# Duhân Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/duhan-suresi
**Sayfa:** 125

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefekkürü (44 Duhân Sûresi) Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (258-44-45) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefekkürü (44 Duhân Sûresi) Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (258-44-45) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ (44/3) “İnnâ enzelnâhu fî leyletin mubârake(tin) innâ kunnâ munzirîn(e)”

(44/3) Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefekkürü (44 Duhân Sûresi) Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (258-44-45) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER ………………………………………………………………..... (4) ÖNSÖZ ………………………………………………………………………....... (5) DUHÂN SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………..... (7) 1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ..………………………………… (13) 6, 7, 8. ÂYETLER …………………………..........(18)

BERAT KANDİLİ........................................................(19)

KIBLENİN DEĞİŞMESİ...............................................(23)

BERAT’INI AL...........................................................(36)

9, 10. ÂYETLER ………………………………............................(38) 

11, 12, 13, 14, ÂYETLER... ……………………………….............(39) 

CÜNÛN FÜNÛN SÜKÛN. Yakıyn ilimleri.........................(47)

Hazmi Babam kurban almaya gittiği zaman..................(55) 

YAKIYN İLİMLERİ devam............................................(59) 

15.16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER .………………………….....(69) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER …………………………………..(74) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………...(77) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ……………………………….. (101) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ……………………………….. (108) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ………………………………..(112) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………. (116) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………. (120) 56, 57, 58, 59. ÂYETLER ………………………………. (129) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………… (135)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “DUHÂN” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu. 

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

 İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 25-11-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الدخان) DUHÂN SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

 Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 59 âyettir. Sûre, adını onuncu âyette geçen “duhân” kelimesinden almıştır. Duhan, duman demektir. Sûrede başlıca, Kur’an’ın indirilişi, müşriklerin ona karşı tutumu, Firavun ve halkının başlarına gelen azaplar, Kureyş’in Hz. Peygamberi yalanlaması, iyilerin ve kötülerin karşılaşacakları akıbet konu edilmektedir.

 Nüzul Mekke’de, Zuhruf sûresinden sonra, Câsiye’den önce nâzil olmuştur.

 Konusu Aynı harflerle başlayan sûrelerin konuları arasında da önemli ölçüde bir ortaklığın bulunduğu dikkat çekmektedir. Hâ-mîm harfleriyle başlayan Duhân sûresi de bundan önceki Hâmîmler gibi, ana konu olarak Kur’an’ın gerçek Allah kelâmı olduğuna ve insanlar için önemine dikkat çekmektedir. Bu münasebetle şu konulara da yer verilmiştir: 

 1. Kur’an’ın nâzil olduğu gecenin önemi ve değeri. 

 2. Kur’an’ı gönderen Allah’ın birliği ve büyüklüğü.

 3. Firavun ve kavmi ile Tübba‘ gibi geçmiş kavimlerin peygamberlere karşı takındıkları tavır ve peygamberlerin tevhid mücadelesi. 

 4. Peygamberlere inanmayanları dünyada ve âhirette bekleyen âkıbet, kıyamet, yeniden dirilme, cennet ve cehennem.[1]

#### ----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(44) Mushaf sıra numarası.

(64) Nüzul sıra numarası.

(19) Alfabetik sırası.

(25) Cüz sırası.

(59) Âyet sayısı.

(59) Fasıla harfleri.

(270) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (4+4+6+4+1+9+2+5+9+5+9=58) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Elli dokuz âyet olup fâsılaları م، ن harfleridir.   (Mim) harfi “15” adet, (1+5=6) dır. Hakikat-ı Muhammediyenin 6 yönden beratı vermesidir. (Nun) harfi “44” adet, (4+4=8) dir. Nûr-u Muhammediyenin tüm mertebelerden 8 cennete girenleri temize çıkarmasıdır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(دخان) “Dal: 4” “Hı: 600” “Elif: 1” “Nun: 50” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 4+600+1+50= 655 dir.

6+5+5= 16 dır. 

Mushaf sıralamasında (44) (4+4=8) nüzul sıralamasında (64) (6+4=10) dır. (59) (5+9=14) âyettir. Genel sayı toplamı 270 (2+7=9) idi. (16+8+10+14+9=57) dir. 

(8) Tevhid-i Ef’al ve 8 cennet, (9) Tevhid-i Esmâ. 

(10) Tevhid-i Sıfât.

(12) Hakikat-ı Muhammediye.

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye.

(14) Nûr-u Muhammediye dir. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

“Duhân” harflerinin kısaca anlamı;

 “Dal” Duman, “Hı” Halk, halkıyet, “Elif” Ahadiyet “Nun” Nûr-u Muhammediye…

Halkıyet üzerine dumanın çökerek, Zat-ı Ahadiyetin Nûr-u Muhammediye ile her mertebeye seyeran etmesidir.

“Ha Mim” Apaçık Hakk'ı için DUHAN,
Gece ki her hikmetli işinde şu an,
O halde O göğün açık bir duman,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Hâ Mîm. 

2, 3. Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız.

4, 5, 6, 7. Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. Eğer kesin olarak inanıyorsanız, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden bir rahmet olarak biz peygamberler göndermekteyiz. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

8. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Yaşatır, öldürür. O, sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.

9. Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.

10. Göğün açık bir duman getireceği günü bekle.

11. (O duman) insanları bürür. Bu, elem dolu bir azaptır.

12. İnsanlar, “Rabbimiz! Bu azabı bizden kaldır, çünkü biz artık inanıyoruz” derler.

13. Nerede onlarda öğüt almak?! Oysa kendilerine (gerçeği) açıklayan bir peygamber gelmişti.

14. Sonra ondan yüz çevirdiler ve “Bu bir öğretilmiş, bu bir deli!” dediler.

15. Biz bu azabı kısa bir süre kaldıracağız, siz de yine eski hâlinize döneceksiniz.

16. Onları o en şiddetli yakalayışla yakalayacağımız günü hatırla. Şüphesiz biz öcümüzü alırız.

17. Andolsun, onlardan önce Firavun kavmini sınamıştık. 

Onlara değerli bir peygamber (Mûsâ) gelmişti.

18. O, şöyle demişti: “Allah’ın kullarını (esaret altındaki İsrailoğullarını) bana teslim edin. Çünkü ben güvenilir bir peygamberim.”

19. “Allah’a karşı ululuk taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil (mucize) getiriyorum.”

20. “Şüphesiz ki ben, beni taşlamanızdan, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığındım.”

21. “Bana inanmadınızsa benden uzak durun.”

22. Sonra Mûsâ, Rabbine, “Bunlar günahkâr bir toplumdur” diye seslendi.

23. Allah da şöyle dedi: “O hâlde kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz.”

24. “Denizi açık hâlde bırak.” Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.

25. Onlar geride nice bahçeler, nice pınarlar bıraktılar.

26. Nice ekinler, nice güzel konaklar!

27. Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler!

28. İşte böyle! Onları başka bir topluma miras bıraktık.

29. Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.

30, 31. Andolsun, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan; Firavun’dan kurtardık. Çünkü o, haddi aşanlardan bir zorba idi.

32. Andolsun, onları, bir bilgi üzerine (dönemlerinde) âlemlere üstün kıldık.

33. Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan mûcizeler verdik.

34, 35. Bunlar (müşrikler) diyorlar ki: “İlk ölümümüzden başka bir ölüm yoktur. Biz diriltilecek değiliz.”

36. “Eğer doğru söyleyenler iseniz atalarımızı getirin.”

37. Bunlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba’ kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları helâk ettik. Çünkü onlar suçlu kimselerdi.

38. Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık.

39. Biz onları ancak hak ve hikmete uygun olarak yarattık. Ama onların çoğu bilmiyorlar.

40. Şüphesiz, hüküm günü, hepsinin bir arada buluşacağı zamandır.

41. O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Kendilerine yardım da edilmez.

42. Yalnız, Allah’ın yardım ettiği kimseler bunların dışındadır. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhamet edendir.

43, 44. Şüphesiz, zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir.

45, 46. O, maden eriyiği gibidir. Kaynar suyun kaynaması gibi karınlarda kaynar.

47. (Allah, görevli meleklere şöyle der:) “Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin.”

48. “Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün.”

49. (Deyin ki:) “Tat bakalım! Hani sen güçlüydün, şerefliydin!?”

50. “İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir!”

51. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise güvenli bir yerdedirler.

52. Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.

53. İnce ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinerek karşılıklı otururlar.

54. İşte böyle. Ayrıca onları iri siyah gözlü hurilerle evlendirmişizdir.

55. Orada güven içinde her türlü meyveyi isterler.

56. Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından korumuştur.

57. Bunlar, Rabbinden bir lütuf olarak verilmiştir. İşte bu büyük başarıdır.

58. (Ey Muhammed!) Biz Onu (Kur’an’ı) senin dilinle kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alsınlar.

59. Artık sen (onların başına gelecekleri) bekle; onlar da beklemektedirler.[3]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

حم {الزخرف/1}

(44/1) “Hâ-Mîm” 

(44/1) Hâ Mîm. 

----------------

 Hakikat-i itibari ile Hakk, zuhuru itibari ile halk olan Muhammed. Hâ, Mim. Hakikat-i Muhammed-i. “Hakk olan Muhammed.” Her tecellide mertebesi vardır. “İZ- -T.B-” 

 “ha mim” bilindiği gibi, “Hakikati Muhammedi”nin bu bölümü.

 7 tane “ha mim” ile başlayan sûre vardır.

 Bunun her bi­risi bir mertebenin hakikatini belirtiyor yani 7 nefs mertebelerini.

 Burada da Kadir ile ilgili hakikati belirtiyor, “Ha mim” bu hakika­tin şifresi’dir.

 Buradaki “Ha mim’i” biz “Hakikat-i Muhammed-i” olarak düşünelim. “ İz- -T.B- ”

----------------

وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ {الدخان/2} 

(44/2) “Velkitâbi-lmubîn(i)”

(44/2) Apaçık olan Kitab'a andolsun ki, 

----------------

 ve (andolsun) mübin/beyan olan açıklayan kitab “açık kitaba yemin olsun”. 

 O zaman şöyle oluyor: 

 “Ha mim ve açık kitab-a yemin olsun ki!” Ne­den, çünkü “ha mim”in tafsilatı açık kitabın içindedir. “ İz- -T.B- ” 

----------------

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ {الدخان/3} 

(44/3) “İnnâ enzelnâhu fî leyletin mubârake(tin) innâ kunnâ munzirîn(e)”

 (44/3) Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Gece ve gündüz sadece dünyâdaki oluşuma göredir, rahmâniyet ve rubûbiyyette gece yoktur. Burada bahsedilen geceden maksat gerçek mânâsı ile kişinin kendi arzındaki gecesidir yani şuurlanma gecesidir. Bunun sonucu kişide nefsâniyetine ait hiçbir varlık kalmaz. Orası kararır ve bu karanlığa gelen Allah’ın nûru orasını aydınlatır. Kişinin varsandığı kişiliğine ait bütün ışıklar sönecek ve onların sadece hevâ olduğu anlaşılacak ki kişi aydınlanma ihtiyacı hissetsin. Heva yıldızı kişilerde olduğu sürece bir âyetin, bir ilhamın gelmesi mümkün değildir.[4] “ İz- -T-B- ” 

 “inna enzelnahü” “muhakkakki biz onu indirdik,” “fi leyletin mubareketin” “mübarek bir gece içersinde indirdik,” “inna künna münzirin” “muhakkak’ki biz korkutuyoruz”, Buradaki gecenin bazı alimler tarafıdan “inna enzeinahü fiy leyletin mubareketin” ile belirtilen gecenin, Berat gecesini be­lirttiği söyleniyor, aynı ayeti Kadir gecesi olarakda söyleyenler var ise de, Berat gecesi olması daha mümkündür, Çünkü Kadir gece­si hakkında belirtilen “Kadir gecesinde inmiştir” lafzı vardır. 

 Burası Berat gecesiyle ilgili olmalıdır. 

 Çünkü Cenab-i Hak Kur’an-ı Keriym-i “levhi mahfuz”dan ikinci kat gökteki “Beyt’ül Ma’mur”a indirdi. 

 “Beyt’ül Ma’mur”dan da Kadir gecesi “Beytül Haram”a indirdi ve bu Beyt’ül Harama inmeyi 23 senelik bir süre içerisinde oldu. 

 “Beytül Ma’mur”a bir defada geldi oradan “Beytül Haram”a yani “insana”, “peygambere” görevli melek tarafından 23 senede indirildi.

 Kadir gecesinde Hira dağında gelen ayet “İkra” “oku” idi.[5] “ İz- -T-B- ” Keşşaf'ın Kur'ân'ın inişi hakkındaki bu son beyanı, bu gecenin Berat gecesi olduğunu söyleyenlerin görüşüne uygun düşmüş oluyor. Çünkü Kadir gecesinde ilk kez Peygamber'e indirilmeye başlanmıştır. Onun için Kâdî ve Ebu's-Suud şöyle demişlerdir: "İlk defa o gece indirilmeye başlandı. Veya o gece cümleten (toptan) Levh'ten dünya semasına indirildi ve Cebrail (a.s.) sefereye (yazıcı meleklere) imlâ etti, sonra da Peygamber'e yirmi üç senede kısım kısım indiriyordu." Fahruddin Razî de şöyle kaydetmiştir: Rivayet olunur ki: Atıyye-i Harûrî, İbnü Abbas hazretlerinden "Gerçekten biz onu kadir gecesinde indirdik." (Kadr, 97/1) ifadesi ile "Gerçekten biz onu mübarek bir gecede indirdik." (Duhan, 44/3) ifadesini şöyle sordu: Yüce Allah Kur'ân'ı ayların hepsinde indirmiş iken bu nasıl sahih olur? İbnü Abbas (r.a.) hazretleri de dedi ki: Ey İbnü Esved! Ben helak olsam da bu nefsinde kalsa cevabını da bulamazsan helak olacaktın. Kur'ân cümleten (toptan) Levh-i mahfuzdan Beyti Ma'mura indi ki o dünya semasıdır. Sonra onun arkasından olayların çeşitlerine göre, durumdan duruma nazil oldu.

 Demek ki, Kur'ân'ın bir toptan inişi, bir de kısım kısım inişi vardır. Toptan inmesi bir defada olmuştur. Buna daha çok "İnzal" deyimi uygundur. Kısım kısım inmesi de Peygamber'e azar azar yirmi üç senede omuştur. Buna da "Tenzil" deyimi uygundur. Bunların aynı mânâda kullanıldıkları yadırganmadığı gibi, "tenzil"in her necmi (kısım kısım inmesi) ayrıca düşünüldüğü zaman yine "inzal" denilmek uygun olacağından birinin bir gecede birinin de diğer gecede olması iki rivayetin uzlaştırılmasına daha uygun gelecektir. Şu halde "mübarek gece"nin "berat gecesi" olması, "Gerçekten biz onu kadir gecesi indirdik." (Kadr 97/1) buyurulmasına aykırı olmayacaktır.[6]

----------------

فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ {الدخان/4} 

(44/4) “Fîhâ yufraku kullu emrin hakîm(in)”

(44/4) O gecede her hikmetli iş tarafımızdan bir emirle ayrılır.    

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

 Ondan parlayan her gevherin nurundan Hak ve bâtıla furkân olurdu.

 “Nûr”dan murâd nûr-ı Hak; “gevher’’den murâd kalb-i âriftir. Ya’ni, Hakk’ın nûrundan parlayan her kalb-i arifin pertevinden, hak ve bâtıl seçilir ve hak bâtıl ve bâtıl dahi hak sûretinde görünmez, imdi, nûr ve hâdî olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü, hak ve bâtılı zerre zerre ayırmıştır. Velâkin kulûb-ı âmme nûr-ı Hak’tan müstenîr olmadığından, bâtılı hakka ve hakkı da bâtıla bürünmüş bir halde görüp, yollarını şaşırırlar.

 Furkânın nuru bizim için zerre zerre Hak ve bâtılı ayırıp fark eyledi.

 “Furkân", Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden biridir. Zîrâ vücûdda Hakk’ı ve halkı ve tayyibi ve habisi ve hakkı ve bâtılı ve helâli ve harâmı birbirinden ayırmıştır. Nitekim sûre-i Duhân’da (Duhân, 44/4) “O Kur’ân’da emr-i hakîmin kâffesi ayrılmıştır" buyurulur. “Nûr-ı Furkân”dan murâd, İsm-ı Zahir tecellîsidir. Zîrâ nûr, kendi zâhir ve eşyâyı muzhirdir; ve eğer ism-i Zâhir’in tecellîsi olmasa, bu ayrılıkların cümlesi ism-i Bâtm’ın taht-ı hîtasında bi’l-ittihad muhtefi olurdu. Ve Nebiyyi zışanın sûret-i müteayyinesi de ism-i Zâhir’in tecellîsi iktizâsından olup, mazhar-ı ism-i câmi’ olduğundan, ayn-ı Furkân kendileri olur. Ve bu i’tibâr ile nûr-ı Furkân onların nûru olur ve bu nûr ise ancak nûr-ı Hak’tır.

 O gevherin nûru bizim gözümüzün nûru olaydı, hem cevâb ve hem suâl bizden olurdu.

 “Nûr-ı gevher”den murâd, nûr-ı Furkân olan nûr-ı bâtın-ı nebevidir. Ya’ni, eğer nûr-ı bâtın-ı nebevî bizim kalb gözümüzün nûru olaydı, herhangi bir müşkil hakkında vârid olan suâl ve suâlin cevâbı bizim bâtınımızdan nebeân ederdi.[7]

----------------

 أَمْرًا مِّنْ عِندِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ {الدخان/5} 

(44/5) “Emran min ‘indinâ innâ kunnâ mursilîn(e)”

رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {الدخان/6} 

(44/6) “Rahmeten min rabbik(e) innehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)”

(44/5-6) Gerçekten biz Rabbin tarafından bir rahmet olarak peygamberler göndeririz. Şüphesiz ki O, herşeyi işitir ve bilir.

----------------

 (44/6) âyeti kerimesi rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ {الدخان/7} 

(44/7) “Rabbi-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ in kuntum mûkinîn(e)”

(44/7) Siz eğer kesin olarak inanıyorsanız, iyi bilin ki Allah göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. 

----------------

 Bu âyeti kerime de rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ {الدخان/8} 

(44/8) “Lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît(u) rabbukum ve rabbu âbâ-ikumu-l-evvelîn(e)”

(44/8) Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O hem yaşatır, hem öldürür. O sizin de Rabbiniz, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.

----------------

 Âyet-i kerime Tevhid-i Ef’âl âyetlerindendir. 

----------------

 Duhân sûresi ilk 8 âyetin Berat gecesi bağlantısından dolayı, yolumuza Berat kandili ile devam edelim.

 BERAT KANDİLİ

 euzü billahi minneştanirracim bismillahihirrahmanirrahim elhamdü lillahi rabbül âlemin vessalatu vesselamı ala rasulüna muhammedin ve ala alihi ve eshabihi ecmain:

 Muhterem gönül dostları:

 Bu akşamki sohhetimizi gecenin özelliği dolayısıyla Berat kandili hakkında oluşturmaya çalışacağız. Cenabı Hak cümlemize bu gecenin hakikatlerim anlayacak uyanık bir kalp ve açık bir zeka nasip etsin.

 Arabi aylardan Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gece Berat gecesidir. Evvela berat kelimesine bir göz atalım.

 Berat gecesinin özellikleri şunlardır :

 1- Kur’anı Keriym bu gecede “levh-i mahfuz”dan dünya semasına indirilmiştir. 

 (Duhan Suresi 44/1-8 ayetleri)

 “ha mim” (1)

 “vel kitabil mübiyni” (2)

 “inna enzelnahü fiy leyletin mübareketin inna künna münzirıyne” (3)

 “fiyha yüfreku küllü emrin hakiymin” (4)

 “emren min ındina inna künna mürsiliyne” (5)

 “rahmeten min rabbike innehü hüvessemiyul aliymü” (6)

 “rabbissemavati vel ardı ve ma beynehüma in küntüm mukıniyne” (7)

 “lâ ilahe illa hüve yuhyiy ve yümiytü rabbüküm ve rabbü abaikümü’l evveliyne” (8) 

 “Ha mim. Apaçık olan Kitaba and olsun ki. Biz onu, kutlu bir gecede indirdik. Doğrusu biz, insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir buyrukla her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir. O’ndan başka ilah yoktur, diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbidir.”

 2 - Kıblenin yönü bu gecenin ertesi günü Kudüs’ten Mekke’ye (Kabe’ye) döndürülmüştür.

 3 - Mahlukatın bir yıl içindeki rızıklarına, alacaklarına ve ömürlerine dair Cenab’ı Hak bu gecede takdirde bulunmuştur. Oyılın programı bu gece içinde yürürlüğe girmektedir.

 Peygamberimiz (S.A.V.) bu geceyi Hz. Aişe (R.A) validemize anlatırken şöyle buyurmuşlardır:

 “Bu gece Şabanın onbeşinci gecesidir. Allahu Teala bu gecede Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri kadar insanı cehennemden azad eder. Fakat bu gecede; kendisine eş ve ortak koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ilemünasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların ve ana babasına isyan edenlerin yüzüne bakmaz.”

 (Hadis Ramuz 1236) 

 “Allah: Şaban ayının ortasındaki Berat gecesinde dünya semasına tecelli edip müşrik ve haksız yere (başkalarına öfkelenip) düşmanlık yapan kimseden başka tüm insanları bağışlar”

 (Hadis Ramuz 1289) Şabanın yarısında (Berat gecesinde) Allah kullarına muttali olur: Mü’minleri bağışlar, kafirlere mühlet verir. Kin ehlini ise, kinlerini bırakıncaya kadar affetmeden kendi hallerine bırakır. 

 Muhterem canlar:

 Berat gecesinin ne olduğunu daha iyi anlıyabilmeniz için evvela Berat sözcüğünün neyi ifade ettiğini anlamamız gerekmekledir. 

 Berat; bilindiği gibi bir yükümlülükleri kurtulmak, her hangi bir şekilde suçlanıp, o suçtan Beraat edip temize çıkmak, borcun ödendikten sonra aldığı ibra ve nihayet bulunduğu zor halden kurtuluştur, diye ifade edilebilir. 

 Bu mevzu ile ilgili kitaplarda Berat kandili uzun uzadıya anlatılmıştır. Bizim bunlara ekleyecek pek bir şeyimiz yoktur. Biz daha ziyade gönlümüze geldiği, aklımızın erdiği kadarıyla bu gecenin bizlerdeki karşılık ifadesinin ne olduğunu söze getirmeye çalışacağız.

 Berat: Beraat etme Berr’: “Ebrar” zümresi, yani iyiler toplumu:

 Birinci manada berat; 

 Kişinin, Hakkın emir ve yasaklarına uyup bedensel boyutta yaşamını, bu kurallar üzerine bina edip is¬yan etmeden, günaha girmeden, her varlığa iyi bir muamele ile sürdürmesidir. Bunun karşılığında kazanacağı Rabbinin hoşnutluğu, onun berat’ı olacaktır. Bu genel hükümdür.

 Ey Hak talibi olan canlar, Daha evvelce işaret edilen Regaib ve Mevlût yaşantılarıyla belirli bir idrak seviyesine yükselen salik berat mevzuu ile de gerçek beratın ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır.

 Birinci berat günahtan, isyandan kurtulmaktır.

 İkinci berat ise kendinde var zannettiği benliğinden kurtulmaktır.

 Birinci beratı gerçekleştiren kişi iyi bir insan olur!..

 İkinci beratı gerçekleştiren kişi ise “kendini bulan bir insan” olur. 

--------------

 (Al-i İmran Sure 3/92 ayette) len tenalul birre hatta tünfiku mimma tühibbune ve ma tünfiku min şeyin feinnallahe bihî alıymün “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda intak etmedikçe birra iyiliğe eremezsiniz, muhakkak ki Allah onu bilir.”

 (Bakara Sure 2/177 ayette) leysel birre en tüvellü vucuheküm kıblel meşrıkı vel mağribi ve lakinnel birre amene billahi vel yevmil ahıri vel melaiketi vel kitabi vennebiyyiyne ve atel male ala hubbihî zevil kurba vel yetama vel mesakiyne vebnes-sebiyli vessailiyne ve fiyrrikaabi ve ekamesselate ve atezzekate vel mufune biahdihim iza ahedü vessabi-riyne fiyl be’sai veddarrai ve hıynel be’si ulaikelleziyne sadaku ve ulaike hümül müttekune “Yüzleriniz! Doğuya ve batıya çevirmeniz Berr (iyilik) değildir. Ancak berr, Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek, sevdiği mallarından yakın akrabalarına, yetimlere, fakirlere, yolculara, dilencilere ve kölelere dağıtmak, namaz kılmak, zekat vermek, söz verdiği zaman sözünde durmak, sıkıntılı zamanda zorlukta ve sıkıntıda sabretmektir. İşte bunlar doğru kimselerdir ve bu kimseler muttakilerdir.”

-------------- 

 Yukarıda bahs edilen iki ayet ve benzeri daha birçok ayet zahiri manası itibari ile birinci beratın hakikatini çok açık bir şekilde anlatmakladır, ayrıca batını manası itibariyle de ikinci ber’ata atıf vardır, yeri geldikçe değinmeye çalışacağız.

 Muhterem Hak yolcusu; 

 Ber’at gecesi sadece senede bir defa gelen bir gece değil, ayrıca hayatında gerçek bir yaşam olan “kendine ulaşma” yolunda büyük bir aşamadır. 

 Kişi kendine ulaşamazsa Hak’ka da ulaşmasına yol yoktur. 

 Birimsel varlığın Hak yolunda en büyük engeli kendine ulaşamamasıdır. 

 İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır. 

 Burada ya benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürür, Hak’tan ayrı düşersin veyahut kendini aradan kaldırır, gerçek batını “berr”e ulaşır beratını alırsın:

 İşte o zaman kıblen değişir, gerçek kıblene dönersin. Özel hitapların gelmeye başladığı yer burasıdır. 

 Onun için Kuran-ı Keriym bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır, bir başka ifade ile senin gönül semana ilahi hakikatler inmeye başlar. Çok yüce ve ulvi hallerin başladığı bu hali Cenabı Hak cümlemize nasib etsin.

 (Fecir Suresi 89/27-28 ayette ) ya eyyetühe’n nefsül mutmeinnetü irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten ya eyyetühe/o nefsül mutmeinne/mutmain nefis radıyeten merdıyye olarak senin rabbine değin/üzre rücu et/dön “Ey tatmin olmuş, huzur bulmuş nefs! Sen ondan razı o da senden razı olmuş olarak Rabbine dön” ve benzeri hitabların kaynağı bu haldedir.

 K I B L E N İ N D E Ğ İ Ş M E S İ

 Kıblenin değişmesi:

 Şaban ayının on beşinci (15.) günü olan Berat gecesinin ertesi günü vuku bulmuştur.

 Ey salik: Çok dikkat etl ve iyi anlamaya çalış bu hal hayalında gerçekten pek mühim dönemeçlerden bir tanesidir.

 Mekkede bulunduğu sırada Peygamberimizin önceleri Ka’be’ye, sonra da Beyt’ül Makdis’e yani Kudüse doğru namaz kılması emredilmişti.

 Peygamberimizin Medineye hicretinden önce Ensarında namazlarını iki yıl kadar Beyl’ül Makdis’e yönelerek kıldıkları rivayet edilir.

 Peygamberimiz Mekke’de bulunduğu sırada namaz kılarken Beyt’ül Makdise doğru yönelir, Ka’be de kendisinin önünde bulunurdu. Halbuki kendileri Ka’be tarafına yönelerek namaz kılmayı arzular dururdu.

 Peygamberimizin Medine’ye hicretinin on sekizinci (18.) ayına rastlayan Şaban ayının ortasındaki bir Pazartesi günü zaman zaman; gittikleri “Ben-i Selime” mescidinde kıldıkları bir öğle namazının ikinci rek’atinde;

 (Bakara Suresi 2/144 ayeti) fevelli vecheke şatrel mescidil haram “Yüzünüzü Mescid-il Haram tarafına döndur” Ayet-i kerimesi nazil olunca hep birlikte yüzlerini Kudüs’ten Mekke’ye döndürmüşler, namazlarını böylece tamamlamışlardır. 

 Bu mescidin ismi de “Kıbleteyn” “iki kıbleli mescid” olmuştur. Ziyaret edenler bilirler. 

 Bu hususta daha başka rivayetler varsa da yeri olmadığı için almıyoruz.

 Burada mühim olan, mutlak bir dönüşümün olduğunu düşünmektir.

 (Bakara Suresi 2/144 ayeti) kad nera tekallübe vechike fiyssemai felenüvel-liyenneke kıbleten terdaha fevelli vecheke şatrel mescidil harami ve haysü ma küntüm fevellu vücuheküm şatrehü. 

 “Ey habibim yüzünü gökyüzüne döndürdüğünü görüyoruz, elbette seni razı olduğun tarafa döndüreceğiz, o halde yüzünü Mescid-il Haram tarafına döndür ve nerede olursanız olun yüzünüzü mescidil haram tarafına döndürünüz.” Burada hem Rasulullah’a ve hem de ümmetine hitap vardır, bir dönüşüm gereği var. O zaman olan bu hadiseler, her zaman devamlı oluyor. 

 Hz. Rasulullah din-i mübin-i islamı yirmi üç (23) sene¬de yerine oturtmuş, biz ise “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasulüllah” dediğimiz zaman hemen gerçek müslüman olduğumuzıı zannediyoruz, neden?...

 Çünkü sistem ortada var, bir tek şahadet kelimesini söylemekle bu sistemin tamamını kabullenmiş oluyoruz. Fakat bu kabullenmek yaşamak demek değildir. 

 Bu sistemi yaşamak: din-i mübin-i islam hangi seyr üzere devam etmiş ise bizim de o seyri sürdürüp yaşamamız gerekmektedir.

 Yukarıda gördüğümüz Ayet-i kerime bize Hakk’a uzanan yolda çok büyük bir kılavuz oluyor. 

 Zahiri manasıyla kişinin kıldığı namazın istikametinin değişikliğidir. 

 Fakat batında ise sonsuz manalar ve yaşam olgusunu meydana getirmektedir.

 Bu Ayet-i keri¬menin ışık tuttuğu hususları mümkün olduğu kadar anlamaya çalışalım.

 Kıble değişmesinin bir Berat gecesinin hemen ertesi günü olması acaba bir tesadüf müdür?...

 Yoksa bir gerçeği mi ifade etmektedir? ...

 Kudüs’te Beyt’ül Makdise dönmek ne demektir?... 

 Mekke’ye, Kabe’ye dönmek ne demektir?...

 Her ne kadar kişi, suret olarak Kabe’ye dönüyor ise de acaba, batınen iç ve gerçek haliyle nereye dönmektedir?.. 

 İnsanın varlığında bulunan hayal, vehim ve izafi benlik, onu pek çok şeyi sathi olarak yaptırmakta ve yanlış değerlendirmekledir. 

 Bu yanlışlardan ve eksikliklerden kurtulması için kişi nefsini iyi tanımalıdır.

 Cenab-ı Hak c.c isteseydi müslümanları doğrudan doğruya Kabe’ye yöneltirdi.

 Bir müddet Kudüs’e “Mescid’il Aksa”ya döndürulmesinde elbette büyük sırlar olacaktır. 

 Yüce dinimiz sadece sathi değil, derinliği ve yüceliği olan bir dindir. Bizlere düşen idrakımızı sonuna kadar geliştirmeye zorlamak ve bunun için çalışmaktır.

 Gerçek ilahi kimliğini bulamamış bir kimse hayal âleminde yaşamaktadır. Bu hayal âleminden çıkması ve gerçek âleme ulaşması kendisine sonsuz lütüflar kazandıracaktır.

 Ey Hak yolcusu: 

 Regaib ve Mevlûd yaşantılarını geçerek Be¬rat yaşantısına doğru yoluna devam edersen, sana daha bazı gerçeklerin açıldığını müşahede etmeye başlarsın.

 1 - İbrahim (as) kendi kurduğu Kabe’sine dönerek ibadet ediyordu, “Tevhid-i Efal”.

 2 - Daha sonra Musa (as). “Kuds”e yani kendi mabedine doğru ibadet etti, bu da tenzih, “Tevhidi Esma”dır.

 3 - Daha sonra İsa (as) da “Kuds”e döndü bu da teşbih “Tevhid-i Sıfat”tır.

 4 - En sonunda Hz. Muhammed’de kısa bir müddet “Kuds”e, daha sonra da “Kabe”ye döndürüldü, bu da “Tevhid-i Zat”tır. 

 “Mekke”deki Kabe Allah’ın evi “beytullah”tır. “Kudüs”teki bina ise “beytül Makdis” (mukaddes ev)dir.

 İşte Hak yokuşu evvela zahiren tevhid-i ef’al’de “Kabe”ye dönerek ibadet eder.

