# Kâf Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kaf-suresi
**Sayfa:** 176

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (253-50-32) Kaf Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (253-50-32) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

قٓ۠ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِۚ

 (50/1) “Kâf velkur-âni-lmecîd” (50/1) Kaf. Şanlı Kuran'a and olsun.

 KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK 

(253-50-32) KÂF SÛRESİ VE MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ  HZ.

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (32) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (253-50-32) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER ……………………………………………………………………. (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) Başlarken …………………………………………………………………………. (7) KÂF SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………………… (22) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (29) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (46) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………………….. (59) 16. ÂYETLER …………………………………………………………………… (71) Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür? ……………………………………………………………………………………….. (88) ŞAH DAMAR ………………………………………………………………… (100) 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ……………………………………………… (112) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ……………………………………… (119) 26, 27, 28, 29,30. ÂYETLER ……………………………………….. (137) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ……………………………………….. (140) 36, 37, 38, 39,40. ÂYETLER ……………………………………….. (153) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………………….. (170) 

Salsala-i ceres........................................................(180)

TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………....(193)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum. 

Bunlardan biri de konumuz olan (50) “KÂF” Sûresidir. Bu sûre-i şerifin bizler için ayrı bir özelliği vardır. O da şudur. Silsile-i mübareke de MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ Hz. sırası (50) dir. Bu ise Kûr’ân-ı Kerîm’de (50) “KÂF sûresi” dir. 

Bu çalışmamızda MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ Hz. (50) yoldan verilen sıra numarası ile (50) “KÂF sûresi” nin arasında ki, bağlantıları ve İlâh-i muhabbet-i ilerleyen sayfalarda bulmaya çalışacağız. 

Ancak yanlış anlaşılmasın Bu sûre-i şerifeye sahip olmak diye bir maksadımız yoktur, Tabiî ki bu sûre de bütün insanlığa gönderilmiş müşterek İlâh-i bir arma-ğandır. Ve herkesin içinde Hakk-ı vardır ve her kes gayreti kadar, içinden nasibini alacaktır. 

Bizim yapmaya çalıştığımız ise bazı gerçeklere ışık tutup bunlardan bir nebze ma’nevi zevk ve huzur almaktır.

Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ Hz. evlâtları ve ayrıca her kez için ma’nevi kazançlar niyaz ederim. 

İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

------------------- 

 Bütün bunları efendimizin, sahabilerinin evliyaullah-ın ve MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ Babamızın ve Hatice Hanım Annemizin, de ruhlarına ithaf ediyorum, yarabbi şefeatlarına nail eyle. 

------------------- 

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 26-10-2024

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Başlarken. 

Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi hakkında en geniş bilgiyi, müridi Hüseyin Vassâf‟ın Sefîne-i Evliyâ‟sında bulmaktayız. Vassâf burada, şeyhinin ârifâne hallerini anlatmak üzere Ahvâl-i Sâfiye adlı bir eser yazmayı istediğinden bahseder. Ancak buna imkan bulamadığı anlaşılmaktadır. Bir diğer önemli bilgi kaynağımız ise Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin Meşîhat-ı islâmiyye Sicill-i Ahvâl Dairesine verdiği 27 Mayıs 1335 tarihli hâl tercümesidir. Huzur Dersleri muhâtablığında bulunmuş olan Mustafa Hilmi Efendi‟nin bu hâl tercümesi, Huzur Dersleri adlı eserde yer alırken bunun yanında dâmâdı Mehmet Hazmi Tura tarafından  verilen malûmattan da istifâde edildiği kaydedilmiştir. Bu eserde yer verilen fotoğrafının da damadı Hazmi Tura‟dan alındığı belirtilmektedir.

Mustafa Sâfî Efendi, hâl tercümesini doldururken kendisini şöyle tanıtmıştır: “İsmim Mustafâ, mahlasım Hilmî tarîkaten Sâfî‟dir. Hanefiyyü‟l-mezheb olup, pederimin ismi Ali, mesleği münâdî, şöhreti Dervişağazâde‟dir”. Vassâf, şeyhinin mahlasının Hilmî olduğunu aktarırken, kendilerinin bu mahlasın hakîkaten mümessili olup, hilmlerinin kemâl derecesinde olduğunu, onun kadar halîm bir zâta rastlamadığını ifâde eder.

Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi hicrî 1274/(1858) senesinde, Burdur‟da doğmuştur. Babasının adı Ali Efendi, şöhretleri yukarıda kaydedildiği gibi Dervişağazâde‟dir. Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi, Uşşâkî tarîkatından meşhûr mersiyehân Sebilci Hüseyin Efendi (Okurlar)‟nin amcasıdır. İlk tahsîlini Burdur‟da Çınaraltı mektebinde, Eski Yeni Medrese‟de görmüştür. Hüseyin Vassâf, Sefîne‟de şeyhi Mustafa Hilmî Efendi‟nin hayatını anlattığı bölümde, Mustafa Hilmî Efendi‟nin kendi arzusu ile Kur‟an‟ı hıfz etmeye muvaffak olduğunun, bu süreç içerisinde ailesinin mâni olmasından endişe ettiği için onlara hissettirmediğinin, ailenin ancak hâfızlığını tamamladığında haberdâr olduğunun kendisine nakledildiğini söyler.

1296/ (30 Eylül 1879) tarîhinde tahsîl için, memleketi Burdur‟dan İstanbul‟a gelir. Fatih‟te Tetimme-i Rabia Medresesi‟nde Rehâvî Muhammed ve İstanbullu Hâfız ġâkir Efendi‟lerin derslerine devam etmiş, tahsîlini tamamlayarak 1300/(1883) senesinde Hoca Ahmed ġâkir Efendi‟den icâzetnâme almıştır. 1304 senesinde açılan rüûs imtihanında başarılı olarak müderris olmuş ve Fatih Câmi-i Şerîfinde tedrîse başlamıştır. 1317 senesinde Fatih Câmii‟nde talebelerine icâzet vermiştir.

1314/(1898)‟de imtihan ile askerî mekteplerden Eyüp Sultan Askerî Baytar Rüştiyesi‟nde Kavâid-i Osmâniye muallimliğine tayin olunmuş ve Teşrinisâni 1316‟da bu mektebin Arapça muallimi olmuştur. Nisan 1320‟de Toptaşı Rüştiyesi Kavâid-i Osmânî, Temmuz 1325‟te Kuleli idâdisi Ulûm-ı Diniye ve Arabiye muallimliğine tayin olunmuştur. Aynı sene Teşrinisâni‟de ise Eyüp Askerî Rüştiyesi Lisan-ı Osmânî muallimliğine nakledilmiştir. Eylül 1326 (1910)‟da BeşiktaŞ Askerî Rüştiyesi Ulûm-ı Diniye muallimliğine ve Kânunievvel 1328‟de Koca Mustafa Paşa Askerî Rüştiyesi Ulûm-ı Diniye ve Arabiye muallimliğine nakledilmiştir. Askerî mekteplerin Maarif‟e geçmesiyle kadro dışında kalmıştır. Ramazan 1330‟da Huzur Dersleri muhatablığına tayin edilmiş ve 1339 senesine kadar muhataplıkta kalmıştır.

O dönemde İlmiye Teşkîlâtı‟nda bulunan kimseler, vazîfesini layıkıyla yerine getirip başarı sağlar, halkın işlerini en iyi şekilde yürütür ve aynı zamanda Meşîhat Makamı tarafından da gayretleri uygun görülürse, beşinci derecesinden aşağıya doğru Osmanlı ve Mecidî nişanları ile mükâfatlandırılırdı. Mustafa Sâfî Efendi de, Fatih Câmii‟nde talebelerine icâzet verdiği sırada bir altun madalya, Toptaşı Askerî Rüştiyesi‟nde iken ikinci rütbeden bir Mecidî nişanı ve vatan evlatlarına güzel hizmetinden dolayı beşinci rütbeden bir Mecidî nişanı ile mükâfatlandırılmıştır.

Vassâf‟ın aktardığına göre Mustafa Hilmî Efendi ilk evliliğini Burdur‟da dayısı Ahmed Ağa‟nın kızı Hatice Hanım ile gerçekleştirmiştir. Hatice Hanım 1320/(1904) tarihinde İstanbul‟da vefât etmiş ve Eyüp Sultan‟da defn edilmiştir. Mustafa Hilmî Efendi‟nin bu evliliğinden Cemâl Efendi isminde bir erkek ve Mürşide Hanım isminde bir kız evlâdı dünyaya gelmiştir. Daha sonra burada başka bir hanımla evlenmiş ve bir oğlu olmuş, ancak adem-i muâşeret sebebi ile bu evlilik sona ermiştir. Bu evlilikle dünyaya gelen oğlu da, Vassâf‟ın aktardığı şekliyle “tarîk-i nâ-hemvâra sâlik olmak hasebiyle dâire-i muhabbeti pederden hâriçte kalmıştır”. Mustafa Hilmî Efendi‟nin son evliliği Hatice Hanım ile olmuştur. Vassâf, şeyhinin eşi Hatice Hanım için “fahru‟n-nisâ ıtlâkına şâyândır ve azîzimin saâdet-i hâline hizmerkârdır” demektedir. Bu hanımın önceki eşinden olan Ahmed Cevad isminde yirmi dört yaşındaki oğlu verem hastalığından vefât etmiş ve Hz. Pîr dergâhına defnedilmiştir.

Mustafa Hilmî Efendi tasavvufa meyli ve muhabbeti sebebiyle Anadolu ve Rumeli‟de pek çok yeri gezmiş, ehl-i hâl ve sâhib-i kemâl zâtlar ile görüşerek onlardan istifâde etmiştir. Şeyh Hüsam Efendi‟nin öğrencisi Hacı Muhammed Tâhir Efendi‟den Mesnevî-i şerîf dersleri ile feyz alır. 1300/(1883) senesinde Nazilli‟ye giderek şeyh-zâde şeyh Muhammed Efendi‟nin delâleti ile şeyh şihâbeddin Efendi‟ye intisâb etmiş, o da şeyh Fahreddîn Efendi‟ye emânet buyurmuştur. Muhtelif zamanlarda İzmir, Üsküp, Selanik, Kosova, Edirne, Manastır, Konya, mükerreren Nazilli ve Bursa‟ya seyâhat ederek tarîkat ve şerîat nurlarını yaymıştır. Vassâf, Mustafa Hilmî Efendi‟nin Üsküp‟te Mevlevî şeyhi Niyâzî Efendi ile hemsohbet olup, onu sohbet şeyhi edindiğini Mustafa Hilmî Efendi‟den dinlediğini söylemektedir.

Senelerce şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî127 hazretlerinin feyz-i nazarlarına mazhar olmuş ve 1324 senesi Ramazan‟ının Kadir gecesinde (15 Kasım 1906), Fahreddin-i Himmetî tarafından kendisine hilâfet verilmiştir. 1325-1327/(1909) senesinde Taşkasap civârındaki Fındıkzâde Tekkesi meşîhatinin şeyh Ârif Efendi‟nin vefâtından sonra boş kalması üzerine, Mustafa Hilmî Efendi buraya tayin olunmuştur. Bu tekke esâsen Nakşî zâviyesi olduğundan Nakşî usûlü ile âyin icrâ edilmesi gerekmekteydi. Mustafa Hilmî Efendi‟de şeyh Arab Said Efendi‟den tarîk-i Nakşibendî icâzeti aldı ve tekkede hem hatm-i hâcegân hem de Uşşâkî âyini icrâsında bulunmaktaydı.

Büyük bir yangın sonucu tekkenin yıkılması ile Mustafa Sâfî Efendi açıkta kalmıştır. Bu yangında kıymetli birçok kitabı da zâyi‟ olmuştur. Yangından iki-üç gün sonra Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi, şeyhülislam Musa Kazım Efendi delâleti ile 10 Haziran 1334/(1918)‟de, Kasımpaşa‟da şeyh Muhammed İzzet Efendi‟nin vefâtından sonra boş kalan Hankâh-ı Hz. Hüsâmeddin Uşşakî meşîhatine nakledilmiştir. Vassâf, Mustafa Sâfî Efendi‟nin Hz. Pîr Dergâhı‟nda postnişin bulunduğu dönemi Şöyle anlatır: “Günden güne şöhretleri artmaya ve birçok teşne-gân-ı ma‟rifet, âb-ı zülâl-ı irfânlarından sîr-âb olmaya başladı. Müridânın adedi günden güne tezâyüd eyledi. Hânkâh-ı Şerîf, tavâf-gâh-ı ehl-i aşk u muhabbet oldu.” Burada zikr-i Şerif Perşembe günleri icrâ edilir ve Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi, zikr-i şerîften önce Mesnevî-i Şerîf takrîr ederdi. Ancak rahatsızlanması ve doktorların kendini yormaması yönündeki şiddetli tavsiyeleri üzerine Mesnevî-i Şerîf tedrîsine devâm edememiştir.

Mustafa Sâfî Efendi eser te‟lîf etmemiştir, onun eserleri yetiştirdiği kıymetli insanlardır. Kendisi kâmil ve mükemmil bir mürşittir. Sefîne-i Evliyâ‟da dış görünüşü şöyle tavsîf edilir: “Beyaz sakalı, arâkiyye üzerine sardıkları yeşil sarıkları sîmâ-yı dil-firîbine bir kat daha revnak-fezâ idi”.Vassâf, hâfızalarının çok güçlü olduğunu anlatırken, bahsi geçen herhangi bir konu üzerine Mesnevî-i şerîf‟ten ilgili beyitleri derhal okuyuverdiklerini, Hz. Salahaddin-i Uşşakî, Hz. Mısrî-i Niyâzî, Hz. Sezâî-i Gülşenî dîvânlarının hâfızasında olduğunu, binlerce mürîdânının isimlerini ve her birinin seyr ü sülûktaki mertebesini de bildiklerini kaydetmektedir. Taassup sahibi olmayıp herkesin hâline göre tenezzülleri olduğunu, sohbetinin pek latîf olduğunu, hiddetlendiğinin görülmediğini ve meşrebinin celâlden ziyâde cemâle nâzır olduğunu da Vassâf‟tan öğrenmekteyiz. Sefine‟de şeyhi Mustafa Sâfî Efendi için söylediği şu dörtlüğe yer vermiştir:

Bâb-ı irfân u füyûzunda bu âciz Vassâf Hâki zer eyleyecek nazra-i Hak-bîn ister şeyhimin kadrini takdîr edemem aczim var Anı hakkıyla gören dîde-i Hak-bîn ister Vassâf, Dîvân‟ında da “Azîzime” başlığıyla Şeyhi Mustafa Sâfî Efendi için birçok şiir yazmıştır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:

Bârekallah azîzim Sâfî Seni mes‟ûd buyursun kâfî Öyle bir mürşid-i âlemsin ki Bırakırsın perîde eslâfı Kadrini bilmiyoruz hakkıyla Gıpta eyler sana Bişr‟ül-Hâfi …

Yâr-ı cânım o kadar şîrîn ki Vasfa sığmaz o güzel evsâfı

…

Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin, tarîkat ehlinden olduklarını söyleyip şeriata aykırı tutumlar sergileyen kimselerden hayli rahatsızlık duyduğu, Hüseyin Vassâf Efendi‟nin Dîvân‟ın da “Uşşâkîlerin Lisânından” başlığı ile yer alan şiirlerinin ardından yaptığı şu açıklamadan anlaşılmaktadır:

“Bu fahriyeleri azîz-i merhûm çok beğenmiş ve neş‟e-i fakîrânemin tezâyüdine dua buyurmuşlardı. şeriatsız tarîkat ehli geçinen ba‟zı câhillere karşı (Farz u sünnet yoludur meslekimiz billâhi) diye başlayan kısmı her zaman okurlar bunu ihvânın evrâd gibi ezberlemesini isterlerdi. Hatta bestelenmesi, dâimâ okunması temennisini izhâr ederlerdi.” Hüseyin Vassâf Efendi, şeyhinin irşad ve kerâmetlerinden şâhit olduklarına örnekler verir; bir gün şeyhinin huzûruna girip elini öptükten sonra kenara oturduğunda, Mustafa Sâfî Efendi, bugün Behcet Dede‟nin de kendisini ziyârete geldiğini, tam elini öpecekken geri çekildiğini sonra tekrar yaklaşıp öptüğünü, sebebini sorunca; elini abdestsiz öpmediği gibi besmelesiz de öpmediğini ve geri çekilmesinin sebebinin besmele çekmeyi unutması olduğunu, besmeleyi zikrettikten sonra elini öptüğünü anlattığını nakleder ve şunları söyler: “Vâkıa şahsımda hiçbir kıymet ehemmiyet yoktur. Lâkin şeyhine insan böyle nazar etmeli, böyle râbıta-bend olmalıdır. Bir Kur‟ân-ı sâmıt vardır. Bildiğimiz mesâhif-i şerîfedir. Bir de Kur‟ân-ı nâtık vardır, mürşidlerdir. Onlar hakâyık ve serâir-i Kur‟âniyye‟yi mürîdlere tefhîm ederler. Mesâhif-i şerîfe kırk yıl rafta dursa sâkittir. Onun mevzûunu bildirenler mürşidlerdir. Demek ki mürşidler hâmil-i esrâr-ı Kur‟ân‟dır. O sebeple onlara Kur‟ân‟ı nâtık demişler. Mushaf-ı şerîf hakkında, esteîzü bi‟llah (lemme…Arapça) buyurulmasına bakılırsa, Kur‟ân-ı nâtıka dahi abdestsiz, Besmelesiz messetmek câiz olmaz. Bizim Behcet Dede‟de bu esrâr tecellî etmiş, takdîr ettim”. Bu sözlerin üzere Vassâf Efendi, abdestsiz olduğunu ve tam almaya niyet etmişken şeyh‟ini görünce heyecanlanıp bunu unuttuğunu hatırlayarak utancından ter içinde kalır. Mustafa Sâfî Efendi, Behcet Dede‟de üzerinden, Vassâf‟ı daha dikkatli olmaya davet etmitişr.

Hazmî Efendi‟nin Şeyhi Mustafa Hilmî-i Sâfi Efendi‟den Hz. Pîr‟e kadar olan ehl-i silsile şöyledir:

Şeyh Mustafa Hilmî-i Sâfi Efendi Şeyh Muhammed Fahreddîn-i Himmetî Efendi Şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî Efendi Şeyh Hüseyin Hakkî Efendi Şeyh Ömer-i Hulûsî Efendi Şeyh Muhammed Tevfîk Efendi Şeyh Ali el-Galib el-Vasfî Efendi Şeyh Muhammed Zühdî Efendi Şeyh Abdullah Selâhaddîn-i Uşşâkî Şeyh Seyyid Muhammed Cemâleddîn-i Uşşâkî Şeyh Muhammed Hamdî-i Bağdâdî Şeyh Sıdkî Osman Efendi Şeyh Abdülkerîm Efendi Şeyh Halîl Efendi Şeyh Muhammed-i Keşânî Şeyh Âlim Sinân Efendi Şeyh Ömer-i Karîbî Şeyh Seyyid Memicân Efendi

Hz. Pîr Hasan Hüsâmeddîn-i Uşşâkî (Kuddise sırruhu‟l-Bâkî)

16 Safer 1344/ 15 Eylül 1925 târîhli kânun gereğince tekke ve zâviyelerin kapatılması, Şeyhlik ve dervişliğin kaldırılması ile Âsitâne-i Uşşâkiyye de mühürlenmiştir. Mustafa Sâfî Efendi, harem dairesinde odasında uzlete çekilmiş, ziyârete gelen mensûplarına burada feyz dağıtmıştır. Sekiz ay kadar bu şekilde devâm ettikten sonra 22 şevval 1344 târîhinde (5 Mayıs 1926) Çarşamba günü, damadı Hazmî Efendi‟ye gitmeye niyet etmişken rahatsızlanmıştır. Üç gün hasta yatmış, 25 şevvâl Cumartesi gecesi vefât etmiĢtir. İlk halîfesi şeyh İzzet, dâmâdı şeyh Hazmî, pîrdaşı şeyh Mustafa Efendi, şeyh Osman Efendi ve Hüseyin Vassâf Efendi tarafından büyük bir ihtiramla gasl edilmiş, Pazar gecesi hânkâh-ı Hz. Pîr‟de bulundurulmuş ve Pazartesi günü Kasımpaşa Câmi-i Kebîr‟inde öğle namazını müteâkip cenâze namazı kılınmıştır. Namazını Rufâî şeyhlerinden şeyh Hâfız Fâik Efendi kıldırmıştır. Hükûmet tarafından izin verilmemesi sebebiyle Hz. Pîr hânkâhına defnolunamamıştır. Vassâf, cenâzenin tehlîl ile götürülmesine dahi mâni‟ olunduğunu aktarır. Hz. Pîr‟e yakın Kasımpaşa Feriköy Mezarlığına defnedilmiştir. Hüseyin Vassâf, Mustafa Sâfî Efendi için bir mezâr yaptırdığından, mezar taşına Üsküdar Mevlevî şeyhi Remzi Dede Efendi‟nin söylediği târîhin yazıldığından bahseder. Ancak bugün mezar taşının yenilenerek değiştirildiği anlaşılmaktadır. Sefîne‟de; Bursa Mısrî Âsitânesi Şeyhi Şemseddin Efendi‟nin, Bursa‟da Sa‟dî Dergâhı Şeyhi İsmail Hakkı Efendi‟nin, Bilecik Maarif müfettişi Hâfız Nuri Efendi‟nin, Gülşenî Şeyhi Şehrî Efendi‟nin, Mustafa Sâfî Efendi tarafından “Kutbu‟l-edeb” denilen İbnü‟l-Emîn Mahmud Kemal Beyefendi‟nin, Mevlevî Tâhir Beyefendi‟nin ve muharrir Hüseyin Vassâf Efendi‟nin, Mustafa Sâfî Efendi‟nin vefâtı için söyledikleri târîhlere yer verilmiştir.

Şeyh Mehmed Hazmî Efendi: 

ŞEYH MAHMUD BEDREDDÎN DERGÂHI POSTNŞİNLİĞİ

Şeyh Mahmud Bedreddîn Dergâhı‟nın kurucusu ve ilk postnişini, Uşşâkiyye tarikatının ikinci Pîri (Pîr-i Sâni) kabul edilen Cemâleddin-i Uşşâkî (ö. 1164/1751)167 hazretlerinin halifelerinden, Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi‟dir. Dergâh 1179/(1765-66) senesinde Fatih /Yenibahçe‟de Keçeciler caddesinde inşâ edilmiştir. Tekkelerin kapatılmasına kadar Uşşâkîliğin Cemâlî şubesine bağlı kalmıştır. Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi İstanbulludur. 1196/(22 Ağustos1782) yılı Ramazan ayının onüçünde Perşembe gecesi çıkan büyük Cibâli yangınından bir sene sonra 1197/(1783)‟te vefât ederek vazîfe yaptığı tekkesine defnolunmuştur.

Aynı yangında pîrdaşı Salahaddîn-i Uşşakî hazretlerinin dergâhı da “dil-i Uşşâk” gibi yanmıştır. Salahaddîn-i Uşşakî hazretleri, Mahmud Bedreddîn Efendi ile aynı sene içinde vefât etmiştir. Anlatıldığına göre, Mahmud Bedreddîn Efendi dergâhına yakın bir bakkal dükkanı önünden geçerken orasının bir gün tekke olacağını söylemiş, hakîkaten bir müddet sonra o dükkanın bulunduğu yere Kādirî Tekkesi yapılmıştır. Hüseyin Vassâf Efendi, Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi‟nin gâyet ârifâne ve âşıkāne yazılmış şiirlerini içeren bir dîvânını gördüğünü nakleder. Halifeleri; ġeyh Mehmed Edîb-i Uşşâkî (v. 1220/1805) ve ġeyh Zuhûrî-i UĢĢâkî (v.1172/1759)‟dir.

Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi dergâh meşîhatinin belirlenmesi işini, çocukları, torunları, halîfeleri ve onların halîfelerinden de ehliyetli kimseler bulunmadığında, Şeyhliğe gelecek kimsenin Âsitâne-i Uşşâkiyye‟de postnişîn olan zâttan hilâfet almış olması esâsı üzerine te‟sîs ettiğinden, tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar bu şarta riâyet edilerek Şeyh ataması yapılmıştır.

Kendisinden sonra halîfesi Şeyh Mehmed Edîb Efendi, ondan sonra oğlu Sirac Mahmud Efendi (v. 1267/1850), sonra da Mahmud Efendi‟nin oğlu Mehmed Sâlih Efendi (v. 1271/1854) postnişin olmuştur. Daha sonra postnişin olan Edirneli Şeyh Mehmed Sıdkî Efendi tekkenin ikinci ve son bânisidir ancak dergâhı yeniden inşâ işlemi bittikten bir hafta sonra 1272/ (1856) yılında burada vefât etmiş ve bir dönem Şeyh vekilliği yaptığı Âsitâne-i Uşşâkîyye‟ye nakl olunarak Hz. Pîr türbesinde defnolunmuştur. Arkasından oğlu Mehmed Said Efendi Şeyh olmuş fakat bir sene vazife yaptıktan sonra, verem hastalığından 1274/ (1857)‟de vefât ederek, dergâhta ġeyh Mahmud Bedreddîn‟in yanına defnolunmuştur. Tekke meşîhati boş kalınca dönemin Şeyhülislamı vasıtasıyla Sa‟dî meşâyıhından Hasan Hilmî Efendi (v. 1306/1888) meşîhata tâyin olunmuştur. Bu tâyin dergâha atanma şartlarına aykırı olduğundan tartışmalara sebep olmuş, Sa‟dî Şeyhi olan Hasan Efendi‟ye usûlen Uşşâkî tâcı giydirilmiştir. Bir müddet sonra vefât etmesiyle Uşşâkî  Asitânesi postnişilerinden ġeyh Cemâl Efendi‟den halifelik almış olan Filibeli Hâfız Şeyh Ahmed Efendizâde ġeyh İsmail Efendi posta oturmuş, 1316/(1898) yılında vefât ederek dergâh bahçesine defnolunmuştur. Ardından, yine Cemâl Efendi‟nin halîfelerinden İkinci Şeyh İsmail Efendi meşîhate geçmiştir.

Bu zâttan sonra dergâh meşîhati boş kalınca, Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi ile pirdaş olup aynı anda hilâfet alan, Mustafa Sâfî Efendi‟nin Fındıkzâde Dergâhı ve sonrasında Hz. Pîr Dergâhı meşîhatinde bulunması ile rekabet hisleri uyanan Hacı Mustafa Efendi boş kalan bu dergâha tâyin olunabilmek için Mustafa Sâfî Efendi‟nin aracı olmasını istemiş ve ondan; “Şart-ı vâkıf îcâbınca Âsitâne-i Uşşâkiyye‟den müstahlef olmak şarttır. Şartu‟l-vâkıf kenassı‟ş-şâri‟ nazariyesine göre sizi oraya inhâ etmek vakfa karşı hıyânettir” cevâbını alınca, öyleyse kendisine ayrıca hilâfet vermesini talep etmiş, Mustafa Sâfî Efendi de bunun üzerine; “Azîzimin masbata-i irfânında yan yana bulunduk, rahle-i tedrîsinde berâber bulunduk. O size hilâfet vermiş. Ben onu ibtâl ile yeniden size hilâfet verebilir miyim? Rûh-ı azîz titrer, halk güler. Ehlu‟llâh la‟net eder” diyerek özür dilemiştir. Mezkûr şarta münâsib olarak Mustafa Sâfî Efendi‟nin halîfelerinden Muhammed İzzeddin Safiyullah Efendi dergâhın Şeyliğine getirilmiştir. Şeyh Mahmud Bedreddîn Dergâh‟ının İzzeddîn Efendi‟den sonra boşalmasıyla, Hacı Mustafa Efendi, bu kez de Molla Ahmed Efendi ismindeki halîfenin buraya geçmesi için ısrar etmiştir. İstekleri yerine gelmeyince Mustafa Sâfî Efendi‟nin “ateh getirdiği”ne dair bir tutanak oluşturmuşlarsa da, yetkililer bunun kötü niyetlilerce hazırlanmış olduğunu anlayıp geçersiz bulmuştur. Böylece, dergâh meşîhatinin belirlenmesi sürecinde Mustafa Sâfî Efendi‟yi çokça üzmüşler, o ise bu iller hiç olmamış gibi kendilerine muâmelede bulunmuştur. Bütün bu olayların arkasından, İzzeddîn Safiyyullah Efendi‟den sonra münhal bulunan Şeyh Mahmud Bedreddin Dergâhı‟na postnişin olan kişi Mehmed Hazmî Efendi olmuştur. Hazmî Efendi imtihanda ehliyetini göstermiş ve Şeyhi Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin delâleti ile dergâhın meşîhatı kendisine verilmiştir. Pirdâşı Hüseyin Vassâf Efendi: “ahîran azîzimin damad-ı muhteremi urefâ vü fuzalâdan ġeyh Muhammed Hazmî Efendi bi‟l-istihkak buranın meşîhatine revnak-fezâ olmuş… Ve bu vesîle-i hasene ile silsile-i zerrîn-i Uşşâkiyye‟ye dâhil olmuştur” demektedir. Tâc ve hırka giydirme merâsimi 17 Rebîulevvel 1343/(1924) târîhinde Perşembe günü, Kasımpaşa‟da Âsitâne-i Uşşâkiyye‟de, bir mevlid-i Şerîf cemiyeti ve dönemin meşâyıhı huzûrunda, Mustafa Sâfî Efendi tarafından icrâ edilmiştir.

Hazmî Efendi‟nin postnişin oluşu hususunda, Hüseyin Vassâf Efendi Dîvân‟ında: “Müderrisîn-i fuzalâdan, Azîzim Mustafa Sâfî hazretlerinin damadı şeyh Muhammed Hazmî Efendi Keçecilerde Bedreddîn Dergâhı Meşîhatine tayin olunmuştu. İstirkâb yüzünden bazı bed-hahlar bu tâyine aleyhdâr oldular. Hakkın galebesi cümlesi vâdi-i hüsrânda kaldılar. Bunun üzerine muhabbeten sunûh etmişti” diyerek şu beyitlere yer vermektedir:

Dergeh-i Hazret-i Bedreddîn‟e Post-nişîn oldu Muhammed Hazmî Bütün erbâb-ı hased cebhesine Sedd-i Çin oldu Muhammed Hazmî Gül-Şen-i aşka düşünce râhı Kâm-bîn oldu Muhammed Hazmî Pûte-i akşda olunca sâfî

El-emîn oldu Muhammed Hazmî İlm ü irfânını teslîm ederim Pek metîn oldu Muhammed Hazmî Neş‟e-yâb etsin onu Hazret-i Hak Aşk-mekîn oldu Muhammed Hazmî İrişüp Hazret-i Pîr‟den ona feyz Dâne-çîn oldu Muhammed Hazmî Oldu dâisi onun Vassâf‟ı

Zü‟l-yakîn oldu Muhammed Hazmî Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ‟sında da, Uşşâkî şuârasından Behçet Dede ile birlikte, Hazret-i Pîr Dergâhı‟nda, Hazmî Efendi‟nin Keçeciler‟deki dergâha tâyini münasebetiyle bir manzûme-i tarihiyye tanzîm ettiklerini anlatmakta ve aşağıdaki beyitlere yer vermektedir:

Vassâf: Muhammed Hazmî-i Uşşâkî Şeyh oldu bu dergâha Behçet: Makâmında olup dâim irişsün pek büyük câhâ Vassâf: Kulûb-ı âşıkānı nûr-ı irşâd ile kılsın şâd Behçet: Cemâl-i pertev-i ikbâli dönsün bedr olan mâha Vassâf: Harîm-i bezm-i irfâna girüp cânânı bulsunlar Behçet: Dutanlar destini vâkıf olup sırr-ı yedu‟llâha Vassâf: Geçüp dervîşleri tevhîd ile âsâr-ı kesretten Behçet: Olup âzâde-i elvân boyansın sıbğatu‟llâha Vassâf: İrişsün himmet-i Pîr‟im bütün ihvân u yârâna Behçet: Husûsan Hazmî âşık ola makbûl-ı feyiz-gâha Vassâf: Yazup bu nazm-ı târîhi muhibbi Behçet ü Vassâf Behçet: Temennî kıldılar cândan irişsün cümle di‟l-hâha Vassâf: Füyûz-ı tâmme târîh-i güşâdı bâb-ı irfânın – 1342

Behçet: Buyursunlar salâdır cümleten uşşâk-ı âgâha Dergâhda Salı günleri âyin icrâ edilmakteydi. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra işlevsiz kalan tevhidhânesi 1932 yılında bakımsızlıktan çökmüştür. Hazmî vefâtına kadar dergâhın ahşap meşrûtasında ikāmet etmiştir. Vefâtından sonra 1977 yılında burası da yıkılmış ve arsa haline gelmiştir. Bugün tekkeden geriye, şeyh Mahmud Bedreddîn Efendi‟nin yenilenen türbesi ile yanındaki küçük hazîre dışında bir şey kalmamıştır.[1]

---------------------------

İsimlerinin sözlük anlamı;

Mustafa (Arapça: ‎مصطفى), İslam peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in seçilmiş/seçkin anlamına gelen lakabıdır. 

Hilmi (Arapça: حلمی) Hilm, kişinin sakin olması ve öfkesine yenik düşmemesi anlamına gelir. Hilmi de sakin, vakar ve yumuşak başlı anlamına gelir.

Sâfi (Arapça صافی) Katıksız, arı, saf… 

İsimlerini kısaca Seçkin, vakarlı safiyet halinde olan anlamına gelmektedir. 

Mustafa, sayısal değeri; “Mim: 40” “Sad: 90” “Tı: 9” “Fe: 80” “Ye: 10” dur. Toplarsak 40+90+9+80+10= 229 dur. Kendi içinde toplamı 2+2+9= 13 dur. Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyedir. 

Hilmi, sayısal değeri; “Ha: 8” “Lam: 30” “Mim: 40” “Ye: 10” dur. Toplarsak 8+30+40+10= 88 dir. 

Sâfi, sayısal değeri; “Sad: 90” “Elif: 1” “Fe:80” “Ye: 10” dur. Toplarsak 90+1+80+10= 181 dir. Kendi içinde toplamı 1+8+1= 10 dur. Sıfât-Hakikat mertebesidir. 

229+88+181= 498 dir. 

(49) Bağlı olduğu ve halifesi olduğu sıra Fahrettin Himmeti hazretleridir.

(8) Yolumuzun şifre rakamıdır.

Kendisinden sonra halifesi ve yolumuz sırasında 51. Sırada bulunan ve aynı zamanda damado olan Hazmi TURA r.a. sayısal değeri,

هضمى “HAZMİ” isminin sayısal değeri “He: 5” “Dat 800” “Mim 10” “Ye: 10” dir.

Toplarsak 5+800+40+10= 855 tir. 8+5+5= 18 dir. 

(18) Onsekizbin âlemdir. 

498+855= 1353 dir. Hem kendi içinde toplamı kısaca 13 olması ve 13-53 şifre sayılarının barındırması tesadüf olmasa gerektir. 

Bu halde “Necdet” ismi ile sayısal bağlantısına da bakalım;

نجدت “NECDET” isminin sayısal değeri “Nun: 50” “Cim:3” “Dal: 4” “Te: 400” dür. 

Toplarsak 50+3+4+400= 457 dir. 

498/457= 41 dir.

41 ise Mescid-i Nebeviden girilen 1 numaralı kapı ile efendimiz (s.a.v.) in ziyaretini yapıldıktan sonra çıkılan cennet’ül baki kapısının sayısal değeridir. 5 veya 10 dakikada geçilen bu kapılar arası yol batini olarak salikin seyrinde yapılan çalışmalarla 15 ila 20 senesini almaktadır.

41 tersten gizli yazılışı ise 14 dür.

(14) Nûr-u Muhammed-i tüm mertebeleri kapsayan mertebedir.

Yeri gelmişken buraya bir ma’nâ da oluşan hatıramı almak istiyoruz. 

Bundan 13-14 sene önce tam hatırlamadığım bir tarihte Üsküdar da bulunan Selamiali caminden sabah namazını kılıp dışarı çıkıyorum. Camii ana kapısından semaya baktığım zaman hava yeni ayndınlanmaya başlamış sağ tarafta Dolunay (Kamer) var, sol tarafta ise Mustafa Hilmi Safi hz. leri gülen nurlu yüzü ile fakire bakıyor. 

Şimdi bu zuhuratı anlamaya çalışalım. Selamiali camii Selâm’ın yüce cemidir… Ve kapısından dışarı çıkmak ise bu yüce selâm kapısında dışarı çıkmaktır. Sabah namazı, Âdemiyet mertebesi namazıdır. Ve havanın aydınlanmaya başlaması fenafillahtan, bekabillah’a geçiştir. Gönül semâsında görülen, dolunay (Kamer) ise Hakikat-i Muhammedi ve Nûr-u Muhammedidir. Gönül semâsında Mustafa Hilmi Safi hz. lerin muhabbetinin olmasıdır. Ve sayısal bağlantılar ile İz-Efendi Babam ismi ile birlikte olan sayısal bağlantılar ve Rabb-i Hassı olan Selâm ismi ile bağlantıları olduğu anlaşılmaktadır. 

Safi; sayısal değeri 181 idi. 18-1 Mir’ac âyetlerinin sayısal değerleridir. 1 tanesi 17/1 İsra Sûresi ve 18 taneside (53) Necm sûresinde bulunmaktadır. Bu sayısal değerler ile tesadüfi değil ezeli bir seçilmişliğin olduğu anlaşılmaktadır.

Mustafa Safi Hilmi isimlerinde; 1 Adet “Elif”, 2 Adet “Ha”, 2 adet “Fe”, 2 adet “Mim”, 1 adet “Lam” 2 adet “Sad”, 1 adet “Tı”, 3 Adet Ye vardır. Toplam 13 harf ile Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye bağlıdır.

ا Elif; Ahadiyet,

ح Ha; Hakikat’in zahiri halk ve bâtını Hakk’tır,

ف Fe; Ef’âl-i İlâhiyye ve Hazre-i Şehadet,

م Mim; Zâhiri Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ve Bâtın-ı Hakikat-i Muhammediye mertebeleridir. 

ل Lam; Uluhiyet;

ص Sad; Subut-i Sıfâtlar ve Zat-i Sıfâtlar; 

ط Tı; Bu mertebelerin hakikati ile tahahkkuk etmesi yani gerçekleşmesidir.

ی Ye; Yakin merteberi olan İlm’el Yakîn, Âyn’el Yakîn, Hakk’el Yakın dir.

Silsile sıra numarası 50 dir. (50) ise 50 vakit devamlı namaz hâli olan sıfât mertebesi namazı salat-û daimundur.

Bu kadar ile iktifa ederek yolumuza hazretimizin bağlantılı olduğu Kâf sûresi ile devam edelim. (Murat Derûni)

------------------

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة ق) KÂF SÛRESİ GİRİŞ…

Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 45 âyettir. Sûre, adını başındaki “Kâf ” harfindenalmıştır. Sûrede başlıca İslâm inancının temel esasları çerçevesinde, Allah’ın birliğinin delilleri, Peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve geçmişteki inkârcı milletlerin başlarına gelen felaketler, uğradıkları azaplar konu edilmektedir.

Nuzül Mürselât sûresinden sonra ve Beled’den önce Mekke’de nâzil olmuştur. Allah’ın gökleri ve yeri altı günde yarattığı, yorulduğu için de yedinci gün dinlendiği şeklindeki yahudi inancını reddeden 38. âyetin Medine’de indiğine dair bir rivayet vardır. Bu rivayet, Mekke döneminde halkın böyle bir bilgiye sahip bulunmadıkları için onu reddeden bir âyetin gelmesinin de uzak ihtimal olduğu düşüncesine dayanmaktadır. İbn Âşûr’un da haklı olarak ifade ettiği gibi, bu gerekçe 38. âyetin Medine’de geldiğini göstermez; çünkü Mekkeliler’in çevreyle kültürel ilişkileri vardı, bu bilgiyi Medine civarındaki yahudilerden öğrenmiş olabilirlerdi; ayrıca Allah Teâlâ her şeyi biliyordu ve gerekli gördüğü için bu inancı reddeden bir âyet gönderebilirdi (XVI, 274).

Konusu Sûre Kur’an-ı Kerîm’in önemine dikkat çektikten sonra, Mekke döneminde iman konularına ağırlık verildiği için öldükten sonra hesap vermek ve dünyada elde edilen sonuca göre muamele görmek üzere dirilme olayını açıklamakta, buna Allah’ın ilim ve kudretinin yeterli olduğuna dair kanıtlar getirmekte, geçmiş zamanlarda peygamberlerine inanmayan toplulukların acı sonlarına ait bilgiler vermekte, Hz. Peygamber’i ve ashabını sabır ve ibadete teşvik etmekte, baş kısmında olduğu gibi yine Kur’an’ın bilgilendirme ve uyarma işlevine dikkat çekerek son bulmaktadır.

Fazileti Sahâbe döneminden beri Kur’an’ı düzenli ve devamlı okuyan müslümanlar, günlük okunacak bölümleri, sûrelerin uzunluklarını göz önüne alarak ayırmışlar, bu ayırmaya tahzîb, her bölüme de hizb demişlerdir. İlk bölüm üç sûredir: Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ. İkinci bölüm beş sûredir: Mâide, En‘âm, A‘râf, Enfâl, Tevbe (Berâe). Üçüncü bölüm yedi sûredir: Yûnus, Hûd, Yûsuf, Ra‘d, İbrâhim, Hicr, Nahl. Dör­düncü bölüm dokuz sûredir: İsrâ, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiyâ, Hac, Mü’minûn, Nûr, Furkān. Beşinci bölüm on bir sûredir: Şuarâ, Neml, Kasas, Ankebût, Rûm, Lokmân, Secde, Ahzâb, Sebe’, Fâtır, Yâsîn. Altıncı bölüm 13 sûredir: Sâffât, Sâd, Zümer, Mü’min (Gāfir), Fussılet, Şûrâ, Zuhruf, Duhân, Câsiye, Ahkāf, Muhammed, Fetih, Hucurât. Bundan sonraki bölümlerin genel adı “mufassal”dır; bunların uzun olanları (tıvâl) Kāf sûresiyle, orta uzunlukta (evsât) olanları Abese sûresiyle, kısa (kısâr) olanları ise Duhâ sûresiyle başlamaktadır. Mufassal genel bölümünün başında Hucurât mı yoksa Kāf mı bulunduğu konusunda görüş ayrılığı bulunmakla beraber çoğunluk Kāf sûresini mufassal bölümünün ilk sûresi olarak kabul etmişlerdir (İbn Kesîr, VII, 370-371; İbn Âşûr, XXVI, 214).

Kāf sûresini, Hz. Peygamber’in cuma hutbesinde, kurban ve ramazan bayramlarında, sabah namazının farzında sık sık okuduğuna dair sağlam rivayetler vardır (Müslim, “Salât”, 165-171).

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(50) Mushaf sıra numarası.

(34) Nüzul sıra numarası.

(48) Alfabetik sırası.

(26) Cüz sırası.

(45) Âyet sayısı.

(45) Fasıla harfleri.

(248) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (5+3+4+4+8+2+6+4+5+4+5= 50) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları ب، ج، د، ر، ص، ط، ظ   harfleridir. (Be) harfi yedi adettir. Nefisten gelen risalet mertebesidir. (Cim) 5 adettir. 5 hazret mertebesinde oluşan cemâli ilahiyyedir. (Dal) harfi 27 adettir. Sıfât mertebesinde oluşan delildir. (Rı) 2 adettir. Rububiyet mertebesinin zâhir ve bâtınıdır. (Sad) 1 adettir. Sıfât mertebesidir. (Tı) 1 adettir. Tahakkuk yani bu hakikatlerin gerçekleşmesidir. (Zı) 2 adettir. Zâhirde görülen eşyanın bâtın yönünün yani ma’nâsı olan bir esmâya bağlı olmasıdır. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(قٓ۠) “Kaf: 50” dir. 

Mushaf sıralamasında 50 (5), nüzul sıralamasında 34 (3+4=7) dir. 45 âyettir. (4+5=9) Genel sayı toplamı 248 idi. (2+4+8=14) dur.

(5+5+7+9+14= 40) dır. 

(5) İslâm’ın 5 şartı, (5) Beş hazret mertebesi, (7) Nefis mertebeleri, (9) Tevhid-i Esmâ, Tarikat mertebesi, (14) Nûr-u Muhammedi, (40) “Mim” harfinin sayısal değeri, buda hakikat-i Muhammediyedir.

----------------

KÂF suretinde şanlı Kur'an'a andolsun, Yüksek Hurma ağaçları dolusun, Nuh kavmi, Ress ve Semud yalan olsun, Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1, 2. Kâf. Şerefli Kur’ân’a andolsun ki kâfirler, aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu tuhaf bir şeydir!”

3. “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirilecekmişiz)? Bu, akla uzak (imkânsız) bir dönüştür!”

4. Şüphesiz biz, toprağın; onlardan neleri eksilttiğini bilmekteyiz. Yanımızda (o bilgileri) koruyan bir kitap vardır.

5. Hatta gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Artık onlar kararsız bir hâldedirler.

6. Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur.

7. Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik.

8. Bütün bunlar, içtenlikle Allah’a yönelen her kulun gönül gözünü açmak ve ona öğüt ve ibret vermek içindir.

9, 10, 11. Gökten de bereketli yağmur yağdırıp onunla kullar için rızık olarak bahçeler ve biçilecek taneler (ekinler), birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir.

12, 13, 14. Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd kavmi, Âd ve Firavun, Lût’un kardeşleri, Eykeliler, Tübba’ın kavmi de yalanlamıştı. Bütün bunlar (kendilerine gönderilen) peygamberleri yalanladılar, böylece kendilerini uyardığım şey gerçekleşti.

15. İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik ki (yeniden yaratamayalım)? Doğrusu onlar, yeniden yaratılış konusunda şüphe içindedirler.

16. Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.

17. Üstelik, biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki alıcı melek de (onun yaptıklarını) alıp kaydetmektedir.

18. İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.

19. Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir” denir.

20. (İnsanlar öldükten sonra tekrar dirilmeleri için) Sûr’a üfürülecek. İşte bu, tehdidin gerçekleşeceği gündür.

21. Herkes beraberinde bir sevk edici, bir de şahitlik edici (melek) ile gelir.

22. (Ona) “Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Şimdi gaflet perdeni açtık; artık bugün gözün keskindir” (denir.)

23. Beraberindeki (melek) şöyle der: “İşte bu yanımdaki hazır.” 

24, 25. (Allah, şöyle der:) “Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri!”

26. “Allah ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!”

27. Arkadaşı (olan şeytan) der ki: “Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklık içinde idi.”

28. Allah, şöyle der: “Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü ben bu (konudaki) uyarıyı size önceden yaptım.”

29. “Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.”

30. O gün Cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “daha var mı?” der.

31. Cennet, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara uzak olmayacak şekilde yaklaştırılacak.

32, 33. (Onlara şöyle denir:) “İşte bu, size (dünyada) vaad edilmekte olan şeydir. O, her tövbe eden, O’nun emrini gözeten için, görmediği hâlde sırf saygıdan dolayı Rahmân’dan korkan ve O’na yönelmiş bir kalp ile gelen kimseler içindir.”

34. “Oraya esenlikle girin. İşte bu, ebedîlik günüdür.”

35. Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.

36. Biz onlardan önce, kendilerinden daha zorlu nice nesilleri helâk ettik de ülke ülke dolaşıp kaçacak delik aradılar. Kaçacak bir yer mi var?

37. Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.

38. Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.

39. O hâlde onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ederek tespih et. 

40. Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından da O’nu tespih et.

41. (Ey Muhammed!) Çağırıcının yakın bir yerden sesleneceği gün, (o sese) kulak ver.

42. O gün insanlar hakka çağıran o korkunç sesi işiteceklerdir. İşte bu, (kabirlerden) çıkış günüdür.

43. Şüphesiz biz diriltir ve öldürürüz. Dönüş de ancak bizedir.

44. O gün yer, onların üzerinden süratle yarılıp açılır. Bu, (hesap için) bir toplamadır, bize göre kolaydır.

45. Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onlara karşı bir zorba değilsin. O hâlde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur’an ile öğüt ver.[3]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ {ق/1}

(50/1) “Kâf velkur-âni-lmecîd(i)”

(50/1) Kâf. Şerefli Kur’ân’a andolsun. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Kûr’ân zâttır, Furkân sıfattır.

Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi dokuz sûrenin başında yer alan bu gibi harflere ‘Hurûf-i mukattaa veya ‘Mukatta’ât’ (Arab alfabesindeki adlarıyla, tek tek okunan harfler) denir.

14 çeşit olarak sûrelerin başına gelmiş olan “Kâf” ile başlayan bu âyet çeşit olarak 13. ve sıralama 28. sıradadır. 

