# Zâriyât Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/zariyat-suresi
**Sayfa:** 179

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (51) Zâriyât Sûresi. 

Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (260-51-31) Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (51) Zâriyât Sûresi. 

Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (260-51-31) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا 

 (51/1) “Ve-zzâriyâti zervâ” (51/1) And olsun esip savuran rüzgarlara, 

 KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK 

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (51-ZÂRİYÂT SÛRESİ) VE M. HAZMİ TURA Hz.

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (260-51-31) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER …………………………………………………………………….. (4) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (5) Başlarken …………………………………………………………………………. (7) ZÂRİYÂT SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………… (38) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (44) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (55) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………………….. (63) 16, 17, 18, ÂYETLER ……………………………………………………… (67) Fahri âlem Efendimize …………………………………………………… (71) 19, 20, 21. ÂYETLER ……………………………………………………… (74) YAKÎN İLMİNİN ÜÇ MERTEBESİ ……………………………………. (85) CÜNÛN FÜNÛN SÜKÛN. ………………………...................... (87) Yakıyn ilimleri devam. ………………………..........................(99)

22, 23, 24, 25. ÂYETLER …………………………………………….. (115) 26, 27, 28, 29,30. ÂYETLER ……………………………………….. (124) 31,32, 33, 34, 35. ÂYETLER ……………………………………….. (127) 36, 37, 38, 39,40. ÂYETLER ……………………………………….. (129) 41,42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………………….. (143) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………. (148) 51,52, 53, 54, 55. ÂYETLER ……………………………………….. (177) 56, 57, 58, 59, 60. ÂYETLER ………………………………………. (181) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ……………………………….. (198) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim. 

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum. 

Bunlardan biri de konumuz olan (51) “ZÂRİYÂT” Sûresidir. Bu sûre-i şerifin bizler için ayrı bir özelliği vardır. O da şudur. Silsile-i mübareke de M. HAZMİ Babamın sırası (51) dir. Bu ise Kûr’ân-ı Kerîm’de (51) “ZÂRİYÂT sûresi” dir. 

Bu çalışmamızda M. HAZMİ Babam (51) yolumuzdan verilen sıra numarası ile (51) “ZÂRİYÂT sûresi” nin arasında ki, bağlantıları ve İlâh-i muhabbet-i ilerleyen sayfalarda bulmaya çalışacağız. 

Ancak yanlış anlaşılmasın Bu sûre-i şerifeye sahip olmak diye bir maksadımız yoktur, Tabiî ki bu sûre de bütün insanlığa gönderilmiş müşterek İlâh-i bir arma-ğandır. Ve herkesin içinde Hakk-ı vardır ve her kes gayreti kadar, içinden nasibini alacaktır. 

Bizim yapmaya çalıştığımız ise bazı gerçeklere ışık tutup bunlardan bir nebze ma’nevi zevk ve huzur almaktır.

Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta Hazmi Babamın evlâtları ve ayrıca her kez için ma’nevi kazançlar niyaz ederim. 

İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir. 

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

------------------- 

Bütün bunları efendimizin, sahabilerinin evliyaullah-ın ve M. Hazmi Tura Babamızın ve Mürşide Tura Annemizin, de ruhlarına ithaf ediyorum, yarabbi şefeatalarına nail eyle. 

------------------- 

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 15-10-2024

-------------------- 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Başlarken. 

Terzi Baba İstanbul'da bulunduğu dönemlerde evlerinde misafir olarak kaldığı halası Rahmiye Hanımın eşi M. Nûsret Tûra Bey, ondaki özellikleri ve muhabbeti keşfedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı ola-bilmek düşüncesiyle, kendi mürşidi olan ve aynı zamanda Fatih der-siâmlarından ve Süleymaniye Kütüphanesinin müdürlüğünü de yapan, Uşşâki şeyhlerinden Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye gönderir. Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin huzuruna, elindeki tanıtım kağıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç Bey böylece tasavvufi hayata, yani gönül yolculuğuna da başlamış oluyordu.

Mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye intisabından sonra mücadelesi, çilesi, fedakarlığı, riyâzatı olan tasavvufi çalışmalarına başladı. Fırsat buldukça istanbul Fatih'te Keçeciler Caddesindeki Bedrettin Dergâhında ikâmet eden mürşidini ziyaret ediyor, onun sohbetlerine iştirak ediyor-du. 

Bu ziyaretlerinden ve çalışmalarından çok memnun kalan mürşidi yine bir ziyaret esnasında Necdet Bey'e şu sözlerle taltifte bulunuyor:

"Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. Birincisi tasavvuf çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise, gördüğün (taç giyme ve Ihlas okuma v.b.) zuhuratlarındır.” Alîm ve ârif bir zât olan Hazmi Tûra Uşşâki Hazretleri haftanın cu-martesi günleri ikindi namazını müteakiben de Beyazıt Câmiinde Mes-nevi Şerif okutuyordu. Necdet Bey imkân buldukça cumartesi günleri Tekirdağ'dan Beyazıt Câmiine gidiyordu.

Necdet Ardıç Bey bir gün terzihane dükkânında dikiş makinesinin başında çalışırken bir hâl ile karşılaşıyor. Şöyle ki; çalıştığı dikiş makine-sinde yüzü duvara dönük iken birden duvardan Hazmi Tûra Uşşâki Haz-retlerinin silueti beliriyor. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durduruyor.

Mürşidi kendisine sürekli "haydi oğlum, gayret oğlum... lâ ilâhe illâllah... haydi gayret" şeklinde görünüp bir mesaj veriyordu.

Bu hâl geçtikten sonra ütü masasının yanına giden Necdet Bey ilginç bir görüntüyle karşılaşıyor. O dönemlerde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı. Yere doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek yazılan, (ayn), (ye) ve (dal) harflerinin olduğunu görür.

O anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kağıda yazar. 

Aradan kısa bir müddet geçince mürşidi Hazmi Tûra Efendiyi ziyaret için İstanbul Fatih'teki, dergâh olarak da kullanılan evine gider.

Kapıyı çaldığında Hanımı “Mürşide Anne” kapıyı açar. 

İçeriye girip 5-10 dakika oturduktan sonra Necdet Bey Mürşide Hanıma, "Efendi Babam evde yok mu?" diye sorar. 

Mürşide Hanım da ona, "Babanız sizindir yavrum" der. Necdet Bey bundan bir şey anlamaz. 

Bir müddet sonra Mürşide Annesine "Efendi Babam daha gelmedi mi?" diye tekrar sorduğunda, yine "Efendi Babanız artık sizindir oğlum" cevabını alır. 

Bu ifadedeki maksat ve mânâyı anlayan Necdet Bey, mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin vefat ettiğini, yani bâtın tecellisine dönüştüğünü anlar. 

O anda kısa bir tefekküre dalan Necdet Bey Hz. Peygamberimiz bâ-tın âleme giderken Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in söylediği sözler hatırına gelir. 

O anda çok üzgün ve değişik duygular yaşayan Necdet Bey, çalışırken dükkânda yaşadığı hâlet-i rûhiyenin, mürşidinin rûhunu teslim et-meden evvel kendisini son bir kez gayrete geçirmek için ziyarete geldi-ğini idrak eder.

Bir müddet sonra "şimdi biz ne yapacağız Mürşide Anne?" diye sorduğunda, Mürşide Hanım da, "Efendi Babanız yerine M. Nûsret Tûra'yı bı-raktı. Emanetler artık onda. Sizler de bundan böyle ona gide-ceksiniz," cevabını verir.

Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiye'nin önemli şahsiyetlerinden biri olan; alîm, ârif ve fazıl kişiliğiyle tanınan Hazmi Tûra Uşşâki, Necdet Bey'in tasavvuftaki seyr-i sülûkunda önemli bir yer tutar.

Mürşidinin vefatından sonra o günki hisler içinde kâleme aldığı ve mürşidine olan sevgi ve muhabbetini anlattığı, "Hazmi Tûra'nın Huzurunda" adlı şiirini sizlere sunuyorum.

#### H A Z M İ T Û R A’ N I N H U Z U R U N D A

Gitmiştim bir gün Nûsret Tûra'ya, Gönderdi beni Hazmi Tûra'ya. 

Yazdı verdi elime bir kağıt, Sanki içinde bin türlü ağıt.

Gidip Fatih'e girdim dergâhına, Alıp içeri oturttu yanına. 

Okudu elimdeki kağıdı, Çözülen ayağımın bağıydı.

Oğlum dedi, her gün şunları yap, Gittiğin dünyadan hemen sap. 

Görünce o muhterem Hak dostu, O günüm bilsen ne hoştu. 

Hadi oğlum Allah selâmet versin, Yoluna güle güle gidersin.

Çıkarma bizi sakın gönülden, Gaflette kalırsan ne gelir elden.

Hazmi Tûra ilk mürşidim oldu, İhsanları fakire çok boldu. 

Bir gün yine gittim dergâhına, Oturttu beni hemen karşısına.

Anlat bakalım gördüklerini, Değerlendirelim hâllerini. 

Anlattım tüm gördüklerimi, Başımdan geçirdiklerimi.

İki şeye sevindim dedi bana, Bunları anlatayım sana.

Biri unutmamışsın bizleri, Diğeri gitmişsin hayli ileri.

Okuturdu Mesnevi Bayezit'te Bir gün nasip oldu orda ziyarette.

Anlatıyordu hakikat-i Nuh'dan, Nasıl kurtulunur o tufandan.

Sanki şu anda görür gibiyim, Rûhaniyetini sezmiş gibiyim.

Bakıyor sanki yazdıklarıma, Tebessüm ediyor anlattıklarıma.

Tekrar yine gittiğimde dergâha, Ulaşamadan o padişaha.

Hacdan gelince pek hastalanmış, Hemen rahmet-i Rahmânâ dalmış.

O anda sanki Sıddık'ın sözü Muhammed öldü ise Allah baki.

Şimdi ne yapacağız? Dedim, Nûsret Bey'e gideceksiniz dediler.

Daha evvel dükkânda çalışıyorken, Sanki geldi karşıma duvar içinden.

 Coşturdu beni Tevhid ile, Ben de şaştım o zaman bu işe.

Sonra baktım yere lyd yazılmış, Sanki bir el hat kazımış.

Anladım ki o an bayrammış, Fakire lûtfen vedaya gelmiş.

Bu hadiseyi (tecelliyi) sonradan Necdet Bey, Nûsret Efendiye anlattı-ğında, “oğlum üç harften (IYD) meydana gelen bu kelime (bayram) demektir.” O anda onun bayramı yani “Şebb-i aruz” Hakk’a vuslatı imiş, diye kendisine ifade ettiğini bildirmiştir.[1] “ İz- -T-B- ” Bu hatıra-müşahadenin devamında İz-Efendi Babamız şöyle anlatmaktadır;

Yere doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek yazılan, (ayn), (ye) ve (dal) harflerinin olduğunu görür.

O anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kağıda yazar. 

Bu hadiseyi (tecelliyi) sonradan Necdet Bey, Nûsret Efendiye anlattğında, “oğlum üç harften ايد (IYD) meydana gelen bu kelime (bayram) demektir.” O anda onun bayramı yani Hakk’a vuslatı imiş, diye kendisine ifade ettiğini bildirmiştir.[2] “ İz- -T-B- ” Bu günlerde – O günlerde İz-Efendi Babamın “Kelime-i Tevhid” sohbetinin olduğu günlerde Târık –Târik bağlantısını düşünürken konu buraya gelmiş. Ve markete ekmek[3] almağa gidip geri dönerken daha önce sürekli gördüğüm ve camındaki sarı fon üstüne “Ağlayacaksan Oynama” yazısı dikkatimi çeken minübüsün arka kapısı açılmış birazı yere indirilmiş ve içinde çuvallarda bulunan mangal kömürü bulunan beyaz minübüsün içinin her yerini kap kara yapmıştı. Minübüsün önüne çekmiş olan şöförü oturmuş ve yüzü bu işten kapkara olmuştu.

Anlatımda kullanılan o günlerde kömürlü ütülerde kullanılan marsık (iyi olmayan yanmayan kömür) niteliğinde yerdeki kömürün yazdığı kelimedir. 

Bu bana “Fakr her iki cihanda yüz karasıdır” ve “Fakr tamamlandığında sadece Allah kalır.” Şeklindeki ehlullahın sözleri geldi. Hazmi Babam adeta oğlum bu dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Fakr-ı ihtiyar et, çalış ve gayret et diyordu. “hayret ki, hayret…”[4] “ İz- -T-B- ” Hazmi Tura r.a. babamız hakkında daha geniş bilgi Sena Yönlüer hanımefendinin Tez çalışması olarak Terzi Baba kitapları (53) sıra ile yayınlanmıştır.

YETİŞ (Necat) Ey goncai bağ'ı safa, ey virdi handanım yetiş, Lütfun senin derde deva, ey derdi dermanım yetiş, Zat'ın Gayriyette Ayniyet-i Necat bulan, Muhammed S.A.V vahdeti, Zat'ın Hüve, Hüve Ahmed, Kamer, Rahman anım Necat İsa A.S tulu eder. Hz. Meyyemden, dört ered, veda dört rida red Şems kemalinim Necat...

Dolmuş gözüm göynüm senin aşkınla, ey nazlı güzel, Sensiz cihanı neylerim, ey munisi canım yetiş, Adem İnsanı Kamil, gayriyette ki vahdet özüm, Nefs-i Küllü şaşkınlıkta,  Zat-ın Allah'ın miratı Celal el.. 

Elif El Veli hu canı uluhiyet ile nefy eylerim, Zat-ın Hakikat-i Muhammed-i İsa A.S Nuru, 104 kitapta, Necat.. 

İçtim gözünden bir kadeh, aşkın şarabın mest olup, Ayılmazam ta haşradek, ey mesti çeşmanım yetiş,

18000 Âlem tam Gayriyette ki Vahdet özünden Ahad Hâkk'ın Nuru Hu, Ayın, Şın Kaf Müşahiyd, Hakikat-i Muhammedi Rab Müşahiyd, Metiyn Özün Hu...

Kamer, Ahadiyet Fatih'in Fetih tahakkuh Şah Rahman o zamana dek, Zat-ın Metiyn İkra Cenne'ul Bakiyi imanın Necat..   

Ey tuti'i sükker deher, nutkun verir bu cisme can, Kurban yolunda başı can, ey mahı tabanım yetiş, Zat'ın İrşad eder, 8'i tekrar, tekkar Ered Hu der, Nuru Muhammedi Meknuz, Allah, Muhammed Er-Rahman Er-Rahim Ahad olan Ahmed ile Bakidir Can'u dil Kamer..

Veliy'ul Metin Rahman Tarık'ın İlahi benlik Aşı Kamer, Zat'ın Yusuf Mina Nefsim'den Necat.. 

Nur'ı Cemâlin şem'ine pervane veş yandı gönül, Aşkından ayırma beni, ey şem'i tabanım yetiş, Rububiyet Nurun, Cem Ali Nurun, Kamer Müşahiyd, Hu, Allah,Rahman, Rahim, Hamiyd Mahmud, Iyd Müşahiyd Nur-u Muhammedi Gülü..

Ayın, Şin, Kaf Nidan, Allah, Rahman Rakhim Cenne'ul Baki Nebi, Zat'ın Kameri  Mina Nefsim'den Necat.. 

Dil bülbülü feryad eder, ağlar durur şamu seher, Bekler ol canandan haber, ey can'u cananım yetiş, Kamer Özünün, Özünden Uluhiyet Derya'nın Faaliyeti Bayram Ered, Ayniyette Gayriyet Uluhiyet Rahman Vahdet, Şah kapısı Elli Üç Vahdet başında Hu..

Elli Üç Necat Elif, Kamer Müşahiyd Rahman Habir, Zat-ın Kamer-i Vahdet Kehf Aliy Necat..

Ey goncai bağı emel, ey hüsnü anı bi bedel, 

Ey Hazminin leylâsı gel, sultanı habanım yetiş.

Zat'ın Gayriyette Ayniyet-i Necat bulan, İnsan-ı Kamil Hu Aliy, Elif ile Nuru Muhammed-i İlahi benlik.

Zat'ın Hicr La İlahe İlla Hu, Muhammed S.A.V İsa A.S gayriyette ki eli, Yusuf Ahmedim Necat Aliy Necat..  

 HAZMİ TURA

Düz dizeler Hazmi Babam r.a. ait ve yatık yazılar ise fakirin şiir dizelerine yorumudur. (Murat Derûni) 

------------------

Hayırlı Geceler Efendi Babacığım,

Hz. Şehadete gelişinizin 73. Seneyi devriyesini tebrik ederiz. Cenab-ı Allah'ın bu lütfundan dolayı aciziz..

Bugünün anısına Erzurumlu Fakir Ali Rıza'nın Hazmi Babam  Rahmetullahi Aleyh için yazmış olduğu şiiri, Anlayabildiğimiz ölçüde Hazmi Babam ve Nusret Babamın da yad ederek yorumlamaya çalıştık..

Herkese selamlar, Hürmet Ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz.

---------------------

 Arif-i Mevla’sın Muhammed Hazmi Zatın Vasf olunmaz demek mümkün mü Hak Seni Kuran’ında övmüş yaratmış, İsmini Cismine Halketmiş.

 Bir Gonce ere yetiştin , Kuran’ı Kerimi Eyledin Ezber, Alim Esmasına Sahipsin Ey Can. Sırr-ı Hak  Zatına Ayan ve Beyan.

 Hazine-i Haksın Müjdeler Olsun, Allah’ın indinde Güzel Bir Kulsun, Kur’anı Furkan’ı sana bildirdi.

 Zahir Batın Hep Sırrı Sana Verdi.

 Keşfolundu sana cümle mezaya, Batın gözün açtın göründü her-ca, Esrar-ı telkinin sırr-ı nümayun, Halloldu müşkilan hem sırr-ı nihan, Hâkayık, dâkayık göründü her-bar. 

 Her bir esma sırr-ı oldu Ezhar.

 Sırr-ı Muhammede oldun Aşina, Mimlerden göründü nice mana, Mimin birisi Muhammed birisi Mirat, Mimlerden göründü nice mana, Mimin bir sırdır görünmez heyhat, 

 O mimde gizlidir nice bin ma’nâ 

 O mimi bulandır Adem-i ma’na, Hakâyık-ı Mevla ondan bilinir, Bu sırra erene ekmel denilir, O mimin biridir….

 Şef’ olur, Şef’ âlemler fahri, Şefaat odur ki Hakka eresin, Hakk’ın dîdârını âyân göresin, Hâlık’a erendir velî-yi mutlak, Cân gözünü aç da o nûra bir bak Varlığı mahvolur eri gir Hakk’a İltifât eylemez âlemde halka, Hicâplar ref’ olur kalmaz bir hicâb, Bu sırrı bilendir hem ebû‟l-bâb, Âdem murâdına o mimden erdi, 

 O mirâte bakanlar Hakk’ı Hak gördü,

 Bu sırdır zâtına oldu hüveydâ Şüphem yoktur sensin ârif-i dânâ Öyle bir dil ile Kükreyle dâim,  Sırr-ı mirâc-ı namâz namaz-i dâim,  İki kanat ile Hakka uçulur,  Vâhhitten o ravza cümle açılır,

O ravzada vardır dört türlü ırmak,  Gönül şu’lesini o ravzada yak, Hubb-ı câvidân bulursa bir cân, Cân odur ki bula âlemde bir cânân, Cânânı bulanın cân gözü bînâ, Görünür gözünde dîdâr-ı Mevlâ, Her neye bakarsa görünür dîdâr   Dîdârı gören görmez âlemde ağyâr Fânî olur âlem kalmaz bir diyâr Leyse fî dâr-i gayrihi diyâr Böyle bir âlemde mesrûr idi dil, Gelmezdi gönlüne hîç kāl ile kıyl Sahve gelip gördüm âsârı hâme Elime sunuldu bir güzel nâme Muhammed Hazmî’nin kokusu geldi Deryâ-yı muhabbet hem dalgalandı Okudum okudum lezzetim arttı Gönül sefînesi girdâba battı, Her harfinde vardır nice bin ma’nâ Ne güzel mektûptur mektûb-ı zîbâ Tekrâren okudum eyledim dikkat Seni zebûn etmiş bir müthiş  illet Teessüf ederek eyledim duâ Şifâlar bahsetsin hazret-i Mevlâ, Vücûdun görmesin âlâm u ekdâr,                                                 Şefî-i muîn olsun Ahmed-i Muhtâr Enbiyâ evliyâ reh-nümâ olsun, Sözünde özünde cân bulsun Meclisine dâim ehl-i dil gelsin O mecliste mey-i vahdet içilsin Ehl-i dertler gelsin sohbete dâim Tâlib-i âşıkān olsun müdâvim İki âlemde olasın âlî Bulduğun için yâ Hû bâb-ı rızâyı Hakk’ın rızâsıdır âlemde matlûb, Rızâyı bulandır âlemde mergūb, Dâmâdım evlâdım ediyor selâm Huzûru kalp ile çokça ihtirâm Hakkı Kâzım Beyler ediyor duâ Ezkâr-ı cemîlin olur dâimâ Hâne halkı bütün ediyor niyâz Sıhhat haberinden iki satır yaz Cümlemizin gözü yoldadır her-bâr Muhibb-i sâdıksın hakîkatli yâr, Suâl edenlere eylegil selâm Kalbimde saklarım onları müdâm Bu kadar kâfîdir cânımın cânı Sana arz eyledim râz-ı[5] derûnu Burda hatm eyledim yazmadı kâlem Daha neler vardır daha ser-encâm Erzurumlu fakîr … Ali Rıza

------------------------------- 

Rahman’ın Nûru İlahisi ve Hakikati Muhammedisinin velayetisin Muhammed Hazmi (r.a.) Vahtette Kesrete, Kesrette Vahtede Sahibsin Hu’nun Kulu  Füsus’unun Deline  Sahip Olunmaz Senin Muhammed Hazmi (r.a.) Fenafillah, Bekabillah makamın mı?

Hakikat’ul Ahadiyyetul Ahmediyyetinin Zatısının Husunda, Görmüşte Vahdetinde Nefis’ini  Hamdıyla Övüp  Dost İnsan etmiş, İnsan Muhammed s.a.v eniyyetinin, hüviyyetininde eniyeti  alak, mirac etmiş.

Hakikat’ul Ahadiyyet’ül Ahmedinin hu’sunun gülü  Necdet’in Uşşaki (k.s.) vahdetinin kesretine, yetiştin yetmişikinde Ey Kamil İnsan.

Zâtı, Furkânı, hakikati marifet-i  nefsinde  Cemal ve Celal  eli İle sıfat-ı İlâhi İle tevhid  eyledin.

Hakikat-i Muhammediyenin Elif, Lam, Mim’inden Habirsin, Kâbe’dir gönül  âlemin, vahdetin Nur-i Muhammedisi’nin hakikat-i Muhammed’isinin teknesini çekersin yıldız ve ayın ile…

Hakk’ın sakisi, sahiptir tevhid atına, hakikati Muhammed’inin Vahdetinin Yakin İnsan-ı Kamil Nayisini Bil?

Hakikat-i Muhammedin’in İz’inin Ahmedisin, Hu’nun uluhiyetinin işi Necdet Uşşaki (k.s.) müjden eline gönderilsin.

Yokluğun ahın’ın eniyetinde, “Kul huvallahu Ahad”sın, Zatın’ın Rububiyyetinin hür faaliyeti, nefsinin özü ruhuna erdi.

Hürlüğün sahibi, hüviyyet poprağının hakikat-i İlâhi suyunun  benliğinin, arzu ve isteği nefsinde, aklında vahdete erdi.

Hu’nun uluhiyeti ahad ifşa olundu insanlara Memhet Hazmi’nin (r.a) vahdetinde.

Hakikat-i İlâhiyyinin Eninyeitinin, hakikati Muhammed-i 18000 âlemin kesretinin vahdetini çıplaklığıyla açtın özün gayriyetinde dürüldü, Hakikat’ul Ahadiyyet’ul Ahmediyyenin Husu’nun eri, Eniyeti, insan Rahmân, Rahime, tevhidin Uluhiyyet-i telkinin, Nur-i Muhammedi dünyanın sırrı, “Kullu hu Vallahu” oldu, Muhammed-i Şekilan, Hu Muhammed s.a.v. gizli sırrı ayan beyan, Hakikati İlâhi teknesi, her defa Nûru Muhammedi Teknesinde göründü,

Hu Rahman Ahad esmanın sırrı Hu Uluhiyet ateşi çiçeklerin tomurcukları oldu. 

Rahmân Rahim, İnsan-ı Kamilin sırrı Muhammede Hu uluhiyyet ateşin oldun, Hakikat-i İlâhi güneşini Nûr-i Muhammedisinin  ışığını  bize yansıtır.

Hakikati Muhammedi’nin ma’nâsı, Nûru Muhammedi olarak her mertebeden zuhurda gayriyette dürüldü.

Hakitati Muhammedin bâtını Ahad olan olan Ahmed zâhiri Hz. Muhammed s.a.v. 

Hakikati Muhammedi’nin ma’nâsı, Nûru Muhammedi olarak her mertebeden zuhurda gayriyette dürüldü, Necdet Uşşakiden çıktı nice Nûr-i Muhammedi Ma’nâ…

Hakikati Muhammedi, Ahad olan Ahmed de sıralıdır, Hüviyeti tevhidi ef’al ile hazreti şahadette Hayy ile Nûru Muhammedi nin her mekanda ışkından  görünmez oldu.

Hu’nun nice ma’nâları Nûr-i Muhammedinin gayriyetinin ayniyetinde izlidir.  Necdet Uşşakiden (k.s.) yayılır Elif’in nice gizli ma’nâları.

Hakikat-i Muhammediyyeyinin Ah’ını nidasının Hu’sunu özünde bulandır. Ayniyet-i ile anda Âdem-i ma’nâsı açıklanmış  olarak Hakikati ilahi deryasında seyirdedir.

Hakikat-i Muhammedinin eniyyet ve uluhiyyetinin hakikati, Hu’nun nûrunun sıfatlarının Celal Cemal delili ile hayallenir.

Hakikat-i ilahi deryasının, Rahmân, Rahîm sırrınını eniyyetine erene er kamil diye nida edilir.

Hakikat-i Muhammedi Hu…. Hakikati  Ahadiyyet’ul Ahmediyyedin   “Kul hu Vallâhu Ahad”ıdır. 

Hu’nun uluhiyyeti, Hüviyyetinde ve Eniyyetinde bir olur, Rahman Rahiminde, Elif, Lam, Mim olan İnsan-ı Kamilin Uluhiyetini över. 

Eşrefi Mahlukluğun tahakkuku Hu’nun Rububiyyetidir ki, Hakikatin kafının şefaati, eridir insan, Hakik’i sevgilinin gayriyetinin vahdetinin sıfatlarını  bizde insan, göresin, Ahmedin, Uluhiyyetine eren, Sen olmasaydın âlemleri halketm ezdim’e  erendir, Muhammed s.a.v. tevhidi’ni açandır Veliyi mutlak, Hakikat’il Ahmediyyenin Ahad’ında ki Ahmed’i aç da gör, Ahad olan Ahmedin Nûrunun kabına bir bak. 

Uluhiyyetin vahdeti Rahmân ile gayriyette Ahmed ile, Açılır Hüve, Hu Uluhiyyet eri, gayriyette Hakk Ahmed ile…

Uluhiyyetin tevhid sancağını açtı iltifat eylemez ha, Samed olan Ehadiyyet-Uluhiyyet-Muhammediyet’inde Ahmed’in Uluhiyyet kal’âsinde … 

Hüviyyet bâtının yokluğuna Rahmân acaip haller ile yükseltilir, artmaz Ahmedin Selam’ının örtüsüne nefsaniyyeti ile perde olanın hüviyyeti, Hakikat-i İlahiyye deryasının sırrını eniyyeti bilendir, Muhammedin zatının  kapısının babasıdır Hacı Necdet Uşşaki…  

Ayniyyetir an, Muhammed A.S. Murad’ına, Hakikati Muhammediden, Hu derdi. 

Hu’nun Hakikat-i Muhammedisinin entarisine, LA’nın  yokluk aynasından bakan anlar, Ahmedi Hakk gayri-yette ördü.  

Hakikat deryasının ısrarıdır, Zatına Hakikati Muhammed’inin Nuru Aynasına Hu doldu, Hüve’sinin Teklik eli Nuru Muhammedi.

Hüviyyetin Hakikati Muhammediden Şeniyette,  Şüphem yoktur Hâkikat’ul Ahdiyyet’ul Ahmediyeden, Akl-ı Külle Nefs-i Külle, Nuru Muhammedi ile Arif olup bilen sensin. 

 Özün yel, Ahmedin gönlünün eli, Kürke yele, Allah daim[6] hım, hım. 

Mirac’ın sırrı tevhid ile açılır, Hakikati Muhammedi’nin  zaman namazındayım, Hakikat’i Muhammedinin Cemal ve Celaliyle iki kanat birlenir, Hakka Uluhiyyet, Rububiyyet, Abdiyyet üçüyle uçulur..

Tevhidin Vahdetinin, Hüviyyeti Eniyyetine, Hu Rahman İnsan-ı Kamil Sahip Hakikati Muhammedin Uluhiyyeti cümle 18000 bir âleme Rububiyetiyle açılır.

Hu, Rahman, Vahid Zatı Nûr-u Muhammedinin vahidiyyet sahasında Rahmân Rahim’in, ilim, irfan, hakikat, marifet dördü bir olur vahdeti Elif, Lam, Mim, Ra’nın..

Hu gülünün önü hayal dolu, hayalini o zât olan Rahmân’ın Nûru Muhammedi’sinin narında yak. 

Sevgilinin kapısı, Hâkikat’ul Ahmediyye yi nida eden, sabreden Ahad can’ın Nûrunun özünü bulursa bir can, Necdet Uşşaki (k.s.) Hu, Rububiyyetin delilisin sen, özün ayn’iyettir âlemde, Nûru Muhammmedi’nin Elif, Lam, Mim’i, Rahmân’idir, bizim Necdet Uşşakinin canları, Necdet Uşşaki’nin (k.s.) özünün cananı bulan, Necdet Uşşaki’nin (k.s.) gayriyetin ayniyetinde özü bizim ile, Gayriyetin Ayniyetinde Uluhiyet görünür sevgilsidir Mevla olan Muhammed evla, 

18000 âlemi temiz gören, İnsan-ı kamil ile örmez arasına âlemde gayriyet, Vahdeti rehberdir bize, cümle vücudu sevgilinin âleminden görünür. 

18000 âlem eniyyeti Hu Uluhiyyetin Rububiyyeti olur, Sen Uluhiyyeti açansın Hâkikat’ul Ahadiyyetinin Nûr-i Muhammedi yolusun, Uluhiyetin Vahdeti eser Nur-i Muhamemdi ile Hakikat’ul Ahadiyyet’ul Ahmediyye, gayriyette Hu’nun yari rida.  

Hakikati ilahi güneşinin benliği, İnsan-ı Kamil Ahmed Nuru Muhammed-i ile âlemde, Rububiyyetin başı Hakikat-i Muhammedi idi gönül-i dil.

Gayriyetin delili eleme sahip değildi, hüviyyetin 18000 âleminin eniyyetinin gülünün gönlüne hiç dedikodu gelmezdi.

Hüvenin gayriyet elinin ipi nnsanın, hakikati Muhammedi’nin gayriyette eserlerini zâtım ile ördüm, İnsan-ı Kamil Ahmedin uluhiyet ud’unun işi, celal-i aman bir Ah…..

Muhammed Hazminin eli,  “Kul Hu” gülünün kokusu idi.

Gönül gülü çıplak, senin fesin, gayriyetin baharını tattı..

Nusret Uşşaki (r.a.)ın Muhabbeti Vahdet deryasına derk olundu, Hakikat-i Muhammedi Allah, Allah nidası ile dalgalandı.. 

“Kul Hu” Muhammed s.a.v, “Kul Hu” Muhammed s.a.v,  Uluhiyyet izzetimi tarttı.

Rehberidir fahrin ile Vahdeti’nin Necdet Ardıç Uşşaki, Elfi, Elfi harflere Nûr-i Muhammedi ile üfler..

Eniyyetin Celal-i, takiptedir katip kurbiyettekilere, “Kul Hu” okudum, eniyyetimi tararken, Muhammed’in s.a.v, hakikat kapsının Fettahı Ali aslanının yelesiyim dikkat, Nefsini un etmiş, bezl etmiş, Hakikat-i Muhammedin eli tevhidine müşahid, Tevhid-i açarak, Nûru Muhammedi yeleğim ile faailyetim, Açsın sinenin uluhiyetini, kıskandırsın Ahmed’in gül kokulu zâtının terini, Hakikati Muhammedin’in evi Allah, Necdet Uşşaki (k.s.), Üç ud’un, gayriyetin ayniyetinde İsa Mesih, İnsan-ı Kamil senin Rad’ın, Eniyyetin tevhid pazarı, Vahdetin Uluhiyyet eli, Nûr-i Muhammedi rehberin, Hu uluhiyet işin, İfşa olsun ikilikte nimetlerin, Ahmed-i Muhtar.

Nûr-i muhammedin çıplaklığında süz özünü, sözünde Necdet Uşaki (k.s)’nin ayn’ının özü işin olsun, Hakikat-i Muhammedi ile oturanın damı, gönlünün hu eli, gariyetin uluhiyetinin sinesin,

Hu’nun Hakikat-i Muhammedi evinde, Vahdet şarabı İnsanın Uluhiyyeti içilsin..

Nûr-i Muhammedi’nin ehl-i dertlilerin gönülerinin erisin, Sen sevilen ol her daim Ahmed..

İki İnsan-ı Kamilde, Nur-i Muhammedi, Kul Hu’yu oku İnsan olasın.. 

Necdet Uşşaki, Özün hu olduğu için, Vallahu zatı’n rıza kapısı, Eniyyetin Hakkın rızasıdır. İnsan-ı Kamil Nur-i Muhammedi’de, Hakikat-i Muhammedinin tahakkunu bul.

Rahmân’ın ziyasının özünü İnsan-ı Kamil’in anında bulandır, rağbet edilen garip.

Kayyum’un adımındayım, Kamer evinin yokluğunda devrediyor, 41 selâm..

Arzu halim hu, kalbimin bal eli, 18000 âleminde çokça hatıram, Hakikat sen Azim, 13 eyler, Hakikat-i İlahi Güneşinin duhâ eli.

Sekiz cennet vahdet mecmul’ün hu olur Allah daim..

Hakikati İlâhi Güneşinin ziyası, Ahmed’in eniyyetinin alkışı çıplağıyla ne diyor?, Ahmed’in tahakkunu hisset ikiliğin bari’sinden gözetir ziyasıyla, Muhammed’in s.a.v. Necm yıldızı gayriyetin özü, Hakikat-i İlahi güneşi, Nûr-i Muhammedi ile yolda bâri ile tasvir eden rehberdir.

Muhammed s.a.v. sevgilisi kutlu insanın temiz hakikatin tahakkuku Vahdeti Rahmân’ın dostu, Hakikat-i ilahi suyunun yokluğundan suâl eden, Nûr-i  Muhhamediyye erenlere eyil gel, 41 Selâm eyle, Hakikat balını kalbimde saklarım, Hu’nun Uluhiyyet Nûr’una sarıldım, Hakikat deryasının Necm-i, Necdet Uşşaki (k.s) fakirin can-ı cananıdır.

Bizim kutluluğumuzu arza, yel eyledim, Razıdır, Nûru Muhammedi’nin Nûru, Nûr-i Muhammedi’ni hatm eyledim Ahmed, Ziyanı ademin yokluk kâlemi yazamadı.

Rahmân Ahmed’in elinin Nûru, Vahdet  Ridan Ahmed, 41 Necmin başıdır, Necdet Ardıç Uşşaki (ks) El-Fakir Mu----------------------------

Arif-i Mevla’sın Muhammed Hazmi Zatın Vasf olunmaz demek mümkün mü Hak Seni Kuran’ında övmüş yaratmış, İsmini Cismine Halketmiş.

Bir Gonce ere yetiştin , Kuran’ı Kerimi Eyledin Ezber, Alim Esmasına Sahipsin Ey Can. Sırr-ı Hak  Zatına Ayan ve Beyan.

Hazine-i Haksın Müjdeler Olsun, Allah’ın indinde Güzel Bir Kulsun, Kur’anı Furkan’ı sana bildirdi. Zahir Batın Hep Sırrı Sana Verdi.

Keşfolundu sana cümle mezaya, Batın gözün açtın göründü her-ca, Esrar-ı telkinin sırr-ı nümayun, Halloldu müşkilan hem sırr-ı nihan, Hâkayık, dâkayık göründü her-bar. Her bir esma sırr-ı oldu Ezhar.

Sırr-ı Muhammede oldun Aşina, Mimlerden göründü nice mana, Mimin birisi Muhammed birisi Mirat, Mimlerden göründü nice mana, Mimin bir sırdır görünmez heyhat, 

O mimde gizlidir nice bin ma’nâ O mimi bulandır Adem-i ma’na, Hakâyık-ı Mevla ondan bilinir, Bu sırra erene ekmel denilir, O mimin biridir….

Şef’ olur, Şef’ âlemler fahri, Şefaat odur ki Hakka eresin, Hakk’ın dîdârını âyân göresin, Hâlık’a erendir velî-yi mutlak, Cân gözünü aç da o nûra bir bak Varlığı mahvolur eri gir Hakk’a İltifât eylemez âlemde halka, Hicâplar ref’ olur kalmaz bir hicâb, Bu sırrı bilendir hem ebû‟l-bâb, Âdem murâdına o mimden erdi,   O mirâte bakanlar Hakk’ı Hak gördü, Bu sırdır zâtına oldu hüveydâ  Şüphem yoktur sensin ârif-i dânâ Öyle bir dil ile Kükreyle dâim,  Sırr-ı mirâc-ı namâz namaz-i dâim,  İki kanat ile Hakka uçulur,  Vâhhitten o ravza cümle açılır,

O ravzada vardır dört türlü ırmak,  Gönül şu’lesini o ravzada yak, Hubb-ı câvidân bulursa bir cân, Cân odur ki bula âlemde bir cânân, Cânânı bulanın cân gözü bînâ, Görünür gözünde dîdâr-ı Mevlâ, Her neye bakarsa görünür dîdâr   Dîdârı gören görmez âlemde ağyâr Fânî olur âlem kalmaz bir diyâr Leyse fî dâr-i gayrihi diyâr Böyle bir âlemde mesrûr idi dil, Gelmezdi gönlüne hîç kāl ile kıyl Sahve gelip gördüm âsârı hâme Elime sunuldu bir güzel nâme Muhammed Hazmî’nin kokusu geldi Deryâ-yı muhabbet hem dalgalandı Okudum okudum lezzetim arttı Gönül sefînesi girdâba battı, Her harfinde vardır nice bin ma’nâ Ne güzel mektûptur mektûb-ı zîbâ Tekrâren okudum eyledim dikkat Seni zebûn etmiş bir müthiş  illet Teessüf ederek eyledim duâ Şifâlar bahsetsin hazret-i Mevlâ, Vücûdun görmesin âlâm u ekdâr,                                                 Şefî-i muîn olsun Ahmed-i Muhtâr Enbiyâ evliyâ reh-nümâ olsun, Sözünde özünde cân bulsun Meclisine dâim ehl-i dil gelsin O mecliste mey-i vahdet içilsin Ehl-i dertler gelsin sohbete dâim Tâlib-i âşıkān olsun müdâvim İki âlemde olasın âlî Bulduğun için yâ Hû bâb-ı rızâyı Hakk’ın rızâsıdır âlemde matlûb, Rızâyı bulandır âlemde mergūb, Dâmâdım evlâdım ediyor selâm Huzûru kalp ile çokça ihtirâm Hakkı Kâzım Beyler ediyor duâ Ezkâr-ı cemîlin olur dâimâ Hâne halkı bütün ediyor niyâz Sıhhat haberinden iki satır yaz Cümlemizin gözü yoldadır her-bâr Muhibb-i sâdıksın hakîkatli yâr, Suâl edenlere eylegil selâm Kalbimde saklarım onları müdâm Bu kadar kâfîdir cânımın cânı Sana arz eyledim râz-ı[7] derûnu Burda hatm eyledim yazmadı kâlem Daha neler vardır daha ser-encâm Erzurumlu fakîr … Ali Rıza

---------------------------------- 

Rahman’ın Nûru İlahisi ve Hakikati Muhammedisinin velayetisin Muhammed Hazmi (r.a.) Vahtette Kesrete, Kesrette Vahtede Sahibsin Hu’nun Kulu  Füsus’unun Deline  Sahip Olunmaz Senin Muhammed Hazmi (r.a.) Fenafillah, Bekabillah makamın mı?

Hakikat’ul Ahadiyyetul Ahmediyyetinin Zatısının Husunda, Görmüşte Vahdetinde Nefis’ini  Hamdıyla Övüp  Dost İnsan etmiş, İnsan Muhammed s.a.v eniyyetinin, hüviyyetininde eniyeti  alak, mirac etmiş.

Hakikat’ul Ahadiyyet’ül Ahmedinin hu’sunun gülü  Necdet’in Uşşaki (k.s.) vahdetinin kesretine, yetiştin yetmişikinde Ey Kamil İnsan.

Zâtı, Furkânı, hakikati marifet-i  nefsinde  Cemal ve Celal  eli İle sıfat-ı İlâhi İle tevhid  eyledin.

Hakikat-i Muhammediyenin Elif, Lam, Mim’inden Habirsin, Kâbe’dir gönül  âlemin, vahdetin Nur-i Muhammedisi’nin hakikat-i Muhammed’isinin teknesini çekersin yıldız ve ayın ile…

Hakk’ın sakisi, sahiptir tevhid atına, hakikati Muhammed’inin Vahdetinin Yakin İnsan-ı Kamil Nayisini Bil?

Hakikat-i Muhammedin’in İz’inin Ahmedisin, Hu’nun uluhiyetinin işi Necdet Uşşaki (k.s.) müjden eline gönderilsin.

Yokluğun ahın’ın eniyetinde, “Kul huvallahu Ahad”sın, Zatın’ın Rububiyyetinin hür faaliyeti, nefsinin özü ruhuna erdi.

Hürlüğün sahibi, hüviyyet poprağının hakikat-i İlâhi suyunun  benliğinin, arzu ve isteği nefsinde, aklında vahdete erdi.

Hu’nun uluhiyeti ahad ifşa olundu insanlara Memhet Hazmi’nin (r.a) vahdetinde.

Hakikat-i İlâhiyyinin Eninyeitinin, hakikati Muhammed-i 18000 âlemin kesretinin vahdetini çıplaklığıyla açtın özün gayriyetinde dürüldü, Hakikat’ul Ahadiyyet’ul Ahmediyyenin Husu’nun eri, Eniyeti, insan Rahmân, Rahime, tevhidin Uluhiyyet-i telkinin, Nur-i Muhammedi dünyanın sırrı, “Kullu hu Vallahu” oldu, Muhammed-i Şekilan, Hu Muhammed s.a.v. gizli sırrı ayan beyan, Hakikati İlâhi teknesi, her defa Nûru Muhammedi Teknesinde göründü,

Hu Rahman Ahad esmanın sırrı Hu Uluhiyet ateşi çiçeklerin tomurcukları oldu. 

Rahmân Rahim, İnsan-ı Kamilin sırrı Muhammede Hu uluhiyyet ateşin oldun, Hakikat-i İlâhi güneşini Nûr-i Muhammedisinin  ışığını  bize yansıtır.

Hakikati Muhammedi’nin ma’nâsı, Nûru Muhammedi olarak her mertebeden zuhurda gayriyette dürüldü.

Hakitati Muhammedin bâtını Ahad olan olan Ahmed zâhiri Hz. Muhammed s.a.v. 

Hakikati Muhammedi’nin ma’nâsı, Nûru Muhammedi olarak her mertebeden zuhurda gayriyette dürüldü, Necdet Uşşakiden çıktı nice Nûr-i Muhammedi Ma’nâ…

Hakikati Muhammedi, Ahad olan Ahmed de sıralıdır, Hüviyeti tevhidi ef’al ile hazreti şahadette Hayy ile Nûru Muhammedi nin her mekanda ışkından  görünmez oldu.

Hu’nun nice ma’nâları Nûr-i Muhammedinin gayriyetinin ayniyetinde izlidir.  Necdet Uşşakiden (k.s.) yayılır Elif’in nice gizli ma’nâları.

Hakikat-i Muhammediyyeyinin Ah’ını nidasının Hu’sunu özünde bulandır. Ayniyet-i ile anda Âdem-i ma’nâsı açıklanmış  olarak Hakikati ilahi deryasında seyirdedir.

Hakikat-i Muhammedinin eniyyet ve uluhiyyetinin hakikati, Hu’nun nûrunun sıfatlarının Celal Cemal delili ile hayallenir.

Hakikat-i ilahi deryasının, Rahmân, Rahîm sırrınını eniyyetine erene er kamil diye nida edilir.

Hakikat-i Muhammedi Hu…. Hakikati  Ahadiyyet’ul Ahmediyyedin   “Kul hu Vallâhu Ahad”ıdır.

Hu’nun uluhiyyeti, Hüviyyetinde ve Eniyyetinde bir olur, Rahman Rahiminde, Elif, Lam, Mim olan İnsan-ı Kamilin Uluhiyetini över. 

Eşrefi Mahlukluğun tahakkuku Hu’nun Rububiyyetidir ki, Hakikatin kafının şefaati, eridir insan, Hakik’i sevgilinin gayriyetinin vahdetinin sıfatlarını  bizde insan, göresin, Ahmedin, Uluhiyyetine eren, Sen olmasaydın âlemleri halketm ezdim’e  erendir, Muhammed s.a.v. tevhidi’ni açandır Veliyi mutlak, Hakikat’il Ahmediyyenin Ahad’ında ki Ahmed’i aç da gör, Ahad olan Ahmedin Nûrunun kabına bir bak. 

Uluhiyyetin vahdeti Rahmân ile gayriyette Ahmed ile, Açılır Hüve, Hu Uluhiyyet eri, gayriyette Hakk Ahmed ile…

Uluhiyyetin tevhid sancağını açtı iltifat eylemez ha, Samed olan Ehadiyyet-Uluhiyyet-Muhammediyet’inde Ahmed’in Uluhiyyet kal’âsinde … 

Hüviyyet bâtının yokluğuna Rahmân acaip haller ile yükseltilir, artmaz Ahmedin Selam’ının örtüsüne nefsaniyyeti ile perde olanın hüviyyeti, Hakikat-i İlahiyye deryasının sırrını eniyyeti bilendir, Muhammedin zatının  kapısının babasıdır Hacı Necdet Uşşaki…  

Ayniyyetir an, Muhammed A.S. Murad’ına, Hakikati Muhammediden, Hu derdi. 

Hu’nun Hakikat-i Muhammedisinin entarisine, LA’nın  yokluk aynasından bakan anlar, Ahmedi Hakk gayriyette ördü.  

Hakikat deryasının ısrarıdır, Zatına Hakikati Muhammed’inin Nuru Aynasına Hu doldu, Hüve’sinin Teklik eli Nuru Muhammedi.

Hüviyyetin Hakikati Muhammediden Şeniyette,  Şüphem yoktur Hâkikat’ul Ahdiyyet’ul Ahmediyeden, Akl-ı Külle Nefs-i Külle, Nuru Muhammedi ile Arif olup bilen sensin.

Özün yel, Ahmedin gönlünün eli, Kürke yele, Allah daim[8] hım, hım. 

Mirac’ın sırrı tevhid ile açılır, Hakikati Muhammedi’nin  zaman namazındayım, Hakikat’i Muhammedinin Cemal ve Celaliyle iki kanat birlenir, Hakka Uluhiyyet, Rububiyyet, Abdiyyet üçüyle uçulur.. 

Tevhidin Vahdetinin, Hüviyyeti Eniyyetine, Hu Rahman İnsan-ı Kamil Sahip Hakikati Muhammedin Uluhiyyeti cümle 

18000 bir âleme Rububiyetiyle açılır.

Hu, Rahman, Vahid Zatı Nûr-u Muhammedinin vahidiyyet sahasında Rahmân Rahim’in, ilim, irfan, hakikat, marifet dördü bir olur vahdeti Elif, Lam, Mim, Ra’nın..

Hu gülünün önü hayal dolu, hayalini o zât olan Rahmân’ın Nûru Muhammedi’sinin narında yak. 

Sevgilinin kapısı, Hâkikat’ul Ahmediyye yi nida eden, sabreden Ahad can’ın Nûrunun özünü bulursa bir can, Necdet Uşşaki (k.s.) Hu, Rububiyyetin delilisin sen, özün ayn’iyettir âlemde, Nûru Muhammmedi’nin Elif, Lam, Mim’i, Rahmân’idir, bizim Necdet Uşşakinin canları, Necdet Uşşaki’nin (k.s.) özünün cananı bulan, Necdet Uşşaki’nin (k.s.) gayriyetin ayniyetinde özü bizim ile, Gayriyetin Ayniyetinde Uluhiyet görünür sevgilsidir Mevla olan Muhammed evla, 

18000 âlemi temiz gören, İnsan-ı kamil ile örmez arasına âlemde gayriyet, Vahdeti rehberdir bize, cümle vücudu sevgilinin âleminden görünür. 

18000 âlem eniyyeti Hu Uluhiyyetin Rububiyyeti olur, Sen Uluhiyyeti açansın Hâkikat’ul Ahadiyyetinin Nûr-i Muhammedi yolusun, Uluhiyetin Vahdeti eser Nur-i Muhamemdi ile Hakikat’ul Ahadiyyet’ul Ahmediyye, gayriyette Hu’nun yari rida.  

Hakikati ilahi güneşinin benliği, İnsan-ı Kamil Ahmed Nuru Muhammed-i ile âlemde, Rububiyyetin başı Hakikat-i Muhammedi idi gönül-i dil.

Gayriyetin delili eleme sahip değildi, hüviyyetin 18000 âleminin eniyyetinin gülünün gönlüne hiç dedikodu gelmezdi.

Hüvenin gayriyet elinin ipi nnsanın, hakikati Muhammedi’nin gayriyette eserlerini zâtım ile ördüm, İnsan-ı Kamil Ahmedin uluhiyet ud’unun işi, celal-i aman bir Ah…..

 Muhammed Hazminin eli,  “Kul Hu” gülünün kokusu idi.

Gönül gülü çıplak, senin fesin, gayriyetin baharını tattı..

Nusret Uşşaki (r.a.)ın Muhabbeti Vahdet deryasına derk olundu, Hakikat-i Muhammedi Allah, Allah nidası ile dalgalandı.. 

