# Câsiye Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/casiye-suresi
**Sayfa:** 87

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (259-45-Câsiye Sûresi) Abdürrezzak tek “Muhtefi” NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (259-45) GÖNLDEN ESİNTİLER:

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vil ve Tefekkürü (259-45-Câsiye Sûresi) Yazan ve Düzenleyen Abdürrezzak tek “Muhtefi” NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (259-45) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No-5- Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler.................................................................(4) ÖN Söz.....................................................................(5)

Câsiye Sûresi.............................................................(8)

Âyet yorumları..........................................................(10) 

Âyet 1-2..................................................................(10) 

Âyet 3-4..................................................................(17) 

Âyet 5-6..................................................................(23) 

Âyet 7-8..................................................................(30) 

Âyet 9-10................................................................(31) 

Âyet 11-12...............................................................(34) 

Âyet 13-14...............................................................(38) 

Âyet 15-16...............................................................(41) 

Âyet 17-18...............................................................(45) 

Âyet 19-20-.............................................................(49) 

Âyet 21-22...............................................................(53) Âyet 23-24...............................................................(60) Âyet 25-26...............................................................(65) Âyet 27-28...............................................................(69) Âyet 29-30...............................................................(70) 

Âyet 31-32...............................................................(72) 

Âyet 33-34...............................................................(74) 

Âyet 35-36...............................................................(76) 

Âyet 37...................................................................(78) 

Terzi Baba kitapları sıra listesi.....................................(82)

# ÖN SÖZ

Hamdü senâ, bütün kâinatı kudret ve hikmetiyle idare eden, rahmet ve inayetiyle her şeyi kuşatan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya mahsustur. Salât ve selâm, rahmeten li’l-âlemîn olarak gönderilen Habîb-i Kibriyâ, Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e; Ehl-i Beytine, ashâbına ve kıyamete dek onların izinden yürüyen bütün müminlerin üzerine olsun.

Bu kitap, Terzi Babanın “Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk” serisinin bir parçası olan 45 Câsiye Sûresi’nin işârî tefsiridir. Câsiye sûresi, insanı vahyin ışığında tefekküre, Allah’ın birliğini idrake ve âhiretin hakikatine inanmaya davet eden bir Mekkî sûredir. Sûre boyunca, yaratılışın düzeninde tecellî eden ilâhî kudretin delilleriyle, vahyin hak olduğu ve Allah’ın her işte galip ve hikmet sahibi bulunduğu vurgulanır. Bu deliller karşısında inkâr edenlerin tutumu ise, kalplerinin kibir ve gafletle mühürlenmiş olmasının bir sonucudur.

Sûrede özellikle ilâhî mesajın sürekliliği ve peygamberlerin tebliğ görevinin hikmeti hatırlatılır. Allah’ın hem kâinatta hem insanda zuhur eden ayetleri, insanı hakikate ulaştırmak içindir. Ancak zalimler dünyaya aldanarak vahyin sesine kulak vermezler; müminler ise basîret ve imanla bu çağrıyı işitir, Rablerinin rahmetine sığınırlar. Böylece Kur’an-ı Kerim hem bir basîret hem de rahmet vesilesi olarak tanımlanır.

Buna mukâbil âhireti inkâr edenlerin zayıf zanlarına ve dünyevî gururlarına dikkat çekilir. Nefsinin arzusunu ilah edinen insan, Hakk’ın kudretini unutur. Oysa bütün ameller kayda geçmiştir; iman edenler rahmete, inkâr edenler ise kendi gafletlerinin ateşine yönelirler. Sûre, “Hamd, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” hitabıyla son bularak insanı kulluğun özü olan hamd ve teslimiyete çağırır.

Terzi Baba, bugüne kadar elliden fazla sûrenin işârî tefsîrini kaleme almış ve bu alanda eşsiz bir hazîne bırakmıştır. Onun bu zengin mirasının tamamlanmasını isteyen gönül dostlarının arzuları üzerine, kalan sûrelerin tefsîri için yeni bir çalışma başlatılmış; bazı sûrelerin yorumlanması da mânevî evlâtlarına emanet edilmiştir. Bendenizden de bu hizmete katılmam istenince, memnuniyetle kabul ettim ve bunu bir bahtiyarlık vesilesi bildim

Bu eserin kaleme alınışında dirayet ve rivayet tefsirlerinden faydalanılmış olmakla birlikte, yorumlar daha çok tasavvufî tefsirler dikkate alınarak geliştirilmiştir. Bu bağlamda başta Sülemî’nin Hakâiku’t-Tefsîr’i olmak üzere, Tüsterî, İmam Kuşeyrî, İbn Berrecân, İbnü’l-Arabî, Rûzbihân Baklî, Necmüddin-i Dâye, Nimetullah Nahcuvânî ve İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirlerinden istifade edilmiştir. Ayrıca ilgili âyetlere dair Terzi Baba’nın muhtelif eserlerindeki yorumları da önemli bir kaynak olarak değerlendirilmiştir.

Bilindiği üzere, ilk sûfîlerle birlikte Kur’ân’ın keşf, ilham, mânevî tecrübe ve gönle doğan işaretler çerçevesinde yorumlanması, tasavvufî tefsirlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Mutasavvıflara göre Kur’ân’daki kelime, lafız ve cümlelerin ilk bakışta akla gelen zâhirî anlamlarının yanı sıra, sûfînin mârifetteki derecesine göre halka halka genişleyen bâtınî mânâları da vardır. Bu mânâlara ulaşmak, sadece bilgi birikimi ve tefekkür kabiliyetiyle değil; aynı zamanda arınmış bir kalp, temizlenmiş bir nefis ve yüksek ahlâkî olgunlukla mümkündür.

Şüphesiz bu tefsir biçimi, iç mânâyı zâhirle birlikte dikkate aldığı için zâhiri tamamen yok sayan bâtınî tefsirden ayrılmaktadır. Nitekim sûfîler, bu hassasiyetlerini “zâhire aykırı düşen her bâtın bâtıldır” sözüyle dile getirmişlerdir. Biz de aynı hassasiyeti gözettik ve daha ziyade muhakkiklerin eserlerine dayanarak yaptığımız yorumlarda âyetlerin zâhirî anlamıyla çelişmemeye özen gösterdik. Çünkü işârî yorum, “indî tahayyüller” ve “şâirane söylemler”den uzak durarak, hak ve hakikatin derinliğini ve zenginliğini ortaya koyan bir yöntemdir.

Öte yandan günümüz meal ve tefsirlerinde geçen “yaratma, yaratılış” kelimeleri bu çalışmada “halk etme, var etme, tecelli ve zuhura getirme” anlamında mecazen kullanıl-mıştır. Zira “yaratma” zahiren daha çok “yoktan meydana getirmeyi” ifade eder. Her ne kadar bu anlayış şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerliyse de hakikat ve mârifet mertebelerinde hükümsüzdür. Çünkü varlığın her şeyi kuşatmış olduğu dikkate alındığında mutlak manada bir yokluktan bahsedilemez; dolayısıyla mahlûkatın varlığı, yokluktan değil Hakk’ın ezelî ilmindeki sâbit hakikatlerin zuhur ve vücuda gelmesiyle gerçekleşir. Ayrıca tevhidin hakikati bakımından “yaratan ve yaratılan” şeklinde iki ayrı varlık düşüncesi de ikiliğe sebep olacaktır ki bu da ârifler nezdinde şirktir.

Muhterem okuyucum, bu kitâbın yazılışında, tertibinde, basımında ve bütün safhalarında emeği geçenleri saygıyla yâd etmenizi, geçmişlerine de hayır duâda bulunmanızı niyâz ederim.

Yâ Rabbi! Bu kitaptan hâsıl olacak mânevî feyzi, başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mübârek rûhuna; âlinin, ashâbının, bütün peygamberler ve ehlullâhın rûhlarına; bilhassa Terzi Babamızın, Nusret Babamızın, Hazmi Babamızın ve Mustafa Sâfî Babamızın rûhlarına ve tüm geçmişlerimizin rûhlarına hediye ettim, haberdar edip kabul eyle.

Muhterem okuyucum, bu kitâbı okumaya başlarken nefsin hevâsından, zan ve hayâlden, gafletten sıyrılmaya gayret ederek; saf bir gönülle ve Besmele ile başlamanızı tavsiye ederim. Zira akıl ve kalp, vehim ve hayalin tesiri altındayken, bu ve benzeri eserlerden hakiki mânâda istifade etmek mümkün olmayacaktır.

Gayret bizden, muvaffakiyet Hak’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Abdurrezzak Tek

11/11/2025, BURSA

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Câsiye Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in (45)’inci sûresidir. Âyet sayısı (37)’dir. Adını, yirmi sekizinci âyette geçen ve “diz çökmüş” veya “bir araya gelmiş” anlamlarına gelen câsiye kelimesinden alır. Ayrıca on sekizinci âyetteki şerîat ve yirmi dördüncü âyetteki dehr kelimelerinden dolayı bu sûreye Şerîat sûresi ve Dehr sûresi de denilmiştir.

Kaynaklarda sûrenin nüzûl sebebine dair belirli bir olaydan söz edilmemektedir. Ancak diğer Mekkî sûrelerde olduğu gibi bu sûrede de iman, tevhid ve âhiret inancı temel konular olarak ele alınmış; özellikle yeniden diriliş meselesi üzerinde önemle durulmuştur.

Sûre, birbiriyle anlamca bağlantılı üç ana bölümden oluşmaktadır: 

Birinci bölümde (1–11. âyetler) vahyin yüceliğine ve ona inanmanın zorunluluğuna dikkat çekilir. Çünkü Kur’an, mutlak galip ve her işi hikmetle düzenleyen Allah tarafından indirilmiştir. Yaratılışın düzeni, ölüm ve dirilişin döngüsü, gökten inen yağmurla ölü toprağın dirilmesi gibi olaylar, Allah’ın kudretine ve vahyin doğruluğuna apaçık deliller sunar. Bu delillerden ibret alanlar için iman etmek zor değildir. Ancak kâfirler, kibirleri ve günaha meyilleri yüzünden bu gerçeğe yönelmezler; âyetleri küçümser, onlarla alay ederler. Bölüm, inkârcıların dünyada ve âhirette karşılaşacakları maddî ve mânevî azap tehdidiyle son bulur.

İkinci bölümde (12–21. âyetler) ilâhî vahyin hakikatini ispat eden aklî ve naklî deliller sıralanır. Göklerde, yerde ve denizlerdeki kudret tecellîlerine dikkat çekilerek her şeyin ilâhî irade ve ölçüyle düzenlendiği bildirilir. Ardından İsrâiloğulları’na verilen kitap, nübüvvet ve hikmet nimetleri hatırlatılarak, Allah’ın peygamber göndermesinin tabiî ve hikmetli bir ilâhî sünnet olduğu vurgulanır. Bu bölümde zalimlerin birbirine destek oldukları, fakat hiçbir güçlerinin peygamberi görevinden alıkoyamayacağı; çünkü Allah’ın müminlerin dostu ve yardımcısı olduğu belirtilir. Bölüm, Kur’an’ın basîret ve rahmet vesilesi olduğunu, inananlarla inkârcıların asla eşit olamayacağını bildiren âyetle tamamlanır.

Üçüncü bölüm (22–37. âyetler) âhirete inanmayanların düşünce tarzını ve bu zihniyetin iç çelişkilerini gözler önüne serer. Nefsânî arzularını putlaştıran bu kişiler, “Hayat sadece bu dünyadan ibarettir, bizi ancak zamanın akışı helâk eder” derler. Yeniden dirilişi inkâr eden bu anlayış, “Madem öldükten sonra dirilme varmış, öyleyse haydi bize atalarımızı diriltip getirin” gibi istihzalı sözlerle ifade edilir. “Âhiret hakkında kesin bilgimiz yok, olsa olsa bir tahmin olabilir” diyerek zan ve vehim üzerine hüküm verirler. Oysa Allah’ın sözü haktır ve kıyamet mutlaka gerçekleşecektir.

O gün insanların bütün amelleri birer birer ortaya konacak; herkes, dünyada kazandığının karşılığını görecektir. İman edip salih amel işleyenler, ilâhî rahmet ve büyük mükâfatla ödüllendirilirken; kibir ve inatları sebebiyle âyetleri alaya alan, dünya hayatının aldatıcılığına kapılan kimseler cehenneme atılacaklardır. Onlar orada adeta unutulacak, kendilerine ne merhamet gösterilecek ne de özürleri kabul edilecektir.

Sûre, bütün âlemlerin Rabbi olan, göklerde ve yerde tek azamet (kibriyâ) sahibi bulunan Allah’a hamd ve tâzim ile sona erer. Böylece başında vahyin kaynağını, sonunda ise rubûbiyet ve ulûhiyetin yüceliğini beyan eden sûre, tevhid dairesini tamamlamış olur. (Işık, DİA, 7/161-162)

## Ebced Sayı Değerleri

Câsiye (جاثية) kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin sayı değerleri şöyledir: ج Cim (3), ا Elif (1), ث Sin (500), ي Ye (10), ة Te (400). Toplamı: 914. (9) Museviyet (14) Nûr-ı Muhammediyye’yi ifade etmektedir. Ayrıca genel toplam da yine 9+1+4: (14) Nûr-ı Muhammediyye’ye işarettir.

Sûrenin ebced sayı değerleri şöyledir:

Cüz’ü (25)’tür. 2+5: (7) Nefis mertebelerini ve “sıfât-ı subûtiyye”yi yâni Allah Teâlâ’nın (7) sıfatını ifade eder.

Nüzul sırası (65)’tir. 6+5: (11) Tevhîd-i Zât ve Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesidir. Mushaftaki sırası (45)’tir: 4+5: (9) Museviyet mertebesine işaret eder.

 Âyetlerinin sayısı (37)’dir. Rakamların toplarsak (3+7: 10) (10) İseviyet mertebesidir. 

Kelime sayısı (488): Rakamların toplamı (4+8+8: 20) Harf sayısı (2014): Rakamların toplamı (2+1+4: 7) (20+7: 27) Tekrar toplarsak (2+7: 9) (9) yine Museviyet mertebesine işaret eder. 

# ÂYET YORUMLARI

-------------------

Âyet 1

حٰمٓۜ

(45-1) Hâ-Mîm.

(45-1) Hâ Mîm

-------------------

Hurûf-ı mukattaa Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve isimleriyle telaffuz edilen harflerin ortak adıdır. Bu konunun açıklaması daha önce ilgili âyetlerde gelmişti.

Sırasıyla yedi sûrenin (Mümin, Fussilet, Şûrâ, Zuhruf, Duhân, Câsiye, Ahkâf) başında yer alan “Hâ Mîm” harflerinin anlamı hakkında çeşitli rivayet ve yorumlar vardır. Hz. Peygamber’den gelen bir rivayete göre Hâ-Mîm ilâhî isimlerden biridir: “Hâ Mîm, Allah Teâlâ’nın isimlerinden biridir. Allah Teâlâ’nın isimlerinden her bir isim de O’nun hazinelerinin anahtarlarından bir anahtardır.” (Suyutî, Câmiu’l-Ehâdis, nr. 38906) Dolayısıyla her kim ilâhî isimlerden biriyle meşgul olursa, o isimle meşguliyeti nisbetinde bir münasebet meydana gelir. Bu münasebet, kişinin o isimle olan meşguliyeti arttıkça güçlenir; güçlendikçe de kişi ile o ismin hakikatte delâlet ettiği mânâ arasında ikinci bir bağ oluşur. Bu ikinci münasebet kemâle erdiğinde ise kişi ile o ismin müsemmâsı olan Hak Teâlâ arasında daha derin bir irtibat doğar. İşte o vakit Allah, o kimseye söz konusu ismin mertebesinden tecellî eder; istîdâdı ölçüsünde gönlüne dilediği hakikatleri ikram eder. Zira hakikat bakımından Allah Teâlâ’nın bütün isimleri, ism-i a‘zamın mazharıdır.

İbn Abbâs’a göre “Elif Lâm Râ, Hâ Mîm ve Nûn” harfleri, Rahmân lafzının çeşitli sûrelere dağıtılmış harfleridir. Tüsterî de Hâ Mîm harfleriyle Cenâb-ı Hakk’ın Hayy ve Melik isimlerinin kasdedildiğini söylemiştir. Bazı sûfîler de Hâ ile esmâ-i hüsnâdan Halîm, Hamîd, Hak, Hayy, Hannân, Hakîm isimlerine; Mîm ile de Melik, Mennân ve Mecîd isimlerine işaret edilmektedir.

Hâ Mîm harflerini ilâhî isimlerin dışında yorumlayanlar da olmuştur. Örneğin Baklî’nin nazarında “Hâ” ezelî hayatın remzidir; “Mîm” ise aşk ve muhabbet pınarıdır. Allah, kimi kendisine yakınlık şerefiyle şereflendirirse, onu kendi hayat tarzıyla diriltinceye kadar hayat pınarından sular. Artık o kişiye bir daha fenâ uğramaz. Böylece o, hayatın “hâ”sından hikmet dolu ibarelerle, muhabbetin “mîm”inden ise ledünnî bilgilerin işaretleriyle konuşmaya başlar. Ancak bu incelikleri, bekâ pınarlarına ulaşanlardan başkası idrak edemez. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/292) Bir başka görüşe göre “Hâ Mîm” himâyeye işaret eder. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud Gazvesi’nde, “Parolanız ‘Hâ Mîm lâ yunsarûn’ olsun” buyurmuştur. Bu ifadenin mânâsı şudur: “Allah’ın himayesi sayesinde düşmanlar size karşı asla galip gelemesin.” (Tirmizî, Cihâd 11; Ebu Dâvud, Cihâd 78) Çünkü Allah, müminlerin dostudur; kâfirlerin ise hiçbir dostu yoktur. Böylece himaye vesilesiyle ilâhî inâyet tahakkuk eder. Zira himaye, ef‘âl haz retinden yani kulun yardımına yetişen ilâhî fiiller mertebesinden zuhûr eden bir tecellîdir.

Bu tecellinin bir göstergesi olarak “Hâ” harfiyle Hakk’ın hayatına, “Mîm” harfiyle ise muhabbetine işaret eder.
Bununla sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Dostlarıma olan hayatım ve muhabbetim hakkı için! Benim nazarımda sevgililerimle kavuşmaktan daha sevimli bir şey yoktur; aynı şekilde, dostlarımın nazarında da benimle buluşmaktan daha yüce ve daha sevgili bir şey yoktur.” (Dâye, Te’vîlât, 5/320) Yine “Hâ”, muhabbetin; “mîm”, minnetin remzidir. Bu nedenle Allah Teâlâ kullarına şöyle nida eder: Ey kendi hüneriyle değil, benim muhabbetimin ‘hâ’sı ile dost olan! Ey kendi taatiyle değil, benim minnetimin ‘mîm’i ile beni bulan! Ey benim dost edindiğim, fakat kendisi beni tanımamış olan kulum! Ey benim dilediğim, fakat kendisi beni bilmeyen kulum! Ey benim kendisi için olduğum, fakat kendisi benim için olmayan kulum! 

Bursevî ise konuyu şöyle izah eder: “‘Hâ’, ezelî olan ilk hubb’a, yani başlangıçtaki ilâhî sevgiye delâlet eder. Bu sebeple burada da ‘hâ’ harfi öne alınmıştır. ‘Mîm’ ise sonradan zuhûr edecek olan ebedî mârifete işaret eder; onun sonraya bırakılışı da bundandır. Nitekim Allah Teâlâ’nın kudsî hadiste: ‘Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim; bilinmek için mahlûkâtı yarattım’ (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2/132) buyurması bu mânâyı teyit eder. Zira bu hadîste muhabbet, mârifetten öncedir. İlâhî inâyetin kul üzerindeki seyri böyledir: önce muhabbet, ardından mârifet gelir. Ancak kuldan Hakk’a doğru olan seyrin tertibi ise bunun tersinedir; kul evvelâ mârifetullah ile tanır, sonra muhabbetullah ile sevmeye başlar.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/403-404, 19/9) Terzi Baba’ya göre Hâ-Mîm “Hakîkat-i Muhammediyye”ye işaret etmektedir: “Hâ, mîm. Bütün alemlerde geçerli olan “Hakikat-i Muhammed-i” “Hakk olan Muhammed” yaşantısının zuhurları olan İnsan-nesil ve sülâleleri yeryüzünde olduğu gibi gökyüzünde de olmaması mümkün değildir çünkü alemlerin varlık sebebidir. Kur’an-ı kerimde bu husus yedi sure ile yedi mertebeden tasdik görmüştür. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/80-81) “ İz- -T-B- ”

------------------- 

Âyet 2

تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ

(45-2) Tenzîlu-lkitâbi minallâhi-l’azîzi-lhakîm.

(45-2) Kitab’ın indirilişi, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.

-------------------

Âyet inkârcılara karşı açık bir biçimde meydan okumaktadır. Zira Kur’ân’ın Allah’tan oluşu, onun hakikat ve doğruluğuna apaçık bir delildir. Bu yönüyle Kur’ân mu‘cizdir; üstün ve galiptir, hiçbir zaman yenik düşmez. Kur’ân, sonsuz hikmetleri kendisinde toplayan bir kelâmdır. Hüküm koyma hususunda da otorite yalnız ondadır; o, kendi adına nesih hükmü verir, fakat başkaları tarafından neshedilmez.

Kur’ân, bâtıl ehlinin iddia ettiği gibi ne bir şiir ne bir kehânet ne de Hz. Peygamber’in kendi uydurmasıdır. Ona muâraza edilmesi, yani benzerinin ortaya konulması mümkün değildir. Yine inkarcıların zannettiği gibi, Kur’ân eski milletlerin uydurduğu masallardan ibaret de değildir. Öyleyse Kur’ân-ı Kerîm’in kıymeti idrak edilmeli; insanın gözü, gönlü ve bilinci Kur’ân’la dolmalı; onunla dirilmeli, onunla nurlanmalıdır.

Azîz ve Hakîm İsimlerinin Sırları Azîz ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık doksan yerde Allah’a nispet edilmiştir. Bu isim çoğu zaman Hakîm, Rahîm, Alîm, Hamîd, Kavî, Kerîm, Gafûr, Gaffâr, Vehhâb ve Züntikâm gibi isimlerle birlikte zikredilerek ilâhî kudretin ve hikmetin bütünlüğünü yansıtır. Âyetlerde ayrıca “izzet” kavramı da doğrudan Allah’a izafe edilmiştir ki bu da mutlak yüceliğin ve üstünlüğün yalnız O’na mahsus olduğunu gösterir. Bu anlam, izzetin ulûhiyyetin aslî sıfatlarından biri olduğuna işaret eder. Nitekim bazı hadislerde de Allah’ın izzeti üzerine yemin edilmesi meşrû görülmüştür.

Lugavî olarak Azîz, ‘izz/‘izzet kökünden türemiş olup “şerefli, değerli, benzersiz, güçlü ve daima galip gelen” anlamlarını taşır. Bu yönüyle “zelîl”in zıddıdır. İsim, Allah Teâlâ’nın kudret ve kuvvetinin ezelî olduğunu, mahlûkâtın sıfatları gibi değişime uğramadığını bildirir.

Esmâ-i hüsnâ şârihleri Azîz ismine dört temel mânâ yüklemişlerdir: a. Benzeri bulunmayan, b. Daima galip gelen c. Kudret sahibi olan d. İzzet bahşeden. İlk üç anlam Allah’ın zâtî ve tenzîhî sıfatlarına; dördüncü anlam ise O’nun fiilî sıfatlarına dâhildir. Bu son mânâ, aynı kökten gelen Muʿizz isminde daha açık bir şekilde görülür.

