# Vâkı'a Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/vaki-a-suresi
**Sayfa:** 65

---

Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü (56-Vâkıa Sûresi) NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (262-56) GÖNÜLDEN ESİNTİLER

KUR'ÂN-I KERÎM'DE YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü (56-Vâkıa Sûresi) Yazan ve Düzenleyen Abdürrezzak Tek Muhtefi

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (262-56) NECDET ARDIÇ

İZ-TERZİ BABA

" İz- -T-B- "Es Selâm, En Necat" Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0533) 774 39 37

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com İçindekiler.................................................................(3) Ön söz......................................................................(4)

Bismillâhir Rahmânir Rahîm.........................................(7)

Ebced sayı değerleri....................................................(9)

Vâkıa Sûresi Âyet yorumları.........................................(9)

Âyet 1-3....................................................................(9)

Âyet 4-7..................................................................(12)

Âyet 8-10................................................................(14)

Âyet 11-14..............................................................(17)

Âyet 15-23..............................................................(21)

Âyet 24-26..............................................................(24)

Âyet 27-34..............................................................(26)

Âyet 35-40..............................................................(30)

Âyet 41-46..............................................................(33)

Âyet 47-50..............................................................(35)

Âyet 51-56..............................................................(37)

Âyet 57-62..............................................................(39)

Âyet 63-67..............................................................(43)

Âyet 68-70..............................................................(46)

Âyet 71-74..............................................................(47)

Âyet 75-76..............................................................(50)

Âyet 77-80..............................................................(51)

Âyet 81-82..............................................................(57)

Âyet 83-87..............................................................(58)

Âyet 88-94..............................................................(60)

Âyet 95-96..............................................................(63)

Terzi Baba kitapları sıra listesi....................................(67)

# 

# ÖN SÖZ

Hamdü senâ, bütün kâinatı kudret ve hikmetiyle idare eden, rahmet ve inayetiyle her şeyi kuşatan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya mahsustur. Salât ve selâm, rahmeten li’l-âlemîn olarak gönderilen Habîb-i Kibriyâ, Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e; Ehl-i Beytine, ashâbına ve kıyamete dek onların izinden yürüyen bütün müminlerin üzerine olsun.

Bu kitap, Terzi Babanın “Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk” serisinin bir parçası olan 56. Vâkıa Sûresi’nin işârî tefsiridir. Vâkıa Sûresi, ölümden sonra başlayacak ebedî hayatı ve insanların iman ile amellerine göre âhirette karşılık görecekleri hakikatini merkeze alır. Kıyametin kopuşu tasvir edilerek insanların üç gruba ayrılacağı bildirilir: Allah’a yakınlıklarıyla önde bulunanlar (sâbikûn), amel defterleri sağdan verilen mutlu kimseler (ashâb-ı yemîn) ve âhireti inkâr eden bedbahtlar (ashâb-ı şimâl). Ardından insanın yaratılışı, tabiat olayları ve hayatın sürekliliği üzerinden yeniden dirilişin ilâhî kudret açısından mümkün ve kesin olduğu ortaya konur.

Sûrenin devamında Kur’ân’ın ilâhî kaynağına yeminle dikkat çekilir; bu büyük nimete karşı inkâr ve nankörlük kınanır. Ölüm anı üzerinden insanın aczi hatırlatılır; Allah’a yakın olanların ebedî mutluluğu ile hakikati yalanlayanların hüsranı tasvir edilir. Böylece sûre, âhirete imanı diri tutan, dünya aldanışına karşı uyarıda bulunan ve insanı tefekküre çağıran güçlü bir üslûp sergiler.

Terzi Baba, bugüne kadar elliden fazla sûrenin işârî tefsîrini kaleme alarak bu sahada eşsiz bir mânevî hazîne bırakmıştır. Bu zengin mirasın tamamlanmasını arzu eden gönül dostlarının talepleri üzerine, geriye kalan sûrelerin tefsîri için yeni bir çalışma başlatılmış; bazı sûrelerin yorumu da mânevî evlâtlarına tevdi edilmiştir. Bendenizden de bu hizmete katılmam istenince, memnuniyetle kabul ettim.

Bu eserin kaleme alınışında dirayet ve rivayet tefsirlerinden faydalanılmış olmakla birlikte, yorumlar daha çok tasavvufî tefsirler dikkate alınarak geliştirilmiştir. Bu bağlamda başta Sülemî’nin Hakâiku’t-Tefsîr’i olmak üzere, Tüsterî, İmam Kuşeyrî, İbn Berrecân, İbnü’l-Arabî, Rûzbihân Baklî, Necmüddin-i Dâye, Nimetullah Nahcuvânî ve İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirlerinden istifade edilmiştir. Ayrıca ilgili âyetlere dair Terzi Baba’nın muhtelif eserlerindeki yorumları da önemli bir kaynak olarak değerlendirilmiştir.

Bilindiği üzere, ilk sûfîlerle birlikte Kur’ân’ın keşf, ilham, mânevî tecrübe ve gönle doğan işaretler çerçevesinde yorumlanması, tasavvufî tefsirlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Mutasavvıflara göre Kur’ân’daki kelime, lafız ve cümlelerin ilk bakışta akla gelen zâhirî anlamlarının yanı sıra, sûfînin mârifetteki derecesine göre halka halka genişleyen bâtınî mânâları da vardır. Bu mânâlara ulaşmak, sadece bilgi birikimi ve tefekkür kabiliyetiyle değil; aynı zamanda arınmış bir kalp, temizlenmiş bir nefis ve yüksek ahlâkî olgunlukla mümkündür.

Şüphesiz bu tefsir biçimi, iç mânâyı zâhirle birlikte dikkate aldığı için zâhiri tamamen yok sayan bâtınî tefsirden ayrılmaktadır. Nitekim sûfîler, bu hassasiyetlerini “zâhire aykırı düşen her bâtın bâtıldır” sözüyle dile getirmişlerdir. Biz de aynı hassasiyeti gözettik ve daha ziyade muhakkiklerin eserlerine dayanarak yaptığımız yorumlarda âyetlerin zâhirî anlamıyla çelişmemeye özen gösterdik. Çünkü işârî yorum, “indî tahayyüller” ve “şâirane söylemler”den uzak durarak, hak ve hakikatin derinliğini ve zenginliğini ortaya koyan bir yöntemdir.

Öte yandan günümüz meal ve tefsirlerinde geçen “yaratma, yaratılış” kelimeleri bu çalışmada “halk etme, var etme, tecelli ve zuhura getirme” anlamında mecazen kullanılmıştır. Zira “yaratma” zahiren daha çok “yoktan meydana getirmeyi” ifade eder. Her ne kadar bu anlayış şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerliyse de hakikat ve mârifet mertebelerinde hükümsüzdür. Çünkü varlığın her şeyi kuşatmış olduğu dikkate alındığında mutlak manada bir yokluktan bahsedilemez; dolayısıyla mahlûkatın varlığı, yokluktan değil Hakk’ın ezelî ilmindeki sâbit hakikatlerin zuhur ve vücuda gelmesiyle gerçekleşir. Ayrıca tevhidin hakikati bakımından “yaratan ve yaratılan” şeklinde iki ayrı varlık düşüncesi de ikiliğe sebep olacaktır ki bu da ârifler nezdinde şirktir.

Muhterem okuyucum, bu kitâbın yazılışında, tertibinde, basımında ve bütün safhalarında emeği geçenleri saygıyla yâd etmenizi, geçmişlerine de hayır duâda bulunmanızı niyâz ederim.

Yâ Rabbi! Bu kitaptan hâsıl olacak mânevî feyzi, başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mübârek rûhuna; âlinin, ashâbının, bütün peygamberler ve ehlullâhın rûhlarına; bilhassa Terzi Babamızın, Nusret Babamızın, Hazmi Babamızın ve Mustafa Sâfî Babamızın rûhlarına ve tüm geçmişlerimizin rûhlarına hediye ettim, haberdar edip kabul eyle.

Muhterem okuyucum, bu kitâbı okumaya başlarken nefsin hevâsından, zan ve hayâlden, gafletten sıyrılmaya gayret ederek; saf bir gönülle ve Besmele ile başlamanızı tavsiye ederim. Zira akıl ve kalp, vehim ve hayalin tesiri altındayken, bu ve benzeri eserlerden hakiki mânâda istifade etmek mümkün olmayacaktır.

Gayret bizden, muvaffakiyet Hak’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Abdurrezzak Tek

01/01/2026, BURSA

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Vâkıa Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in (56)’ıncı sûresidir. Âyet sayısı (96)’dır. Adını, “mutlaka gerçekleşecek olan büyük hadise” anlamına gelen ve sûrenin ilk âyetinde geçen vâkıa kelimesinden alır. Bazı âyetlerinin Medine’de nâzil olduğu ileri sürülmüşse de, müfessirlerin çoğunluğuna göre sûre Mekkîdir. Sûrenin ana teması, ölümden sonra başlayacak ebedî hayat, insanların bu dünyadaki iman ve amellerine göre âhirette karşılık görecekleri hakikatidir.

Bu çerçevede sûrenin muhtevasını iki ana bölüm hâlinde ele almak mümkündür. İlk bölüm, Mekke döneminde inen birçok sûrede olduğu gibi kıyametin kopuşunu tasvir ederek başlar. Yeryüzünün şiddetle sarsılacağı, sabit sanılan dağların ufalanıp toz hâline geleceği o büyük gün anlatılır; insanların önde bulunanlar (sâbikûn), sağdakiler (ashâb-ı yemîn) ve soldakiler (ashâb-ı şimâl) olmak üzere üç gruba ayrılacağı bildirilir (âyet 1–7). Önde bulunanlar, iman ve salih amel bakımından diğer müminleri geride bırakarak Allah’a yaklaştırılan seçkin zümredir; onlar bedenî ve ruhî pek çok nimetle ödüllendirileceklerdir. Sağdakiler, amel defterleri sağdan verilen ve cennete giren kimselerdir. Soldakiler ise amel defterleri solundan veya arkalarından verilen, âhireti inkâr eden günahkârlar olup cehennem azabına uğrayacaklardır.

Bu tasnifin ardından inkârcılara hitap edilerek, ilk yaratılışın Allah tarafından gerçekleştirildiğini kabul ettikleri hâlde öldükten sonra dirilişi niçin inkâr ettikleri sorulur. İnsan yaratılışının spermadan gerçekleşmesi, tohumdan ekinin bitirilmesi, bulutlardan suyun indirilmesi ve ağaçtan ateş çıkarılması gibi örnekler üzerinden, bu fiillerin insanın mı yoksa Allah’ın mı kudretiyle meydana geldiği sorgulanır. Böylece yeniden dirilişin imkânsız olmadığını gösteren apaçık deliller sunulur. Birinci bölüm, Hz. Peygamber’e Rabbinin yüce ismini ve azametini tenzih etmesini emreden âyetle sona erer (âyet 8–74).

İkinci bölüm, yıldızların mevkilerine yemin edilerek başlar ve bunun bilenler için büyük bir yemin olduğu vurgulanır. Bu yeminin, âlemlerin Rabbi tarafından Hz. Muhammed’e indirilen vahyin ürünü olan Kur’ân’a dikkat çektiği belirtilir. Böylesine büyük bir ilâhî lütfa karşı şükür ve teslimiyet yerine inkâr ve nankörlük sergilenmesi, hayret verici bir tutum olarak kınanır. Ardından ölüm gerçeği güçlü bir üslupla gündeme getirilir: Can boğaza dayandığında insanın bütün iddialarının nasıl çöktüğü hatırlatılır ve “Eğer iddianızda doğru iseniz, ölümü geri çevirsenize” hitabıyla inkârcılar aczleriyle yüzleştirilir. Devamında Allah’a yakın olanların ve amel defterleri sağdan verilenlerin ebedî mutluluğu; hakikati yalanlayanların ise hüsranı tasvir edilir. Sûre, yine Resûlullah’a Rabbinin adını ve şanını yüceltmesini emreden âyetle tamamlanır (âyet 75–96).

Mekke döneminin orta safhasında inen birçok sûrede olduğu gibi Vâkıa sûresinde de âhirete iman merkezi bir yer tutar; ebedî hayatta mutlu veya bedbaht olacak insanların hâlleri çarpıcı tasvirlerle gözler önüne serilir. Bu tasvirler, insanın hem bedensel hem de psikolojik yönelişlerini etkileyen dünya hayatına karşı güçlü bir uyarı ve tefekkür daveti niteliği taşır. Bu sebeple Vâkıa sûresi, mânevî istikamette meydana gelebilecek sapmalardan korunmak için sıkça okunması tavsiye edilen sûreler arasında yer alır.

Vâkıa sûresi, Resûl-i Ekrem’e indirilen Kur’ân’ın mufassal sûreleri arasında yer alır. Abdullah b. Abbas’tan rivayet edildiğine göre Hz. Ebû Bekir, Resûlullah’a erken yaşta saçlarına ak düşmesinin sebebini sorduğunda, O da: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme yetesâelûn ve İze’ş-şemsü küvvirat sûreleri ihtiyarlattı” buyurmuştur (Tirmizî, Tefsîr, 56/6). Bu sûrelerin bir kısmının geçmiş peygamberlerin ağır imtihanlarını, diğerlerinin ise kıyamet ve âhiret hallerini anlatması dikkat çekicidir. Ayrıca Hz. Peygamber’in sabah namazlarında Vâkıa sûresini okuduğuna dair rivayetler sahih kabul edilmiştir (Topaloğlu, DİA, 42/470–471). 

## Ebced Sayı Değerleri

Vâkıa (واقعة) kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin sayı değerleri şöyledir: و Vâv (6), ا Elif (1), ق Kâf (100), ع Ayın (70), ة Te (400). Toplamı: 577. (5) Hazerât-ı Hamse: tevhid mertebeleri, (7) (7)’de nefis mertebelerini ifade etmektedir. 5+7+7: (19) Kur’ân-ı Kerîm’in şifresidir.

Sûrenin ebced sayı değerleri şöyledir:

Cüz’ü (27)’dir. 2+7: (9) Museviyet mertebesine işaret eder.

Nüzul sırası (46)’dır. 4+6: (10) İseviyet mertebesidir. Mushaftaki sırası (56)’dır: 5+6: (11) Tevhîd-i Zât ve Muhammediyet mertebesidir.

Âyetlerinin sayısı (96)’dır. Rakamların toplarsak 9+6: (15): 1+5: (6) İmanın altı şartıdır.

Kelime sayısı (379): Rakamlarının toplamı (3+7+9: 19) 19 Kur’ân-ı Kerîm’in şifresidir. Harf sayısı (1692)’dir. Rakamların toplamı (1+6+9+2: 18) 18 de on sekiz bin âleme delalet eder. (1+8: 9) 9 yine Museviyet mertebesidir. 

# ÂYET YORUMLARI

Kıyamet Koptuğunda Artık Yalanlayamayacaksınız

-------------------

Âyet 1-3

اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ﴿١﴾

(56/1) İżâ veka’ati-lvâki’a.

 لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌۢ ﴿٢﴾

(56/2) Leyse livak’atihâ kâżibe.

 خَافِضَةٌ رَافِعَةٌۙ ﴿٣﴾

(56/3) Ḣâfidatun râfi’a.

(56/1-3) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır. O, kimini yükseltir, kimini de alçaltır.

-------------------

İlk âyette geçen “vâkıa” kelimesi, “meydana gelmesi muhakkak olan, vukûu kesin büyük hâdise” anlamına gelir. Kıyametin mutlaka gerçekleşeceği hususunda hiçbir tereddüt bulunmadığından, bu büyük hadise Kur’ân’da özellikle bu isimle anılmıştır. Ardından gelen ikinci âyet ise, kıyamet koptuğu anda onun vukuunu inkâr edebilecek, yalanlayabilecek hiçbir kimsenin kalmayacağını vurgular. Zira kıyamet hakkında Allah tarafından haber verilen her şey haktır, gerçektir ve şüpheden beridir. 

Bu iki âyetle, ibret almak isteyenlere, Allah katında vaad edilmiş olan o en büyük ve kaçınılmaz vâkıanın gerçekleşeceği an hatırlatılmaktadır. Bugün kıyameti inkâr eden, hafife alan veya yalanlayanlar bulunsa da Allah katında takdir edilmiş o büyük hadise vuku bulduğunda artık hiçbir inkâr ve itiraz imkânı kalmayacaktır.

Nitekim kıyamet koptuğu esnada, Allah Teâlâ’yı yalanlayabilecek, O’na ortak isnat edebilecek, çocuk ve eş nisbetiyle iftirada bulunabilecek ya da ölüleri diriltmeye gücü yetmeyeceğini iddia edebilecek tek bir kimse dahi bulunmayacaktır. Çünkü o vakit hakikat bütünüyle açığa çıkacak; herkes, ister istemez, gerçeği tasdik edecektir. Hâlbuki bugün insanların çoğu, hakikati inkâr eden, yalanlayan ve gerçeğe karşı körleşmiş bir durumdadır.

