korkunç olsa bile, sen onu söz söylerken aldığı vazı’lardan ve kelâmının ma’nâsından açıkça tanırsın. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Münâfikün’da buyurur: (Münâfikün, 63/4) Ya’nî “Yâ Habîbim, sen o münâfiklan gördüğün vakit cisimlerini beğenir ve taaccüb edersin; ve söz söylerler ise, onlann sözünü dinlersin; onlar duvara dayanmış kütük gibidir.”

794. Vaktaki toprak bardakları satın alırsın, ey müşteri, tecrübe edersin.

795. O bardak üzerine el vurursun, niçin? Tâ ki tanînden çatlağı anlayasın. 

Ey müşteri, bir topraktan yapılmış bardağı satın alacağın vakit, elini onun üzerine tın tın vurursun ve onun çatlak olup olmadığını, sesinden ve tınnetinden anlamak için tecrübe ve muâyene edersin.

796. Çatlağın sesi başka türlü olur; ses çavuştur, onun önünde gider.

Münâfıklar da çatlak bardaklar gibidir. Sözlerinin lahninden ve üslûbundan, bâtınlarının çürüklüğü zâhir olur; zîrâ ses, pâdişahlann vürûdunu ihbâr için önde yürüyen çavuşlara benzer.

797. Ses gelir ki, onu ta'rîf etsin; masdar gibi, fiil onu tasrîf eder.

İlm-i sarfda mukarrerdir ki, eğer fiil muallel olmuş olursa, masdarda dahi ta’lil vâki' olur. Kâim ve kıyâmen gibi. Ve eğer fiil muallel olmazsa, masdarda dahi ta’lîl vâki’ olmaz. Binâenaleyh muallel olan fiillerde masdann tasrifi lâzım gelir. Meselâ “kıyâm” kelimesi “kâme”nin masdandır. Bunun fiil-i mâzîsi aslında “kaveme” idi; ondan sonra “vâv”ı “elif’e tebdil ettiler, “kâme” oldu. Ve fiil-i mâzî de bu sûretle tasrif vâki’ olunca, bu fiil kendisi-nin masdan ve aslı olan “kıvâm” kelimesini tasrif ederek “kıyâm” sûretine getirdi.

Ve kezâ “va‘ade’’nin masdan, aslında “va'den” olduğu halde, masdar i'lâl fiiline tâbi’ olduğu için bu “va‘ade”nin evvelindeki “vâv” hazf olundu ve fi-iline benzemesi için, onun masdannda dahi tasrif vâki’ oldu. “Va‘den”den dahi “vâv” hazf olundu ve “elif’e bedel, nihayetine “tâ” getirildi, ‘“ideten” oldu. Binâenaleyh illetten sâlim olan fiillerin masdarlan da sâlim kalırlar; illetten salim olmayan fiiller, kendi masdarlannı tasrif ederler.

İmdi bu kâide-i sarf misâline mutâbık olarak eğer münâfıkm fiili mesâbesinde olan sözü ve sesi ma’lûl ise, o söz ve sesin masdarı olan onun bâtınının dahi ma’lûliyyetine delil olur. Bu ma’nâya binâen “Zâhir, bâtının ünvânıdır” demişlerdir. Ve Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördükleri vakit “Eğer kalbi hâşi’ olsa idi, a’zâsı dahi hâşi’ olurdu” buyurmuşlardır.[71]

246. Her kim ki hamama gitti, onun alâmeti, onun güzel yanağı üzerinde zâhirdir.

“Sîmâ”, yüzdeki alâmet ve nişan ve kırmızı renk ma’nâsınadır. Ya’ni "Takvâ hamamı içinde yıkananlann yüzlerinde alâmet-i tahâret vardır.” Nitekim âyet-i kerîmede (Fetih, 48/29) “Onların yüzlerinde, secdeler eserinden onlann alâmeti vardır" buyurulur.

247. Külhana mensûb olanların sîmâsı da, libâsdan ve dumandan ve tozdan aşikârdır. 

‘‘Külhana mensûb olanlar”dan murâd, ehl-i dünyâdır ki, onlar ahvâl-i âhreti düşünmek istemezler, huzûzât-ı dünyeviyyeye can verirler. “Libâs”da murâd, onlann zâhirî süsleridir; ve “duman”dan murâd, içlerinde kaynaya şehvet kazanının dumanları olan sözleri ve kelâm-ı zâhirîleridir. Nitekim âyet kerîmede (Muhammed, 47/30) [“Sen onları konuşma tarzlarından tanırsın”] buyurulur. Ve “toz”dan murâd, onların ef’âlidir. Ya’ni “Ehl dünyânın alâmeti de zâhirdir. Onlar elbise-i müzeyyenelerinden ve sözlerinde ve fiillerinden belli olurlar.” Nitekim âyet-i kerîmede (Rahmân, 55/41) ya’ni “Mücrimler alâmetleriyle tanınır” buyurulur.

248. Eğer onun yüzünü göremezsen, onun kokusunu al; koku her kör için as geldi.

“Koku”dan murâd, ahlâktır. Ya’ni “Eğer sen o dünyâ ehlinin vech-i bâtınîsini göremiyor isen, insanın bâtınının aynası olan ahlâkına bak; zîrâ ehl-i dünyâ, yalancı, menfaatperest ve cem’-i mâla haris olur.”

249. Eğer koku tutmaz isen, onu söze getir, yeni sözden eski razı bil!

“Eğer sen ehl-i dünyâdan herhangi birinin ahvâl ve ahlâkına vâkıf değil isen, onu söze getir; o söylesin, sen dinle, onun yeni sözlerinden, bâtınındaki eski sırrını bil!” Zîrâ herkes sözünde kendi bâtınının ahvâlini izhâr eder. Ne kadar setr ederse etsin, mutlaka sözünden mâhiyyet-i asliyyesi anlaşılır.[72]

İlâhî olan tabîblerin gönül ve din hastalıklarını, mürîdin ve yabancının sîmâsında ve onun sözünün lahninde ve onun gözünün renginde ve bütün bunlar olmaksızın dahi gönül yolundan anlaması beyânındadır. Zîrâ muhakkak onlar kalblerin câsuslarıdır. Binâenaleyh onlar ile sıdk ile oturun!

Ya’ni, tabîbân-ı ilâhî olan insân-ı kâmiller, gönülde bulunan sıfât-ı nefsâniyye ve dîn hakkındaki şek ve şübhe hastalıklarını, gerek mürîdlerinin ve gerek yabancıların sîmâlarında ve onlann sözlerinin tavnnda ve gözlerinin bakışında görürler. Nitekim âyet-i kerîmede, (Muhammed, 47/30) ya’ni “Sen elbette onları kavlin lahninde ârif olursun” (Bakara, 2/273) ya’ni “Sen elbette onları sîmâlarıyla ârif olursun” buyurulur. Bu anlayışa “fırâset-i hikemiyye” derler ki, zâhirde görülen alâmetten ahvâl-i bâtına intikal olunur. Meselâ bir kimsenin zâhiren lisânı mülâyim olur; fakat içindeki gazabı ve öfkesi sadâsının ihtizâzından veyâhud kullandığı keli-melerin birinden veyâhud gözünün bakışındaki halden anlaşılır. Bu anlayışta ehl-i zekâ olan nâkıs insanlar ile kâmiller müşterektir. Fakat insân-ı kâmillerin anlayışında aslâ hatâ olmaz ise de, nâkısların anlayışlannda ba’zan hatâ vâki’ olur. Zîrâ insân-ı kâmillerde fırâset-i şer’iyye vardır; nâkıslarda bu fırâset yoktur. Nitekim sürh-ı şerîfde, bütün bu alâmetler olmaksızın dahi kâmillerin gönül yolundan anladıkları beyan buyurulur. Bu fırâset-i şer’iyye hakkında “Mü’minin fırâsetinden sakının, zîrâ o Allâh’m nûriyle nazar eder!” hadîs-i şerîfı vârid olmuştur. Firâset-i hikemiyye ile fırâset-i şer’iyye hakkında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, et-Tedbîrâtü’l-llâhiyye fî îslâhi Memleketi’l-lnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinde îzâhât i’tâ bu-yurdukları gibi, Fütûhât-ı Mekkiyye lennin “Firâset” bâbmda dahi ma’lûmât-ı müfîde beyân buyururlar. Sürh-i şerîfdeki ibâresi “Ehl-i sıdk ile mücâleset ettiğiniz vakit, sıdk ile oturunuz! Zîrâ onlar kalblerin câsuslandır, kalblerinize girerler ve himmetlerinize nazar ederler” hadîs-i şerifinden muktebesdir.

1790. Bu cisim tabîbleri, ilim suçladırlar; senin hastalığına senden daha ziyâde vâkıfdırlar.

1791. Hem nabzdan, hem renkden, hem de demden, senden her türlü hastalığa koku götürürler.

Ya’ni, “Bu zâhirî doktorlar ilm-i tıbba âşinâ olduklanndan senin hastalığına senden daha ziyâde vâkıf olup nev’ini teşhis ederler. Nabzının atışından, yüzünün renginden, hem de deminden ya’ni kanının tahlilinden; ve “dem” nefes ma’nâsına olduğuna göre, nefesinden, ya’ni sana nefes aldınp ciğerinin hâlinden, şendeki hastalığın nev’ini anlarlar.”

1792. Binâenaleyh tabîbân-ı ilâhî cihanda, senden ağzın sözü olmaksızın niçin bilmesinler?

“Cisim tabîblerinin hâli, yukarıda zikr olunduğu gibi olunca, ilâhî olan tabibler, sen kendi hâlinden lisânınla bahsetmeksizin, onlar senin ahvâl-i bâtıne-ni niçin bilmesinler?” Zîrâ ilâhî tabîbler insân-ı kâmildir. Ve insân-ı kâmil hem ism-i Zâhir’in ve hem de ism-i Bâtın’ın meclâsıdır. Binâenaleyh onlar hem cisim hastalığını ve hem de rûh emrâzını tedâvîden âciz değildirler. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr da münderiç şu menkıbe bu ma’nâyı îzâh eder: “Ashabın ekâbirinden bulunan Mevlânâ Fahreddîn-i Sivâsî (rahimehullâh) hummâ-yı muhrikaya tutulup bir müddet esîr-i fırâş oldu; etıbbâ onu tedaviden âciz kaldılar. Hz. Mevlânâ (r.a.) iyâdetini teşrîf edip, emir buyurdu. Soyulmuş sarmısak getirtdiler; döğüp kaşık ile ona verdiler. Etıbbâ hastaya sarmısak yedirildiğini işitince, onun sıhhatından ümîdlerini kesdiler. Lutf-ı Hudâ, o gece terledi, sıhhat bulmağa başladı. Etıbba bunu müşâhede edince: “Bu hâl kâide-i tıbba ve kânûn-i hikmete müstenid değil, belki hikmet-i İlâhîdir” dediler.” Nitekim Hz. Pîr buyururlar. Beyt:

“Biz hakimiz, biz tabîbiz, Bağdad’dan erişdik. Biz çok illete mensûb olanları gamdan kurtardık. İlâhî hakimleriz, kimseden ücret istemeyiz. Zîrâ biz hasta olan cisme endîşe gibi koşarız. ”

1793. Senin hem nabzından hem cisminden hem renginden sende bilâ-tevakkuf yüz hastalık görür.

1794. Bu tabîbler muhakkak yeni öğrenicidirler. Zîrâ onlann bu alâmetlere haceti olur.

İlâhî olan tabîblerin ilmi, hem rûhâniyete ve hem de cismâniyete taalluk ettiği ve ruhâniyet cismâniyetden mukaddem olduğu cihetle, onların ilmi, cismânî olan doktorlann ilmine nazaran eski ve cismânî doktorların ilmi ise onlara nazaran yenidir. Binâenaleyh onlar bu yeni olan ilmi öğrenicidir; ve bu sebeble onların nabız ve renk ve kan ve idrar muâyenesi [gibi] delâile ihtiyaçları vardır.

1795. Kâmiller senin adını uzakdan işitirler; senin bâd ve budunun dibine kadar gider.

“Bâd ve bûd”a, Ankaravî hazretleri “kevn ve vücûd” ma’nâsı vermişdir. Fakîr bu terkibi Heft Kulzüm ve Bahâr-ı Acem ve Şemsü'l-Lügâtve Gıyâsü'l- Lügâtve Çerâğ-ı Hidâyet ve Burhân ismindeki lügat kitaplannda bulamadım. Binâenaleyh ne gibi ma’nâdan kinâye olduğu nazar-ı fakirde lâyıkıyle tavazzuh edemedi. “Bâd” ile “bûd”un ayn ayn ma’nâlan vardır. “Bâd”, nahvet ve gurûr ve kibir ve hod-bînî ma’nâsma da geliyor. “Bûd”, vücûd ve varlık ma’nâsınadır. Eğer bu ayn ma’nâlar birleşirse, “kibir ve varlık” demek olur. Fakat Hind nüshalannda “bâd u bûd" yerine “târ u pûd” vâki’ olmuştur ki, bir kumaşın enişi ve argacı demektir. Ya’ni kumaşın mensûc olduğu ipliklerin üste ve alta ve enine ve boyuna gelen kısımları demek olur. Ba’zı nüshalarda "pûd u târet”; ve ba’zı nüshalarda da “zâd u pûdet” vâki’dir. Fakat gerek “bâd u bûdet” ve gerek “târ u pûdet” ibârelerinin her ikisi de burada münâsib olur. Ya’ni, “Kâmiller senin adını uzakdan işitirler. Senin enâniyetinin ve varlığının kevnine kadar giderler veyâhud nescinin esâsına kadar giderler” demek olur ki, bunlardan murâd senin ayn-ı sâbitenin isti’dâd-ı ezelîsidir ve mazhar olduğun rabb-i hassın hâssıyetidir.

1796. Belki doğmandan senelerce mukaddem seni, senin hallerin ile herâher görmüş olurlar.

Nitekim Sadreddîn Konevî hazretleri, kendi şeyhi olan Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinden nakl edip buyururlar: “Şeyhim buyurdu ki: “Hak Teâlâ hazretleri, senin pederin İshak bin Muhammed’in sohbetini ve senin sohbetini, ahvâlini ve ulûmunu ve ezvâkmı ve makâmâtını ve tecelliyâtmı ve mükâşefâ- tını ve Hak Teâlâ’dan bilcümle huzûzunu, benim Endülüs’den Rûm tarafına hareketinden mukaddem, bana gösterdi.” Ve Hz. Sadreddîn (k.s.), Kitâb-ı Fükûk'de buyururlar ki: “Bizim şeyhin husûsî bir nazarı var idi. Bir kimsenin hâline muttali’ olmak istediği vakit, ona bir nazar ederdi. Onun uhrevî ve dünyevî ahvâlinden haber verirdi.” Velhâsıl menâkıb-ı evliyâda bu gibi ahvâl çokdur. İşte bu gibi zevât, nâkısları terbiye kudretini hâizdirler. Kendilerinde bu nazar olmayan evliyâ, nefislerinde kâmil iseler de, başkalarını mertebe-i kemâle îsâle muktedir değildirler. Artık meşâyih-ı r üsûma ne kalacağı kıyâs olunsun.[73]

----------------

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ {محمد/31}

(47/31) “Velenebluvennekum hattâ na’leme-lmucâhidîne minkum ve-ssâbirîne ve nebluve ahbârakum”

(47/31) Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz. 

----------------

 Âyet rububiyet-esmâ mertebesi âyetlerindendir. 

----------------

Yine yolumuza “Fusûs’ül Hikem” ile devam edelim.

12. Paragraf:

İmdi bu mikdâr ile biz deriz ki, muhakkak inâyet-i ilâhiyye, ifâde-i ilimde, bu abd için, bu müsavat ile sebk etti. Ve buradandır ki, Allah Teâlâ حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed, 47/31) ya'nî "Tâ ki biz bilelim" buyurur. Ve o, ma'nâsı muhakkak olan bir kelimedir. O kendisine bu meşreb hâsıl olmayan kimsenin tevehhüm ettiği şey gibi değildir (12).

Hak ile abd arasında vaki olan ilimdeki musavat ancak ayan-ı sabite suretlerinin ilm-i İlahide peyda olmasından sonradır. Ayan-ı sabite Vahdet-i İlahiye mertebesinde yokluk âlemin halinde yok olmuş ve helak olmuş iken Haktan başka onların hallerini kimsenin o ilme ulaşma ihtimali olmadığından bu mertebede Hakkın ilmi ile musavat tasavvur değildir. Yani Hakkın ilmi ile abdın ilmi ilimler ayan-ı sabiteden zuhura çıktıktan sonra birleşir ama daha evvel ayan-ı sabiteler ilmi olarak gelmezden evvel Hakkın ilmi ayrı, abdın ilmi ayrıdır. Yani abd var olmazdan evvel o ilmi idrak edemediğinden abdin ilmi ayan-ı sabitenin zuhurundan sonra meydana gelir. Ama Hakkın ilmi ise ezelidir.

Çünkü zuhur yoktur ve abd Hakkın ilham ve keşfiyle bildirmesi ve keşfetmesi ile ancak zahir olan şeyi bilebilir. Diğer taraftan abdin vücudu da yoktur. Mevcut olmayan şeyin elbette ilmi de olmaz. İşte Hakkın ayan-ı sabiteye olan ilmi onların suretleri ve hallerinden müstefat olması mertebesinde dir ki Allah Zülcelal Hz Kur’an-ı Kerimde وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَا اَخْبَارَكُمْ 47/31 “Biz sizi elbetteki imtihan ederiz ta ki sizden mücahit olanları bilelim” buyurur.

 “Biz bilelim” kelimesi; ma’nâsı tahakkuk etmiş olan bir kelimedir. Onun ma’nâsı meşrepleri hakiki tevhide müsait olmayan mütekellimin gibi. Tenzihi vehmi sahipleri, gerçek tenzih değil de vehim tenzihi ile bakanların tenzihi vehim sahiplerinin vehmettikleri gibi değildir. Zira bunlar Vahid-i Hakikiyi Zat’ının muktezasından tenzih ederler. Halbuki bir şey Zatının muktezasından tenzih olunmaz. Onlar Hakkın ve Halkın vücutlarını yekdiğerinin gayrı zannettikleri için hakkın حَتَّى نَعْلَمَ “Ta ki biz bilelim” kavlini tevil etmeseler ilm-i Hak gayrıdan mehfuz olacağını tevehhüm ederler. Yani bir başkasından alınmış, Olacağını vehmettiler.