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye, (28) 28. Mertebe olan Hazret-i Muhammed mertebesidir.

ق Kaf harfi Arap alfabesinde 21. Sırada bulunmaktadır.

ق Kaf harfi küçük ebced hesabında “100” sayısal değerini almaktadır. 100 sayısı ise kesretin başlangıcıdır.

ق Kaf harfi büyük ebced hesabında قاف 181 sayısal değerini almaktadır. 1+8+1= 10 dur. 10 sıfât mertebesidir. Kaf açılımın “Kudret” te sıfât-ı subutiyetendir.

Mustafa Hilmi Sâfi babamızın, Sâfi isminin sayısal değerini hatırlayacal olursak;

Sâfi, sayısal değeri; “Sad: 90” “Elif: 1” “Fe:80” “Ye: 10” dur. Toplarsak 90+1+80+10= 181 dir. Kendi içinde toplamı 1+8+1= 10 dur. Sıfât-Hakikat mertebesidir.

Büyük ebced hesabında قاف 181 sayısal değeri ile Sâfi isminin aynı olduğu görülmetedir. Bizlere bu bağlantının tesadüfi değil ezeli olduğu ne kadar manidardır. Kudretin halis, arı hali olan ilâhi kudrete işarettir. 

ق Kaf: Kudreti ilâhiyye, Kurre (Karar) dır. Üzerinde iki noktadan biri külli kudrete diğeri cüzi kudrete işârettir.

قاف Kaf açılım şekliyle yazıldığında “Kaf” “Elif” “Fe” harfleri ile yazıldığı görülmetedir. “Kaf” Külli ve beşeri kuvvet ve bunun cem’i olan İlâhi kudrettir. “Elif” ise Ahadiyyettir. “Fe” Ef’âl-i İlahiyye ve Ef’âli İnfialiyyedir. Yani bu Ahadiyyet yani zâttan yansıyan yansıyan kudretin ilâhi mi? Yoksa nefsaniyet yönünde mi? Kullanıldığı çıkan mahalin durumu belirlemektedir. İlâhi kimlik ile faaliyette olan dan ilâhi Kudret ve beşeri kimlik ile faaliyette olandan beşeri kudret faaliyete geçmekte ve mudil yönünde kullanmaktadır.

 قدرت Kudret sayısal değeri, “Kaf: 100” “Dal: 4” “Rı: 200” “Te” 400 dür. Toplarsak 100+4+200+400= 704 tür. Kendi içinde toplamı 7+4= 11 dir.

(11) Tevhid-i Zat mertebesidir.

ق “Kaf” Kudret,

د “Dal” Delil,

ر “Ra” Rahmâniyet,

ت Te “Ente” Sen, Kudret; Sen de bulunan Rahmaniyet mertebesinin delili olan Kaf’tır (kudrettir). Ya bu genele olan Rahmân yönünden gelen Rahmet ya da Rahim yönünden gelen özele olan rahamettir. (Murat Derûni) Kaf’ın devamı Şerefli Kur’ân’a andolsun,

MECİD: Mecd sahibi, mecd, geniş lütuf ile ilgili büyük şeref ve şandır. Şu halde "Kur'an-ı mecid" şerefi, kitapların hepsinden büyük olan, yahut mânâsını bilip kendisiyle amel edeni şereflendiren şanlı Kur'ân demek olur. "Vav" yemin, veyahut yemine alt içindir. "Kaf" ile şanlı Kur'âna yemin edilmiştir.[4]

Kudretin ilk iki harfi “Kaf: 100” “Dal: 4” toplamı 100+4= 104 tir. 104 kitap Kûr’ândır. Son iki harfi “Rı: 200” “Te” toplamı 200+400= 600 dir. Bilindiği gibi Kûr’ân-ın nuzülü ile görevli Cebrailin 600 kanadı olduğunu efendimiz (s.a.v.) bizlere bildirmiştir. 

Bu ilâhi kudret olan Kûr’ân-ı kendi varlığında taşıyan ve izhar eden kûr’ân-ı natık olan insân-ı kamil-kamil insan Mecid yani şan ve şeref sahibi olandır.

قُرْآنِ Kûr’ân harfleri baktığımız zaman “Kaf” harfi ile başlağını görmekteyiz. Ve devamında gelen “Rı” harfi ile Rahmaniyet mertesidir. “Elif” İnsan bu insan beşeri insan değil efendimiz (s.a.v.) in Kûr’ân ve İnsan bir batında doğan ikiz kardeştir dediği “insan” ı ifade eder. Ve sondaki “Nun” Nûr-u Muhammedidir. Bu da ilk defa halk edilen efendimiz (s.a.v.) in Nûr’u ve aklıdır. 

Baştaki Kudret-i ilâhi ile Rahmân Kûr’ân-ı talim edip insan-ı halk edip ona açıklamayı öğretti. (Murat Derûni)

----------------

بَلْ عَجِبُوا أَن جَاءهُمْ مُنذِرٌ مِّنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ {ق/2}

(50/2) “Bel ‘acibû en câehum munzirun minhum fekâle-lkâfirûne hâzâ şey-un ‘acîb(un)”

(50/2) Kâfirler, aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu tuhaf bir şeydir!” 

----------------

Genel ma’nâ da zâhirde Hakkı örtüp gizleyenler ve kişinin kendi vehimi varlığı ile hakkı örtüp gizleyen nefsi emmare kendi aralarından bir nezir uyarıcı gelmesine şaşırdı. O mahalde risalet mertebesi faaliye geçip Kur’ânı beyan etmeye açılamaya başladı. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif ile yolumuzu devam edelim.

2035. Bu tenâzulardan Muhammed (s.a.v.) acebdedir. Ebû Leheb dahi taaccübde kalmıştır. 

Muhammed (a.s.v.) da’vet buyurduğu münkirlerin nizâ’ ve muhâlefetlerinden dolayı taaccübdedir. Resûl-i zîşân Efendimiz’in sebeb-i taaccübleri budur ki: Da’vet buyurduğu münkirlerin her biri Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi zekâ- vetde ve idrâkde mümtâz mahlûklar idi; ve kendilerine söylenen sözler hîn-i da’vette gâyet ma’kal ve mantıkî idi. Böyle olmakla berâber bu ma’kül ve mantıkî sözler, onların zekâvet ve dirayetleri muvâcehesinde müessir olmadı; bil’akis inkâr ve nizâ’lan arttı. Bu hâl ise, son derece şâyân-ı taaccübdür.

Ebû Leheb ve emsalinin sebeb-i taaccübleri ise, eâzım-ı Kureyş dururken, kabile arasında çıkan kendi cinslerinden bir yetîmin bu eâzım ve ekâbir üzerinde tahakküm ederek bir inkılâb-i dînî vücûda getirmeğe teşebbüsüdür. Bu sebeble (Sâd, 38/5) “Birçok ilâhları bir Allah mı yapıyor, bu çok acîb bir şeydir" dediler. Ve kezâ sûre-i Kâf da (Kâf, 50/2) “Belki kâfirler kendi cinslerinden inzâr edici geldiğine taaccüb edip, bu acîb bir şeydir, dediler" buyurulur.

2036. Bu taaccübden, o taaccübe kadar derin fark vardır; sultân-ı azîm acabâ ne yapacaktır?

Resûl-i zîşânın taaccübünden, münkirlerin taaccübüne kadar derin fark vardır; çünkü bu iki taaccübden birisi ilme ve dîğeri cehle ve hamâkata müsteniddir. Acabâ sultân-ı azîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin bu iki taaccübü, birbirinin muvâcehesine koymaktaki hükmü nedir ve ne yapmak murâd eder?

“Tâ”, taaccüb içindir. Binâenaleyh bu da cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından meydân-ı fikre sürülen üçüncü bir taaccübdür. Ve bu taaccübün istinâd ettiği sebeb, sırr-ı kaderdir. Nitekim âyet-i kerîmede (En’âm, 6/149) ya’nî “Allah Teâlâ için hüccet-i bâliğa sabittir; imdi dilese idi, hepsine hidâyet ederdi” buyurulur. Zîrâ Hakk’ın irâdesi ilmine ve ilmi ma’lûma tâbi’dir. Ve ma’lûm ise, a’yân-ı sâbitedir. Binâenaleyh Hakk’ın tecellîsi a’yân-ı sâbitenin isti’dâd ve kâbiliyyetine göre olur.[5]

----------------

أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ {ق/3}

(50/3) “E-izâ mitnâ ve kunnâ turâbâ(en) zâlike rac’un ba’îd(un)”

(50/3) “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirilecekmişiz)? Bu, akla uzak (imkânsız) bir dönüştür!” 

----------------

Yine Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim; 

1741. "Sen baş üstüne gelmezsin ve iyi gidersin; ben azgın kimse gibi tepe üstüne gelirim!

“Ben yürürken, gözünü budaktan sakınmayan azgın adamlar gibi sendeleyip tepe üstüne düşerim; sen ise dosdoğru ve iyi yürürsün.”

1742. “Ben her bir dem, kurulukta olsun, yaşlıkta olsun, yüz üstüne düşüyorum"

1743. Bunun sebebini bana açık söyle ki nedir? Ta ben bileyim ki, nasıl yaşamak lâzımdır?" 

1744. Dedi ki: "Denim gözüm senden daha aydındır; ondan sonra da yükseklikten bakıcıdır." Rûhânî olan kimse, cismânîye dedi ki: “Sen her şeye, basar-ı hissî ile bakarsın; ve ben basar-ı basîret ile bakanm. Binâenaleyh benim basar-ı hissîm, basar-ı basîretimle münevver olduğu için, daha nûrludur. Ondan sonra da be-nim ufuk-ı rü’yetim cismâniyyeti ve rûhâniyyeti muhît olduğu için, gözüm âlî bir mertebeden bakar. Senin dâire-i rü’yetin yalnız cismâniyyete münhasır olduğundan, nazann alçaktandır ve mahdûddur.

1745. "Yüksek dağın başı üzerine çıktığım vakit, akıllı olarak güç geçit yerinin sonunu görürüm.”

“Akabe" dağda geçilmesi güç olan geçit mahalli ma’nâsınadır. Beyt-i şerîfde zarûret-i vezn için “kaf’ın harekesi sükûna kalb olunmuştur. “Yüksek dağ”dan murâd, cismâniyyet-i beşerdir. Ya’nî “Âlem-i cismâniyyetin zirvesi beşeriyyet mertebesinde, ma’nâ âlemine giden güç geçit yerlerinin sonuna nazar ederim.”

1746. "Böyle olunca, Allah dahi benim gözüme bütün alçaklığı ve yüksekliği açık gösterir."

1747. "Ben her adımı görüş cihetinden koyarım; kaymaktan ve düşmekten kurtulurum."

“Ben âkılâne geçit yerlerine nazar ettiğimden, Allah Teâlâ hazretleri de benim gözüme, bu hayât-ı cismâniyyedeki alçaklıklan ve yükseklikleri, basar-ı basîretime açık bir sûrette gösterir. Binâenaleyh bu cismâniyyet sâhasında attığım her bir adımı, görerek atanım; onun için kayıp, tepe üstü dalâlete düşmekten kurtulurum.”

1748. "Sen önünü iki üç adım görürsün; dâneyi görürsün ve tuzağın zahmetini görmezsin."

“Ey cismânî! Senin his gözün gâyet kısa görür; onun görüşü iki üç adımlık mesâfeden başka değildir. Binâenaleyh sen cismâniyyete âid menâfi’ ve huzûzâtı görürsün ve onun altındaki tuzağın meşakkatlerini ve zahmeüerini göremezsin."

1749. "Sizin indinizde kör ve görücü, ikâmet mahallinde ve nüzulde ve gezilecek mahalde müsâvîdir."

“Ey cismânfler! Siz beşer sûretinde gördüğünüzün hepsini müsâvî addedersiniz. Onun ehl-i gaflet ve bâtından kör olanı ile basar-ı basîret sâhibi olanını fark edemezsiniz. Binâenaleyh makâm-ı insâniyyette oturan ve bu insâniyet makamından, hayvâniyet derekesine sukat ve nüzûl eden ve bu iki menzil arasında gâh insâniyet ve gâh hayvâniyet tarafına seyr eden kimseleri bir görürsünüz.”

1750. "Mâdemki cenîne karında Hak can verir, mizaca cezb-i eczayı O vaz' eder."

“Ey cismânî olan kimse! Sen dar görüşünle, öldükten sonra ba’si baîd görürsün ve dersin ki: (Kâf, 50/3) Ya’nî “Biz ölüp toprak olduğumuzdan sonra, yine hayâta rücû’ eder miyiz? Bu rücû’ baîddir.” Mâdemki Hak Teâlâ hazretleri ana kamında cenîne can veriyor, mizâca, eczâ-yı unsuriyyenin cezbini de o vaz’ eder; bu istib'âd olunacak şey değildir.” Ma’lûm olsun ki, unsuriyâtta “su” mâyi’ ve “toprak” sulb ve “hava" gaz ve “ateş” harâretten ibâret olan “erkân-ı erbaa” ümmehâttırlar ve her birinin bir sûreti vardır ve ma’nâsı da vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve ma’nâsı nûr- dur. Her birinin sûretine “unsur” ve ma’nâsına "tabîat” derler. Binâenaleyh dört unsur ve dört tabîat olur. Ne bunun cümlesine “ümmehât” derler. Vaktâki bu ümmehâtı yekdiğerine bir şart ile kanştınrlar ki, müteşâbihu’l-eczâ bir şey peydâ olur; işte buna “mizâc” derler. Ve mizâcı, imtizâcdan almışlardır.

1751. Kırk seneye kadar onu cüzlerin cezbine Hak Teâlâ onu nemâda haris etmiş oldu.

Cenîn doğduktan sonra, kırk yaşma kadar o çocuğu, cismin cüzlerinin cezbine Hak Teâlâ tab’an haris etti ve cisim neşv ü nemâda bulundu. Zîrâ bu yaşa kadar vücüdda harâret-i garîziyye gâlibdir; ve kırktan sonra cisimde bürûdet ve yübûset gâlib olup, neşv ü nemâ tevakkuf eder. Ve yalnız masrûf olan eczânın yerine yenisi gelir ve cisim bu sûretle kâim olur.[6]

892. Toprağı ve nutfeyi ve mudgayı Hudâ bizim gözümüzün önünde tutar.

Cenâb-ı Pîr efendimiz “ibret-i cân” ta’bîrinden, umûm-ı ahvâl-i beşere intikâlen buyururlar ki: “Ey insan, sen de evvelki hâline ve şimdiki hâline bakıp da ibret al! Zîrâ sen evvelen toprak idin. Sonra babanın sulbünde nutfe olup, ananın rahmine munsab oldun, sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, mütenâsibü’l-a’zâ cisim ve idrâk sâhibi bir insan oldun. Evvelki toprak hâlini ve sonra bir idrâr deliğinden, dîğer bir idrâr deliğine akan birkaç katre suyun parçası olduğunu, Ayâz’ın palaslan ve çanklan gibi dâimâ gözünün önünde tut da, zekâvetin ve sûrî güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!” Nitekim Hak Teâlâ hazretleri bizim mevhûm olan kibrimizi ve enâniyetimizi kırmak için bu evvelki hallerimizi, Kur’ân-ı Kerîm’de gözümüzün önünde tutup, sûre-i Mü’minûn’da buyurur ki: 

(Mü’minûn, 23/12-14) Ya’ni “Biz insanı çamurdan olan sülâleden yarattık; sonra o sülâleyi nutfe yapıp, bir karargâhda mekîn kıldık; sonra nutfeyi uyuş-muş kan yaptık; müteâkıben uyuşmuş kanı et parçası yaptık; et parçasını dahi kemik yaptık; sonra kemiğe et giydirdik, sonra onu dîger bir halk olarak inşâ ettik."

893. Ki "Ey bed-niyet, seni nereden getirdim! Ondan sana bir kerahet gelir."

“Hufrîk”, hı’nın zammı ve “hafrîk”, fethi ile çirkin ve kötü huyluluk ve bed-baht ve iğrenç ma’nâlannadır. Ya’ni Hak Teâlâ buyurur ki: “Ey fenâ niyetli ve fikirli olan insan! Ben seni nereden çıkanp, böyle mütenâsibü’l-a’zâ bir hey’ete getirdim? Sen hidâyetini düşünürsen, sana ondan iğrenmek gelir. Zîrâ bugün senin aslın olan nutfe eline bulaşsa yıkarsın; mütemekkin olduğun rahmin kanı bir tarafina bulaşsa, iğrenerek yıkarsın. Halbuki ana rahminde sen o kanı içer-din.”

894. "Onun devrinde sen ona âşık idin; o zaman bu fazlı münkir idin!"

“Sen o iğrendiğin ve süflî gördüğün şeylerin devrinde ve mertebesinde bulunduğun zaman, insan mertebesine gelmek fazlını ve ziyâdeliğini lisân-ı hâlinle inkâr ederdin. Ve: “Ben toprağım, sulb-i pederde nasıl nutfe olurum?” Ve nutfe olduktan sonra da, yine inkârına devâm edip: “Ben şimdi birkaç katre suyum, sudan nasıl insan olurum?” der durur idin!"

895. Bu kerem, nasıl senin o inkârının def i ise ki, toprak ortasında ibtidâ ettin.

Ya’ni Hakk’ın şimdiki halde seni mükemmel bir insan yapmak keremi, senin henüz toprak ortasında iken başladığın inkâr hâlinin defi olduğu gibi.

896. Senin inşârın, inkârın hücceti oldu; senin bu hastalığın devâdan daha fenâ oldu.

Senin bu sûretle ihyân, öldükten sonra dirilmek hakkındaki inkârının hücceti oldu. Ya’ni sen cemâd hâlinde iken böyle bir zî-rûh olacağını hâlen münkir idin; fakat bu inkâr hâline rağmen birçok istihâlâttan sonra, sen sûret-i in- sâniyyeye geldin. İşte senin bu insan sûretine gelmen, hâlen o inkârının defi olduğu gibi, insan olduktan sonra, tarik-ı idrâk ile kavlen haşr-ı ecsâdı inkâr etmenin aleyhine de fiilen ve hâlen bir hüccet ve bir burhân-ı celî oldu. Ve senin cemâd hâlinde, lisân-ı hâl ile vâki’ olan inkânn bir hastalık idi; Hak Teâlâ hazretleri bu inkâr hâlinin zevâli için seni insan mertebesine getirip bu istihâlâtı tasdîk etmen için sana akıl ve idrâk ilâcını verdi. Fakat senin inkâr hastalığın, bu ilâc-ı idrâk yüzünden daha beter, daha fenâ bir hâle geldi. “Öldükten sonra hiç insan dirilir mi?" dedin.

Bu beyt-i şerifler haşr-ı ecsâdı münkir olanlara hitâbdır. Nitekim hükemâdan Meşşâiyyûn tâifesi haşr-ı ecsâdı inkâr ederler; ve Ebû Ali Sînâ dahi Mebde’ ve Maâd ismindeki kitâbmda der ki: “Nutfede nümüvv isti’dâdı vardır, sûret kabûl eder; vaktâki a’zâ sûret bağlarlar, nefsin bedene taallukuna müstaid olurlar. Binâenaleyh nefis peydâ olup, bedene taalluk eder ve onunla kalır. Ölüm geldiği vakit, bedende kâbiliyyet ve isti’dâd-ı taalluk kalmaz. Eğer kâbi- liyyet-i taalluk kalırsa mevt ârız olmaz ve bedene nefsin taalluku zâil olmaz. Binâenaleyh mevtten sonra eczâ dağılırlar ve aslâ onda taalluk-ı nefs is-ti’dâdı kalmaz. Böyle olunca, nefsin bu eczâya taalluku ve bu eczânın suver-i a’zâ bağlaması muhâldir. Zîrâ nefsin taalluku ve suver-i a’zâ ile tasavvuru, is-ti'dâd olmaksızın muhâldir.” İşte görülüyor ki, Ebû Ali Sînâ gibi cemâd mertebesinden, insan mertebesine gelip, akıl ve zekâ ilâcı ile evvelki inkâr hallerinin tedâvîsi kabil iken, bu ilâç onlann evvelki inkâr hastalıklannı tezyîd etmiştir.

897. Toprağa hu işin tasvîri neredendir, nutfeye düşmanlık ve inkâr neredendir?

Ya’ni, haşr-i ecsâdı inkâr eden hükemâ, toprağa ve cemâda bu insan mertebesine gelmenin ve insan sûretini iktisâb etmenin nereden olduğunu ve âciz bir nutfeye, istihâleler geçirip insan şekline girdikten sonra, hakikate karşı düşmanlık ve inkâr nereden olduğunu düşünememişlerdir.

Bu beyt-i şerîfde (Yâsîn, 36/77-79) “İnsan görmez mi ki, biz onu muhakkak nutfeden yarattık; ondan sonra o apaçık düşmandır. Kendi yaratılışını unuttuğu halde: “O çürümüş kemiği kim diriltir?” diye bize mesel darb etti. Ey Peygamberim de ki: Onu evvelki defada inşâ eden diriltir ve O, yaratmanın hepsini ziyâde bilicidir!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Bir gün Resûl-i zîşân Efendimizin huzûrunda Kureyş'in büyükleri bulunduğu bir sırada Âs ibn Vâil veyâ Ebû Cehil veyâ Übey ibn Halef, elinde çürü-müş bir kemik bulunduğu halde gelip: “Bu çürümüş kemikleri kim diriltir?” dedi. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bu âyet-i kerîme ile ona cevâb verdiler.

Ma’lûm olsun ki, her bir ferd-i insânînin ilm-i İlâhîde bir hakikati vardır; o hakikat zâhir olmak için kesâfet âleminde bir mazhar ister ve kesâfetle zu- hûr dahi ancak madde ile mümkin olur ve madde ise dâimâ istihâlât kabûl eder. Emr-i ilâhî o hakîkatin kesâfet âleminde zuhûruna taalluk ettiği vakit, ona giydirilecek olan unsun ve maddî merkeb, cemâd ve nebât ve hayvân mertebelerini kat’ ederek “ahsen-i takvîm” üzerine insan mertebesine gelir. Vaktâki ölüm gelir, o merkebin eczâları yine, bu âlem-i kesâfet içinde dağılır; fakat o ölen insanın hakîkatı berzahda doğar. Mevtin değiştikçe Hak Teâlâ o hakîkate o mevti-nin mâyesine muvâfık dîğer bir merkeb verir. Binâenaleyh insanı maddeden ibâret zannedenler, zarûrî haşr-ı ecsâdı inkâr semtine giderler.

898. Vaktâki o demde kalbsiz ve sırsız idin, fikrete ve inkâra münkir idin.

Ey insanlık mertebesine gelip, öldükten sonra haşir ve cem’ yoktur diyen kimse! Sen toprak ve nutfe hâlinde iken, kalbsiz ve sırsız, ya’ni rûhsuz idin. Binâenaleyh o mertebelerin hâl dili ile “Toprak ve nutfede düşünmek olmaz ve inkâr ve ikrâr gibi haller bende olamaz” derdin ve düşünmeyi ve efkârı inkâr ederdin. Zîrâ düşünmek ve inkâr etmek için kalb ve rûh ve di-mâğ lâzımdır.

899. Vaktaki senin inkârın cemâdlıktan bitti, bu inkâr üzerine dahi senin haşrın sâbit oldu.

Vaktâki topraktan mahşûr oldun ve akıl ve idrâke geldin, bu akıl ve idrâk sebebiyle sende, gelecek haşnn fıkr-i inkân neşv ü nemâ buldu. Böyle olunca senin bu inkânndan dahi haşır sâbit oldu. Zîrâ senin hiçten böyle düşünebilecek bir hâle gelmen, evvelki inkârını ibtâl etti; ve bu inkârının ibtâli, gelecek haşnn delilidir. Mâdemki senin evvelki inkânn, mahşûr olman ile mündefı’ oldu, gerek bu haşır ve gerek gelecek haşırda bir fark yoktur ve senin inkânn ayn-ı ikrâr oldu.

900. Binâenaleyh senin misâlin halka-zen gibidir ki, efendi içeriden ona, "Efendi yoktur!" der.

Bu teşbîhde nazar-ı i’tibâre alınacak, müşebbehün-bih ancak inkânn, ayn-ı ikrâr olmasıdır. Ya’ni, “Bir kimse bir efendinin evine gidip kapısını çalıyor. Efendinin kendisi içeride olduğu halde. “Efendi evde yoktur!” diye kendinin varlığını inkâr ediyor.” Efendinin kendi vücûdunu inkârı, burada ayn-ı ikrârdır. Bunun gibi insan mertebesinde iken, münkir-i haşr olan kimsenin, kendi başından geçen haşr ü cem’i inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesi kabilinden olup, inkân, ayn-ı ikrâr olmuş oluyor.

901. Halka-zen bu "yoktur"dan anlar ki vardır; binâenaleyh elini aslâ halkadan kaldırmaz.

Ya’ni, bu misâlde kapıyı çalan kimse, efendinin bu inkânnın, ayn-ı ikrâr olduğunu anlar ve bilir ki, efendi mevcûddur; binâenaleyh inkâra ehemmiyet vermez ve elini de halkadan kaldırmaz. Ya’ni, “Efendi inkâr etme! Buradasın, kapıyı aç!” diye ısrâr eder.

Ya’ni cemâd hâlindeki inkâr-ı hâlisinin, ayn-ı ikrâr olduğunu anlayan mü’minler, haşr-ı ecsâdı inkâr etmezler ve bu kapıyı çalmakta ısrâr ederler.

902. Böyle olunca senin inkârın dahi âşikâr eder ki, o cemâddan yüz fen haşr eder.

“Binâenaleyh senin inkânn âkil olan kimseler indinde, Hak Teâlâ hazretlerinin cemâddan yüz fen haşr u cem’ edeceğini mübeyyen ve âşikâr kılar.” Zîrâ suver-i âlem maddiyâttandır ve mâddiyyât cemâddır. Binâenaleyh Hak Teâlâ kemâl-i hikmeti ile bu suver-i eşyâda türlü türlü eşkâl zuhûra getirir ve insanı da cemâddan akıl ve zekâ mertebesine gelebilecek bir sûrette tasvîr buyurur.

903. Ey inkâr su ve çamur “Hel etâ”dan, inkâr doğurucuya kadar ne kadar sanat vâki oldu!

Bu beyt-i şerîfde (İnsân, 76/1) ya’ni “Muhakkak insan üzerine uzun zamandan bir vakit geldi ki, zikr olunmuş bir şey olmadı” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bir şahsiyet farzıyla inkâra hitâben buyurur ki: “Ey inkâr, su ve çamur, ya’ni cemâd, “Hel etâ”dan, ya’ni hîçten insandaki inkânn şahsiyyetini doğuruncaya kadar, ne kadar san’at-ı İlâhî vâki’ oldu. 

904. Su ve çamur, "Muhakkak inkâr yoktur!" derdi; ihbar yoktur diye habersiz bağırır idi.

Bu beyt-i şerîfde şurrâh-ı kirâmın muhtelif sözleri vardır. Ankaravî hazretleri “Ağmez-i ebyâtdandır!” buyurur. Filhakika birinci mısrâ’daki “inkâr” Arabî olarak, ikrânn zıddı ma’nâsına alındığı vakit, beyt-i şerîfde gâmızlık zuhûra gelir. Zîrâ cemâd ve su ve çamurun hâlen inkâr içinde olduğu beyân buyurulmuş idi; burada inkâr yoktur, demelerine ma’nâ vermek müşkil olur; fakat eğer “engâr” kâf-ı Fârisî ile “tasavvur etmek ve zannetmek” ma’nâla- nna olan “engâşten” ve “engârden” masdarlanndan müştak olursa, tasavvur ve pindâr ma’nâlanna gelip, beyt-i şerîfdeki gâmızlık bertaraf olur. Ve bu sûrette beyt-i şerîf, yukanda beyân buyurulan ma’nâlann ve misâlin hulâsası olur. Ya’ni, “Velhâsıl su ve çamur, ya’ni cemâd rûhsuz bir hâlde iken, insanlık mertebesine gelmek tasavvuru ve engân yoktur derdi. Ve bu mertebeye geleceğini istib’ad ederdi. Nitekim insâniyet mertebesine gelen münkirler dahi (Kâf, 50/3) ya’ni “Biz öldükten ve toprak olduktan sonra, haşr olur muyuz? Bu rücû’ uzaktır” derler. Ve bu cemâd, efendinin içeriden, “Efendi yoktur!” diye vâki’ olan ihbârı gibi haberi olmaksızın bağırır idi. Halbuki efendinin kendisini inkân, ayn-ı ikrâr olduğu gibi, suyun ve çamurun kendilerinden haberleri olmaksızın hâl dili ile vâki’ olan inkârlan da, ayn-ı ikrâr idi ve vâki’ olan ihbârlanna, ihbâr değildir, derler idi. İşte cesedi sudan ve topraktan mürekkeb olan insanın, vuka’unu istib’âd ettiği insan mertebesine geldikten sonra dahi, haşn inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesine benzer.

905. Ben bunun şerhini yüz yoldan söylerim; fakat lıâtır ince sözden kayar.

Ya’ni, ben bu haşr-ı ecsâdın ve öldükten sonra tekrâr vücûda gelmenin şer-hini birçok vecihler ile söyler ve isbât eylerim; fakat akıllar ve idrâkler muhteliftir; söyliyeceğim ince sözleri yanlış anlıyarak, başka ma’nâlara kayarlar; bu sebeble dalâlete düşmelerine sebebiyet verilmiş olur.[7] 

1774. Her birinin canı, sabah vakti, akim cisme geldiği gibi tekrar cisme gelir.

Her bir mahlûkun cam ve hakikati, sabah vakti olunca uykuda olanlann akıllan cisimlerine geldiği gibi mevtın-ı haşrde tekevvün eden cisimlerine gelir. Bunun misâl-i âfakîsi budur ki, tecellî-i kahrîden ibâret olan kış mevsiminde nebâtâtın kısm-i küllîsi yapraklanın döker ve cümlesi meyve vermez olur ve cümlesi bîhuş bir hâldedir. Kuru ve yaş oldukları bile mahsüs değildir. Görülür ki, kış hâli, asla bahânn hâline benzemiyor. Birbirlerinin aksi oluyor. Müessirât-ı mevzû’a tahtında bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki, bu hâl, arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyedir. Bu tecellî neticesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayât gelir ve her biri evvelce ne isti‘dâdda idiyseler o isti'dâd üzerine meknûzâtını izhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise yaprak-larını ve çiçeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağa-cından kızılcık peydâ olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur: (Fâtır, 35/9) ya’ni “Arz öldükten sonra biz diriltiriz, işte nüşûr dahi böyledir.” Arzın ve insanın bu hâli bu dünyâda mahsüs iken bunu idrâk edemeyenler (Kaf, 50/3) “Biz ölü ve toprak olduğumuzdan sonra tekrar hayâta rücû’ eder miyiz? Bu hayâta rücû’ uzaktır.” dediler

1775. Can kendinin cismini gündüz vaktinde tanır, defîne gibi kendi harabesine gelir.

Ya’ni, uyuyan bir kimsenin canı, gündüz olunca, kendi cismini tanır, o define mesâbesinde olan rûh, bir vîrâne gibi olan cisme taalluk eder.

1776. Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?

Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh’in 43. faslında şöyle buyururlar: “Derler ki: Âhirette kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar; ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzan ve hesâb ve kitâb vardır, bunlann misâli beyân olunmadıkça maiûm olmaz. Gerçi bu âlemde onlann misli yoktur, ancak misâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkilin ve gafilin ve bilcümle ehl-i san’atın düşünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz. Subh-ı sefîd, sûr-i îsrâfîl gibi nefhasını üfürür, onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin düşüncesi, uçan nâmeler gibi, herkes tarafina gelir; hiç yanlışlık vâki’ olmaz. Terzinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç terzinin uyuyup sabahleyin kunduracı kalktığı vâki’ oldu mu? Hayır. Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhal değildir ve bu âlemde de vâki’dir. Hadîs-i şerîfte “Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz” buyrulur. İmdi bir kimse bu misâl ile meşgül olup ser-rişteyi elde eder ise o âlemin kâffe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur.”

1777. Âlimin canı âlim tarafına gider. Zâlimim ruhu zâlim tarafına gider.

1778. Zîrâ Allah'ın ilmi onları sabâh vaktinde kuzu ve koyun gibi tanıyıcı etti.

Ya’ni, kuzu, anası olan koyunu nasıl tanırsa, Allah Teâlâ’nın kendi ilminden rûhlara bahş ettiği ilim ile, o rûhlar ba's vaktinde kendilerine mahsûs olan kalıplan tanırlar. 

1779. Ayak, karanlıklarda kendinin pabucunu tanır; ey sanem, can kendi cismini nasıl tanımaz?

“Zulem”, zulmetin cem'idir. “Sanem", put ma'nâsına olup burada sûret ve cisim murâd buyrulur. Ya’ni, ey sûret ve ey cismânî olan kimse, ayak karanlıkta kendinin giydiği ayakkabıyı tanıdığı hâlde; can, kendisine lâyık ve münâsib olan cismi nasıl tanımaz? Zîrâ ayak, karanlıkta bir yabancının ayak-kabına girse, bu bana uymadı, benim değildir, diye derhal hükmeder. Rûhlar da ba's gününde böyledir. Kendilerinin dünyâdaki amellerine münâsib olarak verilen cisimleri tanırlar.

1780. Ey mülteci, haşr sabâhı küçüktür; büyük olan haşri ondan kıyâs tut!

“Müstecîr”, ilticâ edici ve sığımcı demektir. “Haşr sabâhı"ndan murâd, uy-kudan uyanmak vaktidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Zümer’de vâki' olan (Zümer, 39/42) ya’ni “Allah Teâlâ nefsi ölüm vaktinde ve ölmediği hâlde uykusunda müteveffa kılar” âyet-i kerîmesine işâret buyuruyor. Binâenaleyh uykudan uyanma vakti küçük haşr ve ölümden sonra ba‘s vakti de büyük haşrdir. Bu küçük haşrden büyük haşre kıyâs et! Bu kıyâs yukanda 1778 numaralı beytin îzâhında geçti.

1781. Öyle ki rûh çamur tarafına uçar. Nâme dahi sola sağa uçar.

Rüh-i latîf nasıl cism-i kesîf tarafına uçup taalluk ederse, onun amellerinin defteri dahi sağma ve soluna uçar ve o cisme taalluk eyler.

1782. Buhl ve seha, fısk ve takva ve dün âdet etmiş olduğu şey nâmesini onun önüne koyarlar.

Ya’ni, hayât-ı dünyeviyyede hasislikten ve cömertlikten ve fisk ve takvâdan velhâsıl kendinin yapmağa alıştığı ahlâk cinsinden olan şeyleri, amelinin defterinde yazılı olduğu hâlde eline verirler.

1783. Vaktaki o seher vakti, uykudan uyanır, tekrar hayır ve şer den onun tarafına gelir.

Bu beyt-i şerîfte “Nâs uy[kudadır]lar, öldükleri vakit uyanırlar" hadîs-i şerifine işâret buyrulur. Ya’ni, vaktâki seher vakti gibi olan ölüm vâsıtasıyla uyku mesâbesinde olan dünyâ hayâtından uyanıklık mesâbesindeki hayât-ı uhreviyyeye intikâl ederler, hayât-ı dünyeviyyede hayırdan ve şerden ne gibi efâli sâdır olmuş ise bunlar birer sûretle onun tarafına gelir.

1784. Eğer kendi ahlâkına riyâzet vermiş ise, uyanıklık vaktinde yine o nezdine gelir.

Eğer hayât-ı dünyeviyyede kendi kötü ahlâklarını terbiye edip, ıslâh etmiş ise, uyandığı vakit yine nezdine o tebeddül etmiş olan güzel huylar gelir.

1785. Ve eğer o, dün ham ve çirkin ve dalâl içinde oldu ise, solu, kara mâtem nâmesi gibi bulur.

 Ve eğer o kimse dün, ya’ni hayât-ı dünyâda, insanlık cihetinden hâm ve çirkin ve dalâlet içinde oldu ise, onun sol eli, amel defterini kapkara olan bir mâtem-nâme gibi bulur. “Azâ”, mâtem ve şiddet yılı ve musibete sabretmek ma'nâlannadır. Burada amel defterinin mâtem elbisesi gibi siyah olmasına işâret buyrulur.

1786. Ve eğer o, dûn takvâ ve dîn ile pâk oldu ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inciyi götürür.

Ve eğer o kimse, dünkü gün, ya’ni hayât-ı dünyeviyyede, takvâ ve dîn vâsı-tasıyla, hayvanlığı temizledi ve nefsini insan yaptı ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inci mesâbesinde olan mükâfâta nâil olur. Bu beytin ikinci mıs- râ’ı ba'zı nüshalarda böyledir: Ya’ni “Uyandığı vakit sağında bulur."

1787. Uyku ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşerimizin nişanı üzerine iki şâhid oldu.

“Uyku ölümün kardeşidir” hadîs-i şerifi mûcibince bizim uykumuz ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşer esnâsındaki hallerimize alâmet olarak iki mahsüs şâhit oldu.

1788. Küçük haşir ve büyük haşri gösterdi; küçük ölüm, büyük ölümü parlattı.

“Zidûden”, kalbi gamdan ve aynayı tozdan ve kılıç ve emsâlini pastan temizlemek demektir ve sâf etmek ve bir şeyin aslını zâhir kılmaktan kinâyedir. Ya’ni, uyku ve uyanıklık hâli bize ölüm ve haşir hâlini zâhir kıldı, demek olur.

1789. Fakat bu nâme hayâldir ve gizlidir; ve o büyük haşirde çok âşikâr olur.

Lâkin rü’yâda görülen bu nâme ve a‘mâl-i fiktiyye sûretleri hayâldir ve başkalarının gözlerinden gizlidir. Yalnız rü’yâyı gören kimseye âşikâr olur. Fakat haşr-i ekber günü olan kıyâmette apaçık zâhir olur ve başkalan da görür.

1790. Bu hayâl burada gizli ve eseri zâhir dir; hu havâiden orada suretler neşvu nema bulur.

Bu hayâl, ya’ni insanın iyi ve kötü fikirleri bu dünyâda başkalannın nazarından gizlidir ve fakat sözden ve fiilden o fikirlerin eserleri zâhirdir. İşte bu hayâlden orada, ya’ni haşr-i ekber gününde sûretler neşv ü nemâ bulur.[8]

----------------

قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِندَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ {ق/4}

(50/4) “Kad ‘alimnâ mâ tenkusu-l-ardu minhum ve ’indenâ kitâbun hafîz(un)”

(50/4)Şüphesiz biz, toprağın; onlardan neleri eksilttiğini bilmekteyiz. Yanımızda (o bilgileri) koruyan bir kitap vardır

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

“Alimnâ ve indenâ” Biz bilmekteyiz ve bizim yanımızda “Na” bizler ile zâti âyetlerdendir. Ve anlatan bizatihi uluhiyet mertebesi kendi ilmi ve kendi yanında bu kitabın koruduğunu bildiririyor.

Neye Alim? Yerzyüzü veya toprağın onların haialerinden neyi ekiltiğine “Alim” olduğunu bildiriyor.

En güzel kıvam da halk edilen insan bu toprağa veya beden toprağı olan “esfeli safin”e irfan ehline göre hazret-i şehadete gönderilmiştir. İşte bu aşşağıların aşağısı olan kesif beden toprağına inerken geçtiği mertebelerin ahlakının özellileri ile bu aşağı mertebeye çöken nefsi emmare bu hayali olan dünya hayatına yönelmele hakikatinden tırtıklayarak onun ma’nâ özelliklerini eksiltmetedir. Ne zaman bu toprağın ilm-i ledün ve hazreti şahadet olduğunu fak edilirse bu merteden urüc etmeye-mirac etmeye yani ilâhi özelliklere yükselmeye başlar (Murat Derûni)

----------------

بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَّرِيجٍ {ق/5}

(50/5) “Bel kezzebû bilhakki lemmâ câehum fehum fî emrin merîc(in)”

(50/5) Hatta gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Artık onlar kararsız bir hâldedirler. 

----------------

İşte bu gerçek âlemde ve kendi varlıklarında hakk’ın gerçeği olduğu haberi gelince bunu yalanladılar. Hani “iki arada bir derede” diye bir hal vardır. Kendi hayali varlıkları ile hakk’ın gerçek varlığı arasında kararsız bir haldedirler. (Murat Derûni)

----------------

أَفَلَمْ يَنظُرُوا إِلَى السَّمَاء فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِن فُرُوجٍ {ق/6}

(50/6) “Efelem yenzurû ilâ-ssemâ-i fevkahum keyfe beneynâhâ ve zeyyennâhâ vemâ lehâ min furûc(in)”

(50/6) Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir. 

----------------

 “beneynâhâ ve zeyyennâhâ” biz bina ettik, biz donattık. Elimelerindeki “nâ” biz zâta işaret etmektedir.

Yeryüzünün bir seması, göğü olduğu gibi bizlerinden bir gönül göğümüz vardır. İşte bu bizde bulunan bu gök meyhanemidir? Kahvehane midir? Yani nefsi emarenin elindemidir? Yoksa buraya mescid mi? Cami mi? Ka’be mi? bina inşa edip onun temellerini yüselttik. Âyette siz de onu inşa edin ve yıldız, ay, güneş ile yani Nefsi benlik, İzâfi benlik ve İlâhi benlik ile donatın ki orada düzensizlik ve eksikli olmasın… (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

3766. Fâil-i mutlak muhakkak sûretsizdir. Sûret onun elinde âlet gibidir.

Fa’âliyyet-i sıfatiyye ve esmâiyyesi ile fail-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı latifi, muhakkak sûretten münezzehtir. Bu gördüğümüz sûretler ve kesif heykeller o zât-ı latifin sıfat-ı kudretinin elinde âlet gibidir. Fîhi Mâ Fîhin 58. faslında bu ma’nâ şöyle îzâh buyurulur:

“Bizim “Hak gökte değildir” demekten murâdımız, gökte yok demek değildir, ya’nî gök O’nu muhît değildir. O ise göğü muhittir ve göğe onun bî-çûn ve bî-keyfiyet taalluku vardır. Sana olan taalluku da böyledir; ve her şey O’nun dest-i kudretindedir; ve O’nun mazharıdır ve O’nun tasarrufundadır. Binâenaleyh gökten ve ekvândan hâriç değildir; ve bi’l-külliyye onda dahi değildir, ya’nî bunlar O’nu muhît değildir. O her şeyi muhittir.

Birisi, "Yer ve gök, arş ve kürsüden evvel cenâb-ı Hak acabâ nerede idi?” diye sordu. Ona cevâb verdim ki: “Evvelen bu suâl fasiddir; zîrâ Hak, bir mahalli olmayandır; sen ise, “Cümleden evvel nerede idi?” diye soruyorsun. Halbuki senin birtakım şeylerin vardır ki, mahalli yoktur. Bunlann nerede olduğunu bilmediğin hâlde alelıtlâk mahalsiz olan Hakk'ın mahallini niçin soruyorsun? Senin düşüncene bir mahal tasavuru mümkin değildir. Nihâyet düşüncenin Hâlık’ı, düşünceden daha ziyâde latiftir. Meselâ evi yapan mi’mâr evden daha latiftir. Çünkü birbirine benzemeyen böyle işlerin ve tedbîrlerin yüz tânesini yapabilir. Binâenaleyh o pek ziyâde latîf olmuş, olur; velâkin onun letâfeti görünmez. Ancak âlem-i histe zâhir olan o ve bir amel vâsıtasıyla onun o letâfet! ve cemâli görünür. Kışın zâhir olan nefes yazın zâhir olmaz. Halbuki nefes yazın munkatı’ olmamıştır. Yaz latiftir; nefes ondan daha latiftir. Onun için kış hilâfında olarak zâhir olmaz. Bunun gibi senin bütün evsâfın ve ma’nâlann latiftir, görünmezler. Ancak bir fiil vâsıtasıyla görünürler. Meselâ senin hilmin mevcûddur; fakat görünmez. Bir kabâhatliyi afv ettiğin vakit, mahsus olur; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye bunu kıyâs eyle! Hak Teâlâ hazretlerinin letâfeti derece-i nihâyede olduğundan görünmez. Kudret ve san'atı mahsüs olmak için, yeri, göğü halk etti, işte bunun için (Kâf, 50/6) ya’nî “Münkirler üzerlerinde olan göğe bakmazlar mı kî, biz onu nasıl binâ ettik?!” buyurur.”

3767. O sûretsiz vakit vakit ketm-i ademden, keremden nâşî, sûretlere yüz gösterir.

“Sûretsiz”den murâd, sûretten münezzeh olan Zât-ı latîf-i Hak’tır. “Ketm", "örtmek ve gizli tutmak” demektir. “Adem”den murâd, adem-i izâfîdir. “Sûretler”den murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının suver-i şahsiyyeleri ve cismânî olan heykelleridir. “Kerem”den murâd, tecellî-i zâtidir. Ya’nî, sûretten münezzeh olan Zât-ı latîf-i Hak Teâlâ, vakit vakit, adem-i izâfî örtüsünden enbiyâ ve evliyâsının suver-i şahsiyyelerine yüz gösterir: O vakit ateşte kızan demirin "Ben ateşim!” demesi doğru olduğu gibi, onların dahi “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” ve “Ene’l-Hak" (“Ben “Hakk”ım) demeleri sahîh ve doğru olur.

3768. Tâ ki her bir sûret kemâlden ve cemâlden ve bir kudretten ondan meded tutalar.

“Her bir sûref’ten murâd, tâlib-i hakikat olan sâliklerdir. Ya’nî, Hak Teâlâ’nın böyle enbiyâsının ve evliyâsının suver-i şahsiyyelerine tecellî buyurması, onlarda bu tecellî sebebiyle zâhir olan Hakk’ın kemâlinden ve cemâlinden ve kudretinden dolayı bu sâliklerin o enbiyâdan ve evliyâdan yardım bul-ması içindir. Nitekim Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb’ında Hz. Pîr’in şu menkıbesini beyân buyurur:

“Hz. Hudâvendigâr halkın kesret-i mürâcaatından melûl olunca, hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir defa yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikâta müstağrak ol-muşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri cenâb-ı Hudâvendigâr’ın mizâc-ı şeriflerini gayet zayıf gördükte, gözyaşının damlaları yanaklarından aktı. Ondan sonra: “Hudâvendigâr’ım, mizâc-ı şerifiniz gayet zayıftır; eğer bu bîçârelerin istifâdesi için takviye buyursanız ne olur?” dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular ki: “Ey Çelebi! Dağ bu kadar cesâmeti ile tecellî-i celâlîye tahammül edemedi. Benim miskîn ve zayıf olan tenim üç gün üç gece on yedi kere şa’şaa-i âfıtâb-ı celâl ve bârikât-ı envâr-ı cemâle nasıl tahammül eder?”

3769. Vaktâki sûretsiz yine yüzü gizledi, şiddet talebinden dolayı renge ve kokuya geldiler.

“Kedd”, şiddet-i ilhâh ve taleb demektir {Kâmûs). “Renk ve bû”dan murâd, keserât ve cismâniyet âlemidir. Ya’nî, vaktâki sûretten münezzeh olan Hak Teâlâ yüzünü, ya’nî kâmillerin vücûd-i izâfî ve abdâniyetlerine vâki’ olan tecellî-i zâtîsini gizledi, o kâmiller onun cemâl-i zatîsini şiddet-i talebden dolayı tecellî-i sîfâtiyyesine ve tecellî-i ef’âliyyesine rücû’ ettiler. Zîrâ Hak Teâlâ zâtı ile mütecellî olduğu vakit, halkın zâtı ve sıfâtî ve ef âli o tecellînin nûru altında gizlenir; ve Hakîm-i mutlak hazretleri kendi havâssı üzerinde sebeb-i istitâr olan sıfât-ı abdânî âsânnı bâkî bırakır. Bu da hem onlann ve hem de başkalannın hakkında rahmet olur. Onlann hakkındaki rahmet budur ki: Onlar bu âlem-i sûrette kendi vücûd-i İzafîlerine tedâriki zarûrî olan ihtiyâcâ- tı te’mîn ederler ve sıfât-ı abdâniyyelerinin bekası sebebiyle kurb derecelerini hâsıl ederler. Diğerleri hakkındaki rahmet budur ki: Ehl-i gafleti Hak yoluna irşâd edip terbiye ederler.

