# Secde Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/secde-suresi
**Sayfa:** 174

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari, Te’vil ve Tefekkürü.

(32) Secde Sûresi.

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (256) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari, Te’vil ve Tefekkürü.

(32) Secde Sûresi.

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (256-32) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

KUR’AN’I KERİM’DE YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç.

İ’şari, Te’vil ve Tefekkürü.

(32) Secde SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen Terzi Oğlu Muharrem Halil-iz.

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRAS TASAVVUF SERİSİ (256-32)

İçindekiler.........................................................(3)

ÖN SÖZ ...........................................................(4)

Secde Suresi Hakkında Kısa Bilgi .........................(7)

Secde Sûresinin Ana Konuları ve Fazileti................(9)

Kur'an-I Kerim'deki Secde Ayetleri......................(10)

Meleklerin Secde Etmesi....................................(19)

İlk Kıble ve Secde.............................................(21)

Secde ve İseviyet Mertebesi ..............................(23)

Nusret Tura Uşşâki k.s; Secde............................(30)

Âyet 1-2 .........................................................(32)

Âyet 3-4 .........................................................(42) Âyet 5-6 .........................................................(65) Âyet 7-8.........................................................(72) Âyet 9-10.......................................................(84)

Âyet 11-12.....................................................(110)

Âyet 13-14 ....................................................(118)

Âyet 15-16....................................................(130)

Âyet 17-18....................................................(149)

Âyet 19-20....................................................(153)

Âyet 21-22.....................................................(174) Âyet 23-24....................................................(179) Âyet 25-26....................................................(202) Âyet 27-28....................................................(206) Âyet 29-30 ....................................................(210)

SONUÇ .........................................................(212) 

Terzi Baba kitapları sıra listesi..........................(213)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh’a; salât ve selâm, hakikat-i Muhammediyye’nin menbaı, varlık ağacının çekirdeği ve meyvesi olan Habîb-i Kibriyâ Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’e, âline, ashâbına ve bu yolu bizlere aydınlatan kâmil vârislerine olsun.

Muhterem okuyucum, Elinizdeki bu çalışma, “Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk” serisinin bir halkası olan, Secde Sûresi’nin manevi ikliminde bir tefekkür yolculuğudur. Kur’ân, sadece satırlarda okunan bir kitap değil, sadırlarda yaşanan ve “İnsan” denilen muazzam âlemde her an tecelli eden diri bir hitaptır. Bu sebeple, ayetlere sadece zahiri (dış) manalarıyla bakmak, o sonsuz deryadan yalnızca bir katre almak gibidir. Asıl gaye, ayetlerin işaret ettiği “enfüsi” (içsel) manalara nüfuz edebilmek ve “Oku” emrini kendi kitabımızda tatbik edebilmektir.

Bu çalışmada, Secde Sûresi’nin ayetleri; insan-ı kâmil, seyr-i sülûk, nefs mertebeleri ve varlığın hakikati ekseninde, tasavvuf erbabının ve bilhassa gönül sultanımız İz-Terzi Baba Necdet Ardıç’ın irfan pınarından süzülen damlalarla şerh edilmeye çalışılmıştır. 

Buna ilâve olarak; tasavvuf ummanının büyükleri olan Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’ül Hikem’i, Hz. Mevlâna’nın Mesnevî-i Şerîf’i, Abdülkerim Cîlî’nin İnsân-ı Kâmil’i ve Niyâzî-i Mısrî Hazretleri’nin nutuklarından istifade edilmiştir. Ayrıca metinlerin anlaşılması ve kavramların yerli yerine oturması adına Ahmed Avni Konuk (r.a.) şerhlerinden, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nden ve muhtelif tefsîr kaynaklarından da yararlanılmıştır Maksadımız, kuru bir malumat yığını oluşturmak değil; topraktan var edilen insanın, “Ruhumdan üfledim” sırrına erişerek nasıl “Secde” ehline dönüşeceğinin izini sürmektir.

Zira secde; sadece başın yere konulması değil, varlık vehminin Hakk’ın varlığında yok olması, benlik perdesinin kalkıp Hakikat güneşinin doğmasıdır. Bu şerh, okuyucusunu sadece bir bilgiye değil, bir “hal”e ve “zevk”e davet etmektedir.

Bu satırların, okuyan her canın gönül hanesinde bir “fetih” kapısı aralamasını, kelamın sese, sesin manaya, mananın nura dönüşerek hakiki secdeye vesile olmasını Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim.

Burada önemle vurgulamak isterim ki; bu kitapta sunulan bâtınî ve enfüsî yorumlar, âyetlerin zâhirî hükümlerini aslâ geçersiz kılmaz, bilakis onları tamamlar ve derinleştirir. İ’şârî tefsir, mânevî bir zevk işidir; herkesin kendi gönül penceresinden Hakk’a bakışını yansıtır. Kur’ân-ı Kerîm ise sonsuz ma’nâ derinliklerine sahip bir deryadır; onu tek bir yorumla kayıtlamak mümkün değildir.

Muhterem okuyucum, bu kitabın vücuda gelmesinde emeği geçen herkesi hayırla yâd etmenizi istirham ederim.

Yâ Rabb! Bu çalışmadan hâsıl olacak mânevî ecri ve füyûzâtı; başta Efendimiz (s.a.v.)’in rûh-u şerîflerine, âlinin ve ashâbının rûhlarına, gelmiş geçmiş tüm peygamberân-ı izâm ve evliyâullah hazerâtının rûhlarına; bilhassa yolumuzu aydınlatan Efendi Babamın, Nusret Babamın, Hazmi Babamın, Mustafa Sâfi Babamın ve yaşayan canlı Kur’an olan Terzi Babamın gönül dünyasına hediye eyledim, vâsıl ve kabul eyle!

Bu kitabı okumaya başlarken; nefsin hevâsından, zan ve hayâlden sıyrılıp, saf bir gönül ve Besmele ile satırların arasındaki “Sadra” yönelmenizi tavsiye ederim. Zira aklımız vehmin, gönlümüz gafletin etkisindeyken, bu hakikat şerbetinden tatmamız mümkün olmayacaktır.

Gayret bizden, muvaffakiyet Hakk’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Terzi Oğlu Muharrem Halil-iz (20-11-2025) SECDE SURESİ HAKKINDA KISA BİR BİLGİ

Mushaftaki sıralamada 32, iniş sırasına göre 75. Alfabetik sırası 92 dir. Mekke döneminin son yıllarında Mü’minûn sûresinden sonra Tûr sûresinden önce nâzil olmuştur. 16-20. âyetlerinin Medenî olduğu rivayeti isabetli görülmemiştir (Âlûsî, XXI, 155). Adını, 15. âyette Allah’ın âyetlerine iman edenler tasvir edilirken geçen “sücced” (secde edenler) kelimesinden almıştır. Sûre, 16. âyette yine müminlerin vasıfları belirtilirken kullanılan “rablerine ibadet etmek amacıyla vücutları yataklarından uzak kalanlar” meâlindeki ifadede “medâci ‘” (yataklar) kelimesinin yer almasından dolayı Medâci sûresi olarak da anılır. Ayrıca sûrenin ikinci kelimesi secde lafzına izâfe edilerek Tenzîlü’s-secde ve diğer adı Secde sûresi olan Fussilet sûresinden ayırt etmek üzere bir önceki sûrenin adına bağlanarak Secdetü Lokmân diye de isimlendirilmiştir (Âlûsî, XXI, 155; Elmalılı, V, 3856; M. Tâhir İbn Âşûr, XXI, 138-140).

Fasıla harfleri: 

Âyetleri- 30 dur Kelime Sayısı – 584

Harf Sayısı – 2581 dir Fâsılaları ل، م، ن harfleridir.

Secde Kelimesinin Anlamı ve Ebced değerleri;

Sözlükte “eğilmek, boyun eğmek, tevazu ile alnı yere, koymak” anlamındaki sücud masdarından, 
gelen secde fıkıh terimi olarak namazda alın, burun, el ayaları, dizler ve ayak parmakları zemine değecek şekilde yere kapanmayı ifade eder. Secdeyle aynı kökten türeyen ve “secde edilen yer” anlamına gelen mescid Allah’a ibadet edilen yer ve bilhassa müslümanların ibadethâneleri için kullanılır.

Secde ve aynı kökten türeyen kelimeler Kur’an’da gerek “boyun eğme” mânasında gerekse terim anlamıyla seksen bir âyette geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “scd” md.). Râgıb el-İsfahânî Kur’an’daki secdeyi isteğe bağlı ve zorunlu secde olarak ikiye ayırır; ilki (sücûd bi’htiyâr) insana mahsus olup karşılığında mükâfat vardır. “Allah’a secde edin” (en-Necm 53/62) gibi âyetler secdenin bu ilk anlamıyla ilgilidir. İkincisi (sücûdü teshîr) insan dahil olmak üzere canlı ve cansız bütün varlıkların Allah’ın koyduğu kanunlara boyun eğmesidir. “Göklerde ve yerde bulunan her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler” âyeti (er-Ra‘d 13/15) secdenin ikinci anlamıyla ilgilidir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “scd” md.). Müfessirler, ikinci anlamıyla bütün varlıkların Allah’a secde etmesini (meselâ bk. en-Nahl 16/48-49; el-Hac 22/18; er-Rahmân 55/6) fıtratlarının gereği olarak yaratıcının kendileri için koyduğu kanunlara tâbi olup onların dışına çıkamamaları şeklinde izah ederler. (https://islamansiklopedisi.org.tr/secde) Ebced değerleri ise;

Sîn (س): 60- İnsan-ı Kâmil Cîm (ج): 3- Cemali ilahi Dâl (د): 4 – Delili ilahi anlamına gelir Secde aynı zaman da Salât’ın mertebelerine baktığımızda iseviyet mertebesine işarettir(iz-Terzibaba), bu çerçeveden baktığımızda secde kelimesi İseviyet mertebesi itibariyle olan kâmil insanın Cemali ilahiyi seyr etmesinin delili olan bir secde dir, fakat burada ki dal harfi bir yönü ile delil olmakta iken bir başka yönü ile de dal olmakta dır aynı bir ağacın dalı gibi. İleride bu konuya tekrar değineceğiz.

Secde Sûresinin Ana konuları: 

Secde suresinin ana konularını şu yedi madde de sıralamak mümkündür;

- Kur'an'ın İlahiliği ve Hak Oluşu

- Allah'ın Varlığı, Birliği ve Kudreti

- İnsanın Halkiyeti ve Mahiyeti

- Öldükten Sonra Dirilme ve Ahiret Hayatı

- Müminlerin Vasıfları ve Mükafatları

- İnkarcıların Durumu ve Akıbetleri

- Peygamberlere ve Kitaplara İman

Secde Suresi Fazileti Hakkında

 - Secde sûresi Hz. Peygamber’e İncil mukabilinde verilen sûrelerden (mesânî) biridir. 

- Resûlullah’ın gece uyumadan önce Secde ve Mülk sûrelerini okuduğu. (Müsned, III, 340; Tirmizî, “Fezâʾilü’l-Ḳurʾân”, 9; Dârimî, “Fezâʾilü’l-Ḳurʾân”, 19). 

- Diğer bir rivayette ise cuma gününün sabah namazında Secde ve İnsân sûrelerini okuduğu nakledilmiştir (Buhârî, “Cumʿa”, 10; Müslim, “Cumʿa”, 64-66; krş. İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 283-292).

Ruhul Beyan da Sureyi şerifin fazileti hakkında şu şekilde buyrulmuştur;

Bir hadîste şöyle buyrulmuştur: “Kim Secde ve Mülk sûrelerini okursa kadir gecesini ihyâ etmiş gibi bir ecre nâil olur.”[ ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 534] el-İrşâd’da geçtiği üzere başka bir hadîste de şöyle buyrulmuştur: “Kim evinde Secde sûresini okursa o eve üç gün şeytan giremez.”[ İbn Hacer, Kâfî, 517; Kenzü’l-ummâl, I, 589.] Bahru’l-ulûm’da nakledildiğine göre de Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde Secde sûresi, dünyâda iken kendisini kırâat eden sâhibine iki kanatlı bir kuş gibi gelir ve şöyle der: “Bugün senin aleyhine hiçbir durum söz konusu olmayacaktır.”[ Şevkânî, Fethu’l-kadîr, IV, 246.] Câbir (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlûllâh (s.a.) Secde ve Mülk sûrelerini okumadan uyumazdı ve şöyle buyururdu: “Bu iki sûre, Kur’ân’daki her sûreden yetmiş hasene/sevab daha fazîletlidir. Kim bu iki sûreyi okursa, ona yetmiş hasene yazılır, yetmiş kötülüğü silinir ve kendisi yetmiş derece yükseltilir.”[ Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân, 9; Dârimî, Fezâilu’l-Kur’ân, 19.] Kur'an-ı Kerim'deki secde ayetleri ve Tilavet Secdesi:

 Kur'ân'da on dört yerde geçen secde âyetlerinin okunması veya işitilmesi halinde yapılan secdeye denir. Bu secdenin yapılması vaciptir. Tilavet secdesiyle ilgili olarak Kur’ân-ı kerimde geçen bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” (İnşikâk 84 / 21) Tilavet secdesinin vacip oluşuna delil olarak Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle bir rivayette bulunmuştur: “Peygamber (s.a.v) Kur’ân okurken içinde secde ayeti bulunan bir sureye geldiğinde secde ederdi. Biz de kendisiyle birlikte secde ederdik. Öyle ki, bir kısmımız alnını koyacak yer bulamazdı. Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Âdemoğlu secde ayetini okuduğunda secde ederse, şeytan ağlayarak oradan uzaklaşır ve şöyle der: Eyvah! Âdemoğlu secde etmekle emr olundu, secde etti; ona cennet var. Ben de secde etmekle emr olundum ama isyan ettim; bana da ateş var!” (Müslim, İman,133; İbn Mâce, İkame, 70) Kur’ân-ı kerimdeki secde ayetlerinden birinin okunması halinde secde etmenin gerekliliği hususunda Müslümanlar görüş birliği etmişlerdir. 

(Https://kuran.diyanet.gov.tr/kuran-sozlugu) Ayrıca Kur’ân-ı Kerim de Secde kökünden türeyen toplamda, bu 46 farklı kelime ve çekimi, 92 adet geçişle ayetlerde yer almaktadır.

- Fiil + Zamir: 13 ayette geçmektedir. Hakikati Muhammed’i işaretidir. 

- Sıfat: 8 ayette geçmektedir. Ef’al Tecellisi işaretidir

- Fiil: 14 ayette geçmektedir. Nuru Muhammediyi temsil etmekte

- İsim: 11 ayette geçmektedir. Zati Tecelliyi ifade etmektedir. 

 Kur’an-ı Kerimde, okunduğunda veya duyulduğunda secde edilmesi vacip olan 14 - 15 ayet vardır. Bunlar mealleri ile birlikte şu ayeti kerimelerdir.

 1. A’râf 206 

اِنَّ الَّذٖينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهٖ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ

 İnne-lleżîne ‘inde rabbike lâ yestekbirûne ‘an ‘ibâdetihi veyusebbihûnehu velehu yescudûn(e) Rabbinin katında bulunanlar bile O’na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar, O’nu tesbih ederler ve yalnız O’na secde ederler.

 2. Ra’d 15 

وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ

Veli(A)llâhi yescudu men fî-ssemâvâti vel-ardi tav’an vekerhen vezilâluhum bilġuduvvi vel-âsâl(i) Göklerde ve yerde bulunanlar ve bunların gölgeleri sabah akşam, isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler.

3. Nahl 49 

وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ مِنْ دَٓابَّةٍ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

Veli(A)llâhi yescudu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi min dâbbetin velmelâ-iketu vehum lâ yestekbirûn(e) Göklerdekiler, yerdeki canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.

4. İsra 107 

قُلْ اٰمِنُوا بِهٖٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواؕ اِنَّ الَّذٖينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهٖٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّداًۙ

Kul âminû bihi ev lâ tu/minû(c) inne-lleżîne ûtû-l’ilme min kablihi iżâ yutlâ ‘aleyhim yaḣirrûne lil-eżkâni succedâ(n) De ki: “Siz ona inanın veya inanmayın, şu bir gerçektir ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere (Hakk’ın kelâmı) okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.

5. Meryem 58 

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍؗ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْرَٓائٖلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاؕ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِياًّ

Ulâ-ike-lleżîne en’ama(A)llâhu ‘aleyhim mine-nnebiyyîne min żurriyyeti âdeme vemimmen hamelnâ me’a nûhin vemin żurriyyeti ibrâhîme ve-isrâ-île vemimmen hedeynâ vectebeynâ(c) iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtu-rrahmâni ḣarrû succeden vebukiyyâ(n) İşte bunlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu, Âdem’in soyundan gelen peygamberler; Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımız, İbrâhim ve İsrâil’in (Ya‘kūb) soyundan gelenler ve doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerden olup, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlar.

6. Hac 18 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَثٖيرٌ مِنَ النَّاسِؕ وَكَثٖيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُؕ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍؕ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ

Elem tera enna(A)llâhe yescudu lehu men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi ve-şşemsu velkameru ve-nnucûmu velcibâlu ve-şşeceru ve-ddevâbbu vekeśîrun mine-nnâs(i)(s) vekeśîrun hakka ‘aleyhi-l’ażâb(u)(k) vemen yuhini(A)llâhu femâ lehu min mukrim(in)(c) inna(A)llâhe yef’alu mâ yeşâ/

Görmez misin göklerde ve yeryüzünde bulunanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu hep O’na secde etmektedir! Niceleri de azabı hak etmiştir. Allah’ın hakir kıldığı kimseyi onurlandırabilecek birisi yoktur. Kuşkusuz Allah dilediğini yapar.

7. Furkan 60 

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُࣗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُوراًࣖ

Ve-iżâ kîle lehumu-scudû lirrahmâni kâlû vemâ-rrahmânu enescudu limâ te/murunâ vezâdehum nufûrâ(n) Onlara, “Rahmân’a secde edin” denildiğinde, “Rahmân da neymiş! Biz, senin istediğin şeye secde eder miyiz?” derler ve bu istek onları haktan daha da uzaklaştırır.

8. Neml 25 

اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذٖي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ 

Ellâ yescudû li(A)llâhi-lleżî yuḣricu-lḣab-e fî-ssemâvâti vel-ardi veya’lemu mâ tuḣfûne vemâ tu’linûn(e)

(Şeytan bunu) göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler, diye yapmış.

9. Secde 15 

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذٖينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

İnnemâ yu/minu bi-âyâtinâ-lleżîne iżâ żukkirû bihâ Harrû succeden vesebbehû bihamdi rabbihim vehum lâ yestekbirûn(e)  Âyetlerimize yürekten inananlar ancak o kimselerdir ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve rablerini hamd ile tesbih ederler.

10. Sâd 24 

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِهٖؕ وَاِنَّ كَثٖيراً مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغٖي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلٖيلٌ مَا هُمْؕ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَاَنَابَ

Kâle lekad zalemeke bisu-âli na’cetike ilâ ni’âcih(i)(s) ve-inne keśîran mine-lḣuletâ-i leyebġî ba’duhum ‘alâ ba’din illâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti ve kalîlun mâ hum(k) ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festaġfera rabbehu ve ḣarra râki’an ve enâb(e) Dâvûd şöyle dedi: “Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle doğrusu sana karşı haksızlık etmiştir. Zaten aralarında ortaklık ilişkileri bulunanların çoğu birbirine haksızlık ederler; yalnız iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmakta olanlar böyle değildir; ama onlar da o kadar az ki!” Dâvûd (böyle bir temsil ile) kendisini sınadığımızı anladı. Bunun üzerine rabbinden kendisini bağışlamasını dileyerek secdeye kapandı ve bütünüyle O’na yöneldi.

11. Fussılet 37 

وَمِنْ اٰيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُؕ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذٖي خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

Vemin âyâtihi-lleylu ve-nnehâru ve-şşemsu velkamer(u)(c) lâ tescudû lişşemsi velâ lilkameri vescudû li(A)llâhi-lleżî ḣalekahunne in kuntum iyyâhu ta’budûn(e) Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun işaretlerindendir. Eğer gerçekten Allah’a kulluk ediyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin, onları halk eden Allah’a secde edin.

12. Necm 62 

فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا

Fescudû li(A)llâhi va’budû Haydi artık Allah için secdeye kapanıp kulluk ediniz.
13. İnşikâk 21 

وَاِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْاٰنُ لَا يَسْجُدُونَؕ

Ve-iżâ kuri-e ‘aleyhimu-lkur-ânu lâ yescudûne Kendilerine Kur’an okunduğu zaman saygıyla yere kapanmıyorlar.

14. Alâk 19

كَلَّاؕ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

Kellâ lâ tuti’hu vescud vakterib Sakın onun isteğine uyma! Secdeye kapan ve Allah’a yakınlaş.

15. Hac 77

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-rke’û vescudû va’budû rabbekum vef’alû-lḣayra le’allekum tuflihûn(e) Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.

Secde Kelimesinin Batıni Yorumları:

İlk Secde ve Ademiyet Mertebesi:

Âdem a.s secde edilmesi ile ilgili olan ayetlerin mealleri ise şunlardır;

Bakara Suresi, 34. ayet: "Hani meleklere, 'Âdem'e secde edin' demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O ise diretti, büyüklendi ve kâfirlerden oldu."

A'râf Suresi, 11-12. ayetler: "Andolsun, sizi halk ettik, sonra size şekil verdik, sonra meleklere, 'Âdem'e secde edin' dedik. İblis dışında hepsi secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı. (Allah) buyurdu ki: 'Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan nedir?' Dedi ki: 'Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.'" Hicr Suresi, 28-33. ayetler: "Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan Halkedeciğim. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, siz de hemen onun için secdeye kapanın.' Bunun üzerine bütün melekler, toplu olarak secde ettiler. Ancak İblis, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. Allah buyurdu: 'Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?' İblis dedi ki: 'Kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan Halk ettiğin bir beşere benim secde etmem mümkün değildir.'" İsrâ Suresi, 61. ayet: "Hani biz meleklere, Âdem'e secde edin' demiştik. İblis'in dışında hepsi secde etmişlerdi. O demişti ki: 'Çamur olarak Halk ettiğin kimseye mi secde ederim?'" Kehf Suresi, 50. ayet: "Hani biz meleklere, Âdem'e secde edin' demiştik. İblis'in dışında hepsi secde etmişlerdi. O cinlerdendi de Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı." Tâhâ Suresi, 116. ayet: "Hani meleklere, Âdem'e secde edin' demiştik, İblis'in dışında (hepsi) secde ettiler. O ise diretti." Sâd Suresi, 71-76. ayetler: "Hani Rabbin meleklere demişti ki: 'Muhakkak ben çamurdan bir insan Halk edeciğim. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, hemen onun için secdeye kapanın!' Bunun üzerine bütün melekler, topluca secde ettiler. Ancak İblis büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah buyurdu: 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu? Kibirlendin mi, yoksa yücelenlerden mi oldun?' İblis dedi ki: 'Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.'" 

Bu ayetler ile ilgili olarak İz-Terzibaba nın Kur’an-ı kerimde yolculuk serisinde ayrıntılı açıklamaları bulunmakta ve ayrıca 6 Peygamber serisi Âdem safiyullah kitabında daha detaylı işlenmiştir, eserin hacmini arttırmamak için oraya iligilisinin o eserlere müracaat etmesi çok faydalı olacaktır.

Meleklerin Secde Etmesi

Bu bölümün îzâhını, İz-Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması isimli kitâbının muhtelif bölümlerinden derleyip özetleyerek buraya alalım. " T.O.C.C."

-------------------

Melek, kuvvet demektir. Melekler, sıfât-ı ilâhiyye ve esmâ-i ilâhiyye’yi ef’âli ilâhiyye’ler olarak zuhûra getirmekle görevli varlıklardır. İnsân ise Halîfe ve Sultân’dır, Zât-ı ilâhî’nin tecellî mahallidir. Melekler, Hâlife insân olan Âdem’deki Zâtî tecellî sebebiyle ona secde etmekle emrolundular.

Meleklerin, Âdem’e secde husûsunda Zât-ı ilâhî’den bir emir aldıklarında, o emre muhâlefet etmeleri söz konusu değildir. Zîrâ emr-i ilâhî karşısında ancak mukâbele ve itâat ile hareket ederler.

Meleklerin kaynak isimleri, esmâ-i ilâhiyyeden “Sübbûh” ve “Kuddûs”tür. Halîfe İnsân’ın (gönlün) ise kaynak isimleri “Allâh”, “Câmî” ve “Selâm” isimleridir ki, bu şerefli isimler diğer bütün esmâ-i ilâhiyyeye hâkim olduklarından, meleklere de hâkimdirler. 

Halîfe, idrâk, şuur ve irfâniyetle hayâta bakarken, melek sadece yukarıdaki iki isimle Rabb’lerini tesbîh ve takdîs eder. 

Yaptığımız ibâdetlerden meydana gelen mânevî melekler, bizlere sadece sevap üretirler; fakat irfâniyyet üretemez ve bu sahayı bilmezler. “Âdem” ismi verilen halîfe gönülde ise, bütün hakîkat-i ilâhiyye’yi idrâk edecek kâbiliyet mevcûddur.

Melekler, esmâ-i ilâhiyyenin yalnızca Cemâlî ve latîf olanlarını bilirler. Hayvanlar ise Celâlî ve kesîf olanlarını bilirler. Bu ikisi de kemâl değildir. Âdem ve Havvâ cennette iki melek olarak yaşarken, toprak bedenle birleştiler, böylece latîf meleklik yönü ile Cemâlî isimleri, kesîf toprak beden yönüyle Celâlî isimleri cem ettiler. İşte bu sebepten, ilmen meleklere üstün geldiler. Bu husûs Bakara sûresi 2/31-32 âyetlerinde şöyle beyân edilir: 

“Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sâdikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul hakîm” “Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip: ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin’ dedi. Melekler: ‘Seni tenzîh ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin’ dediler.” Bu hâdisenin ardından, melekler Âdem’in kendilerinden üstün bir varlık olduğunu idrâk ettiler ve Hakk’ın emrine uyarak ona secde ettiler. " İz- -T-B- "

-------------------

İlk Kıble ve İlk Secde Sözlükte “yön, yönelinen cihet veya şey” anlamına gelen kıble terim olarak Müslümanların namazda yönelmeleri gereken istikameti, Kâbe’yi ifade eder.

Yukarıda zikredilen ayeti kerimeler ışığında ilk secde Âdem’e a.s edilen secdedir ve secdeye kapılanlar ise Unsurî Meleklerdir. Bu da bize ilk kıblenin Âdem a.s olduğunu göstermekte. Yukarıda da açık olarak belirtildiği üzere Âdem’e secde edilmesi onun Zati tecelliye mazhar olmasından dolayıdır. Bu durumda Adem as. ilk kıblegâh kılınmış olmaktadır. İz-Terzibabam bir şiirinde bu hakikati çok açık bir şekilde ifade etmiş; 

Âdem’e bir bak derinden, iblise toprak görünür, Secde eden meleklere, kıblegâh olmuş görünür.

Resûlullah s.a.v efendimizden önceki dönemlerde insan-ı nakıs’ın Kâmil olan insanlara secde ettiği bilinen bir durumdur. Putperestlik veya firavunlara secde etmenin ötesinde bazı kavimlerde bir saygı ve karşı tarafa üstünlük atfında bulunmak için rükû veya secde edilirdi. Günümüzde Japonya’da benzer uygulamaları devam etmekte. Peygamber efendimiz zamanın da kendisine secde edilmek istenmiş lakin kendisi buna karşı çıkmıştır. Bilindiği gibi o dönemdeki yaygın ibadet şekli putlara secde etmekti. Bunu yasaklayan bir peygamberin de kendisine secde ettirmesi düşünülemezdi. Fiziken bu doğru olmakla beraber batıni olan secde noktasında bu secde her devrin insanı kamiline yapılmaktadır. Bu secde hali sureta değil manada kendisine teslim olmak ve ona uymak yolu ile gerçekleşmektedir. T.O.Muharrem Halil-İz Niyazi Mısri;

Secde eyle Âdem’e tâ kim Hakk’a kul olasın Eden Âdem’den ibâ Hak’tan dahî oldu cüdâ Âdem’e secde emri verildiğinde melekler Âdem’in suretine değil onun manasına secde ettiler lakin iblis ateş unsurundan olduğundan ve bünyesinde barındırdığı esma terkibinde baskın olan mudil esmaları sebebiyle Âdem’in suretine takıldı. Sonuç olarak iblis secde edenlerden olmadı kendini üstün gördü. Bugün de aynı sahne tekrar tekrar yaşanıyor. Ne vakit kişi Âdem’i temsil eden bir mürşidi kâmil’in huzuruna çıksa ve ona tabi olup ve nefsinin kötü huylarından arındırması telkin edilse ki fi’l hakika ona mutabaat etmek ve ona boyun bükmek sureti ile Kur’ân ve sünnet ışığında kişinin kendi hakikatine bir yol bulması sağlanacatır. Eğer ki kendisinde meleki huylar baskın ise Niyazi Mısri nin dediği gibi o anda Âdem’e secde eder. Eğer kendisinde iblisiyet baskın ise kula kul mu olunur deyip kul perdesinin altında ki hakikati göremez ve secde edenlerden de olmaz ve haktan perdeli olarak yaşar. Bu kişi isterse şeriat düzeyinde ibadet ehli olsun fark etmez, yaptığı ibadetler ile cennete de girebilir ama rabbini bilmeden hak ehli olmadan bir ömür geçirmiş olur, daha da önemlisi kendi nefsini ve hakikatini bilmeden yaşamış olur.

Mesnevide bu bakışın bozukluğunu Mevlâna şu şekilde ifade ediyor;

2518. Senin aklının aklı içtir (özdür) ve senin aklın kabuktur; hayvanın midesi daima kabuk isteyicidir.

Ey tabiata esir olan feylesof, senin aklının aklı olan aklı Küll içtir ve senin bu akl-ı maaşın, o için kabuğu mesabesindedir (yerindedir). Senin hayvan olan nefsinin midesi ve havsalası (algısı) daima tağaddi (beslenme) için kabuk ister. Nitekim kavun ve karpuzun içini insanlar yer ve kabuklarını hayvanlara verirler.

2519. İç isteyici olan, kabuktan yüz melâl (üzüntü) tutar, latif (ince, zarif) olan iç ona helâl geldi helâl!

Akl-ı küllün talibi olan kimse kabuk mesabesinde (yerinde) olan akl-ı maaştan ve onun mahsûlâtından yüz fütûr (gevşeklik, bıkkınlık) ve usanç tutar. Latif olan akl-ı Küll ve onun vâridâtı (ilahi sezgilerle gelenler) böyle talibe (istekliye) helâl geldi helâl!

Yani Muhammedî hakikatleri ve mertebeleri enfüsünde cem etmiş olan mürşid-i kamil’in suretini görüp ‘‘o da bizim gibi bir beşer’’ diyip kabukta kalanlar gibi olmaktadır. Bu kişilerde bulunan kibir duygusu her ne kadar namaz ehli olsalarda sureta secdeye de gitselerde aslında secdeleri sadece zahiren olmuş olur bâtınen olmamıştır deriz. Burada şeriat mertebesinde halisane yaşayanlara kimsenin bir sözü olamaz. Dediğimiz gibi bu değerlendirmeler indi dir.

Secde ve İseviyet Mertebesi Yukarıda Secde kelimesini incelerken Dal harfinin delil olmasının yanı sıra birde ağacın dalı gibi bir manayı da Cem ettiğini belirtmiştik şimdi ona bakalım;

Necm Suresi 8. Ayet “Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.” Secde ehli olan kişinin yani cemali ilahinin seyri ile kendinden geçen kişiden bahsediyoruz, nedeni ise insanlık tarihi boyunca İsa a.s devresine kadar insanlık hep tenzih akidesi üzere ötelerde bir Allah inancı ile imanlarını oluşturdular, nedeni ise ya gökteki yıldızlara, aya, güneşe tapınmaları ve secde etmeleri ya da firavunlara secde etmeleri veya kendi yaptıkları putlara secde etmeleridir. Dikkat edilirse secde burada ibadetin tamamlayıcı bir unsuru olmakta dır. İşte bu evreler de insanlığa Allâh inancının anlatılma biçimi bu tapındıkları şeylerden Allah’ın beri ve gani olduğu ve hiçbir şeye benzemediği yönüyle olduğudur. Bu anlayış biçimine Tenzihi din anlayışı denilmekte dir, ne yazık ki bugünün Müslümanlarının da büyük bir kısmı bu akait üzere bir inanç modelini benimsemektedir. 

Yani Allah’ı ötelere atmak suretiyle bir çekirdek inanç biçimi geliştirilmiştir. Halbuki Cenab-ı Hakk “Andolsun insanı biz halkettik ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.” Kaf.16 da açık olaraktan şah damarınızdan daha yakınım diyor, daha ötelere nasıl ata bilirsin ki. İz-Terzibaba bir Nutku Şerifinde;

Ötelerde arama Onu Boşa geçer ömrün sonu Senden geçer Hakkın yolu Can içinde candır ALLAH

Diyerek çok veciz bir şekilde anlatmış aslında meselenin özünü. Kaldığımız yerden devam edelim İsa a.s ‘ın zuhur etmesi ile birlikte yeryüzü İseviyet mertebesi ile tanıştı bu mertebeye Teşbih mertebesi de denildiği gibi tasavvuf erbabı bu makama bir de fenafillah mertebesi adını vermiştir. Secde ile fenafillah mertebesinin benzeştirilmesi biraz şu ayete dayanmakta dır “Sakın onu dinleme de secde et ve yaklaş” Alak:19 secde hali nasıl ki tüm benliğin ve iradenin secde edilen mahalle devredilmesi anlamını taşıyor ise, aynı hal fenafillah mertebesinde yaşanmakta ve kişinin bir iradesi burada söz konusu değildir. 

Bundan dolayı bu mertebenin Nebisi ve Rasûlü olan İsa a.s de olağanüstü mucizeler ve kudret tecellileri zuhur etmiştir. Buna işaret olan ayet ise Maide:110 

“Allah şöyle diyecektir:"Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi hatırla! Hani seni Ruhu’l Kudüs ile desteklemiştim. Beşikteyken ve kemâle ermişken insanlarla konuşuyordun. Sana yazıyı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapmış ve ona üflemiştin, o da iznimle kuş olmuştu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştirmiştin. Ölüleri iznimle (hayata) çıkarmıştın. İsrailoğullarına âyetlerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin: "Bu ancak apaçık bir sihirdir" dedikleri zaman seni, onlardan korumuştum.” İnsanlık seyrinde Ruhul kuds ile desteklendiği belirtilen ilk Peygamber İsâ a.s dir ve o mahalden zuhur edenin ve O olağanüstü fiillerin failinin de cenabı hakkın bizatihî ‘‘biiznihi’’ ifadesi ile de kendisi olduğunu da belirtmektedir. Ayrıca Kur’ân-ı kerimde 4 ayrı yerde Ruhul kuds ifadesi geçmekte bunların üçü İsâ a.s hakkında bir tanesi de Cibril-i Emin hakkındadır. 3 ise Hakikat mertebesine denk düşmektedir ve İseviyeti temsil etmektedir.

Tekrar yukarıya dönecek olursak Secde kelimesinde ki ‘dal’ harfi fenafillah mertebesinde yaşayan ve orada batıni olarak secde halinde fenafillahta olan kişinin o halden çıka bilmesi ise için kendisine Necm Suresi 8. Ayet “Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.” Ayetinde anlatılan ve kendisine yaklaşarak Muhammediyet mertebesinden bir Dal’ın uzatılması ve bu sayede o dala tutunan kişi fenafillahtan Bakâbillâh’a geçiş yapması sağlanmaktadır. Salat esnasındaki remzi de kişinin Tahiyyâta oturmasıdır. 

Burada şunu da belirtmekte fayda var, fenafillah mertebesi seyri sülük ehli kişilerin uğrak yerlerindendir, yukarıda bahsi geçen ayetlerde İsâ a.s da zuhur eden mucizeleri o dönemde yaşayanlar İsâ a.s atfettiler ve kudreti Allah’tan değil de İsâ a.s dan bildiler bundan dolayı Allah’ın oğlu yakıştırmasını yaptılar. O dönem oldu bitti gitti bu olaylar dersek yanılgıya düşeriz. İsa a.s döneminde yaşayan tebası o kudreti nasıl ki İsâ a.s bağladı ise bugünde İseviyet mertebesine (fenâfillâh) yükselen salik için o mertebeden gelen olağan dışı halleri veya ilhamatları nefs tebası kendinden bilme gibi bir hataya düşer ve mürşidinden uzanan dala tutunmaz ise, delalete düşenlerden olur. Peki salik neden tutunmaz? Çünkü o evrede zahir uygulamalarda az da olsa ilahi sekr halinden dolayı bir gevşeme oluşabiliyor bu da nefis kaynaklı olmadığından dolayı o dönemde “ Dur Rabbin Salatta” sözü tahakkuk etmiş oluyor. 

İşte bu geçici evrede rabbin onda ki mükellefiyeti üzerine alması nefsin hoşuna gidiyor ve ilahi sekr hali kendisinden alınıp tabiri caiz ise cem halinden tekrar fark haline geldiğinde o mükellefiyetlik elbisesini giyinmek nefse zor geliyor ve ilahi elbisesi sürekli üzerindeymiş gibi yaşamını sürdürmeyi tercih edebiliyor. İşte buyüzden burası ayakların kaydığı yer olmaktadır. Halbuki o ilahi kimlik ve elbise zaten her zaman vardı fakat farkında değildi farkına varınca da tekrar fark haline geçmek zor gelebiliyor.

Lakin bu halinden vazgeçmez ise o zaman kişi de kıyamet alametlerinden İsa a.s zuhur etmesi (fenafillah) bâtınen gerçekleşmiş ve bu ilahi kudsî ruh ile ve kuvvetleri ile deccalini öldürmesi gerekmektedir. Burada nefs deccal olarak vasıflanmakta ama bu nefs, Nefsi Emmarenin basit bir şekilde ayaklanması değil rububiyet hakikatlerini görmüş ve akletmiş bir nefistir. Bu bilgiler ile Deccal’in sahte cennetine girer ve oranın sakinlerinden olur ve artık ne İsevi’dir ne de Muhammedî’dir ona kalan tek mertebe Nefsi olmasıdır. 

Şayet bu evrede mürşidinden uzanan Muhammedî dalı tutarsa salik o zaman yine farka gelir ve bu seferki Bakâbillâh olan halin yaşantısı dır. Eğer kıyamet alametlerinden örneğe devam edecek olursak artık kişinin kendi beden ülkesinde Mehdi zuhur etmiştir ve alametlerden biri daha zuhur eder ve İsa a.s mehdinin arkasında salat eder dedikleri hal tahakkuk etmiş olur. Bu alametlerin indi olan yönüdür ve tabiri de zevkidir umumu bağlamaz söylenen sözler ve yorumlar talip olanlaradır. T.O.Muharrem Halil-İz Konu ile ilgili olması bakımından İz-Terzibaba nın da şerhini yaptığı Fusûs’ül Hikem Ahmet Avni Konuk Şerhinin İsa a.s Fassında sayfa 176-177 den bir bölüm aktaralım. T.O.Muharrem Halil-İz

------------------ 

Binâenaleyh Allâh-ı Latif, ibâdının kisve-i taayyününe bürünerek latif olan ilahi varlık kulunun taayyün elbisesine bürünerek taayyün varlığına bürünerek bu kesif âlemde zahir ve mütecelli etmektedir, zuhurdadır. Ve Hak ayn-ı külldür yani bütün varlıkta mevcut aynı olan küldür ve her "ayn"ın aynıdır. Velâkin onu her "ayn"da zuhuru ve tecellîsi o "ayn"ın gereğine göredir. Yani her varlıkta değişik bir zuhuru ve tecellisi olmaktadır. Kemaliyle zuhuru ve tecellîsi ancak İnsân-ı Kâmilin "ayn"ındadır. Ve buna işâreten Hz. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) buyururlar:

 Beyt: Tercüme ve izahı: Adem'in bu heykel-i kesifi ve zahiri nikâb ve hicâbdır. Yani Âdem (a.s.) başta insanın kesif heykeli ve taayyünü, onun zahirdeki varlığı örtü ve perdedir. Yoksa biz İnsân-ı Kâmil olduğumuzdan bütün secdelerin kıblesiyiz. Neden? Çünkü kendisinde ilahi latif hakikat varlığında mevcut olduğundan. 

 Zîrâ mazhar-ı Zât'ız. Yani Zat’ın zuhur mahalidir, Nitekim Ka'be dahi mazhar-ı Zât olduğu için mescûdün-ileyhdir. Yani üzerine secde edilen yerdir kabe-i Muazzama taş olduğu halde. Neden çünkü orada İlahi mana vardır. Velâkin gerek Ka'be'de ve gerek insân-ı kâmil de "Mescûdün-leh"yani onunla secde edilen ancak Hak'tır. Onların suver-i müteayyinesi yani taayyün olmuş suretleri hayalden başka bir şey değildir. Yani gördüğümüz bu heykeller hayalden başka bir şey değildir. Ancak onların özünde var olan Hakkın hakikatidir. 

 Ve keza Ebu'l-Hasan Harkânî (r.a.) dahi bu hakikate işâreten buyurur: ya'nî "Eğer, siz biz insân-ı kâmillerin hakikatini arif olsa idiniz, onların suver-i zâhiri suretleri ile perdeli olmayıp elbette secde eder idiniz". Ve Hz. Mısr dahi Hakk-ı Latifin bu telebbüsüne yani giyinmesine elbiselerine işâreten buyurur. 

Beyt: 

Bilinmez bî-nişânîdir, bulunmaz lâ-mekânîdir Heman ancak sana kuldur, senin ehl ü iyâlindir.

Yani Cenab-ı Hakkın ehli ve iyali yani aile efradıdır. Burada Âdem’ secde hakikatini belirtiyor, nasıl ki kabe-i muazzamanın ortasından o Kabe-i Şerifi kaldırmış olsak o mahalde insanlar secdede iken görülen hadise herkesin birbirine secde ettiğidir. Zaten de orada bu anlatılmaktadır. Çünkü kabe-i Muazzama orada yakın dağlardan getirilen taşlardan yapılmıştır. Granit taşlarından yapılmıştır. 

Taş olarak onlarda bir özellik yok Kabe-i Muazzamada. Ama o yerde ve o mahal olarak yerde hani Kabe-i Muazzamanın olduğu yere “Mekke” diyorlar ya bir de “Bekke” demişlerdir, Bekke kabenin oturduğu mahaldir. “Mekke” de o şehrin adıdır. O taşlarda taş olarak bir şey yoktur ama Allah’ın Zat’i tecellisi orada mevcut olduğundan, aynı kaya dağ başında duruyorken neden o kadar hürmet edilmiyor. İşte o mahal olarak ve tecelli olarak Cenab-ı Hakkın orada zuhurda olması dolayısıyla. Yukarıda İnsan-ı Kamilde Zat’ıyla zuhurdadır diye geçti, diğer mahallerde Zat’ıyla zuhurda değildir, ef’al, esma, sıfat tecellileri vardır, istisna olarak Kabe-i Muazzamada Zat tecellisi vardır. 

Cenab-ı Hakk işte o Kabe-i Muazzamaya o Zat’i tecelliyi çekecek gücü vermiş ki o orada parçalanmıyor. Musa (a.s.) tecellisi olduğu zaman Tur-u Sina dağı paramparça oldu, ilahi azamet Kabe-i Muazzamaya bütün gün 24 saat durmadan akıyor neden Kabe parçalanmıyor. İşte Kâbe-i Muazzam’da İnsan kemalatı vardır. Zahirde insani kemâlât vardır ki o tecelliyi çekebiliyor. 

Kâbe-i muazzamayı kaldırmış olsak, insanlar birbirine secde etmektedirler. Bu secdenin nezaketi nedir o zaman, bu secdenin nezaketi şu ki öyle bir adalet orada hüküm sürmekte ki hiç kimseye haksızlık edilmemekte hiç kimseye de rütbe verilmemektedir. Neden çünkü merâtib-i ilahiye karşılıklıdır, orada “abd” ve “Hakk” esmaları mutlak manada faaliyettedir. 

Şimdi karşılıklı kişiler kim kimin istikametine düşmüşse tam hedefte olan Kâbe yönelmek demektir, benim karşımda kim varsa secde ettiğim zaman benim Kâbe m o olmuş olmaktadır. Ama aynı zamanda ben de onun Kâbe’si olmaktayım. Hiç şeksiz şüphesiz ve adaletsizlik olmadan herkese aynı hak tanınarak ben karşımdakine secde ettim, ne şekilde ettim abdiyetimle onun uluhiyetine letafetine secde ettim, Kâbenin taşına o kişinin heykeline değil bunu iyi anlayalım. 

Ben ona secde ettim, neyimle secde ettim, beşeriyetimle abdiyetimle heykelimle çünkü burada heykel de faaliyettedir. Ama bazı nice insanlar vardır heykeli ile secde ediyor da aklı ile ayakta veya dışarıda bakın işte orada bu yoktur. Zaten de olamaz. Çünkü o cehlin gereğidir, buradaki secde ilmin gereğidir. Ama Cenab-ı Hakk diğer insanlar bunu bilse de bilmese de bu hakikatini yaşatıyor. Yani secde edenler sureten de secde etmiş olsalar o secdenin hakikatini orada yaşatıyor. Yani Âdem’e secde hakikatini orada yaşatıyor. Ama bilen ayn, bilmeyen gayr bilerek o secdeyi yaptığın zaman o secdeye arif oluyorsun o secdenin hakikati nedir, “Ben abdiyetimle o kişinin uluhiyetine secde ediyorum, aynı şekilde o kişi de abdiyyeti ile bendeki Hakkın uluhiyetine secde etmiş oluyor. Karşılıklıdır hiç kimsenin kimsede alacağı, vereceği yoktur. 

------------------

Nusret Tura Uşşâki k.s;

Kula secde yok derler, sana dahi olmazmış, Kırk yıl secdem sanadır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Açıklama: “kırk yıl secdem sanadır” ifadesi okuyanlara ters gelmesin, çünkü bu sözler değişik mertebeden, Hakikat-i Muhammediyye ye göre söylenmiştir, zuhuru Muhammediyye ye göre değildir. Hz. Resûlullah’ın bâtınına ve hakikatine göre, sûret ve zâhirine göre değildir. Onun bâtını “Hakk” zâhiri ise “halk”’tır, ifade edilen secde bâtınına ’dır. Bâtını ise “Hakk” olduğundan en geniş mânâda Hakk’ın zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) min şahsında yapılan secde dileği doğrudan Hakk’a olmaktadır. Kâ’be ye dönerek secde eden bütün Müslümanlar, tabii ki onun taş yapısına değil, özünde bulunan Hakk’ın tecellisinedir. Meleklerin Âdem’e secde etmeleri onun toprak kalıbına değil, özünde bulunan Hakk’ın varlığınadır. Bu sahada söz çoktur yeri olmadığı için bu kadar izahı yeterli bulalım ve Hz. Resûlümüzü gerçek mertebeleriyle idrak edip anlamaya gayret edelim. (İz-Terzibaba) Ayrıca bu beyitte secde kelimesini ele aldığımız da Salat esnasında kişi secdeye vardığında mim (م) harfini oluşturmaktadır bilindiği gibi mim harfi de (mim’i Muhammedi’yi) temsil etmekte (İz-Terzibaba Salat Kitabı) İz-Terzibaba Necdet Ardıç Uşşâki K.s Divanından bazı şiirleri:

Her kes senin önünde eğilir, Varlığın huşu ile seyredilir, Sen de secde edermisin? Dedim, İnsân-ı Kâmil’e ederim, dedi Kâ’be.

İnsân-ı Kâmil’e secde neden? Dedim, Ona melekler de secde etiğinden, dedi Kâ’be.