İmâm Gazzâlî, Azîz ismini üç nitelikle açıklamaktadır: Benzeri az bulunan, kendisine şiddetle ihtiyaç duyulan ve mahiyeti idrak edilmesi güç olan. Ona göre bu üç vasfı taşımayan hiçbir varlık hakikatte “azîz” diye anılamaz. Nadirliğin kemâli, “bir” olmakla tamamlanır ki bu yalnız Allah’a mahsustur. İhtiyaç duyulmanın zirvesi ise her şeyin varlık ve bekasında O’na muhtaç olmasıdır; bu da yine sadece O’na aittir.

Kullar arasında “azîz” olarak nitelendirilen kimseler, insanlara hak yolu gösteren, uhrevî saadete ulaştıran rehber şahsiyetlerdir. Bu zümrenin başında peygamberler bulunur; ardından râşid halifeler, âlimler, ârifler ve adaletle hükmeden yöneticiler gelir. Onların izzeti, sahip oldukları mânevî derece ve insanları irşad etmelerinden kaynaklanır. Bu hakikat Kur’ân’da “Ve lillâhi-l’izzetu ve lirasûlihi ve lilmu’minîn” “İzzet, Allah’a, Resûlüne ve müminlere aittir.” (Münâfikûn, 63/8) âyetiyle açıkça ifade edilmiştir. (Koloğlu, DİA, 4/331) Sonuç olarak Azîz, Allah’ın hem mutlak kudretini hem de hiçbir şeyle kıyaslanamayacak derecede yüce olan izzetini ifade eder. Zira O, izzetin kaynağı, kudretin sahibi ve bütün galibiyetlerin asıl menşeidir. 

Hakîm ismi ise “menetmek, hükmetmek, düzen vermek ve hikmetle davranmak” anlamlarını taşıyan hükm kökünden türetilmiş bir sıfattır. Sözlükte “hüküm ve hikmet sahibi” anlamına gelir. Allah’a nispet edildiğinde bütün sözlerinin, fiillerinin ve hükümlerinin adalet, ilim, hikmet ve hilim üzere olduğunu ifade eder. Âlimler bu ismin temel mânâsında ilim ve fiilde kemalin birleştiğini belirtmişlerdir. Buna göre Hakîm, hem “her şeyi en üstün ilimle bilen” hem de “her şeyi sağlam, ölçülü ve kusursuz biçimde yaratan” zâttır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hakîm ismi hiçbir âyette tek başına geçmez; çoğu kez Azîz, Alîm, Hamîd, Habîr, Vâsiʿ, Tevvâb gibi isimlerle birlikte zikredilir. Bu terkiplere bakıldığında, Azîz ismiyle beraber geçtiğinde ulûhiyyetin kudret ve celâl yönünü, Alîm ve Habîr isimleriyle beraber geçtiğinde ilâhî bilginin kuşatıcılığını, Hamîd ve Tevvâb isimleriyle birlikte geçtiğinde ise rahmet, mağfiret ve terbiye boyutunu öne çıkarır. Böylece “Hakîm” ismi hem kudret hem rahmet arasında denge kuran bir sıfat olur.

Kelâm âlimleriyle esmâ-i hüsnâ şârihleri, Hakîm ismini “ilimde ve fiilde kemal” kavramı etrafında yorumlamışlardır. Kimi âlimler bu ismin ilmî hikmet yönüne, kimileri ise fiilî hikmet yönüne ağırlık vermiştir. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Hakîm’i “bilerek hükmeden, her şeyi yerli yerine koyan” şeklinde açıklamış; Allah’ın hiçbir hükmünün bilgisizlik, gaflet veya isabetsizlikle ilişkisi bulunmadığını vurgulamıştır. Başka bir yorumunda ise bu ismin fiilî yönünü öne çıkararak, “Her fiilinde hikmetli olan, asla yanılmayan ve her işinde isabet eden” anlamını vermiştir.

Ebû Süleyman el-Hattâbî bu ismi daha çok fiilî anlamda değerlendirmiş, “varlıkları ölçülü ve dengeli yaratan, her varlığa fonksiyonunu mükemmel biçimde yerine getirme kabiliyeti bahşeden” olarak açıklamıştır. Ona göre en küçük canlılardan en karmaşık varlıklara kadar yaratılışta görülen nizam, ilâhî hikmetin açık delilidir.

Gazzâlî de Hakîm ismini hem zâtî hem fiilî boyutlarıyla ele almıştır. Nitekim Hakîm, “varlıkların en yücesini en üstün ilimle bilen”dir. Buradaki “varlıkların en yücesi” ilâhî zâtı, “en üstün ilim” ise ezelî ve ebedî olan ilmi ifade eder. Bu bakımdan Hakîm, “kendini bilen ve bilerek yaratan” demektir. Kuşeyrî ise bu ismin içeriğini farklı bir yönden ele alır ve hikmetin bir yönünün muhabbet olduğunu belirtir. Ona göre Allah’ın mü minleri sevmesi, onlara lutuf ve ikramda bulunması; müminlerin Allah’ı sevmesi ise emirlerine uymaları ve hürmet göstermeleridir. Sevgideki bu ilişki, ilâhî hikmetin en latif tezahürlerinden biridir. (Topaloğlu, DİA, 15/181-182) Allah Teâlâ’nın “hikmette kâmil” oluşu ise, bütün kemâllerin O’ndan kaynaklandığı anlamındadır. Ancak bu kemâl, her varlığın kendi istîdâdı ve kabiliyeti ölçüsünde tecellî eder ve bu durum ilâhî kaderin sırrıdır.

İstîdâd, yalnızca varlığın zâtından ibaret değildir; onun varoluş şartlarından, zaman ve mekânın tesirlerinden de şekillenir. Dolayısıyla istîdâd, bütün bu unsurların birleşiminden doğan bir küllî hâldir. Çünkü sebepler nerede mevcutsa, sonuç da orada ortaya çıkar; kudret nerede tecellî ederse, orada Kâdir’in varlığı hissedilir.

Böylece “Hakîm” isminin ifade ettiği hikmetin kemâli, kaderin istîdâda uygun olarak cereyan etmesinin bir neticesidir. Bu bakış, kesret âlemine dair bir perspektiftir. Ancak vahdet âlemi bundan daha yüce bir mertebedir; orada fâil, fiil ve müsebbeb ayrımı ortadan kalkar.

Diğer yandan Hakîm isminin esmâ-i hüsnâ içinde yer alışı bazı itabarlar sebebiyledir. Nitekim hikmeti zahir olan kimse, “Zâhir” isminin tecellîsindedir; hikmeti bâtın olan, “Bâtın” isminin tecelligâhıdır; hikmeti yüce ve kuşatıcı olan, “Azîm” ismine dâhil olur; hikmeti derin ve tecrübeye dayanan ise, “Habîr” isminin mazharıdır. 

Aynı şekilde Hakîm ismi, bazen Mu’tî isminin içinde tecellî eder; çünkü Allah hikmeti dilediğine verir. Bazen de Mâniʿ ismine dâhil olur; zira O, hikmeti dilediğinden meneder. Dolayısıyla bu iki isim de Hakîm’in hükmü altında yer alır.

Bu örnek bize gösterir ki, ilâhî isimler birbirinden bağımsız değildir; her biri diğerinin hükmüne girer, biri diğerinin anlam alanında görünür. İsimler arasındaki bu karşılıklı nüfûz (teşâbüh) ilâhî hakikatlerin birliğini ifade eder.

Hikmetin yalnız insanlarda değil, meleklerde ve hatta cansız varlıklarda da bir tecellîsi vardır. Bu yüzden “tabiat hikmet sahibidir” denilir. Oysa bu, Hakîm olan Allah’ın hikmetinden bir payın, kendi varlık mertebesinde zuhur etmiş şeklidir. Tabiat, o tecellînin varlık seviyesine göre aldığı bir isimdir; hakikatte ise her hikmet, Hakîm olan Allah’a aittir ve O’ndan başka hikmet sahibi yoktur.

Şu hâlde her kim hükmederse, bir şeyi sağlam kılarsa yahut hikmetin bir payına erişirse, bilsin ki o, Hakîm olan Allah’ın bir sıfatına nâil olmuştur. Zira hiçbir sıfat, hakikî Mevsuf’tan (Allah’tan) bağımsız olarak var olamaz. Dolayısıyla bir “hakîm” gördüğünde, aslında Hakk’ın Hakîm isminin tecellîsini görmüş olursun.

Hem zâhir âlemde hem de mânâ âleminde var olan her şey, ilâhî hikmetin gereğince düzenlenmiştir. Bu yüzden Hakîm hiçbir mertebede gâib değildir; bütün mevcûdât mertebeleri, aslında yüce hakikatlerin tecellî mahallidir. Aşağılık veya değersiz görülen şeyler, ancak perdeli olanların nazarından kaynaklanır. Hakikatte ise bütün varlıklar O’nun hikmetinin aynasıdır.

Dolayısıyla her kim Allah Teâlâ’nın Hakîm isminin gereği olarak O’nun şeâirini yüceltmek isterse, hikmeti nerede bulursa bulsun ona hürmet etmelidir. Zira bu ismin tecellîsi itibarıyla ilâhî bağ, bütün varlıkları içine alan bir kuşatıcılığa sahiptir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâ, 98-101)

-------------------

Âyet 3

اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

(45-3) İnne fî-ssemâvâti vel-ardi leâyâtin lilmu’ minîn.

(45-3) Şüphesiz, göklerde ve yerde, inananlar için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) nice deliller vardır.

-------------------

Şüphesiz göklerin yaratılışında ve direksiz katman katman yükselişinde, yıldızların ve gezegenlerin düzeninde; yeryüzünün alçaltılıp düz bir şekilde serilişinde, dağların sıralanışında ve denizlerin enginliğinde; Hakk’ın kudretinin kemâline, cemâlinin nurlarına, hikmetinin sağlamlığına ve tedbirinin her şeyi kuşatmasına delâlet eden sayısız ibretler vardır. 

Bu deliller, iman eden ve Hakk’ın birliğine, isimlerinin ve sıfatlarının mükemmelliğine yakînle inanan kimseler için ilâhî işaretlerdir. Âyette özellikle müminlerin zikredilmesi, böylesi işaretlerden yalnız onların istifade edebilmesi sebebiyledir. Zira mümin, mahlûku gördüğünde Hâlık’ı; sanatı gördüğünde Sâniʿi hatırlar. Yani yaratılmıştan Yaratan’a, eserden Müessir’e intikal ederek Allah’ın birliğini idrak eder. Bu da imanın ilk aşamasıdır. 

Aynı zaman da ilâhî deliller, tasdik ehli için rubûbiyetin şahitleri, tevfik ehli için ise ulûhiyetin apaçık işaretleridir. Onlar öyle kimselerdir ki, düşünceleri gafletin sarhoşluğundan sıyrılmış, kalpleri beşerî kirlerden arınmış, ruhları rubûbiyet nurlarıyla parlamıştır. Böylece, vuslatın hakikatleriyle şereflenmiş, Hakk’ın işaretlerini hem âfâkta hem enfüste temaşa etmişlerdir. (Dâye, Te’vîlât, 5/320; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/11) Haddizatında zâhir âlemde (âfâk) görülen her bir kudret eseri, insanın iç dünyasında (enfüs) da bir hakikate tekabül eder. Göklerin katman katman yükselişi, kalbin mânevî mertebelerde derece derece yükselişini; yeryüzünün yayılıp sükûnet bulması ise nefsin itminan hâlini temsil eder.

Yıldızların ışığı, kalp semasında doğan marifet nurlarına; dağların sağlamlığı, imanın sarsılmaz köklerine; denizlerin enginliği ise ilâhî rahmetin ve bilginin sonsuz derinliğine işaret eder. Böylece âfâkta görülen her bir işaret, enfüste bir hakikate karşılık gelir.

Sâlik, bu iki âlem arasında seyrini gerçekleştiren kimsedir: dışta gökleri ve yeri temaşa ederken, içte kendi varlığının sırlarını müşahede eder. Bu yüzden Kur’ân, “Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim.“ “Biz onlara âyetlerimizi hem ufuklarda hem nefislerinde göstereceğiz” (Fussilet, 41/53) buyurarak âfâk ile enfüs arasındaki bu karşılıklı bağı haber verir.

O hâlde âfâk âlemine bakan mümin, orada kendi iç hakikatinin yansımasını görür; enfüs âlemine yönelen mümin ise, orada kâinatın sırlarını müşahede eder. Böylece, “göklerin ve yerin âyetleri”, kalbin ufkunda birleşir ve kul, her iki âlemde de Hakk’ın hikmetini seyrederek “Hakîm” isminin tecellîsine şahid olur.

-------------------

Âyet-işaret, “zat-ı mutlağın, zat-ı mukayyet yönü ile, o mertebenin gereği olarak zuhura çıkmasıdır.” Âyet aynı zaman da Kur’ân olduğundan ve Kur’ân da bütün insanlara gelmekle birlikte, mü’minler için olan bu ayetleri onlar kabul ettiklerinden, o halde göklerde de böyle mü’minlerin olduğuna âyet-i kerime açık olarak şahitlik etmektedir. Aynı zaman da gökyüzünde mü’minlerin zıddı olan asilerin olduğu da açık olarak anlaşılmaktadır. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/82) “ İz- -T-B- ”

-------------------

Âyet 4

وَف۪ي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَٓابَّةٍ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَۜ

(45-4) Vefî ḣalkikum vemâ yebuśśu min dâbbetin âyâtun likavmin yûkinûn.

(45-4) Sizin yaratılışınızda ve Allah’ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır.

-------------------

Sizin, basit bir meniden başlayıp döllenmiş bir alaka hâline dönüşmenizden, sonra da yaratılışın kemale erdiği muhtelif merhalelerden geçirilmenizden; aynı şekilde, Allah’ın yeryüzünde çeşitli türleriyle yaydığı canlılarda, kesin olarak inananlar için sayısız ibretler vardır.

Zira insanın meniden yaratılışı, Hakk’ın kudretini gösteren en açık delildir. Nitekim Allah Teâlâ basit bir sıvıda gizli olan hayat cevherini şekillendirir, ona ruh üfler, onu dilediği sûrete koyar. Dolayısıyla her bir merhale, O’nun “Musavvir”, “Hâlık”, “Bârî” ve “Hakîm” isimlerinin tecellîsini taşır.

Aynı şekilde yeryüzünde yayılan her canlı, O’nun kudretine, hikmetine ve iradesine şahitlik eden birer âyettir. Bu hakikati ancak kalp gözüyle gören yakîn sahibi müminler idrak eder. Çünkü onlar “kün” ilâhî emrini, yaratılışın her safhasında ve her canlıda müşahede ederler.

Bursevî’ye göre âfâk mertebesinde îman kemâle erdiğinde, kul artık enfüs mertebesine yükselir ve orada müşahede makamına ulaşır. Çünkü îman, dış âlemde delillerle tasdikin kemâlini bulurken yakîn ise ancak iç âlemde, enfüsün sırları açıldığında tamamlanır.

Zira sende olanı bilmen, senden hariç olanı bilmekten daha kuvvetlidir. Dış dünyada tecellî eden deliller akla, iç dünyandaki tecellîler ise kalbe ve ruha hitap eder. İşte bu sebeple yakîn kalbe mahsustur. Kalp, kendi içindeki hakikatleri idrak ettiğinde, kul Hakk’ı kendinde müşahede etmeye başlar. Böylece âfâktaki tefekkür, enfüste şuhûda dönüşür; îman, yakînin nuruna bürünür; nazar, artık marifet hâline gelir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/12) Nitekim bu delillerden yola çıkarak Allah’ın birliğine tanıklık eden kimse tevhid ehli (muvahhid) iken, nazarını bu delillerden kaldırıp, onları var eden kudret sahibi Sâniʿe yönelten, sonra tekrar yaratılışa ve kudrete dönen kimse ise âriftir. (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, 2/239)

-------------------

Yeri gelmişken yâkin ve ikâna dair Terzi Baba’nın değerlendirmesine yer vererek konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabiliriz:

Geçek yakînlik, “tek varlığın kendi bünyesinde ikiymiş gibi görünmesinden ibarettir.” Âyet-i kerîme de (ilmel yakîn ve aynel yakîn’den bahsedilmektedir, bu hususun ayrıca bir de, Hakk’al yakîn hali vardır. 

Muhyiddin Arabî hazretlerine soruyorlar yakîn nedir? Diye O da “el-yakînü hüvel Hak” demiştir. Yani yakîn denilen hâdise, “af’aliyle, esmâsıyla, sıfatıyla zâtıyla” zâtın ta kendisidir.” Yani Hakkın bulunduğu yer “yakîn” halidir. Kim hangi ehil ordaysa o “yakîn” ehlidir. 

Yakîn hâli, ittika hâli değil midir?

Ef’âl âleminin ittikası, esmâ âleminin ittikası, sıfat âleminin ittikası vardır. Zat âleminin ittikası ise yakîn halidir. 

İttika ile muttaki aynı şey değildir. Ma’nâları başka, mertebeleri de başkadır. Ancak zat mertebesindeki ittika yakîn ile ilgilidir. Ef’âl mertebesindeki ittika yakîn’lik ile ilgili değildir. Çünkü yaşam sahaları, idrak sahaları ve anlayışları ayrıdır. 

Şimdi yakîn, ikiliğe düşmekten sakınmaktır. İttika ise, şüphelilerden sakınmaktır. ”Ef’âl âleminde“ fiiller yaptırım mertebesinde, haramlardan sakınmaktır. Şüphelilerden sakınmaktır. 

“Esmâ âleminde” yani tarikat mertebesinde, duygusuz kalmaktan sakınmaktır. Yani muhabbetin azalmasından sakınmaktır. Burada maddi bir durum yoktur artık konu hassaslaşmaktadır. 

“Sıfat hakikat mertebesindeki ittika” Bütün varlıkta Hakk’ın isimlerinin zuhuru olduğunu görememekten sakınmakdır. Yani “Fe eynema tüvellü fesemme vechullah” (2/115) âyetinin hükmüyle, nereye bakarsanız bakın, Hakk’ın varlığı müşahede edilmekte, bu müşahededen düşmekten sakınmaktır. Korkmaktır. Burada korku, nezaket ve irfani ma’nâdadır. 

“Zat mertebesindeki ittika” ise, Allahın varlığının, zâtının varlığından gaflette kalmaktan sakınmaktır. Bütün âlem de her şeyin Allahın zâtının zuhuru olduğunu müşahede ettiğimizde, aynı zuhurun kendi varlığımızda da zuhurunu idrak ettiğimizde, işte bu zat mertebesinin ittikası, sakınması olmaktadır. Yani bu anlayıştan düşmekten sakınmaktır. İşte bu anlayış yani “tevhidi zat” mertebesindeki “îkân” olmaktadır. Burada îmân’a gerek kalmamaktadır. Yani kişi yok ki, îmânı olsun. (Tabi bununla kişi imansız olsun demiyoruz.)

“Bu ne imân ki, imândan içeri” denmiştir, burada ikisi de birleşmiş, artık arada bir şey kalmamıştır. Eğer imâna yer varsa, daha o mertebe, “îkân” oluşmamış demektir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/58-59) “ İz- -T-B- ”

-------------------

İnsanın meniden başlayıp kemâl buluncaya kadar geçirdiği yaratılış merhaleleri sadece biyolojik bir oluşum değil, işârî anlamda hakikate yolculuğun remzi olarak okunabilir. Menî safhası, insanın maddeye ihtiyacını; alaka, ilâhî kudretin dokunuşunu; mudğa (bir çiğnem et hâli), takdirin biçimlendirmesini; ruhun üflenmesi ise ilâhî emanetin insana tevdi edilmesini simgeler.

Bu süreçte insan, beşeriyet kabuğundan sıyrılıp insaniyet hakikatine yönelir. Aslında yeryüzündeki her canlı, yaratılış tecellisinin bir yansımasıdır; her biri, Hakk’ın bir ismini taşır. Kimi Muhyî, kimi Rezzâk, kimi Hafîz ismine mazhar olur. Bu yüzden âyet “Vefî-l-ardi âyâtun lilmûkinîn. Vefî enfusikum efelâ tubsirûn.” “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 51/20-21) derken, insanın hem dış âlemde hem kendi varlığında Hakk’ın isimlerini görmesini ister.

Kul, zahir ve bâtında kendi istidat ve kabiliyetinin güzelliğini tefekkür ettiğinde, yaratılışındaki mükemmelliği idrak eder. Sûret ve sîretinin, beden ve ruh dengesinin en güzel biçimde düzenlendiğini görür. Aklının kemâlini, temyiz ve idrak gücünün üstünlüğünü, organlarının hikmetle yerleştirildiğini fark eder.

Sonra diğer canlıların yapısını, niteliklerini ve tabiatlarını düşündüğünde, insanın tüm yaratıklar arasında sahip olduğu üstünlük ve imtiyazlara şahit olur. Zira insan anlayış, akıl, temyiz gücü ve iman bakımından cinlerden; mânevî emanetin yüklenişi, eşyanın isimlerinin öğretilişi, mükâşefe, müşâhede, muâyene ve ilâhî tecellîlere mazhar oluş bakımından ise meleklerden üstündür.

Böylece bütün bu şahitlikler, ona Allah Teâlâ’nın insanoğluna büyük ikramlarda bulunduğunu ve onu birçok mahlûktan üstün kıldığını kesin olarak gösterir. İşte bu sebeple insan mülk ve melekût âlemlerinde Hakk’ın halifesi olma şerefine ermiştir. (Dâye, Te’vîlât, 5/320-321)

-------------------

Âyet 5

وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ رِزْقٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ

(45-5) Vaḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri vemâ enzela(A)llâhu mine-ssemâ-i min rizkin fe-ahyâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ ve tasrîfi-rriyâhi âyâtun likavmin ya’kilûn.

(45-5) Geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, Allah’ın gökten rızık (sebebi olarak yağmur) indirip, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, rüzgârları evirip çevirmesinde aklını kullanan bir toplum için deliller vardır.

-------------------

Gecenin ve gündüzün değişip birbiri ardınca gelip gitmesinde, uzayıp kısalmasında, Allah’ın gökten yağmur indirip onunla ölümünden sonra yeri diriltmesinde ve rüzgârları estirmesinde, düşünen bir toplum için elbette nice ibretler vardır.

Âyette yağmurun “rızık” olarak anılması, onun hem rızka vesile oluşuna hem de kudret ve rahmet yönünden ilâhî bir âyet oluşuna işarettir. Zira Allah Teâlâ, kuruyup hayat izleri silinmiş, verim ve bereketini yitirmiş toprağa yağmur indirerek yeniden dirilik verir; bu diriliş, haşrin küçük bir örneği,
ölümden sonra dirilmenin dünyevî bir misalidir.

Toprağın bu dirilişinde de ibretler vardır: Ondan çeşitli ekinler, meyveler ve bitkiler çıkar; her birini türüne, rengine, tadına, şekline göre farklılaştırır. Yeri bir hâlden başka bir hâle, kuruluğu yeşermeye, donukluğu hareket ve berekete döndürür. 

Rüzgâr da aynı şekilde ilâhî tasarrufun bir tecellisidir:
Bazen doğudan, bazen batıdan; kimi zaman güneyden, kimi zaman kuzeyden eser. Kimi sıcak, kimi soğuk; kimi rahmet, kimi azap sebebidir. Her hâliyle rüzgâr, ilâhî hikmetin nişânesidir.

