# Zuhruf Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/zuhruf-suresi
**Sayfa:** 158

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (252-43-43) Mü’min Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (252-43-43) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (43/89) “Fasfah ‘anhum ve kul selâm(un) fesevfe ya’lemûn(e)”

(43/89) Şimdilik sen onlara aldırma ve: "Size selâm olsun." de. Onlar yakında bilecekler!

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(252-43-43) ZUHRUF SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (43) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (252-43-43) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) ZUHRUF SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………… (7) 1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ……………………………….. (18) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ……………………………….. (29) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………….. (36) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ……………………………….. (55) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ……………………………….. (59) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………. (66) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ……………………………….. (71) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ……………………………….. (91) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………….. (97) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ……………………………… (102) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ……………………………… (107) 56, 57, 58, 59, 60. ÂYETLER ……………………………… (121) 61, 62, 63, 64, 65. ÂYETLER ……………………………… (128) 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ……………………………… (137) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ……………………………… (146) 76, 77, 78, 79, 80. ÂYETLER ……………………………… (149) 81, 82, 83, 84, 85. ÂYETLER ……………………………… (171) 86, 87, 88, 89. ÂYETLER …………………………… (182) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (195) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “ZUHRUF” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın mevcudiyetinden bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

İz-Efendi Babam tarafından sırada Zuhruf sûresi çalışmasının olduğu bildiriliyordu. Ayrıca bu yolculukta yapmış olduğum Kûr’ân-ı Kerim sûrelerinin 30. Çalışmasına İz-Efendi Babamın himmeti, Cenâb-ı Hak’ın lütfu ile gelmiş bulunuyorum. Şükründen aciziz. Zuhruf sûresine çalışmasına başlamadan yaklaşık 20 gün önce eşim ile Gaziantep te bulunuyorduk. Çarşıya gittiğimizde eski çarşıda bulunan bakırcılardan, daha öncei ziyaetlerimizde girmediğimiz yeni çarşı tarafına yöneldik. Cadde de ilerleyip sol tarafa döndüğüzde kuyumcular çarşısı tarafında “ARDIÇ” altın ve döviz ile karşılaştık. Bu oluşan zahiri zuhurat neticesinde müşahade ile âlem kitabından da bir tasdik olduğu anlaşıldı.[1] 

“Memur mâzûrdur” hükmüyle üstlendiğim bu mevcut görevi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcut olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 25-09-2025

-----------------

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 

(سورة الزخرف) ZUHRUF SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

#### Mekke döneminde inmiştir. 89 âyettir. Sûre, adını 35. âyette geçen “Zuhruf ” kelimesinden almaktadır. Zuhruf; yaldız, mücevher, dünya hayatının geçici menfaati anlamlarına gelir. Sûrede başlıca tevhit, iman ve vahyin getirdiği hakikatler ile insanların bu hakikatlere ters düşecek şekilde sırf geçici dünya menfaatlerine bağlanarak sergiledikleri çelişki vurgulanmakta, batıla karşı çıkan ve hakkı tutan şahsiyetler olarak İbrahim, Mûsâ ve İsa Peygamberlerden söz edilmektedir.

#### Nüzul

#### Sûre Mekke’de, geliş sırası bakımından Şûrâ’dan sonra, Duhân’dan önce vahyedilmiştir. 45. âyetin Hz. Peygamber’in mi‘racında Kudüs’te Mescid-i Aksâ’da nâzil olduğuna dair bir rivayet varsa da bu, sûrenin Mekkî niteliğini değiştirmez; çünkü tefsirciler hicretten önce nâzil olan bütün sûrelere Mekkî demektedirler.

#### Konusu

#### Asıl konu Kur’an-ı Kerîm’in mûcize olma niteliğinden yola çıkarak Hz. Peygamber’in gerçek peygamber, tebliğ ettiği dinin de hak din olduğunu kanıtlamaktır. Bu ana konu çerçevesinde münasebet düştükçe şirkin çelişkilerle dolu bir inanç biçimi olduğuna, daha önce gelip geçmiş milletlerin hak din karşısındaki tavırlarına göre aldıkları sonuca, dünya ve âhiret nimetlerinin mukayesesine, ebedî olanın geçici olana tercih edilmesi gereğine işaret edilmiş, dikkat çekilmiştir.[2]

#### ----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(43) Mushaf sıra numarası.

(63) Nüzul sıra numarası.

(113) Alfabetik sırası.

(24) Cüz sırası.

(89) Âyet sayısı.

(89) Fasıla harfleri.

(421) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (4+3+6+3+1+1+3+2+4+2+4+8+9+8+9=67) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Seksen dokuz âyet olup fâsılaları bir âyette ل, on âyette م, diğerlerinde ن harfidir.  (Lam) harfi “1” adet, Uluhiyet mertebesinin “küntü kenzen mahfiyyen” gizli hazine olup, bilinmekliğini istemesidir. (Mim) harfi “10” adet, Hakikat-ı Muhammediyenin sıfât mertesindeki ilmi hazineleridir. (Nun) harfi “78” adet, Nûru Muhammedinin 7 nefis mertebesinden ve 8 cennetteki ilmi hazineleridir. Ayrıca Zuhruf sûresi 43. Sırasadır. Ve 43 asal sayıların 14. sidir. (14) ise Nûru Muhammedi dir. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(زخرف) “Ze: 7” “Hı: 600” “Rı: 200” “Fe: 80” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 7+600+200+80= 887 dir.

8+8+7= 23 dir. 

Mushaf sıralamasında (43) (4+3=7) nüzul sıralamasında (63) (6+3=9) dır. (89) (8+9=17) âyettir. Genel sayı toplamı 421 (4+2+1=7) idi. (23+7+9+17+7=63) dir. 

(4) İslâmın şifre sayısı. (Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet)

(7) Nefis mertebeleri. 

(8) Tevhid-i Ef’al ve 8 cennet, (9) Tevhid-i Esmâ. 

(11) Tevhid-i Zât, Hazret-i Muhammed.

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye.

(23) Kur’ân-ı Kerimin nüzül süresidir. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

“Zuhruf” harflerinin kısaca anlamı;

“Ze” Ze, Zi, Za, sahip olmak ma’nâsınadır.

“Hı” Halk, halkiyet…

“Rı” Rububiyet.

“Fe” Efâl-i İlâhiyye…

İlmi İlâhi hazineleri olan esmâ-i ilahiyye zuhurları olan, ef’ali ilahiyyenin halkiyetinin Hakk olduğu idraki ve anlayışı ile sahip olmatır.

Ha, Mim kitabın kadrini bildirir ZUHRUF,
Â!Rabça olarak okunacak huruf,
Kitap çok yüksek, çok hikmetli Ra'uf,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Hâ Mîm. 

2, 3. Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.

4. Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfuz’da) mevcuttur, çok yücedir, hikmetlerle doludur.

5. Haddi aşan bir topluluk oldunuz, diye vazgeçip Zikir’le (Kur’an’la) sizi uyarmaktan geri mi duralım?

6. Hâlbuki daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik.

7. (Onlar da) kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.

8. Biz, onlardan daha çetinlerini de helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti!

9. Andolsun, onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka, “Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen (Allah) yarattı” diyeceklerdir.

10. O, yeryüzünü size beşik yapan ve gideceğiniz yere ulaşasınız diye sizin için orada yollar var edendir.

11. O, gökten bir ölçüye göre yağmur yağdırandır. Biz onunla ölü araziyi canlandırdık. İşte siz de, böyle diriltileceksiniz.

12, 13, 14. O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve “Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.

15. Böyle iken (“melekler Allah’ın kızlarıdır” demek suretiyle) kullarından bir kısmını O’nun parçası saydılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür.

16. Yoksa, Allah, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de, oğulları size mi seçip ayırdı?

17. Onlardan biri, Rahmân’a örnek kıldığı (isnad ettiği kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir.

18. Süs içerisinde (narin bir biçimde) yetiştirilen ve tartışmada (delilini erkekler gibi) açıklayamayanı mı Allah’a isnad ediyorlar?

19. Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır.

20. “Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik” dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.

21. Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?

22. Hayır! Onlar sadece, “Şüphesiz biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz” dediler.

23 İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, “Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz” demiş olmasınlar.

24. (Gönderilen uyarıcı,) “Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?” dedi. Onlar, “Biz kesinlikle sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz” dediler.

25. Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonu, bak nasıl oldu!

26. Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım.”

27. “Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir.”

28. İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı.

29. Doğrusu onları (Mekke müşriklerini) ve atalarını kendilerine hak olan Kur’an ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırırım.

30. Fakat kendilerine Hak gelince, “Bu bir büyüdür, biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler.

31. “Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!” dediler. 

32. Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.

33 Eğer bütün insanlar (kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.

34, 35. Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O’na karşı gelmekten sakınanlarındır.

36. Kim, Rahmân’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur.

37. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.

38. Sonunda bize geldiğinde, arkadaşına, “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!” der.

39. Onlara, “(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız” denir.

40. (Gerçeği işitmeyen) sağırlara sen mi duyuracaksın yahut (gerçeği görmeyen) körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?

41. Ya biz seni (bu dünyadan) alır götürürüz de, onlardan intikam alırız.

42. Yahut da, onlara yaptığımız tehdidi sana gösteririz ki, bizim onlara gücümüz yeter.

43. Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin.

44. Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.

45. Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân’dan başka kulluk edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?

46. Andolsun, biz Mûsâ’yı mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o, “Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti.

47. (Mûsâ) mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere gülüyorlar!

48. Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık.

49. (Onlar azabı görünce) “Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz” dediler.

50. Fakat biz onlardan azabı kaldırınca bir de bakmışsın sözlerinden dönüyorlar.

51. Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz?”

52. “Yoksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?”

53. “(Eğer doğru söylüyorsa) ona altın bilezikler atılmalı, yahut onunla beraber bulunmak üzere melekler gelmeli değil miydi?”

54. Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu.

55. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince biz de onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.

56. Onları, sonradan gelecek inkârcılara, geçmiş bir ibret ve bir örnek kıldık.

57. Meryem oğlu İsa bir örnek olarak anlatılınca bir de ne göresin, senin kavmin (seni susturacak bir delil buldukları zannıyla) hemen şamata etmeye başlar.

58 “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?” dediler. Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgacı bir toplumdur.

59. İsa, sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları’na örnek kıldığımız bir kuldur.

60. Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.

61. Şüphesiz o Kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.

62. Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.

63. İsa, apaçık mucizeleri getirdiği zaman şöyle demişti: “Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

64. Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur.

65. Ama aralarından çıkan gruplar ayrılığa düştüler. Elem dolu bir günün azâbından vay o zulmedenlerin hâline!

66. Onlar (bu tavırlarıyla) ancak, kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini beklemektedirler, hâlbuki bunun farkında değillerdir.

67. O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.

68, 69. (Allah, şöyle der:) “Ey âyetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de.” 

70. “Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz.”

71. Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız.

72. İşte bu, yapmakta olduklarınıza karşılık size mîras verilen cennettir.

73. Orada sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz.

74. Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklardır.

75. Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde ümitsizdirler.

76. Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendileri zâlim idiler.

77. (Görevli meleğe şöyle seslenirler:) “Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin.” O da, “Siz hep böyle kalacaksınız” der.

78. Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.

79. Yoksa (gerçeği kabul etmeme konusunda) bir işe kesin karar mı verdiler? Şüphesiz biz de (onları cezalandırmakta) kararlıyız.

80. Yoksa onların sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz (melekler) yazmaktadırlar.

81. (Ey Muhammed!) De ki: “Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum.”

82. Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın da Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden uzaktır.

83. Bırak onları, tehdit edildikleri güne kavuşana kadar, (batıl inançlarına) dalsınlar ve (dünya hayatlarında) oynayadursunlar.

84. O, gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

85. Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı kendisine ait olan Allah yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun katındadır ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz.

86. O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şâhitlik edenler şefaat edebilirler.

87. Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, “Allah” derler. Öyleyken nasıl döndürülüyorlar?

88. Onun (Muhammed’in), “Ya Rabbi!” demesine andolsun ki, şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir.

89. Şimdilik sen onları hoş gör ve “size selâm olsun” de. Yakında bilecekler.[4]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

حم {الزخرف/1}

(43/1) “Hâ-Mîm” 

(43/1) Hâ Mîm. 

----------------

 Hakikat-i itibari ile Hakk, zuhuru itibari ile halk olan Muhammed. Hâ, Mim. Hakikat-i Muhammed-i. “Hakk olan Muhammed.” Her tecellide mertebesi vardır. T.B. 

 Hakikat-ı Muhammedi sûreleri, Kûr’an-ı Kerimi yedi mertebeden izahını yapar. 

 Efendimiz (s.a.v.) Kûr’an-ın dört, yedi hatta sonsuz mertebeleri var demiştir. 

 Zuhruf sûresi, 4. “Ha-Mim” sûresidir. Kur’ân-ın dört mânası olmasının zahiri, batını, haddi ve matlaıdır. Haddi sınırları ve matlaı doğuş yeridir.

 Ha-Mim sayısal değeri “Ha: 8” “Mim: 40” 8+40= 48 dir. Zuhruf sûresi ise 43. Sûreydi. 43+48= 91 dir. 91 in tersten gizli yazılışı ise 19 dur. 

 19 ise İnsan-ı Kâmil ve Kûr’ânı Kerimin şifre sayısıdır. Zuhruf sûresi Hakikat-ı Muhammedinin dördüncü sûresiydi. Ve dört mertebeden izahı olan matlaı, doğuş yerini sayısal olarak vermektedir.

 "el-insanu ve'l-Kur'anu tev'emani / Kûr'an ve insan bir batında doğan ikiz kardeştir" buyurulmuştur. (Murat Derûni) İlahi hakikata ayna olan İnsan-ı Kamil âlemlerin gözbebeğidir, gayriyetin Ayn eli, hakikati İlahi 18000 âlemden yanısıyan Nuru Muhammedidir. Ve tam kemalli zuhur mahalli Hz. Muhammedir.

 Marifeti deryasının hakikat güneşine baktıkça, sevgilin nurlu yüzünden nefsinin gayriyetteki özü olan ruhun muradını gönül pınarlarından taşırır sufi.

 Aşkını Ah.....ını Nuru Muhammediye olan aslına, Hakikat-ı Muhammedi teknesine binip vasıl olsa aslına, Vahdet deryasına şahid olmak, zatının Hu’suna koşmak aşıka sefadır.

 Hakikati ilahi güneşinin sevgilisi Nuru Muhammediyye baktıkça sufi, gariyetteki özünün sahibi muradını gönül pınarlarından taşırır.

 Aşık kendini Nuru Muhammedi deryasında Uluhiyyet salında bulsa, Vahdet deryasının Aşk şarabından içmek, Aşıka sefadır.[5]

----------------

وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ {الزخرف/2} 

(43/2) “Velkitâbi-lmubîn(i)”

إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ {الزخرف/3} 

(43/3) “İnnâ ce’alnâhu kur-ânen ‘arabiyyen le’allekum ta’kilûn(e)”

 (43/2-3) Apaçık Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.

----------------

 Kitab, Allahça yani zât mertebesinden, Hakça ya sıfât mertebesine, oradan Kitab’ül Mübine (önde olan kitab) esmâ mertebesine ve oradan İmam’ül Mübine (önde olan imam) ef’al mertebesine inmiştir. 

 “Kitab” İlmi ilâhi programıdır. Hakikat-i Muhammed-i programında “mübin” yani öne doğru açılmış ve ilmi tafsili olarak esmâ-rububiyet mertebesine doğru açılmasıdır. 

 Esmâ âlemi yani zuhurların isimlerinin kaynağı bu kitapta açılmıştır. Her birerlerimizin büyüklerimiz tarafında toplum içinde ayırt edilmemiz için Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma v.s. gibi isimler konulmuştur. Bir düşünelim sadece ben, sen, o olsaydı. Ve bir kişiye toplum içinde sen diye seslenilse ne kadar tuhaf olurdu. Ama bu isimler sadece beşeri varlığımıza verilen isimlerdir. Zuhur mahallerimizin kaynağı olan esmâ mertebesindeki karşılığı değildir. Her birerlerimizi rabbi hası olan bir esmâ olan özel isim bunun karşılığına gelmektedir. Yeri olmadığı için (91) Bi-İsmi Selâm kitabına müracaat etmek faydalı olur. (Murat Derûni)

----------------

 43/3 âyeti kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 (أنا) “İnnâ” (Muhakkak ki biz.) Kûr’ân-ı Kerîm’de, Zât, Sıfat, Esmâ, Ef’al, Hz. Peygambarin ve diğer peygamberlerin dilinden vede dolaylı anlatımlar-tebliğler vardır. Âyetlerin daha iyi anlaşılabilmeleri için bu mertebeleri göz önünde bulundurmak büyük faydalar sağlayacaktır. 

 Görüldüğü gibi (أنا) “İnnâ” bu kelime (Muhakkak ki biz.) Zât-î Âyetlerdendir, aracısız ifade edilmiştir. Zât-ı mutlak, kendi kendini, kendi olarak, (Biz) demek sûreti ile takdim etmektedir. Bu ve bütün Âyet-i Kerîme ler ilk geldiği günler de nasıl tap taze iseler bu gün de ve ebediyyen de öyle tap taze ve geçerli olacaklardır. O halde, şu anda ve her anda okuyan bizler içinde tap taze ve bire bir, bize hitab etmektedirler ve de özel olarak bizleri bizlere anlatmaktadırlar. Tabi-i ki eğer evvelâ bizler gerçek bizliklerimizi, kimliklerimizi bulup hayal ve vehimden soyutlana bilmiş isek. Hayal ve vehim âleminde yaşıyor. Ve kendimizden habersiz isek tabi-i ki bizlere olan bu hitaplardan haberimizin olması-da mümkün değildir. 

 Bu kadar yakınımıza, kucağımıza kadar gelen kelâm-ı İlâhi’yi anlamadan gidersek, gerçekten vâah vâah bizlere. Sonsuz âlemlerden, bir çok mertebelerden süzülerek geçip avuçlarımıza ve gözlerimizin önüne kadar gelen bu ilâh-i kelâmlar ne yazık ki; çok kalınlaşmış olan vücûd bendimize ve nefs-i emmâ’re kâlemize dayanıp kalmakta oradan vücûd şehirlerimize dahil olamamakta ve bizler de o muhteşem misaferi yol ortasında bırakıp gereği gibi ağırlayamamaktayız.

 Devran değişip şartlar ters döndüğünde ne yazık ki, aynı duruma bizler düşeceğiz, Bize misafirliğe gelen Âhiretin ev sahibi olacak, biz ise sokaklarda kalan misafir olacağız. O zaman bize denecek, 

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُم

( Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm )

57/4 “ O sizinle beraberdir! Siz neredesiniz” Bu hallere düşmezden evvel inşeallah şuur ve idrakle-rimiz açılır, irade ve kudretimizi şimdiden ortaya koyarak o ilâhi kelâmların bu kadar yanımıza gelip, ancak takılan hayal, vehim ve nefs kalelerimizi kendimiz yıkıp o aziz misafirlerimizi beden şehrimizin gönül hanesinde lâyık oldukları üzere ağırlama imkânlarımız olur.

 Bu zât-î Âyetlerin bazılarında, Zât-ı mutlak, bazen (İnnî-mutlak ben) bazılarında (ene-ben) burada ise, (innâ-mutlak biz) diye ifade edilmektedir. 

 Buradaki (أنا) “İnnâ” “ muhakkak ki biz,” ifadesi Allah’ın çokluğu yönüyle değil mertebeleri itibariyledir. Bu mertebeler de evvelâ Ahadiyyet, sonra da Ahadiyyet ve Vahidiyyet mertebeleri itibariyledir.[6] “ İz- -T-B- ”

 43/3 Âyette belirtilen (Kûr’ânen Arabiyyen) Arapça (Kûr’ân) Rububiyyet “Esmâ” mertebesinde Ulûhiyyet ilmi, kelâm sıfatı ile Rabb’ça dan İlâhî Arapçaya, eski diğer dillere de yapılan tercümeler gibi, tercüme edilmiştir. Bu tercümeye en uygun lisân da zâhiren lisân-ı Arabî olduğundan “Kelâmullah”ın zâhiren, zâhire çıkması da bu lisânla olmuştur. Bâtını da “İlâhi Arapça” olarak bâtınen, ehli için zuhura çıkarılmıştır.[7] Böylece zâhiren ve bâtınen. “ İz- -T-B- ”

 (İnnâ ce’alnâhu ) “Biz onu kıldık-Murad ettik” Yani, mânâlarını anlayabileceğiniz hale biz getirdik, demekle bu oluşumun zâtına ait bir tatbikat olduğunu açık olarak bildirmiştir. 

 (Lealleküm ta’kılün) umulurki bunları nefsi benliğinizin tesirinde kalmadan gerçek bir idrak ile düşünür-akledersiniz. Bu temennî Hakk’ın zâtından kulunun gönlüne’dir. Bu sözün diğer bir açık hâli ise! “Ey kulum ben seni, beni anlayacak şekilde, en güzel bir kıvamda halkettim senden beni ve bunları anlamanı bekliyorum” demektir. Yukarıda anlatılmaya çalışılan hususlara delil istenirse. (Allah tevrât-ı kendi eliyle yazdı) Hadîs-i şerifi yeter ve birazda tefekkür gerekir.[8]

“ İz- -T-B- ”

 “İnnâ” nın nâ sı (جَعَلْنَا) ”ceal’nâ” da da vardır, takı olarak biz demektir. Biz açtık demektir. O zaman şöyle olmaktadır. (Muhakkak ki biz kıldık-murad ettik) demektir. Devamında olan Kitab Arapça kılınmıştır. Zât mertebesi olan Kitab’ın Kitab’ül Mübin mertebesinden ilâhi Arabça olarak tercümesinin yapılması murat edilmiştir. A!Rab’ça olarak ayıracak olursak… Baştaki “Elif” harfi istifham (soru) “elif”idir. Önde olan kitabı, ef’al mertebesindeki tafsili kainat kitabını okuyan işiye, Allah c.c. A!rab’ça olan Kûr’anı (zatını) önde olan esmâ-rubibiyet mertebesindeki ilmi-tafsili olarak düşünmesi ve idrak etmesi için açar. 

 Burada tekrar “ce’al” kelimesine dönecek olursak bazı meal ve tefisirlerde insan veya madde olduğu zaman kılma-murad etmek yerine yaratma kullanılmaktadır. Burada ilmi ilahi programın zât mertebesinin Ahadiyet mertebesinden Uluhiyete, oradan da sırası ile Vahidiyet, Rahmaniyet ve Rububiyet mertebelerine murad-ı ile ilmi ilâhi programının Cenâb-ı Hakkın zatından, zatına, zatında aktarımı ile “künfe yekün” ol deyip olmasından ibarettir. Onun için ehlullah Kûr’ân-ı Kerim ma’nâsı itibari ile halık ve kağıdı ve nesnesi itibari ile mahluktur demişlerdir. İnsan-ı Kamil’de hamale-i Kûr’an olduğu için taşıdığı ilâhi mânâ yönüyle halık, madde beden yönü ile mahluktur. (Murat Derûni)

----------------

وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ {الزخرف/4} 

(43/4) “Ve-innehu fî ummi-lkitâbi ledeynâ le’aliyyun hakîm(un)”

(43/4) O, katımızda bulunan Ana Kitap'ta (levh-i mahfuzda) mevcut, yüce ve hikmetle dolu bir kitaptır.   

---------------- 

 Burada bahsedilen “vel kitabil mübin” (ve açık kitab) bâtından zahire, çıkışa doğru, “Esma – Rûbubiyyet” mertebesi, “ilmi ilâhi”nin tafsile doğru açılmasıdır.

“inna ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen”

“inna” → “muhakkak ki biz” 

“cealna” → “kıldık - murad ettik” 

“hu” → “o’nu” 

“Kûr’ânen arabiyyen”→ “arapça Kûr’ân olarak”

“le’alleküm ta’kılune”, “umulur ki akledersiniz” 

“ve innehü fiy ümmil kitabi”, “muhakkak o ümm’ül kitabdır.” → “Akl-ı evvel”

“ledeyna le’aliyyün hakiy­mün”, “yanımızda olan yüce ve hikmet dolu kitabdır.”[9] 

“ İz- -T-B- ” Tekrar 2., 3. ve 4. âyeti bu izahlar ile toparlayıp tefekkür edecek olursak. Esmâ-rububiyet mertebesinden açıklaması yapılan ilmi-tafsili Kûr’ân ın açılımı-açıklamasını muhakkak mutlak zatından, mukayyed olan zâtında açılımı için murad ederek ilahi A!rabça olarak ehli için Akl-ı evvelde yanında olan ilmi ledün ve eşyanın yerli yerince kullanımı için dolu olan kitap olarak düşünülebilir. (Murat Derûni) 

----------------

 Vakıâ sûresi 77. âyette “İnnehu lekur-ânun kerîm(un)” 

 O elbette değerli bir Kûr'ân'dır. Buyurulmaktadır.

 Kur'an lafzı iki türlüdür. Bir elimizdeki musaf ismi de verilen kayıtlı Kûr'ân'dır. Yani yazılı Kur'an'dır. Diğer manası ise Kûr'ân zattır. Furkan sıfattır. Yani Kûr'ân dediğimiz zaman evvela bizim aklımıza kayıtlı Kur'ân-ı Kerim harfleriyle işte yazılarıyla gelmektedir. Ama diğer tasavvufi ma'nâda Kûr'ân demek Allah'ın zatını kastetmektedir.

 Furkan demek de onun sıfatlarını kastetmektedir. Eee, Kitab-ül mübin isimlerini kastetmektedir. İmam-ı mübin ise bu efal âlemindeki varlıkları ifade etmektedir.

 Rahman allemel Kûr'ân bahsedilen Rahman Kûr'ân'ı talim etti. Yani Allah'ın zatından ne yapacağını öğrendi. Orada Kûr'ân bu zat Kûr'ân'ından bahsedilmektedir.

 Kûr'ân lafzı iki türlüdür. Biri elimizdeki mushaf ismi de verilen mushaf sahifeler demek. Bilindiği gibi yazılmış manasındadır. Kayıtlı Kûr'ân yani yazılı Kur'andır. Diğer ma'nâsı ise zati olan Kûr'ândır. Zatın bir ismi olan Kur'andır. Furkan ise onun sıfatıdır. 

 Senelerce sen, Kûr'ân halık mıdır? Yoksa mahluk mudur? Bakın sorusunun cevabı hem mahluktur, hem halıktır olmasıdır. O kadar çok bunun üzerinde durulmuş ki vaktiyle yüzlerce sene Kûr'ân gerçekten halık mıdır? Mahluk mudur? Diye. Bazıları mahluktur tezini kullanmışlar. Bazıları halıktır tezini kullanmışlar. Halbuki bunun ikisinin birlikte ifade edilmesi lazım gelmektedir. Hiç iki ayrı konu ayrı ayrı isimlendirmeden ikisinin bir olduğunu anlamamız Kûr'ân'ı anlamamıza daha çok vesile olacaktır.

 Senelerce süren Kûr'ân halık mıdır? Yoksa mahluk mudur? Sorusunun cevabı hem mahluktur, hem halıktır olmasıdır. Yani iki tarafta ikisinin de sözleri doğrudur. Yalnız eksiktir. Cildi kağıdı mürekkebi yönüyle mahluktur. Yaktığımız zaman yanar. Tabii âyetleri Kûr'ân-ı Kerim'i yakma ma'nâsı değil. Batıların gibi hakaret ma'nâsına değil. Kağıt yanar. Yani üstünde ne yazılırsa yazılsın. Kağıdı, mürekkebi, cildi, kapağı mahluktur. Sonradan halk edilmiştir. Kağıdı mürekkebi yönüyle mahluktur. Ancak ma'nâsı ve lafzı itibariyle halıktır. Allah'ın kendisidir. Kendi kelamıdır. Kelam sıfatıdır. Sıfatı ise zatının ta kendisi aynısıdır. Böyle olunca ma'nâ olarak halık, madde olarak elimizde tuttuğumuz görüntüye gelen tarafı mahluk tarafıdır. Böyle baktığımız zaman Kûr'ân-ı Kerim zat-ı ilahi yönünden insanlık âlemine ikram edilmiş zati bilgiler bütünüdür. O bilgilerde bir kağıda kayıtlı olduğu zaman ancak ortaya çıkmaktadır. 

 Yoksa Kûr'ân-ı Kerim sadece latif olarak aklımızda bulunmuş olsa unutulur, yanlış olur, yanlış okunur. Ama kayda girildiği, tespit edildiği zaman unutulması da karışması da mümkün olmamaktadır. 

 Şöylece küçük bir tefekkür yapalım. Acaba bu muazzam zati ikram gerçekten de Kûr'ân-ı Kerim'i Allah'ımızın Bizlere, insanlık âlemine en büyük ikramlarından bir tanesidir. Acaba bu muazzam zati ikram, evveli ve ahırı olmayan bu sonsuz gökyüzü âlemlerinde bir defa sadece bizim neslimize mi gönderildi?

 Allah'ın yüce kelamı sadece bizimle konuşmak için mi halk edildi? Bütün bu en küçük aklı olan bir kimse bile buna evet diyemez. 

 Çünkü diğer gökyüzü âlemlerine haksızlık edilmiş olur. Allah'ımızın mübarek kitabı varsa kendi zatından ise onu gönderecek daha çok ve sonsuz muhataplarının olmaması için hiçbir ma'nâ yoktur. Biraz tefekkür ufkumuzu genişletir. Şartlanmış ön yargılardan kurtulup konuya salt bir akılla yani karıştırılmamış bir akılla, saf bir akılla baktığımızda gördüğümüz âlem manzarası çok başka olacak ve oralara daha yakın olacağımızdır. Yani uzak uzak yerler diye baktığımız âlemlere bu şekilde baktığımızda onlar bize daha yakın olmuş olacaktır ve onlara da muhabbetimiz olmuş olacaktır. 

 Yine Vakıa suresi 78. Vakıa sûresi bunlar için galiba çok okunuyor.

 İçinde bu kadar değerli manalar var.

 Kur'an-ı Kerim Türkçe okunuşu (56/78) Fî kitâbin meknûn(in) Diyanet meali korunmuş bir kitaptadır.

 Elmalı Hamdi Yazır meali öyle bir kitapta ki mahfuz tutulur. 

 Zat mertebesi itibariyle ümmül kitapta muhafaza edilmekte. Sıfat mertebesi itibariyle Furkan ismiyle levh-i mahfuzda muhafaza edilmektedir. [10] “ İz- -T-B- ”

----------------

أَفَنَضْرِبُ عَنكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَن كُنتُمْ قَوْمًا مُّسْرِفِينَ {الزخرف/5} 

(43/5) “Efenadribu ‘ankumu-zzikra safhan en kuntum kavmen musrifîn(e)”

(43/5) “Haddi aşan bir topluluk oldunuz, diye vazgeçip Zikir’le (Kur’ân’la) sizi uyarmaktan geri mi duralım?”

----------------

 Âyet-i Kerime Kûr’ân-ı Kerîm’de geçen zikir Âyetlerindendir.[11] “ İz- -T-B- ” 

----------------

 Haddi aşan topluluk-kavim; Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine vermiş olduğu dünyevi yaşam sahasında onun zikrine (öğüt, hatırlatması olan Kûr’an) kulaklarını hakikate tıkayıp, gözlerini hakikatten perdeleyerek nefsi emarelerinin hayal ve vehmi ile nefsilerini ilâh edinip Hakk’a ortak koşan topluluktur. Ayrıca kim kendi varlığında bu sistem içinde ise onun varlığında bulunan kavmi-topluğuda bireysel olarak bu durumdadır.

 Musrif; Müsrif kelimesi haddi aşmak olarak değerlendirilmiştir. 

 Ebü Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem:

 "Müflis kimdir, biliyor musunuz?" diye sordu. Ashab:

- Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler. Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem:

 "Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnad ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir" buyurdular. (Müslim, Birr 59. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyamet 2) Cenâb-ı Hakk henüz ümmeti davette olsa, Uluhiyet mertebesinin risalet mertebesi ile bu hatırlatmalarının “müsrif” olanı yani varlığında bulunan hakikati zayi edip kaybedeni ölümü-kıyameti gelene kadar uyarmaktan vazgeçmeyeceğini bildirmektedir. (Murat Derûni) 

----------------

وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِن نَّبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ {الزخرف/6} 

(43/6) “Vekem erselnâ min nebiyyin fî-l-evvelîn(e)”

(43/6) Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.

وَمَا يَأْتِيهِم مِّن نَّبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون {الزخرف/7} 

(43/7) “Vemâ ye/tîhim min nebiyyin illâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)”

(43/7) Onlar kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı. 

----------------

 “Ersalna” ifadesi henüz gönderdiğimiz elçilerimiz ve göndermediğimiz pogramda olan elçilerimizdir. Bir kişi Hz. Âdem döneminde yaşasada Hz. Âdem’i ve getirdiği suhufları yalanlamış olsa ve onu inkar etmiş olsada veya diğer gelen peygamlerden birini, birkaçını getirdikleri kitabı kabul edip diğerlerini kabul etmeseler, Hakikat-ı Muhammedi programını (risalet mertebesini) ve Kûrân-ı Kerimin mertebeleri olan İmam’ül Mübin (önde olan imam), Kitâb’ül Mübin (önde olan kitap) , Fûrkân (sıfat) ve Zât mertebesinin hepsini yalanlamış ve alay etmiş olmaktadırlar. 

 Bu toplulukların hayali ve vehimi bilgileri ile Hakikat-ı Muhammedi programını değerlendirip. Böyle şey olur mu? Hadi oradan diye elçileri alaya almaktaydılar. 

 Sadece âyetleri tarihi bir olay ve geçmiş kavimleri anlatan bir hikaye olarak düşünülürse göğsünden gönlüne intikal etmesi olmayaca iştir. Bu anlatılanların kendi varlığında olduğu ve bir seyir süreci neticesinde bu kavimler ve nebilerin yaşantılarının kendi varlığında idrak edebler. Efendimiz (s.a.v.) olan bu hitabı kendi varlıklarında işitir. Ve Kendi varlığında Muhammediyet mertebesinden bu âyeti işitir. Ve nebiler ile alay edildiğini anlar. Yaşanılan topluma bakıldığında Muhammedi davet-i ümmet ya da daveti icabet te olsa zahiri yaşantılar içinde kendi varlığında hangi anlayış içinde ise âyetlerde geçen hitaplara batında mazhar olunmaktadır. Ve anlayışın nebisi olan peygamberin getirisini inkar etmekte ve alay etmektedir. (Murat Derûni) 

----------------

فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُم بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ {الزخرف/8} 

(43/8) “Fe-ehleknâ eşedde minhum batşen vemedâ meselu-l-evvelîn(e)”

(43/8) “Onun için biz onlardan daha sert pençelileri helâk ettik, Kur'an'da öncekilerin örneği de geçmiştir.

----------------

 Âyet-i kerimede Uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitap vardır.

----------------

 Hakikat-ı Muhammedi programının daha önceki peygamberlerini, Hakk’tan tafsili Kûr’ân-dan verdiği haberleriinar eden, Ad, Lut, Semud, Nûh, vs. kavimlerin hayal ve vehimleri daha kuvvetliydi. Çünkü nefsi emmare ile verilen mücadele bu seyir ve “helak” edilme neticesi ile orada rububiyet mertebesinin vechi hakim olduğundan ve Muhammediyet mertebesi de en kemalli mertebe olduğundan nefsi emmmarenin hayali ve vehimi kuvvet ve yardımcılarının direnci kırılmış ve zayıflamıştır. 

 Salikte varlığında bu mücadele ve mücahadeyi verdiğinden daha önce nefsi emmarenin bu halinin farkında ve idrakinde olur-olması gerekir. (Murat Derûni) 

----------------

 وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ {الزخرف/9} 

(43/9) “Vele-in seeltehum men haleka-ssemâvâti vel-arda leyekûlunne halekahunne-l’azîzu-l’alîm(u)”

(43/9) Eğer sen onlara: "Gökleri ve yeri kim halk etti?" diye sorsan elbette: "Onları çok güçlü ve herşeyi bilen Allah halk etti." derler. 

----------------

 Âyet yine uluhiyet mertebesinin risâlet mertebesine “Eğer sen onlara sorsan” diye hitabı ile olarak devam etmektedir. 

 Üzerinde bulunduğumuz dünyanın nasıl ki bir göğü ve yeryüzü varsa bizleride beden arzımız yeryüzümüz, zâhirimizdir. Gönül göğümüz ise bizlerin bâtın âlemidir. 

 “men” “Kim” dir, kimlik ifadesidir. Hakk’ı inkar edip edip varlıklarında ve âlemlerde inkarlarından ötürü örtüp gizleyenlerin, Hakk’ın kimliği ve esmâsı-isimlerinden yani rububiyet mertebesinden haberli olduğu anlaşılmaktadır. Batı inkarlarından Hakk’ı örtüp gizlerler, doğu ise gafletlerinde zahirde ikilik anlayışı ile Hakk’ı örtüp gizlerler.

 “Men” “Mim” ve “Nun” harflerinden oluşmaktadır. “Mim: 40” ve “Nun: 50” sayısal değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+50= 90 dır. 9 ise rububiyet-esmâ mertebesidir. Hakk’a ortak koşanlar. 90 da bulunan “0” ın 9 a ayna dolduğunu anlayamazlar ve 40 ve 50 deki iki sıfırı görüp, esmâ-i ilâhiye zuhurlarına ayrı ayrı varlık verirler.

 “Mim” Hakikat-ı Muhammediyyenin remzi ve “Nun” ise Nûr-u Muhammedinin remzidir. “Mim” üstün ile okunup, Hakikat-i Muhammediyeye hareket kazandırmaktadır. Okutan aslında “Elif” olmaktadır. “Elif” sayısal değeri “1 ve 13” dür. 40+1 = 41 dir. Hani denir ya 41 kere maşallah… İşte salik ravza-i mutahharada 1 numaralı kapıdan 15-20 sene önce girmiş olduğu bu makamda, “41” numaralı cennet’ül baki kapısına ulaşmış olur. Birde “Elif” 13 idi. 40+13= 53 tür. 53 hem yolumuzun şifre sayısı hem de Ahmed isminin sayısal değeridir. 

 (55/26-27) “Küllü men aleyhe fe’nin ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram” 

 (55/26-27) “Varlık âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahib Rabb’ının VECHİ, varlığı bakidir.” Âyeti kerimesi ile Her fiilin (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) ALLAH’ ın güzel isimlerinden birinin zuhur yeri olduğunu kavrar. KİM’lik veren İSİM’ lerde görüp (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) “ALLAH’ın güzel isimleri” ni birler.

 Tekrar, “Men” kelimesine dönece olursak, “Mim” Hakika-ı Muhammedi üstün (Elif) ile hareketlenmişti. Okutan elif ve 12 zahir ve 1 de bâtın olmak üzere 13 noktadan oluşmaktadır. Salik her bir derste 12 farklı esmâ ile bu bâtındaki noktaya Rabbi hasına yani hususi esmâsına ulaşmış olur. Ve “Men“ in sonunda bulunan “Nun” sükun halindedir. İşte burada Nûru Muhammedinin, esmâ-i ilahiyyeyi nûru ile aydınlatması ile kimliği fani olur ve gönlü sükün haline geçer. 

 “halekahunne-l’azîzu-l’alîm” “Aziz ve Alim” onları çok güçlü ve herşeyi bilen Allah halk etti." derler. Diye cevap vermektedirler. 

 Allah (c.c.) ortak koşanlar, Allah (c.c.) halk etmesi konusunda sıkıntısı yoktur. Bunu kabul etmetedirler. Bu inanışta tefsir ve meallerde genelde geçtiği gibi yaratmadır. Her ne kadar, Hakikat mertebesi ile Hakk olarak halk etme ise de Şeriat ve tariat anlayışında bu da geçerli ve bu anlayışa göre doğrudur. 

 Aziz; “Güçlü, değerli ve şerefli” anlamın-daki  izz veya izzet kökünden sıfatdır.

 Alim; Sözlükte alîm, “bir şeyi gerçek mahiyetiyle bilmek, hakikatini idrak etmek” mânasındaki ilm kökünden türemiş mübalağalı bir sıfattır. İlim Allah’ın zâtına nisbet edildiğinde, “Allah’ın gerek duyular âlemine gerek duyu ötesine ait bütün nesneleri ve olayları bilmesi” diye tanımlanabilir. Allah’ın “alîm” ismi ise “zaman ve mekân sınırı olmaksızın küçük büyük, gizli açık, canlı cansız her şeyi en mükemmel şekilde bilen” mânasına gelir.[12] 

 Allah (c.c.) ortak koşanlar hayal vehim içinde bulundukları halde nereden bu iki esmâ-i ilâhiyyeyi hakkında bilgi sahibidirler?

