# Hadîd Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/hadid-suresi
**Sayfa:** 170

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefsiri (57-Hadîd Sûresi) Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (263-57-46) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ 

(57/4) “ve huve me’akum eyne mâ kuntum”

(57/4) “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz?” İz-Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(57- HADÎD SÛRESİ) Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (263-57-46) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) HADÎD SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………… (6) 1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ………………………………….. (30) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………….. (106) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………….. (129) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………….. (142) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………….. (153) 26, 27, 28, 29. ÂYETLER ………………………………… (168) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (181) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “HADÎD” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 17-12-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الحديد) HADÎD SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

 Hakkında Medine döneminde inmiştir. 29 âyettir. Sûre, adını 25. âyette geçen “elHadîd” kelimesinden almıştır. Hadîd, demir demektir. Sûrede başlıca, tüm kâinatın Allah’a ait olduğu ve kâinatta dilediği gibi tasarruf edeceği, Allah’ın dinini yüceltmek için can ve mal ile mücadelenin gerekliliği, dünya hayatının geçiciliği ve aldatıcılığı konu edilmektedir.

 Nüzul Mushaftaki sıralamada elli yedinci, iniş sırasına göre doksan dördüncü sûredir. Zilzâl sûresinden sonra, Muhammed sûresinden önce nâzil olmuş ve genellikle Medine’de inen sûreler arasına yerleştirilmiştir. İbn Âşûr bunun, Mekkî mi Medenî mi olduğu hususu en tartışmalı sûre olduğunu ifade eder. Fakat hemen bütün âlimler hem Mekkî hem Medenî âyetler ihtiva ettiğini kabul ederler (bk. İbn Atıyye, V, 256; İbn Âşûr, XXVII, 353-354).

 Konusu Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarına, evrendeki mutlak egemenliğine dikkat çekilerek başlayan sûrede, iman ve infakın önemi üzerinde durulmakta, âhirette müminler münafıklardan ve kâfirlerden ayrılıp kurtuluşa ererlerken diğerlerinin içine düşeceği acı durum tasvir edilmekte, dünya hayatının âhiret inancından bağımsız olması halinde anlamını yitireceği, buna karşılık insanın iyi bir kul olabilmek için hıristiyan rahiplerinin yaptığı gibi dünyayı tamamen terketmesinin gerekmediği hususu işlenmektedir.

 Fazileti Tesbih ifadesiyle başladıkları için “müsebbihât” diye anılan beş sûrenin ilkidir (diğerleri Haşr, Saf, Cum‘a ve Tegābün sûreleridir). Bu ve devamındaki dört sûrenin faziletiyle ilgili olarak şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber yatmadan önce “müsebbihât”ı okur ve bunlarda bin âyetten faziletli bir âyetin bulunduğunu söylerdi (Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 21, “Da‘avât”, 22).[1]

#### ----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(27) Mushaf sıra numarası.

(94) Nüzul sıra numarası.

(33) Alfabetik sırası.

(27) Cüz sırası.

(29) Âyet sayısı.

(29) Fasıla harfleri.

(239) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (2+7+9+4+3+3+2+7+2+9+2+9=59) dır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Yirmi dokuz âyet olup fâsılaları  ب، د، ر، ز، م، ن harfleridir.   (Mim) harfi “10” adettir. Hakikat-ı Muhammediyenin sıfât-maden mertebesine nuzül etmesidir. (Ze) harfi “1” adettir. (Dal) harfi “1” adettir. Madde-sıfâyt mertebesine Hadîd’in delil olmasıdır. Maden-sıfât mertebesine sahip olmaktır. (Rı) harfi “11” adettir. Tevhid-i zât mertebesinin, rahmaniyet mertebesine maden-sıfât mertebesinden nüzulüdür. (Be) harfi “1” adettir. Maden-sıfât mertebesi ile birliktelik halidir. (Nun) harfi “5” adettir. Nûr-u Muhammediyenin 5 hazret mertebesi ile birlikte hakikatidir.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(حديد) “Ha: 8” “Dal: 4” “Ye: 10” “Dal: 4” Toplarsak 8+4+10+4= 26 dır.