3770. Eğer bir sûret diğer sûretten kemâl isterse, o ayn-ı dalâl olur.

Eğer bir sûret insân-ı kâmilin gayn olan diğer sûretten kemâl isterse, ayn-ı dalâl olur ve bir şaşkınlıktan ibâret olur. Zîrâ kemâl isteyen sûret o ma’nâ-yı kemâli iktisâb etmek ister. Halbuki insân-ı kâmilin gayrı olan sûrette ise, o ma’nâ-yı kemâl yoktur. O ma’nâ-yı kemâl ancak insân-ı kâmilde mündericdir. Nitekim hadîs-i kudsîde insân-ı kâmil hakkında “Benim halkıma Benim sıfâtın ile çık! Seni kasd eden Ben’i kasd eder ve seni seven Ben’i sever” buyurulur. Binâena-leyh Hak Teâlâ’nın tecellî-i kâmili insân-ı kâmilde olduğundan, ehl-i gaflet yukarıdaki 3768 numaralı beyit mûcibince, insân-ı kâmilin sûretinden meded ve yardım bulur.

3771. Böyle olunca, ey hünersiz! Kendi ihtiyâcını diğer muhtâca ne arz ediyorsun?

Ya’nî, ey hünersiz ve ma’rifetsiz kimse! Kendi ihtiyâcını kendin gibi nâkıs olan muhtâca niçin arz ediyorsun? Ve ondan ne gibi irfân tahsîli ümîd ediyorsun? Bu beyt-i şerifteki ihtiyâç, ihtiyâc-ı ma’rifet olduğuna göre, diğer “muhtâc”dan murâd, kendi enâniyetine müstağrak olan ulûm-i zâhire erbâbı olmak münâsibdir.

3772. Mademki sûret 'bende'dir, Halık üzerine söyleme! Sûret zannını götürme! Onu teşbihte arama!

Ya’nî, mâdemki sûret Hakk’m kudret elinde bir âlet gibidir ve onun hâdimi olan bir bendedir, binâenaleyh Hak Teâlâ hazretlerine “sûret” deme ve onu sûret zannetme! Zîrâ sûret kesîf ve Zât-ı Hak ise, eltaf-ı latiftir. Ve (Bakara, 2/137) [ya’nî “O Semî’ ve Alîm’dir] âyet-i kerîmesinde Hak Teâlâ’nın Zât-ı latifini sem’iyet ve alîmiyet ile ve daha diğer sıfatlar ile vasf ettiğine bakıp, bu sıfatları kulların sûretlerinde de görerek, onu kullara benzetme ve teşbîhte arama! Zîrâ kullardaki sıfatlar Hakk’m sıfât-ı külliyyesinden ma’kûs olan sıfât-ı cüz’iyyedir; ve Hakk’m sıfatlarının her birisi bir küll olup, merâtibden münezzehtir. Fakat kulların sıfatları cüz’î olduğu gibi bu cüz’lerin dahi merâtibi vardır. Meselâ birindeki sıfat-ı ilmiyyet diğerindeki kadar değildir; ve sem’iyet ve diğer sıfatlann hepsi de böylece derecât ve merâtib üzerinedir.

3773. Tazarruda ve kendinin ifnasında ara! Zîrâ tefekkürden suretlerin gayrı öne gelmez.

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretlerini O’na tazarru’da ve yalvarmakta ve kendi mevhûm olan varlığının ve enâniyetinin ifnâsmda ara! Ve kendi mevhûm olan varlığın ve enâniyetin ile yaptığın tefekkürden ve düşünceden vazgeç! Senin senliğin ile yaptığın tefekkürden ve düşünceden sende hâsıl olan ancak sûretten ibâret olur. Zîrâ Hak ile senin arandaki perde ne yerdir ve ne de göktür; bu hicâb ancak senin kendine mâl ve nisbet ettiğin mevhûm varlığındır. 

"Bu ene ne vakit tefekkür cihetinden keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar gaibi aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer."

3774. Eğer sana sûretin gayrından firih olmazsa, bir sûret ki, sende sensiz doğa, iyidir.

“Firih”, hoş tabîatli ve ziyâde ve çok demektir. Burada “zevk” murâd buyurulur. Bu beyt-i şerîfte tecellî-i sûrîye işâret buyurulur. Ya’nî, ey sâlik! Hak yolunun sülûkünde sana ancak Hak Teâlâ hakkında kalbinde hâsıl olan sûretten zevk hâsıl olursa, o vakit sende senin senliğin ile vâki’ olan tefekkür olmaksızın doğan sûret senin hakkında hayırlı olur. Ma’lûm olsun ki, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında Hak yoluna aşk ile sülük eden sâliklere zikir ve murâkabe esnâsında ba’zan Hak Teâlâ bir nûr-ı muhît veyâ diğer bir sûret hâlinde mütecellî olur. Bu ancak Hakk’ın bir tecellî-i sûrîsidir. Zîrâ o nûr sûrettir; ve Hak Teâlâ’nin zât-ı şerîfı bu sûretin dahi arkasındadır. Fakat bu tecellî sâlikin fikriyle hâsıl olan bir sûret olmadığı için, onun sülûkünde terakkisine ve ilim ve ma’rifetinin izdiyâdına sebeb olur. Zîrâ bu tecellîyi celb eden şey, senin sûretsiz olan zevkin ve aşkındır.

3775. Bir şehrin sureti hi, oraya gidersin, ey revî, seni sûretsiz olan zevk çekti.

“Revî”, burada “rivâyet edici” ma’nâsına olmak münâsibdir. Ya’nî, ey sûretlerden rivâyet edici olan kimse! Meselâ bir şehrin sûretine merbûtiyetinden dolayı sen o şehre gittiğin vakit, seni oraya çeken şey sûretsiz olan o şehrin zevkidir.

3776. Binâenaleyh manâda lâ-mekâna kadar gidersin. Zîrâ zevk mekânın ve zamânın gayrıdır.

Binâenaleyh sen o sûret sâhibi olan şehre gittiğin vakit, onun sûretsiz ve mekânsız olan zevkine kadar gidersin. Zîrâ hoşluk ve zevk mekânın ve zamânın gayrıdır.

3777. Bir dostun sûreti ki, onun tarafına gidersin, ona mûnislikten dolayı gidersin.

Ve kezâ bir dostun sûreti ve cismi tarafına gittiğin vakit, mûnislikten dolayı ve onunla ünsiyet etmek için gidersin; ve ünsiyet ise sûretsiz bir zevkten ibârettir. Binâenaleyh seni o dostun tarafına çeken şey, yine sûretsiz olan zevkten ibârettir. “Mûnis”, “üns verici” ve “üns”, râhat bulmak, demektir.

3778. Binâenaleyh sen her ne kadar ma'nûdun gafil geldin ise de, ma'nâda sûretsiz tarafına gittin.

Bu misâllerden anlaşıldı ki, seni oraya buraya sevk eden ve gezdiren şey, ancak sûretten ârî bir ma’nâ olan zevkten ibârettir. Sen her ne kadar maksûdun olan zevkten gafil olup sûretle meşgül isen de, hakikatte teveccühün sûrete değil, ma’nâ olan zevkedir.

3779. Böyle olunca, hakikatte ma'bûd-ı küll Hak olur. Zîrâ yolların seyrânı zevkten dolayıdır.

Ya’nî, "ma’bûd”, hak olsun, bâtıl olsun, kendisine muhabbetle hizmet ve ibâdet olunan şeye derler. Ma’bûd-ı hakîkî tâlibi olanlar, yukarıda zikr olunduğu üzere üç sınıftır. Bir sınıfı “ahyâr”dır ki, onlann nazarında kendilerinin kendilikleri sâbit olduğu hâlde, âhirette mahall-i zevk ve lezzet olan cennete tamaan a’mâl-i zâhiriyyede bulunurlar. Bir sınıfi da “ebrâr”dır ki, onlann nazarında dahi kendilerinin kendilikleri sâbit olup, keşf ü kerâmât ve makamât zevkine vusûl gayretiyle mücâhedât ve riyâzâtta bulunurlar. Ve diğer bir sınıfı dahi ehl-i muhabbet ve aşk olup tarîk-ı “şüttâr" sâlikleridir ki, bunların şuabâtı vardır. Bir kısmı mezâhir-i cemilede cemâl-i mutlakın meclûbudurlar; ve bir kısmı mezâhir-i cemileden kat’-ı nazar ile cemâl-i zât için yanıp tutuşurlar. Bunların hâricinde kalan ma’bûd-ı bâtılın âbidleri bu âlem-i sûrette hesâbsızdır. Onlar kendi hayâllerinde îcâd ettikleri ma'bûd-ı bâtılın zevkinde müstağraktırlar ve onun aşkıyla vecd içindedirler. Nitekim Fîhi Mâ Fîh İn 42. faslında şöyle buyurulur;

“Aşk, galata ve hatâya düşürücü hayâl ile olduğu vakit dahi mûcib-i vecd olur ise de, bu vecd Habîr ve Basîr olan ma’şûk-ı hakîkîye âşık olan âşığın vecdi gibi değildir. O âşığın hâli, karanlıkta ma’şûk zannıyla direği kucaklayıp ağlayan ve şikâyet eden kimseye benzer. Bunun lezâzeti “Hay” ve "Habîr" olan ma’şûkun boynuna sanlmaya benzemez." İmdi, gerek mezâhirde ve gerek hayâlde zâhir olan Hak olduğundan, ma’bûd-ı küll ancak Hak olmuş olur. Zîrâ âyet-i kerîmede (îsrâ, 17/23) “Senin Rabb’in ancak kendisine ibâdet etmenize hükm etti” buyurulur; ve Hakk’ın hükm ettiği bir şeyin hilâfi olmak mümkin değildir. Zîrâ bâtıllar dahi esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridirier. Nitekim Ebû Medyen-i Mağribî hazretleri bir beyitlerinde şöyle buyururlar:

“Bâtılı kendi tavrında inkâr etmeyiniz. Zîrâ o da Hakk’ın zuhûrâtını ba’zısıdır." Şu kadar var ki, zevk-ı hayâl ve Hakk’a teveccüh edenlerin yolu gerek hayât-ı dünyeviyyede ve gerek hayât-ı berzahiyyede ve uhreviyyede çok uzundur. Bununla berâber yollann seyrânı hep sevk-ı zevk ile vâki’ olur. Zîrâ insan zevk bulmadığı bir yola sülük edemez.[9] 

----------------

وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ {ق/7}

(50/7) “Vel-arda medednâhâ ve elkaynâ fîhâ ravâsiye ve enbetnâ fîhâ min kulli zevcin behîc(in)”

(50/7) Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik. 

----------------

 Âyetin zât mertebesi âyetlerindendir.

------------------

“Medednâhâ, enbetnâ” Biz yaydık ve biz bitirdik ifadeleri ile âyetin zâti olduğunu göstermektedir. Yeryüyüzü ve bitkiler ef’âl mertebesini bildirmektedir. Yeryüzünde ve bitkilerin faaliyetinde Allah c.c. uzaklarda olmadığını bizzat zâtı ile zatından zati ile sırası ile sıfât, esmâ, ef’âl mertebesi ile nuzül ederek ef’âl mertebelesine tecelli ederek zuhura getirdiğini meydana getirdiğini bildirmektedir.

 Bizlerinde beden arzımızda yaygın bir sahadır burada tecelli eden hakk’ın varlığından başka bir şey değildir. Yaygın dağlar bizlerin beden arzımızda bulunan sırt ve omuzlarımızdır. Dağ ise fikirde ve tefekkürde yükselmetir. 

Akıl ve nefsin birliteliğinden ise bitki denilen fikirler ortaya çıkmakta ve nefsi emmare ve birimsel akıl kaynaklı ise celali fikirler olmakta ve nefsi küll ve aklı küll kaynaklı ise cemali fikirler üretkenlikler olmaktadır. Âyette geçen zevc yani eş kelimeside bunu desteklemektedir. Aslında eşller ayrı ayrı görülsede hakikatleri birdir. Nasıl bitki çiçeğinin dişi ve erkek olmak üzere iki yönü vardır. Erke akıl yönü program bu programın dişi yönü tohumlaması ile dişi üretenliğe geçip meyveyi oluşturmaktadır. Bu çiftteki tekliğe delalet etmektedir. 

Bilindiği gibi dişi bitki, erkek bitki tarafından tohumlanmaz ise vermiş olduğu çiçek veya meyva olgunlaşmadan dökülür. Onun için bizdeki fikirlerinde nefsi emarenin hayal ve vehim yönü kaynaklı olmaması için beden arzına yerrleştirilmiş olan sabit dağ yani Tûr-u sine dağının hakikatının akıl Mûsâ sı olduğunu anlayıp idrak ederek yaşantıya geçirip, beden varlığımızdaki zevç olan bitkilerinin hakiki ilimden beslenmesini sağlamamız lazımdır. (Murat Derûni) 

----------------

تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ {ق/8}

(50/8) “Tebsiraten ve zikrâ likulli ‘abdin munîb(in)”

(50/8) Bütün bunlar, içtenlikle Allah’a yönelen her kulun gönül gözünü açmak ve ona öğüt ve ibret vermek içindir. 

----------------

“Tebsirat” Basirettir ifadesi sonundaki ةً he üzerine iki nokta ilea te “Tai merbuta” kapalı te ifade olarak ifade edilmektedir. 

 

Tai merbutanın devamına kelime gelip açık te ye dönüşse de burada “He” ile yazılan Te dir. Merbuta dan anlaşılacağı üzere bağ ve rabıta kökenlidir. Bağ ve rabıta kurulmuştur. 

He de hüviyettir, Te de ki iki nokta ise Ene ve Ente benlik ve senlik noktalarıdır. Ente den ene ye geçilip Hakk’ın ilâhi benliği ve hüviyeti açılırsa içtenlik ile yani derinûnda bununan hakk’ın varlığı zikr edip yani hatırlıyara idrak edilip bağlantı kurulursa Basiret veya gönül gözü denilen o kapı açılır. 

Bu da “Abd” denilen kavramın kısaca “kul” diye tarif edilen fazlasıdır. 

Abd demek[10] zâhiri müslümanlıktan da ileri bir hâdisedir, müslümanım demek bir bakıma genel ifade olmasına karşı abd özel bir ifade olmaktadır, kelime-i tevhid’te abduHu ve rasûluHu diyor, Efendimizin (s.a.v.) abdiyyeti risaletinin önünde geliyor, abd demek, biz bunu direk olarak kul hükmünde çeviriyoruz oysa gerçek abd varlığının tamamını Hakk’a vermiş kendinde hiçbir zerre kadar kimliğinden bir şey kalmamış olandır ve artık onda faaliyette olan İlâh-î varlık orada tecelli etmektedir, hakiki abdiyyet bu ve ismi ubudet demektir. 

Hz. Rasûllüllah’ın kendine ait bir varlığı olmadığından orada tamamen zuhurda olan Zati İlâh-î en geniş mânâ da zuhurda olduğundan onun yaptığı bütün fiiller abdiyyettir. 

Yani gerçek abd, bu hakikati ve kendisinde olan İlâh-î hakikatleri de dışarıya iletmesi yani kendinden başkalarına iletmesi de risâlet’tir fakat evvelâ abdiyyet olacaktır, abdiyyet olmadan “ubudet” olmaz “ubudet” olmadan buraya ulaşılamaz ve risalet olmaz.[11] “ İz- -T-B- ”

----------------

 وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء مُّبَارَكًا فَأَنبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ {ق/9}

(50/9) “Ve nezzelnâ mine-ssemâ-i mâen mubâraken fe-enbetnâ bihi cennâtin ve habbe-lhasîd(i)”

(50/9) Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. 

----------------

Gök, gönül göğüdür. Buradan inen bereketli su ile “Abd”in gözyaşları ile oluşan Abdiyet hakikatleridir. Kevser ırmağından çağlayan bu hakikat ile cennet bahşeleri ve hasad edilecek bitki yani ma’nâ fikirleri bitirdik. (Murat Derûni)

--------------- 

Rabb kuluna can vermektedir. “Sen benim için göz yaşı akıtıyorsun ama Ben de sana o damarlarından kan veriyorum.” Bu kan bizim anladığımız manada olan sulu kan değil, bütün varlığına sirayet eden “ilahi can”dır. “Rahmaniyet canı”dır.[12] 

 Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim…

4297. Şer adamı, demirsiz gemi geldi, zîrâ eğri havadan o hazer bulmaz.

Şerre mütemâyil olan bir kimse, demir atmamış olan bir gemiye benzer, zîrâ öyle demir atmamış olan bir gemi her bir muhâlif havadan hareket eder ve aslâ eğri havadan korkusu olmaz.

4298. Akıl demiri, akıl için emândır; âkillerden bir demir dilen!

Vücûd-ı beşer, bu âlem-i şehâdet deryâsında bir gemiye ve akıl o geminin demirine benzer. Ve akıl demiri, vücûd gemisini muhâlif havalara tâbi’ olmaktan hıfz eder. Binâenaleyh âkillerden geminin demiri mesâbesinde olan aklı iste ve dilen!

4299. O aklın yardımlarını o cûd denizinin inci hazînesinden vaktâki kaptı.

Vaktâki o aklın yardımlarını, Hakk’ın kerem deryâsının inci hazînesi olan insân-ı kâmilden kaptı,

4300. Böyle imdâddan gönül pür-fen olur, gönülden sıçrar, gözü de rûşen olur.

Böyle yardımdan gönül pür-fen ve hüner olur; ve bu imdâd gönülden, ya’ni ilim ve idrâk mertebesinden de sıçrar, bâtın gözünü aydınlatıp, insan görmek mertebesine vâsıl olur.

4301. Zirâ ki nûr gönülden bir göz üzerine oturdu, hattâ gönül gittiği vakit, senin gözün âtıldır.

Bu imdâdın gönülden göze sıçramasını istib’âd etme; zîrâ gözün nûru, gönülden peydâ olur ve kalb kuvvetli olunca, havâs de kuvvetli olur. Hattâ eğer kalbin darabânı ve kuvveti gittiği ve munkatf olduğu vakit, göz de muattal olur.

4302. Gönül vaktâki akla mensûb olan nûrlar üzerine de vura, ondan bir nasıb dahi iki göze verir.

Kalbe, akla mensûb olan nûrlar hâsıl olduğu vakit, gözümüze dahi o nûrdan bir hisse ve nasîb erişir.

4303. Şimdi bil ki, gökten âb-ı mübârek, gönüllerin vahyi ve sıdk-ı beyân oldu.

Bu beyt-i şerîfde (Kaf, 50/9) “Biz gökten mübârek olan suyu indirdik, onunla bahçeler ve biçilen hubûbâtı bitirdik” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve sûre-i Kâfda olan bu âyet-i kerîmenin, lisân-ı işâretle olan ma’nâsı beyânen buyurulur ki: “Gökten ve âlem-i ulvîden inen mübârek su, göklere nâzil olan vahy-i ilâhî ve lisândan cârî olan sıdk-ı beyândır ki, gönül bahçeleri envâ’-ı ma’rifetle ter ü tâze olur ve gıdâ-yı rûhânî olan hubûbât-ı maârif-i ilâhiyye hâsıl olur.”

4304. Biz dahi o hayvan yavrusu gibi ırmak suyunu içelim, o tâin olan vesvâs tarafına hakmıyalım.

Ey sâlikler, biz dahi o hayvan yavrusu gibi bu Mesnevî-i Şerifin tâinleri olan vesvâs tarafına ve onların hiçbir kıymeti hâiz olmayan i’tirâzlarına kulak asmayıp, ma’rifet-i ilâhiyye ve esrâr-ı bâtıniyye ırmağı olan Mesnevî-i Şeıîf den istifâde edelim.[13]

----------------

وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَّهَا طَلْعٌ نَّضِيدٌ {ق/10}

(50/10) “Ve-nnahle bâsikâtin lehâ tal’un nadîd(un)”

(50/10) Bir de salkım salkım meyvesiyle göğe uzanan hurma ağaçları... 

----------------

 Âyet sıfât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Eylül ve Ekim aylarında Hacca, Umreye gidenler bilir, bu aylarda hurma ve olgunlaşır ve salkım ve salkım olur. Ekim ayı 10. Ay dır. 10 ise sıfât mertebesinin sayısal değeridir. Hurma dışı meyvası ve içinde bir çekirdeği vahdette kesret, çokluktaki birliği ifadesi sîfat tecellisi ve tatlı olması ile cennetteki sıfât tecellisini ifade etmektedir.

Gök ise gönül göğü ve zât tecellisidir, varlığımızda oluşan bu sıfât tecellisi kaynağı ve aslı olan zâti tecelliye doğru uzanmaktadır. (Murat Derûni)

----------------

رِزْقًا لِّلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ {ق/11}

(50/11) “Rizkan lil’ibâd(i) ve ahyeynâ bihi beldeten meytâ(en) kezâlike-lhurûc(u)”

(50/11) Böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetelrindendir. 

-----------------

“ahyeynâ” biz hayat verdik, Cenâb-ı Hakk zâtından hayât sıfatına tecelli ettiğini bildirmektedir. 

Böylece o rızıkla yani, Abdiyet, sıfât ve zât tecellisinin ma’nâ rızıklarıyla ölü olan bir beden arzına hayat verdik. İşte bu hakikatler ile beden kabrinin hayali ve vehimi karanlığından çıkış böyledir. (Murat Derûni)

---------------- 

 كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ {ق/12}

(50/12) “Kezzebet kablehum kavmu nûhin ve ashâbu-rrassi ve semûd(u)”

(50/12) Onlardan önce Nuh kavmi, Res halkı ve Semûd da yalanlamıştı. 

----------------

Nuh kavmi, nefsi emarenin tufanından kurtuluşu necat-ı yalanlamıştı. 

“Ress halkı”, taşlarla örülmüş büyük kuyuların etrafında yerleşen topluluk demektir. Bunların Hz. Şuayip’in gönderildiği putperest bir kavim, ya da Yemâme yöresinde kendilerine gönderilen peygamberi öldüren azgın bir kasaba halkı olduğu söylenmektedir. 

Semûd ise Salih a.s. ın kavmiydi. Ve kendilerine mucize olara gönderilen deveyi öldürerek kendi haikatlerini inkar etme ile yalanlamıştı. (Murat Derûni)

----------------

وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ {ق/13}

(50/13) “Ve ’âdun ve fir’avnu ve-ihvânu lût(in)”

(50/13) Âd ve Firavun ile Lût’un kardeşleri de (yalanladılar). 

----------------

Ad, Hud a.s. ın kavmiydi. 

Fahreddin er-Râzî’nin kaydettiği bir rivayete göre İbn Abbas, bütün Kur’an’da Hz. Peygamber’i en çok etkileyen, onun saçlarının ağarmasına sebep olan âyetin Hûd sûresinde geçen, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” meâlindeki 112. âyet olduğunu söylemiştir.

Firavun, Rablık iddaa edere, mudill esmâsının mazharı olara Hz. Mûsâ a.s. ın bildirdiklerini yalanlamıştı.

Lut a.s. kavmi ise nefsin üretkenliğini, erkelerde yani akılda aradıkları için yalanlamıştı. (Murat Derûni)

----------------

وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ {ق/14}

(50/14) “Ve ashâbu-l-eyketi ve kavmu tubba’(in) kullun kezzebe-rrusule fehakka va’îd(i)”

(50/14) Eyke halkı ve Tübba’ kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da tehdidim gerçekleşti!  

----------------

Eyke – Medyen, Hz. Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği kavmin ve bu kavmin yaşadığı yerin adı.

Şuayb a.s. kavmi terazide hile yapmaktaydı. 

Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. 

Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur.

Şuayb a.s. ın kavmi bu hakikatlerleri kabul etmemiş ve yalanlamıştı.

Tübba‘ adı Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçmekte (ed-Duhân 44/37; Kāf 50/14), bu isimle anılan kavmin günahkârlıkları ve elçileri yalanlamaları yüzünden helâk edildiği bildirilmektedir. Firavun Mısır, kisrâ İran, kayser Bizans ve necâşî Habeş krallarının unvanı olduğu gibi tübba‘ da (çoğulu tebâbia) Yemen (Himyer) krallarının unvanıydı. İslâm kaynaklarına göre onlara bu adın verilmesinin sebebi, kralların birbirinin yolunu izleyerek krallık yapmaları veya kendilerine tâbi olanların çokluğudur.[14] 

----------------

أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِّنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ {ق/15}

(50/15) “Efe’ayînâ bilhalki-l-evvel(i) bel hum fî lebsin min ḣalkin cedîd(in)”

(50/15) İlk halk etmede âcizlik mi gösterdik ki (yeniden halk etmeyelim)? Doğrusu onlar, yeniden halk ediliş konusunda şüphe içindedirler. 

----------------

Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim.

1168. Dünyâ ve biz, devamlılık içinde yeni olmaktan habersiz olarak, her nefes yeni oluruz.

1169. Ömür, yeni ırmak gibi, yeni olarak erişir; cesette dâimi görünür.

Ya’nî insan her an cesedinde gerçekleşen "benzer yenilenme”yi fark edemeyip bir karâr üzere durduğunu zanneder. Bu "benzer yenilenme”yi bilim adamları da bir dereceye kadar tasdîk ederler. Çünkü onlar beşer vücûdunu oluşturan zerrelerin eskilerinin gidip, yenilerinin geldiğini idrâk ederler. Fakat bunun bölünmeksizin her anda olduğunu idrâk edemezler ve hele ma’denlerde gerçekleşen bu hâli hiç idrâk edemezler.

1170. O serîlikten aralıksız şekil gelmiştir; elde serî çevirdiğin kıvılcım gibi.

Ya’nî rahmânî nefes ile gerçekleşen bu îcâd ve yok etme konusu, şimşek hızı gibi bir hızla olduğundan, herhangi bir şekli, o şekil içinde hareketsiz durur zannederiz. Nitekim elimize maşa ile bir ateş parçası alıp karanlıkta bir dâire şeklinde çevirsek veyâ düz bir çizgi üzerinde hareket ettirsek, o kıvılcım bir noktadan ibâret olduğu halde, görenler onu bir dâire veyâ düz bir çizgi zannederler. İşte his gözünün idrâk dâiresi bu kadardır. Bu hakîkati akıl gözü görür. Fakat akıl gözünün görüşü de, bu maddî tecrübe dâiresi ile sınırlı kalır. Akıl gözü, vücûdumuzda ve eşyâda olan bu "benzer yenilenme"yi idrâk edemez; ona rûh gözü lâzımdır. 

Bu "benzer yenilenme"ye: 

“E fe ayînâ bil halkıl evveli, bel hüm fî lebsin min halkın cedîd.”

"İlk halk ediş ile bize bir yorgunluk mu geldi; belki onlar yeni halk edilişten şüphe içindedirler" (Kaf, 50/15) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur.

 1171. Ateş dalını belirli bir şekil ile hareket ettirsen, bakınca ateş çok uzun görünür.

Ya’nî ucu ateşli bir ağaç dalını düz çizgi hâlinde veyâ dâire şeklinde döndürerek hareket ettirsen, o dalın ucu ateşten bir nokta olduğu halde, o nokta, hareket ettirdiğin şekle göre uzun eğri bir hat veyâ düz bir hat şeklinde görünür. Ateş bir noktadan ibâret iken, o noktanın serî olarak hareketi ve bir mahalde yok ve diğer mahalde var olması, onu uzun gösterir.

1172. Bu müddetin uzunluğu, hareket ettirenin serîliğinden, hareket ettirenin sür'atinden görünür.

Ya’nî bölünmemiş ânlarda ve bu ânlar içinde hiç kesilmeksizin gerçekleşen var etme ve yok etme, sür'atle birdiğerine bitişik olduğundan, insan kendi nefsinde bile bunun farkına varamaz, ömrünü uzun görür. Oysa onun ömrü hakîkatte bir andır. Bundan dolayı onun sürüp giden ömrü, yeni ân içinde, yeni hálk edilişten oluşur.

1173. Bu sırrın tâlibi eğer allâme olsa... İşte "yüksek" bir ismi olan Hüsâmeddîn.

Ya’nî "benzer yenilenme" sırrını anlamak isteyen kimse, eğer devrinin allâmesi bile olsa, akıl ve zekâsı bunu anlamaya kâfi gelemez. Ona bu sırra vâkıf ve beşeriyyet içinde şerefli vücûdu yüksek bir kitâp olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerini gösteririm.[15]

Hakîm Senâî (rahmetüllâhi aleyh) in beytinin tefsiridir:

“Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihanın göğüne iş buyurucudur. Rûh yolunda aşağılar ve yukarılar vardır; yüksek dağlar ve denizler vardır.”

2065. Gaybın başka bir bulutu ve bir suyu vardır. Başka bir göğü ve güneşi vardır.

“Âlem-i gayb"dan murâd, âlem-i misâldir; zîrâ ilm-i İlâhîde peydâ olan suver-i esmâiyye, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyye olarak mertebe-i ervâhda ve ondan sonra âlem-i şehâdetde iktisâb edeceği taayyün-i unsurînin sûret-i mi- sâliyyesi ile âlem-i misâle tenezzül eder. Binâenaleyh bu âlem-i misâl Hakîm Senâî hazretlerinin beytinde olduğu üzere vilâyet-i cân olup, onda gökler ve inişler ve yokuşlar ve yüksek dağlar ve denizler vardır. Bu âlem-i misâl, âlem-i şehâdetin bâtım ve melekûtu olup âlem-i şehâdetin sûretlerine bu âlemden imdâd olunur. Ve Hak Teâlâ hangi kulunun kalb gözünü açarsa, o kimse bu âlemin ahvâlini görür; ve ba’zı kimselerin âlem-i rü’yâda, dünyâda vâki’ olacak hâdisâtı görmeleri bu âlemdendir.

2066. O, ancak hâslara zâhir olarak gelir; bâkîler halk-ı cedîdden lebs içindedir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kâf’da olan (Kâf, 50/15) “Halk-ı evvel ile bize acz ve yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs içindedirler." Bu âyet-i kerîme ba’si ve haşr u neşri inkâr eden kimselere karşıdır ve teceddüd-i emsâle işâretdir. Ya’nî bu âlem-i şehâdetin hey’et-i mecmûası, Hakk’ın her ân-ı gayr-i münkasım içinde vâki’ olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma’dûm olmaktadır. Ma’dûm olmak, mevt ve kıyâmetdir; ve tekrâr mevcûd olmak, ba’s ve haşr u neşr hâlidir. Fakat bu îcâd ve i’dâm, ihtizâzât-ı elektrikiyye ile sâbit olan sür’at-ı şedîde dâiresinde vâki’ olduğundan, aslâ âfâkda ve enfüsde hissolunamaz. Ve eşyâ sâbit bir halde zannolunur. Bunu an-cak kendi nefsindeki îcâd ve i’dâma vâkıf olan havâss-ı evliyâ görür; ve bu hâl ancak onlara zâhir olur. Onlardan başkalan eşyâyı sâbit zannettiklerinden, bu halk-ı cedîdden şübhe ve zan içindedirler.

Bu beytin, yukarıki beyte cihet-i merbûtıyyeti budur ki: Âlem-i misâl, âlem-i şehâdetin bâtınıdır. Binâenaleyh bu teceddüd-i emsâl, içli ve dışlı vâki’ olduğundan, her ân-ı münkasımda âlem-i misâldan, âlem-i şehâdete olan im-dâd-ı bâtınî dahi berâberce vâki’ olur. Zîrâ bilcümle merâtib-i vücûd Hakk’indir; ve celâlî ve cemâlî olan bilcümle tecelliyât-ı esmâiyye dahi Hakk’ındır.

2067. Perverdelikten dolayı yağmur vardır; pejmürdelikten dolayı yağmur vardır.

Gerek sûretde ve gerek ma’nâda, tecelliyât-ı cemâliyye ve latffiyyenin îcâbı olan yağmur vardır ki, hayât-ı sûrî ve ma’nevî bahş eder ve mevcûdâtı besler. Ve kezâ tecelliyât-ı celâliyye ve kahriyyenin îcâbı olan yağmur vardır ki, letâfet ve tarâvet-i ma’neviyye ve sûriyyeyi harâb eder.

2068. Baharların yağmurunun niamı çok acıbdir; sonbaharın yağmuru bağa sıtma gibidir.

2069. O baharlar onu nâz ile terbiye eder; ve bu hazâna mensûb olan, onu nahoş ve sarı yapar.

O baharlann yağmuru, bağı nâz ile terbiye edip yemyeşil yapar ve bu sonbahara mensûb olan yağmur ise o bağın manzarasını çirkin yapar ve yeşilliklerini sarartır.

2070. Soğuğu ve rüzgârı ve güneşi böylece tefâvüt üzere bil ve ipin ucunu bul!

Âlem-i şehâdetdeki müessirâtın böyle yekdîğerinden başka başka olduğunu bilirsen, ipin ucunu bulursun; zîrâ bunlar sana esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeden haber verir ve bundan keserâtın hikmet-i vücûdunu anlarsın; ve esmanın müsemmâsı ve sıfatın mevsûfu bir olduğunu bilip, bu keserât içinde vahdeti görürsün.

2071. Gayb da da, ziyanda ve fâidede; ve meşakkatde ve hüsranda böyle bu enva vardır.

Âlem-i şehâdetde böyle muhtelif müessirât olunca, onun bâtını olan âlem-i gayb-ı misâlîde de böyle türlü türlü müessirât-ı mütekabile olmak tabiîdir.

2072. Âbdâlın nefesi o bahardan olur; gönülde ve canda ondan yeşillik biter.

“Abdâl” sıfât-ı beşeriyyesini sıfât-ı ilâhiyyeye ve vücûd-ı abdânîsini vücûd-ı hakkânîye tebdil eden evliyâya derler. Ya’nî bu evliyâyı Hakk’ın müessir olan nefesleri, âlem-i gaybın bahârındandır; ve onların enfâs-ı mübârekelerinden gönüllerde ve canlarda ulûm-ı ledünniyye çiçekleri ve maârif-i ilâhiyye yeşillikleri neşv ü nemâ bulur.

2073. Bahara mensûb yağmurun ağaca olan fiili, ehl-i saadete onlann nefeslerinden gelir.

Bahâr-ı sûrîye mensûb olan yağmurun fiili, sûrî ağaçlan yeşillendirmek ve onlara hayât ve tarâvet vermektir. Ehl-i saâdet olan kimsenin kalbine ve canına da hayât ve tarâvet-i ma’neviyye, evliyâ-yı Hakk’ın nefeslerinden gelir.

Bu sûretle “bahar”dan murâd, âlem-i gaybın bahân ve “ağaç”dan murâd vücûd-ı beşer; ve “yağmur”dan murâd dahi âlem-i gaybın yağmuru olur. 

 2074. Eğer bir mekânda kuru ağaç olursa, kusuru o can artırıcı rüzgârdan bilme!

Eğer âlem-i sûretde bir yerde kuru bir ağaç olursa, kusûr, hayat-bahş olan rüzgânn te’sîrinden değildir; belki ağacın esâsında ve bünyesinde olan bozukluğundandır. Bunun gibi, irfandan bî-nasîb kalan sâlik hakkında da kusûr evliyânın enfâs-ı mübârekesinde değil, belki o sâlikin isti’dâdındadır.

2075. Rüzgâr kendi işini yaptı ve esti; o kimse ki, bir can tuttu, onu cânı üzerine kabul, etti.

Bahâr-ı sûrî ve rüzgânnın vazifesi esmek ve nebâtâta da neşv ü nema vermektir. Nitekim âyet-i kerimede (Hicr, 15/22) “Biz nebâta ve hayvânâta telkîh-ı hayât edici olan rüzgân gönderdik” buyrulur. İmdi telkihi kabûle müstaid olan nebât ve hayvân, ondan istifâde etti ve neşv ü nemâ buldu; müstaid olmayanlar kurudu ve öldü. Bunun gibi evliyânın nefehâtı ve enfâs-ı mübârekeleri[ni] dâimâ üss ü kabûle müstaid olanların gönülleri ve canlan, onlann feyizlerini kapar ve onlardan hayât ve neşv ü nemâ bulur.[16]

2797. İyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz, görmüyor musun, bir yeni yerin kasıdıyız?

Ey hakîkat tâlibi! îyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz. Ya’nî, biz cismimizi sâbit bir hâlde görüyoruz. Halbuki her ân-ı gayr-i münkasim içinde cismimiz bir halk-ı cedîddedir; ve akıl gözüyle görmüyor musun, her ân bir yeni yerin müteveccihiyiz? Nitekim sûre-i Kâf ta da (Kâf, 50/15) “Halk-ı evvel ile bize yorgunluk mu geldi? Belki onlar yeni yaratılıştan lebs ve şübhe içindedirler” buyurulur. Bu halk-ı cedîd his gözüyle de zâhirdir. Nitekim cisim evvelen çocuk, sonra delikanlı, sonra ihtiyar olur. Hz. Pîr efendimiz bu ma’nâlara işâreten Dîvân-ı Kebîrle rinde şöyle buyururlar:

 “Ey koşarak gitmiş olan uyumuş! Ve ey cânmı vermemiş olan ölü! Kalk, kervân gitmiştir. Ey gönül! Bir dem uyan!"[17]

Ve Hak Teâlâ, âlem ve enfas ile âlemin ayn-i vâhidede, halk-ı cedîdde tebeddülü hakkında ne güzel buyurdu! İmdi bir taife ve belki ekser-i ehl-i âlem hakkında (Kâf 50/15) "Onlar halk-ı cedîdden lebs içindedir" dedi. Böyle olunca onlar emrin enfâs ile tecdidini bilmezler (45). 

---------------- 

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de buyurdu ki bu halk-ı âlem her an an yeni bir cedid, oluşumdadır. Fakat ekseri taife bundan şüphe içindedirler. Böyle olunca onlar emrin enfaz ile tecdidini bilmezler. Yani bu Âlemlerdeki bütün hareketlerin enfaz, yani nefes-i rahmani nefes ile yenilendiğini bilmezler. Ya'nî âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretlerinin buyurduğu vech ile âlemin halkı, herbir nefeste tecellî-i ilâhî ile teceddüd eder. 

Hatta nefesten de daha bir kısa sürede bu nefesle yenilenmesi ikinci mertebedeki yenilenmedir, birinci mertebedeki an be an yani en kısa ana o kadar kısa sürede bütün bu âlem ölüp yeniden dirilmekte ki biz de öyleyiz, fakat öldüğümüz andaki süreyi tespit edemediğimiz için biz de o anda ölü olduğumuz için o çok kısa süreyi tespit edemediğimiz için yaşadığımız süreler bizce zuhurda olduğu için o zaman ölü süreleri tespit edemediğimizden farkında olmuyoruz, devamlı yaşıyor zannediyoruz kendimizi, halbuki ömrümüzün yarısı hay, yarısı mumit yani ölü olarak geçmektedir. Bunun her nefeste de yenilenmesi bu daha ağır çekimde olmaktadır. Bir de 24 saatlik bir ölüm var bilindiği gibi sonra 6 aylık ölüm dirilme var, yani sene içerisinde ölüm dirim var, bir de güneş sistemi içerisinde 200 milyon yılda bir ölüm dirim vardır. Bakın kaç tane ölüm ve dirim arasında yaşamaktayız. 

Zîrâ âlemin vücûd-ı müstakilli olmadığından kendi nefsiyle ma'dûm (yok) ve Hakk'ın vücûdu ile mevcûddur. Yani bu âlem dediğimiz şeyin kendine ait bir vücudu yoktur. Bütün bu gördüklerimiz Hakkın vücududur. Ve Hak dâima ve ebeden tecellî edegelir. Onda durmak olmaz. Nasıl nehir devamlı akıyorsa durduğu zaman göl ismini alıyor, nehir olması için akması gerekmektedir. Binâenaleyh birinci tecellî asla rücû edince âlem, ma'dûm olur; yani ilk gelen tecelli geçiş halinde âlem yok olur, ikinci tecelli geldiği zaman tekrar hayat bulur. Bu böylece devam eder alternatif elektrik akımı da böyle değil midir, saniyede 50 defa durup tekrar ters yönlü hareket eder. 

Ve ikinci tecellînin müteakiben zuhurunda dahi mevcûd olur; velâkin tecellî-i sânî o kadar sür'atle zuhur eder ki, onun nuru tecellî-i evvelin nuruna muttasıl olmasi hasebiyle ikisinin arasını fark ve temyiz yani birbirinden ayırmak mümkün olamaz. Birinin hayâli zail olmadan onun müşabihi olan diğer tecellî gelir. Yani birinci tecellinin hayali yok olmadan onun benzeri ikinci tecelli gelir, Binâenaleyh âlemin evvelâ ma'dûm (yok) ve sonra mevcûd olması görülemez. 

İşte bunun için âlemin sûret-i zahiresine nazar eden erbâb-ı fikir ve nazar, bu misalli olan yenilenmenin farkına varamazlar. Bununla beraber erbâb-ı fen bir dereceye kadar bu hakikati idrâk edebilmişlerdir. Fakat onların bu idrâkleri, ehl-i keşif ve ilhamın mertebelerine vâsıl olamaz. Meseleye akl-ı cüz ile baktıklarından hakikat ehli akl-ı kül ile baktığından onu daha güzel anlarlar. 

Meselâ bu teceddüdün ecsâm-ı uzviyyede vukü'unu fennen müşahede ederler; ve-lâkin bir kaya parçası için her ân ayrı ayrı kısımlarda mevcûd ve ma'dûm olmak keyfıyyetini kabul etmezler. Yani madenlerde bunu kabul etmezler. Ama insan vücudunda kabul ederler neden, çünkü hücrelerde her an yenilenme var, halbuki âlemin heyeti mecması her bir nefeste ilahi tecelli ile yeniden yenilenmedir. 

Mesnevi: Tercüme: "Suret, bî-sûretlikten çıktı; yine avdet etti. Nitekim biz de ona rücû' ederiz. İmdi senin için her lahza ölüm ve ric'at vardır. Mustafâ (s.a.v.) ya'nî "Dünyâ bir saat, bir andır" buyurdu. Cümle âlem her dem fenadadır; ve tekrar vücûd bulup bakâda olur. Âlem dâima yürüyüp oturmaktadır; yani bir ayağa kalkıyor hayat buluyor, oturuyor, ölü hükmünde oluyor ve soyunup giyinmekten hâlî değildir.” Yani bir soyunuyor, bir giyiniyor. Velhâsıl eşyanın tümü hakikatleri sabit ve zahiri vücûdları her an ve her lâhza değişendir. Eşyanın suretleri değiştiği halde hakikatleri sabittir diyor. Eğer o hakikat sabit olmazsa eski haline dönüşemez, bozulur gider. 

Ve onların zahiri vücutları dahî vücûd-ı Hakk'ın gayri değildir. Binâenaleyh vücûd-ı Hak zat bakımından değişmek ve değişmekten müstesna ise de, min-haysü'l-esmâ ve'ssıfât değişendir. Yani Zat’ı itibariyle değişmekten beridir, böyle olmakla birlikte esma ve sıfat bakımından değişme olur. Ve mademki bu gördüğümüz eşya Hakk'ın vücûdunun gayri değildir, değişen olsa da yok olan olmak lâzım gelmez. Yani değişim olsa da yok olmaz. 

 Zîrâ vücûda dâhil olan şey yok olmaz. Ve eşya suretleri, hakîkat-ı Hak olan ayn-ı vahide üzerine tâli olan birtakım a'râzdan ibarettir. A'-raz ise her anda değişendir. Yani araz, arizi, sonradan meydana gelen şey her an değişir, Fakat ehl-i nazar ve ehl-i âlemin çoğu, yani sadece görüş ehli âlemin hakikatinden ve âlemin suretlerinin tümü, enfâs ile halk-ı cedîdde olduğundan şübhededirler. Yani nefes-i rahmani ile yenilendiğinden şüphe içindedirler. Çünkü bu sırrı sistemi bilmezler. 

 Mesnevi: Tercüme: "O âlem-i gayb, ancak Hakk'ın hâslarına zahir olur. Diğerleri Bakî halk-ı âlem, bu halk-ı cedîdden yani yenilenmeden şübhededirler". 

Böyle olunca iki zamanda bakî olmayan şey, iki zamanda veya zamanlarda bakî oldu. Ve nefsiyle kâim olmayan şey, nefsiyle kâim olan şeye döndü. Halbuki üzerinde bulundukları şeye onların şuuru yoktur.'”Ve onlar, halk-ı cedîdden şübhe içindedirler." (Kâf, 50/15) (50). 

---------------- 

Ya'nî yukarıda îzâh olunduğu üzere araz, cevherin aynı olduğundan, iki zamanda bakî olmayan ve kendi nefsiyle kâim bulunmayan o araz, hem iki veya daha ziyâde zamanda bakî oldu ve hem de nefsiyle kâim bulundu. Halbuki Eşâire "Araz, iki zamanda bakî kalmaz; cevher ise zamanlarda bakî kalır" derler. Sonra da cevheri, arazlar ile ta'rîf edip, onun haddini bu arazlar ile ta'yîn eylerler. Ve bununla tenakuza düştüklerinin farkına varmazlar. 

Binâenaleyh onlar, "âlem" dediğimiz şeyin birtakım a'râzın hey'et-i mecmuası olup, bir andan diğer ana mütebeddil olduğunu ve âlemden hiçbir şeyin kendi nefsiyle kâim bir cevher olmadığını bilmediler. Ve kendi aynında kâim olan mevcudun, kendi zâtıyla kâim bulunan vücûd-ı mutlak-ı Hak olduğunu ve eşyâ-yı sâirenin kendi vücûdlarıyla ademiyyet üzere olup, her anda o vücûd-ı mutlak ile halk-ı cedîdde olduğunu anlamadılar. Yani vücudu mutlak ile yeni bir halk olmada bunun farkına varamadılar, Rubâî-i Efdalüddîn Hâkânî: 

 Tercüme: "Âlem, vücûd-ı mutlakın arazları olarak zahir oldu. O vücûd-ı mutlak olmaksızın âlem ayn-ı ademdir, yani yokluktadır. Her bir anda sana bir vücûd gelir. Binâenaleyh O'nun her nefesine, ya'nî vücûd-ı mutlakın feyz-i mukaddesle tecellîsine, ihtiyâcın vardır; bunu iyi anla!" Bir feyz-i akdes, bir de feyz-i mukaddes var, burada zuhurda olan feyz-i mukaddesdir. Feyz-i akdes kendi zat’ından kendi Zat’ına olan feyzidir, feyz-i mukaddes Zat’ından vücuduna olan tecellileridir.[18] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ {ق/16}

(50/16) “Ve lekad haleknâ-l-insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihi nefsuh(u) ve nahnu akrabu ileyhi min habli-lverîd(i)”

(50/16) Andolsun, insanı biz halk ettik ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “halek-nâ” biz halk ettik “nahnu” çünkü biz, kelimeleri zâta işarettir.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50/16) Nusret Tura r.a. bu âyeti, aşk-ı ilâhi eksenli ele almıştır. İnsana bu kadar yakın olan Allah’tan gafil kalınmasını serzenişle ifade etmektedir: “Ey âşıklar, Ey sadıklar! Rabbü’l-âlemin hazretleri daha ne söylesin. Koca Peygamberimiz ne etsin, bu gaflete bu kadar yakın bir Allah’ı ben bu ihtiyar halimle görür gibi oluyorum, ciğerlerimde volkanlar, ağzımda feryatlar, beynimde infilâklar oluyor. Hacı Mehmet Hazmi Hazretlerinin bir şiirinde “Mâşuk yüzün tutmuş sana; sen bakarsın gayrı yana” buyurdukları gibi Hak Teâlâ Hazretleri damarlarımızdan yakın, daima bize bakar. Gafletle geçen zamanlarımız için binlerce tövbe ve istiğfar.”[19] 

Mesnevi-i Şerif Beyitleri ile yolumuza devam edelim;

2232. Kendi nasibimi kimseden bulmam, ancak bana benden daha yakın olan ondan bulurum.

Tecelliyât-ı ilâhiyyeden olan nasibimi ben hâriçten hiçbir kimseden almam; o nasibimi ancak bana benim hakikatim olup benim bu taayyün-i kesifimden mütehassıl olan benim benliğime bu benliğimden daha yakın olan Hak’dan bulurum.

Bu beyt-i şerîfde (Kâf, 50/16) “Biz ona şah da- manndan daha yakınız” (Vâkıa, 56/85) ya’nî “Biz ona sizden daha yakınız, velakin görmezsiniz” âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. Bu beyt-i şerîfdeki “meğer” kelimesi tekmîl-i vezn için zâid olarak vâki’ olmuştur.

2233. Bu benlik hana vakit vakit ondan erişir; binâenaleyh hu benim için kem olduğu vakit onu görürüm.

Her ân-ı gayr-ı münkasimden benim bu vücûd-ı kesîfim, Hakk’ın bir tecellîsi ile ma’dûm ve dîğer tecellî-i seri ile mevcûd olur. Şu halde benim benliğimi teşkil eden taayyünüm, “teceddüd-i emsâl-”i müteâkıbe ile durur. Vak- tâki bu taayyün-i kesîfim mahv ve zâil olur, ben ancak benim kayyûmum olan vücûd-ı Hakk’ı görürüm.[20]

Husûsiyle bilindi ki, muhakkak elsine-i şerâyi'-i İlâhiyye, Hak hakkında söylediği vakit, onu ancak umûmda mefhûm-i evvel üzere, hususta dahi, o lafız herhangi lisân ile olursa olsun, o lisânın vaz'ında, o lafzın vücuhundan anlaşılan diğer bir mefhûm üzere söylettiği şeyle getirdiler (3).

