# Hucurât Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/hucurat-suresi
**Sayfa:** 102

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (253-49-41) Hucurât Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (253-49-41) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ 

(49/1) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyi(A)llâhi ve rasûlih(i)”

(49/1) Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(253-49-41) HUCURÂT SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (41) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (253-49-41) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) Başlarken ………………………………………………………………………… (6) HUCURÂT SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………… (12) 1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ……………………………….. (18) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ……………………………….. (56) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………….. (73) 16, 17, 18. ÂYETLER ………………………………. (109) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (114) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temenni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “HUCURÂT” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 31-07-2025

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Başlarken. 

Yolumuzda 49. Sıra Muhammed Fahreddîn-i Himmetî (ö. 1333/1915) (k.s.) verilmiştir. Dolayasıyla bu sûre-i şerif yani “Hucurât” süreside onunla bağlantılıdır. 48. sıra Muhammed Emîn-i Tevfîkî (ö. 1331/1913) (k.s.) ten sonra 2 sene kısa bir zahiri ömür sürmüştür.

Mustafa Hilmi Safi Efendi (k.s) kendisine intisab ettiği zaman kendisinin öğretmen ve alim bir insan olmasından dolayı, ümmi bir kimseye niye biat ediyorsun diye sorduklarında bilmediğiniz şeyler var demiştir.

-----------------------

 Hakikat deryasının incisi, ilahî sırların kâşifi, lahûtî âlemlerin medâr-ı iftihârı, ârif-i billah Mehmed Fahreddin Efendi, 1265 (1849) yılında Nazilli’de doğdu. Babası Ahmed Efendi’dir. Zâhirî ilimleri Nazilli’de tamamladıktan sonra on üç yaşında iken Muharrem 1278 (Ağustos 1861) tarihinde Nazilli kadılığı Müskirat Kitâbeti’nde kâtip olarak hizmete başladı. Sonrasında farklı devlet dairelerinde kâtiplik görevlerinde bulundu. Mehmed Fahreddin Efendi askerliğini tamamlamasının ardından Şeyh Mehmed Emin Efendi’nin davet ve ısrarıyla İstanbul’a geldi ve kendisine intisab edip seyrine başladı. 

 Bir taraftan tasavvufî terbiyesini gözetirken diğer taraftan memuriyet vazifelerini de ifa eden Mehmed Fahreddin Efendi 1296 (1879) yılında İstanbul Zahîre Gümrüğü kolcuğuna atandı. Kısa sürede görevinde yükselerek çeşitli memuriyetlerde görev yaptı. Nihayetinde İstanbul Emtia-i Ecnebiyye Gümrüğü Nezareti tahrîrat mümeyyizi[1] oldu. 18 Ka-nun-ı Evvel 1329 (31 Aralık 1913) tarihinde de emekliye ayrıldı. 

 Fahreddin Efendi, mürşidi Mehmed Emin Efendi’nin gözetiminde terbiyesini tamamladıktan sonra Aksaray Şekerci Sokağı’nda yıkılmış olan bir Nakşibendiyye tekkesini inşa ederek buraya tayin edildi. Memuriyetinin yanısıra bir Uşşâkî halifesi olarak yirmi beş yıl irşad hizmetini sürdürdü. Ayrıca şeyhinin İstanbul dışındaki seyahatlerinde vekâleten yerine geçti. Tarikat âyinini pazar günleri icra ettiği, zikirden önce de tekkenin vakıf şartına uyarak hatm-i hacegân yaptığı bilinmektedir. 

 Tarikat mahlası “Himmetî” olan Fahreddin Efendi nahif bünyeli, kabaca sakallı, gayet nazik, yoluna sadık, şeyhine âşık, şöhretten uzak duran, oldukça mahviyet-kâr ve gizli kalmaya özen gösteren bir zattır. Derviş kıyafetini dışarıda giymez, sadece dergâhta bulunduğu zamanlar arakiye üzerine yeşil sarık sarar, çoğunlukla da sadece arakiye ve haydâriye ile bulunurdu. Abdullah Salâhî hazretlerine olan muhabbeti sebebiyle eserlerini okumak ve çoğaltmak için büyük gayret göstermiş, bu uğurda pek çok fedakârlığa katlanmıştır. 

 Fahreddin Himmetî Efendi ilk olarak Şeyh Ömer Hulûsî Efendi’nin kızı Hatice Sultan’la evlenmiş, onun vefatından sonra gerçekleştirdiği ikinci evliliğinden Mehmed Emin ve Salahaddin isimli iki evladı dünyaya gelmiştir. Tekkedeki postuna kendisinden sonra büyük oğlu Emin Efendi oturmuştur. 

 Mürşidi Mehmed Emin Efendi’nin 1913 yılındaki vefatından sonra hayret ve istiğrak hâline giren Fahreddin Efendi iki yıl daha yaşadı ve 14 Şevval 1333 (25 Ağustos 1915) tari-hinde âhirete irtihal etti. Naaşı hem damadı hem de halifesi olan Mustafa Safi Efendi tarafından yıkandı ve Pertevniyal Valide Sultan Camii’nde kılanan namazının ardından Aksaray’daki dergâhının hazîresine defnedildi. Günümüze kadar ayakta kalan dergâh, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı “Eğitim Uygulama Okulu Ve İş Eğitim Merkezi Müdürlüğü” olarak hizmet vermektedir. Fahreddin Efendi’nin tarikat silsilesi Mustafa Safi Efendi ile devam etmiştir. Bizatihi huzurlarında ve meclislerinde bulunarak kendisinden çokça istifade eden Hüseyin Vassâf vefatına şu beyitleri tarih düşmüştür:[2] 

 Visâl-i yar ile dil-şâd olup terk-i sûy etti 

 Be-feyz-i tam uluvv-i zatına tarih-i rıhletti Mübarek merkadi müstağrak-ı envâr-ı Hak olsun Füyûzu kalbi-i Vassâf’a misâl-i ayn-ı rahmetti[3]

-----------------------

#### “Bendeki Terzi Babam” hakkında yaptığım çalışmada Fahrettin Himmeti (k.s) hakkında gönlüme doğanları buraya alıyoruz.

 Mustafa Sâfi Babam rahmetullâhi aleyh bünyesinde nokta zuhûr mahalli olan (حَمد-حَميد) Hamd–Hamid hakîkat-i ve gönül âlemi olan kâlb sarkacı hakîkat-i ile 49. sıra Fahrettin Himmeti hazretlerinin himmetinden aldığı (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) Lâ ilâhe İllâ Allah, Kelime-i Tevhid hakikatlerini ve (مَتِين) Metin esmâsı Kılıç sarkacı[4] ile yine içinde bulunan 503 (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammedür Resûlüllah Hakikati ile yolun ilerisine altın zinciri-tesbihi, ayna olan Nûr-u Muhammedi - Hakîkati Muhammedi aynasına yansıtmıştır.[5] “ İz- -T-B- ” Bursa Ulu Câmiide önce dikkatimi çeken hat aşağıda resmi olan hattır, 

Bu hat üzerinde (سورة البروج) “Buruc Sûresi” 16. âyet olduğunu baktığım zaman çözmüş ve not almıştım.

ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ {البروج/15} فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ {البروج/16} 

85/15-16. (Zul arşil mecîd. Fa’âlun limâ yurîd.)

 “Arş'ın sahibidir, şanı yücedir. Dilediğini mutlaka yapandır.” Bir önce ki âyet bu hatta ki âyet ile bağlantılı olduğundan buraya aldım. (مَجِيد) “Mecid” esmâsı “50” (سورة ق) “Kaf sûresi”nde 1. âyette Mecid olan Kûr’ân-a and olsun diye (و) “Vav”ı kasem ile geçmektedir. 

(85+15)= 100 dür. Yüz kesret sayıların başı ve (ق) “Kaf” harfinin sayısal değeridir. (مَجِيد) “Mecid”, (سورة ق) “Kaf Sûresi” 1. âyette geçmektedir sayı (100+1)= 101 dir. (85+16)= 101 dir. 101 de arada ki sıfır alındığında sayı 11 olur ki, Marifet/bekābilllâh mertebesi ile Zât olan Şanlı ve şerefli olan dileği, (كُنْ فَيَكُونُ) “Kün Feyekün” dür. Duâ’sı (كُنْ) Kün dür. “Ol” derse oluverir. 

 (50+1)= 51 dir. (مَجِيد) Mecid esmâsı, 49 sıra esmâdır ve bir önce ki sıra ile bağlantılıdır. “49” (13) sayısının 53/49. Âyette geçen (شعرى) “Şıra” yıldızı ile “İlâhi benlik” yıldızı olduğu açıklandı. 

Buruc, yıldızlar ve türçe ifadesi ile “Burç”lardır. Burç yıldızı, olan nefis yıldızı üzerinde irâde ve hükmünü sürdürüp dilediğini yapan Ulûhiyet yıldızı olan şanlı şerefli (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Rahmâniyet olan arşa bu yıldız şanlı bir şekilde yansır ve âlem bayrağı oluşur. Gaflette olan ışığını (ما) “Ma” şey-eşyadan alır. Hakîkatte yaşayan ise ışığını, Ulûhiyetten alır.

Daha önceki (و) “Vav” önünde duran kıyam hâlinde olduğu zaman “1” sayısını oluşturur. Bunun kemâl’i ise “10” sayısıdır. Yâ-sîn kemâl’iyle, (360+10)= 370 olur. Bu hâlin zevâli-kemâliyle[6] “37” yâni zât tecellisi olur. 10 sayısının, harfsel karşılı (ي) “Ye” dir. Bu da yakîn halidir.

Rükû hâline gelince ve bunun kemâliyle (2x10)= 20 ile (360+20)= 380 ve bunun zevâl-kemâl’iyle (38) sıfât tecellisidir. 20 sayısının hafsel karşılığı (ك) “Ke” harfidir. Bu ifade sen olmasaydın ile Âyan-i sâbite mertebesinde ki program halidir. (كُنْ) “Kün” ile (كُنْ فَيَكُونُ) “Kün Feyekün” hitâbının olduğu tecelli mahallidir.

Secde haline gelince ve bunun kemâli ile (3x10)= 30 ile (360+30)= 390 ve bunun zevâl-kemâliyle (39) esmâ tecellisidir. 30 sayısının harfsel karşılığı (ل) “Lâm”dır. Lâm ise Ulûhiyet ve Halkiyettir. Ulûhiyetin esmâ yönü olan Allah (c.c.) ve Esmâ-i İlâhiyye tecelisidir.

Tahiyyyât hâline gelince karşılıklı konuşma mahallidir. Yâni bu hale gelende denklik hâli, muhataplık hâli oluşur. Bunun kemâli ile (4x10)= 40 ile (360+40)= 400 ve bunun zevâl-kemâliyle oluşan rakam yine 40 tır. 400 sayısının harfsel karşılığı, (ت) “Te” dir. 40 sayısının harfsel karşılığı (م) “Mim” dir. (ت) “Te” Tevhid ve (اَنْتَ) “Ente Sen” ifâdesi ve bir yönü (اَنَ) “Ene Ben” ifâdesidir. (م) “Mim” Hakikat-i Muhammedi ise bu (اَنَ) “Ene-Ben”, (اَنْتَ) “Ente-Sen” ile ara da “Mâbeynci” olan Hakk ve Halk arasında haberci olan mertebedir.

Bu namazı kılan Kâmil İnsân ise 5 vakit namazının kemâli ile bu sayı (5x10)= 50 vakit (صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) “salât-ı dâimûn” namazda devâmlılık olur. Ve Sayı (360+50)= 410 dur. Bu sayının Zevâli-Kemâliyle (410/10)= 41 olur.

“41 Yâ-sîn” okumak halk arasında sevap kazanmak için mûteber ibâdet sayılır. Yolumuzda ise Mescid-i Nebevinin (سلام) Selâm kapısından girip bâtin-i gönül çalışmasına başlayan sâlik ise 15-20 yıllık bir seyir sonunda (41) nolu Cennet’ül Bâki kapısına gelir. Bu kapıdan önce Resûlüllah, Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer’in istirâhat ettikleri türbeleri vardır. Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer’in pencelerinde (سورة الحجرات) “Hucurât Sûresi” 49/3 ve 49/2 nolu âyetler vardır. Bu pencerelerde, peygamberin yanında sesini yükseltmeyenler ve onun yanında sesini kısanlar hâli geçmektedir. (49) numaralı Hucurât (Odalar) Sûresi Fahrettin Himmeti hazretlerin sıra sayısına denk gelmektedir. Yolumuz onun övülmüş himmeti ile bu sahadan geçmiş ve Cennet’ül Bâki de bulunan Osman Zinnûreyin Zâhir, Bâtın Nûruna ulaşmıştır. “52” sayısı “50” (ن) Nun ve “2” ile Zâhir ve Bâtını bildirmektedir. Bu hakîkatin zâhir bâtın nûrunu Nusret Babam rahmetullâhi aleyh bizlere, Efendi Babam Necdet Ardıç’ı “Gözümün Nûru” diyerek, bildirmiş ve bizlere bu hakîkat aktarılmıştı.[7] “ İz- -T-B- ” 

 أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[8]

(سورة الحجرات) HUCURÂT SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

#### Hakkında

#### Medine döneminde inmiştir. 18 âyettir. Sûre, adını dördüncü âyette geçen “Hucurât” kelimesinden almıştır. Hucurât odalar demektir. Burada Hz.Peygamber’in aile efradıyla birlikte ikamet ettiği odalar kastedilmektedir. Sûrede başlıca, mü’minlerin, gerek Hz. Peygambere karşı, gerek kendi aralarında uymaları gereken bazı görgü ve ahlâk kuralları konu edilmektedir.

#### Nuzül

#### Hucurât sûresi, Tahrîm sûresinden önce ve Mücâdele’den sonra Medine’de, hicretin 9. yılında nâzil olmuştur. Sûrelerin ve âyetlerin gelmesi için mutlaka özel bir sebebin bulunması gerekmemekle beraber bir olay, soru ve beklenti üzerine gelmiş birçok âyet ve sûrenin de bulunduğunu biliyoruz. Bu sûrenin ilk âyetinin, sözde veya davranışta Hz. Peygamber’in önüne geçerek veya onun sözünü keserek edebe aykırı davrananları uyarmak için geldiği nakledilmiştir (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, IV, 1712).

#### Konusu

#### Sûrede, müslümanların Allah’a ve resulüne karşı riayet etmeleri gereken edep, kendi aralarında ve başkalarıyla ilişkilerinde takınmaları gereken ahlâkî tavır konularında buyruk ve tavsiyelere yer verilmiş, müminler arasında çıkacak ihtilâfların nasıl çözüleceği açıklanmış, insanların kök birliği ve eşitliği etkili bir üslûp içinde ilân edilmiş, üstünlüğün fırsat eşitliği içinde yapılacak yarışla elde edileceği vurgulanmış, iman ve islâm kavramlarıyla ilgili önemli açıklamalar yapılmıştır.

#### Râzî’nin, sûrenin ana konularıyla ilgili olarak yaptığı sistematik açıklama ilgi çekicidir: Bu sûrede müminler, güzel ahlâk kurallarına yönlendirilmektedir. Riayet edilmesi gereken edep ve ahlâk kuralları ya Allah ya resulü ya da başkalarıyla ilgilidir. Başkaları ya iman, ibadet ve güzel ahlâk yolunu tutanlardır yahut yoldan sapanlardır (fâsıklardır). Doğru yolda olanlar da ya bir arada bulunurlar veya ayrı yerlerde. Böylece ahlâk ve davranış bakımından müminin karşısında beş farklı muhatap vardır. Sûrenin 1, 2, 6, 11 ve 12. âyetlerine “Ey iman edenler” diye başlanmış ve her birinde yukarıda sıralanan muhataplardan biriyle ilgili ahlâk, edep ve davranış kurallarına yer verilmiştir (XXVII, 118).[9]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(49) Mushaf sıra numarası.

(106) Nüzul sıra numarası.

(37) Alfabetik sırası.

(26) Cüz sırası.

(18) Âyet sayısı.

(18) Fasıla harfleri.

(254) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (4+9+1+6+3+7+2+6+1+8+1+8=56) dır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları ر، م، ن  harfleridir. (Rı) harfi “1” adet, Nefesi Rahmanin tenfis edilmesidir. (Mim) harfi 7 “adet, Yedi nefsi mertebesi odalarında Hakikat-i Muhammediyenin bulunmasıdır. (Nun) harfi “10” adet, Nuru Muhammedinin sıfât mertebesinden “Odalarda” bulunmasıdır. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(حجرات) “Ha: 8” “Cim: 3” “Rı: 200 “Elif: 1” “Te: 400” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 8+3+200+1+400= 612 dır.

6+1+2= 13 dür.

Mushaf sıralamasında (49) (4+9=13) nüzul sıralamasında (106) (16) dır. (18) (1+8+=9) âyettir. Genel sayı toplamı 254 (2+5+4=9) idi. (13+13+16+9+11=62) (6+2= 8) dir. 

(8) Tevhid-i Ef’âl, (9) Tevhid-i Esmâ, (11) Tevhid-i Zât, (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye (16) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hak’el Yakîn, Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

Allah işitir ve bilir HUCURAT,
Müminlere yapmayın sakın surat,
Takva için imtihan etti, Murat,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[10]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

2. Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.

3. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

4. (Ey Muhammed!) Odaların arkasından sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir. 

5. Onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 

6. Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.

7. Bilin ki, aranızda Allah’ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkârı, fasıklığı ve (İslâm’ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir.

8. Allah, kendi katından bir lütuf ve nimet olarak böyle yaptı. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir

9. Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.

10. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

11. Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

12. Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

13. Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.

14. Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

15. İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.

16. (Ey Muhammed!) De ki: “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

17. Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar. De ki: “Müslüman olmanızı bir lütuf gibi bana hatırlatıp durmayın. Tam tersine eğer doğru kimselerseniz sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor.”

18. Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.[11]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {الحجرات/1} 

(49/1) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyi(A)llâhi ve rasûlih(i) vettekû(A)llâh(e) inna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)”

(49/1) Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 

----------------

 Âyet-i Kerimede Resül (s.a.v) in önüne geçmeyi Allah (c.c.) kendi önüne geçmeyi, Resül (s.a.v) kendine karşı gelmek olduğunu risalet-tarikat mertebesinden bildirmektedir.

 Buradan anlaşılıyor ki Resüllulah(s.a.v.) i bizler hakikat ma’nası ile tanıyıp görememişiz. Onun için Resüllah (s.av.) i hakiki ma’nada müşahade eden irfan ehlinin sözlerine kulak verip, okuyalım. (Murat Derûni)

--------------

 Vaktaki bu Seyyidi kevneyn, yani iki âlemin efendisini, sen Hakk’tan ayrı gördün, kitab-ı kâinatın hem metnini hemde dibacesini kaybettin. Yani ön sözünü başlangıcını kaybettin, iki deme iki bilme ve iki okuma, bendeyi kendi efendisinde mahvolmuş gör, kusuru fehminden naşi (anlayışının kusurundan dolayı), efendiye gayr dediğin vakit ey şaşı gayur olan şahtan utan. Yani gayretli olan çalışkan olan şahtan utan, “vema rameyte iz rameyte velâkinnallahe rama” “enfal /8/17” Âyet-i Kerîme’sindeki “râmî/atan” Ahmet’tir. Onu görmek Hâlik’ı görmek olmuştur. 

İmdi nübüvvet (s.a.v.) Efendimizin vücûd-ı şerifleriyle hatm olunduğu gibi, bu Füsus-ül Hikem dahi hikmeti ferdiyye ile hatm olundu ve keza (s.a.v.) Efendimiz nasıl cemi hakayıka câmi ise hikmet-i ferdiyye dahi bil cümle hikeme, hikmetlere câmidir. 

Vaktaki bu seyyidü’l kevneyn yani iki âlemin seyyidi, efendisini sen Hakk’tan ayrı gördün, eyvah ki eyvah, o zaman Efendimizi hiç tanımadın Muhammed isminde birisi hani Âyet-i Kerîme ‘de geçiyor ya. “münâdiyen yünâdî lil îmân,” (3/193) “îmâna davet eden birini duymuştuk ama ne olduğunu anlamamıştık” halimiz ona benzer. Daha öte gitmez yani “Seyyid-i kevneyn,” yani iki âlemin efendisini Hakk’tan ayrı gördük ise, yani, Allah yukarıda o aşağıda gördük ise, ayrı gördün, kitabı kâinatın yani kâinat kitabının hem metnini hem kendisini, hem de dibacesini kaybettin, ön sözünü başlangıcını kaybettin. 

“Vema erselnâke” (21/107) sana da gelmez bir daha. İki deme yani Allah yukarıda Muhammed aşağıda deme bunları iki ayrı olarak görme, iki bilme, işte biz Mekke ve Medine’de yaşayan (s.a.v.) efendimizi sadece fiziki ma’nâda bilirsek onu tanımamış oluruz, iki diyen, yüziki de der. Yani “çift”liğe geçer. “Çift”likte yaşamayalım, “tek”likte yaşayalım. 

İki deme, iki bilme ve iki okuma, ancak elimize gelen zahiri kitaplarda hep “iki” deniyor “iki” okunuyor. Bendeyi kendi efendisinde mahvolmuş bil, yani köleyi efendisinin yanında yok bil, kusuru fehminden dolayı, yani anlayışının kusurundan dolayı. Efendiye gayr dediğin vakit ey şaşı gayur olan şahtan utan, yani gayretli olan Hakk’tan utan yani efendiye ayrı dediğin vakit, (Enfal /8/17) “vema rameyte iz rameyte” Âyet-i Kerîmesinde ki “râmî/atan” Ahmettir. Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur. Ramâ bilindiği gib “atma” ma’nâ’sınadır ya, âyet-i kerîme’deki râmî atıcı ma’nâsına faildir. (“mermi” atılmış demektir.) Hani tabancadan çıkan kurşuna mermi, diyoruz ya, onun ismini değil, fiilini söylüyoruz. O metal parçasının o ismi değil vasfıdır. Atılan bir şey, “atılmış” ma’nâsınadır. Mermi, “râmî” atıcı, “mermi” atılmış ma’nâ’sına mef’ul.

İşte râmî atıcı olan yani fâil olan Ahmet’tir. Onu görmek Hâlik’ı görmek olur yani Ahmed’i görmek, şuurunda mim’i ilâve ettiğin zaman, Ahad, Ahmed’dir. Mim’i çıkardığın zaman Ahad’tır. Ahmed’i görmek ise Ahad’ı görmektir/bilmektir. Ahad görülmez şuurlanır ama vahidiyyet mertebesi itibariyle Ulûhiyyet hakikatinin zuhur mahalli olan Ahmed-i görmek Hakk’ı görmektir. 

------------------- 

Not= İlâve işte bu yüzden Muhammed (s.a.v.) efendimizi baş ve gönül gözü ile gören sahabe-i kiram’ın üstünde makam itabariyle kıyamete kadar gelip gidecek başka hiç bir kimseler yoktur. Çünkü onlar “Ahmed”te “Ahad”-ı açık olarak gördüler. 

-------------------

Onu da zâten bize kendisi bildiriyor, “men reânî fekad reel Hakk“ “Beni gören, ancak Hakk’ı gördü” Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur, bana bakan Hakk’ı görür. Ve ayrıca bu kelâm-ı mübarekte kaç türlü ma’nâ vardır. “Ben Hakk’ım” demiyor, ama söylediği söz aynıdır, yani “bende Hakk vardır,” diyor. Peki, yine ikilik olmuyormu? Bende Hakk var dediği zaman, yine ikiliktir, ancak buradaki ikilk mutlak ikilik değildir. İzah babında tek olan mertebeleri itibariyle iki olarak anlatılmaktadır. Eğer böyle demese idi, nasıl diyecekti ki? “Allah Allah’da”dır dese, o zaman ortada Peygamber yok olacaktı, Onun vasfedilmesi, yâni iki gibi görünenin iki vechinden bahsedilip onların bir olduğunun anlatılmasını vasfedip izah içindir. O bakılan ise, nâzıra, bakana kalıyor.

 Yani bu hadise nazar edenin idrakine kalıyor. Aslı o çünkü kendi kendini vasfediyor. Çok doğru olarak “bana bakan Hakkı görür” diyor. Ne demek istiyor? ”ben yokum bende Hakk var” diyor. Yani ne kadar kibar ve hiçbir şekilde putlaştırmaya götürmeyecek, tamamen tefekkür yönünde bir açılım ifadesi kullanıyor. Ne kadar sade ve temiz şüpheye ve tereddüte hiçbir yol bırakmıyor. Ahmed’i bilmeyen diyelim biz ona, Ahmed’i bilmeyen Hazreti Muhammed’i bilemez. Ama Hazreti Muhammed’i görmeyen de Ahmed’i bilemez. Ahad’ı bilemez. Çünkü Onu bize O bildirdi, bize kendi sûri olarak hakikatini hem de bâtıni ma’nâda kaynağını kendisi bize bildirdi. Ne muhteşem bir söz ile. “Bana bakan hakkı görür” dedi. Şimdi! Hangimiz baktık da Hakk’ı gördük? Görmekten kasıt şuur etmektir, düşünmektir. 

Nusret Babam öyle diyordu. 

“Kula secde yok derler, sana dahi olmazmış. 

Kırk yıl secdem sanadır, ya Hazret-i Muhammed.” Bunu, ehl-i zâhirden duyanlar, bu küfürdür derler. Onlar desinler, kendi düşünceleridir. Canları sağ olsun. İşte Ahad, bir mim ile Ahmed oldu ve Muhammed olarakta sûretlendi, faaliyete geçti, Ahmed, Ahad, Muhammed, Mahmud, bunların hepsi aynı ma’nânın değişik mertebelerden olan isimleridir. 

Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur. Bu hakikati tespit edip “bana bakan Hakk’ı görür” yani gerçek ma’nâda, bizde ruyetullah idraki var ise, o zaman görürüz Yoksa bizim de aklımızda yine Mekke ve Medine’de, kendimiz gibi yaşayan, ayrı bir Muhammedin sûreti ve şekli vardır. O da bize perde olur. Onun hadîsinin bize bildirdiği şekilde Onu görmemek mümkün değildir. Çünkü mutlak görür, diyor, görülebilir demiyor. “bana bakan Hakk’ı görür” sözü kesindir. Kesindir ama bizde görecek göz varsa! Eğitilmiş göz varsa biz de görürüz. 