 Daha sonraki ibadetlerinde her ne kadar zahiren Kabe’ye doğru dönüyor ise de, batınen farkında olmadan düşünce yapısı itibari ile “beytül Makdis” (mukaddes ev)e yönelmek-tedir, çünkü itikadı “tenzih” Allahı ötelerde aramaktadır.

 Sonra ibadeti “teşbih” olur, Allahı varlıkta arar. 

 Eğer gerçek tevhid ehli olursa yine yüzünü “Ka’be”ye, “beytullah”a Allah’ın evine çevirir çünkü “tenzih”i ve “teşbih”i birleştirmiş gerçek mü’min olmuş ve sur-i tevhid’den batın-i tevhid’e ulaşmış ve Oradan da yol bulursa “ehadiyet”e ulaşacaktır. Böylece Allah’ın evine dahil olmuştur. Kıblesinin değişmesi, kişinin Hak yolunda gelişmesinin ifadesidir.

 Değişiklik olmayan yerde ilerleme olmaz. Bu değişikliği gerçekleştirebilen kimse gerçek beratını almış, kendini tanımış, kendinde nasıl bir ilahi oluşum meydana geldiğini anlamış, izafetten kurtulmuş, kendindeki gerçeğe ulaşmış olur.

 Suri ve bedensel ibadetine epey zaman devam eden salik bu işin bu kadar olmadığını ve daha birçok şeylerin olması gerekliğini idrak ettiğinden, “ya Rabbi beni gerçeğe yönelt” diye dua eder, zikir ve ibadetlerim arttırarak sürdürür. 

 Cenab-ı Hak ona yardımcı olur ve gönlünde yeni oluşumlar meydana gelmeye başlar ve bu yola, yüzünü gerçek Muhammed-i olmaya çevirir.

 Bir başka anlayış ve izah ile ibadetlerini kendi kendine yapan bir kimse gelişme arzu ediyorsa, kamil bir mürşit bulup ona tabi olur, sözünden çıkmaz, tavsiyelerini tutar, böylece aklında ve gönlünde açılımlar meydana gelir, gayreti kadar hakikate ulaşır. 

 Gerçek kamil mürşit, “Beytullah” (Allah’ın evi)dir, o’nun sırrıdır, o’nun habibidir. 

 İşte dervişin mürşidine yönelmesi, onun kıblesinin değişmesidir, bu da onun nefsinden beratı’dır.

 Daha evvelce bahsedilen ayet-i kerimede Cenab-ı Hak (Bakara 2/177) “yüzlerini, doğuya ve batıya Mekke ve Kudüs’e çevirmeniz” “birre ermek” berat almak değildir, demişti: 

 Yani zahir ve şartlanmış olarak her iki kıbleyede dönmeniz sizi kurtaramaz, berat’a eremezsiniz. Berat’a ermek için bunun gereğini yerine getirmelisiniz, o da 

 - evvela Allah’a gerçeği ile iman, 

 - ahiret gününe iman, sendeki izafetin tükenip yerine Hakk’ın kaim olması, senin ahiretindir. 

 - Meleklere iman, sendeki güçlerin Allah’ın melekleri olduğuna iman.

 - Kitaplara iman, gönlüne gelen ilhamlara iman. 

 - Peygamberlere iman. Manevi bilgide yakınlık, 

 - Yakın akrabalarına malından vermek, 

 - Yetimlere, manevi babası olmayanlara vermek; 

 - Fakirlere, fakr haline ulaşmışlara vermek; 

 - Yolculara, Hak yolunun yolcularına vermek; 

 - Dilencilere, Hak yolunda ilahi hakikat taleb edenlere vermek; 

 - Kölelere, nefsinin kölesi olan kimselere ilim malından vermek; onların kurtulmasına katkıda bulunmak, 

 - Ve namazı dosdoğru kılmak, hakiki Ka’be’ye dönmek, 

 - Zekat vermek, kendisine verilen ilim malından üstüne düşeni tahsil ettirmek,

 - Söz verdiği zaman sözünde durmak, Hakla olan ahdinde durmak, 

 - Sıkıntılı zamanda zorluklara sabretmek, 

 - Nefsine zor gelen hallerde geri dönmemek büyük bir sabırla yapması gerekeni yapmaktır, İşte bu kimseler doğru kimselerdir, yani “ebrar”dandır.

 Yukarıda belirtilen özellikleri taşıyan kimseler ancak doğru kimselerdir ve bu kimseler “muttaki” kimselerdir. 

 Bunların ittikaları sadece zahiri değil gerçek manada kendilerinde mevcud olan Hakk’ın varlığını unutmaktan sakınmalarıdır. 

 İşte böylece hayatlarını gerçek manada değerlendiren kimseler zahir ve batın tam anlamıyla beratlarını alan Hak yolunda bir hayli mesafe kat eden mutlu ve kutlu kimselerdir. Allah c.c. bizleri de onların sınıfına dahil etsin. Amin. 

 Bir rivayette de, Berat gecesinde Zem Zem’in çoğaldığı da belirtilmekledir. Bu da o gece gönül kuyusunun veriminin artması ilahi varidatın taşması’dır, diyebiliriz.

 Genel kanı, Kuran-ı Keriym’in Berat gecesinde, “levh’i mahfuz”a Kadir gecesinde de Peygamber efendimizc inmeğe başlaması yönündedir.

 Biz, gönlümüze geldiği üzere, haddimiz olmadığı lıalde, Ku’ran-ı Keriym’in dört (4) nüzul mertebesinin olduğunu düşünüyoruz.

 1- Zat mertebesinden nüzul 

 2 - Sıfat merlebesinden nüzul 

 3 - Esma mertebesinden nüzul 

 4 - Ef’al mertebesinden zuhur’dur.

 1- Zat mertebesinde Kuran-ı Keriym’in ismi “Ümmül kitab” 

 2 - Sıfat mertebesinde “Furkan”. 

 3 - Esma mertebesinde “Kitab’il mübiyn” 

 4 - Ef’al mertebesinde ise “İmam’il mübiyn”dir.

 Genel olarak her mertebede aldığı isim “Kuran-ı Keriym”dir. Yani her mertebede o mertebenin gereği olan “zat-i ikram”dır. 

 “İncil” (müjde) ise sıfat merrtebesi kaynaklıdır, kendinden sonra zat-i tecellinin geleceğini müjdeler. 

 “Tevrat” ise esma mertebesi kay¬naklıdır, daha üst mertebeleri yoktur.

 “Ümmül kitab” (kitab’ın ana’sı), “Furkan” (farklılıklar), “Kitab’ül mübin” (açık kitap), “İmamil mübin” (önde olan açık kitap) demektir.

 Zat mertebesinde Kur’an-ı Keriym “Ümmül kitap”ta’dır. Oradan sıfat mertebesine, “levh-i mahfuz”a indirilmiştir. Bunların zamanı belli değildir. 

 Berat gecesinde “levhi mahfuz”dan “Beyt-ül Ma’mur”a, Kadir gecesinde de “Beyt’ül ma’mur”dan, “Beyt’ül haram”a indirilmiştir.

 (Tur Suresi 52/4 ayette) vel beyti’l ma’muri “Mamur eve yemin olsun” Hz. Peygamberin Mir’ac gecesinde de gördüğünü ifade ettiği gokteki ma’mur evi Meleklerin tavaf ettiği bildirilmiştir ve bir meleğin orasını tavaf ettikten sonra yetmiş (70) bin sene geçse kendisine ikinci tavaf sırası gelemeyeceği de bildirmiştir. *[8] 

 “Esma” Meleküt merlebesinde, zat-i tecelligah “Beyt-ül 

Ma’mur” dur. Bu yüzden melekler orasını tavaf etmektedirler. 

 “Ef’al” nasut mertebesinde ise, zat-i tecelligah “Beyt-ül Haram” dır. Orasını da insanlar tavaf etmektedir.

 İşte bu, Berat gecesi ifadesiyle belirtilen zaman sürecinde, dünyada yaşayan insanların idrak seviyeleri Kur’an-ı Keriym-i anlayacak duruma gelmiş olmalarından dolayıdır ki: kendilerine inmeğe başlamıştır.

 Ezelden beri “Ümmül kitap”ta mevcud olan Ku’ran-ı Keriym, takdir edilen bir zamanda “levh-i mahfuz”a, oradan “Berat” gece¬sinde “Beyt’ül Mamur”a Kadir gecesinde de “Beyt’ül Haram”a indirilmeğe başlamıştır (o bölümde tekrar inceliyeceğiz) ve yirmi uç (23) senede tamamlanmıştır.

 “Mescid-il Haram” bir bakıma İnsan-ı Kamil demektir, burada hem Mekke şehri hem de “Hakkat-i Muhammediyye”’ye havi olan “İnsan-ı Kamil” anlatılmaktadır. 

Çünkü “Kur’an-ı Keriym” İnsani Ka¬mil olan Hz. Muhammed’e indirilmiştir.

 İşte bu geceyi böylece idrak ettiğimizde Kuran-ı Keriymin bizlere de inmesi mukadderdir. Ancak yeni bir Kur’an olarak değil mevcud Kur’anın bizde, gerçek yaşantısının ve mertebelerinin ortaya gelmesi mukadder’dir, çünkü belirtilen bütün sistem incelendiğinde bunu göstermektedir.

 İlk sebebi, kendi nefsinden berat etmek, hakiki benliğini idrak edip onun berat’ını almak ve böylece oluşan bir açıklıkla id¬rak ve gönül açıklığı ile Cenab-ı Hakk’ın sana seni tanıtması, Kur’an-ı indirmesi, bir başka ifadeyle Cenab-ı Hakk’ın sana nüzul etmesidir. 

 Çünkü Kur’an zattır, Furkan sıfattır, yani Kur’a’nın inmesi, zat-i tecelliyi, senin idrak etmeye başlaman ancak bu geceden sonra mümkün olabilmektedir.

 Şimdi tekrar geldim baştaki “Ha mim” ile başlayan Duhan Suresine.

 (Duhan Suresi 44/1ayetinde)

 “Ha mim” 

 “ey Hakikat-i Muhammediyye’yi havi olan habibim”. 

 Kimdir bunlar?..

 Kim kendini bu hale getirmişse hitap onlaradır. Yani kim berat hakikatini idrak edip kendi nefsinden temizlenip ikiliği kaldırıyor, birlik oluşturuyorsa, o zaman ey... “Habibim” yani Hakikat-i Muhammedi’nin şuaları, nurlarıı, ışıkları. 

 Çünkü bunlar evvela Hz. Peygamberden geliyor. Böyle olunca o’nun nurları bizde ışıldamaya parlamağa başlıyor ve o bizde gönül evladı “veled-i kalb” ile yaşamaya başlıyor.

 Regaib ile biz ona rağbet ediyoruz, Mevlûd ile o bizde doğum haline geliyor, gönlümüzde o nur o muhabbet doğuyor. 

 Böylece bizim benliğimiz, nefsaniyetimiz bizden uzaklaşmaya başlıyor ve o nur, o muhabbet genişledikçe bizim varlığımızı tamamen istila ediyor, dolayısı ile “çık aradan kalsın yaradan” hükmü ile kişi nefsaniyetinden berat’ını alıyor ve kendisi “Hakikat-i Muhammed-i” nurundan başka bir şey olmamış oluyor. 

 O zaman işte bu Ayet-i kerimeyi sen dinle ki bu Ayet-i kerime özel olarak sana gelmiş oluyor. 

Bizatihi, muhabbetullah olarak sen onu hissedip ya¬şamış oluyorsun ki, Rabb’in sana “ey... habibim, ey.... kulum” dedi. 

 (Duhan Sûresi 44/1-2 ayetinde)

 “ha mim” (1)

 “vel kitabil mübiyni” (2)

 “Ha mim” “ey “Hakikat-i Muhammediyye”yi havi olan kulum” vel kitabil mübiyn” “Apaçık olan kitaba and olsun ki”.

 “Ha mim vel kitabil mübiyn” Bu bölümü başka bir yönden incelediğimizde, “Ha mim” ile “kitab’il mübin”in aynı şey olduğunu anlamamız fazla zor olmaz. Eğer sende yani kişide Hakikat-i Muhammed-i varsa o zaten “Kitab’il mübin” “açık kitap”tır.

 Açık kitap ne demek?...

 Kur’an-ı Keriym-i kapalı tuttuğumuz yaman o kapalı kitaptır, açtığımız zaman açılıyor, ama onu okuyup anlayamıyorsak, manasını bilmiyorsak, o açık olduğu halde kapalı durumdadır. 

 Ne zaman ondan birşeyler anlıyorsak o zaman o açık kitaptır. O zaten hep açıktır ama onun karşılığı olan açık¬lık, bizde olmadığı zaman o kapanmış oluyor, böylece biz onu kapatmış oluyoruz. 

 Yukarıda belirtilen “Ha mim” olan o kimse aynı zamanda “kitab’il mübin” “açık kitap”tır. 

Bir Hadis-i şerifte bildirildiği gibi “insan ve Kur’an bir batında doğan kardeştir.” Bu âlemde bir birine en yakın varlık ancak iki kardeştir çünkü zuhur yerleri aynıdır. İnsanın ve Kur’anın zuhur yeri Allah’ın zatıdır, ikiside zat tecellisinin zuhurlarıdır.

 Bakara Sûresinin de basında ifade edildiği gibi “elif lam mim “zalikel kitabü la reybe fiyhi” 

 “Bu kitap öyle bir kitaptır ki onda hiç şüphe yoktur.” Bu kitap öncelikle elimizdeki “Kûrân-ı Keriym”dir, ikincisi “âlemler” kitabı, üçüncüsü “insan” kitabı, yani “İnsan-ı Kamil”dir. 

 İşte burada ki “ha mim” Berat hakikatini idrak edip, nefsaniyetinden beri olmuş olan açık kitap durumundadır. Bu ifadeler genel değil özeldir. 

 Genel ifade ise, “Ha mim ve açık kitaba yemin olsun”dur, ancak bu ifadede her kese, yani her mertebede yaşayan kimseler içindir. Mertebeler ayrı ayrı olduğuna göre tabii ki ifadeleri de ayrı ayrı olacaktır, ancak ayrı ifadeler umumi değildir. 

 Nasıl ki: eczanelerde ki bir sürü ilaçların hepsi insan içinse, ama her ilaç bir başka kişi içindir. 

 Kuran-ı Keriym’in her tarafı insan içindir fakat her ayeti bir başka mertebede olan insan içindir. Bunları çok iyi anlamamız gerekmekledir.

 (Duhan Sûresi 44/3 ayetinde)

 “inna enzelnahü fiy leyletin mübareketin” 

 “Muhakkak ki biz onu, mübarek bir gecede indirdik.” Burada, bahsi geçen ayetin “zat mertebesi” kaynaklı olduğunu anlamamız ge-rekmektedir. 

 Çünkü her ayetin bir “matlaı” doğuş mertebesi vardır, bunlar bilinmezse ayetlere sadece Ef’al mertebesi itibariyle “meal” mana verilecektir. Bu ifade tarzı ise sadece “zahiri”dir, Ancak bilindiği gibi Kur’an’ın birçok ifadeleri vardır.

 Bakın burada Cenab-ı Hak kendi zat-ı itibariyle “biz” indirdik diyor. 

 “inna” “muhakkakki biz” “enzeina” yine “biz indirdik” neyi?... “hu” “onu indirdik”. 

 Buradaki “hu” Kur’an-ı Keriym-i ifade etmekle beraber, baştaki “ha mim’”e de atıf vardır. 

 “Hu” dan kasıt hüviyet, “hüviyet”ten kasıt, “hüviyeti mutlaka”, “hüviyet-i mutlaka”dan kasıt, Hakk’ın sırf hüviyetidir. 

 O da sende olduğuna göre neticede bu ayet zahir ve batın sana dönmekte, nazil olmakla, fakat idrak et¬tiğin takdirde’dir.

 “fiy leyletin mübareketin” 

 “mübareketin” “mübarek bir gecede” demesi zahir anlamda Berat gecesi içerisinde, batın-i anlamda kişinin kendini fena fillah mertebesinde bulmasıdır. 

 Nefsaniyetinden arındığın zaman, nefsinin ışığı söndüğü zaman, sendeki hal gece olur, fena fillah yani yokluk hükmüne girer.

 İşte fena fillah merlebesine eriştiğin zaman, o senin “mübarek gecen”dir ve o geceler içerisinde, Kur’an-ı Keriym sana nazil olmaya başlar. 

 Ancak inen yeni bir Kur’an değil onda mevcud olan ayetlerin hakikatlerinin sana (ayni) yakınlık olarak açılmasıdır. Daha evvelce okuyup, okuyup geçtiğin yerlerde ne derin ifadelerin olduğunu görmüş olmandır.

 (Duhan Sûresi 44/3 ayetinde)

 “inna künna münzirıyne” 

 “Muhakkak ki biz korkutucuyuz” Cenab-ı Hak cehennemle ve daha birçok şey ile korkutur, ancak burada ki özel korku O’nu idrak edememe korkusu olması lazımdır. Çünkü ömrümüz süratle geçiyor, bu geçişi yakalayıp durduramayıp bize gelen kitabı iyi anlayamayıp ve hakikat-ı Muhammediyyeyi de anlayamama korkusu olması lazım gelmektedir.

 (Duhan Sûresi 44/4 ayetinde)

 “fiyha yüfreku küllü emrin hakiymin”

 “Bütün hikmetli işler o gecede ayrılır” 

O gecenin hakikatine erişen kimselerin gelmiş olduğu mertebeleri ayrı ayrı idrak edip bu işlerin tahakkukunu hikmetlerle ayırıp sağlamaları kendi kemalatleri icabıdır.

 (Duhan Sûresi 44/5 ayetinde)

 “emren min ındina” katımızdan “yanımızdan bir iş” yani, (zat-i bir iş).

 “inna künna mürsiliyne” 

 “Muhak-kak’ki biz peygamberler göndermekteyiz” 

 (Duhan Sûresi 44/6 ayetinde)

 “rahmeten min rabbike” Senin rabbinden rahmet olarak Rabbinden bir rahmet olarak”. 

 “innehü hüvessemiyul aliymü” Muhakkak ki o duyucu bir bilicidir. 

 (Duhan Sûresi 44/7 ayetinde)

 “rabbissemavati vel ardı ve ma beynehüma in küntüm mukıniyne”

 “Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dır, eğer yakıyn elıli iseniz”, (Duhan Sûresi 44/8 ayetinde)

 “lâ ilahe illa hüve yuhyiy ve yümiytü rabbüküm ve rabbü abaikümül evveliyne”

 “Ondan başka ilah yoktur, diriltir ve öldürür. Sizinde Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbi’dır.” Muhterem gönül ehli dostlar, Berat gecesini mümkün olduğu kadar gerçek ve geniş manasıyla anlamaya çalışalım, bu bizlere çok şeyler kazandıracaktır.

 Böyle bir idrak ve anlayış içerisinde çalışmalarına devam eden salik’e Mi’rac yolu açılacaktır. Allah c.c. cümlemize bu mana yolculuğunda kolaylık versin.

 Şurada bir hatıramı arz edeyim.

 Bu bölümü oluşturmaya çalışırken üç defa kesinti oldu, hatta bir seferinde yazıların bulunduğu çanta tesadüfen!... arabadan çalındı. Bu olayların neticesinde bölümü tekrar gözden geçirmem gerektiğini anladım, bu düşünceler içersinde nihayet bu haliyle kısaca neticeye ulaşmış oldu, hamdü senalar olsun.

 B E R A T’ I N I A L 

 Ulaşınca mübarek ay’a, Dikkat et kalmayasın yaya, Dal hemen o derin derya’ya, Şabandan Berat-ı’nıal. 

 Duhan-ı oku bir yüzünden, Manaları çıkar özünden, Seyreyle mübin-i gözünden, 

 Ha’mim’den Berat-ı’nı al. 

 Kuran-ı oku hece hece, Değerlensin bu güzel gece, Ağlıyarak yalvar gizlice, Kuran-ı Kerimden Berat-ı’nı al.

 Tavaf eyler Melekler gökte, Sende tavaf eyle gönülde, 

 Bu sırlara biraz eğilde, Beyt-ül Ma’mur’dan Berat-ı’nıal. 

 Tavaf eyler insanlar yerde, 

 O’na yönelirler her yerde, Ziyaret edersin ilerde, Beyt-ül Haram’dan Berat-ı’nı al. 

 Nefsini iyi tanı bu gün, Dün çok gerilerde kaldı dün, Rabbının hitabıyla öğün, Nefsinden Berat-ı’nı al. 

 “Venefahtü’”den al haberi, Sil gönlünden hüznü, kederi, İdrak eyle gerçek kaderi, Ruhun’dan Berat-ı’nı al. 

 Kendinden kendinedir varış, Haydi yürü zamanla yarış, Hak yolunda seyran’a alış. 

 Kendinden Berat-ı’nıal. 

 Bazen Musevi bazen İsevi, Sonunda olursun Muhammed-i, İdrak ettiysen sen Ahmed-i, Kıbleteyn’den Berat-ı’nıal.

 “Fevellü vecheke”dedi Rabb, Döndü Beytullah-a bu türab, İfşa etti lisanı Arab, “Fevellü vecheke”den Beratını al. 

 İzle onu hep adım adım, 

 Ne güzeldir o, tadım tadım, Anlayınca şaşırıp kaldım, Peygamberin’den Berat-ı’nı al. 

 “Rabbena lekelhamd”dedi Hak, Gözlerini açta iyi bak, Ten gömleğim çıkar da yak, Rabb’ından Berat-ı’nı al. 

 Dervişisen gerçekten eğer, 

 Şu fakire verdinse değer, Rabb’ın bir gün seni de sever Necdet’ten küçücük Berat-ı’nı al. 

 NECDET ARDIÇ 

 14/12/1997 TEKİRDAĞ[9]

----------------

 بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ {الدخان/9} 

(44/9) “Bel hum fî şekkin yel’abûn(e)”

(44/9) Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.

----------------

 Nefsi emmare yaşantısı içinde olanların mevlüt (doğum), regaib (rağbet edilme) ve berat (nefsi emmare, nefsi levvame ve nefsi mülhime’nin yükümlülüklerinden kurtulmak) ile işleri yoktur. Vehim ve evham ile şartlanmış yaşamları içinde kendilerine verilen süre içinde eğlenip dururlar. (M.D.)

 ----------------

فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاء بِدُخَانٍ مُّبِينٍ {الدخان/10} 

(44/10) “Fertakib yevme te/tî-ssemâu biduhânin mubîn(in)”

(44/10) Göğün açık bir duman getireceği günü bekle.

----------------

يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ {الدخان/11} 

(44/11) “Yagşâ-nnâs(e) hâzâ ‘azâbun elîm(un)”

 (44/11) (O duman) insanları bürür. Bu, elem dolu bir azaptır.

----------------

 DUHAN-I MÜBİN, aşikara, apaçık bir duman demektir. Bu duman hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi İbnü Mes'ud Hazretleri'nden rivayet olunduğuna göre şiddetli açlık ve kıtlık seneleridir, çünkü çok aç olan kimseye gerek gözlerinin zayıflığından ve gerek çok kuraklık ve kıtlık senelerinde havanın fenalığından Sema (gökyüzü) dumanlı görünür. Bir de Araplar gelmesi çok kuvvetle muhtemel olan şerre "Duhan" derler. Nitekim "dumanlı hava" deyimini biz de kullanırız. Olay şudur: Kureyş Resulullah (s.a.v.)a isyanda ileri gitmek isteyince aleyhlerine şöyle dua etti: "Allah'ım! Mudar kabilesine karşı cezanı şiddetlendir ve onlara Yusuf'un seneleri gibi seneler göster." Yani, Yusuf'un seneleri gibi kıtlık seneleriyle sıkıntıya uğramalarını niyaz etti. Bunun üzerine onları bir kıtlık yakaladı hatta cife, kemik, ilhiz yediler. Kişi yer ile gök arasını duman görüyordu. Söyleyenin sesini işitir dumandan kendisini görmezdi. Buyurulduğu gibi insanları sarmıştı.[10]

 Duman, bir maddenin yanması ile çıkan ve içinde katı zerrelerle buğu bulunan kara veya esmer renkli gazdır.

 Duman ile sis birbirine çok benzeyen, ancak aynı olmayan şeylerdir. Eğer gaz içinde ince sıvı damlacıkları yayılmış ise bu sistir. Duman ise katı, sıvı ve gazların karışımıdır. Bacadan çıkan dumanda kül, yanmamış kömür, karbon (is), yoğunlaşmış su damlacıkları ve katran tanecikleri bulunur. Duman yukarıya doğru yükselirken hava tabakalarına çarpar ve kendine uygun bir yol bulur. Kendisinde bulunan enerji zamanla kaybolur, rüzgâr varsa duman hemen havaya karışır.[11]

 Melamin Reçineler gibi yanıcı maddelerin cinsine göre çıkan toksik gazlar Hidrojen siyanür, NH₃ Amonyak'tır. Görüldüğü üzere yangınlarda oluşan duman karışımda yanıcı maddenin özelliklerine bağlı olarak çok farklı zehirli – zararlı toksik gazlar ortaya çıkmaktadır.

 Karbonmonoksit (CO) renksiz, kokusuz, tatsız ve zehirli bir gazdır; oksijenin yetersiz olduğu ortamlarda yanma sonucu ortaya çıkar ve oluşan duman, iç mekânda birikerek onu soluyan insanları ve hayvanları zehirleyebilir.

 Toksik, Latince kökenli bir kelime olup “zehirli” anlamına gelir. Genellikle tıp, kimya ve çevre bilimlerinde kullanılır ve insan sağlığına ya da canlı yaşamına zarar verebilecek maddeleri tanımlamak için tercih edilir. Örneğin, toksik madde, vücutta istenmeyen tepkilere yol açan kimyasallardır.

 Kandaki oksijen miktarının düşük olması, akciğerlere ulaşan havanın karbonmonoksit gibi zehirli bir gaz olması zehirlenmenin yaşanmasına neden olur. Ciddi sağlık problemlerine neden olan bu olay anlaşıldığı andan itibaren tedavi edilmediler. Aksi takdirde kalıcı hasarlara hatta en kötü ihtimalle ölüme neden olur.[12]

 Duman, karbonmonositin insan sağlığı için ne kadar zararlı zehirli bir madde olduğu anlaşılmaktadır. 

 Yaşadığımız büyük şehirlerde son yıllarda doğalgazın yaygınlaşması ile kışın katı yakıt dumanı ile oluşan ve yayılan hava kirliliği azalsada küçük yerleşim yerlerinde hala bu sorunun devam ettiği yerler vardır.

 Duman kirliliğinin bir başka sorunu ise Sigara ile oluşan ve sağlığı tehlikeye atan dumandır. Babam ve Kayınpederimi bu yüzden Akciğer kanseri ile yüzleşmelerinden ötürü bu konuya değinmeden geçemiyeceğim.

 Gözle Görülmeyen Tehlike: Üçüncü El Sigara Dumanı Sigara kullanımının vücuda verdiği zararların yanı sıra, kullanım sonucu ortaya çıkan dumanın havaya yayılması da sağlık açısından önemli sorunlara neden olmaktadır. Sigara dumanında 4.000’den fazla zehirli kimyasal madde bulunmaktadır. Karbon monoksit, amonyak, pil asidi ve siyanür gibi çeşitli maddeler bu dumanda yer almakta olup, 50’den fazlasının da kansere neden olduğu bilinmektedir. Sigara içen kişinin kendi akciğerlerine çektiği duman birinci el dumandır. Sigaranın yanması ve sigara içen kişinin dumanı üflemesiyle ortaya çıkan bileşim de ikinci el sigara dumanıdır. Gözle görülebilen bu dumanı solumak pasif içicilik olarak adlandırılmaktadır. Sigara içilen ortamlarda bulunan ve sigara içen kişinin yanında dumanını soluyan diğer kişiler pasif içici olarak kabul edilmektedir.

 Üçüncü el sigara dumanı ise içilen sigara dumanının; saç, deri, kıyafet, parke, mobilya, perde, duvar, halı ve diğer yüzeyler üzerine sinmesi sonucu oluşan kalıntılardır. Birinci ve ikinci el dumandan geriye kalan bu kalıntılar pek çok kişi tarafından bilinmemekte ve zararlı olabileceği düşünülme-mektedir. Bu kalıntıların yüzeylerde uzun süre kalabildiği çeşitli çalışmalarda tespit edilmiş olup, sigara içen kişilerin taşınıp bulunmadığı evlerde bile üçüncü el dumanın varlığına rastlanmıştır. Sigara içilen ortam ne kadar havalandırılsa da bu yöntemin, eşyalara ve duvarlara yapışan duman kalıntılarını yok etmediği bilinmektedir. Çocuklar, yetişkinlerden farklı olarak sigara dumanından daha fazla etkilenmektedir. Yapılan çalışmalar, çocukların yetişkinlerden 2 kat daha fazla toz yuttuğunu belirtmektedir. 

 Çocuklar, başta anne-babaları olmak üzere kendileriyle birlikte aynı ortamı paylaşan sigara içen kişiler nedeniyle ikinci ve üçüncü el sigara dumanına maruz kalmaktadır. Birlikte paylaşılan ortam sadece ev olarak düşünülmemelidir. Örneğin, arabada cam açık sigara içilse dahi araba koltuklarına duman sinmekte ve üçüncü el dumanın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Özellikle bebekler, kapalı ortamlarda ve zeminlerde daha fazla vakit geçirmekte olup daha fazla toz solumaktadırlar. Sıklıkla ellerini ağızlarına götürmektedirler ve eğer sigara içilen bir ortamda bulunuyorlarsa bu yolla direkt üçüncü el duman kalıntılarını vücutlarına almaktadırlar. Bu nedenle sigara içen ebeveynler ile büyüyen çocukların daha sık enfeksiyon hastalıklarına yakalandıkları bilinmektedir.

 Üçüncü el dumanın varlığı nedeniyle sadece açık havada sigara içerek çocukları dumandan korumak pek mümkün görünmemektedir. Sigara açık havada içilip kapalı ortama giriş yapıldıktan sonra bile nefesten, sigara tutulan elden ve giysilerden karbon monoksit gibi sigarada bulunan zararlı maddeler yayılmaya devam etmektedir. 

 Sigara içme davranışı sonrası çocuğuna sarılan, onu kucağına alan bir anne veya baba bu davranışıyla çocuğunu üçüncü el dumana maruz bırakmış olur. Kıyafetler değiştirilip eller yıkanırsa ve yakın temas kurulmazsa üçüncü el dumandan ancak korunma sağlanabilir. 

 Çocukları pasif içicilikten korumak için sigarayı açık havada içmek, bir zarar azaltma yöntemi olup üçüncü el dumanın varlığını yok etmemektedir.

 Sigara dumanına maruz kalmanın, sigara içme davranışı sonlandıktan sonra bile devam ettiği bilindiğine göre, anne ve babaların üçüncü el sigara dumanına karşı farkındalıklarının oluşması ve çocuklarının sağlığı için sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir.

 YEDAM, 12 yaş ve üzeri bireylere tütün danışmanlık desteği sağlar. Gerekli durumlarda tıbbi destek için yönlendirmeler ve aile görüşmeleri gerçekleştirilir. Sigara kullanım isteği ve yoksunluk belirtileri ile başa çıkma, tekrarı önleme gibi konularda ücretsiz danışmanlık hizmeti verilir. Destek almak isteyen herkes 115 Danışma Hattını arayabilir.[13] 

Bekli bu çalışma bir tefsir ve tefekkür çalışması ama bu sorun toplumu ilgilendiren ve sağlığın etkileyen bir durum ve önemli gördüğüm için ve farkındalık oluşturması bakımından buraya aldım. Bu kadar ile iktifa ederek yolumuza devam edelim.

 Duman, karbonmınoksit olarak adlandırılıyor ve “CO” kimyasl formülü ile ifade ediliyor. Atom numaraları “Karbon” 6 ve “Oksijen” 8 ile ifade ediliyor. Ne kadar garip ki içinde Oksjen olduğu halde başka bir forma giriyor ve zehirleyip nefes almayı engelleyip ölümü tadışa sepep oluyor.

 Sayısal değeride 8+6= 14 dür. (14) ise Nûr-u Muhammedidir. Dumanın bağlı olduğu yer burasıdır. Ve her mertebeye seyran edip o mertebenin havasını bozabildiği aşikardır. Onun için dikkatli olmalıdır. 

 Gök, gönül olduğuna göre gönül göğünün dumanla kaplanmasıda oranın artık nefsi emmarenin ateşi ile dolması ve Nûr-u Muhammedinin aydınlatmasından istifade edemeyecek hale gelmesidir. Duman kaplanan yerde bir müddet sonra yanıcı sıcaklığa ulaştığı zaman orada bulunan nesneler yanıp tutuşmaya başlar. Kişinin nefsani, hayali ve vehimi firikleri olan ne varsa yanar ve tutuşur elde bir şey kalmaz ve bu onun için elem verici bir azap olur.