 Evet, her ne kadar bilgi sahibi olsalarda bu bilgi hayali vehimi ve kirli bilgidir. Üç harfli denilen varlıklar aslı hayal, vehim ve nesiften oluşur. Aziz, cabbar ve mütekebbir mudill üzere olan şeytanın esmâlarındandır. Kişi varlığında hayal cennetinde yaşıyorsa orada bulunan şeytan daha Azazil konumundadır ve meleklerin hocasıdır. Ne zaman kişi kendisine şeriat ilmi yetmez ve bir arayışa girerse ve bu arayış irfaniyet eğitimine yönelirse işte orada çatışma başlar ve Azazil, iblis ve şeytana dönüşür. Ortak koşanlar Azazil in Aziz olan İz’zet ini takip ile hayali vehimi ben sandıkları “sen”liğe sahip olurlar ve bu vehimi bilgi ile Allah (c.c.) alim olduğunu düşünürler.

 Yararlı olur düşüncesi ile Hazret-i Âdem kitabından Azazil bölümünü buraya alıyoruz. (Murat Derûni) Eski ismi, Süryanice, “azazil”; Arapça, “haris” olan “iblis-şeytan” nûrani melek kuvvetlerinden daha değişik bir özelliğe sahiptir. Ateş nûra göre daha kesiftir, ondan meydana gelen varlıklar da, nûrdan meydana gelen meleklere göre daha kesiftir. Kesafet arttıkça bireysel benlik ve nefsani şahsiyyet önem kazanmakta, böylece birey akıl daha öne çıkmaktadır. Bu yüzden zâhirî yüzeysel değerlendirmeler artarak kıyasta başa geçmektedir. 

 Bütün varlık âlemi, “akl-ı kül” ün hükmü altında, bir bütün olarak faaliyet göstermektedirler. Bunlardan lâtiften kesife doğru zuhura çıkmaya başlayan iblis ve şeytanlar o nispette bireysel şuur sahibi olmaktadırlar. 

 En son koyu kesafete sahip olan insanlar ise, onlardan daha ileri bir şuur ve akla sahip olmaktadırlar. 

 Azazil. “Aziz” haris, “cebbar” ikisinin ittifikı, “mütekebbir” isimlerini ifade ettiklerinden iblisin ahlâkı, bu isimlerin özellikleri ile oluşmaktadır. Bu isimlerin Rahmâni mânâda kullanılması, büyük yücelikler. 

 Nefsani ve bireysel menfeat yönünde kullanılması ise, seviyesizlik, düşkünlük ve zilleti getirir.

 “Halife-i Âdem” halk edilmezden evvel varlıkların içinde en akıllı varlık, “azazil” idi ve meleklere gerektiğinde hocalık yapıyordu.

 “Halife-Âdem” topraktan halk edildi, kendine İlâhi isimler talim ettirildi. “İlâhi-nefha” sunuldu:“Allah” ismi câmi-i hediye edildi. Böylece Rahmân sûret-i üzere techiz edilerek cennette iskân edildi. Azazil’in, Âdem’in bu iç özelliklerinden haberi yoktu, olsa idi dahi anlaması mümkün değildi; çünkü mutlak tevhid ilmini de bilmiyordu.

 Cenâb’ı Hakk’ın meleklere, “Âdem’e secde edin.” emrini verdiğinde, melekler, “fesecedü” (hemen secde ettiler). İblis ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.[13]

 ----------------

الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ {الزخرف/10}

(43/10)“Ellezî ce’ale lekumu-l-arda mehden ve ce’ale lekum fîhâ subulen le’allekum tehtedûn(e)”

(43/10) Yeri sizin için döşek kılan, gideceğiniz yere şaşmadan varasınız diye orada size yollar yaratan O’dur.

----------------

 Yeryüzü bizlerin oturma alanımız kılınmıştır. Nasıl ki evlerimiz bizim bedenlerimizin oturduğu istirahat ettiği sükün bulduğu yerlerdir. Bizlerin varlığının, hakikatini oturduğu yer bir bakıma kürsüsüde bedenlerimizdir. Mekan içinde bulunan ile kıymet bulur. Görüldüğü gibi terk edilip oturulmayan yerler ise seneler geçtiçe izbe, harebeliklere dönmektedir. Hz. Mevlâna “sen et kemik değil düşünceden ibaretsin” diyerek bizlere bu beden evinde oturan düşüncemiz, tefekkürümüz ile varız demektedir. Düşünce hayali ise oturulan ev hayali ev olur ve perili, üç harfli viraneye döner. Eğer o ev Hakk’ın tefekkürü ile zinetlenirse şık güzel ve içinde yaşam olan bir cennet köşküne döner. 

 “Şaşımadan yollar kılnması ise” bu yolda hayal ve vehim ile uğraşıp yol kesen hurda-i tariklerin eline düşmeden, düşüldü ise oradan kurtulup, irfan ehli bir Arife ulaşıp elinin tutulması ve sırası ile kendisine Hakikat-ı Muhammediye ulaşması için 12 yolu gösterir. Eğer salik istidatlı ve yolda samimi ise şaşırmadan yoluna devam edder ve Hakk’a ulaşır. Biiznilah… 

 “Umulur ki hidayete erersiniz”. Sırât-ı mustakim ve sıratûllah yollarından geçerek “hadi” üzere hidayete erersiniz. (Murat Derûni) Sırât-ı Mustakîm fizîkî mânâda doğru hareket ederek hayatı bu sistem içerisinde geçirmektir ve isrâ mertebesidir, Sırâtullah ise mârifetullah bilgileriyle mi’raca çıkmaktır. (T.B)

----------------

وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ {الزخرف/11} 

(43/11) “Vellezî nezzele mine-ssemâ-i mâen bikaderin fe-enşernâ bihi beldeten meytâ(en) kezâlike tuhracûn(e)”

 (43/11) O, gökten bir ölçüye göre yağmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandırdık. İşte siz de, böyle diriltileceksiniz.

----------------

 Âyet-i Kerimede Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.

-----------------

 “bikader” “bi” ile birliktelik ve “kader” ilmi ilahi programı olan ayan-ı sabitedir. İlmi ilahi programı ile her yağmur tanesi nuzül etmektedir. Yani bu hayat suyu olan ilimin her bir birimi bu program neticesinde ma’nâsı hafifileyerek inmektedir. Ve her bir yağmur tanesi görevli bir melek tarafından yeryüzüne indirilmekte ve görevi bittikten sonra bir daha geri dönmemektedir. Ve üzerinde yaşadığımız yeryüzü bu ölçü ile hayat bulmaktadır. 

 Yağmur az yağarsa toprak kurur çatlar ve kuraklık olur. Fazla yağarsada sel olur toprağı taşır. Verimini azaltır ya da çamur olur ve bitkileri çürütür. Veya tufana dönüşür ve orada canlı bırakmaz orada bulunan halın kıyameti olur. 

 İnsanında seması gönül göğüdür. Yeryüzü ise beden arzıdır. Her ne kadar toprak “hikmet” ilmi ledün ile nitelense de bu kesbi bedenin çalışmaları ile oluşan ilimdir. Yağmur hayat sıfâtı ve ilimdir. Ve karşılıksız hakk tarafından ilham ile gönle doğmaktadır. Bunun içinde gönülden gönüle akan kevser ırmağı kaynağı olan irfan ehli Arif ile bu kaynağın, ana kaynağına ulaşmanın yolunu aramak gerekir. Yani hikmet ve ilmi yağmur birleştirilmeliki ölü olan beden arzı canlanabilsin. 

 Salik yaptığı çalışmalar ve gönlünde oluşan ilahi aşk ile oluşan göz yaşınını gönlünden beden arzına ölçülü bir şeklide hangi derste ise oranın ilminden akıtarak ölü olanbeden arzının canlandırır ve hayali vücut anlayışı, hakkani bir vücut anlayışı idrakine döner. 

 “İşte siz de, böyle diriltileceksiniz.” Eğer bu âyeti okuyan yukarıda yazıldığı gibi bir arayış ve anlayış içine girer ve ölmeden önce bu arayış ve anlayış içine girerse nefsin karanlığından bedenin kutrundan ve daha sonrada dünyanın kutrunun (tuhracûn) haricine anlayış olarak çıkar ve idarken dirilir-dirilecektir. (Murat Derûni) 

------------------------ 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

 55.33 - Ey cinn-ü insin ma'şeri! Gücünüz yeterse geçin gidin aktarı Arz-u Semadan, geçemezsiniz olmazsa ferman 

--------------------- 

 Ayet-i kerime çok açıktır, bu dünya âlemimizin ötesinde de gidilecek âlemler olduğunu ancak buralara gitmek için “kutrun” çevrenin dışına çıkmak lazım geldiği bilrilmektedir. 

 Bu kutur’lar-çemberler yakın çevremizi çevreledikleri için, bunların tutsağı olduğumuzdan, bu çemberleri aşıpta diğer âlemlere tefekkür ederek çıkmamız mümkün olmamaktadır. 

 O kutur-çemberlerin birincisi nefs kutru-çemberidir. İkincisi ön yargı ve alışkanlıklardır. Üçüncüsü nefsi duygulardır. Dördüncüsü beden-kutru’dur. Beşincisi tutsak ilim kutru-çemberidir. Altıncısı zan ve nefsi hayal kutruçemberidir, sayarsak daha da çokları vardır. 

 İşte kişi evvelâ bu kutur-çemberlerden dışarı çıkması lazımdırki, kendi kutur-çemberini kırsın ve aklen hür olsun, ondan sonra âleme kutrunun daracık içinden değil, kutrununçemberinin maniasız dışından baksın, değer yargılarını yeniden ve gerçek olarak oluştursun, bu bakışla âleme baktığında çok şeyin ne kadar değişik olduğunu hemen farkedecektir. 

 Ancak kutrun-çemberin dışına çıkalabilinmesi için ayetin ifadesine göre bir sultana, yani yeni bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç ise manen gerçek bir tevhid ve irfaniyet eğitimi, madde olarak ise feza gemilerinin teknelojileri ve yakıtlarıdır. Bunlarla kişiler hem kendi tutsak kutur-çemberlerinden hemde dünya madde yerçekimi kutur-çemberinden çıkmış olacaklar ve daha çok feza araştırmaları yapacaklar ve zamanla dünyamıza en yakın insan nesli-sülâlelerinin olduğu yaşadığı gökyüzü yaşam sahalarını tesbit etmiş olacaklardır. T.B. “ İz- -T-B- ” Yağmur hakkında daha önce yazılan şiiri faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.

 İlim ile Hayy Olan Ebedi Ölmez Yağmur yağdı Resülullah başını açtı,
 Cümle âlemlere güzelliğini saçtı,
 Yağmur tanesi ümmete kucak açtı,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Yağmur taneleri mübarek başa kondu,
 On sekiz bin âlem gül kokusu doldu,
 Nur üstüne nur gönüllerimize doğdu,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Yağmur tanelerinin ahdi yenidir,
 Rabbinin vahiylerinin neyidir,
 Mübarek Resül Marifet-i Billah'dır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Resüle nazil olan yağmur melektendir,
 Aref-i enbiya yağmur ile davettedir,
 Bil ki, nefislerin hayatı ilimdendir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Cesetlerin hayatı dahi sudandır,
 İnsan bu âlemde cesetle ruhtandır,
 Zahirle batından bir edilendir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Yağmur zâhirde su, bâtında hyattır,
 Su "Hayy" ismi şerifinin mazharıdır,
 Yağmur lisan-ı hal ile davettedir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Efendimiz sureti yağmur görünür,
 Ma’nâdan, ma’nâya geçmeye bürünür,
 Anlamayan ehli zahiri görünür,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Kalbi cehille ilim ile sakin oldum,
 Cehaletten öldüm, İlimle Hayy oldum,
 Kalbi ihya etti, talibi Hakk oldum,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Hz. Ali der; Kalbin hayatı ilimledir,
 Kalbin ölümü cehilden kaçınmalıdır,
 İlmi ganimet ve kazanç saymalıdır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Hayatı ebedi, hayatı kalbiyedir,
 Mevt-i tefrikadan hayatı cem etmelidir,
 O âlemi kudste hayatı ruhaniyedir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Hayati vücud, o da Hakk ile hayattır,
 Abd fenadır, O'nun vücuduyla bakidir, 
 Ebediyette O'nun hayatıyla Hayydır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Arif ilimle Hayy olup dirilince,
 Hayatı kalbi ve vücudiye gelince,
 İlmin nihayetinde hayrete düşünce,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Cehilden ölen hayrete düşmektedir,
 Hayret çırpınmak, hareket etmektir,
 Nerede hareket varsa, hayat vardır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 İlimle Hayy olan için sükûn yoktur,
 Ne de sükuna sebeb olan mevt vardır,
 Onun için Vücud-i Hak'la beka vardır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Ey gönülden yansıyan nurlu Mirat,
 Cenab-ı Hakktan ilhamla vardığın sırat,
 Ma’nâ-i Rabbani elması kaç karat,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.[14]

----------------

وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ {الزخرف/12} 

(43/12) “Vellezî haleka-l-ezvâce kullehâ ve ce’ale lekum mine-lfulki vel-en’âmi mâ terkebûn(e)”

 (43/12) Allah bütün çiftleri halk etmiştir. Sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar kılmıştır (murad etmiştir). 

----------------

 Burada "ezvac" eşyanın çeşitleri ve sınıfları veya genel olarak birbirine karşılık olanlarla tefsir edilmiştir. Râzî'nin naklettiği üzere bazı tahkikçi bilginler demişlerdir ki, Allah'tan başka ne varsa hep çifttir. Yalnız Hak Teâlâ zıt ve misilden menezzeh olarak tektir. Şu da hatıra gelir ki, herşey, bir zihnî sureti, bir de dış dünya sureti olmak itibariyle çifttir. Yalnız yüce Allah zihnî suret ile sınırlanamaz. Onun kendisini bilmesi de özel biçimle değil, huzurîdir. O herşey değil "leyse kemislihi şey" (benzeri yok) olarak birdir.[15]

 Bizler bu âlemde zuhura geldiğimiz anda mahlûk hükmüyle geliyoruz. Bu aşamadan sonra burası çokluk âlemidir yani maddi mânâ da şef’iyyet âlemidir. (T.B) Bu âlemde her şey zıddı ile kaimdir. Hazreti Âdemin pişmiş çamurdan halkiyeti ile onun eğri eğe kemiğinden Havva annemiz meydana gelmiş ve Hazret-i Âdem ile eş olmuştur. Aslına bakıldığına bir olanın çift olarak görülmesinden ibarettir. Ve ikilikteki, birlikten başka bir şey değildir. 

 Aklı küll’ün, nefsi külle yönelmesi ile bu âlem oluşmuş. Ve Müennes ve Müzekker yani dişi ve erkek denilen unsurlar bu zevc kavramı içinde oluşmuştur. 

 Arapça´da isimler cinsiyet bakımından müzekker ve müennes yani eril ve dişil olarak ikiye ayrılır. Erkek olarak kabul edilen varlığı gösteren kelimelere müzekker yani eril; dişi olarak kabul edilen varlığı gösteren kelimelere müennes yani dişil kelimeler denir. Bu izahlar dışında kalan kelimelerin tamamı müzekkerdir.[16]

 Türçede nesneler yönünden bu kavram olmadığı için anlaşılması biraz zor olabilir. 

 Örneğin Efendimiz (s.a.v.) in Bana dünyamızdan üç şey sevdirildi; Güzel koku, kadın ve namaz[17] hadisi şerifinde, koku ve kadın müennes, namaz ise müzekkerdir.

 Muhyiddin Arabi hazretleri Fusûs’ül Hikeminde, Muhammed (s.a.v.) Fassında Zât, irade, kavil (söz) ferd-i selase üçte birlik olarak verilmiştir. Burada üçün aslı birdir. Onun için bir ve iki kaynak sayılardır. Sayılar 3 rakamından başlar. 

 Âyetlerin nuzül edildiği senelerde gemiler tahtadan aslı olan bitkiden yapılmaktaydılar. Bu da ef’al mertebesidir. Hayvanlar ise tarikat-esmâ mertebesini ifade etmektedirler. 1885 yılında arabanın icadıyla 19. Yüzyılın sonlarında binek aleti artık taşıtlar olmuş. Ve 20. Yüzyılda hayvanların yerine bunlar almıştır. Taşıtların ve gemilerin yapımları metaldir. Madde ise sıfât mertebesini ifade etmektedir. Nasılki insanın tekamülü varsa, yaşadığımız dünya denen âleminde tekamü vardır. Daha sonra uçaklar ve uzay yolculuğu ile hakikat ve zat marifet mertebeleri hükmünü sürmeye başlamıştır.

 Bizlerin bedenlerimiz hem Hakikat-ı Muhammedi teknelerimiz-gemilerimizdir. Hem de bedenimiz bizim binimiz-bineğimizdir.

 Salik, Nuh (a.s.) ve yaşantısına geldiği zaman bunun idraki oluşur ne nefsi emamreden necat bulmak için;

 Nûh’un, yâni İnsân-ı Kâmil’in o mertebe de kendine hazırladığı gemiye, lüksüne bakmadan binmesi gerekecektir. İşte o gemi onu İlâhi ilim deryasında yüzdürecek beşeri ölümden koruyacaktır. 

 Daha evvelce girdiği Yunus gemisinin karnından suyun dibinden, kurtulmuş, bu sefer de Nûh’un gemisine binerek sudan necat bulmuştur. O gemiyi ancak İnsân-ı Kâmil inşa edebilmektedir. 

 Bu gemi zaman içinde aşamalardan geçerek yedi deniz, beş deryayı geçerek hakikat-i ilahi deryasının derinliklerine dalan bir denizaltıya dönüşecerek oradan ma’nâ inci ve mercanları çıkaracaktır.

 Nuh (a.s) ın gemisine çift olarak aldığı hayvanlar ise zaman içinde kişinin binekleri olacak, İbrahim (a.s.) a gelen koç ile kurban olacak, Mûsâ (a.s.) a gelen Bakara (İnek) ile dervişlik hakikatlerini yaşayacak ve Salih (a.s.) a gelen deveyle de Hacc yolcusu olacaktır. (Murat Derûni) 

----------------

لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ {الزخرف/13} 

(43/13) “Litestevû ‘alâ zuhûrihi sümme tezkurû ni’mete rabbikum izâ-steveytum ‘aleyhi ve tekûlû subhâne-llezî sahhara lenâ hâzâ vemâ kunnâ lehu mukrinîn(e)”

 (43/13) “Onların sırtlarına yerleşmeniz için. Sonra onun üzerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin ni'metini zikredin! Ve: “Bunu bize musahhar (emrimize amade) kılan (Allah) Sübhân'dır. Ve biz, O'na (kendimiz) güç yetiremezdik.” deyin!”[18]

----------------

 Âyet-i kerime rububiyet esmâ mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Beden bineğinin sırtına yerleşebilmek için onun eğilesi-eğilmesi gerekir. Nasıl çocuklar “birdirbir” oynar ve birbirlerinin üzerine oturlar. Bununda bir tekerlemesi vardır.

 Tekerleme şöyledir: Birinci sıradaki ebenin üzerinden “birdirbir” deyip atlar ve 3-4 adım ileride o da eğilerek sırtını kamburlaştırır. “dokuzum durak, nerde oturak?” şeklinde diyerek ebenin üzerinden arkasından da diğerlerinin üzerinden atlar. Bu durum birisinin atlayamamasına kadar devam eder.

 Beki bugün bu oyunlar oynamıyor olabilir ama bizlerin çocukluğunda vardı. Çocuk oyunuda olsa bunlarda hakikat barındırabilir. Tekerleme aslında “birdirbir” den başlayıp herbir sayı için yazılan vardır. Ama uzun olmasın diye buraya almadık. Nusret Babam( r.a.) “düşeş” attım bana “hep yek” geldi. Bir, bir den başka bir şey gelmiyor. Birden başka bir şey yok ve görmüyorum diye bu hakikati dile getirmiştir.

 Bir sayıların aslı ve kaynağıdır. 9 ise tek sayıların sonuncusudur. “dokuzum durak, nerde oturak?” Dokuz aslında Tevhid-i esmâ ve hayvaniyet mertebesinin sırasıdır. Evet bineğin sırtında oturulur ama aslında oturulacak kemalli yer. Muhammediyet mertebesidir. 1 dir 1 yani “11” Hazreti Muhammed mertebesini ifade etmektedir.

 “Hayvan” “Hayy-an” “An”da yaşayan mahluk olduğundan idraki gerekir. İşte o zaman nefis boyun eğer ve Tevhid-i esma, rubibiyet mertebesi itibariyle Hakk yolunda yolcu olan saliği gideceği yere götürür. 

 Bunu sizin emmiriz altına veren rabbini “sübhan”dır. 

 Rabbin sübhan olması tenzih mertebesinde olmasıdır. Eğer kişi tenzihi hayali olan rabbim nurdandır, yukarıdadır, ötelerin ötesinde anlayışında ise “Sübhan”ın hayalindedir. Öncelikle kendini tüm eksiklerden tenzih etmesi gerekir. Ondan sonra rabbinde bir eksik varmış mıki? Tenzih edebiliyormuş anlaşılsın. İşte rabbinin hiçbir eksik yönü olmadığını, münezzeh olduğunu anladığında “sübhan”ı anlar. 

----------------

وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ {الزخرف/14} 

(43/14) “Ve-innâ ilâ rabbinâ lemunkalibûn(e)”

(43/14) "Gerçekten biz Rabbimize döneceğiz." (40/14)

----------------

 Rivayet olunur ki, Resul-i Ekrem (s.a.v) ayağını üzengiye koyduğu zaman "Bismillah" der, hayvanın üzerine doğrulduğunda "Her halükârda Allah'a hamd olsun. Tenzih ederim o Allah'ı ki, bunu bize müsahhar kılmış, yoksa biz bunu yanaştıramazdık ve her halde biz dönüp dolaşıp Rabbımıza varacağız." (Zuhruf 43-14) der ve üç tekbir alır, üç de tehlil (La ilahe illallah). Yine rivayet olunmuştur ki, Resulullah (s.a.v.) yolculuğa çıkacağı zaman binitine bindiğinde üç tekbir alır, sonra "Bunu bize musahhar kılanı tesbih ederim." der sonra da şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Ben bu yolculuğumda senden iyilik, takva ve hoşnut olacağın bir amel istiyorum. Allah'ım! Bu yolculuğu bize kolay kıl, yerin uzaklığını bize yakın kıl. Allah'ım! Yolculukta sahip, ailem hakkında vekil sensin. Allah'ım! Yolculuğumuzda bizimle beraber ol. Ailemiz içinde bizim vekilimiz ol."Sonra da ailesine döndüğü zaman "Biz, Rabbimize tevbe ve hamd ederek dönüyoruz." derdi.[19]

 Munkalib; Sözlükte inkılab eden. Dönen, dönmüş. Başka bir hale girmiş olan. Değişen.[20] Anlamlarına gelir. 

 Âyet-i kerimede “İnnâ” nın nâ sı ”rabbinâ” da da vardır, takı olarak biz demektir. Hakikaten gerçekten bizim rabbimiz demektir. Buradaki rab hayali ve vehimi nefsin meydana getirdiği rab değil… Hakiki rab’tır, ulaşılan rabb-i hass ile buradan rabb’ül erbab olan Allah c.c. ulaşılır. (Murat Derûni) Bakara sûresinden benzer âyet ve tefeküri izahı ile yolumuza devam edelim.

 (2/46) Elleziyne yezunnune ennehüm mülâku Rabbihim ve ennehüm ileyhi raciun;

 (2/46) Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’na döneceklerini çok iyi bilirler.

 O kimseler ki, onlar Rab’larına mülâki olacaklarını zannederler, ümit ederler, yani zannederim, ümit ederimki ben Rabbime kavuşacağım diye, iyi niyet içerisindedirler ve muhakkak ki onlar Rab’larına döneceklerdir, yani sabır ve salâtla namazlarını kılanlar ve sabırla isteyenler ve huşu içinde olan kimselerin yani gerçek tevhid ehli olan kimselerin, zannettikleri, arzu ettikleri şey Rablarına mülâki olmaktır. Zâhiri olan bazı kitaplarda Allah’a ahirette mülâki olacağı yazılıdır, o da doğrudur hayal ve vehim içinde olan kimseler için fakat irfan ehli Rablerine ahirette değil burada mülâki olurlar, en azından onu zannederler, onu isterler eğer zâten burada Rabbine ulaşamayan kimse ahirette gerçek Rabbine ulaşamaz kendi hayalindeki Rabbine ulaşır. Çünkü Rabbe kavuşma yeri burasıdır, ahiret değildir. Yaşadığımız şu dünya o kadar muhteşem ve mübarek bir yer ki, beşer kelimesi bunu anlatmaya yetmiyor ne yazık ki, ama söyleyenden dinleyen ârif dediği gibi, insân kendi bünyesinde beşer lisânı yetmese bile gönül lisânı onun ne olduğunu açıklar daha yaklaşık bir ifade ile.

 Ve muhakkak ki onlar Rab’larına ulaşacaklardır diyor. Demek ki huşu ile sabır ile ve namazla, burada namazdan kasıt bütün ibadetler, sabırdan kasıt yaşam içerisinde başımıza gelen her türlü olgular, huşuda bunların yapılmasına sebep olan bizdeki İlâh-î enerji, bu nereden kaynaklanıyor, yaptığımız zikirlerden, sohbetlerden, çektiğimiz tesbihlerden bunlar meydana geliyor.

 Yalnız burada dikkat çeken bir şey daha var, “mülaku Rabbihim” onlar “Rablarına mülaki olacaklardır” diyor. Allah’a mülâki olacaklardır demiyor. Niye? Çünkü burası tarikat mertebesi itibarıyla olduğundan burada Rab kelimesi ve mânâsı geçerlidir. Rabbül Erbab, Rabbe ulaştıktan sonra ancak Allah’a ulaşmak mümkün olur, işte burası tarikat mertebesinin hakikatidir. Hakiki tarikatın mensubu bu mertebede buraya ulaşır. Çünkü Efendimiz (s.a.v) öyle buyurdu “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” yani kim ki nefsine arif olduysa Rabbine arif oldu. İnsân-ı Kâmil adlı eserinde Abdulkerim Ciyli Hz.leri diyor ki: “Nefis rububiyet zatından meydana gelmiştir, öyle olduğu için bir buğday tanesini tanıyan kimse o ekmeği tanımış olur, bir buğday başağını bilmiş olan kimse o tarlayı. bilmiş olur”.

 Bunları biz beşer kafasıyla dinlediğimiz için hayali bir bilim vermekten öte geçmiyor. Ama Cenâb-ı Hakk’ın muradı İlâhî’si içerisinde sabırla, namazla, huşu ile eğer bunları gerçekten ciddi olarak yapmış olsak ve bizi yöneten kişi bu hallerden daha evvelce geçmiş ise her iki taraftada kabiliyet varsa kişinin bu âlemde Rabbine ulaşmaması mümkün değildir. Tabi ki Cenâb-ı Hakk’ın muradı İlâhî’si içerisinde ve kaderi İlâhî’si içinde fakat kişinin benim kaderimde bu yokmuş diyerek bunları bir kenara bırakması doğru bir hareket olmaz. Acaba kaderinde var mıdır? Yok mudur? onu kesin olarak bilmek mümkün değildir, Cenâb-ı Hakk’tan iyi niyet üzere herbirerlerimizin kaderinde Rabbe mülâki olma ihtimali olduğundan, her insân doğuşta İslâm fıtratı üzere hâlkedildiğinden, İslâm da Cenâb-ı Hakk’ın Zâtının zuhuru olduğundan, gerçek ifadesi olduğundan, herbirerlerimizde kendi mertebesi itibarıyla Rabbine ulaşması ihtimali mutlaka vardır, dolayısıyla biz bu hakikatleri çalışmadan, kenara bırakırsak onun sorumlusu tabi ki bizler yani beşeri yönümüz olmuş olacaktır, onun için takdiri İlâh-î var veya yok biz elimizden geleni yaptıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın varmış gibi de ahirette ona mükâfat vermesi mümkün çünkü herşeyde iyi niyet şarttır. 

 Kişinin Rabbine dönmesi biz istesekte istemesekte mutlaka meydana gelecek olan bir hâdisedir, yalnız burada acaba kim hangi Rabbe dönecek? Herkes tesiri altında olduğu Esmâ-i İlâhiyye’ye dönecek, Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz olarak belirtilen ama sonsuz sayıda isimleri vardır. Ve her bir isim bir Rabb yani terbiye edicidir. O esmânın çercevesi içerisinde de o esmâ’ya bağlı varlıklar var, işte her ne varsa bu âlemde o Rabbine dönecektir. Mudil isminin zuhuru olan dalel ehli Mudil ismine dönecek yani o Rabbe mülâki olacak, Hakk isminin tecellisinde olan kimseler Hakk esmâsı olan o Rabbe dönecek fakat bunlar ayrı ayrı Rablar değil, Rabbül Erbab’ın kendine ait zuhurları veya güçleri zâten böyle olmasa bu âlemdeki bu sistem yürümez karmakarışık olur. Her Esmâ-i İlâhiyye kendine ait zuhurları kontrol eder, tedbir eder, melekleri vasıtasıyla bu işleri yaptırırlar, yani netice bir şey nereden kaynaklanmışsa kaynağına dönecek.

 En kemâlli olan ve kendini bilen kimseler yani bu işi bu dünyada idrak etmiş olan kimseler ise bu zorlama hükmü altına sokulmadan kendileri diyecekler ki ”innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’un” (Bakara,2/156.Ayet) yani “muhakkak ki biz Allah içiniz ve O’na dönücüyüz” “innâ” dediğimiz zaman kendini bilen insânlar demektir. Bakın burada Allah içiniz demenin de bir çok ifadeleri vardır yani Allah bizden Zât-i zuhurunu yapmakta onun içiniz biz demek bu ifade ve anlaşılması zor ve beşer idrakinde olanlarında kabullenmesi kolay değildir, ama gel gör ki hakikatte budur yani Zât mertebesinden bakıldığı zaman âyetin ifadesi “Ey o mertebeye ulaşmış olan kullarım ben sizden Zât-i tecellimi yapmaktayım” ama bunu çevremizdekiler bilir yada bilmez, ve “ileyhi raci’un” bakın burada Allah’a döneceğiz diyor, konumuz olan âyette ise Rablarına döneceklerdir diyor, demek ki mertebeleri itibarıyla birinin döneceği yer Rabb Esmâ-i İlâhiyyesi ve oradan sonraki ulaşımla Allah’a dönecekler fakat diğerleri doğrudan doğruya Zât ehli olduğu için “Biz Allah içiniz Allah’a döneceğiz” diyorlar.

 Muhiddini Arabi Hz.lerinin Lübb ül lübb isimli, kitabından; 

 “Cennet ehli cennete vardıkları zaman Cenâb-ı Hakk onlara Zâtından Azamet ve Kibriya perdesini kaldırarak tecelli edecek, ve onlara “Ben sizin Rabbinız değilmiyim” diyecek, onlarda: ”hayır sen bizim Rabbimiz değilsin diyecekler” ve çok azı secde edecek, diğerleri secde etmeyecek, ikinci defa yine Cenâb-ı Hakk onlara Zâtından Azamet ve Kibriya perdesini kaldırarak tecelli ettiğinde “Ben sizin Rabbinız değilmiyim” diye onlar yine” hayır” diyecekler yine az bir zümre “evet sen bizim Rabbimizsın” diyerek secde edecek, üçüncü defa yine az bir kimse secde edecek, secde etmeyenlere Cenâb-ı Hakk buyuracak ki, Ey kullarım sizinle Rabbiniz arasında bir işaret var mı dediği zaman onlar “evet” diyecekler işte o zaman Cenâb-ı Hakk, cennet ehlinin herbirerlerinin kafalarındaki sülietlenmiş Rabları şekliyle onlara tecelli ettiğinde, “evet sen bizim Rabbimizsın” diye hepsi secde edecekler”, Bizler Cenâb-ı Hakk’ı sürekli tenzih mertebesinde düşündüğümüzden ve hep o haller ile gördüğümüzden başka bir tecellide olduğuna akıl erdiremediğimizden başka işleri başka bir Allah varmışta o yapıyormuş gibi düşündüğümüzden teşbihi mertebeleri, yaşantıları ona maledemiyoruz. Diğer mahlûkata malediyoruz o zamanda diğer mahlûkata müstakil vücut vermiş oluyoruz işte bu da gizli şirkin en büyüğü olmakta, buna rağmen Cenâb-ı Hakk’ın yine Hadîs-i Şerifte “Ben kulumun zannı gibiyim” diye bildirmesi de kulları yani bizleri bu yükten kurtarmış oluyor. Cenâb-ı Hakk’ın Zât-i şekliyle idrak edilip kendi hakikati İlâhiyye’si içerisinde ârifane bir şekilde bilinmesi, birde beşeriyyet sınırları içerisinde hayal ve vehim olgusu içerisinde Cenâb-ı Hakk’ı anlamak var. İşte beşeriyyet sınırları içerisinde bilmek avamın hâli, Zât-i şekliyle idrak edip ârif olmak hassül hasların hâli’dir, eğer biz bu şekilde kendimizi beşeriyet çerçevesi içinde bırakarak Cenâb-ı Hakkı idrak etmeye çalışırsak az çok yanılgı içerisinde oluruz. Cennet ehli de olsak neticede hayal ehli olmuş oluruz. Ama biz yani ümmeti Muhammed hayal ehli olarak getirilmedi yeryüzüne, ümmeti Muhammed’in bütün ümmetlere şahit bir ümmet olabilmesi için bütün bu mertebeleri idrak edip diğer ümmetlerin halini izah etmesi gerektiği için, bu irfan ve idrake ulaşması gerekmekte aksi halde biz ümmeti Muhammedin hayalperestleri ve zâhiri zuhurları olmuş oluruz. Gerçi o da eski ümmetlerin zâhiri zuhurlarına göre çok üstün bir şeydir. ama niye elimizde sonsuz bir imkân var iken onu beşer sınırları içerisinde kullanalım. Bize çok yazık olur ve bize yakışan bir şey de olmaz çünkü ümmeti Muhammed ümmetlerin en üstünü en güzelidir fakat ne yazık ki bizler bu hakikatleri bilemediğimiz için veya gayret etmediğimiz için ve çok acıdır ki ümmeti Âdem’den bile gerideyiz. 

 Âdemi ümmet olmak için Âdemi hakikatleri idrak edip “ve nefahtü fihi min ruhi” Âyetini bizim yeryüzümüz olan beden mülküne indirmemiz gerekiyor ki o bizde faaliyete geçsin, o tohum bizdeki yerini bulsun, biz “ve nefahtü”’yü gönlümüze ekemediğimiz için Âdemi hakikat bizde yeşerip ağaç olup İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet İseviyyet ve Muhammediyyet kemâlatına ve meyvesine ulaşamıyoruz ne yazık ki. 

 Bütün bunları beşer ve aklı cüz idraki içerisinde anlamaya çalıştığımız ve o kalıp ve çerçeve içerisinde kaldığımız için kendi hakikatimize ulaşamıyoruz. Bizim öyle bir iç bünyemiz var ki (s.a.v.) Efendimizden verese olarak gelen, o kadar muhteşem bir iç bünyemiz var ki, hani Cenâb-ı Hakk Hadîs-i Kudsî’de “Ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” dediği sır da, aslında sır da değil biraz kafasını, gönlünü çalıştıran kimse kendinde bu açılımın olduğunu görür. Dışardan baktığımız zaman biz kendimizi küçük bir âlem olarak görmekteyiz. Aslında Hz. Ali Efendimizin âlem-i Ekber’sin dediği gibi o hâle ulaşmamız gerekmektedir yani insân bâtınî olarak bütün bu âlemlerden büyük bir âlem ama zâhir olarak baktığında 70-80 kg. ağırlığı, 1,70 mt civarı ortalama boyu olan bir küçük maddecik ve biz kendimizi böyle görmekteyiz. Ama işte bu küçük madde dediğimiz bizim asli varlığımız değil, bakın dikkat edelim asli varlığımıza giriş kapısıdır. Bu beden, eğer bu bedenlerimiz olmasa mânâ âleminede geçişimiz olmaz, bu bedenimiz bizim zâhir âlem ile bâtın âlem arasında berzahtır, kapıdır yani bizler için, onun için “illâ ulûl elbab” “ancak kâmil akıl sahipleri”, bir başka ifadeyle kapı sahipleri bu işleri idrak eder diyor. 

 Her beden Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nin zuhur ettiği bir kapıdır, herkes bir Esmâ-i İlahiyyesi’nin kaynağıdır, kim ki bunu idrak ettiyse ulûl elbab’tır, her kapıyı o kapının gerektirdiği anahtarı takarak açar. Yani karşısına gelen her kişiyi aynı anahtarla açmaz çünkü her anahtar her kilidi açmaz, onun için elhlullah bazı durumlarda “senin kilidin falan kimsede git o açsın” der, onun ihtisası o esmâ üzerine olduğundan oradan ona hitabı ve ulaşması daha kolay ve daha gerçekçi olur. Rabbinı bilen şeriat mertebesi itibarıyla bu sözü lâfzi olarak söyler. Tarikat mertebesi itibarıyla bu sözün hakikatini huşu duygular içerinde söyler, hakikat mertebesinde artık hakikate eriştiğinden ve beşeriyeti orada kalmadığından, duyguları da orada izale olduğundan kendisini orada bulur. Marifetullah mertebesi itibarıyla onun Rabbi İlâh-i olan Allah esmâsıdır, Yusuf (a.s.) zindandan çıkarken “Ya sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune hayrun emillâhul Vahıdül Kahhar;”(Yusuf 12/39.Ayet) yani "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlı, yoksa Vâhid-ül Kahhar olan Allah mı?" diyerek bize o kadar büyük yol açıyor ki, buradan gir ve bütün Esmâ-i İlâhiyye saltanatını seyret, her an, taptazedir. 

 Yolumuza faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i Şerif ve beyitlerin açıklaması ile devam edelim.

 Sellerin müntehâsı Hudâ'nın elidir. Şübhesiz deniz sellerin müntehâsıdır.

 Kudretlerin müntehâsı Hudâ’nın kudretidir ve Hakk’ın kudretinin üstünde başka kudret yokdur. Zîrâ mezâhirde zâhir olan kudret, Hakk’ın sıfat-ı kudretinin pertevidir. Binâenaleyh, bu pertev ve aks mezâhirin fenâsından sonra yine Hakk’ın deryâ-yı kudretine rücû’ eder. Nitekim deniz sellerin nihâyetidir ve sellerin hepsi denize akıp orada deryâya münkalib olur. Nitekim âyet-i kerîmelerde, (Zuhruf, 43/14) Ya’ni, “Biz Rabbimize münkalib oluruz” ve kezâ, (Necm, 53/42) Ya’ni, “Mezâhirin müntehâsı Rabb’inedir!” buyurulur.

 Bulutlar dahi ondan mâye tutarlar; selin nihâyeti de ona olur.

 “Havadaki bulutların mâyesi ve aslı denizden tebahhur eden sudur. Sonra yağmur hâlinde arza düşüp sel olur ve seller nihâyet yine denize akarlar.” Vücûd-i eşyâ ve mezâhir dahi bu misâle mutâbıkdır. Vücûd-i hakîkî Hakkın’dır. Bu vücûdât-ı izâfıyye kendi varlıklannı Hakk’ın varlığından iktisâb ederler. Sonra fânî olup kendi mâyeleri ve asılları olan Hakk’ın varlığına gidip orada yok olurlar ve deryâ-yı vücûda kanşırlar. (Hûd, 11/123) Ya’ni, “Emrin hepsi Hakk’a rücû’ eder."[21]

----------------

وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الْإِنسَانَ لَكَفُورٌ مُّبِينٌ {الزخرف/15} 

(43/15) “Ve ce’alû lehu min ‘ibâdihi cuz-â(en) inne-l-insâne lekefûrun mubîn(un)”

 (43/15) Buna rağmen insanlar, Allah'ın kullarından bir kısmını O'nun bir parçası saydılar. Gerçekten de insan apaçık bir nankördür. 

----------------

 Âyet-i kerime mealde görüldüğü gibi iki kısımdır. İlk bölümde Allah’ın halk ettiği kullardan bir kısmını onun bir cüzü-parçası saydılar. Allah (c.c.) tektir ve bölünme kabul etmez. Beşeri, nefsani, vehimi ve hayali anlayış ile bunun anlaşılması mümkün değildir. “Rabb” “Esmâ” “Rububiyet” mertebesi idrak ve yaşantısının hakikati orada oluşmadıktan sonra o geçmiş veya bugün fark etmez. Nasıl roma tanrıları yarı ilah yarı insan anlayışı vardı. Hristiyanların uydurmaları ile İsâ (a.s) ın Allah’ın oğlu olduğu şeklinde düşünüp düşünüp tasavvur etmeleri hala bugün onların etkisi altındadır. Geçmişte ve günümüzde olan hayali tarikat anlayışı ile Allah’ın kulu olan kişilere gavslık, kutupluk anlayışı içinde haşa Allah’ı vasfı verilmesi buna misaldir. Allah, Allahlığını kimseye vermez. Gavs ve kutuplar hakikatte Allah, Rahman ve Rahiym esmâlarıdır. Kendini, nefsini, rabbini ve Allah (c.c.) tanıyan, idrak eden kullar ise Allah c.c. ehli kimselerdir. Ve o mahalde ibadet – ubudete dönüşür ve Hakk’ın fiili olur. Görüldüğü gibi burada cüz falan yoktur. Aslında âlemde Hakk’tan başka bir şey yoktur. Ama perde kaklmadı mı? Her şey vardır? 