Halbuki gayr nerededir ki Hak ilmini oradan almış olsun. Yani “biz bilelim onların hallerini “ de “onlar” geçiyor ya bu “onlar” sözcüğünü o kişiler ayrı bir varlık zannettiler. Halbuki hakkın varlığında mevcut olduklarından gayr olmadığından Hak ilmini o gayrdan almış olsun. Hak İlmi iki nevidir, biri Zati diğeri sıfati ve esmai olmak üzere iki nevidir. Zati ilmi Vahdet mertebesinde mutlak Hakkın vücudunun kendi zatına olan ilmidir. Şuunatı Zatiyeden ibaret bulunan sıfat ve esma Vahdet-i zatiyesinde mahf ve müstehlektir. Bu nisbetler zahir olmasa dahi vücud-u mutlak yine vücud-u mutlaktır. Hakkın ilimlerinden birincisi ilm-i Zati, Vahdet mertebesinde vücud-u mutlakı Hakkın kendi zatına olan ilmidir. Şuunat-ı zatiyeden ibaret olan Sıfat ve esma Vahdet-i Zatiyesinde helak olmuştur, yok olmuştur. Bu nisbetler zahir olmasa dahi vücud-u mutlak yine vücud-u mutlaktır. 

 Yani hakkın sıfat ve Esmaları zuhura gelmese dahi Hak yine Haktır, Vücud-u Mutlak yine vücud-u mutlaktır. Bütün nisbetlerden ve onların masharları olan âlemlerden ganidir. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/ 6 “Allah âlemlerden ganidir” ayetinde buyurduğu gibi. Mademki bu ilim Hakkın kendi Zat’ına olan ilmidir, bu Zat mertebesinde Zat’ın Zat’iyeti üzerine Zait olarak O’nun kendi nispetlerinden mütevellid kesret-i izafiye yoktur. Yani bu zat’ın kendi ilmi olduğundan bunun üzerine fazla olarak onun kendi nisbetlerinden doğmuş kesreti izafiye yoktur. 

 Şu halde bilmek, bilen ve bilinen hep birdir. Zira bunların tümü nispettir. Nispetler ise zat’ın aynı olarak “Cem” makamındadır. Tevhid-i Ef’al, tevhid-i esma, tevhid-i sıfat, tevhid-ı Zat. Tevhid-i ef’al demek illerin birliği, tevhide “cem” mertebesidir. Tevhid-i Esma; Esmaların birliği; Tevhid-i Sıfat; Sıfat mertebesindeki birlik, tevhid-i Zat demek Zat mertebesindeki birlik demektir. Yani “Cem” demektir Cem; birlik demektir. Zati ilim tahakkukta malumata bağlı değildir. Yani Zati ilim malumata bağlı değildir. Bu bilişin evveli yoktur, Zat ile beraber olup kadimdir, Misal: Zeyd dediğimiz vakit insan fertelrinden bir insan düşünürüz. Aklımıza kuş neslinden biri gelmez. Bu tek şahsın gülme ağlama, öksürme, söyleme, bilme gibi Zatının birçok nispetleri ve sıfatları vardır. Bu sıfatların her birinden gülen ağlayan öksüren söyleyen bilen gibi birçok şe’nler yani oluşumlar ve isimler meydana gelir. Bunların cümlesi Zeyd’in Zat’ının gereğidir. Bu özellikler olmasa zat olmaz. Ne olur? Tahta gibi taş gibi hissiz duygusuz bir varlık hükmünde olur. Bir kimse Zeyd’i bu neseb ve şuunatundan tenzih etmiş olsa onun bu tenzihi doğru bir şey olmaz. Yani “ben seni gülmekten tenzih ediyorum” dese, yani gülmeyi düşük bir hal olarak görse bu doğru bir şey olmaz. Çünkü özünde var bu özellik. Komik bir şey karşısında gülerek tepki verir. 

Tenzih etmek beğenmemek, noksan görmektir. Bir insan Zat’ının gerektirdiği hallerden tenzih olunmaz. “Ben seni tuvaletten tenzih ederim” demek doğru değildir. İster Cumhurbaşkanı olsun ister Nebi olsun böyle bir tenzih yapılmaz, tenzih edemezsin Zat’ının bir gereğidir çünkü. Zira bir kimse Zat’ının gereklerinden tenzih olunmaz. Bu nisbet ve şuunat Zeyd’in mevcudiyetiyle beraber olup arızi değildir, sonradan olmuş değil özünde, aslında vardır. Şu anda sende gülme ağlama konuşma ilim duyma görme var hepsi var, ama onlar şu anda mahf olmuş durumda yani kullanmadığın için. Ama bunlar hiç olmayacak diye tenzih edemezsin. Bunlar özünün birer şenleridir. Yeri geldikçe bunlar meydana çıkacaktır. Zeyd bu nisbetleri içinde bulunan bilme nisbetiyle kendisinde gülme ağlama öksürme söyleme gibi birçok nisbetler bulunduğunu bilir.

Bilme nisbeti olmasa onlar kendinde var olduğu halde varlığını bilemeyecekti. Bilme nisbeti ile ilim nisbeti ile o diğer şeylerin oluşumunu biliyor. Bilim olmasa onları bilemeyecektir. Nasıl ki hayvanlarda bu bilim olmadığından bu mevcut şenlerinin farkında değiller, tabi olarak çıkıyor, saldırırsan tırnaklarını çıkartıyor, onda o şen var ama korunma içgüdüsüyle yapıyor, bilgi ile yapmıyor. Kendi beyinindeki kurgu bilim ile yapıyor, programı dahilinde yapıyor. Diyelim ki bir kurt saldırıyor bu saldırış kendi bilimiyle değil kendi programı programlanmış bilinci ile yapıyor. Kendini korumak için veya hayatını sürdürmek için yapıyor. Zeyd’in sükun ve sükutu halinde olan bu ilmi kendi Zat’ına olan toplu ilimlerdir. Kendi varlığında toplu olarak durmaktadır. Bu mertebede mâlum Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi bilme ve bilen dahi yine kendidir. Hiçbir şuunat ortaya çıkmadığı halde, Zeyd gülmesini, ağlamasını, konuşmasını, yatmasını, kalkmasını bunların hepsini ilmiyle biliyor.

 Bu mertebede malum (bilinen) Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi yani Zeyd kendi kendiylen kendi zatını bildiği gibi, bu ilim ile oluşuyor, kendi ilmiyle kendi zatını bildiği gibi bilme ve bilen dahi yine kendisidir. İşte Zeyd’in sükun ve sükutu halinde olan bu ilmi yani sakin olduğu halde bir yerde oturuyor, isterse karanlık bir odada otursun onun orda varlığını kimse de bilmesin ama o ilmi ile kendini biliyor. Bütün bu şuunatın da kendinde var olduğunu biliyor, işte bu biliş zatına olan toplu ilmidir, bu mertebede malum (kendinde var olduğunu bildiği şeyler) Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi bilme ve bilen dahi yine kendidir. Bu ilmin tahakkuku için sonradan hasıl olmuş bir maluma ihtiyaç yoktur. Sen gülme fiilinin sende var olduğunu biliyorsun, sen gülsen de gülmesen de bunu biliyorsun yani bunun senden çıkması veya çıkmaması onun yokluğuna veya varlığına delalet etmiyor. Çıktığı zaman senin şuunatın oluyor. Ağladığın zaman sen zannediyorsun ağlamak fiili benden çıktı, sen ağlamasan da o ağlama fiilinin ilmi, bilgisi sende vardır.

Bir odada sakin durduğun zaman bunların hiç biri ortada yok, ama ortaya çıkmaması yok ma’nâsında değildir. Bu ilmin var olması herhangi bir halin sebebine dayalı değildir. Yani güldüğün zaman bu ilim sende meydana geliyor değildir. O andaki şuunatıdır, o ilmin zuhurudur. Ama bu zuhur etmese de o ilim sende vardır. Gülme, kızma bağırma, ağlama, konuşma vs. hertürlü hadise toplu olarak senin zatında ilmi mevcuttur. Onlar sonradan olma bir şey de değildir. Ama gülmenin ne demek olduğunu hiç bilmemiş olan bir kimse yani içerisinde ilmi mevcut fakat çevrede hiç görmemiş onu hiç bilmiyor, güldüğü zaman onun ne demek olduğunu idrak eder ama izah edemez.

Yeni bir hadise olduğu için daha evvel görmediğinden nispetlendirme yapamaz. Zeyd kendinde mevcut olan bu ilimde bunların zuhurundan müstağnidir. Yani zuhuruna gerek yoktur. Yaşam seyri içinde dalgalanmalar meydana gelir yerine göre gülme, yerine göre ağlama meydana gelir, o zaman bunlar dışarıya çıkar. Bunlar sadece gülme anında var olan şeyler değildir. Özde var olan şeylerdir. Asılda var olan şeylerdir. İlimde sende var olan şeyler zamanı gelince dışarıya çıkan yani dışarıya çıkmasıyla bilinen şeyler değildir. İşte Allah’ın ilmi de böyledir. Cenab-ı Hakkın bütün ayan-ı sabite olarak bütün varlığında mevcut olan özellikler kendi ilminde mevcuttur.

Bütün bu âlemleri kendindeki ilmi zuhur ettirsin diye meydana getirdi. Yoksa O’nun bu âlemlere de ihtiyacı yoktur, çünkü onlar kendinde zaten Zati olarak Zatında mevcuttur. Biz onları mahluk olarak düşündüğümüzde bu varlıklara ayrı bir vasıf vermiş oluyoruz. Halbuki bu varlıkların hiçbir ayrı vasıfları yoktur. Hakk’ın ayan-ı sabitedeki ilimlerinin zuhurlarından başka bir şey değildir. Bütün görünen bu mahlukat bizler de dahil her şey. Şimdi Zeyd’in gülmesi Zeyd’den ayrı bir oluşumudur? İşte bütün bu âlemlerin meydana gelmesi Allah’ın ilminin suretlerinden başka bir şey değildir. Onun için zaman zaman deriz, “kimse, kimse değildir”. Beşer düşüncesinde olan varlıklar olarak şu kimse bu kimse bu kimse bu kimse o kimselere güya kendi kimlikleri varmış gibi hayali birer kimlik giydiriyoruz, kimseler diye. İşte bu kimlikleri biz veriyoruz onlara. 

Sonradan anlıyoruz ki bu kim dediklerimizin bir kimliği yoktur. Bunlar itibariymiş dolayısıyla kimse, kimse değilmiş yani. O zaman neymiş? Hakkın şuunatından, zuhuratından başka bir şey değilmiş. Bu çerçeve ile âleme bakarsan bir de kimler çerçevesi ile bakarsan o zaman kimi neyden tenzih ediyorsun ki? Gerçek tenzihte Allah’ı gayrilikten tenzih etmiş olumuş oluyorsun. Sen tenzih ettiğin zaman kendi varlığını hakkın varlığını Haktan ayırmış oluyorsun. Yani Hakkın varlığını ondan çalmış oluyorsun, almış oluyorsun adeta. Şu sıfattan O’nu tenzih ediyorum dediğin zaman o Sıfatı alıyorsun. Tenzih ettim demek O’na yakıştıramıyorsun onu alıyorsun, işte bu taklidi tenzihtir. Güya Cenab-ı Hakkı yüceltecek, yüceltecek değil bir sıfatını koparıyor, öteki taraftan tenzih ediyor haşa. Ama kendi kendini koparıyor daha bir başka ifade ile. Haktan kendini koparıyor. Allah’ın birliğinde süfli ve ulvi diye bir şey yok zaten varlığında, hakikatinde. 

İlim iki türlüdür demişti birincide İlm-i Sıfati ve esmaı vücud-u Hak mertebe-i Vahdetten mertebe-i Vahidiyete tenezzül buyurduk da yani Ahadiyetten Vahadiyete yani Zat bölgesinden Sıfat bölgesine tenezzül buyurdukta Vahdette mahv ve muzmahil ve müttehid olan esmanın suretleri İlm-i İlahide zahir olup birbirinden ayrılırlar. Yani Vahdette mahv ve müzmahil iken yani bunlar Allah’ın Zat’ında gizli iken mahv olmuş yani yokluk durumunda iken ama içeride var, dışarıda henüz yok iken muzmahil yani orada gizli iken ve birlikte olan Esmanın suretleri, Zat âleminde hepsi birlikte olan suretler İlm-i İlahide Zahir olup birbirinden ayrılırlar. 

Tabi ki orası fark mertebesi Furkan mertebesi olduğundan ayrılırlar. Ervah, Misal ve Şehadet mertebelerine tenezzül ettikte yani Ervah âlemi ruhlar âlemine oradan Misal âlemine oradan da Şehadet âlemine şu madde âlemine tenezzül ettikde dahi o Esma her bir mertebenin icabına göre bir taayyün elbisesine bürünerek müşahede edilir.

Esma her bir mertebenin icabına göre; şimdi sende gülme Esması diyelim neyi icap ettiriyor? Neşeyi icap ettiriyor. Ağlama neyi icap ettiriyor? Kederi üzüntüyü icap ettiriyor. İşte sende kederi meydana getiren bir esma, gülmeyi meydana getiren bir esma var. İşte bunların meydana çıkması için şuhudu lazım geliyor. 

Ama bunlar meydana çıkarken oluşan şeyler değildir. Zaten bunlar özde var olan şeylerdir. O zaman ne oluyor? Yaptığımız bizim bütün işler daha evvelce programlanmış ve müşahede âleminde zuhura gelen şeylerdir. Yani sende gülme nasıl ezelde var fakat şuhudda meydana geliyor ise, O şuhudda meydana gelen gülme gibi bütün yaptığımız her şeyde ezelde mevcut burada müşahede sahasına geliyor. Zaten programda var, ama burada yaşam sahasına geçiyor. Her birerleri faaliyet haline geçiyor. Dolayısıyla burada olan fiiller bu anda olan işler, fiiller değildir. Bunlar ezelde olmuş bitmiş işlerdir. Bizim ruhumuza bu ayan-ı sabite dediğimiz bütün bu işler yüklenmiş bir bilgisayar programı gibi.

Burada biz bunu zuhura getirmek için bir zuhur yeriyiz. Her birerlerimiz ne yapıyorsak bundan başkasını da yapmamız mümkün değildir. Bizim için ne kurgulanmışsa işte buna “Kader” deniyor. İşte gerçek kader budur işte. Baştan olan şey “Kaza” sonra onların miktar miktar çıkması da “kader” dir, “kader” miktar kökünden gelir. Uyuyan bir kişinin zahiri duyuları iptal oluyor ama melekut âleminde de yaşıyor, misal âleminde de yaşıyor, ruhlar âleminde de yaşıyor senin varlığın bu âlemde de yaşıyor sinir sistemin kan dolaşımı siztemin hepsi çalışıyor. Bu kaza icmalen hepsi sende mevcut işte bu mevcudun safha, safha meydana çıkması kaderdir. Kader “miktar” demektir, ölçü demektir. “Kaza” ; genel hüküm anlamınadır. İşte kimin programı nasıl yapılıyorsa o kaza, o programın dünya günleri içerisinde meydana gelmesi de kaderdir. Miktar miktar zaman içerisinde geliyor kader dediğimiz.

İşte bu yaşantıyı yaşayan varlık kendi benliğini benim diye kabul ederek kendini ayrı bir varlık olarak görmüşse “bunları ben yapıyorum, benden çıktı” eğer kötü bir şey yapmışsa vicdanı sızlıyorsa müteessir oluyor, iyi bir şey yapmışsa hoşlanıyor, kendinden zannettiği için. Ama bu kaderin gerçek halini bilen kimse kendinden ne tür fiil çıkarsa çıksın ne üzülür, ne de sevinir. Neden? Çünkü kendisi, kendi değildir. İlm-i İlahi ervah yani ruhlar âlemine misal, âlemine ve şehadet mertebesine tenezzül ettikte dahi Esma her bir mertebenin icabına göre bir libas-ı taayyüne bürünerek görünür. Elmanın, İlm-i İlahide bir programı vardır, ama görünmesi için elma elbisesine bürünmesi gerekiyor. 

Bu gördüğün bütün varlıklar elbisedir. Ayrıca elbise de perdedir. Nasıl bizim et kemik cesedimizi örten elbiselerimiz var, ruhumuzu özümüzü bizim hakikatimizi örten de bu et kemik elbisesidir. “Kimse, kimse değil “ dediğimiz bu yönüyle de bir gerçektir. Senin şu Hulûsi silüyetin senin perdendir. Neyinin perdesi? Sende var mevcut olan İlahi varlığın Hulûsi suretinde perdelenmiş şeklidir. Dışına takılıyor, gözüne kaşına ayağına koluna, yüzü şöyle kolu böyle omzu şöyle derken içeride gerçek onu var eden seni yaşatan sana hayat veren o Hulûsi yoktur. 

Hulûsi ismi de perde, Hulûsi’nin varlığı da perdedir. İçerdeki kaynayıp gidiyor, biz suretlere dışarıya takılıyoruz. Onun için onun kaşı, gözü ile uğraşıyoruz, birbirimiz ile uğraşıyoruz, et kemik ile uğraşıyoruz. Sarışın diyoruz, esmer diyoruz, saçı uzundu kısaydı gibi söylüyoruz, hep suretine takılıyoruz. Halbuki onların hepsi Hulûsi’nin perdeleridir. Özde bir Hulûsi var ki o Hulûsi âlada ve âla bir Hulûsi. Ne varsa o Hulûsi’de var. O âla ama dışarıya çıkamıyor ondaki mevcut olan güzellikler. Herkes de aynı değer. Herkes insan varlığı ile sağlıklı olarak meydana gelmişse, fikir düşünce sağlı diyoruz buna o zaman herkes de aynı kabiliyet var demektir.