2+6= 8 dir. 

Mushaf sıralamasında (57) (5+7=12) nüzul sıralamasında (94) (9+4=13) dir. (29) (2+9=11) âyettir. Genel sayı toplamı 59 (5+9=14) idi. (11+12+13+14+8=58) dir. 

(8) Tevhid-i Ef’al ve 8 cennet, (10) Tevhid-i Sıfât.

(11) Tevhid- Zât.

(12) Hakikat-ı Muhammediye.

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye.

(14) Nûr-u Muhammediye dir. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

“Duhân” harflerinin kısaca anlamı;

 “Ha” Hakikat, “Dal” Delil-i İlahiyye, “Ye” Yakîn “Dal” Delil-i Beşeriyye…

 Delili beşeriyyeden ilm’el yakîn, ayn’el yakîn, hakk’el yakîn hallerini idrak ederek delili ilahiyye ile Hadîd-Maden-Sıfât mertebesinin hakikatine ulaşmaktır. 

Göklerin ve yerin mülkü O HADÎD,
Diriltir ve öldürür koyma tahdid,
İşleriniz Allah'a döner O Vahid,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

2. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca O’nundur. Diriltir, öldürür. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

3. O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın’dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

4. O, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan, sonra Arş’a kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

5. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Bütün işler ancak O’na döndürülür.

6. Geceyi gündüze sokar, gündüzü de geceye sokar. O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

7. Allah’a ve Resûlüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır. 

8. Peygamber, sizi, Rabbinize iman etmeniz için davet edip dururken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Hâlbuki (Allah ezelde) sizden sağlam bir söz de almıştı. Eğer inanacak kimselerseniz (bu çağrıya uyun).

9. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu Muhammed’e apaçık âyetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.

10. Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

11. Kim Allah’a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükâfat da vardır.

12. Mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün kendilerine şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar akan, ebedî olarak kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu büyük başarıdır.

13. Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, “Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım” diyecekleri gün kendilerine, “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın” denilecektir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.

14. (Münafıklar) mü’minlere şöyle seslenirler: “Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?” (Mü’minler de) derler ki: “Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında da sizi aldattı.”

15. Bugün artık ne sizden, ne de inkâr edenlerden bir fidye alınır. Barınağınız ateştir. Size yaraşan odur. Orası gidilecek ne kötü yerdir!

16. İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.

17. Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltmektedir. Düşünesiniz diye gerçekten, size âyetleri açıkladık.

18. Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.

19. Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddîklar (sözü özü doğru kimseler) ve Allah katında şahitlerdir. Onların mükâfatları ve nurları vardır. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemliklerdir.

20. Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.

21. Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gökle yerin genişliği kadar olan, Allah’a ve Resûlüne inananlar için hazırlanan cennete yarışırcasına koşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

22. Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. 

23. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.

24. Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse bilsin ki şüphesiz Allah ganîdir, zengindir, övülmeye lâyıktır.

25. Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resûllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

26. Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.

27. Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.

28. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

29. Bunları açıkladık ki, kitap ehli, Allah’ın lütfundan hiçbir şeyi kendilerine has kılmaya güçlerinin yetmeyeceğini ve lütfun, Allah’ın elinde olduğunu, onu dilediği kimseye Vereceğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir.[3]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الحديد/1}

(57/1) “Sebbeha li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) ve huve-l’azîzu-lhakîm(u)” 

(57/1) Göklerde ve yerde bulunanlar Allah’ı tesbih etmektedir. O üstündür, her yaptığında hikmet vardır. 

----------------

 Âyet-i kerime tesbih âyetlerindendir.

----------------

 “Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan   "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir. 
SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz) SEBBEHA: Tesbîh etti. 

YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.

TESBİH: Tesbîh etmek.

SEBBİH: Tesbîh et/emir.

Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.

"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı ol­mak anlamında da kullanılır.

Sübhân, Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır. 

 "Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâ­ları ise şöyle sıralayabiliriz:

 Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir. 

 Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfatlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.

 Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfatlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez. 

 Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsa­mıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfatlardan da uzaktır. 

**********

 Diğer lügat ifadelerini de görmeye devam edelim.

 Tesbîh: Sübhânellah: Demek, Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) şanına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah’ın zâtında, sıfâtında, ef’âlinde cem’i noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan) Sübhan: (Allah c.c.) 

 (Tesbîh) “Sübha” çekilen tesbîh, tesbîh tanesi.

 (Sübha-î) Zâkir, zikredenin tesbîh-i. 

 (Sübha-keş) Tesbîh çeken.

 Osmanlıca Türkçe sözlük:

 Sübhânellah: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder. (Sübhanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile, imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir. 

 Cemâl sıfatını içini alan (Elhamdülillâh) Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata yakın olduğuna işarettir. Meselâ: Güneşin, biri yakın, diğeri uzak, olmak üzere bize dönük iki yönü vardır. Yakınlık yönüyle sıcaklık ve ışık veriyor, uzaklık yönüyle de insânların zarar ve ziyanlarından temiz ve sâfî kalıyor. Bu itibarla insân, güneşe karşı yalnız ve kabul edici olabilir. Fâil ve müessir olamaz. Kezâlik bilâteşbîh, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bize yakın olduğu cihetle ona hamd ediyoruz.

 Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu (Tesbîh) ediyoruz, binâenaleyh, rahmetiyle yakınlığına bakarken hamdet. Ondan uzak olduğuna bakarken (Tesbîh) et ve her iki makâmı karıştırma. Ve her iki görüşü birleştirme ki, Hakk ve istikamet “mültebis-karışmış olmasın.” Lâkin karışma ve birbirinin içine girme olmadığı takdirde her iki mâkâmı ve her iki görüşü hem değiştirip hem de cem edebilirsin. Evet “Sübhanallâhi ve bihamdihi” her iki mâkâmı cem eden bir cümledir. M.N. 

 Cenâb-ı Hakk’ı şerikten, kusurdan, noksaniyet’ten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve Kemâl ve Cemâl ve Celâline muhalif olan bütün kusurlardan takdis ve tenzîh etmek mânâsı ile saadet-i ebediyyeyi ve Celâl ve Cemâl ve Kemâl ve saltanatının haşmetine “medar-sebeb” olan dar-ı âhireti ve ondaki Cenneti haber verip buna delâlet ve işaret eder. (Ş) (Bak: Bakıyat-ı sâlihat) 

**********

 Yukarıda belirtilen hususlar, genelde, zâhirî olarak kullanılan (tenzîh) anlayışına göre belirtilmiştir. Bütün mânâlarını ifade etmemektedirler. Bulundukları ve düşünüldükleri yerde “şeriat ve tarikat” mertebeleri itibarı ile geçerlidir, “hakikat ve marifet” mertebelerinde ki anlayışları ise daha başkadır. Yukarıda ifade edilen, “her noksanlık,” kendi mertebesi itibarı ile, “kendinin kemâlidir.” Evvelâ bu hakikatin anlaşılması lâzımdır. 

 “Tesbîh” in, (teşbîh) ve (tevhîd) mertebeleri itibarı ile de anlayışları vardır, yeri geldikçe bakacağız, İnşeallah. 

 Bu kısa bilgileri verdikten sonra, bir de “tesbîh” kelimesini harfleri ve ebced hesâbı yönünden özetle incelemeye çalışalım. 

 (تَسْبِيح) (Tesbîh) Yukarıda bu kelimenin (se, be, ha,) (س ب ح) kökünden-harflerinden meydana geldiği ifade edilmişti. (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (60+2+8=70) tir. Diğer yönleriyle bakarsak, (6+2+8=16) (1) (6) (16-2=14) (1+6=7) (6+8=14) (1+4=5) tir. 

 Çıkan değerler, (6) (2) (8) (1) (6) iki adet (7) iki adet (14) ve (5) tir. Bu sayısal değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür. 

 (تَسْبِيح) (Tesbîh) Şimdi de bu kelimenin sayısal değerine bakalım. (ت) (te) (400) (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ى) (10) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (400+60+2+10+8=480) dir. Diğer yönleriyle bakarsak, (4+8=12) (8+1=9)dur. Çıkan değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.