 İrfan ehlinin ise gönlüne nefesi rahmani olan ilahi Muhabbet ateşi dolar ve nefsani hayal ve vehimi yakar yine bu nefsi emmare için elem dolu bir azaptır. Gönül kabesindeki putlar yanıp yok olacaktır. (M.D.) Duman hakkkında faydalı olur düşüncesi ile Rahmân sûresi ile yolumuza devam edelim.

 (55/35) “yürselü aleyküma şüvazun min narun ve nühasün fela tentesırani “nardan/ateşten şüvaza/alev (şevk, gayreti) ve nühas/alevsiz dumandan üzerinize irsal edilir/gönderilir bu alde la tentesırani/savunamaz, destek olamazsın (55/35) “Üzerinize ateşten alev ve duman gönderilir, kendinizi savunamazsınız”.

 Cin ve insan topluluklarının özelliklerinden olan ateş arttıkça, bulunduğu yere zarar vermeye başlar. 

 Eğer azaltılmazsa, kendini de yakar, yok eder. 

 Bu ateş dengelenmezse “nur”a ulaşılamaz. 

 Allah’a ulaşmak için varlığımızda mevcut olan ilahi “nur” ve “ruh”u ortaya çıkarıp güçlendirmek zorundayız. Başka türlü yukarıda bahsedilen yerleri aşmak mümkün olmamaktadır.

 İşte kendinde bulunan ilahi hakikatleri zuhura çıkarmaya dönük faaliyetleri gerçekleştiremeyen kimsede, nefsani ve bireysel faaliyetler ortaya çıkacağından, bu da ateş unsurunu arttırmış olacağından, böylece Hak’tan o nispette uzaklaşmış olacaktır.

“Üzerinize alev ve duman gönderilir.” 

 “Alev”, ihtiras; “duman” ise, perde ve belirsizliktir. 

 Eğer Hakk’ın belirlediği hayat düzeninin dışında yaşamaya devam edersek, yukarıdaki ayetin hükmü altına girmiş olduğumuzdan üzerimize, yani kalbimizin üzerine dünya ihtirası, perdelenme ve kargaşa gönderilir de bunu döndürmemiz mümkün olmaz. Ancak “sultan” (ilahi bir yardım) ile bunlardan savunmak mümkün olabilmektedir.

 Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

 [Ve bir bakır, yani erimiş bakır yahut bakır gibi kızıl bir duman veya zehirli bir duman ki; hem yakar, hem boğar. Bundan kendinizi savunamaz ve kaçıp gidemezsiniz. Yakalanır ve yakılırsınız.][14] “ İz- -T-B- ”

----------------

رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ {الدخان/12} 

(44/12) “Rabbenâ-kşif ‘annâ-l’azâbe innâ mu/minûn(e)”

 (44/12) “Rabbimiz, üzerimizden azabı kaldır, bizler artık inanmaktayız” (diyecekler).

----------------

 Âyeti kerime Rububiyet mertebesi âyelerindendir.

----------------

 Bu acı veren bir azab! Diyorlardı. Ebu Süfyan bir kaç kişi ile Peygamber'e geldi. Allah Teâlâ'ya ve rahime (kan akrabalığına) and verdiler. Eğer dua eder de bu hali üzerlerinden savarsa iman edeceklerine söz verdiler. Ya Rabbi bizden azabı gider, biz müminiz yani bu azabı giderirsen iman edeceğiz demeleri de budur. İkinci tefsirde ise Hz. Ali'den şöyle nakledilmiştir: Kıyametten önce gökten gelecek bir dumandır. Kâfirlerin kulaklarına girecek ta ki her birinin başı püryan olmuş (sarhoş olmuş) başı dönecek, mümine de ondan zükam (nezle) gibi bir hal gelecek ve bütün yeryüzü içinde ocak yakılmış fakat deliği yok bir eve dönecek. Huzeyfe İbnü'l-Yeman'dan rivayet olunduğuna göre Resulullah buyurmuştur ki: "Alametlerin ilki Duhan ve Meryem oğlu İsâ'nın inmesi, Aden'in derinliklerinden çıkacak olan bir ateştir ki insanları mahşere sevk edecektir. Huzeyfe: Ya Resulullah o duhan nedir demiş, Resulullah, "O semanın açık bir duman ile geleceği günü ki insanları saracaktır." (Duhan,44/10,11) diye okuyup buyurmuştur ki, doğu ile batı arasını dolduracak, kırk gün kırk gece duracak, mümin zükam (nezle) gibi olacak, kâfire sarhoş gibi burnundan kulağından girip aşağısından çıkacak.[15]

 Fusûs’ül Hikem de “Rabbi Hass” konusunda her bir kişinin özel rabbi olduğu bildirilmektedir. Âyet-i kerimede “Rabbena” bizim rabbimiz ifadesi ile celal üzere nefsi emmare yaşantısında olanlar “mudill” olan Aziz, Cabbar, Mütekebbir esmâlarından yardım istemektedirler. Ne kadar biz inanmaktayız deselerde bu esmâları nefsi emmare üzerine kullandıklarından inandıkları kendi varlıklarında olan hayali rablerinden başkası değildir. (M.D.) 

----------------

أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءهُمْ رَسُولٌ مُّبِينٌ {الدخان/13} 

(44/13) “Ennâ lehumu-zzikrâ ve kad câehum rasûlun mubîn(un)”

 (44/13) Onlar için bunu düşünüp öğüt almak nerede? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir de peygamber gelmişti.

----------------

 Âyet-i Kerime “Zikir” âyetlerindendir.

----------------

 Hayal ve vehimden bu hatırlatma ile öğüt alıp hakikate dönmek nerede, onlara risalet-esmâ mertebesini açıklayan resüller gelmişti-gelmektedir.[16] (M.D.) İnsân isen gel maşuku seyret.

 Fâni vücûd’u bâki’ye devret.

 Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket.

 Yorulma gitme celâl’e doğru. (N.T.) 

----------------

ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَّجْنُونٌ {الدخان/14} 

(44/14) “Summe tevellev ‘anhu ve kâlû mu’allemun mecnûn(un)”

(44/14) Sonra onlar, o peygamberden yüz çevirdiler ve: "Bu öğretilmiş bir delidir." dediler.

----------------

 Her ne kadar bazıları sana kâhin, mecnun, deli, gibi bazı lâkaplar takmak istiyorlarsa da, aslında ise. Gerçekten biz seni, hem bir şahit, hem bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndedik. Hakikatte ise bu vasıflar kendilerinindir ancak sen onlara ayna olduğun için senin gönül aynanda kendilerini gördüler ancak bu görüntüyü inkârları yönünden sen zannetiler. 

 İşte seni bütün bunlara şahit ve ehli hâl için İlâh-i vasıflarla müjdeleyici ve ayakları kayma durumunda olanlarada ikaz edici olarak gönderdik. “İz- -TB-” İşte İz Terzi (Necdet) Babamızın vasıflarıda aynen böyledir Hakkın gerçek varlığının ve hakikatlerinin şahidi olarak, aynı zaman da açıklayıcısıdır. Ve gerçek Hakikat-i Muhammedi ile müjdeleyeci ve ayağının kayma ihtimali olanlarıda daha baştan uyarıcıdır. (M.D.) Tasavvufta cünun, cinnet gecirmiş gibi ilmi konulara çalışma hâlidir. 

CÜNÛN FÜNÛN SÜKÛN. Yakıyn ilimleri.

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Dinleyici Soruları:

- Mertebeler Fünun bitip Cunun mu başlıyor, Cunun bitip Sükun mu başlıyor, bir kişi İlmel yakıyn yaşarken kendi mertebesinde aynel yakiynlik yaşar mı, bunlar bitip başlayan şeyler mi bir de bunları kendimizde nasıl ayırt edebiliriz. 

- Okuduğum bir paragraf vardı, paragrafta “Çokluk farklılık demektir, çokluğu birliğe götürmek için farklılıkları düz bir hale getirmek lazım bu yüzden de tecelliyi tam alabilmesi için o kalbin o aynanın dümdüz olması lazım, eğrilik büğrülük çukurluk olmaması lazım, ben bu çukurluk eğrilik sizin hayatınıza baktığımda ne olduğunu soracağım benim aklıma gelen de aynanın yüzeyindeki farklılıklar sanki dışarıda olan olayları içe girdirtmek hani siz bir odayı dışarıdan seyredin içeriye aksettirmeyin içeriye aksettirmek o aynada çukurluklar mı oluşturuyor? 

- Zati tecellinin idrakinde Celal esması mı etkendir? 

- Geçenlerde bir hasta geldi, kendini erkek yada bayan hissediyor, cinsel kimlik karmaşası var bu kişilerin iyileşenleride var iyileşemeyenleri de var, bizim bu tür hastalara nasıl yardımımız olabilir, veya olabilir mi? Onlar şeriat açısından ne kadar sorumludur, bizim onlara nasıl davranmamız gerekir? 

 Bunlara eski dille Hünsa-ı müşkile diyorlar, yani müşkil bir iş, Cenab-ı Hakk böylece her türlü halkiyeti ortaya getirdiğini gösteriyor, yani Kemal ile birlikte bazı eksiklerin olması eksikliklerin olması da çeşitliliği ortaya getiriyor. Zeval gibi görünen bu tür hadiseler aslında onlarda Kemal dir, yani Cenab-ı Hakk sadece tek yönlü er ve nisa olarak halk etmez ikisi karışık olarak da halk eder, bu her ne kadar o kişi tarafından zor oluyor ise de bunların hepsi birer ibret levhasıdır, ibret alınmak içindir. Eğer böyle arada bazı sıkıntılı durumlar olmasa herkes sistemin mutlak kesin olduğu inancı ile bu tür sahaların farkında olmazlar, bilemezler. O soruya sonra gelelim inşeallah.

Şimdi yakıynlik meselesi bunların hepsi çok güzel sorular, ben daha ziyade kişilerden soru bekliyorum, biliyorsunuz genelde sorunuz var mı diye soruyoruz çünkü soru sormak için o sahanın etrafında dolaşmış olmak lazımdır. Bir yere kadar girildi orada dolaşılmaya başlandı, ama resmin manzaranın tam olarak algılanmamış olduğu ancak nüfuzun başladığı gözüküyor. İşte o sorular sorulduğunda da işte olabildiği kadar da o saha açılıp geliştirilmeye başlandığı zaman da kişi kendi bünyesinde bunları daha iyi idrak etmiş olur. Yani şöyle diyelim bir şeyin ucundan tutulmuş ama o bulunduğu yerde sıkışık vaziyette çıkmıyor, bunu nasıl çıkarırım çıkardığım zaman bu açıldığı zaman karşıma nasıl bir resim çıkar diye ama bir yerinden bir şekilde tutma var.

Daha evvel o sahalarda gezmiş dolaşmış kimselerde diyor ki sola gidersen oradan da sağa dönersen o sahne açılır. Yani o adres ne ise o adres bulunur, oradan çekilip o dürülmüş olan eşya veya kağıt kumaş oradan kendisine açılır oradan o soruyu soran da oradan onu okumuş olur. seyretmiş olur, yüksekliğini alçaklığını neyse, manzarasını bilmiş olur. Yani soru sormak bilmenin yarısıdır derler. Peygamber efendimiz o soru hakkında şöyle diyor, “soru bir kovayı kuyunun içine indirmek gibidir.” Diyor. kuyunun içine kova indirilmezse oradaki su bir ömür boyu orada dursa kişi de o suya baksa o sudan hiçbir istifadesi olmaz. Ama bir araç olursa onu kuyuya sallar o kuyudan su çekmenin de bir sanatı vardır, siz o kovayı ip ile düz olarak kuyuya indirin o kova su üstünde yüzer içine su dolmaz.

Kova suya yan gelecek şekilde atılır o zaman içine su girmeye başlayınca kova suya dalar ve su ile dolar sonra dolu kova ip yardımı ile yukarı çekilir. Ancak bazı kuyular vardır da içinde su kalmamıştır, oradan da istifade edilmez. Seyr-i sulukta bilindiği gibi bu hadise misal olarak verilir, hem de yaşanmış hadiseler olarak da bilinir. Yusuf (as) o kova ile kuyudan çıktı. Oraya gelen kimseler seyyahlar gezginciler orada su var ümidi ile kovayı bıraktılar aşağıya bir hayli derin olduğu için ne olduğunu göremediler ama daha evvel o kuyudan su çektikleri için yine su çekmek ümidi ile kovayı kuyu içine sarkıttılar. Kuyu içindeki kenardaki bir yerde Yusuf (as) saklanmış kardeşleri üzerindeki elbiselerini çıkarmışlar, elbisesiz vaziyette orada duruyorken yalnız boğazında bir hamaylı varmış, babası Yakub (as) o hamaylıyı Yusuf’a daha önceden vermiş boynunda asılı duruyormuş. O anda Cebrail (as) geliyor kuyunun içinde iken, Yusuf (as) utanıyor elbisesiz olduğu için, Cebrail (as) boynundaki hamaylıyı açıyor, içinden bir gömlek çıkıyor hamaylıdan. 

Bu gömlek de İbrahim (as) ın İbrahim (as) nemrut tarafından soyup ateşe attığı esnada İbrahim (as) a Cebrail (as) tarafından giydirilen ve ateşte yanmasını da önleyen bir gömlek, bu daha sonra Yakub (as) a geçiyor ve oradan da Yusuf (as) geçiyor. O gömlek hamaylı bu günün likra kumaşlarının babasıdır. Bu gömleğin özelliği kısa ve şişman kişi giyerse ona da oluyormuş, uzun zayıf kişi giyerse ona da oluyormuş. Bu da bir kıyafet ilmi olarak belki de yapılacaktır. Bu hikaye tarzı olan bilgiler bizlere ilmi veridir aynı zamanda. Bu özellikler ileride hayata uygulanacaktır. 

Ancak klasikleşmiş bir meal yorumuyla bunların sadece geçmişte yaşanmış bir hadise olarak belirtildiğinden gelecek zamanlarda bunlardan istifade edememiş olunuyor. Batılı bu bilgileri alıyor, kendi deney ve gözlemlerini yapıyor, çünkü bunlar ufuk açıyor, o tatbikatı yapa yapa bizim malımızı sonra bize satıyorlar. Bu da tabi hazin bir meseledir. Zaman zaman da bahsedilir ya Salih (as) ın devesinin taştan çıkması suyun içinde etin oluşması bakın balıklar suyun içinde oluyor, balık suyun içine balık olarak atılmıyor ki, sudan ete dönüşüyor. Bu sistem nasıl bir sistemse Salih (as) ın devesi de su ile taş karmasından meydana geliyor yani belirtilen ifade devenin taşın içinden çıkması ama orada akan bir suyun da bir gün deveye bir gün de halka verilmesi şartıyla oluyor.

Yani ileride yapılacak olan bu teknoloji taştan et üretimi su ile de olacaktır. Zaman zaman söylüyorum belki latife olsun diye biraz da ciddi, eğer yaşım biraz daha genç olsaydı böyle de bir imkanım olsaydı yani maddi imkanım olsaydı, böyle bir fabrika kurardım, bu işe başlardım. kim bunu öncü olarak kurar da ortaya çıkarırsa dünyanın en büyük zenginlerinden olur. çünkü gıda zinciri %33 kısalmış oluyor. Normal et üretiminde madenler bitkiler hayvanlar olarak üç aşama geçmektedir, buradan aradaki kademe olan bitki oluşumunu kaldırıyor, madenden ete dönüşüyor. Zaman içerisinde öyle bir teknoloji olacaktır. 

Şimdi biz gelelim tekrar konumuza ilm-i ilahi içerisinde peygamber efendimiz (as) Allah’tan aldığı bilgileri bize aktarmasıyla bizler de o ilahi ilimden mümkün olduğu kadar en geniş şekilde en iyi şekilde yararlanmaya çalışıyoruz. Bilgilerin zahiren birçok bölümleri vardır, fakültelerde okutuluyor, zahiri ilimler batını ilimler kelam ilimleri tefsir ilimleri hadis ilimleri, diye burada en mühim olan ilim tasavvufun içinde kendini bilme bulma anlama ilmidir. Bu ilimden daha yakıyn ilim insan için mümkün değildir. Bunun dışında ne tür bilgi sahibi olursa olsun gerek mesleki gerek ilmi gerek fıkıh ilmi, gerek fizik kimya ne varsa gökyüzü deniz bilgileri, bunların hepsi insan için gerekli insanın yaşaması için gerekli ama ikinci üçüncü dördüncü sıralardadır. 

Bizim asli ve birinci Cenab-ı Hakk’ın da gayesi halk edilişimizden kasıt kendimizi bilmemizdir. Kendimizde olan ilahi varlığın tecellisini de idrak ederek rabbımızı bilmektir. Bunların içerisinde yani kendini bilme nefsini bilme ilminin içerisinde de en mühimi ilimlerin başında “Ledün ilmi” ledün ilminden sonra gelen ilim de “Yakıyn” ilmidir. Diğerleri tefsir ilimleri Arapça ilimleri, işte bildiğimiz kendini bilme, ibadetler ilmi, farzlar sünnetler fıkıh ilimleri, ama bunların içerisinde en mühimi kendini bilme ilmidir. Tasavvufun içinde ancak olan ilim tasavvuf ile giden yollardaki ilim değildir. Çünkü bir çok kitaplar var görüyoruz içinde mekıbeler var, bazı virdlerin tarifleri var, geçmiş peygamber hazaratının hikayeleri var, bazı kişilerin işte uçtu kaçtı şöyle keramet böyle keramet gösterdi gibi hikayeler var, bunlara tasavvuf kitabı diyorlar bunlar tasavvuf kitabı değildir.

Ama gerek o yazan kişi gerek o okuyan kişiler her birerlerimiz gerçek manada tasavvufun ne olduğunu bilmediğimizden biraz dine yönlendiren kitapları tasavvuf kitabı zannediyoruz. Tabi ki tasavvuf ilmi Âdem (as) hakikatı ile başlayan ve peygamber efendimize kadar gelen kişinin de ilmi miracını diyelim zaten fiziki miraç yapacak halimiz yoktur, yakıynler ile ilgili ilmi miracımızı yapıncaya kadar, seyr edeceğimiz ölünceye kadar içinde olacağımız bir bilgi sistemidir. Nasıl yiyecekler öncelik kazanıyor ise fiziki manada hayatımızı sürdürmek için Hakikat ve ilahi manada ve ahiretteki yaşantımız içerisinde de en büyük ihtiyacımız tasavvuf ilmidir. 

Tasavvuf ilmi de bilindiği gibi başlangıcı nasıl ki insanlık seyri Âdem (as) ile başlamış, bireyin de mana iç bünyedeki tasavvuf seyiri Âdemi hakikatleri bilmekle ancak mümkündür. Çünkü o işin kaynağı ve başlangıcı o dur. Dünya insanları genel olarak nasıl Âdemi hakikat ile başlamışsa bizlerin de ilk yapması lazım gelen zaman zaman tarif etmeye çalıştığımız gibi hayel ve vehim cennetinden Âdem-i ma’nânın beden mülküne beden toprağına beden arzına inmesidir. Bu da ancak kişinin kendine dönmesiyle elindeki projektörü kendine döndürmesiyle kendinin varlığını tesbit etmesiyle başlayacak bir süreçtir aksi halde insan bir sürü bilgilere sahip olur, ama bu bilgiler içerisinde kendinden haberi yoktur. 

Bu acayip bir hadisedir. İnsan her sahada profösör olur, ama bakarsınız hep dışarıdan bahseder, kendisi ortada yoktur. Ve o biraz yaşlandığı zaman aklı biraz daralmaya başladığı zaman o ilim kendisine hiçbir fayda sağlamaz. Ancak o ilmini yapıyorken bazı sevaplar kazanmış ise ahirete onlar gider. Belki o ahirete giden sevapları onu cennet ehli yapar iyi niyetinden işte namaz hac oruç gibilerinden de yapmışsa cennetini kazanır ama kendini kazanamaz. o zaman ezeli ve ebedi bir yokluk içinde varmış gibi yaşar. Cennete de gitse yine de kendinden haberi olmaz. orada birkaç bahçeler ve meyvelerle uğraşır durur, işte Yasin Suresi 55. ayette اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِى شُغُلٍ فَاكِهُونَ “onlar meyvelerle meşguldürler,” ne kadar açık bir hadisedir. Tabi bu yerme manasına değildir keşke oraya gidilebilse, o yönüyle de gidilebilse. Ama kendisini bilen kendisini bulan rabbisiyle ünsiyet kuran kişinin ne cennete ne de meyvelere ihtiyacı olur. Peki onlar nedir onlar bedenin ihtiyaçlarıdır, onlar beden içindir, bizim hakikatimiz özümüz için değildir. Ancak gidilecek insanlığın iki yeri vardır biri cehennem diğeri cennet deniyor, cennette olacak beden elbiseleri tabi ki bunlar olmayacaktır. Bunlar ile orada yaşanmaz. Âdem ve Havva validelerimiz nasıl hani cennette halk edildiler cennette o şekilde yaşadılar, dünyaya inmezden toprak bedene sahip olmazdan evvel, cennet ehli yine o şekilde yaşayacaktır.

Yani bu bedenler cennete girmez yani giremez. Çünkü bu bedenle orada yaşanmaz. Kim ki cennete o şekilde girebilmişse mahşerden sonra basubadel mevtten sonra cennetteki sıla-ı rahmini yapmış olur. Bizim sıla-ı rahmimiz cennettir. Ama dünya olarak baktığımız zaman sıla-ı rahmimiz; fiziki beden olarak nerede dünyaya gelmişsek orası sıla-ı rahmimizdir. Ancak tevhid ve irfan ehlinin sıla-ı rahmi ise Allah’ın zat’ıdır. Arada çok büyük farklar vardır. İşte bunları anlayabilmek için evvela güzel bir eğitim sistemli bir çalışmaya mutlak ihtiyaç vardır, doğru bir hedef alınacak bir sistem lazımdır bu sahanın içine girildikten sonra artık o sahada yavaş yavaş emniyetle gidilir. Aksi halde “ser verme yolun sarpa sarar” diye söylenir, her önüne gelene el verme ser verme başını verme gibi saha biraz tehlikeli sahaya girmiş bakıyorsunuz büyük büyük diye belirtilen bilinen kimseler veya sağda soldaki guruplar bakıyorsunuz tamamen hayali vehmi bir yola bir sisteme girmişler kendileri ne yaptıklarının farkında ne de gittikleri yolun farkındalar. Ama bizden üstünü de yok demekten iddalarından da vaz geçmiyorlar. Bunlar ayrı konudur bilgi olsun diye söyledim. 

Yakıyn ilmi ile ledün ilmi arasında ne fark vardır diye sorulursa veya hangisi üstündür diye sorulursa tabi ki burada Ledün ilmi üstün olanıdır. Yakıyn ilmi çalışılarak elde edilir, ancak bu yakıyn ilmi çalışılmadan idrak edilmeden ledün ilminin oluşması mümkün değildir. Peki Ledün ilmi ile Yakıyn İlmi arasında ne fark vardır? Yakıyn ilmi Ledün İlmine götürücü bir sahadır, eğitim ile olacak bir sahadır, oraya gidildiği zaman Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği ilimler de Ledün ilmidir. “Ledün” den kasıt yanında manasınadır, “İndi” yanında yani kişinin yanında, kimin yanında ne varsa onun indi, yanında manasınadır. İşte “Ledün İlmi” diye bahsedilen ilim de Allah’ın yanında olan ilimdir, buna bazı kimseler ikili bakan yani ötelerde bir Allah anlayışı ile bakan kimseler ulaşılmaz olduğunu söylerler.

Tabi ki o anlayışa göre Allah’a ulaşılmaz, yani Allah ötelerde ayrı bir yerde ise kul da ayrı bir yerde ise zaten Ledün İlmine değil hiçbir şeyine ulaşılmaz. Ama Cenab-ı Hakk öyle demiyor “Ey kullarım ben sizlerle beraberim” diyor ama biz Allah’ın bu âlemde de olmasını yakıştıramıyoruz, sen münezzehsin sen tenzihtesin zaman ve mekandan münezzehsin sen yukarılardasın sen oraya yakışırsın saltanatın oradadır, Allah şunu yapmaz bunu yapmaz derken biz O’na elbise biçiyoruz demektir. Biz kendi kendimize bir İlah tanımı ortaya çıkarıp O’na inanıyoruz. Halbuki gerçek rabbul âlemiyn böyle değildir. Onları da kapsamına alır ama öyle değildir. Çünkü kulun düşüncesi de Hakk’ın içinde mevcut olan bir sahayı düşünür. 

Âlemdeki bu sahalar o kadar çok ki her ismin bir sahası vardır, Mudil isminin de bir sahası var Hadi isminin de bir sahası var, Kahhar isminin Cebbar isminin de hepsinin yaşayacak bir alanı vardır bu âlemde. Oradan da onlar hep Allah’ın Zat’ına bağlıdır. Ama biz Hadi isminin sahasını bırakıpta Mudil isminin sahasına girersek dalaletimiz açık olacaktır, “Allah bunu neden Mudil ismini halk etti ben ne yapayım halk etmeseydi” diye söyleyecek sözümüz yoktur. Çünkü ikaz ediyor orası tehlikeli diyor, nasıl ki bazı yollarda levhada silahlı bir asker levhası görülüyor, “Askeri sahadır girilmez” diyor biz oraya girmeye çalışırsak tehlikelidir belki atış sahasıdır, yasağı çiğnediğimizde suçlu da oluruz. Cenab-ı Hakk bize alın silahı insan öldürün demiyor, o nu müdafaa için kullanın diyor, ama silahın malzemesi de Hakk’ın varlığından oluşuyor.

Ama kullanma diyor, işte bu ayrımlar olmamış olsa emir ve nehyler olmamış olsa insanoğlu nereden nasıl girip menfaat sağlayacaktır. İşte bunlar hep çalışmalarımız ayırmalarımız ve nefsimizle olan mücadelelerimiz sonunda bir yere ulaşılıyor, gerek ilmi gerekse fiziki olarak.

İlimlerin başında tarif gerekirse “Bilim” diye bir saha var, ama “İlim” başka bir şeydir. Bilim bilmek genel olarak, herkesin üzerinde çalıştığı kendi sahasına göre çalıştığı bilgilerin ismi “Bilim” dir. Bir gün otobüsün kapılarına baktım, durakta bekliyorum eve gideceğim ön tarafta binilir yazıyor, arka tarafta inilir yazıyor. Başındaki “b” çıkarılırsa ikisi de inilir oluyor. Oradaki “B” harfini ayırdığımız zaman “Bilim” deki “B” harfini ayırdığımız zaman o zaman “İlim” çıkıyor ortaya. “Bilim” in ilmel, aynel, Hakkal yaşantısı yoktur, sadece sathi, madde bilgilerini ilgilendiriyor. derinliği ve yüksekliği yoktur. ama "B" yi alır“ sadece salt “İlim” kalırsa işte o zamanİlmel yakıyn, Aynel Yakıyn, Hakkal Yakıyn sahası ortaya açılmış oluyor. 

Peki o zaman o “B” harfi ne olacaktır? Oradaki “Bilim” in “B” si Arapça’da ne oluyor, “İle” oluyor. İşte o “B” yi ayırdığımız zaman ilim ile ancak Hakk’a gidilir. “B” nin başındaki dikey çizgiyi ayırırsak bir ve 3 olur yani 13 ortaya çıkar. Bilimin içinde bunlar var, ama bilim sahiplerin onun farkında olmadıkları için bilimden gerçek ilme geçmeleri mümkün olmuyor. işte onun açılımı da “B” harfini ayırdığımızda “B” ye bir kimlik verdiğimizde “Bilim” içinde “B” nin bir ayrı kimliği yok bir bütün olarak kelime bütünlüğü var ama “B” yi baştan ayırırsak ona bir kimlik, şahsiyet verdiğimizde esas ortaya çıkan “İle” dir. Oradaki “İle” ilim ile bu ilim de İlahi ilimler ile ancak Yakıyn hali ve ilimler ortaya çıkmış oluyor. 

Şimdi bunun birinci sahasına ”İlmel Yakıyn” oradaki “Yakıyn” kelimesi Türkçedeki “Yakın” değildir. bu bir Arapça kelimedir, Türkçedeki “Yakın” ın Arapça’daki karşılığı “Kurp” yani Kurban bayramı, “Kurb-u nevafil” denildiği gibi uzakta olan iki varlığın birbirine yaklaşmasıdır. İşte “Kurban” denildiği zaman bizim hemen aklımıza süslenmiş kesilecek koyun kuzu geliyor. Halbuki o değildir, “Kurb” yakınlaşma manasınadır, işte o kurban kesildiği zaman Hakk’a yaklaşılacak “Kurb” kurban değildir, ama kelime o hale gelmiştir. O koç koyun kurban değil bir vasıtadır Hakk’a yaklaşma vasıtasıdır. Ayrıca koyun kurban edilince insan Hakk’a nasıl yaklaşacak bu hale o hayvan daha layıktır. Neden çünkü canını veriyor, biz ne veriyoruz cebimizden üç beş kuruş çıkıyor. Hangisi daha değerlidir. Her neyse bu işin başka bir tarafı ama düşünmek lazımdır. 

Hazmi Babam kurban almaya gittiği zaman nerede sakin oturan ufak tefek arızaları olanları alırmış, çünkü onlara kimse bakmıyor, tenezzül etmiyor, satılmasa belki sahibi geriye götürecek onlar da kurbanlıktan mahzun olmasınlar diye nerede kişilerin almadıkları varsa gider onu kurbanlık olarak seçermiş. Şimdi iki hayvan koyalım yan yana bunlardan birisinin sureti çok güzel diğerinin de ufak tefek ayağında kulağında ve boynuzunda ufak tefek kusur var ama kurban olmaya engel kusurlar değil. Bunlar dış görünüşleri farklı olsa bile içeriden bir farkları var mı? Ruhaniyet olarak farkları var mı? Hiç farkları yoktur. Bakın ne kadar değişik hayat görüşleri ortaya çıkabiliyor. 

Evvela kişi kendine dönmeye başladığı zaman işte bu ilim Yakıyn ilimlerinin başlangıcıdır. Zaten çalışmalarımız içerisinde sohbetlerde Hakk’a olan yakıynlik kendimize olan yakıynlik anlayışları içerisinde eğer bu yakıyn ilmi çalışmaları sahaları olmazsa kimse bir yere gidemez hiçbir yere gidemeyiz. Yakıyn ilmi ile ancak Hakk’a yol almak mümkündür, yakıyn ilmi günümüzdeki navigasyondan başka bir şey değildir. Bilmediğiniz bir yer bile olsa o ilim sizi oraya kadar tarif ederek götürüyor. Yani şunu bilmemiz gerekiyor her birerlerimiz bu sahada Yakıyn ilmi içerisinde çalışmaktayız. Çünkü bu ilimden başka Hakk’a yaklaştıracak hiçbir saha ilim yoktur. İşte tasavvun özü aslı budur. 

Yoksa tasavvuf birkaç şiir okumakla birkaç zikir yapmakla birkaç ilahi okuyupta duygulanmakla aşılacak bir saha ulaşılacak bir mahal değildir. Tabi onların hepsi de lazım şeriat mertebesi de lazım tarikat mertebesi de lazım bu tarikat mertebesinde şiirler lazım olur insanın muhabbeti işte coştuğu zaman yazar, hepsi güzel yerli yerincedir, ama devam eden yolculukta Hakikat Mertebesi sahasına gelindiği zaman mutlaka Yakıyn ilmine ihtiyaç vardır. O yakıyn ilmi de “Men arafe nefsehu fakat arefe rabbehu” bakın ilk şartı budur. “Kim ki nefsine arif olursa” nefsine arif olmak için de yakıyn ilmi yani kişinin kendi hakikatine dönük bir ilim sahasına geçmek gerekmektedir. Ondan sonra da “Men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” o da Yakıyn ilminin ikinci aşamasıdır. Kişi rabbını böylece tanımış oluyor.

“Yakıyn” kelimesini tarif ederlerken Muhiddin-i Arabi Hz leri “El yakıyni Hüvel Hakk” diye tarif etmiştir. yani yakıyn af’aliyle, esmasıyla, sıfatıyla, Zatı’yla Hakk’ın ta kendisidir. O halde yapılan bu sahadaki çalışmaların Allah’ın Zat’ına giden yol üzerinde olması lazım geldiği açık olarak görülmektedir. Birçok ilimler var ki fıkhi ilimler şeriat mertebesi istikametindedir, bazı duygusal ilimler bilgiler kitaplar tarikat mertebesindedir ki tarikat yol olduğu halde o tarikatlarda ne yazık ki yol diye bir şey kalmamış, oturma haline dönüşmüş, tabi onlar da güzel şeylerdir. Karşı durmak manasına değil söylediklerim oraları olmamış olsa oralara giden insanlar nerede vakit geçirecekler. O kadar kişiyi oraları muhafaza etmiş oluyor. 