Bütün bu âyetler, bir Yaratıcının varlığına, O’nun yüce kudretine ve sonsuz hikmetine açıkça delâlet eder. Burada özellikle akıl sahiplerinin zikredilmesi, bu delillerin kavranışında aklın temel rolüne işarettir. Zira bu işaretlere muttalî olmak, ancak aklî tefekkürle mümkündür.

Ayrıca aklın îmân ve yakînden sonra anılması da hikmetlidir. Çünkü bu âyetler, hem ulvî (göksel) hem süflî (yeryüzü)
ve bunların arasındaki düzeni konu eder. Aklın mahiyeti ise bu üç âlemi birlikte kavrayabilmesidir. Bu bakımdan akıl, îmanla tasdikin, yakînle müşahedenin ortasında durur;
her ikisine de hizmet eden bir basîret nurudur. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/14-15)

-------------------

Burada akla dair bir izah gerekmektedir. Terzi Baba’nın akılla ilgili açıklaması şöyledir:

Gövdeyi faalite geçiren baştır, başı faaliyete geçiren ise akıldır. Mühim olan bu aklın alanıdır. Eğer akıl nefse bağlı ise ömür boyu nefsi emmarenin hizmetindedir, bu akla, “akl-ı maaş-maişet aklı” da denir ve o sahayı yazar. 

Eğer akıl, “akl-ı külle bağlı olan akl-ı selim” ise o zaman bu akla, akl-ı mead varılacak akıl, derler. Bazıları “akl-ı aşer-onuncu akıl” da derler. Fakirde, “İrfan mektebi” derslerine göre “akl-ı isna aşer-on ikinci akıl” diye isimlendirmiştir. 

Bu makamda akıl “Akl-ı küll” dür. Bu ise aklı evvelin “Furkaniyyet” makamından ilmi olarak sembollerle manaları suretlendirmesine vesiledir. Bu da alemler boyunca tecelli kalemlerinin “kitab-ul mübin”e esma-i ilâhiyyelerin (Vemâ yesturun.) alem sayfaları üzerine satırlar halinde devamlı yazılmasıdır. İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/201-202)

-------------------

Öte yandan sûrede 3, 4 ve 5. âyetlerde peş peşe gelen “İman eden bir kavim için deliller vardır.” “Yakîn sahipleri için deliller vardır.” “Akleden bir kavim için deliller vardır.” ifadeleri, insanı Allah’a ulaştıran ve O’nun isimlerinin ve sıfatlarının gerektirdiği hakikatleri gösteren delillerdir. Yakîn ise, Allah’ın mahlûkâtı üzerine kurduğu fıtrî hakikate kesin bir bağla inanmak, onu kalp, akıl ve ruh bütünlüğü içinde idrak etmektir.

İlk olarak kişi, gökleri, yeri ve yaratılmış varlıkları tefekkür eder; böylece kalbinde iman nuru doğar. Sonra tefekkür ve zikrine devamla ve ibret nazarını sürekli muhafaza etmekle mertebelerde terakki eder.

Kendi nefsine yönelip, yaratılışındaki hikmeti, ahlâkındaki dengeyi, sıfat ve kabiliyetlerini düşündüğünde, yakîn hâsıl olur; çünkü en sağlam bilgi, insanın kendinde şahit olduğudur. Daha sonra ibadet ve takvada sebat ederse, bu hâl onu kurbiyet ve marifet derecelerine ulaştırır.

Böyle bir tefekkür, yalnız insanın yaratılışıyla sınırlı değildir; hayvanlarda ve cansız varlıklarda da aynı hikmet geçerlidir. Fakat bu düşünce, yaratılışın başlangıcını kavramaya yönelik bir hazırlıktır. İlk yaratılışa bakan kimse, ikinci yaratılışı yani âhireti tanır; dünyanın varlığını düşünen kimse, onun ötesindeki âlemin varlığını idrak eder.

Gecenin gündüze, zamanın mevsimlere, yıldızların dönüşüne, her şeyin yok olup yeniden var oluşuna bakıldığında,
bütün bunlar insana, âhiretin büyüklüğü, genişliği ve bu dünyaya olan üstünlüğünü öğretir. Bu hakikate ulaşmanın yolu, yaratılışın sürekli bir terakki hâlinde olduğunu gözlemlemektir: her şey noksandan kemâle yönelir. Bu da âhiretin varlığının zorunlu olarak devam edeceğini, yani ebediyetin (hulûd) hakikatini gösterir.

Zira Allah, dünyada yok ettiği her varlığın yerini başka bir varlıkla doldurur; her şey, bir hikmete binaen yok olur ve yeni bir varlık mertebesine geçer. Bu dönüşlerin hikmetini gören kimse bilir ki, aynı kudret, kıyamet gününde mahlûkatı yeniden diriltmeye de kâdirdir. (İbn Berrecân, Tefsîr, 5/119-120) Tasavvufî anlamda buradaki “gece”, insanın beşeriyet yönünün karanlığıdır; “gündüz” ise ruhânî hakikatlerin doğduğu aydınlıktır. “Allah’ın gökten indirdiği rızık”, ruhların semasından gelen ilâhî vâridatlardır; rahmetin yağmuru gibi iner, kalp toprağını diriltir.

Zira kalpler, doğuştan beri beşeriyetin sıfatlarıyla örtülüdür. Bu hâl, buluğ çağına dek sürer; kalp, ancak dinin emir ve nehiyleriyle beslenir. Bu emir ve yasakların içinde, kalplere hayat veren iman nuru gizlidir.

“Rüzgârların yönlendirilmesi” ise Hakk’ın kullarının gönüllerine estirdiği ilâhî nefhaları ifade eder. Bu nefesler, kalplere lütuf ve inayetleri taşır; kimi zaman tövbeye, kimi zaman zikre, kimi zaman da marifet nurlarına sebep olur.

Bütün bunlar, akledenler yani kalplerini tefekkürle diriltenler için apaçık delillerdir. Hakk’ın latif nefhaları, kullarının gönüllerine esen manevî rahmet rüzgârlarıdır. (Dâye, Te’vîlât, 5/321) Şu hâlde ilâhî hikmet, göklerin ve yerin âyetlerinde olduğu gibi, insanın iç âleminde de aynı kudretle tecellî eder. Gecenin ve gündüzün değişmesinde nasıl bir döngü, bir denge ve bir yenilenme varsa; emmâre nefsin etkisi altındaki kalbin karanlığı ile ilahî nefha olan ruhun aydınlığı arasında da öyle bir devr-i daim vardır. Gafletin gecesi çekilince, kalbin ufkunda iman ve marifetin güneşi doğar. Böylece Allah Teâlâ, ruhların semasından rahmet yağmurları indirir; kalp toprağına vâridat-ı rabbâniyye yağar, onu diriltir, yeşertir, meyve verir hâle getirir. Beşeriyetin sıfatlarıyla kurumuş, hevâ ve gafletle çoraklaşmış nefis ve kalp, bu rahmet sayesinde yeniden can bulur. Zira şeriatın emirleri ve nehiyleri, sadece zahiren bir yükümlülük değil, aynı zamanda bâtınen bir hayat kaynağıdır. Barındırdığı iman nuru, kalbe indiğinde onu ihyâ eder, nefsin karanlığını aydınlığa çevirir.

Rüzgârların yönlendirilmesi gibi, Hakk’ın lütuf nefhaları da kulun kalbinde esen gizli rüzgârlardır. Kimi nefha kalbi pişmanlıkla yumuşatır, kimi zikre uyandırır, kimi de marifet kapılarını aralar. Bu ilâhî nefesler, zamanın devirleri içinde kalplere ulaşır; kime uğrarsa onu diriltir. O hâlde âyetlerde geçen rüzgârlar, yağmurlar, gece ve gündüz; zâhirde kevnî olaylardır, bâtında ise kalbin dirilişinin ve nefsin terakkisinin sembolleridir. Göklerde ve yerde var olan âyetler, kalpte de mevcuttur; çünkü kalp, kevn âleminin küçük bir misalidir.

Bu hakikati idrak eden kişi, artık her şeyde Hakk’ın kudretini, her tecellîde O’nun hikmetini görür. Böylece âfâkî deliller, enfüsî tecellîlerle birleşir; ilim marifete, iman yakîne, yakîn ise vuslata dönüşür. 

-------------------

Âyet 6

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَ اللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ يُؤْمِنُونَ

(45-6) Tilke âyâtullâhi netlûhâ ‘aleyke bilhakki febi-eyyi hadîśin ba’dallâhi ve âyâtihi yu’minûn.

(45-6) İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?

-------------------

Sûrenin başından itibaren okunan âyetlerde, Allah Teâlâ’nın varlığı, birliği, kudreti ve yüce hükümranlığı vurgulanmakta; ilâhî kitabın, daima galip, mutlak kudret sahibi ve hikmetle hükmeden Allah tarafından indirildiği bildirilmektedir. Devamında ise, göklerin ve yerin yaratılışında, insanların ve tüm canlıların var edilişinde, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, kupkuru toprağı dirilten yağmurda ve estirilen rüzgârlarda; iman eden, düşünen ve ibret almak isteyen kimseler için apaçık deliller bulunduğu ifade edilmektedir.

Bütün bu hakikatler, Cebrâil aracılığıyla her türlü batıldan uzak olarak, apaçık delillerle ve hak üzere bildirilmiştir. O hâlde, Allah’ın âyetlerinden sonra inkârcılar artık hangi söze inanacaklardır? Gerçek ortadayken, hak yolun delilleri bu kadar açıkken nasıl olur da hâlâ inkârda direnirler? Kur’ân-ı Kerîm, semâvî kitaplar arasında benzersiz bir mucizedir. Kur’ân’a iman etmeyen kimseler, ondan sonra hangi kitaba inanabilirler ki? Zira Kur’ân Allah’ın kitaplarının sonuncusu, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) de O’nun elçilerinin sonuncusudur. Artık Kur’ân’dan sonra ne bir kitap, Resûlulah’tan sonra da ne bir peygamber gelecektir.

Dolayıkıyla bütün bu âyetler, bir yandan müşriklerin tevhid inancına karşı gösterdikleri kör taassubu kınarken; diğer yandan müminleri, ilâhî kudretin kâinattaki işaretlerini, göklerin ve yerin yaratılışındaki nizamı tefekkür etmeye ve böylece ilimde derinleşmeye teşvik etmektedir. Zira kâinatın düzenini gözlemleyen, bu mükemmel sistemin kendi kendine meydana gelmediğini idrak eder ve onu kuran, yöneten Yüce Yaratıcı’ya gönülden bağlanır. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/16-17; Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/330-331) İlâhî hitabın kıymetini bilmeyenler ise, makul bir delile dayanmaksızın, mevcut düzenin kendilerine sağladığı itibarı ve menfaatleri kaybetmemek için inkâra yönelmişlerdir. Dünyada refah içinde yaşasalar bile, ebedî âlemde perişan olacak, şiddetli azaplarla karşılaşacaklardır. Buna mukabil, Hakk’ın âyetlerini âlemde ve kendi nefislerinde okuyup tefekkür edenler, Allah’a iman eder ve O’nun nimetlerine şükrederler.

Kur’ân-ı Kerîm, kendisine kulak veren ve âyetlerini ciddiyetle düşünen kimseleri, bu ilâhî hitaptan bir hayat rehberi olarak faydalandırır. Böyleleri, dünyada istikamet üzere bir hayat sürer, Allah’ın rızasına erişir ve ebedî hayatta sonsuz mutluluğa kavuşurlar. (Kurân Yolu, 5/ ) Nitekim İbn Abbâs’tan rivayet olunduğuna göre, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün ashâbına şöyle sordu: “İman bakımından mahlûkatın en hayret vericisi kimdir?” Ashab-ı kiram: “Meleklerdir” dediler. Resûlullah (sallal lahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Melekler nasıl inanmasınlar ki, onlar işin hakikatini görüp müşâhede ediyorlar.” Ashab bu kez: “Öyleyse peygamberlerdir” dediler. Peygamber Efendimiz yine buyurdu: “Peygamberler nasıl inanmazlar ki, Cebrâil onlara gökten vahiy getirir.” Bunun üzerine oradakiler: “O hâlde senin ashâbındır” dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Benim ashâbım nasıl inanmazlar ki, onlar da gördükleri nice mucizelere şahittirler.” Ve sözlerine şöyle devam etti: “İman bakımından insanların en dikkat çekenleri, benden sonra gelip beni görmedikleri hâlde bana iman eden kimselerdir. İşte onlar benim kardeşlerimdir.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 10/235) İşârî olarak bu ilâhî hitap, Hakk’ın kelâmını Peygamber’in diliyle zuhûr ettirerek onun gönlünü vahyin aynası kılışını anlatır. Zira Hak Teâlâ’nın “âyetleri okuması” yalnız bir aktarım değil, ilâhî sırların insan kalbinde tecellî etmesidir. Allah, kendi âyetlerini Resûlü’ne “okur” ki, o da onları ümmetin gönüllerine yansıtsın. Böylece vahyin nüzûlü, Resûl’ün kalbinden müminlerin kalplerine doğru yayılan bir nur, hidayet ve hikmet hâline gelir.

Bu süreçte Peygamber Efendimiz, Hakk’ın tecellîlerini yalnızca sözle değil, hâliyle ve varlığıyla da dile getirmiştir. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hakk’ın zâtını ve sıfatlarını en kâmil biçimde cem eden bir mazhardır. Bu sebeple Allah Teâlâ ona âyetlerini “hak olarak” okumuş, o da bu hakikati müminlere tebliğ etmenin yanı sıra bir tecellî olarak da aktarmıştır.

Dolayısıyla burada Hakk’ın muradı, Resûlullah’ın sadece bir haberci değil, zâtî bir vasıta, yani ilâhî hakikatin mazharı olmasıdır. Bu yüzden o ne söylerse Hak olanı söyler ne gösterirse Hak olanı gösterir. Müminlerin tevhid yoluna girmesi, Resûlullah’ın sözlerini duymakla değil, onun izinden yürümekle mümkündür.

Zira tevhid yolu, aklın delil getirdiği birlikten değil, kalbin müşâhede ettiği birlikten doğar. Bu yol, varlığı tek olarak görmeyi; isimlerin ve sıfatların çokluğu içinde Zât’ın birliğini tanımayı öğretir. Hak Teâlâ, Peygamber’ini bu idrake mazhar kılmış; onun ümmetini de onun vesilesiyle vahdetin kokusunu duyan gönüller hâline getirmiştir. Bu sebeple Kur’ân, sadece okunan bir kelâm değil, okuyanın ve dinleyenin içinde Hakk’ı konuşturan Rahmânî bir nefestir.

-------------------

Âyet 7-8

وَيْلٌ لِكُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ

يَسْمَعُ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُتْلٰى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِرًا كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَاۚ فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ

(45-7-8) Veylun likulli effâkin eśîm. Yesme’u âyâtillâhi tutlâ ‘aleyhi śümme yusirru mustekbiran ke-en lem yesma’hâ fe-beşşirhu bi’ażâbin elîm.

(45-7-8) Her günahkâr yalancının vay hâline! Kendisine Allah’ın âyetlerinin okunduğunu işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki onları hiç duymamış gibi direnir. İşte onu elem dolu bir azap ile müjdele!

-------------------

Bu âyet, müşriklerin şahsında, ilâhî kelâmı inkâr edenlerin hâlini haber vermektedir. Onlar, yalancı, iftiracı, günahkâr ve Hakk’ın âyetlerine sırt çeviren kimselerdir. Hakikat kendilerine açıkça duyurulduğu hâlde, onu ya duymamış gibi yaparlar yahut duyduklarında alaya alırlar. İlâhî kelâmı küçümser, kendi bâtıl inançlarını beğenip onlarla övünürler. Halkı da Kur’ân’ı dinlemekten alıkoymak için boş sözlerle, hikâyeler ve masallarla oyalamaya çalışırlar.

Yazıklar olsun onlara! Allah’ın azametini bildiren âyetler kendilerine okunmakta, üstelik bu âyetler apaçık deliller hâlinde ortada durmaktadır. Buna rağmen inkârlarında ısrar eder, kibirle direnip gerçeği görmezden gelirler. Makamlarına, servetlerine, dünyevî güçlerine aldanarak, ilâhî uyarıyı hiç işitmemiş gibi davranırlar. Böylece, küfür ve sapkınlıklarında ısrar ederek kendi nefislerini helâke sürüklerler.

İşte onları, bu inat ve kibirlerinin karşılığı olarak elem dolu bir azap beklemektedir. Fakat bu azap yalnızca âhiretteki cezaya değil, dünyadaki mânevî azaba da işaret eder. Çünkü onların kalpleri kararmış, idrakleri körelmiştir; cehaletin karanlığı içinde yaşarlar, insana bahşedilen hilâfet makamından mahrum kalırlar, Hakk’ı tanımaktan ve nurundan uzak düşerler. Kemâl ehlinin nazarında, bundan daha şiddetli bir azap yoktur.

-------------------

Âyet 9-10

وَاِذَا عَلِمَ مِنْ اٰيَاتِنَا شَيْـًٔاۨ اتَّخَذَهَا هُزُوًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌۜ

مِنْ وَرَٓائِهِمْ جَهَنَّمُۚ وَلَا يُغْن۪ي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْـًٔا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۜ

(45-9-10) Ve-iżâ ‘alime min âyâtinâ şey-en(i)tteḣażehâ huzuvâ ulâ-ike lehum ‘ażâbun muhîn. Min verâ-ihim cehennem velâ yuġnî ‘anhum mâ kesebû şey-en velâ mâ-tteḣażû min dûnillâhi evliyâe velehum ‘ażâbun ‘azîm (45-9-10) Âyetlerimizden bir şey öğrenince onu alaya alır. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır! Arkalarında da cehennem vardır. Dünyada kazandıkları ve Allah’tan başka edindikleri dostlar onlara hiçbir fayda vermez. Onlar için elbette büyük bir azap vardır.

-------------------

Böylesi kimseler, büyüklük taslamalarının ve aldanmışlıklarının en ileri noktasına vardıklarında, Allah’ın âyetlerini küçümseyip alay ve istihza konusu hâline getirirler. Bu tutum, onların kalplerinin hakikate karşı nasıl katılaştığını, ilâhî kelâmı oyun ve eğlenceye dönüştürecek kadar derin bir gafletin içine düştüklerini gösterir.

İşte bu uzaklaşmış, sapmış ve Hakk’ın yolundan ayrılmış kimseler için hem dünyada hem âhirette alçaltıcı bir azap vardır. Dünyadaki azapları, onların inkârlarına karşılık Hakk’ın kelimesinin yüceltilmesi, İslâm dininin tüm dinler üzerine galip gelmesi, küfrün ve nankörlüğün rezil edilmesidir. Zira onların kibirle kurdukları batıl düzenler, Hak dinin nuru karşısında çökecek; inkârcılar, zillet ve perişanlık içinde kalacaklardır.

Ancak bu dünya zilleti, onları bekleyen sonsuz azabın yalnızca bir başlangıcıdır. Önlerinde cehennem vardır: orada en çetin ve en aşağılayıcı azaba çarpılacaklardır. Kokuşmuş ve kaynar sular içecek, irin ve kanla azap göreceklerdir. Bunlar, onların dünyada işledikleri çirkin fiillerin manevî suretleridir. Zira her amelin âhirette bir sûreti vardır ve kul, dünyada yaptığı fiillerin hakikatine orada muhatap olur.

O gün, kazandıkları mal, evlat, makam ve servet hiçbir fayda sağlamayacak; Allah’ın gazabına karşı onları koruyamayacaktır. Aynı şekilde, Allah’tan başka edindikleri sözde dostlar da onlara hiçbir yarar getirmeyecektir. Tapındıkları putlar onları azaptan kurtaramayacağı gibi, malları, evlatları, nüfuz ve itibarları da fayda vermeyecektir. Oysa onlar, putlarının kendilerine şefaat edeceğini ummuşlardı.

Gerçekte onlar, bir ve tek olan Allah’ın yerine putları, hevâlarını ve sahte ilâhlarını dost edinmişlerdi. Onlara ibadeti Allah’a ibadet gibi sanmış, O’na mahsus kulluğu onlara yöneltmişlerdi. Bu şirk ve sapkınlığın neticesinde onları en büyük azap olan hakikatten mahrum kalmanın ve Rahmetten uzaklaşmanın azabı beklemektedir. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/313) Rivayetlere göre bu âyetler, Nadr b. Hâris veya Ebu Cehil hakkında inmiştir. Onların tutumları âyetlerin inişine sebep olmuşsa da burada tasvir edilen nitelikler yalnız onlara mahsus değildir; küfrün önderleri ve hakikati küçümseyen bütün kibirli inkârcılar bu kapsam­dadır.

Kur’ân, birçok yerde olduğu gibi burada da malına, mevkiine ve dünya varlığına güvenen, gururla hakikate direnen insan tipini anlatır. Kör taassupla gerçeğe sırt çeviren, önyargıyla hakka karşı duran bu karakter, her çağda küfrün ortak suretidir.

------------------

Âyet 11

هٰذَا هُدًىۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَل۪يمٍ۟

(45-11) Hâżâ hudâ(en)(s) velleżîne keferû bi-âyâti rabbihim lehum ‘ażâbun min riczin elîm.

(45-11) İşte bu (Kur’an) bir hidayettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere ise elem dolu çok kötü bir azap vardır.

-------------------

Âyet zahirde vahyi ve peygamberi inkâr eden müşriklerin hâlini anlatırken; bâtında, hidâyet rehberi olan ilâhî hitâbın kalbe ilkâ ettiği ilhamlarını önemsemeyen insanın iç hâlini işaret eder. Zira her kulun gönlüne, Hakk’ın rahmetinden bir pay düşer. Bu pay ilham sûretinde tecellî eder. Bu ilhamlar, kalpte parlayan rabbânî işaretlerdir; insana doğru yolu hatırlatır, onu nefsin karanlığından Hakk’ın nuruna çağırır.

Ne var ki bazı kimseler, bu hakikati bir rabbânî âlimden duysalar bile, biraz inat, yanlış bir te’vil ve nefsânî arzu ile onu kendi hevalarına göre yorumlarlar. Delile dayanmadan, kendi muradına uygun anlamlar çıkarırlar. Böyle kişiler manevî mertebelerini kaybetmiş, ilâhî hitabın nurundan mahrum kalmış kimselerdir.

Bazen Hak Teâlâ, kulun gönlüne bâtınî işaretler lütfeder. O kimse, kalbinin derinliklerinde bu işaretleri açıkça hisseder, onlardan hiçbir şüphe duymaz. Ancak bu ilâhî tecellileri hafife alır veya önemsemezse, o zaman kendi içindeki (enfüs) âyetleri alaya almış olur. Bu hâl, “âyetle alay etme”nin bâtınî karşılığıdır. Zira rabbânî ilham, insana kalbin derinliklerinden seslenen bir hitaptır; bu sesi işitmek, Hakk’ın kuluna en yakın tecellîsidir. 