Bu sebeple kıyamet günü, doğruluk ve istikamet üzere yaşayanlar selâmete erişecek, ilâhî lütuf ve ikramlara mazhar olacaklardır. Hak ve istikamet yolundan sapanlar ise pişmanlık ve hüsranla yüzleşeceklerdir. Böylece o gün, sadık ile yalancı, hak ehli ile bâtıl ehli kesin ve telâfisi olmayan bir biçimde birbirinden ayrılmış olacaktır.

Âlemin nizamını altüst eden bu büyük hadise, uhrevî bakımdan müminlerin cennet derecelerini yükseltirken, inkâr ve sapkınlık üzere olanları cehennemin derekelerine sürükler. Bu bağlamda Hak Teâlâ, adaletinin gereği olarak bazılarını alçaltır; lütuf ve fazlının eseri olarak da bazılarını yüceltir. Zira sırf kendi güç ve kudretlerine dayanarak hareket edenler zillete düşürülürken, tevekkül ile Hakk’a güvenenler izzet ve yüceliğe eriştirilir. Sebeplere takılıp kalanlar alçaltılırken, sebeplerin ötesinde müsebbibi müşahede edenler yükseltilir. Bu ayrışma, aynı zamanda nefsin tahkir edilip aşağıya çekilmesini; buna karşılık kalbin tasfiye edilerek yüceltilmesini ifade eder. (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/299; Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 6/2098) İşârî bakımdan ise burada zikredilen “vâkıa”, yalnızca kıyametin zâhirde kopuşunu değil; ilâhî hakikatlerin kalpte ansızın ve kuşatıcı biçimde zuhur edişini de ifade eder. Bu vuku anında zan, inkâr ve tasdik gibi nefsî tavırlar ortadan kalkar; hakikat, tüm açıklığıyla tecellî eder. Zira Hakk’ın mutlak galebesi ortaya çıktığında benliğin hükmü kalmaz. Eğer sâlik “ölmeden önce ölmenin” sırrına erişmişse, bu vâkıa onun için hayatta iken bir uyanış ve kıyamet olarak tahakkuk eder; aksi hâlde nefis ölümü tattığında, hakikat zaten bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır.

Tüsterî’ye göre bu âyetteki vâkıa, aynı zamanda sâliklerin seyrü sülûklarının mahiyetlerinin açığa çıkması demektir. Zira kimin sülûku Resûlullah’a ittibâya dayanıyorsa bu onu Hakk’ın yoluna sevk eder; kimin sülûku zan ve tahmin üzerine kurulmuşsa, bu da onu bâtıla götürür. Her iki hâl de er ya da geç hakikatiyle ortaya çıkar. Bu sebeple vâkıa, sadece sûretlerin değil, hakikatlerin de ayrıştığı bir andır. (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/299) Bir diğer işârî yoruma göre ise vâkıa, gayb âleminden kalbe gelen mânâları ifade eder. Bu durum her kalp ehlinin kendi istidadına göre yaşadığı yakîn hâlidir. Cenâb-ı Hak, müşâhede vâridini doğrudan kalbe tattırarak kulunu kendine çekmeyi murad ettiğinde, ona mârifet nurlarını ve gaybî keşifleri ikrâm eder. İşte bu an, ârif için kıyametin tahakkukudur; zira o, gayb âlemlerini hakka’l-yakîn derecesinde müşahede eder. Böylece dünya arzularından, hevânın süs ve lezzetlerinden yüz çevirerek bütünüyle hakikate yönelir. Bu noktada samimi olanların takip ettiği yol ile sadece iddia sahibi olanların sürüklendiği akıbet açıkça ortaya çıkar. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/382) Bu itibarla vâkıa, sâlikin zikrin galebesiyle şuur hâlinden müşâhede hâline intikal etmesidir. Başlangıçta müphem gibi görünen bu tecellî, zamanla keşif ve idrake dönüşür. Bu süreçte zuhûr eden hâller, Hakk’ın kalbi tedrîcî biçimde terbiye edişinin alâmetleridir. Vâkıa kuvvet kazandığında sâlik, Allah’ın dilediği ölçüde gayb âlemlerini ve oradaki hâlleri müşahede eder; kendisine ruhanî ilimler açılır ve nice acayip ve hayret verici tecellîlere şahit olur. Vâkıasından ayıldığında ise, hâline en uygun olana yönelir. Zira artık kalbi kuvvet bulmuş, arınmış, nurlanmış; huzur ve itmi’nâna ermiştir. Bu merhaleden sonra ne nefis ne de şeytan, sâlikin vâkıasını yalanlayabilir veya onu bu hususta aldatabilir. Çünkü vâkıa, hakikatin apaçık zuhur ettiği ve aldanmanın imkânsızlaştığı bir uyanış hâlidir. 

Bu sebeple hakikat ehli, vâkıa ile a‘lâ-yı illiyyîne yükselirken; iddia sahipleri esfel-i sâfilîne düşerler. Böylece Hak Teâlâ, emmâre nefsin zan ve vehimlerini aşağıya çekerken, yakınlık mertebelerine yönelmiş, huzura ermiş kalplerin himmetlerini yukarı taşır. Ruh, Melik ve Gaffâr olan Hakk’ın müşâhedesinden doğan ilâhî lütufların menbaına doğru yükseltilir. Nihayet çetin mücâhede hâlleri geride kalır; sâlik, Hakk’a daha da yakınlık kazanarak sıdk ehli arasına dâhil olur. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/76-77; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/382)

-------------------

Âyet 4-7

اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّاۙ ﴿٤﴾

(56/4) İżâ rucceti-l-ardu raccâ.

 وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّاۙ ﴿٥﴾

(56/5) Ve busseti-lcibâlu bessâ.

 فَكَانَتْ هَبَٓاءً مُنْبَثًّاۙ ﴿٦﴾

(56/6) Fekânet hebâen munbeśśâ.

وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةًۜ ﴿٧﴾

(56/7) Ve kuntum ezvâcen śelâśe (56/4-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu zaman, siz de üç sınıf olursunuz.

-------------------

Yeryüzü, üzerindeki dağlar, mamur beldeler ve bütün yapılarla birlikte yerle bir olacak tarzda şiddetle sarsıldığında, en sağlam görünen binalar dahi çöker; imar edilmiş beldeler harabeye döner. Dağlar ise parçaları dağılıp savrulur, her zerresi bir yana saçılır. Böylece bir zamanlar yeryüzünü sabitleyen bu heybetli kütleler, kimliği silinmiş, iz bırakmayan bir toz bulutu hâline gelir. Nihayetinde yeryüzünde bulunan her şeyin hüviyeti mutlak surette silinip yok olur ve bu âlemdeki hayat bütünüyle sona erer.

Bu büyük sarsıntıyla beraber kevnî düzen çözülür; maddî âlemin bütün dayanakları ortadan kalkar. Artık ne güvenilecek bir zemin ne de dayanılacak bir kuvvet kalır. İşte tam bu esnada insanlar, hiçbir mazeret kalmaksızın, Hakk’ın huzuruna çıkarılırlar ve amellerinin hakikatiyle üç sınıf hâlinde ayrılırlar.

Tasavvufî anlamda kıyâmetin sarsıcı kasırgası, beşerî toprağa vurup insânî enâniyet dağlarından esip geçtiğinde hem beşerî tabiatı hem de benlik dağlarını darmadağın eder. Bu esnada kulun kendisine nisbet ettiği varlık, güç ve nitelikler, isim ve izleri kalmayacak şekilde yokluğa sürüklenir; hepsi dağılmış, savrulmuş toz, duman hâline gelir. Artık ne benlikten bir eser kalır ne de ona dayanan iddialardan bir iz. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/449-451) Nitekim işârî olarak “yeryüzünün sarsılması”, kalbî zikrin rüzgârları galip geldiğinde insanın benliğinin kökten sarsılışını ifade eder. Ardından gelen “dağların ufalanması” ise, zikrin mânevî hâkimiyetiyle insanın kesafetini oluşturan maddî kuvvetlerin çözülüp parçalanmasıdır. Bu çözülüş, nihayetinde her şey olumsuz vasıf, zikrin nefyedici kudretiyle etkisiz hâle getirir; nefse ait görünen bütün dayanaklar dağılıp gider.

Ardından insanın nefsânî, kalbî, sırrî, rûhî ve daha latif boyutları kendi hakikatleri istikametinde ayrışır. Böylece kulun varlığında sağ ehli (ashâbü’l-meymene), sol ehli (ashâbü’l-meş’eme) ve her mertebede öne geçmiş olanlar (sâbikûn) zuhûr eder.

-------------------

Âyet 8-10

فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ ﴿٨﴾

(56/8) Fe-ashâbu-lmeymeneti mâ ashâbu-lmeymene.

 وَاَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِۜ ﴿٩﴾

(56/9) Ve ashâbu-lmeş-emeti mâ ashâbu-lmeş-eme.

 وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ ﴿١٠﴾

(56/10) Ve-ssâbikûne-ssâbikûn.

(56/8-10) Âhiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir! Ve sol taraf ehli, ne bahtsızdır onlar.  (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir.

-------------------

Meymene uğurlu olan veya sağ tarafta bulunanlar demektir. Meş'eme de uğursuzluk yahut sol taraf anlamına gelir. Araplar hayrın ve bereketin sağdan, şerrin ve uğursuzluğun soldan geleceğine inanırlardı. Bundan dolayı kitabın sağ taraftan verilmesi uğur, sol taraftan verilmesi, uğursuzluk sayılmıştır. 

Ashiibu'l-meymene, mutluluğa erenler, amel defterleri sağ taraflarından verilmiş kimseler veya kıyâmet günü Arş’ın sağında bulunup cennetin yolunu tutacak olanlar; ashâbu’l-meş'eme de uğursuzlar, amel defterleri sol taraflarından verilenler veya Arş’ın solunda olup cehenneme sürüklenecek olanlardır. Sâbikûn ise önce inananlar, hayır işlerinde en ileri geçenler ve en yüksek manevi dereceye erenlerdir. 

Buna göre birinciler mü'minler, ikinciler kafirler, üçüncüler de mü'minlerden en yüksek derece sahipleridir. Bursevî’ye göre bu anlamda insanlar üç grupturlar: 1. Ömrünün ilk yıllarından itibaren kötülüklere başlayıp dünyadan ayrılıncaya kadar bu kötülüklerine devam eden kimsedir. İşte bunlar soldaki; kitabı solundan verilecek olan kimselerdir. 2. Ömrünün ilk yılları günahla ve uzun gafletle başlayan, sonra da dönerek tövbe eden kimseler. Bunlar kitabı sağından verilecek olan kişilerdir. 3. Hayatının ilk yıllarından itibaren hayır ve iyiliklere başlayıp, dünyadan ayrılıncaya kadar bu iyiliklere devam eden kişiler. Bunlar da önde ve Allah’a yakın olan kimselerdir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/455) Nitekim “Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.” (Fâtır, 35/32) ayetinde de aynı üç grup insan topluluğuna işaret edilmiştir. Kendine kötülük edenler ashâbu’ş-şimâldir. Ortada olanlar (muktesid), itidal sahibi mü'minlerdir. Sâbikûn ise en yüksek sıfatlara ve meziyetlere ermiş müminlerdir. 

Nefislerini terbiye etmek için çabalayan, beş vakit namaza koşan, günahlardan tövbeye yönelen, hayır ve iyilikte yarışanlar, marifet ve müşahede makamlarında öne geçenlerdir. Bunlar ezelde Allah Teâlâ’nın seçip dostluğuna (velâyet) layık gördüğü kimselerdir. Onları vaadine ulaştırmış, kendileri için hazırlanan ikramlara eriştirmiş, yakınlığının nurlarını ve cemalinin güzelliğini tattırmıştır.

Öte yandan bu âyetlerde yapılan tasnif, yalnızca âhiretteki akıbetlere dair bir sınıflama değildir; bilakis insanın dünya hayatında, şuur hâllerine göre sürdürdüğü hayatın bir ifadesidir. Zira sûfîler nezdinde dünya hakikatte bir uyku, ölüm ise bu uykudan uyanıştır. Bu sebeple “ashâbü’l-meymene”, “ashâbü’l-meş’eme” ve “sâbikûn” tasnifi, ölümden sonraki durumları bildirdiği kadar, ölmeden önce yaşanan hâl ve mertebeleri de anlatır.

Buna göre ashâbü’l-meymene, dünya uykusuna bütünüyle dalmamış ve fıtratlarını koruyabilmiş kimselerdir. Kesret âleminde yaşamakla birlikte sûretlerde takılı kalmaz; iman gözüyle baktıkları için gördükleri her sûrette ulûhiyyet ve rubûbiyyet hakikatlerinin izlerini müşahede ederler. Onların salih amelleri, zahirî fiillerden ibaret değildir; amelleri, hâllerle; hâlleri, ahlâkla bütünleşmiştir. Bu sebeple uyanışları hem dünyada hem de âhirette kurbiyet ve vuslatla neticelenir. Hâllerinin bu şekilde güzel oluşu, ölmeden önce dirilmiş olmalarının tabiî bir sonucudur.

Buna mukabil ashâbü’l-meş’eme, nefse teslimiyetle istikameti kaybetmiş gaflet ve inkâr ehlinin temsili konumundadır. Onların temel yanılgısı, bakışlarını suretlere dikmeleridir. Benliklerine müstakil bir varlık atfettikleri için süslü ve geçici olanı hakikat zannederler; bu hâl, âlemin her zerresine sinmiş bulunan zâtî, sıfatî ve fiilî tecellîleri idrâk edememelerine, dolayısıyla inkâr ve perdelenmelerine yol açar. Bu nedenle onların zâhirî ölümle dünya uykusundan uyanışları dehşetli olur; hevâ ve heveslerini ilâh edindiklerinden dolayı çetin bir azapla karşılaşırlar.

Sâbikûn ise Hak ile uyanmış ve bu uyanıklığı istikrara dönüştürmüş olanlardır. Bakışlarını mâsivâdan çevirmiş, yalnızca ilâhî tecellileri temaşa etmeye yönelmişlerdir. Seyirleri dosdoğrudur; ne yalnızca amel iddiasıyla kesrette kaybolurlar ne de sırf hakikat iddiasıyla şeriatten koparlar. Bu sebeple sâbikûn, cemʿü’l-cem ehli olarak hem Hakk’ı Hak’la hem de halkı Hak’la görebilen kimselerdir. Aynı zamanda bunlar tenzih ve teşbihi tevhid eden kimseler oldukları için mertebe-i câmia denilen kâbe kavseyn makamını idrak etmişlerdir.

Şu hâlde ashâbü’l-meş’eme nefsi, ashâbü’l-meymene kalbi, sâbikûn ise ruhu temsil eder. Zira terbiye edilmemiş nefis, hevâ ve benlik ekseninde hareket ettiğinden daima hüsran ve pişmanlıkla yüz yüzedir. Buna mukabil kalp, fıtratı itibarıyla övülmüş ahlâkın mahalli olup, iman ve marifetle dirildiğinde ilâhî ikram ve bereketlerle hayat bulur. Ruh ise ilâhî nefha oluşu hasebiyle bu mertebelerin önünde yer alır; Hak’la irtibatı en güçlü olan latîfe olarak öncüdür ve daimî surette öne geçmişler zümresinde bulunur.

-------------------

Âyet 11-14

اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ ﴿١١﴾

(56/11) Ulâ-ike-lmukarrabûn.

 ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ﴿١٢﴾

(56/12) Fî cennâti-nna’îm.

 ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلٖينَۙ ﴿١٣﴾

(56/13) Śulletun mine-l-evvelîn.

 وَقَل۪يلٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ ﴿١٤﴾

(56/14) Ve kalîlun mine-l-âḣirîn.

(56/11-14) Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır. Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.

-------------------

Bu âyetlerde, sâbikûn ehlinin nimet cennetlerinde Allah Teâlâ’ya en yakın kılınan zümre olduğu belirtilmekte; bunların çoğunun öncekilerden, bir kısmının da sonrakilerden olduğu ifade edilmektedir. Âyette geçen öncekiler ve sonrakiler tabirlerinin neyi ifade ettiği hususunda müfessirler arasında farklı görüşler bulunmaktadır.

Taberî’nin tercih ettiği görüşe göre öncekiler, Hz. Peygamber’den önce gelip geçmiş ümmetlerdir. Sâbikûnun büyük kısmı bu önceki ümmetlerden, bir kısmı ise son ümmet olan Muhammed ümmetindendir. Dünya yaratıldığından beri gelip geçen bütün insanlarla mukayese edildiğinde, Muhammed ümmetine mensup sâbikûnun “az” olarak nitelenmesi bu bakımdan mümkün görülmüştür. Ancak bu görüş, bütün müfessirler tarafından benimsenmemiştir. Zira “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Âl-i İmrân, 3/110) âyetinin delâleti dikkate alındığında, bu ümmet içinde Allah’a en yakın kulların azınlıkta kalması uygun düşmemektedir.