En azında Allah lafzı peygamber lafzı çıkıyor, zikir çıkıyor, bunlar çok güzel çalışmalardır, ama hedefi buluyor mu bulmuyor mu orası ayrı konudur. Şeriat bir zemin hazırlamakta bu olmazsa hiç birisi olmaz hani demişler ya “Bir şeriat ki tarikatı yoktur atıldır, bir tarikat ki şeriatı yoktur batıldır” bakın hiç yanına yaklaşmayın ne olursa olsun isterse bilgisi allame bilgisi olsun neticede hepsi bozgunculuktur neticede bir işe yaramaz. 

Yakıyni üçe ayırmışlar “İlmel Yakıyn” ancak bu bilimden sonra oluşacak bir hadisedir. Evvela bilgi olarak bilinecek ama bu saha kişinin dışında bildiği bilgi sahasıdır. Yani her türlü meslekten tıptan olsun hukuktan olsun gök bilimlerden deniz bilimlerinden bu bilgi hep dışarıda olan bir bilgidir yani kişi yoktur. Kişi bilgiyi yüklenmekte ama kendisi ortada yoktur. İşte bu gafletin ta kendisidir. Kişinin kendini bilmemesi gafletin ta kendisidir. İstediği kadar bu dini bir ilim bilim sahibi olsun. Çünkü bilgisi dilinin ucunda ve aklının üstündedir. İçeriye bünyeye ruhaniyete ulaşmış erişmiş nüfuz etmiş bir bilgi değildir, işte aradaki fark odur, Yakıyn ilmi kişinin özüne indirilen özünü idrak eden özünü anlatan bir ilimdir, “Bilim” ise kendi dışında olan bilgilerin toplamıdır. Gerçek manada ilim kişinin kendine dönük yaptığı çalışmalardır. Kendisini tanıması yönünde yaptığı sahadaki bilgilerdir. Onun da başlangıcı Âdem (as) dan Muhammed (sav) e kadar o peygamberan hazaratının nasıl evrelerden devrelerden geçtikleri bunların hepsi bizim hayatımızdır. Onlar dünya süresi içerisinde geniş bir zamanda bunlar yaşanmış bizler ise bu yaşanan süreyi kendi hayat süremizin içerisinde daha kısa kısa bölümlerle yaşamamız gerekiyor. 

O halde böyle bir seyir yapmış olan bir kimse bakın bütün insanlık seyirini hayatı süresince kendi bünyesince yaşamış oluyor. İşte bu hadise de bireyin altı seyirinden ikincisidir. Birisi insanlık tarihinin seyr-i suluku ikincisi de kebdi ömür boyu yaptığı seyr-i suluku ikinci seyr-i suluk, üçüncüsü de bilindiği gibi bir senelik seyr-i suluk. Bazı kimseler bu yakıyn ilimlerini değişik şekillerde tarif etmişlerdir. Birisi diyor ki: “Birinin bir arkadaşı var, o arkadaş savaşa girmiş, yanındaki arkadaşa anlatmış, yanındaki arkadaş da bir üçüncüye anlatmış, bu ilmi yakınlıktır.” Yani iki nakilden sonra geliyor. 

Birisi de savaşın içerisine girmiş, kendi savaşmış o savaşı anlatıyor. Bu da “Aynel Yakıyn” dir. Ama savaşı yapan yine de ötekidir. Ama yaşadığını anlatıyor. Diğeri anlatanın anlattığından anlatıyor. Tabi ikinci daha ileri derecede bir anlatıştır. Üçüncüsü ise kişinin kendisinin savaşa girip savaşmasıdır. Acısıyla tatlısıyla işte yaralanmasıyla kazanıyorsa eğer onun yaşantısı ile böylece kendinin yaşamasıdır. 

Yemek şeklinde tarif edenler oluyor, birisi bir lokantaya gidiyor, çok güzel bir yemek yiyor onu arkadaşına anlatıyor, arkadaşı da dinliyor dinleyen “İlmi yakın” durumundadır. Diğeri ise kendisi lokantaya gidiyor o yemeği kendisi yiyor bu kendi müşahedesi “Aynel Yakıyn” ama sonra bakıyor ki o biz başkasının yemeğini yiyoruz bu yemek nasıl üretildi mutfağa gidip yemeği kendisi yapıyor, bu da Hakk’al Yakıyn” yani işin hakikatidir. Bunlar gibi pek çok daha kıyaslar vardır sizler de bulabilirsiniz.

Böylece baktığımız zaman ilimlerin arasına bir zahiri ilimler “Bilim” olarak geçmekte diğeri de İlahi ilim olarak yalnız ilahi ilim derken fıkhi manada olan ilim ilahi ilim değil onlar beşeri ilimler dini ilimlerdir. İlahi olan ilimler Yakıyn ilimleridir. Bu yakıyn ilimlerinden sonra da kişinin Hakk ile Hakk olması Hakk ile birlikte hayatını sürdürmesi neticesinde Cenab-ı Hakk ona kendi indinden kendi yanından bazı lütuflarda bulunur yalnız bu saha tehlikelidir, çok dikkatli olması lazımdır. Nasıl ki Hızır (as) dan bahsederken Kehf suresi 65. Ayette فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَاۤ اَتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا “..İndimizden ilim verdiğimiz bir kulumuzu buldular…” İndimizden ilim verdiğimiz dediği işte Ledün ilmidir. Hızır (as) a Cenab-ı Hakk bir lütufta bulunmuş O’na bazı bilgiler vermiş, Allah onu sahneye çıkarıyor, Allah’a şükrederiz Hızır (as) Musa (as) hepsine teşekkür ederiz o günkü sahneler olmuş, yaşanmış kayda geçmiş biz de onları görmediğimiz halde bilgilerimiz vasıtasıyla öğrenmiş oluyoruz, hatta yakıyn ilmi ile görmüş gibi oluyoruz işte o hadiseleri yaşadığımız zaman hangi düzeyde yaşamış isek gerek ilmel yakıyn, gerek aynel yakıyn, gerek Hakkal Yakıyn olarak yaşantılarını müşahede etmiş oluyoruz. Ama bu ancak bir eğitim ile ve hedef göstermekle mümkün olmaktadır. Kişi kendi kendine yakıyn ilimlerini bilemez, bulamaz. 

“Len terani” diyor, “Sen beni göremezsin” bunun karşısında peygamber efendimiz de “Men reani fakat reel Hakk” bana bakan Hakk’ı görür diyor. İşte bunların hepsi Yakıyn ilminin içerisindeki merhaleleri bize bildiriyor. Buradan da anlıyoruz ki Hızır (as) hakkında peygamber miydi veli miydi diye ihtilaflar vardır ama bize bu hadise gösteriyor, Hızır (as) ile Musa (as) ın olduğu üç hadisede Hızır (as) ın nebi olduğunu görüyoruz. “Nebe” haber, “Nebi” de haberci manasınadır. O üç hadiseden bize Hızır (as) haber verdiği için o sürede Hızır (as) nebidir. Daha önceki halini bilmiyoruz daha sonraki halini de bilmiyoruz çünkü başka haber yok ondan evvelki ve sonraki devirlerinde velidir ama heber verdiği sürede nebidir. Tabi Allahuâlem bu benim kendi anlayışımdır, kendi düşüncemdir başkaları ne derlerse diyebilirler. 

Cenab-ı Hakk her birerlerimize bu hakikati gerçekten idrak eden evvela kendi yakıyn haliyle tanıyan kimselerden eylesin inşeallah.

------------------------ 

YAKIYN İLİMLERİ DEVAM. 

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu gün 06/05/2017 Cumartesi günü sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim bilindiği gibi bugünün sohbet mevzuu kısa kısa sorular ve cevaplarıydı, bir kızımızın daha sorusu vardı onu alalım; 

SORU: Aynel Yakıyn üzerine ben şunu merak etmiştim, Cunun, Fünun, Sükun da İlmel yakıyn, aynel yakıyn, Hakkal yakıyn da birisi bitince diğeri başlayan mertebeler mi, ya da biz bunları yaşadığımızı nasıl fark edebiliriz, her mertebede her şey yaşanıyorsa biz bunun idrakında olabilir miyiz?

CEVAP: Bu da güzel soru zaten tefekkür ehlinden güzel sorular çıkar. Yani her hangi bir kimse dünyanın bazı zahir haleri ile ilgili ise onlardan sorar, ama tevhid ehli kendine ait Hakk’a ait Rabbımıza ait sahalarla ilgilendiğinden ilgi alanı o saha olduğundan o sorular oluşacaktır. 

Tasavvufta üç aşama var, bilindiği gibi üç sistemi her yerde de geçerlidir, onun içinde olabiliyor, “İlmel Yakıyn, Aynel Yakıyn, Hakkal Yakıyn,” diye belirtilen hususun bir de gerçek tarikat seyiri içerisinde ki bu tarikatın tamamının ifadesi; Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebeleridir. Yani tarikat dendiği zaman sadece duygusal sahadan bahsedilmez. Tamamını kapsamaktadır. Ancak Hakikat ve Marifet mertebeleri batında kaldığından yani tarikat yaşantısı içinde olanların biraz dışında kaldığından onlar tasavvufu sadece tarikat mertebesi zannederler. Yani ilahilerin okunması bazı zikirlerin yapılması bazı menkıbelerin anlatılması sahasını tasavvuf sahası zannederler. Bu o yolun içerisinde sadece bir bölümdür sadece tamamı, kemali değildir.

Bu seyahatin başlaması ki bu bir yolculuktur, zaten tarikat yol demektir, bu yol kişinin kendinden kendine gittiği yoldur gerçek tasavvuf. Sonra oradan da Hakk’a ulaşan yoldur. Eğer bir kimse kendine giden yolu bilemez bulamaz ise Hakk’a giden yolu bulması mümkün değildir. Çünkü bütün varlığın Hakk’a en kısa yoldan Hakk’a giden yolu kendisinden geçmektedir. Sadece insanların değil, bütün varlığın Hakk’a giden yolu o varlığın kendisinden geçmekte neden çünkü o varlık Hakk’ın kendisinden gelmekte olduğu için geriye dönüşü de aynı yoldan kendinden Hakk’a gitmesidir. 

Dışarıda gördüğümüz tabiat dediğimiz fiziki manada iklim yaşantı dediğimiz hallerin böyle bir sorunu yoktur neden, çünkü onların bireysel olarak iradeleri yoktur. Yani insanın olduğu gibi kendi başlarına hareket etmeleri bireysel şekilde özgür yaşamaları mümkün değildir. Şimdi bir ağacı düşünelim ağaç bireysel hareket yapamaz, ama insan böyle değildir, insan hem mesuliyeti olan bir varlık hem de halife olması dolayısıyla ki bu halife bir bilinç isteyen husustur, ama halifelik bilincinde olmayan kimse dahi halifedir. Bilmediği halde halifedir. İşte bunun bilinmesi aynel Yakıyn olarak kendine çok fayda sağlar bilemeyince hayatını gafletle sürdürür. 

İşte insanların böyle bir özelliği olduğundan bu hadise şuurlu olarak bir yol kat edilmesini gerektirmektedir, zaten yapılan işler de onlardır. Yani biz Hakk’tan geldik Hakk’a gidiyoruz. “Biz gidiyoruz” dediğimiz zaman o “Biz” in”ben, ene” gibi kelimelerden bir varlığa, ifade ettiği manaya ulaşmamız gerekiyor. yani “Ben” dediğimiz “Biz” dediğimiz o kelimenin hakikatine ulaşmamız lazımdır. “Ben” dediğimiz zaman “Ben kimim” buraya ulaşmadan Hakk’ın niteliğini niceliğini bilmek mümkün değildir. Şöyle en geniş manada iki metre boyunda elli santim genişliğinde olan bir madde yapının kimliğinin ne olduğunu biz bilmez isek bütün âlemler varlığında genişliğinde olan bir Allah’ı bilmemiz nasıl olacaktır. Tabi ki hiçbir şekilde olmayacaktır. Dışarıya baktığımız zaman tabiat havanın sıcaklığına soğukluğuna baktığımızda iklim bu âlem halk edilmiş yaratılmış varlıklar olarak bileceğiz.

Şeriat mertebesinin bilinci bu, bu mertebe için doğrudur. Ama acaba bu hadise hakikatı itibariyle bu hadise bu kadar basit midir? İşte evvela kendimize ulaşıp ondan sonra da Hakk’a rabbımıza ulaşmak mümkün olacaktır. Bu sahada çalışmaya başladığı zaman üçe bölünmüş bunun birinci bölümüne “Cünun” ikinci bölümüne “Fünun” üçüncü bölümüne de “Sükun” deniyor. Cünundan kasıt cinnet getirmiş gibi ibadet halinde olmak, tabi bu aklımızı kaçırma manasına değildir. Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur, “öyle çok ibadet ediniz ki etraftan bakanlar sizi cinnet geçirmiş gibi zannetsinler.” Ama bu onların anladıkları manada değildir. 

Yine efendimizin yol göstermesiyle Taha suresinde Cenab-ı Hakk’ın Peygamber efendimize buyurduğu gibi “ey Muhammed biz bu Kur’an’ı kendine eziyet edinceye kadar ibadet yapasın diye indirmedik,” bakın ne kadar güzel peygamberimiz bilindiği gibi çok ibadet eder geceleri kalkar uzun süre kıyamda kalır bir ayağı ağrır sonra değiştirir sonra ağırlığını tek ayak üzerine verir o ayağı yorulur diğerinin üzerine verir yorgunluğunu hafifletsin diye, işte bu bize örnek “Cunun” halidir. Yani bu devrede insanın gençlik devresi olduğundan gücü de buna müsaittir. Bu şekilde çalışma ile de aynı zamanda nefs-i emareye bir geçit vermeme hali olur. nefs-i emareye karşı bu bir savunma mekanizması olur. ayrıca fıtri olarak doğal olarak çünkü ibadette olduğumuz sürece bu bedeni hakk’ın huzurında Hakk’ın indinde kullandığımızdan vaktimizi Hakk’a vermiş olduğumuzdan nefsimizle geçirecek gaflete düşürecek başka yerlere gitmeye mani olur. yani nefsani yerlere gitmeye mani olur.

Böyle bir çalışma buna farzların üzerine kurb-u feraizin üzerine kurb-u nevafilin yüklenmesi manasınadır. Zikirler namazlar ibadetler oruçlar varsa kaza namazlarına devam, işte ne yapabiliyorsak bilhassa bu arada fiziki ibadetlerle birlikte okumalara dinlemelere de devam etmek yani burada “Cunun” dan kasıt sadece fiziki ibadetler şer’i ibadetler değil, aynı zamanda tefekkür yoluna da ağırlık vermek yönelmek kişi bu devrelerde ilk başlandığı devrelerde ne kadar güzel yol ne kadar çok yol alabilirse daha sonraki gelecek zamanlardaki bazı başına gelebilecek sıkıntıları itibariyle yani zaman darlığı itibariyle yapamadıklarını o ilk yaptıkları sürede kazanmış olduğundan zaman kayıbı olmaz. 

İşte bu “Cunun” devresi bu yüzden çok hassas bir devredir. O zaman kişi daha kendi başınadır, meşguliyetleri azdır, evli değildir, çoluk çocuk meşguliyeti yoktur, zamanı kendine aittir daha çok kendine zaman ayırabilir, işte bu devre kişinin “Cunun” devresidir. Ama bu demek değildir ibadet edecek de fikir tefekkür çalışması yapmayacak demek değildir, ibadet ile birlikte tefekkür çalışması da olacaktır. Bu devre işte insanın tasavvuf halini üçe bölsek onar seneden belki başta on senelik bir süre ama herkes için mutlak peynir ekmek keser gibi on sene değildir bazısında üç sene bazısında beş sene bazısında yedi sene neyse işte o kendi yaşantısına göre sürer ama bu devrelerden istifade etmek lazımdır. Yani ne kadar erken yola çıkılırsa o kadar yol alınır. Ancak erken yola çıkayım derken çocukluk devrelerinde yeni gençlik devrelerinde daha hayatın ne olduğunu bilemiyorken okul devrelerinde pek bu sahaya girilmemesinde yarar olur, girilse de biraz dışından kenarından yavaş yavaş alışkanlık olsun diye çünkü fazla üzerine gidilirse bu sefer dünya derslerini azaltabilir zarar verebilir o saha hoşuna gider dünya dersleri ile ilgiyi biraz azaltabilir bu sefer sene kayıbına sebep olabilir bu tehlikelidir.

Onun için bu durumda olanlara pek ders vermeyiz ancak herkesin yapabileceği istiğfar selavat, kelime-i tevhid besmele fatiha okuma, gibi bu şekilde manevi haz almayı bu kadarla bırakmaya çalışılır. Ama ne zaman okulunu bitirir, belirli bir hale gelir işini kurar çünkü bu sahada kişi biraz daha hür özgür hareket etmesi için sosyal siyasal maddi özgürlüğüne kavuşmuş olması da gerekiyor. Gerçi herkes için mutlaka ben işimi kurayım da ondan sonra tasavvuf sahasına gireyim demek de pek doğru olmaz baştan girilebilir ne yapabiliyorsa yaptığı kadar yapar. 

Bazı kimseler müracat ederler, işte efendim ben ders almak istiyorum gibi biz evvela soruyoruz sosyal durumun nedir, yani onun zenginlik fakirlik durumuna bakma manasına değil ona ne perde olabilir onu ne meşgul edebilir diye bakıyoruz. “efendim işe girdim de çıktım da dua etseniz de bizi yeniden işe alsalar “ tamam bundan tasavvuf olmaz, çünkü aklı başka yerlere takılmış, onu herhangi bir şekilde küçük görme manasına değildir, yani bu sahada bunlar geçerli değildir. tabi yol ehli olupta yolda gidiyorken herkesin başına her şey gelebilir, her şey için dua edilir o konu ayrıdır. Ama gayesi sadece hastalığının geçmesi içinse yahut fakirliğinin iyileşmesi için ise bereket alınması için bir yere giriliyor ise orada hedef Hakk değil de dünya yaşantısı ise zaten biz onu kaldıracak halimiz yoktur. Çok zengin olsak hadi yardım edelim neyse işini devam ettirsin kursun ondan sonra da zaten aramaz bile bir daha.

Yani “Cunun” çalışmaları böyle baştan gerekiyor, bu arada da bunlar neydi, “Kurb-u Nevafil” artması gerekiyor ama “Kurb-u Feraiz” devam edecek o baştadır, bunlar arttıkça kendisini yavaş yavaş tanıdıkça nefsinin kontrolü artık eline geçtikçe bu sefer tefekkür düşünme hali biraz daha artmaya başlar. O süre içerisinde aldığı bilgiler, onun dağarcığında toplanacaktır. Hazmi Babam şöyle derdi.

 “Oğlum bir heybe al onu boynuna geçir, bir gözü önünde olsun bir gözü arkada günlük kullanacağın bilgileri ön göze koy almak kolay olsun, daha sonra lazım olacakları arka göze koy onları vakti geldiği zaman sonra kullanırsın” gibilerde söylerdi. 

Kişi yavaş yavaş sahayı tanımaya başladığı zaman kendine yönelmeye başladığı zaman sistemi kavramaya başladığı zaman aynı zamanda “Fünun” lanmış da yani fenlenmişdedir, bilgilenme sahasına da geçmiş olmaktadır. İşte bu sahanın sonu yoktur, ölünceye kadar bu saha vardır. ama bu devrede bunun üzerinde fazla durmak vardır. Yine nafilelere devam etmek var, ama ilmi konulara daha çok buna ne diyelim “ilmi nevafil”, “Kurb-u nevafil” nafilelerle yaklaşma “kurb-u ilmi nevafil” aslında bunlar her ne kadar nafile hükmünde isedeler Kurb-u feraiz içindedirler. Bu gerek sohbetler olsun gerek dinlediklerimiz olsun çünkü bu âlemde ehlullahtan birisi Allah hepsinden razı olsun sünnet ve farzın çok güzel bir tarifi vardır. 

Sünnet dendiği zaman biz ne biliriz peygamberimizin yaptıklarını bize sünnet yapmış olması, farz Allah’ın emirleridir. Bu sahada doğrudur da, ama diğer bir ifade ile “sünnet halktan uzaklaşmadır.” Demiştir. “Farz ise Hakk ile olmaktır” işte esas farz sünnet bunlardır. Yapılan bu çalışmalar Allah’a mülaki olmak üzere olduğundan batıni olarak bu yol ehlinin farzıdır bunlar. Bunlar olmazsa Hakk’a ulaşmak mümkün olmayacağından o halde bunları kendimize görev vird edinmiş isek biz batıni farzı yerine getiriyoruz demektir. Nasıl ki “Kurb-u feraiz” namaz kılmak islamın beş şartını yerine getirmek bunlar da Hakk’a ulaşmanın şartını yerine getirmektir. Ancak bu sohbet denilen şeyler fıkhi manada ahlaki mananın üstünde olan ilahi sohbetler olacak ki farz olan onlar olacaktır. 

Diğer sohbetler o zaman sünnettir. Yani iyi ahlak şekliyle olacak işte şunu yapın bunu yapın anneye babaya hürmet sevgi saygı her tarafa insanlara yardımcı olun gibi bunlar sünnet sohbetleridir. Farz olan sohbetler ise kişinin kendi kendisini bilecek kendini tanıyacak oradan rabbını tanıyacak oradan da Allah’ı tanıyacak yahut tanıtacak bilgiler farz olan bilgilerdir. Bu âleme gelmekten gerçek cenab-ı Hakk’ın muradı kendini tanıtmak olduğundan kendinin tanınması olduğundan çünkü “Bilinmekliğimi istedim bu âlemleri halk ettim” sözü içerisinde olan bu sahaya girmiş olanlara O’na ulaşmak farz hükmündedir. Ama bu umumi farz değil özelde olan bir farzdır. Yapılmaması kişinin kendi kayıbıdır, ceza sebebi olmaz. Ama farz olan fiziki namazlarımızı bıraktığımız zaman ahirette ceza unsuru olur ama bu ilmidir kişi bırakabilir, zaman içerisinde sıkıntısı olur, zaman bulamaz çok başka halleri olur, hastalığı olur bir müddet bırakmak zorunda olur, bıraktıktan sonra da uzaklaşır geçer gider, o kendi bileceği bir iştir kimse bir şey demez ama neden bıraktın diye ahirette ona ceza verilmez ancak ahirette o cezayı kendi kendine verecektir. Vicdani ceza olacaktır. Zaten bundan daha ağır bir ceza da olmaz. Çünkü maide suresinde İsa (as) hakkında bahsedilen ayetin hükmü altına girer kişi. “Maide” sofra diye geçiyor, Maide suresi 112 ayette اذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ اِنْ كُنْتُمْ مُوءْمِنِينَ “Ya İsa rabbına söyle de gökten bir yemek sofrası indirsin hem biz görelim doyalım hem de bizden sonrakilere bir hatıra olsun derler. Cenab-ı Hakk da bunun üzerine Maide suresi 115 ayetinde قَالَ اللَّهُ اِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّىۤ اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاۤ اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ “Ya İsa onlara söyle ben bu sofrayı onlara indiririm ama bu sofradan yiyipte ayrıldıktan sonra onlara âlemlere etmediğim azabı ederim” diyor. 

İşte o sofra bu sofradır. Tevhid sofrasıdır. Yani Hakk’a ulaşma yolunda kat edilen mesafeler mesafelerin kat edilmesi için de ilme ihtiyaç var, o ilim de bu sahanın gıdalarıdır. Kiremit üzerinde balık indirildiği söylenir, bunu tefsirler değişik şekilde anlatıyor. Balık olması; balık deniz mahsülüdür, deniz de sudur su da ilim ve hayattır. İşte o balığın inmesiyle o kişilere ilim ve hayat verilmiştir. Kim bu ilim ve hayatı red eder istemezse ebedi ölmüş olanlardan olur. 

İşte böylece evvela “Cunun” ile çok şiddetli bir çalışmalar ile tabi bu şiddetli derken ailenin içinde cemiyette yaşayan bir kimse aile içerisinde bir odaya girecek de gününün 10-15 saatini orada geçirecek bana dokunmayın kimse dokunmasın ben rabbıma ibadet ediyorum işte yemek ister getirin ister getirmeyin ben açlığa alıştım böyle gider şekilde değildir. Hiç aileye rahatsızlık vermeden hiçbir şekilde tepki çekmeden ailenin diğer fertlerinin de hakkını gözeterek bu sadece kendi şahsına kendine ait olan bir sahası olacak başkasına zarar vermeden aile içi bütünlüğü bozmadan, bazıları bir kıyafet giyiyor aile birbirine karışıyor, birisi bir tarikata girdim diyor aile birbirine karışıyor, yani bu yanlışlıklara gerek eşler gerek çocuklar akrabalar anne baba hiçbir şekilde ailenin huzurunu bozacak şekilde çalışma yapılmamalıdır.

Daha da fazlalaştırılarak aile içi muhabbetin korunması muhabbetin arttırılması lazım gerekir. Çünkü tevhid ehli olan ismi üzerinde birleştiricidir tevhid edicidir. Bakın kesret değil aileyi parçalayıcı anne babayı küçük görücü eşe hoş olmayan davranışlarda konuşmalarda bulunması kesinlikle bu tevhid ehlinin yapacağı işler değildir. Çevresine mümkün olduğu kadar muhabbet dağıtacak yardımcı olmaya çalışacak kendi birey işlerini her şekilde yapmaya çalışacak gerek kendi üstü başı çevresi neyse aile hanımları ise evine daha düzgün daha temiz bakacak daha güzel bakacak eşlerine çocuklarına daha çok şefkatle bakacak büyükleri varsa daha çok yardımcı olacak, olacak ki bir farkımız olacak.

Eğer herkes ile aynı davranışı tevhid ehli de sergiliyor ise o zaman hiçbir farkı yoktur, bunlarla birlikte kendi hakkımızı da koruma hükmüne sahip olacağız. Bir kişi böyle bir toplu olan yerlerde birisi fazla faaldir bu sefer nasıl olsa o yapıyor diye onun üstüne yükü yüklerler, bu bir iki kabul edilebilir ama ondan sonra o kişi kendi iradesini de kullanır. Yani kendi haklarını da kullanacaktır. Başka tarafa zarar vermeyecek ama kendine de zarar da verdirmeyecek. Çünkü o hayat bize lazımdır. O hayatın bir saniyesi bile bizim için çok değerlidir. Biz zamanımızı başkalarına kullandırtırsak vaktimizden zarar etmiş oluruz. Sermayemizden zarar etmiş oluruz. 

Kimseye baskı ve herhangi bir şekilde başkasını kullanma gibi kendi şahsi işimiz de yoktur. Şahsi işimizi yapacaksak gider görürüz eşimiz bile olsa fazla meşgul etmememiz lazımdır. Mesela ben su içeceğim zaman giderim suyumu kendim alırım. Kendi işimi kendim görmeye çalışırım. Nükhet Hanım her türlü hizmetimi yapar Allah razı olsun da onun da rahatsız olduğu anlar olur ben kalkarım hem iki adım yol yürümüş olurum, biraz hareket ederim. Bu şekilde işin aslı ne kullanacağız ne de kendimizi kullandıracağız. Ama yeri geldiğinde biz biraz fedakarlıkta biraz daha üstte olabiliriz o da ayrı bir konudur. Cenab-ı Hakk da onu karşılıksız bırakmaz. O hizmet edilen kişi bir teşekkür etse “Allah razı olsun” dese, orada da Hakk olduğuna göre hakk” razıyım senden” demektir o. Tevhid ehli olayları böyle okur, yani birisi dedi ki “Allah senden razı olsun” o söyleyen kişi kendisini tanımasa bile bilmese bile ama razı olsun sözüne muahatab olan kişi onu söyleyenin Hakk olduğunu bildiğinden açık olarak ben senden razıyım demektir, Allah diyor ki ben senden razıyım. O diyor ki Allah senden razı olsun. Neden çünkü onun hayata bakışı öyle ikilidir.

Ama tevhid ehli oraya hizmet ettiğinin ne olduğunu bildiği için Allah’tan onu duyuyornuş gibi ilmel yakıyn aynel yakıyn hakkal yakıyn sahasına girmektedir bunlar, kişi hangi düzey itibariyle hayatını sürdürüyorsa hangi ilim düzeyinden sürdürüyorsa oradan cevabını alır. Aynı sözden on kişi başka türlü değer yargılaması çıkarır. Değerlendirme yapar neden kendi anlayışına göre yapar. Cenab-ı Hakk bütün İlahi mertebelerde mevcut olduğundan herkesin düşündüğü de doğrudur. Her ne kadar düşünceler değişik bile olsa ama o mertebe itibariyle doğrudur. Birisi Hakk ile kulunu ayrı görür, yukarıdaki Allah’tan mış gibi “Allah razı olsun” der, ama tevhid ehli doğrudan doğruya ben senden razıyım hükmünü çıkarır oradan. Bundan da güzel bir şey olmaz. Allah emeklerimizi zayi etmesin inşeallah. 

Hani “Cünun, Fünun, Sükun” bunlar anlaşıldı mı? Bu son devrelerde de, kişinin artık fiziki gücü azalmış olduğundan kurb-u nevafili azaltır. Neden çünkü kurb-u nevafil süresini doldurmuş görevini yapmıştır. Şimdi bir insanın başı ağrıyor, doktor diyor ki on gün bunu alacaksın yani iki doz alacaksın 15 gün sonra günlük tek doza düşüreceksin 20 gün sonra da onu da kaldıracaksın. İşte bunun birisi “Cunun” devresi ikincisi “Fünun” devresi son ilacı bırakması da “Sükun” devresidir. Yani artık hastalıkların geçtiği ilaca gerek kalmadığı süre ilmi ilahi sıhhatının yerine geldiği süre o zaten fiziken de zaten biraz güçten düştüğü için bunun yerine “Sükun” ancak buradaki “Sükun” dışarıdan görüldüğü gibi fiziki sükun değil, bir sonsuz deryanın sakinliği gibidir.

“Cünun” devresi deryanın dalgalandığı süredir, dalgalandığı sürede de deryanın içerisine ne gelmişse o dalgalarla haşir neşir yapar eritir. İşte bizde o içimizdeki nefsani çöplerin gereksiz şeylerin birikmesi o “Cünun” devresinde dalgalanmak ile çalkalanmak ile onların hepsi temizlenmiş olur, sonra “Fünun” fenlenmiş deryada yola çıkılmış olur, neticede “Sükun” devresinde de o ırmağın nehirin denize ulaşması gibi nehir ırmak yatağında giderken çağlar çağlayanlardan ilerlerken ses çıkarır köpürür yol alır, içinde ne varsa alır götürür. Ama deryaya ulaştıktan sonra artık sesi soluğu çıkmaz. Neden çünkü seyiri yolu bitirdi, engebelli yerlerden geçti artık aslına ulaştı. 

İşte denizin buhar olup göğe çıkması gökte yoğunlaşmasıyla bulutlara dönüşmesi, belirli bir ısı kaybedecek bir olayla karşılaştıktan sonra yağmur damlalarına dönüp yere inmesi yerdeki damlaların birleşerek su akıntılarına oradan derelere derlerin birleşmesi nehirlere oradan da deryaya dalması da bu üç yaşamayı göstermektedir. O ısı enerjisiyle buharlaşması buharın yükselerek gökte dolaşması seyrana başlaması “Cunun” devresi, yağmur olup yere düşüp taprakta akıp gitmesi “Fünun devresi, nehirin deryaya ulaşmasıyla da “Sükun” devresidir. 

Ayrıca burası yakıynliklere de uygulanabilir, buhar olup yukarıya çıkarken ilmel yakıyn, yağmur olup yere düşmesi aynel Yakıyn, deryaya ulaşması da Hakkal yakıyn olmasıdır. Yine bu şekilde su kaynayarak buhar olması buhardan sonra suya dönüşmesi sudan sonra soğutularak buza dönüşmesi buzdan sonra da tekrar eriyerek su olması aslına dönmesi hep bu tavırların yaşayışlarını bildiren hususlardır.[17] “ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ {الدخان/15} 

(44/15) “İnnâ kâşifû-l’azâbi kalîlâ(en) innekum ‘â-idûn(e)”

 (44/15) Biz o azabı sizden birazcık kaldırırız. Ama siz mutlaka eski halinize dönersiniz. 

----------------

 “kâşifû-l’azâbi” Meallarde kaşif aldırma olarak verilmiştir. Kaşif sözlük anlamı "keşfeden, bulan, saklı bir şeyi ortaya çıkaran" dır. Azabın üstünde bulunan zulmüne perdenin kaldırılıp hakikatinin birazcık gösterilmesi halidir. Nefsi emmarenin hayal ve vehim yaşantısında olanlar perde biraz kaldırılsada bunun hakikatinin biraz farkında olsalar bile yine nefsi emmarenin hayali yaşantısına geri dönerler. (M.D.) Bu yaşantıların örnekleri “İz Terzi Baba” kitapları içinde ibretlik dosyalar şeklinde tasnif edilmiş kitaplarda görülebilir. 

----------------

يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنتَقِمُونَ {الدخان/16}

(44/16) “Yevme nebtişu-lbatşete-lkubrâ innâ muntekimûn(e)”

(44/16) Amansız bir şekilde yakaladığımız gün yaptıklarının cezasını hakkıyla vereceğiz.