Yani orada demek istiyorsa, bende Hakk mutlak vardır. Veya ben mutlak Hakk’ım buna hiç şüpheniz olmasın, görür diyor, kesin olarak görür. Şimdi buradan dışarıya baktığımız zaman sağ taraftaki camdan bakan sarı evi görür değilmi? Kesin bu, belki görebilir başını şöyle yan çevirirse gibi tereddütlü ifadeler yoktur, görür. 

Diyor. Ama gördük mü? Göremediysek veya idrak ettik mi? Muhammed (s.a.v.) dediğimiz zaman Allah aklımıza gelmiş mi? 

NOT= Nasıl ki (irfan ehli görüldüğünde Allah hatırlanır) Gelmişse görürüz. Yani onun varlığında Hakk’ın zuhurunu düşünüyor isek, o zaman görüyoruz demektir. 

İmdi yani şimdi, Nübüvvet (s.a.v.) Efendimizin vücûdu şerifleriyle hatmolunduğu gibi, yani Peygamberlik Peygamberimizin vücûdu şerifleriyle, şerefli varlıkları ile sona erdirildiği gibi, bu Fusûs’ül-Hikem dahi hikmeti ferdiyye ile hatim olundu. Yani sona erdirildi, nasıl? Cemi hakayıka / bütün hakikatlere, câmi ise hikmeti ferdiyye dahi bil cümle hikemi câmidir. Bütün hikmetleri câmidir, işte ferdiyyet diye bahsedilen, fert diye bahsedilen budur. Bizdeki birey olarak mertebesinin başlangıcı vitriyyet bunun kemâli de ferdiyettir. 

Bu makam Efendimize ait olan, bir mertebe ama bizim de ümmetleri olmak dolayısı ile kendi bünyemizde kendi vitriyyetimizi, oradan da kendi ferdiyyetimizi bulmamız mümkün olacaktır. Çünkü herkes kendi başına ayrı bir âlemdir ve kendi âleminde vitriyyeti de ferdiyyeti de vardır. 

Onun hikmeti ancak ferdiyye oldu zira o bu nev-i insani de vücûdun ekmelidir. Ve bunun için emir onunla bed olundu ve onunla hatm olundu. İmdi Âdem ma ile tîn beyninde olduğu halde, âdem (a.s.) su ile toprak arasında olduğu halde iken O nebi idi, neden? Yukarıda bahsedildiği gibi, yani bütün Peygamberler dahi, daha meydana gelmeden o Peygamber idi, ne yönüyle? İşte bu ferdiyyet yönüyle. Ondan sonra neş’et-i unsuriyyesi, hatemü’n Nebi oldu. Ondan sonra yani programdan sonra unsuri varlığı ile nebilerin sonuncusu oldu buraya kadar gelen şeyler başlangıç oldu. 

Şimdi gerçekten bunlardan sonra izahına geçiyor. 

Devam edelim. Cenâb-ı Hakk bunları anlama genişliği versin. 

Cenâb-ı şeyh (r.a.) kelime-i Muhammediyyenin hikmet-i ferdiyyeye mukarin bulunmasının sebebini izahen buyururlar ki! Yani hikmeti ferdiyyeye yakın bulunmasının sebebini izah ederek buyururlarki, Efendimizin hikmeti ancak ferdiyyedir. Zira Onun hakikati mukaddimede beyan olunduğu üzere fevkinde ancak zat-ı ahadiyye bulunan cemiyet-i ilâhiyye makamı ile münferittir. 

Cemiyet-i ilâhiyye ile münferit, yani tek ve yalnız bu makam iledir. O makam Allah isminin mazharıdır ve Allah ismi ise cemi esmayı câmi olan bir ism-i a’zamdır. 

Yani Ahadiyyet mertebesi, vahidiyyet mertebesine tenezzül ettiği zaman orada bu Hakikat-i Muhammediyye programını yaptı ve ilk tecellisi de orası oldu. İşte bu makamda yine vahidiyet makamında Zât-ı Mutlak kendisi kendisine, Allah ismini verdi. Allah ismi kendisine kendisi tarafından verildi, Allah ismi üzerinde istişare yaparlar. Allah ismi asli olarak kendinden mi yoksa bazı kelimelerin tekellümünden mi meydana gelmiştir. Meselâ İnsan-ı Kâmilde Abdülkerim Cîli birçok bilgiler verdikten sonra Arapça’da “elehe - yelehu” sözünden çıkmıştır, diye söyler buradan ilâha dönüştü der. Bazı âlimler semâi olduğunu yani beşeri bir isim değil İlâh-î bir isim olduğunu söylerler ki, zâten aslı da odur, Allah kelimesinin izahı, “Kelime-i Tevhid” kitabımızda vardır. Şu halde bu makam hakikat-i Ahadiyyenin en evvel müteayyin olduğu bir makamı taayyündür. Ve cemii taayyünatın mebdei ve menşeidir. 

Bütün mertebelerin başlangıcı, kaynağı ve çıkış yeridir. Ve binaanaleyh bil cümle taayyünatı şamildir. Yani bütün zuhurları kendi bünyesinde toplamıştır. Vücutta ona müsavi ve naziri olan (benzeri olan) bir taayyün bulunmadığı için bu mertebe-i ferdiyye dir. Efendimiz (s.a.v.) bu nev-i insani de mevcudun ekmelidir. 

Bütün bu mertebeler düzenlendikten, maddi ma’nâda âlemler zuhura geldikten sonra ve insanlar da zuhura geldikten sonra, Efendimiz bu nev-i insanide yani insan türünde bütün insanların, mevcudun ekmelidir. Yani bütün insanların içinde en kemallisi kendisidir. Hakikat-i Muhammediyyenin zuhur mahalli olduğundan hayatını idrak ve irfaniyyetle okududuğumuz zaman. Bunları hemen anlarız. 

 Zuhur-ı külli ile onun vücudunda zuhur etmiştir. Zira Hakk küllen zuhur ile bütün mertebeleri ile onun vücudunda zuhur etmiştir. Çünkü Enbiya (a.s.) bu nev’in ekmelidir.

 Yani peygamberler insan nev’inin kâmilleridir. Kemâl ehli olanlarıdır ve onlardan her birisi bir ism-i küllinin mazharıdır yani her bir peygamber bir ismin zuhur mahallidir. Ve külliyatın kâffesi ism-i ilâhiyye tahtına dâhildir. 

Bütün isimler İlâhî ismin altında toplanmıştır ve o ism-i İlâhînin mazharı dahi o İlâhî ismin Allah isminin mazharı dahi (s.a.v.) Efendimizdir. Böyle olunca bu nev’in efradının ve insan nev’inin insan türünün en kemallisi budur. İşte bu sebeple emr-i vücûd onunla bed olunup onunla başlayıp O nunla hatm olundu. İşte bu sebeble emr-i vücûd yani bütün bu mükevvenat, mevcud olan bu âlemler, Onunla başladı yani Hakikat-i Muhammedî programı ile başladı ve onun fizik-bireysel vücûduyla hatm olundu. Çünkü a’yân’dan en evvel feyz-i akdes ile münfaz olan şey yani feyz-i akdes ile bereketlenmiş olan şey Onun a’yân’ı sabitesidir. 

Yani Hazret-i Peygamberin, Hakikat-i Muhammediy-yenin a’yân-ı sabitesidir. A’yân-ı sâbite bilindiği gibi âlemlerin programıdır. Ve kişilerin programıdır. Hakikat-i Muhammedînin programı ise bütün âlemlerin a’yân-ı sâbitesidir. Bu geniş a’yân-ı sâbite içinde her birerlerimizin a’yân-ı sâbiteleri mevcuttur. Bir çember gibi, içinde de küçük küçük çemberler gibi, nar gibidir. 

Hakikat-i Muhammedî yi bir nar olarak düşünelim. Onun içindeki nar taneleri gibidir. Onların a’yân-ı sâbiteleri. İşte biz, o nar tanesi, nur tanesi, nerde bunun ilk tanesi, bunlardan biri olan bizleri ayrı görürsek yani biz olarak kendi mizi nardan ayrı görürsek tevhide ulaşamayız. Ama yanımızdakilere de baktığımızda onların da aynı olduğunu anladığımızda o zaman bizim bir bütün olduğumuzu anlamamız daha kolay olacaktır.

 Bilindiği, gibi incirde öyle değildir, narda öyle. Her bir nar tanesi ayrı bir hücrededir. Narın içersinde taneler bölmelerdedir. Ve çok hususidir. Narın hakikati, incir gibi diğer toplu çekirdekli olanlar gibi değildir, işte kesrette vahdetin, kesretteki ifadesi nar. Cennete giden insanların hepsinin kendilerine ait mertebeleri olacağından nar bunun temsilidir. Hem de narın çekirdeği içinden görülür yani lâtiftir, ruhlar âleminin letafetini temsil eder, narın aynı zamanda buradaki karşılığı ise incirdir. 

Ve zeytin, ahiretteki tevhidlerin karşılığı nar ve hurma, dünyadaki tevhidlerin karşılığı ise incir ve zeytindir. Zeytinden kesrette vahdet biraz ekşi, zeytin acı ama cennetteki karşılığı olan hurma tatlıdır, neden? Biraz acı ve hem de üzerinde işlem yapılması gerekiyor. İşte nefsimizin eğitilmesi gerekiyor, nefsimizi temsil ediyor, zeytin başlarda sertliği ve acılığı ile bazı işlem ve terbiyeden geçerek, biraz da zamana bağlı olarak, siyahlığı ile kendi kemaline ulaşmış oluyor. Eğitildiğinde kıvama geldiğinde yenecek hale geliyor. 

Diğeri de vahdette kesret olan incirdir. İncirin içerisinde binlerce incir çekirdeği vardır. İşte orasını incirin dışını bir dünya olarak düşünelim, biz burada dar bir sahadayız ama narın içerisi öyle değildir, narda taneler belirli şeffaf ve nur gibidir. 

İşte bu sebeble emr-i vücud Onunla başladı ve Onunla hatm olundu. 

Yani hatm olundu derken ondan daha kemalli bir insan gelmeyecektir. Peygamberlik onunla sonlandı, çünkü a’yân’dan en evvel feyz-i akdes ile bereketlenmiş olan şeydir, kendisi Onun a’yân-ı sabitesidir, bereketlenmiş olan şey, feyz-i akdesten feyz-i mukaddes, olarak aldığı ilk Onun alışıdır. Ve bereketidir. Ve en evvel ekvandan hariçte feyz-i mukaddes ile kevne çıkıp da hariçte feyz-i mukaddes ile mevcud olan şey, Onun ruhu mukaddesidir. Yani feyz-i akdes Cenâb-ı Hakk’ın zatından zatına olan ve feyz-i akdes olan, Peygamberimize intikal eden ve onda da feyz-i mukaddes olan ve zuhura çıkan feyz-i ilâhî, ruh-ı mukaddes işte budur. Binaenaleyh emr-i vücûd yani vücûdun işi Onunla başladı ve emr-i risâlet en sonunda Onunla hatm olundu. 

Yani Peygamberlik onunla bitti ve nev-i Âdem su ile çamur arasında bulunmakta iken yani insanlık âlemi su ile çamur arasında iken (s.a.v.) Efendimiz nebi idi. Yani insan türü daha dünyaya gelmezden evvel peygamberimiz, peygamber idi. 

Şimdi şöyle bir durum var. Nübüvvet kesildi, Peygamberlik kesildi, bunu biraz açmamız lâzım gelecek. Peygamberlik zâhiren kesildi, yeni bir hüküm gelmeyeceğinden, gelmesine de gerek olmadığından, bütün kemâlât Kur’ân-ı Kerîm de peygamberimiz ile birlikte, sünnetleriyle şahsi yaşantısıyla zuhura çıktığından ve bunun üstüne daha başka bir makam olmadığından, başta anlatıldığı gibi Hakikat-i Muhammediyyenin üstünde başka bir makam olmadığından bunu anlatacak başka da bir sebeb de olmadığından başka bir İlâhî ma’nâda Allah’ın nebisi ve rasûlü Peygamberi yoktur, zâten gelmeyecektir kendisi de söylemiştir. 

Ancak risâlet devam etmektedir. Peki, bu nasıl oluyor? . Daha evvelki rasûller, Allah’ın rasûlleri, Allah’ın peygamberleri idi. Peygamber efendimizden sonra devam eden, devam edecek olan, peygamberimizin rasûlleridir, risâlet vardır, ama devam eden Allah’ın değil, peygamberinin rasûlleridir. İşte bunlar da İnsân-ı kâmillerdir. Eğer bu risâlet, (nebevi risalet) kesilmiş olsa idi, zâten dünya sona erer idi, velâyet aynı zamanda insanların yaşamının devamını sağlar, bunlar kesilmiş olsa, insan neslinin yaşamasına bu dünyada gerek yoktur. Neden bu insan nesli yaşasın? İnsanların içersinde olan, hani Allah diyen kalmayınca kıyamet kopacak dedikleri gibi. İşte Allahı bilerek Allah diyen veli kullar evliya/rasûl kalmayacak, işte o zaman kıyamet kopacaktır. 

Hani Yasîn-i şerifte rasuller geldi diye yazıyor ya! “iki rasul geldi, arkadan üçüncü ile de destekledik”, (36/13) gibi. Bakın orada risaletten bahsediyor. Bahsedilen peygamberlik değil. Îsânın rasûlleri Âyet-i Kerîme ile sabit, İsâ (a.s.) ın rasûlleri olduktan sonra ki, göçmüş süresi dolmuş gitmiş, o günkü devreye göre ve bu bize bildiriliyor. Hakikat-i Muhammediden bu bize bildiriliyor. İnsanlar nerden bilecek. İşte Hz. Îsânın rasûlleri varsa Muhammed (s.a.v.)’in rasûlleri haydi haydi olacaktır. Ancak bugün sadece Muhammed (s.a.v.) Efendimizin rasûlleri vardır diğerleri onunla beraber sona ermiştir. 

Ama bunlar bilinmez, açık olarak bildirilmez ayrı konudur. Bilmek başka şey varlığını tasdik başka şeydir. 

Ve bu nev-i Âdem su ile toprak arasında bulunmakta iken (s.a.v.) Efendimiz Nebi idi. Çünkü Zât-ı Ahadiyyenin mertebe-i Vahidiyyete tenezzülünden ibaret bulunan Hakikat-i Muhammediyye bil cümle suveri esmâ-i ilâhiyye yi “esma ilminin suretlerine” câmi olduğu gibi vücûd-u Hakkın ervahı mücerrede mertebesine tenezzül ettiğinde dahi Hakkın vücûdunun ruhlar mertebesine tenezzül ünde dahi ruh-ı Muhammedî cem-i ervahı câmi olan ruhu külli ile ve bu mertebede Kâffeyi ervah-ı beşeriyye ve melekiyye meb’us oldu “yani seçildi, meydana çıktı” ve ervah lehv-i mahfuz mertebesinde müteayyin olup hakayiki nuraniyyeleri mezahiri ile. “Yani hakayiki nuranileri (nurlarının hakikatleri) ile zuhura gelmeleri ile” yek diğerinden ayrıldıktan sonra “yani her birerlerinin kendi hakikatleriyle meydana çıktıklarında böylece bunlar birbirlerinden ayrıldılar kahharın zuhuru başka, cebbarın zuhuru başka, cemâlin zuhuru başka, olduğu gibi diğer bütün esma-i İlâhiyyenin zuhurları başka ve zıt olarak ortaya çıktıktan sonra” Allah-u Teâlâ Hz.leri O ruh olan Hakikat-i Muhammediyyeyi müteayyin olan bu mezahiri nuriyye nin “yani meydana gelmiş olan bu nurların” Zât-ı Ahadiyyenin bi hasebil esmâ, yani isimler dolayısı ile ve sıfat zuhurundan isimlerle ve sıfatlarla olan zuhurundan ibaret olduğunu haber vermek için nebi olarak onlara ba’s buyurdu. 

Yani bütün bu kendinde bulunan hakikatleri haber vermek için, Nebi olarakta kendisini gönderdi. Bütün Hakikat-i Muhammediyyenin mazharı (zuhur yeri) olan ve kendine ait olan bu mertebelerini bildirmek içinde kendini gönderdi. Peygamber olarak meydana çıkardı. 

Ve Efendimiz (s.a.v.) badehu (bundan sonra) neş’et-i unsuriyyesi ile enbiyanın hatemi oldu. Yani unsur bedeni ile fizik bedeni ile meydana geldi ve peygamberlerin hatemi/sonuncusu oldu. Çünkü Hakikat-i Muhammediyye şecere-i kevn çekirdeği mesabesindedir. Hakikat-i Muhammediyye iki âlem ağacının çekirdeği düzeyindedir. 

İki âlem; biri ruhlar, diğeri madde âlemi, iki âlemin de hakikati, mebdei, kaynağıdır. 

Ve çekirdek ağacın mebdei, kaynağı ve onun meyvesi de hatemin kemâlâtıdır. “Yani çekirdek; ağacın kaynağı, meyve de onun hatemi yani sonu, kemâlidir.” Meyvenin zuhurundan sonra fasl-ı harif gelmekte “yani son bahar gelmekte” ağacın yaprakları dökülüp zevale yüz tutar ve onun için nübüvvet din ve kemâl-i zuhûr emirleri şecere-i kevn’in meyvesi olan onların vücûd-ı unsurileri ile hatm olundu. 

Ve biz burada hatm olduğu gibi yedinci günü yaşamaktayız. İseviyyet ve Museviyyetin altı günleri vardır, (Halâ-kassemavati vel ardı fî sitteti eyyam) (7/54) altı gün, altı kün, altı tecelli, altı oluşum ile böylece bu âlemler kevn oldu, yani Hakikat-i Muhammediyye/bütün bu âlemler altı günde halkoldu. O altı kün’ün ne olduğunu bilemiyoruz. Ve bu âlemde de her şeyin bir başlangıcı ve bir sonu olduğunu ve her an, kevn ve fesat, bir birini takib eden bu âlemde, olmak ve bozulmak, ölmek ve dirilmek ve tekrar ölmek vardır. Bu âlemlerin sonu da efendimizin getirdiği hükümler ile sona ercek ki; biz peygamberimiz (Ikra) gecesinden kendisine peygamberlik/nübüvvet verildiği o geceden başlamak üzere kıyamet sürecinin içindeyiz, yani yedinci günü yaşıyoruz. Diğer kavimlerin yedinci günü yoktur. Ancak Muhammedî olurlarsa onların da yedinci (din) günleri olur. 

Yani Muhammed (s.a.v.) gelmeseydi, yeryüzünde daha kıyamet olmazdı. Dünya da onunla hatm olacak, onunla başladı onunla bitecektir. Onun süresi içinde Muhammedî olarak yedinci günü yaşıyoruz. Kıyamet sürecinin içindeyiz. Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere idrak ettirsin İnşeallah. 

Muhyiddin-i Arabi, ma’nâ âleminde İdris (a.s.)’a kıyametin işaretlerinden sorduğunda, “âdem’in yeryüzünde görülmesi kıyamet alâmetidir” demiştir. Kıyamet insan nesli üzerine kopacaktır. Peygamber efendimizin görünmesi ise, kıyamet sürecinin başlamasıdır. Ne kadar süreceği bilinmez, nekadar süreceğini ancak Hakk bilir. 

Evet, başlangıç ve sonuç onunla olduğu gibi bizim de başlangıcımız ve sonumuz onunla, onu gerçek haliyle idrak etmemizle olmalıdır.[12] “ İz- -T-B- ”

----------------

 Alûsî'nin kaydettiğine göre Hasen'den şu da rivayet edilmiştir ki Resulullah (s.a.v.) Medine'de oturmaya başladıktan sonra kendisine uzak yerlerden sefaret heyetleri geliyor, pek çok meseleler soruyorlar, çok söylüyorlardı. Resulullah başlamadan meseleye başlamaktan men edildiler. Ebû Hayyan Bahir'de der ki: Resulullah'a bir kavim geldiği vakit nasıl selam vereceklerini öğretmek üzere Ebû Bekir onlara bir adam gönderir ve Resulullah'ın huzurunda sükûnet ve vakar üzere bulunmalarını isterdi. Bazıları öne geçmeyi özel örneklerle tefsir etmişlerse de âyetten görünürde anlaşılan, gerek söz ve gerek fiil hepsine umumi olmasıdır. Resulullah'ın meclisinde bir mesele geçtiği zaman ondan önce cevaba kalkışmamaları için de olduğu gibi, yolda giderken bir izin, işaret veya ihtiyaç olmaksızın önünde yürümemeleri ve sofrada ondan önce yemeye başlamamaları da içinde olur ki buna usulde umumi mecaz yahud beyanda kinaye tabir edilir. Hakikati iradeye engel olmaz. Namazda hiçbir şekilde imamın önüne geçmenin caiz olmamasındaki mânâ da budur. Resululah'ın huzurunda birisi imam edilip namaz kılınacak olsa onun izni olmaksızın sahih olmaz. Bu şekilde bu âyetten herşeyde şeriata uymanın gerekliliğine delil getirilir. İşte bu âyet Resulullah'ın protokolü ile ilgili böyle bir ara prensiptir ki, bundan sonraki âyetin mânâsı da bunun anlamı içindedir. Bazıları bununla kıyasın aleyhine de delil getirmek istemişlerse de kıyas Allah ve Resulünün hükmünde öne geçmek değil, uymak için mânâ araştırmasıdır. Evet hiçbir şekilde Allah ve Resulü'nün önüne geçmek mânâsı bulunan hiçbir saygısızlık yapmayın.[13]

---------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ {الحجرات/2} 

(49/2) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ terfe’û asvâtekum fevka savti-nnebiyyi velâ techerû lehu bilkavli kecehri ba’dikum liba’din en tahbeta a’mâlukum ve entum lâ teş’urûn(e)”

(49/2)Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider. 

----------------

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ {الحجرات/3} 

“İnne-llezîne yeguddûne asvâtehum ‘inde rasûli(A)llâhi ulâ-ike-llezîne-mtehana(A)llâhu kulûbehum littakvâ lehum maġfiratun ve ecrun ‘azîm(un)” Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. (49/3)

----------------

 Ravvza-i Mutahharada Efendimizin Kabrininin başında şimdi sen birinci (1.) pencerenin önündesin, onun üzerinde Kur’anı Keriym Ahzab suresi 33/40 ayetindeki, “ma kane muhammedin ebe ehadin min ricaliküm ve lakin rasulellahi ve hatemennebiy ve kenellahü bi külli şey’in aliym” mealen, “Muhammed (s.a.v.) erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; fakat o Allah’ın rasulü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir,” buyrulmaktadır.

 Evvela kısaca, rakkamlara dikkat etmemiz gerekecektir. Bakın sure 33, 33 direkli cennet bahçesinin hakikatini yine aynı sayıdaki surenin 40 ıncı Ayet’i açıklamaktadır, bunlar tesadüfi şeyler değildir.

 Özet olarak: Muhammed (sav.) batıni yönden sizler gibi, çoluk çocuk sahibi bir beşer değildir. 

“Muhammed” elbisesiyle tecelli etmiş; 

zatından sıfatına, sıfatından esmasına, esmasından ef’aline tenezzül ederek irsal etmiş;

Rasullük yapmış;

 ve bu hakikati “Muhammed” elbisesi ile sona erdirmiştir. 

 Ondan sonra resmi olarak böyle bir tecelli olmaz, ancak onun varislerinde bu hadise batınen kıyamete kadar devam edecektir.

 Bu hakikat kendisinde Ayet’in belirttiği sayıda 40 yaşlarında ortaya çıkmıştır.

 Allah gerçekten neyin ne olduğunu, kimin beşerriyeti, kimin Uluhiyyet’i ile yaşadığını çok iyi bilir.

 Çünkü gerek halkıyeti yönüyle, gerek Hakkiyet’i yönüyle cümleden zuhurda olan ondan başkası değildir. Zaten âlemde başkası yoktur.

 Evet bu güzel duygular içinde bir iki adım daha attığında birinci (1.) pencerenin sağ tarafına yaklaştığında, işte o anda âlemlerin sultanının tam karşısında olduğunu bilmelisin.

 Bu hadise, Ka’be-i şerifedeki; Hacer’ul Esved’in tam karşısında durmaya, zat’a ayna olmağa benzer. 

 İşte o anda sende Hz. Risalet penah-i Efendimizin aynası, hatta aynısı olmaya çalışırsın. O’na bundan daha çok zahir âlemde yaklaşman mümkün değildir, gönül âleminde ise, senden ayrı değildir.

 Ka’be’de, seyirde ve tavafta, yaşadığın anların dışında, hiç bir anın bu kadar güzel, bu kadar hoş, bu kadar bereketli ve nurlu değildir. Ve şöyle selamlar dilinden dökülmeğe başlar.

Esselatu vesselam aleyke ya Rasulellah.

Esselatu vesselam aleyke ya Nebiyyallah.

Esselatu vesselam aleyke ya Cemali pak.

Esselatu vesselam aleyke ya Kemali pak.

Esselatu vesselam aleyke ya Varlığı Hakk.

Esselatu vesselam aleyke ya Gönüller sultanı.

Esselatu vesselam aleyke ya Aşıklar kıblegahı.

Esselatu vesselam aleyke ya Dertliler dermanı.

Esselatu vesselam aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin.

 Esselatu vesselam aleyke ya Hakikati Muhammedi.

 Artık sen orada yoksun zaten. Sende mevcud mertebe-i Muhammedi, aslı olan, Hakikat-i Muhammedi ile birleşmiştir. Sen gerçekten “fena firrasul” (Rasul’de fani), o yoldan da “Baka billah” (Hakk’ta baki) olmuşsundur. 

 Ne varlığın, ne sesin, ne nefesin kalmıştır. Ancak orası durma yeri değildir, arkadan gelenlerin hakkını da korumak gerekir.

 Bu hisler içinde:

 Ayrılmak istemez gönül yardan Vakti firaktır ne gelir alden.

 Hasret başladı daha bu andan Hoşça kal ya Rasulellah.

 Sanki ravza geldi benimlen.

 Belki ben kaldım onunlan.

 Ayrılamadım huzurundan.

 Hoşça kal ya Rasulellah.

 Hoşça kal ya Rasulellah.

 Diyerek birkaç adım daha yan yan atarak yüzün oraya doğru bu sefer üzerinde, Kur’anı Keriym Hucurat suresi 49/3 ayetindeki, “innellezine yeguddune esvateküm ‘inde Resulillahi ulaikelleziynemtehazellahü kulubehüm littakva lehüm mağfiratün ve ecrun aziym”, mealen, “Gerçekten Allah’ın Peygamberi yanında seslerini kısanlara, bunlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir, onlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.” ayetinin sana sırrı açılır.