Bu sebeple İbn Kesîr, öncekiler ve sonrakilerin her ikisinin de Muhammed ümmetine mensup olduğunu belirtir. Ona göre öncekiler, İslâm’ı ilk kabul eden muhacir ve ensardır; bunların Allah’a yakın olanları çoktur. Zamanla bu vasıfta olanların sayısı azalmış ve sonraki nesiller içinde bu dereceye erişenler daha az olmuştur. (İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ân, 4/285) Onun bu yorumu, şu âyetle de desteklenmektedir: “İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile onlara güzellikle uyanlar var ya; Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlar için içinden ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 9/100). Benzeri âyetler ilk inananların faziletine işaret etmekte; onların dinin taşınması ve yaşatılmasındaki belirleyici rollerini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim İslâm, bu öncü nesil vasıtasıyla hayata geçirilmiş ve onların gayretiyle sonraki nesillere ulaşmıştır. (Ateş, Yüce Kurân’ın Çağdaş Tefsîri, 9/219) Allah’a yakın kılınmış olanlar (mukarrebûn), himmetleri bütünüyle Hakk’a yönelmiş, nefislerini arındırarak mânevî mertebelere yükselmiş ve kudsiyet makamlarına erişmiş kimselerdir. Bunlar, mahlûkat içinde Allah’ı hakikatiyle tanıyan, ibadetlerinde ihlâsa eren, şevk ve muhabbetle O’na yönelen âriflerdir. Onların büyük bir kısmı isim ve sıfat tecellîlerine mazhar olurken, daha az bir kısmı tevhidin nihai hakikatine erişerek ahadiyyetü’l-cem ve kâbe kavseyn ev ednâ mertebesine ulaşmıştır.

Manevî Cennetler Cennet lügatta, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır). 

Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih makâmları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır. 

Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin İlâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve İlâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir. 

Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “(Cennetime gir) (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur. 

Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur. 

İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir. 

Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında olamaz. 

Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/75-76; Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi cilt 1, mukaddime 20)

-------------------

Görüldüğü üzere cennetler, tasavvufî anlamda yalnızca uhrevî nimet mekânlarını değil; aynı zamanda müşâhede hâllerini ifade eder. Bu cennetler, zât cenneti, sıfat cenneti ve ef‘âl cenneti olarak düşünülebileceği gibi; ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerine de işaret eder. Allah’a yakın ve önde olan bu mutlu kullar, önce Allah’ta, ardından O’nun sıfat ve ef‘âlinde fânî olmuş; sonrasında ise yine Allah’ın zâtı, sıfatı ve ef‘âli ile bâkî kılınmışlardır. Bu hâl, Hakk’ı bilme, Hakk’ı müşahede etme ve Hak’la kâim olma hakikatlerinin bir arada tahakkuk etmesidir.

Bu üç makamdan her birine sahip olan kimseye, ameline ve istidadına uygun özel bir cennet tahsis edilmiştir. Söz konusu cennetler yalnızca âhiretteki nimetlerle sınırlı olmayıp, dünyada tadılan mânevî lütuf ve ikramları da içine alır. Dolayısıyla naîm cennetleri, dereceleri ve tecellîleri farklı olmakla birlikte, hakikatte birbirini tamamlayan; dünya ve âhiret nimetlerini kuşatan ilâhî ihsan mertebeleri olarak anlaşılmalıdır.

Bu çerçevede fiiller cenneti, kulun sâlih amelleri, ibadetleri ve mücâhedeleri karşılığında nail olacağı mükâfat cennetidir. Ameller cenneti veya nefis cenneti olarak da anılan bu mertebe; leziz yiyecekler, hoş ve faydalı içecekler, göz aydınlatan eşler gibi sûrî nimetlerle tasvir edilen cennettir ve müminlerin amelleriyle imâr olunur. İbnü’l-Arabî’nin ifadesiyle, her amelin bir cenneti vardır: her farzın, her nâfilenin, yapılan her hayrın ve terk edilen her çirkin fiilin karşılığı olan bir cennet mevcuttur. Bu sebeple amel bakımından daha faziletli olan ve hayırda öne geçen kimselerin bu cennetten alacakları pay da daha çok olacaktır. Yedinci kat gök ile kürsî arasında bulunduğu ifade edilen bu cennet, Hz. Âdem’in çıkarıldığı cennet olup, Kur’ân’da yer alan cennet tasvirlerinin büyük bir kısmı fiiller cennetine yöneliktir.

Sıfatlar cenneti ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerinden doğan mânevî bir cennettir. Gayb ve şehâdet âlemlerini bir araya getiren bu mertebe, aynı zamanda kalbin cenneti olarak da telakki edilir. Burada kul, ilâhî sıfatların nurlarıyla dirilir; bilme, görme ve idrak fiilleri Hakk’ın tecellîleriyle derinlik kazanır. Bu cennet, sûrî nimetlerin ötesinde, kalbin nurlanması ve mânevî zevklerin süreklilik kazanmasıyla tahakkuk eden bir yakınlık hâlidir. Zât cenneti ise ahadiyyet cemâlinin müşahedesinden ibarettir. (Kâşânî, Letâifu’l-A’lâm, 191; Tek, Sufilerin Kavramları, 75-76) Sonraki âyetlerde, sâbikûn zümresinin üstünlüğünü ve seçkin konumu daha açık biçimde ortaya konularak ayırt edici vasıfları ayrıntılı şekilde beyan edilmekte; bu dünyadaki yönelişlerinin karşılığı olarak âhirette erişecekleri yüce makamlar ve nimetler tasvir edilmektedir

-------------------

Âyet 15-23

عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍۙ ﴿١٥﴾

(56/15) ‘Alâ sururin mevdûne.

 مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِل۪ينَ ﴿١٦﴾

(56/16) Mutteki-îne ‘aleyhâ mutekâbilîn.

 يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ ﴿١٧﴾

(56/17) Yatûfu ‘aleyhim vildânun muḣalledûn.

 بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ ﴿١٨﴾

(56/18) Bi-ekvâbin ve ebârîka veke’sin min ma’în.

 لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَۙ ﴿١٩﴾

(56/19) Lâ yusadde’ûne ‘anhâ velâ yunzifûn.

 وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَۙ ﴿٢٠﴾

(56/20) Ve fâkihetin mimmâ yeteḣayyerûn.

 وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ ﴿٢١﴾

(56/21) Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn.

 وَحُورٌ ع۪ينٌۙ ﴿٢٢﴾

(56/22) Ve hûrun ‘în.

 كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِۚ ﴿٢٣﴾

(56/23) Ke-emśâli-llu’lui-lmeknûn.

(56/15-23) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Ebediyen genç kalan hizmetkarlar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar. Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.

-------------------

Sâbikûn ehli altın ve ipekle dokunmuş, ihtişamla bezenmiş tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. Ebedî gençlikleri değişmeyecek, güzellikleri hiçbir zaman solmayacak olan ölümsüz gençler çevrelerinde dolaşır; akıp giden cennet pınarlarından doldurulmuş testilerle, ibriklerle ve kadehlerle onlara içecek sunarlar. Bu içecekten içenlerin ne ağızlarının tadı kaçar ne başları ağrır ne de akılları bulanır. Aksine bu şarap, zevk ve ferahlık verir; fakat sarhoş etmez, insanı akıldan ve edep dairesinden çıkarmaz.

Bu hoş ve kesintisiz ikramların yanı sıra, onlar cennette diledikleri her türlü meyveden yer, canlarının çektiği kuş etlerinden tadarlar. Yanlarında ise sedefinde saklı inciyi andıran berraklıkta, bembeyaz tenli ve iri gözlü dilberler bulunur. Bütün bu tasvirler, cennet nimetlerinin hem bedene hem ruha hitap eden, eksilmeyen ve bozulmayan bir mutluluk hâli olduğunu ortaya koyar.

İşârî manada altın ve ipekle dokunmuş tahtlar, temkîn makamını ve sâlikin hâlden hâle savrulmaktan kurtulup istikrara eriştiği mertebeyi ifade eder. Karşılıklı oturuş ise, kul ile Hak arasındaki üns ve mükâleme hâlini, perdelerin kalktığı bir yakınlık ve müşahede ortamını remzeder. Bu tahtlar, sûretlerin değil, mânâların üzerine kurulu olan hakikatin temsilidir.

Çevrelerinde dolaşan, ebedî gençlikleri bozulmayan civanlar, güzel amel ve ahlâklarının suretleri olup ilâhî vâridâtı ve daima esen rahmet nefhalarını ifade eder. Bunların “ölümsüz” oluşu, bu vâridâtın geçici bir hâl değil; temkînle birlikte süreklilik kazanan mânevî lütuflar olduğunu gösterir. Sürahiler, ibrikler ve kadehler ise kalbe dökülen mârifetleri ve zevkle içilen hakikat şarabını sembolize eder.

Cennet pınarından doldurulan bu içki idraki yok etmeyen, aklı perdelemeyen mânevî sarhoşluktur. Bu sebeple marifet şarabından içenlerin akılları gitmez, başları ağrımaz, edep ve istikametleri bozulmaz. Bilakis kişinin idraki genişler, kalbi saflaşır ve Hakk’a daha da yakın olur.

Diledikleri meyveler ve arzu ettikleri kuş etleri, sâlikin amellerinin ve hâllerinin semereleridir. Meyveler; ulaşılan yüce hâller ve makamlardır; ruhları bunlarla lezzet alır; kuş etleri ise latîf ve yüksek idraklerdir. Bunların “istenildiği gibi” sunulması, kulun iradesinin Hakk’ın iradesiyle uyum kazanmış olduğunu gösterir.

Yanlarında bulunan, sedefinde saklı inci gibi bembeyaz ve iri gözlü huriler ise kalpte doğan saf mânâları, ağyardan korunmuş hakikat bilgilerini ve müşâhede sırlarını temsil eder. İnci benzetmesi, bu hakikatlerin hem derinlikten çıkarılmış hem de bozulmadan muhafaza edilmiş olmasına işaret etmektedir. Neticede bu tasvir, sûretlerin ardına gizlenmiş bir hakikat cennetini anlatır: Bu cennet, temkîn ehlinin mârifetle beslendiği, vâridâtla kuşatıldığı, sekrin olmadığı bir müşâhede içinde Hakk’la ünsiyet kurduğu bâtınî bir saadet hâlidir. Zâhirde nimetlerle, bâtında ise ilâhî kurbiyet ve vuslat olarak tecellî eder.

-------------------

Âyet 24-26

جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٢٤﴾

(56/24) Cezâen bimâ kânû ya’melûn.

 لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا تَأْث۪يمًاۙ ﴿٢٥﴾

(56/25) Lâ yesme’ûne fîhâ laġven velâ te’śîmâ.

 اِلَّا ق۪يلًا سَلَامًا سَلَامًا ﴿٢٦﴾

(56/26) İllâ kîlen selâmen selâmâ.

(56/24-26) (Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükâfat olarak (verilir.) Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler. Sadece “selâm!”, “selâm!” sözünü işitirler.

-------------------

Bu nimetler, dünyada rabbanî hayat yaşayan mü’minlere, yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak lütfedilmiştir. Cennet ehli, orada ne yalan ne saçma ve faydasız söz ne de kınama ve suçlama içeren bir hitap işitir. Onların işittiği yalnızca selâm, yani esenlik, emniyet ve huzur bildiren sözlerdir. Birbirlerine selâm verir, barış ve ünsiyet içinde bulunurlar yahut Allah Teâlâ’nın ve meleklerin kendilerine yönelttiği selâm hitabına mazhar olurlar. 

Bütün bu ihsanlar, onların dünyadaki sâlih amellerinin karşılığıdır. Nitekim iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir. Bununla birlikte âhiretteki derece ve makamlar amellerin miktar ve keyfiyetine göre taksim edilse de, cennete giriş bizzat amelle değil, Allah’ın rahmet ve ihsanıyla gerçekleşir. Bu sebeple cennetin nimetlerine erişmeyi arzulayan kimse, dünyada açlığı tokluğa, susuzluğu kana kana içmeye; vuslat arzusunu da geçici dünya zevklerine tercih etmelidir.

Allah’a yakın kullara tahsis edilen böylesi cennetler, içinde bulunanların mutluluğunu gölgeleyecek her türlü hüzün ve kederden arındırılmış; orayı yurt edinenlere yöneltilebilecek her türlü kötü muameleden berî kılınmıştır. Orada bulunanlar, ancak Hak ile konuşur ve yalnız Hak’tan işitir. Allah Teâlâ onlara, her türlü yakınlık ve güzelliği kuşatan, her türlü noksanlık ve felâketten sâlim olan “Selâm” ism-i şerifiyle tecellî eder. Nitekim “Çok merhametli Rab’den bir söz olarak Selâm (vardır)” (Yâsîn 36/58) âyeti bu hakikate işaret eder. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/468, 470) Çünkü cennet, kudsiyete mazhar olmuş kullar için ilâhî nurlarla arındırılmış bir mekândır; bu sebeple orada, bu makama lâyık olmayan hiçbir söz ve hâl zuhûr etmez. Tüsterî’nin ifadesiyle, cennet ehlinin hâlinden ancak selâmet ve safiyet doğar. (Tefsîr, s. 552). Bu bakımdan orada işitilen selâm, sıradan bir hitap değil; huzur, emniyet ve üns bildiren ilâhî bir müjdedir.

Üstelik bu selâmın da dereceleri vardır: Kimi, birbirlerine selâm veren cennet ehlinin selâmıyla, kimi meleklerin selâmıyla, kimi ise doğrudan doğruya Hakk’ın selâm hitabıyla müşerref olur. (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, 2/301) İşte bu hâlin neticesinde, onların kalplerinden hüzün tamamen silinmiş; kendilerine lütfedilen nimeti idrak ederek hamd ile mukabele etmişlerdir: “Hamd, bizden hüznü gideren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.” (Fâtır 35/34). İbn Berrecân, Tefsîr, 5/272.

Bu âyetler aynı zamanda işârî bakımdan sâlikin mânevî seyrinde fenâdan bekâya, oradan da temkîn mertebesine erişini tasvir eder. Burada zikredilen mükâfat, yalnızca dünyada işlenen amellerin karşılığı olarak verilecek uhrevî nimetler değildir; bilakis sâlikin gönül âleminde tahakkuk eden rızâ ve sükûn makamıdır. Zira Hak Teâlâ, kuluna amellerinin sûretine göre değil, kalbinin yönelişi ve hâlinin safiyeti nisbetinde karşılık verir.

Bu süreçte sâlik, önce fenâ hâlini yaşar, benliğe nisbet edilen iddialar, nefsin fısıltıları ve hevânın çağrıları birer birer silinir. Âyette “boş söz” ve “günaha sevk eden hitap” olarak ifade edilen unsurlar, tasavvufî bakımdan nefsânî ve hevâî iç seslerin sembolüdür. Fenâ tahakkuk ettiğinde bu sesler susar; sâlik, kendi varlığının hükmünden sıyrılarak Hakk’ın tasarrufuna teslim olur.

Ardından bekâ mertebesi gelir. Bu merhalede kul, artık Hakk’ın lütfuyla yeniden varlık kazanır; fakat bu varlık, nefsine nisbet edilen bir varlık değil, Hak ile kaim olan bir varlıktır. Kalp, yalnızca Hak’tan gelen ilâhî hitaba ve rabbanî ilhama açık hâle gelir. İşte âyette zikredilen “selâm”, bu bekâ hâlinin ifadesidir: korku ve endişenin kalktığını, kurbiyet ve ünsiyetin yerleştiğini bildirir.

Nihayet temkîn mertebesinde bu hâl istikrara kavuşur. Sâlik, artık ne geçici bir vecd ne de gelip geçen bir hâl içindedir; rızâ, teslimiyet ve huzur onun için sürekli bir vasıf hâline gelir. Hak ile olan ilişkisinde talep ve beklenti yerini tam bir sükûna bırakır. Bu sebeple dünyada iken bu selâmın gölgesine girmiş olan kimse, âhirette de aynı selâm ile karşılanır; zira âhirette tecellî eden selâm, dünyada tahakkuk eden hâlin tamamlanmış sûretinden ibarettir.

Ne Mutlu O Sağdakilere

-------------------

Âyet 27-34

وَاَصْحَابُ الْيَم۪ينِ مَٓا اَصْحَابُ الْيَم۪ينِۜ ﴿٢٧﴾

(56/27) Ve ashâbu-lyemîni mâ ashâbu-lyemîn.

 ف۪ي سِدْرٍ مَخْضُودٍۙ ﴿٢٨﴾

(56/28) Fî sidrin maḣdûd.

 وَطَلْحٍ مَنْضُودٍۙ ﴿٢٩﴾

(56/29) Ve talhin mendûd.

 وَظِلٍّ مَمْدُودٍۙ ﴿٣٠﴾

(56/30) Ve zillin memdûd.

 وَمَٓاءٍ مَسْكُوبٍۙ ﴿٣١﴾

(56/31) Ve mâ-in meskûb.

 وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍۙ ﴿٣٢﴾

(56/32) Ve fâkihetin keśîratin.

 لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍۙ ﴿٣٣﴾

(56/33) Lâ maktû’atin velâ memnû’atin.

 وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍۜ ﴿٣٤﴾

(56/34) Ve furuşin merfû’atin.

(56/27-34) Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere! (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.