----------------

 Âyet-i kerime Esmâ-i İlahiyye âyetlerindendir.

 EL-MÜNTAKİM İntikam alıcı demektir. 

 MÜNTEKİM' dır alır intikamını, Belirtir doğruluk ahkamını, Seçer DÜŞKÜNlerden yaranını, Haksızlığı önleyen MÜNTEKİM'dir ancak.[18] “ İz- -T-B- ”

------------

 (اَلْمُنْتَقِمُ) Müntakim esmâ-i İlâhiyyesinin sayısal değeri;

 (م) Mim: 40, (ن) Nun: 50, (ت) Te: 400, (ق) Kaf: 100, (م) Mim: 40 dır. Toplamı, 40+50+400+100+40= 630 dur. 6+3= 9 dur. 

 (9) Mûsevîyyet, Rubûbiyyet mertebesidir.

 (م) Mim: Hakîkat-i Muhammedi, (ن) Nun: Nar-ı İlâhi (İlâhi ateş), (ت) Te: Tevhid, (ق) Kaf: Kahhar-i İlâhi, (م) Mim: Muntakim (İntikam alıcı ve intikam alınan mahal). (M.D.)

----------------

وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ {الدخان/17} 

(44/17) “Ve lekad fetennâ kablehum kavme fir’avne ve câehum rasûlun kerîm(un)”

(44/17) Andolsun ki, biz onlardan önce Firavun kavmini de denemiştik. Onlara çok kıymetli bir peygamber gelmişti.

----------------

 (Ve câehüm Rasûlün keriym)

 “onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti.” Bu Âyet-i Keriyme’de de dikkat çeken kelime (keriym) dir. Bu kelimenin sayı değerleri (20+200+10+ 40=270) tir toplarsak, (2+7=9) eder ki, Mûseviyyet mertebesinin sayısal değeridir. Bu ikram da o mertebeye haki- kat-i Muhammed-î ertebesinden verildiğinden bu yönüylede oraya, (13) e bağlıdır diyebiliriz.[19] “ İz- -T-B- ” 

 ----------------

أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ {الدخان/18} 

(44/18) “En eddû ileyye ‘ibâda(A)llâh(i) innî lekum rasûlun emîn(un)”

(44/18) O, şöyle demişti: “Allah’ın kullarını (esaret altındaki İsrailoğullarını) bana teslim edin. Çünkü ben güvenilir bir peygamberim.”

----------------

 Emîn sözlükte “kendisine güvenilen, hıyanet etmeyen, sözünde duran, vefalı; başkalarından korkmayan kimse” anlamına gelir.  

 ‘ibâda(A)llâh, Allah’ın museviyet mertebesinden ibadet eden gece yürüyenin çocukları olan dervişlik-dervişlerdir.

 Kim bu mertebeye gelirse varlığında bulunan “ibâda(A)llâh” mertebesinde bulunan Alllah’a yapılan kulluğu nefsi emmare mertebesinden tasallutundan kendi tasarrufuna almak ister. 

 İbadet, bu mertebenin geçilmesi ile hakikat mertebesi itibari “ubudet” ismini alır. Bu mertebede kuldan fiili işleyen Hak olur. Marifet mertebesinde ise Hakk batında fiili işleyen ise kuldur. 

 Mûsâ (a.s.) kendinin museviyet mertebesinin güvenilen ve rabbine verdiği sözü tutan resülü olduğunu ifade etmektedir. (M.D.) 

----------------

وَأَنْ لَّا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُم بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ {الدخان/19} 

(44/19) “Ve-en lâ ta’lû ‘ala(A)llâh(i) innî âtîkum bisultânin mubîn(in)”

(44/19) “Allah’a karşı ululuk taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil (mucize) getiriyorum.”

----------------

 Nefsi emmare ilahlık tasladığı zaman kendi varlığında bulunan “güneş” in vehimi yönünden ışığını alır ve şartlanması ile mudilliğinin mütekebbir esmâsını nefsi emmare yönünde kullanıp ile Allah (c.c.) yani uluhiyet mertebesine karşı yücelik taslamaya kalkar. 

 “bisultânin mubîn” Açık bir şekilde ilahi bir yardım ile geliyorum. İlahi bir yardım ile bunları getiriyorum. (M.D.) 

----------------

وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَن تَرْجُمُونِ {الدخان/20} 

(44/20) “Ve-innî ‘uztu birabbî ve rabbikum en tercumûn(i)”

(44/20) “Şüphesiz ki ben, beni taşlamanızdan, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığındım.”

----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------- 

 Taşlamak, hem taş atmak anlamında maddi hem de mecazi olarak laf atma anlamındadır. 

 Kûr’ân-ı kerimde [11/91; 19/46; 26/116; 36/18] taşlamının geçtiği âyetlerdendir. Ve sırası ile Şuayb (a.s.), İbrâhîm (a.s.) Nûh (a.s.) ve İsâ (a.s.) ın resülü olan iki kişi hakkındadır.

 Mûsâ (a.s.) akıl ve yardımcısı olan fikir ile nefsi emmare ve müntesibi olan yardımcıları olan hayal ve vehim kuvvetlerine gidince onlara ilahi vahiy ile yaptığı Hakk’a, batıldan furkana çağırması neticesinde onların onu sözle eleştimesin karşılık hadi olan rabbimin cemal esmâlarına ve sizlerinde mudill olan rabbiniz olan cellal esmâlarına sığınır ve esmâ-i ilahiyyeyi birlerim diyerek Tehid-i esmâyı birlediğini ifade etmektedir. Her ne kadar siz beni bundan dolayı hayal ve vehim kaynaklı sözleriniz ile taşlamaktasınız. (M.D.)

 (Kâle e ci’tenâ li tuhricenâ min ardınâ bi sihrike yâ mûsâ.)

 (Tâ-Hâ-20/57) “Sen bizi, sihrin ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ya Mûsâ?” dedi.” Zâhiren Mısır arzına-yurduna yuva kurmuş olan Fir’âvn ve âvanesi, bâtınen ise, beden Mısrına yuva kurmuş olan nefs Fir’âvn’u kendisine gönderilen akıl Mûsâsı’na ki, aslı hakikat-i Muhammediyyenin Mûseviyyet mertebesi İnsân-ı Kâmilidir. Onlara geldiği zaman, kendisinde bulunan ulûmu diniyye yi ve zâhiri ahkâm-ı İlâhiyyeyi ve kendisinde bulu-nan bu hakikatlerin tezahürünü gösterince, onlar bunların kendilerinde bulunan hayal ve vehim kıyasları ile değerlendirmeye çalıştıklarından kendi nefislerinde bulunan vehmi kurgular ile bunları kendi yaptıkları gibi sihir zannettiler. Ve bu sihirler ile kendilerini Mısır yurdundan ve Mısır beden arzından çıkarmak istediklerini zannettiler. Ve bunun içinmi geldin? Ya Mûsâ. Dediler.[20] 

 Âyet-i kerimede görüldüğü gibi Mûsâ (a.s.) söz ile tenkid edilip kınanıp, taşlanmaktadır. (M.D.) 

----------------

وَإِنْ لَّمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ {الدخان/21} 

(44/21) “Ve-in lem tu/minû lî fa’tezilûn(i)”

(44/21) “Bana inanmadınızsa benden uzak durun.”

----------------

 Musâ (a.s.) veya varlığında Museviyet mertebesine gelmiş olan kişi akıl Mûsâ’sı ile Mudill esmasının, Aziz, Cabbar ve Mütebekkebir zuhurlarına bana inanmıyorsanızda gölge etmeyin benden yani museviyet akl-ı külü anlayışından uzak durun, vehim ve hayali anlayışınız ile saf vahyi bozmayın. Bugün Mûsâ (a.s.) müntesibiyiz diye zahirde İsrail oğluyuz veya bâtini olarak tarikat-esmâ mertebesi öğretisi içinde olanların hayali ve vehimi ile bu mertebeden ne kadar uzak oldukları ortadadır. (M.D.)

----------------

فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلَاء قَوْمٌ مُّجْرِمُونَ {الدخان/22} 

(44/22) “Fede’â rabbehu enne hâulâ-ikavmun mucrimûn(e)”

(44/22) Sonra Mûsâ, Rabbine, “Bunlar günahkâr bir toplumdur” diye seslendi.

----------------

 Âyet-i kerime yine rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Sözlükte “kesmek; günah ve suç işlemek” anlamlarındaki cürm kökünden türemiş bir sıfat olan mücrim “ağır günah işleyen kişi” demektir. Ebü’l-Bekā el-Kefevî, genelde “günah” mânasına gelen çeşitli kavramları izah ederken cürmü “ağır günah” ve mücrimi “kâfir” diye açıklamıştır. [21]

 Akıl Mûsa’sı hakikate ve hadi olan rabbine davet ettiği nefsi emmare Fir’avununun hayal ve ve vehim kuvvetlerinin bu Tevhid-i esmâ tebliği karşısında Mudill’lilerinin sapkınlıklarından dönmedikleri için bunların günahkar bir kavim olduğuna karar verip “kelimullah” olduğu için rabbine seslendi. Ve aşağıdaki cevabı aldı… 

----------------

فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ {الدخان/23} 

(44/23) “Fe-esri bi’ibâdî leylen innekum muttebe’ûn(e)”

(44/23) Allah buyurdu ki: "Kullarımı geceleyin yürüt. Çünkü siz takib edileceksiniz.

----------------

 (Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî fadrib lehum tarîkan fîl bahri yebesen, lâ tehâfu dereken ve lâ tahşâ.)

 (Tâ-Hâ-20/77) “Ve andolsun ki Biz, Mûsâ’a vahyettik ki: “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! (Fir’âvnun size) yetişmesinden korkma ve (suda boğulmaktan da) endişe etme!”

********** 

 Fir’âvn ve taraftarlarının bu gösteride Mûsâ (a.s.)a yenik düşmelerinden sonra Mûsâ (a.s.) artık bir şeyler yapma zamanının geldiğini hissediyor ve bekliyor idi. İşte bu hâl içinde. “evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî” “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Dedik. İşte böylece İshak (a.s.) dan başlayan “Benî isrâîl” in “esri-isr” gece yolculuğu, yani ma’nâ yolculuğu bir başka hâl üzere tekrar burada Tenzih-mertebe-i Mûseviyyetten, kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır. 

 Bir bakıma gece yolculuğu nefs ve beden zulmeti karanlığında Hakk’ın nurunu arama çalışmalarıdır. Bu da yapılan zikirlerle ve ibadetlerle olmaktadır. Ayrıca gece karanlığı, henüz daha yoğun madde-anasır beden elbisesi giymemiş olan ervah’ın batındaki lâtif varlıklarıdır. Onların vücûda-görüntüye gelmeleri için geçireceği yolları da “isr” dir. 

 Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! Sana verdiğimiz asâ ve kol kudretiyle suya vurarak, senin suda başladığın “isr” gece yolculuğunun bir başka aşamasına gelmiş olmaktasın. O gün seni nasıl suda boğulmaktan kurtardığımız gibi korkma kavminle beraber gene kurtarırız. Kuru yol ise şeriat-ı Mûseviyye’dir. Ve o yoldan karşıya geçtiler.[22] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَاتْرُكْ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُندٌ مُّغْرَقُونَ {الدخان/24} 

(44/24) “Vetruki-lbahra rahvâ(en) innehum cundun muġrakûn(e)”

(44/24) Karşıya geçince denizi olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar suda boğulacak bir ordudur." 

----------------

 (Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.)

 (Tâ-Hâ-20/78) “Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).”

********** 

 Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’unu ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu. 

----------------

كَمْ تَرَكُوا مِن جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ {الدخان/25} 

(44/25) “Kem terakû min cennâtin ve ’uyûn(in)”

(44/25) Onlar geride nice bahçeler, nice pınarlar bıraktılar.

----------------

 Museviyet mertebesi esmâ mertebesidir. Esmâ mertebesinin cemâli yönü cennet-bahçe ve pınarlardır. Göüllere akan tebvhin esmâ ilmini bırakıp celali yönü tercih edip ateş ehli olup cehennemi yaşantıya dahil olup bunları dönmemek üzere geride bıraktılar. (M.D.) 

----------------

وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ {الدخان/26} 

(44/26) “Ve zurû’in ve mekâmin kerîm(in)”

(44/26) Nice ekinler, nice güzel ikram edilmiş makamlar!

----------------

 Genel manâ da, (ekin) den kasıt topraktan çıkan bitki türü yiyeceklerdir ve bitkisel mertebedir. Anası ise topraktır. Her türlü (ekin) için mutlaka bir “tohum-öz” gereklidir. Aslında bu misalle, bâtınen Musâ, (a.s.) dan da bahsedilmektedir. Onun “tohumu-özü” Hakikat-i Museviye olan manâyı (Mûsâ) “zer-i” ekicisi ise (Rububiyet - esmâ,) ekildiği yer ise Mısır, Hakikikati Muhammediyenin sırrı olan topraktır. 

 Makamlar ise tarikat mertebesi içinde bulunan esmâ-i ilahiyyenin hakikatidir. Kim ki nefsi emmare istikametinde kullandığı varlığında bulunan birimsel esmâ-i ilahiyyenin hakikatini hakkın olduğunu idrak eder ve bu istikamette yaşamını sürmeye başlar ise ne kadar esmâ-i ilahiyye-yinin idrakini vararsa o menziller onun için makam olmuş olur. esmâ-i ilahiyyeyi tevhid etmeyip ayıranlar bu makamları idark edemeden ardında bırakır. (M.D.)

----------------

وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ {الدخان/27} 

(44/27) “Ve na’metin kânû fîhâ fâkihîn(e)”

(44/27) Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler!

----------------

 Nefsi emmare yaşantısı içinde vehim ile var zannettikleri hayali nimetleri ve hayal içinde sürdükleri sefayı bir gün nefis üretkenlik fabrikasının paydos zili çalıp beden toprağından arz toprağına geçip, burada kendilerine verilen duyu ve hareket kabiliyetleri kendilerinin kulanımından alınır. Ama duygu ve düşünce devam ettiği için bu nefis için nimetlenme ve sefanın sonu olur. (M.D.) 

----------------

كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ {الدخان/28} 

(44/28) “Kezâlik(e) ve evrasnâhâ kavmen âharîn(e)”

(44/28) İşte böyle! Onları başka bir topluma miras bıraktık.

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------- 

 İşte böyle diyor rububiyet mertebesini anlatan rahmaniyet mertebesi, dünya üstünde veya gökyüzünde bulunan başka bir Âdem nesline miras bırakıldığı ifade ediliyor. Bu nereden çıktı deniliyorsa, Dünya üzerinde ilk ve tek nesil olmadığı Muhyiddin İbni Arabi hazretleri tarafından bildirilmiştir. Gökyüzünde de tek Âdem nesli olamayacağımız 213-214 Gökyüzü İnsanları araştırmasında İz Terzi Baba tarafından aktarılmıştır. Ve ayrıca bir sonraki gelen âyette “Gök” ifadeside buna uygun olarak gelmektedir. (M.D.) 

----------------

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنظَرِينَ {الدخان/29} 

(44/29) “Femâ beket ‘aleyhimu-ssemâu vel-ardu vemâ kânû munzarîn(e)”

 (44/29) Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.

----------------

 Gök gönül göğü ve yer ise beden arzıdır. Zahir ve batın olarak abdiyet ve rububiyet hakikatlerini kendilerine verilen sürede nefsi emmarenin hayal ve vehimi yaşantısı içinde irdak edemediklerinden kendilerine başka mühlet veilmedi. 

 Bu âyete gelip üzerinde tefekkür etmeye çalışırken gece saat 4’te uyandım. Ve su içmek için mutfağa gittiğinde dışarıda fırtına, kıyamet bir halde yağmur yağıyor. Selamsız yokuşundan aşağıya yağan yağmur yolu doldurmuş ve Üsküdar’a doğru nehir şeklinde akıyordu.

 Gündüz olunca da yağmur durmuştu. İz Efendi Babamın daveti üzerine Tercüman sitesine doğru yola çıktım. Ve saat 14 civarında dairesinin bulunduğu blok önüne geldiğimde nakliye kamyonuyla eşya taşınıyor. Ve çalışanlar mola vermiş ve 3 kişinin ellerindeki sigaralar bina girişini duman altı bırakmıştı. Ve bu duman altı maruz kalınan hal ile üzerinde çalıştığım “Duhân” (Duman) sûresini hatırıma getirdi.

 Daire kapısı “Haza min fadlı rabbihi”[23] ile açıldı. Selâmlaştıktan sonra sohbetin olduğu solana geçip Efendi Babam ve Nüket Annemin elini öpüp, E.T. kardeşin yanına oturdum. Ve bir müddet sonra Gökyüzü insanları araştırması sohbeti başladı. Bir müddet sonra “Kevser” konusu açılınca bu âyet ile ilgili bağlantısı olduğunu anladım. Ve yazıya döküp faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz. (M.D.) Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.

 Bugün 07/12/2025 pazar günü, sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim. 

 Bilindiği gibi sohbet mevzuu gökyüzü insanları araştırması ikinci cilt 311 sayfada ve sohbet sırası bugün sağ olursak 49 olacak. İnşallah…

 Cenabı Hak her birerlerimize bu hakikatleri, kendi hakikatlerimizi Rabbimiz ilahi, esma ilahi hakikatlerini bizlere dünyadayken idrak ettirsin inşallah. 

 Bu âlemden sermayemizi yüklenmiş olarak gidelim. Heva heves yükünü yüklenmeden onları burada bırakıp, onlar buraya aittir. Çünkü onlar kendi gerçek halimizle yolumuza devam edelim. 

 Bismillahirrahmanirrahim. 

 Ramazan bayramının üç gün olması.

 Bu mübarek geceler ve bayramlar kitabından bir bölüm almıştık. Sonrası o devam ediyor. Birinci gün ilm’el yakîn, ikinci gün ayn’el yakîn, üçüncü gün ise hakk’el yakîn olarak müşahede edilmesinin ifadesidir. Ramazan bayramı neden 3 gündür? Kurban bayramı neden 4 gün? Neden ikisi de 4 gün veya ikisi de 3 gündür? Olmamış bir özelliği var. Demek ki her ikisinin de öyle düzenlenmiştir. Kurban bayramının dört gün olması şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinin gerçek yönleriyle müşahede edilmesinin ifadesidir.

 Regaib gecesi ifadesiyle seyrine başlayan derviş yani manevi rağbet oldu. Mevlut gecesi ifadesiyle gönül evladını faaliyete geçirir. Daha sonra beratını alır. Daha sonra miracını yapar. Daha sonra kadrini yaşar. Daha sonra da şükür, Ramazan bayramını yapar. Bu haller cemal tecellisidir. 

 Cemal-i ilahi tecellisi içerisinde gark olmuş, kemale ermiş kişinin yavaş yavaş öğrenip yaşadıklarını başka gönüllere de aktarması gerekecektir. Çünkü bu bir manevi görev, devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin celal tecellisine ihtiyacı vardır. Karşı birime fayda sağlamak için irade gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına nefs emmaresini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemale ihtiyaç vardır. Ve bu eğitim karşı tarafa bir irade ile aktarılır. Bu da celal tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendindeki nefsi kese kese, kurban ede ede kurbiyete yani hakka yaklaşmaya başlar. Kurban Bayramı batıni olarak bizlere bunları anlatır. Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebep olur.

 Kurban Bayramı, her günü bu oluşumları dört mertebede kemal üzere yaşanması için dört gündür. Yani şeriatın hakikatini, tarikatın hakikatini, hakikatin hakikatini ve marifetin hakikatini gerçek anlamda yaşamak içindir.

 Hacı namzedi olan kişi ihramda olduğu zaman süresi içerisinde avlanamayacağı daha evvelce ayet-i kerime ile belirtilmiştir. Bunun sebebi ihramı, ihrama girme, hakikatte beşeriyetinden de soyunmadır. Ve ilahi varlığına bürünmedir. İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur. Dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle irtibatlandırılmasıdır. Eğer beşeriyet ve nefsaniyet irtibatı bir ömür boyu devam ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz. İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunması, hakkani varlığı ile kalmasıdır. Dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle rahmet etmiş olması gerekmektedir. Bu sebepten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir. İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor. Çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş. Hem beşeri hem de ilahi kimliğiyle yaşamını sürdürmeye, devam ettirmeye başlamış olmaktadır.

 Böylece irfaniyet yollarından geçerek Kurban bayramına ulaşan kimse Baka Billah Allah'ta baki olma yaşamını sürdürmeye devam edecektir.

 Kurban Bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurban kesilebiliyor. Fakat dördüncü günü kesilemiyor. Neden acaba? Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi birinci gün şeriat, ikinci gün tarikat, üçüncü gün hakikat, dördüncü gün de marifet mertebesinin ifadeleridir. Mertebelerinin ifadeleridir. Ayrı bir yönden bakıldığında birinci gün efal mertebesi, ikinci gün esma mertebesi, üçüncü gün sıfat mertebesi, dördüncü gün ise zat mertebesi iradesindedir. Zat-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup farklılık ve zuhur olmadığından fiilde yoktur. Bu sebepten dördüncü gün kurban kesilemez. 

 Kesilmez değil kesilemez. Bakabillah Allah'ta baki olma, Seyri fillah Allah'ta seyir, Meallah Allah'la birlikte seyir, işte bu seyirin sonu yoktur. Bundan sonra da bayram yoktur. Yani Kurban bayramından başka bayram yoktur. Ondan evvel Ramazan vardı. İşte bu seyrin sonu yoktur. Bundan sonra da bayram yoktur. Kurban Bayramı insan yaşamının ulaştığı en üst düzey irfan mertebesidir. Bu olgu her sene tekrarlanma tekrarlanmaktadır. O sene içerisinde kaç kişi bu irfan ve idrake ulaşmışsa gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar. Diğer insanların fizik olarak onlara benzemeleri benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır. Ve bu yaşam ömürler boyu sürüp gitmektedir. Böylece mühim olan kişinin bu seyri idrak edip yaşantısını bu seyir üzere sürdürmesidir. 

 Kevser suresinin zahir ve batın manasını idrak eden kimseler bu hakikate ulaşmış kimselerdir. Bilindiği gibi Hazreti Resulullah'ın mübarek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler Muhammed Aleyhisselam sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ebter oldu. Haşa soyu tükendi demişlerdi. Bu hadise üzerine Kevser suresinin indirildiği tefsir kitaplarında açık olarak bildirilmiştir. Daha çok malumat isteyenler ilgili bölümleri incelleyebilirler.

 İbrahim Aleyhisselam'ın oğlunun kurban edilmemesi, peygamberlik süresinin sona ermemiş olmasından bu seyrin zahir ve batın devam etmesi lazım geldiğindendir. Peygamberimizin evlatlarının küçük yaşta ve ahirete intikal ettirilmesi kendisinden sonra peygamberin gelmeyeceği içindir. Bir bakıma eğer peygamberimizin erkek evlatları olmasaydı bu sefer ona aklı kül yönünden eksiklik nefsi kül ağırlıklı bir yaşamı olmuş olacaktı.

 Sade kız çocukları olması dolayısıyla. Ancak peygamberi-mizden sonra kendi evlatlarından herhangi büyümüş olsaydı yani kemal yaşa insanlık mükellef buluğ çağa ermiş olsaydı en az kendisi değerinde veya kendisinden üstün olması lazım gelecekti ki şan-ı Resulullah'a yakışan bir evlat olsun. Anlaşılıyor mu?

 Neden küçük yaşta rahmetlik oldukları? Cenab-ı Hakk'ın lütfu ilahiyesi kendi makamından ötede daha başka makam olmayacağından ama nesiller itibariyle her nesil biraz ileriye gitmesi lazım geldiğinden bizim meslekler içinde öyle derler. Ahi Evran-ı Veli, "Çıraklar ustaları geçmezse sanat ölür." Çok doğru tespit edilmiş. İşte ilim de böyle gelen nesiller babalarının, annelerinin ilminden daha ileriye gitmeleri lazım ki gelişme olsun. Nitekim hep öyle oluyor. Ancak ma’nâ ilimleri Peygamber Efendimizle miraç-i şerif ile birlikte sona erdiğinden daha başka bir ilim gelmeyeceğinden eğer çocuklar büyümüş olsaydı daha ileriye gitmesi lazım geleceğinden Cenab-ı Hak ona erkek evladı verdi ama daha fazla yaş yapmasını istemedi. Çünkü o duruma gelmesi mümkün değil. En az kendi değerinde, peygamberimizin değerinde veya biraz daha üstün olmaları lazım gelecekti. O makam kendisinde son bulduğu için çocukları da küçük yaşta ma’nâ âlemine alınmış oldu.

 Resulullah'ın oğullarının küçük yaşlarında ukba âlemine alınması ise peygamberlik zincirinin sona ermiş fakat batıni velayetin Hazreti Peygamberin manevi gönül evlatları tarafından kıyamete kadar devam ettirilmesi lazım geldiğindendir. Bu sırrı anlayacak durumda olmayan bazı kimseler Hazreti Resulullah'a ebter yani çok beter oldu. Nesli tükendi, getirdiği din de sona erer dediler. Kendisinin de rahmetlik olmasıyla dini zaten kendiliğinden bitecektir. Telaş etmeyin. Birbirlerini avundurdular bu şekildedir.

 İşte bu hadise üzerine nazil olmuş olan Kevser suresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır. İlk bakışta nüzül sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde acaba neden inna atayna kelkevser sana kevseri verdik diyor. Yani bu sûrenin gelmesi, Peygamberimizin neslinin kesilmesi, haşa zahiren çocuklarının küçük yaşta alınması ile ehli zahire göre neslinin kesilmesi zannedildi. Nesil ile kevserin ne ilgisi var diye ilk bakışta zahiren düşünülebilir. İşte kevseri verdik demek, Kevser bir nehir olarak bir de havuz olarak belirtilmektedir. Havuz da olsa, nehir de olsa bir değer ve su hayat vermekte zaten hayat ve ilim ma’nâsındadır.

 Kevser nehir olarak baktığımızda gönüllerden gönüllere akan yani peygamberimizin kıyamete kadar devam edecek olan manevi evlatlarının bir sistem içerisinde seyrini belirtmektedir. Ve bu ayet-i kerime zati bir âyet olduğundan Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de birçok yerde âyetleri, tarif âyetleri olarak belirtilmektedir. Burada ise bizatihi kendisi inna muhakkak ki biz “na” biz ita ettik. Neyi? El Kevser. Kevseri sana ita ettik. Kevser sûresinde bunların izahları vardır. Bakanlar oraya göreceklerdir. Biz sana kevseri verdik diye başlıyor olmasını ve devamını çok iyi araştırma yaparak idrak edip yaşamımızı intikal ettirmemiz gerekmektedir. 

 Bakın buradaki hitabın zat ve sıfat mertebesinden olduğunu görmekteyiz. Zat-ı mutlak sıfatları itibariyle lütufta bulunmaktadır. Bu insanoğluna yapılan lütufların en üst mertebelerindendir. Zati tecellidir. Kûr'ân-ı Kerim'de ben yaptım, biz yaptık diye Cenabı Hak zatına ait olan âyetleri vardır. Diğer bazı âyetler tarif babındadır. İşte onlar cennete gireceklerdir. Onlar cehenneme gireceklerdir. Anlatım bir başka dilden dolaylı olarak tarif âyetleri vardı. Kıyas âyetleri vardı. Ama bazı âyetlerde var ki Cenabı Hak doğrudan doğruya ben yaptım ve fi ruhi ben üfledim. Ne müthiş bir hadisedir. Biz bunları ezbere okuyup geçiyoruz. Sanki bir rüzgar esiyor sokaktan esip gidiyor. O da işte biraz serinletti gibi, âyet okuduk gönlümüz rahatladı gibidir. Gönlümüz rahatlayacak ama aklımız da rahatlayacak. Sadece gönül rahatlığı yetmiyor. İdraksiz gönül duygular hanesi olmaktadır. Duygular da belirli bir süre insanı meşgul edebiliyor, huzur verebiliyor ama duygu ismin üstünde geçici oluyor. İşte bu duygular ilim ve irfaniyet ile sabitleştirildiğinde gerçek sahiplik o ilme ve irfaniyete o zaman belli oluyor. O zaman o duygular hayali ve nefsi duygular değil, ilahi duygular oluyor. İlahi duygular kardeşimin ismi duyguda için latife acaba gerçek anlamda nesil ifadesi ile ilgili olarak verilen kevser nedir?

 Bunu daha iyi anlamamız için önce harfleri itibariyle incelememiz gerekmektedir. Yani kevser kelimesini evvela harfleri itibariyle anlamamız gerekmektedir ki oradan nüfus ederek derinliğine doğru Kevser hakikatinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Çünkü her bir kelime birer harflerden meydana geliyor. Her harf bir sembol, bir mana ifade ediyor ve bu ma’nâlar birleşerek bütünleşmiş bir manayı meydana getiriyorlar.

 “Kef” harfi onun önünde Vav, “Se” peltekse ve “Rı” harflerinden meydana geliyor. Dört harf. Üçü ana harf, birisi yardımcı harftir. 

 Salat kelimesinde olduğu gibi salat kelimesinin içinde kendi hakikatleri var. Açık olarak ortaya getiriyor. Ama bunu namazla değiştirdiğimiz zaman sıfıra düşüyor mana. %10'a düşüyor. Hadi 10 puan verelim. %10'a düşüyor. Yani salat kelimesi %100'ü ifade ediyor. O %100'ü ifade edilen eden edilen ma’nâ kelime değiştiği zaman namaza dönüştüğü zaman verimliliği %10'a düşüyor.

 Türkçe de değil onun farisi niye namaz işte onun için onu diyorum. Türkçede de değil işte onu diyorum. Nasıl girmiş içimize bu salat? Bir işte diğer taraftan yaratma kelimesi, diğer taraftan felsefe kelimesi girmiş içimize kesmiş budamış neyimiz varsa bizim ma’nâ olarak hepsini bir basitleştirmiş, dünyevileştirmiş o canım güzel fiillerimizi, hareketlerimizi çok satıha indirmiş, basite indirmiş. Müslüman niyet ederken de salat salat salat salat, namaz diye Kur'an-ı Kerim'de bir şey geçmiyor ki yok ki Kûr'ân-ı Kerim'de hadislerde var mı?

 Mirac gecesi, mirac gecesi salat edildi. Orada mirac namazı deniyor. Namaz dur Rabb namazda diye çeviriyorlar. O zaman ne Osmanlı vardı ne o farisiler vardı. Namaz kelimesi Farisiden'den geliyor. Kardeşimizin dediği gibi farisiden oda Hintçe'den geliyor. Sankritçe mi ne diyorlar? Hindara diye bir ibadetleri var. O namaz dedikleri o işte kendilerinin anlayışına göre dua karşılığı bize karşılığı tabii ki dua edeceğiz ama salat bu ma’nâ da bu yani genel ma’nâsını namaz hiç karşılamıyor ilgisi de yok hiç ilgisi yok nasıl girmişse içimize işte böyle kevseri düz olarak okuduğumuzda tabii içimize bir hoşluk geliyor. Bir duygusal hal geliyor. Ama kevser nedir? Sadece işte bir nehirdir. Genel olarak bir şeydir. Havuzdur gibi. Mahşer günü o havuzdan güya Hazreti Ali efendimiz onun başında olacak müminlere birer kepçe, birer bardak ne varsa o gün ve susuzlukları giderilmiş olacak bir bardak içmeyle O sıkıntılı günde hiç su sıkıntısı çekmeyecek müminler. Oradan bir bardak içtiğinde bereketliymiş.

 “Kef” kelam-i ilahi veya kün ol hükmündedir. Kevserin başındaki kef, onun ilavesi vav, varidat-ı ilahi, ilahi lütuf ve ihsan. Ayrıca velayeti temsil etmektedir.

 “Se” oradaki peltek se bilindiği gibi sena övgü veya sev sev elbise giyilecek şey örtü var aslında. “Se”nin üç noktası ilm’el yakîn, ayn’el yakin, hakk’el yakîn mertebelerini ifade etmekte ve “Se” bir gemi gibi, kayık gibi değil mi? 

 “Be” de öyle, “Se de öyle. O şekilde ve bütün hakikat-i ilahiyeyi bünyesinde kucaklamış, gemiye almış. İlahi deryada onu yerlerine götürüyor. Emanet nerelerde, hangi adalarda ne varsa yerlerine götürüyor ma’nâsındadır.

 “Se”nin üst noktası ilmel, aynel, hakk’el yakîn mertebeleri. “Rı” ise rahmet-i ilahi ilahi rahmettir.