Olmazsa zaten insan olmaz. Sende Zat’i bir yönün var, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının karşılığı senin bir Zat’i yönün var, sende melekut âleminin karşılığı, Ceberut âleminin karşılığı olan bir varlığın vardır. Çünkü Hakk’ın Zat’ından geldin başka türlü olması zaten mümkün değildir.

Sende Sıfat âleminden, Ef’al âlemine geçiş olmaz. Çünkü o zaman sen olmazsın. Esma âlemi olacak tenezzül mertebeleri çünkü her geçtiğin âlemden bir varlık alıyorsun, oranın âleminden bir özellik alıyorsun. İşte senin programında bunların hepsi var zaten. 

Zat’ı olarak ayan-ı sabitende mevcuttur. Bu dünyaya tenezzül ederken o programda mevcut olan bölümü sıfat mertebesine geldiği zaman şuunatını ordan alıyorsun. Ruhlar âlemine geldiğin zaman sende ruhlar ile ilgili bilgi var bölüm var orasını orada doldurup alıyorsun. Misal âlemine geldiğin zaman misal âlemi karşılığı olan bilgi yeri geldiği zaman oradan o hakkını alıyorsun, Madde âlemine geldiğin zaman da et kemikten hakkını alıyorsun, elbise hakkını alıyorsun. Başlangıçta bunların hepsinin programı yapılıyor nerede ne alınacaksa. Değişik, değişik şe’nlerle bir zuhuru vardır. Her bir şe’n her bir mertebede ve suretle zahir olmuş ise her bir şe’n bir mertebede ne suretle zahir olmuş ise o suretle Hakk’ın malumu olur. Hakk’ın bilinişi olur. Böylece bu ilmi, Sıfati ve Esmai tahakkukta bilinmeye bağlıdır. 

Bu ilim Zati ilmin tafsilidir. İşte bütün bu görünenler Zat’i ilmin teferruatıdır. Bu âlem Zat’i ilmin tafsil sahasıdır. Fasılalarla, tafsilatlarla meydana gelme sahasıdır. Bu izah Zat’i ilim yönünden üst mertebedendir. Bunun alt mertebeden Sıfati ilim yönünden de izahı vardır. Her varlık bunu böyle izah edemeyeceğinden o varlıkların penceresinden bakarak izah edelim. Ama aslında ikisi de Zat’ın ilmidir. Yukarıdan bakışta kimse, kimse değildir dedik, burada ise “kimseler kimseler değildir” mertebesinden bakılıyor. Yani o kimselere birer kimlik verilmek suretiyle bakılıyor. Bu ilim yani Esma ve Sıfat ilimi yani zuhurlar ilmi İlm-i Zatinin tafsilidir. Ama tafsilatlar yönünden yani cüzler yönünden Esma yönünden meseleye bakıldığı zaman bu varlıkların zuhuru cihetinden alt mertebeden bakıldığı zaman İlm-i Zatiye izafe olunuyor, burada izafet var.

İlm-i Zatiden geldik diye yine İlm-i Zatiye dayanıyor ama izafi olarak. Ötekilerde doğrudan doğruya Zat yapıyordu her şeyi. Her şey Hakk’ın Zat’ındandı. Orada o görüş öyle orada o doğrudur. O mertebe itibarıyla o geçerlidir. O idrakla beraber yaşadığın zaman sen aynen ef’al âleminde iken o Zat mertebesindeki kimse, kimse değildir hükmüyle yaşayabiliyorsun. Ama beşeriyet birimsel yönden bu meseleye bakarsan her ne kadar bu varlıklar şuunat, zuhurlar Hakk’ın ilminin tefarruatı ise de Zat’ının teferruatı ise de zuhurları ise de aşağıdan baktığın zaman ilm-i Zat’iye izafe olunur, izafet yapılır. Benim bir ayrı varlığım var ama Hakka bağlıyım ama O’nun zuhuruyum ama yine bir varlığım vardır. Varlıklar yönünden baktığın zaman bu da bir gerçektir. Bu varlıkların zuhuru cihetinden İlm-i Zat’iye muzaf olmak itibariyle O’nun gayrıdır. 

Özü itibarıyla hepimiz Hakkın varlığından başka bir şey değiliz. Zatımız itibarıyla. Ama şuunatımız itibarıyla her birerlerimiz Hakk’dan ayrı birer varlığız. Şuunat: Bizim şe’nlerimiz, oluşumlarımızdır. Bir ağaç düşünelim, kışın dalları yaprakları dökülmüş bir ağaç düşünelim; bu ağaç kışın ölü hükmündedir. Bunun içindeki oluşumların ortaya gelmesi onun şe’nleridir, yani şuunatlarıdır. Çiçek açması onun bir şuunatıdır, yeşermesi onun bir şuunatıdır, dallarının yapraklarının gelişmesi, çiçeklerden sonra meyveye dönmesi kokusu, meyvenin olgunlaşması bunlar hep o bitkinin şuunatlarıdır. Şuunat demek içindeki özelliklerin ortaya çıkmasıdır. Zuhur ile şuunat aynı şeydir. Zuhur daha genel, şuunat ayrıntılı kısmıdır.

Bu âlemdeki varlıklar ilahi ilmin şuunatlarından başka bir şey değildir. Biz Zat’i şuhunatız yani Zat’ının zuhur yerleriyiz. Hiç başka bir varlığa bu özelliği vermiş değildir. Cemat, nebat, hayvan da Hakk’ın şuunatları ama isimleri yönünden şuunatlarıdır, Sıfatları yönünden şuunatlarıdır, ama insan Zati yönden şuunatıdır. “Venefahtü” Ben sana ruhumdan nefh ettim buyuruyor insan için, yani bu şuunat doğrudan Zat’i şuunattır, başka hiçbir varlığa bu hitap yoktur. Diğerleri için “Halk ettim onları” buyuruyor. “Venefahtü” , “benim sende Zat’i zuhurum var, şe’nlerim var” anlamındadır. 

Buradan bakıldığı zaman her birerlerimiz tek bir varlığız, İlm-i Zat’inin, Zat’i varlığın birer şuunatlarıyız. Hepimiz birer şuunatlarıyız. Kimin? Zat’ın şuunatlarıyız. Onun için aynı derecede değerli şuunatlarıyız ki insanlar olarak da olsun şöyle anlaşabiliyoruz, konuşuyoruz, neden? Aynı şuunat hepimizde var, yani Zat’i özellikler hepimizde var da ondan. Hayvanla gidip anlaşamıyoruz neden? Çünkü Zat’i şenler onda yok onda olanlar olsa olsa Sıfati ve Esmaidir. Bizim hayvanlarla anlaşabilmemiz için onun tecelli bölgesine inmemiz lazımdır. Yani hayvan olmamız lazımdır veya nebat olmamız lazımdır bitki ile iletişim kurabilmemiz için. 

Her birerlerimiz bir şuundur, yahut bir ışıktır diyelim, bir alev diyelim, bir mum diyelim ama aslımız hepimizin birdir. Hakkın Zat’ından geldik gene oraya gideceğiz. Hani “ 18 bin âlemi kat ederek geldik buraya” irfan mektebinin başında kısa bir pasaj ile bunlar anlatıldı. Lüb-ül Lüb de de biraz daha geniş tafsilat bu konu ile ilgili vardır. Bunları idrak edenler “Enel Hakk” diye bağırmışlardır. Sende Hakkın varlığını idrak ettiğin zaman insan da nasıl vuruntu yapar ve bağırtır. Kendisini kesmişler parçalamışlar haberi olmamış ayrıca bunun için hayatlarını vermişlerdir. Aynanın karşısına geçelim, aynada olan kim? Sensin, ama bak bakalım aynadakinin senle bir ilgisi var mı? İşte buradaki varlıklarımız böyledir. Allah’ın aynada aksinden başka bir şey değildir. Sen kendini Zat’ın olarak kabul et, o da senin şuunatındır. Ama o senden meydana geliyor. 

Ama o senin ne aynın ne de gayrındır. İşte biz bir bakıma Hakk’tan başakası değiliz, Zati yönden kendimize baktığımız zaman ama aynadan baktığımız zaman ondan ayrıyız. Ama hakikati yönünden baktığımız zaman ayrı değiliz. Ne ayrıyız, ne de gayriyiz. Çünkü ayna da olan o aynada akseden de o sen de O sun. Ayna arkasındaki sır kalkarsa ayna artık cam olur o cam hali insanın artık kendi varlığını görmeyen hükmüne gelmiş oluyor. Yani kendi nefsaniyetini göremiyor. Cama baktığı zaman öyle şeffaflaşmışsın ki kendini göremiyorsun. Kendini kayıp etmişsin, cam olmasının da öyle bir özelliği vardır. Mevlana hz leri ressam hikayesini bu konu ile ilgili anlatıyor. Bir gün İran tarafından Selçuk diyarına Ressamlar geliyor, bizimle yarışacak varmı diye ilan ediyorlar. Resim sanatında yarışacak varmı diye ilan ediyorlar. Türk Sultanı da bütün Türk ressamlarını topluyor, doğudan gelen Acem ressamları bir gurup olarak geziyorlarmış.

Kendi resim sanatlarını ortaya koyuyorlarmış, Türklerden de ressamlar toplanıyorlar. Bir heyet kuruyorlar, Türk ressamlarını imtihan ediyorlar, üç beş kişilik bir heyet kuruyorlar. Her iki taraf ta birbirleriyle yarışmaktan razı oluyorlar. Bir büyük salon tesbit ediyorlar, bugünden itibaren başlayıp bir duvara siz resim yapacaksınız, bir duvara da diğer gurup yapacaksınız diye talimat veriliyor. Her iki gurubun ortasına bir perde çekeceğiz, kimse kimsenin yaptığını görmeyecek kimse de yerinden çıkmayacak bu yarışma bitinceye kadar diyorlar. Sadece padişah bunların ne yaptıklarını kontrol edebilecek. Nihayet resim yapmaya başlamışlar, dışarıdan gelenler güzel, güzel manzaralar çizmişler, padişahın kontrolünde onların yaptıklarını görüyor.

Bu taraftakiler duvarı kazımışlar yeniden bir sıva yapmışlar, zamanlarını sıva ve tesviye ile geçiriyorlar. Ortada ne bir taslak ne bir boyama var. Ötekiler resmi boyamaya başlamışlar. Beridekiler tesviyeden sonra çila yapmaya başlamışlar. Gün sonuna geliyor 20-25 gün geçmiş berikilerde bir çizik dahi daha yok. Padişah kendi içinden bizimkiler yarışmayı kayıp ettiler diye düşünüyor. Son gün geliyor bakıyor orada çok güzel bir resim oluşmuş, beritarafa bakıyor duvarda bir parlaklık var sadece, cila var başka çizilen boyanan bir şey yoktur. Padişah kaybettiklerine inanmaya başlıyor. 

Nihayet halk toplanıyor jüri heyeti toplanıyor, padişah geliyor herkesin huzurunda aradaki perdeyi çekiyorlar. Toplananlar öbür tarafın yaptığına bakınca adeta büyüleniyorlar, çok beğeniyorlar birde berikilerin tarafına bakınca bu sefer büsbütün hayret edip dona kalıyorlar.

Duvar cilalana, cilalana ayna olmuş onların yaptıkları resim içinde görünüyor. Resimde bir derinlik oluşuyor, bakanlar da canlı olarak orda yani yapılan resim aynı zaman da canlı da. Bakanlar başını berikiler tarafından çeviremeyip hayretle bakıyorlar oysa baktıkları hayret ettikleri yerde hiçbir şey yok.

İşte gönlünü temizleyen insanın hali budur. Mevlana bu hadiseyi anlatmak için bu örneği anlatmıştır. Hikâye yerinde anlatıldığı zaman tam değer kazanıyor. Tenzihten teşbihe, teşbihten Tevhide geçmek için eski doğru zannettiğin bilgileri yıkmak gerekiyor. Veya belirli bir süre onları bir kenara koymak gerekiyor. O fedâkarlığı yapamayanlar bu deryaya dalamıyorlar. Benlikten arınamayınca böylece ortada kalıyor. Cenab-ı Haktan İsa (as) ın havarilerin istedikleri sofra gibi irfan sofrası o sofranın Kur’an’daki adı “Maide” dir. Kur’an da sofra suresi var. İsa (as) a havariler gidiyorlar, اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ اِنْ كُنْتُمْ مُوءْمِنِينَ 5/112 “Ya İsa dua et de Rabbın bize gökten bir sofra indirsin, hem bize bir mucize olsun, görelim gönlümüz açılsın hem de bizden sonrakilere bir hatıra olsun” anlatılsın diyorlar. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki قَالَ اللَّهُ اِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّىۤ اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاۤ اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ 5/115 “Size o sofrayı indiririm, ama kim ki o sofradan yer de dönerse âlemlerde etmediğim azabı ona ederim.” Buyuruyor. Şu yaşadığımız hadise budur işte. Bu irfan sofrası, gerçi orada balık, yeşillik, limon varmış sofrada. O balık derya nimetidir, işte bu da derya sofrasıdır.

Yani sohbete katıldı gerçekleri duydu sonrada bu gerçeklerden ayrıldı bu kişilere “âlemlerde etmediğim azabı ederim” buyuruyor. Burada yanlış anlayıp Cenabı Hakk o kişiye neden böyle yaptın deyip ona ceza vermiyor, o kişi kendi kendine azab ediyor ayrılmakla. Kaçırdığı fırsatlar için, kaçırdığı gerçekler için, kaçırdığı nimet için, fark ettiğinde azap çekecek. Gözünden perde kalktığı zaman “Bana bu kadar yakın iken bunları nasıl kaçırdım nelere değişmişim” diyerek o büyük azabı tadacak. Zat’ı itibarıyla her varlık onun aynı özü ama şe’nleri, zuhurları bakımından ayrıdır. Nasıl ki bir ağacı O’nun zatı olarak kabul edelim yapraklar dışarıya çıktığı zaman (şe’n) ondan ayrı olmuş oluyor. Ama ağaca bütün olarak baktığın zaman hepsi ağacın Zat’ından başka bir şey değildir.

Hepsi ağaçtan meydana geliyor ama dal, yaprak, çiçek, meyve isimlerini alıyorlar. Özellikleri, şuunatları itibarıyla ağaç değillerdir. Yaprak diyoruz, çiçek diyoruz, meyve diyoruz. Ama onlar o tohumun içinde hepsi zatında mevcuttu. İşte bu izafe olarak, suretlenerek dışarıya çıktığında Zat’a izafe olunuyor. Köke izafe olunuyor, kö de Zat’ıdır, kökten meydana geldi diye o Zat’a izafe olunuyor. İşte bütün bu varlıklarda Hakkın varlığından meydana geldiğinden izafet ediliyor, Hakka izafet ediliyor. (aşağıdan baktığımız zaman) Ama çekirdekten bakarsak hepsi çekirdekten meydana gelmiş şeylerdir. Ama yapraktan baktığımız zaman her birerleri ağacın varlığı içerisinde ama ayrı bir özellik taşıyor.

Ne çiçek yaprağa ne yaprak meyveye benziyor. Bunların hepsi birer şuunattır. İşte ağacın içerisinde çekirdeğin içerisinde bilkuvve mevcut iken ağaç, zuhura geldiğinde bilfiil yani fiil olarak meydana çıkmış oluyor. Fiil olarak çıkmazdan evvel kuvve olarak içinde mevcuttur. 

Nasıl bizim her birerlerimizin mesleği onu çıkarmazdan evvel kuvve olarak içimizde mevcutsa, çıkardığımız zaman bir fiil olarak meydana gelmiş oluyor. Her ne kadar bunların ikisi de aynı şey ise de bil kuvve olanla bil fiil olan da birbirlerinden ayrıdırlar. Bunlar ayrı ilimlerdir.

Bilfiil ortaya çıkan varlık ilmi oluyor, bilkuvve kişinin içinde Zat’ın içindeki ayan-ı sabite bilgisi Zat’ın bilgisi oluyor. Ama kuvveden fiile çıktığı zaman o artık şe’n durumunda olduğundan mahluk halk edilmişin ilmi oluyor. Yukarıdan baktığında aynıdır diyorsun aşağıdan baktığında gayrıdır diyorsun. İşte kemal ilmi olan ilim bu ilim. Yani her iki yönüyle işi bilmektir. Yukarıdan baktığın zaman Hak bütün işi yapıyor dediğin zaman orda bazı eksik şeyler gördüğün zaman Hakka buhtan etmiş oluyorsın. Çünkü ne buyuruyor? مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولا وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا 4/79 “Sizlerden bir kötülük meydana geldiyse onu nefsinizden bilin. Sizlerden bir iyilik meydana geldiği zaman bunu Haktan bilin” buyuruyor. Ama “hepsi haktandır” buyuruyor. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ 4/78 ayetlerinde. İşte Âdem (as) ın yaptığı irfaniyet buydu. Âdem (as) cennette meyveyi yedi, yedi ama kendi içgüdüsü olarak içerden aldığı emir ile yedi. Bu da başka bir sırdır. İnsan iki taraftan yönetiliyor. Bir dışından bir de içinden. Dışından emirlerle, içinden de sinyallerle bu da tabi ki işin bir başka yönüdür.

Âdem (as) orada nezaket gösterdi. “Ya Rabbi biz nefsimize zulmettik” dedi yani suçu kendi üstüne aldı. Hâlbuki orada suç da yoktu. İlahi programın zuhura çıkması onu öyle gerektiriyordu. Yukarıdan baktığımız zaman. Ama onun hakkını verelim, aşağıdan baktığımız zaman ki öyle de bakılması lazımdır ki yaşanan hayat budur. Yukarıdan bakma ilmine bu âlemde acaba kaç kişi sahip? Genelde aşağıdan bakma ilmi olduğu için İlahi kayıtlara ters düşen bir husus meydana geldiğinden ama o da kayıt gereği meydana geldiğinden ama bu kayıt gereği olan fiili kendi kendine kabüllenmesi gerekiyor insanın asaleti yönünden. Rabbına olan nezaketi yönünden. İşte bunu tam hakkıyla idrak edemeyen iblis kendinden çıkan eksi fiili hakka isnat etti. قَالَ رَبِّ بِمَاۤ اَغْوَيْتَنِى 15/39 “Sen beni azdırdın” dedi. Âdem (as) öyle demedi. Ama onda İnsan-ı Kamil kemâlâtı olduğundan suçu kendi üstüne aldı. 