Bazı kimseler de kendilerine okunduğunda zâhirde Allah’ın âyetlerini işitirler, fakat o âyetleri bâtın kulağıyla dinlemezler. Dıştan dinler gibi görünseler de kalpleri gaflet perdesiyle örtülüdür. Zelil, gâfil ve kalben sağır bir tavırla hakikate kapılarını kapatırlar. Bunlar, hakkı kabul etmekten kibirleri sebebiyle uzak duran, ilâhî kelâmın çağrısına kulak verip gereğiyle amel etmeyen kimselerdir. Onlara, bu gönül sağırlıklarının karşılığı olarak elem verici bir azap vardır.

Çünkü Kur’ân’ı işitmek, sadece sesini duymakla değil; kalbin huzuruyla, sükûnetle ve teslimiyetle dinlemekle mümkündür. Âyetleri okuduklarında kalpleri huzura ermemiş, gönülleri o kelâmın nuruyla nurlanmamışsa, zâhirde dinleyenle bâtında sağır olan arasında fark kalmaz.

------------------

Âyet 12-13

اَللّٰهُ الَّذ۪ي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ ف۪يهِ بِاَمْرِه۪ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَۚ

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا مِنْهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

(45-12-13) Allâhu-lleżî seḣḣara lekumu-lbahra litecriye-lfulku fîhi bi-emrihi ve litebteġû min fadlihi ve le’allekum teşkurûn. Ve seḣḣara lekum mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi cemî’an minhu inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn (45-12-13) Allah, içinde gemilerin, emriyle akıp gitmesi, O’nun lütfunu aramanız ve şükretmeniz için denizi sizin hizmetinize verendir. Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.

-------------------

Allah Teâlâ bu âyetlerde, deniz, kara ve göklere dikkat çekerek bunların yaratılışındaki hikmetleri, düzenini ve insanın hizmetine nasıl sunulduğunu tefekkür etmeye davet etmektedir. İnsanın hayatını kuşatan bu düzen, ilâhî kudretin en açık delilidir. Bu kudreti fark eden kimse hem marifete kavuşur hem de şüküre yönelir.

Nitekim Cenâb-ı Hak, insanların yararlanması için denizi emriyle, yani yaratılışta koyduğu yasalarla yönetir. Denizlerde gemiler, bu ilâhî düzenin kanunlarına bağlı olarak yüzüp yol alırlar. Yine göklerde ve yerde bulunan bütün güçler; güneş, ay, rüzgâr, bulutlar, yerin altındaki enerji ve bereket kaynakları hep insanın faydasına tahsis edilmiştir.

Bütün bunları yapan, yalnız Allah’tır. Öyleyse tapılmaya ve şükre layık olan da yalnız O’dur. Ne güneşe ne aya ne rüzgâra; hiçbir mahlûka ibadet edilmez. Çünkü bu kuvvetlerin hepsi, ilâhî emir altında çalışan birer memur hükmündedir.

Âyetin sonunda yer alan, “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize verdi” ifadesi, insanın farkında bile olmadan sayısız ilâhî lütufla kuşatıldığını gösterir.
Gerçekten de göklerde ve yerde, insanın yaşamını sürdürebilmesi için sayısız güç dengesi vardır. Bizi saran atmosfer, görünmez bir rahmet perdesi gibi hem korur hem besler. Yağmurun yağması, rüzgârın esmesi, karın oluşması, hep bu düzen sayesindedir.

Güneş ve ay, dünya üzerindeki hayatın devamı için vazgeçilmezdir. Güneş olmasa, ısı, ışık ve bitki olmaz; bitki olmazsa rızık ve hayat da olmaz. Bu sistemdeki her denge, ilâhî kudretin dahlini göstermektedir.

Bütün bu nimetler, insanın çevresinde duran sıradan varlıklar değil, Rahmân’ın insana sunduğu ilâhî ikramlardır. O hâlde insan, bunların her birinde Allah’ın lütfuna tanıklık etmeli; şükrünü yalnız O’na yöneltmelidir.

Âyetin işârî manası, kâinat kitabında görünen düzenin insanın iç dünyasında da bir benzerinin bulunduğunu hatırlatır. Zira dış âlem, iç âlemin aynasıdır. Hak Teâlâ, nasıl gökleri ve yeri insanın hizmetine verdiyse, aynı şekilde insanın kalbinde de göklerin ve yeryüzünün sırlarını gizlemiştir.

“Deniz” tasavvufi anlamda insanın nefis denizidir. Bu denizde hevâ, arzu, vehim gibi nice dalgalar kabarır. Fakat Cenâb-ı Hak, denizi kendi emriyle dizginlemiş, içine “gemiler” yerleştirmiştir. Bu gemiler, salih ameller, zikirler, ledünnî bilgilerdir ve insanın kalp okyanusunda batmadan ilerlemesini sağlar. Gemiler, rüzgârsız hareket edemez; bâtındaki rüzgâr ise ilâhî ilhamın nefesidir. Rahmân’nın rahmet rüzgârı estiğinde, kalbin gemisi hareket eder; sâlik, karanlık nefis denizinden kurtulup, ilâhî huzurun sahiline ulaşır.

“O’nun emriyle gemilerin akıp gitmesi”, sülûkun sadece kul iradesiyle değil, ilâhî irade ve inayetle gerçekleştiğini anlatır. Çünkü ne deniz kendi akışını belirleyebilir ne gemi kendi gücüyle ilerleyebilir; her şey “emir” kelimesinde toplanan ilâhî kudretin sevkiyle cereyan eder.

“O’nun lütfundan rızık aramanız ve şükretmeniz için” buyruğu, sûfîler göre kalbî yolculuğunun gayesini açıklamaktadır: Rızık burada sadece maddî değil, mânevî rızık, yani kalbe inen marifet ve huzur payıdır. Sâlik, bu mânevî rızka eriştiğinde şükürle dolar ve şükürü, marifetin meyvesi olur.

“Göklerde ve yerde olan her şeyi sizin hizmetinize verdi” ifadesi ise insanın kâinatın özeti ve halifesi olduğunu bildirir. Nitekim insanın gönlü, göklerin yüceliğine ve nuruna; bedeni de yerin derinliğine ve toprağına sahiptir. İlâhî hikmet, bu iki yönün uyumunda tecellî eder.

Bütün bu işaretler, kulun kendi içinde cereyan eden ilâhî dengeyi fark etmesi içindir. Nefsi ilâhî emirle sakinleştirilen, kalbi rahmânî nefesle diri olan, aklı hakikatin nuruyla yön bulan kişi, artık kâinat denizinde gemisini selâmetle yürüten bir seyyâh gibidir. Nihayet sâlik seyrinin sonunda şunu idrak eder: Denizi, rüzgârı, gemiyi, yürüten Hak olduğu gibi, kendisini hâlden hâle sokan, mertebeden bir diğerine ulaştıran ve makâmdan makâma terakkî ettiren de yine O’dur.

Şu hâlde özetle söylecek olursak deniz nefistir; dalgaları hevâ ve heves, girdapları şüphe ve gaflettir. Gemi, ameldir; kul, bu gemiyle nefis denizini aşar. Rüzgâr, rabbânî ilhamlardır; esmedikçe gemi yürümez. Kaptan, kalptir; Hakk’ın emrine yönelmezse gemi istikamet bulamaz. Ve bütün bu unsurlar, görünürde ayrı olsa da gerçekte hepsi “ilâhî emrin” rotasında hareket eder.

Bu durumda sâlike düşen itaat ve tevekküldür. Böylece ilâhî inâyet ve hidayet kendisine ulaşır. Nefsinin girdabına sürüklense bile Rahmân’ın rahmet esintisi ve lütfu ile kurtuluşa erer. Hakk’ın koruması altında tevekkül yelkenlerine dolan inayet ve selâmet rüzgarlarıyla yol alır. Yolun sonu ise yalnız kulluk ve şükürdür; çünkü her seferde gemiyi limana ulaştıran, sâliki vuslata kavuşturan kendi iradesi değil Rabbinin emridir. Bu sayede bütün bunlarda tefekkür edenler için ilâhî muradın ve emrin ne olduğunu bilmelerini sağlayacak nice deliller olduğunu müşahede eder.

İbnü’l-Arabî böyle bir müşahedeye kavuşana şu tavsiyede bulunmaktadır: Ey dost, Sakın “Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından sizin hizmetinize verdi” (Câsiye, 13) âyetine bakıp da rehavete kapılma. Çünkü Allah, bütün bunları seni mutlaka mutlu ya da bedbaht kılmak için yarattığını söylememiştir. Bu yüzden dikkatini elden bırakma, aldanma, daima uyanık ol. Bil ki bu âyet, Allah Teâlâ’nın dilediğini saptırıp dilediğini hidayete erdirdiği imtihan âyetlerinden biridir.

Senin üzerine yaratılmış olan hakikatler, sana ait ilâhî yücelikler değildir; bilakis onlar, kendi hakikatlerinin verdiği yüceliklerdir. Bu yücelikler seni ne ateşten korur ne de cennete ulaştırır. Cennet ehli cennete bu yücelikler sayesinde girmediği gibi, cehennem ehli de onlarla cehenneme girmemiştir. Dolayısıyla onların saadet ehline bir faydası, bedbahtlar üzerinde de bir etkisi yoktur. Şunu unutma: şeriatın sınırlarını aşanların ayakları, işte bu hakikatleri yanlış anlamak yüzünden kaymıştır. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahmân, 5/96) Bu minvalde ilk sûfîlerden Ebû Yakûb Nehrecûrî de şöyle demektedir: “Allah, kâinattaki her şeyi senin hizmetine verdi ki, onlardan hiçbir şey seni kendine esir etmesin. Böylece sen, senin için her şeyi hizmetine âmâde kılan Allah’a kulluk edesin. Kim bu varlıklardan birini elinde bulundurur da dünyanın süsü ve geçici cazibesiyle gönlünü ona bağlarsa, işte o kimse Allah’ın nimetini inkâr etmiş, O’nun lütuf ve ihsanını tanımamış olur. Zira Allah insanı, bütün varlıklardan özgür ve hür olarak yaratmış; onları ise onun hizmetine vermiştir.” (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, 2/239) Necmeddin Dâye’ye göre âyetin tasavvufî yorumu şöyledir: Allah Teâlâ, “kün/ol” emriyle yokluk denizini varlık gemisine boyun eğdirmiştir. Bu denizin insana müsahhar kılınması, insana verilen hilâfet sırrının bir göstergesidir. Zira Allah, denizi ve gemiyi insanın hizmetine; insanı da kendi zatına kulluk için âmâde kılmıştır. Bu, O’nun gizli hazinesi olan muhabbet ve marifetinin bir tezahürüdür. İnsana düşen, kendisine sunulan bu nimetleri fark edip şükretmektir. Gerçek şükür ise, Allah’ın kulunu kendi emriyle, kendi rızasında kullanması; kulun da nefsinin hevasına değil, O’nun iradesine yönelmesidir.

Kul, maddî denizdeki gemilerden ibret almalıdır: Kimileri selâmetle sahile ulaşır, kimileri de dalgalar arasında boğulur. Aynı şekilde insan da takdir denizinde, Allah’ın ipine sarılmış bir gemi misali seyreder. Eğer inayet rüzgârları eser, ilâhî lütuf gemiyi yönlendirirse kul saadet sahiline çıkar; fakat fitne ve belâ fırtınaları eserse, şakâvet denizinde helâk olur. Bu yüzden kul, her hâlinde Allah’ın lütfuna yönelmeli, nimetlerin şükrünü eda etme gayretinden geri durmamalıdır. (Dâye, Te’vîlât, 5/322-323)

------------------

Âyet 14

قُلْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ اَيَّامَ اللّٰهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

(45-14) Kul lilleżîne âmenû yaġfirû lilleżîne lâ yercûne eyyâmallâhi liyecziye kavmen bimâ kânû yeksibûn.

(45-14) İnananlara söyle, Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları (şimdilik) bağışlasınlar ki Allah herhangi bir topluma (kendi) kazandığının karşılığını versin.

-------------------

Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında farklı rivayetler vardır. Bunların ortak yönleri, müşriklerin ve inkârcıların Hz. Peygamber’e ve müminlere yönelttikleri hakaret ve saldırılardır. Bazı sahâbîler, bu taşkınlıklara fiilen karşılık vermek istemiş; fakat bu âyetle onlara, daha önemli bir mücadele alanı olan tebliğ görevini bırakıp intikamla oyalanmamaları emredilmiş ve bir anlamda onlara şöyle denilmiştir: “Âhirete inanmayan, Allah’ın azap günlerinin geleceğine ihtimal vermeyen inkârcıları bir süre hoş görün, onların yaptıklarına sabredin. Çünkü herkes yaptığının karşılığını görecektir; kim iyilik işlerse kendi yararına, kim kötülük işlerse kendi zararına işlemiş olur.” Bu ilâhî emir, aynı zamanda hem sabır hem de vakar talimidir. Mümin, kendi hakkını aramakta acele etmez; çünkü bilir ki Allah, hiç kimsenin yaptığını yanına bırakmayacak, herkese kazancına denk bir karşılık verecektir. Bu yönüyle âyet, müminlerin gönlünü teselli eden bir mesaj içermektedir. Nitekim müşriklerin inatçı, kaba ve saldırgan tutumları karşısında bunalan sahâbe, bu âyetlerle teselli edilmiş ve “Allah’ın adaletine güvenin, O’nun vaadi mutlaka gerçekleşecektir” denilmiştir.

Müminler, kendilerine karşı haksızlık eden kimseleri - her ne kadar onlar inkârlarında ısrar edip zulüm ve eziyetleriyle affa lâyık olmasalar da - bağışladıklarında, aslında Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmış olurlar. Zira Allah Teâlâ, kendisine isyan eden kullarını hemen cezalandırmaz; onlara mühlet verir, tövbeye fırsat tanır. Çünkü O’nun rahmeti, gazabını geçmiştir. Bu sebeple kul, affederek Rabbinin bir sıfatını yansıtır; ilâhî affın aynası olur. 

Bununla birlikte müminin affı, adaleti ortadan kaldırmaz; bilakis adaleti Hakk’ın hükmüne havale eder. Mümin affeder, fakat cezayı belirlemeyi Allah’a bırakır. Böylece hem rahmet sıfatını, hem adaletin sahibini tanır. Bu affediş, zahirde hilim vasfı, bâtında ilâhî adaletin teslimiyetle kabullenilmesidir. 

Affetmek ve sabır, yalnız bir tahammül değil, aynı zamanda yüksek bir ibadet hâlidir. Zira mümin, inkârcıların eziyetlerine katlanarak, öfkesini yenip nefsini susturarak Allah’ın rızasına yönelir. Bu hâl, dışta sükûnet, içte derin bir teslimiyetin ifadesidir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/32; Dâye, Te’vîlât, 5/323-324; Kur’ân Yolu, 5/14; Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/333) Âyette vurgulanan “Allah’ın günleri” İslâm’ın ve müminlerin zafer günleridir; Hakk’ın düşmanlarına verdiği mağlubiyetler, müminlere bahşettiği galibiyetlerdir. Aynı zamanda bu günler, Allah’ın nimet ve intikam günleridir: Bir yandan müminler için lütuf ve izzet, diğer yandan inkârcılar için azap ve zillet zamanlarıdır.

Bununla birlikte Allah’ın günleri bazen müminler için imtihan günleri olur. Zira O, nimetlerini dilediğine verir, dilediğinden geri çeker; bu dönüşümlü hâller, kulların gafletten uyanması, tövbe edip hallerini ıslah etmeleri için bir ilâhî ikazdır. (İbn Berrecân, Tefsîr, 4/122) Tasavvufî anlamda âyette zahiren, müminlere inkârcılara karşı sabır ve affetme emri verilmiştir; bâtında ise, bu emir kulun kendi nefsiyle ilişkisini düzenleyen bir ilâhî terbiyeye dönüşür. Zira her insanda, Hakk’a yönelen bir yön (rûh) ve O’na sırt çeviren bir diğer yön (nefis) vardır. İnkârcıyı bağışlamak, bu iç mücadelede nefsin inkârına karşı rûhun merhametli kalabilmesi demektir.

Sâlik, nefsinin taşkınlıklarını, öfkesini, hırsını ve hevasını görüp ona karşı hemen hüküm vermeye kalkışmaz; bilakis nefsini terbiye etmenin zamanla ve ilâhî emrin tanzimiyle mümkün olduğunu bilir. Bu yüzden “bağışlasınlar” buyruğu, yalnız dıştaki düşmana değil, içteki öfkeli nefse de yöneltilmiş bir hitaptır. Bu nedenle sûfîler nefsi yok etmek yerine terbiye etmeyi önemsemişlerdir.

“Allah’ın günleri” ise kulun kalbinde Allah’ın isimlerinin tecellî ettiği hâl ve demlerdir. Zira her gün, Hakk’ın bir isminin zuhûr ettiği andır; her isim de bir tecellî zamanına sahiptir. Bu mânâda “Allah’ın günlerini ummayanlar”, kalplerinde ilâhî tecellîlerin vukuuna inanmayan, varlıkta sürekli değişen hâlleri sadece dünyevî sebeplerle açıklayan kimselerdir. Oysa sûfîlere göre “Allah’ın günleri”, kulun hayatında kahır ve lütuf devirleri olarak döner durur: Bir gün “Celâl” tecellî eder, nefsi dize getirir; bir gün “Cemâl” tecellî eder, kalbi tesellî eder. Her iki hâl de Allah’ın günlerindendir.

------------------

Âyet 15

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۘ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ

(45-15) Men ‘amile sâlihan felinefsih vemen esâe fe’aleyhâ śümme ilâ rabbikum turce’ûn.

(45-15) Kim salih bir amel işlerse, kendi lehine işlemiş olur. Kim de kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

-------------------

Kim iyi bir iş yaparsa mükâfatını kendisi kazanır; kim de kötü bir iş yaparsa, onun sıkıntısını yine kendisi çeker. Sonunda herkes Rabbinin huzuruna döndürülür; yaptıklarının karşılığını görür ve kazandığı sıfata uygun bir makama yönlendirilir. Şu hâlde eğer iyilik ehli iseniz, “Ebrâr cennetinde nimet içindesinizdir.” (İnfitâr, 82/13) Aksine, eğer zulüm ve isyan ehli iseniz, “Füccâr cehenneminde azap görmektesinizdir.” (İnfitâr, 82/14) Bu nedenle Allah Teâlâ, insanı sâlih amele ve güzel işlere teşvik ederken, kötülükten ve günah işlemekten sakındırmaktadır.

Ebû Ali el-Vâsıtî bu âyetin bâtınî manasına işaretle şöyle demiştir: “Hakk’a kullarının fiillerinden hiçbir şey ulaşmaz. Kim iyilik yaparsa, o iyilik kendi nefsi içindir; kim şükrederse, kendisi için şükretmiş olur; kim zikrederse, kendi gönlünü arındırmış olur. Ancak Allah Teâlâ, lütfuyla kullarının kusurlarını örter; hatta bazen kötülüklerini dahi güzelleştirir de kabul eder. Eğer Allah, yalnızca kendisine tamamen has, niyetinde hiçbir karışıklık bulunmayan amelleri kabul edecek olsaydı, bütün mahlûkat hatta peygamberler ve resuller dahi tam bir iflâs hâlinde O’nun huzuruna çıkarlardı. Zira kim kendi amelinde kıymet vehmederse, aslında nefsinin düşüklüğünü açığa vurmuş olur.” (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, 2/239) Allah Teâlâ, kullarını cezalandırmadan önce onlara peygamberler gönderir, kitaplar indirir, doğru yolu gösterir. Böylece kim hidayete yönelirse iki dünyada da kurtuluşa erer; kim de haddi aşarsa, dosdoğru yoldan sapar ve acı azabı hak eder. Nitekim bir sonraki âyette bildirildiği üzere, Allah Teâlâ’nın Benî İsrail’e olan lütuf ve nimetlerinde de bu ilâhî hikmet gizlidir. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye,2/314) İşârî manada ise “Kim salih amel işlerse, kendi lehinedir; kim kötülük yaparsa, kendi aleyhinedir” ilâhî hükmü, zahirde fiillerin karşılığının insana döneceğini bildirir; bâtında ise tevhîd-i ef’âle, yani bütün fiillerin aslen Allah’a ait olduğuna işaret eder.

Zira kul, mutlak anlamda fiilinin faili değildir; fiil, kuldan zuhûr eden fakat Hakk’ın kudretiyle var olan bir tecellîdir. Bu nedenle “salih amel işlemek” de, “kötülük yapmak” da yaratılış itibarıyla Allah’ın kudretiyle gerçekleşir, ancak kulun yönelişi, kastı ve niyetiyle kendi nefsine nispet edilir. Böylece “lehine” ve “aleyhine” olma hâli, fiilin yaratılışında değil, kulun kesbinde ve yönelişindedir. 

Diğer bir anlamda ise kulun yaptığı her şey, hakikatte Hakk’ın yaratmasıyla meydana gelir; fakat kul, o fiilde Hakk’ı görmeyip kendi nefsini görürse, o fiil onun aleyhine olur. Eğer fiilinde Hakk’ın kudretini, rahmetini ve tecellîsini müşâhede ederse, aynı fiil onun lehine döner.

Bu durumda “salih amel” burada, sadece zahirî iyilik değil, fiilde Hakk’ı görme hali, yani tevhîdî idraktir. “Kötülük yapmak” ise, fiilde nefsini görme, “ben yaptım” demekle şirk kokusu taşıyan gaflet hâlidir.

Şu hâlde kul, fiillerinde Hakk’ın kudretini müşâhede ederse, Rahmânî tecellîye mazhar olur (lehine). Fiilinde Hakk’ı unutur, nefsini fail sanırsa, Kahhârî tecellîye düşer (aleyhine). Sonuçta, her amel, Hakk’a aittir; fakat kuldaki tezahürü nisbetinde bir hüküm kazanır. Cennet de cehennem de bu tezahürün bir neticesidir.

------------------

Âyet 16

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَۚ

(45-16) Ve lekad âteynâ benî isrâ-île-lkitâbe velhukme ve-nnubuvvete ve razeknâhum mine-ttayyibâti ve faddalnâhum ‘alâ-l’âlemîn.

(45-16) Andolsun biz, İsrailoğullarına kitap, hükümranlık ve peygamberlik verdik. Onları güzel ve temiz yiyeceklerle rızıklandırdık ve onları (dönemlerinde) âlemlere üstün kıldık.

-------------------

Allah Teâlâ, bu âyette İsrâiloğullarına bahşettiği üç büyük nimeti hatırlatmaktadır: kitap, peygamberlik ve hüküm. “Kitap” ile onlara gönderilen Tevrat kastedilmiştir; bu kitap, onlara doğru yolu gösteren açık bir rehber, hidayet kaynağı ve ilâhî kanundur. “Hüküm” kelimesi ise Kur’an’da hem hikmet hem adaletle yargılama yetkisi hem de yönetim kudreti anlamlarında kullanılır. “Peygamberlik” ise bu kavme özel bir lütuftur; zira diğer hiçbir millette, İsrâiloğullarında olduğu kadar çok peygamber gönderilmemiştir.

Ayrıca Cenâb-ı Hak onları kudret helvası, bıldırcın eti ve ilâhî bilgelik gibi zahirî ve bâtınî rızıklarla nimetlendirmiştir. Böylece yaşadıkları çağın diğer topluluklarına göre üstünlük elde etmişlerdir. Nitekim Mısır’daki kölelikten kurtarılmışlar, doğu topraklarında hâkimiyet kazanmışlar, denizin yarılması ve bulutla gölgelendirilme gibi kimseye verilmemiş mucizelere tanık olmuşlardır. Bu, Allah’ın o dönem için onlara tanıdığı özel bir imtiyazdır. 