 “insâne lekefûrun mubîn” İnsan apaçık örten gizleyendir. “Örtüp gizlemek” nasıl çiftçi tohumu örtüp gizler. Örtmese kurda kuşa yem olur. Açıkta kaldığı için gelişimini tamamlayamaz, ya çürür, ya da urur. Hayvanlarda yiyecekleri başkalarından korumak için, daha sonra ihtiyaç olur diye örtüp gizler.

 İnsanda örtüp gizler? Neyi örtüp gizler? Tabii “hakikati” cevabını duyar gibiyim. Biz ama biraz daha derinlemesine bakmaya çalışalım. “lekefûrun” hecelerek bakarsak “Le” “Ke” “Fûr” hecelerinden oluşuyor. “Le” “için” takısı “kefûr” kelimesinin önünde gelmitir. “Ke” “Senin” ve “Fûr” Arapça sözlükte kürk ve Arapça frc kökünden gelen farūc veya furūca(t) "kaftan, cübbe" sözcüğünden alıntıdır.[22] 

 Akşehir'in beyleri Hoca'yı yemeğe davet etmişler. Hoca nereden bilsin; davete, günlük kıyafetiyle katılmış. Katılmış ama ne hoş geldin, ne sefa getirdin diyen var. Herkes, allı pullu kıyafetlilere el pençe duruyormuş. Hoca, bir koşu evine giderek, sandıktaki işlemeli kürkünü giyip yemeğe geri dönmüş. Az evvel hoş geldin bile demeyenler, önünde yerlere kadar eğilmişler. Hoca'yı, yere göğe sığdıramayıp başköşeye oturtmuşlar. Kuzunun en hasını önüne koymuşlar. Herkes Hoca'nın yemeğe başlamasını bekliyormuş. Hoca, bir taraftan kürkünün kolunu sofrada sallamaya, bir taraftan da "Ye kürküm ye, ye kürküm ye!" demeye başlamış.

 – İlahi Hoca, demişler, kürkün yemek yediğini kim görmüş?

 Hoca taşı gediğine koymakta gecikmemiş:

 – Kürksüz adamdan sayılmadık… İtibarı o gördü, yemeği de o yesin.

 Bu işin latife tarafıydı. Mevlânâ hazretlerinin dediği gibi her latife altında ciddiyet vardır. İz-Efendi Babamın dediği gibi de Her latife altında latiflik vardır. Latif hal-haller vardır.

 “Cübbemin altında Allah'tan başkası yoktur” sözü de Bâyezîd'e Bestami hazretlerine atf edilen bir sözdür. 

 Kişininde bedeni onun perdesidir. Gaflette ve inkarda olan sakladığı Hakikat-i, Hakk’ı bu perde ile örter gizler.

 Hakikat ehli ise kendinde bulunan hakkı bu beden perdesi ile ağyardan (gayriyette) gizlerler. 

 Bir gün iki Arif akşam namazına gitmiş. Hoca birinci ve ikinci rekatta sehven “Kafirun” sûresi okumuş. Namaz çıkışı biri diğerine hoca ne okudu duydun mu? Diye sorunca evet duydum birini sana birini bana okudum demiştir. (Murat Derûni) 

أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُم بِالْبَنِينَ {الزخرف/16}

(43/16) “Emi-ttehaze mimmâ yahluku benâtin ve asfâkum bilbenîn(e)”

(43/16) Yoksa O, halk ettikleri arasından kızları kendisinin saydı da erkek çocukları size mi ayırdı?

----------------

 Kızlar üretkenlik olan Nefsi küll remizleri ve erkek evlat ise aklı küll remzidir. (Murat Derûni) 

----------------

وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ {الزخرف/17} 

(43/17) “Ve-izâ buşşira ehaduhum bimâ darabe lirrahmâni meselen zalle vechuhu musvedden vehuve kazîm(un)”

(43/17) Onlardan biri Rahman olan Allah'a isnad ettiği kız çocuğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir de öfkesinden yutkunur durur.[23]

----------------

 Âyet-i Kerime sıfât-rahmâniyet mertebesi âyetlerindendir. (Murat Derûni)

-----------------

 dareb/darb/isnad ettiği/ileri sürdüğü mesel/emsal (darbı mesel) ile büşşir/müjdelenince vüchühü/onun/kendisini yüzü müsvedd/simsiyah zalle/olur/hal değiştirir ve hüve/odur kezıym/öfkesine hakim olan (iyice yutkunan) 

 “Ama, Rahman’a isnad ettiği kız evlat kendilerinden birine müjdelenince; o kimsenin içi öfke île dolarak, yüzü simsiyah kesilir.” Müşrikler, “melekler Allah’ın kızlarıdır” dediler. Fakat kendilerinden birinin kız evladı olunca kızarlar, öfkelenirler.

 Kendilerinden akan nefsani düşünceler, onların kız çocuklarıdır. 

 Rahmani düşünceler ise erkek çocuklardır. 

 Kızlar, “Nefs-i Kül”ü, Erkekler ise “Akl-ı Kül”ü temsil etmektedirler, İşte; Rahmani bilgilerin dışında kendi nefsinden gelen yanlış bilgileri ortaya koyduğunda, yani kendilerine “kız çocuğun oldu” denildiğinde, gururlarına dokunur ve çok öfkelenip kızarlar.[24] “ İz- -T-B- ”

----------------

أَوَمَن يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ {الزخرف/18 

(43/18) “Evemen yuneşşeu fî-lhilyeti ve huve fî-lḣisâmi gayru mubîn(in)”

(43/18) Yoksa onlar, süs ve zinet içerisinde yetiştirilip de mücadelede erkek gibi kendisini savunmaya açık olmayan kızları mı O'na isnad ediyorlar?

----------------

 Erilik ve dişilik izafi kavramlar ve insanın bu dünya hayatında perdeleridir. “Mevlanâ hazretlerinin nice insanlar gördüm üstünde elbise yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok” demesi bu beden elbisesine işarettir. Kişinin dış beden elbisesinin içinde Recüllük mü? Nisalık mı? Var hakikatte bu önemlidir. Rahmani bilgiler aslında kendilerine perdeli, hayali ve dalgalı vehimi bir şekilde nakl olunduğundan cins olarak melekleri kız olarak nitelendirdiler. Melekler insanın, âlemin ve hakk’ın emrinde görevli varlıklardır. (Murat Derûni) 

----------------

وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ {الزخرف/19} 

(43/19) “Ve ce’alû-lmelâ-ikete-llezîne hum ‘ibâdu-rrahmâni inâsâ(en) eşehidû halkahum setuktebu şehâdetuhum ve yus-elûn(e)”

(43/19) Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Yoksa halk edildiklerine tanık mı oldular? Tanıklıkları kaydedilecek ve bundan sorguya çekileceklerdir.

----------------

 Bu âyet-i kerimede “sıfât-rahmâniyet” mertebesi âyetlerindendir. 

----------------

 ve ce’alul melaiketelleziyne hüm ‘ıbadürrahmani ina­sen ve hu/onlar melaike/melekleri ki rahmanın ibad/kulları ünsa/dişiler ce’al/kıldılar “Onlar; Rahman’ın kulları melekleri dişi saydılar, dediler” Ne gerçekten Rahman’ı ve ne de melekleri gerçek manasıyla tanıdıklarından, kendi hayallerinde kurguladıkları gibi ifadelendirirler.[25]

 “Rahmân” sıfât, rahmaniyet ve hakikat mertebesidir. Meleklerin kaynağını esmâ mertebesinden subbuh ve kuddus esmâları olduğunu bilir. Melek, kuvve demektir. İnsan bir bardağı kaldırsa bunu yerine getiren bir melektir. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالُوا لَوْ شَاء الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُم مَّا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ {الزخرف/20} 

(43/20) “Ve kâlû lev şâe-rrahmânu mâ ‘abednâhum mâ lehum bizâlike min ‘ilm(in) in hum illâ yahrusûn(e)”

(43/20) “Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik” dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece saçmalayıp yalan söylüyorlar.

----------------

 Bu âyet-i kerimede yine “sıfât-rahmâniyet” mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 ve kalü lev şæerrahmanü ma ‘abednahüm ve dediler ki lev/eğer rahman şae/dileseydi biz onlara abd/kulluk etmezdik “Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmezdik.” Rahman her şeyi ortaya koyduktan sonra, irade-i cüz’iyyeye düşen; Rahman’ın tavsiyesi istikametinde faaliyet göstermektir. 

 Nefislerinin istekleri istikametinde faaliyet göstererek, hayatlarının sonunda hüsrana uğrayanlar için; “Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmezdik” sözü, mazeret teşkil etmez.[26] “ İz- -T-B- ”

----------------

أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابverdirًا مِّن قَبْلِهِ فَهُم بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ {الزخرف/21} 

(43/21) “Em âteynâhum kitâben min kablihi fehum bihi mustemsikûn(e)”

(43/21) Yoksa biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de onlar, ona mı sarılıyorlar?

----------------

 Yoksa kendilerine Rahmani bilgiler içeren, Aklı küll kaynaklı kitap mı verildi. 

 “Kitab” Senlik hakikatini, beşeri senliğinde “Ahadiyet” mertebesinden zât-i kaynaklı olduğunu risalet mertebesi haberi ile gelmesidir.

 Bu kitaba O bilgi ile mi? Sarılıyorlar.

 Ama kaynağı hayal ve vehimi zanni kaynaklı olduğundan bundan haberleri yoktur. (Murat Derûni)

----------------

بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّهْتَدُونَ {الزخرف/22} 

(43/22) “Bel kâlû innâ vecednâ âbâenâ ‘alâ ummetin ve-innâ ‘alâ âsârihim muhtedûn(e)”

(43/22) Hayır! (O müşriklerin, putlara ve meleklere tapılacağına dair ne hak bilgileri ne de hak bir kitapları vardır!) “Şüphesiz biz atalarımızı, bu inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gidiyoruz” dediler (de putlara ve meleklere tapma hususunda, atalarını körü körüne taklit etmekten başka dayanaklarının olmadığını, itiraf ettiler).

----------------

 Âyet-i kerime meleki âyetlerdendir.

----------------

 “âbâenâ” Bizim babalarımız yani bizlere gelen Aklı cüzü bilgilerin kaynağı bu bilgilerdir. Burada Rahman-i ve Aklı küll kaynaklı bilgilerden haberleri yoktur. Cüz-i aklın hayali cehalet bilgileri ve eserleri ile onların hayali izlerinden gittiklerini itiraf ettiler. 

 Böylece kendilerinin müşahede ehli olmadıklarını ve taklitçi olduklarını, kendileri kendi lîsanları ile belirtmiş olmaktadırlar. (Murat Derûni)

----------------

وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّقْتَدُونَ {الزخرف/23} 

(43/23) “Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min neżîrin illâ kâle mutrafûhâ innâ vecednâ âbâenâ ‘alâ ummetin ve-innâ ‘alâ âsârihim muktedûn(e)”

(43/23) Ey Muhammed! Yine böyle biz senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: "Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız." dediler.

----------------

 Âyet-i kerime zat mertebesi âyetlerindendir. Âyeti kerime yine uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitab ile devam etmektedir.

----------------

 Bu âyeti kerimede yine “ersalnâ” ifadesi dikkat çekmektedir. “Biz” zât mertebesi ifadesidir. Zat’ımızdan senden önce gönderdiğimiz “nezir” uyarıcı ifadesinde, senden önce göndermediğimiz “nezir”uyarıcı anlamıda vardır. Peki efendimiz (s.a.v.) hatem’ül enbiya değil midir? Evet zahiri bizim dünya yaşamımızda bu böyledir. Ama risalet mertebesi batında devam etmektedir ve bizlerde farklı âlemlerde olan-olabilecek insanların peygamberleri daha önceki peygamber mertebesinde olabilir.[27] “ İz- -T-B- ” Âyette geçen biz babalarımız yani hayali aklı cüz kaynağımızı biz bu yolda bulduk izlerine uyarız derler.

 Kişi bâtınında hayali ve vehimi bir anlayış içinde ise daha önceki İbrahimi-Musevi-İsevi mertebe kaynaklı rahmani bilgilerin uyarması onun için daha henüz gelmemiştir. Çünkü hala hayal cennetinden Hazret-i Âdem hakikatini beden arzına indirememiştir.

 İsâ (â.s) ın iseviyet mertebesi elçilerinden Kûr’ân-ı kerimde bahsedilmektedir. Bâtında resülün, resüllüğü kıyâmete kadar sürer. (Murat Derûni) 

 (36/14) “İz erselnâ ileyhimusneyni fe kezzebûhumâ fe azzeznâ bi sâlisin fe kâlû innâ ileykum murselûn.”

 (36/14) “Onlara iki (resûl) göndermiştik. Fakat ikisini de tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine (onları) üçüncü (resûl) ile azîz kıldık (destekledik). O zaman onlar: "Muhakkak ki biz, size gönderilmiş resûlleriz." dediler.”

------------

 Misâl olan ve aynı zamanda hakîkatleri bildiren bu Âyetlerin içerisinde bizim almamız gereken neler vardır, bunlara dikkât etmemiz gereklidir. Bu hâdisede de olduğu gibi Kûr’ân-ı Kerîm her ne kadar Îsevîyyet döneminden bahsediyor ise de Kûr’ân-ı Kerîm Muhammediyyet döneminde zuhura geldiği için bize bunları ulaştırılıyor. 

 “Ey Habîbim ümmetine söyle ki biz onların beden şehirlerine ana hatlarıyla evvelâ iki tane rasûl gönderdik, siz onları yeterli bulmadınız, Biz teyid ile bir tane daha gönderdik.” Beden mülküne gelen üç resûl yâni üç îkaz bir yönü ile Efendimiz (s.a.v) e bildirilen “şâhiden, mübeşşiran, ve nezîran” (48/8) dır. 

 Şahit’tir, çünkü Hakîkati Muhammedîyye üzere olan ümmeti Muhammed aslı îtibarıyla müşâhede ehlidir. Bu nedenle bunun yerine getirilmesi için çok çalışmamız gereklidir. “Eşhedü” biz ümmeti Muhammede âit olan bir kelimedir. Bu nedenle Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizler için haberciler gönderiyor.

 Bu üç elçi diğer bir yön ile hakîkati Mûsevîyye, hakîkati Îsevîyye ve hakîkati Muhammedîyye’dir. Yâni bu mertebelerin hakîkatlerini bize haber veren elçilerdir.

 İşte onlar beden mülküne geldiklerinde oradaki esmâi ilâhîyyeye “Biz hakîkatlerinizi size anlatmak için Hakk tarafından gönderilmiş elçileriz” dediler.[28] “ İz- -T-B- ”

----------------

قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُم بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدتُّمْ عَلَيْهِ آبَاءكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ {الزخرف/24} 

(43/24) “Kâle eve lev ci/tukum bi-ehdâ mimmâ vecedtum ‘aleyhi âbâekum kâlû innâ bimâ ursiltum bihi kâfirûn(e)”

(43/24) Gönderilen uyarıcı; "Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmişsem de mi bana uymazsınız?" deyince, onlar: "Gerçekten biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz." dediler. 

----------------

 Gönderilen uyarıcı; bu efendimizden (s.a.v.) zahiren resül olorak gönderilmeden önce Hazreti Âdemden kendisine gelen uyarıcıları kapsamaktadır.

 Alak sûresinde belirtildiği üzere “Rabbinin adı ile Oku”[29] ile Efendimiz (s.a.v.) Rububiyet-Museviyet mertebesi ile daha önce gelen Museviyet ve İseviyet mertebelerini düzetip anlatmaya başlamıştır. O zaman “Hanif” olan İbrahim (a.s.) öğretisi üzere olanlar var denilebilirler. Onlar azınlıktaydılar, Efendimiz tebliğe başladığında hayatta olanları fazla zaman geçmeden imân etmişlerdi. Ve Arap kavminin çoğunluğu müşrik anlayışı üzerindeydiler. 

 İşte günümüzde ise bu batında hakîkati Mûsevîyye, hakîkati Îsevîyye ve hakîkati Muhammedîyye’dir. Yâni bu mertebelerin hakîkatlerini bize haber veren elçilerdir.

 Kim bu mertebelere seyrinde gelmişse bu bilgiler kendilerine haber vermektedirler. Ve İmam, Şeyh, Arif, Arifillah, Kamil İnsan kaynaklı rahman-i, aklı küll kaynaklı bilgiler kendilerine ulaştığında biz bunları bilmeyiz ve tanımayız Aklı cüz kaynaklı hayali bilgilerimize uyarız diye söylemişlerdir.

 İlhami ve varidat bilgisi kaynaklı yazılan Mesnevi ve Fusus’ül Hikemi, şerh edicisi merhum Ahmed Avni Konuk beyefendi, Hazreti Mevlana ve Hazreti Muhyiddin Arabi’ye yapılan biz bu bilgileri bilmeyiz, bunları kabul etmeyiz diyip eleştiren kişilere gerekli cevapları ilgili kitaplarda gerekli cevapları vermiştir. (Murat Derûni)

----------------

فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ {الزخرف/25} 

(43/25) “Fentekamnâ minhum fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmukezzibîn(e)”

(43/25) Biz de onlardan intikam aldık. Bak, (peygamberleri ) yalanlayanların sonu nasıl oldu?

----------------

 Bu Âyet-i kerimede zât merbesi kaynaklı âyetlerdendir.

----------------

 “Fentekamnâ” “Na” biz yani zâtımız ile kaynaklı bu intikamı aldık. Faaliyet sahasında, ef’ali kuvvetlerimiz ile nefsani benliklerinin vehimi hayali ile rahman-i alı bilgileri yok sayanlardan intikam aldık… Hakkın ef’ali kuvvetleri, sel tufanı, tusunami, deprem, rüzgar v.s dır. Bunu görenler müsebbi olarak doğa olayı demektedir. 

 Ve devamında “fenzur keyfe” bunun keyfiyeti nasıl gördün mü? Efendimiz (s.a.v.) Uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine bu hitap bunu okuyan ümmetinide ilgilendirmektedir. Gördün mü? Diye soru soruduğu zaman, oradaysan ve kör değilsen bu olayın keyfiyeti nedir? Nasıl olmuştur görmüşsündür-görüyorsundur. İşte derler ya her şeyide Allah (c.c.) karıştırmama lazımdır. “Biz” onlardan Kudret sıfâtımız ile onlardan intikam aldık diyor. Doğa olayı falan demiyor. Demek ki zuhur mahalinde ef’ali ilahi ilâyyiye celal esmâlarının zuhurları ile hüküm sürüyor gördün mü? Diyor. Göz var görür. Göz var, yağ tabakası önünü görmez? 

 Hakikati yalanlayanların esmâları mudill kaynaklı Aziz, Cabbar ve Mütekebbir olduğundan, bu esmâların hakikati onları çevlemiş-çevrelemekte ve celali halleri kendi intikam sebebi olmaktadır. (Murat Derûni) Mesnevi-i şeriften “Taksîmde edebsizlik ettin diye, arslanın kurdu te’dîb etmesi bölümün” iki beyitini faydalı olur düşüncesi ile yolumuza devam edelim.

 O ser-firâz, iki reîs ve imtiyâz kalmamak için, kurdun başını kopardı.

 “Ser-firâz” “ser" ile “efrâhten” masdarının emr-i hâzırı olan “fırâz” dan mürekkeb olarak vasf-ı terkibidir; başını yukarı kaldırıcı ma’nâsınadır. Rif at-i câh ve izzet ve i’tibâr ve devlet ma’nâlarmdan kinâyedir; ve mütekebbir ma’nâsına da gelir. Burada “âlî-kadr” ma’nâsı münâsibdir. Ya’nî o âlî-kadr olan arslan makâm-ı riyâsette iki vücûd ve imtiyâz ve gayriyyet olmamak için kurdun başını kopardı. Ya’nî mürşid-i kâmil, huzûrunda da’vâ-yı enâniyyette bulunan kimsenin sermâye-i enâniyyetini izâle etti.

 Ey koca kurt, mademki emîrin huzurunda ölmüş olmadın; "fe'ntekamnâ minhüm" dür.

 Kur’ân-ı Kerîm’de (A’râf, 7/136) ya’nî “Biz onlardan intikam aldık” âyet-i kerîmesi müteaddiddir. Ezcümle sûre-i Zuhruf da (Zuhruf, 43/25) “Biz onlardan intikâm aldık; şimdi bak ki, mükezzib olanların âkıbeti nasıl oldu?” âyet-i kerîmesi vâki’dir. Bu beyt-i şerîfde bu âyetlere işâret buyrulur. Ya’nî halîfe-i Hak huzûrunda ey mütekebbir, kendi enâniyyetini ve tedbîrim terk edip, bir ölmüş gibi olman lâzım idi. İşte ey kurt sîretinde olan mütekebbir, benim sana bu yaptığım cezâ, “fe’ntekamnâ minhüm” âyet-i kerimesinin ma’nâsıdır.[30]

----------------

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاء مِّمَّا تَعْبُدُونَ {الزخرف/26} 

(43/26) “Ve-iz kâle ibrâhîmu li-ebîhi ve kavmihi innenî berâun mimmâ ta’budûn(e)”

(43/26) İbrahim, babasına ve halkına demişti ki, "Sizin taptıklarınızdan uzağım." 

----------------

 Âyet-i kerime risalet mertebesinin ef’al-i infialiyye seslenmesini rahmaniyet mertesi aktarmaktadır.

----------------- 

 İbrâhîm (a.s.) “Hanif” din olan Tevhid-i Ef’al mertebesi peygamberidir. Salik kendi varlığında daha önce baba kabul ettiği Aklı cüzünden gelen hayali bilgiler yerine zatsız tevhid olan olan rahmani, aklı bilgileri idrak edip koyduğundan, Alkı cüzü ve varlığında bulunan halkına sizin taptıklarınızdan uzağım diye seslenir. 

 Peki babasının ve halkının taptıkları neydi? (Murat Derûni)

 (21/52) İz kâle liebîhi ve kavmihî mâ hezihîttemâsîlülletî entüm lehe âkifüne)

 (21/52) “O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki: 

Nedir bu heykeller ki, siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsunuz?”

 (Temâsil) “Temsiller” Putlar. Heykeller. Resim ler. Sûretler. Semboller. Tasvirler.“Nedir bu heykeller” Yâni bunların sizin yanınızda ne kıymeti olabilir? Diye sormaktadır. Aslında İbrâhîm (a.s.) onların ne olduğunu hakikatleri itibari ile biliyordu. Ancak onların anlayış ve yönelmeleri itibari ile babasını ve kavmini onlardan men etmeye çalışıyordu. Gerçekte men edilme onlardan-temsiller’den değil onları, anlayışlarından dolayı men etmekteydi. 

 Aslında “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesi idrakinde bütün varlık zuhurlarının Hakk’ın birer isimlerinin zuhuru olduğu anlayışı itibari ile her zuhurda Hakk’ın gayrı olmadığından, bu yönüyle onlara yönelmek suç unsuru olmaz. Suç unsuru tek ve belli zuhurlara yönelmektir. Ancak onların anlayışı itibari ile hakk’ın zuhuru sadece kendi ürettiklerinde ve gökyüzünde gördükleri bazı yıldazlara Ulûhiyyet ve Rubiyyet isnâd etmeleri ve diğerlerini ayrı görmeleri men edilme sebebi olmuştur. İşte asıl putperestlik budur. Hakk’ın zuhurlarını bir birinden ayırıp onları ayrı ayrı görmek ve kendilerini müstakil varlıklar zannederek (Esmâül Hüsnâ)nın bütünlüğünü bozmak suçun en büyüğüdür. İsmine kesret ve (şirk) denir. En büyük günahtır. 

 “siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsu-nuz?” Onlara tapınmakla büyük günah olan (şirk) i işlemeye devam ediyorsunuz. İşte şirk’in hakikati “Tek”i çok ve sevdiğini-yöneldiğini “tek-yegâne” görmektir.[31] “ İz- -T-B- ”

----------------

إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ {الزخرف/27} 

(43/27) “İllâ-llzî fetaranî fe-innehu seyehdîn(i)”

(43/27) Ben ancak “fatr” edene taparım. Şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir." dedi.

----------------

 Fatr sözlükte “yaratmak, icat etmek; kesmek, yarmak, ikiye ayırmak” mânalarına gelir.  Bazı yerlerde yoktan var etmek olarakta verilmiştir. Yok diye bir saha Allah (c.c.) den başka bir saha olduğundan hakiki ma’nâda “yokluk” diye bir şey yoktur. O zaman isimlenmiş olan yokluktan var edilecek olanın bâtından zuhura getirilirmesidir. “Fatır” aynı zamanda fıtratı ile meydana gelmektir. Sözlükte Fıtrat kelimesi “yarmak, ikiye ayırmak; yaratmak, icat etmek” mânalarına gelen fatr kökünden isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamında kullanılır. 

 Yaratılış kelimesi aşk kamusundan kaldırıldıldığı için irfan ehli tarafından bunun yerine zuhur ve tecelli kullanılır. Zahiri sözlükler bunun için mazurdur.

 İbrahim (a.s.) veya İbrahimiyet mertebesine gelen kişi “Hadi” esmâsı üzerine belli yetenek ve yatkınlığına sahip olarak sıratullah üzere doğru yola iletileceğinin idrak ve anlayışına gelmiştir-gelmiş olmalıdır. (Murat Derûni) 

----------------

وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ {الزخرف/28} 

(43/28) “Ve ce’alehâ kelimeten bâkiyeten fî ‘akibihi le’allehum yerci’ûn(e)”

(43/28) İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı.[32]

----------------

 İbrâhîm (a.s), İbrâhimiyet mertebesi bu kelimeyi (Şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir) kendinden sonra gelen Museviyet, İseviyet ve Muhammediyet mertebelerine gelenler-gelecek olanlar için belki “rablerine” ve “Rabb’ul erbab” olan Allah yoluna dönerler diye kalıcı bir söz yaptı. Onun için kendisi “Ebraham” halkın babası lakabını aldı. (Murat Derûni)

----------------

بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى جَاءهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُّبِينٌ {الزخرف/29} 

(43/29) “Bel metta’tu hâulâ-i ve âbâehum hattâ câehumu-lhakku ve rasûlun mubîn(un)”

 (43/29) Doğrusu ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim.

----------------

 “Mübîn” açıklayan kelimesi dördüncü defa bu sûre-i şerif içinde geçmektedir. 4 ise İslâm’ın şifre sayısıdır. Şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleridir. 

 “câehumu-lhakku ve rasûlun mubîn” Kendilerine Hakk’ı açıklayan resül haber… Hakk’el yakîn mertebesine haber gelmesi kişinin yaşantısında gelen Hakk olan haberdir. Burada salik artık ölmeden önce ölmüş ve orada var olan Hakk’tır. (Murat Derûni) 

----------------

وَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ {الزخرف/30} 

(43/30) “Velemmâ câehumu-lhakku kâlû hâżâ sihrun ve-innâ bihi kâfirûn(e)”

(43/30) Kendilerine hak geldiği zaman onlar: "Bu bir büyüdür doğrusu biz onu tanımıyoruz." dediler.

----------------

 Hakk’ı örtüp gizleyenler, bilindiği gibi nimeti ötüp gizleyene nankör denilmektedir. “Nan” Ekmek ve “Kör” ise hakikati görmeyenlerdir. Ekmek ise hakikatte ana gıda olan Kelime-i Tevhiddir. Âdem (a.s) dan Hz. Muhammede (s.a.v.) kadar “La ilahe İlla Allah” harflerinin 12 harfi üzere Hakikat-i Muhammedi seyri vardır. Hangi mertebenin resülü Hakkı’n haberini getirdi ise bu peygamberin mucizesini örtüp gizlemek için bu bir sihirdir tanımıyoruz dediler. 

 Onlara resüller geldikleri zaman kendilerinde bulunan bu hakikatlerin tezahürünü gösterince, onlar bunların kendilerinde bulunan hayal ve vehim kıyasları ile değerlendirmeye çalıştıklarından kendi nefislerinde bulunan vehmi kurgular ile bunları kendi yaptıkları gibi sihir zannettiler. (Murat Derûni)

----------------

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ {الزخرف/31} 

(43/31) “Ve kâlû levlâ nuzzile hâzâ-lkur-ânu ‘alâ raculin mine-lkaryeteyni ‘azîm(un)”

 (43/31) “Bu Kûr’ân, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!” dediler. 

---------------- 

 KARYETEYN, Mekke ile Taif. Demek ki Kur'ân'ın güzelliğini hissediyorlar da onu Peygamber'e yakıştıramıyorlar, zavallılar büyüklüğü dünya malı, dünya makamı ile sanıyorlar. Mekke'de Velid b. Muğire, Taifte Urve b. Mes'ud es-Sakafî gibi, dünyaca zengin gördükleri kimseleri Peygamber'den büyük sayıyorlar da Kur'ân'ı da onlara layık görüyorlar.[33]

 Kûr’ân-ı Kerim ma’nâları hafifleyerek bu dünya hayatında Ma’nâda “Hu” dan zâhirde İnsan-ı Kamil olan Hz. Muhammed (s.a.v.) gönlüne inmiştir. 

 Zahirde bu şehirler “Mekke ve Taif”tir. Ve aralarında 93 km lik bir mesafe vardır. Mekke zât tecellisinin olduğu yerdir. Burada beden mekleetinde gönül kabesi bulunmaktadır. Bu gönül kabesi müşriklerin elinde ve putlar dolu idi ve Allah’ı ortak koşuyorlardı Efendimiz (s.a.v.) Taife tebliğe gittiği zaman mübarek vücudu şehirden çıkana kadar taşlanmış ve ayaklarına kadar kan olduğu halde; 

 “Allâh’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çâresizliğimi, halk nazarında hor ve hakîr görülmemi Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı ga­zaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam! İlâhî! Sen kavmime hidâyet ver; on­lar bilmiyorlar. İlâhî! Sen râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum...” diye niyazda bu­lundu.[34] 

 Ve Taif haklı Efendimiz (s.a.v.) in mübarek vücutlarını taşlayıp yaraladıklarından ve kalpleri taşlaştıklarında dolayı beden şehrinin taşlaşmış, katı, sert celali halini temsil eden yerin halkıdır. 

 Onun için gönülde ortak koşanların müşriklerden ve kalbi taşlaşmış olanlardan birine hayali ve vehimi kurgularına uydukları için kûr’ân ona nüzül edilmesini istiyorlardı. 

 Âyet üzerine çalışıp tefekkür ettiğim Cum’â günü Cuma namazı için Camiye gitmiştim. Ve hutbede imam şu hadisi şerifi okudu.

 Nitekim Sevgili Peygamberimizin bir hadisinde, “Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bundan vazgeçip tevbeve istiğfar ettiği zaman kalbi parlatılır. Günaha devam ederse siyah nokta artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. Allah"ın, (Kitabı"nda) "Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları, kalplerini paslandırmıştır."[35] Diye anlattığı "pas" işte budur.” buyrulmaktadır.[36]

 İmam efendi okuduğu hutbede “kulakları iştmezse-duymazsa” diye okuyacığına dil sürçmesi ile “kalbleri işitmezse-duymazsa” diye okudu ve okuduğunu düzeltme ihtiyacı duydu. Aslında bu kısmı bize-bizim için okuduğu bu âyet üzerinde çalışırken anladım. Kulağın işittiğini, kalb kulağına intikal etmzezse o kalb varlık günağı ile siyahlaşır ve tüm kalb sonunda simsiyah ve kas katı kesilir. (Murat Derûni) Bakara sûresi 74. Âyette kalb katılığından bahseder;

 Sizlerin kalpleriniz katılaştı, Hakk yolunda giden bir kimse belirli aşamalara geldikten sonra o mevzular üzerinde rahatlar ve nefsi emmâreyi, nefsi levvâmeyi aştım diyerek rehavete kapılıp çalışmalarını sürdürmezse, daha ileriye gitme çabalarında bulunmazsa bu Âyeti Kerîm’e onun üzerinde faaliyete geçer. 

 Onların kalpleri taşlar gibi oldu, hatta taştan daha katı oldu, Bir kimse belirli bir tarikat ahkâmını yaşadıktan sonra çeşitli sebeplerle orada kaldıysa işte onun kalbi katılaştı ve taşlar gibi oldu, hatta taştanda daha katı oldu, Maide 5/115 “KalAllahu inniy münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinniy üazzibühu azaben lâ üazzibühu ehaden minel âlemiyn;
 Allah buyurdu ki: "Kesinlikle Ben, onu sizin üzerinize indireceğim, fakat ondan sonra sizden kim inkâr ederse, ona öyle azap edeceğim ki, âlemlerden hiçbirine böyle azap vermedim” Sûresinde dediği gibi, kişi bu halde olacağına sadece şeriat ehli olarak kalması daha iyidir, bu kişi gönül âleminde ki yolculuğa hiç çıkmasın, yolculuğa çıkarsa da bunu götürmeye gayret etsin, götüremiyorsa hiç olmazsa bulunduğu yerdeki yumuşaklığını muhafaza etsin. 

 Yolumuza faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.[37] “ İz- -T-B- ” Kıyamet gününde sırrın izhârı bu olur; sakın, sakın eşek gibi olan teninden kaç!

 “Allah Allah” ta'bîrinde iki vecih vardır. “Birisi, Allah için, Allah için!” demektir. Diğeri de tahzîr ma'nâsında “sakın, sakın!” demektir. Burada ikisi de muvâfıktır. Ya’ni (Târık, 86/9) ya’ni “O günde sırlar zâhir olur" âyet-i kerîmesinin ma‘nâ-yı münîfi bu olur; ve herkesin nefsinde hangi hayvanın sıfatı gâlib olmuş ise, yevm-i kıyâmette o hayvanın sûretinde haşr olur. Meselâ şehvet gâlib ise eşek ve puştluk gâlib ise domuz ve halka zulüm ile me’lûf ise yılan ve akrep sûretlerinde haşr olur.

Halık, kâfirleri ateşten korkuttu. Kâfirler, "Ateş ârdan evlâdır!" dediler.

Hak Teâlâ kâfirleri Kur’ân-ı Kerîm’de cehennem ateşi ile korkuttû. Kâfirler ise kendi cinslerinden gelen “Bir peygambere tâbi’ olmaktan ise müeccel olan ateşe tahammül etmek ve yok olmak evlâdır!” dediler. Zîrâ bu tâbiiyet kibir ve enâniyetlerine dokundu ve arlandılar. Nitekim sûre-i Zuhruf ta beyân buyrulduğu üzere (Zuhruf, 43/31) "Kâfirler, ne olaydı; bu Kur’ân Mekke ve Tâif şehirlerinden olan mal ve câh sâhibi büyük kimselere nüzûl ede idi! dediler.” Dedi: "Hayır, o ateş ârların aslıdır; bu bir ateş gibi ki, bu kadını eksiltti." Hak Teâlâ hazretleri ise: “Hayır, bu azâb, ateşin yakıp varlığı mahvettiği azâb değildir; belki azâb-ı hızydir ve rezâlet ve fezâhat azâbıdır ve o ateş ârların ve utanmaların aslıdır,” buyurdu. Ve Hak Teâlâ’nın buyurduğu bu ateş eşeğin âteş-i şehveti altında, kadının insanlığını eksilten ve rezâletini teşhîr eden bir ateş gibidir. Zîrâ dünyâya insan sûretinde gelip müşteheyât-ı nefsâniyyesine mağlûb olarak insanlığı gâib ettikten sonra âlem-i berzaha intikâl etmek ve oraya insan sûretinde intikal eden enbiyâ ve evliyâ ve mü’minlerin muvâcehesinde rezîl ve hakîr olmak, yakıp yok edici ateşten daha şedîd bir ateştir.[38]

---------------- 

أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ {الزخرف/32} 

(43/32) “Ehum yaksimûne rahmete rabbik(e) nahnu kasemnâ beynehum ma’îşetehum fî-lhayâti-ddunyâ ve rafa’nâ ba’dahum fevka ba’din deracâtin liyettehiże ba’duhum ba’dan suhriyyâ(en) ve rahmetu rabbike ḣayrun mimmâ yecme’ûn(e)”

(43/32) Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

----------------

 Âyet-i kerime Uluhiyet mertebesinden Risalet mertebesine hitaptır. Ve Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Rahmet ve kısımları Fusûs’ül Hikem Süleyman Fassının (a.s) girişinde bulunan Himet-i Rahmaniyede şöyle açılmış ve taksim edilmiştir. 

 Ma'lûm olsun ki rahmet, biri zatî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısmıdır. Yani Allah’ın Rahmeti iki kısımdır; Zati ve Sıfati olarak. Ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyyet ve umûmiyyet i'tibâriyle iki kısma ayrılır ki, şu halde rahmet dört asıl üzerine bina edilmiş olur. Yani Rahmet dört asıl üzere geliyormuş. 

 Asl-ı evvel yani birinci asıl: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i rahmettir, Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan yani ahadiyetin Zat’ında gizli olan nisbetler ve şe’nlerin, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellîsi suretiyle, ilim mertebesinde sübût bulmalarıdır. Yani birinci rahmet Hakkın kendi Zat’ında kendi Zat’ına tecellisi suretiyle ilim mertebesinde sabit bulunmasıdır. Diğer tabirle Hakk’ın Zat-ı ahadiyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmasını nefes-i rahmanisi ile nefh edip, onlara vücûd-i ilmî i'tâsı suretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesidir ki, bu rahmet cemî'-i esmaya umumidir. 

 Bu rahmet-i evvel, asl-ı evvel, birinci rahmettir. Yani Zat-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esma-i ilahiye nefes-i rahmani ile nefes edilip, tenfis edilip, yani dışarıya çıkartılıp onlara vücud-u ilmi itasıyla -yalnız burada âlemlere yaygın hali değil, sadece ilk zuhuru ilmi bir vücut vermesi dolayısıyladır- bu sıkıntıdan azad etmesi, kurtarmasıdır ki bu rahmet cemi esmaya umumidir, yani bütün isimler bu rahmetin kapsamındadır. Birinci rahmet budur. 

 Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet eserlerinden olan ezeli lütfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci rahmet; rahmet-i Zati hususi rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zat’i itasıdır. 

 Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfat tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zat’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zati rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde âlemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür. 

 Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfati hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir. İşte böyle dört tane asıl Rahmet oldu. Rahmeti Zat’i, Sıfati olmak üzere ikiye ayırdı, onları da ikişerden dörde ayırdı, asl-ı evvel, rahmet-i ammei Zatiye, Zati Rahmet. Bu bütün varlıkların ilm-i ilahide zuhura çıkmalarıdır, ilim olarak zuhura çıkmalarıdır. Zat-ı Ahadiyetten birinci asl-ı evvel budur, Rahmet-i evvel budur, ikincisi Hakkın bazı kullarına asarından evvel yani meydana gelmesinden evvel ettiği lütuflardır. Bunlar da peygamberlere verdiği Zat’i rahmet hususi rahmettir. Diğeri umumi bu ise hususi rahmettir. 

 Üçüncüye gelince umumi sıfat rahmetidir. Yani birinci Zat’i Rahmetti, buradaki ikinci umumi sıfat rahmetidir; birinci Zat’i Rahmetti burada ikinci umumi sıfat rahmeti. Sıfat rahmeti de bütün eşyanın yukarıda ilm-i ilahide verilen rahmetinin Zat’i rahmetinin ilim olarak, ilimden de kevniyete dönmesidir. Dördüncüsü de kullarının arasından bazı kullarına özel rahmetini tahsis etmesidir. İnayet-i ezeliye hükmünün bu hazret-i şehadette zuhura çıkmasıdır.[39] “ İz- -T-B- ” Dünyevi hayatta Cenâb-ı Hakk’ın geçimi rızıkları taksim etmesi ile “Er-rızku Allah” ile rızık esmâsı aracılığı ile taksim edildiği bildirilmektedir. Dünya hayatında zâhiri kazanç olduğu gibi bâtini manevi kazançta vardır. Bu kazanç ise Vehbi ve kesbi olmak üzere Cenâb-ı Hakk tarafından karşılıksız verilen ilim ve çalışma ile kazanılan ilimdir.

 Bâtında derece ise takva ile olduğu bildirilmiştir. Buda yasalardan ve günahlardan sakınamak daha sonra ilâhi muhabbete geri kalmaktan sakınmak bundan sonra Hakk’ın gafletinde olmaktan sakınmak ve sonunda ise Hakk ile olmaktan bir an olsun geri kalmaktan sakınmaktır. Bu derecelerde Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifettir. 

 Ve yine âyetteki derecelerin anlatıldıldığı Fusûs’ül hikem bölümü ile yolumuza devam edelim. 