“Kul Hu” Muhammed s.a.v, “Kul Hu” Muhammed s.a.v,  Uluhiyyet izzetimi tarttı.

Rehberidir fahrin ile Vahdeti’nin Necdet Ardıç Uşşaki, Elfi, Elfi harflere Nûr-i Muhammedi ile üfler..

Eniyyetin Celal-i, takiptedir katip kurbiyettekilere, “Kul Hu” okudum, eniyyetimi tararken, Muhammed’in s.a.v, hakikat kapsının Fettahı Ali aslanının yelesiyim dikkat, Nefsini un etmiş, bezl etmiş, Hakikat-i Muhammedin eli tevhidine müşahid, Tevhid-i açarak, Nûru Muhammedi yeleğim ile faailyetim, Açsın sinenin uluhiyetini, kıskandırsın Ahmed’in gül kokulu zâtının terini, Hakikati Muhammedin’in evi Allah, Necdet Uşşaki (k.s.), Üç ud’un, gayriyetin ayniyetinde İsa Mesih, İnsan-ı Kamil senin Rad’ın, Eniyyetin tevhid pazarı, Vahdetin Uluhiyyet eli, Nûr-i Muhammedi rehberin, Hu uluhiyet işin, İfşa olsun ikilikte nimetlerin, Ahmed-i Muhtar.

Nûr-i muhammedin çıplaklığında süz özünü, sözünde Necdet Uşaki (k.s)’nin ayn’ının özü işin olsun, Hakikat-i Muhammedi ile oturanın damı, gönlünün hu eli, gariyetin uluhiyetinin sinesin,

Hu’nun Hakikat-i Muhammedi evinde, Vahdet şarabı İnsanın Uluhiyyeti içilsin.. 

Nûr-i Muhammedi’nin ehl-i dertlilerin gönülerinin erisin, Sen sevilen ol her daim Ahmed..

İki İnsan-ı Kamilde, Nur-i Muhammedi, Kul Hu’yu oku İnsan olasın.. 

Necdet Uşşaki, Özün hu olduğu için, Vallahu zatı’n rıza kapısı, Eniyyetin Hakkın rızasıdır. İnsan-ı Kamil Nur-i Muhammedi’de, Hakikat-i Muhammedinin tahakkunu bul.

Rahmân’ın ziyasının özünü İnsan-ı Kamil’in anında bulandır, rağbet edilen garip.

Kayyum’un adımındayım, Kamer evinin yokluğunda devrediyor, 41 selâm..

Arzu halim hu, kalbimin bal eli, 18000 âleminde çokça hatıram, Hakikat sen Azim, 13 eyler, Hakikat-i İlahi Güneşinin duhâ eli.

Sekiz cennet vahdet mecmul’ün hu olur Allah daim..

Hakikati İlâhi Güneşinin ziyası, Ahmed’in eniyyetinin alkışı çıplağıyla ne diyor?, Ahmed’in tahakkunu hisset ikiliğin bari’sinden gözetir ziyasıyla, Muhammed’in s.a.v. Necm yıldızı gayriyetin özü, Hakikat-i İlahi güneşi, Nûr-i Muhammedi ile yolda bâri ile tasvir eden rehberdir.

Muhammed s.a.v. sevgilisi kutlu insanın temiz hakikatin tahakkuku Vahdeti Rahmân’ın dostu, Hakikat-i ilahi suyunun yokluğundan suâl eden, Nûr-i  Muhhamediyye erenlere eyil gel, 41 Selâm eyle, Hakikat balını kalbimde saklarım, Hu’nun Uluhiyyet Nûr’una sarıldım, Hakikat deryasının Necm-i, Necdet Uşşaki (k.s) fakirin can-ı cananıdır. 

Bizim kutluluğumuzu arza, yel eyledim, Razıdır, Nûru Muhammedi’nin Nûru, Nûr-i Muhammedi’ni hatm eyledim Ahmed, Ziyanı ademin yokluk kâlemi yazamadı.

Rahmân Ahmed’in elinin Nûru, Vahdet  Ridan Ahmed, 41 Necmin başıdır, Necdet Ardıç Uşşaki (ks) El-Fakir Murat DERÛNİ UŞŞAKİ 13-12-2011

-------------------

Hayırlı günler Hayırlı cumalar, Muratçığım, sağolasın ellerine diline sağlık teşekkür ederim, şiir güzel olmuş, yaşıma bir sene daha eklemen gerekecek çünkü (74) e girdim, aslında tersinden bakarsak (47) ederye işte öyle bir şey. Aslında hiç biri de değil, irfan ehlinin yaşı başı olmaz demişler. Herkeze selâmlar hoşça kal Efendi Baban. 

Hayırlı Akşamlar, Hayırlı Cumalar olsun EfendiBabacığım, Şiirin mükafatını aldık Şükründen aciziz, Çok şükür...[9] 

15-12-2011

Manada; Bir otobüs yolculuğundayım, otobüs bir yokuştan aşağı iniyor. 10 dakika mola diyorlar. Bir düz alana geldiğimiz zaman bakıyorum, önümden işyerindeki arkadaşım Ekrem Koç var. Hızlıca sokak arasından ilerliyor.. Takip ediyorum. Kabenin dış kapılarına gelmiş. Hangi dış kapı tam  bilmiyorum.. Kabeden içeri giriyorum.. Kabenin sütunlu olan dış alanına ulaşıyorum.. Şeriat köşesi tarafındayım.. İnsanlar orada bekliyor.. Beyaz üstü açık mermer alan bom boş. Koşar adım ilerleyerek Hatim’e geldim, duvardan atlıyarak Hicir ortasında Şeriat Tarikat  arasında namaza durdum..

Bu hesaplama sistemi iyiymiş. Bundan sonra evladınız da dener inşallah..

74+47= 121, 121-(7+1 Necat)= 113 Besmele-i Şerif,
11,12,13= 11+12+13= 36 eder.. Biraz daha aşşağı geldi..

Doğru söylemişler İfran Ehli Her daim (Allahu) , Muhammediyyet mertebesi ile Cami ve Bakidir.. Ves'selam Herkese Selamlar…

Hürmet ve Muhabbetle,   Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz.

---------------------------

Hayırlı günler Muratçığım zuhuratın güzel, oldukça aslına uygun görmüşsün, İnşeallah bir gün fiziken de gider  oraları görürsün. Cenâb-ı Hakk feyz ve bereketini arttırsın.

Herkeze selâmlar hoşça kal Efendi Baban.
-------------------- 

 هضمى “HAZMİ” isminin sayısal değeri “He: 5” “Dat 800” “Mim 10” “Ye: 10” dir.

Toplarsak 5+800+40+10= 855 tir. 8+5+5= 18 dir. 

(18) Onsekizbin âlemdir. 

نجدت “NECDET” isminin sayısal değeri “Nun: 50” “Cim:3” “Dal: 4” “Te: 400” dür. 

Toplarsak 50+3+4+400= 457 dir.

Hazmi ve Necdet isimlerinin sayısal değerlerini toplarsak;

855+457= 1312 dir… 13 ve 12 yi ayırırsak, (12) Hakikat-i Muhammedi ve (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye, Toplamlarının vermiş olduğu sayılar ve karşılıkları tesadüf olmasa gerektir. 

نصرت “NUSRET” isminin sayısal değeri “Nun: 50” “Sad: 

90” “Rı: 200” Te: 400” dür.

Toplarsak 50+90+200+400= 740 tır.

Hazmi isminin sayısal değerinden Nusret isminin sayısal değerini çıkarırsak;

855-740= 115 tir… Tersten gizli yazılışı 511 dir. 51-1 şeklinde bakarsak. 51/1 âyet 52 nin açılımıdır. 

Üç ismi birden toplarsak;

855+740+457= 2052 dir. 20 ve 52 yi ayırıp 0’ı etkisiz elaman kabul edersek, 

52-2= 50 dir ve 50+2= 54 tür.

51, 52, 53 yol sıralamasında bulunan “HAZMİ, NUSRET, NECDET” isimli büyüklerimizin 50. Sırada bulunan selefleri Mustafa Hilmi Safi r.a. ile ve 54. sıra ile olan bağlantıları görüldüğü gibi açıktır. Gerçekten hayret edilecek kadar açık bunların ezeli düzenlemeler olduğunun ispatları olmaktadır. 

 هضمى “HAZMİ” isminin harflerinin anlamları;

 (ه) He: İlâhi hüviyet ve beşeri hüviyet, istediğine ilâhi hüviyeti, istediğine beşeri hüviyeti ile görülmesi.

 (ض) Dat: Dat’ın üstünde benlik noktası bulunmaktadır. Nokta kalktı mı? Sad harfi olur. Kendisine gelen müntesiplerinin nefsi emarelerinin delalet yönünü kaldırır. Ve sıfâtı ilâhiyye ve sıfâtı ilâhiyyelerini idrak ettirir.

 (م) Mim: Hakikat-i Muhammediye, (ى) Ye: İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinin seyridir. 

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة نوح ) ZÂRİYÂT SÛRESİ GİRİŞ…

#### Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 60 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “ez-zâriyât” kelimesinden almıştır. Zâriyât, esip savuran rüzgârlar demektir. Sûrede başlıca, öldükten sonra hesap için toplanma, inkârcıların ahirette karşılaşacakları azap, mü’minlere verilecek mükâfatlar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren kevni deliller konu edilmektedir.

#### Nuzül

Mushaftaki sıralamada elli birinci, iniş sırasına göre altmış yedinci sûredir. Ahkāf sûresinden sonra, Gaşiye sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

#### Konusu

Sûrenin ana konusu öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğunu, yaratılmışlar içinde irade sahibi olma özelliğini taşıyanların, bir imtihan alanı olan dünya hayatını yaratılış amaçlarına uygun biçimde geçirip geçirmedikleri hususunda sorgulanacakları yargı gününden kaçış bulunmadığını ve bu yargılama sonunda herkesin bu dünyada yapıp ettiğinin olumlu olumsuz sonuçlarını mutlaka göreceğini ortaya koymaktır. Bu konu işlenirken, Allah Teâlâ’nın kudretinin kanıtlarından ve insanlara lutfettiği imkânlardan örnekler, önceki bazı inkârcı toplumların başına gelen felâketlerden kesitler verilmekte; bu arada Hz. Peygamber’in ve onun yolunu izleyen müminlerin dini tebliğ ederken nasıl bir tavır takınmaları gerektiğine ışık tutulmaktadır.[10]

----------------

 Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (51) Mushaf sıra numarası.

 (67) Nüzul sıra numarası.

 (111) Alfabetik sırası.

 (26-27) Cüz sırası.

 (60) Âyet sayısı.

 (60 Fasıla harfleri.

 (375) Genel toplamdır.

 Rakamları tek tek toplarsak, (5+1+6+7+1+1+1+2+6+6+6= 42) dir.

 Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları ا، ع، ف، ق، ك، م، ن   harfleridir. (Elif) harfi 4 adet, Ahadiyet’in İslâmın şifre sayısı ile venefahtü ile tenfisi, (Kaf) harfi 1 adet, dir. Kudret-i ilâhi rüzgarlarıdır. (Ayın) harfi 1 adet tir. Nefes-i Rahmâni’nin müşahadesidir. “Fe” Ef’âli ilâhiyyede Nefesi Rahmaninin venfahtü olarak tenfisidir. Nun harfi 42 adettir. 4+2= 6 dır. 6 yönden Nûru Muhammedinin âlemleri Nefesi Rahmâni ile sarmasıdır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(ذاريات) “Zel: 700” “Elif: 1” “Rı: 200” “Ye: 10” “Elif: 1” “Te: 400” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 700+1+200+10+1+400= 1312 dir. 13 ve 12 dir.

Mushaf sıralamasında 51 (5+1=6), nüzul sıralamasında 67 (6+7= 13), 60 âyettir, 0 kaldırınca 6 dır. Genel sayı toplamı 42 idi. 4+2= 6 dır.

(13+12+6+13+6+6= 56) dır. 

(6) 6 yön, (6) İman mertebeleri, (6) Üçüncü altı, 3x6= 18 bin âlem, (12) Hakikat-i Muahhmedi, (13) Hazreti Muahmmedin Şifre sayısı, (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyedir. 

O tozdurup duranlar ZARİYAT,
Bir ağırlık taşıyıp duranlar yat,
Cennetlerde pınar başında Hayat,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[11]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1, 2, 3, 4, 5, 6. Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap, mükâfat ve ceza mutlaka gerçekleşecektir. 

7, 8. Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.

9. Ondan (Peygamber’den) çevrilen çevrilir.

10, 11. Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve “Muhammed şairdir, delidir” diyen) yalancılar kahrolsun!

12. “Hesap, mükâfat ve ceza günü ne zaman?” diye sorarlar.

13, 14. Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): “Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur.”

15, 16. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin 51 / ZÂRİYÂT SÛRESİ kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapan kimselerdi.

17. Geceleri pek az uyurlardı.

18. Seherlerde bağışlama dilerlerdi.

19. Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.

20, 21. Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?

22. Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.

23. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va’dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.

24. (Ey Muhammed!) İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?

25. Hani onlar, İbrahim’in yanına varmışlar ve “Selâm olsun sana!” demişlerdi. O da “Size de selâm olsun.” demiş, “Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler” (diye düşünmüştü).

26. Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi.

27. Onu önlerine koydu. “Yemez misiniz?” dedi.

28. (Yemediklerini görünce) onlardan İbrahim’in içine bir korku düştü. Onlar, “korkma” dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler. 

29. Bunun üzerine karısı bir çığlık kopararak yönelip elini yüzüne vurdu. “Ben kısır bir koca karıyım (nasıl çocuğum olabilir?)” dedi.

30. Onlar dediler ki: “Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.”

31. İbrahim, onlara: “O hâlde asıl işiniz nedir ey elçiler?” dedi.

32, 33, 34. Onlar şöyle dediler: “Biz suçlu bir kavme (Lût’un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik.”

35. Orada (Lût’un yöresinde) bulunan mü’minleri çıkardık.

36. Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.

37. Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.

38. Mûsâ kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu açık bir delil ile Firavun’a göndermiştik.

39. O ise kuvvetine güvenerek yüz çevirdi ve “Bu bir büyücü veya delidir” dedi.

40. Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu.

41. Âd kavminde de ibretler vardır. Hani onların üzerine köklerini kesen rüzgârı göndermiştik.

42. Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.

43. Semûd kavminde de ibretler vardır. Hani onlara, “Bir süreye kadar faydalanın bakalım” denmişti.

44. Derken Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu yüzden bakınıp dururken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.

45. Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti, ne de başkasından yardım görebildiler.

46. Bunlardan önce de Nûh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar fâsık bir toplum idiler.

47. Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter. 

48. Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.

49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.

50. O hâlde Allah’a koşun. Şüphesiz ben, size O’nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.

51. Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.

52. İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki, “O bir büyücüdür” yahut “bir delidir” demiş olmasınlar.

53. Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.

54. Onun için, onlardan yüz çevir. Artık kınanacak değilsin.

55. Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü’minlere fayda verir.

56. Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

57. Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.

58. Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.

59. Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler.

60. Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o inkâr edenlerin hâline![12]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا {الذاريات/1}

(51/1) “Ve-zzâriyât izervâ(n)”

(51/1) Tozu savurup kaldıran rüzgarlara and olsun. 

----------------

"ZERV, tozutup götürmek, savurmak, kırıp ufalamak demektir.

ZÂRİYÂT: Kırıp ufalayan veya savuran, ya da toz duman edip götüren kuvvetler demektir. Mesela toprağı ve başka şeyleri tozdurup savuran rüzgarlar, volkanları püskürten, yaratıkları kırıp dağıtan ve yayıp açan melekler ve barut, dinamit gibi sonradan bulunmuş ve bulunacak şiddetli patlayıcı, tahrip edici ve yakıcı bütün sebepler bu kavrama dahildir. Beydâvî, "Bütün yaratıkları savuran sebepler" demekle bu genelliği göstermiştir. Müfessirlerin çoğunluğunun "rıyah" yani rüzgarlar ile yetinmesi Hz. Ali'den gelen rivayete göredir ki bu tefsir "kavram" itibarıyla değil bir "örnek ile tefsir" olsa gerektir. Yoksa kavram itibarıyla nesiller dünyaya getiren doğurgan kadınlar diye de mânâ verilmiştir.[13]

Zâriyât sayısal değeri;

(ذاريات) “Zel: 700” “Elif: 1” “Rı: 200” “Ye: 10” “Elif: 1” “Te: 400” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 700+1+200+10+1+400= 1312 dir. 13 ve 12 dir.

Başlarken bölümünde;

هضمى “HAZMİ” isminin sayısal değeri “He: 5” “Dat 800” “Mim 10” “Ye: 10” dir.

Toplarsak 5+800+40+10= 855 tir. 8+5+5= 18 dir. 

(18) Onsekizbin âlemdir. 

نجدت “NECDET” isminin sayısal değeri “Nun: 50” “Cim:3” “Dal: 4” “Te: 400” dür. 

Toplarsak 50+3+4+400= 457 dir. 

Hazmi ve Necdet isimlerinin sayısal değerlerini toplarsak;

855+457= 1312 dir… Diye ifade etmiştik… Zariyat sayısal değeri ile NECDET+HAZMİ sayısal toplamlarının aynı olunduğu görülmektedir. 

Âyette, Vezzâriyât şeklinde geçmektedir. “Vav: 6” “El: 1” “Zel: 700” EZ=700+1=701 dir. 1312+701= 2013 dur ve “Vav:6= Yemin ifadesiyle 2013+6= 2019 dur. 2-0-13 ve 2-0-19 dur. 

“Ez-Zâriyât” Zâhir ve Bâtın (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye, Vez-Zâriyât Yemin edilen, and içilen tozup savuran rüzgarlar ise Zâhir ve Bâtın (19) İnsân-ı Kâmil Şifre sayısıdır. 

Zâriyat ise 1312 = HAZMİ+NECDET idi.

Vez= 701+6= 707 dir. Yani iki yedilidir. İki yedili ise Seb’ül mesani hakkında Fatiha sûresi, 7 tane Ha-Mim sûreleri ve irfan ehli insanın yüzünde 7 delikte olduğunu ifade etmişlerdir. 

Zariyatta ta iki (mesani) bulunmaktadır. Birincisi Toz-Toprak İnsan-ı Kamil-Hakikat-i Muhammedinin zâhir yönü ile hikmet ve ilm-i ledün ve rüzgar ile nefes-i rahmâni olmak üzere vahyi ve ilhami bilgilerdir.

هضمى “HAZMİ” isminin sayısal değeri “He: 5” “Dat 800” “Mim 10” “Ye: 10” dir.

Toplarsak 5+800+40+10= 855 tir. 8+5+5= 18 dir. 

(18) Onsekizbin âlemdir. 

Hazmi sayısal değerini 855 bulmuştuk. 8-55 şeklinde ayırırsak, (8) Tevhid-i Ef’al, Mülk âlemi, İlm-i Ledün ve yolumuzun şifre sayısıdır.

(55) ise Rahmân sûresidir. Nefes-i Râhmani ile toprak bedenlere venaftünün üflenmesidir.

Daha başka sayısal bağlantılar bulunabilir ama bağlantıların tesadüfi değil, ezeli olduğu anlaşılmaktadır. İsteyenler kendileri arayıp bulabilir. ( Murat Derûni) Şimdi Rahmân bağlantılarını özet olarak görelim;

------------------ 

Hepimizin bildiği gibi, her zaman okunan “Besmele-i Şerife”de de, “Fatihayı Şerife”de de “Rahman” ismi vardır.

Kur’anı Keriym Taha Suresi 20. sure 5. ayet

# حَمَنَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىعالر ٥

 “er rahmanü alel arşisteva” 

#### “Rahman arş üzerine istiva etti” 

“Rahman arşı istiva etti (yani yüceltti, yükseltti).

Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 3. ayet 

حْمَنِ مِنْ تَفَاوُتعمَا تَرَى فِي خَلْقِ الرّ

ma tera fiy halkırrahmani min tefavütin “Rahmanın halkettiginde bir bozukluk, noksanlık göremezsin.

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 18. ayet 

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيَاعقَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّ

“kale inniy e’uzü birrahmani minke in künte tekıyyen”

 “(Meryem) eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen, senden Rahman’a sığınırım dedi,”.

Kur’anı Keriym Al-i imran Suresi 3. sure 49. ayet

فَانْفُخْ فِيهِ

“feenfü­hu fiyhi” 

 (İsa Çamurdan Bir kuş sureti yapıp) “içine üfliyeceğim”... 

(Meryeme üflenen ve kuşa üflenen aslında “Nefes-i Rahmani”dir.) Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi birşey icat ederim, sonra ona üfürürüm, Kur’anı Keriym Haşr Suresi 59. sure 22. ayet

ورجهوَذى لا اله الاعهُوَ اللَّهُ الَّذِي ﴿٢٢﴾

حِيمعحمن الرعبِهَادَةِ هُوَ الرَّععَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّ

# hüvallahülleziy la ilahe il­la hüve 

alimül ğaybi veşşehadeti hüverrahmanürrahıymü “O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O Rahman ve Rahimdir.

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet 

حْمَنُ فَسْئَلْ بِهِ خَبِيرًاعالر

errahmanü fes’el bihî habiyren “Rahman’ı haberi olan birisinden sor” Bu Ayeti Kerimede “fes’el” (sual et, sor veya araştır) ifadesi çok dikkat çekicidir. 

Biz de bu kelimenin manasını imkan dahilinde araştırmaya ve anlamaya çalışacağız.

Rahman (lügat manası): “Dünyada her canlıya (mümin, kafir ayırt etmeksizin), herkese merhamet eden, rızkını veren Allah” diye geçer.

Rahman: “Esmaül Hüsna” (Allah’ın güzel isimleri) sıralamasında, başlardadır.

Rahman: Mertebeler itibariyle, “A’maiyyet”, “Ahadiyyet”, “Uluhiyyet” ve “Vahidiyyet”ten sonra gelen mertebenin adıdır.

Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir, diye izah olunmuştur.

Hadis-i Kudsîde; 

“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en uğrafe fe halaktül halka li uğrafe bihi.” 

“mahfiyyen/gizli kenzen/hazine idim, bu halde en uğraf/irfan olunmamı ahbebtu/hub, muhabbet ettim bu halde bihi/o ile (bu) uğraf/irfan olunma için halkı ettim.”

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

 (Kendi varlığım şühud zevki ile müşahede etmek istemesi) Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu âlemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi) Hadis-i şerifte: 

İnnî li-ecide ye’tini rîh-errahman min kablil yemeni. 

“Rahmanın kokusu (Nefes-i Rahman) bana yemen yönünden gelmektedir.” Yukarıda bahsedilen oluşumları idrak ve müşahede eden varlıklar olmasa, yani bunları anlayanlar olmasa hepsi yok hükmünde olacaklar idi. İşte bu yüzden, idrak ve müşahede sahibi olan Halife (İnsan) zuhura geldi.

Kur’anı Keriym Zariyat Suresi 51. sure 56. ayet-i kerimede: 

لِيَعْبُدُونَِوَالْإِنْسُ إِلَّاعوَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ

ve ma halaknel cinne vel inse illa liy’abüduni “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye halkettim.” buyurulmuştur. 

İrfan ehli ayet-i kerimede geçen “liy’abüduni” kelimesini; 

“liya’rufün” “Beni bilsinler” (batınî manası itibariyle) şekliyle de ifade etmişlerdir.

Kısaca belirtmeye çalıştığımız yukandaki ifadelerden, zahir ve batın bütün âlemlerin ve idrakli, anlayışlı, şuurlu varlıkların zuhura getirilmeleri, Cenab-ı Hakk’ın kendisinin bilinmesi, tanınması ve idrak edilmesi için olduğunu anlamaktayız. 

İnsanoğlu, bu seyrine Adem (a.s) ile başlayıp Muhammed (a.s) ile tamamlamıştır. 

Ancak günümüzde bu hakikate mazhar pek az irfan ehli kalmıştır. Diğerleri tam tersine, insanoğlu bugün içinde bulunduğu delalete tarihinin hiç bir devrinde düşmemiştir.

Allah’ın (c.c) Zatî isimlerinden ve bu sureye de isim olmuş olan Rahmân kelimesinin ve mertebesinin içinde bulunan ince manaları anlamaya çalışarak, şuhud zevki ile müşahede ederek, Allah’ı yakıynen tanıma ve bilme yolunda epey mesafe kat cdeceğimizi ummaktayım. Gayret bizden, lütuf O’ndandır.

Az yukarıda belirtilen hadis-i şerifte; 

“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”

“Rahman nefesini Yemen kable/cihetinden elbette eced/vücud ediyorum.” 

“Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Bu hadis-i şerifte ifade edilen mana; zahir itibariyle bakıldığında, 

### “Yemen illerinde Veysel Karani için”

“Ben onun kokusunu Yemenden alıyorum” şekliyle ifade edilmiştir.

Batın manası itibariyle de şöyle ifade edilebilir:

Vücûd, “Akl-ı Küll”ün sağ tarafı; 

imkan ise “Akl-ı Küll”ün sol tarafıdır.

Adem, “Akl-ı küll”ün sureti ve Havva “Nefs-i Küll”ün suretidir, ki “Akl-ı küll”ün gölgesinden meydana geldi. 

Bu muhtelif âlemlerin doğuşu, “Akl-ı Kül” ile “Nefs-i Küll”ün izdivaçlarından meydana gelmiştir.

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 52. ayet-i kerimede: Ayet-i kerimede: 

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَبَنَاهُ نَجِيًّاعورِ الْأَيْمَنِ وَقَرّو٥٢ وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطَّ

“ve nadeynahü min canibitturil eymeni ve karrebnahü neciyyen”

 “Ona Tür’un sağ yanından seslenmiş ve konuşmak için onu yaklaştırmıstık.

Kısaca ifade etmek istersek;

Burada belirtilen Tür’un (Tur Dağının) sağ tarafından sesleniş, “Akl-ı Küll”ün “Akl-ı cüz”e zat mertebesi itibariyle sesleniştir.

Seyr-i sülük: Hak yolcusunun “Museviyet mertebesi” itibariyle, kendi nefs dağında ulaşması lazım gelen Eymen (sağ) tarafındaki Vadidir.

Varlığı bir çember olarak düşünelim. 

Bunu ortasından böldüğümüz zaman 

 - yarısı “Akl-ı Kül”, 

 - yarısı “Nefs-i Kül”dür*[14] “ İz- -T-B- ” Diğer bir ifade ile;

 - yarısı vacib ve 

 - yarısı da mümkinattır. 

Vacib, kadîm olan ezeli varlık; 

mümkün ise sonradan meydana gelen, imkan dahilinde olan (mümkinat) varlık âlemidir. 

İşte burada “Yemen”den maksat;

bu mevcudatın “Akl-ı Kül” (sağ) tarafıdır, “Nefs-i Kül” (sol) tarafıdır.

Efendimizin “Yemen’den Rahmanın kokusunu alıyorum,” demesi;

“Akl-ı kül”den (sağ taraftan), “Zat-ı Ulühiyet”ten “Nefes-i Rahmanı” duyuyorum, demesidir. 

Sağ tarafın mensupları “Hakikat-i Muhammedî” uygulayıcıları; 

sol taraf mensupları ise, vehim ve hayal uygulayıcılarıdır.[15] “ İz- -T-B- ” Yine Rahmân bağlantılarına geri dönersek;

(Meryeme üflenen ve kuşa üflenen aslında “Nefes-i Rahmani”dir.) Meryem’in toprak bedenine ve kuş’un çamur heykeline üflenen “Nefesi Rahmâni” olmakla beraber Meryem’in toprak bedeni ve kuşun çamuru su yönü (hayat) ve toprak yönü ilm-i ledündür. Üflenen salik bu mertebeye gelmeden yani ilm-i ledün toprak-hikmet oluşmadan bu iş olmuyor.

“fes’el” (sual et, sor veya araştır) ifadesi çok dikkat çekicidir. (25/59) Sayısal yönünü araştıralım; 

25+59= 74 tür. 

Başlarken bölümünde;

نصرت “NUSRET” isminin sayısal değeri “Nun: 50” “Sad: 90” “Rı: 200” Te: 400” dür.

Toplarsak 50+90+200+400= 740 tır.

Demek ki Nusret ismi ile bağlantısı ile bağlantısı vardır. Ve Rahmân dan da haberi var olduğu anlaşılmaktadır. 

Ve hüve/O Rahman Rahimdir. (59/22) Rahmân, Hazmi “855” teki sayısal bağlantısı yönünden Hazmi Baba r.a ile akl-ı küll yönünden ve Rahmiye anmemiz yönünden ise Nefsi küll yönünden Nusret babamızın bağlantısı vardır. 

Rahmiye ismi sayısal değeri “Rı: 200” “Ha 8” “Mim: 40 “Ye 10” dur. Toplarsak 200+8+40+10= 258 dir. 

855+258= 1113 tür. (113) Besmele-i Şeriftir. Besmele de Rahman ve Rahim mevcuttur.

Yine başka bağlantılar vardır biz yolumuza devam edelim.

Salik’in vehimi olan nefsi ve hayali benliği şartlanmalarının yığılması ise yıkılır ve toz halini alır ve bu nefesi Rahmân-i rüzdarları ile savrulup gider. ( Murat Derûni)

----------------

فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًا {الذاريات/2}

(51/2) “Felhâmilâti vikrâ(n)” 

(51/2) Ağır yükü taşıyanlara (bulutlara) 

----------------

Ağır yüklü bulutlar yağmur taşır. Gönül göğünün bulutlarının yağmur yüklenmesi abdiyet-kulluk hakikatidir. Salikin rüyada gördüğü ağlama gibi haller bu abdiyet ilmi ile gönül ormanları, bitkilerinin gelişimi olan ilim ile onları besler. (Murat Derûni)

----------------

فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا {الذاريات/3}

(51/3) “Felcâriyâti yusrâ(n)”

(51/3) Kolaylıkla akıp gidenlere 

----------------

Akıp gidenler tefsirlerde gemi, tren, otomobil gibi verilmiştir. Bizlerin bedeni fark etsekte, etmesek te Hakikat-i Muhammedi tekneleridir. Bu dünya hayatına gelişimiz ve seyrimiz ile vademiz dolduğu zaman son halimiz ne ise geminin hali batıp batmadığı bir limana vardığı anlaşılacaktır.

Mesleği gemicilik olan Nusret babamız “Erler Demine” şiirinde bu hakikati dile getirmiş ve bizlere bu büyük mirası bırakmıştır.

Ey yolcu biraz gel dinle beni.

Kervan yürüyor sen kalma geri.

Nûsret denilen derya gezeri.

Hatmetti bu gün seyru seferi.

Ben derya gezeriyim seyr-i sülükûmu tamamladım. Ey salik, necat denilen derya gezeri Necdet (İz-Terzi Baba) kervanı (gemisinden) geri kalma demektedir. (Murat Derûni)

---------------

فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا {الذاريات/4}

(51/4) “Felmukassimâti emrâ(n)”

(51/4) İşleri taksim edenlere and olsun. (kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki)

----------------

Nasıl ki dünya hayatı ve âlemlerde yüce Allah'ın emrini ayırıp dağıtan meleklere, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail olduğu gibi bizim beden arzımızda bu meleklerin birimsel özellikleri bulunmaktadır. Akıl, Cebrail dir. Bir hücremiz ölür bu azrailin görev taksim ettiği bir kuvve-melek yerine geririr. Tekrra bu hücremiz yenilecekse bu mikailin taksim ettiği görevlendendir. . Ve bedenimizin yaşamını devam ettirmesi ise Mikailin taksim ettiği görevli melekle-kuvveler yerine getirir. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ {الذاريات/5}

(51/5) “İnnemâ tû’adûne lesâdik(un)”

(51/5) Size vaad edilen şey kesinlikle doğrudur. 

----------------

وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ {الذاريات/6}

(51/6) “Ve-inne-ddîne levâki’(un)”

(51/6) Şüphesiz din (hesap ve ceza) mutlaka gerçekleşecektir. 

----------------

(55/60)الْإِحْسَانَُهَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا

hel cezaül ıhsani illel ıhsanü

## “ İyiliğin karşılığı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.

Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.[16]

Görüldüğü gibi karşılık müspet ve menfi hangi yönde ise o halde olmaktadır. İlla tedip, azap gibi karşılıklar değildir.

“Sadık” tasdik ediciliktir. Her bir kimlik bağlı olduğu rabbine sadık yani tasdik edicidir. Yani hadi ise hadi esmâsına, mudill esmâsına sadıktır. Nefsani yaşanyı içinde olan Fena-finnefis tir. Yani nefsinde fani olmuştur. Ameli salih yani cennet ameli işlemiş ise ceza karşılık ise nefsani cennetlerde ameli gayri salih işlemiş ise ceza-karşılığı cehennem ameli olacağı için oraya dahil olacağını Allah c.c. bildirilmektedir. 

Şayet irfan ehli ise; “İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar. 

İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece âyetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.[17]

----------------

وَالسَّمَاء ذَاتِ الْحُبُكِ {الذاريات/7}

(51/7) “e-ssemâ-i zâti-lhubuk(i)”

(51/7) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) hareye sahip göğe andolsun ki, 

----------------

"Zatü'l-hubük" semaya yemin ederim. "Zatilhubük" niteliği, eşsiz bir ifadedir. Bunun mânâsının ne olduğu hakkında çok şeyler söylenmiştir.

HUBÜK: "Habike'nin de, "Hibâk"in de çoğulu olabilir. "Târika" "Turuk" "Misal" "Müsül" gibi.

HABÎKE: Dikkat ve özenle sağlam sanatlı dokunmuş yol yol, menevişli güzel kumaşa denir.

HİBAK de, rüzgar hoş estiği zaman denizde veya kumda meydana gelen yol yol kıvrıntılara denir. Saçların çok kıvırcıklığından meydana gelen dalgalanmalara, yani ondülasyona hubük denir. Kelimenin kökü olan "Habk" sıkı bağlayıp sağlam yapmak ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde sanat eseri ortaya çıkacak şekilde güzel bir zemin üzere dokumak anlamına gelir ki aslı, "sefâkat" yani kumaşı sağlam ve güzel dokumak diye özetlenmiştir.[18]

----------------

Diyanet Meali: 

51.7 - Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, Hasan Basri Çantay Meali: 

51.7 - O haareli yollara saahib gök hakkı için, 

-------------------- 

Yıldızların dolaştığı, kendi yörüngelerindeki yolları vardır. Ayrıca yeryüzünden gökyüzüne doğru giden yollarda ve bu yolların kapıları da vardır. Bu konuyu gelecek sayfalarda tekrar inceleyeceğiz.[19] “ İz- -T-B- ” 

--------------------- 

Bir başka ifade ile bu gök gönül göğüdür. Zaman ve irfaniyet eğitimi içinde bu gönül göğünde “Necm ” Nefsi benlik, “Kevkeb” İzâfi benlik, “Şıra” İlâhi bemlik ve bu yıldızları kapsayan Tarık yıldızı sırası ile dolaşmaya başlar. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitleriyle yolumuza devam edelim;

1072. Söyle, âlemde bir ni'met nedir ki, ondan bir ümmet mahrûm değildirler.

Ya’ni, âlemde bir kısım halkın mahrûm olduğu bir ni’met var mıdır? Meselâ îmân bir ni’met-i İlâhîdir. Zîrâ mü’min olan için ye’s-i adem yoktur. Ve hayât-ı dünyeviyyede kendisine isâbet eden belâlardan mütesellî olur ve ölüm, nazarında o kadar korkunç bir şey değildir. Kâfirler ve münâfıklar ise bu ni’metlerden mahrûmdurlar. Zîrâ bu ni’met onlara fenâ gelir. Ve gıdâ ve şâir husûslarda da böyledir. Meselâ ba’zı kimselere ba’zı meyveler lezzetli gelir; ba’zı kimseler ise onları hiç sevmezler.

1073. Öküz ve eşek için şekerden ne fâide var; her cân için başka bir küt vardır! 

Ya’ni öküzün ve eşeğin gıdâsı şeker değildir, onlar bu ni’metten anlamaz. Meselâ “Eşek hoşaftan ne anlar!” darb-ı meseli meşhûrdur. Zîrâ her cânın kendisine lâyık olan başka başka gıdâları, ya’ni saîdin gıdâsı başka ve şakinin rızkı ve gıdâsı başkadır. Saîd, Hakk’ın (Mü’minûn, 23/51) ya’ni “Tayyibât cinsinden yeyiniz!" emrine ittibâan, rızkını tayyib ve helâl olan şeylerden intihâb eder. Şakî ise, oiüJi (Nûr, 24/26) mûcibince, Hak Teâlâ’nın habîs addettiği şeyleri ve harâmı kendisine gıdâ ittihâz eder.

1074. Fakat eğer o kut onun üzerinde arız ise, imdi nasîhat etmek onun için râizdir.

“Râiz", lügatta atı serkeşlikten alıkoyan biniciye derler. Ya’ni, saîd olan bir canın gıdâsı ba’zan bu dünyâ-yı süflide şakilerin canlarının gıdâsı olur ve bu gıdâ onun gıdâ-yı aslîsi değil, belki gıdâ-yı ârızîsidir. Böyle bir kimsenin canı, dünyânın izzetine ve mansıbına ve malına ve cemâl-i fânisine meclûb olup, nûr-i Hak’tan ibâret olan gıdâ-yı aslîsini unutmuştur. Binâenaleyh böyle bir kimseye nasîhat etmek, râizlik vazifesini ifâ eder. Ve nasîhat azgın bir nefsi bu azgınlık ve serkeşlikten men’ ettiği cihetle bir râiz mesâbesindedir. Ve canı saîd olup, muvakkaten mülevvesâta dalmış olan kimsenin bu marazı ârızîdir ve ârızî olan bir hastalık ise tedâvî ile zâil olur.

1075. Hir kimse gibi ki, marazdan nâşî çamuru sevdi, gerçi zanneder ki muhakkak o onun kütüdür.

Bu hâl-i ârızî, hastalıktan dolayı toprak yemeyi seven kimseye benzer. Bu maraza mübtelâ olan toprağı kendisine bir gıdâ olur zanneder.

1076. Aslî olan gıdayı unutmuştur; yüzü maraz gıdasına getirmiştir.

O kimse, gıdâ-yı tabîî-i beşerîsini unutmuş ve yüzünü hastalığın îcâbı olan toprağa çevirmiştir.

1077. Şerbeti bırakmış zehir içmiştir; illet kütünü o gıdâ-yı lezîz yapmıştır. 

Binâenaleyh o kimse, latîf olan şerbeti bırakıp zehir içmiştir; ve illetin gıdâsı olan o toprağı gıdâ-yı lezîz ittihâz etmiştir. Nitekim hadîs-i şerifle “Toprak yiyen kimse, gûyâ kendi nefsinin katline muîn oldu” buyurulur.

1078. Beşer küt-i aslîsi Huda'nın nurudur; hayvânî olan gıdâ ona lâyık değildir.

“Nûr-i Hudâ"dan murâd, nûr-i ı nefsâniyyenin galebesine sebep olduğu cihetle, ma’rifet-i ilâhiyye için mahlûk olan insana lâyık değildir. Nitekim bunun mazarratını cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde ma’rifettir. “Gıdâ-yı hayvânî”den murâd, şer’in ta’yîn ettiği had mikdârından fazla olan taâmdır ki, bu mikdâr nefsin telezzüzü için ihtiyâr olunur. Ve bu mikdâr sıfât- şöyle buyururlar:

"Senin canının kuşu, taamdan ve hadden fazia tokluktan bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu cisim yumurtası içinden çık; tâ ki kanatlann büyüsün! Vâkıâ, orucun safrâsı başın hayâlini çoğaltır; fakat işte böyle hayâlden yed-i bey- zâyı bulurlar!"

1079. Fakat illetten dolayı gönül buna düştü ki, o gündüz ve gece bu su ve çamurdan yer.

Ya’ni, bu derece gıdâ-yı hayvânîye mübtelâ olmak insana lâyık olmadığı halde, maraz-ı kalbî sebebiyle o insan dâimâ telezzüz-i nefsânîsi olan suya ve çamura mübtelâ olmuştur. “Su ve çamur”dan murâd, topraktan hâsıl olan gıdâların 

1080. Yüz sarı ve ayak zayıf ve kalb hafif “Yollar sâhibi olan semâya kasem ederim” gıdası nerede?

Ya’ni, sudan ve çamurdan mütehassıl gıdâ ile telezzüzât-ı nefsâniyyesine mübtelâ olan kimse, sarı yüzlü ya’ni huzûr-i evliyâda utanmış ve ayağı zaîf ya’ni tarîk-ı Hak’ta yürüyemez ve kalbi hafîf ya’ni maârif-i ilâhiyye yükünü kalbinde taşıyamaz bir haldedir. Nûr-i rabbânî olan gıdâ-yı semâvî nerede? 

 (Zâriyât, 51/7), Ve’z-Zâriyâti sûre-i şerîfesinde olup, “Yollar sâhibi olan semâya kasem ederim” ma’nâsınadır.

Her biri birer âlem olan, fevkimizde parlayan yıldızların azîm mahrekleri ve gözümüzün görmediği kuyruklu yıldızların mahrekleri birer yol olup, ilm-i hey’et’e vâkıf olanlar, bu yollann azamet ve kesretiyle berâber birbirlerine indirâcına ve yekdiğerinin mahreklerini kat’ ettikleri halde bir intizâm-ı tâm tahtında müsâdemesizce her birinin kendi felekleri üzerinde seyrlerine hayret ederler. Bu ecrâmın yekdîğerle-riyle olan irtibât-ı ma’nevî ve rûhânîlerini ancak Cenâb-ı Hak bilir.

Hind şârihlerinden Bahru’l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmede, lisân-ı işâretle “semâ”dan murâd, ulüvvdür. Ve “yollar”dan murâd, ulûm-i ilâhiyye yollarıdır.” Hülâsa-i ma’nâ budur ki: "Gıdâ-yı hayvânîye müteveccih olan kimsenin yüzü sarı ve şermende olup, Hakk’ın hâs kullarının meclisinde oturamaz; ve ayağı zaîftir, Hak yolu tarafına gidemez; kalbi metânetsizdir, ma’rifet-i ilâhiyye yükünü kaldıramaz. Böyle bir kimse için ulûm-i ilâhiyye gıdâsı nerede?”

1081. O devlet haslarının gıdasıdır; onu yemek boğazsız ve aletsizdir.

O gıdâ-yı âsumânî olan ulûm ve maârif-i ilâhiyye, Hakk’a yakınlık devletine nâil olan hâs kullara mahsûstur. O gıdâyı yemek için boğaza ve el ve ağız ve diş gibi a’zâlara; ve o gıdâyı istihsâl için değirmen ve ocak ve tencere ve ateş gibi âletlere ihtiyâç yoktur.

1082. Güneşin gıdası arşın nûrundan; hasûdlann ve şeytanların, ferşin dumanından oldu.

“Güneş"ten murâd, veliyy-i âriftir. “Arş”tan murâd, “hakîkat-i muhammediyye "dir ki, (Tâhâ, 20/5) ya’ni “Rahmân arş üzerine müs- tevî oldu” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, zât-ı Hak, rahmeten- li’l-esmâ’ mertebe-i ahadiyyesinden hakîkat-i muhammediyye mertebesine bi’t- tenezzül müstevî oldu. “Nûr”dan murâd, ulûm-i ledünniyyedir. Zîrâ nûr hissî zulmeti izâle ettiği gibi, ilim de zulmet-i cehli ve ma’nevî olan karanlığı izâle eder. “Hasûdlar”dan murâd, evliyânın merâtib-i ma’neviyyelerini çekemeyen kimselerdir. Ve “şeytanlardan murâd, halkı Hak’tan teb’îd ve nefis tarafına meyi ettirmeğe sa’y edenlerdir. Hülâsa-i ma’nâ budur ki: “Velînin gıdâsı, hakî- kat-i muhammediyyeden nâzil olan ulûm-i ledünniyyedir; hasûdların ve şeytanların gıdâsı ise arzın buhânndan ve rutûbetinden hâsıl olan mevâddır.”

1083. Hak, şehîdler hakkında "Rızıklanırlar" buyurdu; o gıdâ için ne ağız oldu ne tabak!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Âl-i İmrân’da vâki, (Âl-i İmrân, 3/169) ya’ni “Allâh yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin, belki diridirler; Rablerinin indinde nzıklanırlar” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. 

Ma’lûm olsun ki, gıdâ ya sûrî veyâ ma’nevî olur. Gıdâ-yı sûrî iki nevi’dir: Birisi, âlem-i kesâfetten hâsıl olan gıdâdır ki, alelumûm rûh-i hayvânî ondan kuvvet bulur. Ve diğeri, âlem-i letâfetten olan gıdadır ki, bundan hem rûh-i insânî ve hem de cisim mütezevvik ve müteğaddî olur. Nitekim bu rızık hakkında, “Ben Rabbim’in indinde gecelerim; beni yedirir ve içirir” buyururlar. Ve bu nzık hâzır olarak geldiği cihetle, istihsâli âlâta muhtâç değildir. Ve âlem-i letâfetten hâsıl olmakla, vücûd-i berzahî ile eki olunup, bu cism-i kesîfın ağzına ve a’zâlarına ihtiyaç yoktur.

 Ve âlem-i letâfetten olan gıdânın te’sîri, âlem-i cisme nazaran iki derece iledir. Ondan ya cisim kuvvet bulur veyâhut bulmaz. Eğer cisim kuvvet bulursa, o muhakkak sûrî gıdâdır; ve eğer kuvvet bulmazsa ma’nevî gıdadır, ya’ni bir ma’nânın o sûretle zuhûrundan ibarettir. Meselâ bir kimse rü’yâsmda süt içse ve uyandığı vakit mi’desinde süt eseri bulunmasa, ilim ile te’vîl olunur ve ilim gıdâ-yı ma’nevîdir. Ve eğer mi’desinde süt bulunursa, o mahz gıdâdır. Nitekim evliyâdan ba’zılarına vâki’ olmuştur, işte, şühedânın irzâk olundukları rızık, vücûd-i berzahî ile tena’um olunan bu nzıktır. Gıdâ-yı ma’nevîye gelince, bu gıdâ doğrudan doğruya rûh-i insânînin gıdâsı olan nûr-i ma’rifet ve şa- râb-ı aşk-ı İlâhîdir ki, onun âsârı cemî-i mevâtında zâhir ve hükmü cismâniyyet ve berzah ve rûh âlemlerinde câridir.

1084. Gönül her bir yârdan bir gıdâ yer; gönül her bir ilimden bir safâ götürür. 

Gönül her bir yâr ve refikten bir gıdâ ya’ni huy kapar; ve kezâ gönül her bir ilimden bir safa alır. Ya’ni refîk sâlih ise, gönül ondan güzel huylar alır; ve fâsık ise, ondan fenâ tabiatlara meyi eder. Ve kezâ gönül her bir ilimden bir zevk ve safâ kesb eder.

1085. O ter bir adamın sûreti bir kâse gibidir; göz onun ma'nâsından bir hassâsedir.

Her bir adamın sûreti mazhar-ı esmâ’ ve sıfât-ı ilâhiyye olduğundan, içi taâm ile dolu olan bir kâseye benzer. Ehl-i ma’nânın kalb gözü o sûretin ma’nâsından, ya’ni mazhar olduğu esmâ’ ve sıfât-ı ilâhiyyeden bir hassâsedir, ya’ni o ma’nâyı ziyâde idrâk edicidir.

1086. Her bir kimsenin likasından bir şey yersin; ve her karînin kıranından bir şey götürürsün.

İmdi, mâdemki sûret-i insâniyyeden her biri içi taâm dolu bir kâsedir; her bir kimseye mülâki olduğun vakit, onun kâsesinden bir gıdâ-yı ahlâkî yersin. Ve her karînin mukârenetinden de kendi kâse-i vücûduna bir şey nakl edersin. Zîrâ tabîat sârıktır, farkında olmadığı halde musâhibinden mutlaka bir şey alır. Onun için âyet-i kerîmede, (Tevbe, 9/119) ya’ni “Sâdıklar ile berâber olun!” buyurulur. Ve Türkçe’de, “Üzüm üzüme baka baka kararır” darb-ı meseli meşhûrdur.

1087. Vaktâki yıldız yıldıza mukârin oldu, muhakkak her ikisinin lâyıkı olan eser doğar.

Ya’ni iki şey birbirine mukârin olduğu vakit, mutlakâ onlardan bir münâsib eser husûle gelir. Bu, tabiatta kâide-i umûmiyyedir. Hattâ ilm-i nücûm kaidesine nazaran, iki yıldız birbirine mukârin olunca, her ikisinin isti’dâdına göre saâdet ve nühûset ve ihtirâk gibi mutlaka bir eser tevellüd eder.[20]

----------------

إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ {الذاريات/8}

(51/8) “İnnekum lefî kavlin muhtelif(in)”

(51/8) Muhakkak siz, (peygamber hakkında) çeşitli (çelişkili) sözler söylüyorsunuz. 

----------------

Allah c.c. ün peygamber ve risalet mertebesi hakkındaki bildiği ilâhi ve vahyidir. Ve kavli Zât ve iradesine dayanan “Kün” Ol sözüdür. Oysa sizlerin söylediği söz ise hayal ve vehime dayanan asli olmayan bilgilerinize dayanan çelişkili sözlerdir. (Murat Derûni)

----------------

يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ {الذاريات/9}

(51/9) “Yu/feku anhu men ufik(e)”

(51/9) Ondan çevirilen çevrilir. 

----------------

Men; Kim esmâ mertebesi itibariyle emr-i teklifi ile Allah c.c. den haber getiren risalet mertebesini hayali ve vehimi ile çelişkili sözler söyleyen “Hadi” esmâsından “Mudill” esmâsına döner, çevrilir. (Murat Derûni)

----------------

قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ {الذاريات/10}

(51/10) “Kutile-lharrâsûn(e)”

(51/10) O kahrolası yalancılar 

----------------

الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ {الذاريات/11}

(51/11) “Ellezîne hum fî gamratin sâhûn(e)”

(51/11) Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuz-durlar. 

----------------

 Kendi varlıklarında bulunan hakikatı, âlemde bulunan Hakikat-i Muhammediyeyi yalanlamaktadırlar. Onlar nefsi emarenin sarhoşluğu ve cehaleti içinde gayriyette hayali rableri ile ve beşeri hüviyetleri içinde hakikat-i Muhammedi ve insan-ı kamilin ilâhi hüviyeti hakkında şuursuzlar ve yanılmaktadırlar. 

