# Zümer Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/zumer-suresi
**Sayfa:** 192

---

Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü (39-ZÜMER Sûresi) NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (257-39-8) GÖNÜLDEN ESİNTİLER

KUR'ÂN-I KERÎM'DE YOLCULUK

Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü (39- ZÜMER SÛRESİ) Yazan ve Düzenleyen Terzi Oğlu Cem Cemâlî

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (257-39-8) NECDET ARDIÇ

İZ-TERZİ BABA

" İz- -T-B- "Es Selâm, En Necat" Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0533) 774 39 37

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

# İçindekiler..........................................................(3)

ÖN SÖZ (4)

Zümer Sûresi Hakkında Genel Bilgiler…………………………….(6) Âyet (1-3) (9) Âyet (4-6) (22) Âyet (7-9) (34) Âyet (10-12) (44) Âyet (13-15) (52) Âyet (16-18) (57) Âyet (19-21) (64) Âyet (22-24) (73) Âyet (25-27) (83) Âyet (28-30) (89) Âyet (31-33) (96) Âyet (34-36) (101) Âyet (37-39) (108) Âyet (40-42) (116) Âyet (43-45) (124) Âyet (46-48) (130) Âyet (49-51) (136) Âyet (52-54) (141) Âyet (55-57) (148) Âyet (58-60) (154) Âyet (61-63) (159) Âyet (64-66) (164) Âyet (67-69) (168) Âyet (70-72) (178) Âyet (73-75) (185) Terzi Baba Kitapları (194)

# ÖN SÖZ

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a; salât ve selâm Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'e, âline ve ashâbına olsun.

Muhterem okuyucum, elinizdeki bu kitap, Terzi Baba'nın Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin bir parçası olan Zümer Sûresi'nin işârî te'vîl ve tefekkür çalışmasıdır.

Terzi Baba, bugüne dek yazdığı onlarca kitapla eşsiz bir hazîne oluşturmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin tüm sûreleri kapsayacak şekilde tamamlanmasını arzu eden gönül dostlarının talebiyle, kalan sûrelerin yorumlanması için yeni bir çalışma başlatmıştır. Bu çalışmada bâzı sûrelerin yorumlanması vazîfesini, kendi ilim ve irfân terbiyesiyle yetiştirdiği ma'nevî evlâtlarına tevdî etmiştir. Bu evlâtlar, o köklü "Ardıç Ağacı"nın meyve veren dallarındandır.

Bendeniz de âcizâne, bu kutlu çalışmada görev alan bahtiyârlardan biriyim. Nitekim daha önce (8) Enfâl, (15) Hicr ve (23) Mü'minûn sûrelerinin işârî te'vîl ve tefekkür çalışmalarını Cenâb-ı Hakk'ın izni ve Terzi Baba'nın himmeti ile tamamlamıştım. Şimdi ise Zümer Sûresi'nin te'vîlini sizlere takdîm ediyorum.

Bu çalışmada, sûrenin âyetlerini birer birer ele alarak önce zâhirî zemini kurmaya, ardından bâtınî ve enfüsî kapılarını aralamaya gayret ettim. Terzi Baba'nın eserleri ve sohbetleri bu yolda en büyük rehberim oldu; Ahmed Avni Konuk'un Fusûsu'l-Hikem ve Mesnevî şerhleri başta olmak üzere irfân geleneğimizin kaynaklarına da sık sık müracaat ettim.

Muhterem okuyucum, bu kitâbın yazılışından basımına kadar tüm süreçlerinde emeği geçenleri saygıyla yâd etmenizi ve geçmişlerine hayır duâ etmenizi ricâ ederim.

Yâ Rabb! Bu satırlarda dile getirmeye çalıştığımız ma'nevî hakîkatlerin hâsılâsını, geçmiş ve gelecek bütün ehl-i gönlün rûhlarına hediye eyledim. Lutfunla kabul eyle!

Muhterem okuyucum, bu kitâbı okumaya başlarken, nefsin hevâsından, zann ve hayâlden, gafletten sıyrılmaya çalışarak saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Zîrâ aklımız ve gönlümüz vehim ve hayâlin etkisi altında iken, gerçek ma'nâda bu ve benzeri kitaplardan faydalanmamız mümkün olamayacaktır. 

Gayret bizden, muvaffakiyet Hakk'tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Terzi Oğlu Cem Cemâlî

23/02/2026 

İSTANBUL

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

# BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Kur'ân-ı Kerîm'in (39)'uncu sûresi olan Zümer Sûresi, (75) âyettir. Mekke döneminde, Sebe' Sûresi'nden sonra ve Mü'min Sûresi'nden önce nâzil olmuştur.

Sûre, ismini (71) ve (73)'üncü âyetlerinde geçen ve "zümreler, gruplar, bölükler" anlamına gelen "zümer" (اَلزُّمَرُ) kelimesinden almıştır. Sûrede, mahşer gününde inkârcıların bölük bölük cehenneme, takvâ sâhibi mü'minlerin ise gruplar hâlinde cennete sevk edilişleri bu kelime ile tasvîr edilir.

Sûreye ayrıca "Ğuref Sûresi" de denilmiştir. "Ğuref" (اَلْغُرَفُ), "ğurfe"nin çoğulu olup "köşkler, odalar" anlamına gelir. Yirminci âyette, takvâ sâhipleri için cennette hazırlanan ve altlarından ırmaklar akan köşklerden bahsedildiği için bu isim verilmiştir.

Konuları

Kur'ân'ın Azîz ve Hakîm olan Allâh tarafından indirilmiş hak bir kitap olduğunun ilânıyla açılan sûre, kevnî delilleri tevhîdin kanıtları olarak ortaya koyar ve insânları dîni yalnızca Allâh'a has kılarak şirkten ve gösterişten uzak bir şekilde O'na kulluk etmeye dâvet eder. O'ndan başka edinilen dostların ve şefâatçilerin fayda sağlamayacağı, şirk koşanların amellerinin boşa gideceği açıkça bildirilir. 

Bilenle bilmeyenin, haşyet ehliyle gaflet ehlinin, sıkıntıda Rabbine yönelip nîmete kavuşunca şirke dönen kişi ile gece saatlerinde secde ve kıyâmla Rabbine yönelen kişinin eşit tutulamayacağı vurgulanır. 

Sûrenin öne çıkan mesajlarından biri, günâhı ne kadar büyük olursa olsun kimsenin Allâh'ın rahmetinden ümit kesmemesi gerektiği ve ölüm gelmeden önce tövbe kapısının açık olduğudur. İnkârcıların tebliğe rağmen inkârda ısrâr etmelerinin âhirette mâzeret kapısını kapattığı bildirilir. 

Sûre, mahşer gününden sahnelerle son bulur: o gün, inkârcılar zümreler hâlinde cehenneme sürülürken takvâ sâhipleri meleklerin selâmlarıyla cennete dâvet edilir. Cennet ehlinin "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur" sözü sûreyi kapatır.

Ebced Sayı Değerleri Sûrenin ebced sayı değerlerine kısaca göz atalım:

Cüz'ü (23)'tür. Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) peygamberlik süresidir. (2) ve (3) olarak ayırırsak; (2) Tek'in "sen ve ben" olarak zuhûr etmesini (gayriyyet hakîkatini), (3) ise "yakîn mertebelerini" (ilm'el-yakîn, ayn'el-yakîn, hakk'al-yakîn) ifâde eder. Ayrıca, (2+3=5) eder ki, "Hazarât-ı Hamse"nin (Beş Hazret Mertebesi'nin) remzidir.

Mushaftaki sırası (39)'dur. (3) ve (9) olarak ayırırsak, (3) "yakîn mertebeleri"nin, (9) ise "Esmâ", "Mûseviyyet" mertebesinin işâretidir. Toplarsak; (3+9=12), "Hakîkat-i Muhammediyye" ve "İnsân-ı Kâmil" mertebelerini belirtir.

Nüzûl sırası (59)'dur. (5) ve (9)'un ma'nâları yukarıda verilmiştir. (5+9=14) eder ki, "Nûr-u Muhammedî"nin sembolüdür.

Âyetlerinin sayısı (75)'tir. (7) "nefs mertebeleri"ni, (5) ise "Hazarât-ı Hamse"yi ifâde eder. Toplarsak; (7+5=12) eder ki, "Hakîkat-i Muhammediyye" mertebesidir.

Kelime sayısı (1170)'tir. (11) "Hz. Muhammed mertebesi"nin, (7) ise "nefs mertebeleri"nin sembolüdür. Toplarsak; (11+7=18) eder, "(18) bin âlem"e işârettir. Rakamlarını tek tek toplarsak; (1+1+7+0=9) eder ki ma'nâsı yukarıda îzâh edilmiştir.

Harf sayısı (4708)'dir. (4) "şerîat, tarîkat, hakîkat ve ma'rifet mertebeleri"ni, (7) "nefs mertebeleri"ni, (0) "hiçliği", (8) ise "cennet mertebeleri"ni ve "İbrâhîmiyyet mertebesi"ni ifâde eder. Bu rakamların tümünü toplarsak, (4+7+0+8=19) eder ki, "İnsân-ı Kâmil"in remzidir.

Fâsılâları

Fâsılâları ن (Nûn) (53 âyet), ر (Râ) (6 âyet), م (Mîm) (5 âyet), ب (Bâ) (4 âyet), د (Dal) (4 âyet), ل (Lâm) (2 âyet) ve ى (Ye) (1 âyet) harfleridir.

(Nûn) harfi Nûr-u Muhammedî ve Nûr-u İlâhî, (Râ) Rahmâniyyet- Rubûbiyyet, (Mîm) Hakîkat-i Muhammediyye, (Bâ) el-Bâb ya'nî Kapı, (Dal) Delîl-i İlâhî, (Lâm) Ulûhiyyet ve (Ye) Yakîn anlamındadır.

"Zümer" Kelimesinin Ebced Sayı Değerleri

"Zümer" (زمر) kelimesini oluşturan harflerin ebced sayı değerleri şöyledir: ز (Ze) = 7, م (Mîm) = 40, ر (Râ) = 200. Toplarsak, (7+40+200=247) elde ederiz. (2), (4) ve (7) rakamlarının ma'nâları yukarıda îzâh edilmişti. Bunları toplarsak (2+4+7=13) eder ki, "Hakîkat-i Ahadiyyetü'l Ahmediyye" mertebesidir.

"Zümer" Kelimesini Oluşturan Harflerin Ma'nâları

"Zümer" kelimesini oluşturan harflerin ma'nâlarını da kısaca belirtelim: Ze: Zuhûr veya Zât, Mîm: Hakîkat-i Muhammediyye, Râ: Rahmâniyyet ve Rubûbiyyet.

ÂYET YORUMLARI

-------------------

# Âyet 1

تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ

(39-1) Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm.

(39-1) Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allâh katından indirilmiştir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet (hakîkat, sıfât) mertebesinden okunmaktadır.

Zâhir tefsîr geleneğinde bu âyet, Kur'ân-ı Kerîm'in beşer sözü olmayıp doğrudan Allâh katından indirilmiş ilâhî bir kitap olduğunun beyânı olarak anlaşılmıştır. "Azîz" ve "Hakîm" isimleriyle vasfedilmesi ise Kitâb'ın hem mağlup edilemez bir kaynaktan geldiği hem de hikmetle tertîb edildiği şeklinde yorumlanmıştır.

"Tenzîl" (tedricî olarak indirme): "Tenzîl" kelimesi "indirme" anlamına gelen "nüzûl" kökünden gelir. Aynı kökten türeyen "inzâl" bir def'ada toplu hâlde indirmeyi ifâde ederken, "tenzîl" yavaş yavaş, tedrîcen, zaman içerisinde indirmek demektir.

Örneğin, Kadir Sûresi 97/1'deki "enzelnâhu" ifâdesi, Kur'ân-ı Kerîm'in Kadir gecesinde Levh-i Mahfûz'dan dünyâ semâsına (Beytü'l Mâmur'a) bir def'ada, toplu olarak indirildiğini bildirmektedir. 

İsrâ Sûresi 17/106'daki "nezzelnâhu tenzîlen" ifâdesi ise Kur'ân'ın Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) şahsında insânlığa yirmi üç senede, olaylara ve ihtiyaçlara göre peyderpey indirildiğini beyân eder. Ayrıca, Kur'ân'ın her okunup idrâk edildiğinde okuyanın kalbine taptaze ve canlı olarak yeniden indirildiğini de ifâde etmektedir.

Tenzîl, "Hakk'tan halka seyr"dir. Bir de "halktan Hakk'a seyr" vardır ki buna seyr ü sülûk denmiştir. Bu ikinci seyrin ilk bölümü yere paralel olarak (sırât-ı müstakîm üzere) yapılır. İkinci bölümü ise yukarıya doğru, urûc, mi'râc, yükseliş (sırâtullâh) şeklindedir. 

Tenzîl edilen kitap Allâh'ın kullarına uzattığı ipidir (hablullâh, Âl-i İmrân, 3/103); kendisine tutunanı "esfel-i sâfilîn"den tekrâr "ahsen-i takvîm"e ulaştırır. Dolayısıyla, tenzîl Hakk'tan halka rahmet, mi'râc halktan Hakk'a vuslattır.

"Kitâb" (Kitap): Bâzı muhaddisler tarafından senedi yönüyle tenkit edilse de tasavvuf ehli tarafından "keşfen" sahîh kabûl edilen ve yaygın olarak nakledilen bir hadîs-i kudsî'de Cenâb-ı Hakk, âlemlerin halk edilme sebebini bizlere şöyle beyân buyurmuştur: "Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u'rafe fe halaktü'l halka li u'rafe" (Ben gizli bir hazîneydim; bilinmekliğimi sevdim, mahlûkâtı Beni bilsinler diye halk ettim).

İbn Abbâs (r.a.), "Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li ya'büdûn" (Cin ve insânı ancak Bana kulluk etsinler diye halk ettim) (Zâriyât 51/56) âyetindeki "li ya'büdûn" (kulluk etsinler) ifâdesini "li ya'rifûn" (Beni bilsinler) şeklinde tefsîr etmiştir. Bu tefsîre göre insânın halk edilmesinin gâyesi ma'rifetullâh'tır ki bu, "bilinmekliğimi sevdim" ifâdesiyle aynı hakîkate işâret eder.

Âyetteki "Kitâb" kelimesi bu ma'rifetin üç boyutuna kapı açar. Cenâb-ı Hakk, Zâtî hakîkatlerini ve esmâ-i ilâhîyyesinin sonsuz potansiyellerini zuhûra getirmeyi murâd ettiğinde, bu tecellî aynı hakîkatin üç farklı yüzü olan üç "kitap" şeklinde zâhir oldu.

Bu kitaplardan birincisi, elimizde tutup okuyup idrâk etmeye çalıştığımız "Mushaf-ı Şerîf"tir: Allâh'ın "Kelâm" sıfâtının harfler ve kelimeler şeklindeki tecellîsi olan Kur'ân-ı Kerîm'dir. "Kur'ân-ı Kavlî" (lafzî Kur'ân) ve "Kitâb-ı Mestûr" (satırlara yazılmış olan kitap) olarak da anılır. O, bütün ilâhî ve kevnî hakîkatleri icmâlen içinde barındıran ilâhî bir nüsha, Hakk ile bâtılı ayıran Furkân'dır. Hakîkat-i İlâhiyye'nin Zât mertebesinden beşer idrâkine (Allâh katından halk âlemine) indirilmesidir. Bu yönüyle tenzîl, mertebeden mertebeye bir tercüme sürecidir. Bu süreci Terzi Baba şöyle îzâh eder (Kelime-i Tevhîd, s. 15-16): “ İz- -T-B- ”

-------------------

Kur'ân-ı Kerîm, Ulûhiyyet (Zât) mertebesinde, "Ümmü'l Kitâb"ta "Kur'ân" ismi ile Allâhça idi. O mertebede hiçbir zuhûr ve tecellî olmadığından başka türlü de olamazdı.

Rahmâniyyet (sıfât) mertebesinde "Levh-i Mahfûz"da "Furkân" ismiyle, mertebesi gereği Hakkça'ya tercüme edildi. Ya'nî Ulûhiyyet'ten Rahmâniyyet'e tenezzül etti.

Rubûbiyyet (esmâ) mertebesinde "Kitâbü'l Mübîn" (beyân olan açık kitap) ismiyle, mertebesi gereği Rabbça'ya tercüme edildi. Ya'nî Rahmâniyyet'ten Rubûbiyyet'e tenezzül etti.

Melikiyet (mülk/ef'âl) mertebesinde "İmâmü'l Mübîn" (en önde, en açık) ismiyle, mertebesi gereği, baş tarafına bir "Elif" harfinin ilâvesiyle Arapça'ya tercüme edildi. Ya'nî Rubûbiyyet'ten Melikiyet'e tenezzül etti. 

İrfân ehli bir latîfe olarak, bu tercümeyi "Rabb" kelimesinin başına zuhûru temsîl eden bir "Elif" harfinin ilâvesiyle "A-Rabça" (Rabb'dan gelen, Rabb'a âit) şeklinde de zevk etmiştir.

Fussilet Sûresi'nde (41/1-3) belirtildiği gibi, bu tercümeler Kur'ân'ın beşer tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için, bâtın âleminde Hakk tarafından yapılmıştır: 

"Hâ Mîm. Tenzîlun miner rahmânir rahîm. Kitâbun fussilet âyâtuhu kur'ânen arabiyyen li kavmin ya'lemûn." (Hâ Mîm. Rahmân ve Rahîm olan tarafından indirilmiştir. Bilen bir kavim için, âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmış Arapça bir Kur'ân olan Kitap'tır.) Tercümenin ma'nâsı Rabbça, lâfzı ise Arapçadır.

-------------------

İkincisi, "kâinat kitâbı"dır. "Kur'ân-ı Kevnî", "Kitâb-ı Manzûr" ve "Kitâb-ı Kebîr" gibi isimlerle anılır. Birinci kitaptaki icmâlî hakîkatlerin tafsîlen ve fiilen açıldığı, Hakk'ın "Ol!" emrinin varlıklar ve olaylar şeklinde sonsuz "kelimeler" olarak yazıldığı âlemdir. Her bir zerre, her bir eşyâ, her bir kimlik, bu kitâbın bir harfi veya âyetidir. Kur'ân-ı Kerîm, bu büyük âlem kitâbının şerhi ve tercümânıdır. 

Üçüncüsü, İnsân-ı Kâmil'dir. O, Allâh'ın yeryüzündeki halîfesi olarak, hem "Kitâb-ı Mestûr"un icmâlî hakîkatlerini hem de "Kitâb-ı Manzûr"un tafsîlî âyetlerini kendi varlığında toplayıp cem' eden yegâne varlıktır. "Kitâb-ı Câmi'"dir. "Kur'ân-ı Nâtık" ya'nî "Konuşan Kur'ân"dır. Onun sözü, ahlâkı ve her bir hâli, satırlardaki Kur'ân'ın yaşayan bir tefsîri, kâinattaki sessiz âyetlerin ise dile gelmiş hâlidir. 

Nitekim, senedi hakkında muhaddisler arasında ihtilâf bulunmakla birlikte tasavvuf ehli arasında yaygın olarak nakledilen bir hadîste, "El-insânu ve'l-Kur'ânu tev'emâni" (İnsân ve Kur'ân (aynı batında doğan) ikiz kardeştirler) buyrulur. O batın, Abdülkerim Cîlî Hazretleri'nin İnsân-ı Kâmil isimli eserinde belirttiği gibi Ahâdiyyet ya'nî Zât mertebesidir (Terzi Baba şerhi, Cilt III, s. 98). “ İz- -T-B- ” Bu iki kardeşten birisi lafızlara bürünmüş Kur'ân-ı Sâmit (Susan Kur'ân), diğeri ete kemiğe bürünmüş insân, Kur'ân-ı Nâtık'tır. İkisi, aynı hakîkatin iki ayrı yüzüdür. 

Ancak, burada insân kelimesi ile kastedilen, beşeriyetiyle yaşayan kimseler değil İnsân-ı Kâmil'lerdir; diğerleri insân namzetleridir.

Özetlersek; âyetteki "Kitâb'ın indirilişi", bu üç mertebeyi birden kapsar: Hakk'ın ilminden Kur'ân lafızlarına inmesi, izâfî yokluktan kâinat olarak varlık sahnesine çıkması ve nihâyet tüm bu hakîkatlerin İnsân-ı Kâmil'in gönlüne ve şuûruna inerek kemâle ermesidir. İşte Hakk'ın âlemleri halk etmekteki murâdı, kendini okuyacak ve anlayacak bu kâmil nüshayı ortaya çıkarmaktır.

"Min Allâh" (Allâh'tan): "Allâh" ismi bütün hakîkatleri, Zâtı, sıfâtları, isimleri ve fiilleri kuşatan câmi' (toplayıcı) isimdir. "Min Allâh" denilmesi, bu kitâbın Zât mertebesinden geldiğini gösterir. Bu mertebede kitâbın aldığı isim "Ümmü'l Kitap" (Kitapların Anası)'dır. 

Kitap, Allâh'ın bir cüz'ü veya parçası değil, O'nun katından, O'nun ilminden zuhûr eden bir tecellîdir. Kaynak ve kaynaktan zuhûr eden özde birdir, sadece mertebeleri farklıdır.

Yukarıda, Kitâb'ın Zât mertebesinden ef'âl âlemine tenzîl olunurken her mertebedeki tercümelerinden bahsedilmişti. Tenzîl edilen Kitâb'ın bir de "te'vîl"i (evveline/aslına döndürülmesi) gerekir. Kişi, elindeki Arapça (veya meâl) metni, kendi seyr ü sülûkünde tekrâr Rabbça, Hakkça ve Allâhça ma'nâlarına geri döndürmedikçe, bir başka ifâdeyle seyrinde esmâ, sıfât ve Zât mertebelerinin ilmini alıp müşâhedesini yapmadıkça, "Mushaf-ı Şerîf"i okumuş olur ama "Kelâm-ı Kadîm"e tam vâkıf olamaz.

"Azîzil hakîm": "Azîz" kelimesi "izzet ve yücelik sâhibi, mutlak gâlip, karşı konulmaz bir güce ve şerefe sâhip olan" demektir. "Hakîm" ismi ise "eşyâyı kendi mevzilerine koyan" demektir. Hakîm, her şeyi hakîkatinin ve isti'dâdının gerektirdiği yere, ilim ve hikmetle yerleştirir.

Kitabın "Azîz" isminden gelmesi, onun kaynağının ulaşılamaz, mağlup edilemez ve beşeri müdâhalelerden münezzeh olduğunu; "Hakîm" isminden gelmesi ise bu ulaşılmaz hakîkatin, insânların seviyesine ve ihtiyaçlarına uygun bir hikmetle ve yerli yerince indirildiğini gösterir.

"Azîz" ayrıca, "menî'u'l-hımâ" ya'nî himâyesi altında bulunana başkasının tasallutunu men eden ma'nâsına gelir. Bu yönüyle, kitâbı Azîz olan Allâh'ın indirmesi, Kur'ân'ın her türlü tasallut, tecâvüz ve tahrîfâttan korunmuş olduğunu ifâde eder: "İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn" (Şüphesiz Zikri Biz indirdik ve kesinlikle onun koruyucusu da Biziz) (Hicr 15/9). 

-------------------

# Âyet 2

اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّ۪ينَۜ

(39-2) İnnâ enzelnâ ileykel kitâbe bil hakki fa'budillâhe muhlisan lehud dîn.

(39-2) Şüphesiz ki, Kitâb'ı sana Hakk ile indirdik. O hâlde sen de, dîni Allâh'a has kılarak O'na kulluk et.

-------------------

Bu âyette Risâlet mertebesine hitâp edilmektedir. "İnnâ enzelnâ" ile başlayan ve "bil hakki" ile biten ilk bölümdeki hitâp Zât mertebesinden; "fa'budillâhe" ile başlayan ikinci bölümdeki hitâp ise Rahmâniyyet mertebesindendir.

Birinci âyet, Kitâb'ın kaynağını ve bu kaynağın iki temel vasfını (izzet ve hikmet) ortaya koymuştur. İkinci âyet ise bu Kitâb'ın "kime" "niçin" indirildiğini beyân ederek, muhâtaba düşen tavrı (ihlâs ile kulluk) açıkça bildirir.

"İnnâ enzelnâ ileykel kitâbe" (Muhakkak ki Biz, Kitâb'ı sana indirdik): "İnnâ" ve "enzelnâ" kelimelerinin sonlarındaki "nâ" takısı "Biz" ma'nâsına gelir ve âyet-i kerîmenin bu bölümünün Zâtî olduğunun işâretidir. "Ben" yerine "Biz" denmesi, "esmâ ve sıfâtlarımla birlikte" anlamına gelir. Böylece, Hakk'ın Zâtından ayrı olmasalar da, sıfât ve esmâlara da birer kimlik (ve makâm) verilmiş olur. "Biz" ifâdesi diğer bir yönden "İnsân-ı Kâmil'imle birlikte" demektir.

"İleyke" (sana) kelimesinin sonundaki "ke", zâhiren Hz. Muhammed'e (s.a.v.) işâret eder. O'na inen kitap, Vahy-i İlâhî olarak nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'dir ve Zâtî bir tecellîdir. 

Bâtınen, "sen"den murâd Hakîkat-i Muhammediyye'dir. Hakîkat-i Muhammediyye sıfât mertebesidir. Oraya inen; Zât mertebesinde "Ümmü'l Kitâb" olarak anılan, sıfât mertebesinde "Levh-i Mahfûz" adını alan kitaptır. Bu kitap, âlemlerin ve tüm mevcûdatın programını hâizdir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesi Zâtî rahmetin indiği ve âlemlere dağıtıldığı makâmdır; bu sebeple "rahmeten lil âlemîn"dir. 

Enfüsî yönden bakıldığında, "sen" diye hitâp edilen, bu âyeti okuyan her kimse odur. Ona indirilen, okumakta olduğu Kur'ân'ın açılımları ve idrâkidir. Herkesin a'yân-ı sâbitesi (ilm-i ilâhîdeki değişmez hakîkati ve isti'dâdı) farklı olduğundan, aynı âyet her okuyanda farklı bir kapı açar.

Bir de kişiye mahsûs "Hâss Kitâb" (ilâhî program) vardır: kitâbın indirilmesi, bir yönüyle, "kazâ" adıyla bilinen bu toplu programın "kader" adıyla safha safha zuhûra gelmesidir.

"Bil Hakk" (Hakk ile/olarak): Bu ifâde zâhiren, sana indirilen kitâbın içerisinde "bâtıl" bir şey yoktur, O Hakk'tan gelmiştir ve bu sebeple içindekilerin tamâmı hakîkattir, gerçektir, içinde hiçbir çelişki, eksiklik ve hatâ yoktur ma'nâsına gelir. 

Bâtınen ise "bil Hakk", Hakk'ın bizzât kendisi olarak, Hakk'ın zuhûr ve tecellîsi olarak ma'nâsına gelir. Hakîkati itibâriyle, Kitâbı gönderen de, kendisine Kitâb gönderilen de, Kitâb'ın kendisi de Hakk'tır. Ayrılık mertebelerdedir.

Enfüsî yönden bakıldığında ise, sana kendindeki Hakk'ı ve hakîkati tanıtan, özüne ayna olan bir kitap gönderdik demektir.

"Fa'budillâh" (Allâh'a kulluk et): Zâhir tefsîr geleneğinde bu emir, Kitâb'ın indirilişine karşılık kuldan beklenen cevâbı, ya'nî ihlâs ile Allâh'a kulluğu ifâde eder.

Âyetin bu bölümüne kadar Zâtî bir hitâp vardı, ancak burada hitâp şekli değişti. Eğer baştaki hitâp şekli devâm etmiş olsaydı, "Bana kulluk et" denmesi gerekirdi. Oysa burada "Allâh'a kulluk et" buyurulmaktadır; zîrâ hitâp Rahmâniyyet mertebesinden gelmektedir. 

Dikkat edilirse, "Rabbine kulluk et" denmiyor, "Allâh'a kulluk et" deniyor. Baştaki "fa" faaliyete geçirmenin, ortadaki "ubud" neyin faaliyete geçirileceğinin (kulluğun), "Allâh" ise faaliyetin hedefinin ne olduğunun (Allâh'ın Zâtı) ifâdesidir.

Demek ki istenen, kişinin nefsinin hevâsına, hayâlindeki rabbine veya Rabb-i Hâss'ına (kişinin kendi özel Rabbine, esmâ ilâhiyyedeki isimlerden birine) dönük olarak yapmış olduğu fıtrî bir kulluk değil, yakîn ve müşâhedeye dayanan Zâtî bir kulluktur.

Fecr Sûresi 89/29'da buyrulur: "Fedhulî fî ibâdî" (Benim kullarımın arasına gir!). Buradaki "ibâdî" (kullarım) ifâdesi, işârî ma'nâda Zâtî kulluğa erişmiş olanları işâret eder.

Bu ayrıca, Tâ-Hâ Sûresi 20/14'te Mûsâ (a.s.)'a emrolunan kulluktur: "İnnenî ene'llâhu lâ ilâhe illâ ene fa'budnî" (Muhakkak ki Ben, Ben Allâh'ım, Ben'den başka ilâh yoktur, Bana kulluk et!). Ancak arada bir fark vardır: Tâ-Hâ Sûresi'nde Cenâb-ı Hakk, Mûsâ (a.s.)'a Zâtî bir hitapla ve doğrudan "Bana kulluk et" buyurmuştur. Bu âyette ise Rahmâniyyet mertebesinden bir hitâpla "Allâh'a kulluk et" denmektedir. 

Başka bir şekilde ifâde edersek: Mâdem âlemde zuhûrda olan her varlık Hakk'ın zuhûr ve tecellîlerinden ibârettir ve sen de öylesin, o zaman dışarıda gördüğün bu ayrı ayrı tecellîlere yönelmeyi bırak da onların hepsinin kaynağı olan, onlarda ve de sende zuhûrda olan Allâh'a yönel, denmektir.

Allâh'a kulluk, nefsânî benliği terk ederek fenâ fillâh ve ardından bakâ billâh yaşantısına ulaşmak, mârifet mertebesi itibâriyle Allâh'ın gerçek ma'nâda halîfesi ve Zâtî tecellîgâhı olmaktır. Kendindeki Hakk'ı bulmak ve O'nunla yaşamaktır. Terzi Baba bu makâmı şöyle ifâde etmiştir (Meryem Sûresi, s. 40):

-------------------

Buraya ulaşan kimselerde "abdiyyet"in yerini "ubûdiyyet", "ibâdet"in yerini de "ubûdet" alır. İbâdet kulun fiilidir, ubûdet ise Allâh'ın fiilidir. Ubûdete ulaşmış olan kişiye Ehlullâh ya'nî Allâh ehli denir. “ İz- -T-B- ”

-------------------

"Muhlisan lehud dîn" (Dîni yalnızca O'na has kılarak): "Muhlisan", "ihlâs ederek" demektir. "İhlâs" kelimesi "saf olmak, arınmak, kurtulmak" anlamındaki "halasa" kökünden gelir; bir şeyi her türlü şâibe ve karışıklıktan arındırıp saf ve hâlis kılmaktır. 

Şerîat mertebesinde ihlâs, emirlere uymak yasaklardan kaçınmaktır. Tarîkat mertebesinde, riyâ ve gösterişi terk etmek, kalbi arındırmaktır. Hakîkat mertebesinde izâfî benliği terk etmektir. Ma'rifet mertebesinde ise abdiyyet ve ulûhiyyet makâmlarının hakkını vererek, ikisini birbirine karıştırmadan yaşamaktır. 

"Dîn", "borç" ya da "boyun eğmek" ma'nâsındaki "dâne" fiilinden türemiştir. 

"Borç" ma'nâsını esâs alırsak dîn, insânın kendisine emânet verilen izâfî varlığını gerçek sâhibi olan Hakk'a iâde etmesidir. "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Şüphesiz biz Allâh'tanız ve şüphesiz O'na döneceğiz) (Bakara 2/156) âyeti, bu hakîkati işâret eder. Bu dönüş, bir borç ödeme şuûrudur. 

"Boyun eğmek" ma'nâsını esâs alırsak dîn, Hakk'a itâati, O'nun hüküm altına girmeyi ve O'na teslîm olmayı ifâde eder.

Borç kavramı, varlığın "meâd"ını, Hakk'a dönüşünü ifâde eder. İtâat kavramı ise, kulun "hâl"ini, irâdesini Hakk'a teslîm edişini ifâde eder.

"Muhlisan lehud dîn" ifâdesi zâhiren, dîn adı altında yaptığın amelleri gösteriş vesîlesi kılma, bunları âdet kâbilinden yahut cennet-cehennem kaygısıyla da yapma, ihlâslı ve hesapsız bir şekilde yalnızca Allâh'ın rızâsını murâd ederek yap, anlamına gelir. Bâtınen ise, hem emânet alınan varlık mülkünü sâhibine teslîm edip aradan çekilmek, hem de hiçlik bilinciyle O'nun hükmüne tam teslîm olmaktır.

-------------------

# Âyet 3

اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

(39-3) Elâ lillâhid dînul hâlis, vellezînettehazû min dûnihî evliyâ', mâ na'buduhum illâ li yukarribûnâ ilallâhi zulfâ, innallâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yahtelifûn, innallâhe lâ yehdî men huve kâzibun keffâr.

(39-3) İyi biliniz ki, hâlis dîn yalnız Allâh'ındır. O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Bizi Allâh'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara ibâdet ediyoruz" derler. Şüphesiz Allâh, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allâh, yalancı ve çok inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. 

İkinci âyet, kuldan beklenen tavrı (ihlâs ile kulluk) ortaya koymuştur. Üçüncü âyet ise bu kulluğun yegâne muhâtabının Allâh olduğunu ve O'ndan başkasına yönelenlerle ilgili hükmü beyân etmektedir.

"Elâ" (İyi biliniz ki): Âyet, "elâ" edatıyla başlar ki bu, Arapça'da "dikkat edin, uyanık olun" ma'nâsında bir tenbîh ifâdesidir; ardından gelen hakîkatin çok mühim olduğuna işâret eder.

"Lillâhid dînul hâlis" (Hâlis din yalnız Allâh içindir): Zâhiren bu ifâde, ibâdet ve amellerini her türlü şirk ve riyâdan arındırarak yalnızca Allâh rızâsını gözeterek yapmak şeklinde anlaşılır.

Bâtınen ise "hâlis dîn", Hakk'ın kendisini iki mertebesiyle (Hakk ve halk olarak) müşâhede ettiği sistemin adıdır. Bu sistemde mutlak gayriyyet ("sen" ve "ben") ve isneyniyyet (Allâh ve kul ikiliği) yoktur, kul Hakk'ın Zâtî tecellîgâhıdır, kuldan fiilini işleyen O'dur. İşte bu sebeple, "hâlis dîn Allâh'a âittir" denmiştir.

Neden kula âit değil? Çünkü ihlâs makâmında kul, beşerî benlik vehminden sıyrılmış ve fenâya ulaşmıştır. Ortada kul kalmayınca, ona âit bir dîn de kalmaz. Dîn, kulun fiili olmaktan çıkıp Hakk'ın kuldaki fiili hâline geldiğinde "hâlis" olur. Kulun "ben yapıyorum" zannı karıştığı sürece, bâtınen dîn henüz tam ma'nâsıyla hâlis olmamıştır.

Terzi Baba "Allâh'ın dîni" ifâdesini şöyle îzâh etmiştir (Fetih Sûresi, s. 98):

-------------------

Allâh'ın dîni demek, Hakîkat-i Muhammediyye'yi gerçek ma'nâda idrâk etmek demektir. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın bütün âlemlerindeki zuhûrunu müşâhede etmektir. “ İz- -T-B- ”

-------------------

"Vellezînettehazû min dûnihî evliyâ'" (O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler): "Evliyâ" kelimesi "velî"nin çoğulu olup, "dost, koruyucu, efendi" anlamlarını taşır. 

Birinci ve ikinci âyetin yorumlarında açıklandığı üzere, kâinatta bulunan tüm mevcûdat Hakk'ın farklı mertebelerdeki tecellîlerinden ibâret izâfî varlıklardır. Mutlak ma'nâda tek bir varlık vardır, o da Vücûd-u Mutlak olan Hakk'ın varlığıdır. Dolayısıyla, Allâh'tan başka ("min dûnihî") denilecek bir saha, ilâh ya da velî edinecek bağımsız ikinci bir varlık yoktur. Ne var ki, âleme kesret gözlüğüyle bakan kimseler bu hakîkatten habersizdirler. 

Velî edinmek iki şekilde tezâhür eder: 

Birincisi, kişinin kendi nefsini velî edinmesidir. Aklına, bilgisine, irâdesine ve gücüne güvenmek, tüm bunların Hakk'a âit olduğunun ve kendisine geçici bir süreliğine, ihtiyacı ölçüsünde (isti'dâdına uygun bir biçimde) emânet olarak verildiğinden gaflette olmaktır. 

İkincisi, kişinin Hakk'ın tecellî ettiği mazharları Hakk'tan müstakil güç sâhipleri olarak görmesidir. Kişi, onlardan medet umar ve "Müsebbibü’l-Esbâb" (sebeplerin sebebi) olan Allâh'ı unutur. Meselâ, rızkı patrondan, şifâyı doktordan, gücü ordudan Hakk'tan müstakil olarak bilmek, sebepleri velî edinmektir.

Ârifin bakışı ise bambaşkadır. O, baktığı her yerde Hakk'ı görür. Sebepleri inkâr etmez ama her sebebin ardındaki müsebbibin Hakk olduğunu, her formun içindeki gerçek varlığın Hakk'a âit olduğunu bilir. Ârif, varlığa "bihî" (O'nunla) bakar, "min dûnihî" (O'ndan başka) olarak bakmaz. Onun için her şey Allâh'ı gösteren bir âyet ve delîldir.

"Mâ na'buduhum illâ li yukarribûnâ ilallâhi zulfâ" ("Bizi Allâh'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara ibâdet ediyoruz" derler): "Zulfâ" kelimesi "yakınlık, kurbiyet" ma'nâsına gelir.

Müşrikler, Allâh'ı uzakta, âlemlerin dışında, salt tenzîhte bir varlık olarak tasavvur ederler. Bu hayâlî uzaklığı kapatmak için de kendi anlayışlarına göre daha yakında olan aracılara yönelirler. Oysa hem uzaklık hem de onu kapatacak aracılar, kendi zihinlerinde oluşturdukları birer vehimdir. Allâh'ı uzakta kabûl etmek, O'nu tenzîh ile kayıtlayıp teşbîhi reddetmek, böylece hakîkati ve tevhîdi bölmektir. 

Nitekim Yûnus Sûresi 10/18’de bu kimseler hakkında meâlen şöyle buyrulur: "Onlar, Allâh'ın yanı sıra bir de kendilerine ne bir zarar ne bir yarar sağlamayan şeylere kulluk ediyorlar ve "Bunlar, Allâh'ın katında bizim şefâatçilerimizdir," diyorlar. De ki: "Allâh'a, göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allâh, onların ortak koştuklarından münezzeh ve müteâlîdir." Hakîkatte Allâh ile kul arasında müşriklerin (ya'nî hayâta kesret gözlüğüyle bakan taklîdî îmân sâhibi kimselerin) zannettiği gibi bir uzaklık ve ayrılık yoktur. Allâh onların hayâl ettiği gibi ötelerde tahtında oturan bir pâdişâh değildir; her ân her yerdedir, bütün âlemlerdedir ve hep bizimledir. 

Kâf Sûresi 50/16'da buyrulur: "Nahnu akrebu ileyhi min habli'l verîd" (Biz ona şah damarından daha yakınız). Hadîd Sûresi 57/4'de buyrulur: "Ve huve meakum eyne mâ kuntum" (Her nerede olursanız olun, O sizinle berâberdir). 

Bu yakınlık idrâk edildiğinde Allâh'a yaklaşmak için aracılara ihtiyaç olmadığı apaçık anlaşılır. Ancak bu idrâke ulaşmak için, mevcûdâtın Hakk'tan ayrı müstakil bir varlığa sâhip olduğu vehminden kurtulmak gerekir ki, bu da ancak irfâniyyetle mümkündür. Araya velîler sokmak, kişiyi Hakk'a yakınlaştırmak şöyle dursun, şuûrda Hakk'tan uzaklaşmaya ve Hakk'tan ayrı olma vehminin iyiden iyiye yerleşmesine sebep olur.

Burada mühim bir ayrımı belirtmek gerekir: Müşriklerin zemmedilen bu tavrıyla Mâide Sûresi 5/35'te buyrulan "vebtegû ileyhil vesîlete" (O'na varmak için vesîle arayın) emri birbirine karıştırılmamalıdır. Hakîkî vesîle, ya'nî mürşid-i kâmil, kişiyi kendine çağırmaz; kişiye Hakk'ı gösterir ve aradan çekilir. Müşrikin aracı kıldığı putlar veya şahıslar ise bakışı kendinde durdurur, Hakk'ı örter ve kendinde müstakil bir güç vehmettirir. Biri Hakk'a vuslata köprüdür, diğeri ise Hakk'a perdedir.

Bir başka yönden bakılırsa, sebeplere yapışmak ile vesîlelerden istifâde etmek arasında fark vardır. Birincisinde kişi sebebi müstakil bir güç sâhibi olarak görür. İkincisinde ise sebebin ardındaki gerçek fâilin Hakk olduğunu bilir ve sebebi O'nun tertîbi olarak kullanır.

Bu konuyla ilgili Fusûsu'l-Hikem'de (Ahmed Avni Konuk şerhi, Nûh Fassı, Cilt IV, s. 38-40) geçen bir bölümü özet olarak aktaralım:

-------------------

Ârif olan, hangi sûrette zâhir olursa olsun, ibâdet edilenin hakîkatte kim olduğunu bilir. Putperestler, Hakk'ı belirli bir nesneye veya sûrete hapsederek Mukayyed İlâh'a taparken; muvahhidler (vahdet ehli), Hakk'ı her türlü kayıttan tenzîh ederek Mutlak İlâh'a yönelirler.

İbnü'l Arabî Hazretlerine göre; 'Rabbin, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi hükmetti (kazâ etti)" (İsrâ 17/23) âyeti, bir emir değil, varlıksal bir hüküm ifâde eder. Varlıkta Hakk'tan gayrı fâil ve mevcûd olmadığından, puta tapan bile hakîkatte o sûrette tecellî eden Hakk'ın bir ismine yönelmiştir. Zîrâ mahlûkâtın hepsi ilâhî isimlerin zuhûr mahallidir. Ancak onlar, Hakk'ı sâdece o sûretten ibâret sanarak ve O'nu sınırlayarak hatâya düşmüşlerdir.

Peygambere tâbi olan Hakk'ın Hâdî isminin mazharı olarak; şirke düşen ise Mudill isminin mazharı olarak O'na kulluk etmektedir. Hakk, putta dahi zâhirdir (Hakk'ın o sûretteki varlığıdır) ancak putun kendisi Hakk değildir (Hakk, o sûretle sınırlanamaz).

-------------------

Özetle; putperestin hatâsı Hakk'ı o tek sûrete hapsetmesidir. Muvahhidin farkı, Hakk'ı hiçbir sûretle sınırlamaması ve her sûrette O'nu tanıyabilmesidir.

"İnnallâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yahtelifûn" (Şüphesiz Allâh, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir): Gerçekten Allâh'a yakınlaşmak için mi velîler edindiler, yoksa onları ilâh mı edindiler, bu konudaki hükmü verecek olan Allâh'tır. Bu ifâdelerin geniş îzâhı kırk altıncı âyetin yorumunda yapılacaktır.

"İnnallâhe lâ yehdî men huve kâzibun keffâr" (Şüphesiz Allâh, yalancı ve çok inkârcı kimseyi doğru yola iletmez): "Kâzib" kelimesi "yalancı" ma'nâsındadır. "Keffâr" kelimesi ise "örtmek" anlamındaki "k-f-r" kökünden gelir ve "hakîkati ısrarla örten, nankör" demektir. Bu iki sıfât birbirini tamamlar. En büyük yalan, Hakk'tan ayrı müstakil bir varlık iddiâsında bulunmaktır; en büyük nankörlük ise Allâh'ın emânet olarak bahşettiği sıfâtları kendinden bilip tevhîd hakîkatinin üzerini cehâlet perdesiyle örtmektir.

"Hidâyet", Hakk'a ve hakîkate açılan bir kapıdır. Kişi, yalan olan benlik iddiâsını ve hakîkati örten nankörlüğü sürdürdükçe, o kapıdan içeri giremez, ya'nî kendini ve Hakk'ı tanıyamaz.

Allâh hidâyetten men etmez, kişi kendi kendini men eder. "Allâh hidâyet etmez" ifâdesi, kulun irâdesine engel olması değil, kişinin kendi tercîhinin ilâhî hüküm olarak tescîl edilmesidir. Bu husûsta daha geniş îzâh yirmi üçüncü âyetin yorumunda verilecektir.

-------------------

# Âyet 4

لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَداً لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۙ سُبْحَانَهُۜ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

(39-4) Lev erâdallâhu en yettehıze veleden lastafâ mimmâ yahluku mâ yeşâ', subhâneh, huvallâhul vâhidul kahhâr.

(39-4) Eğer Allâh bir evlât edinmek isteseydi, halk ettiklerinden dilediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir. O Allâh, Vâhid'dir, Kahhâr'dır.

-------------------

Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Üçüncü âyet, hâlis dînin yalnız Allâh'a âit olduğunu ve aracılara yönelmenin vehim kaynaklı bir şirk olduğunu ortaya koymuştur. Dördüncü âyet ise Allâh'a evlât isnâd etme şeklindeki şirkin en ağır biçimini ele almaktadır.

"Lev erâdallâhu en yettehıze veleden" (Eğer Allâh bir evlât edinmek isteseydi): Zâhir tefsîr geleneğinde bu âyet, Allâh'a evlât isnâd eden inanç sistemlerine karşı kesin bir reddiyedir. Evlât edinme, zâtî bir ihtiyaç ve eksiklik gerektirir; Allâh ise her türlü ihtiyaçtan münezzehtir.

Bâtınen; evlât, babayla aynı cinsten olmakla birlikte, ondan ayrı ve bağımsız bir varlığa sâhip olan bir "ikinci"dir. Oysa Vücûd tek ve bölünmezdir. Tüm mevcûdât O'nun tecellîsinden ibârettir; Vücûd'un kendisi değil, kayıtlanmış hâldeki çeşitli sûretleridir. Bu sebeple, Hakk'ın dışında O'nunla aynı cinsten ikinci bir "öz" olması muhâldir.

Bu sebeple, Hıristiyanların "Mesîh Allâh'ın oğludur" ve bâzı Yahudîlerin "Üzeyr Allâh'ın oğludur" iddiaları (Tevbe 9/30) ile müşrik Arapların "Melekler Allâh'ın kızlarıdır" inancı (Nahl 16/57; Necm 53/21-22), hep aynı hatâya dayanır: Tecellîyi müstakil bir varlık sanmak. Hâlbuki mevcûdâtın Hakk ile ilişkisi, iki ayrı varlık arasındaki bir neseb bağı değil; tecellî ile kaynağı arasındaki bir zuhûr ilişkisidir.

Bu ilişkiyi bir ayna misâliyle îzâh edebiliriz: Aynadaki görüntünün, bakan kişiden bağımsız bir varlığı yoktur. Görüntünün varlığı bakanın varlığına bağlıdır; ayna kırılırsa görüntü de ortadan kalkar, ancak bu bakana bir zevâl vermez. Burada ince bir nokta vardır: Görüntü bakanın kendisi değildir, ama bakandan bağımsız da değildir; ne aynıdır ne gayrıdır. 

Bu yüzden, Hıristiyanlıktaki "tecessüd" anlayışı ile burada anlatılan "tecellî" birbirinden kesin olarak ayrılır. Tecessüd, ilâhî olanın mahlûk ile birleşmesini, yânî iki ayrı varlığın bir araya gelmesini ifâde eder. Tecellî ise birleşme değil, görünme ve yansımadır; güneşin aynada görünmesi, güneşin aynaya girmesi demek değildir.

"Lastafâ mimmâ yahluku mâ yeşâ'" (Halk ettiklerinden dilediğini seçerdi): "Istıfâ" kelimesi "saflık, duruluk" anlamındaki "s-f-v" kökünden gelir; "seçmek" ve "arındırmak" anlamlarını birlikte taşır. Cenâb-ı Hakk, sonsuz isim ve sıfâtlarını seyretmek ve göstermek murâd ettiğinde, bunu Zâtından ayrı bir oğul ile yapmaz; halk ettiklerinin içinden bir mazhar seçer ve onu kesret kirlerinden ve benlik vehminden arındırarak kendi tecellîsine lâyık hâle getirir.

Âl-i İmrân Sûresi 3/33'te buyrulur: "İnnallâhestafâ Âdeme ve Nûhan ve Âle İbrâhîme ve Âle İmrâne alel âlemîn" (Allâh, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm âilesini ve İmrân âilesini âlemler üzerine seçti).

Bu seçilmişlik ve arındırılmışlığın zirvesi, Hakk'ın en kemâlli tecellîsi olan İnsân-ı Kâmil'dir. İnsân-ı Kâmil'lerin başı ve aslı ise Hz. Muhammed Mustafâ'dır (s.a.v.). O, Hakîkat-i Muhammediyye'nin âlem-i şehâdetteki en kemâlli taayyün noktasıdır. İlâhî isimlerin en parlak ve en kapsamlı tecellî ettiği (mazhar-ı etemm) toplayıcı varlıktır (kevn-i câmi').

Onun ümmetinden de her kim nefsini kesret ve benlik kirlerinden arındırarak, kalbini ilâhî tecellîye hazır saf bir ayna kılarsa, o da "ıstıfâ" edilen kullardan olur.

Özetle; ilâhî yakınlık, bir neseb ve soy bağıyla değil, kaynağın mazhardaki tecellîsinin mükemmelliğiyle ölçülür. Allâh'ın murâdı, O'na ortak olacak bir oğul değil, O'nun kemâlini eksiksiz yansıtacak bir halîfe kılmaktır.

Âyette geçen "mimmâ yahluku" (halk ettiklerinden) ifâdesi, seçilen varlığın "mahlûk" (halk edilmiş) olduğunu "hâlık" (halk edici) olmadığını açık olarak bildirmektedir. Halk edilmiş olan "hâdis"tir (sonradan olmadır), onda Ulûhiyyet olmaz, ancak Ulûhiyyet'in tecellîsi olur. "Mümkün" varlıktır, "Vâcibü'l Vücûd" olamaz.

"Subhânehu" (O, bundan münezzehtir): Bu, mutlak tenzîh ifâdesidir. Yukarıda, Allâh ile İnsân-ı Kâmil arasındaki yakınlıktan bahsetmiştik. "Subhânehu" ifâdesi, bu yakınlığın ve tecellînin bir "aynılaşma" ya da "birleşme" (ittihâd) olarak anlaşılmaması gerektiğini ihtâr eder. Ayna ne kadar mükemmel ve temiz olursa olsun, aynadaki görüntü, görüntünün sâhibi olan Zât ile aslâ birleşmez. Zât, mutlaklık yönüyle, her türlü kayıt, form ve tecellîden münezzehtir.

Tenzîh ile teşbîhi bir arada tutmanın (tevhîdi anlamanın) zorluğu da buradadır. Hakk, tecellîleriyle âlemdedir deyince "birleşme" anlaşılmamalı; Hakk, her şeyden münezzehtir deyince de "âlemden kopukluk" anlaşılmamalıdır. Bu iki ifâde birbirini dengeler, biri olmadan diğeri eksik kalır. Bu denge, sûrenin ilerleyen âyetlerinde farklı veçheleriyle tekrar ele alınacaktır.

"Huvallâhul vâhidul kahhâr" (O Allâh, Vâhid'dir, Kahhâr'dır): Âyetin sonunda, içindeki ma'nâları özetleyen iki ism-i şerîf zikredilir: "Vâhid" ve "Kahhâr". 

"Vâhid" ismi, Vücûd-u Mutlak'ın Ahadiyyet mertebesinden Vâhidiyyet mertebesine taayyününe işâret eder. "Ahad", hiçbir kesret ve taayyünün bulunmadığı salt Teklik mertebesidir. "Vâhid" ise bu Tek'in isimleri ve sıfâtlarıyla birlikte, ancak hâlâ Birlik hâlinde bulunduğu mertebedir. Ahad'da çokluk yoktur; Vâhid'de çokluk vardır ama Birlik'te mahfûzdur.

Beyaz ışık, içinde bütün renkleri barındırır ama göze tek renk olarak görünür. Prizmadan geçtiğinde renkler ayrışır. İşte Vâhid, renklerin henüz ayrışmadığı ama potansiyel olarak hepsinin mevcut olduğu hâldir.

Bu mertebede bütün ilâhî isimler ve dolayısıyla bütün çokluk (kesret) potansiyel olarak mevcuttur. Tıpkı bütün sayıların (1)'den çıkması gibi, âlemdeki bütün çokluk da Vâhid olan Allâh'tan kaynaklanır. Bu isim, "evlât" veya "ikinci" bir varlık fikrini temelden reddeder.

"Kahhâr" ismi, "Vâhid" isminin tecellîsinin bir gereğidir; Vâhid'in tekliği, O'nun dışında müstakil varlık iddiâsında bulunan her şeyin kahredilmesini iktizâ eder. Bu kahır iki sûrette zâhir olur. Âfâkta, izâfî varlıkların fânîliği olarak tezâhür eder. Enfüste ise sâlikin vehimlerinin ve benlik iddiâlarının yıkılması olarak tecellî eder, tâ ki saf tevhîdden başka bir şey kalmasın. Bu hakîkat, Mü'min Sûresi 40/16'da ilân edilir: "Li menil mülkül yevm, lillâhil vâhidil kahhâr" (Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allâh'ındır).

-------------------

# Âyet 5

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۚ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَؕ كُلٌّ يَجْرٖي لِاَجَلٍ مُسَمًّىؕ اَلَا هُوَ الْعَزٖيزُ الْغَفَّارُ

(39-5) Halakas semâvâti vel arda bil hakk, yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli ve sehharaş şemse vel kamer, kullun yecrî li ecelin musemmâ, elâ huvel azîzul gaffâr.

(39-5) O, gökleri ve yeri hak ile halk etti. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve Ay'ı emri altına almıştır. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İyi bil ki, O Azîz'dir, Gaffâr'dır.

-------------------

Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Dördüncü âyet, Allâh'ın Vâhid ve Kahhâr oluşuyla tevhîdi te'sîs etmişti. Beşinci âyet ise bu tevhîdin delillerini kevnî âlemden sunmaktadır.

"Halakas semâvâti vel arda bil hakk" (O, gökleri ve yeri hak ile halk etti): Gökler ve yer gayesiz değildir; bir amaç için halk edilmiştir. Bu amaç, birinci âyetin yorumunda Kenz-i Mahfî hadîsi çerçevesinde açıklandığı üzere, Allâh'ın gizli hazînesi olan isim ve sıfâtlarını zuhûra getirmesi ve bunların bilinmesidir.

İşte göklerin ve yerin "bil Hakk" halk edilmesinin sırrı budur: Kâinât, Hakk'ın kendi cemâlini seyrettiği bir aynadır. Kâinatın ve içindeki mahlûkâtın Hakk'ın varlığından ayrı müstakil bir varlığı yoktur. Bunların zâhiri "halk" iken, onların varlığını ayakta tutan bâtını, özü, hakîkati ise "Hakk"tır.

Buradaki "bil Hakk" ifâdesi, ikinci âyetteki "innâ enzelnâ ileykel kitâbe bil Hakk" ifâdesiyle paraleldir. Orada Kitâb'ın, burada ise kâinâtın "Hakk ile" gönderilmesi/halk edilmesi aynı hakîkate işâret eder: İkisi de Hakk'ın tecellîsidir. Birinci âyette açıklanan Kitâb-ı Mestûr ile Kitâb-ı Manzûr, tek hakîkatin iki vechesidir.

"Yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli" (Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor): "Yukevviru" kelimesi "k-v-r" kökünden türemiş olup, "örter, sarar, çevirir" anlamındadır. Arapça'da yaygın olarak başa sarık sarmayı ifade etmek için kullanılan bir fiildir.

Bu sebeple, âyette dünyânın yuvarlak oluşuna ve kendi ekseni etrafında dönüşü netîcesinde gece ve gündüzün kesintisiz olarak birbirini tâkip ettiğine işâret vardır. Bu iki zıt arasındaki geçiş âni değil kademelidir; güneş doğarken ve batarken gökte şafak ve alacakaranlığın renkleri görülür.

"Gece" bâtını, vahdeti, fenâ fillâh'ı, celâli ve zulmeti; "gündüz" ise zâhiri, kesreti, bakâ billâh'ı, cemâli ve nûru sembolize eder. Enfüsî yönden bakıldığında ise, gece kabz ve nefsâniyet hâline, gündüz ise bast ve rûhâniyet hâline işâret eder. Âlemde olduğu gibi insânda da bu zıt hâller birbirini kovalar. Her hâl geçicidir ve zıttına dönecektir. Bunu bilen kimse, ne kabz'da ümitsiz olur ne bast'da gâfil olur.