-------------------

Bu âyetlerde, mertebe bakımından sâbikûndan sonra gelen ashâbü’l-yemînin faziletleri, cennetteki makamları ve kendilerine lütfedilecek uhrevî nimetler tasvir edilmektedir. “Sağdakiler” olarak anılan bu zümre, iman ve sâlih amel üzere yaşamış; kurtuluş ve esenliğe erişmiş kimselerdir. Onların mutluluğu, âyetin başında yer alan müjde üslûbuyla özellikle vurgulanmıştır.

Ashâbü’l-yemîn, cennette sidr-i mahdûd, talh-i mendûd, zıll-i memdûd ve mâ-i meskûb arasında bulunurlar. Sidr, Arabistan kirazı olarak bilinen, dünyada dikenli bir ağaçtır; ancak cennetteki sidrin dikenlerden arındırılmış, bol ve sürekli meyve veren bir hâlde olduğu bildirilir. Bu tasvir, nimetin zahmetsiz ve kusursuz oluşuna işaret eder. Talh-i mendûd ise müfessirlerin çoğunluğuna göre muz ağacıdır; “mendûd” vasfı, meyvelerinin üst üste dizilmiş, bol ve kolay ulaşılır olduğunu ifade eder.

Zıll-i memdûd, uzayıp yayılan, eksilmeyen ve güneşin rahatsız edici etkisinden tamamen uzak bir gölgedir. Bu gölge, yalnızca fiziki serinliği değil; aynı zamanda huzur, emniyet ve süreklilik mânasını da taşır. Mâ-i meskûb ise kesintisiz şekilde dökülen, çağlayan ve ferahlık veren sulardır; cennet hayatındaki diriliği ve tazeliği sembolize eder. Âyetlerde ayrıca “tükenmeyen ve yasaklanmayan meyveler” ile cennet nimetlerinin herhangi bir eksilmeye veya kısıtlamaya tâbi olmadığı vurgulanmaktadır.

Son olarak zikredilen furûş-i merfû‘a yani yüksek döşekler, ashâbü’l-yemînin izzet ve ikram içinde bulunduklarını gösterir. Bu ifade hem bedenî rahatlığı hem de mânevî itibar ve değeri birlikte anlatır. 

Sülemî’ye göre tasavvufî bakımından “uzatılmış gölge”, Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e mahsus kıldığı rahmetin, onun ümmeti, özellikle de tevhid ehli üzerinde yayılıp süreklilik kazanmış hâlini ifade eder. Bu gölge, müminler için rahmet ve emniyet vesilesi iken, inkârcılara karşı ilâhî adaletin hükmü olarak tecellî eder. Gölgenin “uzatılmış” oluşu, ilâhî fazlın kesintisizliğine; aynı zamanda celâl ve cemâlin ebedî oluşuna işaret eder. Nitekim “ne tükenir ne de yasaklanır” buyruğu, bu rahmet ve fazlın hiçbir vakit duraksamadığını bildirir. Zira ilâhî yardım ve teyid bir an dahi kesilecek olsa, mahlûkat kendi varlığıyla ayakta kalamaz; helâke sürüklenir. (Hakâikü’t-Tefsîr, 2/301) Bununla birlikte Baklî bu ifadeyi müşâhede ehlinin kalplerinde tecellî eden ilâhî ikramların sürekliliği olarak da yorumlar. Bu meyveler, zât ve sıfat nurlarından doğan derin idraklerdir; ne zamanla tükenir ne de tümüyle idrakten uzaklaştırılır. Çünkü mukarreblerin Hakk’a yakınlıktan aldıkları zevk daimîdir. Bu yakınlıktan mahrum bırakılmaları ise, onları üns hâlinden koparıp yalnızlığa ve perdelenmeye sürükler. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/385) Dâye’nin nazarında ise ashâbü’l-yemîn, seyrü sülûkte emin ve istikrarlı bir mertebeye ulaşmış kimselerdir. Onların nimeti, zikrin meyvesi olan fiilî sıfatların mârifetidir. Bu çerçevede talh-i mendûd, kalbî zikrin mahsulü olan latif bir idraki temsil eder; bu idrak, zahmet ve ayrıştırmaya ihtiyaç duymaksızın kalpte hazır bulunur. Uzatılmış gölge, sırra yerleşmiş zikrin neticesi olan kesintisiz huzur ve rahatlıktır. Dökülen su, ruhânî zikrin sürekliliğiyle tabiatın yumuşaması ve arınmasını ifade eder. Bol meyveler ise ulvî ve süflî istidatların birlikte işlenmesiyle ortaya çıkan, tükenmeyen mârifetlerdir; kul bu mârifetlerden dilediği an istifade eder. Yükseltilmiş döşekler ise inbisât ve temekkün hâlinin sembolüdür. Bu mertebede sâlikin süflî istidatları tezkiye edilmiş, buna mukabil zikr-i hafînin tesiriyle ulvî istidatları yüceltilmiştir. (Te’vîlât-ı Necmiyye, 3/80) Görüldüğü üzere âyetlerde ashâbü’l-yemîn için tasvir edilen nimetler, işârî bakımdan sâlikin seyrinde nefsin tezkiyesiyle birlikte kalbin itmi’nana erişerek mârifete kavuşma sürecini birlikte anlatır. Bu tasvirler, zahiren cennet nimetleri olarak görünse de, bâtında kalpte tahakkuk eden mânevî hâllere de işaret etmektedir. Nitekim nefis; hevâ, öfke, kibir ve benlik dikenlerinden arınıp selâmete ulaştığında, artık yaralayıcı değil; meyve veren ve fayda sağlayan bir hâl alır. Sâlik, nefsini yok etmek yerine, tezkiye ve ıslah yoluyla Hakk’a hizmet eden bir latîfeye dönüştürmüş olur.

Bu arınmanın ardından kalpte sükûn ve itmi’nân yerleşir; Hakk’ın himayesi altında istikrara kavuşur. Kalp bu sayede nefsin süflî taleplerinden ve hevânın yakıcı tesirlerinden korunur. Sâlik, gönlüne dökülen zikrin latîf suyuyla beslendikçe mârifetullaha dair idraki derinleşir; bilgisi, kuru bir malumat olmaktan çıkarak hayata ve hâle dönüşür. Bu sürecin devamında, bitmek tükenmek bilmeyen mânevî ikramlar olarak tevhid-i zât, sıfat ve ef‘âl nurlarından doğan mârifetler lütfedilir. Böylece sâlik, kemâl yolunda ilerleyerek insân-ı kâmil vasfını kazanır; kendisi kemâle erdiği gibi, başkalarını irşâd ederek kemâle ulaştırma imkânına kavuşur.

-------------------

Âyet 35-40

اِنَّٓا اَنْشَأْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءًۙ ﴿٣٥﴾

(56/35) İnnâ enşe’nâhunne inşâ-â.

 فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًاۙ ﴿٣٦﴾

(56/36) Fece’alnâhunne ebkârâ.

 عُرُبًا اَتْرَابًاۙ ﴿٣٧﴾

(56/37) ‘Uruben etrâbâ.

 لِاَصْحَابِ الْيَم۪ينِۜ۟ ﴿٣٨﴾

(56/38) Li-ashâbi-lyemîn.

 ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ ﴿٣٩﴾

(56/39) Śulletun mine-l-evvelîn.

 وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ ﴿٤٠﴾ 

(56/40) Ve śulletun mine-l-âḣirîn.

(56/35-40) Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık. Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık. Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.

-------------------

Âhiret hayatında insanın ve eşlerinin hangi hâl üzere bulunacağını bildirmeden önce, temel bir ilkeye dikkat çekilmektedir: Allah Teâlâ, âhirette herkesi o âleme mahsus bambaşka bir yaratılışla yeniden var edecek; âyetin ifadesiyle onları “inşâ” edecektir. Bu yaratılışın mahiyetini, dünya şartlarıyla ve beşerî tasavvurlarımızla tam olarak kavramamız mümkün değildir. Dolayısıyla cennet hayatına dair verilen bütün tasvirleri, bu ilke çerçevesinde anlamak gerekir.

Bu bağlamda âyet ve hadislerde cennet ehlinin genç, yaşıt ve bakire olarak nitelenmesi; oradaki hâllerin mahiyetini tasvir etmekten ziyade, nimetlerin sürekliliğini ve kusursuzluğunu vurgulama amacına yöneliktir. Zira bu ifadeler, cennet nimetlerinin dünya nimetleri gibi eksilip tükenmeyeceğini; mahrumiyet, kıskançlık, paylaşma endişesi, hasret ve rekabet gibi olumsuz duyguların orada söz konusu olmayacağını anlatır. Böylece dünyada gerçekleşmesi mümkün olmayan arzu, özlem ve hayallerin, tam ve eksiksiz mutluluğun ancak âhirette tahakkuk edeceği somut bir anlatımla ortaya konulmuş olur. (Kur’ân Yolu, 5/221-222) Nitekim rûhâniyet âlemine geçildiğinde, maddeye ârız olan yıpranma, çirkinlik ve eksiklikler bütünüyle ortadan kalkar. Cennette ihtiyarlık yoktur; cennetliklerin hepsi gençtir. Erkek ve kadınlar gençleştirildiği gibi, kendilerine verilen eşler de genç, taze ve yaşıt kılınır. Böylece iki cins arasında tam bir denkliğin sağlanmasıyla, lezzet ve ünsiyet kemâle erer. Rivayetlere göre mü’minler âhirette otuz üç yaşında, güç ve güzelliğin zirvesinde olacak; eşleri de kendilerine uygun şekilde yaratılmış olacaktır.

Bu mânayı açıklayan meşhur rivayette, Hz. Âişe’nin yanında Âmir oğulları kabilesinden yaşlı bir kadının, “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni de cennetine koyması için Allah’a duâ buyurun” diye niyazda bulunması üzerine, Hz. Peygamber latife ederek: “Ey filancanın anası, koca karılar cennete giremez” buyurur. Kadının üzülüp ağlaması üzerine ise hemen arkasından, “O gün kendisi yaşlı bir kadın olmayacak; genç olacak” buyurmuş ve “Biz onları bir güzel inşa etmişiz, onları bakireler yapmışızdır” âyetini okumuştur (İbn Kesîr, Tefsîr, 4/291).

Netice itibarıyla kitapları sağ taraflarından verilen ashâbü’l-yemîn, bitip tükenmeyen meyvelerle dolu cennetlerde; kendileri için yeniden yaratılmış, taze ve yaşıt eşlerle birlikte huzur ve sefa içinde yaşayacaklardır. Bunların bir kısmı ilk dönem mü’minlerinden, bir kısmı da daha sonra gelen mü’minlerdendir. Ancak burada “öncekiler” ile “sonrakiler” arasında bir eşitlik söz konusudur. Zira sâlih amel ve güzel ahlâk yolu, önceki ümmetlerle Ümmet-i Muhammed arasında müşterektir; farklılık ise hâl, vecd, meşrep ve zevklerin çeşitliliğinden ibarettir. Bu sebeple ashâbü’l-yemîn, her devirde ihsan ve ihlâs üzere yaşayan mü’minlerin ortak adıdır. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/381) Öte yandan işârî bakımdan âyette zikredilen “yepyeni bir yaratılışla yaratılma”, âhirette bedenlerin değişiminden önce, bu dünyada kalplerin yeniden inşâ edilmesini ifade eder. Bu inşâ, kalbin dünya alışkanlıklarından, nefsin ve hevânın izlerinden arındırılarak bütünüyle Hakk’a yönelmesini sağlamaktır.

Bu bağlamda âyette geçen gençlik, tazelik ve yaşıtlık tasvirleri, kalbin karamsarlık, atalet ve usanmışlıktan kurtulmasını temsil eder. Zira kalp, Hak ile olan irtibatında bıkkınlığa uğramaz, ihtiyarlamaz; bilakis her an yeni bir tecellî ile tazelenir. Bu sebeple “bakirelik”, tasavvufî anlamda kalbin daha önce hiçbir şeye bağlanmamışçasına yalnızca Hakk’a yönelmiş saf hâlini ifade eder. Artık kalbin sevgisi dağınık değil tevhid üzeredir. “Eşlerine düşkünlük” ise kalbin Hak ile kurduğu ünsiyet ve muhabbet bağının kuvvetlenmesinin sembolüdür.

Bu yeni yaratılışla birlikte kalp, nefsin hâkimiyetinden sıyrılarak ilâhî rızaya göre yeniden şekillenir. Yenilenme tahakkuk ettiğinde kalp, her an ve her tecellîde Hak ile tazelenir; böylece âhirette vaat edilen yeni yaratılışın nüvesi, bu dünyada kalpte başlamış olur.

Ne Yazık Solda Olanlara

------------------- 

Âyet 41-46

وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ ﴿٤١﴾

(56/41) Ve ashâbu-şşimâli mâ ashâbu-şşimâl.

 ف۪ي سَمُومٍ وَحَم۪يمٍۙ ﴿٤٢﴾

(56/42) Fî semûmin ve hamîm.

 وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ ﴿٤٣﴾

(56/43) Ve zillin min yahmûm.

 لَا بَارِدٍ وَلَا كَر۪يمٍ ﴿٤٤﴾

(56/44) Lâ bâridin velâ kerîm.

 اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَف۪ينَۚ ﴿٤٥﴾

(56/45) İnnehum kânû kable żâlike mutrafîn.

 وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ ﴿٤٦﴾ 

(56/46) Ve kânû yusirrûne ‘alâ-lhinśi-l’azîm.

(56/41-46) Soldakiler; ne yazık o soldakilere! Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde! Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi. Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.

-------------------

Bu âyetlerde, âhireti inkâr ederek dünya hayatını heder eden ashâbü’ş-şimâlin acı âkıbeti çarpıcı bir üslûpla tasvir edilmektedir. İlk iki grup olan sâbikûn ve ashâbü’l-yemînin dereceleri farklı olmakla birlikte cennet nimetleriyle mükâfatlandırılırken, kitapları sol tarafından verilen bu zümre cehennem azabına dûçar kılınmaktadır. Böylece Kur’ân, kurtuluş ile hüsran arasındaki kesin ayrımı açık biçimde ortaya koyar.

Bu azabın sebebi, onların âhiret endişesini bütünüyle terk etmiş olmalarıdır. Ahlâkî değerlere sırt çevirerek günü gününe yaşamış, hazlarının tutsağı hâline gelmiş ve ebedî kurtuluşları için kendilerine verilmiş en büyük sermaye olan ömürlerini hoyratça tüketmişlerdir. Üstelik şirk başta olmak üzere büyük günahlar üzerinde ısrarla durmuş, tövbe ve dönüş kapısını bilinçli olarak kapatmışlardır. Dünyada iken türlü türlü nimetlerle; yiyecek, içecek, mesken, servet ve makamlarla nimetlenmiş olmalarına rağmen, bu imkânlar onları şükre değil, daha derin bir sefahate sürüklemiştir. Bu sebeple âhirette, dünyada düşkün oldukları nimetlerin tam karşıtıyla cezalandırılmaları kaçınılmaz olmuştur.

Nitekim onlar, dünya hayatında servet ve güçlerine güvenerek şımarmış; büyük yeminlerle öldükten sonra dirilmeyeceklerini iddia etmişlerdi. Buna mukabil Cenâb-ı Hak, Peygamberine, öncekiler ve sonrakiler dâhil bütün insanların belirlenmiş bir günde mutlaka Allah’ın huzurunda toplanacaklarını kesin bir dille ilan etmesini emretmiştir. Böylece dünya hayatındaki inkâr ve gururun, âhirette hiçbir değerinin olmadığı vurgulanmıştır.

İsmail Hakkı Bursevî, (وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ) “kapkara dumandan bir gölge altındadırlar” âyetinden hareketle dikkat çekici bir yorum yapar: “Zamanımızda yaygın halde içilen tütün hakkında bu âyet-i kerîmede bir sakındırma vardır. Tütün içildiğinde çıkan dumanı ve getirdiği bütün zararlarıyla birlikte içenin başı üzerinde yükselip gölge gibi bir bulut oluşturur. Tefsirlerde belirtildiği gibi haram olan bu kötü alışkanlığa mübtelâ olanların ondan ve zararlarından kurtulmaları ve âfiyet bulmaları için Allah’tan yardım dileriz.” (Rûhu’l-Beyân, 20/483) Tasavvufî açıdan bakıldığında ise bu âyetler, Hak’tan uzak kalmanın iliklere işleyen yakıcı ateşine ve mânevî mahrumiyete işaret eder. “Ateş”, ilâhî gazap ve kahrın yakıcılığını; “kaynar su”, nefsin arzularına dair bitmeyen susuzluğunu; “zifirî gölge” ise yakînî iman serinliğinden mahrum kalmış cehâlet hâlini sembolize eder. Bu gölge, serinletici değil; bilakis bunaltıcı ve karartıcıdır. Çünkü dünya ve lezzetlerine düşkünlük, kişiyi hakikatten uzaklaştırdığı gibi, onu bu düşkünlükten kurtaracak faydalı bir hikmetten de mahrum bırakır. Böyle kimseler, geçici zevklerin peşinde koşmaya devam ederken, cehalet ve masiyetin gölgesinde ömür tüketmiş; nefislerinin tutkuları sebebiyle sefahate dalmış ve büyük günahlar üzerinde ısrar etmişlerdir.

