# Kamer Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kamer-suresi
**Sayfa:** 211

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (54-Kamer Sûresi) Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (261-54-44) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

 İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (54-Kamer Sûresi) Murat Derûni

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (261-54-44) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانشَقَّ الْقَمَرُ {القمر/1} 

(54/1) “İkterabeti-ssâ’atu venşakka-lkamer(u)”

(54/1) Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (54-KAMER SÛRESİ) ve Kamer-Ay Tefekkürü Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (261-54-44) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (4) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (5) BAŞLARKEN ……………………………………………………………………… (7) AY ve GÜNEŞ TUTULMASI ……………………………………………… (9) KAMER ……………………………………………………………………………. (12) HİLAL ……………………………………………………………………………… (14) Hilâl ve Necm İle Seyri Sülûk ve Yol Tasviri ………………….. (15) Kûr’ân-ı Kerim de Kamer ile ilgili Âyetler …………………..... (20) 

Hicret, Hicret’in hakikati.............................................(45)

KAMER SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………… (68) 1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ……………………………….... (76) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ……………………………….. (105) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………….. (113) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ……………………………….. (126) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ……………………………….. (135) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………. (138) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ……………………………….. (142) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ……………………………….. (152) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………….. (156) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ……………………………….. (170) 51, 52, 53, 54. ÂYETLER ………………………………. (195) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (230)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “KAMER” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

İz-Efendi Babam tarafından sırada Kamer sûresi çalışmasının olduğu bildiriliyordu. Ayrıca bu yolculukta yapmış olduğum Kûr’ân-ı Kerim sûrelerinin 31. çalışmasına İz-Efendi Babamın himmeti, Cenâb-ı Hak’ın lütfu ile gelmiş bulunuyorum. Şükründen aciziz. Çalışma hayatında son 31 yılımı geçirdiğin birimde Kamer-Ay tam karşı tepeden doğardı. Ve akşam-gece vardiya-nöbetlerinde bu doğuşa ve yükselişe şahit olurdum. İz-Efendi Babam ile tanıştıktan ve el altıktan sonra zahiri çalışma hayatının son 12-13 yılında Kamer’in gönül göğünde doğup yükseldiğinin ve yarıldığını idrak etmeye çalıştım. Ayrıca yolun geçtiği aşamada Necm-Kamer Ay-Yıldız bağlantısından ötürü bu çalışmanın tarafımıza verilmesinden dolayı İz-Efendi Babama müteşşekirim. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır. 

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”ÜSKÜDAR/İSTANBUL31-10-2025

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Başlarken. 

 Kamer sûresine başlarken sadece âyetleri üzerinde mi? Çalışma yapmalıyım? Yoksa “sûre” surettir. Ve Ay-Kamer seyri süluk yolunda önemli bir yere sahiptir. Bunun için genel bir çalışma yapmalıyım? Diye tefekkür ederken, ilaçlarımın günü gelmesi üzerine Aile hekimi İlknur hamıma gittim. Ve görevli bekleme yerinde oturmamı söyledi. İçeri anne ve babası ile 4-5 yaşlarında bir erkek çocuğu girdi. Ve hemşire bu çocuğu güler yüzle karşıladı. Daha sonra oturduğum yere yönelerek duvara asılı olan sert plastikten levha olarak yapılmış olan çiçek resimlerini gösterdi. Ve hemşire yanımdaki duvarda asılı olan resimlerin sonuncusunu göstererek bak orada “AY” var dedi. Çocuk ama “Ay” kırmızı dedi. Hemşire “Ay” kırmızı olmaz mı? Dedi. Çocuk ise Hayır dedi. Peki ne ne renk olur? Diye sorulduğunda “Ay” beyaz olur diye cevap verdi. Adeta çocuktan al haberi der gibiydi. (M.D.) Ay’ın kırmızı olduğu durum var mı? Diye sorulacak olursa bunun cevabını internetten aldığımız bilgi ile verelim. 

Ay, kendi yörüngesinde dolanırken, kimi zaman Dünya'nın gölgesine girer. Buna Ay tutulması denir. Ay tutulması, dolunay zamanında ve Ay'ın düğüm noktalarına yakın olması durumunda meydana gelir. Ay'ın, Dünya'nın gölgesine girmesi ile Güneş'ten aldığı parlaklığı kaybetmesi sonucunda görülür. Güneş, karşı düğüm noktasında veya ona yakın olmalıdır. Bu şartlar altında Dünya'nın gölgesi Ay'a düşer. Bu 42.000.000.000 km uzanan gölge konisi Ay'ın uzaklığından yaklaşık 8800 km geniştir. Ay, saatte 3456 km hareket ettiği için ortalama Ay tutulmasının zamanı yaklaşık 50 dakika ile bir saat arasında değişir. Ay tutulması, yeryüzünün Ay'ın ufuk çizgisinin üzerinde olduğu herhangi bir bölgesinden gözlenebilir. Ay'a karşı olan Dünya yüzeyine çarpan Güneş ışınları Dünya'nın atmosferi tarafından kırıldığı için, Ay tutulmasında Ay, tamamen kaybolmaz. Dünya etrafında kırılan ışıklarda mavi renk yutulduğu ve kırmızı renk yansıtıldığı için, Dünya'nın gölgesi kırmızı renkte görülür. Bu güçsüz ışık kalıntıları görünürlüğü mahallî atmosferik şartlara bağlı olarak Ay'ı tuhaf bir bakır renginde ortaya çıkarır. Bunun sonucunda Ay tutulması olur.

Dünya, Ay ve Güneş'in bazı değişik durumları kısmi Ay tutulmasını sağlar. Bu durumlarda Ay'ın üzerine Dünya'nın tam gölgesi değil, kısmi gölgesi düşer.[1]

Ne hikmetse bugün dünya semasında ay tutulması var. 

Süper Ay yani Kunduz Dolunayı tutulması için geri sayım başladı. Yılın en görkemli dolunayı olarak tanımlanan Süper Ay, gök olaylarını yakından takip etmek isteyenlere görsel bir şölen sunacak. Tutulma Türkiye'de erken saatlerde başlayacağı için havanın daha açık ve şehir ışıklarından uzak yerlerinde bulunanlar tutulmayı daha rahat bir şekilde gözlemleyebilecek.

NEDEN SÜPER AY DENİYOR?

Ay, Dünya etrafında eliptik bir yörüngede döner. Bu yörüngede Ay bazen Dünya’ya yaklaşır (yerberi), bazen uzaklaşır (yeröte).

Eğer dolunay, Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu anda gerçekleşirse buna “Süper Ay” denir.

Bu durumda Ay, normal bir dolunaya göre yaklaşık %15 daha büyük ve %30’a kadar daha parlak görünür.

Bu yılki Kunduz Dolunayı da bu nedenle “Süper Ay” olarak adlandırılıyor.[2]

--------------

Peki bu tutulmanın bizi ilgilendiren durumu nedir. Anlamaya çalışırsak, Dünya kişinin hayali ve vehimi varlığıdır. Ay-Kamer ise ışığını, ışkını alması geren Nûr-u Muhammedi Kameridir. 

İşte bu dünya, hayali ve vehimi varlığı araya girdiğinden Ay-Kamer beyaz değil hayal-i olarak kırmızı görünür. Ve bu hayali kamerden aldığı hayali yansıma ile hayal vadisinin çıkmaz sokaklarında ve “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”nde dolaşır durur.[3] “ İz- -T-B- ” Bu oluşan dünya zuhuratındaki uyarıdan hissemizi alıp yolumuza devam etmeye çalışalım… 

-Ay ve Güneş Tutulması Soru: Ayın güneşin önüne, yani dünya ile güneşin arasına girmesini perdeleme olarak değil de peygamberimiz kanalıyla bize yansıma olarak düşünebilir miyiz?

Şimdi şöyle orası, orada çok iyi bir yere temas ettin, çok ince bir nokta var orada ama bu da bir gerçek gökyüzünde oluşuyor. Güneşin önüne ay giriyor, güneşin parlamasına, ışığına mani oluyor, karartıyor. Bu ne demek? İşte bu şu demek ki, Hakikati Muhammediyye’yi hakkıyla anlayama-dığımız zaman biz onu perde yaparak Hakk’ın güneşinin bize ulaşmasına mani oluyoruz. Hazreti Muhammed (s.a.v.) efendimizi gerçeğiyle anlayamadığımızdan, İslam dinini hakikatiyle anlayamadığımızdan iyi yapıyoruz diye ilahiyat güneşine mani oluyoruz. O’ndanmış gibi, efendimiz bu ayeti söylemiş, bu hadisi söylemiş onu yanlış anlamakla, onu bize ulaşmasına mani bir perde yapmış oluyoruz. Biz kendimiz yapıyoruz, anlayamadığımızdan ve onu kullanarak yani onu iyi anlayamadığımızdan bir karanlık hükmüne sokuyoruz. Onu da Hakk’ın önüne perde yapıyoruz, Hakk’a ulaşmamıza çünkü o anlayışımız mani oluyor ve işte bir bakıma, bu güneş tutulması demektir. 

Soru: Dünya ile güneşin arasına ay girdiği zaman, güneşin ziyasını hafifletmek, peygamberimizin bizleri düşünerek ayetleri hafifletmesi veya bize örnek olarak düşünebilir miyiz?

Yok, yok. O manâda düşünemeyiz onu çünkü orada karanlık var, karartma var. Onu öyle düşünmemiz açık olması yani kameri gökyüzünde görmemiz, güneşten alıp bize yansıtıyor. Dediğiniz hadise bu ama güneş tutulması, dünya araya girdiği zaman başka bir ifadesi var, ay girdiği zaman başka ifadesi var. Dünya araya girdiği zaman nefsimiz güneşle ruhumuz arasına girmiş oluyor. Nefsimiz mani olmuş oluyor ama ay güneşin önüne geldiği zaman dünya ile güneşin arasına girdiği zaman ay Hakikat-i Muhammediyye’yi belirtiyor gerçekte ama biz o Hakikat-i Muhammediyye’yi anlayamadığımız için suret ve şekil olarak kullandığımız için ilahi hakikatlere perde olmuş, biz onu perde etmiş oluyoruz. 

Perde olarak kullanmış oluyoruz, anlayamadığımız için, onun gerçek değerini veremediğimiz için hakikati ilahiyyeye ulaşamıyoruz. Dolayısıyla o önümüzde, onun görmesine mani oluyor, işte şeriat, zahiri şeriat, şartlanmış şeriat ehlinin hali budur. Saç, sakal, potur, bilmem şeydi tamam işte Hakikat-i Muhammediyye’yi biz lafta yaptık. Bunların ne diye yapıyoruz? Sünnet olarak yapıyoruz, Hazreti Peygamberinmiş gibi yapıyoruz ona hamlederek yapıyoruz ve onu kalkan yapıyoruz önümüze ve o güneşin arasına, önüne girdiği zaman koyulaştığından nefsileştiğinden yani o latif olan şey ve bize güneşin ışıklarını yani ilahi nurun gelmesine mani oluyor. Hakk’ı işte bu şekilde… Bulmamız mümkün değildir. 

Soru: Çok iyi niyetle Hakk’a ulaşmak için yapıyoruz, samimiyeti çok ama perde koyuyorum onu nasıl düşünebiliriz? Burada ki iyi niyete iyi niyet denmez kusura bakmayalım ahmaklık denir. İyi niyet araştırmacılıkla birlikte elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra Hakk’a teslim etmek. 

 Oturduğumuz yerden iyi niyet geçerli değil o ahmaklık ve belki kolaycılık olur. Yapılacak olan iyi niyet şu, elinden gelen bütün araştırmaları yaparsın, fiziki gücünü ve akli gücünü sonuna kadar kullanırsın, ondan sonra Hakk’a teslim edersin iyi niyetinle olursa olur, olmazsa olmaz. İyi niyet orada işte, o zaman geçerlidir. Hiçbir çalışma yapma işte falan şöyle filan böyle dedi, bende onun arkasından gidiyorum, araştırmadan soruşturmadan falanın filanın dediğiyle onların aklıyla o iyi niyet olmaz. 

Acziyet ve teslimiyetini ondan sonra yapacak, o iyi niyet işte, hüsnü zan başka ismi de, iyi düşünce, iyi zanda bulunmak. Şartlanmış belirli şeyleri tekrar ederek tekrarını devam etmek değil, her yaptığın, her gün biraz daha ondan bir ilim ondan bir güzellik almak suretiyle devam etmek çünkü burası seyir yeri, oturma yeri değil. Dünya makam değil. Ademiyet makamı, Nuhiyet makamı, İbrahimiyet makamı, beşeriyet makamı değil, seyir yeri makam var ancak Hakikat-i Muhammediyye de var, tahiyyatta var makam, ondan evvel makam yok ondan evvel mertebeler var, meratib var. Mertebeler aşılan yerler, makam oturulan yer manasındadır.

Soru: İlahi sistemin bölümleri?

Ulaşırken mertebeleri, bölüm de değil mertebeleri. Şimdi bölüm dediğiniz zaman düzey bir yer olur onun bölümleri yani bir katın bölümleri ama mertebe olursa üste doğru olur. Şöyle diyebiliriz her mertebenin kendi içindeki bölümleri, o zaman bölüm olur. Buna Nusret Babam (r.h.) öyle derdi “zaman zaman dervişin kalbine nefsaniyet sari olur, bulutlar girer, işte husuf kusuf olur” bu fiziki olarakta yaşanır yolda, sadece gökyüzünde güneşin ayın kararması değil. Bir müddet, birkaç gün yahut öyle sıkıntılı bir devre geçirir insan soğukluk olur, soğukluk derken biraz ilgi zayıf olur, muhabbet zayıf olur sonradan bir muhabbet gelir o bulutları rüzgarlar açar, gene husuf kusuf yani güneş ay tutulması ortadan kalkar. Zaten zahirde de öyledir, yani belirli bir süredir, o yaşanan bir mertebe değil husuf kusuf hadisesi, geçici bir mertebe zahirde de öyle olur ama olduğu zamanda tesiri oluyor. Bunlar hep gökyüzünde Hakk’ın işaretleri, ayetleri hep ve oradan nispetle varlığımızda ki ayetleridir. Hepimiz bu işi yaşamışızdır şöyle veya böyle, birkaç gün bakarsınız ki bir hoşluk gelmiş, her taraf nur gibi pırıl pırıl, ay bir tarafta güneş yıldızlar bir tarafta pırıl pırıl, zuhuratlarınız da pırıl pırıl ama bir zaman gelmiştir bir yokuş aşağı veya sırtımıza hamelna büyük bir dağ yüklenmiştir.

 Zor gitmeye başlarız başımızı gökyüzüne dahi çeviremeyiz, başımızı kaldıracak halimiz olmaz. Bakmışın hemen bir bulut gelmiş ortaya, gelir tabiidir bunlar, hep öyle nurlu, nurlu nerdeymiş öyle güzel şey. Ama işte arada o dalgalanmalar olmazsa gerçeği anlamaz kişi hep öyleymiş zanneder. Bu tatbikatı yaptığı zaman, bu tecrübeye de ulaştığı zaman bir daha düşmemeye yani o bulutların o dünyanın, ayın araya girmemesine o yörüngedeki dönüşü kontrol etmeye başlar, hakim olmaya başlar.[4] “ İz- -T-B- ”

-------------------

 “Her ne varsa âlemde, O var Âdem de” denildiği gibi, gönül göğünde Yıldız, Ay ve Güneş vardır. Ve seyr-i sülukta önemli yerleri vardır. 

 “Yıldız, Benlik[5]” “Ay, Hakikat-i Muhammediye – Nûr-u Muhammediye” ve “Güneş ise Hakikat-i İlahiyye remizleridir ve temsil etmektedir. (M. D.) Ay’ın 4 ana ve 4 ara evresi olmak üzere toplam 8 evresi vardır: yeni ay, hilal, ilk dördün, ilk dördün sonrası, dolunay, son dördün, son dördün sonrası ve eski hilal dir.

-Kamer Muhammediyet hakikati üzere kamerin bir kendi menzili yani kendi seyri var, tabii ki Hakikati ilahiyye olarakta şemsin kendine ait bir mecraı var yani akış yeri var, ikisi bunlar birbirlerine müdahale etmez yani biri birinin hukukuna duhul etmek, diğeri diğerinin hukukuna duhul etmek, bunlara yaraşmaz, yakışmaz diyorum. İşte bu bizim Tevhid kitabında da belirttiğimiz fikrimizi tamamen desteklemiş oluyor bu ayeti kerime. Ne yönden? Cenab-ı Hakk’ın Hazreti Rasulullaha Medine-i Münevvere’yi Hakikati kamerin, Hakikati Muhammediyye’nin müdahale edilemez sahası olarak vermesi, sancağı olarak vermesi, işte bu ayetler burada ispatlamış oluyor. Cenab-ı Hakk nuru ilahi güneşi olarak, zati tecelli olarak, güneş olarak bayrağını Mekke’ye dikiyor ki o güneşe kamerin önüne geçmek yaraşmaz diyor, yani Medine’ye müdahale etmek ona yaraşmaz, Hakikat-ı Muhammediyye’yi ikinci plana almak ona yaraşmaz diyor. Onun için kamer’e de kendine ait bir menzil vermiştir demek suretiyle Medine-i Münevvere’nin tasdikini yapmış oluyor yani Hakikat-ı Muhammediyye’nin kendine ait bir varlığı olduğunu, (36/40) “vel kamera velel leylü sabukun nehar” gece de gündüzü geçmez, yani gündünüz bir vaktinde gece gelipte onun ortasına girmez. Gecenin bir vaktinde gündüz gelipte bir iki saat gece olup sonra oradan çıkmaz. Yani böyle bir müdahalesi olmaz, onlara da yakışmaz. “ve küllün fi felekün yesbehûn” işte onlar kendilerine ait bir felekte yüzerler, yani kendilerine ait bir mertebede yüzerler. 

Yani Hakikat-ı İlahiyye ile Hakikat-ı Muhammediyye birbirlerine müdahale etmezler, işlerini bozmazlar, hepsi kendi sahasında faaliyet gösterirler diyor. Ama ne şekilde, iki ayrı şekilde mi? Bir bütünün değişik çalışmaları, değişik sistemi içerisinde, ikilik sistemi ile değil… 

Soru: Kendisi bize anlatıyor, bazı ayetler peygamberimiz kanalıyla bizlere iletiyor Başka peygamberlerin lisanından da söylüyor…

Soru: peki bu atmosfer olayında Allah’ın düzenindeki ay tutulması, güneş tutulması olayında, ay ile dünyanın arasına güneş girdiği zaman Allah kendi ayetlerini bizzat kendi ağzından bize, dünyaya yansıtması olarak. 

Tabii hepsi ayet bunlar işte, bunlar sessiz sözsüz yaşanan ayetler, fiili ayetler… 

Soru: Ay, dünya ile güneşin arasına girdiği zaman o da peygamberimiz kanalıyla âyetlerin bize yansıtılması olarak düşünebilir miyiz? 

Yansıtılması olarak düşünebiliriz tabii. Eğer o, onun arasına girdiği zaman bizim onu görmemiz daha kolaylaşıyor. Yoksa açık gözle güneşe bakmamız mümkün olmuyor tabii, kamere bakmamız daha kolay oluyor. Yalnız orada sorduğunuz sualde bir incelik var, yani şu şekilde; şimdi kamer ilahi hakikatin yansıyarak insanlara daha rahat kolay ulaşmasıdır, ama güneşin arasına ay girdiği zaman, ay bu sefer güneşe perde olmuş oluyor. Yani Hakikati Muhammediyye Hakikati ilahiyye’ye perde olmuş oluyor. Kamerin güneşin önüne geçipte güneşe mani olması ne demek? Böyle bir şey tasavvur edilemez.[6] “ İz- -T-B- ” HİLAL (الهلال) Sözlükte “yüksek sesle haykırmak; ortaya çıkmak, parlamak; sevinmek” anlamlarına gelen hell kökünden türeyen hilâl (çoğulu ehille), ayın kavuşum öncesi ve sonrasında yeryüzünden uçları sivri ince bir yay gibi görünen şeklinin adıdır. Kelime Kur’ân-ı Kerîm’de bir yerde çoğul şekliyle geçer (el-Bakara 2/189). Sözlük anlamına bağlı olarak özellikle kavuşum durumundan sonra ayı ilk defa görenlerin onu haber vermek için sevinçle haykırmaları sebebiyle ayın ilk görülen şekline hilâl denildiği kaydedilmektedir. Nitekim yüksek sesle telbiyede bulunmaya ve hilâl ilk görüldüğünde tekbir almaya ihlâl, yine yüksek sesle kelime-i tevhidi söylemeye tehlîl, yeni doğan çocuğun hayat belirtisi olarak çığlık atmasına istihlâl denir. Her kamerî ayın başında kavuşum durumunun ardından incecik bir kavis şeklinde ilk defa görülen yeni aya bir-üç gecelik iken hilâl denildiği gibi her ayın sonunda kavuşum durumundan önceki son iki gecedeki aya da bu ad verilir. Bunların dışında kalan diğer gecelerde aya kamer, kavuşum esnasında yeryüzünden görülemeyen durumuna da muhak denilir.

 Ayın aydınlanmış olan yüzeyinin yeryüzünden görülen kısmı periyodik olarak değişir. Kavuşum ayı denilen yaklaşık 29,53 günlük süre içinde önce ince bir kavis şeklinde görülen parlaklık (ilk hilâl), yavaş yavaş büyüyerek yarım daire (ilk dördün) ve tam daire (dolunay) biçimini aldıktan sonra tekrar küçülüp incelmeye başlar ve nihayet bir iki gün hiç görünmez olur. Ardından parlaklığının tekrar görülmesiyle yeni bir ay başlar. Ayın ilk hilâl, ilk dördün, dolunay, son dördün ve son hilâl gibi değişik şekillerinden her birine “ayın evreleri” denir.[7]

---------------

 Bilindiği gibi Kûr’an-ı Kerimde sûre adedi 114 olduğu halde 113 tanesi besmele-i şerif ile başlamaktadır. Kamer sûresi 54 sıra sayılı sûre olmakla beraber 53. Besmele-i şerif ile başlayan sûredir. Besmele olan insan, Allah’ın (c.c) anahtarıdır.[8] Yani hakikatte bu anahtar veya şifreye insan-ı kamil – kamil insan vakıftır. 53 kısaca “Ahmed” isminin sayısal değeri ve 53 Necm sıra sayılı sûresdir. Kamer sûresi içinde Ay-Yıldız hakikatini barındırmakta olduğu düşünülebilir. Buna binaen “Bendeki Terzi Babam” kitabı içindeki çalışma faydalı olur diye buraya alıyoruz. (M.D.) Hilâl ve Necm İle Seyri Sülûk ve Yol Tasviri

 

 Yukarıda görülen ilk soldaki şekilde oluşum, Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll yönlerinin Cem yani Tevhid edilmesidir. Hz. Âdem ve Hz. Havva ile başlayan bu oluşum, dünyâ hayatı denilen esfeli sâfiline, irfân ehlinin tâbiri ile Hazret-i Şehâdete, zâhiri baba ve zâhiri anne tarafından nikâh kıymak sonucu, zâhiri doğum ile bu âleme istisnâsız her birerlerimiz geldik. Zâten ilm-i İlâhide böyle bir programı- mız yapılmış olmazsa, “Sen olmasaydın” hitâbını da işitmezdik. İşte bu cem’den önce ki fark denilen yaşantı hâlidir. Bizler kendi yolumuzda “Cem” hâline Necdet Babam-ız ve Nüket Annemiz ile Nefs-i Küll ve Akl-ı küllümüzün üçüncü yönüne ulaşıp, Necdet Babamızın gönlüne doğumumuzu gerçekleştirerek. Bu bâtini doğum ile “Veled-i Kâlblerimizi” Cem’ül Cem’ül Cem ile Ef’’al, Esmâ, Sıfât mertebelerini Cem edip, yani merâtibi İlâhiye ve merâtibi Hakîkat-i Muhammediye seyirleri ve seferlerini yaparak. Akl-ı küll ve Nefs-i Küll hakîkatlerine ulaştıktan sonra, Rahmân’ın Rahmî olan bu gönülden bir doğum daha gerçekleştirip, Hakk’tan, (بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ) “Bismillahir rahmânir rahîm” olarak dönülmesi lâzımdır. Zor bir iştir, ama olmayacak bir işte değildir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) tâliblilerine kolaylıklar versin.

 Sağda ikinci şekilde ki oluşum yine yol hâlini anlatmakta ve Efendi Babam’ın yol ile ilk şekilde ki Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll bağlantıları verilmiştir. Merkezde bulu- nan Kûr’ân ve İnsân ile hem silsile deki büyüklerimiz bulunmakta, hem de kaynak olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile “Zât-i Ahadiyyet” bağlantısı vardır. Sekizgen yıldızlar ile yolumuzun şifresi, “8 cennet” ve 53 şifresi remz edilmiştir. 

 Sekizgen yıldız ve “3 hilâl” ile (83) sene ile 1000 aydan hayırlı olan (لَيْلَةِ الْقَدْرِ) Kadir gecesi remzi de mevcuttur. Kûr’ân ve İnsân’ın buluşarak, Bu üç hilâl seyri ile “Hayvan-ı nâtıka”, “Nefsi nâtıka”, “İnsân-ı nâtık” ile bu buluşma ile “Kûr’ân-ı nâtık “birleşmiş, âlemler bayrağı ve “Gönül Kâ’besi” devrini yapmaktadır. 

[9]

 Bu şekilde oluşan müşâhade ve araştırmalar sonucu derslerin seyri ve aynı zamanda “Mi’rac seyri”dir. Her bir seyir de “Hakîkat-i ilâhi” ve “Hakîkat-i Muhammedinin” nûrunun, “Necdet Hilâl’ine” ve “Necdet Yıldız’ına” yansıma- sı sonucu oluşan nûr ile sâlik hangi seyir ve hangi derste ise yansımasını oradan almaktadır. Asıl olan bu üç seyri tamamlayarak, merkez noktasında olan “İlâhiyat Necm- inin” merkezine girip “13” şifresi ile Rabb-i Hass’a ulaşabilmektir. Burada bulunan (يا سلام) “YA SELÂM” esmâsı bilindiği gibi Efendi Babam-ıza aittir. Burada başka oluşumlar da vardır.[10] Bu kadar ile yetinerek, okuyanların idrâk, anlayışlarına ölçüsünde araştırmacılara da bir saha bırakmış olalım.[11] “ İz- -T-B- ” 

 (Necm Suresi 53/1)

 “vennecmi iza heva” (01)

(01) “İnmekte olan yıldıza and olsun ki” 

“necm” yıldız demektir. 

“iza heva” yukarıda belirtilen mana da “inmekte olan yıldıza and olsun” şeklindedir. 

Buradaki “heva” kelimesine alimler bir çok değişik manalar ver­mişlerdir ve pek çok izahlarda bulunmuşlardır. 

Biz bu “heva” kelimesini bir satır aşağıda geçen (Necm Suresi 53/3) ve ma yentı­ku anil heva (03)

(03) - O hevadan arzularına göre konuşmaz.

Yani “o kendi nefsi “heva”sından konuşmaz” şeklinde ifadesini bulduğu şekliyle düşünmek istiyoruz.

Bu ayette “heva” kelimesi Hz. Peygamberin kendi varlığından, nefs-i hevasından konuşmadığı şeklinde ifadesini bulduğundan, havaiyat olarak da düşünmeyi uygun görüyoruz. 

Her merte­bede değişik ma’nâlar ifade eden Kur’an ayetlerinin sadece bir ma’­nâ ile ifadelendirirsek çok büyük haksızlık etmiş oluruz hadis-i şe­riflerde Kur’an ayetlerinin birçok ma’nâları olduğu açık olarak ifa­de edilmiştir.

Şimdi biz burada Hak yolunun yolcuları, salikler yönünden baktığımızda, verilmesi gereken ma’nâ şöyle oluşmaktadır. 

(Necm Suresi 53/1)

“vennecmi iza heva” (01)

 (01) “yıldızın heva olduğu zamana and olsun ki” Kur’an ayetlerini mutlak surette iki yönlü, yani afa­ki ve enfüsî olarak biri genel manada, diğeri de kendi içimizdeki yaşam şekliyle anlamak zorundayız. Çünkü Kur’an-ı Keriym’in bütün insanlara genel hitabı olduğu gibi;

Bir de tek, tek, birey birey her birerlerimize “nüzulü” inişi vardır. 

Oyüce kitaptan ne kadar ayet-i kerimeyi idrak etmişsek bizim özel Kur’an’ımız o kadar oluş­muş olur. 

İşte bu dünyadaki en büyük kazancımız kendi Kur’an’ımızı mümkün olduğu kadar geniş manalı oluşturmak olacaktır.

“Necm” yıldıza afakî manada, batmakta veya doğmakta olan yıldıza diye ifade edilmişse de;

Biz burada enfüsî manası itibariy­le şahsımızda yaşanması gerektiği şekliyle baktığımızdan, bu yıl­dızın her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etrneye çalıştığımız nefs yıldızı olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır. 

Meseleye bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “batmakta olan nefsi heva yıldızına and olsun ki” şeklinde oluşmakladır. 

Burada dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine hemen yakınımızdaki kendi nefs yıldızını tanımaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır.

Böyle değerlendirdiğimiz zaman, bizde varlığını var “zanettiğimiz”, aslında “heva” olan yani “bizim hevamızdan kaynaklanan o benlik yıldızının söndüğü zamana and olsun ki” diye bu­yuruyor, Cenab-ı Hakk.. 

Bizim beşeriyetimizden kaynaklanan “hevayı hevesimiz” nedeniyle kendimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden bunun sönüşüne de ayette “inmekte olun, yok olan yıldıza yemin olsun,” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor... 

Böylece Cenab-ı Hak bizlere o kadar güzel bir misal getiriyor ki bahs edilen mana oluşmazsa “Kuds-ü şerif”ten gökyüzüne uruc, “Ahadiyet” mertebesine yükselme mümkün olamıyor. 

Senin benlik “nefs” yıldızın sende olduğu sürece gökyüzüne uruc etmen ne yazık ki mümkün olamayakcaktır. 

Bu hakikati iyi anlamaya çalışalım. 

“Senin benliğin sende oldukça, ibadet bile etsen Gönül Ka’ben meyhaneye döner” diyen zat ne güzel söylemiştir. 

Senin heva yıldızın sende yandığı, parladığı, seni o aydınlattığı sürece Hakikat-ı İlahiyyeye ve Hakkani nurlanmaya yolun yoktur. 

O hal­de seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilahiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olur.[12] “ İz- -T-B- ” Kûr’ân-ı Kerimde geçen Kamer – Ay ile ilgili âyetler ile Kamer-Ay hakkında detaylı bilgiye sahip olabilmek için yolumuza devam edelim…

 Kamer sûresi içinde 1 adet ve diğer sûrelerin içinde 22 adet olmak üzere 23 adet Kamer-Ay ile alakalı âyet bulunmaktadır. 

 Niyâzi Hazretlerinin bir sözü de (bugünkü cennet-i irfâna dâhil olmazsa uşşâk, yarınki vaad olan huri veya gılmânı neylerler) dir. Sen eğer bilirsen her dem ALLAH'ın huzurundasın, kendini nerede zannediyorsun? Sûret ehli ALLAH'ın huzurunu günde beş vasit ya bulur, ya gaflettedir bulamaz; ya Hakkın divanından beş defâ bill ayrılmayan insanlar da varsa... 

 Çünkü sen sûret ve beden îtibariyle hiçsin, topraksın; fakat gönül îtibariyle bir hepsin ki vücûdun kâinatın özetidir. Güneş, kamer, utarit, zühre... gibi yıldızlar da sendedir. Sen bir dünyâ gibisin de, nehirler, denizler, dağlar .. da sendedir. 

 Eğer kısmet olsa da gönlünü bir temizleyebilsen ve girsen bütün peygamberlerin ve pîran hazarâtının ruhları da sendedir. (Nusret Tura R.A.) Kûr’ân-ı Kerim de Kamer ile ilgili âyetler ile yolumuza devam edelim.

----------------

فَالِقُ الإِصْبَاحِ وَجَعَلَ اللَّيْلَ سَكَنًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَانًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ {الأنعام/96} 

(6/96) “Fâliku-l-isbâhi vece’ale-lleyle sekenen ve-şşemse velkamera husbânâ(en) zâlike takdîru-l’azîzi-l’alîm(i)”

 (6/96) O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir).

----------------

 Karanlığın yarılması nefsi emmare karanlığın yarılması ve eşyanın hakikati olan Nûr’un bu âlemi hakikati ile aydınlatmasıdır. Gece ile Fenâfillah mertebesi ifade edilmiştir. Sekine yani sükkun halinde olanında faaliyeti olmadığından Hakk kulun âleti olmakta ve kul dinlenme halinde, Hakkk ise faaliyette olmaktadır. 

eşşemsü vel kamerü bihusbanin “şems/güneş ve kamer/ay (hareketleri) hesab ile/a göredir.

“Güneş ve uyın hareketleri bir hesaba göredir.” Vahdet yaşantısında “Güneş” “Hakikat-i İlahiyeyi”, “Ay” “Hakikat-i Muhammediyye”yi, “yıldızlar” ise, “Hakikat-i Beşeriyyeti” ifade etmektedir. 

Bunların her birerlerimizde faaliyete geçmeleri, gönül fezamızın irfaniyet yönünden faaliyete geçmesi demektir.

İşte “Nefes-i Rahmani” bütün fezayı doldurup da âlemler meydana geldikten sonra, ayet-i kerimelerdeki ifadeler, mana âleminden madde âlemine inmiş ve madde âlemindeki oluşumlardan bahsetmeye başlamış olmaktadır. 

“Güneş ve ay hesaplıdır.” Onların dönüşleri, hareketleri, var oluşları kaç milyar sene sürmüştür? 

Hepsinin bulunduğu şekliyle, bulunduğu yörüngeye yerleştirilmesi hep hesap iledir. 

O ilk “sehab-ı muzî” (parlak bulut) yavaş yavaş kesafetleşmiş, parçalara bölünmüş ve nihayet dönüşümler fezada ulvî rakslar şeklinde ebedi olarak başlamıştır.

Böylece dünya 

- evvela “hava”, 

- sonra “ateş”, 

- sonra “su” ve 

- sonra da “toprak” devresinde zuhura gelmiştir. 

Gerçek gibi görünen “yoklar”; hayali “var” gibi görünmeye başlamıştır. 

“Musavvir” esmâsının zuhuru ile ayrı ayrı varlıklar meydana gelmiştir.[13] “ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ {الأعراف/54} 

(7/54) “İnne rabbekumullâhullezî hâlakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşı, yugşîl leylen nehâre yatlubuhu hasîsen veş şemse vel kamere ven nucûme Mûsâhharâtin bi emrihi, e lâ lehul halku vel emr, tebârekallâhu rabbulâlemîn.”

 (7/54) Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde halketti, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki halketme ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.

----------------

 İlk önce Cenâb-ı Hakk’ın halk etme fiili vardır. Altı gün ifâdesi hakkında tefsirlerde birçok ifâdeler vardır, genel olarak altı gün altı mertebede Cenâb-ı Hakkın tenezzül ederek yâni a’maîyyet, ahadîyyet, vahidîyyet, rahmânîyyet, rubûbîyyet, melikîyyet ile faaliyete geçmesidir. Yedinci gün ise kıyametin koparak bu dünyanın ortadan kalkmasıdır. Ve Efendimizin (s.a.v) zuhuru ile bu yedinci gün başlamış oldu. Bizler şu anda yedinci günü yaşıyoruz yâni kıyamet saatinin içindeyiz ve bu nedenle vaktimizi çok iyi değerlendirmemiz lâzımdır. Kıyamet bir anlık bir şey değildir, bir süreçtir ve bizler şu an onu yaşıyoruz. Kıyametin büyük alâmetleri olarak belirtilen şeyler bugün zâhir olarak gözükmüyor olsa dahi bâtın olarak yaşanmaktadır. 

 Örneğin Deccâl’in çıkışını ele alalım, Deccâl kelimesindeki iki ( c-c ) harfinden biri Allah’tan cahil olması, diğeri kendisinden dahi cahil olmasıdır, günümüzde büyük bir kısmı Mudîll isminin özelliklerini açığa çıkaran televizyon yayınları buna en güzel örnektir, kişi bu sâyede hem Allah bilgisini hem de kendi hakîkatini unutarak yaşıyor. Güneşin batıdan doğmasıda, günümüzde zâhiri ilimlerde zâten çok ileri olan batılıların Îsâ (a.s.)’ın inip Muhammedî şeriat üzerine faaliyete başladıktan sonra batılıların bu ilâhî hakîkatleri daha iyi idrâk ederek müslüman olup bu ilâhî hakîkatleri herkese anlatmaları olarakta yorumlanabilir. Kıyamet kelime olarak kıyam yâni ayağa kalk, yapmış olduğun şeyleri bir kenara bırak ve ayağa kalk bu işleri biraz daha ciddiye al ve idrâk etmeye başla ve kendindeki Hâdî isminin tecellilerini zuhura getir. Mehdî bizim varlığımızda, Deccâl bizim varlığımızda ve Îsâ dâhi bizim varlığımızdadır. Hâdi ismi üzere hareket ettiğimizde bizde Muhammedî nûru meydana gelir, Mudîll ismi üzere hareket edersek bu sefer Deccâl yâni cehlin cehli bizde meydana gelmiş olur. Kendi beşeriyetimiz ile yaşadığımız zaman cehil üzere, Hakk’ın verdiği ilim üzere yaşarsak Hâdî üzere yaşamış oluyoruz. 

 İslâmiyette hiç istirahat yoktur, Cûma günü dâhi çalışma vardır. Cûma günü bayram olmasına rağmen bu bayram gaflet bayramı değil silkelenme ve kendine gelme bayramıdır. Cûma namazında iş bırakılıyor ve namaz sonrası rızık aramak üzere yeryüzüne dağılın deniliyor. 

 Sidret’ül Münteha denilen madde âleminin son sınırı yâni çatısı arştır. Bizim kendi varlığımızda ise arş bizim başımızdır. Bu başımızda olanlar bedeni idare etmekte ve onu hareketini sağlamaktadır. 

 Gündüz bir bakıma bizim beşeriyetimiz iken fenâfillah mertebesine geldiğimizde beşeriyetimiz de kalmadığından gece hükmüne geçiyor. Onun arkasından gelen gündüz ise hakîkati ilâhîyye olduğundan bu sefer de fenâfillah’tan bâkâbillâh’a geçilmiş oluyor. Şems yâni güneş ilâhî hakîkatler, kamer yâni ay hakîkati Muhammedîyye, yıldız ise bizim beşeri varlığımızın hakîkati olan yıldızdır, benlik yıldızı değildir. 

 İyi biliniz ki halk âleminde yâni maddi âlemde ne varsa ve emir âleminde yâni mânâ âleminde ne varsa hepsi onundur. Ve bu âlemler özetle gönül âleminde, bizlerde de mevcuttur.[14] “ İz- -T-B- ”

----------------

هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاء وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللّهُ ذَلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ {يونس/5} 

(10/5) “Huve-llezî ce’ale-şşemse diyâen velkamera nûran vekadderahu menâzile lita’lemû adede-ssinîne velhisâb(e) mâ haleka(A)llâhu zâlike illâ bilhakk(i) yufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e)”

(10/5) O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır. 

----------------

 (  ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

 Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir. (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım. 

 (1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir. 

 (ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler. 

 İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Güneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir. 

 Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

 İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[15] “ İz- -T-B- ” Güneş bakabillahı hakikat-i ilahi güneşi olarak aydınlatır. Fenafillah-ı ise “Ay” Nur-u Muhammedi aydınlatır. Ve Güneş ve Ay’ın da menzilleri günlerin arka arkaya gelmesi ile Kameri ay ve Güneş ayı ve yılı meydana gelir. Ve senelik seyri sülük oluşur. Bunlarıda hikmetini bilen topluma yani bu seyr-i sülük içinde bulunan ve haberi olan topluma açıklar.

 Fusûs’ül Hikem de Nar ve Nûr arasında ki farkın anlatımıyla;

 Âlem-i kesafetin aslı ateştir; ve âlem-i kesafette mütekevvin olan insânın rûh-ı hayvanisi dahi nârdır, bunun için Hak Teâlâ hazretleri, Mûsâ (a.s.)a. ancak nâr suretinde mütecellî olup ona hitâb eti: ve o sırada Mûsâ (a.s.)ın muhtaç olduğu şey dahi nâr idi, Zîrâ ısınmak için ateş aramağa gitmiş idi. Onun haceti nâr olduğu ve vücûdu kesifi, erkân-ı erbaanın ictimâından hâsıl olduğu için. tecellî nâr suretinde vâki' oldu. Ve eğer Mûsâ (a.s.)ın neş'eti ba'zı melâike-i kiramın neş'eti gibi, gayr-i unsurî ve tabîî-i nûrî ola idi, onun ruhu süret-t nâriyyede değil, sûret-i nüriyyede zahir olur idi. 

 Nûr ile nâr arasındaki fark budur ki, nâr yakar, nûr ise yakmaz, Binâenaleyh ateşten münbais olan aydınlığa "ziya" denir, nûr denmez. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyrulur: جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاۤءً وَالْقَمَرَ[16] (Yûnus, 10/5). Ve hikmet-i tabîiyye ulemâsı[17] dahi bunda müttehiddir. Onlara göre de ziyanın menba'ı hararet ve elektriğin menba'ı dahi ziyadır. Bunların üçü dahi şey'-i vâhiddir. Bu şey'-i vâhid, ihtizâzât-ı muhtelifelerinden dolayı suver-i muhtelifede zahir olmuşlardır. Şu halde bir cism-i nârî-i muzîden, bir cism-i gayr-i muzîye vârid olup ondan aks eden aydınlığa "nûr" tesmiyesi caiz olur. Zîrâ kamerin ışığı ona güneşten vâsıl olan ziyadan mütevelliddir. İşte insanın cism-i kesifinde bi-zâtihî keyfiyyet-i ihtirâk, vâki' olduğundan rûh-i hayvanisi nârîdir. Ve melâike-i kiramın ba'zıları ki, onlar Âdem'e secde ile teklif olundular, onların vücudu, îzâh olunan anâsırdan terekkûb etmediği ve binâenaleayh onları vücûdunda bi-zâtihî keyfiyyet-i ihtirâk vâki' olmadığı için, ruhları nûridir.[18]

----------------

إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ {يوسف/4} 

(12/4) “İz kâle Yûsufu li ebîhi yâ ebetî innî raeytü ehade aşere kevkeben veşşemse vel kamera raeytühüm lî sacidîne.”

 (12/4) Bir vakit ki, Yûsuf babasına demişti: Ey babacağım!. Muhakkak ben -rüyâmda- on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm.

----------------

 Bu Âyet-i Kerîme ile yûsufîyyet mertebesi bilgilerine geçilmektedir. Açık olarak görüldüğü gibi, Âyet-in başlangıcı Rububiyyet mertebesinden zuhur etmektedir, çünkü -makâm-ı hubbiyyet- gönül-Nûr makamının başlangıcını ve eğitimini belirtmektedir. 

 “Gizli bir hazine idim” hakikatinden hubb-i yûsufiyyet mertebesi’nin tarih sahnesinde tecellî i İlâh-î olarak bu Âyet-i Kerîmeler ile zuhura çıkmaya başladığını görmekteyiz. 

 Bir vakit ki, Yûsuf babasına demişti: “Ey babacağım!.” Oğul babanın sırrı, yani hakikatidir. Akl-ı Küll mertebesinde olan baba Yâkûb’un bâtınî varlığında mevcud, Yûsufiyyet hakikatinin nûr’u, yoğunlaşarak bir çocuk insân, sûretine bürünerek yeryüzünde görünüp faaliyyet eder bir hâle gelmişti. Akl-ı Küll olan babasına seslenerek. 

 “Muhakkak ben -rüyâmda- (raeytü) ben gördüm demesi, uyku hâlinde bedeni varlığı hareketsiz ve idraksiz olduğu halde, misâl âleminde ki, lâtif olan a’yân-ı sâbitesi itibariyle İlâh-î benliği tarafından bâtın gözü ile görmesi, bu hale aracı olup zâhire, nafs-î varlığına şuur olarak aktarılıp kayda geçmesidir. 

 “On bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm,” Yıldız güneş ve ay-kamer, kevkeb-yıldız, şems-güneş, kamer-ay dır. Yıldızdan burada, “kevkeb” olarak bahsedilmektedir. Diğer Âyet-i Kerîme’ler de, daha başka isimlerle ifade edilmektedir. Bu husus son Âyet-i Kerîme’ler de tekrar ele alınacaktır. 

 “Onları bana secde ederlerken gördüm.” Bu ifadeler âlem-i mîsalde rû’yet olundu-görüldü. Daha sonra da müşahe de hâlinde de vakti geldiğinde fiilen rû’yet edilecek, görülecektir.

 Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle Füsûs-ül Hikem’den küçük bir bölümü sadeleştirerek aktarmaya çalışalım, Cild (2) sayfa (219) Yûsuf Fass-ı. 

*************

 Yûsuf kelimesinin içinde mevcud olan Nûriyyet hikmetinin açıklanması olan bölümüdür. 

 Nûriyyet hikmetinin “Yûsuf” kelimesine tahsis olunmasının sebeb-i budur ki, âlem-i mîsâl, âlem-i nûrânî ve Yûsuf (a.s.) mın keşfi dahî “misâlî” dir. Ve Yûsuf (a.s.) a misâlî ve hayalî sûretlerin keşfine dayalı olan ilmî nûriyyet saltanat-ı zâhir oldu. O da kemâl bir yön üzere “tâbir” ilmidir. Yûsuf (a.s.) dan sonra bu ilmi bilen o hazret’in mertebesinden bilir ve onun rûhâniyyetinden alır. 

 (Şimdi, nûr-i hakîkî bir nûrdur ki, onun vasıtasıyla eşya idrâk olunur. Zîrâ nisbet ve izâfâttan temizliği yönünden Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Hazretlerinin ayn-ı zâtıdır. İşte bunun için (s.a.v.) Efendimiz’den, “Rabb’ini gördünmü!” diye sual olunduğunda. “Bir nûrdur ben onu nasıl görürüm” ya’nî, o nûr-i mücerret-karışıksızdır; onu görmek mümkün değildir, buyurdular. 

 Bu anlayış itibarile, zâtının ayn-ı olan hakîkî nûr’u zuhurda olanlardan, nisbetler ve izâfatlardan, uzaklaştı-rılması itibariyle görmek ve idrâk etmek mümkün değildir. Ancak şu kadar var ki, hicâbiyyet mertebeleri’nin arkasından zuhurda olan varlıklarda idrâk etmek mümkündür. 

 Rubâî: Tercüme. 

 “Güneş felek üzerine bayrağı diktiği vakit onun pertevinden göz nûrdan kamaşır. Velâkin bulut perdesinden zuhûr ettiği zaman, nâzır-bakan, kusursuz olarak tamamen onu görür. 

 Nûr’un zıddı olan zulmet’e gelince, kendi idrâk olunmadığı gibi, kendisiyle de bir şey idrâk olunmaz. Ve nûr-i hakîkî ile zulmetin arasında bulunan “ziyâ” nın hem kendisi idrâk olunur. Ve hem de onunla eşya idrâk olunur. Bu üçten her birinin kendine mahsus bir şerefi vardır. Nûr-i hakîkî’nin şerefi, evveliyyet ve asâlet cihetinden’dir. Zîrâ o her mestur’un-perdenin inkişafına-açılmasına sebebtir. Ve zulmetin şerefi, Nûr-i hakikiye ittisal-bağlantısı iledir. Ve bir de, nûr-i hakîkî, zulmet ile idrâk olunur; Çünkü onun zıddıdır. Ve her şey zıddıyla inkişaf eder. Ve ziyânın şerefi dahî, ikisinin arasında olması ve nûr ile zulmetin mümtezic-birlikte, olmasından vücûda gelmekle iki şerefi haiz bulunmaktadır……….

……………Ve rû’yâ tâbirinde bir kâide ve kânûn yoktur. Binâenaleyh hayâlî sûretlerin keşfini-yorumunu, ilgilendiren nûrâniyyet ilm-i, bir kimseye atâ olunmazsa-verilmezse, mer-î olan-görülen, sûretlerin hakîkatini anlamaktan âciz kalır………….. 

*************

 “Ey babacağım!. Muhakkak ben –rû’yâ-mda- on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm.” Yukarıda da ifade edildiği gibi Rahmânî rû’yâ-lar âlem-i misâlden kaynaklanmaktadırlar. Yûsuf (a.s.) ın çocukluk devresinde gördüğü bu rû’ya aynı zamanda onun Nübüvvet başlangıcının da habercisidir. Peygamberimizde de olduğu gibi, Risâletinin ilk (6) ayı rû’ya-lar ile başlamıştır. Gerçi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz diğer Peygamberlerin dışında bütün dünya hayatı yaşantısının tamamının bir hayal bir uyku ve görülen uzunca bir rû’ya olduğunu bildirmiştir. Bu sebebten ümmet-i Muhammedin gördüğü rû’ya-lar (rû’ya içinde rû’ya) dır. Diğer Peygamberlerin kavimleri nin gördüğü rû’ya-ları ise (dünya içinde rû’ya-dır.) Arada büyük fark vardır. Yeri olmadığı için bu kadarla yetinip yolumuza devam edelim. 

 Haberler Yûsuf (a.s.) ın bu rû’ya-yı 12 yaşlarında çocukluk devresinde gördüğünü söylüyorlar. Bu rû’ya-dan önce Yûsuf (a.s.) bir başka rû’ya görmüş ve o rû’ya-yı gördükten sonra kardeşlerine anlatmış. 

 “Hepimizi ben rû’ya-mda gördüm. Hepimiz birer demet ekin buğday biçtik, demet bağladık. Demetleri diktik, hepinizin demetleri devrildi. Benimki ayakta kaldı.” Diyerek rû’ya-sını anlatmış.

 Bu rû’ya-yı da kısaca şöyle yorumlayabiliriz. Buğday ekilen ve biçilen yer, bir tarladır. Bu tarla bizim beden tarlamız-arzımızdır ki, Hadîs-i şerîfte, (dünya ahiretin tarlasıdır) denmiştir. A’yan-ı sabitemizde (a’dem-yokluk) ta olan kaza programımız dünya ya geldiğimiz zaman yapmaya başladığımız iyi amellerimiz ile beden tarlamızdan evvelâ buğday saplarını sonra da başaklarını üretmeğe başlarız. Bunları hakikatleri yönüyle ürettiğimiz zaman ayakta dururlar, eğer nefsî yönde üretirsek ayakta duramazlar, yâni işe yaramazlar. İşte kardeşlerinin demetlerinin yere düşmeleri bu yüzdendir. 

 Sûre-i Fetih te de, bu hâle işaret vardır. (49/29) Mü’min’lerin (İncildeki vasıfları da şudur, onlar filizini çıkarmış bir ekine benzerler. Derken o filizi kuvvetlendirmiş de kökü kalınlaşmış nihayet gövdeleri üzerine doğrulup kalkmış ekincilerin hoşuna gidiyor.) Bu hususta daha geniş bilgi, (Sûre-i Feth) kitabımızda mevcuttur dileyen oraya bakabilir. (Sayfa-117-119) Kardeşleri bu hâle teaccüb ediyorlar. Sonra da yukarıdaki rû’ya-yı görüyor ve babasına anlatıyor.[19] “ İz- -T-B- ”

----------------

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ {الرعد/2} 

(13/2) “(A)llâhu-llezî rafe’a-ssemâvâti bigayri ‘amedin teravnehâ sümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i) vesahhara-şşemse velkamer(a) kullun yecrî li-ecelin musemmâ(en) yudebbiru-l-emra yufassilu-l-âyâti le’allekum bilikâ-i rabbikum tûkinûn(e)

 (13/2) Allah O'dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Âyetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz.

----------------

 “Güneşi ve ayı boyun eğdirdi” hakkında izah ileride Fatır sûresi (35/13) âyette gelecektir oraya bakılabilir.

---------------- 

وَسَخَّر لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَآئِبَينَ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ 

{إبراهيم/33} 

(14/33) “Ve sehhare lekumuş şemse vel kamere dâibeyn ve sehhare lekumul leyle ven nehâr.”

 (14/33) Sürekli olarak yörüngelerinde hareket eden ay ve güneşi, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verdi.

----------------

 Güneş ve ayın yörüngelerinde hareketlerine ne zaman başladıklarını ve sürelerinin ne zaman sona ereceklerini bilemiyoruz, bizim neslimiz gibi nice nesiller boyunca insânların emrine verildikleri için sürekli hareket halinde dönüp duruyorlar. Zâhiren bildiğimiz gece ve gündüz iken bâtınen fenâfillah ve bakâbillah’tır. Gece eşyalar ortalıkta olmasına rağmen görünmediği için yok hükmünde olur işte aynı bunun gibi Cenâb-ı Hakk (c.c.) kişiye öyle bir hal verir ki bütün eşya gözünden sıyrılır.[20] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالْنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {النحل/12} 

(16/12) “Vesahhara lekumu-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a) ve-nnucûmu musahharâtun bi-emrih(i) inne fî zâlike leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)”

(16/12) O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.

----------------

 Etraf kararmaya başladığında ve neticede de karanlık hali ortalığı kapladığı zamana gece denmektedir. Aslında dünyanın güneşe arkası gelen yer hep gecedir, o halde dünya dönüş halinde olduğundan gece devamsızmış-geçici, yani belirli bir süre imiş gibi zannedilir. Değişik yerlerde olmakla beraber dünya durduğu sürece gece hep vardır ve bitmez, geceden murat karanlık ve görünmezlik halidir. 

 Bu ise üç şekilde düşünülebilir. 

 (1) A’mâ’ iyyet “sevad-ı A’zâm” mutlak karanlığından “gizli hazine” den kendinden kendine kendi olarak zuhur etmeye başlayan Zât-ı mutlak, bu mertebeden Vahidiyyet mertebesine ilmi İlâh-î olarak zuhur etmesi ve burada bu ilmi suretlerin birer lâtif suret alarak esmâ âlemine intikal etmeleri ve burada ki durumları kendileri hakkında gece hükmündedir. 

 (2) kevniyyetin oluşumu ile güneş dünya ve diğer gezegenlerin dönüşmelerine başladıklarında meydana gelen gece’dir. 

 (3) Üncüsü ise, beden mülkümüzün ruh aydınlığını nefs perdeleri ile nefsimizin örtmesi ve karartması ile meydana gelen gaflet gecesidir. Bu halde olan bir kimsenin yaşadığı saat zahiren gündüz ve aydınlık dahi olsa hakikat-i itibari ile kendini tanımadığından gece hükmündedir. Bu gece dahi devamlıdır, Taaki Kâmil bir mürşide gidip teslim olup verdiği zikir ve çalışmalar ile ruh aydınlığına kavuşsun, ondan sonra onun gecesi olmaz yaşadığı saat gece bile olsa gönül ve ruh aydınlığı onu hep gündüz halinde oluşturur. 