 (se, be, ha,) (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür. 

 (Tesbîh) (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.

 Bunların ifadelerini: 

 (1) Tevhid hakikatlerini.

 (2) Zâhir ve bâtın, hakikatlerini. 

 (4) Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet, hakikatlerini (5) Hazarât-ı Hamse. Beş hazret mertebesi, hakikat-lerini. 

 (6) Cihetten tesirli olma, hakikatlerini. 

 (7) Ettur-u seb’a, yedi nefis turu, hakikatlerini. 

 (8) Sekiz cennet mertebesi, hakikatlerini. 

 (9) Mûseviyyet mertebesi, hakikatlerini. 

 (10) İseviyyet mertebesi, hakikatlerini. 

 (12) Hakikat-i Muhammediyye mertebesi, hakikatlerini. ifade etmektedirler diyebiliriz. 

 (14) ise bilindiği gibi bütün bu mertebelerde geçerli olan ve oralarda, Nûr-î mânâ da faaliyette olan Hakikat-i Muhammediyye’nin Nûr-î hakikatlerini, Nûr-u Muhammed-î deryasını ifade etmektedir diyebiliriz. 

 Yukarıda da görüldüğü gibi (Tesbîh) hakikatinin bütün mertebelerle ilgili olduğu açık olarak görülmektedir. 

 Bir başka yönden de baktığımızda, (س ب ح) (SEBEHA) da “sin” İnsân-ı kâmil-i, “be” “ile” birlikteliği, “ha” ise hayatı, ifade etmektedir. 

 Hâl böyle olunca çıkan netice, sıfat, İnsân-ı kâmil mertebesi itibarı ile bütün âleme “Hay” ismi ile hayat verilmesidir. İşte bu yüzden tesbîh, (kudsiyyet) ifade etmektedir diyebiliriz.[4] “ İz- -T-B- ”

 “Göklerde ve yerde bulunanlar Allah’ı tesbih etmektedir.” Gök gönül göğüdür, yer ise beden arzıdır. Gönül göğünde Allah mutlak tenzihinde olark tesbih edilir. Yeryüzü ve beden arzı ise tüm eksikliklerden münezzehtir ve bulunanlar bu şekilde tesbih ederler. (M.D.) Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim. 

------------------- 

 Böyle olunca âlemin suretlerinin hepsi, Hakk'ın lisanları olup, Hakk'a sena ile natıktır. Ve işte bunun için اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Fatiha, 1/2) Ya'nî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsûstur" dedi ki, senanın akıbetleri ona râcîdir demek olur. Binâenaleyh sena eden ve sena olunan ancak O'dur (10).

------------------- 

 Malum olsun ki kelam Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır. Âlemin suretleri Hakk’ın zahiridir, böylece Hakk’ın sıfatları bu zuhur yerlerinde onların istidatları oluşumları (binlerce sene türlerin aynı kalması istidatlarının değişmemesindendir.) ve taayyünlerinin gereği yönüyle zahir olur. Onlardan kelamın zuhura çıkması dahi hallerinin gerektirdiği yönledir. 

 Bu suretlerin cümlesinden konuşan Hakk olduğundan her birisi ayrı ayrı Hakk’ın birer lisanıdır. Tesbih ediyor ama o tesbih dahi kendisinden değildir. Hadid suresinin 1. Ayetinde سَبَّحَ لِلَّهِ 57/1 buyurur, Tesbih etti, geçmişte tesbih etti manasınadır. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ 62/1 ise “tesbih ediyor, şu anda ve gelecekte“ manasınadır. Biri tesbih etti, kurguda daha başlangıçta, burada ise zuhura getirdi يُسَبِّحُ teşbih ediyor. Nitekim Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiye’sinin 12. babında buyururlar ki; nebat ve cemadın ruhları vardır. Ehli keşiften gayrisinin idrakinden batındır. Yani bitkilerin ve madenlerin ruhları vardır. Keşif ehlinden gayrisi bunu bilemezler onlara gizlidir. Böylece hayvandan idrak olunan şey onlarda his olunmaz. İnsan tesmiye olunan bu mizac-ı hassın ayrı olarak ehl-i keşfin indinde her şey konuşan hayvandır. Bizim keşfimiz dahi ona şahittir. Yani Muhyiddin-i Arabi Hz.leri bizim keşfimiz de buna şahittir buyurur.