Mustafa Safi Hilmi Babamız r.a. mürşidi Fahreddin Himmeti hazretlerine bağlandığı zaman etrafındaki kişiler muallim olduğu ve iyi derece Arapça bilgisine sahip olmasına istinaden senin bu kişi yanında ne işin var soruşlarına, sizin bilmedikleriniz var diye cevaplamıştır. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edersek;

2933. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve her sineğin sadâsmdan günü bırakma!

Sûret, pire gibi ehemmiyetsiz bir şeydir; ve hakikat, kilim gibi ihâta sâhi- bidir. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve seni insân-ı kâmilden teb'îd ve tekfir etmek isteyen ehl-i sûretin sözleri, sinek vızıltısı gibidir; bu vızıltılardan dolayı gün gibi aydınlık olan rûhâniyet âlemini terk etme ve karanlık olan ta- bîat ve kesâfet âleminde kalma.

2934. Sûretlerde kaldığın vakit putperestsin; onun sûretini bırak ve ma'nâya bak!

 2935. Hacca mensûb adam isen ister Hindû, ister Türk veyâ Arab bir hacıyı yoldaş iste!

2936. Onun nakşına ve rengine bakma; onun azmine ve âhengine bak!

2837. Eğer siyâh olsa da, o senin hem-âhengindir; sen ona beyaz de; zîrâ senin hem-rengindir.

2938. Bu hikâye âşıkların başsız ve ayaksız fikri gibi, altüst söylenmiş oldu.

Muhakkikin indinde bir “ezel” ve bir de “ezel-i âzâl” vardır. Ezel-i âzâl mertebe-i vahdettir. Bu mertebede esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye müttehid olup, bir-birinden mütemeyyiz değildir. Ve ezel, mertebe-i vâhidiyyettir ki, ebede kadar olan ahvâl hakkında işâret olduğundan, ezelden ileri olan ezel-i âzâle taalluku hasebiyle başı ve ibtidâsı yoktur; ve ebede mukârin ve onunla berâber olduğu için ayağı ve nihâyeti de yoktur. Binâenaleyh bu hikâyeden herkes kendi mertebesinin zevkini duyar.

2939. Başı yoktur; çünkü ezelden ileridir; ayağı yoktur, ebede karabeti vardır.

“Ezel"den murâd, a’yân-ı sâbite mertebesidir. “Ebed"den murâd, a’yân-ı sâbiteden ibâret olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin vücûd-ı Hak ile kâim olup, aslâ fenâ bulmamasıdır. Ya’nî bu Mesnevî-i ŞeriFde beyân olunan esrâr ve hakâyık, a’yân-ı sâbite mertebesinden ileri ve Zât-ı Hak’da mahfı olan esmâ ve sıfâttan, ya’nî mertebe-i vahdettendir. Ve mertebe-i vahdet, vâhidiyyet mertebesi olan a’yân-ı sâbiteden ileridir. İlm-i İlâhîde sâbit olan sûretlerin suver-i ilmiyye-i insâniyye gibi, fânî olması mümkin olmadığından, ebed ile alâkası ve karâbeti vardır.

2940. Belki su gibidir; ondan her katre hem baştır ve ayaktır ve hem de o ikizidir.

Bu hikâyede ezel-i âzâlden ebede kadar olan vücûd-ı mutlakın merâtibine işâret olunduğundan nüzûl ve urûc bir akarsu gibidir; ve bu nüzûl ve urûc, vücûd-ı mutlakın o merâtibde takayyüdü ile vâki’ olduğundan ve her bir mertebenin bir ibtidâ ve intihâsı bulunduğundan, bu akar suyun her katresi ya’nî her bir mertebesi bir baş ve ayaktır; zîrâ mukayyeddir. Ve mâhiyyeti ancak vücûd-ı mutlakın merâtibe nüzûlü ve bu merâtibden urûcu olmak i’tibâriyle, hey’et-i umûmiyyesi başsız ve ayaksızdır. Ya’nî bu nüzûl ve urûcun ne ibtidâsı ve ne de intihası vardır; zîrâ Hak ezelen ve ebeden Hâlık’tır ve llâh’tır ve Rab’dir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlakın nüzûl ve urûcunun aslâ inkıtâ’ı yoktur.

2941. Ben Allah'ı tenzih ederim ki, bu hikâye değildir. Âgâh ol, bu bizim ve senin nakd-i hâlimizdir; iyi bak!

Bu hikâyeyi masal olarak dinleme! Ey sâlik, bu bizim şimdiki hâlimizi tasvîr eder. Ya’nî bu hikâyede “Bağdâd”, halîfenin dergâhı, Hz. Pîr efendimizin dergâh-ı irşâdıdır ve sâliklerin her birisi de sahrâ-yı tabîatte bî-nevâ kalan “Arab erkeği”; ve onların nefisleri de, onlanrın “zevce"leridir. Ve bu hikâye her zamanda, her bir mürşid-i kâmil ile sâliklerinin hâlinden haber verir.

2942. Zîrâ sûfî kerr ü ferli olur; her ne ki o mâzîdir "lâ-yüzker" olur.

Ya’nî sûfi olan kimsenin geçmiş ve gelecek ile alâkası yoktur; zîrâ geçmişin fâidesi olmadığı için, zikre ve uzun uzadıya onunla meşgûl olmağa değmez. Onun için “Geçmiş zikr olunmaz” darb-ı meseli meşhurdur ve geleceğin de ne olacağı mechûldür; çünkü hâdisât-ı âlem, hiçbir vakitte in-sanın re’y ve tedbîrine uymaz. Şu halde sûffnin nazannda mühim olan za-man, ancak zamân-ı hâldir. Binâenaleyh onlann nazannda vuküât-ı mâziyyeden olan hikâyâtının kıymeti yoktur ki, birtakım hikâyât ile meşgûl olsunlar. Eğer bir hikâye söylerlerse hâle taalluku olduğu için söylerler.

2943. Arab da biziz, testi de biziz, şâh da biziz, hep biziz. Dönen ondan döndürüldü.

 Bu hikâye zımnında beyân ettiğimiz şeylerin hepsi, şimdiki halde biziz. Sahrâ-yı tabîatte kalmayı ihtiyâr edip, dergâh-ı irşâdımızın kapısından dönen kimseler, isti’dâd-ı ezelileri iktizâsınca döndürülmüş olanlardır. Bu beyt-i şerîfde şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur (Zâriyât, 51/9-11) Ya’nî “Dönenler döndürüldü. Kur’ân’ı tekzıb edenler matrüd olsunlar ki, cehâletde müstağrak olan gâfıllerdir.” Beyt-i şerîfe vech-i rabtı budur ki “Kur’ân ve inşân, ikizdirler” buyrulduğu vech ile, insân-ı kâmil Kur‘ân-ı nâtıktır; onu tekzîb edip dergâh-ı irşâddan dönenler, ezelde döndürülmüş ve mahrûm edilmiş olan kimselerdir.[21]

----------------

يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ {الذاريات/12}

(51/12) “Yes-elûne eyyâne yevmu-ddîn(i)”

(51/12) Ceza gününün ne zaman olduğunu sorarlar. 

----------------

“Sail” sual ediciler bu karşılık gününün ne zaman olduğunu sorarlar. Aslında bu kendi enfüslerinde nefsi emmare cehennemi ile ceza-karşılığıdır. İdraksiz-şuursuz oldukları için farkında değildirler.

----------------

يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ {الذاريات/13}

(51/13) “Yevme hum alâ-nnâri yuftenûn(e)”

(51/13) O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür. 

----------------

Ahirlerinde ise ateş ile azap içinde oldukları gün yüzüne çıkıp kendilerine aşikar olacaktır. (Murat Derûni)

----------------

ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ {الذاريات/14}

(51/14) “Zûkû fitnetekum hâzâ-llezî kuntum bihi testa’cilûn(e)” 

(51/14) Azabınızı fitnenizi tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte! (denir.) 

----------------

Zuku; zaik tadıştır. Tadıcı ise nefistir. Nasıl bir şey yeriz ve dilimizin tad alma duyusu ile tadarız. Ölüm de bir tadıştır. Nefsi emnarenin fitnesinin ateşini, azabınıda nefis dokunma duyusu ile tadacaktır. Bu duyu ile dünyada duymuş olduğu tadışın benzerini ahirinde de tadacaktır. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ {الذاريات/15}

“İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve uyûn(in)”

آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ {الذاريات/16}

(51/15-16) “Âhizîne mâ âtâhum rabbuhum innehum kânû kable zâlike muhsinîn(e)”

(51/15-16) Şüphesiz ki takva sahipleri, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve çeşme (pınar) başlarında bulunacaklar. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

İttika, takva sahibipleridir ama bir tek mertebesi yoktur. Her mertebenin takvası, sakınması vardır. 

Şeriat mertebesinin takvası namazı, orucu v.s ibadetleri terketmekten, günahlardan sakınmaktadır. 

Tarikat mertebesinde ilahi muhabbetten geri kalmaktan sakınmaktır.

Hakikat mertebesinde hakk’tan gafil olmaktan sakınmaktır.

Marifet mertebesinde ise hakk’tan bir an olsun gafil olmaktan sakınmaktır.

İşte bu takva sahipleri hangi mertebedeyse o çeşmeden ilimlerini almaktadırlar.

Yeri gelmişken dün yaşadığım küçük bir hatıramı buraya alayım. Bu âyet üzerinde çalışmadan önceki gün hafta sonu ailece Sakarya gittik. İkindi vakti gittiğimiz Cadde 54 alışveriş merkezinde alışverişten sonra cadde olan bölüme çıtığımızda akşam namazını beklerken bir yere oturalım ve ikindi çayını içelim dedik. Çeşme … olan bu yer o zaman çok dikkatimi çekmemişti. Ama yedimiz, içtiğimiz gıdaların bu âyetin çeşm yani göz pınarlarından geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum. (Murat Derûni)

16. âyette devamında Rablerinin kendilerine karşılıksız verdiğinden alırlar. Daha önce Muhsinlerden yani kendileri daha önce ihsan edilenlerdendi.

Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette 

اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ 

innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”

 “Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.”[22] Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır. 

Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

[ “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) ayetinde yer alan

عَيَاأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

“ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”

 “havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir. 

Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ] Enes (r.a)’tan yapılan rivayette; 

Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” ayetini okuyarak, oradakilere:

“Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş. 

Bunun üzerine onlar da, “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler. 

Hz. Peygamber (S.A.V) de, “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir.[23] “ İz- -T-B- ” 

----------------

كَانُوا قَلِيلًا مِّنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ {الذاريات/17}

(51/17) “Kânû kalîlen mine-lleyli mâ yehce’ûn(e)”

(51/17) Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı. 

----------------

Gece bilindiği ibi Fenafillah halidir, onlar Fenâfillah halinde idiler. Çok az bir kısmında uyumaları ise beşeri işleri için mecburu dünya meşgaleridir. 

Efendimiz s.a.v. hakka uruc etttiği zaman, dünya haline dönmek için Ayşe validemize “kellimini ya humeyra kellimini” diyerek benimle konuş dünyanıza döneyim ve ümmetimin işlerini hallediyim derdi. 

HUCU', az uyku, ve özellikle gece uykusu, demektir. Bilindiği gibi “Hucu” diye zikir ehline yafta yapıştırmaya çalışaların farkında olmadan nasıl bir tasdik içinde görülmektedir. (Murat Derûni)

----------------

وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ {الذاريات/18}

(51/18) “Vebil-eshâri hum yestagfirûn(e)”

(51/18) Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi. (Bağışlanma dilerlerdi) 

----------------

Bu vakit gecenin altıda birine tekabül etmektedir. Bu altıda bir kısmının en son dilimi seher vaktidir. Akşam namazı sonrasında gece başlar ve imsak vaktine kadar sürer. Bu süre 12 saat olursa seher vakti 2 saat olur. İmsak saatinden 2 saat öncesi seher vaktidir.

“bil-eshâri” seherde seher ile birlikte istiğfar ederledi. Demek ki bu seherin ne olduğunun farkındalığı, idraki mevcuttur. Bu istiğfar bir gün öncesinin üstünde olunduğundan yani aynı yerde kalınmadığı ilerlendiğinden dolayı önceki bilinç-idrak düzeyi için yapılan istiğfardır. (Murat Derûni) Nusret Babamız bu “seher vaktini” efendimiz s.a.v. yazdığı şiirde irfaniyet ile bizlere anlatmıştır.

 Fahri âlem Efendimize

Bu gün gönlüm kaynıyor, sebeb bilmem ne hikmet.

 Misafiriz âlemde, ev sahibim Muhammed. (s.a.v.) Seher vakti Nûsret’in senden şefaat bekler, Ümmete vermek için, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Mahbesin içindeyim, saatin dördündeyim, Ağlar seni beklerim, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Kula secde yok derler, sana dahi olmazmış, Kırk yıl secdem sadır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Bilmez âlem bu sırrı, bir Hakk O’nda sen varsın, Gören O görülen sen, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Dışı sana benzeyen, içi Hakk’tır şüphesiz. 

Birden gayrı ne vardır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Kâinatın mi’râc-ı veliler de son bulur, Veli sende yok olur, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Seni görmeyen bir göz, sana yanmayan bir dil, Varsa eğer şaşarım, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Seninle bitti firkat, sende bulundu vuslat, Sana feda bin Nûsret, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Senin isminle dahi titremeyen bir gönül, Varsa eğer şaşarım, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Senden baktım âleme, yine Allah’ı gördüm, Hakk gözüyle de seni, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Bir şehre vardı yolum, kalpten nûr ile doldum, Her vârımla sen oldum, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Arşa bastı ayağım, kıble oldu durağım, Sende kayboldu Nûsret, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Not = Yukarıda ki şiirin (8) inci satırında ki “kırk yıl secdem sanadır” ifadesi okuyanlara ters gelmesin, çünkü bu sözler değişik mertebeden, Hakikat-i Muhammediyye ye göre söylenmiştir, zuhuru Muhamme-diyye ye göre değildir. Hz. Rasûlüllah’ın bâtını na ve hakikatine göre, sûret ve zâhirine göre değildir.

Onun bâtını “Hakk” zâhiri ise “halk”’tır, ifade edilen secde bâtınına’dır. Bâtını ise “Hakk” olduğundan en ganiş mânâda hakk’ ın zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) min şahsında yapılan secde dileği doğrudan Hakk’a olmaktadır. 

Kâ’be ye dönerek secde eden bütün Müslümanlar, tabii ki onun taş yapısına değil, özünde bulunan hakk’ın tecellisinedir.

Meleklerin Âdem’e secde etmeleri onun toprak kalıbına değil, özünde bulunan Hakk’ın varlığınadır.[24] “ İz- -T-B- ” Bu sahada söz çoktur yeri olmadığı için bu kadar izahı yeterli bulalım ve Hz. Rasûlümüzü gerçek mertebeleriyle idrak edip anlamaya gayret edelim. 

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitlerimize devam edelim.

3219. Uykudan ve yemeden biraz tasarruf et; O'nun mülakatı için hediye götür.

3220. Uyuyanlardan uykusu az olan kimse ol; seherlerde istiğfar edenlerden ol! 

Bu beyt-i şerîf sûre-i Zâriyât’da vâki’ (Zâriyât, 51/15-18) “Muhakkak muttâkfler Rablerinin verdiği şeyleri alarak cen¬netlerde ve pınarlardadır; zîrâ onlar bundan evvel muhsinîn idiler; geceden biraz uyurlar idi ve seherlerde onlar istiğfâr ederler idi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cenâb-ı Abdürrezzâk Kâşânî Tefsiri' nde şöyle buyurur: “Taal- lukât-ı tabiiyyeden ve nefs-i hayvâniyye sıfâtından tecerrüd eden kimseler, tecelliyât-ı sıfâtın nûrlanndan Rablerinin verdiği şeyleri alarak, sıfât cennetleri ve onlann ulûmu içindedirler. Onlar, tecelliyât-ı sıfât makamına vusûlden evvel, ibâdât ve muâmelât ve ihsân makâmındadırlar; ve ihsân “Senin O’nu görür gibi ibâdet etmendir; ve eğer sen O’nu görür gibi olmazsan, O seni görür gibi ibâdet etmendir"; ve onlar sülûkden gaflet veren zulmet-i nefs hicâbından az şey içinde idiler. Tecelliyât nûrlannın tulû’u ve sıfât-ı nefs zulmetlerinin ingışâsı vaktinde, sıfât-ı nefsi örten nûrlan taleb ederler idi.”

3221. Cenîn gibi biraz hareket et, tâ ki sana nûr görücü havas bağışlasınlar.

Ana rahmindeki çocuk gibi biraz kımılda; çocuğun bu hareketi üzerine kendisine havas bağışlandığı gibi, sen de meşîme-i zulmet-i dünyâda tâat-ı Hak yolunda hareket et! Bu hareketin üzerine havâssine nûr-ı İlâhîyi idrâk edebilecek kuvvet ihsân etsinler.

3222. Ve rahim gibi olan bir cihandan hârice gidesin; zemînden geniş olan arsada olursun.

Dünyâ âlemi kesâfet-i unsuriyyeden mütehassıl olduğundan, ana rahmi gibi dar ve karanlıktır. Vaktâki mevt-i ihtiyârî ile veyâ mevt-i ıztırârî ile bu âlem-i mülkün hâricine çıkarsın, ondan sonra bu zemînden gâyet geniş bir sâha ve âlem olan melekût âlemine gidersin; ve orada, bu âlem-i kesâfetin kaidelerine ve âdetlerine uymayan şeyler görürsün.[25]

----------------

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ {الذاريات/19}

(51/19) “Vefî emvâlihim hakkun lissâ-ili velmahrûm(i)”

(51/19) Yardım isteyenlere ve yoksullara mallarından belli bir pay ayırırlardı. 

----------------

 SAİL, isteyen, dilenen, MAHRUM, iffetinden dolayı zengin zannedildiği için sadakadan dahi mahrum bulunan muhtaç demektir. Resul-i Ekrem (s.a.v)'den rivayet edilmiştir ki: "Miskîn bir yemek iki yemek ve bir lokma iki lokma ve bir hurma iki hurma, kendisini savacak olan değil" buyurmuş. O halde miskin kimdir? demişler, "Miskin; öyle bir kimsedir ki, bulamaz ve bilinip kendisine sadaka da verilemez." buyurmuş. İbnü Abbas'tan bir rivayette: Kazanamayan bedbaht denilmiş, bazıları da rızık sebepleri kendisine yaklaşmış olduğu halde uzaklaşmış, mahrum kalmış olan düşkün diye tefsir etmişler ise de önceki daha kapsamlıdır. "Hak" deyimi zahiren bunun vacib olduğunu ifade eder.[26]

Zâhiri malda bu kişilerin yardım hakk’ı olduğu gibi ilmi olarakta hakikat bilgilerinden yardım edilmeye hakk’ları vardır.

Sail, dileyen hakikat bilgisinden soru soran demektir. İrfan ehlinin hakikat ağacının meyvesini düşürmek için sallayan kişidir. Sorular ile bu bilgilerden isteyeyene yardım edilir.

Hakikatten mahrum olan yoksul ve miskinlere gelince;

Yoksullar; yoksul az bir miktar malı olup zekât miktarı mala sahip olmayandır… Yol ehli olup hala varlık emâreleri gösteren kişilerdir. Nefs-i Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik yani bu mertebedeki varlığa sahip çıkanlardır. Hakikatte malı olsa da yoksul-yoksundurlar. Bunlara verilen hakikat bilgileri ile bu hayali varlık kaldırılıp, yerine hakk’ın varlığı tahsis etmesi sağlanır. 

Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen yardım ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir. (Murat Derûni)

----------------

وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ {الذاريات/20}

(51/20) “Vefî-l-ardi âyâtun lilmûkinîn(e)”

(51/20) Arzda da âyetler var ikan ehli için 

----------------

Arz dünyanın yeryüzü olduğu gibi kişinin arzı bedenidir. Bunda işaretlerde “lilmûkinîn” yakin ehli için işaretler vardır. Peki ikân olmuş için deki ikân nedir… (Murat Derûni)

------------------

Îmân kendi varlığının dışında, bir varlığı bilemediği göremediği halde, varlığına inanıp îmân etmektir. Ancak kişi, Hakkı kendinde, gönlünde bulmuşsa, bütün âlemde bulmuşsa adrese ihtiyacı yoktur. Ayrıca rehbere de ihtiyaç yoktur. Îmân bir rehber, yol gösterici durumundadır. İşte böyle olunca îmân düşmekte ama yerine başka bir şey gelmektedir. Onun tarifini belirten kelime de (Îkân) dır. 

------------------- 

Cenâb-ı Hakk bunu açık olarak Bakara sûresinde (2/106) belirtiyor. 

------------------- 

“Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur, (yada ertelersek) yerine hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye Hakkıyla yettiğini bilmezmisiniz. ” 

-------------------

İşte bir şey kaldırılır ama onun yeri boş kalmaz. Onun yerine daha ilerisi veya eşdeğer bir şey konur. Îmânın kalktığı yerede Îkân konusu gelir. 

-------------------

Îkân nedir? Yakîn ma’nâsınadır. Tekâsür sûresinde, (102/5-6-7-8) 

------------------- 

 “Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn, leteravünnelcahîm. sümme leravünnehâ aynel yakîn. Sümme letüs’elünne yevme izin anin na’îm.”

-------------------

5- Öyle değil, kesin yakîn, olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın yakîn, gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız! 

------------------- 

Orada bir yakîn hadisesi geçmektedir. ”onlar cehennemi yakîn olarak görürler müşahede ederler. Oradaki yakîn, “yakın” değildir. 

Türkçedeki “yakın,” arapçadaki “kurbiyyet” olarak belirtilen, ayrı iki varlık arasında olan yakınlık/ kurbiyyet/akrabalık, yakînlik değildir. Geçek yakînlik, “tek varlığın kendi bünyesinde ikiymiş gibi görünmesinden ibarettir.” İki ma’nâ da ki kelimelerin arasında, sadece kelime benzerliği vardır, ama ikisi farklıdır. Birisi yakın, diğeri yakîn’dir. 

Âyet-i kerîme de (ilmel yakîn ve aynel yakîn’den bahsedilmek-tedir, bu hususun ayrıca birde, Hakk’al yakîn Halide vardır. 

Muhyiddin arabi Hz. lerine soruyorlar yakîn nedir? Diye O da “el yakînü hüvel Hakk” demiştir. Yani yakîn denilen hâdise, “af’aliyle, esmâsıyla, sıfatıyla zâtıyla” zâtın ta kendisidir.” Yani Hakkın bulunduğu yer “yakîn” halidir. Kim hangi ehil ordaysa o “yakîn” ehlidir. 

Sohbetin bu bölümünde bir soru gelmiştir, şöyledir. 

(Yakîn hâli, ittika hâli değilmidir. ?) Ef’âl âleminin ittikası, esmâ âleminin ittikası, sıfat âleminin ittikası vardır. Zat âleminin ittikası ise yakîn halidir. 

İttika ile muttaki aynı şey değildir?. Ma’nâları da başka, mertebeleri de başkadır. Ancak zat mertebesindeki ittika yakîn ile ilgilidir. Ef’âl mertebesindeki ittika yakîn’lik ile ilgili değildir. Çünkü yaşam sahaları, idrak sahaları ve anlayışları ayrıdır. 

Şimdi yakîn, ikiliğe düşmekten sakınmaktır. İttika ise, şüphelilerden sakınmaktır. ”Ef’âl âleminde“, fiiller yaptırım merte-besin de, haramlardan sakınmaktır. Şüphelilerden sakınmaktır. 

“Esmâ âleminde”, yani tarikat mertebesinde, duygusuz kalmaktan sakınmaktır. Yani muhabbetin azalmasından sakınmak-tır. Burada maddi bir durum yoktur artık konu hassaslaşmaktadır. 

“Sıfat hakikat mertebesindeki ittika” Bütün varlıkta Hakk’ın isimlerinin zuhuru olduğunu görememekten sakınmakdır. Yani “Fe eynema tüvellü fesemme vechullah” (2/115) âyetinin hükmüyle, nereye bakarsanız bakın, Hakk’ın varlığı müşahede edilmekte, bu müşahededen düşmekten sakınmaktır. Korkmaktır. Burada korku, nezaket ve irfani ma’nâdadır. 

“Zat mertebesindeki ittika” ise, Allahın varlığının, zâtının varlığından gaflette kalmaktan sakınmaktır. Bütün âlem de her şeyin Allahın zâtının zuhuru olduğunu müşahede ettiğimizde, aynı zuhurun kendi varlığımızda da zuhurunu idrak ettiğimizde, işte bu zat mertebesinin ittikası, sakınması olmaktadır. Yani bu anlayıştan düşmekten sakınmaktır. İşte bu anlayış yani “tevhidi zat” mertebesindeki “îkân” olmaktadır. Burada îmân’a gerek kalmamaktadır. Yani kişi yok ki, îmânı olsun. (Yani kişi îmânsız olsun demiyoruz espirili olarak). . 

“Bu ne îmân ki, îmândan içeri” denmiştir, burada ikisi de birleşmiş, artık arada bir şey kalmamıştır. Eğer îmâna yer varsa, daha o mertebe, “îkân” oluşmamış demektir. İşte o arkadaş, şuraya vardım, buraya vardım, isteği kadar, mehdiyim desin, âlemlerin kıralıyım desin, bütün bu sözleri ile kendini ele vererek ne kadar açık olarak halini gösteriyor olmaktadır. Ve bu iddiaların ne kadar abes uçuk olduğu, hatta uçuğu da bir tarafa bırakın, ne kadar ahlaksızca, hiç bir nezakete sığmayacak bir haldir, kendisi Allahın mehdisi olmadığı halde, kendisini onun mehdisi olarak göstermesi, Allahın işine karışmaktır. Allahın göndermediği sahte mehdiyi, gönderdi diyerek Allaha iftira etmesidir. Haşa. Ve bunlar Allah ismiyle şirke davet ediyorlar. Ne büyük küstahlık değilmi. ? İşte bunu ancak nefsi emmâre yapıyor. Kendi amelini kendisine, süslü olarak ve en güzel bilgi olarak gösteriyor. Bunu ispatlamaya çalışıyor ve de çevresini zorlamaya gidiyor. Allah etmesin... 

“Mümin olarak sabahladım dediği” bu hakikatleri idrak etttiğini belirtmiş oluyor. Burada yakîn olarak sabahladım dese, bura da onu herkes anlayamaz. Çok büyük izahlar gerektirir. Yani ef’âl mertebesinde olan îkân’ın ne olduğunu anlayamaz. Ama ef’âl mertebesinde olan îmânın ne olduğunu yaklaşık olarak anlar. İşte (s.a.v.) Efendimizin hususiyeti özelliği, Kur’an-ı Kerîmin de ki, özelliği, her mertebede olacak kişilere, o kemâlâtta olacak bir cümle düzenlenmesidir. Hadisler ve âyetler sadece zat mertebesi itibari ile düzenlenmiş olsa, sıfat esmâ ef’âl mertebesinde olanlar onu anlayamazlar. Ama sadece ef’âl mertebesinde yaşayanlara göre düzenlenmiş olsa idi, o zaman da âyetler, yukarıdakilere bir şey veremez, uruc ettiremez idi. 

“Kellimünnâsi alâ kaderi ukulihim” ifadesi ne kadar mühim bir eğitim sistemidir. “İnsanlara akılları kadar konuşunuz“ diyor, ne kadar güzel bir ifadedir. İnsanlara akılları düzeyinde konuşmak içinde, bütün insanların akıllarının derecelerini bilmek gerektiğini de ayrıca belirtmiş oluyor. 

Çocukların aklına göre, ya da, sadece çocuklara göre konuşun denmiyor, bakınız. Karşınıza gelen insan hangi mertebeden ise, o mertebeden konuşun deniyor. Başka türlü o kişiye zâten ulaşıla-maz. Kırk yaşında bir insan karşınıza gelmişse, kırk yaşının kemâlâtına göre konuşun, beş yaşında çocuk gelmişse ona göre konuşun deniyor. Şimdi kırk yaşındaki kişiye, beş yaşındaki çocuğa anlatılan şeyleri söylemekle ona yazık edilmiş olur. Zâten bir şey alamaz. Ama beş yaşındaki çocuğa kırk yaşındaki insana anlatılacak mevzû anlatılırsa, oda bir şey anlamaz. O halde kaba göre yemek koymak lâzım gelmektedir. 

“Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım. İndimde taşı ve kerpiçi altını gümüşü mü(s.a.v.)i oldu ve gündüz susuz gece uykusuz oldum. ” Gündüz susuz, gece uykusuz, oldum dan kasıt, tarikat yaşamında, oruçlar nafile namazlar, zikirler, tesbihler, riyazatlar var. Riyazat yapmadan da bu işler olmuyor. Nefsini doyur, doyur hoplasın zıplasın, sonra ben riyazat yapacağım de, olmaz ki. Biraz onu kesmek gerekiyor ki, terbiye olsun, onun dizginleri ele almak gerekiyor. Nefs mücadelesi ve murakebesi yapmak lâzım, bu gerekiyor. 

Geçen gün hani “isr” mevzuu olmuştu. Gece yürüyenlerin çocukları, (yâ beni İsrâîl,) diye sohbet yapmıştık gece kalkmak, gece uykusuz kalmak demekti o, gece uykusuz yani faaliyette olmak demektir. Uykulu olmak demek ise, faaliyette olmamak demektir. (dün yapılan sohbetti galiba) Gece uykusuz “isr” hükmüne girmektedir. Hani âyet-i kerîmede belirtiliyorya. 

“Ya beni İsrâil ezkuru ni’meti yelleti en amtü aleyküm ve inni faddaltüküm alel âlemîn” (2/47) Biz bu âyet-i kerîmeyi musevilere ait zannediyoruz, halbuki değildir, tevhid ehline aittir. “Yâ beni İsrâîl,” dendiğinde “ey gece yürüyenin çocukları ma’nâsınadır.” İsr gece yürümedir. İsrâîl gece yürüyen ma’nâsı’nadır. İsrâil oğulları gece yürüyenin oğulları demektir. Bunlar Yakub aleyhisselâmın torunlarıdır. Yakub aleyhisselâmın 12 oğlunun sülâsesidirler. 12 oğuldan gelen 12 kavim oldular, en büyük oğlunun ismi yahuda, olduğundan yahudi diyorlar. Üç tane isimleri vardır, Beni İsrâil, yahudi diğeride Museviliktir.

Musevi peygamberlerinden aldıkları isim, Yahudi büyük abilerine atfen aldıkları lâkab. Beni İsrâîl ise Yakub’un kardeşinin zulmünden, kendisini kurtarmak için, gece teyzezine veya dayısına gitmesi, gece yürümesidir. İbrâni lügatında gece yürüyen kişiye “isr” diyorlarmış. 

Yâ beni İsrâîl, ey gece yürüyenin çocukları, bu tamamen ümmeti Muhammede ait bir hitaptır. Zâhiren yahudilere gibi gözüküyor ise de, gece yürüyenler kimdir? Gece kalktı, yatsı namazını kıldı, sabah namazını kıldı, başka bir şey yapmasa dahi, onlarda gece namazı hükmündedirler, çünkü bu namazları kılmak ta, bir hareket bir seyir olduğundan, gece yürüme ma’nâsı’nadır. Ey gece yürüyenin çocukları, ey gece namazına kalkanlar ma’nâsı’-nadır. Gafletten uzak uyanmış hali belirtiyor. İsr yol olduğu için, yol almak içinde, gafletten uyanmak lâzım gelmektedir. Tabi olarak bu hüküm de onların üstünde işlemiş olmaktadır, gafletten uzaklaşmış ma’nâsı da içinde açık olarak gizlenmiştir.

Yâ beni İsrâîl “ezkuru nimeti” Size verdiğim nimetimi hatırlayın“ ve inni faddeltüküm alel âlemîn” Biz sizi âlemlerin üstüne tafdil ettik. Gece kalkıp zikirlerini yapanlar, âlemlerin üstüne tafdil edildiği yükseltildiği, âyet-i kerîme de açık olarak belirtilmektedir, biz onu okuduğumuz zaman o âyet İsrâîl olarak geçtği için, yahudilere ait olduğunu zannediyoruz, Allahın âyetlerinde tahsis varmıdır, bu yahudi için bu bilmem kim için diye. Hitap hepimizedir. Kabul edip etmemesi bir şey fark etmiyor, o kişinin kendi kazancına bağlı, kabul etmiyorsa hitap ona yine oluyor, ama nimeti kesiliyor. Ama kabul etmiyor ayrı konu. Ama Cenâb-ı Hakk ayrımcılık yapmıyor, herkese ayni âyet-i gönderiyor. Tüm insanlara gelmedi mi geldi. Kızıl ehlinede geldi îmân ehline de. Kabul edip etmemek kendi kazancı itibarıyla oluyor. Ama Cenâb-ı Hakk hepsine bu lutfu gönderiyor. Ama tatbik eden onu uygulamış oluyor, tatbik etmeyen de kenarda kalmış oluyor. 

Ve devam ediyor “Keennehü “açıktan açığa rabbimin arşına nazar ediyorum, diyor. Bakın ne kadar müthiş bir hadise. Açıktan açığa rabbımın arşına nazar ediyorum. Diyor ve rüyayı anlatıyor. Ve devam ediyor. Burada arş nedir? Şimdi bu soru çıkıyor ortaya. 

Kısaca bahsedelim arş, tavan çatı demektir, en üst âlem demektir. Bireysel olarak varlığımızdaki, arş bizim başımız, yani aklımız arşımız bizim çatımız demek oluyor. 

Kürsi ise, bizim gönlümüzdür, kürsi oturma yeri, arş ise çatı oluyor. Hani falan prof’un kürsisi var denir, orada masası iskemlesi var, makamı var demektir. İşte Cenâb-ı Hakkın bütün esmâ-i Îlâhiyyesi, bütün bu âleme yaygın oturuyor vaziyette ve bütün bu âlemin ismi kürsidir, yani Allahın esmâ-i İlâhiyyesi bu âlemde oturuyor ve isminin bir meretebesi vardır ve burada zuhura çıkmaktadır. İnsanın varlığında da, gönlünde duygular olarak esmâ-i Îlâhiyye ortaya çıkıyor. Aklında ise aklı küll zuhura geliyor. Gerçi biz aklımızı nefsi küll nefsi emmâre olarak kullanıyoruz ama, aslı aklı küldür, aklımızın ve aklımızı da oraya ulaştırmamız gerekiyor. Yani başımızdaki makama aklı küllü oturtmamız gerekiyor. Ama ne yazık ki bizim burada, nefsi emmârenin aklı, aklı cüz oturmaktadır. 

Evvela arş dediğimiz, bu arşımızın Hakk’ını vermemiz gerekiyor.”Açıktan açığa rabbımın arşına nazar ediyorum” demesi, bir bakıma aklı kül yerine yerleşti, yani Hakk’ını ona verdim ma’nâsındadır. 

“Ve ehli cennete nazar ediyorum ki orada birbirlerini ziyaret ederler” Hadi bakalım çıkalım bu sözün içinden. Kıyamet kopmadı cennet cehennem ortada var mı? 

Bu arada, sohbeti dinleyenlerden birisi sohbet meclisini kastederek, ( işte ehli cennet efendim dedi) İzâfi ma’nâ da söylemiyor, bakın gerçek ma’nâ da cennete nazar ettim diyor. İzafi olarak tabi burası cennet bahçelerinden bir bahçe, hani efendimiz buyuruyor, dünyada cennet bahçeleri vardır. Cennet bahçelerine uğrayınız. Soruyorlar Ya rasulallah cennet bahçeleri nerede? Zikir halkaları cennet bahçeleridir diyor. 

Tarikat ehli bunun dönen zikir halkaları olduğu yönün de bu cennet bahçelerini anlıyorlar ki, bu doğrudur o mertebede ama tevhid ehli için zikir halkasından kasıt, hatırlama ma’nâ sınadır. İki ma’nâ sı var biri sayıları sayma diğeri hatırlamaktır. Neyi hatırlaya-cağız? Kendi varlığımızın hakikatinde esmâi İlâhiyyenin olduğunu hatırlayıp, bilip tatbikate geçirip, hangi esmâyı çekiyorsak o esmânın hakikatini kendimizde bulmamaız suretiyle hatırlamamız gerekiyor. Yani zikri 2 yönlü kullanıp birisi sayısal ve sesli olarak esmânın tekrarı, diğeri ise bu esmânın hakikatinin kendimizdeki yaşantısıdır. Bunlar ayrı, ayrı yapılıyor zikri sayısal olarak yapıyoruz, ama yaşantısının farkında olmuyoruz. İşte “halakaz zikra” dediği halka bir bütündür.

Bir çubuk düşünün bunun başlangıcı ve sonu vardır. Ama halkanın başlangıcı ve sonu yoktur. Dönüşümlüdür. Ring seferidir. Hani otobüslerin ring seferi olur ya dönerler dururlar aynı yerde. İşte tevhid sohbetleri halka sohbetleridir bir bakıma niyedir? Nusret babam öyle derdi, “siryani zâti/zâti tesir” derdi. Zâti tecelli, zâti dönüşüm derdi. İşte muhabbetiyle birlikte yapılan tevhid sohbetleri, gönüllerden gönüllere sirâyet ederek, cereyan ederek dönüşür. Ve her uğradığı yere bu hakikati ilkâ eder bırakır. İşte cennet bahçeleri dediği bir bakıma da budur. 

Halka olarak zikredilen yerler de, bir bakıma tarikat mertebesi itibarıyla cennet bahçesi, ama hakikat mertebesi ve marifet mertebesi itibarıyle, çıkan nefhayı gönüllerden gönüllere aktararak devam ederek, bu hâlin sürmesi cennet bahçesi olmaktadır. Çünkü dönüşmekte olan, o cereyan siryani zat-i, hakikati ilahiyyeyi dolaştırıyor. Allahın isimlerini sıfatlarını zâtını dolaştırıyor. İşte cennet demek te zâten Allahın zâtı demektir. Yoksa nefis cennetleri demek değildir. İrfaniyet cennet demektir. İrfaniyetten daha büyük cennet tasavvur edilemez. Gerçi nefislerle ilgili cennetler varsa da, orada meyveler var. Oradaki insanlar “meyvelerle meşguller.” “şugulin fâkihun” (36/55) Ancak tevhid ehli ise “Allah ile meşguldür.” Hangisi daha güzel cennet oluyor. İllâki akan nehirler güzel, güzel huriler gilmanlar olması gerekmiyor, cennet olması için. Tevhid ehli kendi bünyesinde, bu cenneti oluşturması gerekiyor. Ve de buna da zat cenneti deniyor. 

“Birbirlerini ziyaret ederler,” olduğunu görüyor. Bu ziyaretin demin belirtildiği gibi, aynı katta olanlar birbirlerini ve yukarıdakiler aşağıdakileri ziyaret edebiliyor, aşağıdakiler yukarıdakileri ziyaret edemiyor, çünkü mertebeleri itibariyle çıkmaları mümkün değildir, orayı anlıyamazlar. 

Şimdi burada esas konu ki, bu sözde şek şüphe yotur. Çünkü peygamber efendimiz tasdik ediyor, bu hadîs-i yani Zeyd bin Hârise’nin sözlerini Efendimiz tasdik ediyor. Orada kendisini ikazda edebilirdi, ey Zeyd cennette daha kimse yok, daha hesap kitap görülmedi, şeklinde söyliyebilir di. İkaz edebilirdi. Bakın hadîs-i şerifte böyle bir şey yok. Demek ki, Efendimiz daha 1400 sene evvel cennetin varlığını ve orada yaşayanları tasdik ediyor. Şu hadîs-i şerifi inkâr mümkün mü?

Ama genelde şeriat ehli, daha cennette kimse yok diyor. Hesap kitap olmadı ki, kıyamet kopmadı ki. Açık olarak Peygamber Efendimiz tasdik ediyor. Eğer mutlak ma’nâ da orada hiç kimse olmasaydı, ya Hârise sen yanlış görmüşsün daha orası boş diye ikaz ederdi. 

Ayrıca efendimiz cennete gittim şöyle, şöyle insanlar vardı, cehennem ehlini gördüm şöyle idi, diyerek açık olarak hallerini anlatmaktadır. Ama biz hâlâ cennet boş cehennem boş diyoruz. Peki bizim hesabımızda kitabımızda görülmediğine göre, demek ki, orada bir başka nesil insanları vardır. 

Şimdi hesabımız görülmedi, bizden henüz giden yok, o doğru, yani Âdem (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) bizim neslimiz oluyor, bizden henüz giden, hesabı görülen olmadı. Demek ki bizden henüz daha kimse yok, o doğru. Ama orada cennet ehli ve cehennem ehlide vardır. Demek ki yeryüzünde yaşayan yegâne insan toplulukları bizler değiliz. Bizden evvel daha nice, nice Âdem ve Muhammed, (s.a.v.) nesilleri geçti. Biz şu anda yeryüzünde yaşayan nesiliz, bizden sonrada yine bu âlemde, bizim benzerimiz Âdem ve Muhammed seyrini yapacak bir sürü nesiller gelecektir. Bu da işin bir başka yönüdür. 

Şu hadîs-i şerif bize bunu açık olarak belirtiyor. Tabi sadece bu hadis değil, bu hususta başka haberlerde vardır. Meselâ Peygamberimiz diyor ki.! “Âdem çamur ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadi bakalım nasıl olacak bu işler. Nasıl oluyor,? Diyelim ki, Hz. Peygamber bizim zamanımızın peygamberliğini yaşadığı sürede, bizden sonra gelecek olan neslin daha Âdemiyeti halkedilmedi demektir. Ve programı da başlıyor demektir. Bu âlemde olacak, ya da başka bir gezegende olacak. Yüz milyar galaksi, her galakside ortalama, yüz milyar yıldız olacak? bu kadar gezegenin içinde sadece dünyada mı insan yaşamı olacak?

Bu fezada dünyanın yeri, bir nohut tanesi kadar yer tutmuyor. Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemleri sadece bizim dünyamız ve neslimiz için mi halketti? Diyelim bizim de neslimizin süresi kıyamete kadar, on bin sene olsun, on bin senecik, sonsuz uzay feza çağına göre bir saniyecik bile yer tutmuyor. Ebedi ve sonsuz hayata göre, bütün bu âlemleri Cenâb-ı Hakk bir saniye için mi halketti.? 

Cenâb-ı Hakkın sonsuz zuhurları, yaşantıları içerisinde sadece, bir neslin sistemiyle eğitimiyle kalacak değildir. Daha bilemediğimiz ne âlemler, ve buralarda da ne tür hayatlar olabileceğini, açık olarak düşünebiliriz. Eğer sadece bu âlemde İnsanoğlu yaşıyor diye düşünürsek, Cenâb-ı Hakkın ilmini de zâtını da, sıfatlarını da, sınırlamış oluruz.[27] 

----------------

وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ {الذاريات/21}

(51/21) “Vefî enfusikum efelâ tubsirûn(e)”

(51/21) Nefislerinizde de, halâ görmeyecek misiniz? 

----------------

Bunu nefislerimizde halâ görmeyecek misiniz? Sorusu her kim okuyorsa muhatabıdır ve ayrıca müşahade etmeyecek misinizdir? Ayn’el yakîn mertebesinden gelen bu soru ile muhatap olabilmek için Yakîny ilimleri hakkında bilgi sahibi olunması lazımdır. (Murat Derûni)

## YAKÎN İLMİNİN ÜÇ MERTEBESİ

İşte Hakk olan yakin ilmide bilindiği gibi 3 mertebedir. İlmel aynel hakkel yakin. Diğeri bilmel yakin aradaki farkı analtabildim mi? Bilim ile yakin beşerin beşere anlattığı beşerce anlatılan anlaşılan şeylerdir. Yani beşer sınırları içerisinde ama yakin ilmi ilahi ilimdir. Hakkın kuluna öğrettiği ilim. Ve onunda mertebeleri vardır, kul kendini geliştirdikçe evvela bu hakikatleri ilmî, aynî manasında ondan sonra da aynel yakin ilmel yakin manasında sonra biraz daha içine nüfuz ederek aynel yakin.

İlmel yakinde tefekkür var sadece ilmi manada, aynel yakinde müşahede de dahil ediliyor o ilme, ayn yani görme, daha güzel idrak etme yani daha kapsamlı meseleyi anlâma ve müşahede etmekte. Hakkal yakin ise onların hepsini hakikatleri itibariyle onları kendinde bulmakta. Buraları biz fazla zorlâmayalım ilmel yakini dahi bizim için müthiş bilgi kaynağı var ki hakkın kuluna bildirdiği ilimdir, bu zati ilimdir. Gerçek ilim budur şüphesiz peygamberimizin bize bildirdiği ilim bu ilimdir. 

İlmel yakin ama ehli zahir bunu bilmel yakine çevirmiş bu ilahi bilgiler beşerileştirilmiş. Beşerden beşere ölü nakli gibi olmakta. Şeriat ehli imam efendi çıkıyor hutbeye, şunu bunu yapın edin, bakıyorsun herkes uyuyor. Niçin? Can yok ki anlatılan şeyde, bir ses duyuluyor. “Münadiyen yünadi lil iman” Biz imana davette bir ses duymuştuk (uzaktan) ama diğer taraftan “amenerresulu bima ünzile ileyhi” bakın iman bu işte. Diğerinde biz duymuştuk bir Allah ve peygamber var onlara iman edin diye duymuştuk diyor ama ötekinde Allah tasdik ediyor peygamberin imanını. Arada ne kadar fark var. Amenerresulü, resul iman etti, bima neye ünzile indirildi, ileyhi; ona indirildi. Yani peygamber efendimize gelen kur’anı kerime evvela peygamberimiz kendi inandı, kendi iman etti, bu haktandır diye. Hayali değil, vehmi değil diye o kendi iman etti ve bütün âlemlerdeki hakikatin Hakk’ın hakikati olduğuna iman etti, evvela kendi iman etmez de mutmain olmazsa ümmetine bunu nasıl anlatır kişi mütmain olmadığı sağlâm bilmediği bir bilgiyi nasıl başkasına aktarır şüpheli bir bilgiyi.

İşte bunlar ilmel aynel yakin yani yakin ilimleri değil. Kurbiyet değil. Kurb ikilik isteyen bir iş, 2 varlık var yakınlaşıyor birbirine. Ama yakin ikinin tek olduğu, ikinin tek olarak ifade edildiği manadır. Diğerinde 2, 2 olarak ifade ediliyor. Bunlar biraz uzaktalar da kurb yani yaklaşıyorlar biraz. Yaklaşsalar da birleşmeleri mümkün değil çünkü 2 ayrı hüküm var iki ayrı kabul var. Ancak yakin ilminde ikinin teke dönüşmesi var. İşte islâmın da hakikati budur. 

İseviyet mertebesinde tesliste yani üçlükte olan o anlayış, eba ebi ve ruhul kudüs, islâmiyetin zahirinde şeriatında ikiye inmekte. Yani yukarıda Allah, aşağıda kul. Üçten iki’ye indi. Ve bu ikilik besmele-i şerifte teke indirildi. Üç’ün bir bütün olduğu ifadesiyle teke indirildi. Bismillahirrahmanirrahim. Aslında burada da 3 isim var. Allah, Rahman, Rahim. Bakın teslis gibi. Üçlü gibi ama Allah, rahman ve rahimiyeti ile birlikte bildirilmekte, yani 1 olarak Allahın rahman ve rahim sıfatları vardır. Rahman ve rahime bir kimlik verilmiyor. Üçleştirilmiyor, tekleştiriliyor. 

İşte tevhid bunu bir olarak gösteriyor bu da en güzel bir kelâm. Ve bunun da en güzel ifadesi elhamdulillahi rabbil âlemin, ne kadar güzel yapılmış biz bunları ezbere aldığmız için farkında değiliz konuşulan söylenen kelimelerdeki dehşetin manadaki dehşetin farkında değiliz. Diğer ifadeyle mükemmelliğin farkında değiliz. Çünkü bedava kazanmışız, çocukluğumuzda ezberlemişiz ama neler söylüyoruz bütün âlemlerin kaynakları hakikatleri hep bunların içerisinde. İşte yusufî hakikatlerden yusufiyet mertebesine kadar gelen seyri bize o nüktelerle bildirilmiş oluyor. İşte o ailenin diyelim o Yusuf yakup oğullarının yaşantısı içerisinde bize “isr” i anlatıyor. Yani yeryüzünde gece yürümeyi anlatıyor. Ama onun kemâli olan esrayı da peygamberimiz bize anlatıyor gece yürümenin gökyüzünde yürümenin ne olduğunu bize anlatıyor. Bizim böyle bir peygamberimiz var. Böyle büyük bir Allahımız var. Bizlere bunları nakletmekte hiçbir zorluğu zor görmeden hiçbir şeyden çekinmeden aktaran evliyalarımız ariflerimiz var. Bunların hepsine şükrederiz teşekkür ederiz.[28] 

CÜNÛN FÜNÛN SÜKÛN. Yakıyn ilimleri.

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Dinleyici Soruları:

- Mertebeler Fünun bitip Cunun mu başlıyor, Cunun bitip Sükun mu başlıyor, bir kişi İlmel yakıyn yaşarken kendi mertebesinde aynel yakiynlik yaşar mı, bunlar bitip başlayan şeyler mi bir de bunları kendimizde nasıl ayırt edebiliriz. 

- Okuduğum bir paragraf vardı, paragrafta “Çokluk farklılık demektir, çokluğu birliğe götürmek için farklılıkları düz hale bir hale getirmek lazım bu yüzden de tecelliyi tam alabilmesi için o kalbin o aynanın dümdüz olması lazım, eğrilik büğrülük çukurluk olmaması lazım, ben bu çukurluk eğrilik sizin hayatınıza baktığımda ne olduğunu soracağım benim aklıma gelen de aynanın yüzeyindeki farklılıklar sanki dışarıda olan olayları içe girdirtmek hani siz bir odayı dışarıdan seyredin içeriye aksettirmeyin içeriye aksettirmek o aynada çukurluklar mı oluşturuyor? 

- Zati tecellinin idrakinde Celal esması mı etkendir? 

- Geçenlerde bir hasta geldi, kendini erkek yada bayan hissediyor, cinsel kimlik karmaşası var bu kişilerin iyileşenleride var iyileşemeyenleri de var, bizim bu tür hastalara nasıl yardımımız olabilir, veya olabilir mi? Onlar şeriat açısından ne kadar sorumludur, bizim onlara nasıl davranmamız gerekir? 