---------------

 8. paragraf: 

 Ve hayvana gelince, o irâde ve garaz sahibidir. Binâenaleyh ba'zan, ba'zı tasrifte ondan imtina' vaki' olur. İmdi ondan bunun ızhâr-ı kuvveti olursa, insanın ondan murâd ettiği şey için, ondan serkeşlik zahir olur; ve eğer onun bu kuvveti olmazsa, yahut hayvanın garazına muvafık olursa, ondan onu murâd ettiği şey için müzellelen münkad olur. Nasıl ki insan, Allah'ın onunla ref ettiği şeyde, ondan umduğu mal eclinden, kendisinin misline inkıyâd eder. Öyle mal ki ba'zı ahvalde ondan "ücret" ile ta'bîr olunur. Ve onun kavlinde وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf. 43/32), ya'nî "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref ettik; tâ ki onların ba'zısı ba'zısını sühriyy, ya'nî metbû' ittihâz edeler" mansûstur. İmdi onun misli olan kimse, ona insâniyyetinden değil, ancak hayvâniyyetinden müsahhar olur. Zîrâ iki misil zıddırlar. Binâenaleyh onu, mal veya cah ile menzilette erfa' olan, insâniyyeti ile teshir eder. Ve bu diğeri ona, insâniyyetinden değil, ya havfen ya tama'an hayvâniyyetinden müsahhar olur. Şu halde kendi misli olan ona müsahhar olmadı. Behâyim arasında adem-i imtizâcdan vaki' olan şeyi görmez misin? Zîrâ onlar emsaldir ve misiller zıdlardır. Ve bunun İçin وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (En'âm, 6/165) dedi. Böyle olunca o, onun derecesinde onunla beraber değildir. Binâenaleyh teshir derecât eclinden vaki' oldu (8).

--------------------

 Ya'nî cemâdda irâde olmadığı için, bilâ-imtinâ' kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmüne tâbi' olur. Hayvana gelince, onda irâde ve garaz olduğundan, kendisinde tasarruf etmek isteyen kimsenin ba'zı tasarrufâtına ba'zı vakit mani olur. Binâenaleyh hayvan, kendisinde mevcûd olan irâde ve garazı izhâr için, kendisinde kuvvet bulacak olursa, insanın irâdesine karşı serkeşlik eder. Meselâ ba'zı at vardır ki, ancak sahibinin rûkûbunu murâd eder, yani sahibinin binmesini ister; onun gayrisinin rükûbu, binmesi irâde ve garazına muvafık değildir.

 Eğer ona yabancı bir kimse binmek ister ve onu zabt edemeyecek kadar da acemi bulunur ise, o at irâde ve garazını izhâr için kendinde kuvvet bulacağından, o yabancıya karşı serkeşlik edip, üstüne bindirmez. Ve eğer hayvanda irâde ve garazını izhâr edecek kuvvet bulunmazsa, ya'nî yabancı râkib, binici üstâd olup o atı zabt edebilirse veyahut insanın garazı, hayvanın garazına müsadif ve muvafık olur ise, ya'ni ancak sahibinin rûkûbuna muvafakat eden o ata sahibi râkib, binici olacak olursa, hayvan zelîl olarak münkâd boyun eğen ve muti' olur.

 Nitekim Allah Teâlâ hazretleri bir insanı "mansıb" makam gibi zahiri ve "ilim" gibi bâtını bir derece insanıyla ref eder, yükseltir. Ve derecesi merfû' olan bir insana, onun misli olan diğer bir insan, ondan mal ve ilim umduğu için, münkâd, boyun eğen olur ve onun tasarrufu tahtına girer; ve o umulan mala ba'zı ahvalde "ücret" ta'bîr olunur. Ya'nî bir mansıb sahibine hadim olan bir kimse mal mukabilinde onun emrine münkâd olur ki, bu halde o mala "ücret" tesmiye olunur. Ve umulan mala ba'zı ahvalde ücret tesmiye olunmaz. Meselâ bir kimse kendisiyle münâsebeti bulunan mansıb sahibi veya zengin bulunan bir adama, bana ihsan eder; veya zarurette bulunduğum vakit bana ikraz eyler mülahazasıyla onu gücendirmemek için emrine itaat eder. 

 Ve bu merfûiyyet-i derece Hak Teâlâ hazretlerinin وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf, 43/32) ya'ni "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref ettik; tâ ki onların ba'zısı ba'zısını metbû' ve muta' ittihâz ederler" kavlinde beyân buyurulmuştur. İmdi sâhib-i mansıb, makam sahibi olan bir insana, kendi gibi bir insan olan kimsenin müsahhariyyeti ve itaati, o tâbi' olan şahsın insâniyyeti cihetinden değil, belki hayvâniyyeti cihetinden meydana gelir. İki insan düşünelim, birisi mal mülk sahibi, diğer kişi de ondan istifade etmek için de tamam efendim baş üstüne efendim der, ona yardımcı olur, ona boyun eğer, ona şunu yap derse yapar, bunu yap derse yapar, hangi yönden onun emri altına girdi, hayvaniyeti yönünden girdi, insanlığı yönünden değildir. Burada insana kulluğu hayvaniyeti ile Allah’a kulluğu da insaniyeti ile olmaktadır. Biz Allah’a kulluğumuzu da hayvaniyetimizle yapmaya çalıştığımızdan bu hallere düşüyoruz. Gerçek abd insaniyeti ile yapılandır. İnsâniyyeti cihetinden tâbiiyyet ve metbûiyyet mümkün değildir. 

 Çünkü her iki insan yekdiğerinin misli ise de başka başkadır. Ve yek dîğerinden başka olan iki misi ise zıddırlar. Ve iki zıd ise iki zıt birlikte olmazlar kâidesince müctemi' olmazlar, iştima etmezler. Binâenaleyh kadr ve menzileti mal ve cân ile merfû' olan kimse, mal ve ilim ile üstün olan kimse eşhâs-ı sâireyi insâniyyeti ile teshir eder; ve ona tâbi' ve mûsahhar olanlar ise, insâniyyetleri cihetinden değil, belki havfen ve tama'an hayvâniyyetleri cihetinden mûsahhar ve tâbi olurlar. Dışarıdan bakanlar hayvaniyeti ile tabi olanı insaniyeti ile de tabi olduğunu sanır. Çünkü hayvanlığı, insanlığı, madenliği her şeyi bir tek Vahid olan surette olduğu için insanda insaniyeti yönden tabi olduğunu zannederler. Tabi ki zor zaten zor olmazsa değeri olmaz, yani tabi olan insanlığı yönünden yani insanlığına tabiiyet vardır orada o kişideki hayvanlığına tabiiyet değildir, yalnız o kişinin hayvanlığı, hayvanlık tarafı hayvan mertebesinde olan mahlukata hükmedebiliyor, ama insan mertebesindeki ve hayvanlığı ona tabi oluyor. 

 Böyle olunca bir insan kendi gibi olan bir insana tâbi' ve münkâd olmamış olur. Her ne kadar ehli hicâb ve gaflet bir insanın diğer insana tâbi' olduğunu zann ederlerse de, bu tâbiiyyet ve metbûiyyet mes'elesinin iç yüzü zikrolunduğu vechiledir. Yani dışarıdan bakılınca ehl-i gaflet insan tarafından tabi olduğunu görüyorsa da işin aslı böyle değildir. İnsanın insanlığı sadece Allah’a münkad olur. Çobanın ağasına boyun eğmesi, insanlığı tarafından değil hayvanlığı tarafındandır, yani hayvanlık mertebesi tarafından, o hayvanların da çobana itaat etmesi çobandaki suri yani zahiri insanlığın mertebesindedir. Ama çobanın hayvanlarla ünsiyet kurması, kendindeki hayvanlık mertebesinin birleşmesiyle yakınlaşmasıyla yani kendindeki hayvanlık mertebesi kuzucuklar bölümünü ne kadar faaliyete geçirirse muhabbetini o koyunlarla daha çok birlikte oluyor. 

 Behâyim arasındaki adem-i imtizacı görmüyor musun? Hiç birisi diğerinin tasarrufu tahtına girmek istemez; ve aralarında her an kavga eksik değildir. Çünkü birisi diğerinde tasarruf etmek ister, diğeri ise ona karşı serkeşlik eder. Zîrâ onlar hayvâniyette yekdiğerinin mislidir; ve misli olanlar ise yekdiğerinin zıddıdırlar. Meğerki iki hayvanın garaz ve irâdeleri yekdiğerine muvafık düşe; o vakit biri diğerine münkâd olur. Ve meselâ dişi hayvan irâde ve garazına muvafık düştüğü vakit, erkek hayvanın vat’ına müsâade eder; aksi halde serkeşlik eder. Ve yekdiğerinin misli olup zıdd olanlar, birbirine münkâd olmadıkları için, Hak Teâlâ hazretleri insana hitaben وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (En'âm, 6/165) ya'nî "Allah Teâlâ ba'zınızı ba'zınızın derecâtı fevkinde refetti" buyurdu. Böyle olunca tâbi' metbû'un derecesinde onunla beraber değildir; ve metbû' derecede tâbi'den erfa'dir. Binâenaleyh teshir, dereceden dolayı vâki' olur.[40] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَوْلَا أَن يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَن يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِّن فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ {الزخرف/33} 

(43/33) “Ve levlâ en yekûne-nnâsu ummeten vâhideten lece’alnâ limen yekfuru bi-rrahmâni libuyûtihim sukufen min fiddatin ve me’ârice ‘aleyhâ yazherûn(e)”

 (43/33) Eğer insanlar küfre sapan bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman olan Allah'ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. 

---------------

 Âyet-i kerime sıfât ve rahmâniyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

 Gümüş, elementlerin periyodik tablosunda simgesi Ag (Ag sembolü Latince argentum kelimesinden gelir) olan, beyaz, parlak, değerli bir metalik element. Atom numarası 47, atom ağırlığı 107,87 gramdır. Erime noktası 961,9 °C, kaynama noktası 1950 °C ve özgül ağırlığı da 10,5 g/cm³'tür. Çoğu bileşiklerinde +1 değerliklidir. Günümüzde Dünya'da 53 yıllık gümüş rezervi kaldığı tahmin ediliyor.[1] Yeni gümüş rezervleri keşfedilmezse 2078 yılında Dünya'daki gümüş rezervlerinin tükenebileceği tahmin ediliyor.[kaynak belirtilmeli] En çok gümüş üretimi yapan ülkeler Meksika, Çin, Peru Şili ve Avustralya'dır.

 Gümüş çok eski zamanlardan beri bilinmekle birlikte yine de altın ve bakırdan sonra keşfedilmiştir. Altın az olmasına rağmen, dünyanın her yanına yayılması sebebiyle daha önce kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca tabii halde gümüş az olup, çok derinlerde bulunuyordu. Gümüşün MÖ 3100 yıllarında Mısırlılar ve MÖ 2500 yıllarında Çinliler ve Farslar tarafından kullanıldığı belirtilmiştir. Yunan tarihinde Atina'daki gümüş madenlerine rastlanır. MÖ 800 yıllarına doğru gümüş, Nil nehri havalisinde para olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gümüşü ilk olarak Romalıların işlemeye başladıkları iddia edilmektedir. Endüstri ilerledikçe daha karışık ve saf olmayan gümüş filizleri üzerinde çalışılmaya başlandı. Bugün gümüş büyük bir nisbette bakır, kurşun ve çinko üretimindeki yan ürünlerden elde edilir.

 Gümüş, tarihte çeşitli yöntemlerle cevherlerinden ayrılmıştır. En eski metotlardan biri, kurşunla karıştırma yöntemidir. Bu yöntemde gümüş cevherleri veya saf olmayan gümüş ürünleri kurşun veya kurşun filizleriyle basit bir fırında eritilir ve gümüş-kurşun karışımı elde edilir. Buradan da kolay bir şekilde saf gümüş kazanılır.

 Diğer bir yöntem de, amalgama metodudur. Çamur haline getirilen gümüş cevherleri, tuz ve cıvayla muamele edilerek, elementel gümüş elde edilir. Bundan başka, siyanat yöntemi gibi başka gümüş elde etme yöntemleri de geliştirilmiştir. Türkiye'de en fazla gümüş üretimi Kütahya Gümüşköy'de gerçekleştirilmektedir.[41] Kütahya ilinin dışında; Mardin, Gaziantep, Trabzon, Gümüşhane, Ardahan, Antalya, Bursa, Niğde, İzmir, Elazığ, Amasya ve Balıkesir illerinden de gümüş çıkarılmaktadır.

 Gümüş, tarih boyunca para ve değer saklama aracı olarak kullanılmış olup, günümüzde diğer değerli metaller gibi yatırım amacıyla da değerlendirilmektedir. Gelişmiş ülkelerde gümüş standardının 1935 yılında terk edilmesiyle birlikte yasal ödeme aracı olma özelliğini yitirmiştir.

 Gümüş fiyatları, tıpkı diğer emtialarda olduğu gibi, büyük ölçüde arz-talep dengesi ve piyasa spekülasyonları tarafından şekillenir. Altınla karşılaştırıldığında, daha küçük ölçekli bir piyasaya ve daha düşük likiditeye sahip olması nedeniyle gümüş, fiyat açısından daha yüksek dalgalanmalara sahiptir. Ayrıca, sanayi kullanımı ile değer saklama amaçlı yatırım talebi arasındaki dönemsel değişiklikler, fiyatlar üzerinde belirgin oynamalara neden olabilir.[42] 

---------------

 ve levla en yekunen­nasü ümmeten vahıdeten lece’alna limen yekfüru birrahmani libüyutihim sükufen min fıddatin ve me’arice aleyha yazherune ve nas/insanlar ümmeten vahıdet/vahit/tek bir ümmet levla/eğer/keşke olmasaydı rahman ile (rahmana) küfreden kimse için büyut/beyt/evleri için (evlerine) fıddat/ gümüşten sükuf//tavanlar ve aleyha/onun üzerine zaher/zuhur eden/yükselen me’aric/mirac, merdiven (yürüyen merdiven, asansör) elbette ceale/kılardık “insanların bir tek millet olması (ihtimali) bulunmasaydı, Rahman’a küfreden kimseler için. elbette; evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerine çıkacakları çıkma araçları yapardık.”

 “Ne var âlemde, o var Adem’de” denmiştir. 

 Bu yüzden her insanda “kesret” yani çokluk vardır. 

 Başka bir ifade ile de; “Esma-i ilahiyye”nin tümü her insanda mevcuttur. 

 Her isim bir varlıktır. 

 Ehl-i irfan bu hakikatleri idrak ettiğinde, çoklukta birliği bulmuş; tek millet olmuştur. 

 Bu Rahmani hakikatleri inkar edip, küfreden kimseler için; sadece geçici dünya hayatlarında nefsani yaşamları olduğundan, kısa süreli dünya nimetleri verirdik. 

 Fakat onların da bazılannda, sonradan da olsa, iman etme ihtimali olduğundan, nimetlerinin bir kısmını ahirete bırakarak dünyada hepsini kullandırmadık.[43] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Altından sonra kıymetli metaller olsa da tarih boyunca altın ile gümüş para birimi ile kullanılmıştır. Ve tarih boyunca Atın/Gümüş rasyosu-oranı 12 de 1 oranında devam etsede günümüzde 80 de 1 civarındadır. Âyet-i kerime rahmaniyet-sıfât mertebesindendir diye belirtilmişti. Dünya yaşantısı 1950 yıllardan itibaren Sıfât mertebesi yaşantısına geçmiş. Bu da maden mertebesidir. Gümüşte madde ve kıymetli metaldir. Ve sanayi ve endüstiride daha çok yer almaya başlamış ve günümüzde elektirikli arabaların gelişimi ile ihtiyacı daha çok artmıştır. Bu kadar zahiri bilgiden sonra Cenâb-ı Hakk’ın bu da kıymet verdiği bu metaın âyette verilmesinin amacı ne olabilir.

 Öncelikle Hakk’ı örtüp gizleyenlerin oturdukları evlerin kendisi ile birlikte gümüşten tavanlar ve üstlerine çıkacakları merdivenler yapılmasının onları inandırmayacağı ama bu kıymet verilen madenin diğer insanlarıda cezb edeceğini ve diğer insanlarında onlara uyaracağı işin zâhiri tarafıdır.

 Ev kişinin beden evidir. Tavanı ise bu bedenin başı yani arşıdır. Hakk’ı örtüp gizlemek inkarından, gafletinden ve irfan ehlinin Hakk’ı kendi beden evinde örtüp bilinçli ağyardan örtüp gizlemesidir. 

 Gümüş simgesi “AG” dir. “A” Ayniyet ve “G” ise Gayriyettir. Ve numarası atom 47 idi. Toplarsak 4+7=11 dir. 

 (11) Tevhid-i Zât ve H.z. Muhammed mertebesidir.

 Başta ise akıl bulunur. Akla da aklı küll kaynaklı rahmani bilgiler gelir. Başın etrafının gümüş olması ise rahmani bilgilerin perdeli olmadığından hakikat bilgileri açıkça görülür hala gelmesidir. Ve “merdiven döşenmesi” ise arş üstüne merdiven döşenmesi ise zât mertebesine ulaşılacak mirac merdivenidir. Bu rahmani bilgiler ve zâti bilgilere ulaşım açıkça olsa idi. O zaman herkes irfan ehli olma yoluna sapacak ve bu dünya hayatının dengesi değişecekti. Gaflet ehli olmaz ise bu dünya ahkamı yürümezdi… (Murat Derûni) Muhyiddin İbn-i Arabi hazretleri Fusûs’ül Hikemi Şiş (a.s.) bölümünde Resüllûlah (s.a.v.) efendimizin bir rüyasından bahseder. Faydalı olur düşüncesi şerhi ile özet olarak buraya alıyoruz. 

 Vaktaki nebi (a.s.) nübüvvet kerpiçten bir duvar ile temsil olundu bir kerpiç mevziinden gayri kamil olmuş idi. İmdi Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bu kerpiç oldu şu kadar ki Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz dediği gibi ancak bir kerpiçten başka kerpiç görmedi ve hatem-i evliyaya gelince onun için de bu rüya labudtur. Böylece O Resulüllah (s.a.v.) temsil olunan şeyi görür ve duvarda iki kerpiç mevziini görür. Kerpiç dahi altından gümüştendir. İmdi duvarın noksan olup onlar ile kamil olan bu iki kerpiçin birisini altından ve birisini de gümüşten görür. Böyle olunca onun kendi nefsini bu iki kerpiçin mevziinde muntabi görmesi labuttur, elbette öyle lazım gelir. Böylece hatem-i evliya bu iki kerpiç olup duvar tamam olur. 

 Yani Cenab-ı Peygambere rüyasında veya hayalinde nübüvvet kerpiçten bina olmuş bir duvar suretinde temsil olundu ki bu duvarın ancak bir kerpici eksikti. O kerpiç dahi (s.a.v.) Efendimiz idi. Nitekim hadis-i şerif’te buyurdular; “Enbiya arasında benim meselim misalim bir duvar bir kerpiçten gayri olarak onu ikmal eden adam misali gibidir. İşte ben bu kerpicim, benden sonra ne nebi ne de Rasul yoktur.” Hadis-i şerifinde buyurulduğu gibi kendisine tevessül eden duvar-ı nübüvvette noksan olarak ancak bir kerpiç gördü. Hatem-i evliyaya gelince onun dahi böyle bir rüya görmesi lazımdır, böyle olunca hatem-i evliya Rasulullah (s.a.v.) efendimize rüyasında temsil olunan duvarı görür ve duvarda dahi iki kerpiç mevziini görür, hatemi evliyanın gördüğü duvarın kerpici altından ve gümüş yani o öyle duvardır ki bir kerpici altından bir kerpici de gümüşten olmak üzere bina olunmuştur. 

 Böylece hatem-i evliya duvardan nakıs olup onlar ile tamam olacak olan iki kerpiçten biri altından ve diğerini gümüşten müşahede eder. Ve altın ile gümüşten olan iki kerpiç mahalini kendi nefsi ile sed ettiğini hatem-i evliyanın görmesi lazımdır. Burada altın kerpiçten murad nübüvvetin batını olan velayeti ve gümüş kerpiçten murad dahi velayetin zahiri olan nübüvvettir. 

 Böylece batın altın ve zahir de gümüş olarak temsil olunmuştur. Hatem-i enbiyanın gördüğü duvardaki gümüş kerpiçlerin her birisi bir peygamberi temsil eder ve onda noksan olan kerpiç kendisinin nübüvvetidir. Duvarın bir kerpiç ile tamam olması onun hatmiyetini gösterir. Batını hatem-i velayet olduğu halde duvarda altın kerpiçin noksan olduğunu müşahade etmemiş olması kendisinin velayetle değil nübüvvetle zuhurundan ibarettir. Zira halka ahkam-ı şeriatı tebliğe memurdur. Hatemi evliyaya gelince duvarda bir altın ve bir gümüş kerpicin noksan olduğunu görmesi kendisinin zahirde bir peygamberin şeriatına tabi olduğunun suretidir. Böylece gümüş kerpiç tabi olduğu hatem-i evliyanın nübüvvetine altın kerpiçde hatem-i evliya olup esma ve ilahiyeyi zatiyle zuhuruna işarettir. 

 Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bir rüya görür, rüyasında bir duvardan altın kerpiçten bir duvar görüyor, yalnız duvarda bir kerpiçlik boş yer var, bir de kerpiç var. Yani o kerpici alıp boş olan yerine koyacak, işte bu diyor benim peygamberliğimin işaretidir ve son peygamber olmamın sebebidir diyor. Duvar tamamlanmış oluyor. O duvardaki her bir kerpiç bir peygamberin özelliğini taşımaktadır. Hatem-i veli ise yani evliyaların hatemi ise manevi olarak sonu ise bunun iki kerpiç görmesi lazımdır. Yani bir duvar ve bir de boşta iki kerpiç görmesi lazımdır.

 Bu kerpiçlerin biri altından biri de gümüşten olmalı. Gümüşten olan kerpiç kendisinin bir peygambere bağlı olduğu ve diğeri de kendisinin hatem-i evliya velayet duvarının tamamlanması için eksik olan kerpiçtir. Böyle bir rüyayı da Muhiyyiddin-i Arabi Hz.leri gördüğünü söylüyor Fütühat-ı Mekkiye’sinde. Onun iki kerpiç görür olması mucib olan sebep dahi hatem-i evliyanın zahirde hatem-i rusulun şeriatına tabi olmasıdır. O tabi olması da gümüş kerpiçtir o da zahirdir ahkamda O’na tabi olduğu şeydir. Nitekim suret-i zahirede onda muhtevi olduğu şeyi sırda Allah’tan almaktadır. Zira o emri olduğu hal üzere görür, onu böyle görmesi de elbette böyledir. 

 O dahi batında kerpicin mevzi. İndi o öyle madenden ahz eder ki Rasule onunla vahy olunan melek ondan alır. Eğer sen benim işaret ettiğim şeyi anladın ise senin için ilm-i nafi hasıl oldu. 

 Yani hatem-i evliyanın rüyada kendisine temsil olunan duvarın üstünde iki kerpiçin noksan olarak görmesini mucib olan sebep kendisinin zahirde hatem-i rasulün şeriatına tabi olmasıdır. Ve onun tabiyetinin sureti gümüş kerpiçin yeridir ki bu da hetem-i evliyanın zahiridir. Yani son evliyanın zahiri yani ahkamdan hukuklardan hatem-i resule tabi olduğu şeydir. Bu şey hatem-i evliyanın zahiridir, nitekim sırda bila ahzeylediği hükümle zahirde muttasıf olur. Yani hatem-i evliya nasıl ki batınen vasıtasız olarak Allah’tan hüküm ahz edip zahirde bu hüküm ile muttasıf olur, o hükmün müttebii bulunursa şeriatı zahire ahkamında ve herhangi bir hükümde hatem-i Rasule tabi olur, zahir de o hüküm ile muttasıf olur. Zira hatem-i evliya emr-i ilahi mertebe-i halka tenezzülünde hakikati üzere müşahede eder, emr-i ilahiden vücud-u hâlk ile muhtecip olmaz. Yani ilahi emirden halkın vücudu ile perdelenmez. Yani halka baktığı zaman onda Hakkı müşahede eder, halk olarak perde görmez.[44] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُونَ {الزخرف/34} 

(43/34) “Velibuyûtihim ebvâben ve sururan ‘aleyhâ yetteki-ûn(e)”

(43/34) Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık.

---------------

 Onların evlerinin kapılarının gümüş olması Muhyiddin Arabi hazretlerinin işaret ettiği gibi velayet ve ehlullahlık hali Bâtın âlemlerinin kaplamış olmalarıdır. “Ulu’l elbab” kamil akıl sahipleridir. Kamil akıl sahibide bir “rabbi has” hususi bir esmâ-isim sahibidir. Ve bu kapıya gelen gönülleri-gönüllüleri bu kapıdan içeri alır. 

 Bir saray düşünelim tüm âlemler hakk’ın sarayıdır. Bu sârayın ana kapısıda Allah (c.c.) esmâsıdır. Ve bu kapının sahibi ise Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. İşte bu kapıdan geçmeden-geçilmeden içeri girmenin mümünatı yoktur. Yani şerait-ı Muhammediye uymak gerekir. İçerde ise “99” esmâ’ül hüsna ve sonsuz kapılar vardır. Her bir “Arif” irfan ehlinde bir kapısı bulunmaktadır. Ve bu kapıdan salikleri içeri alır. Ve daha sonra kişinin rabbi hası (ismi hası) olan esmânın kapısından onu gönül âlemi cennetine sokar. 

 Bu gönül kapısı billur ve içindeki yaslandıları koltuklar ise gönüllerinde bulunan zâti bilgilerdir. Bu zâti bilgilere yaslanmaktadırlar. Aklı küll bilgileri ile merdiven yani mirac basamakları olan mertebeleri anlayarak gönül kürsününde bulunan zât metebesine ulaşıp idrak etmişlerdir. (Murat Derûni) 

---------------

 وَزُخْرُفًا وَإِن كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ عِندَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ {الزخرف/35}

(43/35) “Ve-zuhrufâ(en) ve-in kullu zâlike lemmâ metâ’u-lhayâti-ddunyâ vel-âhiratu ‘inde rabbike lilmuttekîn(e)”

(43/35) Daha nice altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir.

---------------

 Âyet-i kerime rubiyet mertebesi âyetlerindendir. Uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitap etmektedir.

---------------

 “Zuhruf” tefsir ve meallerde “Altın ve Mücevver” olarak çevrilmiştir. Asli anlamı “süs” tür. Altın 53. âyette “zeheb” olarak verilmiştir. Kıymetli takı ve süsler olarak düşünülebilir. Dünya hayatında bunlar nefsin ve nefsi emmarenin süsüdür. Ve bunların meta olmak üzere maddi bir değeride vardır. Bilindiği gibi Mûsâ (a.s.) Tûr dağına çıktığında Samiri, Cebrail (a.s.) ın atının bastığı yerden toprak almış ve halkın toplanma ve eğlence gününde altın zinet eşlarını toplayıp, bu toprağı içine de aldığı toprağı atıp eritmiş ve buzağı kalıbı yapıp içine dökmüştü. Ve bu buzağıdan ses gelince ilahınız budur diyerek Mûsâ (a.s.) kavmini kandırmıştı. Nefsi emmare altın ve türevleri olan kıymetli emmarenin hayal ve vehim ile kıymet verdiği dünya metaının kıymeti yoktur.

 Efendimiz (s.a.v.) uluhiyet mertebesinden hitap ile Allah (c.c.) katında ve kim okuyorsa öncelikle Allah (c.c.) daha sonra “rabbike” okuyanın rabbi hassı olan esmâ-isimdir.

 İttika sakınma şeriat mertebesinde günahlardan sakınmak, tarikat metebesinden ilâhi muhabbete geri kalmaktan sakınmak, hakikat mertebesinde Hakk’ın gafletinde olmaktan sakınmak marifet mertebesinde Hakk ile olmaktan bir an olsun geri kalmaktan sakınmaktır. (Murat Derûni) 

---------------

وَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ {الزخرف/36} 

(43/36) “Vemen ya’şu ‘an zikri-rrahmâni nukayyid lehu şeytânen fehuve lehu karîn(un)”

(43/36) Kim Rahmân'ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.

----------------

 ve men ya’şü ‘an zikrirrahmani nükayyıd lehü şeytanen fehüve lehü kariynun ve kim ki rahman zikrinden a’şe/ yüz çevirir, vazgeçer lehü/onun için şeytanı kayeda/hazırlar, takdir ederiz artık hüve/odur lehü/onun için kare/karar bulan, yerleşen, yanaşan “Kim Rahmanı zikirden yüz çevirirse, ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık o onun yarımdan ayrılmaz.” Rahman’ı zikretmek; O’nu çok iyi anlayıp idrak etmek ve yaşamak demektir. 

 Bu ise oldukça gayret isteyen bir iştir. Bir müddet Rahman yolunda hareket ettikten sonra nefsine zor gelmeye başlayan bu yaşamı, o kişiler yavaş yavaş terk ederler. 

 Veyahut bazı kimseler daha baştan böyle bir yaşamla değil, nefisleriyle yaşarlar.

 Böylece her iki halde de, Rahmanı zikirden yüz çevirmiş olurlar. 

 Genelde bireylerin Rablarıyla yahut nefisleriyle yaşadıkları iki yolları vardır.

 Nefislerini terk edenler, Rablarıyla yani Rahman ile yaşarlar.[45] “ İz- -T-B- ” Faydalı olur düşüncesi ile yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.

 Güzler olur ki, şeytanlar sinek gibi onun başına oturmuş çıngırak gibi olur, Hind nüshalannda “ceres” yerine “hares” vâki’dir, bekçi ma'nâsına gelir. Bu sûrette ma’nâ “Onun başına oturmuş bekçi gibi olur” demektir. Ma’lûm olsun ki, suver-i zâhire ve mâddiyye olduğu gibi suver-i bâtıne ve ma’neviyi ye de vardır. Suver-i zâhire his gözüyle görüldüğü gibi suver-i bâtıne de kalb gözüyle görülebilir. Hayât-ı dünyânın zâhirinde müstağrak olan cismânîler, bu suver-i ma’neviyyenin vücûdunu inkâr ederler. Onların inkâr etmeleriyle, olmaması lâzım gelmez. Sebeb-i inkâr cehil ve gaflettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerifte suver-i ma’neviyyeden olan şeytanların ehl-i gaflet üzerle­rindeki tasallut ve tasarruflanna işâret buyururlar. Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü’l-Üns'te bu ma’nâyı îzâhen şu menkabeyi beyân buyurmuşlardır.

 “Ebu’l-Kâsım Kasrı (k.s.) buyurur ki: Evvellerde haftada bir defa iftâr ederdim. Bir gün tâife-i cinden şahsını görmediğim bir kimse bana selâm ver­di. Görünmesini ricâ ettim. Gâyet güzel sûrette bir şahıs zâhir oldu. Hüviye­tini sordum: “Mü’min cinlerdenim, senin gibi bir kimseyi gördüğümüzde mu­habbet ederiz,” dedi. Ara sıra bana görünür ve musâhabet ederdik. Bir gün: “Haydi mescide girelim ve berâber oturup sohbet edelim!” dedim. Cevâben bana dedi ki: “Mescidde sohbet ettiğimiz vakit halk seni görürler ve beni gör­mezler; seni kendi kendine konuşur bir deli zannederler.” Dedim: “Son safta oturalım, herkes bizi göremez.” Ba’dehû içeriye girip oturduk. Bana dedi ki: “Bu adamları nasıl görüyorsun?" dedim: “Ba’zısını yanrım gaflette, ba’zısını tamâmen gaflette ve ba’zısını da âgâh görüyorum.” “Başları üzerinde olanları görüyor musun?” dedi. “Hayır görmüyorum," dedim. Gözlerimi sildi, gör­düm ki, her birinin başında bir karga oturmuş; ba’zısının gözlerini kanadlarıyla bürümüş ve ba’zısını ancak başı üzerine konmuş ve kanadlarıyla ba’zısının gözlerini kâh örter ve kâh açar. Bunun üzerine bana dedi ki: “Kur’ân-ı Kerim'de (Zuhruf, 43/36) ya’ni “Her kim Rahmân’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona bir şeytan nasbederiz, o onun karini olur" âyet-i kerimesini okumadın mı? Bunlar şeytanlar­dır ki, onların başlan üzerinde oturmuşlar ve her birisine gafleti mikdânnca müstevli olmuşlardır.” Bu âyet-i kerime sûre-i Zuhruf ta vâki’dir.[46]

----------------

وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ {الزخرف/37} 

(43/37) “Ve-innehum leyesuddûnehum ‘ani-ssebîli ve yahsebûne ennehum muhtedûn(e)”

(43/37) Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 

----------------

 “Şeytan” vehim dir. Aziz, Cabbar, Mütekebbir şeytanın esmâlarındandır. Kişi şeytan ve bu esmâların yönlerinden aldığı vehimi bilgiler ile şartlanmışlık üzere bir hayat sürer mudill üstünde olduğu halde kendi hidayet üzere sanar.

 Emrin iki yönü vardır. “Emri teklifi” ve “emri iradi” olmak üzere iki yönü vardır. Emr-i teklifiye tüm insanlar muhataptır, yani geneldir. Bu âyet-i kerimeye tüm insanlar muhataptır. Ve kişi nefsi ile yaptığının sorumluluğu altındadır.

 İkinci yön ise “emri iradi” Aziz, Cabbar, Mütekebbir olan mudill yönündeki esmâların iradesinde olanlar bu yolun kendilerine göre doğru yoludur. İşte bunun için kendilerini doğru yolda hidayet üzere zan eder. İşte bu zan kendilerini rablerine ulaştırır. Ve aslı azamet olan ateş ile muhatap olurlar. (Murat Derûni) 

----------------

حَتَّى إِذَا جَاءنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ {الزخرف/38} 

(43/38) “Hattâ izâ câenâ kâle yâ leyte beynî ve beyneke bu’de-lmeşrikayni febi/se-lkarîn(u)”

(40/38) O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.

----------------

 “Kârin” refik, dost arkadaş. Dostluk yapmış olduğu nefsi emmarenin vehimi yönünün aslının ateşe ve kendini hakk tan uzaklaştırdığı gördüğünde kötü arkadaş olduğunu anlar. Batı nefsi küll ve Doğu ise aklı küllün remzidir. Birisi üretkenlik birisi, birisi ise programdır. Yani uzaklığın mesafesini anlatmak için aramızda uzun bir mesafe olsaydı da senin ile arkadaşılık yapmasaydım diye nefsi emmarenin vehmi şeytani yönüne der. (Murat Derûni)

----------------

وَلَن يَنفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذ ظَّلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ {الزخرف/39} 

(43/39) “Velen yenfe’akumu-lyevme iz zâlemtum ennekum fî-l’azâbi muşterikûn(e)”

(43/39) Onlara: "Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız." denir.

----------------

 Kişi hayali, vehimi anlayış ile nefsine zulmettiğinden ve zaman olan sermayesini dünya hayatında tükettiğinden bu pişmanlığı ve mudill esmâları olan Aziz, Cabbar ve Mütekebbir ile azapta ortak olacaklardır. Belki biraz bu anlatım saçma gelebilir. Bu genel ma’nâda olan esmâ-i ilahiyye değil kişinin birimsel varlığında olan esmâlar ve terbiyecisi olan rabbidir. Aynı zamanda rabbi de onu beni niye cehenneme soktun diye azarlayacaktır. (Murat Derûni) 

----------------

أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَن كَانَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ {الزخرف/40} 

(43/40) Efe-ente tusmi’u-ssumme ev tehdî-l’umye vemen kâne fî dalâlin mubîn(in)

(43/40) (Resûlüm!) Sağırlara sen mi işittireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?

----------------

 Âyet-i kerime uluhiyet mertebesinden, risâlet mertebesine hitaptır. 

----------------

 “Mübîn” açıklayan kelimesi beşinci defa bu sûre-i şerif içinde geçmektedir. 5 ise beş hazret mertebesidir. 

 Hz. Mevlâna Can ve gönül de yani kalpte hakikat coşkunluklarını kaldıracak takat, kulakta da bunu işitecek istidad yoksa, ben kime ne söyleyeyim? Demektedir.

 Denebilir ki efendimiz (s.a.v.) e, kulağında bir problem yok, gözü de görüyor olanlara, niye böyle âyet-i kerimede bildirilmiştir. 

 Şeriat mertebesi îtibarıyla bu âyet yazıldığı gibidir, târikat mertebesinden bakıldığında ise okuyan kişi daha ciddiyye alarak duygusal olarak bu hâli yaşamamaya çalışır ve bu hâli üstünden atmak için mücâdeleye girişir. 

 Hakîkat mertebesinden baktığımızda ise, kalpleri vardır fakat (beşeriyetlerini) hissetmezler. Gözleri vardır fakat (maddi varlık olarak bir şey) görmezler. Kulakları vardır fakat (beşeri olarak söylenen sözleri) duymazlar. (Murat Derûni) 

----------------

فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُم مُّmونَ {الزخرف/41} 

(43/41) “Fe-immâ nezhebenne bike fe-innâ minhum muntakimûn(e)”

(43/41) Biz seni alıp götürsek bile, onlardan intikam alırız. 

----------------

Âyet-i kerime zâti âyetlerdendir. Uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitab etmektedir.

--------------- 

 Âyet-i kerime sayısal değeri 43+41= 84 tür. 8+4= 12 dir. 12 ise Hakikat-i Muhammediyedir. 

 “nezhebenne bike” biz seni “bike” senin ile alıp götürürsek, seni senliğinden alaraa biz ile biz olarak alıp götürürsek Fenafillah mertebesi ile alıp Hakkikat-ı Muhammediye mirac etirirsek onlardan biz imtikam alırız.

Kişi kendi varlığında Fenafillah tan sonra Hakikat-ı Muhammedi mertebesine mirac edip ulaşırsa, varlığında bulunan nefsi emmare, hayal ve vehim kuvvetlerinden muntakim esmâsı intikam almış olur. Aslı olan olan Hakk’a vasıl olmuştur. (Murat Derûni) Muhyiddin Arabi hazretlerine göre Biz seni alıp götürsek ifadesi, "Hakikat-i Muhammediyye’nin maddî dünyadan çekilip ilâhî hüviyete dönüşü"nü simgeler.

"Nefs, ‘ölmeden evvel ölme’ makamında ‘biz seni alırız’ sırrına erer. Bu, ‘bekā billâh’a giden yoldur."[47]

"Allah, kulunu ‘biz’ diyerek kendi hüviyetine alır. Bu, nefsin ‘yokluk’ (adem) perdesinden ‘varlık’ (vücûd) hakikatine geçişidir."[48]

"İntikam, ‘nefsin hevâsının kahredilmesi’dir. Allah, kulunun nefsinden intikam alır ki, onu aslına (fıtrata) döndürsün."[49]

"Allah, ‘muntekim’ ismiyle nefsin putlarını kırar. Bu, bir rahmettir; zira nefs, ancak böyle terbiye olur."[50]

"Kul, ‘biz seni alırız’ sırrına erdiğinde, artık ondan ‘intikam’ alınmaz. Zira o, ‘fânî’ olmuştur. İntikam, ‘ben’ diyen nefstedir."[51]

----------------

أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِم مُّقْتَدِرُونَ {الزخرف/42} 

(43/42) “Ev nuriyenneke-llezî ve’adnâhum fe-innâ ‘aleyhim muktedirûn(e)”

(43/42) Yahut da onlara vaad ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü bizim onlara azap etmeye gücümüz yeter.

----------------

 Bu âyet-i kerimede zâti âyetlerdendir. Uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitab etmektedir.

--------------- 

 Yine âyet sayı değerlerine bakıcak olursak 42+43= 85 ve toplamı 8+5= 13 tür.

 13 ise Hazret-i Muhammedin şifre sayısı olan Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyeyi temsil etmektedir. Ne kadar muhteşem bir sistem sözlü ma’nâ sayısal ma’nâ ile desteklenip teyit edşlmetedir.

 Bu âyette ise “13” Bakabillah ile Hakk ile halk arasına dönen Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi ve onun ümmetinin kamil insanlarına atıf vardır. 

 “nuriyenneke-llezî” “şeyi sana gösteririz” olarak tefsir ve meallerin çoğunda bu şekilde çevrilmiştir.

 Efendimiz (s.a.v.) “Allahümme erinâ hakâikel eşyâ kemâ hiye.” (Allah'ım eşyânın hakikatini bana olduğu gibi göster.)[52] Diye dua etmiştir.

 “nuriyenneke” “Biz sana gösteririz.” Biz seni nur ile gösteririz. 