 Yine burada da sayılara azıcık dikkat edelim, sure no’su 49 dur, kendi içinde toplarsak, 4+9=13 eder, bu da bilindiği gibi Hz. Rasulüllahı’ın şifre rakamıdır. 

 Ayet sayısı olan üç (3) ise bu hakikatleri üç (3) yönlü, yani “ilmel yakıyn”, “aynel yakıyn”, “Hakk’el yakıyn” mertebelerinden idrak etmektir.

 Allah’ın peygamberi yanında seslerini kısanlar. Burası Hz. Rasulüllah (sav.)’in “sıddıkiyyet mertebesi”dir.

 “Seslerini kısanlar”, kendi varlıklarında, kendilerine ait birşeyleri kalmadığından zaten sesleri çıkmaz. 

 Eğer daha sesleri çıkıyor ise, o mertebeye ulaşamamışlar demektir. Çünkü âlemde tek ses vardır o da “Hakikati Muhammedi”nin sesidir. 

 “Bunlar o kimselerdir ki Allah kalblerini takva için imtihan etmiştir.”

 “Takva”, sakınmak olduğundan, her mertebenin kendine göre takvası vardır. Bu mertebenin takvası ise, Hakk’ın varlığını unutup, kişinin kendi varlığına düşmemesidir. 

 Bunlara nefislerinden mağfiret ve kendi hakikatlerini anlama yönünden büyük mükafat vardır. 

 Böylece “sıddıkiyyet mertebesi”ni de selamladıktan sonra yine yan yana birkaç adım daha atarak, bu sefer üçüncü (3.) pencerenin önüne gelirsin. 

 Burası “Farukiyyet” makamıdır. Ona da gereken nezaketle selamı verdikten sonra o pencerede yazılı ayetin yaşamına geçersin. 

 Kur’anı Keriym Hucurat suresi 49/2 ayetindeki, “ya eyyühelleziyne amenu la terfe­‘u asvateküm fevka savtin nebiyyi ve la techerü lehü bi’l kavli kecehri ba’dıküm liba’dın en tahbeta a’malüküm ve entüm la teş’urune” mealen, “Ey iman edenler seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi ona bağırmayın, haberiniz olmadan amelleriniz boşa çıkıverir.” Burada da yine sayılar dikkat çekicidir; az evvelki ayette olduğu gibi bu ayet de 49 nolu surenin 2 inci ayetidir. 

 Bunun ifadesi 4+9=13 Hz. Rasulüllah’ı, bu mertebede dahi iki (2) zahir ve batın idrak demektir.

 Burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekmektedir. 

 Evvelki ayette “seslerini kısanlar” burada ise, “seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın,” buyruluyor.

 Birincide, “Hakikati Muhammedi” denizinde gark olanlar; 

 İkincide, “hakikati Muhammedi” deryasına girip orada yıkanıp yeni bir hayatla ve “sıreti Muhammedi” ile o deryadan çıkarak etraflarını eğitiyorlarken, nefislerine kapılıp, halkın ezası ve zorlukları karşısında yılmadan, bıkmadan ve seslerini Hz. Muhammed’in risaletleri döneminde nasıl yumuşak ve müşfik davranmışlarsa siz de öyle davranarak, eğitimde ve diğer zamanlarda seslerinizi, onun sesinden daha yüksek çıkarmayın. 

 Ömerül Faruk, bilindiği gibi, yüksek adalet sahibi olduğundan, haklıyı ve haksızı çok iyi ayırma kabiliyeti vardı. 

 İşte o mertebe “Farukiyyet” yani “Furkan mertebesi”dir. Aynı zamanda “sıfat mertebesi”dir. 

 O halden sonra artık birbirinizle konşutuğunuz gibi ona seslenmeyin, çünkü o sizler gibi sadece beşer değil, aynı zamanda “Rasul”dür. Ancak siz bu hakikatleri pek düşünmüyorsunuz.

 Kısaca toparlarsak üçüncü (3.) pencerede bu hisler içinde birinci (1.) ayette, belirtilen “Hakikati Muhammediyye”yi iyice tanımak, onda yok olmak; 

 ikinci (2.) de, böylece sesini çıkaramamak, o deryada yüzmeye başlamak; 

 üçüncü (3.) de ise, tekrar yeni bir varlık bularak, irşat vazifesine başlamak, anlatılmaktadır. 

 Orada da fazla duramayıp, arkadan gelenlere yol açmak üzere boyun bükerek, kısalan yolu tamamlamak üzere “Makamı Mahmud”a, “Makamı Sıddıkiyyet”e, “Makamı Furkaniyyet”e tazim ve selam ederek, yoluna yavaş yavaş bu hakikatleri yaşayarak devam edersin.

 Oranın iki (2) çıkış kapısı vardır. Biri koridorun sonunda bedenliler için “Baki kapısı” cennetül bakiye açılan; diğeri de az yukarıdaki “Makamı Cibril” penceresidir. Buradan da bedensizlerin, “âlemi ervah”a uruc ederler, yükselirler. 

 Bu koridorun aynı zamanda bir ismi de “Medine’nin zaman tüneli”dir. Bütün zamanları da içinde bulundurur.

 İşte bu hakikatleri idrak ederek, âlemlerin sultanının önünden ayrılan kimse, bu iki kapıdan çıkarak; ya “baki” olan gönül cennetinde, ya da gönül semasında yaşamlarına devam ederler.

 Misafir olarak gelenler, tekrar yerlerine dönünce, yani eski beşeriyyet hallerine dönünce bulundukları yerde, batınen “Makamı Mahmud”un zahiren de “Şeriatı Muhammedi”nin temsilcileri olurlar. 

 İşte sen de bu hallere sahip olmak istersen, bulunduğun yerde böyle kimselerin var olup olmadığını araştır, eğer bulabilirsen hiç durma, onlardan hemen bu hallerin eğitimini al, öylece âlemlerin sultanını bilerek ziyaretine git. 

 “Bab’üs selam”dan girip, “baki kapı”sından çıkarak yapılan ziyaret saat olarak belki onbeş dakikada biter amma gerçekten eğitimini alarak oradan geçmek ortalama 15-20 sene sürer ki ancak irfaniyyet ve muhabbet ile gerçekleşir; iyi anlamaya çalışalım.

 Tabii ki, Hz. Rasulüllah’ı her mertebedeki ümmetinin ziyaret hakkı vardır, ancak şeriat mertebesindekiler, bulundukları idrak ve anlayış düzeyinden, tarikat mertebesindekiler tarikat mertebesinden, hakikat mertebesindekiler hakikat mertebesinden, marifet mertebesindekiler marifet mertebesinden ziyaret ederler ki iyi niyetle yapılan her ziyaret makbuldür. 

 Allah cc. bütün ziyaretlerinizi kabul etsin. Amin. 

 30-09-2001

 Mekke-i Mükerreme

 Ka’be-i Muazzama[14] “ İz- -T-B- ”

------------------------------------

 Bu bölüm 30-06-2024 Terzi Baba Kurban Bayramı Tekirdağ Sohbeti 1. Bölümden tarikat islamının hayalini değil, hakikat yönünü anlattığı için özet olarak alınmıştır. (Murat Derûni…) Dinleyici 7: Babacığım merak ettiğim bir şey sorabilir miyim? Muhtemelen çoğu kişi bunu merak ediyordur. Nüket annemden de izin aldım da soruyorum. 

 T. B: İyi bakalım, atış serbest o zaman. 

 Nüket Anne: Peygamber Efendimize özel alınmıştın onu soruyor. 

 Dinleyici 7: Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimizin tam kabri şerifinin oradayken sizi almışlar. Babacığım onunla ilgili bize anlatmak istediğiniz bir şey var mı?

 Dinleyici 6: Babacığım, One muhteşem bir şeydi. Allah’a şükürler olsun bize gösterdi. 

 Dinleyici 7: Bayram, bizde bayram yapalım. 

 T.B: Ben oraya giderken birisi dokundu arkamdan onu hissettim böyle yumuşak bir el bunu hissettim orada sürgüyü açtı o yolu, ne diyorlar onlar güvenlik koruma şeritini açtı içeriye gir dedi, hop kapattı. Arkadan girmeye çalışanlar ben de anlamadım saf saf geçti oradan gitti ama o anda hakkın hikmeti bak nasıl her şeyi düzenliyor. Bizim neydi? Fatih de arkamızdan geliyormuş elinde kamera devamlı yoksa bir daha onu oluşturması mümkün değil bu dünyada yani O andan sonra ikinci defa mümkün değil O. Ama işte o çekilip bize de gösterilecek ya, babacım ya işte o da çektiğinin farkında olmamış. O zaman ne olduğu gece geliyor da yarımda seyrederken görüyor dikkatini çekiyor sonradan sonradan farkına varıyor. 

 Dinleyici 8: Sonradan farkına yoksa yaptığının farkında değil. 

 T.B: One yaptığının farkında değil. Yaptırana bak sen. 

 Dinleyici 8: Bende bakayım… 

 Nüket Anne: Baktım, babanı uyandıramıyorum. Kıyamadım uyandırmaya kalktım uyandım.

 Dinleyici 7: Babacığım siz içeri de… 

 T.B: Yok ya içerisi dışarısı fark etmiyor hepsi içerde… 

 Dinleyici 7: Ama babacığım öbürkülere yallah yemişler. 

 T. B: Allah’ın lütfu bu ben bir şey yapmadım. “Terzi”yede onlar torpil geçmedi. 

 Dinleyici 6: Babacığım ama Terziye torpil geçildi. Neler hissettiniz efendim… 

 Dinleyici 9: Neler hissettiniz çok mu özel?

 T.B: Bir hissettiği duygusal olarak yok, olağan üstü yeni bir şey hissedecek halimiz yok zaten orada olmasak da aynı şeyi yaşıyoruz. Değişen bir şey olmuyor. 

 Dinleyici 9: Belki oradaki farkın bizlere gösterilmesi için… 

 Dinleyici 6: İşte o da örnek olsun her birerlerimize Allah nasip etsin… 

 T.B: Her gittiğimizde bir başka hususiyet oluyor. Yine bu sefer gittiğimizde tavaf yapıyoruz. Say yapıyoruz, kalanlar arabalı olanlar diğerleri aşağıda yapınca daha kolay oluyor. Biz arabayla biraz uzun sürüyor. Beş, altı kişiyiz işte 3 araba var 4 araba var buradaki Bursa'ya giden evlat Er… oradaydı. Fa… Ha… arabaları itiyor. Üçüncüde mi? Dördüncüde mü? Bir abdest tazelemek gerekti. Lavobalar nerede soruyoruz ileri, hep ileri gösteriyorlar. Neyse bu arada Fa… bakmaya gitti… Bir baktım bir Ka’be görevlisi gelmiş. Bu arada açık kalan omzumu kapatmaya çalışıyordu. Görevli ihramı aldı, tuttu ve düzelterek sıvazladı. Afedersiniz bu arada üstümüzün tuvaleti de düzeltilmiş, güzelleştirilmiş oldu.

Üste verilen şema,[15] İz-Efendi Babam Necdet Ardıç’ın çizmiş olduğu ve (10) numaralı Kelime-i Tevhid kitabında “Kâ’be-i şerif krokisi” olarak verilen şemasından yansıma ile tefekkür edip çizilmişti. Bu çizilen ilk şemaydı. Bundan sonra da yaklaşık 1,5 sene içinde çeşitli şemalar çizildi.

* *

* *

“Gönül Kâ’besi” Bu şema hicri olarak 13 Zilkade 1432 de çizilmiş, 13 sayısı ilk dikkati çeken sayıdır. Bu şemayı buraya alırken fakirin 45 yaşına girdiğim hicri doğum günüymüş. (45) daha önce verildiği (ادم) “Âdem” sayısal değeridir. 

Bu şemayı sadece İz-Efendi Babama göndermiştim. O tarihlerde de fakîrin çevresinde bulunanlar sohbet ortamı istiyorlardı. İlk ilgilendiğim kişi olan hanım kardeşimiz evinin musâit olduğunu söylemişti. Bağdat Caddesi yakınlarında bulunan bu eve, Efendi Babamında iznini alarak gitmiştik. Kızım da yanımdaydı. Şu an yolumuzdan dersli olan oğlu da bu ortamda hazır bulunmuştu.[16]

“Bu adrese gitmeden, gördüğüm zuhûrâtta bir saraya giriyordum, sarayın görevlisi fakîri alıp pâdişâhın huzûruna çıkarıyor ve bizi pâdişâh ile yalnız bırakıyordu. Sarayın kabul meclisinde pâdişâhın huzûrunda bağdaş kurmuş bir vaziyette oturuyordum.” Bu zuhûrâtı gördüğüm zaman tam anlamamıştım, sohbet ortamını uygun bulduktan sonra bulunduğum (38) numaralı, Dilek isimli binânın (4) numaralı kapısından çıkmak üzereydim. Hatta ayakkabılarımı da giymiştim. Efendi Babamdan bir telefon vardı. Konuşmaya başladık, mevzûnun uzayacağını anladığım zaman ev sahibini de kapıda bekletmemek için tekrar evin salonun geçmiştim. Yukarıda çizilen şema hakkında fakîre bir şeyler soruyordu. Biraz olayda karışıklık var gibiydi. Bu çizimin o zaman “Terzibaba13 internet Sitesinin” forum şeklindeki hâlinde yayınlandığından bahsediliyordu. Siteyle ilgilenen İl… Nüket Anne’ne söylemiş diye de bu konuda biraz ısrarcı olunca, baktım bu iş olacak gibi değil, kendimden bu konuda emindim. Yazdığım yazı ve şiiir’leri, çizdiğim şekilleri İz-Efendi Babam tamam demeden kimseye göstermem. Zâten şu an bile bunu çizen ve İz-Efendi Babam haricinde bu şemalardan pek kimsenin haberi yoktur. Eğer böyle bir şema-şekil yayınlanmışsa kim göndermiş yayınlamışsa benzer bir yansıma olmuştur. Bunu sizden başkasına göndermedim dedim. İz-Efendi Babam da senden başkası bunu çizemez dedi. Açıkçası şu anda tam neyi kastetti bilmiyorum. Her hâlde deli dumrul, cahil cesaretli olandan başkası bu işe tevessül edemez, demek istemiştir. Ama bir eksiği vardı. Kâ’be-nin şeklinin altında bulunan “Hicri İsmâil” denen bir yay gibi görünen siyah çizgi çizilmemişti. Efendi Babam bu çizimin “Hicr” kısmı eksik demişti. Fakîr de bu kâbe şekli, gönül kâ’be-sini ifâde etmektedir. Onun için “Hicr” kısmı yok demiştim.[17] Şimdi bu zuhûrât ve devâmında olan, müşâhade ve tecellisi ile bu zuhûrâtı yorumlamaya çalışalım.

Apartmanın ismi (دِلَكْ) “Dilek” dileme ile alâkalıdır. Bir süredir yazdığımız “Yâ-sîn Sûresi 36/82” âyetinde geçen (دِلَكْ) “Dilek” (اراد) “Erâde” sıfât mertebesi itibâriyledir. Âyani sâbite programı içinde oluşum olmadan İlm-i irâde mertebesinden, Vahidiyyet ve Rahmâniyyet hakîkatlerine irâdenin aktarılmasıdır. “Burûc Sûresi 85/16 âyetinde geçen “Dilek” ise (يُرِيدُ) “Yurid” dir. Ef’âl mertebesi itibâri ile eşyada hüküm süren olduğunu bildirmektedir. Resûlü Zişân (s.a.v.) Efendimiz “Eşyânın hakikatini bana göster” dediği bilinen bir hadîsedir. Esmânın hakîkat-i eşyâyı içten ve dıştan kapsayan (نور) “Nur”dur. (اراد) “Erâde” dileme olan irâde sıfâtı, gelecek zamanda (يُرِيدُ) “Yüridi” olan “diler, dilediği” geçmiş, ama geçmemiş olan, geniş zaman kipiyle Ef’âl mertebesi itibariyle ilm-i ilâhi programını zuhûra çıkarır demektir. Kazâ olan (اراد) “Erâde”nin yani dileğinin, kader olarak eşya yani şei’iyyet olan, bu ef’âl âleminde rü’yet edilmesi ile yurid yani diler-dilediği olarak “19” şifresi ile ortaya çıkmasıdır. Buruc-Burclar yani nefislerin Hakîkat-i olan bu “dileme” ile kendi hakîkatlerinden talep edilen bu istek, Cenâb-ı Hakk (c.c.) tarafından feyizlendirme sûreti ile Kûds-i feyiz ve Mukaddes feyiz olan, Zât ve Sıfât mertebesi kaynaklı (ما) “Ma” yani eşyaya ulaşır. İşte ulaşan bu nâr eşyanın hakîkatidir. (يُرِيدُ) “Yuridi” ifâdesinde iki tane (ي) “Ye” harfi vardır. Kişi gerçekten bu hâli anlayıp, kendine hâl edinirse, (اراد) “Erâde” ile yakînlik hâli oluşur. 

(1) Görülen zuhûrât ve evin sahiplerinin ismi ile pâdişâhın ve hakîkat-ı, binânın ismi Dilek ve binâ numarası 38 yâni sıfât tecellisi ve 4 ile İslâm’ın şifre sayısı bulunmaktadır. (دِلَكْ) Dilek sayısal değeri, (د) Dal: 4, (ل) Lâm: 30, (ك) Ke: 20, dir. Toplamı ise (4+30+20)= 54 tür. 

(2) Kamer 54/55 âyetinde geçen, Kudretine nihâyet olmayan pâdişâhlar pâdişâhının yüce huzûrunda doğrulara has mecliste! 

Bu âyet ma’nâlanmıştır.

(3) Pâdişâhın doğruluk meclisinde kurulan “Bağ-daş”, Bağ, Cenâb-ı Hakk (c.c.) ile ünsiyet, tanışıklık ve Daş ise refâkat ve ortaklıktır.

Bu iş nasıl olur denirse, bir gün Efendi Babam-ı telefon ile bir kişi aramış. Efendi Babam-ın bir şiirini okumuşmuş. Başlamış vermiş veriştirmeye, “Ya Hu” sen nasıl bir insân- sın, nasıl Allah ile ortak olursun demiş. Efendi Babam dur bakalım, Allah’ın havasını solumuyor musun? Suyunu kullan mıyorsun? Gıdasından istifâde emiyor musun? Vs… dedikten sonra bunlar ortaklık değilde, nedir demiştir.

(4) “Hicr” ayrılık demektir. Bu işin üzerimde özel bir etkisi olduğundan belki bu ayrıntıyı çizemedik. Bunun hakikati de yukarıda verilen oluşum ile,

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا {مريم/54}

Vezkur fîl kitâbi ismâîle innehu kâne sâdıkal va’di ve kâne resûlen nebîyyen.

19/54. “Ve Kitâp'ta İsmâîl (a.s) ı (da) zikret. Çünkü O, vâadine sâdıktı ve O, Nebî Resûl idi.”[18]

(5) Efendi Babam, şekilde bir eksik olduğunu ifâde ettiği hâlde, fakîrde onun bu uyarısına karşı, tamam Efendim yerine, bu “Gönül Kâ’besi” çizimi olduğunu ifâde ederek, bunda “Hicr” olmaz denmiştir. 

 a) Bu yaşantı bir târîkat oluşumu içinde olsaydı. Efendi Babam bu zâten benden yansımış, sen kim oluyorsun, nereye gidiyorsan git, “Hicr” ayrılık neymiş anlarsın derdi. E! Bunu dememiş bu olayın üzerinden de yedi yıla yakın bir süre geçmiş. O zaman bu işin başka bir hakîkati var. Yanlış anlaşılmasın, kendimi aklamak, haklı çıkarmak gibi bir niyetim yok. Yaptığım bu iş, nefsimden çıktığı için bu işin suçu ve vebâli bana aittir.[19] Zâten burada şekilde görüldüğü gibi istenen de yerine getirilmiştir. 

b) Bu işin hakîkati Efendi Babamın Mescid-i Nebevi krokisinde 18. 19. sıra olarak kayda aldığı, Mescid-i Nebevi nin pencelerinde yazan şu âyetlerde saklıdır.

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ {الحجرات/3}

49/3. İnnellezîne yeguddûne asvâtehum inde resûlillâhi ulâikellezînemtehanallâhu kulûbehum lit takvâ lehum magfiratun ve ecrun azîm.

“Kesinlikle Allah ve Resulünün yanında seslerini kısanlar (yok mu), işte onlar o kimselerdir ki, Allah kâlblerini takva için imtihan etmiştir. Onlara hem bir bağışlama, hem de büyük bir mükafât vardır.”

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ {الحجرات/2}

49/2. Ya eyyuhâllezîne âmenû lâ terfeû asvâtekum fevka savtin nebiyyi ve lâ techerû lehu il kavli ke cehri ba’dıkum li ba’dın en tahbeta a’mâlukum ve entum lâ teş’urûn.

“Ey imân edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.” İşte bu âyetler de görüldüğü üzere bir imtihan olduğu ve seyr-i sülûk yolunun da geçilen mertebeleri olduğu âşîkardır… Bundan sonra 20. Cibril ve 21. Bâki kapısı geride bırakılarak (مِراج) Mi’rac için açılan Cennet’ül Bâki kapısı vardır. İşte bu âyetlerin hakîkatinin yaşanması gerektiği için böyle bir yaşantı olmuştur.[20] “ İz- -T-B- ”

----------------

 Mâdemki peygamber değilsin, yola arkadan git; tâ ki bir gün kuyudan mansıb tarafına erişesin!

 “Peygamber" ta’bîri burada nübüvvet-i teşrîiyye ve ta’rîfîyyenin ikisine de şâmildir ve mutlakan muktedâ-bih olan zât ma’nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerîfte, “Benim ümmetimin âlimleri Benî Isrâil nebileri gibîdir” buyurulur. Ve bundan murâd, “nübüvvet-i ta'rîfîyye”yi hâiz olan ulemâ-i billâhtır. Ya’ni, “Sen mâdemki muktedâ-bih olacak bir mertebede, tarîk-ı Hak’ta hâiz-i kemâl değilsin; binâenaleyh tarîk-ı Hak’ta arkadan git ve kâmile tâbi’ ol! Tâ ki bir gün bu tebaiyyet berekâtıyla bu karanlık tabîat kuyusundan mansıb-ı rûhâniyyete vâsıl olasın!” Mâdemki sultân değilsin, sen raiyyet ol! Mâdemki gemici adam değilsin, kendin sürme!

 Mâdemki sen ma’nâ âleminin sultânı değilsin; bu âlemin sultânına tâbi’ ol. Ve mâdemki bu vücûd-ı izâfî ve keserât âlemi denizinde yüzen vücûd-ı unsurîni sevk ve idâre edebilecek mahâreti hâiz bir gemici değilsin, onu ken¬di re’yinle o tarafa bu tarafa sürme ki, girdâblara düşürüp helâk etmeyesin!

 Mâdemki kâmil değilsin, yalnız dükkan tutma; hamîr yapmak için eli koş ol!

 Mâdemki tarık-ı Hak’ta ve maârif-i ilâhiyyede kâmil ve zevk sâhibi değilsin, o halde bir kâmile tâbi’ olmaktan istinkâf edip, yalnız başına da’vâ-yı irşâda kıyam etme! Evvelâ elini temizle, sonra hamur yoğurmaya başla. Ya’ni dest-i irâdeni sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizle, sonra irşâd işine karış. Nitekim Türkçe’de, “Elinin hamuruyla erkek işine karışma! “darb-ı meseli meşhûrdur.

 "Ensıtû!"yu dinle, sus! Mâdemki Hakk'ın dili olmadın, kulak ol!

 Ya’ni Hak Teâlâ sûre-i A’râf ın sonunda, (A’râf, 7/204) ya’ni, “Kur’ân okunduğu vakit O’nu dinleyin ve susun. Umulur ki rahmet olunursunuz!” âyet-i kerîmesindeki “Ensıtû!” [“Dinleyin!"] emrini tut. Zîrâ, “insan-ı kâmil ve Kur’ân ikizdir” buyurulduğu veçhile, Kur’ân mesâbesindedir. Ve o maârif-i ilâhiyye ve hakâyık-ı rabbâniyyeden bahsettiği vakit sus ve onun sözlerini dinle! Zîrâ insan-ı kâmil, “Ben bir kulu sevdiğim vakit onun sem’i ve basan ve lisânı olurum” hadîs-i kudsîsinde tasrîh buyurulduğu vech ile Hakk’ın lisânıdır. Ve mâdemki sen mahbûb-i ilâhî olmadın ve Hak senin lisânın olmadı, bâri kulak ol da Hakk’ın lisânı olan insan-ı kâmili dinle; ve ondan sudûr eden kelâmı, “Muhakkak Allâh Teâlâ abdinin lisânı üzerinde söyler” hadîs-i şerîfı mûcibince Hakk’ın kelâmı addet de, ona muhalefet etme! 

 Şimdi siz sâkit olunuz, ensitû; tâ ki sizin diliniz güft ü gûda hen olayım!

 Bu beyt-i şerîf ehl-i hayâle hitâben “insân-ı kâmil” lisânındandır. Ve insân-ı kâmil bi’l-asâle Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimizdir. Ve cenâb-ı Pir efendimiz vâris-i Muhammedi’dir. Bu münâsebetle buyururlar ki: “Ey kendi hayâllerini hakikat bilmiş olan tâife, siz susunuz! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de (A’râf, 7/204) ya’ni, “Kur’ân okunduğu vakit O’nu dinleyin ve susun; nâil-i rahmet olmanız me’mûldür!” buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü budur ki: Ensârdan bir zât Resûl-i zîşân Efendimizin arkalarında namaz kılar ve Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne okurlarsa onu berâberce okur idi. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlüyle, okunam dinlemeğe da’vet olundular. İmdi, “insân-ı kâmil” kendisine tâbi’ olanlann imâmı olup, onun sözleri lübb-i Kur’ân olduğundan, bu âyet-i kerîmedeki işâret vech ile sâliklerin huzûr-ı kâmilde sükût edip dinlemeleri lâzım gelir.

 Ve eğer söylersen, istifsar şeklinde söyle. Sen şehinşâhlara miskîn gibi söyle!