 Bunlara eski dille Hünsa-ı müşkile diyorlar, yani müşkil bir iş, Cenab-ı Hakk böylece her türlü halkiyeti ortaya getirdiğini gösteriyor, yani Kemal ile birlikte bazı eksiklerin olması eksikliklerin olması da çeşitliliği ortaya getiriyor. Zeval gibi görünen bu tür hadiseler aslında onlarda Kemal dir, yani Cenab-ı Hakk sadece tek yönlü er ve nisa olarak halk etmez ikisi karışık olarak da halk eder, bu her ne kadar o kişi tarafından zor oluyor ise de bunların hepsi birer ibret levhasıdır, ibret alınmak içindir. Eğer böyle arada bazı sıkıntılı durumlar olmasa herkes sistemin mutlak kesin olduğu inancı ile bu tür sahaların farkında olmazlar, bilemezler. O soruya sonra gelelim inşeallah.

Şimdi yakıynlik meselesi bunların hepsi çok güzel sorular, ben daha ziyade kişilerden soru bekliyorum, biliyorsunuz genelde sorunuz var mı diye soruyoruz çünkü soru sormak için o sahanın etrafında dolaşmış olmak lazımdır. Bir yere kadar girildi orada dolaşılmaya başlandı, ama resmin manzaranın tam olarak algılanmamış olduğu ancak nüfuzun başladığı gözüküyor. İşte o sorular sorulduğunda da işte olabildiği kadar da o saha açılıp geliştirilmeye başlandığı zaman da kişi kendi bünyesinde bunları daha iyi idrak etmiş olur. Yani şöyle diyelim bir şeyin ucundan tutulmuş ama o bulunduğu yerde sıkışık vaziyette çıkmıyor, bunu nasıl çıkarırım çıkardığım zaman bu açıldığı zaman karşıma nasıl bir resim çıkar diye ama bir yerinden bir şekilde tutma var.

Daha evvel o sahalarda gezmiş dolaşmış kimselerde diyor ki sola gidersen oradan da sağa dönersen o sahne açılır. Yani o adres ne ise o adres bulunur, oradan çekilip o dürülmüş olan eşya veya kağıt kumaş oradan kendisine açılır oradan o soruyu soran da oradan onu okumuş olur. seyretmiş olur, yüksekliğini alçaklığını neyse, manzarasını bilmiş olur. Yani soru sormak bilmenin yarısıdır derler. Peygamber efendimiz o soru hakkında şöyle diyor, “soru bir kovayı kuyunun içine indirmek gibidir.” Diyor. kuyunun içine kova indirilmezse oradaki su bir ömür boyu orada dursa kişi de o suya baksa o sudan hiçbir istifadesi olmaz. Ama bir araç olursa onu kuyuya sallar o kuyudan su çekmenin de bir sanatı vardır, siz o kovayı ip ile düz olarak kuyuya indirin o kova su üstünde yüzer içine su dolmaz.

Kova suya yan gelecek şekilde atılır o zaman içine su girmeye başlayınca kova suya dalar ve su ile dolar sonra dolu kova ip yardımı ile yukarı çekilir. Ancak bazı kuyular vardır da içinde su kalmamıştır, oradan da istifade edilmez. Seyr-i sulukta bilindiği gibi bu hadise misal olarak verilir, hem de yaşanmış hadiseler olarak da bilinir. Yusuf (as) o kova ile kuyudan çıktı. Oraya gelen kimseler seyyahlar gezginciler orada su var ümidi ile kovayı bıraktılar aşağıya bir hayli derin olduğu için ne olduğunu göremediler ama daha evvel o kuyudan su çektikleri için yine su çekmek ümidi ile kovayı kuyu içine sarkıttılar. Kuyu içindeki kenardaki bir yerde Yusuf (as) saklanmış kardeşleri üzerindeki elbiselerini çıkarmışlar, elbisesiz vaziyette orada duruyorken yalnız boğazında bir hamaylı varmış, babası Yakub (as) o hamaylıyı Yusuf’a daha önceden vermiş boynunda asılı duruyormuş. O anda Cebrail (as) geliyor kuyunun içinde iken, Yusuf (as) utanıyor elbisesiz olduğu için, Cebrail (as) boynundaki hamaylıyı açıyor, içinden bir gömlek çıkıyor hamaylıdan. 

Bu gömlek de İbrahim (as) ın İbrahim (as) nemrut tarafından soyup ateşe attığı esnada İbrahim (as) a Cebrail (as) tarafından giydirilen ve ateşte yanmasını da önleyen bir gömlek, bu daha sonra Yakub (as) a geçiyor ve oradan da Yusuf (as) geçiyor. O gömlek hamaylı bu günün likra kumaşlarının babasıdır. Bu gömleğin özelliği kısa ve şişman kişi giyerse ona da oluyormuş, uzun zayıf kişi giyerse ona da oluyormuş. Bu da bir kıyafet ilmi olarak belki de yapılacaktır. Bu hikaye tarzı olan bilgiler bizlere ilmi veridir aynı zamanda. Bu özellikler ileride hayata uygulanacaktır. 

Ancak klasikleşmiş bir meal yorumuyla bunların sadece geçmişte yaşanmış bir hadise olarak belirtildiğinden gelecek zamanlarda bunlardan istifade edememiş olunuyor. Batılı bu bilgileri alıyor, kendi deney ve gözlemlerini yapıyor, çünkü bunlar ufuk açıyor, o tatbikatı yapa yapa bizim malımızı sonra bize satıyorlar. Bu da tabi hazin bir meseledir. Zaman zaman da bahsedilir ya Salih (as) ın devesinin taştan çıkması suyun içinde etin oluşması bakın balıklar suyun içinde oluyor, balık suyun içine balık olarak atılmıyor ki, sudan ete dönüşüyor. Bu sistem nasıl bir sistemse Salih (as) ın devesi de su ile taş karmasından meydana geliyor yani belirtilen ifade devenin taşın içinden çıkması ama orada akan bir suyun da bir gün deveye bir gün de halka verilmesi şartıyla oluyor.

Yani ileride yapılacak olan bu teknoloji taştan et üretimi su ile de olacaktır. Zaman zaman söylüyorum belki latife olsun diye biraz da ciddi, eğer yaşım biraz daha genç olsaydı böyle de bir imkanım olsaydı yani maddi imkanım olsaydı, böyle bir fabrika kurardım, bu işe başlardım. kim bunu öncü olarak kurar da ortaya çıkarırsa dünyanın en büyük zenginlerinden olur. çünkü gıda zinciri %33 kısalmış oluyor. Normal et üretiminde madenler bitkiler hayvanlar olarak üç aşama geçmektedir, buradan aradaki kademe olan bitki oluşumunu kaldırıyor, madenden ete dönüşüyor. Zaman içerisinde öyle bir teknoloji olacaktır. 

Şimdi biz gelelim tekrar konumuza ilm-i ilahi içerisinde peygamber efendimiz (as) Allah’tan aldığı bilgileri bize aktarmasıyla bizler de o ilahi ilimden mümkün olduğu kadar en geniş şekilde en iyi şekilde yararlanmaya çalışıyoruz. Bilgilerin zahiren birçok bölümleri vardır, fakültelerde okutuluyor, zahiri ilimler batını ilimler kelam ilimleri tefsir ilimleri hadis ilimleri, diye burada en mühim olan ilim tasavvufun içinde kendini bilme bulma anlama ilmidir. Bu ilimden daha yakıyn ilim insan için mümkün değildir. Bunun dışında ne tür bilgi sahibi olursa olsun gerek mesleki gerek ilmi gerek fıkıh ilmi, gerek fizik kimya ne varsa gökyüzü deniz bilgileri, bunların hepsi insan için gerekli insanın yaşaması için gerekli ama ikinci üçüncü dördüncü sıralardadır. 

Bizim asli ve birinci Cenab-ı Hakk’ın da gayesi halk edilişimizden kasıt kendimizi bilmemizdir. Kendimizde olan ilahi varlığın tecellisini de idrak ederek rabbımızı bilmektir. Bunların içerisinde yani kendini bilme nefsini bilme ilminin içerisinde de en mühimi ilimlerin başında “Ledün ilmi” ledün ilminden sonra gelen ilim de “Yakıyn” ilmidir. Diğerleri tefsir ilimleri Arapça ilimleri, işte bildiğimiz kendini bilme, ibadetler ilmi, farzlar sünnetler fıkıh ilimleri, ama bunların içerisinde en mühimi kendini bilme ilmidir. Tasavvufun içinde ancak olan ilim tasavvuf ile giden yollardaki ilim değildir. Çünkü bir çok kitaplar var görüyoruz içinde mekıbeler var, bazı virdlerin tarifleri var, geçmiş peygamber hazaratının hikayeleri var, bazı kişilerin işte uçtu kaçtı şöyle keramet böyle keramet gösterdi gibi hikayeler var, bunlara tasavvuf kitabı diyorlar bunlar tasavvuf kitabı değildir.

Ama gerek o yazan kişi gerek o okuyan kişiler her birerlerimiz gerçek manada tasavvufun ne olduğunu bilmediğimizden biraz dine yönlendiren kitapları tasavvuf kitabı zannediyoruz. Tabi ki tasavvuf ilmi Âdem (as) hakikatı ile başlayan ve peygamber efendimize kadar gelen kişinin de ilmi miracını diyelim zaten fiziki miraç yapacak halimiz yoktur, yakıynler ile ilgili ilmi miracımızı yapıncaya kadar, seyr edeceğimiz ölünceye kadar içinde olacağımız bir bilgi sistemidir. Nasıl yiyecekler öncelik kazanıyor ise fiziki manada hayatımızı sürdürmek için Hakikat ve ilahi manada ve ahiretteki yaşantımız içerisinde de en büyük ihtiyacımız tasavvuf ilmidir. 

Tasavvuf ilmi de bilindiği gibi başlangıcı nasıl ki insanlık seyri Âdem (as) ile başlamış, bireyin de mana iç bünyedeki tasavvuf seyiri Âdemi hakikatleri bilmekle ancak mümkündür. Çünkü o işin kaynağı ve başlangıcı o dur. Dünya insanları genel olarak nasıl Âdemi hakikat ile başlamışsa bizlerin de ilk yapması lazım gelen zaman zaman tarif etmeye çalıştığımız gibi hayel ve vehim cennetinden Âdem-i ma’nânın beden mülküne beden toprağına beden arzına inmesidir. Bu da ancak kişinin kendine dönmesiyle elindeki projektörü kendine döndürmesiyle kendinin varlığını tesbit etmesiyle başlayacak bir süreçtir aksi halde insan bir sürü bilgilere sahip olur, ama bu bilgiler içerisinde kendinden haberi yoktur. 

Bu acayip bir hadisedir. İnsan her sahada profösör olur, ama bakarsınız hep dışarıdan bahseder, kendisi ortada yoktur. Ve o biraz yaşlandığı zaman aklı biraz daralmaya başladığı zaman o ilim kendisine hiçbir fayda sağlamaz. Ancak o ilmini yapıyorken bazı sevaplar kazanmış ise ahirete onlar gider. Belki o ahirete giden sevapları onu cennet ehli yapar iyi niyetinden işte namaz hac oruç gibilerinden de yapmışsa cennetini kazanır ama kendini kazanamaz. o zaman ezeli ve ebedi bir yokluk içinde varmış gibi yaşar. Cennete de gitse yine de kendinden haberi olmaz. orada birkaç bahçeler ve meyvelerle uğraşır durur, işte Yasin Suresi 55. ayette اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِى شُغُلٍ فَاكِهُونَ “onlar meyvelerle meşguldürler,” ne kadar açık bir hadisedir. Tabi bu yerme manasına değildir keşke oraya gidilebilse, o yönüyle de gidilebilse. Ama kendisini bilen kendisini bulan rabbisiyle ünsiyet kuran kişinin ne cennete ne de meyvelere ihtiyacı olur. Peki onlar nedir onlar bedenin ihtiyaçlarıdır, onlar beden içindir, bizim hakikatimiz özümüz için değildir. Ancak gidilecek insanlığın iki yeri vardır biri cehennem diğeri cennet deniyor, cennette olacak beden elbiseleri tabi ki bunlar olmayacaktır. Bunlar ile orada yaşanmaz. Âdem ve Havva validelerimiz nasıl hani cennette halk edildiler cennette o şekilde yaşadılar, dünyaya inmezden toprak bedene sahip olmazdan evvel, cennet ehli yine o şekilde yaşayacaktır.

Yani bu bedenler cennete girmez yani giremez. Çünkü bu bedenle orada yaşanmaz. Kim ki cennete o şekilde girebilmişse mahşerden sonra basubadel mevtten sonra cennetteki sıla-ı rahmini yapmış olur. Bizim sıla-ı rahmimiz cennettir. Ama dünya olarak baktığımız zaman sıla-ı rahmimiz; fiziki beden olarak nerede dünyaya gelmişsek orası sıla-ı rahmimizdir. Ancak tevhid ve irfan ehlinin sıla-ı rahmi ise Allah’ın zat’ıdır. Arada çok büyük farklar vardır. İşte bunları anlayabilmek için evvela güzel bir eğitim sistemli bir çalışmaya mutlak ihtiyaç vardır, doğru bir hedef alınacak bir sistem lazımdır bu sahanın içine girildikten sonra artık o sahada yavaş yavaş emniyetle gidilir. Aksi halde “ser verme yolun sarpa sarar” diye söylenir, her önüne gelene el verme ser verme başını verme gibi saha biraz tehlikeli sahaya girmiş bakıyorsunuz büyük büyük diye belirtilen bilinen kimseler veya sağda soldaki guruplar bakıyorsunuz tamamen hayali vehmi bir yola bir sisteme girmişler kendileri ne yaptıklarının farkında ne de gittikleri yolun farkındalar. Ama bizden üstünü de yok demekten iddalarından da vaz geçmiyorlar. Bunlar ayrı konudur bilgi olsun diye söyledim. 

Yakıyn ilmi ile ledün ilmi arasında ne fark vardır diye sorulursa veya hangisi üstündür diye sorulursa tabi ki burada Ledün ilmi üstün olanıdır. Yakıyn ilmi çalışılarak elde edilir, ancak bu yakıyn ilmi çalışılmadan idrak edilmeden ledün ilminin oluşması mümkün değildir. Peki Ledün ilmi ile Yakıyn İlmi arasında ne fark vardır? Yakıyn ilmi Ledün İlmine götürücü bir sahadır, eğitim ile olacak bir sahadır, oraya gidildiği zaman Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği ilimler de Ledün ilmidir. “Ledün” den kasıt yanında manasınadır, “İndi” yanında yani kişinin yanında, kimin yanında ne varsa onun indi, yanında manasınadır. İşte “Ledün İlmi” diye bahsedilen ilim de Allah’ın yanında olan ilimdir, buna bazı kimseler ikili bakan yani ötelerde bir Allah anlayışı ile bakan kimseler ulaşılmaz olduğunu söylerler.

Tabi ki o anlayışa göre Allah’a ulaşılmaz, yani Allah ötelerde ayrı bir yerde ise kul da ayrı bir yerde ise zaten Ledün İlmine değil hiçbir şeyine ulaşılmaz. Ama Cenab-ı Hakk öyle demiyor “Ey kullarım ben sizlerle beraberim” diyor ama biz Allah’ın bu âlemde de olmasını yakıştıramıyoruz, sen münezzehsin sen tenzihtesin zaman ve mekandan münezzehsin sen yukarılardasın sen oraya yakışırsın saltanatın oradadır, Allah şunu yapmaz bunu yapmaz derken biz O’na elbise biçiyoruz demektir. Biz kendi kendimize bir İlah tanımı ortaya çıkarıp O’na inanıyoruz. Halbuki gerçek rabbul âlemiyn böyle değildir. Onları da kapsamına alır ama öyle değildir. Çünkü kulun düşüncesi de Hakk’ın içinde mevcut olan bir sahayı düşünür. 

Âlemdeki bu sahalar o kadar çok ki her ismin bir sahası vardır, Mudil isminin de bir sahası var Hadi isminin de bir sahası var, Kahhar isminin Cebbar isminin de hepsinin yaşayacak bir alanı vardır bu âlemde. Oradan da onlar hep Allah’ın Zat’ına bağlıdır. Ama biz Hadi isminin sahasını bırakıpta Mudil isminin sahasına girersek dalaletimiz açık olacaktır, “Allah bunu neden Mudil ismini halk etti ben ne yapayım halk etmeseydi” diye söyleyecek sözümüz yoktur. Çünkü ikaz ediyor orası tehlikeli diyor, nasıl ki bazı yollarda levhada silahlı bir asker levhası görülüyor, “Askeri sahadır girilmez” diyor biz oraya girmeye çalışırsak tehlikelidir belki atış sahasıdır, yasağı çiğnediğimizde suçlu da oluruz. Cenab-ı Hakk bize alın silahı insan öldürün demiyor, o nu müdafaa için kullanın diyor, ama silahın malzemesi de Hakk’ın varlığından oluşuyor.

Ama kullanma diyor, işte bu ayrımlar olmamış olsa emir ve nehyler olmamış olsa insanoğlu nereden nasıl girip menfaat sağlayacaktır. İşte bunlar hep çalışmalarımız ayırmalarımız ve nefsimizle olan mücadelelerimiz sonunda bir yere ulaşılıyor, gerek ilmi gerekse fiziki olarak.

İlimlerin başında tarif gerekirse “Bilim” diye bir saha var, ama “İlim” başka bir şeydir. Bilim bilmek genel olarak, herkesin üzerinde çalıştığı kendi sahasına göre çalıştığı bilgilerin ismi “Bilim” dir. Bir gün otobüsün kapılarına baktım, durakta bekliyorum eve gideceğim ön tarafta binilir yazıyor, arka tarafta inilir yazıyor. Başındaki “b” çıkarılırsa ikisi de inilir oluyor. Oradaki “B” harfini ayırdığımız zaman “Bilim” deki “B” harfini ayırdığımız zaman o zaman “İlim” çıkıyor ortaya. “Bilim” in ilmel, aynel, Hakkal yaşantısı yoktur, sadece sathi, madde bilgilerini ilgilendiriyor. derinliği ve yüksekliği yoktur. ama "B" yi alır“ sadece salt “İlim” kalırsa işte o zamanİlmel yakıyn, Aynel Yakıyn, Hakkal Yakıyn sahası ortaya açılmış oluyor. 

Peki o zaman o “B” harfi ne olacaktır? Oradaki “Bilim” in “B” si Arapça’da ne oluyor, “İle” oluyor. İşte o “B” yi ayırdığımız zaman ilim ile ancak Hakk’a gidilir. “B” nin başındaki dikey çizgiyi ayırırsak bir ve 3 olur yani 13 ortaya çıkar. Bilimin içinde bunlar var, ama bilim sahiplerin onun farkında olmadıkları için bilimden gerçek ilme geçmeleri mümkün olmuyor. işte onun açılımı da “B” harfini ayırdığımızda “B” ye bir kimlik verdiğimizde “Bilim” içinde “B” nin bir ayrı kimliği yok bir bütün olarak kelime bütünlüğü var ama “B” yi baştan ayırırsak ona bir kimlik, şahsiyet verdiğimizde esas ortaya çıkan “İle” dir. Oradaki “İle” ilim ile bu ilim de İlahi ilimler ile ancak Yakıyn hali ve ilimler ortaya çıkmış oluyor. 

Şimdi bunun birinci sahasına ”İlmel Yakıyn” oradaki “Yakıyn” kelimesi Türkçedeki “Yakın” değildir. bu bir Arapça kelimedir, Türkçedeki “Yakın” ın Arapça’daki karşılığı “Kurp” yani Kurban bayramı, “Kurb-u nevafil” denildiği gibi uzakta olan iki varlığın birbirine yaklaşmasıdır. İşte “Kurban” denildiği zaman bizim hemen aklımıza süslenmiş kesilecek koyun kuzu geliyor. Halbuki o değildir, “Kurb” yakınlaşma manasınadır, işte o kurban kesildiği zaman Hakk’a yaklaşılacak “Kurb” kurban değildir, ama kelime o hale gelmiştir. O koç koyun kurban değil bir vasıtadır Hakk’a yaklaşma vasıtasıdır. Ayrıca koyun kurban edilince insan Hakk’a nasıl yaklaşacak bu hale o hayvan daha layıktır. Neden çünkü canını veriyor, biz ne veriyoruz cebimizden üç beş kuruş çıkıyor. Hangisi daha değerlidir. Her neyse bu işin başka bir tarafı ama düşünmek lazımdır. 

Hazmi Babam kurban almaya gittiği zaman nerede sakin oturan ufak tefek arızaları olanları alırmış, çünkü onlara kimse bakmıyor, tenezzül etmiyor, satılmasa belki sahibi geriye götürecek onlar da kurbanlıktan mahzun olmasınlar diye nerede kişilerin almadıkları varsa gider onu kurbanlık olarak seçermiş. Şimdi iki hayvan koyalım yan yana bunlardan birisinin sureti çok güzel diğerinin de ufak tefek ayağında kulağında ve boynuzunda ufak tefek kusur var ama kurban olmaya engel kusurlar değil. Bunlar dış görünüşleri farklı olsa bile içeriden bir farkları var mı? Ruhaniyet olarak farkları var mı? Hiç farkları yoktur. Bakın ne kadar değişik hayat görüşleri ortaya çıkabiliyor. 

Evvela kişi kendine dönmeye başladığı zaman işte bu ilim Yakıyn ilimlerinin başlangıcıdır. Zaten çalışmalarımız içerisinde sohbetlerde Hakk’a olan yakıynlik kendimize olan yakıynlik anlayışları içerisinde eğer bu yakıyn ilmi çalışmaları sahaları olmazsa kimse bir yere gidemez hiçbir yere gidemeyiz. Yakıyn ilmi ile ancak Hakk’a yol almak mümkündür, yakıyn ilmi günümüzdeki navigasyondan başka bir şey değildir. Bilmediğiniz bir yer bile olsa o ilim sizi oraya kadar tarif ederek götürüyor. Yani şunu bilmemiz gerekiyor her birerlerimiz bu sahada Yakıyn ilmi içerisinde çalışmaktayız. Çünkü bu ilimden başka Hakk’a yaklaştıracak hiçbir saha ilim yoktur. İşte tasavvun özü aslı budur. 

Yoksa tasavvuf birkaç şiir okumakla birkaç zikir yapmakla birkaç ilahi okuyupta duygulanmakla aşılacak bir saha ulaşılacak bir mahal değildir. Tabi onların hepsi de lazım şeriat mertebesi de lazım tarikat mertebesi de lazım bu tarikat mertebesinde şiirler lazım olur insanın muhabbeti işte coştuğu zaman yazar, hepsi güzel yerli yerincedir, ama devam eden yolculukta Hakikat Mertebesi sahasına gelindiği zaman mutlaka Yakıyn ilmine ihtiyaç vardır. O yakıyn ilmi de “Men arafe nefsehu fakat arefe rabbehu” bakın ilk şartı budur. “Kim ki nefsine arif olursa” nefsine arif olmak için de yakıyn ilmi yani kişinin kendi hakikatine dönük bir ilim sahasına geçmek gerekmektedir. Ondan sonra da “Men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” o da Yakıyn ilminin ikinci aşamasıdır. Kişi rabbını böylece tanımış oluyor.

“Yakıyn” kelimesini tarif ederlerken Muhiddin-i Arabi Hz leri “El yakıyni Hüvel Hakk” diye tarif etmiştir. yani yakıyn af’aliyle, esmasıyla, sıfatıyla, Zatı’yla Hakk’ın ta kendisidir. O halde yapılan bu sahadaki çalışmaların Allah’ın Zat’ına giden yol üzerinde olması lazım geldiği açık olarak görülmektedir. Birçok ilimler var ki fıkhi ilimler şeriat mertebesi istikametindedir, bazı duygusal ilimler bilgiler kitaplar tarikat mertebesindedir ki tarikat yol olduğu halde o tarikatlarda ne yazık ki yol diye bir şey kalmamış, oturma haline dönüşmüş, tabi onlar da güzel şeylerdir, karşı durmak manasına değil söylediklerim oraları olmamış olsa oralara giden insanlar nerede vakit geçirecekler, o kadar kişiyi oraları muhafaza etmiş oluyor. 

En azında Allah lafzı peygamber lafzı çıkıyor, zikir çıkıyor, bunlar çok güzel çalışmalardır, ama hedefi buluyor mu bulmuyor mu orası ayrı konudur. Şeriat bir zemin hazırlamakta bu olmazsa hiç birisi olmaz hani demişler ya “Bir şeriat ki tarikatı yoktur atıldır, bir tarikat ki şeriatı yoktur batıldır” bakın hiç yanına yaklaşmayın ne olursa olsun isterse bilgisi allame bilgisi olsun neticede hepsi bozgunculuktur neticede bir işe yaramaz. 

Yakıyni üçe ayırmışlar “İlmel Yakıyn” ancak bu bilimden sonra oluşacak bir hadisedir. Evvela bilgi olarak bilinecek ama bu saha kişinin dışında bildiği bilgi sahasıdır. Yani her türlü meslekten tıptan olsun hukuktan olsun gök bilimlerden deniz bilimlerinden bu bilgi hep dışarıda olan bir bilgidir yani kişi yoktur. Kişi bilgiyi yüklenmekte ama kendisi ortada yoktur. İşte bu gafletin ta kendisidir. Kişinin kendini bilmemesi gafletin ta kendisidir. İstediği kadar bu dini bir ilim bilim sahibi olsun. Çünkü bilgisi dilinin ucunda ve aklının üstündedir. İçeriye bünyeye ruhaniyete ulaşmış erişmiş nüfuz etmiş bir bilgi değildir, işte aradaki fark odur, Yakıyn ilmi kişinin özüne indirilen özünü idrak eden özünü anlatan bir ilimdir, “Bilim” ise kendi dışında olan bilgilerin toplamıdır. Gerçek manada ilim kişinin kendine dönük yaptığı çalışmalardır. Kendisini tanıması yönünde yaptığı sahadaki bilgilerdir. Onun da başlangıcı Âdem (as) dan Muhammed (sav) e kadar o peygamberan hazaratının nasıl evrelerden devrelerden geçtikleri bunların hepsi bizim hayatımızdır. Onlar dünya süresi içerisinde geniş bir zamanda bunlar yaşanmış bizler ise bu yaşanan süreyi kendi hayat süremizin içerisinde daha kısa kısa bölümlerle yaşamamız gerekiyor. 

O halde böyle bir seyir yapmış olan bir kimse bakın bütün insanlık seyirini hayatı süresince kendi bünyesince yaşamış oluyor. İşte bu hadise de bireyin altı seyirinden ikincisidir. Birisi insanlık tarihinin seyr-i suluku ikincisi de kebdi ömür boyu yaptığı seyr-i suluku ikinci seyr-i suluk, üçüncüsü de bilindiği gibi bir senelik seyr-i suluk. Bazı kimseler bu yakıyn ilimlerini değişik şekillerde tarif etmişlerdir. Birisi diyor ki: “Birinin bir arkadaşı var, o arkadaş savaşa girmiş, yanındaki arkadaşa anlatmış, yanındaki arkadaş da bir üçüncüye anlatmış, bu ilmi yakınlıktır.” Yani iki nakilden sonra geliyor. 

Birisi de savaşın içerisine girmiş, kendi savaşmış o savaşı anlatıyor. Bu da “Aynel Yakıyn” dir. Ama savaşı yapan yine de ötekidir. Ama yaşadığını anlatıyor. Diğeri anlatanın anlattığından anlatıyor. Tabi ikinci daha ileri derecede bir anlatıştır. Üçüncüsü ise kişinin kendisinin savaşa girip savaşmasıdır. Acısıyla tatlısıyla işte yaralanmasıyla kazanıyorsa eğer onun yaşantısı ile böylece kendinin yaşamasıdır. 

Yemek şeklinde tarif edenler oluyor, birisi bir lokantaya gidiyor, çok güzel bir yemek yiyor onu arkadaşına anlatıyor, arkadaşı da dinliyor dinleyen “İlmi yakın” durumundadır. Diğeri ise kendisi lokantaya gidiyor o yemeği kendisi yiyor bu kendi müşahedesi “Aynel Yakıyn” ama sonra bakıyor ki o biz başkasının yemeğini yiyoruz bu yemek nasıl üretildi mutfağa gidip yemeği kendisi yapıyor, bu da Hakk’al Yakıyn” yani işin hakikatidir. Bunlar gibi pek çok daha kıyaslar vardır sizler de bulabilirsiniz.

Böylece baktığımız zaman ilimlerin arasına bir zahiri ilimler “Bilim” olarak geçmekte diğeri de İlahi ilim olarak yalnız ilahi ilim derken fıkhi manada olan ilim ilahi ilim değil onlar beşeri ilimler dini ilimlerdir. İlahi olan ilimler Yakıyn ilimleridir. Bu yakıyn ilimlerinden sonra da kişinin Hakk ile Hakk olması Hakk ile birlikte hayatını sürdürmesi neticesinde Cenab-ı Hakk ona kendi indinden kendi yanından bazı lütuflarda bulunur yalnız bu saha tehlikelidir, çok dikkatli olması lazımdır. Nasıl ki Hızır (as) dan bahsederken Kehf suresi 65. Ayette فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَاۤ اَتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا “..İndimizden ilim verdiğimiz bir kulumuzu buldular…” İndimizden ilim verdiğimiz dediği işte Ledün ilmidir. Hızır (as) a Cenab-ı Hakk bir lütufta bulunmuş O’na bazı bilgiler vermiş, Allah onu sahneye çıkarıyor, Allah’a şükrederiz Hızır (as) Musa (as) hepsine teşekkür ederiz o günkü sahneler olmuş, yaşanmış kayda geçmiş biz de onları görmediğimiz halde bilgilerimiz vasıtasıyla öğrenmiş oluyoruz, hatta yakıyn ilmi ile görmüş gibi oluyoruz işte o hadiseleri yaşadığımız zaman hangi düzeyde yaşamış isek gerek ilmel yakıyn, gerek aynel yakıyn, gerek Hakkal Yakıyn olarak yaşantılarını müşahede etmiş oluyoruz. Ama bu ancak bir eğitim ile ve hedef göstermekle mümkün olmaktadır. Kişi kendi kendine yakıyn ilimlerini bilemez, bulamaz. 

“Len terani” diyor, “Sen beni göremezsin” bunun karşısında peygamber efendimiz de “Men reani fakat reel Hakk” bana bakan Hakk’ı görür diyor. İşte bunların hepsi Yakıyn ilminin içerisindeki merhaleleri bize bildiriyor. Buradan da anlıyoruz ki Hızır (as) hakkında peygamber miydi veli miydi diye ihtilaflar vardır ama bize bu hadise gösteriyor, Hızır (as) ile Musa (as) ın olduğu üç hadisede Hızır (as) ın nebi olduğunu görüyoruz. “Nebe” haber, “Nebi” de haberci manasınadır. O üç hadiseden bize Hızır (as) haber verdiği için o sürede Hızır (as) nebidir. Daha önceki halini bilmiyoruz daha sonraki halini de bilmiyoruz çünkü başka haber yok ondan evvelki ve sonraki devirlerinde velidir ama heber verdiği sürede nebidir. Tabi Allahuâlem bu benim kendi anlayışımdır, kendi düşüncemdir başkaları ne derlerse diyebilirler. 

Cenab-ı Hakk her birerlerimize bu hakikati gerçekten idrak eden evvela kendi yakıyn haliyle tanıyan kimselerden eylesin inşeallah.

------------------------ 

YAKIYN İLİMLERİ DEVAM. 

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu gün 06/05/2017 Cumartesi günü sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim bilindiği gibi bugünün sohbet mevzuu kısa kısa sorular ve cevaplarıydı, bir kızımızın daha sorusu vardı onu alalım; 

SORU: Aynel Yakıyn üzerine ben şunu merak etmiştim, Cunun, Fünun, Sükun da İlmel yakıyn, aynel yakıyn, Hakkal yakıyn da birisi bitince diğeri başlayan mertebeler mi, ya da biz bunları yaşadığımızı nasıl fark edebiliriz, her mertebede her şey yaşanıyorsa biz bunun idrakında olabilir miyiz?

CEVAP: Bu da güzel soru zaten tefekkür ehlinden güzel sorular çıkar. Yani her hangi bir kimse dünyanın bazı zahir haleri ile ilgili ise onlardan sorar, ama tevhid ehli kendine ait Hakk’a ait Rabbımıza ait sahalarla ilgilendiğinden ilgi alanı o saha olduğundan o sorular oluşacaktır. 

Tasavvufta üç aşama var, bilindiği gibi üç sistemi her yerde de geçerlidir, onun içinde olabiliyor, “İlmel Yakıyn, Aynel Yakıyn, Hakkal Yakıyn,” diye belirtilen hususun bir de gerçek tarikat seyiri içerisinde ki bu tarikatın tamamının ifadesi; Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebeleridir. Yani tarikat dendiği zaman sadece duygusal sahadan bahsedilmez. Tamamını kapsamaktadır. Ancak Hakikat ve Marifet mertebeleri batında kaldığından yani tarikat yaşantısı içinde olanların biraz dışında kaldığından onlar tasavvufu sadece tarikat mertebesi zannederler. Yani ilahilerin okunması bazı zikirlerin yapılması bazı menkıbelerin anlatılması sahasını tasavvuf sahası zannederler. Bu o yolun içerisinde sadece bir bölümdür sadece tamamı, kemali değildir.

Bu seyahatin başlaması ki bu bir yolculuktur, zaten tarikat yol demektir, bu yol kişinin kendinden kendine gittiği yoldur gerçek tasavvuf. Sonra oradan da Hakk’a ulaşan yoldur. Eğer bir kimse kendine giden yolu bilemez bulamaz ise Hakk’a giden yolu bulması mümkün değildir. Çünkü bütün varlığın Hakk’a en kısa yoldan Hakk’a giden yolu kendisinden geçmektedir. Sadece insanların değil, bütün varlığın Hakk’a giden yolu o varlığın kendisinden geçmekte neden çünkü o varlık Hakk’ın kendisinden gelmekte olduğu için geriye dönüşü de aynı yoldan kendinden Hakk’a gitmesidir. 

Dışarıda gördüğümüz tabiat dediğimiz fiziki manada iklim yaşantı dediğimiz hallerin böyle bir sorunu yoktur neden, çünkü onların bireysel olarak iradeleri yoktur. Yani insanın olduğu gibi kendi başlarına hareket etmeleri bireysel şekilde özgür yaşamaları mümkün değildir. Şimdi bir ağacı düşünelim ağaç bireysel hareket yapamaz, ama insan böyle değildir, insan hem mesuliyeti olan bir varlık hem de halife olması dolayısıyla ki bu halife bir bilinç isteyen husustur, ama halifelik bilincinde olmayan kimse dahi halifedir. Bilmediği halde halifedir. İşte bunun bilinmesi aynel Yakıyn olarak kendine çok fayda sağlar bilemeyince hayatını gafletle sürdürür. 

İşte insanların böyle bir özelliği olduğundan bu hadise şuurlu olarak bir yol kat edilmesini gerektirmektedir, zaten yapılan işler de onlardır. Yani biz Hakk’tan geldik Hakk’a gidiyoruz. “Biz gidiyoruz” dediğimiz zaman o “Biz” in”ben, ene” gibi kelimelerden bir varlığa, ifade ettiği manaya ulaşmamız gerekiyor. yani “Ben” dediğimiz “Biz” dediğimiz o kelimenin hakikatine ulaşmamız lazımdır. “Ben” dediğimiz zaman “Ben kimim” buraya ulaşmadan Hakk’ın niteliğini niceliğini bilmek mümkün değildir. şöyle en geniş manada iki metre boyunda elli santim genişliğinde olan bir madde yapının kimliğinin ne olduğunu biz bilmez isek bütün âlemler varlığında genişliğinde olan bir Allah’ı bilmemiz nasıl olacaktır. Tabi ki hiçbir şekilde olmayacaktır. Dışarıya baktığımız zaman tabiat havanın sıcaklığına soğukluğuna baktığımızda iklim bu âlem halk edilmiş yaratılmış varlıklar olarak bileceğiz.

Şeriat mertebesinin bilinci bu, bu mertebe için doğrudur. Ama acaba bu hadise hakikatı itibariyle bu hadise bu kadar basit midir? İşte evvela kendimize ulaşıp ondan sonra da Hakk’a rabbımıza ulaşmak mümkün olacaktır. Bu sahada çalışmaya başladığı zaman üçe bölünmüş bunun birinci bölümüne “Cünun” ikinci bölümüne “Fünun” üçüncü bölümüne de “Sükun” deniyor. Cünundan kasıt cinnet getirmiş gibi ibadet halinde olmak, tabi bu aklımızı kaçırma manasına değildir. peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur, “öyle çok ibadet ediniz ki etraftan bakanlar sizi cinnet geçirmiş gibi zannetsinler.” Ama bu onların anladıkları manada değildir. 

Yine efendimizin yol göstermesiyle Taha suresinde Cenab-ı Hakk’ın Peygamber efendimize buyurduğu gibi “ey Muhammed biz bu Kur’an’ı kendine eziyet edinceye kadar ibadet yapasın diye indirmedik,” bakın ne kadar güzel peygamberimiz bilindiği gibi çok ibadet eder geceleri kalkar uzun süre kıyamda kalır bir ayağı ağrır sonra değiştirir sonra ağırlığını tek ayak üzerine verir o ayağı yorulur diğerinin üzerine verir yorgunluğunu hafifletsin diye, işte bu bize örnek “Cunun” halidir. Yani bu devrede insanın gençlik devresi olduğundan gücü de buna müsaittir. Bu şekilde çalışma ile de aynı zamanda nefs-i emareye bir geçit vermeme hali olur. nefs-i emareye karşı bu bir savunma mekanizması olur. ayrıca fıtri olarak doğal olarak çünkü ibadette olduğumuz sürece bu bedeni hakk’ın huzurında Hakk’ın indinde kullandığımızdan vaktimizi Hakk’a vermiş olduğumuzdan nefsimizle geçirecek gaflete düşürecek başka yerlere gitmeye mani olur. yani nefsani yerlere gitmeye mani olur.

Böyle bir çalışma buna farzların üzerine kurb-u feraizin üzerine kurb-u nevafilin yüklenmesi manasınadır. Zikirler namazlar ibadetler oruçlar varsa kaza namazlarına devam, işte ne yapabiliyorsak bilhassa bu arada fiziki ibadetlerle birlikte okumalara dinlemelere de devam etmek yani burada “Cunun” dan kasıt sadece fiziki ibadetler şer’i ibadetler değil, aynı zamanda tefekkür yoluna da ağırlık vermek yönelmek kişi bu devrelerde ilk başlandığı devrelerde ne kadar güzel yol ne kadar çok yol alabilirse daha sonraki gelecek zamanlardaki bazı başına gelebilecek sıkıntıları itibariyle yani zaman darlığı itibariyle yapamadıklarını o ilk yaptıkları sürede kazanmış olduğundan zaman kayıbı olmaz. 

İşte bu “Cunun” devresi bu yüzden çok hassas bir devredir. O zaman kişi daha kendi başınadır, meşguliyetleri azdır, evli değildir, çoluk çocuk meşguliyeti yoktur, zamanı kendine aittir daha çok kendine zaman ayırabilir, işte bu devre kişinin “Cunun” devresidir. Ama bu demek değildir ibadet edecek de fikir tefekkür çalışması yapmayacak demek değildir, ibadet ile birlikte tefekkür çalışması da olacaktır. Bu devre işte insanın tasavvuf halini üçe bölsek onar seneden belki başta on senelik bir süre ama herkes için mutlak peynir ekmek keser gibi on sene değildir bazısında üç sene bazısında beş sene bazısında yedi sene neyse işte o kendi yaşantısına göre sürer ama bu devrelerden istifade etmek lazımdır. Yani ne kadar erken yola çıkılırsa o kadar yol alınır. Ancak erken yola çıkayım derken çocukluk devrelerinde yeni gençlik devrelerinde daha hayatın ne olduğunu bilemiyorken okul devrelerinde pek bu sahaya girilmemesinde yarar olur, girilse de biraz dışından kenarından yavaş yavaş alışkanlık olsun diye çünkü fazla üzerine gidilirse bu sefer dünya derslerini azaltabilir zarar verebilir o saha hoşuna gider dünya dersleri ile ilgiyi biraz azaltabilir bu sefer sene kayıbına sebep olabilir bu tehlikelidir.

Onun için bu durumda olanlara pek ders vermeyiz ancak herkesin yapabileceği istiğfar selavat, kelime-i tevhid besmele fatiha okuma, gibi bu şekilde manevi haz almayı bu kadarla bırakmaya çalışılır. Ama ne zaman okulunu bitirir, belirli bir hale gelir işini kurar çünkü bu sahada kişi biraz daha hür özgür hareket etmesi için sosyal siyasal maddi özgürlüğüne kavuşmuş olması da gerekiyor. Gerçi herkes için mutlaka ben işimi kurayım da ondan sonra tasavvuf sahasına gireyim demek de pek doğru olmaz baştan girilebilir ne yapabiliyorsa yaptığı kadar yapar. 

Bazı kimseler müracat ederler, işte efendim ben ders almak istiyorum gibi biz evvela soruyoruz sosyal durumun nedir, yani onun zenginlik fakirlik durumuna bakma manasına değil ona ne perde olabilir onu ne meşgul edebilir diye bakıyoruz. “efendim işe girdim de çıktım da dua etseniz de bizi yeniden işe alsalar “ tamam bundan tasavvuf olmaz, çünkü aklı başka yerlere takılmış, onu herhangi bir şekilde küçük görme manasına değildir, yani bu sahada bunlar geçerli değildir. tabi yol ehli olupta yolda gidiyorken herkesin başına her şey gelebilir, her şey için dua edilir o konu ayrıdır. Ama gayesi sadece hastalığının geçmesi içinse yahut fakirliğinin iyileşmesi için ise bereket alınması için bir yere giriliyor ise orada hedef Hakk değil de dünya yaşantısı ise zaten biz onu kaldıracak halimiz yoktur, çok zengin olsak hadi yardım edelim neyse işini devam ettirsin kursun ondan sonra da zaten aramaz bile bir daha.

Yani “Cunun” çalışmaları böyle baştan gerekiyor, bu arada da bunlar neydi, “Kurb-u Nevafil” artması gerekiyor ama “Kurb-u Feraiz” devam edecek o baştadır, bunlar arttıkça kendisini yavaş yavaş tanıdıkça nefsinin kontrolü artık eline geçtikçe bu sefer tefekkür düşünme hali biraz daha artmaya başlar. O süre içerisinde aldığı bilgiler, onun dağarcığında toplanacaktır. Hazmi Babam şöyle derdi.

 “Oğlum bir heybe al onu boynuna geçir, bir gözü önünde olsun bir gözü arkada günlük kullanacağın bilgileri ön göze koy almak kolay olsun, daha sonra lazım olacakları arka göze koy onları vakti geldiği zaman sonra kullanırsın” gibilerde söylerdi. 

Kişi yavaş yavaş sahayı tanımaya başladığı zaman kendine yönelmeye başladığı zaman sistemi kavramaya başladığı zaman aynı zamanda “Fünun” lanmış da yani fenlenmişdedir, bilgilenme sahasına da geçmiş olmaktadır. İşte bu sahanın sonu yoktur, ölünceye kadar bu saha vardır. ama bu devrede bunun üzerinde fazla durmak vardır. yine nafilelere devam etmek var, ama ilmi konulara daha çok buna ne diyelim “ilmi nevafil” , “Kurb-u nevafil” nafilelerle yaklaşma “kurb-u ilmi nevafil” aslında bunlar her ne kadar nafile hükmünde isedeler Kurb-u feraiz içindedirler. Bu gerek sohbetler olsun gerek dinlediklerimiz olsun çünkü bu âlemde ehlullahtan birisi Allah hepsinden razı olsun sünnet ve farzın çok güzel bir tarifi vardır. 

Sünnet dendiği zaman biz ne biliriz peygamberimizin yaptıklarını bize sünnet yapmış olması, farz Allah’ın emirleridir. Bu sahada doğrudur da, ama diğer bir ifade ile “sünnet halktan uzaklaşmadır.” Demiştir. “Farz ise Hakk ile olmaktır” işte esas farz sünnet bunlardır. Yapılan bu çalışmalar Allah’a mülaki olmak üzere olduğundan batıni olarak bu yol ehlinin farzıdır bunlar. Bunlar olmazsa Hakk’a ulaşmak mümkün olmayacağından o halde bunları kendimize görev vird edinmiş isek biz batıni farzı yerine getiriyoruz demektir. Nasıl ki “Kurb-u feraiz” namaz kılmak islamın beş şartını yerine getirmek bunlar da Hakk’a ulaşmanın şartını yerine getirmektir. Ancak bu sohbet denilen şeyler fıkhi manada ahlaki mananın üstünde olan ilahi sohbetler olacak ki farz olan onlar olacaktır. 

Diğer sohbetler o zaman sünnettir. Yani iyi ahlak şekliyle olacak işte şunu yapın bunu yapın anneye babaya hürmet sevgi saygı her tarafa insanlara yardımcı olun gibi bunlar sünnet sohbetleridir. Farz olan sohbetler ise kişinin kendi kendisini bilecek kendini tanıyacak oradan rabbını tanıyacak oradan da Allah’ı tanıyacak yahut tanıtacak bilgiler farz olan bilgilerdir. Bu âleme gelmekten gerçek cenab-ı Hakk’ın muradı kendini tanıtmak olduğundan kendinin tanınması olduğundan çünkü “Bilinmekliğimi istedim bu âlemleri halk ettim” sözü içerisinde olan bu sahaya girmiş olanlara O’na ulaşmak farz hükmündedir. Ama bu umumi farz değil özelde olan bir farzdır. 

Yapılmaması kişinin kendi kayıbıdır, ceza sebebi olmaz. Ama farz olan fiziki namazlarımızı bıraktığımız zaman ahirette ceza unsuru olur ama bu ilmidir kişi bırakabilir, zaman içerisinde sıkıntısı olur, zaman bulamaz çok başka halleri olur, hastalığı olur bir müddet bırakmak zorunda olur, bıraktıktan sonra da uzaklaşır geçer gider, o kendi bileceği bir iştir kimse bir şey demez ama neden bıraktın diye ahirette ona ceza verilmez ancak ahirette o cezayı kendi kendine verecektir. Vicdani ceza olacaktır. Zaten bundan daha ağır bir ceza da olmaz. Çünkü maide suresinde İsa (as) hakkında bahsedilen ayetin hükmü altına girer kişi. “Maide” sofra diye geçiyor, Maide suresi 112 ayette اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ اِنْ كُنْتُمْ مُوءْمِنِينَ “Ya İsa rabbına söyle de gökten bir yemek sofrası indirsin hem biz görelim doyalım hem de bizden sonrakilere bir hatıra olsun derler. Cenab-ı Hakk da bunun üzerine Maide suresi 115 ayetinde قَالَ اللَّهُ اِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّىۤ اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاۤ اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ “Ya İsa onlara söyle ben bu sofrayı onlara indiririm ama bu sofradan yiyipte ayrıldıktan sonra onlara âlemlere etmediğim azabı ederim” diyor. 

İşte o sofra bu sofradır. Tevhid sofrasıdır. Yani Hakk’a ulaşma yolunda kat edilen mesafeler mesafelerin kat edilmesi için de ilme ihtiyaç var, o ilim de bu sahanın gıdalarıdır. Kiremit üzerinde balık indirildiği söylenir, bunu tefsirler değişik şekilde anlatıyor. Balık olması; balık deniz mahsülüdür, deniz de sudur su da ilim ve hayattır. İşte o balığın inmesiyle o kişilere ilim ve hayat verilmiştir. Kim bu ilim ve hayatı red eder istemezse ebedi ölmüş olanlardan olur. 

İşte böylece evvela “Cunun” ile çok şiddetli bir çalışmalar ile tabi bu şiddetli derken ailenin içinde cemiyette yaşayan bir kimse aile içerisinde bir odaya girecek de gününün 10-15 saatini orada geçirecek bana dokunmayın kimse dokunmasın ben rabbıma ibadet ediyorum işte yemek ister getirin ister getirmeyin ben açlığa alıştım böyle gider şekilde değildir. Hiç aileye rahatsızlık vermeden hiçbir şekilde tepki çekmeden ailenin diğer fertlerinin de hakkını gözeterek bu sadece kendi şahsına kendine ait olan bir sahası olacak başkasına zarar vermeden aile içi bütünlüğü bozmadan, bazıları bir kıyafet giyiyor aile birbirine karışıyor, birisi bir tarikata girdim diyor aile birbirine karışıyor, yani bu yanlışlıklara gerek eşler gerek çocuklar akrabalar anne baba hiçbir şekilde ailenin huzurunu bozacak şekilde çalışma yapılmamalıdır.

Daha da fazlalaştırılarak aile içi muhabbetin korunması muhabbetin arttırılması lazım gerekir. Çünkü tevhid ehli olan ismi üzerinde birleştiricidir tevhid edicidir. Bakın kesret değil aileyi parçalayıcı anne babayı küçük görücü eşe hoş olmayan davranışlarda konuşmalarda bulunması kesinlikle bu tevhid ehlinin yapacağı işler değildir. çevresine mümkün olduğu kadar muhabbet dağıtacak yardımcı olmaya çalışacak kendi birey işlerini her şekilde yapmaya çalışacak gerek kendi üstü başı çevresi neyse aile hanımları ise evine daha düzgün daha temiz bakacak daha güzel bakacak eşlerine çocuklarına daha çok şefkatle bakacak büyükleri varsa daha çok yardımcı olacak, olacak ki bir farkımız olacak.

Eğer herkes ile aynı davranışı tevhid ehli de sergiliyor ise o zaman hiçbir farkı yoktur, bunlarla birlikte kendi hakkımızı da koruma hükmüne sahip olacağız. Bir kişi böyle bir toplu olan yerlerde birisi fazla faaldir bu sefer nasıl olsa o yapıyor diye onun üstüne yükü yüklerler, bu bir iki kabul edilebilir ama ondan sonra o kişi kendi iradesini de kullanır. Yani kendi haklarını da kullanacaktır. Başka tarafa zarar vermeyecek ama kendine de zarar da verdirmeyecek. Çünkü o hayat bize lazımdır. O hayatın bir saniyesi bile bizim için çok değerlidir. Biz zamanımızı başkalarına kullandırtırsak vaktimizden zarar etmiş oluruz. Sermayemizden zarar etmiş oluruz. 