 Zira biz konuşan lisan ile taşların Hakk’ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik buyurur. Ve yine o babın diğer bir yerinde buyururlar; Bu tesbih keşif sahibi olmayan nazar ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Yani bütün âlem tesbihlerini yapar diyor ya bu tesbih keşif sahibi olmayan ehl-i nazarın yani görüş ehlinin suret ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Tesbihin bir başka yönü de o varlığın o mahalde nasıl meydana gelmişse onun tesbihi odur, ayrıca. Yani şeklinin, özelliğinin, hakikatinin varlığı onun tesbihidir. Kokusunu vermesi onun tesbihidir, beş duyu ile alındığı kadarıyla. Ama keşif sahibi indinde kelam-ı lisan ile de tesbihlerini işitmek mümkündür. 

 Ve yine 54. sualin cevabında buyururlar ki ulama-ı rüsumden amme indinde Allah’ın susan eşyadaki kelamı hal kelamıdır. Yani şöyle ve böyle olduğu onun halinden anlaşılır. Hatta eğer o susan varlık lisana geleydi anlaşılan şeyi söylerdi. Bu taife misal getirip derler ki “Arz çiviye niçin beni yarıyorsun der, çivi yere çakıldığı zaman arz niçin beni deliyorsun der ve arz dahi beni mıhlayana nazar et” der. İşte onların indinde bu kelam-ı haldir, böylece onlar Hakk Teala’nın وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 17/44 ayetinde “Onlar Allah’ın Hamdi ile tesbih ederler” اِنَّا عَرَضْنَا الاَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا 33/72 ayetlerinde buyururlar, Yusebbihu Bihamdihi” Oradaki “B” hamdın O’na ait olduğunu ifade ediyor. “Sübhanallahi ve Bi hamdihi” O’nun hamdıyla hamd et, onun tesbihiyle tesbih et anlamınadır. Kelamıyla ihbar buyurulan her bir şeyin tesbihini ve semavat ve arzın emanet-i Hakk’ı yüklenmekten iba ettiklerini bu esasa bina etmişlerdir. Halbuki ehl-i keşif indinde nebat, cemat ve her bir şeyin nutku işitilir. Müşahede ehli suskun duran eşyanın sesini dahi hayalde değil his âleminde kulağı ile duyar. Diyor müşahe de ehli olanlar. Şimdi âlemlerin suretlerinin tamamı Hakk’ın lisanları olduğundan onlar 1/1 ayetinde buyurduğu gibi اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dediler. Niçin bize bunu her gün okutuyorlar? İşte bu sırra binaen okutuyorlar. Bütün âlemlerin yaşantısını kapsamı içine alıyor. Bu oluşum biz okuduğumuz süre içerisinde değil, her an, her saniye, her salise bütün âlemde ve bütün varlıkta hükmünü sürdürüyor. 

 Yani her varlık her an bu ayeti yani اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ hamdını yapmaktadır. Biz bunu onlar namına belirli sürelerde faaliyet sahasına sokuyoruz ve Zat mertebesi itibarıyla söylüyoruz. Onlar cemad mertebesi itibariyle, nebat mertebesi itibarıyla, hayvanlık mertebesi itibarıyla söylüyorlar, biz dahi onların üzerinde bir kemalle insan Zat mertebesi itibarıyla bu hamdı yapıyor. Dolayısıyla hamd kendinden kendine olmuş oluyor ama cemad mertebesinde madeni ruh mertebesi olarak kendinden kendine. Nebat mertebesinde nebati ruh olarak kendinden kendine, hayvan mertebesinde hayvani ruh olarak kendinden kendine, İnsan mertebesinde وَنَفَخْتُ hakikatiyle Zat’ından Zat’ına olmuş oluyor ki en üstün kemalat insanın yapmış olduğu hamddır. Bu hamdın beş özelliği vardır, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerindeki hamdlar nedir? Şeriatta hamd; teşekkür manasınadır, şükür manasınadır, “ya Rabbi sana şükürler olsun” manasınadır. Tarikatta teşekkür geçiliyor, teşekkürde menfaat vardır, yani bir şey verdin mi bu menfaatin karşısında “teşekkür ederim” sana diyor. Şeriat mertebesindeki hamd verilene karşılık teşekkürdür. Tarikat mertebesindeki hamd teşekkürü aşmış artık bu tabiî ki gerçek tarikat ehli içindir. 