Alah’ın indinde nazil olan şeriatların lisanı Hakteala Hz leri hakkında bir şey söylediği vakit, yani bir kitapta Hakkteala hakkında şeri olarak bir husus söylenildiği vakit peygamber onun kavminin lisanı üzere söyler. Burada bir soru akla geliyor; Cenab-ı Hakk’ın lisanı varmıdır, yokmudur? Varsa hangi lisan üzeredir? Cenab-ı Hakk hangi lisanla konuşur? Arapça derse, İbranice de kitap geldi, Süryanice de geldi. Arap milletine bir kitap gelmişse onun lisanı Arapçadır. Bu şeriatın lisanı Arapçadır. Yahudilere gelmiş olsa Beni İsrail lisanınca olacaktır. İbranice geliyor, Süryanice geliyor. Allah, hakkında bir şey söylediği vakit peygamber onu kaviminin lisanında söyler. Demek ki Cenab-ı Hakkın lisanı milli ve mahalli değildir. Cenab-ı Hakkın lisanı her ne kadar bütün lisanlar O’nun lisanı ise de Zat’ının lisanı tektir. Zat’ının lisanı Allah’ça dır. 

İşte o Allah’ça olan lisanı peygamber kendi iç yapısında vahy ile milletinin lisanına çevirip tercüme edip milletinin lisanı üzere getiriyor. Çünkü Allah’ça söylese kavimi bir şey anlamaz. Milletin lisanı ile söylediği halde anlıyanlar yine de çok az. Ne diyoruz, Kur’an-ı Kerim’in dört lisanı vardır, birisi Rab’cası, yani şeriat mertebesindeki lisanı, Bu durumda İlahi kitapların ilk tercümesini yapan peygamberler olmuş oluyor. Ama bu tercümede bir eksiklik yanlış anlama yok aslının aynıdır. Arapçadan başka dillere çevrildiği gibi beşer çevirisi değildir. İşte şeriat mertebesinde bizim kitabımızın lisanı Arapçadır. Tarikat mertebesindeki lisanı A aaa Rab’ça yani rububiyet mertebesi Rab’çadır. Sanki Arapça diyecekmiş gibi oluyorsun baştaki “aaa” nida oluyor ve Rab’ça diyorsun. Rablık mertebesi, rububiyet mertebesi üzerine vaaz edilmiş oluyor ki zaten ilk emri odur, “OKU” ! Okuyamam kadir değilim nasıl okuyayım? Rabbının ismiyle oku. Yani Rab mertebesinden oku buyuruyor. Yani ikinci mertebeden anlat buyuruyor. Sonra Rabbın batını olan Hakk, Hakk’ça lisanı var onun üzerine Zat mertebesinden Allah’çası vardır. Kavimine anlattığı Rab’çasından Arapça kelamından. Çünkü Rab mertebesinden Rab’ça anlatsa evvela anlayamaz kimse. Rububiyet mertebesi Arabça lisanı üzeredir. Peygamber onu kaviminin lisanı üzere söyler ve öyle lafızlar ile söyler ki yani öyle bir kelam sanatı içinde söyler ki çünkü o şeriatın içerisinde yani ilk vaaz ettiği o lisan içerisinde Kur’an’da mevcut olan İlahi kitaplarda mevcut olan şeriat, Tarikat, Hakikat, marifet mertebelerini dahi kapsayacak şekilde şeriat mertebesinden söyler.

Eğer öyle olmazsa zaten İlahi kelam olmazdı. Beşer kelamı olur, vahy olmaz. Öyle lafızlarla söyler ki kaviminin tümü o lafızları o sözleri işittikleri ilk anda hiç düşünme den onların lisanı üzere, kullanılagelen fiiliyatları manaları üzere zihinlerinde meyda na gelmiş olan manalarını ilk anda işittiği manalarını tevil etmeden zahiri üzere alırlar. Yani o kelimenin zahiri üzere şeriat manası üzere alırlar. Zira Hakk’ın hitabı umumadır, mahaza o lisan Arabi, İbrani, Süryani gibi hangi lisandan olursa olsun peygamberlerin umuma söylediği o lafızların o lisanın vaazı itibariyle tahkik ehli ve tevhid ehli ve zahir ulamasından her bir taifeye nisbetle hususi mefumları birçok vecihleri ve müteaddid manaları vardır. Yani irfan ehli, tevhid ehli, şeriat ehli o kelamdan kendilerine ait mertebelerin hepsini alırlar. Çünkü onun içerisinde hepsi mevcuttur. Ama şeriat ehli ilk anda duydukları gibi ve ilk anda verdikleri mana ile onları sabit kılarlar. İşte şartlanma da buradan gelmektedir. 

İşte bütün yanlışımız veya eksiğimiz de bu noktadadır. İlk duyduğumuz manası itiba riyle bu mana onun tamamını kapsıyor iddiası ve düşüncesi ile yol almaya çalıştığı mızdan ve o bize pranga ayak bağı olduğundan orada kalıyoruz hiçbir tarafa gidemi yoruz. 

Ama diğer taraftam “Muhakikin” yani tahkik ehli, arifler ve “Muvahidin” yani tevhid ehli ve zahir ulamasından her bir taife diğer taifelere nisbetle hususi mevhumları yani özel manaları bir çok vecihleri yönleri ve müteaddid manaları vardır. Hak onlara o elfazda bilsinler, bilmesinler o mevhumat vucuh ve mana ile tecelli buyurur. Yani o lafsın içerisinde Cenab-ı Hakk hepsine onlara o şekilde tecelli buyurur. Onlar ister bilsinler, ister bilmesinler. Yani ariflere bir başka, tevhid ehline bir başka, şeriat ehline bir başka, marifet ehline bir başka o ilahi kitapların içerisinde mevzular vardır.

Ama şeriat ehli ilk duyduğu andaki manası ne ise onu gerçek manası zanneder, orasıyla yetinir. Ama onun manası bu kadar değildir. Nitekim Cefer sadık Hz leri; “Hakteala ibadına yani kullarına kendi kelamında tecelli eyler, velakin onlar bilmez ler.” Hem elimizdeki kitabımıza “kelamullah” diyoruz, işte bize hitab ediyor, hemde tenzih ediyoruz ötelerdedir diyoruz. وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Şah damarınızdan yakiynnim diyor, bir hala tenzih ediyoruz, ötelerdedir diyoruz. Sanki bu mülkün sahibi bir başkasıymış gibi. O ötelerde olunca buralara birileri sahip çıkacaktır. İşte al sana şirk. Genelde Türkiye’nin dini tenzih üzerine kurulmuş bir dindir. Hep ötelerde olan bir Allah mefumuna ibadet vardır. Teşbih yok bizim gerçek mertebemiz olan tevhid gene hiç yoktur. Sonra biz de kendimizi müslüman zannediyoruz.

Hakteala kullarına kendi kelamında tecelli eyler velakin onlar bilmezler. Cafer Sadık Hz leri resul (sav) in 5. yada 6. torunlarındandır. Kim ki Kur’an-ı Kerim’i idrakla, şuurla okuyorsa emin olsun ki Rabbı ona oradan tecelli etmektedir. Kelamından tecelli etmektedir. Bazen bire bir bazen dolaylı olarak bazen geçmişten seslenerek bazen halden seslenerek ama hep ona hitap etmekte dir. Hani Niyazi Mısri ne diyordu “Her ne söz ki söylenir âlemde Türkiye, Arab tut kulağın kim sanadır cümle dillerden hitap” İşte Kur’an’da sana hitap ediyor. Çünkü sana geldi taşa toprağa gelmedi لَوْ اَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْاَنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ 59/21 “eğer biz onu dağların üstüne indirseydik dağlar parçalanıp yarılırdı.” Biz onu insana indirdik neden ona bir şey olmadı اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولا 33/72 zalim ve cahil oldu, kıymeti ni tam anlayamadı. O Zalim ve cahilin başka ifadeleri de var yeri olmadığı için burada girmiyoruz. Efendimiz hadis-i Şeriflerinde “Kur’an’ın zahiri, batını, haddi ve matlaı vardır” buyurdular. Keza “Kur’an yedi batın üzere nazil oldu” buyurdular. Yedi mertebe üzerine. O zaman Kur’an’ın bir zahiri var, şeriat ehlinin hükmettiği hani dedi ya Arapçası geldiği milletin lisanı üzere olan bir zahiri vardır. 

Bir de Rabcası batını vardır. Bir de Hak’çası haddi hududu, sınırı vardır. Bir ayet okunduğu zaman o ayet ne kadar mertebeyi kapsamına alıyor, ne kadar mesela fezalardan bahsediyor, o ayet orada diyelim 3cm lik yer tutuyor, ama manası bütün âlemi kapsamına alıyor. Bu haddi, hudududr. Âdem (as) dan bahsediyor hududu nereye gidiyor, ta ilk insan dan son insana kadar hudud oluyor Hakçası. Sonra matlaı, doğuşu vardır, kaynağı vardır. Ayet hangi mertebeden kaynaklanıyor, yani hangi mertebeden çıkıyor. Şeriat mertebesi mi, ef’al mertebesi mi, Esma mertebesi mi, Sıfat mertebesi mi, Zat mertebesi mi? Kaynağı neresidir. Doğduğu yer neresidir?

Eğer Kur’an-ı Kerim’in bütün lafızları bir mertebeden çıkmış olsa, şeriat mertebesi yahut tarikat mertebesi, veya Esma mertebesinden çıkmış olsa o zaman Kur’an’ın sadece o mertebesi bilinirdi. Diğerleri gizli kalırdı. Senin binanın dört katı, beş katı varsa birisi de senin binanı bilmek, tanımak istiyorsa bütün katlarını gezdirmen lazım ki bina tamamen bilinsin.

Birinci katı gezdir, çıkar üçüncü kata ikinci katı gezdirme o kişi senin binan hakkında bilgi sahibi olamaz. Veya sadece bodrum katını gezdir diğer katları gezdirme binayı nasıl bilsin. Kur’an yedi batın üzere nazil oldu buyurdular, yani yedi nefs mertebeleri üzere her mertebenin hakikati işte yedi tane “Ha Mim” suresi var ya işte oradaki “Ha Mim” Hakikat-i Muhammedi demektir. O’na dikkatimizi çekiyor. Ve Hakikat-ı Muhammedi’nin yedi mertebesini anlatıyor o sureler içerisinde. Sekiz ya da beş de olabilirdi bunlar rast gele şeyler değildir.

Mesneviden: Hak teala Kur’an-ı Kerim’de وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” buyurdu. Sen ise bundan gafil olup, tefekkür okunu uzağa düşürdün. Yani tenzih ettin. Demek ki tefekkür bir düşünce bir uçuş bir gidiştir, bir oktur. Nerenin okudur? Hedefinin okudur, sana hangi hedefi gösterdilerse tefekkürün o hedefe gider saplanır. Eğer hedefin yoksa okun da önüne düşer. Cenab-ı Hakk sana şah damarından yakınım buyuruyor, Onu da biraz açmak lazım, şah damarının dememiş, şah damarının deseydi ne olurdu? Şah damarı dediği senin varlığındır, hayatiyetin olan varlığındır. Yani yaşamındır. Yani sende ben varım demek istiyor. Hayatın benim demek istiyor. Yani sen yoksun demek istiyor. Şah damarının dese sende ben varım demek olacaktır. Şah damarından daha yakınım dediği sen yoksun demek oluyor. “Sen ise bundan gafil olup tefekkür okunu uzağa düşürdün “ diyor Mevlana Hz leri.

Yani Hakk’ı kendi nefsinde değil de afakta aradın, uzakta aradın. Ey okunu ve yayını tertib etmiş ve akıl zekasını sair ilimlerle yüklemiş olan kimse av yakındır halbuki sen okunu uzağa atmışsın. Hakk her fehimden zahir olduğu gibi yani her idrakten meydana geldiği gibi her bir fehimden batın olan dahi yine haktır. Yani her düşüncede zuhura Helen Haktır, o düşüncede zuhura gelmeyen gizli kalmış olan bilinmeyen dahi Hakk’tır. Yani anlayışı mahdut olan kimselerin anlayışları sınırlı olan kimselerin istidatlarının yetişmediği mefhumlar ile batındır. Yani o kişi Cenab-ı Hakkı idrak edemediği yerde o batındır. Ama aynı yerde o varlık idrak edilmişse zahirdir. Dolayısıyla zahir le batın ayrı bir şey değildir. Fakat bu batıniyet anlayışları sınırlı olanların anlayışına göredir orada batın olması. Yoksa âlem Hakk’ın suretidir ve hüviyetidir. Âlem Hakk’ın Zahir ismidir diyen ve bunun böyle olduğunu zevkan bilen kimsenin fehmine göre Batın değildir.

 Çünkü böyle bir zat-ı Şerif’in idraki (Fehmi) anlayışı sınırlı değildir. Bu zat-ı Şerif, yani irfan ve idrak ehli âlem Hakk’ın Zat’ı itibariyle değil, işte tenzih burada Zat’ını tenzihtir. Sıfatlarını, Esmasını, Fiillerini tenzih değildir. İşte irfan ehli bunu böyle bilir. Kakk’ın Zat’ı itibariyle değil belki Zahir ismiyle kayıtlanması ve zuhura gelişi itibariyle sureti ve hüviyeti olduğunu bilir. Yani zahiri ve sureti itibariyle bu âlem Allah’ın varlığından başka bir varlık değildir. Olduğunu bilir. Zira o Hakk’ı bütün zuhurlarda müşahede eder. Nitekim Ebu Yezit buyurur ki “Otuz yıldan beri Allah ile tekellüm ederim halbuki nas kendileriyle tekellim ettiğimi zannedrler. Bayazid-i Bestami Hz leri “30 yıldır Allah ile konuşurum ama kullar beni kendileri ile konuştuğumu zannederler”. Neden çünkü kendini kul olarak bilmiş o mertebede kalmış. Malum olsun ki Esma Hakk’ın Zat’ının şuunatıdır. Hakk’ın Şuunatı ise O’nun Zat’ının aynıdır. Yani isim de Zat’ının aynıdır. Sana şu isimle hitab ettikleri zaman o isim senin bir vasfın ama zatının da aynıdır. “Zahir” dahi O’nun ismidir ve “Zahir” ismi âlemin ruhurunu iktiza eder. Yani Zahir ismi âlemin zuhurunu gerektirir.

 “Zahir” ismi varsa âlem olacaktır. Başka çaresi yok bunun. Zira isim bir mashar olmayınca zahir olmaz. Şimdi şu kitap olmayınca “kitap” ismi nereden zahir olacaktır. Bütün eşya da öyledir. Eşyanın bir ismi olmasa o isim nereden zahir olacak. Böylece Hakk âlemin aynı olması itibariyle âlem Hakk’ın sureti ve hüviyeti olur. Ve nitekim Hakk suveri akıl ve his suretleriyle ve ruhaniye ve cismaniyeden zahir olan şeyin mana cihetiyle ruhudur. Ve Hakteala bu cihetten batındır. Böylece âlemde zuhur ve manada batın kaydıyla mukayyet olan Hakk’tır.

 Zuhur ve batın Hakk’ın hüviyetidir. Zahir ve batın Hakk’ın hüviyetidir. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ 57/3 Ve Hakk zahirin ve batının hüviyeti olunca batıniyetin zahiriyete nispeti suretin müdebbiri olan ruhun surete nispeti gibidir.Suretin tedbir edicisi yani meydana getiricisi olan ruhun surete nispeti gibidir. 

Ve Hakk'ın ma'rifetinde tenzih ve teşbih beynini cem' eden ve onu iki vasf ile vasf eyleyen kimse, nasıl kî kendi nefsini tafsil özere değil, mücmelen arif oldu ise, Hakk'ı dahi tafsil üzere değil, mücmelen arif olur. Zîrâ âlemde suverden olan şeyin adem-i ihatasından, nâşî, onu iki vasf ile tafsil üzere vasf etmek müstahîldîr (7).

Sınırlamış ve kayıtlamış kişi Hakk’ı bilmemiştir. Çünkü teşbih eden kimse Hakk’ı cismaniyete benzetip onda hasreder, yani âlemde bütün varlıkların zuhurları Hakk’tır ki sadece bu madde âleminde görmeye çalışır burada görür. Halbuki bu gayri mahdut olan mutlakı kayıtlama ve sınırlamadır. Keza tenzih eden kimse dahi Hakk’ı cismaniyetten tenzih eder yani ötelerde göklerde bir cismani yetten tenzih eder, bundan Hakk’ın haddi cismaniyetin hududunan hariçtir manası çıkar. Yani hakk’ın varlığı bu cisimlerin dışındadır manası çıkar. 

Ama Allah; وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben sana şah damarından yakınım “ buyuruyor, biz ise bunun dışına atıyoruz. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 “nereye baksan Hakk’ın vechidir” buyuruyor, biz yine O’nu ötelere atıyoruz, tenzih ediyoruz. Güya yüceltiyoruz. Hakkın marifetinde tenzih ve teşbih aarasını cem eden ve O’nu iki vasıf ile vasf eyleyen kimse nasıl ki kendi nefsini tafsil üzere değil mücmelen arif olduysa Hakk’ı dahi tafsil üzere değil mücmelen arif olur. Zira âlemde suverden olan şeyin ademi ihatasından naşi onu iki vasf ile tafsil üzere vasf etmek imkansızdır.

Yani mutlak arif tahkik ehli olan arif, lafsi arif değil, ismi arif değil, arif isminin müsemması ile arif olan yaşayan Hakk’ı ahadiyet-i zatiyesi hakikat-ı vahidesi itibarıyla yani ahadiyet mertebesindeki Zatı itibarıyla ve hakikat-ı vahidesi yani tek hakikatı itibarıyla yani ahadiyet mertebesi itibarıyla taayyunatın tümünden tenzih eder. Yani bu var edilmiş âlemlerin cümlesinden hepsinden tenzih eder. Yani ahadiyet mertebesinden ne sıfat ne esma ne ef’al ne herhangi bir faaliyet ne bir oluşum yoktur bunların tümünden tenzih eder. Daha önce de geçtiği gibi cenab-ı hakk’ın Zat’ını tenzih ederiz, her şeyden, fiillerini isimlerini değil. İşte burada tenzih ile teşbihin arasını bulanlar kamil ariflerdir. Hakikat-ı Vahidesi yani tek hakikatı itibarıyla meydana gelen bu varlıkların bu âlemin tamamından tenzih eder. Âlemin suretlerinde bu âlemde gördüğümüz suretlerde varlıklarda zuhuru ve tecellisi ve ismi zahir cihetinden yani “Zahir” ismi yönünden itibariyle cihetinden âlem hakk’ın hüviyeti olması itibariyle de teşbih eder.

Yani Hakk’ın hüviyetinden başka bir şey olmadığından idrak eder böylece de teşbih etmiş olur. Yani evvela tenzih ediyor, Ahadiyeti itibariyle bu âlemlerden tenzih ediyor, ama bu âlemlerdeki zuhur ve tecelli O’nun “Zahir” ismi yönüyle olduğundan O’nu da teşbih ediyor. Yani Hakk şunda Haktır bu da Hakk’tır diye belirli hallerde sınırlamak suretiyle isimler tecellisi suretiyle teşbih eder. Yani her bir varlığın hakikatini Hakk’ın hakikati olduğu nu teşbih eder. Bunu teşbih yoluyla bilir tenzih yoluyla değil. Hakk hakkında bu suretler tenzih ve teşbih arasını cem eder. Yani tenzih ve teşbihin arasını birleştirir. Yani hem tenzihi idrak eder yaşar ve hem de teşbihi idrak eder yaşar. Şu halde Hakk’ı batın ve birlik yönüyle tenzih eder. Yani batınıyeti yönüyle ve tekliği yönüyle tenzih eder. Teşbihin gereği olan zuhur ve kesret vasıflarıyla vasıflandırır. Yani ikişekliyle vasıflandırır Hakk’ın varlığını.

Hakk’ı böylece vasıflandırmak tafsili olarak değil, mesela bir ormana girdiğin zaman oradaki bütün ağaçları sayamazsın. Ağaçları saysan dallarını sayamazsın, dallarını saysan yapraklarını sayamazsın. Ama “orman “ dediğin zaman o ormanı idrak etmiş olursun. Bu durumda tafsilen değil mücmelen yani toplu olarak, cem edilmiş olarak bilirsin. Allah’ı da rabbını da böyle bilirsin. Tafsilen bilmen mümkün değildir. Eğer Cenab-ı hakk’ı tafsilen bilmek mümkün olsaydı O sınırlanmış olurdu. Ayrıca bu yönüyle de bilemezsin, sınır koyamazsın. Hakk’ı bu iki vasıf ile tafsil üzere vasıflandırmak muhaldir. Yani hem tenzih yönünden vasıflandırmak, hem teşbih yönünden vasıflandırmak mümkün değildir. Zira âlemin suretlerinin tamamı ihata eylemek mümkün değildir. Âlemdeki varlıkların bütün suretlerin tamamını idrak etmek mümkün değildir. 

Böyle bir kimse Hakk’ı fsil üzere değilde belki icmal üzere arif olur. Arif-i Billah olduğu halde yine de tafsil üzere bilmesi mümkün değildir. İşte bu bir tek varlıkta meydana geldi Hz Resul (sav) de. Tüm bu âlemi tafsil üzere idrak etmek Resul (sav) da medya na geldi. Neden? Çünkü kendisi bu âlemlerin hakikati, kaynağı olduğundan, Hakikat-i Muham medi kaynağı olduğundan eğer sende bir şey varsa sen onun özünü bilirsin. Senden kaynaklanıyorsa, sen meydana getirmişsen tabi ki onu bilirsin. Bilmezsen meydana getiremezsin. 

Mademki meydana gelmiş Hakikat-i Muhammedi üzere o o yönden bilinmiş demek tir. İşte Miraç gecesinde Sidre-i Müntehada gördüğü ağaç bu ifadede. O ağaç da bir zamanlar çekirdekti. Neden tek bir ağaç gösterdi burası sınır dedi? Onun yanından da geçersin üstünden de geçersin. Ama ağacı neden gösterdi? İşte o ağaç bir zamanlar çekirdekti ekildi dikildi belirli süreler sonra çimlendi gövde oldu dallar oldu yapraklar oldu, çiçekler oldu meyveler oldu nihayet meyveler toplandı yere düştü tekrar başlangıçtaki gibi çekirdeğe dönüştü. 

Yani aslına dönüştü. İşte insan da böyle bir çekirdek, zaten bir çekirdekten meydana geliyoruz, böyle zaman içerisinde gelişiyoruz, büyüyoruz fizik olarak kemale eriyoruz, sonra tekrar zevale gidiyor. İşte Hakikat-i Muhammedi çekirdeği de böyledir. Bir çekirdek iken zaman içinde gelişmesini sağlıyor kemale eriyor, sonra o çekirdekten başka çekirdekler yenileniyor, başka ağaçlar. İşte orada Hindistan kirazı şeklinde su küpleri gibi kirazları oluyormuş. İşte Resul (sav) o gece Hakikat-i Muhammediyi çekirdekliğinden tekrar çekirdek oluşumuna kadar geçen devreyi bir anda seyretti. İşte onun için daha yatağı soğumamıştı dödnüğü zaman diye belirtilir. Böyle bir kimse Hakk’ı tafsil üzere değil belki icmal üzere arif olur. Zira sonsuz olan şeyin bir defada ihata ve tafsili mümkün değildir. Fakat Hakk âlemin suretlerini kesintisiz ve ebedi olarak sonsuz olarak tafsil eder. Onun için bir defada bir akıl tarafında bunların ihata edilmesi mümkün değildir. 

Nitekim o tahkik ehli olan arif kendi nefsini dahi tafsilen değil mücmelen bilir. Neden? Hangimiz saçımızı saydık kaç tane vücudumuzda kıl var bilebildik mi? Hangimiz vücudumuzdaki doku hücrelerini saydık biliyormuyuz? Hangimiz kandaki hücrelerin sayısını ve her an olan olayların adedini biliyor? Vücut organlarının tam manasıyla nasıl çalıştığını hangimiz biliyoruz? Bunları icmal, mücmel yani toplu olarak biliyoruz. İşte insan kendi varlığını tafsil olarak bilemedikten sonra İlahi varlığı tafsil olarak nasıl bilsin ki. Nitekim o tahkik ehli olan arif kendi nefsini dahi tafsilen değil mücmelen yani toplu olarak bilir. Yani bilir ki kendi nefsi Esma-ı İlahiyeden bir ism-i Hassın masharı zuhur yeti ve suretidir. Yani özel bir ismin zuhur yeri ve o ismin suretidir. Bunu bilir, tafsilen bilemez. 

Ama aslında bunu bilmek de çok şey demektir. Bunu bilmek kendi hakikatini bilmek demektir. Kendi aslını bilmek demektir. Kendi Rabbını bilmek demektir. Kişideki kimlik ismin suretlenmiş şeklidir. Yani Cenab-ı hakk’ın Esma-ı ilahiyesin den bir ismin, ism-i Hassın surete bürünüp ortaya çıkmış halidir. Senden kasıt budur. Ondan, bundan, benden kasıt da böyledir. O ismin masharı, zuhur yeri ve o ismin suretidir. İsim onun ruhu ve batınıdır. O esma-ı İlahiye o varlığın ruhu ve batın kısmıdır. Kendisi de o ismin zahiridir. Kendi nefsinde müşahede ettiği kemalatın bazısı o ismin hazinesinde gizli olan şeylerdendir. Yani insan daha evvelce bilmediği şeyleri yavaş, yavaş ortaya çıkarması, neden o ismin hazinedeki mevcudiyetinin zaman içerisinde ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. 

Daha evvelce bilmediği o şeyler sonra zaman içerisinde ortaya çıkmış oluyor. Neden çünkü o hazinede gizlidir. Hazinede muhafaza ediliyor, hazinede vardır. İşte kimin hazinede neyi varsa bir ömür boyu onu çıkarabiliyor, onun dışında başka bir şey de çıkarması da mümkün değildir. İşte o hazinede neler olduğunu bilmediğimizden o hazineyi çıkarmak için uğraş mamız gerekiyor. Amma var amma yok o mesele ayrıdır. Ya varsa çıkarmadığı mız zaman ihmal ettiğimizde ya varsa ne olacak işte o bizim için çok büyük bir kayıp olacak. Bu çalışmalardan da gaye o dur. Olanı ortaya çıkarmaktır. Böylece Rabb-ı Hassı olan ismin hazinesindeki kemalatın tamamını tafsilen bilmez. Kişinin kendi isminin hazinesinde neler olduğunu tafsilen bilmez. Yani o ismin özelli ğini bilir, ama kendi içinde olmasına rağmen neler olduğunu bilmez. Ne zaman bilir onu zuhura çıkardıkça varlığını bilir. 

Allah vahidir ama aynalarda çok gözüktüğünden burada da kesret üzeredir. Bu mabuda uluhiyeti tahayyul eden abid-i edna ise yani aynanın birinde uluhiyet tahayyul eden abid-i edna yani gerilerde olan abid ise abid-i alanın müşahadesinden habersiz olduğundan biz bunlara bizim Allaha yakınlığımıza yaklaştırsın diye tapıyoruz derler. Yani kendilerini aldatırlar. Allah’a yaklaşacağız diye tapıyoruz derler. Nitekim ki günümüzde aynı şeyler vardır, işte şu kadar oruş tuttuk bu kadar namaz kıldık şunu yaptık allah’a yaklaşalım diye yaptık bunları diyorlar. Ne kadar acayıp iştir ki Allah kendilerinde olduğu halde bunları yapmakla Allah’tan uzaklaşmış oluyorlar. Şimdi şu senin cebinde buna yaklaşalım diye bunları bınları yaptık diye bundan uzaklaşıyor sun. Şu anda insanlar açıktan bir puta tapacak değiller ama şimdi putlarımız bir sürü işte onları ilah ediniyorlar hayallerinde onlar onları bir yere götürecekmiş gibi önder olduklarından gitmek istedikleri yere onlar yaklaştıracaklarmış zannediyorlar.

Kendindeki Hak’tan ne kadar uzaklaştıklarının farkında değillerdir. Bu sende zaten var buna yaklaşmak için o senin zaten içinde mevcut bizatihi yaklaşman diye bir şey söz konusu olmaz çünkü özünde var, senin varlığı O işte işte buna yaklaşmak için bazı şeyler yapmak ondan tirilyonlarca sene uzaklaşmaktır. İşte Abidin ednası bunu yapar, alası da yaklaşmayı bırak kendindekini arar yahut kendi kediyle kendinde olur. Allah وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben sana şah damarından yakınım” buyuruyor, hal böyle iken yaklaşmayı aramak ötelerde aramak abesle iştigal olur. İrfan ehileri cemiyetin dışında kalmıştır, onu anlayan olmaz, ya da çok az olur. Neden çünkü onların ilahlarına tapmaz onların hayalleri istikametinde gitmez, onların düşündğükeri şekilde düşünmez. Bu mabutta Uluhiyeti tahayyul eden abid-i edna ise abid-i alanın müşadesinden habersiz olduğundan biz onlara bizim Allah’a yakınlığımızı yaklaştırsın diye tapıyoruz derler. Nitekim İsevilere Hz İsanın ve Hz Meryemin tasvirleri önünde niçin tapındıkları sorulduğunda, hani kiliselerde Hz. İsa ve Meryem ananın resimleri, tasvirleri, onların önünde tapınıyorlarya, alnına göbeğine, sağına soluna işaret ederek, bunlara niçin tapındığı sorulduğunda aynı cevabı veriyorlar. 

Yani bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz diyorlar sorulduğunda. Fakat abid-i ala, onlara hitaben yani ileri derecedeki kul onlara hitaben sizin ilahınız ancak ilahi vahittir, Meryem anaya Hz İsa’ya tapmayın, sizin tapacak olduğunuz ilahınız tek bir ilahtır. Onlarda teslis varya, ondan yapıtorlar. Nerede zahir olursa olsun ona yönelin Hakkın çok tecelliyatları sizi zat-ı Vahiden perdeye düşürmesin, gaflete düşürmesin der. Yani Muhammedi meşrep olan arif-i ala Hakkın varlığı nerede zuhur ederse etsin oradaki, zuhurdaki oluşuma değil zuhurda var olan onun hakiatine yönelir.[21]

“ İz- -T-B- ” Şimdi Hak, onlara bu makam-ı zevkî-i lezizi, imtinân cihetiyle vermedi. Belki onlar, onu ancak üzerinde bulunduk­ları amellerinden, hakâyıklarının müstehak olduğu şeyle aldılar. Ve a'mâllerinde sa'y etmekte Rabb'in sırât-ı müs­takimi üzerine idiler. Zîrâ nâsıyeleri onun için bu sıfat sa­bit olanın yedinde idi. İmdi onlar nüfuslarıyla yürümedi­ler. Belki ayn-ı kurba vâsıl oluncaya kadar cebr-i hükmî ile yürüdüler (Vakıa, 56/85) ya'nî "Biz fâniye sizden daha yakınız; fakat siz görmezsiniz" (21).

﴿٨٥﴾ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لاتُبْصِرُونَ

56/85-) Ve nahnu akrebü ileyhi minküm ve lâkin lâ tubsırun;

56/85-Biz ona sizden daha yakınızdır, fakat görmezsiniz.

Ya'nî Hak, nüfûslarından fânî olanlara yani nefislerinden fani olanlara bu makâm-ı zevkî-i lezizi fazl cihetinden vermedi. Belki onların bunu bulmaları gayr-i mec'ûl yani var edilmemiş olan gerçekten kendilerinde olan zati istidatları yüzünden verildi ve ilm-i ilahide onların a’yanı o a’ma üzere sabit lmuş idi. Binâenaleyh bu makamı, ha­kkatlerinin istihkakı, hasebiyle aldılar. Ve onların amelleri, alınlarından tutup çeken Rabb-i hâsslarının sırât-ı müstakimi üzerin­de yürüdükleri için sâdır olmuş idi.

 Yoksa onlar kendi zâtlarıyla ve nüfuslarıyla yani nefisleri ile yürümediler o yolda. Ve nüfûslarından mütevellid olan vehm-i bu'd (uzaklık)yani uzaklık vehmi gitti ve ayn-ı kurba vâsıl oluncaya kadar, cebrin hükmü altında yürüdüler. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Vâki a'da "Biz ölüye sizden daha yakınız; velâkin siz görmezsiniz." (Vakıa, 56/85) buyurur.

Vakıa (56) / 85- Ona o zaman biz sizden yakınız ama siz görmezsiniz.

İmdi cebir, a'yâna ve isti'dâdât-ı a'yâna râci'dir. Bunun için Hz. Şeyh (r.a.) ibarede cebri, Rabb'e isnâd etmedi, belki şüpe ve tereddüt etti. Velâ­kin nazar-ı evvele göre cebir, sırât-ı müstakim üzere olan Rabb'indir. Ve nazar-ı sânîye göre, yani ikinci görüşe göre Rabb-i mutlaktan Rabb-i hâssı ve hükm-i hâssı taleb eden kişinin a'yân-ı sabitenindir. Bu nükteye dahî dikkat lâzımdır ki, Hz. Şeyh (r.a.) bu Fusûsu'l-Hikem'de ba'zı âyât-ı kur'âniyyeyi gibi bir ibare ile ibârât-ı Fusûs'a rabt etmeksizin metn-i Fusûs tarzında îrâd buyururlar. 

 Bunun vechi budur ki, onlar {Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretlerinin ilimler vârisi ve maârifidir. bu gibi ilâhiye mazharları hakkında şeref-vârid olmuştur. Ve onlar nefisle­rinden fâni ve Hak'la bakî oldukları için, lisanları Hakk'ın lisânı­dır. Binâenaleyh bu i'tibârla Fusûs'un söyleyeni Hak olduğundan, Hz. Şeyh (r.a.) ba'zı ibârât-ı Fusûs ile yani Fusus’ta bazı ibaretler ile âyât-ı kerîme arasında bu gibi bağlantı îrâd buyurmazlar.

Ve ancak meyyit görür; zîrâ o mekşûfii'l-gıtâdır (perdesi açılmıştır). Binâena­leyh onun basarı keskindir. Ve Hak Teâlâ bir meyyiti bir meyyitten tahsis etmedi. Ya'nî kurbda saîdi şakiden tahsis etmedi (Kâf, 50/16) ya'nî "Biz insana şah damarından daha yakınız" dedi..وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ ….ve bir insanı bir insandan tahsis etmedi. İmdi abde kurb-ı ilâhî vardır. Ve ihbâr-ı ilâhîde onda hafâ yoktur. İmdi Hakk'm "hüviy-yeti"i abdin a'zâ ve kuvâsının aynı olmaktan daha yakın bir yakınlık yoktur. Halbuki abd, bu a'zâ ve kuvânın gayrı değildir. Böyle olunca abd halk-ı mütevehhemde Hakk-ı meşhûddur. Binâenaleyh mü'minler ve "ehl-i keşif ve vücûd" indinde, halk ma'kul ve Hak ise mahsûs ve meşhûddur. Bu iki sınıfın gayrisi indinde ise Hak ma'kul ve halk meş­hûddur. Bu surette onlar tuzlu su menzilesinde dir. Ve tâi-fe-i ûlâ ise içenini kandıran tatlı ve leziz su menzilesindedir (22).

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ …. şah damarından daha yakınız.) dediği bütün insanlara şamildir, gerek şaki olsun, gerek said olsun. Biz ilk aklımıza geldiğinde hemen mü’minlere yakındır gibi yahut said lere yakındır gibi geliyor, ama yukarıda ayırmadı diyor. Yani kurbda saidi şakiden tahsis etmedi. Ya (Biz insana ni Allah kendine yakınlıkta şaki ile saidi aynı durumda tuttu diyor. Bizim ilk aklımıza gelen, tabi iyi niyetle mü’minler O’na yakın oldu gibi, ama hepsi O’na yakın ayırmadı diyor. 

Yani meyyitin basarından tabiatın örtüleri sıfat-ı beşeriye ve nefsaniye perdeleri kalkmış ve artık onun görüşü doğru ve keskin bulunmuş olduğundan Rabbinin kendisinde olan kurbunu o görür. 50/22

﴿٢٢﴾ لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ

50/22-“Andolsun sen bundan gaflette idin, derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” Bununla beraber (S.a.v.) Efendimiz gibi bir Hâdî'nin Rabb-i mutlaka da'vetine icabet etmeyen Ebû Cehil gibi kimsenin körlüğü yine bakîdir. Zîrâ o Rabb-i mutlaktan mahcûbdur. O ancak nâsıyesinden tutan Rabb-i hâssının kurbunu müşahede eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur : (İsrâ, 17/72) 

﴿٧٢﴾ وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى وَاَضَلُّ سَبِيلا

17/72-) Ve men kâne fiy hazihi a'ma fehuve fiyl ahıreti a'ma ve edallu sebiyla;

17/72-Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)! (Düşünce) yolu (tarzı) itibarıyla daha da sapmıştır!

Ve bu kurbu müşahedede saîd olsun şakî olsun hepsi müsavidir. Zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerîmede bunu ba'zı emvâta tahsis etmedi. Yani bazı mevtaya tahsis etmedi.

Belki mutlak olarak zikr etti. Ve keza "Biz insana şah damarından daha yakınız" (Kâf, 50/16) dedi. Ve bu yakınlığı mutlak surette beyân buyurdu; ve insan­ların ba'zılarına tahsis etmedi. İtaat eden olsun cürüm işleyen olsun tümüne içine aldı. Şu halde abd için Hakk'ın yakınlığı muhakkaktır. Ve bu bâbda şeref-haktan kula gelen ihbâr-ı ilâhîde, ya'nî hadîs-i kudsîsinde gizlilik yoktur; belki aşikar ve açıktır. “Ben kulumun duyması olurum, görmesi olurum, eli olurum, ayağı olurum” hadis-i kudsisinde hafa yoktur. Yani gizlilik yoktur, belki çok açık ve vazıhtır. Bu kurb nasıl muhakkak olmasın ki, Hak kendi "hüviyyef'ini abdin kuvâ ve a'zâsının aynı kıldı. Yani Hak kendi hüviyetini abdın azaları ve kuvvaları kıldı Acaba bundan daha yakın bir yakınlık olur mu?

Çünkü Hak, ilmiyesi suretlerinde ibaret olan eşyanın a'yân-ı sâbitesi, kendi zât-ı lâtifi, mertebe mertebe tenezzül buyurmak suretiy­le, yine kendi vücûdundan vücuda feyz verme eyledi yani meydana getirdi. Bu surette "halk" dediğimiz şey vehmî ve i'tibârî bir şey oldu; ve "abd" dediğimiz şey dahi bu mevhum olan halkta, meşhud olan Hak oldu. Binâenaleyh bu hakîkata muttali' olan mü'minler ile ehl-i keşf halkı taakkul edip Hakk'ı his ve müşahede ettiler. Yani halkı akl ederek Hakk’ı his ve müşahede ettiler. 

Yani Hakk’ı akl ettiler, halkı müşahede ettiler. Yani akıllarında Hakk var ama müşahadelerinde halk vardır. Onların indinde vücûd-ı Hak başka ve vücûd-ı halk başkadır. Binâenaleyh bu taife perdelerinin kesafeti ha­sebiyle ayrı ayrı iki vücûd isbât etmiş olurlar.

 Ve vücûd-ı Hakk'a vücûd-ı halkı teşrik ederler yani şirk ederler. Gariptir ki, Hz. Şeyh (r.a.)ın teşbihine ittibâan biri çıkıp "Bu halkın vücûdu Hakk'ın aynıdır" kavliyle tevhîd-i sırftan bahs etse tekfir ederler yani küfrüne kail olurlar. İşte bu taifenin ilmi tuzlu su gibidir. Çünkü onları dinleyen teşne-i hakâyıkı kandırmaz. Yani hakikate susamış olanları kandırmaz. Fakat evvelki taifenin ilmi tatlı ve lezîz su gibi olduğundan içenleri kandırır ve isteklileri bu marifet doyurur.[22] “ İz- -T-B- ” Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?

(En’am 6/31)

بوا بلقاء اللهعنَذِينَ كَذَّعقَدْ خَسِرَ ال

“kad hasirelleziyne kezzebu bilikaillahi gerçekten allah lika/mülaki ile kezzeb/tekzib eden zatlar hasir/hüsran oldular “Allah’a mülaki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”

(En’am 6/52) 

هوهمعلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّعوَلَا تَطْرُدِ ال

بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ

ve la tatrüdilleziyne yed’une rabbehüm bil ­ğadati vel aşiyyi yüriydune vechehü “Sabah ve akşam Rablarının vechini/yüzünü görmek için dua edenleri huzurundan kovma”

(Bakara 2/115)

وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ

فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ

“ve lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi” 

 “Doğu ve batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın vechi/yüzü oradadır.”

(Rad 13/2)

كُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَعيُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّ

“yüfassılül ayati le’alleküm bilikai rabbiküm tükınune”

 “Allah ayetlerini açıklar, umulur ki, siz Rabbinize yakıyn olarak mülaki olacağınızı bilesiniz.”

(Hadid 57/3) 

ظَاهِرٌ وَالْبَاطِنُعلُ وَالْآخِرُ وَالظََّهُوَ الْأَوَّلُ ﴿٣﴾

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel batınü ve hüve bikülli şey’in aliymün”

 “Evvel, ahır, zahir, batın odur; o her şeyi hakkıyla bilendir.” Zikr “la mevcude illa Allah” 

“Mevcud yoktur ancak Allah vardır.”

(Enfal 8/17)

الله رمىأوَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ

“ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema” ve vakta ki attığında sen remey/atmadın ve lakin allah remey/attı “Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”

(Kaf 50/16)

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“ve nahnü akrebü ileyhi min hablil veriydi” 

 “Biz ona şah damarından daha yakınız”.

(Ahzab33/56)

بِّيعونَ عَلَى الذّواللَّهُ وَمَلَائِكَتُهُ يُصَلُّونَعاَنۡ ﴿٥٦﴾

وَعَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًاولَّذِينَ آمَنُوا صَلُّواعلَهَا اَلْويَا آيَ

“innallahe ve melaiketehü yusallune alennebiyyi ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliymen”

 ‘‘Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine Salat ederler, Ey iman edenler! Sizde ona salat edin ve gönül­den teslim olun”

(Enbiya 21/107)

رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينََوَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا

“ve ma erselnake illa rahmeten lil âlemiyne” 

 “Biz seni ancak âlemlere rahmed olarak gönder­dik”

(Hadis-ü Küdsi)

#### “Levlake levlak lema halaktul eflak” 

“Eğer sen olmasaydın olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim.

(Hadis-i Şerif)

“Men arefe nefsehu fekad arafe Rabbehu” 

“kendi nefsini arif olan/bilen, kendisinin Rabbını arif olur/bilir”

(Hadis-i Şerif)

“Muti kable en temut” 

“mevt olmadan/ölmeden evvel mevt olunuz”

(Zümer 39/9)

لِلَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَعذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّعقُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ

إِنَّ مَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ

“kul hel yesteviylleziyne ya’lemune velleziyne la ya’lemune in­nema yetezekkerü ulul elbabi “De ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak Kamil akıl sahipleri anlar”

(En’am 6/50)

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ

kul hel yestevi’l a’ma ve’l bæsıyrü “De ki: görenle görmeyen bir olur mu”

(İsra 17/72)

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى

“ve men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiy’l ahıreti a’mâ “Kim burada a’ma olup Rabbini göremezse ahirette de a’madır!” Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?

Yukarıda belirtilen ve benzeri bir çok ayet ve hadis bize bu­nun mümkün olduğunu göstermektedir, zaten gaye de budur. 

Âdem ile başlayan Allah’ı bilme seyri 

- yavaş yavaş yükselerek Musa (as) “Tenzih” merlebesinde görülmek istendi ise de “len terani” 

“sen beni bu mertebede göremezsin” hitabı geldi. 

İsa (as) “Teş­bih” mertebesinde “rafe allahu ileyhi” 

“Allah onu kendi katına yükseltti” buyurdu, o’da orada kaldı geri dönemedi, daha sonra indirileceği, evvelce bahs edildi. 

Ve işte iki cihan serveri Allah’ın habibi son Peygamberi bir gece “Sübhanellezi esra” ile başlayan muhteşem olguyu habibine hediye etti. 

Allah’ın ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu bilinç Abdiyyet mcrtebesinden kemalini buldu, bütün mertebeleri kendinde topladığından “Tevhid vahdet” meydana geldi ve bütün bu oluşumları ümmetine he­diye etti. 

Ve ümmetinin belirli gayretleri sonunuda Allah’ı müşa­hede edebileceklerim ifade etti. 

İslam, İnsanlığın kemali. 

Mi’rac da insanın kemalidir. 

Bunun da kemali “kadr” kadrini kıymetini bil­mektir.

Görüş ve Müşhade;

Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır. 

Allah-ı, Zat-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır. 

Zat-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek müm­kündür, ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’al”, “esma”, “sıfat” ve “zat” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişik­lik arz etmektedir. 

Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleri­dir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir.

Arifler, “vuslat marifettir” demislerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir. 

Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir.

Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık öte­lerdedir, görülmez; bilinir. 

Onun için Musa (as) “len terani” hitabına maruz kaldı. 

Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hak­ta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertehesi”dir. 

Bu mertebede ku­lun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konu­su değildir.

Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve mü­şahede meydana gelebilmektedir. 

Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür. 

Burada kuldan gören Hakk, ve görü­len de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.

Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşle bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı, yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

İşte bu makam varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah-ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler. 

Bu hal (Ali İmran 3/18)

هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ

“şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” 

 “Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifade­siyle Allah’ın kelamında zuhur eder.

(Araf 7/1729)

وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ

“ve eşhedehüm ala enfüsihim” onları/kendilerini şahit/tanık tuttu “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir. 

Gerçek yaşamın her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahede hali vardır. 

Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayalî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleridir. 

Onların; “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”larıdır, ki bu da hayal mertebesinde oluşan hayali bir görüştür. Ayırd edilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayalden kurtulmak ancak marifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahedeye geçmekle mümkün olur.

(En’am 6/103)

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ

طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ

“la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” 

“Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.

İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisinde ki 

- “ihsan” *(13)[23] “ İz- -T-B- ”ifadesiyle perdesi aralandı, 

- “ve nefahtü” “ben ona ruhumdan üfledim” iradesiyle başladı, 

- ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi.

İslam dininin, son din; 

Hz. Muhammedin, son pey­gamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Malımud”un sahibi olması bu sebeptendir. 

Ümmetinin veli ve arifleri de bu sırrın zuhur yer­leridir. 

“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu hal­kı halk ettim.” Hadisi Küdsisinde belirtilen, gizli hazine zuhura çıktı ve bilindi, müşahede edildi gaye tamamlandı. 

Her geçen gün kıyamet yaklaşmaktadır. 

Hadis-i Küdsîde “insanın sırrı, sırrımdır ve sırrımın sırrıdır” buyruldu. 

Muhyiddini Arabi manasında İdris (as)dan kıyametin alametlerinden sorduğunda “Âdemin halk edilesi kıyamet alametidir.” demiştir, ve Mi’rac hadisesi ile de insanın dünya üstündeki yaşamı kemale er­miştir. 

Bu oluşumların kıymetini bilmek de Kadir gecesi ile ifade edilen kadir ve kıymet bilmek ile mümkündür. 

Bu bölümün sonuna geldiğimde de yaşadığım bir şeyi belirtmcden geçemiyeceğim.

Mi’rac mevziiıınu oluşturmaya çalışırken Tevrat’tan Mûsâ (as)ın, İncil’den Îsâ (as)ın mevzu ile ilgili hallerini almayı da düşünmüştüm fakat öyle bir hal oldu ki onları yazma imkanı bulamadım.

Şöyleki: Mevzuu baştan beri yazdığım uçlu kurşun kâlem, gü­zel güzel yazmaya devam etti, fakat mevzu ile ilgili Tevrat ve İncildeki kısa, kısa bilgileri yazmaya haşladığım ilk anda kâlemin ucu (çıt) diye kırıldı, tesadüftür dedim tekrar yazmaya haşladım iki üç harf yazmadan yine kırıldı, tekrar denedim, yine, yine kırıl­dı.

Daha fazla yazmaya ısrar etmedim ve anladım ki Mevlam bu kitabın içine başka yerden aktarma ve tartışmaya açık bilgileri koymamı istemiyordu.[24] “ İz- -T-B- ”

**********

قَالَ لَا تَخَافَا إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى

 (Kâle lâ tehâfâ innenî meakumâ esmâu ve erâ.) 