O da Haktan olduğunu biliyordu zaten ama nezaketen kendi üstüne aldı. Öyle bir nezaket yapması kendinin Kamilliğinin devamını sağladı. İblis orada bir hata yaptı “Sen beni azdırdın” dedi ve kovulanlardan oldu. İkisi de suç işlediler birisi suçu kabüllendi (Âdem as.) diğeri Allah’a isnat etti (İblis) kıyamete kadar tard edildi, lanetlendi. İkisi de suç işledi ama Âdem’in bu suçu kendi nefsine mal etmesi onu baş tacı yaptı. Âdem bu davranışıyla baş tacı oldu, İblis ise suçu Allah’a isnat etmekle lanetlendi.

Misal: Zeyd kendisinde gülme, ağlama, söyleme gibi sıfat olduğunu bilir, fakat bunlar zahir olmadıkça Zeyd’in Zat’ında müttehit ve henüz kuvvededirler. Yani birlikte ve kuvvededirler. Her ne zaman Zeyd güler, ağlar, öksürür ve söyler işte bu mertebeyi zuhurda bulunanların yekdiğerinden ayrı, ayrı şeyler olduğu tezahur eder. Yani gülmenin ağlamanın bağırmanın çağırmanın ayrı, ayrı şeyler olduğu meydana gelir. Ama bunlar Zeyd’in ilminde özündeyken hepsi birlikteydi. İçeride ne ayrı, ayrı gülen var ne ağlayan var, onlar karmakarışık hallerde değillerdir. Neden ilim olarak var çünkü kuvvede var.

Bunlar tafsilata geldiği zaman ortaya çıkmış oluyor. İşte buna da halk edilmişler deniliyor. Zuhurları dolayısıyla sonradan olmuş diyoruz. Halbuki özde hepsi birlikte ezelden vardır. Gülme ve ağlamanın tarzı ve sureti kendine malum olur. Gülmeyi ağlamayı bilmeyen kimse kendinde ilim olarak onlar olsa da ne olduğunu bilemez. Güldüğü zaman gülmenin, ağladığı zaman ağlamanın ne olduğunu idrak eder. Bu ilim Zeyd’in ilmi zati icmalisinin tafsili olur. Yani gülme ağlama kendinde toplu olan ilmin tafsilidir. Gülüş fiili gülüş ilmine izafeten ortaya çıkar. Güldü denir gülme ilmine izafe edilir, çünkü kaynağı orasıdır.

Bir kişinin kendinde toplu olarak olan bazı özellikleri var. Bu özellikler zuhura çıkmazdan evvelki bu özelliklerin farkında değildir. Yani kendisinde mevcut, nasıl mevcut, bil kuvve olarak mevcut. Kendi özünde mevcut. İşte bunların ne kadarı zuhura çıkarsa kendinden bu mevcut olandan neler zuhura çıkarsa o ancak izafe edilerek meydana gelir. Yani özündeki ilme izafe olarak onun zuhurları olmuş oluyor. Zeyd o zaman gülemsini ağlamasını merhametini yahut kızmasını bu şekilde bilmiş oluyor. Yani kendinde bu özelliklerin olduğunu bilmiş oluyor. İşte bir insan da nice, nice gizli özellikler vardır. Bunlar Cenab-ı Hakkın Zati, Subuti Sıfatları dahil bütün Esma-ı İlahiyesi ve Ef’al-i İlahiyesi insanın varlığında mevcuttur.

Cenab-ı Hakta bunlar en geniş şekliyle insanlar da ise ihtiyaç olduğu kadardır. İşte “zikir” den maksat; kendinde mevcut olan gizli özellikleri gün safhasına çıkarıp kendisine ayan olmasını sağlamaktır. Yani müşahede etmesini sağlamaktır. Bir insan da gülme hassası olmasa yani dışarıdan yüz kaslarının gerilmesi şekliyle gülme hareketleri meydana gelmese kendinde mevcut olan gülme özelliğinin farkında olmaz. Ağlama özelliği olmasa onu da bilmez. Ama ne zaman ki bu ağlama gülme kızma, bağırma, sinirlenme belirli fiillerle ortaya çıkıyor işte kendisinde mevcut olan o şeyi kendisi ortaya çıktığı zaman öğrenmiş oluyor. Halbuki onlar onun gizli hazinesinde mevcuttur. 

Mevcut ama dışarıya çıkmadığı için kendi kendinde olan kendi içinde olan olandan haberi yoktur. Kendi sandığında olanlardan haberi yok. Ne zaman ki sandığın kapağı açılıyor haberi oluyor. Kullandığı zaman bunların varlığının haberi oluyor. İşte gerçek dervişlik burada faaliyete geçiyor. Bizde Cenab-ı Hakkın her birerlerimize verdiği bir muhabbet var. Ama biz bunu bilmiyoruz. Bu muhabbeti maddeye yöneltiyoruz. Çoluk diyoruz, torun diyoruz, çocuk diyoruz ev diyoruz, mal diyoruz hep bunlara muhabbeti yöneltiyoruz. Halbuki bunlara bu muhabbeti meydana çıkardığımız zaman bizde bir muhabbetin de olduğunu öğrenmiş oluyoruz. 

Ama bu muhabbetin gerçek hedefi Hak olması gerekiyor çünkü O verdi bu muhabbeti bize. Ama o diğerleri için çıkan muhabbeti o şekilde bilmezsek muhabbetin varlığından haberimiz olmaz. İşte Cenab-ı Hakkın bizde Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar gibi bütün sıfatları mevcuttur. Biz bunları öyle bir tabi olarak kullanıyoruz ki hiç düşünmeden farkına varmadan ve de beşeri istikamette dolayısıyla bunlar hedefine ulaşmamış oluyor. İşte bunların zatımızda özümüzde ayan-ı sabitemizde var olan hakikatlerini idrak etmemiz için bu sohbetlere, tesbihlere zikirlere belirli çalışmalara ihtiyaç hasıl oluyor. İşte bu yapılan çalışmalar Zeyd’in özünde var olan hakikatlerin dışarıya çıkarılmasıdır. Zeyd’in özünde ne kadar çok hakikat olursa olsun o hakikatler dışarıya çıkmadıktan sonra yok hükmündedir. İşte zikir denen hatırlama diye lugatlarda geçen hakikatı da o olan yapılan işler bizim zikrimiz şuhudi zikir yahut tefekküri zikir oluyor.

Bir ele tesbih alarak sayılarla yapılan zikir var, bir de fiili zikir vardır. Tefekkür ederek düşünerek müşahede ederek yapılan zikir vardır. Ama bunların sadece birisiyle olursa o da yetişmiyor. Tesbihlede yapacaksın tefekkürle de yapacaksın. فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ 2/152 “Beni zikredin ben de sizi zikredeyim” buyuruyor. وَاشْكُرُوالِى وَلا تَكْفُرُونِ 2/152 “Bana şükredin, örtmeyin” فَاذْكُرُونِۤى “Beni zikredin” biz onu sürekli Allah, Allah, Allah….. gibi zannediyoruz. Halbu ki öyle değildir. Zahir ehline göre böyle ama irfan ehline göre burada zikirden “Beni zikredin” buyuruyor, Yani beni düşünün, beni anlayın bendeki Esma-ı İlahiyenin ne olduğunu idrak edin ve bende sizi idrak edeyim. O şekilde anlamamız lazım zikrin ma’nâsını.

Siz beni idrak edin yani açılım yapın bendeki Esma-ı İlahiyeyi anlayacak şekilde açılım yapın kendi gönlünüzde beyninizde ve ben de o açtığınız yerde kendi zatımdan doldurayım dökeyim yani sizi zikredeyim demesi size bunu vereyim açık olarak diyor. Esas ayetin batını ma’nâsı budur. Biz zannediyoruz ki Allah, Allah, Allah, …. O’nu zikredeceğiz, O da bizi zikredecek Ey Mehmet, Ey Mehmet, Ey Mehmet … gibi. Tabi o da işin bir yönü ama irfan ehlini ilgilendiren yönü “فَاذْكُرُونِۤى “ yani “Beni zikredin” Yani benim Esma-ı İlahiyem nedir? Neler var 99 Esma-ı İlahiyem, Rahmaniyetimi hatırlayın, Rububiyetimi hatırlayın, merhametimi hatırlayın, Allah (cc) O’nu hatırlayın, Yani Cami ismimi hatırlayın, Ef’ali isimlerimle hatırlayın, Esma-i İsimlerimle hatırlayın, Sıfati isimlerimle hatırlayın Zati isimlerimle atırlayın İşte bu hatırlayın hatırlayın hatırlayın içerisindeki gizli Marifetullahtır.

Çünkü beni hatırlayın diyor, Zat’ımı hatırlayın diyor, beni demesi “اَذْكُرْكُمْ ” Zat’ımı hatırlayın demektir. Hatırlayacaksın, içinden bileceksin ondan sonra şuhudi olacak. Sende acıkma hassası olmasa karnının acıktığını nereden bileceksin. İşte acıkma hassası yani sen onu hatırlamış oluyorsun. 

Yani karnın acıktığı zaman sen onu zikretmiş oluyorsun. 

Karnının acıktığını zikretmiş oluyorsun. Onu doyurmaya doğru çalışman da onun müşahedesi oluyor, şuhudu oluyor, idrak etmediğin şeyi müşahede edemezsin. İşte evvela burada beni hatırlayın demesiyle O’nun bilgi yönüyle ilim yönüyle Esma-ı İlahi yönüyle bu âlemleri nasıl sistem içerisinde çalışıyor, hangi merhaleden hangi merhaleye tenezzül ediyor, dünya âlemine ulaştığında bu işler nasıl bir oluşumla devam ediyor? İşte onu bildiğimiz, idrak ettiğimiz zaman bizatihi kendi varlığımızda yaşadığımız zaman o da müşahedesi olmuş oluyor. Zeyd güldükten sonra, ağladıktan sonra ağlamasının şiddeti gülmesinin şiddeti derecesi ne ise o meydana geldikten sonra gülmenin ve ağlamanın kendinde var olduğunu ve dozlarının ne derece de olduğunu anlar. Yani gülme ve ağlama kendisinde meydana gelmeseydi içinde mevcut olan gülmeden ağlamadan haberi olmayacaktı. 

Şu kadar ki bu ilim Zeyd’e, Zeyd’in vücudunun haricinden gelmedi. Belki bu ilimi Zeyd’in vücudu ve Zat’ı Zeyd’e verdi. Yani bu halleri Zeyd’in Zat’ı Zeyd’e verdi. Yani Zeyd’in hakikatinde mevcut olan bunları Zeyd’in batındaki olan Zat’ı zuhurda olan Zeyd’e verdi. Böylece ondaki fiiller hareketler onda zuhura çıkmış oldu. Zuhura çıktığı zaman da Zeyd bunları müşahede etti, idrak etti. Zeyd’in Zat’ında iken bunlardan haberi yoktu. Bunun gibi daha Zeyd’in kendinde var olup ta bilmediği o kadar çok özellik var ki çıkanlar çıkmayanların yanında çok küçük bir azınlık durumundadır. Her insan da böyledir, her insanın zuhura getirdikleri zuhura getirmedikleri yanında çok küçük kalır. İşte onun için dervişlik gerekiyor, belirli bir seyrisuluk gerekiyor, Zeyd’in özünde ve Zat’ında mevcut olanları Zeyd zuhuruna çıkarsın, zahirine çıkarsın. Batınından zahirine çıkarsın.

Çıkanlar da faaliyete geçsin. İşte o Zeyd’in özündeki olan hakikatler faaliyete geçmediği sürece Zeyd’in Hakk’a ulaşması mümkün değildir. Zeyd’in tabi olarak kendinden meydana gelen şeyler genelde maddeye dönük yönleridir. Yemek gibi, içmek gibi, uyumak gibi, dünyevi işlerdir. 

Ama Zeyd’de o kadar müthiş şeyler var ki işte Zeyd’in onları zuhura çıkarıp kendi kendine bilinç oluşturması için onları zuhura çıkarması gerekiyor. Bunun için Batıni eğitim, manevi eğitim burada mutlaka gerekiyor. Başka türlü ilahi hakikatleri idrak etmek ve Hakk’a ulaşmak mümkün değildir. Yani dışarıdan yapılan belirli zikirlerle belirli ibadetlerle Zeyd’in Hakka ulaşması mümkün değildir. Zeyd’in Hakk’a ulaşabilmesi için yapacağı ilk iş evvela Zeyd’in kendinde olan Hakkani özelliklerini ortaya çıkarıp onları kullanarak Hakka doğru yürümesidir. 

İşte gerçek dervişlik budur, yoksa filan şöyle dedi filan böyle dedi gibi şeylerle oyalanmak değil onun meddahlığını değil kendi meddahlığımızı yapalım. Geçmiştekilerin yaptığı menkıbeler ile avunmak yerine onları bir ölçü alıp kendimizi düzen vermeliyiz. Zeyd’in vücudu ve Zat’ı Zeyde verdi. Zeyd’in bu ilmi her zuhurda teceddüt etti. Bir ilmin varlığını idrak ettikten sonra artık o ilim bir sefer meydana çıktı da bitti değildir. Biz çocukluğumuzdan ölünceye kadar geçirdiğimiz safhaları saysak binlerle on binlerle birbirinin yenilenmesi olarak gülme safhalarımız geçmiştir. Teceddüd dediği o yani yenilenir. Diyelim burada bir gülme hadisesi oldu, bir fıkra anlatıldı güldük, eve gittik Tv seyrederken gördüğümüz bir komikliğe yine güldük, ertesi gün başka bir hadiseye yine güldük, yani gülmeyi idrak ettikten sonra o senin malın oluyor onu istediğin yerde kullanıyorsun.

Sen gülme hassasını kendinde bilmezden evvel gülmeyi kullanamazdın. Neden sende olduğu halde bilmediğinden. İşte biz de Cenab-ı Hakk’ın varlığını idrak ettikten sonra artık o bize ait oluyor, müşahede sahibi oluyoruz ve bizim malımız oluyor. İstediğimiz anda Hakk’ı müşahede ediyoruz. Hakkı düşünüyoruz, Hakk’la beraber oluyoruz ma’nâ âleminde gerek madde âleminde ama bunu bilmezden evvel bunu kullanamıyorduk. İşte Resul (sav) in Miraç gecesinin sabahı döndükten sonra “ Men reali fakat reali Hakk” sözü bunlardan bir tanesidir. Resul (sav) bu hakikati yani Hakk’ın kendi varlığında cem olarak var olduğunu daha evvel idrak edememişti. Zat’i olarak idrak edememişti. Ef’ali, Esmai, Sıfati olarak idrak etmişti ama Zat’i olarak idrak edememişti. Mirac gecesi ma’nâ âlemine Hakk’ın huzuruna çıktığı zaman kendinde olan bu hakikati idrak ettikten sonra “bana bakan Hakk’ı görür” dedi. Onu sadece bir sefer söylemedi. 

Ondan sonra her defasında tekrarladı. Burada sınır yok, “bugün bana bakan Hakk’ı görür” demiyor. Teceddüt ediyor, yenileniyor. Hakikat-i Muhammedi bilinciyle baksın. Bayazid-i Bestami “Cübbemin altında Hakk’tan başkası yok” diyor, o sözü daha evvel söylememişti onun zamanı geldi öyle söyledi yani idrak etti. Ondan sonra artık o sözün sürekli arkasındadır. O müşahedenin ve yaşantının sürekli sahibidir. Niçin daha evvel söylemedi de hayatının belirli bir safhasında bunu söyledi? Çünkü o bilgiye yani kendindeki o ilme o zaman ulaştı, ulaşmadan önce kendindeki bu ilmin farkında değildi. Bu ilim Resul (sav) in ümmetine has bir ilimdir. Bundan evvelki ümmetlerin bu ilmi yoktur. Yani bu ilmin belirli bir yerlerine kadar gelme süreleri var ama ondan sonrası onlarda yoktur, o kapasite onlarda yoktur. İşte bu Resul (sav) in bize hediye etmiş olduğu bir kamil ilimdir.

Onun için buyuruyor ya “Benim ümmetimin velileri Beni İsrail Nebileri gibidir” buyuruyor. Resul (sav) in ümmeti asli ümmettir yani ilimlerini Hakikat-ı Muhammed’den Hakikat-ı Muhammedi’den alıyırlar. Yani Resul (sav) in ümmeti Makam-ı Mahmud’dan alıyorlar bilgilerini. Daha önceki Resul- Nebilerin Makam-ı Mahmud’ları yoktur. Yani öyle ilim aldıkları bir makam yoktur o ümmetlerin. Neleri var? Daha aşağıda Ruh-ül Kudsi var. Yani en yüksek ilim aldıkları yer Cebrail (as) Ruh-ul Kudsi, o kadar. O da bir ruh olarak belirli bilgi değil komprime bir bilgiler manzumesi değildir. 

İşte bu izahattan da anlaşıldığı üzere Hak teala Hz. lerinin حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ Muhammed sûresi 47/31 ayetinde “İçinizden mücahit olanları görmemiz için bilmemiz için sizleri dünyaya getirdik” kavlinin tevile mahal yoktur. حَتَّى نَعْلَمَ “Taki biz bilelim” kavlinin ma’nâsı tahakkuk etmiştir, burada her bir varlıktan fiil çıktıktan sonra bilindiği için “ta ki biz bilelim” buyuruyor. Bir varlığın özünde olan şey ortaya çıkmadıktan sonra o bilinmez. “Ta ki bilelim” demesi her varlıkta Hakikat-ı İlahiyenin zuhurlarını bilelim görelim yani müşahede edelim buyuruyor ayet-i Kerimede. Bu kavlinin ma’nâsı tahakkuk etmiştir. İlm-i Sıfati ve Esmaiye racidir. Yani “bilelim” hükmü görüntüde olan bir şeyin bilinmesini gerektirdiği için Esma ve Sıfat ilmidir bu. Zuhura gelen mertebede Sıfat ve Esmaya racidir. Zira bu his ve şehâdet âleminde her bir mashar hangi libas-ı taayyuna bürünüp zahir olmuşsa o suretle Hakkın malumu olur. Yani bu âlemde meydana gelen oluşumlar hangi libas- elbise şekil ile meydana gelmişse Hakk’ın malumu öylece olur.