Kimseye baskı ve herhangi bir şekilde başkasını kullanma gibi kendi şahsi işimiz de yoktur. Şahsi işimizi yapacaksak gider görürüz eşimiz bile olsa fazla meşgul etmememiz lazımdır. Mesela ben su içeceğim zaman giderim suyumu kendim alırım. Kendi işimi kendim görmeye çalışırım. Nükhet Hanım her türlü hizmetimi yapar Allah razı olsun da onun da rahatsız olduğu anlar olur ben kalkarım hem iki adım yol yürümüş olurum, biraz hareket ederim . Bu şekilde işin aslı ne kullanacağız ne de kendimizi kullandıracağız. Ama yeri geldiğinde biz biraz fedakarlıkta biraz daha üstte olabiliriz o da ayrı bir konudur. Cenab-ı Hakk da onu karşılıksız bırakmaz. O hizmet edilen kişi bir teşekkür etse “Allah razı olsun” dese, orada da Hakk olduğuna göre hakk” razıyım senden” demektir o. Tevhid ehli olayları böyle okur, yani birisi dedi ki “Allah senden razı olsun” o söyleyen kişi kendisini tanımasa bile bilmese bile ama razı olsun sözüne muahatab olan kişi onu söyleyenin Hakk olduğunu bildiğinden açık olarak ben senden razıyım demektir, Allah diyor ki ben senden razıyım. O diyor ki Allah senden razı olsun. Neden çünkü onun hayata bakışı öyle ikilidir.

Ama tevhid ehli oraya hizmet ettiğinin ne olduğunu bildiği için Allah’tan onu duyuyornuş gibi ilmel yakıyn aynel yakıyn hakkal yakıyn sahasına girmektedir bunlar, kişi hangi düzey itibariyle hayatını sürdürüyorsa hangi ilim düzeyinden sürdürüyorsa oradan cevabını alır. Aynı sözden on kişi başka türlü değer yargılaması çıkarır. Değerlendirme yapar neden kendi anlayışına göre yapar. Cenab-ı Hakk bütün İlahi mertebelerde mevcut olduğundan herkesin düşündüğü de doğrudur. Her ne kadar düşünceler değişik bile olsa ama o mertebe itibariyle doğrudur. Birisi Hakk ile kulunu ayrı görür, yukarıdaki Allah’tan mış gibi “Allah razı olsun” der, ama tevhid ehli doğrudan doğruya ben senden razıyım hükmünü çıkarır oradan. Bundan da güzel bir şey olmaz. Allah emeklerimizi zayi etmesin inşeallah. 

Hani “Cünun, Fünun, Sükun” bunlar anlaşıldı mı? Bu son devrelerde de, kişinin artık fiziki gücü azalmış olduğundan kurb-u nevafili azaltır. Neden çünkü kurb-u nevafil süresini doldurmuş görevini yapmıştır. Şimdi bir insanın başı ağrıyor, doktor diyor ki on gün bunu alacaksın yani iki doz alacaksın 15 gün sonra günlük tek doza düşüreceksin 20 gün sonra da onu da kaldıracaksın. İşte bunun birisi “Cunun” devresi ikincisi “Fünun” devresi son ilacı bırakması da “Sükun” devresidir. Yani artık hastalıkların geçtiği ilaca gerek kalmadığı süre ilmi ilahi sıhhatının yerine geldiği süre o zaten fiziken de zaten biraz güçten düştüğü için bunun yerine “Sükun” ancak buradaki “Sükun” dışarıdan görüldüğü gibi fiziki sükun değil, bir sonsuz deryanın sakinliği gibidir.

“Cünun” devresi deryanın dalgalandığı süredir, dalgalandığı sürede de deryanın içerisine ne gelmişse o dalgalarla haşir neşir yapar eritir. İşte bizde o içimizdeki nefsani çöplerin gereksiz şeylerin birikmesi o “Cünun” devresinde dalgalanmak ile çalkalanmak ile onların hepsi temizlenmiş olur, sonra “Fünun” fenlenmiş deryada yola çıkılmış olur, neticede “Sükun” devresinde de o ırmağın nehirin denize ulaşması gibi nehir ırmak yatağında giderken çağlar çağlayanlardan ilerlerken ses çıkarır köpürür yol alır, içinde ne varsa alır götürür. Ama deryaya ulaştıktan sonra artık sesi soluğu çıkmaz. Neden çünkü seyiri yolu bitirdi, engebelli yerlerden geçti artık aslına ulaştı. 

İşte denizin buhar olup göğe çıkması gökte yoğunlaşmasıyla bulutlara dönüşmesi, belirli bir ısı kaybedecek bir olayla karşılaştıktan sonra yağmur damlalarına dönüp yere inmesi yerdeki damlaların birleşerek su akıntılarına oradan derelere derlerin birleşmesi nehirlere oradan da deryaya dalması da bu üç yaşamayı göstermektedir. O ısı enerjisiyle buharlaşması buharın yükselerek gökte dolaşması seyrana başlaması “Cunun” devresi, yağmur olup yere düşüp taprakta akıp gitmesi “Fünun devresi, nehirin deryaya ulaşmasıyla da “Sükun” devresidir. 

Ayrıca burası yakıynliklere de uygulanabilir, buhar olup yukarıya çıkarken ilmel yakıyn, yağmur olup yere düşmesi aynel Yakıyn, deryaya ulaşması da Hakkal yakıyn olmasıdır. Yine bu şekilde su kaynayarak buhar olması buhardan sonra suya dönüşmesi sudan sonra soğutularak buza dönüşmesi buzdan sonra da tekrar eriyerek su olması aslına dönmesi hep bu tavırların yaşayışlarını bildiren hususlardır.[29] “ İz- -T-B- ” Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

1248. Mûsâ'nın zikri nikâb olmak içindir; ey iyi adam, Mûsa'nın nuru senin nakdindir.

Âfâkda cereyân etmiş olan Mûsâ ve Fir’avn vak’asının zikri, enfüsde mevcûd olan Mûsâ ve Fir’avnin nikâbı olmak ve bu nikab altında her an ve dakika cereyan eden bu hâdisât nazîri, irfan ve zekâ ile bilinmek içindir. Ey sâlih adam! Mûsâ’nın nûru ve hakikati ve ma’nâsı senin nakd-ı vücûdundur; ve seninle berâber hâzırdır. Nitekim âyet-i kerîmede Zariyât (51/20-21) “Yeryüzünde ehl-i ikân için âyetler ve alâmetler vardır ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?” buyurulur

1249. MÛSÂ ve Fir'avn senin varlığındadır; bu iki düşmanı kendinde aramak lâzımdır. 

Ya’nî “Senin varlığının içinde rûhun Mûsâ’nın ve aklın Hârûn’un ve nefsin Fir’avnin ve hevâ-yı nefsânîn dahi Fir’avnin vezîri olan Hâmânin nazîridir. Ve bu babdaki îzâhât ve vücûd-ı insânîde ne gibi şeylerin nazîri bulunduğu cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü’l- îlahiyye ff Islâhı Memîeketi’l-însâniyye ismindeki kitâb-ı şerifinde ve fakîr tarafından bu kitâba yazılan şerhde beyân olunmuştur, tsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri şerh-i âlîlerinde vak’a-i Fir’avnînin nazîrlerini vücûd-ı insânîde şöyle göstermişlerdir: “Kur’ân ve fkân ve irfân “asâ”ya ve nûr-ı tevhîd Mûsâ (a.s.)m “yed-i beyzâ”sına; ve kuvve-i vehmiyye ve hayâliyye “iki sihirbaz”a ve evhâm ve hayâlât-ı nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyye, “sâhirlerin iplerine ve değneklerine benzer.”

1250. Kıyâmete kadar Mûsâ'dan nitâc vardır; başka nûr değildir; kandil başka oldu.

“Nitâc" lügatte arslandan yavru almak ma’nâsınadır. Burada murâd, neticedir. Ya’nî “Âfâkda kıyâmete kadar Mûsâ-zâdeler vardır ki, onlar kadem-i Mûsâ üzere gelen evliyâullâh ve mürşid-i kâmillerdir; ve Mûsâ (a.s.)ın hakikatini hâmildir. Bu hakîkat başka nûr değildir, yine o hakikat ve o nûrdur; fakat o nûrun kandili mesâbesinde olan taayyünât-ı şahsiyye başkadır. Birisi mevt-i sûrî ile gider; yerine diğeri gelir... Şâir enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın hakâyıkı da böyledir.

1251. Bu çanak ve bu fitil başkadır; lâkin onun nûru başka değildir; o taraftandır.

“Çanak”dan murâd cesed ve “fıtil”den murâd rûh-ı hayvânîdir. “Bu cesed- ler ve rûh-ı hayvânîler başka başkadır; lâkin onlarda mütecellî olan hakîkat ve rûh o peygamberin nûru tarafindandır.” Ve nûr-ı Muhammedî kül olduğundan, o nûrlann hepsini muhîttir; bunun için ümmet-i Muhammediyye’nin evliyâsı, hangi peygamberin kademinde ise, ona meselâ Mûsevî-i Muhammedî, Îsevî-i Muhammedî ve İbrâhîm-i Muhammedî ve Yûsuf-ı Muhammedî ...ilh. nâmını verirler.

1252. Eğer nazarı şişeye tutarsan zâyi' olursun; zîrâ adedler ve ikilik şişedendir.

Ey sâlik, eğer nazarını taayyünât-ı şahsiyyeye tutarsan, şühûd-ı vahdetden gâib olursun; zîrâ hepsinde görünen nûr ve hakîkat bir olduğu halde, müteaddid ve iki görünmeleri şişelerden, ya’nî taayyünât-ı şahsiyyenin taaddüdündendir.

1253. Ve eğer nazarı nura tutarsant ikilikten ve müntehî olan cismin i'dadından kurtulursun. 

 “İ’dâd” if âl bâbından olduğuna göre, nihâyeti olan ve mahdûd bulunan cismi saymaktan kurtulursun demek olur. Ve eğer adedin cem’i olan “a’dâd” olursa, nihâyeti olan cismin adedlerinden kurtulursun demek olur.

Ya’nî mahdûd olan taayyünât-ı şahsiyyeden kat’-ı nazar et de, onlann her birinden zâhir olan bir ma’nâya bak. Meselâ insanlık bir mefhûm-ı küllî ve bir ma’nâ-yı umûmîdir. Zeyd ve Amr gibi birçok eşhâs, o ma’nâyı temsil eder; ve hepsi bu ma’nâda müttehiddir. Fakat sûrette Zeyd ve Amr birbirinin aynı değildir, başka başkadır. Bunun gibi nübüvvet ve velâyet dahi birer ma’nâ-yı umûmîdir; bu ma’nâyı temsil eden eşhâs başka başkadır. İmdi gözünü birden ibâret olan bu ma’nâya dikersen, müntehî ve fânî olan cisimleri ve şahıslan saymaktan veyâhut bu cisimlerin adedlerinden ve kesretlerinden kurtulursun ve zevk-ı vahdete vâsıl olursun.

1254. Ey vücûdun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilâfı, nazargâhdandır.

Ey vücûd-ı hakîkî-i Hakk’m içi ve bâtını olan insan; muhtelif milletler arasındaki ihtilâfın sebebi, nazarlannı atfettikleri mahallin muhtelif olmasıdır.; zîrâ her biri nazannı bir cihete saplamış ve mer’iyyâtm hey’et-i mecmûasından gâfıl olmuştur; ve ancak kendi nokta-i nazanm hakikat zannetmiştir. Bunun böyle olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh’ eder.[30]

1060. İlimm öğrenir isen, onun yolu kavlidir. San at öğrenirisen onun yolu fiilîdir.

Ya’ni, herhangi bir mesleğin ilmini öğrenmek istersen onun yolu kavlidir ve söz vâsıtası iledir. Fakat herhangi bir san’atı ve ameliyâtı öğrenmek istersen, onun yolu fiilen tatbikattır.

1061. Fakr istersen bu sıhhat ile kâimdir. Ne senin dilin ne de elin işe gelir!

“Fakr” hakkında Abdullah Hafif (k.s.) buyurur ki “Fakr, imlâkin yokluğu ve sıfattan hurûcdur. Ya’ni, fakir hiçbir mülkü kendi nefsine izâfe etmez ve sıfât-ı beşeriyyenin hükmü altından çıkar. Bu ma'nâdan dolayı Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri “Fakîr o kimsedir ki, hiçbir mülkü kendi nefsine izâfe etmez ve kendisi de kimsenin mülkü olmaz." buyurmuştur.

İşte ey sâlik, sen bu ma'nâyı tahsîl etmek istersen bu meslek şâir meslekler gibi kavlî ve fiilî değildir. Ya’ni, bunu tahsîl husûsunda ne dilin ve ne de elin dahli yoktur. Bu ancak mürşid-i kâmilin huzûru ve sıhhati ile hâsıl olur. Zîrâ rûhun hassasıdır. Cismin bunda hiçbir alâkası yoktur.

1062. Onun, ilmini can candan alır, ne defter yolundan ne de delilden almaz.

Bir sâlikin rûhu bu zikrolunan fakr ilmini mürşid-i kâmilin rûhundan alır. Yoksa kitâb okumakla ve dilden lafız vâsıtasıyla işitmekle almaz. Ma'lûm olsun ki, evliyâullahın bu fakr ilmi hakkında yazdıklan kitâblar vardır. Ez¬cümle bu Mesnevî-i Şerifte birçok mebâhis vardır. “Bu ilim bunlardan alınamaz mı?”' suâli bi-hakkın vârid olur. Fakîr derim ki, kâmillerin kitâbı ve kâmillerin sözü onlann tasarrufât-ı rûhâniyyeleriyle berâberdir. Eğer bir sâlik bu ilmi bu kâmil-lerin kitâbından alırsa yine onun rûhu, bu kâmillerin rûhundan almış olur. Nitekim bu ma'nâya binâenaleyh cenâb-ı Mevlânâ efendimiz: “Bizden sonra Mesnevi şeyhlik eder.” buyurmuşlardır. Fakat bu hassa âlem-i sûrette ervâh-ı aliyyeleri mutasarrıf olan ehassu’l-havâssa mahsûstur. On-lann mâdûnlarında bulunan evliyânın ervâhı bu tasarrufu yapamaz. Binaenaleyh onların bu gibi âsânnı okumakla tarîk-ı fakr tahsîl olunamaz.

1063. Gerçi sâlikin kalbinde o rumuz var ise de, sâlike henüz remiz bilicilik yoktur.

Ya’ni, kitâb-ı evliyâyı okuyan sâlikin kalbinde her ne kadar ilm-i fakra müteallik rumûz ve ıstılâhat mevcûd ise de sâlike henüz o rumûz ve ıstılâhm hakîkatini bilmek yoktur.

1064. Onun kalbine onun şerhi ziyâ vuruncaya kadar, binâenaleyh Hûda “Elem neşrah" buyurdu.

Bu beytin birinci mısrâ’ı yukanki beyte merbûttur ve onun mütemmimidir. “Tâ" (t) edât-ı intihâdır. Ya’ni, ba'zı âriflerin kitabını okumakla veyâ sözlerini onlann lisânından dinlemekle bir sâlikin kalbinde her ne kadar ilm-i hakikatin rumûzu ve ıstılâhâtı mevcûd olur ise de, o rumûzun hakikatinin şerhi, onun kalbinde ziyâ ve nûr saçıncaya kadar, o ilmen öğrendiği remzi henüz o sâlik bilici değildir. Binâenaleyh Hak Teâlâ (İnşirâh, 94/1) ya’ni “Yâ habîbim, biz senin sadnnı şerh etmedik mi?” buyurup der:

1065. Ki, senin sînenin içine şerh vermişiz, senin sînenin içine şerh koymuşuz.

“Şerh", lügatte keşfetmek ve beyân etmek ve vüs'at vermek ma'nâlarınadır. Binâenaleyh “şerh-i sadr”, sadra genişlik vermek, demek olur. Malûm olsun ki, bu şerh-i sadr âyeti Resûl-i Ekrem hazretlerine hitâben münzeldir. Fakat ümmet-i merhûmesinden her bir kâmilin bu şerh-i sadrdan nasîbi vardır. Bu beyit-lerde Hz. Pîr efendimiz bu nasîbe işâret buyururlar. Binâenaleyh fakrda ilm-i zevkî, ancak şerh-i sadr netîce[sin]de hâsıl olur. Zîrâ bu ilm-i zevkî husûlünde sâlikin mevhûm olan varlığı zâil olup, nazarında Hakk’ın varlığından başka bir varlık kalmayacağından, kendinin okuduğu ve dinlediği ilimden hayâlinde peydâ olan ma'nâ dahi kalmaz. Bu bir haldir ki, tatmayan bilmez ve ta’rîf ile anlaşılmaz. Cenâb-ı Hak cümlemize müyesser eylesin! Zîrâ bu mertebeye vâsıl olan ehass-ı kâmilîn [“Fakr tamâm olduğu vakit işte O Allah’tır”] buyurmuşlardır. Bu sözün ma'nâsı idrâk ile anlaşılmaz, ancak hâl ile anlaşılır.

1066. Sen onu henüz hâriçten tâlihsin; sen süt kabısın, niçin başkasından süt sağıcısın?

Sen henüz o ilm-i fakrı hâriçten isteyicisin. Halbuki sen ilim sütünün ka-bısın, niçin bu ilim sütünü başkasından sağıcısın? “Mıhleb”, içine süt sağdıkları kaptır. Ve “hâlib”, süt sağıcı demektir. Hz. Pîr efendimiz FîtıiMâ Fîh'in 9. faslında buyururlar ki: “Bilcümle ameller adamın tıynetinde ta'cîn olduğundan, rûhu mugayyebâtı gösterir. Fakat o rûh cismin ahkâmıyla muhtelit olunca o hâssıyet ve o ilim ondan aynlır. Enbiyâ ve evliyâ ancak o evvelki hâli müzekkir olurlar. Yoksa onun cevherine yeni bir şey koymazlar." Ve ilm-i ledün Hakk’m rûha vâki’ olan tecellîsine müstenid olduğundan, insan bu ilim sütünün kabı mesâbesindedir. Binâenaleyh bu sütü başkasından sağmağa hâcet yoktur. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh’in 13. faslında şöyle buyururlar: “Sizin dahi bu sözleri kendi bâtınınızdan işitmenizi Hak’tan ümîd eyleriz. Zîrâ müfîd olan odur. Eğer hâriçten bin hırsız gelse, onlara içeriden bir hırsız muâvenet etmedikçe kapıyı açamazlar. Hâricen bin söz söylersin, bâtınen musaddık olmadıkça fâide vermez ilh..."

1067. Sende kenarsız süt çeşmesi vardır. Sen niçin çamur leğeninden süt içersin?

“Tegâr”, çamur leğeni ve peymâne ma’nâlannadır (Burhan ve Şemsü'l- Lü-gat). “Kenarsız süt çeşmesi”nden murâd, vücûd-i mutlak-ı Hak’tır. Ya’ni, senin hüviyetin vücûd-i mutlak-ı Hak’tır; ve senin rûhunun o vücûd-i hakî-kîye keyfı-yetsiz bir ittisâli vardır. Nitekim IV. cildin 763 numaralı beytinde şöyle buyrulmuş idi:

[“Nâsın Rabbi ile nâsın rûhu arasında keyfıyetsiz ve kıyâsa gelmez bir birleşme vardır”] Bu bâbdaki îzâhât orada geçti. “Çamur leğeni’’nden murâd, cism-i beşerîdir. Ya’ni, niçin çamur leğeni mesâbesinde olan eşhâstan ilm-i le- dün öğrenmeyi istiyorsun? Halbuki sende ilm-i ledün sütünün menba’ı olan vücûd-i hakîkî gizlidir.

1068. Ey göl, senin denize bir menfezin vardır, gölden su istemekten utan!

“Menfez”, mahall-i nüfuz demek olup murâd, rûhtur. “Göl”den murâd, kalbdir. Ya’ni, ey kalb sâhibi olan insan, senin vücûd-i hakîkî deryâsında bir menfez olan rûhun vardır. Başkasının kalbine vârid olan ilm-i ledünnî suyundan isteme! Belki ilm-i ledünnî suyunu o deryâdan iste!

1069. Zirâ "Elem rıeşrah" senin şerhin değil midir? Niçin tekrar şerh isteyici ve dilenici oldun?

“Bâz” kelimesi ikinci mısrâ’a merbûttur. Ya’ni, her tâlib-i Hak olan kimsenin Resûl-i Ekrem hazretlerine hitâb buyrulan (İnşirâh, 94/1) [ya’ni, “Biz senin sadnnı şerh etmedik mi?”] âyet-i kerîmesinden bit-tabi’ nasîbi vardır. Ey tâlib-i Hak olan sâlik, bu “Biz senin sadnnı şerh etmedik mi?” hitabı senin sadrının şerhi ma'nâsmda değil midir? Böyle iken niçin tekrâr şundan bundan şerh isteyici ve ulûm-i ledünniyye dilenici oldun? “Ged-ye-sâz", vasf-ı terkîbî olup suâl edici ve dilenici ma'nâsınadır.

1070. Bâtınında kalbin şerhine bak: tâ ki "Lâ tubsırûn'un tanesine gelmeyesin.

Bu beyt-i şerifle sûre-i Zâriyât’ta olan (Zâriyât, 51/20-21) “Yeryüzünde mûkınîn için âyetler vardır ve sizin nefsinizde de vardır, görmüyor musunuz?” âyet-i kerîmesine işâret buyruluyor. Ya’ni, Hakk’ın vücûdunun ve ihâta-i zâtiyyesinin alâmetleri, îkân sâhipleri için yeryüzünde mevcûd olduğu gibi sizin nefsinizde de var-dır. Siz bunları görmüyor musunuz ki, kiminiz zât-ı ulûhiyyeti gökte ve ki-miniz vücûdunuzun hâricinde, şurada burada anyorsunuz? demek olur. Ve bu âyet-i kerîmede idrâklerini sû-i isti'mâl eden kullar hakkında ta‘n ve teşnî‘ ma'nâsı vardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ta‘n ve teşnî'den tahzîr için buyururlar ki: “Ey sâlik sen vücûdunun içinde bulunan kalbin vüs'atine bak ve idrâk-i maânî husûsundaki geniş isti'dâdını gör de, Hak Teâlâ hazretlerinin zikrolunan âyet-i kerîmedeki ta‘n ve teşnî'ine ma'rûz kalma!” Sûre-i A'raf’ta vâki’ olan (A‘râf, 7/198) ya’ni “Ey habîbim, sen onların sana nazar ettiklerini görürsün, halbuki onlar görmezler” âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuş olur. Ve bu âyette dahi kalb gözü kör olanlara ta‘n ve teşnî vardır.[31] 

----------------

وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ {الذاريات/22}

(51/22) “Vefî-ssemâ-i rizkukum vemâ tû’adûn(e)”

(51/22) Rızkınız ve size vaad edilenler göktedir. 

----------------

Diyanet Meali: 

51.22 - Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır. 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

51.22 - Semada da rızkınız ve o va'dolunduğunuz Hasan Basri Çantay Meali: 

51.22 - Rızkınız ve size va'd olunagelen şeyleri gök (ler) dedir. 

---------------- 

Zahiri ma’nâda rızıklarımız, yağmurlar şeklinde gökyüzünden gelmektedir. Ayrıca manevi rızıklarımızda gönül göklerimizden gelmektedir. Bizim neslimiz sülâlemiz için böyle olduğu gibi, göklerdeki diğer dünya arzlarına da aynı şekilde onların rızıkları kendi göklerinden gelmektedir.[32] T.B. 

----------------------

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;

1942. "Sizin rızkınız semâdadır"ı işitmedin mi? Bu alçaklığa ne yapışmışsın!

Bu beyt-i şerîfte, Zâriyat sûre-i şerîfesinde olan (Zâriyât, 51/22) âyet-i kerîmesi beyân buyurulur. Ya’ni “Sizin nzkımz ve va’d olunduğunuz şey semâdadır" demektir. Bu beyân-ı âlînin zâhiri ve bâtını vardır. Zâhiri budur ki, “Esbâb-ı nzık semâdadır. Bunlar da, güneş, bulut, yağmur gibi hayât-ı dünyeviyyenin bakâsına hâdim olan nzkın sebepleridir" demek olur. Bâtını budur ki, her ferdin nzkı, a’yân-ı sâbite mertebesinden nâzil olur ki, bu mertebe hazâin-i ilâhiyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede, (Hicr, 15/21) “Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz" buyurulur. Ve nzık, yemek ve içmek ve vücûdun kuvâsı ve ilim ve ef âl ve harekâtın hepsine şâmil-dir. Ve bunların hepsi, her bir ferdin isti’dâdına göre mukadderdir. Binâenaleyh her bir ferdin rızkı bu âlem-i süfliden değil, âlem-i ulvîden ve semâdan nâzil olur. Böyle olunca, onun bu alçak mertebe olan âlem-i sûrete yapışması ve rızkını bu âlem-i sûretten bilmesi cehil olur.[33] “ İz- -T-B- ”

3792. "Rızık isteyiciliğe ben yukarıdan huy tutarım. 

Sen bâtia kapıyı gökten açtın!"

“İlâhî, sen bilirsin ki, benim nzık isteyicilikteki huyum ve âdetim, âlem-i süflîye taalluk eden esbâba nazar etmemektir, Beİki esbâbını fevkinde ve yukarısında olan senin kudret-i halkına bakmaktır. Zîrâ sen nzık kapısını bana bu kudret semâsından açtın ve ben de buna alıştım!” 

3793. "Ey sen ki mekânı lâ-mekânda gösterip, “Fi’s-semai rızkuküm"ü ayân etmişsin!" Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Zâriyât’ta olan o_>ı-j ^Sijj jj (Zariyat, 51/22) ya’ni, “Ve sizin nzkınız ve va’d olunduğunuz şey semâdadır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. “Mekânı lâ-mekânda göstermek” budur ki, Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i taayyünât mevcûd değil iken, esmâ ve sıfâtınm mezâhiri olmak üzere bu âlem-i kesîfi ve imkâmı, mekândan ve taayyünden münezzeh olan vücüd-ı mut-lakmda peydâ ve izhâr etti. Ve esbâb ise, bu âlem-i taayyünâta âid olan sûretlerden ibârettir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ hazretleri idrâk sâhibi olan kul- lannın his ve akıl gözlerini âlem-i süflîye taalluk eden esbâba dikmemeleri ve o esbâbın yukarısında olan Hakk’m, sebebi yaratmak kudretine nazar etmeleri için bu âyet-i kerîmeyi ayânen tebliğ buyurdu.[34]

---------------

فَوَرَبِّ السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ {الذاريات/23}

(51/23) “Feverabbi-ssemâ-i vel-ardi innehu lehakkun misle mâ ennekum tentikûn(e)”

(51/23) Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.  

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

Diyanet Meali: 

51.23 - Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va'dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

51.23 - İşte o Göğün ve Yerin rabbına kasem ederim ki o şübhesiz haktır sizin nâtık olmanız gibi. ---------------------- 

“Göğün ve yerin rabb-ına “kasem-yemin” ederim ki o şübhesiz haktır” Rububiyyet mertebesi, terbiye ve oluşum itibariyle bütün âlemleri kapsamına almaktadır, bu mertebenin diğer bir ifadeside Hakk ismini almasıdır. Hakkın varlığında mevcud olan bütün hakikatler ve varlıklar halk olarak zuhura çıkmaktalar, Rabb-ı haslar manasında bütün âlemlerde ilgili olduğu yerlerdeki sahalarında, faaliyet gösterip o varlıkların kemale ermelerini sağlamaktadır. 

“sizin nâtık-konuşur olmanız gibi” O da Hakk olarak konuşmaktadır. 

Ayrıca. Gökyüzünde de bulunan gökyüzü insan nesli sülâleleride, “sizin nâtık-konuşur olmanız gibi” konuşanlar- dandır, çünkü onlarında kelâm sıfatları vardır.[35] “ İz- -T-B- ” 

----------------

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ {الذاريات/24}

(51/24) “Hel etâke hadîsu dayfi ibrâhîme-lmukramîn(e)”

(51/24) İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? 

---------------- 

Ey Muhammed (s.a.v) veyâ ümmeti Muhammed sizlere İbrahim'in misafirlerinin haberi gelmedi mi?

Kûr’ân-ı Kerîm Efendimiz (s.a.v)’in şahsına nâzil olmuş ve onun şahsını bir istikamete yönlendirmiş ve kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini bildirmiştir. Efendimiz (s.a.v) daha sonra bunu bizlere aktararak bizlerin de hayatlarının böyle olması gerektiğini bildirmiştir. Fakat bu bildirim dahi genel mânâdadır, her kim ki Kûr’ân-ı Kerîmi eline alıp okumaya başlarsa Kûr’ân-ı Kerîm o anda ona nâzil olmaya başlamaktadır ve o okuduğu yerde kendini bulabilmesi gerekmektedir. 

Bizler Kûr’ân-ı Kerîm okuduğumuz anda ne okuyoruz yani Cenâb-ı Hakk (c.c) bize ne bildiriyor ve biz ne alıyoruz, işte bizim bunu anlamaya çalışmamız gerekmektedir. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nüzûl yâni tenzil olması budur yani yavaş yavaş idrâk ederek ve anlayarak Kûr’ân-ı Kerîm’i okumamızdır. Eğer anlamadan okursak yine de bir şeyler rûhumuza iner ancak önemli olan rûhumuz ile berâber beynimize de inmesidir bu şekilde şuurlu ve rûhaniyetli olarak tam kalıcılık sağlanmaktadır. 

Kûr’ân-ı Kerîm eskimez, bir tarihte nâzil olduktan sonra hükmü geçti şeklinde bir şey söz konusu değildir. Bir çiçek dahi her mevsim yeni yeni çiçekler açabiliyorken Kûr’ân-ı Kerîm de, her an yeni yeni bir şeyler ortaya getirmez mi? Tâbî ki getirir ve zâten getiriyor da. İşte bizlerinde insan olabilmesi için en gerekli olan şey bu ağıza kulak vermemiz dir. 

Kulak ilk gerekli olandır, kulağın duyduğunu daha sonra göz ile sonra beyinde müşâhede sahasına geçirerek oradan kalbe götürmeli ve orada mutmainlik hâsıl etmeliyiz. 

Huzur dahi ancak bu aşamalardan sonra oluşabilmektedir. Bu huzurun sonrasında ise “Kûl-yâni Söyle!” hükmü gelmektedir. 

İşte göz ile kalbin böyle bir uyumu içerisinde ancak “gözün gördüğünü kalp yalanlamaz” (53/11) çünkü o ayar öyle güzel yapılmıştır. Bizlerin gözleri maddeye göre ayarlı olduğundan dolayı ilk bakış açısından ne gördük ise o gördüğümüz şey hakkında yargıya varırız ve bu evdir, bu arabadır, bu bilgisayardır, şu kuştur vb. deriz. “ İz- -T-B- ” Efendimiz (s.a.v) her ne kadar o dönemde İbrâhîm (a.s.) hayat hikâyesini başkalarından dinlediği kadar biliyor ise de en sağlam olanı şüphesiz Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın vahyi olduğundan Efendimiz (s.a.v) burasını büyük bir dikkâtle ve arzûyla dinliyor. 

Efendimiz (s.a.v) şahsında bu Âyeti kerîme acaba bize ne diyor? 

İbrâhîm (a.s.) hayatı gerçek şeriat ilmini yani Hakk’a giden yolu anlatmaktadır. Kul ile Hakk arasında ayrı ve gayrı olmamasına rağmen idrâkimizde oluşmuş olan epey uzun bir ayrılık ve gayrılık vardır, bu ayrılık ve gayrılığın ortadan kalkması için bu mesâfenin tekrar geriye gitmesi gereklidir ve bu uzun yolun önemli bir kısmı da İbrâhîm (a.s.)’ın hayat hikâyesinin bir bölümü ile bizlere anlatılmaktadır. Bu durumda bu Âyeti kerîmeyi okuyana olan hitâp “Ey anlayışı kendi indinde olan Allah’ın kulu hayatının yaşaman gereken safhalarından bir tanesi İbrâhîmiyet bölümüdür. Âdemiyyet, Nûhiyyet, okudun ve idrâk ettin ise sıra şimdi İbrâhîmiyyetin bu bölümündedir.” Her ne kadar kişi ilmi yoldan İbrâhîm (a.s.) hayat hikâyesini biliyor ise de bizzat kendi yaşantısında İbrahîm (a.s.) hayatını tatbik etmesi gereklidir ki, bu Âyeti kerîme ile bildirilen hüküm kendisinde açığa çıksın. 

İbrâhîm (a.s.)’ın hayatını, yaklaşık dört-beş bin yıl önce yaşanmış bir hayat hikâyesi şeklinde mi görüyorsun? Yoksa yaşamının belirli bir kısmını ihtivâ eden hükümler manzûmesi olarak mı görüyorsun? 

İster Ebrahem, ister Abraham, ister İbrâhîm, de hepsinin başında (elif) sonun da (mim) vardır. Diğer hiçbir bağlantıları olmasa bile baştan ve sondan Hakikat-i Muhammed-î tarafından sarıldığı açık olarak görülmektedir. 

Mânâyı İbrâhîm’iyye’nin şifresi olan (elif, be, rı, he, ye, mim) harflerinin mânâ tecellileri şöyle oluşmaktadır. Ehadiyyet mertebesinden süzülerek gelen mertebe-i İbrâ- hîm’iyye’nin mânâsı (be) ye ulaşır, (be) ile (rı) Rahmâniyyet’e intikâl eder, uzatan (elif) ile yerini güçlendirir, oradan (he) de hüvviyyet’i ni bulur, (ye) de yakîn hali oluşur. Ve muhteşem (mim) de karar kılarak, Hakikat-î Muhammed-î nin İbrâhîm’iyyet mertebesi olarak ortaya çıkmış olur. “ İz- -T-B- ” Bizlerde kendimizde bu harflerin hakîkâtlerini idrâk edebilirsek nasıl bir olguya muhâtab olduğumuzu idrâk edebiliriz. 

İbrâhîyet mertebesi içindeki bölüm ise “Meleklerin” yani “Melkiye hikmetinin” haberi gel mi? Bu da “Lut” a.s mın haberidir. “LUT” ismindeki harflerin ma’nasınıda anlamak lazımdır.

---------------

Bu fass-ı meşhur (münîf) Kelime-i Lûtıyye'de içine yerleşmiş olan olan "hikmet-i melkiyye''den bâhisdir. Yani melkiye hikmetinden bahseder bu yüce bahis. Ve "melk'' mîm’in fethi ve lam’ın sükûnu ile "şiddet" ma'nâsınadır. Yani “mim”in üstündeki üstün ile fetih ile “lam”ın sükunu “melk” teki “lam”ın cezimi ile “lam”ın sukunu ile şiddet manasınadır. 

Ve "hikmet-i melkiyye"nin Kelime-i Lûtıyye'de mevcudiyetinin sebebi budur ki: Kavm-i Lût, tabiat işleri ile ve hayvani şehvetlerle bu âlemde meşkul olmaları suretiyle yeryüzünde fesad ettiler. Yani iki yönden fesadları vardı, tabii işlerle uğraştılar, bir de hayvani şehvetlerle meşkul oldular. Bu yüzden yeryüzünde fesad ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti. 

Yani insan görünüşünde idiler ama hayvan özelliklerinde idiler, hayvan nefsi yaşantıları gösteriyorlardı, bunları hayvanlıktan insanlığa davet etti. Onlara insanlık vazifelerini tebliğ etti. Onların nefisleri kuvvetli ve perdeleri de o nisbette çok koyu olduğundan, kabul etmeyip, Lût (a.s.)ın davetine karşı şiddetle mukabelede bulundular. Halbuki cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi. (Hûd, 11/80) Ya'nî "Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı; yahut rükni şedide iltica edeydim" buyurdu. Ve "rükn-i şedîd" ile "kabîle"yi, yani benim arkamda bana destek veren kabilem yok diyor, yani benim arkamda da kuvvetli bir topluluk olsaydı diyor onların sayısına denk bir kuvvetim olsaydı onlara karşı gelebilirdim, yani arkamda böyle bir kabilem yok ve "kuvvet" ile de "mukavemet”im yok, ya'nî beşerden sâdır olan "himmeti” kasd eyledi. 

 Ve temenniden maksûd-ı âlîleri, kavminin sert olan nefsâni perdelerinin masdarı bulunan zahiri vücutlarının şiddetli ilahi azabı ile helak ve zevali idi. Yani neyle ki Lut (a.s.) kendini zorda gördü, Cenab-ı Hakk da aynı şiddetle o zorluğun karşılığı olan kuvvet ile onları muvaza etti. İmdi "himmet" fütûhât-ı kalbiyyeden olduğundan, cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu "hikmet-i melkiyye"yi, "hikmet-i kalbiyye"den sonra zikreyledi. 

 Ve melk ve şiddetin mazharında zuhuru, yani kuvvet ve şiddetin mezahirde zuhur etmiş olanlarda zuhuru esmâ-yı ilâhiyye gereğinden bulunduğundan ve esmâ suretleri olan a'yân-ı sabiteye ıttıla, sırr-ı kadere ıttıla olup, yani ayan-ı sabite sırrını idrak etmek kader sırrını idrak etmekten ibaret olup, bu da Hakk’a mahsus olduğundan ve "rükn-i şedîd" olan Hakk'a iltica eyleyen kimse vücûd-ı Hak'ta fânî, Hak'la bakî olduktan sonra sırr-ı kadere muttali' olacağından, bu "hikmet-i melkiyye"den sonra da, "hikmet-i kaderiyye"yi beyan buyurdu.[36] “ İz- -T-B- ”

----------------

إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ {الذاريات/25}

(51/25) “İz dehalû aleyhi fekâlû selâmâ(en) kâle selâmun kavmun munkerûn(e)

(51/25) Onun yanına girdiklerinde “selâm” demişler, o da “selâm” demiş; (içinden) “Hiç de tanıdık kimseler değil” diye geçirmişti. 

----------------

Selâm sözcüğü de çok değerli bir sözcüktür. Hani namaz kılarken, namaz kasetlerinde vardır. Namazın içinde (94) tane selâm sözcüğü geçmektedir. Tahiyyatta ve selâmlarda. Ayrıca beş vakit namazın kendileri de birer selâm olmakta, o zaman selâm (99) adet olmaktadır ki bu da (99) esmânın mütekabili / karşılığıdır. Bu hususta daha geniş bilgi “Namaz (salât)” kitabımızda mevcuttur, oraya bakılabilir. 

Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın Yâsîn Sûresinde “Selâmün kavlen mi’r rabbirrahim” (36-59) Yani Cennet ehline “Rahim olan Rabb’ın selâmı/sözü vardır.” Daha sonra Rahmanın yeryüzünde öyle kulları vardır ki bazı kendini bilmezler onlara sataşırlar, küçük ve hafif görürler onlarda, “sizlere selâm olsun derler ve yürürler” (25/63) onlarla mücadele etmezler, selâmette olun derler onları kendi hallerine bırakırlar. Selâm ismi/sözü ayrıca insan varlığının kaynağıdır. Her varlığın Esmâ-ül Hüsnâdan aldığı bir kaynak vardır. Meselâ melekler hangi isimden, cinler-şeytanlar hangi isimden kaynaklanıyor. Efendim insanlar hangi isimden kaynaklanıyor.? İşte insanların ve Hazreti Peygamberin ruhu insanların ruhu dolayısı ile selâm isminden kaynaklanıyor. 

Selâm ne demek, gerçek ma’nâda ne demek? Selâm, ilk anlayışta selâmette olan demek. Genel anlayışta selâmette olmak, rahatta olmak, hoşlukta olmak, ama bunun dahi derin ifadesi “kendinde olmaktır” Selâmette olan bir insan huzurlu olan kimse demektir, huzurlu olan kimse de, tefekkürde olan kimse demektir. Huzursuz olan kimse tefekkür yapamaz, çünkü kafası karışıktır, sağa sola, oraya buraya takılıp kendine dönemez, kendini düşünemez, kendini toplayamaz Sağda solda takıntılıdır. İşte selâmette olan kişinin gerçek hali kendinde olmaktır, kendinde olan ma’nâsınadır. Kendinde nasıl oluyor insan? Kim kendindedir? Allah ile kendinde olan yani İlâhî varlığını idrak etmiş, Allah’ın kendinde olanı ki, Allahtan başka zâten bir varlık olmadığından, kendi varlığını ortadan kaldırp, fenâ fillâh olmuş, oradan baka billâh’a ulaşmış ve kendi hakikatini idrak etmiş, yani selâmette olmuş. İşte Müslümanların selâm vermeleri bu hakikate dayanıyor. Selâmün aleyküm, yani sen Hakk’la berabersin kendindesin ma’nâsınadır ama biz bunu maalesef yanlış anlıyoruz. Aksine eksi bir şeymiş, gericilikmiş, gibi de kaldırıyoruz, yerine ne koyuyoruz “günaydın, tünaydın, bonjur, bonsuar” gibi şeyleri kabullenmeye çalışıyoruz bunu da ilericilik hükmü ile yapıyoruz. Ama işte selâm’ın hakikati buraya dayanıyor, İşte insanların kaynağı selâmdır.[37] “ İz- -T-B- ” Camî ve Selâm insanın esmâlarından olduğu için “Melki” hikmeti üzere gelen melekleri İbrâhîm (a.s.) İbrâhîmiyet mertebesinde olan henüz tanıyamıyor. Ayrıca selâm esmâ’sını hal olarak üzerine giydiği için karşısında bulunanlarda bunu onlarda göremiyor. Bu selâm gömleği cennetten kendisine Cebrail tarafından ateşe atıplıp çıplak bırkıldığı zaman getirilmiş ve yanmaz malzemeden ve giyenin bedenine uyan malzemeden yapılmıştır. Ve Yakub (a.s.) ve Yusuf (a.s.) intikal etmiş. Onlarda boyunlarında hamaylı içinde taşımışlardır.

----------------

فَرَاغَ إِلَى أَهْلِهِ فَجَاء بِعِجْلٍ سَمِينٍ {الذاريات/26}

(51/26) “Ferâga ilâ ehlihi fecâe bi’iclin semîn(in)”

(51/26) Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi. 

----------------

İbrâhim (a.s.) ailesi yani esmâ’ül hüsna bilgilerinden “icl” buzağı yani henüz museviyet mertebesinin başlangıcı tarikat bilgilerinden getirdi. (Murat Derûni)

----------------

فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ {الذاريات/27}

(51/27) “Fekarrabehu ileyhim kâle elâ te/kulûn(e)”

(51/27) Onu önlerine sürerek: “Yemez misiniz?” dedi. 

----------------

 Bu bilgileri misafir olarak gelem “melki” hikmeti bilgileri-ilminin önüne sürerek yemez misiniz? Diyerek bu esmâ’ül Hüsna bilgilerinden kendilerinde var mı? Anlamaya çalıştı. (Murat Derûni)

----------------

فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ {الذاريات/28}

(51/28) “Fe-evcese minhum hîfetâ(en) kâlû lâ tehaf ve beşşerûhu bigulâmin alîm(in)

(51/28) Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim’e: “Korkma!” dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler. 

----------------

Bu esmâ’ül hüsna bilgileri-ilmiyle ilgilenmediklerini görünce içine bunlar ne amaçlı bilgilerdir. Yani Tevhid-i Ef’âl mertebesi hayali bilgilerdir mi? Diye içine bir korku düştü. Melk hikmetinin bilgisi-ilmiyle gelen meleki bilgiler korkma sana bir veled-i kalb bu mertebenin gönül evladını müjdeliyoruz. Dediler. (Murat Derûni)

----------------

فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ {الذاريات/29}

(51/29) “Feakbeleti-mraetuhu fî sarratin fesakket vechehâ ve kâlet acûzun akîm(un)”

(51/29) Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: “Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?” dedi. 

----------------

“sarra” sayısal değeri “Sad: 90” “Rı: 200” “Rı: 200” “Te: 400” dir. Toplarsak 90+200+200+400= 890 dır. 8 ve 9 dur. 

8 Tevhid-i Ef’âlden 9 Tevhid-i Esmâ ya giden yolun şifrelerini taşımaktadır.

Sare sözlük anlamı Saf ve temiz demektir. İbrâhîmiyet mertebesinin saf ve temiz olan nefsi küllü Tevhid-i Esmânın temellerini atacak olan veled-i kalb olan İshâk a.s ı hamil olacağına yani taşıyacağını öğrenince salik’in ilerleyen yaşta olmasına da istinaden bunu dile getirek ef’âli ilâhiyye tüm veçhini kapladı. (Murat Derûni)

---------------- 

قَالُوا كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ {الذاريات/30}

(51/30) “Kâlû kezâliki kâle rabbuk(i) innehu huve-lhakîmu-l’alîm(u)”

(51/30) “Rabbin böyle buyurdu” dediler; “Kuşkusuz hikmeti sonsuz, ilmi sınırsız olan yalnız O’dur.” 

----------------

Aynı zamanda; İshak (a.s) Zebih yani kurban’dır. Keşf-i mücerret ile keşf-i muhayyel Hak ve sabittir. İbrahim (as) ın oğlu İshak (as) ın rüyasında zebih etti, ve onu keşf-i mücerret nevinden addedip his âleminde dahi ayniyle cenab-ı İshak’ı zebha teşebbüs buyurdu. Yani zeb kesmek, kesmeğe teşebbüs buyurdu. 

İbrahim (as) oğlu İshak (as) ı (Biz İsmail as olarak biliyoruz burada İshak as olarak zikredilmiştir) M. Arabi Hz leri İshak (as) olduğunu kani olmuş ve yazmış bunun sebebini de Hz rasulullah’ın kendisine yazdırdığı şekliyle yazdım demekle ben memurum diyerek böyle yazdım diye de bunu izah etmekteyiz, izahıda var zaten neden öyle olduğuna dair. Yalnız bu bizim alimlerimiz arasında da ihtilaflı bir konudur, bir çokları İsmail (as) bir çokları da İshak (as) ın kurban edildiğini söylerler. Ama Tevrat’ta ilgili bölümde “İshak” diye kesin olarak yazar. Tabi ki Yahudilere göre İshak (as) kurban edilmek istendi diye yazar.[38] “ İz- -T-B- ” 

----------------

قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ {الذاريات/31}

(51/31) “Kâle femâ hatbukum eyyuhâ-lmurse-lûn(e)”

(51/31) İbrâhim, “Peki ey elçiler! Sizin asıl göreviniz nedir?” dedi. 

----------------

İbrâhim a.s. veya İbrâhîmiyet mertebesinde olan salik ey görevlendirilmiş resüller ( Allah cc. tarafından görevlendirilmiş elçiler) göreviniz nedir? Diye bu melek-kuvvelere-kuvvetlere sormaktadır. (Murat Derûni)

----------------

قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ {الذاريات/32}

“Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîn(e)”

“Biz” dediler, “Günaha batmış bir topluluğa gönderildik; (51/32)

----------------

Suç Nedir? Günahkar Nedir?

Yukarından bakıpta o kişinin Hakk olduğunu bizim bilmemiz onu suçluluktan kurtarmıyor. Ona lazım olan kendi mertebesinde ki yaşantısı, anlayışı, idraki, o kendini kul biliyorsa kulluk hükmünden uygulanır. O kanunda Hakk’ın kanunu çünkü, dünya kanunlarının en küçük mahkemeler hangisi? Hukuk mahkemeleri sonra sulh hukuk mahkemeleri sonra ceza mahkemeleri sonra ağır ceza mahkemeleri, devlet güvenlik mahkemeleri işte para ceza mahkemeleri, mahkemeler dünyada bile kademe, kademe değişik mertebelere bakıyor, bir mahkeme her türlü suça ceza veremiyor. Ahrette de öyle işte, şeriat mertebesindeki yaşayanların, şeriat mertebesinde vaz edilen bu hukuk, kurallar, ceza, mükafat neyse ona oradan verilecek, bu neye dayanıyor? Sevap, günah defterinin tutulmasına dayanıyor ama diğer tarikat mertebesinde esma âlemi, sıfat mertebesi, sıfat âlemi kuralları geçerlidir. “ İz- -T-B- ” Yani İbrâhimiyet mertebesinin günahkar tarafı olan “Lût” kavmine gönderilmişlerdir. İbrâhîmiyet mertebesine gizli olan melkiye hikmeti burada açılmıştır.

----------------

لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ {الذاريات/33}

(51/33) “Linursile aleyhim hicâraten min tîn(in)”

(51/33) Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız. 

----------------

Onların üzerine yağdırlılan pişmiş taşlar salikin çekmiş olduğu Kelime-i Tevhid’in Tevhid-i Ef’al mertebesinden söylenişi olan “La Fâile İllâ Allah” Failiyete görünenlerin kendi hakikati yoktur, Onların faaliyetinin hakikati Allah’tır. Zikri ile oluşan taşlar “Lutiyet” kavmi üzerine pişmiş taşlar olarak yağmaktadır. 

----------------

مُسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ {الذاريات/34}

(51/34) “Musevvemeten inde rabbike lilmusrifîn(e)”

(51/34) O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir.” Dediler. 

----------------

 Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

Diyanet Meali: 

51.34 - (32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lût'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik." Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

51.34 - Rabbının nezdinde damgalanmışlar müsrifler için. 

---------------------- 

“Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik." Rabb-ın katı, bütün gökyüzü âlemlerini sardığı için, aynı hayatın gökyüzü Âlemlerinde de olduğu, onlara da gökyüzünden taşlar yağdırıldığı anlatılmaktadır.[39] “ İz- -T-B- ” 

----------------

فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ {الذاريات/35}

(51/35) “Feahracnâ men kâne fîhâ mine-lmu/minîn(e)”

(51/35) Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık. 

----------------

“Lutiyet” kavmi içinden inanan yönü yani iyi yönü, ahlakı çıkarılarak, kötü yönü ortadan kaldırılmaktadır. (Murat Derûni)

----------------

فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ الْمُسْلِمِينَ {الذاريات/36}

(51/36) “Femâ vecednâ fîhâ gayra beytin mine-lmuslimîn(e)”

(51/36) Zaten orada bir ev halkından başka Müslüman bulamadık. 

----------------

Diyanet Meali: 

51.36 - Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

51.36 - Fakat bir haneden başka orada Müsliman da bulmadık. 

---------------------- 

Demekki gökyüzü insan nesilleri sülâlerinin olduğu bazı kasabalarda da, bir haneden başka Müslümanların olmadığı anlaşılmaktadır. 

“Müsliman da bulmadık” Sözü bahsi geçen yerlerde araştırmanın da yapıldığı belirtilmektedir.[40] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْأَلِيمَ {الذاريات/37}

(51/37) “Ve teraknâ fîhâ âyeten lillezîne yehâfûne-l’azâbe-l-elîm(e)”

(51/37) Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık. 