Âyetteki “Onları âlemlere üstün kıldık” ifadesi de bu bağlamda olup Hz. Mûsâ’nın önderliği altındaki İsrâiloğullarının çevredeki kavimlere karşı kazandığı zaferleri anlatır. Yani bu hüküm, zaman ve hâl şartına bağlı bir üstünlüktür; mutlak bir soy veya ırk üstünlüğü değildir. Çünkü Kur’an, hiçbir kavmi doğuştan üstün saymaz. İlâhî ölçüye göre, insanların en değerlisi Allah’a en yakın olan, ilâhî emir ve yasakları gözeten ve takvâyı kuşanandır. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/35; Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/336; Kur’ân Yolu, 5/16) İşârî olarak bakıldığında, Allah Teâlâ’nın İsrâiloğullarına verdiği bu üç nimet, aslında her insana rûhânî terakkî yolunda ihsan edilen üç ilâhî imkânın sembolüdür.

“Kitap”, bâtında ilm-i ledünnîye, yani kalbe ilka olunan ilâhî marifete işarettir. “Hüküm”, sâlikin kalbinde doğan hikmettir; hak ile batılı birbirinden ayırma (furkân), zahirî ve bâtınî işleri dengeyle yürütebilme kudretidir. Böylece sâlik nefsin hevâsına değil, Hakk’ın hükmüne göre karar verebilme liyakatine kavuşmuş olur. “Nübüvvet” ise, her insanda potansiyel olarak bulunan ruhanî istidat ve Hak’tan ilham alma kabiliyetidir. Zira her kalp, kendi mertebesine göre “ilham”a mazhar olur. Nübüvvet bu anlamda, kalpte Hakk’ın kelâmını duymayı da ifade eder.

Bu üç lütuf; ilim, hikmet ve ilham, kulda marifet nûruylatamamlanır. Şükreden kalp, bu nimetleri kendine değil Hakk’a nispet eder; nankör olan ise onları kendi mülkü sanarak Benî İsrâil’in hatasına düşer. Bu yüzden, İsrâil oğullarına verilen bu üç nimet aslında her dönemde insanın kendi içinde yaşanan bir imtihanın sembolüdür. 

Necmeddin Dâye’ye göre ise âyet bâtınî anlamda kalbe ve onun niteliklerine işaret eder. Çünkü kalp, Allah’ın kelâmının indiği mekândır; onda ilhamât-ı rabbâniyye (ilâhî sezgiler), işârât (manevî yönlendirmeler) ve havâtır-ı rahmâniyye (rahmânî düşünceler) tecellî eder. Aynı şekilde hikmetli mânâların keşfi ve ilâhî sırların müşâhedesi de ancak kalpte zuhur eder; zira kalp, Hakk’ın feyzinin tecellîgâhıdır.

“Onlara temiz ve hoş rızıklar verdik.” ifadesi rahmânî vâridatlara, yani nefsin ve şeytanın bulanıklığından arınmış saf mânevî tecellîlere işarettir. Bu rızık, kalbe gelen ilham, nura dönüşen zikir ve gönülde beliren huzur hâlidir; kaynağı Hak’tır ve ilâhî rahmet bunun vasıtasıdır.

“Onları âlemlere üstün kıldık.” Buyruğu ise kalbin, kendi varlık âlemi içindeki diğer latîfeler (ruh, sır ve hafî) üzerindeki konumuna işaret eder. Başlangıçta ruh, kalpten daha yüce bir mertebeye sahip görünür; çünkü ilk feyz ondan kalbe akar. Ancak kalp, Hakk’ın Rahmânî sıfatlarının tecellîsine arş kılındığında, yani ilâhî sıfatların mazharı olduğunda, Allah Teâlâ onu bu özel vasfı sebebiyle ruhun da üstünde bir dereceye yükseltir. (Dâye, Te’vîlât, 5/324)

------------------

Âyet 17

وَاٰتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْاَمْرِۚ فَمَا اخْتَلَفُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۙ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

(45-17) Ve âteynâhum beyyinâtin mine-l-emri femâ-ḣtelefû illâ min ba’di mâ câehumu-l’ilmu baġyen beynehum inne rabbeke yakdî beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḣtelifûn.

(45-17) Onlara din işi konusunda açık deliller verdik. Ama onlar ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayı ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü, aralarında hüküm verecektir.

-------------------

İsrâiloğulları, kendilerine apaçık delillerle hakikat bildirildikten sonra, çekememezlik, kıskançlık ve üstünlük iddiası yüzünden kendi aralarında ayrılığa düştüler; tefrika ateşi onları farklı inanç ve mezheplere savurdu. Bu ayrılıklar, ilmin yokluğundan değil, nefsânî rekabet ve dünyevî menfaat hırsından doğdu. Halbuki Sehl’in ifadesiyle ilâhî hitabı anlamaları için Hak onların kulaklarını açmış, kalplerini sözünü anlamaya elverişli hâle getirmiş ve insanlar arasında ke sin bir karar ve doğru bilgilerle hükmetsinler diye onlara sağlam bir feraset vermişti. Bütün bunlar, din konusunda bâtınî yoldaki açık delillerdi. (Tüsterî, Tefsîr, 488) İnsanlar arasındaki anlaşmazlıklar, çoğunlukla bilgisizlikten, adalet ölçüsünü bilmemekten ve hak duygusunun zayıflığından kaynaklanır. Fakat ilâhî vahiy gelip hak ile bâtıl apaçık ortaya konduktan sonra, ihtilafın sebebi artık cehalet değil, vahye uymamak olur. İnsan, bildiği hakikati nefsine uydurmak için eğip büker; ilâhî hükmü değiştiremeyeceğini bildiği için onu kendi arzusuna uygun biçimde yorumlayarak meşrulaştırma yoluna gider. Böylece haksızlıklarına hak kılıfı uydurur, zamanla kendi yalanına kendisi inanır.

Bu tutum, dünyada bir süre işe yarayabilir; fakat âhirette hiçbir bahane geçerli olmayacaktır. Çünkü o gün, Allah Teâlâ hakkın tek hâkimi olarak hükmünü verecek, insanların arasında adaletle hükmedecek; kimin hakkı temsil ettiğini, kimin batıla saptığını ortaya çıkaracak, hakikati bilip de nefsine uyanların mazeretlerini hükümsüz bırakacak, herkes yaptığının karşılığını eksiksiz biçimde görecektir.

Öte yandan Allah Teâlâ’nın kendi katından İsrâiloğullarına verdiği apaçık delil ve kesin kanıt, ilâhî emrin en yücesi olan zâtî tevhide de işaret edebilir. Zira onlara bu hakikat hem kitaplarında hem de önceki peygamberlerinin diliyle açıkça bildirilmişti. Nitekim Habîb-i Ekrem’in gönderilmesi de onun açıklanması ve tamamlanması içindir.

Ne var ki onlar, zâtî tevhidi öğrendikten sonra onu gizleyip tahrif ettiler; aralarındaki kıskançlık, gurur ve haset onları tefrikaya sürükledi. Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) risâletini hem kalben bildikleri hem de metinlerinde buldukları hâlde, “bile bile” inkâr ettiler. İnkârları da delil eksikliğinden değil, benlik ve üstünlük iddiasından doğmuştu.

Bu yüzden âyet, aynı zamanda Resûlullah’a bir teselli mahiyetindedir: “Ey Resullerin en kâmili, onların taşkınlık ve inatlarından dolayı sabret! Çünkü seni seçip risâletle şereflendiren Allah, kıyamet günü onlar arasında kesin hükmünü verecek; senin dinin ve kitabın hakkında haksız yere tartışanları adaletle yargılayacaktır.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/314-315) Dâye’ye göre İsrailoğulları’nın düştükleri ihtilaf zahirde aralarındaki bölünmeyi anlatsa da bâtında, nefis ile kalbin Allah’a yöneliş konusundaki ayrılığını ifade eder. Zira kulun içinde iki yön vardır: biri nefsin yüzüdür ki, dünyaya meyleder; diğeri kalbin yüzüdür ki, Hakk’a yönelir. İşte bu iki yön arasındaki çekişme, insanın iç dünyasındaki “tefrika”dır.

“Kendilerine gelen ilimden sonra” ifadesi, iki türlü ilmi işaret eder: Biri ilm-i iyân; doğrudan müşahedeyle elde edilen yakînî bilgi, diğeri ilm-i beyân; kelâm ve delil yoluyla kazanılan zahirî bilgi. Nefs, bu iki bilgiyi de hevasının yönünde eğip büktüğü için kalple arasında ayrılık doğar. Dolayısıyla “aralarındaki taşkınlık ve azgınlık yüzünden” ifadesi, nefsin doğasındaki benlik, istek ve üstünlük iddiasına işaret eder.

“Şüphesiz Rabbin, kıyamet günü aralarındaki hükmü verecektir.” İşârî olarak bu ifade, kalplerin diriliş günü demektir; yani Allah, kalpleri doğruluk ve muhabbet nuruyla dirilttiğinde, nefsin karanlık arzularıyla kalbin ilâhî yönelişi arasındaki hükmü o zaman ortaya çıkarır. O gün, nefsin bahanesi kalmaz; hakikatin hükmü kalpte tecellî eder. (Dâye, Te’vîlât, 5/324)

------------------

Âyet 18

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

(45-18) Śumme ce’alnâke ‘alâ şerî’atin mine-l-emri fettebi’hâ velâ tettebi’ ehvâe-lleżîne lâ ya’lemûn.

(45-18) Sonra da seni din işi konusunda açık bir yola koyduk. Sen ona uy, bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.

-------------------

Allah Teâlâ, İsrâiloğullarına yazılı bir Kitap verdiği gibi, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla insanlığa emrinden bir şeriat bahşetmiştir. Bu durumda kişiye gereken hakikati bilmeyenlerin keyiflerine ve hevâsına değil; Allah’ın gösterdiği ilâhî yola uymaktır. Hz. Musa’ya verilen Kitap’tansonra Hz. Muhammed’e de yeni bir ilâhî düzen verilmiş olması, iki kitabın tevhidde birleştiğini ifade eder.

Din, ilk defa Peygamberimizle ortaya çıkmış değildir. Allah Teâlâ, Hz. Âdem’den itibaren peygamberler vasıtasıyla, özü aynı olan ama tafsilatı farklı vahiyler silsilesi göndermiştir. Bu bakımdan “din”, inanç ve tevhid esaslarında bir olan ilâhî özdür; “şeriat” ise, bu özün her dönemde toplumsal şartlara göre farklı biçimlerde tezahür eden amelî hükümler, ibadet biçimleri ve hukukî düzenlemeleridir.

Nitekim şeriatın kelime kökeni de bu anlamı desteklemektedir: Sözlükte “bir yöne doğru açılarak uzanmak, açık olmak veya açığa çıkarmak” anlamındaki şer‘ kökünden türeyen şerîat (çoğulu şerâiʿ) ve şir‘at kelimeleri, “insanların veya hayvanların su içtiği açık akarsu” ve “bu suya giden yol” mânâlarına gelir. (Küçükcan, DİA, 38/571) Bu bağlamda şeriat, Kur’ân’la belirlenen ilâhî dünya görüşü ve hayat nizamını ifade eder. Son peygambere ve ondan sonra gelecek bütün insanlara gönderilen İslâm dini, önceki tüm dinlerin kaynağı olan Allah tarafından vahyedilmiş evrensel bir tevhid nizamıdır.

Günlük dilde ise “şeriat” kelimesi, yalnızca vahyedilen ilâhî hükümleri değil; bunlardan ictihad yoluyla çıkarılan fer‘î hükümleri ve âlimlerin yorumlarını da kapsar. Böylece şeriat hem ilâhî vahyin özü hem de beşerî anlayışın çabasıyla genişleyen bir hayat sistemini ifade eder. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/336; Kur’ân Yolu, 5/17) Hiç şüphesiz Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) verilen şeriat, Hakk’a ulaştıran kapsayıcı bir minhâc ve en doğru yoldur. Bu yol, önceki bütün peygamberlerin şeriatlarını ve velâyet mertebelerinin hakikatlerini cem eden küllî bir hakikat yoludur. Dolayısıyla yalnızca zahirî hükümlerden ibaret olmayıp ilâhî zâtın birliğine ve her şeyde tecellî eden mutlak hakikate ulaştıran ilâhî bir düzenin tezahürüdür. 

Böylece Allah Teâlâ, Habîb’ini önceki ümmetlerin şeriatlarına ihtiyaç duymayacak bir kemal derecesine yükseltmiştir. 

O artık geçmişlerin mirasçısı değil, bütün risaletlerin tamamlayıcısıdır. Bu nedenle Allah’ın Rasûlü, şöyle buyurmuştur: “Ben, kolaylık ve lütuf üzere kurulmuş, aydınlık bir hanîflik diniyle gönderildim. Eğer Mûsâ bugün hayatta olsaydı, bana uymaktan başka bir yol bulamazdı.” (Beyhakî, Şu’abü’l-İmân, 1/200) Bu nedenle Allah Teâlâ şeriatın yüceliğini haber vererek şöyle buyurur: “Ey Habîbim! Seni, diğer peygamberlere mahsus kılmadığım bazı latif sırlara eriştirdim; onları tanı ve bil. Yalnızca sana bahşettiğim hakikatleri idrak et. Senin için özel bir yol belirledim; o yolda seyret. Sana bütün şeriatların özünü içeren bir nizam verdim; ona azimle, ihlâsla ve kararlılıkla tâbi ol, ondan dışarı çıkma. İlimden nasibi olmayan, hakikatin sırlarına iman etmeyen kimselerin arzularına ve hevâlarına yönelme. Zira onlar, bu şeriatın özündeki hakikati idrak edemezler; çünkü kalpleri bâtınî hikmetleri sezecek nurdan yoksundur. Şu hâlde sen artık başkalarının yoluna muhtaç değilsin.” (Dâye, Te’vîlât, 5/324; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/315) 

------------------

Terzi Baba şeriat hükümlerinin yer yüzünde bulunanlar kadar gökyüzü ehli için de geçerli olduğuna dikkat çekmektedir: “Şeriat hukuku “şeriat-i Muhammed-i” bütün gökyüzü alemlerinde yaşayan insan nesli sülâlelerine de bildirilmiştir. Onların da uyanları ve uymayanları olacaktır, onların da neticeleri kıyasları bizimkiler gibidir.” (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/86)

------------------

Âyet 19

اِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۚ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُتَّق۪ينَ

(45-19) İnnehum len yuġnû ‘anke minallâhi şey-en ve-inne-zzâlimîne ba’duhum evliyâu ba’d vallâhu veliyyu-lmuttekîn.

(45-19) Çünkü onlar, Allah’a karşı sana asla bir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirinin dostlarıdır. Allah ise kendisine karşı gelmekten sakınanların dostudur.

-------------------

Eğer sen onların arzularına uyacak olsan, onlar Allah’ın iradesinden gelecek hiçbir şeyi senden uzaklaştıramazlar. Zira senin lehine veya aleyhine olacak her şey, yalnızca Allah’ın takdirindedir. O, sana bir nimet vermek istese, kimse onu engelleyemez; seni bir imtihanla denemek istese, kimse onu senden savamaz. O hâlde, onların desteğine ve sevgisine güvenme; zira her fayda ve zarar, yalnız Allah’ın elindedir.

Zalimler birbirlerinin velîsidirler. Bu, aralarındaki benzerlik, çıkar birliği ve heva ortaklığından kaynaklanır. Her biri diğerini, kendi arzularını gerçekleştirmede destekler; adalet fıtratından uzaklaşıp ilâhî sınırları çiğnedikleri için birbirlerine yönelir ve dayanışma içinde olurlar. Benzerlik yakınlık doğurur; aynı mizaç, aynı eğilimi çeker. Bu yüzden, zulüm ehli kendi karanlığı içinde birbirini korur. 

Allah onları “zalimler” diye adlandırmıştır; çünkü onlar, hakkı bâtılın yerine, bâtılı da hakkın yerine koymuş, her şeyi olması gereken yerden saptırmışlardır. Onlarla dost olanlar da onların heva ve heveslerine uyarak aynı sapkınlığa düşerler; böylece onlar da zâlimlerden olurlar.

Buna mukabil Allah müttakîlerin dostudur. Çünkü onlar zulümden sakınmış, her işlerinde Allah’ı gözetmiş, O’nu vekil ve veli edinmiş kimselerdir. Müttakî, yalnız günahlardan değil, Allah’tan gayrısına yönelmekten de sakınandır. Onlar, Allah’ın dostlarını Allah için sever, sevgilerini yalnız O’nda birleştirirler.

O hâlde kalbini hiçbir fânîye bağlama; gönlünü bizden başkasına çevirme. Bize güven, bize dayan, bize tevekkül et.
Zira kim Allah’tan başkasıyla yetinmeye kalkarsa, zenginliğiyle fakir olur; kim de Hak’tan başkasıyla izzet ararsa, izzetiyle zillete düşer. (Dâye, Te’vîlât, 5/325; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/315) Bu âyet, zahirde inananlara Allah’tan başkasına güven memeyi, bâtında ise kulun ef‘âlde tevhidi idrak etmesini öğütler. Nitekim “Onlar Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar” ifadesi, ef‘âl âleminde müessir olanın yalnız Allah olduğunu bildirir. Kula ulaşan her nimet, her imtihan, her yardım, yalnız O’nun takdiriyle meydana gelir. Halkın elinde zuhur eden fiiller, Allah’ın kazâsının tecellisidir. Bu yüzden, Hakk’ın dışındaki sebebe güvenmek, hakikatten perdelenmek ve fiili failden ayırmak demektir.

“Zalimler birbirinin velîsidir” sözü, bâtında nefsânî kuvvelerin birbiriyle dayanışması anlamına gelir. Nefis, hevâ, vehim ve gaflet; hepsi zulüm sıfatında birleşir, birbirini destekler. Bu iç âlemdeki dayanışma, kulun kalbini istila eder.

Buna karşılık “Allah, müttakîlerin dostudur” müjdesi ise kulun iç âleminde nûrânî kuvvelerin dayanışmasını haber verir. Kul, her fiilde Allah’ı görür, O’ndan başkasına güvenmezse, kalbinde “velâyet” tecellî eder. Böylece gönül, Hakk’ın dostluğunun aynası hâline gelir.

Ey sâlik! Şu hâlde fiilleri halktan bilme, Hak’tan gör. Halkla sebepler arasında boğulma; fiilin fâilini tanı. Çünkü halka güvenen nefsin zindanına düşer, Hakk’ın kudretine sığınan ise velâyet nuruyla kurtulur.

------------------

Âyet 20

هٰذَا بَصَٓائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

(45-20) Hâżâ besâ-iru linnâsi ve huden ve rahmetun likavmin yûkinûn.

(45-20) Bu Kur’an, insanlar için kalp gözleri (konumundaki bir nur), kesin olarak inanan bir toplum için de bir hidayet ve bir rahmettir.

-------------------

Kur’ân, insanlık için ilâhî bir ruh ve hayat mesabesindedir. Ondan uzak kalan kimse, baş ve gönül gözünü yitirir; diri görünse de kalben ölüdür. Zira Kur’ân’dan nasibi olmayan bir kalp, his ve idrakten mahrum bir bedene benzer; hareketi vardır, fakat hayatı yoktur.

Yine Kur’ân, hakikate yönelmiş, kalbi arınmış ve yakîn nuruna hazır olan kimseler için bir hidâyet ve rahmettir. Çünkü dünyevî ve uhrevî bütün saadetlerin kaynağı ondadır. Onun nurları kalpte parladığında, gönül gözü açılır, hak ile bâtıl birbirinden ayırt edilir. Şu hâlde Kur’ân, yalnızca lafızlardan ibaret bir metin değil, kalbi Hakk’a bağlayan bir rehber, gönülleri dirilten ilâhî bir nefes, zulmeti ortadan kaldıran bir nurdur. 

Bu nur, kulu zâtî tevhidin yoluna yöneltir. Zira her kim Kur’ân’ın davet ettiği yola ihlâs ve samimiyetle adım atarsa, Kur’ân onun için sâdık bir mürşid, güvenilir bir delil olur. Kalbine doğan her âyet, onu Hakk’a çağıran bir işaret ve hitaba dönüşür. Böylece iman ve yakîn ehli için hidayet ve marifete vesile olur; çünkü yakîn ehli, imanda sebat eden, marifette keşif ve müşâhedeye eren kimselerdir. Onların kalplerine Kur’ân rahmet olarak iner; sadece nazarlarını değil, gönüllerini de nurlandırır.

Nitekim insanların nazarları bulundukları mertebelere göre birbirinden farklıdır: kimi akıl nuruyla bakar, kimi firâsetle, kimi îmânla, kimi yakînle, kimi ihsân ve irfânla, kimi de keşif ve müşâhede nuruyla görür. Her nazar, kendi nurunun kadarıyla idrak eder. Fakat basîret güneşi kalp semasında doğmuş olan kimsenin iç âlemi bulutsuzdur; kalp gözü Hakk’ın nuruyla aydınlanmıştır. O kimse artık eşyaya kendi nazarıyla değil, Hakk’ın nazarıyla bakar ve zâtî tevhide erer. 

Anlatıldığına göre Ebû Türâb Nahşebî’nin arkadaşlarından biri hacca niyet edip Bâyezid Bistâmî hazretlerini ziyaret etmişti. Bâyezid bu dervişe şeyhinin ahvâlini sordu. Derviş şeyhi Ebû Türâb için şöyle dedi: “O diyor ki; şâyet gök ve yer hepsi demir olsa (yâni su ve toprak olmasa) ben rızkımdan şüphe etmem ve endişelenmem.” Bâyezid bunu çirkin gördü. Çünkü burada ef’al ve sıfatın fenası vardır ammâ zâtın fenâsı yoktur. O şöyle dedi: “Ebû Türâb’ın üzerinde bulunduğu yer nasıl duruyor ki?” Derviş şeyhine dönüp bu durumu haber verdi. Ebû Türâb dervişe, “sen git, ona nasıl olduğunu sor” dedi. Derviş gelip Bâyezid’e nasıl olduğunu sordu. Bâyezid bir kâğıda; “Bismillahirrahmanirrahim Bayezid nîst” Yâni “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Bayezid yoktur” yazdı. Ebû Türâb zaten ağır hasta, ölüm döşeğinde idi, bunu görünce, “Ben Allah’a inandım dedi” ve oracıkta vefat etti. (Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 5/1947; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/39-40; Dâye, Te’vîlât, 5/325; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/315)

------------------

Âyet-i kerîme, basar-zahir göze değil, “basiret-idrak ve gönül gözü”ne dikkat çekmektedir. Bazı şeyler basar gözü ile bakılsa da hakikat-i itibariyle bir şey anlaşılmaz. Çünkü çok sathi ve ezberci bir akıl ile bakılmaktadır. “Külli şey’ün helikun illâ vechehu” (28-88) “Herşey fani olacaktır ancak O’nun veçhi baki kalacaktır” âyet-i kerîmesi’ni basıretle bugünden anlamaktır. Bu hakikat bütün alemleri kapsamına aldığına göre, gökyüzü alemlerinde olan, diğer insan nesli sülâlelerininde, bu yaşantılardan haberlerinin olmaması mümkün değildir. Çünkü Rabb-ul erbab sadece bizim dünyamızla sınırlı değil hükümleri bütün alemlerinde de geçerlidir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/87)

------------------

Âyet 21

اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ سَوَٓاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ۟

(45-21) Em hasibe-lleżîne-cterahû-sseyyi-âti en nec’alehum kelleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti sevâen mahyâhum ve memâtuhum sâe mâ yahkumûn.