Mü’minler bu dünyada mücahede yapmadıkça yani cihat ehli diye vasıflanmadıkça mücahit suretinde zahir ve o suretlede Hakkın malumu olmazlar. Yani her ne kadar kendi içlerinde bil kuvve mücahit hakikati olsun ama bunu bilfiil zuhura getirmedikçe mücahitlerden yazılmaz. İşte yukarıda emri vermişti “ ” beni zikret buyurdu, işte orda zikretmesinin içinde bu sendeki mevcut olan mücahit hakikatini ortaya çıkar aynı zamanda. Yani bütün özelliklerini ortaya çıkar diyor. Ama o sistem içerisinde oluyor, Mü’minle bu dünyada mücehede fiili ile vasıflanmadıkça bu fiilleri ortaya getirmedikçe mücahit suretinde zahir ve bu suretle hakkın malumu olmazlar.

Çünkü o özelliği ortaya getirmedikçe “bilelim” hükmü meydana gelmemiş oluyor. Yani batında kalıyor, bilinmemiş oluyor. Dolayısıyla mücahit görüntüsü yerine isyan görüntüsünü ortaya koymuşsa o zaman isyan olarak biliniyor. Yeryüzünde isyancı olarak biliniyor. Dolayısı ile hangi fiil kendisinden çıkmışsa o fiilin ahrette karşılığı neyse onu görüyor. 

13. Paragraf:

Münezzihin gayesi bu hudûsu, ilimde, taalluk için kılmasıdır. O da bu mes'elede aklı ile mütekellim olan kimse için vechin a'lâsıdır. Eğer o, zât üzre ilm-i zâid isbât etmese idi. Binâenaleyh taalluku zât için değil, ilim için kıldı; ve bununla ehlullâhdan sâhib-i keşf ve şuhûd olan muhakkıktan ayrıldı (13).

Tenzih-i vehmi ve akli ile tenzih eden kimsenin en yüksek mertebesi حَتَّى نَعْلَمَ “Hatta bilelim” kavlinde beyan buyurulan ilim deki bu hudusu yani ilmin sonradan husulınu ilmin taalluku için kılmasıdır. Yani tenzih-i akli ve vehmi ile tenzih eden yani beşeri akıl ile ve vehim ile olan tenzih bir de tenzih-i hakiki den olan tenzih. Genelde yapılan tenzih tenzih-i vehmidir. Tenzih Cenab-ı hakkı noksan sıfatlarından tenzih etmektir. Güya Cenab-ı Hakkın noksan sıfatları varmış da ondan tenzih ediyor. İşte bu vehmi ve akli tenzih eden kimsenin yani bu tenzihle meseleye bakan kimsenin en yüksek mertebesi حَتَّى نَعْلَمَ kavlinde beyan buyurulan ilimdeki bu hudusu yani ilmin sonradan husulunu ilmin taliki için kılmasıdır.

İlim maluma tabidir demişti ya önceden işte vehmi ve akli tenzih eden kimseler bunu böyle kabul ederler. Yani malum zuhura geldikten sonra o ilmin malumda zuhur ettiğini idrak ettiğinden ilim maluma tabidir der. Yani malum meydana gelmese fiil meydana gelmese ilim gizli kalacak bilinmeyecektir diyor. Yani o gizli olan ilim zuhura çıkan fiille meydana geldi dolayısıyla ilim maluma irtibatlandı. İlmin bilinmesi maluma bağlandı diyor. Bunu böyle diyenler tenzihi vehmi tenzihte olan insanlar bunu böyle der. İlmin sonradan meydana gelişini ilmin taallik için kılmasıdır. 

İlmin meydana gelmesi için kılmasıdır, yani hudüs Zat’ın aynı olan ilmin hakikatinden değil belki bilenin taallukatındandır. Eğer akıl ve nazar-ı fikri ile mütekellim olan kimse bu meselede Zat üzerine ilm-i zait ispat etmesi idi. Eğer akıl ve nazarı fikri ile mütekellim olan kimse yani konuşan kimse bu mevzu üzerinde konuşan kimse eğer nazar-ı fikri ile akıl yani beşeri nazarı, beşeri aklı ve beşeri nazar görüşü ile bakışı ile olan kimse bu meselede Zat üzerine ilm-i zait ispat etmesi idi. Zat’ın üzerine düşük ilmi ispatlamaya çalışmasıdır. Yani ilim maluma tabidir görüşünde malumu üste çıkartıyor, Zat’ı kapatmış oluyor. Çünkü ilim Zat’ın hakikatidir. Malum ise ef’alin hakikatıdır. Ef’alde görmesi Zat’ın üzerine geçirmesi oluyor. Bu kavil ala bir vecih olurdu. Böylece bu münezzih taalluk-u Zat için değil ilim için kıldı halbuki bunda bir Vecihi ile fesat lazım gelir, bir vecihle bunu bozmak lazım gelir. Çünkü Zat üzerine ziyade olarak diğer bir şey ispat etmeye çalıştı. İşte bu sebeple de ehlullahtan keşif ve Şuhut sahibi olan muhakıktan ayrıldı. 

Müşahede ehli, şuhud sahibi böyle demezdi. Bunlar onlardan ayrıldılar. Ayrılmalarının sebepleri de tenzihi, vehmi ve akli tenzih yoluna gittiler. İslamın içinde bu tür düşünce sahipleri ne kadar çoktur. Bu da ancak Musevi mertebesi, mertebe-i Museviye-i hayaliye yani Museviyet mertebesinin hakikati bile değil, hayalisi. Çünkü bunu vehminde aklında tenzih ediyor. Neden böyle yapıyor kolayına geldiğinden. Gerçeğine nufuz etmeden kolayına geliyor nefsinin işine geliyor ve diyor ki Allah her şeyden münezzehtir diyor. Ne yapıyor bu sefer cenab-ı Hakkın gerçek vasıflarının büyük bir çoğunluğunu ortaya çıkarmamış oluyor. 

Cenab-ı Hakkın “Kahhar” ismi yok mu? “Cebbar “ ismi yok mu? “Settar” ismi yok mu? “Ben onu adam öldürmekten tenzih ederim” diyor, katillikten tenzih ederim diyor. Nasıl tenzih edersin “Kahhar” ismi var. O’nu kaldırdığın zaman ortadan “Kahhar” ismini kaldırdın gittin, “Cebbar” ismi var, “Tenzih ederim ben onu şu yönlerinden” tamam edersin de O da seni tenzih eder sonra. Zelzeleleri yapan O değilmlidir? Cenab-ı Hak görünüşte yakıyor, yıkıyor, duman ediyor diyoruz ama gerçekte bu böylemi biz bütün murad-ı İlahisini anlayabiliyor muyuz? Biz yoksa kendimizi daha iyi düşündüğümüzü mü zannediyoruz. O’nun belirli vasıflarını cımbızla çekiyoruz, bu onda yok şu yok gibi.

Farkında olmadan ondaki vasıfları kaldırıyorsun küfre giriyorsun. O’ndaki vasıfları kaldırmak senin ne haddine. İşte ehlullahtan keşif ve Şuhut sahibi olan muhakıklar yukarıdaki düşüncelerden bunlar ayrılırlar. Çünkü muhakık indinde his âlemi (esma âlemi) ve şehadette müşahede âleminde (fiiller âlemi) işte bu âlemde meydana gelen her bir özellik o varlıkların ayan-ı sabitelerinde mevcut olan şeylerin zuhura çıkması. Ayan-ı sabitelerde var edilmiş şeyler olmadığından Cenab-ı Hakkın Zati ilmi olduğundan ayan-ı sabitelerin his ve müşahede âleminde zuhura çıkması dolayısıyla Cenab-ı Hakkın Zati zuhurundan başka bir şey değildir. Ama biz onu beşeriyet yönümüzle eksi veya artı diye değerlendiririz onu. Biz ona o özelliği vermiş oluyoruz, Cenab-ı Hak ona eksi veya artı diye bir şey demiyor. Biz kendimizi haşa daha alim addedercesine buna eksi buna artı diyoruz. İşte gerçek müşahede ehli bunların hakikatinin ne olduğunu bildiğinden yukarıdakiler gibi beşeri ve vehmi tenzih gibi tenzih yapmazlar.

Cüzi aklı, aklı külle ulaştırdıktan sonra artık o vehmi tenzihi bırakıyor. Hani ne diyorlardı? “Tenzihi de tenzih etmek gerekir” diyorlardı. İşte bu mertebe o mertebedir. Tenzih ettiğini idrak zannediyorsun, zannediyorsun bir de bakıyorsun ki aaa ben yanlış iş yapmışım ondan tenzih ediyorum diyor, yani yanlışlıktan tenzih ediyorum diyor. İşte buralarda zuhura gelen his ve şehadet âleminde zuhura gelen bunlar o ilmin tafsilidir, bu ilim Zat’ın üzerine fazladan bir şey değildir. Zat’ın kendi ilmidir.[74] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiylerinde 47/31 âyet hakkında yazılanlar ile devam edelim…

990. “O şeyi bilir idi, peyda etmedikçe doğurmak zahmetini ağrısını cihan üzerine koymadı." Meselâ hâmile bir kadın, karnında taşıdığı cenîni bilir idi. Fakat onu bâtından zâhire ve mertebe-i gaybdan mertebe-i şühûda çıkarmadıkça doğurmak zahmetini ve ağrısını zevk-i hissî ile âlem-i zâhire vaz’ etmedi. Ya’ni doğurmanın bir zahmeti var idi; fakat bu zahmet ilim mertebesinde idi. Çocuk doğmadıkça his âleminde bu acı duyulmadı. Binâenaleyh bir şeyin bâtında oluşunun zevki başka; ve zâhire çıkışının zevki başkadır. Eğer bu bilme ile şörme zevki arasında fark olmasa idi, Hak Teâlâ hazretleri (Muhammed, 47/31) ya’ni “Sizden mücâhîd ve sâbir olanları bilmek için imtihân ederiz” buyurmaz idi. Zîrâ bir ilm-i zâtî ve bir de ilm-i esmâî ve sıfâtî vardır. İlm-i esmâî ve sıfâtî, ilm-i zâtî üzerine zâid bir ilimdir. Çünkü vücûd-i Hakk’ın merâtibi vardır; her mertebeden ayrı ayrı bir ilm-i Hak hâsıl olur. Ya’ni ilim ma’lûma tâbi’dir ve merâtib hâsıl oldukça ma’lûmât peydâ olur; ve ilim dahi ma’lûmlara tâbi’ bulunur. Ve merâtib, vücûd-ı Vâhid’in bu merâtibe tenezzülünden hâsıl olduğu cihetle, onların verdiği ilim gayrden değil, yine Hakk’m kendi vücûdundan müstefâd olur.

991. "Senden iyilik veyâ kötülük sıçramadıkça, bir zaman işsiz oturamazsın." Ey sâlik görmez misin? Sen bir an iyi veyâ kötü düşüncelerden hâlî kalmazsın ve bu düşünceler seni birtakım ef âl ve harekâta sevk eder. Eğer düşüncen iyi ise ef âlin iyi; ve kötü ise amelin de kötü olur. İşte bu hâl, ilimde olan şeylerin "ayn”a gelmek tekâzâsından ibârettir.[75]

2954. Korku ve açlık ve malların ve bedenin noksanı, hep can nakdi zâhir olmak içindir.

Hak Teâlâ, bâtını can ve zâhiri sabun köpüğü gibi bir hayâl olan bizim cismimiz üzerine sıcağı ve soğuğu ve hastalığı ve ağnyı koymuştur. Gerek bunlar ve gerek korku ve açlık gibi ahvâl ve muhtelif âfetlerin te’sîriyle malların eksilmesi ve hastalık ve fenâlık sebebiyle bu cismin günden güne zayıflaması, hep can nakdinin kuvveti zâhir olmak ve sûretlerin bir hayâl-i zâil olup, kendi bâtınlan olan ma’nâlarının asılları olan Hakk’a rücû’ etmesi içindir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur. (Bakara, 2/155-156). “Biz sizi korku ve açlık ve mallardan ve nefisten ve semerâttan eksilme cihetinden bir şeyle imtihan ve tecrübe ederiz. Ve sabredenlere müjde ver ki, onlara bir musibet isâbet ettiği vakit, ‘Biz Allâh içiniz ve biz O’na rücû’ edicileriz.’ derler!” Burada bir suâl vârid olur. “Hak Teâlâ kullarından kimin sâbir olduğunu bilmez mi ki, bu sûretle imtihan buyuruyor?” Ma’lûm olsun ki ilm-i İlâhîde iki i’tibâr vardır. Birisi “mertebe-i vahdef’te ve "taayyün-i evvel”de Zât-ı Ulûhiyyetin cemî-i sıfât ve esmâsına mücmelen ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibaret olduğundan, bu mertebede ilim, âlim, ma'lûm arasında aslâ temeyyüz yoktur. Hepsi şey’-i vâhiddir. Ve bu ilim, malûma tâbi’ olan nevi’den değildir. Zîrâ Zât ile berâber kadîmdir. İkincisi, “mertebe-i vâhidiyyet”e ve “taayyün-i sânî”ye tenezzülünden sonra kendinde mündemiç olan bilcümle sıfatının ve esmâsının sûretleri yekdiğerinden mütemeyyiz olarak ilm-i İlâhîde peydâ olduklarından, her birinin iktizâ-yı zâtileri olan kâbiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise inkişâf eder. Ve bu kâbiliyyet ve isti’dâdât ba’de’l-inkişâf, Hakk’ın tafsüen malûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara taalluk eden ilmi, onların ma’lûmiyyetlerinden sonra olduğundan, “ilim malûma tâbi’dir” denildiği vakit, ilm-i sıfâtî ve esmâî anlaşılmalıdır. İlmin malûma tâbiiy-yeti hakkındaki delil-i Kur”ânî (Muhammed, 47/31) ya’ni, “Biz sizi imtihan ederiz; tâ ki sizden mücâhid ve sâbir olanları bilelim!” âyet-i kerîmesidir. Hakk’ın, “Tâ ki biz bilelim!” kavli asla te’vîl edilemez. Bunu ancak mütekellimîn gibi tenzîh-i vehmî sâhipleri te’vîl ederler.[76]

2707. “Bu gevher muhakkak halk için imtihandır, biz onu gözlerin etrafında çeviririz.”

“Bu sadâkat ve hakikat gevheri halkın gözlüleriyle körlerini tecrübe ve imtihan etmek içindir. Binâenaleyh biz o gevheri gözlerin etrâfında dolaştırırız. Gözlüler görüp ona sanlırlar ve körler göremezler.” Ma’lûm olsun ki, Rabbü’l- erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanlann temyizini irâde buyurur. Bu temyiz ise zuhûr-i ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-i ahkâm ise ba’de’l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Mülk, 67/2) ya’ni “O Allâhü Zü’l-Celâl ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzeldir, sizi imtihan etmek için yarattı.” Ve kezâ buyurur: (Muhammed, 47/31) ya’ni “Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanlan bilelim.” Eğer mertebe-i azhar olan hazret-i şehâdette irsâl-i rusül olunup marzî olan sırât-ı müstakim ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta’rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesinden ibâret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olurdu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Nisâ, 4/41) ya’ni “Her ümmet, peygamberlerini şâhıd getirdiğimiz vakit onlann hâli nasıl olur? Yâ habîbim, seni de onlann üzerine şâhid getirdik (En’âm, 6/49) âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâ- liğanın ikâmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu’d aynlarak (Şûrâ, 42/7) ["Bir fırka cennette, bir fırka da alevli cehennemdedir”] sırrı zuhûra gelir.

2708. Her kim: "Hani şâhid?" derse, onun sözü şâhiddir ki, o gevheri görmez, körlüğün habsidir." Her kim enbiyânın da’vetine karşı bu da’vânın sıdkına ve hakikatine şâhid ister, “Bu şâhid nerede?” derse, o kimsenin “şâhid neredir?” sözü o peygamberlerin ellerindeki sadâkat ve hakîkat gevherini görmediğine ve körlük içinde mahbûs kaldığına şâhiddir.

2709. Her güneş: "Kalk ki gündüz zâhir oldu ve sıçra, az inâd et!" diye söze geldi.

Bu ve âtideki beyitler enbiyâ ve evliyânın sözleri sıdıklarının şâhidi olduğuna bir misâl-i mahsüsdür. Meselâ bir güneş lisâna gelip derse ki: “Haydi kalk, gündüz zâhir oldu, uykuda musırr olma!”

2710. Sen: "Ey güneş hani şâhid?" desen, saya: "Ey kör, Hak'tan göz iste!" der.

2711. Aydınlık olan gündüzde her kim çer âğ isterse, talebin aynı onun körlüğüne kifâyet tutar.

“Belâğ”, Arabi olduğuna göre tercüme böyle olur; ve “belâğ”, vüsûl, vürûd ve kifâyet ve fazilet ve kemâl ma’nâlarına gelir. Burada ma’nâ-yı münâsibi “kifâyet”tir. Aydınlık olan gündüzde mum ve lamba ve elektrik gibi vesâit-i tenvîriyye istemek, bu talebde bulunan kimsenin körlüğüne bir delîl-i kâfidir, demek olur. “Lâğ”, kelimesi Fârisî olursa, istihzâ ve alay ma’nâsına olup, “bâ” mef ûlün-ileyh edâtı olur; ve ma’nâ “ayn-ı taleb onun körlüğünü istihzâya tutar” demek olur.