 İşte bu gecelerin 1 ve 2 si fıtri ve elimizde olmadan varedilen gecelerdir. Bunlar bizim dışımızda olduğu gibi aynen mertebeleri icabı bizim beden mülkümüzde de vardır. Yani Esmâ-i İlâhiyye’nin bizde de olduğunu idrak etmek gecenin varlığını tesbit etmektir ve bu bir ilim ve irfaniyyet halidir kişi seyrinde kendi varlığının kendine ait olmadığını kendisinin bu mertebede izafi bir varlık olduğunu anlaması bu gece halini idrak etmesidir ve oldukça mühim bir aşamadır. Kendisinde kendisine ait bir şeyin olmadığını ve kendisi Hakk’ın isimlerinden oluşmuş bir terkip olduğunu anlaması ve onun daha henüz ortaya çıkmamış esmâlarının batındaki, ortaya çıkma, güne ulaşma, yolunda olan esma gecesidir.[21]

“ İz- -T-B- ” Güneş ve dünyanın dönmesi ile dünya zaman itibari ile üç hâli kabul etmektedir bunlar da bilindiği gibi ikisi gündüz ve gecedir ve bunlar geçicidir. Yine diğer bir halin de iki hali vardır ki bunlarda devamlıdır. Bunlardan bir tanesi doğu istikametinden baktığımızda hiç durmadan devam eden geceden gündüze geçiş çizgisidir diğeri ise batı istikametinde, gündüzden geceye geçiş çizgidir. İşte bu iki çizgiler ne gece ne gündüzdürler. Ancak bu çizgiler devamlı hareket halinde olduklarından durağan değillerdir ancak dönüşümler sebebiyle her an vardırlar ve yok olmazlar gece ve gündüz ise böyle değildir kendilerine ait sürede yaşayacak coğrafyaları vardır ve bu coğrafyalarda biri olan gündüz, batıdan gider iken diğer biri olan gecede doğudan gelir. 

 Böylece biri gider biri gelir. Demekki ikiside geçici ve izâfidir.[22] “ İz- -T-B- ” Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir. Evet, bu özet ön bilgilerden sonra Sûre-i Şerîfin birinci Âyetinin özet yorumuna geçelim. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi “Rûh-ul Kuds ile desteklesin, İnşeallah bu İlâh-î hakikatleri akl-ı külden gelen bir yardım ile anlamaya çalışalım.[23] “ İz- -T-B- ” Güneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir. 

 Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

 İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[24] “ İz- -T-B- ” Gönül göğümüzde de gece gündüz ve ay ve güneş bulunduğu gibi yıldızlarda bulunur… Bu yıldızlar seyr-i sulûk eğitimi ile kevkeb-nefsi benlik, necm-izâfi benlik, şıra-ilâhi benlik ve tarık tüm mertebeleri kapsayan yıldız isimleri ile adlandırılır. İşte irfani eğitim ile bu yıldız-benlik sistemi emre verilmiş olur. (M.D)[25] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ {الأنبياء/33} 

(21/33) “Vehuve-llezî haleka-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a) kullun fî felekin yesbehûn(e)”

 (21/33) O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı halk edendir. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

----------------

 Nasıl ki dünyamızın gecesi, gündüzü, güneşi var ise bizlerinde dünyamız beden arzımız ve göğümüz gönlümüzdür. 

 Âyet numarası 33 tür. 33 bilindiği gibi mescid-i nebevinin ilk direk sayısıdır. Sûre sayısı ile 21 dir. Toplarsak 21+33= 54 dür. 54 te Kamer sûresidir. Kamer ise Hakikat-ı Muhammedi ve Nuru Muhammedidir. 

 “Vehuve-llezî haleka” halk eden hüve dir. Hüve ahadiyetin mertebesinin hüviyetidir. Bir yönü kabe bir yönü âlemlerdir.

 Gönül âleminin de dönmesi ile fenafillah ve bebabillah ile güneş hakikat-i İlâhiyye ve ay hakikat-i Muhamediye devirleri hüküm sürer.

 İşte her biri kendi yörüngesi, kendi mertebesi üzere yüzmekte ve hareket etmektedir.

 Ama nefsi emmare karanlığında yaşayan ne bunun idrakinde ne de fevkinde olur.[26] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ {الأنبياء/33} 

(21/33) “Vehuve-llezî haleka-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a) kullun fî felekin yesbehûn(e)”

 (21/33) O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı halk edendir. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

----------------

 أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء {الحج/18} ( سجدة مستحبة )

 (22/18) “Elem tera enna(A)llâhe yescudu lehu men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi ve-şşemsu velkameru ve-nnucûmu velcibâlu ve-şşeceru ve-ddevâbbu vekesîrun mine-nnâs(i) vekeśîrun hakka ‘aleyhi-l’aaâb(u) vemen yuhini(A)llâhu femâ lehu min mukrim(in) inna(A)llâhe yef’alu mâ yeşâ/ ۩”

 (22/18) Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.   ۩ “Secde Âyeti”

----------------

 (Hac 22/18) Güneş, ay, yıldızlar da..secde ederler. 

 Bu ve benzeri Âyet-i Kerîme’ler de, zuhurattaki tatbikatı son secde hadisesini âlemler düzeyinde te’yid etmektedir. Aslında o sahne bütün âlemin halidir.[27] “ İz- -T-B- ” Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

22.18 - Elem tera ennallâhe yescudu lehû men fis semâvâti ve men fil ardı veş şemsu vel gameru ven nucûmu vel cibâlu veş şeceru ved devâbbu ve kesîrum minen nâs, ve kesîrun hakka aleyhil azâb, ve mey yuhinillâhu femâ lehû mim mukrim, innallâhe yef'alu mâ yeşâé'. (18. ayet secde ayetidir.) Diyanet Meali: 

22.18 - Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

22.18 - Görmedin mi hep Allaha secde ediyor Göklerdeki kimseler, Yerdeki kimseler, Güneş, Ay ve yıldızlar, dağlar, bütün hayvanlar, ve insanlardan bir çoğu, bir çoğunun da üzerine azâb hakk olmuş her, kimi de Allah tahkır ederse artık ona ikram edecek yoktur, şübhesiz Allah ne dilerse yapar Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

22.18 - Görmedin mi ki, muhakkak Allah'a göklerde olanlar da ve yerde olanlar da ve güneş, ay, yıldızlar da dağlar, ağaçlar ve bütün hayvanat da ve insanlardan birçoğu da secde ederler. Ve birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur ve kimi ki, Allah şekavete düşürürse artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme de ne kadar açıktır. “Görmedin mi!” demekle adeta yeryüzünde ve gökyüzünde olan insanların görüş mesafesinde olduklarını ve bunları görmedinmi-idrak etmedin mi? Demek sureti ile bunların varlıklarını açık olarak bildirmiş olmaktadır. “insanlardan birçoğu da secde ederler.” Ancak bizler gafletimizden ve tek tür “insan sülâlesiyle şartlanmış oluğumuzdan, yukarıda gökyüzünde de, olan insan ve dabbeleri inkâr edip durmaktayız ve varlıklarından bile haberimiz olmamaktadır. 

Nasıl bunların farkında olmamak ve nasıl bir dar görüştür? Anlamak mümkün değildir.[28] “ İz- -T-B- “ 

---------------- 

تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُّنِيرًا 

{الفرقان/61}

(25/61) “Tebârake-llezî ce’ale fî-ssemâ-i burûcen vece’ale fîhâ sirâcen vekameran munîrâ(n)”

 (25/61) Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir.

----------------

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim.

Diyanet Meali: 

25.61 - Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

25.61 - Ne yücedir o ki Semâda burclar yapmış, hem içlerinde bir kandil, bir de nûrlu bir ay asmış. 

---------------------- 

Gökyüzünde semada burçlar yapmayı dilemiş, onlarda da ay ve güneşler olmasını da dilemiş olan, İlahi zatın bu güneş sistemlerinde de, insan türü varlıkların olması çok tabii değil midir?[29] “ İz- -T-B- ” [30] “ İz- -T-B- ” 

----------------

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ {لقمان/29} 

(31/29) “Elem tera ennallâhe yûlicul leyle fin nehâri ve yûlicun nehâra fil leyli ve sehharaş şemse vel gamer, kulluy yecrî ilâ ecelim musemmev ve ennallâhe ve bimâ tağmelûne habîr.”

 (31/29) Görmedin mi ki, Allah, geceyi gündüzün içine ve gündüzü de gecenin içine sokuyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri (kendi yörüngesinde) belli bir zamana kadar akar gider. Şüphesiz Allah, işlediklerinizden hakkıyla haberdardır. 

----------------

 Görüldüğü gibi ayet-i kerimedeki ifadeler, Rahmaniyyet mertebesinden insanlığa, Peygamberimiz tarafından kudret-i İlâhiyye bilgilerinin aktarılmasıdır. 

 Görmedin mi ki? İfadesiyle Rahmaniyyet mertebesi müşahede ehli olmamızı ve konuları bu anlayışla değerlendir-memizi açık olarak ikaz etmektedir. Hergün yaşadığımız, gözümüzün önünde cereyan eden hadiseleri hep aynı şekilde, adeta sonsuz haliyle devam etmesinden dolayı, indimizde bir değeri olmadığı günlük bayağı hadiseler gibi yaşandığının bile farkında değiliz. Eğer müşahede ehli olup gözümüzün önünde hergün cereyan eden hadiselerin nekadar muazzam ve mükemmel hadiseler olduğunu görmeye başladığımızda dünya-arz ismini verdiğimiz üzerinde yaşadığımız yuvarlak madde topun da fezada dönüp-yüzüp durduğunu bu gezegene dışardan bakanların görüşleriyle, bizlerde onlara göre gökyüzü sülâle- insanları olduğumuzu değerledirecek-lerdir.

 Allah, geceyi gündüzün içine ve gündüzü de gecenin içine sokuyor. 

 Kudretullah ile gece ve gündüz yok olmuyor, birbirinin içine giriyor yani, geceyi bâtın haline dönüştürüp gündüz olarak zâhire çıkartıyor. Diğer taraftan zâhir olan gündüzü de bâtın olan gecenin içine sokuyor, böylece aynı yer bir itibar ile gece bir itibar ile gündüz ismini alıyor. Görüldüğü gibi asli olarak ne gündüz vardır ne gece, bunların ikiside izafi isim almaktan başka bir şeyler değildir. 

 Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir.

 Kudret-i İlâhiyye bütün âlemlerde tasarruf sahibi olduğu gibi göneşte, ayda O’nun kanunlarına boyun eğmiş ve gene kendilerine tanınan süre kadar yörüngelerinde yüzmelerine devam edeceklerdir. 

 Her biri (kendi yörüngesinde) belli bir zamana kadar akar gider. 

 Şüphesiz Allah, işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.

 Hem dünya gezegeninde yaşayan bizim sülâle ümmeti-mizin ve diğer gökyüzü insan sülâlelerinin işlediklerinden haberdardır çünkü zaten bizlerle ve onlarla da beraberdir.

 Gönül göğünde de aynen bunlar olup yaşanmaktadır. [31] 

 “ İz- -T-B- “

----------------

يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُّسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ {فاطر/13} 

(35/13) “Yûlicu-lleyle fî-nnehâri veyûlicu-nnehâra fî-lleyli vesehhara-şşemse velkamera kullun yecrî li-ecelin musemmâ(en) zâlikumu(A)llâhu rabbukum lehu-lmulk(u) vellezîne ted’ûne min dûnihi mâ yemlikûne min kitmîr(in)”

 (35/13) Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve Ay’ı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşte bu, Allah’tır, Rabbinizdir. Mülk yalnızca O’nundur. Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.

----------------

 Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında, Kış olursan sen baharın ihracını görürsün, gece olursan, gündüzün ilâcını görürsün.

“İlâc”, idhâl etmek, girdirmek. Birinci mısrâ’da sûre-i Rûm’da vâki’ (Rûm, 30/50) “Allah’ın rahmetinin eserlerine nazar et! Kış sebebiyle öldükten sonra arzı nasıl diriltir?" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısrâ’da dahi sûre-i Fâtır’da vâki’ (Fâtır, 35/13) “Allah Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhâl eder” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni, “Sen varlık ve enâniyet sermâyesi olan zâhirî hünerlerine ve zekâvetlerine ve malına ve mansıbına mağrûr olmayıp da, kış mevsiminde bağların ve bahçelerin çiçeklerini ve yap- raklannı ve meyvelerini ihfâ ettikleri gibi, ihfa edersen ve kış gibi olursan, rahmet-i ilâhiyye âsân olan sıfât-ı rûhiyyenin ihracını görürsün; ve gece gibi hâl-i sükûn içinde bulunursan, gündüz gibi olan rûhunun, nefs-i muzlimin üzerine idhâlini görürsün.[32]

Gece fenâfillâh gündüz ise bekâbillah tır. Gecenin gündüz içinde olması hakk’ın kulunda gizlenmesi, gündüzün gece içinde olması kul’un örtünüp gizlenerek hakk’ta fenâ bulmasıdır. 

Düya-arzımızı aydınlatan ve ona hayat veren şemse, diğer ifade ile yani beden arzımızı aydınlatan ve ona İlâh-i hayat veren Rûh şemsi’dir. Ay ise Nûru Muhammedi remzidir. ve Rûh güneşinden aldığı ışığı-ışkı yansıtır. (Murat Derûni) Güneş ve Ay’ın kanunlara boyun eğmesi ise, Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkların tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İlâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

 İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[33] “ İz- -T-B- ”

"Gece (zulmât) ve gündüz (nûr), 'el-Vâhid' isminin tecellisindeki ikiliktir. Biri diğerine dönüşürken Hakk'ın 'el-Kayyûm' ismi zuhur eder."[34]  

"Ârif, geceyle gündüzü bir görendir. Zira her ikisi de O'nun mülküdür."[35] 

"Güneş, 'en-Nûr' isminin; Ay ise 'el-Münîr' isminin mazharıdır. Her biri, Hakk'ın emriyle hareket eden bir askerdir."[36] 

"Güneş ve Ay'ın hareketi, zamanın hakikatine işarettir. Her an, Allah'ın 'el-Mübdî' (başlatan) ve 'el-Muîd' (geri getiren) isimlerinin tecellisidir." [37]

Putlar, nefislerin hevâsından doğan hayallerdir. Çekirdek zarı bile onlardan müstağnidir, çünkü hakikatte yokturlar."[38] 

"Güneş, Peygamber'in nûrunu; Ay ise velâyet mertebelerini temsil eder."[39]-[40]

----------------

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ {يس/39} 

(36/39) “Vel kamere kaddernâhu menâzile hattâ âdekel urcûnil kadîm.”

 (36/39) Ve Ay, kurumuş hurma salkımı dalı gibi bir şekil (bedir şeklinden hilâl) haline dönünceye kadar ona menziller takdir ettik.

----------------

 Bu Âyet-i Kerîme’de anlatım Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bizzât kendisi tarafından oluyor.

 Menziller takdir ettik yâni durak noktaları verdik, ki bu durak noktaları genel olarak 28 tanedir ve 28 peygamberin ifâdesidir. Her bir peygamber hakîkati Muhammedîyye’nin bir menzilidir. Her bir ay başlangıcını Âdem (a.s.) ile yapmaktadır, sırayla diğer peygamberlerden sonra hakîkati Muhammedîyye’ye ulaştıktan sonra tekrar eski haline dönerek her ay bu peygamberân seyri olmaktadır.[41] 

 “ İz- -T-B- ”

----------------

لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ {يس/40} 

(36/40) “Leş şemsu yenbegî lehâ en tudrikel kamere ve lel leylu sâbikun nehâr, ve kullun fî felekin yesbehûn.”

 (36/40) Güneş'in Ay'a yetişip onu geçmesi ona yakışmaz ve ne de gece gündüzü geçebilir. Ve hepsi feleklerinde (yörüngelerinde) yüzerler (seyrederler).

----------------

 Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde belirtilen Âyetlerde güneşten bahsedilmesi hem dışarda olan âlem Kûr’ân’nın güneşi hem de birey varlıklar olan bizlerin içinde olan İlâh-î güneşten bahsedilmesidir. Sadece zâhiri güneş olgusundan bahsedilmemektedir. 

 Bu Âyet-i Kerîme’ler bir bakıma bizlere astronomi ilmini de göstermektedirler. 

 Bu Âyet-i Kerîme’nin belirttiği hakîkate binâen olduğu için “Kelime-i Tevhîd” isimli kitâbımızın “Hicret” bölümünden “Hicret’in hakîkati” kısmını buraya eklemeyi uygun buldum: 

************** 

 HİCRET 

 Hicret’in hakîkati

 11-09-2001

 Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhîd”in mutlak kemâlde son zuhur mahalli olan “Muhammedîyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrâk edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrâk etmemiz mümkün olacaktır. 

 Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır. 

 “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhîyyet”in zuhuru; muhammedin resûl allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur. 

 O halde “tevhîd bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir. 

 Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirilmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı. 

 İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzere “Hicret” hâdisesini gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir. 

 Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. 

 Lügat mânâsı, şehir olan bu kelime; bâtın mânâsı îtibariyle medeni yâni göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insânların oturdukları yer, demektir. 

 İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir. 

 Eğer bu vasıfların yoksa hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak. 

 Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakîkatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifâdelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. 

 İşte bu yoldan bizim de “medeni” yâni “Medine”li olmamız imkân dahiline girecektir. 

 İslâmiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hâdisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakkamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifâde etmeye çalışıyoruz. 

 Zât-î tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a âit olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile İlâh-î tecelliler, zât şehri olan “Mekke”de tamâmlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hâdisesi oluşmuştur.

 “Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsânları” eğitmek ve risâlet hakîkatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insânları kendisini daveti üzerine “hicret” hâdisesi meydana gelmiştir. 

 Şu noktaya gerçek mânâda dikkât etmemiz lâzım gelmektedir. Hz. Resûlullah’ın hicreti, zât mertebesinden, sıfât, esmâ ve ef’âl mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammedîyye” yi ilân ve eğitim esasına dayanmaktadır.

 Eğer Hz. Resûlullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhîd”i sadece “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan “muhammedin resûl allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslâmiyetin “ef’âl âlemi” tatbikatı olamıyacaktı.

 Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselâm Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrâke ulaşmamız mümkün olabilecektir. 

 Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” mânâda olması gerekmemektedir. 

 Hicret, zâhiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, bâtınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

 Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir. 

 Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemâlat yolunda hayatını sürdürürsün.

 Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

 Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemâl bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşerîyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

 Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakîkatine dönüştür.

 Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir bâtın cehaletinden kurtaramaz. 

 Güneş'in Ay'a yetişip onu geçmesi ona yakışmaz, ifâdesi, hakîkati ilâhîyye hakîkati Muhammedîyye’yi örtmez, ona mutlak bir şahsiyet verir demektir. 

 Görüldüğü gibi bu hicret kahır değil lütûf olmuştur. Ve hicret “zâhirden bâtına, halktan Hakk’a, kulluktan uluhîyyet’e intîkâldir.” Zâhiri olarak her birerlerimizin yerleşik bir yaşantıları olduğu için fiili hicret mümkün değildir bu nedenle bu hicretin bâtında yâni gönül âleminde olması gerekiyor. Bir ömür boyu salt olarak kul hükmüyle yaşamış isek hicret hâdisesi bizde gerçekleşmemiş demektir. Efendimiz (s.a.v.) herşeyi hem zâhiri hem bâtını ile yaptığı için ve o kemâlatta olduğu için her iki hicreti gerçekleştirmiştir. 

 Bizler bâzı şeylerin zâhirini bâzılarının bâtınını yapamayız, ancak nereye gücümüz yeterse o kadarı yapabiliriz. Efendimiz (s.a.v) tek bir dua ile bulunduğu hâl üzere kalabilirdi. Ancak Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kendisi üzerinde yaptığı programa hiç müdahele etmedi. Eğer etse idi benlik ile etmiş olacaktı. Efendimiz (s.a.v) mutlak bir tâbi oluş ile hâdiseler nasıl oluşmuş ise o kanaldan devam etti ki kendisi üzerine yapılmış olan program Hakk tarafından yapıldığı için en iyi program idi. Gerçi zâhiren bâzı zorlamalar olduğu görülüyor, ancak bu görünüm duygusal tarafa hitâp eden bir görünümdür, aslı bambaşkadır. 

 Şöyle bir baktığımızda zayıf bir örümcek ile zayıf bir güvercinin dahi o kadar kuvvetli kişilerin mağaraya girmelerine nasıl mani olduklarını görürüz. Gözle görülmeyecek kadar ince ve zayıf bir örümcek ağının engellediği o kişilerin mağaraya girememeleri hâdisesini Cenâb-ı Hakk (c.c.) dileseydi daha en başta yaptırmaz idi ancak o durumda burada belirtilen hakîkatler ortaya çıkmaz idi. 

 Bizler de hayâl ilmi cehlinden “ilim Medine” sine hicret ettiğimizde “Medeni” ve gönül ehline girmiş oluyoruz. 

 Gidenlerde müşâede edebilirler ki Medine-i Münevvere’ye gidildiğinde Muhammed (s.a.v) zâhir, Allah (c.c.) bâtındır. Oradan Mekke-i Mükerreme’ye geçilerek Kâbe-i Muazzama’ya ulaşıldığında ise Allah (c.c.) zâhir, Muhammed (s.a.v) bâtın olur. 

 Bu Âyet-i Kerîme’ ile direkt olarak ilgili olmasada konu ile ilgisi bakımından Hz. Âli (k.a.v) Efendimize ayrı olarak verilen velâyet sancağından da bahsedelim. 

 “ Ve hepsi feleklerinde (yörüngelerinde) yüzerler (seyrederler).” Hz.Âli (k.a.v)’in kabrinin diğer Hulefayı Râşid’in gibi Medine-i Münevvere’de olması mümkün olamaz mı idi ki kabri ayrı bir yerde oldu. İşte nasıl ki güneşin ayı geçmesi ona yakışmaz ise ay’ında yıldızı geçmesi ve hükümsüz bırakması ay’a yakışmaz. İşte yıldızın yâni hakîkati velâyetin kendine has bir sancağı olması gerektiği için Cenâb-ı Hakk (c.c.) bugünkü Irak toprakları içerisinde bulunan Necef şehrindeki yerini ona saltanat olarak verdi. 

 Hz.Allah (c.c.)’ın sancağı Mekke-i Mükerreme’de Kâbe-i Muazzama’da dalgalanmaktadır, uluhîyyet hükmüyle, Hazreti Resûlullah Efendimizin sancağı Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi semalarında dalgalanmaktadır, nübüvvet ve risalet hükmüyle, Âli veliyullah sancağı da velâyet simgesi özelliği olarak Necef’te dalgalanmaktadır. “Necef” kelimesi de ebced hesabında “13” hakîkatine dayanmaktadır.

 Eğer Hz. Âli (k.a.v)’in kabri Medine-i Münevvere’de kalsa idi ikinci derecede ziyaret yeri olacaktı ki Cenâb-ı Hakk (c.c.) bu hâli istemedi. 

 Bu makamlar da kendi yörüngelerinde kendi varlıkları içerisinde yer tutmaktadırlar ve ziyaretçileri de onların yörüngölerinde onları ziyaret etmektedirler. Bunların birbirle-rini geçmesi onlara yakışmaz, Ziyaretçiler bu makamların duygusallığı içinde oralarda gönül âleminde yüzerler.[42] “ İz- -T-B- ” 

 ----------------

خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ {الزمر/5} 

(39/5) “Haleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i) yukevviru-lleyle ‘alâ-nnehâri veyukevviru-nnehâra ‘alâ-lleyl(i) vesahhara-şşemse velkamer(a) kullun yecrî li-ecelin musemm(en) alâ huve-l’azîzu-lgaffâr(u)”

 (39/5) O, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre halk etti; sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır; güneşi ve ayı da yasalarına boyun eğdirmiştir. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Unutmayın ki Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.

----------------

 Güneşi ve ayı da yasalarına boyun eğdirmiştir. 

 Bu konu hakkında izah Fatır sûresi (35/13) âyette geçmişti. Tekrar oraya bakılabilir.

 "Şems, ‘hakikat ilmi’; kamer ise ‘nefsin müşahedesi’dir. Hakk onları ‘sehbar’ kıldı, yani hakikat yolcusunun hizmetine verdi."[43]

 "Kul, ‘şems’ ve ‘kamer’ini Hakk’a boyun eğdirirse, onlar ‘hakikat denizinde’ seyreder."[44]

----------------

وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ {فصلت/37} 

(41/37) “Ve min âyâtihil leylu ven nehâru veş şemsu vel kamer, lâ tescudû lişşemsi ve lâ lilkameri vescudû lillâhillezî halekahunne in kuntum iyyâhu ta’budûn.” (37. ayet, secde ayetidir.) 

 (41/37) Gece, gündüz, güneş ve ay Allah'ın varlığının delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer gerçekten Allah'a kulluk ediyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin.

----------------

 Görüldüğü gibi bu âyet-i kerime’de tarif âyetlerinden dir, yani sıfat mertebesinden hakk’ı anlatmaktadır.

-----------------

 Ve min âyâtihi, “âyetlerinden,” bilindiği gibi âyet işaret demektir, bir şeye dikkat çekip onu hakikat-i üzere idrak etmeye yarayan anlatım biçimi demektir. Kur’an âyetleri ise, zât-ı işaret eden ve anlatan ve bu şekilde kadiri mutlak hakkında tanıtıcı bilgi ve açıklayıcı konuları, gözlere ve oradan idraklere, oradan gönle, aktarmak-tadır. Ancak bunlardan gerçek ma’nâ da idrak ve irfan ehilleri faydalanırlar.

 Diğer zâhir ehli ilim sahipleri ise, âyetleri lâfzi tenzih üzere değerlendirdiklerinden ve Hakk’ı ötelere zaman ve mekân üzerine yükselltiklerinden, bu âlemdeki Hakk’ın gerçek faaliyetlerini, takdir edemediklerinden, bu âyetleri sadece okurlar, ancak âyetlerin içlerinde bulunan gerçek ma’nâ’larını nüfüz edemeyip zâhir anlatımları üzere kalırlar ve bu da onlara zâten yetmektedir. 

 leylu ven nehâru, gece ve gündüz, aslında böyle bir mutlak iki varlık yoktur, hayali olarak var kabul edilen iki isimdir. Çünkü ikisininde kendilerine ait devamlı kalıcı bir varlıkları ve mekânları yoktur, hep gezicidirler. Yuvarlak olarak dönen dünyanın, güneş tarafına gelen yerleri göneşin ışıklarının kendisinde yansıması ile oluşan ışık cümbüşü, orayı aydınlatmakta ve biz dünyanın bu haline gündüz diyoruz. Bu aydınlatılmanın arkasında kalan karanlık bölüme de gece diyoruz. Yani hayatımızın akışı içerisinde, aslında olmayan, ancak şartlandığımız bu iki kelimenin ifade ettiği suri oluşuma, biz bir vücûd verdiği-mizden onları gerçek zannediyoruz. Bir şeyin gerçek olması için, kendinin kendine ait bir mekânı ve geçicide olsa, istikrarlı bir kimliği ve o kimliğe ait bir varlığı olası lâzımdır. 

 Oysa gece ve gündüz, dediğimiz bu ifadelerin, ikisinin de kendilerine ait sabit ve kalıcı birer mekân ve varlıkları yoktur. Güneş ve dünya ikilisinin oluşturduğu geçici ve onları koruyucu iki evlâtlıklarıdır. Kendilerinin dönüşüm-leri ile bu dönüşüm ile hayat bulmuş olan, bu iki üvey evlâdında sonu gelmiş olacaktır, çünkü kendilerine ait bir varlıkları yoktur. varlıkları bunlara bağlıdır. 

 Aslı itibari ile güneşin batması ve doğması, diye bir şey söz konusu değildir. Güneş ve dünya varlıklarının oluşumları sırasında, bir defa doğmuşlar ve fesad/bozulacakları günde de ölecekler, yani eczaları dağılıp yokluk âlemine intikâl edeceklerdir, bu da kıyamet olarak tabir edilmektedir. Eğer hepimizin imkânı oluverse de, fezadan yukarıdan, dünya ve güneşin dönmesini bir seyrede bil-sek ve bu seyrimizide o, gün ve gece çizgisinden ve hep bizde o istikamette dönerek seyretsek, devamlı olarak yarısı karanlık yarısı aydınlık olmak üzere hep devam eden bir manzarayı seyretmiş oluruz. 

 Böylece gündüz ve gecenin aslında kendilerine ait bir vücûd/varlıkları olmadığını iki varlığın dönme tesiri ile izâfi bir oluşumun ortaya çıktığını şuhuden görmüş oluruz. Ve bu gece gündüz çizgisinin de devamlı değiş-ken olduğunu ve sonuna kadar hiç bir şekilde bir yerde, bir salise bile duramayacağını durduğu anda, hemen yok olacağını idrak etmemiz zor olmayacaktır. 

 İşte gece ve gündüz ismi verilen, bu izâfi oluşumun ikisine birden, “bir gün” demişler ve bunların sayıları üzerine, hafta ay sene dehr, gibi birçok zaman tanımı yapmışlardır. Bu zamanın aslı olarak görülen dayandığı ölçü birimi “gün ve gece” sadece bir isimden ibaret ise, bütün diğer zaman ölçüleride asılda sadece birer isimden ibaret olmaktadır. O halde gerçek zaman ölçüsü nedir ve nasıldır. Kur’an ve hadis-i şeriflerde bunlar anlatılmıştır. Yeri olmadığı için o sahaya fazla girmeyelim, ancak toplu olarak, genelde “asr, dehr, an” olarak, ifade edilmekte dir. Epey evvel “nedir bu” ismi ile yazmış olduğum bir şiir benzeri yazımdan, mevzu ile ilgili, iki satır ilâve etmekle yetinelim. 

 Zaman içre zaman vardır, muammayı zamandır, bu.

 Zaman denilen bir an’dır, gelir geçer değildir bu.

 veş şemsu vel kamer, “güneş ve kamer” in ise kendilerine has bir varlık ve görüntüleri vardır. Aslında bunlar dahi hayaldir ancak cesetleri ve varlıkları olan hayellerdir. Gece ve gündüz ise tamamen hayaldir çünkü biri gider biri gelir. Gidip gelen şey’in ise kendine has bir varliği yoktur. 

 Tasavvufta güneş, Hakikat-i İlâhiyyeye, Kamer/ay ise hakikat-i muhammediyyeye misal gösterilmiştir. Bunlar kendi hakikatleri ile var olan asli hakikatlerdir. Sabit ve gerçektirler. 

 Gece ve gündüz ise, geçici/değişken olduklarından gece fenâfillâh/yokluğa, gündüz ise bakabillâh/varlığa, işaret edilmiştir bunlar birer mertebedir ve kişinin idrak ve yaşantısına görede bunlarda değişici geçicidirler. 

 İşte böylece iki değişik halkıyyeti “hayal ve gerçek” olarak halketmesi ve bizlerin hizmetine vermesi onun büyük âyetlerinden dir ancak bu “fiili ve tafsili kur’ân âyetlerini ancak irfan ehli ve hamale-i kur’ân olan gönül hafızları okurlar.” lâ tescudû lişşemsi ve lâ lilkameri. Bunlar Hâlik-ı mutlakın, kudret eli ile halkettiği, filler mertebesi mahlû-katından olduğundan, onların fiziken yukarıda olduğuna bakıpta, onlara ilâhlık payesi verip tapmayın. Zâten Cenâb-ı Hakk sizleri Zât-i zuhuru olarak halkettiğinden bütün âlemleri size musahhar/teshir, kıldığından onlar da size hörmeten secde etmektedirler. Hâl böyle iken ( 53/1 vennecmi iza heva) kişinin nefsi emmaresi, kendinin heva yıldızı oldu ise, işte o zaman o kişi, hayal kamerine ve zan güneşine, secde eder. 

 Ancak kendilerini halkeden ve onda mahv ve gark olan, hakikat ehline vescudû lillâhillezî haleka hunne, buyurularak gerçek secdenin nereye yapılması gerektiği bildirilmiştir. 

 in kuntum iyyâhu ta’budûn. Bu hakikatleri idrak ettiğinizde sizde nefsinize değil, ona kulluk ve secde etmiş olursunuz. 

 (37.) Âyet, secde ayetidir. Secde (3+7=10) İse-viyyettir, Fenâfillâh Hakk’ta fani yok olmaktır. Secdeden kalkıp ayakta ve oturuşta olmak baka’billâh, Hakikat-i Muhammediyye’dir.[45] “ İz- -T-B- ”

----------------

اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانشَقَّ الْقَمَرُ {القمر/1} 

 (54/1) “İkterabeti-ssâ’atu venşakka-lkamer(u)”

 (54/1) Apaçık Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.

----------------

 Bu âyet hakkında açıklama için ileri de gelecek olan Kamer (54/1) âyet çalışması izah ve tefekkürüne bakılabilir.

----------------

الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ {الرحمن/5} 

(55/5) “Eşşemsu velkameru bihusbân(in)”

 (55/5) Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir.

----------------

 Şems/güneş ve kamer/ay (hareketleri) hesab ile/a göredir.

 Vahdet yaşantısında “Güneş” “Hakikat-i İlahiyeyi”, “Ay” “Hakikat-i Muhammediyye”yi, “yıldızlar” ise, “Hakikat-i Beşeriyyeti” ifade etmektedir. 

 Bunların her birerlerimizde faaliyete geçmeleri, gönül fezamızın irfaniyet yönünden faaliyete geçmesi demektir.

 İşte “Nefes-i Rahmani” bütün fezayı doldurup da âlemler meydana geldikten sonra, ayet-i kerimelerdeki ifadeler, mana âleminden madde âlemine inmiş ve madde âlemindeki oluşumlardan bahsetmeye başlamış olmaktadır.

 “Güneş ve ay hesaplıdır.” Onların dönüşleri, hareketleri, var oluşları kaç milyar sene sürmüştür? 

 Hepsinin bulunduğu şekliyle, bulunduğu yörüngeye yerleştirilmesi hep hesap iledir. 

 O ilk “sehab-ı muzî” (parlak bulut) yavaş yavaş kesafetleşmiş, parçalara bölünmüş, ve nihayet dönüşümler fezada ulvî rakslar şeklinde ebedi olarak başlamıştır. 

 Böylece dünya 

 - evvela “hava”, 

 - sonra “ateş”, 

 - sonra “su” ve 

 - sonra da “toprak” devresinde zuhura gelmiştir. 

 Gerçek gibi görünen “yoklar”; hayali “var” gibi görünmeye başlamıştır. 

 “Musavvir” esmasının zuhuru ile ayrı ayrı varlıklar meydana gelmiştir.

 Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: 

 [“İnsanların kendileri için pay almaları gerektiğini şöyle ifade ediyor: Binaenaleyh insanlar hesabı iyi bellemeli ve bir hesap gününün geleceğim bilip ona göre hesaba hazır olmalıdır.”][46] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا {نوح/16} 

(71/16) “Ve cealelkamera fîhinne nûran vecealeşşemse sirâcen”

 (71/16) Ve onlara da ay'ı bir nûr kılmıştır, güneşi de bir çerağ yapmıştır.

----------------

 Güneş yanan bir kandil gibidir, Ay da onun ışığını nûr gibi yansıtır. Güneş, ilmi İlâhi, ay-Kamer de ilmi İlâhiyi gece karanlığında âleme yansıtmaktadır. Gece olduğunda, yâni kişi kendi nefs-î benliğinde tabiat karanlığına daldığında, ilmi İlâhiyyeyi yansıtma durumunda olan Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur mahalli olan İnsân-ı kâmil’e bakarak o karanlığı aydınlığa çevirmiş olmaktadır. 

 Güneş ilmi İlâhî, Ay-Kamer de hakikat-i Muham-medî’dir. Onun zuhur mahalli de İnsân-ı Kâmil’dir. Zâhir de böyle olduğu gibi bâtında da böyledir. 

 Bu mertebe Hakikat-i Muhammediyye’nin Nûhiyyet-necat-“esmâ-i nefsiyye” den kurtulma merte- besi’dir, Bu mertebenin zuhur mahalli ve İnsân-ı Kâmil-i olan, “Nûh neciyyullah” mertebesinden bunlar bildirilmiştir.[47] “ İz- -T-B- ”

----------------

كَلَّا وَالْقَمَرِ {المدثر/32} 

(74/32) “Kellâ velkamer(i)”

 (74/32) Hayır hayır (öğüt almazlar). Aya andolsun!

----------------“La” ifadesi ile izafi yokluğa ve Fenafillah mertebesine dikkat çekilip, Hakikat-i Muhammedi Kamerine yemin edilmektedir. (M.D) 

 "Hakikat ehli, nefsinin 'kamer' olduğunu bilir. Ona 'kellâ' dedirtmez, Hakk'ın nûrunu yansıtır."[48]

 "Kamer, nefsin aynasıdır; o, şemsin (güneş/hakikat) nûrunu yansıtır. Nefs, kamer gibi Hakk'ın nûrunu alıp âleme aksettirir."[49]

 "Nefs, kamer gibidir; şemsin nûrunu alır, âleme aksettirir. Ama 'kellâ' diyerek öğüt almazsa, nûru söner. Yemin, onun bu haline bir ikazdır."[50]

----------------

وَخَسَفَ الْقَمَرُ {القيامة/8 

(75/8) “Ve hasefel kamer”

 (75/8) Ay tutulur

----------------

 Bu bölümün yazıldığı günün önceki gecesi dünya üzerinden gözlenen bir ay tutulması olmuş.[51] Açıkçası bunun farkında dahi değildim. İnternet üzerinde haberlere bakarken farketmiştim. Hem böylelikle yapılan çalışmaya kainat kitandan bir tasdik gelmiş oldu. Hem yaptığım çalışmaya kaynak bulmuş olmam kolaylaşmış oldu diyebiliriz.

 20 Mart Süper ay tutulması

 Muhteşem doğa olaylarından bir tanesi daha olan Süper Ay bugün Türkiye'den gözlemlenebilecek. Süper Ay'ı izlemek için özel bir ekipmana gerek duyulmayacak. Gökyüzünü görebileceğiniz bulutsuz bir ortamda olmanız yeterli. Süper ay ile ay, normalden yüzde 14 daha büyük ve yüzde 30 daha parlak halde olacak. Tutulma esnasında tam olarak kaybolmayan Ay, koyu kızıl bir renge bürünecek. 

 SÜPER AY TUTULMASI NE ZAMAN OLACAK?

 Tüm Türkiye'den çıplak gözle izlenebilecek olan Süper Ay, gün batımından hemen sonra (17:30 İstanbul) kuzeydoğu yönünden gözlemlenmeye başlayacak ve ilerleyen saatlerde doğu yönüne doğru yükselmeye başlayıp, güney yönünde ilerleyerek batı yönünden batmaya başlayacak. Bu esnada 05:30 (İstanbul) civarında Süper Ay Tutulması başlayacak ve sabah 07:30'a kadar tutulma özellikle batı illerinden gözlemlenebilecek.

 SÜPER AY NEDİR?

 Ay, 29,5 günde kendi yörüngesinde bir tur atar. Ancak Ay'ın yörüngesi tüm diğer gök cisimleri gibi dairesel değil, eliptik bir yapıya sahip olduğundan Dünya'ya her zaman aynı mesafede olmaz. Bu da bir ay içerisinde Ay'ın bize uzak ve yakın konumlarda olmasına neden olur. Ay Dünya'ya en yakın yaklaşık 355 bin kilometre mesafede, en uzak ise yaklaşık 405 bin kilometre mesafede olur. Ay'ın en yakın olduğu an dolunaya denk geldiğinde buna Süper Ay denir.

 SÜPER AY KAÇ YILDA BİR OLUR?

 2 buçuk yılda bir görülen Süper Ay, havanın açık olduğu her noktadan görülebilecek.

 AY TUTULMASI NEDİR?

 Tutulma esnasında tam olarak kaybolmayan Ay, koyu kızıl bir renge bürünecek. Bu durum, tutulma olayı esnasında Dünya'dan yansıyan Güneş ışınlarının Ay'ın üzerine düşmeye devam etmesi ile açıklanıyor. Güneş'in kızıl – turuncu renkli ışınları için Dünya'nın atmosferinin oldukça şeffaf olması, bu ışınların tutulma esnasında Ay'ın yüzeyine çok etkili bir biçimde yansımasına sebep oluyor. Bu sebeple gökyüzü olayı esnasında Ay, kızıl renge bürünüyor.[52]

 'Süper Kanlı Kurt Ay' tutulması dün gece gerçekleşti! İşte böyle görüntülendi

 2019 yılının son Süper Ay'ı olan 'Süper Kanlı Kurt Ay' tutulması dün gece gerçekleşti. Bu eşsiz gökyüzü olayı dünyanın farklı yerlerinden izlenirken Türkiye'den de görülebildi.

 Doğa olaylarının en heyecan verici gökyüzü manzaralarından biri olan Süper Kanlı Kurt Ay, görenleri büyüledi. 2019 senesinin son Süper Ay'ı gerçekleşti. Türkiye'den de görülebilen Süper Kanlı Kurt Ay'ı istanbul'dan işte böyle görüntülendi.[53]

----------------------------

 Bu doğa olayları denilen haller, Cenâb-ı Hakk’ın güneş sistemimiz üzerinde kurmuş olduğu bir düzen içerisinde belirli periyodlar ile tekrar edildiği için belki farkına varılmamakta, bekli bazı çevrelerce yüzeysel bir güzellik olarak takip edilmekte ve devamında bunun hikmeti nedir diye bir düşünceye sevk etmemektedir.

 Ay (Kamer) tamamen tutulunca veya kararınca buradan artık tamamen ışığını nurunu dünya üzerinde çekeceği anlaşılıyor. Ay ışığı gece karanlığında bizlere ulaşmaktadır. Tabii haliyle bu olay yukarıda yazıldığı gibi 3-5 saat sürecek bir hadise değildir. Alışıla gelen süreden daha uzun ve astronomi verilerinin hilafına olacağı ve insan bu aya ne oluyor demeye sevk edeceği bir durumdur. Ay’ın hareketleri ile oluşan çekim gücü dünya üzerinde med-cezir ve başka doğa olaylarına sebebiyet verdiğide bilinmektedir. Hâliyle dünya üzerinde bir takım denge değişiklikleri olacağı açıktır.

 İnsân üzerinde bu hâle dönecek olursak yani kıyâmet kopmadan kîyamet-ini koparmayan çalışan insan üzerinde ne gibi bir hâldir…

 Ay (Kamer) Hakikati, Nur-u Muhammedidir. Hakikat-i İlâhi güneşinden almış olduğu nuru, nur olarak beden varlığının aydınlatılmasıdır. Efendimiz (s.a.v.) bu hakikat-i “Ben, Allah (c.c.)’ın nurundanım mü’minlerde benin nurumun nurundandır” diye dile getirmiştir.

 Nûr-u Muhammed-i Kamer’inden bir mü’min nurunu, ışığını, ışkını alabilmesi için yapması gereken, Necm yıldızı yani nefis yıldızından ışığın yani aydınlanması almasını söndürmesi, yani daha bu dünya hayatında iken ihtiyari ölüm ile ölmesi yani ölmeden önce ölmesi gerekir. Bu “Men Arefe Nefsehu Fakad Arefe Rabbahu” Yani kim nefsine arif oldu, fakad Rabbine arif oldu” anlayışıdır.

 Gerçek değilde hayalden nurunu alanın ise sonu hüsrandır. Bu konuda Terzi Baba (81) Hayal vadisinin çıkmaz sokakları ibretlik bir hikaye ve yaşantıyı anlatmaktadır. Burada daha bu dünya hayatında iken ay (kamer)’in yani Nuru Muhammedinin kişi için nasıl karardığı anlatılmaktadır.

 Bu konu hakkında Terzi Baba Mir’atül İrfan kitabından bir bölüm;

-----------------

 İş bu mânâya cidden ermek gerek çok önemlidir. İşte bu mânâ icabıdır ki Resûlullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu "Ölmeden evvel ölünüz" Nefsi bilmede üç mârifet vardır, Birinci aşama, “Kim nefsine ârif oldu ise o Rabbine arif olur.” sözü gereği olan mârifettir, İkinci aşama, Mübdi mârifet yâni mârifetin kaynağını bilmek, Üçüncü aşama ise, “ölmeden evvel ölünüz” sözü gereği olan mârifettir.

 Bu aşamalar tahakkuk etmedikçe kişinin kendisini gerçekten yaşama yoluyla tanıması mümkün değildir. Yaşamanın yanı sıra bu ilmi dahi bilmek çok büyük nimettir. İlmini bilen kişi onun yaşanması gerektiğini de idrâk eder ancak bunun idrâkinde olur ve dünyâ yaşantısında bu ilmi tahakkuk ettiremez ise çok istisnalar dışında âhiret yaşantısında tahakkuk etmesi mümkün değildir.

 Genel olarak belki ümit vermek ve kişileri bu yolda huzursuz etmemek için, “kim nerede kalmışsa âhirette onlar tamamlanacaktır” denilmiştir. 

 Bir de yukarıda bahsedildiği gibi ilmen idrâk edilen bu mânâların yaşantıda tahakkuk ettirilmesi de oldukça güç bir iştir. İrfân ehli olabilmek için akla, beyne ihtiyaç vardır çünkü rûh ile bağlantıyı sağlayan yâni zâhir ile bâtının bağlantısını sağlayan beyindir. Kişinin çeşitli şekillerde aldığı ilim önce beyne geçer eğer beyin üzerinde olan bu ilim yaşanırsa rûha geçer ve kaydedilir. Kayda geçmez ise bizim malımız olmaz. Âhiret yaşantısında beynin aracılığı olmadığından dolayı yeni bir şey alınarak rûha kaydolunması mümkün değildir. Ancak hedeflediği hale kişi çok çok yaklaşmış ise bu durumda mânâ âleminin görevlileri bir başka yoldan onu oraya ulaştırıyorlar. 

 Bu nedenle bizler için dünyâ kadar değerli bir mahal yoktur.[54] “ İz- -T-B- ”

-----------------------

 Ay tutulması haberini hatırlıyacak olursak “Dünya Süper Kanlı Kurt Ay” tutulması diye bir başlık atılmıştı.

 Hem sistemimizin kıyâmet-i koparken hem bizlerin kıyameti koparken oluşacak hadise nasılda güzel özetlenmiş. 

 Yusuf (a.s.) kıssasını hatırlayacak olursak, Yusuf (a.s.)’ın nefsi emmârenin kurt (hırs) yönünü temsil eden kardeşler yakub (a.s.)’a, Yusuf (a.s.)’ın kanlı gömleğini getirip onu kurt parçaladı demişlerdi.

 Nefsi emmârenin hırs yönü oyun oynayıp, Akl-ı külle gönül evladının kanlı-kara beden elbisesini getirmişti. İşte bu bir “Kanlı Kurt Ay” akıl tutulmasıdır.

 Bunun hakîkat-i ve yaşantısı efendimiz (s.a.v.) ve kâmil varislerinin yaşantısında mevcuttur.

 “ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen; Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir. (Tevbe-128) Diye buyurulmuştur. 

 Kıyâmet-te tevbe kapısı kapandığı gibi artık tevbe kapısı kapanmak üzeredir. 

 Çünkü gerçek ma’nâda “Allah” diyen Kâmil İnsân yeryüzü üzerinde kalmamıştır. Efendimiz (s.a.v.) ve onun varisi olan Kâmil İnsân yeryüzünde zâhiren kalmadığı için ay (Kamer) tutulmuş olur. Aydınlanacak kimse kalmamıştır.[55] (M.D.) “ İz- -T-B- ”

----------------

وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ {القيامة/9} 

(75/9) “Ve cumiaş şemsu vel kamer”

 (75/9) Güneş ve ay toplanır

----------------

 Bir önceki âyette ay (kamer)’in tutulmasını fiziki olarak yaşadığımız ve his gözümüz ile algıladığımız için anlaşılabilmesi daha kolaydır. Bu tabir his gözümüz ile daha önce görebileceğimiz bir olay olması mümkün değildir. Zaten böyle bir şey olduğu zaman fiziki oluşumları tahayyül etmek zor ve fiziki yaşam süresininde sınırlı ve kısa olacağıda anlaşılmaktadır. 

 Ay (Kamer) hayal ve vehim bunun aslı olan Nuru Muhammedi - Hakikat-i Muhammedi, Güneş ise enaniyyet yani kibirdir, bunun aslıda Hakikat-i İlâhiye güneşidir.

 Kamer-Nuru Muhammedi ile beden varlığı aydınlanır, Hakikat-i İlâhi güneşi ile hayali vücûd eriyip yok olur ve yerine hakiki olanı gelir. 

 "Hâyat hayaldir." (Hayaldir ama kişinin görüşüne göre bu hayal değişir. Ya kendi hayalinde yaşar. Ya da hayali kebir olan Hakk'ın hayalinde ölmeden evvel ölüp, kıyâmetini yaşar) (M.D.)

 “Güneş ve ay toplanır” Güneş (Şemş) ve Ay (Kamer)’i sayısal olarak toplayacak olursak;

 Toplama işlemini yapabilmemiz için, Şems ve Kamer sayı değerlerini bilmemiz gerekir. 

 “Şın-300”, “Mim-40”, “Sin-60” dır. (300+40+60=400) dür.

 “Kaf-100”, “Mim-40”, “Re-200” dür. (100+40+200=340) dır.

 (400+340=740) dır. (7+4=11) dir.

 (11) Hazret-i Muhammed, Tevid-i Zât ve Marifet/bekâbillah mertebesinde toplandığı ortaya çıkmaktadır.

 (740) Nusret Baba (r.a.) sayısal değeridir. (52) şifre sayısı ile ölüm ve kıyâmet sûresi hesaplamalarından şifrelerin buraya dayandığı ortaya çıkmıştı. Nusret Baba (r.a.) aynı zamanda zâhir, bâtın 54 tür. (53) Necm ve (54) Kamer sûreleridir. Bir tasdikte bu âyetten geldiği görülmüştür. Kamer’in bâtını Şems ve Şems’in bâtını Kamer’dir. Gece Kamer-Ay zuhur eder, Şems-Güneş bâtın da kalır. Gündüz ise Şems-Güneş zâhir olur, Kamer-Ay bâtında kalır.

 Mevlânâ hazretleri; gündüz ve geceyi sen üstünsün, bende daha yararlıyım diye önce tartıştırır. Ve daha sonra durun bakalım niye tartışıyorsunuz diye söze dahil olarak birinize gece, diğerinize gündüz diyorlar. İkiniz ayrı değilsiniz, her ikinize birden gün diyorlar. Diyerek aralarını bulur.

 Gün; Kün ve Yevm dir. Kamer ve Şems’in bir araya toplanması kıyâmet günü ile Gün-Kün oluşmaktadır. Bu oluşum 7. Gün Cum’a Cem gününden sonra olmaktadır. 

 Ma’nâ olarak cem edersek, Şems; Marifet/bekâbillah, Kamer; Hakîkat/fenâfillah, 

 Bu da Cem’ül Cem olmaktadır. Efendi Babam Nusret Babam (r.a.) in zâhir âlemde olduğu yıllarda bir hatırasında o yıllarda yazılan kitaplardan bir tanesinin matbaada baskıda olduğunu ve Cağaloğlu’nda olan bu matbaaya kitapları kontrol için görevlendirilmiştir. Kitapların basımını üstlenen Amca matbası Efendi Babam ile arasında geçen diyalogda sizin Efendi Cem’ül Cem makamındaymış diye ifade ettiğini bizlere aktarmıştı.

 Bu oluşumları düşünüp, zihnimde toparlayarak aktarmaya çalıştığım sırada, Efendi Babam’dan Nusret Babam (r.a.) in 163 ve 164 numaralı Esmâ’ül Hüsna kitabının kitap kapağı ve Terzi Baba Önsözünün yazıldığı hakkında bilgi mesajı almıştım. Fakire bu gelen iki ciltlik (zâhir-bâtın) kitap mesajı adeta bir tasdik gibi evet düşündüklerin doğrudur der gibiydi...

 İlk Cem’in içinde Ef’âl, Esmâ, Sıfât mertebesinin Cem hâli vardır. Bu hâle girmek için Cem den önceki farktan bir mürşid-i kâmilin elini tutup gönül mescidine girmek lazımdır. İşte 7. Gün denilen kıyâmet günü veya Cum’a günü denilen ve 2 rek’at farzı olunan zahir (Fenâfillah) ve Bâtın (Marifet) denilen bu namazın burada hakîkati kılınmaya başlanır.

 İşte derslerde yapılan ilmi seyir ile Ef’al (kıyâm-fenâfişşeyh), müşahadeli seyr ile Esmâ (Rüku-Fenâfirresül), Yaşantıda ki seyri ile Sıfât mertebesi (Secde-fenâfillah) hâli oluşur. Ve kişi bu gönül mescidinin selâm kapısından girip 15-20 senelik bir eğitim ile (21-41) numara ile ifade edilen Cennet’ül Bâki kapısına gelir. Bu kapıdan çıktı mı? Yani kıyam-eti koptumu bir bâtıni kıyam hâli oluşur. Yalnız bu arada oluşan hal Mir’ac ve Kadir geceleri ile ve “Bâki” ile Kaadir olan gündüzü ile kişiyi Arif’lik Bayramına ulaştırırır. Bu kişi halife-i şahsiye yani kendi kendinin halifesi olmuş olur. 

 Bu seyirler benlik seyirleri olduğu ve her biri bir yıldıza-göze bağlı olduğu için nefsi benlik yıldızı sayısal değeri “Kevkeb” 12, izâfi benlik yıldızı Necm (12), İlâhi benlik yıldızı “Şıra” 13 tür. Toplamı (12+12+13=37) dir. 37 Zât tecellisi hâli ve Kamer-Ay sûresinin nüzul sırasıdır. Kıyâmet sûresi 7. Âyette Göz kamaştığı (Tecelli-i Berk) zaman denmektedir. İşte bu hâl cem edildiği zaman Kamer-Nuru Muhammedi hakîkati açılır. Halk’tan Hakk’a olan sefer tersine döner ve Hakk’tan halka dönüş seferi ve dönüş tecelileri Hakikat-i Muhammedi-Nuru Muhammedi ile başlar. Efendimiz (s.a.v.) “Rabb-im bir Nur’dur, onu nasıl göreyim” dediği gibi Mirac dönüşünde “Beni gören Hakk’ı görür” demişti. O zaman “Beni gören Rabb-im olan Nur’u” görür diye düşünmek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Çünkü bu hâl dünyada iken kıyâmeti görmesi ve Hakîkat-i Muhammedi (Kamer) ve Hakîkat-i İlâhi (Şems)’i bünyesinde toplamasından meydana gelmiş. Ve zâhir, bâtın nurunu bizlere yansıtmıştır. 

 Belki yazılacak olanlar biraz anlama bakımından ters gelebilir. Burası dönüş tecelileri olduğu için Kaadir gündüzü ile kişi ayağa kalkar iken Zât tecellisi ile kendini gönül kâ’besinin arafatında-arifliğinde bulur. Bir önceki aşama kişinin kendi kendini 3 aşamalı (İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn) tanıması idi. Burada kişi bâtında-bâtınında bulunan hakkı yani gerçek hakkı Allah’ı tanımasıdır. Bu da arifibillahlık yani Allah’a arif olmaktır. Burada hal Cemâl hâlidir. (M.D.)[56] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا {الشمس/2} 

(91/2) “Vel kameri izâ telâhâ.”

 (91/2) Ve onu takip ettiği zaman aya.

----------------

 “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (  ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

 Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir. (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım. 

 (1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir. 

 (ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler. 

 İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Ğüneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir. 

 Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

 İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir. 

 (36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.

 Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir.[57] “ İz- -T-B- ”

----------------

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 [58]

(سورة القمر) KAMER SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

 Hakkında

#### Mekke döneminde inmiştir. 55 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “el-Kamer” kelimesinden almıştır. Kamer, ay demektir. Sûre de ana fikir olarak, Kur’an’ı yalanlayanlar, çeşitli azap ve helâk örnekleri de verilerek uyarılmaktadır.