 “Şehinşâhlar”dan murâd, vâris-i Muhammedî olan “zübde-i ehassu’l-havâss”tır. Zîrâ diğer birer şâh makamında olan, velâyet ashâbının şâhlarıdır. Eğer bunlann huzûrunda bulunmak şerefine nâil olursan, söz söyleyeceğin vakit i’tirâz tarîkıyla söz söyleme ve onlan imtihan kasdıyla mükâleme etme. Belki, müşkillerini halletmek maksadıyla istifsâr şeklinde söz söyle. Ve konuşurken sesini yükseltip edeb hâricine çıkma. Belki, şehinşâhlann huzûruna tese’ül için gelmiş olan bir fakîr gibi zaîf sesle hitâb et! Nitekim âyet-i kerîme (Hucurât 49/2) ya’ni, “Ey mü’minler, seslerinizi Peygamberin sesinin fevkine yükseltmeyin! Birbirinize bağırarak konuştuğunuz gibi O’na da bağırarak söylemeyin!” buyurulur.[21]

--------------- 

إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ {الحجرات/4} 

(49/4) “İnne-llezîne yunâdûneke min verâ-i-lhucurâti ekseruhum lâ ya’kilûn(e)”

(49/4) (Ey Muhammed!) Odaların arkasından sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir. 

--------------- 

 HÜCRE, etrafı çevrilerek içine girilmekten men olunan toprak parçasıdır. Hucurât'tan maksat, Peygamber (s.a.v.)'in hâne-i saadetinin odalarıdır ki, her biri hanımlarından birine ait olmak üzere dokuz oda idi. Alûsî şöyle kaydeder: "İbnü Sa'd'ın, Atâ-i Horasânî'den rivayet ettiğine göre, hurma dallarından ahşap idi ve kapılarının üzerinde siyah kıldan çullar vardı." Buhârî, Edeb'de ve İbnü Ebi'd-dünya ve Beyhakî, Davud b. Kays'tan şöyle rivayet etmişlerdir ki: Hücreleri gördüm "hurma kerestesi"nden olup dışından kıl çullarla kaplanmış idi, hücrenin kapısından evin kapısına kadar uzunluğu altı veya yedi zira zannederim ve iç evi ise on zira' tahmin ediyorum yüksekliği de yedi ile sekiz zira'' arası sanırım, demiştir. Hasan-ı Basrî'den de rivayet etmişlerdir ki Hz. Osman'ın hilafetinde Peygamber'in hanımlarının evlerine girerdim, tavanlarına elimle yetişirdim, Abdü'l-Agelik'in oğlu Velid zamanında onun emriyle Resulullah'ın mescidine katıldı ve bundan dolayı insanlar ağladı ve o gün Said b. Müseyyeb şöyle dedi: Vallahi arzu ederim ki, bulundukları hal üzere bıraksalar da Medine halkından bir kısım kimseler neşelenseler ve hariçten gelenler de Resulullah'ın ne ile yetindiğini görseler de zühd dersi alsalardı...

 Siyercilerin çoğu bu bağıranları Beni Temim'den olmak üzere zikretmişlerdir. Şöyle ki: Beni Temim'den yetmiş veya seksen kişi kadar bir heyet gelmişti. İçlerinde Zibrikân b. Bedir, Utârid b. Hacib b. Zurâre ve kays b. Âsım ve kays b. Haris, Amr b. Ehtem ve Akra b. Habir vardı. Ebu Hayyan'ın Bahir'de anlattığına göre bunlar gelmişler, öğle sıcağında mescide girmişlerdi, Resulullah henüz uyuyordu, Ey Muhammed! Bizim yanımıza çık! diye bağırdılar, bunun üzerine uyandı ve çıktı, Akrâ b. Habis: Ey Muhammed! Benim övmem güzel, kötülemem, ayıplıdır, dedi. Resulullah; yazıklar olsun sana, öyle olan Allah Teâlâ'dır, buyurdu; derken insanlar mescide toplandı. Bunlar Beni Temim: Konuşmacımızla, şairimizle sana şiirlerle konuşmalarla atışacağız, dediler. Peygamber (s.a.v.) "Ben şiirle gönderilmedim, övünmekle de emrolunmadım fakat haydin bakalım." dedi. Zibrikân içlerinden bir gence haydi kavminin faziletlerinden seç, söyle dedi. Bir genç kalktı: "Bizi yaratılmışların en hayırı kılan ve bize mallar veren Allah'a Hamd olsun." diye bir konuşma yaptı. Resulullah (s.a.v.) Sâbit b. Kays b. Şemmâse ki kalk cevap ver, dedi. Sâbit de: "Hamd Allah'a mahsustur. Ben O'na hamdediyor, O'ndan yardım diliyor ve O'na inanıyorum." diye başlayan bir hutbe ile cevap verdi. Zibrikân, diğer bir gence kalk kavminin yüceliğini anlatacak bir kaç beyt söyle dedi. O da:

 "Biz cömert kimseleriz, hiçbir kabile bize denk olamaz. Bizim içimizde reisler vardır ve ganimetin dörtte biri bizim aramızda taksim edilir.

 Eğer savaş korkusu hissedilmezse kıtlık zamanında biz bütün nüfusa deve hörgücü yediririz.

 Biz, bir şeyi yapmak istemeyip çekindiğimiz zaman da kimse bize karşı duramaz. İşte biz iftihar anında böyle yükseliriz." dedi, Hz. peygamber (s.a.v.), Hassan b. Sabit'i çağırdı, Hassan söylediğini bana tekrar et, dedi. Dinledi şöyle cevap verdi.

 "Fihr kabilesi ve kardeşlerinden ileri gelen kimseler, insanlara uyulacak bir yol çizmişlerdir. 

 İçinde Allah korkusu olan herkes, bu yolu tavsiye eder. Her türlü hayır da bu yoldan beklenir." Daha hazı beyitlerden sonra Hassan şunları da söyledi:

 "Biz, Ma'd kabilesinden, hazırda bulunanlara ve bulunmayanlara rağmen Allah'ın Resulü'ne ve dine büyük bir güçle yardım ettik.

 Bu yardımı, gebe devenin sidiğini dağıttığı gibi düşmanı dağıtan kılıç darbeleriyle ve göğüslerde deve ağızları gibi yara açan mızrak vuruşlarıyla yaptık.

 Onların toplulukları geldiği gün, yuvasını ve yavrularını koruyan aslanlar gibi vuruşumuzu Uhud'a bir sor!

 Askerler arasında ölüme gitmek, suya gidercesine hoş görününce savaş alanlarında ölüme dalan biz değil miydik?

 Biz, iki kolla kafaları vururuz. Biz Gassan kabilesinin parlak bir kolundan gelen şerefli bir soya mensubuz.

 Eğer Allah'tan haya etmeseydik insanlar üzerinde (canlarını korumak ve ikramda bulunmak gibi) iki hakkımız olduğunu bir şeref vesilesi olarak söylerdik. Bu hususta bize karşı çıkan var mı?

 Hayatta olanlarımız, çakıl taşlarına basıp dolaşanların en hayırlılarındandır. Ölülerimiz de kabirlerde bulunanların en hayırlılarındandır." Bunun üzerine Akra' b. Habis kalkmış, vallahi ben bir iş için geldim ve bir şiir söyledim onu dinleteceğim, demiş ve şunu söylemiş:

 "İyiliklerin anılması esnasında bize muhalefet ederlerse, insanlar bizim üstünlüğümüzü bilsinnler diye sana geldik.

 İster Necid'de İster Tihâme topraklarında olsun, her hücumda biz insanların başıyız.

 Her toplulukta bizim için (ganimetten) dörtte bir hisse vardır. Hicaz topraklarında Beni Dârim gibisi de yoktur." Hz. Peygamber (s.a.v.) Hassan'a: Kalk cevap ver buyurdu. Hassan (r.a.) da dedi ki:

 "Ey Benî Dârim! Övünmeyin. Çünkü iyiliklerin anılması esnasında sizin övünmeniz bir vebal olur.

 Siz, bize karşı övünmekle kaybettiniz. Çünkü siz, kiminiz süt ana, kiminiz hizi olmak üzere bizim hizmetkârlarımız-sınız." Bu noktadan Peygamber (s.a.v.) buyurdu ve peygamberin bu sözü onlara Hassan'ın söylediklerinin hepsinden daha çok tesirli geldi. Hassan şiirini şöyle bitirdi.

 "Eğer kanlarınızı ve mallarımızı taksim yerlerinde bölüşülmekten korumak için gelmiş iseniz, Allah'a eş koşmayın, İslâm'a girin ve peygamberin yanında Benî Dârim ile övünmeyin.

 Yoksa Beytin Rabbine yemin ederim ki keskin kılıçlarla mızraklar başınızın üzerine iner." Bunun üzerine Akrâ b. Hâbis "vallahi bilmem bu ne iştir? Hatibimiz söyledi, onların hatibi daha güzel söyledi, şairimiz söyledi, onların şairi daha şair daha güzel söylüyor" dedi, sonra Resulullah'ın huzuruna daha yakın vardı: dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de "o halde bundan önce olan sana zarar vermez" buyurdu, sonra onlara hediyeler ve ihsanlarla iltifatta bulundu. İbnü Hişam Siyer'inde, kıssayı biraz daha farklı nakletmiş olduğunu da Âlûsî kaydeder. Bu âyetin Beni Anber hakkında nazil olduğunu da söylemişlerdir. Fakat Beni Anber, Beni Temim'den bir bölüm olduğuna göre öncekine ters düşmez. Nitekim Kâmus'ta Anber, Temim'den birinin babasıdır, der.[22] 

 "Hakikat talibi, önce kendi hücresinden (nefsinden) çıkmalıdır." Hakikî edep, varlık iddiasını terk ile Hakk'ın huzurunda sükût etmektir.[23]

 Yine efendimiz (s.a.v.) e edebe riayete ait olan bir âyet ile devam eden bu âyette, onun “nisâ” olan nefsi külle ait hücre (odalarda) istirahat halindeyken rahatsız edilmemesi gerektiği bildirilmektedir. Nefsi küll üretkenliktir. İrfaniyet halinde üretenlik halinde nefsi emmarenizin sesi ile bağırıp çağırıp hakikat üretkenliğine vehim ve hayalinizi karıştırmayın. 

 Resülün, resülü olan irfan ehli’nin vermiş olduğu nefis tezkiyesi eğitiminde de bu edebe riayet edip, ona nefis mertebelerinin arkasından seslenmeyiniz.

 (الْحُجُرَاتِ) “el hucurâti” kelimesini incelemeye çalışalım. “Hu” harfi “Ha” ile yazılmıştır. “Cu” ise bakır madenin sembolüdür. “Ra” ise nefesi Rahmani “Elif” “İnsan” “Te” ente sen ve ene ben dir.

 “El” olan bir irfan ehlinin eli tutulduğunda “Hu” nefesi rahmani ile “He” ile yazılan “Hu” ile tenfis edildiğinde o bedene “Ha” ile yazılan “Hu” ile hayat verir. (CU) Bakır bilindiği gibi telefon hatlarında enerji ve ses iletilmesinde önemli bir maddedir. Bakır, periyodik tablonun 4. periyodunun 11. grubunda yer alan bir elementtir. Bakırın atom numarası 29'dir. Bakır, Cu sembolü ile gösterilir ve metaldir.[24] 2+9= 11 dir. 11 de Hazreti Muhammed mertebesidir. Elif ise “İnsan” idi. Sendeki, Haikat-i İnsan benliği olan İlahi benliğe ulaşabilmen için nefsi küll ile beden Medinesinde bulunan hayatın faaliyete geçirilmesi için onu nefsi emmarenin sesiyle rahatsız etmeden risalet mertebesinin edebine riayet etmen gerekir. (Murat Derûni) 

----------------

وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {الحجرات/5} 

(49/5) “Velev ennehum saberû hattâ tahruce ileyhim lekâne hayran lehum va(A)llâhu gafûrun rahîm(un)”

(49/5) Onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 

----------------

 Onlar senin hakikatin olan Hakikat-i Muhammediye den haberdar olana kadar sabretselerdi. Kendileri için daha iyi olurdu. Çünkü kendi varlıklarlarında bulunan Hakikat-i ve Hakikati Muhammediyi idrak edeceklerdi. (Murat Derûni) Bunun için Kehf sûresi 28. Âyetin farkına varmak gerekir.

 28-) Vasbir nefseke mealleziyne yed'une Rabbehüm bil ğadati vel aşiyyi yüriydune vecheHU ve la ta'dü aynake anhüm türiydü ziynetel hayatid dünya ve la tutı' men ağfelna kalbehu an zikrina vettebea hevahu ve kâne emruhu furuta;

 * Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.

----------

 Bu Ayeti Kerim’e çok dikkatimi çeken bir Ayeti Kerim’e idi, bu Ayeti Kerime’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.

 Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.[25] “ İz- -T-B- ”

 "Peygamber’in (s.a.v.) çıkması", Hakikat’in (Allah’ın tecellîsinin) kalbe zuhur etmesidir.

 "Hakikat, aceleyle değil, sabır ve edeple gelir." "Peygamber’in çıkmasını beklemek" → Mürşidin (veya Hakikat’in) rehberliğine teslim olmak.[26] 

----------------

إ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ {الحجرات/6} 

(49/6) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû in câekum fâsikun binebe-in fetebeyyenû en tusîbû kavmen bicehâletin fetusbihû ‘alâ mâ fe’altum nâdimîn(e)”

(49/6) Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. 

----------------

 Fasık bozguncu demektir, senin varlığındaki İlâh-î hakikatleri kendi nefsine maletmek sûretiyle hakikatin bozguncuları, işte kendi varlığının hakikatini bozduğu için gelen hakikat bilgilerini bozmuş oluyor, inkâr ediyor, dolayısıyla kendisine bu bilgiler ulaşamamış oluyor, çünkü kendisi, bu sistemi inkâr ettiği için kendine bu kapıyı kapatmış oluyor. “ İz- -T-B- ” Hakikat bilgilerini bozan bir bozguncu size bir haber getirdiği zaman, sizde bulunan hakikat bilgileri topluluğunu bozmaması için hakikati tasdik edici bir bilgimidir diye araştırın. (Murat Derûni) Bu konu hakkında geniş bilgi (81) Hayal vadisinin çıkmaz sokakları kitabında vardır. 

 Bâtın, hayal âleminin nasıl tehlikeli sokak ve çıkmazları olduğu hakkında bir fikirleri olması bakımından faydalı olacağını düşünüyorum. Zâhir âlemin tehlikeleri olduğu gibi bâtın âleminin de kendi içinde kendi şatlarında kelime oyunları ile daha büyük tehlikeleri vardır Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi bu gibi tehlikelerden korusun. “ İz- -T-B- ” Daha fazla bilgi ve fasık bir haber getirdiği zaman ne yapma gerektiği bu eserde vardır.

-------------------

 İbn-i Arabî hazretlerine göre "fasık", hakikatten sapmış kişi veya nefsin karanlık yönüdür. "Haber" ise nefsin veya şeytanın insana getirdiği şüphe, yanlış inanç veya vehimdir. Tasavvufta "fasıkın haberi", insanı hakikatten saptıran her türlü içsel ve dışsal yanıltıcı bilgidir. "Fasık"ı "nefs-i emmârenin sesi" olarak görür. Bu nefs, insanı yanlışa sürükleyebilir.

-----------------

 Elmalılı Hamdi Yazır Tefsirinde de zâhiri olarak bilgi faydalı olur.

 Fahreddin Razî der ki: Bu sûrede müminleri ahlakın en güzeline bir yöneltme vardır. O ise ya Allah ile veya Peygamber ile veya kendi cinsi ile olur. Bunlar da iki sınıftır, çünkü ya müminler yolunda gider, tâat rütbesinin içinde veya dışarda olurlar. Dışarıda olan fasıktır. Müminler gidişinde dahil olanlar da yanlarında hazır veya uzakta bulunurlar. Bu suretle ahlak beş kısım olur:

 1- Allah'a ait olanlar,

 2- Peygambere ait olanlar,

 3- Fâsıklara ait olanlar,

 4- Hazır olan müminlere ait olanlar,

 5- Gaib olan müminlere ait olanlar.

 İşte bunlardan herbirine ait olmak üzere yüce Allah bu sûrede beş kere "Ey iman edenler!" buyurmuştur. Allah ve Resulüne ait olan açıklamadan sonra üçüncü olarak burada fâsıkların sözlerine güvenilmemesi gerektiğini açıklıyor. Çünkü onlar araya fitne sokmak isterler ki o fitne "Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa..." âyetinde açıklanacaktır... Bununla beraber fâsıkın sözünü de büsbütün hiçe saymayıp araştırma ve açıklanması emrolunmuştur. Demek ki fâsık olmayıp da adil olacak olsa yerine göre haber-i vâhid dinlemeye layık olacaktır. Bu âyetin indirilmesine sebeb olmak üzere şöyle rivayet ediyorlar: Resulullah Velid b. Ukbe'yi Beni Mustalik'a vali ve zekât memuru olarak göndermişti. Onunla onlar arasında bir kin varmış; yaklaştığı zaman karşısına gelen atlıları kendisini öldürecekler sanmış, korkmuş geri dönmüş. Resulullah'a varıp onlar dinden döndüler, zekatı vermeyi reddettiler, demişti. Resulullah da öfkelenmiş ve onlarla harp etmeyi kurmuştu, bu âyet bunun üzerine indi. Bir rivayette de Halid b. Velid'i göndermiş, gözetlemiş, ezan okuduklarını ve gece namazı bile kıldıklarını görmüş ve zekâtlarını da ona teslim etmişler o şekilde geri dönmüştür. "Fâsık" ile "nebe" kelimelerinin nekre oluşu umumilik içindir. Herhangi bir fâsık, herhangi bir nebe' (haber) demektir. Çünkü Razî'nin hatırlattığı şekilde şartın bulunduğu yerde sübut yönünde umumilik, nefi yönünde hususilik olur. Nitekim haberler de nefi tarafında genel, sübut tarafında özeldir. Denilmeyip de şüphe harfi olan ile ifade edilmesi müminlerin fâsıklara aldanmayacak kadar uyanık olmaları gerektiğini ihtar ve öyle uyanık müminlere herhangi bir fâsıkın cüretinin ender olacağına işaret nüktesini taşımaktadır. Çünkü bir bilgisizlikle, hallerini bilmeyerek, bir kavmi musibete uğratırsınız, vurursunuz, bir zarara uğratırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz, çünkü haber yanlış olunca sonra temiz oldukları ortaya çıkar da telafisi mümkün olmayan bir üzüntü çekilir. İman vicdanı, öyle bir haksızlığa karşı devamlı olarak sızlar. Zemahşerî der ki: Nedamet, yani pişmanlık, bir çeşit üzüntüdür ki, meydana gelen şeyin olmamasını dileyerek gam yemektir. Böyle bir üzüntü ve gam ise devamlı ve etkili olur, çünkü olay akla geldikçe pişmanlık yapışır.[27] 

----------------

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ {الحجرات/7} 

(49/7) “Va’lemû enne fîkum rasûla(A)llâh(i) lev yutî’ukum fî kesîrin mine-l-emri le’anittum velâkinna(A)llâhe habbebe ileykumu-l-îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum ve kerrahe ileykumu-lkufra velfusûka vel’isyân(e) ulâ-ike humu-rrâşidûn(e)”

(49/7) Bilin ki, aranızda Allah’ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkârı, fasıklığı ve (İslâm’ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir. 

----------------

 -Soru: Şimdi Peygamber efendimiz Hakîkat-i Muhammedî ve Ahadiyyet-i Ahmed ‘ten alıyor. Bizim içimizden bir rasûl geldiğinde de yine bizim bâtınımızdan haber almamız bu halle mi oluyor?

 -Evet, bu yolla oluyor. Zaten bu içerdeki rasûlü, risâleti “sizin içinizdedir” iki âyet-i kerime var. Biri. 

 “Lekad câeküm rasûlün min enfüsiküm azîz” 

 (Tevbe 128) Bir o var “içinizden bir rasûl geldi”, diğeri de, (Hucurât-49/7) “rasûl içinizdedir” hükmüyle vardır. Biri gelişini belirtiyor yani kaynağını, diğeri ise rasûlün devamının sizinle birlikte olduğunu gösteriyor.

 -O rasûl gelmezse hayalimizden alıyoruzdur.

 -O rasûl gelmezse hepsi hayal, hiçbir şey olmaz. Peygamberimizin (s.a.v.) hayatı bile hayalen bizde olmakta. Yani peygamberimizin dış halini “mislüküm beşer” halini sonuna kadar ezberleyin. Bütün sûreti, sîreti nebiyi ezberleyelim. Siyer kitaplarının hepsini ezberleyelim, biz onu tanımamışızdır. Onun etinden kemiğinden bahsediyoruz, sûretinden bahsediyoruz. Hakîkatinden bahsediyor muyuz.? İşte o sûret içersinde nebîliği vardır, rasûllüğü vardır, risâleti vardır, ahadiyyeti vardır, ahmediyyeti vardır. Hani Mevlâna hazretleri diyor ya: “Hangi tohumu yere attın da çıkmadı? İnsan tohumunu yere atarsan çıkmaz mı?” İşte mi’rac gecesi peygamber efendimiz, kendi vücûd-ı şerifleri bir tohum hükmünde, Hakikat-i Muhammedînin kemâlini gösterdiler mî’rac gecesi, Hakk’a ulaştı dediği o. Yani o tohum kısa bir sürede açıldı, içindekinin hepsini gösterdi. Âyet-el Kübrâ dediği bu işte, büyük âyetlerimden gördü. Yani kendi hakîkatini seyretti, bir yere gitmedi. Cennetleri, cehennemleri hepsini gördü, kendindeki makamları gördü, işte o akşam Hakîkat-i Muhammedîyeyi gördü. 

 Vücûduyla mı gitti, bedeniyle mi gitti, ruhuyla mı gitti? Daha hâlâ onun konuşmasını yapılıyor. Bir yere gitmedi kardeşim, her şey kendinde oldu, gitmesine gerek yok ki. Zaten kendi kendisinde kendi olarak var. Gidecek bir âlem yok ki zâten, nereye gitsin? İşte tasavvuf ehli, tevhid ehli kendisinde bu çekirdeği açmaya çalışıyor. O çekirdeğin içindeki her bir hücresi bir esmâ-i ilâhiyye. O esmâ-i ilâhiyyeler o çekirdekte geliştikçe, nasıl bir tohum yere atılıyor dal-budak salıyor, o çekirdeğin neresine sığmış onlar değil mi? Ama kevnde açılma seyrini ve açılma imkânını buluyor. 

 Bu âlem zaten mümkinat âlemi, imkânlar âlemidir. Bu âlemde ne varsa var, başka bir yerde oluşacak bir şey yok. Bu âlemden götürdüğümüz varsa orada kullanım var, yeni bir şey oluşmayacak. Burası tarla, âhiret tarla değil. “Dünya ahretin tarlasıdır,” denildiği işte budur. Biz insan olan o çekirdeğimizi, gönlümüz tarlasına ektiğimiz zaman, işte bu gelişmelerin hepsi her bir hücresinin, o çekirdek içerisinde olan her bir hücresinin bir dal-budak salması, bir ağaç olması her bir esmâ-i ilâhiyenin böylece zuhura çıkmasıdır.

 Ehl-i dilin, gönül tarlasında (Tûbâ) ağaçları çıkar. 

------------------- 

NOT= Tûbâ hakkında (Terzi Baba-2-) kitabımızda izahat vardır dileyen oraya bakabilir.[28] “ İz- -T-B- ”

--------- 

 (41) Zuhurat-tecelli. 

--------- 

 17 Kasım 2009 Salı Çok kıymetli Terzi babacığım ve anneciğim, “siz gittikten sonra” eski durumlarımıza yavaş yavaş dönmekle birlikte yeni oluşumlarımıza alışmaya da çalışıyoruz. fakat pozitif yönde oluşumlar çok mutlu etmekte. İdraklarımız açılmış elhamdülillah. Ne kadar hamd etsem(k) azdır.

Terzi babam, sizin gittiğiniz akşamın sabahı şöyle bir zuhurat gördüm: Sanki peygamber efendimiz gerçekten gelmiş ve gidiyordu. uyanınca "babama anlattığım peygamber rüyasının gerçeğini şimdi gördüm" dedim. bu sabah ise "sizinle gideceğimiz umre ziyaretinin hac farizasına döndüğünü gördüm. hatta secdeye varıyordum. namazı bitirince kâ’be-yi görme heyecanı sarmıştı. ve sizi hac kıyafetleri içinde görüyordum." uyanınca garip bir sevinç vardı. 

Bunları anlamlandıramadım. çok şükrettim ama kendi zuhuratımı henüz tam mânâlandıramıyorum. Sizin yol göstermenize (her zamanki gibi) ihtiyacım var. Allahıma sonsuz hamdu senalar olsun. iyi ki varsınız ve babam ,annem olmuşsunuz. Hürmetle ellerinizden öpüyorum.

(Ha-Kızınız, n-n 

--------- 

 (41) Zuhurat-tecelli’nin özet yorumu. 

--------- 

 23 Kasım 2009

Selâmün aleyküm sevgili akıllı kızım. Bu yazını aldım ve diğer gönderdiğin yazınıda yeni aldım üç gündür İstanbulda idik onun için maillere hemen bakamadım. bizde yavaş yavaş normal yaşantımıza dönmeye çalışıyoruz. Hızlı bir yaşam devam ediyor. İnşeallah Cenâb-ı Hakk kolaylıklarını verecektir.

 Bu yazına gelince onuda izah etmeye çalışayım. Ancak, "babama anlattığım peygamber rüyasının gerçeğini şimdi gördüm" bu dediğini tam hatırlayamadım, onu bana tekrar hatırlatırsan iyi olur.  

(sanki peygamber efendimiz gerçekten gelmiş ve gidiyordu.  Bu zuhuratının iki yönü vardır. Biri Genelde Peygamber kelimesi bildiğin gibi farisi bir kelimedir, arapçası "Rasûl ve Nebîdir." Ancak peygamber kelimesi ile hangi yönünden bahsedildiği anlaşılmaz. Nebîden'mi? rasûlden'mi? olduğu belli değildir. Böyle olunca manâsı tam açık olmaz. Ancak peygamber dendiği zaman her ikisininde anlamı söylenmiş olur. Nebî olan bir elçiden peygamber diye bahsettiğimizde onun  bu ifade ile Nebî'mi? yoksa Rasûl'mü? olduğu anlaşılmamış olur. yukarıda bu zuhuratın iki yönü vardır demiştik bir yönü, kişiye özel diğeride, diğer kimselerlede ilgili olan yönüdür. kişiye özel yönü düşündüğün gibidir ancak burada mühim olan husus gelenin (Zât-i Rasûlüllah Muhammed Mustafa (s.a.v.)  Efendimiz)  değil, Manây-ı Muhammedîdir. 