 Eşyanın hakikati nûrdur. Ve onu içten aydınlatıp dışarıdan görünmesini sağlar. Dışarıdaki ışık kaynakları sadece eşyanın yüzeyini aydınlatır. Aslında vardır ama o eşyayı görmeyene-göremeyene yoktur. Efendimiz (s.a.v.) nûru ile bu âlemi aydınlatıp onun tüm mertebelerinde bulunan hakikatin, hakk’tan başkası olmadığını gözler önüne sermiştir. Görmeyenlere ise Cenâb-ı Hakk vaadini gerçekleştirmeye kudreti yeter. (Murat Derûni) 

----------------

فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {الزخرف/43} 

(43/43) “Festemsik billezî ûhiye ileyk(e) inneke ‘alâ sirâtin mustakîm(in)”

(43/43) Sana vahyolunana sarıl, sen, şüphesiz doğru yol üzerindesin. 

----------------

 Âyet-i Kerime uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitap eden âyetlerdendir.

-----------------

 Onun için sen hemen sana vahy edilene (Kûr’âna) yapış, şüphesiz ki sen “sıratın müstekıym” (doğru yol) ü-zerindesin.

 Eğer âyet-i kerimeleri yavaş yavaş ve idrak ederek o-kursak içlerinde bulunan derinliklerine doğru nüfuz etmemiz daha çok mümkün olabilecektir.

 Kûr’ân zâttır ve zât mertebesinin zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizde vahy ile zuhura çıkmış, o da ümmetine nefh etmiştir ki kıyamete kadar, hatta kıyamet öte-si ahirete ve ordan ebediyete kadar hükmü geçerli olacaktır.

 Bu günden, bu gerçekleri idrak etmeye çalışmamız bizlere çoook şeyler kazandıracaktır.[53] “ İz- -T-B- ” Sırât-ı Mustakîm fizîkî mânâda doğru hareket ederek hayatı bu sistem içerisinde geçirmektir ve isrâ mertebesidir, Sırâtullah ise mârifetullah bilgileriyle mi’raca çıkmaktır. (T.B.)

----------------

وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ {الزخرف/44} 

(43/44) “Ve-innehu lezikrun leke velikavmik(e) ve sevfe tus-elûn(e)”

(43/44) Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz. 

----------------

 Bu âyet-i Kerime uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitap eden âyetlerdendir.

-----------------

 Bu âyeti kerimede Efendimiz (s.a.v.) ve biz ümmeti için Kûr’an olan zât’ın öğüt olduğu yavaş yavaş derinlemesine idrak etmemiz gerektiği hatırlatılmaktadır. 

 Ve bu Cenâb-ı Hakk risalet mertebesinen öğütümü işttinin mi? Kendinizde bulunan zâti bilgileri hatırladın mı? Hakikat-ı Muhammedi bilgiler zuhura geldi mi? Yoksa vehmi ve hayali bilgiler içinde misin? Diye sorguya çekileceksiniz… (Murat Derûni)

----------------

وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رُّسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِن دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ {الزخرف/45} 

(43/45) “Ves-el men erselnâ min kablike min rusulinâ ece’alnâ min dûni-rrahmâni âliheten yu’bedûn(e)”

(43/45) Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân’dan başka kulluk edilecek ilâhlar var etmiş miyiz? 

----------------

 Âyet-i kerime rahmaniyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------- 

 ves’el men erselna min kablike min rüsülina ece’alna min dünirrahmani ali­heten yu’bedune ve öncenden ersel/irsal ettiğimiz/gönderdiğimiz resullerimizden sual et/sor rahman dun/berisinden abd/kulluk, ibadet edilen ilahlar ce’al/kıldık mı “Ey Muhammedi Senden önce gönderdigimiz peygamberlere sor. Biz Rahman’dan başka kulluk edilecek tanrılar meşru kılmış mıyız?” Daha evvel geçen peygamberlerle fiilen görüşme imkanı yoktur. Böylece soru da sorulamaz. Belki onların bugünlere ulaşan ümmetlerine sor demek olabilir. 

 Ayrıca, batınen; Ya Muhammedi senin gönül kitabında, gönül ekranında her zaman mevcut olan bilgilerden bak, öğren, demektir. 

 Uluhiyyet mertebesinin zuhur mahalli olan Rahman’dan başka gerçek tecelli olmadığından, ibadet edilecek başka meşru bir makam da yoktur.[54] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ {الزخرف/46} 

(43/46) “Ve lekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ ilâ fir’avne ve mele-ihi fekâle innî rasûlu rabbi-l’âlemîn(e)”

(43/46) Andolsun ki, biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına gönderdik. Musa: "Ben gerçekten âlemlerin Rabbi olan Allah'ın peygamberiyim." dedi. 

-----------------

 Kendisine dünya mülkü verilen Fir’âvn, kendindeki saltanatı yönünden ve kendine ait olduğunu zanneden geçici mülküne bakarak bunların sahipliğini kendine mâl ederek tebasına eziyet ve Hakk’a isyan etmeye başladı. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk ona o devrede Nebî olan Mûsâ (a.s.) mı gönderdi. Daha henüz üzerinde Zât-î tecelli yok idi. Ağaç sûretinden esmâ tecellisi olmuştu, mucizeleri bakımından da kendisine sıfat tecellileri olmuştu. “Daha sonra Tur dağında kendisine Zat tecellisi olacaktır. İşte Mûsâ (a.s.) esmâ ve sıfat tecellileri techizatıyla Fir’âvn’a gönderilmiştir. 

 Diğer yönüyle, bireysel varlığımızdaki Fir’âvn’u bulup ona gitmemiz gerekmektedir ki o da nefsi emmâremiz yani bizi dünyâya çeken tarafımızdır. 

 Demek ki Mûsevîyyet mertebesinde dahi hâlâ isyan korkusu vardır.[55] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 İşte bu isyan korkusu ile varlığımızdaki nefsi emmare Fir’avununa Rabb’ül erbbab olan Allah’ın (c.c.) museviyet mertebesinden tarikat-esmâ mertebesinin hakikat bilgilerini getirdim. Nefsaniyet ve vehim ile oluşturduğun ilahlığı bırak haberinin verilmesi gerekir. (Murat Derûni)

-----------------

فَلَمَّا جَاءهُم بِآيَاتِنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَضْحَكُونَ {الزخرف/47} 

(43/47) “Felemmâ câehum bi-âyâtinâ izâ hum minhâ yadhakûn(e)”

(43/47) Onlara mûcizelerimizi gösterince bunlara gülüverdiler. 

-----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Âyet-i kerime sayısal değeri 43+47= 90 dır. 9 ise rububiyet mertebesi âyetler-mucizeleridir. 0 ise hiçlik aynası olan bu âlem aynasına yansıması-görülmesidir.

 Âncak nefsi emmare vehim ve hayal ve kuvvetleri bunları mahlûk-varedilmiş şeyler olarak gördükler. Ve kendilerinin mudill olan Aziz, Cabbar ve Mütekebbir yaşantısı ile bunlar ile alay edip güldüler. (Murat Derûni) 

-----------------

وَمَا نُرِيهِم مِّنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا وَأَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ {الزخرف/48} 

(43/48) “Vemâ nurîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uhtihâ ve ehaznâhum bil’azâbi le’allehum yerci’ûn(e)”

(43/48) Bizim onlara gösterdiğimiz her bir mucize (âyet) diğerinden daha büyüktü. Belki doğru yola dönerler diye biz onları azapla yakaladık.

-----------------

 Yine âyet-i kerime zâti âyetlerdendir.

-------------------

 “nurîhim” Burada gösterilen âyet-mucizeleri biz zatımızdan göstedik. “Görme”de nûr yani eşyanın hakikatidir. Nûr eşyayı içten aydınlatan onu varlık sahasına çıkarandır. Rububiyet mertebesinden gösterilen âyet-işaretlerin hakikati ise her seferinde bir ötekinden daha büyüktü. Ama hayal ve vehimleri hakikati alaya alıp gülmeye devam ettiler. (Murat Derûni)

-------------------- 

 (……..Leallehüm yerciûn………) 

 48. “….umulur ki inkârlarından dönerler….” Bu Âyet-i keriyme’de dikkat çeken husus (يَرْجِعُونَ) (rucu’) kelimesidir. Bu kelimenin sayı değerleri (200+3+ 6+70=279) dur toplarsak, (2+7+9=18) eder ki, bu da (18) bin âlemin efendisine dönmektir diyebiliriz, yani dönülecek yer Mûsâ (a.s.) mın şahsında Hakikat-ı Muham- mediyye ye dönmektir, diyebiliriz.[56] “ İz- -T-B- ”

-----------------

وَقَالُوا يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ {الزخرف/49} 

(43/49) “Ve kâlû yâ eyyuhâ-ssâhiru ud’u lenâ rabbeke bimâ ‘ahide ‘indeke innenâ lemuhtedûn(e)”

 (43/49) Onlar azâbı görünce: "Ey sihirbaz! Sende olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et. Biz gerçekten doğru yola gireceğiz." dediler. 

-----------------

 Âyet-i Kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Mudill üzere Aziz, Cabbar ve Mütekebbir olan nefsi emmare, yardımcıları vehim ve hayal kuvvetleri kendi varlıklarında bulunan ateş azapları olduğunun farkına varınca, kendileri gibi sihir kuvvetlerinin kullanıcıları ve diğer kuvvetler bunları gerçek sanmalarından dolayı Musa (a.s.) Ey “Sihirbaz” diye hitap etmektedirler.

 Kendi varlığında “Museviyet” mertebesi hüküm sürmeye başlayan nefsi emmare ve kuvvetleri onu “Sihirbaz”[57] diye nitelemektedir. Nefsi emmarenin hayal kuvveti oluşturmuş olduğu sihri ortadan kaldıran “Museviyet” mertebesinin aklı- küll gücünün nefsi emmare hala farkına varamamış ve sihir olarak niteleyip iftira atmaktadır.

 Ve Musâ (a.s.) Hadi esmâsı üzerinde olduğundan Hadi esmâsı ile olan ahdin, sözün ile onun zuhur mahalli olman neticesinde ondan bizim için bu azabı kaldırmasını iste ve biz doğru yola gireceğiz diye Museviyet mertebesine ve “Hadi” esmâsına tabii olacağını bildirir. (Murat Derûni)

-----------------

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ {الزخرف/50} 

(43/50) “Felemmâ keşefnâ ‘anhumu-l’azâbe izâ hum yenkuśûn(e)”

(43/50) Fakat azabı kendilerinden kaldırdığımız zaman hemen sözlerinden dönüverdiler. 

-----------------

 Salik eğer irfaniyet eğitimi ile hakiki yol aldıran bir yol bulursa bu sözünden dönmez ve daha ileriye geçer ve bu vartayı atlaymış olur.

 Eğer yol hayali bir yol ise kişiyi hakikat mertebesindene ve izafi (isimlenmiş) benlikten ilahi benliğe geçiremez ve bu hayali benlik nefsi emmarenin etkisine girer… (Murat Derûni) 

 "Nefs, azap görünce ‘ey sihirbaz’ diye seslendiği hakikate sığınır. Bu, onun ‘ahd’i hatırlamasıdır. Ama azap kalkınca yine eski haline döner. Hakiki hidayet, ‘azap korkusu’ ile değil, ‘aşk’ ile gelir."[58] 

 Mevlâna hazretleri aşk ile yol almayı “Tariki Şuttar”[59] olarak nitelerendirir. 

-----------------

وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ {الزخرف/51} 

(43/51) “Ve nâdâ fir’avnu fî kavmihi kâle yâ kavmi eleyse lî mulku misra ve hâzihi-l-enhâru tecrî min tahtî(s) efelâ tubsirûn(e)”

(43/51) Firavun, milletine şöyle seslendi: "Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?"[60]

-----------------

 Nefsi emmmare Fir’avunu yardımcıları ve tabileri olan hayal, vehim ve kuvvetlerine seslendi. 

 “mulku misra” (مِصْرَ) Mısır’ın mülkü benim değil mi? “Mısır” “Mim: 40” “Sad: 90” ” “Rı: 200” harflerinden ve sayı değerlerinde oluşur. 40+90+200= 330 dur. 

 (33) Mescid-i Nebevinin ilk direk sayısı ve İsâ (a.s.) ın miraca çıktığı yaştır.

 Mim: Hakikat-ı Muhammediyenin Musesiyet mertebesinden görünmesi…

 Sad: Sıfât mertebesi…

 Rı: Rububiyet mertebesidir…

 Hakikat-ı Muhammediyenin Museviyet-rububiyet ve daha sonrada sıfât mertebesinden görülmesindeki “Sır” dır. 

 Nefsi emmare vehimi ile bu sırra sahip çıkıyor. Aynı zamanda nil nehrinin verdiği su yani hayatın- hayat sıfatına da sahip çıkarak. Bu bedenin yaşam ve hayat kaynağı benim görmüyor musunuz? Diyor.

 Museviyet mertebesinin peygamberi H.z. Mûsâ dahi “len terani” sen beni göremezsin hitabı ile karşılaşmışken, Hayal ve vehim kuvvetlerinin gördüğü aslında göremediği hakikat değil nefsi emmarenin hayali ilahlığı ve “Sır” ve Hakk’ın hâyat sıfatının hayaline sahip çıkmasıdır. (Murat Derûni) Faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i beyitleri ve şerhi ile yolumuza devam edelim. 

 "Nefis ejdarhadır, o ne vakit ölmüştür; âletsizlik gamından donmuştur.

 Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderhâ tab’ında ve meşrebindedir; o aslâ öl­mez; eğer halim ve selîm görünürse âletsizlik ve firsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecâlsiz kalmıştır.

 Eğer o Fir'avnın âletini bulursa ki, nehrin suyu onun emri ile giderdi.

 ‘‘Fir’avn’’ın âletinden murâd, saltanat ve kudret-i hükûmetdir. “Nehir”den murâd, Nil nehridir ki, Fir’avn’ın dâire-i saltanatında cereyân ederdi. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Fir’avn’ın tefâhüründen ihbâren beyân buyrulur. (Zuhruf, 43/51) Ya’nî “Fir’âvn kavmine nidâ edip dedi ki: Ey kavmim, mülk-i Mısır bana mahsûs değil mi? Ve bu nehirler benim hükmüm altında cereyân ediyor, gör­müyor musunuz?” Ondan sonra o Fir'avnlık bünyâdını eder; yüz Mûsâ'nın ve yüz Hârûnun yolunu vurur.

 Nefis, Fir’avn’ın kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Fir’avnlık temelini kurar ve kendisine nasîhat eden Mûsâ ve Hârun (aleyhime’s-selâm) meşreblerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşman addedip, onlara karşı sû-i kasda kıyâm eder.[61]

 "Hakk’ın fazlı bize bir Fir'avnluk verdi. Senin Fir'avnlıuğun ve senin fânî olan mülkün gibi değil!"

 “Fir’avn”, Mısır hükümdarlarına ve şâhlarına verilen unvandır; ve her fir’avnun kendilerine mahsûs ayrıca birer isimleri de vardır ki, hiyeroglif yazıları okunarak bunlardan ba’zılarının isimleri keşfedilmiştir. Bu beyitte “Fir’avnî”den murâd, şâhlıktır. Ya’ni sâhirler dediler ki: “Ey Fir’avn, Hakk’ın fazlı bize âlem-i rûhâniyyette bir şâhlık verdi ki, bu şâhlık senin şâhlığın ve fânî olan mülkün gibi değildir, ebedîdir!” İkinci mısrâ’ Hind nüshalannda sûretinde vâki' olup “Böyle bir avnsiz fir’avnluk değildir” demek olur.

 "Haşini kaldır, diri ve celîl olan mülkü gör! Ey Mısır'a ve Nil nehrine mağrur olmuş!

 Bu beyt-i şerîfde sûre-i Zuhruf da vâki’ (Zuhruf, 43/51) “Fir’avn dedi: Ey kavmim, Mısır mülkü ve sarayımın altından akan bu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni sihirbazlar dediler: “Ey Fir’avn, başım cismâniyet âleminden kaldır da rûhâniyet âlemine bak ve Hak Teâlâ hazretlerinin âlem-i rûhâniyyette canlı olup bizimle muhâtaba eden ve azîm olan bir mülkü bize verdiğini gör! Ey câmid Mısır’ın mâliki ve Nil nehriyle iftihâr eden mağrûr!"

 "Eğer sen bu pis hırkayı terk edersen, Nîl'i can Nil'inde gark edersin!''

“Ey Fir’avn, eğer sen bu pis ve necis hırka mesâbesinde olan cismi terk edersen, o Mısır’ın câmid olan sûrî Nîl’ini, rûh Nîl’inde gark edersin! Ve nazarında o sûrî Nîl nehrinin hiçbir kıymeti kalmaz!”

 "Agâh ol, ey Fir'avn Mısır'dan el kaldır! Can Mısır'ı ortasında yüz Mısır vardır!"

 “Ey Fir’avn, gaflet uykusundan uyan! Mısır’dan ve sûrî mülk ile iftihâr etmekten vazgeç, rûhâniyet âlemine yüz çevir! Zîrâ can Mısır’ı ve mülkü içinde şâyân-ı iftihâr birçok Mısır’lar ve mülkler vardır!” Nitekim I. cildin 2065 numaralı beytinin ibtidâsındaki sürhda Hakîm Senâî hazretlerinin şu beyitleri mezkûr idi:

 “Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihanın göğüne iş buyurucudur. Rûh yolunda aşağılar ve yukarılar ve inişler ve yokuşlar vardır. Yüksek dağlar ve denizler vardır”.[62]

-----------------

أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ {الزخرف/52} 

(43/52) “Em enâ hayrun min hâzâ-llezî huve mehînun velâ yekâdu yubîn(u)”

(43/52) “Yoksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?”[63]

 Mûsa (a.s.) çocukluk çağında Fir’avunun kucağında otuturken onun sakalını çeker. Buna sinirlenen Fir’avun onu öldürmeye karar vermiş. Ve imtihandan geçirilip diline ateş değdirdiği için dili peltek kalmıştı. Ve konuşmasında bundan dolayı sıkıntı olduğu için Nefsi emmare Fir’avunu buna istinaden bu derdini anlatamayan kimseden benim daha beliğ-anlaşılır diye kıyas yapmaktadır. (Murat Derûni) Bunun içinde Mûsâ a.s. şöyle dua etmiştir.

 وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي

 (Vahlul ukdeten min lisânî.)

 (Tâ-Hâ-20/27) “Ve dilimden düğümü (peltekliği) çöz.”

-----------------

 Sana duâ ederken sıradan ve şartlanmışlıklar içerisinde değilde gerçek şekilde duâ etmemi sağla. Tahkîk ehlinin dediği gibi “duân kendinden olsun, bir kelime olsun ama gönlünden olsun.” Kelâm ehli dua yazılanlarını okumakta ma’zurdur, haklıdır yeri orasıdır ve onu tâbî ki okuyacaktır, fakat Hakk ehli özünden, içinden gelen, gönlünden çıkan kendisine âit duâyı okumalıdır. 

Zâhiren bu hâdisenin yâni Hz. Mûsa’nın dilinde meydana gelen ukdenin, bebekken Fir’âvn’a karşı yaptığı hareketin, Fir’âvn tarafından öldürülerek cezalandırılmak istenmesi üzerine, bunu bilinçli bir şekilde yapmadığını ispat için altın veya yakutla, kor ateşten birini seçme imtihanından geçirilmesi olayında onun ateşi seçerek alıp ağzına atması üzerine meydana geldiği nakl olunmaktadır. 

 Ayrıca beşeri dilinin çözülmesi ve oradan Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatı ile konuşmasını istemesidir. 

 Ancak böyle İlâh-î bir kelâmın Fir’âvn’a tesir edebileceğini düşünmesidir. 

 Faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i beyitleri ve şerhi ile yolumuza devam edelim.

 Bir Mûsâ askeri ile Firavun’u askerleri ve yanındakiler ile Nil nehrine çekti.

 Ya’nî Mûsâ (a.s.) zâhiri kuvveti yok iken, askerleri ve yardımcıları olan koca bir Firavun’u tek başına Hakk'a da’vet etti; ve Firavun’un buna muhalefet etmesi sonucunda onu ordusuyla berâber suya gömdü.

 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'de Mûsâ (a.s.)ın zâhiri zayıflığı hakkında Fira-vun'dan naklen Zuhruf sûresinde “Em ene hayrun min hâzellezî huve mehînun ve lâ yekâdu yubîn” (Zuhruf, 43/52) Ya’nî "Bu hakîr ve değersiz ve dili peltek olduğu için lisânı düzgün olmayan kimseden ben hayırlı değil miyim?" buyrulur.

 Fakat, zâhiri zayıflığın hiçbir vakitte bâtınî kuvvete engel olmadığı ve bilakis bâtınî kuvvetin zâhiri kuvvete hâkim olduğu daha sonra ortaya çıktı.[64]

-----------------

فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِّن ذَهَبٍ أَوْ جَاء مَعَهُ الْمَلَائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ {الزخرف/53} 

 (43/53) “Felevlâ ulkiye ‘aleyhi esviratun min zehebin ev câe me’ahu-lmelâ-iketu mukterinîn(e)”

(43/53) "Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?" 

-----------------

 Âyet-i kerime meleki âyetlerdendir.

-----------------

 Daha önce üzerinde çalıştığımız Kûr’ân-ı Kerimde 53. Âyetler ile yolumuza devam edelim…

 Fe lev la ülkıye aleyhi esviratüm min zehebin, Ona altın bilezikler verilmeli… Bu âyette bahsedilen Mûsâ (a.s.), Museviyet ve tarîkât mertebesidir. Firavun yani Mudill esmâsı, Hadi üzere olan Mûseviyet mertebesinin zâhiri bir zenginliğin görüntüde olmaması üzere, kendi anlayışında zâhiri zenginlik gücü olan altın bilezikten bahsetmektedir. Karun’da Firavun döneminde yaşamış ve hazinelerinin anahtarını develerin taşıdığından bahsedilmektedir. Allah’u Teâlâ, Karun’un bu hazinelerini yerle yeksan edip bu tezi çürütmüştür.

 Ev cae meahül melaiketü mukterinîn, yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?"… Firavun yani Mudill esması kendi anlayışı üzere batini olarak Mûsâ-Museviyet mertebesinin kuvve-melek ile desteklenmediğini yani ma’nevi bir kuvvet verilmediğini zannetmektedir. Oysa Mûsâ (a.s.) ın doğumu zamanı katledilen 40 ile 70 bin arasındaki İsrailoğullarının erkek çocuklarının rûhu ile Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk tarafından desteklenmiştir. Firavun-Mudill esmâsının bundan haberdar olmadığı ortadadır.

 Efendi Babamızın birçok kitabında yazan zuhuratını sadece yorumsuz olarak buraya alalım daha önce ki bölümlerde tamamı mevcuttur.

 1964 senesinde yeni evlendiğimiz aylarda şöyle bir zuhurat görmüştüm. Ma’’nâ âleminde bana, burmalı geniş iki adet altın bilezik verilmişti. İkisinde de madalyon gibi küçük zinçirle asılmış sarkaçlar vardı. Bunlardan biri (kâlb) diğeri ise (kılıç) idi. “ İz- -T-B- ” Efendi Babamız zaman zaman sohbetlerinde ve kitaplarında kendisine bir meleğin haber getirdiğini ve bir müddet sonra perde olur düşüncesi ile bu konu ile ilgilenmediğini belirtmektedir. 43/53 âyetinin üzerinde tahakkuk ettiği anlaşılmaktadır diye yolumuza devam edelim.

 Daha önce (73) numaralı dosya hakkında görmüş olduğum bir zuhurat 33/53 âyetin altına alınmıştı. Bu zuhuratı da (73) numaralı dosya ya mevzu olan kişi Efendi Baba’mın 1964 görmüş olduğu bilezik zuhuratına atıf yaparak, kalb ve kılıç gitti. Kalb ve kılıcın gitmesi ile üçlerin bu yolda kalmadığını bunun kabul edilemeyeceği gibi bir takıp heyazanları sarfetmiştir. Gördüğüm zuhurat bu ayet ve olanlar ile bağlantısı olduğu için buraya aldım.

-------------------

 Kandil 

 22 Aralık 2015 07:45 tarihinde Mu… CA <ca…@hotmail.com>;yazdı… 

 Hayırlı Sabahlar Efendi Babacığım, Mevlid Kandiliniz Mübarek olsun...

 Dün küçük bir zuhuratımız oldu, açık ama anlamadığım bölümler olabilir.

 Efendi Babamın terzi dükkanına eşim ile beraber gidiyoruz. Efendi Baba'mın elini öpmek için uzandığımda küçük cam şişede turuncu renkli kokuyu elime sürüyor. Merhum Abdülkadir (Olgun) dayımın oğulları İhsan ve Nurettin 12-13 yaşında ki halleriyle dükkanın çıraklığını yapıyorlar. Nurettin, Mu… Abi ezan okunacak namaza (ikindi vakti gibi) gidelim diyor. Üstümde ki siyah kapişonlu kabanı çıkarıyorum. Dükkan da bıraksam bir şey olmaz değil mi diyorum? Nurettin dükkanın dışında iki çocuğuyla bekleyen kadını ve içeride dikine duran büyük gön-ye (bir kenarı dik bir kenarı ileri gösteren) cetveli gösterip, bu kadın bu cetveli almak için uğraşıyor ama alamıyor. Bu dükkandan kimse çalamaz diyor...

 Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Efendi Babamızın ellerinden öperiz.   

-------------------

 Necdet Ardıç

 Mu… CA… <ca@hotmail.com>;

 23.12.2015 (Çar) 13:24

 Hayırlı günler Murat oğlum Sizlerinde geçmiş/geçmeyen mevlid kandiliniz mübarek olsun İnşeallah. 

Zuhuratın güzel yolunda zaten anlamları açık ancak en sonu daha  ma'nâlı Gön-ye, başlı başına  doğruyu gösteren bir ölçü ve tatbikat aletidir. O ölçüde şeriat  gönül ve irfâniyyet ölçülerinin şartlarıdır, bunlar ne alınır ne satılır ne çalınır ancak ehlinden ehline aktarılır.   

 Bu dükkandan kimse çalamaz  Gönül rızası ile verilse dahi o yerinde kullanılmazsa hemen elinden alınır. Cenâb-ı Hakk yolumuzu açık eylesin. 

Cenâb-ı Hakk dünya ahret işlerinde kolaylıklar nasib etsin. herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız..  

 Mail bu şekilde bitiyordu…

 Okuyucuların anlaması için bazı noktaları açmaya çalışayım… Mu… Ca…

 Abdülkadir dayımın oğlu diye yazılanlar, İhsan ve Nurettin… Rahmetli Abdülkadir bey zÂhir hayatında yaşarken mesleği “altın bilezik“ imalatçısıydı. Vefat edene kadar 50 seneden fazla bu meslek ile uğraşmıştı. Oğulları da Nurettin ve İhsan, Nur, “Kalb” ve İhsan ise görme yani “Kılıç” ile bağlantılıdır. Görülen zuhurat yaklaşık 30 yıl öncesinde ki Efendi Babamın Terzihanesinde geçmektedir. Yani bu dükkan da eğitilenler, yani Efendi Baba’ma çıraklık yapanlara zaten burada ma’nâda kendilerine şeriat, tarîkât ve irfâniyet ölçüsü üzere kullanılmak üzere “Kalb” ve “Kılıç” verilmektedir. Bunlar belli bir kişi ve zümreye has bir şey değildir. Ehil değilse de kendisinden bu verilenler alınır… Kişi zaten hangi mesleği yapıyorsa onun mesleği “Altın Bilezik” hükmündedir. Ma’nâ da da bu böyledir. 

-------------------

 Kılıç Ve Kâlb Sarkaçları[65] “ İz- -T-B- ” Cancağızım; “(25) İncir” dosyasına yapmış olduğum yorum yazısında, 2010 yılında görmüş olduğum zuhurat Efendi Babam-ı ziyâretten yaklaşık 40 gün önce görülmüş. Aslında bu gün daha iyi anlıyorum ki, bu zuhurat Efendi Babam-ın Terzi Baba kitâblarında yazılan gördüğü zuhûrât ile alakalıymış. Bu zuhurat ne olduğunu kısaca tekrar hatırlayacak olursak;

 Efendi Babamıza, zuhuratında altın bir zincir-bilezik verilmiş. Bu zincirin, “Kılıç” ve “Kâlb” şeklinde sarkaçları varmış. Efendi Babam, bu zuhuratın zâhiri yorumunu iki oğlu olacağı olarak yorumlamış. İzzet isminde ki oğlu askerliğini Astteğmen olarak yapmış, bunu kılıç olarak yorumlamış. Küçük oğlu Cem ise bayan kuaförü olduğu, saçlarda Esmâ-i İlâhiyye remzi olduklarından, Sûltanımız tarafından kalp olarak değerlendirilmiş. Tamam buraya kadar, her şey tastamam veriler, kod-lar yerine oturuyor.

 İşin civcivli tarafı burada başlıyor. Ma’nâda, bu zuhûrât ile alâkalı olduğu değerlendirmesi yapılan “Kâlb” kendisini cismen pek tanımam, sadece adını duyduğum bir kişidir. Şu an Terzi Baba ile irtibâtı olmadığını biliyorum.[66] “Kılıç” olduğu bildirilen kişiyi gayet iyi tanırım. Şu anladığım noktada, bu “Kılıç” ile bir hayli üzerime yürümüş. Efendi Babama, ma’nâda verilen “Kılıç”[67] ve öğretilen nefis şeytânına karşı oyunlar ile lâyığını buldu.[68]

 İşyerimde bu İ. ile alâkalı bulunan iki kişi vardı. Birini bir kazâ sonucu rahmetlik olunca anlamıştım.[69] Diğer kişi de, Mu… olarak ma’nâlanan kişiyi Efendi Baba’mın yaptığı yorum da nitelemesinden ma’nâda ki İ. ile bağlantılı olduğunu anladım. Her ikisi ile yaklaşık 27-28 senelik bir mücâdelem olmuş. Bunlar aslında bir bakıma olumsuz nefsâni yönlerimdi. Ma’nâda Efendi Babam tarafından verilen Nusret’ul Fetih (Metin) kılıcıyla bu yönlerimi kesip atmışım. Hamd olsun… 

 Buradan şu İ. nin giderken yapmış olduğu bazı iddialara da yanıt vermiş olalım.[70] Bu kişi Üçler, Beşler gitti, Kırklar dağıldı. Terzi Baba’ya “53” (سورة النجم) “Necm sûresi de” varmış gibi ifâdelerde bulunmuştu. Yaptığı bir konuşmanın kayıtlarını bir şekilde dinledik, bunları oradan biliyoruz.

 Üçler, Beşler, Yediler, Kırkların tarîkât mertebesinde ne oldukları bellidir. İsteyen bunların ne olduğunu araştırabilirler. Anlatmak istediğimiz konunun başka bir yönü vardır. Zâten bunlar tarîkât mertebesi itibâriyledir gidenin yerleri, başka kişiler tarafından doldurulmaktadır, denmektedir. Yolumuzda bu listede olup bâtın âlemine göçen, kendi isteği ile ayrılan veya tard edilmişlerin yerini birileri doldurmuş olması gerekir. Benim için bu yönden bu konunun pek bir önemi olmadığı için bu konuyu Efendi Babama sormadım, sormam da… Kendisi kimlerin olduğunu zâten biliyordur. Beni ilgilendiren zâten bunların hakikati;

 (1-) Ahadiyyet ve teklik olduğu, (3-) Allah, Rahmân Rahîm, (5-) Beş Hazret mertebesi, (6-7) Zât-i ve Sübûti Sıfâtlardır.

 (12) İnsân-ı Kâmil – Kâmil İnsân, (40) Hakikat-i Muhammediye, (300) İlmel Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinin vahdette kesret olarak her an bir şen de yani bir işte olmasıdır.

 İşte İ. nin üstünden bu merâtibi İlâhiye alınmış, yani gafletine ve zilletine düşmüştür. Ama gafilanın, gafletinden nereden haberi olacaktır. 

 Diğer “53” (سورة النجم) “Necm Sûresi” ifâdesine gelince daha önce geçen ifâdelerden bu madalyonun ön yüzü ve altının değer ifâde eden yönünü yazmıştık. Bu gün birçok yerden, kazıdan altın eşyâlar veya sikkeler çıkmaktadır. Bunlar bugün kullanılmadıkları hâlde, Üç beş bin liralık altın değeri olduğu hâlde milyonlarca değer biçilmekte hatta bazılarına kıymet biçilememektedir. Bu geçmiş âlimler, yazarlar, ressamlar, müzisyenler, bilim adamları içinde böyledir. İşte aslında “53” ü daha da kıymetli kılan arka yüzü (طوغر) “Tûğrâ” yani bâtınında bulunan (هُ) “Hu” dur. Yâni demem o ki “53” bir remzdir. Zâten kendi buna sahip te çıkmaz. Efendi Babam bizim ne kadar hisse- miz var ise,” Ümmet-i Muhammedin” de o kadar hissesi var der-demektedir. Gönlünden bu “Gizli hazîne” nin hissesini bulup çıkardıysa bu suç mudur? Kim kimi bu konu da engellemiştir. İsteyen araştırır ve kendine ait olanı hisseyi gönlünde bulup çıkarır. Ama bunun bir formülü vardır. “Ya bir gönül ol, Ya bir gönle gir.” Ancak bu gönül eğitimine devâm edip, bu hisseden pay alabilmek mümkündür. Anlaşılacağı üzere dünyâ ehli böyle kıstaslar ararlar, bu bir bakıma zarûrettir. Gelene de işte bu durumuzda var demek içindir. Bazen bakar, bununla fazla uğraşılmaz der. Bir zamanlar yolumuz vardı. Şimdi tüm yollar bizim der. O da anlamaz sen yoluna ihânet emişsin der ve “kös kös” gider. A! akıllı geçinen zevat hakîkat’te sen Hakk’a giden yolu kaybetmişsin de haberin yoktur. Aynasından sana göstermiş, ama nâfile!

 Nusret babam rahmetullâhi aleyh ve Rahmîye annem rahmetullâhi aleyte, Pendik yayalar mezârlığında defn olunarak, doğudan gelen bu İ. tehlikesine ma’nevî kalkan olmuşlardır. Cenâb-ı Hakk (c.c.) makamlarını âlî ve yüce eylesinler.[71]-[72] “ İz- -T-B- ” 

----------------

 فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ {الزخرف/54}

 (43/54) “Festehaffe kavmehu fe-etâ’ûh(u) innehum kânû kavmen fâsikîn(e)”

(43/54) Firavun kavmini küçümsedi. Onlar da O'na itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi. 

-----------------

 Nefsi emmare Fir’avunu kendini ilah etti. Ve bâtında nefsi emmare hayal ve vehim kuvvetlerini üzere hayat süren bir kavimdi. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَلَمَّا آسَفُونَا انتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ {الزخرف/55}

 (43/55) “Felemmâ âsefûnâ-ntekamnâ minhum feagraknâhum ecma’în(e)”

(43/55) Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince biz de onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.

 فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ {الزخرف/56}

 (43/56) “Fece’alnâhum selefen ve meselen lil-âḣirîn(e)”

(43/56) Onları sonradan gelecekler için ibret ve örnek kıldık. 

-----------------

 Fir’âvu’un boğuluşu hakkında “Yûnus Sûresinde belirtilen âyet-i Kerîme’ler.

(Yûnus-10/90-92) 

**********

وجاوزنا ببني إسرائيل البحر فأتبعهم فرعون

وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدُوًّا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ

قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُوا

إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ

 (Yûnus-10/90) (ve câveznâ bibenî İsrâîlelbahre feetbeahüm Fir’âvn’ü ve cünüdühü bagyen ve adven hattâ izâ edrakehülgarakü kâle âmentü ennehü lâ ilâhe illellezi âmenet bihi benü isrâîle ve ene minelmüslimîn.) 

 “Ve İsrâîl oğullarını denizden geçirdik. Fir’âvn ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihayet ona boğulmak yetişince dedi ki: Ben İsrâîl oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım.”

---------------

 Daha evvelki, benzeri Âyet-i Kerîme’lerde de, ifade edil-diği gibi, “Beni İsrâîl-gece yürüyenlerin oğulları” zâten yol ehli oldukları için önlerine çıkan nefis deryasını mürşitlerinin önderliğinde, bulundukları mertebelerinin ilmi, ve imânları ile aştılar. Yol ehlinin arkalarına düşen nefsi emmâre ve askerleri, bu yolun eğitimini almadıkları ve ayrıca, inkâr ettikleri için, yolu ve tehlikelerini de bilemediklerinden, tedbir alamadılar ve bu yüzden üzerlerine kapanan nefis deryasını durduramadılar. Ve böylece gece yürüyenler gibi deryadan geçeceklerini zannettiler, ancak nefsi emmâreleri onları aldatıp nefis denizini üzerlerine kapadı nefsi emmârenin askerleri kendi nefs denizlerinde boğuldular. 

 Nihayet ona-“ Fir’âvn” boğulmak yetişince, bu halleri gören ve düşünen nefis “ Fir’âvn”u, kendinin de, kendi gadabında, boğulmak üzere olduğunu görünce, çareyi benî İsrâîl’in inandığı rabb’e inanmakta, yani mürşidin peşinden, ancak imân ile gitmek lâzım geldiğini son anda dahi olsa bile, lâzım geldiğini anlayarak, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım. Diyerek aslının ve özünün müslüman olduğunu bildirmiştir.

-----------------

الْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ

(Yûnus-10/91) (El ane ve kad asayte kablü künte minel müfsidîne)

“Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş idin.”

-----------------

 “Şimdi mi?.” Yani çaresiz olarak sonunun geldiğini anladığın zaman mı? İmân ettin. 

**********

فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً

وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ

 (Yûnus-10/92) (Felyevme nüneccike bibedenike liteküne limen halfeke âyeten ve inne kesiran minennâsi an âyatina le gafilüne) 

 “Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.”

-----------------

 “Artık bugün senin cesedini kurtaracağız,” Bu ifade şunu belirtmektedir. Nefsi emmârenin kendine ait bir şeyi olmadığı ancak bir elbise-cesetten başka bir şey olmadığı ancak büyücülerin elinde hayal ve vehmin kurgusunda hareket eden bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. İşte bu hadise ve “ Fir’âvn” sahnelerinde kendinin hiçbir şey olmadığı, “tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın.” Bütün bu anlatılanlar ve âyetlerimizin açıklanmalarından sonra da, “Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.” 

-----------------

 وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ {الزخرف/57}

 (40/57) “Velemmâ duribe-bnu meryeme meselen izâ kavmuke minhu yasiddûn(e)”

 (40/57) Meryem oğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar.[73]

-----------------

 Âyet-i Kerime İseviyet mertebesi âyetlerindendir. Uluhiyet mertebesinden, risâlet mertebesine hitap etmektedir.

-----------------

 Efendimiz (s.a.v.) Alak sûresinde “Rabbinin adı ie oku!”[74] hitabı ile Hakikat-i Muhammediyenin Museviyet mertebesi biilgilerinin hakikatini anlatmaya başlamıştı. Bir önceki âyete kadar 46 ile 56 âyetlere kadar Museviyet-Tarikat mertebesinin nefsi emmare Fir’avunu ve Hadi ile Mudill arasındaki mücadele nefsi emmare Fir’avunun Hakikat-i ilahi ilmi deryasında boğulmasına kadar anlatılmıştı. 

 Ve bu âyeti kerime ile nefsi emmarenin hayal ve vehim kuvvetlerlerine Meryemi ve İsevi hakikatler anlatılmaya başalamıştır.

 Kişi varlığında “Meryemiyet” mertebesine geldiğinde Ruh’ül Kudüs bilgilerini alır. Ve varlığında “İseviyet” mertebesine hamil olur yani onu taşımaya başlar. Ama bir yönden tarikat-museviyet mertebesine bağlı olduğundan mürşidi olan irfan ehline hurma ağacı olan varlığına sorular sormak suretiyle kesrette vahdet bilgilerini alır. Ruh’ul kuds bilgilerinin desteklemesi ile İseviyet merbesinin bigilerini almaya başlar. Nefsi emmarenin vehim ve hayal kuvvlerine kesret âlemindeki zuhurların çokluk görüntüsünin aslının hakk’ın birliğinin tekliğinden kaynakladığı anlatılınca yaygarayı basıp bu hakikat bilgisinin sindiremediklerinden örtüp gizlemek istediler. Nerede tantanalı bir durum varsa orada şeytan vardır. Vehimi şartlanmalarına bu anlatılar hoş gelmedi. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ {الزخرف/58}

 (43/58) “Ve kâlû e-âlihetunâ hayrun em hu(ve) mâ darabûhu leke illâ cedelâ(en) bel hum kavmun hasimûn(e)”

(43/58) Onlar dediler ki: "Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlıdır, yoksa İsâ mı?" Bu misâli sırf seninle tartışmak için ortaya attılar. Doğrusu onlar çok kavgacı bir topluluktur. 

-----------------

 Âyet-i Kerime İseviyet mertebesi âyetlerindendir. Uluhiyet mertebesinden, risâlet mertebesine hitap etmektedir.