 Bu oluşumlar kevser lafzının içinde mevcuttur ve kime ki kevser verilmiştir. Bu hakikatleri idrak eden o olmuştur. Kelam-ı ilahinin lütfedilişi, varidat-ı ilahinin ihsanı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, rahmet-i ilahinin tecellisi ile gark olup kevserin hakikatine ulaşan kimselere de ne mutlu…

 Dini kitaplarımızın bölümlerinde Kevserden iki türlü bahsedilmiştir. Birinde Kevser bir havuzdur. Mahşerde Müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir. İkincide ise Kevser cennette bir nehirdir demişlerdir ki ikisi de doğrudur. Yani hem mahşerde hem de cennette zuhur yeri vardır. Bu zahir yönü itibariyledir. Bir de batıni yönü vardır ki biz bunu da incelemeye çalışalım. Batıni yönden baktığımızda kevserin gerçekten kişi de meydana gelen hem bir havuz ve hem de bir nehir olduğunu görmek-teyiz.

 Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içerisinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır. Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği de tabiidir. Çünkü vahdet ilmini idrak etmiş olarak o kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine de ihtiyacı kalmayacağı da açıktır. Bu yönüyle baktığımız zaman kevserin bir havuz olduğunu görmekteyiz. Kevsere nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise işte burasının batını itibariyle nesille ilgili olduğunu görmekteyiz.

 Fetih suresi (48/10) âyette, “Ey Muhammed, sana el vererek manevi alışveriş yapanlar ancak Allah ile alışveriş yapmışlardır. Allah'ın eli de onların ellerinin üstündedir.” Patlatır insanı, Biraz düşünse kafamız tavana vurur. 

Zıplamaktan, hoplamaktan. Yani öyle nefsi manada zıplamak, hoplamak değil. Hak muhabbetiyle hoplamak ki yani içerideki enerjiyi o kadar siklet ile hoplattırmasıdır.

 Âyetlerin birçoğu böyledir de biz uyku halinde okuduğumuz için uykuda bizi uyandırmıyor. Uykudan uyandırmıyor. Okuduğumuzu zannediyoruz geçiyoruz. 

 Ey Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, sana el vererek manevi alışveriş yapanlar ancak Allah ile alışveriş yapmışlar-dır. Ayrıca Allah'ın eli de onların ellerinin üstündedir. Yani iki el tutuştuğu zaman üçüncü el Allah'ın elidir. O görünmeyen gayb elidir. Burada üç el yedullah ve yed-i resulullah ve yed-i abd, kullarının elleri birleşmiş oluyor. Ve O elindeki mülk ne bereketlidir ifadesiyle de burada birleşme sağlıyor.

 Yed-i, yed-i kul yani kulun eli, abdin eli, risalet eli ve uluhiyet eli üstündedir. Bakın üç el birleşiyor. Bundan başka zaten bu âlemde başka el yoktur. Diğer eller bunların devamlılıklarıdır. Bir daha abd eli yed-i risalet risaletin eli yedullah Allah'ın eli tabii Allah'ın eli dendiği zaman bizim beş parmak elimiz gibi bir elden değil, kinaye yani sistem olarak bizim elimize benzer değil ma’nâ eli olarak el neye yarıyor? Günlük işlerimizde derse tutmaya yarıyor değil mi? Tutmaya yarıyor. Demek ki evvela abdin elini risalet eli tutuyor. Sonra ikisini birden de Allah'ın eli tutuyor. Bundan daha sağlam bir şey olur mu bu âlem de? Bu tutuştan işte o bereketli el dediği bu eller mülk elindeki olan o eldeki mülk nedir? Kur'an-ı Kerim'de de iki elden bahsediliyor.

 Birisi tebbet yeda Ebi Leheb. Allah muhafaza etsin elin kurusun ma’nâsındadır. O neyin? Nefsin eli kurusun ma’nâsındadır. Burada ise ilahi elden bahsediliyor. Bak iki el biri cehenneme götürüyor. Aynı elin kullanma şekli itibariyle aynı el kullanma şekli ve anlayış itibariyle biri cehenneme götürüyor, biri Allah'a götürüyor. Allah yolumuzu o sistemde 

 Ey Muhammed, sana el vererek manevi alışveriş yapanlar ancak Allah ile alışveriş yapmışlardır. Bana bakan hakkı görür hükmü burada da geçerlidir. Çünkü men reani fakat reel hak. Kim ki beni gördü, hakkı gördü. O zaman yedi Resulullah'a tutan Allah'ın elini tutmuş oldu açık olarak. Ayrıca o el tutuşta Allah'ın eli tutulmuş oluyor. Ayrıca bir de Allah'ın eli tekrar müstakil olarak o ellerin üstünde var. İki defa Allah'ın eli dolaylı olarak birisinde birisinde açık olarak tutulmuş oluyor. Bu âlemde bundan büyük bir şey olur mu? Lütuf olur mu? Büyük makam olur mu? Talip ile matlubun hak yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahitleşmeleri esnasında onlar ki birbirleriyle gönülden alışveriş yaparlar. Zanneder ki onlar kendileriyle alışveriş yapıyorlar. Halbuki onlar Allah ile alışveriş yapmaktadırlar. Onların elleri üzerinde Allah'ın eli vardır. Hakikatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. 

 Yukarıda belirtilen ayetin tefsirlerde iniş sebebi geniş olarak izah edilmiştir. Dileyenler araştırabilirler. Yeri olmadığı için onları buraya alamıyoruz. Bizi batıni yönde ilgilendiren ifadesini anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.

 Bu âyette biat yani ele tutuşup ahitleşmek Resulullah'a Hudeybiye'de vaki olan bir attır ki beyat-i Rıdvan namıyla belirtilen biattır. Ashabtan 1400 kişi biat etmiştir. Tarihi ifadesi o. Gitmiştik yani oraya Hudeybiye'de o ma’nâyı gidiyoruz tespih alıyoruz başörtüsü tabii onlar da lazım da ama esas orada o hali yaşamak lazım geliyor. Yani peygamberimizin o gün orada ashabıyla birlikte bulunduğu hali yaşamak gerekiyor. Onun için orası nikah, bakın akit yeri olmuş. 

 Mikat mahalli. Ey hak taliplisi can, şu mevzuu daha iyi anlayabilmek için gönlünün derinliklerine dalarak orayı genişletmeye bak. Bak ki yeni ma’nâları anlamaya mahal hazırlamış olasın. Böylece idrakin genişlemiş, ihata gücün artmış olur. İyi bil ki ne varsa sende vardır. Sen de bulamadığın, bilemediğin şeyi dışarıda da bulamazsın. Artık hayalden kurtul. O gün ve daha sonraki günlerde Risalet Hazreti Resulullah aleyhissalatu vesselam efendimizin elini tutan kimseler değişik manevi mertebelerde olduklarından o alışverişten her birerleri ayrı ayrı feyz aldılar.

 Şimdi her insanın hepsi aynı anlayışta değil. Bütün insanlar hepimiz de öyleyiz. İşte kim Hazreti Peygamber efendimizden kendi idraki itibariyle hayata nasıl bakmışsa onun onu nasıl görmüşse o hadiseleri nasıl değerlendirmişse o kişi o kadarıyla yani o haliyle ondan feyiz almıştır. Herkes hepsi feyz almaktadır. Herkes de kendi özelliğine göre hususiyetine göre onu alabilmektedir.

 Hazreti Resulullah'ın elini tutan kimselere akan muhabbetullah, marifetullah, muhabbeti resulullah değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. O gün sahabe-i kiram aktarılırken ondan sonra kıyamete kadar da olacaklar. Yine aynı şekilde olacaktır. Tekrar edelim. Hazreti Resulullah'ın elini tutan kimselere akan geçen Siryani zati derdi, Nusret Babam (r.a.) Bu geçişlere, gönülden gönüle akışlara, geçişlere zati cereyan zati muhabbetin dönüşüp geçmesi gönülden gönüle… 

 Bir sohbet denilen konuşmalarda veya işte o profesörler çıkıyorlar. Ne diyorlar onlara? Konuşmalarını seminer, konferans. Konferans evet, konferans gibi değil bunlar. O muhabbetin, muhabbetullah'ın dönüşmesinin hissedil-mesi lazım geliyor ki kişiye o tohum, o şey atılmış olabilsin. Gönlüne ilahi muhabbet tohumu atılabilmiş olsun. O da onu kevser suyuyla sulayarak verimli hale getirsin.

 Hazreti Resulullah'ın elini tutan kimselere akan muhabbetullah, marifetullah, muhabbeti resulullah değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmıştır. Bazılarında bir nesil yani sadece kendinden sonrasına aktarabilmişlerdir. Bazıları iki nesil, bazıları 34 nesil, daha az bir kısmı ise daha fazla nesle bu alışverişi muhabbet akışını iletebilmişlerdir. Sahabenin de büyüklerinden olan dört halifeyi, dört halife Hulefa-i Raşidin'den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır.

 Bu gönülden gönüle geçen akış, Hazreti Ali efendimizden bugün bakın bizlere kadar her birerlerimize kadar bizden sonra gelecek nesillere devam etmektedir.

 Nasıl canlı ve nasıl güçlü bir akış işte Kevser Nehri bu ve bu hangi gönüllerden geçiyorsa bütün onlar hepsi Peygamber efendimizin manevi evlatlarıdır. Hepimiz öyleyiz. Bunda hiç kimsenin şüphesi olmasın. Hepimiz ehlibeytteniz. Hiç şüphemiz olmasın. Elhamdülillah.

 Fiziken kan bağımız yoksa da can bağımız var, ruh bağımız var. Bu aslında kan bağından daha ileri bir mertebedir.

 Sahabenin de büyüklerinden olan dört halife, hulefa-i raşidinden gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizi ilgilendiren Hz. Ali radıyallahu anh kerremallahu veç efendimizden gelen akışın bugünlere ulaştığını ve inşallahu teala kıyamete kadar devam edeceğini de biliyoruz.

 Hulefa-i raşidinin diğerleri için söz söylememiz yersiz olur. Çünkü ayrı konudur. Allah celle celalü hepsinden razı olsun ve hepsinin feyzinden bizleri de faydalandırsın. İşte yukarıda belirtilmeye çalışılan oluşum üzerine efendimizi görenlere, ona tabi olanlara ashap sahabe, sahabeler dendi. Onları görenlere tabiin, tabiini görenlere tebe-i tabiin dendi. Çünkü onlar güçleri nispetlerinde aldıklarını kendilerinden sonra gelenlere aktardılar. El ele, diz dize, göz göze diye ifade edilen bu zincirleme oluşum batın olarak bakıldığında zahiri kevser ırmağıdır. 

 Efendimiz de başlayıp kıyamete kadar elden ele sürecektir. Hazreti Resulullah efendimizin kendisi Kevser Gölü kaynağıdır. O kaynaktan akıtılarak yola çıkanların da Kevser ırmağıdır. Batını ise efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak seyretmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmektedir. İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan kepse ırmağı daha sonraları inceleyerek yoluna devam eder hale gelmiştir. Kevser ırmağının getirdiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde haktan başka bir şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah'ın celle celalü eli vardır. Onun için Fetih suresi 48/10. “Yedullahi fevka eydiihim” Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir buyuruldu.

 Kur'an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah'ın celle celalü insanlarla birlikte olduğu belirtilirken nasıl bir anlayış ise zaman ve mekandan tenzih edilerek o kendisi var ettiği halde bu âlemlerin dışına atılmaktadır. Yani Allah'ımız bu âlemleri halk ettiği halde, kendi mülkü olduğu halde güya onu yüceltir konusu ile zamandan ve mekandan Allah münezzehtir deyip onu gökyüzüne, âlemlerin ötesine çıkartmaktayız. Bu Allah'a ne dünyada ne ahirette ulaşmak mümkün değildir. 

 Allah bize diyor ki, "Ey kulum, ben sana şah damarından daha yakınım." Bunu kolayca anladığımızı zannediyoruz. Şah damarımızdan yakınmış. Şah damarınızdan yakınım demiyor. Sadece oraya bir kelime ilave ediyor. Şah damarınızdan daha yakınım. Demek ki bizde bir şah damarı var. Bir de daha yakın. Daha da yakın. Şah damarından daha da yakın bir yerimiz var. Bir halimiz var. Bunu gözden kaçırıyoruz. Şah damarı sadece. Şah damarı ne ifade ediyor? Bizim bedensel varlığımızı ifade ediyor. Kesildiği zaman şah damarımız yok oluyoruz. Ama daha yakın olanı onun kendi varlığı bize nef ettiği ve nefahtü fihi min ruhi damardan daha yakın şah damarımız maddeye dönüştüğü için dışarıda kalıyor. Ama ruhaniyetimiz özümüzde, içimizde, hakikatimizde kalıyor. İşte daha yakın olan bize o daha yakın derken aynı olan ma’nâsındadır. Ayrıca daha yakın ya Hazreti Resulullah efendimizin kendisi Kevser gölü kaynağıdır. O kaynaktan akıtılarak yola çıkarılanlara Kevserdir.

 Batını ise efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak seyretmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmektedir. İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan Kevser ırmağı daha sonraları incelerek yoluna devam eder hale gelmiştir. Kevser imanın geçtiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde haktan başka bir şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah'ın (c.c.) eli vardır. 

 Onun için Fetih suresi (48/10) Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir buyuruldu. Kur'an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah'ın celle celalü insanlarla birlikte olduğu belirtilirken nasıl bir anlayış ise zaman ve mekandan tenzih edilerek o kendisi var ettiği halde bu âlemlerin dışına atılmaktadır. İnsanlığın bu anlayış içerisinde rablarına ulaşmaları da mümkün değildir. İnsanoğlu artık hayalinde var ettiği rabbı hasına değil, Kur'an ve hadislerde bahsedilen gerçek anlamda Rab’bül erbaba yönelmelerinin vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.

 Bugün ve gelecekte el tutan yani el alan kimseler geriye doğru baktığında bu el tutuşun bir zincirleme halinde Hazreti Resulullah'a oradan da diğer Peygamberler vasıtası ile Hazreti Allah'a kadar ulaştığını görmekteyiz. Açık olarak bu şekiliz, şüphesiz işte gerçek anlamda kaynağından el alan kimse ile de o zincir bir halka daha o zincire bir halka daha ilave edilmiş ve Kevser ırmağı yatağında daha ilerilere doğru yoluna devam etmeye koyulmuştur.

 Hem zahiren ve hem de batınen gerçek yol ve yolculuk da budur. Gönülden gönüle akan maneviyat da budur. Bu hali yaşayanlar Hazreti Resulullah'ın gönül evlatlarıdır. Kıyamete kadar da nesilleri devam edecektir.

 İlk bakışta kevser denilenin kelimesinin nesille ne ilgisi olabileceğini düşünüp bir bağlantı kuramaz isek de az geride olan izahları inceledikten sonra bu hakikati en bariz bir şekilde anlatan kelimenin kevser sözcüğü olduğunu da görmekteyiz. Eğer Hazreti Resulullah'ın batın bir erkek evladı yaşamış olsaydı onun en az kendi değerinde hatta ondan daha üstün olması gerekecekti. Böyle bir şey de söz konusu olamayacağından onun için erkek evlatları kendinden sonraya kalmamış ve peygamberlik zinciri de sona ermiştir. Hz. Ali efendimiz ve Hz. Fatıma validemiz tarafından gelen Hz. Hasan ve Hüseyin'in soyundan seyyitlerimiz ve şeriflerimiz zahiren gönül evlatları da batınen Hazreti Resulullah'ın kıyamete kadar sürecek mübarek nesilleridir. Bunların dışındakiler gerçek anlamlarıyla mübarek ümmetleridirler. Evet. Yani onlar da evlatlarıdır. 

 Ona ebter oldu yani nesil tükendi diyenlerin çok kısa bir süre sonra nesillerinin tükendiğini görmekteyiz. Gerçek budur ki Hazreti Resulullah'ın nesilleri batında ve zahirde velilik mertebelerini de bünyelerinde yaşatarak yollarına devam etmektedirler. Allah Celle Celalü feyzlerinden cümlemizi yararlandırsın.

 O halde ey Kevser suresini okumaya başlayan muhabbetli insan, bu halleri idrak ettiysen fesalli kalk hemen namaz kıl, salat eyle. Kimin için? Li rabbike. Rabbin için. Kendin için değil. Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın rab için olduğu, nefis için olmadığını hemen anlarız. 

 Bilindiği gibi bu sûre içerisinde geçen “fesalli” daha başka birçok konular hakkında bizlere bilgi vermekte ve yol açmaktadır. Burada da bu konuyla ilgili olduğu yönüyle izah edilmeye çalışılmaktır. Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın, salatın Rab için olduğu, nefis için olmadığını hemen anlarız. Ey insan kendini aldatmadan biraz düşünüver. Gerçekten yapmış olduğun ibadetler sırf rabbin için mi yoksa ileride nefsine menfaat sağlamak için midir? Cennet dahi olsa. İşte burada kılınacak namaz mirac namazıdır. Sıradan beşeriyetinden meydana gelen salat namaz değildir. 

 Kevser suresi 108'e 2 ayetinde. “Fesalli lirabbike” öyleyse rabbin için namaz kıl. Eğer bu hadiseyi idrak ettiysek namazın mirac namazı olmuştur. Namazımız mirac namazı olmuştur.

 Salat namaz isimli kitabımızda kısaca bahsetmiştik. Hazreti Resulullah Miraç'ta bir perde gördü. Onu açmak istediğinde Cebrail dur Rabbim namazda dedi. 1400 küsur sene evvel olan hadiseyi bugünkü anlatıma döndürüyor. Orada namaz diye bir şey yoktu ki o zaman peygamber miraca çıktığı zaman ne Farisiler vardı, ne Osmanlılar vardı, ne bir başka şey vardı, ne de bu kelime vardı. Nasıl çevriliyor bunu anlamak da mümkün değil. Salat geçiyor. Salat geçiyor. Aslında salat dur. Rabbın salatta, dur kelimesi de ruveyd. Ruveyda imiş aslı. Hadisin aslında ruveyda. Yani asaletli ol manasında. Acele etme manasında. Yani perdenin açılması için acele etme manasındadır. Salat namaz isimli kitabımızda kısaca bahsetmiştik. 

 Hazreti Resulullah miracta bir perde gördü. Onu açmak istediğinde Cebrail dur rabbin salatta dedi. Bu hakikati idrak ettiğin zaman anlarsın ki sen rububiyet namazını kılmaktasın. Beşeriyet namazı salatı değil. Peygamberimizin bahsettiği gibi namaz müminin miracıdır. Namaz yani salat gözümün nurudur. Salat dinin direğidir dediği bu salat namaz değildir. Rabbinin namazını kılmaktasın. Dolayısıyla rabbin sende namazda olur. Burası da başka tarafıtır. Rabbinin namazını kılarsın. Dolayısıyla da rabbin sende salatta olan olur. Yani ubudet olur. İbadet değil. İbadet kulun fiili, ubudet hakkın fiili diye tarif etmişler. Böylece rabbin için namaz kıl ifadesi gerçek anlamda da yerini bulmuş olur. 

 “Venhar” ve kurban kes. Ey insan, bu hakikatleri gerçekten idrak ettiysen bir de rabbin için kurban kes. Zahiren koç kurbanı kes. Batınen ise kevser ırmağını akıtacağın gönüllerdeki nefsani duygularını tümünü kes. Yani Kevserin akmasına mani olacak neler varsa dal, taş parça giderken ona onların hepsini temizle ve kes. Nefsani duygularının tümünü kes ve onları kurban et denmektedir. Bu oldukça zor bir iştir. Fakat zülcelali vel ikram yani celal ve ikram sahibi demektir. İkramı celalinden geçmektedir.

 Gönül âleminde olan yaşantılar oldukça zor ve sabır isteyen oluşumlardır. Bu seyri gerçekten tamamlamış kimseler diğer insanlara sadece dış görünüş ile benzerler. İç bünyelileri ise tamamen farklıdır. 

 Kamil insan içinde ve dışında yani afaki ve enfesi daima rabbı ile olandır. Noksan insan ise daima nefsiyle olandır. İki insan sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler. İç dünyaları ise çok farklıdır. Oyüzden Peygamberimiz “Yemen-i Puşi, Puşi Yemeni,” demiş. Yani yanımdaki Yemen kadar uzaktadır ama Yemen'de olan da yanımdadır, demiş ve bu iki özelliği açık olarak göstermiştir. İki insan sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler. İç dünyaları ise çok farklıdır. 

 Gerçek bayramı hakiki anlamıyla ancak kamil insanlar yaparlar. Diğer insanlar da sadece onlara benzediklerinden benzer bayramı yaparlar. O da gene insan-ı kamilin onlara lütfundandır.

 Biz ne yaptık ki bayramı hak ettik? Bayram yapıyoruz. 

Yani ne yaptık da bayramı bayram çocuğu olduk. Bayramı hak ettik. Kevser sûresi (108/3) âyetinde doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan sana kin tutan kimsedir. İşte haşa ona ebter diyenlerin kendileri ebter oldu. Adları sanı kesildi. Zahiren böyle olduğu gibi bizler batının içimizdeki nefs emmarelik özelliklerimizi ortadan kaldırdığımızda onun bizleri olumsuz yönlere çekecek düşünce ve duygu nesilleri kalmaz, kesilir. Yapmamız gereken de budur. Cenab-ı Hak cümlemizi böyle kurban bayramını idrak eyleyen kimselerden eylesin.

 (108/2) fesalli rabbrabbike venhar. Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Şimdi bunun karşılığında diğer ifadesiyle 6'ya 162 âyetinde “kul inne salati ve nüsuki ve mahyaya ve memati lillahi rabbil âlemin”. Ey Muhammed Aleyhisselam de ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerimde, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir." Burada ifade ne kadar değişti?

 Ne müthiş bir ifade var. Diğerinde “fesalli lirabbike venhar” derken deniliyor iken hitap mükellefe yani bireye aktarılıyor iken Allah tarafından. Çünkü yukarıda ne dedi? “İnna atayna kel kevser” ve Allah'ın zati kelamı yine devam ederek o halde fesalli rabbike venhar. Yani biz sana kevseri verdik. Sen de bunun karşılığında salat eyle ve kurban kes. 

 Bu ayeti biliyorsunuz Kurban bayramlarında, bayram namazında, hutbesinde bu âyeti okurlar. Bunun üzerine kurarlar. İşte kurbanı kes, koçu kes, büyük baş kes kişi girsin, neyse arızası olmasın, sağlam olsun diye. Bunun üzerine Hazmi babam gidermiş kurban almaya, kurban pazarına nerede böyle sakin, garip, düşkün bir kurban varsa gider onu seçermiş. Başkaları hani güçlü olacak ya sırat köprüsünü onunla binip geçecek. Daha güzel olsun diye, daha işte şanlı olsun diye onları alıp keserler. 

 İşte Hazmi babam da nerede varsa öyle bitkin, yorgun, garip kesilmeyecek gibi değil ama ufak tefek arızası olanları gider seçermiş. Neden diye sorduklarında, "E bu garipler de kurbandan şereflensin diye ben de onları seçiyorum." demiş. 

 (6/162) Ey Muhammed de ki şüphesiz benim namazım da diğer ibadetlerim de yaşamam da ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.

 Yani (108/2) âyetinde “fesalli lirabbike” rabbin için kıl bunları yap kurbanını kes dendiğinde bakın tavsiye olarak rabbin için yap.

 Ne yapıyor kul bunu idrak ede ede ede ede ede ede sonunda öyle bir hale geliyor ki ey Muhammed de ki yani Peygamber efendimiz her şeyin öncüsü olduğu gibi konunun da öncüsü kul dendiği zaman burada Muhammed ismi yazmıyor. Yazabilirdi. Kul ya Muhammed de ki ey Muhammed diye yazmıyor. Neden yazmıyor?

 Eğer yazsaydı tahsis edilmiş olurdu. Sadece peygamberi-mize ait olurdu. Kûl kim okuyorsa, kûl işte o şapkayı kaldırdığımız zaman o kul olmakta. Kul o işte kitap ona yani her birerlerimize kim okuyorsa Kur'an-ı Kerim böyle ciddi yani gerçekten ciddi ma’nâda okumamız gerekiyor. Ne dediğimizi de bilmemiz gerekiyor. Yoksa anlaşılmaz kelimelerle yuvarlak onları söylemek bir şey ifade etmiyor. Tabii ki onun da faydası var. Bire 10 sevap veriyor en azından Cenabı Hak, yine bir hörmet, saygı var ayrı konudur. Ama gerçek saygı ve hörmet içindeki manayı anlamak, lafzını sadece tekrarlamak değil. O da bir hörmet, saygı. Ama gerçek saygı ve hörmet Peygamber Efendimize aktarılan Cenab-ı Hakk'ın bizlere ne vermek istediği, bizden neyi beklediği, onu anlayabilir ve onu tatbik etmeye çalışacak. O zaman hörmet kemaliyle oluşmuş duruma gelmektedir. Bakın burada “şüphesiz benim namazım da salatım da diğer ibadetlerim de yaşamam da ölmem de âlemlerin rabbi içindir.” Bakın burada birey âlemlerin rabbi içindir diyor. Âlemlerin rabbi için orada rabb, rabbike şahsi senin rabbin için sadece diyor.

 Burada bu hakikati idrak etmiş olan bir kimsenin bu ayete verdiği cevap budur. Aslında ne kadar muazzam. De ki şüphesiz benim namazım, salatım ve diğer ibadetlerim ayrıca insanın en son ulaşacağı yer. Ölüm. Bakın yaşamam ve ölümüm benim için değil. Âlemlerin rabbi içindir. Peki ne içindir? O hakikatleri zuhura çıkarmak içindir. Yani uluhiyet ve rububiyet ve rahmaniyet hakikatlerini ortaya çıkarmak içindir.

 Benim buradaki yaşantım, zuhurum, halim diyerek beşeriyetinin iflas etmiş olması hakikatiyle var olmuş olmasının ifadesidir. Gerçek manada anlaşılıyor mu? Peki var. Birinde “fessalli rabbike” tavsiye ediliyor. Bu tavsiyeyi alıp bunun hakikatini idrak edip kemale erdiren kimse ise “benim salatım, ibadetlerim ölümümde, dirimimde rabbim için rabbül âlemin içindir. Yani benden bana ait bir şey yoktur diyor.

 Yukarıda bahsi geçen iki ayet-i kerimeyi ele alıp incelersek önümüze çok büyük bir irfaniyet yolu açılacaktır. Çünkü bu ayet-i kerimelerin birbirleriyle mertebe bağlantıları vardır. 108'e 2, Rabbin için salat eyle ve kurban kes hükmü Allah'tan kuluna rabbin için salat eyle ve kurban kes. Yani bu çalışmaları senin için değil varlığında bulunan rububiyet esma hakikatlerinin ortaya çıkması için tatbik eyle emri ile ifade edilmektedir.

 O halde bu husus emri bir hüküm olduğundan bundan gaflete düşmek mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi bünyemize konmuş olan esma-ı ilahiyeyi nefsi ma’nâda ve bunun hükmünde kullandığımızda ve onları nefsileştirdiği-mizde alleme “alleme adem’el esma külliha” hükmünden 2- 31 Âyeti bunun yani biz Âdem'e isimlerin hepsini öğrettik manasında Aslında o da zati ayettir. Bakın biz talim ettik. Biz öğrettik diyor esmâ ilahiyeyi nefsi ma’nâda ve onun hükmünde kullandığımızda ve onları nefsileştirdiğimizde yani esma-ı ilahiyeyi hayatımızı nefsani manada yaşadığımızda esma-i ilahiyeyi ilahi isimleri nefsi isimlere döndürüyoruz. Yani nefsimizin istikametinde kullanıyoruz ve ne kadar büyük bir vebal altına giriyoruz. Esma ilahiyeyi ilahi ma’nâda hak yolunda kullanmamız gerekiyorken yemek içmek diğer faaliyetler olsun nefsimizin istikametinde gittiğimizde esma-ı ilahiyeyi nefsileştiriyoruz. Bundan daha büyük bir isimlere zulüm bize de cahillik olur mu? Yani bu kadar büyük cehalet ve mesuliyettir. 

 Ayrıca esma-ı ilahiyi nefsi ma’nâda ve onun hükmünde kullandığımızda ve onları nefsileştirdiğimizde çok büyük bir mesuliyet ve yükümlülük altına girmiş ve onlara haksızlık etmiş oluruz. Bunun vebalini kaldırmak, taşımak da mümkün değildir. İşte bu mesuliyetten Allah'ın yardımıyla kurtulmanın yolu 108'e 2, Rabbin için namaz kıl ve kurban kes ifadesiyle bizlere gösterilmektedir. Beşerileştirmiş olduğumuz rububiyet hükümlerini kendi asıl asaletlerine döndürmek için, kendi hakikatlerine, özlerine döndürmek için onlar için irfaniyet ile namaz kıl. Yani tevazuda bulunarak secde et ve nefsini kurban et ki onlar böylece nefsinin elinden kurtulmuş ve hürriyetlerine bu sayede kavuşmuş olsunlar. Yani bu devrelerde namazların ve nefis kurbanın onlar için olsun. Çünkü sen de ancak bu sayede nefsinde tahir, temizlenmiş ve merzi olmuş olursun. Razı olunmuşlardan olursun. Ve kendinde esma-ı ilahiyenin varlığını anladığından sen de onlar ile birlikte var olmuş olduğunu anlar. Sen de sana ait hiçbir şeyin olmadığını anlarsın. Bu hal ise gerçek bir fena fillah'tır.

 Diğer âyeti kerimeye gelince oradaki ifade ise 6 -162. “Ey Muhammed de ki şüphesiz benim namazım da diğer ibadetlerim de salatım da yaşamam da ölmem de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Görüldüğü gibi buradaki faaliyetin de Allah için olduğu bildirilmektedir. Ve risalet mertebesinden uluhiyet mertebesine uluhiyet mertebesinden, de ki emir hükmüyle bildirilmektedir. Yani burada da yapılan salati ve nüsuki salatın kurban ve diğer bütün ibadetlerim de ayrıca yaşamam da ölümüm de gene benim için değil, ilahi hakikatlerin meydana çıkması yönünden âlemlerin Rabbi Allah içindir. Yani benim için değildir. Çünkü bu mertebede ben diye bir şey de kalmamıştır. Konuşan risalet mertebesi uluhiyet mertebesine kendi fakrını ilan edip kendinin hakta baki bakabillah halinin zuhuru olarak hayatına devam etmiş olmaktadır diye anlaşılması gerekmektedir. 

 İşte her iki halde de fenafillah ve baka billah hallerinde kulun kendisinde beşeri nefsi manasında bir varlığı kalmadığı ancak Hakkani varlığıyla var olmuş olduğundan bütün bunların kendisi için değil, kendisi için değil, rabbi daha sonraki mertebede âlemlerin rabbi Allah için evvela Rabbi has sonra âlemlerin Rabbi için yani bütün bu hakikatlerin hakkın hakikatlerinin ortaya çıkması için yapıyorum demektir.

 Burada konu değişiyor. Daha sonra vaktimiz olduğunda kaldığımız yerden devam ederiz. Bu 49 dur demiştik değil mi? Son bu 50. sohbet olacak. Unutmadan onu yazıyorum.

 Cenabı Hak her birerlerimize bu hakikatleri idrak ettirsin. Ayrıca da idrak eden kimselerden eylesin. 

 Rabbimiz hepimize feyizler nasip eylesin. Bu dünyadan gitmeden bu hakikatlere sahip çıkalım. Cenabı Hak bunları bize hibe etmiş, hediye etmiş, vermiş. Rabbimize şükrederiz, teşekkür ederiz gerçekten. Ama biz de bunların hayırlısı olup kıymetini bilmiş olalım. Bu dünyadan gitmekten inşallah.

 Hayırlı günler olsun. Hoşça kalın. Böylece bugün de sohbetimiz geçici olarak bitmiş olsun. “ İz- -T.B- ” Ve sohbet bittiğinde E.T. kardeşimiz ve ailesi ile müsaade alıp ayrıldık. Ve ailenin soy isminde bulunan ma’nâ yani Hakk ile kazanç amacıyla büyük çapta yapılan alışveriş, ticaretin erliği-recüllüğü ve her şeyi bildiği gibi, bildiği şeyleri de iyi ve sağlam bilen, bilgisini kendisi ve başkaları için en yararlı bir biçimde kullanabilen üretkenliği ile Hakk sohbetinde zahire döndük. Bina çıkışında yine bir adam o mahalli duman altında bırakmış ve dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Tramvay durağına doğru yürürken kimi yer küçük havuzlara dönmüş, kimi yer nehir kıvamında akıyordu. (M.D.) 

----------------

وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ {الدخان/30} 

(44/30) “Ve lekad necceynâ benî isrâ-île mine-l’azâbi-lmuhîn(i)”

(44/30) Andolsun ki biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azabdan kurtardık.

----------------

مِن فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِّنَ الْمُسْرِفِينَ {الدخان/31} 

(44/31) “Min fir’avn(e) innehu kâne ‘âliyen minelmusrifîn(e)”

 (44/31) Firavun'dan da kurtardık çünkü o üstünlük taslayıp haddi aşan bir zorbaydı.