Hiç bir şekilde (Zât-i Muhammed (s.a.v.) mi görmek mümkün değildir.) Ayrıca Allahü Teâlânın gönderdiği Rasûl risâlet sona ermiştir ancak (Rasûlün Rasûlleri) devam etmektedirler. İşte bunlardan diğer bazı kimselerinde yararlanmaları bu ikinci yöndendir. Kim nasıl idrak ederse öyle değerlendirir. 

 İdrak ile oraya gitmek Hacc vaktinde orada oluşanları ilmen ve şuhuden yaşamaktır. Hacc zamnında o yaşantılar zaman ve zemin üzere kemalde olur ancak idrakler kişilere göre değişir. Her şeyden daha mühim olan ise idrakle oralarda yaşamaktır.  Umre niyetiyle gidildiğinde (Zaman) Hacc zamanı değildir ama ilmen şuhuden idrak zamanı olduğundan ve zeminde aynı zemin olduğundan ziyaret umre dahi olsa hacca bedel bir hususiyyet-i vardır. Hissettiğin bunlar olabilir. İnşeallah bir mani olmassa o yolculuğa çıkılır ve sağlıkla geri dönülür. Hayırlı akşamlar Nüket anneninde selâmları vardır. Bende selâm ederim hoşça kal kızım. Terzi baban. 

--------- 

…………………………….. Konumuzun başında belirttiğimiz gibi, Hz. Peygamberimizin kemâlâtı ve zuhuru nübüvvetin bâtını olan “velâyet” kemâlâtı ile sürmektedir. Hucurat sûresi ,7.ci âyeti ile bu zuhur şöyle beyan olunmaktadır.

-------------------

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ يَسُولَ الله

(Va’lemû enne fîküm rasûlallah)

(49/7) ”Ve biliniz ki, aranızda muhakkak Allah'ın Peygamberi vardır”

-------------- 

 İyi biliniz ki, rasûlüllah sizin içinizde, aranızdadır. Genel olarak o cemaatin-topluluğun içinde, birey olarak ise kişinin enfüsündedir. Hz. rasûlüllah efendimiz “velâyet” kemâlâtının nokta zuhur mahallinden, o isim ile sûretlenerek zuhur edip zâhir olmuştur. Bu ifadelerimden maksadım ben fakîr, Peygamberimizi “Terzi Babam” sûretinden görmekteyim. Bu hususi, zevki ve indi, bir haldir, kimseyi bağlamaz. Çünkü Hz Muhammed (s.a.v.) isminin müsemması olan ma’nâda müşahede edilebilir. 

 Şunu da söyleyebiliriz. “Hakikati Muhammedi,” varisi Muhammedi ile risâlet olunduğunda, Terzi Baba, ismi ile isimlendi. O da irsal ettiği kendindeki bu hakikate, icabet edip uyanlar da bu hali idrak edenler oldular.

--------------

وَفِي الْأَرْضِ أَيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ

(Ve fil’ardı âyâtün lil mûkınin.)

(51/20) “Ve yerde, kesin olarak inananlar için deliller vardır.” Yakîn-ikan ehline, yeryüzünde-arzda kesin olan deliller işâretler vardır. İnsân-ı Kâmil “Terzi Baba “ arzında bedeninde de ikân sahipleri için kesin ve açık olan deliller vardır. Çünkü onun arzı aynı zamanda İlâh-î kemallerin sergilendiği bir yerdir. Âyette çok açık bir ifade “kesin” ibaresinin kullanılmasıdır. Rasûlluk-risâlet hakikati de bu delillerden biridir.

-------------- 

وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

(Ve fî enfüsiküm efelâ tübsirûn.)

(51/21) “ Ve sizin kendi nefislerinizde de -deliller vardır- hiç de görmez misiniz?.”

-------------- 

 Hemen bir sonraki âyette ise bu deliller aynı zamanda sizin nefsinizde de var. Yani size kendi nefsinizden bir rasül gelerek bu hakikati bildirdi. Bu hakikati gözler önüne serdikten sonra ise, ”efelâ tübsirûn” Siz hâlâ ondaki bu vasıfları görmezmisiniz? Ya da, hiç de görmezmisiniz? Diye zâhir ehlinin neleri kaçırdığına vurgu yapılmaktadır. 

 Değerli Kardeşlerim. Sayıların dili ise bu iki âyet-i celileyi şu şekilde anlatmaktadır. 51 /20 (51+2=53) ve (51/21) (512+1=513) hem 13 hem de 53 zâhir olarak ben buradayım demektedir. 

-------------- 

 Not: Bu bölümü yazar iken, Terzi Babamdan bir mail geldi. Maili açıp okuduğumda, risâlet mevzuuna şu gönderdiğim yazıları da uygun yere değerlendirebilirsin diyordu. Hemen rabbime şükrettim. Sanki gönlüme sekine indi. Adeta ma’nen bir tastik hüviyetinde olmuştu. Şükrederiz..

-------------- 

 Hz. Mevlânâ, bu sırrı ne güzel ifşâ ediyor.”Mustafa yine geldi” buyurmaktadır. Kişiye kendi özünden bir rasûl gelmeli ki ona, risâletiyle Kur’ân-ı kitabı getirsin, bildirsin. Bütün bu âyetlerin oluşumlarının tatbikatları her an üzerimizde tahakkuk etmektedir. Kişiye Hz. Rasûlüllahın hakikati gelmeden Kur’ânın-zâti bilgisine ulaşılabilinmesi mümkün değildir. O kişi yine Kur’ân okur mealini çözer, zâhiren tefsirini yapar ancak özüne dokunamaz. 

 Bir velinin gönül çeşmesinden Velâyet suyu ile gusul abdesti alması lâzımdır. 

-------------- 

 Terzi Baba mın Muhammediyet-Risâlet –tecellisi ile ilgili olarak, tastik mahiyetinde oluşan, bir başka husus ise şudur.

-------------- 

 Abdül Kerim cîlî (İnsânı-ı Kâmil) isimli kitabının, “İnsân-ı Kâmil” bölümü sayfa (609) dan itibaren bu hususta özetle şöyle demektedir. 

--------------   

İnsân-ı Kâmil. Çeşitli vasıflara bürünür, çeşitli yerlerde zuhur eder.

 İnsân-ı Kâmil. Olarak kendisine verilen asıl isim, (Muhammed) dir.

İnsân-ı Kâmil için. Başka libaslarına itibarla nice nice isimleri vardır.

Ben onunla buluştum. Ona yüce Hakk’ın salâtını, selâmını dilerim.

Bu buluşmamızda o: Şeyhim, Şeyh Şerafeddin İsmâîl Ceberti’nin sûretinde idi.

Ben, Onun Rasûlüllah (s.a.v.) olduğunu bilmiyordum, Onu şeyhim biliyordum. Böyle olması, Onun göründüğü yerlerin cümlesinden biridir.

Bu işin sırrı onu gösterir ki: O, sûret olma yönü ile her sûrette mekân tutabilir. 

Ancak, sûretlerden herhangi biri gibi görürse. Onun Muhammed (s.a.v.) olduğunu bildiği halde, göründüğü sûretin ismini verir. Bu böyle olsa dahi verilen isim (Hakikat-i Muhamme diyye) ye gider.  

Hele Şiblî’nin durumuna bir bak.

 Rasûlüllah (s.a.v.) onun sûretinde gördüğü zaman, talebesine şöyle dedi: 

 Şahidim ki, ben: Rasûlüllah’ım.. 

Talebe keşif sahibi biri idi. Onu anladı ve şöyle dedi:

 Bende şahidim: Sen Rasûlüllah’sın.. 

 Bu öyle bir iştirki: İnkâr götürür yanı yoktur. 

Keşfin en azından mertebesi: Uykuda olan bir şeyin, ayık halde olmasıdır. 

 (Hakikat-i Muhammediyye) sana keşf yolu ile, ayık halde geldiği zaman, Âdemoğlu sûretlerinden biri gibi gelir.

Zira keşif sana şu ihsân-ı yapar. 

Muhammed (s.a.v.) o görülen sûrette görülmüştür.

Rasûlüllah-ın (s.a.v.) her sûrette bir sûret bulma makâmı vardır. Bu hali ile: O, sûretlerin tümünde tecelli eder.

Rasûlüllah-ın (s.a.v.) âdeti böyle olmuştur. 

O, her zaman, zaman halkının en kâmili sûretinde görülür.   

Zira onlar: Rasûlüllah-ın (s.a.v.) zâhirde halifeleridir. Bâtında ise. onların hakikati kendisidir.    

--------------   

Mesnevî-i Şerîf’ in (A.A.Konuk) şerhi “cilt 3 sayfa 230” da da şöyle bir kayıt vardır. Hazret-i Mevlânâ, Dîvân-ı Kebirlerinde ki, bir beyti şeriflerinde. “Hâmil-i sırrı Mustafavi” (s.a.v.) olduklarını “bu hakikat-i taşıdıklarını” açıkça beyan buyurmuşlardır.

     “Açtılar kenz-i füyûzu, hil’at pûş.

     Mustafa geldi, cümleniz îmân ediniz.  

------------------- 

(İnsân sûreti, sûretlerin en güzeli olmasaydı, “Risâlet” insân sûreti üzere, zuhur etmezdi.) “ İz- -T-B- ” 

------------------- 

 NOT= Bilindiği gibi Allah (c.c.) tarafından gönderilen ve umumi olan “Risâlet ve Nübüvvet” Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz ile sona ermiştir. Ancak herhangi bir Peygamberin arkasından belirli bir süre Rasûl ve Nebi gönderilmez ise o Rasûl ve Nebiye bağlı olan ümmetinin içinden ehli kemâl olanlar bu süre içerisinde Nebi Veya Rasûlünün getirdiklerini çevresine yaymaya devam ederler. Bunlar Allah-ın değil, Rasûlün Rasûlleri’dir. Bu husus açık olarak bellidir. Yasîn-i Şerifte bu hususta (36/13-14) açık bilgi vardır. Gelenler İsâ’nın (a.s.) Rasûl/habercileridir. 

 İşte Efendimizden sonra gelen onun ümmetinden bazılarıda bu durumda olduklarından, Muhammed (s.a.v.) Efendimizin habercileridir. Bunlar Allah tarafından gönderi-lenlerden değildirler. Bu hususun anlaşılması lâzımdır ve bunlar/yukarıda bahsedilenler, birer iddia değildirler sadece bir arştırma neticesinde bulunmuş hususlardır. Ayrıca bizimde bu hususta böyle bir iddiamız da yoktur. [29] “İz- -T-B-” 

----------------

فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {الحجرات/8} 

(49/8) “Fadlen mina(A)llâhi veni’me(ten) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)”

(49/8) Allah, kendi katından bir lütuf ve nimet olarak böyle yaptı. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir 

----------------

 (Tevbe 128) Bir o var “içinizden bir rasûl geldi”, diğeri de, (Hucurât-49/7) “rasûl içinizdedir” hükmüyle vardır. Biri gelişini belirtiyor yani kaynağını, diğeri ise rasûlün devamının sizinle birlikte olduğunu gösteriyor. “ İz- -T-B- ” Bir önceki âyette resül içinizde hükmüyle var olduğu anlatılmıştı. Ne varsa âlemde o var Âdemde denilmiştir. Hz. Ali (k.v.c.) sen kendini küçük bir cisim sanırsın ama bütün âlem sende mevcuttur. Diyerek bu hakikati bizlere anlatır.

 Cenâb- Hakk gaflettede olsa Afrikada ki tamtam da dahi zâtı ile mevcuttur. Ve İlâhi mertebelerde böyledir. Bunların hakikatininin açığa çıkması ise kişinin kabileyeti ve faileyetine bağlıdır. Faaliyet kabiliyeti, kabiliyet failiyeti ortaya çıkarır. Ve ehlini bulup yapılan irfani çalışmalar ile “Resül içinizde” nimetine lütfu ilâhi ile mazhar olunur. (Murat Derûni)

----------------

وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ {الحجرات/9} 

(49/9) “Ve-in tâ-ifetâni mine-lmu/minîne-ktetelû feaslihû beynehumâ fe-in begat ihdâhumâ ‘alâ-l-uhrâ fekâtilû-lletî tebgî hattâ tefî-e ilâ emri(A)llâh(i) fe-in fâet feaslihû beynehumâ bil’adli ve aksitû inna(A)llâhe yuhibbu-lmuksitîn(e)”

(49/9) Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever. 

----------------

 İki tarafın savaşı kişinin varlığında bulunan nefis mertebelerinin birbirinin varlığını ortadan kaldırmayı istemesidir. Her nefis mertebesinin bir özelliği vardır ve eğitildiği zaman kişiye faydalı olur. Onun için adalet ile aralarının düzeltilmesi ve barıştırılması gerekir. Aksi takdirde kişi nefsi emmare yaşantısına döner ve hakikatinden uzaklaşır. (Murat Derûni)

 “Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür. 

Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır. 

Bunlar yedi nefis mertebeleridir. 

Birinci tabaka “Nefs-i Emmare”dir. 

 Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar. 

 Gerçek bir eğitim ile bu mertebeler aşılır. İnsan hakiki benliğini ve kimliğini böylece tanımağa başlar. 

 Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. 

 Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur. T.B.

----------------

 Elmalı Hamdi yazır tefsirinden ilgili bölüm ile devam edelim.

 Fâsıkın sözüne kapılmanın ve Peygamber'i dinlemenin neticelerinden biri olan anet, sıkıntı ve günah ve öne geçmeye bir işaret olmak üzere buyuruluyor ki: Ve eğer müminlerden iki grup vuruşurlarsa, rivayetlerin özetine göre: Resulullah (s.a.v.), Sa'd b. Ubâde'nin hastalığında ziyaretine giderken, Abdullah b. Übeyy b. Selûl'e de uğraması istenilmiş ve bir merkebe binerek uğramıştı. Abdullah b. Selûl, "Merkebin kokusu bizi rahatsız etti" demiş. Orada hazır bulunan Ensar'dan Abdullah b. Revaha Hazretleri de "Vallahi Resulullah'ın merkebinin kokusu senden daha hoştur." demiş. Bunun üzerine Abdullah b. Übeyy'in kavminden taraftarları kızmış, Abdullah b. Revaha Hazretlerinin arkadaşları da kızmışlar, İbnü Revaha Hazrec kabilesinden, İbnü Übeyy Evs kabilesinden olduklarından iki kabileden birtakım kimseler, silahsız olarak elleriyle, papuçlarıyla, sopalarla döğüşmeye başlamışlar, bunun üzerine bu âyet inmiş, Resulullah âyeti okumuş, bu şekilde barışmışlar. Fakat İbnü Cerir'in ve İbnü Ebi Hatim'in, Süddi'den rivayetlerine göre: Ensar'dan İmran namında bir zatın Ümmü Zeyd adında bir hanımı vardı, kadın yakınlarını ziyaret etmek istemiş, kocası göndermemiş ve onlardan kimsenin gelmemesi için de evinin üst katında hapsetmişti. Kadın ailesine haber göndermiş onun üzerine kavmi gelmiş oradan indirip götürmek istemişler, kocası da çıkmış kendi kavminden yardım dilemiş, bunun üzerine amcasının oğulları gelip kadın ile ailesinin aralarına girmeye çalışmışlar, onlar da müdafaa etmekle döğüşmüşler, bu âyet inmiş, Resulullah adam göndermiş barıştırmış, taraflar Allah'ın emrine dönmüşler. Önceki, birinci âyetin mânâsına daha yakındır. Dikkat çekicidir ki, âyette önce "Eğer iki taife" diye tesniye ile başlanıldığı halde fiilde "ikisi vuruşurlarsa" denilmeyip çoğul sigası ile "onlar vuruşurlarsa" buyurulmuştur ki, bu fark tercemede gösterilemiyor. Bunun nüktesi, azdan başlayan bir kıtâl'in bastırılamadığı takdirde genişleyeceğini hatırlatmaktır. Onun için derhal ikisi arasını islah edin, düzeltin, nasihat ile ve şayet orada bir şüphe varsa onu gidermekle, olmadığı takdirde Allah'ın hükmüne çağırmakla sulh edin, barıştırın.[30] 

----------------

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ {الحجرات/10} 

(49/10) “İnnemâ-lmu/minûne ihvetun feaslihû beyne eḣaveykum vettekû(A)llâhe le’allekum turhamûn(e)”

(49/10) Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. 

----------------

 Kardeşiklik hısım ve inanan olmak üzeredir. Hısım akrabalık ile olan kardeşlik nesep, soy bağı ile zahiridir. Toprak bedenimiz ile alakalıdır. İmani olan kardeşlik ise bâtınidir. “Venefahtu” demi “elesti bezm” ile ruh kardeşliğidir. Rûh babamız ise Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Her kim buna talip ise, irfani eğitim ile hakikatine ulaştırıp ruh kardeşi ile arasının düzeltilmesi gereklidir. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim.

 Ey hakîm/ onun fiili senin fiilindir; müminler için kadîm bir iitisâl bil!" Ma’lûm olsun ki, îmân iki nevi’dir: Birisi îmân-ı tahkîkî, dîğeri îmân-ı taklididir. Her iki sınıf dahi mü’min iseler de (En’âm, 6/132) [‘‘Herkesin yaptıklan işlere göre dereceleri vardır”] âyet-i kerîmesi mûcibince, her iki îmân arasında fark-ı küllî vardır. Maahâzâ îmân-ı tahkîkî, bir ma’nâ-yı küllî olduğu gibi, îmân-ı taklîdî dahi bir ma’nâ-yı küllîdir. Ve her iki îmân, îmân olmakta müttehiddir. Bunlann her iki nev’i, ma’neviyetleri i’tibâriyle tecezzî kabûl etmez; fakat bu îmân sâhiblerinin süreden, her zamanda taaddüd eder. Sûretlerin taaddüdü, ma’nânın taaddüdünü îcâb etmez. İmdi süretleri müteaddid olan mü’minler, ma’nâ-yı küllîde ittihâd ettikleri için, âyet-i kerîmede (Hucurât, 49/10) [“Mü’minler kardeştirler”] buyurulmuştur. Âyet-i kerîmenin bu ma'nâsı hakîkî ve taklîdî îmân sâhiblerine şâmil ve âmiridir. Ve [“Ulemâ nefs-i vâhide gibidir”] hadîs-i şerîfı, bu umûmî ma’nâyı husûsîleştirir ki, ulemâdan maksad, ulûm-i ledünniyye sâhibi olan enbiyâ ve onlann vârisleri olan evliyâdır. Bu zevâtın îmânlan, îmân-ı tahkîkîdir. Binâenaleyh beyt-i şerifin birinci mısrâ’ında îmân-ı hakîkî sâhibleri arasındaki ittihâda ve ikinci mısrâ’da da umûm mü’minler arasındaki ittihâda işâret buyurulur. Ya’ni, “îmân-ı tahkîkî sâhibi olan oğlun Hz. Süleyman’ın fiili, senin fiilindir ve zâten alelumûm îmân-ı tahkîkî ve îmân-ı taklîdî sâhibi olan mü’minler arasında îmânın ma’neviyeti i’tibâriyle kadîm bir ittisâl ve ittihâd vardır.” Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dâd, fakat cân birdir.

 “Mü’minler cisimleri ve süretleri i’tibâriyle taaddüd eder ve birbirinden ayrı görünürler; lâkin onların îmânları bir şeydir ve sûrette birbirinden ayrı olan mü’minler, ma’nâda müttehiddirler.” Nitekim mü’minlerin cisimleri de başka başkadır ve müteaddiddir; fakat şe’n-i ilâhî olan rûh-ı küllî birdir ki, o da rûh-ı a’zamdır. Ma’nâ-yı küllî olan îmân, eşhâs-ı muhtelifeye taalluku sûretiyle tecezzî etmediği gibi, rûh-ı küllî olan rûh-ı a’zam dahi kezâlik mü’minlerin eşhâs-ı muhtelifesine taalluk etmekle tecezzî[31] etmez.[32]

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ {الحجرات/11} 

(49/11) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ yeshar kavmun min kavmin ‘asâ en yekûnû hayran minhum velâ nisâun min nisâ-in ‘asâ en yekunne hayran minhun(ne) velâ telmizû enfusekum velâ tenâbezû bil-elkâb(i) bi/se-l-ismu-lfusûku ba’de-l-îmân(i) vemen lem yetub feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)”

 (49/11) Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. 

----------------

 Yolumuzda lakap/mahlas bâtıni isim koyma iyi yönde saliki taltif etme yönünde vardır. Bu konuda İz-Efendi Babamın (131) 53. Âyetler ve Terzi Baba adlı çalışmaya koymamı istediği bölümü yararlı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.

 “TERZİ OĞLU MURAT DERÛNİ” VE RABB-i HAS “NÛR” İSMİ ŞERİFİ

 Bundan sonra anlatılacak olanların daha iyi anlaşılabilmesi için bu bölüme alınanlar, Efendi Babam ve Fakîr arasında olan yazışmalardır. Burada anlatılan fakîre Efendi Babam tarafından konulan "mahlâs/batıni takma ad" ve verilen 13. Esmâ hakkında istişarelerdir. Bu konunun önemi şudur. Allah (c.c.) esmâsı Efendimizin Rabbi Hassıdır. Derslerin bitiminde sâlik’e Cenâb-ı hakk tarafında hususi, özel bir esmâ verilir. Bunu Mürşid bilemez. Burada anlatılan bu işin tatbikatının nasıl yapıldığı hakkında bu işin ilmi bakımından bu sahanın nasıl işlediğinin müşahade edilip, anlaşılacağına inanıyorum. 

------------------- 

 Terzi Oğlu Murat Derûni Hayırlı Akşamlar Efendi Babacığım, Hoş gelmişsiniz. Cenâb-ı Hakk dünya ahret işlerinizi kolaylaştırsın. İnşeallah...

 İltifat ve dualarınız için tekrar teşekkür ederiz.

 Dediğiniz gibi zuhuratta görülen 3. kişi için istişare ederiz.

 Size gönderdiğim dosya (Kopya) dosya imiş. Hatalı gönderilen dosya yerine, diğer asılı olan KÛR’ÂN-I KERİM’DE YOLCULUK 53. Âyetler ve TERZİ BABA dosyasını gönderiyoruz. Daha önce gönderdiğimi siler, bunu kayda alırsınız. İnşeallah.. 

 Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz.

-------------------

 Necdet Ardıç  Hayırlı günler Muratçığım.  Hamdolsun şu an Tekirdağındayız çok şükür şimdilik sağlığımızda yerinde sayılır. İnşeallah sizlerde iyisinizdir. Serpil kızımızın da vertigosu  iyileşmiştir inşeallah tekrar geçmiş olsun.

 Bilgisayarın başında gelen mailleri cevaplamaya ve zuhurat gönderenlerin zuhuratlarını özetle cevaplamaya çalışıyorum. Allah hepimize kolaylıklar versin. 

 Önce gönderdiğin dosyayı sildim, yeni gönderdiğini indirdim. Bahsettiğin kişinin belki geleceği ile ilgili bir husus olabilir çünkü hatırımda kaldığına göre merdivenleri çıkıyor diyordun. Şimdilik samimi gözüküyor ama zamanla ne olacağı bilinmez.  

 Diğer yönü ile hiç bilemediğimiz bir "Er" de olabilir bunu zaman gösterir haktan hayırlısı. 

 Senin mailini cevaplarken öğle namazını kılmak için bilgisayarı açık bırakıp yan odaya  gitmiştim seccadeyi yayıp namaza durdum Fatihayı şerifi okuyorken bir taraftan da gönlümde "Derûnî, derûnî" diye bir kelime canlanmaya başladı. Hayırdır inşeallah deyip namazımı bitirdim daha sonra ne olabileceğini tefekkür etmeye başladım senin gönderdiğin kitabın ve mailin önümde bilgisayarda açık vaziyette idi. Bu hususun seninle ilgili olabileceğini düşündüm.

Epey zamandan beri sana da, bir "mahlâs/batıni takma ad" vermeyi düşünüyordum nasıl olsa daha zamanı var diye  herhangi bir şey henüz düşünmemiştim. İşte bu hususun seninle ilgisi olabileceğini düşünerek aklımda senin hakkında şöyle bir düşünce cümlesi oluştu. O da şudur. 

 "Terzi oğlu Murat Derûnî"[33]  

 Diğer  İsmi hasın yönünden "Kadir" isminin bazı tecellileri olduğunu ve bu ismin ismi has'ın olabileceğinden bahsetmiştin. Bende bunu düşünüyordum ancak bu ismin beşeri ve ilâhi iki hali vardır. Beşeri olanı "kadir" sıradan bir isim, ilâh-i olanı ise "Kâdir" dir beşeri olan olan zaten sıradandır, özel isim olması bir şey değiştirmez.  İlâh-i Olan "Kâdir" ise mutlak bir kudret gerektirdiğinden bizler için iddialı bir isim olacağından kaldırmamız ve icabını yerine getirmemiz mümkün olamaz. Bu ismi taşıyan bilindiği gibi "gavsul a'zam Abdül Kâdir Geylâni" Hz. vardırki gerçekten kudret tecellilerini göstermiştir. 

Bizim de 1990 haccımızda hava alanında iki aile dört kişi olarak elimizde hiç bir şeyimizin kalmadığı "pasaport hüviyet kâğıdı bir adres riyal ve diğerleri" kendimizi tanıtıcı hiç bir şeyimizin olmadığı, elimizde sadece bavullarımızın olduğu ve hava alanın da çaresiz beklediğimiz ve sonumuzun ne olacağını bilemediğimiz bir zamanda  "Abdül kadir geylâni"  ve “Hasan Hüsamettin Uşşaki" Hz. Allah'ın izni ile yöneldiğimizde, kısa bir müddet sonra arkamdan bir elin bana dokunduğunu hissettim, ancak bu el büyük bir ihtimalle polisin eli olabilirdi bu hissiyat içinde arkama dönüp baktığım zaman, Cidde de misafir olduğumuz evin oğlu olduğunu görünce dualarımızın gerçek olduğunu gördüm. Bu husus Pirlerimizin himmeti ile "Kâdir" Kudretullahın tam müflis olduğumuz bir zamanda  bizlere yetişmesi ve kurtuluşumuz idi. 