#### Nüzul

#### Mushaftaki sıralamada elli dördüncü, iniş sırasına göre otuz yedinci sûredir. Târık sûresinden sonra, Sâd sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur.

#### Konusu

#### Kıyametin yaklaştığı uyarısını takiben müşriklerin inkârcılıktaki inat ve taassupları eleştirilmekte, kıyamet koptuğunda içine düşecekleri perişan hal tasvir edilmekte, ardından hakikatleri yalan saymada ısrarcı davranan geçmiş toplumların başına gelen felâketlerden örnekler verilmekte, suçluların ve takvâ sahiplerinin âhirette karşılaşacakları muameleyle ilgili uyarı ve müjdelere yer verilmektedir.[59]

-------------------

 İlk âyetinde ayın (kamer) iki parçaya bölünmesinden bahsedildiği için bu adı almıştır. “İkterabet” ve “İkterabetü’s-sâa” sûresi olarak da adlandırılır. Elli beş âyet olup fâsılası ر harfidir. Bölümler arasındaki anlam bütünlüğü sûrenin bir defada nâzil olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Mekkî sûrelerin genel karakteristiğine paralel olarak Kamer sûresinde de bazı kıyamet sahneleri etkileyici bir üslûpla tasvir edilip âhiret inancına vurgu yapılmıştır. Sûrede ayrıca müminlere güven ve huzur verici, inkârcıları ise korkutucu mesajlar yer almaktadır.

 Üç bölüm halinde ele alınabilen sûrenin ilk bölümü (âyet 1-8) kıyametin yaklaştığından ve ayın yarılmasından bahseden âyetle başlar. Bu âyetin, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’den bir mûcize göstermesini istemeleri üzerine nâzil olduğu nakledilmektedir (Taberî, XXVII, 50). Âyetteki ayın yarılması ifadesi müfessirlerin çoğunluğu tarafından zâhirî mânada anlaşılmış ve Resûl-i Ekrem zamanında ayın gerçekten yarıldığı belirtilmiştir (bk. İNŞİKĀKU’l-KAMER). Ancak Kur’an’da pek çok örnekte görüldüğü üzere, bu âyetteki geçmiş zaman kipindeki fiillerin, aslında gelecekte vuku bulacak kıyamet olayı ile ayın ikiye bölünmesi şeklinde gerçekleşecek kozmik olayın kesinlikle vuku bulacağına işaret ettiğini söyleyenler bulunduğu gibi, “Ay ikiye bölündü” cümlesini mecazi bir ifade kabul eden ve bunu, “Durum açıklık kazandı” şeklinde açıklayanlar da olmuştur (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şḳḳ” md.). Bu bölümde ayrıca inkârcıların kıyamet günündeki sıkıntılı durumlarına temas edilir.

 İkinci bölümde (âyet 9-42) Nûh, Âd, Semûd, Lût ve Firavun kavimlerinin de peygamberlerini yalanladıkları belirtilerek bunların uğradıkları cezalar etkileyici bir üslûpla anlatılır. Bu ifadeler arasında, “Andolsun ki biz bu Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; ondan ders alan yok mudur?” meâlindeki cümle dört defa tekrar edilerek Kur’an üzerinde düşünmenin, ışığıyla aydınlanmanın herkes için gerekli olduğuna ve onun, her insanın yararlanabileceği ölçüde rahat anlaşılabilen bir ifade ve üslûp taşıdığından bu hususta herhangi bir mazeret ileri sürülemeyeceğine işaret edilmektedir.

 Sûrenin üçüncü bölümünde (âyet 43-55) inkârcılara yönelik uyarılar tekrarlanır ve yenilmez zannettikleri topluluklarının hezimete uğrayacağı bildirilir. Burada müminlere Allah’ın yardımının geleceği belirtilmek suretiyle onlara güven verilmektedir. “O topluluk bozulacak ve geriye dönüp kaçacak” meâlindeki 45. âyetin, bu sûrenin inmesinden kısa bir süre sonra meydana gelen Bedir Gazvesi’nde Kureyş’in müslümanlar karşısında bozguna uğrayacağını müjdelediği kabul edilir. Hz. Ömer hangi topluluğun hezimete uğrayacağını merak ettiğini, ancak Bedir Gazvesi’nde Resûlullah’ın bu âyeti okuduğunu görünce âyette zikredilen topluluğun Kureyş ordusu olduğunu anladığını belirtmiştir (İbn Kesîr, IV, 266). Âyetin Bedir Gazvesi günü Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu da rivayet edilmektedir (Aynî, XVI, 52). Sûrenin bu bölümünde ayrıca her şeyin belirli bir plan ve düzen (kader) içinde yaratıldığı belirtilir (âyet 49). Müşriklerin Hz. Peygamber’e gelerek kader konusunda tartışmaya başlamaları üzerine bu âyetin nâzil olduğu nakledilir (Vâhidî, s. 228). Sûre, takvâ sahiplerinin cennette nâil olacakları nimetlerden bahseden âyetle sona erer.

 Resûl-i Ekrem’in önemli toplantılarda ve bayram namazlarında yeniden diriliş, tevhid ve peygamberliğin ispatı gibi önemli konuları ihtiva eden Kāf ve Kamer sûrelerini okuduğu rivayet edilir (Müslim, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 14, 15; Nesâî, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 12; İbn Kesîr, IV, 260). Bazı tefsirlerde yer alan, “Kamer sûresini gün aşırı okuyan kimseyi Allah kıyamet gününde dolunaya benzer bir yüzle diriltir” meâlindeki hadisin (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 42) sahih olmadığı anlaşılmaktadır (Muhammed et-Trablusî, I, 1010). Kamer sûresi üzerine bazı çalışmalar yapılmıştır. Abdülhüseyin Destgayb-i Şîrâzî’nin Ḥaḳāʾiḳī ez Ḳurʾânî: Ḫulâṣa-i Beyânât’ı (Kum 1975) ve Abdülmün‘im Memdûh Ramah’ın Tefsîru sûreti’l-Ḳamer’i (Şebînü’l-Kum 1987) bunlar arasında sayılabilir.[60] 

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(54) Mushaf sıra numarası.

(37) Nüzul sıra numarası.

(51) Alfabetik sırası.

(27) Cüz sırası.

(55) Âyet sayısı.

(55) Fasıla harfleri.

(279) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (5+4+3+7+5+1+2+7+5+5+5+5=56) dir.Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Elli beş âyet olup fâsılası ر harfidir.  (Rı) harfi “55” adet, toplarsak 5+5= 10 dur. Sıfât-Rahmaniyet mertebesinin Kamer-Nûru Muhammedi olan Rububiyet-esmâ mertebesine yansımasıdır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(قمر) “Kaf: 100” “Mim: 40” “Rı: 200” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 100+40+200= 340 (3+4=7) dir.

Mushaf sıralamasında (54) (5+4=9) nüzul sıralamasında (37) (3+7=10) dır. (55) (5+5=10) âyettir. Genel sayı toplamı 279 (2+7+9=18) idi. (7+9+10+10+18=54) dir. 

(7) Nefis mertebeleri. 

(9) Tevdid-i Esmâ.

(10) Tevhid-i Sıfât. 

(18) 18 bin âlem.

(54) Kamer sûresinin Kûr’ân-ı Kerim deki sıra sayısıdır. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

“Kamer” harflerinin kısaca anlamı;

“Kaf” Kudret-i İlahiyye.

“Mim” Hakikat-i Muhammediye…

“Rı” Rububiyet mertebesidir.

Yaklaştı kıyamet KAMER yarıldı,
Süregelen bir sihire sarıldı,
Hikmet-i Baliğa fayda olmadı,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[61]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. 

2. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve “Süregelen bir sihirdir” derler.

3. Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Hâlbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.

4. Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.

5. Bu haberler, zirveye ulaşmış birer hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor!

6, 7. O hâlde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil’in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir hâlde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.

8. Davetçiye doğru koşarlarken kâfirler, “Bu zor bir gün” derler.

9. Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp “Bu bir delidir” dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu.

10. O da Rabbine, “Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et” diye dua etti.

11. Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık.

12. Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.

13. Biz Nûh’u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik.

14. Gemi, inkâr edilen kimseye (Nuh’a) bir mükâfat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.

15. Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?

16. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

17. Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

18. Âd kavmi de (Hûd’u) yalanladı. Azabım ve uyarılarım nasılmış!

19. Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde gürültülü ve dondurucu bir rüzgâr gönderdik.

20. İnsanları köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.

21. Azabım ve uyarılarım nasılmış, (gördüler)!

22. Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

23, 24. Semûd kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: “İçimizden bir insana mı uyacağız? (Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz.”

25. “Bizim aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır o, yalancının, şımarığın biridir.”

26. Onlar yarın bilecekler: Kimmiş yalancı, kimmiş şımarık!

27. (Salih’e şöyle demiştik:) “Şüphesiz biz, onlara bir imtihan olmak üzere, o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gözetle ve sabret.”

28. “Onlara, suyun (deve ile) kendileri arasında (nöbetleşe) paylaştırıldığını, bildir. Her su nöbetinde sahibi hazır bulunsun.”

29. Derken, (kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. O da işe koyuldu ve deveyi kesti.

30. Fakat azabım ve uyarılarım nasılmış!

31. Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de, onlar, ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.

32. Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

33. Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı.

34, 35. Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgâr gönderdik. Yalnız Lût’un ailesi başka. Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

36. Andolsun, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.

37. Andolsun, onlar onun (meleklerden olan) misafirlerinden nefislerindeki kötü arzuları tatmin etmek istediler. Biz de onların gözlerini silme kör ettik. “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!” dedik.

38. Andolsun, onlara sabahleyin erkenden kalıcı bir azap geldi.

39. “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!” dedik.

40. Andolsun, biz Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

41. Andolsun, Firavun’un ailesine de uyarıcılar gelmişti.

42. Bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.

43. (Ey Mekkeliler!) Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa sizin için kitaplarda bir berat mı var?

44. Yoksa onlar, “Biz yardımlaşan (güçlü) bir topluluğuz” mu diyorlar?

45. O topluluk yakında (Bedir’de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.

46. Hayır, kıyamet, onların (görecekleri asıl azabın) vaktidir. Kıyamet (azabı) ise daha müthiş ve daha acıdır.

47. Şüphesiz suçlular (müşrikler) sapıklık ve ateşler içindedirler.

48. Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, “Cehennemin dokunuşunu tadın!” denecek.

49. Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.

50. Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)

51. Andolsun, biz sizin gibileri hep helâk ettik. Fakat var mı düşünüp öğüt alan?

52. İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.

53. Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.

54. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar.

55. Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.[62]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانشَقَّ الْقَمَرُ {القمر/1}

(54/1) “İkterabeti-ssâ’atu venşakka-lkamer(u)” 

(54/1) Kıyamet saati yaklaştı, Ay yarıldı. 

----------------

 Efendimiz (s.a.v) hayatı boyunca sayılamayacak kadar mucize göstermiştir, bunlar ile başlı başına kitâplar oluşturulmuştur, burada bir kaçını yazıp bırakalım:

 * En büyük mucizesi Kûr’ân-ı Kerîm’dir, böyle bir mucize âlemlerde yoktur.

 * Mi’rac, bu mucizede başlı başına bir hâdisedir.

 * Şakku’l Kamer yani ayın yarılması ki, bu da başlı başına bir hâdisedir.[63] “ İz- -T-B- ”

---------------

 Buharî İbnü Mes'ud'dan şu rivâyetleri nakleder:

 1) "Resulullah (s.a.v)'ın devrinde ay iki parçaya ayrıldı. Bir parça dağın üstünde bir parça da dağın ardında idi. Resulullah: "Şahid olun" buyurdu.

 2) "Ay yarıldı, biz peygamberle beraberdik, iki parça oldu, bize şahid olun, şahid olun buyurdu." Buharî'de İbnü Abbas'tan yapılan bir nakil de şöyledir: "Peygamberin zamanında ay ikiye ayrıldı". Enes'ten de bir rivayet vardır. "Mekke halkı, kendilerine bir âyet gösterilmesini istediler. Peygamber de ayın yarılması mucizesini gösterdi, ay iki parçaya ayrıldı." Müslim'in ise İbnü Mes'ud'dan yaptığı rivâyetler şöyledir:

 1) "Resulullah (s.a.v)'ın sözüyle ay iki parçaya bölündü. Resulullah: "Şahid olun" buyurdu."

 2) "Biz Resulullah ile Mina'da bulunduğumuz sırada idi, ay ikiye ayrıldı. Bir parçası dağın arkasında, bir parçası da beri tarafında idi. Resulullah bize: "Şahid olun" buyurdu.

 3) "Resulullah'ın sözüyle ay iki kısma ayrıldı. Bir kısmını dağ örttü, bir kısmı da dağın üstünde idi. Resulullah "Allah'ım şahid ol" dedi. İbnü Ebî Adi rivâyetinde ise, "şahid olun, şahid olun" dediği nakledilir." Enes de şöyle der: "Mekkeliler Resulullah (s.a.v)'tan bir mucize göstermesini istediler, o da iki defa "ayın bölünmesi" mucizesini gösterdi." Diğer bir rivâyette ise, "merreteyn" iki kerre sözü, "firkateyn" iki parça olarak geçmektedir. Buharî'nin yaptığı gibi, Tirmizi de İbnü Mes'ud'dan şu hadisleri nakleder: "Biz Resulullah ile beraber Mina'daydık. Ay, iki parçaya bölündü. Bir parçası, dağın ötesinde bir parçası da, berisinde idi. Resulullah bize "şahid olun" dedi." Yani "Kıyamet saati yaklaştı, ay (ikiye) yarıldı". Tirmizî'nin Enes'ten yaptığı nakil de şöyledir: "Mekkeliler Peygamber (s.a.v)'den bir mucize istediler. Bunun üzerine Mekke'de ay iki kere (merreteyn) yarıldı. İşte bu olaydan dolayı âyeti nazil oldu. İbnü Ömer'den de şu rivâyeti nakleder: "Resulullah'ın sözüyle ay yarıldı. Resulullah: "Şahid olun" buyurdu." Tirmizî, Cübeyr b. Mutim'den de şu nakilde bulunur: "Peygamber'in sözüyle ay yarıldı, hatta iki parça oldu. Biri şu dağın üstünde diğeri de şu dağın üstünde idi. Bunun üzerine, "Muhammed bizi büyüledi." dediler. Bir kısmı da, "Eğer bizi büyüledi ise herkesi de büyüleyemez ya!" dediler.

 Şifâ-i Şerif'de de Ebu Huzeyfeti'l-Erhabî'den şöyle bir rivayet nakledilir: Hz. Ali dedi ki; "Ay ikiye ayrıldı. O sırada biz Resulullah ile beraberdik." Yine "Şifâ"da ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde Esved rivayetiyle İbnü Mes'ud'un: "Hatta dağı, ayın iki parçası arasında gördüm." dediği nakledilir. Ayrıca Mesruk rivâyetiyle de İbnü Mes'ûd'dan şu nakledilir: "Kureyş kâfirleri "Ebu Kebşe'nin oğlu size büyü yaptı." dediler. İçlerinden birisi, "Eğer Muhammed, aya büyü yaptı ise, büyüsü bütün yeryüzündeki insanları tutacak değil ya! Diğer belde (şehir)lerden gelenlere sorun bakalım görmüşler mi? " dedi. Gelenlere sordular, onlar da aynı şekilde gördüklerini söylediler." Semerkandi'nin nakline göre; Ebu Cehil, "Bu bir sihirdir. Uzaklarda yaşayanlara haber gönderin gören olmuş mu bakalım?" dedi. Uzaklarda yaşayanlar da ayı yarılmış olarak gördüklerini haber verdiler.

 Yine de onlar, "Bu öteden beri süregelen bir sihirdir." dediler.

 İbnü Cesir, İbnü Ebî Hâtim ve Ebu Nuaym Delâil'de şu rivâyeti naklederler: "Huzeyfe Medâyin'de okuduğu bir hutbesinde demişti ki: "Uyanın Allah Teâlâ, "kıyamet saati yaklaştı, ay (ikiye) ayrıldı" buyuruyor. Evet kıyamet cidden yaklaştı ve peygamberimiz zamanında ay hakikaten ikiye ayrıldı. Dünya ayrılık ilan etmektedir. Haberiniz olsun ki bugün meydan yarın koşu vardır." Kısacası bu konuda hayli çok hadis mevcuttur. Bütün bunlar âyetin tefsiri hakkında zikredilmiş rivâyetlerdir. Özellikle İbnü Mes'ud ve İbnü Abbas'ın rivâyetlerindeki ifadeler, ayın yarılması mucizesinin mâzide olduğunu göstermektedir. Nitekim İbnü Mes'ud'un diğer bir ifadesinde beş şey geçmiştir. Bunlar "duhân (duman), lizâm (gereklilik), batşe (şiddetli yakalama), kamer (ay) ve rum'dur. Enes'in rivâyetinde "iki defa" ifâdesi vardır.

 Alûsî'nin nakline göre Abd b. Humeyd, Hakim, İbn Merdûye ve Beyhakî İbnü Mes'ud'dan "Peygamber çıkmadan önce Mekke'de iken ay'ı iki kere ikiye ayrılmış olarak gördüm." diye rivayet etmişlerdir. Bunun için Hâfız Ebu'l-Fadl Irâkî "Nazmu's-siyer" adlı eserinde yarılmanın iki kere vuku bulduğu üzerinde İcmâ' bulunduğuna inanmış olarak, "İcmâ ile iki kere yarıldı." demiştir. Hafız İbnü Hacer de ayın yarılması hakkında demiştir ki: "Peygamber (s.a.v) zamanında yarılmanın birden fazla olduğunu kesin olarak kabul eden hiçbir hadis âlimini tanımıyorum. "İcmâ ile" kaydı iki kereye değil, yarılmaya bağlı olmalıdır diyenin kasdı da, firkateyn "iki parça" demek olsa gerektir.> Aliyyu'l Kâri der ki: "İbnü Cevziyye bir kitabında şunları söylemiştir: "Merreteyn"den bazı kere fiiler, bazı kere de eşyanın kendisi kasdedilir. 

 Ekseriya fiiller için kullanılmakla beraber "Resulullah zamanında ay iki defa yarıldı." hadisinde olduğu gibi a'yânda dahi kullanılır ki, bu hadiste şıkkayn (iki yarım) ve filkateyn (iki parça) demektir. Bunu bilmeyenler, yarılmayı iki zamanda iki defa olmuş diye zannetmişlerdir. Halbuki şeyhim Irâkiye, yarılmanın bir kere olduğunu söyledim bana cevap vermedi." Lakin Alûsî İbnü Mes'ûd rivâyetinde şakketeyn (iki parça) ve merreteyn (iki kere) denilmesi sebebiyle bunun fırkateyn (iki yarım) mânâsına olmasının uygun olmayacağını ifade ederek sözüne şöyle devam etmiştir. İbnü Mes'ud'un sözündeki "merreteyn" ifadesinin, görmekle alakalı olması daha uygundur. Buna göre mânâ, ikiye yarılma olmayıp, iki kere bakıp şüphesiz olarak görme demektir. Bizim ise bu konuda vardığımız sonuç şudur: Ayın yarılması hadisesi iki değil, bir keredir. Ancak bu inşikâk (yarılma) esnasında ay, şimşek çakar gibi süratle iki defa ayrılıp kapanmıştır. Ve iki ayrılış esnasında da dağ, yani Hira, yahut Ebu Kubeys dağı ikiye ayrılan ayın arasından görülmüştür.[64]

 Şeyh Muhyiddin-i A'râbî "Fütuhât"ının üçyüz otuzuncu bâbında Hz. Muhammediyeden ayın menzillerini bilme hakkında rûhânî bir ifade ile şöyle der: "(Ey okuyucu!) Allah seni tarafından bir kuvvet ile güçlendirsin, bilki: Ay, hilâl ile bedir arasında ışığın fazla ve noksan bulunması haliyle görünen ara bir makamdır. Görülünce hayret ifadesi olarak "aay!" diye, sesler yükseldiği için hilâl denilmiştir. Görenin gözüne ışığın, dolunay halinde görünmesine de "bedr" denilir.

 Ayın, hilâl ile bedir arasının dışında başka bir menzili yoktur. Ancak ay ile gözler arasına perde olan güneş ışınları altında gözlerin idrakinden uzak kalan dolunay haline "mihâk" denir. O vakit, ayın güneşe gelen yüzünde, tıpkı bize doğru olduğu zamanki dolunay hali vardır. Güneşin görünmediği yüzü de mihaktır. Bu iki makam arasında da, bir yüzünde ışık göründüğü kadar diğer yüzünden eksilir ve bir yüzünden eksildiği kadar da diğer yüzünde ışık görünür. Bu ise, yörünge çizgisinin eğik olmasındandır. Demek ki o, hem daima dolunay, hem daima görünmez olur. 

 Bu da, Allah Teâlâ'nın veli kullarına bildirmeyi istediği bir sır içindir. Onlara fiilen bu meseli zikretmiştir ki, bundan ibret alıp ayın yaratılış sebebini anlasınlar. Yani varlığının şekli ve göründüğü mertebelerin tefsirine göre hallerinin değişmesi sebebiyle olgun insanı tanıma ve Allah'ı bilme gayesine ersinler. Allah Teâlâ "Ay için bir takım menziller (yörüngeler) tayin ettik." (Yâsin, 36/39) buyurdu da buna ne bedir, ne de hilâl ismini vermedi. Çünkü ayın bu iki durumdan (hilâl-bedr) başka menzili yoktur. Menziller tabiri, ancak ay hakkında doğru olur. Yaklaşma ve sarkma dereceleri de ay içindir. Gayb âlemine giriş ve şehadet âlemine çıkışta ışığın artması ve eksilmesi ona ait bir özelliktir. Sonra Allah Teâlâ ayı, kâmil (olgun) insanın İlâhî suret ile ortaya çıkışı için yarılma ile vasıflandırdı. Böylece kâmil insanın ortaya çıkışı, ayın yarılması demek oldu. Onun için kâmil insanın ortaya çıkışı ayın iki parça üzere yarılmasının ortaya çıkması gibi iki emir üzerine gerçekleşti. Sahabilerden rivayet edildi ki, Resulullah'ın sözü üzerine ay ikiye yarıldı. Araplar'dan bir cemaat, peygamberin hak Peygamber olduğuna dair kendilerine bir mucize gösterilmesini istemişlerdi. Bunun üzerine ay ikiye yarıldı da Resulullah (s.a.v.) orda hazır bulunanlara "şahid olun" dedi. Allah Teâlâ da "kıyamet saati yaklaştı ve ay yarıldı." buyurdu. Fakat bu âyette Allah, istenen yarılma mucizesini mi kasdetti? Bu bilinmiyor. Mamafih âyetten anlaşılan odur. Çünkü yarılmayı ifade eden kelâmın ardından "Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve 'Eskiden beri süregelen bir büyüdür.' derler." (Kamer, 54/2) buyurulmuştur. Gerçekten onlar ayın yarılması mucizesini gördükleri vakit öyle söylemişlerdi.

 Ve onun için Resulullah (s.a.v.) orada hazır bulunanlara "şahid olun" demişti. Çünkü onların meydana gelmesini istedikleri şey, gerçekleşmişti. Bununla beraber onlara göre gerçek olan ancak görünür olandır, meydana gelen o husus bizzat kendinde mi yoksa bakanın bakışında mı gerçekleşmiştir? Çünkü o ihtimal, ancak ayın, kendisinde de gözle görülen yarılmanın olduğunu haber verdiği zaman, haber verenin sözü üzerine artık tartışma konusu yapılmayacaktır. Halbuki haber verenin sözü münakaşa konusudur. (Yani sihir diyenlerin bakış açıları budur. Onlar ayın, açıkça kendilerine gösterilmesinden başka bir şeye inanmıyorlar.) İstedikleri mucize meydana geldiği zaman yaptıkları itirazın, kendilerinden ortaya çıkmamasını isteklerinde şart da koşmamışlardı. Binaenaleyh Peygamber (s.a.v.)'e kendisinden istenenden fazlası da gerekmez. (Yani mucizeyi gösterdikten sonra zorlayıcı bir surette inandırmak, Peygamber'in vazifesi değildir. Hatta isteklerinde onlar bunu şart koşmuş olsalardı yine lazım gelmezdi. Çünkü inanmaya zorlayan mucize, peygamberlerin geliş hikmetlerine terstir. Yoksa bazı rivâyetlerde zikredildiği gibi onlar ay yarıldığı takdirde iman edeceklerini vaad etmekle, itiraz etmeyeceklerine de söz vermişlerdi. Fakat kendi hislerine, görüşlerine inanmadılar, başka bölgelerden gelecek haberlere işi havale ettiler.) Sonra başka yerlerden insanlar geldi, o gece meydana gelen ayın yarılması olayını haber veriyorlardı. Onun için de Allah Teâlâ Onların "Süregelen bir sihir" dediklerini hikaye etti, sonra da "Her iş yerini bulacaktır." (Kamer, 54/3) buyurdu. Böylece o iş de meydana gelmiş oldu. Kısacası: Ay, berzahiyyu'l-mertebe (yani iki mertebe arası) olmasa idi, ne hilâl ve bedr (dolunay) halini ne de fenâ ve gizlenmeyi kabul etmezdi. Demek ki, öteden beri süregelen sihir de: "Her iş bir gayeye bağlıdır." hükmüne dahildir. 

 İşte bu, hakka karşı çıkma ve kesin bir bilgiden uzak kalmanın sonucudur. "İşte onların erişebilecekleri bilgi budur..." (Necm, 53/30) denilmek suretiyle de bunun bir ilim olduğu tesbit edilmiştir. Şeyh'in bu sözlerinden bazıları, yanlış bir fikre kapılarak, ayın yarılması mucizesi hakkında onun, "ayın aslında yarılmasının gerekli olmayıp bakanların gözlerine öyle gösterilmiş olmasının yeterli olduğunu söylediğini" zannetmişlerdir. Halbuki böyle demek, Şeyh'i sihir diyenlerin sözlerine iştirak etmiş farzetmektir. Bu ise, Şeyh'in şânına yakışmaz. Zamanımızda basılan en güzel eserlerden "Maddiyyun Mezhebinin İzmihlâli" adlı kitabında İsmail Fenni Bey mu'cizata dair verdiği son derece faydalı bilgiler sırasında, Şeyh'in bu sözlerine de temas ederek şöyle bir mütalaada bulunmuştur:

 Muhyiddin-i Arâbî, ayın yarılmasının, bakan kimsenin bakışında meydana gelme ihtimalini ortadan kaldırmadığını beyan ediyor, şu halde ona göre bu mucizenin yalnız insanların bakışlarında vuku bulmuş olması da muhtemeldir. Gerçekte buna karşı, o halde müşriklerin ona sihir demekte haklı olmaları gerekir denilerek itiraz edilebilirse de bu itiraza cevap vermek mümkündür. Denilebilir ki, ayın yarılmasının yalnız insanların bakışlarında meydana gelmiş olması, onun hakiki bir mucize olmasına mâni değildir. Çünkü buna benzer bir sihrin vukuu, ne görülmüş ne de işitilmiştir. Sihirbazların bazı hayaller gösterdikleri rivayet edilirse de bu hayalleri öyle gök cisimlerini içine alacak seviyeye ulaştıran ve fiilen mevcud ay'ı, bulunduğu hâlin dışında gösteren bir sihirbazı hiç kimse işitmemiştir ilh..." Böyle bir cevap hiç de doğru olmaz. İtiraf etmek gerekir ki, gerek sözde, gerek fiilde olsun vuku bulmamış bir şeyi, olmuş gibi göstermek, büyük bir hüner de sayılsa, yine de gerçeğe uymayan bir yalan ve bir aldatmadan başka bir şey değildir. Nübüvvet makamının kutsal kudretini, böylesi kusur ve noksanlıklardan uzak tutmak gerekir. Sihir diyenlerin maksadı da, onun gerçekte olmayıp yalnızca gözlere sunulan bir görüntüden ibaret olduğunu iddia etmekten başka bir şey değildir. Şeyh'in anlattığı da budur. O, sözlerinin tamamında ayın yarılmasını bir vâkıa olarak anlatmıştır. Bununla beraber onlara göre gerçek, ancak açıkça görülendir. O olay ayın bizzat kendisinde mi? Yoksa bakan kimsenin bakışında mıdır? Bu ihtimal ancak haber verenin sözüyle ortadan kalkacaktır. Haber verenin sözü ise, tartışma konusudur, şeklindeki sözünden maksat da, sihir diyenlerin bakış açılarındaki berzehiyyeti anlatmaktır.[65] 

 (28.06.1965) Geçenlerde bir okuyucuma Peygamberimizin kameri ikiye ayırma mucizesi hakkında verdiğim cevaba dair Nusret Tura adlı bir okuyucumdan aldığım dikkâte şayan mektubu aynen sütûnuma koyuyorum: 

 «Peygamberimizin parmağı ile işaret ederek kameri ikiye ayırdığını, zamanın müsbet ilimleriyle nasıl telif edersiniz? 

 Sualine verdiğiniz cevapla zannedersem o vatandaşı tatmin etmediniz. Zîrâ o ya madde âleminden kurtulamamıştır, ya tasavvuf talebesidir, öğrendiği ilmi şekle uygun ve kat'i bir cevabını bekliyor. Yahut da bilmediği ve şaştığı bir sırrın çözülmesini istiyor. 

 Cevabınız onu hatta diğer okuyucularınızı da tatmin etmemiştir. Bu îtibarla benim bu fakirane izah ve te’vilimin sütûnunuzda intişarını ricâ ederim. 

 Sûrette ayın ikiye ayrılması Kur’ânı Kerîm'de yazıldığı veçhile vaki olmuştur. Yalnız ay mı ikiye ayrılmıştır, yoksa gözlerde biri iki görmek hassası mı yaradılmıştır? Emir ve tasarruf aya mı, gözlere mi te’sir etmiştir? 

 Bunun te’vili: 

 Güneş, vahdeti vücûda, nuru Muhammediye mîsâldir. 

 Ay, kâmil insan demektir. 

 İnsanların iki tarafları vardır. Akıl ile nefis, ten ile can, sûret ile mânâ, rahmâniyet ile şeytanet. Birlik ve tasarruf âleminde insan ay gibidir, fakat bu âlemde işlediğimiz işlerde mecburen taraf tutmaktayız. 

 Hazreti Mevlânâ Mesnevisinde gece ile gündüzü kavga ettiriyor. Münakaşanın sonunda yanlarına gelen ârif bir zât: 

 «- Ne için kavga ediyorsunuz? Gerçi birinizin adı gece, diğerinizin adı gündüz ise de ikinize bir gün derler. Barışın, anlaşın, kavga etmeyin, ayıptır.» Demiştir ki çok mânâlıdır. (Nusret Tura r.a)[66] “ İz- -T-B- ” Ve (şakk’ı kamer- ayın ikiye bölünmesi) “Kamer 54/1” hazret-i Peygamber (s.a.v.) parmağını aya doğru kaldırıp vurur gibi işaret eyledi ve oradakiler, “ay-kamer”in ikiye bölündüğüne şahit oldular. “Bakâbillâh-Hakk’ta- Hakk olarak bâkî olmak.” Bu fiili “Hakk olan Muhammed’in kendi işlediği fiilidir ona aittir.” Ve Muhammed (s.a.v.) zâhir, Allah (c.c.) ise bâtındır.[67] “ İz- -T-B- ” Bilindiği gibi “Şakk” yarılma hakkında başlı başına (84) “İnşikak” Yarılma sûresi mevcuttur. “İnşikak” sûresi çalışmasında sayı bağlantılarının “Kamer” ile olan bağlantısını görmek için;

 Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.[68] “ İz- -T-B- ” (M.D)

 (إنشقاق) (İnşikak) Sûre ismi “Elif-1” “Nun-50” “Şın-300” “Kaf-100” Elif-1” “Kaf-100” harf değerlerinden oluşmaktadır. 

 (1+50+300+100+1+100=552) (5+5+2=12) dir.

 Mushaf sıralamasında (84) (8+4=12) nüzul sıralamasında (83) (8+3=11) dir. 25 âyettir. (2+5=7) dir. Genel sayı toplamı 48 idi. (4+8=12) dir. (12+12+11=35 - 7+12=19 – 35+19=54) dür. 

 (7) Yedi Nefis Mertebesi ve Sübûti sıfâtlardır. 

 (11) Hazret-i Muhammed ve Tevhid-i Zâtttır.

 (12) Üç adet olması, Hakîkat-i Muhammed’inin İlm’el yakîn, Ayn’el yakîn’e ve Hakk’el yakîn mertebelerine işarettir. Bu seyr’i sülükün üç seyri ile Mir’ac dır.

 Toplamda (54) sayısı bulunmuştu. (54) Kamer sûresi sıra sayısıdır. Ve 1. Âyetinde انشَقَّ الْقَمَرُ “ven şakkal kamer” (Ay yarıldı) olarak “İnşikak-yarılma” kelimesi geçmektedir. Sayısal olarak bu yarılma 35 ve 19 sayılarını vermektedir. 35 “53” sayısının gizli yazılışı ve bâtınıdır. 19 ise İnsân-ı Kâmilin şifresi ve 19 Mi’rac âyetidir.[69] “ İz- -T-B- ” (M.D.) Bu bilgiler ışığında, (54/1) “İkterabeti-ssâ’atu venşakka-lkamer(u)” 

(54/1) Kıyamet saati yaklaştı, Ay yarıldı. 

Âyeti kerimeyi değerlendirip tefekkür meteforu[70] yapmaya çalışalım. (M.D.) Cenâb-ı Hakk’tan niyazımız yine her zaman belirtmeye çalıştığımız gibi, Kûr’ân-ı Azimüşşan’ı okurken bizim anladığımız beşeri mâ’nâda tahsil etmek değil, onun bilgisini, Cenâb-ı Hakk evvelde nasıl hangi şekilde kurguladı ise, hangi kelimeye hangi mâ’nâyı yükle-di ise, o mâ’nâları öylece idrâk etmeye, gayret ederek çalışmalıyız. İnşallah Rabbımızdan onu niyaz etmeye çalışıyoruz. 

Buna te’vîl diyorlar. Te'vîl, yâni evveli, Cenâb-ı Hakk Levhi Mahfûz’da, hangi mâ’nâ üzerine âyetleri bina etmiş ise, mümkün olduğu kadar o hakîkatine yaklaşarak, idrâk etmemizi niyaz edelim. Aksi halde Kûr’ân-ı Kerîm’in sadece sûretini okumuş oluruz. Özüne ve dolayısıyla kendi özümüze ulaşamamış oluruz. İşte bütün Kûr’ân-ı Kerîmin sûrelerine, âyetlerine, satırlarına, kelimelerine, hecelerine ve harflerine bu şekilde bakmamız ve bunların hepsinde yüklü olan mâ’nâları anlamamız gerekmektedir. Ancak böyle dikkatli bir çalışma ile dikkatli bir anlayışla baktığımızda ufkumuzun ne kadar geliştiğini ve genişlediğini göreceğiz inşallah. . 

“ İz- -T-B- ” 

“İkterabet” yaklaştı, “sâ’atu” saat, “İnşikak” yarılma, “Kamer” Ay. 

Cümlede 4 ana öğe kelime bulunmaktadır.

“İkterabet” yaklaştı. Sayısal değerine bakıcak olursak, “Elif: 1” “Kaf: 100” “Te: 400” “Rı: 200 “Be:2 “Te: 400” dür. (1+100+400+200+2+400= 1103) aradan sıfırı alırsak 113 besmele-i şerif ve 1-13 ve toplamı 14 (Nûr-u Muhammedi) dir. 

 Sayısal değerden 113 besmele ile başlayan Kûr’ân-ı Kerim ve Nûr-u Muhammedinin yaklaştığı anlaşılmaktadır. 

 “İkterabet” baştaki “Elif”i ayırırsak “Kaf” kıyamet “Te” sen, “Rı: Rububiyet-esmâ mertebesi” “Be risalet” “Te: Tevhid”… Senin hayali benliğinin kıyameti, batınında risalet mertebesinin haber vermesi ile varlığında bulunan hakikati tevhid ederek yaklaştı.

 İz-Efendi babamın anlattığı manevi bir yarılma hadisesini faydalı olur düşüncesi ile buraya alalım;

 Terzi atölyesinde çalışıyorum, bir anda duvar aralınıyor (yarılıyor) Hazmi Babam (r.a) beliriyor ve beni gayretlendirme amacıyla hadi oğlum Necdet gayret, “Lâ İlâhe İllâllah” diyor. Daha sonra yerde ütülere o zaman koyduğumuz kömür ile yerde kendiliğinden (ع ى د) oluşan şekili bir kağıda çiziyorum. Daha sonra Nusret Babama (r.a) bu hâli anlatıp, oluşan şekli gösterince o gün Hazmi Babamızın (IYD) bayramıymış vedaya gelmiş demişti. “Ayn-70” “Ye-10” “Dal-4” toplamı (70+10+4) 84 dür. “İz- -T-B-”

 “sâ’atu” saat, in yine sayısal değerlerine bakalım, “Sin: 60” “Elif: 1” “Ayın: 70” “Te: 400” toplarsak (60+1+70+400= 531) dir.

 53/1 “vennecmi iza heva” “İnmekte olan yıldıza and olsun ki” Ayet-i kerimesidir. Sayfa 18…21 arasında bilgi verilmişti. Ve sonunda aşağıdaki paragraf vardı.[71] “ İz- -T-B- ”

 O hal­de seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilahiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olur.

 Yani Hakikati Muhammedi Kamer-i ve İlahiyat güneşinden aydınlanma olmadan kişinin varlığında “Gönül Kamerinin” beden Hira’sından yükselip ikiye ayrılıp, Hazret-i Muhammed ve Hakikat-ı Muhammedi mertebelerinin aslında bir olduğunun anlaşılması mümkün değidir.

 531 in bir diğer yönü ise (53+1= 54) tür. 54 ün içinde mevcuttur.

 531 in bir diğer yönü “İkterabet” yaklaştı. Sayısal değeri “113” besmele-i şerif veriyor. Belki bu hesaplamalar bize biraz sıkıcı verebilir ama sonuca gitmemizde aşikar olduğu görülmektedir. “113” besmele-i şerif ile başlayan Kur’an-ı kerimde yine 53/1 bu âyet-i kerimedir. Kendi, kendini, kendinden, kendine tasdik etmektedir. 

 “Sakın sizden biriniz: Vay dehre… Diyerek sövmesin. Çünkü dehr ancak Allah’tır” ve “Dehre (zamana) sövmeyin. 

Çünkü dehr ancak Allah’tır” buyurmuştur.[72] 

 “Saat” bir günde 24 saat vardır. Gece ve gündüz olmak üzere Fenafillah ve Bekabillah’ı ifade etmektedir. Günlük seyri süluktur. 

 “Saat” içinde dolaylı olarak “Kıyamet” ifadesi vardır. Bu kıyamet saati ile vehimi, hayali vücut anlayışının kıyametinin kopma saatinin yaklaştığı ve Allah (c.c.) nin tüm varkıkta seyeran halinde olduğunun idrakinin yaklaşmakta olduğu anlaşımaktadır. 

 “İnşikak” sözlükte İkiye ayrılma. Çatlama. Yarılma. Olarak ifade edilmektedir. Burada ise iki parçaya ayrılmaktır. Yani bir olanın iki görünmesidir.

 “İnşikak” yarılma, sayısal değeri biraz yukarıda “552” ve onunda toplam 12 olarak olduğu verilmişti. 12 ise (Hakikat-ı Muhammediye)dir. Bu ikiye ayrılma ile Hakikat-ı Muhammed-ı mertebesinin ortaya çıktığı sayısal olarak aşikardır.

 “Kamer” Ay hakkında çalışmanının başından beri bilgi verilmektedir. 

 Gönül göğünde bulunan hayali kamerin yarılıp, Hakikat-ı Muhammedi Kamerinin olması ile neler anlaşılabilir. Bunun için faydalı olur düşüncesi ile oluşan zuhurat ve müşahadeler ile yolumuza devam edelim.

 Bundan yaklaşık 10 yıl önce gördüğüm zuhuratta, İz-Efendi Babamın Kavacık’ta “Sarı” ailesinde yapmış olduğu sohbetten Üsküdar’a 14/M[73] otobüsü ile dönüyordum. Avrupa yakasına baktığımda Topkapı tarafında Dolunay’ın doğduğunu yükselmeye başladığını ve ikiye yarıldığını görüyorum. Daha sonra bir yarısı kayboluyor. Ve üzerinde üç tane yıldız oluştuğunu görüyorum. 

 İz-Efendi Babamdan 2 hafta önce gelen mailde;

 Bu hafta kısmet olursa cuma günü akşamı İstanbula geleceğiz  cumartesi sohbetimiz var  kavacık sohbetinide merdivenlerden dolayı Topkapı-Cevizlibağa aldık pazar günüde aynı yerde onuda yapacağız vaktiniz  ve sağlınız hangi güne müsait olursa Serpil kızımızı da beraber bekleriz. 

 Diye bildiriyordu. Bu mailde Hucurat sûresi hakkında çalışmamı istiyordu. Daha önce yapıldığını hatırlatınca Kamer sûresi hakkında çalışılmasını bildirdi. 

----------------

 Er… At.. dan gelen 2 -11-2025 mailin 11-Ekim-2025 tarihli zuhuratı;

 Me… ile beraberiz akşam vakti ama dolunay var ve oldukça büyük her yeri aydınlatıyor. O anda birden ay tutulması oluyor ve karanlıkta kalıyor. Ay'ı dünyaya çok yakın görüyorum sanki bulutlarda. Sonrasında ay ortadan ikiye yarılıyordu. Ayın ortadan ikiye yarıldığını gördüm.

-----------------

 Hafta sonu eşimin kuzenin kızı ….Ay’ın[74] nişanına katılamadığımız için Düzce-Aydınpınar’a gittik. Dönüşte İstanbul yönüne trafik çok olduğu için Kurtköy den kuzey otabanına yöneldiğimiz zaman eşimin sağ tarafımızda kalan Ay’ın ince bir bulut çizgisi ile ikiye yarılmas görüntüsü işaret edere ne güzel bir görüntü olduğunu ifade etti.

-----------------

 Önce ilk gördüğüm zuhurat ve Cevizlibağ bağlantısı ile ne anladığımı izahı ile yolumuza devam edelim;

 14/M deki “Mim” Hakikat-ı Muhammedi ve sayısal değeri 40 tır. (14+50= 54) tür. “54 Kamer” ma’nâ otobüsünde seyrederken dolunay ikiye bölünmüş. Yani hayali Kamer ikiye bölünmüş. Hayali tarafı kayb olmuş. Hakiki olan Hakikat-i Muhammed-i tarafının oval tarafı aşağı dönük olarak, Nefsi, İzafi ve İlahi benlik yıldızlarını üstüne almıştır. Bunun haikat-i merdivenlerden yani Mirac merdivenlerinden dolayı Cevilibağa alınıp, Hakikat-ı Muhammedi ile Benlik yıldızlarını kapsayan Tarık yıldızı eğitimine geçilmiş olmasıdır. Ceviz ve Bağ, Ceviz dışı şeriat içindeki meyvesinin kapuğu tarikat, kabuğun iç tarafındaki meyvasının yenilmesi hakikat ve özü olan yağı ise marifettir.

--------------------- 

 Me… ile beraberiz akşam vakti ama dolunay var ve oldukça büyük her yeri aydınlatıyor. O anda birden ay tutulması oluyor ve karanlıkta kalıyor. Ay'ı dünyaya çok yakın görüyorum sanki bulutlarda. Sonrasında ay ortadan ikiye yarılıyordu. Ayın ortadan ikiye yarıldığını gördüm.

 Kardeşimizin gördüğü zuhuratta Akşam vakti, fenafillah vaktidir. Yanında nefsi küll olan meryemi hakikat vardır. Nûr-u Muhammedi Dolunayının hayalinin varlığının her yerini aydınlattığını sanmaktadır. Ay tutulması ile dünyanın araya girmesi hayali varlığının araya girmesidir. Bulutlar ise nefsi emmare bulutlarıdır. Bunların dağılması ile Ay ikiye bölünür. Ve hayali olan Kamer’in aslı olan Hakikat-ı Muhammedi Kameri idrak edilmeye başlamıştır. 

--------------- 

 Son olarak eşimin dünya zuhuratında, nefsi küll üretenliğinin işaret ettiği Ay’ın ikiye bölünmüş O şekilde görünmesi seyri süluk veya hiçlik dairesidir. Bir yönü hadistir. Hadis olan kısmı ile kadim olan kısımdan nefsi emmare vehim bulutları perdelemekte olduğu düşünülebilir.

----------------

 “Kamer” in sayısal olarak ikiye bölünmesi “El” “31” saysu ile Kamer 340 tı. 340+31= 371 dir. 371/2 tam sayıaya bölünmez. 185 – 185 ve 1 dir. 1+8+5= 14 tür. 1 Ahadiyet mertebesidir. 14 ise tüm mertebelerde seyran eden Nûr-u Muhammedidir. (M.D.)

 “Kamer” i Hece olarak ikiye ayırsak “Ka” ve “Mer” olarak ikiye ayrılır. 

 ق Kaf harfi Arap alfabesinde 21. Sırada bulunmaktadır.

ق Kaf harfi küçük ebced hesabında “100” sayısal değerini almaktadır. 100 sayısı ise kesretin başlangıcıdır.

ق Kaf harfi büyük ebced hesabında قاف 181 sayısal değerini almaktadır. 1+8+1= 10 dur. 10 sıfât mertebesidir. Kaf açılımın “Kudret” te sıfât-ı subutiyetendir.

Büyük ebced hesabında قاف 181 sayısal değeri ile Sâfi isminin aynı olduğu görülmetedir. Bizlere bu bağlantının tesadüfi değil ezeli olduğu ne kadar manidardır. Kudretin halis, arı hali olan ilâhi kudrete işarettir. 

ق Kaf: Kudreti ilâhiyye, Kurre (Karar) dır. Üzerinde iki noktadan biri külli kudrete diğeri cüzi kudrete işârettir.

قاف Kaf açılım şekliyle yazıldığında “Kaf” “Elif” “Fe” harfleri ile yazıldığı görülmetedir. “Kaf” Külli ve beşeri kuvvet ve bunun cem’i olan İlâhi kudrettir. “Elif” ise Ahadiyyettir. “Fe” Ef’âl-i İlahiyye ve Ef’âli İnfialiyyedir. Yani bu Ahadiyyet yani zâttan yansıyan yansıyan kudretin ilâhi mi? Yoksa nefsaniyet yönünde mi? Kullanıldığı çıkan mahalin durumu belirlemektedir. İlâhi kimlik ile faaliyette olandan ilâhi Kudret ve beşeri kimlik ile faaliyette olandan beşeri kudret faaliyete geçmekte ve mudil yönünde kullanmaktadır.

 قدرت Kudret sayısal değeri, “Kaf: 100” “Dal: 4” “Rı: 200” “Te” 400 dür. Toplarsak 100+4+200+400= 704 tür. Kendi içinde toplamı 7+4= 11 dir.

(11) Tevhid-i Zat mertebesidir.

ق “Kaf” Kudret,

د “Dal” Delil,

ر “Ra” Rahmâniyet,

ت Te “Ente” Sen, Kudret; Sen de bulunan Rahmaniyet mertebesinin delili olan Kaf’tır (kudrettir). Ya bu genele olan Rahmân yönünden gelen Rahmet ya da Rahim yönünden gelen özele olan rahamettir. (M.D.)

 الْمَرْءُ [el-mer΄] (mîm’in harekât-ı selâsı ve râ’nın sükûnuyla) Mutlakan insân maʹnâsınadır ki adam demek olur, ʹalâ-kavlin er kişiye denir; recül ve merd maʹnâsınadır.[75]

 Kamer-Ay’ın kişinin gönlünde ikiye bölünmesi Hakikat-i İlahiyye den yansıyan Nûr-u Muhammedi ile Kudret-i ilahiyyenin ve recül erliğin ikiye ayrıldığını yani varlığında buluna İlahi kudret ve Recül-Erliği idrak etmesi olara düşünülebilir. 

 “Kamer” kelime bağlantısına bakıp ararsak İngilizce okunuş, Türkçe hem yazılış hemde okunuş olarak Kamera kelimesi vardır. 

 Kamera, görüntüden yansıyan ışığı mercek ya da objektiften yararlanarak bir düzlemde toplayan, o düzleme konulan film veya ışığa duyarlı elektronik devre elemanları sayesinde ışık enerjisini elektrik enerjisine çevirdikten sonra çıkış sinyali veren ve gerekirse bunu kaydeden bir sistemdir.[76] 

 Kamera ilk fotağraf olarak, Tarihin bilinen ilk fotoğrafı, 1826 veya 1827. (Pencereden Le Gras'a bakış) Fotoğrafı çeken Nicéphore Niepce manzaranın fotoğraf levhası üzerinde belirmesi için 8 saat beklemişti.

 Ve hareketli görüntü olarak ilk sinema filmi, Yüzyılın icadı olarak tarihe geçen kinetoskop, Lumiere Kardeşler'in 1895 yılında patent almasıyla sinema çağını başlattı. 

 En eski video kameralar mekanik Nipkow diski'ne dayanı-yordu ve 1910'lardan 1930'lara kadar deneysel yayınlarda kullanıldı. 

 Ve görüntülerin Televizyona aktarılması, Televizyonun İcadı ve Türkiye'ye Gelişi Televizyon, 1920'lerin sonlarında icat edildi ve 1930'lu yıllarda ilk yayınlar yapılmaya başlandı. 

 Ve bunlar zaman ile herkesin evine ve cep telefonuna kadar bireysel kullanıma aktarıldı.

 Ve günümüzde görüntüler holagram görüntü ile üç boyutlu olarak yansıtılabilmektedir.

 Nasıl ki “Kamer” aldığı görüntü yansıtabilmekteyse, Kameralarda aldığı görüntüyü canlı ve kayıt alarak aktarabilmetedir. Ve konferans görüşme ve canlı yayınlar ile birden fazla kişi ile yapılabilmekte ve görüntüler bölünebilmetedir.

 Simemada bu aktarım Ay’ın görüntüsüne benzeyen dört köşeli beyaz perdeye projeksiyon cihazı ile yansıtılmaktadır Projeksiyon cihazı, içerisinde yer alan ışık kaynağı sayesinde görüntüyü dış ortama aktaran aletlerden bir tanesidir. Farklı bir tabirle ışık kaynağı yardımıyla görüntüyü projeksiyon perdesine yansıtır.

 Bunun temeli ise “gölge oyunu” denen sanattır.

 Gölge oyunu, geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır. 

 Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya'nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava'dan (Endonezya), Hindistan'dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı görüşünü desteklemektedir.[77] 

 İz-Efendi Babamızda Hakikat-i İlahiden aldığı ilmi, Hakikat-ı Muhamedi - Nûr-u Muhammedi mertebesinden bizlere yaptığı yayınlar ile herkesin anlayışına göre Zahir, Batın, Ruhu ve Nûru ile aktarmatadır. (M.D.)

 

----------------

وَإِن يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ {القمر/2} 

(54/2) “Ve-in yerav âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun mustemir(run)”

 (54/2) Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler.

----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem şerhi ile devam edelim.

 Ve tahkikatı resul kezâlik bildi ki, muhakkak emr-i mu'ciz bir cemaata zahir oldukda, onlardan ba'zıları onun nezdinde mü'min olur; ve onlardan, onu bilen ba'zıları da, ona inkâr eder; ve zulüm ve ulüvv ve hased ile ona tasdiki izhâr etmez; ve onlardan ba'zısı da bunu sihre ve îhâma ilhak eder. İmdi vaktâ ki rusül, bunu ve ancak kalbini Allah Teâlâ'nın nûr-ı îmanla münevver kıldığı kimsenin mü'min olduğunu ve bir şahıs, îman denilen bu nûr ile nazar etmediği vakit, onun hakkında / emr-i mucizin nef vermediğini gördü; şu halde eseri nâzirînde ve onların kalblerinde âmm olmadığı için, umûr-ı mu'cize talebinden himem kasır oldu (14). 

------------------ 

 Ya'nî resul, mu'cizenin delili ikâmesinde mübalağa, kavminin helakini mûcib olduğunu bildiği gibi, şakk-ı kamer ve ihyâ-yı emvât ve sâire misillû emr-i mu'ciz, bir cemaata zahir olduğu vakit, onlardan ba'zılarının bu mu'cizâta îmân edeceğini ve eyliyeceğini; ve meselâ zamân-ı saadette bulunan Velîd ve sâire misillû zulüm kasdıyla ve Ebû Cehil gibi de yüce makam ve galebe maksadıyla ve kendi vicdanına karşı nübüvveti teyakkun eden Medine yahûdilerinden Ebû Amir gibi hased sebebiyle tasdiki ızhâr etmeyeceklerini; ve ba'zılarının (Kamer, 54/2) onlar mu'cize görseler, yüz çevirip bu sihr-i dâimdir, derler" âyet-i kerîmesi mucibince sihre ve îhâma ilhak edeceklerini dahi bilir. Nitekim zamanımızın zâhiri gören olan tabiat esirlerinden birisi, berât-ı dalâlet-i olan bir manzumesinde: 

Mugfil u muğfel o İsa, Musa Köhne bir kizb-i mutalsamdır asa demiş, yani; Aldatan aldatılan o Îsâ, Mûsâ Köhne bir sihirli yalandır asâ demiş ve bu zincirleme hezeyanlarıyla kendisinin hakikatleri gören olduğunu iddia eylemiştir.

 Binâenaleyh peygamberler, ümmetlerinin ikrar ve inkârda ahvâl-i muhtelife ve isti'dâdât-ı mütefâvitesini ve ancak Allah'ın nûr-i îmanla kalbini münevver ettiği kimselerin îman getirdiğini; ve mu'cizeye ve peygambere îman denilen nur ile nazar etmeyen kimse hakkında mu'cizâtın fâide vermediğini gördüklerinde, kavimlerine mu'cizâtın delili ortaya çıkmasıyla dalâletten hidâyete dönmeleri için, hakta mu'cize emirlerini taleb hususunda onların himmetleri kasır oldu. Çünkü mu'cizenin te'sîri ona nazar edenlerin zahir vücudlarında ve kalblerinde umûmiyyet üzere vâki' olmaz. 

 Zahir vücudlarında te'sîrin umûmî olmayışı, cümlesinin kalbleri nûr-i îman ile münevver olmamasındandır. Yani herkeste mucizenin tesiri aynı şekilde olmaması iman nurlarının kendilerinde olmamasındandır. Ve kalblerinde te'sîrin umûmî olmayışı da, isti'dâdât-ı zâtiyye ve gayr-ı mec'ûlelerinin farklılık bulunmasındandır. İsti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl Fass-ı Üzeyrî'de izah olunmuştur; oraya müracaat buyrulsun. Binâenaleyh, kalbi ezelde nûr-i îmanla nurlanmış olan kimse, bu âlem-i şehâdette dahî, mü'min olarak zahir olur; ve ilm-i ilâhîde ayn-ı sabitesinin hidâyete isti'dâdı olmayan kimseler dahî, bu âlemde hidâyetle zahir olmazlar.[78] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Messnevi-i Şerif beyitleri ve şerhi ile devam edelim.

 Eğer sana görüşte zorluk gelirse, o halde ayın yarılmasından sen şüphe tutarsın.