"Ve sehharaş şemse vel kamer" (Güneşi ve Ay'ı emri altına almıştır): "Sehhara", "boyun eğdirmek, hizmete vermek, emre âmâde kılmak" anlamlarına gelir. Güneş ve ayın teshîr edilmesi, kâinattaki hiçbir varlığın, ne kadar büyük ve güçlü görünürse görünsün, kendi başına bir irâde sâhibi olmadığını bildirmektedir. Her şey gibi onlar da, Hakk'ın emrine râm olmuş, O'nun nizâmına tâbi kılınmış tecellîlerdir. Onlar, eski insânların bir kısmının zannettiği gibi ilâhlar değildirler.

Tasavvuf geleneğinde güneş, Hakîkat-i İlâhiyye'yi ve Zât-ı İlâhî'yi temsîl eder. O, nûrun ve hayâtın kaynağıdır. Ay ise Hakîkat-i Muhammediyye'yi ve Nûr-u Muhammedî'yi temsîl eder. Ayın ışığını güneşten alıp yansıtması gibi, Hakîkat-i Muhammediyye de feyzini Hakîkat-i İlâhiyye'den alır; kendi başına bir nûr kaynağı değildir, lâkin o feyzi alıp yeryüzüne ulaştıran yegâne vâsıtadır.

Enfüsî karşılıklarına bakıldığında, güneş insandaki Rûh'a, ay ise Kalb'e tekâbül eder. Ancak bu semboller tek yönlü değildir. Seyr ü sülûkta mesâfe kat etmemiş, gaflet hâlindeki nefste güneş, gurûr, kibir ve enâniyete; ay ise hayâl ve vehme işâret eder.

"Kullun yecrî li ecelin musemmâ" (Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider): "Ecelin müsemmâ" (belirlenmiş süre) ifâdesi, her tecellînin bir sonu olduğuna işâret eder. Güneş ve ay dâhil hiçbir mazhar ebedî değildir. Her tecellî, belirli bir süre için var olur ve sonra kalkar; zâhir âlemden gayb âlemine, izâfî varlıktan izâfî yokluğa döner. Bu geliş ve gidişler rastgele değil a'yân-ı sâbite adı verilen bir programa göre olur. Tecellîye bağlanan, onun sona ermesiyle acı çeker. Tecellînin kaynağına bağlanan ise kaybedecek bir şeyi yoktur, çünkü kaynak Bâkî'dir ve dönüş O'nadır.

"Elâ huvel azîzul gaffâr" (İyi biliniz ki, O Azîz'dir, Gaffâr'dır): "Elâ" edatı burada da dikkat çekmektedir; ancak bu kez ardından gelen mesaj, iki zıt gibi görünen esmânın (Azîz ve Gaffâr) nasıl bir arada işlediğidir.

"Azîz" isminin geniş îzâhı birinci âyetin yorumunda yapılmıştı. Burada öne çıkan yönü, Hakk'ın hem egemenliği hem de erişilmezliğidir. 

"Gaffâr" ismi ise, "örtmek, setretmek" ma'nâsındaki "ğ-f-r" kökünden gelir. Gece gündüzü, gündüz geceyi nasıl örtüyorsa, Gaffâr olan Allâh da kullarının kusurlarını öyle örter. Örtmek iki şekilde anlaşılır: Birincisi, Allâh kulun günâhını başkalarından gizler ve onu rezîl etmez. İkincisi, Allâh o günâhı sanki hiç olmamış gibi siler.

Bu iki zıt isimden ilki (Azîz), Cenâb-ı Hakk'ın aşkınlığını (tenzîh) ve Celâl'ini, ikincisi (Gaffâr) ise yakınlığını (teşbîh) ve Cemâl'ini yansıtır. Allâh güçlü ve yenilmezdir, ancak zâlim değildir; bu ikisinin bir arada oluşu kemâldir. Cezâlandırmaya tam muktedir olduğu hâlde mağfiret eder; O'nun affı acziyetten değil, kudret ve kemâlindendir.

Seyr ü sülûkün başında bu iki ismin kuldaki karşılıkları "havf" (korku) ve "recâ" (ümit)tir. İlerleyen aşamalarda kul Allâh ahlâkıyla ahlâklanmaya başladığında bu isimler kendisinden "heybet" ve "ünsiyet" olarak tecellî eder.

-------------------

# Âyet 6

خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقاً مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

(39-6) Halakakum min nefsin vâhidetin summe ceale minhâ zevcehâ ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc, yahlukum fî butûni ummehâtikum halkan min ba'di halkın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk, lâ ilâhe illâ hû, fe ennâ tusrafûn.

(39-6) Sizi tek bir nefsten halk etti, sonra ondan da eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz eş (çift) indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir halk edilişten sonra diğer bir halk edilişe geçirerek halk etmektedir. İşte bu Allâh, sizin Rabbinizdir. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyken nasıl da (haktan) döndürülürsünüz?

-------------------

Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Beşinci âyet, kevnî delillerle Hakk'ın birliğini ortaya koymuştu. Bu âyet ise aynı hakîkati insânın halk edilişi üzerinden beyân etmektedir.

"Halakakum min nefsin vâhidetin summe ceale minhâ zevcehâ" (Sizi tek bir nefsten halk etti, sonra ondan da eşini var etti): Zâhiren bakıldığında, âyetin bu bölümü, tüm insân neslinin tek bir atadan Hz. Âdem'den geldiğini, zevcesi Hz. Havvâ'nın da ondan (sol kaburga kemiğinden) halk edildiğini bildirmektedir. 

Bâtınen ise, tüm mevcûdatın tek bir ilâhî "öz"ün zuhûr ve tecellîlerinden meydana geldiği bildirilmektedir. Bu öz, vâhid olan Hakk'ın "Âdem-i Hakîkî", "Hakîkat-i Muhammediyye" ya da "Akl-ı Evvel" olarak ifâde edilen nefsidir. "Minhâ zevcehâ" (ondan eşini) ifâdesindeki "zevce" ise, bu aslın aynasına ve zuhûr mahalline, Nefs-i Küll'e (Havvâ) tekâbül eder. 

Halk, Hakk'taki ilâhî hakîkatlerin bu âlem aynasındaki tecellîleri olarak zuhûra gelmiştir. Âyette geçen "summe" (sonra) kelimesi, zamânî bir sıralama değil, mertebe farkını ifâde eder: önce asıl, sonra ondan zuhûr eden sûret.

Halkın meydana gelebilmesi için bir tecellî edene, bir de bu tecellîyi kabul edecek bir mahalle ihtiyaç vardır. "Nefs-i Vâhide" ya'nî Âdem, eril, fâil, etki (tecellî) edendir; "eşi" Havvâ ise dişil, mef'ûl, etkiyi (tecellîyi) kabûl edendir. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husûs şudur ki: Âdem ve Havvâ hakîkatte iki ayrı varlık değildir; Havvâ, Âdem'in nefsinin sûretidir.

Burada eril ve dişil kavramları biyolojik cinsiyet anlamında değildir; fâil ile münfail, tecellî eden ile tecellîyi kabûl eden arasındaki ilişkiyi ifâde eder. Bu iki yön, tek hakîkatin iki vechidir; ikisi de aynı nefsten gelir.

Enfüsî yönden; tek nefsten halk edilen varlığımız a'yân-ı sâbitelerimiz, zevce ise bu a'yânın zuhûr ettiği bedenlerimiz ve nefsî varlığımızdır.

"Ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc" (Sizin için hayvanlardan sekiz eş (çift) indirdi): Âyette hayvanlar için "halaka" (halk etti) değil "enzele" (indirdi) fiili kullanılmıştır. Bu, hayvanların da rastgele veya kendi kendine oluşmuş varlıklar olmadığını, onların da Hakk'ın ilminden zuhûr etmiş birer tecellî olduğuna işârettir. Birinci âyette açıklandığı üzere, tenzîl yalnızca vahye mahsûs değildir; bütün varlık âlemi Hakk'ın tenezzülü ile var olmuştur.

Zâhir tefsîr geleneğinde bu "sekiz eş", En'âm Sûresi 6/143-144'te açıklandığı üzere koyun, keçi, sığır ve deveden birer erkek ve dişi olmak üzere sekiz sınıf olarak anlaşılmıştır. 

Sekiz sayısı seyr ü sülûkte İbrâhîmiyyet mertebesini ifâde eder. İbrâhîm (a.s.) gördüğü bir rü'yâ üzerine evlâdını kurbân etmeye gitmiş, ancak Cenâb-ı Hakk evlâdının yerine kendisine bir koç göndermiştir. "Evlâdını kurbân etmek", nefsini Hakk yolunda fedâ etmektir. O mertebedeki (tevhîd-i ef'âl) karşılığı, kesret âleminde ayrı ayrı görünen varlıklardan zuhûr eden fiillerin tümünü Hakk'ın fiili olarak görmek, bunları izâfî varlıklara değil tek fâil olan Hakk'a bağlamaktır. "Lâ fâile illâ Allâh" hakîkatini idrâk etmektir.

"Yahlukukum fî butûni ummehâtikum halkan min ba'di halkın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk" (Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir halktan sonra diğer bir halk edilişe geçirerek halk etmektedir): Anne karnındaki "üç karanlık" , zâhiren, karın boşluğu (batın), rahim (rahm) ve cenîni saran zar (meşîme/plasenta) katmanlarıdır. Bâtınen ise insânlık mertebesine gelmeden evvel aşılması gereken üç mertebeye (mâden, nebât ve hayvân) tekâbül eder.

Bu üçlü zulmet teması, Kur'ân'da farklı bağlamlarda karşımıza çıkar ve her birinde sâlikin aşması gereken perdelere işâret eder. Örneğin, Hz. Yûnus (a.s.) üç karanlık içerisinde kalmıştı: Nefsin karanlığı, balığın karnının karanlığı ve denizin dibinin karanlığı. Bu üç zulmette "Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu mine'z-zâlimîn" (Senden başka ilâh yoktur, Seni tenzîh ederim; ben gerçekten zâlimlerden oldum) (Enbiyâ 21/87) diyerek Hakk'a ilticâ etti ve bu karanlıklardan kurtuldu.

"Zâlikumullâhu rabbukum" (İşte bu Allâh, sizin Rabbinizdir): Rabb kavramı üç şekilde ele alınabilir: 

Birincisi, "Rabbu'l-erbâb"dır. O bütün rablerin Rabbi ve mutlak terbiye edici olan Allâh'tır. Bu, kayıtsız ve mutlak Rubûbiyyettir.

İkincisi, "Rabb-i Hâss"tır. Her varlığın a'yân-ı sâbitesinde hangi isim ile terbiye edileceği ezelde takdîr edilmiştir; işte o isim, o varlığın Rabb-i Hâss'ıdır. Birinin Rabbi Hâdî ismiyle terbiye ederken, diğerininki Celîl ismiyle terbiye edebilir. Bu Rabb-i Hâss'lar birbirinden farklı olsa da hepsi Rabbu'l-erbâb'a bağlıdır; Allâh'tan ayrı birer varlık değil, O'nun Rubûbiyyet mertebesindeki muhtelif tecellîleridir. 

Üçüncüsü, "rabb-i hayâlî"dir. Kişinin zihninde tasavvur ettiği hayâlî bir sûrettir. Bunun îzâhını Ahmed Avni Konuk'tan alalım (Fusûsu'l-Hikem şerhi, Hûd Fassı, s. 317-318) (Bugün kullanılmayan eski Osmanlıca kelimelerin yerine okuma kolaylığı olması için Türkçe karşılıkları konmuştur.):

-------------------

Bilinsin ki, müşâhede ehli dışındaki her bir şahsın, zihninde tasavvur edip i'tikâd ettiği birer İlâh vardır. Onlar, bulundukları muhît içinde küçük yaşlarından beri, İlâh hakkında işittikleri ve okudukları vasıfları bir araya toplayıp, bunların tümünden, zihinlerinde birer İlâh tasavvur ve tahayyül ederler. Bu sûret onların kendi nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri ilâhdır. Ve onlar kendilerince, işte İlâh böyledir ve böyle olmak lâzım gelir, derler… Ve onların kulluk anlayışı bu sûretedir. Halbuki o sûreti, nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri için bu zihinlerinde yücelttikleri İlâh nefislerinin aynısı olur. Dolayısıyla nefislerine tapmış olurlar. Bu ise putperestlikten başka bir şey değildir. Aralarında şu kadar fark vardır ki, putperestlerin putu zâhir olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine mahsustur. Ve bunların bahis ve delillerindeki ma‘nâ ancak hayalî ilâhlarını birbirlerine kabûl ettirmekten ibârettir. Ve her birisi kendi hayâlinin diğerleri üzerinde hükümrân olmasını ister.

Fakat müşâhede ehli böyle değildir. Onların kalpleri, aklî zanlar ve vehme dayalı inançlardan arınmıştır. Bu hakikate yönelmiş kimseler, İlâh’ın zâtı bakımından, tahayyül ve kayıt kabul etmeyeceğini, fakat esmâ ve sıfât bakımından, muhtelif sûretlerde tecelliyâtı bulunduğunu bilirler; ve tek bir i'tikâd ile kayıtlı olmayıp, O’nu her şeyde müşâhede ederler.

İlk grup sûre-i İhlâs’ı okuyup ma‘nâsına muhâlefet ederler. Ya‘nî Hak, kimseden doğmadığı halde onlar nefislerinden tevlîd (doğurur) ve îcâd ederler; ve bu hayal ettikleri sûreti Hakk’a küfviyy (denk) kabûl etmiş olurlar. İkinci grup ise, ne hâdisten (sonradan olan varlıktan) tevlîd ve îcâd ederler ve ne de denk kabûl ederler. 

Şimdi Hak, i'tikâd sâhiplerine, hayallerindeki sûrete uygun olarak tecellî ettiği vakit onu kabûl edip onaylayan olurlar; ve o sûretin hilâfında olarak vâki‘olan tecellî-i Hakk’ı inkâr edip ondan Hakk’a sığınırlar. Ve hakîkatte, Hakk’a karşı edebsizlik ettikleri hâlde, bu inkârlarıyla edebi koruduklarını zannederler. Bununla birlikte Hak, dış dünyadaki sûretlerde ve zihinsel alanın tamamında tecelli eden olduğundan, onların i'tikâd ve tahayyül eyledikleri sûretlerde tecellî eden dahi Hak’tır. Onların edebe aykırı davranışları, Hakk’ı o sûrete sınırlı kılmış olmalarından kaynaklanmaktadır.

-------------------

Bu âyette "Rabbiniz" ifâdesi Rabbu'l-erbâb'ı kasteder; zîrâ devâmında "lehu'l mulk" (mülk O'nundur) buyrularak mutlak Rubûbiyyete dikkat çekilmektedir.

"Lehu'l mulk" (Mülk O'nundur): Mülk O'nundur demek, mülkün tapusu O'ndadır demek değildir. Tapu, sâhip ile mülk arasında bir mesâfe ve ayrılık varsayar. Oysa burada mülk, sâhibinden ayrı bir şey değildir, bizzât O'nun zuhûr ve tecellîsidir. Mülkün sâhibi de O'dur, mâliki de O'dur (O Mâlik el-Mülk'tür), orada tasarruf eden de O'dur. Bu sebeple, "Lâ ilâhe illâ Hû"dur. 

Dördüncü âyetin yorumunda zikredilen "Li menil mulkul yevm" (Bugün mülk kimindir?) (Mü'min 40/16) âyeti bu hakîkati te'yîd eder: Zuhûrda olan tek tek varlıklardan hiçbirinin kendine âit bir varlığı yoktur, onların tümünde taayyün eden, onların melîki ve mâliki Hakk'ın ta kendisidir.

"Lâ ilâhe illâ hû" (O'ndan başka ilâh yoktur): "Hû" zamîri, Zât-ı Mutlak'a işâret eder; hiçbir kayıt ve şartla sınırlanmayan, idrâk ve işârete gelmeyen saf Vücûd'a. Bu mertebede Hakk, her türlü noksanlıktan ve mahlûkât benzerliğinden bütünüyle münezzehtir. 

"İllâ" edâtı ise, bu Mutlak Vücûd'un dışında müstakil bir varlığın bulunmadığını bildirirken, aynı zamanda mevcûdâtın ne olduğuna da işâret eder: Gördüğümüz her şey, o mutlak Vücûd'un, Vücûd-u Mukayyed olarak, esmâ ve sıfât perdesi ardından mahlûkât aynalarında kayıtlanmış tecellîsidir. Her ayna ışığı ancak kendi kâbiliyeti nisbetinde alır ve yansıtır, bu sebeple tecellî "mukayyed" ya'nî kayıtlı olur. Mukayyed olan kendi başına bir varlık kaynağı değildir; varlığı, Mutlak'ın onda zuhûr etmesiyledir. 

Âyet bu iki hakîkati tek bir cümlede cem' eder: "Lâ ilâhe" ile Hakk'ı her türlü şerîkten tenzîh eder, "illâ Hû" ile de O'nun dışında gerçek bir varlık olmadığını beyân ederek tenzîh içinde teşbîhin kapısını açar. Zîrâ ârif olan, Hakk'ı ne yalnızca tenzîh ederek âlemden koparır ne de yalnızca teşbîh ederek mahlûkâtla bir tutar; "Lâ ilâhe illâ Hû"nun bütününü okur ve Mutlak Vücûd'u kayıtlı olanda müşâhede ederek her şeyi O'nun bir tecellîsi olarak bilir.

"Fe ennâ tusrafûn" (Öyleyken nasıl da (Hakk'tan) döndürülürsünüz?): Eğer bütün kâinat O'nun tecellîlerinden ibâret ise, mülk O'na âitse ve O'ndan başka mevcûd yoksa, o halde insân nereye döndürülüyor olabilir? 

Hakk'ın varlığından başka bir mahall, başka bir yön yoktur ki insân oraya dönsün. O hâlde burada ifâde edilen dönüş, hakîkî değil vehmî bir dönüştür: Hakk'ın her yerde ve her şeyde hâzır olduğu hakîkatinden gâfil kalmaktır. Bu gaflet, Mutlak Varlık yerine O'nun kayıtlı zuhûrlarına yönelmek, belirli mahallerdeki tecellîlere takılıp kalmaktır. 

-------------------

# Âyet 7

اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

(39-7) İn tekfurû fe innallâhe ganiyyun 'ankum, ve lâ yerdâ li ıbâdihil kufr, ve in teşkurû yerdahu lekum, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, summe ilâ rabbikum merciukum fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta'melûn, innehu 'alîmun bi zâti's sudûr.

(39-7) Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh'ın size ihtiyacı yoktur. Ama O, kullarının küfrüne râzı olmaz. Eğer şükrederseniz, sizin için buna râzı olur. Hiçbir günâhkâr, bir başkasının günâh yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir. Çünkü O, kalplerde olanı çok iyi bilir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Altıncı âyet, bütün bu delillere rağmen insânın Hakk'tan nasıl döndürüldüğünü sormuştu. Yedinci âyet ise bu dönüşün iki yüzünü (küfür ve şükür) ele almaktadır.

"İn tekfurû fe innallâhe ganiyyun ankum" (Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh'ın size ihtiyâcı yoktur): Önceki âyette belirtilen hakîkatleri vehim perdesiyle örterek inkâr etseniz bile, bu Allâh'a bir eksiklik vermez. Allâh Ganiyy'dir; hiçbir şeye muhtaç olmayandır. O'nun sizin îmânınıza ihtiyâcı yoktur; fakr ve ihtiyaç içerisinde olan sizlersiniz.

Eskiler "güneş balçıkla sıvanmaz" demişlerdir. Eğer siz kendi ellerinizle güneşi örterseniz güneşe herhangi bir zarar vermiş olmazsınız; aksine güneşin ışığından mahrûm bir şekilde zulmette (karanlıkta) kalarak kendi kendinize zarar vermiş olursunuz.

Ganiyy ismi, Hakk'ın Zâtı itibâriyle âlemlerden müstağnî olduğunu ifâde eder. O, âlemleri halk etmeden önce de Ganiyy idi, halk ettikten sonra da. Âlemler O'na bir şey katmadığı gibi, küfür de O'ndan bir şey eksiltmez. Nitekim hadîs-i kudsîde buyrulmuştur: "Ey kullarım! Sizin evveliniz ve âhiriniz, insiniz ve cinniniz, hepiniz en müttakî bir kalp üzere olsanız, bu Benim mülküme bir şey katmaz; hepiniz en fâcir bir kalp üzere olsanız, bu da Benim mülkümden bir şey eksiltmez." (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2577; Tirmizî, Sünen, hadîs no. 2495)

"Ve lâ yerdâ li ıbâdihil kufr" (Ama O, kullarının küfrüne râzı olmaz): Âyetin bu bölümü okunduğunda akla şöyle bir soru gelebilir: Eğer bu âlemdeki her şey O'nun zuhûr ve tecellîsi ise, "küfür" de bir tecellî değil midir? Allâh, zuhûra gelmesine müsâade ettiği bir şeye nasıl râzı olmaz?

Kader sırrı ile yakından ilgili olan bu soruyu, Fusûsu'l-Hikem'deki îzâhlar çerçevesinde yanıtlayalım: 

-------------------

Küfür, Hakk'ın Mudill isminin kazâsıdır (programıdır). Cenâb-ı Hakk, rahmet-i rahmâniyyesi (genel rahmeti) ile diğer isimlerine olduğu gibi ona da vücûd verir; zîrâ rahmet-i rahmâniyye umûmîdir, mü'min ve kâfir ayırmaksızın herkesi kapsar. Ancak, vücûd vermek, râzı olmak demek değildir. 

Hakk'ın bir de rahmet-i rahîmiyyesi vardır ki o husûsîdir. Bu husûsî rahmet cihetinden Hakk, îmândan râzıdır, küfürden râzı değildir.

İşte burada emr-i tekvînî ile emr-i teklîfî ayrılır: Tekvînî yönden, ya'nî Hakk'ın kevnî irâdesi cihetinden, her şey (hayır da şer de) Hakk'ın irâdesiyle zuhûra gelir. Teklîfî yönden ise Hakk, râzı olduğu ve olmadığı fiilleri resûlleri vâsıtasıyla kullarına ilân etmiştir. Bu iki mertebe birbirine karıştırılmamalıdır. (Daha geniş îzâhât için bkz. Ahmed Avni Konuk, Fusûsu'l-Hikem Şerhi; Cilt I, s. 68, Cilt II, s. 140-155 ve Cilt III, s. 295-296.)

-------------------

"Ve in teşkurû yerdahu lekum" (Eğer şükrederseniz, sizin için buna râzı olur): Şükür ve küfür lügatte birbirinin zıttıdır; küfür örtmek, şükür ise açmak ve izhâr etmektir. Emr-i teklîfî yönüyle Cenâb-ı Hakk şükürden râzıdır, küfürden ise râzı değildir; zîrâ küfür nîmeti Mün'im'den ayrı görerek hakîkati örter, şükür ise nîmette Mün'im'i görerek hakîkati açığa çıkarır.

Şükür yalnızca dille yapılan bir övgü değildir; nîmeti, halk ediliş gâyesi doğrultusunda sarf etmektir. Gözün ibretle bakması, kulağın hakkı işitmesi, bedenin Hakk'a itâat etmesi, her birinin kendi lisânıyla şükrüdür. Nîmeti veriliş gâyesinin dışında kullanmak ise küfrün ta kendisidir.

"Ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ" (Hiçbir günâhkâr, bir başkasının günâh yükünü yüklenmez): "Vizr" kelimesi lügatte "ağır yük, günâh" anlamına gelir. Âyetin bu bölümü zâhiren, günâhın ve suçun bireyselliği ilkesini ifâde eder.

İ'şârî olarak bakıldığında, "vizr" ya'nî "ağır yük", varlığın taşıdığı isti'dâd ve emânettir. Zîrâ her bir izâfî varlık, ezelî isti'dâdının ağırlığını taşır; a'yân-ı sâbitesi neyi gerektiriyorsa dünyâda onu zuhûra getirir. Herkesin yükü, ya'nî sorumluluk ve emâneti farklı olduğundan, kimse diğerinin yükünü yüklenemez. 

Bu hakîkati İsrâ Sûresi 17/84 te'yîd eder: "Kul kullun ya'melu alâ şâkiletih" (De ki: Herkes kendi şâkilesine göre amel eder). Her iki âyet de aynı hakîkate işâret eder: Kimse başkasının şâkilesiyle amel edemeyeceği gibi, başkasının vizrini de yüklenemez; zîrâ her varlığın zuhûru, kendi a'yân-ı sâbitesinin gereğidir. 

"Summe ilâ rabbikum merciukum" (Sonra dönüşünüz Rabbinizedir): Zâhiren, dünyâ hayâtı sona erdiğinde herkesin Rabbinin huzûruna döneceğini bildirir.

"Allâh'a döneceksiniz" değil "Rabbinize döneceksiniz" buyrulması , dönüşün husûsî bir dönüş olduğuna işâret eder. Zîrâ her varlığın bir Rabb-i Hâss'ı vardır; a'yân-ı sâbitesinde hangi esmâ ile terbiye edileceği ezelde takdîr edilmişse, onu terbiye eden ve sonunda dönülecek olan da o esmâdır. Kâfirin dönüşü Mudill ve Kahhâr gibi celâlî isimlere, mü'minin dönüşü ise Hâdî ve Rahîm gibi cemâlî isimlere olacaktır. Herkesin varış yeri, kendi hakîkatinin kaynağıdır.

Burada "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Şüphesiz biz Allâh içiniz ve O'na döneceğiz) (Bakara 2/156) ifâdesi ile bir çelişki yoktur; zîrâ "Allâh" lafzı ism-i câmi' olarak bütün esmâyı kapsar ve nihâî dönüş O'nadır. "İlâ Rabbikum" ise o dönüşün keyfiyyetini bildirir: Herkes Allâh'a döner, ancak hangi esmâ kapısından döneceği kendi Rabb-i Hâss'ına göre farklılaşır.

"Fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta'melûn" (Ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir): Zâhiren, hesap gününde Rabbiniz dünyâda yapmakta olduğunuz amelleri size bildirecektir. Bâtınen ise bu amellerin hangi esmânın tecellîsi olduğunu ve bunları ne niyetle işlediğinizi bildirecektir.

"İnnehu alîmun bi zâtis sudûr" (Çünkü O, kalplerde olanı çok iyi bilir): Allâh açıkladıklarınızı da kalbinizde gizlediklerinizi de bilir; dışarıdan bilgi alarak değil, o kimsenin özü ve hakîkati olarak bilir. 

Fusûsu'l-Hikem'in Lokmân Fassı'nda açıklandığı üzere, "Alîm" ismi Allâh'ın kendi Zâtına olan ilmini ifâde eder. Kalpte saklanan bir düşünce, Allâh'ın ilminden ve varlığından bağımsız bir şey değildir. O düşüncenin var olması, Allâh'ın onu bilmesinin kendisidir. Bu ilim sonradan öğrenilen ya da deneyimle kazanılan bir bilgi de değildir; her şeyin ezeldeki aslına, ya'nî a'yân-ı sâbitesine ve isti'dâdına dâir mutlak bir ilimdir. Bilinen şey bu ilmi şekillendirmez; tam tersine, bilinen şey bu ilim sâyesinde var olur.

"Sudûr" kelimesi, hem "sîneler" hem de "zuhûra gelme" ma'nâsını taşır. İki anlamı birlikte okunduğunda "bi zâti's-sudûr", sînelerde zuhûra gelen her şeyin Zât'tan geldiğini ve Zât'a âit olduğunu bildirir. O hâlde sînelerde olan O'dur; en gizli, en ince ma'nâları bizâtihî kendisi olarak bilir. 

-------------------

# Âyet 8

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُن۪يباً اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَل۪يلاًۗ اِنَّكَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِ

(39-8) Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi summe izâ havvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu ve ceale lillâhi endâden li yudılle an sebîlih, kul temetta' bi kufrike kalîlen inneke min ashâbin nâr.

(39-8) İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra Rabbi, katından ona bir nîmet verdiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur ve (insânları) O'nun yolundan saptırmak için Allâh'a ortaklar koşar. De ki: "Küfrünle biraz daha keyif sür! Şüphesiz sen, cehennem ehlindensin."

-------------------

Bu âyetin ilk bölümü bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. "Kul" (De ki) ile başlayan ikinci bölümü ise Zât mertebesinden okunmaktadır.

Yedinci âyet, küfür ve şükrün ilâhî hükümdeki yerini beyân etmişti. Sekizinci âyet ise bu iki tavrın insânın günlük hayâtında nasıl tezâhür ettiğini, sıkıntı ve rahatlık hâllerindeki davranış farklılığı üzerinden göstermektedir.

"Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi" (İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır): Beşinci âyetin yorumunda gece ve gündüz sembolizmiyle açıklanan kabz ve bast hâlleri, burada insânın sıkıntı ve nîmet karşısındaki tavrı olarak somutlaşmaktadır.

"Durr" kelimesi "zarar, sıkıntı, darlık" anlamına gelir ve tasavvufta "kabz" hâline tekâbül eder. Sıkıntı ve darlık zamanlarında nefs, aczini, fakrını ve Rabbine olan ihtiyâcını geçici de olsa idrâk ederek O'na yönelir ve duâ eder.

Âyette "Allâh'a yalvarır" değil "Rabbine yalvarır" denilmesi, yedinci âyetteki Rabb-i Hâss sırrıyla birlikte okunmalıdır. Sıkıntı ânında kul, farkında olmasa bile kendisini terbiye eden husûsî esmâya yönelir. Kabz hâli, kulun Rabb-i Hâss'ına en yakın olduğu ânlardan biridir; çünkü benlik perdesi incelmiş, acz hâli o esmâya kapıyı aralamıştır.

"Münîb" kelimesi, "dönmek, yönelmek" anlamındaki "n-v-b" kökünden gelir; mastarı "inâbe"dir. Pişmanlıkla, gönülden, her şeyi bırakıp bütünüyle Rabb'e dönüşü ve sığınmayı ifâde eder. Nitekim Yûnus Sûresi 10/22'de insânın denizde fırtınaya yakalandığında "muhlisîne lehud dîn" (dîni yalnızca O'na hâlis kılarak) duâ ettiği bildirilir.

Bu yöneliş, fıtrattan kaynaklanan bir hâldir. En katı münkir bile ölümle yüz yüze geldiğinde ve tutunacak bir dalı kalmadığında "Yâ Rabbî!" der. Ancak, samîmî olup olmadığı, sıkıntı kalktıktan ve "bast" hâline geçtikten sonra belli olur. 

"Summe izâ havvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu" (Sonra, katından ona bir nîmet verdiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur): "Durr" kelimesinin zıttı olan "nîmet", "bolluk, genişlik, ikrâm" demek olup "bast" hâlini ifâde eder.

Rabbi kuluna "minhu" (katından, kendinden) bir nîmet verip de sıkıntısını giderdiğinde, ya'nî onu kabz hâlinden bast hâline geçirdiğinde, kul verilen nîmeti kendi beşerî gayretine nisbet eder yâhut zâhirî birtakım sebeplere bağlar. Bu tavır, zâhiren vefâsızlık ve nankörlük, bâtınen ise Hakk'tan başka fâiller ve güç sâhipleri vehmetmek cihetiyle şirk-i hafîdir (gizli şirk). Kur'ân'da Kârûn'un diliyle ifâde edilen küstahlığın aynısıdır: "Kâle innemâ ûtîtuhû 'alâ 'ilmin 'indî" (Bu (servet) bana ancak bende olan bir ilim sâyesinde verildi) (Kasas 28/78).

"Nesiye" (unuttu) kelimesi "nisyân" kökündendir. Bir görüşe göre "insân" ismi de aynı kökten türemiş olup "unutan varlık" demektir. Diğer bir görüşe göre ise "üns" (yakınlık) kökünden gelir. Her iki kök birbirini tamamlar: Aslını unutan insân, bu boşluğu dünyâya ve eşyâya ünsiyet kesbederek doldurmaya çalışır. (Bu sözü edilen insân, kâmil olmayan ve beşeriyeti ile yaşayan insândır.) Seyr ü sülûkun gâyesi, bu tersine dönmüş ünsiyeti düzeltmektir: Eşyâya olan ünsiyeti Hakk'a çevirmek, nisyânı zikre dönüştürmek. Bu yüzden tasavvufta zikir, unutulanı hatırlamak olarak tanımlanır; kul aslını unutmuştur, zikir onu o aslına döndürür.

"Ve ceale lillâhi endâden li yudılle an sebîlih" (Ve (insânları) O'nun yolundan saptırmak için Allâh'a ortaklar koşar): "Endâd", "eşit, denk, benzer" ma'nâsına gelen "nidd" kelimesinin çoğuludur. Allâh'a "nidd koşmak", O'na denk ve rakip görmektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur: "En büyük günâh, seni halk eden Allâh'a bir nidd koşmandır" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4477; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 86). 

Nidd koşmak, yalnızca putlara tapmaktan ibâret değildir. Bir önceki cümlede geçen Kârûn misâli bunun en açık örneğidir: "Bende olan bir ilim sâyesinde verildi" diyen kimse, kendi ilmini Hakk'a nidd koşmuştur. Sebepleri müstakil birer fâil olarak görmek de nidd koşmaktır; rızka vesîle olan ticareti, şifâya vesîle olan ilâcı veya başarıya vesîle olan gayretini Hakk'ın yanında ikinci bir güç kaynağı saymak gibi. Âyette tekil "nidd" yerine çoğul "endâd" kullanılması bu inceliğe işâret eder: Gâfil, sebeplerin sayısınca nidd koşar.

"Kul temetta' bi kufrike kalîlen inneke min ashâbin nâr" (De ki: "Küfrünle biraz daha keyif sür! Şüphesiz sen, cehennem ehlindensin"): "Nâr", zâhiren cehennem ateşi, bâtınen ise Hakk'tan uzaklık ve ayrılık ateşidir. Nîmeti görüp Mün'im'i görmemek, kesrette kalıp vahdetten gâfil olmak, ma'nevî cehennemin tâ kendisidir. Dolayısıyla "temetta' bi kufrike" (küfrünle keyif sür) ifâdesi, aslında bir tehdît değil bir hakîkatin tescîlidir: Hakk'ı örten kimse, zâten o örtünün ateşi içindedir ancak farkında değildir.

-------------------

# Âyet 9

اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِداً وَقَٓائِماً يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه۪ۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟

(39-9) Emmen huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen yahzerul âhirate ve yercû rahmete rabbih, kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya'lemûn, innemâ yetezekkeru ulûl elbâb.

(39-9) Yoksa gece saatlerinde secde ederek ve kıyâmda durarak ibâdet eden, âhiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman kimse (böyle olmayan gibi) midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Doğrusu ancak akıl sâhipleri öğüt alır.

-------------------

Bu âyet-i kerime bizlere Zat-Ulûhiyyet mertebesinden okunmaktadır.

Sekizinci âyet, sıkıntı ânında Rabbine yönelip rahata kavuşunca O'nu unutan nankör insân tipini tasvîr etmişti. Dokuzuncu âyet ise bunun tam karşısına, gece saatlerinde ibâdetle meşgul olan ârif insân tipini koyarak ikisini mukâyese etmektedir.

"Emmen" (Yoksa o kimse mi?): "Emmen" ifâdesi, "em" (yoksa) ve "men" (kim) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Bir önceki âyette anlatılan nankör insân tipi ile burada anlatılan âbid ve ârif insân tipini karşılaştıran bir ifâdedir.

"Huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen" (Gece saatlerinde secde ederek ve kıyâmda durarak ibâdet eden): "Kânitun" kelimesi "k-n-t" kökünden türemiş olup "sükûnet, huşû, tam teslîmiyet ve sürekli ibâdet" ma'nâlarını birlikte taşır. Gece saatlerinde Rabbine yönelen, secde ve kıyâmı kesintisiz bir huşû hâlinde yaşayan kimseyi ifâde eder.

Efendimiz (s.a.v.), Vitr salâtını gece teheccüd vaktinde kılar ve kıyâmda Kunût duâlarını okurdu. Burada bahsedilen kimseler de O'nun (s.a.v.) yolunu tâkip edenlerdir. 

"Vitr", tek demektir. Vitr salâtı tek rek'at (yatsının on üçüncü rekâtı) olduğu için bu ismi almıştır; ancak bâtınî ma'nâsı daha derindir. "Vitriyyet", kulun kendi varlığının Hakk'ın tek varlığından ibâret olduğunu idrâk etmesidir. Bu idrâke sâhip olan, gece kıyâmında yalnızca bedeniyle değil bütün varlığıyla Vâhid'in huzûrunda durur. Terzi Baba bu husûsu şöyle açıklar (Salât, s. 60):

-------------------

Bir hadîs-i şerîfte "İnnallâhe vitrun yuhibbul vitra" (Şüphesiz Allâh tektir, teki sever) buyrulmuştur (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6410; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2677).

Neden acaba "ALLÂH Vâhid'dir, Ahad'dır" denmemiş. Bunlar da "bir" demektir. Demek ki "vitr" kelimesi ile daha değişik bir ifâde kullanılmak istenmiştir.

Daha evvelce namaz tekbirlerinde bahsedildiği gibi "vitr tekbir"i "bir tek"tir. 

Kim ki, kendi varlığının hakîkatini idrâk etmiştir, işte o gerçek vitr namazını kılabiliyor demektir.

Kendi birimsel varlığının hakîkatini idrâk etmek "Vitriyyet", bütün âlemdeki tek varlığın hakîkatini idrâk etmek ise "Ferdiyyet"tir.

"Ferd-i vâhid" (tek ferd), bütün bu âlemi tek bir ferd şeklinde müşâhede etmektir.

-------------------

Âyette geçen "kânitun" sıfâtıyla tanımlanan kimseler, kendi birimsel varlıklarının hakîkatini idrâk etmiş, Vitriyyet şuûruna ulaşmış âriflerdir. Âyet, bu kimselerin hâlini iki sembolle tasvîr eder: secde ve kıyâm.

Beşinci âyetin yorumunda belirtildiği gibi, tasavvufta "gece" vahdetin, "gündüz" ise kesretin remzidir. Gece, halkın uykuda olduğu, kesret perdesinin inceldiği ve kalbin Hakk'a en açık olduğu vakittir. Geceleri ibâdet etmek, benlikten sıyrılıp vahdet şuûruyla Hakk'a yönelmektir. 

Bir hadîs-i şerîfte buyrulmuştur: "Farz namazlardan sonra en fazîletli namaz, gece namazıdır" (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1163; Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 2429). Başka bir hadîste ise şöyle buyrulur: "Gece namazına devâm ediniz; zîrâ o, sizden önceki sâlihlerin âdetidir, Rabbinize yakınlık vesîlesidir, günâhlara keffârettir ve kötülüklerden alıkoyucudur" (Tirmizî, Sünen, hadîs no. 3549). Bu fazîletin sırrı, gündüz vakti kul ile Rabbi arasına giren kesret perdelerinin geceleyin kalkmasındadır.

Fenâ fillâh'ın salâttaki karşılığı "sâciden" (secde) hâlidir. İnsânın en şerefli uzvu olan yüzünü ve alnını toprağa koyması, kendi izâfî varlığının Hakk'ın mutlak varlığı karşısında hiçliğinin ikrârıdır. Bakâ billâh'ın karşılığı ise secdeden sonraki "kâimen" (kıyâm) hâlidir. Secdeden kalkıp kıyâmda durmak, fenâdan sonra Hakk ile bâkî olarak ayağa kalkmaktır. Artık o, kendi benliğiyle değil Hakk ile kâimdir; yeryüzünde O'nun isimlerinin tecellîgâhı ve halîfesi olarak durur. 

Âyette önce secde, sonra kıyâm zikredilmiştir. Hâlbuki salâtta kıyâm secdeden önce gelir. Bu tertîb, ma'nevî seyre işârettir: Sâlik önce secde eder, ya'nî kendi izâfî varlığını Hakk'ın varlığında yok eder; ardından kıyâma kalkar, ya'nî fenâdan bakâya geçer. Bu hâdise, gecenin sonu ile gündüzün başlangıcı olan teheccüd vaktinde yaşanır; karanlıktan aydınlığa, fenâdan bakâya, cem'den farka geçişin vaktidir.

"Yahzerul âhirate ve yercû rahmete rabbih" (Âhiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman): Burada havf (korku) ve recâ (umut) birlikte zikredilmiştir; bu, sâlikin celâl ve cemâl tecellîleri arasındaki dengede yürümesine işârettir. Salt korkuya kapılan ye'se, salt umuda kapılan ise gevşekliğe düşer; ikisini cem' eden ise istikâmet üzere kalır. 

"Kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya' lemûn" (De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"): "Kul" (De ki), Risâlet mertebesine olan Zâtî bir hitâptır. 

"Bilenler" ma'rifet mertebesine ulaşmış olan irfân ehlidir. "Bilmeyenler" ise iki ayrı grup olarak ele alınabilir: Birincisi, önceki âyette belirtilen inkâr ehli kâfirlerdir. İkincisi ise, îmân ehli olmakla birlikte henüz ikilikten kurtulamamış, taklîdî îmân sâhibi kimselerdir. Böylece âyet, bilenler, taklîdî îmân sâhipleri ve inkâr ehli olmak üzere üç zümreye işâret etmektedir; bunların ilmi ve mertebesi elbette birbirine denk değildir.

"İnnemâ yetezekkeru ulûl elbâb" (Doğrusu ancak akıl sâhipleri öğüt alır): "Ulû'l-elbâb" ifâdesi Kur'ân-ı Kerîm'de on altı yerde geçer ve her seferinde derin tefekkür, idrâk ve basîret sâhiplerine işâret eder (örn: Bakara 2/179, 197, 269; Âl-i İmrân 3/7, 190). 

"Ulû" kelimesi "sâhip veya mâlik olan" demektir. "Elbâb", ise "lübb"ün çoğuludur; "lübb", kabuğun içindeki özdür. Bu yönüyle "ulûl elbâb", form ve sûretlerin kabuğunu aşıp ardındaki hakîkati gören, kesretteki vahdeti müşâhede eden ârif kimselerdir.

"Elbâb" kelimesi aynı zamanda "bâb" (kapı) kökünü de taşır. Her esmâ-i hüsnâ, Hakk'a ulaştıran bir kapıdır; ulûl elbâb, bu kapıları tanıyan ve kullanma salâhiyyetine sâhip olan kimselerdir.

Öze nüfûz eden ve kapıları açan: Her iki yorum tek bir hakîkatte birleşir. Zîrâ esmâ-i hüsnâ'nın her biri hem Hakk'ın bir veçhesidir (öz) hem de O'na ulaştıran bir yoldur (kapı).

Âyetin sonundaki "yetezekkeru" fiili, ulûl elbâbın bu iki vasfını birleştiren üçüncü vasfı bildirir: Onlar, kendi özlerindeki ilâhî hakîkatleri hatırlayan kimselerdir. 

Zikir, ancak şuûrlu varlık olan insâna has bir özelliktir. Bu sebeple, âyetin başındaki "kânitun" sıfâtıyla sonundaki "yetezekkeru" fiili birbirini tamamlar: Hakk'a tam teslîmiyetle yönelen kul, aynı zamanda kendi aslını ve ezelî ahdini hatırlayan kuldur. (Zikir konusunda geniş îzâhât Terzi Baba'nın Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir kitâbından alınabilir.)

-------------------

# Âyet 10

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَاَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةٌۜ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

(39-10) Kul yâ ıbâdillezîne âmenûttekû rabbekum, lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh, ve ardullâhi vâsiah, innemâ yuveffas sâbirûne ecrahum bi gayri hısâb.

(39-10) De ki: "Ey îmân eden kullarım! Rabbinizden sakının. Bu dünyâda iyilik yapanlar için bir iyilik vardır. Allâh'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere, mükâfâtları hesapsız olarak verilecektir."

-------------------

Bu âyet-i kerîme Zâtî'dir. "Kul" (De ki) ifâdesi, Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine Zâtî bir hitâp ve emirdir. Kelâm-ı ilâhînin nutk-ı insânîye inmesidir; ya'nî, Hakk'ın kelâm sıfâtının resûlün lisânından zuhûra gelmesidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de "kul" kelimesinin ardından iki farklı hitâp şekline rastlıyoruz. Birincisi, burada olduğu gibi, Allâh'ın kullarına "yâ ibâdî" (ey kullarım) şeklindeki doğrudan hitâbıdır. İkincisi ise, Resûl'ün Hakk'ın emriyle kendi dilinden yaptığı hitâplardır: "Yâ kavmî" (Ey kavmim!) gibi.

Bu husûsta Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinden bir alıntı yapalım (Cilt II, sayfa 169):

-------------------

Âyet-i kerîmedeki "Ey benim kullarım" ta'bîrini (s.a.v.) Efendimiz, kendi nefs-i şerîflerine izâfe buyururlar ve bu izâfet Kur'ân ile ve emr-i Hakk ile vâki' olur. Fakat ehl-i tefsîre göre "Yâ ibâdî" kavl-i Hakk'dır ve Server-i âlem Efendimiz onu hikâyeye me'mûr olmuşlardır. Hz. Mevlânâ efendimizin tefsîr-i âlîlerine göre "Yâ ibâdî" Cânib-i Hakk'dan hikâye değil, belki Risâlet-penâh Efendimiz'in nefs-i nefîslerine (yüce nefislerine) izâfedir; zîrâ cümle âlem istifâza (feyiz alma) husûsunda o hazretin rıkkıyyet ve ubûdiyyet-i ma'neviyyesi (ma'nevî kulluğu) altındadır. Binâenaleyh Hakk Teâlâ Hazretleri "Yâ Habîbim kullarımın ubûdiyyetini nefsine izâfe ederek söyle; zîrâ senin lisânın, benim lisânımdır" buyurur. Nitekim âtîde (ileride) Mesnevî-i Şerîf'de bu hakîkatı pek açık olarak Cenâb-ı Pîr efendimiz şu beyt-i şerîflerinde beyân buyururlar:

"Kulu efendisinden ayrı gördüğün vakit, kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem dîbâcesini (önsözünü) gâib edersin (kaybedersin)."

-------------------

"Kul" kelimesinin ebced değeri (130)'dur (ق=100 ل=30). Sondaki sıfırı kaldırırsak (13) kalır ki bu, İnsân-ı Kâmil'in sembolüdür. (130)'a Ulûhiyyet ve Risâlet mertebelerinin her birini birer sayısal değer olarak eklediğimizde (130+2=132) eder ki bu, "Muhammed" isminin ve ayrıca, "İslâm" ve "kalb" kelimelerinin de ebced değeridir.

"Kâf" (ك) Kelâm'a, "Lâm" (ل) ise Ulûhiyyet'e işâret eder. İkisi birlikte "Hakk'ın Zâtî kelâmı"nı temsîl eder. Bu kelâmın mazharı da İnsân-ı Kâmil'dir.

Kur'ân-ı Kerîm'de "Kul" ifâdesi (332) yerde geçmektedir. (33) İseviyyet ve fenâ'fillâh mertebesini ifâde eder. Bu mertebede kişinin kendine âit beşerî bir kimliği kalmaz, O'ndan işleyen de söyleyen de Hakk'tır. Nitekim, Necm Sûresi 53/3-4'te buyrulur: "Ve mâ yentiku 'ani'l hevâ, in huve illâ vahyun yûhâ" (O, hevâdan konuşmaz; o ancak vahyolunan bir vahiydir). Yine de zâhiren bir "söyleten" bir de "söyleyen" mertebe (Ulûhiyyet ve Risâlet) vardır ki Tek'in iki şeklinde (iki mertebeden) görünmesidir; işte bu iki mertebe (332)'nin sonundaki (2) ile temsîl edilmektedir.

"Yâ ıbâdi" (Ey Benim kullarım): "Ibâdi", "Benim kullarım" demektir. Kulluk umûmî ve husûsî olmak üzere iki türlüdür. Umûmî ma'nâda bütün mahlûkât istisnâsız olarak Allâh'ın kuludur. Ancak bir de Allâh'ın husûsî, Zâtî tecellîye mazhar olmuş kulları vardır.

"Ellezine âmenû" (Onlar îmân ederler): Burada Allâh'ın umûmî kulları arasından O'na îmân etmiş olanlardan söz ediliyor. (Îmân mertebeleri hakkında geniş îzahlar Mu'minûn Sûresi kitâbımızda (s. 9-11) yapılmıştır.)

"Ittekû rabbekum" (Rabbinizden sakının): Dikkat edilirse "Ben'den sakının" denmiyor, "Rabbinizden sakının" deniyor. "Rabb" kelimesinin farklı ma'nâları altıncı âyetin yorumunda verilmişti. Burada bahsedilen, Rabb-i Hâss'lardır.

Takvânın farklı mertebelerde farklı îzâhları vardır. Ef'âl mertebesinde, haramlardan ve şüphelilerden sakınmaktır. Esmâ mertebesinde, muhabbetin azalmasından sakınmaktır. Sıfât mertebesinde, varlıkta Hakk'ın vücûdundan ayrı bir vücûd isbâtından sakınmaktır. Zât mertebesinde, Ulûhiyyet ve Abdiyyet arasındaki farkı muhâfaza edememekten ve bunları birbirine karıştırmaktan sakınmaktır.

"Lillezîne ahsenû" (O iyilik yapanlar için...): "Ahsenû" kelimesi "ihsân" kelimesi ile aynı kökten gelir. İhsân, meşhûr Cibrîl hadîsinde belirtildiği gibi, "Allâh'ı görüyormuşçasına O'na kulluk etmendir." Dolayısıyla buradaki "iyilik yapanlar", sıradan bir hayırseverlikle değil, ihsân şuûruyla amel edenlerdir.

"İhsân" kelimesinin harflerinin toplam ebced sayı değeri (120)'dir (elif: 1, hâ: 8, sîn: 60, elif: 1, nûn: 50). Sondaki sıfırı kaldırırsak geriye (12) kalır ki, Hakîkat-i Muhammediyye mertebesidir. Bir yönüyle bu mertebenin "rahmeten lil âlemîn" oluşunun işâretidir.

Kul ihsâna niyetlendiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın "Muhsin" esmâsı onda tecellî eder; zîrâ fâil-i hakîkî O'dur. Kulun ihsânı, Muhsin isminin o kuldaki zuhûrundan ibârettir. 

"Fî hâzihid dunyâ haseneh" (... bu dünyâda bir iyilik vardır): İhsân ehlinin mükâfâtı yalnızca âhirette değilldir; dünyâda da bir haseneleri vardır. Nahl Sûresi 16/97'de buyrulur: "Men amile sâlihan min zekerin ev ünsâ ve huve mü'minun fe le nuhyiyennehu hayâten tayyibeh" (Kim mü'min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayât ile yaşatırız). Bu "hayât-ı tayyibe", maddî ve ma'nevî huzûr ve genişliktir.

Rahmân Sûresi 55/60 bu hakîkati pekiştirir: "Hel cezâul ihsâni illel ihsân" (İhsânın cezâsı ihsân değil midir?). "Cezâ" karşılık demektir. İyiliğin cezâsı ödül ve mükâfât, kötülüğün cezâsı ise yaptırımdır. Allâh'ı görüyormuşçasına kulluk eden, dünyâda da âhirette de Allâh'ın ihsânına mazhar olur.

"Ve ardullâhi vâsiah" (Allâh'ın arzı geniştir): Müfessirlere göre bu ifâde, Mekkeli müşriklerin baskısı altındaki mü'minlerin Habeşistan'a ve daha sonra Medîne'ye hicretleri bağlamında nâzil olmuştur.

"Allâh'ın arzı geniştir" demek zâhiren, "baskılar sebebiyle dinini yaşayamadığın zaman bulunduğun mekândan daha uygun bir mekâna hicret et" demektir.

Bâtınen ise "arz" kişinin nefsânî varlığıdır. Bu arzın geniş olması, gönül âleminin faaliyete geçmesiyle hâsıl olan ma'nevî genişliktir. Nasıl ki zâhirde mü'min baskı altındaki mekândan hicret ederse, bâtında da kul nefsî ve izâfî benliğinden ilâhî benliğe hicret eder. Bu ulaşılan ma'nevî arz, Hakk'ın Vâsi' isminin mazharıdır. Kul ne kadar yürürse yürüsün, Hakk'ın arzında bir sınıra ulaşamaz; çünkü Hakk'ın kendisi sınırsızdır.

"Beni yerim ve göğüm sığdıramadı, mü'min kulumun kalbi sığdırdı" kudsî hadîsi (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Cilt III, s. 12) bu hakîkati ifâde eder: Yer ve göğün sığdıramadığını kalbin sığdırması, o kalbin Vâsi' isminin mazharı olmasındandır. (Bu hadîsin senedi hakkında muhaddisler ihtilâf etmiş olup, ehl-i tasavvuf nezdinde ma'nâ cihetiyle kabul görmüştür.) Ancak kişi gönül âlemini faaliyete geçiremeyip nefs-i emmârenin hapishanesinde mahpus kaldıkça, bu genişlikten mahrûm olur, cismânî varlığının ve madde âleminin darlığında sıkışık bir hâlde yaşamını sürdürür.

Yûnus (a.s.), altıncı âyetin yorumunda ele alındığı üzere, üç karanlığın içinden Hakk'a ilticâ ettiğinde nefs-i emmârenin darlığından Hakk'a sığındı. Cenâb-ı Hakk onun duâsını kabûl etti. Yûnus (a.s.)'ın balığın karnından çıkarılması, zâhirde bir kurtuluştur; bâtında ise Hakk'ın Vâsi' ismine hicretin tamamlanmasıdır.

"İnnemâ yuveffas sâbirûne ecrahum bi gayri hısâb" (Ancak sabredenlere, mükâfâtları hesapsız olarak verilecektir): "Sabr", "hapsetmek, alıkoymak, bağlamak" ma'nâsındaki "s-b-r" kökünden gelir. Nefsini dizginleyerek hudûd-u ilâhîyyeye (Hakk'ın koymuş olduğu sınırlara ve şerîata) uygun yaşamak, ardından nefsânî benliğini terk edip Hakk'a hicret etmek insânın nefsine zor ve ağır gelir. Kim bu zorluklara gereken sabreder ve cüz'î irâdesinden vazgeçip Hakk'ın hükmüne teslîm olursa, sınırlı olan Rabb-i Hâss dâiresinden çıkarak Rabbu'l-erbâb olan Allâh isminin ihâtâsına ve sınırsızlığına ulaşır.

Bu husûsta Hakk Teâlâ, musîbete sabredenler hakkında buyurur: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Muhakkak ki biz Allâh'tanız ve O'na döndürüleceğiz) diyenler için "Ulâike aleyhim salavâtun min Rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn" (İşte Rablerinden salavât ve rahmet onların üzerinedir ve onlar hidâyete erenlerdir) (Bakara 2/156-157).

Sabredenlere va'd edilen mükâfât, Rablerinden salavât ve rahmettir. "Salavât" kelimesinin Hakk'a nisbet edilmesi dikkat çekicidir; zîrâ kulun salâtı Hakk'a yönelme ise Hakk'ın salâtı kula yönelmedir. Hakk'ın kula yönelmesi ise Zâtî tecellîden başka bir şey değildir.

Kulun kendi çalışmasıyla elde ettiği ecir, ya'nî kesb, sınırlıdır; çünkü cüz'î irâdenin kapasitesiyle sınırlanmıştır. "Bi gayri hısâb" (hesapsız) ifâdesi ise kesbin ötesine, Hakk'ın lütuf ve hîbesi olan vehb mertebesine işâret eder. Lütfun hesapsız olması, sayıların ve ölçülerin hükümsüz olduğu vahdet mertebesine ulaşılmasıdır; bu mertebede Hakk kulunu kendi varlığı ile, ya'nî vuslat ve ru'yet ile ödüllendirir. 

Bu hesapsız lütuf, savm ibâdetinin sırrıyla da örtüşür. Kudsî hadîste buyurulur: "Oruç benim içindir, onun mükâfâtını bizzât Ben veririm" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1904; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1151). Oruçta kul yemekten, içmekten ve şehvetten imsâk eder; sabırda ise mâsivânın tamâmından imsâk eder. Oruçlunun mükâfâtı nasıl Hakk'ın bizzât kendisi ise, mâsivâdan imsâk eden sabır ehlinin mükâfâtı da bizzât O'dur.

-------------------

# Âyet 11

قُلْ اِنّٖٓي اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّٖينَ

(39-11) Kul innî umirtu en a'budallâhe muhlisan lehu'd-dîn.

(39-11) De ki: "Şüphesiz bana, dîni yalnız Allâh'a has kılarak O'na kulluk etmem emredildi."

-------------------

Bu âyet-i kerîme de Zâtî'dir. Hitâp Risâlet mertebesinedir. Kulluğun nasıl olması gerektiği îzâh edilmektedir.

"A'budallâhe" (Allâh'a kulluk etmem): Burada emrin "Rabb" değil "Allâh" ism-i şerîfiyle gelmesi dikkat çekicidir. Yedinci ve sekizinci âyetlerde dönüşün ve yönelişin "Rabb" ismiyle gelmesi, her kulun kendi husûsî esmâsına nisbet edildiğini gösteriyordu. Burada ise emrin "Allâh" ismiyle gelmesi, kulluğun husûsî bir isimle sınırlı kalmayıp bütün esmâ ve sıfâtı câmi' olan Zât'a yönelmesi gerektiğini bildirir.

"Muhlisan lehu'd-dîn" (dîni O'na hâlis kılarak): İkinci âyetin yorumunda tafsilâtıyla ele alındığı üzere ihlâs, zâhirde riyâdan uzak durmak; bâtında ise izâfî varlığını ortadan kaldırıp Hakk'ta fânî ve O'nunla bâkî olmaktır. "Allâh" ismiyle gelen ihlâs emri, bu fenâ ve bakânın herhangi bir isme veya sıfâta değil, Zât'ın kendisine nisbetle gerçekleşmesini gerektirir.