Ben bir taşım tecelli var içimde, İnsân nûrdur, Hakk’ın zât-ı vardır, dedi Kâ’be.

Secde eyle Rabb’ına, Halife seçtiğinden, Geldim deyip kapına, nefsimden geçtiğimden.

 İz- Terzibaba dan bir Hatıra

Bu Hususta Nusret Babam şöyle derdi;

Oğlum sabah yataktan sağlıkla kalktığın zaman, şükür manasında bir secde yap ve secdede şunları oku:

“Amentü bir Rahmân, Secdetür’rahman, mağfirli zünübü ya Rahmân” Bu konu da birde gene Nusret babamızın bildirdiği Dervişane, nazikâne, irfani bir tatbikat vardır. 

Namaz dua veya zikirden kalkerken. Eller çapraz halinde göğse konarak.

(Selâmeti Pîr Huu tekabbel minna bi ismi zatike ya Allah Huu) deyip secde edilir ve böylece yapılan amel sonlandırılmış olur.

--------------

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

32- Secde Suresi- Ayet 1 (Mushaf Sırası: 32- Nüzul Sırası: 75- Alfabetik: 92)

32- Secde Suresi 1. Ayet

الم

(32/1) Elif lâm mîm.

Diyanet Meali:

(32/1) Elif Lâm Mîm.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/1) Elif, Lâm, Mîm

------------

Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

Kur'an-ı Kerim'in 29 suresinin başında yer alan ve tekil harfler halinde okunan özel harf gruplarına "Hurûf-u Mukattaa" (حُرُوف مُقَطَّعَة) adı verilir. Arapça'da "kesik harfler" veya "ayrı ayrı harfler" anlamına gelen bu ifade, bu harflerin bir kelime oluşturacak şekilde birleştirilmeden, her birinin kendi adıyla (Elif, Lâm, Mîm gibi) telaffuz edilmesinden kaynaklanır. Bu harfler, Kur'an'ın müteşâbih (anlamı tam olarak bilinmeyen, yoruma açık) ayetlerinden kabul edilir ve İslam alimleri tarafından üzerinde çokça durulmuş bir konu olarak öne çıkar.

Bulunduğu Sureler ve Harfler Hurûf-u Mukatta’a, bir harften beş harfe kadar ayetlerde yer almıştır ve 14 farklı harfin (elif, hâ, râ, sîn, sâd, tâ, ayn, qâf, kâf, lâm, mîm, nûn, hê, yâ) tekrarıyla oluşur bu Nuru Muhammediye işarettir. Bu harflerin yer aldığı sureler şunlardır:

Tek Harfliler 

Bu grupta 3 sure bulunmaktadır:

ص (Sâd): Sâd Suresi 

ق (Kâf): Kâf Suresi 

ن (Nûn): Kalem Suresi İki Harfliler 

Bu grupta 10 sure bulunmaktadır:

(Tâ-Hâ): Tâhâ Suresi (Tâ-Sîn): Neml Suresi (Yâ-Sîn): Yâsîn Suresi (Hâ-Mîm): Mü'min, Fussilet, Zuhruf , Duhân , Câsiye , Ahkâf Sureleri

Üç Harfliler 

Bu grupta 13 sure bulunmaktadır:

(Elif-Lâm-Mîm): Bakara, Âl-i İmrân, Ankebût, Rûm, Lokmân, Secde Sureleri (Elif-Lâm-Râ): Yûnus , Hûd , Yûsuf , İbrâhîm , Hicr Sureleri (Tâ-Sîn-Mîm): Şuarâ , Kasas Sureleri Dört Harfliler 

Bu grupta 2 sure bulunmaktadır:

(Elif-Lâm-Mîm-Sâd): A'râf Suresi (Elif-Lâm-Mîm-Râ): Ra'd Suresi Beş Harfliler 

Bu grupta 2 sure bulunmaktadır:

(Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd): Meryem Suresi (Hâ-Mîm, Ayn-Sîn-Kâf): Şûrâ Suresi 

Bu açıklamadan sonra konumuz olan Elif Lam Mim ayetinin İrfani açıdan değerlendirmesine İz-Terzibaba Lokman Suresi Sayfa 10-11’den bir alıntı yaparak devam edeceğiz;

-------------------

 NOT= Bu sure-i şerifte bir konuyu idraklerinize sunmaya çalışacağım. O’da Ayet-i kerimelerin hangi mertebeden ve hangi makamdan iletildiğidir. Ancak genel olarak baktığımızda Kur’an-ı kerim baştan sona “Kelâmullah” Allah’ın kelâmıdır. Ama bütün Ayet-i kerimeler zat mertebesinden ifade edilmemektedir. 

 Ayet-i kerimlerin bazıları şeriat mertebesinden, bazıları tarikat mertebesinden, bazıları hakikat mertebesinden, bazıları ise marifet mertebesin ifade edilmekte oranın bilgileri verilmektedir. 

 Diğer bir tarifle, Ayet-i kerimlerin bazıları ef’al mertebesinden, bazıları esma mertebesinden, bazıları sıfat mertebesinden, bazıları ise zat mertebesinden ifade edilmekte oranın bilgileri verilmektedir. 

 Bir hadisi şeriflerinde, Peygamber efendimiz. 

 Kur’an-ın “zahir, batın, had, matla" olmak üzere dört mertebesi vardır. Buyurmuşlardır. 

 Bu hususta internetten alınan kısa bilgide şöyle denmektedir. 

 Hadiste belirtilen "zahir, batın, had, matla" ifadeleri tevile açıktır. Bazıları "zahiri tilavet, batını fehim, haddi helal ve haram, matlaı vaad ve vaid gibi esrarıdır" şeklinde tevil etmişlerdir. (Süyûti, el- Itkan, II, 1220; Zerkeşi, II, 154) Bu hususta bizim kanaatımız ise, "Zahir, dış-ef’al-şeriat, mertebesi. Batın, iç-tarikat-esma mertebesi. Had, hudutları- hakikat-sıfat mertebesi. Matla-ı doğduğu tuluğ ettiği kaynağı marifet- zat mertebesi" ni ifade etmektedir. 

 Ayet-i kerimelere bu yönleri ile de bakarak “Kur’an-ı Kerim’de ki yolculuğumuzu sürdürmeye çalışacağız. 

 Şimdi bu ölçüler içinde tekrar, (32/1- Elif Lâm Mîm Muhteşem manalarını bizlere kim okuyor veya bildiriyor? Biraz düşünelim.

 Aslında bunları okuyan, dile ve sese dönüştürüyor, ancak bunları bize kim bildiriyor? Diye düşünmemiz gerekiyor. 

 Elif Lâm Mîm, Konuyu biraz düşünürsek çok iyi olacaktır. İşte gerçek Kur’an okumak Ayet-i kerime’lerin evvela mertebelerinin tespiti olması lazım gelecektir. 

 Bahsi geçen Elif Lâm Mîm Ayetini bizlere hakikat-sıfat-Rahmaniyet mertebesinden kelâm sıfatıyla okuyan, Rahmandır. “ İz- -T-B- ” Konu ile ilgili olarak KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK Terzi Baba Necdet Ardıç. (40) Ali İmran SÛRESİ Sayfa 6-7 kitabından bir alıntı yapalım Bazı Âlimler bu harflere huruf-u mukatta’a (kat’i harfler) demişler yani Hz. Allah ile Hz. Rasûlûllâh arasında şifredir bunlar demişler ve birçokları hakikatini Allah bilir diyerek üzerinde çok fazla durmamışlardır, fakat Ehlullah’tan bazılarıda bunlara değişik mânâlar vermişlerdir, en geniş anlamda şöyledir: 

 Elif: (ا) Ahadiyyet mertebesidir, Elif (ا) meydana gelmişse tecelli olmuş demektir, o tecelli de A’mâ’dan çıkan ilk tecellidir. Ahadiyyet mertebesinin ilk tecellisinin özelliği ise, Cenâb-ı Hakk’ın halinin orada hûviyeti ve inniyeti (benliği) yönüyle biliniyor olmasıdır. Nasıl ki bizim nüfus cüzdanlarımız küçük fakat her şeyimiz onun içinde, kaynağımız içinde, işte Cenâb-ı Hakk’ın inniyyeti ve hûvviyyetiyle zuhurda olduğu yer de Ahadiyyet mertebesidir. On iki noktadan meydana gelmektedir, bunların yedi tanesi “etturu seb’a (yedi tur)” yani yedi nefis mertebesi, beş tanesi hazerat-ı hamse yani beş hazret mertebesidir.

 Lâm: (ل) Lâhut, Ulûhiyyet âlemi yani bütün bu âlemlerdir. On iki noktadan meydana gelen Elif harfinin kıvrımıdır, yani aslı Elif’tir.

 Mim: (م) Hakkikat-i Muhammedi’dir. Mim harfi de aynı şekilde bir göz ve bir kuyruk yapılmış Elif harfidir. Ahadiyet mertebesinin tecellisi Ulûhiyyet mertebesi, Ulûhiyyet mertebesinin tecellisi Hakkikat-i Muhammedîyedir, yani hamd mertebesidir. 

 Elif, Lâm, Mim ’in bu âlemlerin şifresi yani âlemlerin koordinatları olduğunu söyleyen âlimler olmuştur, bu söylem şu anda henüz tespit edilmiş değildir fakat bir gün gelecek bu da tespit edilecektir. Kûr’ân-ı Kerîm’in bütün mânâlarıyla beraber her şeyi ortaya çıkmış değildir, zâhiri ilimler yani teknik ilerledikçe, insândaki bilgi ilerledikçe, fezada yeni keşifler oldukça, Kûr’ân-ı Kerîm’in Âyetlerinde okuduğumuz Âyetler için, evet bu bunu ifade ediyormuş diyerek müşahede haline geçiliyor, bu sayede bilgimiz daha da güçleniyor. Elif, Lâm, Mim’in İnsân-ı Kâmil’in bir ismi olduğu da söylenmiştir, doğrudur, çünkü bütün bu âlemler insân ismi altında hâlkedildi ve İnsân-ı Kâmil bütün bu âlemlerin aldığı isimdir. “ İz- -T-B- ” Muhiddin İbn Arabi Hz. lerinin Kûr’ân Tefsirinde bu Âyet hakkında yaptığı tefsir şöyledir:

“Elif. Lâm. Mîm.” Sûrenin başındaki bu üç harf ile bütün olarak varlığa işaret ediliyor. Çünkü “Elif”, daha önce değindiğimiz gibi ilk varlık olan Zât’a işarettir. “Lâm”,Cebrâil olarak adlandırılan faal akla işarettir. Faal akıl, ara varlıktır; varlığın başından feyiz alır, varlığın sonuna feyiz verir. “Mîm” ise, varlığın sonunu temsil eden Hz. Muhammed’e işaret eder. “O Kitab…” Daire onunla tamamlanır ve başı ile birleşir. Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.v.), Hatemdir, mühürdür, sondur. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Zaman döndü dolaştı, yüce Allah’ın semaları ve arzı yarattığı ilk güne ulaştı.”

(Elif) Ahadiyyet mertebesi var, (Lâm) Ulûhiyyet mertebesi de var, fakat Hakikati Muhammed’i mertebesi ortaya çıkmadığı için bu âlemler henüz kemâle ermediğinden Hakikati Muhammedinin (Mim) gelmesiyle bu âlemler tamamlanıyor ve Hakikati Muhammedinin “ferdi Vahid” yani bir kimlik içerisinde oluşması için de Âdem (a.s.) ın gelmesi gerekiyor idi. Âdem (a.s.) ın şahsında insanlık gelişimini sürdürdükçe en son olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizde gelmiş oldu. “ İz- -T-B- ”

------------------

 32- Secde Suresi 2. Ayet

تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

(32/2) Tenzîlu-lkitâbi lâ raybe fîhi min rabbi-l’âlemîn(e) Diyanet Meali:

(32/2) Bu kitabın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/2) O kitabın indirilişi ki onda hiç şüphe yok, rabbül'âlemîndendir

------------------

Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

Arapça نزل (n-z-l) kökünden türeyen "tenzil” “bir şeyi yavaş yavaş, kısım kısım, peyderpey indirmek" anlamına gelir. Bu kelime, Kur'an'ın vahiy sürecini ifade etmek için kullanılır ve onun 23 yıllık bir zaman diliminde, olaylara, ihtiyaçlara ve hikmetlere binaen bölüm bölüm indirildiğini vurgular. Bu, Kur'an'ın bir defada şehadet alemine toplu olarak indirilmediğini ifade etmekte dir. Tenzil kelimesini zahir ehli yukarıda ki gibi ele almakta ve o şekilde değerlendirmekte. Fakat burada ki tenzil kelimesini irfani olarak ele aldığımızda ozaman bu kitabın yavaş yavaş inmesi zamana bağlı olamayan bir tenezzül ve idraklerin anlaya bileceği bir hale gelmesinden bahis edilmekte dir. Konu ile ilgili olmasından dolayı buraya bir alıntı yapalım ve hem tenezzülü anlamaya çalışalım hem de her tenezzül mertebesinden kitabımızın aldığı isimleri anlamaya çalışalım. T.O.Muharrem Halil-İz (İz-Terzibaba Yusuf Suresi sf:18) den Kur’an zat’ tır Furkan sıfat’tır, Kitab’ul Mubin, Esma’dır, İmâmü’l Mubin, Ef’al’dir. İlmi ilahi de zat’ın varlığında mevcûd olan İlahi program, evvela Zat mertebesinden Sıfat mertebesine, oradan Esma mertebesine, oradan Ef’al mertebesine “nüzul” indirilerek faaliyete geçirilmiş olmaktadır. İste bu faaliyetleri Cenab-ı Hakk Ulûhiyyet mertebesinden aracısız olarak kendisi, Risalet mertebesine bildirmesidir. Kur’a-ı Kerim de gecen Zati Ayetler bölümünün ismi Kur’an. Sıfat-i Ayetler bölümünün ismi Furkan. Esma-i Ayetler bölümünün ismi Kitab-ül Mubin. Ef’al-i Ayetler bölümünün ismi ise İmam-ül Mübin’dir. İste gerçek Kur’an okumak ancak bu mertebeleri bilip değerlendirmekle mümkün olabilecektir Aksi halde bütün mertebeler Ef’al, mertebesinden değerlendirileceğinden gerçek mana da diğer mertebelere nüfuz edilemeyeceğinden Kelam-ı İlahi’den gereği gibi fayda sağlanamayacağı da aşikardır. İz--T-B

------------------

Ayrıca kendisinden şüphe duyulmayan kitabı birçok ehlullah farklı tasnif ve isimlendirmeye girmiştir temel olarak fakir iki ayrı şekilde bunu değerlendirecek onlarda;

Kur’ân-ı Sâmit (Mushaf’ı Şerif): Bu nüzul olunan ve 23 yıl da tedricen tenzil olunan Kur’ân-ı Kerim’in kâğıt ve kalem ile yazılması anlamına gelir ve bir okuyucuya ihtiyacı vardır bundan dolayı buna susan Kur’ân adı verilmiştir.

Kur’ân-ı Natık: Konuşan Kur’ân bu ise İnsanı Kâmil dir ve Hz. Aişe validemizin Efendimiz a.s için o yürüyen Kur’ân dır demesi bu sebeptendir. Bir Hadisi şerifte belirtildiği gibi "el insan-ü vel kur'an-ü tev emânü" dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani "insan ve kur'an birbatında doğan ikiz kardeş gibidirler" " dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani "insan ve kur'an birbatında doğan ikiz kardeş gibidirler." Bu zamanda ise Kur’ân-ı Sâmit erişmek ve bulmak çok kolay iken İnsanı kâmil olan efendimizin mana varislerini bulup onlardan Kur’ân-ı kerimi mertebeleri ile öğrenmek ve yaşamak oldukça güç hale gelmiştir.

La Raybe fih yani hiç şüphe yok ki, denilmesi aslında bir sonra ki ayette mesnetini de belirtmekte, kesin ve kat’i bir şekilde kitabı mukaddesin kaynağının Alemlerin Rabbi olduğu belirtilmekte dir. Burada Alemlerin Rabbi demesi aslında Zatına işaret eden bir isimdir. Eğer sadece rabbinden gelen diye bir ifade olmuş olsaydı o zaman rabbi has kast edilmiş olacaktı. Peki bu iki söylem arasında ki fark nedir? 

Rab-i Has: Bu noktayı daha iyi anlaya bilmek için var oluş biçimimizi ve aslımızı yani kaynağımızı bilmemiz gerekmektedir. Özet olarak konun daha iyi anlaşılması için şu şekilde ifade edebiliriz. Hadisi Kutsi’sin de Cenabı Hakk” Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.” (Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.) bu şekilde buyurmaktadır. İşte ilk olarak alemlerin var oluşuna sebebin sevgi olduğu anlaşılıyor, bu alemlerin var oluşuna da kendini bile bilecek bir mahallin oluşması ve Allah’ı en iyi şekilde tanıması için de İnsanın halk edilmesi ve yaşaması için de bir mekâna ihtiyaç duyulması söz konusu dur. 

Lakin bu var oluşu sınırlı ve beşerî bir akıl ile yani Cüz-i Akıl ile anlamaya çalışınca, bir Allâh var ve yarattığı bir insan var ve o insanın Allah’a ibadet etmek suretiyle cennete veya cehenneme girmesi var, diye anlaşılıyor. Nedeni ise Allâh insanı yarattı denilmesi ve buna inanılması dır. Peki doğrusu nedir?

 Yüce Rabbimizin Rahman Suresi 3. Ayette belirttiği gibi “Haleka-l-insân(e)” İnsanı halk etti diye belirtiyor, buda kendinde var olan sıfat ve isimleri ile tecelli etmesi manasını taşımaktadır. Yani görüntüye gelen kendi isim ve sıfatlarının suret libasına bürünmesinden başka bir şey değildir. İşte tüm alemlerde maden, nebat veya hayvanda fark etmeksizin Allah’ın belirli isimlerinin tecellisinden ibarettir. En Kemalli tecellisi(görülmesi) ise insan da olmuştur. “(Allah) Âdem'e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 2/31) belirtildiği gibi kendini tanıma yoluna giren herkesin ulaşacağı nokta burasıdır, yani Allah’ın bize talim ile yüklediği Esmalardan müteşekkil olduğumuz şuur ve bilincidir. 

Her bir bireyin de kendi içinde nasıl ki baskın bir karakteri var ise aynı şekilde manasında da baskın bir terbiye edici, Allah’ın bir esması bulunmakta ve bu esma onun mürebbisi, terbiye edicisidir. İşte bu esmaya Rabbi Has denilmekte yani kişiye özgün olan rabbi manasına gelmektedir.

Rabb’il Alemin, Kavramı ise Zatı Uluhiyetine işaret eden isim olması hasebiyle tüm isimleri yani rableri kendinde cem eden kaynak olduğu anlamına gelmektedir. T.O.Muharrem Halil-İz

Bu kısmın biraz daha iyi anlaşılması için İz-Terzibaba 35-1 Fatiha Suresi Tefsirinden Sayfa 122’den bir bölüm aktaralım;

-----------------

Bütün âlemlerde terbiye edici ve âlemin varlığında her varlıkta her zerrede mevcut olan Zât-ı İlâhi’den başka hiçbir şey yoktur. Şurasını da iyi anlamamız lâzımdır, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmemiz için iki özelliğini ortaya koymalıyız, biri Zat-ı Mutlak yani A’mâiyyet halinde olan Zât-ı Mutlak işte bunu tenzih ediyoruz, tenzih-i kadim, gerçek tenzih budur, bir de Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı Mukayyed yönü vardır, kayıtlı Zât, bütün bu âlemlerde belirli bir vasfa bürünerek zuhur ettiğinden Zât-ı Mukayyed yani tecelliler itibarıyla kayıtlı oluyor. 

Kayıtlanmış olmakla o küçülmüyor daha çok büyüyor ve oradaki özel sanatı, özel nakşı ortaya çıkıyor. Cenâb-ı Hakk’ın ef’âli, esmâsı, sıfatıyla birlikte olan tecellileri bu âlemdeki yaşayışı düzenliyor ve buradaki tecellilerin aldığı sûret ve şekiller Zât-ı Mukayyettir. 

Kayıtlı Zât-ın arkasında yatan yine Zât-ı Mutlaktır, yani kayıtlasakta kayıtlamasakta orada bir Zât-ı Mutlak vardır. “Allah’ın Zât’ını tefekkür etmeyiniz” denildiği için oraya akıl yolu gidemiyor, tefekkür kapalı orada fakat Zât-ı Mukayyed yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı en güzel şekilde anlayıp idrak etmemiz gerekiyor. Zât-ı Mutlak yönü bize lâzım değil, eğer lâzım olsaydı, zâten açardı Cenâb-ı Hakk ve Kûr’ân-ı Kerim’de onu da belirtirdi. “ İz- -T-B- ”

------------------

Burada bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum, oda Elif lâm mîm ile başlayan 6 sure den 3 tanesi devamında kitaba vurgu yapmıştır, bunlardan ilki Bakara suresinin 2. Ayeti “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. 

Dikkat edilirse burada da şüphe olunmayan diye bahsedilmekte. Diğer ayet ise Lokman Suresi 2. Ayet “Bunlar, o hikmetli kitabın âyetleridir.” Şeklinde dir. Diğeri de zaten içinde olduğumuz Secde suresinin 2. Ayeti dir. T.O.Muharrem Halil-İz 

------------------

 32- Secde Suresi 3. Ayet

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۚ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْماً مَٓا اَتٰيهُمْ مِنْ نَذ۪يرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

(32/3) Em yekûlûne-fterâh(u) bel huve-lhakku min rabbike litunzira kavmen mâ etâhum min nezîrin min kablike le’allehum yehtedûn(e) Diyanet Meali:

(32/3) Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi, doğru yolu bulmaları için uyarman üzere Rabbinden gelen haktır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/3) Yoksa «onu uydurdu» mu diyorlar? Hayır o, haktır rabbından, senden evvel kendilerine bir nezîr gelmemiş olan bir kavmi inzar edesin diye, gerektir ki doğru yolu tutalar Ayetin Kaynağı: Esma, Rububiyet Kaynaklı bir ayet

------------------

 “Yoksa «onu uydurdu» mu diyorlar?” Bir önceki ayeti kerimede Hz. Resûlullah’ın bu ayetleri veya Kur’ân’ın tamamını uydurma gibi bir olasılığın olmadığını ilan etmiş ve bunu beşer olan Abdullah’ın Oğlu Muhammed a.s dan olmadığını kaynağının alemlerin rabbinden olduğunu da ayet açık bir şekilde belirtiyor. Ayrıca Efendimizin fem-i muhsinelerinden mübarek lisanından üç ayrı kaynaktan bize bilgi gelmektedir, bunlar;

- Ayeti Kerime: Manası ve lafzı Allah’a aittir ve buna vahiy denilmektedir. Bu kanal efendimiz ile birlikte kapanmıştır.

- Hadisi Kudsîler: Mânâsı Hakk'tan (Allah'tan), lâfzı ise Peygamber Efendimiz'dendir. Kaynakları, Hadis-i Şerif ve Âyetlerden farklılık gösterir, zira hepsi Hz. Peygamber'in ağzından çıksa da içsel bünye ve kaynakları bakımından değişik oldukları için farklı şekilde isimlendirilirler.

- Hadis-i Şerifler: Hem mânâsı hem de lâfzı Peygamber Efendimiz'e aittir.

 Huve’l-hakku min rabbike “Hayır o, haktır rabbından” Resûlullah s.a.v efendimiz bir hadisi şeriflerinde; "Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı" farklı rivayetlerde ise “Rabbim Allah tır.” Şeklinde rivayetler bulunmakta. Yukarıda Rabb-i Has ve Rabbu’l-Erbab kelimelerine değinmiştik. Burada efendimizin rabb-i haslarının Allah ismi şerifi olduğu anlaşılmakta. Birde Ayette geçen El-Hakk ism-i şerifine biraz değinelim. T.O.Muharrem Halil-İz

El – Hakk Sözlükte “gerçek, sabit ve doğru olmak, gerekmek; bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeye yakînen muttali olmak” anlamlarında masdar ve “gerçek, sabit, doğru, varlığı kesin olan şey” anlamlarında isim olan hak kelimesi (çoğulu hukūk) genellikle bâtılın zıddı olarak gösterilir (Lisânü’l-ʿArab, “ḥḳḳ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ḥḳḳ” md.) Kur'an-ı Kerim'de "hak" kelimesi, El-Hakk şeklinde isim olarak veya farklı türevleriyle toplamda 247'den fazla ayette geçmektedir. Bu ayetlerde, "hakk" kavramı sadece Allah'ın ismi olarak değil, aynı zamanda Kur'an'ın kendisi, Peygamberlerin getirdiği din, vaatler, adalet, cennet ve cehennem gibi gerçekliği kesin olan şeyler için de kullanılmıştır. Bu kullanım, "mutlak hakikatin" kaynağının Allah olduğunu, vurgular. 

Alıntı: https://islamansiklopedisi.org.tr/hak

Örnek Ayetler:

"O gün Allah, onlara hak cezalarını tamamen verecek ve Allah’ın aşikâr Hakk olduğunu bileceklerdir." (Nur Suresi, 24/25)

"İşte hak olan Rabbiniz Allah budur. Hak'tan sonra sapıklıktan başka ne kalır ki? O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz?" (Yunus Suresi, 10/32) El-Hakk isminin ebced değeri şöyledir:

- Elif (ا): 1

- Lam (ل): 30

- Ha (ح): 8

- Kaf (ق): 100

- Kaf (ق): 100

- Toplam: 1 + 30 + 8 + 100 + 100 = 239

Kendi içinde topladığımızda ise 2+3+9=14 eder ve buda tüm mertebeleri içinde barındıran Nuru Muhammediyye işarettir. Eğer Kaf harfine tek olarak ele alırsak ozaman da 139 eder bu da 13 eder ki bu mertebe de Hakikat’ül Ahadiyyet’ül Ahmediyye’dir.

Ankebût Suresi 44. Ayette “Allah, o Semavât-ü Arzı (o yüksekleri ve aşağıyı) Hakk ile halk etmiştir, elbette bunda mü'minler için bir âyet var.” Hak ve Hakikat kavramları kişilerin üzerinde çokça durması gereken konuların başında gelmekte dir. Nedeni ise herkesin kendince nefsi olan doğruları her konu da farklılıklar göstermektedir. Ama hakikat tektir ve sabittir ve her şey ona dayanır, aynı şekilde bizim doğrularımız da ne kadar hakikate ve hakka uygun ise kendimiz o denli tanımış ve hakikatimize o kadar yakınlaşmış oluruz. Örnek verecek olursak kalem gibi düz olan ağaçlar için bu çok düzgün bir ağaç veya tahta parçası deriz. Ama bir yay ustası için bize göre doğru olan ona göre eğridir. Bundan dolayı da yayın eğriliği doğruluğundandır demiş atalarımız.

Hakeza bir eczaneye girdiğimizde genel olarak bakıldığında hepsi şifaya vesile olduğu haktır (doğruluğu sabit ve kesin) doğrudur, lakin bir hasta için şifa olan bir ilaç bir başka hastaya zehir de olabilmekte. O zaman Hakkın zuhur ve tecellisi adalet ve hikmeti ile oluşmakta ve bu hikmeti ve hakikati o anda keşfetmek ve müşahede etmek her zaman mümkün olmayabilir ondan dolayı Erzumlu İbrahim Hakkı k.s;

Deme niçin şu şöyle, Yerindedir ol öyle, Bak sonunu seyreyle, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler.

Her işleri fâyıktır.

Birbirine lâyıktır.

Neylerse muvafıktır.

Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler.

Bir işi murad etme, Olduysa inad etme, Hakk’tandır o, reddetme, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler.

 Ayrıca halk arasında işin hakkını vermek diye kullanılan bir deyim vardır. Alemde her ne zuhur ve tecelli ediyorsa hepsi hakka aittir ve bunlar da bir esma ve Esmalarda melek (kuvvet) ile zuhura gelmekte. Kişiler yapıp ettikleri işleri nefsani benliklerine mal etmeleri sureti ile o işin Hakka ait olduğunu görememiş ve işin hakkını hakka teslim edememiştir ve esmayı ilahi üzerinde tecelli ediyor iken esmayı nefsî olarak o kuvveti nefsine mal etmesi ile nefsine de zülüm etmiş olmaktadır.

 Konu ile ilişkili olmasından dolayı İz-Terzibaba nın uyguladığı seyri sülük anlayışında Hakk ismi ile ilgili İrfan Mektebi Eserinden 4.Bölüm olan NEFS-İ MUTMEİNNE bölümünden özet bir bilgi aktaralım tamamı için ilgili eserin okunması yerinde olacaktır. T.O.Muharrem Halil-İz

------------------

Nefs-i Mutmeinne Mertebesi Özeti Nefs-i Mutmeinne, manevi yolculuğun dördüncü basamağı olup, şüphelerden arınarak tatmin ve huzura ermiş nefsi ifade eder. Bu mertebenin zikri "YA HAKK"tır ve temel idraki, bu şuurla manevi olarak ilerlemeye gayret etmektir.

Bu makamın özü, Fecr Sûresi'ndeki "Ey mutmain olmuş nefs, Rabb'ine dön!" (irci'î) hitabının sırrını anlamaktır. Metne göre bu hitap, kişinin o ana dek farkında olmadan ibadet ettiği, kendi zihninde oluşturduğu ve varlık sevgisiyle yöneldiği "hayâli Rabbi" bırakarak; her şeyin gerçek sahibi olan "Rabb-ül Erbaba”, yani hakiki Rabb'ine yönelmesidir. Bu dönüş, kişinin müşriklikten ve ikilikten kurtulmaya başladığı yerdir ve bu hale ulaşan kul, En'âm Sûresi'ndeki gibi "Ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm" idrakine varır.

Bu mertebedeki sâlikin ahlakı meleklere benzer; tevazu, ihlas, cömertlik ve kanaat sahibidir. İbadet ve itaatten zevk alır. Manevi olarak zaman zaman "Kabz" (içe kapanma, sıkıntı) ve "Bast" (ferahlık, genişleme) halleri yaşar.

Nefs-i Mutmeinne, Allah'ın kuluna genel hitaptan çıkıp özel olarak seslendiği, "mutlak irfan" mertebesinin başlangıcıdır. Bu, kulakla değil, gönülle duyulan bir davettir ve kişinin kendini tanıma yolunda büyük bir aşama kaydettiği, seçilmişliğe geçtiği müstesna bir makamdır. İz-Terzibaba

------------------

Ayeti Kerimenin devamında ise “senden evvel kendilerine bir nezîr gelmemiş olan bir kavmi inzar edesin diye, gerektir ki doğru yolu tutalar.” Burada açık olaraktan Resûlullah’ın s.a.v Kur’an ile uyarmak veya ikaz etmek suretiyle insanları bulundukları halden çıkartıp İslâm olmalarını ve bu sayede hidayete erişmeleri için hak olarak bu kitabın indiği beyan ediliyor. Dikkat edilirse Resûlullah a.s insanlara müdahale veya zorlama ile değil uyarmak veya müjdelemek suretiyle tebliğini yapmıştır. Kendilerine bir uyarıcı gelmeyen kavmi uyarması; 

Şeriat Mertebesi: İsa a.s ile efendimiz arasında sürenin uzun olmasından o devreye fetret dönemi denilmiştir. Yani dünya sahnesinde herhangi bir peygamberin olmaması dönemi diye de belirtilir.

 Tarikat Mertebesi: Bir mürşidi kamilin nezretmesi ile ve uyarması ile hidayet yolunu tutması anlatılmakta. Bu zamanda kişilerin nefsine kul olmasından putperestlikten kurtulması ancak bir Muhammedî nefesten bu hakikatleri işiterek bu gaflet uykusundan veya nefsani sarhoşluktan ayılabilir ve öyle bir zatın kelamı da Haktır ve aynı zamanda onun rabbinden gelen bir haktır. Uydurma değildir. Uydurma ve taklidin de zaten bir tesiri olamaz.

Hakikat Mertebesi: Bir mürşidi kamilin nezareti ile kişinin kendi beden ülkesinde ve kendi dünyasında yaşarken, çocukluk evresinde kendisine yüklenen esmaları, ilahi istikamette kullanamayıp benlik yönü ile bu esmaları kullanması söz konusu iken kendini bilmek ve akabinde Rabbini de bilmesi suretiyle hakikatinden haberdar olması ile Esma-ı ilahiye kavmini nezretmesi ve Hâdi ismi altında tüm esmaları hidayet yolunu tutarlar. 

Örnek vermek gerekirse; kişide cömertlik ahlakı var ise bu Cenab-ı Hakkın ona bahşettiği Cevâd ismindendir. Kişi cömertliğin kaynağını kendi nefsinden biliyor ise yani malı mülkü var ve ondan dolayı veriyorum veya çok merhametliyim ondan dolayı veriyorum derse bu kendisindeki sadece Cevâd ismini değil rızık verici kudret verici subuti sıfatlarına kadar kendisini var eden diğer bağlantılı tüm esmalarını da nefsine bağlamış ve farkında olmadan nefsini ilah edinenlerden olmuştur. Bu suret ile de Hakkı perdelemiş ve örtmüştür. Nefsini bilip rabbini bilmesi kendisindeki bu hasletlerin ve ahlakların kaynağının esmalar olduğunu idrak etmesi ile dir.

Marifet Mertebesi: Tüm bu hakikatleri kendinde yaşar hale gelen kişi her mertebede nasıl hareket edeceğini ve bu mertebelerin hakkını da vererek yaşaması marifet mertebesi olmakta. T.O.Muharrem Halil-İz

------------------

 32- Secde Suresi 4. Ayet

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَف۪يعٍۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ

(32/4) (A)llâhu-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ ale-l’arş(i) mâ lekum min dûnihi min veliyyin velâ şefî’(in) efelâ tetezekkerûn(e) Diyanet Meali:

(32/4) Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için O’ndan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/4) Allah, o ki Gökleri ve Yeri altı günde yaratmış, sonra arş üzerine istivâ buyurmuştur, sizin için ondan başka ne bir veliy vardır, ne bir şefi', artık düşünmez misiniz?

------------------

Ayetin Kaynağı: Zati Ayetlerden dir.

Allah’ın gökleri ve yeri 6 günde Halk etmesi ile ilgili Kur’an-ı Kerim’in 7 farklı suresinde bahsedilmekte. Bu ayetler şunlardır;

Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa istivâ eden; gündüzü, kendisini süratle kovalayan geceyle bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren Allah’tır. Bilin ki yaratma da emir ve idâre yetkisi de yalnız O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir. (A'râf suresi, 54. Ayet) Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükümrân olan, her şeyi ve her işi yerli yerince yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiç kimse yoktur. Rabbiniz Allah işte budur. Öyleyse O’na kulluk edin. Hâlâ düşünüp ders almayacak mısınız? (Yunus suresi, 3. Ayet) Sizi imtihan edip hanginizin daha güzel amel işleyeceğini ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Arşı ise daha önce su üzerinde idi. Buna rağmen şayet: “Siz öldükten sonra kesinlikle diriltileceksiniz” diyecek olsan, inkâra saplananlar muhakkak: “Bu düpedüz bir büyüden başka bir şey değil” derler. (Hûd suresi, 7. Ayet)

O Allah ki gökleri, yeri ve aralarında bulunan her şeyi altı günde yarattı, sonra da arşa istivâ etti. O Rahmân’dır. Artık yaratılışın sırrını, her şeyi en iyi bilen Rabbine sor! (Furkan suresi, 59. Ayet)

O Allah ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan her şeyi altı günde yarattı, sonra da arş üzerine istivâ etti. Sizin O’ndan başka ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır. Hâlâ düşünüp ders ve öğüt almayacak mısınız? (Secde suresi, 4. Ayet) Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık. Ama bize en küçük bir yorgunluk bile dokunmadı. (Kaf suresi, 38. Ayet) Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istivâ eden O’dur. O yere gireni de ondan çıkanı da gökten ineni de göğe yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun, O dâimâ sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkiyle görmektedir. (Hadid suresi, 4. Ayet) Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bu altı gün kavramı bizim anladığımız şekilde ki güneşin doğup batması ile oluşan bir gün değildir. Güneş ve sisteminin de halk olunmadığı bir zamanda ki o anda zaman dahi yoktu diyebiliriz. Böyle bir anda zamandan veya günden de bahsedilemez. O zaman bizim buradaki gün kelimesini evre veya devir şeklinde incelememiz bizi daha doğru bir yere ulaştıracaktır. O zaman bu 6 evre ne demek ona bakmaya çalışalım. İz-Terzibaba A’raf suresi 54. Ayetin açıklamasının bir kısmı şu şekildedir. T.O.Muharrem Halil-İz;

------------------

“İlk önce Cenâb-ı Hakk’ın halketme fiili vardır. Altı gün ifâdesi hakkında tefsirlerde birçok ifâdeler vardır, genel olarak altı gün altı mertebede Cenâb-ı Hakkın tenezzül ederek yâni a’maîyyet, ahadîyyet, vahidîyyet, rahmânîyyet, rubûbîyyet, melikîyyet ile faaliyete geçmesidir.” İz-Terzibaba.

Bu altı meratibi ilahîyeyi İz-Terzibaba’nın Gök İnsanları Kitabından Özet bilgileri buraya aktaralım;

A’mâiyyet: Varlık mertebelerinin başlangıcı ve tüm hakikatlerin özüdür. Sırf Zat’tan ibaret olan bu mertebe, hiçbir şekilde tanımlanamaz ve Hakk'a ya da halka (yaratılmışlara) ait bir özellik taşımaz. Aklın idrak sınırlarının tamamen ötesindedir ve Zât'ın tecellilerinden önceki mutlak gizlilik halini ifade eder. Bu haline "ilahi latif zulmet" (ilahi, ince karanlık) veya "sevad-ı a'zam" (en büyük karanlık) da denir.

Ahadiyyet: A'mâiyyet'in ardından gelen ve Yüce Zât'ın ilk tecellisi olan mertebedir. Burada varlık hala Sırf Zât'tan ibarettir ve henüz isimler ile sıfatlar ortaya çıkmamıştır. Mutlak Birlik anlamını taşır ve Zât'ın "ilk tenezzülü" yani gayb âleminden tecelli nurlarına doğru ilk adımıdır. Bu mertebe, Kudret'in kaynağıdır ve Elif harfi ile sembolize edilir. "Hüvviyyet" yönüyle âlemlerin, "İnniyyet" yönüyle de Hakîkat-i Muhammediyye ve insanın kaynağıdır.

Vâhidiyyet: İsimlerin ve sıfatların Zât'ta gizli olarak belirmeye başladığı mertebedir. Burada Zât ile sıfat birdir ve zıt gibi görünen tüm sıfatlar (rahmet ve azap gibi) aslında aynı hakikatin yansımalarıdır. Bu mertebe, Ulûhiyyet (ilâhlık) ve Rahmâniyyet'in (rahmetin) zuhur sahasıdır. Bütün âlemleri bünyesinde topladığı için "İnsan-ı Kâmil" ve "Hakîkat-i Muhammediyye" gibi isimler de alır. İlmin kökü bu mertebeye dayanır.

Rahmâniyyet: İsim ve sıfatların artık kendi gerçek yüzleriyle ve belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başladığı mertebedir. Zât'ın dışa dönük tecellisinin ve yaratılışın fiilen başladığı sahadır. "İsneyniyyet" yani ikiliğin (Hakk ve halk) belirmeye başladığı yerdir. Allah'ın bütün âlemi kendi özünden halk ettiği "ilk rahmeti"dir ve "Nefes-i Rahmâni" (Rahman'ın Nefesi) buradan yayılır. Bu mertebe aynı zamanda "Rûh"un ve "Akl-ı Kül"ün (Külli Akıl) zuhur yeri olup "Arş" olarak da ifade edilir.

Rububiyyet: "Rab" isminin tecelli ettiği ve her varlığın kendi kimliğini ve terbiyesini aldığı mertebedir. Rahmâniyyet'in altında yer alır ve "Nûr"un zuhur ettiği sahadır. "Nefs-i Kül" (Külli Nefis) ve "Kürsi" olarak da adlandırılır. Bu mertebede her bir varlık, kendi potansiyelini gerçekleştirmek üzere kendine has bir "Rab" (Rabb-i Hass) ile ilişki kurar. Melekler gibi varlıklar burada kimlik kazanır.

Melikîyyet: Tüm önceki mertebelerin somut ve fiziksel olarak görünür hale geldiği "Âlem-i Şehâdet" yani şahitlik âlemidir. Zât'ın cisim suretiyle zuhur ettiği bu en son mertebe, "Melik" (Mülkün Sahibi) isminin tecelli alanıdır. Oluş ve bozuluşun yaşandığı, fiillerin ortaya çıktığı ve tüm müşahedelerin gerçekleştiği yerdir. Eğer bu son mertebe olmasaydı, diğer bütün hakikatler batında (gizli) kalırdı. Bu âlem, ilahi isimlerin tecellileri için bir ayna gibidir ve Hz. Âdem'in yaratılmasıyla bu ayna daha da parlak hale gelmiştir. İz-Terzibaba

------------------

Bu kavramlar tam manası ile idrak edilip anlaşılmaz ise ozaman Allah'ın alemlerdeki tecellisi ve halketme usulü de anlaşılmamış olur. Bu da kişilerde hayali bir Allah inancı oluşturur. Halbuki ehli irfan bu hayal ve sis perdesini aşıp müşahedeleri neticesinde bu kelimelere derin manalar yüklemişlerdir. Bize ise bunları şartlanmamış bir anlayış ile okuyup idrak etmek kalıyor.

Semâvâtın ve arzın var edilmesi ile ilgili günümüz bilim insanları kendilerince türlü türlü teoriler üretmekte ve bunlar ise tez hükmünde kalmakta dır. Halbuki hakikat ve marifet ehli zatlar bunun hakkında da birçok eser neşretmişler ve işin hakikatini aktarmışlardır. 

Şimdi ise Konuyu Fusûsu’l-Hikem Muhyiddin İbnü’l-Arabî Ahmed Avni Konuk şerhi Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları olan baskısının sayfa 53-55 arsının sadeleştirilmiş özetini buraya aktaralım. Orijinal metin için ilgili eseri ücretsiz olarak internetten indirip incelene bilinir. T.O.Muharrem Halil-İz

------------------

Dokuzuncu Vasl: Semâvât ve Arzın Etvâr-ı Hilkatleri Gökler ve yer altı günde halkolunmuştur. Bu altı gün, bizim anladığımız 24 saatlik günlerden farklı olarak, “devre-i külliyye” yani büyük dönemler olarak yorumlanıyor. Hilkat süreci iki ana devreye ayrılıyor:

Birinci Devre: Devre-i Ratkıyye (Bitişiklik Dönemi): Bu dönemde gökler ve yer, " Nefes-i Rahmâni”nin parlak bulut halinde yoğunlaşması" olarak tanımlanan bir halde, yani birbirine bitişik, tek bir kütle halindeydi. Bu durumu Enbiya Suresi 30. ayette şu şekilde açıklanıyor: “İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık?” İkinci Devre: Devre-i Fetkıyye (Ayrışma Dönemi): Bu dönemde, bitişik olan gökler ve yer, birbirinden ayrılarak bugünkü hallerini almaya başlamıştır.

Arzın (Yerin) Dört Dönemdeki Gelişimi İbni Arabi, özellikle yerin gelişimini dört ayrı devreye ayırıyor. Bu süreç, Fussilet Suresi 10. ayetine dayanmakta: “O, yerin üstünde sâbit dağlar yarattı. Orada bereketler meydâna getirdi ve orada rızık olacak şeyleri takdîr etti. Bunları dört günde yaptı.” Bu dört devre şunlardır:

1.Devre-i Nâriyye (Ateş Dönemi): Dünya, Güneş'ten ayrılarak bir ateş küresi haline geldi. Bu dönemde yeryüzünde cânn adı verilen ateşten halkedilmiş varlıklar yaşıyordu. Bu durumu “Cann, onu da bundan evvel «narissemum»dan yaratmıştık.” Hicr Suresi 27. ayet ve “Cinleri de hâlis ateşten yarattı.” Rahman Suresi 15. ayetle ifade ediliyor.

2.Devre-i Mâiyye (Su Dönemi): Yerin yüzeyindeki ateş yavaş yavaş soğuyarak suya dönüştü. Metin, bu döneme Hud Suresi 7. ayetteki “O’nun arş’ı su üzerinde idi” ifadesiyle işaret edildiğini belirtiyor.

3.Devre-i Türâbiyye (Toprak Dönemi): Yüzeydeki su, soğuyarak katılaşmaya ve toprak kabuğu oluşturmaya başladı. Bu kabuk ilk başlarda yumuşak, kokmuş ve yapışkan bir çamurdan (tıyn-i lâzib veya salsâl) ibaretti. Bu çamur, bitki ve hayvanlar gibi canlı organizmaların temel maddesi olan protoplazmanın kökeni olarak görülüyor. İnsanın da bu çamurdan yaratıldığı Saffat Suresi 11. ayet ve Hicr Suresi 28. ayetle ifade ediliyor.

4.Devre-i Nebâtiyye ve Hayvâniyye (Bitki ve Hayvan Dönemi): Bu dönemde, kokmuş çamurdan ilk basit bitkiler (jelatinimsi maddelerden oluşan ilkel yosunlar) ortaya çıktı. Ardından bu bitkiler gelişerek büyük ormanlar oluşturdu. Bilimsel görüşlere de atıfta bulunarak, ilk kara hayvanlarının köksüz bitkiler şeklinde ortaya çıktığı ve çeşitli tekâmül aşamalardan sonra diğer hayvan türlerinin, en sonunda da insanın var olduğu belirtiliyor. 

 Semâvâtın Dört Dönemi Hud Suresi 7. ayetine dayanarak göklerin de aynı dört devreyi geçirdiğini ileri sürüyor. Göklerin de yer gibi:

Başlangıçta Güneş'ten ayrılan birer ateş küresi olduğu (Devre-i Nâriyye), Ardından suya dönüştüğü (Devre-i Mâiyye), Soğuyarak kabuk bağladığı (Devre-i Türâbiyye),

Ve son olarak üzerinde bitkiler (Nebî, Neml Suresi 25) ve hayvanlar (Şura Suresi 29) gibi canlıların olduğu (Devre-i Nebâtiyye ve Hayvâniyye) belirtiliyor.

------------------

Azizuddin Nesefi ye ait olan ve Ahmet Avni Konuk tarafında Tercüme edilen İnsanı Kâmil eserinin 10.Bölümünde konuyu daha başka bir açıdan ele alıyor kısaca ona bir bakalım;

Aziz Nesefî, varlık âlemini bir ağaca benzeterek Zuhur mertebelerini ve insanın bu mertebeler içindeki konumunu şu şekilde izah etmiştir.

1.İlk felek olan felek-i eflaki bu ağacın zemini dir.

2.İkinci felek olan felek-i sâbit ise ağacın köküdür.

3.Yedi semâ ağacın gövdesi olarak tasavvur edilir.

4.Dört unsur ve dört tabiat ise ağacın dallarıdır.

5.Üç mevâlid olarak adlandırılan maden, bitki ve hayvanlar, ağacın yaprağı ve çiçeğidir.

6.Bu varlık ağacının meyvesi, yani hem özü hem de derece olarak en üstte olanı ise insandır.