 Bu uzun bir hikâyedir burada ilgisi olması bakımından bu kadarının bildirilmesi yeterli olsun. 

 Bu durumda bence, senin rabb-ı hasının belki "Bâtın" ismi veya o anlamda esmâ’ül hüsnadan diğer bir ismin olması daha uygun olacak gibi görünmektedir. Vakit bulduğunda "esmâ’ül hüsnadan" "Bâtın" ismini ifade edecek başka bir isim var mı? yok mu? Onu bir araştır. Benzeri bir kaç isim bulursan onları da kaydedersin sonra gene istişare ederiz. Hakkın da hayırlısı olsun. 

 Bu konu da  netleştikten sonra kitabının sonuna ayrı bir bölüm olarak  ilâve edebilirsin. 

 Bende cilt kapağını hazırlar ve ön sözünü de ilâve ettikten sonra inşeallah tamamlanmış olur.

 Dünya ahret işlerin kolay gelsin Herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız.

-------------------

 Terzi oğlu Murat Derûni Hayırlı Akşamlar Efendi Babacığım, Hâlinizin ve sağlığınızın yerinde olmasına memnun olduk. Hamd olsun Serpil kızınız daha iyidir, Vertigo rahatsızlığı nükseddiği zaman kullanması gereken ilaçlarını alıyor... 

 Kardeşlerime zuhuratlarında, hayırlar ve başarılar diliyorum...

 "Bahsettiğin kişinin belki geleceği ile ilgili bir husus olabilir çünkü hatırımda kaldığına göre merdivenleri çıkıyor diyordun. Şimdilik samimi gözüküyor ama zamanla ne olacağı bilinmez.  

 Diğer yönü ile hiç bilemediğimiz bir "Er" de olabilir bunu zaman gösterir haktan hayırlısı."  Bu konuda fakirde Efendi Babam gibi düşünüyor, yaşadıklarımızdan sonra bu konularda ihtiyatlı davranmak en doğrusu olacaktır.

 Efendi Babam, Öğle namazında Fatiha okurken"mahlâs /batıni takma ad" olarak "Derûnî, derûnî" ve "Terzi oğlu Murat derûnî"  Cenâb-ı Hakk tarafından verilen ve Efendi Babamız tarafından tasdik edilip fakîre lutfedilen bu isim için ellerinizden öper ve teşekkür ederiz. Rabb-imize hamd olsun.

 Cenâb-ı Hakk sizleri başımızdan eksik etmesin, Efendi Babam bizim için bu dünya hayatında başımıza gelen en büyük lütuf ve ikramdır. Rabb-imize ne kadar şükretsek, şükründen aciziz. Fakir, Efendi Babam tarafından verilenleri emanet olarak bilmektedir. Zaten bilindiği gibi payelerinde pek bir ehemmiyeti yoktur. Sadece yolumuzun yürümesi için gerekli olan şeylerdir. Efendi Babam, pirlerimiz, Efendimiz (s.a.v.) ve Cenâb-ı Hakk huzurunda bu da bizim evladımızdır, Pirlerimize, Efendimize (s.a.v.) Cenâb-ı Hakk'a muhabbeti vardır desin bizim için yeter, "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyurmuştur. 

 "Derûnî, derûnî" isminde batıni/gizli Nureddin vardır… 

 Böylelikle Efendi Babamı Tekirdağ'da zâhiri ilk ziyaret etmeden ma'nâda gördüğüm Nureddin Cerrahi tekkesi ile ilgili zuhuratın bir yönü daha zâhire çıkmış oldu.

 Nureddin Cerrahi tekkesinde sabah namazı vakti ve cemaat namazı kılmış, fakir bireysel olarak sabah namazının farzını kılıyor. Selâm verdikten sonra daha seccadeden kalkmadan, Merhum Muzaffer Özak Efendi tam karşımda yüksekçe bir sahnede beliriyor ve Efendi Babamın namaz mertebelerinin dosya kağıdını elinde tutarak rukü ile ilgili olan kısmını göstererek ve fakîri işaret ederek bu Nakşibendi-Gülşeni kardeşimize aittir demişti. 

 Efendi Babam bu zuhurata, sende her meşrep var, bende öyleyim demişti.

 Son Edirne ziyaretimiz ile ilgili düşüncelerimi ve Hasan Sezai hazretlerini ziyaretimde ki müşahadelerimi de yorumlamıştım. Efendi Babamda ince (deruni) fikirler demişti.

 "Diğer  İsmi hasın yönünden "Kadir" isminin bazı tecellileri olduğunu ve bu ismin ismi has'ın olabileceğinden bahsetmiştin."  Bu konu hakkında 4-5 sene önce Bursa’da 13 numaralı bir bayan kuaföründe Kadir Terzioğlu ve 40 numaralı bir mekânda Kadir usta ile işlerim olmuştu. Zuhuratta da böyle ma'nâlanmalar ve başka tecelliler olunca bu mudur? Acaba diye düşünüyordum.

 Açıkçası derslerde Kadir gecesinden sonra oluşan Kâdir ve yaptığım çalışmalar içinde Namaz, Selâm ve namaz sonunda dua da Kâdir isminden bir yansıma mı oluyor? Diye de düşünüyordum. Bilindiği gibi birçok bağlantıları var ve son yıllarda birçok tecellisi oldu.

 Bildiğiniz gibi bir şeye sahip çıkma gibi bir derdimiz yok. Bu konuda uyardığınız ve açıklık getirdiğiniz için teşekkür ederiz. Şuur altında oluşan soruma da cevab gelmiş oldu. Ne Cenâb-ı Hakk karşısına ne de pirimiz Abdülkâdir Geylâni Hazretlerinin karşısına “Kâdir” ismi şerifine nasıl sahip çıktın diye açıkçası çıkmak istemem. 

 Dediğiniz gibi "Bâtın" ismi şerifi üstünde araştırma yaptım açıkçası pek yakın bir esmâ bulamadım. Efendi Babamın uygun gördüğü "Batın" ismi, "başım üstünedir”. Bildiğim kadarıyla bu isim İsâ (a.s.) ın, Rabb-i Hassıdır. Açıkçası bunu duyunca bir endişe duydum ama Efendi Babamın bir bildiği vardır diye bu endişemde sûkün buldu.

 Törenin ertesi günü Kasımpaşa ya Hazreti Pirimizi ziyarete gittim. Giriş kapısında bir tadilat işi vardı. Akşam namazını kılıp Kütüphane (Hazmi Babamın makamı önünde) kılıp çıkarken, usta oradaki görevliye "Şerit Bant" çekeriz diyordu. Açıkçası ne zuhur edecek diye bekliyordum. Şeriat kısmını anlamıştım. Şerit-Şeriat-Zâhir, Bant-Bâtın, neyse daha başka şeylerde var. O gün gördüğüm işaretleri not aldım müsait bir zamanda yazmak istiyordum.

 Kitabın başında bulunan “Hakikat-ı Buldurur” şiirinde bulunan "Murat Bâtını Hatırladı".

 Ve Nusret Babamın Esmâ'ül Hüsna kitabında "Batın" ismi şerifi için yazdıkları içinde;

 Yazılarımızı kimi okur kimi, okumaz, kimi okur anlamaz. Âdet olduğu veçhiyle ekseriya kitapların kıymeti yazarının vefatından sonra anlaşılır, belki o zaman bir istek uyanır. Eski âlimler kalmadı, biz de sîzin asrınızın çocukları idik şimdi dedesi olduk. Bir zaman, "kendi gitti ismi kaldı yadigar" dedikleri gibi bunlar da torunlara yadigar kalacaktır.

 Zâhir, Bâtın (52) Nusret Babam (r.a.) in "Bâtın" ismi fakire yadigar kalsın. İnşeallah...

 Kitabın sonu için bu konuyu yazarsın demiştiniz. "02-12-2018 Kavacık Tac-ı Şerif Töreni, müşahade ve düşünceleri" adı altında bir yazıyı bugünün hatırası unutulmasın diye yazmak istiyordum. Yazmamı istediğiniz bu konu içinde olabilir mi? Yoksa ayrı bir başlık altında Rabb-i Has konusu mu? veya farklı bir konu başlığımı açalım...

 Bu vesile ile; Ve Nusret Babamın Esmâ'ül Hüsna kitabının Terzi Baba kitabları arasında olması  gönlüme bir kaç gündür doğdu. Eğer elinizde böyle bir çalışma  yoksa ve bu çalışmanın yapılmasının herhangi bir mahsuru yoksa bu çalışmayı düzenlemek istiyorum.

 Zâhir, Bâtın Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz.

-------------------

 Necdet Ardıç Hayırlı geceler Muratçığım. Sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız. Serpil kızımızın ve hepinizin de iyi olduğunuza sevindik.

 Hayat bildiğin gibi her an doğumları olan bir yaşam sürecidir vakti geldiğinde hem genel hem özel doğumlar olmaktadır  bu doğumları ancak irfan ehilleri görebilmekte diğerlerinin ise haberleri bile olmamakta, Hakk'tan hayırlısı hepsinin kendine göre hikmetleri olduğu malûmdur…

 Yazdıklarına ve bağlantılarına göre sana şöyle bir isim verilmesi gerekiyor gibi gözüküyor. Batın ağırlıklı olan ismi hasın kullanılma sahası bahsettiğin isimde de geçtiği gibi "Nureddin" ismi hem batını hemde zahiri bünyesinde bulundurmaktadır. Nur olması yönünden bâtın, din olması yönünden zahirdir.  Bu yüzden hem zahir hem bâtındır. Bahsettiğin gibi "Derûnî" de de vardır. Güzeldir ve abartısız ve kaldırılabilecek bir anlamı vardır. Daha ilk tanışmamızda bahsettiğin gibi bu tecelli olmuş.  O halde senin mahlas ismini  inşeallah,  "Terzi Oğlu Nureddin Derûnî" olarak tescilleyelim. Murat Cağaloğlu zâhir ismin  "Terzi Oğlu Nureddin Derûnî" kısaltılmışı, "T.O.N.D"  şeklinde olsun. Tekirdağında ki, "Şe… Kı…"  oğlumuzun, "Çelebi Hüsamettin Uşşaki" "Ç.H.U." olduğu gibi. İsmi hasın, "Bâtın"ın "Nur" olduğuda bu istişarelerden sonra oluşmuş oldu.  Gerçi  bu ismi kendi kendisine  abartılı olarak "Nurullah" deyip verenlerde vardır ama  bu ismi verenlerin bilmem sonları ne olur.

 Hakkında hayırlısı olsun.  Ayrıca İzmir’deki kızımızın "Te.., kı… Nu… Ni…" ismi gibi "T.K.N.N." şeklindedir. Bunlar yolumuzun güzel  uygulamalarıdır çalışma ve gayretleri neticelerinde kendilerine Hakk tarafından verilen lütuflardır. Herkesin Hakkında hayırlısı olsun.

 Bu hususta bir gün Rahmiye Annemde benim hakkımda Nusret Babama hitaben "Hu Necdete” "iz" ismini verelim demişti. Bu sahada benimde mahlas ismim "İz" dir, Yani sünneti seniyyeyi takib etmeye çalıştığım ve Peygamberimizin izinde yürümeye çalıştığım için bu ismi vermişlerdi pek mevzu olmadığından fazla bahsetmek istememiştim. Bu hususta sadece o zamanlar yazdığım bir satır dizisi vardır. Bulamadım belkide hatıra olarak bir yerde yazmış olabilirim. Geçmiş zaman, yerini hatırlayamadım elbet bir gün bir yerden çıkar inşeallah.  

 Kitabın devamına tac-ı şerif mevzuunu ve bu ismi has mevzuunu da özetle yazarsın, istersen daha sonra ayrı bir kitap halinde genişleterek tekrar yazarsın inşeallah. 

 Ayrıca çalışmasını yapmayı düşündüğün Nusret Babamızın "Esmâül hüsna" kitabının çalışmalarına başlayabilirsin iyi olur. Ayrıca onun içine (1-Necdet divanı)nın başında olan her isme bir dörtlük yazılı bölümüde ilâve edebilirsin. Daha sonra gene görüşürüz soracağın başka şeyler olursa gene sorabilirsin  (53-Ayetleri) kitabının taslak resimlerini internetten indirdim kısmet olursa hafta içinde  çarşıya gidip cilt kapaklarını yaptırdığım yerde onu da yaptıracağım.

 Dünya ahret işlerin kolay gelsin bizlerden sizlere herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız. 

 Necdet Ardıç  Hayırlı günler Muratçığım. Akşam gönderdiğim mailde ismin hakkında bazı yorumlar yapmıştım. Daha sonra "Nureddin" ismine biraz takıldım, sabah kalkınca da bu ismin bize biraz yabancı gibi geldiğini düşündüm.    

 "Terzi Oğlu Nureddin Derûnî" kısaltılmışı, "T.O.N.D"  şeklinde olsun.   

 Demiştim ancak bu isim bana biraz yabancı kaldı gibi geldi "Terzi Oğlu Murat Deruni"  "T.O.M.D."seni daha güzel anlatıyor gibi duruyor. İsmi hassın ise gene Bâtın kaynaklı "Nur"  veya "Nur'eddin"  dir bu şekilde hem Nureddin ismi kullanılmış ancak batında kalmış olur. 

 Ancak gene bak sen karar ver neticede sana da hangi isim gönlüne uygun gelirse bundan sonra onu kullanırız, inşeallah. 

Tekrar Dünya ahret işlerin kolay gelsin bizlerden sizlere herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız.

-------------------

 Terzi oğlu Murat Derûni Hayırlı Günler Efendi Babacığım, Bizlerde sizin iyi olmanızdan sevindik. Hamd olsun bizler de daha iyi sayılırız.

 Vermiş olduğunuz isimler başımız üstünedir. Dün çarşıya indiğimde, Âlem kitabından, önce bir çocuk (Veled-i Kalb) gördüm önünde değişik kumaş dikdörtken küp (Kâ-be, Mirac) çanta üstünde "Has" ibaresi vardı. Daha sonra 20 adım attım, Nefsi küll zuhurundan Adam (Âdem, Adem) isim koymuş işte (Şeniyyet-Tevhid)[34] ile anladık ki doğum olduğunda nasıl bir bebeğe ismi büyükleri koyar. Bâtın âlemine ma'nevi doğumda Baba'nın bu işi belirlemesi en doğrusudur tasdiği geldi.[35]

 T.O.M.D sayısal değeri kısaca zâhiri (O -70) ile "514"  bâtini (O-Hu-11) ile "455" tir. Vermiş olduğunuz emanet şifreleri ile uyum içindedir.

 Murat-Murad ismi de "Künfe Yekün" Âyetlerinde Nüket Annem (T.O = 470)  ve Efendi Babamın şifreleri ile uyum içindedir. Nureddin ismi biraz yabancı gibi duruyor ve başka bir yolu çağrıştırıyor. 

 Bugün sabah Sefer beyin Bp benzinliğini geçince bilboard reklamında gördüğümüz "ZARA,[36] DERİN AŞK 3" ile “DERÛNİ” ismi de tasdik bulmuş oldu.

 "DERUNİ" de iki özellik daha vardır. Deni; zelil ve hor demektir. "Run" ingilizce çalışmak ve koşmak demektir. Elektirik- Otomasyon da 24 Volt (Nur-Zaman) PLC[37] (35) sistemlerinde sıkça karşılaştığım için biliyoruz. Böylelikle hem acizliğimizi, hem deruni fikir sahasında nûr ile koşturduğumuzu hatırlamış oluruz.

 "Ç.H.U." ve "T.K.N.N."  kardeşlerime başarılar dilerim, Allah (c.c.) mahçup etmesin ve utandırmasın.  "T.O.M.D." ile beraber bu üçlünün ne olduğu bellidir diye düşünüyoruz.

 Girizgahta anlattıklarımdan önce balıkçıdan balık almıştım. Kasaya ücretini öderken, ayıklanan balıkları sırası ile müşterilere teslim edilirken 52,53,54 sayıları ile verildi. BAL' İ.K., derya,  Nun, Nur, bunlar 54 Zâhir, Bâtın Nusret babama (r.a.) aittir. Efendi Babama zâhirde "gözümün nuru" demiştir. Fakirin bundan 5-6 ay önce gördüğü zuhuratta Efendi Babam bir kenarda izlerken Pirlerimiz ardı ardına Kab-ı Kavseyn dairesinin kadim tarafını çizmiş bir şekilde “Uşşaki Kıyafetleri” ile mekânsız bir mekânda alaca karanlıkta başlarında "Nûr" haleleriyle gelmişler. Nusret Babam fakiri kucaklayıp içinden geçmiş ve içine geçirerek (Fe ve Vav)[38] harfleri oluşmuştu. Demek ki Nusret babam, bâtınında bulunan "Nur", "Sat" yani Salât Nurundaki "Nûr" ismini fakire vererek tescil etmiş.  Efendi Babamda o gün izlediği ma'nâda ki bu ismi tasdik etmiş. (Şu an okunan ikindi ezanı da bu yazılanlara tasdik oldu gibi düşünüyorum) 

 "İz" mahlanıza gelince (Cenâb-ı Hakk kudsiyetini arttırsın. İnşeallah…) en son gördüğüm zuhuratlardan birinde size de göndermiştim. Eslem'in 4-5 yaşlarındaki hâlinin elini tutarken Selâmi Ali Camiine yokuş yukarı çıkınca yağan karın üzerinden araba tekerlekleri "İz" yapıyordu... Demek ki burası ile bağlantılıymış... Rahmiye Annemin verdiği "İz" lakabı Fetih sûresi 29. âyet ile de örtüşüyor. Rahmiye annemin verdiği bölüm ilk kısımla, fakirin gördüğü ise ikinci kısımla alakalı duruyor. Eslem Şura'nın elinin tutulması 41 ve 42 sayıları ile alakalı ve yolla ilgili durumlar olduğunu düşünüyorum.

 Muhammed (s.a.v.) Allah'ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükua varırken, secde ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte bu, onların Tevrat'ta anlatılan vasıflarıdır. İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkarcıları öfkelendirir. Allah, inanıp yararlı işler işleyenlere, bağışlama ve büyük ecir vadetmiştir.(Fetih Sûresi 48/29) 

 "Nûr" esmâsı 93 sıralaması ve Kaynak (Allah) esmâsından sonra 92 dir. Bu da 40, Hakîkati Muhammedi sayısı çıkınca zâhir 53, bâtın 52 dir. 53 âyetler çalışmasında çizilen kâbe şekli 1-48 dış (Zâhir) ve 4 yönlü 256 (Nûr) sayısından oluşmaktadır.[39] Görüldüğü gibi Efendi Babamızdan yansıyıp çizilen bu şemanın bilgileri Zâhir yoldan verilen (Muhsi), ve Bâtın (Nûr) esmâsı ile 6-7 sene öncesinden bir tasdiktir.

 53. âyetler kapağı güzel olur. İnşeallah... Fakirde müsait bir zamanda sonuna Özel bir bölüm diye ilave ederiz. İnşeallah...

 10 sene kadar önce gönderdiklerini, benden gelenleri dosyala demiştiniz. Efendi Babamla olan zuhuratlar ve özel bölümleri ve bu son yaşananların ilavesi ile (Ustam (Terzi Babam) ve Ben) adı altın da bir çalışma yapılabilir diye düşünüyorum. Hem bu çalışmaların nasıl olduğu, hem de ortalıkta bir kaç rüya gördüm, şunu bunu oldum diyenlere cevap olur. Bu işlerin bu kadar büyütülecek şeyler de olmadığı anlatılmış olur.

 Nusret Babamın kitabına başladım bitince onuda gönderim. İnşeaallah, Derûni, Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve İz babamızın ellerinden öperiz.

-------------------

 Necdet Ardıç  Hayırlı geceler Murat oğlum.  Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde gene iyisinizdir.

 Herşey Hakk'tan hayırlısı ile olsun inşeallah  gönül âleminin bağlantıları gerçekten çok güzel Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib edip başarılar  eylesin. 

 Nihayet (53)  ayetler kitabının  ön sözünü yazdım yerine ilâve ettim, ve cilt kapağını da yaptırarak  ön yüzünü kitabın başına arkalı önlü cilt kapağını da kitabın en son sayfasına kopyalayıp ilâve ettim imkânlar dahilinde oluşan bu oldu inşeallah sende beğenirsin nasıl olsa yarışa girecek değil.  Ayrıca kitaplar bölümünde de yeni kitabları da ilâve ederek güncelleme yaptım.  Yeni haliyle dosya kitabı sana gönderiyorum. Sende bakarsın. Daha sonra ilâvelerin ile tekrar gönderirsin. Böylece son hâli verilmiş olur. Hakk'tan hayırlısı. 

 Dünya ahret işlerin kolay gelsin bizlerden herkese selâmlar  hoşça kalın Efendi Babanız.

-------------------

 Böylelikle fakire ma’nâ âleminde verilen Efendi Babam taradından tasdik görüp onaylanan bundan sonraki hayatımda Terzi Oğlu Murat Derûni ve “Nûr” isimlerini bi hakkı ile taşımayı Cenâb-ı Hakk nasib ve müyesser eylesin. Utandırmasın, mahcub etmesin. İnşeallah… 

 Ayıca Efendi Babama önsözünde yazmış olduğu güzel temenni, iltifat, övgü ve dualar için ayrıca buradan kendimin ve kardeşlerimin adına teşekkürlerimi bildirim… Heza min fadli Rabbihi…

Terzi oğlu Murat Derûni 

13-12-2018

-------------------

 Kendisine Şeyh diye tarif eden aslında hurda-i tarik yani yol kesici olan insanları suistimal eden ve İz-Efendi Babamın elinden rehber halifelik icazetnamesi alan, fakat yolumuza, tasavvufa, islâmi yaşantısı ile alakası olmayan gafil biri bu âyete muhalefete edip İz-Efendi babama lakap takıp alaya almaya çalışmış açıkçası canımızı da çok sıkmıştı. Fakat dünyadaki akıbeti yaptığı işlerin biri yüzünden hapis olmuştu. Ahretteki akıbetini Cenâb- Hakk bilir bu konuda yazılanlarıda bir bölümünü almadan buraya almadan geçemeyeceğim. İz-Efendi Babam ve okuyanlardan özür diliyorum. Kusura bakmayınız. ! 

--------- 

Ümmiyim, lakin arifim nuru Muhammedi’ye 

--------- 

 Tevazuya bakın ümmi imiş, acaba gerçek ümmiliğin ne demek olduğundan haberi varmı? 

 Nur-u Muhammed-i diye bir şey duyulmuş ama, o nun da ne olduğundan haberi bile yok garibin. Nur-u Muhammediyyeyi idrak etmiş bir kimsenin hali bunlarla sıradan kurgularla uğraşmak olmaz, orası duygusal bir mahal de değil, ilmi hakikatlerin bulunduğu yerin hakikatidir. “Küllü men aleyha fen ve yebka vechü rabbike zülcelâli vel ikram” (55/26-27) sahasının yaşandığı yerdir bundan haberin varmıdır. 

 Bu ayeti kerimenin, söylem değil yaşam, hakikatinden haberin varmıdır.? Nur-u Muhammedi demek esma âlemlerinin hakikatini bilmek oradan sıfat mertebesine geçmek demektir. Acaba bunlardan haberin varmıdır. Bu ilmin daha ilk cümle kuruluşu. Ve ilmini almaya başlanması için kişinin.

 Esmâ-i Nefsiyye haline gelmiş olan, Esmâ-i ilâhiyyeyi kendi aslına döndürmektir. Şu cümleden bir şey anlayabildi isen bakalım izahını nasıl yaparsın, bu daha işin ilk basamağıdır. İlerisini şimdilik bırakalım. Bunlardan haberin bile yoktur. Kulaktan dolma, arifim nuru Muhammedi’ye, demek çok kolaydır, küçücük bir çocuğa bile, iki sefer tekrar etsen, senden daha safiyane aynı kelimeleri söyler.

 Karşına çıkmadan bile, iftira ederek, “bir kılkuyruk çıkmış.” Diye nitelediğin yerde de o nur-u muhammedinin olduğundan haberin bile olmamış bu halinle, “nuru Muhammedi’ye arifim,” sözü biraz sahtakârlık olmuyormu? ve ona karşı bir iftira olmuyormu? Bunu kendin başını ellerinin arasına al ve Nur-u Muhammd-i ilminden zannetiğin, ancak nefsinin cosmasıyla ifade ettiğin bu kelimeleri kendindeki “kahhar cebbar mütekebbir, isimlerine iç bünyende hakim ol da, yeniden bitaraf olarak saf bir tefekkür ile düşün bakalım. Yaptığın ve attığın, arifim nuru Muhammedi’ye, cümlesini nasıl değerlendireceksin. Bu işler hayelle atma satma ile olmuyor, gerçekten nur-u Muhammedinin ilmi ve irfani hakikatine doğru, yolculuğa çıkmakla oluyor. Sen daha bu yolculuğun başına bile gelmemişsin. Sen aşağıda belirttiğin ticaretine bak “ İz- -T-B- ”

------------------- 

Ayrılırken ücretimi verir benim Medine İşte böylece zaten kendinin bir tüccar olduğunu, kendi ifade etmiş oluyor. Ve yaptığı işten bir ücret bekliyor. Hani bunun üstteki cümle ile bağlantısı, şu acziyyete bakın yazan kâlemlere şenlik. “ İz- -T-B- ”

------------------- 

Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Önsöz:

 Söylenecek sözün kalmadığı, açılmadık mânânın olmadığı inancında olan bir kardeşinizim…

 Yirmi senelik bir birikimle, demine ve tadına ulaşamayacağımız sohbet ve zikir meclislerinden toplayıp derleyebildiğimiz bilgiler ve tecrübeler ışığından oluşan, hiçbir eserde bulamayacağınızı sandığım ancak yaşanarak, hissederek oluşabilecek tasavvufî inceliklerin yer aldığı bu eseri ilgi ile okuyup istifade edeceğinizi ummaktayım. “Satih ince”

------------------- 

 Kitaba bu ismi verenin, Nurun ne olduğundan gerçekten pek haberi yokmuş, Nuru su zannetmiş galiba, onu damlatmaya başlamış. 