-------------------

Âyet 47-50

وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ ﴿٤٧﴾

(56/47) Ve kânû yekûlûne e-iżâ mitnâ ve kunnâ turâben ve ’izâmen e-innâ lemeb’ûśûn.

 اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ ﴿٤٨﴾

(56/48) Eve âbâunâ-l-evvelûn.

 قُلْ اِنَّ الْاَوَّل۪ينَ وَالْاٰخِر۪ينَۙ ﴿٤٩﴾

(56/49) Kul inne-l-evvelîne vel-âḣirîn.

 لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى م۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ ﴿٥٠﴾ 

(56/50) Lemecmû’ûne ilâ mîkâti yevmin ma’lûm.

(56/47-50) Diyorlardı ki: “Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz? Evvelki atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır.”

-------------------

Dünya hayatının süslü görüntülerine aldanıp rahat ve gaflet içinde yaşayan inkârcıların içinde bulundukları refah, onları hakikate yaklaştırmamış; bilakis kalplerindeki perdeleri daha da kalınlaştırmıştır. Bu perdeler sebebiyle yalnızca fiilî günahlara sürüklenmekle kalmamış, aynı zamanda ilâhî hakikatleri inkâr etmiş, tevhidi reddetmiş ve şirk üzere ısrarcı olmuşlardır. Dirilmeyi inkâr etmeleri de bu körlüğün tabiî bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.

Böyle kimseler, yeniden dirilişi alaycı bir üslupla uzak ve imkânsız görmüşlerdir. Kendi aralarında küçümseyici bir edayla, “Öldükten, toprak ve çürümüş kemikler hâline geldikten sonra mı diriltileceğiz? Hatta bizden çok önce yaşamış atalarımız da mı?” diyerek bu hakikati inkâr etmişlerdir. Onlara göre bu, yalnızca kendi dirilmeleri değil; geçmiş nesillerin diriltilmesi bakımından da aklın ve tecrübenin çok ötesinde bir iddiadır. Bu sebeple dirilişi, “öncekilerden nakledilmiş asılsız bir masal” gibi görmüş; geçici ve bâtıl bir söz olarak değerlendirmişlerdir.

Hâlbuki onların inkârı, her an yaşadıkları yeniden yaratılış (tecdîd-i halk) gerçeğini fark edememelerinden kaynaklanmaktadır. Zira insan, her nefeste, her değişimde ve her yenilenmede ilâhî kudretin tasarrufu altında yeniden yaratılmaktadır. Buna rağmen onlar, gözlerinin önünde cereyan eden bu hakikati görmezden gelmiş; inkârlarını sürdürmüşlerdir.

Buna karşılık Cenâb-ı Hak, Peygamberine kesin ve tartışmasız olan şu hakikati ilan etmesini emretmektedir: Öncekiler ve sonrakiler, istisnasız herkes, belirlenmiş bir gün ve vakitte mutlaka bir araya toplanacaktır. 

Bu uyarı, yalnızca bedenlerin yeniden diriltilmesini inkâr edenlere değil; aynı zamanda vâridât ehline yönelen inkâr ve ithamlar için de geçerlidir. Zira ilâhî tecellîlere mazhar olan kimseleri yalanlamak, rabbanî vâridleri akıl ölçüsüyle tartarak onları delilikle suçlamak, tasavvufî bakımdan kalbin mühürlenmiş olmasının açık bir alâmetidir. Hakikati yalnızca akılla yargılamak ve ilhâm ehline “mecnun” demek, aslında mânâya kapalı bir idrakin tezahürüdür.

Diğer yandan sûfîler nezdinde “beden kabri”, insanın sûrete hapsolmuş benliğini; ba‘s ise bu hapsin çözülmesini ifade eder. Dolayısıyla diriliş, yalnızca cismanî bir kalkış değil; sûretlerin hâkimiyetinden kurtularak mânânın ortaya çıkmasıdır. Böylece sâlik, nefsin dar kalıplarından sıyrılır; kalp, sır, ruh ve diğer letâifleriyle birlikte cem hâlinde diriltilir. Bu diriliş, hakikatin inkâr edildiği değil; idrak edildiği bir uyanıştır. Zira vâridin hakikatini tanıyan için ba‘s, ölümden sonraki bir hadise olmaktan önce, bu dünyada yaşanan mânevî bir yeniden doğuştur. Zira bütün kuvveler, vakti geldiğinde beden kabirlerinden çıkarılacak ve ilâhî huzurda toplanacaktır.

-------------------

Âyet 51-56

ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّٓالُّونَ الْمُكَذِّبُونَۙ ﴿٥١﴾

(56/51) Śumme innekum eyyuhâ-ddâllûne-lmukeżżibûn.

 لَاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍۙ ﴿٥٢﴾

(56/52) Leâkilûne min şecerin min zakkum.

 فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۚ ﴿٥٣﴾

(56/53) Femâli-ûne minhâ-lbutûn.

 فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَم۪يمِۚ ﴿٥٤﴾

(56/54) Feşâribûne ‘aleyhi mine-lhamîm.

 فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْه۪يمِۜ ﴿٥٥﴾

(56/55) Feşâribûne şurbe-lhîm.

 هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدّ۪ينِۜ ﴿٥٦﴾ 

(56/56) Hâżâ nuzuluhum yevme-ddîn.

(56/51-56) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz. Karınlarınızı ondan dolduracaksınız. Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz. Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. İşte bu hesap ve ceza gününde onların ziyafetleridir.

-------------------

Cennet ehli, cemâlî sıfatların tecellîsi olan türlü türlü nimetlerle afiyet içinde ebedî hayatın tadını çıkarırken; âhireti inkâr edenler cehenneme sürüklenecek ve orada celâlî sıfatların tecellîsi olan azaplarla karşılaşacaklardır. Onlara sunulan yiyecek, kokusu son derece çirkin, dokunulduğunda yakıcı, görünüşü ve tadı iğrenç olan zakkum ağacıdır. Açlıklarının şiddeti sebebiyle karınlarını bu ağaçtan doldururlar; fakat bu yeme, onları doyurmadığı gibi acılarını daha da artırır.

Zakkumdan yedikten sonra onları şiddetli bir susuzluk sarar. Bu defa içecekleri şey, cehennem ateşiyle kaynamış sulardır. Susuzluk hastalığına yakalanmış develerin suya saldırışı gibi, çatlayıncaya kadar içerler; ancak ne susuzlukları diner ne de rahata kavuşurlar. Aksine içtikleri kaynar su, hararetlerini daha da artırır. Böylece yeme içme, azabı hafifleten bir vesile değil; azabın bizzat kendisi hâline gelir. İşte hesap ve ceza gününde onlara sunulan “ziyafet” bundan ibarettir.

Bu ilk ikram, cehennem ehline sunulan azabın yalnızca başlangıcıdır. Yeni gelen misafire hemen ikram edilmek üzere hazırlanan azık misali, zakkum ve kaynar su onlar için hazır beklemektedir. İlk ikram bu derece yakıcı ve elem verici olunca, cehennemi yurt edindiklerinde ve orada kalacakları kesinleştiğinde karşılaşacakları azabın boyutunu tasavvur etmek zor değildir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm, bu tasviri bir tehdit olduğu kadar, dünyada iken uyanmaya çağıran bir ikaz olarak da sunar. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/489-490) İşârî bakımdan bu âyetlerde, ibadet pınarlarından ve ilâhî vâridlerin menbalarından mahrum kalan nefsin içine düştüğü cehâlet ve dalâlet hâli tasvir edilmektedir. Hakikî gıdadan yoksun kalan nefis, zakkum misali şehvet, benlik ve hevâ ile beslenir. Ne var ki bu tür besinler nefsi doyurmaz; aksine onu daha aç, daha hırslı ve daha elemli bir hâle sürükler.

Bu bağlamda kaynar su, bâtıl beslenmenin neticesinde artan iç yangını ve tatminsizliği sembolize eder. Zikirden yoksun kalan nefis, hararetini dindirmek için tekrar tekrar bu sudan içer; fakat her içişte susuzluğu daha da şiddetlenir. Böylece haz, bizzat azabın kendisine dönüşür; tatmin arayışı ise tükenmeyen bir yoksunluk doğurur. Âyette geçen “susamış develer” benzetmesi, nefsin ölçüsüzlüğünü ve hayvanî arzularının dizginlenemeyişini anlatmaktadır.

Bu sebeple âyette “ziyafet” olarak adlandırılan şey, aslında haram kılınmış olan dünya hazlarının âhirette nasıl azaba dönüşeceğinin ifadesidir. Nitekim dünyada zevk ve refah olarak algılanan süflî nimetler, hakikatten kopuk ve zikirsiz bir hayat içinde yaşandığında âhirette zakkum ve kaynar suya dönüşür. Şu hâlde cehennem azabı yalnızca âhirete ait bir tehdit değil; tâatsiz, ölçüsüz ve hakikatten kopuk bir hayatın kaçınılmaz neticesi olarak daha bu dünyada iken yaşanan bir hakikattir.

İbret Almanız Gerekmez Mi?

-------------------

Âyet 57-62

نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ۟ ﴿٥٧﴾

(56/57) Nahnu ḣalaknâkum felevlâ tusaddikûn.

 اَفَرَاَيْتُمْ مَا تُمْنُونَۜ ﴿٥٨﴾

(56/58) Eferaeytum mâ tumnûn.

 ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ ﴿٥٩﴾

(56/59) E-entum taḣlukûnehu em nahnu-lḣâlikûn.

 نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَۙ ﴿٦٠﴾ 

(56/60) Nahnu kaddernâ beynekumu-lmevte vemâ nahnu bimesbûkîn.

عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ ف۪ي مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٦١﴾

(56/61) ‘Alâ en nubeddile emśâlekum ve nunşi-ekum fî mâ lâ ta’lemûn.

 وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ ﴿٦٢﴾ 

(56/62) Ve lekad ‘alimtumu-nneş-ete-l-ûlâ felevlâ teżekkerûn.

(56/57-62) Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz? Attığınız o meniye ne dersiniz? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz? Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez. Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O hâlde düşünseniz ya!

-------------------

Bu ayetlerde insan, kendi varlığı ve her gün iç içe olduğu yaratılış hakikati üzerinden düşünmeye davet edilmektedir. Allah Teâlâ, çarpıcı sorularla yaratmanın kime ait olduğunu hatırlatmakta; bunun tabii sonucu olarak da insana düşen tasdik ve kulluk sorumluluğuna dikkat çekmektedir.

Siz yokken sizi ilk defa var eden biziz. İlk yaratılışı gerçekleştiren kudretin, yeniden yaratmaya da muktedir olduğu apaçıktır. Zira hiçbir örneği yokken yaratmayı başaran kudret için, öldükten sonra yeniden yaratmak daha zor değildir. O hâlde insanın, Allah’ın ölüleri dirilteceğini inkâr etmesi aklen de temelsizdir. Madem siz bir şey değilken sizi var eden O’dur, yeniden diriltmeye gücünü neden tasdik etmiyorsunuz?

Rahimlere dökülen nutfeye bakın: Onu yaratan siz misiniz yoksa biz miyiz? Mesela bazen anne-baba çocukları olsun ister, fakat temenni ettikleri çocuk meydana gelmez. Bazen çocuk istemezler, çocuk meydana gelir. Nutfe veya damla da kendi kendilerine o sureti meydana getiremez. Şu hâlde meniden insanı yaratan kudret, ölenleri diriltmekten aciz olabilir mi? Bu sorular, insanın kendi aczini ve ilâhî kudretin mutlaklığını idrak etmesi içindir.

Allah Teâlâ, ilmi, kudreti ve hikmeti gereği ölümü aranızda takdir etmiştir. Her insan için belirlenmiş bir ecel vardır; vakti geldiğinde ne öne alınabilir ne de ertelenebilir. Bu konuda ilâhî iradenin önüne geçmek ve ona galip gelmek mümkün değildir. Ölüm, insanı yok etmek için değil; yerine benzerlerinin getirilmesi ve yeniden yaratılışa geçiş için takdir edilmiştir. İnsan ölür, yerine başkaları gelir; sonra da bambaşka bir yaratılışta yeniden var edilir.

Nitekim siz, ilk yaratılışınızı biliyorsunuz: Nutfeden yaratıldığınızı, rahimde safhalardan geçtiğinizi, sonra dünyaya geldiğinizi inkâr etmiyorsunuz. Öyleyse sizi ikinci defa yaratmanın imkânsız olduğunu nasıl düşünebilirsiniz? Bu hususta düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

Şu hâlde Allah Teâlâ insanın dünyadaki fizikî varlığını yaratmaya kadirken, O’nun âhiretteki yeniden yaratmayı gerçekleştiremeyeceğini düşünmek hem akla hem de vahye aykırıdır. İlk yaratılışı kabul edip ikinci yaratılışı inkâr etmek, açık bir çelişki ve küfürdür.

İşârî bakımdan bu âyetler, zahirde ba‘s ve iâde kudretini ispat ederken, bâtında insanı her an yenilenen varoluşunu idrak etmeye çağırmaktadır. “Sizi Biz yarattık” hitabı, yalnızca geçmişte vuku bulmuş bir fiili değil; süreklilik arz eden ilâhî yaratışı ifade eder. Zira Hak Teâlâ’nın yaratması bir defaya mahsus olmayıp, her nefeste tecdîd-i halk şeklinde cereyan etmektedir.

Haddizatında kul, kendi varlığının ilk maddesine dahi müdahale edemezken, yeniden yaratılışı uzak ve imkânsız görmesi, nefsin kendini bağımsız zannetmesinden ibarettir. İnsanın fiilî kudretinin rahmine atılan bu ilk tohum dahi onun tasarrufu dışında gerçekleşmektedir.

“Aranızda ölümü takdir ettik” buyruğu ise sûretlerin fânîliğine, hakikatin ise bâkîliğine işaret eder. Ölüm, mutlak bir yokluk değil; sûretin çözülmesi ve başka bir mertebeye intikaldir. Sûfîler nezdinde her hâlin bir ölümü, her idrakin bir doğumu vardır. Bu yönüyle ba‘s, yalnız kıyamete ertelenmiş bir hadise değil; her an yaşanan mânevî bir hakikattir. Nefsî hâller ölür, kalbî idrakler dirilir; kalbî hâller tamamlanır, rûhânî tecellîler zuhur eder.

“Biz acze düşürülecek değiliz” ifadesi, ölümle her şeyin sona erdiğini zanneden anlayışa kesin bir reddiyedir. Hak Teâlâ, ölümü takdir ettiği gibi, yerine başkasını getirmeye ve insanı bilinmeyen bir yaratılışla yeniden inşâ etmeye de kâdirdir. Bu bilinmeyen yaratılış, nefs merkezli idrakin çözülüp, kulun ilâhî tasarrufa açık hâle gelmesini ifade eder. Akıl bu hakikati kuşatamayabilir fakat tasdik ve teslimiyet yoluyla onu kabul edebilir.

İnsan bazen dünya işlerine bütünüyle gömülür; Allah’ı hatırlamaktan gaflet eder, hevâ ve şehvetlerinin peşinden sürüklenir, hayvanî ve yırtıcı yönünü besler. Ardından Allah Teâlâ onun bu kuvvelerini ve sıfatlarını değiştirir: Kul artık bir an bile Hakk’ı anmaktan geri durmaz, dünyaya meyletmez, hevâsını terk eder; mücâhede ve riyâzetle Mevlâsına yönelir. İşte bu köklü dönüşüm de yeniden neş’et ve ilâhî inşâdır.

-------------------

Terzi Baba ise âyette belirtilen “hayat ve ölüm” gerçeğinin sadece yeryüzünde yaşayanlara mahsus olmadığına şöyle dikkat çeker:

“Ayet-i kerîmelerde de görüldüğü gibi, bir işin ilkini yapmak zordur, birincisi olduktan sonra onu tekrarlamak zor değildir. 

Bahsedilen hadisede Cenâb-ı Hakkın “hayat ve ölüm” tatbikatındaki hükmünü açık olarak ikaz ederek bildiriyor. 

Yaşadığımız hayatta “doğum ve ölüm” olarak adeta her gün şahitleri oluyoruz. Ayrıca bu oluşumları tabiat dediğimiz sistemde de mevsimler vasıtasıyla her sene görüyoruz. 

Cenâb-ı Hakk’ın kudret sıfatını ortaya getiren bu hadiselerin, sadece bizim dünyamıza ve bizim içinde bulunduğumuz insan nesli-sülâlemize ait olduğunu düşünüp öyle zannetmek, Cenâb-ı Hakk’ı hiç tanımamış olmak lâzımdır. 

Ezeli ve ebedi olan, Zat-ı Alâ-i ilâhiyye olan Allahımız, bu sonsuz olan süre içinde sadece yaklaşık on beş bin senelik bir süre için mi bu sıfatlarını kullanmış olacak. Aslında bizim insan nesli-sülâlemizin sonsuz uzay zaman içinde düşündüğümüzde ancak üç saniyelik bir zaman süresine karşılık gelir. 