------------------

Ayrıca ne var alemde o var ademde kıyasınca bu Altı evreyi ÂLEM-İ SAGÎR niteliğinde olan insan ile bu bağlantıyı kurmaya çalışalım Hak Teala Mü’minûn Suresi 14. Ayetinde “Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra ona diğer bir hılkat neş'eti verdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.” İslam alimleri ve tefsirciler, bu ayetleri inceleyerek Kur’ân 'da insanın halk edilişinin temelde 6 aşamadan oluştuğunu belirtirler. Bu aşamalar, genellikle Mü'minûn Suresi'nin 12-14. ayetlerinde en net şekilde görülür. T.O.Muharrem Halil-İz Kur’ân 'daki İnsanın Halk ediliş Aşamaları

1. Nutfe (Sperm Damlası) Yaratılışın başlangıcı olarak tanımlanır. Kur’ân-ı Kerîm, insanın bir "nutfe“den, yani bir sperm damlasından var edildiğini ifade eder. Bu, döllenme anını ve zigot oluşumunu temsil eden ilk aşamadır.

2. Alaka (Pıhtılaşmış Kan Parçası)

"Alaka", kelime anlamı olarak asılıp yapışan, ilişik, kan pıhtısı gibi anlamlara gelir. Bu aşama, döllenmiş yumurtanın (zigotun) rahim duvarına tutunmasını ve gelişimini ifade eder. Embriyonun bu dönemde sahip olduğu görünüm, bir kan pıhtısına benzetilmiştir.

3. Mudga (Bir Çiğnem Et Parçası)

"Mudga", çiğnenmiş bir et parçasına benzeyen bir şekli ifade eder. Bu aşamada, embriyo şekillenmeye ve organ taslakları belirmeye başlar. Hücrelerin farklılaşarak vücudun ana hatlarını oluşturduğu evredir.

4. İzâm (Kemikler) Bu aşamada, "mudga" olan embriyonun içinde kemikler oluşur. İskelet sisteminin temelleri atılır. Kur’ân, kemiklerin etten önce halkedildiğinden ve daha sonra etle kaplandığını belirtir.

5. Lahm (Kemiklerin Etle Kaplanması) Kemikler oluştuktan sonra, onların üzerine et (kas dokusu) giydirilir. Bu, embriyonun insan şeklini daha belirgin hale getirdiği aşamadır.

6. Halk-ı Âhar (Başka Bir Hilkat) Son aşama, "başka bir Halkediliş" olarak tanımlanır. Bu, bedene ruhun üflenmesi ve canlının bir insan olarak tamamlanmasıdır. Bu aşamadan sonra insan, duygu, düşünce ve irade gibi manevi özelliklere sahip bir varlık haline gelir.

Farklı bir bakış açısını da Dr. Ömer Atilla ERGİ de görüyoruz, YouTube da bir kanalda Bing-Bang Teorisine atıf yaparaktan bir yorumu bulunmakta. Bu teori ile ilgili Gökyüzü İnsanları Cilt 1 sayfa 148-149 ayrıntılı bilgi bulunmakta. T.O.Muharrem Halil-İz

------------------

 Kur’ân 'da "Altı Günde Yaratılış" ve Yorumu "Gün" İfadesinin Anlamı: Kur’ân'daki "gün" (yevm/eyyam) ifadesi, dünya günü (24 saat) anlamına gelmemektedir. Arapçada bu kelime aynı zamanda "aşama", "evre" veya "belirli dönemler" gibi anlamlara da gelir.

Meâric Suresi 4. Ayet: Bu ayet, "melekler ve ruh ona [Allah'a] sizin dünya günüyle 50.000 yıl olan bir günde ulaşırlar" buyurmaktadır. Dr. Ergi'ye göre bu ayet, Einstein'ın özel görelilik prensibine açıkça işaret etmektedir.

Matematiksel Uyum: Evrenin yaşı 13,8 milyar yıl olarak kabul edildiğinde, bunu 6 evreye bölersek, her bir evre 2,3 milyar yıla denk gelir (13.8 / 6 = 2,3 milyar yıl).

Fussilet Suresi 9. ayette "sadece arza yani sizin dünyanızı iki günde yarattık diyor yani iki aşamada" ifadesi geçmektedir.

Eğer bir "gün" 2,3 milyar yıl ise, "iki gün" 4,6 milyar yıl eder (2,3 x 2 = 4,6 milyar yıl).

Bu hesaplamanın önemi şudur: "Peki dünyanın yaşı ne kadar yaratılışı 4,6 milyar yıl." Bu, Kur’ân'daki ifade ile modern bilimsel verilerin birebir örtüştüğünü göstermektedir.

Sonuç: Dr. Ergi, "Bilim bazı şeyleri keşfettikçe esasında daha çok Kur’ân-ı Kerîm'e doğru dönüyor ve oradaki velilere baktığımızda Bilimsel verilere Kur’an-ı Kerim'deki ayetlerle birebir örtüşüyorlar böyle düşünüyorum ben" diyerek bilim ve Kur’ân arasındaki uyuma dikkat çekmektedir.

Kaynak: https://youtu.be/qxC7TE6vGOY?list=TLGGeN-EcQa7wrYwOTA4MjAyNQ 

------------------

Ayrıca kişinin iç bünyesini imar etmesi için Allah’a İmanının 6 Şartı bulunmakta, İnsanın da 6 Ciheti bulunmakta. Görüldüğü üzere araştırılsa daha birçok bağlantısı bulunacak olan bu ayete kaldığımız yerden devam edelim. 

Arş üstüne istiva buyurmuştur, ayetin bu kısmına iki ayrı mana yüklemeye çalışacağız;

Birinci yönü ile "اسْتَوَىٰ" (istevâ) fiili "doğrulmak, yükselmek, oturmak, hâkim olmak, yönelmek, eşit olmak" gibi anlamlara gelir. "الْعَرْش" (el-'Arş) ise "yükseklik, tavan, sultanın tahtı, saltanat" demektir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun şanına yakışır bir şekilde "Arş'a hâkim olması, onu hükmü altına alması, saltanatını kurması" olarak tefsir edilir. Yani yukarıda da ayrıntılı olarak ele aldığımız 6 evrenin üstündeki tüm bu mertebeleri kuşatandır anlamına geliyor.

İkinci Yönü ile de Arş insanın gönül alemidir bununla ilgili olarak Mesneviden alıntı yapalım T.O.Muharrem Halil-İz;

------------------

241. Arş şakinin medhinden titrer; muttakî onun medhinden sû-i zanna düşer.

"Arş"tan maksad, mü'min-i muttakinin (takva sahibi müminin) gönlüdür ve "mü'min-i muttakî"den murâd insân-ı kâmildir. Hadîs-i kudsîde (kutsî hadiste): لا يسعني ارضي و لا سمائى و لكن يسعني Ya'ni (Yani) "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin nakî ve takî (tertemiz ve takva sahibi) ve mü'min olan kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Ve الرحمن على العرش استوى (Tâhâ, 20/5) ya'ni (yani) "Rahmân arş (taht) üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret (işaret) buyurulur. Şimdi şakî ve zâlim olan kimse medh olunduğu vakit , insân-ı kâmilin kalbi titrer ve şakîyi (kötü kişiyi) medh edenin hüsn-i hâlinden şüpheye düşer. Nitekim hadîs-i şerîfde إِذَا مُدِحَ الْفَاسِقُ غَضِبَ الرَّبُّ وَاهْتَزَّ لِذَلِكَ الْعَرْشُ ya'ni "Fâsık (günahkâr) medh olunduğu vakit Rab gazab eder ve bundan dolayı arş (taht) titrer" buyurulmuştur.

4246. Onun zâhiri (dış görünüşü) bir sopadır; velâkin (fakat) boğazını açtığı vakit (zaman) kevn (evren) onun önünde bir lokmadır.

4246.“Hz. Mûsâ’nın asâsının zâhiri, bir sopadan ibârettir; fakat onun iç yüzü, âlem-i kevnî bir lokma edip yutabilecek bir ejderdir.” Bunun gibi insân-ı kâmilin sûreti dahi etten ve kemikten ve kandan mürekkeb (oluşmuş) bir cisimdir; fakat onun iç yüzü olan kalbi, âlem-i kevnî (evreni) bir lokma edecek kadar geniştir. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri “Eğer yüz binlerce kere arş (gök, taht) ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz” buyurur. Efdalüddîn Hâkânî hazretleri bu ma’nâda (anlamda) şöyle buyurur. Rubâî:

 "Gönül sahrası efsundur cihandan

 O hariçtir zeminden, asumandan

------------------

Ebu Zer (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste: Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Yedi göğün kürsî'ye göre misali, ancak geniş bir çölde atılmış bir yüzük gibidir. Arş'ın da kürsî'ye olan büyüklüğü, o çölün o yüzüğe olan büyüklüğü kadardır." (İbn Hibban, Sahih) İz-Terzibaba’nın Kur-an da Yolculuk serisinin Tâ-Hâ suresi tefsirinin 13. Sayfasından bir aktarım yapalım, (5) Er rahmânu alel arşistevâ.

(Tâ-Hâ, 20/5) “Rahmân arşın üzerine istivâ etti.” Bu Âyeti kerîme hakkında çok geniş yorumlar yapılmıştır. Anlaması ve idrâk etmesi kolay değildir. “istivâ etti” kelime olarak içten ve dıştan kapladı mânâsınadır. Bu iç ve dış ayırımı sırasında dahi;

İçteyken dışta değil miydi?

Dıştayken içte yok muydu? 

Gibi, birçok sorular ortaya çıkmaktadır. Arş bütün bu madde âlemini çevreleyen bir olgudur ve Arş-ı Âlâ madde âleminin üstündedir, orada artık maddî düşünce ve varlıklar ve hatta manyetik haller dahi yoktur. Mülkümüz olan madde bedenimizin üstü, başımızı dahi ihâta eden O’nun varlığıdır. Bizler bu konulara alt düzeyden yani birimsellikten baktığımız için madde mertebesinde sadece kendimizi görüyoruz ve kendimizi âşikâr ediyoruz, oysa mânâ yönüyle bakılırsa beşerî benliğin olmayıp Hakk’ın Rahmâniyyeti yönüyle âşikâr olduğu görülmektedir. Rahmân hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler (9 Sûre-i Rahmân) isimli kitabımıza bakabilirler.

------------------

Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz? 

Veli Sözlükte “bir şeye çok yakın olmak, bir kimseyle yan yana bulunmak” anlamındaki vely ile “birinin işini üstlenmek; bir ülkeyi yönetmek; yardım etmek, sevmek” mânalarındaki velâyet (vilâyet) kökünden türeyen velî “yardımcı, dost” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “vly” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 1223-1226).

 Kur’ân-ı Kerîm’de yirmiyi aşkın âyette (bir yerde “vâlî”) Allah’a nisbet edilerek O’nun müminlerin dostu, koruyucusu olduğu bildirilmekte, bunların bir kısmında peygamberlerin ve müminlerin Allah’ı velî edindikleri belirtilmektedir. Bir kısmında ise velî kelimesinin yanında “nasîr” (yardımcı), ayrıca “şefî‘, vâkī” (koruyan) sıfatları yer almaktadır. Dokuz âyette velînin çoğul şekli evliyâ da bu mahiyette geçmektedir. Kur’an’da aynı kökten türeyen “mevlâ” da zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmiştir. Bundan başka kelimenin köklerinden birini teşkil eden velâyet, ayrıca evlâ ile tevellî (dost edinmek) kökünden türemiş iki muzâri sîgası Allah’ın ve müminlerin fiili olarak zikredilmektedir. https://islamansiklopedisi.org.tr/veli--esma-i-husna

Kişi evvela nefsi benliğini ardında da izafi olan benliğini belirli sistemli bir çalışma neticesinden kaldırabilirse oradan oluşan boşluğu da ilahi olan kimlik kaplar ve artık o mahallin velisi Allah olur. Allah aslında tüm alemlerin velisidir, ama bunu bilen ve müşahede edenler hakkın özel kulları arasına girebilmiş ve oradan da onun cennetini girecek olan Allah’ın kulları dır. 

Allah’ın velisi olan zatlar da halkın arasında hak ile olmak sureti ile halka rahmet vesilesidir, bu rahmet ise kendisine gelenleri kendilerine tanıtmak sureti ile kendilerini kendilerine dost kılar. Buda nefsini bilmeleri suretiyle rabblerini tanımaları ile olur ve bu şekilde ancak kişi vehmi korkulardan ve endişelerden arınır ve alemde tasarruf edenin ve yegâne hüküm sahibinin de Allah c.c olduğunu idrak eder. Bu idrak ve anlayışa ulaşması da Allah’ın kullarına şefaati olmaktadır. İz-Terzibab’nın Fetih Suresi Kitabının 35-37 Sayfalarından özet alıntı ile Velilik kavramını daha iyi anlamaya çalışalım;

------------------

3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin velisidir.” Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler.

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecellisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur.

Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhurudur ki, kubbelerinin altındadır.

Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu ’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kul’unun Hakk’a ayna olmasıyla Hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta ’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (Zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.)

“Zuhur hali” demek Hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve, “venefahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir. İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhı dır. İz-Terzibaba

------------------

 Öldükten sonra bir şefaat beklentisi torpil ile işe girme beklentisinden başka bir şey değildir. Bunun da oluşması mümkün değildir. Allah kimseye torpil geçmez. “Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur.” Necm Suresi 39. Ayet, bundan dolayı Allah’ın tüm işleri Adalet ve Hikmet üzeredir. Onun şefaatine burada mazhar olunur, Efendimiz s.a.v veya diğer evliya olan zatların şefaatleri haktır ve doğrudur ama onlarında şefaatleri yine bu dünya da oluşmaktadır. Hayalimizde tasavvur ettiğimiz ve öldükten sonra kavuşulacak bir şefaat yoktur. Nedeni ise şu ayette açık olarak ifade edilmekte; “Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.” İsrâ Suresi 72. Ayet. İşte tüm bu hakikatler insanın gözü önünde cereyan etmekte iken Rabbimiz “Artık düşünmeyecek misiniz? “diye bizi uyarmakta dır. T.O.Muharrem Halil-İz

-------------------

 32- Secde Suresi 5. Ayet

يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مِنَ السَّمَٓاءِ اِلَى الْاَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

(32/5) Yudebbiru-l-emra mine-ssemâ-i ile-l-ardi sümme ya’rucu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhu elfe senetin mimmâ te’uddûn(e) Diyanet Meali:

(32/5) Gökten yere kadar bütün işleri O yönetir. Sonra bütün işler, sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O’na yükselir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/5) Emri Göktan yere tedbîr eyler, sonra urûc eder ona bir günde ki miktarı sizin saydıklarınızdan bin sene eder   

------------------

Ayetin Kaynağı: Zati Ayetlerden dir.

Ayetin ilk bölümünde yer alan” Gökten yere kadar bütün işleri O yönetir” ayetten de anlaşılacağı gibi tüm işler onun iradesi ve kudreti ile zuhur ve tecelli etmektedir. Bu ayet aynı zaman da Yüce Allah’ın alemde her an fail-i mutlak olduğunu ve her şeyin onunla kaim olduğunu da bize vaaz etmektedir. Uzaklarda tahtında ihtişam içinde arşa kurulu oturan bir ilah veya Tanrı anlayışını adeta reddediyor (orada da vardır ayrıca). Bir fabrikanın yöneticisi uzaklarda olsa orada bir düzen veya intizam olması mümkün mü dür, kaideleri kuralları olmasa herkes kendince bir irade sergilerse fabrikada imalat olabilir mi? Aynı şekilde tüm alemleri yöneten ve kaidelerini belirleyen Odur. Aynı ayeti kendimize enfüsümüze aldığımızda gök olan başımız ve yer hükmünde olan beden vücudumuzu remz ediyor. Her birerlerimiz bir başka insanda ayırt edici olan yönümüz baş tarafımız ve özellikle de yüzümüz olmakta dır. Burası da Allah’ın Subuti olan sıfatlarının mahalli olmuş oluyor, bu sıfatlar ile oluşan özelliklerimiz ise Allah’ın esmalarıdır. Esmalardan oluşan fiiller ise onun fiilleri olmuş olmakta dır. 

Bura da akla şu soru gelebilir ‘‘kişi de kötü bir fiil zuhur ettiğinde onu da mı Allah’a istinat edeceğiz?’’ Burada şu iki ayrı ayeti zikretmekte fayda vardır. “İyilikleri Allahtan kötülükleri nefsinizden bilin” Nisa,79 “İyilikte kötülükte Allahtan dır” Nisa,78 

Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi iyilikleri Allah’a isnat etmek ve bizden zuhur edecek eksi yönlü fiilleri de nefsimize mal etmek bizde güzel ahlakın ortaya çıkmasına sebep olacaktır ve ademiyetin başlangıcı da sayılacak bir ahlaktır. Âdem a.s ağaca yaklaşmak suretiyle kendinde açığa çıkan bu fiil neticesinde o fiili nefsine mal etti ve ‘‘ben nefsime zulmettim’’ diye rabbine niyaz da bulundu ve af edilenlerden oldu, şeytan ise secde etmeyip Allah’a karşı gelmenin neticesini “Beni sen azdırdın” demek suretiyle suçu nefsine değil Allah’a attı ve kovulmuşlardan oldu.

 İyilikte kötülükte Allah’tandır denmesi ile birlikte eğer bu ayet olmasaydı kötülüğe ayrı bir Allah bulunması gerekecekti, bu ayet her türlü fiilin mutlak güç ve kudretin sahibinin Allah c.c olduğunu ifade etmektedir. Lakin Allah Teala hazretlerinin Kur’an-ı Kerim ile ve Allah Rasûlü s.a.v efendimizin uygulamaları yani sünneti seniyyesi ile Razı olduğu ve razı olmadığı fiilleri ve düşünceleri ve ahlakları bize ulaştırmıştır. Bize verdiği hayat ilim ve irade sıfatları ile bunları onun emirleri doğrultusunda kullanılmasından razı olduğunu beyan etmiştir. Kulun mükafatı da emri ilahi doğrultusunda bir yaşam sürmesidir. Bu ahkamı ilahîyeleri kimi cennet için kimi cehennemden kaçmak için kimi de hakkı bulmak ve onunla olmak için yapmaktadır. Tüm bu çerçeveden bakıldığında gökleri ve yeri idare eden Allah ifadesinden tüm alemler için geçerli olduğu gibi bizim beden alemimiz içinde bu geçerli dir. 

Vücudumuzun reflekslerine ve organlarımızın işleyişleri hakkında hangimizin müdahalesi veya katkısı vardır, bir düşünelim, ozaman bu bedenin de zahiri kısmını yani bedensel kısmı da onun kontrolünde batıni olan kısmı da onun kontrolündedir. Mesneviden bir beyt ile devam edelim. T.O.Muharrem Halil-İz;

------------------

 32- Secde Suresi 6. Ayet

ذٰلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُۙ

(32/6) Zâlike ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâdeti-l’azîzu-rrahîm(u) Diyanet Meali:

(32/6) İşte O, gaybı da, görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/6) İşte odur gizliyi de açığı da bilen azîz rahîm

------------------

 Ayetin Kaynağı: Zati Ayetlerden dir.

Ayetin başındaki “Zalike” İşte Odur İşaret zamiridir ve sırası ile evvelki ayetler de geçen “Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde hâlketmiş” ve “Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür” ayetlerinde geçen tüm oluşumların görülen ve görülmeyen yönlerini ancak Allah bilir manasını taşımakta dır.

Gayb kelimesini daha iyi anlamak için Muhyiddin İbn Arabi bunu iki ana grubu ayırmıştır;

- Mutlak Gayb: Allah’ın Zatına işaret edilmekte bu mertebeye La Taayyün, Âmâ da denilmekte. Şehadet aleminin de kaynağı olduğunu da belirtmek gerekir.

- İzâfi Gayb: bu ise bir ağacın tohum içinde gizli olması manasını taşımakta dır. 

Ayrıca bu ayetin içindeki “‘âlimu’l-ġaybi ve’ş-şehâdeti” kısmı Kur’an-ı Kerim’de 10 farklı yerde aynı terkip ile geçtiğini görüyoruz. On, seyr-i sülük sisteminde ayrıca fenafillah mertebesine denk gelen sayı değeridir, bu da bize fenafillahta olan kişilerde artık kendi bünyesindeki Gayb (melekut) ve Şehadet (Mülk) alemi ile ilgili bilgilerin ayan olması ile birlikte kâmil insan olma yönünde sureti ile şehadet aleminde yaşar ve gezer. Manası yönü ile de Gayb aleminde Seyr-i Evtan eylemiş ve gaybi olan bilgileri şehadet alemine taşıyarak tâlib olana bildirir hale gelmiştir. T.O.Muharrem Halil-İz Kısaca o ayetlerin meallerini de bir görelim; 

 1. En'âm Suresi (6), 73. Ayet "Yine O'dur ki, gökleri ve yeri hak ile yarattı. 'Ol!' dediği gün oluverir. Sözü haktır. Sûr'a üfürüleceği gün de mülk O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır."

 2. Tevbe Suresi (9), 94. Ayet "Döndüğünüz zaman size özür beyan edeceklerdir. De ki: 'Özür beyan etmeyin, size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah, haberlerinizi bize bildirmiştir. Bundan sonraki hareketlerinizi de Allah ve Resulü görecektir. Sonra gizliyi ve açığı bilene döndürüleceksiniz. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.'"

 3. Tevbe Suresi (9), 105. Ayet "De ki: 'Yapın yapacağınızı! Amelinizi Allah da, Resulü de, müminler de görecektir. Sonra gizliyi ve açığı bilene döndürüleceksiniz ve O, size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.'"

 4. Ra'd Suresi (13), 9. Ayet "O, gizliyi de, açığı da bilendir, pek büyüktür, yücelerden yücedir."

 5. Mü'minûn Suresi (23), 92. Ayet "Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, onların ortak koştuklarından yücedir."

 6. Secde Suresi (32), 6. Ayet "İşte, görülmeyeni de, görüleni de bilen, her şeye gücü yeten, çok merhametli olan O'dur."

 7. Zümer Suresi (39), 46. Ayet "De ki: 'Ey göklerin ve yerin yaradanı, gizliyi ve açığı bilen Allah'ım! Kullarının arasında, ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sen vereceksin.'"

 8. Haşr Suresi (59), 22. Ayet "O, öyle bir Allah'tır ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır."

 9. Cuma Suresi (62), 8. Ayet "De ki: 'Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra siz, görülmeyeni ve görüleni bilene döndürüleceksiniz. O da size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.'"

 10. Teğabün Suresi (64), 18. Ayet "Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

“Alimu” aynı zaman da Sıfatı subutiyeden bir isim dir, ayetin devamında ise El-Aziz ve Er-Rahim isimleri de zikredilmekte dir. Kur’an-ı Kerimde "El-Azîzu'r-Rahîm" şeklinde 13 defa zikredilmiştir. Buda Hakikati Muhammediye denk düşen sayı değeri dir. 

El- Aziz ismi

عزّ ('a-z-z) kökünden gelen "el-'Azîz", "güçlü, üstün, galip, şerefli, değerli, nadir bulunan" gibi anlamlara gelir. Allah'ın isimlerinden biri olarak, O'nun mutlak güç ve kudret sahibi olduğunu, hiçbir şekilde mağlup edilemeyeceğini, her şeye galip geldiğini ve dilediğini yapmaktan aciz olmadığını ifade eder. 

Burada bu ismi nefsani yönü ile faaliyete geçirenlerde kibir ve riya nefsini başkalarından üstün görme ve kendilerini güç ve otorite sahibi oldukları vehmi yanılgı oluşur. Bunun neticesinde zahiren şaşalı bir görüntüsü hayatı olsa dahi Allah o mahallinde aslında “El-Muzill” yani dilediğini zillete düşüren, hor ve hakir kılan, alçaltan ismi faaliyete geçmiş olmakta. Bu halin tersi bir hal zuhur ettiğinde ise yani, kişi kendi nefsani benliğini Allah’ın El-Muzill ismini kullanarak hor ve hakir görür ise, ki bu hal seyri sülük eğitimi sisteminde Nefsi Levvame de kişi de tecelli etmesi gerekmekte aksi takdirde Nefsi mülhimeye yol alması zorlaşacaktır. İşte nefsine bu acılığı ve zilleti tattıran mahalde El-Aziz ismi devreye girer ve kendi ilahi kimliği o mahalde aziz olmuş olur. Tüm bu sistemi tetikleyen de El-Muntakim ismi olmakta dır yani kendini aziz görürse zelil olur, kendini zelil görürse aziz olmasına bu isim aracılık etmekte. Bir sonraki fiilin veya halin oluşmasına bu isim mabeyncilik etmekte dir. T.O.Muharrem Halil-İz 

Hz. Aişe ‘ye ( r.a ) sormuşlar: 

Ey müminlerin annesi, iyilerden olduğumuzu nasıl biliriz? "Kendinizi kötülerden zannedersiniz!" Peki kötülerden olduğumuzu nasıl biliriz? Cevap: "Kendinizi iyilerden zannedersiniz!" Er-Rahim

Bu isim ile olan bağımız Besmeleyi Şerif ile başlamaktadır. Besmelede bilindiği gibi üç ana isim bulunmakta, Allah Zatını, Rahman Sıfatını Rahim ise Esmasını bunları zikreden dil ise ef’âli ile tüm mertebeleri de zikretmiş olmakta dır. Allah ismi cami olan isim olması hasebiyle her esma ve fiil ondan kaynağını alır ve uluhiyeti gereği yılanda çıyanda hayatiyetini o isimden alır. 

Rahman ismi şerifi ise içinde az da olsa gazabında olduğu umumi bir rahmeti temsil eder, buna misal verilecek olunursa diş ağrısı bir kısmi bir azap gibi görünür ve hissedilir, lakin o daha büyük bir kaybın oluşmaması için yani dişin çekilmemesi için önden uyarıcı olan bir rahmettir. Tedavi edilmesi ve çürüğün giderilmesi ile dişin sıhhati muhafaza ve korumaya alınmış olunur. 

Rahim isminde ise rahmandaki gibi olan bir acı dahi yoktur ve sırf rahmettir diye tanımlanmakta dır. Buna ehli irfan Cemal tecellisi de demiştir. Rahim ismi aynı zamanda hususi rahmet yani özel bir hali temsil etmektedir ve bu hususi halin icabından dır ki insanın dünyaya doğmadan evvel ki konakladığı mahallin de adına da bu isim verilerek Ana Rahmi denilmiştir.

 Surata ana rahminden doğana insan demişler. Ama irfan ehli sûreta anneden doğana Hayvan-ı Natık demiştir. Bir seyri sülük sistemi içine girip de mürşidi kamilin gönlünde ikinci kez doğana İnsan demişler dir. İşte buda bize göre rahim isminin tecellisinden başka bir şey değildir. T.O.Muharrem Halil-İz 

------------------

32- Secde Suresi 7. Ayet

اَلَّذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ ط۪ينٍۚ

(32/7) Ellezî ahsene kulle şey-in halekahu(s) vebedee halka-l-insâni min tîn(in) Diyanet Meali:

(32/7) O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/7) O ki yarattığı her şeyi güzel yaptı ve insanı yaratmağa çamurdan başladı Ayetin Kaynağı: Zati Ayetlerden dir.

------------------

Onun her şeyi güzel halk edişini, bunu beşer olan aklı cüz itibariyle ele alırsak ozaman güzelin karşılığında bir de çirkin ya da kötünün olması gerekir. Fakat ilahi olan plandan baktığımızda kötü ve çirkin yoktur, örnek vermek gerekirse eğer gübre bizim için zatı itibariyle gıda olamaz ama bir böceğe gıdadır, buna rağmen gübre kullanımı itibariyle bize doğrudan olmasa da dolaylı şekilde gıdanın büyümesine fayda sağladığı için güzeldir . Risaleyi Nur Sözler kitabının 18.Sözünden küçük bir alıntı yapalım ;

------------------

"Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var."

-------------------

Burada Bakara Suresi 216. Ayette güzelliğin veya sevilen şeylerin kişiye göre olan değişkenliği vurgulanıyor; “Savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.“ 

Ayette geçen savaş kelimesini enfüsi olarak ele aldığımızda nefsiniz ile olan mücadele ve savaşın, nefsimize hoş gelmediğini anlaşılıyor. Bu mücadeleyi yapma esnasında veya bundan geri duranların kıyasları hep nefsi emmaresi üzere olacağından, o da rahatını ve çıkarını önde tuttuğundan dolayı nefsine hoş ve güzel görünen aslında bizim kendimize yaptığımız bir kötülüktür. Tam tersi durumda ise nefsimize ağır ve zor gelenlerde ise bizim için iyilik ve güzellik vardır. Bu hal kişide ikilik anlayışının izale olmasıyla ortadan kalkar, bina-i aleyh ruhu ile nefsi artık barışıktır. Kişi, ruh yani aşk ve irfan yolunda yürür ve nefsini bilme ile rabbini bilir ise o zaman onun nefsi tezkiye olmuş bir nefis olarak nefsi safiye diye müsemma olur. Kişinin iç bünyesinde artık barış ve sekine hâkim olur. Artık bu kişide Allah’ın her şeyi nasıl güzel var ettiğini içte ve dışta müşahede etmeye başlar. T.O.Muharrem Halil-İz.

Rivayete göre, Hz. İsa ve havarileri yolda yürürken bir köpek leşi görürler. Havariler, leşin kötü kokusundan ve çirkinliğinden şikâyet ederek yüzlerini çevirirler. Bunun üzerine Hz. İsa, onlara bir ders vermek amacıyla leşe yaklaşır ve şöyle der: "Ne kadar da güzel, inci gibi dişleri var." Der ve olay veya fiillerdeki güzelliği görür.

Ayete kaldığımız yerden devam edelim halka’l-insânî min tîn(in). Kur’an-ı Kerimde 7 surede halka-l-insân bu şekilde ifade edilmiş, buradan şu manda açıkça görülmekte, evvel ki ayetler de göklerin ve yerin 6 günde var edilmesi anlatıldı ve şimdi ise 7. Ayete geldiğimizde insanın hilkatinden bahsedilmekte ve 7 surede geçmekte. İnsanın 7 nefs mertebesini bünyesinde barındırdığını da açıkça görmekteyiz T.O.Muharrem Halil-İz. 

Şimdi bu yedi ayetin meallerini bir görelim. 

- Alak Suresi / 2. Ayet 

Halakal insâne min 'alak "O, insanı bir kan pıhtısından yarattı."

- Tîn Suresi / 4. Ayet

Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm "Andolsun ki biz insanı en güzel bir biçimde yarattık."

- Hicr Suresi / 26. Ayet

Ve lekad halaknel insâne min salsâlin min hamâin mesnûn "Andolsun, biz insanı, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık."

- Mü'minûn Suresi / 12. Ayet

Ve lekad halaknel insâne min sulâletin min tîn "Celâlim hakkı için, insanı süzme bir çamurdan yarattık."

- Secde Suresi / 7. Ayet

Ve bede'e halkal insâni min tîn "İnsanın yaratılışına da çamurdan başladı."

- Rahmân Suresi / 14. Ayet 

Halakal insâne min salsâlin kel fahhâr "İnsanı, çömlek gibi kuru bir balçıktan yarattı."

- İnsan Suresi / 2. Ayet 

İnnâ halaknel insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fe cealnâhu semîan basîrâ "Gerçekten biz insanı, denemek için karışık bir nutfeden (sudan) yarattık da onu işitici ve görücü yaptık."

------------------

Râgıb el-İsfahânî ins kelimesini cinnin, üns kelimesini de “ürkmek” anlamındaki nüfûr masdarının karşıtı olarak gösterir. Müellife göre insana bu ismin verilmesi, hemcinsleriyle birlikte uyum halinde yaşayabilmesiyle ilgilidir; insanın “yaratılışı itibariyle sosyal varlık” olarak tanımlanması da bundan ötürüdür (el-Müfredât, “ins” md.).

Kur’ân-ı Kerîm’de altmış beş yerde insan, on sekiz yerde ins, bir yerde de insî geçmektedir. Ayrıca bir âyette enâsî, 230 yerde nâs şeklinde çoğul olarak yer almaktadır.( https://islamansiklopedisi.org.tr/insan) Kur’ân-ı Kerîm’de İns "انس" kelimesi 18 yerde ve hep cinler ile birlikte zikredilmiştir.

------------------

Fusûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi i. Cilt A.Avni Konuk Şerhi Mukaddimesinde yer alan Ademin Hilkati başlığını buraya sadeleştirilmiş şekilde aktarmayı uygun buldum, orijinal metinden okumak isteyenler (T.Y.E.K.B yayınlarının sayfa 59-64) On Birinci Bölüm: Âdem'in Hilkati Âdem'in Halkiyeti hakkında genel olarak dört görüş bulunmaktadır:

1. Geleneksel Dini Görüş

Bu görüş, Kur'an ve hadislerin açık anlamlarına dayanarak tefsir alimleri tarafından açıklanmıştır. Ehli Kitap (Yahudi ve Hristiyan alimler) da bu görüşe katılmaktadır. Bu görüşe göre:

"Allah, tüm evreni ve gerekliliklerini var ettikten sonra, Âdem'in bedenini kokmuş çamurdan (tıyn-i lâzib) şekillendirmiş ve ona ruh üflemiştir. Sonra meleklere secde etmelerini emretmiş, melekler de secde etmiştir. Ancak İblis 'Ben ondan daha hayırlıyım, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın' diyerek secdeden kaçınmıştır. Bu saygısız kıyasla Allah'a karşı gelmeye cüret ettiği için İblis, ilahi huzurdan kovulmuştur.

Ardından, Allah, Âdem'in sol kaburgasından Havva'yı halk etmiştir. Onlara cennette diledikleri gibi yiyip içmelerini emretmiş, ancak yasaklanmış bir ağaca yaklaşmamalarını söylemiştir. İblis'in vesvesesiyle bu yasak ağaca yaklaşınca, Allah 'Aşağıya inin!' emriyle onları cennetten çıkarıp yeryüzüne indirmiştir. Âdem ve Havva, yeryüzünde çoğalarak insanoğlunu oluşturmuştur. Bu görüşe göre Âdem'in hilkatinden bugüne yaklaşık yedi bin yıl geçmiştir."

2. Tasavvufi ve Batıni Görüş:

Bu görüş, Kur'an ayetlerinin ve hadislerin daha derin, manevi anlamlarını araştıran ilim adamları tarafından açıklanmıştır. Nuh Suresi'ndeki "Allah sizi yeryüzünden bir bitki gibi bitirdi." ayetini tefsir eden araştırmacılar şöyle der:

"Allah sizi yeryüzünden olağanüstü bir şekilde bitirmiş ve sizi farklı türler ve çeşitler halinde yaratmıştır. Önce bitki cinsinden, sonra hayvan ve en sonunda da iman ve marifet (Allah bilgisi) sahibi olabilecek bir insan haline gelinceye kadar sizi terbiye etmiştir. Daha sonra, beşeriyet seviyesinden ilahi hilafet ve temsilcilik mertebesine yükselmeniz ve gözün görmediği, kulağın işitmediği, insanın hayal bile edemeyeceği şeylere kavuşmanız için size ağır yükümlülükler vermiştir." Bu tefsir, insanoğlunun yeryüzünde aşamalı bir dönüşüm (evrim) geçirerek ortaya çıktığını çok açık bir şekilde ifade eder. Mevlânâ da Mesnevî'sinde bu durumu şöyle anlatır:

"Cansızlıktan (cemâd) öldüm ve bitki oldum; bitkiden öldüm, hayvan olarak belirdim. Hayvanlıktan öldüm ve Âdem oldum. Öyleyse neden ölümden korkayım, ne zaman ölümle eksik kaldım ki! Bir sonraki hamlede de beşeriyetten (insanlıktan) ölürüm, sonunda melekler arasında kanat ve baş kaldırırım. Bir kez daha melek mertebesinden kurban olurum, hayalin bile edemediği şeye dönüşürüm." Ayrıca, Secde Suresi'ndeki ayette geçen "sonra" (sümme) kelimesi, bu aşamalı dönüşüm basamaklarına işaret etmektedir. Buna göre maden ile bitki arasındaki ara basamağın mercan, bitki ve hayvan arasındaki ara basamağın hurma ağacı, hayvan ile insan arasındaki ara basamağın ise maymun olduğu açıkça belirtilmiştir.

3. Bir Anda Halkediliş Görüşü Bedreddîn-i Simâvî gibi bazı alimler, Âdem'in aşamalı bir dönüşüm sonucu değil, topraktan bir anda ve doğrudan halkedilğini savunmuşlardır. Bedreddîn-i Simâvî, "İnsan soyundan dünyada hiçbir bireyin kalmadığı bir zaman gelebilir. Sonra topraktan, babasız ve anasız bir insan doğabilir. Daha sonra da ondan çoğalarak nesil devam eder." diyerek bu görüşü desteklemiştir.

4. Bilimsel Görüş Doğa tarihi ve fosil bilimi verilerine dayanan bu görüş, insanın milyonlarca yıl süren bir evrim sürecinin sonucu olduğunu belirtir. Karbon bileşiklerinden ilkel canlılara, omurgasızlardan balıklara, sürüngenlerden memelilere ve nihayet primatlara uzanan zincirin en gelişmiş halkası insandır. Bilimsel tahminlere göre, bu şekilde oluşan ilk insanların ortaya çıkışından günümüze yaklaşık beş yüz bin yıl geçmiştir. 

İnsanoğlunun halkedilişi ne şekilde olursa olsun, bu durum Allah'ın varlığını, meleklerin, peygamberlerin, kitapların ve ahiret gününün varlığını, kaza ve kaderi ve öldükten sonra dirilişi inkâr etmek için bir sebep olamaz. Doğa kitabını inceleyip de bu gerçekleri inkâr edenler, inceledikleri şeylerin sonuçlarını tam olarak idrak edemeyen, tek bir şeye odaklandıkları için bilginin bütününü kavrayamayan, düşünceleri sınırlı ve yeteneksiz kimselerdir. Allah, Nahl Suresi'nde bu kişileri şöyle tanımlar: "Allah'ın nimetini tanırlar, sonra da onu inkâr ederler ve onların çoğu nankörlerdir."

------------------

Konu ile ilgili olarak Yusuf Altunbaş’ın Kur’an’da insanın yaratılışı ve evrim teorisi adındaki yüksek lisans tezinden küçük bir alıntı yapalım, tafsili bilgi için tezin okunmasında fayda olacaktır.

------------------

İnsanın insan şekline gelişi muhtelif merhalelerden sonra olmuştur. İnsanın inorganik maddesinin oluşumu yedi merhale ile gerçekleşmiştir. Bunlar sırasıyla su, toprak (turâb), çamur (tin), değişken cıvık ve kokulu çamur (hama'in mesnûn),yapışkan çamur (tin lâzib), pişmiş çamur (salsal ke'l fahhâr) ve son olarakta çamurdan süzülen öz (sulâle min t'in). Bu merhalelerin belirli bir ilerleme ile gittiğini kimse inkâr edemez; ama buradaki ilerleme çağdaş evrim fikrini değil tekâmül fikrini desteklemektedir. Buradaki aşamalar tedricen bir diğerini tamamlayarak ilerlemektedir.

------------------

Ayeti kerimede dikkat edilirse toprak ifadesi yok bunun yerine (tîn) çamur kullanılmıştır, çamurun oluşması için ise su ve toprak gerekmektedir. Canlılığın oluşması ve mahiyetinin de oluşması için su asıl bir cevherdir. Bununla ilgili ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır;

“Allah, her dabbeyi (hayvanı, canlıyı) sudan halketti. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki yağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yapar; çünkü Allah her şeye kâdirdir.” Nur,45

İkinci aşamada ise insânın topraktan varoluşu ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de altı ayet geçmekte. Bunların mealleri şu şekilde dir;

“Allah’ın indinde İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı. Sonra da ona “ol” dedi o da oldu.” Âli İmran, 3/59 

“Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmede Şüphede iseniz bilin ki, ne olduğunuzu size açıklamak için, sizi önce topraktan sonra nutfeden sonrada alaktan yarattık.” Hacc, 22/5

“Allah sizi topraktan sonra nutfeden yaratmış ve sizi çift halinde varetmiştir.” Fâtır, 35/11

“Sen, seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da insan şekline koyan Rabbini inkâr mı ediyorsun? Kehf, 18/37

“Yine O’nun sizi topraktan Halketmesi âyetlerindendir ki, sonra da siz şimdi bir beşersiniz, yayılıp duruyorsunuz. Rûm, 30/20

“ O’dur ki sizi bir topraktan sonra bir nutfeden, sonra bir damla sudan, sonra yapışkan bir çamurdan yaratan, sonrada sizi bir bebek olarak çıkarıyor, sonra olgunluk çağına eresiniz diye büyütüyor.” Mu’min, 40/67

Daha sonrasında su ve toprağın karışımı olan çamur ifadesi kullanılmakta ve Kur’ân-ı Kerîm’de 8 ayrı ayette geçmektedir, onları burada zikretmeden konumuza devam edelim inşallah.

Evrim fikrini savunan Lamarkizm ve Darvinizm ise evrimin, bizzat tabiatın kendisinden kaynaklandığını ileri sürmektedirler ve doğal seçmeyi rastlantıya bağlamaktadır. Rastgele olma fikri bir Allah inancını ortadan kaldırma çabasından başka bir şey değildir.

Halbuki Allah c.c her türlü fiilinde bir hikmeti barındırmaktadır. Kaldı ki modern bilim, insanın sadece kalıbı üzerinde durmaktadır, bu kalıbın olması ve tekrar bozulması unsurîdir ve dünyadan aldıklarını tekrar dünyaya iade etmek durumundadır. 

İnsanın ilk verdiği ise son aldığı havadır ve buna da halk arasında “son nefesini verdi” denilir, ardından ateş unsuru bedeni terk eder ve cesed soğumaya başlar ve hararet gidince de koku ortaya çıkar. Üçüncü olarak toprağa yani mezara verildiğinde ise su unsuru cesedi terk eder yani kanı toprağa karışır ve topraktan var olduğu toprağa kanı ile hayat verir. Ardından en son merhale de ise toprak yönümüz olan et ve kemik kısmı gelir ki bunun toprak ile birleşip tamamen yok olması uzun yıllara yayılır.

Dolayısı ile beden hayvandır (hayat sahibi olan canlı) ve bu kalıptır. İnsan ise mana kısmıdır ve bunun var oluşu dünya ile sınırlı değildir. Ehli zahirin yanılgıya düştükleri yer ekseriyetle bu noktadır. Bu beden insanlık ve âdemiyetlik manalarının yüklenicisidir. Kaygusuz Abdal bu manaya işareten;

 Bu âdem dedikleri, el ayakla baş değil Âdem manaya derler, Suret ile kaş değil Ademin ve insanın bu mana yönü ile ilgili İz-Terzibaba Gökyüzü İnsanları Araştırması kitabının 1.Cildinde Ademin Hilkatinin dört aşamasının ayrıntılı açıklaması bulunmaktadır, oraya bakılması faydalı olacaktır.

Ayrıca bir başka açıdan “Halaka-l-insâni min tîn” ayetinde ki insanın Halkiyetine çamur ile başlanması şu manaları da içerir;

 Tasavvufta Su “İlimdir” Toprak ise “Hikmettir” lakin toprağın hikmet olması için ilim gerekmektedir ve bu ilim zahiri din ilimleri değil Allah c.c Adem’e talim ettirdiği Esma ilmi yani tevhid ilmidir. Âl-i İmrân Suresi 49. Ayette “… Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üflerim. O da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir…” İşte bunun gibi de susuz (ilimsiz) kalmış bir çorak toprak misali olan bu bedenlere Kuvveyi Kutsiye sahibi bir mürşidi Kamilin Nefesi Rahmanisi mesabesinde olan ilim, hayat suyu olmaktadır. Bu ma-i kutsiyye, kurak olan toprak bedenle buluşmasıyla birlikte Hikmet açığa çıkar. Artık insanlık manasının hilkatine başlanılmış olunur ve bu terbiye süreci nefse de ağır gelmesinden dolayı bazı zamanlar bir günü bin yıl gibi ağır gelir. T.O.Muharrem Halil-İz

------------------

32- Secde Suresi 8. Ayet

ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَٓاءٍ مَه۪ينٍۚ

(32/8) Sümme ce’ale neslehu min sulâletin min mâ-in mehîn(in) Diyanet Meali:

(32/8) Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/8) Sonra onun neslini bir sülâleden, hakîr bir sudan yaptı

------------------

Ayetin Kaynağı: Zati Ayet ile başlamakta sonrasında ef’âli bitmektedir.

Bir önceki ayeti kerimede Haleka (خَلَقَ) kelimesi yer alıyordu bu ayette ise Ce’ale (جَعَلَ) Türkçe meallere baktığımızda her iki ayetin mealinde “yaratma” kelimesi ile anlamlandırılmış. Buda maalesef ayeti anlamakta bize perde olmakta dır. Dilbilgisi açısından dahi kısa bir araştırma yapıldığında Haleka (خَلَقَ) fiili, "ölçmek, takdir etmek, bir şeye belirli bir ölçü, nizam ve oran vermek" olduğu görülür. Asla yoktan var etmek gibi bir anlam yüklenemez bu kelimeye. Kitabın girişinde bu yaratma kelimesi hakkında kısa bir tahlil var idi dileyen tekrar o kısma baka bilir. Peki Ce’ale (جَعَلَ) bu kelime Kur’an-ı Kerim’de Haleka fiilinden biraz da yaygın ve geniş bir kullanımı bulunmaktadır. T.O.Muharrem Halil-İz.

Bu kelimeyi daha iyi anlamak için Yusuf Altunbaş’ın ‘‘Kur’an’da İnsanın Yaratılışı ve Evrim Teorisi’’ adındaki yüksek lisans tezinden küçük bir alıntı yapalım.

------------------

Yaratma anlamı yanında kelime, daha çok kılmak, yapmak anlamlarını taşır. Arapçada beş şekilde kullanılır. 

1- Başlama ifade eder ve müteaddi olmaz. “Ce’ale Zeydun ye’külü (Zeyd konuşmaya başladı)” gibi. 

2-“Evcede” yerinde kullanılır, bir mefule müteaddi olur; “Karanlıkları ve aydınlığı yarattı” 

3- Bir şeyden bir şey ortaya koymak. “Allah sizin için nefislerinizden eşler yarattı.” 

4- Tasyir, yani bir şeyi bir halden başka hale çevirmek “O’dur ki arzı size bir döşek haline getirdi.” 

5- Hak ve batıl bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. “Rahman’ın kulları olan melekleri dişi saydılar.” Ce’ale fiilinin manası siyak, sibak ve mefullerinden anlaşılacak kadar geniştir. 

Kullara isnat edildiği zaman yapmak, kılmak, eylemek, koymak, işlemek gibi manaları ifade eder. Tek mefule müteaddi olduğu zaman icat ve haleka manasında Allah için kullanılır. “Ondan iki çifti; erkeği ve dişiyi var etti.” Tasyir manasıyla ve bir şeyden bir şey yapmak manasıyla hem Allah için, hem de kullar için kullanılmaktadır.

------------------

Görüldüğü üzere iki ayrı manaların yüklendiği iki ayrı kelimeye de aynı mana ile çeviri yapmak ne kadar hatalı bir durum meydana getirmektedir. 

Haleka (خَلَقَ) kelimesi zuhura ve tecelli kelimelerini karşılaya bilmekte, yani Zatı ilahinin sıfatlarına oradan esmalarına ve oradan da şehadet aleminde mertebe mertebe tecelli etmesidir.

Ce’ale (جَعَلَ) ise bu tecelli sonrasında yani halk edilişin gerçekleşmesi ve zuhura gelmesinin ardından adeta bir "ilahi mühendislik" fiili haline getirir. Bu fiil, genellikle, var olan evren içinde düzenlemeler yapmayı, sistemler kurmayı, yasalar tesis etmeyi ve varlıklara belirli fonksiyonlar atamayı ifade eder. Güneşin bir ışık kaynağı, ayın bir nur kılınması; yeryüzünün bir beşik, dağların birer kazık kılınması gibi ayetler, Allah'ın sadece halk eden değil, aynı zamanda zuhura getirdiği alemi en ince ayrıntısına kadar düzenleyen, yöneten ve her bir parçasına bir işlev yükleyen (Rabb, Müdebbir) olduğunu gösterir T.O.Muharrem Halil-İz.