-----------------

 Kendi varlıklarında bulunan hayali ve vehimi bilgiler mi hayırlı yoksa İseviyet mertebesininin bilgiler mi? Diye kıyas yaparak sırf tartışma çıkarıp ortalığı bulandırmak için cedelleşip kavga çıkarttılar. Ellerinden başka bir şey gelmektedirler. “Hakk geldi, batıl zail oldu”[75] buyurduğu gibi Hakk’ın olduğu yerde batıl duramaz ancak böyle tanatana yaparak ortalığı bulandırmaya çalışır. Ve tevzir ederek varı yok[76], yoku var göstermeye çalışır. (Murat Drûni)

-----------------

 إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ {الزخرف/59}

 (43/59) “İn huve illâ ‘abdun en’amnâ ‘aleyhi ve ce’alnâhu meselen libenî isrâ-îl(e)”

(43/59) Îsâ, kendisine lutuflarda bulunduğumuz ve İsrâiloğulları’na ilâhî kudretin örneği kıldığımız bir kuldur ancak.

-----------------

 Âyet-i Kerime İseviyet mertebesi âyetlerindendir. 

-----------------

 İsâ a.s., Hakikat-i Muhammediyenin “İseviyet” mertebesi bilgilerini meydana getiren bir peygamberdir. Hristiyanların Allah’ın (c.c) oğlu nitelendirmelerinden uzak O’nun kuldur. 

 Varlığında İseviyet mertebesini idrak eden bu mertebeyi yaşamaya çalışan kişinin ibadeti-ubudete dönüşür. Orada fiili işleyen Hakk’tır. Buna kurb-u nevafil denilmektedir. Ve sünnetler ile Hakk’a yaklaşma ile oluşur. Sünneti yaşam bâtında efendimizin idra ve haline uymaktır. (Murat Derûni) Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

 "Allah Teâla Hazretleri şöyle buyurdu:"

 "Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri  eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem." (Buhârî, Rikak 38.) İsâ a.s. israiloğullarına kudret örmeği kılnması ise;

 Onlar İsa’nın (a.s.) yapısını bilmediklerinden O’nu kendileri gibi mutlak cesed zannediyorlardı. İşte onun için ayet-i Kerime’de “Onu öldüremediler, asamadılar“ diyor. Ama onlar dediler ki “biz astık” diye. Asamadılar çünkü O ruh-u musavver yani tasvir olunmuş bir ruhtur. Ruhullah’ı asabilirler mi? İşte o yönüyle ölmedi, baki olması ama Meryem’den olan tarafı ile de ölmüş oluyor. (T.B.)

-----------------

 وَلَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَا مِنكُم مَّلَائِكَةً فِي الْأَرْضِ يَخْلُفُونَ {الزخرف/60}

 (43/60) “Velev neşâu lece’alnâ minkum melâ-iketen fî-l-ardi yahlufûn(e)”

(43/60) Eğer dileseydik, içinizden, yeryüzünde yerinize geçecek melekler kılardık.

-----------------

 Âyeti kerime Meleki âyetlerdendir.

-----------------

 “Ve eğer dilersek arzda (yeryüzünde) sizden (size) halef olacak (yerinize geçecek) melekler ca’l eder/kılardık Melekler : 

- yeryüzü melekleri, 

- gökyüzü melekleri ve

- arş melekleri diye de sınıflandırılırlar.

Ayrıca, 

- Ef’ali melekler, 

- esma-i melekler, 

- sıfat-i malekler, 

- zât-i melekler olarak da belirtilirler.

 Meleklerin ölümünü, efendimiz (s.a.v.) “İnkita-i zi-kir” (anmanın bitimi) diye ifade etmişlerdir.

 Bütün âlemde mertebeleri itibariyle meleklerin nüfuz etmediği hiçbir nokta yoktur. 

 Her bir yağmur damlasını bile bir melek yerine ulaştı-rır ve görevi bitince hemen ölür, ayrıca o yağmur tanesi dahi bir melektir varlığında mevcud su hayat ve hikmet hakikatle-rini ulaştığı yere taşır, oralarını şenlendirir.[77] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ {الزخرف/61}

 (43/61) “Ve-innehu le’ilmun lissâ’ati felâ temterunne bihâ vettebi’ûn(i) hâzâ sirâtun mustekîm(un)”

(43/61) Şüphesiz ki o (İsa a.s.), saatin bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.[78]   

-----------------

 Âyet-i Kerime İseviyet mertebesi âyetlerindendir. 

-----------------

 “innehu” daki “hu” İsâ a.s. a işarettir. Meallerde ve tefsirlerde “le’ilmun lissâ’ati” ilim saati, kıyamet saati ve gökten iniş saati olarak verilmiştir. Buna kıyameten bahsederken kıyamet saati diye bahsedilmesi ve İsa (a.s.) miraçtan dönmesi ile kıyamet saatinin yaklaşmış olacağı bilgisi ile yapılması olasıdır.

 İsa (a.s.) Hakikat-ı Muhammediyenin, İseviyet-Sıfât-Fenafillah mertebesin ilmini getirmiştir. Saat te “24” saat dilimi vardır. Sûre-i şerifte İseviyet mertebesi anlatımına Museviyet mertebesi anlatımıdan geçilmiş. Ve 53. Âyette “Altın Bilezik” ten bahsedilmişti. Altın ham olarak 24 ayardır. Ama bilezik altın ticaretinde 8, 14 ve 22 ayardan olur. Ve bilezikte genel tercih 22 ayar olmasıdır. “22” de saat içinde akşam “10” ın ifadesidir. Bu saat dilimide yazın akşam namazı saati ve kışın yatsı namazı saati içindedir. Bu da İseviyet ve Museviyet mertebeleri vakitleridir. İsâ (a.s.) Yahudi kavmi içinde gelmişti. Museviyet mertebesi ve devamı olan İseviyet mertebesini birlikte anlatmıştı. 

 “10” ise Fenafilah mertebesidir. Bu merteye gelenin saati Hakk’ta fani olarak hayali varlığının kıyametinin kopmasıdır. “Küllü nefsin zaikatü’l mevt” Her nefis ölümü tadıcır[79], idraki ile kıyametinin saatinin ilmine bilgisine sahip olmasıdır.

 Kendi varlığında bulunan sıfât kuvvetlerine, artık Hakk’ın sıfâtlarını nefsi emmare istikametinde kullanmayı bırakıp, hakikat ilmi olan sırat-ı müstakime uyun diyerek nefsin istikametinde kullandığı esmâları artık Hakk’ın olduğunu idrak edin diyererek uyarmaktadır. (Murat Derûni) 

-----------------

 وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ {الزخرف/62}

 (43/62) “Velâ yesuddennekumu-şşeytân(u) innehu lekum ‘aduvvun mubîn(un)”

(43/62) Sakın şeytan sizi doğru yoldan alıkoymasın. Gerçekten o sizin için apaçık bir düşmandır. 

-----------------

 “Mübîn” açıklayan kelimesi altıncı defa bu sûre-i şerif içinde geçmektedir. 6 ise imân mertebeleri ve altı yöndür.

 “Mubin” 2, 15, 18, 29, 40 ve 62. Âyetlerde geçmektedir. Sayıları toplarsa (2+15+18+29+40+62= 166) dır. Ayrıca (1+6+6=13 tür.) Bu 166 nın 2 yönüne daha bakarsak, 

 66+1= 67 kısaca Allah (c.c.) sayısal değeridir.

 Fatiha sûresinde noktaya dönersek;

 (Nokta) Üç boyuttan biri kendinde olmayan’ dır.

 (Nokta) kendisi bir şey ifade etmadiği halde, her şeyin kendisi ile ifade edilen, gözle görülebilecek en küçük işaret. diye tanımlanmakta’dır.

 Fazla yormamak için Ebced hesabı sayı değerlerini toplu olarak vermek istiyorum o da (164) dür, toplarsak (1+6+4=11) eder ki; o da şüphesiz Hakikat-i Muhamme-diyye’ye bağlıdır. Bu oluşuma (2) olan (ب) be yi de eklersek yine (13) tür.[80] “ İz- -T-B- ” Görüldüğü gibi “Nokta” ve “Be” nin toplamı da (166) dır. 

 “Mübin” sayısal değeride “Mim: 40” “Be: 2” “Ye: 10” “Nun: 50” dir. Toplarsak (40+2+10+50= 102) dir. Bu da (12) Hakikat-ı Muhammediyedir. Mubin sayısal olarak Hakikat-i Muhammediye apaçık açıklamaktadır.

 “Mim” Hakikat-ı Muhammediye mertebelerini, “Be” ile birliktelik risalet mertebesini, “Ye” ilmel/aynel/ hakkal yakîn mertebelerini, “Nun” Nûr-u Muhammediyeyi ifade etmektedir.

 İşte şeytan sizi sırat-ı müstakimden alıkoymasın. Apaçık sizin için düşmandır.

 “Mübin” in harflerinin içerdiği ma’nalar sizin hakikatinizi apaçık açmaktadır, şeytan bu hakikatin düşmanıdır.

 (7/16) “Kâle febimâ aġveytenî leak’udenne lehum sirâtake-lmustekîm(e)”

 (7/16) "Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım."

 A’râf sûresinde şeytanın sırat-ı müstakim üzere oturacağını bildirmektedir. Bilindiği gibi 6 yön vardır. Ön, arka, sağ, sol, alt ve üst diye yönler isimlendirilmektedir.

 Şeytan’ın ön, arka, sağ ve soldan ve buradan gelen bilgilerden haberi vardır. Ve bu bilgileri dalgalandırıp karıştırma yetisi vardır. Ama alt ve üsten gelen ilâhi ilimden haberi yoktur.

 Önden hayal kuvvetleri, arkadan vehim kuvvetleri, sağdan aklı cüzün programını karıştırmak suretiyle ve soldan nefsi cüze iğva verme suretiyle yoldan çıkarır.

 Ama kişi irfani bilgiler ile alttan “ilmi ledün” bilgileri ile eşyanın hakikatini ve yukarıdan vahyi ve ilhami bilgiler ile firaset ile doğru bilgi almaktadır. 

 Nefsin yolundan, iblisin yolundan, Hakk’ın doğru yoluna ulaşmak için irfan ehlinin eğitimi ile Ariflik yolundan ilerlemelidir. (Murat Derûni)

-----------------

 وَلَمَّا جَاء عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُم بِالْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُم بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ {الزخرف/63} 

 (43/63) “Velemmâ câe ‘îsâ bilbeyyinâti kâle kad ci/tukum bilhikmeti veli-ubeyyine lekum ba’da-llezî tahtelifûne fîh(i) fettekû(A)llâhe ve-etî’ûn(i)”

(43/63) İsa, apaçık mucizeleri getirdiği zaman şöyle demişti: “Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

-----------------

 Âyet-i kerime “İseviyet” mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Mûsâ (a.s.) verilen levhalar içinde Nûr ve Rububiyet mertebesi levhalarını açıklamamıştı. Bu levhaların hakikatini Îsâ (a.s.) kavmine açıklamıştır. Bunlar ayrığa düştüğü konulardır.

 “Nûr” eşyanın içten aydınlatan ve onub varlık sağasında görünmesini sağlar.

 “Rububiyet” haikati ise her fiilin (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) ALLAH’ ın güzel isimlerinden birinin zuhur yeri olduğunun kavranması ve fiilleri meydana getiren ve onlara KİM’lik veren İSİM’ lerde görüp (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) “ALLAH’ın güzel isimleri” ni birlenmesidir.

 Kişi “İseviyet” mertebesine geldiğinde kendi varlığında “bilhikmeti veli-ubeyyine” hikmet ile bazı şeyleri açılamaya geldim der. “Hikmet” ilmi ledün bilgisidir. Ve eşyayı yerli yerine yani onun hakikatinin, isminin ne olduğu anlamaya açıklamaya yarar. 

 Toprak hikmettir. “İsâ” (a.s.) toprak yönü ise Meryem validedir. Bu hikmet bilgisinin nefsi küllü olan “Meryem” validenin hakikatlerinden alır. Kişi sıfât mertebesine geldiğinde nefsi küllü olan irfan ehli mürşidinin yolunun hakikatleri ile yoluna devam eder. Eğer bunu terk ederse Hz. Ali’in “Cem”den farka gelmemek tehlikesi ile zındıklığa düşme tehlikesi ile karşılaşabilir. (Murat Derûni) 

-----------------

 إِنَّ اللَّهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ {الزخرف/64}

 (43/64) İnna(A)llâhe huve rabbî ve rabbukum fa’budûh(u) hâzâ sirâtun mustakîm(un)”

(43/64) Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur. 

-----------------

 Âyet-i kerime “İseviyet” mertebesi âyetlerindendir.

------------------

Diyanet Meali:

43.64 - Şüphesiz Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabbiniz’dir. Öyleyse O'na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur. 

---------- 

 Görüldüğü gibi İsa (a.s.) ile ilgili Ayet-i kerîmelerde Rububiyyet mertebesinin ne kadar etkili olduğu açık olarak görülmektedir. Kitap sahasının daha çok genişlememesi için bu asli bilgileri yeterli görüp yolumuza devam edelim. 

 NOT= Bu hususta daha deniş bilgi, (30-19-meryem suresi) kitabımızda bulabilirsiniz.[81] “ İz- -T-B- ” 

-----------------

 فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِن بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ أَلِيمٍ {الزخرف/65}

 (43/65) “Fahtelefe-l-ahzâbu min beynihim feveylun lilleżîne zâlemû min ‘azâbi yevmin elîm(in)”

(43/65) Fakat aralarından çıkan gruplar, İsâ hakkında ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbından dolayı vay zulmedenlerin hâline![82] 

-----------------

 Âyet-i kerime “İseviyet” mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Gerçek İncil “Îsâ” (a.s.)ın kendisidir. Çünkü ALLAH’ın kelimesi ve Îsevîyyet mertebesinin (10) zuhur yeridir. İncil ismiyle kayıtlı bir kitâp gelmemiştir. Bu yüzden böyle bir kayıt bulunamamıştır, çünkü yoktur. Elde bulunan ve “İncil” ismi verilen dört yazılımın gerçek isimleri ise (hadis-i Îsâ) lar’dır. Ve yazarlarının isimleriyle yazarlarına göre vardırlar. 

 “İncil” (Matta)ya göre: 

 “İncil” (Markos)a göre: 

 “İncil” (Lûka)ya göre: 

 “İncil” (Yuhanna)ya göre: 

 Bu yazılımlar, yazarlarının anlayışları üzere ürettikleri (hadis-i Îsâ)lar’ dır. ALLAH’ın kitâbı ise (ALLAH’a göre) olur. “Kullara göre” olmaz. Bugün elde bulunan gerçek “İncil” “Kûr’ân-ı Keriym”min içinde bulunan ve ora da muhafaza edilen “Îsâ”(a.s.) hayatını ve Îsevîyyet mertebesini anlatan Kûr’ân-ın Âyetleridir. Günümüzden yaklaşık üç bin sene evvel gelmiş olan Tevrat’a ait olduğu bildirilen yazılımlar olduğu halde, ondan yaklaşık bin sene sonra geldiği söylenen gerçek “İncil”den acaba ortada niye bir vesîka yoktur?[83] “ İz- -T-B-” Maide sûresinde bu hâl hakkında İsâ a.s. sorulması hakkında âyetler vardır.

 (5/116) (Ve iz kalAllahu ya Îsebne Meryeme eente kulte linNasittehızunî ve ümmiye ilâheyni min dunillâh* kâle sübhaneKE mâ yekûnü lî en ekule mâ leyse lî Bi hakk* in küntü kultühu fekad alimtehu, ta'lemü mâ fî nefsî ve lâ a'lemü mâ fî nefsik* inneKE ente allâmül ğuyub;)

 (5/116) “Ve Allah demişti ki: "Ey Meryemoğlu Îsâ, sen mi insânlara: 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki ilâh edinin' dedin?". "Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan birşeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!".

 İncil’i anlayabilecek anlayışlar dünya üzerine geldiği için İncil geldi ve ilk olarak hâvariler tarafından anlaşıldı. Tabî daha sonra hâvariler tarafından yayılmasında değişik yollara sapıldı. Zâten varlığındaki Hakkın varlığı olduğundan tabîidir ki bilecek.

 Îseviyetin beşeriyet yönüyle söylediği cümle budur işte, “sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem”. 

 (5/117) (Mâ kultü lehüm illâ ma emertenî Bihi enı'büdullahe Rabbî ve Rabbeküm* ve küntü aleyhim şehîden mâ dümtü fîhim* felemmâ teveffeytenî künte enter Rakîbe aleyhim* ve ente alâ külli şey'in Şehîd;)

 (5/117) "Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbınız olan Allah'a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şâhit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen herşeyi görensin.”[84] “ İz- -T- B- ”

-----------------

 Kişi eğitiminde “İseviyet” mertebesine gelir ve bu bana yeter diye bulunduğu yerin irfani eğitiminden ayrılırsa Hz. Ali’nin dediği gibi Cem’den farka gelemez… Bu durumdan onu çıkaracak ve farka getirecek İrfan ehli Ariftir. İşte benin namazım kılındı, namazı kimin için kılacağım ben Hakk’la hakk oldum gibi v.s. sözler bu tayfadan çıkar. Evet, kişi bu hal ve yaşam içine girebilir. Ama bu çok kısa bir süre olur. Ve bu hal içinde Arif onu çıkarır. İbadetine, Ubudet olarak döner. Ve bu ibadeti etrafındakilere göstermek için yapar. (Murat Derûni)

-----------------

 هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ {الزخرف/66}

 (43/66) “Hel yenzurûne illâ-ssâ’ate en te/tiyehum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)”

(43/66) Onlar kendileri farkına varmadan ansızın kıyâmetin başlarına gelmesini mi bekliyorlar? (40/66)

-----------------

 “illâ-ssâ’ate” kıyâmet saati, şu an dünyada yaşayan neslin kıyametin kompasıdır. Nasrettin hocanın dediği gibi hanımım ölmesi küçük kıyamet benim ölmek ise büyük kıyamettir. 

 Latifenin altında letaif vardır. Hanım kişinin nefsidir. “Küllü nefsin zaikatul mevt”[85] Tüm nefisler ölümü tadacaktır. Kişinin nefsinin ölmümü tatması onun kıyametinini kopmasıdır. Ölmeden önce bu idraken olursa Nasrettin hocanın dediği gibi Hakk’a uçacak bir beden elbisesi kalır. Onunda uçması büyük kıyamet olur. 

 Eğer ölüm âyette yazıldığı ansızın başa gelirse hayal içinde hayalden yine hayali olan ahiret hayatına geçilmiş olur. (Murat Derûni)

-----------------

 الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ {الزخرف/67}

 (43/67) “El-ehillâu yevme-izin ba’duhum liba’din ‘aduvvun illâ-lmuttekîn(e)”

(43/67) O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.

-----------------

 “Yezme-izin” İzin günü, genelde çalışma hayatında bulunanların izin günleri vardır. Tatil günü ve günleridir. “Tatil” esiğer mâ-i ilahiyyeyi tatil eden “Kahhar” esmâsıdır. “Vahid’ül Kahhar” hükmü ile o gün mülk ve saltanan Allah (c.c.) dir. 

 İttika sakınma şeriat mertebesinde günahlardan sakınmak, tarikat metebesinden ilâhi muhabbete geri kalmaktan sakınmak, hakikat mertebesinde Hakk’ın gafletinde olmaktan sakınmak marifet mertebesinde Hakk ile olmaktan bir an olsun geri kalmaktan sakınmaktır. 

 Nefsi emmare, hayal ve vehim kuvvetlerinden sakınmayanlar o gün birbirine düşman olur.(Murat Derûni)” 

 “li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vahid’il Kahhar”(Mü’min 40/16.Âyet) yani “Bugün Mülk kimindir? Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” İşte bizim bu Âyetin hükmünü bu dünyada yaşamamız gerekiyor. “Bugün mülk kimindir” dediği genel olarak yaşanacak hâdise, ahirette kıyamet kopup ortada hiç bir varlık kalmayınca Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendine seslenecek “Bugün mülk kimindir” diye ve ortada kimse kalmadığından yani Cenâb-ı Hakk ortadaki varlıkları Vâhid ve Kahhar ismiyle kaldırdıktan sonra, “Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” diye cevap verecek, işte bu o gün olacak hâdise, fakat bu hâdisenin bugün bizlerde olması lâzım çünkü Âyetin enfüsi tahakkuku var, bunlar olmazsa tam bir dervişlik hayatı ortaya gelmez. Kendinin dışında ne varsa etkisiz hâle getirmesi demek, kendimizin dışında ne varsa, zâtımızın dışında ne varsa, kendi varlığımızda içinde olmak üzere ortadan kaldırmamız gerekiyor demektir. Ne zaman ki Kahhar esmâsı biz de zuhura çıktı yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı, kaldıysa da bunları olumlu yönde kullanmaya başladık ve onların kendilerine ait bir faaliyet sahaları kalmadı, işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu.[86] 

 Yolumuza faydalı olur düşüncesi Mesnevi-i Şerif beyitleri şerhi ile devam edelim.

 Aklın akıl ile safa cihetinden âşinâlığı olduğu vakit, her dem muhabbet ziyâde olur.

 Zîrâ iki sâhib-i aklın safvet cihetinden birbiriyle âşinâlığı ve sohbetleri olduğu vakit, her an aralarındaki muhabbet ziyâde olur.

 Nefsin her alçak nefis ile aşinalığını, sen yakînen bil ki, her dem hem kemterdir.

 “Hadd-i zâtında alçak olan her iki nefsin birbiriyle âşinâlığı ve dostluğu dâimâ pek aşağıdır.” Zîrâ her iki nefis sâhibi birbirleriyle dost ve musâhib oldukları vakit, sıfat-ı nefsâniyyelerinin galebesi yüzünden pek çabuk dostlukları adavete münkalib olur. Nitekim âyet-i kerîmede bu hakikat beyân buyurulur: (Zuhruf, 43/67) ya’ni “Bu günde müttakîler müstesnâ olmak üzere dostlar birbirine düşmandır." Zîrâ ki, onun nefsi illet etrafında dolaşır, marifeti çabuk fâsid eder.

 “Zîrâ her iki sâhib-i nefis bir illet-i ma’neviyye olan sıfât-ı nefsâniyye etrâfinda dolaşır, aslâ kalblerinde safvet bulunmaz. Binâenaleyh aralanındaki muârefe ve âşinâlık çabuk bozulur.” “Ma’rifet" kelimesinden murâd, âşinâlıktır.

 Eğer dostu yarın nefret edici istemezsen, dostluğu âkil ile ve akl ile tut!

 Eğer yarın âlem-i hakikatte nefret edici bir dost istemiyorsan, bugün dostluğu âkil olan insân-ı kâmil ile ve nefsinle deği, aklın ile et![87]

-----------------

 يَا عِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَا أَنتُمْ تَحْزَنُونَ {الزخرف/68}

 (43/68) “Yâ ‘ibâdi lâ havfun ‘aleykumu-lyevme velâ entum tahzenûn(e)”

(43/68) Ey benim kullarım! Size hiç korku yoktur bu gün ve siz mahzun da olmayacaksınız 

-----------------

 Tasavvufta “Havf reca” “kabz ve bast” “heybet üns” halleri vardır.

 Seyrin başında kişi korku ve ümit arasındadır. Daha sonra bir genişleme ve bir daralma oluşur ki manevi doğumlar ile sahası gelişir. Ve daha sonra bu halden dolayı ilahi bir heybet ve yakinlik hali oluşur.

 İşte kişinin kıyameti kopmuş ve “abduhu” “hu”nun kulu olmuş abdiyet mertebesine ise Allah (c.c.) hitap etmektedir. Bu kulluğun bir önceki âyette müttaki diyerek olduğu gibi şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebeleri ile bu kulluk hali farklılık gösterir. Şeriat ve tarikat mertebesinde kul ve rab vardır. İbadet kuldan rabbe doğu yapılır. Hakikat mertebesinde ise kul yoktur kime ibadet edecektir. Orada fili işleyen sureta kuldur. Ama hakikatte, haktır. Bu fiil hakk’ın fiili olan ubudettir. Kul batında, Hakk zuhurdadır. Marifet mertebesinde ise kul, hakkın âletidir. Bura ise Kul zahir, Hakk bâtındadır. (Murat Derûni) Abdin vücûd-i 'abdânîsi bakî olmakla beraber esmâ-i celâliyye-i Hak'tan esmâ-i cemâliyye-i Hakk'a iltica eder. Yani Hakkın celalinden cemaline, abdın vücudu vardır, fakat celalinden cemaline sığınmış olur. Böylece de kendini korumuş olur. Ne zaman ki biz beşeri vücudumuzu Hakkın vücudunda ifna ettik işte bunlar için de korku yoktur. 

 Binâenaleyh abd kendi nefsini Hakk'a karşı yine Hak'la muhafaza etmiş bulunur. Meselâ "Müntakım" ism-i celâlîsinden, "Rahîm" ism-i cemâlîsine kaçar.[88] “ İz- -T-B- ” 

-----------------

 الَّذِينَ آمَنُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِمِينَ {الزخرف/69}

 (43/69) “Ellezîne âmenû bi-âyâtinâ vekânû muslimîn(e)”

(43/69) “Ey âyetlerimize imân edip müslüman olan kullarım!”  

-----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

------------------

 Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'in de aralarında bulunduğu bir sahabe' topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, İslâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasûlüne sorarak cevaplarını almıştır. İşte Cebrail (a.s.)'in bizzat soru sorarak ve cevaplarını tasdik ederek telkin ettiği bu hadise "Cibril hadîsi" adı verilmiştir.

 Abdullah b. Ömer'in, babası Hz. Ömer'den naklettiği bu hadis şöyledir:

 "Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)'in yanında bulunduğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru peygamber (s.a.s.)'in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve:

 "Ya Muhammed! Bana İslâm'ın ne olduğunu söyle?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "İslâm; Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i hac etmendir." buyurdu. O zat: "Doğru söyledin." dedi. Babam dedi ki: "Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu."

 "Bana imandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): Âllah'a, Allah'ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır." buyurdu. O zât yine: "Doğru söyledin." dedi. Bu sefer:

 "Bana ihsandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): " Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür." buyurdu. O zat:

 "Bana kıyametten haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) "Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir." buyurdular. "O halde bana alâmetlerinden haber ver." dedi. Peygamber (s.a.s.):

 "Câriyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir." buyurdu. Babam dedi ki:

 Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasûlü bana: "Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun?" dedi. "Allah ve Rasûlü bilir." dedim.

 "O Cibrîl'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti." buyurdular. [89]

 Bu konu hakkında (7) İslâm İslam-İman-İhsan-İkan ve (72) Îmân ve Îkân adlı kitaplarda gemiş bilgi ve araştırma vardır dileyenler oaraya bakabilir.

 Allah (c.c.) bizin âyet işaretlerimize teslim olan kullarım diyere zatına teslim olan kullardan bahsetmekedir.

 Hadisi şerifte görüldüğü gibi İslâm’ın mertebeleri vardır. Ayrı, ayrı dinler diye bir şey yoktur. İbrahim a.s., Musâ a.s, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Hz. İbrahim, “... Ben Müslümanların ilkiyim / ilk Müslümanım.” (Enam, 6/163) Hz. Musa, “Ben iman edenlerin / müminlerin ilkiyim.” (A'raf, 7/143)

 “Ve havârilere; "Bana ve Resûl'üme îman edin." diye vahyettiğim zaman, onlar da "Îman ettik ve bizim müslüman olduğumuza şâhid ol." demişlerdi.” (MÂİDE 5/111) Hz. Muhammed (a.s.m) de, “Ben ilk Müslüman olmakla emrolundum.” (Zümer, 39/12) Bu âyetten İslâm’ın ayrı bir din ve diğer dinlerin de İslâm’dan ayrı bir din olmadıkları açıkça anlaşılıyor.

 Müslüman, kendi varlığından temizlenerek Hakk’a teslim olmuş kimse demektir.

 Her mertebenin teslim olmuş kulları şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebesinden teslim olmaktır.

 Hakk’ın fiillerine, isimlerine, sıfatlarına ve zatına teslim olmaktır … (Murat Derûni) 

-----------------

 ادْخُلُوا الْجَنَّةَ أَنتُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ {الزخرف/70}

 (43/70) “Udhulû-lcennete entum ve ezvâcukum tuhberûn(e)”

(43/70) Siz ve eşleriniz cennete girin. Orada ağırlanıp sevindirileceksiniz." 

-----------------

 “Udhulû-lcennete” Cennete dahil olun cennet ifadesi başına “el” lam-ı tarif takısı gelmiştir.

 Arapçada "el" şeklinde yazılan lam-ı târif, bir cümledeki ismin:

 Belirli bir şahsı veya nesneyi ifade ettiğini gösterir. Örneğin, "el-kitab" (kitap) derken, kastettiğimiz belirli bir kitaptır.

 Tüm bir sınıfı veya türü temsil ettiğini gösterebilir. Örneğin, "el-insan" (insan) derken tüm insanlığı kastediyoruz.[90]

 Lam-ı tarif ile genel 8 cennet ve özel olarak her sınıfın gireceği 7 cennnet ve 8. Cennet olan cennet’ül meva yani zât cennetinden basedilmektedir. 

 Eşler ile girilmesi nefis cennetlerine girecek olanlar cüzü aklı ve cüzü nefsin hayali ve vehimi bilgileri ile birlikte dahil olurlar. 

 Zât cennetlerine girecek olanlar ise, aklı küll ve nefsi küllden gelen rahmâni bilgilerin eşliği ile cennete gireceklerdir. (Murat Derûni)

-----------------

 يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ وَأَنتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ {الزخرف/71}

 (43/71) Yutâfu ‘aleyhim bisihâfin min zehebin ve ekvâb(in) ve fîhâ mâ teştehîhi-l-enfusu ve telezzu-l-a’yun(u) ve-entum fîhâ hâlidûn(e)

(43/71) Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Nefislerinin istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız. 

-----------------

 Burada da görüldüğü gibi halden ve cennet ehlinin etrafında dönenlerden bahsedilmektedir. Çünkü onlar mihver, yani merkez olmuşlardır. Altın tepsilerin içinde esmâ ilminin tatlı mânâ içecekleri vardır. Bunları “billur-içi görünen” kadehlerle, orada dünyada ki gibi mânâlar perdeli olmadığından içeceklerin kadehlerdeki renk ve cinsleri görülmektedir.

 Mânâ âleminin nûrlu oluşumları bu şekilde kendilerine lütfedilir. 

 Bu âyet-i kerimde de “en-nefis” nefis lâm-ı tarif ile ullanılmıştır. Buradaki lâm-ı tarif şemsidir. Çünkü “en” “ene” nefis “ben” der. Nefsi benliğin eğitim ile izafi-hayali ve oradan ilahi benliğine ulaşması lazımdır.

 Lâm-ı tarif ile genel ve belirli bilinen bir nefisten bahsedilmektedir.

 Genel nefisin hoşlanacağı nefis cennetlerinde olan nimetlerden hoşlanması ve zât’tan örtülü perdesi olmasıdır.

 Bilinen nefis ise “men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” yani “Kendini (nefsinin) bilen Rabbini bilir.” Rabbine Arif olan nefistir. Bu da zât cenneti içinde enfes olmuştur.

 İrfân ehli ise dünyâda iken “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olmuştur” hükmünü yerine getirdikleri için onların nefisleri artık Rahmâniyete dönüşmüş olacaktır. 

 “telezzu-l-a’yun” gözler de yine lam-ı tarif ile verilmiştir. Yine genel geçer gözden zuhuru müşahade eden göz ve bilinen-bilen göz bu da müşahade eden gözdür. (Murat Derûni) Faydalı olur düşüncesi ile Terzi Kızı hamım kardeşimizin Nefs âyetleri çalışmasında âyetin izahını buraya alıyoruz.

--------------------- 

43.71 - Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

43.71 - Altından tepsiler ve küplerle üzerlerine dönülür dolaşır, nefislerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep orada ve siz orada muhalledsiniz.

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

43.71 - Onların üzerine altundan tepsiler ile ve destiler ile dolaşır ve orada canların hoşlanacağı ve gözlerin lezzet alacağı şeyler vardır ve siz orada ebedîyyen kalıcılarsınız.

------------------------ 

İZAH: Yedi nefis mertebesini içine alan nefis yani bedenle tadılacak cennetlerden bahsedilir. Emmare de günahını çektikten sonra, mertebesine uygun cennete girecektir biiznillah.

“Ebediyyen kalmak” ilk başta müjde gibi görünse de ilerleme olmayacağı ve kazandığı mertebede ebediyyen kalacağı için düşündürücüdür. 

İrfan cenneti ise efal, esma, sıfat ve zat cennetlerini içine alır. Oralarda ilim almak devam edecektir biiznillah. N.N.[91]

-----------------

 وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {الزخرف/72}

 (43/72) “Ve tilke-lcennetu-lletî ûristumûhâ bimâ kuntum ta’melûn(e)”

(43/72) İşte bu, yapıp ettiklerinizle girmeyi hak ettiğiniz cennettir. 

 لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِنْهَا تَأْكُلُونَ {الزخرف/73}

 (43/73) “Lekum fîhâ fâkihetun kesîratun minhâ te/kulûn(e)”

(43/73) Orada sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz. 

-----------------

 İşte cennet ehlinin her biri hangi esmânın ve benzerlerinin tesiri altında ise onların meydana getirdiği ağaçların gölgesinde oturmaktalar ve onların meyveleri kendi emirlerine hâzır vaziyette hemen ulaşacakları bir konumda beklemededirler. Bu hal meyvelerin kendilerinden razı olduklarını göstermektedir. Çünkü dünyada iken o esmâ-i İlâhiyye kendilerinden razı idi, o fiilleri işleyenler de marzi, yani razı olunmuşlardan dılar. Diğer taraftan, sıfât âleminden esmâ âlemine mânâlar indiriliyor, esmâ âleminden ef’âl âlemine indiriliyor ve onlardan faydalanıyorlar. (Murat Derûni)

-----------------

 إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَ {الزخرف/74}

 (43/74) “İnne-lmucrimîne fî ‘azâbi cehenneme ḣâlidûn(e)”

(43/74) Şüphesiz ki suçlular, cehennem azâbında ebedi olarak kalacaklardır.

-----------------

 Nefsi emmarenin hayal ve vehim kuvvetleri ile celâli olan Aziz, Cabbar, Mütekaebbir dünyada iken o esmâ-i İlâhiyye nefsi yaşantı üzerinde kullandıklarında o fiilleri işleyenler de cehennem tarafından marzi, yani razı olunmuşlardan dılar.

 Ve işlediklerleri şuç neticesinde bu esmâların zuhuru olarak ebedi alacaklardır. (Murat Derûni)

-----------------

 لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ {الزخرف/75}

 (43/75) “Lâ yufetteru ‘anhum vehum fîhi mublisûn(e)”

 (43/75) Onların azâbı hafifletilmez ve onlar azab içersinde ümitsizdirler. 

-----------------

 وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ {الزخرف/76}

 (43/76) “Vemâ zâlemnâhum velâkin kânû humu-zzâlimîn(e)”

(43/76) Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zâlimler oldular. 

-----------------

 Âyet-i kerime zâti âyet-i erimelerdendir.

-----------------

 “Zâlamnâhum” biz onlara zulmetmedik ifadesinde bu zulüm bizim zâtımız kaynaklı değildir. Velakin;

 Nefsi emmarenin karanalığında hayal ve vehmin karanlığı içinde yaşadıklarından onlar nefisleri ile kendilerine zulmettiler. (Murat Derûni) Faydalı olur düşüncesi ile “Fusus’ül Hikem” şerhi ile yolumuza devam edelim.

 İmdi hüccet-i bâliğa Allah için sabittir. (5).

 Cezâ gününde, cezâ günü demek bilindiği gibi cehenneme atma günü değildir, cezâ karşılık demektir, yani âhirette mahkeme-i kübra kurulduğu zaman o cezâ günüdür, cezâ karşılık demektir, muhakeme edilecek kişi Hakk’a yönelik olarak hayatını sürdürmüşse onların cezâları cennettir, ama isyan üzere hayatını sürdürmüşse onların cezâları da cehennemdir. Yani cezâ azab değil karşılık demektir. Kim neyi görmüşse karşılığını alacaktır. Hani esnaflarda alış veriş yaparlar da, baştan fiatı konuşulmamışsa bittikten sonra, bu işin cezâsı ne kadardır denir ya, yaptığı işin karşılığı sorulmaktadır, o halde cezâ karşılık demektir. İşte burada ruz-i cezâda yani karşılık, muhakeme gününde hüccet-i baliganın ne olduğu suret-i sübutu gelecekteki suâl ve cevâbdan anlaşılır. 

 Cenâb-ı Zü'l-Celâl hazretleri: Ey kâfir ve âsî ve câhil kullarım! Ameliniz hasebiyle sizin hakkınızda tertîb ettiğim cezâyı çekiniz! Yani karşılığını görünüz. Amellerinizin karşılığını görünüz. Yalnız bakın burada “ey kâfir âsi ve câhil kullarım” diyor, âsi’siniz, kâfirsiniz, câhilsiniz ama benimsiniz diyor. Ne olursa olsun Cenâb-ı Hakk “kulum “ demişse o yeter. Bu da işin başka tarafıdır. Hani bazı ailelerin evlâtları vardır ya, işte biraz yaramazlık yapıyor, uygunsuz şeyler yapıyorlar, yapıyorlar, yapıyorlar, ama gene anne baba benim evlâdım ne yapalım diyor, yapacak bir şey yok, gibi. 

Ehl-i ikâb: yani suçlanan kimseler, yani onlara edilen hitab ki bunlar günahkar ehlidir, Yâ Rab! Küfrü, isyanı ve cehli, ezelde sen bizim üzerimize takdir ettin. Senin takdirin ile bizden sâdır olan a'mâlden dolayı şimdi bizi cezalandırman ve takatimizin hâricinde olan şeyi bizden taleb etmen hakkımızda zulüm olmaz mı? 

Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk; Benim kazâ ve takdirim ilmime tâbi'dir; ve ilmim dahi, isti'dâd-ı ma'lûmunuza tâbi'dir. Yani bilinen onlara verilen istidadlarına tabidir, Binâenaleyh siz ezelde bana dediniz ki: "Bizim isti'dâd-ı mahsûsumuz budur; biz senden bu isti'dâdımıza göre hükm isteriz." Ben de öylece hükmettim ve zâtınızda meknûn, gizli olan şey üzerine vücut verip, o şeyi îcâd ve izhâr eyledim. Yani o şey üzerine ifaza-i vücut, vücut feyizi verip o şeyi icad ve ızhar eyledim. 

Binâenaleyh sizden sâdır olan küfür ve isyan ve cehil, ancak sizin zâtınızda bil kuvve mevcut olan şeydir, ben yalnız ifaza-ı vücut edip, ben yalnız vücut verip, onları îcâd ve izhâr ettim. İmdi ben size zulmetmedim. Siz ancak kendi nefsinize zulmettiniz. Ve sizin talebinizin hâricinde size bir şey vermedim. Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk; Benim kazâ ve takdirim ilmime tâbi'dir. Şimdi Cenâb-ı Hakk siz böyle diyorsunuz ama benim kazâ ve takdirim yani hükmüm ilmime tabidir, ilmim dahi istidad-ı ma’lûmunuza tabidir. Yani ezelde istidadları ne ise a’yân-ı sâbitedeki programları ne ise, kendilerine verilen odur ve orası mahlûk olmadığından, kimlikler orada başlı başına kendi hallerindedir. 

Yani Cenâb-ı Hakk onlara demiyor, bunu yapacaksın bunu yapacaksın diye, a’yân-ı sâbite programı olarak programda programlanmış insan bir terkiptir. Esmaların bir terkibidir, işte bu programlar halk edilmiş değil, var edilmiş yaradılmış değil, Allah’ın varlığında İlm-i İlâhide mevcutturlar. Yani her bir program başlı başına müstakil bir varlık, program olarak orada varlıktır. Yani kendi hürriyetleri üzere sâbittir ayrıca. Kazâ ve kaderim ilmime tabidir, yani İlm-i İlâhidedir bunun kaynağı Esma mertebesinden, Sıfat mertebesinden başlamamaktadır demek istiyor, Zât’i ilimdedir bunlar. İşte insanın en büyük yüksek hali budur. Allah’ın varlığında kendi Uluhiyet sahası kişinin kendisinin sahası, bunu anlamak biraz zordur. Zor değil de ikilikle şartlanmış, ötelerde ayrı bir Allah, Aşağıda kul olduğu ile şartlanmış bir varlığın mantığın kafanın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Zâten bu mübarekler de onla-ra anlatmıyorlar, taleb edene anlatıyorlar veya a’yân-ı sâbitesinde olanlara anlatıyorlar. 