 Burada övgü var sena etme var. “Hamd”ın kelime manası lügat manası zaten övmedir, teşekkür değildir. Ama karşılık olarak kullanılabiliyor şeriat mertebesinde. Hamdın lügat manası övmedir. İşte birinci ve ikinci mertebede kul övüyor. Üçüncü mertebe yani hakikat mertebesine geçtiğin zaman kul kendi hakikatini idrak ettiği zaman bakıyor ki kendisinde Allah’ı övecek güç yok, kendisinde kendi yok ki Allah’ı övsün. Şeriatta kendi var, kendi olduğundan ya şükür yapıyor ya hamd ediyor. Sonra idraki açıldığından bakıyor ki kendisinde Allah’ı övme gücü yoktur, yani ne kendi fizik gücü olarak ne de ilim olarak bir şeyi övmek için o şeyi çok iyi bilmek lazımdır, bilmediğin şeyi nasıl översin. İşte o zaman “Elhadu lillahi” övgüyü Allah yapar ancak, övgü Allah’a mahsustur. Hamd Allah’a mahsustur dediği budur.

Eğer beşeri manada onu anlamış olsak اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dememiz lazımdır. Ama اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dediğimizde ancak Allah içindir demek olur. Allaha yapılır manası şeriat tarikat mertebesinde vardır. Kişi hakikati itibariyle kendini anladığı zaman övgüyü ancak Allah yapar demesi lazımdır. Burada beşeriyet bitti roller değişti artık müşahede etmeye başlar teslimiyet başlar. Efendimiz bize bunu anlatmak için “Ben seni sena edemem ancak sen kendi nefsini nasıl sena ediyorsan ben de seni öyle sena ediyorum” buyurur. Ve bize bu yolu gösteriyor. 

 İşte orada aczini anlayan kişi Rabbinin huzurunda sessiz sözsüz duruyor bu idraki anlıyor. Ondan sonra marifet mertebesinde bu sefer O öğülenlerden oluyor. Yani hamdedilenlerden oluyor. Kul hamd ediliyor. Bunu da bize Cuma namazında iki defa söyletmek suretiyle iyice belleğimize yerleştiriyorlar. Yani Rabbi ona hamd ediyor. Rabbı ona şükretmiyor, Rabbi kulu övüyor. Zaten öyle olur kul Rabbini övemez. Bir makine düşünün mühendis motor yaptığını düşünün motor mühendisi övebilir mi? Ama mühendis motorunu över, şöyle verimli güzel çalışıyor diye. Motoru yaptım diye motora şükretmez. Hamdı şükür mertebesinde düşünürsek motor bana iş yapıyor sana teşekkür ederim motor beni buralara götürdün getirdin demez. Çünkü teşekkür öteki mertebenin işidir. Ama orada över hamd eder ona ben ne güzel motor yaptım diye. 

 İşte buna Makam-ı Mahmud diyorlar. اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 burada açık olarak söylüyor; Allah o kulunu över, melekler o kulu över, arkasından ey insanlar siz de böyle böyle hareket edin de siz de övün sonra da övülün.