 Nur Allah’ın bir ismidir, semâvat ve arzı kaplamıştır, doğum ve tecelli sadece ondan olur. Demek buna da sahip çıkılmış. Kitabın ismi ve ön sözü bunlarsa, acaba son sözleri nedir, keşke son sözleride biraz inceleyebilse imişiz, sonradan aklıma geldi. Ama bir şeyin başı ne ise sonunun da ona benzer sözler olacağı açıktır. 

 Ön tekerlek nereye giderse, arka tekerleğinde oraya gideceği de açıktır. Ona bir isim koymayı bana sorsalardı, ben onlara. Bu ismin “nefisten doğan, nefsin nefis damlaları” olsun diye tavsiye ederdim. 

 Tabii bu ismi kabul etmezlerdi ama, bende zaten şaka yaptım. Ama olsun, şaka maka, belki az da olsa içlerinden üzerinde düşünen birileri de çıkabilir, hani olmazya farzı muhal beklide olur ne bileyim. “ İz- -T-B- ”

------------------- 

 Söylenecek sözün kalmadığı, açılmadık mânânın olmadığı inancında olan bir kardeşinizim… “Satih ince”

------------------- 

 Hele şu ifadelere bakın, tam bir fiyasko, edebiyat çöküntüsü. 

 Bu cümleleri iki yönlü yorumlamamız lâzım gelecektir aslında kâle bile alınacak sözler değildir ama, olsun, bu kadar zaman serfettim biraz daha sarfedeyim. Kendine faydası olmazsa da, diğer okuyanlara birer kıyas ve ölçü olur inşeallah, onlar faydalanırlar hiçbir değeri olmayan iddialı benlik dolu böyle cümleler kurmazlar. 

 Birinci yönü büyük bir iddiadır. Söylenecek başka sözün kalmadığı sadece Allah kelâmı Kur’an için geçerlidir. Çünkü kendi ifadesi ile geçmişten halden ve geleceğin bütün hallerinden bahsetmektedir. Diğer yönden âlem hakkında da “yaştan kurudan soğuktan sıcaktan” ve diğer durumlardan hepsinden haber verilmiş zerreden küreye bütün âlemlerin bilgisi verilmiştir. 

 Yukarıdaki cümleri kuran kişi bu şekilde ifadesiyle kendi yazdıklarını haşa Allah’ın (c.c) kelâmına karşı, aynısını kendininde yazdığını, kendi bile farkında olmadan ilân etmektedir. Dinleyenleride sanki çok büyük bir marifetmiş gibi, bunları hap gibi yutmaktadırlar. Afiyet olsun, nefis hastalıklarının depreşmesinden başka bir işe yaramaz. 

 İkinci yönü ise, Bu araştırmalar vesilesi ile zaten birkaç kitabı bulan bu kitapları, muhtevaları bakımından tarayarak, özetle gözden geçirmek istedik içlerinden bazılarını not ettik, onlarda bunlardır. Ve ne dercede olduklarıda ortadadır. 

 Kitapları özetle taradıktan sonra, gerçekten görüldü ki, içlerinde hayal vehim ve nakilden, denmişten duyulmuştan başka ilim ile ilgili hiçbir yönünün olmadığı tesbit edilmiştir. Bu yüzden onlar hakkında söylenecek hiçbir söz kalmamıştır, ma’nâ dan haberleri olmadığından, ifade edilen nakilleri, ma’nâ zannettiklerinden, kendilerine göre bu ma’nâları, açtıklarını zannederek, hayal vadisinin çıkmaz sokaklarında, dolaştıkları yerleri, değerli ma ‘nâlar zannetmişler. Ve böylece de ma’nâ malı diye pazara çıkarmışlar, her satcının bir alıcısı olduğu gibi bunları da alan olur herhalde ne bileyim. 

 Böyle bakılınca gerçek ten daha başka söylecek bir şey kalmamıştır. Daha ne denir ki.? “ İz- -T-B- ”

------------------- 

 Yirmi senelik bir birikimle, “Satih ince”

------------------- 

 (20) senelik süre bu sahada pek fazla bir şey ifade etmez ancak çok sıkı bir irfaniyyet çalışması ile geçirildiğinde biraz sebeplenilir, kişi ilmi ma’nâ da az da olsa bir yerlere varır, bu sahada eğitim ölünceye kadar devam eder, Kişi bildiğinin öğretmeni, bilmediğinin talebesidir. 

 Gerçek irfan ehli bu kadarlık süreyi, diline bile almaz. Onların bir tarafı-yüzü eğiticilik-Ariflik, diğer tarafları ise, gerçek ilim talibi- talipliktir. İçlerinden hiç biri ben oldum demez, daima acziyet ve tevazu içindedirler benlikleri kalmamıştır. 

 Bu yollarda (65) senesini, geceli gündüzlü irfaniyyet eğitimi ile gerçirmiş ve geçirmeye devam eden bir kimseye, utanmadan “bir kılkuyruk çıkmış” diyebildiğine göre bu sahada hayali (20) sene geçirmiş, benlik duvarı olarak ortaya çıkmış, olana nasıl ve kaç tane, kuyruk takılacağına sen karar ver de, bakalım bizde onu bilelim. “ İz- -T-B- ”

------------------- 

demine ve tadına ulaşamayacağımız , “Satih ince”

------------------- 

 Evet hayal ve nefsin kurduğu, bu oyunu oynarlarken, onlar gerçekten tadına doyulmaz bir zafer coşkuludurlar. Bu cümleyi kuran kişi de bu yaşananların, gerçekten ilâhi hazlar olduğunu zanneder. Ne demeli bunu bile ayıramıyorsa, diyecek gene bir şey kalmamıştır. Hayali ve nefsi tatlarına devam ede dursunlar. “ İz- -T-B- ”

------------------- 

sohbet ve zikir meclislerinden toplayıp derleyebildi-ğimiz bilgiler “Satih ince”

------------------- 

 Bahsi geçen sohbetlerin halleri kendi yazılarından alınan bölümlerden ne oldukları bellidir. Bunlara kazara sohbet densede, bunlar gerçek sohbet değil, bu sahanın sadece demişli, duyulmuşlu nakil tarafları olup, hiçbir kanıtı olmayan, haddini ve sınırlarını aşan, hayali sözlerdir. 

 Sohbet ona denirki, hangi konu hakkın da yapılıyorsa, orada hazır olan dinleyiciler ile birlikte, o kununun inceliklerine doğru ma’nâ âleminde herkesle birlikte, tefekkür yolculuğuna çıkmaktır. Bir konuşmacı çıkacakta diğerleri ona karşı, hiç tefekkür etmeden ne güzel dediniz, isabet ettiniz efendim şekliyle karşılık veriyorlarsa, bu sohbet olmaz, sadece sıradan bir konuşma olur, sohbet ise tefekkürdür tefekkür tefekkürü gerektirir, bu husus o mevzu üzerinde yeni sorular sorulmasını gerektirir ve yeni sorulara yeni cevapların verilmesi gerekir, sohbet budur ve gerçekten böyle olduğunda, işte orası, tadına doyulmayan sahabi meşrepli, kimselerin bulunduğu yer olur. 

 Zikir meclisleri ise, takib edenlerin malûmudur. Bunlarda gerçekten hiçbir irfaniyet ve ruhaniyet yoktur. Hareketlerin sadece folklor tatbikatı kalmıştır. Zikirlerin her hali ve hareketler, ilâhi bir sembolü ifade etmektedir. 

 Halka olmak nedir,? ayağa kalkmak nedir,? sayısal halleri nedir,? dönme halleri nedir,? Zikrin sonuna kadar bu manâlar devam eder, bunlardan habersiz yapılan ezber sırasına göre tekraralanan hareketler, kişiyi Hakk’a mı götürür, yoksa halkamı götürür, bunları düşünürlerse daha iyi yaparlar tabi beni ilgilendirmez. Terzi ise vakitlerinin çoğunu irfaniyyet eğitimine ayırmıştır. İlmini ve hakikatinin ne olduğu bilimeyen bir tatbikatın ancak hayale sevkettiğide bilinen bir husustur. “ İz- -T-B- ”

-------------------

 ve tecrübeler ışığından oluşan, “Satih ince” 

------------------- 

 Yazılarından anlaşıldığına göre, Bunların ne tecrübeleri, nede herhangi bir şeyleri fark edişleri, hiçbir şekilde olmamış olduğu, anlaşılmaktadır. Aşağıdaki satırdaki kelimelerden de anlaşılmaktadır. “ İz- -T-B- ”

------------------- 

 hiçbir eserde bulamayacağınızı sandığım “Satih ince”

------------------- 

 Bu kişinin galiba eser anlayışında biraz sıkıntısı var. Çünkü daha henüz eserin ne olduğundan haberi bile yokmuş. 

 Kişinin kendi yazdığı, hemde beşeri hayalden başka hiçbir şey olmayan, sayfaya harf dökülmelerini, eser zanneden bir kimse oldukça garip bir kimsedir. Kerameti kendinden menkul, bu yazılara eser tabir etmesi, kendindeki benliği ve bilgi anlayışının kısırlığını, nasıl ortaya çıkarmaktadır. 

 hiçbir eserde, demek sureti ile, gerçek eser sahiplerinin yanın da, nasıl hoş görülmez bir gaf ve benlik yaptığı açıktır. Kendini bu kadar büyük gören, kendinin sıradan bile olmayan yazılarını, gerçek eserler olan ve tesirlerinin çağlar ötelerine uzanan, gerçek eser sahiplerini nasıl şuur altı küçük gördüğünü ve kendi hayali yazılarını, onların üstünde gördüğü de açıktır. Bu kadar zan ve ham hayalliğe pes doğrusu. “ İz- -T-B- ” Kendi yerinde yapmaya çalıştığımız, İrfan sohbetlerine hiç olmaz ise birkaç sefer katılsa idi, eserlerin ne olduğunu azda olsa belki ayırma kabiliyeti biraz olsun gelişirdi. Eğer Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi, İnsan-ı Kâmil, Reşahat, Gülşeni râz, Lemeat, Lübbü-l-lüb ve benzeri kitaplardan hiç olmaz ise birkaç satır okusa idi, eserin ne olduğunu belki en azından kıyasen bile olsa anlayabilirdi, ama ne çareki, bu kitapların içindeki mevzulardan bile haberi yoktur. Bu kitapları okumayıp, ben âlimim arifim demek, sadece hayalle meşgul olmaktan başka bir şey değildir. 

 Eğer bir kimse kendini, şeyh mürşid arif gibi, zennediyor ve bahsi geçen kitapların muhteviyatından haberi bile yöksa, o kişi davasında kendini ve çevresini, belki farkında bile olmadan aldatmaktadır Allah muhafaza. 

 “bir kılkuyruk çıkmış” diyerek kendisini tahkir ettiği kişi ömrünü bu eserleri mütalâa ederek ve şerh ederek geçirmiş, kayıtlı ve sözlü de arşivini yapmıştır. “ İz- -T-B- ” hiçbir eserde bulamayacağınızı sandığım “Satih ince” Bütün bunların gerçeğinde, üst satırdaki sözler her halde biraz gülünç kalıyor olabilirmi, ne dersiniz.? T.B.

------------------- 

 ancak yaşanarak, hissederek oluşabilecek tasavvufî inceliklerin yer aldığı bu eseri ilgi ile okuyup istifade edeceğinizi ummaktayım. “Satih ince” 

------------------- 

 Gerçekten nasıl edebi cümleler hayret doğrusu, “Tasavvufi incelikler” den anlayabilmek için, evvelâ tasavvufun sadece bir kelime olmadığı onun bir hayat tarzı olduğunun bilinmesi lâzımdır, bu ise Allah (c.c.) ve Rasulü ile zikren, fikren, ilmen ve muhabbeten, gece gündüz, birlikte olmaktır. Bunun da ilk şartı ise kişinin kendini tanımasıdır, bunun da birinci bölümü, “nefsini bilen-nefsine arif olan” hükmüdür, ilk şartın nefsini bilme olduğunu bilmektir ve bunun uzun seneler bir gerçek arif-irfan ehlinin yanın da çalışılmasının yapılması mutlaka lâzımdır. Bu ise sağda solda heva ile gezmekle, oraya buraya gitmekle olmaz. 

 İkinci aşaması ise “rabb-ı nı bilmek ve o na arif olmaktır” işte o zaman bu işler gerçekten yaşanarak ve tatbik edilerek oluşacak irfani yaşamlardır. Bu hale gelen kimselerin ise, başkarınla vakit geçirecek hiç halleri kalmaz, çünkü zaten gerekte yoktur. Uğraşmaya bile değmez. 

 Benimde bunlarla uğraşacak hiç halim yoktu, ama daha evvelde bahsettiğim gibi, birincisi şahsıma yapılan hakaretleri mesnetleri ile cevaplamak, diğeri ise, bu tür mevzularda kullanılacak ölçüleri ortaya koymak içindir. Yoksa hevasının mutlak tesirinde olan kimselerle ne diye uğraşayım, varsınlar hayal dünyalarında, uçsunlar dursunlar terziye ne,? 

 bu eseri, Demek sureti ile daha “eser” kelimesinin bile ma’nâsından haberdar olmadığı anlaşılıyor. Bir insan kendi ürettiği her hangi bir oluşuma kendisi “eser” hükmünü veriyorsa onun aklında, hayal ve vehim sahalarının benlik rüzgârları “eser” dururda, haberi bile olmaz, bunlarada sonra kendi “eser” diye, “kerameti kendinden menkul” isim koyar. Evet daha bunların kaynağından bile haberi yokmuş. 

 Mudil’in, hayal ve vehmin ortaklığı ile bu kişiye kurulan tuzağın farkında bile olmadan, işte bu kişi, onların coşturmasıyla “eser durur” yağar gürler herkese ahkâm keser, idarecilere ayar verir. Başbakan atar. Cumhur reisine akıl verir, cennette makam dağıtır. Terziye, “bir kıl kuyruk çıkmış” der. İşte bunlarla “eser de eser” essin gürlesin bakalım, bir gün gelir onun da sesi kesilir. Gerçi azraile de söz geçirdiğini söyler de, netice ne olur, hep birlikte göreceğiz. 

 Görüldüğü gibi bu konuların ne tasavvufla, ne dinle hiçbir alâsı yoktur ve bütün bunlara adeta sanki bir parti üyesi imiş, gibi hareket ettiği açık olarak görülmektedir. [40] “ İz- -T-B- ”

--------------------

 Elmalılı Hamdi Yazır mealinde;

 Âyetin inişi hakkında bir kaç sebep nakledilmiştir. Dahhak'tan rivayet olunduğuna göre: Beni Temim'den bir kavim, Bilâl-i Habeşî, Habbab, Ammar, Süheyb, Ebû Zerr, Sâlim, Mevlâ Huzeyfe gibi kimselerle alay etmişlerdi. Âişe (r.anha)'dan: Zeyneb binti Huzeymete'l-Hilâliyye'yi kısalığından dolayı eğlenmişti. Bunun gibi Hz. Âişe ile Hz. Hafsa, Ümmü Seleme Hazretlerini kısa diye konuşmuşlardı. İbnü Abbas'tan: Hz. Safiyye binti Huyey Resulullah'a gelmiş, kadınlar bana; Ey yahudi kızı yahudi! diye söz atıyorlar, demiş, Resulullah da: Babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed niye demedin? buyurmuştu. Şu da rivayet olunmuştur ki; Sabit b. Kays'ın kulağında biraz ağırlık vardı, Reslullah'ın meclisine geldiği vakit işitsin diye yer açarlardı. Bir gün gelmiş açılın diye Resulullah'ın yanına kadar varmıştı, bir zata çekil dedi, o aldırmadı bu kim? dedi, o zat da ben filanım dedi, o hayır sen filan kadının oğlusun, diye cahiliyyede ayıplanan bir kadın söyledi, adamcağız mahcup oldu, bu âyet inince Sâbit bundan sonra kimseye karşı haseb ile de iftihar etmem, dedi. Bir de Ebu Cehil'in oğlu İkrime müslüman olmuştu, bazı kimseler ona "bu, bu ümmetin firavunu'nun oğlu" demişlerdi, gücüne gitmiş, Resulullah'a şikâyet etmişti, işte bu âyet bu sebeple indi. Kurtubi demiştir ki; alay etmek; hakaret ve horlamak ve gülünecek şekilde ayıp ve kusura dokunmaktır. Bazı fiilini veya sözünü hikâye ve işaret veya imâ ile yahut lakırdısına veya işine veya herhangi bir kusuruna veya suratına gülmek ile de olur... Diğer bir tarife göre bir şahsı huzurunda gülünecek şekilde sözle veya hareketle tahkir etmektir. Kamûs'un ifadesine göre eğlenmektir. Râzî burada kastedilen mânâya göre bunu şöyle tarif etmiştir: "Mümin kardeşine tazim ve hürmet gözü ile bakmayıp, derecesinden düşürerek iltifat etmemektir ki, kardeşlerinizi tahkir etmeyin, küçültmeyin, demektir. Kavim demek aslında kâimin çoğulu veya masdarla isimlendirme gibi iş gören kendilerini savunmaya kalkışabilecek yani dirişebilir erkek topluluğuna denir, "Nuh Kavmi, Firavun Kavmi" ifadelerinde olduğu gibi kadınları da ifade etmesi, dolayısıyla ve tabi olma yoluyladır. Burada erkek ve kadına ayrı ayrı hatırlatılmak üzere kavim ve kadın diye açıkça ortaya konulmuştur. "Kavim" ve "kadın" kelimelerinin nekre (belirsiz) oluşu, yasaklamada genellik ve umum ifade etmesi içindir. Tekil'in genel mânâ ifade etmesi daha genel olduğu halde "kavmün velânisâün" diye cemi ve nekire getirilmesinde de incelikler vardır. Bu önce İslâm'ın yalnız fertlere değil, birçok kavimlere yayılacağını bir hatırlatmadır. İkinci olarak alaya alma işinin zararının büyük olup ona tek başına bir erkek veya kadının devam edemeyeceğine işarettir. Üçüncü olarak, alay eden veya maskaralık yapan kişinin yanında çoğunlukla gülüp eğlenecek ve bu şekilde ona arkadaş olacak kimselerin eksik olmayacağına ve bu yüzden tek kişinin topluluğa dönüşerek işin büyüyebileceğine de işaret eder. Netice olarak hiçbir mümin topluluk, hiçbir mümin kavim ile eğlenmesin alay etmesin. Belki onlar kendilerinden daha hayırlı olurlar. Bu cümle yasaklamanın sebebidir. Bundan dolayı gibi bir edat ile bağlanması gerekli gibi görünürken bir soru ve cevap tarzında zihinlere yerleştirilmek için başlangıç cümleleri halinde getirilmiştir. Yani bu yasaklamanın sebebi sorulmak istenilirse her mümin şöyle inanmalıdır: Olabilir ki, eğlenilen. Allah yanında o eğlenenden daha hayırlı olsun, çünkü insanlar yalnız görülebilen halleri bilebilirler, iç yüzünde gizli yönleri bilemezler. Allah yanında tartı tutacak olan ise vicdanların ihlası, kalplerin takvasıdır. İnsanın ilmi ise onun Allah yanındaki tartısını tartmağa, iki kalbin gizli meyillerini ölçmeye yeterli değildir. Onun için kimse dış görünüşe bakıp da gözünün kestiğini horlamaya, eğlenmeye cür'et etmesin, eğer Allah yanında vakarlı, saygılı olan bir şahsa, hakaret etmiş olursa nefsine ne büyük zulmetmiş olur. Bununla birlikte... "Kadınlar da kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler." Ve kendi kendinizi ayıplamayın, ayıp sürmeyin.

 LEMZ, dil ile yaralamak, ayıplamak, kötülemek ve yermektir. Burada iki mânâ vardır ki ikisi de doğrudur: Birincisi, müminlerin hepsi bir nefis gibi olduklarından bir mümini ayıplayan kendi nefsini ayıplamış gibi olur. İkincisi de ayıplanacak şey yapan kimse, kendi nefsini ayıplamış olur. Birinciye göre mânâ: Müminleri ayıplamayın, kötüleme ve yerme yapmayın ki kendi nefsinizi ayıplamış olursunuz. İkinciye göre mânâ: Bir mümini, eğlenmek gibi ayıplanacak, kendinize leke olacak şeyler yapmayın ki kendinizi ayıplamış, lekelemiş olmayasınız demektir. birinci mânâ kardeşlik noktasından daha samimi, ikinci mânâ izzet-i nefis, şeref açısından daha temiz ve güzeldir.

 Lâkaplarla da atışmayın, yani birbirinizi kötülemek için kötü lâkap takarak da çağırmayın.

 LÂKAB, övmeye veya kötülemeye işaret eden isim veya vasıftır. Kötülüğe işaret eden lâkaplar çirkin lâkaplardır.

 NEBZ, örfte kötü lâkap takmak mânâsına olduğu için burada yasaklanan lâkaplar, kötü lâkaplardır. Yoksa karşıdakinin haliyle uygun olarak övgü ve saygıyı ifade eden güzel lâkaplarla anmak yasak değildir. Keşşâf'ta der ki: Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilmiştir: "Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır." Onun için künye koymak sünnetten ve güzel hareketlerdendir. Hz. Ömer (r.a.) "Künyeleri yayın, çünkü uyarıcıdır." demiştir. Gerçekte Hz. Ebu Bekir, Atîk ve Sıddîk, Hz. Ömer Fâruk, Hz. Hamza Esedullah, Halid b. Velid Seyfullah lâkaplarıyla lâkaplanmışlardır. Ve bilinen kimselerin çoğu hep lâkaplarıyla hatırlanmışlar ve anılmışlardır. Hem böyle güzel lâkaplar gerek Arab'ın ve gerekse diğer milletlerin hemen hemen hepsinde süregelmiştir... Fakat mümini gücendirmesi ve ayıplaması düşünülegelen lâkaplarla çağırmak çağrıştırmak müminler arasında yapılmamalıdır. İmandan sonra fâsıklık! Ne fena isim! Yani imandan sonra bu yasaklanan şeyleri; alay etmeyi veya ayıplamayı veya kötü lâkap takmayı işleyenler, fısk yapmış ve böylece kendilerine fâsıklığı uygun görmüş olurlar. Halbuki imandan sonra fâsıklık veya fısk ile anılmak ne fena bir anılma, ne çirkin bir addır. Bundan dolayı bir mümin bunu ne kendine, ne de kardeşlerine uygun görmemelidir. Ve her kim şu yasaklanan şeyleri yapar da tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir. İtaat yerine isyanı koyarak zulmetmiş, hem imandan sonra fısk adını takınarak ve kendini azaba layık kılıp nefsine yazık eylemiş kimselerdir. Nîsâburî Garâibü'l-Kur'ân'da der ki: Zira yasaklanan şeyde ısrar küfürdür, yasaklanan şeyi emredilmiş gibi saymaktır.

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ {الحجرات/12} 

(49/12) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-ctenibû kesîran mine-zzanni inne ba’da-zzanni ism(un) velâ tecessesû velâ yagteb ba’dukum ba’dâ(an) eyuhibbu ehadukum en ye/kule lahme ehîhi meyten fekerihtumûh(u) vettekû(A)llâh(e) inna(A)llâhe tevvâbun rahîm(un)”

(49/12)Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir. 

----------------

 Hucûrat Sûresi (49/12.) âyeti kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır;

Ey imân edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın. Kimse kimseyi çekiştirmesin. Hangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Tiksindiniz değil mi? Öyle ise, Allah(c.c.)’tan sakının. Allah(c.c.), şüphesiz ki tövbeleri dâima kabul edendir, merhamet edendir!’

------------------- 

 Aslında bu husus bir acziyyet ifadesidir. Başkasının ayıbını görüp onu ortaya çıkarark o kişiyi küçük düşürmek yerine aynı kişinin iyi taraflarını ortaya çıkamaya çalışmak daha insani olacaktır. 

------------------- 

 Diğer taraftan meseleye esma-i İlâhiye yönünden bakıldığında, her insanda Hakk’ın isimleri var olduğundan ve isimlerle hayatını sürdürmüş olduğundan, kendinde görülen halleri ile dedi kodu ve alay mevzuu yapılması, kişinin farkında olmadan Hakk’ın isimlerinin gıybetini yaptığının farkında bile olmaz. Aslında işin vehameti buradadır. Ve çok büyük bir mes’uliyettir. 

 İşte bu yüzden, bu sahada ikaz ve ihtar çok büyüktür.[41] 

-----------------------

 Ölmüş hayvan eti, şimdi eti yenen hayvanlar var yenmeyen hayvanlar var ve eti yenmeyen hayvanlar vahşi hayvanlardır. Ölü eti demek ne demek, “ve la tecessesu ve lâ yağteb ba'duküm ba'da*eyuhıbbu ehadüküm en ye'küle lahme ehıyhi meyten fekerihtümuh” 

 (Hucurat, 49/12. Âyet) yani “tecessüs etmeyin, bazınız bazınızın gıybetini yapmasın! Hiç sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” İşte burada gıybet yapmayın deniyor, hayvandan bahsediliyor, işte bu şekilde çekiştirme yapan kimseler daha henüz nefsi emmâre mertebesinde olduklarından her ne kadar beşer gibi gözükseler de hayvanlık mertebesin-delerdir, işte bu kişinin mânen eti yenmez.[42] “ İz- -T-B- ”

-------------------

 Mesnevi-i Şerif beyiti ile yolumuza devam edelim.

 Vaktaki yakîn nihân-hânesinden tadar, azar azar aşk yükünü oraya çeker.