---------------- 

 Mûsâ (a.s.) asâsı ile denize vurduğu zaman oniki tane yol açılıyor, önce girmeye çekinmişler fakat her kanaldan giden aradaki yerin şeffaf olmasından dolayı diğerlerinin yollarını gördüğünden mutmain olmuşlar ve her yoldan bir sıbt karşıya geçmiş. Ve buradaki denizin açılması nedeniyle oradaki kara parçası dünyada bir kere güneşi görüp kapanan bir kara parçasıdır. Son ferdide girdikten sonra arkadan Fir’âvn ve ordusu geliyor, fakat bu kanallara girmeye tereddüt ediyorlar, tam o anda Cebrâîl (a.s.) bir kısrağın üstünde o kanaldan içeri giriyor, onu gören Fir’âvn’nun binmiş olduğu aygır at hemen onun arkasından koşuyor ve onu diğerleri takip ediyor. Hepsi girer girmez açılmış olan sular anında kapanıyor ve hepsi orada boğuluyorlar. Boğulmadan önce Fir’âvn Mûsâ’nın ve Hârun’un rabbına îman ettim diyor fakat boğulurken söylediği için kabul edilmiyor. “Bu hususta âlimlerin değer yargıları muhteliftir.” Fakat bir müddet sonra cesedi sudan dışarı çıkıyor, tefsirlerde onu ilâh zannedenlere delil olarak çıktığı söyleniyor, işte kelime-i tevhid’i Zâhiren söylediği için Zâhiren cesedi kurtuluyor. Buradan çıkan sonuç kişi kelime-i tevhidi ne şekilde söylerse söylesin o söylediği şekilde karşılığını buluyor. 

 Bâtınen oniki kanaldan geçmeleri seyri sülûk yolundaki oniki dersin karşılığıdır. Her kişi kendi dersinde nereye gelmişse ancak o kanaldan geçip oniki mertebeyi bitiriyor. Her Hakk yolcusu hangi mertebede ise, Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere vurup çıkan oniki pınardan her bir kavmin nereden içeceğini bilmesi gibi bilir ve ilmini oradan alır. İlk yedi mertebe kişinin kendi iç bünyesinde olan emmâre, levvâme, mülhîme, mutmainne, razıyye ve mardıyye…….. mertebeleridir, daha sonra gelen beş mertebeyede hazerat-ı hamse, deniliyor ve bunlarda dış âlemde oluşan mertebelerdir, ki tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfât, tevhid-i zât ve insânı Kâmil olarak isimlendirilmiştir.

 Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen Âyetleri çok iyi anlamamız için her mertebe, neyi ifâde ediyor, evvelâ bunu bilmemiz lâzımdır ve meseleleri mertebelerine oturtmamız gerekiyor. İşte beni İsrâîl’de bir mertebenin ifâdesidir ve bizi oraya ulaştırmaya çalışır, oysa zâhiren beni İsrâîl kavmine olan bu hitâbı bizler sadece orada bırakıp ötesine geçemiyoruz. Kûr’ân-ı Kerîm Allah’ın kelâmı olduğuna ve kelâmda zâtından ayrı olmadığına göre bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman Allah’ın zâtıyla karşı karşıya imişiz gibi okumamız lâzımdır. Hatta burada Cebrâîl (a.s.)’a bile ihtiyaç yoktur çünkü Cebrâîl (a.s.)’ın Efendimize (s.a.v) getirdiği metin elimizde, o zaman Cebrâîl (a.s.)’a ihtiyaç vardır. Burada artık yol daha da kısalmıştır. Yalnız bunların anlaşılması için bizde Cebrâîl’i bir akıla ihtiyaç vardır yâni temiz, düzgün, takıntıları, şartlanmaları, bağlantıları olmayan, saf bir akla ihtiyacımız vardır. Her birerlerimiz çeşitli şekillerde bilgilerle donanmışızdır, fakat bunlar yeterli değildir, bunun ilerisine geçmek lâzımdır. Yâni bir insân bulunduğu cemiyet içerisinde nasıl bir yargılar değerlendirmesi oluşturmuş ise kanaâtleri ve kıstasları o düzeyde olur. Her gurup aynı Kûr’ân ve Hâdîslerden kaynak aldıkları hâlde değişik değerlendirmelerde bulunurlar, oysa herbirinin bir şekilde haklı tarafları vardır. 

 İçinde olduğumuz şartlanmalar bizi sınırlandırır, okuduğumuz kitâplar, içinde bulunduğumuz gurup vb. şekillerde aldığımız bütün bilgiler bizi sınırlar. Vahdet kanalı bambaşka bir kanaldır, bu kanalın antenlerinin oluşması lâzımdır ki, oradan gelenler iç bünyeye intibak edebilsin. Bunun içinde kapalı olan yerlerden ona kanal açmak lâzımdır, aynı birikmiş su, yolundaki pisliklerin temizlenerek suya akış yolu sağlamak gibidir. Ancak tabi ki bu diğer bütün bilgiler tamamen terkedilecek demek te değildir, belki bir müddet ara verilmesi gerekecektir.

 Beni İsrâîl, gece yürüyenin çocukları demektir, yâni Yakub (a.s.) ikiz kardeşiyle çıkan kabîle reisliği için ihtilâf neticesi olarak yakın bir şehirdeki akrabalarının yanına gece yürüyerek gündüz saklanarak yaptığı yolculuktan dolayıdır. Ve bâtın olarak, gece yürüyenler, geceleri kalkıp nafîle ibâdetlerini yapan bizleriz. Yakub kelime mânâsı olarak saffetullah ve abdullah anlamına geldiği içinde “ey gece yürüyen kullarımın çocukları” ibaresi, saf ve temiz kullarımın çocukları demektir, bir bakıma buradaki saf ve temiz kullar târikat mertebesindeki gerçek “şeyh-mürşidler” ve çocukları, onların müridleridir. Ancak dikkât edelim bu gece yürüyüşü Mûseviyyet mertebesi îtibarıyladır, Muhammedîyyet mertebesinde bu yürüyüş (Esrae-17/1) dir, ayrıca “gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafîle olarak onunla teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni makam-ı Mahmud’a ulaştırır” (17/79) Âyetlerinde belirtilen gece yürüyüşleridir. Fakat beni İsrâîl hâdisesini yaşamadan bu mertebeye ulaşamayız, bunu söyleriz, söyleriz fakat hakîkatine ulaşamayız. Beni İsrâîl, mertebesindeki gece yürüyüşü, yeryüzünde olan yâni bedensel temizliği meydana getirmek içindir, Hz. Resûlüllah (s.a.v)’ın mertebesinden ise, mîrac’taki hakîkati meydana getirmek için yapılan gökyüzü faaliyetidir. Biri yedi nefis mertebesin-deki çalışmalar, diğeri hazerat-ı hamse mertebesindeki çalışmalardır. Makam-ı Mahmud ise bireysel olarak baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın her birerlerimizin gönüllerine koyduğu hakîkat-i Muhammedîyyenin bir merkezi yâni özelliğidir. Ayrıca Efendimizin (s.a.v) şahsında olan bir makam-ı Mahmud vardır. Evvelâ kendimizdeki makam-ı Mahmud’u bulmalıyız ki Efendimizin (s.a.v) şahsında olan makam-ı Mahmud’a ulaşabilelim. 

 İşte Cenâb-ı Hakk’ın öyle büyük lütûfları var ki, bizler o gelen lütûfları bir şekilde yakalayıp tutmak zorundayız yoksa bu nîmetler bize çarpar ve biz tutamaz isek başka yönlere giderler bize hiçbir faydası olmaz.[24] “ İz- -T-B- ”

---------------- 

وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ {الدخان/32} 

(44/32) “Ve lekadi-hternâhum ‘alâ ‘ilmin ‘alâ-l’âlemîn(e)”

(44/32) Andolsun biz İsrailoğullarına, bilerek, âlemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.

----------------

 Ey gece yürüyen kullarım sizi bilerek ilim ile âlemler üzerine üstün kıldık. Museviyet mertebesi “ilm’el yakın” mertebesidir ve üstünlüğü buradan gelmektedir. (M.D.) Eğer bu sadece beni İsrâîl’e verilmiş olsaydı eğer o 4500 sene evvel olup bitmiş olan hadisenin bugün zikredilmesine gerek yoktu, olsa bile o tarihi bir hadise olurdu.

 Cenâb-ı Hakk’ın bu kavme verdiği o kadar büyük nimetler var ki, işte onlar Mûseviyyet ismi altında tarikat mertebesinde yaşayan kimseler, isterse bu hıristiyanlardan olsun ama hakikileri tabii ki, sadece bize ait değil, o nimetler öyle bir nimetler ki ben o nimetleri sizin üzerinize verdim yani tarikat mertebesinde yaşayan kimselerin üzerine verdim o nimetleri. Ben sizi âlemlerin üzerine yükselttim, âlemlerden kasıt o günkü Mâseviyyet mertebesi itibarıyla hangi âleme yükseltilmişse o âlemler ve onun altındaki âlemler yani şeriat mertebesinin üstüne yükselttim demek, Hakkikati Muhammedi âlemlerine de yükselttim demek değil, bütün âlemlerin üzerine yükselttim demesi Mûseviyet mertebesi itibarıyla geldiği için daha evvelki peygamberlerin mertebelerinden sizi üste çıkarttım demek yani şeriat mertebesinin üzerine çıkarttım demek burada, Muhammedi mertebesi daha burada yok ama bu hâl eski hâle göre çok büyük bir nimettir. “İz - -TB-”

----------------

وَآتَيْنَاهُم مِّنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاء مُّبِينٌ {الدخان/33} 

(44/33) “Ve âteynâhum mine-l-âyâti mâ fîhi belâun mubîn(un)”

 (44/33) Biz onlara içinde apaçık bir imtihan bulunan mucizeler verdik. 

---------------

 Bu dünyâya geliş ile sıradan ameller işleniyor ancak önemli olan kişinin gücünü sonuna kadar kullanarak en güzel ameli işlemesidir. Kişi gücünü sonuna kadar kullanırsa geçip geçmemesi artık onun sorumluluğundan çıkmaktadır. Kişiden gücünün üstünde bir şeyler beklemek ona haksızlık olur. 

 “ İz- - T-B- ” Mûsâ a.s. ve kavmine 9 mucize verilmiş ve gösterilmiştir. 9 sayısıda Museviyet mertebesini ifade etmektedir. 

 “ Dokuz mucize-Âyet- ile Fir’âvn'a ve kavmine –git” Âyetler ve işaretler ile kavmine git. Çünkü onlar bozulmuş kavimler idi. Esmâ-i İlâhiyye’lerini karmakarışık etmiş. C. Hakk’a istediği şekilde ki o Esmâ-i İlâhiyye’lerin sahibi C. Hakk’ın proğramladığı şeklinde kullanmayarak işi karıştırmaları yüzünden fâsık oldular, bozdular, bozgun-culuk yaptılar. Peki 9 Âyet, 9 mucize ne idi.

 1-Asa:yukarıda bahs edildi.

 2-Yedi Beyza: beyaz el, parlak el.

 3-İman etmedikleri sürece kıtlık.

 4-Tufan: çok büyük tufan oldu. Fir’âvn ve kavmi âsi geliyorlardı. Bu mucizelerden biri başlarına geliyordu. Bir müddet düzeliyorlardı. Sonra tekrar bozuluyorlardı. Sonra hemen bunlar kısa bir süre sonra olmuş değil. Mûsâ (a.s.) daha ateş hadisesinden sonra kavminin arasına gidecek 20 yıl daha orada kaldığı vaaz ettiği, Fir’âvn’a gidip mücadele ettiği, ondan sonra Mısırdan çıktıkları hadisesi vardır, 40 sene de sahrada dolaştılar. Ve 40 yaşında Mısırdan çıktı. o kibtiyi öldürünce 10 sene Şuayp (a.s.) ın yanında kaldı. geriye döndü. 20 kusür yıl risâletine devam etti. İşte kabul edenler etti. Bu 9 mucizesi bu Süreler içinde oldu. Müneccimlerle sihirbazlarla karşılaşması, o hadiseler o Süreler içinde oldu. Ondan sonra Mısırdan çıktı.

 5-Çekirge: 1 sene bütün gıdalar çekirge istilâsına uğradı.

 6-Kurbağa: O kadar çok çıktı ki kurbağadan basacak yer bulamadılar.

 7-Bit çıktı:

 8-Nil suyu onlar hakkında kana dönüştü. Nile gidiyorlardı sulamak için kan oluyordu. Beni İsrâîl’den birisi gidiyorsa su oluyordu. Uzun seneler Fir’âvn ve halkı bu mucizelerle boğuştu.

 9-Denizin yarılması: Mısırdan çıkıyorken Kızıldenize 12 yerden asasını vurdu. Oradan geçtiler.[25] “ İz- -T-B- ”

---------------

إِنَّ هَؤُلَاء لَيَقُولُونَ {الدخان/34} 

(44/34) “İnne hâulâ-i leyekûlûn(e)”

(44/34) Gerçekten şu kâfirler diyorlar ki:

---------------

 إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُنشَرِينَ {الدخان/35}

(44/35) “İn hiye illâ mevtetunâ-l-ûlâ vemâ nahnu bimunşerîn(e)”

(44/35) "Bizim ilk ölümümüzden başka bir şey yoktur. Biz tekrar diriltilecek değiliz.

---------------

 Kim ki böyle diyorsa ister 1400 sene önce yaşasın, ister bugün yaşasın bunca âyet-i ve Kûr’ânı kerimi inkar etmektedirler.

 Ölüm ile kişi iniktayı nefse uğrar ve nefsin faaliyet aleti olan beden bineğin ise vazifesi bitmiş olur aslı olan toprak, ateş, hava, su unsurlarına döner. Ölüm denilen hadisenin iki şekli vardır. Birincisi bir irfan ehlinin eğitiminden ve venefahtüsünün gönlüne seyran etmesi ile ölmeden önce ölmesidir. 

 Ve hakikatte nefsi varlığından ölüp Hakk ile dirilende ebedi hayy ve diridir. Hakk’ın sıfâtı ile dirilene de bir daha ölüm ve dirim yoktur. Şems hazretleri bu hakikati “ben ruhumu çoktan Hakk’a uçurdum üstümde bu gömlekten (beden gömleği) başka bir şey kalmadı” diyerek dile getirmektedir.

 Diğeri ise zaruri olan bedeni yaşantının vakit ve saatinin dolması ile oluşan ölümdür. 

 İlkinde kişi nefsinden ölmüş ve Hakk o mahalde faaliyetini sürdürmeye başladıüı için hakikatte kendi yoktur. Ve nefsi ölü hükmündedir. Ve hakikati ile hay ve diridir.

 İkincisi ise zaten hakikate ölü idi. Ve hayalde yaşıyodu. Hayalen ölmüş oldu. Hayalen ölü olanında da zaten dirilmesinin imkanı yoktur. Kendisini diri ve varlık sahibi zan ediyordu. Böylelikle kendinin-kendilerinin ölü ve hakikatte ölü olduklarını ikrar etmektedirler. 

 Ölüm yok oluş değil “zâik[26] tadıştır. (M.D.) Akıl bilici nefs tadıcıdır. Bu yüzden “ölümü nefs tadacaktır” “Küllü nefsin zaikat’ül mevt” (29/57) denmiştir. “ İz- -T-B- ”

---------------

فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {الدخان/36} 

(44/36) “Fe/tû bi-âbâ-inâ in kuntum sâdikîn(e)”

(44/36) Eğer siz doğru söyleyen kimselerseniz babalarımızı bize getirin."

----------------

 “sâdikîn” tasdik ediciler… Eğer hakkı ve gönderdiği Kur’ân-ı tasdik ediyorsanız. “bi-âbâ-inâ” bizim babalarımız aynı zamanda aklı küllümüzü bize getirdir. Kişinin akl-ı küllüne ulaşması yine kendinden ve “ulu’l elbab” kamil akıl sahibi olmasında geçer. Hakkı tasdik edenler onlara bunu getiremez. Bu bir manevi irfani eğitim işidir. (M.D.) 

----------------

أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ {الدخان/37} 

(44/37) “Ehum hayrun em kavmu tubbe’in vellezîne min kablihim ehleknâhum innehum kânû mucrimîn(e)”

(44/37) Bunlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları yok ettik, çünkü onlar suçlu idiler.   

----------------

 Ebu Ubeyde demiş ki: Yemen krallarının her birine Tübba' denilirdi. Çünkü dünyadakiler onlara tabi olurlardı. Cahiliye'de Tübba'ın yeri İslâm'da halifenin yeri gibi idi, bunlar Arap hükümdarlarının en büyükleri idi.

 "Hz. Aişe (r.anha) Tübba' salih bir adam idi" demiştir. Ka'b da "yüce Allah onun kavmini kınadı kendisini kınamadı" demiştir. Kelbî o Ebu Kerb Es'addır demiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)den şu nakledilmiştir: "Tübbaa kötü söylemeyin. Çünkü o müslüman olmuştu, bilmem Tübba' peygamber midir değil midir?.. Onlardan daha hayırlı mı demek daha kuvvetli ve şevketli mi demektir.[27]

----------------

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ {الدخان/38} 

(44/38) “Vemâ haleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ lâ’ibîn(e)”

(44/38) Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için halk etmedik.

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 ----- 44 - Duhan Suresi - Ayet 38 (Mushaf Sırası: 44 - Nüzul Sırası: 64 - Alfabetik: 19) ----- 

 Diyanet Meali: 

 44.38 - Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık-halketmedik. 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

 44.38 - Ve biz o Göklerle Yeri ve aralarındakileri oyunculukla yaratmadık-halketmedik. 

---------------------- 

 Gökleri ve yerleri aralarında olanları isim ve sıfatlarının zuhurları. İnsan-nesli-ve sülâlelerini de zat-ının zuhurları olarak bu âlemlerde halketmiştir. Bu halkıyyet çok ciddi bir iştir. Bu yüzden oyun ve oyunculuk değildir. “ İz- -T-B- ”

----------------

مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ {الدخان/39} 

(44/39) “Mâ halaknâhumâ illâ bilhakki velâkinne ekserahum lâ ya’lemûn(e)”

(44/39) Biz onları hak ve hikmetle halk ettik. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.

----------------

 Bu âyeti kerime de zât mertebesi âyetlerindendir. 

----------------

 (حَقّ) Hak kelimesi iki kaf ile yazılır. “Ha” hakikati ifade edet. “Kaf” kudreti ilahiyyedir. “Şedde” yani şiddet ile oluşan ikinci “kaf” ise birimsel varlıklarda bulunan Hakk’ın orada bulunan kudretine işarettir. 

 (خَلَقْ) “Halak” Halk kelimesinde “Hakk” ta buluna “Ha” nefsi benlik noktası olarak “Hı” ya dönüşür. “Kaf” harfide “Lam” a dönüşerek “Halk” içinde uluhiyet-ilahlık mertebesinin bulunduğuna işarettir. O zaman uluhiyet-ilah-Allah’ın (c.c.) bulunduğu yerde yaratmanın içi nedir. Hakk olarak Halk ettik demektedir. Bunu görmeyen Hakkı nefsi benlikleri ile görüp (جَقْ) “Hı ve Kaf” olarak görür. “Kaf” ta bulunan sükun harfi ile “Hakk” o mahalde sükün halindedir. “Lam” yani uluhiyet-Allah uzaklarda olan hayali bir tenzihi anlayış ile olduğundan Lam harfi yazılışta yok ama okunuşta vardır. Ve “Ha” Hakikat, nefsi benlik ile perlendiğinden bu kesret âleminde olunanlar Hakk değil Hakk olarak görünür.

 Hikmet, ilmü ledün ile olmak ile bilikte her işi yerli yerine koymak ve yapmaktır. Halk, Hakkın esmâ-i ilahiyye zuhurlarıdır. İster Hadi, ister mudill esmâsı zuhuru olsun Allah c.c. bu zuhurlara muhabbet etmiş ve bir görev ile bu âleme göndermiştir. (M.D.)

----------------

إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ {الدخان/40} 

(44/40) “İnne yevme-lfasli mîkâtuhum ecme’în(e)”

(44/40) Şüphesiz ki hakkı batıldan ayırd etme günü onların hepsinin bir araya toplanacağı gündür.

----------------

 Yeryüzünde konuşulan bütün dillerde, gerçek manasından çok farklı olarak (Tanrı, God, Dieu, Nirvana, Yahova) gibi tek kelime ile ifade edilen “ALLAH” (c.c.) lafzını büyük mütefekkir Muhyiddin-i A’rabiHazretleri, “İsm-üz-zat, cemi-üs sıfat, esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH (c.c.) denir.” Yani “Zatinin ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin top­luluğu, ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir” diye tarif etmiştir.

 Büyüklerimiz ALLAH c. c. lafzı üzerinde çok geniş açıklamalar yapmışlar, Allah (c.c.) lafzı açılımı içinde esmâ-i mütekabile zıt isimlerin topluluğu ifadesi geçmektedir. Manevi seyir yolcusu varlığında bu isimleri tevhit ettiğinde hakkı batıldan ayırt etme günüdür. Varlığındaki halk “Hakk” ile kaim olmuştur. (M.D.) Bizdeki Furkan’da Mûseviyyetten sonra İseviyyet ve Muhammediyyet mertebelerini de sana ayrı ayrı anlattık demek, bizdeki Furkan yani Kûr’ân’ın Furkan’ı, mertebeleri ayıran demektir, eğer öyle bir şey olmasa herşey birbirine karışır, hangi mertebede hangi ilim geçerli olur bilinmez yani hangi hastalığa hangi ilaç verilecek bilinmez, işte Furkan bu meseleyi yerlerinde kullanmaktır. “ İz- -T-B- ” 

----------------

يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَن مَّوْلًى شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ {الدخان/41} 

(44/41) “Yevme lâ yugnî mevlen ‘an mevlen şey-en velâ hum yunsarûn(e)”

(44/41) O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Kendilerine yardım da edilmez. 

----------------

Tekirdağda İz Efendi Babamın bayram sohbetlerinden biriydi. Konu bu dost konusuna gelmişti. Yeri gelmişken buraya alalım bizlerin akrabası, arkadaşı, dostu olmaz dedi. 

Evet irfan ehinin, kamil insanın bu dünya hayatında Hakk tan başka dostu aradaşı olmaz. Halk onun ile konuştuğunu zanneder oysa O hakk ile konuşmaktdır.

Beşeri, nefsani dostluklar menfaat içindir. Bir gün Mevlânâ hazretleri yatan köpeklerin yanından geçerken birisi ne güzel uysal yatıyorlar der. Bunun üzerine Hz. Mevlânâ hele sen onların arasına bir kemik atıverde onların bir birine muhabbetini dostluğunu o zaman görürsün diye ilave eder.

Nefsin dostluğu kendi önceliği ve yaşamını sürdürmektir. Ve onun için kendini kurtarmayı önceler. Ve kimseye yardım etmez. (M.D.)

----------------

إِلَّا مَن رَّحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الدخان/42} 

(44/42) “İllâ men rahima(A)llâh(u) innehu huve-l’azîzu-rrahîm(u)”

(44/42) Yalnız, Allah’ın yardım ettiği kimseler bunların dışındadır. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhamet edendir.

----------------

 Rahmet-i İlahiyye, Fusûsül Hikem Süleyman Fassında 4 bölümde incelenmiştir. 

 1. Rahmet-i evvel, asl-ı evvel, 

 2. Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i Rahmettir.

 3. Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi Sıfat tecellisidir.

 4. Asl-ı râbi' yani dördüncü asli Rahmet: Sıfati hususi Rahmettir.

 Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i Rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet serlerinden olan ezeli lutfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci Rahmet; Rahmet-i Zati hususi Rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zî-şân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zat’i itasıdır. 

 Allah (c.c.) zatından gelen rahim esmâsı ile ita olunmaktadır. (M.D. 

----------------

إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ {الدخان/43} 

(44/43) “İnne şecerate-zzakkûm(i)”

(44/43) Şübhesiz o zakkum ağacı, 

----------------

طَعَامُ الْأَثِيمِ {الدخان/44} 

(44/44) “Ta’âmu-l-esîm(i)”

(43/44) Günahkârların yemeğidir. 

----------------

 Kûr’ân ki cemi’-i esmâ ve sıfata câmi’ olan zâttır ve bu taayyünât ki, zât-ı Ulûhiyyet'in varlığında hayâlât ve rû’yâdan ibarettir; bu keserat “çokluk” taayyünât-ı hayaliyye’ki, çekir-değin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan uzaktır. İşte bu şecere “ağaç” Kûr’ân’da zikredilen mel’ûn ve matrûd “uzaklaştırılan” şecere “ağaç”tır. Akl-ı kül ile nefs-i kül bu çekirdeğe yaklaş-madıkçaاهْبِطُوا “ihbitû” (ininiz) Bakara, (2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, sûret ve taayyünâta nüzül “inmediler”. Ve onların bu uzaklaştırılan ağaca yaklaşmaları iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle galebesi ile vâki oldu ki, bu âlemi kesâfette onların zürriyyâtı olan Âdem fertleri de her an (hayâli çokluğa) ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftun “fitne” olmuşlardır Yani: Dünya uykuda uyumaya benzer. Ve; insânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar. أَرَيْنَاكَ (İsrâ, 17/60) daki ( ك ) “kef” “ereynâke” (sana göstermiş olduğumuz) daki hitap bütün hakikatlere ve nispetlere câmi olan taayyün-ü Muhammediyye’ dir. Bu rû’yet (görüş) keyfiyyeti “gören ve görülen” ister; bunlar ise kesret (çokluk)tur ve bu keserat (çokluk) zâtta hasıl olan Şecere-i mel’ûnedir. وَنُخَوِّفُهُمْ (İsrâ, 17/60) “Biz oları, yani vücûdları rûh ile nefisten meydana gelen insânların her birine (Bakara, 2/35)

وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ(Velâ tekraba hezihişşecerate) “Şu ağaca yaklaşmayın.” hitabıyla her an hatırlatarak ikaz ederiz.   (İsrâ 17/60) (fema yezidühüm illâ tugyanan kebiran) “Onlara pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey artırmış olmuyor.” Halbuki bu korku yüzleşmesinde onların nefisleri vehmin azdırması ile rûhlarını kendilerine meyil ederek o şecere-i mel’ûnenin meyvesi olan tabiat zulmetine el uzatırlar. Böylece onların azgınlıkları büyük olur, yani vahdet vechi “yüzünden”kapanmaları ve perdelenmeleri artar.[28] “İz- -T-B” Varlık ağacına bu dünya hayatında yaklaşıp “ene” ben-benim diye sahip çıkan nefsi emaresinin kontrolünde yaşayan için ahirindeki karşılığı zakkum ağacı olarak Nitelendirilmektedir. (M. D.) 

 “Bu dünyâda senin elinden bir mazlûma zulüm ve fenâlık çıktığı vakit, bu zulüm, âlem-i âhirette zakkum ağacı sûretinde zâhir olur.”[29]

----------------

كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ {الدخان/45} 

(44/45) “Kelmuhli yaġlî fî-lbutûn(i)”

(44/45) erimiş maden gibi karınlarda kaynar… 

----------------

 "Butn, nefsin havâtır (vesvese, kötü düşünce) kazanının kaynadığı yerdir. Muhl, orada kaynayarak nefsin iç âlemindeki kirleri ortaya çıkarır."[30]

 "Yağlî, nefsin bâtınındaki 'muhl'ün (kin, kibir) onu içten yakmasıdır. Bu, dış azap değil, içsel ızdırabın ta kendisidir."[31]

 "Nefs, muhlü kendi butnunda pişirir. O, hevâsının ateşinde erittiği kurşunu, âhirette kendi içinde kaynar bulur."[32] 

----------------

كَغَلْيِ الْحَمِيمِ {الدخان/46} 

(44/46) “Kegalyi-lhamîm(i)”

(44/46) O, kızgın bir sıvının kaynaması gibidir. 

-----------------

 "Hamîm, kalbin marifet nûrundan mahrum kalınca içinde kaynayan 'hicran ateşi'dir. O, nefsin Hakk'tan ayrı düşmesinin hararetidir."[33]

 "Ğaly, nefsin bâtınındaki fesadın taşmasıdır. Tıpkı kaynayan kazan gibi, nefs de içindeki kötülükleri dışa püskürtür."[34]

 "Ke ğalyi’l-hamîm: Nefsin hakikati inkâr edişi, içinde öyle bir kaynama meydana getirir ki, bu onun ebedî azabının ta kendisidir."[35]

 "Ârif, hamîmin nefsinin butnunda (iç âleminde) kaynadığını dünyada iken görür. Onun ğalyesi (kaynaması), nefsin 'Lâ ilâhe' zikrinden uzak kalmasıdır. Tevhid ile bu kaynama durulur."[36]

 "Hakikat ehli, nefsinde hamîmin kaynamasına müsaade etmez. O, daima tevhid serinliği ile kalp kazanını soğutur."[37]

-----------------

خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَى سَوَاء الْجَحِيمِ {الدخان/47} 

(44/47) “Huzûhu fa’tilûhu ilâ sevâ-i-lcahîm(i)”

(44/47) (Görevlilere şöyle denir:) “O günahkârı yakalayıp cehennemin ortasına sürükleyin.

-----------------

 “cahîm” cehennem sayısal değeri “Cim: 3” “Ha: 8” “Ye: 10” “Mim: 40” tır. Toplarsak (3+8+10+40= 61) (6+1= 7) dir.

 (7) Burada Yedi nefis mertebesi ve cehennemdir… 

 Cim: Celal, Ha: Hakikat, Ye: Yakîn” “Mim: Hakikat-i Muhammediye dir.

 Cehennem, Hakikat-i Muhammediyenin celal hakikatine yakınlık halidir.

 “61” sayı değerinin ortası “31” dir. 31 ise (ال) (ﻻ) El ve Lamelif karşılığını veren sayıdır. 

 Kendi vehimi ve hayali varlığının yokluğunu idrak etmeyip ve dünya hayatında hakikatten uzanan eli zahiren de olsa tutmadığı için cehennemin ortasına sürüklenecektir. 

 Ama bu dünya hayatında bir el bulup bu eli tutar ve yokluğunu idrak ederse, Cemal-i ilahi tecellisi içerisinde gark olmuş, kemale ermiş kişinin yavaş yavaş öğrenip yaşadıklarını başka gönüllere de aktarması gerekecektir. Çünkü bu bir manevi görev, devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin celal tecellisine ihtiyacı vardır. 

 Karşı birime fayda sağlamak için ifade gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına nefs emmaresini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemale ihtiyaç vardır. Ve bu eğitim karşı tarafa bir irade ile aktarılır. Bu da celelal tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendindeki nefsi duyguları kese kese, kurban ede ede kurbiyete yani hakka yaklaşmaya başlar. (M.D.) 

 "Huzûhu: Nefs, hakikatten kaçar, Hakk onu 'yakalar'. Bu yakalayış, nefsi kendi hakikatine döndürmek içindir."[38]

 "İtlâ, nefsi sevâi’l-cahîme (cehennemin ortasına) çekmek, onu kendi bâtınındaki ateşle yüzleştirmektir. Bu, bir rahmettir; çünkü nefs ancak bu şiddetli yüzleşme ile arınır."[39] 

 "Nefs, cahîmin sevâsına (ortasına) sürüklenir. Cahîm, onun 'ene'sinin ateşidir. Sevâ ise, bu benlik ateşinin kalbine en yakın olduğu mertebedir. Oraya sürüklenmek, 'ben' demenin sonucudur."[40] 

 "Hakikat ehli, nefsinin 'yakalanıp cehennemin ortasına sürüklendiğini' dünyada görür. O, bu sürüklenişi, nefsinin 'ene'sinden kurtulmak için bir fırsat bilir."[41]

-----------------

ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ {الدخان/48} 

(44/48) “Summe subbû fevka ra/sihi min ‘azâbi-lhamîm(i)”

(44/48) "Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün."

-----------------

 Baş, kişinin arşı ve ayni zamanda aklının bulunduğu yeri kişinin bilici yönüdür. Kişinin kendi içinde bulunan nefs-i emmare ve tabiat çukurunda yanan ihtiras ateşi ve cehlinden kaynaklanan kaynar suya dönüşen yanlış bilgileri başından aşağı dökülür fakat fayda elde edemezler. (M.D.)

 "Hamîm, nefsin bâtınındaki 'marifet suyu'nun kaynayıp buharlaşması, yerine cehaletin hararetinin dolmasıdır. 

Azâbu’l-hamîm, bu cehalet ateşinin verdiği ızdıraptır."[42]

 "Nefs, aklını hevâsının hizmetine verdiğinde, re'sine hamîm dökülür. Çünkü o, Hakk'ı bilmekle mükellef olan aklını, hevâsını bilmekle meşgul etmiştir. Hamîm, onun bu sapkınlığının hararetidir. Sabb ise, onu aslına (fıtratına) döndürmek için Hakk'ın şiddetli lütfudur."[43]

-----------------

ذُقْ إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ {الدخان/49} 

(44/49) “Zuk inneke ente-l’azîzu-lkerîm(u)”

 (44/49) Ona şöyle denir! "Tat bakalım azabı! Hani sen kendine göre çok güçlü ve çok üstündün.