(45-21) Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

------------------

Herkes Yaptığına Göre Karşılık Görür Kötülük işleyen kimseler, dünyada da âhirette de iman edip salih amel işleyenlerle bir tutulacaklarını sanıyorlarsa, büyük bir yanılgı içindedirler. Allah hiçbir zaman iyiyi kötüyle, mümini günahkârla, hak ehlini bâtıl ehliyle bir tutmaz. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bu hususu apaçık ortaya koymaktadır: "Biz, müslümanları suçlular gibi bir kılar mıyız hiç?" (Kalem, 68/35) “Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?” (Sâd, 38/28) “Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşir, 59/20) Bu âyetler, iman ve inkâr ehlinin hem dünya görüşü hem de hayat tarzı bakımından birbirinden tamamen farklı olduğunu açıkça gösterir. İslâmî bir toplum içinde bile inkârcılar, münafıklar ve amelsizler; iman, güzel ahlâk ve salih amel sahiplerinden büsbütün başka bir değerlendirmeye tâbidir. Çünkü Allah katında değer, iman, amel ve ahlâka göredir; soy, servet, makam ve dış görünüşe değil.

Âhirette de herkes dünyadaki inanç, niyet ve çabasına göre karşılık görecektir. Ebedî nimetleri inkâr edenler o nimetlerden mahrum kalacak, ilâhî uyarıları küçümseyenler tehditlerin gerçekleştiğini gözleriyle görecek, imansızlık ve amelsizliğin acı sonucuna katlanacaklardır.

Müminler, iman ve tâatin izzetiyle yaşar; ölümlerinde Allah’ın rahmet ve rızasına kavuşurlar. Onların velisi Allah’tır. Melekler canlarını teslim alırken onlara selâm verir, ruhlarını cennete taşır. Hayatları izzetle, ölümleri rahmetle gerçekleşir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Suffe Ashâbını mescidde görünce: “Hayat sizin hayatınızdır, ölüm de sizin ölümünüzdür” buyurarak onların dünya ve âhiret saadetini müjdelemiştir.

Kâfirler ise dünyada mal ve evlatça zengin olsalar da küfür ve mâsiyetin zilletinde sürünürler ve öldüklerinde Allah’ın lânetine ve ebedî azabına uğrarlar. Onlara verilen servet, makam ve geçici refah, Allah’ın rızasının değil azaplarının artmasına vesile olan bir imtihandır. Ölüm anında melekler tarafından azarlanır ve cehenneme sevk edilirler. Onlar ne dünyada ne de âhirette müminlerle aynı safta yer bulamazlar. Halbuki hayatta iken “Eğer bir âhiret varsa, biz orada da müminlerden daha üstün oluruz.” derlerdi. Hatta “Biz malca ve evlatça daha zenginiz; bize azap dokunmaz.” (Sebe’, 34/35) diyerek kendi batıllarına güvenmişlerdi. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/337-338; Kurân Yolu, 5/) Rivâyet edildiğine göre Fudayl b. İyâz “Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar?“ âyetini okuyunca tekrarlayıp ağlar ve kendi kendine şöyle dermiş: “Ey Fuzayl! Keşke senin hangi gruptan olduğunu bir bilebilsem! Öyleyse tembeller çalışanların, korkaklar kahramanların, câhiller âlimlerin, yatıp uyuyanlar ayakta ve uyanık olanların sevabını beklemesinler. İşte kişinin gayretine göre sevabı fazla olur. Ameldeki kusur ve eksikliğine göre kadrü kıymeti düşer.” Yine denildiğine göre Allah bir kuluna hayır murad ettiği zaman o kula öleceği sene bir melek gönderir. Onun eksiklerini telafi ettirip onu tövbe ve güzel amellere muvaffak kılar. Nihâyet ölüm anı geldiğinde ölüm meleği gelip baş ucuna oturur; “Ey mutmainne olan nefis, Allah’ın mağfiret ve rızasıyla gel” der. İşte bu an o kul Allah’a kavuşmayı sever. Allah da ona kavuşmayı sever. Bir kula da şer murad ettiği zaman öleceği sene o kula bir şeytan gönderir. O şeytan onu iyice ifsad eder. Nihâyet ölüm anı geldiğinde ölüm meleği gelir başucuna oturur; “Ey habis nefis Allah’ın gadap ve azabına çık”, der. Can bedenden ayrılır. İşte o zaman bu kul Allah’a kavuşmayı sevmez. Allah da bu kula kavuşmayı sevmez. Hakk’ın her iki muradı da kulun imanına ve salih amel durumuna göredir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/42-44) İnsanların halleri, yaşadıkları hayatın bir aynasıdır. Kim dünyada iman, ihsan ve itaat üzere yaşamışsa, onun ölümü de o hâl üzere olur; kim de günah ve isyan içinde ömür sürmüşse, ölümü de o istikamette gerçekleşir. Zira ölüm, hayatın suretidir; insan dünyada neyi sevmiş, neye yönelmişse, ölüm anında da onunla karşılaşır.

Dolayısıyla her ne kadar ölüm herkes için mukadder olsa da hakikatte herkes için aynı değildir. Mümin, zahiren ölümü tatsa da aslında diridir; çünkü kalbi iman nuruyla hayat bulmuştur. Onun ölümü, bir âlemin kapanıp diğerinin açılmasıdır. Kâfir ise zahiren yaşasa da kalben ölüdür; zira hayatı Hak’tan uzak bir şekilde gaflet içinde geçmiştir.

İbn Berrecân’a göre âyetteki uyarı yalnızca kâfirlere değil, aynı zamanda iman etmiş olup da günah ve isyanda ısrar eden kimselere de yöneliktir: “Yoksa günahkâr müminler, kendilerini gerçekten iman eden ve sâlih amel işleyenlerle bir mi sanıyorlar?” Görüldüğü üzere Allah Teâlâ, ilâhî yardım, zafer ve manevî izzetin yalnızca ihsan sahiplerine, ihlâs ve takvâ üzere olanlara mahsus olduğunu bildirmektedir. Günahkâr müminler, ne dünyada manevî huzura ve ilâhî yardıma erişebilirler, ne de âhirette takvâ ehlinin derecelerine ulaşabilirler. Onların hayatları, isyanın gölgesinde zillet ve mağlubiyetle geçer; ölümleri ise nefsin hevâsı ve tabiatı üzeredir. Bu nedenle, takvâ ehlinin ulaştığı yüksek mertebelerden mahrum kalırlar. (İbn Berrecân, Tefsîr, 5/123) Sâlikin seyri açısından âyetin manası ise şöyledir: Bize yönelip elinden tuttuğumuz, zikrimize ünsiyet kazandırdığımız, tevhid mertebelerinde terakki ettirerek kendimize yaklaştırdığımız kimseyle; seyrini terk eden, gayretini yitiren, nefsinin süflî arzularına kapılan, tövbe ile gözyaşı dökmeyen ve kalbi yanmayan kimse bir tutulur mu?

Küfür, kalbin zulmeti, iman ise nurudur. Nefis, hevâ ve arzularıyla karanlığa gömülür; kalp ise salih amel, güzel ahlâk ve ilâhî isimlerin tecellileriyle nur saçar. Bu ikisi asla bir araya gelmez. Nefsanî hayat ile ruhanî hayat bir değildir. Kim kalbini Hakk’a teslim etmişse, onun hayatı nurludur; kim de nefsine esir olmuşsa, onun hayatı karanlıktır.

Hakk’ın hükmü sabittir: Nefsin gölgesinde, zulmet içinde yaşayanlar ile kalbin nuraniyetinde ömür sürenler bir tutulmaz. Çünkü biri nefsinin karanlığında boğulurken, diğeri Hakk’ın nurunda dirilir. Şu hâlde, nefsin hevâsıyla yaşayanlarla, Rahman’ın nefesiyle dirilenler nasıl bir olur!

------------------

Âyet 22

وَخَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

(45-22) Veḣalekallâhu-ssemâvâti vel-arda bilhakki velituczâ kullu nefsin bimâ kesebet vehum lâ yuzlemûn.

(45-22) Allah, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak, herkese kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır. Onlara zulmedilmez.

-------------------

Allah, gökleri ve yeri bir oyun ve eğlence için değil, hak ile yani hikmet ve bir gaye üzere; adaletle yani ölçü ve denge içinde yaratmıştır. Göklerin ve yerin nizâmında hiçbir taşkınlık, hiçbir uyumsuzluk yoktur; her şeyde ilâhî adaletin ince terazisi hüküm sürmektedir. Zira Kur’ân’ın diliyle “hak”, hem yaratılışın gayesini hem de adaletle hükmedilmesini kapsar. Böylece göklerin ve yerin yaratılışı, Allah’ın vaadine, kulların amellerinin karşılığını eksiksiz vermeye, hak sahibine hakkını tam olarak iade etmeye ve buna rağmen lütuf, affediş ve ilâhî bağış kapısını açık tutmaya bir işarettir.

------------------

Görüldüğü gibi ayet-i kerîme ne kadar güzel bir ifade ile alemlerin nasıl halkedildiğini açık olarak anlatmaktadır. 

Yani batında olan Hakk esması ile zahire çıkarıp Halk ismini vermesidir. Yani bu alemlerin zahiri-dışı halk içi batını ise Hakk’tır, bunları iyice anlayabilmek için tevhid ilmine ve basiret idrakine ihiyaç vardır. Bu alemler, “yaratma-yoktan varetme” değil zaten varolanın, zaman içinde kendi sırası geldiği zaman, “zuhur ve tecelli” görüntüye gelmesi, kendi yaşamına geçmesi-başlamasıdır. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/88)

------------------

Cenâb-ı Hak her nefse, kazandığı şeylerin tam karşılığının verilmesini murad etmiştir; çünkü Allah katında hiç kimseye zulmedilmez. Eğer bir kimse zulmeder de cezasını görmez ve mazlum hakkını alamazsa, toplumun dengesi bozulur. Bu bozulma, kâinatın her zerresinde cereyan eden Hakk’ın adalet ilkesine aykırıdır. Çünkü ilâhî düzen, haksızlığın sürmesine izin vermez. Allah’ın “Adl” sıfatı gereği olarak her can ne bir zerre eksik ne bir fazla yaptığının tam karşılığını görecektir. Böylece, hem yaratılmışların fiilleri arasında denge sağlanacak, hem de Allah’ın “Adl” ismi kâinatta olduğu gibi insanın hayatında da hakkıyla tecellî edecektir. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/338) İşârî manada “gökler” kalplerin semâsı, “yer” de nefislerin toprağını ifade eder. Nitekim kalp, manevî idrakin göğü gibidir; nurlar oradan doğar, marifet yıldızları orada parlar. Nefis ise arz gibidir; hevâ ve arzular, toprak misali onda filizlenir. Allah bu ikisini “hak üzere” ilâhî denge ve hikmet esasıyla yaratmıştır ki, her bir nefis kazandığı şeye göre karşılık bulsun: kim nefsini hevâdan arındırır, onu Hakk’a yöneltirse kalp semâsında hakikat nurları parlar; kim de hevesinin esiri olur, nefsin toprağına gömülürse, zulmet içinde kalır. Dolayısıyla herkese kazandığının karşılığı verilecek ve kimseye haksızlık edilmeyecektir. Zira hiçbir nefis, hak ettiğinden fazlasına mâruz kalmaz. Bu durum ilâhî emirlere itaat edenle yasakladıklarından sakınan için bir mükafat; aksi yönde davranan için ise adaletin gereği olan ceza şeklinde zuhur eder.

Bununla birlikte ihsan ve fazl sıfatlarının muktezası olarak, Allah muhsin kullarına bazen hak ettiklerinden fazlasını verebilir. Zira adalet dengenin temini, lütuf ise rahmetin tecellîsidir; Hakk’ın hükmü ikisini bir arada gerçekleştirir.

------------------

Terzi Baba âyette geçen “hak” kelimesi üzerinden şöyle bir yorumda bulunmuştur: 

“Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti. (6/En'âm 73) Geçmiş sayfada belirtildiği gibi “HAK” kelimesi, Arapça mahreç harfi okunuşunda, okuyan kişinin tam boğazının başladığı alt kısmından, boğazın sıkılarak keskince çıkartılan, ciğerlerden gelen bir hava ile meydana gelen sadadır ki, kişinin nafesi Rahman-ı olarak gerçek mana da Hak esmasının mana olarak zuhura çıkmasıdır. 

“HALK” kelimesinde “Ha” nın üstünde bir nokta farkı vardır. O nokta ise aynı “HA” harfini ağzın dilinin dibinden damağın üzerine doğru nefesi şiddetle ciğerlerden o mahalle göndererek “HI” hırıltılı bir ses çıkmasını sağlamaktır ve bu hali, HA’nın üstündeki bireysellik-benlik “NOKTA”sı meydana getirmektedir, yani “Ha” nın birinin batına ait birinin zahire ait manası olmaktadır. “Hak” kelimesi ile “Halk” kelimesinin arasındaki diğer bir farkı ise “Ha” ve “KAF” harfleri arasına bir “LÂM” harfinin ilavesidir. Bu “LÂM” ın iki manası vardır. Birisi “LÂ” yokluk manasına diğeri, halkıyyet, alem, “LÂ”mı dır. Böylece “HAK” ve “HALK” kelimeri birbirlerini takib ederek zahir aleme “Hak” olan batın aleminden “HALK” olunmuş “ZAHERA” zahir ismi ile zuhur ve tecelli etmiş olmaktadırlar ve neticede bunlara “MAHLUK” denilmektedir. İşte kardeşim, gödüğün her şey aslı hakikati ve batını itibari ile “HAK” zahiri itibari ile “HALK”tır. İşte bu yüzden alemde yaratma, “yoktan var etme” “yaratan ve yaratılan” ikilisi, diye bir konunun olması, hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile mümkün değildir. 

“HALK” ın “L” mı zaten aslında yoktur “LÂ” dır. “İLLÂ” “HAK”tır. İşin aslı budur. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/88-89)

------------------

Âyet 23

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِه۪ وَقَلْبِه۪ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِه۪ غِشَاوَةًۜ فَمَنْ يَهْد۪يهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

(45-23) Eferaeyte meni-tteḣaże ilâhehu hevâhu ve-edallehullâhu ‘alâ ‘ilmin ve ḣateme ‘alâ sem’ihi ve kalbihi ve ce’ale ‘alâ basarihi ġişâveten femen yehdîhi min ba’dillâhi efelâ teżekkerûn.

(45-23) Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?

-------------------

Allah, iyi olmayı isteyen hiçbir kimseyi zorla inkâra veya kötülüğe sevk etmez. Kul bunu kendi iradesiyle tercih ettiğinde ise Allah da imtihanın gereği olarak bu tercihin sonuçlarının gerçekleşmesine izin verir ve olumsuz fiillerin vuku bulmasına imkân tanır. Doğruyu ve iyiyi bilmek, tek başına ona uygun davranmak için yeterli değildir; bunun için sağlam bir iman ve doğru bir terbiye lazımdır.

İmandan ve terbiyeden mahrum olan, heveslerinin peşine düşüp gününü gün eden, keyfince davranan, ihtiraslarının tutsağı, nefsânî arzularının ve egosunun esiri olan kimseleri yola getirmek zordur. Zira Hakk’a karşı kötü niyet ve kötü davranışları, onların kalplerine, kulaklarına ve gözlerine perde olmuştur.

Hakikati peşinen reddetmeye kararlı oldukları için doğruyu işitseler de anlamaz, görseler de idrak etmezler. Cehaletleri ve inatları, gerçeği kabul etmelerine engel olur. Düşünmezler; bâtıl fikirlerini doğru sanırlar. Kötü amelleri kendilerine hoş görünür, yaptıklarını beğenirler. Artık böylelerini doğru yola iletmek mümkün değildir. (Kurân Yolu, 5/) Mürşid-i kâmilin terbiye ve tedbîrinde riyâzete tabi olmayan, nefis ve hevâsından bütünüyle sıyrılıp arınmayan; süfli arzularını dizginlemeyip vuslat ehlinden bir rehbere tâbi olmayan kimse, bilakis küfür ve dalâlet ehlinin peşine düşer. Böyle biri, aklî şüpheler ve zannî delillerle onların izini sürer ve sonunda şeytanın tuzağına düşer. Şeytan ve nefis onu hevâ yularından yakalar, kendi çölünde şaşırtır ve saptırır.

Bazen de aklî birtakım çıkarımlarla seyrinden vazgeçirir; kendi zan ve düşüncelerini güya hakikatmiş gibi gösterir. Nihâyetinde ise onu şüphe vadilerinin uçurumlarına yuvarlayıp helâke sürükler. Bu kimse her tür sapıklık içinde bocalar, hakikatten uzaklaşarak şaşkınlığa sürüklenir. Artık onun kaybı kazancından fazladır ve hâli dalâletinin açık alâmetidir. Zira Kur’ân ve Sünnet yolundan vazgeçmiş, âhiret nimetlerine karşılık olarak dünyanın tutkularını (hevâ ve heves) tercih etmiştir. (Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 5/1948; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/51) İbnü’l-Arabî’ye göre hevâ, kulun iradesinden başka bir şey değildir; ancak bu irade, Allah Teâlâ’nın dünyada kul için koyduğu meşrû ölçülere aykırı düştüğünde ona “hevâ” denir. Hevâ olmasaydı, diğer varlıklarda da Allah’a kulluk tecellî etmezdi.

Allah’tan başka ilâh edinilen şeyler iki kısımdır:
Birincisi, aslında kendilerinin ilâh olmadığını bildikleri hâlde böyle bir iddiada bulunanlardır. Bunların gayesi, ilâhlık değil, önderlik ve nüfuz kurmaktır. Bu yüzden insanların yollarını şaşırtıp saptırmak isterler. Firavun ve benzerleri bu gruptandır; tövbe etmedikleri sürece bedbahttırlar.

İkincisi, kendileri ilâhlık iddiasında bulunmadıkları hâlde başkalarının onlara bu vasfı yakıştırdığı varlıklardır. Taşlar, bitkiler, hayvanlar, bazı insanlar, melekler, yıldızlar, nurlar, cinler ve benzeri tüm varlıklar bu kapsamdadır. Bunların hepsi mesut ve cennetliktir; çünkü kendileri böyle bir iddiada bulunmamışlardır. Fakat onlara tapınanlar eğer bu inanç üzere ölürlerse cehennemliktirler. Zira Allah’a şirk koşan kimse, hevâsını ilâh edinmiş, hevâsı da ona hâkim olup onu Allah yolundan saptırmıştır. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahmân, 5/98-99) Nefsin arzusunu ilâh edinmek, bâtınî şirklerin en gizlisi ve en tehlikelisidir. Çünkü bu hâlde kul, zahiren Allah’a ibadet eder görünür; fakat bâtınen kendi hevâsına itaat eder. Nefsin süflî arzuları ilâhî iradenin yerine geçtiğinde, insanda “rubûbiyet vehmi” doğar; bu da gizli bir Firavunluk hâlidir. Böylece tevhid ağacının kökü içten çürür. Zira hevâ, sâliki Hak’tan alıkoyan en ince perdedir; kul, dıştan secde hâlindeyken içten nefsine yönelir.

Allah’ın ezelî ilmi gereğince kulunu saptırması bir cebir değil, kulun kendi tercihinin tecellîsidir. Kişi hidayetin sesini işitir; fakat hevâsı o sesi bastırır, kalbini ilâhî nûra kapatır. Bunun ardından mühürlenme gelir: kulak Hakk’ın kelâmını işitmez, gözler âyetleri görmez, kalpte marifet oluşmaz. Böylece hevânın ilahlaştırılması, kalbin tahtına oturan nefsin saltanatına dönüşür. Oysa tevhid ehli bilir ki “lâ ilâhe illallah” demek, hevânın hükümranlığını reddetmek ve iradeyi Hakk’ın iradesine teslim etmek ve tâbi kılmaktır.

Sâlikin hakikî tevhide ulaşması, hevâsını reddetmesiyle başlar. Çünkü nefsin istediği şey, çoğu zaman Hak’tan değil, kendi varlık vehmindendir. Bu sebeple mürşid-i kâmilin gözetiminde terbiye zarurîdir. Yoksa hevâ ve vehim kalbe hâkim olduğunda ibadet bile nefsin hizmetine dönüşür; bu hâl “ene”nin öne çıkmasıdır. Fakat sâlik her arzusunun kökünde “ben istiyorum” diyen nefsi fark edip, “Allah ne istiyor?” diye sormayı öğrenirse, işte o zaman hevâsını ilâh edinmekten kurtulur. Bu mertebede kulluk, iradenin Hakk’a teslimiyetine dönüşür; kul kendi meylini terk eder, “rızâ” makamına erer.

Hevânın tezahürü ise üç şekilde gerçekleşebilir:

1. Nefsanî Hevâ: Hevânın en açık ve en yaygın tezahürüdür. Bu mertebede kulun ilâhı, şehvet ve hiddet kuvvetinin birleşiminden doğan benlik zevkidir. Bu durumdaki kişinin ibadeti Hakk’a değil, nefsine yöneliktir. Zira ben diyen nefis, onun kıblesi olur ve kişi Allah’a ibadet ettiği zannıyla kendine ibadet eder.

2. Aklî Hevâ: Bu mertebe, daha gizli bir şirk türüdür. Burada kulun ilâhı artık bedenî hazlar değil, kendi aklı ve istidlâlidir. Bu tür bir hevâya kapılan sâlik, “ben anlıyorum, ben biliyorum” demekle, âyetleri kendi kavrayış süzgecinden geçirerek düşünce ve zannına tabi olur. Böylece aklını ilah edinir, çünkü Hakk’ın kelâmını değil, kendi hükmünü ölçü kılmıştır. 

Aslında bu hâl, ilmin vehmidir, kişi bilgiyi hakikat zanneder, hâlbuki bilgi, hakikate götüren vasıtadır. Bu yüzden âyetin (وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ) “Allah onu ilmi üzere saptırdı” ifadesi, bu noktada ayrı bir işarî derinlik taşır; çünkü ilim, hidayete değil, hevânın istidlâline dönüşmüştür.

3. Hayâlî Hevâ: Bu mertebede sâlik, nefsî arzularından ve aklî gururdan geçse bile, bu kez hayalin tatlı tuzağına düşer. Sûfîler buna “mütehayyile hevâsı” demişlerdir. Zira kişi marifet ve keşf sandığı şeyleri, kendi hayalinin yansıması olarak yaşar. Bu aşama tasavvufî terbiyenin en tehlikeli noktasıdır; çünkü burada sâlik seyrinde hevâsına kulluk eder; Hakk’a değil de kendi ilah tasavvuruna yönelir.

------------------

Âyet 24

وَقَالُوا مَا هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَٓا اِلَّا الدَّهْرُۚ وَمَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍۚ اِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ

(45-24) Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtunâ-ddunyâ nemûtu ve nahyâ vemâ yuhlikunâ illâ-ddehr vemâ lehum biżâlike min ‘ilmin in hum illâ yazunnûn.

(45-24) Dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.

-------------------

Bu âyetin amacı, putperestlerin âhirete, yani öldükten sonra başka bir âlemde dirilmeye inanmadıklarını; dolayısıyla onların birçok olumsuz davranışlarının bu inançsızlıktan kaynaklandığını açıklamaktır. Diğer âyetlerde geçen “Ölürüz ve yaşarız” veya “Öldükten sonra diriltilecek değiliz” şeklindeki sözleri, onların ölümden sonraki hayatı açıkça inkâr ettiklerini göstermektedir.