----------------

 Bu nişane Fusus’ül Hikemde;

--------------- 

20. Paragraf: 

Ey velî bu kelime-i Lûtıyyede'ki hikmet-i melkiyyeyi tahkik et! Zîrâ ma'rifetin içleridir (20). 

--------------- 

Çünkü bu fass-i münifde Hz. Şeyh (r.a.), insanın yokluk izafesinden mahlûk olduğunu ve makâm-ı risâlet, dîn-i hakkı ızhâr için tasarrufu iktizâ ettiği halde, ümmetine şefkatinden nâşî, tasarrufa mübaşeret etmediğini ve bu âlem-i şehâdette zahir olan her bir mevcûd, ilm-i ilâhideki a'yân-ı sabitelerinin suretleri üzere bulunduğunu bilen veliyy-i ârifde himmetle tasarruf bulunmadığını beyân buyurmuştur. Bunlar ise maârif-i ilâhiyyenin içidir. Binâenaleyh sen bu ma'rifetleri, hakikati ile ve zevk-i Muhammedî üzere bil! Bunlar Muhammedi zevkinde var diğer peygamberlerin ümmetlerinde yoktur. 

--------------- 

21. Paragraf: 

Şiir; İmdi sana sır zahir oldu ve emr dahi muttazıh (aşikar)oldu (21). 

--------------- 

Ya'nî bu "hikmet-i melkiyye"de sana sırr-ı rubûbiyyet ve sırr-ı kader aşikâr ve emr-i vücûd hakikati üzere açıldı. Çünkü sen bu ifadelerden sonra emr-i vücûd için fail ve kabil lâzım olduğunu ve hakikatte alan ve verenin Hak bulunduğunu anladın. 

-------------- 

22. Paragraf: 

Ve tahkîkan "tek" denilen zât-ı vâhid, "çift"te mün-------------- 

Ya'nî "tek" vasfı ile tavsif olunan vücûd-ı vâhid-i hakîkî, a'yân-ı âlemden ibaret olan "çift"te münderic oldu. Yani çiftin içinde bulundu. Zîrâ a'yân-ı âlem, ikilik mertebesinde vâkı'dır. Ve a'yân bu içinde olma ile hâsıl oldu. Çünkü vahidin tekrarı ile çift husule gelir; ve onun üzerine bir vâhid daha ilâve olunursa ferdiyyet hâsıl olur. Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hak bir vücûd-ı namütenahidir ki, kemâl-i letafetinden dolayı aklın idrakinden perdelidir. 

Bu mutlak olan mertebede hiçbir sıfat ve isim ile vasıflanmaz. Yani akıl oraya ulaşamaz. Fakat bu mertebeden sıfat ve esma mertebesine tenezzül edince "Allah" ismi ile müsemmâ olur. Binâenaleyh "Allah" zât ile ahadî, sıfat ile vahiddir; ve sıfat esmanın menşeidir. İmdi Hak mertebe-i Zât’tan, mertebe-i ilme tenezzül buyurdukda, ilm-i ilâhîde esmânın suveri peyda olur; ve esma kesir ve muhtelif olduğundan, meydana gelen ilmin suretleri dahî kesîr ve muhtelif olur. İşte Hakk’ın tek olan vücudu, biri diğerinden daha kesîf olmak üzere bu âlem-i his ve şehâdete kadar tenezzül etmiş ve her bir mertebede, "ayn-ı sabite" denilen her bir ismin ilm-i ilâhîdeki sureti, o âlemin kesafeti nisbetinde bir kisve-i taayyüne bürünmüştür. Yani her âlemden geçerken o âlemin özelliğini alarak zuhura geliyor. 

Binâenaleyh "halk" dediğimiz âlem vücûd-ı latîf-i Hakk'ın kesafetle zuhurundan ve ondaki suretler, suver-i esmâiyyesine göre, yine kendisinin taayyün ve takayyüdünden ibarettir. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra bâlâdaki beyt-i şerifin ma'nâsı açılmış olur. Şöyle ki: Vücûd-ı vâhid-i Hak ferd ve vitr iken, esma bakımından, âlem-i halka bi't-tenezzül taayyün ve takayyüd eyledikde çift olmakla meydana gelir; zîrâ vücûd-ı halk dahî mademki vücûd-ı vâhidden ibarettir, şu halde vahidin yanına bir vâhid daha ilâve edilmiş, demek olur. Ve vahidin yanına bir vâhid daha ilâve olunca, iki olur ki, buna da "çift" ta'bîr olunur. Fakat bu öyle bir çifttir ki, vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın içinde peyda olmuştur; ve bu içinde meydana gelme diğer bir vücûda girmesi suretiyle değildir. Belki onun arizi bir sıfatından dolayı bir vücûd-ı izafiye sereyanıdır: yani izafi vücuda tesir etmesidir. 

Misal: Buhar buharlığında tek olduğu halde, bir mertebe yoğunlaşınca bulut olur; ve bir mertebe daha yoğunlaştığı vakit su; ve yine yoğunlaşınca buz olur. Bu mertebelerin cümlesi buhara nisbeten sonradan olmuştur; ve buhar onlara nisbetle kadimdir, eskidir, ezelidir. Ve bulutun, suyun ve buzun vücûdlarında, tek olan buhar vücutlarında mevcuttur. Fakat buharın orda var olması oraya dışarıdan girmek suretiyle değildir; belki onların vücûdu buhardan başka birşey değildir. Yani oraya buhar girmiş değildir, ayrıca onların vücudu da buhardan başka bir şey değildir. Bunlar ancak buharın sıfât-ı arızasıdır, yani arızi sıfatlarıdır. 

Maahâzâ bu mertebelerde onlara buhar denmez, ama özü hakikati itibariyle buhardır; zîrâ sıfat i'tibâriyle buhârın gayrıdır; ve buhâr-ı latifin tenezzülüyle onun mukabilinde, yine onun vücûdundan bir vücûd peyda oldu ki, o da bulutun vücûdudur. Binâenaleyh bire bir ilâve olunmuş oldu. Ve bu suretle çiftlik ve ikilik hâsıl oldu; ve tek olan buhar onda var oldu.[41] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَفِي مُوسَى إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ {الذاريات/38}

(51/38) “Vefî mûsâ iz erselnâhu ilâ fir’avne bisultânin mubîn(in)”

(51/38) Musa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik. 

----------------

Allah Teâlâ’nın, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat’ı verdiği ve yeryüzünde dinini tebliğ edip, hâkim kılması için gönderdiği Ulu’l-Azm* peygamberlerden biri. Hz. İbrâhîm (a.s.)’in soyundan olup, israiloğullarının akidelerini ıslah etmek ve onları Allah Teâlâ’nın dilediği nizama kavuşturmakla görevlendirilmişti. Küfürle mücadelesi Kûr’ân-ı Kerim’de uzun uzun anlatılmaktadır.

Hz. Âdem (a.s.)’den, Resulullah (s.a.v.)’e kadar pekçok peygamber gelmiştir. Bu peygamberler, gönderildikleri kavimleri, Allah Teâlâ’ya iman etmeye çağırmışlar; bu yolda kâfirlerle savaşmışlar, yaşadıkları diyarlardan çıkarılmışlar; ezilmişler, hor görülmüşler ve hatta öldürülmüşlerdir.

Mûsa (a.s.) da, Allah Teâlâ tarafından israiloğulları’na gönderilmiş bir resul idi. O da tıpkı kendisinden önce gönderilmiş olan peygamberler gibi kavmini Allah’a iman etmeye çağırdı. Kavmine zulmeden ve ilâhlık iddiasında bulunan Fir’âvna karşı tevhit yolunda mücahede etti. Bu uğurda, bütün peygamberlerin karşısına çıkan güçlükler, onun da karşısına çıktı. Doğup büyüdüğü diyardan çıkarıldı, kâfirler tarafından öldürülmek gayesiyle kovalandı. Allah Teâla Kûr’ân-ı Kerim’de bir ayette Hz. Mûsa (a.s.)’dan söyle bahsediyor: “Kur’ân’da Mûsâ’yı da an. Çünkü o ihlâs sahibi idi ve israiloğulları’na gönderilmiş bir peygamber idi” (Meryem, 19/51).

Hz. Musa (a.s.)’nın Fir’âvn ile olan kıssası, Kurân’ın bazı sûrelerinde çeşitli üslûplarda ve teferruatlı olarak anlatılmıştır. Fir’âvn ve ordusunun Kızıldeniz’de boğulmaları olayından sonra, israiloğulları ile ilgili kıssasına da genişçe yer verilmiştir.

Mûsâ (a.s.)’nın Fir’âvn ile olan mücadelesi, bir şahsın bir kralla, bir peygamberin sadece büyük bir zorba ile olan mücadelesinden ibaret değildir. Bilâkis bu hak ile bâtıl’ın çatışması, Rahmân’ın ordusu ile şeytanın ordusunun kaçınılmaz savaşıdır. Aslında hak ile bâtıl arasındaki bu savaş, insanoğlunun yaratılışından, insanları ıslah etmek üzere nebîler ve resullerin hayat sahnesine çıkmasından beri devam ede gelmektedir.

Sapıklık ve bâtıl, daima iblis ve onun ordusu tarafından temsil edilmiş, imana, tevhide, peygamberliğe, kısaca Hakka sürekli meydan okumuştur. Fakat kazanan daima Hak olmuştur. Allah Teâlâ söyle buyuruyor: “Muhakkak ki Biz peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında, hem de meleklerin şahid olacağı günde muzaffer kılacağız” (el-Mü’min, 40/51). 

Hz. Mûsâ (a.s.)’da gönderildiği kavmi cehalet ve sapıklık içerisinde buldu. Onları Hakka davet etti, yurdundan çıkarıldı, savaştı ve sonunda Allah Teâlâ’nın izniyle kazandı.[42]

----------------

فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ {الذاريات/39}

(51/39) “Fetevellâ biruknihi ve kâle sâhirun ev mecnûn(un)”

(51/39) Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi. 

----------------

 **********

وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ آيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَى

(Ve lekad ereynâhu âyâtinâ kullehâ fe kezzebe ve ebâ)

(Tâ-Hâ-20/56) “Ve andolsun ki; Âyetlerimizin (mûcize-lerimizin) hepsini, ona gösterdik. Buna rağmen yalanladı ve (yalanında) direndi.”

**********

Âlemi mânâ da ne varsa âlemi şehadette onları açık deliller-Âyetler olarak gösterdik, ancak bunları mahlûk-varedilmiş şeyler olarak gördüğünden, bunların hakikatlerinin ve inşealarının Hakk’a ait olduğunu anlamadığından ve bunların kendine ait mülkü olduğunu zannettiğinden bunların Hakk’a ait olduğunu yalanladı. 

Nefsi emmârede aynen böyle hakikatleri ters gösterip bunları yalanlatmaktadır. 

**********

قَالَ أَجِئتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا

مُوسَىٰ

(Kâle e ci’tenâ li tuhricenâ min ardınâ bi sihrike yâ mûsâ.)

(Tâ-Hâ-20/57) “Sen bizi, sihrin ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ya Mûsâ?” dedi.”

**********

Zâhiren Mısır arzına-yurduna yuva kurmuş olan Fir’âvn ve âvanesi, bâtınen ise, beden Mısrına yuva kurmuş olan nefs Fir’âvn’u kendisine gönderilen akıl Mûsâsı’na ki, aslı hakikat-i Muhammediyyenin Mûseviyyet mertebesi İnsân-ı Kâmilidir. Onlara geldiği zaman, kendisinde bulunan ulûmu diniyye yi ve zâhiri ahkâm-ı İlâhiyyeyi ve kendisinde bulu-nan bu hakikatlerin tezahürünü gösterince, onlar bunların kendilerinde bulunan hayal ve vehim kıyasları ile değerlendirmeye çalıştıklarından kendi nefislerinde bulunan vehmi kurgular ile bunları kendi yaptıkları gibi sihir zannettiler. Ve bu sihirler ile kendilerini Mısır yurdundan ve Mısır beden arzından çıkarmak istediklerini zannettiler. Ve bunun içinmi geldin? Ya Mûsâ. Dediler.[43] “ İz- -T-B- ”

----------------

فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ {الذاريات/40}

(51/40) “Fe-ehaznâhu ve cunûdehu fenebeznâhum fî-lyemmi ve huve mulîm(un)”

(51/40) Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu. 

----------------

30. Paragraf:

Ve Hak Teâlâ'nın فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mü'min, 40/85 ve اِلا قَوْمَ يُونُسَ Yûnus. 10/98) kavline gelince, bu [Yûnus, 10/98) istisnasında olan Hakk'm kavli ile âhirette onlara nef vermeyece­ğine delâlet etmez. Binâenaleyh bunu murad etti ki, onlardan dünyâda ahzi ref etmez. Bunun için Fir'avn, ondan îmânın vücûdu ile beraber ahz olundu. Bu, onun emri, o saatte intikâle müteyyakkin olan kimsenin emri olduğuna göredir. Ve karîne-i hâl muhakkak onun intikâlden yakın üzere olmadığını i'tâ eder. Zîrâ o, Mûsâ (a.s.)in asâsıyla denize vurması sebebiyle, zahir olan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini müşahede etti. İmdi Fir'avn îmân ettiği vakitte muhtezırın hilâfına olarak, helake müteyakkın olmadı. Bunun için ona mülhak olmaz (30).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fir'avn'ın îmânı hakkında yukarıda geçen beyanâtı yani daha evvel firavunun imanı hakkındaki açıklamaları tetmîmen tamamlayıcı olarak buyururlar ki: Fir'avn'ın sıhhat-ı îmânını kabul etmeyen taife, Fir'avn'ın îmânı korku îmânı olduğunu ölüm öncesi korku imanı olduğunu ve korku îmânı ise فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mümin, 40/85) ya'nî "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." burada da iki türlü iman olduğunu söylüyor, birisi ölüm anında korkudan veya herhangi bir şeyden çaresiz halde kaldığı zaman ettiği imandır. 

Firavunun imanı bu iman değildir diyor. yani son anda ruh kabzedileceği zaman iman kabul edilmez deniyor ya, bazıları Firavunun imanı ölüm anında yaptığı bir imandır diye karar vermişlerdir. Bir de iman-ı muhtezir, can çekişirken verdiği iman. Can çekişirken verdiği iman aslında ölümü ölümün kendine geldiğini hissettiği zamanda verdiği imandır diyorlar. Ama Firavunun hali böyle değildir. O anda ölüm anında olduğunu bilmiyordu diyor. hayatta olarak iman etti diyor. 40/85 ayetinde "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." (Mümin, 40/85); "Kavm-i Yûnus müstesna olmak üzere" yunus kavmi bu sistemin dışında اِلا قَوْمَ يُونُسَ (Yûnus, 10/98) "İbâdı hakkında carî olan Allah'ın âdetidir" (Mümin, 40/85) âyet-i kerîmeleri mucibince fâide vermeyeceğini iddiâ ederlerse de, bu [Yûnus süresindeki] âyet-i kerîmede اِلا قَوْمَ يُونُسَ istisnası korku îmânı âhirette fâide vermeyeceğine delâlet etmez. 

Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ hazretlerinin murâd-ı aliyyesi, korku imânın sâhiblerine, dünyâda müteveccih olan azabın merfû' olmayacağını kaldırılmayacağını beyândır. Fi'l-hakîka da Yûnus' kavminden gayrisinden azâb-ı dünyâ ref edilmedi. Yunus (as) aralarından çıktıktan sonra azab ver meleri gerekiyorken onlar müstesna olmak üzere dünyada Yunus kavimine dünyada azab edilmedi. Eğer Fir'avn'ın hâlini ve deryada gark hininde yaniölüm zamanında dünyadan ayrılmaya yakın olan kimsenin hâline kıyâs edecek olur isen, kendisinden zahir olan îmânın vücuduyla beraber, azâb-ı dünyevîye ma'rûz kaldığına hükm ederiz Fakat bu konuda ipucu Fir'avn'ın dünyâdan intikâl edeceğine yakîni olmadığını gösterir. Bir kişi ölüm anında iman etmekte, ölüm anında azabı gördüğünde iman etmekte, fakat Firavnun hali bu hal değil diyor burada Firavunu müdafa etmek için yazılmış değildir. Ölüm halinin yani Kur’an-ı Kerim’de ve şeriat-ı Muhammediyede belirtilen ölüm halinin hakikatini burada belirtiyor misalleriyle, Firavun’un dünyadan intikal edeceğine yakıyni olmadığını yani dünyadan ayrılacağına yakıyn bir bilgisi olmadığını gösteriyor. Çünkü Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asasını denize vurması sebebiyle, zahir olan denzdin derinliğindeki kuru yoldan mü'minlerin yürüyüp geçtiklerini kendi gözüyle görerek müşahede etti. 

Ancak kudret-i İlâhiyye ile zahir olabilecek olan bu hâriku'lâde hâli görünce Fir'avn vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi kalben tasdîk etti; ve kelime-i tevhidi izhâr eyledi. Binâenaleyh Fir'avn kalben tasdîk ve lisânen dahi ikrar etmek suretiyle îmân ettiği vakit Benî İsrail'in geçtiği gibi, kendisinin dahi deryada gark olmayacağını zannettiği cihetle, helake kati olarab bilen olmadı. O orada öleceğini hiç düşünmedi. İsrail oğulları oradan nasıl geçti ise o açılan kuru yoldan aynen kendisi de geçeceğini düşündü. Orada ölüm diye bir düşünce, korku yoktu. Orada iman etti kalbi ile de tasdik etti bu olağan dışı olayı görünce. Boğulma hadisesi daha sonra oldu. Bu ise, muhtezır olan kimsenin hâli hilâfına olarak, bir îmân idi. Bu olay son anda ölümü gerçeğini görüp iman eden ile kıyas edilmez. Bunun için Fir'avn muhtezıra mülhak olmaz; yani Firavun can çekişirken iman edenlerin gurubuna girmedi. Yani son anda zorlama ile iman edenlerden değildi, zırâ [muhtezır] yani can çekişme dünyadan alâkasını kat' etmek üzere olduğuna kâni'dir. Fir'avn'da ise bu kanâat yok idi ki, onun îmânı muhtezırın îmânına eklenmiş olsun.

31. Paragraf:

Binaenaleyh Fir'avn, helake teyakkun üzere değil, necata teyakkun üzere. Benî İsrail'in îmân ettiği şeye îmân etti. İmdi teyakkun ettiği vâki' oldu; lâkin irâde ettiği suretin gayri üzere. Binâenaleyh Allah Teâlâ ona kendi nefsi hakkında azâb-ı âhiretten necat verdi; ve bedenini halâs etti. Nitekim Hak Teâlâ "Senin halfinde olan kavme bir âyet olman için bugün biz sana bedenin ile necat veririz" فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurdu. Zîrâ, eğer suretiyle gâib olsa idi, kavminin çoğu, ihticâb etti, derler. Böyle olunca, o olduğu bilinmek için, sûret-i ma'hûdesiyle meyyiten zahir oldu. Şu halde necat hissen ve ma'nen âmm oldu. Ve üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimse, ona bütün âyet gelse azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'nî azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça / îmân etmez. Böyle olunca Fir'avn bu sınıftan çıktı. İşte bu, öyle bir zahirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu (31).

Ya'nî Fir'avn helake bekleyerek değil, kurtuluşu bekleyerek îmân etti; ve bu beklediği ettiği kurtuluş dahi vâki' oldu. Oldu amma, onun murâd ettiği suretin gayri üzere. Zîrâ o. gark olmaktan kurtulacağını zannetmiş idi. Halbuki bundan halâs olamadı; uhrevî azabdan kurtuluş buldu. Ve ölüsü sahile çıkmakla kaybolmadan kurtuldu. Nitekim Hak Teâlâ: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurur ki: "Biz bugün sahile ilkâ etmek suretiyle sahile çıkarmak suretiyle sana bedenin ile kurtuluş veririz; ve ruhunu bedeninden kurtarırız; ve yarın onu âhiret azabından halâs ederiz.

 Tâ ki senden sonra gelecek olan kavme senin bu hâlin kudretime bir âyet ve nişân-ı azîm olsun" demektir. Bu âyet-i kerîmenin şu tarz tefsirine i'tirâz edenler bulunabilir mütalaasıyla فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ 10/92 hitâb-ı ilâhîsi hakkında îzâhât i'tâsı münâsib görüldü. Bu ayet hakkında biraz izahat vermemiz münasib görüldü. Şöyle ki: Fir'avn küfründe ısrarlı olaydı, kelime-i tevhidi telaffuz etmezdi. Mademki tevhîd etti. Mutlaka fenalıktan sakındığı yöneldiği bir şey var idi. Peygamberine îmân eden bir kimsenin muradı hiç şüphe yok ki, evvelâ azâb-ı uhrevîden, sonra dünyâda, kendisine müteveccih olacak olan kahr-ı ilâhîden kurtulmaktır. Dünyâda gark suretiyle vâki' olan kahr-ı ilâhîden kurtuluş bulamayan Fir'avn, eğer azâb-ı uhrevîden dahi kurtuluş bulamayacak ise, kurtuluş vadinin mahmulü kalmaz. 

Eğer kaydına nazaran bu necat, ancak Fir'avn'ın ruhsuz cesedinin sahile çıkmasıdır, denecek olursa cevaben deriz ki: Gark suretiyle ölen bir kimsenin ruhsuz cesedi ister sahile ilkâ olunsun, ister ka'r-ı deryada nâbûd olsun, yok olsun müsavidir. Sahile ilkasında meyyit için bir fâide olmadığından böyle bir kimseye: "Biz sana kurtuluş veririz" va'di mânâsız olmak lâzım gelir. Halbuki va'd-i ilâhî Hak'tır, mânâsız olamaz. Binâenaleyh Fir'avn hakkında mev'ûd olan, vaad olunan kurtuluş, ruhunun zulmet-i bedenden çıkması ve âhirette de azâb-ı uhrevîden halâsıdır. Şu halde bu necat hissen ve ma'nen umûmî olur. Beden-i Fir'avn'ın sahile ilkasına gelince: Bu da onun rubûbiyyetine i'tikâd eden kavminin, bu i'tikâdı kuvvet bulmamak İçin, arkaya kalanlara bir âyet idi.

 Zîrâ eğer cesedi gâib olaydı, kavminin pek çoğu. Fir'avn Rab olduğu cihetle semâya urûc etmek suretiyle veya başka bir suretle insanlardan gizlenme etti, derler idi. Binâenaleyh diğer insanlar gibi, Fir'avn'ın dahi denizde boğulduğu bilinmek için, ölüsü sahile ilkâ olundu; ve belli olan cesedi halk nazarında zahir oldu. İmdi üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimseye zamanının peygamberi tarafından ne kadar âyât ve mu'cizât gösterilse hepsini birer suretle te'vîl edip azâb-ı elimi görmedikçe, ya'ni azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça îmân etmez. Zira bu kimsenin ilm-i ilâhîde sûbût bulan ayn-ı sabitesi, mazhar olduğu İsm-i ilâhî muktezâsmca şekavet üzerinedir.

 Vücûd-i kevnîde" zuhur eden ve o ismin âyînesinden ibaret olan bu kimsenin suretinde, elbette şekavet eseri zahir olur. Binâenaleyh gayri mec'ûl olan onun istt'dâd-ı ezelîsi dünyâda ne kadar âyât-ı mûziha ve mu'cizât-i bahire görse îmân etmemesini iktizâ eder. Nitekim Ebû Cehil Bedir gazasında katledilerek öldürülmek üzere bulunduğu sırada kendi katiline hitaben: ya'nî "Şu hâl-i kati içinde muhalefetten pişman olmadığımı sahibin olan Muhammed'e (a.s.) söyle!" dedi. Yani bu öldürülüş halimle bir köle tarafından öldürülüyor iken bu şartlar içinde Muhammed’e muhalefetten pişman olmadığımı bildir demiştir. İşte ayan-ı sabitesi şekavet üzere olduğundan ölüm anında dahi pişman olmaz.

Binâenaleyh böyle olan kimseler, elim azabı görme­dikçe, ya'nî ba'de'l-mevt azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça Allah'a ve pey­gambere îmân etmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ buyurur. ﴿٩٦﴾ اِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لايُوءْمِنُونَ ﴿٩٧﴾ وَلَوْ جَاۤءَتْهُمْ كُلُّ اَيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الاَلِيمَ 

(Yûnus, 10/96-97). Böyle olunca Fir'avn dünyâda kable'lmevt îmân etmekle, azâb-ı uhrevîyi görmedikçe îmân etmeyen sınıftan çıktı. Elîm azabı görmeden îmân eden mü'min sınıfına dâhil oldu.

Fir'avn hakkındaki bu kelime o kadar açık bir şeydir ki, Kur'ân bu zahir olan şeyle vârid oldu. Yani zuhura çıktı bu kadar açık bir zuhura çıktı. Şu halde Fir'avn'ın şekâvet-i ebediyyesine, ebedi şekavetine hükm edenlerin bu hükümde ısrarları ve bu bâbda te'vîlâta kıyam etmeleri tevilat göstermeleri duyulmuş değildir. İşte Fir'avn hakkında Hz. Şeyh (r.a.) efendimizin hükm-i âlîleri bu kadar açıktır; ve ibâre-i Fusûs'ta tevak­kufa delâlet edecek bir şey yoktur.

32. Bölüm:

Ba'dehü biz deriz ki, bundan sonra onun hakkında emi Allah Teâlâ'ya râci'dir. Çünkü âmme-i halkın nüfûsunda onun şekâsı müstekarr oldu. Halbuki bunun hakkında onlarda nass yoktur ki ona İstinâd ederler (32).

Ya'nî Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı istidlal olunduğu ve onun şekâveti hakkında kesinlik olmadığı gibi, delâlet dahi bulunmadığı halde, hayâtı müddetinde çeşitli zulm ve taaddî icra ve peygamberine muhalefetle mukabeleye kalkıştığına bakarak âmme-i halkın nüfûsunda onun şekâveti kesinleşmiş olduğu için. Biz Fir'avn'ın sıhhal-i îmânına delâlet eden nusûs-i kur'âniyyeyi zikr ettikten sonra, ta'lîmen-li'l-edeb, Fir'avn hakkındaki emr Allah Teâ-lâ'ya râci'dir, deriz.

Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin "Emr Allah Teâlâ'ya râci'dir" O’na dönücüdür buyurmaları, onun emrinde tereddüdlerinden nâşî değildir. Fir'avn hakkındaki re'y-i âlîleriniyüce kanaatlerini bu fassta nusûs-i kur'âniyye Kur’an naslarıyle, yani ölçüleriyle her türlü şübhe ve tereddüdden ârî olarak, kemâl-i vuzuh yani açık bir kemalat ile beyân buyur­muşlardır. Nitekim yukarıdaki ibarede ‘İla emrihi illallah” buyurduktan sonra, bu beyânın illetini …. ibaresiyle tefsir etmişlerdir. Bu ise müddet-i ömrü kötü haller ile geçen Fir'avn'ın rahmet-i İlâhiyyeye mazhariyyetini bir türlü havsalalarına sığdıramayan zevata, ta'lim-i edebden ibarettir.

 Zîrâ rahmel-i ilâhiyyenin vüs'atini, genişliğini teemmül ederek onun hakkındaki emri Allah Teâlâ'ya ha­vale etseler ve Fir'avn'ın kur'ân açıklığıyla sabit olan îmânı, Allah Teâlâ indinde makbul oldu mu, yoksa olmadı mı? Binâenaleyh kendisi Allah indinde şakî midir, saîd midir? Bunu ancak Allah Teâla bilir, deseler; edebe muvafık olur idi. Çünkü saâdel ve şekâvet-i ezeliyye a'yân-ı sabitenin isti'dâdına mevkuftur. Bu ise ilm-i ilâhîdir. Ve Allah Teâlâ hazretleri bildirmedikçe, bir kimsenin zevâhir-i hâ­line bakıp, yani zahir yaşantısına bakıp şekavet veya saadetine hükm etmek, ilm-i ilâhîye iştirak ma'nâsını içine alan olduğu için edebsizliktir.

Amma Hz. Şeyh (r.a.)in sıhhat-i îmân-ı Fir'avn hakkındaki beyânât-ı aliyyeleri, zâhir-i Kur'ân'dan muktebes delâile müstenid olduğu için, asla edeb bozukluğu değildir. Yani Kur’an’ın ayetlerinden zahirinden istinad ettiği için asla edepsizlik değildir. Edeb bozukluğu hiçbir nass ve delîle yani kuvvetli bir bilgiye veya delile müstenid ol­maksızın, zevâhir-i hâle bakıp, sırr-ı kadere taalluk eden saadet veya şekavet hakkında hükmiİ indî i'tâsıdır.[44]

----------------

وَفِي عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ {الذاريات/41}

(51/41)Vefî âdin izerselnâ aleyhimu-rrîha-l’akîm(e)”

(51/41) Ad kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik. 

----------------

عَادٍ “Ad” sayısal değeri “Ayın: 70” “Elif: 1” “Dal: 4” dür. Toplarsak 70+1+4= 75 ve 7+5= 12 dir.

(12) Hakikat-i Muhammediyedir. “AD” kavminin bağlı olduğu yer görüldüğü gibi Hakikat-i Muhammediyedir. Gönderilen rüzgarlarda nefes-i Rahmân-i nin celâl tecellisi idi. Nefsi emarelerinin kökünü kesmiştir. 

----------------

مَا تَذَرُ مِن شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ {الذاريات/42}

(51/42) “Mâ tezeru min şey-in etet aleyhi illâ ce’alet-hu ke-rramîm(i)”

(51/42) Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu. 

----------------

Fusûs’ül Hikem Hûd Fassında bu rüzgar hakkında;

19: Paragraf İmdi Allah Teâlâ mücrimleri sevk eder. Ve onlar Allah Teâlâ'nın rîh-ı debûr (batıdan esen rüzgar) ile sevk eylediği bir makama müstehak olan kavimdir. Öyle rîh-ı debûr ki, Hak onunla onları nüfuslarından ihlâk etti. (o rüzgar da onları kendi nefislerinden helak etti) Şu'halde Rab, onların nâsıyelerini tutar; ve rîh-i debûr cehenneme sevk eder. Ve rih-i debûr,(batıdan esen rüzgar) onların üzerinde sabit oldukları hevâlarının aynıdır, (batıdan esen rüzgar nefslerinden gelen hevalar) Ve cehennem dahî onların tevehhüm eyledikleri bu'ddür (onların kendinde vehm ettikleri uzaklıktır, yani Allah’tan uzaklıktır cehennem dediği şey) (19). 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hayvanların tümünün nâsıyelerini, onlardan her biri­nin mazhar olduğu bir Rabb-i hâssı tuttuğunu ve cümlesinin sırât-ı müstakim üzere olduğunu beyân buyurmuş ve buna delil olarak (Hûd, 11/56) âye-t-i kerîmesini zikr etmiş idi.

﴿٥٦﴾ اِنِّى تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّى وَرَبِّكُمْ مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

11 / 56- “Ben muhakkak ki, hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a dayanmaktayım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, doğru yoldadır.” Şimdi de o erbabın hey'et-i mecmuası ki, rubûbiyyet-i ahadiyyedir, ruh sahiplerinin tamamı doğru yol üzere sevkettiğini beyânen (Meryem, 19/86) âyet-i kerîmesinin mefhûmunu îrâd eyler. 

﴿٨٦﴾ وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ اِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا

Meryem (19) / 86- O gün, suçluları da susamış oldukları halde çehenneme süreceğiz.

Malûmdur ki, Hûd (a.s.)ın kavmi Âd idi; Hak Teâlâ, adem-i itâatlarından dolayı, onları batıdan esen rüzgar ile helak etti. Ve onların adem-i itaatları yani itaatsızlıkları hevâ-yı nefsânîlerinden idi. Ve nefis ise Cenâb-ı Lâhût'tan yüz çevirme ve arkasını dönenme üzeredir. Binâenaleyh Hak onları nefislerinin arkasını dönme neş'et eden hevâ ile, ya'nî batıdan esen rüzgar ile sevk etti; ve o rüzgar ile nefislerinden fani eyledi. 

Ve nefsâni isteklerle "batıdan esen rüzgar " denilmesi cihet-i halkıyyeden ve zulmânî âlemden hâsıl olmasından­dır. Yani halk cihetinden ve zulmet âleminden meydana gelmesinden dolayı rih-i debur yani batıdan esen rüzgar deniyor. Yani nefsaniyeti hareketlendiren esinti manasına. Binâenaleyh Hak onları cehennem-i bu'd(uzaklık)a düşüren nefslerinden ifna ile soydu. Ve batıdan esen rüzgar onların hevâlarının aynıdır ki, onlar o hevâlarının üzerinde sâbit-kadem olmuş idiler.

 Zîrâ nâsıyelerinden elde eden Rabb-i hâsslarının iktizâsı bu idi. Onları isti'dâtları ve gayretleri mucibince yolun nihayetine götürdü. Ve hevâlarının aynı olan batıdan esen ruzgar dahî arkalarından cehenneme sevk etti. Ve cehennem, Hakk'ın vücûdundan başka olarak tevehhüm ettikleri bir vücûttur ki, o da Hak'tan uzaklıktır. Yani cehennemin aslı Hakktan uzaklıktır, kendini uzak saymaktır. 

Hz. Şeyh (r.a.)ın cehennemi "uzaklık " ile tefsirinde, tabîata mensup emirlere ve nefsâni sıfatlara meşguliyeti hasebiyle, Hak'tan uzak olan kimsenin cehennem içinde olduğuna ve nefsânî hevalarına o kim­seyi uzağa sevk ettiğine işaret vardır. Cehennem ne demek, nefsiyle heva ile heves ile uğraştığından bu da Hakk’tan ayrı kaldığından bu da cehennem hükmünü ortaya getiriyor. Yani cehennem Hakk’tan ayrı kalmaktır, uzak kalmaktır.

 Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Tevbe, 9/49), 

﴿٤٩﴾ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِى وَلا تَفْتِنِّى اَلا فِى الْفِتْنَةِ سَقَطُوا وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ

9/49-) Ve minhüm men yekulü'zen liy ve la teftinniy* ela fiyl fitneti sekatu* ve inne cehenneme lemuhıytatün bil kafiriyn;

9/49- İçlerinden “aman bana izin ver, başımı derde sokma.” diyen de var. Dikkat et, başlarını asıl kendileri derde soktular. Hiç şüphesiz cehennem, kafirleri elbette kuşatacaktır.

Ya'ni "Muhakkak cehennem el'-ân kâfirleri ihata etmiştir." Şu anda da öyledir yani Hakk’tan uzakta olan kişi Cehennemdedir. Gelecekteki cehennem değil, burada da Hakk’tan uzakta olan Cehennem’dedir. Fakat nefsü'l-emrde hiç kimse Hak'tan uzak değildir. Yani hakikatte ise hiç himse Hakk’tan uzakta değildir. Zira mevâtın ve makamâtın tümü yani zuhur yerlerinin ve makamların tamamı merâtib-i Hakk'ın mertebeleri suretleridir. Yani hakkın mertebelerinin suretleridir cennet de olsa, cehennem de olsa. Uzaklık vasfı, onların vehm etmelerinden vücuda gelen bir farz olunan emir dir.

 Onlar zann ederler ki Hakk'ın vücûdundan başka vücûd vardır. Vaktaki Hak onları bu mevtına, ya'nî cehenne­me sevk eder; zuhur yerine sevk eder. Ve ihlâk ve ifna ile oraya ilhak etmesiyle ve ifna etmesiyle helak ve ifna etmesiyle nefislerinin elinden kurtarır; bu halde onlar için asıl yakınlık hâsıl olur; yanı buud, uzaklık dedikleri şeyle Cenab-ı Hak onların nefslerini helak eder ve ifna eder, o zaman uzaklık denilen şey kurbiyetin aynı olur. Ve Allah'dan uzaklığın sadece vehm etmelerinden başka bir şey olmadığı görülmüş olur.

Ve cehennem onlar hakkında nimet cennetine dönüşür. Çünkü Fass-ı Uzeyri'de îzâh olunduğu vech ile onların cehennem denilen yere duhûlleri ilâhiyyenin en yüksek makamı sübûtundan sonra olacağından, bu yere duhûllerinin isti'dâtları iktizâsından olduğunu ve binâenaleyh Hakk'ı ve Hakk'ın mertebelerini bilirler. Ve intikam alan isminin nâsıyelerinden tutup doğru yolun nihayetine götürdüğünü anlarlar.[45] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ {الذاريات/43}

(51/43) “Vefî semûde iz kîle lehum temette’û hattâ hîn(in)”

(51/43) Semûd kavminde de ibretler vardır. Hani onlara, “Bir süreye kadar (dünyadan) faydalanın bakalım” denmişti. 

----------------

Semud kavmi Salih a.s ın kavmidir. Salih a.s. ın mucizesi kayada deve çıkarmasıdır. Buradaki hikmet besin zincirinde ot-bitkinin çıkması ve toprak-madde den deve-hayvan-et oluşmasıdır. Geçtiğimiz senelerde labaratuvar ortamında et üretimi yapılmıştır. Yapay et teknolojisi hakkında Google araması ile internetten bilgi alınabilir. Diğer yönü ise beden devesinin saliki hac yolculuğuna götürmesidir. İşte bu beden arzı-deveside semûd kavminin veya kişinin bineğidir. Ve belli bir süreye kadar nefsi emarenin faydalanması vardır. (Murat Derûni)

----------------

فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ {الذاريات/44}

(51/44) “Fe’atev an emri rabbihim fe-ehażet-humu-ssâ’ikatu vehum yenzurûn(e)”

(51/44) Derken Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu yüzden bakınıp dururken kendilerini yıldırım çarpıvermişti. 

----------------

Su’yu yani hayatı ortak kullanan nefsi emmare kuvvetleri bunu istemeyince bu beden devesini keserek rablerinin-rabbinin emirden uzaklaşmışlardır. Kendilerinin bu hareketi ile tecelli-i berki ile yakılanıverip bir anda çarpıvermişti. (Murat Derûni)

----------------

فَمَا اسْتَطَاعُوا مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنتَصِرِينَ {الذاريات/45}

(51/45) “Femâ-stetâ’û min kiyâmin vemâ kânû muntasirîn(e)”

(51/45) Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti, ne de başkasından yardım görebildiler. 

----------------

Beden devesi kesildiği için aynı zamanda “Salih” olabilme alametinide kesmiş oldular. Ve “kıyam bi nefsihi” nefislere ile kaim olamadıkları için beden evleri yıkılmış ve kalmaya güçleri kalmadı, “Kuvvet” Sıfât-ı sûbitiyyedendir. Geçici olarak birimsel varlıklarında birimsel olarak verilmiş Hakk’ın bu sıfât-ı da sıfât-ı asliyesine döndüğü için yardım edilen de olmadılar. (Murat Derûni)

----------------

وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ {الذاريات/46}

(51/46) “Ve kavme nûhin min kabl(u) innehum kânû kavmen fâsikîn(e)”

(51/46) Bunlardan önce yaşayan Nûh’un kavminde de (ibretler var). Çünkü onlar yoldan çıkmış bir topluluk idi. 

----------------

Bu kavmi anlayabilmemiz için öncelikle Nûh a.s. ve Nûhiyet mertebesinin hakikatini anlamamız gerekir

Bu yolculuğun iskelesi Nûhiyyet, vasıtası, “Levhalar ve çiviler” ile yapılmış, beden gemimiz, kaptanı da Hakikat-i Muhammediyye’ye uyum sağlamaya çalışan “aklımız”dır. Oradan aldığımız yol haritası ile inşallah diğer (mertebe) limanlara da uğrayarak emniyyetli bir yolculuk ile hedefimize ulaşmaya çalışacağız.

Bu oluşum yeni bir bilinçlenme ve şuurlanma’dır. Bu bilinç ve şuur ile hayata ve kendimize şartlanılmış, dar kalıplar içerisinde bakmaktan kurtulup çok geniş bir sahada meselelere eğilerek o yönde yaşamaya gayret etmemiz gerekir.

Cenâb-ı Hakk gerçekten çok ihtiyacımız olan, gerçek gayreti, ufuk genişliğini, gönül muhabbetini, akıl kabiliyetlerini her birerlerimize vermiş olsun.

Âlemde (meratib-i İlâhi) “İlâhi mertebeler” vardır. Her mevzu, her mertebede değişik özellikler ifade etmektedirler. Hal böyle olunca Nûhiyyet mertebesinin dahi “şeriat, tarikat, hakikat ve marifet” mertebelerinden izahları vardır ve hepsi de kendi düzeylerinde geçerlidir. Biz de yeri geldikçe bütün bu mertebelerin ışığında mevzularımızın izahına çalışacağız.

Nûhiyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hazret-i Nûh neciyyullah” ismiyle Nûhiyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz. 

Ebced hesabıyla “Nûh” kelimesinin sayısal değerine bir göz atalım.

(نوح) “Nûh” (Nun) 50 (vav) 6-13 (ha) 8 dir. 

(50+6+8=64) (6+4=12) (6+8=14) (5+6=11) (5+8=13) “vav” büyük ebced hesabına göre (13) tür. 

Böylece Nûh kelimesinin bünyesinde “11” “12” “13” ve “14” olarak 4 ana sayısal değer olduğunu görmekteyiz. Bilindiği gibi “11” hazret-i Muhammed, “12” Hakikat-i Muhammed-î, “13” hakikatü-l Ahmediy’ yetü-l Ahadiyye, “14” Nûr-u muhammed-î mertebeleri nin sayısal değerleridir. Daha o günden (Nûhiyyet) mertebesinin de bağlı olduğu yerin burası olduğu bildiril miştir. 

Nûh mertebesinin bir ifadesi de, “necat” (نجات) necâtiyyet’tir. (Kurtuluş-kurtulma) anlamındadır. Bu kelimenin Ebced sayı değeri ise şöyledir. 

(Nun) 50 (cim) 3 (elif) 1-13 (te) 400 dür, toplarsak. (40+3+1+400=454) (4+5+4=13) netice açık olarak (13) tür. Ayrıca içinde bulunan (elif) te, diğer yönüyle aynı zamanda (13) tür, böylece (necât) kelimesinde de iki adet (13) bulunmaktadır ki; nasıl bir uyum içinde olduğu açık olarak görülmekte’dir. (necât) ın dahi zâhir bâtın (13) ten gelmekte ve kaynağının orası olduğu gözlerimizin önüne serilmektedir. 

Diğer ifade ile (نوح) “Nûh” kelimesinde ki, (nun) harfi, “nûr-u İlâhi” “nur-u Muhammed-î” olduğu gibi, (nâsut” yani “âlemi nâsut” yani insâlık âlemini de ifade etmektedir. Çünkü kendisine ikinci (Âdem) de denmektedir. Arada ki; (vav) ise (atıf) bağlamadır, (ha) ise zaten hayat olduğundan, nûr-u İlâhi ile hakikat-i Muhammed-î hayatının (Nûh) mertebesi vasıtasıyla, (necât) kurtuluşun, tekrar dünya da (nâs) âleminde devam edeceğini bildirmesidir. 

Ayrıca (Nûh) kelimesinde ki iki aslî harf (nun) ve (ha) da (5+8=13) eder, bir yönüyle de (vav) da (13) tür, böylece sıfırı çıktıktan sonra (5) olan (nun) “nûr-u İlâhi” (8) olan İlâhî hayata (13) olan (vav) ile aracılık yapmakta, nûr-u Nûhiyyet hayatına bağlamaktadır diyebiliriz.[46] “ İz- -T-B- ” Kavminin yoldan çıkmış bir topluluk olduklarını Nûh a.s. dilinden âyetlerde bildirilmiştir. 

 قَالَ نُوحٌ رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ

يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلَّا خَسَارًا

(Kale Nûh’un Rabb-î innehüm asevnî vettebeû men lem yezidhü mâlühü ve veledühü illâ haseran)

71/21. “Nûh dedi ki: Yârabbi.. şüphe yok ki: Onlar bana isyan ettiler ve malı ve evlâdı kendisine hüsrândan başka bir şey arttırmayan kimseye tâbi oldular.” Nûh’a isyan Hakk’a isyandır. Mal ve evlât bu âlemin süsü-zîneti’dir. Yerinde kullanılır ise helâldir, zararı yoktur. Ancak nefs-î yönde kullanılır iseler çok büyük zararları olur. Tabi oldukları kimse de, nefs-i emmâre’ye tabi olduğundan ve böylece tard edilmişlerden olduğundan hepsi hüsran içindedirler. 

وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا

71/22. “Ve pek büyük bir hile ile hile eder oldular.” Bunların hileleri hayal ve vehim yoluyla, varı yok, yok’u da var olarak göstermeleridir. Nûh (a.s.) da var olan İlâh-î Necâtiyyet mertebesini yok; kendilerinde olan hayal ve vehim halini var göstermeleri cihetiyle etrafın fikir düzeylerini bozarak yapmış idiler.[47] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَالسَّمَاء بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ {الذاريات/47}

(51/47) “Ve-ssemâe beneynâhâ bi-eydin ve-innâ lemûsi’ûn(e)”

(51/47) Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz. 

----------------

 Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “beney-nâ-hâ” biz inşa ettik. “Nâ” biz zât mertebesine işarettir.

Bu dünyanın seması, göğü olduğu gibi bizlerinde gönül göğü vardır. Bu göğün yıldızları, ayı, güneşi ve gezegenleri vardır. “beneynâhâ” biz inşa ettik derken, “na” biz ile âyetin zât-i olduğu anlaşılmaktadır. Gönül göğünü biz inşa ettik ve o göğün ilmini-irfanını yine biz genişleticiyiz diye zâti ifadedir.

Sen O’na korkma de Kur’an‐ı natık,  Gönül ka’besine gir ol mutâbık, Devreyle ol Ka’benin etrâfını, Devrederler bir gün gelir şems‐i zâtını Diyen zât ne güzel söylemiştir. (Murat Derûni)

----------------

وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ {الذاريات/48}

(51/48) “Vel-arda feraşnâhâ feni’me-lmâhidûn(e)”

(51/48) Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz! 

----------------

Bilindiği gibi İnsân oğlu bütün ihtiyaçlarını yeryüzünden karşılamaktadır. İhtiyaçlarımızın her türlüsü burada bütün yönleri ile bizlere sunulmaktadır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Yeryüzümüz olan bedenimiz de bizim bütün manevi ihtiyaçlarımızı karşılayacak durumda yaygın halk edilmiştir. “Âdemiyyet,” mertebesinin, yeryüzü beden mülküne (venefahtü) edilmesi-indirilmesiyle başlayan yaygınlık, bunu idrâk ederek “Muhammediyyet” mertebesine kadar sürmektedir. Ora da ise tekrar kendi yaygınlığı içerisinde sonsuza kadar devam etmektedir. Esmâül hüsnâ zâhiren bütün dünya da her bir zerre de yaygındır, bâtında ise vücût dünyamızın her zerresinde yaygın ve döşenmiştir. Bu yaygınlık ve döşeme, rast gele bir döşeme ve yayılma değil, ince dokunup elenen ve ifaniyyet isteyen bir döşeme dir. “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

3063. Ey kimse ki, senin dünyâyı dûndan sabrın yoktur, "Nime'l-mâhidûn'dan nasıl sabır tutarsın?

Ey nefsinin hazzına düşkün olan kimse, görüyorum ki, bu “esfel-i sâfilîn” mertebesi olan dünyânın lezâizine karşı sabredemiyorsun. Mâdemki sen lezâize ve huzûzâta böyle sabırsız bir haldesin, şaşanm ki o lezâizin bânîsi ve menşe’i olan, “Ni’me’l-mâhidûn" olan Allâh Teâlâ’ya karşı nasıl sabredebiliyorsun? Bu beyt-i şerîfte, (Zâriyât, 51/48) ya’ni, “Biz arzı döşedik.

Binâenaleyh biz ne güzel döşeyiciyiz!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

3064. Ey kimse ki, senin naz ve naîmâen sabrın yoktur, Allâh-ı Kerîm den nasıl sabır tutarsın?

Ey naz ve naîmi seven kimse, senin bu naz ve naîm-i dünyeviyyeye karşı sabrın ve yüz çevirmen yoktur; ya o naz ve naîmin menba’ı olan Allâh-ı Kerîm’e karşı nasıl sabredebiliyor ve ondan yüz çeviriyorsun?

3065. Ey kimse ki, senin temizden ve pisten sabrın yoktur, seni halkedenden nasıl sabır tutarsın?

Ey hazz-ı âcilini bu hayât-ı dünyeviyyeden elde etmek için temize ve pise sabredemeyen kimse, mahall-i haz olan senin vücûdunu ve bütün ezvâk ve huzûzâtı yaratan Hakk’a karşı nasıl sabredebiliyorsun? Senin bu kadar haz ve zevk düşkünlüğüne bakılırsa, o menba’-ı haz ve zevk olan Allâh-ı Kerîm’e karşı da sabredememen lâzım idi![48]

1866. Bu Kirdigâr Hâfıd ve Râfî'dir. Hu ikisiz hiç iş zâhir olmaz.

“Hâfıd”, alçak edici ve “Râfî”' yükseltici demektir, ikisi de esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya’ni, bu fail-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri alçaltıcı ve yükselticidir. Bu iki ismin fa’âliyeti olmasa bu âlem-i sûrette hiçbir iş zâhir olmaz.

1867. Arza mensûb hafdı ve göğün ref'ini gör. Hu ikisiz onun devrânı yoktur, ey filân! 

Ya’ni, Hak Teâlâ arzı alçaltmış ve yeryüzünü üzerinde gezilecek bir sûrette döşemiştir. Nitekim sûre-i Zâriyât’ta (Zâriyât, 51/48) “Yeryüzünü döşedik, biz döşeyenlerin ne güzeliyiz!" ve sûre-i Rahmân’da (Rahmân, 55/7) ya’ni “Allâh Teâlâ göğü yükseltti" buyurulur. İmdi, eğer arz bu sûrette alçaltılmış döşenilmiş olmasa ve gök ve eflâk yükseltilmiş olmasa, ey filân, arzın ve eflâkin devrânı olamaz!

1868. Bu yeryüzünün hafdı ve ref'i hir başka nevi'dir. Senenin yarısı çorak, bir yarısı yeşil ve tazedir. 

Ya’ni, bu alçaltmak ve yükseltmek fiilleri bilcümle suver-i eşyâ hakkında vâki’dir. Hepsinin hafdı ve refi başka başkadır. Meselâ bu yeryüzünün haf- dı, senenin yansı kış ve çorak olmak sûretiyledir; ve ref i dahi senenin yarısı yaz ve bahar mevsimlerinde yeşillik ve tâze nebâtât bitmesi sûretiyle olur.