-----------------

 Nefis ise “zuk” tadıcıdır. Nefis ölümü tadıcıdır. Ölüm ise bunun için ortadan kalkma değil bir halden başka bir hale geçiştir. Nefsin aleti olan beden onun elinden alındığı için onun için azap ve ıstıraptır. Bu dünya hayatında yaptıkları elinden alınmış ona başka bir elbise verilmiş ama nefsin tasarrufu elinden alınmış onun için ızdıraptır. “Aziz” celal-i ilahiyye esmasının nefsi emmare istikametinde kullanıp nefsi emmaresine ikram edip, Hakk’a karşı üstünlük taslamakataydı. (M.D.)

 "Nefs, 'ene' (ben) dediğinde, kendinde 'azîz' ve 'kerîm' sıfatlarını zanneder. Halbuki azîz ve kerîm olan ancak Hakk'tır. Nefsin bu zannı, onun cehennemidir."[44]

 "Nefs, dünyada 'ene' diyerek Hakk'ın 'Azîz' ve 'Kerîm' isimlerini kendi sıfatı zanneder. Âhirette ona 'Zuk' denir. Yani, 'Kendi zannettiğin o azîz ve kerîm varlık sen değilmişsin, işte hakikatin buymuş, onu tad' denilir. Bu tatma, nefsin 'ene'sinin eriyip gitmesidir."[45] 

-----------------

إِنَّ هَذَا مَا كُنتُم بِهِ تَمْتَرُونَ {الدخان/50} 

(44/50) “İnne hâzâ mâ kuntum bihi temterûn(e)”

(44/50) “İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir!” 

-----------------

 Günahkarlara, “kuşku ettiğiniz cehennem işte budur,” diye yakıyınen gösterilir. (M.D.) Günahkarların inkar ettikleri: “cehennem yoktur, ben ahirete” gibi sözleri sarf edenlere akıbetleri gösterilmek-tedir.

 Cehennem iki türlüdür. 

 Biri zahirî cehennem: Yukarıda ifade edilen, insanın içine girdiği dışardan yakan cehennem; diğeri ise batınî cehennem: Kişinin içinde olan nefs-i emmarenin içerden yakan ihtiras ateşidir. “ İz- -T-B- ” 

-----------------

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ أَمِينٍ {الدخان/51} 

(44/51) “İnne-lmuttekîne fî makâmin emîn(in)”

(44/51) Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise güvenli bir yerdedirler (makamdadırlar).

-----------------

 “elmuttekîne” ittika sahipleri şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebesi ile sakınanlardır. 

 “İttika” sakınma şeriat mertebesinde günahlardan sakınmadır. Tarikat mertebesinde ilahi muhabbetten geri kalmaktan ve güzel işler yapmaktan geri kalmaktan sakınmadır. Hakikat mertebesinde Hakk’tan gafil olmaktan sakınmadır. Marifet nertebesinde ise bir an olsun Hakk’tan ayrı olmaktan sakınmasıdır. Bu emin, güvenli makamların içindedirler. (M.D.)

-----------------

أ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ {الدخان/52} 

(44/52) “Fî cennâtin ve ’uyûn(in)”

(44/52) Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.

-----------------

 “Fi cennatin” Cennetin içindedirler, Burada bahsedilen çeşmeler 8. Cennetten akan nehirlerden gelen Kevser ırmağından gönüllerde bulunan çeşmelere akan sıvılardır. 

 Bu çeşmelerden ise Su, Süt, Şarap ve Bal aktadır. Bunlar ise sırası ile şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ilimleridir. Bu konu hakkında geniş bilgi, tefekkür ve araştırma için Muhammed suresi (47/15) âyetine müracaat edilebilir. (M.D.) 

-----------------

 يَلْبَسُونَ مِن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَقَابِلِينَ {الدخان/53} 

 (44/53) “Yelbesûne min sundusin ve-istebrakin mutekâbilîn(e)”

(44/53) İnce ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinerek karşılıklı otururlar. 

-----------------

 (44/53) – “İnce ipekten ve parlak atlastan giyerek karşılıklı otururlar.”[46]

 İnternetten alınan ipek ve atlas hakkında kısaca bilgi; 

 İpek, İpekböceğinin ürettiği yumuşak, parlak bir liftir. İpekböceği bir tırtıldır ve bu lifi kendine koza örmek için üretir. İnsanlar bu liften iplik yapar ve kumaş dokurlar.

 Atlas, ince ipekten sık dokunmuş düz renkli, sert ve parlak, altın ve gümüş tellerle işlenmiş kumaş cinsidir. Atlas dokunuşuna göre kıymetlendirilen bir kumaştır.

 51 ve 52. Âyetleri ilave ettiğimiz zaman meal şöyle olmaktadır…

 “İttika edenler emin bir makamda bahçe ve pınar başlarında ince ipekten ve parlak atlastan giyinmiş bir şekilde otururlar.” İpek kıymetli bir kumaştır. Bu kumaşı ittika eden şeriat, tarîkât, hakîkat ve marifet mertebelerinin sakınması farklıdır. 

 Şeriatte, Şüphelilerden kaçınanlar hayal cennetinde yani nefis cennetlerindedirler. 

 Tarîkâtte, Beşeriyettelerinden kurtulmaya çalışanlar yine hayâl ve nefis cennetlerindedirler.

 Hakîkatte, Beşeriyetin Hakk’a ait olduğunu bilip sakınanlar 8. cennetaynidediler.(2 Cennet) Maifette, Bütün bu âlemin Hakk’ın varlığını bilip sakınanlar da 8. cennetaynidediler. (Üstte bulunan iki cennetin ilerisinde olan iki cennet) Bahçe yani cennettir… Zikir meclisleride cennetten bir bahçedir. Pınar başları ilim’in alındığı kaynak hayattır. Kim hangi derste ise o dersin kaynağı olan Esmâ’dan suyunu-ilmini-hayatını alır.

 Parlak Atlas kumaş; Altın ve gümüş işlemeli olması, bu kumaşı mürşidin giymesidir. Parlak olması ilminin nûrudur. Gümüş işleme velayet yolunu, altın işlemeler ise risalet yolunu belli eder. İşte Efendi Babamız ve dervişleri sohbetlerde ipek ve parlak atlas kumaştan elbiseleri ile karşılıklı oturur. Bu cennet bahçesinden herkes dersinin kaynağı olan Esmâ-i İlâhiyyeden ilmini alır. Bu elbiselerde dersin rengine göre karşılıklı el tutuşma töreni ile O Esmâ giyilir veya hangi mertebeden biat yapılıyorsa Esmâ-i İlâhiyye elbisesi giydirilir. Günümüzde vakit olmadığı için her ders geçmişte yapılması gereken bu tören dervişlere ders bitirmelerinde Efendi Babamız tarafından topluca yapılmaktadır.

 Ailece senede birkaç sefer yaptığımız Bursa gezilerinden uğradığımız yerlerden biriside İpek ürünlerinin topluca satıldığı Koza Han olmaktadır. Onlar alışveriş yapaken fakirde meydan şeklindeki bahçesinde bulunan çay bahçesinde oturup istirahat etmektedir. Koza bilindiği gibi İpek böceğinin ördüğü bir tür ipliktir. İpek yapanlarda bunları alıp kaynak suya atmakta ve İpek böceği, Kelebek olamadan ölmektedir. Yolda bulunan salik, hayâl, vehim ve nefis ipliği ile örülmüş kozayı delip, Kelebek olarak özgürlüğüne kavuşması gerekir. Efendi Baba yazmış olduğum bir mail-de daha ne kadar bu Koza’ya gelip gideceğiz bakalım dediğimde, karşılık olarak; “Nefsi emmare kozunu bu hayal sahasında oynasın, biz kendi irfâniyet işimize bakalım” demişti.

 Bu âyet ile ilgili son paragraftaki yazılanlardan bir gün önce ma’nâda gördüğüm zuhuratta; 

 Dergâh gibi bir mekânda cam bir vitrin içine konmuş yeşil 3 adet “Tarîkâtı Uşakiye” ait nefti yeşil atlas ipekten kiyafetleri görüyorum. Daha sonra içeride Efendi Babam ve Fakîr dururken karşılıklı dışarıdan hiçbir dâhil olmadan kıyafetler ve tac-ı şerifler üzerlerinde giyinilmiş bir şekilde beliriyorlar.  Ben yine bu sahneyi kapı dışından izliyorum. Üçüncü kıyafeti ve tacı gençten bir erkek giyinmiş şaşkın (heyeman) bir hâlde, ahşap helezonik merdivenlerden trabzanları tutarak yukarı doğru çıkıyor. Aslında bu zuhuratta birçok açık ma’nâlar vardır. İncelediğimiz (44/53) âyeti ile de bağlantılıdır.

 Bunun bir yönü ile âlakalı durumu zuhuratı gördüğüm akşam işten dönerken, Efendi Babamın eski sohbet kayıtlarından Fusûs’ül Hikem Halid Fassı’nı dinliyordum. Efendi Babam size Nusret Babam ile alakalı bir hatıramı anlatayım dedi. Bir Kandil’de işlerimizden dolayı Nusret Babamı ziyarete gidememiştik. İşimiz müsait olunca birkaç gün sonra Kandil münasebetiyle ziyaretine gittik. Nusret Babam size bir zuhuratımı anlatayım dedi. Tac-ı şerif gördüm ve bu Tac-ı Şerifi kendi kendime giyindim dedi. Efendi Babam daha sonra sohbet kayıtlarında bu “Allahussamed” gani yani kimseye ihiyacı olmamak “Samediyet” hükmüdür dedi. Bu anlatılanlardan “Efendi Babam ve Fakir” zuhuratta bu hâl ile ma’nâlanmıştı. Burada dikkat çeken diğer bir husus 3 kiyafettir. Bu “Ferdi Selase” üçlü ferdiyet ve aslı Ferdiyet’e işarettir. (Görülen 3. kişinin ismi ile yolumuzu ileriye taşıyacak olan erlerdir.) Bundan yaklaşık 8-9 sene önce fakire “Senin kimseye ihtiyacın olmaz, Sana ihtiyacı olanlar” olur hâli ma’nâlanmış olarak düşünülebilir. Bu konu hakkında yazılmış bir yazıyı faydalı olur düşüncesiyle buraya alıyorum.

 Sizden Sonra Kiminle Devâm Edeyim[47]“İz- -T-B-” Efendi Babamın bürosuna ikinci ziyârette gittiğimde, yekten biraz da edepsizce, belki yaşından ötürü, Efendim sizden sonra kiminle devâm edeyim diye sormuştum.

 Efendi Babam bu deli gene ne diyor der gibi, biraz durduktan sonra, biz öldük mü? Senin kimseye ihtiyâcın olmaz sana ihtiyâcı olanlar olur demişti.

 Açıkçası bu soruları niye böyle bir insâna sordum, densizlik ettim diye epey üzüldüm. Hakîkatte bu iş, Efendi Babam-ın hakîkatinden geliyor. Ama benim nefsimden çıktığı için suç, onun da kaynağı Hakîkat-i Muhammedi kaynaklı olduğu için herhangi bir sorumluluğu yok. Zaten benim de hayâl ve vehim yönüm o zamanlar üzerimde fazla olduğu için gelen hakîkatleri değiştirerek dalgalı yansıtıyorlardı. “Anladıysan ebsem ol” diye Nusret Babam rahmetullâhi aleyh boşuna söylememiş.

 İşte burada eksik kimlik sorusu gelmiş… Bu da 5. Hazret mertebesi ve (ا) Elif’in bâtın noktası ile oluşan kimlik…

 İşte efendi Babam bu Tevhid-i Zât hakîkati olan Marifet/bekābillâh hakikatin’in sûresi olan (الإخلاص) “El-İhlâs” hakîkatini çalışır ve benim gibi ma’nâsal (أَحَد) “Tek”liği bünyende bulup Vitr’iyyeti idrâk ettikten sonra, âlemde bulunan Hakikat-i Muhammediyi de fikren ve zevken bünyende idrâk edersen,[48] “Ferd’iyyet” denilen 28. merte-be yi idrâken ve fikren anlamış olursun. 

 Yatsı namazı vakti; Efendimiz “Rabb-inin adıyla oku” hakîkatini Yatsı namazı ile Elif 12 bâtini, 1 zâhiri noktadan oluşur…

 (27+12)= (39) Bu Esmâ tecellisidir. (97) Kadir gecesi denilen (96) (سورة العلق) “Alak Sûresi”nin ilk 5 âyetinin inmesi ile ilk bölümünü yaşamıştır. (ا) Elif 12 zâhiri, bir bâtini noktadan oluşur…

 Gece kılınan (وتر) “Vitr” Teklik namazı ile (39+1)= 40 bakın bu ifâde edilebilmek için bu eşitlik verilmektedir… Aslında oluşan “39-1” dir. Buda 13 tür… 1 kaynak sayıdır. 1 başa alındındın mı? (مِراج) Mirâc ile oluşan (أَحمَد) Ahmed (53) oluşumu, 139 yani Muhammed olur… Muhammed isminin ikinci (م) Mimi olan Hazreti Muhammed mertebesi oluşur. Tek sayılar üç ile başlar… Bu oluşum ile Âlem bazında Ef’âl tecellisi oluşmuş. 40 rek’at namaz tamam olmuş… Ve (97) Kadir gecesi ve (سَلَم) “Selâm” ve (وتر) “Vitr” de ki (أَحَد) “Tek” Allahu Ekber, (اللهُ أَحَد) “Allahu Ahad” ile karşılığı olmayan Tekbir ifâde edilmiş olur. 

 Bunun sabahı Kâdir devamı arefe ve bayram yani Ramazan bayramıdır. Efendi Babam Biz öldük mü? Derken biz öldük, Hakk ile Bâki olduk, hakîkatini ifâde etmiştir. Sen de ölürsen, Fenâfillâh ve Bekâbillâh hakîkatlerine ulaşırsın. Fâtiha hakîkati ve Rabb-i Hass hakîkati sende açılır demek istemiş. Burada ehline mâlûm olan başka hakîkatler vardır. 

 5. Kimlik; Sizden sonra “Kim”lik sizin sonranız yani 5. Hazret mertebesi ile bünyenizde bulunan (هُ) “Hu” dur. Ve bunun Vahidiyyete - Ulûhiyyete dönük olan yönü Hüve’dir.

 6. Kimlik; Biz öldük mü? Benden sonra kimseye ihtiyacın olmaz… 3. Mertebe olan, Nefsi Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik seyirleri olan Mi’râc’ın uruc bölümünü tamamlayıp, bu üç seyir ile “Nefsini bilen rabb-ini bilir”, Mûcidine karşı tam bir fakr ve ihtiyâç içinde olursan, ölmeden önce ölürsen. Bundan sonra oluşacak tecelli ile Rabb-i Hass’ın Cenâb-ı Hakk tarafından verilir. Gerçek kimliğin olan Özel esmân sana verilir. 

 Ve bâtının da bulunan kimlikler senden yardım almaya gelirler, diye Efendi Babam tarafından anlatılmak istenmiştir.

 Şimdi yeri gelmişken daha önceden yazmış olduğum, Hâlit dede yazısı[49], bu hakîkatler ile son günlerde mail ile oluşan karşılıklı bir yazışmayı buraya almam okuyanlar için faydalı olur düşüncesindeyim.[50]

----------------

 كَذَلِكَ وَزَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ {الدخان/54}

 (44/54) “Kezâlike ve zevvecnâhum bihûrin ‘în(in)”

(44/54) İşte böyle. Ayrıca onları iri siyah gözlü hurilerle evlendirmişizdir. 

-----------------

 Cennet-i kazanmış olan rical-erkeklerin Kendileri akl-ı küll’ü temsil ettiklerinden, kendilerinde bulunan ilâh-i rahmani hakikatlerin karşılığı nefsi küll tarafından kendilerine amelleri karşılığında çok lâtif varlıklar olarak takdim edileceklerdir, bu haller ise kendilerinden kendilerine olacaktır yani içlerindeki lâtif kimlikleri Âdem Babamızdan Havva validemizin çıkıp kendisine eş olduğu gibi cennet ehlinde de bu haller zuhur edecektir. Bunların ismine genel ma’nâ da “hûrin în.” Denmektedir.[51] “ İz- -T-B- ” Bunlar dünyadan cennete gidenler değil, cennette meydana gelen “huriler” suretinde tecelli-i “sıfat” ve “zatın” “nefs-i kül” yönlü görüntüleridir. 

 En büyük nimet ve ünsiyet eşlerin birbirleriyle muhabbet halinde buluşmaları, oluşmalarıdır. 

 İnsan her şeyden zevk ve muhabbet alabilir. Fakat kendi cinsiyle olan münasebetleri hiçbir şeyle kıyas edilemez. En üst birliktelik budur.

 İşte bu sebeple, insanın amel-i saliha, muhabbet ve irfaniyeti ile meydana getirdiği silüetlerin en üstün olanı kemallisi kendisi ile ünsiyet edebilecek şekil ve surette olmasıdır. 

 Bunlara da cennette ( حُورِى) “huri” ismi verilmektedir. Meyvelerden, gölgelerden, kebaplardan çok daha değerlidirler.

 “Hu”; bilindiği gibi, (hüviyet) “O “ demektir.

 “R”; Rahmaniyet, “İ” ; insan demektir.

 Hal böyle olunca, “Huri”; kendisinin meydana gelmesine sebep olanın hüviyetine “Hu”ya (O)na bağlı olarak, Rahmaniyet mertebesi itibariyle insan suretinde oluşan (hanım benzeri) “tecelli-i nefs-i kül”ün kemali demek olur ki cennetin lezzetleri bakımından çok üstün olanları bunlardır.[52] “ İz- -T-B- ” 

 "Mümin, cennette hûr-i ıyn ile evlenir. Bunun hakikati şudur: Ârif, nefsini tezkiye edip kalbini saf kılınca, onun basireti açılır. O artık her şeyde Hakk'ın cemâl ve kemâlini görür. İşte bu müşahede, onun için 'hûr-i ıyn' ile evlenmektir. O huriler, 'Lâ mevcûde illâ Hû' (O'ndan başka varlık yoktur) hakikatini gören basiret gözleridir."[53] 

 "Hûr-i ıyn" → "Kemâl Mertebesindeki Nefsin Saf Latifeleri"

 "Hûr" (hûriyet), "hürriyet/hür olma" kökünden gelir; bu, nefsin mâsivâ (Allah'tan gayrı) esaretinden kurtulmuş halini sembolize eder. "În" (göz), "ayna/basiret" anlamındadır.

 Muhyiddin İbn-i Arabî hazretleri, hûr-i ıyn’i, ârifin nefsinin tezkiye edilmiş, Hak'tan başkasını görmeyen latifeleri olarak yorumlar. 

-----------------

 يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ آمِنِينَ {الدخان/55}

 (44/55) “Yed’ûne fîhâ bikulli fâkihetin âminîn(e)”

(44/55) Orada güven içinde her türlü meyveyi isterler.

-----------------

 Âyet-i kerime sayısal değeri (44+55= 99) dur. 

 Ölüm sonrası halk tarafından yapılan yedisi, kırkı, elli ikisi gibi uygulamalar olmaktadır, (7 + 40 +52 = 99) etmektedir. Bu demektir ki o kişinin 52. gününde 99 esmâ-i ilâhîyyenin hükmü o bedenin hükmünden çıkmış olmaktadır. 

 Yedinci günde sıfatı subûtiyye denilen zâti hükümler tamamen kişinin üzerinden çıkmaktadır.

 Kırkıncı günde esmâ-i ilâhîyyedeki isimlerden kırk tânesi ve elli ikinci günde kalan esmâ-i ilâhîyye madde bedenden çıkmaktadırlar. 

 “Âdem’e bütün isimleri öğretti” sözü bir yön ile günümüzde bilimsel çalışmalar neticesinde her birerlerimizin biyolojik yapılarındaki DNA yapıları olarak açıklanmıştır. Vücudumuzdaki her DNA yapısı bir esmâ-i ilâhîyyenin özelliklerini taşımaktadır. Kişilerin bu şekilde ağırlığı hangi esmâ üzerine ise bu faaliyete geçmekte diğerleri ise bâtınında kalmaktadır çünkü çalıştırılması için saha bulunamıyor. Ve işte irfâniyet burada devreye giriyor, irfâniyet Âyet-i Kerîme’lerin gerçek yönleriyle kişinin beynine inmesini sağlayarak kişinin fizîki istikametini de onların yönüne çevirmektedir. Burada isti’dâd kabiliyet ile ortaya çıkmaktadır. Kişinin isti’dâdı var kabiliyeti yok ise o isti’dâd bâtında kalmaktadır ki bu da insan için çalışmanın gerekliliğine bir göstergedir. 

Herbirerlerimize Cenâb-ı Hakk (c.c) yeteceği kadar her esmâsından vermiştir ancak bizlerin şartlanmaları, yaşayış gerekleri bizleri başka bir taraflara itmiş ve gerekli olan esmâ-i ilâhîyyeleri faaliyete geçiremediğimizden dolayı zararlı olmaktayız. 

Cenâb-ı Hakk (c.c) kitapları ve resûlleri aracılığı ile bizlere emr-i teklifiler sunmuştur ve bunları uygularsanız şunlar olacaktır şeklinde çerçevesini bizlere bildirmiştir. Bundan sonrası artık bizim çalışmalarımıza kalmıştır. 

Bizler bunları yapmaz isek isti’dâdımız bâtında kalarak ziyan olmaktadır bu nedenle netice olarak sürekli çalışmak gereklidir.[54] “ İz- -T-B- ” Âyet-i kerimenin sayısal değeri göz önünde bulundurulsa 99 du. Buda esmâ-i ilâhiyye sayısal değeridir. Meyve ise esmâ-i ilahiyyenin ma’nâ meyvalarıdır. Esmâ-i ilahiyye meyvlarından hangisini isterlerse onun ilmi ma’nâsını alırlar. Çünkü onlar esmâ-i ilahiyyenin hakikatine vakıf olmuşlardır. (M.D.)

-----------------

 لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولَى وَوَقَاهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ {الدخان/56}

 (44/56) “Lâ yezûkûne fîhâ-lmevte illâ-lmevtete-l-ûlâ ve vekâhum ‘azâbe-lcahîm(i)”

(44/56) Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından korumuştur.

-----------------

 (Men mate, fekad kamed kıyametühü) “H. Ş.”

 (Kim öldü ise kıyameti kopmuştur.) 

 (Men kâne el ilmü hayyen lem yemüd ebeden.) “H. K.) 

 (Kim ki, ilim “ilmi ilâh-î” ile diridir ebeden ölmez.)

********* 

 Rasûlullâh salla’lâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

 Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den rivâyete göre. 

 Kıyâmet günü (ehli Cennet, Cennet’e, Cehennemlikler de Cehennem’e ayrıldıktan sonra) “ölüm” aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde getirilecek. Bir dellâl: Ey Cennet halkı, diye bağıracak! Cennet’tekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve (bulundukları yerden çıkarak) bakacaklar. Şimdi dellâl: Bunu bilirmisiniz? Diye sorar. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: Evet biliriz, bu ölümdür, derler. Sonra dellâl: Ey Cehennem halkı, diye yüksek sesle seslenir! Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırırlar. Ve (bulundukları berzahtan çıkıp korku içinde) bakarlar. Dellâl: Bunu biliyormusunuz, diye sorar. Onlarda hepsi, onu görerek: Evet biliriz bu ölümdür derler. Bundan sonra koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanır. Bundan sonra dellâl: “Ey Cennet halkı! Cennet’te ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm, yoktur. (Cehennem halkına da) Ey cehennem’likler sizde karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!” diyecek. Bundan sonra münâdî (Bu gaflettekiler ehl-i dünyadır.) Âyetini okur. (19/39)[55]

----------- 

 Görüldüğü gibi Hadîs-i şerif bu hususa çok büyük bir açıklık getirmekte’dir. Yukarıda bahsedilen hallerin hakikatini bizlere bildirmektedir. Peygamberimiz (ölüm aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde) getirilecek. Diye buyuyarak, ölümü hayvânlık mertebesinden “nefs-i levvâme” sûretinde tasvir etmiştir. O halde ölüm denen mahlûk “nefs-i emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Gerçek insân üzerinde geçerli değildir. Fiziki olan ölüm bir yok oluş değil bir (zâika-tadıştır,) tadış, ise aynı hayattır. “Ölen (hayvân) imiş âşıklar ölmez” diyen Yunus emre ne kadar güzel söylemiş. O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir. İşte böylece ikinci sefer olan “uruc” aslına yükselme başlamış, daha bu günden ebedi hayat namzeti olmuş olacaktır.[56] 

 “ İz- -T-B- ” 

-----------------

 فَضْلًا مِّن رَّبِّكَ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {الدخان/57}

 (44/57) “Fadlen min rabbik(e) zâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)”

 (44/57) Bunlar, Rabbinden bir lütuf olarak verilmiştir. İşte bu büyük başarıdır.

-----------------

 Âyet-i kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Burada Efendimiz (s.a.v.) ismi tahsis edilip anılmamıştır. Senin rabbin ile Efendimiz şahsında Uluhiyet-Allah (c.c.) ifade edilmektedir. O zaman bunu aktaran Ahadiyet mertebesi olmaktadır.

 Bunun okuyan kim ise o zaman bu onun “rabbike” rabbi hası olmaktadır. Onun yukarıdaki âyetlerde anlatılanlar rabbinden gelen bir lütuftur ve fazldır. (M.D.) Neml sûresi (27/40) âyette “Heze min fadli rabbihi” ifadesi geçmektedir. 

 Bu benim rabbımın fazli keremindendir. Lütfu ihsânıdır. dedi. Başımıza ne türlü bir hadise gelirse gelsin, ister nefsimize uygun gelsin, isterse tabiatımıza uygun gelmesin, her halükârda bu Âyet-i söylemek bizler için çok büyük lütuf olacaktır. heze min fadli Rabbî diyor. Başımız ağrısa daha fazlası ağrıyabilir diye şükür babında ya rabbi, heze min fadli Rabbî bu Âyet-i okuyabiliriz. “İz- -T-B-”

-----------------

 فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ {الدخان/58}

 (44/58) “Fe-innemâ yessernâhu bilisânike le’allehum yetezekkerûn(e)”

(43/58) Artık şüphe yok ki, biz onu (Kûr’ân-ı) senin “zât mertebesi” lisanınla (senin dilinde indirip) kolaylaştırdık. Umulur ki: Onlar tezekkür ederler, anlar ve öğüt alırlar. 

-----------------

 Âyet-i Kerime vahiy ve Zât mertesi âyetlerindendir.

-----------------

 Eğer âyet-i kerimeleri yavaş yavaş ve idrak ederek okursak içlerinde bulunan derinliklerine doğru nüfuz etmemiz daha çok mümkün olabilecektir. 

 Kûr’ân zâttır ve zât mertebesinin zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizde vahy ile zuhura çıkmış, o da ümmetine nefh etmiştir ki kıyamete kadar, hatta kıyamet öte-si ahirete ve ordan ebediyete kadar hükmü geçerli olacaktır.

 Bu günden, bu gerçekleri idrak etmeye çalışmamız bizlere çoook şeyler kazandıracaktır.[57]

-----------------

 فَارْتَقِبْ إِنَّهُم مُّرْتَقِبُونَ {الدخان/59}

 (44/59) “Fertakib innehum murtakibûn(e)”

 (43/59) Artık sen onların başlarına gelecekleri bekle: 

Çünkü onlar da bekleyip durmaktadırlar.

-----------------

 Yine bu âyeti kerimeyi her kim okuyorsa nefsi emmare sahiplerinin hayal ve vehim ile sürdürdükleri bu hal son bulacaktır. Nefsin aleti olan beden ellerinden alınaca ve başlarına geleceği bilecek ve nefisleri azabı tadacaktır. Onlar bekliyorlar sende biraz bekle “seyrancısın olanları seyret” denilmektedir. (M.D.)

 "Mümin 'terakkub' eder; bu, Hakk'ın vaadine imanın gereğidir. Kâfir 'irtikâb' eder; bu, hevâsına tapınmanın sonucudur. Her bekleyen, beklediğine kavuşur."[58]

 "Sâlik, nefsinin bâtınında 'müşrik' ve 'mü'min' unsurların mücadelesini seyreder. 'Fenterakkib' emri, ona 'Hakk'ın mümin nefsi nasıl zafere ulaştıracağını bekle' demektir. 'İnnehum murtekibûn' ise, müşrik nefsin hâlâ kendi hezimetini beklediğini hatırlatır."[59] 

 "Hakikat ehli, 'fenterakkib' emrini duyar ve nefsinin Hakk'tan gayrı her şeyden arınışını seyreder. 'Murtekibûn' olan nefsin bâtıl bekleyişini ise tevhid ile yok eder."[60]

 -----------------

 Böylelikle DUHÂN sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, beratı – beratını idrak edenlerden olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 12-12-2025

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253- 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254- 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255- 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256- 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257- 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258- 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259- 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

## 142-141-143-144-145-146- 

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (259+146=405) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 - Sayfa 272… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 14-Ramazan ve oruç – Murat Derûni - Tasavvuf Serisi 198 - Sayfa 175… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 238… ↑

- “El- Beyt-ül Mamur” Kabe’nin hizasındaki semada meleklerin tavaf ettiği bir makamdır ki onu her giin yetmiş bin melek ziyaret eder, Orada namaz kılarlar ve bir kere gelen melek bir daha oraya dönmez. “Hasarı BASRİ ÇANTAY” “Celâleyn Medarik” Bu hususta daha başka rivayetler de vardır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Mübarek Geceler – Tasavvuf Serisi 06 - Sayfa 29… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- https://tr.wikipedia.org/wiki/Duman ↑

- İnternetten alınan bilgi. ↑

- Aliyenur KANTAR

Sosyal Hizmet Uzmanı

KAYNAKÇA

Çınar, N., ve Dede, C. (2016). Çevresel Sigara Dumanı ve Çocuk Sağlığı. Düzce Tıp Fakültesi Dergisi, 18(2), 69-72. 

https://yedam.org.tr/aileler-icin-yazilar/gozle-gorulmeyen-tehlike-ucuncu-el-sigara-dumani ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 56 - Sayfa 56… ↑

- Elmalılı Hamdi Tefsiri… ↑

- Bu Allah (c.c.) resülleri değil, Resülün (s.a.v.) resülleri olan yani risalet mertebesinden haber veren irfan ehlidir. ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Muhtelif - Sohbet arası sohbetler– Tasavvuf Serisi 159-27– ↑

- (NECDET DİVANI) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ'dan gezinti - MEKKE MEDİNE ( 6.8.1987 ) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 13 ve hakikat-i ilâhiyye – Tasavvuf Serisi 13 - Sayfa 113… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 146… ↑

- (el-Külliyyât, s. 40-41; krş. Lisânü’l-ʿArab, “crm” md.). ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 157… ↑

- 27/40 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 166… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 120… ↑

- 29/57 ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (1) Hz. Âdem a.s. – Tasavvuf Serisi 15 – Sayfa 18 özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 280… ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât'ı Mekkiye (Cilt 4, s. 98) ↑

- Füsûs'ül Hikem (Nûh Hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye’de (Cilt 3, s. 290) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Füsûs'ül Hikem (Nûh Hikmeti) ↑

- Fütûhât’ı Mekkiye (Cilt 4, s. 123) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 305) ↑

- Fütûhât’ı Mekkiye (Cilt 4, s. 132) ↑

- Füsûs’ül Hikem (Nûh Hikmeti)  ↑

- Muhyidin İbn-i Arabi hz.. ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Füsûs’ül Hikem (Şuayb Hikmeti) ↑

- Füsûsü'l-Hikem (İbrahim Hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 155)  ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba- Murat Derûni– Tasavvuf Serisi 131 - Sayfa 198… ↑

- 126-14-1- Bendeki Terzi Babam Sayfa 168-170 ↑

- Bu hakîkat sadece âlem bazında Rasûlullah Efendimize aittir. Bunu âlemde görüyorum ve bana ait derse, bu ortaklık yani şirk ve suçtur. Kişinin birimsel varlığında idrâken ve fikren bu hakîkatin anlaşılması olur. ↑

- Bu yazı 126-14-1- Bendeki Terzi Babam Sayfa 170 dedir. Dileyenler oradan okuyabilir. Görüldüğü gibi bağlantılar nasıl birbirini takip etmektedir. Hakiki bir seyir olduğu ve zincirleme bağlantıların birbirini takip ettiği nasıl anlaşılmaktadır. ↑

- ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 52-Kur'ân-ı kerîm'de yolculuk. TUR Suresi – Tasavvuf Serisi 118 - Sayfa 83… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 - Sayfa 84, özet olarak… ↑

- Fütûhât’ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 178)  ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Ölüm-hakkında– Tasavvuf Serisi 64 - Sayfa 51… ↑

- (Sahih-i buhari tercümesi cilt 11 s. 133) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Ölüm-hakkında– Tasavvuf Serisi 64 - Sayfa 52… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 300… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 88) ↑

- Füsûs'ül Hikem (Muhammed Hikmeti)  ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi hz. ↑