2712. Ve eğer görmüyorsan, sabahtır; ve sen perde içindesin diye bir zan götürmüş isen

2713. Kendi körlüğünü bu sözden fâş etme; sus ve fazlın intizârında ol!

Yukandaki beyit cümleli şartıyye ve bu beytin ilk mısrâ’ı cümle-i cezâ-iyyedir. Ya’ni “Eğer sen güneşi görmüyor isen ve belki sabah olmuştur, ben perde içinde kaldığım için göremiyorum, diye bir zanna düşmüş isen, sakın bu sözünü ifşâ edip körlüğünü meydâna çıkarma, sükût et ve fazl-ı İlâhînin vürûdunu bekle ki, basar-ı basiretin açılıp o ma’nevî güneşleri göresin.” 

2714. Gündüz ortasında: "gündüz hani?" demek, ey gündüz isteyici kendini rüsvây etmektir.[77]

364. "Tâ bizi bize âşikâr göstere ki, sırlarda akideden ne tutarız?"

“Sirâr”, ya müfâale bâbmdan masdar olur ki, ma’nâsı “sır söyleşmek’tir. Veyâhud sırnn cem’i olan “esrâr”ın muhaffefıdir ki, ma’nâsı “gizliler” ve “örtülüler” demek olur. Akrabü’l-Mevârid ’de: “Serâr”, ayın son gecesi ve sînin kesriyle “sirâr”, avuç içindeki çizgiler ve alındaki çizgiler ve her bir şeydeki hutût ma'nâları gösterilmiştir. Bu ma’nâya göre “Hak Teâlâ bizi, bize âşikâr göstermek ve alnımızın yazısında gizli olan i'tikâdımızdan neye mâlik oldu-ğumuz zâhir olmak için, bizi imtihân eder” demek olur.

Ma’lûm olsun ki, imtihân-ı İlâhîde iki vecih vardır. Bir vechi budur ki: Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyizini irâde buyurur. Bu temeyyüz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise, ba’de’l-imtihân mümkündür. Eğer bu imtihân olmasa, her ayn-ı sâbitenin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesin- den ibâret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şuhûd ile tevessuk edememiş olur idi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Nisâ, 4/41) Ya’ni “Her ümmet peygamberlerini şâhid’getirdiğimiz vakit, onla-nn hâli nasıl olur? Ey Resülüm, seni de onlann üzerine şâhid getirdik.” Binâ-enaleyh bu imtihân bizi, bize âşikâr göstermek olur. Ve beyt-i şerîfdeki “sirâr”, alın yazısı ma’nâsına geldiğine göre, sırr-ı kadere işâret buyurulur.

İmtihândaki ikinci vecih budur ki, Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Muhammed, 47/31) ya’ni “Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!” buyurur. Bu imtihân ancak Hakk’ın bizi bilmesi içindir. Ma’lûm olsun ki, ilm-i İlâhîde iki i’tibâr vardır. Birisi mertebe-i vahdette ve taayyün-i evvelde, Zât-ı ulûhiyyetin cemî’-i sıfât ve esmâsına müc-melen ilmidir. Bu ilim, kendi Zât’ına olan ilimden ibâret olduğundan, bu merte-bede ilim, âlim ve ma’lûm arasında aslâ temeyyüz yoktur, cümlesi şey’-i vâhid-dir ve bu ilim, ma’lûma tâbi’ olan nevi’den değildir. Zîrâ Zât-ı kadîm ile berâber kadîmdir. İkincisi mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra kendinde mündemiç olan bilcümle sıfâtın ve esmâsının sûretleri yekdîğerinden mütemeyyiz olarak ilm-i İlâhîde peydâ olduklannda, her birinin iktizâ-yı zâtileri olan kâbiliyyet ve isti’dâdâtı ne ise, inkişâf eder ve bu kâbiliyyet ve isti’dâdât ba’de’l-inkişâf Hakk’ın tafsîlen ma’lûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara taalluk eden ilmi, onlann ma’lûmiyetlerinden sonra olduğundan, “İlm-i Hak, ma’lûma tâbi’dir” denildikte “ilm-i sıfâtî ve esmâî” anlaşılmalıdır. İmdi her iki vecihde de imtihân edici Hak’dır; kula, Hakk’ı imtihân etmek aslâ câiz değildir.[78]

----------------

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الهُدَى لَن يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ {محمد/32}

(47/32) “İnne-llezîne keferû ve saddû an sebîli(A)llâhi ve şâkkû-rrasûle min ba’di mâ tebeyyene lehumu-lhudâ len yedurû(A)llâhe şey-en ve seyuhbitu a’mâlehum”

(47/32) İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların amellerini boşa çıkaracaktır. 

----------------

Hakk’ı kendi varlığında örtüp gizleyenler ve nefsi emmarelerini sed çekip hakk’ın hidayet yoluna engel olanlar. Ve “şakkû-rrasûl” resülün kırılması gibi meal verilsede “şakka-lkamer” ayın ikiye bölünmesi hadisesinde Hz. Muhammed ve Hakikat-i Muhammedi olarak iki kısma ayrılarak zâhir ve bâtınını anlamaya engel olanlar, kendi varlıklarında engel olanlar. Ameli gayri salih işlediklerinden Allah c.c. yanında amelleri boşa çıkar. (Murat Derûni)

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ {محمد/33}

(47/33) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû atî’û(A)llâhe ve atî’û-rrasûle velâ tubtilû a’mâlekum”

(47/33) Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın. 

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameli salihin boşa çıkmaması için resül-risalet mertebesinin tavsiye ve yapın, yapmayın dediklerine kurb-u nevafil olan nafilerle Hakk’a yaklaşarak Hakk’ın kulun eli, ayağı, kulağı olması lazımdır. Bu da ameli ubudete dönüştürür. Tatbikatı da Hakk’tan olur.

----------------

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ {محمد/34}

(47/34) “İnne-llezîne keferû ve saddû an sebîli(A)llâhi sümme mâtû vehum kuffârun felen yagfira(A)llâhu lehum”

(47/34) İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır. 

----------------

Hakk’ı örtüp gizleyenlerin varlık günahları zaruri ölüm geldikten sonra zaman sermayalerini tükettikleri için bu varlık günahından ötürü artık geri dönüş olmadığı için her mertebenin hakkını veren uluhiyet mertebesi artık bağışlamaz. 

----------------

فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَن يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ {محمد/35}

(47/35) “Felâ tehinû ve ted’û ilâ-sselmi ve entumu-l-a’levne va(A)llâhu me’akum velen yetirakum a’mâlekum”

(47/35) Sakın za’f göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir. 

----------------

 Âyetin ilk ve son bölümü ef’al mertebesindendir. Allah sizinle beraberdir. bölümü sıfât mertebesindendir. Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.

----------------

Yolumuza “Fusûs’ül Hikem” ile devam edelim.

2. Paragraf:

Ve ulüvv-i mekânete gelince, o bizim için, ya'nî Muhammediler içindir. Allah Teâlâ وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ (Muhammed, 47/35) buyurdu. Ve Allah Teâlâ bu ulüvvde sizinle beraberdir. Ve o, mekândan müteâlîdir; ve mekânetten müteâlî değildir (2) Uluv mekanete gelince o bizim için yani Muhammediler içindir, Allahüteala وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ 47/35 buyuruldu Allahüteala bu uluvde sizinle beraber dir ve o mekandan mütealidir ve mekanetten müteali değildir. Burada Muhammediler için çok büyük hazin güzellikler olduğunu beyan ediyorlar. Yani Uluv-u mekanet güç, kuvvet, asalet, güzellik ve Uluv-u mertebe ve menzilet, yani mekan ve menzil hasetsen bizim için yani Muhammed (sav) e tabi olan verese içindir, varisler içindir. Mekan ve mekanet bunların ikisi de bizim içindir. Nitekim Hakteala Muhammediler hakkında وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ 47/35 buyurur, “ Siz Âlilersiniz” sizin gayriniz olan ümmetler üzerine mertebeten ve menzileten âlilersiniz demektir. Allahüteala cemiyet-i Esmaiyeti cihetinden bu uluv-u mekanette sizinle beraberdir. Zira sizin hüviyetiniz Haktır, siz Hakkın zahirisiniz. Zira Hak cisim olmadığı cihetle mekandan mütealidir, fakat mekanetten müteali değildir. Cenab-ı Hak mekandan münezzehtir, ama mekanetten münezzeh değildir. 

Yani Cenab-ı Hak bir mekanın içine girmez veya orası ile sınırlanmaz, ama mekanet, yücelik O’nun en büyük vasfıdır. Uluv yani yücelik nispeti iki şekilde olur, birisi âlinin sırf kendi şanındandır, bu uluv-u hakiki ve zatidir, yani bu yücelik hakiki ve zati bir yüceliktir. Diğeri mekan-ı âliye nispetle olur bu da uluv-u izafidir. Yani izafi yüceliktir. Böylece Hakkın uluvu uluv-u hakiki ve Zati olan uluv-u mekanettir, zira Hakkın vücud-u mutlak mertebesi vucud-u mukayyet mertebesinden âlidir. 

3. Paragraf:

Ve vaktaki bizden nüfûs-i ummâl havf etti, Hak Teâlâ ma'-iyyeti وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ (Muhammed, 47/35) kavliyle itbâ' ey­ledi. İmdi amel mekânı taleb eder. İlim ise mekâneti taleb eyler. Böyle olunca Hak Teâlâ bizim için iki rif at beynini cem eyledi ki, biri amel ile ulüwi mekân ve diğeri ilim ile ulüvv-i mekânettir. Ba'dehû ma'iyyette tenzîh-i iştirak için "Sen Rabb-i a'lânı bu iştirak: ma'nevîden tesbih et" (A'lâ, 87/1) buyurdu. Ve insanın, ya'nî insân-ı kâmilin, a'lâ-yı mevcudat olması a'ceb-i umurdandır. Halbuki ister me­kâna veya ister menziletten ibaret olan mekânete olsun, ulüvv, ancak ona tebaiyyet ile nisbet olundu. Böyle olun­ca onun ulüvvü li-zâtihî olmadı. Binâenaleyh o ulüvv-i me­kân ve ulüvv-i mekânet ile alîdir. Şu halde ulüvv, onlar için-dir (3).

Amel için mekan lazım, ilim mekaneti taleb eder, böyle olunca Hakteala bizim için iki rifat beynini cem eyledi. Biri amel ile uluv-u mekan, diğeri ilim ile uluv-u mekanettir. İbadet niçin lazım olduğu buradan anlaşılıyor. İki kemalat ortaya çıksın diye. Bunlar mekan ve mekanet. İnsan-ı Kamilin mevcudatın âlası olması acayip işlerdendir. Halbuki ister mekanen veya ister menzileten ibaret olan mekanete olsun uluv ancak ona tabiiyetle nisbet olundu. Böyle olunca onun uluvu kendi zatı için olmadı. Böylece o uluv-u mekan ve uluv-u mekanet ile âlidir. Şu halde uluv onlar içindir. Yani Muhammediler içindir. Yani Muhammed suresinde (sav) de vaki olan “Allah sizinle beraberdir.” Kimlerle? Muhammedilerle وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ Ayet-i kerimesi kavliyle Hakteala bizi aleviyet ile vasfedip وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince ümmet-i Muhammediyeden İlahi hakikate ıttılaı olmayıp yalnız Salih amel işleyen kimseler uluvden uluv-u mekaneti anladılar. 

وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince yani 47/35 ayetinde “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bunu ispat etti Cenab-ı Hak. Hani bir çok ayette وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ 50/16 “Size şah damarından daha yakındır”, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Ona ruhumdan üfürdüm” ve وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ 2/253 “Sizi Ruh-ül Kuds ile destekledik” ve وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “ O sizinle beraberdi siz neredeydiniz” gibi ayetlerde de belirtildiği gibi. 

Bu beraberlik Ümmet-i Muhammed’e has bir beraberliktir. Bizden evvelki ümmetlerin böyle bir beraberliği yoktu. Gayrılığı vardı. Neden? Hakikat-ı Muhammedi üzere daha hayatları kemale ermediğinden gayrılıkları vardı. Ama Ümmet-i Muhammed Hakikat-ı Muhammedi üzere ilgileri ve bilgileri olduklarından ayniyet üzerine hayatlarını sürdür düklerinden beraberlikleri vardır, ümmet-i Muhammed’e has bir oluşumdur. Onun için ne kadar şükretsek veya kendimizi ne kadar yüceltsek azdır. Nefsani olarak değil Rahmani olarak tabi ki. Ümmet-i Muhammediyeden hakayık-ı İlahiyeye dahil olmayıp, yani ilahi hakikatlere dahil olmayıp, yalnız Salih amel işleyen kimseler uluvdan uluv-u mekaneti anladılar. Yani yücelikten mekanın yüceliğini anladılar. “Hak mekandan münezzehtir” böylece bizim için sabit olan âlemiyet yani yüceleik ilim hasabiyledir. Biz ilim olarak bir yücelik biliriz dediler, zira biz cisim-i kesifiz, mekaniyet ile muttasıfız. Yani kesif cisimleriz, mekan ile vasıflanırız.

Eğer bizim uluvumuz mekan ile olsaydı bizim ile maiyet-i Hak sabit olduğuna göre yani Hakkın mahiyeti sabit olduğuna göre Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazımdır. Eğer Hak bizimle beraberse bunu biz ilim olarak düşünürüz. Fiil olarak değil, bizatihi Hak bizimle beraberdir düşünemeyiz. Eğer Hak bizimle beraber olsa o zaman Hak mekandan münezzehtir, biz ise mekanız Hak bizimle birlikte olmuş olduğuna göre Hak bir mekanda olmuş olur. Biz bunu böyle düşünemeyiz, bundan da tenzih ederiz. Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazım gelir eğer seninle beraberse. Niye böyle düşünüyorlar; meseleye kişiliğe kişilik yönünden baktıklarından öyle düşünüyorlar. Meseleye kişiliğin kişilik yönünden baktıkları için öyle düşünüyorlar, kişiyi kişi olarak görüyorlar ondan öyle düşünüyorlar. Halbuki ümmet-i Muhammed yapmış olduğu riyazadlarla cesedlikten beri olmuş kurtulmuş oluyor.

İşte o şekilde kişi ile Allah birliktedir, Muhammedileri vasfı odur zaten. Nefsani yaramaz sıfatlardan kurtulması beşeriyetinden kurtulması dolayısıyla ruhani hale gelmesi, ruhaniyle birlikte latif uluv-u mekanet haline gelmesi işte o zaman Cenab-ı Hakın onunla birlikte olması özelliği ortaya çıkıyor.

Ama bunun böyle olduğunu bilmeyen Salih amel işleyen Muhammediler bunu inkar ediyor, “bu ilmi bir olaydır “ diyorlardır. Nasıl ki فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinde nereye baksanız Allah’ın veçhini görürsünüz ve وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 24/32 Cenab-ı Hak “ ilmiyle her tarafı kuşatmıştır” ifadesinde bulunuyorlar, zatıyla değil ilmiyle burasını da böyle anlıyorlar. Onların da anlayışına hürmet edilir, onlar da o kadarını biliyorlar. Yani Güneşten aldıkları ziya Allah’ın ilminden aldıkları o kadardır. Ama ilmin uluvu, yüksekliği, sonu olmadığından Ümmet-i Muhammed’e de bütün bu ilimler verilmiş olduğundan kim ne kadar Hakikat-ı Muhammediden ilim alırsa o kadar uluv-u mekanet hükmüne girer. 

Bu yükselme mekanda değil manadadır. Halbuki o amelin sureti olur. Yani Salih amel işlediği zaman bu amellerin birer sureti olur ve suret ise mekan ister. Hak bizimle beraber olup uluvumuz dahi uluv-u mekanet ve mertebe den ibaret olunca amalimizin suretleri nerede mahpus olur deyip amellerinin ecri fert olacağından korktular. Yani yanlış bir şeyler düşünüp te amellerimiz boşa gitmesin hiç hükmüne gitmesin diye korktular, ilim ile beraberdir dediler. Yani bu ilmi bir oluşumdur, yukarıdaki ayette وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” bu ilmi bir oluştur, dediler, fiili bir oluş değildir dediler. 

Eğer Allah bizdedir beraberdir hükmüne girdiğinde amellerinin yok olacağından korktular. Tabi ki orada amel yok olacaktır. Eğer sen varsan amelin varsa suçun günahın iyiliklerin varsa sen varsın demektir. Sen varsan Allah orada yoktur. Çünkü sen orada nefsinle kaimsin orada demektir. Kişi enaniyetinden kurtulmadıkça Allah ile birlikte olamıyorsun. Bunun için Hakteala وَاللَّهُ مَعَكُمْ ” kavline mütakiben “Allahüteala amal-i cismaninizden ve onların ücurundan bir şey noksan kılmaz” buyurdu onlara. Yani amelleriniz yok olmaz onların ecirleri hepsi verilir diye onlara güç verdi. Şimdi amel mekanı ve ilim mekanatı ister. Eğer biz amel sahibi isek yani sadece amel sahibi isek bir mekana ihtiyacımız vardır. O zaman o mekan yücelmiş oluyor. Yüce bir mekan olmuş oluyor. Yine o mekan senin varlığınla değerlenmiş oluyor. Zira amel cismin aza ve cevarihı vasıtası ile sadır olan suretlerden ibarettir. O suver âlem-i kevnde yani o suretler kevn âleminde muhafaza edilir. Yapmış olduğu namazından, konuşmasından her şeyinden meydana gelen suretler bu âlemde muhafaza edilmektedir.

Amel mekanı ve ilim de mekanatı ister. Yani ilim yüceliği ister. İlimde mekan yoktur. İlim bilgisinin mekana ihtiyacı yoktur. İlim ilimdir, ama amel bir yerde yapılması lazım mekana ihtiyacı vardır. İşte bu uluv-u mekan, uluv-u mekanet. Uluv-u mekanet sahipleri ilim erbabıdır. Yani irfan ehlidirler, asalet ehlidirler, yüce kimseler manasınadır. Zira amel cismin aza ve cevahiri vasıtasıyla ve ilim mekanet ister zira amel cismin aza ve cevahiri vasıtasıyla sadır olan suverden ibarettir. Yani cismin amellerinden meydana gelen suretlerdir. O suretler kevn âleminde muhafaza edilir. Kıldığın namazından, oruçlarından yani her şeyinden meydana gelen suretler bu âlemde muhafaza edilmektedir. Bu hal zamanımızda nazar-ı hissi ile de anlaşılmaktadır.