(Tâ-Hâ-20/46) “(Allahû Tealâ): “İkiniz (de) korkmayın! Muhakkak ki Ben, sizinle berâberim, işitirim ve görürüm.” dedi.”

**********

Görüldüğü gibi hâdiseler o kadar yakından anlatılıyor ki Cenâb-ı Hakk (c.c) ile sanki bir yerde oturmuş karşılıklı konuşuyorlar. İşte Cenâb-ı Hakk (c.c) bu derece hâdiselerin içerisindedir.

Âyet-i kerîme’de Cenâb-ı Hakk (c.c) (Kaf-50/16) “Biz ona şah damarından daha yakınız” demektedir. Kişinin şah damarı hayatıdır yani madde varlığıdır. Cenâb-ı Hakk (c.c) işte o madde varlığından sana daha yakınım demektedir. Madde bedenimizle sûreti ile berâberdir ancak özüyle bize daha yakındır. 

Madde bedenimiz ve onu meydana getiren ışınsal varlığımız ve onun ötesinde rûhumuz da vardır. Cenâb-ı Hakk (c.c) Bu rûhsal varlığımız ile bize yakın olduğunu ve esas gerçek varlığında o olduğunu anlatmak istiyor. 

Bizler farkında olmadan şu kişi şunu yaptı bu kişi bunu yaptı demeye başladığımız anda gizli şirkin içerisine düşmüş oluyoruz. Ancak diğer yönden bakarak bunları Allah yaptı dememiz de doğru değildir. Bu fiillerin işlendikleri mertebeler dikkâte alınarak hüküm verilmesi gereklidir. Bu nedenle çok fazla yorum yapmadan sadece seyretmek tavsiye edilmiştir. 

Bütün varlığımızda mevcud olan hakikat-i İlâhiyye yi ne derece idrak ediyor isek o nisbette Hakk-ı temsil ediyoruz demektir. İşte bu temsiliyyetimiz yönüyle bizimle beraberdir, ancak arada yine de bir beden perdesi olduğundan mutlak bir beraberlik değildir kişinin bünyesinde şüphelerde mevcud olduğundan bazı zaafları vardır. İşte bütün bunların aslında hayal ve vehmin ürünü olduğunu bize kesin olarak bildirmektedir. “Ben, sizinle berâberim, işitirim ve görürüm.” dedi.” Bu kesin ifadenin te’vile ihtiyacı yoktur, (beraberim, ene ve ente’nin tevhidi ile o bedende mevcudum. İşitirim, onların işittikleri benim işitmemdir. Görürüm, onların görüşü benim görüşümdür.) Demektedir. 

Beraber olma bir bakıma madde, zâhiri bütünlük görme ve işitme ise, bâtıni lâtif beraberliktir. Her ne kadar bunlar Fir’âvn’da da var isede o bunları kendine ait güçler olduğunu zannettiğinden kendini mülkün sahibi zannetti ve ve her ne kadar zâhiren çok gözükse bile nefsi ile beraber yalnız kaldı. 

Siz ona Cem’iyyet-i İlâhiye ve mertebe-i Mûseviyyet ile gittiğinizden dolayı ondan korkmayınız.[25] “ İz- -T-B- ”

**********

----------------- 

William Miller kitabı sayfa 46.

“Îsâ kendi hakkında şöyle dedi “Ben dünyânın ışığıyım, benim ardımdan gelen karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.” (Yuhanna, 8/12) Güneşin ışığını gördüğümüz zaman güneşi görürüz Îsâ Mesîh’e baktığımız zaman Tanrı’yı görürüz. Îsâ, “Beni görmüş olan Baba’yı görmüştür.” Dedi. (Yuhanna, 14/9) Bu nedenle biz Mesîh inananları Tanrı’nın kendi oğlu Îsâ Mesîh’in de bize geldiğine inanırız.” 

----------------- 

Hz. Muhammed de, Mi’rac’tan indiğinde diyor ki; “Men reani fekad reel Hakk” yani “Bana bakan Hakk’ı görür.” Sadece Hakk’ı görür dedi. Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresinde Âyet 115’de “Lillâhil maşriki vel mağribi feeynama tuvellu fesemme vechullah. İnellahe vasiun alîm.” Yani “Doğu ve batı Allah’ındır, nereye bakarsan Allah’ın vechini görürsün, onun ilmi her şeyi kaplamıştır.” İşte burada da çok müthiş ifadeler vardır. Yani Îsâ (a.s.) o sözünde bana baktığın zaman Hakk’ı müşahede eder görürsün, fakad burada bir daha genişleme açılma vardır, nereye bakarsan Hakk’ın vechini görürsün sadece bir yere değil, çünkü her varlıkta Hakk’ın o mertebeden zuhuru vardır. Yani sadece onu bir mahaldeki zuhuru değil “ve nahnü akrabü ileyhi min hablil verid,” (50/16) “ Biz ona şah damarından daha yakınız” diyor. Ayrıca “vehüve meaküm eyne mâ küntüm” (57/4) “O sizinle beraberdir, siz neredesiniz.” Ve bu husuta daha birçok benzeri Âyet-i Kerîme’ler de vardır.[26] “ İz- -T-B- ”

----------------- 

#### Pavlus’un Mektupları 1.Korintliler 3.Bölüm:

16- Bilmez misiniz ki Allahın mâbedisiniz ve Allahın Rûhu sizde durur?

17- Eğer bir kimse Allahın mâbedini bozarsa, Allah onu bozacaktır; çünkü Allahın mâbedi mukaddestir; o mâbet sizsiniz.

------------------- 

İşte bu kısımları istismar etmeden anlamak gereklidir. 

Mevlânâ Hazretlerinin buyurdukları gibi, “Kâbe-i Şerif yapıldığından beri Allah Teâlâ hazretleri onun içine girmedi ancak insanın gönül evi yapıldığından beri içinden hiç çıkmadı.” İşte insan gerçekten Allah’ın mâbedidir, gönül âlemi dediğimiz bu yerde eğer dünyâlık birşeyler var ise Mevlâ oraya uğramıyordur ancak, dünyâdan temizlenmiş ise Cenâb-ı Hakk oradan da ayrılmıyordur. 

Cenâb-ı Hakk (c.c) “ve nefahtü fihi min rûhî” diyerek gönlünüzde ben varım diyor ve “size şah damarınızdan daha yakınım” (50/16) demesi de bu hadisedir. “Ben sizin şah damarınızım” demiş olsa, bu varlığımız O’dur diyeceğiz ancak “Şah damarınızdan daha yakınım” diyerek Cenâb-ı Hakk (c.c) bize bizden daha yakın olduğunu belirtmektedir. 

İşte bu mevzûlar Îsevilerde de mevcuttur. Çünkü fenâfillah mertebesindedirler ki az bir mertebe değildir. 

 “Allah’ın rûhu sizde durur” ifâdesi de doğrudur çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi varlığında ne varsa hepsi bizde mevcûttur ancak bizlerde bulunan kaldıraileceğimiz miktarlardadır.

Eğer bir kimse, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın tecelli ettiği gönül âlemini başka şekillere çevirerek bozarsa Allah da onu bozacaktır. 

 “Bursa Ulu Camîi. İçinde havuzu olan, dönemin ihtişamlı camîsi, inşaatı tamamlanıp ibâdet etmeye hazır hale getirilmişti. Sultan Yıldırım Beyazıt, camînin kusurları olabileceği düşüncesiyle etrafındakilere camînin eksiği kalıp kalmadığını ve eseri beğenip beğenmediklerini sorar. 

Emir Sultan : “Sultanım bu ulu camî güzel olmasına çok güzel olmuş da dikkatten kaçmayan önemli bir kusuru var. “

Yıldırım Han merakla sorar: “Neymiş o kusur? Tez elden hallederiz, buyurun kusuru izah buyurun.” Emir Sultan hiç ciddiyetinden taviz vermeden: “Sultanımız, camînin her yanını dolaştık fakat ben hiçbir köşesinde meyhâne göremedim. Şöyle bir köşesine meyhâne iliştirilmiş olsa hiçbir kusuru kalmazdı, bu güzel camînin” der.

Yıldırım o an beyninden vurulmuşa döner, bilir ki bu lâfın altında büyük bir hikmet var. 

Fakat merakını gizleyemez: “Efendim hiç olur mu öyle şey, camî ile meyhâne hiç yan yana durur mu? Biri Allahın evi, biri besbelli çirkef yuvası. Bu tezadın izahı ve hikmeti ne ola?” Emir Sultan Hazretlerinin dilinden tarihe geçecek sözcükler dökülüverir, akan su mecrâsını bulmuştur artık: “Sultanımız, az evvel buyurduğunuz vechile camî ve meyhânenin yan yana bulunması sizi hayrete düşürüyor da içi îmanla dolu olduğunu düşündüğünüz kalbinizin bir zar duvarı ardında duran midenizi meyhâneye çevirmişsiniz, bu haliniz sizi neden hayrete düşürmez, ben de buna hayret ederim.” İşte genelde, İsevi olduğunu söyleyen kardeşlerimizde aynı durumdadır. Gerçi bizim de bu durumda onlardan pek farkımız yoktur ya neyse.[27] “ İz- -T-B- ”

-------------------

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

(ŞAH DAMAR)

 “Andolsun ki, insanı biz halk ettik, nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz. Biz ona habl-i veridden (şah damarından) yakınız. (50-Kaf/16) 

191. Senin yârin senin heyben ve kesendir. Eğer sen Ramin isen Vise’den başkasını arama. 

“Râmîn” ile “Vise” bir âşık ile ma’şûkun adıdır. Râmin, âşık, Vîse onun ma’şûkudur. Ferhad ile Şîrîn ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesi dillerde destan ol­duğu gibi, bunlar da böyle meşhûrdur. Ya’nî “Tarik-ı Hak’ta senin yârin vü­cûdunun heybesi ve kalbinin kesesidir. Sen Râmîn gibi bir âşık isen Vîse gi­bi olan ma’şûkunun gayrini arama! Zîrâ senin kalbin ezelde Hakk’ın ayn-ı sâbitene olan tecelliyâtının kesesidir. Ve bu vücûd-ı izâfın ve cismânîn dahi o kesenin heybesidir; ve ayn-ı sâbiten mâdemki Hakk’ın ism-i İlâhîsinin mazharıdır ve isim, müsemmâ olan Hakk’ın gayri değildir, binâenaleyh âfâkta aradığın sendedir ve Hak senin hüviyetindir. Eğer âşık-ı hakîkî isen gayrın muhabbetinden yakanı kurtar ve hakîkî ma'şûku ve Vîse’yi kendinde ara!” Nitekim Yûnus Emre hazretleri buyururlar: 

Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ ’yı kendinde ara Kudüs ’te Mekke 'de değildir. 

Mısrî-i Niyâzî hazretleri de aynı ma’nâyı şöyle ifade ederler: 

Aradığın candadır, canda ve hem tendedir. Bilir iken bendedir, çağırırım dost dost. 

192. Senin Vîse'n ve ma'şukun yine senin zâtındır ve bu hârice mensûb olanlar bütün senin âfetlerindir. 

Ey sâlik senin Vîse’n ve ma’şûkun yine senin hakikatindir, zîrâ o ma’şûk-ı hakîkî Kur’ân-ı Kerîm’de (Kâf, 50/16) “Ben o kuluma şah damarından daha yakınım.” buyurur. Binâenaleyh sana vâki’ olacak tecellî yine senden ve senin hakikatinden gelir ve bu âfâkiler ve senin vücûdun hâricine mensûb olanlar, bütün senin âfâtındır ve senin hakikatine hicâbdırlar. 

193. Hazm odur ki seni davet ettikleri vakit, "Benim sarhoşum ve isteyicilerimdir," demeyesin. Hazm ve ihtiyât odur ki, o âfakî ve hâricî olanlar seni kendi taraflarına da’vet ettikleri vakit, sen onların da’vetlerine ve iltifâtlarına aldanmayıp, bunlar benim muhabbetimin sarhoşudurlar ve beni sever ve isterler, demeyesin.[28]

(12) Hakikat-i Muhammed-i – İnsan-ı Kamil (Kamil İnsan) 

(6) İman mertebeleri, (6) Altı yöndür.

(12) Efendi Babam son günlerde sürekli olarak ma-illere verdiği cevapta Kurban bayramı ziyareti için ailece hep beraber 12 Ekim gününü işaret ederek bekliyorum diye yazmakta ve ayın (12) si diye bildirmektedir. Defalarca bu tekrarın olmasından dolayı bu davetin ve rakkamında burayla bağlantısı olduğu düşünülebilir.

12. dersimiz İnsan- Kamil (Kamil İnsan) dır. Öncelikle İlmi olarak yapılan eğitim ile İnsan-ı Kamil-i kendi bünyesinde bulup, yani bu âlemin Hakikat-i Muhammediye den başka bir şey olmadığını anlayıp kendinin de onun bir cüzü olduğunu idrak edip İlm-i olarak Kamil olmaktır. 

Önce bu sayısal değere bakınca bunu yakîn olarak düşünmüştüm. Âyeti inceleyince Âkreb yani kurb olduğunu gördüm. Peki yakîn ile kurb arasında ne fark var? Ne bağlantı var?

Yâkin hali birlikte bulunma halidir. Aslında iki şey birlikte bulunur. İki şey yok, tek olan vardır. İlmi Yakînlikte, ilmin mürşidin ilminde fani ve yok edilmesi gereklidir ki, kalan sadece mürşidin ilmi olsun… Ayn’i yakînlikte, mürşidin bünyesinde bulunan Resülün Resüllüğünde fani olunsun ki Fena firresül hali vuku bulsun. Hakk’el Yakîn’likte ise Mürşidin bünyesinde bulunan Hakk’ta ve fani olunsun ve Beka halinde beka olunsun ki Hakk’el yakinlik bulunsun… Kurb’i yakınlıkta ise yakın olunan ve yakın olan vardır… İşte bunun ortadan kalkması için Şah Damar’ının kesilip Nefsi Emmare’nin gerçek manada Kurban edilmesi gerekir. Bunu derviş yapamaz ancak mürşid kestirir… 

Şah Damar vücutta yüze ve beyne giden olmak üzere iki tanedir… Yüz, vech, Cemal dir. Aynı zamanda yüz Fatiha’dır.. Beyn ise aklın ilmin olduğu yerdir. Bu yakınlık Esma-i ve Zati olan bir yakınlık olduğu da anlaşılıyor… 

Kan nereden pompalanmaktadır. Kalpten yani gönül ve Kürsinin olduğu yerden pompalanmaktadır. Şah damarından geip beyne ve yüze yani baş bölgesi olan Arşa ulaşmaktadır. Kalpte yani gönülde vehim ve hayal olursa hayal ve vehim ulaşmakta, Hakk ve Hakikat olursa, Hakk ve Hakikat bilgileri ulaşmaktadır. 

أَقْرَبُ

Elif: 1, Kaf: 100, Re: 200, Be: 2,

1+100+200+2= 303

3+3=6

(6) İman mertebeleri…

(33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısı ve Esma ve Sıfat mertebesine işarettir.

Âkreb, kurb şeklinde olan bir yakınlıktır… Kevser suresinde “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” ayetin de bu yakınlığa işaret vardır. 

Elif: Ahadiyet, Kaf: Kudret, Re: Rahmaniyet – Rububiyet, Be: Risalet, Birliktelik, Ahadiyetin Kudret ile Aklı küll ve Nefsi Küll birlikteliği ile Efal âlemini meydana getirmesi olarak düşünülebilir…

İman mertebelerini Terzi Baba’mın Vahiy ve Cebrail kitabından inceleyecek olursak,

#### İ M Â N

İmân; dini kitaplarımızda çok geniş şekilde izah edil-miştir. İmân, özet olarak; Allah’ı ve gönderdiklerini “dil ile IKRAR, kalb ile tasdik etmektir,” diye belirtilmiştir. 

Şuhûdi İman Mertebeleri Biz “imân”ı dört şûhud mertebesi vardır.

1 – Ef’al = Şeriat mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmrân sûresi 3/193 âyetinde,

نَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِىعنَا اِذْعرَبُّ

لعللإِيمَانِ أَنْ آمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَأَمَةٌ

وَكَفَرَ مَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَاعرَبُّ

نَا مَعَ الْأَبْرَارِعا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّععَذْ

rabbenâ innenâ se­mignâ münâdiyen yünâdiy lil imâni en âminu birabbiküm feâmennâ rabbenâ fağfirlena zünubenâ ve keffir annâ seyyiatinâ ve teveffenâ meâl ebrar Meâlen :

“rabbimiz gerçekten biz, rabbinize imân edin diye imâna çağıran bir çağırıcıyı duyduk imân ettik”

“rabbimiz bizler için günahlarımızı bağışla bizden (çıkmış) kötülüklerimizi ört ve bizi iyilerle öldür.” Bu anlayış saf, temiz bir muhabbetle yapılan “şeriat” mertebesi imânıdır.

 2 – Esma = Tarikat mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/3 - 4 âyetinde;

لُوةعمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّْذِينَ يُوعالُّ

ا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَعوَمَنْ

مِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَْذِينَ يُوعوَالْ ٤

وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

# “elleziyne yu’minune bilğaybi ve yükıymunessalâte

# ve mimma rezaknahüm yünfikune” (3)

# “velleziyne yu’minune bima ünzile ileyke 

ve ma ünzile min kablike ve bil ahiretihüm yukinune”(4) Meâlen :

“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar ve na-mazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şey-lerden de infak ederler.” (3)

“onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar ahireti de yakıynen tanırlar.” (4) Bu yaşantı “ilmel yakıyn” hali ile “esma mertebesi” imânıdır. 

3 – Sıfat = Hakikat mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Keriym Meryem sûresi 19/96 âyetinde;

الْحَاجَاتِعذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّعٱلْعإِنْ

حمن ود اعسَيَجْعَلُ لَهُمُ الرّ

innelleziyne âmenu ve amilussali­hati seyec’alü lehumürrahmânü vüdden Meâlen :

“Muhakkak ki imân edip salih amel işleyenleri rahmân sevgili kılar.” Bu yaşantı “aynel yakıyn” hali ile “sıfat mertebesi” imânıdır. 

4 – Zât = Marifet mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/285 âyetinde,

سُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِعأَمَنَ الرُّ

مِنُونَ كُلِّ أَمَنَْوَالْمَوْ

بِاللهِ وَمَلَئِكِتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِه

amenerrasûlü bima ünzile ileyhi min rabbihî vel mu’minune küllün amene billâhi ve melâiketihî ve kütübihî verrüsülihî Meâlen :

“O elçi rabbinden kendisine indirilene inandı, mü’minler de hepsi Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına ve elçilerine inandı.”

“amenerrasûlü” “Rasûl imân etti.” Buraya ulaşmak, daha evvelce belirtilen mertebelerden geçip yükselmekle olur. Bu yaşantı “hakk-el yakıyn” hali ile “zât mertebesi” imânı, diğer ifadeyle “ikan yakıyn” halidir. 

Bu yazının hacmini aşmaması için kısa bilgi şeklinde alınan iman mertebelerinin geniş açıklamasının (11) Vahiy ve Cebrail kitabına müracaat edilebilir. 

Âkreb ile yakın halinin idrak ve fehim ile meratibleri geçerek ulaşılacak olan zat mertebesi imanı ve bunun sonucunda idraken lika hali olacağı açıktır. Tamamen bir yakîn ve lika hali bu dünyada oluşacak bir hadise değildir. Bu ancak ahret yaşantısında oluşur. 

Şah damarı âyetinde geçen halakna (halkiyet) ve kurb yani yakınlık perdesi ile bu bağlamdaki bilgileri “Vahiy ve Cebrail” kitabında geniş manada değinilmiştir… 

 “Dur Rabbin namaz kılıyor” Efendimizin şahsın da fiili boyutta değil, manasal boyutta Allah’ın namaz kılması ve bireysel boyutta bağlı bulunan Esma-i İlahiyyenin yani kişinin Rabb-i Hasının namaz kılması vardır. Burada vekaleten Rabbi namaz kılmakta ve kul kılamamaktadır. Bu mutlak bir hadise değil ve geçici bir hadisedir…

Aynı şekilde yaratma kelimesi Aşk kamusunda bulunmamakta ve yerine zuhur ve tecelli bulunmaktadır. Hayali şeriat ve tarikat mertebesinde kullanımı mazurdur. Anlaşılacağı üzerede bir hayal perdesidir.

İşte yukarda verilen bilgiler ışığında hayali imanın şuhudi imana dönüşmesi ve kurb halinin yakîn haline dönüşmesi ile “Şah damar”ından yakınım hadisesi anlaşılabilir diye düşünüyorum… 

Bu soruya cevap vermek yani bu yakınlığı nasıl buldunuz bir iddia ve ben de şu hal bu hal var demek yani benlik olacağından bu konuda susmak daha doğru olacaktır…

Yalnız ailece son Bursa ziyaretimde bu âyet ile ilgili zuhurat-müşahade-yaşantı ve neşeyi aktarmak doğru olacaktır.

 Bu ziyaretten önce bir zuhuratın ilgili bölümünü aktarmakta fayda var…

24-08-2014

Şaşkınlıkla Efendi Babamın boynuna sarılıyorum, Efendi Babam da benim boynuma sarılıyor. “Bir tanemsin, canımsın, canımın içisin, Sultanım” diyorum. Hiç bu kadar mutlu olmadığımı düşünüyorum.

Zuhuratın görüldüğü tarih sayısal toplamı,

24+8+20+14= 66

Şah damar âyetide; 50/16, 50+16= 66

Bir tanemsin, Bir tenimsin Efal mertesi imanına…

Canımsın, Esma mertebesine, Esma mertebesi İmanı Ayn’el Yakîn… 

Canımın içisin, Sıfat mertebesi İmanı Ayn’el Yakîn…

Sultanım, Zat mertebesi İmanı, Hakk’el Yakîn ve Ikan…

Bursa ziyaretimizde 13-14-15 Eylül de olmuştu… Bu üç günde Alış-Veriş için gittiğimiz Koza Hanın ile alt geçitlerin bulunduğu mağazalar arasında otururken gününü hatırlamadığım bir günde bir hanım tam yanımda elimde beyaz kağıt bir torba ile belirdi. Bu poşetin üstünde ilginç bir şekilde “ŞAH DAMAR” yazıyordu. Peki niye burada bu “ŞAH DAMAR” ile alakalı ilim torbası müşahade edilmişti. Bu da “Koza” daki hikmetten ileri geliyor. Koza; İpek böceğinin kelebek olmak için ördüğü kozasıdır. (Mesnevi-i Şerifte bu konu ile alakalı beyitlerde Kese-Heybeden bahsedilmekteydi). İçinden çıkmadan kaynar suya atılıp ipek elde edilmektedir. Kaf suresi 16. Âyetin başında “And olsun biz insanı halk ettik. Nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz.” İnsan halk edildikten sonra İpek böceğine benzemektedir. Şeytan’ın yani Nefsi Emmare ve Nefsi Levvamenin vermiş olduğu bu hayal ve vehim kozasını delip çıkamaz ve Hakikate kanat çırpamaz ise bu perde Şah Damar’ından yakın olan Rabbine ulaşmasın da en büyük perde olacaktır. İşte üç gün Koza Han’a gidilmesinin sebebinin (3) İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakîn perdelerinin ortadan kalması olarak düşünülebilir. Bu üç gün boyunca ailece (12.) derse geçiş ile alakalı müşahade ve yaşantı olması da bunu desteklemektedir. (Bunun ne olduğunu yazmak uygun olmadığı için yazamıyoruz. Bu da 139 (13 Hz. Muhammedin Şifre Sayısı) numarada ki Hacı Şeriften gelmişti… 

Kur’an- Kerime lafzi olarak şeytandan Allah’a sığınmak ile başlamaktayız. Yani; “Eüzubillahiminişşeytanirracim” sözü ile başlanılmaktadır. Yine bitirirken yani hatim ederken Nâs (İnsan) suresi ile bir şeytandan sığınma vardır.

114-NAS: 

1 - De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,

2 - İnsanların hükümdârına,

3 - İnsanların ilâhına,

4 - O sinsi vesvesecinin şerrinden.

5 - O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar.

6 - Gerek cinlerden, gerek insanlardan.

Görüldüğü gibi (50/16) “Şah Damarı” ayetinin baş tarafında bulunan “Nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz.” Nas suresinde, yani insanın suretinde açığa çıkmaktadır. İnsanın sureti yani Efal’i ve Nefsi Emmaresi, Levvamesi, Mülhimesi şeytandan başka bir şey değildir. Yalnız şeytanın ağırlığı nefsi mülhimeye doğru hafiflemektedir. Peygamber efendimiz “Ben şeytanımı Müslüman ettim” dediği gibi bizde onun ümmeti olarak bu hisseden pay alabilir isek bu kısmı geçmiş olur ve vesveseden bize şah damarından yakın olan Rabbimize ulaşmış oluruz. İnşeAllah…

Bursa’da gittiğimiz ilk gün şöyle bir müşahademiz olmuştu. Ailem ile arabamız park ettiğimiz yokuşu çıkmaya başladığımız yolun başında “KADİR TERZİOĞLU” saç bakım merkezi ilgimi ekmişti. Terzioğlu ismi Efendi Babam tarafından tasdik ile fakire verilmişti. Kadir ismini de yaklaşık 2 senedir Rabbi hasım olduğu yönünde zuhurat ve müşahadelerim olmaktaydı. Binanın yanına dönünce 13 numarayı da görünce Cenab-ı Hakk tarafından bunun bir tasdik olduğunu anladım. Bunu aktarmakta ki gayem Nas suresi başında geçen “İnsanların Rabbi” genel mana da Rabb’ül Âlemin olan Allah olmakla beraber, hususi (özel) mana da geçen sine ve vesvese ile bunun Rabb-i Hass ile alakalı olduğu anlaşılıyor diye düşünüyorum. Zaten kişi hayali Rabbi ile yaşıyor ise bu vesveseden başka bir şey değildir. Cem’den önce ki fark âleminde yaşıyordur. “Cem’ül Cem’ül Cem ile Feth olundu hüda kapıları” dendiği gibi, Koza-Vesvese kapısının da, bu Cemleri birleyip Rabb-i Hass ile feth etmek yani açmak gerekir. Esma-i ilahiyyenin özellikleri farklı olduğundan bu açılımlarda farklı olacaktır.

Koza Han’ın Han burada alışveriş veya konaklama olarak kullanılmaktadır. Han, Şah manasına da kullanılmaktadır. Yani burada Şah da vardır. Aslında biraz yakınında olan Ulu Camiinin manasına bakınca bunu görmemek mümkün değildir.

Ulu= Uluhiyet = İlahlık = İnsanların İlahı Allah = İnsanların tamamı bir insandan başka bir şey değil oda Hakikat-i Muhammediyedir. 

Camii ise bu mertebenin cem olma toplanma yeridir.

Bize daha net bilgi vermesi için “Habli’l Veriyd” Şah Damar’ın sayısal değerine bakmaya alışalım;

حَبْلِ الْوَرِيدِ 

Ha: 8, Be: 2, Lam: 30 Elif:1, Lam: 30, Rı: 200, Ye: 10, Dal:4

8+2+30+1+30+200+10+4= 285 

8+5= 13 (Hazreti Muhammed’in Şifre Rakamı)

2 ise Zahir ve Batını İfade etmektedir.

Bulduğumuz toplama âyet sayısal değerini ilave edersek,

285+66 = 351 toplamı 9 ile Rububiyet mertebesi,

Ve içinde bu sayı tersten 13 ve 53 sayılarını barındırmaktadır. Ahad olan Ahmed ve 53 Terzi Baba’ma ait yolumuzdan verilmiş şifre sayısıdır. 

13 ve 53 toplandığı zaman 13+53= 66 sayısı ile âyet sayısal değerini vermesi de ilginçtir. 

Yakınlık yani Âkreb’te ilave edilirse;

351+303= 654

 (6) İman mertebeleri, (54) Kamer Sûresi, 53 nolu pirlik makamının halifeliğidir..

Kamer sûresinde Âyın yarılması hadisesi vardır… Bu yarılma ile (11) Hz. Muhammed mertebesi (12) Hakikat-i Muhammediye mertebesine dönüşür, âyet sayısal değerimizde 12 idi.

(54) Hilafet makamında olanların bu Şah damarından yakınlığın (53) Piriyet makamında bulması ve Yakîn mertebelerini bir bir geçerek İkan ve Lika hallerine ulaşılabileceği olarak düşünülebilir. Bu mutlak bir durum değil hususi yolumuzu ilgilendiren bir durumdur. 

Yazımızın Şah Damarı sorusu sorulduğu beyt ile ve bunun ile bağlantısının olduğunu düşündüğüm zuhurat ile bitirelim.

Senin Vîse'n ve ma'şukun yine senin zâtındır ve bu hârice mensûb olanlar bütün senin âfetlerindir. 

İstanbul’a döneceğimiz günün sabahı otelde şöyle bir zuhurat vaki oldu.

Efendi Babam beyaz bir çarşafın altında uzanmış yatıyordu. Sağ tarafında fakir ve karşısında eşim Serpil ve Kızım duruyordu. Vasiyet ederek, “Ailene iyi bak” dedi. Yüzümü onlar tarafına çevirdim. Daha sonra Efendi Baba’ma baktığımda yüzü de örtülmüş ve emri Hakk vaki olduğu halde “İkram” dedi. 

Bu zuhuratın farklı manaları olmak ile beraber “Yakînlik” üzerinden bakarsak…

Yukarda yazılan ilk zuhuratta Efendi Babam – Mürşidim bünyesinde İslam-İman-İhsan-İkân vardır. Bu zuhuratta Îkan’ın Vechullaha yani Lika’ya dönüşmesi haline işaret vardır. Mürşidin aradan çıkması ve Nefsi Küll olan Vise’nin Vechini işaret etmesi ve Hakikat’ın orada olduğunu bildirmesi olarak düşünülebilir. 

Başta âyet sayısal değeri verilmişti… (12) Hakikat-i Muhammedidir… Zuhuratta Efendi Babam’ın beyaz çarşaf altında olması Uluhiyet-Hakikat-i Muhammediye mertebesine işaret olarak düşünülebilir.

Gerçek kimliğin ortaya çıkınca, Zahir, bâtın, evvel, âhir bir olunca, Bütün âlemde kendini bulunca, İşte o zaman, o zaman işte, kendine, zatına, özüne, Rahmân’a benzersin. N.A.

Heza Min Fazli Rabbi…[29] “ İz- -T-B- ”

17-10-2014 

 Murat DERÛNİ

----------------

Hayırlı geceler Murat oğlum yazını açtım okudum indirdim güzel olmuş eline diline gönlüne sağlık, güzel bağlantılar bulmuşsun. Cenâb- Hakk daha nice müşaheleri idrak ettirir İnşeallah. selâmlar hoşça kal Efendi baban.

----------------

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ {ق/17}

(50/17) “İz yetelakkâ-lmutelakkiyâni ‘ani-lyemîni ve ’ani-şşimâli ka’îd(un)”

(50/17) Üstelik biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki alıcı melek de (onun yaptıklarını) alıp kaydetmektedir. 

----------------

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ {ق/18}

(50/18) “Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun ‘atîd(un)”

(50/18) İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın. 

----------------

Bu meleklerden  (el-İnfitâr, 82/ 10, 11, 12) sûresinde Hafaza ve kiramen katiben melekleri olarak bahsedilmetedir.

------------------- 

وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ~ ~ ~

(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn. 
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var 

------------------- 

Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir? 

------------------- 

كِرَامًا كَاتِبٖينَ~ ~ ~

(82/11) - Kirâmen kâtibîn. 
(82/11) - Kiram kâtibler var

------------------- 

İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş. 

Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.

 Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak veyahut yazdılar. 

Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?

------------------- 

يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ ~ ~ ~

(82/12) - Yağlemûne mâ tef'alûn. 

 (82/12) - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.

------------------- 

Bakın geldi işte. “Ya'lemune” onlar bilirler. Muhakkak ki siz ne işlemişseniz o Kiramen Katibin melekleri bunları bilirler yâni değerlendirirler.[30] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَجَاءتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنتَ مِنْهُ تَحِيدُ {ق/19}

(50/19) “Ve câet sekratu-lmevti bilhakk(i) zâlike mâ kunte minhu tehîd(u)”

(50/19) Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir” denir. 

----------------

Bu âyet hakında Şeker risalesi içinde yazmış olduğum Seker-Sekr bağlantısının faydalı olduğunu düşünüyoruz.

------------------- 

Akide. İse onunla yapılan İlâh-i biat akid, sözleşme yemin, yada nikâhtır. Tıpkı Osmanlı geleneğinde olduğu gibi, Askerlerin Sultana olan bağlılık törenine Akide denir imiş. Tören sırasındada akide şekerleri ikram edilirmiş. Bugünkü evliliklerde ise Nikâh şekeri verilmekte, bu ise suri anlamda olmakla birlikte ma’nevi anlamda dahi düşünülebilir. Askerlerin sultana olan bağlılığı ise, asker onun Hak yolunun erleri olan sâliklerdir. Padişah, sultan olan ise İnsân-ı kâmildir. 

Bu hadiselerin yaşandığı dönemde bazı öğrenciler çeşitli nedenlerle geç kaldıklarından akide şekerinden de mahrum kalırlar imiş. Bu ise İlâh-i ma’nâ da ona ulaşmakta geç kalanları, ya da kendi nefsi emmareleri ile onun huzuruna girdiklerinden, bu hakikat nimetinden mahrum kalmış olanların durumunu remzetmektedir. (Ç.H.U) 

------------------- 

Şeker in Arapça yazılışı şın ile sin harfinin yer değiştirmesi ile olmaktadır. Şukür, Sukür سكر SİN-KEF-RI harflerinin dizilimi ile. 

SİN. Zatın zuhuru olan Hazreti İNSÂN 

KEF. Kevn. kün emri 

RI. Rahmaniyet, nefesi rahmani Günümüz lisanına bu kelime sükur iken şükür ve şeker’e dönüşmüştür. 

Sükur, şükür e dönüşünce şükür bayramıda şeker bayramına dönüşmüştür. Şeker Bayramı. Şükür bayramı ise, tasavvufta seyri sülûk yolunda bir dervişin kâmil bir veli nezaretinde, ulaştığı bazı mertebe ve hakikate binaen, hakkın kendisine lütfü İlâhisidir. 

Şeker Bayramını yaşatacak olan ise bunun hakikatine sahip olan, kendisine akide ile bağlanılan ve bu isim ile müsemmâ olmuş olan Şekerci Dede (Terzi Baba) dır. 

Zâhiren şeker bayramını zâhir olarak ve bu anlayışla yapabilenler olduğu gibi, bâtinen ise Şekerci Dede nin elinden akide-akit yapanlar ve bu yolda sıratı müstakîmsıratullah-üzere yüreyenlere kendisinin bir ikramı olmaktadır Nasıl ki o dönemin ilkokul öğrencilerine ikram ettiği akide şekerleri nasıl rağbet gördü ise şu anda da onun irfan mektebine öğrenci olabilenler için de aynı ikram geçerlidir. Halen her sohbet meclisinde gelenlere şeker ikramıda devam etmektedir. Ç.H.U. 

------------------- 

Bu konuya bir kaç ilave yapmak istiyorum. Şeker’in arapça Sin-Kaf-Rı harflerinden oluştuğu yazılmıştı. Bu harflerden oluşan “Sekr” (Sekir) kelimesi vardır. 

------------------- 

TDV İslâm ansiklopedisinde bu kelimenin anlamı şöyle yazılmıştır. Salikin, kendisine gelen vâridin etkisiyle yaşadığı manevi sorhoşluk anlamında tasavvufi terim... 

------------------- 

Bahse konu olan “Sekr” manevi cezbe ile oluşan haldir. Bunun için “Salik-i Meczub” ve “Meczub-u Salik” olmak üzere iki sınıf salik vardır. Kimisi seyr-i sülûk tan sonra cezb edilir. Kimisinin cezb edilmesi sülûk’undan öncedir. Burada ki cezbe hali, zahiri meczupluk yani garip garip konuşmak, zikir meclislerinde bağırıp çağırıp nara atmak değil. İlim ile Allah’ın cezb etme yani kendine çekme halidir… Bu sekr hali de; meyhane diye tabir edilen dergahta yapılan sohbetlerde Terzi Babamızın ağzından çıkan sözlerden oluşan latif aşk badesini, nuş eden saliklerde ilâhi cezbe hâli oluşur. İnsan suresi 21 âyette bahsedildiği gibi; (Murat Derûni) 

------------------- 

 (Âliyehum siyâbu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullû esâvira min fıddatin, ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ.) 

(76/21) “Onların üstlerinde yeşil ince ipekten ve işlenmiş atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Ve Rab'leri onlara temiz (lezzetli) içecekler sundu.” 

------------------- 

(Yorumu için Terzi Baba Kûr’an da Yolculuk (50) İnsan suresine bakılabilir) (M. D.) 

------------------- 

İşte manevi şeker-sekr ikram edilip, manevi Sekr halinde olan salik, “Şekerci Dede” nin verdiği şekerler ile artık. Âlemi et, yağ tabakası gözü ile değil, Ak-dide ile yani Uluhiyet gözü- İnsân-ı Kâmil’in gözü ile görür. 

Bu halden çıkan kişinin haline sahv derlerler… Bu da uyanıklık ve şuur halidir… Cem’den sonra ki fark Halide diyebiliriz.[31] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ {ق/20}

(50/20) “Ve nufiha fî-ssûr(i) zâlike yevmu-lva’îd(i)”

(50/20) (İnsanlar öldükten sonra tekrar dirilmeleri için) Sûr’a üfürülecek. İşte bu, tehdidin gerçekleşeceği gündür. 

----------------

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

1773. Nefh-i sûr "Ey zerreler, topraktan baş çıkarınız!" diye pâk olan Hâlık'tan emirdir.

 Ma'lûm olsun ki, nefh-ı sûr, küllî bir istihâle emrini mutazammın olan tecellî-i âmdır. Yukanki beyitte zikrolunduğu üzere iki nefh-ı sûr vâki’ olur. Bu iki tecellî-i umûmînin birisi kahrî ve dîğeri adlîdir. Bu istihâlât inkâr olunamaz. Zîrâ taayyünâtın ibtidâdan intihâya kadar olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i şehâdet, kendi üzerinde bulunan suver-i mahlûkât ile berâber, istihâlât devresi geçirmektedir. Meselâ mahsüsen malûmdur ki, insan evvelen küçük bir cisim ile doğar. Yemesi ve içmesi ve teneffüs sebebleri ile cisme eczâ-yı arzdan birtakım maddeler in-tikâl ederek, o cisim peyderpey bir hadde kadar büyür. Hadd-i malûmu bulunca artık o cisim büyümez. Halbuki eki ve şürbü ve teneffüsü munkatı* değildir. Binâenaleyh hadd-i malûmu bulduktan sonra arzdan aldığı eczâyı yine arz cezb ve tenkis eder ve yerine yenilerini verir ve eczâ-yı arz cism-i beşere lâ-yenkatı‘ gelir ve gider. Eğer arz verdiği eczâyı tenkis etmese, bilfarz yetmiş yaşma gelmiş bir adamın cismi dağlar kadar ce¬sîm olurdu. Bu cisim her bir ferd-i insânînin sâbit olan hakikatinin bir kisvesidir. Mevtın-ı dünyâda bu kisvenin sûret-i terbiyesi böyledir. Arz, kıyâmet- te tecellî-i kahrî-i umûmî ile tebeddül edince o hakikate göre, yine o arzın cinsinden neş’e-i rûhâniyye gâlib olarak verilen bir kisvede, o arz üzerinde¬ki kavânîn-i ilâhiyye dâiresinde terbiye gö-rür, işte görülüyor ki, vücûd-i İnsanîde kevn ü fesâd, ilmen ve fennen ve mah-süsen muhakkaktır. Onun sâbit olan hakikatine her bir mevtinin icâbına göre bir taayyün ve kisve verilir. Bunun için âyet-i kerîmede (İnşikâk 84/19-20) “Biz sizi elbette tabaka tabaka istihâlâttan geçirip terkîb ederiz ve bu hâl âlem-i histe zâhir olduğu hâlde onlara ne oldu ki devâm-ı istihâlâttan ibâret olan âhirete inanmıyorlar?” buyrulur

Ya’ni, nefh-ı sûr Hâlık’ın külü bir istihâle emridir ve bu umûmî emrinde Hak Teâlâ, “Ey toprakta inhilâl etmiş olan zerrât-ı unsuriyye, âlem-i şehâdette her bir mahlûkun hakikatine bir kisve ve taayyün olmak üzere nasıl toplandınız ise bu âlem-i haşrde dahi, yine o hakikatlere birer taayyün ve kisve olmak üzere toplanınız ve saklandığınız topraktan baş çıkannız!” buyurur.[32]

----------------

وَجَاءتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ {ق/21}

(50/21) “Ve câet kullu nefsin me’ahâ sâ-ikun ve şehîd(un)”

(50/21) Herkes beraberinde bir sevk edici, bir de şahitlik edici (melek) ile gelir. 

----------------

“Küllü nefsin zaiket’ül mevt” her nefis ölümü tadıcıdır. İster ihtiyari olarak tadsın, ister zaruri ölüm ile tadsın. 

Her nefis ahirine sonuna bir sevk edici ve müşahade edici melek-kuvvet ile gelir. (Murat Derûni) 

----------------

لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ {ق/22}

(50/22) “Lekad kunte fî gafletin min hâzâ fekeşefnâ ‘anke gitâeke febesaruke-lyevme hadîd(un)”

(50/22) (O’na) “Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Şimdi gaflet perdeni açtık; artık bugün gözün keskindir” (denir.) 

----------------

Yine Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim. 

1323. Eğer çekici ve yular mahsüs olaydı, imdi hu cihân dârü'l-gırâr kalmaz idi.

“Gırâr”, Kamûs’un beyânına göre “kitâb” vezninde, “noksân” ma’nâsınadır. Binâenaleyh “dârü’l-gırâr”, dâr-ı noksân demek olur. Çekici olan Hak ve yular olan sırr-ı kader, eğer bu âlem-i his ve şehâdette mahsüs olaydı, bu cihân-ı his ve şehâdet, “noksan evi” olarak kalmaz idi; zîrâ bu âlem-i dünyâ, âlem-i kesâfet olup, hakâyık-ı eşyânın perdesi ve hicâbıdır. Hakâyık ancak bu kesâfet zâil olduktan sonra zâhir olur. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Kâf, 50/21-22) Ya’ni “Her bir nefis kendisi ile berâber sâik ve’şâhid olduğu halde gelir ve ona denir ki: “Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık, bu günde senin basarın keskindir” buyurur.[33]

2982. Ey letâfeili olan kimse, namazdan çıkma vaktinde o sebebden meleğe selâm getirmek lâzımdır.

“Tahlil", namazdan çıkma; “nemek”, tuz ve mecâzen “letafet” ma’nâsmadır. Ya’ni, ey bâtını letâfetli olan mü’min, namazdan çıkma vaktinde meleklerin sana hayrı ilhâm etmelerinden dolayı onlara “Essâlamu Aleyküm ve Rahmetullahi” diyerek selâm vermek lazımdır. Bu selâm şöyle demektir:

2983. "Sizin güzel ilhâm ve davetinizden benim bu namazımın ihtiyârı revân oldu." Ya’ni, namazdan çıkarken selâm vermek, “Ey melekler, sizin güzel ilhâm ve davetlerinizden dolayı bende bu namazı kılmak ihtiyâri harekete geldi. Allah’ın ism-i Selâm ile tecellîsi ve rahmeti sizin üzerinize olsun!” demektir.

2984. Günahtan sonra dahi iblîs'e tla'ne edersin. Zîrâ ki ondan mûnhanîsin.

“îrâ”, zîrâ demektir; “münhanî”, eğilen demektir. Ya’ni, bir günâhı işledikten sonra dahi İblîs’e la’net edip “Hay mel’un şeytan! Benim kalbime bu fesâdı ilkâ etti ve nefsime uydurdu da ben günâh işledim!” dersin. Zîrâ bilirsin ki, o fesâda o şeytanın vesvesesinden ve ilkââtmdan eğildin ve o günâhı işlemeğe meylettin.

2985. O iki zıd, gizli mükâlemeler içinde sana arz ederler. Gayb perdesinde arz tutucu geldi.

“Sirâr”, gizli mükâleme edişmek demektir. Ya’ni, birbirine zıd olan melek ve şeytan gizli mükâlemeler içinde sana biri hayn diğeri şerri arzederler. Onlar gayb perdesi arkasında bu iki zıd fiilin icrâsını arz edici olarak geldiler.

2986. Vaktâki gayb perdesi önden kalkar, sen kendi kılavuzlarının yüzünü görürsün.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kâf da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur:

 (Kâf, 50/21-22) ya’ni “Yevm-i âhirette her bir nefs ile berâber sevk eden ve şehâdet eden gelir; ona denir ki: Sen bundan gafil idin, şimdi perdeyi açtık, bugün senin gözün keskin görür."

2987. Ve onları sözlerinden mâniasız açık tanırsın ki, bu gizli söz söyleyiciler bunlar idiler. 

Gaybın perdesi olan bu cism-i kesîfin mevt-i tabîî vâsıtasıyla kalktığı ve onları açıkça gördüğün vakit onları sözlerinden mâniasız olarak tanırsın ve bilirsin ki, hayât-ı dünyeviyyede sana içinden gizli gizli sözler söyleyen ve ilkâatta bulunan bu melek ve şeytan imiş.

2988. Şeytan der: "Ey tab'ın ve cismin esîri, ben arzetiim, zor etmedim!" Bu beyt-i şerîfde sûre-i İbrahim'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur; (İbrâhîm, 14/22) ya’ni “Yevm-i âhirette emr-i ilâhî kazâ olunduğu vafiit şeytan der ki: Muhakkak Allah Teâlâ size va’d-i Hak ile va’detti ve ben de size hilâfet va’dettim. Halbuki benim için sizin üzerinize cebir ve kuvvet yok idi, ancak da’vet ettim. Siz de icâbet ettiniz. Binâenaleyh bana Ievmetmeyin ve nefislerinize levmedin! Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebilirsiniz”.

2989. Ve o melek sana der: "ben sana dedim ki, bu şâdîden senin gamın ziyâde olur." Ve yevm-i âhirette zâhir olan melek dahi sana der ki: “Ben hayât-ı dünyeviyyende gizlice sana dedim ki, bu hazz-ı nefsânîden hâsıl olan şâdîden ve sürûrdan hayât-ı uhreviyyede gamın ziyâde olur.”

2990. "O filân gün ben sana öyle demedim mi ki, cennetler tarafının yolu o tarafındadır.[34]

1779. Nâyî adamın nâye üflediği nefes nâyin lâyıkıdır; adamın lâyıkı değildir.

Ya’nî Hak nefes-i rahmânîsiyle her ân-ı gayr-i münkasimde mütecellîdir ve o tecellî ale’s-seviyyedir; aslâ tefâvüt yoktur, (Mülk, 67/3) "Halk-ı Rahmân’da tefâvüt göremezsin” âyet-i kerîmesinde bu ma’nâya işâret buyurulur. Ancak her ferd kendi isti’dâdı nisbetinde o tecellîyi kabûl eder. Nitekim neyzenin nefesi, muhtelif âhenkli neylere göre bir derecededir; fakat onlardan çıkan sadâ neylerin isti’dâdına göredir. Meselâ kimi “mansûr” âhenginde ve kimi “mâbeyn” veyâ “şâh” veyâ “dâvûd” âhenklerinde sadâlar çıkarır.

1780. Sakın ve sakın, eğer hamd ve eğer şükür söylersen, o çobanın nâ-fercâmı gibi tanı!

“Nâ-fercâm” , asıl ve esâstan ârî şeye derler. Ve nâ-fercâm çobanın mü- nâcâtına râci’dir. Ya’ni, “Sakın sakın ki, eğer türlü türlü elfâz ile Hakk’a hamd ve şükr edersen, onları çobanın esastan ârî münâcâtı kabilinden bil! Zîrâ senden zuhûr eden hamd ve senâ senin lâyıkına göredir; yoksa Hakk’ın lâyıkına göre değildir. Ve o sözlerin hepsi menba’-ı nakâis olan senin nâsûtiyyetine âiddir.