Eğer gökyüzünde, bizim insan nesli-sülâlemizden başka bir insan nesli sülâlesi yoksa, Allahımızın bu sıfatları faaliyet dışı kalmış olması lazım gelecektir. Ancak böyle bir şey tasavvur dahi edilemeyeceği için, bahsi geçen bu ayeti kerimelerin delâletiyle bile, gökyüzünde de sayısını şu an bilemeyeceğimiz sonsuz sayıda, gökyüzü insan nesli veya dabbe türü sülâlelerin olacağı, şüphe götürmez bir gerçektir. 

Kısaca şöyle de düşünebiliriz. Tespit edildiği sonsuz fezada, bizim saman yolu galaksimizde yüz milyar gezegen olduğu tespit edilmiş. Diğer taraftan gene fezada, yüz milyar galaksi tespit edilmiş. Bu hesapla her galakside bizim dünyamız gibi üzerinde insan nesli-sülâlesi olan sadece bir gezegen olduğunu düşünsek o zaman ortaya çıkan gerçek. 

Sonsuz fezada en azından yüz milyarda bir ihtimal olmak üzere yüz milyar dünya benzeri üzerinde insan nesli-sülâlesi olduğuna hiç şüphe yoktur. 

İşte bu yüzden geçmişte bahsedilen ayetlerdeki faaliyetlerde doğum ölüm ve yenilenme, bütün gökyüzü alemlerinde de geçerlidir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/156-157)

-------------------

Âyet 63-67

اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَۜ ﴿٦٣﴾

(56/63) Eferaeytum mâ tahruśûn.

 ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ ﴿٦٤﴾

(56/64) E-entum tezra’ûnehu em nahnu-zzâri’ûn.

لَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ ﴿٦٥﴾

(56/65) Lev neşâu lece’alnâhu hutâmen fezaltum tefekkehûn.

 اِنَّا لَمُغْرَمُونَۙ ﴿٦٦﴾

(56/66) İnnâ lemuġramûn.

 بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ﴿٦٧﴾ 

(56/67) Bel nahnu mahrûmûn.

(56/63-67) Ektiğiniz tohuma ne dersiniz? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz: “Muhakkak biz çok ziyandayız! Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!”

-------------------

Toprağa attığınız tohuma hiç dikkat ettiniz mi? Onu bağımsız iradenizle siz mi yeşertiyorsunuz, yoksa yeşertme fiili bütünüyle bize mi aittir? Ekin ekmek kulun kesbiyle gerçekleşir; zira kulun tercih ve gayreti bu safhada devrededir. Ne var ki bitirip yeşertmek, tohumu başak ve ürüne dönüştürmek yalnızca Allah’a mahsustur. Çünkü bir tanenin yahut bir başağın oluşumunda kulun belirleyici bir tasarrufu yoktur. Bu sebeple ekme fiilinin insana izâfesi kesb yönüyle; yeşertmenin Allah’a izâfesi ise yoktan var etme ve yaratma cihetiyledir. Lütuf ve rahmetiyle tohumu ürün kılan O’dur. Dileseydi, bitmiş ekini kuru ve ufalanmış bir hâle çevirir; sizi de hayret, pişmanlık ve esef içinde bırakırdı. O vakit, “Eyvah! Emeklerimiz boşa gitti; kazancımızdan ve ürünümüzden büsbütün mahrum kaldık” diye yakınırdınız.

Bu misal, bitkileri bitirmeye kâdir olan Allah’ın yeniden diriltmeye de kâdir olduğuna delâlet eder. Nitekim O, yere atılan taneyi bitirdiği gibi rahimdeki nutfeye de can verir; aynı kudretle insanı diriltip kabirden kaldırır. Zira bunların her biri birer tohumdur; aynı ilâhî tasarrufa konu olan başlangıçlardır.

-------------------

Dolayısıyla Terzi Baba’ya göre yukarıdaki âyet-i kerîmeleri okuyup da hayran kalmamak mümkün değildir. Sıradan bir düşünce ile bizler çiftçiler olarak ektik biçtik hububat elde ettik deriz ancak ayet-i kerime bunların hepsinin Hakk tarafından yapıldığını açık olarak ifade etmektedir. Ekmek dikmek, ise sadece bir vesiledir, ekildikten ve dikildikten sonraki, her saniye ekilip dikilen şeyin kontrolü, “müdebbir-tedbir” eden meleklere, yani Allahımızın Rahmaniyeti içerisinde Rezzak isminin kuvvetleri olan melekleri tarafından her an kontrol altında tutularak, olacak son şekillerine kadar kontrol edilip yerlerinde inşa edilmektedirler. Kendi kendine hiçbir şeyin olması mümkün değildir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/158-159)

-------------------

İşârî bakımdan ise âyet, kalplere atılan niyet tohumları ile bedenlerde ortaya konan amel tohumlarına işaret etmektedir: Onları gerçekten siz mi yeşertiyorsunuz, yoksa yeşerten biz miyiz? Tohumu atan kuldur; fakat onu ihlâsla yeşerten, mârifet meyvesine dönüştüren Hak’tır. Amelin kabulü ve bereketi, tıpkı ekinin bitmesi gibi kulun elinde değildir. Bu sebeple “Dileseydik onu bir çöpe çevirirdik” tehdidi, amelin kabul edilmemesi ve buna yakışır hâlin zuhur etmemesine işaret eder. Nice kimse vardır ki zahirde amel sahibidir; fakat ihlâs eksikliği sebebiyle ameli meyve vermez, kalbi çorak toprak gibidir. Bu toprağa ektiği amel tohumları kırıntı hâline gelir; emeği hebâ olur; ameli hâle, hâli muhabbet ve marifete dönüşmez. O vakit sâlik, şaşkınlık içinde “mahrum bırakıldık” demekten başka bir şey bulamaz.

Hakikatte bu mahrumiyet, niyet ve amelin ihlâstan uzak, gafletle yapılmasının sonucudur. Öyleyse: Ey Hak yolunun sâlikleri! Gafletle icra edilen zikirlerden ve ihlâstan yoksun amellerden sakının. Aksi takdirde amelleriniz, nimet değil; ceza yurdunda aleyhinize delil olur. Âhirette “Biz ziyandayız, bütünüyle mahrum bırakıldık” diyerek hüsranınızı itiraf etmek zorunda kalırsınız. Bilin ki gerçek rızık, ihlâsla yapılan ameller neticesinde ruhun ilâhî feyizlerle gıdalanmasıdır; bundan yoksun kalan ise hakikatte mahrumdur. Nitekim Mesnevî’de şöyle denilmektedir:

Ey kul, Hak sana “O’nun rızkından yiyin” dedi de, Sen bu sözden hikmet değil, ekmek anladın.

Rabbinizi Tesbih Etmeniz Gerekmez Mi?

-------------------

Âyet 68-70

اَفَرَاَيْتُمُ الْمَٓاءَ الَّذ۪ي تَشْرَبُونَۜ ﴿٦٨﴾

(56/68) Eferaeytumu-lmâe-lleżî teşrabûn.

 ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ ﴿٦٩﴾

(56/69) E-entum enzeltumûhu mine-lmuzni em nahnu-lmunzilûn.

 لَوْ نَشَٓاءُ جَعَلْنَاهُ اُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ ﴿٧٠﴾ 

(56/70) Lev neşâu ce’alnâhu ucâcen felevlâ teşkurûn.

(56/68-70) İçtiğiniz suya ne dersiniz? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu acı bir su yapardık. O hâlde şükretseydiniz ya!.

-------------------

İçtiğiniz suya hiç dikkat ettiniz mi? Onu buluttan indiren siz değilsiniz; indiren yalnızca biziz. Dileseydik o suyu acı ve tuzlu kılardık ne içmeye ne de sulamaya elverişli olurdu yani ne susuzluğu giderir ne de yeryüzünde faydalı bir bitkinin yetişmesine vesile olurdu. Fakat sizi esirgeyip merhamet ettiğimiz için, tuzlu denizlerden yükselen suları süzüp arındırarak tatlı hâle getirdik; böylece içilebilir ve hayat verici kıldık. O hâlde bu nimetleri ihsan eden Allah’ı birleyip emrine itaat ederek şükretmeniz gerekmez mi?

Burada kastedilen şükür, yalnızca dil ile yapılan bir teşekkür değildir. Bilakis şükür; Allah’a ve âhiret yurduna iman etmek, Resûlünü tasdik etmek ve Hakk’ın buyruklarına teslimiyetle itaat etmektir. Zira nimeti tanımak, onu vereni tanımakla; nimeti yerli yerinde kullanmak ise kulluğun gereğini yerine getirmekle mümkündür.

Bu âyet-i kerîmede, zâhirî su nimeti üzerinden ilâhî ilim ve mârifete de işaret edilmektedir. Çünkü mârifet, salt çabayla elde edilen bir kazanım değil; yalnızca Allah Teâlâ’nın ihsanıyla kalbe lütfedilen bir feyizdir. Bununla birlikte feyze talip olan kimsenin, feyiz gelmeden önce kalbini hazırlaması gerekir. Nitekim çiftçi de önce tarlasını hazırlar, ardından tohumunu eker; yağmurun ne zaman yağacağını ise bilmez. Keşif ve şühûd yağmurları da böyledir: Allah Teâlâ dilediği vakitte bu yağmurları indirir; nefsin hevâsından ve kalbin gafletinden kaynaklanan tuzlu suyu giderir, onu tatlı bir mârifet suyuna dönüştürür ve onunla nice susamış gönülleri diriltir. Bu sebeple mârifet ve hikmet nimetini ihsan eden Allah’a şükretmek zarurîdir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/502-503) Aynı hitap, zâhirde içilen suya; bâtında ise kalplere inen irfânî vâride yöneliktir. Bu vârid, görünmeyen bir buluttan yani ilâhî gayb hazinesinden iner. Allah dileseydi, bu mânevî suyu acı ve yakıcı kılardı. Böyle bir durumda vârid, kalbi diriltmez; bilakis onu kurutur, şaşkınlığa ve Hakk’tan uzaklığa sürüklerdi. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/83)

-------------------

Âyet 71-74

اَفَرَاَيْتُمُ النَّارَ الَّت۪ي تُورُونَۜ ﴿٧١﴾

(56/71) Eferaeytumu-nnâra-lletî tûrûn.

 ءَاَنْتُمْ اَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَٓا اَمْ نَحْنُ الْمُنْشِؤُ۫نَ ﴿٧٢﴾

(56/72) E-entum enşe’tum şeceratehâ em nahnu-lmunşi-ûn.

 نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْو۪ينَۚ ﴿٧٣﴾

(56/73) Nahnu ce’alnâhâ teżkiraten ve metâ’an lilmukvîn.

 فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ۟ ﴿٧٤﴾ 

(56/74) Fesebbih bismi rabbike-l’azîm.

(56/71-74) Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık. O hâlde, Oyüce Rabbinin adını tesbih et.

-------------------

Âyette, özellikle çöl gibi ıssız bölgelerde yolculuk yapanların (mukvîn) iki ağacı birbirine sürterek ateş elde etmelerine işaret edilmekte; bu imkânın insan için ilâhî bir lütuf olduğu hatırlatılmaktadır. Çöl yolcularının ayrıca zikredilmesi, ateşe en fazla muhtaç olanların onlar olması sebebiyledir. Zira ateş, onların soğuktan korunmaları, yırtıcı hayvanlardan sakınmaları, yiyeceklerini pişirmeleri ve elbiselerini kurutmaları için hayati bir ihtiyaçtır. Bu yönüyle ateş, yalnızca geçici bir fayda değil; insan hayatının devamını sağlayan temel bir nimettir.

Daha geniş bir açıdan bakıldığında ise ateş örneği, yanma ve ışık olgusunun insan hayatındaki merkezi yerine ve ateşin kontrol altına alınmasının medeniyetin teşekkülündeki rolüne dikkat çeker. Ancak bağlam itibarıyla asıl vurgu, Allah’ın insanlara verdiği nimetler üzerinde tefekkür edilmesi ve buradan hareketle O’nun öldükten sonra diriltmeye de kâdir olduğu sonucuna ulaşılmasıdır. Nitekim ateşe elverişli ağacın yaratılışı bedenlerin yaratılışına; ateşin ortaya çıkışı ise ruhların bedenlere iadesine bir misal olarak sunulmuştur. (Kurân Yolu, 5/226-227; İbn Berrecân, Tefsîr, 5/277) Bu noktada, dirilişi inkâr ederek ilâhî kudreti küçümseyenlere karşı Hz. Peygamber’e, “Rabbinin adını tesbih et” buyruğu yöneltilmiştir. Bu emir, Allah’ın azametini yüceltme olduğu kadar, inkâr ve şirkin taşıdığı büyük cüret ve nankörlüğe karşı bir uyarı mahiyetindedir. Zira insan hayranlık uyandıran ya da şaşkınlık veren bir durumla karşılaştığında “Sübhânallah” diyerek tepki verir. Burada da inkârcıların, apaçık kudret delilleri karşısındaki körlüğü ve küstahlığı karşısında, Peygamber’e Allah’ı tesbih etmesi emredilerek bu tutumun ne derece hayret verici olduğu vurgulanmaktadır. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 9/230) Tasavvufî anlamda bu âyet-i kerîme, Hak yoluna sülûk eden sâdık ve samimi sâlikin kalbinde irade, talep ve iştiyak çakmağıyla tutuşturulan aşk ateşine işaret eder. Bu ateş, zikrin hararetiyle kalpte alevlenen ilâhî muhabbettir. Sâlikin bâtınında yanan aşk ateşi, onu hem hakikate karşı uyaran bir ikaz hem de vuslata taşıyan bir azık hükmündedir.

Bu ateşin “ağacı”, kalbin derinliklerinde yeşeren ve insanı Hak yolculuğuna sevk eden istidat ve kabiliyettir. Sâlik bu ağacı bizzat var edemez; yalnızca nefsini tezkiye ederek ona elverişli bir zemin hazırlar. Onu inşâ eden ve ateşi tutuşturan ise bizzat Hakk’ın kendisidir. Kurbiyet yolunda ilerleyenler bu ateşle ısınır; onun hararetiyle pişer, benlik tortularından arınır ve kemâle ererler. Nitekim denildiği gibi:

Sevgilinin muhabbeti âşıklar için ateştir;

Müştakların varlığını yakar, kül eder.

Âyetteki “Rabbinin ismiyle tesbih et” emri ise işârî bakımdan benliğin devreden çıkarılmasını ifade eder. Zira kulun kendi tasavvuru, kendi sözü ve kendi övgüsü yetersizdir. Hakiki tesbih ancak ilâhî isimle gerçekleşir; bu da sâlikin mânâsını inşâ eden bir hâle dönüşür. Bu sebeple tesbih, yalnızca dilde kalan bir zikir değil; kalbi, aklı ve hâli kuşatan bütüncül bir yöneliş olur.

Bu çerçevede İbn Atâ’ya göre Allah Teâlâ, kulun tesbihine veya herhangi bir ibadetine muhtaç olmaktan münezzehtir. Ancak Cenâb-ı Hak, nefislerini temizlemeleri ve kemâle ermeleri için kullarına kendisini tesbih etmelerini emrederek onları şereflendirmiştir. Zira “Azîm” ismi, O’nun celâlinin yaratılmışların övgüsüne ve mahlûkatın tasvirine sığmayacak derecede yüce olduğunu ifade eder.

Neticede Hakk’ın âfâk ve enfüsteki âyetleri karşısında ruh kuvvet bulur; akıl istikamet kazanır, kalp huşû ile yumuşar. Böylece sâlik, nefsin iddilarından sıyrılarak ubûdiyetle boyun büker; benlikten kurtulup ilâhî azamet karşısında tevazu ve teslimiyete ulaşır. Bu hâl, aşk ateşiyle başlayan yolculuğun, tesbihle kemâle eren neticesidir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/84; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/507)

-------------------

Âyet 75-76

فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِۙ ﴿٧٥﴾

(56/75) Felâ uksimu bimevâki’i-nnucûm.

 وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌۙ ﴿٧٦﴾

(56/76) Ve-innehu lekasemun lev ta’lemûne ‘azîm.

(56/75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.

-------------------

Hakk’ın kudreti, rubûbiyeti ve kullarına olan ihsanı bu denli apaçıkken, aslında O’nun yüceliğini göstermek için yemine ihtiyaç yoktur. Bununla birlikte Allah Teâlâ, insan idrakini uyandırmak ve nazarını kevnî ve manevî deliller üzerine yöneltmek için yıldızların mevkilerine yemin etmektedir. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/383) Bu mevkilerden maksat; yıldızların doğup battıkları yerler, hareket ettikleri yörüngeler ve özellikle kıyamet esnasında dağılacakları, düşüp yok olacakları konumlardır. Zira bu hâllerin her birinde, ilâhî kudretin büyüklüğüne, hikmetin kemâline ve kâinatta cari olan ince nizamın azametine dair son derece kuvvetli deliller vardır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, hakikatleri ihtiva eden bu kevnî olgulara yemin etmiştir.