 Eğer Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)'in yıldızlara emîr ve hâkim olması, düşünsel görüşün i’tibâriyle sana zor görünürse, o halde yıldızlar üzerinde hâkimiyetten ibâret olan Resûl-i Ekrem'in "ayın yarılması" mu'cizesinde senin şek ve şüphen vardır demek olur.

 Bilinsin ki, bu yarılma mu'cizesinin olduğunu islâmdan ba’zıları tasdîk etrmezler de, derler ki: "Eğer ay yarılmış olsaydı, dünyânın her tarafındaki ahalisinden elbette görenler olurdu. Oysa böyle bir rivâyet yoktur." Bu mu'cize hakkındaki rivâyete göre ay, Mekke-i Mükerreme'deki Hirâ Dağı’nın arkasından henüz doğmakta idi. Kureyş'den ba’zıları Resûl-i Ekrem Efendimiz'den mu'cize istediler. İsimleri tefsîrlerde geçen ba’zı kimselerin karşısında Risâletpenâh Efendimiz parmağı ile aya işâret buyurdular; ay ikiye ayrıldı; birisi Hirâ Dağı’nın zirvesinin bir tarafında ve diğer parçası da diğer tarafında göründü; ve derhal yine birleşti. Şimdi ay, Hirâ Dağı’nın arkasından doğarken, ancak Hint ve Çin taraflarından görünebilir idi. Bir buçuk asır evvel Hindistan’da hafriyât esnâsında bir heykel bulunduğu ve üzerinde "ayın yarılması senesinde yapılmıştır" ibâresi olduğunu Hoca İshak Efendi'den naklederler.

 Fakîr de, Çin'de eski bir köşk üzerinde ayın yarılması senesinde binâ edildiğinin yazılı bulunduğu, Melâmiyye'den Maksûd Efendi'den bizzât işittim. Ve Kur’ân-ı Kerîm'de de: 

 (Kamer, 54/1,2) “İkterebetis sâatu ven şakkal kamer (1) “Ve in yerev âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun mustemirr” (2)

 "Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı ve eğer bir âyet görseler yüz çevirirler ve bu “sürekli bir sihirdir” derler" Âyet-i kerîmesinde bu olaya işâret buyrulmuştur. İslâm ehlinden bu olayın olmadığını iddiâ edenler, bu âyeti te'vil edip, kıyâmet gününde ay yarılacak ma’nâsını verirler. Cenâb-ı Pîr te'vil edenlere hitâben aşağıda buyururlar.

 Ey gizlide hevâyı tazelemiş kimse, îmânını tazele; dil sözünden değil!

 Ey hamurunda bâtıl hayâllere tâbi’ olarak her an nefsânî hevâsını tâzeleyen kimse, kalbinden bu bâtıl hayâlleri def’ etmek sûretiyle îmânını tazele. Kalbin bâtıl hayâller ve nefsânî hevâ ile dolu iken, lisânen kelime-i tevhîdi söylemek, îmân tâzelemek değildir. Nitekim âyet-i kerîmede: 

 (Nisâ, 4/136) “Yâ eyyühellezîne âmenû âminû”

 "Ey lisânen kelime-i tevhîdi zikr edip, îmânını göstererek îmân edenler; kalbinizden de îmân ediniz!" buyrulur.

 Hevâ tâze oldukça îmân tâze değildir; çünkü bu hevâ o kapının kilidinden ayrı değildir.

 Ya’nî dîn yolunda her an senin kalbine yeni yeni bâtıl hayâller ve bozuk fikirler ve türlü türlü filozofluklar geldikçe îmânın tâzelenmesi mümkün değildir. Çünkü bu nefsânî hevâ, hakîkî îmân kalesinin kapısının kilidinden başka bir şey değildir. Ya’nî bu nefsânî hevâ o hakîkî îmân kapısını kilitler. Nitekim âyet-i kerîme şöyle buyrulur: 

 (Câsiye, 45/23) “E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin”

 "Hevâsını ilâh edinen kimseyi görmedin mi? Oysa Allah Teâlâ onu ilim üzerinde şaşırttı" Bâkir olan kelimeyi te'vîl etmişsin; sen Kur'ân'ı değil, kendini te'vîl et!

 Ya’nî Kur’ân’ın sana karşı açılmamış ve bâkir kalmış olan kelimesini nefsâni hevâna göre te'vîl etmişsin. Sen Kur’ân’ı te'vîl etmekten vazgeç de kendi kalbini te'vîl et ve âlemin hakîkatine çevir! Nitekim hadîs-i şerîfte "Hevâsı benim getirdiğim şeye tâbi’ olmadıkça, sizden biriniz mü'min olmaz" buyrulmuştur. Bundan dolayı Kur’ân’ın bâkir kelimelerinin ma’nâlarını yine Peygamber ve onun vârisleri açabilir.

 Kur'ân'ı hevâ üzere te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma’nâ, senden alçak ve eğri oldu.

 Ya’nî Kur’ân’ı kendi hevâna uydurup te'vîl ettiğin için, kelimelerin yüksek ve yüce olan ma’nâları, senin fikrin gibi alçak ve eğri oldu. Nitekim hadis-i şerîfte “Kim ki Kur’ân’ı kendi görüşüyle tefsîr ederse, kendisine ateşten oturacak bir yer hazırlasın" buyrulur.[79]

 "Benim elim felek üzerinde hüner gösterdi; ey okuyucu, "inşakka'l-kamer” diye oku!"

 “Benim yed-i tasarrufum, âlem-i sûret olan feleğin üzerinde hüner ya’ni mu’cize gösterdi ve âlem-i sûrette muhâl addolunan bir şeyi mümkin gösterdi. Bu mu’cizenin vukuuna vâkıf olmak istersen, ey Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan kimse, (Kamer, 54/1) “Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı” âyet-i kerîmesini oku!” Cenâb-ı Pîr’in bu beyân-ı âlîsinde bir nükte vardır: Ma’lûmdur ki, her zamanda mevcûd olan münkirler, ayın yanlmasını muhâl gördükleri için inkâr ederler. Zamân-ı saâdette Peygamber-i zîşânın etrâfını muhît olan müşriklere karşı yine onlann nazarlarında vâki’ olan inşikâk-ı kamer mu'cizesi Kur’ân’da i’lân buyuruldu. Bunu müşâhede eden müşrikler, Kur’ân-ı Kerîm’in ve cenâb-ı Peygamber’in hasmı olduklan halde bunu inkâra kendilerinde mecâl bulamadılar da, vukuunu tasdîkan (Kamer, 54/2) “Bu sihr-i müstemirdir” dediler. Zîrâ sihir, hârikulâde olan bir şeye derler. Bu beyt-i şerîfte, zamâne münkirlerine karşı bu nükte beyân buyurulur.

 Bu sıfat da akılların za'fından dolayıdır; zuafâya kudretin şerhi ne vakit revâdır?

 Bu sıfat, ya’ni enbiyânın vârisleri olan evliyânm âlem-i sûrette havârık göstermek husûsundaki sıfat-ı kudretleri dahi, sûret dâiresinde mahsûr kalan akılların za’fından ve ma’nâya intikal edememelerinden dolayıdır. Onlar bu havânkı görmedikçe, kuvâ-yı tabîiyyenin fevkinde olan kudret-i Hakk’a îmân etmezler. Binâenaleyh, bir ma’nâ-yı vâsi’ olan kudret-i Hakk’ı, zaîfü’l-akl olan kimselere lafız ve kelâm vâsıtasıyla şerh etmek mümkin midir?[80]

----------------

وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ {القمر/3} 

(54/3) “Ve kezzebû vettebe’û ehvâehum ve kullu emrin mustakir(run)”

 (54/3) Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Hâlbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.

----------------

 Risalet mertebesinin “Kamer”i ikiye ayırıp, Hakikat-ı Muhammedi nurunu izhar etmesinden dolayı nefislerinin hevasına yani vehim ve hayaline uydular. Ve Efendimiz (s.a.v.) in mucizesini yalanladılar. (M.D.) 

----------------

وَلَقَدْ جَاءهُم مِّنَ الْأَنبَاء مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ {القمر/4} 

(54/4) “Ve lekad câehum mine-l-enbâ-i mâ fîhi muzdecer(un)”

(54/4) Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.   

---------------- 

 Hz. Âdem mertebesinden, Hz. Muhammed ve oluşan Ay’ın ikiye ayrılması hikmeti ortaya çıkan Hakikat-ı Muhammedi mertebesinin peygamberlerin haberleri ve kavimlerinin nefsi emmarenin heva ve vehmi ile uydukları şartlanmalarına yalanlayan tehditlerin haberleri geldi. (M.D.) 

----------------

حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ {القمر/5} 

(54/5) “Hikmetun bâliga(tun) femâ tugnî-nnuzur(u)”

(54/5) “Bunlar üstün bir hikmettir fakat uyarılar fayda vermiyor.”

----------------

 Klasik sözlüklerde hikmet kelimesinin (çoğulu hikem) “yargıda bulunmak” anlamındaki hükm masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen ihkâm masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra hüküm de denmektedir.[81]

 Kur’ân-ı Kerîm’de hikmet, on yerde kitap kelimesiyle beraber olmak üzere yirmi defa geçmektedir; ayrıca üç defa “mülk”, birer defa da mev‘iza, hayır, âyet kelimeleriyle birlikte kullanılmıştır; “hikmetün bâliga” terkibi ise bizzat Kur’ân-ı Kerîm’i ifade eder.[82]

 Hikmet-i Bâliğa, kuvvet ve gayeye isabet etme bakımından en yüksek dereceye ulaşmış hikmet demek olup, "mâ"dan veya "müzdecer"den bedeldir. Yahut hazfedilmiş bir mübtedânın haberidir. Yani üstün bir hikmet olan tehdidler ve haberlerle Kur'ân geldi.[83]

 “Rububiyyet” makamına ulaşmak için “Hikmet” gerekmektedir. 

 “Kime hikmet verilmişse, onu büyük hayır verilmiştir” beyan-ı ilahisi bu mertebeye ışık tutmakta, hikmete ulaşılabilmesi için de “Re’sül hikmeti mehafetullah” 

 “Hikmetin başı Allah korkusudur” hadisinde belirtilen gerçeği idrak edip yaşamak gerekmektedir.

 El Hakîm esmasının zuhuru ile âlemlerde oluşan her oluşum, bir hikmete bağlı olarak zuhura çıkmaktadır.

 “Hikmet” nedir dersek zahiri görünümü olan bir şeyin hakikatine nüfuz etmek özüne varlığına nufuz etmek ondaki mevcut olan hakikati müşahede etmek, anlamaktır.

 Kur’an-ı Kerim hikmetlerle dolu bir kitaptır, insan da Kur’an-ı kerim’in kardeşi olduğundan insan da hikmetlerle dolu bir varlıktır, bu hikmetleri kendimiz zuhura getirmemiz lazımdır ki yaşantımıza intikal ettirip onları muhafaza edelim yahut kullanalım. “ İz- -T-B- ”

 (4/113) (Ve levlâ fadlullahi aleyke ve rahmetuHU lehemmet taifetün minhüm en yudılluke, ve mâ yudıllune illâ enfüsehüm ve mâ yedurruneke min şey'in, ve enzellAllahu aleykel Kitabe vel Hıkmete ve allemeke mâ lem tekün ta'lemu, ve kâne fadlullahi aleyke azîmâ;) 

 (4/113) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab (Kûr'ân)ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lütfu büyüktür.” Efendimize (s.a.v) ait olan bu Âyet-i Kerîme onun varlığında hepimize aittir ve hepimiz ondan nasibimizi almalıyız. Bu Âyetleri anlayıp, idrak etmeye başladığımız anda bu Âyetler bize inmeye başlıyorlar. Bu Âyetler defalarca okunur fakat anlaşılmaz çünkü kabiliyet yoktur. İşte rahmetin en büyüklerinden biriside Cenâb-ı Hakk’ın bu Âyetleri anlayacak kabiliyeti vermesidir. Cenâb-ı Hakk rahmetinden bunların hepsini yapıyor fakat gaflette olup bunlara ilgisiz kalınılıyor. Efendimize (s.a.v.) ve ümmetine hikmet verilmiştir. Bilgiyi bir yönden kişi kendi çalışmasıyla üretir, bir de bilmediklerinin Hakk tarafından öğretilmesiyle öğrenir.[84]

 2/269 kime ki “Hikmet” verilmişse ona çok hayırlar verilmiştir. İşte Hikmet olan bunlardır. “Hakim” Esmasının zuhuru ile meydana gelen hakikatlerdir. Bu bir bakıma Allah’ın kendi bizatihi eğitimidir bunlar “Kelam” mertebesinden eğitimidir, “Bişnev” biz de onu dinleyecek kulağa ve göze sahip olmamız gerekiyor ki bize intikal edebilsin bize ulaşabilsin, birçok sohbet olur da ulaşmaz bize kulak faaliyete geçmemiştir, kulak faaliyete geçmek ister göz geçmemiştir faaliyete, göz ister gönül geçmemiştir yer yapmaz. “ İz- -T-B- ” Allah’ın kullarına bildirmiş olduğu her hükmün bir zahiri bir batını vardır en azından bize hep zahirini anlattılar, bu bedenin halini anlattılar bunu da yarım yarım anlattılar, ne olduğunu bildirmediler, sen yap da Allah bilir dediler, hikmetini şeyhim bilir, Peygamberim bilir dediler. Peygamberin hikmetini bilir, peygambere o hkmet bildirilmek için verildi, kendine kalsın diye verilmedi, kendinde kalsın diye verilseydi dışarıya çıkmazdı Allah ile Rasulullah Efendimizin arasında olan bir hukuk olurdu dışarıya aksettirilmezdi. “ İz- -T-B- ” Hikmetin ana maddesi topraktır, toprağın da özü hikmettir. Yani bağrından nice nice, nice bilinmeyen şeyler çıkarmaktadır. Bir çuval toprak alalım saksının içerisine veya belirli bir yere koyalım, ona ne ekersek ekelim, içerisindeki bakterileri özellikleri itibariyle belki o toprak bazı bitkileri daha çok yeşertir, bazılarını daha az yeşertir içerisindeki tekibine göre ama her halukarda mutlaka bir şey yeşertir orada. İşte bu onun hikmetidir. Aynı havayı teneffüs ediyor aynı suyu aynı ışığı alıyor, burada bazen kırmızı bazen mor, bazen değişik değişik renkler çıkıyor. Nasıl oluyor işte bu hikmettir. Bazen aynı yerde meyveli ağaç bazen aynı yerde meyvesiz ağaç aynı yer aynı toprakta. 

 İşte hep hikmet içine وَنَفَخْتُ ruhundan üfledi, yani toprak olan hikmetin içine وَنَفَخْتُ yü üfledi. Yoksa toprak, taş toprak olarak üflenmedi. Neden havaya üflemedi, neden ateşe üflemedi, neden suya üflemedi, toprağa üfledi çünkü toprak hikmet özelliğini ortaya koyacak kabiliyeti var ve de terkip olarak ayakta duracak kabiliyeti var toprağın su ayakta duramıyor, durması için buz olması lazımdır. Buz ise hareketsizlik donuktur hareket edemez, Âdem sadece taş gibi heykel olurdu buzdan olsaydık. O zaman da faaliyeti olmazdı. İşte bunlar hep Allah’ın hikmetleridir, O’nun hikmeti en geniş ma’nâda toprakta zuhura çıkıyor, işte bu yüzden وَنَفَخْتُ içine ruhundan üfledi. Böylece toprağın ağırlığında hikmet ile ruhun hafifliğine necat yani huzur yani rahat huzur ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İnsanlara verilen ilk necat budur. “İz- -T-B-” Eğer biraz müşahedemiz olsa yaz bahar geldiği zaman bir sürü yeşillikler çıkıyor, topraktan bunlar nereye gidiyor, tekrar toprağa gidiyor, Toprak aslında Hakk’ın Rahman Rahim ismi Hakiym, Hikmet ismi ve “Hay” ismi buradan zuhur ediyor, topraktan zuhur ediyor, gene kendi asıllarına dönüyor, bütün gelen varlıklar yani tekrardan gübre oluyor, saman oluyor, toprak onların anası olduğu için onları gene gönlüne çekiyor. “ İz- -T-B- ” Efendimiz (s.a.v.) miraç Hakkında şöyle buyurdu, Ben Kabe-i Muazzama’da iki kişi arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken içi iman ve hikmetle dolu altından bir leğen getirdiler, boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar, Zem zem suyu ile yıkayıp iman ve hikmet ile doldurdular ve katırdan küçük merkepten büyük “Burak” denilen beyaz bir hayvan getirdiler, Cibril ile birlikte gittik. (H.Ş) Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Azimüşşan’da Kur’an’ın ism-i zât olduğundan zâtî tecellisini kemâliyle ortaya getirmekte. Ne yönüyle ortaya getirmekte? Lisan ile anlatarak izah etmekte, ifşa etmekte, ortaya çıkarmaktadır. Yani beşerin anlayabileceği bir şekilde kendindeki sırları Kur’an vasıtasıyla insanlığa ulaştırması, Kur’an-ı Azimüşşan’ın özelliğidir. Eğer Kur’an-ı Azimüşşan gibi bir ilim kitabı, hikmet kitabı bize gönderilmemiş olsaydı bu hakikatleri anlamamız mümkün olamazdı. Yani ne kendimizi tanımamız mümkün olurdu, ne de Rabbımızı, ne de Allahımızı tanımak, ne de bu âlemleri bilmemiz mümkün olurdu. Sadece “namaz kıl, oruç tut,” dediler, bunu bu şekilde fiziki, fiili olarak yapar öyle uygulayan varlıklar olurduk. “ İz- -T-B- ” Âdemi hakikat olan toprak-hikem özelliğinin içine “venefahtu üflenmesi” (Ef’âl mertebesi) ve hikmetin başı olan Allah korkusu (rububiyet mertebesi) ile kişinin idrak düzeyi açılır. Miracı hakikat ile gönlüne iman ve hikmet dolar (sıfât mertebesi) . Ve gönül göğünde “Kamer” Ay’ın ikiye bölünmesi ile Hakikat-ı İlahi güneşinden alınan yansıma ile Hakikat-ı Muhammedi mertebesi ile en büyük hikmet olan Kûr’ân-ı Kerim hakkıyla ve arifane olarak aktarılmaya başlar (zât mertebesi). 

 Âyet sayısal değer (54+5= 59) 5+9= 14 dür. 14 ise Nûr-u Muhammedidir. Nûr-u Muhammedi tüm mertebelerin içinde olduğundan tüm mertebeleri aydınlatan “hikmet’ün baliga” (üstün hikmet) tir. (M.D.) 

 "Hikmet, eşyada Hakk'ın tecellîsini görmektir. 'Bâliga' ise, onun nefsin her mertebesine nüfuz edişidir."[85]

 "Hikmet bâliga olmasına bâligadır, lâkin nefs, kesret perdesiyle mânia olur. Nuzur, ona sirâyet etmez."[86]

 "Hikmet-i bâliga, 'Hakikat-ı Muhammediyye'den sâdır olan nûrdur. O, kalbin derinliklerine işler, lâkin nefs perdeli ise anlamaz."[87]

----------------

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُّكُرٍ {القمر/6} 

(54/6) “Fetevelle ‘anhum yevme yed’u-ddâ’i ilâ şey-in nukur(in)”

(54/6) Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir.

----------------

 Âyet-i kerime “Uluhiyet” mertebesinden “Risalet” mertebesine hitaptır. 

-----------------

 “Pek şiddetli korkunç bir durumun olacağı gün” denilmiş gibidir. 

 Lafzen, “bilinmeyen” (nukur) -“insanların benzeri bir şeyle karşılaşmadıkları için hiçbir zaman bilemiyecekleri [yani, gözlerinde canlandıramayacakları] şeyler.”[88] 

 “yevme yed’u-ddâ’i” çağırıcının çağıracağı gün bu işle ilgili melek bilindiği gibi (إسرافيل) İsrafil isimli melektir. Sayısal değeri kısaca (1+60+200+1+80+10+30= 382) (3+8+2= 13) tür. (13) Hazret-i Muhammedin şifre sayısına bağlıdır.

 İsrafil (a.s) ın görevide Zümer sûresi 68. Âyette geçmektedir.

 (39/68) “Venufiha fî-ssûri fesa’ika men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi illâ men şâa(A)llâh(u) sümme nufiḣa fîhi uhrâ fe-izâ hum kiyâmun yenzurûn(e)”

 (39/68) (O gün) sûra üflenecek, ardından -Allah’ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra sûra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar.

 Yine âyeti kerimeye dönersek etrafa bakarken daha önce görülmemiş bir şeye bakıyor olacaklar.

 Bunu bu dünya hayatında ölmeden önce ölme ile ancak idrak edilebilir ama ayn’el yakin olarak gerçekleşeceği yer bâtın olan ahiret hayatıdır. 

 Kişiler zaten bu dünya hayatında yapmış oldukları Celal esmâsı yansımasını karşılığını bu dünya hayatında görecek olsalar ödleri kopar ve oracıkta ölürler. İşledikleri Cemal esmâsının karşılığındaki güzellileri görecek olsalar başları secdeden kalkmaz veya seyrettiklerinin hayranlığı ile daha dünya hayatında iken dünya yaşamının gereklerini yerine getiremeyecek hale gelirdi. Onun için biraz gaflet perdesi ile hayat idame etmektedir.

 Ve efendimiz (s.a.v.) şahsında ümmetinden de mudill esmâsı üzere hayal ve vehimi bir yaşam süren inkar ehlinden yüz çevirmeleri istenmektedir. (M.D.) 

----------------

 خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ{القمر/7}

(54/7) “Huşşe’an ebsâruhum yahrucûne mine-l-ecdâsi ke-ennehum cerâdun munteşir(un)”

(54/7) Gözlerini korku bürümüş (zelil ve hakir) kabirlerinden çıkarlar, sanki yayılan çekirgeler gibidirler.

----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem şerhi ile devam edelim.

Kıyamet yaklaştığı zaman Çin’de bir aileden bir kız bir erkek çocuk dünyaya geleceğini haber veriyor Muhiddin-i Arabi Hz leri Fusus-ul Hikem adlı eserinde, Şit fassında orada diyor ki iki kardeş doğacak onlar ters şekilde gelecek yani normal doğum şekliyle değil de ters şekilde dünyaya gelecekler ve onların doğumuyla Cenab-ı Hakk’ın insanlara vermiş olduğu Şit (as) şahsında İlahi lütuf sona erecek yani şu demek ondan sonra dünyaya gelecek insanlarda Şit’i hakikat yani Allah’ın lütfu olan Zat’i ruhaniyet olmayacak içlerinde. Dünyaya insanlar gelecek ama artık onlardan Veli olmayacak yani muhabbet ehli çıkmayacak.

Yani insanlar doğacak insan silüyetli varlıklar olacak fakat insanlık vasfı onlardan alınmış olacaktır. Özleri artık insan olmayacaktır. İşte “Dabbetül Arz” çıkacak dediği budur. Yer hayvanları çıkacaktır. “Dabbe” hayvan demektir. Ayak üstü yürüyen Arz’da ayak üstü yürüyen demektir “Dabbatül Arz” ama insan şuuru ile değil, yalnız onların yine bir akılları olacaktır, evlerini barklarını bilecekler, ama Allah ile muhabbeti oluşturan iç bünyedeki ilahi ruhaniyetleri verilmeyecek onlara “Venefahtü” leri verilmeyecek bizim gibi bu insanlar gibi olacakler suliyet olarak içindeki Allah muhabbeti olmayacak. 

Sadece maddi yönleri olacak et kemiği zahiri olacaktır, ama nebati ruh, madeni ruh, hayvani ruh olacak yani konuşacak gülecek ağlayacak yaşayacak yani şu bedeni ayakta tutan ruh olacak ama “venefahtü” Allah’ın Zat’i ruhu olmayacak Âdem’e verdiği Zat’i ruhu olmayacak. Cenab-ı Hakk Âdem (as) a o iki kardeş Habil ile Kabil, Kabil Habil’i öldürdükten sonra Şit (as) ı Kabil’in yerine lütuf olarak verdi hediye olarak verdi ve kendindeki ilahi hakikatlerle birlikte hediye olarak verdi. Yani babasının asli üzere verdi. İşte ondan sonra gelen insanlar yeryüzüne gelen insanlar hem “Venafahtü” ile hem de Şit’e verilen lütuflar ile birlikte geldi. 

Daha sonraki peygamberlerle insanlık âlemine o peygamberlerin mertebesi olan idrak ve ruhaniyet verilerek geldi. Muhammedi olarak doğan çocuklar edecek kapasitesi verilerek dünyaya getirildiler. Bizler de onların içerisindeyiz eğer bu kapasite bize verilmemiş olsaydı dışarıdan gelen bu hakikat-ı ilahiye, Hakikat-ı Muhammediye bilgilerini almamız mümkün değildi. Yani bir mahal olmadıktan sonra istediğiniz kadar oraya bir şey dökün çöp kovası olmadıktan sonra kovaya dökemezsiniz o yerlere gider, bunun gibi işte o tohumun içerisinde o kendini yenileyecek vasfı olmasaydı siz istediğiniz kadar ekin istediğiniz kadar başında bekleyin dua edin sulayın güneşini verin olması mümkün değildir.

İşte özünde olduğu için Ümmet-i Muhammed’in üstünlüğü budur işte, Ümmet-i Muhammetd Yani Hz rasulullah zamanında ve ondan sonraki dünyaya gelen insanlar çocuklar Hakikat-ı Muhammediye ile teçhiz edilmiş olarak üstünlüğümüz orada diğer ümmetlere karşı. Yani ayan-ı sabitelerimizde Hakikat-ı Muhammediyeyi anlayacak genler vardır, DNA lar vardır, o olmazsa zaten alamayız, mümkünü yoktur, sabahtan akşama kadar biz Hakikat-ı Muhammedi’nin küçücük bir bölümünü anlatsınlar karşılığı olmayınca almamız mümkün değildir. 

Anlamamız tasdik ve tatbik etmemiz mümkün değildir. İşte Çin’de doğacak o son iki kardeşle biri erkek biri kız ikizler bir batında ikizler ama ters bu günkü normal doğumun dışında ters bir doğum olarak gelecek işte orada kesilecek bu maneviyat insanların DNA larına konan manevi idraki taşıyan genler DNA lardan mahrum olarak eksik olarak gelecek. O da Allah’ın mutlak kaderidir. İşte kıyametin kopmasına yakın onun için diyor işte kıyamet mü’minlerin üstüne kopmaz. Ehl-i halin üzerine kopmaz, onlar da lisanen Allah diyecekler ama içinde bu hakikatı yaşayamayacağı için Allah diyen varlık kalmayınca ancak kıyamet kopacak dedikleri budur. Lisanen Allah diyecekler ama manen Allah esmasının tecelli mahali olan yer kendilerinde olmadığından Allah sadece dillerinin ucunda varlıklarında olmayacaktır. 

Yani Veli olmayacak, veliler kalmayacak yeryüzünde onların üzerine kıyamet kopacak kıyamet koptuktan sonra dünya büyük zelzeleler geçirecek kendi halinde dönmeye başlayacak 20-30 sene kadar yeryüzünde insan nebat hayvan kalmadan hiçbir şey kalmadan ondan sonra bir yağmurlar yağmaya başlayacak devamlı 20 sene bu anladığımız manada yağmur değil, daha koyu bir sıvı şekilinde yağmurlar yağmaya başlayacak ondan sonra dünya tekrar rutubetlenecek yani kuru kalmış olan dünya rutubetlenecek işte o halde dünya dönüşünü sürdürecek ama coğrafi oluşumu çok değişmiş olacak o arada. 

Sonra güneş sistemi ile birlikte dönüyorken burçlarda da değişiklik olacak başka burcun etkisine girecek dünyanın bu günkü yaşamı ile o günkü yaşamı arasında büyük farklar olacak, Cenab-ı Hakk Cebrail (a.s.) ı gönderecek insanların tekrar yeryüzüne gelme müddeti dolduğu zaman git bakalım benim habibimin kabri nerede bul onu diye gönderecek Cebrail (as) geldiğinde bakacak ki dünya da ne iz var ne Kabe kalmış ne Ravza-ı Mutahhara kalmış ne Kudüs kalmış ne Ankara ne İstanbul ne hiçbir şey yok belli değil ne su kalmış ne bir şey yuvarlak bir top haline gelmiş. 

Hiçbir işaret olmadıuğı için geriye dönecek diyecek ki “Ya rabbi bulamadım habibinin kabri nerede bulamadım o zaman Cenab-ı Hak git bir daha bak diyecek tekrar geldiğinde yer kürenin bir yerinden bir nur sütununun yükseldiğini görecek yukarıya doğru o zaman anlayacak ki Kabr-i Şerifi buradadır. Hz. peygamberin, oraya geldiği zaman o kelime-i tevhid ile yahut tekbirle kabrinden kalkacak ondan sonra civarındakiler yavaş yavaş buna misal olarak diyor ki Kur’an-ı Kerim’de خُشَّعًا اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ 54/7 “onlar çekirgeler gibi kozalarından çıkıyorlar” işte gaflet uykusuna yatana da Nüsret Babam kış uykusuna yatmış derdi. Ayakta gezer ama uykudan uyandırmak için dürtmek lazımdır. İşte bunlar o zaman insanlar kıyamet uykusuna yatmış belirli bir süre toprak mutedil hale gelecek rutubet olacak o rutubetten hayat bulacak cesedlerimiz tekrar. Ve de herkes kabirinden çıkarak mahşer arasad meydanına, arasad ne demek, arsanın çoğulu yani arsalar demektir. Arasad meydanı arsalar meydanı demektir. Yani dünya üzerinde arsa iken yani beş kıta iken Avrupa kıtası bir arsa, asya kıtası bir arsa, Amerika kıtası bir arsadır, memleketlerin olduğu yeri daha da küçültürsek Türkiye bir arsadır, Türkiyenin içinde Ankara bir arsadır, İstanbul bir arsadır, işte arsalar arasat meydanı dediği budur. Arsalar artık bir bütün haline geliyor, sahibine dönüşüyor, tek sahip var başka sahip yoktur. O zaman işte insanlar daha var edilmezden evvel cenab-ı Hakk soru soracak لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ 40/16 ama kendisinden başka kimse olmadığı için cevap veren gene kendisi olacak لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ Vahid ve Kahhar olan Allah olan benim günümdür, hadi bakalım bir nefis kalksın da başını kaldırsın da ben de buradayım da benlik iddiasında bulunsun bakalım. İşte ben Zahir ismimle sizleri zuhura çıkardım benlik yaptınız beni tanıdınız veya tanımadınız ama ben tanısanız da tanımasanız da sizi batın ismimle yani yokluk âlemine sizi alırım diye orada Cenab-ı Hakk azametini kendi kendine ifşa ediyor. Ama işte bir Hakk yolcusu o gün gelmeden bu günü yaşaması lazımdır. İşte Fenafillah mertebesinde kişinin kişiliği ortadan gittikten sonra Cenab-ı Hakk لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ diye sorar o beden mülkünde yani bu mülk bu gün kimindir, genel olarak ahirette geçecek hadisedir ama bunların hepsi bizde Âdem’den itibaren Muhammed (sav) ve kıyamet kopuncaya kadar geçecek bütün hadiseler minumum olarak bizlerde yaşayacak yaşanması lazım gerçek biz Hakk ehli isek yani bu süreci mutlak yaşıyorsak işte bu süreçten gafil olmamız kış uykusuna yatmak demek oluyor. O süreyi boşuna geçirmiş demek oluyor. Kendi mülkünde kişi لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ diye daha evvel nefsaniyetin cirit attığı vehminin hayalinin sonsuz genişlediği vehim ve hayel karşılığı bu bedene sahip olduğu devrelerde bu devreler aşıldıktan sonra izale edildikten sonra nefs-i emmaresi levvamesi mülhimesi mutmainesi Kahhar esması ile bunlar ortadan kaldırıldıktan sonra Fenafillah mertebesinde de “Bu gün mülk kimindir” diye o kişide var olan Uluhiyet makamı kendinden bunu soracak dışarıdan birisi gelip de söyleyecek değildir, kendi kendine لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ O zaman nefsin ayağı kırıldığından vehmin ve hayalin oradan uzaklaştırıldığından kendi varlığından başka ikinci bir varlık olmadığından cevap verecek kimse kalmıyor. Kalmaması gerekiyor. İşte o zaman cevap vermek lazım, cevabı da kendi kendine لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ benden başkasının sahibi değil bu gün benim sahip olarak diyecek. İşte aşağı yukarı orada gönül âleminden haber alanların da yüz milyar civarında insan toplanacak mahşerde yani Âdem (as) dan kıyamete kadar yaklaşık olarak misli misli arttırılarak hesab edilen insan sayısı 100 milyar kadar olacaktır. Bunların hepsinin hesabı aynı anda görülecek birlikte görülecek hiç birisi hesap dışı kalmadan, ayette diyor “herkes önderleri ile gelecek mahşer yerine” diyelim ki birisi kötü bir oluşum icad etti. Nefsani bir oluşum kim onun peşinde koşmuşsa o onların önderi imamı olarak gelecekler orada kavga edecekler sen başımıza geçtinde, işte bu bidat hadiseyi sen bize yaptırdın diye ondan hesap soracaklar, yakasına yapışacaklar o da diyecek ki evet ben yaptırdım ama siz de gelmeseydiniz Allah size de akıl vermiş diye kendini kurtarmaya çalışacak.[89] “ İz- -T-B- ”

--------------------

 (Huşşe’an ebsâruhum yahrucûne minel ecdâsi keennehum cerâdun munteşir.)

 “Gözleri düşkün düşkün sanki yayılan çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.” (54/7) Âyet-i kerimede bu çıkışın جَرَادٌ “ceradun” çekirgeler gibi olacağını söylemiştir. Çoğul ifadesi ile çekirge sürüsü olduğu anlaşılmaktadır. Çekirgeler bulundukları çimen ve ağaç veya toprak ile aynı renk tonu taşıdıklarından bulundukları alana kamufle olurlar ne zaman oradan zıplar veya uçarlar o zaman farkedilirler. 

 “Cerad” çekirge sayısal değerine bakacak olursak; “Cim-3”, “Re-200”, “Elif-1”, “Dal-4” (3+200+1+4=208) dir. Aradan “0” alındığında kalan 28 peygamber mertebesidir. Mezardan kalkanlar 28 mertebeden Hazreti Âdem (a.s.)’dan, Hazreti Muhammed (s.a.v.)’e kadar hangi peygamber hazeratı mertebesi üzere ise o halde rabblerine sevk edilirler.[90] “ İz- -T-B- ” (M.D) Çekirgeler toplu halde dolaşırlar ve gittikleri yerin bitki örtüsünü ve ağaçların yapraklarını yer ve zarar verirler. Beden kabirlerinden nefsi emmarenin bu özelliğinde ve nefsani fikirler tahrip olmuş ve kurumuş olarak çıkarlar. (M.D.)

----------------

مُّهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ {القمر/8} 

(54/8) “Muhti’îne ilâ-ddâ’(i) yekûlu-lkâfirûne hâzâ yevmun ‘asir(un)”

(54/8) O çağırana koşarak, kâfirler: "Bu çetin bir gündür." derler.

---------------- 

 Hakk’ı perdeleyip gizleyen inkar ehli, kendilerini çağırana bu “‘asir” çetin bir gün derler.

 “Asir” Ayn, Sin ve Rı harflerinden oluşmaktadır. “Ayn” Göz ve müşahade “Sin” insan ve “Rı” rububiyet tir.

 İnsan’ın rububiyet mertebesini müşahade etme günüdür. Bu günde hayali kimler yok olur ve Vahid’ül kahhar olan Allah (c.c.) hakikati ortaya çıkar.

 İrfan ehli daha bugünden dünya hayatında hayali kimliklerini terk eder ve asılları olan insan kimliği “Selam” ve “Cemal” esmalarına yönelir. (M. D.) 

----------------

 كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ {القمر/9} 

(54/9) “Kezzebet kablehum kavmu nûhin fekezzebû ‘abdenâ ve kâlû mecnûnun vezducir(a)”

(54/9) Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.

----------------

 (……….ve kâlû mecnûn vezdücira)

 9. “Ve deli dediler, ve zorlandı.” Bu Âyet-i keriyme’de de bahsedilen önde gelen husus (مَجْنُون) (mecnûn) dur. Toplam sayı değerleri (40+3+50+6+50=149) dur. Toplarsak (1+4+9=14) eder, bu da Nur’u Muhammed’i dir. (14) ten mecnûn olan, bir’i (Nûh’u) çıkarırsak (13) kalır. Aslında mecnûn kendi hayellerinde var zannettikleri Nûh tur. Ve geriye kalan (13) ise bilindiği gibi Hakikat-i ilâhiye, Nûh un hakikati’dir. İşte onlar Nûh un gerçek varlığında olan (13) ü göremediler. Hayellerinde bir Nûh var ettiler, işte onunla sayı mecnun ifadesiyle (14) Nûr’u Muhammed’i oldu, bunun da farkında olamadılar. Daha evvelce de gördüğümüz gibi (نوح) Nûh asli harfleri ile (13) tür. Aradaki vav harfi’de büyük Ebced hesabı lle (13) tür ki; aslı Hakikat-i ilâhiyye’dir.[91]

 ----------------

فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانتَصِرْ {القمر/10} 

(54/10) “Fede’â rabbehu ennî maġlûbun fentasir”

(54/10) Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! Diyerek yalvardı.

----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Nûh da Rabbından, Rububiyyet mertebesinden yardım istedi bundan sonra iş artık olacağına varacak idi. “ İz- -T-B- ” 

----------------

فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاء بِمَاء مُّنْهَمِرٍ {القمر/11} 

(54/11) “Fefetahnâ ebvâbe-ssemâ-i bimâ-in munhemir(in)”

 (54/11) Biz de gök kapılarını birçok su ile açtık, -pek müthiş bir yağmur yağdırdık.

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Genelde gökten rahmet yağar ancak fazla olursa türlü zorluklara yol açar. O gün de gökten çok fazla yağmur yağmaya başlamış. Âyet-i Kerîmenin başında (fefetahnâ) “biz de hemen açtık” ve daha evvelce de belirtildiği gibi, (Nûh) (a.s.) kavmi ile “aramızı aç” duası “ef’âl” mertebesi itibarı ile olan açışlardır. Sûre-i Fetih te olan açılımlar ise zât-i manâda dır, bunları bir birinden ayırmamız icap etmektedir.[92] “ İz- -T-B- ”

----------------

 54 - Kamer Suresi - Ayet 11 (Mushaf Sırası: 54 - Nüzul Sırası: 37 - Alfabetik: 51) ----- 

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 54.11 - Fefetahnâ ebvâbes semâi bimâim munhemir. 

 Diyanet Meali: 

 54.11 - Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık. 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

 54.11 - Bunun üzerine Göğün kapılarını açtık dökülen bir su ile şakır şakır. 

------------------------ 

 Görüldüğü gibi gök kapılarından bahsedilmektedir. Demekki, göğe çıkış iniş içinde kapılar lâzım oluyormuş, bunların açılıp kapandığı sürelerinde varlığı anlaşılmaktadır.[93] “ İz- -T-B- ” ” [94] 

----------------

وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاء عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ {القمر/12} 

(54/12) “Ve feccernâ-l-arda ‘uyûnen feltekâ-lmâu ‘alâ emrin kad kudir(a)”

 (54/12) Ve yeri de pınarlar halinde fışkırttık. Artık su, takdir edilmiş bir emre binaen birbirine kavuşuverdi. 

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Gökten inen yağmurlar yerden fışkıran pınarlarla sular toplanmağa ve coğalmaya başladı gök suyu ile yer suyu bir birine kavuştu. 

 Beden toprağımızdan da gözlerimizden akan yaşlar gök suyu, bedenimizin terlemesi de yer suyudur. Bu iki su birleştiği zaman kişi bunun üzüntüsü yüzünden hüzne gark olur. Tekrar temizlenip huzur bulması için Hakk ehlinin rahmet suyuna ihtiyacı olur ki, onunla tekrar yıkanıp tâhir olsun.[95] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ {القمر/13} 

(54/13) “Ve hamelnâhu ‘alâ zâti elvâhin ve dusur(in)” 

 (54/13) “Ve O'nu -Hz. Nûh'u- levhalar ve kenetleri bulunan şey üzerine yükledik.”

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerdendir.

-----------------

 “hamelnâhu” biz yükledik diyerek Allah (c.c.) zâtı ile bu işin içinde olduğunu ifade ediyor. Âyet sayısal değeri (54+13= 67) dir. 67 de kısaca “Allah” esmâsının sayısal değerini vermektedir. (M.D.) Abdül Kerîm cîlî, (İnsân-ı Kâmil) isimli kitabının başında bu Âyet-i Kerîmeyi, (Onu levhalarla çivilerle yapılmışa yükledik) şekliyle ifade etmektedir. 

 Gerçekten bu Âyet-i Kerîme de bizlere verilen çok ilginç ifâdeler vardır. Her ne kadar burada (Nûh’un) gemisi kastediliyor ise de, ancak gemi ismi geçmiyor. Yâni zâhiren gemiye atıf var ise de bâtınen belirtilmek istenen ise başka bir şeydir. Bu da “beden” gemisidir. Levhalar derilerimiz, çivi veya kenetleri ise kemik ve oynak yerlerimizdir. İşte manâyı “Nûh”u bu beden gemisine yüklemiştir ki, onu Hakk “iki eliyle” yapmıştır. Sâret-i Nûh’u ise kendi gözetiminde “Nûh” un yaptığı gemiye yüklemiştir. Yükledik, ifadesi de zâtîdir, bu yükleme işini de Cenâb-ı Hakk vasıtasız kendi yaptığını açık olarak ifade etmektedir. Manâyı (Nûh) beden gemisine (beden) gemisi de Nûh’un gemisine yüklenmiştir ki çok manîdardır.

 Beden gemisine yükleme (venefahtü) ile başlamakta ve vakti gelince her bir Peygamberin mertebesi itibari ile yükleme Hakikat-i Muhammediyye ye kadar sürmektedir. İşte gerçek bir seyrü sülûk bu yüklemeleri oluşturmaktır. Bu manâ ve hakikatler kişinin beden gemisine yâni gönlüne yüklenmez ise dışarıdan sadece okumakla bunlar yaşanamaz ancak kişinin dışında kalan zâhiri bilgiler olarak kalır.[96] “ İz- -T-B- ” Nûhiyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hazret-i Nûh neciyyullah” ismiyle Nûhiyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz.

 Ebced hesabıyla “Nûh” kelimesinin sayısal değerine bir göz atalım.

 (نوح) “Nûh” (Nun) 50 (vav) 6-13 (ha) 8 dir. 

 (50+6+8=64) (6+4=12) (6+8=14) (5+6=11) (5+8=13) “vav” büyük ebced hesabına göre (13) tür. 

 Böylece Nûh kelimesinin bünyesinde “11” “12” “13” ve “14” olarak 4 ana sayısal değer olduğunu görmekteyiz. Bilindiği gibi “11” hazret-i Muhammed, “12” Hakikat-i Muhammed-î, “13” hakikatü-l Ahmediy’ yetü-l Ahadiyye, “14” Nûr-u muhammed-î mertebeleri nin sayısal değerleridir. Daha o günden (Nûhiyyet) mertebesinin de bağlı olduğu yerin burası olduğu bildiril miştir. 

 Nûh mertebesinin bir ifadesi de, “necat” (نجات) necâtiyyet’tir. (Kurtuluş-kurtulma) anlamındadır. Bu kelimenin Ebced sayı değeri ise şöyledir. 

 (Nun) 50 (cim) 3 (elif) 1-13 (te) 400 dür, toplarsak. (40+3+1+400=454) (4+5+4=13) netice açık olarak (13) tür. Ayrıca içinde bulunan (elif) te, diğer yönüyle aynı zamanda (13) tür, böylece (necât) kelimesinde de iki adet (13) bulunmaktadır ki; nasıl bir uyum içinde olduğu açık olarak görülmekte’dir. (necât) ın dahi zâhir bâtın (13) ten gelmekte ve kaynağının orası olduğu gözlerimizin önüne serilmektedir. 

 Diğer ifade ile (نوح) “Nûh” kelimesinde ki, (nun) harfi, “nûr-u İlâhi” “nur-u Muhammed-î” olduğu gibi, (nâsut” yani “âlemi nâsut” yani insâlık âlemini de ifade etmektedir. Çünkü kendisine ikinci (Âdem) de denmektedir. Arada ki; (vav) ise (atıf) bağlamadır, (ha) ise zaten hayat olduğundan, nûr-u İlâhi ile hakikat-i Muhammed-î hayatının (Nûh) mertebesi vasıtasıyla, (necât) kurtuluşun, tekrar dünya da (nâs) âleminde devam edeceğini bildirmesidir. 

 Ayrıca (Nûh) kelimesinde ki iki aslî harf (nun) ve (ha) da (5+8=13) eder, bir yönüyle de (vav) da (13) tür, böylece sıfırı çıktıktan sonra (5) olan (nun) “nûr-u İlâhi” (8) olan İlâhî hayata (13) olan (vav) ile aracılık yapmakta, nûr-u Nûhiyyet hayatına bağlamaktadır diyebiliriz. 

 İbrânî lisanına göre (Nûh) rahat olsun. Manâsına geliyor imiş. 

 Süryânice de ise (sâkin) manâsına geliyor imiş. Biz yine yolumuza devam edelim.[97] “ İz- -T-B- ” Anlatılan mânalar arasında öyleleri vardır ki: Ancak kapalı bir ifade, ya da geniş manalı bir İşaretle anlatılabilir…

Böyle anlatılması gereken bir şey: Eğer açık bir şekilde anlatılacak olursa… zihin kayar… Esas mahallinden ayrılır; başka bîr yöne gider. 

Bu ise… beklenen hâsılatı getirmez… Öyle ki: Arananın bulunması imkânsız hale gelir…

Bu durum: İnce bir iştir… Çoğu kez, vuku bulur…

Bu manayı, —Nuh'un gemisi anlatılırken geçen— şu âyet-i kerime ile, daha iyi anlatabiliriz:

 — «Onu, levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik…»(54/13) Görülüyor ki: Burada, gemiden söz edilmiyor... Ve o, Nuh'u yüklenen, aslında: Levhalarla, çivilerle yapılan değildir... O halde neyle?... düşün... 

Böyle olsaydı: 

— Levhalarla, çivilerle yapılan gemiye yükledik…

Şeklinde bir ifade tarzı tercih edilirdi…. 

------------------- 

Anlatılan manalar arasında öyleleri vardır ki: Ancak kapalı bir ifade, ya da geniş manalı bir İşaretle anlatılabilir. 

 Böyle anlatılması gereken bir şey: Eğer açık bir şekilde anlatılacak olursa… zihin kayar… Esas mahallinden ayrılır; başka bîr yöne gider. 

 O insanın 20,30,50... yaşına kadar kendisinde meydana gelen bir kanaatler silsilesi var her şey hakkında, işte peygamber, din, âlem... vs. nedir? işte budur gibi kendisinde bir oluşum meydana gelir. İşte bunu çok açık sert bir şekilde söylersen bu çok büyük zelzeleye sebep olur. Yani binayı yıkarken de yavaş yavaş yıkacaksın bir bakıma da. 

 zihin kayar… Esas mahallinden ayrılır; başka bîr yöne gider. 

Onun kanaatinin dışında bir şey söylersin hem de sert olarak bu budur diye. Onun düşüncesi kayar şüpheye düşer. Acaba öyle mi, böyle mi diye şüpheye, tereddüte, vesveseye düşer. Sonra kendi eski bulunduğu yerden de olur. 

Bu ise… beklenen hâsılatı getirmez… Öyle ki: Arananın bulunması imkânsız hale gelir. 

Yani artık Allah'ı bulması da mümkün olmaz diyor. 

Bu durum: İnce bir iştir… Çoğu kez, vuku bulur. 

Bu manayı, -Nuh'un gemisi anlatılırken geçen- şu âyet-i kerime ile, daha iyi anlatabiliriz:

 - «Onu, levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik…»(54/13) Nuh'un gemisi hakkında yani Nuh (a.s.) gemisinden bahsederken bir çok yerde "Biz onları yükledik" (umemin mimmen meak) yani bütün ümmetler o geminin içerisine yüklendi. Yani Nuh (a.s.) dan sonra kıyamete kadar kim gelecekse Nuh'un varlığında hepsi o geminin içindeydi, içindeydik. İşte burada "onu levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik" demesi her birerlerimiz Nuh'un gemisiyiz, vücud olarak geminin gövdesi gibiyiz. Levhalar dediği bedenimizin üzerindeki deriler, çiviler dediği de kemiklerimizdir. Levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik yani senin varlığına yükledik hakikati Nuh'u diye belirtiyor. 

Görülüyor ki: Burada, gemiden söz edilmiyor... Ve o, Nuh'u yüklenen, aslında: Levhalarla, çivilerle yapılan değildir... O halde neyle?... düşün... 

Yani burada anlatılmak istenen şey gemi olsaydı, gemiye yükledik derdi ama levhalarla, çivilerle yapılana yükledik diyor. Ama burada gemi ifadesi de var, tahtaları levha olarak, çivileri de çivi olarak düşünürsek gemi ifadesi de vardır. Ama murat o gemi olsaydı, gemi derdi, Nuh'un yaptığı gemiye yükledik derdi. İfade teşbih ve de müteşabih ayet, işte açık bırakıyor orasını Cenab-ı Hakk. 

Böyle olsaydı: 

- Levhalarla, çivilerle yapılan gemiye yükledik…

Şeklinde bir ifade tarzı tercih edilirdi…

Anlatılan manalar arasında öyleleri vardır ki: Ancak kapalı bir ifade, ya da geniş manalı bir İşaretle anlatılabilir… 

Böyle anlatılması gereken bir şey: Eğer açık bir şekilde anlatılacak olursa… Zihin kayar… Esas mahallinden ayrılır; başka bîr yöne gider. 

Tam kişinin idrak ve şuur yapısı yerleşmemişse, bazı tevhidi ve irfani sözler onları kaydırabilir. Çünkü ehl-i zahir, ikilik üzere olan bir din anlayışı içerisinde hayatını sürdürür. Ehl-i bâtın ise teklik içerisinde olan bir din anlayışıyla hayatını sürdürür ki ikisi aynı dinin bölümleri olduğu halde, ikisi de aynı dinin içinde mevcut olduğu halde ama mertebeleri, dolayısıyla da tatbikatları, anlayışları başka olduğundan bir evvel ki kendi mertebesinden anlayışından, şartlanmasından, hayal ve vehminden öteki sözleri duyduğu zaman, ona ters gelir ve yanlışlık yapmasına sebep olur. Onun için bu tür mevzuları yukarıda da dediği gibi ibarelerle anlatacağız. İşte bu tür mevzuları da her yerde, her zaman söylemek doğru olmaz. Ancak belirli bir aşamalar yapmış kimselerle bunlar konuşulabilir, görüşülebilir. Aksi halde dinleyen kişiye pek fayda sağlamaz, ancak idrak, şuur ve kabiliyeti varsa tabi ki o kişilerde de açılımları olur ama neticesi için onun üzerinde çalışılması gerekmekte, hiç bir şey kolayca kazanılma-maktadır. 

Eğer açık bir şekilde anlatılacak olursa… zihin kayar… 

Mesela şöyle diyelim; Eğri bir şeyin düz olduğunu iddia eden bir kimse olsa, diğer taraftan da eğriyi eğri, düzü düz bilen bir kimse olsa, ikisi eğriye baktığı zaman birisi ona eğri der, öteki hayır düz der ama ikisi de doğru söylemiş olur. Çünkü Muhiddin Arabi Hazretlerinin dediği gibi, "Yayın eğriliği, doğruluğundandır". Yayın eğriliği, doğruluğundandır, eğri olmasa yay olmaz, yay olduğuna göre o doğrudur orada, fiziki manada baktığımızda yay eğridir ama hakikati itibariyle baktığımızda eğriliği onun doğru olmasıdır. Eğer o yay, doğru olmuş olsa, yay olmaz. Yay olmayınca da eğri olur. 

O zaman doğru dediğimiz ok, yaya göre eğridir. Yani fizik olarak doğru çubuk olarak gördüğümüz ok, yaya göre eğridir, çünkü yaylık yapamaz ama yay da, oka göre eğridir ama kendi bakımından doğrusudur. Çünkü eğri olmazsa yay görevini yapamaz, görevini yaptığı için onun doğru olması eğri olmasıdır. Şöyle diyelim; Yılanın eğri gidişi doğruluğundandır, yılan giderken sağ, sol yaparak gider yani gidişi eğri, büğrü ama o doğruluğundan öyle gidiyor. Yani eğri gitmesi kendi doğru gitmesidir. İşte bir kimseye söylense ki, yılanın eğri gidişi, doğruluğundandır. Bu hakikatleri idrak etmeyen kimsenin burada zihni kayar. Çünkü suret ve şekle baktığı için. Bir kimse irfan ehliyse, gerçekten de bakar ki, onun eğriliği doğru olmasından. Yani sisteminin kuruluşu öyle. Bir sistem kurulmuşsa o sistem doğrudur. 

Bu ise… beklenen hâsılatı getirmez… 

İdraki yerinde olmayan kimselere, bu tür mevzuların anlatılması zaten fayda vermez. 

Öyle ki: Arananın bulunması imkânsız hale gelir…

Bu durum: İnce bir iştir… Çoğu kez, vuku bulur…

Bu manayı, -Nuh'un gemisi anlatılırken geçen- şu âyet-i kerime ile, daha iyi anlatabiliriz:

 - «Onu, levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik…»(54/13) Görülüyor ki: Burada, gemiden söz edilmiyor... Ve o, Nuh'u yüklenen, aslında: Levhalarla, çivilerle yapılan değildir... 

O halde neyle?. düşün... 

Böyle olsaydı: 

- Levhalarla, çivilerle yapılan gemiye yükledik…

Şeklinde bir ifade tarzı tercih edilirdi…. Genel seyir içerisinde anlatıldığı zaman yani Hz.Nuh (a.s.)'ın hadisesi içerisinde anlatıldığı zaman, "Onu, levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik" yani Nuh (a.s.)'ı kendi yapmış olduğu gemisine yükledik diye oraya gemi kelimesini koyması lazımdı diyor mutlak manada o hadiseden bahsedilmiş olsaydı. Onu yani burada ondan kasıt ne acaba? Zahiren Nuh (a.s.)'ı ve çevresindekilerle beraber levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik. Levhalardan kasıt, zahire baktığımız zaman tahtaları, gövdeyi kaplayan tahtaları, çivilerde, onları birbirine bağlayan, bir bütün haline getiren demir çiviler zahiren anlaşılan bu. 

Halbuki burada ondan kasıt, Hakikat-i Nuhiyye, Nuh'u bedeniyle değil, zahiren o olmakla birlikte ama manen o değil. Ondan kasıt, Mertebe-i Nuhiyyet. Mertebe-i Nuhiyyetinde bilindiği gibi ikinci Âdem olduğu belirtiliyor, yani neslin yeniden ondan başlaması dolayısıyla ikinci Âdem. Mertebe-i Nuhiyyeti, levhalar, ne demek levhalar? İnsan bedenindeki deriler, insan gemisinin levhaları, her birerlerimiz, biz aslında Sefine-i Muhammediyeyiz, yani Muhammediyet teknesiyiz ve ilm-i ilahi deryasında da gezmekteyiz ama şuuru ile biliyorsak, kendimizi tanıyorsak. 