Bu kelimeye farklı bir yönden mana yükleyen İz-Terzibaba ’nın Fusûs’ül Hikem şerhinde ayniyet ve gayriyyet konusunu aktarırken şu tanımı yapmakta dır. 

 “ Ceal demek var etmek var olmak demektir, özel olarak bir şeyler meydana getirmek demektir, “Gayri mec’ul” var edilmemiş anlamındadır. “Ceal” kelimesini müessirin eserdeki tesiridir diye açıklamışlardır. Ben buraya bir çizgi çizdiğimde bu bir “Ceal”dir. Orada bir tesir oldu, tesir edici oraya bir tesir yaptı, “Ceal” kelimesi budur. Tefsirlere baktığımızda bunu yaratma diye almışlardır.” Artık insanlık neslinin de programı tamamlandı ve nasıl çoğalacağı da karara bağlandı. Ne var alemde o var Âdem de kaidesi burada tecelli etmekte ve insan nesli de bir damla su ile zuhura gelmeye başlıyor. 

------------------

32- Secde Suresi 9. Ayet

ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلاً مَا تَشْكُرُونَ

(32/9) Sümme sevvâhu venefeha fîhi min rûhihi(s) vece’ale lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-ef-idete kalîlen mâ teşkurûn(e) Diyanet Meali:

(32/9) Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/9) Sonra onu tesviye edip içine ruhundan üfürdü ve sizin için o kulakları, o gözleri ve o gönülleri yaptı, siz pek az şükrediyorsunuz   

------------------

 Ayetin Kaynağı: Zati Ayetlerden dir.

Bu âyeti daha iyi anlayabilmek için, rûh mertebelerinin özet olarak da olsa bilinmesi faydalı olacaktır. Bu konudaki bilgileri Terzi Baba’nın 11-Vahy ve Cebrâil isimli kitâbının 223-273’üncü sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım.

------------------

Kişiye üflenen ilk rûh, anne ve babanın nutfelerinin ana rahminde birleşmesinden sonra üflenen “Rûh-u Hayvânî” dir. Bu rûh, kişiye cismâniyeti cihetinden hayât verir ve onun nefhi ile kişinin tesviye yâni fizikî oluşum süreci başlar. Birinci ayda cemâdat (madeniyyet) mertebesi, ikinci ayda nebâtat mertebesi, üçüncü ayda hayvânat mertebesi yaşanır ve bu süreç 120’inci güne kadar devam eder.

Hadîs-i şerîflerde bildirildiğine göre, 120’inci günde Hakk tarafından bir melek gelir ve kişiye ikinci bir rûh üfler, ki bu Ulûhiyyet’in mahlûka yönelik rûhu olan “Rûh-u Sultânî”dir. Bu rûh, mahlûka dönük rûhların en kemâllisidir. “Ve nefahtu fîhi min rûhî” “Ruhûmdan üfledim” denilen saha burasıdır. Burada rûhtan murâd kişinin hakîkati, ilâhî programı, a’yân-ı sâbitesi’dir. Bu rûhla birlikte kişi insânlık mertebesinin başlangıcına ulaşır. Akıl, şuur, fikir ve kimlik bu rûh ile oluşur.

Bu ne büyük lütûftur ki; âlemlere üflenen rûh nefes-i rahmânî ile Rahmâniyyet mertebesinden, insâna üflenen rûh ise Zât mertebesindendir.

Kişinin dünyâya gelip belirli bir kemâle eriştikten sonra kendisine üflenen Rûh-u Sultânî’yi çalışmak sûretiyle faaliyete geçirmesi îcâb eder. Böyle olmazsa kendisine yüklenmiş olan Âdemî ma’nâ hayâl ve vehîm cennetinde kalır ve kişi taşıdığı gizli hazîneden bîhaber olur. Böylece, bir beşer olduğu zannıyla, “hayvân-ı nâtık” olarak, nefs-i emmâresinin hükmü altında ömrünü geçirir ve Âdem’liğine intikâl edemeden eli boş bir şekilde bu âlemden göçer gider. “Ya bedenini ten eyledi gitti ya tenini rûh eyledi gitti” sözü bu hakîkati beyân etmektedir. 

Âdem’in bâtını Zât’ın zuhûru, sûreti ise mahlûkiyyetinin zuhûrudur. Bâtını üstün geldiğinde Hakk’ın Zâtının tecellî mahalli, zâhiri üstün geldiğinde ise nefs-i emmârenin zuhûr mahalli olur.

Eğer kişi, bir mürşîd-i kâmilin gözetimi ve himmetiyle kendindeki Rûh-u Sultânî’yi faaliyete geçirir ve güzel bir seyr-ü sülûk ile eğitim ve yol alırsa, bu rûh onu önce Âdemiyyet’ ine ve daha sonra da Mûseviyyet mertebesine kadar ulaştırır. Ancak, Rûh-u Sultânî mahlûka dönük olup kendisinde kudsiyyet bulunmadığından, onunla daha ileri gidilmez.

Sâlikin fenâ-fillâh’a yâni Îsevîyyet (sıfat) mertebesine yükselebilmesi için üçüncü bir rûha, Rûh’ül Kuds’e ihtiyacı vardır. “Ve eyyednâhu bi rûhil kudus” “Onu Rûh’ül Kuds ile destekledik” (Bakara 2/87) hakîkatini yaşaması gerekir. Rûh’ül Kuds’ü kişiye ancak Cebrâil vasfında olan daha evvel bu mertebeleri idrâk etmiş ve yaşamış bir insân-ı kâmil nefh edebilir. Bu zât, sâlikin mânevî ve rûhânî babası mesâbesindedir.

Bunun da üzerinde dördüncü bir rûh vardır, ki bu rûh Zât mertebesi itibariyle Rûh’ül A’zam’dır. Bu rûh, Hz. Resûlullâh’a (s.a.v.) vâsıtasız olarak Hakk tarafından nefh olunmuştur. “Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ” “(Ey Resûlüm) işte sana böyle emrimizden bir rûh vahy ettik” (Şûrâ 42/52) âyet-i kerîmesi bu hakîkati ifâde eder. Daha evvel hiç bir nebîye ihsân buyurulmamış olan bu rûha ancak hakîkî Muhammedî’ler olan Efendimiz’in (s.a.v.) mânevî vârisleri ulaşabilir. Sâlik, fenâ-fillâh mertebesine ulaşıp mutlak yokluğunu idrâk ettiğinde, Cenâb-ı Hakk ona Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler, hadîs-i kudsiler ve ehlullâh vâsıtasıyla Rûh’ül A’zam’dan nefh eder. 

Bu rûhun bütün mertebeleri ihâta eden ve onlara ilmi yönden hayât veren tecellîsi, Zât olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ ân’da mevcûd olan Zâtî âyetleri Cenâb-ı Hakk bizâtihi Rûh’ül A’zam mertebesinden, sıfâtî, esmâî ve ef’âlî âyetleri ise Rûh’ül Kuds mertebesinden Cebrâil (a.s.) vâsıtasıya nefh ve vahy etmiştir.

Rûh mertebeleriyle ilgili bahsi tamamlamadan, önemli bir husûsu vurgulamak îcâb eder. Rûhlar derken, ayrı ayrı rûhlardan değil, tek rûhun kendi içindeki mertebelerden söz ediyoruz. Eğer bu mertebeler olmasaydı, âlem-i şehâdet zuhûra gelmezdi. Zâtî ilâhî rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhûrdadır, bunlardan “nûr” ve “rûh”unu tekrar geri, yâni kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır: “Sırâtıllâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard, e lâ ilâllâhi tesîrul umûr” “Göklerde ve yerde olan her şey Allâh’ındır. Bilin ki bütün işler sonunda Allâh’a dönecektir.” (Şûrâ 42/53) " İz- -T-B- "

------------------

Bu ayeti sadece zahiri anlamıyla ele aldığımızda bile ne kadar az şükrettiğimizi fark ediyoruz. Anne karnında geçirdiğimiz evrelerde kendi kendimize mi şekil verdik ya da annemiz mi bizi şekillendirdi? Kulaklarımızı kim taktı ve bu organlarımız kendi içinde dahi ne kadar muazzam bir ahenk içindedir? İnsanı sadece bedenden ibaret sayanlar bile vücudumuzun muhteşem yapısını henüz tam olarak keşfedememiştir. İnsan, kendi beden yapısını bilimsel bir araştırma ile inceleyecek olsa Allah’ın sanatına bir kat daha hayran kalmaması mümkün değildir.

Bir makine düşünelim. O makinenin mucidi, icadının ihtiyaç duyacağı enerji miktarını ve voltajı en iyi bilen ve takdir eden kişidir. Enerji fazla olsa makine yanar, az olsa çalışmaz; yani tam kararında olması gerekir. Aynı şekilde Cenab-ı Hakk da tasarlayıp şekillendirdiği varlığa can vermiş ve ona kendi ruhundan üflemiştir T.O.Muharrem Halil-İz.

Bu girizgahtan sonra bazı kelimelerin üzerinde durulmasında fayda olacaktır. Ayette geçen (سَوّٰيهُ) ”Sevvâ(hu)” kelimesini inceleyelim;

Kök Kelime: Kelimenin kökü üç harften oluşur: س-و-ي (Sin - Vav - Ye). Bu kök, "düzgün olmak, eşit olmak, denge" gibi anlamlar taşır.

 Mastar: Bu kökten türeyen fiilin mastarı (isim-fiil hali) تَسْوِيَةٌ (tesviye)'dir.

Açıklama:

1. Kelimenin Yapısı: `sevvâhu` (سَوّٰيهُ), bir fiil ve bir zamirden oluşur.

 سَوّٰى (sevvâ): "Düzgün yaptı, şekil verdi, tesviye etti, kusursuzca biçimlendirdi" anlamına gelen bir fiildir. Arapçada "tef'îl" babı (II. kalıp) olarak bilinen vezindedir.

 هُ (hu): "O'nu, O'na" anlamına gelen bir zamirdir.

 Bu iki parça birleştiğinde `sevvâhu` (سَوّٰيهُ), "O'nu (insanı, varlığı) kusursuzca şekillendirdi/ biçimlen-dirdi" anlamına gelir.

Özetle:

Kök: س-و-ي (s-v-y) Mastar: تَسْوِيَةٌ (tesviye) Yukarıdaki ayetlerde bazı batıni yorumlarda insanın topraktan(kalıp beden) ardından suyun (ilim) dahil olması birlikte çamur safhası ile insan var oluşuna başlanması anlatıldı. Bu safha da artık onun tesviyesine ve şekillenmesine başlanıyor. Bu şekil almaya gelmeden önce bir konuyu daha açmakta fayda olacak;

İnsan annesin karnında iken annenin yediği gıdalar ile oluşmakta ve doğduktan sonra da yine alemde üretilen gıdaları tüketerek hayatiyeti sürdüre bilmekte. Yani hayatta kalmak için su içer ve topraktan yetişen meyve ve sebzelerden yer ve bunlardan beslenen hayvanları da yer. Bu şekildeki gıda besin zincirine baktığımız da en alttan üste doğru sırayla toprak yani madenler, Nebat ve hayvan var. Bunların her biri bir üsttekine gıda olur ve bu sayede bir dönüşüme uğrar. Tüm bu gıdaların yegâne hedefi insana ulaşmaktır ve insana gıda olmaktır. Nitekim Casiye 13. Ayetinde ‘‘ Göklerde ve Yerde ne varsa hepsini kendinden olarak sizin için musahhar kıldı, şübhesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var’’. Tüm bu gıdaların kendine ait olan birde ruhları vardır bunlar Ruhu Madeni, Ruhu Nebati ve Ruhu hayvani denilir. Mesnevide geçen bir beyti buraya aktaralım T.O.Muharrem Halil-İz.;

------------------

186.Tefrika rûh-ı hayvânîde olur; rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur.

“İnsanlar cism-i unsurî i’tibâriyle hayvânât-ı sâire ile müşterektirler ve bu cism-i unsurînin harekâtı ve faâliyyeti, gıdâ vâsıtasıyla cisimde peydâ olan kanın cereyânı ve a’sâbın kuvveti ile vâki’ olur ki, buna “rûh-ı hayvânî” derler. Ve her bir cismin ayrı ayrı birer rûh-ı hayvânîleri vardır. Fakat hakîkat-i vâhîde olan “rûh-ı insânî” ise kurs-ı şems gibi birdir. Her biri birer pencere mesâbesinde olan ecsâm-ı beşeriyyeye akseder. Rûh-ı hayvânî zâhir olduğu için hem dinliler ve hem de dinsizler tarafından kabûl edilir. Rûh-ı insânî ise şe’n-i ilâhîden ibâret olduğu ve “şe’n”in ta’rîfi kâbil olmayıp zevkî bulunduğu için, bu zevki duymayan dinsizler buna, vehimdir, deyip inkâr ederler. Halbuki fikir rûh-ı insânînin hâssası olduğundan ve onların verdikleri bu hüküm dahi fikre müstenit bulunduğundan, bu inkârlarının tahtında rûh-ı insânînin tasdîki mündemiç olduğunun farkında olamazlar. “ 

------------------

İnsan yediği gıdalar ile maddi olan hayatını sürdür ve bu hayatını sürdürdüğü esnada ihtiyaç duyduğu Ruh-u Hayvanisidir. Bu yönümüz ile diğer tüm canlılar ile müşterekiz ve bu hal içinde yaşayanlara ehl-i irfan, Hayvanı Natık (Konuşan Hayvan) demiştir. 

SOKRATES: İnsan, sorgulayan hayvandır. 

PLATON: İnsan, toplumsal hayvandır. 

ARİSTO: İnsan, düşünen hayvandır.

Çağdaş insanların kendilerine önder kabul ettikleri felsefeciler bu söylemleri ile hayvanı natık kısmının tespitlerini yapabilmişler. Buna günümüz evrim savunucuları da dahildir. Kişi kendinde bu ruh mertebelerinin tesirlerini veya onların üzerimizdeki tesir ve hükmünü nefsinden seyreder ve görür. Bu kısma Niyazi Mısri nin bir beytini aktaralım;

Sûreti insan içi hayvan olursa kişinin, Taşlar ile döğünüp insânı bulmazsa ne güç.

Niyazi Mısri açıkça ifade ettiği gibi sureta insan olan ve insana benzeyen hayvanlar ile dolu bir alemdeyiz. Eğer kişi kendindeki bu duyguları vasıfları ve özelliklerini yenemez ise o zaman şu ayetin kapsamına girer; “…küfredenler ise dünyada zevk edip geçinirler. Hayvanların yediği gibi yerler. Onların varacakları yer ateştir.” Muhammed/12. Ayette geçen küfredenler den kasıt kendindeki ilahi kimliği örtenler ve hakikatinin farkına varmadan hayat sürenlerdir. 

Kişi eğer ki dünya da yaşar iken “Ben kimim” , “Ben Nereden Geldim” ve “Nereye Gideceğim” sorularını sormaz ise kendisini tanıması ve rabbini bilmesi asla mümkün olmayacaktır. Ariflerden biri ‘Beden baliğ (yetişkin) olunca eşini, Akıl baliğ olunca da mürşidini arar’ diye ne de güzel ifade etmiş. Hayvan-ı natıklıktan İnsan-ı Natıkaya geçebilmek için evvelce buralardan geçmiş kendini bilmiş tanımış ve rabbini bilmiş sonrasında ise insan-ı kâmil mertebesinin varislerinden olmuş kâmil ve yetkin bir rehber bulması gerekmektedir. 

Ondan aldığı Nefs terbiyesi ve tevhid eğitimi ile üzerindeki Nefs-i Emmare ve Nefs-i Levvame ’nin tesirleri yavaş yavaş kalkmaya başlaması mürşid-i kâmil eli ile (birçok ayette Cenabı hakkın “Biz” diye ifade ettiği manalardan biri de budur) salikin terbiyesi olgunluk kazandıkça bu ayette geçen “sevvâhu” tahakkuk etmiş oluyor. Tesviyesinin tamamlanması ile birlikte artık Nefsi Mülhime’nin Mutmainne nefse bakan kısmına geçmiştir. Bina-i aleyh bundan sonra İnsan-ı natık kısmı faaliyete geçer ve bu evrede mürşidinden aldığı nefes-i rahmanisi ile itmi’nanı artar bu hal ise salikte mürşidinin sohbeti ile tahakkuk eder.

“venefeḣa fîhi min rûhih(i)” ayetine gelince burada “ve nefeha” ifadesi var. Burada ona ruhundan üfledi denilmesi bizim beşerî anlamda anladığımız şekilde bir üfürme söz konusu değildir. Üfürme fiilini yine mürşid ve mürid ilişkisi içinde ele almak durumundayız yoksa uzaklarda tahayyül ettiğimiz bir Allah’ın bize bir giydirmesi veya üfürmesi şeklinde bir algı oluşur ki bu da irfani anlamda abes bir düşüncedir. Az önce yukarıda tüketilen gıdaların ruhlarının bizde hayat bulmaları ile ruhu hayvaniyeye kadar gelinebildiğinden ayrıntılı şekilde bahis edildi. İşte bu seferde mürşid-i kâmil sohbetleri ve zikirleri ile tüketilen bu manevi gıdalar biz de yer ettikçe ve hayvani duyguların insani olanları ile yer değiştirdikçe bu hususi olan ruh mertebesi içeriden faaliyete geçmiş olmaktadır. Yani kibrin tevazuya, riyanın ihlasa tebdil etmesi gibi. Bunlar yer değiştirdikçe bu Ruh-u İnsani faaliyeti tecelli etmiş oluyor. Bu faaliyetin sohbet yolu ile olması da ayrıca bir nebevi uygulamadır ve bunun nasıl tesir ettiğini İz-Terzibaba ’nın Vahiy ve Cebrail isim eserinden kısa bir alıntı ile açıklamaya çalışalım T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim sadece ses vasıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur iken, İrfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır. 

Evvelâ;

- “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır. 

- o ses’e yüklenmiş bir mânâ, 

- ve o mânâ ’ya yüklenmiş bir Rûh, 

- ve o Rûh’a yüklenmiş bir nûr vardır. 

Ses → mânâ → Rûh → Nûr”un birlikte faaliyeti “nefha-i ilâhiyye ve “hubb-u ilâhiyye ”dir. 

Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, Bâtınen İnsân-ı Kâmil’in bâtını olan Hakk’tır. 

Sohbette hangi mevzudan bahsediliyor ise, evvelâ o mevzu leb-i derya olan İnsân-ı kâmilin lisanından ses olarak dinleyenlerin sem’ (duyu organları) olan kulaklarına doğru yola çıkar. 

O sese yüklenmiş olan mânâ, sem’e ulaşınca açıl-mağa ve aynı seste yüklü olan Rûh ile de hayat bulmağa başlar ve yine o seste yüklü olan nûr ile de mevzu edilen mânâ açığa çıkıp aydınlanarak gerçek ve müşahedeli bilgiye dönüşür, ki gerçek ilim de bu yolla elde edilendir.

İşte âyette ifade edilen “kulak, göz ve kalb”, ancak bu yolla faaliyete geçirilir, ki sıralama çok dikkat çekicidir. 

Sem’in yani duymanın öne alınması, dinlemenin ne kadar mühim bir şey olduğuna dikkat çekmek içindir, ayrıca dilin en güzel müşterisi de, kulaktır.

Kulak kanalından içeriye giren “ses, mânâ, Rûh, nûr” olan nefha, 

- Göze, → görme kabiliyeti; 

- Kalbe, → ilâhi hayat, 

- Akla, → ilâhi ilim 

- Ve kişide → kendine öz güvenini verir.

Bu hakikatlere aşina olan büyük arif Hz. Mevlâna muhteşem eseri “Mesneviyi şerif ”in ilk kelimesini “Bişnev” (dinle) olarak belirtmiş, âyette belirtilen ifade ile dinlemenin ne kadar mühim bir husus olduğuna dikkat çekmiştir. 

------------------

“venefeha fîhi min rûhih(i)” şeklindeki ayetin bu kısmı ile ilgili bir inceleme yapmakta fayda olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu manaya işaret 5 farklı ayet var olsa da mertebeleri itibariyle farklılık arz etmektedir. Şimdi o kısmına bir bakalım;

Bu farkları üç ana başlıkta inceleyebiliriz:

1. Fiil Farklılıkları: Eylemi Yapan Kim? (Nefahtu / Nefaha / Nefahnâ) Bu fiiller, eylemi (üflemeyi) kimin yaptığına işaret eder ve her birinin özel bir vurgusu vardır:

Nefahtu (نَفَخْتُ) - "Ben üfledim" Anlamı: 1. Tekil Şahıs ("Ben"). Allah'ın, hiçbir aracı olmadan, doğrudan doğruya kendi Zatını ifade ediyor ve Zati ayet olmuş olmakta.

Kullanıldığı Ayetler: Hicr 29, Sâd 72.

Nefaha (نَفَخَ) - "O üfledi" Anlamı: 3. Tekil Şahıs ("O"). Allah'ın faaliyetinin bir anlatıcı tarafından aktarıldığı görülüyor, buda Rahmaniyet mertebesinin zatını anlatması dır .

Kullanıldığı Ayet: Secde 9

Nefahnâ (نَفَخْنَا) - "Biz üfledik" Anlamı: 1. Çoğul Şahıs ("Biz"). Bu, Kur'an'da Zatının sıfat ve esmaları ile olan faaliyetine işaret eder. Hususi de ise İnsanı Kâmil ile olan faaliyetini de bize anlatır.

Kullanıldığı Ayetler: Enbiyâ 91, Tahrîm 12.

2. Zamir Farklılıkları: Kime Üflendi? (Fîhi / Fîhâ) Bu zamirler, ruhun kime veya neyin içine üflendiğini belirtir:

Fîhi (فِيهِ) - "Ona" (Eril / Müzekker) / (Aklı Küll) Anlamı: Gramer olarak eril (erkek) bir varlığa işaret eder.

Bağlamı: Hz. Âdem (Hicr 29, Sâd 72) ve genel olarak insan (Secde 9) için kullanılır. Tahrîm Suresi'nde ise Hz. Meryem'in rahminin veya orada oluşan çocuğun (Hz. İsa) kastedildiği düşünülür.

Fîhâ (فِيهَا) - "Ona" (Dişil / Müennes) / (Nefsi Küll) Anlamı: Gramer olarak dişil (kadın) bir varlığa işaret eder.

Bağlamı: Enbiyâ Suresi'nde doğrudan Hz. Meryem'in kendisine işaret etmek için kullanılır.

3. Ruhun Aidiyeti: Kimin Ruhu? (Rûhî / Rûhihî / Rûhinâ) Bu ifadeler, üflenen ruhun kime ait olduğunu belirtir ve fiil ile tam bir uyum içindedir:

Min Rûhî (مِنْ رُوحِي) - "Benim Ruhumdan": Nefahtu (Ben üfledim) fiiliyle birlikte gelir.

Min Rûhihî (مِنْ رُوحِهِ) - "O'nun Ruhundan": Nefaha (O üfledi) fiiliyle birlikte gelir.

Min Rûhinâ (مِنْ رُوحِنَا) - "Bizim Ruhumuzdan": Nefahnâ (Biz üfledik) fiiliyle birlikte gelir.

------------------

Ayetin “vece’ale lekumu’s-sem’a ve’l ebsâra ve’l efide(te)” kısmı ile ilgili yukarıda İz-Terzibaba’nın açıklaması olmuştu ona kısa bir ilave ile yolumuza devam edelim. Burada ilk sırada Kulak ibaresi vardır çünkü sohbeti dinleyenin kulak ayarları eğer düzgün değil ise o zaman dinledikleri bir kulağından girer ve diğer kulağından çıkar, böyle olunca da dinlediği ile eğitim almamış ve irfaniyeti oluşmamış olur. 

Yoğurt yapmak istediğimizi düşünelim bunun için elimizde süt var ama o sütün yoğurt oluşması için bir maya gerekir o maya o sütün özü olmuş olmakta (bir önceki ayette ki öz sudan var ettik buna da işaret eder)ve bu da mürşid-i kamilin ağızından çıkan ama aslında onun ruhundan ve gönlünden nuru ile birlikte çıkan ve Allah’ın Kelam sıfatı ile zuhur ettirdiği ve kelama yüklenen o nefhaların tamamı bir maye-yi Muhammedi hükmünde dinleyen salikin dünyasını ve bakışını değiştirir. Salik dinleyerek beslenmeye başlar ve bu sayede müşahede ehli olur ve artık göz faaliyete geçmiştir. 

Burada kulak ayarı iyi olmasa ve kulaktan beslenme sağlanmaz ise o zaman görüş bozukluğu yaşanır, yani biri iki görme hali üzerinden kalkmaz. Halk libasına bürünenin Hakk olduğunu ancak nefsini arındıran ve tevhid eğitimi almış olan görür. Bu müşahede ile gönül oluşur ve Yunus Emre’nin de dediği gibi; 

 “Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap gönüle baktı İki cihan bedbahtı, Kim gönül yıkar ise.” Bu gönül ve kalbin faaliyeti için önce bir gönüle girmeli ki bu sayede Hakk’ın sevgisi ve muhabbeti girdiği gönülden kendisine yansıyabilsin. Bu sayede Hakk’ın sevgisi ve muhabbeti onun iç dünyasında oluşacaktır. Bunun dışındakiler hayali anlayış ve yaşantıdan öteye geçmez.

Tüm bu ihsanlar az bir gayret karşılığında bize ulaşmakta ve çoğunluğu da Allah’ın c.c hibesi ile olmaktadır. Biz ise buna şükretmekten aciziz. Aczini bilmek yine de güzel bir haldir, lakin bundan daha kötüsü şükür etmeme hastalığıdır ki bu da elimizdeki nimetlere karşı olan körlükten ileri gelmektedir. Eğer nimet olarak görebilsek o zaman şükredenlerden olurduk. 

İz-Terzibaba ‘nın hayatından iki hatırasına yer vereceğiz ve irfanın bakışın ve duyuşun eğitiminin hayatın içinde yaşarken nasıl verildiğini ve nasıl alındığına şahitlik edeceğiz T.O.Muharrem Halil-İz.;

------------------

Bir Varmış, İki Yokmuş: Tevhid Dersi Nusret babamın yanına gittiğimiz dönemlerdi. Kızının Nuriye ve Oğlu Recai den iki torunu vardı. Biz dergâha gittiğimizde anneleri Nuriye abla ve anneanneleri Rahime anne, gelen misafirlere hizmet ederken çocuklara ben bakardım (Terzibaba). Onları kontrol eder, eğlendirir, hikâyeler anlatırdım.

Yine öyle bir akşamüstü, sohbetten sonra misafirler gitmiş, ortalık sakinleşmişti. Nusret babam kendi yerinde oturmuş, elindeki gazeteyi mütalaa ediyordu. Çocuklar ise benim etrafımı sarmış, "Necdet amca, ne olur bize bir masal anlat!" diye tutturmuşlardı. Biri sırtımda, diğeri kucağımda, merakla beni dinliyorlardı.

Masala o bilindik tekerlemeyle başladım: "Bir varmış, bir yokmuş..." Hikâyeyi daha ilgi çekici kılmak için sesimi değiştiriyor, tonlamalarla anlatıyordum: "Bir vaaarrmış, bir yooookmuş..." Sonra daha coşkulu bir sesle, "BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ!" diyerek devam ettim. Ben çocuklarla oynadığımı zannederken, meğer Nusret babam da kulak misafiri oluyormuş. Bir an elindeki gazeteyi yavaşça indirdi ve çocuklara tatlı bir tebessümle seslendi:

"Kızım, o 'bir varmış, iki yokmuş' diyecek ama dili varmıyor, diyemiyor."

O kısacık cümle, aslında en büyük hakikatin, yani tevhidin dersiydi. Varlığın sadece Bir'e ait olduğunu, O'ndan başka bir varlık olmadığını o an orada bulunan herkese bir masalın içinden fısıldamıştı.

Rivayetten Dirayete: "Rabbin Sana Ne Dedi?" Yine bir gün Nusret babamla otururken, evliyanın hayat hikâyelerinden, menkıbelerinden dikkatimi çeken yerleri sayfa numaralarıyla birlikte not aldığım bir defterden bahsediyordum. Okumak için kendisinden izin istedim. O da "Oku" dedi.

Ben büyük bir şevkle, "Şu evliya şöyle kaçmış, bu evliya böyle uçmuş" diye birkaçını anlattım. Karşımda evliyanın evliyası oturuyordu ama ben o günkü aklımla bunu idrak edemiyordum. Okumaya devam ederken, Nusret babam yine elindeki gazeteyi indirdi ve bana o unutulmaz dersini verdi:

"Bu dedikodularla daha ne kadar uğraşacaksın? Onlar yapmışlar, etmişler, mübarek olsun. Sen onu bırak da ‘Rabbin sana ne dedi, bana onu söyle’."

O an benim için büyük bir akıl inkılabı oldu. Hayata bakış sistemim tamamen değişti. Başkalarından duyulan, nakledilen bilgilerin, yani "rivayetlerin" peşinde koşmak yerine, insanın kendi hakikatiyle, Rabbiyle olan bağına yönelmesi gerektiğini anlamıştım. O gün, rivayet dininden dirayet dinine geçiş yolum açılmış oldu. Ehlullah ’ın indinde, onların hayatını anlatmanın bile bir tür dedikodu sayılacağını o an öğrendim. Mesele, onların ne yaptığı değil, senin ne yaptığındı.

------------------

 32- Secde Suresi 10. Ayet 

وَقَالُٓوا ءَاِذَا ضَلَلْنَا فِي الْاَرْضِ 

ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۚ بَلْ هُمْ

بِلِقَٓاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ

(32/10) Ve kâlû e-izâ dalelnâ fi-l-ardi e-innâ lefî halkin cedîd(in) bel hum bilikâ-i rabbihim kâfirûn(e) Diyanet Meali:

(32/10) “Toprakta kaybolduğumuz zaman, bizler gerçekten yeni bir yaratılışta mı olacağız?” dediler. Hatta onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/10) Ve dediler ki: a! biz Yerde gaib olduğumuz vakit mı hakikaten biz mi yeni bir hilkat içinde olacağız? Evet, onlar rablarının likasını inkâr eden kâfirlerdir

------------------

 Ayetin Kaynağı: Rububiyet ve Ef’al Mertebesidir.

Sûrenin buraya kadar olan kısmında sorulması gereken üç asıl sorunun ikisinin cevabını vermeye çalıştık o sorular ise;

- Nerden Geldim

- Neredeyim

- Nereye Gidiyorum (Nasıl gidiyorum, kiminle gidiyorum vb.)

Bu noktada, "Ben neredeyim?" sorusuna değinmekte fayda olacaktır. Kişi, zihninde var ettiği hayallerden, bu hayallerdeki kendisinden veya hayalî ilahlardan kurtulamadığı müddetçe "beden arzına" inmiş sayılmaz. İz-Terzibaba bu durumu, "Hayal cennetinden Âdem'in beden arzına inmesi," diye tarif eder. Kişi kendini gerçek manada tanımak istiyorsa, asli kaynağını öğrendikten sonra nerede olduğunu da bilmelidir.

Bunu bir misalle açıklayalım: Adana'dan yola çıkıp Tekirdağ'a gitmeye niyet eden fakat yolu bilmeyen bir kişinin, bu sefere bir rehber eşliğinde çıkması gerekir. Eğer bir rehberi yoksa ya çok zahmetli bir yolculuk yaşar ya da hedefine hiç ulaşamaz.

Bu durumu modern bir örnekle de düşünebiliriz. Yola çıkmaya niyet ettiğimizi ve yolu bilmediğimizi, bunun için GPS gibi bir araç kullanacağımızı varsayalım. Harita uygulamasında hedefe "Tekirdağ" yazdığımızda, uygulamanın bize bir rota çizebilmesi için öncelikle başlangıç noktamızı, yani mevcut konumumuzu girmemiz gerekir. Eğer konum bilgisi girilmezse, yol tarifi özelliği çalışmaz. Konumunuzu belirttiğiniz anda ise durumunuz haritada simüle edilir, size çeşitli yol güzergâhları sunulur ve bu alternatifler arasından hedefinize nasıl gideceğinize siz karar verirsiniz.

Dolayısıyla gideceğimiz yer belli olsa bile, "Ben neredeyim?", "Nefsimi hangi durağa kadar taşıyabildim?", "Kendimi ne kadar dönüştürebildim?" gibi sorulara doğru cevaplar veremiyorsak yol almamız mümkün olmaz. Bu nedenle arifler, “Önce Refik, Sonra Tarik” (Önce Refik, sonra Tarik) demişlerdir. Yani bir rehberin, bir mürşidin yoksa o yol yürünmez ve bir "tarik" (yol) oluşmaz. Peki, bu yol yürünmezse ne olur? Kendi aslımıza doğru olan manevi yolculuğumuzu (sülûk) etmemiş oluruz. Burada yanlış bir kanata varılmasın, kişi mürşidi olmadan da cennet ehli olabilir, burada bahse konu olan mevzu kişinin nefsini bilmesi ve bu yol ile de Rabbini bilmesi meselesi dir.

Bu dünyaya gelmekten murat, kişinin kendini bilmesidir. Bu girişten sonra, "Kendi aslını ve hakikatini örtenler, neden ölümden sonra yeniden doğuşa inanmak istemiyorlar?" sorusuna yanıt bulmaya çalışalım. Ölümden sonra dirilme ve sonraki hayatın ana başlığı "Ahirete İman" konusudur ve o aleme "Ahiret yurdu" denilmiştir. Biz burada uzun uzadıya ahirete iman konusunu ele almayacağız; amacımız, ayetlerin irfani yönlerini anlamaya çalışmaktır.

İnsan bu dünya hayatında ne biriktirmiş ve ne yapmış ise bunların her birinin birer mana sureti ve elbisesi vardır. Ölümün tadılmasıyla birlikte burada elde edilen bu manalar, orada bizim zahirî suretlerimizi ve bedenlerimizi oluşturacaktır. Konuyla ilgili olarak İz-Terzibaba ‘nın Bakara Suresi Tefsiri ‘nden iki farklı ayeti ele alalım T.O.Muharrem Halil-İz:

------------------

 (65) Ve lekad alimtümülleziyna'tedev minküm fiysSebti fekulnâ lehüm kûnu kıradeten hasiiyn;

 Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, “Aşağılık maymunlar olun” demiştik.

 Ve Andolsun ki sizin içinizden bazıları bildiği halde Sebt gününü yani Cumartesi’yi istismar ettiler, Biz onlara dedik ki, maymunlar olunuz; 

 Bakın benî isrâîl ne oyunlar yapmış vaktiyle, halâ da yapıyorlar, biz İseviyyet mertebesinde de Muhammediyyet mertebesinde de olsak o Mûseviyyet mertebesinin hayal yönü var ya işte o hep oyunlar kuruyor fakat gerçek İseviyyet mertebesinde olan kimseye tesiri olmuyor, gerçek Muhammediyyette yine hiç olmuyor ama o ahlakı itibarıyla yapmaya devam ediyor, işte burada benî İsrâîl’in dinlenme günü, Sebt günü olan cumartesi günü o gün onlara çalışmak yasak, ancak onların içinde deniz kenarında yaşayıp balıkçılıkla geçinen bir topluluk varmış, onlar bir hile yapıp denizin birkaç metre içerisine bir havuz açmışlar, denizden bir bağlantı yapıp kapak koymuşlar, o kapağı cuma akşamından açıyorlarmış, geceden sabaha kadar deniz suyuyla beraber balıklarda havuza doluyorlarmış, cumartesi geçince de kapağı kapatıyorlarmış, daha sonra bu balıkları kolayca o havuzdan yakalıyorlarmış, işte böyle bir hile-i şerriye yaptıkları için Cenâb-ı Hakk onlara hor ve hakir maymunlar olunuz diyor ve tefsirlerde yazdığı gibi o şehir ahalisinin tümü maymun oluyorlar, işte tarihte kayıtlı olarak maymundan olan insân yok ama insândan dönen maymunlar var. 

 Demek ki insânların bir hayvanlık mertebesi var ve insâna câzip gelen daha çok hayvanlık mertebesinde yaşamak, meleklik mertebesi de var insân da o da belirgin ama daha az kimselerde, çoğunlumuzda hayvanlık mertebesi zuhurda, işte dış görünüşlerimiz her ne kadar insân sülietinde ise de iç bünyemizdeki hakiki halimiz ne ise bizim gerçek kimliğimiz o, kimimiz ihtiras peşinde koşuyoruz, kimimiz hırsızlık peşinde koşuyoruz, hırsızlık derken şunun bunun malını değilde kendi malımızı çalıyoruz, kendi nefsimiz çalıyor ve hatta kendi yönünde kullanıyor, hepimiz başka ahlâktayız işte bu ahlâk bizim insânlık yönümüzden daha ağır basıyorsa biz o hayvan kimliği üzereyiz, Cenâb-ı hakk bu hakikati belirtmek için bunları söylüyor. 

 Ahirette üç türlü toprak kaynaklı mahlûk olacak, ahirette cinler de olacak, ruhlar da, melekler de yani bir çok varlık olacak mahşer de ama toprak kaynaklı üç tür olacak, bizi ilgilendiren onlar, bunlar; 

 dünyada hayvan olarak yaşamış ahirete hayvan olarak intikal etmiş, dünyada insân olarak yaşamış ve ahirete insân olarak intikal etmiş, ve bu ikisi arası yani dünyada insân sûretinde yaşamış ahirete hayvan olarak intikal etmiş, yani kendi asli varlığı üzere intikal etmiş olanlar.

 Şimdi herbirerlerimizin biz dünyaya gelirken Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı ilâhisi ile “Her insân İslâm fıtratı üzere doğar ebeveyni onu hıristiyan veya mûsevi yapar” denildiği şekilde, İslâm fıtratı üzere hâlk olunduğumuz için bizim zâhir varlığımız insân sülieti, işte bizim dünya yaşam süreci içerisinde hangi tarafa doğru meylimiz artmışsa yani hangi mahlûkun kimliğini almışsak ağırlıklı olarak o bizim kimliğimiz oluyor, yani biz ona dönüşmüş oluyoruz, kimimiz meleki yöne gidiyoruz melek hüvviyyetini oluşturuyoruz, kimimiz hayvani mertebeye doğru gidiyoruz onu oluşturuyoruz, kimimiz de gerçek insân hükmüne ulaşıyor ve halife hükmünü oluşturuyoruz kendimizde, bunların içinde en ağırı hayvan cinsinden birini ifade eder hale gelmemiz dünya içerisinde. 

 Efendimiz (s.a.v), “insân hangi hal ile yaşamışsa o hal ile ölür, hangi hal ile ölmüşse o hal ile mahşere kalkar, dirilir”diyor. Biz burada kendi gerçek varlığımızı idrak edememişsek ve biz de mevcut olan şeyi Mısır’a gidin hükmüyle nefsaniyetimize kaptırmışsak, nefsaniyetimizde hangi hayvanın fıtratı üzere hareket etmişse ahirette o hayvan sûretinde kalkacağız, çünkü o bedeni mânâ oluşturduğundan, bizdeki mânâ ne ise o süliet o vücûdu oluşturacak, mânâ o zuhuru oluşturacak, ahiretteki bede-nimizide o mânâ oluşturacağından o sülietlerle kalkacağız.

 Mahşerde adaletle hareket edilip hayvanlar birbirlerinden haklarını aldıktan sonra onlara “Toprak olun” denilecek ve onlar o anda toprak olacaklar, onların âhireti yok, ama dünyada insân olarak, insân sülietinde yaşamış olan kişiler ahirete hayvan sûretiyle geldiklerinde “ya leyteniy küntü turaba;” (Nebe,78/40.Ayet) "Keşke toprak olsaydım!" temennisinde bulunacaklar, bunun dışında dünyada insân olarak yaşamış insân asaletine yakışır şekilde hayatlarını sürdürmüş olanlarda insâni muameleye tabi olacaklar ama biraz günahları varsa cehennem de günahlarını çekecekler, eğer cennet ehli iseler kendi mertebelerine göre cennetlerine gidecekler, irfan ehlide Zat cennetine kendi yerine gidecek, Hakk’ın indine gidecek böylece o hayatta bitmiş olacak, işte bu Âyetten mahşerin bütün halinin anlatılması mümkün oluyor.

 Burada Sebt günü Allah’ın günü demektir, Allah’ın günü de kıyamet gününün sahibi demektir, Cumartesi’de onların Allah’a ibadet etme günleri, ibadette din demektir, yani din gününün sahibi derken, bizim yaşadığımız zaman içerisinde ne kadar vaktimiz Allah ile geçmişse işte o vakitlerin sahibi Allah’tır, o da dindir, yani din gününün sahibi, burada dinden kasıt zamandır, onun dışında geçen günleri nefsimiz kapmışsa, nefistir o zamanların sahibi, vaktimizin ne kadarını Allah için ne kadarını nefsimiz için kullanıyor isek bizim üzerimizde sahip olan o dur, işte bunlar cumartesi gününü nefsleri için kullandıklarından ziyan ettiler, hayvan oldular, burada maymun diye belirtiliyor, çünkü maymun en büyük taklitçi, bizler de ibadetlerimizi taklidi yapıyorsak hayali veya nefsani bir çıkar için yapıyorsak maymundan başka bir şey değiliz bu dünya da.

 Cuma günü de bizim günümüz olduğuna göre bizler haftanın bütün günlerini Cuma etmek zorundayız, Cuma cem etmek demek, toplamak demek, Hakk’ın zaman zaman dünya işi giren o dakikalarını hep Rabbimizle birlikte olup, Cuma etmemiz gerekiyor, Cum’a da bayram olduğundan mü’minler olarak her günümüzü bayram etmek, her gecemizi de kadir gecesi etmek zorundayız, durumundayız ve bu imkânda bizde vardır. 

------------------

Ayetten ve yorumundan da anlaşılacağı gibi onlar ahiret hayatlarının ve akıbetlerinin nasıl olacağını Aynelyâkin bir şekilde müşahade etmişler. Şimdi diğer ayete bakalım.

------------------

(259-) Ev kelleziy merra alâ karyetin ve hiye haviyetün alâ uruşiha kale enna yuhyiy hazihillahu ba'de mevtiha feematehullahu miete amin sümme beaseh kale kem lebist kale lebistü yevmen ev ba'da yevm kale bel lebiste miete amin fenzur ila taamike ve şerabike lem yetesenneh venzur ila hımarike ve li nec'aleke Âyeten lin Nasi venzur ilel ızami keyfe nünşizüha sümme neksuha lahmen, felemma tebeyyene lehu kale a'lemü ennAllahe alâ külli şey'in Kadiyr; 

 Yahut altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek (acaba)?” demişti. Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O, “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah, şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın. Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! (Böyle yapmamız) seni insânlara ibret belgesi kılmamız içindir. (Eşeğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya getiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, biliyorum ki; şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” Şu insânı da ölüm ve dirilim hakkında size misal olarak getiriyorum, o kişinin yolu bir şehre düşmüştü, çatıları binaların üzerine çökmüş bir şehir gördü, insânları helâk olmuş, “Allah, bu şehir öldükten sonra bu şehire, bu yaşantıya nasıl can verecek nasıl hayat verecek diye” kendi kendine düşünmeye başladı. 

 Bu kişinin Üzeyr (a.s.) olduğu rivÂyet ediliyor ve Kudüs istila edilip yakılıp yıkıldıktan sonra istila edenler Üzeyr a.s’da çocuklarla birlikte kendi ülkelerine götürmüşler ve bir müddet sonra serbest bırakmışlar, onlarda Kudsü Şerife geri dönmüşler fakat şehre daha gelmeden yüksek bir tepeden Kudsü Şerifin halini görünce “burası nasıl yeniden yapılanacak” diye şüpheye düşüyor Üzeyr (a.s.) Burası tasavvufta seyri sülûk halinde olan bir dervişin halini anlatıyor, kendinde daha henüz Muhyi ismi meydana çıkmamış dervişi anlatıyor.

Dervişlikte nefis mertebelerini geçerken her geldiği nefis mertebesinde, önceki nefis mertebesinin ölmüş olduğunu görerek kendininde ölü olduğuna hükmederek, daha henüz Hayy ismi ile hayat bulmadığından dolayı “bu dervişlik seyrinde ben nasıl dirileceğim” diye tefekkür etmesidir çünkü Hay’atın nasıl kazanılacağını bilmiyor, onun için ya, Allah’ın bir Veli kuluna rastlayacak veya bu hakikati kendisine yaşatacak veya “venefahtü” yü oraya nefyedecek birisinin gelmesi gerekiyor ki, kendisininde bunu bizatihi olarak yaşatması gerekiyor. Çökmüş dediği kendi varlık binasında nefsinin emmârelik, levvâmelik, mülhimelik mertebesinin çökmüş olduğu bu şehirde yeni bir hayatında yaşanması gerektiği yönünde bir düşünce var fakat bunu nasıl faaliyete geçireceği konusunda bir bilgisi yok, işte Üzeyr’lik mertebesi bunu bize anlatıyor ve Hayat hakikatinin artık burada meydana gelmesi gerektiğini belirtiyor.

Allah onu da öldürdü, yüzyıl ölü olarak kaldı, tekrar onu diriltti ve sordu ”Ne kadar kaldın?” O da “Bir gün kadar veya bir günün belirli bir süresi kadar” dedi. 

Yani ne kadar kaldığının farkında olmadı, demek ki dirilmenin şartı evvelâ ölmekmiş, zaten onun için Tebareke sûresinde “Allah önce ölümü hâlketti, sonra hayatı hâlketti” deniyor, beşeriyetimizden ölmedikçe İlâh-î varlığımızla dirilmemiz mümkün değildir yani ölmenin şuuruna ereceğiz sonra dirilmenin varlığını bulacağız. 

Bizi mânen yeniden diriltecek olan Allahtır, kim de Hayy esmâsı varsa Cenâb-ı Hakk onun ağzından İlâh-î nefhayı göndererek o kişiyi mânen diriltecektir ve başka türlüde dirilmek mümkün değildir. Hayy esmâsı şarttır, Allah Hayy esmâsını vesile ederek diriltecek demektir. 

Allah dedi:”Sen yüz sene orada kaldın, yiyeceğine bak ve içeceğine bak hiç bozulmamış, hayvanına bak, bunları biz insânlara bir işaret olarak kıldık, tekrar bak o hayvanın kemiklerine, nasıl onları birleştiriyoruz, nasıl onlara et giydiriyoruz” Demek ki ölüm üzere biraz sâkin olmamız gerekiyor yani bu oluşum bugün öldün ve yarın dirildin gibi basit değildir, ölüm halinin belirli bir süre yaşanması gerekiyor ki ölümde zâten bir mahluktur, ölüm yok olmak değildir ve bu bahsettiğimiz ölüm rûh teslim etmek gibi bir anda olan bir şey de değildir, rûh teslim etmek dediğimiz ölüm ise hayatın ta kendisi olan tadıştır, yok olmak değildir. Zâhiri haytın son noktasıdır. Mutlak yokluk değildir. 

Yaşadığımız sürece bu ölümüde hep yaşıyoruz, ne zaman ki Efendimizin (s.a.v) belirttiği gibi “Ölmeden önce ölün” sözünü yaşar ve Hayy esmâsına ulaşırsak işte ondan sonraki hayat insâna cennet olmuş olur.

Bakın derviş o kadar ölüm halinde kaldığı halde ve o ölümün zorluklarını yaşadığı halde Cenâb-ı Hakk seyri sülûkta o zorluğu kendisine göstermemiş oluyor, bize o hali varlığımızda bireysel nefsi duygularımız, hissiyatımız olmadan kolaylıkla geçirtiyor süre uzunda olsa ve işte bu da Cenâb-ı Hakkk’ın rahmetindendir.