1869. Kürebli olan zamânın hafdı ve ref'i haşka türlüdür, yarısı gün ve yarısı gecedir.

“Küreb”, gam ve gussa ve şiddet ma’nâsına olan “kerb” kelimesinin cem’idir. Ya’ni, şedâidli ve gumûmlu olan zamanın hafdı ve refi de başka türlüdür. O zamânın yansı gün ve yansı da gece olarak geçer. Hak Teâlâ o zamânın kuvvetiyle gecesini hafd ve gündüzünü ref’ ve gündüzünü hafd ve gecesini ref eder.

1870. Bu mümtezic olan mizacın hafdı ve refi gâh sıhhat ve gâh hağırıcı hastalıktır.

"Mudıcc”, "bağırmak ve çağırmak” ma’nâsına olan “dacc” masdarının ifâl bâbının ism-i failidir, “bağırıcı” demek olur; “mümtezic”, kanşıcı ve karışık demektir. Ma’lûm olsun ki, toprak ve su ve hava ve ateş mürekkebât-ı cismiyyenin analandır. Her birinin bir sûreti ve bir ma’nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmet ve ma’nâsı nûrdur; ve her birinin sürerine “unsur” ve ma’nâsma “tabîat” derler. Binâenaleyh “dört anâsır”, “dört tabîat” olur. Bunlann hepsine “ümmehât” derler. Bu ümmehât birbirine kanştıklan vakit “mizâc” peydâ olur. Beyt-i şerîfte “mizâc-ı mümtezic” ta’bîriyle bu ma’nâya işâret buyurulur. İmdi, bu mizâc-ı mümtezicte dahi hafd ve ref vâki’dir. Meselâ cisimde harâret galib olursa, harâret ref ve bürûdet hafd edilmiş olur; ve bu sûrette hastalık cisimde bağınp kendisini i’lân eder; ve eğer bu ümmehâtın birbirine kanş- ması mu’tedil olursa cisimde sıhhat olur. Binâenaleyh mizâcm hafdı vâki’ olursa hastalık zuhûr eder ve ref vâki’ olursa sıhhat peydâ olur.

1871. Bütün ahvâl-i cihânı böyle bil! Kıtlık ve cedb ve sulh ve cenk ve iftitandır.

“Cedb”, kıtlık ve kıtlık olan yer; “ve “iftitân” fitneye düşürmek. Ba’zı nüshalarda “cedb” yerine kıtlığın zıddı olan ve ucuzluk ma’nâsına olan “hısb” vâki’dir. Ya’ni, Hak Teâlâ’nm Hâfid ve Râfî’ isimleri bütün suver-i eşyâ üzerinde böyle hüküm sürer. Nitekim kıtlık ve cedb ve cenk ve iftitân hafddır; ve bolluk ve sulh ref dir.

1872. Bu cihân bu iki kanat ile havadadır. Bu ikiden canlar havf ü recâ mevtınıdır.

Bu dünyâ bu iki hafd ve ref kanatlanyla havada ve fezâda devr etmektedir. Ve dünyânın üstündeki mahlükâtın rûh-ı hayvânîleri bu hafd ve alçaltmadan dolayı korku; ve ref ve yükseltmeden dolayı da ümîd mevtini ve mahallidir. Meselâ, koyun kurdu gördüğü vakit ölüm hafdından dolayı korkar; ve yemi ve gıdâyı gördüğü vakit yaşamak ref inden dolayı ümîd içinde olur, insanlann hafddan korkusunun ve ref den ümidinin bu hayât-ı dünyeviyyede birçok nevi’leri vardır ki, her ferd-i beşer kendi hâline göre bunlan müdriktir.[49]

3154. Vaktâki ademden feleği zâhir kıldı ve hu toprak bisâtı döşedi.

Vaktâki Hak Teâlâ adem-i izâfî âleminden güneşin ve ayın ve seyyârâtın hey’et-i mecmûasım zâhir kıldı ve sûre-i Zâriyât'ta olan (Zâriyât, 51/48) “Yeryüzünü döşedik. İmdi döşeyenlerin ne gü¬zelidir!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu toprak küreyi bütün levâzımı ile döşedi ve tertîb etti.

3155. Oyıldızlardan kandiller ve tabâyi'den anahtarlarlı kilitler yaptı.

Hak Teâlâ fezâda her birisi bir kandil gibi parlayan güneşler yaptı. Harâ- ret, bürûdet ve yubûset ve rutûbetten ibâret olan tabâyi’ destgâhında anâsır¬dan birtakım anahtarları olan ecsâm kilitlerini yaptı ki, o anahtarlar akıl ve idrâktir. Ecsâm kilitleri bu akıl ve idrâk anahtarlan vâsıtasıyla açılıp onlarda gizli olan esrâr ve hikem keşf olunur ve sun’-ı İlâhînin incelikleri görülür.

3156. Ey, ne çok gizli ve açık hünyâdları hu tavanın ve döşemenin muzmeri etti.

“Bünyâd”, temel ve esâs ve binâ demektir. “Gizli binâ"dan murâd, rûh ve “zâhir binâ”dan murâd dahi, cisimdir. “Tavan”dan murâd, gök ve “döşeme”den murâd, yeryüzüdür. Ya’nî, ey, ne çok rûh gibi gizli ve cisim gibi zâhir olan binâlar vardır ki, onlar bu gökkubbesi ile arz döşemesi arasında muz- merdir ve saklanmıştır. His gözüyle cismi görmek kabildir, fakat rûhu görmek kabil değildir.[50]

----------------

وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ {الذاريات/49}

(51/49) “Vemin kulli şey-in halaknâ zevceyni le’allekum tezekkerûn(e)”

(51/49) Her şeyden de çift çift halk ettik ki, düşünüp öğüt alasınız. 

----------------

 Âyet zât mertebesi ayetlerindendir.

----------------

“halaknâ” biz Hakk olarak halk ettik ifadesi ile bu âyette zâti âyetlerdendir. “zevceyni” ifadesi ise eş olarak halk ettik. Bu da ikilikteki birliktir. Bir yönü akl-ı külle dayanan birimsel akıl ve bir yönüde nefs-i külle dayanan birimsel nefis yönleri ile birbirlerini tamanlanmaktadır. (Murat Derûni) Yine yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim;

539. 'Vaktâki Hak her bir cinsten İki çift yarattı, binâenaleyh neticeler cemiyetten zâhir oldu.

Bu beyt-i şerifte (Zâriyât, 51/49) ya’ni “Biz her bir şey cinsinden çift yarattık, umulur ki, tezekkür ve tahattur edersiniz!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, Hak Teâlâ eşyânın her cinsinden müessir ve müesserrün-fîh ya’ni fail ve münfail yarattı. Binâenaleyh bu fâil ile münfailin ictimâından neticeler hâsıl oldu. Meselâ cemâdda bunlann ictimâ’ından bir taâmül-i kimyevî hâsıl olur. Nebâtta ilkah vâsıtasıyla çiçek ve meyve zuhûr eder; ve hayvanda erkek ve dişinin ictimâıyla yavru doğar.[51]

----------------

فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ {الذاريات/50}

“Fefirrû ila(A)llâh(i) innî lekum minhu nezîrun mubîn(un)”

O halde hemen Allaha kaçın, haberiniz olsun ki ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. (51/50)

----------------

Diyanet Meali: 

51.50 - O hâlde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

51.50 - O halde hemen Allaha kaçın, haberiniz olsun ki ben size ondan bir açık nezirim. 

---------------------- 

Bu hüküm Allah-ın olduğu her mahalde geçerlidir. Sadece bizim arzımıza has değildir. Ne büyük bir kaçış ve sığınma yeridir. Her türlü halden gafletten sıkıntıdan hastalıktan nefsimizden, yeterki biz o kapının her zaman bize açık olduğunu unutmayalım. 

Allah-u Rabb-ul âlemin, bütün âlemleri, ihata ettiğikapsadığı için bütün gökyüzü insan nesilleri-sülâleleride, aynı konumdadır onlarada bu yol açıktır, aksi halde haksızlık olur, bu da Allah-ın “adl-adelet” sıfatına yakışmaz. 

Adl-adalet varsa onun uygulanacağı gökyüzü âlemlerinde de, bizler gibi insan nesli, sülâlesi olan arzlar olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.[52] “ İz- -T-B- ”

---------------------- 

Yolumuza Mesnevi-i Şeri beyitleri ile devam edelim;

584. Her kim da'vet-i Rahmân dan uzak olursa, o eğer sultân olsa da gedâ-çeşmdir!

“Da’vet-i Rahmân”dan murâd, ibâdın rızıklarına kefâlet-i Hak’tır. Her kimin fikri rızık husûsunda Hakk’a i’timâddan uzak ise, o kimse makâm-ı saltanatta oturan bir pâdişâh bile olsa, dilenci gözlüdür; onun kemâl-i hırs ve ta- ma’dan gözü doymak bilmez.

585. O mürüvveti ayak altına koymuş idi; zindan o ekmek kapıcıdan bir cehennem olmuş idi.

O müflis insâniyeti çiğnemiş idi; onun ekmek kapmasından, hapishâne mahbûsîn hakkında bir cehenneme dönmüş idi.

586. Eğer bir rahat ümîdi üzere kaçar isen, o taraftan da önüne bir âfet gelir! 

Ya’ni dünyâ mahall-i ibtilâdır. Râhat bulurum ümîdi ile dünyânın herhangi bir köşesine kaçmış olsan, mutlaka orada da bir belâya giriftâr olursun.

587. Hiçbir köşe yırtıcı canavar sız ve tuzaksız değildir; Hakk'ın halvetgâhının gayrinde râhat yoktur!

Bu beyt-i şerifte, (Zâriyât, 51/50) ya’ni, “Allâh’a kaçınız!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ma’lüm olsun ki, dünyâ efâl-i Hakk’ın tecellîgâhıdır; ve ef âlin menşe’i esmâdır ve esmâ’ ise Dârr ve Nâfı’, ve Kâbız ve Bâsıt, ve Kahhâr ve Rahmân, ve Mâni’ ve Mu’tî gibi mütekâbildir; ve âsâr ve ahkâm-ı esmânın zuhûru aslâ ta’tîl kabûl etmez. Binâenaleyh bu âsâr ve ahkâma nazar edip, onların içinde çırpınanlar dâimâ elem ve mihnet içindedirler. Bu esmânın müsemmâsı ve bu efâlin fâili olan Hakk’ı müşâhede edenlerin kalbleri müsterih olur. İşte (Zâriyât, 51/50) ın ma’nâsı ve halvetgâh-ı Hak budur.[53]

3734. Üzerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çeviriniz! Bu o şeydir ki sizi nehyetmedi.

Ya’ni, bu keserât mezâhir-i esmâdır; ve onlann müsemmâsı Hak’tır. Binâenaleyh, her nerede olursanız olun, bu keserât-ı esmâiyyeden, onların müsemmâsı olan Hak tarafına teveccüh ediniz ki o taraf “dârü’s-selâm”dır. Ve Allâh Teâlâ sizi (Yûnus, 10/25) ya’ni “Allâh Teâlâ sizi dârü’s-se- lâma da'vet eder, " âyet-i kerîmesi mûcibince o tarafa çağırır. Ve diğer âyet-i kerîmede de, (Zâriyât 51/50) “Keserât-ı esmâiyyeden ve erbâb-ı müteferrikadan, câmi-i esmâ ve sıfât olan Allah’a kaçınız!" buyurur. Binâenaleyh, “Biz kimiz ki huzûr-ı Hakk’a çıkabilelim!” demeyin. Zîrâ bu ve emsâli âyât-ı Kur’âniyye mûcibince siz huzûr-ı Hakk'a teveccühten nehy ve men’ olunmadınız. Ve nitekim cenâb-ı Pîr bu ma’nâyı I. ciltte şu beyt-i şerîfte beyân buyurmuşlardır: “Sen deme ki, ‘Bize o şâhın huzûruna rûhsat yoktur; iş kerîmler ile güç değildir!”[54]

475. Bir kimsenin gayri ki, kazâ içinde içeriye kaçtı, onun kanını hiçbir terbi dökmedi.

Kazâ, Hakk’ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir. İmdi bu âlem-i sûrette kazâ-yı İlâhî geldiği vakit (Zâriyât, 51/50) ya’nî “Allah’a kaçınız!” âyet-i kerîmesi mûcibince bu hükmün hâkimi olan Hakk’a kaçan kimsenin kanım hiçbir düşmanlık dökmedi. “Terbf ” burada ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır. İki yıldızın dördüncü hâneden birbirine nazar etmesine derler. Meselâ birinin Hamel ve diğerinin Seretân burçlarında vâki’ olması bu kabildendir. Ve bu hal kimlerin yıldızlan arasında vâki’ olursa yanm düşmanlığa delâlet eder.

476. Onun gayri ki kazaya kaçasın, hiç hile ondan sana halâs vermez.

Eğer kazada, kazânın içerisi olan Hakk’a kaçmanın gayri olarak kazâya kaçar ve kazâya teveccüh eder ve nazannı Hak’tan ayınp o kazâyı def’ için türlü türlü tedbîrler yapmağa teşebbüs edersen, seni o kazâ-yı İlâhîden hiçbir hile ve tedbîr kurtaramaz.[55]

3685. Mülkün fevtinden evvel Meryem gibi nakşa de. ki: "El-avzü bi'r-Rahmâni minke!" Ya’ni, “Nazarından bu âlem-i mülkün mevt-i tabîı ile fevtinden evvel, Hz. Meryem gibi, önünde görünen nuküş-ı âleme ve suver-i bedîaya “Sığınmak, senden Rahmân’adır" de!” Ya’ni Rûhu’l-Kudüs olan Cebrâîl (a.s.) ırmakta gusl etmek üzere çıplak bir halde bulunan Hz. Meryem’e, gâyet güzel bir delikanlı sûretinde temessül edip zâhir olduğu vakit, cenâb-ı Meryem, onu cesed-i unsurî sâhibi bir delikanlı olup, kendisine mukârenet kasdıyla geldiğini tahayyül etti. Zîrâ bir mahall-i mahfîde çıplak olan bir genç kadının, o hâlini gören delikanlının bî-muhâbâ o kadına teveccühüne, âlem-i tabîatde başka ma’nâ vermek mümkin değildir; bu vaz'iyet mahall-i şâibedir. Cenâb-ı Meryem ise, huzûzât-ı nefsâniyyesinden fanî olmuş bir veliyye-i afife olduğu cihetle, bir genç kadın için son derecede câlifc-i iştihâ olan o güzel delikanlı sûretine aslâ meclûb olmadı. Ve (Meryem, 19/18) ya’ni “Sen muttakî olsan bile, ben senden Rahmân’a sığınırım” dedi.

Bu kıssanın tafsîli, sûre-i Meryem’in ibtidâsında tefsîr kitâblarında mündericdir. İmdi, ey tarîk-ı Hak sâliki, sen dahi Hz. Meryem gibi bu âlemin güzel görünen nakışlarına ve sûretlerine gönül verme ve böyle bir sûret-i latîfe senin karşına çıktığı vakit üzerine atılmayıp: “Ben senden Rahmân’a sığındım!” de ve tarîk-i Hak’da bir kadından aşağı kalma!

3686. Meryem tenhâda çok can-fezâ, gâyet can-fezâ, gâyet dil-rübâ bir suret gördü.

3687. O Rûhu'l-Emîn ay ve güneş gibi onun önünde rûy-i zeminden bitti.

Ya’ni Hz. Cibrîl-i Emîn, ay ve güneş ufuktan tulü’ eder gibi Hz. Meryem’in onunde zahir oldu, (Meryem, 19/17) ya’nı “Biz ona ruhumuzu gönderdik, ona beşer-i sevî, ya’ni, boyu bosu güzel bir beşer sûretinde temessül ve tecessüd etti” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3688. Nikahsız bir güzel zeminden bitti; nitekim güneş şarktan zâhir olur.

Apâşikâr bir güzel delikanlı, güneşin şarktan tulû’u gibi, zeminden peydâ oldu.

3689. Meryem'in azâsı üzerine titreme düştü, zîrâ o çıplak idi ve fesâddan korktu.

Zîrâ bir veliyye-i afife olan Hz. Meryem, nikâh-ı şer’î olmaksızın vâki’ olacak mukârenetin aklen ve şer’an câiz olmayan bir şey olduğunu bilirdi. Böyle bir fesâdın vukü’undan korktuğu için, onun a’zâsına titremek ânz oldu.

3690. Bir sûret ki, eğer Yûsuf âşikâre göreydi, hayretden kadınlar gibi elini keserdi.

Hz. Cibril’in son derece güzellikte zâhir olduğunu beyandır. Ya’ni “Hz. Cibrîl öyle bir güzel sûretde zâhir oldu ki, eğer cemâli kemâlde olan Yûsuf (a.s.) bile o sûreti böyle âşikâre olarak görmüş olsa idi, son derece hayrete düşerdi ve Mısır’da Hz. Yûsuf un cemâlini görüp, hayrete düşerek ellerini kesen kadınlar gibi, o da elini keser idi.” Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kıssası, sûre-i Yûsuf da beyân buyrulmuştur.

3691. Gönülden baş çıkaran bir hayâl gibi, onun önünde gül gibi çamurdan bitti.

Hiç beklemediği halde, gönülde apansızın zuhûr eden bir hayâl gibi Hz. Cibril’in mütemessil olan o güzel sûret-i beşeriyyesi, Hz. Meryem (radiyallâ-hu anhâ)nın çıplak olan vücûdu önünde bir gül gibi çamurdan çıkıverdi.

3692. Meryem bî-hod oldu ve bî-hodluk içinde, " Hâk' ın penâhına sıçrayırn!" dedi.

Hz. Meryem, kemâl-i teessüründen kendinden geçti ve bu bî-hodluk içinde “Hakk’ın himâyesine kaçayım!” dedi.

“Penâh”, himâye ve duvar gölgesi ma’nâsınadır.

3693. Zîrâ hi o ceyhi pak, hezîmetde esbabını gayb tarafına götürmeyi âdet etmiş idi.

“Pâk-ceyb”, kemâl-i iffetden ve tahâretden kinâyedir. “Raht”dan murâd, kuvâ-yı vücûdiyyedir. “Hezîmet"den murâd, takazâ-yı nefsânî altında kıv-ranmaktır. Ya’ni “Hz. Meryem, kemâl-i iffetinden dolayı takâzâ-yı nefsânî altında kıvrandığı vakit, kuvâyı zâhire ve bâünesini toplayarak (Zâriyât, 51/50) [“Allah’a kaçın!”] âyet-i kerîmesinde tavsiye buyurulduğu üzere gaybe, ya’ni Hakk’a ilticâ etmeyi âdet etmiş idi. Âdeti vech ile bu delikanlıyı gördüğü vakit dahi cemî’-i kuvâsıyla Hakk’a ilticâ etti. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu ’l-Hikem'de Fass-ı İsevî’de bu husûsu beyân bu-yururlar.

3694. Vaktâki cihanı kararsız mülk gördü, hazm ediciler gibi o hazretden hisar yaptı.

Cenâb-ı Meryem’in takazâ-yı nefsânîden Hakk’a ilticâsımn sebebi bu idi ki, o bu dünyâ âlemini fânî ve kararsız bir mülk gördü; ihtiyât eden âkiller gi bi, kendine Hz. Hak’dan bir kal’a yaptı.

3695. Tâ ki ölüm vaktine kadar, ona bir kal'a ola ki, düşman onun maksadının yolunu bulmaya.

Ölüm vaktine kadar nefis ve şeytan düşmanlan için, Hak Teâlâ hazretleri, cenâb-ı Meryem’e bir kal’a ola ve bu düşmanlar, onun maksûdu olan Hakk’a vuslat yolunu bulup, kendisini bu tarik-ı müstakimden geri çekmiye. 

3696. Hakk’ın penâhından iyi bir hisâr görmedi; o kal'anın kurbünde yurt yeri intihâb etti.

“Penâh”, himâye ve duvar gölgesi ma’nâsınadır. “Yurt”, Türkçe’dir ve mesken demektir. “Geh", mahal ma’nâsınadır. “Yurt-geh", mesken yeri demek olur. “Diz”, kale demektir.

3697. Vaktaki o akıl yakıcı gamzeleri gördü ki, ondan ciğerler ok saplanıcı olurdu.

“Gamze", göz kirpiği ile işâret ve göz kırpmak demektir. Ya’ni “Hz. Cibril gâyet güzel bir delikanlı sûreti ile zuhûr etmekle berâber, Hz. Meryem’in karşısında bir kadının aklını perîşân edecek vech ile âhû gibi gözleriyle ma’nîdâr işâretler de yapardı ki, o işâretlerden dolayı ciğerler ok saplanmış gibi müteessir olur idi.”[56]

2901. Lâkin vaktâki bedhahta bir renc vere, o yükünü küfrâna kaçırır.

Bu ve âtideki beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed’de olan (Muhammed, 47/31) “Biz sizden mücâhid olan¬ları ve sabırlıları bilmek için sizi imtihân ederiz” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Vaktâki bedbahta ve şakî-i ezelîye Hak Teâlâ bu âlem-i dünyâda bir rene ve meşakkat ve bir belâ verir; o bu belâya ve meşakkate tahammül edemeyip, yükünü ya’ni kuvâ-yı vücûdiyyesini şikâyet ve küfrân tarafına kaçınr" ve Hakk’a karşı fikrini bozar ve zât-ı Hakk’ın hicâbı olan suver-i âlem tarafına meyil ve teveccüh eder.

2902. Vaktâki iyi bahtlıya bir renc verir, yükünü daha yakına koyar.

“Hak Teâlâ saîd-i ezelîye bir meşakkat ve belâ verdiği vakit, o belânın bir imtihân-ı İlâhî olduğunu idrâk edip (Zâriyât, 51/50) ya’ni “Allâh’a kaçınız!” âyet-i kerîmesi mûcibince, mâsivallâhdan yüz çevirip, bilcümle kuvâ-yı vücûdiyyesiyle Hakk’a teveccüh eder.” Binâenaleyh bu âlem-i kevnde kullara müteveccih olan mihnetler ve meşakkatler, saâdet-i ezeliyye ile şekâvet-i ezeliyyenin mihekki ve mîzânı olmuş olur.[57]

4026. "O şeyi ki, bu kadar sadr onu idrâk etmedi, senin önünde çocuk oyunu oldu. İşte merd!" Beyt-i şerifin ma’nâ-yı zâhiri: “Makâm-ı sadrda bulunan bu kadar kimsenin idrâk etmediği şey, senin indinde çocuk oyuncağı kadar basit bir şey oldu. Onlar renkli ve parlak cevhere kıymet verdiler; ve pâdişâhın “Kır!” emrine muhâlefet ettiklerinin farkında olmadılar. Sen ise bu inceliği idrâk ettin, işte merd böyle olur!” Ma’nâ-yı bâtınîsi: “Ey insân-ı kâmil, dînde makâm-ı sadrda bulunan bu kadar âlimler ve fâzıllar ve hakîmler ve zâhidler vardır. Kur'ân'da (Muhammed, 47/36) ya’ni “Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir” buyrulduğu hâlde onlar renkli ve parlak görünen bu vücûd-ı izâfî âlemini vü- cûd-ı Hak’tan ayn bir mevcûd görüp gerek onlan ve gerek kendi vücûdlannı Hakk’ın (Zâriyât, 51/50) ya’ni “Allâh’a kaçınız!” emrine ittibâan fedâ edemediler. Gûyâ Hakk’ın hazîne-i tecelliyâtma zarar olacağını zannettiler. Senin nazannda ise bu izâfî varlıklann hepsi çocuk oyuncağı oldu. Emr-i İlâhîye ittibâan gerek kendi nefsinden ve gerek âlâyiş-i dünyeviyyeden Hakk’a ilticâ ettin. Ben senin erkekliğini beğendim. İşte hakîkaten merdlik budur.”[58]

480. O bir fitne tabîatli bir hırsızdır. Hayâl gibi, onun her dem bir sûreti vardır.

“Fitne tabîatli olan hırsız”dan murâd, nefis ve şeytandır. Zîrâ nefis kendinin hazzına ve zevkine âid şeylerin hayâlini her dem kalbde tasvîr eder; ve şeytan dahi o hayâlî sûretleri süsler ve fiilen zuhûruna teşvîk eder.

481. Hudâ'dan gayrı onun mekrini kimse bilmez. Huda ya kaç ve o degâdan kurtul!

Ya’ni, nefis ve şeytanın o kadar acîb ve gizli hîleleri vardır ki, onlan Hak Teâlâ'dan başka kimse bilmez. Âlime ilim sûretinde ve zâhide zühd sûretinde ve âbide ibâdet sûretinde ve fâsıka fiskın envâ’ı sûretinde ve kâfire küf-rün muhtelif sıfatında ve zâlime envâ’-i mezâlimde zâhir olur. Binâenaleyh (Zâriyât, 51/50) ya’ni “Allah’a kaçınız” âyet-i kerîmesi mûcibince onlann hilelerinden ve fitnelerinden Hak Teâlâ’ya kaç ve yalvar da kurtul![59]

2302. Halîl için kumu un yapar. Dağ dahi Dâvûd ile hem-âvâz olur.

Ya’nî, Hak Teâlâ İbrâhîm Halîl (a.s.)ın çuvaldaki kumunu un yapar. Ondan ekmek pişirirler; ve mîmâcâtı esnâsmda Dâvüd (a.s.) a dağı hem-âvâz eder. “Resîl”, iki kimsenin sesi ve lisânı berâber olmak ve yoldaş ma’nâsınadır. Bi-rinci mısrâ’da işâret buyurulan kıssa budur ki: ibrâhîm Halîlullâh (a.s.) arz-ı Ken’ân’da vâki’ olan bir kıtlık zamânında Mısır’daki bir dostuna hizmetçileriyle berâber develer gönderip zahîre yollamasını ricâ etmiş. O kimse dahi “Eğer bu zahîreyi kendisi için istese verir idim. Fakat halkı doyurmak için istiyor. Bu kadar çok zahîreyi vermek bizi de zarûrete düşürür" deyip, zahîre vermemiş. Hizmetçiler mahzûn olarak dönmüşler. Fakat halkın nazarında şehre boş çuvallar ile döndükleri belli olmamak için çuvallara kum doldurmuşlar ve bu haberi İbrâhîm (a.s.)a getirmişler. O hazret dahi bu haberden mahzûn olarak uykuya dalmış. Dışanda dolu çuvalları gören cenâb-ı İbrahim'in zevcesi un vardır zannıyla çuvallan açmış. İnâyet-i Hak olarak içlerindeki kumlan un ola-rak bulmuş ve onlardan ekmek pişirmiştir. Hz. İbrâhîm uyandığı vakit ekmek kokusunu duyup “Bu ekmeği nereden buldunuz?” diye sormuş. Zevcesi dahi “Mısır’daki dostunun gönderdiği undan yaptım” deyince Hz. İbrâhîm: “Hayır, dost-ı hakîkî olan Allâh’ımın gönderdiği undandır” buyurmuştur.

2303. Vahşetli olan dağ, o zulmetler bulutu içinde çerııj ve zîr u bem sesini verir.

“Çeng”, âlât-ı mûsikiyyeden bir sazın ismidir. Mûsikîde “zîr u bem”, ince ve kalın seslere derler. Ya’nî, Dâvûd (a.s.)ın çeng ve tegannî ile olan münâ- câtı esnâsında dağ, vahşetli olan o karanlıklar bulutu içinde ya’nî gece vaktinde çeng sazının sesini ve ince ve kalın sesleri açar. 

2304. "Kalk, ey halâikian nefret edici olan Dâvûd! Onu terk ettin, bizden ivaz tut!" Hak Teâlâ o Dâvûd’a hitâben buyurur ki: “Ey halâikdan nefret edip bana teveccüh eden Dâvûd! Kalk, mâdemki halâikı terk edip bize teveccüh ettin, bu halkı terk ve bize teveccühün ivazını ve mükâfâtım da bizden al!" Bu beyt-i şerifte Hz. Dâvûd meşrebinde olup bu mevhûm keserât âleminden (Zâriyât, 51/50) ya’nî "Allâh’a kaçınız!" emri mûcibince vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hakk’a teveccüh edenlerin dahi bu hitâba nâil olacağına işâret buyurulur.[60]

29. "Ey ayrılmış cüz! Kendinin küllü tarafına git! Kendilğinden geç! Hûda ya kaç!"

“Küll”den murâd, Hakk’ın hakîkî varlığı; “cüz’”den murâd, abdin mevhûm varlığıdır. Ya’nî, “Ey Hakk’ın hakîkî varlığından ayrılmış cüz’ olan vücûd-ı mevhûm sâhibi abd! Kendinin bu mevhûm olan kendiliğinden ve varlığından geç (Zâriyât, 51/50) ya’nî “Allâh’a kaçınız!” âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince Hudâ’ya kaç ve kendi gülün olan Hakk’ın varlığı tarafına git!”[61]

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

Irmakta gusl etmek üzere üryan olan Hz. Meryem'e güzel bir delikanlı suretinde temessül edip zahir olduğu vakit, cenâb-ı Meryem, cesed-i unsurî sahibi bir delikanlı olup kendisine cima' etmek murâdıyla geldiğini tahayyül etti. Zîrâ bir gizli bir yerde üryan bir genç kadının hallerini gören bir delikanlının çekinmeksizin o kadına yönelmesine tabiat âleminde başka bir ma'nâ vermek mümkin değildir.

Bu vaziyet kusur mahalidir. Böyle olunca bir iffetli veliyye olan Hz. Meryem, nikâh-ı şeç'î olmaksızın vâki' olacak cinsi münasebetin aklen ve şer'an caiz olmayan emirlerden olduğunu bildiği cihetle, Allah Teâlâ'nın kendisini bu delikanlının elinden kurtarması için, zahiri kuvvasını ve bâtınesini toplayarak besmele ile Allah’a sığınmak suretiyle, o delikanlıdan Allah Teâlâ'ya sığındı. Ve âyet-i kerîmede beyan buyrulduğu üzere (Meryem, 19/18) dedi.

Meryem(19)/18- Meryem dedi ki: “Senden çok esirgeyici olan Rahman’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen bana dokunma.” Bakın Allah’a sığınırım demiyor, Rahmana sığınırım diyor. Çünkü Rahmaniyet ne idi, mutlak Rahmet idi. Allah esmasında Kahhar esması da var, Rahmet esması da var, ama Rahman esmasında “kahhariyet“ yok sadece rahmet vardır. Onun için Rahman’a sığınıyorum diyor. Rabbıma sığınırım da diyebilirdi, ama kendi Rabbına sığınması orada yeterli olmayabilirdi. Çünkü Rabb-ı hasına sığınırdı. Binâenaleyh onun böyle kuvâ-yı zahire ve bâtınesini toplayarak taleb etmesinden dolayı, kendisine Allah ile huzûr-ı tâm hâsıl oldu yani bu talebi yaptıktan sonra Allah ile birliktelik tam bir huzur oluştu ki, bu huzûr-ı tâm dahi rûh-i ma'nevîdir. Zîrâ bir kimse kendisine bir belâ teveccüh ettiği vakit, cemî'-i kuvâsını, toplayıp (Zariyat 51/50) âyet-i kerîmesi mucibince, Hakk'a tevcîh eylese, muhakkak kendisinde Allah ile huzûr-ı lâm hâsıl olur.

Zariyat (51) / 50- “O halde Allah’a koşun. Doğrusu ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” İşte insanlar evde yalnız kaldıklarında korku hasıl olmuşsa Allah’a firar edin okunduğu zaman bu gibi vehimler hayaller ortadan kalkar. Ve bu Euzu besmele ile Allah’a sığınmanın eseri serîan zahir olur. Fakat bu sırada kuvâsından ba'zıları gayre müteveccih olsa, yani bu istihazeyi yaptığı zaman düşüncelerinin bir kısmı bir tarafta bir kısmı başka tarafta olsa meselâ kuvve-i vahime ve düşünme gücünü veya işitme kuvvası ve görmesi, mâsivâ ta'bîr olunan keserât-ı eşyaya müteveccih bulunsa ve bu hâl ile de Hak'tan istihaze eylese o kimsenin Allah ile huzuru nakıs olur, eksik olur.

Ve tesiri istiaze de de o nisbette bulunur. Hani bazen diyoruz ya ben zikir yapıyorum, yapıyorum neden tesiri olmuyor diye veya işte okuyorum, okuyorum niye bu kafamdaki bu şeyler gitmiyor diye yani mutlak bir yönelme ile yönelmediğimiz için yani elimizde silah var hedefe tam nişan almadığımız için isabet etmiyor, İşte Hz. Meryem'in istiazesi, tam huzûr husûlüyle vaki' oldu. Tabi ki bunun için bu zor bir hal idi,

Hz. Meryem bu esnada zina vukuundan pek ziyâde korku üzerine idi. Eğer Cebrâîl (a.s.), ona bu vakitte, bu korku hali ve sıkıntılı iken nefh ede idi. Yani o ruhu nefh ede idi validesinin bu korku hali ve sıkıntısından dolayı, İsâ (a.s.) öyle bir çirkin yaratılış ve vasf ile çıkardı ki, hiç bir kimse onunla sohbet ve dostluk kurmaya takat getiremez idi. Belki suretinin çirkinliğinden dolayı, herkes kendisinden kaçar idi.

Ma'lûm olsun ki, güzel bir veled ve sâlih husulünü murâd eden zevç ve zevce birleşme esnasında zahiren ve bâtınen cimâ adabına pek çok riayetkar olmak lâzımdır. Yani evlilik adabına gayet riayet etmek lazımdır. Zîrâ birleşme sırasında meninin gelmesi esnasında zevç ve zevcenin hayellerinde zahir olan haller ve suretlerin çocuk üzerinde azami tesiri vardır.

Hattâ nakl olunur ki, bir kadın, beşeresi yılan beşeresine müşabih olarak sûret-i beşerde bir çocuk doğurmuş. Yani yüzü yılana benzer bir çocuk doğurmuş. Bir meselenin iç yüzünü araştırma olundukda cima esnasında gözünün bir yılana iliştiğini beyân etmiştir. Oyılandan çok kormuş o anda akılda ne varsa akıl amil olduğundan çocuğa geçen de o akıldaki zürriyettir. Ve keza, bilfarz bir müslime zevciyle cima etme esnasında, meyl-i kalbisi olan bir müslim ve gayr-i müslim erkeğin kendisine cima' ettiğini tahayyül etmek suretiyle hoşnut olsa; yani eşi ile cima ederken hayalinden bir başkasını geçirse veyahut bir zevç zevcesine cima ederken keza kendinin kalbinin meyili bulunan müslim ve gayr-i müslim bir fahişeyi çiftleşme eylediğini farz ve tahayyül eylese ve her iki tarafın bu gibi farzetmeleri ve tahayyülleri esnasında inzal vâki' olup zevce hâmile olsa, çocukta o hayal edilen suretleri ahlâk ve fiilleri zahir olur.

İşte bazı olmayacak işler oluyor ya neden bu çocuk böyle oldu. İşte bunun içindir ki, sâlih ebeveynden, kâfir ve fâcir ve fâsık; ve kâfir, fâcir ve fâsık ebeveynden dahi mü'min ve sâlih evlâd çıkmaktadır. Ve işte bunun içindir ki, veled-i zina kalbdeki cennete dâhil olmaz, derler. Zîrâ ebeveyin yekdiğerine mukâreneti edeb ve salâh üzerine değildir. Yani şeri hukuka terstir, Âdâb-ı cima' İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerinin Ma'rifetnâme'sinde tafsil ve beyân olunmuştur. Daha geniş bilgi için oraya bakılabilir.[62] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Nusret Tura r.a. mektupları ile devam edelim;

Hakikaten mektubunuzun gecikmesini düşünüyordum fakat tecellisi var çünkü Hakk’a emanet etmiştim, gönül çerçevesinin dışında da değiliz, Allah selamet versin kim bilir nerelerdedir, diyordum ki Reşat Bey’den mektup geldi, belki akşama sabaha gelirler belki özlemişlerdir, yavrum Hakikat ehli kendi vatanında da olsa sözünü anlayabilecek bir dert ortağından mahrumsa gurbette sayılır. Eğer kendisine bir dost var ise dünyanın bir ucunda gurbette de olsa garip sayılmaz. O zaman فَفِرُّوۤا اِلَى اللَّهِ 51/50 Allah’a kaçınız, O’na doğru firar ediniz demektir. Yani gönlünüzde rabıtanızda olan ile sohbet ediniz. İstekle o yorucu yazıları yazmanız size bir hidayet beşaretidir, Hakk’tan öyle bir gemiye düşmeniz hatıra gelmeyecek kadar ne süfli ne adamlar varmış yanı o gemilerdeki bazı sıkıntıları anlatıyor orada öyle hadiseler oluyormuş ki gemideki idareciler gemide hangi işle meşgul olan kimseler varsa onlardan rüşvet diyelim bu günkünün tabiriyle mesela erzak alınacak dışarıya çıkartıyor bana da bir tavuk getir bunlardan bu parayı artır erzak alınacak parayı artır da ayrıca bana bir hinid, tavuk getir diyor kaptan yahut oradaki başka yetkili. Hakk’tan öyle bir gemiye düşmeniz hatıra gelmeyecek kadar süfli ne âlemler ne adamlar varmış, yani o kadar basit şeylerle uğraşıyorlar ki diyor, geminin içerisinde huzur bulamıyorum gibi düşünceleri var.

Bunları size göstermek içindir, yalnız bir hikmet daha vardır, iyi düşün Mevlana’lar bizleri himaye bizler de onları himaye ederiz. Cevabınız kafi ve güzel hak ettikleri gazab-ı ilahi sefer sonuna tehir için cenab-ı Müntakıymden niyaz eyledim yani onlara sefer sonrasına kalsın yaptıkları suçların cezaları diye niyaz eyledim diyor. Mübarekte sarhoşlara münkirlere hırsızlara vs hizmet ettim bunlar Hakk’a ve erenlerine sığınmak için birer sebeptir, lütuftur fakat kahır gözükerek tecelli eder.

Bir gün gene gemide Nusret Babam seyahat ederlerken uzun gecelerde yaz gecelerinde devam ediyor o günkü gemilerin seyirleri kısa menzilleri kısa yani seyirleri ağır gittiğinden bir türlü geçmiyor, işte sofralar kurulmuş işte oralarda güvertede serinde oturuluyor, birisi Nüsret Babama birisi soruyor, “Baş efendi bir şey soracağım izin verirseniz” diyor o da buyurun diyor diyor ki “Batı musikisi mi daha değerlidir doğu musikisi mi daha değerlidir” diyor O da “Efendim gönülden gelen her şey güzeldir” diyor. İster doğulusu olsun ister batılısı olsun, bize öyle hatıralarını anlatırdı.

Gelelim zuhuratlara denizden ne çıkarırsan çıkar canlı olarak nerede ne görürsen öldür çünkü nefsindir, “A” harfini, Abdullahlar olarak tasavvur ettim iplerin ucu Hakk’tadır, her gördüğün Allah’ın kuludur, kulları hareket ettiren manadır, mana güneşi vurdu mu herkesi layik olduğu sıfatta görmek kabildir. Tabi ki ehlullah için yani herhangi bir cisme varlığa mana güneşi vurduğu zaman onu aydınlatır aydınlattığında gerçeğini ortaya çıkarır. Ama bunu ehlullah görür anlayabilir ancak diyor. Bu âlemde her mahluka verilen bir vazife vardır, lüzumsuz hiçbir şey yapılmamıştır, hatta Mevlana’nın cenaze merasimine fahişelerin bile islam ve hırıstiyanlar ile birlikte iştirak ettiklerini bilirsiniz, o bizim de babamızdı diye arkasından gelenler çeşit, çeşit idi.

O Mübarek bir gün o kimseleri ziyarete gitmişti onlara siz ne sabırlı ne feragat sahibi kimselersiniz ki, erkeklerin hırs ve gazablarını teskin etmek için kendinizi feda etmişsiniz diyerek onları teselli etmişti. Böyle bir zata dil uzatanların başkalarını da zehirlememeleri için feda etmek lazımdır. Ona verilmiş başka bir vazife yoksa yani Mevlana’ya bu tür yersiz isnatlarda bulunanları öldürmek lazımdır diyor. öyle bir zuhurat görmüş ki doğrudur yaptığınız iç demiş, altın çamura da düşer helalara da düşer yine altın altındır, bir şey kayıp etmez. 

Eski zamanlarda mürşitler dervişleri sabıra alıştırmak için mesela bir yıl helaları süpürmek bir yıl hasta ve yaralıları tedavi etmek, bir yıl bulaşık yıkamak bir yıl sokaklarda arabalara ve insanlara mani olabilecek taşları yol ortasından kenara atmak bir sene dergahta kahvecilik yapmak odunculuk yapmak vb şeyler gibi çeşitli çileler verirlerdi. Size bunu Hakk verdi, fakir böyle bir tasarrufta bulunabilecek bir vücuda sahip değil biz de bir hiç ve O’nun emrinde bir köleyiz, hem de idrake vardığımız 20 yaşımızdan beri 40 senelik bir köle ki çok kölelerden daha kıdemli bir köleyiz. Varım benim deyip Hakk’ın karşısına vücutla çıkmaktansa yokum fakirim acizim hakirim diye bir yol tutmak kendimiz için daha iyidir. Çünkü varım diyenin karşısına daha büyük bir varlık çıkar da varlığını ispat ediverir görür gününü yokum diyene ise ne yapılır ki zaten yokmuş derler. Bilmem diyene öğretilir bilirim diyene ne öğretilir.[63]

SABRİ BEY’E YAZILAN 6. MEKTUP[64]

Bugün 4/5/2002 Cumartesi günü yine İzmir’deyiz sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim bu günkü sohbet mevzuu daha evvel başladığımız Nusret Tura Uşşaki Hz lerinin Mektubat isimli kitabından 6. Mektup. Sabri Bey’e yazılan 6. Mektup Sevgili kardeşim Nurulaynım Sabri Bey. Nurulaynım demek gözümün nuru demektir, bir arkadaşınız geldi selam getirdi neşem arttı Allah razı olsun o tenha kimsesiz illerde nasılsın gene seyahatta olduğu bir günlerde iyi misiniz malum ya her olay Hakk’tandır, sizin çoluk çocuk ile bulamadığınız huzur terakkiniz için muhtaç olduğunuz çileler ve yalnızlıklar böyle tecelli gösterdi. Gemide yalnız başına uzun süre görevi icabı seyahat ediyordu gemi bir ay iki ay sefere çıkıyordu o zaman Sabri Bey kendi küçücük kamarasında günlük işleri bittikten sonra orada oturmakta zikrini fikrini tezekkürünü yapmakta idi o mevzudan bahsediyor.

Çoluk çocukla bulamadığınız huzur terakkiniz için muhtaç olduğunuz çileler ve yalnızlıklar böyle tecelli gösterdi. Burada bir dip not var; Sabri Bey’in eşinden dostundan uzak aylarca açık denizlerde oluşundan dolayı şikayetlerine mürşidinin cevaplarıdır yani o bir mektup yazmış Nüsret Babama işte halim keyfiyetim böyledir zorluktayım uzaktayım gurbetteyim gibilerde o da onların eksi tarafları değil artı taraflarını göstermek suretiyle faydalarını saymaktadır. 

Tebareke Suresinde her gün okuduğumuz vech ile اَحْسَنُ عَمَلا 67/2 yani en iyi hareket iş olarak Hakk’ın istediğini tercih ediniz. Manası ile tefsir ettiğimiz bu ayet-i şerife mucibince hareketinizden Hakk razı olacak ve siz de Hakk’tan razı olacaksınız. Radiye merdiye, gerçi sıkıntılı devreler gelip geçecektir, ama av avlamasını bilmeli denize olta hazırlanıp atılır, ama gelen balığın cinsi bilinmez oltayı boş atarsanız boş çıkar, ekmeği çiğneyip iğnenin ucuna bağlarsanız denizin suyu o yemi dağıtır, topu topu beş dakika sonra bir şey kalmaz siz de yukarıdan niçin balık vurmuyor dersiniz. 

Mevla size ev verdi, çalışmaktan yoruldunuz, sefere gönderdi, bir ay çok geldi dediniz arızalar yıldırdı geminin mekanik arızaları Kendisi geminin mühendisi idi, arızalar yıldırdı rahat edemediniz bu defa daha yakınlarda birkaç aylık evden uzaklarda zikrine neşeniz artsın diye lüzumu olan sevgi alametlerini gösterdi. Siz yanınıza misafir çağırmakla onların neşesine hizmet ettiniz. Demek ki yalnız kalmaması için yanına misafir almış, işte yolda arkadaş olsun diye. Rüyalarınızda sizi oyalayan manevi keyfiyetler kemale ulaşmak için lazım olandan ziyade akli seyahatler mesleki hallerdi. Fakat insan melekten de üstündür, namaz kılmanız iyi ise de ya başı yok ya sonu yok Kur’an-ı Kerim okumak güzel rüyalarında bunları görmüş de bunların izahını yapıyor, Sure ve ayet-i Şerifeleri tamam olursa çok iyi demek ki namaz kıldığında bazı eksiklikler olmuş bunların tamamlanması daha iyi olur, yalnızlıktan korkma onda peygamberlik ve evliya neşesi vardır, insan ne kazanırsa yalnız iken kazanır misafirlikten zevk almaya kalkışma, yarın bir gün ölmeden evvel ölme zevkine alışmalı Allah’a ait ne düşünürsen düşün 51/50 فَفِرُّوۤا اِلَى اللَّهِ demişler yani “Allah’a firar ediniz.” Yorulduğunuz sıkıldığınız zaman Allah’a yöneliniz bu Ayet-i Kerimedir. Yedi iklim dört bucak hep Allah’ın vahdetini söyler, içinde bulunduğun halatı bırakıp başka halat arama. Başka haller arama. Yar ile tenha ne güzeldir ne güzel şarkısını söyle dinle ve ağla gönlün ferahlar haydi yavrum bu bir fırsattır, fırsatı ganimet bil rahat ve huzura kavuş, kendine üzüntü mevzu yapma elfakir Mehmet Nusret.

Bakın bu mektupta yazılan bu hadiseler bir zaman yaşanmakta idi. Kah zor geliyordu kah muhabbetli geliyordu ama neticede mektup yazan da yazılan da göçtüler gittiler, bakın ne kadar ağır ve zor olursa olsun veya ne kadar hoş olursa olsun bu dünyanın bütün hepsi bütün yaşantıları geçici geçmekte bu çok büyük bir ibrettir, o gün bunları yaşamışlar çözüm aramışlar bulmuşlar buldukları kadar da tatbik etmişler ama duyguları da geçti göçtü kendileri de geçti göçtü o yaşantılarından eser kalmadı. Kalan eser işte budur, kağıda geçirdikleri kadar şurada onların halinden beş dakika bu hali yaşadık ama onlar bunları ömür boyu yaşadılar ömür boyu yaşantıyı her an kâleme alarak tekrar okumak mümkün olsa onların hayatının tamamını yaşamış olacağız. Ama o zaman da bize zaman kalmayacak. İşte böyle özet bilgilerle onların hayatlarından haberdar oluyoruz. Ama bunlar yazılmamış olsa kayda alınmamış olsa onlar ile birlikte unutulup gidecekti. Bizlere de misal fayda sağlamayacaktı. 

-------------------------------------

 (Fe’Fir’rû ilâllahi) ın “Hz. Mûsâ ve Fir’avn” bağlantısı ile yolumuza devam edelim;

( وجنودهما فِرعَونَ وَهَامَانَ) “Fir’âvn’e ve hâmân’e ve her ikisinin ordularına. (Kasas-28/6) Bu bahis aşağıda gelecektir. Ancak biz burada belirtilen üç kimlik-kuvvetin, ne anlamlara gelebileceğine, indi olarak bakmaya çalışalım. Yaptığım araştırmalarda “Fir’âvn ve hâmân” kelimelerinin açık olarak lügat ma’nâlarını bulamadım, sadece (‘âvn) kısmının “avniyyet-yardım” olduğunu biliyoruz. Genelde “Fir’âvn” o günlerin zâlim bir hükümdarı,” hâmân” ise onun veziri olarak belirtilmektedir. 

Şimdi bu üç kelimeyi indî-batıni yönüyle incelemeye bakalım. (فرعون) “Fir’âvn” kelimesini aslı üzere iki hece-kelimeye bölelim. “Fir ’âvn” (فِرْعَوْنَ) olacaktır. Yani birinci kısmı “Fir” ikinci kısmıda, “’âvn” bu harflerin ebced sayı değerlerine baktığımız zaman, “Fe-80” “rı-200” “ayn-70-130” “vav-6” “nun-50” dir. Bunları toplarsak, (80+200+70+6+50=406) (4+6=10) diğer şekilde sadece tek sıra sayıları toplarsak, (8+2+7+6+5=28) bunu da toplarsak, (2+8=10) gene on dur. İki ayrı hece olarak toplarsak, “Fir” “Fe-80” “rı-200” toplarsak, (80+200=280) dir. “’âvn” “ayn-70-130” “vav-6” “nun-50” toplarsak, (70+6+50=126) gene toplarsak, (1+2+6=9) Ayrıca büyük ebced hesabı ile de “ayn” (130) dur ki oda (13) tür.

( فُرْ) “Fir-’âvn.” Tasavvufta (Fenâ’fir’rasûl) (Rasûlde fani olmak) diye bir tabir ve yaşam süresi vardır ki, bu mertebede kişi (Rasûlde fani olur) ancak bu makam gene mürşidinde vâki olur yani o mertebenin idraki, mürşidinin hakikatini “rasûl” makamında görmek-bilmektir. Hangi mertebenin sohbeti yapılıyor ise, o mertebenin “Rasûl-habercisi”dir. (F-Fatih) (açıcı) (R-Rahman ve Rahîm) dir. Bu mertebenin Rasûl-u Hz. Mûsâ Mertebe-i Mûseviyyet olduğundan, burada ki, (Fenâ’fir’rasûl) Fenâ-i Mûsâ’dır. Çünkü “Fir’âvn” zâten “mû” su da gark-fani olmuştur. (Fenâ’fir’rasûl-Mûsâ) olmuştur. Yani ma’nâ-ı Mûseviyyette Fâni ve gark olmuştur, onun hükmü altına girmiştir. 