1781. Senin hamdin ona nisbetle gerçi daha iyidir; fakat o Hakk'a nisbetle yine nef den munkatı dır.

Senin Hakk’a karşı yaptığın hamd ve senâ, çobanın hamd ve senâsına nisbetle her ne kadar daha yüksek ise de, mâdemki kullandığın elfâz ve kelimât senin nâsûtiyyetin cümlesindendir, vücûdun mertebe-i lâhûtiyyetiyle nâsûtiyyetinin ahkâmı aslâ birbirine benzemediği için, Hakk’a nisbetle o hamd ve senâ hayırdan ve nef den munkatı’dır. Zîrâ yaptığın bu hamd ve senâ yarı yolda kalır. 

1782. Nice bir söylersin, perdeyi kaldırdıkları vakit ki bu olmamıştır, o şeyi ki zannettiler.

Ne vakte kadar “Ben Hakk’a hamd ve senâ ediyorum ve Hakk'ı zikrediyorum” dersin? Bu nâsûtiyyet perdesini kaldırdıkları vakit, olduğunu zannettiğin hamd ü senâların ve zikirlerin olmamış olduğunu görürsün. Bu beyt-i şerîfte, Kaf sûresinde vâki’ (Kâf, 50/22) “Sen evvelce bundan gaflette idin; imdi senden perdeyi açtık; binâenaleyh bugün basarın keskindir.” âyet-i kerîmesiyle, sûre-i Zümer’de vâki’ (Zümer, 39/47) y"Onlara Allâh Teâlâ tarafından zanneder olmadıkları şey zâhir olur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1783. Bu senin zikrinin kabûlü rahmettendir; mûstehâzamn namazı gibi ruhsattır.

Ma’lûmdur ki, kadınlara hayız zamânında namaz kılmak câiz değildir. Fakat hayız zamânı geçtikten sonra yine kendilerinden gelen kan kesilmez ise, fukahâ onu “istihâza” addedip, namaz kılmasına şer’an icâzet vermişlerdir. Binâenaleyh bu ruhsat üzerine, kadın her ne kadar tâhir değil ise de namaz kılabilir.

Cenâb-ı Pîr, bizim menba’-ı nakais olan nâsûtiyyetimiz cihetinden olan hamd ü senâmızı ve zikrimizi , “müstehâza”nın namazına teşbîh buyurup derler ki: “Bizim bu Hakk’ın zât-ı pâkine lâyık olmayan zikrimizin bu adem-i tahâretiyle berâber kabûl buyurulması, mahzâ Hakk’ın bize olan rahmetindendir. Nitekim “istihâza” hâlinde bulunan kadının namazına şer’an izin verilmiştir.”

1784. Onun namazında kan bulaşmıştır; senin zikrin teşbihe ve "çûn'e bulaşıktır!

“Müstehâza”nın namazıyla senin zikrinin arasında hiç fark yoktur. “Müstehâza”nın namazı kan ile bulaşık olduğu için adem-i tahâret içindedir. Ve senin zikrin dahi senin nâsûtiyyetinin ve beşeriyyetinin îcâb ettirdiği teşbihlere ve “çûn"e ya’ni, kendi hayâlinin dâiresindeki keyfıyyete ve evsâfa bulaşık olduğu için, o da adem-i tahâret içindedir. Zât-ı Hak ise evhâm ve hayâlâta ve teşbîhâta sığmaktan muarrâdır.[35]

111. Vay o efsüsîye ki, firarda Münker veya Nekîr onun koku tutucusu ola!

“Efsûs” teessüf ve hasret ve sihir ve hezl ve zulüm ve sitem ve yolsuzluk ma’nâlanna gelir. Burada her üç ma’nâ münâsib olur. “Münker” nâhoş ve lâyıksız ve tanınmamış ma’nâsınadır. “Nekîr” yabancı ve mûhiş ma’nâsınadır; zıdd-ı ma’rifet olan “nekret”ten müştaktır; ve ölü kabre konduktan sonra onun rûhuna zâhir olan iki meleğin adıdır. Bunlar bir ölüye Rabb’inden ve dîninden ve peygamberinden suâl sorarlar. Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, Abdülhak Dihlevî hazretlerinin Mişkât Tercümesi ’nden naklen der ki: “Kafirlere ve fâsıklara Münker ve Nekîr ve mü’minlere Mübeşşir ve Beşîr olarak suâl sorarlar.” Bu ma’nâya göre suâl melekleri kâfirlere ve fâsıklara ancak çirkin ve korkunç sûrette zâhir olurlar ve bu beyt-i şerifte de bu kavle mutâbakat görülür. Buyururlar ki: “Mezârda Münker ve Nekîr’in suâl sorduğu kimselerin vay hâline!” Ma’lûm olsun ki, rûh cisimden alâkasını kestikten sonra cisim cemâd hâlinde kalır ve bu cisim taaffün edip dirileri iz’âc etmemek için toprağa defn olunur. Binâenaleyh cisme i’tibâr yoktur. “Mezâr”dan murâd, rûhun intikâl ettiği âlem-i berzahtır ve yevm-i ba’se kadar rûh bu âlemde ya mün'am veyâ muazzeb olur. Bu tena’um ve azâbın nümûnesi dünyâda rü’yâ âlemidir.

112. O ölülerden ne ağzı çalmağa, ne ağzını ilâç vericilerden hoş etmeğe imkân var!

Bu âlem-i berzah, bâtının zâhir olduğu bir âlem olduğundan, dünyâda olduğu gibi bir kişi o âlemde zâhiriyle bâtınını gizlemek mümkin değildir. Binâenaleyh dünyâda gıybet eden kimse o âlemde ne ağzını değiştirip latîf yapabilir ve ne de ağzını temizlemek için ilâç vericilerden yardım görebilir. O ancak kendi ameliyle kalır ve bâtını ne halde ise o âlemde zâhir olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Târik, 86/9) “Sırların zâhir olduğu günde, o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.

113. Muhakkak nikâh için su ve yağ yoktur. Akl ve idrâke hîle yolu yoktur. 

 “Âb u revgan” Bahâr-ı Acem’in beyânına göre, doğru ile yalanın ihtilâfından kinâyedir. Gıyâsü’l-LügStm beyânına göre tezyîn-i kelâm husûsunda tekellüf etmekten kinâyedir. Ya’nî “Dünyâda için başka düşünür, dilin süslü kelâmlar ile başka ifadede bulunur. Bu sûretle o süslü kelâmlan bâtınının yüzüne nikab yaparsın; fakat mezarda ya’nî âlem-i berzahta için dışına çıktığı vakit, Münker ve Nekîr’i kandırmak için böyle bir nikâb yoktur. Orada akıl ve idrâkin hile ve îcâdına yol yoktur. Ahvâl-i bâtmen ne halde ise öylece de görünür.”

114. Her herze yiyicinin başına ve kıçına onların topuzlarının darbeleri ne kadar doğ er.

“Mürz”ün müteaddid ma’nâlan vardır. Burada mak’ad ve kıç ma’nâsınadır. Ya’ni “Münker ve Nekîr hayât-ı dünyeviyyesindeki gayeyi fevt etmiş ve âlem-i berzaha sıfrü’l-yed olarak dönmüş olan her bir herze yiyen kimselerin başına ve kıçına o kadar topuz vurur ki, had ve hesâba gelmez. Bu hal, rü'yasında muazzeb olup uyanamayan kimselerin hâline mutâbıktır.”

115. Her ne kadar suretlerde, sopa ve demir görmez isen de Azrâil'in topuzunun eserine bak.

“Gürz” kaim sopa ucuna takılmış demir topuz ma’nâsınadır. Eskiden harplerde kullanılırdı. Azrâil (a.s.), sûretten ma’nâyı nez’e me’mûr olan bü-yük bir melektir. Bu melek hakkmdaki îzâhât yukanlarda geçti. Ya’nî “Hâl-i ihtizârda bulunan bir kimsenin hâline bak! Her ne kadar zâhirde sopa ve demirden mürekkeb olan topuzu göremez isen de, bu ma’nevî topuzun eseri muhtazır olan kimsenin vücûdunda görünür."

116. Zira sıra surette de görünür. Ondan ancak hastaya agahlık olur.

Ya’nî “Hz. Azrâîl’in âlet-i darbı ba’zan suver-i hayâliyyede dahi görünür. Fakat ona ancak hasta ve muhtazır olan kimse vâkıf olur. Zirâ muhtazır hayât-ı dünyeviyye ile hayât-ı berzahıyyenin hadd-i fâsılında bulunduğu için, iki tarafa da nâzır olur. Binâenaleyh hâl-i ihtizârda ona suver-i berzahıyye inkişâf eder ve bu hâl içinde, gördüğü şeyleri etrâfmda bulunanlara lisân-ı zâhir ile söylediği vakit, sayıkladığına zâhib olurlar.”

117. O hasta der ki: "Ey benim dostlarım, henim tepelerimin üstünde bu hılınç nedir?" Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şöyledir: 

 “O hasta der ki: Ey mahremim olan dost, başımın tepesinde bu kılıç nedir?” Ya’nî hasta etrafında bulunanlara gördüğü sûret-i hayâliyyeyi söyler.

118. “Biz görmüyoruz; bu hayâl olur." Hu ne hayâldir ki bu irtihâldir.

Hastanın yanında olanlar derler ki: “Biz senin söylediğini görmüyoruz. Bu hayâldir. Bu hastalığın iktizâsı olan sayıklamadır.” Cenâb-ı Pîr onlara cevâ- ben buyurur ki: “Hayâl ne demektir! Bu hastanın âlem-i berzaha intikâli hâlidir, size göre hayâldir, fakat muhtazıra göre hakîkattir.’’

119. Bu ne hayâldir ki, bu çerh-i ma kûs, bunun korkusundan şimdi bir hayâl oldu.

Yine Cenâb-ı Pîr buyurur: “Bu nasıl hayâldir ki muhtazırların havâss hamse-i zâhiresiyle meşhûd olan bu kubbe-i felek bu hayâlin korkusundar o ân-ı ihtizâr içinde bir hayâl oldu. Hiç böyle hayâl mi olur?”

120. Topuzlar ve kılıçlar hastanın önünde mahsüs oldu ve onun başı menkûs oldu.

121. O ân görür ki, onun içindir, düşmanın gözü ve dostun gözü ondan bağlarmıştır.

Muhtazır ancak kendisine âid olan a’mâlinin sûretlerini görür, onun göı düğü şeyleri ne dostlan ve ne de düşmanlan göremez. Zîrâ hayât-ı dünyevi) ye muhtazırın gördüğünü görmeğe hicâbdır. Nitekim evvelce kendisinin hı yât-ı dünyeviyyesi de, kendi amelinin berzaha âid olan sûretlerini görme, hicâb idi.

122. Hırs-ı dünyâ gitti ve onun gözü keskin oldu. Onun gözü hûn-rîz vaktinde aydın oldu.

Dünyâya taalluk eden hayat sönmek üzere iken muhtazmn dünyâya olan hırsı bi’l-ıztırâr gitti ve bu hayât-ı dünyeviyye perdesi kalkınca onun gözü âlem-i berzahı görmekte keskin oldu ve hûn-rîz vaktinde, ya’nî Azrâil (a.s.) vazifesini icrâ ettiği vakitte, rûhunun gözü parlak oldu. Bu beyt-i şerifte (Kâf, 50/22) ya’nî “Biz senden perdeyi açtık. İmdi senin basann bugünde keskindir” âyet-i kerimesine işâret buyrulur.

123. Onun gözü vakitsiz kuş geldi, onun kibrinin ve gazabının neticesinden.

Ya’nî muhtazırın gözü, kendi hâlini ölürken gördü, gördü ama vakitsiz gördü. Eğer hayât-ı dünyeviyye devâm ederken, ihbâr-ı İlâhî ve peygamberîye i’timâd edip akıl gözüyle göre idi, vakitli görmek olurdu. Ve o vakit kendisinin sû’-i a’mâline vâkıf olup tövbe ederdi ve bu görüşü makbûl olurdu. Fakat ne çâre ki, kibir ve gurûru ve gazabı sebebiyle aklının gözü göremedi. Binâenaleyh onun gözünün böyle vakitsiz görmesi, vakitsiz öten kuşa ve horoza benzedi.

124. Kuşun başını kesmek vâcib geldi; zîrâ ki çıngırağı vakitsiz kımıldatır.

Vakitsiz öten kuş, sebeb-i inflâl oldu ve meş’ûm bulunduğu için, onun başıın kesmek ve ona kahr ile muâmele etmek lâzım geldi. Binâenelayeh muhıtazın böyle vakitsiz görmesi de câlib-i merhamet olmadı; bilakis sebeb-i kahr ve azâb oldu.

125. Senin canının cüzü için her zaman bir nez vardır. Canının nez'inde îmânına bak.

“Canın cüz’ü”nden murâd, mümidd-i hayât ve müferrih-i zât olan nefestir. İnsan her nefesi alıp verirken bir fikir ve bir amel içindedir. Bu nefes, fenâ fikir ve amel hâlinde insandan münfekk olursa, âlem-i ma’nâda çirkin bir sûret iktisâb edip gerek dünyâda ve gerek âhirette sâhibine musallat olarak ta’zîb eder; ve eğer iyi fikir ve amel hâlinde insandan müntezi’ olursa, güzel ve latif bir sûret iktisâb edip dünyâda ve âhirette sâhibini taltîf eder, imdi canın cüz’ünün nez’inde hal böyle olursa küllünün nez’inde nasıl olur, var kıyâs et! Ve onun nez’inde fikrinin ve amelinin sermâyesi ve küliü olan îmânına bak![36]

Onsekizinci Kısım: BERZAH

Berzah “ölüm zamânı ile kıyâmet zamânı arasındaki zamân aralığıdır”; ve “bir dîğerine muhâlif olan iki şey arasında ayırıcı olan şey”e derler. O iki şeyin ister bir dîğerine münâsebeti olsun, ister olmasın, berzahın vücûdunun tasav- vur edilebilmesi için, mutlaka iki şeyin vücûdu gereklidir. Nitekim geçmiş ile gelecek arasındaki berzah “hâl zamânı”dır. Rûhlar mertebesi ile kesîf cisimler arasındaki berzah “misâl mertebesi”dir. Ve cennet ile cehennem arasındaki berzah “A‟râf”dır. Hayvânlar ile insan arasındaki berzah “maymun”dur. Bit- kiler ile hayvânlar arasındaki berzah “hurma ağacı”dır. Bitkiler ile mâdenler arasındaki berzah “mercan”dır. Ve buna göre kıyasla. Ölümden sonra berzah âlemine nakledilen şey insanın şekli ve cesedi değil, belki şahsına ait hakîkatidir. Çünkü madde beden olan cesedi bu âlemin parçalarındandır; ölümden sonra yine bu âlemde bozulup dağılır. Zâten benzer yenilenme bah- sinde îzâh olunduğu üzere bu madde beden arazdan ibâret olup, iki zamanda dâimî kalmadığından, mecbûri ölümden önce dahi bozulup dağılma içindedir. Velâkin, şahsa ait hakîkatın bağlılığı, o madde bedenden kesilmediğinden duruyor görünür. Mecbûri ölümde ise bu şahsa ait hakîkatın alâkası tamemen kesilmiş olup, o hakîkat berzaha nakledilir. Ve berzah âleminin maddesine uygun bir bedene bağlanır. Zâhir isminin görünme yeri olan şehâdet âlemindeki ilâhi teklifler üzerine Bâtın isminin görünme yeri olan berzahta, oluşan amellerinin ve ahlâkının güzel ve çirkin sûretlerini, insan berzahta kendi yakını olarak bulur.

Sûretin yok olmasından sonra, mevcûtların tümünün berzaha nakledilip Cemâl ismine ait görünme yeri olanlar Cemâl mahallinde ve Celâl ismine ait görünme yeri olanlar da Celâl mahallinde zâhir olurlar. Fakat yalnız ilâhi emâneti taşımaya isti‟dâdından dolayı, kendisine teklif yapılan insan için soru vardır. Diğerleri mükellef olmadığından, onlara soru yoktur. Ve soru ve cevâp herkese kendi hakîkatinin açılmasından ibârettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Kaf, 50/21-22) “Her bir nefis, kendisi ile berâber sevkedicisi ve şâhit olduğu halde gelir ve ona denir ki: Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık. Bu günde senin görüşün keskindir.” Perdenin kaldırılması bir tecellî ile olur. Bu tecellî içinde herkesin soru ve cevâbı olmuş olur. Çünkü “innallâhe serîûl hisâb” ya‟nî “Muhakkak ki Al- lah, hesabı çabuk görendir”(Âl-i İmrân, 3/199) buyurulur. Nitekim, bu âlem- de bahar mevsimi bir tecellîden ibârettir. Ve bu genel tecellî “Neniz var?” sorusundan ibârettir. İşte bu genel tecellî netîcesinde gül ve diken ve tatlı ve acı meyve ağaçları cevaplarını verip: “Bizim isti‟dâdımız budur, bunları getirdik” derler. Bundan dolayı herkesin sevkedicisi ve şâhidi mertebelerinin tümünde kendisi ile berâber olan zâtına ait isti‟dâdıdır. Bu berzahın hâllerine bağlı bazı bilgiler “misâl mertebesi” bahsinde verilmiş olduğundan burada tekrârı gereksizdir.[37]

----------------

وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ {ق/23}

(50/23) “Ve kâle karînuhu hâzâ mâ ledeyye ‘atîd(un)”

(50/23) Beraberindeki (melek) şöyle der: “İşte bu yanımdaki hazır.” 

----------------

أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ {ق/24}

(50/24) “Elkiyâ fî cehenneme kulle keffârin ‘anîd(in)”

(50/24) “Haydi ikiniz, atın cehenneme her inatçı nankörü! 

----------------

مَّنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُّرِيبٍ {ق/25}

(50/25) “Mennâ’in lilhayri mu’tedin murîb(in)”

(50/25) İyiliklere (sürekli) engel olan, saldırgan, şüpheciyi. 

----------------

Kalem sûresinde hayra engel olan;

------------------------ 

~~68.12~
مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَثٖيمٍ 
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.12 - Mennâıl lilhayri muğtedin esîm.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.12 - Hayır engeli, mütecâviz, vebâl yüklü 

------------------------ 

Hayır engeli, hiç hayra yaramaz. Son derece cimri olduğu gibi başkalarının yapacağı hayra da engel olur. Hayır düşmanı.
 مُعْتَدٍ

Sınır tanımaz, haddini aşkın, hakkına razı olmaz, hak yiyen,
 اَثِيمٍ

Günahtan vebalden çekinmez, günah yüklü,
 عُتُلّ

zobu kaba, saygısız, zorba, obur, bulduğunu çarpar yer, ölçüsüz ve yakışıksız sözler söyler, acımasız, des-pot.
 بَعْدَ ذٰلِكَ

Ondan sonra da yani bütün bu fena huyların arkasından da, onlarla beraber
 زَن۪يمٍ

bir delme takma, soyu takma, uydurma, yahut fenalıkla tanınan, edepsiz damgalı, yahut dalkavuk.
Zenim, “zeneme” den türetilmiştir. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpeye benzer yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan asılı bırakılan sarkıntıya denir ki, her tarafa sallanır durur. Dilimizde o koyun veya keçiye küpeli denildiği gibi Arapça'da da zenim denilir. Burada bundan istiare edilmiştir ki, bu Türkçe'de en çok dalkavuk veya kulağı yirik yahut kulağı kesik yahut kulağı küpeli sözlerindeki mecaz manayı andırır. İbn Cerir'in tefsirinde açıklandığı gibi tefsirciler İbn Abbas ve diğerlerinden bu kelimenin tanıtımı hususunda şunları nakletmişlerdir: “Nesebi şüpheli, nesebi başkasının nesebine katılmış, piç, kötülükle tanınmış, kötü damgalı, damgalı kafir, çok zalim, aşağılık, fena huylu....” (et-Taberi, a.g.e., XXIX, 17.)

----------------

الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ {ق/26}

“Ellezî ce’ale me’a(A)llâhi ilâhen âhara feelkiyâhu fî-l’azâbi-şşedîd(i)”

“Allah ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!” (50/26)

----------------

قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِن كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ {ق/27}

(50/27) “Kâle karînuhu rabbenâ mâ atgaytuhu velâkin kâne fî dalâlin ba’îd(in)”

(50/27) Arkadaşı (olan şeytan) der ki: “Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklık içinde idi.” 

----------------

Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Karine, karn kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin yakınlık, yaklaşma, yakınlaşma, bir araya gelme/getirme, birleşme, yanında olma gibi anlamları vardır.

Bu yakın “rabbenâ” bizim rabbimiz ifadesi ile kişinin nefsi emmaresidir. 

Delalet ehli, Cenâb-ı Hakk’ın azametinin vasıfları, gadab’a uğramamış olanlarda Hâdî isminin mazharları yani hidayet ehlidirler.

İşte kendi hakiati ve âlemin haikati bulunan hakk’ı inar etmek ve peygamberler tarafından yapılan tebliğe uymama sapıklığı içinde bulunmaktaydı. (Murat Derûni)

----------------

قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ {ق/28}

(50/28) “Kâle lâ tahtasimû ledeyye ve kad kaddemtu ileykum bilva’îd(i)”

(50/28) Şöyle der: “Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü ben bu (konudaki) uyarıyı size önceden yaptım.” 

----------------

Aslında uymuş olduğu nefsi emare yaşamı ile birlikte daha bu dünya hayatında zaten rabbleri huzurunda idi-idiler. Ama hayali ve vehimi anlayış ile yaşantı içinde olunduğu için bunun gafleti içinde ve farkında değildi-değildiler. Ne zaman ki perde kalktı. Hakikat gün yüzüne çıktı. Ve ilâhi hitabın ile karşılaşıldı. 

Aslında bu çekişmeler daha bugün kişinin iç âleminde olmaktadır. Eğer irfani bir eğitim sistemi içine girilmiş ise Efendimiz (s.a.v.) in ben şeytanımı müslüman ettim dediği gibi bu aşamalar bu dünya hayatı içinde geçilir. (Murat Derûni)

----------------

مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ {ق/29}

(50/29) “Mâ yubeddelu-lkavlu ledeyye vemâ enâ bizallâmin lil’abîd(i)”

(50/29) “Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” 

----------------

Yolumuza Fusûs’ül Hikem şerhi ile devam edelim.

İmdi isbât etti ki, muhakkak ilim ma'lûma tâbi'dir. Binâenaleyh "ayn"ının sübûtunda ve ademi hâlinde mü'min olan kimse, vücûdu hâlinde de o suretle zahir olur. Ve muhakkak Allah Teâlâ, onun böyle olduğunu ondan bildi. İşte bunun için (Kasas, 28/56) buyurdu. Vaktaki Hak Teâlâ böyle dedi, (Kâf, 50/29) ya'nî "Benim indimde kavl, ya'nî hüküm tebdil olunmaz" dahî buyurur. Zîrâ benim kavlim, halkımda ilmimin haddi üzeredir; "Ve ben kullarıma mübalağa ile zulmedici değilim" (Kâf, 50/29) Ya'nî, Ben onları şaki kılan küfrü üzerlerine takdir etmedim ki, ba'dehû onların ityâna tâkatları olmayan şeyi onlardan taleb edeyim. Belki biz onlara ancak ilmimiz hasebiyle muamele ettik; ve biz onları ancak nüfûslarından ve üzerinde bulundukları şeyden, bize i'tâ ettikleri şeyle bildik. Binâenaleyh eğer zulüm varsa, zâlim olanlar onlardır. Bunun için Hak Teâlâ (Bakara, 2/57) ya'nî "Velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" buyurdu. Böyle olunca Allah Teâlâ onlara zulm etmedi (16). 

-------------------- 

Ya'nî yukarıda zikr olunan kavl-i kerîmi ile Hak Teâlâ hazretleri isbât buyurdu ki, ilim ma'lûma tâbi'dir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîde her bir ism-i ilâhînin sureti nasıl mürtesem resimlenmiş olursa, o suret üzere Hakk'ın ma'lûmu olur, yani zuhura çıktığı şekilde bilinir. Ve Hakk'ın irâdesi dahi, o ilim üzerine taalluk eder. Şu halde bir kimsenin ayn-ı sabitesi, hâl-i ademde yani yokluk halinde Hâdî isminin sureti üzere mürtesem düzenlenmiş bulunmuş ise, vücûd-ı haricîsi hâlinde dahi hidâyet suretiyle ve mü'min olarak zahir olur. Ve Allah Teâlâ o kimsenin hidâyete isti’dâdını ve mü'min olarak zahir olacağını ezelde onun sûret-i ilmiyyesinden bildi. 

İşte bundan dolayı Hak “ve hüve a‟lemu bil muhtedîn” yânî "Allah Teâlâ hidâyette olanları en iyi bilendir" (Kasas, 28/56) buyurdu; ve aynı şekilde “Mâ yubeddelul kavlu ledeyye” (Kâf, 50/29) yânî "Benim indimde söz, yânî hüküm değiştirilmez" dedi; ve keza dedi. Ve Hz. Şeyh (r.a.) kavl-i Hakk'ı tefsîren buyururlar ki: Zîrâ bir mahlûk benim ilmimde ne suret üzere sabit oldu ise, ben onu o suret üzere bilirim; ve o mahlûk hakkındaki ilmimin haddi yani sınırları, onun sûret-i ilmiyyesinin haddi kadardır. Ve ben kullarıma karşı zulum edici değilim ki, onların üzerine istidatlarının lisanlarıyla istedikleri şeyin gayrısıyla hükm edeyim. Zîrâ "zulüm" lügatte "bir şeyi mevzi'inin gayrına vaz' etmektir". Yani zulüm bir şeyi yerinde olmadan kullanmaktır. Yani yeri olan bir şeyi başka bir yerde kullanmaktır. Yani uygun olmadığı yerinde kullanmak ona zulümdur. Ve Hz. Şeyh “Mâ yubeddelul kavlu ledeyye” (Kâf, 50/29) yânî "Benim indimde söz, yânî hüküm değiştirilmez": (yani Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin lisanı ile değil,) Ben onları şakî kılan küfrü takdîr etmedim ki, sonra onların yapılmasına muktedir olmadıkları şeyi onlardan taleb edeyim? Yani Mudil isminin ceali ile zuhura gelmiş bir insandan iman talep etmek ona zulüm olur. Bakın onun için peygamberler mucize göstermekte pek acele davranmazlar. Ve de peygamberlere kader sırrını görevlerinin sonlarına doğru açar denilmesinin sebebi de budur. Eğer kader sırrını bilirse tebliğden aciz kalırdı. Her şeyin takdir-i ilahi olduğunu her şeyin Hakk’ın bir esmasının bir zuhuru olduğunu, sen de o isimlerden birisi olduğunu bildiğinde kendine ait bir varlığın kalmadığını hem kendinde hem âlemde bildiğinden diyecek bir şeyin kalmaz. Daha önceki kavimlerde bu bilgi teçhizatı yoktu. Bu bilgiler Muhammedi bilgilerdir. İşte onun için diyor ya “Benim ümmetimin velileri beni İsrail peygamberleri gibidir.” Hatta daha da ileridir diyecek ama peygamberlik vasfına bir şey gelmesin zeval gelmesin diye öyle söyleniyor. 

Ama Bayazit-i Bestami ne diyordu; biz öyle bir deryanın sahiline ulaştık ki oraya beni İsrail peygamberleri ulaşamadı diyor. O derya Ahadiyet deryasıdır. Sonra onların ifasına muktedir olamadıkları yani tatbikine gayret gösteremedikleri bir şeyi onlardan ne diye talep edeyim diyor Cenab-ı Hakk. Ya'nî ben zallâm değilim ki, şakâvetlerini mûcib olan küfrü, ezelde onların üzerine takdîr edeyim de, sonra da onların güçleri hâricinde olan îmânı taleb edeyim; ve onlar iman edemeyince, bundan dolayı onları hesaba çekeyim. Belki bizim onlar ile olan muamelemiz, ancak ilmimiz hasebiyledir; ve biz onları ancak nefislerinde faaliyetleri ile bize verdikleri gösterdikleri şey üzerine bildik. Ve bize i'tâ ettikleri şey, onların isti'dâd-ı zatî ile Yani Zat’i istidatları ile yokluk halinde üzerinde sabit oldukları şeydendir. Eğer onlar kendi nefislerinden bize i'tâ ettikleri şeyde zulüm vâki' olmuş ise, zâlim olan kendileridir. Her kim ne istemiş ise Hak onu ihsan etmiştir. Hak ihsanından dolayı mes'ûl değildir. Mes'ul olan, Hak'tan taleb edenlerdir. 

“Lâ yus‟elu ammâ yef‟alu ve hum yus‟elûn” yâni “O (Allah), yaptığı şeylerden mes‟ûl değildir. Ve onlar, (yaptıklarından) mes‟ûldür” (Enbiyâ, 21/23) buyurdu. 

Bakara(2) / 57- Bulutla sizi gölgelendirdik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve “Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyiniz” (dedik).Gerçekte onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı. Şu halde mademki Hak, cebren onları kâfir olarak takdîr edip, küfürlerinden dolayı muâteb tutmamıştır, binâenaleyh onlara zulm etmemiştir. 

Şeyh Sadi’ni “Bostan Gülistan” adlı eserinden: 

Bir zamanlar bir ressam varmış, bir yerde odasında resim yapıyormuş, bazı arkadaşları gelmişler bakmışlar ki resmettiği tabelalarda hep hayvan resimleri var, sormuşlar sen başka resim yapmasını bilmez misin demişler, o da demiş bilirim ama yukarıdaki bunları çiziyor, ben sadece içini dolduruyorum demiş. Bakın ne kadar hoş, aynen bu hadise ile ilgilidir. Yani programı yapılıyor, onun içini dolduruyoruz biz sadece, yaşantısını ortaya getiriyoruz sadece.[38] “İz- -T-B-” 

----------------

يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِن مَّزِيدٍ {ق/30}

(50/30) “Yevme nekûlu licehenneme heli-mtele/ti ve tekûlu hel min mezîd(in)”

(50/30) O gün Cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “daha var mı?” der. 

----------------

Âyet sayısal değerine baktığımız zaman 50+30= 80 dir. 0 kalktığı zaman 8 cennettir. 80 ebced hesabında ف “Fe” harfi sayısal değeridir. Fe de faaliyet sahasıdır. Bu dünya hayatımız bizlerin faaliyet sahasıdır. Ya hazreti şahadete çevirip cennet amaeli yapılmakta ya da süfli bir hayat sürüp cehennem hayatı kazanılmatadır. Aslında okuyan için idrakinde ise daha bugünden duyulacak dehşet bir uyarıdır. (Murat Derûni) Yine yolumuza Mesnevi-i Şerif Beyitleri ile devam edelim;

655. Elvedâ ey dostlar, ben ölmüşüm. Yükü dördüncü felek üzerine götürmüşüm.

Ya'ni bir kimse öldüğü zaman, nasıl nefsânî hazlardan habersiz kalırsa, ben de bugün öylece nefsânî hazlardan habersiz kaldım. Bundan dolayı tabîî ve zorunlu ölümden evvel, tercihli ölüm ile öldüm; ve sûrî hayatın sebeplerini ve gereçlerini nefsin yedi mertebesinden, dördüncü mertebesine ulaştırdım. 

Nefsin dördüncü mertebesi "mutmainne nefs"dir ki, kul o mertebede "İrciî!" ya’ni “Rabb’ine dön” ilâhî hitabına nâil olur. 

656. Tâ ki ateşe mensûp olan feleğin altında odun gibi, elem ve güçlük içinde yanmayayım.

Ya'ni insan "mutmainne nefs" makāmına gelmedikçe, nefsin arzularından kaynaklanan elem ve güçlükler içinde yanar tutuşur. Çünkü "mutmainne nefs" feleğinin altında "mülhime nefs" feleği vardır. Bu mertebede sâlikin nefsi bir taraftan rûhânî haz ve diğer taraftan cismânî haz mahrûmiyetlerin-den etkilenir. Bu feleğin altında "levvâme nefs" vardır. Sâlik bu mertebede nefsânî hazların sürüklemesiyle kötü hallere ve günahlara tutulur; sonra da pişmanlık ateşi duyguları içinde yanar. Bunun altında "en aşağı felek" olan "emmâre nefs" vardır. İnsan bu mertebede hayvandan daha şaşkın olup, nefis ve şeytan elinde esir ve türlü elemlere tutulmuştur. Bundan dolayı sâlik "mutmainne nefs" mertebesine gelmedikçe, nefsânî azâptan kurtulamaz; çünkü nefis cehennem tabîatlıdır; kendi hazlarına aslâ doymak ve dolmak bilmez ve her an “hel min mezîdin” (Kaf, 50/30) Ya'ni "Daha var mı?" na'rasını vurur.[39]

1399. Bu nefis cehennemdir ve cehennem ejderhâdır ki o denizler ile eksilmez.

Emmâre nefs kalbi yakmakta ve azâb etmekte cehennemdir; ve cehennem ise doymak bilmeyen ejderhâdır. Denizleri döksen, onun harâretinin şiddeti azalmaz.

1400. Cehennem yedi deryâyı içer; o halk yakıcının harâreti eksilmez.

Hint şerh edicilerinden şeyh Veli Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Tahkîk ehli indinde cehennem, nefsin sûretidir ve onun alt dereceleri nefsin zemm edilmiş sıfatlarıdır ki, misâl âleminde şahsın bu zemm edilmiş sıfatları ve kabahâtli fiilleri azâb sûretiyle bedenlenirler; ve rûh sıfatı ve güzel ameller cennetin aynıdır ki o âlemde ni’metlenmek sûretleriyle şekillenirler." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiy-ye’lerinde cismânî cehennemin yakıcı havadan ibâret bulunduğunu yazarlar. Bu yakıcı havanın örneği, fezâda ateş buhârı hâlinde bulunan güneş küresidir. Bundan dolayı cismânî cehennemin sıcaklığı son derece şiddetli olup, buna yedi deryâ dokülse, onu bir sûrette buharlaştırıp, yakıcı havaya dönüştürür ve o sıcaklık eksilmez. 

1401. Taşlar ve taş gönüllü kâfirler, ağlayarak ve utanarak onun içine girerler.

Bu beyt-i şerîfe “Yâ eyyühellezîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nâren vakûduhân nâsu vel hicâretü” (Tahrîm, 66/6) Ya’nî "Ey mü'minler nefislerinizi ve ehillerinizi odunu insanlar ve taş olan ateşten koruyunuz!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve diğer âyette de “fettekûn nârelletî vakûduhân nâsu vel hicâratü, uiddet lil kâfirîn” (Bakara, 2/24) ya’nî "Sakınınız o ateşten ki, onun odunu insanlar ve taştır; kâfirler için hâzırlanmıştır" buyrulur. Çünkü büyük kıyâmette elementsel taayyünler ateşe dönüşecektir ve bu da bilimsel olarak uzak bir şey değildir. Çünkü şiddetli çarpışmaların neticesi şiddetli sıcaklıktır. Bundan dolayı rûhunu îmân ile tabîat âleminden kurtaramayıp elementler içinde mahpûs kalan kâfirlerin bu elementlere tâbi’ olarak ateşe girmeleri zarûri bir hâl olur.

1402. Bu kadar gıdâ dahi onu sâkinleştirmez; nihâyet ona Hak’tan şu nidâ gelir. 

1403. Doydun mu, doydun mu? Der ki: Henüz doymadım; işte sana ateş! İşte sana harâret, işte sana yakma.

Bu beyitlerde “Yevme nekûlü li cehenneme helimtele’ti ve tekûlü hel min mezîdin” (Kaf, 50/30) ya’nî "Kıyâmet gününde biz cehenneme doldun mu? deriz. O, daha fazlası var mı? der" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1404. Bir âlemi bir lokma etti ve çekti; mi'desi “Daha var mı?” na'rasını vurdu.

Dünyâ âlemini ve yeryüzü küresini kıyâmet gününde ateş buharı hâlinde cehennem küresi çekerek yuttu; ve kapasitesi, daha var mı? na'rasını vurur. Bu ateşsel cehennem küresi o kadar büyüktür ki, fezâda dönmekte olan katı büyük uzay cisimlerini lokma gibi çekip yutar.

1405. Hak lâ-mekândan onun üzerine ayağını koyar; o zaman o kün-fekândan sâkin olur.

Bu beyt-i şerîfte, şu hadîs-i şerîfe işâret buyrulur: "Cehennem dâima daha var mı? der. Nihâyet Cebbâr ona ayağını koyar; bundan dolayı elverir, elverir der."

"Cebbâr'ın ayağı" hakkında tahkîk ehli hazerâtı birçok yönlerden beyân buyurmuşlardır. Burada hepsinin anlatılması uzun olur. Fakîrin aklına gelen budur ki: Cehennem küresi ateş buharı hâlinde bulundukça, onun yakması ve gelen herşeyi yakmaktan doymaması isti’dâdı, dâima yakacak maddeler ister. Ve kesîf cisimlerden hangisi onun çekim alanına girerse, derhal onu ateş buharı hâline çevirir. Ondaki bu isti’dâd ancak fezâda soğuyarak katılaşması ile gider. İnsanın a’zalarının en nihâyeti ayak olduğu gibi, bir olan hakîkî vücûdun en son tenezzül mertebesi de, elementsel kesâfet hâlidir. Bundan dolayı lâ-mekân ya’nî mekânsız olan Hakk’ın hakîki vücûdu tarafından gerçekleşen Rahmânî tecellî üzerine, ateş buharı hâlinden, soğuma ve katılaşma hâline geçer. Bu duruma göre Cebbâr'ın ayağının konulması, "Kün ya’nî Ol!" emriyle soğuması ve katılaşması olur. Nitekim bu ma’nâyı te'yid olarak hadîs-i şerîfde, cehennemde circîr ağacı biteceği beyân buyrulmuştur. Ve "circîr", gâyet sulak yerde biten maydanoz dediğimiz bitkidir. Bu soğuma ve katılaşma da âyet-i kerîmede “Lâbisîne fîhâ ahkâbâ” (Nebe', 78/23) Ya’nî "Orada hukublarca kalırlar" buyrulduğuna bakılarak, hukublar olarak ifâde edilen sürenin tamamlanmasından sonra gerçekleşir. "Hukub" seksen yıl ma’nâsınadır. Ahkâb, hukubun çoğulu olup, birçok seksen yıllar demektir. Ve ilâhî indinde bir gün, dünyânın bin senesine denk bir derecede olduğundan, bir hukub dünyânın seksenbin yılına denk olur. Bunun kaç hukubdan sonra gerçekleşeceği Kur’ân-ı Kerim'de açıklanmış olmadığından, işin bu tarafını ancak Allah Teâlâ bilir. İhtimâl ki, bu soğuma ve katılaşma husûsu, dünyânın milyonlarca senelerine ulaşır. "Neûzü billâh".[40]

----------------

وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ {ق/31}

(50/31) “Ve uzlifeti-lcennetu lilmuttekîne gayra be’îd(in)”

(50/31) Cennet, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara uzak olmayacak şekilde yaklaştırılacak. 

----------------

 Cennet ittika sahipleri ve Hakk’ın gayriyetine düşmeyip Hakk’tan uzaklaşmayanlara yaklaştırılacak.

 Bu âyette 5+3+1= 9 ise esmâ mertebesi itibariyle olan bir halden bahsedilmetedir.

 Şeriat mertebesinde ittika günahlardan sakınma, Tarikat mertebesinde muhabbet ten uzak kalmaktan saınmak, Hakikat mertebesinde Hakk’tan gafil olmaktan sakınma, Marifet mertebesinde ise bir an olsun Hakk’tan ayrı olmaktan sakınmadır.

 İşte bu sakınanlara cennet ve cenneti yaşam yaklaştırılır. (Murat Derûni)

----------------

هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ {ق/32}

“Hâzâ mâ tû’adûne likulli evvâbin hafîz(in)”

----------------

مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَن بِالْغَيْبِ وَجَاء بِقَلْبٍ مُّنِيبٍ {ق/33}

(50/32-33) “Men haşiye-rrahmâne bilgaybi ve câe bikalbin munîb(in)”

(50/32-33) (Onlara şöyle denir:) “İşte bu, size (dünyada) vaad edilmekte olan şeydir. O, her tövbe eden, O’nun emrini gözeten için, görmediği hâlde sırf saygıdan dolayı Rahmân’dan korkan ve O’na yönelmiş bir kalp ile gelen kimseler içindir.” 

----------------

Bu âyeti kerime rahmâniyet mertebesi âyetlerindendir. 

-----------------

Peki Rahmân nedir? Ve Rahmân a nasıl yönelilir? Furkan sûresi 59. Âyette Rahmânı haberi olandan sor denilmektedir.

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet 

حْمَنُ فَسْئَلْ بِهِ خَبِيرًاعالر

errahmanü fes’el bihî habiyren

## “Rahman’ı haberi olan birisinden sor”

Bu Ayeti Kerimede “fes’el” (sual et, sor veya araştır) ifadesi çok dikkat çekicidir. 

Biz de bu kelimenin manasını imkan dahilinde araştırmaya ve anlamaya çalışacağız.

Rahman (lügat manası): “Dünyada her canlıya (mümin, kafir ayırt etmeksizin), herkese merhamet eden, rızkını veren Allah” diye geçer.

Rahman: “Esmaül Hüsna” (Allah’ın güzel isimleri) sıralamasında, başlardadır.

Rahman: Mertebeler itibariyle, “A’maiyyet”, “Ahadiyyet”, “Uluhiyyet” ve “Vahidiyyet”ten sonra gelen mertebenin adıdır.

Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir, diye izah olunmuştur.

Hadis-i Kudsîde; 

“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en uğrafe fe halaktül halka li uğrafe bihi.” 

“mahfiyyen/gizli kenzen/hazine idim, bu halde en uğraf/irfan olunmamı ahbebtu/hub, muhabbet ettim bu halde bihi/o ile (bu) uğraf/irfan olunma için halkı ettim.”

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

 (Kendi varlığım şühud zevki ile müşahede etmek istemesi) Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu alemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi) Hadis-i şerifte: 

İnnî li-ecide ye’tini rîh-errahman min kablil yemeni. 

“Rahmanın kokusu (Nefes-i Rahman) bana yemen yönünden gelmektedir.” Yukarıda bahsedilen oluşumları idrak ve müşahede eden varlıklar olmasa, yani bunları anlayanlar olmasa hepsi yok hükmünde olacaklar idi. İşte bu yüzden, idrak ve müşahede sahibi olan Halife (İnsan) zuhura geldi.

Kur’anı Keriym Zariyat Suresi 51. sure 56. ayet-i kerimede: 

لِيَعْبُدُونَِوَالْإِنْسُ إِلَّاعوَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ

ve ma halaknel cinne vel inse illa liy’abüduni “ve illa/ancak, istisna bana ibadet/kulluk etsinler için/diye cinleri ve insanları halkettim.”

“Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye halkettim.” buyurulmuştur. 

İrfan ehli ayet-i kerimede geçen “liy’abüduni” kelimesini; 

“liya’rufün” “Beni bilsinler” (batınî manası itibariyle) şekliyle de ifade etmişlerdir.

Kısaca belirtmeye çalıştığımız yukandaki ifadelerden, zahir ve batın bütün alemlerin ve idrakli, anlayışlı, şuurlu varlıkların zuhura getirilmeleri, Cenab-ı Hakk’ın kendisinin bilinmesi, tanınması ve idrak edilmesi için olduğunu anlamaktayız. 

İnsanoğlu, bu seyrine Adem (a.s) ile başlayıp Muhammed (a.s) ile tamamlamıştır. 

Ancak günümüzde bu hakikate mazhar pek az irfan ehli kalmıştır. Diğerleri tam tersine, insanoğlu bugün içinde bulunduğu delalete tarihinin hiç bir devrinde düşmemiştir.

Allah’ın (c.c) Zatî isimlerinden ve bu sureye de isim olmuş olan Rahman kelimesinin ve mertebesinin içinde bulunan ince manaları anlamaya çalışarak, şuhud zevki ile müşahede ederek, Allah’ı yakıynen tanıma ve bilme yolunda epey mesafe kat cdeceğimizi ummaktayım. Gayret bizden, lütuf O’ndandır.

Az yukarıda belirtilen hadis-i şerifte; 

“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”

“Rahman nefesini Yemen kable/cihetinden elbette eced/vücud ediyorum.” 

“Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Bu hadis-i şerifte ifade edilen mana; zahir itibariyle bakıldığında, 

### “Yemen illerinde Veysel Karani için”

“Ben onun kokusunu Yemenden alıyorum” şekliyle ifade edilmiştir. 

Batın manası itibariyle de şöyle ifade edilebilir:

Vücûd, “Akl-ı Küll”ün sağ tarafı; 

imkan ise “Akl-ı Küll”ün sol tarafıdır. 

Adem, “Akl-ı küll”ün sureti ve Havva “Nefs-i Küll”ün suretidir, ki “Akl-ı küll”ün gölgesinden meydana geldi. 

Bu muhtelif alemlerin doğuşu, “Akl-ı Kül” ile “Nefs-i Küll”ün izdivaçlarından meydana gelmiştir. 

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 52. ayet-i kerimede: Ayet-i kerimede: 

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَبَنَاهُ نَجِيًّاعورِ الْأَيْمَنِ وَقَرّو٥٢ وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطَّ

“ve nadeynahü min canibitturil eymeni ve karrebnahü neciyyen”

“Ona Tür’un sağ yanından seslenmiş ve konuşmak için onu yaklaştırmıstık.

Kısaca ifade etmek istersek;

burada belirtilen Tür’un (Tur Dağının) sağ tarafından sesleniş, “Akl-ı Küll”ün “Akl-ı cüz”e zat mertebesi itibariyle sesleniştir.

Seyr-i sülük: Hak yolcusunun “Museviyet mertebesi” itibariyle, kendi nefs dağında ulaşması lazım gelen Eymen (sağ) tarafındaki Vadidir.

Varlığı bir çember olarak düşünelim. 

Bunu ortasından böldüğümüz zaman 

 - yarısı “Akl-ı Kül”, 

 - yansı “Nefs-i Kül”dür *(1) 

*(1) Bu hususta “Mübarek Geceler ve Bayramlar” isimli kitabımızın “Mi’rac” bölümünün ikinci kısmında daha geniş izahat vardır.

Diğer bir ifade ile;

 - yarısı vacib ve 

 - yarısı da mümkinattır. 

Vacib, kadîm olan ezeli varlık; 

mümkün ise sonradan meydana gelen, imkan dahilinde olan (mümkinat) varlık alemidir. 

İşte burada “Yemen”den maksat;

bu mevcudatın “Akl-ı Kül” (sağ) tarafıdır, “Nefs-i Kül” (sol) tarafıdır.

Efendimizin “Yemen’den Rahmanın kokusunu alıyorum,” demesi;

“Akl-ı kül”den (sağ taraftan), “Zat-ı Ulühiyet”ten “Nefes-i Rahmanı” duyuyorum, demesidir. 

Sağ tarafın mensupları “Hakikat-i Munhammedî” uygulayıcıları; 

sol taraf mensupları ise, vehim ve hayal uygulayıcılarıdır. [41] “ İz- -T-B- ” Özet olarak Rahmânın tarifinden sonra yolumuza devam edelim. Geniş bilgi için Rahmân sûresi çalışmasına bakılabilir.

----------------

ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ {ق/34}

(50/34) “Udhulûhâ biselâm(in) zâlike yevmu-lhulûd(i)”

(50/34) Oraya esenlikle girin. İşte bu, ebedîlik günüdür.” 

----------------

Selam ve Camii esmâları insanın esmâlarındandır. Biselam, Selâm ile Selâm ile birlikte ve Selâm’ın risaleti yani haberi ile girin bu ebedilik günüdür.

Demek ki kim selâm esmâsını öğrenir, giyinir ve kullanır ise onun için ebedilik günüdür. 

-------------------

(Selâm) ismi Dârüsselâm.

(10/11/2013) Pazar. 

Bundan bir müddet evvel, bir kardeşimiz, (Be…….) Dergâh’ın iç kapısının üstüne asmak için bir “hat” levha getirmişti, Üzerinde şunlar vardı, (İlâ darisselâm /Selâmet/kurtuluş evine giriniz) (/10/25) yazılı idi. O günlerde dergâhta tamirat olduğundan paketi açmamış öylece uygun bir yerde muhafaza etmiştim, tamirat bittikten bir müddet sonra yerleşmeye başladık, daha sonra bahsettiğim arkadaş geldiğinde o tabelânın yerini tespit ettik ve sonra onu iç giriş kapısının üstüne asmak için gene uygun bir yere koymuş idim. Daha sonra asmıştık. Bunun gerçeğinin ne olduğunu o günlerde anlamamıştım ancak bu bir Âyetti ve çok anlamlı idi. ….. 

birkaç ay sonra ne olduğu anlaşılmış oldu. Hat şöyle idi. 

 İzmir de bulunduğumuz zamanın son günlerine doğru idi (12/10/2013/) (11) Cuma gününün akşamı Cumartesi gecesi saat (05,30) Bir zuhurat görüyorum, zuhurat şöyle idi. 