Nitekim cismin her anında vaki olan efal ve harekâtını önüne bir fotoğraf makinesı koyuverilince zaptetmek mümkün oluyor. Bütün âlem hareketten meydana gelmiştir hep hareket vardır, bu hareketlerin hepsinin fotoğrafları çekilmekte tesbit edilmekte dir, bütün bu ameller. Sinema şeridi gibi bütün âlemdeki ne kadar hareket varsa, o kadar çok fotoğraf makinesı varki özel olarak herkesin, genel olarak tüm âlemin fotoğrafları çekilmekte dir. Bu her an yapılmaktadır. Bunun karşılığı olan insanların yapmış olduğu filimlerdir. 

O anda gözün kapalı ise kapalı, elin aşağıda yürüyorsan, hangi hareketin o saniyedeki şekliyle seni tesbit etmişse onu donduruyor olduğu gibi kalıyor, ve onu zapt ediyor. Vidyo kayıdı gibi bütün fiillerimiz kayıt ediliyor. Böylece cismin tümü vaziyet ve tavırlarının hareketlerinin suretleri her cihetten fezaya yayılıp, hiç boşluk bırakmadan bütün fezaya yayılıyor. Televizyon yayınları o çevrede her noktadan yayın alınır hiç boş alan kalmaz. Sayısız Tv alıcısı koysan çalıştırsan hepsinden görüntü alırsın. Demek ki bu yayınlar bölünme kabul etmeden o bölgeye muhittir. 

Yapılan hareketler feza içine onların görüntüsü yayılıyor feza âlemi içinde onlardan hiçbir kayıp olmaz. Şöyle kabul edelim, 100 sene evvel yeryüzü üzerinde meydana gelen muharebatın suretlerini harbin şekillerini bu suretlerin fezadaki suretlerinden daha seri bir suretle hareket edilerek bir fotoğraf makinesi ile önlerine geçilmek mümkün olsa onların cümlesi zapt olunabilir. Yani saniyede 300 bin Km kızla giden bir ışıktan 400 Km/s surate çıkılsa belirli bir süre sonra onların önüne geçersin onları makinede zapt edersin hareketlerini o senin kaydına girmiş olur. ( yorum: Bu anlatımla fotoğraf çekmek mümkün değildir, çünkü sen 400bin Km/s hızla gidiyorsun ışık 300bin Km/s hızla gittiğine gör ışık senin fotoğraf makinene giremez yani ışık seni yakalayamaz.) O savaş sanki bugün yapılıyormuş gibi olur. Zaten onlar öyle. Nasıl güneşin ışıkları bize 8 dakika 18 saniyede geliyorsa biz 8 dakika 18 saniye evvelini görüyoruz güneş doğduğu zaman o andaki doğuşu değil. Buna göre 70 yıl da gelen ışık var yıldızlardan 1000 sene de gelen ışık da var uzaydaki yıldızlarda. 

Bazılarının ışığı bize geldiği zaman o yıldız beklide söndü o yıldız bitmiş olabilir. İşte 50 yıl evvelki bir hadise karşısındaki bir gezegenden onun filimi çekilmiş olsa orada oynayan görüntüler burada çoktan bitmiş oluyor. Güneşte Tv. Yayını olduğunu düşünelim, yayını kestikleri andan itibaren biz dünyada o yayını 8 dakika 18 saniye süre ile daha izlemeye devam edeceğiz demektir.

وَمَا تَكُونُ فِى شَاءْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاَنٍ وَلاتَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا 10/61 “Biz ancak sizin üzerinize şahid ve rakib olduğumuz halde bir şanda olursun, ve Kur’an tilavet edersen ve amelinden bir şey işlersin “ ayet-i kerimesi Hakkın maiyetle beraber şuunat ve kelimat ve amal-i insaniyenin mazmutiyetini beyan buyurur. Yani bu ayette bütün bu oluşumların zapt edildiğini buyurur. 

Şimdi suver-i amal en yüksek mekan olan yani amellerin suretleri en yüksek mekan olan Sidret-ül Münteha’ya kadar vasıl olur yapılan ameller. Ve Sidre lügaten kenardaki ağaç manasına gelir ve Güneş sistemimizi teşkil eden her bir seyyare bir şecer düzeyindedir. Yani güneş sisteminin çevresinde olan gezegenler bir ağaç düzeyindedir. Böylece Sidret-ül Münteha en son gezegenin taayyunundan ibaret bulunur ki, bu seyyareye Neptün ismi verilmektedir. Bu gezegene ulaşan güneş ışığı dünyaya ulaşan ışığın binde biri nispetindedir. 

Hayal suretlerinin yayılması Güneş ışığının bulunduğu mahallerde vaki olur. Bu son gezegen dünyadan itibaren güneş sistemimizi teşkil eden gezegenlerin en uzağı ve en yükseğidir. Fakat bundaki uluv ancak uluv-u mekandır. Geçmişte zikrolunan üç nevi uluv-u şems gibi burada mevcut değildir. 

Yani her ne kadar Neptün en geniş gezegen yani en geniş yörüngeli gezegen dünyaya göre güneş ışınlarını bin kat daha az almaktadır. Buna göre madde olarak her ne kadar yüksekse de uluv-u mekan değildir. Yani madde olarak yüksek ama güneşin az aldığından dolayısıyla bu hareketler bu suretler de güneş ışığı ile yayıldığından oraya da güneş ışığı binde bir gittiğinden dolayısıyla oraya daha az hayel gitmektedir. Güneşten dünyaya gelen ışıklar bin misli ona göre fazla olduğundan yani orası yüksek olmakla birlikte uluv-u mekanet değil uluv-u mekandır, yani mekan yönüyle yüksekliği vardır. İlim yönüyle yüksekliği yoktur. Doha önce zikrolunan uluv-u şems yani güneşin yüksekliği gibi burada mevcut değildir. 

Yani güneşin zatından onların çıkması bir yüksekliği, ışığından faydalanmaları ikinci yüksekliği, merkez olduğu için diğer gezegenlerden üstün olması gibi onda bu özellikler yoktur. Yani yüksek de olsa bu özellikler yoktur, dolayısıyla güneş uluv-u mekandır, bu sistemin en yükseği güneştir. İşte bu hayali suretlerin zapt edilmesi dar-ul ahrette o darın maddesine göre cesedlenip, meydana gelip sahibinin yakını olur. Yani kim nasıl hareket etmişse onlar suretlenir ve bir yerde muhafaza edilir, ahrette bunlar o kişiye yaklaştırılır. Yani yanına verilir. 

Eğer o Salih amel ise suret-i hasenede ve eğer kabih ise suret-ii kabihede tecessüt eder. Yani güze bir amal ise Salih bir şekilde gelir, ama kötülükler içinde bir amel ise kötülük olarak karşına çıkarlar. Böylece herkes dahil olacağı cennetin nimetlerine hurilerine ve sair esbab-ı tenaumu nimetlerini âlemde tahsil edip beraberce götürür. Yani bu âlemde tahsil edip kazanıp beraberce götürür. İşte bunun için Hakteala وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ 9/49 “Cehennem küvvarı elan muhittir.” Buyurmuştur. Yani onlar sadece orada cehenneme girecekler değildir, burada cehenneme girmişlerdir. Onun tam aksi mü’minlerde burada Cennet’e girmişlerdir. Cennet onlara muhittir daha burada iken. Hani zaman zaman Cennet meselesi mevzu oluyor ya işte şu yaşadığımız hayat Cennet muhitinde olduğumuzun işaretidir. Şu halde ümmet-i Muhammediyeden olan bizler için Allahüteala iki yüksekliğin arasını cem etti, yani iki yüksekliği birleştirdi. Birisi amel ile uluv-u mekan, diğeri de ilim ile uluv-u mekanettir. Uluv-u mekan yaptığımız fiillerle mekan yüksekliği, Uluv-u mekanet; ilim, ile bilgi ile, asalet ile, onurlanma ile yüksekliktir. 

Amel yönüyle işlediğin zaman mekane ihtiyaç vardır, ilim yönüyle yükselmek için mekane ihtiyaç yoktur. Ameli mekan içinde yaparsan ilim ile de mekana bağlı olmadan yükselmiş oluyorsun. Burada mekanda yükselmiş oluyorsun, bunları şekil olarak yapmak değil. Hakiki ümmet-i Muhammed hem ilim yönüyle hemde amel yönüyle yükseliyor, yani hem mekanet yüksekliği sahibi, hem de makan yüksekliği sahibidir. İşte Hakteala hüviyetinin bizimle beraber olduğunu وَهُوَ مَعَكُمْ 57/4 Yani O sizinle beraberdi diyor, ne zaman ahrette diyor. Ondan sonra siz kiminleydiniz buyuracak. “Vallahü makum” Yeminle, mutlaka Allah sizinle beraberdir. Kavliyle isbat buyurmakla âlemiyette iştirakı ilham ettikten sonra yani birleştirdikten sonra yani ulv-u mekan ile ulv-i mekaneti üstünüzde birleştirmiş oluyor. Burada çok büyük müjdeler vardır tabi ki anlayabilene.

Ancak sen bunu kendi beşeriyetine verme bundan tenzih et Hakkın mutlak vücudu dolayısı ile bu yükseklik size verildi. Yani hakkın mutlak vücudu sende zuhur etmesi dolayısıyla verildi yoksa senin nefsaniyetin, beşeriyetin dolayısıyla değil bunu iyi anla buyuruyor. Zate o beşeriyetini daha evvelce amal-i Saliha ile indiremezsen, ortadan kaldıramaz san uluv-u mekanete de ulaşman mümkün değildir. Yani burada senin varlığın ortadan çıkınca Allah sizinle beraberdir ifadesi sizin hakikatinizle beraberdir manasındadır, yoksa nefsaniyetinizle beşeriyetinizle değildir.

Halbuki Hakteala ayn-ı küldür, O’nun uluvu, uluv-u Zatidir, hiçbir vücudun zımmında hasıl olmuş olan bir uluv değildir. Yani sonradan orada var olan bir yücelik bir mekanet değildir. Böylece vücud-u mukayyet sahibi olan abd’e nisbet edilen uluv, vücud-u mutlak olan Hakkın ulvudur. Yani vücud-u mukayyet olan abdın, yani kayıtlı bir vücuda sahip olan kulun uluvu onun değil Hakkın uluvudur. Oradaki Hakkın yüceliğidir. Zaten sen yoksun ki orada senden bahsedilsin. Zaten hiçbir zaman da olmadın ki olman da zaten mümkün değildir. 

Sen diye bir şeyin olması mümkün değildir bu âlemde. Eğer sen varsan o zaman Hak yoktur, demektir, çünkü iki zıt bir arada bulunmaz. “Çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi zaten yaradan var ortada ama sen girmişsin “Ben” diye oraya o “Ben” i kaldırdığın zaman kalacak olan O’dur zaten. Ve bu uluv hakkın Âli ismi ile yani yüce ismi ile ona vaki olan tecellisi kadardır, şu halde asıl uluvde hakka iştirak mümkün değildir. Yani kul iştirak etti de kulun uluvu ile Hakkın ulvu yüceliği birleşti manasına değildir, burada iştirak yoktur, kuldan zuhura gelen Hakkın yüceliğidir. 

İnsan-ı Kamilin mevcudatın alası uluvvu yani yücesi olması merak edilecek nedendir denilecek şeylerdendir. Halbuki ona nisbet olunan uluv ya mekana veya mekanete yani menzilette ve tabiyyat ile nisbet olundu. Böylece onun uluvu zatından dolayı değildir. Belki o uluv-u mekan ve uluv-u mekanet ile aladır, böyle olunca uluv nisbeti mekan ve mekanet için sabittir ve İnsan-ı Kamil “Muhakkakki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadis-i şerif. Bir rivayette de “ Muhakkak ki Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti” Hadis-i şerifi mucibince suret-i İlahiye üzerine mahluktur. Yani insan-ı Kamil ilahi bir suret üzere bir mahluktur, halk edilmiştir. Yani Rahman sureti üzere veya Allah’ın sureti üzere halk edilmiştir. Demek ki insan ne müthiş bir varlık ama biz kıymetini bilemiyoruz. 

Bütün bu insanlar bir tek insan, işte bu insan-ı Kamil ve biz o İnsan-ı Kamil’in birer hücreleri birer yapı taşları gibiyiz, birer hücreleri gibiyiz. Bütün insanların tamamı bir insandır. Ve bu insanlar Allah’ın halifesidir. İnsanların tamamı halifesidir. Çünkü ayrı ayrı baktığımız zaman birbirimizi eleştirelim yani araştıralım, kanımız saçımız, aklımız, tırnağımız hepimizin aynı farkımız yok. Şekilde farklılık olsa da asaleten asılda hiç birimizin farkı yoktur. Uzun kısa şişman zayıf sıyah beyaz bunlar farklılık değildir. Yapı taşı olarak kan ise kan, damar ise damar, mide ise mide, ciğer ise ciğer, akıl ise akıl, fikir ise fikir, hepsi aynıdır. Nasıl saatlere baktığında hepsi saat ama kimisi kurmalı kimisi pilli sonuçta hepsi saattır. Hepsinde yelkovan akrep ve rakamlar var. Hepsinde aynıdır. Biz de bütün insanlar olarak İnsan-ı kamiliz bütün esma-ı ilahiye bu insanlardan zuhura gelmektedir, Cenab-ı Hakkın esma-ı İlahiyesi Zati sıfatları ile birlikte insanlardan zuhura gelmektedir.

Dolayısıyla kimisi “Kahhar” ismini zuhura getirmekte kimisi “Mudil” ismini, kimisi “Rahman” ismini kimisi “Rahim” ismini kimisi “Hadi” ismini ortaya getirmekte dolayısıyla Cenab-ı Hakkın bütün Esma-ı ilahiyesi insanlardan zuhur etmektedir. İşte bunun tamamına İnsan-ı Kamil denilmektedir. Ama bu insanlardan insan fertlerinden bir fert dahi bütün bunları idrak edecek kapasiteye ulaşmışsa yani bir salkım üzümdür, bütün olarak bir salkımdır. Ama o salkımın taneleri vardır. O salkım tanelerinden bir tanesi kendini idrak etmişse, bütün varlığın kendinde de mevcut olduğunu idrak etmişse bu kamil insan olmuş oluyor. Hem salkım hem de tane olduğunu hem salkımdan ayrı bir şey olmadığını hem de tane olduğunun idrak etmişse işte bu iki yönlü kemalattır, biri uluv-u mekan, biri de uluv-u mekanettir. İkisini de idrak etmiş oluyor. İşte bu da ümmet-i Muhammede has olan bir ilim ve yaşam harikası oluyor. 

İşte böyle olunca Allah Âdem’mi kendi sureti üzere halk etti, Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti demesi bütün Rahmaniyetini o insanlarda mevcut olduğunu yani Zati tecellisinin o insanlarda mevcut olduğunu bildirmiş oldu. Bu suret-i İlahiye üzere mahluktur. Yani böyle halk edilmiştir. İnsandan başka hiçbir varlıkta böyle bir meziyet yoktur. Ne cinlerde ne de hayvanlar da ne de meleklerde böyle bir meziyet yoktur. İnsan suret-i İlahiye üzere mahluktur, bu âlemde mücella, parlak tecelli yeri olmuştur, bu mertebe-i şehadette zuhur eden İnsan-ı Kamil’in vücuduyla böylece hasıl olmuştur. İnsan-ı Kamil kendi nefsinde bil cümle meratib-i İlahiyeye camidir. Yani bütün ilahi mertebelere camidir. Onun gayrileri kemalde noksandır. Yani insanın gayrileri kemalde noksandır. Böylece İnsan-ı Kamil mevcudatın alasıdır.[79] “ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَإِن تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ وَلَا يَسْأَلْكُمْ أَمْوَالَكُمْ {محمد/36}

(47/36) “İnnemâ-lhayâtu-ddunyâ la’ibun ve lehv(un) ve-in tu/minû ve tettekû yu/tikum ucûrakum velâ yes-elkum emvâlekum“

(47/36) Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size mükâfatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi) istemez. 

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Yolumuza “Mesnevi-i Şerif” beyitleri ile devam edersek;

100. Sen dallar üzerinde yapraklan, sabâ rüzgârının tahrikinden el çırpıcı ve raks edici görmezsin.

Ârif kemâl-i irfâna vâsıl olduğu vakit, hakâyık-ı eşyâyı kendinde müşâhede eder. Esmâ-i ilâhiyye zikrinin âvâzını kendisinde işitir. Her bir hakikat; kâineyi tarab ve şâdî içinde bulur; ve denizler bir ârifın varlık kaydından kurtulmasından dolayı cûş ve hurûşa gelip köpük saçarlar. Zirâ eczâ-yı âlem ehlullah içindir; ve insân-ı kâmil külldür ve bilcümle âlem onun cüz’üdür. Ey kendi varlığı hakâyık-ı eşyâya hicâb7olan cismânî! Sen ağaçlann dalları üstündeki yapraklan, latîf sabâ rüzgârı gibi tahrik eden tecellî-i Hak’tan el çırpıcı ve raks edici bir halde göremezsin. 

101. Sen görmezsin fakat onlann kulakları için, ve dallar üzerinde yapraklar dahi el çırpıcıdır.

Evet, sen görmezsin, fakat âriflerin kulakları, bunların tarab ve şâdîlerini ve âhenklerini dinlemeleri için, ağaç dalları üzerinde yapraklarda el çırpıcı bir haldedirler.