Sayı değeri (280) (28) dir ki bu yönüylede metebe-i Muhammediyye’ye bağlıdır. O zaman Mûsâ, hâdi ismi yönünden, Fir’âvn ise, genelde Mudil ismi yönünden, (Fenâ’fir’rasûl-u-Muhammed)de Fâni olmuşlardır. Ayrıca. إِلَى اللَّهِفِرْعَوْنُف ۞٥٠۞(Fe’Fir’rû ilâllahi) (Zâriyât/51/50) “Artık Allah'a kaçın” (Fe’Fir’rû) Dünya dan, masivadan, benlikten gafletten, bütün varlık mertebe-lerinden “Makam-ı Muhammediyye” üzere “Allah-a zâtına hemen firar, fir’ar edin. Kaçın, yönelin, sığının. 

**********

Burada “lübb-ül lübb” isimli çeviri kitabımızdan küçük bir bölümü ilâve edelim. 

Sâlik “AKL-I KÜL”e vasıl olunca, buluğa ermiş ve yetişmiş olur. Bu hâle “Hakikat-ı Muhammediye” derler. 

Hadîs-i şerifte:

## “Evvelüma halakallahi akli”

 “Allah önce aklımı halketti buyrulur,” ki işte bu haldir.

Sâlik bu makamda “RENKSİZ” olur ve “VAHDETİ” bulur!..

Beyt :

Çünkü renksiz rengi bağladı, Mûsâ, mûsâ ile cenge daldı.

Çünkü renksiz istikrarla dağılır, Mûsâ ve Fir’âvn adalet dağıtır.

Bu makamda sâlikin aklı, “akl-ı kül”, nefsi, “nefs-i kül”, ruhu da, “RUH-U MUKADDES” olur.

Bu makama “Cemül ba’del fark” yani “farktan sonra cem” yani farklar görmenin tek görmeye dönüşmesi denir.

Burası Hakka meczub olanların makamıdır. “Hayret”, “heyhat”, “birlik” makamı da derler.

**********

Yukarıda ki, beyt’te bulunan iki satır akl-ı zâhire göre ters gelebilir küçük bir izâh ile biraz açmaya çalışalım.

 Mûsâ, mûsâ ile cenge daldı.

Şimdi kaynağını hatırlayamadığım bir yazıda, Mûsâ (a.s.) zamanında yaşayan Fir’âvn’ın isminin (Mus’ab bin…..) olduğu yazıyordu bu isim benzerliğinden böyle denmiş olduğu belirtiliyordu. 

 Mûsâ ve Fir’âvn adalet dağıtır. 

Cümlesinin izâh-ını ise şöyle diyebiliriz. A’yân-nı sabiteleri olan esmâ-i İlâhiye üzere zuhur eden varlıklar kendi istidatları üzere zahir âleme çıktıkları zaman o isimlerinin gereği olan fiil ve davranışlarını ortaya koyarlar. Mudil isminin zuhurunu ortaya getirecek zuhurlara mudil esmasının gereken ihtiyaçlarını vermesi mudil isminin adaletidir. 

Diğeri ise Hâdi isminin zuhurunu ortaya getirecek zuhurlara Hâdi esmâsının gereken ihtiyaçlarını vermesi Hâdi isminin adaletidir. Böylece adaletleri birbirlerine tam zıt olmakla beraber kendi tabilerine o istikametteki adeletleridir. 

**********

“’âvn” ikinci heceye gelince, o da, âvn’iyyet, yardım-muavenet, gibi anlamları vardır. Hâl böyle olunca, (1+2+6=9) sayı değeri zâten (9) dur bu da bilindiği gibi Mûseviyyet mertebesi’nin sayı değeridir. Bu yönüyle Fir’âvn’ un “âvn” iyyet-i Mûsâ’nın mertebe kazanması yönünden en büyük yardımcısı-âvn’iyyet-i olmuştur. Zâhirde her ne kadar savaş üzere iselerde, neticede Mertebe-i Mûsevviyyetin bu genişlikte ortaya çıkmasına sebeb olmuştur. Eğer onun bu inkârcı ısrarlı davranışları olmasa idi mertebe-i Mûseviyyet bu kadar geniş ve ma’nâlı olarak zâhir olmazdı. 

âvn’iyyet, başındaki (âyn) ın büyük Ebced hesabı ile (130) yani (13) olduğunu yukarıda ifade etmiştik bu durumda bu âvniyyet-yardım dahi “Hakikat-i Muhammediyye” ye bağlı olduğu ve oradan geldiği açık olarak görülmektedir. Bilindiği gibi “Hakikat-i muhammediyye”nin âvn’iyyet-i “Ensâr ve muhacirin, yani sahabe-i kirâm’dır. 

(وَهَامَانَ) ”hâmân”e gelince onun da sayı değerleri, (he-5) (Elif-1-13) (mim-40) (Elif-1-13) (nun-50) dir. Toplarsak, (5+1+40+1+50=97) “hâmân”-ı da, “hâ” ve “mân” olarak ikiye ayıralım. O zaman ma’nâ, “hâ” Hakikat-i Hakk, “mân” “mâ’n”â-ı “Mim-i Muhammed-î” olur. Zâten çıkan sayı değeride bunu göstermektedir. (9) Mertebe-i Museviyyet, (7) ise nefis mertebeleri’dir. Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîmde (7) adet “Hâ’Mim” Sûresi vardır. 

(جنود) (cünd) Askerlerine gelince, (cim-3) (nun-50) (dal-4) tür, toplarsak, (3+50+4=12) Hakikat-i Muhammediyye’dir. Böylece bu askerlerinde, Hakikat-i Muhammediyye’ye bağlı esmâ-i İlâhiyye’nin zuhurları olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. Bunlar askerdir yani bağlı olduğu makamın isteğine göre hareket ederler memur hükmündedirler, memur ise mazurdur. Bu yüzden onlarda reisleri Fir’âvn gibi hakikat-i Mûseviyye’nin “Mû” “su” yunda ve hakikat-i “Mu”hammediye deryasında “gark-gaşy” oldular bu “Mu-su” ile kaplandılar ve bâtın isminin tecellisine bırakıldılar. [65] “ İz- -T-B- ”

**********

----------------

وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ {الذاريات/51}

(51/51) “Velâ tec’alû me’a(A)llâhi ilâhen âhar(a) innî lekum minhu nezîrun mubîn(un)”

(51/51) Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. 

----------------

Allah ile birlikte başka ilh edinmek ki bu kişinin nefsi dahi olabilir. Kişinin kendisin var ettiği hayali rabbi nefsi emaresinin kurgusundan başka bir şey değildir. Bu da gizli şirktir. Şirkin açığı, gizlisi tevhid ilkesini ve brliği bozmaktadır. Gönderilen ister ümmet-i muhammed olsun, ister kişinin nefsinden gelmiş olsun[66] Uluhiyet mertebesinden irsal edilmiş apaçık uyarıcıdır. (Murat Derûni)

----------------

كَذَلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ {الذاريات/52}

(51/52) “Kezâlike mâ etâ-llezîne min kablihim min rasûlin illâ kâlû sâhirun ev mecnûn(un)”

(51/52) İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki, “O bir büyücüdür” yahut “bir delidir” demiş olmasınlar. 

----------------

Tasavvufta cünun, cinnet gecirmiş gibi ilmi konulara çalışma hâlidir. 

Bu konu hakkında bu sûrenin Zâriyât/21 âyetinde CÜNÛN, FÜNÛN, SÜKÛN, başlıklı bölümünde geniş bilgi vardır. Fünûn da, sâhir, müşahade bölümüyle balantı olarak düşünülebilir. (Murat Derûni)

----------------

أَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ {الذاريات/53}

(51/53) “Etevâsav bih(i) bel hum kavmun tâgûn(e)”

(51/53) Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur. 

----------------

Yolumuza 53. âyetler ile devam edelim;

-------------------

 (ZARİYÂT 53) – (E tevasav bih bel hum kavmun tağun)

(51/53) – “Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet (tavsiye) mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.”

-------------------

Zariyât sûresi 53. Âyette de bir anlam bütünlüğü olması için 52. âyete mealen bakalım.

(51/52) – “İşte böylece, öncekilere her hangi bir peygamber geldiğinde hemen: O, bir büyücüdür onlardan veya delidir, dediler.” Zariyât sûresi 53. Âyette dikkat çeken “tagut” ve “tavsiye” dir.

Tağut; İmam-ı Kurtubî hazretleri buyuruyor ki: Tağut, put ve şeytan demektir. Enes bin Malik hazretleri, (Tağut, Allahü teâlâdan başka, kendisine ibadet edilen her şeydir) buyurmuştur. Hazret-i Ömer de, (Tağut, şeytandır) buyurmuştur. Tağut, tuğyan kelimesiyle aynı kökten türemiştir, insanı azdıran her şeydir. El-Cevherî, (Tağut, kâhin, şeytan veya sapıklıkta başı çeken kimsedir) demiştir. (Cami-ul-ahkâm) [İntennetten alınan bilgidir] Görüldüğü gibi şeytan ve avanesinin peygamberler hakkında ki tavsiyesi (vasiyeti) peygamberlerin büyücü ve deli olduğu yönündedir.

İnananların ise tavsiyesi “Asr” sûresinde belirtilen Hakk’ı ve Sabrı birbirlerine tavsiye etmeleridir. 

Asrın hakikat-ı nedir?

(ق) “Kaf” sayısal değeri “100” idi… 100 aynı zamanda (عصر) “Asr” denilen 100 yıllık zamanın ifâdesidir. (والعصر) “Vel Asr” Asr’a yemin olsun (103/1) (سورة العصر) “Asr Sûresinde” Vavı-Kasem’i başına alarak geçmektedir… 1000 yıllık zamana da dehr denmekte ve Resûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Dehre küfretmeyin O, Allah’tır” buyurmuştur.

Bu sûrenin sıra numarası 103, nüzûl sıra numarası 13, âyet sayısı 3, fasılaları (ر) “Re” dir. Görüldüğü gibi sıra ve nüzûlü 13 tür…

(عصر) “Asr” sayısal değeri, (ع) Ayn: 70, (ص) Sad: 90, (ر) Re: 200, (70+90+200)= 360… 360 derece lik dönüş ile 24 saatlik günlük zaman dilimi oluşmakta bu güneş etrafındaki dönüşü ile güneş yolu ve Ay’ın dünyâ etrafında ki dönüşü ile Kamer-i denilen takvim oluşmakta ve bu senelik seyri sülûk’u oluşturmaktadır. Zaman, En, boy, yükseklikten sonra 4. Boyut olarak bu âlem aynasında zaman ile hareketli görüntü oluşmaktadır. Dünya kutru ortadan kalkarsa, ortada kalacak olan uzaydır. Bu “Zûlmet-Karanlık-Soğuk”tur. Uzaya giden astronotlar uzayda güneşin dahi gözükmediğini, görülenin lacivert bir boşluk olduğunu ifâde etmektedirler. Işığın oluşması için yansıma yani çarpıp döneceği bir yere ihtiyâcı vardır. Güneş ışığı dünyaya çarpıp, bir yansıma ve bir aydınlanma oluşmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c.), Hazreti Âdemi, balçıktan kara bir topraktan halketmişti. Hakîkat-i İlâhiye güneşinin ışını alıp yansıtması bu şekilde olmaktadır. Ama bu sırrın güzelce cilâlanıp parlak hâle getirilmesi lâzımdır. Bir insânın ömrüde bir (عصر) “Asr”dır. 

(و) Vav: Vahidiyyet, Velâyet hakîkatleri…

(ا) Elif: Ahadiyyet, (ل) Lâm: Ulûhiyyet ve İlm-i İlâhi…

(ع) Ayın: Göz, (ص) Sad: Samadiyyet hakîkatleri, (ر) Re: Rahmâniyet Vahidiyyet sahasında, An-ı dâimde velâyet sırrı ile Ahadiyyet ve Ulûhiyyeten aldığı İlm-i İlâhi, Samadiyyet hakîkatleri ve rahmâniyyet hakîkatleri ile âlemlerin sırrını zaman aynasında 18 bin âlemi seyreden Hakk’ın göz bebeğidir.[67] “ İz- -T-B- ” Nübüvvet son bulduğu halde risâlet müeessesinin devam ettiği bilinen bir gerçektir. Peygamber haber getiren, haberci demektir. Efendi Babamızda Rasülün şeraitinden gelen ilhamatlar ile bizlere haber vermektedir. İşte bazı çevreler ve hatta bizdenmiş gibi görünen kimseler daha sonra Efendi Babamızın daha önce ki kaynaklardan almış olduğu şeriat, risâlet ve irfaniyet ilimleri gönül deryasında derleyip bizlere aktardığı ilimlerle kendisini büyücü ve delirmiş gibi vasıflar verebilirler, âyette görüldüğü gibi tuğyan ehlinin halleridir. İbretlik hikâyelerdir.

Efendi Babam bir mail-inde fakîre “ Evladım bizi takdir edenler olduğu gibi, inkar edenler oldu. İt ürür kervan yürür.” Demiştir…(Murat Derûni)

“Ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr”[68]… “ İz- -T-B- ”

----------------

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا أَنتَ بِمَلُومٍ {الذاريات/54}

(51/54) “Fetevelle anhum femâ ente bimelûm(in)”

(51/54) Onun için, onlardan yüz çevir. Artık kınanacak değilsin. 

----------------

وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنفَعُ الْمُؤْمِنِينَ {الذاريات/55}

(51/55) “Vezekkir fe-inne-zzikrâ tenfe’u-lmu/ minîn(e)”

(51/55) Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir. 

----------------

Hakk’ın zikri hatırlatılması inananlara fayda verir. Ve bu görüyormuş gibi ibadete oda ihsandır. Daha sonra da ikân a yani Hakk ile yakîyn hâline dönüşür. (Murat Derûni)

----------------

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ {الذاريات/56}

(51/56) “Vemâ halaktu-lcinne vel-inse illâ liya’budûn(i)”

 (51/56) Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için halk etttim. 

----------------

Diyanet Meali: 

51.56 - Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım-halkettim. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

51.56 - Ve ben, Cinn-ü İns'i ancak bana kulluk etsinler diye yarattım-halkettim. 

----------------------- 

Görüldüğü gibi latif ve kesif varlıkların hepsinin halkedilmesi, O’na ibadet etmeleri içindir. Dikkat etiğimizde ayet-i kerimenin zati ayetler sınıfından olduğunu kolayca anlayabiliriz. 

“Ben halkettim” demek sureti ile kendine has özel olarak halkedip meydana getirdiği, bu iki tür sülâleleri sadece bizim dünya arzımız için olması, pek muhtemel değildir, bu yüzden Gökyüzünde de bunların olmaması için hiçbir mani yoktur. 

Allah-ü Tealâ bütün âlemlerde, hay-hayat sahibi olduğundan, onun olduğu yerlerde kendisine ibadet eden varlıkların olması, akıl dışı bir konu değildir. Bahsedilen varlık-sülâleler sadece dökyüzünde bir nokta kadar bile yer işgal etmeyen dünyamız içinmi! Geçerli olacaktır.? Bu ayet-i kerime hakkında irfan ehli, sadece “illâ liyağbudûn-bana ibadet etsinler.” Anlayışı ile kalmamışlar. 

“illâ liyağrufûn-ancak bana arif olsunlar.” Demek suret-i ile Allaha ulaşmanın, ma’rifet anlayışı ile olabileceğini bildirmişlerdir. İşte bu yüzden “vuslat marifettir” demişlerdir. 

İbadet ve irfaniyyet, Hakk’a ulaşmaya sebeb olan iki anlayıştır. Bu sahayı Allah-ın bulunduğu her mahalde bu hakikatin muhataplarının olmaması mümkün değildir. Cenâbı Hakka vuslatın sadece küçücük dünya arzına sıkıştırılmış olması gibi birşeyde düşünülemez. 

Hakk-ın bulunduğu her yerde, bu buluşma/vuslat olmadadır, aksi halde allahımız sadece bizim dünyamızda tanınmış olurdu, diğer gökyüzü âlemlerinde, böyle bir konu yok ise, oralarda tefekkür ehli varlıkların yokluğuna hükmetmek olurki, bu düşünce ise hakk-ı sınırlamaktır, böyle birşeyin düşünülmesi de mümkün değildir.[69] “ İz- -T-B- ”

----------------- 

Hadis-i Kudsîde; 

“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en uğrafe fe halaktül halka li uğrafe bihi.” 

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

 (Kendi varlığım şühud zevki ile müşahede etmek istemesi) Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu âlemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi) Hadis-i şerifte: 

İnnî li-ecide ye’tini rîh-errahman min kablil yemeni. 

“Rahmanın kokusu (Nefes-i Rahman) bana yemen yönünden gelmektedir.” Yukarıda bahsedilen oluşumları idrak ve müşahede eden varlıklar olmasa, yani bunları anlayanlar olmasa hepsi yok hükmünde olacaklar idi. İşte bu yüzden, idrak ve müşahede sahibi olan Halife (İnsan) zuhura geldi.

Kur’anı Keriym Zariyat Sûresi 51. sure 56. ayet-i kerimede: 

لِيَعْبُدُونَِوَالْإِنْسُ إِلَّاعوَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ

ve ma halaknel cinne vel inse illa liy’abüduni “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye halkettim.” buyurulmuştur. 

İrfan ehli ayet-i kerimede geçen “liy’abüduni” kelimesini; 

“liya’rufün” “Beni bilsinler” (batınî manası itibariyle) şekliyle de ifade etmişlerdir.

Kısaca belirtmeye çalıştığımız yukandaki ifadelerden, zahir ve batın bütün âlemlerin ve idrakli, anlayışlı, şuurlu varlıkların zuhura getirilmeleri, Cenab-ı Hakk’ın kendisinin bilinmesi, tanınması ve idrak edilmesi için olduğunu anlamaktayız. 

İnsanoğlu, bu seyrine Âdem (a.s) ile başlayıp Muhammed (a.s) ile tamamlamıştır. 

Ancak günümüzde bu hakikate mazhar pek az irfan ehli kalmıştır. Diğerleri tam tersine, insanoğlu bugün içinde bulunduğu delalete tarihinin hiç bir devrinde düşmemiştir.

Allah’ın (c.c) Zatî isimlerinden ve bu sureye de isim olmuş olan Rahman kelimesinin ve mertebesinin içinde bulunan ince manaları anlamaya çalışarak, şuhud zevki ile müşahede ederek, Allah’ı yakıynen tanıma ve bilme yolunda epey mesafe kat edeceğimizi ummaktayım. Gayret bizden, lütuf O’ndandır.

Az yukarıda belirtilen hadis-i şerifte; 

“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”

 “Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Bu hadis-i şerifte ifade edilen mana; zahir itibariyle bakıldığında, 

### “Yemen illerinde Veysel Karani için”

“Ben onun kokusunu Yemenden alıyorum” şekliyle ifade edilmiştir. 

Batın manası itibariyle de şöyle ifade edilebilir:

Vücûd, “Akl-ı Küll”ün sağ tarafı; 

imkan ise “Akl-ı Küll”ün sol tarafıdır. 

Adem, “Akl-ı küll”ün sureti ve Havva “Nefs-i Küll”ün suretidir, ki “Akl-ı küll”ün gölgesinden meydana geldi. 

Bu muhtelif âlemlerin doğuşu,“Akl-ı Kül” ile “Nefs-i Küll”ün izdivaçlarından meydana gelmiştir. [70]

“Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim” hadîs-i kudsîsinin tefsiridir

Bu hadîs-i kudsînin Hak Teâlâ hazretleri tarafından Dâvud (a.s.)a hitâben beyân buyurulduğu rivâyet olunur, Ya’ni, “Ey Dâvud ben gizli bir hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı beni bilsinler diye yaratdım.” Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri, “Bu hadîs-i kudsî seneden zayıf ve keşfen sahîhdir” buyururlar.

Ma’lûm olsun ki, vücûd, mertebe-i vahdete, ya’ni, hakîkat-ı muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra, kendi zâtına ve sıfâtına şuûru hasebiyle, zâtında mündemiç olan kemâlâtı izhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve izhâr ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayri birşey yok-dur ki, ondan hafî olsun! Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf, kable’z-zuhûr kendi kemâlâtımn yine kendisine hafî olduğunu beyandan ibâretdir. Ya’ni, “Kable’z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı, zevk-i şuhûdî ile bilmeğe muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yaratdım" demekdir. Bunun ne gibi bir şey olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder:

Misâl: Kendisinde hattâtlık, ressâmlık ve mi’mârlık gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse izhâr edeceği levhalar ile binâlann “kenz-i mahfi’sidir. Kendi kemâlâtını zevk-i müşâhede ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildi-ği ve fakat görmediği bu levhalan tahrîr ve tersîm ve bu binâlan inşâ edip izhâr eyledikden sonra “Ben bir gizli hazîne idim bu masnûâtı zevk-i müşâhede ile bilmek istedim ve bunlan yaptım” der ve onlan temâşâ edip san’atının kemâlâtını gördükde temeddüh eder, işte eşref-i mahlûkât olan insanı âlem-i şehâdetde izhârdan sonra Hak Teâlâ hazretlerinin (Mü’minûn, 23/14) [“Yaratanlann en güzeli olan Allâh pek yücedir!”] buyurması bu ma’nâdandır.

Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

2530. Hâneyı kopar, zîrâ bu Çemenin alilli inılcıı, yüz binlerce hâne yapmak layık olur. 

“Hâne"den murâd, cism-i beşerî; “Yemen”den murâd, rûh; “akîk”den murâd, âsâr-ı rûhiyyedir. Ma’lûm olsun ki, ârifin cismâniyeti yıkılıp, rûhâniyete mübeddel olduktan sonra hal’ ve lebs tarîkiyle her bir sûretde zâhir olmağa kadir olur; ve bu sûretler misâlî olan bedenlerin sûredendir. Binâenaleyh ârif kendinin suver-i misâliyyesiyle âlemi seyr eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimizin kırk kimsenin hânesinde iftâr buyurduklan rivâyet olunur. Ve menâkıb-ı evliyâda bu hâlin nazâiri çokdur. Ya’ni, “Ey insan, beşeriyet hânesini yık ve rûhuna tebdil et, zîrâ bu ruhun âsânndan yüz binlerce böyle sûret-i beşeriyyede zâhir olmak mümkin olur."

2531. Defîne ev altındadır ve çâre yokdur; sakın harâblıkdan endîşe etme ve durma!

Vücûd-ı hakîkî, senin vücûd-ı izâfı olan cisminin altındadır ve bu hâne-i cismin o hakikatin perdesi ve hicâbıdır. O hicâb ve perde kâim oldukça, o hakikatin inkişâfına çâre yokdur. Binâenaleyh sakın cismin harâblığından endîşe etme ve riyâzât ve mücâhedâtdan aslâ tevakkuf etme!

2532. Zîrâ gencin hir nakdinden binlerce haneyi teklifsiz ve meşakkatsiz ma'mûr etmek mümkindir.

Zîrâ harâb olan cisim evinin altındaki definenin bir nakdinden binlerce suver-i misâliyye evlerini külfetsiz ve zahmetsiz binâ ve ma’mûr etmek mümkindir.

Bu beytin ikinci mısrâ’ı ba’zı nüshalarda “Zahmet-siz ma’mûr etmek mümkindir” sûretindedir; ve ba’zı nüshalarda “Binlerce hâne teklifsiz ve zahmetsiz ma’mûr olur” sûretindedir.

2533. Akıbet hu hâne muhakkak vîrân olur; defîne onun altından yakînen üryan olur.

Bu cisim hânesi, tabu ve ıztırârî olan ölüm sebebiyle muhakkakdır ki sonunda vîrân olur ve vücûd-ı hakîkî definesi onun altından yakînen çırçıplak zâhir olur.

2534. Fakat senin lâyıkın olmaz, zîrâ ki rûha o fütûh onu vîrân etmenin ücretidir.

Fakat, ey cisim evinin ma’mûrluğuna çalışan kimse! Bu söylediğimiz defineyi ve hazîneyi bulmak senin lâyıkın olmaz. Zîrâ o defineyi bulmak fütûhu rûha nasîb olmak için, o hâne-i cismi bi’l-ihtiyâr riyâzât ve mücâhedât ile vîrân etmek îcâb eder. O fütûh bu mevt-i ihtiyârînin ücretidir.

2535. Vaktaki o kârı yapmadı, onun ücreti "lâ" dır; "insan için ancak say eylediği şey vardır." Vaktâki bir kimse sonunda harâb olacak olan hâne-i cismin ma’mûriyetine hasr-ı himmet edip, onun sıfatlannı riyâzât ve mücâhedât ile tahribe gayret et-medi; onun bu himmetinin ve gayretsizliğinin ücreti hiçden ibâret kaldı. Zîrâ sûre-i Necm’de olan âyet-i kerîmede, (Necm, 53/39)] "İnsan için ancak sa’y ettiği amelin eseri ve netîcesi vardır" buyurulur.

2536. Ondan sonra sen, "Ey yazık, höyle hir ay bulut altında nihân oldu!" diye elini çiğnersin.

Eğer sen, hayât-ı dünyeviyyede çalışıp mevt-i ihtiyârî ile ölmezsen, mevt-i ıztırârî ile ölüp, hâne-i cismin harâb oldukdan sonra, rûhun matlûb olan fütûhdan mahrûm kalır. Ondan sonra da yazık ki, böyle bir ay, ya’ni, hakîkat-i vü-cûd, bulut mesâbesinde olan vücûd-ı izâfınin sıfatları altında nihân oldu diye hasret çeker ve ellerini çiğnersin.

2537. "Ben iyilik cihetinden söyledikleri şeyi yapmadım; define ve ev gitti ve elim boşdur!" Dersin ki: “Ben enbiyâ ve evliyâ hazarâtmın ibâdullâhın iyiliği için söyledikleri şeyi yapmadım ve nasihatlerini tutmadım. Bugün ise ıztırârî ölüm vâsıtasıyla cisim hânesi yıkıldı ve defineyi de alıp götürdüler, iki elim boş kaldı!”

2538. Ücret yâhud kirâ evini hir bey' ile ya bir şirâ ile tutdun, senin mülkün değil.

“Kin”, kiranın ve “şirî”, şirânın imâle olunmuşudur. “Kirâ”, bir şeyin isti’mâline bedel olarak verilen ücret; “şirâ”’, satmak ve satın almak; “bey' ve şirâ’”, alış veriş ma’nâsınadır. Meselâ ücret-i yevmiyye ile veyâ aylık ve senelik kirâ ile verilen bir evi, o evin sâhibi ile vâki’ olan alış veriş sebebiyle, ondan alacağına mukabil tutdun ve içinde sâkin oldun. Bilirsin ki bu ev senin mülkün değidir. Bu beytin birinci mısrâ’ı Hind nüshalarında sûretindedir. ‘‘Hâneyi ücret ve kirâ ile tutdun” demek olur.

2530. Bu kirânın müddeti ecele kadardır; nihayet hu müddet içinde onda amel edersin.

Tutduğun bu evin içinde, mukavele müddetinin nihâyetine kadar oturabilirsin. Bu beyitlerde cism-i beşer kirâ ile tutulan hâneye veyâ dükkâna teşbih buyurulmuşdur. Zîrâ bu cisim Hakk’ın mülküdür, nitekim sûre-i Fetih’de (Fetih, 48/14) Ya’ni, “Göklerin ve yerin mülkü Allâh’ın- dır” buyurulur. Ve ücret mukabilinde olması budur ki: Hak Teâlâ hazretleri bu mülk-i vücûdu kul-lanna ibâdet etmeleri şartıyla iâre buyurdu; nitekim âyet-i kerîmede (Zâriyât, 51/56) Biz cinni ve insanı ancak ibâdet etmeleri için halk ettik” buyurulur. Ibn Abbâs hazretleri “li-ya’büdûn” kelimesini “li-ya’rifûn” ile tefsir buyurmuşdur; “Ma’rifet için yaratdım” demek olur.

2540. Dükkân içinde eskicilik ediyorsun; senin hu dükkânının altında iki maden vardır.

Sana kirâ ile verilen bu cisim dükkânı içinde oturmuş eskicilik ve yama ya-mayıcılık ediyorsun; halbuki bu dükkânın altında iki ma’den, ya’ni, gümüş ve altın ma’denleri vardır. “Gümüş ve altın ma’denleri”nden murâd, ma’rifet-i nefs ve ma’rifet-i Hak'dır. Ma’rifet-i nefs gümüş gibi ve ma’rifet-i Hak ise altın gibi kıymetlidir; zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere Hak Teâlâ bu cisim dükkânını kullanna ma’rifet için vermişdir. Nitekim bu sürh-i şerifin rûhu dahi ma’rifetdir ki “Fe-ahbebtü en u’rafe” [“Bilinmeye muhabbet ettim”] buyurulmuşdur. Ve bu iki ma’rifet bu cisim dükkânı altında mestûr ve mahfîdir.

2541. Bu dükkân kirâya mensûbdur; çabuk ol, baltayı al ve onun dibini yont!

Ey insan, bu cisim dükkânı kirâlıkdır ve âriyetdir; çabuk ol, riyâzet ve mücâhede baltasını al ve onun dibi ve kökü olan sıfât-ı nefsâniyyeyi yont!

2542. Tâ ki ansızın baltayı ma'den üzerine koyasın, dükkândan ve eskicilikden kurtulasın.

Tâ ki o riyâzet ve mücâhede baltasını vura vura ansızın bu iki ma’rifet ma’denleri zuhûr ede ve sen dahi bu ariyet ve kirâlık olan cism-i kesîfden ve eskicilik edip, dâimâ o cism-i kesîfı gıdâlar ve ilâçlar ile yamamakdan kurtulasın.

2543. Yama dikicilik nedir? Su içmek ve ekmek yemekdir. Hu yamayı sakîl eski libâs üzerine vuruyorsun.

Bu cism-i kesîf, yamalardan sakîl bir hâle gelmiş olan eski bir libâs gibidir. Sen ise su ve ekmek yamalanyla bu eski libâsı yamamak ile meşgulsün.

2544. Senin bu eski libâs olan tenin her bir zaman yırtılır; sen bu yemekden onun üzerine yama vurursun.

Senin eski libâs mesâbesinde olan bu cismin, acıkmak ve gıdâya muhtâç olmak sûretiyle her zaman yırtılır. Sen dahi yemek yemek ve su içmek süretiyle onun yırtığını 

2545. Ey ikbâl sâhibi olan pâdişâhın neslinden bulunan kimse! ZKendine gel, bu yama dikicilikden âr tut!

“Pâdişâh-ı kâmyâr”dan murâd, şurrâh-ı kirâmın buyurduklan gibi cismen “ebu’l-beşer” olan Âdem (a.s.) ve rûhen “ebu’l-ervâh” olan (S.a.v.) Efendimiz’dir. Ve hakîkat-ı muhammediyye bilcümle eşyâyı muhît olduğundan, idrâk sâhibi bilcümle efrâd-ı beşere, o hakikatin neslinden denilmek münâsib olur. Ya’ni, “Ey pâdişâh-ı kâmyânn neslinden olan insan! Kendine gel, bu cisim dükkânı içinde yamacılık mesâbesinde olan yemek ve içmek hazzına müstağrak olmakdan utan!”

2546. Bu dükkânın dibinden bir parça kopar, tâ ki senin önünde iki ma'den baş çıkarsın!

Bu cisim dükkânının dibi olan nefsânî sıfatlardan riyâzet ve mücâhede ile bir parçasını kopar ve izâle et, tâ ki senin önünde ma’rifet-i nefs ve ma’rifet-i Hak ma’denleri zâhir olsun!

2547. Ondan evvelki kirâ evinin mühleti âhir gele; sen ondan menfaat götürmedin.

Bu beyt-i şerîf, yukanki beytin mütemmimidir. Ya’ni, “Kirâlık bir hâne mesâbesinde olan bu cismin mühleti bitmeden ve hâl-i mevtf gelmeden evvel bu dükkânın dibini kaz da, iki ma’deni çıkar; zîrâ kirâlık dükkânın müddet-i îcân biter ve sen de ondan bir menfaat istihsâl etmemiş olursun."

2548. Şimdi dükkân sâhibi seni dışarıya eder ve bu dükkânı ma'den cihetinden koparır.

Şimdi müddet-i icâre münkaziye olunca ve ecel-i mev’ûd gelince, bu cisim dükkânının sâhibi olan Hak Teâlâ seni dışanya çıkarır ve bu cisim dükkânını vech-i hakîkîsinin zuhûru için kopanr. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Kasas, 28/88) ya’ni, “O’nun vech-i hakîkîsinden ve Zât’ından gayri olan her şey hâlikdir; hüküm O’nundur ve O’na rücû’ olunur" buyurulur.

2549. Sen hasretden gâh başına vurursun, gâh kendinin ham olan sakalını koparırsın.

2550. Ki, "Ey bu dükkân benim lâyıktm idi, kör oldum, bu mekândan meyve yemedim.” Cisim dükkânının mühleti münkaziye olup, ölüm geldiği vakit, hasretle döğünüp dersin ki: “Eyvâh, bu dükkân benim idi, ben bu dükkânın içindeki defineyi göremedim, kör oldum, bu mekândan intifa’ edemedim!”

2551."Ey yazık, bizim vücûdumuzu yel götürdü, kullar için ebede kadar "yâ hasretâ!" oldu." Ya’ni, dersin ki: “Yazıklar olsun! Nasıl ma’rifete vesile olan bizim vücûd-ı izâfîmizi yel mesâbesinde olan hevâyı nefsânî kaptı götürdü. Şimdi bizim gibi kulların feryâdı ebede kadar “yâ hasretâ!” nidâsı oldu. Bu beyt-i şerîfde (Yâsîn, 36/30) 

[“Ne yazık şu kullara!”] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.[71]

----------------

مَا أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ {الذاريات/57}

(51/57) “Mâ urîdu minhum min rizkin vemâ urîdu en yut’imûn(i)”

(51/57) Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim. 

----------------

Onlardan rızık veya doyurmalarını istememek, bundan gani olmaktır. Hayali ve vehimi bilgilere peygamberler vahyi bilgiler aldıları için veliler ise irfani bilgi olan ilhami bilgiler ile beslendiklerinden ihtiyaçları yoktur. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ {الذاريات/58}

(51/58) “İnna(A)llâhe huve-rrazzâku zû-lkuvveti-lmetîn(u)”

(51/58) Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır. 

----------------

Yine yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim;

2011. Maşrıka ve mağrihe mensûb olanlar için hisler vardır; mansıb-ı dîdâr hiss-i basar içindir.

Bu beyt-i şerîfde muhtelif nukât-ı nazara işâret buyurulur; zîrâ evliyâul- lâh “cevâmiu’l-kelim”dir.

1. “Gerek şarklı ve gerek garblı olsun her insanın havâss-i hamse-i zâhire ve bâtınesi vardır. Bu hislerin içinde dîdâr ve görmek mansıbı hiss-i basar içindir.”

2. Vücûd-ı insânîde şürûka ve tulû’a mensûb olan hissiyât-ı rûhâniyye ve ma’neviyye ve akvâle mensûb olan hissiyât-ı cismâniyye vardır. Ve bunların vazâifı ve merâtibi ayrı ayndır. Nitekim ve havâs içinde müşâhede mansıbı hiss-i basar içindir ve müşâhede dîğer havâssin şanından değildir.

3. Bu âlemde maşrikî, ya’ni, erbâb-ı hidâyet ve ehl-i rûh olanlar ile mağribî, ya’ni, erbâb-ı dalâlet ve ehl-i nefs olanlann ayn ayn idrâkleri vardır ve hiçbirisi hakâyık-ı eşyâyı müşâhede edemez.

Dîdâr ve müşâhede, hiss-i basar mertebesinde olan insân-ı kâmile mahsûsdur. Nitekim Gülşen-i Râz sâhibi Mahmûd Şebisterî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit: 

“Adem âyîne, âlem aks ve insan aksin gözü ki, onda şahıs gizlidir. Sen bir aksin gözüsün ve o, gözün nûmdur; gözü bir göz ile göz görmüşdür. Cihân in¬san ve insan da bir cihân-ı azîm oldu. Bundan daha açık bir beyân olmaz!" Ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fusûsu’l-Hikem'de Fass-ı Âdemî’de bu ma’nâ hakkında şöyle buyururlar: “Bu mezkûr, “insan” ve “halîfe” tesmiye olundu. Onun insâniyetine gelince, onun neş’etinin umûmundan ve hakâyıkın kâffesini hasr edici olduğundan dolayıdır. Ve o ken-disiyle nazar vâki olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için “insan” tesmiye olundu; zîrâ Hak, onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti."

2012. Yüz binlerce kulak eğer saf varsalar, çeşm-i rûşene muhtâçdırlar.

“Kulaklan sağlam olup, gözleri görmeyen yüz bin kimse bir yere toplansa, hepsi bir gözlüye muhtâç olur.” Ve kezâ halk-ı âlem kulak mesabesinde olup yalnız Hakk’ın vücûdunu işitirler, görmezler. Ba’zılan bu habere inanır ve ba’zılan inanmaz. Binâenaleyh onların cümlesi gözbebeği mesâbesinde olan enbiyâya ve onlann vârisleri bulunan evliyâya muhtâçdırlar. Nitekim I. cildde vâki’ 2967 numaraya müsâdif, [“O cihânda sâdece tek kimsedir o eblehdir”] beyt-i şerifinde bu ma’nâ beyân buyurulmuş idi.

2013. Canın ve ihbarının semamda kulaklar sınıfının dahi bir mansıbı vardır.

“Canın kelâmı’’ndan murâd, kelâm-ı Hak’dır ve “ihbâr-ı nebf’den murâd, ahâdîs-i nebeviyyedir. Ya’ni, kelâm-ı İlâhîyi ve ahâdîs-i nebeviyyeyi dinlemek husûsunda da kulaklar sınıfının bir mansıbı vardır ve dinlemek ve işitmek kulakların hâssasıdır.

2014. Yüz binlerce göze o yol yokdur, hiçbir göz işitmekden âgâh değildir.

Yüz binlerce göz, kulaklann vazîfesini göremez; zîrâ göz, işitmek ve dinlemek hâssasına karşı yabancıdır.

2015. Böyle her hissi bir bir say, her birisi diğerin kârından ma‘zûldür.

Havâss-i hamse-i zâhire ve bâtmeden her birisini böyle yekdîğeriyle mukayese et, her birisini diğerinin vazîfesine karşı yabancı görürsün.

2016. Pes hiss-i zâhir ve beş bâtın, sâffûn kıyamında safdadırlar.

Sırası düştükçe dîğer mahallerde de îzâh olunduğu üzere vücûd-ı beşerde beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere on his vardır ki, bunlara “meşâir-i aşere” dahi derler. Zâhirîsi: “İşitme”, “görme”, “koklama”, “tatma” ve “tutma” kuvvetleridir. Bâtınîsi: “Hiss-i müşterek”, “hayâl”, “vâhime” “fikir” ve “hâfıza” kuvvetleridir. Bunların mâdûnunda kuvve-i bâise ve kuvve-i fâile ve kuvve-i şehevânî ve kuvve-i gazabı gibi daha birçok kuvvetler vardır. Her kuvvet kendi vazifesinde ve makamında saf saf kâimdirler ve hiçbiri kendi vazîfesini ve makamını tecâvüz edemez. “Melek”, kuvvet ve şiddet ma’nâsına olduğu cihetle gerek vücûd-ı İnsanîdeki bu kuvâ ve gerek avâlim-i şehâdiyyenin tedbîr-i umûruna me’mûr olan kuvâ hep bir hakîkatdir; zîrâ vücûd-ı hakîkînin, hakîkat-i muhammediyye mertebesinden tenezzülü yine o mertebede sâbit olan sıfat-ı kudretin zâhiri, ya’ni, kuvâ ile vâki’dir. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği şeyin îcâdı mümkin olmaz. Allâh Teâlâ hazretleri, (Zâriyât, 51/58) [“Şüphesiz, güç ve kuvvet sâhibi olan”] dır. Ve kudret, sıfât-ı şâire gibi vücûd-ı hakîkînin şuûnâtından bir şe’n olduğu cihetle zâtının gayri değildir. Bu beyt-i şerîfde dahi yukarıda 2011 numaralı beyt-i şerîfın îzâhında zikr olunan âyet-i kerîmeye işâret buyurulmuşdur.[72]

------------------ 

Mesela yine bahsedildiği gibi istiğfar, salavat, tevhid. Bunları çektikten sonra belirli bir sayıda da veya bir tesbihte kaviyyün neydi o, kaviyyün azim, kaviyyün hakim, kaviyyün şedid değil o şiddete yöneltir insanı. 

 “Kaviyy’ül[73] Metin” ismini birlikte çekerseniz ama şuurla ve o inaçla güçle. Yani ismin hakikatinide düşünerek, sadece lisanen, Kaviyy’ül Metin, Kaviyy’ül Metin değil. Kaaviy ve Metin yani, benim hakikatimde bu isimler var ve ben bunları fiile çıkaracağım, Kaviy kuvvetli ve Metin, yani hadiseler karşısında metin olmak var ya hani. Biraz metin ol, güçlü ol derlerya, bu isimleri sizde çekebilirsiniz aynı hadise şeklinde, inşallah geçer yani, geçmeyecek bir şey yoktur. 

Yani hani derlerya belki sıradan bir kelime olarak, kişi evvela kendisi kendinin doktoru olacak, bunu başaramadığı zaman, ozaman doktora yani daha teferruatlı şeyler olduğu zaman doktora gidecek. 

Psikoloklara gidiyorlar hani nekadar faydası oluyor o şüphelidir, neden çünki psikolog kendini bilmiyorki karşısına gelen kişiye, kendini bildirsin. Ne yapıyorlar tamaman hayali, vehmi nefsi Emmârenin sınırları içerisinde, beden sınırları içerisinde bir yaşam tarif ediyorlar, maddeyle ilgili bir yaşam tarif ediyorlar. Hiçbir zaman tam bir tedavi uygulaması mümkün olmaz, neden çünkü aslı yok ortada. Nefsi Emmarenin anlayişi içerisinde, madde anlayışı içerisinde üretilen bazı düşüncelerin tatbikatına geçmeye çalışıyorlar. Ruha ulaşmadığı için bedende kalan şey bedende kalır, dışarda kalır yani içeriye girmez. 

Tedavinin kesin olanı ruha işleyen bak Ruhen tedavidir, gerçi psikologlara ruh doktorumu diyorlar, hani ruhla zannediliyorki Ruhla değil onların işi, Ruhu bilmiyorlarki zaten oraya ulaşsınlarda onun üzerinde tesir müessir olabilsinler, onlar Ruh dedikleri Nefsi Emmârenin hali, şiddetli demin dediğin gibi şedid hali. Yani Nefsi Emmârenin içinde dolaşılan bir eğitim. Nefsi Emmârenin kendisi edepsiz, eğitimsiz zaten ona nasıl eğitim olacak. Yani onun içinde nasıl eğitim olacak. Ona eğitim yapmak için, dışardan ona tesir lazımki Nefsi Emmâre eğitilsin. Dışardan bir tesir olsun ki eğitilsin. 

Nefsi Emmârenin dışını bilmiyorsun ki içinde. İçinde olan içindekini nasıl eğitecek ama işte hayal ve vehim, zan. İşte onu yap, bunu yap ömür zaman geçip gidiyor. Belki o hadise unutuluyor zaman içerisinde, hadisenin tesiri azalıyor, fıtrî olarak azalıyor. O psikiyatris de ben işte bu hastayı tedavi ettim zannediyor veya daha kötüye gidiyor. Neyse Allah etmesin, onlar onların işleri ama insanın her yönden, gerek dünyevi fizik yönü olarak, gerek uhrevi Ruh yönü olarak İrfaniyyet. Yani kendini tanıma ilminden bilgisinden daha büyük bir tedavi düşünülemez. Ancak bedenin üretemediği bazı kimyasal ihtiyaçlar vardır, Beyin üretemez, beden üretemez ozaman fizik doktorlar zaten ilaçlar vermek suretiyle o eksikleri, eksik mineralleri zaten yerine koyuyorlar. Onun için fizik doktorlarına gitmek lazım bu hususta eksiğimiz varsa ama orayada gitsek gene ruhen moral bozukluğumuz varsa, ruhen kendimizi tanımıyor isek gene hastalık geçti gibi olsada zaman zaman nükseder, tekrar ortaya çıkar. Sükûnet bulması bakın kişinin Rabbını tanımasıyla, Rabbini bilmesi, Rabbına güvenmesiyledir, sakin olması yani huzurlu olması. Rabbıyle ilgisi olmayan kişi nekadar çok fiziki ve ruhsal psikiyatri tedavisi alsa, gene iç huzurunu bulamaz. 

Neden? Aslına ulaşamamıştır çünki. İç huzuru bulması için aslına ulaşması lazım. Yani kendi membağına nehrine ulaşması lazım. Nehirden kopuk dışarda küçücük bir göl kurumaya mahkum ama o gölden bir yol açılırda nehre ulaşırsa, o nehirle birlikte deryaya ulaşması mümkün, nehir onu deryaya götürür, yani aslına Ruh deryasına ulaştırır.[74] “İz- -T-B- ”

----------------

 فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ {الذاريات/59} 

(51/59) “Fe-inne lillezîne zâlemû zenûben misle zenûbi ashâbihim felâ yesta’cilûn(e)”

(51/59) Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler. 

----------------

Nefsi emmaresi ile kendilerine hakikatlerine ulaşmaması için azap edenlerin cehennem azabı ile azaplandırılımış diğer geçmiş Âdem nesilleri ve göklerde bulunan geçmiş insanlardan nefsi emmare sahiplerinin cehennemde olanların azabı gibi bir pay vardır. (Murat Derûni)

----------------

فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِن يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ {الذاريات/60}

(51/60) “Feveylun lillezîne keferû min yevmihimu-llezî yû’adûn(e)”

(51/60) Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o inkâr edenlerin hâline! 

----------------

Böylelikle ZÂRİYÂT sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bunuyoruz. “Nefes-i Rahmani” hakiketlerinin gönlümüzde yer bulması niyazıyla! “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmamamızdan Hazmi TÛRA Babamız r.a. memnun olur. İnşeallah.. Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 23-10-2024

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253- 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254- 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255- 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256- 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257- 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258- 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259- 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260- 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

## 142-141-143-144-145-146- 

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (260+146=406) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Terzi Baba 1 – Tasavvuf Serisi 12 – Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Terzi Baba (1) – Tasavvuf Serisi 12 - ↑

- Ekmek ana gıdadır. Kelime-i Tevhid de ilmi mânâ da ana gıdadır. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Ku-Ker-Yol- Tarık Suresi – Tasavvuf Serisi 215-16 – Sayfa 166… ↑

- Bu çalışmaya başladığım günlerde ailece Edirneye gitmiştik. Akşam namazı için girmiş olduğumuz Hasan Sezai Güşeni Camiinde iç avluya çıkmış ve türbe kapısında karşılaştığım genç bir erkek Reza bababurda mı? Diye sorunca bilmiyorım diye cevap verdim. İlgili bölümleri düzenlerken Rıza’nın farisi şeklinin bildirildiğini anladım. ↑

- Gülşeni zikridir. Bunun ifade edilmesi Hasan Sezai r.a. müşahade bağlantısını belirtmek içindir. ↑

- Bu çalışmaya başladığım günlerde ailece Edirneye gitmiştik. Akşam namazı için girmiş olduğumuz Hasan Sezai Güşeni Camiinde iç avluya çıkmış ve türbe kapısında karşılaştığım genç bir erkek Reza bababurda mı? Diye sorunca bilmiyorım diye cevap verdim. İlgili bölümleri düzenlerken Rıza’nın farisi şeklinin bildirildiğini anladım. ↑

- Gülşeni zikridir. Bunun ifade edilmesi Hasan Sezai r.a. müşahade bağlantısını belirtmek içindir. ↑

- Bundan 1,5 sene sonra eşimle beraber zahir-bâtın ikram olarak umre ziyaretine 2013 umresiyle Efendi Babamlarla beraber gitiik. ↑

- Diyanet Tefsiri ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Bu hususta “Mübarek Geceler ve Bayramlar” isimli kitabımızın “Mi’rac” bölümünün ikinci kısmında daha geniş izahat vardır. “ İz- -T-B- ” ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler –Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9- Sayfa 3… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 72… ↑

- Rahman/60 âyette anlatılan İhsan, ihsanın 4. Mertebesidir. ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 304… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 280 – “Halîfenin hediyeyi kabûl etmesi ve o hediyeden ve o testiden bî-niyâzlığın kemâli ile berâber atâ buyurması” hikayesinden uzak olması… ↑

- Burada anlatılan İhsan”ın beşinci mertebesidir. ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 73… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler –Divan 3 – Tasavvuf Serisi 16 – Sayfa 44… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 353… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır meali, ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Îmân ve Îkân– Tasavvuf Serisi 72 – Sayfa 23… ↑

- 157-25- sohbet-arası-sohbetler- ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Muhtelif - Sohbet arası sohbetler– Tasavvuf Serisi 159-27– ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 333… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 361… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 47… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 514… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI– Tasavvuf Serisi 187- Sayfa 12… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6-Peygamber-5-Îsâ- (a.s.) – Tasavvuf Serisi 60 – Sayfa 64… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Şerhinin – Terzi Baba Şerhi - İshâk Fassı… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI – Tasavvuf Serisi 187 – Sayfa 75… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 19… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 143… ↑

- Fusû’sül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Mûsâ Fassı… ↑

- Fusû’sül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Hûd Fassı… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh– Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 12… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 50… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 331… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 595… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 386… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 184… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 169… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 438… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 139… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 344… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 325… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 325… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 571… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 127… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 13, Sayfa 339… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Fü-Hi-15-İSA FASSI – Tasavvuf Serisi 188- Sayfa 57… ↑

- 143-11-6-CD- 2002-Sohbet Arası Sohbetler - M- NUSRET TURADAN HİKMETLER. Sayfa 5 ↑

- 143-11-6-CD- 2002-Sohbet Arası Sohbetler - M- NUSRET TURADAN HİKMETLER. Sayfa 17 ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - 6 peygamber (4) Hz. Mûsâ – Tasavvuf Serisi 188- Sayfa 52… ↑

- Tevbe/128… ↑

- Asrın hakikat-ı nedir? 127-15-2- Bendeki Terzi Babam Asr yazısı bölümünden alıntıdır. ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba- – Tasavvuf Serisi 131- Sayfa 202… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler - Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- 207-68-Kâlem-Suresi- Sayfa 81 Özet olarak daha geniş bilgi için sûreye bakın. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 215,221… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 52… ↑

- Sözlükte “güçlü olmak, gücü yetmek, bir işi gerçekleştirmek için aklen ve bedenen yeterli olmak” anlamındaki kuvvet kökünden sıfat olup Allah’a nisbet edildiğinde “her şeye gücü yeten, kudret sahibi” mânasına gelir.  ↑

- 154-22-2011-Muhtelif-mevzular-sohbetler. ↑