Eğer Yunus'un gemisinden, Yunus'un balığının karnından dışarı çıkmamışsak biz mahkumuz, ne zaman Yunus'un balığının karnından çıkacağız ve Nuh'un gemisine binip, levhalar ve çivilerle yapılmışa yükleneceğiz, o zaman kendimizi idrak etmiş olacağız. Burada çivilerden kasıtta, kişinin kemikleri. Âdemiyet mertebesinde hayal ve vehim cennetinden beden arzına nüzul etmek, inmek varsa ki, insanoğlu artık yeryüzünde yaşamaya başlıyor yani Âdemiyet mertebesi gerçek manada kişinin üzerinde faaliyete geçtiği zaman, şuurlanmış oluyor, kendini biliyor ve kendi beden arzı üzerinde yaşamaya başlıyor. Kur'an-ı Kerim'de belirtilen, dünya üstünde yaşam, tevhid ve seyr-i süluk yolundaki karşılığı, beden üzerinde kişinin şuurlanarak yaşaması yani kendisinin sadece bedenden ibaret olmadığı, bedeninin kendisinin bir bineği olduğu aracı olduğu, kullandığı vasıtası olduğunu anlaması ve bu aracın üzerine de manayı Âdemiyenin bindirilmesi ki, o da kendi şuur ve iradesi, aklı olmakta. İşte burada bahsedilen Nuhiyyet mertebesinde de, "Onu, levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik". 

Mertebe-i Âdemiyet, manayı Âdemiyet, Âdem'i bedene nüzul etmişse yani inmesi. Burada da manayı Nuhiyyetin, beşer bedene yani toprak olan bedene yüklenmesi hakikati var. Manayı Nuh, yolumuzda bize neyi ifade ediyor? Mertebe-i Necat'ı yani kurtuluş mertebesini ifade ediyor, hayal ve vehmimizden. Ancak şartı, Nuh teknesine binmek yani Nuh'i manayı, bizim beden teknesine yüklememiz. Çivilerle, levhalarla yani çiviler, kemiklerimiz, levhalar da, tenimiz, derimiz. İşte bu geminin üzerine Nuh bindirilmiş oluyor ve bilindiği gibi Nuh ile birlikte de, bütün kıyamete kadar gelecek olan insan nesli de, "ümemin mimmen meak" (11/48) ayetinde de belirtildiği gibi, bütün ümmetler onun içerisinde beraberdi, bindirilmişti diye ifade ediliyor. İşte o devrede insanın başına gelecek olan nefis deryası, onu boğacak olan nefis deryasından kurtulmanın şartı. İdrakli ve şuurlu bir vaziyette, o mertebe-i Nuh'un gemisine binmek, ancak kurtuluşun yolu almaktadır.[98] “ İz- -T-B- ” Kur’an-ı Kerim’de وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ 54/13 “Çivilerle levhalarla olana yükledik” buyuruyor. Gemiye yükledik buyurmuyor. Çivilerle levhalarla yapılmışa yükledik buyuruyor. Buradan insan vücudunu murad ediyor, Cenab-ı Hakk. Çivilerden murad bizim kemiklerimiz, levhalardan murad da derilerimiz bu vücudu sarmış olan levhalardır. 

İşte Nuhi hakikatleri o mertebede bu bedene yükledik Nuh ile birlikte de bütün insanları o gemiye yükledik, demek istiyor. Biz de Hakkın deryasında Muhammedi teknesi ile seyahat etmemiz gerekiyor ki bu Muhammedi teknesi bu işte Nuh’un teknesidir. O zamanlar bunu yani seyri sülukumuzun başlarında Nuh’un gemisi diye onun içerisine binip kendimizi kurtarıyoruz, necat buluyoruz, hakikatimizi idrak ediyoruz, bak ne dedi Âdem, Şit, Nuh üçüncü işte burası nefs-i mülhimenin yeridir. Çünkü necat bulma yeri burada başlar. İlham ile evhamın arası burada ayırmaya başlıyorsun, hakim olmaya başlıyorsun, evhami olanları dışarıda bırakıyorsun onları da Hakkın deryası boğuyorsun, onlar da deryanın içinde kalıyor. İlhami olanları mü’mün olanları geminin içerisine alıyorsun işte bundan sonra da artık senden doğacak olan doğuşlarda ilhami kaynaklı çocuklar oluyor, bilgiler oluyor müşahadeler oluyor.

İşte Nuh mertebesinde Nuh’un gemisine binerken daha ileriye gittiğinde o zaman Muhammedi teknesine biniyorsun âlem deryasında gezmeye başlıyorsun. Muhammedi teknesi senin varlığın Hakikat-ı Muhammedinin sende zuhura çıktığı mahal burası, Muhammedi teknesi oluyor. İşte onu deldiğin zaman Musa (a.s.) kıssasında da bahsedildiği gibi delik alttan sağdan soldan, su halinden olursa tekneyi batırıyor. Ama su seviyesinin üstünde, bir yerlerden bir parça kırarsan o zaman nefsinden onu kurtarmış oluyorsun. O gemi ile daha çok işler yapıyorsun. Eğer o tekne güzel süslü püslü olursa nefsin ona el koyuyor. Nefis padişahı ona el koyuyor.[99] “ İz- -T-B- ”

----------------

تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا جَزَاء لِّمَن كَانَ كُفِرَ {القمر/14} 

(54/14) “Tecrî bi-a’yuninâ cezâen limen kâne kufir(a)”

(54/14) ”-O gemi- bizim gözetimimiz altında akıp gidiyordu. O tekzîb edilmiş olana -Nûh Aleyhisselâm'a- bir mükâfat olarak.”  

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerdendir.

-----------------

 Görüldüğü gibi hadisenin her aşaması Hakk’ın gözetimi altında oluyordu. Tekzip edilerek mağdur durumda olan Nûh’a bir mükâfat olsun diye.[100] “ İz- -T-B- ” Hakikat-ı Muhammedi gemisi olan beden gemileride Hakk’ın deryası olan oksijen deryasında akıp gitmektedirler. Bunun farkında olanlar “Necat”ı ve her mertebenin idrak edebilirler. 

 Oksijenin atom numarası 8'dir. Oksijen, O sembolü ile gösterilir ve ametaldir.

 (8) Tevhid-i Efal ve (O) ise Hu’dur. Suyun kimyasal formülü H2O'dur. Bunun anlamı bir su molekülünün iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluştuğudur. Hidrojen, sembolü H, atom numarası 1 olan kimyasal bir element. Standart sıcaklık ve basınç altında renksiz, kokusuz, metalik olmayan, tatsız, oldukça yanıcı ve H2 olarak bulunan bir diatomik gazdır. 

 Su da 2+8= 10 sıfây mertebesini vermektedir. Su ise ilim ve hayattır.

 Nefesi rahmaninin tenfis ile buhari sıcaklığın katılaşıp yoğuşması ile oluşan su veya hayat sıfâtı oksijen bu âlemlerin hayat kaynağı ve beden gemisinin yakıtıdır. Alınan nefes ve su nefs selleri meydana getirir. Beden gemimizde kaynayan, bize muhabbet hazırlayan gönül kazanı ile bu gemi akıp gitmektedir. 

 Bu ma’nâ ve hakikatler kişinin beden gemisine yâni gönlüne yüklenmez ise dışarıdan sadece okumakla bunlar yaşanamaz ancak kişinin dışında kalan zâhiri bilgiler olarak kalır. (M.D.) 

----------------

وَلَقَد تَّرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ {القمر/15} 

(54/15) “Ve lekad teraknâhâ âyeten fehel min muddekir(in)”

 (54/15) “Ve şânım hakkı için onu -o gemiyi- bir ibret olmak üzere bıraktık, fakat hani hatırlayıp ibret alan?” 

----------------

 Bu âyet-i kerimede zât mertebesi âyetlerdendir. 

----------------

 (11/44.) “Ve denildi ki: Ey Yer!. Suyunu yut ve ey gök açıl. Ve su kesildi ve iş bitirilmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti. Ve zâlimler olan kavim için uzaklık olsun denildi. 

 Bu gemi bâtınen de (mev-cud) olan “vücud” beden dağına âlemi Melekût’tan, İçindekiler de temiz bir nesil olarak indirildi.[101] “ İz- -T-B- ” Tekrar nefsi emmarenin yaşantısına dönülmesi ile bu nefis tufanında kurtulduğunu nefsi emmare hayali ve vehimi yaşantısına döndüğü için bu kurtuluşu hatırlamaz ve ibret almaz. Ancak irfan ehli bu âyeti okuyunca bunu hatırlar ve ibret alır. (M. D.)

----------------

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ {القمر/16}

(54/16) “Fekeyfe kâne ‘azâbî ve nuzur(i)”

 (54/16) Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!

----------------

 “Keyfe” Nasıl derken keyif ve keyfi kelimelerinide görmek mümkündür? Nasıl nefsi emmarenin keyfi, keyfi yaşantısı içindeydiniz. Bu son bulduğu ve ölüm tatıldığında nefsi emmare yaşantısı intikaya uğradıldığı zaman uyarı ve azabın keyfiyetinin nasıl olduğunu görürsünüz-gördünüz. (M.D.) 

 “Nuzur” nefsi emmare için herhangi bir şey ifade etmzesede irfan ehli için bir rahmettir, nefsinden perdeyi kaldırır.

 "Keyfe kâne azâbî: Nefse ‘Hakk’tan ayrı kalmanın ızdırabını nasıl buldun?’ diye sorulur."[102]

 "Nuzur, nefsi ‘azap’tan korumak için bir rahmettir. Kim onları dinlerse, ‘azap’ı görmez."[103]

----------------

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ {القمر/17} 

(54/17) “Ve lekad yessernâ-lkur-âne lizzikri fehel min muddekir(in)”

(54/17) “Ve andolsun ki Biz, Kur'ân'ı, zikir için kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden (ibret alan) var mı?” 

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi ve zikir âtetlerindendir.

----------------

 Kûr’ân zât, Furkan sıfâttır. Ma’nâsı A!rapça olarak, Rabça ve sonra Arapçaya ef’âl mertebesine çevrilip hatırlanması kolaylaştırılmıştır. (M.D.) Kelimelerin gerçek mânâları ile yaygın olarak kullanılan mânâları çok değişmiş olduğundan irfân ehli olmanın ilk gereklerinden biri, bu kelimelerin gerçek mânâları ile düşünülmesidir. Başka yolu da yoktur çünkü avâmi mânâda kalan kelimeler, kişiyi de anlaşıldığı yol üzere avâmi mânâda bırakır. Kişiler büyümeye başladıkları çocukluk devresinden itibaren, Allah’ın ötelerde olduğu şartlanmalarına mâruz kalmakta ve bu şartlanmalar neticesinde düşünmeyen bir konuma girmektedirler. “ İz- -T-B- ”

----------------

كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ {القمر/18} 

(54/18) “Kezzebet ‘âdun fekeyfe kâne ‘azâbî ve nuzur(i)”

(54/18) Âd kavmi (Peygamberleri Hûd'u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler).

----------------

 Hûd (a.s.) çok bağlantılı mazharlarında yani zuhırında Vâhid'in rubûbiyyetini müşahede eder idi. Yani bağlantıların zuhurlarında vahidin rububiyetini yani tekin Rab mertebelerini müşahede eder idi. 

 Ya'nî her bir mahlûku terbiye eden, onun tâbi' olduğu bir ism-i hâssdır. Yani kendine has bir Esma-ı ilahiyyedir. Esmâ-i ilâhiyye hesap edilmez ve sayısız oldu­ğundan onların terbiyeleri tahtında bulunan mazharlar dahi öylece sayılabilir değildir. Esma-ı İlahiyenin o kadar çok zuhurları vardır ki bunları saymak mümkün değildir.

 Binâenaleyh her bir "isim" bir Rab'dir. Bu surette rabbı olan (kul) dahî çok olur. İşte Hûd (a.s.) bu Rablara bağlı zuhurlarda çok olan rabları bi taraf edip bir rubûbiyyet müşahede et­miş idi. Yani ilk defa bu hakikati O kendisi müşahede etmiş. Bu âlemdeki bütün Rabların aslında tek bir Rabba bağlı olduğunu müşahede etmiş idi.[104] 

 Hud ve Nuh as’ın kavimlerinin kalplerinde kirlilik ve habis vardır. Onların kalplerinden bu pislik çok az çıkar. Hud as onların kalplerine Tevhid tohumları ekmeyi murad etmiştir. Ama kavminin kalpleri bu ekime uygun değildi. Marifetin yeşermesi için zeminin uygun olması şarttır. Kavmi atalarının yolunu takip etmişlerdir.[105] “ İz- -T-B- ”

----------------

إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ {القمر/19} 

(54/19) “İnnâ erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî yevmi nahsin mustemir(rin)”

(54/19) “Şüphe yok ki, biz onların üzerine uğursuz, devamlı bir günde bir soğuk rüzgâr gönderdik.”

----------------

 Âyet-i Kerime zât mertebesi âyetlerindendir .

----------------

 Benzer bir âyet olan Fussilet sûresi 16. Âyet izahı ile yolumuza devam edelim.

 (41/16) – (Feerselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nehısâtin linuzîkahum azâbel hızyi fil hayâtid dunyâ, ve leazâbul âhırati ahzâ ve hum lâ yunsarûn.) 

 (41/16) – “Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azâbı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.”

------------------- 

 Feerselnâ, Biz gönderdik, ifadesi ile bu âyet-i kerime’nin de, leazâbul âhırati, ye kadar olan kısmı zât-i âyettir. Yani fâil Hakk’tır. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerden öğreniyoruz ki, Hakk mülkünde her zaman faâl ve fâil’dir, zât-ı mutlak yönüyle tenzihte olan Allah (c.c.) Bu âlemlerde ise zât-ı mukayyed ve Hakk esmâsı yönüyle her zaman faâliyettedir. Ancak mahlûk perdesi ve halk sıfatı ile zuhur ettiğinden halkın içindeki Hakk’ı müşahede için, irfaniyyet eğitimine ve âriflik gözlüğüne ihtiyaç vardır ki ehli bilir. Bu hususta şöyle denmiştir. 

 Bir şeye mahlük gözüyle bakarsan, ol mahlûk olur, Hakk gözüyle bak ki, Sırrı Yezdan ordadır. 

 Yani bir şeyin Hakk veya halk olduğunu, o şeye bakan kimse kendi zannın da onu değerlendirir ve bu değerlendirme kendisine ait zannıdır. Aslı ise hiçte öyle değildir. Yani kişinin kendi değer yargılarına göre, her şey Hakk veya halk’tır, bu düşünceyi de kişi kendi halketmiştir. Âleme halk olarak bakarsa kendini Hakk’tan perdelemiş olur, ve âleme Hakk olarak bakarsa daha bu günden her mertebesi itibari ile Hakk ile ünsiyet kurmuş demektir, buna ise halkta Hakk’ı müşahede etmek denir. 

 Bayezid-i Bistami’nin ifade ettiği gibi. Kırk sene var ki, halk ile ünsiyet ederim, onlar beni kendileri ile ünsiyet ederim sanırlar. Halbuki ben Rabbım’la ünsiyet ederim, dediği bu husutur. Cenâb-ı Hakk ondan razı olsun. 

 Feerselnâ aleyhim, Bu inkârları ve isyanları ve benim isim ve sıfatlarımı kendilerine ve nefislerine mâl etmeleri sonucu onların “üzerlerine hemen gönderdik” rîhan, bir rüzgâr. Nefesi Rahmâniyyeden, kahhar ismiyle, Sarsaran, her şeyi sarsan, yakıp kavuran aşırı soğuk, bir rüzgâr, fî eyyâmin, o günlerde yani isyan ettikleri günlerde, nehısâtin, kendi yaptıkları uğursuz-lukları yüzünden, kendilerine gelen bir uğursuzluk idi. 

 Linuzîkahum, yaptıklarının neticesini onlara tattıralım diye. Görüldüğü gibi her şey ölüm dahil bir tadıştır. Onlarda nefislerinin yaptığı işleri gene nefisleriyle tatmış oldular. azâbel hızyi, rezillik azabını, bundan daha büyük azab olurmu? Kendilerini âlemin kralı düzeyinde görüyorlar iken, birden bir rüzgâr/fırtına ile perûşan olmaları, hem kendileri yönünden hemde başkalarına ibret yönünden ne kadar mânidar’dır.

 fil hayâtid dunyâ, daha dünya haytında iken, ve leazâbul âhırati, âyetin bu bölümü ise rahmâniyyetten tarif bâbında dır. Ve mutlak ahret azabı ise devamlı olacağından, ahzâ, en rezil ebedi rezillik vardır. ve hum lâ yunsarûn, onlar orada yardımda görmezler. Çünkü onlar esmâ ve sıfat özelliklerini kendilerine mâl edip, sahip çıktıklarından, diğer ifade ile, kendilerine Hakk için kullanma karşılığında verilmiş olduğundan, ve onlar onları kendi zimmetlerine geçirip, bir bakıma, Hakk’tan çalmış olduklarından, ve onları kendi nefisleri yönünde kullandıklarından, esmâ-i İlâhiy ye ve sıfat-ı zâtiyyeleri kendilerinden razı olmadıkları için, onlarda merziyye olamadıkları için, kendilerine yardım edecek bir mahal, ve veya makam olmadığından, ahrette hiçbir zaman bunlardan yardım görmezler. 

 Bu halin tersi ise kendilerine emâneten verilen esmâ-i İlâhiyye ve sıfat-ı zâtiyyeleri, Hakk için kullanarak, onları razı eden kimseler ise, merziyye/razı olunmuş kimselerden oldukları için, ahrette her mahalde ve geçiş yerinde onlardan yardım göreceklerdir. Bir bakıma daha bu dünya da iken, muhacirlere ensârın yardım etmeleri gibi. Muhacirler kendilerinde bulunan esmâ-i İlâhiye yi ve sıfat-ı zâtiyyelerini, âd ve semud kavmi gibi, kendi nefisleri ve beşeriyetleri itibarile kullanmayıp, Hakk yolunda kullanmak için, nefs’ten ruha hicret ettirdik-lerinden kendilerine “ensâr” dan, yani esmâ-i İlâhiyye ve sıfat-ı zâtiyye’den yardım gelmiştir. Onlar ve benzerleri ahrette de, her zorlandıkları yerlerde yardım göreceklerdir.[106] “ İz- -T-B- ” 

----------------

تَنزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ {القمر/20} 

(54/20) “Tenzi’u-nnâse ke-ennehum a’câzu nahlin munka’ir(in)”

 (54/20) O rüzgâr, insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.

----------------

 Rüzgâr kişinin varlığında olan nefsi emmare rüzgarlarıdır. Kendi hakikatı olan nefesi rüzgarlarını kabul etmediğinden bedeni hurma kütüğü yani sıfât mertebesini ayakta tutan vahdette kesret fikirleri yerinden sökülüyor ve nefsi emmare istikametinde kulllanıyor. (M.D.) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyit ile devam edelim. 

 Ad kavmi için dahi, bir çabuk kalkıcıyı, keskin gidiciyi ya'nî rüzgârı hizmetçi yaptı.[107]

 Ya'nî, Hûd (a.s.)ın da’vetine karşı muhâlefet eden Âd kavminin helâki için dahi, Hak Teâlâ bir çabuk kalkıcı ve hareket edici ve şiddetli gidici olan rüzgân ve Artmayı hizmetçi yaptı ve onları yerden yere çarpıp helâk etti. Velhâsıl yine beyaz bayrak kara bayrağa gâlib geldi.[108]

 Fusûs’ül Hikemden rüzgarın hakikati hakkında paragrafı faydalı olur düşüncesi ile buraya alalım.

 İmdi Allah Teâlâ mücrimleri sevk eder. Ve onlar Allah Teâlâ'nın rîh-ı debûr (batıdan esen rüzgar) ile sevk eylediği bir makama müstehak olan kavimdir. Öyle rîh-ı debûr ki, Hak onunla onları nüfuslarından ihlâk etti. (o rüzgar da onları kendi nefislerinden helak etti) Şu'halde Rab, onların nâsıyelerini tutar; ve rîh-i debûr cehenneme sevk eder. Ve rih-i debûr,(batıdan esen rüzgar) onların üzerinde sabit oldukları hevâlarının aynıdır, (batıdan esen rüzgar nefslerinden gelen hevalar) Ve cehennem dahî onların tevehhüm eyledikleri bu'ddür (onların kendinde vehm ettikleri uzaklıktır, yani Allah’tan uzaklıktır cehennem dediği şey) (19). 

 Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hayvanların tümünün nâsıyelerini, onlardan her biri­nin mazhar olduğu bir Rabb-i hâssı tuttuğunu ve cümlesinin sırât-ı müstakim üzere olduğunu beyân buyurmuş ve buna delil olarak (Hûd, 11/56) âye-t-i kerîmesini zikr etmiş idi.

﴿٥٦﴾ اِنِّى تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّى وَرَبِّكُمْ مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

 11 / 56- “Ben muhakkak ki, hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a dayanmaktayım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, doğru yoldadır.” Şimdi de o erbabın hey'et-i mecmuası ki, rubûbiyyet-i ahadiyyedir, ruh sahiplerinin tamamı doğru yol üzere sevkettiğini beyânen (Meryem, 19/86) âyet-i kerîmesinin mefhûmunu îrâd eyler.

﴿٨٦﴾ وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ اِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا

 Meryem (19) / 86- O gün, suçluları da susamış oldukları halde çehenneme süreceğiz.

 Malûmdur ki, Hûd (a.s.)ın kavmi Âd idi; Hak Teâlâ, adem-i itâatlarından dolayı, onları batıdan esen rüzgar ile helak etti. Ve onların adem-i itaatları yani itaatsızlıkları hevâ-yı nefsânîlerinden idi. Ve nefis ise Cenâb-ı Lâhût'tan yüz çevirme ve arkasını dönenme üzeredir. Binâenaleyh Hak onları nefislerinin arkasını dönme neş'et eden hevâ ile, ya'nî batıdan esen rüzgar ile sevk etti; ve o rüzgar ile nefislerinden fani eyledi. 

 Ve nefsâni isteklerle "batıdan esen rüzgar " denilmesi cihet-i halkıyyeden ve zulmânî âlemden hâsıl olmasından­dır. Yani halk cihetinden ve zulmet âleminden meydana gelmesinden dolayı rih-i debur yani batıdan esen rüzgar deniyor. Yani nefsaniyeti hareketlendiren esinti manasına. Binâenaleyh Hak onları cehennem-i bu'd(uzaklık)a düşüren nefslerinden ifna ile soydu. Ve batıdan esen rüzgar onların hevâlarının aynıdır ki, onlar o hevâlarının üzerinde sâbit-kadem olmuş idiler.

 Zîrâ nâsıyelerinden elde eden Rabb-i hâsslarının iktizâsı bu idi. Onları isti'dâtları ve gayretleri mucibince yolun nihayetine götürdü. Ve hevâlarının aynı olan batıdan esen ruzgar dahî arkalarından cehenneme sevk etti. Ve cehennem, Hakk'ın vücûdundan başka olarak tevehhüm ettikleri bir vücûttur ki, o da Hak'tan uzaklıktır. Yani cehennemin aslı Hakktan uzaklıktır, kendini uzak saymaktır. 

 Hz. Şeyh (r.a.)ın cehennemi "uzaklık " ile tefsirinde, tabîata mensup emirlere ve nefsâni sıfatlara meşguliyeti hasebiyle, Hak'tan uzak olan kimsenin cehennem içinde olduğuna ve nefsânî hevalarına o kim­seyi uzağa sevk ettiğine işaret vardır. Cehennem ne demek, nefsiyle heva ile heves ile uğraştığından bu da Hakk’tan ayrı kaldığından bu da cehennem hükmünü ortaya getiriyor. Yani cehennem Hakk’tan ayrı kalmaktır, uzak kalmaktır.

 Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Tevbe, 9/49), 

﴿٤٩﴾ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِى وَلا تَفْتِنِّى اَلا فِى الْفِتْنَةِ سَقَطُوا وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ

 9/49-) Ve minhüm men yekulü'zen liy ve la teftinniy* ela fiyl fitneti sekatu* ve inne cehenneme lemuhıytatün bil kafiriyn;

 9/49- İçlerinden “aman bana izin ver, başımı derde sokma.” diyen de var. Dikkat et, başlarını asıl kendileri derde soktular. Hiç şüphesiz cehennem, kafirleri elbette kuşatacaktır.

 ya'ni "Muhakkak cehennem el'-ân kâfirleri ihata etmiştir." Şu anda da öyledir yani Hakk’tan uzakta olan kişi Cehennemdedir. Gelecekteki cehennem değil, burada da Hakk’tan uzakta olan Cehennem’dedir. Fakat nefsü'l-emrde hiç kimse Hak'tan uzak değildir. Yani hakikatte ise hiç himse Hakk’tan uzakta değildir. Zira mevâtın ve makamâtın tümü yani zuhur yerlerinin ve makamların tamamı merâtib-i Hakk'ın mertebeleri suretleridir. Yani hakkın mertebelerinin suretleridir cennet de olsa, cehennem de olsa. Uzaklık vasfı, onların vehm etmelerinden vücuda gelen bir farz olunan emir dir.

 Onlar zann ederler ki Hakk'ın vücûdundan başka vücûd vardır. Vaktaki Hak onları bu mevtına, ya'nî cehenne­me sevk eder; zuhur yerine sevk eder ve ihlâk ve ifna ile oraya ilhak etmesiyle ve ifna etmesiyle helak ve ifna etmesiyle nefislerinin elinden kurtarır; bu halde onlar için asıl yakınlık hâsıl olur; yanı buud, uzaklık dedikleri şeyle Cenab-ı Hak onların nefslerini helak eder ve ifna eder. O zaman uzaklık denilen şey kurbiyetin aynı olur. Ve Allah'dan uzaklığın sadece vehm etmelerinden başka bir şey olmadığı görülmüş olur.

 Ve cehennem onlar hakkında nimet cennetine dönüşür. Çünkü Fass-ı Uzeyri'de îzâh olunduğu vech ile, onların cehennem denilen yere duhûlleri ilâhiyyenin en yüksek makamı sübûtundan sonra olacağından, bu yere duhûllerinin isti'dâtları iktizâsından olduğunu ve binâenaleyh Hakk'ı ve Hakk'ın mertebelerini bilirler. Ve intikam alan isminin nâsıyelerinden tutup doğru yolun nihayetine götürdüğünü anlarlar.[109] “ İz- -T-B- ”

----------------

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ {القمر/21} 

(54/21) “Fekeyfe kâne ‘azâbî ve nuzur(i)”

(54/21) Nasılmış benim azabım ve uyarım?

----------------

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ {القمر/22} 

(54/22) “Ve lekad yessernâ-lkur-âne lizzikri fehel min muddekir(in)”

(54/22) “Andolsun biz, Kur’ân’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” 

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi ve zikir âyetlerindendir.

----------------

 21 ve 22. Âyet-i kerimeler 2. Sefer sûre-i şerifte tekrar edilmektedir. Uyarı, azabın ve zât mertebesinden efâl mertebesine olan ma’nâsının hafifletilerek kolaylaştırılmasına zâhir ve bâtın olarak işaret edilmektedir. (M.D.)

----------------

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ {القمر/23} 

(54/23) “Kezzebet semûdu bi-nnuzur(i)”

(54/23) Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı.

----------------

 Semud kavmi Sâlih (a.s.) mın dağdan dişi deve çıkarması mucizesini yalanladı.

 Tabiata uygun olmadığı halde dağdan devenin çıkması, Salih (a.s.)ın mu'cizesi idi. Yani amel edilmeden, bir oluşum yapılmadan kendiliğinden meydana gelmesi herhangi bir çalışma yapılmadan dağdan devenin çıkması Salih’in (a.s.) mucizesi idi. Ve oradan devenin çıkması beklenmeyen bir şey olduğundan bir şeyin zuhurundan ibarettir. Diyelim ki şu duvar parçasından normal halde bir şeyin çıkması mümkün değildir. Bir çalışma yapmadan kendi kendine bir şey oluşursa bu “fetih” tir. Yani açılımdır, açılmadır. 

 Ve fetihler "feth"in cem'idir. Salih (a.s.) dahî ism-i Fettâh'ın mazharıdır. Bu mazhariyyeti hasebiyle Hak Teâlâ Sâlih (a.s.)a devenin zuhuru için dağın yarılması mu'cizesiyle gayb kapısını "feth" etti. Çünkü o açılış gaibden oldu, gayb kapısını feth etmesi onun için fütuhiye O’na verildi. Yani “Fetih” lakabı Salih’e (a.s.) verildi. 

 Ve bu feth sebebiyle onun kavminden ba'zılarının îmânı açılmış oldu. Ve mu'cize olan dişi deveye îmân ve ona emir olundukları vech ile hürmet ettiler. İşte o dağdan dişi deve nasıl çıktı ise dağ açıldı ise kendi nefis dağları da o şekilde açıldı, imanları ortaya çıktı. Bu yüzden o deveyi ihtiram (hürmet) ettiler, çünkü haklarında hayırdı. 

 Ve ba'zılarının dahî küfrü açılmış -fethedilmiş- oldu. 

Devenin gelmesiyle hepsinde açılım meydana getirdi. Bazılarında iman ortaya çıktı, bazılarında da küfür ortaya çıktı. Herkes kendi istikametine göre açılımını buldu. İmanın ortaya çıkması imanın açılması, küfürün ortaya çıkması küfürün açılmasıdır. Bu ni'mete kâfir oldular yani örttüler ve dişi deveyi kestiler. İşte bu tevâlî eden hâdisât fütûhât-ı selase (üç) idi. Yani üç fetih idi. 

 Binâenaleyh Salih (a.s.)ın seyri bu isim üzerine oldu; yani hakikatinde bu vardı. Devenin oradan çıkması fetih, imanın açılması fetih, küfrün açılması fetih olmak üzere üç açılım oldu. Ve esmâ-i ilâhiyyenin tamamı gayb anahtarları olduğu için cenâb-ı Şeyh (r.a.). "hikmet-i fütûhiyye"ye yakın olan bu fass-ı münifde "îcâd"ı ve onun "ferdiyyet" üzerine kurulmuşunu beyân buyurdu.[110] “ İz- -T-B- ” 

----------------

فَقَالُوا أَبَشَرًا مِّنَّا وَاحِدًا نَّتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَّفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ {القمر/24} 

(54/24) “Fekâlû ebeşeran minnâ vâhiden nettebi’uhu innâ izen lefî dalâlin ve su’ur(in)

(54/24) “Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz” dediler.

----------------

 Salihlik mertebesine gelmiş ve varlığında fütühat olmuş salikin nefsi emmarenin hayal ve vehim yönleri aralarında mütaala ederek, biz bu mertebeye mi uyacağız? Oda bizim gibi beşer diye kıyas yapmaktadır. Kendi ateş yönünün yükselmesine istinaden nasıl şeytan, Âdem (a.s) ın toprak yönünü görmüş. Ateş, hava ve su yönlerini görmemiştir. Ateş aşağıda tutulsa tekrar yukarı yükselir. Kıyas yapmıştır. Müşrikler, Efendimiz (s.a.v.) de bizim gibi beşer demeleri üzerine De ki: "Ben de tıpkı sizin gibi bir beşerim, bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor (41/6) âyetinde ilahi yönününde olduğu bildirilmiştir.

 Salih (a.s.) ın beşeri yönü yanında, vahiy alan ilahi bâtini yönünün farkında olamadılar. Ve ona yani hakikate uyma ile hayali ve vehimi yaşantıyı bırakıp sapıklık ve çılgınlık içinde olacaklarını ifade ederek talihsiz bir açıklama yapmaktadırlar. (M.D.) 

----------------

أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ {القمر/25} 

(54/25) “E-ulkiye-zzikru ‘aleyhi min beyninâ bel huve kezzâbun eşir(un)”

(54/25) “Bizim aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır o, yalancının, şımarığın biridir.”

----------------

 Ve nefsi emmare kuvvetleri zikir-vahiy-öğüt-hatırlatma görevi ona mı verildi? Diye bunun kendi açılarından olamaz ve kabul edilemez olduğunu bildirmektedirler. 

 Hakikata karşı olan küstahlık ve şımarıklıklarını İnsan-ı Kamil aynasının salihlik ve açılımının yansımasında gördüklerinden ifadeleride bu olmuştur. (M.D.) 

----------------

سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَّنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ {القمر/26} 

(54/26) “Seya’lemûne gaden meni-lkezzâbu-l-eşir(u)”

(54/26) Yarın onlar asıl yalancı, küstah kimmiş görecekler!

----------------

 Bunun bugün farkında değillerdir. Ama nefsi emmarenin bu yaşantısının hakikatini açığa çıkacağı o gün - bu gün men-kim bu rububiyet hakikatini bugünden farkederse ve bu âyet onun gönlünde açılmışsa, görmektedir. (M.D.) 

----------------

إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَّهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ {القمر/27} 

(54/27) “İnnâ mursilû-nnâkati fitneten lehum fertekibhum vastabir”

(54/27) Biz onlara, kendilerini imtihan etmek için dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözet ve sabırlı ol.

----------------

 Salih’den (a.s.) özellikle dişi deve istemişler çünkü dişi deve zor bulunan ve çok kıymetli olan bir varlık olduğu için o zamanın anlayışına göre, hemen kısa sürede doğuracak hamile dişi deve ve hemen iki tane olup çoğalacak, bir erkek deve gelse o kadar kıymetli olmayacaktı, deve dişi ve hamileydi. Yani istekleri öyle idi, mucize istiyorlardı. Ya'nî dişi devenin Salih (a.s.)a ve Burak'ın Muhammed (a.s.)a ihtisası gibi, (Burak Efendimize merkeblik yaptı) üzerine binilmiş olan şeylerin alâmâtı, her bir nebiye ait olarak zahir olan alâmât-ı ilâhiyyenin cümlesindendir. Yani her bir nebinin bir merkubu bineği vardır. Bunlar ama hayvan şekliyle olur ama gemi şekliyle olur, mesela Nuh’un (a.s.) merkubu gemi idi. İşte her bir peygamberin mucizatından dolayı böyle bir merkubu vardır. Musa’nın (a.s.) merkubu bir bakıma asa’sı idi.[111]

 "Nâka, nefs-i nâtıkanın hakikate boyun eğişidir. O, Hakk'ın emriyle ‘sâdır olan su’yu (ilim ve hikmeti) taşır."[112] “İz- -T-B-” İmtihan nefis devesinin Hakk’ın emrinin üretkenliğinde mi? Yoksa nefsi emmarenin hevasında mı olduğunu gözlemlemektir. 

 Sabır ise nefsin Hakk’ın emrine uymasını beklemektir. (M.D.) 

----------------

وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاء قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ {القمر/28} 

(54/28) “Ve nebbi/hum enne-lmâe kismetun beynehum kullu şirbin muhtedar(un)”

(54/28) Onlara, suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.[113] 

----------------

 O zamanın “Kâmil insan-ı” Rasûlu, onlara devenin sulanması lâzım geldiğini ifade etti. Çünkü devenin hedefine varması için yakıta ihtiyacı vardır. Bu yakıtında verilmesi kişiye aittir. Onlar bu suyu vermek istemediler. Allah’ın taksimi olan bir gün devenin bir gün kavmin kullanmasını istemediler. Ve bu yüzden hakk’ın taksimini beğenmeyip kendi akılları üzere suyun kandilerine kalması için deveyi öldürdüler. Ve böylece kendi yol vasıtalarını kendileri yok etmiş oldular. O bedenin de yükünü çeken gönül devesinin ilmi, ilmi İlâhiyye olan, bâtın âleminin deryasından gelen hayat ve ilim suyudur. 

 Kişinin bu hayat suyunu kullana bilmesi için o suyun abone merkezi olan bir İnsân-ı Kâmile gidip, oradan kendi hesabına, eğer verirlerse! Bir abone alması lâzımdır ki o hayat ve ilim suyunu kullanma hakkını kazanmış olsun, eğer bu yol ile İlâh-i hayat ve ilim suyuna abone olamazsa oradan kullanmaya kalktığı suyu kesilir, ancak o suyun zahirde olan tortusunu kullanabilir. O ise kabuk hükmünde olan zâhiri sûret bilgilerdir. Bizi “râh-ı aşk” aşk ve muhabbetullah yoluna, ilmi ilâhiyye derslerine götürecek olan beden devemizi “sulayınız.” hükmüne uymadan susuz bırakarak ölümüne sebep olursak o deve bizden bunun hesabını ahrette soracaktır. Eğer “sulayınız.” Hükmüne uyarak onun bu ihtiyacını karşılarsak o deve hengi mertebeye gelirsek gelelim bizim binitimiz olacaktır. “ İz- -T-B- ”

----------------

فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ {القمر/29} 

(54/29) “Fenâdev sâhibehum fete’âtâ fe’akar(a)”

 (54/29) Arkadaşlarını çağırdılar, o da (bundan cür'et alarak) kılıcını kaptı ve deveyi kesti.[114]  

----------------

 Semud kaymi bireyleride, nefs-i emmârelerinin hükmü altında, Peygamberleri olan “Sâlih” (a.s.) hükmünde olan “ameli sâlihlikleri” ni unuttular zıddı olan yukarıda bahsedilen, fücur yönünü tuttular ve kendilerine cenâb-ı Hakk’ın rahmet olarak gönderdiği “nakatullah” “Allah’ın devesi” ni öldürdüler. Aslında o deveyi yaşatsa idiler kendilerini o deve ki, onları Hakk’a götürecek vasıtaları idi kendi elleriyle onu öldürdüler bu şekilde kendi hükümlerini kendileri vermiş oldular bu yüzden Cenâb-ı Hakk onlara kahhar esmâsının gücü ile ortadan kaldırmıştır. 

 Bu hakikat sâlik’in de kendi seyrinde olan bir sürenin yaşantısıdır. Kendiside Hakk’ın göndediği ma’nâ “nakatasını” keserse kendisi de helâk olur. “ İz- -T-B- ” 

----------------

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ {القمر/30} 

(54/30) “Fekeyfe kâne ‘azâbî ve nuzur(i)”

(54/30) Azabım ve uyarılarım nasılmış bir bakın!

----------------

 Ve bunun için kavminin üç gün te'hîrinde, Allah Teâlâ'nın izhâr eylediği Salih (a.s.)ın hikmeti, va'd-i gayr-i mekzûb oldu. Böyle olunca sıdkı intâc etti. O da onları Hakk'ın onunla ihlâk eylediği sayhadır. İmdi onlar evlerinde göğüslerini arza koymuş oldukları halde sabahladılar (16). 

------------------ 

 Salih’in (a.s.) devesini kesmişlerdi Cenab-ı Hakk onlara üç gün tanıdı sonra yüzleri renkten renge girdi. İşte bu oluşumu anlatmak için buraya kadar bu izahatı verdi. O üç oluşumun hakikati nedir diye. Ya'nî kevnin aslı teslis olduğu için, Hak Teâlâ Salih (a.s.)ın kavminin ihlâkını üç gün te'hir etti. Kavminin helakını üç güne yaydı, tehir etti. Deveyi öldürdükten sonra Salih (a.s.) onlara üç gününüz var diye buyurdu. Bu üç günün hitâmında O'nun va'di sahih oldu. 

 Ve îcâd, nasıl ki teslis üzerine bina ise, helâk dahî teslis üzerine bina oldu. Teslisi bu yüzden anlatıyor, Salih (a.s.)ın kavminin helak olmasının sebebi ve öz hakikatinin neye dayandığını anlatmak istiyor. Ve Salih (a.s.) kavminin helaki teslis üzerine mebnî olması, o hazretin hikmeti iktizâsından idi. Zîrâ Salih (a.s) zamanının insân-ı kâmili olduğundan, her ne kadar cemî'i esmâ-i ilâhiyyeye mazhar idiyse de, bütün esmalar onda zuhurda idiyse de bu esmadan onun üzerine gâlib olan ism-i Fettâh idi; ve hikmeti dahî "fütûhî" oldu. Bakın dağın, taşın açılması var ya Fettah idi.[115] “ İz- -T-B- ” 

----------------

إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ {القمر/31} 

(54/31) “İnnâ erselnâ ‘aleyhim sayhaten vâhideten fekânû keheşîmi-lmuhtazir(i)”

 (54/31) Biz onların üzerlerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler.

---------------- 

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Sayha, sesin en yüksek hâlidir. Tabiatın çıkardığı bilinen en yüksek ses yanardağ patlamasıdır. Zaten ufalanmış ve sıcaktan kavrulmuş ot benzetmesi, aktif volkanik hareketliliğin bir anda yeryüzüne çıkması ile oluşan ultrasonik ses dalgalarının yıkıcılığını net olarak tarif etmektedir. İbn Aşür’e göre onları helak eden büyük, olağanüstü bir yıldırım da olabilir.[116] 

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

 Şimdi o ona hudüdsuz safâ verdi ve ondan sonra da o zulmetten onun zıddını koydu.

 Ya’nî, Hak Teâlâ o kalb sâhibi olan insân-ı kâmile nihâyetsiz ve hudûdsuz safa ve temizlik ve parlaklık verdi; ve bu safvetten sonra yine Hak Teâlâ zulmet ve küdûret cihetinden o safvetin zıddı olan cismâniyeti de koydu. Binâenaleyh insân-ı kâmil sûret cihetinden kesîf ve bulanık ve kalb ve ma’nâ cihetinden latîf ve sâf oldu.

 Beyaz ve siyah iki bayrak yaptı. O birisi Âdem, diğeri yolun İblîs'idir.

 Hak Teâlâ bu âlem-i keserât ve kesâfete iki bayrak dikti. Birisi cem’iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan halîfe ve insân-ı kâmil ve diğeri de Hak yolunun İblîs’idir. Bu bayrakların birisi beyaz ve diğeri karadır. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye mütekâbil ve mütezâddır. İnsân-ı kâmil ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmi olup beyaz ve sâf bayraktır; ve İblîs ism-i Mudill’in mazhar-ı etemmi olup kara ve münkedir bayraktır ve insanlann bir kısmı bu beyaz bayrak altında ve bir kısmı da kara bayrak altında toplanırlar.

 Semûd için dahi, onların cânını kapan bir sayhayı hizmetkâr yaptı.

 “Sayha”, son derece şiddetli bir ses çıkarmak demektir. Ya'nî, Hicâz ile Şâm arasında sâkin olan Semûd kavmine Hak Teâlâ beyaz bayrak sâhibi olan Sâlih (a.s.)ı gönderdi. Onlar İblîs’in kara bayrağına tâbi’ olup muhâlefet ettiler. Hak Teâlâ salâh kabûl etmeyen bu kavmin cânını kapan ve kendilerini helâk eden bir sayhayı hizmetçi yaptı. Nitekim âyet-i kerîmede (Kamer, 54/31) ya’nî “Muhakkak biz onların üzerine bir sayha gönderdik" buyurulur. Bu sayhanın keyfiyeti meçhûldür. Semûd kavminin helâkine sebeb olduğuna bakılırsa, gâyet dehşetli bir ses olup, korkularının şiddetinden ödleri patladığı anlaşılır.[117]

 Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insân yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselâm, îman edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâ îman etmeye dâvet ettim ve bunu size nice nasihatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi. Sâlih aleyhisselâm, kavminin helâkinden sonra kendisine îman edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır.[118] “ İz- -T-B- ”

 “keheşîmi-lmuhtazir” Ağıldaki veya ahırdaki kurumuş ot gibi… Hayvanlar gündüzleri yayıldıktan sonra akşam ahırlarına – ahirlerine yani sonlarına dönerler. Kışın taze ot bulamadıklarından ahirlerinde kurumuş otları yerler. Kışın ise celal tecellisidir. Kurumuş ot ise fikirlerdir. Nefsin heva ve hevesinin fikirleri hakikatin sayhasını duyunca kurumuş ota döner ve sonlarında bu düşünce ve fikirleri bir işe yaramaz. (M.D.)

---------------- 

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ {القمر/32} 

(54/32) “Ve lekad yessernâ-lkur-âne lizzikri fehel min muddekir(in)”

(54/32) “Andolsun biz, Kur’ân’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” 

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 “Ersalnâ” biz zatımızdan göndermedik ama ifadesiyle gönderilen bu “sayha” nın muhataplarının her an olduğu ve ma’nâ-i nakatasınını (devesini) kesen-kesenler için seyeran ettiği ifade edilmekredir.

 Öğüt alan? Sure-i şerifre 4. Sefer geçen öğüt alan var mı? İfadesi okuyan-okuyanlar için “Salihlik” mertebesinden öğüt alıp hatırlayan var diye Uluhiyet mertebesi tarafından sorulmaktadır. (M.D.) 

----------------

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ {القمر/33} 

(54/33) “Kezzebet kavmu lûtin bi-nnuzur(i)”

 (54/33) Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı.

---------------

 Kavm-i Lût, tabiat işleri ile ve hayvani şehvetlerle bu âlemde meşkul olmaları suretiyle yer yüzünde fesad ettiler. Yani iki yönden fesadları vardı, tabii işlerle uğraştılar, bir de hayvani şehvetlerle meşkul oldular. Bu yüzden yeryüzünde fesad ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti. 

 Yani insan görünüşünde idiler ama hayvan özelliklerinde idiler, hayvan nefsi yaşantıları gösteriyorlardı, bunları hayvanlıktan insanlığa davet etti. Onlara insanlık vazifelerini tebliğ etti. Onların nefisleri kuvvetli ve perdeleri de o nisbette çok koyu olduğundan, kabul etmeyip, Lût (a.s.)ın davetine karşı şiddetle mukabelede bulundular.[119] “ İz- -T-B- ” 

---------------

إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّا آلَ لُوطٍ نَّجَّيْنَاهُم بِسَحَرٍ {القمر/34} 

(54/34) “İnnâ erselnâ ‘aleyhim hâsiben illâ âle lût(in) necceynâhum bisehar(in)”

(54/34) Biz de onların üzerlerine (taşlar savuran) bir fırtına gönderdik. Yalnız Lût ailesini seher vakti kurtardık,

---------------

 İbrâhîm (a.s.) mertebesine gelinceye kadar varlığımızda mevcût olan bu kavimlerin hepsini Cenâb-ı Hakk’ın helâk etmesi demek, bizim beşeriyetimizde olan o ahlâkların ortadan kaldırılması hükmündedir. Kûr’ân-ı Kerîm’i bîzâtihi kendi üzerimizde yaşanan olaylar olarak okursak o bize fayda verir çünkü Kûr’ân-ı Kerîm herbirerlerimize ayrı ayrı gelmiştir.[120] “ İz- -T-B- ” Artık Allah Teâlâ'nın Lût kavmine takdir ettiği azâbın vakti gelmişti. Melekler, Hazreti Lûta: "Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık. Karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelenler onun başına da gelecektir. Vâdeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?" (Hûd, 11/81). Sabahleyin Sedom müthiş bir zelzele ile sarsıldı. Halkın üzerine kime isâbet edeceği yazılı taşlar yağdırıldı. Böylece ahlâksızlıklarının cezasını görmüş oldular.[121] “ İz- -T-B- ”

---------------

 نِعْمَةً مِّنْ عِندِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَن شَكَرَ {القمر/35}

(54/35) “Ni’meten min ‘indinâ kezâlike neczî men şeker(a)”

(54/35) Katımızdan bir nimet olarak. Biz şükredeni böyle mükafatlandırırız.

---------------

 Fenâfîllah makamında olan kimsenin, bir şeyin îcâd ve i'dâmında himmetle tasarrufu yoktur. Bir kimse fenafillahta ise onun ne var olmasında ne de yok olmasında hiçbir şeyi söz konusu olmaz. Fakat bakâ-billah mertebesinde olan insân-ı kâmilin, mazhar olduğu esmâ-i ilâhiyye mecmû'unun kuvvetiyle tasarrufu ve îcâd ve i'dâma himmeti vardır. 

 Ve insân-ı kâmilin âlemde tasarrufu, mazharlar vasıtasıyla zahir olur. Yani zahirde görünenlerle olur. Ya'nî insân-ı kâmil, bir şeyin icadına veya helakına himmet ettikde, kuvâ-yı zahire ve bâtın kuvvetlerinin tümünü o şeye tam bir huzur ile oraya yönlendirir. Ve o şey mazharlar vasıtasıyla ya meydana gelir ya da yok olur. Zîrâ Hakk'ın efâli mazharlar hasebiyle zahir olur; yani hakkın fiilleri zuhurlar sebebiyle meydana gelir. Ve mazharların kuvvet ve şiddeti hasebiyle Hakk'ın fiili dahi kavî ve şiddetli olur; ve Hak o mazharlardan şiddetle zuhur eder.[122] “ İz- -T-B- ” Yani Lut (a.s.) o mertebesi işitmekle kendinde hasıl olan bir fiil değildir. Özünde olan, zatında olan bir haldir fenafillahta bulunması belki hakka'l-yakîn mertebesinden vâki' olan bir idrâk idi. 

 Binâenaleyh bildi ki, kendisi adem-i izafîden mahlûk yani izafeten yok olan bir mahluk ve vücûd-ı Hak ile mevcûddur. Hani dedi ya “benim size karşı kuvvetim olaydı” o yaşlandığı bir anda, kendisine arka çıkacak kabilesi de yoktu, ona yardımcı olacak kabilesi de yoktu ve bunu şöyle idrak etti ki kulaktan duyma bir ilimle değil, kendi şuhudu, müşahedesiyle, nasıl ki insanlar baştan zaafları olur, sonra Cenab-ı Hakk onlara nurundan bir ilahi idrak verir, yani bir yaşam varlık verir, sonra kuvvetlenir ama sonra tekrar ihtiyarlığında zaafa düşer. 

 İşte bunu ilim kabulünden değil, yani işitmekle kendisinde hasıl olan bilgi kabulünden değil belki Hakkal yakıyn mertebesinden vaki olan bir idrak idi, O’nun bu şekilde söylemesi. İşte gerçek ilim ile nakil olan ilmin arasındaki fark budur. Cenab-ı Hakk gönlünden o ilmi ihdas eylemesi yani vermesidir. 

 Ama onu anlayabilmesi için evvela kişinin kendini mutlak manada tanıması gerekmektedir. Aksi halde ilim diye vehim karışır, nitekim birçok şeyler burada özelliğini buluyor veya kaybediyor, bazı kimseler vehbi yani Hakk’tan geldi diye nefsinden gelen heva ve nefsinden gelen yanlış bilgileri mutlak bilgiler diye kabul ediyor ve bunu yaymaya çalışıyor etrafına. Zannediyor ki Hakk’tan, rabbani, rahmani ilimler. 

 Halbuki değildir işte onun olması için şuhud gerekiyor, yani müşahede ehli olmak gerekiyor, müşahede ehli olabilmesi içinde bir müşahede ehlinden eğitim görmesi gerekiyor. Bunlar kendi başına olacak işler değildir. Nasıl ki peygamberler ümmetlerine bunları bildiriyorlar, gerçek manada biz de onlardan öğreniyoruz, işte peygamber ki kendisine verilen vehbi ilim sayesindeki birçok peygamber vaktiyle ilim de tahsil etmiştir.[123] “ İz- -T-B- ” Ayrıca Hamd’ın Sekiz hatta dokuz mertebesi vardır. Ve bunun ilk mertebesi nimetlere şükürdür. (M.D.) İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi itibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifadesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir, bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır. İlk faaliyete geçtiği yerdir ki, bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır yani hiç Hamd etmeyen insanlar da vardır. Tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir fakat biz onları küçük görme değil de tespit bab’ında belirtiyoruz. Herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.

 Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi itibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyordur. Burada her ne kadar bir samimiyyet var ise de karşılığında bir beklenti vardır ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yoktur, var olan muhabbet, beklentilidir.[124] “ İz- -T-B- ”

 “Men Şeker” kim şükrederse; 

 Âyet numarası 35 tir. 35 ise 53 ün tersten gizli yazılışıdır. 53 ise “İz-Terzi Baba”ya yoldan verilmiş şifre sayısıdır.

 Bu konu hakkında faydalı olur düşüncesi ile Şeker risalesinde ilgi bölümü aktaralım…

------------------- 

 Akide. İse onunla yapılan İlâh-i biat akid, sözleşme yemin, yada nikâhtır. Tıpkı Osmanlı geleneğinde olduğu gibi, Askerlerin Sultana olan bağlılık törenine Akide denir imiş. Tören sırasındada akide şekerleri ikram edilirmiş. Bugünkü evliliklerde ise Nikâh şekeri verilmekte, bu ise suri anlamda olmakla birlikte ma’nevi anlamda dahi düşünülebilir. Askerlerin sultana olan bağlılığı ise, asker onun Hak yolunun erleri olan sâliklerdir. Padişah, sultan olan ise İnsân-ı kâmildir. 

 Bu hadiselerin yaşandığı dönemde bazı öğrenciler çeşitli nedenlerle geç kaldıklarından akide şekerinden de mahrum kalırlar imiş. Bu ise İlâh-i ma’nâ da ona ulaşmakta geç kalanları, yada kendi nefsi emmareleri ile onun huzuruna girdiklerinden, bu hakikat nimetinden mahrum kalmış olanların durumunu remzetmektedir. (Ç.H.U) 

------------------- 

 Şeker in Arapça yazılışı şın ile sin harfinin yer değiştirmesi ile olmaktadır. Sukür Sukür سكر SİN-KEF-RI harflerinin dizilimi ile. 

 SİN. Zatın zuhuru olan Hazreti İNSÂN 

 KEF. Kevn. kün emri 

 RI. Rahmaniyet nefesi rahman Günümüz lisanına bu kelime sükur iken şükür ve şeker e dönüşmüştür. 

 Sükur, şükür e dönüşünce şükür bayramıda şeker bayramına dönüşmüştür. Şeker Bayramı. Şükür bayramı ise, tasavvufta seyri sülûk yolunda bir dervişin kâmil bir veli nezaretinde, ulaştığı bazı mertebe ve hakikate binaen, hakkın kendisine lütfü İlâhisidir. 

 Şeker Bayramını yaşatacak olan ise bunun hakikatine sahip olan, kendisine akide ile bağlanılan ve bu isim ile müsemmâ olmuş olan Şekerci Dede (Terzi Baba) dır. 

 Zâhiren şeker bayramını zâhir olarak ve bu anlayışla yapabilenler olduğu gibi, bâtinen ise Şekerci Dede nin elinden akide-akit yapanlar ve bu yolda sıratı müstakîmsıratullah-üzere yüreyenlere kendisinin bir ikramı olmaktadır Nasıl ki o dönemin ilkokul öğrencilerine ikram ettiği akide şekerleri nasıl rağbet gördü ise şu anda da onun irfan mektebine öğrenci olabilenler için de aynı ikram geçerlidir. Halen her sohbet meclisinde gelenlere şeker ikramıda devam etmektedir. Ç.H.U. 

------------------- 

 Bu konuya bir kaç ilave yapmak istiyorum. Şeker’in arapça Sin-Kaf-Rı harflerinden oluştuğu yazılmıştı. Bu harflerden oluşan “Sekr” (Sekir) kelimesi vardır. 

------------------- 

TDV İslâm ansiklopedisinde bu kelimenin anlamı şöyle yazılmıştır. Salikin, kendisine gelen vâridin etkisiyle yaşadığı manevi sorhoşluk anlamında tasavvufi terim... 