-------------------

# Âyet 12

وَاُمِرْتُ لِاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِمٖينَ

(39-12) Ve umirtu li en ekûne evvelel muslimîn.

(39-12) "Ve O'na teslîm olanların ilki olmam emredildi."

-------------------

Bu âyet-i kerîme, bir önceki Zâtî âyetin devâmı olup, Risâlet mertebesine verilen ikinci emri bildirmektedir.

"Müslimîn" (teslîm olanlar, müslümânlar): "Teslîm olmak" ya da "İslâm olmak" iki türlüdür:

Birincisi, "Kevnî İslâm"dır. Buna göre, tüm mevcûdât müslümândır, çünkü Kevnî İslâm emr-i tekvînînin gereğidir; tüm mevcûdât vücûdunu Hakk'a borçludur ve Sünnetullâh'a boyun eğmiştir. Bu teslîmiyyet irâdî değil, varlığın tabîatından kaynaklanan bir zorunluluktur. Âl-i İmrân Sûresi 3/83 âyeti bu hakîkate işâret eder:"Ve lehû esleme men fis semâvâti vel ardı tav'an ve kerhen" (Göklerde ve yerde her ne varsa, ister istemez O'na teslîm olmuştur).

İkincisi, "İrâdî İslâm"dır. Bu, kulun bilinçli bir tercihle kendi cüz'î irâdesinden vazgeçerek Hakk'ın küllî irâdesine teslîm olmasıdır. Burada söz konusu olan, dışarıdan dayatılan bir zorunluluk değil, içeriden gelen bir rızâ ve gönüllü itâattir.

"Evvel" (ilki): Bu kelime üç boyutta okunabilir:

Birinci boyut zamânîdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) zâhiren son peygamber ("hâtemen nebiyyîn", Ahzâb 33/40) olduğuna göre, buradaki "evvel"i sırf kronolojik almak mümkün değildir. Nitekim kendisinden asırlar önce gelen Hz. İbrâhîm (a.s.) dahî "hanîf bir müslümân" (Âl-i İmrân 3/67) olarak vasıflandırılmıştır. Hz. Âdem'den Efendimiz'e kadar bütün peygamberlerin getirdiği tek bir dîndir: "İnned dîne indallâhil İslâm" (Allâh katında dîn, İslâm'dır) (Âl-i İmrân 3/19). Öyleyse "evvel" ifâdesiyle kastedilen ma'nâ zamân boyutunun ötesinde aranmalıdır.

İkinci boyut vücûdîdir (varoluşsaldır). Allâh'ın Zât'ından ilk taayünü, Ahadiyyet'ten Vâhidiyyet'e, ya'nî Hakîkat-i Muhammediyye mertebesine olmuştur; âlemde zuhûra gelen her mevcûdun kaynağı burasıdır. Tüm peygamberler bu Muhammedî hakîkatin muhtelif mertebelerdeki zuhûr mahalleridirler. Bu cihetle O (s.a.v.), zuhûr olarak en son, (ilmî) vücûd olarak en evveldir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Âdem henüz rûh ile ceset arasındayken ben peygamberdim" (Tirmizî, Sünen, hadîs no. 3609). (Bâzı rivâyetlerde bu lafız "su ile çamur arasındayken" şeklinde de nakledilmiştir.) Yine buyrulur: "Allâh'ın ilk halk ettiği benim nûrumdur" (Bu hadîsin senedi tartışmalı olmakla birlikte ehl-i tasavvuf ma'nâ cihetiyle kabul etmiştir).

Üçüncü boyut mertebeye dâirdir. "Evvel" burada "en kemâl üzere olan" demektir. Nasıl ki bir sanatta en ileri olan kimseye "bu işin evveli (öncüsü)" denirse, teslîmiyyetin en tamâmına eren de "evvelel müslimîn"dir. Nitekim "Ve inneke le'alâ hulukin azîm" (Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin) (Kalem 68/4) buyrularak O'nun ilâhî esmânın en kemâlli tahakkukunda olduğu tescîl edilmiştir.

Özetle: Hakîkat-i Muhammediyye menşe' itibâriyle ilk, mertebe itibâriyle en kâmildir. "Evvelel müslimîn" ifâdesi bu iki sırrı birden taşır. (Mertebelere dâir geniş îzâhât için Terzi Baba'nın İrfân Mektebi kitabına bakılabilir.)

-------------------

# Âyet 13

قُلْ اِنّٖٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّٖي عَذَابَ يَوْمٍ عَظٖيمٍ

(39-13) Kul innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm.

(39-13) De ki: "Eğer Rabbime isyân edersem, şüphesiz büyük bir günün azâbından korkarım."

-------------------

Önceki âyetlerde başlayan Zâtî hitâp bu âyette de devâm etmektedir. Daha evvel Risâlet mertebesine ihlâs ile kulluk ve teslîmiyet emredilmişti; şimdi Risâlet mertebesinin dilinden bu emirden yüz çevirmenin sonucu beyân edilmektedir.

"İnni ehâfu" (Muhakkak korkarım): Efendimiz (s.a.v.) ismet sıfâtıyla sıfâtlanmış olup Hakk'ın koruması altındadır. Nitekim "Evliyâullâhi lâ havfun aleyhim" (Allâh'ın evliyâsına korku yoktur) (Yûnus 10/62) buyrulmuştur; velîlerin sultânı için de bu hüküm geçerlidir. O hâlde bu korku ifâdesi, Efendimiz'in kendi makâmından ümmetinin makâmına tenezzülüdür; zîrâ irşâd, muhâtabın hâline inmekle tahakkuk eder.

"Havf" (korku), beşerî benlikten kaynaklanan bir duygu olup şerîat ve tarîkat mertebelerine mahsûstur. Şerîatta kaynağı cehennem azâbı ve dünyevî belâlardır; kulu şerîat ahkâmına riâyete sevk ettiği için terbiye edicidir. Tarîkatte ise havfın kaynağı azaptan edeb ve hayâya dönüşür; kul Rabbin huzûrunda mahcûb düşmekten çekinir, korkunun yerini derin bir saygı ve muhabbet almaya başlar. Hakîkat ve mârifet mertebelerinde ise korku duyacak bir "ben" kalmadığından havfın yerini haşyet alır. Haşyet, tanıdıkça artan hürmet ve ta'zîmdir: "İnnemâ yahşallâhe min ibâdihil ulemâ" (Allâh'tan ancak âlimler haşyet duyar) (Fâtır 35/28). Buradaki "ulemâ", Hakk'ı mârifet ile tanıyarak O'nun celâl ve azametini yakînen bilen âriflerdir.

"Asaytu rabbî" (Rabbine isyân etmek): On birinci âyette açıklandığı üzere "Allâh" Zât'ı, "Rabb" ise terbiye ve tedbîr mertebesini ifâde eder. Burada isyânın "Rabb" ismiyle anılması, isyânın kulun terbiye dâiresinden yüz çevirmesi olduğunu gösterir. Zâhiren şerîat hükümlerinden yüz çevirmek, emir ve nehiyleri ihlâl etmektir. Bâtınen ise kişinin kendisine emânet olarak verilen ilâhî esmâ ve sıfâtları nefsânî yönden kullanması, ya'nî emânete hıyânet etmesidir.

"Azâb" (Azap): Kelimenin kökü "a-z-b" olup "tatlı suyun çekilmesi, tatlılıktan mahrûm kalma" demektir. Zâhiren, dünyevî ve uhrevî cezâ olarak anlaşılır. Bâtınen ise, Cemâlullâh'ı müşâhededen mahrûm kalmaktır; tıpkı tatlı su çekilince geride kurumuş bir vâdî kaldığı gibi, Cemâl tecellîsi çekilince geride perdelenme ve ayrılık ateşi kalır. Hakk Teâlâ buyurmuştur: "Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin le mahcûbûn" (Hayır! Onlar o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır) (Mutaffifîn 83/15).

"Yevmin azîm" (Azîm bir gün): Zâhiren mahşer günüdür: Hakîkatlerin zâhir olduğu, sırların ortaya döküldüğü gün; "Yevme tübles serâir" (Târık 86/9). Ancak bu gün yalnızca gelecekte beklenen bir vâkıa değildir. Enfüsî yönden her kulun ölüm ânı onun mahşeridir; bir rivâyette "Kim ölürse onun kıyâmeti kopmuştur" denmiştir. İrfân ehlinin nazarında ise her an "yevmin azîm"dir; zîrâ onlar, her nefeste Hakk'ın huzûrunda olduklarının şuûrundadırlar.

"Azîm" aynı zamanda Hakk'ın bir ismidir. "Yevmin azîm", Azîm olanın perdesiz tecellî ettiği gündür.

-------------------

# Âyet 14

قُلِ اللّٰهَ اَعْبُدُ مُخْلِصاً لَهُ دٖينٖي

(39-14) Kulillâhe a'budu muhlisan lehu dînî.

(39-14) De ki: "Ben, dînimi O'na has kılarak yalnızca Allâh'a kulluk ederim."

-------------------

On birinci âyette başlayan Zâtî hitâp bu âyette de devâm etmektedir. 

Bu âyet, on birinci âyetle temelde aynı muhtevâyı taşımakla birlikte arada önemli bir fark vardır. Orada emrin bildirilmesi, burada ise o emrin fiilen yerine getirildiğinin îlânı söz konusudur. Bunun seyr ü sülûktaki karşılığı, bilmekten yaşamaya, ilm'el-yakîn'den ayn'el-yakîn'e geçmektir.

"Muhlisan lehu dînî" (Dînimi O'na has kılarak): Bu ifâdenin zâhir ve bâtın yorumları ikinci âyetin yorumunda verilmiştir.

"Allâhe a'budu" (Allâh'a kulluk ederim): On birinci âyette olduğu gibi burada da kulluk edilen, "Rabb" değil "Allâh" ismiyle ifâde edilmiştir. "Allâh" ismi, bütün esmâ-i ilâhiyyeyi kendinde toplayan "İsm-i Câmi'"dir. Ehlullâh için kulluk, Allâh'ın tek tek isimlerine değil, bütün isimlerini ve tecellîlerini kuşatan Zât'ınadır. Bu sebeple, "Allâhe a'budu" demek, "Ben varlıkta tecellî eden bütün fiillerin, isimlerin ve sıfâtların ardındaki tek olan Zât'a yönelir, O'nu müşâhede ederim" demektir.

Bu hakîkati, Hz. Yûsuf (a.s.) kesret ile vahdet arasındaki mukayeseyle dile getirmiştir: "Yâ sâhibeyis sicni e erbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr" (Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allâh mı?) (Yûsuf 12/39). "Erbâb-ı muteferrika" esmâ ve sıfâtların dağınık tecellîlerine takılıp kalmayı ifâde eder: Rızka baktığında yalnızca Rezzâk'ı, şifâya baktığında yalnızca Şâfî'yi, belâya baktığında yalnızca Kahhâr'ı gören kimse, her tecellîde ayrı bir rabbe tâbî olmuş gibidir. "Allâhul Vâhıdul Kahhâr" ise bütün bu tecellîlerin ardındaki tek Zât'ı tanımaktır.

"Abduhû" olmak zâhiren, Allâh'ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır; bu, kişinin beşeriyyeti yönüyle yaptığı kulluktur. Bâtında ise, Hu'nun abdı olmak, ya'nî belirli bir ismin veya sıfâtın değil, doğrudan Zât'ın kulu ya'nî zuhûr mahalli olmaktır. 

"Abd" (عبد) kelimesinin ebced değeri (76)'dır (ayn: 70, bâ: 2, dâl: 4). Rakamları toplarsak (7 + 6 = 13) eder ki bu, İnsân-ı Kâmil mertebesinin remzidir; hakîkî kulluğun ancak bu makâmda tahakkuk edeceğine işârettir.

-------------------

# Âyet 15

فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهٖؕ قُلْ اِنَّ الْخَاسِرٖينَ الَّذٖينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلٖيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِؕ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبٖينُ

(39-15) Fa'budû mâ şi'tum min dûnih, kul innel hâsirînellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel kıyâmeh, elâ zâlike huvel husrânul mubîn.

(39-15) "Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!" De ki: "Asıl hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet gününde kendilerini ve âilelerini hüsrâna uğratanlardır. İyi bilin ki, bu apaçık hüsrânın ta kendisidir."

-------------------

Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

On dördüncü âyet, ihlâs ile kulluğun fiilen îlânıydı. On beşinci âyet ise bu kulluğu terk edenlerin âkıbetini beyân etmektedir.

"Fa'budû mâ şi'tum min dûnih" (Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!): Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, "emr-i tehdîdî" olarak nitelendirilir: "İstediğinizi yapın, ama sonucuna katlanın" demektir. Nitekim âyetin devâmında gelen "hüsrân" uyarısı bunu te'yîd eder. Hakk, kimseyi kulluk etmeye zorlamaz; irâdeyi serbest bırakır, fakat netîcelerini bildirir.

Bâtınî yönden ise bu ifâde, bir hakîkati keşfe dâvettir: Üçüncü âyetin yorumunda îzâh edildiği gibi: Allâh'tan başka mutlak bir varlık yoktur, dolayısıyla kulluk edilecek bir ma'bûd da yoktur. Ehl-i şirk, hayâl ve vehim ile îcâd ettikleri birtakım ilâhlara yine hayâlen kulluk etmektedir.

"Kul innel hâsirînellezîne" (De ki: Asıl hüsrâna uğrayanlar): "Hüsrân", "sermâyeyi kaybetmek, zarar etmek" ma'nâsındaki "h-s-r" kökünden gelir. "Husr" mutlak zararı, "hüsrân" ise büyük ve telâfîsi güç zararı ifâde eder. İnsânın en büyük sermâyesi ömrüdür; kim bu sermâyeyi Hakk'ı tanımak ve O'na kulluk etmek yerine nefsânî arzulara harcarsa, hakîkî iflâsa uğramış olur. Asr Sûresi 103/1-3, bu hüsrânın, îmân ve sâlih amel ehli olup hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında herkesi kapsadığını îlân eder.

"Hasirû enfusehum" (Nefslerini hüsrâna uğrattılar): Zâhirde bu, kendi kendine zarara uğratmak demektir. Bâtında ise nefsi hüsrâna uğratmak, onun hakîkî potansiyelini kullanmamaktır. Her nefsin içinde Hakk'ı tanıyacak bir isti'dâd mevcuttur. Bu isti'dâdı kâbiliyete çevirmeden (fiiliyâta dönüştürmeden) ömrü tüketmek, toprağın altındaki hazîneyi bilmeden o toprağı az bir paraya satmaya benzer.

"Ve ehlîhim" (Ve âilelerini (de hüsrâna uğrattılar)): Zâhirde kişi, kendi dalâletiyle çevresindekilere de kötü örnek olur onları da dalâlete sürükler; anne-baba, evlât, eş; hepsi bu kaybın ortağı olur. Bâtında ise "ehl", kişinin iç âlemindeki kuvveleridir: akıl, irâde, hâfıza gibi. Daha önce sekizinci âyetin yorumunda bu kuvvelerin birer "nidd" hâline gelebileceğini ifâde etmiştik. Burada aynı hakîkatin diğer yüzü karşımıza çıkar: O kuvveleri nefs-i emmâreye teslîm eden kimse, kendi iç âilesini de hüsrâna uğratmış olur.

"Elâ zâlike huvel husrânul mubîn": (İyi bilin ki, bu apaçık hüsrânın ta kendisidir): "Elâ" edâtı Kur'ân'da tenbîh için kullanılır; muhâtabı uyanmaya çağırır. "Huve" zamîri, hükmü sınırlar: "Asıl hüsrân başka bir şey değil, tam olarak budur" anlamındadır. Dünyâda insânlar pek çok şeyi kayıp sayar: mal, makâm, sağlık. Âyet, bunların hiçbirinin gerçek hüsrân olmadığını, asıl kaybın nefsin ve ehlin kaybı olduğunu kesin bir dille beyân eder.

"Mubîn", "b-y-n" kökünden gelir ve hem "apaçık olan" hem de "açığa çıkaran" ma'nâsı taşır. Kıyâmet günü her şey meydana çıkacak ve kişi neyi kaybettiğini bütün çıplaklığıyla görecektir. Ancak daha acı olanı, bu kayıp dünyâda iken de aslında apaçıktır; basîret sahipleri görür ki Hakk'tan uzak geçen her an telâfîsiz bir isrâftır. Dünyevî kayıplar telâfî edilebilir; mal kaybedilse tekrâr kazanılır, makâm gitse tekrâr elde edilir. Fakat Hakk'ı tanımadan geçen ömür geri dönmez. Bu kaybın hem telâfîsiz hem de apaçık olması, onu "husrânul mubîn" kılan şeydir.

-------------------

# Âyet 16

لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌؕ ذٰلِكَ يُخَوِّفُ اللّٰهُ بِهٖ عِبَادَهُؕ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ

(39-16) Lehum min fevkıhim zulelun minen nâri ve min tahtihim zulel, zâlike yuhavvifullâhu bihî ıbâdeh, yâ ıbâdi fettekûn.

(39-16) Onların üstlerinde ateşten katmanlar (gölgelikler), altlarında da (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allâh, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım! Öyleyse benden sakının!

-------------------

Bu âyet-i kerîmenin ilk bölümündeki hitâp Rahmâniyyet mertebesinden; sondaki "yâ ıbâdi fettekûn" hitâbı ise Zât mertebesindendir.

On beşinci âyet, Hakk'a kulluktan yüz çevirenlerin karşılaşacağı apaçık hüsrânı beyân etmişti. On altıncı âyet ise bu hüsrânın somut tasvîrini, ateşten gölgeliklerin dehşetini gözler önüne sermektedir.

"Zulelun minen nâri" (Ateşten gölgeler vardır): "Zulel" kelimesi "zulla"nın çoğulu olup, "güneşin yakıcılığından koruyan gölgelik, tente, siper" ma'nâsına gelir. Oysa burada gölgeliğin kendisi ateştendir; koruyucu sandıkları şey, yakıcının tâ kendisi olmuştur. Onlar serinlik umarken nâr (ateş) bulmuşlardır.

Gölgeliğin ateşten olması, bu âlemdeki sahte sığınakların tabiâtını gösterir. Mal, makâm, şöhret, kişiye güven ve gölge veriyormuş gibi görünür ama Hakk'tan uzaklaştırdığı ölçüde her biri birer ateştir.

"Min fevkıhim" (Üstlerinden): Zâhiren cehennemin üst üste katmanlarla kuşatması, azâbın her yönden sarması anlamına gelir. Bâtınen ise üstteki ateş, kişinin aklının bâtıl inançlar, kibir ve cehâletle perdelenerek ilâhî hakîkatlere kapanmasıdır. Hakîkat güneşinden mahrûm kalanın üzerindeki örtü, onu serinletmek yerine yakacaktır. 

"Min tahtihim zulel" (Altlarından (ateşten) gölgeler): 

Alttaki ateşten gölge, nefsâni arzuların, şehvetin ve dünyevî tutkuların ateşiyle meşgul olmaktır. Nefsini âdetâ ilâh edinerek Hakk'ı unutmaktır. Ayağının altındaki zemin hakîkat değil hevâ olduğundan, bastığı her yer onu yakar.

Böylece kişi, üstünde cehâletin ve altında nefsânî arzuların ateşi arasına sıkışmıştır. Bu iki ateş birbirini de besler: Üstteki cehâlet, kişinin alttaki arzuları sorgulamasını engeller; alttaki arzular ise kişiyi cehâletten kurtulacak ilme yönelmekten alıkoyar. Çıkış, ikisine birden müdâhaleyi gerektirir: Üstteki cehâlet ateşi ilim ve irfân ile, alttaki şehvet ateşi zühd ve mücâhede ile söner.

"Zâlike yuhavvifullâhu bihî ıbâdeh" (İşte Allâh, kullarını bununla korkutur): Hakk'ın korkutması, cezâlandırmadan önceki merhamet kapısıdır; O kullarını cehennem ateşine karşı uyararak onları sakındırmak ister.

"Yâ ıbâdi fettekûn" (Ey kullarım! Öyleyse benden sakının!): Âyetin bu bölümünde hitâp şekli değişmiştir. İlk bölümde "ıbâdehû" (O'nun kulları) denirken, son bölümde "ıbâdî" (Benim kullarım) buyrulmuştur. 

"Ibâdeh" umûmî kulları ifâde eder; bütün mahlûkât bu kulluğa dâhildir. "Ibâdî" ise husûsî, Zâtî tecellîye mazhar olmuş, seçkin kulları ifâde eder.

İlk bölümdeki "yuhavvifu" (korkutur) ile sondaki "fettekûn" (sakının) aynı ma'nâda değildir. "Havf" beşerî benlikten kaynaklanan bir korkudur ve on üçüncü âyetin yorumunda belirtildiği üzere şerîat ve tarîkat mertebelerine mahsûstur. "İttikâ" ise vikâye (korunma) kökünden gelir; Hakk'ın Zâtî kullarının kaybedecek bir benlikleri kalmadığından, onların ittikâsı cehennem korkusu değil, Hakk'tan bir an bile gâfil kalmaktan sakınmaktır.

Âriflerin nazarında Allâh'tan sakınmanın yolu, yine O'na ilticâ etmek ve kahrından lütfuna, celâlinden cemâline sığınmaktır. Efendimiz (s.a.v.) bu hakîkati şu duâsıyla îlân etmiştir: "Gazabından rızâna, cezâlandırmandan affına sığınırım. Senden Sana sığınırım! Sana gereği gibi senâ edemem; Sen Kendini övdüğün gibisin." (Müslim, Salât, 222; Ebû Dâvud, Salât, 340; Tirmizî, Deavât, 75).

("İttikâ"nın mertebelere göre ma'nâları ve "ıbâdî" hitâbının kimlere yönelik olduğu, onuncu âyetin yorumunda ele alınmıştı.)

-------------------

# Âyet 17

وَالَّذٖينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِ

(39-17) Vellezînectenebût tâğûte en ya'budûhâ ve enâbû ilallâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd.

(39-17) Tağut'a kulluk etmekten kaçınıp Allâh'a yönelenlere müjde vardır. O halde, kullarımı müjdele!

-------------------

Bu âyet-i kerîmenin ilk bölümündeki hitâp Rahmâniyyet mertebesinden; sondaki "fe beşşir ıbâd" (kullarımı müjdele) hitâbı ise Zât mertebesindendir.

On altıncı âyet, ateşten sakınma emriyle bitmişti. On yedinci âyet ise bu sakınmayı fiilen gerçekleştiren, tâğûtu terk edip Allâh'a yönelen bahtiyar kulları müjdelemektedir.

Müfessirlere göre bu âyet-i kerîme, câhiliye devrinde putlara tapmaktan sakınan Zeyd b. Amr, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân-ı Fârisî gibi hanîf kimseler hakkında nâzil olmuştur (Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl).

Zâhiren tâğût, Allâh'tan başka kendisine kulluk edilen her türlü varlık, sistem veya güçtür; şeytân, putlar, zâlim yöneticiler hep bu kapsamdadır. Enfüsî yönden ise tâğût, nefs-i emmâredir; benlik iddiâsıyla ilâhlık taslar ve kişiyi kendi hevâsının peşinde sürükler. 

Bakara Sûresi 2/256'da buyrulur: "Fe men yekfur bit tâgûti ve yu'min billâhi fe kadistamseke bil urvetil vuskâ" (Kim tâğût'u inkâr edip Allâh'a îmân ederse, sağlam bir kulpa yapışmıştır). Kalp, bâtıl ma'bûdlardan boşalmadıkça Hakk'a yer açamaz.

"Tâğût" kelimesinin ebced değeri 1416'dır (tâ: 9, elif: 1, gayn: 1000, vâv: 6, te: 400). Rakamlarını toplarsak 1+4+1+6= 12 elde edilir ki, Hakîkat-i Muhammediyye'ye bağlı olduğunu gösterir. Zâten hiçbir varlığın o sistemin dışına çıkması da mümkün değildir. Hâdi olsun Mudill olsun tüm zıt isimler o potada cem' olmuştur. Tâğût, kendi inkârıyla Hakk'a delâlet eden bir tecellîdir; ondan kaçınmak emri ise emr-i teklîfîye âittir.

"Vellezînectenebût tâğûte" (Tağut'a kulluk etmekten kaçınanlar): "İctenebû" kelimesi, "yan" anlamına gelen "c-n-b" kökünden gelir. "İctinâb", bir şeyin yanına bile yaklaşmamak üzere terk etmektir. Bu, sâdece fiziksel bir uzaklaşma değil, kalben ve zihnen de arınmaktır.

"Enâbû ilallâh" (Allâh'a yönelenler): Zâhiren, Allâh'a samîmî bir yöneliş ve dönüşü ifâde eder. "Enâbû" kelimesi, sekizinci âyette geçen "munîben" ile aynı köktendir.

Tövbe ile inâbe arasındaki fark şudur: Tövbede kul, yaptığı bir hatâdan pişmân olur ve o hatâya dönmemeye söz verir. İnâbede ise kul, hatânın kaynağının bizzât kendi benlik iddiâsı olduğunu görür ve o iddiânın kendisinden döner. Birinde fiilden döner, diğerinde fiilin kaynağından döner. Bu yüzden âyet "tâbe ilallâh" (Allâh'a tövbe etti) değil "enâbe ilallâh" (Allâh'a yöneldi) der; buradaki dönüş, bir hatâyı terk etmek değil, yüzünü bütünüyle Hakk'a çevirmektir.

"Lehumul buşrâ" (Müjdeler olsun): "Buşrâ" kelimesi "b-ş-r" kökünden gelir. "Beşere" "cilt, yüzün derisi" demektir; müjde, sevincin yüzde belirmesine sebep olan haberdir.

Kur'ân-ı Kerîm'de bu kök, hem "beşer" (insân) hem "mübeşşir" (müjdeci) hem de "büşrâ" (müjde) olarak geçer. 

Allâh'a yönelenlere her mertebede farklı müjdeler vardır:

Şerîat ve tarîkat mertebelerinde müjde, cehennem ateşinden kurtulmak, cennet nîmetlerine kavuşmaktır: "Yübeşşiruhum rabbuhum bi rahmetin minhu ve rıdvânin ve cennâtin lehum fîhâ naîmun mukîm" (Rableri onları, katından bir rahmet, rızâ ve içinde dâimî nîmetler bulunan cennetlerle müjdeler) (Tevbe 9/21).

Hakîkat mertebesinde müjde, fenâ fillâh'a erip kesret perdesinin kalkmasıdır. Hz. Mûsâ'ya yöneltilen "len terânî" (Sen Beni göremezsin) (A'râf 7/143) hitâbı, bakışın henüz benlik kaydıyla kayıtlı olduğu mertebeyi işâret eder. Bu kayıt kalktığında, kul, "Îsâ" (Ayn (göz) ve Sîn (insân)) ya'nî "gören insân" mertebesine yükselir.

Mârifet mertebesinde müjde, bakâ billâh'a erip, her ân Hakk'la birlikte olmak, Allâh'ın halîfesi ve Zâtî zuhûr mahalli olmaktır. 

Yûnus Sûresi 10/62-64'te şöyle buyrulur: "E lâ inne evliyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn. Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn. Lehümül büşrâ fil hayâtid dünyâ ve fil âhireh." (Dikkat edin! Allâh'ın velîleri için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar îmân edip takvâ sâhibi olanlardır. Dünyâ hayâtında da âhirette de onlara müjde vardır.)

"Fe beşşir ıbâd" (O halde, kullarımı müjdele!): Âyetin akışında ince bir değişiklik dikkat çeker: Başta "onlara müjde vardır" denirken, sonda "kullarımı müjdele" buyrulmuştur. Ya'nî önce "onlar" diye bahsedilen kimseler, âyetin sonunda "kullarım" hitâbına mazhar olmuşlardır.

Bu geçiş tesâdüfî değildir. Tâğût'tan kaçınıp Allâh'a yönelenler, yolun başında henüz "onlar"dır, uzaktadırlar, yoldadırlar, arayıştadırlar. Fakat yolun sonunda, Hakk'a vâsıl olduklarında, Hakk onları " kullarım" diyerek kendine nisbet eder. Bu, uzaklıktan yakınlığa, yolculuktan vuslata erişmenin ifâdesidir.

Burada daha derin bir sır gizlidir. Aslında "kullarımı" demek için Arapça'da "ıbâdî" (عبادي) denmesi, ya'nî sonda "Benim" ma'nâsına gelen (ى) harfinin bulunması gerekirdi. Ancak bu âyette, yaygın kıraatlerde o harf ne yazılmış ne de okunmuştur. Geriye sâdece, o gizli âidiyete işâret eden "dâl" harfinin altındaki ince bir "esre" kalmıştır. Harf gitmiş ama izi kalmıştır. "Benim" lafzen yok, hükmen mevcuttur. Sanki Hakk Teâlâ "Benim" kelimesini gizleyerek kullarına öyle bir yakîn bahşetmiştir ki, vahdet gerçekleşmiş, artık arada "Ben" ve "sen" ayrımı kalmamıştır. Diğer yönden halkının arasında onları gizlediğinin ifâdesidir; nitekim kudsî hadîste buyrulur: "Benim velîlerim kubbelerimin altındadır; onları Benden başkası tanıyamaz" (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Cilt IV, s. 256).

Hakk, hem "Benim"i gizlemiş hem de "Benim kullarım"ı gizlemiştir. Onlar halk arasında meçhul, Hakk katında ise ma'lûm ve mahbûbdurlar. Tıpkı âyetteki "yâ" harfi gibi. Geriye kalan "dâl" harfi ise delîl demektir; bu kullar, Hakk'ın varlığına yeryüzündeki delîlleridir.

"Müjdele!" emri zâhiren Resûlullâh'a (s.a.v.) yöneliktir. Ancak bu emir, her devirde insânları Hakk'a çağıran irşâd ehline de yöneliktir. Onlar, bu müjdeyi ehline ulaştırmakla vazîfelidirler.

Âyet-i kerîme müjdenin içeriğini açıkça bildirmemiş, "müjdele" diyerek belirsiz bırakmıştır. Bu belirsizlik, müjdenin büyüklüğüne, kelimelere sığdırılamaz ve târif edilemez oluşuna işârettir. Nitekim kudsî hadîste buyrulur: "Sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insânın aklına gelmeyen şeyler hazırladım" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 3244; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2824).

-------------------

# Âyet 18

اَلَّذٖينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُؕ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

(39-18) Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb.

(39-18) Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allâh'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

"Ellezîne" (Onlar): Önceki âyet, "Fe beşşir ıbâd" (kullarımı müjdele) ifâdesi ile bitmişti. Burada Cenâb-ı Hakk'ın "kullarım" hitâbına mazhar olan bu kimselerin vasıfları beyân edilmektedir.

"Yestemiûnel kavle" (Sözü dinlerler): Müfessirler, buradaki "kavl" (söz) ifâdesini Kur'ân, vahy ve hak söz olarak yorumlamışlardır. Âlemde zuhûrda olan her varlık, gerek hâl diliyle gerek lisânen kendi meşrebince (ya'nî kendindeki ilâhî tecellînin husûsiyetine göre) bir söz söyler. Ârifler bu sözlerin tümünü işitir, hepsinin farklı bir vecihle Hakk'ın kelâmı olduğunu bilirler.

Burada "dinlemek" ile "işitmek" arasında bir fark vardır. İşitmek fiziksel bir fonksiyondur, kulağı sağlıklı olan herkes işitir. Dinlemek ise irâdî ve bilinçli bir fiildir; dikkat, niyet ve anlama gayreti gerektirir. Âyet "yesmeûne" (işitirler) değil "yestemiûne" (dinlerler) der; bu da sözü alıp özümsemeye çalışan aktif bir çabaya işâret eder.

Onların işitmesi, nefsin kulağıyla değil, Hakk'ın "Semî" sıfâtının o kuldaki tecellîsiyle gerçekleşir. Kudsî hadîste buyrulur: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşmaya devâm eder, nihâyet Ben onu severim. Onu sevdiğimde ise onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6502). İşte sözün özünü (hakîkati) işiten kulak budur.

"Fe yettebiûne ahseneh" (Ve onun en güzeline uyarlar): "Hasen" güzel olandır; "ahsen" ise en güzel, en uygun ve en hayırlı olandır. Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, Kur'ân'ın muhkem âyetlerine tâbî olmak, azîmet ile ruhsat arasında azîmeti tercih etmek şeklinde yorumlanmıştır.

Bâtınî bakışla "ahsen olana tâbî olmak"tan murâd, on birinci âyetin yorumunda açıklandığı üzere, tek tek esmâlara takılıp kalmak yerine bütün esmâyı câmi' olan Zât'a yönelmektir. Hz. Yûsuf'un (a.s.) "Erbâb-ı muteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allâh mı?" (Yûsuf 12/39) diye sorması da aynı hakîkate işâret eder. Bu yönelişin vâsıtası Kelâmullâh olan Kur'ân, Resûlullâh'ın (s.a.v.) hadîsleri ve ehlullâhın Hakk sohbetleridir.

"Ulâikellezîne hedâhumullâhu" (İşte onlar Allâh'ın hidâyet verdiği kimselerdir): Burada hidâyetin Allâh'a isnâd edilmesi dikkat çekicidir. Fâtiha Sûresi'nde, "İhdinâs sırâtal mustakîm" (Bizi doğru yola ilet) (Fâtiha 1/6) diye duâ edilir; zîrâ hidâyet, kulun çabası ve Hakk'ın tevfîki ile olur. Kul talep eder, Hakk hidâyet eder. Nitekim ehl-i tasavvuf arasında meşhûr olan "Men talebenâ vecedenâ" (Kim Bizi talep ederse Bizi bulur) sözü bu hakîkati ifâde eder. (Bu söz kudsî hadîs olarak rivâyet edilmekle birlikte, bâzı muhaddisler senedini zayıf kabul etmiştir.)

"Ve ulâike hum ulûl elbâb" (Ve işte onlar gerçek akıl sahipleridir): "Ulû'l elbâb" kavramının îzâhı dokuzuncu âyetin yorumunda yapılmıştı. Ulûl elbâb, formların ardındaki hakîkati, kesretteki vahdeti gören ve akl-ı küll'e ulaşmış kimselerdir. 

Bu âyet, on yedinci âyetle birlikte okunduğunda, seyr ü sülûkün iki temel rüknü ortaya çıkar: Birincisi, "ictinâb" (Tâğût'tan kaçınmak), ya'nî nefsi terbiye etmek ve bâtıldan uzaklaşmaktır. İkincisi, "inâbe" (Allâh'a yönelmek), ya'nî Hakk'a rücû etmek ve vâsıl olmaktır. 

Bu iki rükün, sırasıyla "lâ ilâhe" ve "illallâh"a tekâbül eder. "Lâ ilâhe" nefy'dir: bâtıl ma'bûdları reddetmek, tâğûttan kaçınmaktır. "İllallâh" isbât'tır: Hakk'a yönelmek, O'na inâbe etmektir. Bu iki rüknü yerine getiren bi-iznillâh hidâyete erer, ulû'l elbâbdan olur. Bu, kelime-i tevhîdin fiilî tahakkukudur.

-------------------

# Âyet 19

اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِۜ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِۚ

(39-19) E fe men hakka aleyhi kelimetul azâb, e fe ente tunkizu men fin nâr.

(39-19) Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimseyi (kurtarabilir misin)? Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. Hitâp edilen, Risâlet mertebesidir.

 On yedinci ve on sekizinci âyetler, tâğûttan kaçınıp Allâh'a yönelenlere müjde vermişti. Bu âyet ise o müjdenin karşı kutbunu gösterir: A'yân-ı sâbitesi şekâvet üzere olan ve üzerine azap kelimesi kesinleşmiş kimselerin âkıbetini.

"Men hakka aleyhi kelimetul azâb" (Üzerinde azap kelimesi Hakk olmuş kimse): "Kelimetul azâb" ifâdesindeki "kelime", lügat ma'nâsıyla bir sözcük değil, ilâhî hüküm ve takdîrdir. Nasıl ki Îsâ (a.s.) "kelimetullâh" (Nisâ 4/171) olarak anılır ve bu, onun Hakk'ın "Kün" emrinin tecellîsi olduğunu ifâde ederse, "kelimetul azâb" da azâbın o kul hakkında kesinleşmiş ilâhî takdîr olduğunu bildirir.

Allâh Teâlâ hiç kimseye keyfî şekilde azab etmez. İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'deki temel kâidelerinden biri olan "İlim, ma'lûma tâbîdir" burada devreye girer: Ya'nî Allâh'ın ilmi, ma'lûmu (bilinen şeyi) belirlemez; ma'lûm, kendi hakîkatiyle ne ise, ilm-i ilâhîde öyle yer alır. Allâh, her bir kulun ezelî hakîkatinin neyi talep ettiğini bilir ve isti'dâdına uygun olanı takdîr eder. Dolayısıyla şekâvet de saâdet de Hakk'ın kula dayattığı keyfî bir yazgı değil, kulun kendi öz hakîkatinin kazâsıdır. Bu, zulüm değil ilâhî adâletin ta kendisidir.

Secde Sûresi 32/13'de buyrulur: "Ve lev şi'nâ le âteynâ kulle nefsin hudâhâ ve lâkin hakkal kavlu minnî le emleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmaîn" (Dileseydik herkese hidâyetini verirdik; fakat Benden şu söz hak olmuştur: Cehennemi cinler ve insânlarla dolduracağım).

"Hakkal kavlu" (söz hak oldu) ifâdesi, incelediğimiz âyetteki "hakka aleyhi kelimetul azâb" ile aynı hakîkate işâret eder.

"E fe ente tunkizu men fin nâr" (Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?): Hz. Resulullâh'a (s.a.v.) yöneltilen bu soru, bizlere risâletin ve şefâatin sınırlarını gösterir. 

Allâh Resûlü'nün şefâati haktır. Ancak Cenâb-ı Hakk, şefâatin mutlak olmadığını pek çok âyette beyân etmiştir: "Men zellezî yeşfeu indehû illâ bi iznihî" (O'nun izni olmadan katında kim şefâat edebilir?) (Bakara 2/255). "Ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ" (Ancak (Allâh'ın) râzı olduğu kimseye şefâat ederler) (Enbiyâ 21/28). 

Demek ki şefâat, iki şarta bağlıdır: Allâh'ın izni ve kulun şefâate ehil olması. A'yân-ı sâbitesi şekâvet üzere olan kimse, bu ehliyetten mahrûmdur. 

Hidâyet de aynı ilkeye tâbîdir. Kasas Sûresi 28/56'da buyrulur: "İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâ'" (Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; ancak Allâh dilediğine hidâyet verir).

Bu âyet, rivâyete göre, Resûlullâh'ın (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib'in vefâtı münâsebetiyle nâzil olmuştur. Ebû Tâlib vefat ederken Resûlullâh (s.a.v.) ona "Lâ ilâhe illallâh de" demiş; ancak o "Abdulmuttalib'in dîni üzere" diyerek vefât etmiştir.

Bu hâdise, kulun a'yân-ı sâbitesi Hâdî ismine uygun olmadığında, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) şefâatinin dahi onu hidâyete erdiremeyeceğini göstermektedir. Zîrâ Hakk, kulun a'yân-ı sâbitesindeki hükmü, o kulun kendi hakîkatine aykırı olarak değiştirmez; bu, ilâhî hikmet ve adâletin muktezâsıdır.

(Bir kısım ulemâ, Ebû Tâlib'in kalben îmân etmiş olabileceğini beyân etmiştir. Doğrusunu Allâh bilir.) Bu âyet, bir yandan kulun isti'dâdının sınırlarını gösterirken, öte yandan Efendimiz'in (s.a.v.) engin şefkatini de gözler önüne serer. O, "rahmeten li'l-âlemîn" (Enbiyâ 21/107) olduğu için inkârcıların hâline üzülüyor, onların hidâyeti için büyük gayret sarf ediyordu. Âyet bu üzüntüye karşı O'nu tesellî etmekte ve âdeta şöyle seslenmektedir: Senin vazîfen tebliğdir; hidâyet ve hüküm Bana âittir.

Enfüsî yönden bu âyet sâlike şunu hatırlatır: Nefsinin ateşinde yanan kimseyi dışarıdan müdâhale ile kurtarmak mümkün değildir. Hidâyet talebi, kulun kendi isti'dâdından zuhûr etmelidir. Mürşidin vazîfesi, tıpkı risâlette olduğu gibi, tebliğ ve irşâddır; kalpleri çevirmek ise Hakk'a âittir. Sâlik, bu hakîkati kabûl ettiğinde hem başkalarını kurtarma vehmine kapılmaktan kurtulur hem de kendi hidâyetinin Hakk'tan olduğunu idrâk ederek şükründe derinleşir ve kibre kapılmaz.

-------------------

# Âyet 20

لٰكِنِ الَّذٖينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌۙ تَجْرٖي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُؕ وَعْدَ اللّٰهِؕ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ الْمٖيعَادَ

(39-20) Lâkinillezînettekav rabbehum lehum gurafun min fevkıhâ gurafun mebniyyeh, tecrî min tahtihel enhâr, va'dallâh, lâ yuhlifullâhul mîâd.

(39-20) Fakat Rablerinden sakınanlar (muttakîler) için üst üste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allâh'ın va'didir. Allâh va'dinden dönmez.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette üzerine azap kelimesi kesinleşmiş olanların cehenneme gideceği bildirilmişti. Bu âyette ise, Rablerinden ittikâ edenler, ya'nî emr-i teklîfîye uyanlar kullara cennet va'd edilmektedir. Bu iki âyet birlikte okunduğunda, "Celâl" ve "Cemâl" tecellîlerinin iki ayrı mazharı görülür. A'yân-ı sâbitesi şekâvet üzere olan Celâl'in, saâdet üzere olan ise Cemâl'in âkıbetine yürür.

"Lâkinillezînettekav rabbehum" (Fakat onlar ki Rablerinden sakınırlar): Takvânın farklı mertebelerdeki ma'nâları onuncu âyetin yorumunda îzâh edilmişti. Kısaca: Avâm haramlardan, havâss kemâlâtı nefsine isnâd etmekten, ehassu'l-havâss ise Hakk'tan gayrı bir vücûd isbâtından sakınır.

"Lehum gurafun min fevkıhâ gurafun mebniyyeh" (Onlar için üst üste binâ edilmiş odalar (köşkler) var): "Guraf" kelimesi "gurfe"nin çoğuludur; "yüksek oda, köşk" ma'nâsına gelir. Aynı kökten gelen "garafe" fiili "avuçla su almak" demektir. Dolayısıyla "gurfe" kelimesinin aslında su ile doğrudan bir bağı vardır. Âyetin devâmında bu köşklerin altından ırmakların akması, bu kök bağını te'yîd eder. Bâtınen gurfe, ilâhî feyzden nasîb alma mahallidir; köşkün yüksekliği makâmın yüceliğine, altından akan ırmak ise o makâma kesintisiz ulaşan feyze işâret eder.

Cennetteki köşklerin üst üste olması cennet ehlinin hâl, idrâk ve makâmlarının farklı farklı olduğunun işâretidir. Her mertebedeki muttakî, kendi hâline ve mertebesine uygun yükseklikte bir köşkte ikâmet eder.

Âyette "mebniyyeh" (binâ edilmiş) ifâdesinin kullanılması da mühimdir. Zâhiren bu, cennet köşklerinin sağlam inşâ edildiğine işâret eder. Bâtınen ise bu köşklerin, kulun dünyâdaki sâlih amelleriyle inşâ olunan ma'nevî yapılar olduğuna işârettir.

"Tecrî min tahtihel enhâr" (Altlarından ırmaklar akar): Zâhiren bu, cennet köşklerinin altından akan gerçek ırmaklardır; Kur'ân'ın cennet tasvirlerinde tekrârlanan bir motiftir. Bâtınen ise ırmakların "altlarından" akması, ilâhî feyzin o makâmın temelinden, kesintisiz olarak kaynayıp geldiğinin işâretidir. 

Muhammed Sûresi 47/15'de cennet ırmaklarının dört türü zikredilir: Bozulmayan su, tadı değişmeyen süt, içenlere lezzet veren şarap ve süzülmüş bal. Bâtınen bu dört ırmak, dört mertebeden ilâhî feyze işâret eder. Su, hayât ve ilm-i zâhiri temsîl eder ve şerîat mertebesine tekâbül eder. Süt, nefsi arındıran ma'nevî gıdâdır ve tarîkatın karşılığıdır. Şarap, aşk ve cezbe hâlini ifâde eder ve hakîkat mertebesine âittir. Bal ise ilâhî hikmet ve mârifetin remzidir ve mârifet mertebesinin işâretidir.

Cennet ehli, dünyâda iken bu ilim ve hâllerden hangisinden nasîblendi ise orada o ırmaktan içer. Sâlik için buradaki mesaj açıktır: Âhirette hangi ırmaktan içeceğini, dünyâda hangi mertebeye ulaştığın belirler.

"Va'dallâh, lâ yuhlifullâhul mîâd" (Bu, Allâh'ın va'didir. Allâh, va'dinden dönmez): "Va'dallâh" ifâdesi, zikredilen nîmetlerin kesin ve muhakkak olduğunu te'yîd eder. "Lâ yuhlifullâhul mîâd" ise, kulun Hakk'a olan güveninin temeli olan ilâhî sadâkati beyân eder. Hakk va'd etmişse, o mutlaka gerçekleşecektir.

Va'd, Hakk'ın kendi Zât'ı üzerine yazdığı bir hükümdür. Kulun saminiyetle işlediği ameli o va'di hak ettirir, lâkin va'din kaynağı kulun ameli değil, Hakk'ın keremidir. Bu sebeple "lâ yuhlifullâhul mîâd" ifâdesi, hem kulun ümîdinin temeli hem de Hakk'ın sadâkatinin beyânıdır.

-------------------

# Âyet 21

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَلَكَهُ يَنَابٖيعَ فِي الْاَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهٖ زَرْعاً مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهٖيجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَاماًؕ اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ

(39-21) Elem tera ennallâhe enzele mines semâi mâen fe selekehu yenâbîa fil ardı summe yuhricu bihî zer'an muhtelifen elvânuhu summe yehîcu fe terâhu musferran summe yec'aluhu hutâmâ, inne fî zâlike le zikrâ li ulîl elbâb.

(39-21) Görmedin mi ki Allâh, gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı. Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarır. Sonra o kurur da sen onu sapsarı olmuş görürsün. Sonra da onu kuru bir çöp haline getirir. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette cennet ehlinin "altından ırmaklar akan köşkler"le müjdelenmesi, suyun ilâhî rahmetle bağlantısını hatırlatmıştı. Şimdi ise Cenâb-ı Hakk, aynı su tecellîsini dünyâ âleminde göstererek muhâtabı tefekküre dâvet etmektedir.

"Elem tera" (Görmedin mi?): Bu hitâp zâhiren Hz. Peygamber'edir (s.a.v.); ancak ma'nâ itibâriyle O'nun şahsında tüm insânlara yöneliktir, çünkü âyette anlatılan su döngüsü herkesin şâhit olduğu bir hakîkattir. 

Âyette geçen "görme" fiili yalnızca beden gözüyle bakmak değil, enfüste ve âfaktaki varlıkların hakîkatini idrâk ve müşâhede etmektir. Zîrâ suyun yağması herkesin gördüğü bir hâdisedir; fakat ondaki ilâhî hikmeti "görmek", ancak basîret sâhiplerine mahsûstur.

"Enne Allâh enzele mines semâi mâen" (Gökten su indirdi): Semâdan indirilen su zâhiren de bâtınen de ilâhî lutuf ve rahmetin tecellîsidir. 

Zâhiren, semâ gökyüzü ma'nâsındadır ve oradan inen su yeryüzüne ve üzerindeki canlılara hayât veren yağmur suyudur. Nitekim Enbiyâ Sûresi 21/30'da buyrulur: "Ve cealnâ minel mâi külle şey'in hayy" (Her canlı şeyi sudan ceâl ettik).

Bâtınen ise semâ, insânın gönül âlemini ve ma'nevî özünü, semâdan inen su ise esmâ âleminden kişinin gönlüne gelen ilâhî tecellîleri ve ilimleri ifâde eder. Sâlik bu tecellîleri seyr ü sülûk içinde idrâk ve müşâhede etmeye başladığında, gaflet uykusundan uyanır ve mânen dirilir.

"Fe selekehu yenâbîa fil ardı" (Onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı): "Yenâbî" kelimesi, "yenbû" kelimesinin çoğuludur; "kaynak, pınar, fışkıran su" ma'nâsına gelir.

Zâhiren, arzdaki kaynaklardan maksad yeraltı sularıdır. Gökten inen yağmur suyunun bir kısmı oralarda toplanır, sonra kaynaklar ve pınarlar olarak yeryüzüne çıkar.

Bâtınen arz, cismâniyyet ve madde âlemidir; enfüsî karşılığı ilâhî hakîkatleri taşıyan beden mülküdür. Arzdaki kaynaklar ise semâdan gelen tecellîlerin toplandığı ve değerlendirildiği kalp hazîneleridir. İlâhî hikmet buralardan fışkırır ve dile dökülür. Ehlullâhın sözleri, işte bu kaynakların dile dökülen berrak sularıdır. 

"Summe yuhricu bihî zer'an muhtelifen" (Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarır): Zâhiren, yağmur suyuyla topraktan türlü renkli bitkiler ve mahsûller çıkar.

Bâtınen ise "ekinler", semâdan inen ilâhî tecellîler netîcesinde insândan zuhûr eden fiiller, hâller ve ahlâklardır. Nasıl ki toprak, aldığı suyla mahsûl verirse, gönül de aldığı feyzle amel ve ahlâk üretir.

"Ekinlerin renk renk olması" üç şekilde anlaşılabilir:

Birincisi, esmâ-i ilâhiyye tecellîlerinin çok çeşitliliğini ifâde eder. Her bir ilâhî isim ayrı bir renkte tecellî eder: Rahîm isminin tecellîsi şefkat, Kerîm isminin tecellîsi cömertlik, Sabûr isminin tecellîsi sebât olarak zuhûr eder. 

İkincisi, aynı tecellînin farklı insânlarda farklı meyveler vermesini ifâde eder. Tek bir yağmur yeryüzüne iner, ancak düştüğü toprağın kâbiliyyetine göre bâzı yerden buğday, bâzı yerden üzüm, bâzı yerden de diken çıkar. Aynı şekilde, aynı ilâhî feyz kalplere indiğinde herkesin isti'dâd ve kâbiliyyetine göre muhtelif ameller ve hâller olarak zuhûr eder.

Üçüncüsü, sâfî tecellînin nefsin perdesiyle bulanmasıdır. Semâdan inen su sâftır ancak toprağın yapısına göre renklenir; kireçli topraktan geçerse beyazlaşır, demirli topraktan geçerse kızarır. Aynı şekilde ilâhî tecellî sâftır, ancak nefsin süzgecinden geçerken nefsâniyet karışabilir.

"Summe yehîcu fe terâhu musferran" (Sonra kurur da onu sapsarı görürsün): "Yehîcu" kelimesi, bitkinin olgunlaşıp kurumasını, canlılığını kaybetmesini ifâde eder. Zâhiren bu, her bitkinin tabiî ömür döngüsüdür: baharda yeşerir, yazın sararır, güzün solar.

Bâtınen ise kulun üzerinde hep aynı ilâhî ismin tecellîsi olmaz. Belirli bir tecellî gelir, bir süre kalır, sonra o tecellî gider (kurur ve solar) yerine başka tâze bir tecellî gelir. Örneğin, kul bir süre "Kabz" tecellîsi altında kaldıktan sonra o gider yerine "Bast" tecellîsi gelir. 

Eğer kişi henüz iç âleminde istikrâr bulamamışsa gelen tecellîlerin te'sîri altına girer ve kabz ile bast arasında gidip gelir. Buna tasavvufta "telvîn" (renkten renge girme) denir. Makbûl olan ise "temkîn" ya'nî bir makâma yerleşip istikrâr bulmaktır.

Telvîn ile temkîn arasındaki fark şudur: Telvîn hâlindeki sâlik, gelen tecellîye göre değişir: kabzda üzülür, bastta sevinir. Temkîn sâhibi ise tecellî ne olursa olsun istikrârını korur; çünkü o, tecellîye değil tecellînin kaynağına bağlıdır. Dalga ile çalkalanan, suyun yüzeyindedir. Dibe demir atan, dalgadan etkilenmez.

İşte buradaki "elbâb" (öz, lübb) temkîn sâhiplerinin vasfıdır. Telvîn ehlî tecellînin dış görünüşüne (rengine, kabzına, bastına) takılır; ulü'l-elbâb ise tecellîlerin ardındaki tek kaynağa, öze (lübb) nüfûz eder. Bu sebeple onlar, suyun inişinde de ekinin sararmasında da aynı hakîkati müşâhede ederler.

"Summe yec'aluhu hutâmâ" (Sonra onu kuru çöp yapar): "Hutâm" kelimesi, "kırılmış, parçalanmış, değersiz kuru ot" demektir. 

Zâhiren, her canlının fânîliğine ve dünyânın geçiciliğine işârettir. Şehâdet âlemindeki her varlık "kevn ve fesâd" (olma ve bozulma) hâli üzeredir; cismânî yönden zuhûr eder, belirli bir müddet ömür sürer, eceli geldiğinde de ölür. Hadîd Sûresi 57/20'de bu hakîkat açıkça beyân edilir: "İ'lemû ennemel hayâtüd dünyâ la'ibun ve lehvun ve zînetun ve tefâhurun beyneküm ve tekâsurun fil emvâli vel evlâd, kemeseli gaysın a'cebelküffâra nebâtuhû summe yehîcu fe terâhu musferran summe yekûnu hutâmâ" (Bilin ki dünyâ hayâtı ancak bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme ve mal-evlât çoğaltma yarışıdır. Tıpkı bir yağmur gibidir ki bitirdiği ekin ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur.) Hadîd Sûresi'ndeki âyet neredeyse aynı kelimeleri kullanır: "yehîcu", "musferran", "hutâmâ"... Bu, Kur'ân'ın kendi kendisini tefsîr ettiğinin açık bir delîlidir. Zümer'de tefekkür malzemesi olarak sunulan döngü, Hadîd'de bizzât Cenâb-ı Hakk tarafından dünyâ hayâtının geçiciliğine tatbîk edilmiştir. Kur'ân, bir âyette soruyu sorar, başka bir âyette cevâbını verir.

Bâtınen "hutâm"ın iki veçhesi vardır. Olumsuz veçhesiyle bakıldığında, Hakk'tan kendisine gelen ilâhî tecellîleri değerlendirmeyen kimsenin âkıbetidir. Tohum toprağa düşer de filizlenmezse çürür; tecellî kalbe iner de amel ve ahlâka dönüşmezse kurur ve çöp olur. 

Olumlu veçhesiyle bakıldığında ise hutâm, fenâ fillâhın ta kendisidir: Hakîkat güneşi doğduğunda kulun izâfî varlığı yok hükmünde kalır. Güneş doğunca yıldızlar görünmez olur; Hakk zuhûr edince mâsivâ hutâm olur. Bu, kaybedilmiş bir şey değil, aşılmış bir mertebedir.

Âyetin dört aşamasının "sümme" (sonra) ile bağlanması da ayrı bir inceliktir. "Sümme", "fe" gibi peşpeşelik değil, zaman aralığı ifâde eder. Her tecellî ile bir sonraki arasında bir olgunlaşma süresi vardır. Enfüsi yönden; seyr ü sülûk sabır ister ve her mertebeden sonrakine geçmeden evvel oranın ilmini ve tecrübesini almak için bir süre gerekir.

"İnne fî zâlike le zikrâ li ulîl elbâb" (Şüphesiz bunda akıl sâhipleri için bir öğüt vardır): Bu döngü (suyun inmesi, ekinin çıkması, sararması, çöp olması) sıradan insânlar için tabiî bir hâdisedir; ancak ulü'l-elbâb için derin bir tefekkür ve tezekkür vesîlesidir. 

Onlar, suyun inişinde Hakk'ın rahmetini, bitkinin çıkışında kudretini, sararmasında telvîni, çöp olmasında fânîliği müşâhede eder ve bu devrânın her safhasında Bâkî olanın sâdece Allâh olduğunu hatırlarlar.

-------------------

# Âyet 22

اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهٖؕ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِؕ اُو۬لٰٓئِكَ فٖي ضَلَالٍ مُبٖينٍ

(39-22) E fe men şerehallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih, fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh, ulâike fî dalâlin mubîn.

(39-22) Allâh'ın, göğsünü İslâm'a açtığı ve böylece Rabbinden bir nûr üzere olan kimse (kalbi mühürlü gibi) midir? Allâh'ı anmak husûsunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette su ile hayât bulan toprak ile kuruyan toprak mukâyese edilmişti. Şimdi aynı hakîkat, insân kalbi üzerinden okunmaktadır: İlâhî nûrla hayât bulan gönül ile bu nûrdan mahrûm kalıp katılaşan kalp.

"E fe men şerehallâhu sadrahu lil islâmi" (Allâh'ın, göğsünü İslâm'a açtığı): Rivâyete göre, bu âyet Hz. Ömer'in (r.a.) İslâm'a girişi vesîlesiyle nâzil olmuştur. Bir görüşe göre ise gönülleri İslâm'a açılanlar Hz. Hamza ve Hz. Ömer (r.a.), kalpleri katılaşanlar ise Ebû Cehil ve Ebû Leheb'dir (İbn Abbâs'tan rivâyetle; bkz. Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl).