Mahşer sabahı insânlar kabirlerinden kalktıklarında yine aynı şey söylenecek, “yevmen ev ba'da yevm” yani “normal bir uyku süresi kadar kaldık” diyecekler. Burda belirtilen meyveler bizim özümüzde olan İlâh-î rızıklar, işte İlâh-î rızık maddi rızıklar gibi olmadığından ne kadar süre geçse bozulmuyor yani o anda bünyemizde onlardan faydalanamıyorsakta daha sonraları faydalanacağımızdan dolayı bozulmazlar hakikatleri üzere kalırlar. Allah’ın verdiği özellikler olduğundan zaten bozulması mümkün değildir, burada yapılacak olan şey bizim bunları idrak ederek faaliyete geçirmemiz yani yememizdir. 

Yaşadığın bu hadiseyi Âyet kıldık; 

Âyet Kûr’ân demek değil midir, işte “bu yaşadığın gördüğün manzara tafsili Kûr’ân’ın ta kendisidir” diyor Hz. Allah. O zaman Kûr’ân yoktu Tevrat vardı Tevrat’ta Hakk’ın kelâmı olduğundan o günün mertebesinden bunlar Tevrati Âyetlerdi fakat biz ümmeti Muhammed olduğumuzdan burada artık Kûr’ân Âyetine dönüşüyorlar. 

Âyet işaret, Allah’ın işaretleri, Sûre sûretler, demek olunca yani “bunlar Ulûhiyyet mertebesine giden yoldaki işaretlerdir” dikkat edin deniyor, zâhirî bakınca Allah ile eşeğin ne işi var Kur’ân’da misal olarak veriyor gibi düşenebiliriz demek ki Kûr’ân yaşayan ve yaşanan bir oluşum bir kitap bir hakikattir ki; yaşadığımız yaptığımız herşey Allah’ın bir Âyeti, bir işaretidir, yani Ulûhiyyet mertebesinin ıspatları oluyor, ayrıca tasdiki veya kendi yaşamıdır. Cenâb-ı Hakk burada hayatın ve ölümün ne olduğunu anlatmaya çalışıyor bize ve burada hayvanından haber vererek “venzur” “Bak” diyor bugün bize “şu ölen hayvanına bak”, Nedir bu hayvan, biz neyin üzerine biniyoruz, tabi ki cesedimizin, nefsi emmâremizin üzerine biniyoruz ve cesedimiz bir bakıma bu eşek gibi aksi olan nefsi emmâremiz onun ahlâkında olduğu için ölmedikçe yani nefsi emmâre dediğimiz varlığımız ölmedikçe kendisi ölüyor. 

Bineği ölüyor ama yiyecekleri bozulmuyor, çünkü onlar İlâh-î ilimler, bunlar ise sûretteki oluşumlar, bir hadis-i Şerifte “vücûdike zenbike” “senin vücûdundan büyük günahın yoktur” deniyor yani binmiş olduğun bu bineğinden daha büyük bir günahın tasavvur edilemez deniyor, bu vücûduna bir varlık verdiğin zaman şirki ortaya getiriyorsun, bu durumda Hakk bâtın sen zâhir olmuş oluyorsun, halbuki tam tersi olması lâzımdır Allah zâhir nefsin bâtında yani hükümsüz olması gerekiyor. Muhiddini Arabi Hz.lerinin dediği gibi “Hakkiki hayvanlık mertebesine inmedikçe insânlık mertebesine yükselmek mümkün olmaz” buradaki hayvanlıktan kasıt nefsi emmârenin değil Hayy esmâsının hakikati sende zuhur etmedikçe insân olamazsın demektir.

O zaman onun kemiklerine bak;

Kemikten kasıt iskelet, iskeletten kasıt birşeyin hakikati yani kuruluşudur, bakın ölüyor ama o kuruluş ortadan kalkmıyor çünkü kullanılması lâzımdır tekrardan eğer o hayvan dirilmemiş olsa, yani nefsani varlığımız olan ceset, beşeri yapı dirilmemiş olsa biz hiç kalkamayız, öteki âleme intikal ederiz, bunun tekrar dirilmesi lâzımdır ki, bizi İlâh-î hakikate götürsün, bu bizim aracımız bu olmazsa bir yere gidemiyoruz, bunun oluşumunu anlatıyor burada emir var, dikkat et gözünün önünde bu hadise oluşuyor deniyor,.

Bu dağılmış iskeleti nasıl topluyoruz ve onun üzerine et giydiriyoruz, hareket edebilsin diye; 

Bundan maksat ilimle belirli bir idrake ulaşıp tekrar yeni bir hayat vererek onu diriltiyoruz deniyor. O eski giden gitti artık ve o ölen nefsi emmâreyi artık eski toprağından yapmıyor Cenâb-ı Hakk, sadece kemikleri eski çünkü o ana iskelet bozulursa hepsi bozulur işte onun üzerine yeni elbise giydiriyoruz yani yeni bir kimlik veriyorum sana diyor, işte yeniden diriltmesi budur, dikkat edin hep bizde olan hadiseler bunlar. 

Bunlar açıkça meydana çıktı şöyle dedi: “Biliyorum, muhakkak ki Allah her şeye Kadir’dir” Allah Kudret esmâsıyla her şeyin üzerine Kadir’dir. Üzeyr (a.s.) Hayat, İlim, İrade, Kudret sıfatının zuhurunu gördüm diyor ben burada ve bunu çok iyi anladım diyor. O Üzeyir mertebesinde bunu böyle idrak ettikten sonra bizler Muhammediyet mertebesinde Allah’ın her şeye muktedir olduğunu çok daha iyi ve çok daha canlı ve çok daha muhabbetli yaşamamız gerekiyor.

Cenâb-ı Hakk’ın İradesi ile İlminin çok iyi bilinmesi ve bu sıfat-ı subûtiyyenin bizde yaşanması gerekiyor ki ümmet-i Muhammedin üstünde bunları anlayacak bir hal yok zaten ne varlıklar var ne de bir mevzu var çünkü bunlar bizim için buralara vaaz edilmiş şeylerdir. 

 Geçmiş peygamberlerin pasaj pasaj hikâyeleri bizler için yolda tabelâlar gibi, ama yolun sonu değil tabi ki bizim yolumuz Makam-ı Mahmud fakat bu tabelâları görmeden de oraya ulaşmak mümkün değildir, tabelalara dikkat etmeden hızlı gideceğim diye gitmek çok sağlıklı olmaz çünkü gittiğin yeri görmezsin ve o geriye dönüşte olmaz ama yolu kendisi müşahedeli olarak aşmışsa geriye dönmesini de bilir.

-------------------

 32- Secde Suresi 11. Ayet

قُلْ يَتَوَفّٰيكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذ۪ي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ۟

(32/11) Kul yeteveffâkum meleku-lmevti-llezî vukkile bikum sümme ilâ rabbikum turce’ûn(e) Diyanet Meali:

(32/11) De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüle-ceksiniz.” Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/11) De ki size müvekkel olan melekül'mevt canınızı alacak, sonra hep rabbınıza döndürüleceksiniz

------------------

Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

Ayette geçen “ölüm meleği canınızı alacak” ile kast edilen dört büyük melekten biri olan Azrail a.s dır. Burada İz-Terzibaba’nın Vahy ve Cebrail adlı eserinden sayfa 100 den bir alıntı yapalım;

------------------

Melaike-i Kiram Mutlak vücûdun hakikat-i insâniyye mertebesinden te-nezzülü yine o mertebede sabit olan sıfat kudretinin zuhuru ile mümkündür. Zira vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irade ettiği bir şeyin icadı mümkün olmaz. 

Allah Teâlâ Hazretleri “zül-kuvveti’l metiyn”dir ve kudret diğer sıfatlar gibi “vücûd-u hakiki”nin vasıflarından bir vasıf olması yönüyle zâtının gayrı değildir.

Fiiller, kuvvet ile meydana geleceğinden, ef’âli ilâhiy-ye dahi Melâike-i kiram ile zahir olur. 

Kuvvet-i İlâhiyyenin ismi enbiya aleyhisselâmın lisâ-nında “melâike”dir. Zira “melek” kuvvet ve şiddet mânâsı-nadır.

Melâike iki kısımdır : Birisi, tabii; diğeri unsûri’dir.

- Birincisi, “Melâike-i tabi’ıyyun” (anasır) maddenin bulunmadığı fezada tabii sûretlerden meydana gelen “ervah-ı ûlvîyye”dir. Bunlar fezada var olduklarından, maddeden meydana gelen cisimler ile ilgileri yoktur, bu sebepten onlar “Âdem”e secde ile emir olunmadılar. 

- İkincisi, “melâike-i unsûriyyûn”dur. Bunlar ana-sır’a mensub olan “ervah”tır; Âdem’e secde ve itaat ile mü-kelleftirler. 

Melâike-i kiram, ihtiyar sahibi olmayıp, o kuvanın sa-hibi olan “Zât-ı Ulûhiyyet”in iradesine tabidirler.

Nitekim insân vücûdundaki kuvvetler insânın iradesi-ne tabidir. İnsân iradesini bir şeye yöneltince kuvveti o şeye yönelir asla ihtilaf etmez.

“Melâike-i unsûriyyûn”, sonsuz kesif âlemlerin ted-birine me’murdurlar. Bunların adedi, sayıya, hesaba gelmez. 

Melâike, his ve şehadet âleminde kesif şahıslar gibi görünmezler, zira rûh’turlar. Âlem-i hayâlde muhtelif sûretle-re bürünerek görünürler. Bu görünüşleri görenin hali ve itikadi ile ilgilidir. (Hz. Cibril’in Cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kiramın Lût (a.s.) ve sair enbiyaya ve evliyaya ve sülehâya temessülleri gibi.) Melâike’nin tasarruf ciheti, kanatlara benzetilmiştir. Bu kuvvetlerin (melek) semavat ve arzda türlü türlü sonsuz tesirleri vardır. 

“Vücûd-u mutlak”ın muhtelif mertebe ve tavırların-daki tedbirler bu kuvvetler vasıtasıyladır. Bunlara ulûhiyyet cihetinden her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler.

Yani bazıları enbiyaya vâhy ile, bazıları evliyaya ilham ile ve diğer insânlardan her birine, hayvanlara, bitkilere ve madenlere, bütün eşyaya muhtelif sonsuz emirlerin düzen-lenme ve tedbirleri için gönderilirler.

Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir tesir ile ulaşması onun “kanadı”dır. Binaenaleyh her bir tesir yönü bir “kanad” olmuş olur. “Melâikenin kanad”ları yani tesir yönleri adet ile sınırlı değildir. Onların te’siratı çok yönlü olduğundan kanadlarının sayılması mümkün değildir.

Onun için (s.a.v.) efendimiz mi’rac gecesi Cebrâil (a.s.)’ı altıyüz kanadlı olarak müşahade etmiştir. Maksatları, tesirat yönlerinin çokluğuna işaret etmek olmuştur.

“Ulûhiyyet”in “âlem-i anasır”ı muhit olan (saran) dört külli kuvveti vardır, ki onlara şeriat lisanında “Cebrâil”, “Mikail”, “İsrafil” ve “Azrail” (a.s.) diye isimlendirilir. Bunlara tabi olan melâikenin haddi hesabı yoktur. (Füsus’ul hikem Muhyiddin-i Arabi – A.Avni Konuk Cilt 1 Mukaddime S.27 sadeleştirilerek özet N.A.) “ İz- -T-B- ”

------------------

Azrail (عزرائيل) kelimesinin İbranice veya Süryanice kökenli olduğu kabul edilir. Kelime iki bölümden oluşur:

Azer : Bu kısım İbranicede "yardım etmek" anlamına gelen "azar" kökünden gelir.

İl : Bu kısım ise birçok dilde olduğu gibi "Hak" anlamına gelir. (Cebrail, Mikail, İsrafil gibi diğer büyük meleklerin isimlerinde de bu kök bulunur.) Bu iki kelimenin birleşimiyle Azrail, etimolojik olarak "Hakk’ın yardımcısı" veya "Allah’ın yardım ettiği" gibi anlamlara gelir. Lakin ayet ve sahih hadislerde Azrail ismi kullanılmamaktadır. 

Şu noktayı gözden kaçırmamak gerekir ki melekler dediğimiz bu kuvvetlerin kendilerine ait bir iradesi veya arzu ve istekleri yoktur. Tamamen Allah’ın isim ve sıfatlarının açığa çıkma ve görünme fiili için gerekli oluşumun ve ihtiyaç duyulan kuvvetin adı melek tir. Yani bir nevi Nurani perdedir melek tabiri, yapan eden yine Odur. Bu hakikat Zümer 42. Ayette şu şekli ile ifade edilmekte;

“Allah alır o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de uyuduklarında, sonra üzerlerine ölüm hükmü verdiklerini alıkor da diğerlerini salıverir bir müsemmâ ecele kadar, şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var.” Secde 11 de ki ayette ölüm meleğinden bahis edilirken burada ise Zat mertebesinden bir hitap var. Meleki mevt olan o kuvvete bir varlık vermeden olayı değerlendirecek olursak, kişinin dünya sahnesinden ahiret hayatına geçiş yapa bilmesi için Ruhun aşık olduğu bu bedeni terk ede bilmesini sağlayan kuvvet / şiddetin adına Azrail adı verilmiş dir. Bu ayrılışın nasıl olacağı hakkında Peygamber Efendimiz s.a.v;

"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle de diriltilirsiniz." Şeklindeki ifadesi kişinin hayatı boyunca yaptığı ettiği ne ise onların toplamının tadışı ile buradan ebediyete kendisini uğurlar ve amelleri onu karşılar. 

Ayetin son kısmında ise “Sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz." ifadesi ile kişi hayatı boyunca hangi esmanın etkisinde ve tesirinde bir hayat sürdürdü ise o esma onun rabbi olmuş olduğundan ona götürüleceği açıkça belirtiliyor.

Ayeti farklı bir biçimde inceleyelim ve sondan ele alım. Yani kişinin Rabb’ına götürülüp dönmesi için ölmesi gerekmekte dir. Bunu ızdırari olan ölüm gelmeden önce yapmamızı da yine efendimiz a.s “ Ölmeden evvel Ölünüz” sözü ile ihtiyari olan ölümü bize tavsiye etmiştir. Bu Noktada ehli irfan ölümü dörte ayırmıştır. Mesnevi şerifte şu şekilde geçmekte T.O.Muharrem Halil-İz;

------------------

2494. Kendi nefsini öldür, cihânı diri et! 

Efendiyi öldürmüştür onu bende et!

Ey Hak yolunun yolcusu, nefsini arzûlarına muhâlefet etmek sûretiyle öldür ve nefis için dört türlü ölüm vardır ki onlar da: “Mevt- ahmer”, “mevt-i ebyaz”, mevt-i ahdar” ve “mevt-i esved”dir. Mevt-i ahmer, nefsin şehevâtına muhâlefettir. Mevt-i ebyaz açlıktır. Zîrâ açlık ile bâtın münevver ve vech-i kalb beyaz olur. Mevt-i ahdar, kıymetsiz ve eski püskü yamalı esvâp giymeğe derler. Mevt-i esved, halkın ef’âlini kendi mahbûbunun fiilinde fânî ve nâsın ezâ ve cefâsı cânândan olduğunu bilerek cefâlarını ihtimâle derler. İmdi nefis bu dört ölüm ile öldüğü vakit halk-ı cihân nefsinin ezâ ve cefâsından kurtulup diri olur.

“Dâr” (دار) ismindeki bir veliyy-i kâmile bir derviş gelip demiş ki: “Ey şeyh dünyâyı dolaştım, ne râhat ettim, ne de râhat etmiş bir kimse buldum. Geldim ki birkaç gün seninle âsûde olayım.” Hz. Dâr cevâben buyurmuş ki: “Ey derviş, niçin nefsinden el çekmedin ki, hem sen ve hem de halk-ı cihân râhat olalar idi?” “Cihânın diri olması” bu sûretle tefsîr olunabileceği gibi diğer bir ma’nâ ile de tefsîr olunabilir. O da budur ki: Her ferd-i beşer kendi kendine bir âlem ve bir cihândır ve bu cihânın hakîkî hayâtı rûh-ı insânî iledir. Hayât-ı izâfîsi ise rûh-ı hayvânî iledir. İmdi nefis diri oldukça bu cihânın hayât-ı hakîkisi yoktur ve ölüdür. Vaktâki nefis yukarıda zikr olunan ölümler ile ölür, rûh-i insânî dirilir ve bu sûretle de ölmüş bir cihân-ı hakîkî hayât bulur. Binâenaleyh nefsi öldür, zîrâ o nefis, efendisi olan rûh-i insânîyi öldürmüştür. Onu efendinin oğlu olan akla bende et!

------------------ 

Bu mana çerçevesinde Seyri Sülük eden bir salik her nefs mertebesinde ölür ve yeni nefs mertebesi onun ahireti olmuş olur. Ve bu her idrak ve hal değişiminde aynı şekilde ölür ve dirilir. Mürşidi Kâmil bu noktada dervişin Azrail’i olup hayvani olan ruhunu kabz eder ve yerine yenisini nefh eder ve bu nefhi ile İnsani Ruhun faaliyeti kendinde başlar. Bu yaşantıyı Yunus Emre K.S bir Nutku şeriflerinde şu şekilde ifade eder;

Azrâîl gelmiş cânıma, müşteri olmuş tenime, Ben Cânlar Cânı'nı bulmuşum, Azrâîl ne alasıdır?

Burada Canlar canını buldum dediği mürşidi Tabduk Emre dir ve ona zaten nefsini ruhunu canını teslim etmiş vermiş daha alınacak bir şey yok bende, diyerek çok sözü az bir kelam ile ifade etmiştir. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 12. Ayet

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً اِنَّا مُوقِنُونَ

(32/12) Velev terâ izi-lmucrimûne nâkisû ruûsihim ‘inde rabbihim rabbenâ ebsarnâ vesemi’nâ ferci’nâ na’mel sâlihan innâ mûkinûn(e) Diyanet Meali:

(32/12) Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! Gördük ve dinledik. Artık bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inandık” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/12) Görmelisin o mücrimleri rablarının huzurunda başlarını eğmişler: rabbenâ! Gördük, dinledik şimdi bizi geri gönder, salih bir amel işliyelim, zira yakîne erdik derlerken  

------------------

Ölüm halinin tadışı ile birlikte artık ne bir sır ne de bir perde kaldı, inanmayanların dahi inkâr edemeyeceği kadar gerçek olan yaşantıya geçilmiş olundu. Dünya hayatında iken Gayb olarak veya batın olarak adlandırılan yaşam artık zahir oldu ve burada kendi hakikatini anlamadan yaşayan ve hakkı inkâr edenlerin gaflet içindeki halleri yine aynı ile tekrar ettiğini görüyoruz. 

Artık ölüm vaki olmuş ve rablerinin huzuruna gelmişler ama halen Allahtan gafil bir şekilde “bizi geri çevir de salih amel işleyelim“ diyecekler. Huzuru ilahide ikin geri dönmeyi istemek yerine af ve mağfiret dileselerdi olmaz mıydı? Elbette olurdu ama Allah c.c. kendisine ortak koşanların günahlarını affetmeyeceğini Nisa 48 de belirtmekte, bu şirklerinden dolayı affedilmeyi akıllarına bile getiremediklerinden geri dönmeyi arzulayacaklardır. 

Ama artık emri teklifi ortadan kalktığından dolayı dünya hayatında iken elde ettiği ne ise onunla baş başa kalınacak. Bu ayetin bir de batıni olaraktan şu şekilde yorumlamak mümkündür;

Rablerinin önlerinde boyun bükmeleri aynı dolu bir başak tanesinin eğilmesi gibi düşüne biliriz. Fenafillah mertebesine gelen bir kişi de ameli salih vukuu bulmaya bilir. Kişi o evrede kendinde olmadığından dolayı rabbine niyaz eder ve yakîne erdim beni artık geri çevir demesi ile birlikte Fenafillahtan Bakâbillâh’a geçişi talep etmekte dir. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 13. Ayet

وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّ۪ٓي لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ

(32/13) Velev şi/nâ leâteynâ kulle nefsin hudâhâ velâkin hakka-lkavlu minnî leemleenne cehenneme mine-lcinneti ve-nnâsi ecma’în(e) Diyanet Meali:

(32/13) Biz dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/13) Hem dilemiş olsak elbette her nefse hidâyetini verirdik ve lâkin benden şu kavl hak oldu: «mutlaka Cehennemi bütün Cinne ve İns ile dolduracağım»   

-------------------

 Ayetin Kaynağı: Zat Mertebesidir.

Ayeti Kerime de geçen “ Dilemiş olsak elbette her nefse hidâyetini verirdik” ifadesinde hidayete erecek olan ruhun değil de nefsin olduğu açıkça anlaşılmakta dır. Ozaman Nefs nedir? ve nasıl hidayete ermekte dir? Şimdi kısaca bu sorulara yanıt bulmaya çalışalım.

Kur’ân-ı Kerîm’de insandan bahsedilirken en çok “Nefs” kelimesi kullanılmıştır. Bunun en temel sebeplerinden biri nefsin iki yönünün bulunmasıdır. Birincisi tabiatı yani unsurî yönü dört anasırı erbadan aldığı özellikleri itibariyle üzerine aldığı ahlaklar diye biliriz. Bu kısmı için ekseriyetle “Benim tabiatım bu” şeklinde ki ifade ile tanımlanır ve aslında nefsin terbiye edilmemiş halinin gösterir. Birde Ruha bakan yönü var orası ise latif tarafı ile ünsiyet Kur’ân ve insanlık tarafıdır da diye biliriz. 

Nefsin bu hallerinin daha iyi bilinmesi ve tanınması için onun yedi hali ve tavrı bulunmakta dır. Ve buna da 7 Nefs Mertebeleri ismi verilmiştir. Bunlar;

 1. Nefs-i Emmâre,

- Nefs-i Levvâme,

- Nefs-i Mülhime,

- Nefs-i Mutmeinne,

- Nefs-i Râdıye,

- Nefs-i Mârdiyye.

- Nefsi-i Safiye

Diye isimlendirilmiştir. Bu nefsimiz aldığı bu isimler de kaynağını yine Kur’ân-ı Kerîm den almakta dır, ilgili ayetleri kısaca görelim;

1. Nefs-i Emmâre (Kötülüğü Şiddetle Emreden Nefis) Bu mertebe, Kur'an'da ismiyle açıkça zikredilen bir nefs durumudur. Nefsin en ilkel, ham ve eğitilmemiş halidir.

- Ayet: Yusuf Suresi, 53. Ayet

وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

Okunuşu: "Ve mâ uberriu nefsî, inne'n-nefse le emmâretun bi's-sûi." Anlamı: "(Yusuf dedi ki:) Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefs, rabbimin merhameti olmadıkça, şiddetle kötülüğü emreder."

2. Nefs-i Levvâme (Kendini Kınayan Nefis) Bu mertebe de Kur'an'da ismiyle açıkça zikredilmiştir. Artık iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye başlayan, günah işlediğinde pişmanlık duyup kendini kınayan nefsin durumudur.

- Ayet: Kıyâme Suresi, 2. Ayet

وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

Okunuşu: "Ve lâ uksimu bi'n-nefsi'l-levvâmeti." Anlamı: "Ve (yaptığı kötülüklerden pişmanlık duyarak) kendini kınayan nefse yemin ederim."

3. Nefs-i Mülhime (İlham Alan Nefis) Bu mertebenin ismi Kur'an'da doğrudan geçmez. Ancak bu isimlendirme, Allah'ın nefse hem iyiliği (takvayı) hem de kötülüğü (fücuru) ilham ettiğini bildiren ayete dayanır. Artık nefis, ilahi ilhamlara açık hale gelmiştir.

- Ayet: Şems Suresi, 7-8. Ayetler

وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا - فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

Okunuşu: "Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ." Anlamı: "Nefse ve onu (en güzel biçimde) düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğünü (fücurunu) hem de takvasını (ondan sakınmayı) ilham edene yemin olsun ki."

4. Nefs-i Mutmeinne (Huzura Ermiş ve Tatmin Olmuş Nefis)

5. Nefs-i Râdıye (Allah'tan Razı Olmuş Nefis)

6. Nefs-i Mardiyye (Allah'ın Kendisinden Razı Olduğu Nefis) Bu üç yüce mertebe, Fecr Suresi'ndeki aynı pasajda doğrudan zikredilir. Bu ayetler, imanın en üst seviyelerine ulaşmış, Allah ile tam bir teslimiyet ve huzur içinde olan nefse yapılan ilahi bir çağrıdır.

- Ayet: Fecr Suresi, 27-28. Ayetler

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ - ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

Okunuşu: "Yâ eyyetuhe'n-nefsu'l-mutme'inneh. İrci'î ilâ rabbiki râdiyeten mardiyyeh." Anlamı: "Ey huzura ermiş (mutmain) nefs! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!"

7. Nefs-i Sâfiye (Saf, Arı ve Kâmil Nefis) Bu mertebenin ismi Kur'an'da doğrudan geçmez. Bu, alimler tarafından nefsin ulaşabileceği en son ve en kâmil noktayı ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu mertebenin ruhunu ve hedefini ifade eden birçok ayet olmakla birlikte, en temel dayanaklarından biri yine Şems Suresi'ndeki şu ayettir:

- Ayet: Şems Suresi, 9. Ayet

قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا

Okunuşu: "Kad efleha men zekkâhâ." Anlamı: "Andolsun ki, nefsini tertemiz kılan (tezkiye eden) kurtuluşa ermiştir." Nefs yedi tane değil bir tanedir ve onun yedi temel hali vardır. Kişi seyri sülük yoluna girer ve verilen zikir ve çalışmalar ile kendini geliştirdikçe üzerindeki menfi ahlaklar birer birer değişir ve yerin onların asli ve güzel olan ahlakları yer etmeye başlar. Bundan dolayı;

Hadîs-i Şerifte belirtilen; 

“men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu.” 

“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’i ne arif oldu.” Burada arif olunan bilinen, nefsin sadece “emmâre”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikat-i itibariyle bilinen “nefs”tir. 

Nefs Konusu hakkında daha çok şeyler yazıla bilinir, lakin bu kadarı ile yetinelim, daha ayrıntılı bilgi için İz-Terzibaba ‘nın İrfan Mektebi adında ki eserinin okunması faydalı olacaktır.

Nefsin bu halleri özetle anlaşıldıktan sonra onun süfli yönünden kurtula bilmesinin yegâne yolu Allah’ın o mahalline hidayet etmesi dir. Bu hidayet ise kimsenin elinde değildir yegâne hidayet sahibi Allah Teala Hazretleri dir. El-Hadi ismi de de en genel anlamda Allah’ın hidayete erdirme vasfını bize anlatmakta dır. Hidayet ile ilgili de bir iki ayet zikredelim;

Meryem Suresi, 76. Ayet

Bu ayet, hidayetin artan bir durum olduğunu bize açıkça anlatmaktadır.

وَيَزٖيدُ اللّٰهُ الَّذٖينَ اهْتَدَوْا هُدًى

Okunuşu: "Ve yezîdullâhullezînehtedev hudâ." Anlamı: "Allah, doğru yola girenlerin hidayetini artırır." Âl-i İmrân Sûresi (3-8- Ayet) Bu ayette ise kulun kavuştuğu hidayetten sonra tekrardan ayağının kayma ihtimaline karşın daima temkin ile yaşamını sürdürmesi gerektiğini anlatmakta dır. 

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ 

الْوَهَّابُ

Okunuşu: (3-8) Rabbenâ lâ tuziġ kulûbenâ ba’de iż hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahme(ten)(c) inneke ente-lvehhâb(u) Anlamı: (3-8) “Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalplerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, sen bol ihsan sahibisin.”

---------------

Hidayet Allahtan dır denildiğinde avamın aklına hem vesvese kabilinden “Bana da hidayet nasip etseydi bende güzel ameller işlerdim” diyerekten içinde bulunduğu nefsani halin müsebbibi olaraktan bilmeden de olsa gafilane bir şekilde Allah’ı suçlamakta dır. Bu türden suallere Mesnevide geçen bir bölüm ile cevap vermek yerinde olacaktır. Eğer bu irfani ilimlere vukufiyetimiz olmasa o’zaman bu ayetleri kendi mertebeleri ile değerlendiremeyip beşerî anlayışımız ile değerlendirmeye kalkışırız. 

Bu türden metinleri sadeleştirip çevirerek buraya aktarsak acaba daha mı faydalı olur diye bir iki çalışma yaptım lakin online yapay zekalar ile bunları anında sadeleştire bilmek hiçte zor değil ama cümle yapısı ve kelimeler bu sefer beşerî kurgu ile oluşmakta ve şarihin aktarmak istediği mana kayboluyor, ondan dolayı bu tür metinleri anlamak için biraz zahmete gireriz ama onunla birlikte bir Rahmette oluşacaktır. T.O.Muharrem Halil-İz.

Mesnevi-i Şerif Cilt 1 A.Avni Konuk Şerhi

------------------

625. Bu, cebir değildir; bu, ma’nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri lazarru’ içindir.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyitlere karşı vâki olacak bir suâl-i mukadderin cevâbıdır. Ya’ni birisi çıkıp diyebilir ki, mâdemki bizim ef’âl ve akvâlimiz Hakk’ındır ve bizler Hakk’ın âleti mesâbesindeyiz; şu hâlde biz akvâlimizde ve ef’âlimizde mecbûruz ve bizim irâdemizin ve ihtiyârımızın hiç hükmü yoktur. Bu suâlin cevâbını tavzîh için bir mukaddimeye ihtiyâç vardır.

Ma’lûm olsun ki, varlık dünyâda ve âhirette hep Hakk’ın varlığıdır. Bu vücûd-ı hakîkînin sıfâtı ve esmâsı vardır, zuhûr isterler. Zuhûr için de mutlakā keserât âleminin vücûdu lâzımdır. Halbuki nâmütenâhî olan vücûd-ı vâhid-i Hakk’ın muvâcehesinde, vücûdât-ı kesîrenin bi’l-istiklâl isbâtı kābil değildir. Binâenaleyh bu vücûd-ı vâhid-i hakîkî, mertebe-i letâfetden merâtib-i kesâfete tenezzül etmedikçe, âlem-i keserât tekevvün etmez. Nitekim bu hâle işâreten Ebu’l-Hasan Gūrî hazretle “Tenzîh ederim o Zât-ı Ecell ve A’lâyı ki, Zât’ını latîf kıldı, ona Hak tesmiye etti; ve nefsini ve Zât’ını kesîf kıldı, ona da halk dedi” buyurur. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber “Tenzîh ederim o Zât-ı ecell ve a’lâyı ki, eşyâyı izhâr etti; halbuki o Zât-ı Ecell, eşyânın “ayn”ıdır” buyurur.

İmdi, vücûd-ı vâhid-i hakîkî evvelen suver-i ilmiyyesinin mertebesine tenezzül etti ve bu mertebede sıfât ve esmâsının sûretleri sâbit oldu. Esmâ-i ilâhiyye ise, Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi’ gibi mütekābildir. Ve Hâdî isminin iktizâsı hidâyet olup, bu ismin mezâhiri mü’minlerdir. Mudill isminin iktizâsı da dalâlet olup, onun mezâhiri de kâfirler, fâsıklardır.

Bu suver-i ilmiyyeye “a’yân-ı sâbite” derler. Bunların bu mertebede vücûd-ı kesîf-i hâricîleri olmadığından Zât-ı Hak’dan ayrı olarak bir zuhûrları yoktur. Bundan sonra o vücûd-ı hakîkî, bu “a’yân-ı sâbite” hasebiyle gayriyet libâsına bürünerek, mertebe-i ervâha tenezzül etti. Ondan sonra yine bu suver-i ilmiyye hasebiyle “mertebe-i misâl”e ve ondan sonra da “esfel-i sâfilîn” olan “âlem-i şehâdet”e tenezzül eyledi; ve “âlem-i şehâdet”de zâhir olan her bir vücûd-i kesîf bir ism-i ilâhînin iktizâsına tâbi’ olup, onlardan bu ismin ahkâm ve âsârı gāliben zuhûr etti; ve insan ise sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olduğundan cüz’î ve küllî bilcümle esmânın mazharı oldu. Fakat mazhar olduğu esmâ-i külliyyeden birisi onun “Rabb-i hâss”ıdır ve onu terbiye eder. Meselâ “Rabb-i hâss”ı “Mudill” ismi ise, cümle mevcûdâtında onda gāliben bu ismin ahkâmı zâhir olur ve “Rabb-i hâss”ı “Hâdî” ismi ise, kezâlik onda gāliben, bu ismin ahkâm ve âsârı zuhûr eder.

İmdi Tekvîn Kelâm’a ve Kelâm Kudret’e ve Kudret İrâde’ye ve İrâde İlm’e ve ilim, ma’lûma tâ’bîdir ve ma’lûm “a’yân-ı sâbite”dir. Ya’ni Hak ilm-i ilâhîsinde sâbit olmayan “şey”in zuhûrunu irâde etmez ve irâde etmediği “şey”e de kudreti taalluk etmez; ve kudreti taalluk etmeyen “şey” dahi mevcûd olmaz.

Vaktâki efrâd-ı insâniyye bu âlem-i kesîfde tekevvün etti, sûretleri i’tibâriyle hepsi insan olduğundan, meydanda bir mîzân olmadıkça hakîkatlerini ve ma’nâlarını yekdiğerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu maksadın husûlü için peygamberleri vâsıtasıyla Hak Teâlâ “emr-i teklîfî”sini teblîğ etti. Binâenaleyh emir iki nevi’ oldu. Birisi “emr-i irâdî” ve diğeri “emr-i teklîfî”dir. “Emr-i irâdî”, Hakk’ın ilmine müsteniden vâkı’ olan irâdesi, ya’ni suver-i ilmiyye mertebesinde Hak’dan lisân-ı isti’dâd ile, kendilerinin “Hâdî” veyâ “Mudill” isimlerinden birisine mazhariyyetini taleb edenler hakkında, o sûretle sübûtuna Hakk’ın irâdesinin taallukudur. Diğeri de “emr-i teklîfî”dir ki, bu âlem-i kesîfde her ferdin isti’dâd ve kābiliyyeti temeyyüz etmek için, peygamberler vâsıtasıyla vâkı’ olan teklîfât-ı şer’iyyedir. Bu hakāyika nazaran kul, ezelde lisân-ı isti’dâd ile ne taleb etmiş ise, Hak onu vermiş ve bu âlem-i kesîfte de kezâ kul, irâde ve ihtiyârın, bu isti’dâdının sevkı ile fiilen isti’mâl edip, yine onu taleb etmiş ve Hak dahi kezâlik onu vermiştir. Binâenaleyh Hak tarafından cebir yoktur. Cebir ancak her mazharın kendi hakîkatinden kendisine vâkı’ olur. Bunların hey’et-i mecmûasını Hakk’ın cebbâriyyeti ihâta etmiştir; zîrâ vücûd-ı hakîkî Hakk’ındır ve kulun vücû du bu vücûda muzâf olan bir vücûddur. O halde dâimâ Hakk’ın cebbâriyyeti altında zebûndur; ve mahlûkātın Hakk’ın cebbâriyyeti altında zebûn olmasının hikmeti de, gayriyyet libâsıyla zâhir olan insanların mevhûm olan varlıklarını, vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde ifnâ için, kemâl-i zilletle tazarru’ ve niyâzları lâzım gelmiş olmasındandır.

------------------

Eğer Allah c.c dileyip herkesi hadi istikametinde var etmiş olsaydı ozaman bu dünyada melek olarak zuhur ederdik ve sadece Cemali isimler tecelli ederdi ozaman da burası dünya değil Cennet olurdu. Cemali isimlerin tecelligâhı Cennet Celali isimlerin tecelligâhı ise Cehennem dir. 

Bu dünya hayatı içeresinde kim hangi esmalar cihetinde bir hayat sürdürdü ise o ismiler de onu o istikamete taşıyacaktır. Buradan isimlerden kasıt Allah’ın Esmaları ile yüklenmiş olan insanlar bu esmaları nefsi emmaresi yönü ile faaliyete çıkartır ise Cehenneme layıktır ve nefsine zulüm etmiş olmakta, bu halde olanlar ile Cehennemi dolduracağım Haktır diye Ayeti kerime de ifade edilmekte dir. 

Allah kuluna rahmet için bahane ararken kul kendine veya bir başkasına zülüm etmek için bahane arıyor ise onun da gideceği elbette ki Cennet olmayacaktır. Bu ayette de insan ve cin birlikte anılmakta, kişi cinn’i olan yönünü yani mudil olan tarafını terbiye edemez ise ateşe tabi olarak yaşamasından dolayı ölümü ile birlikte cinler ile birlikte Cehenneme girecektir. 

Cennet veya Cehenneme kişi aslında daha dünya hayatında iken girmiştir. Düşüncelerine baktığında ne görüyor ve ne düşünüyorsa o istikamette de fiillerini oluşturduğundan dolayı burada ya ikilik ile alemi seyreder ve elde edemediği nasibinde olmayanlara erişemediğinin azabı içinde kıvranarak cehennemini var eder ve kendisini de oraya atar. Ya da İrfan ehlinin cennet bahçelerine girer ve orada ikram edilen meyvelerden gıdalanır ve daha dünyada iken İrfan Cennetine dahil olur. İleriki ayette bu konu tekrar ele alınacağından burada kısa kesiyoruz. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 14. Ayet

فَذُوقُوا بِمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۚ اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

(32/14) Fezûkû bimâ nesîtum likâe yevmikum hâzâ(s) innâ nesînâkum(s) vezûkû azâbe-lhuldi bimâ kuntum ta’melûn(e) Diyanet Meali:

(32/14) (Onlara şöyle denir:) “Bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Şüphesiz biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedî azabı tadın!” Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/14) Şimdi tadın bakalım o bu gününüzün likaâsını unuttuğunuzdan dolayı, biz de sizi unuttuk, ve tadın huld azâbını o yaptığınız amel sebebiyle   

------------------

Ehli irfan akıl bilici, nefs ise tadıcı dır demişler. Ebedi azabı tadacak olan ise yine bizim nefsimizdir. Bu dünya hayatında iken nefsaniyeti doğrultusunda bir hayat sürdürerekten nefsinin asli kimliğinden habersizce yaşayıp bu azabı unutanların tadacağını belirtmekte. 

Ayette geçen unutma ifadesini inceleyelim. Rasûlûllâh s.a.v efendimiz şöyle buyurmakta;

"İnnallâhe tecâveze lî an ümmetî el-hatae ven-nisyâne ve mestükrihû aleyh." Anlamı:

"Şüphesiz Allah, ümmetimden hatayı, unutmayı ve zorlandıkları şeylerin (sorumluluğunu) kaldırmıştır." Ozaman ayette geçen unutma ile hadisi şerifte geçen unutma arasında fark var. 

İsra Suresi 15. Ayette;

مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا

Meni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih i vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(k) vemâ kunnâ mu’ażżibîne hattâ neb’aśe rasûlâ n “Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir Peygamber göndermedikçe, hiç kimseye azab edecek değiliz.” Ozaman ayette geçen unutarak azaba uğrayacak olanlar dünya da iken kendilerine bir uyarıcının gelmesine rağmen bile isteyerek günahında ısrarcı olanların uğrayacağı azaptan bahsediyor. Bunlara dışarıdan (Enbiya ve Evliya) uyarıcılar gelmesine rağmen ve içeriden de vicdanlarının da kendilerini uyarmalarına rağmen nefsani yaşamlarında ısrarcı olmaları onlara ölümü ve ebedi yaşam yurdunu unutturmuştur. 

Mücâdele Suresi 19. Ayette:

اِسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَاَنْسٰيهُمْ ذِكْرَ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ

İstahveże ‘aleyhimu-şşeytânu fe-ensâhum żikra(A)llâh(i)(c) ulâ-ike hizbu-şşeytân(i)(c) elâ inne hizbe-şşeytâni humu-lḣâsirûn(e)

“Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. Onlar, şeytanın hizbi (taraftarı)dir. İyi bilin ki şeytanın hizbi kaybedecektir.” Bu tür durumda olanlalar eğer Allah’ı hatırlayacak olsalar yaptıklarını yapamayacak ve vicdan azabı çekeceğinden Allah’ı da tadacağı azabı da unutmayı bile isteyerek seçerler. Bu unutmanın neticesi de unutulmak olacaktır.

Hadisi şerifte geçen unutma ise bilinçli bir unutma değil dir. Unutarak hata yaptığında bir müddet sonra hatırlar ve o hatasından dönen kişilerin yaptıkları hatalar dır. Buna örnek olarak ise Salat esnasında unutularak veya bir farzı geciktirmek neticesinde Secdeyi Sehiv yapılması dır. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 15. Ayet

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ 

(32/15) İnnemâ yu/minu bi-âyâtinâ-llezîne izâ zukkirû bihâ harrû succeden vesebbehû bihamdi rabbihim vehum lâ yestekbirûn(e)

Diyanet Meali:

(32/15) Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tespih edenler ve büyüklük taslamayanlar iman ederler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/15) Bizim âyetlerimize öyle kimseler imân ederler ki onlarla va'z edildikleri zaman secdelere kapanırlar ve rablarına hamd ile tesbih ederler de kibirlenmezler   

-------------------

Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.

“İnnemâ yu/minu bi-âyâtinâ-llezîne” Ayeti Kerimede ki iman kelimesi üzerinde biraz duralım. 

İman : Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki emn (emân) kökünden türeyen îmân “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir.

Öyleyse iman kelimesi en temelde emin olmak anlamını taşımaktadır. Emin olma veya güven duymak gibi haller ise kalb ile alakalı olan bir saha dır ve zahiri bir nesneye veya görünür olana değildir iman. Örneğin; imanın şartlarına baktığımızda hepsi gaybi dir, içlerinden peygambere iman kısmı zahiri gibi görünse de onun nübüvveti ve Resul oluşuna iman yine gaybi dir. İslam’ın şartları ise fiili yani ameli dir. Bu ayrımı şu ayeti kerime ile daha iyi anlaya biliriz;

Hucurât Suresi 14. Ayet

قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّاۜ قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُٓوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْا۪يمَانُ ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Kâleti-l-a’râbu âmennâ(s) kul lem tu/minû ve lâkin kûlû eslemnâ velemmâ yedḣuli-l-îmânu fî kulûbikum(s) ve-in tutî’û(A)llâhe verasûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey-â(en) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

“A'râbîler iyman ettik dediler de ki: siz henüz iyman etmediniz ve lâkin henüz iyman kalblerinizin içine girmemiş olduğu halde islâma girdik deyin ve eğer Allaha ve Resulüne itâat ederseniz size amellerinizden hiçbir şey eksiltmez, çünkü Allah gafur, rahîmdir.” Ayetten de anlaşılacağı gibi İman ehli olanlar aynı zamanda İslam’dır, ama her islâm olan İman ehli değildir. Belki taklidi bir imanı vardır ama onunda ona bir faydası olmaz.

İmanda ikilik esası vardır. Yani İman edilen ve iman eden vardır. Gelen bir haberin güvenilir olup olmadığına kişi evvela habere değil haberi getirene bakar. Haberi getiren güvenilir olmayan birisi ise söylediğinin ne ehemmiyeti olabilir ki. İşte Rasûlûllâh s.a.v efendimizin ilk vasfı ve aldığı isim Muhammed ’ül Emin idi. Öyle ki müşrikler dahi onun eminlik vasfından emindiler. Burada şu hadiseyi de nakletmekte fayda olacaktır;

“ Mekkeliler den Aleyhi salatu ve selam Efendimize kıymetli olan eşyalarını emanet etmeyen neredeyse kimse yoktu. Hicret emri nihayet kendisine de geldikten sonra, kendindeki emanetleri sahiplerine vermesi için yerine Hz. Ali k.v efendimizi bıraktılar ve kendi yatağına yatmasını istedi. Rasûlûllâh s.a.v efendimiz de yol arkadaşı Hz. Ebu Bekir r.a ile yola çıktılar.” Bu hadisenin ayrıntıları siyer kitaplarında mevcuttur. Biz efendimizin eminlik vasfının ne derecede olduğunu bir katre misali anlatmaya çalıştık. 

İz-Terzibaba ’nın “İslam – İman – İhsan – İkan” adında ki eserinden bu mertebeler ile ilgili ayrıntılı bilgi bulunmakta dır. Ayrıca kitabın ismi bir sistemi de bize anlatmakta. Ve sıralamada ikinci sırada iman var ve buda ikilik sisteminde Allah’ı anlama, anlatma ve inama dır. Bu dahi büyük bir kemâlâttır, o dönemi düşündüğümüz de ve evvel ki kavimlerin hallerine baktığımızda çok ilahlıktan tek bir Allah’a inanmaya davet ve bunu kabul etmek büyük bir inkılaptır.

Bugünün insanları belki Lat ve Uzzaya secde etmiyorlar gibi görünse de Putlarımızın isimleri değişti sadece dersek abartmamış oluruz. Gönülde hak sevgisinin önünde ne varsa farkında olmadan onu ilah edinmiş ve ona kulluk ediyoruz dur. Başımız dara düştüğünde Allah’a ya da yetiş ya Rasûlûllâh mı diyoruz yoksa anne baba , amca-dayı mı diyoruz. Yani neye, nereye ve kime sığınıyoruz ona baktığımızda Allah’a olan imanımızı da tartıya koymuş oluruz. 

Bu insanlardan yardım almayacağız anlamına gelmiyor, onlardan yardım isterken veya alırken alışverişi hak ile yaptığımız idrakini ve şuurunu terk etmeyeceğiz, sebeplere tesir yüklemek şirki hafi olarak nitelendirilmiştir. İşte idrakte hep hak ile görüntü de hep halk ile olmak tevhid şuuru ile yaşamaktır.

Evet buraya kadar özetle imanı anlatmaya çalıştık, peki neye iman ediyorlar diye belirtiliyor ‘Bizim Ayetlerimize’ diyor Cenab-ı Hakk. Burada ayeti iyi idrak etmemiz gerekiyor şeriat mertebesi ile tarikat mertebesin de sadece Mushaf’ı Şerifte yazılı olan ayeti kerimelere iman olarak anlaşılır ve doğrudur da. Giriş bölümünde Kur’ân-ı Kerîmin mertebeleri hakkında bilgi verilmişti tafsili bilgi o kısımda bulunmakta dır. Buradaki “bizim ayetlerimize” iman edenleri farklı bir anlayış ile değerlendirecek olursa ozaman Allah’ın alemde ki tecellilerinin işaretlerine olan iman dır anlamına gelir. Ayrıca bizim demesi ise esma ve sıfatları ile olan tecellilerine iman edilmesinin yanı sıra buradaki biz ifadesi aynı zamanda insanı kamile de işarettir. T.O.Muharrem Halil-İz.

-----------------

 (Âyet)

 (1) Eser.

 (2) Kimsenin inkâr edemeyeceği açık delil. Nişân. 

Alâmet. İşaret. 

 (3) Menzil, mekân (4) Kûr'ân-ı Kerîm'de ki, her bir cümle. Mânen uyanmağa, sebep olan hâdise. (Kûr'ân-ı Kerîm'de (6236) âyet vardır. Kaynak:Diyanet İşleri Bşk.

 Diğer bir ifade ile de, diyebiliriz ki!

 (Âyet) “Zât-ı mutlak’ın Zât-ı mukayyed ve Teşbîh mertebesi itibariyle, o mânâ da, Kûr’ân-ı tafsîlî olan bu âlem de görünmesinin ismidir.” İz-Terzibaba ‘nın 28-Kur’an da Tesbih ve Zikir

----------------- 

Şöyle bir misal verelim; diyelim ki Adana’dan İstanbul’a araba ile seyahat edeceğiz ve yola çıktık Ankara’ya yaklaşınca İstanbul’a dönüş levhası göründü ve kaç km kaldığı da yazılı. Levhayı gördüğümüzde İstanbul’a gidilecek yolun levhası İstanbul’a işaret ediyor İstanbul’a gelindi demiyor, aynı şekilde ayetler okunduğunda kast edilen mana anlaşılmıyor eğer Arapça bilgisi var ise o kelimelerin karşılıklarını yani dil bilgisi ile tercümesini okuyup biliyor. 