------------------- 

 Bahse konu olan “Sekr” manevi cezbe ile oluşan haldir. Bunun için “Salik-i Meczub” ve “Meczub-u Salik” olmak üzere iki sınıf salik vardır. Kimisi seyr-i sülûk tan sonra cezb edilir. Kimisinin cezb edilmesi sülûk’undan öncedir. Burada ki cezbe hali, zahiri meczupluk yani garip garip konuşmak, zikir meclislerinde bağırıp çağırıp nara atmak değil. İlim ile Allah’ın cezb etme yani kendine çekme halidir… Bu sekr hali de; meyhane diye tabir edilen dergahta yapılan sohbetlerde Terzi Babamızın ağzından çıkan sözlerden oluşan latif aşk badesini, nuş eden saliklerde ilâhi cezbe hâli oluşur. İnsan suresi 21 âyette bahsedildiği gibi; (M. D.) 

(Âliyehum siyâbu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullû esâvira min fıddatin ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ.) 

 (76/21) “Onların üstlerinde yeşil ince ipekten ve işlenmiş atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Ve Rab'leri onlara temiz (lezzetli) içecekler sundu.”

------------------- 

 (Yorumu için Terzi Baba Kûr’an da Yolculuk (50) İnsan suresine bakılabilir) (M. D.) 

------------------- 

 İşte manevi şeker-sekr ikram edilip, manevi Sekr halinde olan salik, “Şekerci Dede” nin verdiği şekerler ile artık. Âlemi et, yağ tabakası gözü ile değil, Ak-dide ile yani Uluhiyet gözü- İnsân-ı Kâmil’in gözü ile görür. 

 Bu halden çıkan kişinin haline sahv derlerler… Bu da uyanıklık ve şuur halidir… Cem’den sonra ki fark halide diyebiliriz.[125] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَلَقَدْ أَنذَرَهُم بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ {القمر/36} 

(54/36) “Ve lekad enzerahum batşetenâ fetemârav bi-nnuzur(i)”

(54/36) Andolsun ki, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu tehditleri kuşkuyla karşıladılar.

----------------

 Cenâb-ı Hakk bunların hepsinden ders almamız için kendi kelâmının içerisine bu basit gibi gözüken hâdiseleri yazıyor yoksa Allah kelâmı gibi çok ulvi beklentilerle okunmaya başlanan Kûr’ân-ı Kerîm’de Ad kavmi, Semud kavmi, Lût kavmi gibi sapmış kavimlerin basit gibi gözüken hayâtları çıkıyor karşımıza, işte bütün bunlar bizzât bizim hayâtımız, bizim varlığımızda yaşantıları olan hâdiselerdir, bunları aşarak o ulûhiyyete ulaşmak mümkündür. 

 Bunları aşmadan ne Allah kelâmını ne de kendi hakîkatimizi bilebiliriz. Bu oluşumlar olmadan zâten insân olunmuyor fakat yapılması gereken muallâk kader içerisinde bu ahlâk üzere gelen oluşumları isteyen nefsi, akıl ile durdurmak gerekmektedir ki, irademiz ortaya çıksın. Nefs bunu istemez ise bizim gerçek halkediliş hakîkatimiz nasıl ortaya çıkacak, o hâlde biz melek olurduk, aklımız kullanılır omasaydı hayvân olurduk salt içgüdüsel olarak hayâtımızı sürdürürdük. Bizler ne meleğiz ne de hayvânız fakat ikiside bizde mevcûttur, hayvânlığımız anlaşılmadan insânlığımızı ve melekliğimizi anlamamız mümkün değildir. Muhîddîni Arabi hz.leri (k.s.) öyle demiştir, “gerçek hayvânlık mertebesine inmedikçe insânlık mertebesine yükselmek mümkün değildir” yâni Hayy esmâsının hakîkatini idrâk etmedikçe Selâm esmâsının hakîkatine ulaşmak mümkün değildir. 

 Bu eski kavimlerde zâten hayvâni vasıflarla vasıflandıkları için helâk oldular yâni insânlıklarına ulaşamadılar. (M.D.) 

----------------

وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ {القمر/37} 

(54/37) “Ve lekad râvedûhu ‘an dayfihi fetamesnâ a’yunehum fezûkû ‘azâbî ve nuzur(i)”

(54/37) Onlar Lût'un misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!” (dedik).  

---------------- فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ 

 (7/83) (Fe enceynâhu ve ehlehû illemreetehu kânet minel gâbirîn.)

 (7/83) “Biz de onu ve ailesini kurtardık, yalnız karısı(nı kurtarmadık) çünkü o, geride kalanlardan oldu.”

 وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ

الْمُجْرِمِينَ

 (7/84) (Ve emtarnâ aleyhim matarâ, fenzur keyfe kâne âkıbetul mucrimîn.) 

 (7/84) “Ve üzerlerine bir (azâb) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu!” Lût (a.s.) kavmi hakkında da burada genel bir bilgi verelim: 

 Lût ((a.s.)) Hz. İbrâhîm'in kardeşi Hârân'ın oğludur. Lût ((a.s.)), İbrâhîm ((a.s.)) ile birlikte Harran'dan Filistin'e göç etti. Burada kıtlık baş gösterince Lût ve İbrâhîm ((a.s.).) beraberce Mısır'a gittiler. Bir süre sonra Mısır kralının verdiği mal ve sürüleri yanlarına alarak birlikte tekrar Filistin'e döndüler. Zamanla yerleştikleri bölge, sürülerini almaz oldu. Hz. Lût bunun üzerine, amcası İbrâhim ((a.s.).)'ın bölgesinden ayrılıp Sedom şehrine yerleşti. Daha sonra bu şehre peygamber olarak gönderildi. Sedomlular bozuk ahlâklı, kötü niyetli insânlar idi. Yol keserler, yolcuların elinde avucunda ne varsa alırlardı. Sedom halkı dünyada daha önce kimsenin yapmadığı sapık işleri, ahlâksızlıkları yapıyor, eşcinsel davranışlarda bulunuyor, azgınlıkta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Hz. Lût, kavmini doğru yola davet ettiyse de aldırmadılar. Yaptıkları kötü işleri devam ettirdiler. Karısı da ona inanmayanlardandı. Hz. Lût, onları doğru yola davet etti, içinde bulundukları delâlet ve cehâletten kurtarmağa çalıştı. Hz. Lût'un yaptığı îkazlara aldırmayan Lût kavmi de peygamberi yalanladı. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, Hz. Lût'un öğütlerine ve davetine uymayan kavmini yok etmek üzere "elçiler" (melekler) görevlendirdi. Melekler, önce Hz. İbrâhim ((a.s.))'a uğradılar ve orada Hz. Lût'un kavmini cezalandırmak üzere geldiklerini söylediler. Melekler, Hz. İbrâhim'den ayrıldıktan sonra Hz. Lût'un bulunduğu Sedom şehrine geldiler. Melekler gelince, Hazreti Lût onları tanıyamadı. Melekler ona. "Biz sadece şüphe edip durdukları azâbı getirdik, sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz" (el-Hicr, 15/63-64) diyerek kendilerini tanıttılar. Melekler geldiğinde Hazreti Lût çok sıkıldı. "Bu çetin bir gündür" (Hûd 11/77) dedi. Sıkılma sebebi, melekleri insân zannetmesi idi. 

 Çünkü melekler genç ve yakışıklı erkekler sûretinde gelmişlerdi. Hz. Lût, kavminin yaptığı ahlâksız hareketleri ve kötü huylarını biliyordu. Korkusu bundandı. MÎsâfirlerin geldiğini duyan "şehir halkı sevinerek geldiler" (el-Hicr, 15/67). 

 "Lût'un konukları olan melekleri elde etmeye (onlara tecavüz etmeye) kalkıştılar" (el-Kamer, 54/37). "Hz. Lût onlara: "Bunlar benim konuklarımdır; onlara karşı beni rüsvay etmeyin. Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi" (el-Hicr, 15/68-69). MÎsâfirlere dokunulmaması için. Ey milletim işte bunlar benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir (size nikahlayabilirim). Konuklarımın önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında kimse yok mudur? dedi" (Hûd, 11/78). Sedom halkı sapıklıktan başka bir şey düşünmüyordu. "Andolsun ki senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun: Doğrusu ne istediğimizin farkındasın" (Hûd, 11/79) diyerek bunu reddettiler. Hz. Lût, bu defa: "Keşki size yetecek bir kuvvetim olsa ve ya sağlam bir yere sığınsam" dedi (Hud, 11/80). Hz. Lût iyice sıkılmıştı. Bunun üzerine melekler; "Ey Lût! Biz rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemeyecekler" (Hûd, 11/81) diyerek kimliklerini açıkladılar ve onu teselli ettiler.

 Artık Allah Teâlâ'nın Lût kavmine takdir ettiği azâbın vakti gelmişti. Melekler, Hazreti Lûta: "Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık. Karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelenler onun başına da gelecektir. Vâdeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?" (Hûd, 11/81). Sabahleyin Sedom müthiş bir zelzele ile sarsıldı. Halkın üzerine kime isâbet edeceği yazılı taşlar yağdırıldı. Böylece ahlâksızlıklarının cezasını görmüş oldular.[126] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ {القمر/38} 

(54/38) “Ve lekad sabbehahum bukraten ‘azâbun mustekir(run)”

(54/38) Sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı.

----------------

 Sabah vakti azabın gelmesi, Fenafillahtan mertebesinden Bekabillaha geçiştir. Salik Fenafillah mertebesinden Bakabillah geçmeye çalıştığı vakitte artık bu nefsi emmarenin hayali ve vehimi oluşumlarının etkisi altında kalmayacaktır. (M.D.)

----------------

فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ {القمر/39} 

(54/39) “Fezûkû ‘azâbî ve nuzur(i)”

(54/39) "Azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik).

----------------

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ {القمر/40} 

(54/40) Ve lekad yessernâ-lkur-âne lizzikri fehel min muddekir(in)

(54/40) “Andolsun, biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” 

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Var mı düşünüp öğüt alan? Sûre-i şerifte 5. Defa geçmektedir. Hayvanlıktan insanlığa davet ediliyorsunuz. Düşünüp öğüt alan var mı? Belki ifade biraz sert gelebilir. Muhyiddin İbn-i Arabi hazretleri hayvanlık mertebesine gelmeden insanlık mertebesine gelinemez diyor. Hayvan, Hay-an andan yaşayan demektir. (M.D.) 

----------------

وَلَقَدْ جَاء آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ {القمر/41} 

(54/41) “Ve lekad câe âle fir’avne-nnuzur(u)”

(54/41) Şüphesiz Firavun ailesine de uyarıcı peygamberler geldi. 

----------------

Firavun ve ali’ne aliesine, tebasına yani ilahlık ilan eden Nefsi emmare ve hayal ve vehim güçlerine Akıl Mûsâ’sı ve Fikir Harunu uyarıcı olarak geldi. (M.D.) Zâhiren Fir’âvn câhil bir insân değildi, eğitilmiş, makam ve mertebe sâhibi yönetici bir kimse idi. Kendisinde bu kadar büyük güç ve kuvvet bulunca da bunları kendisine ait zannetti bâtınen dahi nefsi emmârenin beden mülkündeki gücü bu kadar yüksek mâhiyettedir. Fir’âvn tafsili ve yaygın olan bu âlemleri bu şekilde kendisine mâl etmek sûretiyle bozgunculuk yapıyordu aynı şekilde nefsi emmâre de, fikirlerde ve düşüncelerde onların sâhibi benim diyerek bozgunculuk yapıyordu yani Hakk’ın varlığını kendisine mâl etmekteydi.[127] “ İz- -T-B- ” Mertebe-i Mûseviyyenin aklı ve fikri ile ve esmâ-i ilâhiyyenin sizdeki bütün kuvvetleri ile gittiler. Çünkü o ve tabileri kendinde de var olan bu kuvvetleri, nefsi yönünde kullanmak sûretiyle kendine mâl edip azdılar. Bu hakikati onlara “zikredip-hatırlatılar” (M.D.)

----------------

كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُّقْتَدِرٍ {القمر/42} 

(54/42) “Kezzebû bi-âyâtinâ kullihâ fe-ehaznâhum ahze ‘azîzin muktedir(in)”

(54/42) Lâkin onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde yakaladık.

----------------

 Nefsi emmare Fir’avunu ve taraftarları ruhani Akıl ve Fikir tarafından gelen Hakikat-ı İlahiyye işaretlerini yalanladı. (M.D.) Nefsi alt etme şansı ancak Mûsevîyyet düzeyinde oluşabiliyor. Onun öncesi sürekli boğuşma ile geçer bazen nefs, bazen rûhaniyet üste çıkar ancak kesin bir sonuç yoktur.[128] “ İz- -T-B- ”

 (فرعون) “Fir’âvn” kelimesini aslı üzere iki hece-kelimeye bölelim. “Fir ’âvn” (فِرْعَوْنَ) olacaktır. Yani birinci kısmı “Fir” ikinci kısmıda, “’âvn” bu harflerin ebced sayı değerlerine baktığımız zaman, “Fe-80” “rı-200” “ayn-70- 130” “vav-6” “nun-50” dir. Bunları toplarsak, (80+200+70+6+50=406) (4+6=10) diğer şekilde sadece tek sıra sayıları toplarsak, (8+2+7+6+5=28) bunu da toplarsak, (2+8=10) gene on dur. İki ayrı hece olarak toplarsak, “Fir” “Fe-80” “rı-200” toplarsak, (80+200=280) dir. “’âvn” “ayn-70-130” “vav-6” “nun-50” toplarsak, (70+6+50=126) gene toplarsak, (1+2+6=9) Ayrıca büyük ebced hesabı ile de “ayn” (130) dur ki oda (13) tür.

 ( فُرْ) “Fir-’âvn.” Tasavvufta (Fenâ’fir’rasûl) (Rasûlde fani olmak) diye bir tabir ve yaşam süresi vardır ki, bu mertebede kişi (Rasûlde fani olur) ancak bu makam gene mürşidinde vâki olur yani o mertebenin idraki, mürşidinin hakikatini “rasûl” makamında görmek-bilmektir. Hangi mertebenin sohbeti yapılıyor ise, o mertebenin “Rasûl-habercisi”dir. (F-Fatih) (açıcı) (R-Rahman ve Rahîm) dir. Bu mertebenin Rasûl-u Hz. Mûsâ Mertebe-i Mûseviyyet olduğundan, burada ki, (Fenâ’fir’rasûl) Fenâ-i Mûsâ’dır. Çünkü “Fir’âvn” zâten “mû” su da gark-fani olmuştur. (Fenâ’fir’rasûl-Mûsâ) olmuştur. Yani ma’nâ-ı Mûseviyyette Fâni ve gark olmuştur, onun hükmü altına girmiştir. 

 Sayı değeri (280) (28) dir ki bu yönüylede metebe-i Muhammediyye’ye bağlıdır. O zaman Mûsâ, hâdi ismi yönünden, Fir’âvn ise, genelde Mudil ismi yönünden, (Fe-nâ’fir’rasûl-u-Muhammed)de Fâni olmuşlardır.[129] “İz- -T-B-“

 (Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.)

(Tâ-Hâ-20/78) “Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).”

********** 

 Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’u nu ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu. 

********** 

 (Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.)

 (Tâ-Hâ-20/79) “Ve Fir’âvn, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidâyetten men etti.”

********** 

 Nefs-i emmâre kendi tâbilerini hayal ve vehimle aldatarak dalâlette bıraktı ve böylece hidayetten men etti.[130] “İz- -T-B-“ 

----------------

أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِّنْ أُوْلَئِكُمْ أَمْ لَكُم بَرَاءةٌ فِي الزُّبُرِ {القمر/43} 

(54/43) “Ekuffârukum hayrun min ulâ-ikum em lekum berâetun fî-zzubur(i)”

(54/43) Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir berât mı var? 

----------------

 Nuh, Ad, Semud, Lut ve Fir’avn kavminin varkıklarında ve âlemdeki Hakk’ı inkar edip zikir-hatırlamaların fayda vermediği ve Allah (c.c.) azabını tattığı ifade edilerek;

 Sizin kâfirleriniz, hitap, Mekke ehline, dolayısıyla Araplar'a ve son asır insanları olmak ile beraber bu âyet-i okuyan, okumayan her devir insanlarını kapsamakta ve genele racidir. “Kûr’ân-ı Kerim” her an saridir ama bizler bedenimizden 5-10 cm içeri geçirip ma’nâlarına nüfüz edemediğimiz için sadece kimden bahsediliyor veya efendimiz (s.a.v.) dönemine ait zannediyoruz. Eğer öyle olsa idi. Haşa! Efendimiz âlemlere rahmet olmazdı. 

 Sizin gönül kabesine doldurduğunuz uydurma hayali ve vehimi nefsi emmare putlarınız ile Allah (c.c.) katında daha hayırlı olduğunuzu mu? Zannediyor-sunuz… Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi en kemalli mertebe olduğu için nefsi emmarenin inadı ve inkarıda en kuvvetlisidir. Günümüzde hayal gücü ile şeytan, vehim ile insanlık nefsi emmarenin tasallutu altında olmanın zirvesindedir. (M.D.)

 “Beraat” bilindiği gibi mübarek geceler içinde yeri bulunmaktadır. Onun için Mübarek gün ve geceler kitabımından bu gecenin hakiatini anlamaya çalışalım.

 Beraat gecesi, berat’ın gerçeğini anlamaktır. 

 Peygamberimiz (S.A.V.) bu geceyi Hz. Aişe (R.A) validemize anlatırken şöyle buyurmuşlardır:

 “Bu gece Şabanın onbeşinci gecesidir. Allahu Teala bu gecede Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri kadar insanı cehen­nemden azad eder. Fakat bu gecede; kendisine eş ve ortak ko­şanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, ak­rabaları ilemünasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların ve ana babasına isyan edenlerin yüzüne bakmaz.” Berat gecesinin ne olduğunu daha iyi anlıyabilmeniz için evvela Berat sözcüğünün neyi ifade ettiğini anlamamız gerekmekledir. 

 Berat; bilindiği gibi bir yükümlülükleri kurtulmak, her hangi bir şekilde suçlanıp, o suçtan Beraat edip temize çıkmak, borcun ödendikten sonra aldığı ibra ve nihayet bulunduğu zor halden kurtuluştur, diye ifade edilebilir.

 Bu mevzu ile ilgili kitaplarda Berat kandili uzun uzadıya anlatılmıştır. Bizim bunlara ekleyecek pek bir şeyimiz yoktur. Biz daha ziyade gönlümüze geldiği, aklımızın erdiği kadarıyla bu gecenin bizlerdeki karşılık ifadesinin ne olduğunu söze getirmeye çalışacağız.

 Berat: Beraat etme Berr’: “Ebrar” zümresi, yani iyiler toplumu:

 Birinci manada berat; 

 Kişinin, Hakkın emir ve yasaklarına uyup bedensel boyutta yaşamını, bu kurallar üzerine bina edip isyan etmeden, günaha girmeden, her varlığa iyi bir muamele ile sürdürmesidir. Bunun karşılığında kazanacağı Rabbinin hoşnutluğu, onun berat’ı olacaktır. Bu genel hükümdür.

 Ey Hak talibi olan canlar, Daha evvelce işaret edilen Regaib ve Mevlût yaşantılarıyla belirli bir idrak seviyesine yükselen salik berat mevzuu ile de gerçek beratın ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır.

 Birinci berat günahtan, isyandan kurtulmaktır.

 İkinci berat ise kendinde var zannettiği benliğinden kurtulmaktır.

 Birinci beratı gerçekleştiren kişi iyi bir insan olur!..

 İkinci beratı gerçekleştiren kişi ise “kendini bulan bir insan” olur. 

 (Al-i İmran Sure 3/92 ayette) len tenalul birre hatta tünfiku mimma tühibbune ve ma tünfiku min şeyin feinnallahe bihî alıymün “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda intak etmedikçe birra iyiliğe eremezsiniz, muhakkak ki Allah onu bilir.”

 (Bakara Sure 2/177 ayette)

 “Yüzleriniz! doğuya ve batıya çevirmeniz Berr (iyilik) değildir. Ancak berr, Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek, sevdiği mallarından yakın akrabalarına, yetimlere, fakirlere, yolculara, dilencilere ve kölelere dağıtmak, namaz kılmak, zekat vermek, söz verdiği zaman sözünde durmak, sıkıntılı zamanda zorlukta ve sıkıntıda sabretmektir. İşte bunlar doğru kimselerdir ve bu kimseler muttakilerdir.” Yukarıda bahs edilen iki ayet ve benzeri daha birçok ayet zahiri manası itibari ile birinci beratın hakikatini çok açık bir şekilde anlatmakladır. Ayrıca batını manası itibariyle de ikinci ber’ata atıf vardır, yeri geldikçe değinmeye çalışacağız.

 Muhterem Hak yolcusu; 

 Ber’at gecesi sadece senede bir defa gelen bir gece değil, ayrıca hayatında gerçek bir yaşam olan “kendine ulaşma” yolunda büyük bir aşamadır. 

 Kişi kendine ulaşamazsa Hak’ka da ulaşmasına yol yoktur. 

 Birimsel varlığın Hak yolunda en büyük engeli kendine ulaşamamasıdır. 

 İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır. 

 Burada ya benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürür, Hak’tan ayrı düşersin veyahut kendini aradan kaldırır, gerçek batını “berr”e ulaşır beratını alırsın: 

 İşte o zaman kıblen değişir, gerçek kıblene dönersin. Özel hitapların gelmeye başladığı yer burasıdır. 

 Onun için Kuran-ı Keriym bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır, bir başka ifade ile senin gönül semana ilahi hakikatler inmeye başlar. Çok yüce ve ulvi hallerin başladığı bu hali Cenabı Hak cümlemize nasib etsin.

 (Fecir Suresi 89/27-28 ayette ) ya eyyetühe’n nefsül mutmeinnetü irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten ya eyyetühe/o nefsül mutmeinne/mutmain nefis radıyeten merdıyye olarak senin rabbine değin/üzre rücu et/dön “Ey tatmin olmuş, huzur bulmuş nefs! Sen ondan razı o da senden razı olmuş olarak Rabbine dön” ve benzeri hitabların kaynağı bu haldedir.

 Ey Hak yolcusu: 

 Regaib ve Mevlûd yaşantılarını geçerek Be­rat yaşantısına doğru yoluna devam edersen, sana daha bazı ger­çeklerin açıldığını müşahede etmeye başlarsın.

 1 - İbrahim (as) kendi kurduğu Kabe’sine dönerek ibadet ediyor­du, “Tevhid-i Efal”.

 2 - Daha sonra Musa (as). “Kuds”e yani kendi mabedine doğru iba­det etti, bu da tenzih, “Tevhidi Esma”dır.

 3 - Daha sonra İsa (as) da “Kuds”e döndü bu da teşbih “Tevhid-i Sıfat”tır.

 4 - En sonunda Hz. Muhammed’de kısa bir müddet “Kuds”e, da­ha sonra da “Kabe”ye döndürüldü, bu da “Tevhid-i Zat”tır. 

 “Mekke”deki Kabe Allah’ın evi “beytullah”tır. 

 “Kudüs”teki bina ise “beytül Makdis” (mukaddes ev)dir.

 İşte Hak yokuşu evvela zahiren tevhid-i ef’al’de “Kabe”ye dönerek ibadet eder.

 Daha sonraki ibadetlerinde her ne kadar zahiren Kabe’ye doğru dönüyor ise de, batınen farkında olmadan dü­şünce yapısı itibari ile “beytül Makdis” (mukaddes ev)e yönelmektedir, çünkü itika­dı “tenzih” Allahı ötelerde aramaktadır.

 Sonra ibadeti “teşbih” olur, Allahı varlıkta arar. 

 Eğer gerçek tev­hid ehli olursa yine yüzünü “Ka’be”ye, “beytullah”a Allah’ın evine çevirir çünkü “tenzih”i ve “teşbih”i birleştirmiş gerçek mü’min olmuş ve sur-i tevhid’den batın-i tevhid’e ulaşmış ve Oradan da yol bulursa “ehadiyet”e ulaşacaktır. 

 Böylece Allah’ın evine dahil olmuştur. Kıblesinin değişmesi, kişinin Hak yolunda gelişmesinin ifadesidir.

 Değişiklik olmayan yerde ilerleme olmaz. Bu değişikliği gerçekleştirebilen kimse gerçek beratını almış, kendini tanımış, ken­dinde nasıl bir ilahi oluşum meydana geldiğini anlamış, izafetten kurtulmuş, kendindeki gerçeğe ulaşmış olur.

 Suri ve bedensel ibadetine epey zaman devam eden salik bu işin bu kadar olmadığını ve daha bir çok şeylerin olması gerekli­ğini idrak ettiğinden, “ya Rabbi beni gerçeğe yönelt” diye dua eder, zikir ve ibadetlerim arttırarak sürdürür. 

 Cenab-ı Hak ona yardımcı olur ve gönlünde yeni oluşumlar meydana gelmeye baş­lar ve bu yola, yüzünü gerçek Muhammed-i olmaya çevirir.

 Bir başka anlayış ve izah ile ibadetlerini kendi kendine ya­pan bir kimse gelişme arzu ediyorsa, kamil bir mürşit bulup ona tabi olur, sözünden çıkmaz, tavsiyelerini tutar, böylece aklında ve gönlünde açılımlar meydana gelir, gayreti kadar hakikate ulaşır. 

 Gerçek kamil mürşit, “Beytullah” (Allah’ın evi)dir, o’nun sırrıdır, o’nun habibidir. 

 İşte dervişin mürşidine yönelmesi, onun kıblesinin değişmesidir, bu da onun nefsinden beratı’dır.

 Daha evvelce bahsedilen ayet-i kerimede Cenab-ı Hak (Baka­ra 2/177) “yüzlerini, doğuya ve batıya Mekke ve Kudüs’e çevirme­niz” “birre ermek” berat almak değildir, demişti: 

 Yani zahir ve şart­lanmış olarak her iki kıbleyede dönmeniz sizi kurtaramaz, berat’a eremezsiniz. 

 Berat’a ermek için bunun gereğini yerine getirme­lisiniz, o da 

 - evvela Allah’a gerçeği ile iman, 

 - ahiret gününe iman, sendeki izafetin tükenip yerine Hakk’ın kaim olması, senin ahiretindir. 

 - Meleklere iman, sendeki güçlerin Allah’ın melekleri olduğuna iman. 

 - Kitaplara iman, gönlüne gelen ilhamlara iman. 

 - Peygamberlere iman. Manevi bilgide yakınlık, 

 - yakın akrabalarına malından vermek, 

 - yetimlere, manevi babası olmayanlara vermek; 

 - fakirlere, fakr haline ulaşmışlara vermek; 

 - yolculara, Hak yolunun yolcularına vermek; 

 - dilencilere, Hak yolunda ilahi hakikat taleb edenlere vermek; 

 - kölelere, nefsinin kölesi olan kimselere ilim malından vermek; onların kurtulmasına katkıda bulunmak, 

 - ve na­mazı dosdoğru kılmak, hakiki Ka’be’ye dönmek, 

 - zekat vermek, kendisine verilen ilim malından üstüne düşeni tahsil ettirmek,

 - söz verdiği zaman sözünde durmak, Hakla olan ahdinde durmak, 

 - sı­kıntılı zamanda zorluklara sabretmek, 

 - nefsine zor gelen hallerde geri dönmemek büyük bir sabırla yapması gerekeni yapmaktır, İşte bu kimseler doğru kimselerdir, yani “ebrar”dandır.

 Yukarıda belirtilen özellikleri taşıyan kimseler ancak doğru kimselerdir ve bu kimseler “muttaki” kimselerdir. 

 Bunların ittikaları sadece zahiri değil gerçek manada kendilerinde mevcud olan Hakk’ın varlığını unutmaktan sakınmalarıdır. 

 İşte böylece hayatla­rını gerçek manada değerlendiren kimseler zahir ve batın tam an­lamıyla beratlarını alan Hak yolunda bir hayli mesafe kat eden mutlu ve kutlu kimselerdir. Allah c.c. bizleri de onların sınıfına dahil etsin. Amin. 

 Bir rivayette de, Berat gecesinde Zem Zem’in çoğaldığı da be­lirtilmekledir. Bu da o gece gönül kuyusunun veriminin artması ilahi varidatın taşması’dır, diyebiliriz.

 Genel kanı, Kuran-ı Keriym’in Berat gecesinde, “levh’i mahfuz”a Kadir gecesinde de Peygamber efendimizc inmeğe başlaması yönündedir.

 Biz, gönlümüze geldiği üzere, haddimiz olmadığı lıalde, Ku’ran-ı Keriym’in dört (4) nüzul mertebesinin olduğunu düşünüyo­ruz.

 1- Zat mertebesinden nüzul 

 2 - Sıfat merlebesinden nüzul 

 3 - Esma mertebesinden nüzul 

 4 - Ef’al mertebesinden zuhur’dur.

 1- Zat mertebesinde Kuran-ı Keriym’in ismi “Ümmül kitab” 

 2 - Sıfat mertebesinde “Furkan”. 

 3 - Esma mertebesinde “Kitab’il mübiyn” 

 4 - Ef’al mertebesinde ise “İmam’il mübiyn”dir.

 Genel olarak her mertebede aldığı isim “Kuran-ı Keriym”dir. Yani her mertebede o mertebenin gereği olan “zat-i ikram”dır. 

 “İn­cil” (müjde) ise sıfat merrtebesi kaynaklıdır, kendinden sonra zat-i tecellinin geleceğini müjdeler. 

 “Tevrat” ise esma mertebesi kay­naklıdır, daha üst mertebeleri yoktur.

 “Ümmül kitab” (kitab’ın ana’sı), “Furkan” (farklılıklar), “Kitab’ül mübin” (açık kitap), “İmamil mübin” (önde olan açık kitap) demektir.

 Zat mertebesinde Kur’an-ı Keriym “Ümmül kitap”ta’dır Ora­dan sıfat mertebesine, “levh-i mahfuz”a indirilmiştir. Bunların za­manı belli değildir. 

 Berat gecesinde “levhi mahfuz”dan “Beyt-ül Ma’mur”a, Kadir gecesinde de “Beyt’ül ma’mur”dan, “Beyt’ül haram”a indirilmiştir.

 (Tur Suresi 52/4 ayette) vel beyti’l ma’muri ve beyt-il Ma’mur/mamur beyt/ev andolsun “Mamur eve yemin olsun” Hz. Peygamberin Mir’ac gecesinde de gördüğünü ifade et­tiği gokteki ma’mur evi Meleklerin tavaf ettiği bildirilmiştir ve bir meleğin orasını tavaf ettikten sonra yetmiş (70) bin sene geçse kendisine ikinci tavaf sırası gelemeyeceği de bildirmiştir. *[131]

 “Esma” Meleküt merlebesinde, zat-i tecelligah “Beyt-ül Ma’mur” dur. Bu yüz­den melekler orasını tavaf etmemektedirler. 

 “Ef’al” nasut mertebesinde ise, zat-i tecelligah “Beyt-ül Haram” dır. Orasını da insanlar ta­vaf etmektedir.

 İşte bu, Berat gecesi ifadesiyle belirtilen zaman sürecinde, dünyada yaşayan insanların idrak seviyeleri Kur’an-ı Keriym-i an­layacak duruma gelmiş olmalarından dolayıdır ki: kendilerine in­meğe başlamıştır.

 Ezelden beri “Ümmül kitap”ta mevcud olan Ku’ran-ı Keriym, takdir edilen bir zamanda “levh-i mahfuz”a, oradan “Berat” gece­sinde “Beyt’ül Mamur”a Kadir gecesinde de “Beyt’ül Haram”a indirilmeğe başlamıştır (o bölümde tekrar inceliyeceğiz) ve yirmi uç (23) senede tamamlanmıştır.

 “Mescid-il Haram” bir bakıma İnsan-ı Kamil demektir, burada hem Mekke şehri hem de “Hakkat-i Muhamme-diyye”’ye havi olan “İnsan-ı Kamil” anlatılmaktadır. 

 Çünkü “Kur’an-ı Keriym” İnsani Ka­mil olan Hz. Muhammed’e indirilmiştir.

 İşte bu geceyi böylece idrak ettiğimizde Kuran-ı Keriymin bizlere de inmesi mukadderdir. Ancak yeni bir Kur’an olarak değil mevcud Kur’anın bizde, gerçek yaşantısının ve mertebelerinin ortaya gelmesi mukadder’dir, çünkü belirtilen bütün sistem incelendiğinde bunu göstermektedir.

 İlk sebebi, kendi nefsinden berat etmek, hakiki benliğini id­rak edip onun berat’ını almak ve böylece oluşan bir açıklıkla id­rak ve gönül açıklığı ile Cenab-ı Hakk’ın sana seni tanıtması, Kur’an-ı indirmesi, bir başka ifadeyle Cenab-ı Hakk’ın sana nüzul etmesidir. 

 Çünkü Kur’an zattır, Furkan sıfattır, yani Kur’a’nın inmesi, zat-i tecelliyi, senin idrak etmeye başlaman ancak bu gece­den sonra mümkün olabilmektedir.[132] “ İz- -T-B- ” Görüldüğü gibi kişinin hayal ve vehim ile beratını alması söz konusu değildir. Gönlüne Kûr’an’a da ancak bu gecenin hakikatini idrak etmesi ile nüfüz edebilmektedir. (M.D.)

----------------

أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ {القمر/44} 

(54/44) “Em yekûlûne nahnu cemî’un muntasir(un)”

(54/44) Yoksa onlar “Biz yenilmez bir topluluğuz” mu diyorlar? 

----------------

 Hakikat-i Muhammedi programının Âdem a.s. dan Muhammed (s.a.v.) kadar olan tüm resülleri – risalet mertebesi inkarcılar tarafından yalanlanmıştı. Tüm resüller kendilerindeki hakikate eziyet karşısında “Nasru-na” zâti yardım ile desteklenmiştir. 

 Onlara Allah’tan başka “ensâr” yardımcılar yoktur. Yâni “mudil” isminin mutlak taşıyıcıları olan bu kimselere başka bir isim ve onun taşıyıcıları yardımcı olamaz.

 (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[133]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlahiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-ı Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır.

 Burada görüldüğü gibi “Nasır” topluluğu Hakk’ın varlığının cem’ini kendi varlığında ve gönlünde bulandır. Nefsi emmarenin hayal ve vehim kuvvetlerinin kimseye faydası ve yardımı yoktur. (M.D.)

----------------

سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ {القمر/45} 

(54/45) “Seyuhzemu-lcem’u ve yuvellûne-ddubur(a)”

(54/45) Yakında o topluluk da yenilecek ve arkalarını dönüp kaçacaklar. 

----------------

 Lakin o topluluk muhakkak bozulacak ve arkalarını döneceklerdir. İbnü Ebî Hâtim, Taberânî (Evsat'da) ve İbnü Merdûye, Ebû Huseyre'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: âyetini Allah Teâlâ, peygamberine Bedir gününden önce Mekke'de iken indirdi ve Ömer b. Hattâb (r.a.) şöyle dedi: "Ya Resulullah hangi cemiyet bozulacak?" dedim, vakta ki Bedir günü oldu ve Kureyş topluluğu bozuldu. Resulullah'a baktım arkalarından kılıcı çekmiş âyetini okuyordu. Bu suretle söz konusu âyetin Bedir günü için bir mucize olduğu anlaşıldı."[134]

 Müjde olarak verilen Bedir savaşının hakikati;

 Adı da üstünde olduğu gibi, Hz. Rasulülah’ın evvela Arap yarımadasına oradan da bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nuru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir. 

 Sayı değeri, () “be” 2 

 () “dal” 4 

 () “rı” 200 dür. Toplarsak (2+4+2)= 8 eder, bu da iki adet 4 demektir. 

 Biri İslamın hakikati, diğeri Hz. Rasulüllah’ın simgesidir. 4 - 1=3 /13[135] “ İz- -T-B- ”

----------------

بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ {القمر/46} 

(54/46) “Beli-ssâ’atu mev’iduhum ve-ssâ’atu edhâ ve emer(ru)”

(54/46) Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır. 

-----------------

 Kıyâmetin çeşitleri vardır, birisi de “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” hadîs-i şerifi mûcibince ölümdür; ve dîğeri de arz-ı ekber günü olan büyük kıyâmetdir.

 Kıyâmetin türleri vardır.

 Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukû bulandır. Çünkü âlemler her ânda gaybdan şehâdete ve şehâdet âleminden gayb âlemine dâhil olur. Ve bu âlemlerin bozulup yok olanlar ve var edilenler ve ma’nâlar ve cisimler gibi bütün türlerinin şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete dâhil oluşunu ve çıkışını, ihâta yolu üzere, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Çünkü bu ilim ilâhi zevk (deneyim) ilminin zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.

İkincisi; “mecbûri ölüm” ile gerçekleşendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz:

 “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyururlar.

 Üçüncüsü; “İsteğe bağlı ve irâdeye ait ölüm” ile olur. Sâlik bu ölüm ve kıyâmetten sonra âlemde âhiret oluşumu üzerine yaşar. İşte buna dayanaraktır ki, ölüye açılmış olan hâller seyri sülûku sırasında sâlike de açılmış olur. Ve bu hâle “küçük kıyâmet” ismini verirler.

 Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillah ve baka-billâhtan sonra tam vahdet ve çokluğun yok olması hâlinin meydana gelmesidir. Ârifin nefsinde gerçekleşen bu tecellîye de “büyük kıyâmet” derler.

 Beşincisi; bütün kâinât için takdir olunmuş ve beklenen kıyâmettir ki, Hakk Teâlânın celîl âyetlerindeki: “Ennes sâate âtiyetün lâ raybe fîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur”(Hac, 22/7) ve “innes sâate âtiyetün ekâdu uhfîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onu gizliyorum” (Tâhâ, 20/15) ve benzeri Kur‟ân-ı Kerîm âyetleridir.[136]

 (İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.)

 (Tâ-Hâ, 20/15) “Muhakkak ki o sâat (kıyâmet sâati), gelecektir. Bütün nefslere, çalışmalarının karşılığının verilmesi için neredeyse onu, Nefsimden bile gizleyeceğim.”

********** 

 Efendimiz (s.a.v) e kıyâmet hakkında sorduklarında şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet üçtür. Birincisi küçük kıyâmet yani kişinin ortadan kalkması, ikincisi orta kıyâmet kavimlerin ortadan kalkması, üçüncüsü ise büyük kıyâmet bu dünyânın ortadan kalkmasıdır.” Aslında küçük kıyâmet olarak belirtilen ifâde bizim bireysel varlığımız açısından büyük kıyâmettir. Çünkü bir kere öldükten sonra tekrar dünyâya gelme şansımız olmadığı için ölümümüz bizim için büyük kıyâmettir. 

 Bu şekilde düşündüğümüzde Âyet-i Kerîme’nin bize hitâbı şöyledir, “Ey bu kitâbı okuyan kişi iyi bil ki öleceksin. Hayalinde ne zaman ölürüm diye hiç düşünme, eninde sonunda öleceksin ve bunun sana vaktini bildirmedim ki, bunun kendine çok yakın olduğunu bil.” Nefs iki türlüdür, birincisi emmâre, levvâme, mülhime vb. yönüyle bildiğimiz nefs, diğeri ise o varlığın gerçeği özü, aslı olan nefstir. Geniş ve yaygın mânâda Rabb’i anlamak çok zordur ancak kişi kendini birimsel varlığında tanıyıp bulabilirse onun karşılığı aynı olduğu için Rabb’ini tanımış olur. 

 Efendimiz (s.a.v) yine şöyle buyurmuştur, “Ölmeden evvel ölünüz” yâni büyük kıyâmet gelmeden evvel siz kendi kıyâmetinizi koparınız ki sonrasında zorlanmayasınız.[137]

O saat daha belâlı ve daha acıdır. Olması ölmeden önce idraken olsun, zahiri saat gelip çatıp mecburen olsun nefis ölümü tattığı ve intak-i nefis olduğu için nefsi emmare isteklerini yerine getiremez bu da onun için acı ve elem vericidir. (M.D.) Ölümü tattıktan sonra nefs hayatına berzah âleminde devam edecektir, bedeni kendisinden ayrıldığında, elinden tadış ve kullanım aracı alınmış olduğundan, bundan sonraki tadışı, o bedeni kullanamayışı sebebi ile, çok büyük bir azab olacaktır. “ İz- -T-B- ”

-----------------

إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ {القمر/47} 

(54/47) “İnne-lmucrimîne fî dalâlin ve su’ur(in)”

(54/47) Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler. 

-----------------

 Şuçlular Aziz, Cabbar, Mütekebbir esmâlarını nefsi emmare istikametinin celali yaşantısı üzerine kullandıklarından mudill olan rableri onları saptırmıştır. Ve nefsi emmarin hayali ve vehimi yaşantısı hakikatlerini perdelediğinden gaflet ve çılgınlık içindedirler. (M.D.) 

-----------------

يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ {القمر/48} 

(54/48) “Yevme yushabûne fî-nnâri ‘alâ vucûhihim zûkû messe sekar(a)”

(54/48) O gün yüzleri üstü ateşte sürüklenecekler, "Cehennemin dokunuşunu tadın!" (denilecek).

-----------------

 Sekar, bu mânâdan alınarak cehenneme isim yapılmıştır ki, âlemiyyet ve müenneslikten dolayı gayr-i munsarıftır. Kelimenin yabancı olduğunu söyleyenler de vardır. Müddessir Sûresi'nde bu kelime, "Sen biliyor musun, Sekar nedir? Hem bırakmaz, hem vazgeçmez, insanın derisini kavurur, üzerinde ondokuz melek vardır." (Müddessir, 74/27,28,29,30) diye tarif edilmiştir.[138]

 Nefs hakikatini görüp tanıyamadığı ve gaflet içinde olduğu yüz üstü sürünür. Nefsi emmarenin hevasının harareti ile Hakk’tan ayrı düşmenin ayrılık ateşidir. “Zuku” nefsin nefsin kazandığını tadmasıdır. (M.D.)

 "Nefs, vechini Hakk'a dönmeyip hevâsına döndüğünde, ‘yüzüstü sürüklenir’. Onun ‘sekar’ı, Hakk'ı unutmasının cezasıdır."[139]

-----------------

إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ {القمر/49} 

(54/49) “İnnâ kulle şey-in haleknâhu bikader(in)”

 (54/49) Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre halk ettik.

-----------------

 Kadere inanmamak hakkında hadis-i şerifler:

 2243. Hadis. Nafiden rivayet edilmiştir Abdullan bin Ömer (r.a) ya bir adam gelerek falanın sana selâmı var dedi, bunun üzerine Abdullah bin Ömer şöyle konuştu, bana ulaştığına göre o şahıs dine bidad sokmuş kaderi inkâr etmiştir. Şayet gerçekten dine bidad sokmuş ise, ona benden selâm söyleme, çünkü ben Rasulullah (s.a.v) den bu ümmette veya ümmetimde şek kendisinden gelmektedir, kaderciler yüzünden mutlaka yere batma veya şekil değiştirme veya taşlanma olacaktır buyurduğunu işittim diye ilâve etmiştir. 

 Abdül Vahid bin Süleyman’dan rivayet edilmiştir, dedi ki Mekke’ye geldim Ve Ata bin Ebi Rabah ile karşılaştığımda kendisine Ya eba Muhammed dedim, Basra’lılar kaderi inkar ediyorlar, bana evlatçığım Kur’an okuyor musun dedi, evet dedim o halde ez Zuhr suresini oku, ben de ayetlerini okudum, Ümm’ül Kitap nedir bilirmisin, dedi Allah ve Rasulu bilir dedim, O göğü yaratmadan ve yeryüzünü yaratmadan önce Allah’ın yazmış takdir etmiş olduğu bir kitaptır, ki firavunun Cehennem ehlinden olduğu onda mevcuttur. 

 Übade bin es Samidden oğlu Velid ile karşılaştım ve kendisine ölümüne yakın babasının sana vasiyetin ne idi diye sordum, dedi ki beni yanına çağırdı şöyle dedi, “Ey evlatçığım Allah’ın gazabını mucib hareketlerden sakın bilmiş ol ki Allah’a inanmadıkça ve bütün kadere, hayrına ve şerrine iman etmedikçe, Allah’tan ittika etmiş olmazsın, şayet bundan başka itikad üzere ölürsen, cehenneme girersin, çünkü ben Rasulullah (sav) den şöyle buyurduğunu işittim, “Allah en önce kâlemi halk etti, ona yaz buyurdu, kâlem ne yazayım dedi, Allah kaderi, olanı, ve ebediyete kadar olacağı yaz buyurdu. 

 2245. Hadis: Rivayet edilmiştir diyor ki Rasul (s.a.v.) den şöyle buyurduğunu işittim, “Gökleri ve yerleri yaratmadan 50 bin sene önce Allah ölçüleri takdir etmiştir. 

 Ebu Hüreyre (r.a) dan rivayet edilmiştir dedi ki; Kureyş müşrikleri kader mevzuunda dava görmek üzere Rasulullah (sav) a geldiler bunun üzerine 54/47-48-49 ayetleri nazil oldu.[140] “ İz- -T-B- ” Cenâb-ı Hakk ezelde kullarının hepsinin bir kazası ve kaderi vardır. Kazasına hükmeder ömrünün sonuna kadar ne yapacağını bildiğinden öylece de yazar, ancak sen benim dediğim gibi mutlak hareket edeceksin demez, peki neden yazar, kulunun ne yapacağını daha evvelden bildiği için onun kazasını yani hükmünü yazar, bu kaza hüküm ma’nâsına, program ma’nâsı’nadır. Dünyaya geldiğinden itibaren her gün birer bölüm, kader olarak hayatını sürdürür. 

 Yani insanın programının toplu haline “kazâ” denmekte, bu programın açığa çıkmasına da “kader” denmektedir. Kader miktar demektir, bölüm bölüm zuhura çıkması demektir. Her birerlerimizin böyle bir kazâ’mız vardır, biz şu anda dahi şu kazâ’nın kaderini yaşamaktayız. Sadece şu an değil, her an, yani yaşadığımız saatlerin dakikaların saniyelerin bir tık, tık geçişi bir kaderdir. İşte ehli sünnet vel cemaat akidesi Cenâb-ı Hakk kişinin kaderini yazar, bu kader de iki türlüdür, birisi kazâ-ı mübrem de denilen kazâ-ı mutlak, diğeri de kazâ-ı muallâk, yani boşta olan hüküm kesin olmayan hüküm diye belirtilmektedir. Kesin olan hükümler den sorumluluğumuz yoktur, ama muallâk olan, boşta olan kader yani bölümlerden sorumluluğumuz vardır. 

 İşte bizi insan yapan ve mes’uliyet sahibi yapan bu bölümlerdir. Bir başka mahlûkatta, hayvanlarda bitkiler de madenlerde, göklerde semâlarda böyle bir sorumluluk yoktur. Çünkü onların kaderlerinin her bölümü, yani yaşam sahalarının her bölümleri kazayı mutlaktır, onların kazayı muallâkları yoktur. Yani ne yapacaklarsa yapacaklardır. Şimdi şu teypler içindeki kasetler çalışıyor, bu kazayı mutlaktır, bunun dışına çıkamazlar, bozulması, cereyanının kesilmesi, ayrı konudur. Kendiliğinden kendini değiştiremez. O salâhiyet onlarda yoktur, ama insanda böyle bir selâhiyet vardır. Kendi fikriyle yeni bir şeyler üretme hususiyeti vardır. Bu da kendisine tanınan hürriyet bölümündedir.[141] 

-----------------

وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ {القمر/50} 

(54/50) “Vemâ emrunâ illâ vâhidetun kelemhin bilbasar(i)”

(54/50) Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.) 

-----------------

 “ve bizim emrimiz illa/ancak vahid/tek bir tıpkı lemh/(göz) kırpması el basar/göz ile gibi/kadardır (anidir),” 

 “Bizim emrimiz bir göz kırpması kadar anidir,” İzahen: Bizim emrimiz olmaz. İlla bir emrimiz olur, yani “Vahidiyyet” mertebesinden (birlik mertebesinden) bir emrimiz olur ve o göz açıp kapayıncaya kadardır. 

 Bir başka ifade ile bu oluşuma “Tecelli-i Vahid” denilmektedir.

 Her ne kadar “Vahidiyyet” mertebesinden olan bu emir göz açıp kapayıncaya kadar diye ifade ediliyorsa da, bu izah sadece zahir ifadesiyle anlaşılacağı gibi değildir. Faaliyet sahasında bu emirler zamana yayılır. 

 Küçük bir misal verelim, bir tiyatro veya oyun sahnesinde perdenin açılmasıyla gösteri başlar. Her oyunun kendine göre olan süresi bitince perde iner. Bu oluşum bir göz açıp kapatıncaya kadardır.

 Âdem (a. s) ile başlayıp açılan, kıyamete kadar sürecek olan insanlık oyununun perdesi son gününde kapandığında, bu oluşum da bir göz açıp kapanıncaya kadar geçen süre olacaktır. 

 Ef’al mertebesinde zuhura gelen fiiller bizlere göre oldukça uzun olan sürelerdir.

 Hadis-i Şerifte: 

 “etteenni minerrahmani” yani “teenni (acele ftmeden, ihtiyatlı, akıllı) Rahman’dandır.” 

 “el aceleti mineşşeytani” 

 “acelecilik şeytandandır.” Yüce Allah’ın ilk rahmeti o dur, ki Onunla bütün âleme Rahmet tecellisiyle, onları kendi özünden halk etti. 

 Yani bu âlemde ne kadar varlık varsa, Cenab-ı Hak bunların hepsini kendi özünden halk etti. Dolayısıyla hepsine Rahmaniyetinden bir varlık verdi. 

 Netice itibariyle bu varlıkta Hak’tan gayrı bir varlık yoktur ve olması da mümkün değildir.

 “Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi. 

 Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz âlemlerin hülasasıdır. 

 Nefis ise, onların birimselliğidir. 

 Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

 İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler. 

 Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

 Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki: 

 [ Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti. ] Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu. 

 Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler. 

 Bu âlemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler.

 İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler.

 Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti. 

 Böylece her varlık kendi âleminde varlıklarını ispat ettiler. 

 “Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse âlemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, âlemde zahir olan Rabb’ını bilir.[142] “ İz- -T-B- ” Şehadet âleminin dışında kalan diğer âlemlere, “gayb âlemi” veya “emr âlemi” derler.

Bu itibarla, âlemler ikiye ayrılır... “Gayb âlemi” ve “şehadet âlemi”... “Dünya” ve “ahiret” âlemleri) olarak da anılır bu iki âlem... 

Yukarıda ayrı ayrı belirtilen dört âlem, dört derya mesabesindedir. Mülk, Meleküt, Ceberut ve Lahut... İşte bu dört derya, ezeli ve ebedî olup, başlangıcı ve sonu yoktur.

Birinci derya “Zat”tır... “Lahut” da derler... 

 “küntü kenzen mahfîyyen fe ahbibtü en u’rafe”, “gizli bir hazineydim”, hükmüne ve düsturuna göre;

“Zat’ı ilahî” coşarak “ceberut âlemi”ni zuhura getirdi... Ona “ruh-u izafî” de derler... “Âlem-i Ceberut” coşunca da, “âlem-i Meleküt” meydana geldi. Ve “âlem-i Meleküt” coşarak “âlem-i Mülk” zuhura geldi.

 Coşmadan murad, zatî meyil ve zatî meyilin gerekliliğidir. 

Bu âlemlerin hepsi “tarfetül ayn”da yani göz açıp kapaması kadar ve hatta çok daha kısa bir süre içinde “Zat”tan zuhura geldi... 

 Nitekim Kur’anı Keriym Kamer suresi 54. sure 50. ayette;

“ve ma emrüna illa vahıdetün kelemhın bil basarı”

“Emrimiz, bir tek emirdir, Göz kırpması gibidir” Yani, bizim emrimiz olmaz ancak bir defa göz açıp kapayıncaya kadar yahut daha kısada olur. Emrden murad “kün” emridir. Bir kere “ol” dedi; göz açıp kapayıncaya kadar, belki de daha da kısa bir sürede dört âlem zuhura geldi.

Ancak, bu âlemler yoktan değil; Zatî inkılaptan zuhüra gelmiştir! Yoktan zuhura geldi dedikleri hal. Zatı zatında gizli iken, iradesi ile açığa çıktı, demekten İbarettir... Zira, ne yok var olur, ve ne de var yok olur!..

Deryayı Zatın inkılabından âlemler zuhura geldi... Mesela bir derya düşünelim, ondan ikinci derya, ikinciden üçüncü, üçüncüden dördüncü derya zuhur etsin... İşte böylece dört âlem meydana geldi... Mesela, hava suya, su buza inkılab ettiği gibi, 

Bu âlemlerin cümlesi “nur”dur!.. Bu nur değişik hal ve şekillere girerek, türlü türlü görünür... 

Arifler katında ise, evvelce ne idiyse, elan da öyledir!.. Bütün âlemler BİR Nur deryasıdır; ve daima coşup dalgalanarak tecelli etmektedir...

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 29. ayette; 

külle yevmin hüve fiy şe’nin “her an yeni bir şa’ndadır O” (iştedir, zuhurdadır) Ayeti iktizasınca, o dalga ve coşmalar “Zat”tan gelir ve yine “Zat”a gider...

Kur’anı Keriym Hud Suresi 11. sure 123. ayette;

ve ileyhi yürce’u’l emrü küllühü “Bütün işîer O’na döndürülür...” Kur’anı Keriym Hud Suresi 11. sure 123. ayette;

 “allahü nürüssemavati vel ardı”

 “Allah göklerin ve yerin NUR’udur!..” Ayet-i kerimelerinin manaları bunları anlatmaya kafidir.

 Beyt :

Cümle âlem ZAT imiş, deryayı hikmet imiş, Hak ile vuslat imiş, lâ ilâhe illallah!..

Beyt :

Mutlak vücud denizinin dalgası ne dalgadır ki, daim halk eyler!..

Gerek gizli gerek aşikar, daim ENEL HAK sırrını söyler!..

Bu denizin deryasına “masiva” adı verilir. Derya ezelî ve ebedîdir, dalgalar da “hadis” yani sonradan oluşan hadiselerdir.

 Beyt :

Kıdemde la mekan, derya üzere derya...

 Kesin ki olaylar, deryanın dalgaları...

Evvel ve ahır, varlık “HAK”dır... 

Var görünen masiva ise, mutlak varlıkta var sayılır... 

Bütün varlıklar “ZAT-ı MUTLAK”’tan meydana gelir. Eğer o tecellî bir an kesilse, o anda hepsi mahvolurdu.[143] 

“ İz- -T-B- ”

-------------------

 Ehli sünnet vel cemaat’ın Kaza ve Kader hakkındaki genel yorum ve anlayışını internetten indirdiğimiz sayfalardan okuyalım, daha sonra başka kaynaklardan yolumuza devam edelim. 

------------------- 

 بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 Kazâ ve kader meselesi sadece islâmiyetin var oluşundan bu yana insanların zihinlerini yoran bir mesele değildir. Yani Kazâ ve Kader hükmü islâmiyetle başlamış bir hüküm değildir. Nedir, insanlık ile başlayan bir meseledir. Bilâkis bu konu islâmiyetin varlığından önce de sonra da bütün ilim ve fikir ehlinin zihinlerini meşgul eden son derece önemli, bir o kadar da karmaşık bir mesele olmaya devam etmiştir. İşte peygamber efendimiz kader hakkında konuşan bazı sahabe-i kiramı gördüklerinde soruyor ne konuşuyordunuz diye kazâ ve kader hakkında dedikleri zaman efendimizin yüzü kırmızılaşıyor. Yani biraz sertleşir gibi oluyor, bu hususta münakaşa etmeyin bu konuda konuşmayın diyor. 