Zâhiren "şerh-i sadr", kalbin îmâna ve hidâyete açılmasıdır; müfessirler bunu kişinin İslâm'ı gönül rızâsıyla kabul edip huzûr bulması olarak açıklamışlardır. 

Bâtınen ise şerh-i sadr, kulun beşeriyet ve nefsâniyetin sınırlarından kurtulup gönül âlemini faaliyete geçirmek sûretiyle irfâniyyet âlemine açılmasıdır; ilâhî hakîkatleri anlayacak ve kabul edecek hâle gelmesidir. 

On ikinci âyetin tefsîrinde kevnî İslâm (her varlığın tabîatı gereği teslîm olması) ile irâdî İslâm (kulun bilinçli tercihiyle teslîm olması) ayrımını işlemiştik. Buradaki "şerh-i sadr li'l-İslâm" irâdî İslâm'ın en yüksek mertebesine işâret eder: Kul yalnızca hükümlere boyun eğmez, gönlü bizzât Hakk'ın murâdına açılır. "İslâm"ın kelime kökü de bunu te'yîd eder: Hakk'tan gelen her hükme, her tecellîye itiraz etmeksizin gönül hoşnutluğu ile teslîm olmak. Kulun Hakk'ın murâdını kendi murâdı hâline getirmesi; bu teslîmiyetle iç çatışmadan kurtularak "selâmet"e ermesidir.

Bu kapasite, kulun ayn-ı sâbitesinde ezelden mevcuttur. Şerh-i sadr, dışarıdan yeni bir şeyin eklenmesi değil, kulun kendi hakîkatinde bulunan istidâdın perdelerden kurtularak zuhûra gelmesidir. Perdeleri kaldıran ve istidâdı faaliyete geçiren bizzât Allâh'tır ("şerehallâhu"); kul kendi gayretiyle bu kapıyı açamaz, ancak Hakk'ın açmasına vesîle olacak samimiyet ve istikâmet gösterebilir.

Nitekim İnşirâh Sûresi 94/1-4'te Cenâb-ı Hakk, Efendimiz'e (s.a.v.) hitâben buyurur: "E lem neşrah leke sadrak. Ve vada'nâ anke vizrak." (Biz Senin göğsünü açmadık mı? Senden yükünü indirmedik mi?) Buradaki "vizr" (yük), bâtınen kulun taşıdığı vehmî benlik ağırlığıdır. Şerh-i sadr, işte bu ağırlığın kaldırılmasıdır. ("Vizr" kelimesinin daha geniş îzâhı yedinci âyetin tefsîrinde yapılmıştı.) Efendimiz (s.a.v.), kendisine şerh-i sadrın alâmeti sorulduğunda şöyle buyurmuştur: "Dâr-ı gurûrdan (aldatıcı dünyâdan) uzaklaşmak, dâr-ı hulûda (ebedîlik yurduna) yönelmek ve ölüm gelmeden ona hazırlanmaktır" (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Cilt IV, 406-7).

"Fe huve alâ nûrin min rabbih" (Ve böylece Rabbinden bir nûr üzere olan kimse): Zâhiren müfessirler bu "nûr"u hidâyet nûru, ya'nî Kur'ân ve sünnetten gelen ilim ile kalbin aydınlanması olarak açıklamışlardır. 

Bâtınen ise gönül âleminin faaliyete geçmesiyle birlikte orası ilâhî tecellî nûrlarıyla parlamaya başlar. Kişinin gönlü nûr-u ilâhîyi yansıtan bir aynaya dönüşür. İşte âyetteki "Rabbinden bir nûr üzere olan" kimse, eşyâya kendi gözüyle değil Hakk'ın nûruyla bakan kimsedir. O nûrla bakan, her varlığın hangi ilâhî ismin mazharı olduğunu basîretiyle müşâhede eder.

Bir önceki âyette zikredilen "ulü'l-elbâb", eşyânın kabuğunda kalmayıp özüne nüfûz edenlerdi. Bu âyetteki "şerh-i sadr" sâhibi, aynı kimselerin bir diğer vasfıdır. Ulü'l-elbâb'da vurgulanan basîret idi; burada ise o basîretin ön şartı olan gönlün açılması (şerh-i sadr) beyân edilmektedir. Önce sadr açılır, sonra lübb'e nüfûz mümkün olur.

Âyetteki "min Rabbih" ibâresi de ayrı bir incelik taşır: "Min Allâh" (Allâh'tan) değil, "min Rabbih" (onun Rabbinden) buyrulmuştur. Bu, her kulun nûrunun, onu terbiye eden Rabb-i Hâss'ından geldiğine işârettir. Her kulun nûru, kendi isti'dâdına göre farklıdır.

"Fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh" (Allâh'ı anmak husûsunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!): Zâhiren bu, gönlü İslâm'a açılan kimsenin karşıtıdır; kalbi mühürlü olup ilâhî uyarılardan etkilenmeyenlerin kınanmasıdır. 

"Min zikrillâh" ifâdesindeki "min" edatı iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, "sebebiyet min"i olarak; ya'nî Allâh'ın zikrinden dolayı, zikri duydukları için kalpleri katılaşanlar. Bunlar, hakîkati işittikçe inkârda ısrar eden ve bu ısrarla kalplerini taşlaştıranlardır. İkincisi, "uzaklaşma min"i olarak; ya'nî Allâh'ın zikrinden uzaklaştıkları için kalpleri katılaşanlar. Bunlar, zikri terk etmeleri sebebiyle kalplerindeki nûru kaybedenlerdir. Her iki ma'nâ da birbirini tamamlayarak kasâvetin kısır döngüsünü gösterir: Hakîkati işittiği hâlde inkârda ısrar eden zamanla zikirden uzaklaşır; zikirden uzaklaşan da giderek hakîkate sağırlaşır.

Cenâb-ı Hakk'ın kalplerdeki tecellîsi her ân devâm eder. Ancak bu tecellînin önünde benlik ve nefsâniyyet perdesi vardır. "Şerh-i sadr", perdenin kalkması, bu tecellînin müşâhede edilmesidir. "Kasâvet" ise, tam tersine perdenin kalınlaşması ve Hakk'ın nûrunun o mahallde görünmez olmasıdır. On üçüncü âyetin yorumunda açıklandığı üzere, azâbın hakîkati Cemâlullâh'ı müşâhededen mahrûm kalmaktır; kasâvet, bu mahrûmiyetin dünyâdaki sûretidir.

"Ulâike fî dalâlin mubîn" (İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler): Dalâlet, bâtınen kendindeki gizli hazîneden habersiz bir hayât sürmektir; ilâhî nûrdan mahrûm kalıp nefsâniyetin karanlığında oyalanmaktır. Âyette bu dalâlet "apaçık" olarak nitelendirilmiştir; zîrâ kalbi katılaşmış kimsenin hâli, kendisine gizli olsa da ehl-i basîrete apaçıktır. Ehl-i dalâletin sözlerinde hikmet yoktur, yüzünde nûr yoktur, amellerinde bereket yoktur.

-------------------

# Âyet 23

اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَاباً مُتَشَابِهاً مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

(39-23) Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşa'irru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh, zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâ', ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd.

(39-23) Allâh, sözün en güzelini; âyetleri birbirine benzeyen, tekrârlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allâh'ı anmakla yumuşar. İşte bu, Allâh'ın hidâyetidir ki, dilediğini onunla doğru yola iletir. Allâh kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette gönlü İslâm'a açılan kimse ile kalbi katılaşan kimse karşılaştırılmıştı. Şimdi Cenâb-ı Hakk, o gönül açılmasının vâsıtasını beyân ediyor: Kur'ân-ı Kerîm.

"Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben" (Allâh, sözün en güzelini bir kitap olarak indirmiştir): Zâhiren bu âyet, Kur'ân-ı Kerîm'in ilâhî kaynaklı oluşunu ve kelâmın en üstünü olduğunu beyân eder. "Nezzele" kademeli indirme ma'nâsı taşır; "enzele"den farklı olarak süreçsel bir tenezzülü ifâde eder. Bâtınen bu, ilâhî hakîkatlerin Zât mertebesinden sıfât, esmâ ve ef'âl mertebelerine kademeli olarak tenezzül ettiğine işârettir.

İndirilen söz ("hadîs") kelâm-ı ilâhî'dir, ayrıca hakîkat-i ilâhiyye'dir. "Kitap" Kur'ân-ı Kerîm'dir. Diğer tüm mertebeleri (sıfât, esmâ ve ef'âl mertebelerini) bünyesinde toplayan Zât mertebesinden indirilmiştir. 

Kitâb'ta konuşan da Hakk'tır, anlatılan da Hakk, dinleyen de hakîkati itibâriyle Hakk'ın mazharı olan insândır. Demek ki Kur'ân'da Hakk, kendi hakîkatini yine kendi mazharına anlatmaktadır.

Sözün güzelliği, söyleyenin kemâlinden kaynaklanır. O öyle bir Kitâb'tır ki; lâfız yönünden benzeri söylenemez, ma'nâ yönünden bütün hakîkatleri içerir, te'sîr yönünden ise kalpleri dönüştürüp ölü gönülleri diriltir.

"Muteşâbihen" (benzeşen): Zâhiren müfessirler bu ifâdeyi, Kur'ân âyetlerinin birbirini tasdîk edip çelişmemesi olarak anlamışlardır. Kur'ân âyetleri "muhkem" ve "müteşâbih" olarak ikiye ayrılmıştır; muhkem âyetler ma'nâsı açık ve kesin olanlar, müteşâbih âyetler ise birden fazla anlama açık olanlardır. Nitekim Âl-i İmrân 3/7'de bu ayrım beyân edilir. 

Bâtınen "müteşâbihen" ifâdesi üç şekilde anlaşılabilir: 

Birincisi, Kur'ân âyetlerinin lâfız ve ma'nâ yönüyle birbirlerini tasdîk edip îzâh etmesi; hiçbirinin diğeriyle çelişmemesi ve hepsinin aynı kaynaktan gelmesidir. 

İkincisi, her âyetin okuyanın isti'dâdına göre açılan farklı vecihlerinin olmasıdır. Aynı âyet, avâma bir şey, havâssa başka bir şey, ehassu'l-havâssa daha başka bir şey söyler.

Üçüncüsü, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) nispet edilen "İnsân ve Kur'ân aynı batında doğan ikiz kardeştirler" sözünden hareketle, insânın özündeki ilâhî hakîkatler ile Kur'ân'daki hakîkatlerin "benzeşmesi"dir (bir olmasıdır). (Bu söze âit ilâve îzâhlar birinci ayetin altında yapılmıştı).

"Mesâniye" (ikişerli/tekrârlanan): "Mesâni" kelimesine "ikişerli" ma'nâsıyla bakıldığında Kur'ân mesânîdir; çünkü cennet-cehennem, emir-nehiy, korku-ümit, zâhir-bâtın gibi zıtlıklar çiftler hâlinde zikredilir. Ayrıca, Hakk ve halk, Rabb ve kul, vahdet ve kesret gibi ikili mertebelerin ilmini taşır. 

"Tekrârlanan" ma'nâsıyla bakıldığında ise Kur'ân her okunduğunda kalbe yeni bir tenezzül (açılım ve feth) gerçekleşir. Bu yönüyle Kur'ân, nüzûlü yalnızca tarihte bir kere vâkî olmuş bir hâdise olarak değil, her ân devâm eden bir tecellî olarak anlaşılmalıdır.

Hicr Sûresi 15/87'de geçen "seb'an minel mesânî" (tekrârlanan yedi), müfessirlerin ekserîsine göre Fâtiha Sûresi'dir (Buhârî, hadîs no. 4474). Fâtiha'nın her salâtta tekrârlanması, "mesânî" sıfâtının açık bir örneğidir.

"Takşa'irru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum" (Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir): Zâhiren bu, Kur'ân'ın tilâveti esnâsında mü'minin bedeninde hissedilen fiziksel bir ürpertidir. Bâtınen "deri" (cild), insânın zâhirî ve cismânî varlığını, benlik sınırlarını temsîl eder. 

İlâhî hakîkatler ma'nâ âleminden madde âlemine indiğinde, şiddetli bir Celâl tecellîsi ile bedende bir sarsıntıya yol açar. Bunun en hafif hâli, âyet-i kerîmede belirtilen, haşyet ve muhabbet kaynaklı bir ürpertidir. Hz. Mûsâ'nın dağa (benliğine) tecellî olduğunda düşüp bayılması ve vahiy gelirken Hz. Peygamber'in (s.a.v.) titremesi yine bu hâle misâllerdir.

Âyette "havf" değil, "haşyet" kelimesi kullanılmıştır. Haşyet, bilgi ve ma'rifetten doğan bir ta'zîm ve heybettir; cehâletten kaynaklanan korkudan mâhiyet olarak farklıdır. Nitekim Fâtır Sûresi 35/28'de "İnnemâ yahşallâhe min ibâdihil ulemâ" (Allâh'tan ancak âlimler haşyet duyar) buyrulmuştur. Demek ki burada ürperen deriler, Hakk'ı tanımayan cehâlet ehlinin değil, O'nu tanıyan ma'rifet ehlinin derileridir. İrfâniyyet arttıkça haşyet artar; çünkü bilen, bilmeyenin göremediği hakîkatleri görür.

Bir önceki âyette kınanan "kasâvet" ile burada övülen "haşyet" arasında derin bir karşıtlık vardır: Kasâvet kalbin kalıcı olarak katılaşması iken, haşyet geçici bir ürpermenin ardından yumuşamaya dönüşür. Kasâvet ehli, ilâhî tecellîye tamamen kapalıdır; haşyet ehli ise önce sarsılır, sonra açılır.

"Summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh" (Sonra derileri de kalpleri de Allâh'ı anmakla yumuşar): Ardından, Allâh'ı zikretmekle gelen bir yumuşama ve rahatlama başlar. 

Zikir yalnızca dille yapılan bir tekrâr değildir. Kulun, kendi hakîkatinin Hakk'ın hakîkati olduğunu hatırlamasıdır. İşte bu idrâk gerçekleştiğinde, Celâl'in yerini Cemâl ve ikrâm alır; korku ve ürperme hâli yerini selâm ve sükûnete bırakır.

"Kalbin yumuşaması", nefsâni katılıklardan kurtularak ilâhî nûru yansıtacak hâle gelmesidir. "Derinin yumuşaması" ise gönüldeki bu tecellîlere bedenin de uyum sağlaması, kişide zâhir-bâtın uyumunun ve dengesinin oluşmasıdır.

Ürperme safhasında yalnızca "deriler" zikredilirken, yumuşama safhasında "derileri ve kalpleri" birlikte anılmıştır. Celâl tecellîsi önce zâhiri (bedeni) sarsar; ardından Cemâl tecellîsi hem zâhiri hem bâtını (kalbi) yumuşatır.

"Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâ', ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd" (İşte bu, Allâh'ın hidâyetidir ki, dilediğini onunla doğru yola iletir. Allâh kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur): Bu ve benzeri âyetlerin geniş îzâhı Fusûsu'l-Hikem Üzeyr Fassı'nda bulunabilir. On dokuzuncu âyetin yorumunda açıklandığı üzere, Allâh'ın "dilemesi" kulun a'yân-ı sâbitesinin ve isti'dâdının lisân-ı hâl ile yaptığı talebe icâbettir. Hidâyet talep eden kendi özünden hidâyeti talep etmiş, dalâleti talep eden de kendi özünden dalâleti talep etmiştir.

Ahmed Avni Konuk bu hakîkati bir hâkim-mahkûm benzetmesiyle açıklar: Nasıl ki hâkim, mahkûmun fiilinin gerektirdiği hükmü lisâna getirip aslında hükmetmiyorsa, hüküm kulun kendinden kendine ise, Hakîm-i Mutlak olan Allâh da her kulu ancak o kulun isti'dâdının talep ettiğiyle hükmeder. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk'a yaptığından sorulmaz (Enbiyâ 21/23); sorumluluk, isti'dâdın bireye bağlandığı mahlûkluk mertebesinde başlar.

-------------------

# Âyet 24

اَفَمَنْ يَتَّقٖي بِوَجْهِهٖ سُٓوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِؕ وَقٖيلَ لِلظَّالِمٖينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ

(39-24) E fe men yettakî bi vechihî sûel azâbi yevmel kıyâmeh, ve kîle liz zâlimîne zûkû mâ kuntum teksibûn.

(39-24) Kıyâmet günü azâbın en kötüsünden yüzüyle korunmaya çalışan kimse, (başkalarıyla bir) midir? Zâlimlere, "Kazandıklarınızı tadın!" denilir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. 

Bir önceki âyette Kur'ân'ın te'sîriyle derileri ürperip kalpleri yumuşayan haşyet ehli tasvîr edilmişti. Bu âyet ise o te'sîre kapalı kalıp kalbi katılaşanların kıyâmet günündeki âkıbetini gözler önüne sermektedir.

"E fe men yettakî bi vechihî sûel azâbi yevmel kıyâmeh" (Kıyâmet günü azâbın en kötüsünden yüzüyle korunmaya çalışan kimse): İnsânın yüzü, en şerefli ve en hassas uzvudur. Dünyâda insân ellerini ve diğer uzuvlarını yüzüne siper ederek koruyabilir. Ancak müfessirlerin beyânına göre âhirette cehennem ehlinin elleri boyunlarına bağlanır; dolayısıyla yüzlerini koruyamazlar ve ateş ilk olarak en şerefli uzuvları olan yüzlerine isâbet eder. 

Bâtınen ellerin bağlı olması, âhirette beşerî tedbîrlerin tamâmen geçersiz kalacağına işârettir. Dünyâda kul, vehmî varlığını ve nefsânî kuvvetlerini siper ederek hakîkattan yüz çevirebilir. Âhirette ise bu nefsânî siperlerin hepsi elinden alınmıştır; artık kendisini Hakk'ın hükmünden koruyacak hiçbir gücü kalmamıştır Vech, kişinin kimliğidir; bir insanın "yüzü" derken kastedilen aslında onun Hakk karşısındaki varlık iddiasıdır. Kıyâmet günü azâba muhatap olacak "vech", kişinin vehmî, nefsânî, izâfî kimliğidir; ya'nî Hakk'tan ayrı bir "ben" olduğunu zannettiği varlıktır. 

Nitekim bir hadîs-i şerîfte "Allâh Âdem'i kendi sûretinde halk etmiştir" (Buhârî, hadîs no. 6227; Müslim, hadîs no. 2612) buyrulur. Vech, ilâhî sûretin taşıyıcısıdır; onu nefsânî kimliğe hapseden, o sûretin şerefini zâyî etmiş olur. 

Rahmân Sûresi 55/26-27'de "Küllü men aleyhâ fân, ve yebkâ vechu Rabbike zül celâli vel ikrâm" (Yeryüzündeki her şey fânîdir; celâl ve ikrâm sâhibi Rabbinin vechi bâkîdir) buyrulur. Daha dünyâdayken vechini Hakk'ta fânî kılan, izâfî benliğini ilâhî varlığa teslîm eden kimsenin, kıyâmet günü azâbın taalluk edeceği bir nefsânî vechi kalmaz. 

"Sûel azâb" (azâbın kötüsü) ifâdesi, azâbın dereceleri olduğuna işâret eder. Cehennemde herkes aynı azâbı görmez; herkes kendi zulmünün derecesine göre muâmele görür. 

En kötü azap, Hakk'tan en uzak olanların, ya'nî küfür ve şirkte ısrar edenlerin azâbıdır. Hakk'tan uzaklık, bir mekân uzaklığı değil, idrâk uzaklığıdır. Hakk'ın her yerde ve her şeyde hâzır olduğunu göremeyip, varlığı Hakk'tan ayrı zannetmektir. Bu zann ne kadar kökleşmişse, karanlık o kadar yoğun, azap da o kadar şiddetlidir. İşte bu en şiddetli azâba muhâtap olanlar, âyetin devâmında "zâlimler" olarak nitelenir.

"Ve kîle liz zâlimîne" (Ve zâlimlere … denilir): Zâhiren zâlim, başkalarının veya kendi nefsinin hakkını gasbeden, haddi aşan kimsedir. "Zulüm" kelimesinin iki ma'nâsı vardır:

İlk ma'nâsı "nûrun yokluğu, zulmet ve karanlık"tır. Bu yönüyle zâlim, hakîkat nûrunu inkâr edip kendi vehmî varlığının cehâlet karanlığında ısrar eden kimsedir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulmuştur: "Zulümden sakının; zîrâ zulüm kıyâmet gününde zulümâttır (karanlıklardır)" (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2578).

İkinci ma'nâsı, "bir şeyi âit olduğu yerin dışına koymak"tır. Lokmân Sûresi 31/13'te buyrulduğu üzere, "İnne'ş şirke le zulmun azîm" (Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür); zîrâ şirk, Hakk'a âit olan Ulûhiyyeti O'ndan gayrına isnâd etmenin en büyük örneğidir.

Bu iki ma'nâ özünde aynı hakîkatin iki vechesidir: Hakk'a âit olan vücûdu kendi nefsine nisbet eden kimse, o nisbetle birlikte hakîkat nûrunu da örtmüş olur.

"Zûkû mâ kuntum teksibûn" (Kazandıklarınızı tadın!): Zâhiren bu, âhirette herkesin dünyâdaki amellerinin karşılığını göreceğini bildiren bir ihtar ifâdesidir. "Kesb" (kazanmak, elde etmek) burada yalnızca zâhirî amelleri değil, kişinin bütün niyet, düşünce ve hâllerini kapsar. 

Kişi dünyâdaki amellerini ve Allâh hakkındaki i'tikâdını âhirette karşısında sûretlenmiş olarak bulacak ve "tadacaktır". "Zevk" (tatmak), soyut bir bilgi değil doğrudan tecrübe demektir; kişi amellerinin neticelerini uzaktan seyretmeyecek, bizzât yaşayacaktır. Güzel ameller ve sevaplar cennet nîmetleri olarak, çirkin ameller ve günâhlar ise cehennem azâbı olarak sûretlenerek karşılarına çıkacaktır.

Cehennem ehline azap dışarıdan değil bizzât kendi nefslerinden gelecektir. Behlül-i Dânâ Hazretlerine atfedilen şu söz bu hakîkati vecîz bir biçimde özetler: "Cehennemde ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyâdan kendisi getirir." Dünyâda amellerin zâhiri görünür, bâtını gizlidir. Âhirette ise bâtınlar zâhir olur; günâhın karanlığı ateş olarak tezâhür eder.

-------------------

# Âyet 25

كَذَّبَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ

(39-25) Kezzebellezîne min kablihim fe etâhumul azâbu min haysu lâ yeş'urûn.

(39-25) Onlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanladılar da farkında olmadıkları bir yerden azap onlara geliverdi.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. 

Bir önceki âyette kıyâmet gününün azâbı anlatılmıştı; şimdi ise Cenâb-ı Hakk, aynı hakîkatin dünyâdaki tezâhürünü târihî misâllerle göstermektedir. Böylece inkârcının hem dünyâdaki hem âhiretteki âkıbeti bildirilerek, iki cihânda da ilâhî adâletin kaçınılmaz olduğu vurgulanmaktadır.

"Kezzebellezîne min kablihim" (Onlardan öncekiler de yalanladılar): Zâhiren bu âyet, Kureyş müşriklerine bir uyarıdır: Sizden önceki kavimler de peygamberlerini yalanladılar ve helâk oldular; aynı âkıbet sizin de başınıza gelebilir. Bu uyarı, Kur'ân'ın birçok sûresinde târihî misâllerle tekrârlanan temel ilkelerden birini beyân eder: İnkârda ısrar edenlerin sonu hüsrândır. 

Bu tekzîbin kökeni, bezm-i elestteki mîsâka kadar uzanır. Tüm insânlar, daha henüz rûhlar âlemindeyken "Elestü bi Rabbiküm" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) sorusuna "Belâ" (Evet öylesin!) diye cevap vermişlerdi (A'râf 7/172). Tekzîb, bu mîsâk-ı ezelîyi unutmak ve inkâr etmektir; ya'nî kişinin kendi rûhunun şehâdetine sırt çevirmesidir.

Bâtınen tekzîb, tüm bu mevcûdâtın Allâh'ın zuhûr ve tecellîleri olduğunu reddetmektir. Oysa Hakk, hem âfâkta hem enfüste, kullarına kendi âyetlerini göstermektedir (Fussilet 41/53). Tekzîb edenler, ne dışarıdaki kevnî âyetleri okuyabildiler ne de içlerindeki hakîkati tanıyabildiler.

"Fe etâhumul azâbu min haysu lâ yeş'urûn" (Farkında olmadıkları bir yerden azap onlara geliverdi): İnkârlarının netîcesinde hiç ummadıkları, beklemedikleri bir yönden azap ile karşılaştılar. 

Zâhiren, üstlerinden veyâ altlarından beklenmedik bir ânda gelen âfetlerle azâba uğradılar ve helâk oldular. Kur'ân-ı Kerîm, bu hakîkati pek çok kıssada beyân etmiştir: Nûh kavmi tûfanla, Âd kavmi kasırgayla, Semûd kavmi sayha ile, Lût kavmi alt-üst edilmekle, Fir'avn ve askerleri denizde boğulmakla helâk oldular. "Ve kullen ahazne bi zenbihî" (Her birini günâhı sebebiyle yakaladık) (Ankebût 29/40).

Her birinin helâki, inkârlarının türüne ve derecesine münâsip bir sûrette geldi. Tûfan, hakîkat sularında boğulmayı temsîl eder; Hakk'ın ilmini inkâr edenler, o ilmin kendisi tarafından kuşatılırlar. Kasırga, nefsin fırtınasında savrulmayı; sayha, hakîkat nidâsının karşısında duramayıp yıkılmayı; alt-üst edilmek ise Hakk'ın koyduğu fıtratı tersine çevirmenin netîcesini gösterir.

Bu "farkında olmadan geliş", tasavvufta "istidrâc" ve "mekr-i ilâhî" kavramlarıyla îzâh edilir. İstidrâc, nîmetin şükre vesîle olmak yerine gafletin derinleşmesine sebep olduğu hâldir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Allâh'ın, kuluna günâhlarına rağmen sevdiği dünyâlıkları verdiğini görürsen, bil ki bu istidrâctır" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, hadîs no. 17704; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, hadîs no. 1007).

"Mekr" kelimesi zâhiren tuzak ma'nâsına gelse de, Allâh hakkında beşerî anlamıyla kullanılamaz. Allâh'ın mekri, kulun kendi özünde gizli olanı, onun aleyhine açığa çıkarmasıdır. Kul inkârda ısrar ettikçe Allâh ona mühlet ve nîmet verir; kul bunları kendi başarısı zanneder. Oysa bunlar, onun a'yân-ı sâbitesinin iktizâsının zuhûrudur. Böylece azap, tam da bu emniyet duygusunun içinden, gaflet ânında gelir ve kulu ansızın yakalar.

Bâtınen bakıldığında, azap kişinin dışından değil, bizzât kendi hakîkatinden zuhûr eder. On dokuzuncu âyetin yorumunda açıklandığı üzere, Allâh'ın kazâsı ilmine, ilmi ise kulun a'yân-ı sâbitesine tâbidir. Kulun a'yân-ı sâbitesindeki Mudill, Kahhâr, Müntakim gibi Celâlî isimlerin gereği, azap olarak zuhûra gelir. "Farkında olmadıkları yerden" ifâdesi de budur: En yakın yer kişinin kendi özüdür; ama gâfil olan onu fark edemez.

Âyette "lâ ya'lemûn" (bilmezler) değil "lâ yeş'urûn" (farkında olmazlar) buyrulmuştur. "Şu'ûr", his ve idrâk demektir. Bilmemek, bilginin yokluğudur; farkında olmamak ise mevcut olan hakîkati hissedememektir. Gâfilin sorunu bilgi eksikliği değil, idrâk körlüğüdür; hakîkat gözünün önündedir ama o göremez.

-------------------

# Âyet 26

فَاَذَاقَهُمُ اللّٰهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُؕ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

(39-26) Fe ezâkahumullâhul hızye fîl hayâtid dunyâ, ve le azâbul âhirati ekber, lev kânû ya'lemûn.

(39-26) Böylece Allâh, onlara dünyâ hayâtında rezîlliği tattırdı. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette geçmiş kavimlerin tekzîbi ve farkında olmadıkları bir yerden gelen azap anlatılmıştı. Bu âyette ise o azâbın iki boyutu, dünyevî rezîllik (hızy) ve uhrevî azap, beyân edilmektedir.

"Fe ezâkahumullâh" (Allâh onlara tattırdı): "Fe" bağlacı bir önceki âyetle doğrudan bağlantı kurar: İnkârcılar yalanladılar, bunun üzerine Allâh onlara azâbı tattırdı. Burada fâilin açıkça "Allâh" olarak zikredilmesi, başlarına gelen felâketin tesâdüfî değil, ilâhî bir fiil olduğunu vurgular. 

Zâhiren "ezâka" (tattırmak), yaptığı amellerin netîcesini kişiye bir şeyi bizzât yaşayarak tecrübe ettirmek demektir. Kur'ân'da azâbın "tatma" fiiliyle ifâde edilmesi, o acının soyut bir haber olmayıp doğrudan yaşanan bir idrâk olduğuna işâret eder. Dünyâdaki bu türden küçük tadışlar, aslında Celâl örtüsü altında bir rahmettir. Kişiye durumunu tahlîl edip ömür tükenmeden hâlini düzeltme fırsatı verir.

"Hızye fîl hayâtid dunyâ" (Dünyâ hayâtında rezîlliği): "Hızy" kelimesi "zillet, hezîmet, utanç ve mahçûbiyet" ma'nâlarına gelir. Maddî gücüne ve beşerî aklına güvenerek Hakk'a baş kaldıran inkârcı kavimlerin âciz bırakılarak rezîl edilmesidir.

"Hızy" ile "azâb" arasında ince ama mühim bir fark vardır. Azâb, bedene ve câna isâbet eden acı ve ızdıraptır; hızy ise doğrudan kişinin vehmî benliğini hedef alan zillet, utanç ve rüsvâylıktır. Azâb bedene acı verir; hızy ise nefsin kibir ve gururunu sarsar. Bu yönüyle hızy, azâbın üzerine eklenen ma'nevî bir cezâdır.

Enfüsî ma'nâda "hızy", daha derin bir hakîkate işâret eder. Kul, dünyâda varlık, güç ve mülk gibi kendisine âit olmayan sıfâtları birer elbise gibi üzerine giyer ve bunları "benim" zanneder. Hızy, bu emânet elbiselerin gerçek sâhibi olan Hakk tarafından soyulup alınmasıdır. "Benim" dediği her şey elinden alınınca, ortada çırılçıplak ve âciz kalan nefsin hâli "zillet ve rezîllik"tir. 

"Ve le azâbul âhirati ekber" (Âhiret azâbı elbette daha büyüktür): Dünyâdaki azap ölümle sona erer, ancak âhiret azâbı ebedî ve süreklidir, ayrıca daha şiddetlidir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Âdemoğlunun yaktığı şu (dünyâ) ateşiniz, Cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir cüzdür." (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 3265; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2843). 

Bâtınen, âhiret azâbı daha büyüktür, çünkü orada kul Hakk'ın cemâlini müşâhede etmekten ebedî olarak mahrûm kalmıştır. Mutaffifîn 83/15'teki "Rablerinden perdelenmiş olacaklardır" ifâdesi bu hakîkati doğrudan beyân eder.

"Lev kânû ya'lemûn" (Keşke bilselerdi): Zâhiren bu, inkârcıların âhiret azâbının büyüklüğünü bilmediklerine duyulan ilâhî bir teessüf ifâdesidir. 

Bâtınen, buradaki cehâlet sıradan bir bilgisizlik değildir. Onlar âyetleri gördüler, uyarıları duydular, fakat kalplerindeki kibir ve nefsânîyet perdesi sebebiyle "bilemediler", bilgiyi ma'rifete çeviremediler.

Bu cehâletin mâhiyetini Furkân Sûresi 25/44 açıkça beyân eder: "Em tahsebu enne ekserahum yesmeûne ev ya'kılûn, in hum illâ kel en'âmi bel hum edallu sebîlâ" (Yoksa onların çoğunun işittiğini veya aklettiğini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta yolca daha sapıktırlar). Duyu organları çalışır ama idrâk yoktur; işte bu, kasâvetin en ileri derecesidir.

-------------------

# Âyet 27

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فٖي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

(39-27) Ve lekad darabnâ lin nâsi fî hâzel kur'âni min kulli meselin leallehum yetezekkerûn.

(39-27) Andolsun ki biz, bu Kur'ân'da insânlara öğüt alsınlar diye her türlü misâli verdik.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ulûhiyyet-Zât mertebesinden okunmaktadır; zîrâ "darabnâ" (verdik) fiilindeki "nâ" (Biz) zamîri, Zât mertebesinden bir hitâba işâret eder.

Bir önceki âyet "keşke bilselerdi" diyerek câhillerin hüsrânını dile getirmişti. Bu âyette ise Cenâb-ı Hakk, o bilgiye ulaşmaları için kullarına sunduğu vâsıta olarak Kur'ân'ı ve içerisindeki misâlleri beyân etmektedir.

"Darabnâ meselin" (misâl verdik): "Darb" fiilinin birden fazla anlamı vardır. İlk ma'nâsı "vermek, ortaya koymak"tır. Ma'nâ âlemindeki hakîkatler lâtif oldukları için, madde âlemindeki insânın bunları anlayıp idrâk etmesi zordur. Bu nedenle Allâh Teâlâ, soyut hakîkatleri somut misâller sûretinde ortaya koyarak daha anlaşılır kılar.

"Darb"ın ikinci ma'nâsı "vurmak"tır. Bu yönden misâller, hakîkatleri kalbe nakşeden, zihne vurucu ve unutulmaz bir şekilde damgalayan küçük darbelerdir.

"Darb"ın üçüncü ma'nâsı "kalıba dökmek, sikke basmak"tır. Cenâb-ı Hakk, soyut ma'nâları misâller kalıbına dökerek sikke gibi somutlaştırır ve dolaşıma sokar ki, herkes o ilâhî ilim hazînesinden kendi isti'dâdı nisbetinde nasîbini alsın. 

Böylece "darb" fiilinin üç ma'nâsı birbirini tamamlar: Hakîkat ortaya konur, kalbe nakşedilir ve dolaşıma sokulur.

Nasıl ki bir sikkenin iki yüzü varsa, her misâlin de lâfız ve ma'nâ olmak üzere iki yüzü vardır: Lâfız ehli, misâlin yalnızca bir yüzünü görür: Misâldeki somut tasvîri anlar, zâhirî ibret ve hükmü alır, fakat arkasındaki irfânî hakîkate nüfûz edemez. Ma'nâ ehli ise, misâlin her iki yüzünü birden okur: Hem lâfzın zâhirî ma'nâsını bilir hem de o lâfzın işâret ettiği bâtınî hakîkati müşâhede eder. Sikke aynı sikkedir; fark, idrâk ve müşâhededir.

"Min kulli meselin" (Her türlü misâl): Kur'ân'da tarihî kıssalardan tabiî hâdiselere, beşerî ilişkilerden kozmik nizâma, nefsânî hâllerden uhrevî tasvirlere kadar çok farklı alanlarda misâller vardır. Zâhiren bu, Kur'ân'ın muhtevasının zenginliğine ve her insanın ihtiyacına cevap verecek genişlikte olduğuna delâlet eder. Bâtınen ise her misâl, kula Hakk'ın farklı bir vechini göstererek onu hakîkate yaklaştırır.

"Lin nâs" (insânlar için): Sekizinci âyetin yorumunda belirtildiği gibi, "insân" kelimesi hem "üns" (yakınlık, ünsiyet) hem de "nisyân" (unutmak) köküne bağlanır. Bu iki kök birlikte okunduğunda insânın bir çelişkisi ortaya çıkar: O, Hakk'a en yakın olduğu hâlde bunu unutan varlıktır. Cenâb-ı Hakk, insâna kendi hakîkatini ve özündeki ilâhî benliği hatırlatmak için Kur'ân'da misâller vermektedir. 

"Leallehum yetezekkerûn" (Öğüt alsınlar diye): 

Cenâb-ı Hakk, misâlleri "lealle" (umulur ki) ifâdesiyle sunarak, hakîkate ulaşmanın imkân dâhilinde olduğunu göstermektedir. Ancak bu imkân, herkes tarafından aynı ölçüde değerlendirilmez. Nitekim Ankebût Sûresi 29/43'te buyrulur: "Ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi ve mâ ya'kıluhâ illel âlimûn" (Bu misâlleri insânlara veriyoruz; onları ancak âlimler akledebilir). Misâller herkese sunulmuş, fakat onlardan hakîkati çıkarmak ulü'l-elbâba mahsûstur.

Kur'ân'da geçen misâller enfüsî olarak bakıldığında, insânın kendi iç âleminde yaşadığı hâllerin ta'rifidir. Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin ifâdesiyle, "Ne var âlemde, o var Âdem'de" sırrınca, dışarıdaki her misâlin insânın özünde bir karşılığı vardır. Mesela Kur'ân'daki Nûh tûfânı kıssası zâhiren tarihî bir helâk olayını anlatır; enfüsî karşılığı ise, bir önceki âyette işâret edildiği üzere, nefsânî sıfâtların ilâhî hakîkat selinde boğulması ve ancak îmân gemisine binenlerin selâmet bulmasıdır. 

"Yetezekkerûn" (tezekkür etsinler) fiili "zikr" ile aynı köktendir. Yirmi üçüncü âyette "zikrullâh" kalbin yumuşaması olarak işlenmişti. Burada "tezekkür", o zikrin meyvesidir: Misâller vâsıtasıyla kul, kendi hakîkatini hatırlar; hatırlamak ise zikrin kendisidir.

-------------------

# Âyet 28

قُرْاٰناً عَرَبِياًّ غَيْرَ ذٖي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

(39-28) Kur'ânen arabiyyen gayra zî ıvecin leallehum yettekûn.

(39-28) (Onu) hiçbir eğriliği olmayan, Arapça bir Kur'ân olarak (indirdik) ki, umulur ki sakınırlar.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ulûhiyyet-Zât mertebesinden okunmaktadır; bir önceki âyetteki "darabnâ" (Biz verdik) fiilinin devâmı olarak, burada da fâil Zât'tır. 

Daha evvel Kur'ân'da verilen misâllerin gayesi ("öğüt alsınlar diye") beyân edilmişti. Bu âyette ise Kur'ân'ın iki temel vasfı, Arapça oluşu ve eğrilikten berî oluşu, açıklanmaktadır.

"Kur'ânen arabiyyen" (Arapça bir Kur'ân): "Arabî" kelimesi zâhiren "Arapça" ma'nâsına gelir. Kur'ân'ın Arapça indirilmesinin hikmeti, ilk muhâtapları olan Arapların onu doğrudan anlayabilmesi ve ma'zeretsiz kalmasıdır (Yûsuf 12/2).

Ancak "arabî" kelimesi "a-r-b" kökünden "i'râb" ile de irtibatlıdır. "İ'râb", lügatte "gizli olanı beyân etmek" demektir. Bu ma'nâyla bakıldığında Kur'ân, Hakk'ın kendi hakîkatini kullarına "i'râb etmesi"dir; ya'nî örtülü olanı açığa çıkarması, gizli kalmış olanı beyân etmesidir.

Sûrenin ilk âyetinde ifâde edildiği gibi, Kur'ân'ın aslı Zât mertebesinde Allâhça'dır. İnsânların anlayabilmesi için mertebe mertebe inzâl edilerek, ma'nâsı hafifletilerek, sıfât mertebesinde Hakkça'ya, esmâ mertebesinde Rabbça'ya ve son olarak ef'âl mertebesinde Arapça'ya Cenâb-ı Hakk tarafından tercüme edilmiştir. Bu sebeple, Kur'ân'ın hakîkî ma'nâ genişliğine ulaşabilmemiz için lâfızdan ma'nâya, ef'âlden Zât'a doğru yükselmek gerekir.

"Gayra zî ıvecin" (hiçbir eğriliği olmayan): Müfessirler bu ifâdeyi "içinde çelişki, tutarsızlık ve şüphe bulunmayan" şeklinde tefsîr etmişlerdir. Nitekim Kehf Sûresi 18/1-2'de de aynı vasıf yer alır: "...ve lem yec'al lehû ıvecâ kayyimâ" (Onda hiçbir eğrilik kılmadı, dosdoğru kıldı). Her iki âyet de Kur'ân'ın hem lafzında hem ma'nâsında kusursuzluğa delâlet eder.

Bâtınen eğrilik, beşerî ve nefsânî müdâhalenin alâmetidir. İnsân kendi fıtrat kitâbına nefs, hevâ ve vehim yoluyla eğrilik sokar; hakîkati çarpıtır, doğruyu eğri görür. Kur'ân ise, bizzât Hakk tarafından indirilmiş ve korunmuş olduğu için, bu eğriliğin ölçüldüğü mihenk taşıdır.

"Leallehum yettekûn" (umulur ki ittikâ ederler): Kur'ân'ın gönderiliş gayesi insanları takvâya yöneltmektir. Takvânın farklı mertebelerdeki îzâhları onuncu âyetin yorum kısmında verilmiştir.

-------------------

# Âyet 29

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً فٖيهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَماً لِرَجُلٍؕ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاًؕ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

(39-29) Daraballâhu meselen raculen fîhi şurekâu muteşâkisûne ve raculen selemen li raculin, hel yesteviya'nî meselâ, elhamdulillâh, bel ekseruhum lâ ya'lemûn.

(39-29) Allâh, (müşrikle mü'mini) şöyle bir misalle anlatır: Bir adam ki, onun birbiriyle geçinemeyen, çekişen birçok ortağı vardır. Bir de sadece bir kişiye bağlı olan bir adam vardır. Bu ikisinin durumu hiç bir olur mu? Hamd Allâh'a mahsûstur. Fakat onların çoğu bilmezler.

-------------------

Yirmi yedinci âyette misâller "darabnâ" (Biz verdik) ifâdesiyle Zât mertebesinden sunulmuş, yirmi sekizinci âyette bu misâllerin kaynağı olan Kur'ân'ın vasıfları beyân edilmişti. Bu âyette ise "daraballâhu" (Allâh verdi) buyrularak fâil üçüncü şahısa geçmiştir; âyet bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. 

Âyet, iki kişinin hâlini misâl olarak vermektedir. Zâhiren bu, müşrik ile muvahhidin mukayesesidir: Müfessirler, birçok ortağa hizmet eden adamın, birden fazla ilâha kulluk eden müşrikin; tek efendiye bağlı adamın ise yalnız Allâh'a ibâdet eden mü'minin misâli olduğunu belirtmişlerdir. Müşrik, efendilerinin birbiriyle çelişen talepleri arasında bocalayarak huzûr bulamaz; muvahhid ise tek bir irâdeye teslîm olduğu için sükûnet içindedir. 

Bu zâhirî mukâyese, bâtında kesret ile vahdet arasındaki farka işâret eder: 

Birçok "şurekâ"nın (efendinin) hizmetkârı olan adam kesret ehli bir kimsedir. "Muteşâkisûn" kelimesi "ş-k-s" kökünden gelir; "geçimsiz, huysuz, birbirine zıt ve çekişen" demektir. Bu "çekişen ortaklar"ın iki düzeyi vardır. İlk düzeyde bunlar nefsânî arzulardır: Hırs bir tarafa, korku başka tarafa, şehvet ayrı bir tarafa çeker; kul bunlar arasında bocalayarak huzûr bulamaz. İkinci düzeyde ise bunlar, birbirine zıt ilâhî tecellîlerdir: Kişiyi Celâl sıfâtları bir yöne, Cemâl sıfâtları diğer bir yöne çeker. Kul, bu tecellîleri birleyemediği sürece parçalanmış bir hayât yaşar.

Kul, ancak Hakk'ın ism-i câmi'si olan "Allâh" ismine, ya'nî tüm esmâyı bünyesinde cem' eden o yüce isme sığınarak iç birliği ve selâmetini sağlar.

On dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınan Yûsuf 12/39'daki "erbâbun muteferrikûne" (ayrı ayrı rabler) ifâdesi ile buradaki "şurekâu muteşâkisûn" (çekişen ortaklar) arasında açık bir paralellik vardır. Her iki âyette de kesretin parçalanmışlığı ile vahdetin selâmeti karşılaştırılmaktadır. 

İşte âyette bahsedilen "selemen li raculin" (tek bir kişiye bağlı olan adam) bu hakîkati idrâk etmiş tevhîd ehli bir kimsedir. "Selem" kelimesi "selâm" ve "İslâm" ile aynı köktendir. İslâm, Hakk'a teslîm olmaktır; teslîm, izâfî benliğin Hakk'ın varlığında erimesidir; bu erimenin netîcesi ise selâm, ya'nî kesretin çatışmasından kurtuluş ve vahdetin huzûrudur. Tek bir efendiye, ya'nî Hakk'a teslîm olmuş kimse, bu selâmete kavuşur. Kesret ehli ise kendilerine hâkim olmuş efendilerinin çekişmesi içinde azap çeker, huzûr bulamaz.

"Hel yesteviyân" (Hiç bir olurlar mı?): Kesret ve bölünmüşlüğün azâbı içerisinde hâlden hâle giren biriyle vahdet ve selâmet içerisinde yaşayan biri denk olabilir mi? Biri hayâl ve vehmin zindanında, diğeri hakîkatin cennetinde yaşamaktadır.

"Elhamdu lillâh" (Hamd Allâh'a mahsûstur): Bu ifâde misâli tamamlar; gerçek hamdı ancak vahdet ehli ikinci adamın yapabileceğini ifâde eder.

"Lillâhi" (Allâh içindir) ifâdesi, hamdin gerçek sâhibinin ve gerçek yapanının Allâh olduğunu bildirir. Kul, fenâ fillâh'a ulaşmadan yaptığı hamde kendi varlığını karıştırır; o zaman hamd tam olmaz. Hakîkî hamd, kulun ortadan çekilip Hakk'ın kendi kendini hamd etmesidir.

"Bel ekseruhum lâ ya'lemûn" (Fakat onların çoğu bilmezler): Bildikleri zannettikleri şey kesretin aldatıcı çokluğudur; bilmedikleri ise bu çokluğun ardındaki vahdet hakîkatidir. Ayrıca, "elhamdu lillâh" ifâdesinin hakîkatini de bilmezler.

Bu "bilmemek", sıradan bir cehâlet değildir; bu, kesret perdesinin kalbi örtmesidir. Gözleri görür ama basîretleri kördür. Kulakları duyar ama kalpleri sağırdır. Misâli işitirler ama ma'nâsına geçemezler. Nitekim Hacc Sûresi 22/46'da buyrulur: "Fe innehâ lâ ta'mel ebsâru ve lâkin ta'mel kulûbulletî fis sudûr" (Gerçekte gözler kör olmaz; asıl göğüslerdeki kalpler kör olur).

Âyette "ekseruhum" (çoğu) denmiştir; demek ki azınlık olan ulü'l-elbâb, bu misâllerden hakîkati çıkarır ve bilir. Nitekim yirmi yedinci âyette de "leallehum yetezekkerûn" (öğüt alsınlar diye) buyrulmuştu; orada misâllerin verildiği, burada ise çoğunun onları anlamadığı belirtilerek tablo tamamlanmaktadır. Kur'ân herkese aynı şeyi söyler; fakat herkes aynı şeyi anlamaz.

-------------------

# Âyet 30

اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ

(39-30) İnneke meyyitun ve innehum meyyitûn.

(39-30) (Ey Resulüm!) Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

-------------------

Bu âyet-i kerîmedeki hitâp Ulûhiyyet-Zât mertebesinden Risâlet mertebesinedir; "inneke" (şüphesiz sen) ifâdesiyle Zât'ından Habîbi'ne doğrudan hitâb etmektedir.

Bir önceki âyette kesret ehlinin bocalayışı ile vahdet ehlinin huzûru karşılaştırılmıştı. Bu âyet, her iki grubun da ortak kaderi olan ölümü beyân etmektedir.

Müşrikler, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ölümünü bekliyordu. O ölünce dâvâsının biteceğini umuyorlardı. Tûr Sûresi 52/30'da nakledildiği gibi: "Neterabbesu bihî reybe'l-menûn" (Biz onun hakkında zamanın felâketlerini bekliyoruz) diyorlardı. 

Bu âyet müşriklere cevaptır: O da ölecek, siz de öleceksiniz; ancak ölüm son değildir. Bir sonraki âyette bildirildiği gibi, sonra kıyâmet günü Rabbinizin huzurunda da'vâlaşacaksınız.

"İnneke meyyitun" (Şüphesiz sen öleceksin/ölüsün): Zâhiren bu ifâde, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) de beşer olarak fânî olduğunun beyânıdır. Müfessirler, burada ism-i fâil olan "meyyit" (ölü/ölecek olan) sıfâtının, ölümün kaçınılmazlığını ve kesinliğini vurguladığını belirtmişlerdir.

İçinde yaşadığımız âlem "kevn" ve "fesâd" ("olma" ve "bozulma") üzerine kurulmuştur; her varlığın bir başlangıcı ve sonu vardır. Nitekim Kur'ân bu hakîkati birden fazla yerde vurgular: "Kullu nefsin zâikatü'l-mevt" "Her nefis ölümü tadacaktır" (Âl-i İmrân 3/185). Enbiyâ Sûresi 21/34'te ise doğrudan Efendimiz'e (s.a.v.) hitâben buyrulur: "Ve mâ cealnâ li beşerin min kablikel huld, e fe in mitte fe humul hâlidûn" (Senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar?).

Resûlullâh (s.a.v.), hakîkati itibâriyle "Levlâke levlâk lemâ halaktül eflâk" (Sen olmasaydın, sen olmasaydın, felekleri (âlemleri) halk etmezdim) sözünün mazharıdır. (Bu rivâyet, senedi hakkında muhaddisler arasında ihtilâf bulunsa da, ehl-i tasavvuf nezdinde geniş kabul görmüştür.) Bununla birlikte, zâhirde "İnnemâ ene beşerun mislukum" (Muhakkak ki ben de sizin gibi bir beşerim) (Kehf 18/110) hükmü gereği Efendimiz'in (s.a.v.) unsurlardan oluşan fizik bedeni tabiat âleminin kanunlarına tâbî ve fânîdir. Ancak Hakîkat-i Muhammediyye yönüyle O bâkîdir; zîrâ tüm varlığın zuhûr sebebi olan o nûr, kevn ve fesâd döngüsünün ötesindedir.

Ölümün iki veçhesi vardır. Herkes için kaçınılmaz olan mevt-i ızdırârî, fizik bedenin çözülmesidir; hiç kimse bundan muâf değildir. Peygamberler de, velîler de, mü'minler de kâfirler de bu ölümü tadar.

Ancak bir de mevt-i irâdî vardır: Daha hayâttayken irâde ve mücâhede ile izâfî benliğini Hakk'ın varlığında fânî kılmak. Bu ölüm, hakîkî hayâtın başlangıcıdır. İzâfî benlikten ölen, Hakk ile bâkî olarak dirilir. Fizikî ölüm geldiğinde korkacak bir şey bulamaz; çünkü ölecek "ben"ini çoktan terk etmiştir.

İşte "inneke meyyitun" ifâdesindeki "meyyit", Efendimiz (s.a.v.) için fenâ fillâh'ın ta kendisidir. O, irâdî ölümle izâfî benliğini Hakk'ın varlığında fânî kılmış ve gerçek ubûdiyyet makâmına yükselmiştir.

Bu sebepledir ki O'nun (s.a.v.) âlem-i cemâle göçüşü bir hüzün değil, "refîk-i a'lâ"ya (en yüce Dost'a) vuslattır. Hz. Mevlânâ'nın vefât gecesinin "şeb-i arûs" (düğün gecesi) olarak anılması da bu idrâkin tezâhürüdür.

"Ve innehum meyyitûn" (Ve onlar da ölecekler/ ölüdürler): Zâhiren, Efendimiz (s.a.v.) ile çekişen kimselerin de günü geldiğinde bu dünyâdaki yaşamlarının son bulacağını ifâde etmektedir. 

Bâtınen ise, onların mânen ölü olduklarını bildirmektedir. Onlar, hakîkat nûrunu göremeyecek kadar gaflet karanlığına gömülmüşlerdir. Nitekim Fâtır Sûresi 35/22'de "Ve mâ ente bi musmiin men fi'l-kubûr" (Sen kabirlerdeki ölülere işittirecek değilsin) buyrularak, ma'nevî ölülerin peygamberî dâveti dahi işitemeyecekleri bildirilir. Bâtınen "kubûr" (kabirler), bu kimselerin nefsânî benliklerinin beden kafesidir; onlar cesedlerinin içinde diri görünseler de, hakîkat itibâriyle kabirlerindeki ölülerdir.

Efendimiz'in (s.a.v.) irâdî ölümünün ardından gelen zorunlu ölümü bir vuslat ve kemâl, onların zorunlu ölümü ise vehim ve benlik perdelerinin zorla yırtılmasıdır; bu yırtılış, irâdî olarak gerçekleşmediği için acı ve dehşetle yaşanır. Bu sebeple Zuhruf Sûresi 43/89'da Efendimiz'e (s.a.v.) hitâben buyrulur: "Fesfah anhum ve kul selâm, fe sevfe ya'lemûn" (Onlardan yüz çevir ve "selâm" de. Yakında bilecekler.)

-------------------

# Âyet 31

ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ۟

(39-31) Summe innekum yevmel kıyâmeti inde rabbikum tahtesimûn.

(39-31) Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda da'vâlaşacaksınız.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır; hitâb "innekum" (şüphesiz siz) ifâdesiyle umûma yöneliktir.

Önceki âyette herkesin, Hz. Peygamber (s.a.v.) dâhil, ölümlü olduğu bildirilmişti. Bu âyet, ölümün bir son olmadığını, ardından Rabbin huzûrunda bir hesaplaşmanın geleceğini beyân eder.

"Tahtasimûn" kelimesi "haseme" kökünden gelir; "çekişmek, da'vâlaşmak, birbirini mağlûb etmeye çalışmak" ma'nâsındadır. Hacc Sûresi 22/19'da da aynı kökten "Hâzâni hasmâni ihtasamû fî Rabbihim" (Bu ikisi, Rableri hakkında çekişen iki hasımdır) buyrulmuştur. Hacc Sûresi'ndeki hasımlaşma dünyâda Rableri hakkında iken, Zümer'deki hasımlaşma âhirette Rablerinin huzûrunda gerçekleşecektir. Birincisi ihtilâfın zuhûru, ikincisi o ihtilâfın nihâî hükme bağlanmasıdır.

Müfessirler, buradaki "husumet"in hem mü'minlerle kâfirler arasındaki dîn dâvâsını, hem de kul haklarına dâir şahsî hesaplaşmaları kapsadığını ifâde etmişlerdir. "İnde Rabbiküm" kaydı ise, bu muhâkemenin beşerî mahkemelerde değil, mutlak adâlet sâhibi olan Hakk'ın huzûrunda gerçekleşeceğini bildirir.

Bâtınî yönden bakıldığında, dünyâda insânlar Rabb-i Hâss'larının (ya'nî her birinin terbiyesini üstlenen husûsî ilâhî ismin) farklı olması sebebiyle birbirleriyle ihtilâfa düşer. Birinin "hak" dediğine diğeri "bâtıl" der. Mesela Hâdî isminin tecellîsine mazhar olan bir kimse ile Mudill isminin tecellîsine mazhar olan bir kimse, dünyâda birbirine zıt istikâmetlerde yürür; her biri kendi Rabb-i Hâss'ının hükmü gereği hareket eder.

Hakk, farklı isimlerle farklı mazharlardan tecellî ettiğinde, her mazhar kendi Rabb-i Hâss'ının hükmünü mutlak zanneder. Oysa her ismin hükmü kendi mertebesi içinde haktır; hatâ, bir ismin hükmünü mutlaklaştırıp diğerlerini inkâr etmektedir. Bunlar kıyâmette Rablerinin huzûrunda, dünyâdaki ihtilâflarının iç yüzünü öğrenmek ve bu zıtlıkları hükme bağlamak üzere da'vâlaşacaklardır. 

Âyetteki "inde Rabbiküm" ifâdesi bu hakîkati te'yîd eder: Bu hesaplaşma tek tek Rabb-i Hâss'ların huzûrunda değil, tüm Rabb-i Hâss'ların bağlı olduğu mutlak merci' olan Rabbu'l-erbâbın ya'nî Allâh'ın huzûrunda gerçekleşecektir. Zîrâ ancak Zât mertebesi, esmâ arasındaki zâhirî zıtlıkları cem' edebilir.

İrfân ehli ise, zıt isimleri kendi bünyesinde birler ve her varlığın kendi Rabb-i Hâss'ının gereğini yerine getirdiğini, gerçek fâilin Hakk olduğunu bilir. Bu sebeple, dünyâdayken nefsânî ihtilâfa düşmez. Onların dünyâda zaman zaman zâhiren muhalefet gibi görünen tavırları ise, nefsânî bir çekişme değil, kendilerindeki Hakk'ın hakkını muhâfaza etmeleridir.