Manası için Rab’ca bilmesi gerekmektedir. Ayetlere bakan kişi kendi mertebesi kadar ayetlere mana yükler. Yüklediği manalar da yükleyeni bağlar. Bu ayette ayetlere iman edenlerin hallerini anlatıyor lakin bundan biraz daha ileriye gitmek isteyen seyri sülük ehli için bir başka ayet başka bir işaret ile bize hedef göstermekte.

Fussilet Suresi 53. Ayet

سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehu-lhakk(u)(k) eve lem yekfi birabbike ennehu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un).

“İleride biz onlara hem âfakta hem nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki nihayet onun Hakk olduğu kendilerine tebeyyün edecek, kâfî değilmi bu ki rabbın her şey'e şâhid” Bu ayeti kerimenin işaret ettiği hakikatleri ile ile ilgili biligi için İz-Terzibaba Fussielet Suresi kitabına bakmaları yerinde olacaktır.

Kaldığımız yerden devam edelim “izâ zukkirû bihâ harrû succeden” burada Âdem a.s secde eden meleklerin âdem a.s daki uluhiyet işaretlerini görmeleri hasebiyle ona secde ettikleri de rivayet edilir. Aynı onun gibi Allah’ın zahirde ki ve batındaki işaretlerini görmüş ve idrak etmiş olan İnsanı kâmillerin halka verdiği öğütler ile ona iman etmiş olurlar ve kabullenmeleri onların secdesi olmuş olmaktadır diye biliriz.

" vesebbehû bihamdi rabbihim vehum lâ yestekbirûne" Rabbinin hamdıyla tesbih ederler" ifadesini daha iyi anlamak için ilk önce hamd mertebelerine bakalım. İz-Terzibaba’nın 35-1 Fatiha Suresi Kitabından özetle buraya aktarıyoruz T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

"Hamd" ve Mertebeleri:

1. Mertebe: Şeriat Mertebesi (Beklentili Şükür) Bu aşama, nimetlere karşılık bir teşekkür ifadesidir. "Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifadesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz." Bu, "al gülüm ver gülüm" karşılıklı bir alışverişe benzetilir ve beklentili bir muhabbet içerir. Burada mutlak muhabbet yoktur.

2. Mertebe: Tarikat Mertebesi (Maddi Beklenti Olmadan Övgü) Hamdın lügat anlamı olan "övme"nin öne çıktığı bu aşamada, maddi bir karşılık beklenmez. "Hamd Allah’a mahsustur" denilerek dünyaya ve ahirete dair beklentilerden arınmış bir övgü başlar. Ancak, bu mertebede hâlâ "ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifade etmektedir ve bu da ikiliktir."

3. Mertebe: Hakikat Mertebesi (Kulun Acziyeti ve İlahi Hamd) Bu mertebede "Lillâhi" ifadesinin anlamı değişir. "Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar." Kul, Allah'ı gerçek anlamda övmekten aciz olduğunu idrak eder. Hz. Muhammed'in (s.a.v) "lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike" (Ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum) hadisi, bu mertebenin özünü ifade eder. Sonsuz ve sınırsız bir varlığı övmenin beşer aklının kapasitesini aştığı anlaşılır.

4. Mertebe: İnsan-ı Kâmil Mertebesi (Allah'ın Kulu Övmesi) Bu, hamdın en şerefli mertebelerinden biridir. "Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek 'Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum' diyor, işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı 'insân-ı İnsân’a' anlatıyor." Ayet-i Kerime "Halekal Âdeme alâ sûretihi" (Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti) bu mertebenin temelini oluşturur. Burada kastedilen "sûret", Allah'ın esma, sıfat ve fiillerinin insan üzerinde mutlak tecellisidir. Dolayısıyla Allah'ın, kendi tecellilerini taşıyan insanı övmesi doğaldır. "İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma" (Ahzab, 33/56) ayeti, bu övgünün peygamber (s.a.v) şahsında tüm insanlara yönelik dir.

5. Mertebe: Makam-ı Mahmud Mertebesi (Bütün Varlıkların Yöneldiği Merkez)

"Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekamen Mahmuda;" (İsra, 17/79) ayetiyle açıklanan bu mertebe, "Hamd edilen" makamdır. Makam-ı Mahmud, varlıkların zuhur ve tecellisinin meydana geldiği, bütün varlıkların kaynağını, feyzini ve nurunu aldığı merkezdir. İnsan-ı Kâmil'in diğer adı olan Hakikat-i Muhammedi bu makamla özdeşleşir. "Ne var âlemde, o var Âdem’de" hakikatiyle, her bireyin kendi bünyesinde de Makam-ı Mahmud mertebesi bulunmaktadır.

6. Mertebe: Liva il Hamd Mertebesi (Hamd Sancağı) Peygamber Efendimiz (s.a.v) için dikilen "Liva il Hamd" sancağı ile ifade edilen bu mertebe, "Efdalü'z-Zikri Lâ İlahe İllallah ve Efdalüd'Dua Elhamdülillah" sözüyle zikrin ve duanın en faziletlisinin hamd olduğunu belirtir.

7. Mertebe: Tüm Varlıkların Hamdı (Rab'larının Hamdıyla) Bu mertebe, "ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdihi ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm" (İsra, 17/44) ayetiyle açıklanır: "Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tesbih etmesin fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız." Tüm varlıkların kendi hamdlarıyla değil, Rab'larının hamdlarıyla hamd ettiği bu mertebe, hamd hakikatinin esasını oluşturur.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, burada Rabb kelimesinin de üstünde durmamız gerekiyor, âlemlerin Rabbi dediğine göre, bir Rabb var bir de âlemlerin Rabbi yani Rabbül Erbab Allâhu Teala Hz.leri var. Âlemlerin Rabbi olması dolayısıyla bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini terbiyesinde tutan, bütün bu âlemleri idare eden, mutlak tasarruf sahibi olan Allahu Tealâ Hz. leridir.

 "Vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard" (Bakara, 2/255) ayetini örnek göstererek, Allah'ın evreni içten ve dıştan kuşattığını, varlığın her zerresinde mevcuttur.

Allah'ı anlamak için iki yönünün ayırt edilmesi gerektiği gerekir: "Zat-ı Mutlak" (a'maiyyet hali, idrak edilemez) ve "Zat-ı Mukayyed" (âlemlerde belirli vasıflarla tecelli eden, idrak edilebilir). Tefekkür Zat-ı Mutlak'a kapalı dır, ancak Zat-ı Mukayyed yönüyle Allah'ı anlamamız gerekir. A'maiyet hali, Allah'ın geçmişteki "gizli hazine" halini ve dünya hayatından önceki berzah benzeri bir yaşamı da olabilir.

8. Mertebe: Ahirette Livail Hamd Sancağı Altına Sığınmak

Bu son mertebe, ahiretteki "Livail Hamd" sancağının altına sığınmaktır. Bu hakikatleri dünyadayken idrak edenlerin, aslında şimdiden bu sancağın kapsamına girmiş dir.

2. Hamdın Üç Farklı Yönü: hamdın üç temel yönünü vardır:

Hakk'tan Hakk'a (Hâmid ve Mahmud Olan Allah): Gerçek hamdı Allah'ın kendisi yapar. O hem "Hamdedici" (Hâmid) hem de "Hamdedilen"dir (Mahmud). Halkıyyet hükmü bu mertebede yoktur.

Hakk'tan Halka (Allah'ın Kulunu Övmesi): Yukarıda dördüncü mertebede detaylandırıldığı gibi, Allah'ın kendi tecellisi olan insanı övmesidir.

Halktan Hakk'a (Kulun Allah'ı Övmesi): Beşer idrakiyle yapıldığında en zayıf olanıdır. Birinci ve ikinci mertebelerde kısmen bu durum açıklanmıştır.

3. Hamdın İlahi Mertebelere Göre Beş Mertebesi: Metin, hamdın ilahi mertebeler itibarıyla beş farklı anlayışını da sunar:

Ef'âl (Fiiller) Mertebesi Hamdı Esmâ (İsimler) Mertebesi Hamdı Sıfat (Nitelikler) Mertebesi Hamdı Zât (Öz) Mertebesi Hamdı İnsan-ı Kâmil Mertebesi Hamdı

------------------

Hamdın 8 mertebesini inceledikten sonra ayette geçen “vesebbehû” Tesbih ederler ifadesindeki tesbih kelimesini inceleyeceğiz. Tesbih kelimesi ile zikir kelimesi şeriat ve tarikat mertebesinde ekseriyetle aynı mana da olduğu düşünülür. Şimdi tesbih kelimesinin anlamlarını ve hakikat mertebesi itibariyle ne anlama geldiğini İz-Terzibaba ‘nın 28-Kur’an da Tesbih ve Zikir adlı eserinden özet alıntılar yapacağız. Konun daha iyi anlaşılması için kitabın tamamının okunması faydalı olacaktır. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

“Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan   "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir. 
SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz) SEBBEHA: Tesbîh etti. 

YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.

TESBİH: Tesbîh etmek.

SEBBİH: Tesbîh et/emir.

Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.

"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı ol­mak anlamında da kullanılır.

Sübhân, Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır. 

Tesbîh kelimesi, bir yönüyle “isim” ancak faaliyet yönüyle “fiil” olduğu görülmektedir. Ama “zikir” doğrudan doğruya “fiil” kelimesidir.

Tesbîh dediğimiz zaman, aklımıza evvelâ bir malzeme, “taneli tesbîh” gelmektedir. Ancak “tesbihat” dediğimiz zaman bu ismin fiiline dönüşmüş olduğunu görüyoruz. İşte evvelâ bu noktayı meydana getirip yapmaya çalıştığımız “tesbîh çekme ve ya tesbîhat yapma,” mânâsını ona göre düşünmemiz gerekmektedir diyebiliriz.

"tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiği belirtilmiş idi. 

(Suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak.) Yâni! "tesbîh" Mânâ âlemine tefekkür ile dalıp gözümüzün var zannederek gördüğü benlik ve varlığımızdan soyunup gözden kaybolarak hakk’ın varlığına akıp gitmemiz ve onda fânî olmamızdır. Bu ise fiil değil kûds-î bir tefekkür yaşamıdır.

Şimdi şöyle diyebiliriz.

Tesbîhât, Melekî’dir, mülkî değildir. 

Tenzîh’tir, teşbîh değildir. Tefekkür idrâkinde oluşan derinliği olan ve Hakk’ta fânî olan bir yaşam hâlidir. Fiilî-kesif değil, lâtiftir. Mertebesi, Beytül-Makdis Ve Kûds-ü şerif, diye ifâde edilmiştir. 

Ancak bu mertebeler (2/149) Ve her nereden çıkarsan hemen yüzünü Mescid’il Haram tarafına döndür. Âyet-i kerîmesi geldikten sonra Kâ’be-i Mazzama’ya nakledilmiştir. 

Bu hususta daha geniş bilgi, (Sûre-i feth) isimli kitabımızda mevcuttur, dileyen oraya da bakabilir. 

Zikr, ise Mülkî- insân-î- irfân-î ve kesif’dir, melek-î değildir. Bütün mertebeleri kapsamı altına almaktadır. Tenzîh-i, teşbîh-i birleştirip, Hakk ile bâkî, bakâbillâh’ta tevhid etmek’tir. Mertebesi, Beytullah, mescid-el Haram, Kâ’be-i Muazzama, olarak ifade edilmiştir.

Yâni Ulûhiyyet mertebesinden ef’âl-şehâdet mertebesi’ne kadar olan sahada faaliyettedir. 

Zikreden veya tesbîh çeken bir kimse idrâk ve irfan sahibi ise, zikr veya tesbihat yaparken kullandığı virdlerinin hangi sınıfa-mertebeye girdiğini bilir ve anlayışını ona göre yönlendirir. Bu ise oldukça yüksek bir irfaniyyet işidir. Tekrar edelim.

Zikr, her türlü sahada faaliyete geçmektedir. Yâni şeriat mertebesinin zikrinden, Ulûhiyyet mertebesinin zikrine kadar faaliyet sahası göstermektedir. 

Tesbîh ise yukarıda da belirtildlğl gibi (kûdsiyyet) üzere tanıtım, eğitim ve öğretim faaliyeti’dir, diyebiliriz. İşte bu hususları göz önünde bulundurarak okuduğumuz tesbih veya zikr hakkındaki bir Âyet-i Kerîme veya Hadîs-i şerif hangi mertebeden bahsediyor ise o mertebenin kûdsiyyet-i veya hakikat-i üzere olan bir idrakle tesbih veya zikrimizi yapmamız gerekmektedir. İşte o zaman biz gerçekten Zikrediyor veya tesbîh ediyoruzdur. Aksi halde kendimizde taklid-î ve kelâm-î tesbîh ve zikirden sadece bir duygusal hâl meydana gelir, karşılığında sevap kazanırız, çok güzel olur, bunun neticesinde belki cennete de gidebiliriz, ancak ne kendimizi ve ne de Rabb-ı mızı tanımış olamayız. Kendini bilmeden tanımadan cennet ehli olmak ise gafletten başka bir şey değildir. Kişi neye talip ise netice de oraya ulaşır. Hakk yolcusu Hakk’a cennet yolcusu cennete cehennem yolcusu da cehenneme dir.

------------------

"Rabbının Hamdıyla Tesbih Ederler" Ne Demektir?

Ayetin bu kısmında bir halin veya mertebenin tarifi var yani bir topluluğun bilinçli ve şuurlu yaşantısını tarif ettiğini görüyoruz. Ne yapıyorlar? Tesbih ediyorlar, peki neyi Tesbih ediyorlar? Hamd ile tesbih ediyorlar, ozaman en son soru geliyor, Hamd ile tesbihi neyle ve nasıl yapıyorlar? Rab’ının hamdı ile tesbih ediyorlar.

Yukarıda Hamd ve tesbih kelimelerini inceledik şimdi ise özetle Rab Nedir ona bakalım.

Rabbın bilinmesi Efendimiz a.s lisanı ile kişinin nefsini bilmesine bağlanmıştır. Ozaman nefsini bilmeyenlerin yapa bileceği bir hamd değil bu. Nefsi bilmek de basit anlamda kalıbımıza ait olan nüfus cüzdanı bilgileri ile sınırlı değil dir. İşin o kısmı kişilerin birbirlerinden ayırt edilmesi için gerekli bir uygulamadır. Lakin nefsin asliyetini bilmek için kişinin Hakiki bir mürşidi kamilden beslenmesi gerekecektir. Ancak ozaman nefsinin hakikatini bilecek üzerindeki hasletlerin aslında beşerî olan benliğine değil de kendindeki güzelliklerinin rabbinden kaynaklandığını bir irfan eğitimi ile de müşahedeye geçecek ve nefsini bu sayede temizleyenler yani sonradan elde edilen arızi beşerilikten arındıktan sonra nefsini bilecektir.

Konu buraya gelmişken bir tespitte bulunalım, günümüz insanında şöyle bir yanlış kanaat bulunmakta. Dervişliği taç ve hırka zanneden evliyalığı cübbe ve sarıktan ibaret olduğunu düşünen ve bu iki hasletin tezahürünün de bu kılık kıyafet ile kayıtlanması gerektiğini zan eden bir müslüman profili var günümüzde. Aslında her devirde bu şartlanma olsa gere ki Yunus Emre dahi;

Dervişlik olsaydı tâc ile hırka, Biz dahi alırdık otuza kırka.

Demiş. 

Bunun yanı sıra derviş veya sûfî kesimde ise geçmiş yıllardaki tekke yaşantılarının anlatıldığı menakıpları okumak ve dinlemek ile mest olup yapılan riyazatlar ile ancak dervişliğin yaşanacağı hayaline kapılmaktalar. Bu her iki kesime de özetle şunu diye biliriz;

Kılık kıyafetler bölgesel ve folklorik dir mutlak değildir. Ama zorunlu olan tesettür kısmı yani hem erkek hemde kadın için olanı, şeriat mertebesi itibariyle tarif edilmiştir, ama o tesettürün nasıl olacağı hangi kıyafet ile olacağı hakkında bir dayatma yoktur. Peygamber efendimiz Risâlet’inden önce de aynı kıyafet ve şekli şemaili şerifi aynıydı risâleti gelmesinden sonrada aynıydı. Diyelim ki efendimiz a.s İskoç halkının içinde zuhur etmiş olsaydı ve onların giyindiği gibi de risâlet’inden önce giyiniyor olsaydı da risâletinin gelmesi ile birlikte cübbe ve sarık libasına bürünseydi ozaman farza yakın bir sünnet olurdu. Ama maalesef bugün o kıyafete bürünmeyene evliya diyemeyen ve göremeyen bir müslüman güruhu var.

Diğer dervişan grubuna baktığımızda ise tekkede riyazât çıkarıp halvete girmek kolaymış zannedilmekte, lakin bu olmadan ve bu yapılmadan dervişlik olmaz diye bir şartlanma oluşmuş ve kişilerde kendindeki bu şartlanmayı aşamadığından dervişlik ya da sufilik yönünü hiç kemale erdiremiyorum veya olamıyorum düşüncesi saplantı haline gelmiş bulunmakta.

Peki işin aslı nedir diye baktığımızda, Cenabı Hak o döneminde o şekilde ki bir kemalatı ve yaşantıyı murad etmiş ve onu tatbik ettirmiş. Peki Riyazât Nedir? Halvet Nedir?

Riyazâtı İmam-ı Gazali dört gruba ayırmıştır; 

1- Az Yemek (Kıllet-i Taam): Sadece hayatta kalacak kadar ve helal gıdalarla beslenmek, mideyi tıka basa doldurmaktan kaçınmaktır. Çok yemenin gaflete, uyuşukluğa ve şehvetin artmasına neden olur.

2- Az Uyumak (Kıllet-i Menam): Geceleri ibadet ve zikirle geçirmek için uykuyu en aza indirmektir.

3- Az Konuşmak (Kıllet-i Kelam): Gereksiz ve boş sözlerden kaçınmak, dili yalandan, gıybetten ve faydasız konuşmalardan korumaktır. Bunun yerine tefekkür ve zikirle meşgul olmak.

4- İnsanların Ezasından Uzak Durma ve Onlara Katlanma (Uzlet anil-enam): Bu ilke, hem insanlardan uzaklaşarak onlarla gereksiz teması kesmeyi (uzlet) hem de mecburi durumlarda onlardan gelebilecek sıkıntılara sabır göstermeyi (tahammül) içerir.

Günümüzde bunları uygulamak için ise bir tekkede halvete girmeye ihtiyaç yoktur, sağlam bir iradeye ihtiyaç vardır. Bunu da yaparken kişi kendi sosyal statüsünü gözeterek kendi nefsine bunu uygulaya bilir. Eski dönemlerde yarım gün tarlada çalıştıktan sonra yapacak işi olmayanlar tekkeye gider orada vaktini geçirirmiş. Veya tekke hayatını tercih eder bir tekkeye kapanır ve orada bir rehberin gözetiminde bir hayat sürdürür idi. Şimdi is içinde bulunduğumuz asrın başlarında tüm dünya bir Sanayi devrimi adı verilen bir sanayileşme toplumu oldu ve sosyal olaraktan günün 8-12 saatini dışarıda çalışmak ile hayatiyetini sürdüre bilmekte ve çoğu kişide ağır şartlarda çalışmak durumunda kalmakta dır. Ayrıca yasalar gereği de tekkelerin kapatılması o sistemin artık umumi uygulamasının da kalkması anlamına gelmekte dir. 

Peki bu asır da insanlar nefislerini nasıl terbiye edecekler? El cevap, bir kamilin nefesi ile. Yani bir mürşidi kamilin sohbeti İrfanına dahil olmak ile geçmiş yıllarda 40 yıl riyazât yapmanın sonunda elde edeceği irfana bir irfan ehli yani hakikat ehli bir mürşidi riyasetinde kimi 4 saatte kimi 4 yılda irşat oluverir. Eğer bu irfaniyete erişemez ise maalesef dünyada oyalanmış olur. 

Bu irfan eğitimi tahsil edilmez ise ozaman nefs bilenmemiş ve rab bilgisi de hayalde kalmış olur nedeni ise kişinin kendisi de hayalde olduğundan tahsil ettiği her türlü bilgi veya ilmi çalışma vehminden kaynaklı olan benliği ile değerlendirecek. Ondan dolayı ayetin bu bölümünde bahsedilen rabbinin hamdı ile tesbih ederler kısmı hep nefsi ile hamd eder haline gelecektir. Halbuki çok muazzam bir ifade ile bize bir hedef ve ufuk veriyor ayeti kerime Rabbinin hamdı diyor, nefsi ile demiyor. 

Bu hakikatleri idrak ettikten sonra, kişinin nefsi ve beşerî kimliği ortadan kalkar. Bu durumda yaptığı tesbih, artık kendi benliğine ait bir fiil olmaktan çıkar ve "Elhamdülillah" hakikatiyle, kul ismi altında Rabb’in yaptığı bir hamd haline gelir.

Rabbinin hamdıyla tesbih eden kişi, ancak o zaman secde ehli olur. Secde, "mahfiyet-fenafillâh-İseviyet" mertebesidir. Burada üç farklı rab idrakinden ve anlayışından da bahsetmemiz gerekecek şöyle ki;

Rabb-ül Erbab (Mutlak Rab): Bu, "rablerin Rabbı" olup, bütün alemlerde meydana gelen oluşumların kaynağıdır. Gerçek Rab olarak, kişinin en nihai yönelmesi gereken mertebe dir Zata işarettir.

Rabb-ı Hass (Özel Rab): Her varlığın kendine ait, tesiri altında olduğu bir ilahi isim (esma-i ilahiye) vardır ve bu isim o varlığın Rabb’ıdır. Kişi, çoğu zaman hayalinde yarattığı bu "Rabb-ı hass"a ibadet eder. Çocukların annelerine yönelmesi gibi, ilk gidilen yer Rabb-ı hass olur.

Nefsi Hayali Rab: Kişi kendi tasavvurunda var ettiği Rab ile yaşar ve ibadet eder. Bu durum "hayali rabbe ibadet" olarak adlandırılsa da, Cenab-ı Hakk'ın "Ben kulumun zannı üzereyim" buyurmasıyla bu ibadeti dahi kabul ettiği belirtilir. Ancak irfan ehli için asıl olan, bu hayali Rabb’ten sıyrılıp Rabb-ül Erbab'a ulaşmaktır.

Sonuç olarak, "Bi hamdi Rabbi" ifadesi, kişinin manevi gelişiminde kendi benliğinden arınıp, Rabbinin varlığıyla ve Rabbinin idrakiyle hamd ve tesbih etme makamına ulaşmasını, yani "Rabbin hamdıyla hamd" etmesini ifade eder. Bu mertebede dil ile zikirden ziyade esmaların enfüste ve afakta ki faaliyetlerinin müşahedesi olur ve bu görüş kendinde mahviyeti uyandırdığından kibirlenmez ve secde ehli olur. T.O.Muharrem Halil-İz.

-------------------

32- Secde Suresi 16. Ayet

تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاًۗ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

(32/16) Tetecâfâ cunûbuhum ani-lmedâci’i yed’ûne rabbehum havfen vetame’an(s) vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e) Diyanet Meali:

(32/16) Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve ümit içinde dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcarlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/16) Yanları yataklarından uzaklaşır, rablarına havf ve tama' ile duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak eylerler

------------------

 Ayetin Kaynağı: Ef’al mertebesi kaynaklı bir ayettir.

“Onların yanlarının yataklardan uzaklaşması” iki manaya işaret etmekte dir diye biliriz. Birisi gece uykusundan kalkıp rablerine karşı korku ve ümit içerisinde niyaz da bulunurlar, burada korku ve ümit içinde olmalarının sebebi yapılan ibadetler ile gurur ve kibre düşme tehlikesinin her zaman olmasından dır. Kişi ibadet eder ama yapılan ibadetin kabul olup olmadığını bilemez, ondan dolayı da korku ve ümit arasında dengeli bir halde kalmayı tercih etmeli dir. Eğer hep korku halinde olursa ozaman da şeytanın onu amelden uzaklaştırması tehlikesi bulunmakta dır. Bu konuda şöyle bir mihenk oluştura biliriz. 

Korku amele, zikre ve niyaza yaklaştırıyorsa Rahmandan gelen bir havf dır bu korku eğer amelden uzaklaştırıyorsa nefsimizden ve şeytandan kaynaklı bir korkudur. Bu korku çeşidinin nedeni ise ümitsizlikten kaynaklanmaktadır. Ondan dolayı korku ve ümit dengede olmalı, aynı tenzih ve teşbih gibi. Ümit var olup amel etmeli ve amelin içinde iken de ihlas ve huşu ile yapamama korkusu ile de fazla olan ümidini dengeye çekmeli dir. 

Bir Hadîsi Şerifte ise şöyle buyrulmuştur: 

“Allah Teâlâ, önceki ve sonraki nesilleri bir araya topladığı zaman bir münâdî gelir ve bütün mahlûkâta işittirdiği bir sesle:

“Bugün kim Allâh’ın ikrâmına daha lâyık ve O’nun katında daha mükerrem dir, bunu herkes bilip görecek.” diye seslenir. Sonra bu münâdî tekrar dönüp: “Gece vakitlerinde vücudları yataklarından uzak olanlar ayağa kalksın!” diye seslenir.

Onlar sayıları az olarak ayağa kalkarlar. Ardından: “Bollukta ve darlıkta Allâh’a hamd edenler kalksın.” diye seslenir. Bunun üzerine az sayıda hamd ehli ayağa kalkar. Sonra onların hepsi cennete salıverilirler. Daha sonra da diğer insanlar hesaba çekilir.” ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 548.

Bu anlayış ve idrak rububiyet mertebesine kadar olan kısımda geçerlidir nedeni ise rablerine dir duaları ve niyazları. Bu mertebe aynı zamanda şeriat ve tarikat mertebesini de kapsamaktadır. Hakikat ve Marifet mertebesin de korku ve ümit olmaz çünkü bunlar ikilik anlayışı içinde olanların halini tarif ediyor. Nasıl ki İman daimî bir idrak ve yaşantı değil ise korku ve ümit de aynı şekilde daimî bir hal olmamalı. Müşahedeli bir hayat sürdürenin hazırdakini görenin iman edeceği bir şey kalmadığından yakîne geçtiğinden iman anlayışı gelişmiş olur kişide.

Yûnus Suresi 62. Ayet

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ

Elâ inne evliyâa(A)llâhi lâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e) Açın gözünüzü! Allah'ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.

Ayetten de anlaşılacağı gibi Allah'a dost olanlardan yani zati tecelliye mazhar olandan beşerî olan duygular kalkar.

“Onların yanlarının yataklardan uzaklaşması” ayetinin diğer bir yönü ise idrak ve şuurda yatıyor vaziyette olmaları halinden kurtulup kıyam ederler yani şuurda ayağa kalkarlar manasını da içinde barındırır. 

“Kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayıra sarfederler.” İnsanın kazandığını hayra sarf edebilmesi için o kazandığı malı ve sahip olduğu mülkün asıl sahibini bilmesi lazım. Kazandıklarını kendi nefsine maledenlerin onları dağıtması mümkün değildir. Verse dahi nefsinden verir orada da bir menfaat güder. Bundan dolayı ayette “verdiğimiz” ifadesi çok mühim dir. Burada sadece rızık olarak yemek veya içmek diye manayı kısıtlamayalım. Onlar bedenimizin ihtiyaçlarıdır, aklımızın ve ruhumuzun ihtiyaçları için de ilim ve irfan rızıklarına ihtiyacımız bulunmakta ve Arifi Billahlar da bizlerin o açlığını ve susuzluğunu gidermektedirler cümlesine Selam olsun. T.O.Muharrem Halil-İz. 

------------------

32- Secde Suresi 17. Ayet

فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(32/17) Felâ ta’lemu nefsun mâ uhfiye lehum min kurrati a’yun(in) cezâen bimâ kânû ya’melûn(e) Diyanet Meali:

(32/17) Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/17) İşte çalıştıklarına bir mükâfat olarak onlar için neler saklandığını hiç bir nefis bilemez

------------------

Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

Her bir fiilimizin ve düşüncelerimizin oluşturduğu bir mana vardır ve yapılan tüm amellerin bizim göz ile müşahede edemediğimiz batınımızı ve ahiretimizi bu manalar ile imar ediyoruz. Nasıl ki rüyalar bize misal aleminden geliyor ve kendi dünyamızda ki eşyalar suretinden bize bir mana aktarılmak isteniyor. Buna şu örneği vere biliriz.

Rasûlûllâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Ben uykudayken (rüyamda) bana bir bardak süt getirildi. Kanıncaya kadar, hatta tazeliğinin (veya ıslaklığının) tırnaklarımdan çıktığını görünceye kadar o sütten içtim. Sonra artanımı Ömer bin Hattâb'a verdim." Yanındakiler, "Yâ Resûlallah! Bunu ne ile yorumladın?" diye sordular.

Peygamber Efendimiz, "İlim ile" diye cevap verdi.

(Buhârî, İlim 22, Tabir 15; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe 16) Bu rüyada ki görülen suret “süt” manası ile ilim dir. Şimdi bunu tam tersinin de ahiret hayatımızda olacağını düşündüğümüzde ozaman kılınan salat yapılan zikirler verilen sadakalar ve edilen tefekkürlerin her bir fiili olan suretinin acaba oradaki mana suretleri nasıl olacaktır?

Bundan dolayı ayeti kerimede dünyada iken yapılan ameli Salihlerin (Kurgusu Haktan Tatbiki Kuldan İz- TB.) karşılığının ne olacağını hiçbir nefis bilemez diye haber vermektedir. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 18. Ayet

اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كَانَ فَاسِقاًۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ

(32/18) Efemen kâne mu/minen kemen kâne fâsikan lâ yestevûn(e) Diyanet Meali:

(32/18) Hiç mü’min, fâsık gibi olur mu? Onlar eşit olmazlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/18) Öyle ya mü'min olan fasık olan gibi olur mu? Onlar müsavi olmazlar

------------------

 Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

Burada Mü’min ve Fasık kelimelerini inceleyelim;

Mü’min: Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki emn (emân, emânet) kökünün “if‘âl” kalıbından türeyen mü’min kelimesi “inanıp tasdik eden; başkalarının güvenli olmasını sağlayan, vaadine güvenilen” mânalarına gelir. TDV İslam Ansiklopedisi İslam dairesine girip şartlarını kabul edip uyana Müslüman denilmekte , İmanın şartlarını kalben tasdik edene de mümin denilmekte dir. Bu iki vasıf aynı olsaydı Kur’ân-ı Kerîm de ayrı ayrı zikredilmezdi. 

Mümin aynı zaman Allah'ın 99 isminden de biri olmakta ve asliyeti itibariyle de irfaniyet ile baktığımızda El-Mümin olana mahal ve o isme mazhar olanlar gerçek müminlerdir. Bir kişi çevresi itibariyle güvenli görülüyor ve halk ondan emin ise ondaki mümin isminin faaliyetinden dolayı dır. 

Bir başka yönü ile bakacak olursak bizlerde ki tüm fiiller Allah'a ait olan isim ve sıfatlarından dır. Bu sınırın dışına da çıkmak mümkün değildir. Ama gaflet ehli bu isim ve sıfatları kendi nefsi istikametinde kullandığı vakit onda bunlar esmayı nefsiye olarak zuhur ediyor demektir. Bir gerçek müminler ve veliler zümresi vardır ki onlar kendilerinde Hakk’tan gayrısının olmadığını müşahede etmeleri neticesinde kendisinde diğer isimlerde esmayı ilahiye istikametinde fail olması ile diğer isimlerin o mahalden emniyeti sağlaması ile tüm isimler onda güvende olmuş olmaktadır diye biliriz. T.O.Muharrem Halil-İz.

Fasık: Sözlükte “hurma ve benzeri şeyler için kabuğunu yırtıp çıkmak; belirli bir sınırı aşmak” anlamına gelen fısk veya füsûk kökünden türemiş bir sıfat olan fâsık, değişik mezheplere mensup âlimlerce yapılmış farklı tarifleri bulunmakla birlikte terim olarak “haktan sapan, Allah’ın emirlerine itaatten ayrılan âsi mümin veya kâfir” diye tanımlanabilir. İslam Ansiklopedisi Bir başka açıdan ise;

-----------------

Fasık: fasık bozguncu demektir, senin varlığındaki İlâh-î hakikatleri kendi nefsine maletmek sûretiyle hakikatin bozguncuları, işte kendi varlığının hakikatini bozduğu için gelen hakikat bilgilerini bozmuş oluyor, inkâr ediyor, dolayısıyla kendisine bu bilgiler ulaşamamış oluyor, çünkü kendisi, bu sistemi inkâr ettiği için kendine bu kapıyı kapatmış oluyor. İz- Terzibaba

------------------

Bundan dolayı da fasık ile mümin bir olamaz. Biri celal yolunu tercih etmiştir diğeri ise Cemal yolunu tercih etmiştir. T.O.Muharrem Halil-İz.

32- Secde Suresi 19. Ayet

اَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلاً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(32/19) Emmâ-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti felehum cennâtu-lme/vâ(s) nuzulen bimâ kânû ya’melûn(e) Diyanet Meali:

(32/19) İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir konaklama yeri olarak Me’vâ cennetleri vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/19) Evet, iyman edip salih amelleri işliyen kimseler için Me'vâ Cennetleri vardır, çalıştıklarına nüzül (ikram) olarak

------------------

 Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

“Emmâ-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti” ayette geçen İman edip salih amel işleyenler ibaresi Kur’ân-ı Kerîm de 65 ayette bu haliyle yani “âmenû ve’amilû-ssâlihâti” şeklinde geçmektedir. Buradan da salih amelin oluşmasının iman ile bağlantılı olduğu ve iman edenlerde de salih amelin ortaya nın da imanlarının bir gereği olduğu anlaşılıyor. 

İman ile ilgili geçmiş ayetlerde yeterince bilgiler verilmişti, lakin burada salih amel ile ilişkili olan yönünü ele almaya çalışacağız. Bu noktada ehli sünnet alimleri ekseriyetle imanı iki ayrı başlıkta nitelendirmişlerdir;

1-) Taklidi İman: Kişinin, herhangi bir delile, araştırmaya veya tefekküre dayanmaksızın, sadece çevresinden (ailesi, hocası, arkadaşları vb.) görerek ve onlara uyarak iman etmesidir.

Bu türden bir iman sahibinin en ufak bir vesvese de şüpheye kapılıp şeytanın tuzağına düşme olasılığı çok yüksektir. Burada kalıp o iman ile yetinenlerden Salih Amel ortaya çıkması da muhaldir. 

 Hac Suresi 11. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ

Vemine-nnâsi men ya’budu (A) llâhe ‘alâ harf(in) fe-in esâbehu ḣayrun(i)tmeenne bih(i)(s) ve-in esâbet-hu fitnetun(i)nkalebe ‘alâ vechihi ḣasira-ddunyâ vel-âḣira(te)(c) żâlike huve-lhusrânu-lmubîn(u) İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.

---------------

Ayeti Kerimeden de anlaşılacağı üzere imanlarının zayıflığından veya taklidi olmasından dolayı bir bela veya sıkıntıya maruz kaldığında hallerinden geri dönerler. Taklidi iman çocukluk ve gençlik evrelerine girişte mazur görülür ama sonrasında araştırıp tahkik sahibi olmalıdır. Yoksa yakin haline erişilemez. 

2-) Tahkiki İman: Kişinin, aklını ve kalbini kullanarak, delillere, bilgiye, tefekküre ve araştırmaya dayalı olarak ulaştığı imandır. Bu, Kur'an'ın teşvik ettiği ideal iman seviyesidir. Nedeni ise Allah'ın c.c. kitabında defaten akletmez misiniz veya düşünmez misiniz şeklindeki tembihinin bulunmasından dır. İmanın bu derecesine erişmiş kişilerin de her halleri ameli salih kapsamında dır. Çünkü Sünneti Resûlullaha sımsıkı sarılmışlardır.

Bu mertebe de henüz yakin hali yoktur ama yakîne erişmeye gayret etmeleri halinde yakin ehli bir zattan irfan eğitimi alınması durumunda yakîne geçmeye namzettir bu mertebede olan kişiler. Buradan sonra ise İhsan ve İkan mertebeleri vardır ayrıntılı bilgi almak isteyenler İz-Terzibaba ’nın İslam İman İhsan İkan adlı eserini okuya bilir. İnternette pdf dosyaları bulunmakta dır.

Evet iman konusunu özetle ifade ettikten sonra şimdi devamı olan Ameli Salih kısmını incelemeye çalışalım. Kur’ân-ı Kerîm’de “Ellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti” kalıbında 65 ayette geçmekte dir ve bu 65 ayet toplamda 35 surede geçiyor. 35 rakamı ise sağdan okunduğunda 53 şeklinde okunur ve buda Terzibaba ‘nın şifre rakamıdır. 

Ameli Salih kavramı Kur’ân ve hadislerde yapılması emredilen ve tavsiye edilen hükümlerin tamamıdır diye biliriz. Birde bunun zıddı olan Ameli Gayri Salih olan ameller vardır ki bunlarda yine Kur’ân ve Sünneti Seniye çerçevesinde nehy edilmiş olan şeyler veya sözlerin tamamıdır diye biliriz. Amel ile fiil aynı gözükse de aynı değildir. 

Fiil istem dışı olan hareketleri de kapsar ama amel de bir irade ve niyet vardır. Dolayısıyla amelin salih olması için gerekli iki temel şartı vardır bunlarda;

1-) İlim: Kişide yapacağı amele ait ilim olmasa ozaman o amel kendisinden oluşmaz bundan dolayı amelin zuhura gelmesinin en temel dayanağı ilmin olmasıdır. Bu ilim ve amel ilişkisinin her mertebeye tatbik edilmesi mümkündür. 

Şeriat mertebesinde ki bilgilerin eksikliği, İlimsizlik ve amelde noksanlığa sebep olur. Şeriat mertebesi en temel noktadır ve bunun kişinin hayatında yaygın ve kuvvetli olması gerekir. Ama ehli zahir bunu bu zamanda aşırı abarttığından kişiler hayatlarını hep hukuk düzeyinde yaşamışlar ve ilmi sadece ilmihal bilgisi ile sınırlamışlardır. Halbuki meşhur mızraklı ilmihali kitabı toplamda 70-80 sayfayı geçmez. Bu kadarlık ilim bize şeriat mertebesinde yeterli dir.

Tarikat Mertebesinin İlmi ise kalbin hastalıklarının tedavisi noktasında dır ve onların tedavisi neticesinde güzel ahlakın tahsilidir. Buda kitaptan okunur ve öğrenilir ama gündelik hayatımızda uygulamasına geçilip bu bilgilerin ameli salih olması için bir Mürşidi Kamilin Rahleyi Tedrisatından geçmelidir. Yoksa kelam ile Hal oluşmaz demiş irfan ehli.

Hakikat Mertebesinin İlmi ise, burada yakin ilimleri artık devreye girer ve satırdan değil sadırdan konuşan bir Arife ihtiyaç vardır. Onun İrfan ilminden istifade edilerek kişi kendi hakikatine arif olur buda kendinde ve alemde Hakk dan gayrısının olmadığı ilmi dir ve hakikat ilmi dir. İdrak edip yaşayanlara Selam olsun Marifet Mertebesi İlmi ise tüm mertebelere şamil olan ve her mertebenin ilminin kişide hayat bulması ile herkesin aklına ve haline göre muamele edilmesidir.

 2-) İrade ve Niyet : her mertebedeki ilimin kuvveti ve sağlamlığı yani tahsil edilen ilmin eminliği derecesinde hadi esması genişlik bulur ve Mürid esması da hadi istikametinde ki ilimden aldığı kuvvet ile iradeyi oluşturur ve bu sayede Niyet halis ve sağlam olur. Efendimiz s.a.v “Ameller Niyete Göredir” demesinde ki hikmetlerden biride budur. Niyetin sağlam olması amelin salih olmasına mesnet kabul edilmiştir. 

Peki neden? Eğer sağlam bir ilim ve irade olmaz ise ozaman kişinin Niyetinde bozulmalar görülmekte ve buda kişiyi büyük bir tehlikeye sürükler. Bir amele başlamak için niyet ne kadar önemli ise kişinin aynı niyet üzere o amelini tamamlaması da bir o kadar önemli dir. Yani niyetin sadece amelin başında halis olması yeterli değildir amelin tamamlanmasına kadar o sağlam niyetin korunması gerekir bunun için de yine El-hafız ismine ihtiyaç duyulmakta dır.

“Ameli Salih Kurgusu haktan, tatbiki kuldan olan amellerdir” İz-Terzibaba. Bu tanımda irfan ehli nezdinde olan bir tanımdır. Tersi olan durumda kurgusu Nefse ait ve tatbiki de nefsi emmâreye ait olandır bu da ameli gayri salih olmuş olmakta dır. 

Ayetin bundan sonraki kısmında yukarıda anlatılan İman edip salih amel işleyenlere karşılık onların konaklayacakları Me’vâ Cennetleri vardır.

جَنَّاتُ (Cennâtu): "Cennetler", "bahçeler". Cennet kelimesinin çoğuludur.

Kök: ج-ن-ن (Cim - Nun - Nun) Mastar: جَنّ (Cenn) Açıklama: Bu kökün temel anlamı örtmek, gizlemek, saklı olmaktır. Cinler gözle görülmediği için bu köktendir. Cenin anne karnında saklı olduğu için bu köktendir. Cennet ise, ağaçların ve bitkilerin sıklığıyla toprağı "örten" bahçe demektir.

الْمَأْوَىٰ (el-Me'vâ): Sığınılacak yer, barınak, konak. El- belirlilik takısıdır.

Kök: أ-و-ي (Elif - Vav - Yâ) Mastar: إِيَوَاء (Îvâ') Açıklama: Bu kök, sığınmak, barınmak, bir yere yerleşmek anlamlarına gelir. "Me'vâ", bu kökten türemiş bir "ism-i mekân“ dır, yani "sığınılan yer" demektir. Ayetteki kullanımıyla, müminlerin ebedî olarak huzur bulacağı, sığınacağı ve barınacağı nihai yurdu ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de Me’vâ Cenneti şeklinde 2 ayet bulunmakta dır diğeri ise;

Necm Suresi 15. Ayet 

عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۜ

53-15 ‘İndehâ cennetu-lme/vâ

53-15 Me’vâ cenneti onun (Sidre’nin) yanındadır.

Bu ayette cennet kelimesi tekil olarak kullanılmıştır. Lakin secde suresi 19. Ayette ise “cennâtu-l me’vâ” şekli ile çoğul kullanılmıştır. 

Necm Suresi 15. ayetinde ise sidrenin yanında olan cennetten bahis edilmektedir. Burada şöyle bir izahat yerinde olacaktır. Malumdur ki;

Rasûlûllâh s.a.v efendimizin Miracında Cebrail a.s zatı alilerine Sidretü'l-Müntehâ ya kadar eşlik etmişti. Sözlükte “Arabistan kirazı denilen hoş gölgeli nebk ağacı” anlamındaki sidre ile (Kāmus Tercümesi, II, 385) müntehâ kelimesinden oluşan sidretü’l-müntehâ terkibi “son noktada bulunan sidre” demektir.

Buradan sonrasında ise efendimiz tek olarak yolculuğuna devam etti. Cebrail a.s dönüp hadi beraber devam edelim demesine karşın "Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam, yanarım." Dediği çeşitli rivayetler de ve kaynaklarda mevcuttur. Burada Cebrail’in devam edememesinin asıl nedeni her varlığın bir kaynağı ve erişe bileceği bir sınırı vardır, melekler esma kaynaklı varlıklardır. Cebrail a.s da ise diğer meleklerden farklı olarak esma ve sıfat mertebesinden kaynaklı bir oluşumu bulunmakta. Bundan dolayı ilim ve aklın temsili kuvvesi dir. Ve aklın ulaşa bileceği nihai sınırı temsilen Sidretü'l-Müntehâ kavramı kullanılmıştır. İnsân’ın kaynağı ise Zat mertebesidir ve ondan dolayı yolu açıktır. 

Burası sıfat mertebesinin bittiği ve zat mertebesine geçişi simgeler. Bundan öteye Cebrail de olsa geçemez ve yanarım der. Çünkü vahdet teklik gerektirir orada ondan başkası olamaz. Denilirse ki peygamber efendimiz orada idi ve rabbi ile görüş ozaman bu ikilik olmuyor mu. Orada gayriyyet diye bir kavram yok teklik idraki ve şuuru var esasında tüm alemde bu şekildedir, ama bazı konuların anlatılması ile birlikte kelama bürünmesi ile ikilik oluşmakta ve bu tekliği ancak bu oluşumla anlata biliniyor. İşte Cennet’ul Me’vâ nın bu Sidretü'l-Müntehâ nın yanında olması buradan sonrasının zati cennet olduğu anlaşılmakta dır. Konu ile ilgili ve zat cennetlerinin mahiyetini Mesneviden A.Avni Konuk Şerhinden Cennet kavramı üzerine bir alıntı yaparak açıklamaya çalışalım T.O.Muharrem Halil-İz.;

------------------

2496.Sekiz cennetin rahmetden sekiz kapısı vardır, ey oğul, o sekizden birisi tövbe kapısıdır.

Hind nüshalarında "heşt cennet" yerine "hest cennet" vâki'dir. Ma'nâsı "Cennetin rahmetden nâşî sekiz kapısı vardır" demek olur. Ma'lûm olsun ki, sekiz cennetin isimleri ve merâtibi hakkında ehlullâhın muhtelif beyânâtı vardır.

Ankaravî hazretleri şu tertîb üzere beyân buyurur: 1. Cennet-i Adn, 2. Cennet-i Vesîle, 3. Cennet-i Firdevs, 4. Cennet-i Huld, 5. Cennet-i Naîm, 6. Cennet-i Me'vâ, 7. Dârü's-selâm, 8. Dârü'l-karâr'dır. Bu isimlerin her birisi Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur. Bunların sekiz kapısı vardır: 1. Tövbe kapısıdır ki, her vakit açıkdır. 2. Zekât kapısı, 3. Namaz kapısı, 4. Reyyân kapısı ki, oruç tutanlara mahsûsdur. 5. Hac kapısı, 6. Cihâd kapısı, 7. Vera' kapısı ki, ehl-i takvâya mahsûsdur. 8. Sıla kapısı ki, sıla edip, akrabâsını ziyâret edenlere mahsûstur.

Abdülkerim Cîlî hazretleri ise el-İnsânü'l-Kâmil nâmındaki eserinde şu sûretle beyân buyurulur: 1. Cennetü's-Selâm, yâhud Cennetü'l-Mücâzât. Bu cennetin kapısı a'mâl-i sâlihadandır; tövbe ise a'mâl-i sâlihadandır. 2. Cennetü'l-Hulk, yâhud Cennetü'l-Mekâsib. 3. Cennetü'l-Mevâhib, 4. Cennetü'n-Naîm yâhud Cennetü'l-istihkâk, 5. Cennetü'l-Firdevs, yâhud Cennetü'l-Ma'ârif, 6. Cennetü'l-Fazîle, 7. Cennetü's-Sıfât, 8. Cennetü'z-Zât. Mezkûr kitâbda bu cennetlerin her birisinin ahvâli ve ehli hakkında tafsîlât vardır.

Azîz Nesefî hazretleri dahi Resâil'inde şöyle buyuruyor: "Sekiz cennet vardır, her bir cennetin evvelinde bir ağaç vardır ve her bir ağacın bir adı vardır; o cennete o ağacın ismi ile tesmiye ederler. Evvelki ağacın ismi "Vücûd"dur ve ikinci ağacın ismi "Mizâc"dır, üçüncü ağacın ismi "Akıl"dır, dördüncü ağacın ismi "İlim"dir, beşinci ağacın ismi "Hulk"dur, altıncı ağacın ismi "İrfân"dır, yedinci ağacın ismi "Yakîn"dir, sekizinci ağacın ismi "Muâyene"dir. İmdi cennetin vücûdu sâbitdir ve fakat keyfiyeti meçhûldür. Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı taraflarından vâki' olan tavsîfât ise temsîlâtdan ibârettir."