102. Sen yaprakların el çırpmasını göremezsin; gönül kulağı lâzımdır, bu cisim kulağı değil!

Evet, sen yapraklann el çırptıklanm göremezsin; onlann âhenklerini işit-mek için, bu cisim kulağı işe yaramaz; gönül ve can kulağı lâzımdır. Nitekim âyet-i kerimede (İsrâ, 17/44 “Ve Allah’ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur ve lâkin siz onlann tesbihlerini idrâk edemezsiniz.”

103. Baş kulağını hezlden ve yalandan bağla, tâ ki şehr-i cânı fürûğ ile göresin.

“Hezl”den murad, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede sure-i (Muhammed, 47/36) ya’nî “Dünyâ hayâtı laib lehvdir” buyuruluyor. Ve “yalan”dan murâd dahi, vücûdda da’vâ-yı istiklâldir. Ya’nî “Hezl-den ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyye âhenklerine karşı, bu zâhir ve cisim kulağını bağla ve nefsinin vücûdda istiklâl ve e'nânıyet da’vâsına karşı sağır ol! Tâ ki nazarından bu âlem-i kesâfetin dağdağalan zâil olup olanca parlaklığı ile can şehrini göresin!”

104. Muhammenin kulağı sözde sır çeker ki, ona Hakk Kur'an 'da "Hüve üzün" der.

Görmez misin can âleminin sultânı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağı bu âlem-i kesâfetin harf ve sâvtı içinde, kulûb-i beşerdeki esrârı çeker ve işitir. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de o sultân-ı enbiyâyı (Tevbe, 9/61) “O kulaktır” buyurur. Bu beyt-i şerifte sûre-i Tev- be’de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: (Tevbe, 9/61) “Ve münâfıklardan ba’zılan vardır ki Peygamber’e eziyet ederler ve “O kulaktır” derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!” Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü budur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz’in gıyâbında münâfıklar şân-ı nübüvvete lâyık olmayan sözler söyler idi, içlerinden ba’zılan: “Susunuz o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilâhire bizi kepaze eder” dedi. Ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ya’nî “Evet, Peygamber kulaktır, sizin esrânnızı gıyâbda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır” buyruldu.

105. O Peygamber baştanbaşa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tazeyiz O murzıdır; biz sabiyiz.

O Peygamber-i zîşân her ne kadar sûrette bir cism-i kesîf görünürse de rûh-i musavver hâlinde bulunduğundan, hâssa-i rûh iktizâsınca, vücûdunun hey’et-i mecmûasıyla uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz vârisân-ı Muhammedînin ervahı, o nebiyy-i zîşândan tâzelenir ve tarâvet bulur. Bu rûhâniyyet sütünü bize emziren odur ve biz dahi onun emzirdiği rûhaniyyet sütünü içip, neşv ü nemâ bulan sabileriz. Uzaktan ve yakından hey’et-i mecmûamız ile görmek ve işitmek hâssasını o hazrete kemâl-i tebaıyyetten buluruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye’nin harekât-ı harbiyyesini gördü ve ona kumanda edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer’in sesini işitti.[80]

678. Oyun vaktinde ihtilâlden, o hazefler çocuklara altın ve mal görünür.

Bu beyt-i şerîfde (Muhammed, 47/36) ya’ni “Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, ehl-i dünyâ çocuklar gibidir ve hayât-ı dünyâ ancak oyun ve eğlence nev’inden olduğundan, akıllannın ihtilâlinden dolayı çocuklar nasıl boyalı ve yaldızlı tabak ve çanak parçalarını toplayıp altın ve mal nev’inden addedip eteklerine doldururlar ve birbirlerinden bu parçaları gasb ettikleri vakit, kavga ederlerse, ehl-i dünyâ dahi altın denilen ma’den parçalarını toplayıp, mal ve mülk diye sarılır; ve bunun için birbirlerini öldürürler. İşte nazarın en aşağısı budur.

1137. Ki “Ne yapar idim, bunda ne görür idim, hırsın aksinden sirke, hal göründü?" Ya’ni, çocukların öyle dipsiz ve ma'nâsız oyunlarını gördüğü vakit der ki: “Çocukluğumda ben de bunlar gibi yapardım; fakat bu yaptığım ne idi ve bu ma’nâsız meşguliyet içinde ne gibi bir fâide görür idim. Oyun hırsının aksinden, sirke gibi ekşi olan bu harekât, beyhüde bana bal gibi tatlı göründü.” İşte Hak’dan gâfıl ve dünyâ umûruna harîs olan insân-ı nâkıs dahi, mertebe-i kemâle geldiği vakit, ehl-i dünyânın hâline bakıp güler ve böyle söyler; zîrâ bu hayât-ı dünyâ laib ve lehvden ibârettir. Nitekim âyet-i kerîmede (Muhammed, 47/36) ya’ni “Hayât-ı dünyâ ancak laib ve lehvdir” buyurulur.[81]

----------------

إِن يَسْأَلْكُمُوهَا فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ أَضْغَانَكُمْ {محمد/37}

 (47/37) “İn yes-elkumûhâ feyuhfikum tebhalû ve yuhric adgânekum”

(47/37) Eğer onları sizden isteyip de sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz, O da kinlerinizi ortaya çıkarırdı. 

----------------

 Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Kişinin zâhiri olarak vermesi gereken islâm hukukuna göre 40/1 olarak bildirilmiştir. Bundan ötesi ise kişinin gönlü ve idrakine kalmıştır. Zaten bunun ötesine zorlansanız cimrilik edip vermezdiniz deniyor. (Murat Derûni)

----------------

هَاأَنتُمْ هَؤُلَاء تُدْعَوْنَ لِتُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَمِنكُم مَّن يَبْخَلُ وَمَن يَبْخَلْ فَإِنَّمَا يَبْخَلُ عَن نَّفْسِهِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنتُمُ الْفُقَرَاء وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ {محمد/38}

(47/38) “Hâ entum hâulâ-i tud’avne litunfikû fî sebîli(A)llâhi feminkum men yebhal(u) vemen yebhal fe-innemâ yebhalu an nefsih(i) va(A)llâhu-lganiyyu ve entumu-lfukarâ(u) ve-in tetevellev yestebdil kavmen gayrakum sümme lâ yekûnû emsâlekum”

(47/38) İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden cimrilik yapanlar var. Kim cimrilik yaparsa ancak kendi zararına cimrilik yapmış olur. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar. 

----------------

Allah yolunda harcamaya çağrılmak hakikatte kişinin kendi varlığını hakk yolunda sarf etmesidir. Zâhirde zekât 40/1 olarak verilir. İrfan ehli ise varlığının ve ilminin 40/39 unu verir. Ve nefsinden fakir olarak kalır. (Murat Derûni) Muhyiddin Arabi hazretleri Âdem a.s. ve Havva validenin hakikatinde;

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” insâniyye hakîkati olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi nefs ma’rifeti, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek[82], diğeri Mübdî’ine ma’rifet, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir. 

Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kalemi ve benim rûhumu halk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir. 

Yolumuza “Mesnevi Şerif” beyitleri ile devam edersek;

2787. Binâenaleyh bu sebebden Hak [Vedduhâ]da, ey Muhammed (s.a.v.) sâil üzerine ses vurma buyurdu.

Bu beyt-i şerîf (Duhâ, 93/10) ya’nî “Ey Habîbim, dilenciyi kovma!” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve sâilin zecr olunmamasının hikmeti yukarıda îzâh olundu.

2788. Mâdemki sâil cûdun âyînesidir, sakın ki o nefes âyînenin yüzüne ziyân olur.

 Ya’nî sâili kovman, ihsân âyînesinin sathını nefesle bulandırmak ve içine aks edecek sûrete mâni olmak kabüindendir.

2789. O birisi, cûş-ı fakîri zâhire getirir; ve bu birisi sâillere ziyâdelik bahş eder.

O birisi, ya’nî fakîrin kereme âşık olması, fakîrde cûş ve hareket izhâr ede-rek onu kerîmin kapısına götürür; ve kerîmin fakîre âşık olması da fakîrlere ziyâdelik ve ihsân bahş eder.

2790. Böyle olunca, fakirler cûd-ı Hakk'ın aynasıdırlar ve o kimseler ki, Hakl iledirler cûd-ı mutlakdırlar.

Ya’nî ( Muhammed, 47/38) ya’nî “Allah Teâlâ ganîdir ve sizler muhtâçsınız” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, a’yân-ı mümkinâtın hepsi fukarâ sınıfına dâhil olup Hakk’m ihsânına muhtâçdırlar; ve enbiyâ ve evliyâ ise, kendilerinden fânî olup Hakk’ın sıfatıyla kaim bulunduklanndan, onların cûd ve ihsânı dahi, Hakk-ı mutlakın cûd ve ihsânı olmuş olur. Ve Hâfız Şîrâzî hazretleri dahi bu ma’nâyı şu beyitte şöyle buyururlar:

 “Ma’şûk-i hakîkînin sayesi âşık üzerine düştü ise ne oldu? 

Biz vücûdda O’na muhtaç idik; O da zuhûrda bize müştâk idi."[83]

672. Vaktaki ona fakrdan fenâ pîrâye olur, o Muhammed (s.a.v.) gibi gölgesiz olur.

“Fakr”dan murâd, zâhirde olan fakirlik değildir. Belki vücüdda ve zâtta ve sıfâtta Hakk’a muhtaç olduğunu ve Hakkin fakiri olduğunu bilmek ve gınâyı ve izzeti Hakk’a ve zilleti ve fakn kendi vücûd-i izâfîsine isnâd etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede: (Muhammed 47/38, Fâtır 35/15) “Allah Teâlâ ganîdir ve siz Allah Teâlâ’ya muhtaçsınız” buyrulur. Vaktâki bir kimsenin nefsinin kendi varlığından fenâsı böyle bir fakr cihetinden zînet bulursa, artık o nefis serâpâ rûh olup, rûhun gölgesi olmaktan kurtulur. Nitekim bu hâle gelen evliyâullah “Bizim ervâhımız ecsâdımızdır ve ecsâdımız ervâhımızdır.” buyurmuşlardır. Binâenaleyh böyle bir kimse Muhammed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz gibi gölgesiz olmuş olur; ve baştan başa nûr olan bir zâtın, nûr gibi, gölgesi olmaz.

673. Fahra mensubun fakrına fenâ, zînet oldu; o, şem'in dili gibi sâyesiz oldu.

Bu beyt-i şerîfde “Fakr benim fahrimdir” hadîs-i şerifine işâret buyrulur. Ya’ni zâtta ve sıfâtta Hakk’a olan ihtiyâcını idrâk eden kim-se, kendi varlığını Hakkin varlığında fânî kılar ve bu fakr ile iftihâr eder. İşte bu fakr ile iftihâr eden kimsenin fakrına Hak’ta fânî olması zînet olur. Artık o kimse yanan mumun alevi gibi gölgesiz olur.

674. Şem baştan ayağa hep dil oldu; gölgeye onun etrafında güzer olmaz.

Ya’ni yanmadan evvel mumun gölgesi vardır. Fakat baştan ayağa kadar hep ateşin dili olup şuâya münkalib olursa artık onun etrâfında gölge olmaz. Burada cism-i kesîf muma ve ateş tecellî-i zâtîye ve gölge sıfât ve efâl-i beşeriyyeye teşbîh buyrulur. Ya’ni, tecellî-i zâtî ateşiyle yanan cism-i kesîf baştan ayağa kadar o tecellînin mazhan olup Hak’ta fanî olur ve artık onun gölgesi olan sıfât ve ef‘âl-i beşeriyye onun etrâfında dolaşamaz. Sıfâtı ve efâli Hakk’ın sıfât ve efâli olur. 

675. Mum gölgesinden ve kendinden şuâya haçtı, onun için şeni döktü.

Mum mesâbesinde olan cisim, gölge menzilesinde olan kendi sıfât-ı beşeriyesinden ve efâlinden ve kendi kesâfet-i mevhûmesinden şuâ mesâbesinde olan nûr-i zâtîye kaçtı ve ilticâ etti. Şuâ için, tecellî-i zâtî ateşi ile cisim şem'ini döktü, eritti ve fanî kıldı.[84]

----------------

 Âyetlerin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ama açılımlarının bitmeyeceğide bir gerçektir. İz-Efendi Babamızın bir şiiri Muhammed s.a.v. suresine ilave edelim. 

 İHTİŞAM'I RASULULLAH'I GÖR

Medineye gelen kardeş, Hemen temizlen paklaş, Ravzaya doğru yaklaş, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Yollar dolup taşıyor, Akıl buna şaşıyor, Gayret neler aşıyor, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Bab'üsselâmdan içeri, Nasıldır sevgi mahşeri, Çekiyor kendine beşeri, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Huzura doğru gidince, Ağlanır hep ince ince, Gözün aç vakti gelince, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Varınca o kutlu yere, Cümlemize aşkını vere, Selam eyle Peygambere, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Acele duanı eyle, Eziyet olmasın gayriye, Yavaşça yürü ileriye, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Selâm gönder ruhuna, Kayda geçer adına, Sebeb olur şefeatına, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Onu ziyaret her zaman, Yaşadığı gün gibidir, Çünkü varlığı ebedidir, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Dolaşıyor ruhu içerde, Sanki zaman asrı saadette,

Ey gönül bunları yadette, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Ayrılmak zor o makamdan, Nasıl çıkılır huzurdan, Canları aşk ile kavuran, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Cennet bahçesi beyaz direkli, Ümmetinin hepsi yürekli, Bunu yaşamak cidden gerekli, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Minberin zinetlerle bezenmiş, Ustalar yaparken özenmiş, Emsalsiz bir hünermiş, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Eshab'ı suffa okur yerinde, Öyle olmak varmış kaderinde,

Ne varsa çıkardılar derinde, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Cibril kapısıda yukarda, Aşık dururmu bir kararda, Dostlar kalmayalım zararda, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Kimi siyah kimi beyaz, Kimi dua kimi niyaz, Kimi neş'e duyar kimi haz, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Kimi ağlar gözü yaşlı, Kimi genç ihtiyar yaşlı, Hepsi'de akıllı başlı, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Dalga dalga içerde sevgi,

Bu hale sebeb neydi neydi, İnsan baş koyup gönül eğdi, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Kimi Kur'an okur sessizce, Kimi yaş döker gizlice, Rasulu düşünürken yalnızca, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Doldukça dolunca harem,

Ne sırlar açılır mahrem, Kerem ediyor Nebi kerem, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Ezan okununca ümmete, Gelir cemaat gayrete, Nasıl varılmaz hayrete, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.

Bu hâl söze gelmez kat'iyyen, Mahrum olursun ebediyyen, İstiyorsan dünya gözüynen, İhtişam'ı Rasulullah'ı gör Muhteşem Rasulullah'ı gör.[85]

“ İz- -T-B- ” 

----------------

Muhammed) (s.a.v.) dediğimiz zaman Onu üç (mim) ve anlatılan bütün mertebelerde ki, Nûr’u ile idrak etmemiz gerekmektedir. İşte o zaman ancak (o bizde biz onda) onunla bir olup (fenâfirrasûl) böylece (Bakabillâh) Mi’râc yolcusu olmuş oluruz, İnşeallah. “ İz- -T-B- ”

---------------------

Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Muhammed (s.a.v.) in zâhir ve bâtın hakikatlerinin anlaşılmasının rabbimden kolaylaştırmasını niyaz ederim. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmadan efendimiz Muhammed s.a.v memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

Şefeat ondan gayret bizden kolaylaştırmak ve affetmek hakk’tan’dır. 

 “Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 

05-10-2024 

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müzesi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi. Yusuf Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-?-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (251+146=397) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 4… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 11… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 11… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 13… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 14… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 21… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 23… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 26… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 27… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 33… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 54… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 60… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 65… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi r.a. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 64… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 87… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 88… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 90… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 91… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 93… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 96… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 109… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 125… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 127… ↑

- (Not : Yeni Rehber Ansiklopedisi cilt 14. shf.278) 

(Not: Mübârek Geceler ve Bayramlar isimli kitâbımızda Efendimizin doğumu daha başka yönleriyle de anlatılmıştır.) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 129… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 131… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 133… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 136… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 139… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 164… ↑

- (Âlûsî, XXVI, 36).  ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/enbiya-suresi ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- (96/1) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 122… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 9. Cilt sayfa 347…340… ↑

- TDV ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 - Sayfa 61… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – İbrahim a.s fassı… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 9. Cilt sayfa 347…340… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 12. Cilt sayfa 69… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35 - Sayfa 127… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/mevla--esma-i-husna ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 2011- Muhtelif-mevzular-sohbetler. – Tasavvuf Serisi 154-22- - Sayfa Özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. Cilt sayfa 332… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 8. Cilt sayfa 545… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 114… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 117… ↑

- (110/1) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (54) 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri Sayfa 28 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Târık Sûresi – Tasavvuf Serisi 215-16 - Sayfa 180… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Hayal vadisinin çıkmaz sokakları – Tasavvuf Serisi 81 - Sayfa 8… ↑

- Namaz Sûreleri (69-2) 108 Kevser Sûresi… ↑

- (Gönülden Esintiler (6) Mübarek Günler,Geceler ve Bayramlar) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Namaz sûreleri 69-2 – Sayfa 93… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt sayfa 450… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt sayfa 458… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 8. Cilt sayfa 207… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – A’râf Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 - Sayfa 210… ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinden sadeleştirilmiş olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 1 – Sayfa 401… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İrfan Mektebi – Tasavvuf Serisi 14 - Sayfa 13… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi – Tasavvuf Serisi 14 - Sayfa 59… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İrfan Mektebi – Tasavvuf Serisi 14 - Sayfa 43… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – İsmâil a.s fassı… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 5. Cilt sayfa 220… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 7. Cilt sayfa 86… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 7. Cilt sayfa 528… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Şit Fassı. ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 3. Cilt sayfa 280… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. Cilt sayfa 304… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 6. Cilt sayfa 89… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 6. Cilt sayfa 115… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – İdris a.s. fassı… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 6. Cilt sayfa 44… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 7. Cilt sayfa 332… ↑

- Nefsini bilen, Rabbini bilir. ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt sayfa 239… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 9. Cilt sayfa 238… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Hac Divanı - Tasavvuf Serisi 2 – Sayfa 29… ↑