Kıyâmetteki bir başka da'vâ da, kişi ile kendisine emânet olarak verilmiş olan esmâ-i ilâhiyye arasında olacaktır. Kişi bu isimleri ilâhî murâda uygun şekilde değil, nefsânî arzuları doğrultusunda kullanmıştır: Meselâ kendisine emânet edilen Kadîr ismini zulüm için, Alîm ismini hîle için sarf etmiş, böylece o isimlere zulmetmiştir. Kıyâmet günü her isim kendi hakkının verilmesini talep edecek, kişi bu emânete riâyet edip etmediğinden hesâba çekilecektir. (Bu husûs, yirmi dördüncü âyetin yorumunda açıklanan "esmâya zulüm" kavramıyla ilişkilidir.)

-------------------

# Âyet 32

فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ اِذْ جَٓاءَهُؕ اَلَيْسَ فٖي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِرٖينَ

(39-32) Fe men azlemu mimmen kezebe alallâhi ve kezzebe bis sıdkı iz câeh, e leyse fî cehenneme mesven lil kâfirîn.

(39-32) Allâh'a karşı yalan söyleyen ve kendisine geldiğinde doğruyu yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde bir yer yok mudur?

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette kıyâmet günündeki da'vâlaşma beyân edilmişti. Bu âyet, o da'vâda en ağır hükmü alacak olanları tanımlar: Allâh'a yalan isnâd edip kendilerine gelen hakîkati yalanlayanlar.

"Fe men azlemu" (Kim o kimseden daha zâlimdir?) "Zulm" ve "zâlim" kelimeleri yirmi dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı. Burada zulüm kavramının bu âyete has yönlerine bakılacaktır.

"Kezebe alallâhi" (Allâh hakkında yalan söyledi): Zâhiren bu ifâde iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, Allâh'ın varlığını inkâr etmektir. İkincisi, O'nun dînine kendi nefsinden bir şeyler katarak insânları aldatmaktır.

Bâtınen, Allâh'ı salt tenzîh ile sınırlayıp âlemlerdeki tecellîlerini görmezden gelmektir. Teşbîh hakîkatini inkâr etmek de bir tür "yalan"dır; zîrâ Hakk'ın hem tenzîh hem teşbîh yönü vardır ve birini diğerine fedâ etmek hakîkati eksik beyân etmek demektir.

Enfüsî ma'nâda Allâh'a karşı söylenen en büyük yalan ise, kişinin "benlik" iddiâsıyla kendisine Hakk'ın gayrı müstakil bir varlık atfetmesidir.

"Ve kezzebe bis sıdkı iz câeh" (Kendisine geldiğinde doğruyu yalanlayan): "Sıdk" kelimesi "doğruluk, sözün gerçeğe uygunluğu, sağlamlık, samimiyet" anlamlarını taşır. 

Zâhir tefsîr geleneğinde "sıdk" kelimesi, başına belirlilik takısı ("es-sıdk") geldiğinde Kur'ân ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) getirdiği risâlet olarak yorumlanmıştır. 

Bir sonraki âyetin de te'yîd ettiği üzere, "sıdk ile gelen" zâhiren Hz. Resûlullâh'tır (s.a.v.).

Enfüsî yönden ise "sıdk", kişinin kalbine doğrudan gelen ilâhî ilhâm ve hakîkatlerdir. Tevbe Sûresi 9/128'de buyrulur: "Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz" (Ant olsun ki, size kendinizden (nefsinizden) bir resûl geldi). Kişinin kendi hakîkatinden gelen bu davetçiyi geri çevirmesi, iç âlemindeki "sıdk"ı tekzîb etmesidir.

"İz câeh" (kendisine geldiğinde) kaydı, bu kişinin hakîkatten habersiz olmadığını gösterir. Hakîkat ona ulaşmış, kapısına gelmiştir; o ise kapıyı açmayı reddetmiştir. Bu, sıradan bir bilgisizlik değil, bilinçli bir tercîhtir. Yirmi beşinci âyetteki "lâ yeş'urûn" (farkında olmazlar) ile buradaki "iz câeh" (kendisine geldiğinde) arasında ince bir fark vardır: Orada gaflet, burada ise kasıt ağır basar.

"E leyse fî cehenneme mesven lil kâfirîn" (Kâfirler için cehennemde bir yer yok mudur?): Cehennem, kişinin kendi hakîkatinden ve Allâh'ın rahmet tecellîsinden uzaklık (bu'd) ve ayrılık (firâk) hâlidir. Âyette geçen "mesvâ" (ikâmet edilecek kalıcı yurt, son durak) ifâdesi, kâfirler için bu uzaklık hâlinin sâbitlenmesi demektir. 

Burada sözü edilen uzaklık, kişinin vehminden ve kayıtlanmış hayât anlayışından kaynaklanan bir uzaklıktır. Hakîkatte kimsenin Allâh'tan uzak olması söz konusu değildir. Nitekim Hadîd 57/4'te buyurulduğu üzere, nerede olursak olalım O bizimledir. O, her şeyi kuşatmıştır ve her yerde hâzır ve nâzırdır. Cehennem ehlinin "uzaklığı", Hakk'ın onlardan uzaklaşması değil, onların kendi perdeleriyle Hakk'ı göremez, hissedemez hâle gelmeleridir. 

Güneş her yere aynı ışığı verir; ancak gözünü kapatan karanlıkta kalır. Dolayısıyla, karanlık, güneşin yokluğu değil, gözün kapalılığıdır.

Kâfirler dünyâdayken hakîkat nûrunu örterek zâlimlik etmiş olmaları sebebiyle, âhirette zulmette ya'nî cehâlet karanlığı içinde ikâmet ederler. Bu karanlık onların dünyâda yaptıkları fiillerin âhirette sûret bulmuş hâlidir.

-------------------

# Âyet 33

وَالَّذٖي جَٓاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهٖٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

(39-33) Vellezî câe bis sıdkı ve saddeka bihî ulâike humul muttekûn.

(39-33) Doğruyu getiren ve onu tasdîk edenler var ya, işte onlar Allâh'a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır; bir önceki âyetteki hitâb devâm etmektedir.

Bir önceki âyette hakîkati inkâr eden kâfirlerin hâli ve âkıbeti anlatılıyordu. Burada ise "sıdkı getiren ve onu tasdîk eden" kimselerin fazîleti ve muttakîlerden olduğu beyân ediliyor. Tekzîbin karşısında tasdîk, kizbin karşısında sıdk, zulmün karşısında takvâ vardır.

Zâhir tefsîr geleneğinde bu âyette "sıdk ile gelen"in Hz. Peygamber (s.a.v.), "onu tasdîk eden"in ise Hz. Ebû Bekir (r.a.) veya genelde bütün mü'minler olduğu yorumlanmıştır. Âyetin sonu, bu kimselerin muttakîler olarak nitelendirilmesi, sûrenin başından beri işlenen takvâ vurgusunu tasdîk eder.

"Câe bi's-sıdkı" (doğruluk ile geldi / doğruluğu getirdi): Bu ifâde iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, kendi gelirken yanında bir emânet olarak "sıdk"ı da getirmiştir. İkincisi, Resûl, sıdkı dışarıdan taşıyan bir elçi değil, bizzât sıdkın vücut bulmuş hâlidir.

"Sıdk" kelimesiyle kastedilen Hakk ve hakîkattir, Kelâm-ı ilâhîdir, Hakîkat-i İlâhiyye'dir. Bunları beşeriyet âlemine getiren Resûl, Zâtî tecellînin en kemâlli mazharı olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. O, sâdece sıdkı dışarıdan taşıyan bir elçi değil, bizzât sıdkın vücût bulmuş hâlidir; "el-Emîn" ve "es-Sâdık" lakabları buna şehâdet eder. Getirdiği hakîkat ile kendi hakîkati arasında hiçbir mesâfe yoktur; O, Kur'ân'ın yaşayan sûretidir. Nitekim Hz. Âişe (r.a.) vâlidemiz, O'nun ahlâkını soranlara "O'nun ahlâkı Kur'ân idi" diye cevap vermiştir (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 746; Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 1342).

O'nun izinden gidip Hakk'a vâsıl olan irfân ehli, Resûl'ün ma'nevî vârisleridir; onlar bu hakîkatleri kıyâmete kadar tâlip olanlara ulaştırır. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Ulemâ, enbiyânın vârisleridir" (Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 3641; Tirmizî, Sünen, hadîs no. 2682).

"Ve saddeka bihî" (Ve onu tasdîk eden): "Saddeka" kelimesi "bir şeyi doğrulamak, hakîkat olduğunu onaylamak" demektir. Müfessirlerin bir kısmı bu ifâdeyi Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile özdeşleştirmiştir, zîrâ onun lâkabı "Sıddîk"tır. O, Resûlullâh'ın (s.a.v.) her haberini tereddütsüz tasdîk etmiş, bu sebeple bu yüce makâma nâil olmuştur.

Tasdîkin üç mertebesi vardır. İlme'l-yakîn mertebesinde kişi, delîl ve burhân ile hakîkati tasdîk eder. Ayne'l-yakîn mertebesinde, müşâhede ile tasdîk eder. Hakka'l-yakîn mertebesinde ise, bizzât o hakîkat olarak tasdîk eder. Bu üç mertebe, ateş misâliyle şöyle somutlaştırılabilir: İlme'l-yakîn, ateşin varlığını dumanından bilmektir. Ayne'l-yakîn, ateşi bizzât gözle görmektir. Hakka'l-yakîn ise ateşin içinde yanarak ateş olmaktır.

"Ulâike humul muttekûn" (İşte onlar muttakîlerin ta kendileridir): Onuncu âyette takvânın mertebelerinden bahsedilmişti. Bu âyetteki "muttekûn", o mertebelerin en yükseğine işâret eder: Onlar, kesret perdesini yırtmış, vahdet hakîkatini müşâhede etmiştir. Artık onlar, kendi nefslerine bir varlık isnâd etmekten ittikâ eder; zîrâ bilirler ki, mutlak ma'nâda var olan yalnızca Hakk'tır.

-------------------

# Âyet 34

لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْؕ ذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الْمُحْسِنٖينَ

(39-34) Lehum mâ yeşâûne inde rabbihim, zâlike cezâul muhsinîn.

(39-34) Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik yapanların (muhsinlerin) mükâfâtıdır.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bir öncekinin devâmıdır ve bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette sıdkı getiren ve tasdîk edenler "muttakîler" olarak vasıflandırılmıştı. Bu âyette ise onlar "muhsinler" olarak anılmaktadır.

"Muhsinîn" (muhsinler, iyilik yapanlar): "İhsân" ve "muhsin" kavramları onuncu âyetin yorumunda Cibrîl hadîsi çerçevesinde geniş olarak ele alınmıştı. Burada o tahlîli tekrâr etmek yerine, bir adım daha derinleştirelim.

İhsân, "Allâh'ı görüyormuş gibi kulluk etmek"tir. Bu, sâlikin henüz ikilik idrâkinde olduğu mertebedeki ta'rîftir. Ancak muhsinin nihâî makâmında kul artık Hakk'ı "görür gibi" değil, Hakk ile görür hâle gelmiştir. Müşâhede eden ile müşâhede edilen arasındaki mesâfe kalkmış, "görüyormuş gibi" kaydı düşmüştür.

Nitekim Bakara Sûresi 2/112'de buyrulur: "Men esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun fe lehû ecruhu inde Rabbihî, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn" (Kim muhsin olarak vechini Allâh'a teslîm etmişse, onun mükâfâtı Rabbinin yanındadır. Onlar için ne korku ne de hüzün vardır). Buradaki "esleme vechehu" (vechini teslîm etti), yirmi dördüncü âyette işlenen "vech kişinin kimliğidir" temasının devâmıdır: Kişi tüm benliğiyle, zâhir ve bâtınıyla Hakk'a yönelir. Vechini Allâh'a teslîm eden muhsin, artık kendine bir vücûd iddiâsında bulunmaz; korku ve hüzün duyacak bir "ben" kalmamıştır.

"İnde Rabbihim" (Rableri katında/yanında): Zâhiren bu ifâde, cennet ehlinin orada Rableriyle birlikte olacağına işâret eder. Bâtınen ise "Rableri katında olmak", kişinin vehmî varlığını kaldırarak Hakk'la baş başa kaldığı, cüz'î irâdesini Küllî İrâde'de erittiği mertebedir.

Bu bağlamda Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin Risâle-i Gavsiyye'sinde nakledilen şu soru-cevap aydınlatıcıdır: Hazret Rabbine "Hiç mekânın olur mu?" diye sorduğunda cevap şöyledir: "Ben, mekânın mekânıyım. Benim mekânım olmaz. Ben, insânın sırrıyım." Terzi Baba bu ifâdeleri şöyle şerh etmiştir (Risâle-i Gavsiyye, Terzi Baba Şerhi, s. 5-6.): “ İz- -T-B- ”

-------------------

Cenâb-ı Hakk'ın "mekânların mekânı olması", hiçbir ayırım olmaksızın bütün mevcûdâtın varlığının O'nun varlığıyla kâim olması demektir. "Ben, insânın sırrıyım" ifâdesi ise, bizde gizli olanın O olduğuna; zâhirimizin O'nu perdelemesi sebebiyle sır olarak bâtınımızda kaldığına işâret eder.

-------------------

"Lehum mâ yeşâûne" (Onlar için diledikleri her şey vardır): Zâhiren bu ifâde, cennet ehlinin orada her arzularının karşılanacağını beyân etmektedir. 

Bâtınen ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Kün" (Ol) emrinin kulluk mertebesinde müşâhede edilmesidir. Nitekim on sekizinci âyetin yorumunda tam metni verilen kurb-u nevâfil hadîsinde (Buhârî, hadîs no. 6502) buyrulduğu üzere, Hakk kulunu sevdiğinde onun gören gözü, tutan eli olur; artık o kul Hakk ile dilediğinden, dilediği her şey Hakk'ın murâdıdır ve muhakkak gerçekleşir.

 "Zâlike cezâul muhsinîn" (İşte bu, muhsinlerin cezâsıdır): "Cezâ", "karşılık" demektir; burada "mükâfât" ma'nâsındadır. Rahmân Sûresi 55/60'da "ihsânın cezâsı ihsândır" buyrulmuştur. Bu âyetteki "cezâul muhsinîn" (muhsinin cezâsı), Hakk'ın muhsine olan ihsânıdır.

Bu, zâhiren cennetteki maddî nîmetleri, bâtınen ise Hakk'a vâsıl olarak Cemâlullâh'ı müşâhede etmeyi ifâde eder. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Cennet ehli cennete girdiğinde Allâh Teâlâ buyurur: 'Daha fazlasını ister misiniz?' Onlar: 'Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi cennete koymadın mı, cehennemden kurtarmadın mı?' derler. Bunun üzerine perde açılır ve Rablerinin Cemâl'ine bakmak, onlara verilen her şeyden daha sevimli olur." (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 181; Tirmizî, Sünen, hadîs no. 2552) Resûlullâh (s.a.v.) bu hadîsin ardından Yûnus Sûresi 

10/26'yı okumuştur: "Lillezîne ahsenül husnâ ve ziyâdeh" 

(Güzel davrananlara daha güzeli ve bir de fazlası vardır). "Husnâ" (daha güzeli) cennet nîmetleri, "ziyâde" (fazlası) ise Cemâlullâh müşâhedesidir. İşte bu "ziyâde", muhsinlerin hakîkî cezâsıdır.

-------------------

# Âyet 35

لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذٖي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذٖي كَانُوا يَعْمَلُونَ

(39-35) Li yukeffirallâhu anhum esveellezî amilû ve yecziyehum ecrahum bi ahsenillezî kânû ya'melûn.

(39-35) Çünkü Allâh, onların geçmişte yaptıkları en kötü amelleri örtecek ve yapmakta oldukları en güzel şeylere göre mükâfâtlarını verecektir.

-------------------

Bu âyet bir önceki âyetin devâmı ve gerekçesidir, bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Âyetin başındaki "lâm" edatı, otuz dördüncü âyetteki muhsinlere va'dedilen nîmetlerin sebebini bildirmektedir: Allâh, bu kullarının geçmiş günâhlarını örtecek ve en güzel amellerine göre mükâfâtlandıracaktır.

Zâhir tefsîr geleneğinde müfessirler, bu âyette iki ayrı ilâhî muâmelenin beyân edildiğini ifâde etmişlerdir: Birincisi tekfîr (günâhların örtülmesi), ikincisi cezâ (en güzel amellere göre mükâfâtlandırma). Birincisi mağfireti, ikincisi fazlı (Allâh'ın lûtfunu) temsîl eder.

"Li yukeffirallâhu anhum esveellezî amilû" (Çünkü Allâh, onların geçmişte yaptıkları en kötü amelleri bile örtecek): "Yukeffiru" fiili, "k-f-r" kökünden gelir; "örtmek, gizlemek" ma'nâsındadır. Aynı kökten "küfr" ve "keffâret" kelimeleri de türemiştir. "Küfr" hakîkati örtmek, "keffâret" ise günâhı örtmektir. Birincisi kulun fiili, ikincisi Hakk'ın fiilidir. Kulun örtmesi zulmet, Hakk'ın örtmesi ise rahmettir. 

Allâh'ın "tekfîri", kulun geçmiş günâhlarını mağfiretiyle örterek sanki hiç olmamış gibi kılmasıdır. Nitekim, hadîs-i şerîfte buyrulmuştur: "Günâhtan tövbe eden, hiç günâh işlememiş gibidir" (İbn Mâce, Sünen, hadîs no. 4250).

Yine Enfâl Sûresi 8/29'da, "tekfîr" kavramı takvâ ile ilişkilendirilerek buyrulur: "İn tettekullâhe yec'al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum" (Eğer Allâh'tan sakınırsanız, size bir furkân (hakla bâtılı ayırt edecek bir nûr) verir ve kötülüklerinizi örter).

Burada "esve'e" (en kötü) ifâdesi, bir kıyâs içerir: Allâh en kötü amelleri bile örtüyorsa, elbette daha hafif olanları da örtecektir. Aynı şekilde "ahsen" (en güzel) ifâdesi de, mükâfâtın kulun en düşük ameline değil, en güzel ameline göre verileceğini müjdeler. Allâh kullarına fazl ve lûtuf ile muâmele etmektedir. Bu, hadîs-i kudsîde belirtilen "Şüphesiz rahmetim gazabımı geçmiştir" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 7404; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2751) hakîkatinin bir göstergesidir.

Bâtınen bakıldığında, kişi ihsân makâmına ulaşmadan evvel, geçmişte birtakım kötü ameller işlemiş olabilir. Bunların başında ve kaynağında kendini Hakk'tan ayrı müstakil bir varlık kabul etmesi ve fiillerini "ben yaptım" diyerek sâhip çıkması gelir. Ancak, güzel bir seyr ü sülûk ile muhsinlerden olup beşerî varlığını Hakk'ta fânî kılınca, artık o kötü amelleri işleyen varlık ortadan kalkmış olur ve kul ilâhî bir kimlikle yeniden doğar. 

Tıpkı derelerin denize kavuşunca kimliklerini kaybetmesi gibi, kul da Hakk'a vâsıl olunca geçmişteki "ben"liği erir; dolayısıyla fâili olmayan bir fiilin hükmü de kalmaz. Bu mertebede kulun "en güzel ameli", artık kendi yaptığı bir fiil değil, Hakk'ın onda tecellî eden fiilin zuhûrudur.

"Ve yecziyehum ecrahum bi ahsenillezî kânû ya'melûn" (Ve yapmakta oldukları en güzel şeylere göre mükâfâtlarını verecektir): Cenâb-ı Hakk muhsinler hakkında geçmişteki amellerine göre hükmetmez, ihsân makâmındaki amellerine göre hükmeder. 

Furkân Sûresi 25/70'te bu hakîkat açıkça beyân edilir: "İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât, ve kânallâhu ğafûran rahîmâ" (Ancak tövbe edip îmân eden ve sâlih amel işleyenler müstesnâ; işte Allâh onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allâh çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir). 

"Kötülüklerin iyiliklere çevrilmesi": İhsân makâmına ulaşmadan evvel işlenen kötü ameller ve günâhlar, tövbe ve pişmanlıkla kulu Hakk'a yönlendirdiği için netîcede hasenâta dönüşür. Günâhın kendisi değişmez; ancak kulu Hakk'a yönelten vesîle olması yönüyle, netîcesi hayra dönüşür.

Enfüsî yönden bakıldığında bu âyet, sâlike büyük bir müjde ve cesâret kaynağıdır, çünkü geçmişindeki hatâlar, Hakk'a samîmî bir yöneliş ile nûra dönüşür.

-------------------

# Âyet 36

لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ

(39-36) E leysallâhu bi kâfin abdeh, ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâdin.

(39-36) Allâh, kuluna kâfi değil midir? Seni, O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allâh kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Müfessirlere göre Kureyş müşrikleri, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) "Sen ilâhlarımız hakkında kötü sözler söylüyorsun; biz onların seni çarpmasından, sana zarar vermesinden endişe ediyoruz" diyerek onu korkutmaya çalışırlardı (Taberî, Câmiu'l-Beyân, XXIV, 5). Bu âyet, Rasûlullâh'ın (s.a.v.) gönlünü rahatlatmak ve müşriklerin tehdîdini cevaplamak üzere nâzil olmuştur.

"E leysallâhu bi kâfin abdeh" (Allâh kuluna kâfi değil midir?): Zâhirî ma'nâda âyet, tasdîk sorusuyla gelmiştir: Allâh kuluna yetmez mi? Cevâbı bizzât sorunun içindedir: Elbette yeter. Kuluna kâfî olan Allâh, onu korumaya da, nîmetlendirmeye de kâdirdir.

Bâtınen bakıldığında, yirmi dokuzuncu âyette açıklandığı üzere, ism-i câmi' olan "Allâh" ismine sığınan kul iç birliğini ve selâmetini bulur; burada ise o birliğin doğal sonucu beyân edilir: Kifâyet, ya'nî yeterlilik.

Diğer isimler belirli bir tecellîyi ifâde eder: Rezzâk rızkı, Şâfî şifâyı, Hâdî hidâyeti verir. Ancak Allâh ismi bunların tümünü câmi' olduğundan, bu isme sığınan kul hiçbir husûsta eksik kalmaz. Tek tek isimlere yönelen, o ismin tecellîsini alır; Allâh'a yönelen ise bütün isimlerin tecellîsine mazhar olur.

Allâh'ın kifâyetini ve kendi varlığının Hakk'la kâim olduğunu idrâk eden kul, artık hiç kimseden korkmaz. Nitekim Talâk Sûresi 65/3'te "Ve men yetevekkel alallâhi fehuve hasbuh" (Kim Allâh'a tevekkül ederse O ona yeter) buyrularak aynı hakîkat farklı ifâdelerle te'yîd edilmektedir.

Âyette geçen "abd" (kul) tâbirinin bir diğer ma'nâsı husûsî kulluktur: Bunlar, Allâh'ın Zâtî tecellîsine mazhar olup O'nun hâlis kulları arasına giren kimselerdir. Bu husûsî kullarda tasarruf eden bizâtihî Hakk'tır; O Samed olduğundan, tasarruf ettiği kulda hiçbir eksiklik kalmaz. İşte "Allâh kuluna kâfîdir" ifâdesinin bir hakîkati de budur.

"Ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî" (Seni, O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar): Zâhiren bu âyet, müşriklerin Hz. Peygamber'i (s.a.v.) putlarıyla ve tanrılarıyla korkutmalarına karşı Allâh'ın ona kâfi olduğu bildirilmektedir. Bâtınen ise, âlemde "min dûnihî" (O'nun dışında) diye târif edilebilecek müstakil bir varlık olmadığından, korkulacak bir varlığın da bulunmadığını beyân etmektedir.

"Ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâdin" (Allâh, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur): Bu ifâde yirmi üçüncü âyette de aynen geçmişti; oradaki tahlilde "Allâh'ın saptırması"nın kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdın gereği olduğu açıklanmıştı. Kaderin ve "nâsiyeden tutma"nın sırrına eren kişi; her şeyin Allâh'ın kudret elinde olduğunu, O'nun izni olmadan yaprağın bile kıpırdamayacağını idrâk eder. Bu yüzden O'ndan gayrısından korkmaz. "Allâh kuluna kâfidir" hakîkatinin özü budur.

-------------------

# Âyet 37

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّؕ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِعَزٖيزٍ ذِي انْتِقَامٍ

(39-37) Ve men yehdillâhu fe mâ lehu min mudıllin, e leysallâhu bi azîzin zî'ntikâm.

(39-37) Allâh, kime hidâyet verirse artık onu saptıracak da yoktur. Allâh, Azîz ve intikâm sâhibi değil midir?

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Âyet, bir öncekiyle birlikte okunmalıdır. Otuz altıncı âyette "Ve men yudlili'llâhu fe mâ lehu min hâd" (Allâh kimi saptırırsa onu hidâyete erdirecek yoktur) buyrulmuştu. Burada ise bunun mukâbili beyân edilmektedir: "Ve men yehdillâhu fe mâ lehu min mudıllin" (Allâh kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak yoktur). Fâtır Sûresi 35/8'de bu iki hakîkat şöyle özetlenir: "Fe innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî men yeşâ" (Şüphesiz Allâh dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirir).

"Ve men yehdillâhu" (Allâh, kime hidâyet verirse): Zâhirî ma'nâda, Allâh'ın hidâyet vermesi, kulun doğru yola girme irâdesini göstermesi üzerine ona bu yolu kolaylaştırması ve gönlünü îmâna açmasıdır. 

Bâtınen ise, on dokuz, yirmi üç ve otuz altıncı âyetlerin tefsîrlerinde geniş olarak îzâh edildiği üzere, Cenâb-ı Hakk kulunun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdı ne ise onu o şekilde halk eder; kimseye özünde olmayan bir şeyi cebren vermez.

Bu sebeple hidâyet, kişiye dışarıdan dayatılan bir şey değil, kulun derûnunda olan "Hâdî" ismine dönük kâbiliyetin ilâhî tecellîyle açığa çıkmasıdır. "Men yehdillâh" ifâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın o kula ezeldeki hakîkatinin kendisinden lisân-ı hâl ile talep ettiği şeyi ihsân etmesinden başka bir şey değildir.

Hidâyet denildiğinde çoğu zaman yalnızca Hâdî isminin tecellîsi düşünülür, oysa her esmânın kendine âit bir hidâyeti vardır. Mudill'in dalâlete düşürmesi, Kahhâr'ın kahretmesi, Cebbâr'ın cebretmesi bu esmâların hidâyetidir; ya'nî o esmânın hükmünün icrâsıdır. İşte her varlık, hangi esmânın te'sîri altında ise (Rabb-i Hâss'ı ya'nî onu terbiye eden husûsî ism-i ilâhî hangisi ise) o esmânın hidâyeti ve sırât-ı müstakîmi üzeredir. 

Ancak bu, dalâletin "makbul" olduğu anlamına gelmez. Her esmânın hükmü kendi mertebesinde hak olmakla birlikte, emr-i teklîfî bakımından kul Hâdî'nin yoluna dâvet edilmekte ve Mudill'in yolundan sakındırılmaktadır. Emr-i irâdî (Allâh'ın kevnî irâdesiyle her şeyi takdîr etmesi) ile emr-i teklîfî (kulun îmân ve ibâdetle mükellef tutulması) birbirini nakzetmez, birbirini tamamlar. Nitekim yedinci âyetin yorumunda, "O, kullarının küfrüne râzı olmaz" ifâdesiyle bu konu açıklanmıştı.

"Allâh'ın hidâyet etmesi" ifâdesi, bir başka yönden, kişinin zıt esmâların te'sîrinden ve çatışmasından kurtularak "Allâh" İsm-i Câmî'sinin ve Tevhîd-i Zât'ın yoluna girmesidir.

"Fe mâ lehu min mudıllin" (Artık onu saptıracak yoktur): Vücûd tektir ve Hakk'ın vücûdudur. Bu sebeple, Hakk'tan gayri müstakil bir fâil yoktur. Öyle olunca, gerçek ma'nâda bir saptırıcı dahi yoktur. Şeytân bile Hakk'ın Mudill isminin mazharıdır ve ancak O'nun izin verdiği kadar te'sîr edebilir. Nitekim İbrâhîm Sûresi 14/22'de şeytânın kendisi i'tirâf eder: "Ve mâ kâne liye aleyküm min sultânin" (Benim sizin üzerinizde hiçbir sultânım (gücüm) yoktu).

"E leysallâhu bi azîzin zîntikâm" (Allâh, Azîz ve intikâm sahibi değil midir?): "E leyse" (değil midir?) sorusu, cevâbı kendi içinde taşır; sorulan aslında bildirilmektedir. Bu soru, muhâtabı tasdîke zorlar ve inkâra yer bırakmaz.

"Azîz" esmâsı, "mutlak güç ve izzet sâhibi, mutlak gâlip" ma'nâsındadır. Âyet özelinde bu isim, bir önceki cümleyi te'yîd eder: Allâh kimi hidâyete erdirmişse hiçbir kuvvet O'nun bu hükmünü bozamaz, çünkü O izzet ve galebe sâhibidir.

"Zintikâm" kelime anlamı olarak "intikâm sâhibi" demektir. Allâh'ın intikâmı beşerî intikâmdan mâhiyet olarak farklıdır. Onda öfke ve hırs yoktur; Hakk'ın fiili hikmettir. Onda haksızlık yoktur; herkes ancak kendi fiilinin karşılığını görür. Nihâî gâyesi ise yıkım değil terbiyedir.

Allâh'ın intikâmı, zâlimlere ve emrine karşı gelen kimselere, sünnetullâhın (Allâh'ın kâinattaki değişmez kanunlarının) gereği olarak yaptıkları fiillerin karşılığı olan netîceyi yaşatmasıdır. Şûrâ Sûresi 42/40'de bu ilâhî kânûna işâret edilmiştir: "Ve cezâu seyyietin seyyietun misluhâ" (Kötülüğün cezâsı, onun misli bir kötülüktür). Bu, adâletin ta kendisidir.

Hakk'ın Müntakim ismi de netîcede Rubûbiyyet dâiresinde tecellî eder; cezâ bile kulun terbiyesine hizmet eder. Otuz beşinci âyetteki "tekfîr" (günâhların örtülmesi) rahmetin zâhir yüzü ise, buradaki "intikâm" rahmetin bâtın yüzüdür: Birincisi lutufla örter, ikincisi adâletle terbiye eder.

-------------------

# Âyet 38

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُؕ قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِيَ اللّٰهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهٖٓ اَوْ اَرَادَنٖي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهٖؕ قُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُؕ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ

(39-38) Ve lein seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunnallâh, kul e fe raeytum mâ ted'ûne min dûnillâhi in erâdeniyallâhu bi durrin hel hunne kâşifâtu durrihî ev erâdenî bi rahmetin hel hunne mumsikâtu rahmetih, kul hasbiyallâh, aleyhi yetevekkelul mutevekkilûn.

(39-38) Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim halk etti?" diye sorsan, mutlaka "Allâh" derler. De ki: "Öyleyse bana söyleyin, Allâh'ı bırakıp da taptıklarınız, eğer Allâh bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilese, O'nun rahmetini engelleyebilirler mi?" De ki: "Allâh bana yeter. Tevekkül edenler, ancak O'na tevekkül ederler."

-------------------

Bu âyet Zât mertebesinden Risâlet mertebesine yönelik bir hitâptır.

Önceki âyette Allâh'ın izzet ve kudret sâhibi olduğu beyân edilmişti. Bu âyet, o kudreti ağızlarıyla ikrâr ettikleri hâlde fiilen başkalarına yönelenlerin çelişkisini gözler önüne serer.

"Ve lein seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunnallâh" (Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim halk etti?" diye sorsan, mutlaka "Allâh" derler): Burada Allâh'ın gökleri ve yerleri halk ettiğini kabul etmekle birlikte Resûlü ve vahyi reddeden kimselerden bahsedilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm bu çelişkiye birçok yerde dikkat çeker (Ankebût 29/61-63, Lokmân 31/25, Zuhruf 43/9); müşrikler Allâh'ın Hâlık olduğunu ikrâr ettikleri hâlde, ibâdeti O'ndan başkasına yöneltirler. 

Bu kimseler, Allâh'ı yeryüzündeki işleyişe karışmayan ötelerde (salt tenzîhte) bir varlık olarak vehmeder. Onlara göre Hakk, âlemden bütünüyle münezzeh, mahlûkattan mutlak sûrette ayrı ve uzaktır. Oysa Allâh hem Zât-ı Mutlak olarak mutlak tenzîhtedir hem de Zât-ı Mukayyed olarak her mevcûdda zâhirdir. Bu âlem O'nun zuhûr ve tecellîlerinden ibârettir; kuluna "şah damarından daha yakındır" (Kâf 50/16).

İşte bu uzaklık vehmi sebebiyle, Allâh'ın birtakım tecellîlerini O'ndan bağımsız güçler sanarak onlara yönelirler. Düştükleri hata, Hakk'ı o tecellîlerle sınırlamış olmalarıdır. Otuz ikinci âyetin yorumunda açıklandığı üzere, tenzîhi teşbîhe fedâ etmek de teşbîhi tenzîhe fedâ etmek de hakîkati eksik beyân etmektir.

Daha açık bir ifâdeyle, müşriklerin problemi, Allâh'ın "Hâlık" olduğunu kabûl ettikleri hâlde O'nun "Rabb" ve "Müdebbir" olduğunu inkâr etmektir. Onlar, "Allâh âlemleri halk ettikten sonra bir kenara çekildi; işleri putlar, sebepler yürütüyor" türünden anlayışına düşmüşlerdir. Oysa Allâh hem Hâlık'tır hem Rabb'dır, O her ân kullarıyla berâberdir. 

Peygamberler müşriklere gelip de bu hakîkati bildirseler de, kendi inançlarıyla kayıtlanmış olduklarından, onların dâvetini reddederler. 

Enfüsî yönden bu âyet şuna işâret eder: Allâh'ı Hâlık olarak dil ile ikrâr etmek, kalbî ma'nâda bir mârifet değildir. Îmân kalbe indirilmedikçe ve müşâhedeye dönüşmedikçe, kulda mâsivâya teveccüh ve mahlûka iltifat devam eder. Zîrâ lisânın ikrârı başka, kalbin tasdîki başkadır.

"Kul e fe raeytum mâ ted'ûne min dûnillâhi " (De ki: "O hâlde Allâh'tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü?"): "Ted'ûne" kelimesi "çağırıyorsunuz, yalvarıyorsunuz, ibâdet ediyorsunuz" anlamlarına gelir. Zâhiren, Allâh'tan başka ilâh edindikleri putları ve tâğûtları ifâde eder. Bâtınen ise kulun Hakk'tan gayrı olarak görüp yöneldiği her şeyi kapsar. Bu yöneldikleri tecellîler perde olup onları Hakk'tan uzaklaştırır. Hz. Resûlullâh (s.a.v.) onları bu sahte ilâhları terk ederek hidâyet yoluna girmeye, "yalnızca Allâh'a kulluk edip yalnızca O'ndan yardım dilemeye" (Fâtiha 1/5) dâvet etmiştir. 

"İn erâdeniyallâhu bi durrin hel hunne kâşifâtu durrihî ev erâdenî bi rahmetin hel hunne mumsikâtu rahmetih" ("Eğer Allâh bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilese, O'nun rahmetini engelleyebilirler mi?"): Bu varlıkların kendilerine âit bir güçleri yoktur; ne Allâh'ın vereceği zararı giderebilir, ne de rahmetini engelleyebilirler. 

Kâinatta yegâne "Fâil" Allâh'tır (Lâ fâile illallâh). Ateşin yakması, ilacın iyileştirmesi kendi zâtlarından değil, Hakk'ın o sebepler perdesi arkasındaki fiilindendir. O sebeplerin sebebidir. Celâl ve Cemâl'in kaynağı O'dur; zarar veren (ed-Dârr) de fayda veren (en-Nâfi) de ancak O'dur.

"Kul hasbiyallâh " (De ki: "Allâh bana yeter"): Otuz altıncı âyette "Allâh kuluna kâfi değil midir?" diye sormuştu. Bu bölümde Hz. Resûlullâh'ın dilinden bu sorunun cevâbı "hasbiyâllah" (Allâh bana yeter) ya'nî "elbette kâfidir" şeklinde veriliyor.

Bu ifâde, âyetin baş kısmıyla toplu olarak ele alındığında, "Allâh'tan başka hakîkî ma'nâda bir mevcûd ya da fâil yoktur, dolayısıyla O'ndan başka mabûd ve ilâh da yoktur, olmayan bir şeye ihtiyaç duymak da muhâldir" anlamına gelir. O hâlde "Hasbiyallâh", yalnızca bir tevekkül ifâdesi değil, aynı zamanda bir tevhîd beyânıdır.

"Aleyhi yetevekkelul mutevekkilûn" ("Tevekkül edenler, ancak O'na tevekkül ederler"): Âyetin ön kısmındaki ifâdelerin tabiî netîcesi, Allâh'a tevekkül etmek, her işinde O'na güvenmek, kendi vehmî varlığını aradan çıkararak O'nu kendine vekîl edinmektir: "Lâ ilâhe illâ huve fettehızhu vekîlâ" (O'ndan başka ilâh yoktur! O halde O'nu vekîl edin!) (Müzzemmil 73/9).

Ancak tevekkül, sebepleri tamamen terk etmek ve tembellik etmek ma'nâsına gelmez. Tevekkül, sebepleri var edenin O olduğunu bilmek, ancak O'nun koyduğu düzen içinde sebeplere de riâyet etmektir. Hz. Peygamber'in bir bedeviye verdiği "Deveni bağla, sonra Allâh'a tevekkül et" emri (Tirmizî, Sıfâtü'l-Kıyâme, 60), sebebe tevessül etmenin, tevekküle mânî olmadığını, bilâkis tevekkülün bir parçası olduğunu gösterir.

Sebepleri terk etmek, Hakk'ın koyduğu düzeni reddetmektir; sebeplere takılıp kalmak ise Hakk'ı unutmaktır. Her ikisi de tevhîdden sapmadır. Hâcegân geleneğinin "dest ber kâr, dil ber yâr" (el işte, gönül yârde) düstûru, bu dengenin vecîz ifâdesidir. "Hasbiyallâh" diyen kul, sebeplere riâyet ederek kulluk vazîfesini yerine getirir, ancak netîceyi yalnızca Hakk'a havâle eder.

-------------------

# Âyet 39

قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ

(39-39) Kul yâ kavmi'melû alâ mekânetikum innî âmilun, fe sevfe ta'lemûn.

(39-39) De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın; şüphesiz ben de yapıyorum. Yakında bileceksiniz."

-------------------

Bir önceki âyetin devâmı olan bu âyet, Zât mertebesinden Risâlet mertebesine hitâp etmektedir. 

Önceki âyette Resûlullâh (s.a.v.) "Hasbiyallâh" demişti; burada ise bu ilâhî güvenceyle donanmış olarak inkârcılara seslenir ve onlara meydan okur.

"Amelû alâ mekânetikum" (Elinizden geleni yapın): "Mekânet" kelimesi zâhiren " makâm, kapasite ve güç" anlamlarına gelir. Zâhir tefsîr geleneğinde "amelû alâ mekânetikum" ifâdesi, bir tehdit ve meydan okuma olarak anlaşılmıştır: "Bütün gücünüzle, elinizden geleni yapın; ben de yapıyorum; sonucu göreceksiniz." Benzer ifâdeler En'âm 6/135, Hûd 11/93 ve 11/121'de de geçmektedir. 

Bâtınen ise "mekânet" kelimesi, insânın a'yân-ı sâbitesine ve ezelî isti'dâdına işâret etmektedir. Otuz yedinci âyetin yorumunda îzâh edildiği üzere, her kul terbiyesi ve te'sîri altında bulunduğu ilâhî ismin dâiresinde amel eder. Kişinin ma'nevî makâmı ve mevkii, mazharı olduğu ismin kapasitesidir. Hâdî isminin mazharı hidâyet üzere, Mudill isminin mazharı dalâlet üzere iş yapar. Kimse kendi hakîkatinin dışına çıkamaz; ancak bu, cebir değildir. A'yân-ı sâbite mec'ûl (yapılmış, dayatılmış) olmadığından, kul kendi hakîkatinin gereğini yaşarken aslında kendi özünü izhâr etmektedir.

Nitekim hadîs-i şerîfte "Amel edin; çünkü herkese ne için halk edilmişse o kolaylaştırılır" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6605; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2647) buyrulmuştur. Bu, a'yân-ı sâbitedeki isti'dâdın amelle açığa çıkmasının Kur'ânî ve nebevî temelini oluşturur.

Bu hakîkati bildirmek için Cenâb-ı Hakk, Efendimiz'in diliyle inkârcı kavme şöyle seslenmektedir: "Ey kendi hakîkati üzere amel eden topluluk! Siz kendi şâkilenizin gereği neyse onu yapın. Küfrünüz ve düşmanlığınız, sizin mekânetinizdir. Sizin isti'dâdınızın iktizâsı budur." Bu hakîkati idrâk ve müşâhede eden ehlullâh düşmanına dahi kızmaz; çünkü bilir ki karşısındaki kişi, kendi şâkilesinin gereğini yaşamaktadır. Bu, tebliğ ve irşâd vazîfesini ortadan kaldırmaz; ancak ârifin bakışını öfkeden merhamete, muhâlefetten anlayışa çevirir.

"İnnî âmilun" (Şüphesiz ben de yapıyorum): Bâtınî ma'nâ şudur: "Siz kendi zulmânî mekânetinizden amel ediyorsunuz; bense nûrânî mekânetimden." Zîrâ Resûlullâh (s.a.v.), tek tek Rabb-i Hâss'ların dar dâiresine göre değil, bütün isimleri câmi' olan "Allâh" isminin genişliğine göre hareket eder. O'nun mekâneti, "Abduhû ve Resûluhû" makâmıdır. Onun fıtratı "tevhîd" ve "hidâyet" üzere amel etmektir.

Resûlullâh (s.a.v.) müşriklere şöyle seslenmektedir: "Sizin mekânetiniz tek bir ismin dâiresiyle sınırlıdır; benim Rabbim ise bütün isimlerin kaynağıdır. Sınırlı olanın Sınırsız'a galebe çalması muhâldir."

"Fe sevfe ta'lemûn" (Yakında bileceksiniz): Dünyâ hayâtı bir "ekim yeri", ahiret ise "hasat yeri"dir. "Dünyâ âhiretin tarlasıdır" sözü bu hakîkate işâret eder.

Yapılan amellerin içyüzü ve sonucu, perde kalktığında (ölüm veya kıyâmetle) net bir şekilde görülecektir. 

Dünyâdaki fiiller ve ameller birer "araz" (geçici nitelik) gibi görünse de, bunlar âhirette cisimleşmiş sûretler ve "cevher"ler (kalıcı hakîkatler) olarak kişinin karşısına çıkacaktır. Bu, yirmi dördüncü âyetin yorumunda "kişinin amellerini sûretlenmiş olarak bulması" şeklinde işâret edilen ve tasavvufta "tecessüd-i a'mâl" (amellerin cisimleşmesi) olarak bilinen hakîkattir. Dünyâda ameller ma'nevî ve soyut görünür; ancak âhirette her amel somut bir sûret kazanır. Meselâ sadaka nûr ve burhân olarak (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 223), zulüm ise zulumât olarak kişinin karşısına çıkar. Nitekim Âl-i İmrân 3/30'da buyrulur: "Yevme tecidu kullu nefsin mâ amilet min hayrin muhdaran ve mâ amilet min sû'" (O gün herkes yaptığı iyiliği ve kötülüğü hazır bulur).

İnsânların çoğu dünyâ hayâtında bir nevî uyku hâlindedir: "İnsânlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar." (Bu söz, hadîs-i şerîf olarak da nakledilmişse de çoğunlukla Hz. Ali'ye atfedilir.) Ölümle birlikte herkes dünyâda "elinden geleni yaparken" aslında neyi biriktirdiğini uyanınca anlayacaktır. O zaman, dünyâdaki amellerin hakîkî sûretleri (cennet bahçesi veya cehennem ateşi olarak) âşikâr olacaktır.

-------------------

# Âyet 40

مَنْ يَأْتٖيهِ عَذَابٌ يُخْزٖيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقٖيمٌ

(39-40) Men ye'tîhi azâbun yuhzîhi ve yehıllu aleyhi azâbun mukîm.

(39-40) "Kime kendisini rezîl edecek bir azap gelecek ve kimin üzerine kalıcı bir azap inecek!"

-------------------

Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır; hitâb doğrudan Resûlullâh'a (s.a.v.) yöneliktir ve "kul" (de ki) emrinin devâmı olarak inkârcıların âkıbetini beyân eder.

Âyet iki tür azâbı birbirinden ayırır: "azâbun yuhzîhi" (rezîl edici azap) ve "azâbun mukîm" (kalıcı azâb). 

"Azâbun yuhzîhi" (rezîl edici azap): Zâhirî tefsîrlerde "yuhzîhi" (onu rezîl eden) ifâdesi, dünyâda mağlûbiyet, esâret ve itibâr kaybı; âhirette ise mahşer gününde herkesin huzurunda rüsvâ olma şeklinde anlaşılmıştır. 

Bedir'de müşriklerin uğradığı ağır mağlûbiyet, bu hızyın dünyâdaki ilk numûnesidir. Ancak, bu hızy, yalnızca dünyevî mağlûbiyetle sınırlı değildir. Kulun dünyâdayken nefsinin hevâsına uyarak işlediği kötü ameller, "sırların ortaya döküleceği mahşer gününde" (Târık 86/9) herkesin önünde âşikar olur. Kul, gizlediğini zannettiği kötü amellerini birden karşısında gördünce rezîl olur, hor ve zelîl bir hâlde kendinden utanır, pişmanlık ve hüsrân içinde azap çeker.

"Hızy" kelimesi yirmi altıncı âyette "dünyâ hayâtında rezîlliği tattırdı" şeklinde geçmişti. Bu rezîllik, âhirettekinin bir numûnesidir; âhiretteki ise kat kat şiddetlidir.

"Yehıllu aleyhi" (üzerine yerleşecek): "Yehıllu" fiili "h-l-l" (inmek, yerleşmek) kökündendir. Azâbın kişinin "üzerine hulûl etmesi", onun dışarıdan gelen ârızî bir musîbet değil, kişinin varlığına nüfûz eden kalıcı bir hâl olduğunu gösterir. Bu, otuz ikinci âyetteki "mesvâ" (kalıcı yurt) kavramıyla örtüşür: Kul azâba gitmez, azâb kula gelip yerleşir.

 "Azâbun mukîm" (kalıcı azap): Zâhiren ebedî olarak cehennem ateşinde kalmaktır. Bâtınen Hakk'tan uzak (bu'd) ve perdeli (hicâb) olma hâlinin dâimî hâle gelmesi ve kulun Ru'yetullâh'tan mahrûm kalmasıdır; on üçüncü âyetin yorumunda Mutaffifîn 83/15 ile temellendirilen bu hakîkat, azâbın özünün hicâb olduğunu gösterir. Azâbın kalıcı olması, kişinin a'yân-ı sâbitesindeki inkâr ve gaflet isti'dâdının bir sonucudur.

Cehennem ehlinin azâbı, onların Hakk'ın Celâl esmâsına mazhar olmalarıdır ; bu tecellî onlarda "mukîm" (kalıcı) olarak yerleşmiştir. Cennet ehli Cemâl tecellîsindedir. Her iki grup da kendi hakîkatlerinin gereğini yaşamaktadır. 

Birinci azap "yuhzîhi" (onu rezîl eder) fiiliyle, ikincisi "mukîm" (kalıcı) sıfâtıyla ifâde edilmiştir. Birincisi geçici bir tecrübedir; kul rezîl olur ama bu tecrübe dünyâda onu gafletten uyandırabilir. İkincisi ise kalıcı bir hâldir; perde sâbitleşmiştir. Dünyâdaki hızy bir uyarı, âhiretteki mukîm azap ise o uyarının dikkate alınmamasının netîcesidir.

İbnü'l-Arabî Hazretleri, Fusûsu'l-Hikem'in Hûd Fassı'nda, kâfirler için cehennem azâbının mâhiyeti hakkında şu inceliğe dikkat çekmiştir: 

"Mukîm" kelimesi mekânda kalıcılıktır. Cehennem ehli o mekânda ebedî olarak kalacaktır; ancak çekecekleri azap ebedî olarak elem verici biçimde devam etmez. "Azâb" kelimesi, aynı kökten gelen "uzûbet" (tatlılık) ile ilişkilidir. Cezâlarını çektikten ve belirli bir süre geçtikten sonra cehennem ehlinin mizâçları ateşe uyum sağlar. Artık ateş, onlar için balığın sudaki hâli gibi doğal bir ortam hâline gelir; acı biter, yerini o ortamdan alınan bir tür hazza bırakır. Bu, ilâhî rahmetin bir tecellîsidir.

Bu yorumun temeli, otuz beşinci âyetin yorumunda da zikredilen "Şüphesiz rahmetim gazâbımı geçmiştir" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 7404; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2751) hadîs-i kudsîsidir.

Ve A'râf Sûresi 7/156'daki şu ifâdedir: "Ve rahmetî vesi'at kulle şey'" (Rahmetim her şeyi kuşatmıştır). İbnü'l-Arabî Hazretleri'nin bu âyetten çıkardığı netîce açıktır: Rahmet her şeyi kuşatmıştır; cehennem de "şey"lerdendir; o hâlde rahmet cehennemi de kuşatmıştır.

-------------------

# Âyet 41

اِنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ۟

(39-41) İnnâ enzelnâ aleykel kitâbe lin nâsi bil hakk, fe men ihtedâ fe li nefsih, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve mâ ente aleyhim bi vekîl.

(39-41) Şüphesiz Biz bu Kitâb'ı sana, insânlar için Hakk olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde bir vekîl değilsin.

-------------------

Bu âyet-i kerîme Zât mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette inkârcıların âkıbeti beyân edilmişti. Bu âyet, o âkıbetin hüccetini kurar: Kitâb Hakk olarak indirilmiştir; artık hidâyet de dalâlet de kulun kendi hesâbınadır.

"İnnâ enzelnâ" (Muhakkak ki Biz, Kitâb'ı sana Biz indirdik): "İnzâl" ve "Kitâb" kelimelerinin ma'nâları birinci âyetin yorumunda geniş olarak işlenmişti.

"Aleyke" ifâdesindeki "ke" (sen) zamîri dört mertebede okunabilir: Ulûhiyyet mertebesinde bu "sen", Hakîkat-i Muhammediyye'dir. Risâlet mertebesinde Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. Velâyet mertebesinde Efendimiz'in (s.a.v.) ma'nevî evlâtları olan ehlullâhtır. Abdiyyet mertebesinde ise Kur'ân'ı okuyup idrâk eden herkestir. Kitâb, her mertebedeki muhâtaba kendi seviyesinde hitâp etmektedir. 

"Linnâsi" (İnsânlar için): Kitâb meleklere veya diğer mahlûkâta değil, husûsen insâna indirilmiştir. İnsânın bu husûsî muhâtaplığı, câmîiyyetinden kaynaklanır. Melekler "Subbûh", "Kuddûs" gibi belirli isimlerin mazharıdır. İnsân ise bütün esmâ-i ilâhiyyeyi bünyesinde taşıyacak genişlikte halk edilmiş ve bu özelliği sebebiyle "halîfe" kılınmıştır. Kitâb'ın dört mertebesini (zâhirini, bâtınını, haddini ve matlâını) idrâk edebilecek yegâne varlık odur.

Bu hakîkat, Ahzâb Sûresi 33/72'de şöyle bildirilir: "İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân" (Şüphesiz biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklîf ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler. Onu insân yüklendi.) Burada "insân" kelimesi iki farklı yönden ele alınabilir: 

Birincisi, daha henüz kendindeki ilâhî hakîkatlerin farkına varmamış olmasına rağmen buna isti'dâdı olan "insân namzetleri"dir. Kitâb, bu kimselere kendi özlerindeki ve âlemdeki Hakk'ı tanımaları, benlik vehminden kurtularak hakîkate ermeleri için bir hidâyet rehberidir. Bakara Sûresi 2/2'de bu hakîkat şöyle ifâde edilir: "Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh, huden lil muttekîn" (İşte o Kitap; onda şüphe yoktur, muttakîler için hidâyettir).

İkincisi, kendi beşerî kimliğinden soyunarak Hakk'ta fânî olmuş ve ilâhî varlığıyla yeniden bir kimlik kazanmış, Kur'ân-ı Nâtık olan İnsân-ı Kâmiller'dir. Kitâb'ı gerçek ma'nâsıyla ancak bunlar okuyabilir.

"Bil hakk" (Hakk ile/olarak): Zâhiren bu ifâde, okuduğumuz Kur'ân'ın içindeki bilgilerin bâtıl ve hayâlî değil, mutlak gerçek olduğu şeklinde anlaşılır. Bâtınî yorumu ise daha derin bir hakîkate işâret eder: 

Kâinattaki tüm mevcûdâtın zâhiri ve dışı "halk"; bâtını, içi/özü ise "Hakk"tır. Bu hakîkat Hicr Sûresi 15/85'de açıkça bildirilir: "Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakk" (Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri ancak Hakk ile (Hakk olarak) halk ettik). Âyette geçen "Hakk olarak indirdik" ifâdesi, "bu indirilen Hakk'ın ta kendisidir, Zâtî zuhûrudur" demektir. 

Birinci âyetin yorumunda belirtildiği üzere, "indirilen Kitâb" ifâdesi üç Zâtî tecellîye işâret eder: Mushaf-ı Şerîf, kâinât kitâbı ve bu ikisini kendi varlığında cem' eden İnsân-ı Kâmil. İşte "bil Hakk" ifâdesi, bu üç kitâbın da Hakk'ın varlığından ibâret olduğunu beyân eder.

"Fe men ihtedâ fe li nefsih, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ" (Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur): "Li nefsih" (kendi lehine) demek, kişinin kendi özüne kavuşması; "aleyhâ" (kendi aleyhine) demek, kendi özünden uzaklaşmasıdır. On beşinci âyetteki "husrân" (kendi özünü kaybetme) temasının buradaki yansımasıdır.

"Ve mâ ente aleyhim bi vekîl" (Sen onların üzerinde bir vekîl değilsin): Hz. Peygamber'in (s.a.v.) görevi yalnızca tebliğde bulunmak, müjdelemek (beşîr) ve uyarmaktır (nezîr). Nitekim Gâşiye Sûresi 88/21-22'de "Fe zekkir, innemâ ente müzekkir, leste aleyhim bi musaytır" (Hatırlat! Sen ancak hatırlatıcısın, onların üzerinde zorlayıcı değilsin) buyrularak aynı hakîkat pekiştirilir. Ra'd Sûresi 13/40'taki "Sana düşen sadece tebliğdir; hesap görmek ise Bize âittir" ifâdesi de görev ve sorumluluk ayrımını net olarak çizer.

Otuz yedinci âyetin yorumunda geniş olarak îzâh edildiği gibi, herkes kendi özündeki isti'dâdı (a'yân-ı sâbitesi) ve Rabb-i Hâss'ı yönünde dünyâda bir yol tutar. Hidâyet bulan Hâdî, sapan ise Mudill isminin mazharıdır. Peygamber dahi olsa hiç kimse kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdına müdâhale edemez, ona hidâyet yolunu zorla kabul ettiremez, ancak tebliğ ve dâvet yoluyla kulun kendi özündeki hidâyet isti'dâdını uyandırabilir. Bu ilke, sâlikin seyr ü sülûkünde mürşid-mürîd ilişkisinde de geçerlidir.

-------------------

# Âyet 42

اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ ح۪ينَ مَوْتِهَا وَالَّت۪ي لَمْ تَمُتْ ف۪ي مَنَامِهَاۚ فَيُمْسِكُ الَّت۪ي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

(39-42) Allâhu yeteveffel enfuse hîne mevtihâ velletî lem temut fî menâmihâ, fe yumsikulletî kadâ aleyhel mevte ve yursilul uhrâ ilâ ecelin musemmâ, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn.

(39-42) Allâh, ölüm anında nefsleri alır; ölmeyenlerinkini ise uykularında alır. Sonra hakkında ölüm hükmü verdiklerini tutar, diğerlerini ise belli bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Âyet, Allâh'ın uyku ve ölüm anında nefsleri (canları) kabzetmesini ve eceli gelenleri tutup, gelmeyenleri belirli bir vakte kadar geri göndermesini ifâde eder. 

"Allâhu yeteveffel" (Allâh alır): "Teveffî" kelimesi "bir şeyi tam ve eksiksiz olarak geri almak" demektir. Bu, nefsin bedenden ayrılmasının onu eksiltmediğine, bilâkis aslî bütünlüğüne iâde ettiğine işâret eder.

Kur'ân-ı Kerîm'de "vefât ettirme" fiili zâhiren üç farklı fâile isnâd edilmiştir:

"Teveffethu rusulunâ" (Onu elçilerimiz vefât ettirir) (En'âm 6/61).

"Yeteveffâkum meleku'l mevt" (Sizi ölüm meleği vefât ettirir) (Secde 32/11).

"Allâhu yeteveffel enfuse" (Allâh nefsleri vefât ettirir) (Zümer 39/42).

Bu üç ifâde birbirine zıt değil, aynı hakîkatin farklı mertebelerden beyânıdır: "Lâ fâile illallâh" (Allâh'tan başka hakîkî fâil yoktur). Ne resûllerin ne de ölüm meleğinin kendilerine âit müstakil bir varlığı ve kudreti vardır; onlardan fiilini işleyen ve tasarrufta bulunan Hakk'ın ta kendisidir. Resûller ve melekler, bu ilâhî fiilin zuhûr vesîleleri ve perdeleridir. Farklı fâillerin belirtilmesi aynı fiilin farklı mertebelerden îzâhıdır.