Camide namaz kılıyoruz, namaz bitip selâm verdikten sonra dua ediyoruz, en sonun da İmam efendi bana seslenerek! (Selim) kalk devamını sen oku der gibi işaret etti. Bende (Fetih Sûresi 48 âyet 10 İnnelezine………) i okuyup uyandım. Sonra ne olabileceğini düşünerek unutmamak için hemen not almaya başladım. 

Zuhuratın türü, “Keşfi mücerret” yani anlamı oldukça açık olan bir zuhurat idi. Kısaca yorumuna geçelim. 

 (Selâm isminin özelde, bâtınen tescili idi.) 

 (Nefsi benlik, İzâfi benlik, İlâh-î benlik) in birleşmesi idi. 

 İnnellezine….) ne nin tatbikatı. Abdiyyet ve risâletin, Ulûhiyyete biat etmesi tâbi/dahil olması, bu üçlerin bir olması ve bunların böylece gerçek (Selim, Sâlim, Selâm) olmasıydı. 

Namazdaki hâl, tahiyyatta ki gibi diz üstü oturuyor idik imam dahil herkesin sırtında siyah elbise vardı, bu husus “A’mâ’iyyet” mekân olarak gizli hazineyi ve içindelileri temsil etmesiydi. 

 İmam’ın temsil ettiği makam risâlet idi. “Bana bakan Hakkı görür” hükmü ile aslında orada var olan Ulûhiyyet idi. 

Bu durumda cemâat, “abdiyyet/nefsi benlik” imam “Risâlet/izâfi benlik” imam’ın batının da mevcut “Ulûhiyyet ise İlâh-î benlik” idi. 

Allah zat ismi yönünden, kendi isimlerinden olan genel ma’nâ da (Selâm) ismini fakire hususide tahsis ma’nâsında, oradakilerin şehadetiyle, (Selim) diye işaret etmişti. 

Bu hususun tescili için bir merasime ihtiyacı vardı, o da okuduğum (İnnelezine…………... /48/10) Âyeti ile üç mertebeden “abdiyyet, Risâlet, Ulûhiyyet) tatbikatı idi. 

Bunları kendi varlığında birleyerek üç makamı bir bedende tevhid etmekti. Zâten kalktığımda sabah namazı vakti idi namazımı kıldıktan sonra bu Âyeti kerîme’yi üç makamın hakkı olarak üç defa okudum ve Fatiha dedim böylece selâm ismi tahsisi ayrıca zâhiren de tasdiklenip tahakkuk etmiş idi…. 

”Daha evvelce bildiğim halde” genele açmayıp tasdik beklediğim bu husus, böylece levha ile zâhiren, zuhurat ile de bâtınen, tasdiklenip açığa çıkmış oldu. 

------------------- 

Bu gecenin gündüzü Cum’a Cem günü idi, ve Cum’a namazından sonra ve sohbet (ismi a’zam) üzerine idi. “İleriki sayfalarda gelecektir” gecesi’de genel ma’nâ’da kişinin kendisini tanıma ve mertebeler hakkında güzel bir sohbet olmuştu. (aşağıda gelecektir.) 

-------------------

Gene aynı gece, sabaha doğru bir zuhurat, şöyle zuhur ediyor idi. 

Yakın bir kardeşimizin evindeyiz. Uzunca set üstü gibi arkasında dayanma yeri olmayan üstü kapaklı uzunca içi dolap gibi olan bir eşya var. İçinde gizlenmiş rezervuar sistemleri gibi su dolaşım sistemi var. Ancak oturma dolabının etrafında su sızıntıları var, ne olduğunu anlamak için oturma yerinin üst kapağını açtım içeride olan su vanosunu kapattım tamirini yaptım vanoyu tekrar açtım daha sonra baktım dışarıya su sızmıyordu, düzelmişti.

-------------------

(Küçük bir Yorum yapalım) kardeşimizin evi kendi beden mülküdür, üstünde oturulacak dolap gönlüdür, içi ve dışı ile görev yapmaktadır. İçinde hayat olan suyu gizleyip barındırmaktadır. Ancak bazı bağlantılarında. İlmi mevzuların birbiri ile olan bağlantılarında bazı uyumsuzluklar vardır yani bağlantılar tam sıkılmamış biraz boşluk kalmıştır. 

Bunu düzeltmek ilim akışını ve depolanmasını sağlamak için, dolap kapağını açıp, yani konunun içine girip, nerede eksiklik var ise orayaı sıkıp/izah edip, ilmin akışı tekrar temin edilmiş olduğundan, dolabın kapağı kapandıktan sonra, yani o ilim gönüle indirildikten sonra, gönülde yolu açıldığından ve sistemde mutmein olunduğundan, artık dışarıya sızmadan, kendi iç âleminde hem suyun/hayatın devamı ve hemde rezervi/depolanması temin edilmiş oldu. Yani hem beden evi selâmete çıkmış hemde ilmi konular gönülden akıp giderek ziyan olmamış ilimde selâmete çıkarılmış olduğundan burada da “selâm” ismi tahakkuk etmiş idi.

------------------- 

(Selim) Lügat ma’nâsı: Sağlam, kusursuz, refah ve selâmet üzere bulunan.

(Sâlim) Lügat ma’nâsı: sağlam sıhhatli, sağ, noksansız, her türlü tehlikeden uzak olan, emin ve korkusuz olan. 

(Selâm) Lügat ma’nâsı: Ayıplardan, âfetten sâlim oluş, selâmet, emniyet, sulh, asayiş, bütün korktuklarından emin olma, Allah’ın (c.c.) bir ismi. (Esmâül hüsnâ) Allah’ın güzel isimleri sıralamasında Allah Cami, isminden sonra, beşinci, Hazarat-ı hamse, sırasındadır.[42] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

Selâm isminin harfleri. 

(سلام) (Selâm) Görüldüğü gbi “selâm” kelimesi, aslen, “sin” “lâm” “elif” “mim” harflerinden meydana gelmektedir. Bunların kısaca sayı değerlerini inceliyelim. 

(س) (Sin) Ya-sin’in sinidir. İnsân-ı Kâmil’in sinidir. Hakikat-i insaniyye’nin sinidir. Her insanın sinidir. Sayı değeri (60) dır. Görüldüğü gibi üç harfle ifade edilmektedir. 

(ل) (Lâm) Ulûhiyyet lâmıdır. Ululuk yüceliğin ifadesidir. Ehadiyyetin işaretidir. Adeta Ehadiyyetten âlemi şehadete uzatılan ve bu âlemleri tutan askı gibidir. Sayı değeri (30) dur. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir. 

(ا) (Elif) Harflerin başbuğu. Bütün ma’nâların kaynağı. Nazenin naz ehli. Onüç noktadan meydana gelmiş bütün makamları ihata edici. Bütün varlıkta var olucu Lâm’ın kucağına oturunca (لا) (Lâ) olarak bütün âlemleri bir çırpıda kaldırıcı sadece kendi neş’esini bırakarak beşeri neş’e leri yok edici Sultan Elif. Sayı değeri, (1/13) tür. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir. 

(م) (Mim) Muhabbet kaynağı. Hakk âşıklarının sığındığı liman. Gariplerin dayanağı. Âlimlerin âlimi. Nur-u Muhammedinin şifresi. İnsanların İlâh-î senedi. 

Muhammed Mustafa (s.a.v.) Sayı değeri (40) tır. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir. (Selâm)ın Lâm-ına birde ikili (لا) (Lâmelif) olarak bakalım. Lâm olan Ulûhiyyet, Elif olan Ehadiyyeti kucağında tutmuş Lâ olan ben yok, bende var olan Ehadiyyettir, dercesine onu sinesine basmıştır. Ehadiyyet ise Ben bâtındayım görünen sensin diyerek kendini gizlemeye çalışmaktadır. Bu birliktelik sarmaş dolaş olan bu hal kendinden kendine muhabbetir.

Baştaki selâm da devreye girip sizleri ben anlatacağım merak etmeyin böyle gizli kalmayacaksınız diyerek mim-i Muhamediyyeye akarak bazen beşereriyyeti ile bazen hakikatiyle insanlarla beraber olmaktadır. Onu ancak bu hakikatleri bilenler tanımakta diğerleri ise sadece beşeriyetine bakıp falan kimse zannetmektedirler. Aslında o zannettiği gibi sadece beşer yönlü değil, aynı zamanda Hakikat-i ilâhiyye yönüylede âleminin içinde gizli bir hazine olarak dolaşmaktadır. 

 (Selâm)ın sayı değerlerini toplarsak. (60/30/1/40=131) ederki, sayı bellidir. (13) ve (1) Özetlersek; 

(س) (Sin) İnsân-ı Kâmil. 

(ل) (Lâm) Ulûhiyyet. 

(ا) (Eif) bir Vâhidiyyet. 

(م) (Mim) Hakikat-i Muhammed-î dir. 

İşte selâm bütün bu âlemlere Ehadiyyetinden gelen tecelli-i İlâhiyyeler ile âlemlerin her bir noktasına selâmetle rahmeti Rahmaniyyenin akmasıdır. 

Ayrıca selâm-ı (الإسلام) lâmı tarif olarak, tahsis (El selâm/Es selâm) olarak okursak. O zaman. 

(ا) Baştaki (Elif) Ahadiyyet. 

(س) İkinci (Sin) ise Selâm isminin zuhuru olan İnsân-ı Kâmilin gölgesidir. Böyle olunca sayı (192) olmakta oda zaten (12) dir. Yani hakikat-i Muhammed-î dir. Ayrıca (19) dur, o da İnsân-ı Kâmil’dir.

----------------

Görüldüğü gibi kim Terzi Baba yoluna ve Terzi Baban’ın gönlüne girmiş ise esenliğe girmiş ve ebedilik gününde olmuş olur. Bu yazılanlar özel ve indidir. Bizlerin olduğu gibi bu âyetleri okuyan ve inanan herkezin bu âyetlerde idrak ve anlayışı ölçüsünde hissesi vardır. (Murat Derûni)

----------------

لَهُم مَّا يَشَاؤُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ {ق/35}

(50/35) “Lehum mâ yeşâûne fîhâ veledeynâ mezîd(un)”

(50/35) Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda daha fazlası da vardır. 

----------------

Âyetin ikinci bölümü zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “veledey-nâ” bizim katımızda zâta işarettir.

Yani kim ne diliyorsa ona o verilir. Cennetin kendisi ile meşgul olana meyvalar, köşler rahat bir yaşam vardır. İlim ve irfaniyet ile ilgilenenlere ayn’el yakinlik ve daha fazlası vardır. (Murat Derûni)

----------------

وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُم بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِن مَّحِيصٍ {ق/36}

(50/36) “Vekem ehleknâ kablehum min karnin hum eşeddu minhum batşen fenakkabû fî-lbilâdi hel min mehîs(in)”

(50/36) Biz onlardan önce, kendilerinden daha zorlu nice nesilleri helâk ettik de ülke ülke dolaşıp kaçacak delik aradılar. Kaçacak bir yer mi var? 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “ehlek-nâ” biz helâk ettik. Biz zâtımız ile helak ettik.

----------------

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ {ق/37}

(50/37) “İnne fî zâlike lezikrâ limen kâne lehu kalbun ev elkâ-ssem’a ve huve şehîd(un)”

(50/37) Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır. 

----------------

Yolumuza Fusûs’ül Hikem Şerhi ile devam edelim;

“Kesinlikle bunda, kalb sâhibi olan kimse için öğüt ve nasîhat vardır." (Kâf, 50/37). Çünkü kalb, sûretlerin ve sıfatların çeşitliliğinde dönücüdür. Ve Hak Teâlâ "akıl sâhibi için" demedi; çünkü akıl, bağdır. Şimdi işi, bir nitelikte sınırlandırır. Oysa hakîkat, için aslında sınırlamaya mânîdir. Bundan dolayı Kur'ân, aklı olan kimse için öğüt ve nasîhat değildir (24). 

Hz. Şeyh (r.a.) buraya gelinceye kadar kalb üzerine birtakım hakikatleri zikrettikten sonra, “Muhakkak bunda kalb sâhibi olan kimse için öğüt ve nasîhat vardır” (Kâf, 50/37) … ayet-i kerîmesini ibare tarzında yazarak, bu "hikmet-i kalbiyye"ye taalluku olan hakâyık-ı sâireyi îzâh eyler.

Ya'nî bizim bu zikrettiğimiz hakikatlerde, "kalb sahibi" olan kimse için öğüt vardır. Nitekim Kur'ân-ı Azîmü'ş-şandan öğütten istifade edenler, nasihat alanlar dahî ancak kalb sahipleridir. Akıllarına i'timâd eden feylesofların Kur'ân'ın özünden nasîbleri yoktur. Zîrâ kalb halkın suretleri ile ilâhi sıfat suretleri arasında berzahtır. Yani kalp ilahi sıfatlar arasında berzahtır. Yani bu gördüğümüz suri varlıklar ile hakikat arasında bir berzahtır. 

Binâenaleyh tecelliyât-ı esmâiyyenin tümüne mahal ve mazhardır. Yani ilahi tecelliyatın bütün esma-i ilahiye, sıfat-ı ilahiye mahal ve mazhardır, yani onun mahalli ve de zuhur yeridir. Böyle olunca kalb suretler ve sıfatın çeşidinde bir taraftan diğerine döner. Yani her esmaya doğru döner. Yani güneş nereden doğarsa oraya döner böyle bir kabiliyeti vardır diyor. 

Ve Hak, i'tikâd suretlerinden herhangi bir surette birinden diğerine geçip teccellî ederse, kalb onu tanır ve ikrar eder, yani Cenab-ı Hakk hangi surete bürünerek o kalp sahibinin karşısına çıkarsa veya o kalp sahibi rastlarsa hepsinde hakikat-i ilahiyyeyi tanır, çünkü Rahman tecellisine de döner, kahhar tecellisine de döner. İşte kalb, mukallib, kulub olması budur, dönücü olması buradandır.

Dönücü kabiliyeti olduğundan nefsaniyetine de döner. İşte onu Hakk canibine döndürebilmek yaşam sanatının bir bölümüdür. Ve Hakk'ı bir sûret-i mahsûsaya hasretmez. Bu tabi ki irfan ehlinin kalbidir bütün kalpler değildir. İşte bütün insanlarda olan kalbe kalb demişler, o ismi vermişler, neden, rahmaniyete de dönebiliyor, nefsaniyete de dönebiliyor. Eğer rahmaniyete döndüğünde o zaman bütün esma-i ilahiyelere karşı ayna olup dönebiliyor. Ama nefsaniyete döndüğünde de bütün nefsi şeylere ayna olup dönebiliyor. Nefsaniyette de tek yönde kalmıyor. Ne kadar nefsani şeyler varsa hepsine ayna olabiliyor, hepsini alabiliyor kabiliyeti odur çünkü. 

Onun için Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: (50/37) ayetinde "Kur'ân'da akıl sahibi için öğüt vardır" demedi. Yalnız buradaki akıl tabi ki birey aklıdır, yani akl-ı cüz, kendi kendini var eden akl-ı cüzdür. Kendi kendine var eden akıldır. Kimin kalbi varsa o zikreder, hakikati o anlar buyurdu. 

Çünkü akıl bağdır; Mevlana hazretlerinin “akıl çamura batmış bilmem ne” dediği gibi bireysel akıl, beşeriyet akıl, yoksa akl-ı kül ile irtibatı olan akıl değildir. Mutlak olan şeyden ve irsalden haber vermekten men ettiği için "bağ" demişlerdir. Binâenaleyh "akl"ın şânı, kayıtlanma şarta bağlanma ile hükmetmekten ibaret olur. Vaizlerimizin çoğu kalbi faaliyete geçmemiş dönemiyor, onun için sizi cehenneme atacaklar yakacaklar gibi tehditler savurur. 

Ve nefsinde hasr kabul etmeyen emr-i ilâhîyi kuvve-i nazariyye, vasf-ı mahsûsu ile hasreder. Yani nazar kuvveti ile tahsis ettiği vasıfta ifade eder. Yani kendi gözünün gördüğü ile Cenab-ı Hakkın varlığını tahsis eder şunu yapar bunu yapar şunu yapmaz bunu yapmaz diye tahsis eder. 

Halbuki hakikat, nefs-i emirde sınırlandırmayı men' eder; ve taklit ile kayıtlamaktan mutlaktır. Velâkin suretler içinde dönen "kalb", genişliği hasebiyle Hakk'ı bir na't ve sıfat ile takyîd etmez. Ve insân-i kâmilin kalbi bütün esmâ suretlerin zuhur yeri, parladığı yer olduğundan, vücûd-ı Hakk'ın kalbidir. İmdi aklın sânı takyîd ve kalbin sânı mutlakiyet olunca, Kur'ân-ı Kerîm, eşyayı akıl ile idrâk etmek isteyen kimseler için pend ve nasîhat değildir. Yani akıl öğüt değildir. 

İşte her şeyi akıllarıyla idrâk etmek isteyen resim, suret ulemâsı ile alimlerin, ehl-i kalb olan ulemâ-yı billahi inkâr etmelerinin sebebi budur. Yani kalpleri faaliyette olmadığından hasredilmiş bir akılla meseleye baktıklarından, kayıtlı gördüklerinden ulema-ı billah ise kayıtsız baktıklarından mutlak olarak bütün âlemi müşahede ettiklerinden aralarında büyük fark olur. 

Böyle olunca Hak, arif indinde inkâr olunmayan ma'rûfdur. Binâenaleyh dünyâda ehl-i ma'rûf olanlar, âhirette de ehl-i ma'rûftur. İmdi bunun için Hak Teâlâ "Kalb sahibi olan için" (Kâf 50/37) buyurdu. Böyle olunca o kimse, kalbin eşkâlde taklibi sebebiyle, suretlerde Hakk'ın taklibini bildi (27). 

--------------- 

Yanı ârif-i kâmil cemî'-i suretlerde Hakk'ı müşahede edince, artık bu arif indinde Hak, öyle bir ma'rûf olur ki, ne surette zahir olursa olsun, inkâr olunmaz. Yani öyle bir maruftur ki ne şekilde zuhur ederse etsin inkar etmek mümkün olmaz. Arif tarafından zaten inkar etme diye bir şey söz konusu olmaz. 

Binâenaleyh dünyâda Hakk'ı, cemî'-i suretlerde müşahede edenler, âhirette de bi'l-cümle suretlerde Hakk'ı görürler. Vücûd-ı insanîde ma'rifet-i ilâhiyyenin mahalli ise, "kalb"dir. Yani insan vücudunun mahalli kalptir. İlahi marifetin mahali kalptir. 

Zîrâ rûh, nefis, rûhânî ve cismânî olan kuvâ ve a'zâlar, hep makâm-ı ma'lûm sahipleridir. Kendi makamlarının dâiresini tecâvüz edemezler. Fakat "kalb" öyle değildir. O bütün mertebelerin suretleri ve eşkâlinde dönüşüm yapar. İşte bu sebebden Hak Teâlâ "Kalb sahibi için Kur'ân'da öğüt ve nasihat vardır" (Kâf, 50/37) buyurdu. 

İmdi arif kendi nefsinden, Hakk'ın nefsini tanıdı. (men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu) Halbuki o arifin nefsi, hüviyyet-i Hakk'ın gayrı değildir. Ve kevnden mevcûd olan bir şey yoktur ki, hüviyyet-i Hakk'ın gayrı olarak vücûda gelsin. Belki o şey Hakk'ın aynıdır. Binâenaleyh bu suretlerde âlim ve arif ve mukırr olan Hak'tır; ve bu sûret-i diğerde arif ve âlim olmayan ve onu inkâr eden de Hak'tır. İşte bu, tecellîden ve ayn-ı cem'de şuhûddan Hakk'ı tanıyan kimsenin hazzıdır (28). 

-------------- 

Arif inkar edenin de Hak olduğunu bilir fakat inkar eden bilmez, işte bilmediğinden o cehildedir. Ya'nî arif, kendi kalbinin şekillerde bir taraftan diğer tarafa döndüğünü görünce, bütün sûretlerde Hakk'ın bir taraftan diğer tarafa döndüğüne müşâhede ile, Hakk'ın nefsini tanıdı. Halbuki arifin nefsi, Hakk'ın hüviyyetinin gayrı olmadığı gibi âlemlerde hüviyyet-i Hakk'ın gayrı olan hiçbir mevcûd dahî yoktur. 

Belki eşyanın tümü Hakk'ın hüviyyetinin aynıdır. Zîrâ aynı olmayıp, gayrı olsa, birbirine ayrı ayrı iki vücûd olmak lâzım gelirdi. Halbuki vücûd, hakikâtte birdir; ve vücûd, hakikatte birden ibaret olunca bu gördüğümüz suretlerde kendi vücûdunu tanıyan ve bilen ve ona ikrar eden Hak olmuş olur. Ve keza perdeliler suretlerinde zahir olup bütün suretlerde mütehavvil olan kendi vücûdunu tanımayan ve bilmeyen ve onu inkâr eden, yine Hak'tan ibaret olur. 

İşte bu zikrolunan hakikatler Hakk'ı her mazharda o mazharın özelliği ile vâki' olan tecellîsinden tanıyan ve ayn-ı cem'de nefsini ve kevnin bi'l-cümle suretlerini, hüviyyet-i Hakk'ın aynı olarak, müşahededen bilen arifin hazzı ve zevkidir. Arifin gayrisinde bu haz ve zevk mevcûd değildir. Onlar inkâr ve ikrar arasındadır. Yani Hakkın bazı tecellisini ikrar ederler bazı tecellisini de inkar ederler, yani itikadına uygun halleri kabul ederler, kendi itikatlarına uymayanları inkar ederler. 

Yalnız burada iki kelimenin üstünde durmak lazımdır, “haz” ve “zevk” bu kelimeler neyi ifade etmektedir. Bir kişi bireysel manada nefsi ile yaşıyorsa nefs-i emmaresi ile nefsi levvamesi ile diğer şeyleri ile yaşıyorsa bu “haz” ve “zevk” dediğimiz elle tutulmayan ama varlığı hissedilen his âleminde hissedilen şeylerin nefsani manada beden zevkleri olarak kullanır. Beden hazzı ve beden zevki olarak kullanır. Beşeriyet üzere kullanır, ve bu zevk aldığı esnada yemek yerken bir zevk aldı, su içerken bir zevk aldı, tatlı yedi zevk aldı, ekşi yedi zevk aldı, bunların hepsi birer zevk ve hazdır. 

Bunların hepsini bedeni manada kullandığı zaman tabiatının haz ve zevki olmaktadır. Yani tabiatının aldığı hazlar ve zevklerdir. İşte bedensel olarak gelen bu zevkler mutlaka o zevkleri tadıştan sonra insanda zahmet meydana getirir. Pişmanlık getirir, baş ağrısı getirir, bir üzüntü getirir, yani o anda almış olduğu zevk hatta aldığı zevkle doğru orantılı olarak üzüntü meydana gelir. 

Mesela içki içerken zevk, haz aldı, arkasından gelen pişmanlık ondan çok daha fazla oldu. Yani kişi ne şekliyle zevk haz almışsa, bedensel şekliyle haz ve zevk almışsa onun sonunda mutlaka üzüntü gelir kendisine. Kendisi belki farkında olur belki farkında olmaz. Bazen farkındadır, bir daha bunu içmeyeceğim der, ertesi gün kalktığı zaman yaptığı geçince olmayacak şey aklına gelince veya sigara gibi şeyler içer içer zevk alır bırakamaz ama kendini de harap eder. 

İşte burada gelen haz ve zevk kişi kendini akl-ı küle, ilahi hakikatlere dönüştürebilmişse artık bu hazları beşeriyetinin hazzı değil de ilahi haz ilahi zevk olarak almaya başlamışsa işte bu aslında bunun ismi değişmekte ama başka bir ifade de bulunmadığından “haz” ve “zevk” olarak ifade edilmektedir. İşte buradaki haz ve zevk bireysel değil arifane bir hazdır. Bunun ne mideye zararı olur, ne bir şey olur, bunun sonrası insana daha çok huzur verir. 

Yani o hazzı aldıktan sonra da haz verir insana. O beşeri manada alınan hazdan sonra gelen pişmanlık, üzüntü, acı değil, o haz daha çok hazza lezzete dönüşür. İşte bu bugünün cennetidir. Bunu düşünün, tatbik de etmeye çalışın. Dünya cenneti, irfan cenneti dedikleri budur. Bugünden bu hali yaşayan kişi cennete dünya cennetinde Hakk’ın irfaniyet cennetine girmiştir. 

Belki bu sohbetlerde yaptığımız “haz” ve “zevk” budur işte. O zaman kişi kendi özüne ulaşmış oluyor, kendi özüne ulaşınca da Hakk’ın özüne ulaşmış oluyor zahirinden geçmek suretiyle. İşte bu da ilmi bir vuslat hükmüne geliyor. Her yapılan vahdet sohbeti bir vuslattır, vuslat-ı ilahidir. Hem kendi kendimize olan vuslat hem de Hak ile olan vuslattır. İşte onun verdiği haz öyle hoş öyle lezzetli güzel bir hazdır ki pişmanlığı olmayan hazdır. İşte “bugünkü cennat-ı irfana dahil olmazsa uşşak yarınki vaad olunan huri gılmanı neylerler.” denilen bu hadisedir. Bu günkü cennat-ı irfan, irfan cennetine dahil olmak. 

Eğer bu cenneti burada tatmazsa kişi ahirette buna ulaşması mümkün değildir, kapısı buradadır. Ancak Cenab-ı Hakk bunu da çok sınırlı olarak burada misal olarak cüzi miktarda vermektedir. Eğer bu geniş olarak burada yansımış olsa dünya ile bağlantımız kopar gideriz. Mecnun oluruz dünyada yaşayamayız. Bunlar ruhun haz ve zevkidir, gönlün haz ve zevkidir, aklın haz ve zevkidir, idrakin, şuurun haz ve zevkidir. 

Bazı tarikatlarda olanlar söylüyor, ne güzel zevklendik ne güzel neşelendik falan dedikleri hep onlar nefsanidir. Yani sema da yapmış olsalar, o zevk alma bireysel manada olduğundan nefsin hazzıdır, zahirden bakıldığında rahmani gibi gözükür ama nefs ve şeytan öyle bir oyun kurar ki “o ne güzel zikir yaptınız, ne güzel yaşadınız” gibilerde, diğer yerlerde zahiren bir şarkı duymuşunuzdur o hassaslığı vermiştir, ha zikirde. Zikrin güzel olması için şuurla yapılması, kalp ile yapılması lazım gelir. Onların o mertebede kalp denilen şey deseler de o beşeri kalp yürektir orada çalışan. O da etten ibarettir.[43]

“ İz- -T-B- ” Ve devam ettikçe, tasarruftan men' eden, namazdan gayri bir ibâdet yoktur. Ve namazda olan zikrullah, namazın muştemu olduğu akvâl ve efâlden olan şeyden ekberdir. Ve muhakkak biz racül-i kâmilin namazdaki sıfatını Fütûhât-ı Mekkiyye'de zikr ettik ki nasıl olur. Zîrâ Allah Teâlâ اِنَّ الصَّلَوةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاۤءِ وَالْمُنْكَر (Ankebût, 29/45) ya'nî "Namaz fahşâ ve münkerden nehy eder" buyurur. Zîrâ Hak Teâlâ, namazda oldukça bu ibâdetin gayrisinde tasarruf etmemeyi musallî için şer' etti. Ve ona "musallî" denir. Ve Allah'ın zikri (ya'nî salâtta) ekberdir. Ya'nî Allah Teâlâ'dan abdi için onun sualin' de, ona icabet ettiği hînde ve onun üzerine senasında vâki' olan zikir, namazda abdın Rabb'ini zikrinden ekberdir. Zîrâ Kibriya Allah'a mahsûstur. Ve bundan dolayı وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ (Ankebût, 29/45) dedi. Ve اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kâf, 50/37) buyurdu. Ve abdin vâki' olan hi­taba ilkâ-yı sem'i Allah'ın namazda onu zikrindendir (27).

Ya'nî namaza benzeyen hiç bir ibâdet yoktur. Çünkü namaz kılan kimse, namazdan başka hiç bir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu tasarruftan men'eder. Fakat başka ibâdât böyle değildir. Meselâ oruç tutan kimse bir şey satın alabilir. O vakit ona "müşteri" ismi verile­bilir. Ve keza bir şey satabilir. O vakit kendisine "bayi"' nâmı da verilmek mümkündür. Keza hac eden kimse dahi böyledir. Velâkin namaz kılan kimse bunların hiç birisini yapamaz. Onun için o kimseye ancak "musallî" tesmiye olunur. Bayi', müşteri, dârib, mâşî ilh... gibi isimlerle tesmiye olunamaz. Çünkü Hak Teâlâ, namaz içinde, namazın gayri olan akvâl, sözler ve ef âlde tasarruf etmemeyi musallî için şer' etti. Yani namaz kılan kişiler için şeriat olarak bildirdi, şart olarak bildirdi.

 Ve namazda olan zikrullah, namazın müştemil olduğu akvâl ve ef âlin ekberi, kalb ile lisâna mensûb olan zikrullahdır. Namazda Allah’ın zikri yani Kur’an okumak tekbir getirmek gibi namazın içinde bulunduğu sözlerin ve fiillerin en büyüğüdür namazda zikrullah. Kalp ile lisana mensub olan zikrullahtır. Yani sadece dilinde olmayıp kalbinde ve lisanında oraya mensub olan zikrullahtır. 

Eğer musallinin kalbi başka şeyle meşgul olup, yalnız lisânı zâkir, zikir olursa, yani namazdaki sözler dilinde olursa Hak yalnız lisânının celisi arkadaşı olur, hani beni zikredenin celisi olurum diyordu ya kalbinin celisi, arkadaşı, oturanı olmaz. Ve eğer namazda lisânı başka kelâm söylerse şer'an namazı fâsid olur. Yani namazda okunan Kur’an’ın ve içinde bulunan dualardan başka yani izin verilmiş ettehıyyatü, salavatlar gibi onlardan başka bir şey söylerse namazı bozulur. O halde hani bazıları diyor ya benim ırkım dilim Türk ben Türkçe namaz kılarım Türkçe ibadet ederim tamam edersin de namaz kılmış olmazsın kişi Türkçe dua eder, her millet kendi lisanınıyla dua eder, ancak bu namazda geçerli değildir. 

Ama gönlüm buna karar veriyor ben böyle yaparım yaparsan yaparsın ama şer an namazın fasit olur. Çünkü namazın şartı Kur’an’ın okunması, Allah kelamının kendi lisanıyla okunması, Allah kelamı başka bir lisanla okunmaz o zaman zaten Allah kelamı olmaz, meal olur, mealle de namaz kılınmaz. Hani bazıları var ya söylüyorlar işte ben Fatiha’yı Türkçe okurum, Türkçe namaz kılarım, diye yani güya Müslümanları kendisi namaz kıldığı yönünde iyi niyetle görsünler diye düşünüyor. Kendini aldatmaya çalışıyor nefsin oyunlarıdır bunlar, şer an bu namaz fasit olur. Namazda lisanı başka kelam söylerse yani Kur’an-ı Kerim’den başka bir söz söylerse namazı bozulur. 

Çünkü ne lisânen ne de kalben Hakk'ı zâkir olmadı. Zakir olması için Kur’an okuması lazımdır, Kur’an zikir ve kendi lisanından okunması lazımdır. Çevirilerle olmaz. Halbuki namaz zikirdir. Binâenaleyh böyle bir kimsenin hâli, namazdan maksüd olan gayeye muhaliftir. Ve racül-i kâmilin namazdaki sıfatı nasıl olduğu Fütûhât-i Mekklyye'nin (69)uncu babının unvanlı bahsinde beyân olunduğu gibi salata müteallik sâir ma'lümât dahi (90)ınci babında zikr edilmiştir. İşte namaz münâcât ve zikr olduğu ve Hak zâkirin celisi bulundu­ğu için Hak celle ve alâ hazretleri اِنَّ الصَّلَوةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاۤءِ وَالْمُنْكَر "Namaz fahşâ ve münkerden nehy eder" (Ankebût, 29/45) buyurdu. Bunu hutbede de okurlar, ama sadece zahirini söylerler, neden olduğunu söylemezler, 

 Ve Allah'ın namazda zikri ekberdir. Yani “Allahuekber” diyoruz ya Allah’ın zikri en büyüktür. Ya'nî kul namazda Fâtiha-i şerîfeyi tilâvet ettiği ve Hak'tan suâl eylediği hinde ve Hakk'ın dahi o kula icabet buyurduğu esnada, Allah Teâlâ canibinden kulu için vâki' olan zikir, namazda kulun Rabb'ini zikr etmesinden ekberdir. Zira "kibriyâ" Allah'a mahsûstur. Yani büyüklük Allah’a mahsustur. Yani Allah’ın kulunu zikretmesi, kulun Hakk’ı zikretmesinden daha üstündür. Ya'nî kul namazda maa-besmele, besmele ile birlikte Fatiha’yı okuyarak Rabb'ini zikreder. Ve bâlâdaki hadîs-i şerifte îzâh olunduğu veçhile, Hak dahi kulunu zikr eder. Kibriya, Hakk'a ve zillet kula mahsûs olduğundan, bu iki zikirden elbette Hakk'ın kulunu zikr etmesi ekberdir. Ve namazda Allah'ın zikri ekber olduğu için Hak Teâlâ: وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ "Allah Teâlâ sizin işledi­ğiniz şeyi bilir" (Ankebût, 29/45) buyurdu.

Ya'nî mertebe-i şuhûdda zât-ı bende, zât-ı Hak ve sıfat-ı bende dahi, sıfat-i Hak'tır. Binâenaleyh ashâb-ı kulübün ilmini Hak Teâlâ kendi ilmi mertebe­sinde tuttu. Ve onun mertebe-i şuhûdda hitâbât-ı ilâhiyyeyi istimâ eylediğini beyânen اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kaf, 50/37) ya'nî "Müşâhid olduğu halde o kimse ilkâ-yı sem' etti" buyurdu. Yani Allah’ın sözünü gönlüyle duydu, müşahid olduğu halde yani şahit olarak Allah’ın sözünü duydu. Musa (as) ın Tevrat-ı Şerfi alırken Allah’ın sesini duyduğu gibi. Tabi herkes de aynı şekilde olacak değildir, iç bünyesinden, ruhani halinden bunu duydu. Yani duyarak Hakk’ı müşahede etti. Ve kulun namazda cevâbât-ı ilâhiyyeye yani kulun namazda ilahi cevaba ilkâ-yı sem' etmesi Allah'ın onu namazda zikr etmesindendir. Yani kulun Allah’ın kuluna likası namazda kulunu zikretmesindendir diyor. Yani Allah kulunu namazda zikretmemiş olsa kul O’nu sem edemez. Lika-ı sem yani lika mülaki olmaktır, kulağı ila O’nu duyamaz. Likayı sem edemez. Nitekim Mesnevl-i şerifte mezkûrdur ki: Bir kimse çok ibâdet ederdi. Şeytan onun nezdine gelip ona dedi ki: Sen bu kadar ibâdet ediyorsun. Hak Teâlâ canibinden sana "Lebbeyk" hitabı geldi mi? O kimse: Hayır, diye cevap verdi. 

Şeytan: O halde niçin sana cevap vermeyen bir ma'bûda ibâdet edip duruyorsun" dedi. Bakın ne kadar mantıklı imiş gibi gösteriyor, zaten “Mudil” isminin manası doğruyu yanlış yanlışı da doğru göstermektir. O kimse de ibâdeti terk etti. Hak Teâlâ Hızır (a.s.)ı ona gönderip onun lisaniyle o kimseye: Niçin bizim ibâdetimizi terk ettin? Buyurdu. O kimse de: Bu kadar ibâdet ettiğim halde bir kerre olsun "Lebbeyk" hitabına nail olmadım, dedi. Cenâb-ı Hızır buyurdu ki: Her vakit sana cevap geliyor. Fakat sen anlayamıyorsun, buyurdu. Genelde her zuhurda Hakk’ın varlığı olduğundan her zuhurda da bir fiil bir ses bir söz çıkmış olduğundan hepsi Hakk’tandır. Dikkat edersek her zerreden bize hitaplar vardır.[44] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِن لُّغُوبٍ {ق/38}

(50/38) “Ve lekad halaknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin vemâ messenâ min luġûb(in)”

(50/38) Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde halk ettik. Bize bir yorgunluk da dokunmadı. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “halak-nâ” biz halk ettik. “Nâ” biz ifadesi zâtidir.

Öncelikle irfan ehli aşk kamusundan (sözlüğünden) yaratma kelimesini kaldırmışlar. Yerine zuhur ve tecelliyi koymuşlardır. (Murat Derûni) Bu ayeti anlamak için Araf sûresi 54. Âyet tefsirine müracaat edelim.

 إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ

فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اليْلَ

النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ

مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ تَبَارَكَ

اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(54) (İnne rabbekumullâhullezî hâlakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşı, yugşîl leylen nehâre yatlubuhu hasîsen veş şemse vel kamere ven nucûme Mûsâhharâtin bi emrihi, e lâ lehul halku vel emr, tebârekallâhu rabbulâlemîn.)

“Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde halketti, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki halketme ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” İlk önce Cenâb-ı Hakk’ın halketme fiili vardır. Altı gün ifâdesi hakkında tefsirlerde birçok ifâdeler vardır, genel olarak altı gün altı mertebede Cenâb-ı Hakkın tenezzül ederek yâni a’maîyyet, ahadîyyet, vahidîyyet, rahmânîyyet, rubûbîyyet, melikîyyet ile faaliyete geçmesidir. Yedinci gün ise kıyametin koparak bu dünyanın ortadan kalkmasıdır. Ve Efendimizin (s.a.v) zuhuru ile bu yedinci gün başlamış oldu. Bizler şu anda yedinci günü yaşıyoruz yâni kıyamet saatinin içindeyiz ve bu nedenle vaktimizi çok iyi değerlendirmemiz lâzımdır. Kıyamet bir anlık bir şey değildir, bir süreçtir ve bizler şu an onu yaşıyoruz. Kıyametin büyük alâmetleri olarak belirtilen şeyler bugün zâhir olarak gözükmüyor olsa dahi bâtın olarak yaşanmaktadır. Örneğin Deccâl’in çıkışını ele alalım, Deccâl kelimesindeki iki ( c-c ) harfinden biri Allah’tan cahil olması, diğeri kendisinden dahi cahil olmasıdır, günümüzde büyük bir kısmı Mudîll isminin özelliklerini açığa çıkaran televizyon yayınları buna en güzel örnektir, kişi bu sâyede hem Allah bilgisini hem de kendi hakîkatini unutarak yaşıyor. Güneşin batıdan doğmasıda, günümüzde zâhiri ilimlerde zâten çok ileri olan batılıların Îsâ (a.s.)’ın inip Muhammedî şeriat üzerine faaliyete başladıktan sonra batılıların bu ilâhî hakîkatleri daha iyi idrâk ederek müslüman olup bu ilâhî hakîkatleri herkese anlatmaları olarakta yorumlanabilir. Kıyamet kelime olarak kıyam yâni ayağa kalk, yapmış olduğun şeyleri bir kenara bırak ve ayağa kalk bu işleri biraz daha ciddiye al ve idrâk etmeye başla ve kendindeki Hâdî isminin tecellilerini zuhura getir. Mehdî bizim varlığımızda, Deccâl bizim varlığımızda ve Îsâ dâhi bizim varlığımızdadır. Hâdi ismi üzere hareket ettiğimizde bizde Muhammedî nûru meydana gelir, Mudîll ismi üzere hareket edersek bu sefer Deccâl yâni cehlin cehli bizde meydana gelmiş olur. Kendi beşeriyetimiz ile yaşadığımız zaman cehil üzere, Hakk’ın verdiği ilim üzere yaşarsak Hâdî üzere yaşamış oluyoruz. 

İslâmiyette hiç istirahat yoktur, Cûma günü dâhi çalışma vardır. Cûma günü bayram olmasına rağmen bu bayram gaflet bayramı değil silkelenme ve kendine gelme bayramıdır. Cûma namazında iş bırakılıyor ve namaz sonrası rızık aramak üzere yeryüzüne dağılın deniliyor. 

Sidretül Münteha denilen madde âleminin son sınırı yâni çatısı arştır. Bizim kendi varlığımızda ise arş bizim başımızdır. Bu başımızda olanlar bedeni idare etmekte ve onu hareketini sağlamaktadır. Gündüz bir bakıma bizim beşeriyetimiz iken fenâfillah mertebesine geldiğimizde beşeriyetimiz de kalmadığından gece hükmüne geçiyor. Onun arkasından gelen gündüz ise hakîkati ilâhîyye olduğundan bu sefer de fenâfillah’tan bâkâbillâh’a geçilmiş oluyor. Şems yâni güneş ilâhî hakîkatler, kamer yâni ay hakîkati Muhammedîyye, yıldız ise bizim beşeri varlığımızın hakîkati olan yıldızdır, benlik yıldızı değildir. 

İyi biliniz ki halk âleminde yâni maddi âlemde ne varsa ve emir âleminde yâni mânâ âleminde ne varsa hepsi onundur. Ve bu âlemler özetle gönül âleminde, bizlerde de mevcuttur.[45]

“ İz- -T-B- ”

----------------

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ {ق/39}

(50/39) “Fasbir ‘alâ mâ yekûlûne ve sebbih bihamdi rabbike kable tulû’i-şşemsi ve kable-lgurûb(i)”

(50/39) O hâlde onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ederek tesbih et. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Resülûllah efendimize yapılmış olan bu tavsiye, biz ümmetine ilgilendirmektedir.

Öncelikle kendi bünyemizde bulunan nefsi emmare kaynaklı hayal ve vehim söylediklerine ve daha sonra afakta bulunan zuhurların hayal ve vehminden kaynaklı olan aslı olmayan söylediklerine sabredilmesi gerekir bunun içinde nefsi ile sabredenler ile beraber olmak gerekir. (Murat Derûni)

-----------------

 (Vasbir nefseke meallezine yed'une rabbehum bil ğadati vel aşiyyi yuridune vechehu ve la ta'du aynake anhum turidu zinetel hayâtid dunya ve la tuti' men ağfelna kalbehu an zikrina vettebea hevahu ve kane emrûhu furuta.) Kehf (18/28) “Sabah akşam Rabblerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünyâ hayâtının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.” Bu Âyet-i Kerîm’e çok dikkatimi çeken bir Âyet-i Kerîm’e idi, bu Âyet-i Kerîme’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.

Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.[46] “ İz- -T-B- ”

-----------------

Ve bu eğitim sonucu Fenâfişşeyh, Fenâfirresül ve Fenafillah eğitiminin sonucu güneşin doğuşu Hakikat-i ilahiyye güneşi ve bekabillah’ın doğuşundan ve bu yaşam içinde fenâfillah kendinde bulunan hakkk’ı mahrem olanlardan gizlemediğin zamanlarda “bi’hamdihi” rabbinin hamdi ile tesbih et. Yani kendi anlayışın ille değil rabbin nasıl hamd ediyor ise öyle hamd et. 

“Ve sebbih bihamdi rabbike” 

(Ve sebbih) Bu kelime “Tesbîh et” mânâsına emir’ dir. Genelde tavsiye yönlü kullanılır. Ancak aslında emir’dir. O halde bu emri alan kimsenin, “Nasıl”? diye, sorması lâzım gelecektir. cevabı, “bihamdi” yani “hamd ile” olmaktadır. O halde yine sorulacaktır, nasıl bir hamd ile? diye. Cevabı “rabbike” Yâni, (senin rabb’ının hamdı ile) olarak gelmektedir.

(1) Senin rabb’ın, ne demektir.?

(2) Hamd gerçek mânâda nedir.?

(3) Hitap, bu Âyet-i kerimeyi okuyan kimseye ve onun mertebesine, uygun olduğuna göre ise, okuyanın, bulunduğu mertebesinin, “rabb’ı nın hamdı” nasıldır.?

(4) Secde ve “secde” ehli ne demektir.? Niçin “rükû” ehli denmemiştir. 

İşte bu veya diğer Âyet-i kerimelerde bildirilen hususları kendi ifadeleri yönüyle incelemez isek, o zaman sadece zâhirî “meal” yönüyle hiçbir tefekkür yürütmeden okuyup geçmiş oluruz. Bu da çok güzeldir ama Âyet-i kerîme’leri Ulûhiyyet-in işaretleri olarak bilir ve o anlayışla bakarsak o zaman Rabb’ı mızı daha burada iken müşahede etmiş oluruz. Çünkü zâten kendi ifadesiyle bizimle beraberdir. Ancak biz ise, nefsimizle beraber olduğumuzdan, onunla yaşadığımızın farkında değiliz. Şimdi yukarıda bahsedildiği üzere Âyet-i Kerîmeyi, sırayla tekrar incelemeye çalışalım. 

 (1) Senin rabb’ın, ne demektir.? 

 Yukarıda da bahsedildiği üzere “Rabb” anlayışının üç türlü olduğu bildirilmiş idi. Tekrar hatırlayalım.

Bilindiği gibi (Rabb’lık-Rubûbiyyet) “mürebbiye, eğitim,” toplu olarak “Esmâ” mertebesini ifade eden isimlerdir.

 (Rabb’ike) ise (senin Rabb’in) demektir. Bu ise üç şekilde anlaşılır. 

Birincisi: Rabb-ül erbâb, Rabb’ların Rabb-ı olan genel kullanışta (Allah) (c.c.) diye bilinen Hakk’tır. 

İkincisi: Rabb’ül has, kişiyi genel mânâ da hükmü altında tutan Esmâ’ül Hüsnâdan olan bir isimdir. Bu ismin özellikleri o kişide daha çok zuhurda’dır. Ancak bütün isimler bütün kişilerde mevcuttur, “has” isim ise o kişiyi daha çok hükmü altında tutan isimdir. Ancak güzel bir İrfân-î eğitim ile “Rabb-ül has” tan “Rabb-ül erbâb’a yükselme imkân-ı vardır. 

Üçüncüsü: Rabb’ül nefs veya Rabb’ül hayal, dir. Yâni kişinin kendi aklınca farkında olmadan zan ettiği ve kendi cüz-i aklınla hayal ve nefsinde kurguladığı ve kendinin var ettiği nefs-î Rabb-ı dır. 

İşte Âyet-i Kerîme’de bahsedilen, (Rabb’ike) “senin Rabb’in” hükmü, kişinin, yukarıda bahsedilen Rabb anlayışlarından ikincisi olan “Rabb-ül has” tır. 

İşte ancak bu anlayıştan sonra, “senin rabb’ı nın hamdıyla tesbih et” hükmü faaliyete geçebilecek ve burada ki “tesbihat” ancak o zaman hakkıyla gerçekleşmiş olacaktır.

(2) Hamd gerçek mânâda nedir.? 

Genelde hamd, teşekkür ve övgü anlamında kullanılır. Ancak gerçek mâhiyyet-i çok daha başkadır. Hakikatte ise hamd-ı Ancak Allah (c.c.) yapar kulun beşer yönü bundan âcizdir. İşte o yüzden, (Elhamdülillâh) “hamd Allah-a mahsustur.) Hamd-ın sekiz mertebesi (salât-namaz) isimli kitabımızda, daha değişik diğer yönüyle de, (13 ve hakikat-i İlâhiye) isimli kitabımızın son bölümlerinde bahsedilmiştir, dileyenler oralara bakabilirler. 

(3) Hitap, bu Âyet-i kerimeyi okuyan kimseye ve onun mertebesine, uygun olduğuna göre ise, okuyanın, bulunduğu mertebesinin, “rabb’ı nın hamdı” nasıldır.? 

O halde bu mertebenin hakikatlerinin iyi anlaşılması ve kısmen’de olsa kendini ağırlıklı üzerinde tesiri olan “ismi- esmâ” sını idrak etmesi gerekecektir. Daha sonra bu esmânın kendi faaliyeti itibariyle hamdi’ni yâni övgüsünü öğrenip onun hamdıyle-övgüsüyle hamdetmeye başlaması lâzım gelecektir.[47] “ İz- -T-B- ” Daha sonra;

----------------

وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ {ق/40}

(50/40) “Ve mine-lleyli fesebbihhu ve edbâra-ssucûd(i)”

(50/40) Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından da O’nu tesbih et. 