 Ma’lûm olsun ki, “yakîn" zannın zıddı olan bir sıfattır; ve zanlar ya doğru olur veyâ eğri olur. Doğru zanlann yakîn sıfatına irtibâtlan vardır ve bu doğru olan zanlann sâhibi ehl-i yakîne tâbi’ olduklanndan onlann verdikleri gıdâ-yı ma’nevî olan ilim ve irfân aşkı ve tahsîl sâyesinde günden güne yakîn sıfatına yaklaşırlar ve âkıbet onların zanları yakîn mertebesine gelip orada mahvolurlar. Ve eğri zan sâhibleri ise bu gıdâyı ma’nevîden kaçıp gıdâ-yı sûrî aşkıyla meşgül olduklarından onların bu eğri zanlan da günden güne sıfat-ı yakînden uzaklaşır. Onun için sûre-i Hucurât’taki âyet-i kerîme-de (Hucurât, 49/12) ya’ni “Ey mü’minler, zannın çoğundan ictinâb edin, zîrâ zannın ba’zısı günahtır” buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma’nâyı “FîhiMâ”lerinin 32. faslında şöyle beyân buyururlar:

 “Sıfat-ı yakın bir şeyh-i kâmildir. Savâb olan hüsn-i zanlar dahi, onun mürîdleridir. Zan mütevâfittir. Böyle derece derece ağleb ve ezyed olan her bir zan yakıne akreb ve inkârdan eb’addir. Nitekim [“Ebû Bekir’in îmânı arz ehlinin îmânıyla tartılsa onlara râcih olur”] hadîs-i şerifinde işâret buyurulmuştur. Bütün savâb olan zanlar yalânden süt emerler ve ziyâdeleşirler; ve o süt emmek ve tezâyüd, ilim ve amel ile o zannın tahassul-i efzâyişi alâmetidir. Bu sûretle, o zanlar yakîn mertebesine gelirler ve yakînde fânî olurlar. Zîrâ o zanlar yakîn olduklan vakit kalmazlar. Ve bu şeyh ile mürîdler, o şeyh-i yakînin ve onun mürîdlerinin âlem-i ecsâmda zâhir olmuş nakışlandır. Delîli budur ki, bu nakışlar devren-ba’de-devrin ve karnen-ba’de-karnin mütebeddildir. Ve bu şeyh-i yakîn ile onun zuriûn-ı savâbdan ibâret olan evlâdları alâ-merri’l-edvâr ve’l-kurûn tebdîle uğramaksızın âlemde kâimdirler. Dîğer taraftan galata düşürücü ve dalâlet verici ve münkir olan zanlar şeyh-i yakînin merdûdudur. Ve o zanlar her gün yakîn- den eb'ad ve ezeli olurlar. Zîrâ her gün o sû-i zannı arttıracak esbâbı tezyîd ederler....ilh".[43]

----------------

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ {الحجرات/13} 

(49/13) “Yâ eyyuhâ-nnâsu innâ halaknâkum min zekerin ve unsâ ve ce’alnâkum şu’ûben ve kabâ-ile lite’ârafû inne ekramekum ‘inda(A)llâhi etkâkum inna(A)llâhe ‘alîmun habîr(un)”

(49/13) Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır. 

----------------

 Erkek (Akl-ı Küll) Ve Nisa-kadın (Nefsi küll) tecellileridir. (Murat Derûn)

 "Âdem, Hakikat’in zâhiri; Havva ise bâtınıdır. İnsan-ı kâmil, ikisinin cem’idir." [44]

 En büyük takvâ, varlık iddiasını terk etmektir. Çünkü ‘en değerli’ olan, ‘en çok fânî olan’dır."[45]

-------------------

 ”Ey insanlar!. Muhakkak ki, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık-halkettik.” Âyet-i keriym’e İnsânlık âlemi’nin başlangıcından, yani İnsândan bahsetmekte. İnsân ise (13) ün en kemâlli zuhur mahallidir. Sayısal değerler de iki def’a bunu açık olarak göstermektedir. Sûre (49) (4+9=13) Âyet-i keriym’e zâten (13) tür. 

 Hz. Peygamber (s.a.v.) veda Hacc’ın da kendisiyle beraber değişik kaynaklarda yaklaşık,(114) veya (124) bin sahabisinin olduğu rivayet edilir ki, çok mühimdir. Bu hadise Kûr’ân-ı Keriym’in (4) mertebesi’nin yani (114) Sûreli tenzî-lî, lâfzî ve kayıtlı Kûr’ân’ın kevni ve fiilî yani yaşanan Kûr’ân olarak zuhura çıkması demektir. Her “bin” kişi bir Sûre’i celi-lenin varlığını fiilî olarak ortaya koymakta idiler. Ayrıca aleyhisselâtü vesselâm efendimiz ise nâtık-ı Kûr’ân konuşan Kûr’ân’dır. 

 İşte bu muhteşem Hacc esnâsında, bütün İnsânlık tarihi seyri içerisin de ve tek fiilde Kûr’ân-ı keriym (4) mer-tebesi itibariyle ortaya konarak yaşanmıştır. 

 (1) Elde bulunan tenzîlî Kûr’ân. 

 (2) İçinde bulunan, İnsân-ı Kâmilin temsilcisi (Elif-lâm-Mim) olan özel ve öz Kûr’ân. 

 (3) “114” bin fiîlî sahâbî Kûr’ân. 

 (4) Ve “Kûr’ân-ı nâtık” Konuşan kûr’ân olan Hz. Ra-sûlüllah (s.a.v.) efendimizdir. Bir daha bu (cem) iyyet’in bir araya gelmesi mümkün değildir. Bu hususları tefekkürleri-nize sunuyorum. Bu idraklerle sizler daha değişik değerlen-dirme ve anlayışlara ulaşabilirsiniz.[46] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Elmalı Hamdi Yazır Mealinde,

 ETKÂ, takvadan ism-i tafdil'dir. Yukarılarda da geçtiği üzere takva lügatte vikâyedendir. Vikâye gayet iyi korunup sıkınmaktır. Aslı, vakyadır harfi tüklân ve tücâh gibi harfine, harfi de bakvâ gibi harfine kalbedilmiştir ki nefsi korkulacak şeylerden muhafazaya koyup korumak, diğer bir ifade ile sipere girip korunmak demektir. Lügatta hakikati budur. Sonra bazan korkuya takva, takvaya korku tabir edilir. Şeriatte iki mânâda kullanılır: Birisi geniş olan âmm mânâsınadır ki sonunda ahirette zararlı olandan sakınıp korunmak demektir. Bunun fazlayı ve eksiği kabul eden geniş bir sahası vardır ki, en aşağısı cehennemde ebedi kalmayı neticelendiren şirkten sakınmaktır. En yükseği de sırrını haktan alıkoyabilecek her husustan temiz tutarak bütün varlığı ile hakka dönüştür.

----------------

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {الحجرات/14} 

(49/14) “Kâleti-l-a’râbu âmennâ kul lem tu/minû ve lâkin kûlû eslemnâ velemmâ yedhuli-l-îmânu fî kulûbikum ve-in tutî’û(A)llâhe verasûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey-â(en) inna(A)llâhe gafûrun rahîm(un)”

(49/14) Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 

----------------

 İslam, selamdan, selametten, teslim olmaktan kaynaklanan bir kelimedir. ALLAH’ın birliğine inanmak ve O’na şirk koşmamaktır.

 İslam dininin zahiri, “şeriat-ı Muhammedi”; batını ise, “hakikati Muhammedi”dir.

 İkisini birlikte yürütmek ise, kemalattır.

 İslam aynı zamanda Adem (a.s.)’dan → Muhammed (a.s.)’a kadar bir semavi sistemin ismidir. Cenab-ı Hakk; “İbrahimiyet” - “Museviyet” - “İseviyet” - “Muhammediyet” diye ayrı ayrı dinler vazetmemiştir.

 Kur’anı Keriym A’li İmran Suresi 3. sure 19. ayette;

 inne’d diyne ındellahi’l islamü “Allah’ın indinde (yanında) din İslamdır.” Allah’ın indindeki (yanındaki) din islam olmakla beraber; acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır?

 İşte Museviyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kul, zahir hali daha kolay benimsemekte ve her kitap sahibi peygambere ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır.

 Hz. İbrahim’in getirdiği “tevhid-i ef’al” hukukunu, Hz. Musa’nın getirdiği “tenzih” hukukunu, Hz. İsa’nın getirdiği “teşbih” hukukunu, Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu “tevhid” ve “vahdet” hukukunu, ümmetleri, peygamberlerinin isimlerine izafeten “İbrahimilik”, “Musevilik”, “İsevilik”, “Muhammedilik” olarak isimlendirmişlerdir ve böylece kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır. Halbuki ALLAH birdir ve ayette belirtildiği gibi indindeki (yanındaki) din de “bir”dir, o da “İslam”dır.

 Hz. Adem (a.s.) ile başlayan ALLAH’I c.c. bilme ve bulma olgusu; Hz. Muhammed (a.s.). ile kemale erdi; o yüzden son peygamber olmuştur. İlahi sırları zuhura çıkarmış gizli bir şey bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl ayarlanmızı güzel yapalım, ayan bozuk cihaz gerçekleri yansıtamaz.

 Kur’an-ı Keriym peygamberler kıssaları ile bir hak yolcusunun “seyr-i süluk”unu nasıl yapacağını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir arif kişinin nezaretinde yeterli sürede

 10 - 20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bazen daha kısa veya daha uzun da olabilir.

 Kısaca özetlersek; gafletine tevbe edip “mertebei Ademiyyet”te “venefahtü” ile şuurlanmaya başlayan kişi, nefs temizliğine yönelir, kendini anlamaya başlar, Hakk’a teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını idrak eder. “Teslimi külli” ile teslim olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakk’a teslim eder. Bunun karşılığı “ihsan”dır; “Cibril hadisi”nde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. “Benlik” perdesinin kalkmaya başladığı ilahi zatı müşahedeye dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir.

 “Mertebe-i İbrahimiyet”te dostluk hullesini giyer gerçek tevhide ulaşır.

 “Mertebei Museviyet”te eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır.

 “Mertebei İseviyet”te “Ruhül kuds”ten destek alır.

 “Mertebei Muhammediyye” de ise, seyr-i zirveye çıkıp “mi’rac”ını yapar.

 Böylece “büyük ayet” olan kendini ve Rabbini müşahede etmiş daha dünyada iken “ruyetullah”a ulaşmış olur. İşte İslam ALLAH’ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zatına kadar ulaştıran sistemin ismidir. Bu oluşumlar bütün varlıkta da ALLAH (c.c)yü müşahede etmek için düzenlenmiştir.

 ALLAH c.c. kendini bildirmeyi diledi ve bilebilecek olan “halife” insanı “halk” etti (yaratma değil) ve onda en geniş manada zuhur etti.

 Bu hakikatleri bilen ayn; bilinen gayr oldu.

 Bilen de vechini açtı; bilinen de hicapladı yani perdeledi.

 Ne zaman ki bu perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlayacağız.

 Hz. Muhammed s.a.v. ve Kur’an ile bütün hakikat ortaya konduğundan daha başka bir peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyler varsa kökünden yanlışve aldatmacadır, çünkü Kur’an zattır ve O’na ilave edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak bizim O’nu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır.

 Bu saha sonsuz bir deryadır, gayemiz o deryadan alınan bir avuç su ile yüzümüzü yıkayıp gözlerimizi Hakk’ın eliyle benliğimizden mehs etmektir. ALLAH’u teala gayretli olanları basar’dan basirete ulaştırsın.

 Ehlüllahtan birisine sormuşlar “ALLAH’I görmek mümkün mü?” diye o da cevap vermiş, “ALLAH’I görmemek mümkün mü?” diye.

 ALLAH’a ulaşan yolda 4 esas vardır.

 1 - İslam olmak, kurtuluşun tek yolu olduğunu anlamak.

 2 - İman etmek, İslamın getirdiği kurallara iman yoluyla yaklaşmak.

 3 - İhsan sırrıyla Hakk’ı müşahedeye başlamak.

 4 - İkan ile de gerçek “tevhid”i (birliği) oluşturmaktadır.

 Sadece şekil ve duyguda değil, akıl ve gönülde de mü’min ve muvahhid olmamız lazım gelmektedir.

 Tefekkür hayatımızı geliştirdiğimiz kadar İslamı yükseltmiş olacağız.

 O’nun gerçek gayesi “Ruyetullah”tır ve o da “akl-ı küll”e ulaşmakla mümkün olmaktadır.[47] “ İz- -T-B- ”

---------------- 

 Elmalılı Hamdi Yazır mealinde, Medine civarında Beni Esed İbn-i Huzeyme kabilesi ganimet hevesiyle müslümanlığa girmişlerdi, rivayet olunduğuna göre bir kıtlık senesi Medine'ye gelmişler ve iki kelime-i şehadeti söylemişlerdi. Peygamber'e karşı: "Biz filan oğulları ve filan oğulları gibi sana savaş açmadık, ağırlık ve ailelerimizle geldik." diyorlar, sadaka gözetiyorlardı ve yaptıklarını peygambere bağışlatmak istiyorlardı, bu indi. De ki: Siz iman etmediniz. Çünkü iman, yalnız dil ile ikrardan ibaret değil, yürekten sevgi ile güven ve inançla kesin bir şekilde tasdik olması gerekir. Bu ise anlatılacağı üzere henüz ortaya çıkmadı, yoksa müslüman olduk diye peygamberi minnettar etmeye kalkışılmazdı. Ve fakat henüz iman kalplerinize girmemiş olduğu halde İslâm'a geldik, deyin, yani müslümanlığa karar verdik, sulha girdik deyin, böyle derseniz yalan söylememiş olursunuz. Çünkü harbin zıddı olan sulha girmek ve bağlanmak mânâsına İslâm, savaşı terkedip de görünüşte karar vermekle oluşabilir. Halbuki kalpte sağlam tasdik olmadan iman ettik demek yalan olur. Burada sözün gelişi "iman ettik", demeyin ve fakat "İslâm olduk" deyin, veya "siz iman etmediniz ve fakat İslâm'a girdiniz" denilmektir. 

 Fakat birincisi imanı söylemekten açıkça yasaklama şeklinde olacağı, ikincisi de Şer'an itibarının şartı olan iman, istenildiği halde İslâmlarına kesin karar ifade edeceği için bunlardan sakınmak üzere nazmın üslubu bu nazik şekle dökülmüştür. Fahreddin Razî burada "Mümin ile müslim ehl-i sünnete göre birdir. Nasıl olup da burada bu fark anlaşılabiliyor?" diye sorarak buna şöyle bir cevap verir: "Genel ile özel'in farkı vardır. İman ancak kalp ile olur. Bazan onunla beraber lisan ile olur. İslâm ise daha geneldir, fakat özel şeklinde genel ile özel birleşmiş olur." Ragıb da Müfredat'ında şöyle der: "İslâm şeriatta iki kısımdır. Birisi imanın altındadır ki bu dil ile ikrardır. Bununla kan korunmuş olunur. Beraberinde itikat gerek olsun gerek olmasın " O A'râbiler inandık, dediler, de ki: Siz iman etdiniz fakat İslâm'a geldik, deyin." âyetinde bu mânâ kastedilmiştir. Birisi de imanın üstündedir ki bunda dil ile ifade ile beraber hem kalben iman, hem vefa hem de Allah Teâlâ'ya bütün kaza ve kaderinde teslimiyet vardır. Nitekim İbrahim (a.s.) hakkında "Rabbi ona: "İslâm ol" dediği anda, "Âlemlerin Rabbına teslim oldum." dedi. (Bakara, 2/131) buyurulması böyledir.

----------------

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ {الحجرات/15} 

(49/15) “İnnemâ-lmu/minûne-llezîne âmenû bi(A)llâhi ve rasûlihi sümme lem yertâbû ve câhedû bi-emvâlihim ve enfusihim fî sebîli(A)llâh(i) ulâ-ike humu-ssâdikûn(e)”

 (49/15) İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir. 

----------------

 İman edenlerin âlemin gaybında bulunan Allah (c.c.) ve Hakikat-i Muhammedi hakikati ile kendi gayblerinde bulunan Allah (c.c.) ve Hakikati Muhammedinin zuhur mahalli olan Muhammediyet mertebesine iman ederler. Daha sonra ise müşahade ile ikân ehli olurlar ve görüyormuş gibi bu hakikatlerden şüpheye düşmezler. Allah yolunda mallarını beden varlıklarını ifna ederek ve nefis terbiyesi ile küçük cihaddan büyük cihada dönerek nefislerinin kötü ahlaklarıyla mücadele ederler. İrfan ehli olan arifler, Hakkı varlıklarında bulunan Hakk ile tasdik eden sadıklardır. (Murat Derûni) 

----------------

قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {الحجرات/16} 

(49/16) “Kul etu’allimûna(A)llâhe bidînikum va(A)llâhu ya’lemu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)”

(49/16) (Ey Muhammed!) De ki: “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” 

----------------

 Alllah c.c. risalet mertebesinden âlemin ef’alinden zatına ve kullarının beden arzından gönül göğüne kadar olan her şeye alimdir. “La mevcude illa hu” tevhidi ile vücut varlık ondan başkası değildir. Gafil olanlar bunun farkında değildir. Nefsin hevasını din edinmişlerdir. (Murat Derûni) 

----------------

يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُل لَّا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُم بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {الحجرات/17} 

(49/17) “Yemunnûne ‘aleyke en eslemû kul lâ temunnû ‘aleyye islâmekum beli(A)llâhu yemunnu ‘aleykum en hedâkum lil-îmâni in kuntum sâdikîn(e)”

(49/17) Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar. De ki: “Müslüman olmanızı bir lütuf gibi bana hatırlatıp durmayın. Tam tersine eğer doğru kimselerseniz sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor.” 

----------------

"İnabe" ettiği (boyun büküp bağlama) şeyhine bir iyilik nazarı ile bakıp men ve imtina ettiği şeylerden sakınmak lazımdır. 

Belki iyilik edene hidayete istidat verip sevk eden Cenab-ı Allahtır ki kul şükraniyete medyundur.

Kur'an-ı Keriym'de Esteizu billah "Yemünnüne aleyke en eslemü kul la temünnü aleyye islameküm, belillahü yemünnü aleyküm en hedaküm lil imani" (Hucurat 49/17) Mealen: 

"Ey Muhammed: Müslüman oldular diye seni minnet altında bırakmak isterler: de ki: (Müslüman olmanızla beni minnet altında tııtmayın. Hayır: eğer doğru kimselerseniz, sizi imana eriştirmekle, Allah sizi minnet altında bırakır.)" Ayeti Kerimesiyle men edilmiştir.[48] “ İz- -T-B- ”

------------------

 Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim.

 “Eğer iki üç ahmak sana töhmet koyarsa, Hak senin için şehâdet verir."

 “Eğer birkaç ahmak senin ef âl-i hasenene ve ahlâk-ı şerîfene i’tirâz edip, seni kabâhatli addetmek isterlerse, Hak senin ahlâk-ı şerîfene Ve her halde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin (Kâlem, 68/4) kavliyle Kur’ân-ı Kerîm’de şehâdet buyurur Buyurdu ki: "Âlemin ikrârından fâriğim; o kimse ki, Hak onun şâhidi ola, ne gam vardır!" Hak Teâlâ’nın bu şehâdeti üzerine Resûl-i zîşân Efendimiz buyurdular ki: “Ben halk-ı âlemin beni tasdîk ve ikrânndan fâriğim ve onların ikrârlarıyla mukayyed değilim." Hak Teâlâ hazretleri tarafından hakkında hüsn-i şehâdet buyurulan bir kimse hakkında halkın inkânndan ne gam vardır! Onların tasdikleri ve ikrârlan ancak kendilerine fâide içindir. Nitekim âyet-i kerimede sûre-i Hucurât'ta buyurulur: 

 (Hucurât, 49/17) ya’ni, “Onlar sana İslâm’a gelmeleriyle imtînân ederler. Sen onlara de ki; ‘Bana Islâm’ınız ile minnet etmeyin! Belki Allâh Teâlâ size imtinân eder ki, size îmân için yol gösterdi. Eğer îmânınızda sâdıklar iseniz.”[49]

----------------

إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ {الحجرات/18} 

(49/18) “İnna(A)llâhe ya’lemu gaybe-ssemâvâti vel-ard(i) va(A)llâhu basîrun bimâ ta’melûn(e)”

(49/18) Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. 

----------------

 Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler; (Bakara Sûresi 2/3) Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklar-la yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat var-lığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır. Biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz, yani bu âlemin sadece mad-deden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi ol-duğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediğimiz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur.[50] “ İz- -T-B- ” Âyetlerde görüldüğü gibi hem âlemin ve hemde bizlerin “gaybı” bâtın âlemi mevcuttur. Âyetin ilk bölümünde Allah (c.c.) gök ve yerin gaybını bilmesi aklı küll ve nefsi küll Allah (Uluhiyet) hakikatlerinden kaynaklıdır. Ve Ahadiyet-i zatiyyenin hüviyeti ve eniyyetinden tecelli etmiştir.

 Buradan da âyetin ikinci bölümünde kendi gaybı olan bâtındaki basar sıfatı ile hakkıyla yaptıklarınızı Cenâb-ı Hakk gördüğünü ifade etmektedir. (Murat Derûni)

-----------------

 Böylelikle HUCURÂT sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, efendimiz (s.a.v.) in huzurunda, hazurunda olanlardan olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 04-08-2025

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-?-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253- 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254- 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

## 142-141-143-144-145-146- 

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (254+146=400) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Tahrîrat Mümeyyizi: Kalemdeki kâtiplerin yazılarını ve evrâkı inceleyip tashih eden memur. ↑

- Vassâf, Sefîne, IV, 484-489. ↑

- SİLSİLE-İ UŞŞÂKIYYE - Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri – Sayfa 243… ↑

- Kalb ve Kılıç sarkaçları, Efendi Babamın gençliğinde gördüğü bilezik zuhuratı ile ilgili ayrıntılardır. Bunun hakkında geniş bilgi ve yorum (12) Terzi Baba 1 kitabında vardır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - BEN deki TERZİ BABAM - Tasavvuf Serisi 126-14-1- – Sayfa 209 … ↑

- Zevâli-Kemâli ifâdesi nereden çıktı diye bir soru oluşabilir. Zevâl, yok olma, erime, son bulmadır. Zâhir âleminde yaşamda, rakamların yanına ne kadar sıfır konursa kıymeti artmaktadır. Bilindiği gibi öğle namazı vakti zevâl vakti olarak anılmaktadır. Bu da gün içinde hakikati en kıymetli vakit olan Bekābillâh, Hakk ile Hakk olarak beraber olma ve Tevhid hâlidir. En küçük sayı “1” dir. Aslında sıraya girmeyen kaynak sayıdır. Ve bütün sayıların aslı olan ma’nâsal birdir. “0”ın kıymeti yoktur. Ama “1” in yanına gelince kemâl sayıyı oluşturur. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - BEN deki TERZİ BABAM - Tasavvuf Serisi 126-14-1- – Sayfa 226 … ↑

- (Hucurât /13) ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v) - Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 60 … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kelime-i Tevhid - Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 138 … ↑

- Burada verilen şema, Kâ’be-ye benzerliği ile dikkat çekmektedir. Ama bu çizim “Gönül Kâ’besi” ile alâkalıdır. ↑

- Daha sonra bu aile eski yaşantısına geri döndü. (169) 10- İbretlik bir hikâye daha- Usta dan çırağına tavsiyeler adlı dosyada bu konu hakkında bilgi vardır. ↑

- Hicr-i İsmail, bu mertebeye gelen kişi gönül ka’besinin hicri olur. Gönül ka’besi tamamlandığı zaman, kamil insanın bedeni Hicr-i İsmail olur. Ve talip olan kişiyi isterse İsmailiyet mertebesinden gönlüne alır. ↑

- Terzi Baba (30) Kur’ân-ı Kerîm’de yolculuk kitâbında, “Meryem Sûresinde 54. âyet ile ilgili açıklama vardır. ↑

- Yakın bir zamanda Efendi Babama gönderdiğim, bir mail-de tevbe ifâdesi kullanmıştım. Her ne kadar, kendisi bunu niye yaptın anlamadım derse de, O anlamıştır. İşte yapılanlara toptan “Tevbe” ettiğimizi yine bildiriz. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - BEN deki TERZİ BABAM - Tasavvuf Serisi 126-14-1- – Sayfa 234 … ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4 – Sayfa 430… ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Meali ↑

- Muhyiddin Arabi Hazretleri ↑

- İnternetten alınan bilgi.. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kehf Sûresi – Sayfa 42 … ↑

- Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v) - Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 116 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 108-3-Ru'ya-Mana-Âlemi-Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar. - Tasavvuf Serisi 108 – Sayfa 146 … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri…. ↑

- Parçalara ayrılma, bölünme. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 7 – Sayfa 129… ↑

- Derûni; Herşeyin içerisi, dâhil, derun. * Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek. * Karın, mide. * Kalb, vicdan, gönül. * Harem dairesi. * Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın. ↑

- 55/RAHMÂN-29 “Yes’eluhu men fîs semâvâti vel ard(ardı), kulle yevmin huve fî şe’nin.“ Göklerde ve yerde olanlar, O’ndan isterler (dilerler). O hergün (her an) bir şe’n (ayrı bir tecelli, yeni bir oluş) üzerindedir. ↑

- Bu tasdik el-baraka, El-Burak, El-Mirac, En-Necm önünde gelmiştir. Buradan sonra girdiğim dükkanda Necdet Abi asansörle yukarı boş çay bardağı ve içinde k-aşık içinde çıkmış ve ben buraya döndüğümde ç-ayını doldurmuş pastırma (Bast-Rami-Ahmed) kesimindeki işine dönmüştü. İstediğim pastırmayı verdi. 93 ve 2 sayılarındaki rakamlar, Nûr ve Zâhir Bâtın olarak Necm-Nc’den bir tasdik olmuştu. Fişin üzerinde yazan 357 numaralı rakamda ayrı bir tasdik oldu… ↑

- Zât – Rahmân… ↑

- Be: 2, Lam: 30, Cim: 3 tür. Toplamı 2+30+3= 35 ↑

- Sayısal değer olarak Fe: 80, Vav: 6, 80+6= 86 dır 14 Nuru Muhammedi ve 86 Tarık sûresi ve Necmüs Sakıb’a işarettir. Ma’nâ olarak, “Fe velli vecheke şatral mescidil harâm” Bundan sonra yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (2/BAKARA-144) Olarak düşünülebilir. ↑

- Bunun tamamı 4x256= 1024 tür. Bu sayıda bugün günümüzde kullanılan hafıza kartı, flash bellek, harici ve dahili disk birimidir. 1 kb, 1 mb, 1 gb, 1 Tb dir. Görüldüğü gibi TB şifresi burada vardır. Ruhun sıfatı olan Aklın Nur’udur. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.- Tasavvuf Serisi 124 – Özet olarak ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Namaz-Sûreleri- - Tasavvuf Serisi 69 – Sayfa 29 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Bakara Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 287 … ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9– Sayfa 292… ↑

- Fusus’ül Hikem ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 13 ve hakikat-i ilâhiyye - Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 200 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İslam-İman-İhsan-İkan - Tasavvuf Serisi 07 – Özet olarak … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Tuhfet’ul Uşşaki - Tasavvuf Serisi 08 – Sayfa 61 … ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4 – Sayfa 78… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 123… ↑