"Enfuse hîne mevtihâ velletî lem temut fî menâmihâ" (Ölüm anında nefsleri alır; ölmeyenlerinkini ise uykularında alır): Her iki hâlde de nefsin bedendeki tasarrufu kesilir, zâhirî duyular devre dışı kalır ve nefs başka bir âleme intikâl eder. Aradaki fark şudur: Uykuda bu intikâl geçicidir; nefs, berzâh ve misâl âlemine kısa bir geçiş yapar ve bedene geri döner. Ölümde ise bu intikâl kalıcıdır; nefs berzaha nakledilir ve bedenle irtibâtı tamamen sona erer. Bu yüzden uykuya "mevt-i asgar" (küçük ölüm) denmiştir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte "uyku ölümün kardeşidir" buyrulur (Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, hadîs no. 911). Ancak ölüm, hayâtın yok olması değil, nefsin bedenden "azledilmesi" ve başka bir makâma nakledilmesidir. Ancak ölüm, hayâtın yok olması değil, nefsin bedenden "azledilmesi" ve başka bir yere (berzaha) nakledilmesidir. 

Berzah, yalnızca ölümden sonra girilen bir mekân değil, aynı zamanda iki hakîkat arasındaki her geçiş noktasıdır. Uyku berzahı, şehâdet âlemi ile misâl âlemi arasında; ölüm berzahı ise dünyâ ile âhiret arasındadır. Sâlikin seyr ü sülûkteki her mertebe geçişi de bir nevi berzahtır.

"Fe yumsikulletî kadâ aleyhel mevte ve yursilul uhrâ ilâ ecelin musemmâ" (Sonra hakkında ölüm hükmü verdiklerini tutar, diğerlerini ise belli bir süreye kadar salıverir): "Ecelin müsemmâ" kavramı beşinci âyetin yorumunda kozmik mertebede ele alınmıştı: Her tecellînin belirli bir süresi vardır ve bu süre a'yân-ı sâbite programına göre işler. Burada aynı ilke ferdî mertebeye tatbîk edilmektedir: Her nefsin bedendeki ikâmeti de husûsî bir ecel ile takdîr edilmiş olup, henüz eceli gelmemiş olan nefsler uykudan uyanarak şehâdet âlemine geri dönerler.

Bu, her gecenin sabahında yaşanan bir "ba's ba'de'l-mevt" (ölümden sonra diriliş) tatbîkâtıdır. Nasıl ki rüyâ âlemi berzâha tekâbül ediyorsa, uykudan uyanmak da mahşer günü kabirlerden kalkışa tekâbül eder. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) uykudan uyandığında bu âyetin tecellîsini ikrâr ederek şöyle duâ ederdi: "Cesedime âfiyet veren, rûhumu bana geri iâde eden ve bana kendisini zikretme izni veren Allâh'a hamdolsun" (Tirmizî, Daavât, 20). Yatarken de şöyle derdi: "Allâh'ım, Senin isminle ölür ve dirilirim" (Buhârî, Daavât, 7).

Otuz dokuzuncu âyette zikredilen "İnsânlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar" sözü burada tam karşılığını bulur: Dünyânın aslında bir rüyâ âlemi olduğuna, gerçek uyanışın ölümle veya "ölmeden önce ölmek"le gerçekleşeceğine işâret eder.

İbnü'l-Arabî Hazretlerine göre, dünyâ hayâtı da tâbir edilmesi gereken bir rüyâdır. Nasıl ki uyuyan kişi rüyâsında gördüklerini gerçek sanır ama uyanınca onların birer mîsal olduğunu anlar; ölümle uyanan kişi de dünyâ hayâtının hakîkatini öyle anlar. Nitekim Kâf Sûresi 50/22'de buyrulur: "Fe keşefnâ anke gıtâeke fe besarukel yevme hadîdun" (Senden perdeni kaldırdık; artık bugün gözün keskindir). Ölüm, bu keşfin ta kendisidir: Perdenin kalkması ve basîretin keskinleşmesi.

Bu dünyâ hayâtında gerçek uyanıklık, fiziksel gözün açık olması değil, gönül gözüyle baktığı her yerde Hakk'ın bir vechini müşâhede etmektir. Hakk'tan gâfil olan kimsenin uyanıklığı, hakîkatte uykudur.

"İnne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn" (Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır): Akıl sahipleri, uykudaki hâllerine bakarak, hayâtın bu fizik bedene bağlı olmadığını, o yatakta kıpırdamadan yatarken de mânen uzaklara gidebildiklerini, lezzet alıp azap çektiklerini fark eder, böylece uykunun ölüm sonrası yaşamın bir provası olduğunu idrâk eder.

Rûm Sûresi 30/23'te uykunun ibret alınacak bir "âyet" oluşu şöyle vurgulanır: "Ve min âyâtihî menâmukum bil leyli ven nehâri" (O'nun âyetlerinden biri de gece ve gündüz uyumanızdır). 

Her uyku ve uyanış, kulun ölüm ve diriliş hakîkatini kendi bedeninde her gün tecrübe etmesidir; ancak bu tecrübenin ibrete dönüşmesi, tefekkür ehline mahsûstur.

-------------------

# Âyet 43

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَؕ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَعْقِلُونَ

(39-43) Emittehazû min dûnillâhi şufe'â', kul e ve lev kânû lâ yemlikûne şey'en ve lâ ya'kılûn.

(39-43) Yoksa onlar Allâh'tan başka şefâatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar hiçbir şeye sahip olmasalar ve akıl erdiremeseler de mi?"

-------------------

Bu âyetin ilk bölümü bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. İkinci bölümde "kul" (de ki) emriyle Zât mertebesinden Risâlet mertebesine hitâp edilmektedir.

Önceki âyette nefslerin kabzı ve salıverilmesinin yalnızca Allâh'a âit olduğu beyân edilmişti. Ölüm ve hayât üzerinde tasarrufu olmayan varlıklardan şefâat ummak, bu hakîkati görmezden gelmektir.

"Min dûnillâhi" (Allâh'tan başka): Zâhiren "min dûnillâhi" ifâdesi, Allâh'tan başka ilâh edinilen putları, tâğûtları ve şirk unsurlarını ifâde eder. Bâtınen, bu âlemde Allâh'ın "dûn"ı (gayrı) müstakil bir varlık yoktur; otuz sekizinci âyette işlendiği üzere, bütün mevcûdât O'nun zuhûr ve tecellîlerinden ibârettir.

"Emittehazû şufe'â'" (Şefâatçiler mi edindiler?): "Şefâat" kelimesinin kökü (ş-f-t), "çift olmak, tek olana eşlik etmek" demektir. Birinin yanına eklenerek onun adına söz söylemek, araya girerek destek olmak ma'nâsında kullanılır.

Üçüncü ve otuz sekizinci âyetlerde işlendiği üzere, müşrikler gökleri ve yeri halk edenin Allâh olduğunu kabul etmekle birlikte Allâh'tan başka birtakım velîler (ilâhlar) edinmiş ve onlara kulluk ediyorlardı. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda, "Mâ na'buduhum illâ li yukarribûnâ ilallâhi zulfâ" (Bizi Allâh'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara ibâdet ediyoruz) cevâbını vermişlerdi. 

Bu edindikleri ilâhların Allâh katında bir mertebe ve tasarruf sâhibi olduklarını iddiâ ediyorlardı. Ancak bu iddiâları bir delîle dayanmayıp zann ve hevâ kaynaklıdır. Nitekim Necm Sûresi 53/28'de buyrulur: "Ve mâ lehum bihî min ilm, in yettebi'ûne ille'z-zanne" (Onların bu hususta bir bilgileri yoktur; sâdece zanna uyuyorlar). Yine Yûnus Sûresi 10/18'de buyrulur: "Ve ya'budûne min dûnillâhi mâ lâ yadurruhum ve lâ yenfe'uhum ve yekûlûne hâulâi şufe'âunâ indallâh" (Allâh'tan başka, kendilerine ne zarar ne fayda verebilecek şeylere ibâdet ediyorlar ve "Bunlar Allâh katında bizim şefâatçilerimizdir" diyorlar).

"Kul e ve lev kânû lâ yemlikûne şey'en" (De ki: "Onlar hiçbir şeye sâhip olmasalar): Onların şefâatçi edindikleri mahlûklar hakîkatte hiçbir şeye mâlik değildirler. Mülk ve melekût (tasarruf), mutlak ma'nâda yalnızca Allâh'a âittir. 

Mahlûkun mülkiyeti, mecâzî ve geçicidir; Hakk'ın o mahaldeki kendi zuhûr ve tecellîsine verdiği emânettir. Kendine âit varlığı olmayanın da bir başkasına verebilecek bir şeyi yoktur. 

Ancak şu kaydı düşmek gerekir: Kur'ân şefâati mutlak olarak reddetmez, Allâh'ın izni olmadan yapılan şefâati reddeder. On dokuzuncu âyetin yorumunda Âyetü'l-Kürsî çerçevesinde açıklandığı üzere, şefâat hem izn-i ilâhîye hem de kulun ehliyetine bağlıdır.

"Lâ ya'kılûn" (Akıl erdiremeseler de mi?): Şefâat, bir "bilme" ve "tanıma" işidir. Şefâat edecek olanın, şefâat edeceği kişinin hâlini ve Allâh'ın o kişi hakkındaki hükmünü bilmesi gerekir. Oysa putlar veya şuûrsuz varlıklar, ne kendilerini ne de başkalarını idrâk edebilirler.

Hakîkatte, aklın üç mertebesi vardır. Birincisi, ef'âl âleminde günlük işlerimizi görmeye yarayan "akl-ı cüz"dür. İkincisi, esmâ mertebesinde küllî hakîkatleri idrâk eden "akl-ı küll"dür. Üçüncüsü, sıfât ve Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinde olan ve diğer iki aklın da kaynağı olan "akl-ı evvel"dir. 

Âyette bahsedilen sahte şefâatçiler, akıl sâhibi varlıklar olsalar bile, akl-ı küll'e ulaşamamışlardır. Zâten oraya ulaşmış olsalardı, böyle bir iddiânın sâhibi olmaları mümkün olmazdı. Akl-ı küll'e ulaşan, bütün isimlerin tek bir Zât'tan sâdır olduğunu görür; artık o Zât'ın gayrından şefâat ummak, ona muhâldir.

-------------------

# Âyet 44

قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَمٖيعاًؕ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

(39-44) Kul lillâhiş şefâatu cemîâ, lehu mulkus semâvâti vel ard, summe ileyhi turceûn.

(39-44) De ki: "Bütün şefâat Allâh'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra ancak O'na döndürüleceksiniz."

-------------------

Bu âyet-i kerîme Zât mertebesinden Risâlet mertebesine hitâp etmektedir.

Bir önceki âyette sahte şefâatçilerin kişiye bir faydası olmadığı ortaya konmuştu. Burada ise, hakîkî şefâatin kime âit olduğu beyân edilmektedir.

"Kul lillâhiş şefâatu cemîâ" (De ki: "Bütün şefâat Allâh'ındır"): Şefâat, bir yönüyle, bir konuda hüküm verme ve o hükmü değiştirme yetkisini içerir. Bu yetki ise ancak mülkün gerçek sâhibi olan Allâh'a âittir.

Hakîkî şefâat, Allâh'ın bir isminin diğer bir isminin tecellîsini dengelemesidir. Meselâ; bir kul günâhın ağırlığı altındayken Müntakîm ismi cezâyı, Gafûr ismi ise bağışlamayı talep eder. Gafûr isminin devreye girerek Müntakîm'in hükmünü hafifletmesi, bâtınî ma'nâda şefâattir. Ancak her iki isim de İsm-i Câmi' olan Allâh'a âit olduğundan, bu şefâat dahi bütünüyle O'nundur.

Peygamberlerin ve evliyâullâhın şefâati de aynı hakîkatin bir başka mertebedeki zuhûrudur. Şefâat onların nefslerinden değil, Allâh'ın Rahmet isminin onlardaki tecellîsinden kaynaklanır. Onlar kendiliklerinden (min dûnillâh) değil, Allâh'ın izniyle (bi-iznillâh) ve O'nun Rahmetinin bir aynası olarak şefâat ederler.

"Cemîâ" kelimesi bu hakîkatin tasdîkidir. Zâhiren, şefâatin tamâmen Allâh'a âit olduğunu bildirir. Bâtınen ise daha derin bir sırra işâret eder: Şefâat izni veren (Hakk), şefâat eden (peygamber veya velî) ve şefâat edilen (kul), hakîkatte Hakk'ın farklı mertebelerdeki zuhûrlarıdır. Şefâat parçalanamaz bir bütündür; zîrâ o üçlünün aslı birdir.

"Lehu mulkus semâvâti vel ard" (Göklerin ve yerin mülkü O'nundur): Âyet, şefâatin yalnızca Allâh'a âit olmasının gerekçesini mülkle kurar: Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; şefâat ise mülkte tasarruf yetkisidir. Mülk kime âitse şefâat de ona âittir. 

"Summe ileyhi turceûn" (Sonra ancak O'na döndürüleceksiniz): Her şey Allâh'tan zuhûr eder ve yine Allâh'a ya'nî aslına döner. Bu hakîkatler, kavs-i nüzûl (iniş yayı: Hakk'tan halka doğru tenezzül) ve kavs-i urûc (çıkış yayı: halktan Hakk'a doğru rücû, mi'râc) olarak da ifâde edilir. Hakîkatte hiçbir şey O'ndan ayrılmamıştır; dolayısıyla rücû, mekânsal bir geri dönüş değil, gaflet perdesinin kalkması ve hakîkatin müşâhede edilmesidir.

Hakk'a rücû iki şekilde gerçekleşir. Birincisi, ızdırârî rücûdur; her mahlûk cismânî ölümle zorunlu olarak aslına döner. İkincisi, irâdî rücûdur; kul henüz hayâttayken gaflet ve vehim perdesini yırtarak hakîkati müşâhede eder ve Hakk'a döner. Seyr ü sülûkün gâyesi, ızdırârî rücûdan önce irâdî rücûu gerçekleştirmektir. (Bu husûs, otuzuncu âyetin yorumunda "mevt-i ızdırârî" ve "mevt-i irâdî" kavramlarıyla ele alınmıştı. Kırk dokuzuncu âyette de farklı yönleriyle îzâh edilecektir.)

-------------------

# Âyet 45

وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذٖينَ مِنْ دُونِهٖٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ

(39-45) Ve izâ zukirallâhu vahdehuşmeezzet kulûbullezîne lâ yu'minûne bil âhirah, ve izâ zukirellezîne min dûnihî izâ hum yestebşirûn.

(39-45) Allâh, tek olarak anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri daralır. Ama O'ndan başkaları anıldığı zaman, hemen yüzleri güler.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Önceki iki âyette müşriklerin sahte şefâatçiler edindikleri ve bütün şefâatin Allâh'a âit olduğu beyân edilmişti. Burada ise müşriklerin hâli tasvîr edilmektedir: Onlar vahdetten değil kesretten hoşnut olurlar, "Allâh" dendiğinde rahatsız olur, ancak putları ve ilâhları anıldığında ferahlayıp sevinirler.

"Ve izâ zukirallâhu vahdehu" (Allâh, tek olarak zikredildiğinde): "Zikr", "anmak" ve "hatırlamak" demektir. "Allâh'ın tek olarak zikredilmesi", gaflet uykusundan uyanıp vahdet şuuru ile kendine gelmektir. Bu, izâfî varlığın Hakk'ın varlığı karşısında hiçliğini idrâk etmek ve kesret anlayışını terk etmektir.

"İşmeezzet kulûbu" (kalpleri daralır): "İşmeezzet" kelimesi "tiksinerek büzüşmek" ma'nâsındadır. Bu, tasavvufta "kabz" (daralma ve sıkılma) hâlinin bir ifâdesidir. 

Yirmi üçüncü âyette mü'minlerin kalpleri Allâh'ın zikriyle "ürperir sonra yumuşar" denmişti; burada ise inkârcıların kalpleri "tiksinerek büzüşür" deniyor. Aynı zikir, kalpte birbirine zıt iki tepki üretir: Biri haşyet kaynaklı ürperme ardından sükûnet, diğeri nefretle kapanma.

Kendi nefslerinin hevâsını ilâh edinmiş ve her şeyin merkezine koymuş olan kimselere tevhîd hakîkati ağır ve sevimsiz gelir. Çünkü tevhîd bunu fedâ etmeyi, terk etmeyi, Hakk'ta fânî kılmayı gerektirir. Bu sebeple, kalpleri vahdet zikri ile daralır, kesret zikri ile genişler. Âriflerin hâli ise bunun tam tersidir: Onların kalpleri vahdet zikri ile genişler, kesrette oyalanınca daralır. 

Hadîs-i kudsî'de buyrulur: "Yere göğe sığmam, ancak mü'min kulumun kalbine sığarım" (Bu hadîsin senedi tartışmalıdır, ancak ma'nâsı ehl-i tasavvuf nezdinde yaygın kabul görmüştür). Kalp, fıtratı itibâriyle Hakk'ı alacak genişliktedir. Ama nefs kalbi ağyar ile doldurduğunda, vahdet hakîkatlerine yer kalmaz. Seyr ü sülûkün ilk adımı, gönlü ağyârdan tahliye etmektir; zîrâ dolu bir kaba yeni bir şey konulamaz.

"Lâ yu'minûne bil âhirah" (âhirete inanmayanların): "Âhiret", "âhir" ya'nî "son" kelimesinden türemiştir. Zâhiren ölüm sonrası hayâtı; bâtınen ise her şeyin nihâî hakîkatini ve aslına rücûunu ifâde eder. Âhirete inanmamak, yalnızca haşri inkâr etmek değil, görünenin ardındaki hakîkati reddetmektir. Kırk ikinci âyette işlendiği üzere, Allâh her gece uyku ile nefsleri alır ve sabah geri gönderir; bu, ölüm ve dirilişin günlük tatbîkâtıdır. Âhireti inkâr edenler, bu tecrübeyi her gece kendi bedenlerinde yaşadıkları hâlde ondaki ibreti göremezler.

"Ve izâ zukirellezîne min dûnihî izâ hum yestebşirûn" (Ama O'ndan başkaları anıldığı zaman, hemen yüzleri güler): Üçüncü ve otuz altıncı âyetlerin yorumunda ifâde edildiği gibi, "min dûnihî" (Allâh'tan gayrısı) diye müstakil bir varlık yoktur. Bütün mevcûdât, O'nun isim ve sıfâtlarının tecellîlerinden ibârettir.

Buradaki ifâde, o kimselerin nefslerinin hevâsına, hayâl ve vehim yoluyla oluşturdukları sahte dünyâlarına olan bağlılıklarını ve sevgilerini bildirmektedir. Kendilerine sevimli gelen bu hayâlî konular konuşulduğunda kendilerinde "bast" hâli oluşur, kalpleri genişler, hafifler ve neşelenirler.

Bu âyet-i kerîme kişinin kendi hâlini kontrol etmesi için bir ayna niteliğindedir. Eğer kişinin kalbi, sadece Hakk konuşulduğunda, araya hiçbir sebep, vâsıta, dünyâ menfaati sokulmadığında daralıyor; fakat dünyâ, siyâset, ticâret veya sebepler konuşulduğunda ferahlıyorsa, o henüz nefsâniyyetin kutrundan ve kesret yaşantısından kurtulamamıştır. Bu, her mü'minin kendisine tatbîk edebileceği bir ölçüdür.

Bu husûsta Müzzemmil Sûresi 73/8'de mü'mine verilen emir şöyledir: "Ve'zkuri'sme Rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ" (Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kesilerek O'na yönel). Hakîkî zikir, kalbin kesretten vahdete, ağyârdan Hakk'a dönmesidir.

-------------------

# Âyet 46

قُلِ اللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ اَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فٖي مَا كَانُوا فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ

(39-46) Kulillâhumme fâtıras semâvâti vel ardı âlimel gaybi veş şehâdeti ente tahkumu beyne ıbâdike fî mâ kânû fîhi yahtelifûn.

(39-46) De ki: "Ey gökleri ve yeri halk eden, gaybı ve görüneni bilen Allâh'ım! Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında sen hüküm vereceksin."

-------------------

Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır. 

"Kul" (De ki) emriyle Cenâb-ı Hakk, Habîbi'nin lisânından, kulların arasında çıkan ihtilâflara dâir nihâî hükmü kendisinin vereceğini ilân etmektedir.

Hz. Âişe (r.a.) vâlidemizin bildirdiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) teheccüd namazına kalktığında, tekbirin ardından salâtına bu âyetle, ya'nî: "Ey Cebrâil'in, Mikâil'in ve İsrâfil'in Rabbi, göklerin ve yerin Fâtır'ı olan, gaybı ve görüneni bilen Allâh'ım…" duâsıyla başlardı (Müslim, Müsâfirîn, 200; Ebû Dâvûd, Salât, 119; Tirmizî, Daavât, 32).

"Fâtıras semâvâti vel ardı" (Gökleri ve yeri açığa çıkaran): "Fâtır" kelimesi "yarmak, çatlatmak, ilk kez açığa çıkarmak" anlamına gelir. "Fâtır", bâzı meâllerdeki karşılığının aksine, "yoktan var etmek" veya "yaratmak" değildir. Hakîkat ve mârifet mertebesinde ne "mutlak yokluk" diye bir saha ne de "yaratma" diye bir fiil söz konusudur; zuhûr ve tecellî vardır. Burada bahsedilen, göklerin ve yerin Hakk'ın ilminde mevcûd olan hakîkatlerinin, bir fıtrat ve program dâhilinde "zuhûr sahasına" (şehâdet âlemine) çıkarılmasıdır. 

"Fıtrat" kelimesi de "Fâtır" ismiyle aynı kökten gelir; bir şeyin halkiyyet amacına uygun olarak yarılıp açığa çıkması demektir. En'âm Sûresi 6/95'te "İnnallâhe fâliku'l-habbi ve'n-nevâ" (Muhakkak ki Allâh, tâneyi ve çekirdeği çatlatandır) buyrularak aynı kök anlam somutlaştırılmıştır. Buğday tohumunun toprağı yarıp filizlenmesi gibi, varlıklar da ilmî programlarından fıtratları üzere açığa çıkar.

"Âlimel gaybi veş şehâdeti" (Gaybı ve görüneni bilensin): Âlemlerin zâhir ve bâtın olmak üzere iki yüzü vardır. Zâhir olana şehâdet âlemi, bâtın olana ise gayb âlemi denir. Ancak, Allâh için "gayb" kavramı geçersizdir; çünkü O'na her şey şehâdettir. Gayb, sâdece mahlûkât için söz konusudur. 

Allâh gaybı da şehâdeti de bilir: "Âlimü'l-gaybi ve'ş-şehâdeti" (gaybı ve görüneni bilen) (Haşr 59/22). "Ve mâ ya'zubu an Rabbike min miskâli zerretin fîl ardı ve lâ fîs semâi" (Ne yerde ne gökte zerre miktârı bir şey Rabbinden gizli kalmaz) (Yûnus 10/61).

O'nun bilmesi, mahlûkun bilmesi gibi dışarıdan alınan bir bilgi değildir. Gayb, O'nun Bâtın ismiyle tecellîsi; şehâdet ise Zâhir ismiyle tecellîsidir. "Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın" (Evvel de O'dur âhir de O, zâhir de O'dur Bâtın da O) (Hadîd 57/3). Bu sebeple, Hakk'ın gayb ve şehâdeti bilmesi, O'nun kendi Zât'ını, sıfâtlarını ve isimlerini bilmesi ma'nâsına gelir. Bilen de bilinen de O olunca, ilim ile ma'lûm arasında bir ayrılık kalmaz.

Bu hakîkatin enfüsî karşılığında, insânın şehâdet âlemi bedeni ve fiilleridir; gayb âlemi ise niyetleri, sırları ve a'yân-ı sâbitesidir. Allâh, kulun sadece dışını ya'nî amelini değil, o ameli hangi niyet ve hangi ilâhî program (şâkile; İsrâ 17/84) ile yaptığını da bilendir. Tevbe Sûresi 9/94'te bu hakîkat şöyle ifâde edilir: "İlâ âlimil gaybi veş şehâdeti fe yunebbiüküm bimâ küntüm ta'melûn" (Gaybı ve görüneni bilene döndürüleceksiniz; O size yaptıklarınızı haber verecektir).

"Ente tahkumu beyne ıbâdike fî mâ kânû fîhi yahtelifûn" (Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında sen hüküm vereceksin): Zâhiren bu ifâde, insânlar arasındaki inanç, amel ve mezhep farklılıklarının nihâî hükmünün Allâh'a bırakılmasını emreder. Müfessirler, buradaki "ihtilâf"ın hem tevhîd-şirk ayrılığını hem de dînî meselelerdeki görüş farklılıklarını kapsadığını belirtmişlerdir.

"Tahkumu" fiili "h-k-m" kökündendir; bu kökten hem "hüküm" (karar) hem "hikmet" (derin bilgi ve isâbet) gelir. Allâh'ın ihtilâfları çözmesi sâdece cezâî bir karar değil, hikmetle her şeyi aslî yerine koymasıdır. Bu, Hakîm isminin tecellîsidir.

Bâtınen, kullar arasındaki ayrılığın ve ihtilâfın sebebi zıt esmâların zuhûrları olmalarıdır. Hâdî isminin mazharı ile Mudill isminin mazharı, Mu'tî isminin mazharı ile Mâni' isminin mazharı arasında dünyâda ihtilâf kaçınılmazdır. Otuz birinci âyetin yorumunda geniş olarak işlendiği üzere, bu ihtilâfların nihâî çözümü Rabbu'l-erbâb'ın huzûrundadır.

-------------------

# Âyet 47

وَلَوْ اَنَّ لِلَّذٖينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْاَرْضِ جَمٖيعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهٖ مِنْ سُٓوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِؕ وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ

(39-47) Ve lev enne lillezîne zalemû mâ fil ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bihî min sûil azâbi yevmel kıyâmeh, ve bedâ lehum minallâhi mâ lem yekûnû yahtesibûn.

(39-47) Eğer yeryüzündeki her şey ve bir o kadarı da berâber o zulmedenlerin olsaydı, kıyâmet gününün kötü azabından kurtulmak için hepsini fidye verirlerdi. (O gün) Allâh'tan, hiç hesâba katmadıkları şeyler karşılarına çıkmıştır.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette nihâî hükmün Allâh'a âit olduğu beyân edilmişti. Bu âyet, o hükmün icrâ edildiği günün dehşetini gözler önüne serer. O gün, yeryüzünün tamamı fidye olarak sunulsa bile kabul edilmeyecektir.

"Li'llezîne zalemû" (O zâlimler): "Zulüm" kavramı yirmi dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı: Bir şeyi aslî yerine koymamak, nûru karanlıkla örtmek. Buradaki "zâlimler", Hakk'ın nûrunu kendi vehimleriyle örtmüş kimselerdir.

"Ve lev enne lillezîne zalemû mâ fil ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bihî min sûil azâbi yevmel kıyâmeh" (Eğer yeryüzündeki her şey ve bir o kadarı onların olsaydı, kıyâmet gününün kötü azabından kurtulmak için hepsini fidye verirlerdi): Âhirette bu kişiler, dünyâdaki tüm varlıklarını fidye olarak vermek isteseler de kabul edilmez. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi 3/91'de buyrulur: "Fe len yukbele min ehadihim mil'ul ardı zeheben velev iftedâ bih" (Onlardan birinin fidye olarak yeryüzü dolusu altın vermesi bile kabul edilmez). Mâide 5/36'da da aynı hakîkat pekiştirilir.

Dünyâda kazanılan mal ve mülk, rüyâda bulunan defîne gibidir; uyanıldığında elde hiçbir şey kalmaz. Kırk ikinci âyette işlendiği üzere, dünyâ hayâtı tâbir edilecek bir rüyâdır; rüyâda elde edilen defîne, uyanışın fidyesi olamaz. Kaldı ki, fidye vermek "mülkiyyet" gerektirir, oysa kişinin "benim" zannettiği her şey Hakk'ın mülküdür ve kendine âit olmayan bir mülkü fidye olarak teklîf etmek abesle iştigâldir. Nitekim daha önce (kırk üç ve kırk dördüncü âyetlerde) şefâat konusunda da aynı hakîkat ortaya konulmuştu: Kendine âit varlığı olmayanın başkasına verebilecek bir şeyi de yoktur.

Kırkıncı âyette "azâbun yuhzîhi" (rezîl edici azap) ve "azâbun mukîm" (kalıcı azap) kavramları geçmişti. Burada ise "sûi'l-azâb" (azâbın en kötüsü) ifâdesi geçmektedir. Bu, azâbın en şiddetli mertebesidir.

"Ve bedâ lehum minallâhi mâ lem yekûnû yahtesibûn"((O gün) Allâh'tan, hiç hesâba katmadıkları şeyler karşılarına çıkmıştır): Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, münhasıran inkârcılar hakkında yorumlanmıştır. Ancak işârî bakışla "mâ lem yekûnû yahtesibûn" ifâdesinin kapsamı daha geniştir: Her insân dünyâda kendi akıl ve zannına göre bir âhiret tasavvuru oluşturur; gerçek ise her hâlükârda bu tasavvurun ötesindedir.

Mü'minler açısından bu, rahmetin ve ikrâmın her türlü tasavvurunun ötesinde olmasıdır. Nitekim Secde Sûresi 32/17'de buyrulur: "Fe lâ ta'lemu nefsun mâ uhfiye lehum min kurreti a'yun" (Onlar için göz aydınlığı olarak ne gizlendiğini hiç kimse bilemez). Hadîs-i kudsîde de "Sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen şeyler hazırladım" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4779; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2824) denilerek aynı hakîkat pekiştirilmiştir. Münkir için ise bu, azâbın ve hüsrânın hesâb edemeyeceği kadar şiddetli olmasıdır.

Ancak bu âyetin en keskin hitâbı, belki de ne münkire ne mü'mine, kendini sâlih amel sâhibi sanıp ihlâstan mahrûm olanlaradır. Bunların boşa giden çalışmaları (riyâ ile kılınan salât, gösteriş için verilen sadaka, nefsânî tatmin için edinilen ilim), o gün en büyük hüsrân olarak karşılarına çıkacaktır. Kehf Sûresi 18/103-104'te bu kimseler şöyle tasvîr edilir: "Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ. Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun'â" (De ki: Amelce en çok ziyana uğrayanları haber vereyim mi? Onlar, dünyâ hayâtında çabaları boşa gittiği hâlde güzel iş yaptıklarını sananlardır.)

-------------------

# Âyet 48

وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهٖ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

(39-48) Ve bedâ lehum seyyiâtu mâ kesebû ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn.

(39-48) Onların kazandıkları kötülükler karşılarına çıkmış ve alay edip durdukları şey kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır; zâlimlerin âhiretteki hâlinin tasvîrine devâm edilmektedir.

Bir önceki âyette "Allâh'tan, hesâba katmadıkları şeyler karşılarına çıktı" buyrulmuştu. Şimdi bu "açığa çıkış"ın mâhiyeti beyân edilmektedir: Karşılarına çıkan, dışarıdan gelen bir felâket değil, bizzat kendi kesb ettikleri kötülüklerin cisimleşmiş sûretleridir. Her iki âyetin "ve bedâ lehum" ifâdesiyle başlaması, bu hakîkatin altını iki kez çizmektedir.

"Ve bedâ lehum" (Onların karşılarına çıkmıştır): "Bedâ", gizli olanın açığa çıkması, bâtının zâhir olması, hakîkatin açılması, perdelerin kalkmasıdır. Buna "tecessüm-i a'mâl" (amellerin cisimleşmesi) de denmiştir. (Bu kavram otuz dokuzuncu âyetin yorumunda işlenmiş, bir önceki âyette de "bedâ lehum minallâhi" ifâdesiyle aynı hakîkate işâret edilmişti.) Dünyâda ma'nevî olan ameller, âhirette cismânî sûretler alarak zuhûr eder. Hayır, nûrânî sûretlerle; şer, zulmânî sûretlerle karşılanır.

"Seyyiâtu mâ kesebû" (Kazandıkları kötülükler): "Kesb" "kendi isteğiyle ve irâdesiyle kazanmak" demektir. "Seyyiât" ise "kötülükler, çirkinlikler ve günâhlar" anlamlarında kullanılır.

Seyyiât, fiilî, kavlî, kalbî ve hâlî olmak üzere dört şekilde ele alınabilir: Örneğin, zinâ ve hırsızlık, fiilî kötülüktür; yalan, gıybet ve iftira, kavlî kötülüktür; kibir, hased ve riyâ, kalbî kötülüktür; gaflet, hicâb ve kasvet de hâlî kötülüklerdir. Bu dört tür kötülüğün tamamının gerisinde ise daha köklü bir seyyie yatar: "Enâniyyet" ("ben"lik vehmi). 

Dünyâda kişinin biriktirdiği gizli kalmış kötülüklerin hepsi âhirette bir sûrete bürünerek zâhir olacak, hiçbir şey gizli kalmayacaktır. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi 3/25'de buyrulur: "Ve vuffiyet kullu nefsin mâ kesebet" (Her nefse kazandığı tastamâm verilir).

"Ve hâka bihim " (Ve kendilerini çepeçevre kuşatmıştır): "Hâka" fiili, "bir şeyin kişiyi her yönden kuşatması" demektir. Bâtınen "hâka bihim" (onları kuşattı) ifâdesi yalnızca âhirete mahsûs değildir. Dünyâda da gaflet ve vehim kişiyi çepeçevre kuşatır; ancak kişi bu kuşatmanın farkında değildir. Âhirette farklı olan, bu kuşatmanın artık görünür ve kaçınılmaz hâle gelmesidir. Kırk ikinci âyetteki "keşf" (perdenin kalkması) ile buradaki "bedâ" (açığa çıkma) aynı hakîkatin iki yüzüdür.

"Mâ kânû bihî yestehziûn" (Ve alay edip durdukları şey): Onlar kıyâmetle alay ettiler: "Bu mu bize va'd edilen?" dediler. Azapla alay ettiler: "Doğru söylüyorsan, hadi getir şu azâbı!" dediler. Peygamberlerle alay ettiler, onlara "mecnûn, şâir, kâhin" dediler. Kur'ân'la alay ettiler, "eskilerin masalları" dediler. Mü'minlerle alay ettiler, "bunlar mı Allâh'ın seçtikleri?" dediler. Kıyâmet günü, daha evvel alay ettikleri her şeyi hakîkat olarak karşılarında bulduklarında kaçacak yerleri kalmaz.

-------------------

# Âyet 49

فَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ اِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ اِنَّمَٓا اُو۫تٖيتُهُ عَلٰى عِلْمٍؕ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

(39-49) Fe izâ messel insâne durrun deânâ summe izâ havvelnâhu ni'meten minnâ kâle innemâ ûtîtuhu alâ ilm, bel hiye fitnetun ve lâkinne ekserehum lâ ya'lemûn.

(39-49) İnsânın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra ona tarafımızdan bir nîmet verdiğimizde, "Bu bana ancak bilgim sayesinde verildi" der. Hayır, o bir imtihândır, fakat çokları bilmezler.

-------------------

Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

"Fe izâ messel insâne durrun deânâ" (İnsânın başına bir sıkıntı gelince bize yalvarır): "Messe" kelimesi "hafifçe dokunmak" anlamına gelir. "Durr" ise "zarar, sıkıntı ve darlık" demektir. Burada bahsedilen sıkıntı aslında öldürücü bir darbe değil, bir uyarı dokunuşudur. Hakk, kulunu helâk etmek için değil, gaflet uykusundan uyandırmak için "dürtmektedir". Buna rağmen kulun tepkisi "deânâ" (Bize yalvardı) ifâdesi ile belirtildiği gibi, epeyce şiddetlidir. 

Kişi karşılaştığı zorluklar karşısında dara düşüp, gücü yetmediğinde veya sebepler tükendiğinde, acziyetini fark eder, benlik perdesi incelir, yardım için Allâh'a döner ve yalvarır. Bu, kulluğun ızhâr olması açısından olumlu olmakla birlikte ızdırâri bir dönüştür. 

Kırk dördüncü âyetin yorumunda işlenen ızdırârî ve irâdî rücû ayrımı burada da geçerlidir: Izdırârî dönüş, zarûret ve çâresizlikle olan dönüştür; ihtiyârî dönüş ise kulun kendi irâde ve tercihi ile Hakk'a yönelmesidir. Birincisi avâmın, ikincisi havâssın hâlidir. Asıl makbûl olan, bollukta ve darlıkta, sıhhatte ve hastalıkta Hakk'a dönük kalmaktır. Bu, "rızâ" makâmının alâmetidir.

Bâtınen, "durr" (sıkıntı) Celâl esmâsının, "ni'met" (bolluk) Cemâl esmâsının tecellîsidir. Kul, Cemâl tecellîsinde Hakk'ı görüp Celâl tecellîsinde unutuyorsa, aslında Hakk'a değil Hakk'ın nîmetine yönelmiş demektir. Kırkıncı âyetin yorumunda işlendiği üzere, cehennem ehli Celâl, cennet ehli Cemâl tecellîsindedir; ârif ise her iki tecellîde de O'nu görür.

"Summe izâ havvelnâhu ni'meten minnâ" (Sonra ona tarafımızdan bir nîmet verdiğimizde): Sıkıntı ânında yapılan duâ daha ihlâslıdır. Eğer istenen şey kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdına uygunsa, Cenâb-ı Hakk kulunun duâsını kabûl eder; Zâtî bir yardımla sıkıntısını nîmete tahvîl eder (havvelnâhu).

"Kâle innemâ ûtîtuhu alâ ilm" ("Bu bana ancak ilmim sayesinde verildi" der): İlim, Cenâb-ı Hakk'ın yedi sıfâtından biridir; kuldaki ilim, bu sıfâtın o mahalldeki tecellîsinden ibârettir. Hiç kimsenin kendine âit müstakil bir varlığı da yoktur, ilmi de yoktur. Nitekim Nahl Sûresi 16/53'te buyrulur: "Ve mâ bikum min ni'metin fe minallâhi" (Sizde nîmet olarak her ne varsa hepsi Allâh'tandır). Kişi bu hakîkati unutup "Âlim" ismini ve "ilim" sıfâtını nefsine mâl ettiğinde, hem kendi nefsine hem de bu isim ve sıfâtlara zulmetmiş olur. Nîmeti verene de nankörlük etmiş olur.

Bu nankörlüğün Kur'ânî misâli Kârûn'dur. O da aynı sözü söylemişti: "Kâle innemâ ûtîtuhû alâ ilmin indî" (Dedi: "Bu bana ancak bende olan bilgi sayesinde verildi") (Kasas 28/78). Ve âkıbeti dehşet verici olmuştu: "Fe hasefnâ bihî ve bi dârihil ard" (Onu da evini de yerin dibine geçirdik) (Kasas 28/81).

"Bel hiye fitnetun ve lâkinne" (Hayır, o bir imtihândır): "Fitne" kelimesi, "altın ve gümüş gibi değerli madenleri, saflığını anlamak için ateşte eritmek" ma'nâsına gelen "fetn" kökünden türemiştir. Burada fitne, "imtihân, deneme ve sınama" ma'nâsındadır. 

Kul eğer nîmet geldiğinde "bu bana ilmimden ötürü verildi" derse imtihânı kaybeder. Hz. Süleyman (a.s.) gibi şükredip "Hâzâ min fadli Rabbî" (Bu Rabbimin fazlındandır) (Neml 27/40) derse imtihânı kazanır. Fark, mülkte değil; mülkü kimden bildiğindedir. Böylece, kimin hakîkaten îmân ettiği, ya'nî kimin altın kimin de çerçöp olduğu ortaya çıkmış olur.

Cenâb-ı Hakk Ankebût Sûresi 29/2-3'te buyurur: "E hasiben nâsu en yutrekû en yekûlû âmennâ ve hum lâ yuftenûn, ve lekad fetennellezîne min kablihim" (İnsanlar "îmân ettik" demekle imtihân edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri de imtihân ettik.) İmtihân, îmânın tashîhi içindir. İmtihansız îmân, ateşte sınanmamış altın gibidir; saflığı bilinmez.

"Ekserehum lâ ya'lemûn" (Fakat çokları bilmezler): İnsânların çoğunun bilmediği hakîkat şudur: Nîmet de belâ da Hakk'tandır ve her ikisi de birer imtihândır. Asıl saflık, her iki hâlde de O'nu görüp kulluk adâbını muhâfaza etmektir.

-------------------

# Âyet 50

قَدْ قَالَهَا الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

(39-50) Kad kâlehâllezîne min kablihim fe mâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn.

(39-50) Bunu onlardan öncekiler de söylemişti. Fakat kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda vermedi.

-------------------

Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette, Allâh kendisini sıkıntıdan kurtardığında "Bu bana ilmimden dolayı verildi" diyen, nîmeti nefsine nisbet eden kişinin hâli tasvîr edilmişti. Burada bu kimselerin âkıbeti bildirilmektedir.

"Kad kâlehâllezîne min kablihim" (Bunu onlardan öncekiler de söylemişti): Sıkıntıya düşünce Hakk'a ilticâ edip yardım geldiğinde bunu nefsine bağlamak yeni bir hastalık değildir; târih boyunca tekrâr etmiştir, nefs-i emmârenin her devirdeki ahlâkıdır.

Kur'ân'ın geçmiş kavimlerin kıssalarını tekrâr tekrâr anlatmasının hikmetlerinden biri de budur. Nefsin hastalıkları değişmez; değişen yalnızca sahne ve oyunculardır. Kur'ân, bu kıssaları her çağın insânına tutulan bir ayna olarak sunar.

"Fe mâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn" (Fakat kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda vermedi): "Kesb" kelimesi, hem maddî hem de ma'nevî kazanç (ilim, makâm, şöhret) için kullanılır. Burada her ikisi de kastedilmiştir. Onlar mal biriktirdiler, ilim topladılar; hiçbiri fayda vermedi. Bilâkis bu biriktirdikleri, benlik ve gaflet perdelerini kalınlaştırmak sûretiyle onları Hakk'tan uzaklaştırıp helâke sürükledi.

"Agnâ" fiili "ganî" (müstağnî, muhtaç olmayan) kökündendir. "Ganî", Allâh'ın esmâ-i hüsnâsındandır ve mutlak müstağnîlik yalnızca O'na mahsûstur. Kul, nîmetleri nefsine nisbet ederek "müstağnî" olduğunu zannettiğinde, Hakk'a âit bir ismi gasp etmiş olur. Hâlbuki kulun Allâh karşısındaki hakîkati dâimâ fakrdır: "Yâ eyyuhen nâsu entumul fukarâu ilallâhi vallâhu huvel ganiyyul hamîd" (Ey insanlar! Allâh'a muhtaç olan sizlersiniz. Ganî ve Hamîd olan yalnızca Allâh'tır) (Fâtır 35/15).

Âd, Semûd, Fir'avn kavmi... Hepsi güç, servet ve ilim sâhibiydi; ancak bunlar onları "Allâh'tan müstağnî olma" vehmine ve kibre götürerek helâklarına sebep oldu. Onlar nîmete baktılar, Mün'im'i (nîmeti verene) unuttular. Hâlbuki nîmet geçici, Mün'im bâkîdir. 

Geçiciye tutunan, bâkîden mahrûm kalır. Bunlar için nîmet, yirmi beşinci âyette îzâh edildiği gibi, kendilerini derece derece felâkete sürükleyen bir istidrâc (nîmet sûretinde gizli azap) olur. Bâkîye tutunan ise hem dünyâda hem âhirette ganîdir. Bu hakîkati İbn Atâillâh el-İskenderî, el-Hikemü'l-Atâiyye'sinde şöyle özetler: "O'nu bulan neyi kaybetmiştir? O'nu kaybeden neyi bulmuştur?" Enfüsî yönden, sâlikin seyr ü sülûkünde elde ettiği hâller, makâmlar da birer "kesb"dir. Bunları kendinden bilip nefsine nisbet eden, geçmiş kavimlerin düştüğü hatâya düşer. Hakîkî sâlik, iyi hâllerini, ma'nevî keşiflerini ve ilimlerini Hakk'tan bilir; "bu bana ilmimden ötürü verildi" demez. "Hâzâ min fadlı Rabbî" (Bu Rabbimin fazlındandır) der ve kendi seyrini de O'na nisbet eder.

-------------------

# Âyet 51

فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواؕ وَالَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ سَيُصٖيبُهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَمَا هُمْ بِمُعْجِزٖينَ

(39-51) Fe esâbehum seyyiâtu mâ kesebû, vellezîne zalemû min hâulâi seyusîbuhum seyyiâtu mâ kesebû ve mâ hum bi mu'cizîn.

(39-51) Böylece, kazandıklarının kötülükleri onlara isâbet etti. Bunlardan zulmedenlere de kazandıklarının kötülükleri yakında isâbet edecektir. Onlar âciz bırakacak değillerdir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme önceki iki âyetin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır. 

"Fe esâbehum seyyiâtu mâ kesebû" (Böylece, kazandıklarının kötülükleri onlara isâbet etti): "Seyyiâtu mâ kesebû" ifâdesi, kırk sekizinci âyetin yorumunda geniş olarak işlenmişti. Burada, kötülük yapanların geçmişte cezâsız kalmadıkları gibi bugün ve gelecekte de cezâsız kalmayacağı vurgulanmaktadır. Nitekim Nisâ Sûresi 4/123'te buyrulur: "Men ya'mel sûen yucze bihî" (Kim bir kötülük yaparsa onunla cezâlanır).

"Vellezîne zalemû min hâulâi seyusîbuhum seyyiâtu mâ kesebû" (Bunlardan zulmedenlere de kazandıklarının kötülükleri yakında isâbet edecektir): "Zulüm" kelimesinin geniş îzâhı yirmi dördüncü âyetin altında yapılmıştır. 

"Min hâulâi" ifâdesi, zulmün geçmiş kavimlere mahsûs olmadığını bildirir. Ellinci âyette ifâde edildiği üzere, "nefsin hastalıkları değişmez; değişen yalnızca sahne ve oyunculardır." Mekkeli müşrikler ve her devirdeki zâlimler aynı âkıbetle karşılaşacaktır. 

"Seyusîbuhum" fiili yakın geleceği ifâde eder. Bu, tehdîdin yakınlığına işârettir. Nitekim Bedir'deki ağır hezîmetleri ve nihâyetinde Mekke'nin fethi ile bu va'd dünyâda da tahakkuk etmiştir.

"Ve mâ hum bi mu'cizîn" (Onlar âciz bırakacak değillerdir): "Mu'cizîn" kelimesi "âciz bırakacak olanlar" ma'nâsındadır. Âciz bırakmak, karşı tarafın gücünü geçmek demektir. Mahlûkun Hâlık'ı âciz bırakması muhâldir; zîrâ mahlûkâtın varlığı, vücûdu, kudreti hep Hakk'tandır. 

İnkârcıların cezâdan kaçacakları bir yer yoktur; zîrâ Allâh'ın mülkü, hükmü ve irâdesi her şeyi kuşatmıştır. Hakk'ın kudretinden sığınılacak yer yine O'nun rahmetidir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.): "Rızâna sığınırım gazabından, affına sığınırım azâbından, Sana sığınırım Senden" diye duâ ederdi (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 486).

-------------------

# Âyet 52

اَوَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟

(39-52) E ve lem ya'lemû ennallâhe yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu'minûn.

(39-52) Bilmezler mi ki Allâh, rızkı dilediğine bol verir ve (dilediğine de) kısar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

"E ve lem ya'lemû" (Bilmezler mi ki): Bu soru, "elbette bilirler, ama bilmezden geliyorlar" ma'nâsındadır. Bilmek başka, bildiğiyle amel etmek başkadır.

"Ennallâhe yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir" (Allâh, rızkı dilediğine bol verir ve kısar): Hûd Sûresi 11/6'da buyrulur: "Ve mâ min dâbbetin fîl ardı illâ alallâhi rızkuhâ" (Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allâh'a âit olmasın). O dilediğinin rızkını "Bâsıt" ismiyle genişletir, dilediğinin rızkını da "Kâbıd" ismiyle daraltır.

"Yakdir" fiili hem "daraltır" hem de "takdîr eder, ölçer" anlamına gelir. Rızkı, Hakk'ın meşîeti belirler; ancak otuz yedinci ve otuz dokuzuncu âyetlerde işlendiği üzere, bu meşîet kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâda göre tecellî eder. Allâh'ın vermesi de vermemesi de rastgele değildir; kulun fıtrî kâbiliyetine ve murâd-ı ilâhîdeki hikmete göredir.

"Daraltma", hâşâ Allâh'ın cimriliğinden veya hazînesinin azalacak olmasından değildir. Bu, şefkatli bir doktorun, hastasına bâzı yiyecekleri yasaklayarak perhiz uygulaması gibi bir himâyedir. Bâzen kulu azgınlıktan koruyan bir nîmettir. Nitekim Şûrâ Sûresi 42/27'de buyrulur: "Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı" (Eğer Allâh kullarına rızkı sınırsızca yaysaydı, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi). 

Bolluk da darlık gibi bir imtihândır. Kırk dokuzuncu âyetin yorumunda da işlendiği üzere, Hz. Süleyman (a.s.) mülk kendisine verildiğinde "Hâzâ min fadlı rabbî, li yebluvenî e eşkur em ekfur" (Bu Rabbimin fazlındandır; beni şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye sınıyor) (Neml 27/40) demişti.

"Bâsıt" ve "Kâbıd" isimleri, rızıkta olduğu gibi kalplerde de tecellî eder. Kabz hâlinde kalp daralır, bast hâlinde genişler. Hakîkî sâlik her iki hâli de Hakk'tan bilir ve ikisinde de edebini korur. Zîrâ kabz olmadan bastın kıymeti bilinmez; darlık olmadan genişliğe şükredilmez.

Enfüsî yönden, "rızık" yalnızca maddî değildir. Kalbe gelen ilhâm, feyz ve müşâhedeler de birer ma'nevî rızıktır. Hakk, dilediği kulun kalbine mârifet rızkını bol bol verir (bast); dilediğinden de bu rızkı kısar (kabz). "E lem neşrah leke sadrak" (Biz senin göğsünü açmadık mı?) (İnşirâh 94/1) âyetinde işâret edilen ilim, irfân ve mârifet gibi bâtınî ve ma'nevî rızıklar büyük birer nîmettir. 

"İnne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu'minûn" (Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır): Kur'ân-ı Kerîm, "li kavmin ya'kilûn" (aklını kullananlar için), "li kavmin yetafekkerûn" (tefekkür edenler için), "li kavmin ya'lemûn" (bilenler için) ve burada olduğu gibi "li kavmin yu'minûn" (îmân edenler için) ifâdeleri kullanılır. Her biri farklı bir idrâk seviyesine hitâb eder. Burada "bilmek" yerine "inanmak" kelimesinin tercîh edilmesi, rızkın sırrını kavramak için aklî bilginin yetmediğine, kalbin teslîmiyetine ihtiyaç olduğuna işârettir.

İnananlar için bundaki ibret şudur: Rızkın azlığı veya çokluğu kişinin değerine göre değil, o varlığın fıtratındaki programa göredir. Bu sebeple, kişi ne darlıkta yeise ne bollukta gurûra kapılmalıdır. Yukarıda belirtildiği üzere, sâlik darlık hâlinde şikâyet etmez, bolluk hâlinde şımarmaz; her hâlde Hakk'ın tasarrufunu müşâhede eder.

Bu, sebepleri terk etmek değil, sebeplere tevessül ederken kalbi Müsebbibü'l-Esbâb'a bağlamak ve O'na tevekkül etmektir. Tevekkül kavramının geniş îzâhı otuz sekizinci âyetin altında yapılmıştır.

-------------------

# Âyet 53

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذٖينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِؕ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمٖيعاًؕ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ

(39-53) Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh, innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ, innehu huvel gafûrur rahîm.

(39-53) De ki: "Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allâh'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allâh, bütün günâhları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

-------------------

(Bu âyetin yorumunda Terzi Baba'nın Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler kitâbından istifâde edilmiştir.) Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın Risâlet mertebesinin dili ile kullarına hitâbıdır. 

Kur'ân'ın en ümit verici âyetlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Allâh'ın rahmet ve affediciliğinin genişliğine dikkat çekmektedir.

Müfessirler, âyetin şirk dâhil bütün günâhların tövbe ile bağışlanacağını bildirdiğini, ancak buradaki mutlak mağfiretin tövbe şartına bağlı olduğunu vurgulamışlardır. Nisâ 4/48 ve 4/116'daki "Allâh, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz" ifâdesi ile bu âyet arasındaki görünürdeki farklılık, ilkinin tövbesiz, ikincisinin tövbe ile kayıtlı olmasıyla giderilmiştir.

Bâzı müfessirler, bu âyetin nüzûl sebebi olarak Vahşî b. Harb'i gösterirler. Rivâyete göre Vahşî, Uhud'da Efendimiz'in (s.a.v.) amcası Hz. Hamza'yı şehîd etmiş, ardından İslâm'a dâvet edildiğinde "benim gibi büyük bir günâhkâr için de kurtuluş var mı?" diye tereddüde düşmüştür. Önce Furkân 25/70, ardından Nisâ 4/48 âyetleri gönderilmiş, ancak Vahşî bunlardaki şartları kendisine yeterli görmemiştir. Nihâyet bu âyet nâzil olunca, hiçbir kayıt ve şart görmeyerek îmân etmiştir. Habîbinin amcasını şehit edeni bile affeden bir Rabbin rahmetinden kim ümit kesebilir?

"Yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim" (Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!): Cenâb-ı Hakk, günâhkârlara "yâ müsrifîn" (ey isrâf edenler) veya "yâ müznibîn" (ey günâhkârlar) diye değil, "yâ ibâdî" (ey kullarım) diye hitâb ediyor. Bu hitâbın kendisi bile başlıbaşına bir rahmettir. 

Kul ne kadar günâh işlemiş olursa olsun, Cenâb-ı Hakk onu hâlâ "kulum" diye sâhiplenir. Zîrâ kişi ne tür fiiller işlerse işlesin, Hakk'ın isim ve sıfâtlarının tecellî mahalli olması dolayısıyla, Hakk'ın kuludur.

"Esrefû" kelimesi "isrâf etmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak" demektir. Zâhiren, şerîatın çizdiği sınırların dışına çıkarak ya'nî günâh işleyerek nefsine zulmetmektir. Bâtınen ise, kendinde bulunan Hakk'ın esmâ-i ilâhiyyesini nefs-i emmâre istikâmetinde kullanmak ve bu konuda aşırılığa kaçmaktır.

"Lâ taknetû min rahmetillâh" (Allâh'ın rahmetinden ümit kesmeyin): "Kunût" (ümit kesmek), büyük günâhlardan sayılmıştır. Nitekim Yûsuf Sûresi 12/87'de şöyle buyrulur: "İnnehu lâ yey'esu min ravhıllâhi ille'l-kavmu'l-kâfirûn" (Allâh'ın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser).

Ümitsizlik, Hakk'ın rahmetini sınırlamaktır. Rahmet-i ilâhiyyeyi kendi günâhının büyüklüğüyle ölçen kimse, aslında Hakk'ın sıfâtını kendi vehmiyle sınırlamış olur. Hâlbuki rahmet, kulun günâhına göre değil, Hakk'ın rahmetinin sonsuzluğuna göre ölçülür. "Ve rahmetî vesi'at külle şey'in" (O'nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır) (A'râf 7/156).

"İnnallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ" (Şüphesiz Allâh, bütün günâhları bağışlar): Âyetin zâhîrî yorumu açıktır. Bâtınî yönden; kişi, âlemin Hakîkat-i Muhammediyye'den ibâret olduğunu ve kendi varlığının da buna dâhil olduğunu idrâk ve müşâhede ettiğinde, daha evvel işlemiş olduğu "vücûd günâhı" (kendini Hakk'tan ayrı bir varlık sanma vehmi) ve ondan kaynaklanan diğer tüm günâhları bağışlanmış olur.

Bâzı rivâyetlerde Râbia el-Adeviyye'ye, bâzılarında ise Bâyezîd-i Bistâmî'ye atfedilen, ehl-i tasavvuf nezdinde meşhûr olan, "senin varlığın öyle bir günâhtır ki, başka hiçbir günâhla kıyaslanamaz" sözü bu hakîkate işâret eder. 

"İnnehû huvel gafûrur rahîm" (Şüphesiz O, çok bağışlayan ve merhamet edendir): "Gafûr" ismi, günâhları örtüp bağışlayan demektir. "Rahîm" ismi ise husûsî rahmete delâlet eder.

Âyetin bütününe bakıldığında, burada beyân edilen rahmet Rahmet-i Rahîmiyye'dir; umûmen bütün mevcûdâtı kuşatan Rahmânî rahmet değil, bilhassa tövbe edip Hakk'a yönelenlere mahsûs olan husûsî rahmettir. 

"Gafûr" ismi bu günâhları örtmeyi, "Rahîm" ismi ise bu bağışlamanın arkasındaki husûsî şefkati ifâde eder. Kim ki günâhının ağırlığı altında ümitsizliğe düşer de sonra Hakk'a yönelirse, Rahîmiyyet onu karşılar ve bütün yükünü kaldırır.

Allâh'ın cezâ tehdîdi, esâsen kulları sakındırmak amacıyladır; O'nun rahmeti ve bağışlayıcılığı öylesine geniştir ki, tövbe eden veya O'na yönelen kullar için dâimâ bir ümit kapısı açıktır. 