Yemin edilen şeylerin büyüklüğü, yemin edenin azametini de gösterir. Yıldızların mevkilerinde, Allah Teâlâ’nın yalnızca kudreti değil; aynı zamanda hikmetinin mükemmelliği ve rahmetinin kuşatıcılığı da tecellî etmektedir. Onların belirli ölçülerle hareket etmesi, şaşmaz bir nizam içinde varlıklarını sürdürmeleri ve vakti geldiğinde dağılmaları, kâinatın sahipsiz değil; ilâhî ilim ve irade ile yönetildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

İşârî bakımdan ise yıldızlar, Kur’ân âyetlerine; onların mevkileri de bu âyetlerin indiği kalp menzillerine işaret eder. Allah Teâlâ, bâtıldan arındırılmış latîfelere yemin etmektedir. Zira bu latîfeler, ceberûtî ve lâhûtî semadan gelen gizli ve kudsî vâridâtın yıldızlarının iniş yerleridir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/84) Ancak her kalp bu inişe ehil değildir. Yemin, işte bu seçkin ve arınmış menzillerin azametine yapılmıştır. Çünkü âyetlerinin anlamları, her gönle değil ihlâs ve mârifet ehlinin kalplerine doğar.

Bu sebeple “Eğer bilseniz, bu gerçekten büyük bir yemindir” buyurulmuştur. Çünkü bu yemin, vahyin iniş mahallerini; yani kalplerin en latîf, en saf ve en seçkin mertebelerini konu edinmektedir. Cenâb-ı Hak, bu yeminle zat ve sıfatlarının mazharı olan bu latîfeleri yüceltmekte; hakikatin taşıyıcısı kıldığı kalplerin değerine dikkat çekmektedir. Böylece yıldızların semadaki yerleriyle, vahyin gönüllerdeki iniş menzilleri arasında derin bir irtibat kurulmakta; kevnî âlem ile kalbî âlem aynı ilâhî hakikatin farklı tezahürleri olarak sunulmaktadır. 

-------------------

Âyet 77-80

اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌۙ ﴿٧٧﴾

(56/77) İnnehu lekur-ânun kerîm.

 ف۪ي كِتَابٍ مَكْنُونٍۙ ﴿٧٨﴾

(56/78) Fî kitâbin meknûn.

 لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ ﴿٧٩﴾

(56/79) Lâ yemessuhu illâ-lmutahherûn.

 تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٨٠﴾

(56/80) Tenzîlun min rabbi-l’âlemîn (56/77-80) O, elbette değerli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir kitaptadır. Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir. Âlemlerin Rabb’inden indirilmedir.

-------------------

Kur’an lâfzı iki türlüdür. Biri elimizdeki Mushaf, ismi de verilen kayıtlı Kur’an’dır. Diğer manası ise, Kur’an zattır. Furkan sıfattır. 

Senelerce süren Kur’an halik mıdır yoksa mahluk mudur, sorusunun cevabı; hem mahlûktur hem haliktır, olmasıdır cildi kâğıdı mürekkebi yönü ile mahlûktur. Ancak manası ve lâfzi itibariyle Halik’tır. Böyle baktığımız zaman Kur’an-ı Kerim, Zat-ı ilâhi yönünden insanlık alemine ikram edilmiş zati bilgiler bütünüdür. 

Zat mertebesi itbariyle “Ümmül kitap”ta muhafaza edilmekte, sıfat mertebesi itibariyle “Furkan” ismiyle, “levhi mahfuz” da muhafaza edilmektedir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/160-161)

-------------------

Kur’ân’ın “kerîm” sıfatıyla nitelendirilmesi, onun mertebesinin yüceliği ve değerinin eşsizliği sebebiyledir. Zira Kur’ân, kerîm olandan, kerîm bir vasıta ile, bütün mahlûkatın en kerîmine indirilmiştir. Böylece ilâhî kitapların sonuncusu olarak kemâle erdirilmiş, bâtılın ona karışması engellenmiş; hidayet, hikmet ve yüksek ahlâk ilkeleriyle donatılmıştır. Bu sebeple onu okuyan, ezberleyen ve onunla amel eden kimsenin değeri artar.

“Korunmuş bir kitapta” ifadesi, Kur’ân’ın ilâhî muhafaza altında bulunduğunu ve aslının değişmezliğini ifade eden mânevî bir nitelemedir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre burada kastedilen “kitap”, Levh-i Mahfûzdur. Nitekim şu âyet buna işaret etmektedir:

بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَج۪يدٌۙ ف۪ي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ

“Hayır, o (yalanlamakta oldukları kitap) şanı yüce bir Kur’an’dır. O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz’da)dır.” (Burûc, 85/21-22) Buna göre Kur’ân, lafız ve mânasıyla Allah’ın ilmindeki aslına mutabıktır; beşer sözü olmadığından hiçbir müdahaleye açık değildir. “Meknûn” vasfı ise bu ilmin mahlûkat için gayb oluşuna, mahiyetinin tam olarak idrak edilemeyeceğine işaret eder.

Âyette geçen “ona ancak tertemiz olanlar dokunabilir” ifadesindeki mutahharûn kelimesi de çoğunlukla melekler olarak anlaşılmıştır. Bu durumda “dokunma” (mess), Kur’ân’ın nüzûlü sürecinde meleklerden başkasının rolü bulunmadığını; müşriklerin ileri sürdüğü gibi onun kâhin, şair veya şeytanî bir kaynaktan gelmediğini vurgular. Böylece Kur’ân’ın ilâhî menşei kesin bir şekilde ortaya konulmuş olur.

Bununla birlikte Kur’ân’ın bu şekilde yüceltilmesi ve “temizlik” vurgusunun saygı anlamı taşıması sebebiyle, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren Müslümanlar mushafa abdestsiz dokunmamaya özen göstermiştir. Âlimlerin büyük çoğunluğu da bu anlayışı destekleyerek mushafa dokunmak için abdestin gerekli olduğu kanaatine varmıştır. Kur’ân’ın okunması veya tercümelerine dokunulması ise genellikle abdest şartına bağlanmamış, fakat edeple yapılması tavsiye edilmiştir. (Kur’ân Yolu, 5/229-230)

-------------------

Taharet–temizlik iki türlüdür. Biri suret beden temizliği, diğeri nefs temizliğidir. Beden temizliğini yapmış olanlar Kur’an-ı Kerimi tutup okuyabilirler. Ancak içinde bulunan gerçek ilâhi manalarını tutamazlar. Bu gerçek ilâhi manaları tutmak, ehli yanında uzun seneler nefs eğitimi yaparak kendinde, kendi varlığından bir bakiye kalmayan ve velâyet suyu ile yıkanan kimseler, ancak manalarını da tutabilirler. 

(Hamele-i Kur’an) sadece kelâmını ezberleyerek taşıyıcılarıdır. Çok güzel bir hadisedir. Ancak genelde gerçek manasını bilmediklerinden sadece kelâmının zahirini taşımaktadırlar.

Diğer yönü ile ise, Velâyet suyu ile tahir olmuş ve bu sürede de aynı zaman da arif olmuş kimseler ise, bütün Kur’an-ı kerimi ezber bilmeseler bile, manalarının derinliğine vakıf olduklarından, Kur’an-ı kerimin manasını taşıdıklarından, “hamel-i mana-ı Kur’an” dırlar. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/162)

-------------------

Sûfîlere göre bir kimse, gayr ve gayriyyet vehminin kirinden arınmadıkça Kur’ân’a hakiki mânada dokunamaz ve onun sırlarını keşfedemez. Zira burada kastedilen dokunuş, mushafın zahirine temas değil; kelâmın hakikatine nüfûz etmek, ilâhî hitabı kalpte idrak etmektir. Kur’ân’ın ilâhî mânaları ve latîf sırları, ancak masivâdan temizlenmiş, benlik iddiasından sıyrılmış ve arındırılmış kalplere açılır.

Bu sebeple Kur’ân, sûfîlerin nazarında, herkesin okuyabildiği bir metin olmakla birlikte, her kalbin aynı derecede hakikatine ulaşamayacağı ilâhî bir kelamdır. Onun bâtınî hikmetleri, nefsin izlerinden, ikilik vehminden, hevânın perdelerinden ve kesretin dağınıklığından kurtulmuş kalplerde tecellî eder. Böyle kimseler, Kur’ân’la yalnızca okuyan değil; onunla yaşayan, onunla ahlâklanan bâtın ve hakikat ehlidir.

Hakk’ın seçkin kulları olan bu zatlar, varlık iddiasından kurtulmuş, bulundukları mânevî makamların dahi birer perde olabileceğinin şuuruna ermişlerdir. Böylece ne hâllerine güvenmiş ne de mertebelerine tutunmuşlardır. Bu tam arınmışlık ve teslimiyet hâlinde, Kur’ân’ın ilâhî mânaları onlara açılır; lafızların ardındaki latîf sırlar, kalplerinde keşf ve müşâhede yoluyla zuhur eder. Bu yönüyle “ona ancak tertemiz olanlar dokunabilir” buyruğu, sûfîler nezdinde kalbin tasfiyesi geçekleşmeden ilâhî kelâmın hakikatiyle sahih temasın mümkün olmayacağını ifade eder. Zira Kur’ân’a dokunmak yalnızca bir temas değil ittiba, idrak, tahalluk ve nihayet tahakkuku birlikte ihtivâ eden çok katmanlı bir durumdur. Bunun sebebi ise Kur’ân’ın, zatı itibarıyla her türlü noksanlıktan münezzeh olan âlemlerin Rabbinden indirilmiş ilâhî bir kelâm olmasıdır.

Rab İsmi ve Rubûbiyetin Hakikati “Rab” ismi, köken itibarıyla ıslah eden, yetiştiren ve kemâle erdiren anlamını taşıyan “rab” kökünden türemiştir. Ayrıca “adalet” ve “rıza” gibi, masdarın bizzat isim olarak kullanıldığı esmâ türüne dâhildir. Kur’ân’da bu isim, Fâtiha sûresinde “Rabbu’l-âlemîn” terkibiyle zikredilmiştir.

“Rab”, varlığa taalluku olan vücûdî isimler zümresindendir. Bu yönüyle özellikle Rahmân ismiyle sıkı bir irtibat içindedir. Zira terbiye, terbiye edilene ulaşan ve onun varlığında etkisini gösteren olumlu ve kurucu bir varlık fiilidir. Bu sebeple Rahmân ismi, tenzih mertebesinden bakıldığında, Rab olarak tecellî eder. Hakk’ın zâtı ise, bu isimlerle kayıtlı değildir; isimlerin zuhur ettiği yerde de, henüz zuhur etmediği mertebelerde de aynıdır. Zât hakkında itibar farklılıkları söz konusu olmaz; farklılık ve taayyün yalnızca isimler düzeyinde meydana gelir.

Terbiye, her varlık için yalnızca kendi istidadı ve ihtiyacı ölçüsünde gerçekleşir. Şayet terbiye bu ölçüyü aşarsa, maksadını kaybeder ve anlamı tersine döner. Böyle bir durumda terbiyedeki artış, o varlık açısından kemâle sevk edici değil, ifsada yol açıcı olur; yani terbiye, terbiye olmaktan çıkar.

Gerçekte “Rab” ismi, “Zâhir” isminin mânasını içine almış olup her ikisi de Rahmân isminin küllî kuşatıcılığı içindedir. Ayrıca “Rab” ismi, terbiyede bulunan ihsan ve verme yönü sebebiyle “Muʿtî” ismini de kapsar. Bunun yanında Vedûd, Muhsin, Münʿim, Cevâd gibi esmâ da Rab isminin muhtevasında yer alır. Ancak bu isimlerin Rab ismine dâhil oluşları eşit değildir; her biri, kendi payına düşen nisbet ve etki ölçüsünde bu ismin içinde yer alır.

Bu itibarla terbiye, birbiri ardınca gelen ilâhî tecellîlerden ibarettir. Bu tecellîlerde görünen “Zâhir”, hakikatte Rahmân’ın kendisinden başkası değildir. Öyleyse sâlik isimlerin mânalarına takılıp kalmamalı; isimde durup müsemmâyı kaçırmamalıdır.

Ayrıca bilinmelidir ki, mevcûdâtın birbirine nisbet edilen terbiyeleri, hakikatte müstakil ve bağımsız fiiller değildir. Bunlar ancak, ilâhî terbiyenin daimî oluşundan kendilerine düşen bir kuvvet nisbetiyle meydana gelir. Bu nisbetin en alt sınırı, her varlığı ayakta tutan ilâhî kayyûmiyyettir. Bu sebeple, varlık âleminde gerçekleşen her türlü terbiye, özünde “Kayyûm” olan Hakk’ın fiilidir. İstersen bu hakikati “Kâdir” ismi zaviyesinden de okuyabilirsin; zira tasavvur edilen her kudret ve gerçekleşen her fiil, ilâhî kudretle mümkündür. Bu anlayış, fiillerde tevhidi (tevhîd-i efâl) ifade eder. Şu hâlde “Kâdir” ismi, bu yönüyle “Rab” isminin mânâ dairesi içinde yer alır. Aynı ölçü, ilâhî isimlerin bütün anlam katmanlarına tatbik edilebilir.

Yine bilinmelidir ki terbiye, halk arasında yaygın olarak anlaşıldığı şekliyle sınırlı bir kavram değildir. Hak Teâlâ’nın, âlemlerin Rabbi olması yönüyle gerçekleştirdiği terbiye, varlık âlemindeki her mevcudun hayatını ayakta tutan batınî bir sırdır. Hayat, basit varlıklarda zâtî bir hareket olarak zuhur eder; bu hareket terkîbi doğurur. Böylece hayat, önce terkîbin kendisine, ardından onu oluşturan unsurlara, sonra terkîbin devamına ve nihayet başka terkîplerin unsuru olmasına kadar uzanır. Bu süreç, varlık mertebeleri boyunca zincirleme şekilde sürer. Bu devamlılık sebebiyle “Hayy” ismi, terbiye tecellîsi aracılığıyla “Rab” isminin mânâ alanına dâhil olur.

Oysa avamın terbiye anlayışı, çoğu zaman yalnızca çocuğun yetiştirilmesi gibi sınırlı bir tasavvura indirgenmiştir. Eğer terbiye bundan ibaret olsaydı, varlık âleminin büyük bir kısmı Rab isminin kuşatıcılığı dışında kalırdı. Hâlbuki Allah, Rabbu’l-âlemîndir; bu rablik, bütün âlemleri; görüneni ve görünmeyeni, başlangıcı ve sonu kapsamaktadır. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 83-85)

-------------------

Âyet 81-82

اَفَبِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَۙ ﴿٨١﴾

(56/81) Efebihâżâ-lhadîśi entum mudhinûn.

 وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ ﴿٨٢﴾

(56/82) Ve tec’alûne rizkakum ennekum tukeżżibûn. 

(56/81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah’ın verdiği rızka O’nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?

-------------------

Âyette geçen “söz” mânasındaki hadîs ile Kur’ân-ı Kerîm kastedilmektedir. Bu hitapta, inkârcıların kendilerine lütfedilen nimetler karşısında şükür ve teslimiyet göstermek yerine, bu nimetlerin Allah’tan geldiğini inkâr etmeleri ve hakikati yalanlamaları şiddetle tenkit edilmektedir. Nitekim nankörlüğün tipik tezahürü olarak, yağmur gibi apaçık bir ilâhî ihsanın yıldızlara veya tabiî sebeplere nisbet edilmesi örnek gösterilmiştir.

Bazı müfessirler bu âyetin mânasını daha da genişleterek şöyle anlamışlardır: Size indirilen bu yüce Kur’ân’ı, vahyedilen ilâhî kelâmı, iman nurunu ve apaçık yakîni hafife mi alıyorsunuz? Kudretimin eseri olarak gönderdiğim rızıkları, rahmetimle sevk ettiğim rüzgârları, yükselttiğim bulutları, indirdiğim yağmurları ve bütün bunlara memur kıldığım melekleri inkâr ve nankörlük vesilesi mi kılıyorsunuz? Sûrenin başından itibaren bildirilen hakikatleri, özellikle de öldükten sonra diriliş vaadini mi küçümsüyorsunuz? Yoksa bu Kur’ân’dan nasibiniz, onu yalanlamak ve yalancılıkla itham etmekten mi ibaret olacaktır? İlâhî kelâmı, kendisine itimat edilecek bir hidayet kaynağı değil de, reddedilecek bir söz olarak mı görüyorsunuz? (Kur’ân Yolu, 231; İbn Berrecân, Tefsîr, 5/286) İşârî olarak buradaki “rızık”, yalnız maddî nimetler değil; iman, hidayet, irşad ve mârifetten nasiplenmektir. Bu rızkı küçümsemek, yolu ve rehberi hafife almak, sâliki kendi istidadına lâyık olan ilâhî paydan mahrum bırakır. Böylece kalp, farkına varmadan hakikatten uzaklaşır; nankörlük, inkâr kadar yıkıcı bir hâle gelir.

Can Boğaza Dayandığı Zaman

-------------------

Âyet 83-87

فَلَوْلَٓا اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَۙ ﴿٨٣﴾

(56/83) Felevlâ iżâ belaġati-lhulkûm.

 وَاَنْتُمْ حٖينَئِذٍ تَنْظُرُونَۙ ﴿٨٤﴾

(56/84) Ve entum hîne-iżin tenzurûn.

 وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُبْصِرُونَ ﴿٨٥﴾

(56/85) Ve nahnu akrabu ileyhi minkum velâkin lâ tubsirûn.