 Çünkü gerçekten de guruplaşmaların yani mesheplerin kaza ve kader anlayışı üzerinde daha ziyade yoğunlaştığı anlaşılıyor. Diğer hususlarda fazla teferruat olmadığından fazla bir ayrışma olmuyor ama esas ayrışmalar düşünce ve tavırların değişmesi kazâ ve kader hakkında oluşmaktadır. Bu konu açıldıkça derine inildikçe her bir konunun birbirini düşündürdüğü bir mevzu. İslâm mütefek-kirleri arasında uzun uzadıya giden anlaşmasızlıklara ve tartışmalara sebep olan, “bakın islâm alimleri arasında mütefek-kirleri arasında” uzun uzadıya giden anlaşmazlıklara ve tartışma-lara sebep olan çözülmesi güç anlaşılması zor bir mesele haline gelmiştir. 

-------------------

 İşte kaza ve kader hükmünün anlaşılması için en lüzumlu olan mesnet yani ölçü mertebeleri bilmektir. İlâhi mertebeleri bilemez isek kazâ ve kader hükmünü tamamen çözebilmemiz mümkün değildir. İşte bu mertebelerin varlığıdır ki, her bir gurup kendi bulunduğu anlayışı içindeki mertebeyi o mertebenin kader anlayışını genel kader anlayışı olarak kabul ettiklerinden diğer bölümleri inkâr etmektedirler. Bulundukları mahalde haklıdırlar, ancak tüm olarak haklı değillerdir. Yani herkesin kader hakkında fikir yürütmüş olan her meshebin kendine ait mertebelerde haklılıkları vardır ama bir mertebededir. Ancak onlar bu bir mertebeyi, bütün mertebelere yani kazâ ve kaderin tamamı budur, dediklerinde yanılmalar olmaktadır, kendi bulundukları yerin aşağısında ve yukarısında olan sorulara da cevap bulamadıkları için, çünkü tek mertebeden bakılınca bütün mertebelere cevap verilemez. Bu cevabı da bulamadıklarından gene kargaşa hüküm sürmektedir. Ama o gurup kendilerine ait bildikleri, bir bilim sistemini çaresiz olarak, Yani bu kader anlayışı böyledir diye kabullenmektedirler. “ İz- -T-B- ”

-------------------

 Kader meselesi güç anlaşılır bir mesele haline gelmiştir bu konu hakkında sadece bizi ilgilendiren ve bilmemiz gereken kadarı o kadar da uzun ve zor değildir.

-------------------

 İşte aynı burada toparlamış bizim aklımız yettiği kadar olanı bize yeter bize daha fazlası da gerekli değil, bunu anlamak da çok zor değildir deniyor. “ İz- -T-B- ”

-------------------

 Peygamber efendimiz bazı meşhur hadislerinde kazâ ve kadere imanı imanın bir esası olarak açıklamıştır. Cibril hadisi olarak bilinen bir hadis-i şerifte Cebrail (a.s.) insan şekline bürünerek ashabı ile beraber oturmakta olan Rasulullah’ın yanına gelmiş ve “İman nedir” diye sormuş, O da Allah’a meleklerine ahiret gününe hayır ve şerriyle kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna inanmandır demiştir. 

kader ve Kazâ alıştığımız tabiriyle Kazâ ve Kader aslında birbirinden ayrılmayan iki mefhumdur. 

-------------------

 Şimdi birinde kader ve kazâ bahsetti, alıştığımız tabiriyle Kaza ve kader. Yani bir tabirde kader ve kaza diğer tabirde kaza ve kader. Yani isimlerin yerlerini değiştirerek. Ama bunun hangisi acaba geçerli olanı ayrıca gerçek olanıdır. T.B. 

-------------------

 Aslında birbirinden ayrılmayan iki mevhumdur, yani kaza ve kader, fakat kaza ve kaderi anlatmadan önce bu meselenin temeli olan irade nedir, külli ve cüzzi irade ne demektir, halk kesb ilişkisi nasıl olur, sorularına cevap vermek gerekir. Halk etmek ve kesb etmek yani kazanmak irade-i külli ve irade-i cüzzi ne demektir. 

 İrâde nedir; insanın iki tip fiili vardır, birisi kendi istemesi ile ilgili yaptığı fiillerdir, buna ihtiyari iradeli isteyerek ve bilerek yapılan fiiller denir. Bunlar kitap okumak yazı yazmak oturup kalkmak gibi işlerdir, bu fiillerin karşılığında sevap almaya veya azap görmeye hak kazanırız, diğeri ise insanın irade istemesinin dışında meydana gelen zaruri fiillerdir. Bunlara refleks hareketleri ve nefes alma gibi fiiller örnek gösterilebilir. Bir davranışı yapabilme tercih edip gerçekleştirebilme yapılabilecek iki şeyden birini diğerinden ayırıp o şeyi gerçekleştirmeye irade denir. Kelâm alimlerince insanda bulunan irade iki kısma ayrılmıştır, külli irade cüzzi irade.

 Külli irade; bu irade insanda mevcut olan bir yetenektir fiilen ortaya çıkmadığı veya bir şey ile fiilen ilgisi olmadığı müddetçe buna külli irade denilir. Bu irade insanın bir işi yapmasına veya yapmamasına vasıtadır. Cüzzi irade külli iradenin potansiyel hareket edebilme ve yapabilme kabiliyetinin bir işi yapmak için o tarafa eğilmesi demektir. İnsanlar kendi istek ve iradeleri ile bir şeyi yapmak veya yapmamak gücündedirler, cüzzi irade bir işin iki yönünden birini tercih edip seçebilir. Sevaba veya azaba müstehak olmaları belirli şeylerle sorumlu tutulmaları işte bu cüzzi irade bir başka deyişle hür iradeleri sebebiyledir.

 İnsan hür bir iradeye cüzzi bir iradeye sahiptir bu irade onun fiillerinin meydana gelmesine tesir eder, fakat fiillerin gerçek halk edicisi AllahTealadır. Bu husus Allah her şeyi halk edendir اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ 39/62 ayetinde buyurur. 4/78 ayetinde “Sizi ve yaptıklarınızı halk eden Allah’tır.” Gibi bir çok ayet ile sabitlenmiştir. Allah Teala kullarının iradeli kasıtlı hür fiillerini onların irade ve seçimlerine uygun olarak irade eder ve halk eder. Çünkü mutlak halk eden odur, işte cüzzi iradenin bu manada kavranması gerekir. 

 Halk yaratma kesb ilişkisi İfade ettiğimiz üzere Allah (cc) kullarının cüzzi kasıtlı, hür iradelerinden meydana gelen fiilleri onların kendi irade ve seçimlerine uygun olarak irade eder ve halk eder. Bunun bu şekilde olması Allah’ın kullarının fiillerini yaratmaya mecbur olmasından değil, adetullah’ın ve sünnetullah’ın bu şekilde gerektirdiğindendir. O halde fiili bir işi seçmek tercih etmek kazanmak kesb, kuldan kulun seçtiği tercih ettiği ve kazandığı şey ile uygun olarak yaratma, halk Allah’tandır. Kul kasip, kazanan elde eden işinin o şekilde olmasını isteyen Allah’ta halıktır, kulunun dilediği ve kazandığı şekliyle yaratandır. Kul iki yoldan birini seçer. İradesini bu iki yönden hangisine kullanırsa onu o şekliyle yaratır. 

 Bu ileride anlatılacak olan kader mefhumuna ters bir şey değildir, zira Allah kulun cüzzi hür, kasıtlı, serbes iradesi ile işleyeceği şeyleri ezelde bilmektedir. Aksinin düşünülmesi O’nun ilim sıfatının inkarını gerektirir, bu anlatılanlar doğrultusunda kazâ ve kaderi kısaca açıklayacak olursak;

 Kader: Allah Teala tarafından var olan her şeyin bütün mahlukatın ve bütün olayların yaratılmadan önce ezelde yanında korunmakta olan Levh-i Mahfuz adlı kitapta durumları nitelikleri sebepleri şartları ve zamanı gelince sahip olacakları güçleri yetenekleri yapıları yerleri zamanları ile birlikte belirlenmesi düzenlenmesi ve yazılı olması demektir. İşte bu belirleme işine kader denilir. Takdir edilip belirlenen şeylere de mukadder, takdir olunan denilir. 

 Kazâ: Allah Teala tarafından takdir edilen şeyin varlık madde âleminde ortaya çıkması yaratılıp meydana gelmesi demektir. Kader-Kazâ ilişkisi bu anlamda öncelik ve sonralık göstermektedir, zira önce Kader, Kazâ ise sonradır. Yani önce bir varlık hakkında Allah Teala nın takdiri olur, daha sonra kazası gerçekleşir. Bu varlık madde âlemindeki gerçekleşen her olay hem kader, hem de kazadır. Şayet Allah’ın bildiği bir hikmet sebebiyle gerçekleşme-diyse bu kaderdir. Bu iki tarifte geçen her şeyin kaderinin Allah’ın ezeli ilminde olmasının anlamına gelince insanların cüzzi kasıtlı hür serbest iradeleri ile yapmak istedikleri bir şeyi Allah’ın (cc) o kulun bu işi nerede ne zaman nasıl kiminle ve ne şekilde seçeceklerini bilmesi bu bilgisine göre irade etmesi ve zamanı gelince de kulun tercihine göre yaratması demektir. Bu bizim astronomi ilminin vasıtasıyla gelecek sene Ramazan hilalinin veya Ay tutulmasının hangi tarihe olacağını bilmemiz ve zamanı gelince de o olaya şahit olmamıza benzemektedir. Kaza ve kader hakkında bu kadar malumata değindikten sonra velilerin bazı salih insanların bu konudaki görüşlerine yer vermek gerekir. 

 “Şeyh Muhammed Ziyaettin Hz leri babasının halifesi ayrıca katibi Bitlis’li Mustafa’ya bu konuda bir mektup yazmıştır. Mektubundaki kazâ ve kader ile ilgili bölümleri özetle aktarıyoruz.“ 

 ”Ey doğru ve şefkatli efendim, bu konu geniş olarak izah edilmesi gereken bir meseledir, Şafi, Hanefi meshebine mensub alimleri ile diğer bütün meshep alimleri bu konudan söz etmiş hatta bu konu bazı alimlerin helâk olmasına bazılarının da kurtuluşuna sebep olmuştur.” Muhammed Ziyaettin Hz leri mektubuna devamla kazâ ve kader kuldan cüzzi kasıtlı hür serbest iradesini kaldırmaz. Çünkü Allah Teala kulun kendi cüzzi iradesi ile o işi yapacağına ve yapmayacağına hükmetmiştir. Ezeli ilmi ile bilmektedir. 

 Bu konuya Alaattin Attar da işaret ederek şöyle Buyurmuşlardır, müridin zahirde Allah’ın yoluna sımsıkı sarılması kalbini de Allah’a bağlaması demektir. Yani onu saadete kavuşturacak zahiri sebepleri düşünüp emir olunduğu üzere çok çalışıp kendini kötülüklerden koruyacaktır. Hülasa kul zahirde dış sebeplere bağlanıp hakikate Allah’a tevekkül edecektir. Şöyle ki korktuğu şeylerden dolayı vaktinde kapısını kapatıp atını bağlayacak yemeğini yiyecek fakat hakiki koruyan ve doyuranın Allah (cc) olduğunu bilecektir. Ayrıca bu konuda Mevlâna Halid’in bir risale niteliğinde kendisinde Kazâ-Kader, irade-i cüzziye kesb konularının ehl-i sünnet vel cemaat alimlerinin görüşlerinin bulunduğu bir mektup yazmıştır, bu mektuba El ikdul Cevheri farkı beyne kesbeyyil Maturidi ismini vermiştir. 

 Şeyh Mahmut Ziyaettin Hz leri Bitlisli Mustafa’ya yazdığı Kaza ve Kader konusunu işleyen mektubun sonlarında şunları söylemiştir. Kader konusuna dalma hakkında inceden inceye soru sormak uygun bir şey olmayıp hatta bidad bile denmiştr. Gerçek şudur ki kaderin mahiyeti bir sırdır, Allah Teala’dan başkası bu sırrı kesin olarak bilemez. 

------------------- 

 Görüldüğü gibi buradaki bakış tamamen ehl-i zâhir hükmüyle belirtilen ana hatları ile olan bir kader ve kazâ anlayışıdır, ayrıca kazâ ve kaderin de yerleri değişik olarak ifade edilmektedir. Aslında Kazâ; kader ondan sonra gelir. Çünkü kazâ toplu halde hüküm demektir, kader ise bu toplu halde olan hükmün yani hukukun seneler ve süreler içerisinde miktar, miktar, ayrılmasına zuhura çıkmasına kader denir. Kader miktar demek, kazâ bir bütün hüküm demektir. Yani daha baştan bakış açısı üzerinde durulması lazımdır. 

 “ İz- -T-B- ”

-------------------

 Diğer taraftan başka bir internetten gene kader hakkında indirdiğimiz bilgiye bakalım; 

-------------------

 Kader konusu islâm dininin en girift konulardan birisidir. Kader konusunda söylenecek her söze dikkat etmek gerekir. Çünkü imanın şartlarından biri kadere imandır. Kader konusunda yanlış düşünmeleri yüzünden yoldan çıkıp sapıklığa düşen bir çok tarikat olmuştur, kaderiyye tarikatı da bunlardan biridir. Kader nedir? Aslında bu sorunun kısa bir cevabı yoktur, lügat anlamı açısından kader, ölçü, miktar, plan program takdir biçim ve şekil verme demektir. 

 Dini açıdan Cenâb-ı hakk’ın kainatı ve içindekileri zamanı kıyameti, ahiret âlemetlerini yani bütün mükevvenatı yaratmadan önce bir ölçü ve programa göre takdir etmesidir. Levh-i Mahfuz denen ilahi deftere yani bilgisayara kayıt etmesidir diyebiliriz. Özet olarak kul kendi iradesi ile yolunu çizer ve yaptıklarının neticesine katlanır, şeklinde özetleyebileceğimiz görüşü savunanlara kaderiyeciler denmiştir ki bunlar hakkında ümmetimin Mecusileridir kaderiyeciler şeklinde bir hüküm gelmiştir. Kader mevzuunda, birisi olan kaderiyeciler peygamber efendimizde “Bunlar ümmetimin Mecusileridir” demiştir. 

 Kaderiyeciler “kul kendi kaderini kendi yazar görüşünde olanlar dır, bunun diğer ismi de yani kaderiyecilerin diğer ismi de Mutezilecilerdir. Allah’ da ötelerden bir yerde veya başka bir boyutta oturup bu boyutta yapılanları seyir eden bir varlığın adıdır. Esasen Kur’ân-ı Kerîm baştan sona bu görüşü iptal için sayısız hükümler serdeder. 

 Allah’ın azameti yüceliği sonsuz varlığı yanında insanın yeri iradesi ve kudreti sahip olduğu şeyler nelerdir, kısaca “Allah” ismi ile işaret edilen indinde insan neleri yapacak güce ve iradeye sahiptir. Yüz milyarlarca güneşin birbirlerinden çok büyük uzaklıklarla içinde yüzmekte oldukları kainatın var edicisi katında insanın yeri nedir.? 

 Buyurun bu konuda bir hadis-i Kudsi: Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu, Allah (c.c.) şöyle diyor; 

 Ey kullarım, hepiniz delâlettesiniz ancak benim hidayet ettiklerim hariçtir. Benden isteyiniz ki sizi hidayete erdireyim, hepiniz fakirsiniz ancak benim zengin ettiğim hariçtir, benden isteyiniz ki size rızık ihsan edeyim, hepiniz günahkarsınız, ancak benim mağfiretle verdiklerim müstesnadır. İçinizden her kim benim bağışlayıcı olduğumu bilir de benden mağfiret dilerse günahlarının büyüklüğüne aldırış etmeden bağışlarım. Sizin evveliniz ve ahiriniz diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz kullarımdan en takvalısı kalbi gibi olsalar bu durum benim mülkümde bir sivrisineğin kanadı kadar artış meydana getirmez. Sizin evveliniz ve ahiriniz diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz en şaki kulun kalbi gibi olsalar yani hepsi inkarda olsalar bu durum benim mülkümden bir sivrisineğin kanadı kadar eksiltmez. 

 Sizin evveliniz ve ahiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz, bir sahada toplansa ve içindekilerden her insan ümmetleri istediği kadar istese her isteyenin istediklerini veririm ve bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez. Öyle ki içinizden biri denize uğrayıp iğneyi suya daldırıp alsa kesinlikle bilin ki ben sınırsız ihsan ediciyim. Varlığın sâhibiyim, yüceyim. Dilediğimi yaparım, bağışım bir sözdür, azabım bir sözdür, bir şeyin olmasını istersem emrederim “Ol” derim, o şey olur, nasıl bir şeyler anlatabiliyor mu bizim yerimiz haddimiz gücümüz irademiz kudretimiz hakkında bu hadisi kudsi. 

 Kainatta dünyadan bir milyon küsür defa büyük güneşin yeri iğne ucu ile gösterilemezken gururundan kendine biçtiği payeden yanına yaklaşılmayan insanın yeri acaba daha iyi anlaşılabiliyor mu bu satırlarda. Bizde Allah’a rağmen bir iş yapabilecek potansiyel mevcut mu, وَمَاۤ اَمْرُنَاۤ اِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ hiç şüphesiz, biz her şeyi kader ile yarattık bizim emrimiz bir göz kırpma gibi yalnızca bir keredir, 54/50 Kader: Allah’ın geçmiş ve gelecek tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. İnsanların önemli bir bölümü Allah’ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini sorarlar ve kaderin gerçekliğini anlayamazlar. Oysa yaşanmamış olaylar bizim için yaşanmamış olaylardır. Allah ise zamana ve mekâna bağımlı değildir, zaten bunları yaratan kendisidir, Allah katında zaman diye bir kavram yoktur, bu nedenle Allah için geçmiş gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir. 

 Bu toplumda yaygın olan çarpık bir kader anlayışıdır. Örneğin ölümden dönen bir hasta için kaderini yendi gibi cahilce ifadeler kullanılır oysa kimse kaderini değiştiremez, ölümden dönen kişi kaderinde ölümden dönme yazılı olduğu için ölmemiştir. Kaderimi yendim diye kendilerini anlatanların bu cümleyi söylemeleri ve o psikolojiye girmeleri de yine kaderlerindendir. Çünkü kader Allah’ın ilmidir, tüm zamanı aynı anda bilen ve tüm zamana ve mekana hakim olan Allah için her şey kaderde yazılmış ve bitmiştir. Allah için zamanın tek olduğunu Kur’an’da kullanılan üsluptan da anlarız. Bizim için ölümümüzden sonra bazı yaşanacak olaylar Kur’an’da çoktan olup bitmiş olaylar olarak anlatılır. Allah bizim bağlı olduğumuz izafi zaman boyutuna bağlı değildir. Allah tüm olayları zamansızlıkta dilemiş insanlar bunları yapmış tüm bu olaylar yaşanmış sonuçlanmıştır. 

 İslâmda kader inancı ile ilgili değişik anlayışlar olmasına rağmen ehl-i sünnet dediğimiz çoğunluğun orta yol islam anlayışına uygun olarak Maturidilik ve Eşarilik adı altında iki meshebin görüşleri yaygınlık kazanmıştır. Bunlara karşı Mutezile ve Cebriye mesheblerinin görüşü islam düşünce tarihinde azınlıkta kalmış fazla yaygınlık kazanamamıştır. Türk toplumunda ağırlıklı olarak ehl-i sünnetin kader anlayışı hakimdir. Ehl-i sünnet mesheplerinden Maturidiliğe göre yüce Allah’ın ezelden ebede kadar olacak bütün şeyleri zaman ve yerini özellik ve niteliklerini ezeli ilmi ile bilip sınırlaması ve takdir etmesi demektir. Allah’ın ezelde irade ettiği ve takdir buyurduğu şeyleri zamanı gelince meydana getirmesi ve yaratmasına da Kaza denir. 

 Eş’âriliğe göre tanımların aynı olmasına rağmen Maturidinin “Kader” dediğine “Kazâ” , kazâ dediğine de kader denilmektedir. Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey Allah’ın ilmi, dilemesi, takdiri, ve yaratması ile olur, yani her şeyin bir kaderi vardır, bunun anlamı ise insanların hür iradeleriyle seçecekleri şeylerin nerede ve ne şekilde seçileceğini Allah’ın ezeli zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilmesi ve bilgisine göre dilemesi ve buna göre takdir buyurup kulun seçimine göre yaratmasıdır, bu durumda Allah’ın ilmi kulun seçimine bağlı olup Allah’ın ezeli anlamda bir şeyi bilmesinin kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur.

 Aslında insanlar yüce Allah’ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler, pratik hayatta bu bilginin etkisi altında olmaksızın kendi iradeleri ile davranmaktadırlar. Kader ve kazaya inanmak farz olmakla beraber insanlar kaderi bahane ederek kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan Allah böyle yazmış bu şekilde takdir etmiş deyip hata yapamayacağı gibi yanlışlık yaptıktan sonra da ben ne yapayım Allah’ın takdiri böyleymiş alın yazım buymuş diyerek kendini suçsuz ve kaderi mazeret olarak gösteremez. 

 Çünkü bu fiiller insanlar böyle tercih ettikleri için bu seçime uygun biçimde Allah tarafından yaratılmıştır, bu nedenle kazâ ve kadere güvenip çalışmayı bırakmak olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak islami anlayış ile bağdaşmaz. Bununla ilgili tevekkül kavramı vardır, tevekkül insanın bütün işlerinde Allah'a daya’nıp güvenmesi O’nun iradesine boyun eğerek işin sonunu O’na bırakması anlamına gelir. Tevekkülde bir taraftan meşru hedefe ulaşabilmek için gerekli tüm çabayı gösterirken bir taraftan da Allah’a dayanıp güvenmek ve işin sonunu ondan beklemektir. 

 Hareket ve faaliyeti bırakmak şeklinde anlaşılan bir tevekkül anlayışı islam ile bağdaşmaz. Tevekkül uyuşukluk ve hareketsizlik ve tedbirsizliğin bir mazereti değil bütün güçlüklere rağmen işlerimizi başarmamıza yardım edeceğine inandığımız Allah’a samimi güven ve ümidimizdir. Bu sebeple “eşeğini bağla sonra Allah’a tevekkül et” denilmiştir. 

 Kader inancı konusunda ehl-i sünnet anlayışına uymayan Cebriye ve Mutezile mesheplerine ait iki görüş daha vardır, bunlardan Cebriyeye göre insanda irade hürriyeti seçme imkanı ve fiili yapma gücü yoktur. Bu itibarla insan özgür değil aksine robot gibi Allah (cc) tarafından önceden belirlenmiş işleri yapmak zorundadır. Başka bir ifade ile insan tıpkı rüzgarın önünde oraya buraya sürüklenen bir yaprak gibidir anlayışına sahip olan cebriye anlayışı ehl-i sünnet bilginlerince eleştirilmiştir. Buna rağmen kader ve tevvekkül anlayışını tam anlamamış bazı kişilerin bu görüşleri benimsemiş olduğu görülmektedir. Halbuki bu görüşün benimsenmesi durumunda bazı konuların açıklanması mümkün değildir. Bunların başında da kişinin nasıl sorumlu tutulacağı günah ve sevap kavramlarının ne anlamlara geldiğinin açıklanması gelmektedir. 

------------------- 

 Küçük bir yorum.

 Şimdi bu her iki kazâ ve kader hakkında yazılan yazılarda, yazılara baktığımız zaman ittifakla görüyoruz ki, ikisi de “yaratma” dan bahsediyor. İşin aslında daha burada çözümsüzlüğe gittiği açık olarak görülmektedir, çünkü bu âlemde hakikati itibariyle “yaratma” diye bir şey yoktur, sadece zuhur ve tecelli vardır. Ancak şeriat ve tarikat mertebesinde olan kimseler bu kelimeyi kullanmakta mazurdurlar, çünkü o mertebede, tenzih ağırlıklı, yani ötelerde olan bir Allah anlayışı olduğundan, ötelerde olan Allah, burada olan varlıkları, çok dar bir anlayış içerisinde yaratmış, yani yoktan var etmiş hükmü ile, çıkarıldıklarından bu âlemler hadis, Allah’ın varlığı da bâki olarak düşünülmektedir. Yani bütün bu âlemdekiler, sonradan var edilmiş varlıklar olarak, yoktan var edilmiş varlıklar olarak düşünülmektedir. Böyle bakıldığında zâten âyet-i kerimelerde belirtilen Zât’i hakikatlerin anlaşılması kesinlikle mümkün olamamaktadır. Bu iki tebliğde de iki bildirgede de beşeriyet mertebesinden yani ef’al mertebesinden kader mevzuunu izah etmeye çalışmadır. 

 Bu kader mevzuu Allah’ın Zât’ına ait bir mevzu olduğundan ef’âli mertebede ef’ali ifadelerle bunun tamamen mutmain olarak anlaşılması zaten mümkün değildir. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi kader anlayışı hakkında üç ana fikir ortaya çıkmak-tadır, bunun birincisi “Kaderiyye” de dedikleri Mutezile anlayışıdır, diğeri “Cebriye” anlayışı diğeri de “Ehl-i sünnet vel cemaat” anlayışıdır ki bizim de içinde bulunduğumuz zahiren, o hükümdür, Mutezilede bu ikinci bölümün sonlarında bahsedildiği gibi Allah’ı ortadan kaldırmakta yani Allah’ın insan üzerindeki hükmünü ortadan kaldırmakta insanın bütün fiillerinin hâliki onların ifadesine göre yaratıcısı kendi olduğu hükmüne varılmaktadır. 

 Yani kul kendi fiilini halk eder diye tabir edilmektedir. Mutezile anlayışı böyle. Kul kendi fiilini halk eder. Diğeri ise Cebriye hükmünde olan kul hiçbir şey yapmaz, kul fiilini işlemekte mecburdur, der. Yani kulun hiçbir hükmü yoktur, kula ne program verilmişse Cenâb-ı Hakk ne âmir hüküm olarak, sen şunu yapacaksın, bunu yapacaksın demişse onun dışında hiçbir şey yapamaz dolayısıyla kul fiilini yapmakta mecburdur. Yani kul memurdur. Memur ise mes’ul değildir. 

 Şimdi bu ikisi birbirinin tam zıddıdır, biri Allah’ın kudretini ortadan kaldırmakta diğeri ise kulun mesuliyetini ortadan kaldırmaktadır. Biri diyor ki “kul bütün fiilini kendi ortaya getirir”, demekle Hakk’ı dışlamış olmakta, diğeri ise “kul fiilini yapmak mecburiyetindedir” demek suretiyle kulluğun iradesini devre dışı bırakmaktadır. İşte bunların ikisi de belli bir yerde doğrudur, ama genelde yanlıştır. Kul fenafillâh mertebesine geldiği zaman kendine ait bir varlığı olmadığından onun üzerinde Cenab-ı Hakk işlemek-tedir, o zaman Cebriyeyi düşünebiliriz. Ancak gene yanlış olur, çünkü cebir iki varlık arasında olur. Cebreden ve cebir edilen, âlemde böyle bir husus olmadığından yani âlemde ikilik olmadığın dan Cenâb-ı Hakk kendi kendisiyle meşgul olduğundan o zaman ikinci bir varlık olmadığından cebir diye zâten bir şey söz konusu olamaz. 

 Şimdi bir insan kendi saçını kesiyorken saçına cebretmiş mi olur, olmaz çünkü kendi saçıdır. Ama bir insan makası alsa da başka birinin saçını o istemediği halde zorla kestirse, kesse o zaman cebir olur, ki o da haksızlık olur. İşte bütün bu ve diğer teferruat olan kaza ve kader bahsini kendi bünyesinde ve mutedil olarak birleyen ehl-i sünnet vel cemaat Maturidiye ve Eşariye imamlarının ki Maturidi bizim imamımız, İmâm-ı Azam Ebu Hanifi’nin, bakın ilimdeki önderi Maturidiyyedir. İmâm-ı Azam Ebu Hanife fiildeki önderimizdir. Düşüncedeki tefekkürdeki önderimiz Maturiyedir, İmam-ı Maturiye, yalnız zâhir olarak, bizim gerçek önderlerimiz, bâtıni önderlerimiz ayrıdır. Ehlullah, Ârif kimselerdir, bunlar ise suret olarak uymamız lâzım gelen islâmın şeriat hüküm-leridir. 

 İmâm-ı Azam Ebu Hanife fiili imamımızdır, yani onun koymuş olduğu Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden tarayarak, ayırarak aldıkları hüküm üzerine fıkhi ilim olarak bizlere bildirdikleri namaz, haç oruç, zekât bunlar nasıl yapılır farzı sünneti nelerdir, diye bize bildirdikleri İmam-ı Azam Ebu Hanifi Hz leridir. Düşüncede, idrakte itikattaki önderimiz de, Allah nedir, nicedir, gibi İmâm-ı Maturidi dir. Diğerlerinin de Şafi, İmam-ı Şafinin çevresinde olanların itikattaki imamı da İmâm-ı Eş’ari dir. 

 Ehlullahtan birine sormuşlar “Hangi meshebdensin” diye “Hüda meshebindenim” demiş. İşte tevhid ehli olmaya çalışan bizler de Hüda meshebindeyiz. Nerede, aşkta muhabbette, irafniyette Hüda meshebindeyiz. Ama fiiliyatta yani namaz hac oruç zekat hüküm-lerin de İmâm-ı Azam Ebu Hanifi meshebindeyiz. Varlığımız ayrı, yani beden varlığımızın hukuku hükümleri ayrı, gönül âleminin ve marifet âlemimizin hukuku hükümü ve önderleri ayrıdır. Bunları birbirine karıştırmamamız lâzımdır. Hepsi kendi mertebesinde gerçektir, sahihtir ve doğrudur. İşte zâhiren içinde bulunduğumuz ehl-i sünnet vel cemaat kazâ ve kader anlayışı genelde kitaplarda kader ve kazâ diye geçer ama aslı Kazâ ve kaderdir. Yani evvelâ kazâ hükmü sonra kaderdir. 

 Cenâb-ı Hakk’ın bizim üzerimizde kendi programladığı bir sahamız vardır, buna kazâ-ı mutlak veya kazâ-ı mübrem denmektedir. Bunu değiştiremiyoruz. Ama bir bölümümüz var ki, buna da kazâ-ı muallak, denmekte boşta olan, işte bu sahayı Cenâb-ı Hakk bize bırakmıştır, oralarını biz doldururuz. Gerçi Cenâb-ı Hakk ezelden bilir, bizim oraları nasıl dolduracağımızı, ama böyle yapın diye yazmaz. Bizim ne yapacağımızı, o boşlukları nasıl dolduracağımızı, bildiği için bizim kitabımız yazılmıştır. Ama o sayfa bize boş olarak verilir. Biz burada onları doldururuz. Ama Cenâb-ı Hak o dolduracağımız yerleri daha evvelden bildiğinden zâten doldurmuştur. Ama böyle yapın diye değildir. Bizim ne yapacağı-mızı bildiği içindir ama bize verilen kaderde boştur.

 İşte bu da ehl-i sünnet vel cemaatın, daha itidalli daha mantıklı, hem Allah’a hüküm veren, yani Allah’ın kulun üstündeki hükmünü belirten, hem de kulun hürriyeti olan, bir sahasının olduğunu belirten anlayıştır, bu anlayış. Ancak bütün bu anlatılanlar dahi ehl-i sünnet vel cemaat Kazâ ve kader anlayışının zahiridir. İşte gerçek ma’nâ da kazâ ve kader hakkında hakikatini anlamak için, Ehl-i sünnet vel cemaat anlayışının batını ile birlikte, zahirini yaşayıp idrak ettiğimiz zaman, işte en dengeli, en mükemmel kader anlayışına, bu şekilde ulaşılmış olunmaktadır. Aksi halde ehl-i sünnet vel cemaatin zâhir olarak ifade ettiği bölümler diğerlerine göre çok dengeli olmakla birlikte ama çok araştırmaya kalktığınız zaman, onun içerisinde de bir sürü boşluklar bulunmakta, neden kaza ve kader anlayışının gerçeğinde boşluklar olmamakla birlikte, ama anlayanlar bakış açılarını, fiil mertebesine göre değerlen-dirdikleri için, fiil mertebesi de daha ötelerdeki mertebeleri kapsamına alamadığı için, ötelerde olan kazâ ve kader hükümle-rinin anlaşılması mümkün olamamaktadır. 

 İşte bunu anlatacak yaşatacak yaşayacak, yaşanacak tek yol vardır o da seyr-i sülûk yolu, irfaniyet yolu ehlullah’ın yolu, evliyanın yoludur, işte böyle seyr-i sülûk yapıldıkça ancak bu şekilde kişi, her mertebede geldiği her mertebede kader anlayışını o mertebenin oluşumu hakikati istikametinde idrak ettikçe, kader anlayışına ve yaşantısına geçmiş olabilmektedir. Yani kader, ilmi diğer herhangi bir fıkıh ilmi gibi kitaptan okunarak ezberlenecek bir şey değil, bizatihi kişinin kendi hayatını ilgilendirdiğinden ve bir ömür boyu kapsamına aldığından her ulaştığı yerde, ve o yerin kaderini anlamakta, o yerin hakikatini anlamakta, ve o yerin hakikatine göre kadere bakmaktadır, işte bu da, ef’âl âleminden başlayarak ef’âli kader, esmai kader, sıfati kader, Zâti kader mertebesi olarak, kendisinde bunlar açılmış olacaktır. Belki biraz sıkıcı oldu ama Zâhiren genel bir bilgi olması bakımından bunları da söylememiz gerekiyordu.[144] “İz- -T-B- ”

-----------------

وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ {القمر/51} 

(54/51) “Ve lekad ehleknâ eşyâ’akum fehel min muddekir(in)”

(54/51) Andolsun biz, sizin benzerlerinizi hep helâk ettik. Düşünüp öğüt alan yok mu?

-----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 Kasas sûresi 88. Âyette O'nun vechi hariç herşey helâk olucudur. (28/88) buyurulmuştur.

 “eşyâ” eşya sonradan olma ve hadistir. Hakk’ın veçhi ise bakidir. Ve arız olan eşya iki zaman arasında vardır. Vakit saat gelince aslı olana dönücüdür. 

 “Öğüt alan” 6. Sefer geçmektedir. Hadis olan hayali ve vehimi olan beden varlıklarınızın aslı yoktur. Hakiki olana veçhinizi yani tüm yönlerininizi niye döndürüp öğüt almıyorsunuz diye sorulmaktadır. (M.D.) 

-----------------

أ وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ {القمر/52} 

(54/52) “Ve kullu şey-in fe’alûhu fî-zzubur(i)”

(54/52) İşledikleri her şey, kitaplarda mevcuttur.

-----------------

 Kavimlerin işedilerilleri suhuf ve kitaplarda vardır. Bunların Hakikat-ı Muhammedi programının ana seyrinde olanlarda Kûr’ân-ı Kerimde bildirilmiştir. İbrâhîm (a.s.) dan bahseden âyetler İbrâhîmiyet mertebesi kitabıdır. İsa (a.s.) lam ve İsevilerden bahsedilen âyetler İseviyet mertebesi kitabıdır. Diğerlerde buna emsaldir. 

 Bireysel olarak işlenilen herşeyi de yazıcı melekler kayda almaktadır. Ve bu kişinin birimsel varlığının kitabını oluşturmakta ve bu kitapta her şey yazmaktadır. (M.D.)

------------------- 

وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ~ ~ ~

(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn. 

(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var 

------------------- 

Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir? 

------------------- 

كِرَامًا كَاتِبٖينَ~ ~ ~

 (82/11) - Kirâmen kâtibîn. 

 (82/11) - Kiram kâtibler var

------------------- 

İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş. 

Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? 

Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.

 Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?[145]

-----------------

وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ {القمر/53} 

 (54/53) “Ve kullu saġîrin ve kebîrin mustetar(un)

(54/53) Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.  

-----------------

 Âyeti kerimeyi anlayabilmemiz için bir önce ki âyete de bakmamız gerekmetedir.

(54/52) – “Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur.” Yapılan her şey kitaplarda yani amel defterlerinde mevcut ve küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.

 Bu kitapların nasıl olduğu Hakk’a sûresinde belirtil-miştir. Mealen;

(69/19) - “Kitabı sağ tarafından verilen:" Alın, kitabımı okuyun" der.”

(69/25) - “Kitabı sol tarafından verilene gelince, der ki:" Keşke, bana kitabım verilmeseydi!"

--------------------

 Burada bahsedilenler cehennem ve cennet ehli olduğu gibi, bilindiği gibi sağ Akl-ı Küllü ve sol da Nefsi küllü temsil etmektedir.

 Âyette bahsedildiği gibi İrfaniyet yolu olan “Terzi Baba” yollunda da tüm kardeşler görmüş oldukları zuhurat ve düşünce, tefekkür ve hallerini Efendi Babamız ve Efendi Baba’mızın görev verdiği dervişlere yardımcı olan evlâtları satır satır yazılan bu kayıtları alıp dosyalayarak âyetin hükmünü daha bugünden yerine getirmektedir. “Hatır unutur, satır unutmaz” demişlerdir.

 Buraya bu âyete geldiğimde müşahade ettiğim küçük ama büyük bir hatıramı satır satır yazayım. İnşeAllah

 03-01-2016 tarihinde Kavacık sohbeti öncesinde Ah… isimli kardeşimiz zuhurat yazımı hakkında konuşuyorlardı. 

Efendi Babam görülen zuhuratların teker, teker numara verilmesi gerekliliği ve birbiri ile ayrılması gerektiğini aksi takdirde birbirine karıştığını, bulunan derse hangi tarihte başlandığının belirtilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Böylelikle her bir zuhurat belli olmakta ve gerekirse yorumlandığı ve yazılanlarında aynı zaman da kendini ifâde etme ve edebiyat eğitimi olduğunu anlatıyordu. Ah… kardeş’te demek ki her bir zuhuratı (yani küçük büyük ayırt etmeden) yazmak önemli değil mi? Eğer bunları gizlersek, istenilen cevap ve eğitim alınamaz? Diye sordu. Efendi Babamda evet diye söylenenleri teyit etti. İşte daha bugünden “Terzi Baba” İbretik kitaplarında, Mektuplar ve Zuhuratlar kitaplarında bu haller satır, satır yazmakta ve isimler gizlendiğinden bu kişiler yazılanların kendilerine ait olduğunu bilmektedirler. 

 Efendi Babam “Arası” adlı şiirinde bu hakîkati bizlere, Eğer yazmasaydım bunları, uçar gider idi benim ile Rabb-im lutfetti gayreti, kâlem ile kâğıt, arası. [146]“ İz- -T-B- 

 Kâleme aldığı kitab ve 1958 yılından bu yana mektup ve mesajlaşmalarını derleyerek “satır, satır” yazmakta ve kendisinden sonra gelecek olan nesillere irfâniyet hakikatlerini bir külliyat, bir miras olarak bırakma çalışmalarına büyük bir özveri ve emek harcayarak devam etmektedir.[147] “ İz- -T-B- ”

--------------------

İşte Cenab-ı Hakk’ın bu devrede Hakikat devresi sonları Marifet devreleri başı yani Zat’i tecellilerinin başlarında tabi önümüzde çok muazzam hadiseler olacak bunlar istesek de istemesek de yaşanacak bu sel geliyor tufan geliyor, geldi zaten devam ediyor olacaktır. İşte kim ki daha evvelki haberlerde de belirtildiğinde bu nefis tufanında Nuh’un gemisine binebilirse kendini kısmen kurtarabilmiş oluyor. O gemiye binemediğimiz sürece o tufan götürecek. 

Senin gemin zaten Nuh’un gemisi وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ 54/13 “çivilerle levhalarla olan gemiye yükledik” diyor. Çivilerle levhalarla diyor Kur’an-ı Kerim’de, çivilerle levhalarla yapılmışa yükledik diyor. Ayrıca orada gemi de yoktur, eğer o mutlak tahta demir gemiden bahsetmiş olsaydı gemi lafsını kullanırdı. Nasıl ki başka ayetlerde اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللَّهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اَيَاتِهِ اِنَّ فِى ذَلِكَ لاَيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ 31/31 o gemileri görmezmisin dağlar gibi denizlerde dalgalarda giderler rahmetimizden bunları da verdik diyor. Burada çivilerle levhalardan bahsettiği gemi bizim vücut gemimizdir. Levhalar dediği üstümüzdeki deridir, çiviler dediği kemiklerimiz oynak yerlerimiz, ona yükledik diyor, neyi manayı Nuh’u yani Nuh (as) da belirtilen manayı bu vücut gemisine yükledik diyor. 

İşte biz bu vücut gemisini bu vücut gemisinin bir ismi de Muhammedi teknesidir, Muhammedi teknesini Hakikat-ı Muhammedi deryası sahiline götürebilirsek bize gelecek olan nefis deryasından kurtulmuş oluruz. Muhammedi deryada sakin olarak yüzeriz, hangi iskeleye gitmek istiyorsak o iskeleye gideriz. Yani İbrahim iskelesine İsmail iskelesine Yakub iskelesine, Yusuf iskelesine zaten seyir bu değil mi, bu bedenle yani bu gemi ile bu mana âleminde mana deryasında yüzmeliyiz. İşte kim ki gönlünü Hakk’a bağlamıştır, kendi gönlünde nefsaniyete yer bırakmamıştır, hayale ve vehme o bu deryadan Celal deryasından sakin kalmıştır. 

Hadi ve Mudil isimleri her zaman tecelli ediyor, zaman zaman Mudil ismi daha fazla yaygın oluyor, yeryüzünde nasıl zaman zaman yağmurun daha fazla olduğu gibi zaman zaman güneşin daha fazla olduğu gibi zaman zaman Mudil ismi zaman zaman Hadi ismi yeryüzünde ağırlığını gösterir. Onun için bakarsınız bir bölüm bir süre insanların çok imanla yaşadığı dünyanın çok güzel devreleri olduğunu görürüz, ama bir bakıma da dünyada çok kargaşalar ve çok kavgalar olduğunu görürüz cihan savaşları gibi işte o savaşlarda Mudil Esmasının ve Cabbar Esmasının ağırlığı olduğundan onlar daha çok ortaya çıkmaktadır. 

Biz batıdan evvel bunları ortaya çıkarmamız gerekiyordu, zaten öyleydik ama bu düzeyi kaybettiğimiz için nefsaniyet ağır bastığı için yavaş yavaş batının o günlerdeki yavaş yavaş tesiriyle birlikte gerek okullar gerek siyasetle üstünlüğü ile maddi manevi yönde üstünlüğü ile manevi diyorum çünkü batılılar İseviyet dinine bizden çok bağlıdırlar o yönden üstündüler biz şeriat mertebesinde uğraşıyorken onlar ruh mertebesi ile meşguldüler. Bizde ruh mertebesi var daha üstü var ama biz ef’al mertebesi ile uğraştığımızdan oraya ulaşamadık ama onlar ruh mertebesi ile ilgilendiler.[148] “ İz- -T-B- ”

“KÂLEM” bir araçtır, yerde veya masa üzerinde yatay veya dikey durduğunda hiçbir işlevi olmamaktadır. O’nu faaliyete geçiren bir eldir, eli faaliyete geçiren koldur, kolu faaliyete geçiren gövdedir, gövdeyi faalite geçiren baştır, başı faaliyete geçiren ise akıldır. Mühim olan bu aklın alanıdır, Eğer akıl nefse bağlı ise ömür boyu nefsi emarenin hizmetindedir, bu akl-a, “akl-ı maaş-maişet akl-ı” da denir ve o sahayı yazar. 

Eğer akıl, “akl-ı külle bağlı olan-akl-ı selim” ise o zaman ömür boyu o kâlem Hakk-ı yazar. Bu akla, akl-ı mead-varılacak akıl, derler. Bazıları “akl-ı aşer-onuncu akıl” da derler. Fakirde, “İrfan mektebi” derslerine göre “akl-ı isna aşer-on ikinci akıl” diye isimlendirmiştir. 

Bu makamda akıl “Akl-ı küll” dür. Bu ise aklı evvelin “Furkaniyyet” makamından ilmi olarak sembollerle manaları suretlendirmesine vesiledir. Bu da âlemler boyunca tecelli kâlemlerinin “kiatab-ul mübin”e esma-i ilâhiyyelerin (Vemâ yesturun.) âlem sayfaları üzerine satırlar halinde devamlı yazılmasıdır. 

Bu satırlar üzerine a’ya-nı sabite formlarının kudret kâlemi nezdinde yazılımı varlığın varoluşunun ilk gününden başlayıp ebediyen devam edeceği açıktır. 

Her bir kimlik ve varlıklar bu yazılımların “yesturn” satırların hepsi o varlığın hakikatlerini yazmaktadır. Bu konuda bir irfan ehli şöyle demiştir.

“Hep kitabı Hakk’tır eşya sandığın, 

Ol okur kim seyru evtan eylemiş.” Ey kardeş “eşya-şey’iyyet sandığın her şey Hakk’ın o mertebedeki “yesturun-satırlara yazılı bir ilâh-i kitabıdır. 

Bu İlâh-i kitabı okuyan ancak “seyru evtan-vatanları seyreden” yani “meratibi İlâhi-İlâhi mertebeleri seyru sülûk ederek seyredenler, büyük bir irfaniyyetle okur demek istemiştir. Bu irfaniyyeti kazanmakta gerçek bir Ariften oldukça uzun bir süre eğitim almakla mümkün olabilmektedir. Bu hususun ilk hali ise kişinin evvelâ kendini bilmesi (م ن ) (Men-Kim) liğini tesbit etmesine bağlıdır. Bunlar evvelâ, “İkra’ kitabek” te (17-İsra-14) olduğu gibi kendi (م ن ) (Men-Kim) varlık kitaplarının, sayfalarındaki “yesturun-satırlarını” okurlar. Daha sonrada âlem kitabının sayfalarındaki, “yesturun-satırlarını”[149] gönülden tenzih, teşbih, ve tevhid, hakikatleri yönleriyle, her mertebeden okurlar. Bunlar mutlak irfan ehli muhabbet yönlü Ariflerdir, bunların dışında gerçek mana da yesturun-âlem kitabını hakkıyle okuyacak kimseler yoktur.[150] “ İz- -T-B- ”

----------------

 إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ {القمر/54}

 (54/54) “İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve nehar(in)”

(54/54) Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmak kenarlarındadır.

-----------------

 “elmuttekîne” ittika sahipleri şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebesi ile sakınanlardır. 

 “İttika” sakınma şeriat mertebesinde günahlardan sakınmadır. Tarikat mertebesinde ilahi muhabbetten geri kalmaktan ve güzel işler yapmaktan geri kalmaktan sakınmadır. Hakikat mertebesinde Hakk’tan gafil olmaktan sakınmadır. Marifet nertebesinde ise bir an olsun Hakk’tan ayrı olmaktan sakınmasıdır.

 Cennetlerin içinde olanların mertebelerine göre ırmakların hali Muhammed sûresi 15. Âyette bildirilmiştir. (M.D.)

 (MUHAMMED - 47/15) - Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. 

 Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?

 Sûre sayısı ve ayet sayısını toplarsak;

 47 + 15= 62 

 6+2= 8 

 (8) Sekiz cennet.

 Kevser ırmağı ise 8. Cennettedir. 4 kolu bu kolunda bağlı bulunduğu Aşk-ı İlahi Hubb-u İlahinin kaynadığı İnsan-ı Kamil cenneti tam ortadadır. Su, Süt, Şarap ve Bal ise kollarıdır.

 Toplam 5 Hazret mertebesini ifade eder. Diğer 7 Cennet ise Nefis cennetleridir. Ayetin ilerleyen bölümlerin de değinilmiştir.

 İttika (korunma) sahipleri için vaad edilen cennet İttika sahipleri dört gurupta toplanır Şeriat’ın İttikası; Farz ve sünnet ibadetleri şeklen terk etmekten sakınmadır.

 Tarikat’ın İttikası: İlahi muhabbet’ten ayrılmaktan sakın-ma dır.

 Hakikat’in ittikası; Hakk ile olmamaktan sakınmadır.

 Marifetin ittikası; Hakk ile bir an olsun ayrı olmaktan sakınmadır.

 Şeriat ve Tarikat ehli hayali rableri ile beraber nefs cennetlerinde, Hakikat ve Marifet ehli ise gerçek rableri ile beraber zat cennetlerindedirler.

 Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar;

 Zat cennetinin ilk ırmağı مَّاء (mae) bozulmaya su ırmağı, üzerinde yaşadığımız arzın suları belirli bir süre sonra dış etkiler maruz kalarak bozulmaktadır. Su ırmağı Efal-i İlahiyye ve cennetini temsil etmektedir. Sayısal değerine bakacak olursak… 

 Mim: 40, Elif, (1-13), Hemze (1-13) 

 40+1+13+1+13= 66

 6+6= 12 

 (12) Hakikat-i Muhammed-i ve Tüm cennetlerinde toplamını vermektedir. Sütün, Şarabın, Balın ve Aşk yani Hubb-i İlahiyye olan Nefes-i Rahmani “Su”dur. Aynaya nefes “Hu” diye üflenince sıcak olarak çıkan nefes su taneciklerine dönüşür. Su hayattır. Su olmadan yani Hayat olmadan hiçbir şey olmaz. Aynı zamanda Hz. Şehadet mertebesi olan bu mertebe tüm mertebeleri kapsa-maktadır. 

 Burada Mürşidin ilminde fani olunarak, onun hayatı ile dirilmek mümkün olur. Ve daha önceki zanni ve hayali bilgileri ölür. Ve salik ahirin Efali cennetini burada yaşar. Mürşidinde Fani, Tevhid-i Efal cennetinde bakidir diyebiliriz. Bu hal üzere olan kişinin beşeriyet elbisesi üzerinden kalktı mı Ayn’el olarak bu halleri ahiret âleminde açılımları olur.

 مَّاء (mae) Mim; yani Hakikat-i Muhammedi’nin önüne Elif; yani “Ulûhiyet-i perde olmuştur. Ancak bir önünde olan hemze; yani Hamza gibi idraki ma’nâda şehid olanlar. Bu perdeyi ortadan kaldırıp gerçek ma’nâda Hakikati Muhammediyeyi idrak edebilirler. Bu perde Mürşidin zahiri beden perdesidir.

 Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra Musa a.s değneği ile kayaya vurunca 12 kaynak çıkmış ve kavminin 12 sıbtı hangi kaynaktan su alacağını bildiği gibi her yolun kaynağı başkadır.

 Su ırmağı ŞERİAT mertebesini temsil eder.

 Tadı değişmeyen sütten ırmaklar, Zat cennetinin ikinci ırmağı, لَّبَنٍ (Lebn) “Süt” tür. Resülullah efendimiz rüyasında gördüğü sütü “İlim” olarak tabir etmiştir. Rüya yani Batıni nefsi ve Nuran-i seyirdir. 

 Lebn (Süt) sayısal değerini incelersek,

 Le: 30, Be; 2; Nun: 50,

 30+2+50= 82

 8+2= 10

 (10) Tevhid-i Sıfat mertebesidir.

 Lam: Uluhiyet

 Be: Risalet Nun: Nefsi Küll’dür.

 Kevser ırmağından, gönül havuzuna dolan ilmi, Kamil İnsan müntesiplerine Nur-u Muhammedi gereği her mertebeden gönül süt pınarından, saliklerini ilim olarak beslemektedir. Musa a.s nasıl ki sadece öz annesinin sütünü kabul etmiş. Diğer süt annelerinin sütünü kabul etmemişse, salikte sadece öz annesi mesabesinde ve Nefsi Küll konumunda olan Mürşidinin ilim sütünü kabul eder. Başka üretim bir süt içmeye kalkarsa bu sütlerin ihtivası birbiri ile karışınca tadı değişir. Onun için bir salik sütünü yani ilmini karıştırmamalıdır. Mürşid-i Kamil mesabesine gelmiş bir kişide, sütününden müntesiplerine geçecek ilimler konusunda dikkatli olmalı ve risalet süzgecinden geçirip vermelidir. 

 Lam yani Uluhiyet mertebesi yani Allah esmasından alınan ilim, Risalet yani Mürşid-i Kamilin gönül aynası veya Rabb-i Hass aynasına Veli ve Müm’in esmaları aracılığıyla yansır ve buradan Nefs-i Küll mertebesinden sohbetler ile saliklere içirilir.

 Seyrinde 2. Seyr olan Nurani seyre gelmiş olan salikte de bu Risalet ilminin yansıması ile Mürşid’inin ilgilendiği konu doğrultusunda ilmi açılımlar olur ve bunun neticesinde bu açılımlar çalışmalarına yansır. 

 İşte bu mertebenin sütünün tadının değişmemesi lazımdır. Nasıl dünya sütü biraz beklerse, kaynatılmaz veya pastorize edilmezse kesilir. Bu ilim sütünün tadının bozulmaması için gerçek bir Kamil İnsanın bünyesinde işlenip, sağlıklı ve tadının bozulmaz bir hale gelmesi gerekir. Böyle olmayan bir süt yani ilim risaletten kesiktir. Taliplilerini Hakikate ulşamaktan keser. 

 Süt ırmağı TARİKAT mertebesini temsil eder.

 İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar;

 Zat cennetinin üçüncü ırmağı, خَمْر (Hamr) “Şarap” tır. Ve aynı zamanda ekşi demektir. Dünya şarapları ekşidir ve sarhoşluk verir. Lezzet veren yani ağız yolu ile alınan “Tad”dır. Tasavvuf’ta geçen “Meyhane” Dergah’tır. Mürşid-i Kamil gönül hanesi olan bu dergahına gelen saliklerin gönüllerine Şarab-ı yani Aşk-ı ilahi’yi nefes yolu ile yani sohbet ile tenfis eder. Lezzet yani tad ağız tavanı ve tabanı sayesinde alınır. Bu tad hücreler ile beyine iletilir. Ve Hakikat-i İlahi sohbeti içenlere sevk vermiş olur. Ağızdan alına tat dan önce bir salik’in iyi bir dinleyici olarak Hakikat kulağının açılmış olması gerekir ki, bu bir önceki mertebe olan Süt ırmağında olur.

 Hamr (Şarap) sayısal değerini incelersek,

 Ha: 600, Mim: 40, Re: 200,

 600+40+200= 840 

 8+4= 12 

(12) Hakikat-i Muhammediye’dir.

 Ha: Halk, Mim: Hakikat-i Muhammediye (Uluhiyet) Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleridir.

 Ayan-i sabitede bulunan Esma-i ilahiye halkının, Uluhiyet mertebesinden Nefesi Rahman-i ile tenfis edilip, Rububiyet mertebesinden açığa çıkan Esma-i İlahiye’nin içenlere lezzet vermesidir. 

 Ölümde, bir tadıştır. Kevser ırmağının şarabını tadan salik ölmeden önce idraken ölüp bu Aşk-ı ilahi badesi ile Hakk’ın Cemal aynasında gark olup kendinden geçmiş bir haldedir.

 Hamr, mayalanmak ve Hamur’dur. Hamur da maya’nın etkisi ile ekşiyip kabarır. Ve yenecek hale gelmesi için fırında pişmesi gerekir. Hakikat-i İlahi sohbetinin bir salik’in anlayabilmesi için Mürşid Hamur’u gönül ateşinde pişirmesi gerekir. Ve ufak lokmalar halinde taliplilerine verir. Eğer büyük lokmalar ile verilirse boğaza takılır ve manevi ölüme sebep olabilir. 