Nitekim bir hadîs-i kudsîde buyrulur: "Ey Âdemoğlu! Sen Bana duâ edip ümit besledikçe, senden her ne sâdır olursa olsun seni bağışlarım, aldırmam. Ey Âdemoğlu! Günâhların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa da sonra Benden mağfiret dilesen, seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Sen Bana yeryüzü dolusu günâhla gelsen, fakat huzuruma Bana hiçbir şeyi ortak koşmadan çıksan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım." (Tirmizî, Sünen, hadîs no. 3540).

Bu husûsta Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde yer alan îzâhı kısaca özetleyelim (Şît Fassı, Cilt I, s. 251): 

-------------------

Hidâyete kâbiliyet, birçok kimsenin zannettiği gibi mutlakâ sâlih amellere devâm ve günâhlardan kaçınmak değildir. Hakk'ın inâyeti sebepsiz ve koşulsuzdur (bî-illet). Nice anadan doğma kâfirler vardır ki, Hakk'ın hidâyeti imdatlarına erişmiştir; nice fısk ve isyân ehli vardır ki, Hakk onlara sonradan velâyet mertebesini ihsân etmiştir. 

Ancak bu, kâbiliyyetin hiç önemi yok demek değildir. Bilâkis, kâbiliyyetin şartı, Hakk'ın atâsıdır. Feyz-i akdes denilen Zâtî tecellî, a'yân-ı sâbitelere kâbiliyet bahşetmiştir. Feyz-i mukaddes denilen esmâ tecellîleri ise bu kâbiliyet üzerine vârid olur. Eğer bir kimsenin ayn-ı sâbitesi ezelde Hâdî isminin sûreti üzere sâbit ise, bu âlemde bir müddet dalâlet sahrasında dolaşsa bile, mazharı olduğu ismin hazînesindeki atâyâ vakti gelince ona ulaşır.

-------------------

İşte bu sebeple sâlik, dalâlet içinde gördüğü kimseler hakkında kâtî hüküm vermekten ve yorum yapmaktan sakınmalıdır. Zîrâ o kimsenin a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâd, henüz zuhûra gelmemiş olabilir. Kişinin âkıbeti meçhûldür.

Mesnevî-i Şerîf'te (Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt X, s. 328) konumuz hakkında önemli bir kayıt düşülmüştür. Kısaca özetlersek: 

-------------------

Hakk Teâlâ, kullarının fenâlığına karşı iyilikle mukâbele buyurup onları affeder. Ancak affa mazhar olan günâhkâr ile takvâ sâhibi arasında fark vardır. Günâhkâr affedilir, canını kurtarır; fakat takvâ ehlinin ulaştığı makâmdan mahrûm kalır. Nasıl ki pâdişâh bir hırsızı affetse, o hırsız ancak canını kurtarmış olur, vezîr veya hazînedar olamaz. Bunun gibi, hayâtını isyâna dalmış olarak geçirip âhirete intikâl eden kimse affa mazhar olsa da, âhiret sultanlarının yakını olamaz. Ancak dünyâda iken isyândan tövbe edip takvâya dönenler bundan müstesnâdır.

-------------------

# Âyet 54

وَاَنٖيبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

(39-54) Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye'tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn.

(39-54) Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün ve O'na teslîm olun. Sonra size yardım edilmez.

-------------------

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Bir evvelki âyette "Ey kullarım! Allâh'ın rahmetinden ümit kesmeyin" buyrulmuştu. Bu âyette ve bir sonrakinde ise o rahmete erişmenin yolları bildirilmektedir.

"Ve enîbû ilâ Rabbikum" (Rabbinize dönün): "İnâbe" kelimesi sekizinci ve on yedinci âyetlerin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı: Bütün varlığıyla Hakk'a yönelmek, yüzünü kesretten vahdete, halktan Hakk'a çevirmektir. Bu dönüşün netîcesi "men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" (nefsini bilen Rabbini bilir) sözüyle ifâde edilmiştir.

Âyette "ilallâh" (Allâh'a) değil, "ilâ Rabbikum" (Rabbinize) buyrulmuştur. İnâbenin "ilâ Rabbikum" şeklinde gelmesi, her kulun bu yolculuğa kendi husûsî kapısından başlaması gerektiğine işârettir: Kendi Rabb-i Hâss'ını tanıyan kul, o husûsî kapıdan girip yoluna devâm ettiğinde bi-iznillâh Rabbu'l-erbâb'a ulaşacaktır. 

"Ve eslimû lehu" (Ve O'na teslîm olun): Zâhiren, Allâh'ın emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız itâat etmek ve boyun eğmek ma'nâsındadır. Bâtınen ise, kendine âit müstakil bir varlık olduğu vehminden vazgeçmektir. "Lâ mevcûde illâ Hû" hakîkatine ulaşıp varlığı asıl sâhibine teslîm etmektir. 

Bu teslîmde kul, kendinde gördüğü vücûdun, ilmin, irâdenin, kudretin ve diğer tüm sıfâtların Hakk'a âit olduğunu idrâk eder ve bunlar üzerindeki mülkiyyet iddiâsını terk eder. Emâneti sâhibine iâde eder; böylece, gerçek hürriyete ve selâmete kavuşur.

"Eslimû" fiili ile "İslâm" kelimesi aynı köktendir (s-l-m). İslâm'ın hakîkati teslîmdir; teslîm olan, selâmete erer. Nitekim yetmiş üçüncü âyette göreceğimiz üzere, cennet ehlinin karşılanışı "selâmun aleykum" iledir; teslîmiyetin mükâfâtı selâmdır.

"Min kabli en ye'tiyekumul azâb" (Azap size gelmeden önce): "Azâb" kelimesinin "acı, sıkıntı, dert, işkence, eziyet" gibi anlamları vardır. Burada zâhiren, kabir azâbı ya da cehennem azâbı olarak anlaşılır ve ölüm gelmeden Rabbinize dönün demektir. Bâtınen ise azâb, Hakk'tan "ayrılık" (firâk) vehmi ve "perdelenmiş olma" (hicâb) hâlinin kendisidir.

"Summe lâ tunsarûn" (Sonra yardım görmezsiniz): Zâhiren, sizi cehennem azâbından koruyacak ne bir yardımcı ne de bir şefâatçi bulunur demektir. Bâtınen ise, kişinin kendini ve Rabbini bilmesi (mârifet) ancak bu dünyâda iken olacak bir iştir, âhirete göçtükten sonra bu iş için bir yol yoktur ma'nasındadır: "Ve men kâne fî hâzihî a'mâ fe huve fîl âhıreti a'mâ" (Bu dünyâda a'mâ olan, âhirette de a'mâ olacaktır) (İsrâ 17/72).

-------------------

# Âyet 55

وَاتَّبِعُٓوا اَحْسَنَ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَۙ

(39-55) Vettebiû ahsene mâ unzile ileykum min rabbikum min kabli en ye'tiyekumul azâbu bağteten ve entum lâ teş'urûn.

(39-55) Farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun.

-------------------

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette "Rabbinize dönün ve O'na teslîm olun" buyrulmuştu. Bu âyette, dönüşün ve teslîmiyetin indirilenin en güzeline uymakla tahakkuk edeceği bildirilmektedir.

"Vettebiû ahsene mâ unzile ileykum min Rabbikum" (Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun): "İttibâ" kelimesi sırf okumak veya bilmek değil, indirilenin hükmüyle amel etmek, onunla ahlâklanmak ve onu yaşamak demektir. 

Müfessirler bu ifâdeyi farklı şekillerde anlamıştır: Bir kısmı "Kur'ân'a uyun" diye umûmî tutmuş; bir kısmı "muhkem âyetlere uyun, müteşâbihlerin peşine düşmeyin" demiş; bir kısmı ise "ruhsatla yetinmeyin, azîmeti seçin" şeklinde yorumlamıştır.

"Ahsen" kelimesi "en güzel" demektir. Her şeyde bir "hasen" (güzel), bir de "ahsen" (en güzel) vardır. Zâhir ehli hasen ile yetinir; bâtın ehli ise ahseni arar. Nitekim on sekizinci âyette "Sözü dinleyip en güzeline tâbi olmak" "ulü'l-elbâb"ın vasfı olarak zikredilmişti. "Ahsen"e tâbi olmak, sıradan bir kulluğun ötesinde, akıl sâhibi ve tefekkür ehli seçkinlerin yoludur.

Bâtınen "ahsen", kulun bulunduğu mertebeye uygun olan hükme tâbi olmasıdır. Şerîat mertebesinde emirlere riâyet ve yasaklardan kaçınmak; tarîkat mertebesinde nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye; hakîkat ve mârifet mertebesinde ise Hakk'ı her şeyde müşâhede edip O'ndan gayrısını görmemektir.

Bir diğer yoruma göre "indirilenin en güzeline uymak", Kur'ân'ın yalnızca lafzında kalmayıp ma'nâ derinliklerine nüfûz etmektir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: "Şüphesiz Kur'ân'ın bir zâhiri (dış yüzü), bir bâtını (iç yüzü/derinliği), bir haddi (sınırı/hükmü) ve bir matlâı (tecellî/anlam doğuş yeri) vardır." (İbn Hibbân, el-İhsân, hadîs no. 75; Ebû Ya’lâ, Müsned, hadîs no. 5401; Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/22) Yapılması gereken; zâhiri koruyarak, bâtınî manalardan matlâ'ya (ilâhî tecellîye) mi'râc etmeye çalışmaktır.

Enfüsî yönden, "Rabbinizden size indirilen," kişinin kendi fıtratına ve gönlüne ilkâ edilen ilâhî ilhâmlardır. "En güzeline uymak," Rahmânî ve melekî ilhâmlara uyup şeytânî ve nefsânî evhâmdan kaçınmaktır.

"Min kabli en ye'tiyekumul azâbu bağteten" (Azap size ansızın gelmeden önce): "Bağtet" (ansızın) kelimesi, ölümün ve hesâbın habersiz geleceğini vurgular. Kıyâmetin "ansızın" (bağteten) geleceği pek çok âyette bildirilmiştir. Bu hem büyük kıyâmet hem de kişinin kendi kıyâmeti (ölümü) için geçerlidir.

"Ve entum lâ teş'urûn" (Ve siz farkında değilken): "Şuûr" kelimesi "hissetmek, farkında olmak" demektir. "Lâ teş'urûn" (farkında değilken) ise gaflet hâlini bildirir. Zâhiren, uyanık olan her ânı son ânıymış gibi yaşar ve "ahsen"e sarılmakta gevşeklik göstermez. Zîrâ bu dünyâ amel yurdu, âhiret ise karşılık yurdudur; orada yeni bir amel imkânı yoktur. Ölüme hazırlıksız yakalanan, fırsatı kaçırmış olur.

Bâtınen ise "şuûr", Hakk'ın âlemde her ân tecellîde olduğunun idrâk ve müşâhedesinde olmaktır. "Lâ teş'urûn" ise bu tecellîden bîhaber kalmaktır, gafletin ta kendisidir.

-------------------

# Âyet 56

اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰا عَلٰى مَا فَرَّطْتُ فٖي جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِرٖينَ

(39-56) En tekûle nefsun yâ hasretâ alâ mâ ferrattu fî cenbillâhi ve in kuntu le mines sâhirîn.

(39-56) (Tâ ki) bir kimse, "Allâh'ın hakkında kusûr ettiğimden dolayı bana yazıklar olsun! Doğrusu ben, alay edenlerdendim" demesin.

-------------------

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Elli dördüncü âyette "Rabbinize dönün ve O'na teslîm olun", elli beşinci âyette "İndirilenin en güzeline uyun" buyrulmuştu. Bu âyette ise o emirlere uymamanın âkıbeti bildiriliyor: Hasret ve pişmanlık. Bu üç âyet, kurtuluşun yolunu (inâbe, teslîmiyet, ittibâ) ve bu yoldan sapmanın netîcesini (hasret) birlikte beyân etmektedir.

"En tekûle nefsun" (Bir nefs demesin ki): "Nefsun" kelimesi belirsiz olarak gelmiştir; "herhangi bir nefs" demektir ve umûmîlik ifâde eder. Ya'nî bu pişmanlık belirli bir gruba mahsûs değil, gaflete düşen her nefs için geçerlidir. Hiç kimse bundan muâf değildir.

"Yâ hasretâ" (Vâh hasretim!): "Hasret," elde iken değeri bilinmeyen bir şeyin kaybedilmesinin acısı ve pişmanlığıdır. Buradaki hasret, kaybedilen bir mal veya makâm için değil, Hakk'ın yakınlığından gâfil kalınan ömür içindir. Dünyâ hayâtı, kendini ve Hakk'ı tanıma ve bilme fırsatıdır; bu fırsat kaçırıldığında geriye yalnızca hasret kalır.

"Alâ mâ ferrattu fî cenbillâh" (Allâh'ın yanında/ yakınlığında kusur ettiğim şeye): "Ferrattu" kelimesi "ihmâl etmek, kusur işlemek, fırsatı kaçırmak" anlamındadır. "Cenb" ise "yan, taraf, yakınlık, cihet" demektir. "Cenb" kelimesinin Allâh hakkında kullanılması mecâzîdir; zîrâ Allâh Teâlâ cismânî yönlerden münezzehtir. Burada "cenb" ile murâd, Allâh'ın zuhûr ve tecellîsidir.

Müfessirler "alâ mâ ferrattu fî cenbillâh" ifâdesini "Allâh'ın tâati ve hakkı husûsunda kusûr etmek, ihmal göstermek" şeklinde anlamışlardır. 

Bâtınî olarak ise ma'nâ şudur: Hakk, kulun varlığının ta kendisinde hâzır ve nâzırdır; kul ise Hakk'ı uzakta tasavvur eder. En büyük kusur ("tefrit"), bu yakınlık üzere ömür tüketip ondan bîhaber kalmaktır. Kul, âhirette bu hakîkati görünce "Hakk bana bu kadar yakınken ben neredeydim?" diye hayıflanır.

"Ve in kuntu le mines sâhirîn" (Gerçekten ben alay edenlerdendim): "Suhriyye" (alay), hakîkati hafife almaktır. Dünyâda iken âhireti, zâhirde iken bâtını, kesrette iken vahdeti hafife alanlar, âhirette bu hâllerine hayıflanırlar.

Bâtınî açıdan bu alay (suhriyye) "teşbîh" hakîkatiyle (Hakk'ın halka yakınlığı ve her şeyde tecellîde olduğu hakîkatiyle) ilgilidir. Tenzîhi kabûl edip teşbîhi reddedenler, Hakk'ı yalnızca uzakta tasavvur etmiş, yanı başlarındaki tecellîden gâfil kalmışlardır. Oysa kemâl, tenzîh ile teşbîhi cem' edip tevhîd etmektir.

Enfüsî yönden bakıldığında, bu âyet sâlikin nefsinin geçmişe bakışını tasvîr eder. Seyr ü sülûk esnâsında kişi, gafletle geçirdiği ömre bakar ve derin bir hasret duyar. Bu hasret, tevbenin ve inâbenin başlangıcıdır. Hakîkî sâlik, bu hasreti dünyâda iken yaşar ki, âhirette yaşamasın. Dünyâda duyulan hasret kişiyi tövbeye ve amele sevk eder; âhirette duyulan hasret ise faydasız bir pişmanlıktan ibâret kalır. Nitekim bir önceki âyetin sonunda da belirtildiği gibi, dünyâ "dâru'l-amel" (amel yurdu), âhiret ise "dâru'l-cezâ" (karşılık yurdu)dur.

-------------------

# Âyet 57

اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰينٖي لَكُنْتُ مِنَ الْمُتَّقٖينَ

(39-57) Ev tekûle lev ennallâhe hedânî le kuntu minel muttakîn.

(39-57) Veya, "Eğer Allâh bana hidâyet verseydi, elbette O'na karşı gelmekten sakınanlardan olurdum" demesin.

-------------------

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette kusurunu i'tirâf eden ve pişmanlığını dile getiren bir kimsenin hâlinden söz ediliyordu. Burada ise, kusurunu inkâr edip Hakk'ı suçlayan birinin hâli bildiriliyor.

 "Lev ennallâhe hedânî" (Eğer Allâh bana hidâyet etseydi): "Lev" edatı, Arapça'da gerçekleşmesi imkânsız olan şeyin temennîsi için kullanılır. Burada konuşturulan kişi, "benim bir suçum yok, hidâyet Allâh'tandır, O bana hidâyet vermediği için ben bu hâldeyim" sözleriyle bir bahâne öne sürmekte ve sorumluluktan kaçmaktadır. "Lev" ile başlayan cümleler, Kur'ân'da genellikle bâtıl mâzeretleri ifâde eder.

Gerçekten de âlemdeki her şey Allâh'ın dilemesi (meşîet) ile olur. Hidâyeti de dalâleti de veren O'dur: "Allâh kimi dilerse onu saptırır, kimi dilerse onu doğru yol üzere kılar" (En'âm 6/39). Ancak bu, hakîkatin yalnızca bir yüzüdür. Tek başına ele alınırsa kul, irâdesi olmayan, daha evvel yazılmış olan bir senaryoyu canlandıran bir kukla gibi olur. İrâdesi olmayanın, mükâfâtı da mücâzâtı da olmaz.

Cebriyye mezhebi, bütün fiilleri doğrudan Hakk'a nisbet ederek kulun irâdesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırır. Mu'tezile ise fiilleri tamâmen kula nisbet ederek Hakk'ın küllî irâdesini kaldırır. Ehl-i Sünnet, bu iki uç arasında kesb nazariyyesiyle bir denge kurmuştur. İbnü'l Arabî Hazretleri ise meseleyi a'yân-ı sâbite kavramıyla daha derin bir çerçeveye oturtmuştur:

Her varlığın Allâh'ın ezelî ilminde değişmez bir hakîkati (ayn-ı sâbite) vardır. Bu ezelî hakîkat, lisân-ı isti'dâd ile Hakk'tan varlık talep eder; Cenâb-ı Hakk da her ayn'a kendi hakîkatinin gereğini verir. Fir'avn'ın ayn'ı Rablık iddiâ etmeyi ve Mudill isminin tecellîgâhı olmayı talep ederken, Mûsâ'nın ayn'ı peygamberliği ve Hâdî isminin mazharı olmayı talep eder. Hakk, kimseye ezelî isti'dâdında olmayan bir vasfı zorla yüklemez. Dolayısıyla, eğer ortada bir cebr varsa, kulun kendi ezelî hakîkatinin kendisi üzerine olan cebridir.

Bu açıdan bakıldığında, âyetteki kişinin sözü geçersiz kalır. "Eğer Allâh bana hidâyet etseydi" demek, "eğer benim ezelî hakîkatim hidâyete kabiliyetli olsaydı" demeye gelir. Oysa Allâh, onun ezelî hakîkatine hidâyeti değil, o hakîkatin talep ettiği dalâleti vermiştir. Fusûsu'l-Hikem'de bu mesele "Mâ zalemehümüllâhu ve lâkin enfusehum yazlimûn" (Allâh onlara zulmetmedi, onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı) (Âl-i İmrân 3/117) âyetiyle îzâh edilir.

"Le kuntu minel muttakîn" (Elbette ben de takvâ sahiplerinden olurdum): Bu ifâde, sorumluluktan kaçışın bir başka tezâhürüdür. Bu kişi, Allâh'ın kevnî irâdesini (emr-i irâdî) şer'î emirleriyle (emr-i teklîfî) birbirine karıştırmaktadır.

Emr-i teklîfî, "şunu yap, bunu yapma" şeklindeki şer'î emirlerdir; kul bunlara uymakla mükelleftir. Emr-i irâdî ise Hakk'ın kevnî irâdesidir; olmasını dilediği şey olur, dilemediği ise olmaz. Birincisi şerîat mertebesine, ikincisi hakîkat mertebesine âittir. Sâlik, bu iki mertebeyi aynı anda muhâfaza eder: Hakîkat nazarıyla Hakk'ın küllî irâdesini görür, şerîat nazarıyla kendi mes'ûliyetini yerine getirir. Birini diğerinin lehine ihmâl etmez.

"Takvalılardan olurdum" sözü, hem ezelî hakîkatini inkâr hem de ilâhî emre muhâtap olma sorumluluğunu yok saymaktır. Hakk, onu "takvalı olmamaya" zorlamamış, onun ezelî hakîkatinin talep ettiğini açığa çıkarmasına izin vermiştir. Bu yüzden mâzereti geçersizdir.

Kaderi mâzeret göstermek, fiilden sonra yapılan bir tevîldir. Kul, fiil ânında kaderi değil kendi arzusunu tâkip etmektedir; kaderin bilgisi ona önceden açılmış değildir. Bu sebeple denmiştir ki "Kader, musîbetlere karşı bir tesellîdir; fakat günâhlara karşı bir mâzeret olamaz". (Bu söz bâzı kaynaklarda Hz. Ömer'e (r.a.) atfedilir.)

-------------------

# Âyet 58

اَوْ تَقُولَ حٖينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ لٖي كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنٖينَ

(39-58) Ev tekûle hîne terâl azâbe lev enne lî kerreten fe ekûne minel muhsinîn.

(39-58) Yahut azâbı gördüğünde, "Keşke benim için bir geri dönüş olsaydı da iyilik yapanlardan olsaydım" demesin.

-------------------

Bu âyet-i kerîme öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır. 

Elli altıncı âyette kusurunu i'tirâf eden pişman kişi, elli yedinci âyette kusurunu Allâh'a yükleyen mâzeretçi kişi, burada ise dünyâya geri dönerek hatasını düzeltme fırsatı isteyen kişi tasvîr edilmektedir.

Bu âyet, dünyâdaki en önemli sermayemiz olan vaktimizi iyi değerlendirmenin önemine işâret eder. Vakit, kulun içinde bulunduğu ândır ve her ân bir fırsattır. O ân geçtiğinde bir daha geri gelmez. Sâlik, "keşke" demeden, içinde bulunduğu ânı iyi değerlendirmelidir. Geçmişin hüznü yâhut geleceğin endişesi ile ânı zâyi' etmemelidir.

Hadîs-i şerîfte "İki nîmet vardır ki, insanların çoğu onlarda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit" buyrulmuştur (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6412). Dünyâda iken vakit bolmuş gibi görünür; hakîkatte ise her ân son ân olabilir; elli beşinci âyette "bağteten" (ansızın) kelimesiyle vurgulandığı gibi, ölüm ve azap insânı hiç beklemediği bir ânda yakalar.

"Hîne terâl azâbe" (Azâbı gördüğünde): Zâhiren, kabir veya cehennem azâbı göründüğünde demektir. Bâtınen ise, kişinin gaflet perdesinin yırtılıp hakîkati gördüğü ândır. Bu, ölüm ânında veya âhirette olabileceği gibi, dünyâda bir musîbet, hastalık veya ilâhî îkaz ile de olabilir. Ancak âhirette görülen azap için artık geri dönüş yoktur.

"Lev enne lî kerreten" (Keşke benim için bir geri dönüş olsaydı): Önceki âyette olduğu gibi "lev" edatı, gerçekleşmesi imkânsız bir temennîyi ifâde eder.

"Kerre" kelimesi "tekrâr, dönüş, bir kez daha fırsat" demektir. Bu, insânın en hazin temennîsidir: "Keşke bir şansım daha olsaydı". Cenâb-ı Hakk, dünyâda iken kuluna sayısız "kerre" (dönüş fırsatı) vermiştir. Her yeni gün bir kerredir, her nefes bir fırsattır. Hakk, kulunu gaflet uykusundan uyandırmak için musîbetler, hastalıklar, kayıplar ve ilâhî îkazlar gönderir. Bunların her biri, kulun dönmesi için verilmiş birer fırsattır. Âhirette istenen "bir kerre daha", dünyâda her gün verilmekte ama fark edilmemektedir. 

Ölüm ile birlikte imtihân sona ermiş, tekrâr imkânı kalmamıştır. Berzah, dünyâ ile âhiret arasında geçişi engelleyen bir perdedir. Bu perde, amel kapısının kapandığına ve artık yalnızca karşılık döneminin başladığına delâlet eder.

Nitekim Mü'minûn Sûresi 23/99-100'de meâlen buyrulur: "Nihâyet onlardan birine ölüm gelince, 'Rabbim! Beni geri gönder; terk ettiğim dünyâda sâlih amel işleyeyim' der. Hayır! Bu, onun söylediği boş bir sözdür. Onların arkasında, diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır." En'âm Sûresi 6/28 ise bu pişmanlığın samîmî değil, azâbın şiddetinden kaynaklanan ârızî bir hâl olduğunu bildirir: "Eğer geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan fenâlığa dönerlerdi, şüphesiz onlar yalancıdırlar". Zîrâ a'yân-ı sâbitelerindeki ezelî isti'dâd neyi gerektiriyorsa, dünyâya dönseler yine onu zuhûra getireceklerdir.

"Fe ekûne minel muhsinîn" (İyilik yapanlardan olsaydım): "Muhsin" kelimesi daha evvel otuz üç, otuz dört ve otuz beşinci âyetlerde geniş olarak işlenmişti. Bu kişi şimdi "keşke muhsin olsaydım" diyor; oysa onun isti'dâdında muhsinlik yoktur ve temennî, isti'dâd yerine geçmez.

-------------------

# Âyet 59

بَلٰى قَدْ جَٓاءَتْكَ اٰيَاتٖي فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ الْكَافِرٖينَ

(39-59) Belâ kad câetke âyâtî fe kezzebte bihâ vestekberte ve kunte minel kâfirîn.

(39-59) "Hayır! Âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştun."

-------------------

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette kul, dünyâya dönüp muhsinlerden olmayı temennî ediyordu. Bu âyette ise Cenâb-ı Hakk, bu talebi kat'î bir lisânla reddediyor: Sen hidâyetten mahrûm değildin; âyetler sana gelmişti, sen onları yalanladın. Bu âyet, kulun hüccetsiz bırakılmadığının ilâhî beyânıdır.

"Belâ" (Hayır!): Bu tek kelime, hem geri dönüş talebini hem de temennînin samîmiyetini reddeder. Geri dönüşe izin yoktur; üstelik En'âm 6/28'de bildirildiği üzere, dünyâya dönse de eski hâline geri dönecektir.

"Kad câetke âyâtî" (Âyetlerim sana gelmişti): "Âyât" kelimesi burada hem Kur'ân âyetlerini hem de kâinattaki kevnî âyetleri (delilleri) kapsar. Kul, "hidâyet gelmedi" veya "fırsat verilmedi" diyemez; çünkü âyetler ona ulaşmıştı. Risâlet mertebesi, tebliğ vazîfesini yerine getirmişti. Üstelik kişinin kendi varlığında da Hakk'ın sayısız tecellîleri ve işâretleri mevcuttu.

"Fe kezzebte bihâ" (Onları yalanladın): "Tekzîb" (yalanlama), zâhiren peygamberleri yalanlamaktır. Bâtınen ise, Hakk'ın her yerdeki tecellîlerini görmezden gelmek, kendi varlığındaki ilâhî hakîkatleri inkâr etmektir.

"Vestekberte ve kunte minel kâfirîn" (Kibirlendin ve kâfirlerden oldun): "İstikbâr", büyüklenme ve kibirdir. Kibir, hakîkati kabul etmeye engel olan en büyük perdedir. İblîs'in cennetten kovulmasının sebebi de kibirlenmekti: "Ebâ vestekbere ve kâne minel kâfirîn" (Direndi, kibirlendi ve kâfirlerden oldu) (Bakara 2/34). 

Kibir, "ben bilirim, ben yaparım, ben haklıyım" demektir. Elli üçüncü âyetin yorumunda işlenen "vücûd günâhı", kendini Hakk'tan ayrı bir varlık sanma vehmi, kibrin ta kendisidir. Bu "ben", Hakk'ı örten en kalın hicâbdır. 

Âyette "esbahte" veya "sırte" (oldun) değil, "kunte" (zâten öyleydin) fiili vardır. Elli yedinci âyetin yorumunda açıklandığı üzere bu fiil a'yân-ı sâbiteye işâret eder: O kişi, ilm-i ilâhîdeki ezelî hakîkati itibâriyle zâten "öyle" idi; dünyâda bu hakîkatini fiilen ortaya koymuştur. Ancak bu durum, orada belirtildiği gibi, kulun mes'ûliyetini kaldırmaz.

-------------------

# Âyet 60

وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذٖينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌؕ اَلَيْسَ فٖي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّرٖينَ

(39-60) Ve yevmel kıyâmeti terallezîne kezebû alallâhi vucûhuhum musveddeh, e leyse fî cehenneme mesven lil mutekebbirîn. 

 (39-60) Kıyâmet gününde, Allâh'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur?

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

"Ve yevmel kıyâmeti" (Kıyâmet gününde): Kıyâmet günü zâhiren dünyanın sonunun geleceği ve tüm insânların mahşerde toplanarak hesap vereceği gündür. Bâtınen ise sâlikin fenâ'dan bakâ'ya geçişini ifâde eder. 

("Kıyâmet" kelimesi altmış yedinci âyetin yorumunda geniş olarak ele alınacaktır.)

"Terâ" (görürsün): Görmekten kasıt müşâhede etmektir. Bu hitâp, özelde Hz. Peygamber'e (s.a.v.), genelde bu âyeti okuyup idrâk eden herkesedir.

"Ellezîne kezebû alallâhi" (Allâh'a karşı yalan söyleyenler): Elli dokuzuncu âyette "tekzîb" (yalanlama) fiilinden bahsedilmişti, burada ise "kezib" (yalan söyleme) fiili ifâde ediliyor. "Tekzîb" başkasını yalanlamak, "kezib" ise kendisi yalan söylemektir. Her ikisi de aynı köktendir ve birbirini tamamlar: Hakk'ı ve hakîkati yalanlayan, netîcede Hakk'a karşı yalan söylemiş olur. 

Allâh'a karşı söylenen en büyük yalanlardan birisi, dördüncü âyette ele alındığı gibi, O'na evlât veya ortak isnâd etmektir. Bâtınen ise, kendine Hakk'tan müstakil bir varlık nisbet etmek de Allâh'a karşı söylenmiş bir yalandır; zîrâ "Lâ mevcûde illâ Hû" iken "ben de varım" demek, varlık hakkında yalan söylemektir.

"Vucûhuhum musveddeh" (Yüzleri kapkara): "Vücûh" kelimesi "vech"in çoğuludur. Otuz dördüncü âyetin yorumunda açıklandığı üzere "vech" hem yüzü hem de kişinin hakîkatini ifâde eder. "Vücûhuhum musveddeh" denildiğinde kararma yalnızca fiziksel yüzün kararması değil, nûrdan nasîb almamış bir hakîkatin, nûrsuzluğunu izhâr etmesidir. Nitekim, Âl-i İmrân Sûresi 3/106'da buyrulur: "Yevme tebyaddu vucûhun ve tesveddu vucûh" (O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır).

"Musveddeh" kelimesi, "sevâd" (siyahlık) kökünden gelir. Tasavvufta "sevâd" zulmet, kesret ve hicâbı, onun zıttı "beyâd" (aklık) ise nûr, vahdet ve ilâhî tecellîyi temsîl eder. "İki cihanda yüzü kara olmak" tâbiri de, hem dünyâda hem âhirette Hakk'ın nûrundan mahrûm kalmayı ifâde eder. Dünyâda bu tecellî bâtınîdir ve ancak ehl-i basîret tarafından görülür; kıyâmette ise zâhir olur ve herkes tarafından müşâhede edilir.

"E leyse fî cehenneme mesven lil mutekebbirîn" (Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur?): Cenâb-ı Hakk burada soru soruyor görünse de aslında kesin bir hüküm bildirmektedir: Kibirlenenlerin yeri cehennemdir.

Hadîs-i şerîfte, "Kalbinde zerre miktârı kibir bulunan kimse cennete giremez" buyrulmuştur (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 91). Kibir, Hakk'ı örten en kalın perdedir; bu perde kalkmadıkça nûr kalbe girmez ve yüz aydınlanmaz. Cehennem, bu karanlığın mekânıdır.

Cenâb-ı Hakk bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurur: "Kibriyâ benim ridâm (üst örtüm), azamet ise benim izârımdır (alt örtüm). Kim bunlardan birinde benimle çekişmeye kalkışırsa, onu cehenneme atarım" (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2620; Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 4090). Kulun "benlik" iddiası, Allâh'a mahsûs olan bu örtüleri çekiştirmek, onları gasp etmeye çalışmak hükmündedir. Netîcesi cehennem, ya'nî Hakk'ın nûrundan mahrûmiyet azâbıdır.

-------------------

# Âyet 61

وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذٖينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْۙ لَا يَمَسُّهُمُ السُّٓوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(39-61) Ve yuneccîllâhullezînettekav bi mefâzetihim, lâ yemessuhumus sûu ve lâ hum yahzenûn.

(39-61) Allâh, takvâ sahiplerini kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir kötülük dokunmaz ve onlar mahzûn da olmazlar.

------------------- 

Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Kıyâmet gününün tasvîri devâm etmektedir. Bir evvelki âyette yalan söyleyenlerin ve kibirlenenlerin yüzlerinin kararacağı; burada ise takvâ sâhiplerinin kurtarılacağı bildiriliyor. Karanlık ve nûr, hüsrân ve felâh arka arkaya zikredilerek iki yolun âkıbeti gösterilmektedir.

"Ve yuneccîllâhullezînettekav bi mefâzetihim" (Ve Allâh, takvâ sâhiplerini kendi "mefazet"leri (başarı ve kurtuluşları) ile kurtarır): Âyet-i kerîmede sözü edilen takvâ sâhipleri zâhiren, Allâh'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınan ehl-i îmân kimselerdir. Bâtınen ise âlemde Allâh'tan başka bir fâil ve mevcûd görmeyen ârif kimselerdir.

"Mefâze" kelimesi, "kurtuluş, zafer, başarı" anlamındaki "fevz" kökünden gelir. Arapça'da bu kelime "ism-i mekân" kalıbındadır; ya'nî sâdece soyut bir kurtuluşu değil, "kurtuluş makâmını" ve "felâh yurdunu" (cenneti ve rızâ makâmını) ifâde eder. Dolayısıyla, "Allâh'ın onları kurtarması" zâhiren cehennemden kurtarıp cennetine koyması, bâtınen ise nefs-i emmâre tuzaklarından ve beşerî benlik vehminden kurtarıp velî kullarının arasına sokmasıdır.

"Bi mefâzetihim" (kendi kurtuluşlarıyla) kaydı zâhiren, işledikleri sâlih amellerin cehennemden kurtuluşlarına vesîle olmasıdır. Bâtınen ise a'yân-ı sâbitelerindeki hakîkatleri sebebiyle kurtuluşa ermeleridir. Ancak bu, dünyâda mücâhede etmedikleri anlamına gelmez. İsti'dâdın kâbiliyyete dönüşmesi, mücâhede ve takvâ şartına bağlıdır.

"Lâ yemessuhumus sûu ve lâ hum yahzenûn" (Onlara kötülük dokunmaz ve onlar asla mahzûn olmazlar): "Mess" en hafif temâsı bile içeren bir dokunmadır; "lâ yemessuhum" denilmesi, onlara en küçük bir kötülüğün bile ulaşamayacağını bildirir. Âyette iki ayrı nefy vardır: Birincisi dışarıdan gelen kötülüğü ("sû'"), ikincisi içeride hissedilen hüznü ("hüzn") kaldırır. Hem âfâkî hem enfüsî sıkıntı nefyedilmiştir.

Zâhiren bu, cennet yaşantısının tasvîridir. Bâtınen ise âlemdeki tüm mevcûdâta Hakk'ın tecellîleri olarak bakan irfân ehlinin hâlidir. Her şeyin ilâhî takdîre uygun olarak tecellî ettiğini bilen, her olayda Hakk'ın bir murâdını ve hikmetini müşâhede eden kimsenin gözünde mutlak ma'nâda "kötü" diye bir şey kalmaz; bu sebeple mahzûn da olmaz. Ancak bu, şuûrda yaşanan bir şuhûd hâlidir; zâhirde şerîatın belirlediği iyi-kötü ölçüleri geçerlidir ve onlarla amel edilir. 

-------------------

# Âyet 62

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكٖيلٌ

(39-62) Allâhu hâliku kulli şey'in ve huve alâ kulli şey'in vekîl.

(39-62) Allâh, her şeyin Hâlık'ıdır ve O, her şeye vekîldir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

"Allâhu hâliku kulli şey'in" (Allâh, her şeyi halk edendir): Terzi Baba'nın Gökyüzü İnsânları Araştırması kitabı "halk etmek" ifâdesini özetle şöyle îzâh eder:

-------------------

"Halk etmek", ilm-i ilâhîde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda (şehâdet âleminde) zuhûr ettirilmesidir (faaliyet sahasında tatbikata başlamasıdır).

------------------- 

Şehâdet âlemindeki her "şey", Hakk'ın isimleri ve sıfâtları yönüyle zâhir olan tecellîleridir. Hakîkati yönüyle Vücûd tektir ve Hakk'a âittir; kesret âleminde görülen çokluk ise izâfîdir, Hakk'tan ayrı müstakil bir varlık taşımaz.

"Kulli şey'in" (her şeyin) ifâdesindeki umûmîlik önemlidir. Halk, belirli bir varlık türüne tahsîs edilmemiştir: İyilik de kötülük de, hidâyet de dalâlet de Hakk'ın halkıdır. Ancak bunlardan râzı olup olmadığı, emr-i teklîfî ile ayrıca bildirilmiştir.

"Ve huve alâ kulli şey'in vekîl" (Ve O, her şeye Vekîl'dir): "Vekîl", işleri üstlenen, kendisine güvenilen, her şeyi tedbîr ve idâre eden demektir. Kulun Allâh'ı vekîl edinmesi, işlerini O'na havâle etmesidir. Hakk'ın vekîl olması ise, iyi ve kötü ayırmadan kullarının işlerini en güzel şekilde tedbîr etmesidir. Zîrâ bâtınen, her fiilin hakîkî fâili Hakk'tır; kulun vekîl araması, aslında zâten var olan bu hakîkati idrâk etmesidir. 

Nitekim Âl-i İmrân 3/173'te "Hasbunallâhu ve ni'me'l vekîl" (Allâh bize yeter; One güzel vekîldir), Müzzemmil 73/9'da ise "Fettehizhû vekîlâ" (O'nu vekîl edin) buyrulmuştur. Hakîkî vekîl O'dur; çünkü her şeyin varlığı ve devâmı O'nun elindedir. Cenâb-ı Hakk bir ân dahi tecellîsini çekse, o "şey" yok olur. Vekîl olması, Kayyûm isminin gereğidir: Her şeyi her ân varlıkta tutmak ve tedbîr etmek.

-------------------

# Âyet 63

لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟

(39-63) Lehu mekâlîdu's semâvâti ve'l ard, vellezîne keferû bi âyâtillâhi ulâike humul hâsirûn.

(39-63) Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler ise, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

"Lehu mekâlîdu's semâvâti ve'l ard" (Göklerin ve yerin anahtarları (hazîneleri) O'nundur): "Mekâlîd" kelimesi, "anahtarlar" demektir. Anahtar, hazîneyi açan şeydir; bu sebeple mecâzen "hazîne" ma'nâsı da kastedilmiştir. Hem hazîneler hem de hazînelerin anahtarları O'nun elindedir.

Zâhiren bu, göklerin ve yerin hazînelerinin (rızık, rahmet, yağmur ve diğer nîmetlerin) tamâmen Allâh'ın tasarrufunda olduğunu ifâde eder. Hiçbir kapı O açmadan açılmaz, O kilitlemeden kapanmaz.

Bâtınen "anahtar", Hakk'ın kullarının kalplerini açıp kapamasına işâret eder. Ma'rifet, keşf ve ilhâm kulun kendi çabasıyla açılmaz; Hakk dilediğinde kalbin kilidini açar, dilediğinde kapatır. Kulun yapabileceği kapının önünde hazır beklemektir; "feth" (açmak) Hakk'a âittir.

İbnü'l Arabî Hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de a'yân-ı sâbitelerin "mefâtîhu'l-gayb" (gaybın anahtarları) olduğunu beyân etmiştir (Ahmed Avni Konuk şerhi, Üzeyr Fassı, Cilt III, s. 100-101). Nitekim En'âm Sûresi 6/59'da: "Ve indehû mefâtihu'l-gaybi lâ ya'lemuhâ illâ hû" (Gaybın anahtarları O'nun katındadır; onları O'ndan başkası bilmez) buyrulur. 

A'yân-ı sâbiteler ilm-i ilâhîdeki gizli hazînedir. Hakk'ın Zâtında gizli olan esmâ-i ilâhiyye, nefes-i Rahmânî ile bu a'yân üzerine tecellî ettiğinde zuhûra gelir. Böylece her ayn, mazharı olduğu ismin hazînesini açan bir anahtar olur. Bütün bu anahtarlar ise Ulûhiyyet mertebesinde "Allâh" isminin altında cem' olmuştur. İsm-i câmi' olan "Allâh" ismine ulaşan, bütün isimlere ve hazînelere ulaşmış olur. Bu sebeple "Allâh" ismi bütün anahtarların anahtarıdır (miftâhu'l-mefâtîh).

Bu hazînelerin hakîkatini ancak Allâh bilir; ancak dilediği kullarına sırların bir kısmını açar: "O gaybı bilendir; gaybını râzı olduğu resûller müstesnâ kimseye bildirmez" (Cin 72/26-27). Açılan da geri alınamaz: "Allâh insânlara rahmetinden ne açarsa, onu tutacak yoktur" (Fâtır 35/2).

"Vellezîne keferû bi âyâtillâhi ulâike humul hâsirûn" (Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler ise, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir): "Âyâtillâhi" (Allâh'ın âyetleri), elli dokuzuncu âyette belirtildiği gibi, hem Kur'ân âyetlerini hem de âfâkî ve enfüsî tecellîleri kapsar.

Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler zâhiren Kur'ân'ı inkâr edenlerdir, bâtınen ise âlemin her zerresinde Hakk'ın bizâtihî zuhûrda olduğu gerçeğini reddedenlerdir. O dilediğine bu hakîkati (hazînelerini) açar, idrâk ve müşâhede ettirir, dilediğine de kapalı tutar, örter.

Anahtar hem açmaya (feth/bast) hem de kilitlemeye (kabz) yarar. Cenâb-ı Hakk, bu anahtarlarla mü'minlere rahmet hazînelerini açarken, inkârcılara o kapıları kilitler. Nitekim Şûrâ Sûresi 42/12'de meâlen buyrulur: "Göklerin ve yerin anahtarları (hazîneleri) O'nundur. O rızkı dilediğine yayar, dilediğine daraltır." Kâfirlerin "hüsrânı" (kaybı), işte bu kilitli kalma hâlidir.

"Hüsrân", ömür sermayesini kendini ve Hakk'ı tanımadan geçirerek zâyi' etmektir. "Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn" (Onlar hidâyet karşılığında dalâleti satın aldılar da ticâretleri kâr etmedi ve doğru yolu bulamadılar) (Bakara 2/16). Anahtarları elinde tutan Hakk'ı bırakıp, kendi vehimleriyle sahte bir ticârete girişenler, hakîkî hazîneden mahrûm kalırlar.

-------------------

# Âyet 64

قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَأْمُرُٓونّٖٓي اَعْبُدُ اَيُّهَا الْجَاهِلُونَ

(39-64) Kul e fe gayrallâhi te'murûnnî a'budu eyyuhel câhilûn.

(39-64) De ki: "Ey câhiller! Bana Allâh'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?"

-------------------

Bir önceki âyetin devâmı olan bu âyet-i kerîme bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır. 

Müşriklere şu sorulmaktadır: Göklerin ve yerin tüm anahtarları O'nun elinde iken, siz hâlâ başkasına mı kulluk emrediyorsunuz?

"E fe gayrallâhi" (Allâh'tan gayrısına mı?) sorusu, vahdet nazarıyla bakıldığında çifte reddir: Hem şer'î olarak başkasına kulluk câiz değildir, hem de hakîkat olarak başkası yoktur ki kulluk edilsin.

Âyette müşriklerin fiili "ricâ" veya "talep" değil, gayrullâha kulluğu "emretmek"tir (te'murûnnî). Oysa mutlak emr sâhibi yalnızca Hakk'tır: "E lâ lehu'l-halku ve'l-emr" (Halk etmek de emretmek de O'na mahsûstur) (A'râf 7/54).

Vücûd tektir ve Hakk'ın Vücûdu'dur. O'nun gayrı bir ilâh tasavvur edilemez; zîrâ "gayr", birden fazla Vücûd'un var olması hâlinde mümkündür. Câhillerin kendilerine ilâh edindikleri eşyâ ve sûretler, Hakk'ın o mahalldeki zuhûr ve tecellîlerinden ibârettir.

"Câhilûn" kelimesi "c-h-l" kökünden gelir ve "bilmemek, örtülü kalmak, tanımamak" ma'nâsındadır. Cehâletin iki türü vardır: 

Birincisi, gaflet ehlinin cehâletidir: Her zerrede ve kendi nefslerinde zâhir olan Hakk'ı göremeyip, nefslerinin hevâsını ilâh edinmektir. Nitekim Câsiye Sûresi 45/23'te "E fe raeyte meni'ttehaze ilâhehû hevâhu" (Hevâsını ilâh edineni gördün mü?) buyrulmuştur. 

İkincisi ise irfân ehlinin cehâletidir ki bu, makbûl bir cehâlettir. Hakk'a ârif olup kendi beşerî benliğinin câhili olanların hâlidir. Onlar, kendi varlıklarında Hakk'ın varlığından başka bir şey olmadığını idrâk ve müşâhede edip vehmî benliklerini unutmuşlardır. Bu unutuş, gafletin değil fenânın meyvesidir. 

Birinci cehâlet Hakk'ı bilmemek, ikincisi beşerî nefsini bilmemektir. Birincisi hicâb, ikincisi kurtuluştur.

-------------------

# Âyet 65

وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ

(39-65) Ve lekad ûhıye ileyke ve ilellezîne min kablik, le in eşrakte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn.

(39-65) Andolsun ki sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki: "Eğer şirk koşarsan, amelin mutlaka boşa gider ve elbette hüsrâna uğrayanlardan olursun."

-------------------

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette gayrullâha ibâdet etmenin cehâlet olduğu beyân edilmişti. Bu âyette ise câhillerin âkıbeti ilân edilmektedir: Amellerin boşa gitmesi ve hüsrân.

Âyette hitâp doğrudan Efendimiz'e (s.a.v.) yöneltilmiş olsa da, asıl muhâtap ümmettir; zîrâ peygamberler "ismet" sıfâtıyla günâhtan korunmuşlardır; şirk koşmaları muhâldir.

"Şirk", Allâh'a eş ve ortak koşmaktır. Lokmân 31/13'te "büyük bir zulüm" ve Nisâ 4/116'da "bağışlanmayacak günâh" olarak nitelenmiştir.

Şirk, açık (celî) ve gizli (hafî) olmak üzere iki türlüdür. Açık şirk, puta veya herhangi bir varlığa tapınmak, mü'minler için söz konusu değildir. Asıl tehlike gizli şirktir: Hakk'ın mutlak varlığının yanında, O'ndan bağımsız ikinci bir varlık görmek. Elli üçüncü âyetin yorumunda "vücûd günâhı" olarak işlenen bu vehim, benliğe müstakil bir varlık nisbet etmektir. Hakîkî tevhîd, tüm mevcûdâtın O'nun zuhûr ve tecellîleri olduğunu idrâk etmektir.

Bir mîsal ile îzâh edersek: Aynaya baktığımızda gördüğümüz görüntüye "bu ben değilim" dersek teşbîhi inkâr etmiş oluruz; "ben bundan ibâretim" dersek tenzîhi yitiririz. Doğrusu, "aynada görünen benim sûretimdir ama ben bu sûretten ibâret değilim" demektir. Aynı şekilde âlem, Hakk'ın sûretinin göründüğü aynadır; fakat Hakk, bu aynadan ve ondaki sûretten ibâret değildir. Âlemi inkâr etmek teşbîhi yitirmek, âlemi Hakk'ın kendisi sanmak tenzîhi yitirmektir.

Bu (gizli) şirkin fark edilmesi zordur; çünkü kişi zâhiren muvahhid iken bâtınen müşrik olabilir. Bundan ya'nî kesret vehminden kurtulabilmek için hakîkî bir seyr ü sülûk gerekir. 

Şirk-i hafî amel cennetlerine girmeye engel değildir, ancak Zât cennetine girmeye mânî olur. Amel cenneti, yapılan ibâdetlerin mükâfâtıdır; Zât cenneti ise Hakk'ı perdesiz müşâhede makâmıdır. Kişi ne kadar ibâdet, riyâzat ve tefekkür ehli olursa olsun, benlik vehminden kurtulmadıkça Hakk'a vâsıl olamaz. Firkati (ayrılığı) bâkî kaldıkça vahdete ulaşması mümkün olmaz. 

Ârif ise, Hakk'ı her tecellîde tanır, ama hiçbir tecellî ile sınırlamaz. Çünkü O, hem tüm sûretlerde tecellî edendir (teşbîh), hem de tüm sûretlerin ötesinde, benzersiz olandır (tenzîh). Bu iki anlayışı birlemek "tevhîd"dir.

"Hüsrân": Daha evvel "hüsrân" ömür sermâyesini zâyi' etmek şeklinde yorumlanmışti. Burada zâyi' olan kulun amelleridir; "le yahbetanne ameluke" (amelin mutlaka boşa gider) ifâdesi bunu açıkça beyân etmektedir.

"Habeta" fiili, "batmak, boşa gitmek, heder olmak" demektir. Araplar, zehirli bir otu yiyip karnı şişen ve semizlemiş gibi görünen ama sonunda patlayıp ölen deveye "habata" derler. Şirk ehlinin amelleri de zâhiren büyük ve çok görünse de, içine şirk zehiri karıştığı için o ameller sâhibini kurtarmaz, aksine helâk eder.

-------------------

# Âyet 66

بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرٖينَ

(39-66) Belillâhe fa'bud ve kun mineş şâkirîn.

(39-66) "Hayır! Yalnızca Allâh'a kulluk et ve şükredenlerden ol."

-------------------

Bu âyet önceki Zâtî âyetin devâmıdır; Risâlet mertebesi lisânıyla bizlere okunmaktadır.

Geçtiğimiz âyetlerde, semâvât ve arzın anahtarlarının Hakk'a âit olduğu (altmış üç), buna rağmen Hakk'ın gayrına kulluk etmenin cehâlet olduğu (altmış dört), bu cehâletin bedelinin amellerin boşa gitmesi ve hüsrân olduğu (altmış beş) bildirilmişti. Burada ise hüsrândan kurtuluş yolu ilân edilmektedir.

"Bel" (Hayır! / Aksine!): Bu edat, yanlış bir anlayışı keskin biçimde reddedip doğruyu ilân eder. Burada: "Şirk yolunu tamâmen terk et; yüzünü tevhîde çevir ve yalnızca Allâh'a kulluk et" demektir.

"Allâhe" (Allâh'a): Âyette "fa'budillâhe" (Allâh'a kulluk et) yerine "Allâhe fa'bud" buyrulmuş, "Allâh" ismi "kulluk" fiilinden önce gelmiştir. Arapça'da buna "hasr" (özgüleme) denir: Kulluk edilecek tek kapı burasıdır, başka kapı yoktur anlamına gelir. Fâtiha Sûresi'ndeki "İyyâke na'budu" (Ancak Sana kulluk ederiz) ifâdesi ile benzerdir.

Önce "Allâh" isminin sonra "kulluk" fiilinin gelmesi, hakîkî kulluğun ve ibâdetin ancak irfâniyyetle olacağına da işâret etmektedir. Hakîkî kulluk (abdiyyet), kulun kendi varlığında Hakk'tan gayrı bir şey görmemesi, tam bir yokluk ve teslîmiyetle O'nun huzûrunda durmasıdır.

"Ve kun mineş şâkirîn" (Şükredenlerden ol): "Şükr" kelimesi, "açmak, izhâr etmek" kökünden gelir. Nîmeti gizlemeyip açığa vurmak, kaynağını îtirâf etmektir. 

"Şükr"ün zıttı "küfr"dür; zîrâ "küfr" örtmek, "şükr" ise açmak demektir. Hakîkati örten kâfir olur; hakîkati açan ise şâkir olur.

Âyet tek seferlik bir şükretme fiilinden değil, şükrü hâl ve ahlâk edinmekten söz etmektedir. Şükür, kalp ile (nîmetin Hakk'tan olduğunu bilerek), dil ile (bunu ikrâr ederek) ve a'zâ ile (nîmeti yerli yerinde kullanarak) olur.

Resûlullâh (s.a.v.), ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı bir gece kendisine, "Allâh senin geçmiş ve gelecek günâhlarını bağışlamadı mı, neden kendini bu kadar yoruyorsun?" diye sorulduğunda; bu âyetin sırrıyla: " Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?" cevâbını vermiştir (Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Münâfikîn, 79).

En yüksek şükür, "şâkir"in (şükredenin), "meşkûr"un (şükredilenin) ve şükrün Hakk olduğunu müşâhede etmektir. 

-------------------

# Âyet 67

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖۙ وَالْاَرْضُ جَمٖيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖؕ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

(39-67) Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrih, vel ardu cemîan kabdatuhu yevmel kıyâmeti ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih, subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn.

(39-67) Onlar Allâh'ı hakkıyla takdîr edemediler. Halbuki kıyâmet günü yeryüzü tamamen O'nun avucundadır; gökler de O'nun sağ elinde dürülmüş olacaktır. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Âyet-i kerîmenin nüzûl vesîlesi olarak rivâyet edilen hadîs-i şerîfe göre, Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.) bir Yahudi âlimi geldi ve şöyle dedi: "Ey Muhammed! Biz Tevrât'ta şunu buluyoruz: "Allâh gökleri bir parmağına, yerleri bir parmağına, dağları ve ağaçları bir parmağına, suyu bir parmağına, toprağı bir parmağına ve diğer mahlûkâtı bir parmağına koyar, sonra 'Melik Benim' der". Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) Yahudi'yi tasdîk ederek güldü ve bu âyeti okudu (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4811; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2786).

"Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrih" (Onlar Allâh'ı hakkıyla takdîr edemediler): "Kadr" kelimesi hem "değer, kıymet" hem de "ölçü, miktar" ma'nâsına gelir. 

Bu kelimenin en bilinen zuhûru "Leyletü'l-Kadr" (Kadir Gecesi), Kur'ân'ın indirildiği gecedir. Enfüsî yönden, sâlikin gönlüne Kur'ân nûrunun tecellî ettiği ân onun kendi Kadir Gecesi'dir; ancak o ânda Allâh'ın kadri zevken bilinmeye başlar.

Bir başka yönden, Allâh'ı hakkıyla takdîr edememek, O'nu belirli bir ölçüye, kayda veya tasavvura sığdırmaya çalışmaktır, çünkü O, her ölçünün ve tasavvurun ötesindedir.

Ehl-i şirk, Allâh'ı hakîkatiyle, gerektiği gibi tanıyamadılar. Hayâlî bir Allâh anlayışı içerisinde, O'nu belirli tecellîlerle kayıtladılar. Oysa Allâh'ı "hakkıyla takdîr etmek" O'nun hem tenzîh hem de teşbîh yönüyle birlikte idrâk etmek ve bu ikisini birleştirip tevhîd etmektir.

"Vel ardu cemîan kabdatuhu yevmel kıyâmeti" (Halbuki kıyâmet günü yeryüzü tamamen O'nun avucundadır (tasarrufundadır)): "Kıyâmet" kelimesi, yalnızca âhirette kopacak olan büyük kıyâmeti değil, farklı mertebelerdeki "kalkış"ları da ifâde eder. "Yevm" kelimesi de, yalnızca zamânî bir günü değil, aynı zamanda bir hâli ve devri de ifâde eder. 

Ahmed Avni Konuk, Fusûsu'l-Hikem şerhinin Mukaddime bölümünde kıyâmetin beş mertebesini sıralar (Cilt I, s. 77); özetle:

-------------------

Birincisi, her ân vuku' bulan kıyâmettir: Âlemler, sürekli olarak gaybdan şehâdete ve şehâdetten gayba dâhil olur. Bu kesintisiz teceddüdü tam olarak ancak Cenâb-ı Hakk bilir.

İkincisi, zorunlu ölüm (mevt-i ızdırârî) ile gerçekleşendir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" buyurmuştur.

Üçüncüsü, irâdî ölüm (mevt-i irâdî) ile gerçekleşendir. Otuzuncu âyetin yorumunda açıklandığı üzere, sâlik bu ölümü hayâttayken yaşar. Buna "kıyâmet-i suğrâ" denir.

Dördüncüsü, fenâ fillâh ve bakâ billâhtan sonra kesretin tamamen kalkması ve tam vahdetin gelmesiyle ârif-i billâh'ın nefsinde zâhir olan tecellîdir; buna "kıyâmet-i kübrâ" denir.

Beşincisi, kâinâtın tamamı için vaat edilmiş ve beklenen büyük kıyâmettir. "Kıyâmet mutlaka gelecektir, bunda şüphe yoktur" (Hac 22/7) ve "Kıyâmet elbette gelecektir, onu neredeyse gizleyeceğim" (Tâ-Hâ 20/15) âyetleri bunu bildirir.