Kaza ve takdirim ilmime tabidir, ilmim dahi istidad-ı ma’lûmunuza tabidir. Yani o a’yân-ı sâbite programındaki ma’lûm olan istidadına tabidir. Yani Oradaki istidadı ne ise o ortaya çıkmaktadır. Ben bir şey üzerinize vermiyorum diyor. Binaen aleyh siz ezelde ilminizle bana dediniz ki, bizim istidad-ı mahsusumuz budur, yani bize mahsus olan bize tahsis edilmiş olan, bizim hususi istidadımız budur. Biz senden hususi istidadımıza göre hüküm isteriz derler. Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı şey onların talebi üzere hükmetmektir. Böyle yap demek değildir. Yap demesine gerek yok, istidadın gereği ne ise onu zâten o varlık kendi kendisi yapıyor. Bunu haktan da kendisi taleb ediyor. Yani Allah burada isyan et demiyor. 

Ama a’yân-ı sâbitesi Mudil ismi üzere bina olduğundan ve Mudil ismi de Allah’ın ilminde Zât’ında başlı başına bir varlık olduğundan yani Allah’ın sahasında bir saha olduğundan, işte oradaki sahanın özelliği ne ise a’yân-ı sâbite özünden, Mudil isminin tahakkukunu istiyor. Allah sen Mudil ol demiyor, bakın ne kadar hassas ama gerçek olan bir konudur. Bizim istidad-ı mahsusumuz budur, biz senden bu istidadımıza göre hüküm isteriz. Yani bize böyle hükmet diyorlar. Ben de öylece hükmettim, zatınızda gizli olan şey üzere ifaza-ı vücut edip zatınızda olan şey üzere feyizli vücud verdim. Ve o şeyi icad ve ızhar eyledim. Yani sizin özünüzde olan şeyi ben ortaya çıkardım. 

Yani sizin istediğiniz talebiniz üzere ben onu ortaya çıkardım. İşte kudret Hakk’a ait olduğundan ilim de a’yân-ı sâbiteye ait olduğundan, ancak a’yân-ı sâbite, bu kendisinde olan hususiyeti kendi kendine, ortaya çıkaramayacağından, Hakk onu ortaya çıkarmaktadır. Ama kulunun istediği üzere ortaya çıkarmaktadır. Hakk kudretini kullanıyor, ama hüküm kula ait oluyor. Bakın a’yân-ı sâbiteye ait oluyor. Binaen aleyh sizden sâdır olan küfür ve isyan ve cehil, yani sizden meydana gelen küfür isyan ve cehil, ancak sizin zâtınızda yani kendi kimliğinizde, a’yân-ı sâbitede bil kuvve mevcut olan şeydir, yani kuvvede olan şeydir. Zuhura çıkan şey değildir, istediğiniz için ben de onu zuhura çıkarıyorum diyor. Ama siz istediğiniz, için onu zuhura çıkartıyorum diyor. Ben size bunu yapın demiyorum diyor. Ben yalnız ifaza-i vücut edip onları icat ve ızhar ettim. Onlara vücut verip feyiz verip yani ihtiyaçlarını verip ızhar ettim. Şimdi ben size zulum etmedim, siz ancak kendi nefsinize zulum ettiniz ve sizin talebinizin haricinde size bir şey vermedim demektedir. Hani bir âyet-i kerîme vardır (43/76) âyetinde buyurur;

وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ

 “Allah onlara zulum etmedi ancak onlar nefslerine zulum ettiler” diye âyet-i Kerîmede buyrulur. Sizin talebinizin haricinde size bir şey vermedim. Yani size zulum etmedim. 

Ehl-i ikâb: Yâ Rab! Bizim zâtımıza o isti'dâdı veren kimdir? Ve ilm-i ilâhînde onu kim îcâd eyledi veya onu vaz' eden kimdir? Şimdi günahı üstünden atmak için soruyor, suçu yüklenmemek için soruyor, Cenâb-ı İzzet: Ma'lûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd mec’ul, vücuda getirilmiş değildir. Zîrâ benim "ilm"im sıfat-ı zâtiyyemdir. Sıfât-ı ilâhiyyem ise, Zât-ı Celil-i şânımla beraber kadîmdir (evveli, öncesi yoktur). Ve başlangıcı olmayan zamanlarda îcâd mesbûk (bir şeyin başka bir şeyden önce bulunmuş olması) değildir. Binâenaleyh îcâddan evvel bir şeyin îcâdi mevzû'-i bahs olamaz. Ben yalnız ilm-i ezel-i ilâhîmde olan şeye vücut, feyz verip, onları gayb örtüsünden belirme sâhasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve isti'dâdlan üzere zâhir oldular. 

Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk Ma'lûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd mec’ul değildir, yani ezeli ilimde ma’lum olan istidat mec’ul değildir. Bunu daha evvelki sohbetlerde görmüştük, a’yân-ı sâbite mec’ul değildir. ceal edilmiş yani sonradan var edilmiş bir şey değildir. ilm-i ezelide mevcuttur. İşte a’yân-ı sâbitelerimiz de ezeli ilimde, yani Allah’ın Zât’i ilminde mevcut olduğundan var edilmiş şey değil ve orada mahlukluk hususiyeti de, daha henüz yoktur. Yani programlarımız hâlikiyet mertebesindedir. A’yân-ı sâbiteleri-miz istiklâl sâhibidir. İşte bizim en değerli yerimiz orasıdır. 

Biz a’yân-ı sâbitenin ilmi kadar, her birerlerimiz halk edicileriz. Bilen ayn bilinen gayr, yani kim bunu biliyorsa bunu yaşıyor ve hak ediyor, bilmiyorsa kendini mahluk zannediyor. Yani ruhlar âleminden sonraki tecelliye ait halini söylüyor. Ruhlar âleminden evvelki ilm-i ilâhideki hâlini bilmediği için söyleyemiyor, ama kaynak isneyniyetten evvelki vahidiyetten başlıyor. Ma’lûmât-ı ezeliyede olan istidat mec’ul değildir, yani sonradan var edilmiş değildir. Yani istidatlarımız ezelidir. Fiziğimiz zamana bağlıdır, işte bu zamana bağlı olması da, kaderin faaliyete geçmesidir. Bu faaliyete geçmeden bizde kader hükmü daha yoktur, kazâ hükmü vardır, kazâ program hükmü vardır, sadece nasıl okullar başlıyor, evvelâ bir program yapılıyor, o yapılan program okullar derse başladığı zaman tatbike geçiyor. 

Zira benim ilmim sıfat-ı Zât’iyemdir, şimdi ilim bir sıfattır, ama Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının sıfatıdır, sıfat-ı Zât’iye sıfatları var esmaiye yani Zat’ından değil de bir başka alt mertebelerden sıfatları vardır. Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelâm, Semi, basar, bunlar Sıfat-ı Subutiye aynı zamanda Zât’ına da bağlıdır, sıfat-ı İlâhiyem ise Zât-ı Celilim şanımla beraber kadimdir. Bakın iki sıfat mertebesi ortaya çıktı, birisi sıfat-ı Zat’iye, Zat’ının sıfatı, diğeri Sıfat-ı İlâhiye, Sıfat-ı İlâhiye Zât-ı Celili şanımla beraber, yani yüce şanımla beraber, sıfat-ı ilâhiye kadim ezelidir. Ama diğeri ilim sıfatı Zât’ından zuhur eden yani bir sonraki aşamadır. 

Ve ezeli azelde, yani ezellerin ezelinde icad mesbuk değildir. Yani ezellerin ezelinde icat geçmiş değildir, olmuş değildir. Ezellerin ezelinde icat yoktur. Sadece İlm-i İlâhi vardır. Binaen aleyh icattan evvel yani vücuda getirmeden evvel, icat vücuda gelmedir, zuhur etme, görüntüye gelmedir, icattan evvel bir şeyin icadı mevzubahis olamaz. Yani herhangi bir şey icat edilmezden evvel icat edilmesi mevzubais olamaz. Ben yalnız ilm-i ezeli ilâhimde olan şeye ifaza-ı vücut edip, onları gizli gaybden bütün gayblerden sahay-ı buruza çıkardım. Yani bariz olma sahasına çıkardım. Görüntü sahasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve istidatları üzere zâhir oldular a’yân-ı sâbitelerin zuhurları. 

Kendi hallerinin gayrisiyle zâhir olmaları için asla cebir ve hüküm etmedim. Yani sizin böyle isyan halinizde olmanızı ben cebretmedim diyor. Sizin özünüzde olan ne varsa ben onu zuhura çıkardım kendimden bir şey koymadım diyor. Yed-i feyyazımda buhl yoktur. Yani feyiz veren elimde cimrilik yoktur, benim elim açıktır diyor. Siz istediniz ben verdim, ben fiilimden mes’ul değilim, mesul olan sizsiniz. Yani cenâb-ı Hakk bir fiil işliyor, ama bu fiili sizin isteğiniz üzere yaptığım için ben mes’ul değilim bu yaptığım işten diyor. 

Şimdi gitsen ki bana bir araba ver desen arabayı verdiler şartlar yerine gelince tabi, şimdi onların arabayı verme hükmünü sen verdin, onlar vermediler, talep eden o hükmü onlara verdi, onlar da mecbur oldular sana bunu vermeye çünkü o hükmü yerine getirmekteler, işte sen dedin ki, 2012 model bir araba istedin onlarda verdiler, sonra sen dedin ki ben 2013 model istemiştim, işte ben böyle yapmadım diyor, sen 2012 model istedin ben de onu verdim, ben sana cebir kullanmadım, sen ne istedinse ben onu yaptım sana diyor. Onun için beni suçlama diyor.

Yed-i feyyazımda buhul yoktur, yani benim feyiz elim açıktır, cimrilik yoktur, sen ne istedinse ben onu verdim diyor. siz istediniz ben de verdim ben bu fiilimden mes’ul değilim ben sana arabayı verdim sen beyendin beyenmedin, ben senin istediğini verdim. İşte bundan ben mes’ul değilim beni sorumlu tutamazsın diyor, mesul olan sizsiniz. 21/23 âyetinde buyurur, 

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

O fiilinden mes’ul değildir ama siz fiillerinden mesulsünüz. Bu âyet-i Kerime’ye de burada işaret ediyor. Bu surette Allah için hüccet-i baliğa sabit oldu. Önceki cümlede bahsettiği “hüccet-i baliğa” yani baliğ olan hüccet, delil, kesin delil yani bu hususta, yani Allah’ın hiçbir kuluna cebr etmediği haksızlık yapmadığı ve kulun talebi ne ise onu icat ettiği onu verdiği hakkında delil “hüccet-i beliğa” bu anlatılandır diyor. Hüccet; delil baliğa da kâmil bir delil, yani şüphe bırakmayacak bir şekilde açık bir delildir. 

Hüccet-i baliğa sabit olur, çünkü bizim üzerimize onun hükmü ilm-i hikmet-i ilahiyesi mucibince yani ilminin hikmet-i ilâhiyesi gereğince ve Zât’ı iktizasıyladır. Ve eşyanın aynları hal-i a’demde yani yokluk halinde, ne şey üzerine sâbit olmuş idiyse O'nun hükmü ancak o şey üzerinedir. Yani eşyanın hakikati a’demde İlm-i ilâhide hangi şey hangi program üzerine idiyse o program üzerine zuhur eder. Aynları yokluk halinde ne şey üzerine sabit olmuş idiyseler, onun hükmü ancak o şey üzerinedir, 

 Ve a'yân’ın hâli a’demde o hâl üzere sübûtları, yani a’yân-ı sâbitenin o halleri a’demde yani yokluk halinde yani bâtın âleminde yani ilm-i ilâhide o hal üzerine sübutları, yani kendi programları üzere sabit olmaları, gayr-ı mec'ûl olan isti'dâdâtına dayanır. Yani halk edilmemiş ortaya çıkarılmamış sadece ilmi ma’nâda var olan istidadına müsteniddir. İstidadındaki programa bina edilmiştir. İstinad edilmiştir. Yani sonradan onlara bir şey yapılmış değildir. 

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

(Enbiyâ, 21/23) âyet-i kerîmesinin yüksek manasını bu hakikate nazaran etraflıca düşünmek lâzımdır.

Enbiya (21) / 23- Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise yaptıklarından mes’uldürler. Biz fiili ma’nâda söylüyoruz, halbuki bu mes’uliyet varsa eğer daha ilm-i ilâhideki mes’uliyetten başlıyor. Orada o program var ki burada tahakkuk ediyor. Eğer cenâb-ı Hakk a’yân-ı sâbitedeki programları ortaya getirmeden çıkarmadan nasıl olsa bunlar, bu programda ortaya çıkacak, hadi bakalım siz cennet ehli, siz cehennem ehli diye el koysaydı, cenâb-ı Hakk her bir a’yân-ı sâbite, ben ne yaptım ki cehennemlik oldum, ben ne yaptım ki cennetlik oldum, diye soru sorabilirlerdi. İşte Cenâb-ı Hakk bizi bu âleme getiriyor, bütün eşyayı, bu âlemde kişiler kendi yaptıklarını da müşahede ediyorlar. 

Yani program faaliyete geçince kayda alınmış oluyor. Tahakkuk edilmiş oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk da o kaydı göstererek, sizin haliniz bu neticesi de budur, diye bildirmiş oluyor. Eğer buraya gelinmemiş olsaydı bunlar bilinmeyecekti, bir başka âyet-i Kerîmede “siz ne türlü işler yapacaksınız bilelim” (47/31) buyu-ruyor. Şimdi irfan ehli bu âyet-i kerimeden çok büyük şeyler çıkartıyor, o zaman Cenâb-ı Hakk ezeli ilminde bilmiyor muydu, da bilelim diye sizi buraya getirdik yani ilim ma’lûma tabi olmuş oluyor. Daha evvel ilm-i İlâhide mevcut olan şeyler zuhura çıktığı zaman zuhurla ma’lûmla ortaya geliyor. A’demde bunlar bilinmiyor iken İlm-i İlâhide program iken yani Cenâb-ı hakk onları bilmiyor muydu da şeriat mertebesinde zuhura çıktığı zaman görelim bilelim diye sizi buraya getirdik hükmünü veriyor. İşte Hakk’ın bildirdiği gibi eğer onlar bu âlemde bilinmemiş görülmemiş olsalar yani yaşanmamış olsalar o kul diyecektir ki, benim bir fiilim yok ki beni neden cehenneme atıyorsun. 

İşte bilelim kimin ne olduğunu diye onları getirdik. Ama zâhiri ulema, bu o bahsedilen âyeti kabul edemiyor. Çünkü tenzihi ma’nâda bir Allah bildiğinden ve Allah’ın her şeyi ezelde bildiğinden yani evvelinde, bildiğinden o zaman sonradan oluşan ile bilelim dediğinden, demek ki, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi orada yokmuş da, fiil meydana geldikten sonra, öğreniyormuş gibi zannediyorlar ve bu âyeti tenzih ediyorlar. Veya hiç durmadan geçiştiriveriyorlar. Bakın ama ne kadar mühimdir. (yukarıda bu âyetten bahsedilmiş idi) İşte Muhiddin-i Arabi hz leri, onu açıklarken bilelim, demesinin ilminin ma’lûma tâbi olduğunu, yani ilm-i ilâhide var ama bilinmiyor, şahadeti yok şâhitleri yok, o zaman o kişi inkâr edebilir, ben yapmadım, neden beni cehenneme atıyorsun diye. Ama o fiil işlendikten sonra şâhitleri de var çevrede o zaman inkâr edemiyor, tamam bu benim hâlimdir diye. Burada “bilelim “ ifadesi siz de bilin anlamınadır. Sizde görün şâhit olun ama kendisi hakkında bilelim demesi onun acziyeti değildir, yani her hangi bir ilmi fiil meydana geldikten sonra, Allah’ın öğrenmesi değil bilmesi değil, “bilelim” dediği batında ilm-i ilâhide mevcut olan şeyin ilminin ma’lûma tabi olduğunu da bize bildiriliyor. Yani ilmin ma’lûmla müşahedeye geldiğini söylemiş oluyor. Yoksa bu şehâdet âlemi olmasa bütün bunlar gene aynen olduğu gibi olsa, o zaman insanlar esma âlemin den cennete veya cehenneme gitmiş olurlar, isimler âleminden gitmiş olurlar. Dünya olmaz, şehâdet âlemi de olmazdı. 

Şehâdet âlemine gelinmemiş olsa, cehennem ehli o zaman biz ne yaptık da cehenneme gidiyoruz deseler, o zaman haklıdırlar. Ama buraya gelip kendileri o fiili işledikleri için inkâr etmeleri mümkün değildir. 

Dinleyici sorusu: ilm-i ilâhide a’yân-ı sâbitemizi biz kendimiz mi seçtik, ben bunlara, bunlara talibim diye? Yok şimdi biz meseleye beşeriyetin içinden bakmaya çalışıyoruz. Onun için de ben çıkıyor hep ortaya, orada daha sen diye bir şey yok, bir program var, yani Allah’ın isimlerinden meydana gelen birer ilâhi programlar var. Orada daha henüz ben sen şu bu yok, işte her program bir kimlik hüviyetindedir. Ama Uluhiyetin içinde olan bir programdır. Biraz daha açık söylersem Allah programları ama Allah’ın genişliği ma’nâsında değildir, bu durum beşeri örneklerle verilecek şeyler değil, hissiyat duygu ve kâlp nuruna bağlı bir anlayış oluyor. Yani yüz metre koşan bir insanın, o süre içinde iki bin metre koşmasının gerekliliği, gibi yani imkânsız gibi görünen şey, ama imkânsız değildir. 

Yani biraz normalin üstünde bir gayret, alt yapı ve anlayış kabiliyeti gerektiriyor. Bu ufak tefek dünyalık işlerden değil ki, biz onlara bile zor akıl erdirebiliyoruz, bakın bunun en can alıcı tarafı, yani açıklayıcı tarafı, a’yân-ı sâbite mec’ul değildir, demesidir. Şimdi bizler bu âlemde mec’ulüz. Ceal, kılınmışız, tefsirlerde yaratılmışız denilen şeydir. İşte yaratılmış hükmüyle eğer bir şeye bakılırsa, bunları anlamamız hiç mümkün değildir. Bunların hepsini unutup temizleyip yeniden yeni bir anlayışla bu mevzulara bakmak gerekiyor, tevhidi olarak tek olarak, kesret olarak bunlara bakarsak zâten hiçbir şey anlayamayız. Ancak klâsik ma’nâda, kader ve kazâ diye, âlimlerin kendi anlayışlarına göre, belirttikleri kısacık kazâ kader anlayışları ki, bu dersin başında zâten onları da verdik. 

A’yân-ı sâbite mec’ul değildir, çünkü Allah’ın esmaları sonradan mı halk edildi değil, işte program Allah’ın kendi varlığında olan programdır. Allah bu programlara kimlik veriyor. O kimlikler de kendi zat’ından olduğundan, ilâhi kimliklerdir. Ruhlar o programlar dan sonra halk ediliyor, zuhura çıktıklarında, varlıklar kendilerini ayrı olarak gördüklerinden, bütün bu mesele curcuna bayram düğün ortaya çıkıyor, varlıklar kendilerini ayrı görmese hiçbir sorun olmayacaktır. Asılları itibariyle insanlar aynı, zuhurları itibariyle gayrı, olmaktadırlar. Gayrı olduklarından, bu hesap kitap ortaya çıkmıştır. Yoksa ortada hiçbir sorun yoktur. Sorun bizim hayel ve vehmimizdedir. Var zannettiğimizdedir. Aslında yoktur, şimdi biz kendimizi ateşe atsak biz, ben demesek problem olmayacak bizi kim ateşe atıyor diye, feryat etmesek, ateş bizi yakmayacak, İbrahim (a.s.) bunu idrak ettiği için ses çıkarmadı, zâten tevhid-i ef’al; fiillerin birliğidir, eğer ses çıkarsaydı benliğine düşmüş olacaktı, benliğe düşünce de o ateş onu yakıyor. Ateş onun ayrılığını yakıyor, gayrılığını yakıyor.[92] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ إِنَّكُم مَّاكِثُونَ {الزخرف/77}

 (43/77) “Ve nâdev yâ mâliku liyakdi ‘aleynâ rabbuk(e) kâle innekum mâkisûn(e)”

(43/77) Onlar cehennem bekçisine: "Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün." diye seslenirler. Mâlik de: "Siz böylece kalacaksınız." der.

----------------- 

 Sözlükte, meal ve tefsirlerde “Malik” cehennemi idare eden meleklerin isimlerinden biri olarak belirtilmiştir. Ey Mâlik; mâlik, cehennem muhafızının ismidir. 

 Mâlik (Arapça: مَالِكُ), Arapça bir kelime olup "Mülk" kökünden türemiştir ve "bir mülke sahip olan" anlamını taşır. İslam inancında Mâlik cehennemin yöneticisi olan meleğin ismidir.

 “Malik”, Kurân-ı kerimde 2 âyette geçmektedir. Bir diğer âyeti kerime Fatiha sûresi 4. Âyettedir.

 (1/4) “Maliki Yevmid Dîn;”

 (1/4) O, din gününün maliki Allah'ın. 

 Malik’el Mülk, Allah c.c. 99 esmâ’ül hüsnasından biridir. Cehenmende bulunanlar varlıkları kaynağı bu esmâdan kaynaklandığı için bu esmânın zuhur mahalline seslenerek, Rabbin olan Rabb’ül erbabdan bizi öldürmesini iste demektedirler.

 Mâlik (مَالِكُ) sayısal değeri “Mim: 40” “Elif: “1” “Lam: 30” “Kef: 20” dir. Toplarsak (40+1+30+20= 91) 9+1= 10 dur.

 Sayısal değeri görüldüğü gibi 10 dur. Ve Fenafillah mertebesidir.

 Hayali ve vehimi varlıklarından ifna olarak Hakk’ta fani olacakları yer dünya hayatı olduğu için hayali olarak ölmüşler ve bir daha onlara ölüm yoktur. (Murat Derûni) Temenni edilecek tek ölüm Efendimiz (s.a.v)’in “ölmeden önce ölünüz” diye buyurduğu ölümdür. Bu ölüm ise şuur ve idrâk olarak eski anlayışımızın kalkmasıdır. 

 (Sahih-i buhari tercümesi cilt 11 s. 133) şöyle bir Hadîs-i şerif vardır. 

 Rasûlullâh salla’lâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

 Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den rivâyete göre. 

 Kıyâmet günü (ehli Cennet, Cennet’e, Cehennemlikler de Cehennem’e ayrıldıktan sonra) “ölüm” aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde getirilecek. Bir dellâl: Ey Cennet halkı, diye bağıracak! Cennet’tekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve (bulundukları yerden çıkarak) bakacaklar. Şimdi dellâl: Bunu bilirmisiniz? Diye sorar. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: Evet biliriz, bu ölümdür, derler. Sonra dellâl: Ey Cehennem halkı, diye yüksek sesle seslenir! Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırırlar. Ve (bulundukları berzahtan çıkıp korku içinde) bakarlar. Dellâl: Bunu biliyormusunuz, diye sorar. Onlarda hepsi, onu görerek: Evet biliriz bu ölümdür derler. Bundan sonra koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanır. Bundan sonra dellâl: “Ey Cennet halkı! Cennet’te ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm, yoktur. (Cehennem halkına da) Ey cehennem’likler sizde karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!” diyecek. Bundan sonra münâdî (Bu gaflettekiler ehl-i dünyadır.) Âyetini okur. (19/39)

----------- 

 Görüldüğü gibi Hadîs-i şerif bu hususa çok büyük bir açıklık getirmekte’dir. Yukarıda bahsedilen hallerin hakikatini bizlere bildirmektedir. Peygamberimiz (ölüm aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde) getirilecek. Diye buyuyarak, ölümü hayvânlık mertebesinden “nefs-i levvâme” sûretinde tasvir etmiştir. O halde ölüm denen mahlûk “nefs-i emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Gerçek insân üzerinde geçerli değildir. Fiziki olan ölüm bir yok oluş değil bir (zâika-tadıştır,) tadış, ise aynı hayattır. “Ölen (hayvân) imiş âşıklar ölmez” diyen Yunus emre ne kadar güzel söylemiş. O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir. İşte böylece ikinci sefer olan “uruc” aslına yükselme başlamış, daha bu günden ebedi hayat namzeti olmuş olacaktır.[93]

“ İz- -T-B- ”

-----------------

 لَقَدْ جِئْنَاكُم بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ {الزخرف/78}

 (43/78) “Lekad ci/nâkum bilhakki velâkinne ekserakum lilhakki kârihûn(e)”

(43/78) Andolsun ki biz size hakkı getirdik. Fakat sizin çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.[94] 

-----------------

 Âyet-i Kerimez zâti âyeti kerimelerdendir.

-----------------

 Efendimiz (s.a.v.) Mirac dönüşünde beni gördü buyurmuştur. Hayal ve vehim içinde yaşayan nefsi emmare müntesipleri bundan hoşlanmamıştı.

 Faydalı olur düşüncesi ile (6-Mubarek geceler) kitabından “Görüş ve Müşahade” bölümünü buraya alıyoruz.

 Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır. 

 Allah-ı, Zat-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır. 

 Zat-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek müm­kündür. Ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’al”, “esma”, “sıfat” ve “zat” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişik­lik arz etmektedir. 

 Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleri­dir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir. 

 Arifler, “vuslat marifettir” demislerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir. 

 Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir.

 Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık öte­lerdedir, görülmez; bilinir. 

 Onun için Musa (as) “len terani” hitabına maruz kaldı. 

 Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hak­ta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertehesi”dir. 

 Bu mertebede ku­lun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konu­su değildir.

 Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez.

 Ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve mü­şahede meydana gelebilmektedir. 

 Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür. 

 Burada kuldan gören Hakk, ve görü­len de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.

 Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşle bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı, yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

 İşte bu makam varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah-ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler. 

 Bu hal (Ali İmran 3/18)

هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ

 “şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” allah şahit/tanık ennehü/kesin o “la ilahe illa hüve” 

 “Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifade­siyle Allah’ın kelamında zuhur eder.

 (Araf 7/1729)

وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ

 “ve eşhedehüm ala enfüsihim” ve onların/kendilerinin enfüs, nefisleri üzerine/karşı onları/kendilerini şahit/tanık tuttu “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir.

 Gerçek yaşamın her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahede hali vardır. 

 Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayalî görüşlerini ortaya koymaktadırlar ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleridir. 

 Onların; “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”larıdır ki bu da hayal mertebesinde oluşan hayali bir görüştür. Ayırd edilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayalden kurtulmak ancak marifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahedeye geçmekle mümkün olur.

 (En’am 6/103)

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ

طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ

 “la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” buyuruldu.

 ebsar/basar, gözler tüdrikühü/idrak etmez/algılamaz onu/kendisini ve “hüve” idrak eder/algılar ebsar/basar, gözleri ve “hüve” latif/göze görünmez habir/haberli/haberdardır “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.

 İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisinde ki 

 - “ihsan” *(13) ifadesiyle perdesi aralandı, 

 - “ve nefahtü” “ben ona nurumdan üfledim” iradesiyle başladı, 

 - ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi. 

 İslam dininin, son din; 

 Hz. Muhammedin, son pey­gamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi olması bu sebeptendir.[95] 

“ İz- -T-B- ”

-----------------

 أَمْ أَبْرَمُوا أَمْرًا فَإِنَّا مُبْرِمُونَ {الزخرف/79}

 (43/79) “Em ebramû emran fe-innâ mubrimûn(e)”

(43/79) Yoksa onlar hakka karşı gelmek için bir iş mi kararlaştırdılar? Biz de onları cezalandırmak için kararlıyız. 

-----------------

 أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُم بَلَى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ {الزخرف/80}

 (43/80) “Em yahsebûne ennâ lâ nesme’u sirrahum ve necvâhum belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(e)”

(43/80) Yoksa onlar, gizlediklerini ve fısıldaştıklarını bizim işitmediğimizi mi sanıyorlar! Hayır! Doğrusu şudur ki onların yanındaki elçi meleklerimiz her şeyi kaydediyorlar.

-----------------

 Nefsi emmarelerinin gizlediği ve vehim kuvvetlerinin kendilere fısıldağı evhamları işitmediğimizi sanıyorlar. Birimsel varlıklarına bulunan Hakkk’ın “Semi” esması ve semi sıfatının nefis istikametinde kullansalarda bunlar Hakk’a bağlıdır. (Murat Derûni)

------------------- 

وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ~ ~ ~

(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn. 
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var 

------------------- 

 Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir? “ İz- -T-B- ”

------------------- 

كِرَامًا كَاتِبٖينَ ~ ~ ~

 (82/11) - Kirâmen kâtibîn. 
 (82/11) - Kiram kâtibler var

------------------- 

İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş. 

Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.

 Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?

“ İz- -T-B- ”

------------------- 

يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ ~ ~ ~

 (82/12) - Yağlemûne mâ tef'alûn. 

 (82/12) - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.

------------------- 

 Bakın geldi işte. “Ya'lemune” onlar bilirler. Muhakkak ki siz ne işlemişseniz o Kiramen Katibin melekleri bunları bilirler yâni değerlendirirler.[96] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 قُلْ إِن كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَدٌ فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَ {الزخرف/81}

 (43/81) “Kul in kâne lirrahmâni veledun fe-enâ evvelu-l’âbidîn(e)”

(43/81) (Ey Peygamber!) De ki; “Rahmân’ın bir çocuğu olması mümkün değildir. Muhakkak ki ben O’na kulluk edenlerin önderiyim. 

-----------------

 Âyet-i Kerime sıfât mertebesi âyetlerindendir. Uluhiyet mertebesi risalet mertebesi kanalıyla aktarmaktadır.

-----------------

 Bu ayeti genellikle, “Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum” şeklinde tercüme etmişlerdir. Böyle bir tercüme ayetin başındaki “in” edatının şart edatı olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. “nefy” yani olumsuzluk bildiren edattır. Bu duruma başta Maturidî, Zamahşerî ve İbn Âşûr dikkati çekmektedir. Nitekim Taberî’nin beyanına göre, İbn Abbas, İbn Zeyd ve Katade gibi ilk müfessirler de “in” edatını “nefy” olarak almışlardır. Biz de “in” edatının “nefy” ma’nâsını dikkate alarak tercümesini bu şekilde alınmıştır.

-------------------

 Burada Rahmân’ın çocuk edinmesinden bahsediliyor. “Rahmân çocuk edindi” denmesinin suçu ne kadar ağır bir husus olduğu burada belirtilirken, Rahmân zuhurunu meydana getiren Allah’a bir çocuk isnâd etmenin çok daha ağır bir hâdise olduğu çok açıktır.

 Rahman sûresinde “Rahmân”ın Kûrân-ı Kerimi talim ettiği ve onu açıklamasını insana öğrettiği anlatılmaktadır.

 Hayali bilgi kaynaklı şartlanmış bilgiler kişinin çocuklarıdır. 

 Akl-i küll kaynaklı rahmani bilgiler kişi varlığında bulunan uluhiyet mertebesine ibadetini – ubudiyetini yapat.

 Efendimiz (s.a.v.) de Muhammediyet mertebesinin önderi olduğundan Abdiyet ve Ubudiyet mertebelerinin ilkidir. (Murat Derûni) 

-------------------

 سُبْحَانَ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ {الزخرف/82}

 (43/82) “Subhâne rabbi-ssemâvâti vel-ardi rabbi-l’arşi ‘ammâ yasifûn(e)”

(43/82) Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah onların vasıflandırmalarından yücedir, münezzehtir. 

-----------------

 Âyet-i Kerime Rububiyet mertebesi mutlak tenzih âyetlerindendir.

-----------------

 Tesbîh: Sübhânellah: Demek, Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) şanına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah’ın zâtında, sıfâtında, ef’âlinde cem’i noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan) Sübhan: (Allah c.c.) 

 (Tesbîh) “Sübha” çekilen tesbîh, tesbîh tanesi.

 (Sübha-î) Zâkir, zikredenin tesbîh-i. 

 (Sübha-keş) Tesbîh çeken.

 Osmanlıca Türkçe sözlük:

 Sübhânellah: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder. (Sübhanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir. 

 Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu (Tesbîh) ediyoruz, binâenaleyh, rahmetiyle yakınlığına bakarken hamdet. Ondan uzak olduğuna bakarken (Tesbîh) et ve her iki makâmı karıştırma. Ve her iki görüşü birleştirme ki, Hakk ve istikamet “mültebis-karışmış olmasın.” Lâkin karışma ve birbirinin içine girme olmadığı takdirde her iki mâkâmı ve her iki görüşü hem değiştirip hem de cem edebilirsin. Evet “Sübhanallâhi ve bihamdihi” her iki mâkâmı cem eden bir cümledir. M.N. 

 Cenâb-ı Hakk’ı şerikten, kusurdan, noksaniyet’ten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve Kemâl ve Cemâl ve Celâline muhalif olan bütün kusurlardan takdis ve tenzîh etmek mânâsı ile saadet-i ebediyyeyi ve Celâl ve Cemâl ve Kemâl ve saltanatının haşmetine “medar-sebeb” olan dar-ı âhireti ve ondaki Cenneti haber verip buna delâlet ve işaret eder. (Ş) (Bak: Bakıyat-ı sâlihat) 

--------------------

 Yukarıda belirtilen hususlar, genelde, zâhirî olarak kullanılan (tenzîh) anlayışına göre belirtilmiştir. Bütün mânâlarını ifade etmemektedirler. Bulundukları ve düşünüldükleri yerde “şeriat ve tarikat” mertebeleri itibarı ile geçerlidir, “hakikat ve marifet” mertebelerinde ki anlayışları ise daha başkadır. Yukarıda ifade edilen, “her noksanlık,” kendi mertebesi itibarı ile, “kendinin kemâlidir.” Evvelâ bu hakikatin anlaşılması lâzımdır. 

 “Tesbîh” in, (teşbîh) ve (tevhîd) mertebeleri itibarı ile de anlayışları vardır.

 Sübhânellah: “Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir.” 

-------------

 Bu ifade “ef’âl” mertebesi itibariyledir, yerli yerincedir, görülen her hangi bir şeyin inceliklerine nüfûz etmeye çalışarak meydana gelen beşeriyyet yönünden tabii bir hayrettir. 

 Ancak gerçek mânâ da olan hayret ise, hakikati yönünden olan hayrettir. Bunu da bize Efendimiz, (Ya Rabb’î, zatındaki hayretimi arttır) hükmüyle bizlere zât-î hayretin varlığını ve Sübhânellah: kelimesinin hangi mânâda söylenmesi lâzım geldiğini açık olarak bildirmiştir. 

 İşte bu yüzden (sübhanallah) ef’âl ve esmâ âlemleri bakımından tenzîh-î bir tesbîhtir. Ef’âl âleminde kesif, esmâ âleminde ise lâtif’tir. İşte bu ifade yukarıda belirtilen bu Hadîs-i Şerîf ile de açıktır, (Sübbûhun kûddüsun Rabbül melâiketü verrûh) sübbuhiyyet Malâikeye, kûddüsiyyet ise rûhaniyyet’e verilmiştir.

-------------

 Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında, esmâsında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.

------------- 

 Bu ifadeler de ef’âl mertebesi itibariyle yerli yerincedir. Ancak hakikat mertebesi itibariyle çok daha başkadır. Çünkü bu ifadeler ile Cenâb-ı Hakk sınırlandırılmış olunmaktadır, bu ise gerçek bir haksızlıktır. Bu anlayış aslında bizim hayalimizde beşer tenzîh-i üzere kurguladığımız Rabb-ı Has’ımızdır. Ve biz farkında olmadan o nu tenzîh etmekteyiz, zira gerçek olan Rabb’ül erbabın ne tenzîh’e ne teşbîh’e ve ne de tevhid’e ihtiyacı yoktur. Bunlara hakikatlerini anlamak şartıyle gerçek rabb’ımızı tanımak yolunda bizim çok ihtiyacımız vardır ve gerçek rabb’ımız ise (Hay ve zâhir) isimleri, başta olmak üzere bütün isimleri ve sıfatları ile hayatın tam içindedir. Hâttâ! Hayat’ın da kendisidir. 

-------------

 (Sühanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile, imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan “Sübhanâllah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir.”

-------------

 “Sübhanâllah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir.” 

------------- 

 Bu ifade de ef’âl mertebesi itibariyle doğrudur, ancak esmâ ve sıfat mertebeleri itibarı ile daha başkadır. Allah (c.c.) abdinden ve mahlûkundan ayrı değildir, eğer ayrı olduğu gerçek mânâ da kabul edilmiş olsa o zaman ortada ne abd ne mahlûk kalır, çünkü yaşayan her varlık Hakk’ın Hay ismi ile vardır ve hayatları onunla var olmaktadır. 

 (sübhanellah) ef’âl ve esmâ âlemleri bakımından tenzîh-î bir tesbîh’tir. Ef’âl âleminde kesif, esmâ âleminde ise lâtif’tir. 

 (Elhamdülillâh) sıfat mertebesi itibariyle ef’âl ve esmâ’dan Zât-ı mukayyet yönüyle, tenzîh-tesbîh’tir.

 (Allahu ekber) ise zat mertebesi itibariyle büyük demektir. Bütün âlemlerin ve varlıkların ana kaynağı burası’dır, tenzîh itibariyle “tesbîh” teşbîh itibariyle “zikir” dir. Aslında bütün tenzîhler teşbîhe göre tenzîh tir, Gerçek tenzîh ise (tenzîh-i asli-tenzîh-i kadîm) olan tenzihtir. Âlemlerde hiçbir tenezzül ve zuhuru olmayan Ahadiyyet ve a’maiyyet mertebeleri itibari ile zât-ı mutlak’ın tenzîhi’dir. 

 (sübhanellah-Elhamdülillâh) tenzîh-î yönden “tesbîh,” (Allahu ekber) ise Zât-ı mutlak yönünden “tenzîh-tesbîh” zât-ı mukayyed yönünden “teşbîh-zikir” dir. Ve bütün âlemler de geçerlidir. Toparlarsak, Ef’âl âlemi, ve Zât-ı mukayyet, itibarı ile yapılanlar zikr, esmâ ve sıfat âlemi ayrıca, Zât-ı mutlak itibarı ile yapılanlar ise “tesbîh”tir. Diyebiliriz.[97] 

“ İz- -T-B- ” Yukarıda sübhan ve sübhanallah hakkında verilen bilgiden sonra yolumuza devam edelim…

 “Gök” gönül göüğüdür. Yer ise beden arzıdır. Arş ise kişinin başı aklıdır. Gönüle zâti bilgiler, beden arzına efâl ve esmâ mertebesi bilgileri, arşa-başa ise rahmani akli küll bilgileri gelir. Bunların rabbi olan uluhiyet mertebesi hayal ve vehimleri ile nefsi emmare fikirleri yakıştırmaların mutlak tenzihinde ve yücedir. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ {الزخرف/83}

 (43/83) “Fezerhum yehûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevmehumu-llezî yû’adûn(e)”

(43/83) Sen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar bâtıla dalsınlar, oynaya dursunlar. 

-----------------

 Âyet-i kerime uluhiyet mertebesinden, risalet mertebesine hitaptır.

------------------ 

 Muhammediyet mertebesine, uluhiyet mertebesinden gelen hitap; Sen hayal ve vehimi bilgiler ile nefsi emmarenin batıl yaşantısının oyununa dalanları kendilerine verilen mühlet içinde endi haline bırak denilmektedir. (Murat Derûni)

------------------

 وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ {الزخرف/84}

 (43/84) “Ve huve-llezî fî-ssemâ-i ilâhun ve fî-l-ardi ilâh(un) ve huve-lhakîmu-l’alîm(u)”

(43/84) O, gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

-----------------

 Bu ayeti kerime “Teşbih” âyetlerindendir.

-----------------

 Gönül göğünde ve beden arzında ilah olan ancak odur. Hayali ve vehimi ilahlar yoktur. Ve gönüle vahyi ve ilhami bilgileri vehbi olarak verendir. Beden arzındaki kişininin ilmi çalışmaları ile ilmi ledün bilgilerini kesbi olarak verendir. (Murat Derûni) Külde Zat-ı hakikatin seyaranını anlatır. Yani bütün varlıkta ehadiyetin, Zat’ının seyeran olduğunu–faaliyette olduğunu duyurur.[98] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Fusûs’ül Hikem şerhi ile devam edelim. 

 40. Paragraf:

Ondan sonra Allah Teâlâ, Arş üzerine istiva eylediğini zikr eyledi. Bu da evvelki gibi tahdiddir. Ondan sonra her gece Hakk’ın semâ-i dünyâya indiğini zîkr etti. Bu dahi tahdîddir. Ondan sonra tahkîkan Hak semâda ve arzda olduğunu zikr eyledi. Ve biz nerede olur isek, muhakkak bizimle beraber olduğunu zikr etti; tâ bizim “ayn”ımiz olduğunu bize haber verinceye kadar. Halbuki biz mahdûdlarız. (biz sınırlı varlıklarız) İmdi Hak, kendi nefsini ancak hadd ile vasf eyledi (sınırlılık ile vasf eyledi)(40).

---------------

Ya’nî Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Tâ-hâ, 20/5) ya’nî “Rahman Arş üzerine müstevi oldu” buyurdu.

 اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

Ve Resûl’ünün lisâniyle de ya’nî “Allah Teâlâ her gece semâ-i dünyâya nüzul edip buyurur ki: Tövbe eden var mıdır ki, tövbesini kabul edeyim; ve istiğfar eden var mıdır ki, onu mağfiret edeyim” dedi. Ve keza Kur’ân-ı Kerîm’de, (Zuhruf. 43/84) ya’nî “O öyle Allah’dır ki semâda da Allah’dır; arzda da Allah’dır.”

 وَهُوَ الَّذِى فِى السَّمَاۤءِ اِلَهٌ وَفِى الاَرْضِ اِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ

Ve (Hadîd, 57/4) ya’nî “Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir” buyurdu.

……… وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ ……

İmdi Arş, yer, gök ve bizim bulunduğumuz yerler, hep hududlanmış makinelerden ibaret ve vücûd-i mutlakın bi’t-tenezzül zahir olmasından mütehassıl bulunduğundan, yani mutlak vücudun tenezzül etmesinden meydana geldiğinden bunların cümlesi tahdit ile bilinmektedir. Bu surette Hak, nefsini ancak hadd ile vasf etmiş olur. Yani sınır ile anlatmış olur. Ma’lûm olsun ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) evvelen “amâ” hakkındaki hadîs-i şerifi; ve sonra Arş; ve sonra semâ-i dünyâyı; ve sonra semâ ve arzı; sonra bizim ile maiyyet-i Hakk’ı zikr etmekle, yaratılış tavırları tertîb-i vech ile tahdidata işaret buyururlar. Hilkattaki tavırları tertip yönüyle tahdidata yani sınırlandırmaya işaret buyururlar. Şöyle-ki Arş’ın bir ma’nâsı da lügaten “bina” demektir, çatı demektir. “Amâ”’ güneş sistemi binasının temeli mesabesinde olduğundan evvelen onu zikr ettiler.

Ve tekasüf (kesifleşen) eden “amâ”nın devrinden yani kesafete dönüşen o âma’nın dönüşmesinden husule gelen kendi merkezi kuvvetleri sebebiyle, ilm-i hey’ette gezegenlerin üzerinde (seyyârât-ı ulviye) ta’bîr olunan, arzdan evvelki seyyareler iftikâk eylediklerinden ve bunların her birerleri birer binâ-i ilâhî olduğundan, sonra Arş’ı zikr eyledi. Ve arzdan evvel onun üzerinde, ya’nî semasındaki gezegenler mevcut olduğundan, sonra semâ-i dünyâyı zikr etti. Ve sonra ilk maddeden dünya cismini ve sırasıyla “seyyârât-ı süfliyye” ta’bîr olunan Zühre ve Utarid yarılıp ayrılma eylediklerinden arzı ve semâyı zikr eyledi.

Ve arz üzerindeki mahlûkâtın istihâlâtından sonra insan peyda olduğundan, sonra bizim ile olan maiyyet-i vücudu beyân buyurdu. Yani ayetleri sıralaması evvela hadis-i kudsi ile başladı, âmâ’yı ondan sonra “Errahman alel arş istiva” Arş ayetini, ondan sonra diğer varlıkların oluşumunu ayet-i kerime ile de en son insandaki zuhurunu yani insandaki yakınlığını وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ diye belirtti. Yani böylece sıraladı, diyor.[99] “ İz- -T-B- ”

“Benim ile kıtal etmek için üç kerkes ile celalli olan gök tarafına gitti."

“Celâl”, ululuk ve azamet; “kerkes”, cüssesi azîm akbaba kuşu demektir. Âsumân, fezâ-yı bî-nihâyeden ibâret olduğu ve nihâyetsiz olan bu fezâ ayn-ı vücûd-ı mutlak bulunduğu için, âsumân sıfat-ı celâl ile tavsîf buyurulmuştur. Ya’nî, “O Nemrûd benim ile harb ve kıtâl etmek için, üç kerkes kuşunu tayyâre makamında istihdâm ederek, celâl sâhibi olan gök ve fezâ tarafına gitti.” Tefsîr kitâblarında ve Ravzatü's-Safa ismindeki kitâbda mezkûr olan bu kıssanın hülâsası şudur: Nemrûd, Ibrâhîm (a.s.)ı ateşe attı ve yanmadığını gördü. Gökte zannettiği İbrâhîm (a.s.)ın Rabbi ile kıtâl ve harb etmek için üç büyük akbaba kuşuna, içine iki kişi sığacak kadar bir kafesli sandık yapıp muhkem bağladı; ve sandıklann hem üstüne ve hem altına birer büyük sırık dikti. Kuşların yukan uçmalarını murâd ettiği zaman üst direklerin ucuna bayrak çeker gibi et parçası çekerdi ve aşağıya inmelerini istediği vakit, alt sırıkların ucuna et çekerdi ve kuşlar ete müteveccihen uçarlar idi. Kuşlar pek ziyâde yükselince korkmaya başladı ve aşağıya indi. Garîbdir ki, bu kadar terakkiyât-ı fenniyyeye rağmen yine zamânımızda ulûhiyete mu’tekıd olan ba’zı dindârlar Allâh’ı hâlâ gökte tahayyül ederler. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Zuhruf’ta (Zuhruf, 43/84) ya’nî “O öyle Allah’tır ki, gökte de ilâhtır ve yeryüzünde de ilâhtır” buyurulur. Binâenaleyh O’nu gökte aramaya hâcet yoktur.[100]

-----------------

 وَتَبَارَكَ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَعِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {الزخرف/85}

 (43/85) “Ve tebârake-llezî lehu mulku-ssemâvâti vel-ardi ve mâ beynehumâ ve ’indehu ‘ilmu-ssâ’ati ve-ileyhi turce’ûn(e)”

(43/85) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın şanı yücedir. Kıyâmet saatinin bilgisi de yalnız onun yanındadır. Siz sadece O'na döndürüleceksiniz. 

-----------------

 Gök zât mertebesi ve yer ef’al merteirabesini ifade etmektir. Ve arasında olan esmâ ve sıfât mertebelerinin de mülkü O’na aittir. 

 Kişininde kendi varlığında bulunan ef’ali, esması, sıfatı, zatı hakkın varlığından başkasına ait değildir. Kyamet saatine kadar kiracı misali bu bedende tasarruf sürmekte ama ölmeden önce ölmez ve hayali olarak ahirine giderse yaptığından sorumlu olacaktır. (Murat Derûni) Mülkümüz, ilk halde bedenimizdir çünkü ilâhî tecellidir. Madde mertebesinde insan bedeninden daha mükemmel bir oluşum tasavvur etmek mümkün değildir. Bâtın yönden ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın insandaki zâti tecellisi yani rûhaniyeti, vahdaniyyetidir. 

 Bu âyeti kerîmeye bu şekilde baktığımız zaman insanın ne kadar mükemmel bir varlık olduğunu görebiliriz. Madde bedenimiz o kadar mükemmel bir oluşumdur ki normal çalışması içinde o mükemmelliğin farkında olamıyoruz. Ne zaman ki bir arıza, hastalık ortaya çıkıyor ve biz biraz zorlanmaya başlıyoruz işte o zaman kıymetini anlıyoruz. Bu mükemmelliği madde yönüyle dahi anlamamız mümkün değilken, bu oluşumun daha ötesi olan rûhani yapımız vardır. 

 İçinde bulunduğumuz bu kesif olan mülk âlemi tecelli-i İlâhiyyenin madde mertebesi yönünden en kemalli zuhur halidir. Bundan sonraki zuhur âlemi ise hem lâtif hem de kesif olan İnsan-ı Kâmil âlemidir. (T.B.) “ İz- -T-B- ” Sadece şekil olarak dönmek yeterli değildir onun bireysel varlıkta da inkılâbı, zuhuru gerekiyor.

 Hayali ve vehimi yaşantıs sürenlerin vechi nefsi emamrelerine dönüktür. Zaruri ölüm ile öldüklerinden, ölümden haberdan bile olmadan hayali olarak” döneceklerdir.

 Bütün insânlara olan tecelliler ile irfan ehline olan bu tecelliler arasındaki fark şöyledir; irfan ehli bunları bilerek müşahede eder, yani gelen hayat akışının Allah’ın Hayy esmâsından geldiğini bilerek yaşar, diğerleri ise bunun farkında olmadan gaflette bir yaşam içerisinde oldukları halde, irfan ehli kendilerinde oluşan hayatın ve diğer oluşumların Allah’ın Esmâ-i İlâhiyelerinin zuhuru olduğunu irfaniyetleri yönünden ve Allah’a dönmüşüz derler. (Murat Derûni)

-----------------

 وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ {الزخرف/86}

 (43/86) “Velâ yemliku-llezîne yed’ûne min dûnihi-şşefâ’ate illâ men şehide bilhakki vehum ya’lemûn(e)”

 (43/86) Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır. 

-----------------

 Putların kendilerinde varlığı yoktur. “Sanem”e (puta) tapanda aslında orada bulunan Hakk’ın varlığına tapmatadır. İnkarından ve gafletinden Hakk’tan ayrı varlık verdiği ve için şirke düşmektedir. Ve aslı olmadığından hakikatte ilahi varlık olarak müşahade edilemez.

 Hakka bilerek şahitlik yapanlar, hakiki şehadet ve müşahade ehlidir. Bu dünya hayatında Hakk’ı idrak ederek ona şahit olmuşlardır. 

 Çünkü Hakîkati Muhammedîyye üzere olan ümmeti Muhammed aslı îtibarıyla müşâhede ehlidir. Bu nedenle bunun yerine getirilmesi için çok çalışmamız gereklidir. “Eşhedü” biz ümmeti Muhammede âit olan bir kelimedir. (Murat Derûni) Faydalı olur düşüncesi ile Ezân-ı’ Muhammedi de bulunan şehadetin izah ve anlatımını buraya alıyoruz.

#### EŞHEDÜ ENLA İLAHE İLLALLAH

 Dördüncü tekbirden sonra gelen şehadetlere gelince, bunlar tekbirleri anlattığımız şekilde, en azından bilgi olarak veya ilim mertebesinden İlm-el yakıyn olarak id­rak edilebilir.

 Eğer gayret edebilirsek; 

 eşhedü, ben görüyorum ki en la ilahe illallah, ondan başka ilah yoktur, ancak o vardır, hükmünü gerçeğine yakın anlamaya çalışmış oluruz. 

 Fakat bu Şehadeti söyleyebilmek için baştaki tek­birleri güzel getirmemiz lazımdır. Bir işin başı güzel olmadıktan sonra devamı hiç olmaz.

 Bir kimse her hangi bir olayı görmediği halde ben bu­nu gördüm diyerek hakimin karşısında şahitlik ettiği zaman ne olur?

 Bunun adına yalancı şahitlik denir. Ya­lancılığı meydana çıkınca suçunun derecesi kadar da ceza görmesi kendisine müstehak olur.

 İşte eğer bizler de Hakk’ın gerçek varlığını, özelliğini, idrak etmeden Eşhedü en la ilahe illallah diyorsak bir bakıma yalancı şahit hükmündeyiz demektir. 

 Ancak bu işi kasden yapmıyoruz, gafletten yapıyoruz, art niyetimiz ve başkasına zarar verdiğimiz yok. 

 Bu bakımdan, saflığımız ve kötü niyetimiz olmaması dolayısıyla yalancı şahit durumuna inşeallah düşmüyoruzdur. Ancak, gaf­letle yapılan her şey, gereken faydayı sağlamaz. 

 Dünyaya gelmekten maksat azami derecede menfeat sağlamaktır. Bu beşeri manada anladığımız maddi yönlü bir menfeat değil, ahirete dönük bir menfeattir ki, burada ne kazanmışsak orada onlar lazım olacaktır. 

 Zaten Ayet-i Kerimede, (Bakara Suresi 2/110) ve ma tükaddimu lienfüsiküm min hayrin teciduhü ındellahi (iki elinizle ne takdim etmişseniz, onu bulacaksınız,) buyurulmuştur.

 İşte bunları böyle düşünürsek Eşhedü dediği zaman insan, gerçeği ile görmese bile, hiç olmazsa düşünce mertebesinde Eşhedü derken görüyorum ki yerine düşünüyorum ki, La ilahe illallah ALLAH’dan başka ilah yoktur der. 

 Bu durumda gerçekten görüş mertebesine ulaşamamış olsa bile, hiç değilse bunu biliş mertebesi itibariyle söylediğinden, bu işin ilim yollu böyle olduğuna şahidim demiş olur. 

 Netice itibariyle düşünüyorum ki bu böyledir hükmüyle, gördüm ke­limesini ifade etmiş olur.

 Mealen, düşünüyorum ki ALLAH’tan başka ilah yok­tur dediğimiz birinci şehadette, afakta yani zahirde, ALLAH’tan başkası yoktur. 

 İkinci şehadette, enfüste yani kendinde de ALLAH’tan başkası yoktur.

 Diğer bir ifadeyle dışarıya baktığın zaman, dışardaki varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını idrak edersin ve sen de bu âlemin içinde bulunduğuna göre sende var olanın da Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anlarsın.

 Böylece; 

 Birinci şehadete genel anlamda zahirî şehadet, İkinci şehadete de genel anlamda batınî şehadet denir. 

 Bunlardan zahiri şehadet ilm-el yakıyn, Batınî şehadet ayn-el yakıyn mertebeleridir.

 İşte bu hususları iyi anlamaya bakalım sevgili kar­deşim. 

 Özetle: 

 Gafleti at, → gerçeğe yönel; 

 kabuğu bırak, → özü al; 

 satıhtan geç, → dibe dal.

 Burada kısaca, bir hatıramı yad etmek isterim. 

 Günlerden bir gün Efendi babam hastalanmış ve hastahaneye yatmış idi. Oldukça ağır seyreden hastalığı süresinde kendisini ziyarete gittiğim bir seferinde yarı dalgın halde yattığı yerden fakire, eşhedü en la ilahe illallah ne demektir? Onu anlatmaya ve irşadetmeye çalışıyordu, Mevlam rahmet eylesin.

 Ayrıca şehadet; 

 Dört tekbirin dört mertebesini de gerçek manada anlayıp o hallere şahitlik etmek, Hakk’ı bütün zuhurları itibariyle kabul ve tasdik etmektir.

#### EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDÜR RASÜLÜLLAH

#### Ve yine görüyorum ki Muhammed (S.A.V.) Hakk’ın Rasülu ve Peygamberidir.

#### Rasül; İrsal eden, ulaştıran, gönderilen manası­nadır. Hani postacı nasıl mektubu ulaştırıyor.

 Nebi haberci, Mürsel ise haber ulaştıran, (yeni bir şeriatle gelen, yeni bir şeyler getiren) demektir. 

 Eşhedü enne Muhammedürrasülüllah. 

 Ben muhakkak görüyorum ki, Muhammed (S.A.V.) onun Rasülüdur.

 Şimdi bu kelimenin biraz araştırmasını yapalım.

 Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, afakta yani zahirde, en azından bunun böyle olduğunu Düşünüyorum ki denmek istendiğini ifade etmiştik. 

 Bir diğer ifadeyle bunu okuyan kişi Hazret-i Muhammedin (evvelce bahsedilen o yüce gücün) 

 - ef’al âlemine, 

 - birimselliğe ve 

 - insanlara dönük olarak 

 ALLAH c.c. den haber getirmesi Rasülluk’tur. Ben bu hali görüyor ve böyle olduğunu tasdik ediyorum demektedir.

 İnsanoğlu, ne kadar kendi varlığının hakikatinin, Hakk’ın varlığının hakikati olduğunu düşünse de; bunun teferruatını bilmesi mümkün değildir. 

 Ancak bir haberci gelecek ki; o haber versin; şöyle, şöyle deyip izah etsin; karşısındaki de eşhedü desin yani gördüm desin.

 İşte Hazret-i Peygamberin diğer peygamberlerden üstünlüğü ve en son gelişinin sebebi, yukarıda bahs edi­len dört tekbirin mertebesinin ayrı ayrı haber verip izah etmesindendir.

 İlk gelen peygamberlerin bir kısmı birinci tekbiri ha­ber verebildi. 

 Daha sonra gelenler ikinci tekbiri haber verebildi. 

 Daha da sonra gelenler üçüncü tekbirin bir kısmını haber verebildiler.

 Aleyhissalatu vesselam Efendimiz ise, bütün dört tekbirin tamamını en geniş ihata ve ifadesiyle haber verdi.

 İşte zahirî ve batını anlamlarıyla kişi görüyorum, düşünüyorum, en azından biliyorum ki Hazret-i Muhammed denilen Habibullah; insanlığa bu dört mertebeden de haber getirdi, bunu müşahede ediyorum demek bilincine varmış olur.[101] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ {الزخرف/87}

 (43/87) “Vele-in seeltehum men halakahum leyekûlunna(A)llâh(u) fe-ennâ yu/fekûn(e)” 

 (43/87) Eğer sen onlara kendilerini kimin halk ettiğini sorsan elbette: "Allah" derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?

-----------------

 Âyet-i kerime uluhiyet mertebesinden risalet mertebesindendir.

------------------

 Bunu okuyan kişi eğer sen onlara sorsan diye bunu kendine söyleniyormuş gibi okuması gerekir. Evet ilk önce bu âyet-i kerime efendimize gelmiştir. Ama bunu daha sonra okuyalar “men” kime muhatap olmaktadır. Okur geçersek ve üstünde tefekkür edip düşünmez isek âyet-i kerime bizim varlığımızda hayat bulamaz ve kûr’ân-ı samit, susan kûr’ân olarak kalır. Varlığımızda “natık” konuşan olması bizlere idrak ve açılım yapması içib üstünde iyi düşünmemiz gerekir. Rabbim burada me murad ettiş dememiz lazımdır.

 Ve varlığında-gönü âleminde hayali ve vehimi kuvvetlere bunu sorması lazımdır. 

 Hakkı örtüp gizleyenlerin “halık” tan haberi vardır. İster buna zuhur ve tecelli eden yerine yaratan desin buna “Allah” (c.c.) derler. 

 “Men” ve kim ile esmâ-i ilahiyye kastedilmektedir. Ve bunu niye yaptıkları sorulunca bizi ona yaklaştırsın diye cevap verirler. Esmâ-i ilahiyye ayrı aayrı varlıklar verilp nefsi emmare istikametinde kullanılmaktadır.

 Hayal ve vehim ile nasıl Hakk’tan yani hakikatten çevriliyorlar-çevriliyorsunuz diye soru devam etmektedir. (Murat Derûni)

-----------------

 وَقِيلِهِ يَارَبِّ إِنَّ هَؤُلَاء قَوْمٌ لَّا يُؤْمِنُونَ {الزخرف/88}

 (43/88) “Ve-kîlihi yâ rabbi inne hâulâ-i kavmun lâ yu/minûn(e)” 

 (43/88) Peygamberin sözü şu olmuştur: "Ey Rabbim! Bunlar gerçekten imân etmeyen bir kavimdir."

-----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir. 

imanları yok. Allah ı biliyorlar. Ama risalet mertebesi, uluhiyet mertebesine rabbim “imanın” ilk şartı “Allah” a iman yok diyor. 

 Hani kabirde sorulacağı ifade ediliyor. “Rabbin kim”? Cevabı: Allah (c.c.) tabi bu genel ifade kişinin rabbi rabbi hası olan özel esmâsıdır. 

 Daha bugünden beden kabrinde kişiye soruluyor rabbin -----------------

 Ey rabbim ifadesi ile efendimizin rabbi hası (özel rabb ismi) olan Allah (c.c.) seslenmekte ve cevap vermektedir.

 “lâ yu/minûn(e)” inanmıyorlar? Entersan bir cevap kim, el cevap, nefsim, hayalim vehmim diyor. 

 Resül-Risalet mertebesi iman etmiyorlar diyor. Kime Allah (c.c.) …

 Bu âyetin iyi düşünüp değerlendirilmesi ve bugünden hayal vehmi ve nefsi emmare yaşantısını bırakması faydasına olacaktır. (Murat Derûni) 

-----------------

 فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ {الزخرف/89}

 (43/89) “Fasfah ‘anhum ve kul selâm(un) fesevfe ya’lemûn(e)”

 (43/89) Şimdilik sen onlara aldırma ve: "Size selâm olsun." de. Onlar yakında bilecekler!

-----------------

 Âyet-i Kerime uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitap ve Sêlâm[102] âyetlerindendir. “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Sen onların hallerinden şimdilik geç, onları kendi hallerine bırak. Onların halleri nedir. İman etmeyip, mudill üzere Aziz, Cabbar ve Mütekebbir esmâlarının nefsi emmare istiametinde kullanıp, bu celali esmaların zuhur mahalleri olmalarıdır. (Murat Derûni) Melekleriz takdis ediyoruz dediler. Neden de onlar hak edilmişlerdi. “Subbuh ve Kuddus” isimlerinden hak edildikleri için tesbihat yapıyorlar. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk “Allah ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim dedi.” Meleklerin afaki ve enfusi ma’nâda zuhur kaynak isimleri “Subbuh ve Kuddüs” halife insanın yani gönlün ise Allah “Cami ve Selâm” isimleri zuhur kaynak isimleridir. Her varlığın zuhuru kaynağı bir esmâ-i ilâhiye var. Bizlerin cami ve selâm isimleri insanların kaynağı meleklerin kaynağı “Subbuh Kuddüs” iblisin kaynağı “Aziz, Cebbar, Mütekebbir” isim hal böyle olunca insan veya gönül halife “tesbih ve takdis” üstünde bakın gönül veya yani halife “tesbih ve takdis” üstünde irfan etmekte yani Allah'ı daha yüce olarak olarak bilmekte neden? Çünkü insanda bütün esmâ-i ilâhiye mevcut zıt isimleriyle birlikte meleklerde sadece nurâni isimler mevcut yani yarısı esmâ-i ilahinin yarısı mevcut hayvanlarda da diğer zıt isimler mevcut yarısı mevcut insanlarda ise bütün esmâ-i ilâhiyenin tamamı mevcuttur. Oyüzden insan bütün varlığın üstünde bir değere sahip onun için de Cenab-ı Hakk, Âdem aleyhisselama bütün isimleri öğretti. Ne kadar açık ve bu isimlerin bilinmesi sebebiyle üstünlüğünün ortaya gelmesiyle meleklere secde, bu yüzden ettirdi. Meleklerde yarım isim sadece Cemâli tarafı vardı. Celâli tarafı yoktu. İnsanlarda ise hem Celâli hem Cemâli isimler halifede işte insanda var. 

 Dinleyici: Efendim bir şey söyleyebilir miyim? Bu ibliste Aziz, Cebbar ve Mütekebbir isimleri var. Aziz ismini anlayamadım.

 Aziz kendini yüce görmek, izzetli görmek, asaletli görmek, benden daha üstünü yok takdis üstünde görmektir. 

 İrfan etmekte, Allah Cami ve Selâm isimlerini bünyesinde zuhura getirdiğinden insan Allah, Cami, Selâm isimlerini zuhura getirdiğinden bu isimler de diğer bütün esmâ ilâhiye hakim olduklarından melek olan ki onlar kuvvet ma’nâsına kuvvetlere de hakimdirler. Yani insanın üstünlüğü bu yüzden halife idrak şuur ve irfaniyet de hayata bakarken halife olan insan idrak şuur ve irfaniyet de hayata bakarken melek kuvvet ise sadece iki isimle rablarını tesbih ve takdis etmektedirler. 

 İnsan idrak etmekte, Allah'ın Allah, Cami ismiyle birlikte olduğundan O genişliğe sahip ama melekte sadece subbuh, kuddüs, tesbih isimleri bunun kendi mertebeleri itibari ile kemalatı fakat halife sultan mertebesi itibariyle yetkinlik değildir. 

 Hani bize öğretirler ya melekler insanlardan üstündür. Çünkü masumdur, günah işlemezler diye bunu üstünlük sayarlar. Halbuki mühim olan masumsa masum yani Cenâb-ı Hakka karşı bir çalışma yaparak o masumiyeti kazanmış değil ki doğal verilmiş çabası yok ama insan çalışmasıyla bu masumluğu elde ederek onlarla çarpışarak temiz Safiye hale ulaşıyor. 

 Burada bir şeye daha dikkat etmeniz gerekmektedir meleklerin henüz Âdem'in varlığından ve fiziki görünüşünden haberleri bile yok. Kendi kendisinin kan dökücü ve bozguncu olabileceğini nereden hüküm verdiler. Tekrar konu geliyor kan dökücü ve bozgunculuk onun vasıflarından sadece bir tanesidir. Yani Âdem'in gaybı bilgi Âdem'den gıyabi bilgiler veriyorlar. Ama sadece kan dökücü değil ki insan vasıflarından bir tanesi onun gerçek vasıfları ise hakikat-i ilâhiyenin zuhur mahalli olmasıdır. Acaba bu yönünü niye göremediler veya bilemediler de sadece kan dökücü ve bozgunculuk yapabilecek yönünün üstünde durdular. Ayrıca melekler yani kuvvetler demektir. Bir zâta bağlı meleğin yani ise bağlı olduğu zâtına böyle bir tavırla cevap vermesi ve fikir yürütmesi de mümkün değildir. Yani melekler orada nezaket dışı bir davranışta bulundular. 

 Melek kuvvet olduğuna göre o güç değil, kuvvet o kuvvet de güce bağlı olduğuna göre güç Sultan olduğuna göre… Yani insan olduğuna diyelim ki kas gücümüz var hepimizin elimizde bir şeylerimiz var. Bunu kaldırmaya başladığımız zaman bir melek üretiyoruz. Yani bir kuvvet üretiyoruz. Ve bu kuvvet bize bağlı irade ile akıl ile iradesi ile bu güç sahibi olan insan bunu kaldırmaya başladığı zaman o melek o kuvvet o. Dur demesi mümkün mü? Buna diyemez. Ama kaslarında arıza olur, fiziki arıza olur, kaldıramaz evini o ayrı konu ama iradesi yerindeyken ve de sağlam sıhhatli bir kol ayağa sahipken o melek ona dur diyemez. Emrine tabi olur kaldırdık. Bir melek ile yani kuvvetle kaldırdık. Melek dediğimiz zaman bizim aklımıza kanatlı manatlı birkaç şey uçuşan kelebek gibi bir şeyler geliyor. Melek kuvvet demek sadece iki kanatlı, dört kanatlı, altı kanatlı diye ifade edilir. Dinimizde o da yönleri itibariyle altı cihet var ya bazıları altı cihette faaliyet gösterirler. Bazıları dört cihette bazıları iki cihette faaliyet gösterirler. Cihetleri kanatları demek, onlar bu nereye kadar kaldırılacak akıl diyor ki bu kadar yükseklik yeter dediği yerde yukarıya kaldırma meleği ölmüş oluyor. İndirirken de bakın pat diye inmiyor. Aşağıya değil mi yine iradeyle yine bir güçle iniyor. Kuvvetle iniyor aşağı doğru değil mi? Kuvvet olmaz pat diye gideceği yavaş yavaş kontörlü, o zaman da iniş kuvvetini meleğini üretmiş oluyor. O yere Yani en son mahalline geldiği zaman o da ölüyor. Sonra başka bir hareket yapacaksa ne hareket yapacaksa aklıyla gene bir melek üretiyor ve o, O’nun da işi bitiyor Hani birçok iş bir iş yapıyorken onu çoğaldıkça yapmamız elimiz nasıl kolaylaşıyor. Ne diyoruz, ona meleke sahibi oldu. Melek sahibi oldu, kuvvet sahibi oldu ma’nâsındadır.[103] “ İz- -T-B- ”

 (Selâm)ın sayı değerlerini toplarsak. (60/30/1/40=131) ederki, sayı bellidir. (13) ve (1) Özetlersek; 

 (س) (Sin) İnsân-ı Kâmil. 

 (ل) (Lâm) Ulûhiyyet. 

 (ا) (Eif) bir Vâhidiyyet. 

 (م) (Mim) Hakikat-i Muhammed-î dir. 

 İşte selâm bütün bu âlemlere Ehadiyyetinden gelen tecelli-i İlâhiyyeler ile âlemlerin her bir noktasına selâmetle rahmeti Rahmaniyyenin akmasıdır. 

 Ayrıca selâm-ı (الإسلام) lâmı tarif olarak, tahsis (El selâm/Es selâm) olarak okursak. O zaman. 

 (ا) Baştaki (Elif) Ahadiyyet. 

 (س) İkinci (Sin) ise Selâm isminin zuhuru olan İnsân-ı Kâmilin gölgesidir. Böyle olunca sayı (192) olmakta oda zaten (12) dir. Yani hakikat-i Muhammed-î dir. Ayrıca (19) dur, o da İnsân-ı Kâmil’dir.[104] “ İz- -T-B- ” Bir önceki âyet sayı değeri 43+88= 131 ve bu âyetin sayı değeri 43+89= 132 dir. 132 ise kısaca “Muhammed” ismi şerifinin harflerinin (Mim, Ha, Mim, Mim, Dal) yazılışının sayısal değeridir. İmân etmeyenlerin Hz. Muhammed (s.a.v.) Selâm isminde daveti sayısal olarakta şifrelenmiş, olarak düşünülebilir.

 Aziz, Cabbar ve Mütekebbir esmâ-i nefsiyesi üzerine olanlar yakında-ileride bilecektir. Kimileri inkarına devam edecek ve bu celali esmâların azabını tadacaklar bileceklerdir. Kimiside hakiki imân ehli olup selâm esmâ-i ilâhiyyesi ile bu hakikati idrak edecektir. (Murat Derûni) 

-----------------

 Böylelikle ZUHRUF sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, (Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.)[105] ye ,drak edenlerden olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 24-10-2025

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müzesi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi. Yusuf Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-?-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (252+146=398) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diğer bağlantıları için 53 numaralı âyet izah ve tefekkürüne bakılması faydalı olur. ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Murat Derûni ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Sûre-i Feth – Tasavvuf Serisi 19 – Sayfa 13… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 170-4-Ru'ya-Mana-Âlemi-TERZİBABAnın görüldüğü ZUHURATLar- – Tasavvuf Serisi 172 – Sayfa 17… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 170-4-Ru'ya-Mana-Âlemi-TERZİBABAnın görüldüğü ZUHURATLar- – Tasavvuf Serisi 172 – Sayfa 17… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 134… ↑

- Necdet ARDIÇ – İZ - Terzi Baba 04-10-2025-Gökyüzü İnsanları- araştırması-Sohbet-39- dan özet olarak onuyla ilgisi bakımından alıntılanmıştır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kur’ân-ı Kerimde Tesbih ve Zikir – Tasavvuf Serisi 28 – ↑

- (Gazzâlî, s. 92). ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6- Peyasmber - 1-Hz. Âdem- – Tasavvuf Serisi 15 – Sayfa 49… ↑

- Murat CAĞALAOĞLU (DERÛNİ) 30-01-2013 ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- https://www.arapcadeposu.com/arapca-dil-bilgisi-muzekker-muennes-kavramlari/ ↑

- İmam el-Gazzâlî İhyâ, II, 31; III, 214; IV, 289. ve ez-Zemahşerî ↑

- Binekler, düşünmeye ve Allah’ı tesbihe sevkeden varlıklardır. Bu yüzden sahâbe-i kiram hayvanlarına bindiklerinde, ahireti ve tabutla başlayacak yolculuğu düşünürlerdi. Resûlullah, yolculuğa çıkarken bu âyetleri okurdu. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- https://www.seslisozluk.net/m%C3%BCnkalib-nedir-ne-demek/ ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 405 ↑

- https://www.etimolojiturkce.com/arama/fûr ↑

- Âyette ifade edildiği gibi kızları Allah’tan, oğulları kendilerinden saydıkları için, kız çocuğunun doğum haberine üzülür ve sinirlenirlerdi. Sonra da kızları diri diri kuma gömerlerdi. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (55) Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 114… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (55) Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 114… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (55) Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 115… ↑

- Bu Konu hakkında İz-Terzi Baba “Gökyüzü inşaları araştırmasında” geniş araştırma ve bilgilendirme vardır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 36- YAsin-Sûresi – Tasavvuf Serisi 49 – Sayfa 27… ↑

- 96/1 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 332 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-3-Hz-İbrâhîm- – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 68… ↑

- Hz. İbrahim hakkı kabul etmeyen babasının yolunu terketmek suretiyle her zaman ataların taklit edilemeyeceğini göstermiş ve tevhid kelimesini, ardındakilere miras olarak bırakmış, bu yüzden de neslinde Bir Allah’a inananlar eksik olmamıştır. Mekkeliler içinde de «hanifler» adıyla tanınan ve Hz. İbrahim’in inancına sadâkat gösteren insanlar vardı. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35; Buhârî, Bedʼüʼl-Halk, 7) ↑

- Mutaffifîn, 83/14. ↑

- T3334 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 134… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 461 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189 – Sayfa 14… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-22-İLYAS-23-Lokman-24-harun- FASSI – Tasavvuf Serisi 191 – Sayfa 315… ↑

- Kütahya ili plakası bir bakıma şifre sayısı 43 olması ilginçtir. Kûr’ân-ı Kerim de 6 âyette geçen Gümüş 2 âyette (43) Zuhruf sûresinde geçmetedir. ↑

- https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCm%C3%BC%C5%9F ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (55) Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 115… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-02- ŞİT FASSI - – Tasavvuf Serisi 120 – Sayfa 130… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (55) Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 116… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 172 ↑

- Fusûs’ül-Hikem ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 2, s. 312) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 485) ↑

- Fusûs’ül-Hikem ↑

- (Hadis-i Şerif)  ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 300… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (55) Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 116… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 121… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 13 ve hakikat-i ilâhiyye – Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 113… ↑

- Bu âyet üzerine çalıştığım günün sabahı Üsküdar’a bir işim için inmiş ve geri dönerken caddeden karşıya geçmiştim. Balıkçılar çarşısınına yaklaşmıştım ki uzun zamandırtanıdığım ve karadavut camii mendil, çakmak, vs. şeyler ile geçimini temin eden 60 yaşlarda gözleri ama olan erkek elinde değneği ile son anda fakettiği için hızlıca yanımdan beni savurarak geçti. Hatta içinden biraz daha yavaş gitsene diye geçirdim. Museviyet mertebesinin ejderha olan değneği-sihri onun aklıdır. Ve bu değneğin yere vuması ile bulur. Ve onun ile görür… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 56) ↑

- (ﺷﻄّﺎﺭ) i. (Ar. şāṭir > Fars. “çabuk giden, coşkulu”nun Ar. çoğul şekli şuttār) tasavvuf. Seyrü sülûklerini aşk ve cezbe ile yaparak Hakk’a ermeye çalışan kimseler [Tarîk-ı şuttar tamlamasında geçer]: Peygamber aleyhisselâm eyitti: Halkın üzerine bir zaman gele ki İslâm’dan resmi kala ve Kur’an’dan ismi kala … ve hâfızları, şuttarları ve şeyhleri câhiller ve mübtedîler ola (Ahmed Bîcan). Şuttardan birine, kendisine hizmet eden bir gulâmı sultana teslim etmesi teklif edildi… teklîfi kabul etmedi. Bunun üzerine kendisine bin kırbaç vuruldu, fakat o kölesini yine de vermedi (Kuşeyrî Risâlesi Terc.). ↑

- Firavun bu sözüyle saraylarını ve altından akan Nil nehrini kasdederek kudret, servet ve ihtişamını ortaya koyuyor ve buna karşılık Hz. Musa’nın zayıflığını ve fakirliğini hatırlatıyordu. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 281 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 597 ↑

- Bu sözüyle Firavun, Hz. Musa’nın dilindeki tutukluğuna işaret etmek istiyordu. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 371 ↑

- 127 - Bendeki Terzi Babam, Sayfa 120-123… Bu konuda daha fazla bilgi için ilgi kitaba müracaat edilmesi rica olunur. ↑

- 2018 yılı başında Tekirdağ da bir sohbette adı va hakkında bu mâlûmat geçti. ↑

- Bu da nereden çıktı denebilir. Efendi Babam gibi müşâhade etmediğim şeyi yazmam. Kavacık sohbetinde yakaza halinde Nusret Babam rahmetullâhi aleyhi, tam Efendi Babamın üstünde elinde “Kılıç” müşahâde etmiştim. Efendi Babama bu hâli anlattığımda iyi görmüşsün demişti. İyi ki görmüşüm… ↑

- İ. gibi bu kılıç ve Metin esmâsına sahip çıktığımız zannedilmesin, bunda tüm kardeşlerimiz ve İslâm âleminin hakkı vardır. Bazı gerçeklere ışık tutmaya çalışıyoruz. Emâneti veren istediği zaman istediği şekilde alır. (Yazan) ↑

- İsmi İ. Denen kişi ile aynıydı. ↑

- (12) Terzi Baba (1) adlı kitâbta sayfa 262, 263, 264 te bu kişinin gördüğü zuhûrât ve 3, 5, 7, 40 lar vs… ile ile ifâde edilen kişiler vardır. ↑

- Yazılan bu satırları tekrar düzeltirken, biraz önce işyerime Pendik’ten gelen çöp kamyonun kasasının yeşil çimenlerin üstünde “Çevrene dikkat et” diye yazıyordu. Bir bakıma Arapça Harâm, bir bakıma ehline harem olan kamyon, aradaki O harfini çekersek “Hu” dur. Geriye kalan “Kâmin” ise, gizli sırdır. Bâtının sırrında olan Nusret Babam rahmetullâhi aleyh “Çevrene iyi bak” diyerek hakkımızda tehlikeli fikir sahiplerine dikat et diyerek bizleri adeta uyarıyordu. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba- – Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 192… ↑

- Rivayet edildiğine göre, Hz. İsa ve annesi Meryem’le ilgili bir meselenin konuşulduğu toplantıda müşriklerden biri «Eğer tapılan İsa, Meryem, Uzeyr ve melekler cehennemdeyse onlarla beraber olmaya râzıyız» demiş, bu söze müşrikler gülmüşlerdi. Âyet, onların bu şımarık tavırları hakkında inmiştir. ↑

- (96/1) ↑

- 17/81 ↑

- Yok mutlak yokluk değil, isimlenmiş yoktur. Yok, eşyanın hakk’ın varlığında zuhura çıkmamış hal,dir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 218… ↑

- Bu âyette Hz. İsa’nın kıyamet için bir bilgi olduğu belirtilerek âhir zamanda onun tekrar dünyaya döneceğine işaret edilmektedir. Nitekim âyetteki «ilim» kelimesi, işaret manasına gelen «âlem» şeklinde de okunmuştur. Bunun yanısıra âyeti, «Kur’an’da ahiret için yeterli bilgiler vardır» şeklinde anlayanlar da olmuştur. ↑

- 29/57 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 35-1-FÂTİHA Sûresi-ve-besmele-i-şerif – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 34… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- – Tasavvuf Serisi 200 – Sayfa 287… ↑

- Hıristiyan ve yahudilerden bazıları Hz. İsa için Allah, bazıları Allah’ın oğlu, bir kısmı da üçün üçüncüsü dediler ve böyle inandılar. Âyet, onların bu yersiz düşünce ve inançlarının kıyamet gününde acınacak bir azaba maruz kalmalarına sebep olacağını haber vermektedir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 19-MERYEM SÛRESİ – Tasavvuf Serisi 30 – Sayfa 41… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5 – Mâide Sûresi – Tasavvuf Serisi 43 – Sayfa 41… ↑

- 29/57 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 85… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 82 ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 189 -18 – Fusûs’ül Hikem Terzi Baba Şerhi– Davud as. Fassı, Sayfa 180… ↑

- (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1). ↑

- Kaynak: https://lami-tarif.nedir.org/ ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 204-Kur'an da nefs ayetleri – Tasavvuf Serisi 204 – Sayfa 263… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - A'yân-ı sâbite-kazâ ve kader-Kontrol-asıl – Tasavvuf Serisi 78 – Sayfa 161… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Ölüm hakkında – Tasavvuf Serisi 64 – Sayfa 52… ↑

- Burada Kureyş’in Dâru’n-Nedve’de Hz. Peygamber’e karşı kurdukları tuzağa işaret edilerek, onların tuzaklarına karşılık, helâklerinin takdir edildiği açıklanmıştır. Çünkü kâfirler, Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı sevmediklerini söylemekle kalmıyor, karşı koyma hususunda da kararlar alıyorlardı. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Mübarek Geceler– Tasavvuf Serisi 06 – Sayfa 86… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 68 – Sayfa 25… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kûr'ân'da Tesbih ve zikir – Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa özet olarak… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 01_Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem_ – Tasavvuf Serisi 119 – Sayfa 82… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-10-HUD FASSI_ – Tasavvuf Serisi 185 – Sayfa 84… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 13, Sayfa 153 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (Salat) – Tasavvuf Serisi 05 – Sayfa 57… ↑

- Selâm konusunda geniş bilgi 91-Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13- adlı esere bakılabilir. ↑

- Gökyüzü İnsanları Tekirdağ Sohbeti 2. Bölüm (Özet olarak) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13 – Tasavvuf Serisi 91 – Sayfa 14… ↑

- Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim. (Kudsi Hadis)  ↑