Zira müşriklere göre hayat, yalnızca bu dünya hayatından ibarettir. Onlar şöyle derler: “Biz ölürüz, başkaları yaşar; yani kimimiz ölür, kimimiz yaşar. Biz dünyaya gelmeden önce atalarımızın belinde ölü idik; şimdi yaşarız, sonra ölürüz. Bizi helâk eden, yalnızca zamandır.” Bu sözleriyle hayatı sadece biyolojik bir dönüşüm olarak görürler; insanın varlığına anlam katan âhiret inancını reddederler. Onlara göre ölüm, varlığın sonudur; zamanın geçişi insanı yıpratır, tüketir ve yok eder. Dolayısıyla bu dünyadan sonra başka bir hayat yoktur.

Kur’an onların bu iddialarını “Bizi zamandan başkası helâk etmiyor” sözüyle nakleder. Buradaki “zaman” (dehr), onların inancında bütün olayları yöneten kör bir güçtür. Böyle bir anlayış ne aklî bir delile ne de naklî bir temele dayanır. Nitekim âyetin sonunda bu gerçeğe işaret edilerek, onların hiçbir bilgiye sahip olmadıkları, yalnızca zan ve tahminle hareket ettikleri bildirilir. İnançlarını sağlam bir delile değil, kör bir taklide dayandırırlar; bu sebeple dünya hayatını nihai gerçek zannedip ebedî saadeti ellerinden kaçırırlar. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/340; Kur’ân Yolu, 5/20) Dehr Allah’tır İbnü’l-Arabî’ye göre müşriklerin “Bizi ancak zaman (dehr) yok eder” sözleri zahirde bir inkâr ifadesi taşısa da bâtında bir hakikate işaret etmektedir. Çünkü Dehr, Allah’tır yani mutlak varlık ve süreklilik anlamında “ezelî zaman” Hakk’ın zâtıdır. Bu bakımdan, onların sözleri lafız bakımından doğru, niyet bakımından yanlıştır. Zira onlar “dehr” derken, ilâhî bir ismi değil, yaratılmış zaman olgusunu kastetmişlerdir. Böylece kelime yönünden isabet etmiş, fakat mânâ yönünden hata etmişlerdir. Belki de onlar “zaman” deselerdi, Allah Teâlâ, kendisini nasıl “Dehr” ismiyle nitelemişse, bu defa “Zaman” olarak da isimlendirecekti. Çünkü her iki ifade de hakikatte varlığın (vücûd) sürekliliğine, yani Hakk’ın “kıyâm bi-nefsihî” oluşuna işaret eder. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahmân, 5/100) Nitekim Hz. Peygamber’in şu hadisi bu hakikati açıklığa kavuşturur: “Dehr’e sövmeyiniz, çünkü Dehr Allah’tır.” (Buhârî, Tefsîr, 45; Tevhîd, 35) Bu hadis, zamanın kendisinin değil, zamanın arkasındaki mutlak varlığın, yani Hakk’ın kastedildiğini bildirir. Dolayısıyla burada “Dehr” ismi, yaratılmış zamanın değil, zamanı da kuşatan ezelî varlığın, yani Allah’ın zâtının bir ismidir. Müşriklerin hatası, bu hakikati idrak edememeleri; varlığı zamanla, zamanı da maddeyle sınırlamalarıdır.

Tasavvufî anlamda âyet, zamanı ilahlaştıran gafletin insanı nasıl manevî körlüğe sürüklediğini bildirir. “Bizi yalnızca zaman yok eder” diyenler, gerçekte sebep perdelerine hapsolmuş kimselerdir. Zamanın akışını, Allah’ın fiilinin yerine koymuşlar; tesirleri, müessire isnat etmişlerdir.

Oysa “ölürüz ve yaşarız” diyen bu kimseler, ölüm ve hayatın kendilerinde tecellî eden Muhyî ve Mümît isimlerinin olduğunu bilmemişlerdir. Onlar bu iki ismin arkasındaki kudreti görmedikleri için ölümü yokluk, hayatı da tesadüf sanmışlardır.

İbnü’l-Arabî’nin de işaret ettiği üzere burada asıl hata, zamanı Hak’tan bağımsız bir varlık gibi algılamaktır. Çünkü Dehr, Hakk’ı ifade eder ve Allah “zamana hükmeden Zaman”dır. Fakat müşrikler, bu kelimenin lafzında isabet edip mânâsında hata etmişlerdir. Zira onlar “dehr” derken, mutlak varlığı değil, zamanın geçici akışını kastetmişlerdir. Duyusal alana hapsolmuş, âhireti görmeyen akıl, hakikatte zamanın mahkûmudur. Oysa hakikî akıl, zamanın arkasında duran ezelî kudreti fark eder.

------------------

Âyet 25

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا ائْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

(45-23) Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû’tû bi-âbâ-inâ in kuntum sâdikîn.

(45-23) Onlara âyetlerimiz açıkça okunduğu zaman onların delilleri ancak, “Doğru söyleyenler iseniz babalarımızı getirin” demek oldu.

-------------------

İnsan kendisine verilmiş olan duyu organları, tecrübe ve akıl gibi bilgi vasıtaları ile fizik ötesi (gaybî) âlemi kuşatma imkânına sahip değildir. Zira ölümden sonra dirilme ve âhiret hayatı bu gayb âlemine dâhildir. Dolayısıyla inkârcıların bu konudaki iddiaları, hakikatte bilmedikleri ve bilmeye imkân bulamayacakları bir sahada kuru tahminden ibarettir.

Bu sebeple onlar, mantık dışı önermelere başvururarak imkânsız talepler ileri sürerler. “Atalarımızı geri getirin” sözü de bu kabildendir. Çünkü dinin vaadi, bu dünyadan ayrılanları yeniden geri getirmek değil; öteki âlemde onları yeniden diriltmek ve huzurda bir araya getirmektir ve bu mutlaka gerçekleşecektir. Zira bu dünyadan gidenlerin geri dönmesi, ilâhî hikmetin gereğine uygun değildir. (Kur’ân Yolu, 5/20) Dirilişi inkâr edenlerin tutunduğu tek söz, âyetlerin açıkça kıyameti ve yeniden dirilişi bildirmesine rağmen, inat ve kibirlerinden dolayı “Eğer doğru söylüyorsanız, babalarımızı kabirlerinden çıkarıp getirin de görelim!” demeleridir. Oysa bu söz, delil değil, inkârın bahanesidir. Çünkü Allah Teâlâ onların bu iddialarına açık bir cevap vermiştir: “Kul yuhyîhâ-lleżî enşeehâ evvele merratin vehuve bikulli ḣalkin ‘alîm” “De ki: Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” (Yâsîn, 36/79) İlk yaratılışı mümkün kılan kudret, elbette yeniden yaratmaya da kâdirdir. Ancak inkârcılar, akıllarınca âhiretin imkânsızlığını göstermek için “Madem ölüler diriltilecek, öyleyse bize atalarımızı gösterin!” diyerek zahiren aklî, fakat hakikatte bâtıl bir itirazda bulunurlar. Bu söz, aklın inkâr perdesine dönüşmüş hâlidir. Zira böyle bir talep hem nübüvveti hem de ilâhî kudreti reddetmeyi içerir. Allah Teâlâ’nın kudreti ise, dilediğini dilediği zamanda gerçekleştirmeye mutlak şekilde kâdirdir. Fakat inkârcılar, “görmedim, öyleyse yoktur” diyen zanna dayalı akılla konuşurlar; kulakları ve kalpleri mühürlendiği için hakikati işitmekten ve kabul etmekten menedilmişlerdir.

Oysa âhirette diriliş, dünyevî bir döngü değil; ilâhî iradenin yeniden tecellîsi, varlığın yeni bir düzen üzere ihyâsıdır. Zira ölüm, yokluk değil; Hakk’ın bir başka surette “kün” emriyle yeniden zuhûrudur.

------------------

Âyet 26

قُلِ اللّٰهُ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟

(45-26) Kulillâhu yuhyîkum śümme yumîtukum śümme yecme’ukum ilâ yevmi-lkiyâmeti lâ raybe fîhi velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn.

(45-26) De ki: “Allah sizi yaşatıyor. Sonra sizi öldürecek, sonra da kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde sizi bir araya getirecek, ama insanların çoğu bilmezler.”

-------------------

Allah Teâlâ bu âyette inkarcılara itirazlarına cevap vermektedir. Zira onlar, hakkı inkâr edip apaçık delillerden yüz çevirdikten, kibir ve inatla hakikatten uzaklaştıktan sonra, zayıf bahanelere ve tutarsız tahminlere sarıldılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’e şöyle hitap etti: “Ey Resûlüm! Onlara, ilâhî kudretin kemalini gösteren şu hakikati bildir: Sizi ilk defa var eden, karanlıklardan nurun sahasına çıkaran, rahmet tecellîsiyle varlık âleminde görünür kılan Allah’tır. O, nasıl ki sizi bir kez var ettiyse, yine dilediği vakitte ikinci defa diriltecektir. Sonra sizi, geçmiş atalarınızla birlikte, hiçbir şüphe bulunmayan o kıyamet gününde bir araya getirecektir.” Nitekim Sehl de âyeti bu minvalde yorumlamıştır: “Allah size annelerinizin karnında hayat verir, sonra sizi farkına varmaksızın öldürür, sonra da hiç kuşkusuz sizi, sizden öncekileri ve sonrakileri kıyamet gününde bir araya getirecektir.” (Tüsterî, Tefsîr, 490) İşârî olarak âyetin anlamı ise şöyledir: Allah sizi insanî bir hayatla var eder; sonra sizi nefsanî ve hayvânî sıfatlarınızdan öldürür; sonra sizi rabbanî bir hayatla kıyamet gününde bir araya getirir. Bu ikinci diriliş, ruhanî haşr mertebesidir; burada insan, kendindeki beşerî yönlerden soyunur ve ilâhî sıfatların tecellîsiyle yeniden hayat bulur. Hakikatte “kıyamet” sadece cismanî değil, manevî bir kıyâmı da ifade eder ki bu da Hakk’ın huzurunda dirilmektir. 

Ancak insanların çoğu bu gerçeği bilmezler. Çünkü onlar nankörlük ve gaflet içinde yaşarlar, sadece duyularla algıladıkları şeye inanırlar, keşif ve şuhûd yoluyla idrak edilebilecek hakikatleri kavramaktan uzaktırlar. (Dâye, Te’vîlât, 5/327; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/316) Şu hâlde tasavvufî bakımdan insanın üç türlü dirilişinden söz edilebilir:

Birincisi, Allah Teâlâ’nın insanı ilâhî nefhasıyla varlık sahnesine çıkarmasıdır. Bu, ilk “ihyâ”dır; insanın bilkuvve hâlden bilfiil varlık mertebesine geçişidir.

İkincisi, insanın nefis terbiyesi neticesinde, olumsuz sıfatlarından arınıp ölmeden önce ölmesi, ardından da güzel huy ve ahlâkî niteliklerle yeniden hayat bulmasıdır. Bu diriliş, nefsin ölümü, kalbin hayatıdır.

Üçüncüsü ise, nefsinden fânî olan sâlikin Hak’la bâkî oluşudur. Artık o, “kendiyle değil, Hakk’la diri”dir. Bu hâl, fenadan bekâya, tefrikadan ceme, kesretten vahdete dönüşün kemal noktasıdır. Âyette geçen “Sonra sizi bir araya getirir” ifadesi, bu cem ve vahdet hâline işaret eder.

Bu süreci idrak eden için kıyamet, gelecekte yaşanacak bir hadise değil; her an tecellî eden bir diriliştir. Ancak gaflet ehli, bu dirilişi kendi dışında, ileride olacak bir olaya erteler. Oysa ârifler ölümü varlık iddiasından kurtuluş, dirilişi de Hakk’ın mârifet ve muhabbet tecellisiyle yeniden var oluş şeklinde anlarlar.

------------------

Âyet 27

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ

(45-27) Velillâhi mulku-ssemâvâti vel-ard ve yevme tekûmu-ssâ’atu yevme-iżin yaḣseru-lmubtilûn.

(45-27) Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.

-------------------

Göklerin ve yerin mülkü bütünüyle Allah’a aittir. O’nun kudretine hiçbir şey ağır gelmez; hiçbir varlık O’nun iradesinden kaçamaz. O, diriltir ve öldürür; sonra dilediği şekilde yeniden diriltir. O, dilediğini dilediği gibi yapar; fiillerinde hiçbir kayıt, hükmünde hiçbir sınır yoktur.

Kıyamet günü geldiğinde, hakkı inkâr edenler ve bâtıla sapanlar; yeryüzünde fesat çıkaranlar, azgınlık ve taşkınlıkla hakikate sırt çevirenler büyük bir hüsrana uğrayacaklardır. O gün müminlerin kurtuluşu ve kazancı apaçık ortaya çıkacak; ilâhî vaadler (va’d) ve tehditler (va’îd) bütünüyle gerçekleşecektir. Böylece hakikatin apaçıklığı karşısında bâtıl bütünüyle yok olacaktır.

Dâye’ye göre işarî anlamda bu âyetteki “gökler”, kalplerin semâlarıdır. Allah, bu semâlarda dilediği kalbi marifet nuruyla diriltir, dilediğini ise nefsin karanlığıyla öldürür. Zira kalp, ilâhî nurla dirilir; hevâ ve gafletle ölür.

“Yeryüzü” ise nefislerin toprağıdır. O toprakta Allah, dilediğini iman ve ihlâs nuru ile yeşertir; dilediğini ise hırs, şehvet ve dünya meyliyle kurutur. Nefis toprağı, kalp semâsından inen rahmetle can bulur; kalp göğü kapandığında ise nefis, kurak ve ölü hâle gelir.

Kıyamet günü geldiğinde kalpler, kabirleri olan sadrın derinliklerinden muhabbetin nefhasıyla dirilip ayağa kalkar. Bu hâl, sâlikin bâtınında nefsin ölümü ve kalbin dirilişidir. Nitekim kalbi, ilâhî aşkın nefesiyle yeniden dirildiği an, onun için kıyamet kopmuş demektir; çünkü o anda kalp, fânî olan benliğin toprağından bekâ nurunun semâsına yükselir. Mârifet ve muhabbet güneşiyle parıldar; bâtılın karanlığı sönüp Hakk’ın nuru zuhur eder. Fakat bu nuru görmeyip batıla sapanlar, fıtrî istidatlarını ihmal ederek kalplerini nefislerinin karanlıklarına teslim edenler ise ebediyen hüsrana uğrarlar. (Dâye, Te’vîlât, 5/327)

------------------

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır.” âyetinde konu açık olduğuna göre Allah-ın olduğu yerde Muhammed-i hakikatlerde olacağından, göklerde de onun saltanatı ve şeriatı sürecektir çünkü İslâm’ın baş şartı, “kelime-i tevhid ve kelime-i risalettir.” Bu hüküm göklerde de şüphesiz sürmektedir. Allah-u ekber tekbirleri ve kelime-i tevhid ve risaletler, bütün alemlerde yankılanmaktadır. Aslında bu alemde “feza musikisi” diye bir gerçek vardır. 

Bütün alem büyük bir koro şeklinde “Allahu Ekber Allahu ekber Lâilâhe illallah Muhammdürrasulullah” nağmelerini hiç sonlandırmadan okuyup devam etmektedirler. 

Diğer varlıkların tesbihleri, insan nesillerinin de hem tesbihleri hemde zikirleridir. 

Tıpkı dünyamızda olduğu gibi, her an beş vakit ezan-ı Muhammed-i, nasıl hiç kesintisiz beşi de birlikte her an okunuyor olduğu gibi, bu alemlerde de aynı olmaktadır. 

Eğer hayır olamaz deyen kişi, olamaz dediği yerlere başka bir ilâh koymuş olmalıki, o yerler o ilâhın mülkü olsun da ezan-ı Muhammed-i ve kelime-i tevhidler yasaklanıp okunmamış olsun. 

Böyle bir şeyde tasavvur edilemeyceğine göre alemlerin her tarafında hakikat-i muhammed-i temsilcileri vardır ve onların insan nesli ve sülâlelerinden oluşan ümmetleri de vardır. Çünkü Alemler hakikat-i ilâhiyyenin ilk zuhuru olan Hakikat-i muhammed-i manalarını Suret-i Muhammed-i ismiyle zuhura çıkarmıştır. 

İşte bu yüzden “levlâke levlâk lema halektül eflâk” hadisi kudsisinde belirtilen. “Sen olmasaydın, olmasaydın bu alemleri halketmezdim”. İfadesinden hakikat-i muhammedinin, bütün alemlerde geçerli olduğunu açık olarak ifade eden, kelâm-ı kudsi Allahımızın zat-i ifadeleridir. Çok iyi düşünmemiz lazım gelen bir husustur. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/90-91)

------------------

Âyet 28

وَتَرٰى كُلَّ اُمَّةٍ جَاثِيَةً۠ كُلُّ اُمَّةٍ تُدْعٰٓى اِلٰى كِتَابِهَاۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

(45-27-28) Ve terâ kulle ummetin câśiye(ten) kullu ummetin tud’â ilâ kitâbihâ-lyevme tuczevne mâ kuntum ta’melûn.

(45-27-28) O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır. (Onlara şöyle denilir:) “Bugün (yalnızca) yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.

-------------------

Her Ümmet Diz Çöküp Hesap Verecektir Dünyada kavimler, kabileler, ümmetler ve milletler birer sosyal yapı olarak birbirinden ayrılmış; her biri farklı zaman ve mekânlarda yaşamış, kendi içlerinde de çeşitli katmanlara ayrılmışlardır. Tarih boyunca bu grupların her biri için ayrı kayıtlar tutulmuş, yine her bireyin amelleri tek tek kayda geçirilmiştir. Âyetlerden anlaşıldığına göre âhiretteki hesap da bu düzenin bir benzeridir: her ümmete ve her ferde de bir amel defteri tahsis edilmiştir. (Kur’ân Yolu, 5/20) Nitekim hesap gününde bütün ümmetler Allah’ın huzurunda toplanır. Herkese dünyadaki amellerinin yazılı olduğu kitap verilir ve şu ilâhî hitap yankılanır: “Bugün, dünyada yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz. Bu kitabımız size gerçeği söyler; lehinize veya aleyhinize tanıklık eder. Biz, yaptığınız her işi meleklerimiz aracılığıyla yazıyorduk.” (Câsiye, 45/29) Allah’ın azamet nurlarının saltanatı ortaya çıktığında bütün ümmetler, O’nun büyüklüğünün heybeti altında, kıyamet meydanında diz çökerler. O gün hiç kimse kendinden emin değildir, her ümmet ilâhî huzurunda kendi nefsiyle hesaplaşır. Müminler imanlarının doğruluğunu ortaya koymaya, inkârcılar ise kendilerini savunmaya çalışır. Herkes, defterine yazılanlara göre yargılanır; ameli iman ve ihlâs ile dolu olanlar cennetle mükâfatlandırılır, ameli şirk ve inkârla kararanlar ise cehennemle cezalandırılır. Her toplum kendi kitabına çağrılacak ve kendisine, “İkra kitâbeke kefâ binefsike-lyevme ‘aleyke hasîbâ” “Kitabını oku! Bugün hesabını görmek için kendi nefsin sana yeterlidir.” (İsrâ, 17/14) denilecektir. Artık herkes, kitabında ne yazılıysa onu bütün açıklığıyla görecek; hiçbir mazeret kalmayacaktır. Bu an, Hakk’ın celâl tecellîsinin zuhur ettiği ve ilâhî kudretin azametinin herkesi kuşattığı andır. Yalnızca Allah’a yakın olanlar, celâl içinde cemâli müşahede edenler söz hakkına sahiptir. Öyleyse ey insan, amelini, niyetini ve yönelişini arındır; kitabını saf, temiz ve yücelerde kıl. Çünkü kıyamet günü önüne konulacak kitap, senin kendi ellerinle yazdığın hayatının aynası olacaktır. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/295) Tasavvufî anlamda ise bu sahne, sâlikin kalbinde rabbanî nurlarının hâkim olduğu hâli temsil eder: Kalp, Hakk’ın azametini idrak ettiğinde benliğin bütün cüzleri diz çöker, nefis susar, “ben” dili lâl olur. Artık o anda konuşan yalnızca Hak’tır. Bir de celâl içinde cemâli bularak kemâle ulaşan ve daima huzurda olma bilinciyle hayat sürenlere söz hakkı verilecektir. Şu hâlde “her ümmeti diz çökmüş halde görürsün” ifadesi, zahirde kıyamet manzarası; bâtında ise sâlikin kalbinde Hakk’ın azamet tecellîsi karşısında benliğinden geçmesini temsil etmektedir.

------------------

Âyet 29

هٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

(45-29) Hâżâ kitâbunâ yentiku ‘aleykum bilhakki innâ kunnâ nestensiḣu mâ kuntum ta’melûn.

(45-29) İşte kitabımız, size karşı gerçeği söylüyor. Çünkü biz yapmakta olduklarınızı kaydediyorduk.

-------------------

Bu ifade, ilâhî adaletin en sarsıcı tecellîlerinden biridir. O gün, insanın karşısına konulan kitap bir şahit gibi dile gelir; kulun lehine veya aleyhine konuşur. Bu kitapta hiçbir yanlışlık, eksiklik ya da fazlalık yoktur; çünkü orada hakikat, olduğu gibi zuhur eder. Allah, dünyada insanı emirlerine uymakla, yasaklarından sakınmakla sorumlu kılmış ve her hâlini gözleyen meleklerine, bütün amellerini en ince ayrıntısına kadar yazmalarını emretmiştir. 

Tasavvufî açıdan ise bu sahne, insanın kalbinde olanı okumasıdır. Zira her niyet, her yöneliş, o kitaba yazılmış bir satır gibidir; sâlik, ne zaman kalbini okursa, kendi amel defterini de okumuş olur. Bu yüzden “kitabımız konuşur, gerçeği söyler” buyruğu, kalbin dile gelişidir: Kalp, Hakk’ın nuruyla aydınlandığında oradaki satırlar canlanır; meleklerin yazdığı kelimeler, ilâhî kelâmın yankısına dönüşür. O zaman insan anlar ki aslında o kitabı yazan da okuyan da konuşturan da Hakk’ın kendisidir. Bu fark ediş onun tevhide dair en derûnî idrakıdır: fiil Hak’tandır, kulda zuhur eder; kelâm Hakk’ın kelâmıdır, kalpte dile gelir.

Dolayısıyla sâlik için “amel defterinin açılması” sadece kıyamet gününde değil, her muhasebe ve murâkabe anında gerçekleşir. O zaman zâhir âlemde beklediği mahkemenin aslında kendi içinde her an kurulduğunu idrak eder.

------------------

Âyet 30

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ

(45-30) Fe-emmâ-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti feyudḣiluhum rabbuhum fî rahmetih żâlike huve-lfevzu-lmubîn.

(45-30) İnanıp salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları rahmetine sokacaktır. İşte bu apaçık başarıdır.