----------------

Bu kısımda bir emirdir; Gecenin bir kısmı secdelerin ardından tesbih et. Namazda birinci secdee Museviyet mertebesinin ikinci secde de İseviyet mertebesinin secdeleridir. Fenâfiriresül ve Fenâfillah mertebelerinin arkasından yani ol ve “HÛ” yu tesbih et… 

“İki kelime vardır ki dilde hafif, terâzide ağırdır ve Rahman olan Allah’a pek sevgilidir. Onlar “Subhânallahi ve bihamdihi, subhânallahil azim”dir.” Sahihi Müslim Subb yani tenzih ve bihamdihi yani kudsiyet ile rabbini teşbih ettihten sonra “Abduhu ve Resülûhu” mertebelerini idrak ederek. Kendi varlığında ve âlemlerde hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını tevhid ederek “hû” yu tesbih et. (Murat Derûni) 

----------------

وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِن مَّكَانٍ قَرِيبٍ {ق/41}

(50/41) “Vestemi’ yevme yunâdi-lmunâdi min mekânin karîb(in)”

(50/41) Çağırıcının yakın bir yerden sesleneceği gün, (o sese) kulak ver. 

----------------

Aslında “münadi” çağırıcı her an seslenmektedir. O sese kulak verebilme için, bir irfan ehli tarafından bu kulak ayarlarının yapılması ve bütün varlığının kulak ve işitici olması gerekir. Aksi takdirde böyle bir sesi duymayı çok beklersin…

********* 

فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ أَنَسَ مِنْ

جَانِبِ الطُّورِ نَارًا قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي أَنَسْتُ

نَارًا لَعَلَّى أَتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ

لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

(Fe lemmâ etâhâ nûdiye min şâtııl vâdil eymeni fîl buk’atil mubâreketi mineş şecerati en yâ mûsâ innî enallâhu rabbul âlemîn.)

(28/30) “Böylece oraya geldiği zaman vadinin sağ tarafından, mübarek yerdeki ağaçtan nida edildi: "Ey Mûsâ! Muhakkak ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ım."

********* 

Burası dıştan fiili bir tecelli ile olan hakikâti Mûseviyye’nin yani Mûsâ (a.s.)’a peygamberliğin indirilmeye başladığı ilk yerdir.

Her birerlerimizde bu hâdisenin oluşması bu hakikâtlerin idrâk edilmesine bağlıdır, tabî ki Mûsâ (a.s.) gibi bize de ağaçtan bir nida gelecek değildir ancak kendi bireysel hakikâtimizde bunun açılması gerekmektedir. Mübarek yerdeki ağaçtan murat âlem ağacıdır. Cenâb-ı Hakk (c.c) âlemin her bir yerinden bizlere seslenebilir, tabî herkese kendi bulunduğu mertebesinden seslenir, Mûsâ (a.s.)’a seslendiği mertebede “kelimullah” mertebesidir. Kelâm ise kulağa hitâp etmektedir yani bu mertebe göze hitâp eden görüş mertebesi değildir. Bizlerde hakikâti ilâhîyyeyi kendi varlıklarımızda duymaya başladığımız zaman Mûsâ (a.s.)’a olan tecelli bizlere de bu tecelli bulunduğumuz yere göre daha yüksek bir taraftan yani sağ taraftan olmaktadır. 

Ağaç hükmünde olan bireysel varlığımızdan Cenâb-ı Hakk (c.c) bize seslenmekte ve bu ağacın yandığı yer ise gönül âleminin ışımasıdır. Gönül âlemimizden gelen bu ışığa doğru gidersek bu ışık bize yolumuzu gösteriyor ve bu sözleri de duyabiliriz. 

“inni” ve “enallahu” olarak iki defa vurgu yapılması, birisi batıni mânâda ahadiyyet mertebesi olarak “inni” ifâdesidir, “ennallahu” ise uluhiyyet mertebesinden olan ifâdedir. 

Mûsâ (a.s.)’ın mertebesi rububiyyet mertebesinden olduğundan aldıkları bilgiler de bu mertebeden olmaktadır, kendilerine hitâp uluhiyyet mertebesinden olduğu halde ulaştıkları yer esmâ mertebesi olduğundan ancak bu mertebe îtibarıyla anlamaktadırlar. 

Vadinin sağ tarafından nida edilmesi, nefsi külle aklı küllden nida edilmesidir. 

Bu şekilde gelen hitâplarda dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta şudur: eğer ses tek bir yönden geliyorsa o mahlûk sesidir eğer kişi bu sesi bütün varlığıyla mekânsız, zamansız hissediyorsa o rahmâni bir söz olmaktadır. “İz- -T-B”

********* 

 (27/Neml-karınca Sûresi) isimli kitabımızdan benzeri aynı âyetlerininde yorumlarını ilâve edelim.

*********

فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ

حَوْلَها وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(Fe lemmâ caeha nûdiye en bu burike men finnâri ve men havleha ve sübhânellahi Rabb’il âlemîne)

(Neml/27/8) “Ne zaman ki oraya vardı, kendisine _öyle seslenildi ki: Bu ateşte olan da ve bunun etrafında bulunan da mübarek kılınmıştır ve âlemlerin Rabbi olan Allah - Teâlâ - münezzehtir.”

“Fe lemma caeha” vatka ki o ateşin oraya vardı, ateşin olduğu yere geldi. Gözlerimizi kapatalım Mûsâ (a.s.) mı seyr edelim. Ateşin önüne oraya geldiği zaman Mûsâ (a.s.) ma “nûdiye” seslenildi. “en burike” Sana mübarek olsun, mübarek haldesin, mübarek bir yerdesin diye “Men fin nari:” kim ki o ateşin içine girdi, Gerçi bazı mealde ateşin civarında olan diyor da, ama Âyet “Finnari” ateşin içinde diyor. Veya yaklaştı diyelim. Sıcaklığını hissetti oraya kadar geldi. “ve men havleha.” Yani ateşin içinde olan ve çevresinde olan “burike” mübareklendirildi, nurlandırıldı. Bereketli kılındı. Yani orada Tur Dağının diğer yerlerinde o anda mübarekleştiği o mevkinin –ateş ve ateşin çevresinde olan o sınır mübareklendi. Ve ateşin içine giren Mûsâ (a.s.) da mübareklendi. İşte bu hâdise Mûsâ (a.s.) ma nübüvvetinin ilk verildiği devredir, çünkü İlâh-î hakikat ile Hakk’tan bizâtihi kendisine ilk nida geldi. İlk “Mûsâ kelimullah” lâfzı da burada başlıyor. Bir bakıma Mısırdan dönüşte Tevrat’ı şerifi alırken C. Hakk’la konuşması “Mûsâ kelimullah” olmasını hazırlıyor. Ama burası başlangıcı “nûdiye” seslenildi. “en burike” Mübareklendin diye seslenildi. Nereden gaipten “ve men havleha ve sübhanallahi rabbil âlemin.” Âlemlerin rabbi olan Allah her şeyden sübhandır. Tenzih edilir. Oraya gittik mi hayalimizde de olsa, buraları duyduk mu kelâmen dahi olsa bir yakınlığımız oldu bu mertebeye. Şimdi biz bunu kendi bünyemizde nasıl yaşayacağız. Tekrar başa gelip oraya bakalım. Yani seyri sülûk yolunda nasıl bir hal olması lâzımdır. Buradaki ilâh-î zât tecellisinin mûseviyyet mertebesi olarak yukarıda Âyetler başka bir formda idi. Buradaki Âyetler hakîm ve alîm in yanından gelen Âyetlerle başladı. Zâti bilgileri vermeye başladı. Kıssa içinde. Yukarıdakiler genel bilgilerdi. Şimdi tekrar 7. Âyet’ten başa gelelim.

Mûsâ (a.s.) ve ailesi kimdir?

Bizim varlığımızda Mûseviyyet mertebesinin bir ailesi var. Burada öyle yazıyor. Kûr’ân-ı Kerîmde’ki hikâye tarzı olan eğitimler sadece o peygamberlerin şahsına ait olan şeyler değil. Her birerlerimizi bireysel olarak da ilgilendiren ve bizlerde mertebeleri olan yaşantılardır. Çünkü zaman, zaman konuşuluyor ya, ne var Âlemde o var Âdemde. O halde ne varsa Âdem’de, Mûsâ (a.s.) da var. Âdem’de hepsi varsa. Meratip mertebe olarak o da var. Olmazsa Âdem olmaz zâten. O zaman diğer varlıklar gibi sadece kendilerine has özellikleri olan bir takım silüetler olur. Radyoda her şey var mı? Yok. Masa da her şey var mı? Yok. Masalık var sadece. “ÂDEMİN” özelliği kendisinde her şeyin bulunması. Hem müspet hem menfi olarak zıt esmâların tamamının bulunması. Her birerlerimiz nesli ademî olduğumuza göre her birerlerimizde bu özellik vardır. Biz kendimizi tanımıyoruz. Ne yazık ki çok ucuza o kadar “bisemenin yahsin” satılıyor. Umulur ki akıl edersiniz. Bir derviş Mûseviyyet mertebesinden yola çıktığında bunları yaşaması lazım. Daha evvelkiler de yaşamayacak mı? Onlar da yaşayacaklar. Oraya doğru yola çıktıkları için bunlardan haberi olacak. Meselâ yola çıkan kimseler rehbere sorar 5 km den sonra nereye varacak o köye gelmeden bilgilerini alır. Oraya gidince yabancılık çekmez. Diyelim emmâre, levvâme, mülhime, insân daha museviyyet mertebesine gelmedi. Oradan bilgi alması hikâyesini okuması gerekir. Alması gerekli ki, oraya ulaştığında Şuhut etsin. İseviyyet mertebesindeki bir kişi okuyacak mı? Okuyacak hepimiz okuyacağız. Daha aşağıda olanları oraya doğru ulaştırmak için, yukarıda olanlar da tekrar geriye dönüp teferruatlarıyla o mertebeyle daha geniş sahasını daha geniş mânâ da daha küçük parçalara bölerek tanınması yönünden okunması lâzımdır.

Genel olarak bir hikâye’yi okuduktan sonra genel bir idraka ulaşıldıktan sonra o öğrenilmiş olur. Ama tamı tamına öğrenilmiş olmaz. Sonra onu ayrıştırarak. Meselâ İstanbulun fethini bir tarihçi daha teferruatlı anlatır. Bir kişi bir mertebeye geldimi artık oraya ihtiyacı yok değil. Kim hangi mertebeye gelmişse her mertebeden hissemiz vardır. Kûr’ân-ı Kerîm sonsuz derya, bir Âdem (a.s.) 30 kaseti var. Bitmek bilmiyor. Âdem daha işin başlangıcıdır. Bunlar alîm ve hakîm olanın düzenlediği bilgi yaşantı hakikatlerdir. Esmâ-i İlâhiyye’nin hepsi bizim ailemiz bizim varlıklarımız. Biz onlardan her türlü istifade ediyoruz. Fiziki mânâ da bir aile değil. Esmâ-î ilmî mânâ da bir ailedir. Bu âileyi birlikte tutmak esmâ-i İlâhiyye’nin hepsine hâkim olmakla mümkündür. Esmâ-i İlâhiyye’nin bir kısmını tahakkuk ettirirsek, bir kısmını atarsak sen yaramazsın diyerek o aileyi parçalamış oluruz. Bizim mutlak ailemiz o esmâ-i İlâhiyye’dir. Dışarıdaki, ailelerimizde dünya için mutlak aile’dir fakat fiziki mânâ da ailedir. Bünyemizde olan esmâ-i İlâhiyye, ise Rûh-î mânâda ailemizdir, hepsi bizim ailemizdir. Biz o doku ile var olan insânlarız. Yani “Esmâ-ül Hüsnâ” dokusu ile var olan insânlarız. Varlığımızda, ruhumuzda, hepsinin yeri, mertebesi ve kaydı vardır. İşte bu aile daha henüz hepsi faaliyete geçmemişken karanlıktayken batındayken, o mertebe de, mertebei Mûseviyyet, o mertebenin reisi iken, Mûsâ (a.s.) reis Esmâ-ül Hüsna’ya hakîm ve alîmden geliyor. İşte Mûsâ (a.s.) öyle bir hale geldi ki Tur Dağını geçerken Turu Sinâ -tur-u sîne’ dir. 9. turu yaparak yüksel di. Mûsâ (a.s.) 9. mertebeye geldiğinde daha ileriye gitmek istedi. Ama etraf karanlıktı, o halde iken” nudiye ya Musa:” Ümitsiz olma ya Mûsâ, “yüksektesin.” Oyüksekten kasıt, idrakinin helezon şeklinde yükselmesidir. İşte Mûseviyyet mertebesinde bir idrake ulaştı. Bu yer ise Mûseviyyet mertebesinin kemâlâtı değil daha henüz ortalarında’dır.

Mûseviyyet mertebesi nerede başlıyor? Şuayb (a.s.) mın eğitimi ile tahakkuk ediyor. Medyenden Mısıra gitmesi Mûseviyyet mertebesinde dolaşmaya başlaması oluyor. Artık belirli yerlere geldiğinde önüne Tur Dağı çıkıyor. Tur Dağının yüksekliğine geldiği zaman –Mûseviyyet mertebe-sinde bazı aşamalar yaptıktan sonra Tur-i Sinâda şaşkın kalıyor. Neden? Diyelim Rahîm ismi Rahmân ismi merhamet edecek bir şeyler arıyor –mechulde kalıyor ya cehl ismi aydınlanmak istiyor. Orada Nûr-u Muhammediyye ye ihtiyaç vardır. Hakikati Muhammediyye Nûr-u –o ateş-oradan yardım geliyor. Biz hangi mertebeye gelmiş isek bize oradan nida olunur. O mertebenin bir sonrasının ışığı açılır. Tarikatin gerçek hakikati ilimdir. İrfaniyyettir. Hakikati İlâhiyyenin seyrini takip etmektir. Her şey kendi kemâlinde gidiyor. Mûsâ “Muşa” denizden gelendi. Denizden çocukken Büşra diye geliyor. Büyüdüğünde “nûdiye” diye nidâ olunuyor ona. Yeter ki biz Mûsâ’lık niyetinde olalım. Onlar geliyor zâten bize, biz yolda olduğumuz sürece. O yolda, alîm ve hakîm den zâten geliyor. 

Ne zaman nidâ olundu? Tur Dağına çıktığı zaman nidâ olundu, yerdeyken ve ovadayken nidâ olundu demedi. Ovada demek kendi nefsi yaşantısı demektir. Yukarıya çıkmak şuurlanmak araf diyorlar ya ariflik, o mertebede. Mûsâ aslında sin ve mim. Hakikati Muhammediyye’nin, Mûseviyyet metebesindeki müşahedesi demektir kendi başına bir varlık değil. İşte Mûsâ (a.s.) o satranç taşların-dan bir tanesidir, Hakikat-i Muhammediyye, oynayan Muhammed (a.s.) dır. Muhammed (a.s.) hepsinde mevcuttur. Neden? Çünkü oynayan kişi nasıl o taşların hepsinde hakimse, istediği yere koyabiliyorsa Hz. Rasûlüllah da bütün onların hepsinde tasarruf ediyordur. Hepsinde kendi mertebesi vardır. Varlıkları ona bağlıdır. Oyuncu olmasa o taşlar ne işe yarayacaktır. Hiç bir işe yaramayacaktır. 

Oyuncunun oyununu oynaması için o taşlar yani o varlıklar yani Peygamberân hazerâtı’nın ve onlara bağlı kavimlerin Hz. Rasûlülah’ın, genel ümmetinin varlıklarıdır. Bu yüzden oyunun oynanması için sahneye konan elemanlardır. Ama oyunu oynayan ve oynatan Hz. Rasûlülah Efendimiz (a.s.) İşte burada o mertebeden nida olundu ki Ya Mûsâ o da ehline söyledi. Orada ehline söyleyip, ehlini orada bırakıp, ehlini bırakıp bizâtihî kendisi gitmesi ne demektir. “Esmâ-ül Hüsnâ”yı durdurdu orada Zât-ı ile gitti ateşin yanına. Kendisi esmâ mertebesi ağırlıklı olduğu halde, Esmâ-i İlâhiyye’lerin zuhur mahalli olduğu halde kendisi Mâseviyyet zâtıyla gitti Hakikati Muhammediyye ye, oradan ihtiyacını talep etmeye. 

İşte oradan aldığı ışık, nûrla geriye dönerim dedi. Ateşin yanında insân vardır dedi, o mantıkla gitti ateşin yanına ve insânın olduğu yerde hayat vardır dedi. İşte Mûsâ (a.s.) o mertebede böylece kendinden sonra ulaşması lâzım gereken mertebeden yardım istemek üzere ışığın bulunduğu yere gitti. “innî ânestü nâran” ben bir ateş gördüm dedi. Karşıdan yani ihtiyacı olan ilim mânâsındaki nûr-u ateşi gördüm dedi. “se âtiküm minhe bi haberin” Umulur ki size oradan bir haber getiririm dedi. Ne kadar açık, yani İseviyyet mertebesinden veya kendi bulunduğu mertebenin daha genişlemesinden açılımından size bir ilim alırım getiririm demedi. Esmâ-i İlâhiyye ye yani sıfat mertebesinden en azından bir bilgi alırım. Sizdeki esmâ-i İlâhiyye olan özellikleri de karıştırıp onların zuhuru ile esmânın zuhuru ile bunu çözeriz dedi. Yahut haberle birlikte “ev âtiküm bi şihâbin” Size bir ateş getiririm dedi. Ateş getirmekten maksat sizi nasıl kullanacağımı öğrenirim. Sizden nasıl faydalanacağımı öğrenirim. Yani esmâ-i İlâhiyye nasıl zuhur edecek yani hangi esmâ nerede zuhur edecek onu öğrenirim dedi. ”kabesin” Tamamını alamazsamda bir parça getiririm. Bir numune getiririm dedi. “le alleküm testalûne.” Umulur ki ısınırsınız. Burada umulurki’ den kasıt, ailesine ve kendine bir ümit kapısı bulma ümididir. “ İz- -T- B- ”

********* 

يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

(ya Mûsâ innehû enellahul azîzül hakîmü) 

(Neml/27/9) “Ey Musa!.. Şüphe yok ki, o -seslenen- ben mutlak galip ve, hikmet sahibi olan Allah'ım.” Ya Mûsâ =Bu sesleniş devam ederek bu diye, diye, seslenilen o ses kelimelere bürünerek ifadesini buluyor. (ya Mûsâ ”Ey Mûsâ” innehû enellahul azîzül hakîmü) Yani “o ateşte var olan o ateşten zuhur eden veya başka yönüyle inne-muhakkakki hû_yani hüviyyeti mutlaka, o hüvviyyeti, inniyeti vardı ya hüvviyyeti olan hû, ene, benim, Allah yani enallah, enallah. Yani Allah olan benim o hüvviyyet demekte ve ayrıca ateşte zuhur eden tecelli eden benim demekte, nasıl bir ben. Yani nasıl bir Allah-Azîzül Hakîm-Azîz ve Hakîm olan her şeyini hikmetlerle işleyen –Yukarıda ne dedi: Hakîmül Alîm dedi. 2 Âyette de Hakîm ismi hikmet ismi ağırlıklı birinde Alîm..hikmetini bilgi ile ortaya koyması diğerinde o hikmetini azîz-cebbar ismiyle ortaya koyması. Ne kadar değişik özellikleri var. Birisi hakîmül alîm birisi azîzül hakîm. Alimde ilim vermesi var. Azîzül hakîm de ise faaliyet var-işlemesi var. Yani cebbar, kahhar, mütekebbir bütün bu isimlerini faaliyete geçirmesi var. Aziziyetinde C. Hakka dersekki merhametlimidir. Merhametlilerin en merhametlisidir. Ama C. Hakk cebbar mı cebbarın en cebbarıdır. Efendim biz tenzih ederiz C. Hakk’ı cebbariyyet’ten dediği zaman sen Hakk’ı sınırladın. Onu yapmaz bunu yapmaz. Senin Rabb’in yapmaz ama Rabbül âlemîn her şeyi yapar. Onu tenzîh noksan sıfatlardan tenzih diyoruz ya bu âlemde nâkıs-noksan, diye bir sıfat yok ki, ondan tenzîh edeceğiz onu. Yok ki neden tenzîh edilecek. Nokasanlık sana, bana göre. O zaman süphan demek C. Hakk’ı tenzîh demek evvelâ kendimizi tenzih etmemiz gerek. Yani tenzih bizde, onda değil. Bizi tenzîh etmemiz gerek. Tamam biz bazı şeyleri yaparız bazı şeyleri yapmayız bu yüzden tenzîh ederiz kendimizi yani sınırlarız. Tenzîh edersen sınırlarsın. Teşbîh edersende sûret içine sokarsın. İkiside kısıtlama, sınırlamadır. İkisini birlikte kullanıp tevhîd etmek İslâmiyet anlayışı olur. Mûseviyyet mertebesi itibariyle tenzîh ettiğinde sınırlandırmş olursun. İseviyyet mertebesi itibariyle teşbîh ettiğinde şekillendirmiş, sûretlendirmiş olursun. İkiside sınırlamadır. İkisi birleşince tevhit olur. Yoksa (Lâ ilâhe illâ Allah) demek kelâmî bir tevhittir. 

İşte-Azîzül Hakîm.-Hû-zat âleminde ismi a’zâm. Hû harfi değil-Hû harfinin ifade ettiği mânâ Hüvviyyet-i mutlaka, bu da nasıl bizim hüvviyyetimiz var, Nüfus kağıdı diyoruz. Nefis kağıdı demek o aslında. İnsânı Kûr-ân’da C. Hakk 283 yerde-daha sonraki araştırmalarda 294 yerde nefs olarak insan-ı ifade ediyor. İnsân-ı nefs olarak tanıtıyor. Biz de kendimizi insân olarak değil nefs diye tanıtıyoruz farkında olmadan. pekî bu nüfus kağıdına insân kâğıdı niye demiyoruz. İnsân’ın insân kâğıdı, bak, nefis cüzdanı diyoruz. İnsân cüzdanı niye demiyoruz. Çünkü bizim gerçek vasfımız nefs. Osmanlı’dan da böyle kullanıldığı için böyle geliyor. Peki nefs ne demek? “Rubûbiyyet hükümlerinin tecelli ettiği yer” demek. Bunun en şiddetlisi nefsi emmâre’dir. Bakın şimdi burada bir sır açılıyor. Açık o sır da sıraya giriyor. C. Hakk Rubûbiyyet hükümlerini nefs ismi altında zuhura çıkarıyor. Nefsi emmâre hükmü altında zuhura çıkarıyor. Hadi bakalım şimdi bu nefsi emmâreyi kötüleyelim. Kötülemeyelim de terbiye edelim onu, veya hakkını verelim. 

Hani tarikat süresince, şeriat mertebesinde nefs kötü kötü yaptırdı ettirdi diyoruz ya orada doğru, geçerli. Ama nefsin hakikati Rubûbiyyet mertebesinin zuhur mahali olmasıdır. İşte C. Hakk Rubûbiyyet hakikatlerini nefs ismi altında nefsi emmâre ismi altında zuhura çıkarmakta faaliyyete geçirmekte, bu da ne ile oluyor. Bu da Azîz ismi ile oluyor. Cebbariyet ile oluyor. Şimdi burada Cebbar ismi Azîz ismini kullanması gelecek olan Âyetlerdeki faaliyetleri ortaya koyması içindir. Eğer Azîz esmâsı’nı kullanmayıpta yine Alîm ismini kullansa burada faaliyet yani ef’âl âlemindeki faaliyetler kullanılamaz bilgi olarak alınmış olur. Yukarıda bilgi verdiği gibi ama burada tahakkuk başlıyor ne yönden tahakkuk başlıyor. “ İz- -T- B- ”

********* 

Bu hususla ilgili Füsus-ül Hikem, Mûsâ Fassından kısa bir bilgi daha sunalım.

 * Ve ateş sûretinde tecellînin ve konuşmanın hikmetine gelince: Çünkü o Mûsâ'nın ihtiyaç duyduğu bir şey idi. Bundan dolayı, ona çok istediği bir şeyde tecellî etti. Tâ ki ona yönelsin ve ondan yüz çevirmesin! Çünkü eğer ona çok istediği şeyin dışında olan bir sûrette tecellî ede idi, ondan yüz çevirir idi. 

Çünkü onun gayreti özel bir istek üzerine yoğunlaşmıştır. Ve eğer ondan yüz çevirse idi, kendi işi üzerine döner idi. Böyle olunca Hak, ondan yüz çevirir idi. Oysa ki seçilmiş ve yakınlaşmıştır. Şimdi onun bilmediği halde, ona onun çok istediği bir şeyde tecellî etmesi onun yakınlığındandır.

*Mûsâ'nın ateşi gibi ki, onu kendi ihtiyacının aynı gördü. Oysa ki o ilâh idi, velâkin onu bilmedi.[48] “ İz- -T- B- ”

----------------

يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ {ق/42}

(50/42) “Yevme yesme’ûne-ssayhate bilhakk(i) zâlike yevmu-lhurûc(i)”

(50/42) O gün insanlar hakka çağıran o sesi işiteceklerdir. İşte bu, (kabirlerden) çıkış günüdür. 

----------------

Bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v.) Mûtû kable en-temûtû: Ölmeden evvel ölünüz. Buyurmuştur.

İşte bu hakk’a çağıran kim daha bugünden duymuş ise idraken beden kabrinden çıkmış ve bu hayali ve geçici olan beden toprağına bağlı kalmamış. Hakikatinin Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlamıştır.

Abdülkerim Ceyli hazretleri bu ses hakkında İnsan-ı Kamil adlı eserinde Salsala-i Ceres bölümünde bilgi vermiştir.

------------------------ 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

SALSALA-İ CERES

32. BÖLÜM

SALSALA-İ CERES

SALSALA-İ CERES: Çeşitli manalara gelir… Burada onun için verilecek mana:

- Yankı yapan ürpertici ses: 

Tarikattan hakikate geçerken oluşacak, hakikat ile marifet arasında oluşacak hallerden. 

Olabilir... Zâhirî manası, budur… Esas manasını aşağıda dinleyeceğiz…

Yani: Burada kasd edilen manayı…

------------------------ 

SALSALA-İ CERES:

— Kadiriyet sıfatının, şiddetli tarafından inkişafı…

Manasınadır…

Bu çeşit tecelli, azamet sıfatından bir tecelli yolu ile gelir…

Bu ise… Kahiriyet sıfatının heybet yönüyle meydana çıkması sayılır…

------------------------ 

Şimdi, anlatılan halin kulda oluşuna geçelim…

Kul, kadiriyet sıfatının hakikati ile tahakkuk etmeye başladığı zaman; ilk hallerinde kendisine bu:

- SALSALA-İ CERES…

Tabir edilen durum açılır…

İşte... o zaman: Kendisini azamet kuvveti ile kahrı altına alan bir iş bulur…

Bu müşahede, kalblerin azamet huzuruna girme teşebbüslerini önler…

Zâhirde bunun tabiri:

- SALSALA-İ CERES…

Olup, şiddetli yankılar yapar…

Bu hal içinde, gürültülü bir ses duyar… Bu ses: Hakikatlerin birbirine çarpmasının sonucudur…

Böyle olması: Oraya girmek isteyenlere karşı güçlü bir kahra sahip oluşu icabıdır…

İlâhî mertebe ile, kulların kalbi arasında gerilen en büyük perde budur…

İlâhî mertebelerin inkişafı, ancak bu: SALSAL-İ CERES'i duyduktan sonra olur…

Başka yolu yoktur… 

Yukarıda bahsedilen halleri kişi kendi başına hayalen yaşamaya kalkarsa, çok tehlikeli olur çünkü bahsi geçen gürültülü halleri süfli varlıklarda çıkarabilir, irfaniyyet imini bilmeyenler bunları gerçekten bahsi geçen hadiseler gibi zannedip kabullenirse, bu hallere talep olduğu için süfli varlıklar bunları duyurmaya devam ederler ve netice de kişi bu seslerden yaşayamaz hale gelir ne dünyası ne ahireti elinde kalır, geriye sadece azap ve ızdıraplarla geçecek çekilmez bir hayat kalır. Allah muhafaza. 

------------------------ 

Ben bu sesi, geceleyin, yüce semalara götürüldüğüm zaman duydum…

O üstün makama, o güzel manzaraya vardığım zaman, o mahallin heybetinden şöyle bir kimse oldum... Azalarım çözülmüş, terkibim dağılmış, vücut parçalarım erimişti… Kemiklerim de dağılmıştı… 

Bu halin tekrar geriye dönüşü çok zor olur, kişinin kişiliği bu şekilde ortadan kalkınca tekrar kişiliğinin özelliklerini eski kendi yerlerine koymak parçalarını tekrar eski terkibi üzere toplamak çok zor olur. Bu yüzden bu sahanın kişide küçük vuruntular olarak geçmesinde yarar vardır. 

Aslında diğer yönden bakıldığında salikler bunların bilincinde olmadığın bu sahadan fazla haberleri de yoktur.

...Ve ben, o anda; Heybetinden, dağları sarsan; SALSALA-İ CERES'ten başka bir şey duymuyordum. İnsan ve cin tayfası, onun izzeti önünde çökmüştü…

Ancak, nurdan bulutları görüyordum... Onlar, ateşten yağmurları, sağnak halinde yağdırıyorlardı…

Bu hal ile, zat denizinden gelen; birbiri üzerine zulmetler içindeydim…

Semanın varlığı kalmamıştı… Onun altında yer de yoktu…

Durgun dağlar yürütülmüştü…

Gördüm ki:

— «Yer çıplak bir çöl gibi… Oradakilerin hepsini topladık; onlardan hiç birini unutup bırakmadık...»

Hepsi Rabbına saf saf, arz olundular...» (18/47-48)

A. K. Cili, bu anlatımlarla kendi özel tecellilerini ifade etmektedir herkez de bunlar mutlaka yaşanacaktır diye bir şartı da yoktur. Ancak ilmen de olsa böyle sahanın bilinmesinde büyük yarar vardır.

Onların bu durumu, hiç değişmez ki… ezelden ebede kadar böyledir…

------------------------ 

Bu hal içinde dedim ki:

— Semaya n'oldu?. 

Nefsani hayal semasına Dendi ki:

 «Yarıldı.. Rabbını dinledi; boyun eğdi...» (84/1-2) Dedim ki:

— Yere n'olmuş?. 

Beden “yeri’ne, beden toprağı/arzına.

Dendi ki:

— «Yer uzatıldı... İçindekini attı; bomboş kaldı...» (84/3-4) Beden arzı hakikat-i itibari ile uzatıldı içinde ki beşeri ağırlıklarını attı, beşeriyetinden boş kaldı.

Dedim ki:

— Güneşe n'oldu?. 

Beşeri hayal güneşine ne oldu. 

Dendi ki:

— «Güneş dürüldü… 

Yıldızlar düşürüldü…

Beşeri ve nefsi necm yıldızları düşüldü hükümleri kalmadı.

Dağlar yürütüldü…

Nefs ve benlik dağları yerlerinden koparılıp son akıbetlerine doğru yürütüldü.

Bulutlar yağmursuz kaldı…

Sadece hayali nefsi zulmet olarak rahmetsiz görüntüleri kaldı.

Vahşî hayvanlar, bir araya getirildi…

Nefsi emarenin bütün nefsi hayvani ahlâkları bir araya getirildi.

Deniz ateşe verildi…

Nefsi emarenin hayal denizi ateşe verildi.

Ruhlar birleşti…

Her varlıkta birey olarak zuhurda olan hayat ruhları cem edilip hepsinin bir olduğu anlaşıldı.

Diri gömülen kızdan soruldu:

Beden toprağına gömülen ve faaliyet dışı bırakılan esmanın manasından soruldu.

— Hangi suçtan öldürüldü?.

O esma hangi sebeple devre dışa bırakılıp zuhuruna mani olundu.

Sayfalar açılıp yayıldı…

Hem hayal-i nefs, hemde gerçek ilâh-i irfan sayfaları açıldı aşikar oldu.

Sema koparıldı…

Hayali nefs seması koparıldı yokluğa gönderildi.

Cehennem kızdırıldı… 

Kendisine geleceklere ateş ikramı için dah çok kızdıldı. Onun ikramı ateştir ve sıcak hali o nun en değerli ikramıdır çünkü bir yerin özelliği ne ise gelen misafirlere ondan ikram edilir cehennemin en değerli ikramı ise en sıcak sunduğu ikramıdır. Sulanları kakar ancak cehennem ilinde olan malzemesini sunmakla gelenleri kendi yönünden ikram da bulunmuş olur. Bu halde tabii bir haldir.

Cennet yaklaştırıldı...» (81/1-13) Cennetin yaklaştırılması, cennet ehline rahmet cennet ehli olmayanlara hasrettir. Cennet ehli gideceği yeri aynel yakîn gördüğü için çok huzurlu olur, cennet ehli olmayanlar ise böyle bir güzelliği onlarda aynel yakîn olarak nasıl kaçırdıklarını ve heba ettiklerini gördüklerinde ki, hasret ve pişmanlıklarının nasıl bir hale geldiğini yaklaştırıldığın da görülecektir.

Dedim ki:

Bütün bu hallerin oluşumu ile.

— Bana n'oldu?.

O’n da inkılâb aldu her şey gerçeğine dönüştü öylesi gösterildi.

Celâlim söyledi:

Bütün bu hallerin oluşumu için celâl tecellisine ihtiyaç vardı ve o oldu.

— «Nefis hazırladığını bildi...» (81/14) Dünya aleminde ki irfani çalışmaları ile nefs-i ilâh-i bunların hakikatlerini cemâli yoldan müşahedeli bildi. 

------------------------ 

Bu gördüklerim, küçük kıyametti. Hak bana, büyük kıyamete bir misal olsun diye gösterdi…

Küçük kıyamet her bireyin başına gelmektedir ve geleceklere de gelecektir. Ancak büyük kıyameti o tarihlerde yaşayanlar görecektir. Bu şekilde ise bütün fertler kıyametin provasını yapmaktadırlar, bireysel kıyamet süreleri üstlerin gelip geçmekte olduğu halde, farkın da bile olamamakta-dırlar son anlarında bunları fark edeceklerdir ancak iş işten geçmiş olacaktır, kendi sorunlarıdır.

Rabbımdan bir beyan almış olayım ve bana katılacaklara hidayet edeyim…

Bahsi yaşantı ve tecrübeler Hakk’tan açık beyanlardır, bunları okuyup en azından ilmi mana da katılacaklara hidayet olmuş bu günden gelecekteki hallere bir tenbih olası bakımından bu düşüncelere katılanlara bu sahada gerçekten hidayet olmaktadır. Kendisinden ve bu sahada hizmeti geçen her kezden Allah razı olsun. 

------------------------ 

Bu arada bir başka hal oldu?.

Tetkik sorucusu, tahkik tercümanına bazı şeyler sordu… 

Yani tetkik eden bir kimse, tahkik tercümanına yani işi iyi bilen bir tercümana sordu diyor. Tahkikin tercümanına sordu, tahkik ehli olur da tercüman olamaz, anlatamaz hali. Tam temkin hali oluşmuş kendi bireysel varlığı o salsala-i ceres ile yok olmuş. Kadiriyet sıfatının şiddetli zuhuru diyor, gök gürlemesi, şimşek çakması bunun ifadesidir. 

Kıyameti kopmuş, kıyam etmiş yani hakkani varlığıyla ortaya çıkmış ve bu hakkani varlığındaki özellikleri faaliyete geçiriyor. Birisi tetkik, tetkik edici yönü yani araştırıcı yönü, bu saf temiz aklı yani kendine bağlı olan eğitilmiş saf aklı, mutlak akl-ı küll değil. Eğitilmiş kendine bağlı saf aklı ve tahkik tercümanı da akl-ı küll, kendindeki akıl kemale ermiş akıl yani tecrit edilmiş, beşeriyetinden tecrit edilmiş, heva ve hevesinden, saf bir akıl ile akl-ı külle bir bakıma gönlüne de diyebiliriz. Bu kendi kendinde oluşan bir hadise ama kendi kendinde derken, beşeriyet hali ile kendi kendinde değil, ilahi kendi kendindeki varlığında yani hakkani varlığında oluyor, beşeri varlığında değil. 

Cehlin sözü olmayan bir halet içinde onları anladım… 

Heva ve hevesi yok, hayal yok, vehim yok. Kendindeki "Hu" su ile, kendindeki hüviyeti ile bunları anladım diyor. 

- Sıfattan, zattan, İlâhî makamdan… 

Diyerek sormuştu... Ki bu makam-ı İlâhî buranın tam hakkını veren makamdır… 

Sonra…

- İnsandan…

Sordu… ayrıca onun, yani; insanın:

- Ne suretle Kur'an olduğunu… 

Sordu… 

Bireysel zatı itibariyle, kendi özündeki sorucu, araştırıcı, tetkik ehli, kendi özündeki tetkik ehli soruyor, akl-ı küllden soruyor ve kendi birey halinde de ama ilahi birey haliyle de. 

- Celâl ve ikram sahibi zatın katındaki emr-i hitam olma şekli nasıldır?

Yani son emir, son iş olma şekli nasıldır dedi. 

Dedi…

O hakikat tercümanı, bunları dinledi; sonra güldü…

Daha sonra, şu ibareleri gösterdi... Onlardaki yemine işaret edip dikkati üzerine çekti:

- «Yemin olsun; gelip ışık verene…

Akıp akıp yuvalarına dönenlere…

Karanlığa dalan geceye…

Açıldığı zaman sabaha…

Elbette bu; Kerim Rasulün sözüdür…

Arşın sahibi katında onun itibarı vardır... Kendisine itaat olunur… Orada emindir...» (81/15-21) 

------------------------

Bunları ben de dinleyip anladım… Anlatanın da alnından öptüm… işaret ettiği manaları şu şiirde topladım:

Vuslat için bir hal var;

— Mübah…Diyemem ona;

Ama, ne sanarsan san, iş çekilir her yana…

Seven de sevgilisi de, halvetin evcinde;

Mülk, maliki dahi asker topludur yan yana…

Yakınlık gelini mertebeyi dahi aşmış;

Celâl cemalden parlar cila almışçasına.

Ufuk dönüyor, bulutlar yağmur yağdırıyor;

Gök çok gürlüyor, şimşek çakıyor yana yana…

Deniz dalgalarında, rüzgâr dersen ganidir;

Ateş köz köz, su devam eder kaynamasına…

Sair dönen felek de, durur bir hal üzere;

Boynu eğiktir azizin izzeti namına…[49] “ İz- -T- ”

----------------

إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ {ق/43}

(50/43) “İnnâ nahnu nuhyî ve numîtu ve-ileynâ-lmasîr(u)”

(50/43) Şüphesiz biz diriltir ve öldürürüz. Dönüş de ancak bizedir. 

----------------

Muhyi[50] ve Mümit,[51] Hayat ve Ölüm Allah cc. isimlerindendir. 

Allah, Rahmân, Rahiym kaynak esmâlarından sonra ise 58. ve 59. Esmâ’ül hüsna sıralamasındadır. 5+8 = 13 ve 5+9=14 ile Haikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye ve Nûru Muhammediye bağlıdırlar.

Aslında herbirerlerimiz bu dünya ya gelip bir anne ve babadan meydana gelmek ile kendimizi “Muhyi” yani hayat sahibi sanıyoruz. Aslında bu hayat hayali ve vehimi rüya âleminden ibaret olan bir yaşam tarzıdır.

Bir irfan ehli bulup onun gönlünde hakiki âleme olan ikinci doğumumuz gerçekleştirmez isek hayal de alır ve hayali bir ölüm ile ahirimize gitmiş oluruz.

Ve Muhyi ve Mümit isimlerinin hakikatine vakıf olamayız.

Dönüş de bize yani zatımızadır ifadesi ile zâti âyetlerdendir. Bu dönüşü vakıf olabilmek için de Bakara sûresi 156. Âyetin daha bugünden anlaşılması gerelidir.

# (156-) Elleziyne iza esabethüm müsıybetün kalu inna Lillahi ve inna ileyhi raciun;

Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.

O kimseler ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, “mutlak biz Allah içiniz ve yine biz mutlak O’na döneceğiz” derler.

Tasavvuf hakikatlerinden önemli bir hakikat daha ortaya gelmekte, “muhakkak biz Allah içiniz”, bütün insânlar böyle der demiyor, bazı insânlar var ki bir zorlukla karşılaştıklarında bunu kolaylaştırmak için, “biz Allah içiniz”, yani Allah’ın zuhur mahalliyiz demek istiyor ve “yine biz O’na döneceğiz”, yani bu dünyaya geldik bir beşeriyet elbisesi giydik ama bizim aslımız ruhen Hakk’tır ve O’na döneceğiz, kısa bir süre sonra bu beşeriyetimizden çıkacağız, derler. 

Bu kimseler aynı zamanda ibadet ehli olup hep kıbleye Kâbe’ye dönüktürler, işte sadece şekil olarak dönmek yeterli değildir onun bireysel varlıkta da inkılâbı, zuhuru gerekiyor.

Burada evvelâ bir gruptan bahsediyor, genel olarak mü’minler ya da müslümanlar demiyor, musibetten zâhiri olarak sıkıntı veren şeyler anlaşılıyor fakat hakikat mânâsıyla Hakk’tan gayrı ne isabet etmişse irfan ehline o musibettir, isterse zarar verici hadise olmasa da, gerek sözle gerek fiille Hakk’ın dışında ne ulaşmışsa hepsi musibettir. Yâni isabet etmiştir.

Sonra dediler ki biz Allah’ın zuhurlarıyız, çünkü bir kimsenin kendi kendine bir kimliği yoktur, kendi kendine yaşam imkânı da yoktur, hiç birşeyi yoktur, işte insânda devam ede gelen bir tecelliler manzumesi vardır ve bu da İlâh-î tecelliyattan başka bir şey değil, biz insânları böyle ayakta tutan da bu İlâh-î tecellilerin devamlılık üzere olmasıdır, bu tecelliler kesildiği anda buna ölüm denilen hadise oluşmaktadır.

Bütün insânlara olan tecelliler ile irfan ehline olan bu tecelliler arasındaki fark şöyledir; irfan ehli bunları bilerek müşahede eder, yani gelen hayat akışının Allah’ın Hayy esmâsından geldiğini bilerek yaşar, diğerleri ise bunun farkında olmadan gaflette bir yaşam içerisinde oldukları halde, irfan ehli kendilerinde oluşan hayatın ve diğer oluşumların Allah’ın Esmâ-i İlâhiyelerinin zuhuru olduğunu bilerek düşünerek bu sözü söylerler, ve irfaniyetleri yönünden “muhakkak biz Allah içiniz, yani Allah’ın zuhur yerleriyiz” derler.

İnsân denilen varlık olmamış olsaydı Allah’ın İlâh-î kemâlâtı zuhura çıkmazdı, âlemlerde madeniyat mertebesinden, bitkilerde nebatat mertebesinden çıktı, hayvanlarda hayvanat mertebesinden çıktı ve insânlar’ın meydana gelmesi bu İlâh-î tecellilerin zuhura çıkmasıydı.

İnsân olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın ne Zâtını tanımak mümkün olacaktı ne de müşahede etmek, işte bir takım kimseler dediğimiz irfan ehli bildiler ki, muhakkak ki; biz yine O’na döneceğiz, yani Zat âleminden geldik, ef’al, esmâ, sıfat mertebelerini yaşadık, Vahidil Kahhar hükmüyle bizdeki bütün bu Esmâ-i İlâhiyye kahrolacak Vahid ve Kahhar olan Allah kalacak yani “ileyhi” dediği hüviyet-i mutlaka’dır, O’nun hüviyetine döneceğiz, yani Allah’a döneceğiz, çünkü oradan geldik, burada bir sûret gösterdik, O’na döneceğiz, ölümle, işte bu ölümü zaruri ölümle yapmadan evvel ihtiyari ölümle yapmamız bize çok şeyler kazandıracaktır, eğer zaruri ölümle buradan gidersek kendimizi ve bu hakikatleri bilememiş olacağız ama ihtiyari ölümle ölüp bugünden O’na dönebilirsek, o zaman hiçbir sorunumuz kalmamış olacaktır, “ölmeden önce ölünüz” Hâdis-i Şerif’inde de belirtildiği gibi ölürsek işte bugünden ona dönüşmüş oluyoruz, çünkü artık fizik bedenimiz diye bir şey kalmamış oluyor, kalmamış derken bu fizik bedenin var yine yaşıyor ama artık onu da Allah’ın tecellisi olarak görüyorsun kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun çünkü Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor.[52] “ İz- -T- ” 

----------------

يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ {ق/44}

(50/44) “Yevme teşakkaku-l-ardu ‘anhum sirâ’â(an) zâlike haşrun ‘aleynâ yesîr(un)”

(50/44) ,bize O gün yer, onların üzerinden süratle yarılıp açılır. Bu, (hesap için) bir toplamadır göre kolaydır. 

---------------- 

نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَن يَخَافُ وَعِيدِ {ق/45}

(50/45) “Nahnu a’lemu bimâ yekûlûn(e) vemâ ente ‘aleyhim bicebbâr(in) fezekkir bilkur-âni men yehâfu va’îd(i)”

(50/45) Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onlara karşı bir cebbâr değilsin. O hâlde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur’an ile öğüt ver. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyelerindendir. 

-----------------

 “Nahnu” biz ifadesi zâtidir.

“Cebrail” a.s ın isminin iki yönü vardır. İlki “Cibril” vahyin getirlmesi ve korunması ile ilgili yönüdür. İsminde anlaşılacağı “Cebr” ile zorla yaptırma yönü vardır. Efendim s.a.v e İkra sûresinde Oku! Oku! Oku! Diye zorlama cebr vardır. Cebrail ise aynı zamanda Ruh’ul Azam olan Akıl meleğidir. Efendimiz (s.a.v.) genel ma’nâda verilen bu ruh, akıl biz ümmetinde bireysel ma’nâ da kendi varlığımızı ilgilendirmektedir. Allah cc. tarafında istenilen cabbar yön ile değil. Cibril, irsal edicilik yönü ile nefsani kimliklerini gizleyen hakk’ın kimliğini açığa çıkaran kimselere Kûr’ân-ı yani zât-ı hatırlatıp öğüt ver. 

----------------

Böylelikle Kaf sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bunuyoruz. “Kudret-i İlâhi” hakikatlerinin gönlümüzde yer bulması niyazıyla! “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmamamızdan Mustafa Hilmi Sâfi Babamız r.a. memnun olur. İnşeallah. Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 29-11-2024

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-?-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253- 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254- 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

141-142-143-144-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (254+146=400) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler - Sena Yönlüer Hazmi TURA Doktora Tezi – Tasavvuf Serisi 53 - ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 5, Sayfa 539… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 5, Sayfa 465… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 7, Sayfa 270… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 9, Sayfa 570… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 12, Sayfa 577… ↑

- Terzi Baba… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 256… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi - Tasavvuf Serisi 9 – ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 6, Sayfa 509… ↑

- (Lisânü’l-ʿArab, “tbʿ” md.; İbn Haldûn, II, 50; M. Hüseyin el-Ferah, I, 129-130). ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 1, Sayfa 363… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 2, Sayfa 49… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 12, Sayfa 274… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI - Tasavvuf Serisi 186 – Şuayb Fassı özet olarak. … ↑

- Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 124. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 2, Sayfa 88… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı özet olarak. ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Hûd Fassı Sayfa 284… ↑

- *(13) “İslam İman İkan” kitabımızda kısaca bahs edildi… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Mübarek Gün, Geceler ve Bayramlar- Tasavvuf Serisi 6 – Sayfa 82… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ - Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 138… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (5) Hz. İsâ - Tasavvuf Serisi 60– Sayfa 81… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (5) Hz. İsâ - Tasavvuf Serisi 60– Sayfa 91… ↑

- (Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi 5. Cild sayfa 77) ↑

- Kaynaklar: 

Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi.

(11) Vahiy ve Cebrail, Gönülden Esintiler, Necdet ARDIÇ ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Namaz Sûreleri -1- Tasavvuf Serisi 68 – Sayfa 25… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Şeker Risalesi - Tasavvuf Serisi 110 – Sayfa 6… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 9, Sayfa 569… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 7, Sayfa 382… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 10, Sayfa 278… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 3, Sayfa 493… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 5, Sayfa 51… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi – Muaddime bölümü… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir FASSI - Tasavvuf Serisi 187 – Lût Fassı Sayfa72… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 1, Sayfa242… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 1, Sayfa 418… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi - Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 4… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13 - Tasavvuf Serisi 91 – Sayfa 9… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI - Tasavvuf Serisi 186 – Şuayb Fassı özet olarak. … ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Muhammed (s.a.v.) Fassı Sayfa 375… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – A’râf Sûresi - Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 84… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 28-Kûr'ân'da Tesbih ve Zikir - Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 129… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kûr'ân'da Tesbih ve Zikir - Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 40… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Kasas Sûresi- Tasavvuf Serisi 55 – Sayfa 52… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –-İnsan-ı-Kâmil-A-K-C-Cilt-1-kitap-6-şerhi-- Tasavvuf Serisi 166 – Sayfa 155… ↑

- "İhya eden, dirilten, can veren." ↑

- "Her canlıya ölümü tattıran." ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi– Tasavvuf Serisi 36-2 – Sayfa 270… ↑