2497. O cümle gâh açık olur, gâh kalkık; ve o tövbe kapısı açığın gayri olmaz.

Ya'ni, "Yukarıda zikr olunan cennetin bütün kapıları gâh açık olur, gâh kapalı olur. Dâimâ açık olan kapı, "tövbe kapısı “dır; bu kapı kullar için aslâ kapanmaz." Ma'lûm olsun ki, âlem-i nefsâniyyet ve kesâfet ayn-ı cehennemdir ve âlem-i rûhâniyyet ise ayn-ı cennetdir. Ve pek açık bir şeydir ki, bir şeyden yüz çevirmeyince, diğer şeye teveccüh olunmaz; binâenaleyh nefsâniyet ve tabîat âleminin ahkâmında müstağrak olan bir kimse, bu âlemden bıkıp, rûhâniyet âlemine teveccüh edince, cennetin kapısına dâhil olmuş bulunur. Ve tövbe ve rücû' ise, ancak bundan ibâretdir; ve bu tövbe ve rücû' kapısı ise, efrâd-ı beşerin her birisi için dâimâ açıkdır; diğer kapılar böyle değildir. Meselâ Namaz ve Oruç kapıları evkât ile mukayyeddir, binâenaleyh gâh açık ve gâh kapalı olur. Cennet-i Maârif de böyledir.

335. Eğer istemez isen, muhakkak ben sana cennetü'l-me'vâya ve Hakk'ın cemâline senin için kefîlim.

"Cennet", lügatte ağaçları çok olan bir zemînden ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı onların gölgeleri sath-ı arzı örter. Binâenaleyh cennet "setr" ma'nâsına olan "cenn" lafzından müştak olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında dâr-ı âhiretin makâmât-ı mütenezzehe ve makâmât-ı tayyibesidir ve bu makām ef'âl-i hasene ve a'mâl-i sâlihânın cennetidir. Ef'âlin ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibârıyla bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki: 

Bu ef'âl ve a'mâl cennetinden başka cennetler de vardır ki, onlara "cennât-ı sıfât" derler ve o abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "cennât-ı zât" derler. O da ibâd-ı hâssına ve Rabbü'l-erbâb olan Allah-ı Zü'l-celâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âid olan Rabb'in tecellî-i zâtî ile zuhûrundan ve abdin zâtta kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibârettir. Beyt-i şerîfte cennât-ı sıfât ile cennât-ı zâta işâret buyurulur.

------------------

Şimdi de İz-Terzibaba nın Gökyüzü insanları adlı eserinden Cennetül Me’va ile ilgili muhtelif bölümlerinden kısa alıntılar yapacağız.

------------------

55 - Rahman Suresi - Ayet 62

وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ

55.62 - Ve min dûnihimâ cennetân.

55.62 - Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.

------------------

Burada bahsi geçen iki cennetten biri, “Tevhid-i sıfat” diğeri ise “Tevhid-i zat” cennetleridir. “Tevhid-i zat” cennetinde ayrıca “İnsan-ı Kâmil” mertebeside mevcuttur. Böylece sekizinci cenneti oluşturan bu cennetlerin sayısı kendi içinde beş mertebeli cennet olur.

Bu cennetlerin sakinleri ise ayette bahsedilen Fecr Sûresi; (89/27-30) Âyetlerinde bu mevzua işaret vardır.

Meâlen: “Ey Nefs-i Mutmeinneye eren kişi, sen ondan râzı o da senden merzi-razı olunmuş olarak, Rabb’ı na dön.”

“Benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir.” Buradaki ifade çok başkadır. Zât-i olan bu kelâm aracısız olarak kendisi. “Benim kullarım” demek sureti ile Zât-ına bağlamaktadır. O halde daha bu dünyada iken, onun gerçek Zât-i kullarını arayıp bulmamız ve bugünden o kulların arasına girmemiz lazım gelecektir ki, onlarla birlikte, “benim cennetime gir.” Hitabının muhatabı olalım. Ne müthiş haşyet verici bir davettir. İşte bahsedilen bu dört mertebeli cennetler, Allah-ın Zât-i tevhid ve irfan cennetleridir. Bu sahada tevhid-i hakikatler konuşulacak ve buranın ehli ilâh-i ünsiyet ile yaşayacaklardır.

Yani kendi hakikatlerinin Hakk-ın hakikatinden başka bir şey olmadığını, bu daha dünya da iken idrak ve müşahede etmiş olduklarından burada, beşerî nefisleri ile değil, ilâh-i nefisleriyle ve kendilerinde bulunan hakkaniyetleri ile yaşayacaklardır. Çok muazzam ve çok yüce bir haldir.

Diğer yedi cennette ise, oranın ehilleri yaşam ve anlayışları tenzih üzerine/ötelerde olan bir Allah-a ibadet anlayışı, dünyadaki kanaatleri üzere olacaklarından, onlara Rabb’larından sadece bir selâm gelecektir ve orada “halidunkalıcı” olacaklardır. Yani dünyada edinmiş oldukları tenzihi anlayış üzere, fikrende kalıcı olacaklardır. Bu cennetler “naim-nimet” cennetleridir. Diğer sekizinci cennet içinde bulunan dört cennet ise Zât-i cennetler’dir.

Cennetün Me’vâ: Nefsini teslim eden Ululelbab olanlar;

Ululelbab-kapı sahipleri demektir. Ayrıca beşerî nefsini bırakmış ilâh-i nefsi ile yaşayanlardır. Her esma hakk’a giden bir kapı olduğundan, İrfan ehli evvelâ kendi ismihas kapısından, daha sonra da diğerlerini kişinin kendine has ismi kapısından, gönül alemi cennetine alırlar. T.B.

Cennetin 7 katı isimleri ve kimlerin gideceği?

Bunlar, Firdevs, Adn Cennet`i, Nâim Cennet`i, Daru`l-Huld, Me`va Cennet`i, Daru`s-Selâm ve İlliyyûn`dur. Butabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır (el-Beydâvî, Envâru`t-Tenzîl, Beyrut (t.y.),I, 119).

2-Cennetül Me’vâ: Salih amel işleyen kişilerin, Allah yolunda şehit olanların ve mümin kulların barınağı olan bir cennettir. Me’vâ cenneti huzuru temsil eder.

Bahsi geçen huzur beşerî değil İlâh-i huzurdur. Bu da ayette belirtilen nefsi mutmainniliktir. Bu huzur olmasa Zât cennetine girilemez. T.B.

ی وام Me’vâ; kelimesi, ( م-mim) Hakikat-i Muhammed-i ve suret-i Muhammediyyeyi. ( ا–elif) Elif Ulûhiyyet-i. (و-vav) velâyeti (ی)-ye) ilmel/aynel/hakkal yakîn mertebelerini ifade etmektedir bu yüzden zat cennetlerinin yerinin ismi, “Me’vâ” cennetidir. Diğer cennetlere göre çok özeldir. Allah-u a’lem, T.B.

Eğer bir kimse şeriat ehli ise, yapmış olduğu fiillerinden meydana gelen fiil cennetinde yaşıyor demektir.

Eğer bir kimse tarikat ehli ise, yapmış olduğu fiil ve zikirlerinden meydana gelen duygular cennet’inde yaşıyor demektir.

Eğer bir kimse idrâk ve irfân ehli ise, idrâkinden ve irfâniyyetinden meydana gelen âriflik cennetinde yaşıyor demektir. İz-Terzibaba Gök İnsanları sf:221

------------------

Bu aktarımlardan sonra birazda yeryüzündeki cennetimize bakalım. Eğer kişi bu dünya hayatında iken mertebesini cennete yükseltemese oradaki mekânı da cennet olamaz.

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

إِذَا مَرَرْتُمْ بِرِيَاضِ الْجَنَّةِ فَارْتَعُوا

"İzâ merartum bi riyâdi'l-cenneti fert'û."

"Cennet bahçelerine uğradığınız zaman, oradan istifade ediniz." Ashab-ı Kiram dediler ki:

"Cennet bahçeleri nerelerdir yâ Resûlallah?"

O da şöyle buyurdular:

"Zikir halkalarıdır." Bu hadisi şerif bize daha dünyada iken ahiret yurdu olan cennet bahçelerinde gezinmenin ve ilahi zevkin kapısını aralamakta dır. Zikir, anmak hatırlamak gibi anlamlara gelmekte, ozaman zikir meclislerinden murat Allah’ı anmak ve onu zikretmek dir. Bilindiği üzre zikir halkalarını en temel de ikiye ayırmak mümkündür. 

Bunlardan bir tanesi toplu şekilde çeşitli esmayı ilahinin bir usul üzere sesli olarak Allah’ı zikretmektir. Bunlar ekseriyetle Tekke veya dergahlarda ehli tarafından meşk edilerek icra edilir. Bu zikirlerde kendi içinde meslek ve meşrebe çeşitlilik arz etmektedir. Bu türden yapılan zikirler tarikat mertebesi itibariyle yapılan uygulamalardır ve kişide yoluna karşı bir kuvvet ve muhabbet oluşturur. Lakin bu muhabbet ekseriyetle geçici oluyor ve dergâhtan eve gidene kadar o hoşluk içinde ancak kala biliyor. 

Özelliklede bu zamanda dergâh veya tekkeden çıkar çıkmaz eline telefonu alıp gelen bildirimlere daldığında oradan aldığı fuyuzat hemen dağılır verir. Ve kişide o esnada aldığı haz ve lezzet sadece duygusal boyutta kalır. Lakin kişi efendimizin bahsettiği o cennet bahçesinde ki lezzeti tarikat yani duygusallık boyutundan aldığından yine de mutlu olur ve kendisi bir sonraki zikir ve devrana o duygu taşır. Bu da kötü bir şey değildir, daha farklı malayani işlerle de uğraşa bilirdi. Lakin bizim aradığımız bu duygusallık değilse ozaman diğer zikir seçeneğine de bakmamız gerekecek. Evvelinde bir beyt aktaralım;

Cihanda cennet-ül Me’vâ, muvafık yâr ile hem demdir Muhalif şahsa yâr düşmek, bu âlemde cehennemdir Diğer bir zikir çeşidi ise yine efendimiz zamanında kendisinin de sürekli tatbik ettiği bir zikir çeşidi dir. Oda Sohbet Etmek suretiyle zikretmesi ve dinleyenlere de aktardığını fikretmesi şeklinde tezahür etmiştir. Bilindiği gibi "Sohbet" ve "Sahâbi" kelimeleri, aynı Arapça kökten (ص-ح-ب - s-h-b) türeyen ve birbirini tamamlayan iki derin anlamlı kavramlardır. Bu iki kelime, biri eylemi, diğeri ise o hali yaşayan kişiyi tanımlayan dır. Yani Rasûlûllâh s.a.v efendimizin sohbetlerine nail olan ve ona sahip olanlara ve sohbetlerde ona yarenlik edenlere sahabe denilmiştir. 

Dolayısıyla bu efendimizin insan yetiştirme de kullandığı en yaygın ve en tesirli usullerindendir. Bugünde onun bu mesleğini ve meşrebini devam ettiren ve ona varislik eden Arifi Billahlar ve Mürşidi Kamiller bulunmakta dır. Bu zatı muhteremler de kurdukları irfan meclislerinde aktardıkları kelamlara manalarını, nurlarını ve ruhlarını da katarak insanlar yetiştirmeye devam etmektedirler. Bu hali Niyazi Mısri k.s şu nutku ile taçlandırır;

Bugünkü cennet‐i irfâna dâhil olsalar uşşâk, Yarınki va’d olan hûri veya gılmanı neylerler.

Sülûk ehline insan sohbetin bulmak durur maksud,

O sohbet kim bulunsa sohbet‐i hayvânı neylerler Konu zikir bahsine gelmiş iken kısa bir açıklama ilave edelim. Gaye sadece sohbet veya sadece zikir ehli olmak değil her ikisini cem etmek olmalı. Nedeni ise sadece zikir ehli olunduğunda yapılan zikirler kişide bir meleke oluşturur ama bu oluşan meleki kuvvetin idrak ve irfaniyete yani kişi de tefekküri bir hayata geçmesi için bir irfan ve tevhid eğitimini sohbet kanalı ile alması gerekir. Yoksa zikir oluşturulan genişlik beyin de ilham yerine evham kanalını genişletir. Halbuki zikir yaparak o kuvvet ile beyinde yani gönülde sahasını genişletmişti, ama yerine bir ilmi ve irfani çalışma ile o sahayı doldurmadığında alemin boşluk kabul etmediği de mutlak bir hakikattir. Ozaman da o açılan sahaya da yine mudil sahiplenmeye başlamakta dır. Sadece irfan eğitimi yani sohbet olupta zikir ehli olmasa kişi ozaman da aldığı irfan eğitimi veya elde ettiği tevhid eğitimini meleki kuvvetleri olmadığından nefs kapıp o ilmin kendisinde felsefe olmasına kapı aralar. Bu her iki örnekte günümüzde sıkça karşılaştığımız vakıalardır. Allah cümlemizi muhafaza buyursun inşeallah.

Buraya kadar Dünya ve ahiret hayatında ki cennetleri ve ona girecekleri aktarmaya çalıştık şimdi ise sıra bu nimetlerden mahrum olanların hallerine geldi. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 20. Ayet

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ

(32/20) Ve emmâ-llezîne fesekû feme/ vâhu-mu-nnâr(u)(s) kullemâ erâdû en yahrucû minhâ u’îdû fîhâ vekîle lehum zûkû azâbe-nnâri-llezî kuntum bihi tukezzibûn(e) Diyanet Meali:

(32/20) Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz cehennem azabını tadın!” denir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/20) Amma fasıklık etmiş olan kimseler, onların me'vâları ateştir, ne zaman ondan çıkmak isterlerse içine geri çevrilirler ve onlara denilir ki: tadın bakalım o ateşe azâbını ki tekzib ediyordunuz   

------------------

Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

“Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir”, fasık ile ilgili tanımlar evvelce yapılmıştı, kısaca hatırlayalım. Fasık bozguncu demektir, yani varlığındaki İlâh-î hakikatleri kendi nefsine maletmek sûretiyle hakikatin bozguncuları manasına gelir. Bu hal ise bize şu hadisi şerifi hatırlatmakta;

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Her doğan, fıtrat (İslam'ı ve tevhid inancını kabul etme yeteneği) üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar... (Sahih-i Müslim: Kader, 22-25) Hadisi şeriften de anlaşılacağı gibi insan aslında kendi hakikatini anlayacak kavrayacak ve idrak edecek şekilde halk edilmiştir. Fakat sonradan edindiği şartlanmaları doğru kabul eder ve aslını nereden geldiğini ve nereye doğru gideceğini araştırmadan bir hayat sürer ise ozaman kendi nefsi kıyas ve kabullerini hakikat zanneder ve yaşantısı ile nara yani ateşe mensup olmuş olur. 

İstisnalar hariç şu dünya hayatı süresi içinde kimse kimseye zorla günah işletemez veya sevapta işletemez. İnsanların yaşamlarında karşılaştıklarının ve yaşadıkları kendi seçimlerinden ibarettir. 

Şûrâ Suresi, 30. Ayet

وَمااَصَابَكُمْمِنْمُصٖيبَةٍفَبِمَاكَسَبَتْاَيْدٖيكُمْوَيَعْفُواعَنْكَثٖيرٍؕ

"Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bimâ kesebet eydîkum ve ya'fû an kesîr."

"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bununla beraber Allah, birçoğunu da affeder." 

-------------- 

Bu durumda suçlanacak bir Allah aramak beyhude bir çabadır. Kendini bilmeyen rabbini ve onun koyduğu ilahi sistemi de bilemez. Kişi yaşam boyunca hep arzu ve istekleri doğrultusunda yaşar ise bu onda Sıfatı Nefsiye nin galip oluşunu gösterir bu kısım da ise kişi de Nefsi Emmare nin baskın bir hali vardır ve hep şeriata muhalif bir yaşamdan zevk alır ve aldığı zevkler ilahi olmadığından bir müddet sonra nihayete erer ve tekrar zevk etmek ister ve bu şekilde zevklerin ve hazlarının kölesi olur. Neden bu zevk ve hazlara köle olur denirse, oda yaşama zevkini buradan alıyor. Ve bu nefsi emmarenin tasallutu altında bir yaşam sürmesi neticesinde burada meydana getirdiği salih olmayan amelleri ahiret hayatında ki Cehennemini suretlendirip şekillendirmekte dir. Nasıl ki daha bu dünya hayatında iken irfan ehli Cennâtı irfana dahil oluyorlar ise Fasıklar da daha bu dünya hayatında iken cehennemlerini yaşamaktalar. Bu halden bu dünyada iken çıkmak istediklerinde yaptıkları ayaklarına dolanır ve yine gerisin geriye dönerler T.O.Muharrem Halil-İz.

Mesneviden Cehennem ve cehennemliklerin hallerini anlatan bazı özetleri de buraya aktaralım;

------------------

İnsan “Nefs-i Mutmainne” makâmına gelmedikçe, nefsin arzûlarından mütevellid olan elem ve meşakkatler içinde yanar tutuşur. Zîrâ “nefs-i mutmainne” feleğinin altında “nefs-i mülhime” feleği vardır. Bu mertebede sâlikin nefsi bir taraftan hazz-ı rûhânî ve diğer taraftan hazz-ı cismânî mahrumiyetlerinden müteessir olur. Bu feleğin altında “nefs-i levvâme” vardır. Sâlik bu mertebede hazz-ı nefsânî sâikasıyla mesâvîye ve maâsîye mübtelâ olur; sonra da nâr-ı nedâmet duyguları içinde yanar. Bunun altında “felek-i esfel” olan “nefs-i emmâre” vardır. İnsan bu mertebede hayvandan daha şaşkın olup, nefis ve şeytan elinde esîr ve envâ’-ı âlâm ve ekdâra mübtelâdır. Binâenaleyh sâlik “nefs-i mutmainne” mertebesine gelmedikçe, azâb-ı nefsânîden kurtulamaz; çünkü nefis cehennem tabiatlıdır; kendi huzûzâtına aslâ doymaz ve dolmak bilmez ve her an هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (Kāf, 50/30) Ya’ni “Daha var mı?” na’rasını vurur.

Bir âlem sûretinde, her ma’nâyı temsîl eden birer sûret bulunur; binâenaleyh ma’nâdan ibâret olan nefis ile, onun huzûzâtını temsîl eden sûretler nedir diye sorarsan, ey benim oğlum, cevâben derim ki, nefsin sûretini görmek istersen şu âyet-i kerîmeyi oku: وَ اِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ (Hicr, 15/44) Ya’ni “Ve muhakkak cehennem elbette onların hepsinin mev’ididir. Onun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı, cüz’lere taksîm olunmuştur”. Nefis, cehennem tab’ında olup, aslâ huzûzâtına doymak bilmez; o nefsin sûretini yedi a’zâ temsîl eder ki, bunlar da göz, kulak, ağız, el, ayak, karın ve âlet-i tenâsüldür. Bu a’zâlar hazlarını şer’in nehy ettiği şeylerden alırsa, her biri cehennemin bir kapısı olur ve menhiyâtın envâ' ve derecâtına göre de, her bir kapı cüz’lere taksîm olunmuştur.

Hind şârihlerinden Şeyh Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “Ehl-i tahkîk indinde cehennem, nefsin sûretidir ve onun derekâtı sıfât-ı zemîme-i nefsin sûretleridir ki, âlem-i misâlde şahsın bu sıfât-ı zemîmesi ve ef’âl-i kabîhası azâb sûretiyle mütecessid olurlar; ve sıfât-ı rûh ve a’mâl-i hasene ayn-ı cennetdir ki o âlemde naîm sûretleriyle müteşekkil olurlar.” Ya’ni bu dünyânın birçok lezâiz ve huzûzât-ı cismâniyye ve ma’neviyyesi vardır ki, nefse şeker gibi tatlı gelir; fakat o lezâiz ve huzûzât içinde gizli zehirler vardır. Meselâ birçok muharremât nefse hoş ve cisme lezîz gelir. Ve kezâ riyâ ve süm’a gibi kendisini halka medh ettirecek ba’zı ahlâk-ı fâzıla da nefsin hazz-ı ma’nevîsidir.

Fakat sırf cismin ve nefsin hazzına âid olan bu şeylerin altında, âkıbette nâr-ı hırmân vardır. Nitekim (S.A.V.) Efendimiz buyururlar: حفت الجنة بالمكاره و حفت النيران بالشهوات Ya’nî “Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve cehennem de şehvetler ile örtülmüştür.” Binâenaleyh cennet bu âlemde nefsin kerîh gördüğü ve iğrendiği şeylerin altındadır; ve cehennem de nefsin sevdiği ve imrendiği şeyler altındadır. İşte bu görüş, âkıbeti görüştür; ve hayvâniyet ahırı olan âlemin zâhirini görüş değildir.

Şehvet ateşi su ile sâkin olmaz; zîrâ azâbda cehennem tab’ını tutar. Nefsin isteklerinin harâretini su ile, ya’nî istediklerini vermekle söndürmek kabil değildir. Zîrâ vücûd-ı beşeri ta’zîb etmekte cehennem tabiatındadır. Nitekim âyet-i kerîmede يوم نقول لجهنم هل امتلأت و تقول هل من مزيد (Kāf, 50/30) ya’nî “o günde biz cehenneme doldun mu deriz; o ise daha var mı der?” buyrulur. İşte nefis de böyledir; onun istediklerini verdikçe, daha var mı? der. Nâr-ı şehvetin çâresi nedir? Nûr-ı dindir. Sizin nûrunuz kâfirlerin ateşinin itfâsıdır. Ya’nî, şehvetin ateşi dînin nûru ile söner; zîrâ sizin nûrunuz kâfirlerin ateşini söndürür. Nitekim hadîs-i şerîfde تقول النار يوم القيامة جز يا مؤمن فان نورك اطفأ ناري ya’nî “Yevm-i kıyâmette cehennem der ki, ey mü’min geç; zîrâ senin nûrun benim ateşimi söndürdü” buyrulur. Bu ateşi ne söndürür? Nûr-ı Hudâ. Nûr-ı İbrâhîm’i usta yap! Bu ateşi söndüren dînin nûru da, nûr-ı Hudâ’dır ve Hakk’ın nûru, İbrâhîm (a.s.)’a mensûb olan nûrdur. Ey mü’min, sen o nûru kendine usta ve rehber yap; ya’nî, o nûru hâmil olan insân-ı kâmile tâbi' ol! Tâ ki senin Nemrûd’a benzeyen nefsinin ateşinden, senin bu od ağacına benzeyen cismin dâimâ yanmaktan kurtulsun.

Ya’ni şehvetin kölesi olan kimse Zât-ı Hak’dan gâyet baîd olan tabîat kuyusuna düştü ki, o kuyunun dibi yoktur. Zîrâ tabîat, merâtib-i vücûdun esfel-i sâfilînidir ve ayn-ı cehennemdir; ve “cehennem” gâyet derin kuyu ma’nâsına olan “cihnâm”dan müştakdır. Ve onun bu kuyuya düşmesi, kendi günâhıdır. Ya’ni onun ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti’dâd ile hazret-i Hak’dan bunu taleb etmesindendir; 

Ve isti’dâdının şeâmeti hasebiyle Hâdî’nin hidâyetini kabûl edememesindendir; ve isti’dâd ise mec’ûl olmadığından, bu husûsda cebir ve zulüm de yoktur. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri و ما ظلمناهم و لكن كانوا انفسهم يظلمون (Nahl, 16/118) ya’nî “Biz onlara zulm etmedik; fakat onlar kendi nefislerine zulm ettiler” buyurur. Ve diğer bir âyet-i kerîmede de لا يسئل عما يفعل و هم يسئلون (Enbiyâ, 21/23) ya’nî “Hak Teâlâ işlediğinden mes’ûl değildir ve ancak onlar mes’ûldürler” buyurur. İmdi bizim üzerimize de zâhir ve vâki' olan her şey, ancak bizdendir; ve cebir ve zulüm dahi ancak bizim kendi hakîkatimizden, yine kendimize vâki' olur.

------------------

İz-Terzibaba 6-Peygamber (1) Hz. Âdem (a.s) eserinden bir aktarım yapalım;

------------------

Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, iblisin dört yönden saldırmasıyla oluşmaktadır. Kim bu tehlikeyi ciddiye alır da dört tarafında bulunan, dört meleği daha çok kuvvetlendirirse bu tehlikeden onların yardımı ile kurtulabilir. 

Eğer onlara yardım edip kuvvetlendiremezse, dört cihet’in kapıları aralık kaldığından, iblis oralardan içeriye sızıp nüfuz ederek, kişiyi kendi ahlâkıyla ahlâklandırır ve böylece o kişide iblisin ahlâkı ortaya çıktığından, onun askeri olmuş olur. Sûreta insân görüntüsünde; fakat bâtınen iblis ahlâkındadır. 

İşte bu tür hal ve ahlâk içerisinde olan insânlar ve iblislerle cehennem doldurulacaktır. 

Ne hazin bir sondur ki! Kendine, meleklerin secde ettiği, iblisin etmediği “insân” iblise tabiiyyeti ile ona secde etmiş hükmüne düşmüş olmaktadır.

------------------

Günümüzde ve geçmişte ki bazı felsefi akımların bu irfani olan metinlerden nefisleri doğrultusunda yorumlar yaparaktan Cennet ve cehennemin sadece bu dünyada yaşanacak birer duygusal tecrübe olduğunu iddia ederler. Bu iddialarına da tevhidi bazı konuları tekellüm etmek suretiyle kuvvetlendirirler. İşte bu güruha Allah;

“Yalanlamakta olduğunuz cehennem azabını tadın!” denir. 

Ayeti ile yanıt vermekte dir.

------------------

32- Secde Suresi 21. Ayet

وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

(32/21) Velenuzîkannehum mine-l’azâbi-l-ednâ dûne-l’azâbi-l-ekberi le’allehum yerci’ûn(e) Diyanet Meali:

(32/21) Andolsun, dönerler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azaptan da tattıracağız.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/21) Her halde biz onlara o en büyük azâbdan beride yakın azabdan tattıracağız, gerek ki rücû' edeler

------------------

Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.

Bu ayet bir önceki ayetin devamı niteliğinde olup, orada azabı yaşayacak kişilere daha bu dünya hayatında iken orada ki azabın birer numunesini tadacaklarını beyan buyurmakta. 

Bu ayeti Kerime bizi Cenab-ı Hakkın Serî'u'l-Hisâb ismi ve sıfatı bu dünya hayatında iken olan faaliyetini bildirmekte. Bu isim Kur'an'da birçok ayette geçmektedir. İşte bazı örnekler:

Bakara Suresi, 202. Ayet:

"...Allah, hesabı pek çabuk görendir (Allahu serî'u'l-hisâb)." Âl-i İmrân Suresi, 19. Ayet:

"...Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, şüphesiz Allah hesabı çok çabuk görendir (fe innallahe serî'u'l-hisâb)." Mâide Suresi, 4. Ayet:

"...Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah'ın hesabı pek çabuktur (innallahe serî'u'l-hisâb)." Nûr Suresi, 39. Ayet:

"İnkâr edenlerin amelleri ise engin bir çöldeki serap gibidir. Susayan kimse onu su sanır. Oraya vardığında ise hiçbir şey bulamaz. Orada Allah'ı bulur, O da onun hesabını eksiksiz görür. Allah, hesabı pek çabuk görendir (vallahu serî'u'l-hisâb)." Alemlerde onun isminin faaliyetinin olmadığı hiçbir şey yoktur. Hesabı çabuk görmek suretiyle kişi daha dünya da iken yaptığı kötülüklerin karşılığını burada çeker ama mislini ise tevbe etmez ise ve halini düzeltemez ve bu aldığı cezaları görmezden gelir ise ozaman isyanı artacaktır ve ahiret hayatında ki o büyük cezaya çarptırılacaktır. 

Kötü düşüncede aynı şekilde döner dolaşır sahibini bulur çünkü Allah sadece görünür olanın değil görünmez olanın da ilahı dır. Ondan gizlenecekte bir şey yoktur. Bu iman ehli olanlar için saadet iken Fasıklar ve günahkârlar için azap olmakta.

Bu dünya hayatında tattırılan azabın gayesi mutlak olaraktan onların içinde bulundukları gafletten uyanmaları için dir. Yani rahmeti gazabını geçmiştir. Bunu şu şekilde düşünebiliriz. Dişimiz çürümeye yüz tuttuğunda oraya bir ağrı sinyali iletilir ve ağrının amacı tedbir alıp o dişin tedavisini yapmaktır veya bakımını daha itinalı yapmak içindir. Eğer o ağrı uyarıcı olarak hiç verilmeyecek şekilde rabbimiz bu vücudu donatsaydı ozaman dişimiz çürüdüğünden habersiz olurduk ve teker teker haberimiz olmadan dişlerimizden olurduk. 

Bunun gibi de Cenabı Hakk dünyada birtakım sıkıntılar verir ki tevbe edip halimizi düzeltelim diye. Bu rahmetinin bir icabıdır T.O.Muharrem Halil-İz. 

----------------------

32- Secde Suresi 22. Ayet

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَاۜ اِنَّا مِنَ الْمُجْرِم۪ينَ مُنْتَقِمُونَ۟

(32/22) Vemen azlemu mimmen zukkira bi-âyâti rabbihi sümme a’rada anhâ innâ mine-lmucrimîne muntakimûn(e) Diyanet Meali:

(32/22) Kim, Rabbinin âyetleriyle kendisine öğüt verildikten sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/22) Rabbının âyâtı ile va'z edilip de sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki biz mücrimlerden intikam alıcılarız   

------------------

Ayet Rûbubiyyet esma mertebesi kaynaklı bir ayet lakin son kısmında biz demek suretiyle başlangıcı Rububiyet son kısmı ise Zati bir ayet olduğunu söyleye biliriz.

“Vemen azlemu mimmen zukkira bi-âyâti rabbihi” ayette geçen “azlemu” kelimesi mastarı ظُلْم (zulm) bu kök, "karanlık" (zulmet) ve "bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, hakkını eksiltmek" anlamlarına gelir. أَظْلَمُ (azlemu) kelimesi, ism-i tafdîl kalıbındadır ve "en zalim, daha zalim" demektir. Bu ayette ve daha birçok ayette zalimliği ikinci bir şahısta değil de kişinin kendi nefsinde ve yaptıklarında görmesi ve bulmasını hep bize hatırlatmakta. 

“Zukkira” kelimesinin mastarı ise تَذْكِير tezkîr,ذِكْر zikr fiilin ikinci babından (tef'îl) edilgen (meçhul) formudur. Bu bab, genellikle bir işin çokça veya güçlü bir şekilde yapıldığını ifade eder. Dolayısıyla ذُكِّرَ (zükkira), "kendisine defalarca, güçlü bir şekilde veya ısrarla hatırlatıldı" manasına gelmekte dir. 

Bu kelime, ayetlerde zikrin farklı bir türü olarak karşımıza çıkar. Genellikle "Allah'ı anmak" olarak bildiğimiz zikrin bu seferki kullanım şekli, kişiye yönelik ısrarlı bir "hatırlatma" anlamı taşır. Bu hatırlatma, hem afaki hem de enfüsi olarak gerçekleşir. Ayetin işaret ettiğine göre, enfüsi hatırlatma Rabbinin kişinin vicdanına seslenmesiyle olur. Afaki hatırlatma ise mürşitler veya salih kullar gibi O'nun yolundan gidenler aracılığıyla yapılır. Ancak bu hatırlatma bir defayla sınırlı kalmaz, aksine sayısı belli olmayacak şekilde tekrarlanır. En temelde, günde beş defa okunan ezan, herkese Hakk'ı hatırlatan afaki bir hatırlatma ve davettir.

Bu durumun en güzel örneklerinden birini aile içinde görebiliriz. Örneğin, Salât'a karşı gevşeklik gösteren bir çocuğa annesi, sadece ezan vaktinde değil, gün içinde de yorulmadan ve bıkmadan namazını hatırlatır. Annenin bu ısrarı, tamamen merhametinden kaynaklanır. Bu merhamet ise aslında Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz rahmetinin, annenin kalbindeki bir yansımasından ibarettir.

“bi-âyâti rabbihi” yani "Rabbinin ayetleriyle" ifadesini incelediğimizde, burada "Rabbul Alemin" gibi genel bir hitap olmadığını görürüz. Bu ifade, her birimizin kendine has Rabbini, yani bizde baskın olan Mürebbi esmasını kastetmektedir. Bilindiği gibi Mürebbi; kişiyi her an gözeten terbiye eden, onunla ilgilenen ve aynı zamanda ondaki ilahi istidat ve kabiliyeti en kâmil haliyle ortaya çıkarmayı dileyen Allah'ın bir esmasıdır. İşte bu rabbimizin bizdeki ve en genel manada Rabbül Aleminin tüm alemlerde ki faaliyetinin işaretlerini ifade etmekte. İz-Terzibaba ayet kelimesini şu şekilde tanımlar: “Ayet “Zat-ı mutlağın zat-ı mukayyet olarak her varlıkta ortaya çıkmasıdır” en büyük ayet ise insandır”. Kişi bu işaretleri nefsini temizlemek suretiyle okuya bilir ve nefsini bilme yoluna girmese bu işaretleri okuyup rabbini bilmesi de pek mümkün görülmemekte dir.

“sümme a’rada” sonra yüz çevirdi a’rada kelimesi kök itibariyle baktığımızda ع ر ض (Ayn-Râ-Dâd) harflerinden oluşmakta ve anlam olarakta "yanını dönmek, umursamamak, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek" demektir. Bu fiil, sadece fiziksel bir yönelme veya yüz çevirme değil, bilinçli bir reddediş ve umursamazlık içerir. Ayrıca Ayn-Râ-Dâd harfleri ile Ayn’nın (içindeki) daki rububiyet delillerinden yüz çevirdi anlamına da gelir. 

anhâ innâ mine-l mucrimîne muntakimûn(e)” ve bu rabbinin işaretlerinden yüz çevirenlerden daha zalim kim olabilir dedikten sonra bu halin en genel tarifini yaparak ayette bu zümreye Mücrimin demekte. Mastarı cürm dür ve anlamı da “kesmek koparmaktır”. Bu fiili işleyene de Mücrim denilmekte. Ozaman kendisini vahdet ve tevhid hakikatlerinden yani kendinden uzaklaştıran ve rabbi ile olan bağını koparan kesen kişi mücrim olmakta.

Kendisini mücrim edenden ayette bu sefer “inna” demek suretiyle Allah zatını isim ve sıfatlarını kast ederek onlardan intikam alırız buyurmakta. Buradaki intikam çevirisi zayıf düşmekte dir. Muntakim kelimesini intikam olarak çevrildiğinde Allah'ın kulundan intikam alması gibi abes bir mana verilmekte. Halbuki Muntakim ismi şerifi kulun yapmış veya düşünmüş olduğu her ne türden bir amel olursa olsun onun bir sonraki hak ettiği hale onu taşıyan isimdir ve bu isim Allah'ın Serî'u'l-Hisâb ismini faaliyete geçiren el-Adl ve el-Hakem gibi yani adalet ve hikmet ile karşılığını alacağını ayet bize haber vermekte T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 23. Ayet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ

(32/23) Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe felâ tekun fî miryetin min likâ-ihi(s) vece’alnâhu huden libenî isrâ-îl(e) Diyanet Meali:

(32/23) Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu (Tevrat’ı) İsrailoğulları’na bir yol gösterici kılmıştık.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/23) Celâlim hakkı için Musâya kitabı verdik, şimdi sen ona kavuşmaktan şübhede olma ve onu Benî İsraîl için hidâyet rehberi kıldık   

------------------

 Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.

Surenin bu son bölümünde ise Musa a.s ve kavmi hakkında bilgiler verilmekte dir. İslam dinin Rasûlûllâh s.a.v efendimiz ile kemale ermiş ve kıyamete kadar da hükümleri geçerli kılınmıştır. İslam dinin algılanması ve yaşanması üç temel esasa dayanmakta bunlar ise;

Tenzih: Musa a.s kadar olan süreçte halkı putlara firavunlara ve yıldızlara tapınmaların dan korumak için Cenâb-ı Hakk’ı ötelerde bilmektir. Ayrıca Zât-ı mutlak ifâdesiyle Allah-u Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir bu mertebe ise “tenzîh-i kadîm” “mutlak tenzîh” tir, diğer tenzîhler ise mukayyet-kayıtlı tenzîhler dir ki, tenzîh edenin mertebesi ve idrakine göredir.

Teşbih: Cenâb-ı Hakk’ı misâllerle şehadet âlemi’nde bulmak-bilmektir. 

Tevhid: Cenâb-ı Hakk’ı bütün âlemlerde o âlemin hakikati üzere müşahede etmektir, diyebiliriz. Ayrıca Tenzih ve Teşbih hakikatlerini bir arada idrak etmek halidir ki Hz.Rasulullah’a s.a.v efendimizin bu halin kemalini yaşadığı ve bunu aktardığı bilinmektedir. T.O.Muharrem Halil-İz. 

Bu kısa tanımlamalardan sonra Hz. Musa a.s getirdiği ve kavmine aktardığı din anlayışının tenzihi bir din anlayışı olduğunu söyleye biliriz. Ayrıca Musâ a.s verilen Tevrat ile ilgili olarak 9 Levh den ibaret olduğunu Abdulkerim Ciyli den biliyoruz ve bu levhlerin de içerikleri özetle şunlardır;

Tebliğ Edilen Yedi Levha:

Bu levhalar mermer taşındandı ve kalplerin katılaşmasına sebep oldu. Her levha, galip olan ilimle isimlendirilse de, diğer levhalardaki ilimlerden de izler taşır. İçerdikleri ilimler özetle şunlardır:

Nûr Levhası: Hakk'ın vahdaniyetinin (birliğinin) ve tekliğinin mutlak tenzih yoluyla vasfı; Hakk'ı halktan ayıran hükümler; Rububiyyet, kudret, güzel isimler ve yüce sıfatların tenzih yoluyla anlatımı.

Hüda (Hidâyet) Levhası: Hakk'ın özünü anlatan zevke dayalı ilâhî haberler; müminlerin kalbine ilham yoluyla gelen nûr; ilâhî cezbe; milletlerin hallerine dair keşif ilmi; melekût (ruhlar âlemi) ve ceberût (Hazret-i Kudüs) âlemlerinin ilmi; Berzah, kıyamet, mizan, hesap, cennet, cehennem ilimleri; muhakkiklerin haberleri; eşkâl, sûret, tılsım sırları ilmi.

Hikmet Levhası: Tecelli ve zevk yoluyla ilmi sülûk (manevî yolculuk) şekilleri; ilâhî sırlar (Nalınları çıkarmak, Tûr'a çıkmak, ağaçla konuşmak, ateşi görmek gibi); ruhanî tecellileri bilme; heyet (astronomi), hesap, gök ilmi; ağaçlar, taşlar gibi varlıkların ilmi.

Kûvâ (Kuvvetler) Levhası: İnen hikmete dair işlerin ve beşerî güçlerin manevî zevke dayanan ilmi; remizler, işaretler, misâller; Simya ilmi; üstün büyü (keramet benzeri, hayâl âlemindeki sûretleri his âleminde gösterme gücü).

Hüküm Levhası: Emirler ve yasaklar ilmi; Allah'ın farz ve haram kıldığı hükümler; Mûsevî şeriatının esasları.

Ubudiyet (Kulluk) Levhası: Halka lâzım olan hükümler (zillet, iftikar/muhtaçlık, korku, huşû gibi); Tevhid sırları, teslimiyet, tevekkül, rıza, korku, rağbet, zühd, Hakk'a yönelme.

Saadet ve Şekâvet Levhası: Allah’a götüren yol; saadet ve şekavet (kötü âkıbet) yollarının ayrıştırılması; saadet yolunda câiz olan işler (kavmin ruhbanlığı icat etmesi gibi); beden ilmi ve dinlere ait bilgi.

Tebliğ Edilmeyen İki Levha:

Bu iki levha Rububiyyet ve Kudret sırlarını ihtiva etmekteydi.

Bunlar nurdan levhalardı ve içerdikleri sırlar, o zamane ehlinin aklının kabul edemeyeceği kadar derindi ve sadece Mûsâ'ya (a.s.) mahsustu. Eğer Mûsâ (a.s.) bunları açıklasaydı, kavmi îmân etmez, onu inkâr ederlerdi.

Bu sırların gizlenmesinin hikmeti, kavmin henüz kemâle ermemiş olması ve bu sırların Hz. Îsâ (a.s.) tarafından tebliğ edilecek olmasıydı.

İz-Terzibaba ’nın İrfan Mektebi ve diğer bazı eserlerinden Musa a.s ile bağlantılı ola Tevhidi Esma mertebesi hakkında kısa özet bir bilgi verelim.

------------------

Hakk'a doğru yapılan seyr-i sülûkta her bir Peygamber, bir mertebenin zuhur mahalli ve o mertebenin hakikatlerinin temsilcisidir. İşte Mûseviyyet mertebesi, "Tevhid-i Esmâ", yani İsimlerin Birliği idrakinin tecelli ettiği makamdır. Bu mertebenin Peygamberi Hz. Mûsâ (a.s.), lâkabı ise Kelîmullah'tır.

Tevhid-i Esmâ mertebesi, Tevhid-i Ef'âl'den (Hz. İbrâhim'in mertebesi) sonra gelen, sâlikin idrakini fiillerin ötesine taşıyarak, bütün fiilleri meydana getiren ve onlara kimlik veren İlâhî İsimler'in (Esmâ'ül Hüsnâ) birliğini müşahede etmeye başladığı yerdir. Bu makamda sâlik, gerek kendi varlığında (enfüsî) gerek dış âlemde (âfakî) gördüğü her şeyin ve her fiilin, Allah'ın güzel isimlerinden birinin zuhuru olduğunu kavrar. Âlemi Melekût'un, yani Esmâ âleminin, varlığın ve fiillerin kaynağı olduğu bilinci yerleşir.

Bu mertebenin kelimesi "Lâ mevcude illâllah"tır; yani hakikatte mevcûd olanın ancak Allah olduğu, görünen her varlığın O'nun isimlerinin bir tecellisi olduğu idrâk edilir. Bu idrak, kişiyi "Tenzih" anlayışına götürür. Ancak bu, taklidî bir tenzih değil, Hakk'ı bütün noksanlıklardan arındıran, O'nun isimlerinin tecellilerini her yerde görmekle birlikte Zât'ını bu tecellilerden münezzeh bilen tahkiki bir tenzihtir.

Mûsâ (a.s.)'ın "Kelîmullah" olması, bu mertebede kelâmın, yani Hakk'ın hitabını duymanın önemine işaret eder. Sâlik, bu makamda Hakk'ın kelâmını kendi bâtınından işitmeye başlar. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Tûr'da Mûsâ'ya (a.s.) doğrudan hitap etmiştir.

------------------

Özetle, Hz. Mûsâ (a.s.), seyr-i sülûkta Esmâ'ül Hüsnâ'nın tecellilerini idrak ederek varlıkların ardındaki birliği görme ve Hakk'ı noksanlıklardan tenzih etme yani noksanlık olmadığını idrak etme makamı olan Tevhid-i Esmâ mertebesinin temsilcisidir. Bu mertebe, ilk olarak Hz. Mûsâ'ya (a.s.) ın kavmine verilmiş ve onlarla zâhir olmuştur.

Musa a.s denildiğinde tarihte basitçe sadece Firavun (Nefsi Emmare) ile mücadele eden bir peygamber veya bir şahsiyet olarak tanımlamak sadece zahiri bir yaklaşım olurdu. Halbuki bunun ötesinde aleme getirdiği hakikatler cihetinde bakıldığında Tenzih hakikati ve Tevhidi Esma mertebelerinin de bu alem aynasına yansıtan bir Ulul Azm peygamberdir. 

Dolayısıyla ayette geçen “Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik.” Den murat tüm bu anlatılan hakikatleri ona verdik ve ona verdiğimiz bu kapsamlı anlayış ve idraki sana da verdik ve buna talip olan herkese de kabiliyeti nispetince verilmekte. Yani tenzihi hakiki ile tevhidi esma hakikatlerine talip olanlara bu kitap da verilmekte. Buna ilaveten şunu belirte biliriz ki, Peygamber efendimize gelen ilk ayet “İkra/ bi-ismi rabbike-llezî halak” halk eden Rabbinin adı ile oku ayetinde ki rab kelimesi rububiyet mertebesinden olan bir hitabı belirtiyor ve ilk besmele de bu olmuş oluyor. Buradan efendimizin Vâsile b. Eska' (r.a.) tarafından rivayet edilen hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bana, Tevrat'ın yerine Seb'u't-Tıvâl (Yedi Uzun Sûre) verildi. Zebur'un yerine el-Miûn (yaklaşık yüz ayetli sûreler) verildi. İncil'in yerine el-Mesânî (tekrarlanan sûreler) verildi. Ve ben el-Mufassal (kısa sûreler) ile fazladan üstün kılındım."

(Kaynak: Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned) Bu hadis, Kur'an-ı Kerim'i önceki ilahi kitapların temel özelliklerini de kapsayacak şekilde dörtlü bir tasnife tabi tutar:

Seb'u't-Tıvâl (السبع الطوال): Tevrat'a karşılık gelir. "Yedi Uzun Sûre" demektir. Bunlar genellikle Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En'âm, A'râf sûreleridir. Yedinci sûrenin Enfâl ve Tevbe (birleştirilerek) mi yoksa Yûnus sûresi mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır.

El-Miûn (المئون): Zebur'a karşılık gelir. Ayet sayısı yaklaşık yüz civarında olan sûrelerdir. Genellikle Yûnus sûresinden sonra başlayıp yaklaşık Şuarâ sûresine kadar olan bölüm olarak kabul edilir.

el-Mesânî (المثاني): İncil'e karşılık gelir. Kelime anlamı "tekrarlananlar" veya "ikişerliler" demektir. Ayet sayısı Miûn'dan az (yani 100'den az) olan sûreleri kapsar. Genellikle Şuarâ veya Neml sûresinden başlayıp Kâf veya Hucurât sûresine kadar olan bölümü ifade eder.

el-Mufassal (المفصل): Peygamberimize "fazladan" (nafile) verilen bölümdür. "Açık seçik, birbirinden ayrılmış" anlamına gelir. Kur'an'ın son bölümündeki kısa sûrelerdir. Genellikle Kâf sûresinden Nâs sûresine kadar olan bölümü kapsar.

Yukarıdaki hadisi şeriften de anlaşılacağı gibi efendimize Tevrat’ı şerif mukabilinde 7 uzun sure verilmiştir. Hz. Musa a.s Kur’an-ı Kerimde 34 farklı surede ve 136 defa anılması ile en çok ismi geçen Peygamber dir. 

Musa a.s verilen Tevrat’ta şerri hukuk dediğimiz şeriat mertebesini temsil etmekte ve kaideleri katıdır.

 Ardından Davud a.s onu takip eder ve ona da Zebur verilmişti ve tarikat mertebesini temsil eder demire şekil verme kabiliyeti ihsan edilmiştir yani halife olan İnsanı kamili demir mesabesinde olan nefsi emmarelere muhabbet ateşi ile nefislerini yumuşatması anlamına da gelmekte dir. Ayrıca Musa’nın a.s şeriatine tabi dir. 

Sonrasında ise İncil gelmekte ve İsa a.s kendisi dir ve hakikat mertebesini alemde açığa çıkartmıştır. 