-------------------

"Arz" (yeryüzü): Zâhiren, üzerinde yaşadığımız dünyâ arzıdır. Bâtınen cismâniyeti ve çokluğu (kesreti) temsîl eder. Enfüsî yönden ise insânın maddî ve ma'nevî varlığını, kişide ilâhî tecellînin gerçekleştiği sahayı temsîl eder.

"Kabza" kelimesi "avuç ve tutuş" ma'nâsındadır. Burada kastedilen fiziksel bir el ya da avuç değil, Cenâb-ı Hakk'ın "tutan, daraltan, toplayan" anlamlarına gelen "Kâbıd" esmâsının tecellîsidir. 

"Kabza," bütün çokluğun, bütün formların ve cisimler âleminin, aslında tek bir ilâhî kudret ve varlığın "avucunun içinde" olduğunu ifâde eder. Kıyâmet anında, sayısız gibi görünen varlıkların aslında tek bir hakîkatin zuhûru olduğu ve O'na döneceği apaçık olur. Tüm farklılıklar ve ayrılıklar ("cemîân"), bu "kabza" içinde yok olur ve Hakk'ın Kâbıd tecellîsiyle aslına döner.

Bu enfüsî yönden de böyle olup, kişide zuhûr eden tüm tecellîlerin de kaynağının tek olduğunun idrâk edilmesidir.

İbn Abbâs (r.a.) "kabza"nın azametini açıklarken, "Yedi kat gökler ve yedi kat yer, Rahmân'ın elinde (tasarrufunda), sizden birinin elindeki hardal tânesi gibidir" buyurarak varlığın Hâlık karşısında mutlak hiçlik ve fenâ hükmünde olduğunu bildirmiştir (Abdullah b. Ahmed, Kitâbu's-Sünne; İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân).

"Ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih" (Gökler de O'nun sağ elinde dürülmüş olacaktır): Zâhiren bu, kıyâmet gününde yedi kat göğün bir tomar gibi dürülmesini ifâde eder; nitekim Enbiyâ 21/104'te "O gün göğü, kitap sayfalarını dürer gibi düreriz" buyrulmuştur.

Bâtınen "semâvât" lâtif âlemi ve esmâ mertebesini, "matviyyât" ise bu mertebelerin kaynağı olan Zât'a rücû etmesini ifâde eder. Kesret ve çokluk kitâbı katlanır; artık isimler ve sıfâtlar, Zât'ın mutlak birliğinde toplanır.

Enfüsî yönden bu sahne, sâlikin gönül âleminde yaşanır. "Semâvât", kişide esmâ-i hüsnâ'nın tecellî mahalli olan gönüldür. Bu gönlün "dürülmesi", sâlikin kesret bakışının vahdet şuûrunda erimesidir.

"Yemîn" (sağ el): Zâhiren, kuvvet ve üstünlüğü ifâde eder. Bâtınen, Allâh'ın kudret elidir. Mertebe îtibâriyle sağ el akl-ı külle, sol el ise nefs-i külle tekâbül eder. Cemâl-celâl zâviyesinden ise sağ el yed-i kudret-i cemâl, sol el yed-i kudret-i celâldir (Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt II, s. 441). Enfüsî yönden sağ el kişinin ruhânî tarafını, sol el ise nefsânî tarafını temsîl eder.

Bir hadîs-i şerîfte "Allâh'ın her iki eli de sağdır" buyurulur (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1827). Bu söz, ilâhî kemâlâtın ve rahmetin kuşatıcılığını bildirir. Sağ el; cemâl, bereket, hayır ve rahmetin sembolüdür. Sol el ise genellikle celâl, şiddet veya sınırlama ile ilişkilendirilir. Allâh'ın her iki elinin de sağ olması, celâl ve cemâlin aslında tek bir hakîkatin iki veçhesi olduğunu gösterir. Celâl de rahmettir, cemâl de. Zâhirde farklı görünen bu tecellîler, Hakk'ın Zâtında birdir. O'nun Zâtında ve fiillerinde eksik ya da kötü bir yön yoktur, O'nun her işi hayır ve rahmettir.

"Subhânehu ve teâlâ" (O … çok uzaktır, yücedir): "Subhâne" kelimesi "sebh" kökünden olup "yüzerek uzaklaşmak" ma'nâsı taşır; Hakk'ın her türlü noksanlıktan mutlak uzaklığını bildirir. "Subhânehu ve teâlâ" ifâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın "yücelik ve aşkınlık" yönünü ya'nî "mutlak tenzîh" hakîkatini beyân eder. Bütün görünen evren (şehâdet âlemi), Hakk'ın bir tecellîsidir. Ancak O, bu tecellîlerin herhangi birine veya tümüne eşitlenemez ve onlarla sınırlanamaz. O, halk ettiği sûret ve formlardan Yüce'dir. 

Kâinat Hakk'ın bir tecellîsidir ama Hakk, kâinattan ibâret değildir. Kıyâmet kopsa ve âlemler fenâ bulsa da O bâkî kalacaktır. O, tüm tecellîlerin kaynağıdır ve aynı zamanda hepsinden münezzehtir. O'nun yüceliği, mekânî veya zamânî değildir. O, sûretlerin "üstünde" değil, sûretlerle "mukayese edilemez" olandır. Tenzîh, Hakk'ı yukarıda bir yere koymak değil, O'nu her türlü kayıt ve tahdîdden berî bilmektir.

Şu cümle, İbnü'l Arabî Hazretleri'nin teşbîhi kabul edip tenzîhi muhafaza eden formülüdür: "Hüve lâ hüve" (O'dur, ama O değildir); ya'nî zuhûru yönüyle O'dur, fakat Zâtı ve sınırsızlığı yönüyle o sûret değildir. Yine "Leyse kemislihî şey'un ve hüves-semîu'l-basîr" (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur; O işitendir, görendir) (Şûrâ 42/11) âyeti, tenzîh ile teşbîhi tek cümlede cem' eder. Âyetin ilk yarısı ("O'nun benzeri yoktur") tenzîhi, ikinci yarısı ("O işitendir, görendir") ise teşbîhi bildirir.

"Ammâ yuşrikûn" (Onların ortak koştukları şeylerden): Şirkin hakîkati, altmış beşinci âyetin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı. Burada vurgulanan husûs, Hakk'ı bâzı tecellilerlesınırlayıp onun her yerde olduğunu ve ayrıca mutlak tenzîh yönü de bulunduğunu unutmaktır.

"Subhânehû ve teâlâ" ifâdesi bu tenzîhi, "kabdatuhû" ve "bi yemînihî" ifâdeleri ise teşbîhi bildirir. İkisini cem' edip birlemek ise tevhîddir. Böylece âyet, açılışında "Allâh'ı takdîr edememek"le başlayan soruya bizzat cevap vermektedir: Hakîkî takdîr, O'nu hem her şeyde görmek (teşbîh), hem hiçbir şeyle sınırlamamak (tenzîh), hem de bu ikisini birlemektir (tevhîd).

Enfüsî yönden sâlik, bedeninin (arz) ve gönlünün (semâvât) tamâmıyla Hakk'ın kabza ve yemîninde olduğunu, zâhirinde ve bâtınında müstakil bir varlığın bulunmadığını idrâk ettiği ânda, kendi kıyâmetini yaşar. Cismânî benliği Hakk'ın kabzasında fenâ bulur, varlığı O'nun yemîninde dürülür. İşte o noktada "Allâh'ı hakkıyla takdîr etme"nin kapısı aralanır.

-------------------

# Âyet 68

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُؕ ثُمَّ نُفِخَ فٖيهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ

(39-68) Ve nufiha fîs sûri fe sa'ika men fîs semâvâti ve men fîl ardı illâ men şâallâh, summe nufiha fîhi uhrâ fe izâ hum kıyâmun yanzurûn.

(39-68) Sûr'a üfürülecek; Allâh'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölecektir. Sonra Sûr'a bir daha üfürülecek; bir de bakarsın ki onlar, ayağa kalkmış bakıyorlar.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette arzın kabza'da ve semâvâtın yemîn'de dürülmüş olacağı beyân edilmişti. Bu âyet, o sürecin nasıl başlayacağını tasvîr etmektedir.

"Ve nufiha fîs sûri" (Sûr'a üfürülecek): "Sûr" kelimesinin lügat ma'nâsı "ses çıkaran eğri boynuz"dur. Zâhir tefsîre göre Sûr, İsrâfîl (a.s.) tarafından üfürülecek olan borudur; birinci üflemede bütün canlılar ölecek, ikinci üflemede ise yeniden diriltilecektir. Bu iki üfleme, Kur'ân'da birçok âyette zikredilmiştir (Yâ-Sîn 36/51, Nebe' 78/18).

"Sûr" kelimesi, "sûret" ile aynı kökten gelir. Bu yönüyle Sûr'a üflenmesi, sûretlerin ve formların aslına rücû etmesini de îmâ eder. "Sûr" ve "sûret" kelimelerinin Cenâb-ı Hakk'ın "Musavvir" esmâsı ile de bağlantısı açıktır. Cenâb-ı Hakk "Musavvir" olarak lâtif varlıklara sûret vermiştir, Sûr'a üflenmesiyle o sûretleri aslına döndürecektir. Varlık nasıl "Kün!" emriyle var olduysa, yine ilâhî bir nefha ile hakîkatine rücû edecektir. Bu üfleme, halkiyyetin başlangıcındaki "Ve nefahtü fîhi min rûhî" (Ona ruhumdan üfledim) (Hicr 15/29) nefhasının mukâbilidir.

Sûr'a birinci üfleme, Hakk'ın "Mümît" ve "Kahhâr" esmâlarının tecellîsidir: Mümît ile canlıların hayâtı son bulur, Kahhâr ile mevcûdâtın istiklâl iddiâsı kahr olunur. İkinci üfleme ise "Muhyî" esmâsının tecellîsidir; Muhyî ile Hakk'ın murâd ettiği sûret üzere yeniden hayât bulur.

 "Fe sa'ika" (düşüp ölür): "Sa'ika" kelimesi lügatte "bayılma, yıldırımla çarpılma" ma'nâsına gelse de, tefsîrlerde genelde "düşüp ölmek" şeklinde geçer. Bu, zâhiren fiziksel yaşamın sona ermesine, bâtınen ise "fenâ fillâh"a işârettir. Güneş doğduğunda yıldızların ışığı nasıl kaybolursa, Hakk'ın Zât tecellîsiyle beşerî varlık vehmi de "düşüp ölür"; kesret, vahdet deryâsında müstağrak olur.

"Men fîs semâvâti ve men fîl ardı" (göklerde ve yerde kim varsa): Müfessirlere göre "göklerde kim varsa" ifâdesiyle melekler kastedilmiştir. Ancak bu ifâde aynı zamanda, fezâda bizler gibi şuûrlu varlıklar olduğuna işâret ediyor olabilir. (bkz. Terzi Baba'nın Gökyüzü İnsânları Araştırması kitabı).

"İllâ men şâallâh" (Allâh'ın diledikleri dışında): Zâhiren istisnâ edilenlerin kimler olduğu tartışmalıdır; en yaygın kabul dört büyük melektir. 

Bâtınen ise istisnâ edilenler, daha evvel fenâ ve bakâ'ya ulaşmış, "Mûtû kable en temûtû" (Ölmeden önce ölünüz) sırrına ermiş kimselerdir. Onlar için yeniden "ölmek" yoktur; 

zîrâ zaten ölmüş olanı öldürecek bir nefha bulunmaz.

"Summe nufiha fîhi uhrâ" (Sonra Sûr'a bir daha üfürülecek): İkinci üfleyiş, daha evvelki hâlden yeni bir hâle geçişin işâretidir. Rivâyetlerde iki nefha arasında kırk (sene, ay veya gün; hangisi olduğu açıkça belirtilmemiştir) olduğu bildirilmiştir (Buhârî, Tefsîr, Zümer 3; Müslim, Fiten, 141). Bu ara dönem, seyr ü sülûkte fenâ ile bakâ arasındaki "berzah" hâline tekâbül eder.

"İzâ hum kıyâmun" (Bir de bakarsın ki onlar, ayağa kalkmış): Bu ifâde zâhiren, Sûr'a ilk üflemede ölenlerin ikinci üflemeden sonra dirilip kabirlerinden kalkışını ifâde eder.

"Kıyâm" kelimesi, "kıyâmet" ve "Kayyûm" ile aynı köktendir. Kıyâmet, kalkış ânıdır; kıyâm, kalkıp ayakta durma hâlidir; Kayyûm ise bizâtihî kâim olan, her şeyi ayakta tutan esmâdır. Bu kök birliği şu bâtınî hakîkati barındırır: Kıyâmetten sonra kıyâm eden, artık kendi benliğiyle değil, Kayyûm esmâsının tecellîsiyle kâimdir. Fenâ'dan geçen sâlik, kendi ayaklarıyla değil Hakk ile ayaktadır, bakâ billâh'tadır.

"Yenzurûn" (bakıyorlar): Zâhiren, yeniden dirilip kabirden çıkanların etrâfa "nazar etmesi" ya'nî bakıp incelemesidir. Bâtınen ise bakâ'ya ulaşan kişinin, eskisi gibi zannî ve vehmî olarak değil Hakk'ın gözüyle hayâtı seyretmesidir. Nitekim hadîs-i kudsîde "... Ben onun gören gözü olurum" buyrulmuştur (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6502).

Bu âyetin enfüsî ma'nâsını Terzi Baba özetle şöyle açıklar (geniş îzâhât için bkz. Terzi Baba, Ya'sîn Sûresi, s. 64-65): 

-------------------

Sûr, bâtınen bizim vücût varlığımızdır. İlâhî nefha bu sûra üflendiğinde, nefsânî bütün güçler sökülüp atılır ve nefsin kıyâmeti kopar. Bu, nefs-i emmârenin tasfiyesinin ta kendisidir. İlk adımda "Ve nefahtü fîhi min rûhî" (Hicr 15/29) nefhâ-yı ilâhîyyesi o bedene hayât verir; ardından bu âyetteki nefha ile nefsânî unsurlar oradan çıkarılır. O anda beden kabrinden çıkan nefsânî güçler kendi Rabb-i Hâss'larına dönerler; kırıcılık Kahhâr esmâsına, cebriyet Cebbâr esmâsına döner. 

-------------------

Dolayısıyla, her nefs, dünyâda iken hangi esmânın rengine büründüyse, sûr üflendiğinde de o esmânın hükmüyle haşr olunacaktır.

-------------------

# Âyet 69

وَاَشْرَقَتِ الْاَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجٖٓيءَ بِالنَّبِيّٖنَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

(39-69) Ve eşrakatil ardu bi nûri rabbihâ ve vudıal kitâbu ve cîe bin nebiyyîne veş şuhedâi ve kudıye beynehum bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn.

(39-69) Yeryüzü, Rabbinin nûruyla aydınlanacak, (amel) defterleri konulacak, peygamberler ve şâhitler getirilecek, aralarında adâletle hükmedilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir evvelki âyette Sûr'a üflenmesi ve ölülerin kıyâm etmesi anlatılmıştı; burada ise o kıyâmın ardından yaşanacak hâller tasvîr ediliyor.

"Ve eşrakatil ardu bi nûri rabbihâ" (yeryüzü, Rabbinin nûruyla aydınlanacak): Zâhiren, dirilişin ardından mahşer yerinin Allâh'ın nûruyla parlayacağını bildirmektedir. Bâtınen ise, bakâ'ya ulaşan kişinin arzının, ya'nî maddî ve ma'nevî varlığının Zâtî tecellîyle nûrlanacağı, artık o mahalde vehmî benlik ve nefsâniyet karanlığından eser kalmayacağı beyân edilmektedir.

"Eşrakat" kelimesi "şark" (doğu) ile aynı kökten olup, güneşin doğuşu gibi bir parlayışı ifâde eder. Nasıl ki güneş doğduğunda karanlık kalmaz, Zâtî tecellî zuhûr ettiğinde de vehmî benlik karanlığı kalmaz. Ancak maddi güneş batmaya mahkûmdur; Rabbin nûruyla aydınlanan gönülde ise artık gece ve batış yoktur. 

Bir önceki âyette güneş doğduğunda yıldızların sönmesi ile fenâ tasvîr edilmişti; şimdi güneşin arzı aydınlatmasıyla bakâ tasvîr ediliyor. Fenâ'da yıldızlar (ya'nî izâfî benlikler) söner; bakâ'da arz (ya'nî sâlikin varlık sahası) Rabbin nûruyla aydınlanır.

Âyette "bi nûrillâh" değil "bi nûri Rabbihâ" buyrulması dikkat çekicidir. Her varlık, Allâh isminin altında birleşmekle birlikte, kendi Rabb-i Hâss'ının nûruyla aydınlanır.

"Ve vudıal kitâbu" (ve kitap ortaya konur): Müfessirler "kitap" kelimesini genelde amel defteri olarak yorumlamışlar ve mahşerde kişinin âkıbeti hakkında bu defterde yazılanlara göre hüküm verileceğini bildirmişlerdir. Nitekim "Kitap ortaya konmuştur; suçluları, onda yazılı olanlardan korkuya kapılmış görürsün" (Kehf 18/49) âyeti de bunu te'yîd eder. 

Bâtınen ise "kitâbın ortaya konması", kulun hakîkatinin açığa çıkmasıdır. Bakâ billâha ulaşan kimsenin ahlâkı Kur'ân olmuştur. O kişi artık yaşayan bir Kur'ân, "Kur'ân-ı Nâtık"tır.

"Ve cîe bin nebiyyîne veş şuhedâi" (peygamberler ve şâhitler getirilecek): Zâhiren, mahşerde kurulacak mahkeme-i kübrâda insânlara Hakk'ın dâvetini getiren nebîlerin ve buna şâhit olan kimselerin hazır bulunacağını bildirmektedir. 

"Nebî", Hakk'tan haber getiren demektir. "Şühedâ" ise hem "şâhitler" hem de "şehîtler" ma'nâsına gelir. Ehlullâh, hem nebîlerin getirdiği kitaplardaki hakîkatleri müşâhede eden şâhitler, hem de o uğurda izâfî benliğini fedâ eden şehîtlerdir.

"Ve kudıye beynehum bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn" (aralarında adâletle hükmedilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir): Zâhiren, mahkeme-i kübrâda her konuda adâletle ve hikmetle hükmedilir ve hiç kimseye zulmedilmez. Bâtınen ise; bakâ'ya ulaşmış kimsenin varlığında Allâh "Hakk" ismiyle tecellî eder ve hükmeder. Böylece, esmâ-i ilâhiyye o kişiden dengeli ve kemâlli şekilde zuhûr eder, esmâların hepsinin hakkı verilir, hiçbirisine onları nefsânî yönden kullanmak sûretiyle zulmedilmez.

 Zîrâ zulüm, bir şeyi âit olduğu yerin gayrına koymaktır. Adâlet ve hikmet ise her şeyi yerli yerine koymaktır. İrfân ehli, Celâl gereken yerde Celâl ile, Cemâl gereken yerde Cemâl ile muamelesini yapar. Gazap gereken yerde yumuşak davranmak veya rahmet gereken yerde sertleşmek zulümdür. İşte "Hakk ile hükmetmek" bu dengeyi ve mîzânı korumaktır.

Bu âyette dikkat çekici bir özellik vardır: Fiillerin fâilleri meçhûldür. Bu, bütün fiillerin hakîkî fâilinin Hakk olduğuna işârettir. Mahşer sahnesinde insân fâil değil münfail (fiili kabul eden)dir. Kitâbı koyan da, nebîleri getiren de, hükmü veren de O'dur. Bu meçhûl yapı silsilesi, "Lâ fâile illallâh" hakîkatinin Kur'ânî bir ifâdesidir.

-------------------

# Âyet 70

وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ

(39-70) Ve vuffiyet kullu nefsin mâ amilet ve huve a'lemu bi mâ yef'alûn.

(39-70) Her nefse, yaptığının karşılığı tastamam verilecektir. O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette mahşerde adâletle hükmedileceği bildirilmişti. Bu âyet o hükmün tatbîk biçimini açıklıyor: Her nefse yaptığının karşılığı eksiksiz verilecektir.

"Ve vuffiyet kullu nefsin mâ amilet" (Her nefse, yaptığının karşılığı tastamam verilecektir): "Vuffiyet" fiili, "tevfiye" kökünden gelir; "eksiksiz ve tastamam vermek" demektir. Aynı kökten "vefât" kelimesi de türemiştir ki, "canın eksiksiz olarak geri alınması" ma'nâsındadır. Bu yönüyle ölüm, nefsin amellerinin kendisine eksiksiz teslîm edilmesidir; kişi yaşarken ne ekmiş ise âhirette onu biçer.

Bâtınen, "her nefse yaptığının karşılığı verilmesi", kul dünyâda hangi ismin tecellîgâhı olduysa, âhirette o ismin nûrunu veya zulmetini bulmasıdır (Rabbine dönmesidir). Hâdî isminin mazharı hidâyeti, Mudill isminin mazharı dalâleti tastamam alır.

"Ve huve a'lemu bi mâ yef'alûn" (O, onların yaptıklarını en iyi bilendir): "A'lemu" kelimesi, "en iyi bilen" demektir; Hakk'ın ilminin her şeyi kuşattığını ifâde eder. Kul fiilin zâhirini bilir; Hakk ise zâhirini, bâtınını, niyetini ve o fiilin ezeldeki aslını bilir. 

O'nun bilmesi, dışarıdan bir seyirci gibi değildir; bilâkis her fiilin hakîkî fâili O olduğundan, fiilin ve fâilin bizâtihi kendisi olarak bilir. Nitekim tevhîd ehlinin "Lâ fâile illallâh" (Allâh'tan başka fâil yoktur) şeklinde ifâde ettiği hakîkat gereği, kulların fiilleri de hakîkatte O'nun fiilidir. Zîrâ Sâffât Sûresi 37/96'da buyrulur: "Vallâhu halakakum ve mâ ta'melûn" (Sizi de amellerinizi de Allâh halk etti). Ancak şehâdet âleminde ve şerîat mertebesinde, fiil ve amel kula nispet edilir ve kişi yaptığından sorumludur. 

-------------------

# Âyet 71

وَسٖيقَ الَّذٖينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ زُمَراًؕ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا فُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاؕ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرٖينَ

(39-71) Ve sîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ, hattâ izâ câûhâ futihat ebvâbuhâ ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye'tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alâl kâfirîn.

(39-71) İnkâr edenler, bölük bölük (zümreler halinde) cehenneme sürülür. Nihâyet oraya geldiklerinde, kapıları açılır ve cehennem bekçileri onlara derler ki: "Size, aranızdan Rabbinizin âyetlerini okuyan ve sizi bu gününüze kavuşmakla uyaran peygamberler gelmedi mi?" Onlar: "Evet, geldi" derler. "Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur."

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. 

Bir önceki âyette her nefse yaptığının karşılığının eksiksiz verileceği beyân edilmişti. Sûrenin bundan sonraki âyetleri, o ilkenin sahneye dönüşmüş hâlidir: İnsânlar, dünyâda hangi esmânın rengine büründülerse (ne tür ameller işledilerse), o esmânın hükmünce zümrelere ayrılır ve âkıbetlerine sevk edilirler.

Bu âyet ile yetmiş üçüncü âyet, cehennem ve cennet ehlinin âkıbetini mukâyeseli olarak anlatır. Burada kâfirlerin cehenneme sevki, yetmiş üçüncü âyette ise muttakîlerin cennete sevki tasvîr edilecektir.

"Keferû" (Kâfirler): "Küfr" örtmektir. Bu kavram, otuz yedinci âyetin yorumunda tafsilâtıyla îzâh edilmişti. Burada vurgulanan husûs ehl-i küfürün âkıbetidir.

"Sîkallezîne" (Sevk edilirler): Burada sevk edenin (fâilin) kim olduğu belirsizdir. Hakîkî fâil Hakk'tır, ancak zâhiren sevk melekler eliyle olur. Bâtınen ise kendi a'yân-ı sâbitesinin ve amellerinin netîcesi olarak kişi kendi kendisini sevk eder.

"İlâ cehenneme" (Cehenneme doğru): Cennet ve cehennemin hakîkati hakkında Ahmed Avni Konuk'un Fusûsu'l-Hikem şerhinde yaptığı îzâhı (Mukaddime, Cilt I, s. 77-81) burada kısaca özetleyelim:

-------------------

Farklı Âlemlerde Cennet ve Cehennem Tecellîsi Cennet ve cehennem yalnızca öldükten sonra gidilecek mekânlar değildir; bunların her varlık mertebesinde tezâhürleri vardır. Önce ilâhî ilimde sâbit hakîkatleri (a'yân-ı sâbite), sonra misâl âleminde sûretleri, ardından şehadet âleminde iç içe geçmiş hâlleri mevcuttur. İnsân âleminde ise rûh ve kalp makâmı cennetin, nefs ve hevâ makâmı ise cehennemin ta kendisidir. Güzel ahlâkla vasıflananlar çeşitli nîmetlerle nîmetlenirken, nefsinin arzularına esîr olanlar türlü belâlarla azap çekerler. "Şüphesiz ki cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır" âyeti (Ankebût 29/54) bu ma'nâya işâret eder.

Âhiret Cennet ve Cehenneminin Mâhiyeti Âhiretteki cennet ve cehennem ruhânî değil cismânî olmakla birlikte, orada ruhâniyet gâliptir. Bu dünyâdan kıyas yaparak oraları anlamaya çalışmak yanıltıcıdır; zîrâ her âlemin kendine özgü kuralları vardır. Nasıl rü'yâda havada uçan insân buna şaşırmaz ve uyanınca garipserse, berzah ve âhiret hâlleri de öyledir. Hadîs-i kudsîde "Sâlih kullarım için göz görmemiş, kulak işitmemiş, kalbe hutur etmemiş şeyler hazırladım" buyurulması, cennetin tasavvur sınırlarımızı aştığını gösterir.

Cennetin Mertebeleri Cennet üç ana mertebede ele alınır: Birincisi, güzel amellerin karşılığı olan ef'al cennetidir ve dereceleri amellerin niceliğine göre farklılaşır. İkincisi, kulun ilâhî sıfâtlarla vasıflanması olan sıfât cennetleridir. Üçüncüsü ve en yücesi ise kulun kendi benliğinin Zât'ta mahv olmasıyla gerçekleşen Zât cennetleridir. Hakk Teâlâ'nın kendisi için de üç cennet vardır: a'yân-ı sâbite cenneti, ervâh cenneti ve şehadet âlemi—bunların hepsinde Hakk muhtelif perdeler ardında gizlenmiştir.

Cehennem Ehli ve Rahmetin Kuşatıcılığı Cehennem ehli iki kısımdır: Günâhkâr mü'minler geçici olarak cezalandırılıp sonra cennete girerler. Şirk ve küfür ehli ise ebediyen cehennemde kalır. Ancak İbnü'l-Arabî Hazretleri'nin bu ebedîliğin mâhiyeti hakkındaki işârî yorumu, kırkıncı âyetin yorumunda tafsilâtıyla ele alınmıştı: Azâbın nihâyetinde cehennem ehlinin mizâcı o ortama uyum sağlar ve rahmet-i ilâhiyye onları da kuşatır. Nihâyetinde "Erhamü'r-râhimîn"in rahmeti her şeyi kapsar.

-------------------

"Zumerâ" (Bölük bölük (zümreler hâlinde)): "Zümer", "zümre"nin çoğuludur; "topluluk, grup, bölük" demektir. Sûrenin adı da bu kelimeden gelir. Sûre başından beri işlenen bütün temalar (tevhîd ile şirk, takvâ ile kibir, ihlâs ile riyâ) burada somut neticeleriyle karşımıza çıkmaktadır: Her insân, dünyâda hâkim olan ma'nevî hâline göre bir zümreye dâhil olarak haşr edilir. "Kişi sevdiğiyle berâberdir" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6168; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2640) hadîsi bu hakîkate işâret eder. Zümrelere ayrılma, rastgele değil, kişinin a'yân-ı sâbitesine, onu zuhûra getiren esmânın hükmüne ve dünyâ hayâtında işlediği amellere göredir. 

"Hattâ izâ câûhâ futihat ebvâbuhâ" (Nihâyet oraya geldiklerinde, kapıları açılır): Cehennemin kapılarının çoğul olarak zikredilmesi, Hicr Sûresi 15/44 "Lehâ seb'atu ebvâb, li-kulli bâbin minhum cuz'un maksûm" (Onun yedi kapısı vardır; her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır) âyetine işâret eder. Bu yedi kapı, farklı günâh türlerine ve dolayısıyla farklı hicâb mertebelerine tekâbül eder. Her zümre cehenneme kendi hâline uygun, o hâle tahsîs edilmiş kapıdan girer.

Bâzı müfessirler yedi kapıyı, nefs-i emmâreden nefs-i sâfiyeye uzanan yedi nefs mertebesinin zıttı olarak yorumlamışlardır. Bâzılarıysa, yedi kapının, nefs-i emmârenin yedi temel hastalığına (kibir, haset, gadab, cimrilik, şehvet, obûrluk ve tembellik) tekâbül ettiğini ifâde etmiştir. 

Bâtınî yönden ise her kapı, kişinin ism-i hâss'ına tekâbül eder. Her varlığın Hakk'a dönüşü kendi Rabb-i Hâss'ının kapısından olur ve orada ezelî hakîkatiyle yüzleşir.

"Ve kâle lehum hazenetuhâ" (Cehennem bekçileri onlara derler ki): Bu bekçiler, Allâh'ın Kahhâr, Müntakîm, Adl gibi celâli isimlerinin tecellîleridir; ilâhî adâletin ve düzenin görevlileridir.

"Hazenetuhâ e lem ye'tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ" (Size, aranızdan (içinizden) Rabbinizin âyetlerini okuyan ve sizi bu gününüze kavuşmakla uyaran bir resûl gelmedi mi?): Zâhiren, "size kavminizden, sizin dilinizi konuşan bir peygamber gelmedi mi?" demektir. 

Bâtınen ise "minkum" (sizden, içinizden) ifâdesi bilhâssa dikkat çekicidir: Burada dışarıdan değil içeriden (kişinin nefsinden) gelen bir Resûl'den bahsediyor. Nitekim Tevbe Sûresi 9/128'de daha açık bir şekilde: "Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz" (Andolsun ki size nefsinizden azîz bir Resûl geldi) buyrulmuştur. Bu âyet insânda Risâlet mertebesinin var olduğunun açık bir Kur'ânî delîlidir. Bu risâlet mertebesinin şehâdet âlemindeki tezâhürleri vicdân, ilhâm ve firâset gibi bâtınî uyarıcılardır. İnsânda ayrıca Ulûhiyyet mertebesi de vardır ve onun da delîllerinden birisi de "Ve nefahtu fîhi min rûhî" (ona ruhûmdan üfledim) (Hicr 15/29; Sâd 38/72) âyetidir. Özetle, insânda Abdiyyet, Risâlet ve Ulûhiyyet mertebeleri cem' olmuş hâldedir. İşte bu sebeple, "Ve lekad kerremnâ benî âdeme" (Andolsun ki Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık) (İsrâ 17/70) buyurulmuştur.

"Kâlû belâ " (Onlar: "Evet, geldi" derler"): Bu i'tirâf, elli dokuzuncu âyetteki "Belâ kad câetke âyâtî" (Hayır! Âyetlerim sana gelmişti) ifâdesinin karşılığıdır. Orada "fe'tekberte" (büyüklendin) denmişti; işte o kibrin âkıbeti burada zuhûr etmektedir. Artık mâzeret kapısı tamamen kapanmıştır.

"Ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alâl kâfirîn" (Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur): "Azap kelimesinin hak olması", Allâh'ın onlara zulmetmesi değil, onların ezelî isti'dâdlarının gerektirdiği hükmün zuhûra gelmesidir. İbnü'l Arabî Hazretlerine göre "kelime", varlığın ezelî hakîkatini (a'yân-ı sâbitesini) ifâde eder. "Kelimetül azâb"ın hak olması, o kimselerin ezelî hakîkatlerinde yazılı olan hükmün, dünyâdaki fiilleri aracılığıyla tahakkuk etmesidir. Hakk Teâlâ hiç kimseye isti'dâdının ötesinde bir şey yüklememiştir; her nefs, kendi "kelime"sinin gereğiyle muâmele görür.

-------------------

# Âyet 72

قٖيلَ ادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدٖينَ فٖيهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرٖينَ

(39-72) Kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi'se mesvel mutekebbirîn.

(39-72) Onlara: "İçinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin kalacağı yer ne kötüdür!" denir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bir önceki âyetin devâmıdır ve bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette cehennem ehli hakîkatlerini i'tirâf etmişlerdi; artık hüküm bildiriliyor:

"Kîle" (Onlara … denir): Burada sözü söyleyenin kim olduğu belirsizdir. Cehenneme girme emrinin Hakk'tan mı, meleklerden mi, yoksa kişinin kendi hakîkatinden mi geldiğini mübhem bırakılmıştır. Hakîkatte hepsi aynı kaynaktandır.

"Dhulû ebvâbe cehenneme" (Cehenneme kapılarından girin): Bu ifâdeler bir önceki âyette îzâh edilmişti.

Enfüsî yönden, sâlikin de sülûkü esnâsında cehennemî hâllerden geçmesi kaçınılmazdır. Nefsin hastalıklarıyla yüzleşmek, bir bakıma cehennemin kapılarından geçmektir. Ancak sâlik ile kâfir arasındaki fark, sâlikin bu kapılardan bilinçli olarak ve irşâd altında geçmesidir; o, cehennemden geçer ama orada kalmaz, zîrâ hedefi, bu hâllerden arınarak Hakk'a ulaşmaktır.

"Hâlidîne fîhâ" (Ebedî kalmak üzere): Bu, sonsuz bir zaman diliminden daha çok, cehennem ehlinin ma'nevî hâllerinin ve idrâklerinin artık sâbitlendiğini ve kalıcı hâle geldiğini ifâde etmektedir. Nitekim "hulûd" kökü, bir şeyin kendi tabîatı üzere kalması demektir. Dünyâ, değişim ve tekâmül yurdu; âhiret ise tahakkuk yurdudur. Orada artık dünyâdaki gibi bir tekâmül ve yeni kâbiliyyet kazanma imkânı yoktur.

Bir önceki âyet-i kerîmenin yorumunda Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinden bir alıntı yapılmış ve orada cehennem ehlinin muvakkat (geçici) ve müebbed (ebedî) olmak üzere iki ayrı zümre olduğu bildirilmişti. Geçici olanlar, ehl-i îmân olup günâhlarının ağır basması sebebiyle bunların bedelini ödeyip temizlenene kadar cehennemde kalacak olanlardır. Ebedî kalacak olanlar ise şirk ve küfür ehli ile münâfıklardır. Bu âyette ikinci gruptan bahsedilmekte, onların "kibir" vasfına vurgu yapılmaktadır.

"Mutekebbirîn" (Kibirlenenler): "Mütekebbir" zâhiren, "kibirlenen, büyüklenen" anlamındadır. Bâtınen ise, kendini Allâh'tan ayrı ve müstakil bir varlık olarak gören, onun emânet olarak verdiği vasıf ve kâbiliyetlerin kendine âit olduğunu iddiâ eden kişidir. 

"Kibriyâ" yalnızca Hakk'a mahsûs olup, kula nispetle zemmedilmiş bir sıfâttır. Altmışıncı âyetin yorumunda geniş olarak işlendiği üzere, kulun kibirlenmesi ilâhî bir elbiseyi gasp etmeye kalkışmaktır. Kibrin en uç örnekleri İblîs'in kibri sebebiyle secde etmeye direnmesi (Bakara 2/34) ve Fir'avn'ın "Ene rabbukumul a'lâ" (Ben sizin en yüce rabbinizim) (Nâzi'ât 79/24) iddiâsıdır.

"Fe bi'se mesvel" (Kalacağı yer ne kötüdür): "Mesvâ" kelimesi geçici konaklama yeri değil, kalıcı ikâmetgâh demektir. "Bi'se mesvel mutekebbirîn" ifâdesiyle, kibir ehlinin artık değişiklik kabûl etmez bir sâbitliğe ulaştığı, firâk ve hicâb hâli üzere ebedî kalacağı beyân edilmektedir. İrfân ehline göre en büyük azap, ateşin yakması değil, Hakk'tan perdelenmenin kendisidir.

-------------------

# Âyet 73

وَسٖيقَ الَّذٖينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَراًؕ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدٖينَ

(39-73) Ve sîkallezînettekav rabbehum ilel cenneti zumerâ, hattâ izâ câûhâ ve futihat ebvâbuhâ ve kâle lehum hazenetuhâ selâmun aleykum tıbtum fedhulûhâ hâlidîn.

(39-73) Rablerinden sakınanlar da bölük bölük (zümreler halinde) cennete sevk edilir. Nihâyet oraya vardıklarında, kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara derler ki: "Selâm size! Tertemiz geldiniz! Haydi, ebedî kalmak üzere buraya girin."

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. Cehennem ehlinin cehenneme girişi tasvîr edildikten sonra, şimdi cennet ehlinin cennete girişi anlatılmaktadır. 

"Ve sîkallezînettekav rabbehum ilel cenneti zumerâ" (Rablerinden sakınanlar da bölük bölük cennete sevk edilir): Cennet ehlinin dünyâ hayâtındaki ahlâkı "takvâ" ve "ittikâ", cehennem ehlininki ise "küfür" ve "kibir"dir.

Hem cennet ehli hem cehennem ehli için aynı fiil ("sîka", sevk edildi) kullanılmıştır. Her iki grup da kendi amellerinin ve isti'dâdlarının îcâbınca sevk edilir; fark, sevk edildikleri mahalldedir. Müfessirlere göre bu sevk, cehennem ehli için itilip kakılma şeklinde iken, cennet ehli için izzet ve ikrâm iledir. 

Bir hadîs-i şerîfte "cennetin sekiz kapısı vardır" buyrulur. (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 3257). Cehennemin ise yedi kapısı vardır (Hicr 15/44). Cennetin kapılarının bir fazla olması, Cenâb-ı Hakk'ın "Rahmetim gazabımı geçmiştir" (Buhârî, Tevhîd, 15; Müslim, Tevbe, 14) buyurduğu hakîkatin sayısal bir işâretidir.

Cennet ehlinin zümrelere ayrılmış olması, bu kişilerin ma'nevî mertebeleri arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Bu mertebeler, yetmiş birinci âyetin yorumunda, Ahmed Avni Konuk'un Fusûsu'l-Hikem şerhinden yapılan aktarım ile îzâh edilmişti.

"Hattâ izâ câûhâ ve futihat ebvâbuhâ" (Nihâyet oraya vardıklarında, kapıları açılır): Burada bir ifâde inceliği vardır: Yetmiş birinci âyette "hattâ izâ câûhâ futihat ebvâbuhâ" (gelince kapılar açıldı) denirken, bu âyette "hattâ izâ câûhâ ve futihat ebvâbuhâ" (kapılar zaten açılmış hâldeyken geldiler) denmiştir. Buna göre cennetin kapıları, ehlini beklerken zaten açıktır; cehennemin kapıları ise gelenler karşısında aniden açılır. Müfessirler bu farkı, cennet ehlinin karşılanma ikrâmına, cehennem ehlinin ise tedirginlik ve tehdit ortamına bir işâret olarak değerlendirmişlerdir.

Enfüsî yönden, cennetin kapılarının açık olması, bakâ makâmına ulaşan sâlik için artık perde ve engel kalmadığını bildirir.

"Ve kâle lehum hazenetuhâ selâmun aleykum" (Ve cennet bekçileri onlara derler ki: "Selâm size!"): "Selâm", elli dördüncü âyetin yorumunda işlendiği üzere, "eslimû" (teslîm olun) emriyle aynı köktendir. Orada teslîmiyet emredilmişti; burada o teslîmiyetin meyvesi "selâmun aleykum" olarak zuhûr etmektedir. Dünyâda Hakk'a teslîm olan, âhirette selâm ile karşılanır.

"Selâm", aynı zamanda Allâh'ın esmâ-i hüsnâsındandır. Cennet ehline "selâmun aleykum" denilmesi, onların bu ismin tecellîsiyle kuşatıldığını, Hakk'ın Selâm isminin onlarda tahakkuk ettiğini bildirir. Bu yönden "selâm size!" demek, bir duâ ve karşılama ifâdesinden öte, cennet ehline artık her türlü korku ve üzüntüden arınmış bir esenlik hâlinde olduklarını bildirmektir.

"Tıbtum fedhulûhâ hâlidîn" (Haydi, ebedî kalmak üzere buraya girin): "Tıbtum" kelimesi "hoş olmak, temiz olmak, güzelleşmek, tayyib olmak" anlamlarına gelir. Zâhiren, üzerlerindeki beşeriyyet kirlerinden arınmış olmaktır; temiz bir mekâna girmenin şartı da budur.

Bâtınen ise "tıbtum", nefsânî sıfâtlardan tam arınmayı, beşerî bulanıklıkların durulmasını ifâde eder. Sâlikin fenâ sürecinde benlik kirleri temizlenir ve artık Hakk'ın tecellîsine mahall olabilecek sâfiyete ulaşılır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte "Allâh tayyibdir, ancak tayyib olanı kabûl eder" buyrulmuştur (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1015).

Cennet ehli orada ebedî olarak kalacaktır. Ancak bu ebedîlik ile Hakk'ın ebedîliği arasında mâhiyet farkı vardır: Cenâb-ı Hakk'ın ebedîliği Zâtî'dir, bi-nefsihî'dir; cennet ehlinin ebedîliği ise ârızîdir, Allâh'ın dileyip var etmesiyledir.

-------------------

# Âyet 74

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَاَوْرَثَنَا الْاَرْضَ نَتَبَوَّاُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَٓاءُۚ فَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِلٖينَ

(39-74) Ve kâlûl hamdulillâhillezî sadakanâ va'dehu ve evresenel arda netebevveu minel cenneti haysu neşâ', fe ni'me ecrul âmilîn.

(39-74) Onlar da şöyle derler: "Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi bu yere vâris kılan Allâh'a hamdolsun. Cennetten dilediğimiz yere yerleşiriz." (Sâlih) amel işleyenlerin mükâfâtı ne güzeldir!

-------------------

Bir önceki âyetin devâmı olan bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. Cennet ehlinin cennete girerken söylediği hamd sözleri aktarılmaktadır.

"Ve kâlûl hamdulillâhi" (Ve Allâh'a hamdolsun dediler): "Hamd"ı söyleyen, eğer bunu beşeriyetinden söylemişse bu, cennet nîmetleri için teşekkür mâhiyetindedir. Ancak hamd eden, benlik iddiâsından sıyrılmış ve Hakk'a vâsıl olmuş bir kul ise, orada onun diliyle hamd eden Hakk'ın ta kendisidir. Zîrâ "El hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn" (Fâtihâ 1/2) ifâdesinin hakîkati, gerçek hamdın ancak Allâh tarafından yapılabileceğidir.

Hamdın dokuz mertebesi vardır. Bunlardan ilk sekizi Terzi Baba'nın Salât kitabında, dokuzuncusu ise On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye kitabında îzâh edilmiştir.

"Sadakanâ va'dehu" (bize verdiği sözü yerine getiren): "Sadaka" fiili "sıdk" kökündendir. Allâh va'dinde sâdıktır. "Ve men asdaku minallâhi kîlâ" (Allâh'tan daha doğru sözlü kim olabilir?) (Nisâ 4/122).

Allâh'ın emr-i teklîfîde âhirete dâir iki türlü sözü vardır: va'd (mükâfât sözü) ve va'id (cezâ tehdidi). Kul dünyâda iken Allâh'a verdiği sözde (kulluk ahdinde) sâdık kalırsa, Allâh da âhirette kuluna verdiği sözde sâdık kalır ve onu cennete ulaştırır. Bu va'd, yirminci âyette verilmişti: "Rablerinden sakınanlar için üst üste inşâ edilmiş köşkler vardır" (Zümer 39/20). Orada verilen söz, burada "sadakanâ va'dehû" ile tasdîk ediliyor.

Bâtınen, va'din yerine getirilmesi, ezelde takdîr edilmiş hakîkatlerin fiilen zuhûr etmesidir. A'yân-ı sâbitede mukadder olan cennet isti'dâdı, dünyâ seyrinde amelle tezâhür etmiş, âhirette ise tam tahakkukuna kavuşmuştur. Bu yönüyle, "sadakanâ va'dehû" demek, "bize kendi hakîkatimizi gösterdi" demektir.

"Ve evresenel arda" (bizi bu arza vâris kılan): Burada zâhiren, cennet ehlinin kendilerine tahsîs edilen mekânlara vâris kılındığı belirtilmektedir. Nitekim A'râf 7/43'te cennet ehli "Ve nûdû en tilkumu'l-cennetü ûristumûhâ bimâ kuntum ta'melûn" (İşte bu, yapmakta olduğunuz ameller sebebiyle size mîras verilen cennettir) hitâbıyla müjdelenir.

Âyette "cennet" değil "ard" kelimesi kullanılmıştır. Vâris olunan arz enfüsî yönden kişinin varlığıdır; ona vâris olmak nefsini Hakk'ın emri ve rızâsı doğrultusunda yönetebilecek mertebeye ulaşıp orada Hakk'ın halîfesi olmaktır. Nitekim Bakara Sûresi 2/30'da "İnnî câilun fi'l-ardı halîfeten" (Ben arzda bir halîfe kılacağım) buyrulmuştur. 

"Netebevveu minel cenneti haysu neşâ'" (Cennetten dilediğimiz yere yerleşiriz): "Netebevveu" fiili "bevâe" kökünden olup "makâm tutmak, mekân edinmek" demektir. "Haysu neşâ" (dilediğimiz yere) ifâdesiyle birlikte, cennet ehlinin orada geçici misâfir değil, sâhib-i mekân olduğunu ve irâdelerinin hiçbir kayıtla sınırlanmadığını bildirir. Dünyâ hayâtında insân, mülkiyet kuralları gereği her dilediği yere yerleşemez. Ancak cennette bu kısıtlama kalkar. 

Cennet ehli orada ne isterlerse kendilerine ikrâm edilir; çünkü cennette onların dilemesi Hakk'ın dilemesiyle mutâbık hâle gelmiştir. Dünyâda nefs, Hakk'ın irâdesine muhâlefet edebiliyorken, cennette muhâlefet ortadan kalkar, cennet ehlinin meşîeti, Hakk'ın meşîetinde fenâ bulur. Onlar ne dilerlerse dilesinler, Hakk'ın dilediğini dilemiş olurlar. "Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh" (Allâh dilemedikçe siz dileyemezsiniz) (İnsân 76/30; ayrıca bkz. Tekvîr 81/29) âyeti bu hakîkate işâret eder.

"Fe ni'me ecrul âmilîn" (Amel edenlerin ecri ne güzeldir!): Amelin zâhirdeki sâhibi kul, hakîkî sâhibi ise Hakk'tır; zîrâ ameli halk eden ve kulda zuhûra getiren O'dur. Ancak, elli yedinci âyetin yorumunda işlendiği üzere, şerîat nazarında amel kula nispet edilir ve mükâfat da mücâzat da ona verilir. Bu iki bakış birbiriyle çelişmez, Ulûhiyyet ile abdiyyet mertebelerini muhâfaza etmektir.

-------------------

# Âyеt 75 

وَتَرَى الْمَلٰٓئِكَةَ حَٓافّٖينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ 

بِالْحَقِّ وَقٖيلَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

(39-75) Ve terâl melâikete hâffîne min havlil arşi yusebbihûne bi hamdi rabbihim, ve kudıye beynehum bil hakkı ve kîlel hamdulillâhi rabbil âlemîn.

(39-75) Melekleri de Arş'ın etrâfını kuşatmış hâlde, Rablerini hamd ile tesbîh ederken görürsün. Artık aralarında adâletle hükmedilmiş ve "Âlemlerin Rabbi olan Allâh'a hamdolsun" denilmiştir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. Evvelki âyetlerde başlayan cennet-cehennem sahneleri burada son bulmaktadır.

"Ve terâl melâikete" (Melekleri de görürsün): "Görürsün" hitâbı zâhiren Hz. Peygamber'e (s.a.v.), bâtınen müşâhede makâmına ulaşmış irfân ehli kimseleredir. Fiilin hem hâl hem de istikbâl ifâde eder şekilde gelmesi, görmenin sâdece âhirette yaşanacak bir hâdise olmadığını, her ân yaşandığına işâret eder. Tekil muhatapla (sen görürsün şeklinde) gelmesi ise, cem' makâmına ve ferdiyyet hakîkatine işârettir.

Dünyâdaki görüş âriflere mahsûstur. Onlar daha henüz dünyâda iken "basîret" ile Hakk'ın kendi isim ve sıfâtlarıyla bu âlemde tecellî ve tasarruflarına şâhit olur ve görünen çokluğun ardındaki tek fâili idrâk ederler. Âhirette ise görme fiili umûmîdir, ancak herkesin idrâk düzeyi farklı olduğundan aynı manzaradan nasipleri farklı farklı olur.

"Melek" kuvvet demektir. "Melekleri görmek" ise daha evvel ilmî yönden idrâk edilmiş olan "meleklik" hakîkatinin müşâhedeye dönüşmesidir. Daha açık bir ifâdeyle, esmâ-i ilâhiyyenin (ve kudret-i ilâhiyyenin) fiillerdeki tecellîlerini görmektir. Rızık anında "Rezzâk", âdil hükümde "Hakem", merhamette "Rahmân" esmâsının hükmünü müşâhede etmektir. O fiiller hakîkatte başkasının değil bizâtîhî Hakk'ın fiilleridir. Meleklerin "Arş'ın etrafında dönmeleri" Hakk'ın hizmetinde olmalarıdır. 

"Hâffîne min havlil arş" (Arş'ın etrâfını kuşatmış hâlde): "Arş" kelimesi "çatı" ma'nâsına gelir. Tüm varlık âlemini (mülk ve melekût âlemlerini) kuşatan, Rahmân isminin tecellîgâhı, ilâhî rahmetin merkezi olan mahalldir. Nitekim buyrulur: "Er rahmânu alel arşistevâ" (Rahmân, Arş'a istivâ etti (hükümrân oldu)) (Tâ-Hâ 20/5).

"Meleklerin arşın etrâfında tavaf (hâff) etmesi" bütün ef'âl-i ilâhiyye'nin tek bir merkezden mutlak bir âhenk içerisinde sevk ve idâre edilmesi demektir. Çokluk tecellîsinin tek bir merkezde toplanmasıdır. Tevhîd hakîkatidir.

Enfüsî yönden; "Arş" kişinin başıdır, ilmin ve idrâkin mahalli olan en yüksek merkezdir. Meleklerin Arş etrâfında devrân etmesi, kişideki ilâhî kuvvetlerin bu merkezden sevk ve idâre edilmesidir. "Kürsî" gönüldür, esmâ-i ilâhiyyenin ve duyguların zuhûr mahallidir. "Arz" ise bedendir, bütün bu ilim ve ma'nâların fiiliyâta geçtiği sahadır.

"Hâffîn" kelimesi "haffa" kökünden olup "kuşatmak, her yönden sarmak, ihâta etmek" demektir. Bu, yalnızca etrafında dönmek değil, hiçbir boşluk bırakmaksızın her cihetle kuşatmaktır. Meleklerin Arş'ı tam bir ihâta ile kuşatması, Hakk'ın fiillerinin âlemde hiçbir boşluk bırakmaksızın her şeyde ve her yerde hâzır ve nâzır olması demektir.

Âyette geçen "hâffîn" kelimesi bâzı müfessirler tarafından "dâire-i zâkirîn" (zikir halkası) olarak tefsîr edilmiştir. Buna göre meleklerin Arş-ı A'lâ'nın etrafını tesbîh ile tavâf etmeleri, dervişlerin zikir halkası oluşturup dönmelerine ilhâm teşkil etmiştir. Nitekim Kâbe'nin etrafındaki tavâf da meleklerin Arş etrafındaki devr ü deverânına benzetilir; zîrâ yeryüzündeki Kâbe, göklerde meleklerin etrafında pervâne olduğu Beyt-i Ma'mûr'un, o da nihâyetinde Arş-ı A'lâ'nın bir izdüşümüdür.

"Yusebbihûne" (tesbîh ederken): Varlıkların kendi özlerindeki program neyi gerektiriyorsa, o hâl üzere zuhûr etmeleri onların tesbîhidir. Melekler "Subbûh" ve "Kuddûs" esmâlarının zuhûrları olduklarından bu isimlere uygun hâlleri ortaya çıkarmaktadırlar. 

"Tesbîh" ile "zikir" arasındaki farkı Terzi Baba Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir isimli kitâbında şöyle özetler (s. 4, 17): “ İz- -T-B- ”

-------------------

Tesbîh, bütün âlemdeki varlıkların kendi hakîkatleri yönünden Hakîkat-i İlâhiyye'ye yönelmeleridir. 

Zikir ise, şuûrlu varlıkların (İnsân) kendi hakîkatleri yönünden Hakîkat-i İlâhiyye'yi özlerinden hatırlamalarıdır.

Tesbîhât, melekî'dir, mülkî değildir; tenzîh'tir, teşbîh değildir. Tefekkür idrâkinde oluşan, derinliği olan ve Hakk'ta fânî olan bir yaşam hâlidir. Fiilî-kesif değil, lâtif'tir. Mertebesi, Beytül-Makdis ve Kûds-ü Şerîf, diye ifâde edilmiştir.

Zikr ise, mülkî, insânî, irfânî ve kesîf'dir, melekî değildir. Bütün mertebeleri kapsamı altına almaktadır. Tenzîh ile teşbîhi birleştirip, bakâ billâh'ta tevhîd etmektir. Mertebesi, Beytullâh, Mescid-el Haram, Kâ'be-i Muazzama, olarak ifâde edilmiştir.

Zikr, şerîat mertebesinin zikrinden, Ulûhiyyet mertebesinin zikrine kadar her sahada faaliyet göstermektedir. Tesbîh ise, kûdsiyyet üzere tanıtım, eğitim ve öğretim faaliyetidir, diyebiliriz.

-------------------

"Bi hamdi rabbihim" (Rablerinin hamdı ile): Burada bahsedilen, meleklerin Rubûbiyyet mertebesi itibâriyle, kendi idrâk düzeylerinden fıtrî olarak yaptıkları tenzîhî bir hamd'dır. Her mahlûkun hamdi kendi mertebesine göredir; mutlak ve kayıtsız hamdi ise ancak Allâh yapar.

"Ve kudıye beynehum bil Hakkı" (Artık aralarında Hakk ile hükmedilmiş): Sûrenin üçüncü âyetinde "Allâh, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir"; burada ise "aralarında Hakk ile hükmedilmiştir" buyrulur. Bu zâhiren, iki taraf arasında adâlet ve hakkâniyetle bir karar vermek, birini haklı, diğerini haksız bulmak demektir. "Adl" ve "Hakem" isimlerinin zuhûrudur. 

Bâtınen ise, hükmün "Hakk ile" verilmesi, her şeye ezelî hakîkatine uygun bir karşılığın verilmesidir. Her varlığın hakîkatinin, ya'nî Hakk'ın hangi isminin bir tecellîsi olduğunun ortaya çıkmasıdır. Böylece, Celâlî olanlar cehenneme, Cemâlî olanlar ise cennete sevkedilmiştir.

"Ve kîlel hamdulillâhi rabbil âlemîn" (Ve denildi ki: Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur): Burada "kîle" fiilinin fâil'i zikredilmemiştir. Bu, artık ortada benlik iddiâ edecek bir fâil kalmadığını, hamdın kâinâtın ortak dili hâline geldiğini ve zâhirde kim söylerse söylesin, hakîkatte hamd edenin de hamd edilenin de Hakk olduğunu gösterir.

Zümer Sûresi, "kitâbın Allâh tarafından indirilmesi" (tenzîl/iniş) ile başlamış ve "Hakk'a dönüş" (urûc/yükseliş) ile sona ermiştir. Bu kurgu, "her şey O'ndan gelir ve yine O'na döner" hakîkatinin Kur'ânî bir mührü gibidir.

"Âlemîn" kelimesi, bütün mertebeleri ve bütün varlık âlemlerini kapsar. Sûre boyunca her varlığın kendi Rabb-i Hâss'ıyla ilişkisi işlenmişti; son âyette "Rabbil âlemîn" ile bütün bu husûsî Rabb'lar tek bir küllî Rabb'da, Rabbu'l-erbâb'da cem' olmuştur. Kesretten vahdete, Rabb-i Hâss'tan Rabbu'l-erbâb'a sûrenin seyr ü sülûku burada tamam olmaktadır.

Buna göre "el-hamdulillâhi rabbi'l-âlemîn" demek, bütün kemâl sıfâtlarının ve fiillerin kaynağının da sonucunun da Allâh olduğunu, O'ndan başka fâil ve mevcûd olmadığını idrâk etmektir. İşte bu idrâk, Zümer Sûresi'nin ilk âyetinden son âyetine uzanan yolculuğun varış noktasıdır.

-------------------

Zümer Sûresi'nin zâhir ve bâtın ma'nâlarını incelediğimiz bu yolculuğun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Cenâb-ı Hakk'tan, bu kitâbı okuma imkânı bulan tüm gönül dostlarını Kur'ân-ı Kerîm'in zâhir ve bâtın nûrundan faydalandırmasını niyâz ederim. Bizlere bahşettiği sonsuz rahmet, inâyet, lutuf, kerem ve ihsânlar sebebiyle Allâh'a hamd ederiz.

Cem CEMÂLÎ

23/02/2026, İSTANBUL

# Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (261+146=407)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

---------------------------------------