 فَلَوْلَٓا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدٖينٖينَۙ ﴿٨٦﴾

(56/86) Felevlâ in kuntum ġayra medînîn.

 تَرْجِعُونَـهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ﴿٨٧﴾

(56/87) Terci’ûnehâ in kuntum sâdikîn.

(56/83-87) Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize! Oysa siz o zaman bakıp durursunuz. Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz. Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!

-------------------

Bu âyetlerde, öldükten sonra dirilişi ve âhiret hayatını inkâr etmekte ısrar edenler, herkesin kaçınılmaz olarak yüzleştiği ölüm hakikati üzerinden düşünmeye davet edilmektedir. Allah Teâlâ, mutlak kudretini ve kulları üzerindeki hâkimiyetini kabullenmek istemeyenleri, can boğaza geldiği o anda, eğer iddialarında samimi iseler, çıkan ruhu geri döndürmeye çağırmaktadır. Böylece insanın bütün güç ve iddialarının ölüm karşısında nasıl acze dönüştüğü açıkça ortaya konulmaktadır.

Nitekim can çekişen kimsenin çevresinde bulunanlar, onun çektiği ıstırabı görür, acır ve içten içe onu bu hâlden kurtarmayı temenni ederler; fakat buna güç yetiremezler. Oysa Allah Teâlâ, ilmi ve kudretiyle kulun içinde bulunduğu hâlin bütün tafsilatına, insanlardan çok daha yakındır. Ancak bu yakınlık, gözle görülebilecek yahut duyularla idrak edilebilecek bir yakınlık değildir. İnsan, ilâhî tasarrufun mahiyetini kavrayamadığı için, olup bitenin hakikatini de tam olarak idrâk edemez. Bu sebeple, “Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!” hitabı, insanın bütün iddialarını susturan kesin bir ilâhî meydan okumadır. Zira çıkan canı geri çevirmek mümkün değilse, bu işin mutlak bir kudret sahibine ait olduğu da inkâr edilemez. İşte o kudret, yalnızca Allah Teâlâ’ya mahsustur. Bu noktada, “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) âyetinin mânası, ölen kimse için apaçık bir müşahede hâlinde tecellî eder.

-------------------

“Can boğaza geldiğinde. Biz ise ona sizden daha yakınız.” ifadesi, Hakkın bütün ömür boyu son nefesimize kadar, bizimle olduğu halde, bizim ondan habersiz oluşumuz nasıl bir gaflettir, anlamak mümkün değildir. İnsan oğlu neler kaçırdığını bir bilebilse idi ne olurdu. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/164)

-------------------

Allah’ın kullarına olan yakınlığı, sûfîler nezdinde mertebe mertebedir: İlimle kuşatan bir yakınlık, varlığı ihâta eden bir yakınlık, fiil ve sıfatlarla tecellî eden bir yakınlık ve nihayet lütuf ve ikramla gerçekleşen bir yakınlık vardır. Allah Teâlâ, celâl tecellisiyle bazı kalplerde kahır ve heybeti hâkim kılar; cemâl tecellisiyle ise bazı kalpleri lütuf, üns ve seçilmişlik sırrıyla tanıştırır. Bu hakikati ancak kurbiyet ve mârifet ehli idrak edebilir. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/388) Dâye’ye göre ise âyet, işârî olarak sâlike özellikle kabz hâlinde edebi öğretmektedir. Zira Hak Teâlâ kulunu kabza sevk ettiğinde, onun kendi iradesiyle bast hâline dönmesi mümkün değildir. Kalbin hâlleri olan kabz ve bast, heybet ve üns, inkâr ve mârifet tamamıyla ilâhî tasarruf altındadır. Sâlik, bu hakikati idrak ederek kendi tercih ve iddialarını terk edip işini bütünüyle Hakk’a havale ettiğinde (tefvîz), bir hâlden diğerine geçirilir; aksi hâlde maksadına ulaşması mümkün olmaz. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/85–86) Ölüm gerçeğiyle yüzleşmenin ardından, sûrenin başında bildirildiği üzere, insanı bekleyen bir başka hakikat daha vardır: Herkes, bu dünyadaki hâl ve amellerine göre sınıflandırılacak ve buna uygun bir muamele görecektir. Nitekim devam eden âyetler bu ilâhî tasnifi ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır.

------------------

Âyet 88-94

فَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبٖينَۙ ﴿٨٨﴾

(56/88) Fe-emmâ in kâne mine-lmukarrabîn.

فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعٖيمٍ ﴿٨٩﴾

(56/89) Feravhun ve rayhânun ve cennetu na’îm.

 وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمٖينِۙ ﴿٩٠﴾

(56/90) Ve emmâ in kâne min ashâbi-lyemîn.

 فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمٖينِ ﴿٩١﴾

(56/91) Feselâmun leke min ashâbi-lyemîn.

 وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبٖينَ الضَّٓالّٖينَۙ ﴿٩٢﴾

(56/92) Ve emmâ in kâne mine-lmukeżżibîne-ddâllîn.

 فَنُزُلٌ مِنْ حَمٖيمٍۙ ﴿٩٣﴾

(56/93) Fenuzulun min hamîm.

 وَتَصْلِيَةُ جَحٖيمٍۙ ﴿٩٤﴾ 

(56/94) Ve tasliyetu cahîm. 

(56/88-94) Fakat (ölen kişi) Allah’a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır. Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, “Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!” denir. Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır. Bir de cehenneme atılma vardır. 

-------------------

Buna göre çıkan her can, üç zümreden birine katılır: Ya Allah’a yakın kılınmışlardan (mukarrebûn) olur ki bunlar sâbikûndur; ya kitabı sağından verilen kutlu kimselerdendir (ashâb-ı yemîn) yahut da kitabı solundan verilen bedbahtlardan (ashâb-ı şimâl) olur. Bu tasnif, sûrenin başından itibaren aşama aşama açıklanmış; mukarrebûnun makamı ve nimetleri 10–26. âyetlerde, ashâb-ı yemînin hâli 27–40. âyetlerde, haktan sapan yalancıların âkıbeti ise 41–56. âyetlerde beyan edilmiştir. Ölümle birlikte kul, kendi tasarruf alanından çıkar ve bütünüyle ilâhî iradenin hükmüne girer; artık hiç kimse onun neticesini değiştiremez, çıkan canı bedenine geri döndüremez. Bu sebeple Allah Teâlâ, o kula çevresindeki insanlardan çok daha yakındır; fakat bu yakınlık duyularla idrak edilemez. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 9/236) Sûfîlerin nazarında ise bu ravh (rahatlık) ve reyhân hem dünyada hem de âhirette tecellî eder. Ravh, kulun kalbini Allah’a yönelten, hak ile bâtılı ayırt etmesini sağlayan bir ferahlıktır; reyhân ise âhirette bu ferahlığın kokusu ve sevinci olarak zuhur eder. Hak Teâlâ kulun ilmini genişletir; basîretini açar, ihsân nûrunu müşahede ettirir; kulağını açar, ezelî hitabı işittirir; kalbini saflaştırır, dostluğunu talep ettirir. Vuslatın esintisiyle onu güzelleştirir; kendi nûruyla aydınlatır ve kul, bu nûr ile Rabbini müşahede eder.

Kurbiyet ehli için ölüm, yokluk değil vuslattır. Onlara kavuşmanın ferahlığı, cemâl rızkı ve Naîm cenneti vardır. Ruhlarına üns rızkı, kalplerine kuds ikramı, nefislerine ise Firdevs nimeti lütfedilir. Bu bakımdan ravh, Allah’ın vechine nazar; reyhân, O’nun kelâmını dinleme; Naîm cenneti ise kulun Hakk’ı ziyaretten mahrum bırakılmamasıdır. Mukarrebûn için bu nimetlerin bir yönü dünyada da yaşanır: Ravh, onların müşâhedesi; reyhân, hizmet sevinci; Naîm cenneti ise zikrin ve huzurun sürekliliğidir. (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/303; Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 6/213; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/523) Ashâb-ı yemîn, tevhid ehli olup âkıbetleri selâmettir. Zira onlar Allah’ın emin kullarıdır; emir ve nehiyleri gözetmiş, sünnete tâbi olmuş, günah ve hatalardan sakınmışlardır. Bu sebeple başkalarını saran korku ve dehşetten emindirler. (Tüsterî, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 552) İlâhî isim ve sıfatları seyreden bu şühûd ehli, Dârü’s-Selâm’a ve Allah’ın cemâl ve celâl huzuruna ulaşmışlardır. Her birine, Selâm ism-i şerifinin sahibi olan Allah’tan selâm vardır. Bu selâm, dünyada iken kimseye zarar vermemiş, hasetten uzak durmuş, nefislerine karşı Hak ile birlikte yaşamış olmalarının bir karşılığıdır. Bu yüzden her varlık onlardan emin olmuş; onlar da selâmet ehli olarak anılmıştır.

Hakk’ı yalanlayan dalâlet ehline gelince; onlar zakkumdan yer, ardından kaynar suyu içer ve cehenneme atılırlar. Karşılaştıkları ateş ve azap, dünyada şehvetle kızdırdıkları arzuların, hevâ ile besledikleri benliğin ve inkârla inşa ettikleri bâtının âhiretteki apaçık sûretinden başka bir şey değildir. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün mine’r-Rahmân, 5/306; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/389) Görüldüğü üzere bu âyetler sâlikin seyrinin üç temel neticesini de ortaya koymaktadır. Buna göre mukarrebûn için ölüm, bir yok oluş değil; bilakis kemâlin tahakkuku, perdelerin bütünüyle kalkması, hakikatin zuhûru ve vahdetin idrâkidir. Bu mertebede ravh, rûhânî hayatın ferahlığı ve kabzdan kurtuluş; reyhân, sır âleminde hissedilen ilâhî esintiler ve vuslat kokusu; Naîm cenneti ise sâlikin kemâl, istikrar ve temkîn hâlinde Hakk’la kaim oluşudur. 

Ashâb-ı yemîn içinse mükâfat, daha çok emniyette olma ve selâmet çerçevesinde tecellî eder. Uzuvlarını haramdan korumuş, kalplerini kin, haset ve buğzdan arındırmış olmalarının karşılığı olarak onlar, korkudan emin kılınır; azaptan uzak tutulur ve ilâhî emniyetin gölgesine alınırlar. Bu sebeple sağda olanların payı, kul ile Hak arasında korku ve endişenin tamamen ortadan kalktığını bildiren “selâm” hitabıdır. Selâm, onlar için hem dünyada hâl olarak yaşanan bir emniyetin, hem de âhirette ilâhî bir müjde olarak verilen bir ikramın adıdır. Böylece bu nimetlerin her biri, sâlikin dünyada yaşadığı hâl ve makamların âhirette hakikat sûretine bürünmüş tecellîleri olarak zuhur eder.

Buna mukabil hakikati yalanlayan ve şüphe çölünde kaybolanlar, dünyada peşinden koştukları süflî arzularını âhirette kaynar su (hamîm) sûretinde; hevâ, tabiat ve benlik üzerine inşa ettikleri varlık tasavvurlarını ise cahîm olarak karşılarında bulurlar.

-------------------

Âyet 95-96

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقٖينِۚ ﴿٩٥﴾

(56/95) İnne hâżâ lehuve hakku-lyakîn.

 فَسَبِّـحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظٖيمِ ﴿٩٦﴾

Fesebbih bismi rabbike-l’azîm. 

(56/96) Şüphesiz bu, kesin gerçektir. Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.

-------------------

Burada beyan edilen haller; ölümün, ölüm anının ve ölümden sonraki akıbetin kesin (yakîn), değişmez ve inkâr edilemez bir hakikat olduğunu vurgulamaktadır. Tasavvufta yakîn, genellikle kalpte hâsıl olan ve şüphe ihtimali taşımayan bilgi olarak tarif edilmiştir. Bu nedenle sûfîler yakîni; şüphenin tamamen ortadan kalkması, kalp gözünün açılması, müşahede ve mutlak teslimiyet hâli şeklinde tanımlamışlardır. Nefis ancak yakîne ulaştığında yahut yakîne sahih bir şekilde yöneldiğinde sükûna erer. Bu bakımdan yakîn, ilim ile itmi’nân arasında, imanın kalpte kökleştiği üstün bir mertebe olarak görülmüş; gaybı hiçbir tereddüt kalmaksızın tasdik etmeyi ifade ettiği için de bütün mânevî hâllerin nihai noktası kabul edilmiştir.

Yakînin üç temel aşaması vardır: ilme’l-yakîn, delillere dayalı aklî ve naklî bilgiye sahip olan âlimlerin mertebesini; ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn ise derecelerine göre mükâşefe ve müşahedeye mazhar olan peygamberler ile velîlerin ulaştığı bilgi seviyesini ifade eder. Bu tasnif bazı sûfîlerde farklı şekillerde dile getirilmiştir. Nitekim Kuşeyrî, ilme’l-yakîni akıl sahiplerine, ayne’l-yakîni ilim erbabına, hakka’l-yakîni ise mârifet ehli olan sûfîlere nisbet eder. İbnü’l-Arabî ise ilme’l-yakîni delilin sağladığı bilgi, ayne’l-yakîni müşahede ve mükâşefe neticesinde elde edilen bilgi, hakka’l-yakîni de ilmin hâle dönüşerek Hakk’ı görme iradesini meydana getiren bilgi olarak açıklar; ayrıca bütün varlıkta Hakk’ı müşahede etmeyi ifade eden hakīkatü’l-yakîn mertebesinden de söz eder. (Demir, DİA, 43/273) Âyette belirtildiği üzere hakikati tam anlamıyla kabul eden, ancak hakka’l-yakîn ile müşahedeye ulaşmış olan kimsedir. Zira hakka’l-yakîn, zât ve sıfatların mükâşefesidir. Bu mertebeye eren sâlik için Allah’ın yakınlığı ve vuslat kapıları açıldığında, artık ona düşen; Rabbini, zâtına ve sıfatlarına yakışmayan her türlü nisbetten tenzih etmektir. Ancak bu tenzih, onun kendi benliğiyle değil, Allah’ın ismiyle olmalıdır ki tesbih hakiki tesbih, takdis gerçek takdis olsun. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/389) Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Dile kolay, mizanda ağır gelen ve Allah’ın sevdiği iki kelime vardır: Sübhânallâhi ve bihamdihî, Sübhânallâhi’l-azîm” buyurmuştur. (Buhârî, İmân, 19; Müslim, Da’avât, 31).

Rivayet edildiğine göre “Öyleyse azîm olan Rabbinin adını tesbih et” âyeti nâzil olunca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bu âyeti rükûunuzda tesbih ediniz” buyurmuş; “Yüce (a’lâ) olan Rabbinin adını tesbih et” (A‘lâ, 87/1) âyeti nâzil olunca da “Bu âyeti secdenizde tesbih ediniz” buyurmuştur. (İbn Mâce, İkame, 20) Bu sebeple rükûda “Sübhâne Rabbiye’l-azîm”, secdede ise “Sübhâne Rabbiye’l-a‘lâ” tesbihleri sünnet kılınmıştır. Sûfîler, rükûdaki tesbihin hayvanî mertebeye, secdedeki tesbihin ise bitkisel ve cemâdî mertebeye işaret ettiğini; böylece kulun bütün varlık tabakalarıyla Hakk’ı tesbih etme ikmânı bulduğunu ifade etmişlerdir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/528)

-------------------

Rabbimizi onun azim isimleri ile, tesbih ve zikretmemiz, onun bizde olduğunu hatırlamak için güzel bir yoldur. O’nu hatırımızda tutmak, O’nun huzurunda olmaktır ki, insan için bundan büyük saadet olmaz.

Bizim dünyamızda geçerli olan bu haller, tabiki gökler alemlerinde olan insan nesli-sülâleler içinde geçerlidir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/165)

-------------------

Şu hâlde ey hakikat yolunda yürüyerek yakîne ermeyi murat eden sâlik! Sana düşen, bu sûrede beyan edilen üç zümrenin hâllerini, her vakit ve her durumda derin bir tefekkürle nefsine arz etmendir. Kendini bu mîzanla tart; kalbini, fiillerini ve niyetlerini bu üç fırkanın ahvâliyle yüzleştir. Böylece hâlinin, Hakk’a yaklaştırılmış sâbikûn/mukarrebûn zümresine mi, tevfîk ve ihsanla yürüyen ashâb-ı yemîne mi, yoksa gaflet ve dalâlet içinde kalan ashâb-ı şimâle mi daha yakın olduğu sana zahir olur. Bu muhasebeyi samimiyetle yapmadığın sürece maksadına ulaşamazsın. Zira yolun özü şudur: Kul, Rabbine kullukta daim oldukça perdeler açılır; perdeler açıldıkça yakîn tahakkuk eder. Öyleyse Rabbinin adını anmaktan geri durma; daima O’nu tesbih et. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/384-385)

---------------------- 

 Rabb-imize zaman ve sağlık verdiği için şükrederiz “Vâkıa” Sûreside böylece özet olarak tamamlanmış oldu. 

Gayret bizden, muvaffakiyet Hak’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Abdurrezzak Tek Muhtefi.

 (08-03-2026) BURSA

Terzi Baba Kitapları Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (263+146=409)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

---------------------------------------