 Şarabı içtik şerhoş olduk şükrillah Ayıldık ilme talib olduk elhamdüllilah Şarap ırmağı HAKİKAT mertebesini temsil eder.

 Süzme baldan ırmaklar, Zat cennetinin dördüncü ırmağı, (عَسَلٍ) “Bal” dır. Bal bilindiği gibi altıgen peteklere arıların topladıkları balları işlemden geçirip kusması ile oluşan Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Arının renkleri sarı ve siyahtır. Bu sıvı gerçek hayat verip kıyam ettirir. Saliğin kıyametini koparıp nefsini kurban ettirir.

 Balın süzme olması peteğininden süzülmesidir. Petek dış kısmı yani efaldir. Bal zat marifet mertenesini temsil etmektedir. Burada fiil yoktur. Mutlak ilim mertebesidir. Balın bu dış kısmı ayrılmalıdır. Gerçek zati öz olan ilim taliplilerin gönül havuzuna akıtılmalıdır.

Peteğin altıgen olması 6 yöne işarettir. Ve bu bal dör-düncü ırmaktır. Kabe de küp yani altıgen ve 4 köşesi vardır.

 Arı peteği, arının içinden çıktığı doğum yeridir. Kimi işçi, kimi erkek arı, kimi kraliçe arıdır. Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergahı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebe-sini yaşar. Tam kemalat ile Bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur.

 Bal marifet demektir. Marifet-i İlahiyye mertebesi sahibi bi Mürşid-i Kamil bu balı süzer. Ve salik hangi mertebede ise ona, o mertebeden ikram eder.

 Asel (Bal) sayısal değerini incelersek;

 Ayın: 70, Sin: 60, Lam: 30,

 70+60+30=160

 (16) 13 ve 3 tür. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden Hakikat-i Muhammedi’yedir.

 Bal sayısal değerlerinden ilk üç ırmağında bu ırmak içinde cem olduğunu vermektedir.

 Ayın: Göz, Sin: İnsan, Lam: Uluhiyet’tir.

 İnsan’ın nasıl ki insanın en kıymetli organıysa, âlemlerin en kıymetliside göz bebeği mesabesinde olan İnsan-ı Kamildir.

 Zat ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

 Ayet içinde geçen نْهَارٌ (Nehar) ırmak Nun: 50, He: 5, Elif: 1 Re: 200

 50+5+1+200= 256

 2+5+6= 13

 (13) Hakikat-i Ahadiyet’ül Ahmediye dir.

 Nun: Nur-u Muhammedi,

 He: Hüviyet

 Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleri…

 Hakikat-i Muhammediyenin 12 ırmağı, Tüm mertebelerden kendi ilahi kimliği üzerinden Nefes-i rahmâni ile Esmâlarına tenfis edilmesidir.

 (12) (10) (12) (16) (12)

 12+10+12+16+12= 62 

 62 incelenen Muhammed (47) suresi 15. Ayetin sayısal toplamı ve (8) cennettir. Bu ırmakların tesadufi değil İlahi nizam gereği olduğudur.

 8= 5+3= 53 ile şifre sayımızdır.

 Bir başka hesaplama ile; 

 Dört ırmağın sayısal toplamı;

 66+82+840+160= 1148

 1+1+4+8= 14

 (14) Nur-u Muhammedi’dir. Bu dört ırmağın tüm mertebelerden akıcı yani akar olmasıdır.

 1148, Nehir sayısal değeri olan 255 ile toplarsak,

 1148+255= 1398

139 (13) tür. Hazret-i Muhammed’in Şifre rakamıdır. 8 ise 8 Cennettir… 8. Cennetten (Yolumuzda 53 ten) istidatlı gönül havuzlarına Su, Süt, Şarap ve Bal ırmakları olarak akmaktadır diyebiliriz. ( Heza min fazli Rabbi) Bal sayısal değeri,

 Be: 2, Eli: 1, Lam: 30,

 2+1+30= 33 tür.

 (33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısıdır. Mescid-i Nebevi Marifet ilmi ve diğer ilimlerin kaynağıdır.

 Küçük bir uygulama yapalım, Bal arapça “Asel” idi. A-SEL

 A (Ayın-Göz) ve Sel; Kulun Abdiyet mertebesinden gözünden süzülerek akan gözyaşı selidir. Bu gözyaşları inci mesabesindedir.

 İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yak’în mertebeleri cem olduktan sonra Sin’in üzerine üç nokta gelir. Ve “AŞ-El” olur. Bu durumda olan kişi Uluhiyetin (Allah’ın) aşçı olan eli olmuş ve taliplililerin uluhiyet tabaklarına bu ma’nâ yiyeceklerini koyar ve onları besler.

 Resülu zişan efendimiz ortaya bir tepsi bal koymuş. Bu nedir? Diye sorunca gelenler. Efemdim baldır demişler. Aynı soru Hz. Ali efendimize sorulunca parmağını daldırıp tattıktan sonra, Efendim baldır demiş. Cenab-ı Hakk bizleri de geçek balı tadıp müşahade edenlerden eylesin. İnşeAllah. 

 Bal ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

 Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.

 Zat-i cennette olanların Rububiyet tarafları olduğu gibi kulluk tarafları vardır. İşte kullukları için meyve ve rablerinden bağışlanma vardır. 

 Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içiri-len kimsenin durumu gibi olur mu?

 Zat cennet-i ırmaklarından içenler ile içleri nar yani ateş olan bir olur mu? Demektedir Rabbimiz. Bu kişiler nar olan vücutlarına aynı su girsede ateş olup bağarsaklarını parçalayacaktır. 

 Kevser ırmağını birleyen için ikinci rekatta Rabbin için namaz kıl ve nehar/nahr et, kurban kes/boğazla denmektedir. 

İşte Kevser Neharlarını içen, ırmakta He: Hüviyet kimliktir. 

Hakk’ın kimliği ile bir salik’in kimlik’lenebilmesi için nehar/nahr bunun içindeki Ha= Hayat’tır. Bu boğazlama ile birlikte kan tazyik ile bir ırmak gibi boşalır. Bu boşalma esnasında He ve Ha arasında bir hırıltı çıkarak Hüviyet ve Hayat birleşmiş olur.

 Sayısal değerleri; 5+8= 13’tür… 11 ve 12. Mertebelerde 13 bağlıdır. Zilhiccenin 11,12, ve 13 günlerinde kesilen kurban buraya bağlıdır, diyebiliriz.

 17-12-2013

 Not: Bugünün tarihin sayısal değeri bir hesapla; 17+12+20+13= 62 dir.

 Murat Derûni… 

-------------------

 Bu çalışması için Murat Derûni Oğlumuzun ellerine gönlüne sağlık. Mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı onu da kayda aldım.[151] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍ {القمر/55}

 (54/55) “Fî mak’adi sidkin ‘inde melîkin muktedir(in)”

(54/55) Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltukların-dadırlar.

-----------------

 Sıdk mak'adında, yani sıdk meclisi, doğruluk sandalyesi, ya da doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi ve ortadan yok olması ihtimali olmayan sabit bir makam ve mevkide gayet iktidarlı, yani kudretinin sonu olmayan bir kralın: Pek büyük mülk sahibi bir şahlar şâhının yüce huzurunda ki o, Allah Teâlâ'dır. "Melik" ve "Muktedir" isimlerinde bulunan tenvin, azamet (büyüklük) içindir. Denilmiştir ki, Allah Teâlâ burada, yüce huzuru yakınlığı üstü kapalı, muktedir kelimesini nekre (belirsiz) olarak zikretmekle, mülk ve kudretinin hakikatini akılların idrak edemiyeceğine ve onun yüce huzuruna yakınlığın, "Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği." kabilinden tarif ve beyana sığmayacak gayet büyük bir saadet ve keramet olduğuna işaret buyurmuştur. Âlûsî der ki: "Bazı eserlerde zikredildiğine göre duanın kabul olmasında bu iki yüce ismin keyfiyeti büyüktür." İbn Ebî Şeybe Saîd b. Müsseyyeb'den şöyle dediğini nakletmiştir: "Mescide girdim, sabah oldu zannediyordum. Meğerse uzun bir geceymiş. 

 Benden başka kimse de yoktu. Uyumuşum, arkamdan bir hareket işittim, korktum. Ey kalbi korku dolan, korkma da: "Allah'ım şüphesiz sen, kudretli bir meliksin ne istersen o olur." de, "sonra da gönlüne ne doğarsa iste" dedi, ondan sonra Allah Teâlâ'dan ne istedimse kabul etti. Bu duanın tamamı şöyledir: "Ey Allah'ım sen kudretli bir meliksin, ne istersen o olur. Şu anda içinde bulunduğum durumda beni başarılı kıl. Dünya ve ahirette bana mutluluk ver. Hayat ve ölüm fitnesinden beni koru ve korktuğumuz şeylerden bizi emin eyle, ey gizli, lütufta bulunan Allah'ım! Allah'ın rahmeti Seyyidimiz Muhammed üzerine, ailesine ve ashabına olsun. Hamd, alemlerin Rabbi Allah'adır."[152]

 “Mak’ad-i sıdk”, sıdkın oturacağı ve karar edeceği yer demektir. Bundan murâd huzûr-ı İlâhîdir.[153] 

 Âyet sayısal değeri (54+55 = 109) dur. Aradan 0’ı kaldırısak “19” kalır. (19) İnsan-ı Kamil’in şifre sayısıdır.

 Ayırca “Mirac” âyetleri İsra sûresi 1. Âyet ve Necm sûresi ilk 18 âyettir. Mirac âyetleri 19 âyettir. 

 Mekke müşrikleri Mirâc haberini duyduklarında Hz. Ebubekire gidip, 

 Yâ Ebâ Bekir!" dediler. "Arkadaşının işinden haberin var mı? O, bu gece Beytü'l-Makdis'e gittiğini, orada namaz kılıp Mekke'ye döndüğünü söyledi." Hz. Ebû Bekir, "Siz bunları ondan mı duydunuz?"

 "Evet," dediler, "aynen ondan duyduk." Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, "Vallahi," dedi, "o söylediyse, şeksiz şüphesiz doğrudur. Siz buna hiç şaşırmayın!" Sonra da, kalkıp doğruca Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanına gitti, "Yâ Resûlallah! Sen, şu halka bu gece, Beytü'l-Makdis'e gittiğini söyledin mi?" diye sordu.

 Peygamberimiz (s.a.v.), "Evet" deyince Hz. Ebû Bekir, "Doğru söylüyorsun, senin Allah'ın resûlü olduğuna şehâdet ederim." dedi.

 Peygamber Efendimiz de, bunun üzerine, "Yâ Ebâ Bekir, sen zâten sıddîksın" buyurdu.[154]

 Sıddıkıyyet makamı, şeksiz şüphesiz, akıl yürütmeden her ne olursa olsun kabul ve tasdik makamıdır.

 Ve sıfât ve Fenâfillah mertebesidir.

 “Makad” oturacak yer kişinin mabadı arka tarafıdır. Namazda oturma haliyle kişi “Mim” “Ha” “Mim” “Dal” harflerini meydana getirip “Muhammed” ismini oluşturmuş olur bu da zât-marifet mertebesidir. 

 (2/152-) Fezküruniy ezkûrküm veşküruliy ve la tekfurun (2/152) Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.

 O halde Beni zikredin, size bu kadar nimetler verdiğim için beni zikredin, Bende sizi zikredeyim. Yani siz Beni kendi lisanınızla zikredin Bende sizi kendi lisanımla zikredeyim, o zaman Ben sizde zuhura gelmiş olacağım sizin varlığınız ortadan kalkmış olacak, işte bu hale de şükredin, sakın ha bunu inkâr etmeyin, perde çekmeyin bu hâle ve kendinizi tekrar gaflete düşürmeyin.[155] “ İz- -T-B- ” Sûre-i şerifin başında geçen “Şakk-ı Kamer” mucizesi bu âyetin sayı numarası ile İnsan-ı Kamil ve Mirâc mucizesi ve Makad-ı sıdk ile marifet mertebesinde huzur-uzurı ilahide oturmak Kûr’ân mucizenin tastiği vardır.

 Bu âlemde celal ve cemal esmâlarının zıtlığı olduğu için zahirde birlik olmaz. Ama kişi gönlünde huzuru bulursa, “Mirac”, “Şakk-ı kamer” ve İnsân-ı Kamil ve Kûr’an-ı tasdik ederse, gönlünde yüce padişahın huzurunda Fenafillah, Bekabillah, Hakikat-i Muhammedi mertebelerini idrak ederek irfan ehli olarak “Makad-ı Sıdk” üzere oturur. (M.D.) Namaz kitabından Tahiyyat[156] bölümünü buraya alıyoruz

 T A H H İ Y A T

 Beş vakit namazda;

 (8) i selamsız, (13) ü selamlı toplam (21) adet tahiyyat oturuş vardır.

 Ettehiyyatünün lügat manası: 

 (Bütün mahlükatın hayatları, kal ve hal dilleri ile halikları olan ALLAH’a c.c. karşı yaptıkları hamdlar, şükürler, manevi hayat he­diyeleri,) olarak ifade edilmektedir. *[157]

 Selam verilmeyen oturuşlarda sadece, ettehiyyatü lillahi vessalevatü vettayyibat, esselamü aleyke ya eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve Resülühü okuyarak, sonraki rek’at için tekrar ayağa kal­kar, namazına devam eder.

 Nihayet selam verilecek tahiyyat’a gelince tekrar otu­rur ve yine tahiyyat’ı okur, 

 - arkasından salavat dualarını ve onların arkasından da (Bakara Suresi 2/201) allahümme rabbena atina fiyddünya haseneten ve fiyl ahıreti haseneten ve kına azaben­nar (Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik ve âhirette de bir iyilik ver ve bizi ateş azabından koru,) der.

 (İbrahim Suresi 14/40-41) rabbic’alniy mukıymessalati ve min zürriyyetiy rabbena ve tekabbel dü’ai (40) rabbenağfir liy ve livalidey­ye ve lil mu’miniyne yevme yekumül­ hısab (41)

 (Ey Rabbim!. Beni ve neslimden olanı da namazı devamlı kılanlardan eyle. Ey Rab’bimiz!. Ve duamı kabul buyur...) (40)

(Ey Rab’bimiz!. Hesap olunacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla.) (41) Birahmetike ve erhamarrahimin diyerek selam verip namazın o bölümünü bitirmiş olur.

 Şimdi! tekrar geri dönüp ettehiyyatü yü incelemeye çalışalım.

 Namazın bu bölümü, Cenab-ı Hak ile ilahi huzurda mükaleme, konuşma, mertebesidir. 

 Diğer hareketler değişikliğe uğruyor, tahiyyet ise, sekinet mertebesi, yani sukünet, sakinlik ve huzur mertebesidir.

 Namaz kılan kişi edebli bir şekilde diz üstü oturmuş, bütün azaları ile birlikte, idraki de sakinleşmiştir. 

 Çünkü belirli aşamalardan geçtikten sonra nihayet Hak’ka ayna olabilecek bir gönül erginliğine ulaşabildiğinden Rab’bı ile mükalemeye hazır hale gelmiştir.

 Hz. Rasüllülah’ın Mi’rac da yaşadığı ve oradan ümmetine hediye getirdiği bu muhteşem oluşumu her birerlerimiz hakkıyle değerlendirip en iyi bir şekilde gönül, alemimizde uygulamaya çalışmalıyız.

 ettehiyyatü lillahi (benim oturuşum ALLAH c.c. içindir.) vessalevatü vettayyibat (ve yaptığım iyi işler, dualar, namazlar da ALLAH c.c. içindir.) Dört bölümden oluşan tahhiyat’ın bu birinci bölümü; 

 her mertebede olan kimseler için ayrı ayrı değerlendirilir. 

 Gerçek değerini Arif olan zatlar yaşaya­bilirler.

 Şeriat ve tarikat mertebesinde olanlar, tenzihi bir yaklaşımla otururlar. 

 Hakikat ve marifet mertebesinde olanlar ise teşbihi ve tevhidi bir yaklaşımla meseleye bakarlar ve o mertebeden değerlendirip yaşamaya çalı­şırlar.

 Bu şekliyle bakıldığında, kendini Hak’ta fani etmiş kişinin ağzından Hak:

 benim oturuşum, yaptığım du­alar, salat’lar, iyi işler, ALLAH içindir bir başka ifadeyle, Uluhiyyet gereğidir diye kendi kendisiyle, mükaleme eder. 

 Daha geniş izahı ise, ancak bir arifin gönül aleminden öğrenilir.

 İkinci bölümü: 

 esselamü aleyke ya eyyühenebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh dür.

 Kulluk mertebesinden, niyaz ederek yaptığı işlerin sa­dece Hak için olduğunu ifade eden kimlik yani kişi, bu niyazına karşılık Hak mertebesinden muhteşem bir karşılık ile karşılanır.

 Selam sana ey Peygamber-i zi’şan’ım, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun. 

 Tahiyyatta oturan kişi hangi mertebede ve o mertebenin yaşam idraki içinde ise, bu muhteşem ifadeyi o mertebeden alır ve değerlendirir. Çok kıymetli bir ilahi hitaptır, duyabilenlere ne mutlu. 

 Yaşayabilmek için bu hale sahib bir Arifi bulup onunla bir müddet arkadaşlık etmek gerekir.

 Üçüncü bölümü: 

 esselamu aleyna ve ala ibadillahissalihin. 

 Kendisine Rab’bından yüce bir selam gelmiş olan kişi, bu selamı alıp, selam, selamet, bize ve ALLAH’ın salih kulları üzerine olsun, diye bulunduğu mertebesinden cevap verir.

 Gerçek yaşamı oldukça hayret verici olan bu mer­tebeyi Hak teala her birerlerimize gereği gibi idrak ettirsin. ve ala ibadillahissalihin bölümündeki inceliğe (Hallac-ı Mansur) hadisesinde dikkatlarimiz çekilmiştir.*[158] “ İz- -T-B- ” Bunun üzerine efendimizin ruhaniyeti belirip. kendisine. ben ancak vahy ile konuşurum demiştir. 

 Bu cevap üzerine Hallac, ya Rasüllüllah cezam nedir dediğinde, başını vermendir demiştir. 

 Bundan sonra, enel Hak ben Hakkım yangınını dışa vuran Hallacın bilinen sonu oluşmuştur.] Çok incelik ifade eden bu mevzu ayrı bir inceleme konusudur, yeri olmadığından bu kadarla bırakıyoruz Dördüncü bölümü: 

 eşhedü en la ilahe illaallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resülüh otu­ruşun evvelki bölümlerinde, Hak ve kul mertebelerinin arasında oluşan söyleşmenin, şahitleri olan Melekler, bu güzel oluşumu, müşahede ettikten sonra, kelime-i şehadet getirip bu hadiseye şehadetlerini ifade et­mişlerdir.

 Bir kimse gerçekten güzel bir oturuşla başladığı et-tehiyyatü oluşumunu kısaca yukarıda bahsedilen şekilde tamamlayabildiğinde, var olan güç ve kuvvetleri bu hadiseye şahit olup yakinen müşahede etmiş olurlar. Daha iyisi yaşanarak bilinendir.

 Mi’rac-ı şerifde oluşan bu hadise, efendimizden bizlere bir hediyedir. Bu sebeb ile namaz mü’minin mi’racıdır ve insanlık mertebesidir.

 Kişi bu güzel oluşumu samimi bir çalışma ile gerekirse ehlinden yararlanarak, hakikatine ulaşmaya çalışmalıdır.

 Hakikat-i Muhammediden ne kadar feyz alabilirsek o’nu tanıyıp idrak etmemiz o kadar olur, za­man içinde bunu arttırmamız gerekmektedir.

 Kısaca anlatmaya çalıştığımız tahiyyat okuyuşundan sonra, eğer 3 veya 4 rek’atlı namazları kılıyor isek, tekrar ayağa kalkıp evvelki rek’at’ler gibi namazımıza devam ederiz. 

 Eğer selam verilecek yerde isek, tahiyyattan sonra salavat-ı şerifleri ve Rabbena atina... dualarını okuyup onlardaki ifadeleri anlamaya çalışıp selam veririz.[159] “ İz- -T-B- ” Faydalı olur düşüncesiyle Mesnevi-i Şerif beyit ve şerhleri ile yolumuza devam edelim.

 Arşdan ve kürsîden ve haladan çok yüksektirler; Hakk'ın mak'ad-ı sıkının sakinleridir.

 Kâmillerin makamı mekânî değildir; onların makamı, âlem-i sûretin ve hattâ sâha-i esîriyye olan, âlem-i hâlânın fevkındedir. Onlar sûre-i Kamer’de vâki (Kamer, 54/54,55)

 [Takvâ sâhib'leri cennetler, genişlikler içindedirler, doğruluk makâmındadırlar, kudretli bir pâdişâhın yanındadırlar] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere muktedir, mutasarrıf olan Hakk’ın indinde, makâm-ı sıdkda sâkindirler.[160]

 Can arşın hecrinden fâka içindedir; ten diken ağacının aşkından deve gibidir.

 “Arş" kelimesinin birçok ma’nâlan vardır, burada Tâhâ, 20/5) [“Rahmân arşa istivâ etmiştir”] âyet-i kerîmesinde mezkûr olan “arş-ı Rahmân” murâd buyurulur ki, onun keyfiyetinin beyânı ve ta’rîfı şer’an câiz değildir. Çünki arşa vusûl keyfiyeti zevkî ve vicdânîdir ve “cem’u’I-cem”’ makamıdır ve bu “mak’ad-ı sıdk”dır. Nitekim âyet-i kerîmede (Kamer, 54/55) ya’ni “Muttakîler, muktedir olan melîk indinde mak’ad-ı sıdıkdadır” buyurulur. Ya’ni, “Cân böyle bir arşdan ayrıldığı için, ona vuslat ihtiyâcı içindedir. Ten ve cisim ise, diken ağacı mesâbesinde olan bu âlem-i kesifin aşkından deve gibidir; ve deve, diken yemeyi sevdiği gibi, cisim de bu âlemin diken mesâbesinde olan ezvâkıyla mahzûz olur.[161]

 Ve o azîmul-hulk ki, o saf yırtıcıdır, tagayyürsüz mak'ad-i sıdkdadır.

 Bu beyt-i şerifin birinci mısrâ’ında sûre-i Kâlem’de vâki’, (Kâlem, 68/4) [“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin”] ve’ ikinci mışrâ’da dahi sûre-i Kamer’de vâki’ (Kamer, 54/54-55) [“Takvâ sâhibleri cennetlerde ve ırmaklann kenarlarındadır. Güçlü ve Yüce Allah’ın huzûrunda mak’ad-i sıdkdadır”] âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ya’ni, “Server-i âlem Efendimiz’in azîm olan hulkuna ve ma’nâsına gelince bilcümle merâtib-i ervâhı çiğneyip hepsinin fevkine geçmişdir; ve onun rûh-i küllî-i Muhammedi’si hiçbir tagayyüre uğramaksızın melîk-i muktedir olan huzûr-i İlâhîde mak’ad-i sıdkdadır.”[162]

 Bu seni korkutmasını keremden bil! Sonuçta seni emînlik mülküne oturtur. 

 Ya’nî Hak Teâlâ’nın sana meçhûl bıraktığı kader sırrı sebebiyle seni korkutmasını, O'nun kereminden bil; çünkü bu korku seni itâate ve niyâza ve kendini hor ve hakîr görmeye sevk eder ve bu fiilin sebebiyle de seni gâyet emniyet üzere bulunan bir mülk üzerine oturtur. Nitekim âyet-i kerîmede “Fî mak’adi sıdkın inde melîkin muktedir” (Kamer, 54/55) "Doğruluk makâmındadırlar, kudretli bir pâdişâhın yanındadırlar" buyrulur.[163]

 Vaktâki muhlas oldu, muhlas kurtuldu; emn makamına gitti ve el götürdü. 

 “Muhlas" lâm’ın fethi iledir. Ve “muhlas", nazarından kendi vücûd-ı mevhûmu kalkmış ve sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulup, bu sıfât-ı nefsâniyye yerine sıfât-ı Hak kaim olmuş olan zevâta derler. Ve vücûd-ı mevhûm kalmayınca, artık şeytanın ve nefsin av mahalli kalmaz. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretleri İblîs’in lisânından ihbâren buyurur: (Hicr, 15/39-40; Sâd, 38/82-83) ya’ni “Ya Rab, elbette ben onların hepsini azdırayım; onlardan senin muhlas kulların müstesnâdır!” Binâenaleyh', evvelce “muhlis” olan kimse, sa’y ve gayreti ve mücâhedesi ve Hakk’ın inâyeti ile kendi vücûd-ı mevhûmundan fânî olmak mertebesine vâsıl olduğu vakit, artık “muhlas” olur. 

 Ve muhlas olan-lar, vücûd-ı hakîkî-i Hak kal'asında ihtifâ ettiklerinden, düşmanlar ona ta¬sallut için yol bulamazlar. Ve düşmanların tasallutundan kurtulur ve emn ü râhat makamına gider. Ve o kal’a-i muazzamın şâmna (Âl-i İmrân, 3/97) ya’ni “Ona dâhil olan kimse emîn olur” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Ve böyle bir kimse artık vücûd-ı tabîî-i aslîden el kaldırıp, (Kamer, 54/55) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere,’“Melîk-i muktedir olan Hak indinde mak’ad-ı sıdk”ta oturur. Artık o makamdan vücûd-ı tabîî-i aslîye rücû’ etmez; belki “bakâ-billâh" mertebesi olan vücûd-ı tabîî-i ârızîye rücû’ eder. Bu da irşâd-ı ibâdullâh içindir.[164]

 Yeni ev yapan mürîdin hikâyesi Bir gün yeni mürîd bir yeni ev yaptı; şeyh geldi onun evini gördü.

Şeyh kendinin o yeni mürîdine dedi; o iyi düşünücüyü imtihan etti:

"Ey refik, bu pencereyi niçin yaptın?" 'Dedi: "Tâ ki bu yoldan nûr içeriye girsin." Mürîd şeyhinin suâline cevâben, “Odanın içine ziyâ-yı şems girmek için pencereyi açtım.” dedi.

Dedi: "O fer'dir, niyaz bu gerektir, tâ ki bu yoldan ezân sesini işitesin!" Şeyh müride cevâben dedi ki: “Pencereden ziyâ-yı şemsi almak fer’dir. Hayât-ı dünyeviyyede asi olan, evâmir-i ilâhiyyeye itâattır. Binâenaleyh pencereyi ezân sesini duymak kasdıyla açmış olursan, bu niyetin zımnında ziyâ-yı şems dahi hâsıldır.

Kendi vaktinin Hızır'ı bir kimseyi bulmak için, Bâyezîd seferde çok aradı!

 Sefer fer’; ve insân-ı kâmili bulmak asıl olduğundan, Bâyezîd hazretleri kendi vaktinin Hızır’ı olup, ulûm-i ledünniyyeye vâkıf bir kimseyi bulmak için, seferde konduğu şehirlerde çok araştınr idi.

 Hilâl gibi bir kadd ile bir pîr gördü; onda ricalin revnakını ve kelâmını gördü.

 Kameti hilâl gibi bükülmüş ve eğrilmiş bir pîri gördü ve o pîrde ricâlullâhın parlaklığını ve sözlerini gördü ve onun kâmil olduğunu anladı.

 Gözü görmez ve kalbi güneş gibi; rüyasında Hindisian'ı görmüş fil gibi. 

 O pîrin his gözü görmez idi; ve fakat kalbi güneş gibi nûr saçardı. Rü’yâmda Hindistan’ı görmüş olan bir fil gibi mest ve müstağrak bir halde idi. Filin rü’yâsında Hindistan’ı görmesi, mest ve şûrîdeliğinden kinâyedir. Ya’ni, bu pîr dahi hakîkat Hindistan’ını çeşm-i bâtını ile görüp, mest ve şûrîde olmuş idi.

 Nitekim gözü kapalı uyumuş, yüz tarab görür; ey aceb, açtığı vakit onu görmez!

 Uyumuş olan kimse, his gözü kapalı olduğu halde birçok tarab ve sürür veren manâzır görür. Şâyân-ı taaccübdür ki, o his gözünü açtığı vakit, o gördüğü şeylerden hiçbirini göremez!

 Uykuda çok acibe âşikâr olur; kalb uyku içinde pencere olur.

 Rü’yâda çok acıb şeyler zâhir olur. Kalb uyku içinde âlem-i misâle bir pencere mesâbesinde olur.

 O kimse ki uyanıktır ve latîf rü'yâ görür, o ariftir, onun toprağını göze çeki Uyanıklık hâlinde âlem-i misâli müşâhede eden kimse ârif-i billâhtır. Sen onun bastığı toprağı kemâl-i hürmetle gözüne sürme gibi çek!

 Onun önünde oturdu ve hâlini sordu; onu fakîr ve hem sâhıh-i iyâl buldu.

 Hz. Bâyezîd o pirin huzurunda oturdu ve onu hem fakîr ve hem de çoluk çocuk sâhibi buldu.

 Dedi: "Ey Bâyezîd, senin azmin nereyedir? Gurbet yükünü nereye çekeceksin?" Bâyezîd dedi: "Erkenden Kabeye teveccühüm vardır." Bîr dedi: " Agah ol, yol azığı olarak kendinle nen vardır?" Dedi: "Diremden iki yüz gümüş tutarım; işte hırkamın kenarına sıkı bağlanmıştır." Hz. Bâyezîd cevâben dedi ki: “İki yüz aded meskûk gümüşüm vardır; onlar da hırkamın bir kenarına sıkı sıkı bağlanmıştır.” Dedi: "Benim etrâfımı yedi kere tavâf et ve bunu hacc tavâfmdan daha iyi say!" Ma’lûm olsun ki; sûret-i Kâ’be’de Zât’m zuhûru, esmâ ve sıfât iledir. Sûret-i insâniyyede Zât'ın zuhûru ise, esmâ ve sıfât ile berâber, bir de sıfât-ı kevniyye iledir. Her ikisinde zuhûr, bu vech ile muhteliftir. Binâenaleyh insan, Kâ’beye nisbetle mazhar-ı etemmdir. Zîrâ Kâ’be’de fakr ve gınâ ve hayât ve memât-ı sûrî ve tenasül ve tevlîd-i misil ve maraz ve eki ve şürb gibi bilcümle sıfât-ı münfaile-i kevniyye yoktur. Ve onda ancak Zât’ın esmâ ve sı- fâtıyla zuhûru vardır. Bu sıfât-ı kevniyyeden ârî olduğu için, Kâ’be şer’an kıble-i ibâdet olmuştur. Ve insân-ı kâmil Kâbe’den etemm olduğu halde bu sı- fât-ı kevniyyeye de mazhariyetinden dolayı şer’an kıble-i ibâdet olmamıştır. İmdi, Kâ’be’nin tavâfı, mahlûk tarafından binâ olunan sûreti için değil, Hak olan hakikati içindir. Nitekim melâikenin Âdem’e secdeleri de onun sûreti için değildir, imdi, insân-ı kâmilin hakikati Hak olunca, onun sıfât-ı kevniyyesin- den kat’-ı nazar olunarak mahzâ hakikati için tavâf olunur.

 "Ey cömert, o paraları benim önüme koy; bil ki hacc ettin ve muradın hâsıl oldu!" Umre ettin, ömr-i bakîyi buldun; sâf oldun, saflığa acele ettin.

“Umre", lügatte ziyâret etmek ma’nâsınadır. Şeriatta, binâ-yı Kâ’be’yi tavâf ederek ziyâret etmeğe derler. Umrenin şartı budur: Hac vaktinde kâmilen saçlar tıraş olunur ve yâhût kırpılır ve ihrâma bürünülür; Kâ’be’nin etrâfında bu sûretle devr olunur. Umrenin fazileti hakkında birçok hadîs-i şerifler vardır. Ankaravî hazretleri, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerifi kayd buyurmuştur: “Umre, gelecek umreye kadar iki umre arasındaki günahlara ve hatâlara keffârettir.” Şimdi, Kâ’be’nin tavâfı günahlardan ve hatâlardan safvete keffâret olunca, mazhar-ı etemm olan insân-ı kâmilin tavâfı, elbette daha ziyâde safveti mûcib olur.

 O Hakk'ın hakkı için ki, senin canın görmüştür ki, beni kendi beyti üzerine güzîde etmiştir.

 Senin canının görmüş olduğu Hakk’a yemîn ederim ki, O beni kendi beyti ve Kâ’be’si üzerine güzîde kılıp, tafdîl etmiştir. Bu husûstaki delîl ise, “Ben yerime ve göğüme sığmadım; ve lâkin mü'min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsidir. Zîrâ Kâ’be dahi “yeryüzü”nde dâhildir. Ve kezâ, “Mü’min, Allâh Teâlâ’ya Kâ’be'den eşreftir” hadîs-i şerîfı de, mü’min-i kâmilin Kâ’be üzerine tafdîl buyurulduğuna açık bir delîl-i şer’îdir.

 Her ne kadar ki Kâ'be O'nun mahlûkunun evidir, benim hilkatim dahi O' nun sırrının evidir.

 Ya’ni, Kâ’be İbrâhîm Halîlullâh (a.s.) tarafından binâ olunmuştur; ve benim hilkatim ise, âyet-i kerîmede c-iû (Sâd, 38/75) ya’ni “İki elimle halk ettim” buyurulduğu cihetle, mazhar-ı cemâl ve celâl olarak, yed-i kudret-i Hak’la vâki’ olmuştur. Beyit:

 “Kâ’be Halü-i Âzer’in binâ-kerdesidir; kalb-i mü’min ise, celîl-i ekber olan Allâhu azîmü’ş-şânın nazargâhıdır." Bu beyt-i şerîfin ikinci mısrâ’ında, “İnsân-ı kâmil benim sırrımdır ve ben onun sırrıyım" hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur. Ya’ni, “insan, vücüd-ı izâfisinden mukaddem, benim zâtımda mestûr ve mahfî olmuştur. Ve vücûd-ı izâfîde zuhûrundan sonra, ben onda mestûr ve mahfîyim ve ben onun hakikatiyim” demek olur.

 O haneyi yaptıktan beri ona gitmedi; ve bu haneye o Hay'den başkası gitmedi.

 Ya’ni, Kâ’be’nin binâsını Hak Teâlâ Ibrâhîm (a.s.)ın eliyle yapalıdan beri, onda tecelliyât-ı zâtiyyesi ve esmâiyyesi ve sıfâtiyyesi ve sıfât-ı kevniyyesi ile zâhir olmadı. Fakat bu insân-ı kâmilin hâne-i kalbinde sıfat-ı Hayât’ı ezelen ve ebeden kâim olan Hak’tan başkası zâhir olmadı ve onun kalbine ancak Hak sığdı. Bu beyt-i şerîfte, yukanda zikrolunan hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur.

 Heni gördüğün vakit Huda yı görmüşsün; Kabe-i sıdkın etrafını dolaşmışsın.

 Beyt-i şerîfın birinci mısrâ’ı “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” hadîs-ı şerîfıne; ve ikinci mısrâ’ı, (Kamer, 54/55) ya’ni, “Muktedir olan melikin indinde, mak’ad-ı sıdkdadır” âyet-i kerîmesine işârettir. Zîrâ insân-ı kâmil hâmil-i sırr-ı Muhammedi olup, o hazretin vârisidir; ve vücûd-ı mutlakın bilcümle merâtibini câmi’ olup, O’nun bir libâs ile zuhûrudur. Resûl-i zîşân Efendimiz nasıl ki “Beni gören Hakk’ı görmüştür” buyurmuş ise, onlar da bi-hasebi’l-verâse bu sözü söyleyebilirler. Ve onlann makamı, “Melîk-i Muktedir” olan Hakk’ın indinde “mak’ad-ı sıdk” olduğundan, onları tavâf eden, onların sûret-i beşeriyyesini değil, onlarda muhtefî olan Melık-i Muktedir’i tavâf etmiş olurlar. Binâenaleyh bu sözü ancak “mak’ad-ı sıdk’’ta olan kâmiller söyleyebilirler. Zîrâ bu söz onlann hâl ve zevklerinin iktizâsıdır. Eğer sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf olan kimseler, eser-i zekâ ile öğrendikleri ilm-i tasavvufa vukûf sâyesinde böyle söylerlerse, küfür ve zandaka olur. Zîrâ insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs arasında çok fark vardır. Herkes kendi hâlini mukayese etmek için, ba’zılarını ta’dâd etmek fâideden hâlî değildir: 

 1. İnsân-ı kâmil, sıfât-ı nefsâniyyesinin hüküm ve te'şîrînden kurtulmuştur. Onda sıfât-ı rûhiyye hüküm-fermâdır. İnsân-ı nâkıs bunun aksinedir.

 2. İnsân-ı kâmil, sıfât-ı kevniyye-i Hakk’ın ahkâmını, şer’ dâiresinde hıfz-ı merâtib için icrâ eder. İnsân-ı nâkıs ise, eğer müttakî ise, şer’a riâyette hazz-ı nefsine nazar eder; müttakî olmayanlar hakkında söz yoktur.

 3. İnsân-ı kâmil, havf ve hüzünden beridir. Zîrâ zevk-i enâniyyeti vücûd-ı Hak’ta müstehlektir. Binâenaleyh kalbi kazâ-yı İlâhîye mutî’dir. İnsân-ı nâkıs ise, zevk-i enâniyyetinde müstağrak olup, havf ve hüzün sâhibidir. Binâenaleyh kalbi kazâ-yı İlâhî ile mücâdelededir.

 4. İnsân-ı kâmil, esrâr-ı Hakk’a ilme’l-yakîn ve ayne’l-yakîn ve hakka’l-ya- kîn ile nazar eder. Insân-ı nâkıs ise, esrâr-ı Hakk’ı bilmek husûsunda akıl ve zekâsını kullanır.

 5. İnsân-ı kâmil ölüme âşıktır,- insân-ı nâkıs ise ölümden kerâhet eder.[165]

 Onun refikası: "El-firâk, ey latîf ahlâklı!" dedi. 'Hayır, hayır: El-visâl el-visâldir!" dedi.

 Bilâl-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri, irtihallerinin kat’î oldu­ğunu anlayınca: “El-firâk, ya’ni aramızda eyvâh, ayrılık vardır!” dedi. Bilâl hazretleri dahi “Hayır hayır, visâl, visâl vardır!” dedi. Zîrâ keserâtdan ayrılık vahdete vuslatdır.

 Refîkası dedi: Bu gece bir garb olarak gidiyorsun; kavim ve kabilen­den gâib oluyorsun." Hz. Bilâl’in zevcesi tekrâr: “Bu gece kavim ve kabilenden ayrılıyor ve garîb ve kimsesiz olarak gidiyorsun” dedi.

 Dedi: " Hayır hayır, belki bu gece benim canım, muhakkak garîblikten vatana erişiyor."

 “Rûhum, bu âlem-i kesâfette, cisme taalluku hasebiyle, kendi aslından ayn düşmüş ve garîb kalmıştır. Bu gece ölüm vâsıtasıyla bu âlem-i kesîfi ve cesed-i kesîfi terk ederek, kemâl-i şevk ile aslıma gideceğim ve garîblikten kurtulup vatanıma kavuşacağım.” Ma’lûm olsun ki, ölüm mü’minin tuhfesi ve Hak tarafından hediyesidir, fakat nefs-i insan ölümü adem tahayyül ettiğinden, ondan istikrah eder; rûh ise ölüme âşıktır. Zîrâ rûh aslını ârifdir ve nefis aslından gafil ve câhildir. Bi­nâenaleyh nefsânî sıfatlarından kurtulamamış olan mü’minler ölümden istik- râh eder ve korkarlar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî haz­retleri Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Muhammedi’de şu hadîs-i tereddüdü beyân buyururlar: 

 “Ben fail olduğum bir şeyde, mevti kerîh gören mü’min kulumun rûhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi tereddüd etmedim ve ben onun mesâetini kerîh görürüm; halbuki ona benim likâm lâzımdır. Şimdi Hak Teâlâ mukarrebîn olan kullarını cemî’-i ahvâllerinde müşâhid ol­makla berâber, Hakk’ın onlara şevki sâbittir. Binâenaleyh hicâb olan bu beden-i kesîf-i unsurînin taayyünü ortadan kalkmakla, Hak Teâlâ bu mukarrebînin kendisini bilâ-hicâb müşâhede etmelerine muhabbet eder; ve makam-ı dünyâ, mûcib-i kesret olduğundan, bu rü’yeti men’ eder. Zîrâ bu beden-i ke- sîfde hicâb-ı tabîat ve beşeriyyet vardır. Hz. Bilâl dahi bu mukarreblerden idi.

 Dedi: "Biz senin yüzünü nerede görelim?" 'Dedi: Huda'nın hâssının halkasında!" Bilâl-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri tekrâr dedi: “Ey benim muhterem zevcim, biz senin mübârek yüzünü bizden aynldıktan sonra nere­de görelim?” Cenâb-ı Bilâl buyurdu ki: (Kamer, 54/55) Ya’ni “Muktedir olan melîkin indinde mâk’ad-ı sıdkda” âyet-i kerîme­sinde beyân buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ hazretlerinin havâssa mahsûs olan halkasında görünüz ve bu mertebeye vusûle çalışınız.” Eğer nazarı süflîye değil, bâlâya edersen, onun halka-i hâssı sana muttasıl olmuştur.

 “Eğer süflî olan sûret-i zâhireye değil, ulvî olan ma’nâya ve rûhâniyete bakar isen, Hakkin halka-i hâssımn sana muttasıl olduğunu görürsün.” “Halka-i hâss”dan murâd, cem’iyyet-i esmâiyye dâiresidir; zîrâ âdem bu dâ-ireye girmeye müstaiddir, onu bu isti’dâddan uzaklaştıran, sûret-i zâhireye nazan ve âlem-i süflîye olan meylidir.

 Bu halkada Rabbü’l-âlemînden yüzük halkasında gibi nâr parlar.

 Bu cem’iyyet-i esmâiyye halkasında Rabbü’l-âlemîn’den ya’ni ism-i câmi’ hazretinden ve “Allah” isminden, yüzük halkasındaki pırlanta gibi nûr parlar.

 Ma’lûm olsun ki, kâmiller mazhar-ı ism-i Zât’dır. Ya’ni câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfat olan “Allah” isminin mazhandırlar. Bu câmiiyetleri hasebiyle onlara bu ism-i câmi’ hazretinden “tecellî-i Zâtî” ve “sıfâtî” vâki’ olur. Bu beyitlerde cem’iyyet-i esmâiyye-i Hak yüzük halkasına ve bilcümle esmânın imâmı olan “Allah” ism-i şerîfi pırlanta gibi lemeân eden yüzük taşına teşbîh buyrulmuştur.

 Dedi "Yazık! Bu ev vîrân oldu." Dedi: “Aya bak, buluta bakma!" Hz. Bilâl’in zevcesi dedi: “Yazık ki bu cisim hânesi vîrân ve harâb oldu!” Hz. Bilâl cevâben: “Sen şems-i hakîkatden ziyâ alan rûha bak; kesîf bir bulut mesâbesinde olan bu cisme bakma. Mu’teber olan cisim değil, rûhdur.”[166]

-----------------

 Böylelikle KAMER sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakikat-ı Muhammedi Kamer’inin ışkını, nûrunu idrak edip “mak’ad-i sıdk” üzere olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------- 

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 24-11-2025

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Âdem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233-21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234-22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235-25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236-24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237-29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238-26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239-23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240- Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241- Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242- 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243- 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244- 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245- 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246- 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247- 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248- 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249- 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250- 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251- 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252- 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253- 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254- 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255- 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256- 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257- 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258- 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259- 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260- 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261- 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240-T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

## 142-141-143-144-145-146- 

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (261+146=407) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- https://tr.wikipedia.org/wiki/Ay_tutulmas%C4%B1 ↑

- https://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/yilin-en-gorkemli-dolunayi-super-ay-kunduz-dolunayi-tutulmasi-ne-zaman-saat-kacta-turkiyeden-izlenecek-mi-1694063/4 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 81-Hayal vâdîsi'nin çıkmaz sokakları ve 73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”kitabında geniş bilgi vardır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 21-10.cd Sohbet Arasi Sohbetler - Tasavvuf Serisi 153– Sayfa 21… ↑

- Benliğin üç seyri vardır. Nefsi benlik, İzafi (isimlenmiş) benlik ve İlahi benliktir. Nefsi benlik “Necm” İzafi benlik “Kevkeb” ve İlahi Benlik “Şıra” yılzılarıdır. Bunların hepsini temsil eden yıldızda “Tarık” yıldızıdır. (M. D.) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 21-10.cd Sohbet Arasi Sohbetler - Tasavvuf Serisi 153– Sayfa 21… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/hilal#1 Özet olarak… ↑

- “İZ- T.B-“ ↑

- Tasarım; Murat Derûni, Çizim; E. Ş. CAĞALOĞLU ↑

- “İz-Terzi Baba” Selâm esmâsı ile gönül evine alır. Ve kişi daha sonra derslerini tekmil tarik tamamladığında kendi Rabbi hassı üzerinde gönlünde seyrine devam eder. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Tasavvuf Serisi 127– Sayfa 371… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- - Tasavvuf Serisi 127– Sayfa 346… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 21-26-Kur-Ker-Yol-Enbiya Sûresi - Murat Deruni - Tasavvuf Serisi 233 – Sayfa 162… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi - Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 86… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Şems Sûresi – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 23, 27… ↑

- Güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan… ↑

- Fizik âlimleri… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. Cilt Muhammed Fassı… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 12-Yûsuf-Sûresi – Tasavvuf Serisi 22 – Sayfa 19… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 14-İbrâhîm-Sûresi– Tasavvuf Serisi 45 – Sayfa 40… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 44… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 44… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 26… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 26… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 16-34-Ku-Ker-Yol- Nahl Sûresi – Tasavvuf Serisi 230 – Sayfa 41… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 21-26-Kur-Ker-Yol-Enbiya Sûresi - Murat Deruni – Tasavvuf Serisi 233 – Sayfa 131… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 12-Yûsuf-Sûresi - Tasavvuf Serisi 22 – Sayfa 141… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler – Gök yüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 350.. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2– Sayfa 11… ↑

- Yaratma-halekani-halkediliş. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 31-Kur-Ker-Yol-Lokman Sûresi – Tasavvuf Serisi 232– Sayfa 129… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed, Avni Konuk Şerhi – 9. Cilt Sayfa 196… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 –20 ve 22. Sayfa 28… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye, Cilt 3 ↑

- Fusûs’ül Hikem, "Yûnus Fassı" ↑

- Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ↑

- Kitâbu'l-Vakt ↑

- Fusûs’ül Hikem, "İbrâhim a.s. Fassı “ ↑

- Fütûhât, Cilt 12 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –....-35-37-Ku-Ker-Yol- Fatır Sûresi - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi …. – Sayfa 61… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 36- YAsin-Sûresi – Tasavvuf Serisi 49 – Sayfa 47… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 36- YAsin-Sûresi – Tasavvuf Serisi 49 

– Sayfa 47…

– Sayfa 47… ↑

- Fusûs’ül Hikem (Yusuf hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 88): ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 41-Ku-Ker-Yol-Fussilet- sûresi– Tasavvuf Serisi 96 – Sayfa 75… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 19… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Muhyiddin Arabi Hz. ↑

- Fusûsü'l-Hikem'de (Yusuf Hikmeti): ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye(Cilt 3, s. 215) ↑

- Her ne hikmetse Kıyamet sûresinden alıntılan bu bölümlerden önceki gecede SüperAy tutulması oldu. (M.D.) ↑

- https://www.takvim.com.tr/yasam/2019/03/21/20-mart-super-ay-tutulmasi-burclara-etkisi-ne-oldu-super-ay-tutulmasi-burc-yorumlari-aciklamasi ↑

- https://www.mynet.com/istanbul-da-super-kanli-kurt-ay90101145612 ↑

- Terzi Baba (58) - Mir'at-ül İrfan ve şerhi – sayfa 81-82… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – -9-Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi – Murat Derûni - Tasavvuf Serisi 165 – Sayfa 19… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – -9-Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi – Murat Derûni - Tasavvuf Serisi 165 – 9. Âyet izah ve tefekküründen özet olarak alınmıştır. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 27... ↑

- (Kamer- 54/1) ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/kamer-suresi ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v.) – Tasavvuf Serisi 61 – ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - AŞK-VE-MUHABBET YOLU – Tasavvuf Serisi 77 – Sayfa 10… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - A'yân-ı sâbite-kazâ ve kader - Tasavvuf Serisi 78 – Sayfa 372… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak Suresi- Murat Derûni -Tasavvuf Serisi 178 – Sayfa 12… ↑

- 17 İsrâ sûresi 1. Âyet ve 53 Necm sûresi ilk 18 âyeti… ↑

- Metafor, bir durumu, sorunu, vakayı başka bir şekilde ifade etmek için kullanılır. Bir şeyi başka şeyle anlatmaya, benzetmeye yarayan mecazlardır. ↑

- Daha geniş bilgi (37) 53- Necm sûresi kitabında mevcuttur. ↑

- (Buhârî, Müslim, Muvatta’) ↑

- Bu otobüs Kadiköy otobüsü idi. Ama evimiz arada olduğundan Karacaahmette inip aşağı yürüyordum. ↑

- "sevgi dolu ay", "ışık saçan sevgi" veya "sevginin aydınlığı" gibi anlamlara gelebilir. ↑

- https://kamus.osmanice.com/arapca-turkce-sozluk-39813.html ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6lge_oyunu ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI_PDF- Tasavvuf Serisi 187 – Sayfa 60… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 343… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 37 ↑

- (Cemheretü’l-luġa, “hkm”) ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/hikmet ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-NİSÂ-Sûresi - Tasavvuf Serisi 42 – Sayfa 77… ↑

- Füsûsü'l-Hikem'de (Giriş bölümü) ↑

- Füsûsü'l-Hikem'de (İdris Hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye'de (Cilt 1, s. 144) ↑

- (Zemahşerî). ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-2001-4-CD-Sohbet Arası Sohbetler- Tasavvuf Serisi 138 – Sayfa 97… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 9-Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi- Tasavvuf Serisi 165 – Sayfa 279… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 13 ve hakikat-i ilâhiyye - Tasavvuf Serisi 13 – Sayfa 91… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-2-Hz.Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 82… ↑

- Gökyüzü kapıları hakkında geniş bilgi için (213-214 Gökyüzü İnsanları araştırması) kitabına bakılabilir… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 – Sayfa 145… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-2-Hz.Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 83… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-2-Hz.Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 81… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-2-Hz.Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 13… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-2-İnsân-ı Kâmil-Cîlî-Terzi-Baba-Şerhi-Mukaddime- Tasavvuf Serisi 113 – Sayfa 19… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI - Tasavvuf Serisi 121– Sayfa 237… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-2-Hz.Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 86… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-2-Hz.Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 89… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye’de (Cilt 3, s. 210) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye’de (Cilt 2, s. 115) ↑

- Fusûsül Hikem (Hud a.s. hikmeti) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Hud_Sûresi (N.M.) – Tasavvuf Serisi 226 – Sayfa 41… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 41-Ku-Ker-Yol-Fussilet-sûresi– Tasavvuf Serisi 96 – Sayfa 41… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 83… ↑

- Beyaz ve siyah iki bayrak yaptı. O birisi Hakikat-ı Muhammedinin mertebelerinin peygamberleri, diğeri yolun İblîs'idir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-10-HUD FASSI– Tasavvuf Serisi 185 – Sayfa 49… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi 186 – Sayfa 49… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi 186 – ↑

- Füsûsü’l-Hikem’de (Sâlih Hikmeti) ↑

- İlâhî taksime göre, su bir gün devenin içmesi, bir gün de kendi ihtiyaçları için kullanılacaktı. ↑

- Deveyi kesen kişinin Kudar b. Sâlif adında bir zorba olduğu rivayet edilmiştir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi 186 – 16. Paragraf… ↑

- İhsan Aktaş Meali ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 86… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 107… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI – Tasavvuf Serisi 187 – Sayfa 11… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 108… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 112… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI – Tasavvuf Serisi 187 – Sayfa 19… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI – Tasavvuf Serisi 187 – Sayfa 22… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-FÂTİHA Sûresi-ve-besmele-i-şerif – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 115… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi-Baba-19-53-Şeker-Risalesi-– Tasavvuf Serisi 110 – Sayfa 6… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi - Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 110… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah- Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 52… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6)Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah- Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 52… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6)Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah- Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 52… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6)Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah- Tasavvuf Serisi 59 – Sayfa 158… ↑

- * “El- Beyt-ül Mamur” Kabe’nin hizasındaki semada meleklerin tavaf ettiği bir makamdır ki onu her giin yetmiş bin melek ziyaret eder, Orada namaz kılarlar ve bir kere gelen melek bir daha oraya dönmez. “Hasarı BASRİ ÇANTAY” “Celâleyn Medarik” Bu hususta daha başka rivayetler de vardır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Mübarek Geceler- Tasavvuf Serisi 06 – Berat Gecesi Özet olarak… ↑

- (110/1) ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kelimeyi Tevhid - Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 145 … ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinden sadeleştirilmiş olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Tâ-Hâ Sûresi – Tasavvuf Serisi 57 – Sayfa 34… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Fusûs’ül Hikem (Nûh Hikmeti) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - A'yân-ı sâbite-kazâ ve kader - Tasavvuf Serisi 78– Sayfa 88… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - A'yân-ı sâbite-kazâ ve kader - Tasavvuf Serisi 78– Sayfa 9… Kaza ve Kader hakkında Daha fazla bilgi için ilgili kitaba bakılabilir ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (55) Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 09 – Sayfa 10… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-LÜBBÜL LÜB- Tasavvuf Serisi 111 – Sayfa 15… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - A'yân-ı sâbite-kazâ ve kader - Tasavvuf Serisi 78– Sayfa 68… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Namaz Sûreleri -1- Tasavvuf Serisi 68 – Sayfa 25… “ İz- -T-B- ” ↑

- Divan (3) Terzi Baba Divânı Tasavvuf Serisi 16, Sayfa 101. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba - Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 208… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler- Tasavvuf Serisi 137 – Sayfa 275… ↑

- 68/1 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 68-Kalem-Suresi - Tasavvuf Serisi 207 – Sayfa 74… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Namza Sureleri – Tasavvuf Serisi 69-2- ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Meali.. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 508… ↑

- İbni Hişâm, Sîre: 2/40; İbni Sa'd, Tabakât: 3/170. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 2-BAKARA.Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 266… ↑

- Tahiyyat; selam, azamet ve mülk sahibi olmada baki olma, her türlü kusur ve noksanlıklardan beri olma. Tahiyyat, "Tahiyye"nin çoğuludur.

Tahiyye, lügat manasıyla “hayır dua etme”, “malikiyet” gibi manalara gelir. Bu ifade, namazda lügat mânasıyla değil, ıstılahî olarak “hediye-i ubûdiyet” mânâsında istimal edilmektedir. ↑

- * Yeni lügat shf 138. ↑

- * [Bir gün Hallac-ı Mansur. Bağdat’ta kürsi’de vaaz ederken hoş bir hal içinde, ne olaydı Mi’rac gecesi efendimiz, ALLAH’ın rahmetinin sa­dece salih kulların üzerine tahsis etmeyip, ecmaın (bütün kulların üstüne olsun) deseydi, demiş. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – (Salat)– Tasavvuf Serisi 05 – Sayfa 20… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 435… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 7, Sayfa 520… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 598… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 387… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 366… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 118… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 295… ↑