-------------------

Hesap ve sorgudan sonra iman eden, Hakk’ın birliğini tasdik edip peygamberlerine ve kitaplarına inanan; bu imanlarını güzel ahlâk ve salih amellerle süsleyen kimseler, Rablerinin rahmetine dâhil edilirler. Bu rahmet, Allah’ın lütfu ve ihsanının tecellisidir; zira onları iman ve tevhîde muvaffak kılan da O’dur. Böylece mümin kullarına vaad edilen en büyük müjde gerçekleşir; bundan daha yüce bir kazanç, daha açık bir kurtuluş yoktur. 

Âyette belirtilen rahmet, sadece cennete girmek değil, aynı zamanda ilâhî yakınlığa ermek ve Hak’ta fânî olmaktır. Cennet, bu rahmetin mahalli ve tecellî mekânıdır. Dolayısıyla Rab, iman edip güzel işler yapan ümmetleri rahmetine ve cennetine dahil eder; bu hâl, onlar için nihai kurtuluşun ve ebedî saadetin apaçık tezahürüdür. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/317) Bursevî’ye göre asıl büyük başarı, gönül cennetine girmek; yani hem dünyada hem âhirette Hakk’a vâsıl olmaktır. Bu hâl sıradan gözle fark edilmeyen, ancak erbâbınca bilinen manevî bir mertebedir. Halk ise bu derin anlamı idrak edemediğinden, başarıyı yalnızca zahiren cennete girmek şeklinde anlar. Bu sebeple Kur’ân’da, onların anlayışına uygun olarak “İşte apaçık kurtuluş budur” buyrulmuştur. Gerçekte ise bu zahirî kurtuluş, bâtınî olanı da içinde barındırır; çünkü cennet, Allah’ın her türlü rahmetinin ve yakınlığının tezahür ettiği mekândır. Dolayısıyla oraya girmek, sadece mükâfat değil, aynı zamanda Hakk’ın rahmetine dâhil olmanın ve gönül cennetine ermenin de bir işaretidir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/68)

------------------

Âyet 31

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا۠ اَفَلَمْ تَكُنْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِم۪ينَ

(45-31) Ve-emmâ-lleżîne keferû efelem tekun âyâtî tutlâ ‘aleykum festekbertum ve kuntum kavmen mucrimîn. 

(45-31) İnkâr edenlere gelince, onlara şöyle denir: “Âyetlerim size okunmuştu da sizler büyüklük taslamış ve günahkâr bir kavim olmuş değil miydiniz?”

-------------------

Allah’a inanmayan, birliğini reddedip O’na ortaklar isnat eden inkârcılara şöyle denilir: “Size âyetlerim okunmadı mı? Elçilerim gelip size zatımın azametini, isim ve sıfatlarımın kemâlini, kudretimin büyüklüğünü ve tehdidimin ciddiyetini bildirmediler mi? Buna rağmen siz hem onları hem de âyetlerimi yalanladınız; kibirlenip yüz çevirdiniz ve isyanda ısrar ettiniz. Çünkü siz, azgınlığı ve günah işlemeyi alışkanlık hâline getirmiş bir kavimdiniz.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/317; Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/348) Zâhirde bu âyet, peygamberlerin tebliğine kulak vermeyenlerin azarlanmasıdır; bâtında ise, kalbe gelen ilâhî ilhama sırt çeviren nefsin sorgusudur. Her insana, vicdanında, fıtratında ve kalbinin derinliklerinde âyetler okunur; çünkü hakikatin çağrısı vahyin yanı sıra insanın derûnunda yankılanan ilâhî hitapta da vardır. Bu iç âyetler, ilham ve vâridler vahyin gönüldeki yankısıdır. Fakat inkârcı nefis, bunları duyar ama ben iddiasında olduğu için kabul etmez; çünkü hakikati duymak başka, onu teslimiyetle işitmek başkadır.

Bu sebeple tasavvufî anlamda âyet, her sâlike muhasebe anında şöyle seslenir: “Kalbine okunan âyetleri duymadın mı? Hâlâ neden benlik tahtında oturuyorsun? Ne zaman enfüs ve âfaktaki âyetleri görecek ve teslim olacaksın ve ne zaman benlik vehmiden kurtulup tevhide ereceksin?”

------------------

Âyet 32

وَاِذَا ق۪يلَ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ ف۪يهَا قُلْتُمْ مَا نَدْر۪ي مَا السَّاعَةُۙ اِنْ نَظُنُّ اِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِن۪ينَ

(45-27-28) Ve-iżâ kîle inne va’dallâhi hakkun ve-ssâ’atu lâ raybe fîhâ kultum mâ nedrî mâ-ssâ’atu in nezunnu illâ zannen vemâ nahnu bimusteykinîn.

(45-27-28) “Şüphesiz, Allah’ın va’di gerçektir, kıyamet hakkında hiçbir şüphe yoktur” dendiği zaman ise; “Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz, sadece zannediyoruz. Biz bu konuda kesin kanaat sahibi değiliz” demiştiniz.

-------------------

Dünya hayatında sahip olduğunuz makam, güç ve servete aldanarak, kibir ve gurur içinde iken size, “Allah’ın vaadi haktır; kıyamet mutlaka gelecektir” denilince bunu küçümsediniz. Peygamberlerin dile getirdiği o kesin vaadi, “Bu sözlerin gerçekliğini bilmiyoruz; olsa olsa bir tahmin, bir söylenti olabilir” diyerek reddettiniz. Zira sizin inancınız, hakikate dayalı bir yakîn değil, zayıf bir zan ve temelsiz bir tahminden ibaretti. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/317) İnkârcılar akıllarını hakikatin bilgisine değil, kendi benliklerine hizmetkâr kıldıkları için kibir ve dünyevî gurur kalplerini öyle mühürlemiştir ki artık kesin olanı zan, hakikati de ihtimal zannederler. Onlara göre kıyamet, gayb âlemine ait bir hakikat değil, yalnızca düşünülmesi hoş bir ihtimaldir.

Bâtınî anlamda bu sahne, sâlikin iç âleminde de zuhur eder: Nefis, kalbine gelen ilâhî uyarılara “belki” der; oysa “yakîn” ancak “belki”nin sükût ettiği yerde başlar. Kalp, Hakk’ın vaadini zanla karşıladığı sürece uyanmaz. Çünkü yakîn, akılla değil; ilâhî nûr ile idrak edilir. Kalpte o nur sönünce, hakikat sadece bir söylentiye dönüşür.

“Biz kıyametin ne olduğunu bilmeyiz” sözü de aslında nefsin “Benim sonum yok” iddiasıdır. Oysa kıyamet hem âlemin hem nefsin sonudur; bu nedenle nefis, kendi kıyametini düşünmek istemez. Dolayısıyla bu âyet, sâlike şu dersi verir: Hakikatin bilgisi, zanla değil, teslimiyetle elde edilir. Kim Hakk’ın vaadini zanna indirgerse, yakînin nurunu söndürür; kim o vaadi kalbinde doğrularsa, ölmeden önce dirilmenin sırrına erer.

------------------

Âyet 33-34

وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

وَق۪يلَ الْيَوْمَ نَنْسٰيكُمْ كَمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ

(45-33-34) Ve bedâ lehum seyyi-âtu mâ ‘amilû ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn. Ve kîle-lyevme nensâkum kemâ nesîtum likâe yevmikum hâżâ veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn.

(45-33-34) Yaptıklarının kötülükleri karşılarına dikilmiş ve alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıvermiştir. Onlara şöyle denir: “Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, bugün biz de sizi unutuyoruz. Barınağınız ateştir. Yardımcılarınız da yoktur.”

-------------------

Kıyamet günü gizli haller açığa çıkarılıp perdeler kaldırıldığında, özellikle inkârcıların dünyada işledikleri günahların çirkinliği bütün açıklığıyla görünür. Her biri, yaptıklarının kötü akıbetini idrak eder; fakat artık dönüş ve telafi imkânı kalmamıştır. Daha önce peygamberlerle ve müminlerle alay ettikleri azap, şimdi onları çepeçevre kuşatır.

Burada kötülüklerden murad, şirk ve mâsiyetlerdir. Zira tabiat ve nefis bu günahlara meyletmiş, onları güzel sanarak arzulamıştır. Ancak kıyamet günü, her günah aslına uygun çirkin bir sûretle ortaya çıkar. Örnegin haram yemek domuz sûretinde; hırs ve tamah sahibi fare ve karınca sûretinde; şehvetine uyan merkep sûretinde; öfkesi galip olan pars ve aslan sûretinde; kibirli panter, cimri köpek, kindar deve sûretinde zuhur eder. Dil ile eziyet eden yılan; obur ve israf ehli manda ve sığır; kendini beğenen ayı; hilekâr tilki; riyâkâr ve haksız dâvâcı karga veya baykuş sûretinde görünür. Her amel, kendi hakikatine uygun bir sûret kazanır. Âhirette insanların karşısına çıkan her şey, dünyada ektikleri amellerin meyvesidir.

Bu hâlde iken onlara şöyle denilir: “Siz, bugünü hatırlamayı ve ona imanla hazırlanmayı dünyada nasıl unuttuysanız, Biz de bugün sizi unuttuk; sizi rahmetimizden mahrum bıraktık. Barınağınız cehennem ateşidir; orada ebedî kalacaksınız. Sizi ondan kurtaracak hiçbir yardımcı da bulunmayacaktır.” Buradaki “Bugün Biz de sizi unuturuz” ifadesi, hakikatte unutmak değil; mecazen, ilâhî rahmetten uzak bırak mak anlamındadır. Zira kim dünyada Hakk’ı unutur ve zikirden gaflete düşerse, âhirette Hakk’ın rahmetinden “unutulmuşçasına” uzak kalır. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/75-76; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/317) İşârî manada bu hâl, kulun Hakk’ın rahmet tecellîlerinden mahrum kalışını ifade eder. Zira dünyada iken Allah’ı hatırlamayan kalp, âhirette O’nun tarafından hatırlanmaktan mahrum bırakılır. Zira “unutulmak”, gerçekte kulun kendi unutuşunun cezasıdır. Kalp, Hakk’ı anmadıkça kendine perde çeker; zikirden gaflet eden, rahmetten uzaklaşır. Böylece Hakk’ı unutan, kendi ateşini dünyada tutuşturmuş; kalbini zikre açan ise ilâhî rahmetin kuşatıcılığına sığınmış demektir. Kısacası, kim “unutulmamak” istiyorsa, Allah’ı anmaktan bir an geri durmamalıdır. Çünkü zikir, aslında kulun Hak katında hatırlanmasıdır ve kalpteki her “Allah” deyiş, “unutulmamanın” nişanesidir.

------------------

Âyet 35

ذٰلِكُمْ بِاَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًا وَغَرَّتْكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ

(45-35) Żâlikum bi-ennekumu-tteḣażtum âyâtillâhi huzuven ve ġarratkumu-lhayâtu-ddunyâ felyevme lâ yuḣracûne minhâ velâ hum yusta’tebûn.

(45-35) “Bunun sebebi, Allah’ın âyetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatmasıdır.” Artık bugün ateşten çıkarılmazlar ve Allah’ın rızasını kazandıracak amelleri işleme istekleri kabul edilmez.

-------------------

İçine düştüğünüz bu azap ve mahrumiyet, Allah’ın âyetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatması yüzündendir. Siz, hakka ve hidayete delalet eden ilâhî işaretleri küçümsediniz, onları ciddiye almadınız, üzerinde düşünmeden inkâr ettiniz. Âyetleri küçümsemeniz, gerçekte dünya hayatının geçici süslerine ve vehmî zevklerine aldanmanızdan kaynaklandı. Nefsinizin geçici arzularına yöneldiniz ve âhiretin kalıcı nimetlerine yüz çevirdiniz. Bugün artık ne ateşten çıkarılırsınız ne de özür dileme veya pişmanlık beyan etme imkânına sahipsiniz. Çünkü tövbe ve dönüş kapısı, dünya hayatıyla birlikte kapanmıştır. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/317-318) İşte bu kimseler, âyetleri hafife alıp varlıkta tecellî eden işaretlere karşı gaflet içinde olduklarından, gökler ve yer durdukça sürecek bir azaba müstahak kılındılar. Allah’ı, âyetlerini, O’nunla buluşmayı, sahip olduğu isim ve sıfatları inkâr ettikleri için de âhirette ilâhî yakınlıktan ebediyen uzak kalmayı hak ettiler. (İbn Berrecân, Tefsîr, 5/127) Âyet tasavvufî olarak aynı zamanda ilâhî hükümleri hafife alan nefsin akıbetini de bildirir. Terbiye edilmemiş nefis, âyetleri kendi hevâsının terazisinde tartar; hakikati eğip büker, bazen de onu hafife alır. Böyle bir nefse sahip olan kimse, zâhirde dindar görünse bile bâtında Hakk’ın kelâmına karşı ilgisiz, gaflet ve rehavet içindedir. Çünkü hevâsına tabi olmuş ve zikirden yüz çevirmiştir. Kalbi de nefsin esareti altına girdiğinden artık ilâhî rahmetin yüzünü göremez.

Bu nedenle dünya hayatının aldatıcılığı, sâliki hakikatten uzaklaştıran en ince ve en sinsi perdedir. Zira dünya, süsleriyle özündeki faniliği gizler; nefsin gözü bu süslerin cazibesine kapıldığında, hakikatin apaçık nuruna bakamaz. Ancak kalp, nefsin perdelerini yırtıp Hakk’a yöneldiğinde, o zaman âyetlerin mânâsını idrak etme imkânı bulur.

------------------

Âyet 36-37

فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرْضِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

وَلَهُ الْكِبْرِيَٓاءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۖ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

(45-36-37) Felillâhi-lhamdu rabbi-ssemâvâti ve rabbi-l-ardi rabbi-l’âlemîn. Velehu-lkibriyâu fî-ssemâvâti vel-ardi vehuve-l’azîzu-lhakîm.

(45-36-37) Hamd, göklerin Rabbi ve yerin Rabbi, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Göklerde ve yerde ululuk O’na aittir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

-------------------

Sûre, hamdin yalnız Allah’a mahsus olduğunu, göklerin, yerin ve bütün âlemlerin Rabbi’nin O olduğunu vurgulayarak son bulmaktadır. Nitekim göklerde ve yerde mutlak azamet ve yücelik yalnız O’na aittir; O, her zaman galip, mutlak kudret, hüküm ve hikmet sahibidir. Bu sebeple ibadet, taat, hamd ve şükür yalnız göklerin ve yerin pâdişahı olan Yüce Allah’a yapılır. Nitekim kudsî hadiste bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir: “Kibriyâ (ululuk) benim ridâm, azamet (büyüklük) benim izârımdır. Kim bunlardan birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 25; İbn Mâce, Zühd, 16) Bu beyan, kibriyâda ortaklık iddiasının küstahlık olduğunu bildirir. Kul, Allah’ın ahlâkından dilediği kadar nasip alabilir; fakat kibriyâ ve azamet sıfatlarında O’na benzeme iddiasında bulunamaz. Çünkü bu iki sıfat ezelî ve ebedîdir, değişim kabul etmez. Kul ise mahlûktur; başlangıcı ve sonu vardır, değişir ve dönüşür.

Allah Teâlâ sıfatlarında hiçbir ortağı kabul etmez; O’ndan başkasında “kibriyâ” bulunmaz. Bilakis mahlûkun alâmeti, tam bir muhtaçlıktır. Kibirlenmek, mahlûkun zayıflığı içinde ortaya çıkan en kötü ahlâklardan biridir. Zira Hak, kendi kemal sıfatlarında dahi başkasının O’na ortak olmasından yüce ve münezzehtir.

Bu itibarla mülk âlemindeki bütün yücelik, kudret, azamet ve kuvvet O’na aittir. Kim Allah’a sığınırsa O, kudretiyle onu destekler; kim de kendi nefsine güvenirse onu kendisiyle baş başa bırakır. (Tüsterî, Tefsîr, 490) Zira göklerde ve yerdeki her şeyin idare ve düzeni yalnız O’nun elindedir. Bütün varlıklar O’nun isimlerinin ve sıfatlarının tecellîsiyle varlık bulur. O, takdir ettiği tüm işlerde ve mahlukâtı var etmesinde galip ve kudret sahibidir; bütün tasarruflarını hikmetiyle yürütür, her şeyi en sağlam ve en mükemmel şekilde halk eder. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/318) Diğer yandan hamdin kibriyâdan önce zikredilmesi, derin bir inceliğe işaret etmektedir. Şöyle ki hamd eden kul, Allah’a hamd ettiğinde, aslında O’nun lütfu ile hamdini gerçekleştirmektedir; çünkü hamd, kulun fiili gibi görünse de hakikatte Allah’ın ihsanının bir tecellîsidir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, kullarının hamdinin dahi ötesindedir ve bütün hamdedenlerin hamdinden daha yücedir. Nitekim Bursevî ve Dâye’nin belirttiği üzere, Allah’ın nimetleri bütün şükredenlerin şükründen, ihsanı da bütün hamdedenlerin övgüsünden büyüktür. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/79; Dâye, Te’vîlât, 5/329–330) Şu hâlde Hak Teâlâ’nın “kibriyâ”sı, mahlûkatın büyüklüğüne benzer bir sıfat değildir; çünkü O’nun yüceliği, yaratılmışlık vasfından münezzeh bir azamettir. O, kibriyâya hakikatte lâyıktır ve bu kibriyâsı, arştan toprağın zerresine kadar her şeyde tecellî eder. Zira bütün varlıklar, O’nun azamet nuruyla çevrilmiş, O’nun kudreti karşısında boyun eğmiştir. Bu nedenle kibriyâ, Allah’ın varlık üzerindeki mutlak hâkimiyetinin ve müteâl oluşunun (aşkınlığının) delilidir.

Öte yandan Allah Teâlâ mahlûkatı var ederken, onları yalnızca halk etmekle kalmamış; aynı zamanda onlara kulluk sorumluluğu da yüklemiştir. Bu sorumluluk, O’nun hikmetinin bir sonucudur. Farz kıldığı hükümler ve koyduğu şer‘î yasalar, ilâhî hikmetin en mükemmel tecellîleridir. Çünkü bu hükümler, kulları kendi rubûbiyetine yöneltmek ve onları ilâhî terbiyenin kemaline ulaştırmak için vazedilmiştir. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/296) Zira Allah Teâlâ, âlemlerin Rabbidir. Rablik ise yaratmak, terbiye etmek, rızık vermek ve her şeyin maslahatını düzenlemek gibi mukaddes sıfatları gerektirir. İlâhî rubûbiyet bütün bunlara sahip olduğundan övgü de hamd de nihayetinde yalnız Allah’a döner; çünkü her nimet, her kemal ve her güzellik, O’nun rab oluşunun bir tezahürüdür.

İbnü’l-Arabî ise kibriya ve azamet sıfatlarını farklı açıdan değerlendirir. Ona göre Cenâb-ı Hak, zâtı itibarıyla âlemin nitelendiği hiçbir sıfatla nitelendirilemez. Çünkü âlem, yaratılmışlığın (hudûs) hükmü altındadır; Hakk’ın zâtı ise bundan tamamen münezzehtir. Allah Teâlâ, “Göklerde ve yerde kibriyâ O’na aittir” buyurarak (Câsiye, 45/37) kibriyâyı kendi zâtına değil, gökler ve yerin hakikatine tahsis etmiş, yani onun tecellî mahallini belirtmiştir. Dikkat edilirse, âyette “O’ndadır” denmemiştir; çünkü kibriyâ Hakk’ın zâtında müteallik değil, zâtın tecellîsinin zuhûr mahalli olan kâinatta görünendir. Böylece kibriyânın hakikî sahibi Allah Teâlâ’dır, fakat tecellîsinin yeri gökler ve yerdir.

Zât yönünden bakıldığında âlem küçüktür; onda mutlak anlamda ne yücelik ne azamet ne de kibriyâ bulunur. Fakat bu sıfatlara mazhar olması kendinden değil, üzerindeki ilâhî tesirden kaynaklanır. Bu nedenle âlem tıpkı insan gibi muhtaç konumdadır. Nitekim kul, kendi acziyetini fark ettiğinde, dayanmak zorunda olduğu bir varlığın varlığını da zorunlu olarak hisseder. Bu fark ediş, kulun kendi fakrını bilmesinden doğar; fakrını bilen, müstağni olan Rabbi’nin azametini tanır. İşte o müstağni, yüceler yücesi ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah Teâlâ’dır.

Aynı şekilde kul, kendi zayıflığına ve zilletine baktığında, bunun zâtî bir aşağılık değil, Hak karşısındaki izâfî bir hâl olduğunu idrak eder. Çünkü zelil oluşunun sebebi, kendisinden daha güçlü bir varlığın bulunmasıdır. Bu durumda Hak Teâlâ, kulun kalbinde “Azîz”, yani mutlak güçlü olarak belirir. Böylece kul, Rabbi’nin azamet, izzet, müstağnilik ve kibriyâ sıfatlarının mazharı hâline gelir. Hakk’ın nitelikleri kulda tecellî ettikçe, onların zıddı olan sıfatlar kulun kendi nefsine ait kalır; böylece “kibriyâ Hakk’a, tevazu kula” yakışır. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün mine’r-Rahmân, 5/103–104)

------------------

Ayet-i kerimede göklerde ve yerde “hamd,” rabbul alemîn olan Allaha mahsustur. İfadesiyle göklerde de, hamd edecek varlıkların olduğunu bize açık olarak bildirmektedir. Hamd ise “İnsanın Allaha karşı övgüsü ve Allahın da insana karşı olan övgüsüdür.” Allah ile insan arasında oluşan çok özel bir irfan ve muhabbet sahasıdır. Göklerde de, bu hamdı anlayacak insan nesli sülâlelesi gibi, varlıkların olduğu ayet-i kerimenin ifadesiyle, çok açık olarak bildirilmektedir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/94-95)

------------------

Sûrenin başında kâinatın Allah tarafından halk edildiği ve canlı-cansız bütün varlıkların O’nun birliğine ve kudretine delâlet ettiği belirtilmişti. Sonunda ise aynı konuya dönülerek, hamdin ve ululuğun yalnız göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’a mahsus olduğu vurgulanmıştır. Böylece sûre, başı ile sonu arasında tevhid ekseninde tam bir daire oluşturur. Başında yaratılışla başlayan tevhid, sonunda hamd ve kibriyâ ile tamamlanır; kâinatın başı Hakk’ın “kün” emriyle, sonu ise O’na dönen hamd ile mühürlenir. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 8/349) Bursevî’nin dediği üzere:

Büyüklük ve benlik ancak O’na yaraşır, Çünkü saltanatı kadîm, zâtı her şeyden ganîdir.

Birinin başına tâlih tacını giydirir;

Bir diğerini tahtından kara toprağa indirir.

Hüküm kılıcını tehdidle çekecek olsa, Kerrûbî meleklerin kulakları işitmez, dilleri söylemez olur.

Büyükler büyüklüklerini başlarından çıkarmış,

O’nun lütuf, yücelik dergâhına bırakmışlardır.

Şu hâlde ey Hak yolunun sâliki! Sana gereken âlemde Allah’tan başka hakikî bir varlık görmemektir. Çünkü görünen her şey, O’nun isim ve sıfatlarının tecellisidir. Eğer ihlâs ehli kullardan isen, hamdini yalnız O’na yönelt, zâtını tekbirle yücelt, nimetlerine şükürle mukabele et. Zira hakikatte bütün hamdler O’nundur; senin dilinden yükselen her övgü, O’nun kendine yönelik hamdidir. 

Abdürrezzak Tek Muhtefi. 

# Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (266+146=412)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

---------------------------------------