Ve son en mükemmel kitab olan ve tüm bu kitaplarda vaaz edilen hakikatlerin de kemalini kendinde toplayan ve cem eden Kur’ân-ı Kerîm de Marifet mertebesi ile birlikte dört kitabın sonuncusu olarak Hz.Muhammed s.a.v efendimize verilmiştir. 

Ayetin “Şimdi de sen ona kavuşmaktan şüphe içinde olma” kısmı da yukarıda belirtilen manalara kavuşmaktan şüphe içinde olma ve onlara verilen kitabın daha camii olanı sana da verilecektir anlamını taşır. 

“ve onu Beni İsrâîl için bir hidayet rehberi kılmıştık” İsrail oğulları kimlerdir? 

"İsrail" (İsrâîl), Hz. Yakub'un a.s. lakabıdır (diğer adıdır).Hz. Yakub; Hz. İbrahim'in a.s. torunu ve Hz. İshak'ın (a.s.) oğludur. Dolayısıyla "İsrailoğulları" demek, "Hz. Yakub'un soyundan gelenler" demektir.

Ayrıca "İsrail" kelimesinin "Allah'ın kulu" (Abdullah) veya "Allah'a giden, O'nun yolunda gece yürüyen" gibi anlamlara geldiğini belirtir. Seyri sülükte ise gece kalkmak sureti ile manevi yolda ilerleyen anlamını taşır.

"Oğulları" Kimlerdir? Hz. Yakub'un (İsrail) 12 oğlu vardı. Bu oğulların isimleri (Hz. Yusuf ve Bünyamin dahil) şunlardır:

Ruben, Şimon, Levi, Yahuda, İssakar, Zebulun, Dan, Naftali, Gad, Aşer, Yusuf, Bünyamin (Benjamin) Bu 12 oğul, zamanla büyüyerek "İsrailoğullarının 12 Kabilesi" (Kur'an'daki ifadesiyle Esbât) olarak bilinen büyük topluluğu oluşturmuştur.

Bu nedenle "İsrailoğulları" tabiri, bu 12 kabilenin tamamını ve onlardan türeyen nesilleri ifade eder.

Ayrıca yolumuzun Seyr-i Sülûk usulünde 12 ders vardır. Aynı bu on iki kola mensup olanlar gibi herkeste bu on iki dersten birine mensubiyeti vardır. Lakin kişi kendi nefsini gerçekten arındırıp kâmil insan mertebesine yükselte bilirse bir rehberin gözetiminde ozaman bu on iki koldan ve dersten Muhammediyetlik remzi olan 13. Ders ve makamına oturur.

Bu 12 rakamı bizim tasavvuf geleneğinde "On İki Tarikat" kavramına da denk düşmekte dir. En yaygın ve ana kol olarak kabul edilen, kendilerinden yüzlerce alt şubenin (kolun) türediği 12 ana yolu ifade eder. İsimlerine kısaca bir göz atalım;

1. Kâdiriyye: Pîri Abdülkâdir Geylânî 

2. Rifâiyye :Pîri Ahmed er-Rifâî 

3. Sühreverdiyye:Pîri Şihâbeddin Sühreverdî 

4. Kübreviyye: Pîri Necmeddin Kübrâ 

5. Çiştiyye: Pîri Muînüddin Çiştî 

6. Bedeviyye: Pîri Ahmed el-Bedevî 

7. Desûkiyye: Pîri İbrâhim Desûkī 

8. Şâzeliyye: Pîri Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî 

9. Nakşibendiyye Pîri: Bahâeddin Nakşibendi 

10. Halvetiyye: Pîri Ömer el-Halvetî (Ancak tarikatı sistemleştiren ve "Pîr-i Sânî" olarak anılan Yahyâ-yı Şirvânî'dir)

11. Mevleviyye: Pîri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî 

12. Bayramiyye: Pîri Hacı Bayram-ı Velî 

Bu tasavvuf erbabı zatların bazılarının bugünde devam eden yolları ve her asırda yaşayan bir Pîri vardır. Lakin Tarikat ten gaye sadece o yola mensup olanların tarikatın zikir merasimlerini ve adetlerini yaşatmak olmamalı dır. Asıl gaye Hakikate ermek dir. Bu asli vazifesini ifa edemeyen yollar İz-Terzibaba ’nın da ifade ettiği gibi âtıl kalmaktadır. 

Bugün İz-Terzibaba Uşşâki geleneğinden yetişen bir Pir olmasına karşın sadece Uşşâki yolunu yaşatmıyor. İbni Arabi nin Fusüs-ül Hikem eserini, Mevlana’nın Mesnevisini, Abdulkerim Çiğli’nin İnsanı Kâmil vb. eserlerin hem şerhlerini hemde şerhinin de şerhini yapmak sureti ile günümüz insanın anlaya bileceği hale getirmesi çok mühim bir hizmettir. Ayrıca O zatlarında bugün ki temsilcileri artık varsa da sadece ameli kısımları ve gösteri kısmı kaldı hakikatleri ise İz-Terzibaba da hayat bulmuştur, Allâhu Alem. 

İsrailoğulları diye tarihte yaşaya Yakub a.s oğulları olduğu gibi bugünde o mertebelerin yaşanmasını yani Mertebeyi Mûsevîyyetin (Tarikat Mertebesi) devamını bu tarikler sağlamaktadır. İsrailoğulları kanalının nihayeti ve kemâlât noktası “Mertebe-i İseviyyet” dir. Yani Hakikat Mertebesine götüren tarikler vardır ve her meşrebe göre de yollar bulunmaktadır. Lakin Hakikat mertebesine gelindiğinde burada çeşitlilik ve kesret artık son bulmakta buradan öteye ancak Marifet mertebesinden bir dalın uzatılması ile bir geçişin olacağı aşikardır. Bu mevzu giriş bölümünde işlendiğinden bu kadarlık bilgi yeterli olacaktır. 

İşte onlara hidayet olması sadece o dönemi kapsamadığını anladıktan sonra diğer ayete geçiş yapa biliriz. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 24. Ayet

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُواۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يُوقِنُونَ

(32/24) Vece’alnâ minhum e-immeten yehdûne bi-emrinâ lemmâ saberû(s) vekânû bi-âyâtinâ yûkinûn(e) Diyanet Meali:

(32/24) Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/24) Ve içlerinden sabrettikleri ve âyetlerimize yakîn edindikleri zaman emrimizle doğru yola irşad eden imamlar kıldık

------------------

Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.

Bu ayeti Kerimede üç ayrı mühim olan kelimeler üzerinde durmaya çalışacağız bunlar;

 1-) Sabır 2-) Yakin 3-) İmamlık Önderlik. 

Bunları sırasıyla anlamaya çalışmak ayet üzerinde ki tefekkürümüzü genişletecektir. İlk önce Sabır konusunu ele alalım;

Kur’ân-ı Kerîm’de Sabır kelimesi 103 ayette geçmektedir ve ortadaki sıfırı kaldırdığımızda da sabır halinin de 13 ile bağlantısı görülmekte dir. 

"Sabır" (صَبْر), Arapça ص-ب-ر (Sâd-Be-Râ) kökünden gelen bir mastardır.

Sâd ص: Sıfatı İlahiye – Sıdk – Saadet 

Be ب : Birliktelik ( ile ) Râ ر : Rahmaniyet Mertebesi Sabır kelimesinin içinde bu mertebeleri de barındırdığını ifade edebiliriz, yani Sabır ile bu mertebelerin faaliyete geçeceği bize anlatılıyor. T.O.Muharrem Halil-İz. 

Sabır kelimesi sözlük karşılıkları hapsetmek, Tutmak (الْحَبْسُ / el-habs): Bir şeyi bir yere bağlamak, alıkoymak, hapsetmek. "Nefse sabretmek" (صَبَرَ نَفْسَهُ), nefsini tutmak, onu dizginlemek demektir.

Acı ve Dayanıklılık: Kökün ilginç bir bağlantısı daha vardır. الصَّبِر (es-sabir) veya الصُّبْر (es-subr), "aloe vera" gibi çok acı bir bitkinin adıdır. Bu bitki, acılığına rağmen şifa verici özelliklere sahiptir. Bu da, sabrın: Tadı acıdır, yutkunması zordur, ancak sonucu (şifası) hayırlı olduğunu bize anlatır.

Râgıb el-İsfehânî'nin el-Müfredât fî Garîbi'l Kur'ân eserinde;

Terim olarak Sabır: Nefsi, aklın ve şeriatın gerektirdiği hususlar üzerinde veya onların nefsi hapsetmeyi gerektirdikleri hususlara karşı hapsetmektir (tutmaktır).

Bu kök, kullanıldığı yere göre farklı isimler alabilir:

Musibete Karşı: Nefsin bir musibetten dolayı hapsedilmesine sadece صَبْر (sabr) denir. Zıddı جَزَع 

(feryat)'tır.

Savaşta: Savaşta sabır göstermenin ismi شَجَاعَة (kahramanlık)'tır. Zıddı جُبْن (korkaklık)'tır.

Bunaltan Felâkete Karşı: Bu duruma رَحْبُ الصَّدْرِ (göğüs genişliği) denir. Zıddı ضَجَر (bunalma)'dır.

Konuşmama Konusunda: Sır saklama konusunda sabretmeye كِتْمَان (sır saklama) denir. Zıddı مَذْل (sırrı ifşa)'dır.

"Sabır, ferahın anahtarıdır" hadis-i şerifi mucibince sabır ferah ve sürurun anahtarıdır.

Yukarıdaki tanımlara bakıldığında sabrın her olayda ayrı bir anlam kazandığını görmekteyiz. Aynı şekilde her mertebede farklı bir anlam ve mana yüklemek mümkündür.

Şeriat mertebesinde: kişinin günaha düşmemesi ve amellerini şeriatın hudutları dahilinde tuta bilmesi için sabra ihtiyaç duyar. 

Tarikat Mertebesinde: Başına gelen sıkıntı ve musibetlere sabredip nefsini şikâyetten alıkoyması dır. Ayrıca sülük ehli ise ozaman da bulunduğu dersten bir diğer dersine geçe bilmesi için gerekli olan çalışmaları yapa bilme kuvveti içinde sabra ihtiyacı vardır. 

Bu mertebenin hakikatine bakan kısmında ise Esma mertebesi hakikatlerinin idrak edilmesi ve Allah'ın Es- Sabur esmasından aldığı kuvvet ile kendinde ki fiil ve düşüncelerin dengeli olması için yine sabra ihtiyaç duymaktadır.

Hakikat mertebesinde: Burada artık sabra ihtiyaç duyulmaz çünkü kul kendi beşerî kimliğinde ifna olmuştur ve artık orada hak el vekil dir bundan dolayı sabredilecek bir bakış ve olay kalmamıştır. Burada tüm işler hakka devredildiğinden seyreden ve seyredilen hep haktır ve yaşantı olarak fenafillah idrak ve şuuru hâkim dir.

Marifet Mertebesinde: Kendini bu mertebeye taşıya bilen kişi sabrı da diğer esmaları da dengeli çıkartır ve vaktin icabı olan esmanın veya halin yaşantısına uygun olan hale bürünür. Bakâbillâh hali üzerinde olduğundan dolayı halka göre eza ve cefa gibi görünen hadiselerin ardında mutlak bir hikmet olduğunu bilir ve müşahedesi hep Hakk ile dir. Evvel hep onu görür ve zevki ilahi ile hayatını sürdürür. 

Allah'ın Kazasına Rıza göstere bilmek ancak sabır ile mümkün olmaktadır. Burada iyi veya kötü olmadan tamamı için bu sabra ihtiyaç vardır. Musibet geldiğinde Hakk’ı halka şikâyet etmemek için dilini ve gönlünü kontrol altında tutmak için sabırlı olması gerekmekte dir. Tam tersi olan, bir nimet ile karşılaştığında ise gaflete düşmemek için yine sabır kuvveti ile şükre yönelmesi gerekir.

Dolayısı ile Allah’tan razı olmak için acele tepki vermemek ve olayların hikmetine nüfuz ede bilmek için sabırlı olmaya ihtiyaç vardır. Efendimiz a.s şöyle buyurmuştur:

“Acele şeytandan, teenni Rahmandandır.” [Tirmizi] Konu ile ilgili olması hasebiyle Muhyiddîn İbnü’l Arabî'nin Fusûsu’l-Hikem eserinin Ahmed Avni Konuk tercüme ve şerhinin Kelime-İ Eyyûbiyye’de bölümünden özet bir alıntı ile devam edeceğiz T.O.Muharrem Halil-İz.;

------------------

Eyyûb Kelimesindeki Hikmet: Sabır, Kaza ve Makzî'nin Hakikati Füsûs’ta, Hz. Eyyûb (a.s.) kelimesinde tecelli eden hikmet, "sabır" ve "dua" kavramlarının bâtınî manalarını açığa çıkarır. Bu hikmet, zahir ehlinin sabır anlayışı ile tahkik ehlinin (ariflerin) idraki arasındaki temel farkı ortaya koyar.

1. Sabrın Hakikati: Şekvâ Kime Yöneliktir?

Sabrın hakikati, zahir ulemasının zannettiği gibi nefsi mutlak olarak şikâyetten hapsetmek değildir. Bu, nefsi "Allah’ın gayrı"na (sebeplere, kullara) şikâyetten tutmaktır.

Vücûdda (varlıkta) Hakk’ın gayrı olmadığına göre, "gayr"dan murad, arifin nazarında olmayan, ancak mahcûb (perdeli) olanın nazarındaki "sebepler" perdesidir. Arif, sebeplere değil, Müsebbibe (Sebebi var edene) bakar.

Dolayısıyla kulun, aczini ve iftikarını (muhtaçlığını) bilerek Rabbine halini arz etmesi (dua etmesi), sabırsızlık değil; ubûdiyyetin (kulluğun) ta kendisidir. Hz. Eyyûb da bu sırra vakıf olduğu için Hakk’a dua etmiştir.

2. Kaza ve Makzî Ayrımı Arifin duası, Hakk’ın "kazâsı"na bir itiraz değildir. Zira burada "kaza" ve "makzî" ayrımı esastır:

Kaza: Hakk’ın küllî hükmüdür; O'nun a'yân-ı sâbitedeki ilmine tâbi olan fiilî sıfatıdır. Kazaya rıza farzdır.

Makzî (Kaza Olunan): O küllî hükmün, âlemde taayyün etmiş “sureti"dir. Hastalık, elem, günah veya küfür birer "makzî"dir.

Kul, kazaya razı olmakla mükelleftir; ancak makzîye (örneğin hastalığın verdiği eleme veya bir günah fiiline) razı olmakla emrolunmamıştır. Hz. Eyyûb’un duası, kazaya değil, "makzî" olan hastalığın ref'ine (kaldırılmasına) yönelikti.

3. Duanın Sırrı: "Hakk’a Ezâ" Bu bahsin en derin sırrı, (Ahzâb, 57) ayetinde geçen "Allah’a ezâ" tabirinde gizlidir. Varlık, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği suretler (mazharlar) bütünüdür. Kulun suretinde zuhur eden bir elem veya hastalık, o surette mütecelli (görünen) olan Hakk’a raci bir "ezâ" hükmündedir.

Kulun, "sabrediyorum" diyerek bu elemin kaldırılması için dua etmemesi, Hakk’ın kendi suretindeki o ezasının devamına rıza göstermesi demektir ki; bu, ilahi kahra mukavemet (direnç) ve Hakk’a en büyük ezâdır.

Binâenaleyh arifin duası, bizzat Hakk’ı, kendi suretindeki (kulun suretindeki) bu ezadan kurtarmak için yaptığı bir fiildir.

4. Teveccüh (Yöneliş): Vech-i Hâss ve Sebepler Gafil olan, sebeplere (ilaç, tabip) teveccüh eder ve onlara şikâyet eder; bu, "Allah’ın gayrı"na yönelmektir.

Arif ise, sebepleri (vücûh-ı ilâhiyye) görür ancak onların, tüm isimleri kendinde toplayan "Vech-i Hâss"ın, yani "Allah" İsm-i Câmi'inin tafsili olduğunu bilir. Arif, sebepleri kullanırken onlarda perdelenmez; teveccühü daima o "Vech-i Hâss"adır (İsm-i Câmi'edir). Şifâyı ilaçtan değil, o ilacı mazhar kılan Şâfî isminden, yani Hak'tan bilir.

-------------------

Sabrın en çok karıştırıldığı husus ise tahammül olduğu zan edilmesi dir. İkisinin arasında ki ayrımı şu olay bize çok açık bir şekilde anlatmakta dır.

Enes b. Malik (r.a) anlatıyor: "Hz. Peygamber (sav) bir kabrin başında ağlamakta olan bir kadına rastladı ve 'Allah'tan kork ve sabret. ' dedi. Kadın, "Git başımdan, başıma gelen musibeti sen yaşamadın!" diye cevap verdi. Hz. Peygamber'i tanımıyordu. Kendisine, onun Peygamber (sav) olduğu söylendi. Bunun üzerine kadın Hz. Peygamber'in (sav) kapısına gitti, kapıda bekleyen herhangi bir görevli de yoktu. (Peygamber'in yanına girdi ve); "Seni tanıyamadım." dedi. Peygamber Efendimiz de, 'Sabır, ancak (musibetin) ilk başa geldiği anda dır.' buyurdu. (Bl 283 Buhart, Cenfüz, 31; M 2140 Müslim, Cenaiz, 1 5) Sabırsızlığımızın sebebine bir başka açıdan bakıldığında, Risale-i Nur'da özetle şöyle bir tanım karşımıza çıkmaktadır:

------------------

"Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir.

Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Âdetâ, hâşâ, Cenâb-ı Hakkı insanlara şikâyet eder. Hem çok haksız bir sûrette hem dîvânecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir."

------------------

Sabrın, her hususta lazım olan bir esmayı ilahiye olduğu çok açıktır. İbadette sabır gerekli, günaha düşmemek için sabır gerekli, nefsin hevasından kurtulmak için sabır ile sebat ederek Hak yolunda yürümek gerekli dir. Bu konu hakkında Mesneviden küçük bir alıntı ile yolumuza devam edelim;

------------------

1630. Her kim sabr getirdi ise felek üzerine gider; her kim helvâ yedi ise çok geriye gider.

Henüz nefislerinin sıfâtı dinç ve kavî iken, bu âlem-i kesâfetin lezzetlerine karşı sabr edip riyâzât ve mücâhedâta kıyâm edenlerin rûhu, felek-i ervâha urûc eder ve ahkâm-ı kesâfetden kurtulur; ve her kim riyâzât ve mücâhedâta yan çizer, "Ben anlamam her şey Hakk'ın tecelliyâtından ibârettir; öyle olunca güzel güzel yerim, içerim; ve tenim bana bir latîfe-i ilâhiyyedir, mükemmel beslerim" der ve hulviyyât-ı dünyeviyyeye dalar ise, felek-i ervâhdan pek geri kalır ve esfel-i sâfilîn-i tabîatde saplanıp kalır. Onun ahkâm-ı nefsâniyyesi bâkî iken, bu ma'rifeti kendisini kurtaramaz; fakat nefsinin hükmünden kurtulanların hâli bambaşkadır ki, âtîde Cenâb-ı Pîr îzâh buyururlar.

------------------

Şimdi de sırada yakin kelimesi var;

Sözlükte “sabit olmak, durulmak, sükûnete kavuşmak” anlamındaki y-k-n kökünden türeyen yakîn, terim olarak “doğruluğunda şüphe bulunmayan, vâkıaya uygun bilgi, sabit ve kesin inanış, kanaat (itikad), şüphe ve tereddütten sonra ulaşılan kesinlik” anlamına gelir. Yakîn kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi sekiz âyette yer almakta. Ayrıntı için İslam Ansiklopedisi yakîn maddesi incelene bilinir.

Özetle İz-Terzibaba ’ya göre de yakîn kelimesi şu anlamı taşımakta;

------------------

Yakîn (İkan) kelimesi, beşerî anlamda "yakınlık" (kurb) kelimesinden fersah fersah uzaktır. Yakınlık (Kurbiyyet), ayrı iki varlığın birbirine yaklaşmasını ifade ederken, gerçek Yakîn, o ikiliği ortadan kaldıran bir teklik anlayışının ta kendisidir. Arifler, Yakîn'i tarif ederken, "Yakîn Hakk'tır" (El yakînü hüvel Hak) buyurmuşlardır. Bu, kulun nefsinde kendine ait zannettiği bütün fiillerin, sıfatların ve esmaların hakikatte Hakk'a ait olduğunu kesin olarak idrak ve müşahede etmesidir.

------------------

Burada Yakîn halinin üç mertebesi bulunmakta özetle onlarda şu şekilde dir;

İlmel Yakîn: Bir şeyin varlığını deliller, işaretler veya haber yoluyla bilmektir. Ateşin varlığını, dumanını görerek veya birinin söylemesiyle bilmek gibidir. 

Aynel Yakîn : Bir şeyin varlığını bizzat görerek, müşahede ederek bilmektir. Ateşin bizzat kendisini, alevini görmek gibidir.

Hakkal Yakîn : Bir şeyi bizzat yaşayarak, o şeyin içinde yok olarak bilmektir. Ateşe dokunmak değil, ateşte yanıp kül olmak ve ateşe dönüşmektir.

Bir başka ifade ile İlmel yakin: bilmekten öte ve öğrenmek ile değil ilmin kendisinde doğması açığa çıkması dır. Yani araç ve gereç olmadan kalbinde oluşan ilham ve keşfi olan ilim türüdür. Buda nefs mertebelerini hakkı ile geçmiş ve arınmış olan nefiste tecelli eder. Eğer mahal temiz değil ise ozaman gelen bilgiler nefsi emmarenin tuzağına düşer ve benlik yapar ki oda artık bilişten veya felsefeden öteye geçirmez kişiyi. Bu sebepten dolayı yakin ehli tevhid ehlidir.

Aynel Yakin: kendinde doğan ilim ile müşahede ve görüş sahibi olmasıdır. Yani Allah'ın basireti ile görüşe geçmesi dir burada beşeriyetinden artık bir koku dahi kalmamıştır. Burası aynı zamanda hakikat mertebesi yani İseviyet mertebesidir ve hakkı müşahede etmede ilk makam dır. Evvelce hep duyuş vardır, ama burada ise artık görüş faaliyete geçmiştir Niyazi Mısri bir nutku şerifinde kısa bir bölüm ilave edelim;

Bunca evsâfdan görünen bir cemâl Bir cemâli bunca elvân eylemiş Hep kitâb-ı Hakk'dır eşyâ sandığın

Ol okur kim seyr-i evtân eylemiş Hadisi Kudsi’de bildirilen;

“Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.” (Buhârî, Rikak 38.) Hakkal Yakin: Bu mertebe de artık Ölmeden evvel ölüm geçekleşmiş ve olma hali vardır. Bu kelime de aslında kifayet etmez lakin Mesnevide şu şekilde bir ibare bulunmakta; 

“Demirin ateşe atılıp kor haline gelmesi gibidir. Demir o an "Ben ateşim" derse doğrudur, ama özünde hala demirdir. Hakkal Yakîn, bu "kor olma" halidir.” Efendimizin miraç dönüşü söylediği rivayet edilen “men reâni fekad reel Hakk.” Yani “Beni gören Hakkı görür.” Sözleri de bu mertebenin yaşantısını bize bildirmekte. Niyazi Mısri yukarıdaki Nutkun devamında şöyle der;

Hüsnünü izhâr eder bunca sıfât Zâtına insânı bürhân eylemiş Hakk'ı istersen yürü insâna bak Şems-i zât yüzünde rahşân eylemiş Hakk yüzü insân yüzünden görünür Zât-ı Rahmân şeklin insân eylemiş

Hz. Musa, Medyen’de kayınpederi Hz. Şuayb a.s ile yaptığı anlaşma gereği süreyi (8 veya 10 yıl) tamamladıktan sonra, ailesini de yanına alarak Mısır’a doğru yola çıkar.

"Mûsâ süreyi tamamlayıp ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafında bir ateş hissetti. Ailesine: 'Siz burada kalın, ben bir ateş sezdim. Umarım ondan size bir haber yahut ısınmanız için o ateşten bir kor getiririm' dedi." (Kasas Suresi, 29. Ayet) Ayette geçen "ânestu nârâ" ifadesi, "bir ateş gördüm"den ziyade "bir ateş hissettim, bir sıcaklık/ünsiyet sezdim" manasına gelir ki bu, ateşin sadece fiziksel bir alev olmadığını ihsas ettirir.

"Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaçtan şöyle seslenildi: 'Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım!'" (Kasas Suresi, 30. Ayet).

Ve Taha Suresinde, Musa'nın (a.s.) ayakkabılarını çıkarması emredilerek:

"Ateşin yanına gelince ona şöyle seslenildi: 'Ey Mûsâ!' 'Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuva’dasın.'" (Taha Suresi, 11-12. Ayet)

"Ben seni seçtim. Şimdi vahyolunacaklara kulak ver." (Taha Suresi, 13. Ayet) Burada bu ayetlerden çıkaracağımız bir hakikatte şudur ki Musa a.s İlmel Yakin mertebesi itibariyle bunları müşahede etmiştir ve son ayette de görüldüğü üzere kulak ver diyerek duyuş faaliyetinin bu mertebede oluştuğu anlaşılıyor. 

Daha sonraki Peygamberlik döneminde Araf 143 de "Rabbi erinî unzur ileyk" (Rabbim bana kendini göster, sana bakayım). Yani Aynel Yakin mertebesinin tahakkuku istenilmekte ve duyuştan Rüyete geçme arzusu ve iştiyakı var Musa a.s da lakin henüz o ikilik ortadan kalmadığından sen ve ben halen var olmasından dolayı “ Len Terânî ” (Beni Asla Göremezsin) şeklinde Rabbinden cevap almıştır. 

Ruyet ve görüş yani aynel yakin mertebesi İsa a.s ile dünya sahnesinde ki tecellisi görülmeye başlanıyor ve Hz. Muhammed s.a.v miraç hadisesi ile birlikte Necm 53/11 “Gözün gördüğünü kalb tekzip etmedi” ve ardında 17. Ayette ise “Göz, ne şaştı ne aştı” şeklinde Hakkal Yakin mertebesinin yaşantısını bize haber vermekte dir diye biliriz. 

Bu konu başlı başına uzun uzadıya ele alınması bir konu olmasına rağmen biz burada bu kadarı ile yetinip yolumuza kaldığımız yerden devam edelim ve ayette geçen “e-immeten” yani İmam kelimesi üzerinde kısaca duralım.

Eimmeten (أَئِمَّةً) "İmam" kelimesinin çoğuludur (Cemi). Ayette "önderler/imamlar" manasında, nasb (üstün) halinde kullanılmıştır. 

Kök Anlamı: "E-M-M" (Kastetmek ve Yönelmek). Bu kökün (أَمَّ) en temel, ilkel anlamı "bir şeye doğru yönelmek, kastetmek (kasıt) ve niyet etmektir”.

Bir kişi bir hedefe kilitlenip dosdoğru oraya yöneldiğinde bu fiil kullanılır.

Bu nedenle "İmam", "kendisine yönelinen kişi" demektir. İnsanlar yüzlerini ve dikkatlerini ona çevirirler.

"Eimmeten" kelimesinin manasını tam kavramak için, aynı kökten türeyen şu üç kelimeyle olan bağını bilmek gerekir. Bu bağlantılar kelimenin ruhunu ortaya çıkarır:

A. "Ümm" (أُمّ) - Anne / Asıl / Kaynak "İmam" kelimesi ile "Anne" (Ümm) kelimesi aynı kökten gelir. Bu, kelimenin en çarpıcı noktasıdır.

Neden? Anne, çocuğun sığınağı, beslendiği kaynak, dönüp dolaşıp geldiği yer ve varlığının aslıdır.

İmamet ile İlişkisi ise bir "İmam" (Önder), kendisine tabi olan topluluk (ümmet) için bir "anne" gibidir. Onları manevi sütle besler, nefsinin tuzaklarından korur, ve topluluğun varlık sebebini (aslını) temsil eder.

Mürşid, müridin manevi anne ve babasıdır; onu ikinci kez (manen) doğurur. Salikteki veledi kalbin de doğması kişinin kendisindeki ana kaynağı bulduğunu gösterir.

B. "Ümmet" (أُمَّة) - Topluluk

Bu kelime de aynı kökten gelir.

Anlamı: Rastgele bir kalabalık değil, "aynı imama/hedefe yönelmiş topluluk" demektir.

Bir grubu "ümmet" yapan şey, başlarındaki "imam"da birleşmiş olmalarıdır. İmam, ümmetin kurucu unsurudur.

C. "Emâm" (أَمَام) - Ön / İleri Mekân zarfı olarak "ön taraf" demektir.

İlişkisi: İmam, mekânsal ve manevi olarak "önde olan" dır. Ancak bu öncelik, arkasındakilerin yolunu açmak içindir.

İmama kelimesini inceledikten sonra şimdi de İbrâhimiyet mertebesi ile ilişkisini incelemeye çalışalım:

“Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim'i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, "Ben seni bütün insanlara imam yapacağım." buyurdu. İbrahim, "Zürriyetimden de yap!" dedi. Rabbi ona "zâlimler benim ahdime nail olamaz!" buyurdu.” Ayetten de anlaşıldığı üzere bu alemde Allah'ın zat mertebesinden hitabı ile ilk imamlık görevi Hz. İbrahim a.s verilmiştir. Nahl Suresi 120. Ayette ise;

“Muhakkak ki İbrahim başlı başına bir ümmet idi, tek bir hanîf olarak Allaha itaat için kıyam etmişti ve hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” İz Terzibaba 6 Peygamber İbrahim adlı eserinde bu ayet ile ilgili olarak kısa bir alıntıyı ilave edelim;

----------------

İbrâhîm (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâ-i ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir ve üreticidir, Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar.

Hâl böyle olunca bir kimse varlığında ne kadar çok esmâ-i İlâhiyyeyi faaliyete geçirebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir. Yaşadığı devreye kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhîm (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi. Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef’âl mertebesinin babası olmuştur. 

Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi. Bu yüzden Allah’ın dostu oldu.

--------------------

Ayette geçen Ümmet kavramını esmayı ilahiye topluluğuna imamlık etmesi şekliyle de anlaşılacağı gibi , "Ümm" (أُمّ) - Anne / Asıl / Kaynak şeklinde ele alırsak kelimeyi ozaman da bu hakikatlerin anlaşılması ve faaliyete geçmesinde ana kaynak oluştuğunu da belirte biliriz.

Ayeti özetleyecek olursak, yukarıda ki bahsi geçen hakikatleri kendi içinde hazmetmiş ve bir mürşidi kamilin irfan eğitiminden geçerek yetiştirilmiş kişilerin hallerinden bahsedildiğini söyleye biliriz. İbrahim a.s imtihan edildiği konuların veya diğer peygamberlerin yaşadıkları hadiselerin benzerlerini bu alemde salikler de seyri sülük esnasında yaşarlar ve bunlara sabrederek kendilerinin nefsi beşerî kimliğinden kurtulanlar yakin haline içinde kesin bir inançları oluşur ve kesinlik uzaklarda olan bir rab veya Allah anlayışı değil hazırda olana inanmayı doğurur ve bu hal üzere olanlar hem kendi beden ülkesinin imamı yani nefsi ruhuna tabi olmuş ve ona dönüşmüştür. Bu idrake ve yaşantıya sahip kişiler de bulundukları mahallin imamları olurlar ama fiziken değil mana yönü ile önde olurlar. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 25. Ayet

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

(32/25) İnne rabbeke huve yefsilu beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yahtelifûn(e) Diyanet Meali:

(32/25) Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/25) Şüphesiz ki rabbın o, Kıyamet günü onların o ihtilâf edip durdukları şeylerde beynlerini fasl edecektir

------------------

Ayetin Kaynağı: Rububiyet Esma mertebesi ayeti dir.

Ayetin afaki yani şeriat mertebesinde ki yorumu ilk etapta şu şekli de anlaşılmakta;

 Dünya da iken kendilerine haksızlık edilen ve burada bu haksızlığın giderilemediği, mahkemelerin veya ara bulucuların ihtilaf edilen ve edenlerin aralarında ki hükmü verememelerinden dolayı kıyamet koptuktan ve mahşer de hesap görülmesi ile oluşacak bir hali anlıyoruz. Bu da doğrudur ve ayet zahir itibariyle ele aldığımızda ileride gerçekleşecek bir hali anlatıyor gibi duruyor.

Lakin ayetlerin tek yönlü olduğunu düşünmek manaya nüfuz etmemize engel olur. Ozaman ayetin batıni olan kısmına yavaş yavaş erişmeye çalışalım.

Ayetin başında ki “İnne” bize ayetin kapsamında ki olayın hiç şüphesiz bir şekilde yani kesinlikle oluşacağını bildiriyor, ama ne zaman? Kıyamet günü. Müfessirlerin ekseriyeti bunun kişinin ızdırari ölüm sonrasında ki ve dünyanın kıyameti ile mahşerde vukuu bulacağını söylemekte. 

Fakat batıni manada nefsin kıyametinin kopması ile birlikte yani kişi o vakte kadar nefsi emmaresi ile bir hayat sürer iken bir mürşidi kamilin terbiyesi altında almış olduğu irfan eğitimi ile birlikte “Ben Kimim” “Nereden Geldim” “Neredeyim, Ne Haldeyim” ve “Nereye Gidiyorum” gibi sorular ile nefsini hesaba çekmeye başlaması ve irfani bir eğitim almasıyla “Nefsine Arif olan Rabbine de Arif olur” hadisi gereğince Nefsinin Kıyametini koparmış olur. 

Kıyam bilindiği ayağa kalkmak doğrulmak anlamlarına gelir ama Kıyamet kelimesi ise topyekûn bir kalkışmayı ifade eder. Burada kişi artık durağan yataylıktan yani madeni ruh ile nebati ruhun tesirinden çıkıp hayvani ruhunun nefsi emmâre boyutunda olduğunu fark etmiş ve Ruhu İnsaniye doğru urûc etmeye başlamıştır. 

Nefsinin Kıyameti kopmadan evvel kişi kendi için hep ihtilaf halinde dir. Ve acabalar ile yüklüdür. Bir hadi esmasına yönelir bir mudil esmasının tesirine girer ve rüzgârın estiği gibi bayrağın sürekli yön değiştirmesi gibidir hayatı. Bu ihtilaf ancak Ruhu Hayvanini tesirinden tamamen çıkması ile İnsanlık makamına yükselmesi ile oluşacaktır. İşte ne zaman ki içteki ihtilaf kesildi ve vahdet şuuru ve anlayışı kişi de tecelli etti ondan sonrasında ayette geçen “yafsilu” hükmü faaliyete geçecektir.

“yafsilu” Arapça F-S-L (Fasl) kökünden türemiştir. Bu kök, lügatte "iki şeyi birbirinden, aralarında bir boşluk veya engel kalacak şekilde tam olarak ayırmak" demektir. Vasl (birleştirme) kelimesinin zıddıdır. Sütten kesilen çocuğa Fasîl denmesi, anne ile bebek arasındaki beslenme bağının koparılmasını ifade eder.

Hayvani nefsin bağlarından ayrışan Ruhu insani ile hem dem olan salik arık yavaş yavaş kâmil insan olma haline gittikçe bu ayrışım artık hayatında da netlik kazanmaya başlar ve hadinin istikametinde yürür ve ikilik artık kalkmıştır. Ayetteki "Yefsılu" fiilinin muzâri (geniş/şimdiki zaman) kipinde kullanılması da ayrıca bu halin de an be an yaşanacak ve yaşayanlarının da olacağının bir göstergesidir diye biliriz. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 26. Ayet

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍۜ اَفَلَا يَسْمَعُونَ

(32/26) Eve lem yehdi lehum kem ehleknâ min kablihim mine-lkurûni yemşûne fî mesâkinihim inne fî zâlike leâyât(in)(s) efelâ yesme’ûn(e) Diyanet Meali:

(32/26) Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/26) Onları irşad etmedi mi? O kendilerinden evvel nice kurûn helâk etmiş olmamız ki onların meskenlerinde geziyorlar, elbette bunda âyetler var, hâlâ kulak vermiyecekler mi?   

------------------

 Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.

Ayetin zahiri olarak manasına bakıldığında, geçmiş tarihlerde yaşayan Ad ve Semud gibi kavimlerin enfüste ve afakta yapmış oldukları zulümlerinin karşılığı olarak helak oluşlarını kendi fiilleri sağlamıştır. Bunun olduğu bilgisi kendilerine ulaşması dinleme kulak yolu ile olmasından dolayı bu hadiseleri işitmenize rağmen başınıza gelecek olanların kendi fiillerinizin neticesi olduğu haberine kulak vermeyecek ve hadiselerden ibret alıp hidayet yolunu tutmayacak mısınız diye ihtar etmekte Cenabı Hakk.

Bir diğer açıdan baktığımızda geçmiş kavimler bizlerin geçmişte esmayı nefsiye kavimlerimiz içinde ki gezinmelerimizdir yurt dediği de beden arzımız olmakta, kişi kendi geçmiş hallerini ve gaflet ile geçirdiği zamanlarını düşünüp ibret almayacak mı dır. Kulak vermeyecekler mi diye sorması ise kulağımızı kime nereye vereceğimizi bize düşündürmeli, kişi kulağını irfaniyete açar oradan beslenirse görüşü de hayatı da değişir, ama kulağını gayrıyata verirse ozaman kısır bir döngüde hep ay yerlerde dolaşır ve hep azaba düçar olur. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 27. Ayet

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً تَأْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ اَفَلَا يُبْصِرُونَ

(32/27) Eve lem yerav ennâ nesûku-lmâe ile-l-ardi-lcuruzi fenuhricu bihi zer’an te/kulu minhu en’âmuhum veenfusuhum efelâ yubsirûn(e) Diyanet Meali:

(32/27) Görmediler mi ki, biz kupkuru yere suyu gönderip, onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/27) Görmediler de mi ki biz arzı curüze suyu sevkediyoruz da onunla bir ekin çıkarıyoruz, ondan hem hayvanları yiyor hem kendileri, hâlâ görmiyecekler mi?  

------------------

Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.

 Ayeti kerime de zahiri anlamda adeta Sünettullah gözler önüne seriliyor ve Allah'ın var ediş biçimi sıralaması anlatılmakta. 

İlk olarak bu işin bizâtihî “enna” demek suretiyle zatının bu işleri yaptığını anlıyoruz. Ve ilk olarak Su ardından arz, yer yani toprak arından bitki, hayvan ve insan. Bu bir nevi devri daim dir diye diye biliriz. Her şey bir damla su ile başlar ve o su toprağa düşmesi ile birlikte topraktan hem hayvanlara hemde insanlara gıdalar oluşur ve ayrıca da hayvanlar da insanlara gıda olmakta dır. Ve insan kalıp olarak ölür ve yine toprağa karışır ve var olduğu 4 unsur yine aslına dönmüş olur. Tüm bu mucizevi oluşuma kör kalmamak için rabbimiz uyarıyor ve “hâlâ gözlerini açmıyacaklar mı?” diyor. 

Bir başka açıdan ayeti batıni açıdan incelediğimizde beşerî varlığımızı riyazatlar ve tezkiyeyi nefs yapmak suretiyle bedenselliğimiz kuruyup yok olmak üzere iken Allah'ın hayat suyu (ilim) bu çoraklaşmış toprağa sevki ilahi ile akıtıldığında hayvaniyetimize gıda değil Ruhu insaniyetimize gıdalar yetişmeye başlar ve burada yeşerenler hikmet gıdalarıdır.

Bu ise evvel ki ayette duymayacaklar mı şeklinde ki ihtara kulak verip bir mürşidi kamilden kulak yollu beslenip ilim irfan talebi ile çorak bedenini hikmet yurdu haline getiri. Artık bu bedenden gördüğü haktan başka bir şey olmayacaktır. Beşeriyetine kör ilahi kimliğine ise gözleri açıktır. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 28. Ayet

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

(32/28) Ve yekûlûne metâ hâzâ-lfethu in kuntum sâdikîn(e) Diyanet Meali:

(32/28) “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu fetih (ve hüküm) ne zaman?” diyorlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/28) Bir de diyorlar ki: bu fetih ne zaman eğer sadıksanız?

------------------

Ayetin Kaynağı: Ef’al mertebesi ayeti dir.

Ayette de geçen Fetih (Fettah) kelimesine biraz odağımızı yöneltmemiz gerekiyor ki kast edilen mana açıla bilsin. (Ayrıca İz-Terzibab’nın Fetih Suresi eserinde bu konu detaylı bir şekilde incelendiğinden oradan ayrıntılı inceleme yapılması faydalı olacaktır.) El-Feth, F-T-H (ف ت ح)Açmak, Fetih, Hüküm. "kapalı olan bir şeyi açmak", "bir engeli kaldırmak" demektir. Su kanalı açmaya da Feth denir. Buradan hareketle "müşküllerin çözülmesi", "zafer" ve "hak ile batılın arasını ayıran hüküm" manasına gelir.

İbrahim Hakkı Bursevî k.s Ruhul Beyan adlı eserinde bu ayet ile ilgili olarak şunu söyler;

“Mü’minler, kıyâmet gününü kastederek, kâfirlere şöyle diyorlardı: “Öyle bir gün gelecek ki, o gün bizim günümüz olacak, Allah bizimle sizin aranızda hükmedecek ve neticede zafer elbette bizim olacak.” Ya da: “Allah Teâlâ müşriklere karşı bize zafer nasip edecek ve bizimle onların arasını kesin olarak ayıracak.” diyorlardı. Mekke müşrikleri, onların bu sözlerini işittikleri zaman yalanlayarak ve alay ederek kıyâmetin acele gelmesini isteme yoluyla: “Eğer” gerçekleşeceği konusunda “doğru söylüyorsanız, bu fetih” hüküm veya yardım ve zafer “günü hani ne zaman” hangi vakit olacak? “diyorlardı. 

Bu ayetin bir de batıni yani enfüsi olarak incelediğimiz de seyri sülûk çıkaran bir dervişin, salikin kendi nefsi ile olan mücahedesinde ki müşahedeye geçme arzu ve isteğini görüyoruz. 

Yani nefsi emmaresi ruhuna ilim olaraktan tahsil ettiği veya o zamana kadar okuduğu bilgilerin kendisinde faaliyete geçiremeyişinin ızdırabı içinde “hani bunlar olacaktı”, “hani görüşümüz açılacaktı”, “hani yakîne geçecektik” vb. sorulara nefsani olarak kendi içinde maruz kalır. Gayret ve sabır kemerini çıkarttığımızda yolumuzdan geri çevirmek için nefsi emmare bu tür sorular ile adeta bir yılan gibi bizi boğmaya kalkışır. Burada salik mürşidinden aldığı feyz ve irfan eğitimi ile yoluna ve bakmalı ve ufkunu geniş tutmalı dır.

Ayrıca Fetih Fettah açan manasında kişi de bulunan ruhu madeni den ruhu nebatiye oradan ruhu hayvaniyi açan ve nihayetinde aldığı tecelli ile ruhu insaniye yolunun açılması fetihtir. Ve bu fetih hayali ve oturduğumuz yerde olacak bir açılım değildir. Daha evvel bu yolda yürümüş ve yolda İz bırakarak dervişin önünü açan bir fatihe bir mürşidin izini takip etmesi gerekmektedir. Bu sayede içindeki El-Fettah uyanır. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 29. Ayet

قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ

(32/29) Kul yevme-lfethi lâ yenfe’u-llezîne keferû îmânuhum velâ hum yunzarûn(e) Diyanet Meali:

(32/29) De ki: “Fetih (ve hüküm) günü, inkâr edenlere imanları fayda vermez, onlara göz de açtırılmaz.” Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/29) De ki: fetih günü o küfredenlere iymanları faide vermez ve onlara göz açtırılmaz

------------------

Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesinden Risalet mertebesine bir ayettir.

 Ayetin zahiri olan yönü bir önceki ayette geçen ve kıyametin sonrasındaki yaşanacakların karşısında, o günün gelişi ile ilgili inkâr içinde olanların imanlarının fayda sağlamayacağı şeklinde yorumlanıyor çünkü iman gayba dır görülmeye ne dir. Bundan dolayı son nefesin verilişi esnasında gayb perdelerinin açılması ile birlikte şuhûd oluşmasından dolayı o anki iman da fayda vermiyor.

Diğer bir açıdan ise fethini gerçekleşmesi ile birlikte iman yerini ikâna bırakır ve ilahi fetih yaşanmış olur ve o mahalde nefsi emmare ile ruhu hayvanini hükmü ve tesiri kalmaz ve İlahi kimlik faaliyete geçer. Ve nefsi emmare nin ikilik anlayışına çekme isteği ve beşeriyeti ile örtünme arzusu ona fayda vermez, çünkü Aklı Kül hükmü ile mahal fethini gerçekleşti ve ona göz açtırmaz, diye biliriz. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

32- Secde Suresi 30. Ayet

فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ اِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ

(32/30) Fea’rid anhum ventazir innehum muntazirûn(e) Diyanet Meali:

(32/30) Artık sen onları kendi hallerine bırak ve bekle. Şüphesiz onlar da beklemektedirler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(32/30) Şimdi sen onlardan yüz çevir ve gözet, zira onlar gözetmektedirler

------------------

Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

Ayetin işâri olan manası bir önceki iki ayet ile de bağlantılı olaraktan kişinin beşerî olan kimliğinden yüz çevir ama onu gözetim ve denetim altında tut çünkü ne zaman nefsi emmarenin tekrar ortaya çıkacağı belli olmaz. Zira onlar gafil olmamızı bekler ki oradan bir kanal bulsun ve tekrar ikilik ve beşerî duygulara yenik düşelim ister. T.O.Muharrem Halil-İz.

------------------

SONUÇ

Secde Sûresi’nin otuz ayeti boyunca sürdürdüğümüz bu manevi seyranın nihayetinde, kelamın bittiği ancak halin başladığı noktadayız.

Bu sure-i şerife ile idrak ettik ki; insan, çamur ve su ile başlayan Hilkat serüvenini, İlahî bir nefha ile taçlandıran ve “ahsen-i takvim” sırrına ermeye namzet olan yegâne varlıktır. Göklerin ve yerin altı günde Halk edilişinden, insanın anne karnındaki şekillenişine; dünya hayatındaki imtihanlardan, ölüm ve sonrası diriliş hakikatine kadar her bir ayet, aslında dışarıda değil, bizzat kendi “beden arzımızda” ve “gönül semamızda” yaşanmaktadır.

Gördük ki; Fasıklık, kişinin kendi hakikatinden yüz çevirip nefsi emmarenin karanlık zindanında kalması; müminlik ise, emaneti ehline teslim edip, mürşid-i kâmil rehberliğinde Hak’ka vuslat etmesidir. Hakiki secde, kibrin ve benliğin, Hakk’ın azameti karşısında erimesi; hakiki hamd ise, kulun fiilinin aradan çıkıp, Hakk’ın kendi kendini övmesidir.

Yolculuğumuzun sonunda anlıyoruz ki, “Fetih” günü uzak bir gelecekte değil, basiret gözünün açıldığı ve kişinin Rabbini tanıdığı “o an ”dır. İnsan, kendi nefsini bilip, Rabbi ile arasındaki perdeleri kaldırdığında, beklenen o büyük buluşma gerçekleşmiş olacaktır.

Bu çalışma, bir son değil, belki de kişi için yeni bir başlangıcın, kendi içindeki “Secde” ayetini bulup, o ayette fani olacağı bir uyanışın besmelesidir.

Rabbim bizleri, ayetlerini sadece dil ile okuyanlardan değil; haliyle yaşayan, sırrına eren, secde ile yakin kazanan ve rızasına, “Cennâtü'l-Me'vâ”sına dahil olan kullarından eylesin.

Selâm ve Dua ile… (20-11-2025) Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4-Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5-Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6-Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175-Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi.T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245-10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-?-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248-38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251-47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi.Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253- 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254-50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255- 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256- 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

## 142-141-143-144-145-146- 

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an yekün= (256+146=402) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

---------------------------------------