 Allah melekleri Resul’un üzerine salat ve selam getiriyor, insanlar kaçıyorlar. صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا selamat ve teslimat içinde yapın bu işi. Sizde övülmek istiyorsanız. Yani tam bir teslimiyet ve samimiyet içerisinde yapın buyuruyor. Hak geldi batıl zail oldu. Senin hayalindeki varlığın batıl olan odur. O gittikten sonra, Hak geldikten sonra o kalır mı? 17/79 İşte 4. mertebede de Cenab-ı Hakk’ın övülmüş Makam-ı Mahmud’una insanı erdirir inşallah.

﴿٧٩﴾ وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا 17/79 gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüt namazını kıl umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmuda çıkarır. Yani övülen makama ulaşmış olursun, yani Rabbinin hamd ettiği makamın sahibi olursun, işte bu genel anlamda böyle olduğu gibi senin bünyende de Makam-ı Mahmud vardır. Senin özün de de Makam-ı Mahmud vardır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının olduğu yer de makam-ı Mahmud’dur. İşte bunu senin bütün suretlerin sana bağlı olan varlıkların sana bağlı olan fiillerinin hepsi sendeki makam-ı Mahmud’a hamd ediyorlar. İşte makam-ı Zat sende olduğundan sana bağlı olan kuvvelerin zahirdeki fiillerin her şeyin senin özünde bulunan senin aslında bulunan senin batınına hamd ediyorlar. 

 Hamdın beşincisi de anlatmak istediği bütün âlemdeki hamdların Allah’ın Zat’ına tek hamd olarak Zat’ına hamd edilmesi oluyor. Yani bunların dördü enfusi bir tanesi de afaki beş hamd mertebesinin hakikati oluyor. Ayrıca daha da açtığımız zaman hamdın sekiz mertebesi vardır. Mevlana Hz.leri “Bir saatlık tefekkür, bir saat irfan ehliyle tefekkür yüz yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” buyuruyor. Burada ibadeti küçük görmek değil, kafa çalışmadan kafanın yere yatıp kalkması yüz yıl sürse bu bilgileri toplayamazsın. Efendimiz’de (s.a.v.) “Bir saatlık tefekkür 1000 yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” buyuruyor. Ama tefekkür gerçek yönlü olanıdır. Tefekkür ona derler ki sana yol açar, yeni bir ufuk açar. Şu halde hamid ve mahmud Hakk olmuş olur. Yani zahir ismi itibarıyla hamd eden, batın ismi itibariyle de hamd olunan olur. Zira bu suretlerde müteayyin olup yani meydana çıkmış olup hamd eden Hak’tır, suretlerin cümlesinin ruhu olmakla mahmud olan yine hak’tır.[5] “ İz- -T-B- ”

----------------

لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {الحديد/2} 

(57/2) “Lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i) yuhyî ve yumît(u) ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)”

(57/2) Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Hem hayat verir hem öldürür. O’nun her şeye gücü yeter. 

----------------

 “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır.” Konu açık olduğuna göre Allah-ın olduğu yerde Muhammed-i hakikatlerde olacağından, göklerde de onun saltanatı ve şeriatı sürecektir Çünkü İslâmın baş şartı, “kelime-i tevhid ve kelime-i risalettir.” Bu hüküm göklerde de şüphesiz sürmektedir. Allah-u ekber tekbirleri ve kelimei tevhid ve risaletler, bütün âlemlerde yankılanmaktadır. Aslında bu âlemde “feza musikisi” diye bir gerçek vardır. 

 Bütün âlem büyük bir koro şeklinde “Allahu Ekber Allahu ekber Lâilâhe illallah Muhammdürrasulullah” nağmelerini hiç sonlandırmadan okuyup devam etmektedirler. 

 Diğer valıkların tesbihleri, insan nesillerinin de hem tesbihleri hemde zikirleridir. 

 Tıpkı dünyamızda olduğu gibi, her an beş vakit ezan-ı Muhammed-i, nasıl hiç kesintisiz beşi de birlikte her an okunuyor olduğu gibi, bu âlemlerde de aynı olmaktadır. 

 Eğer hayır olamaz deyen kişi, olamaz dediği yerlere başka bir ilâh koymuş olmalıki, o yerler o ilâhın mülkü olsun da ezan-ı Muhammed-i ve kelime-i tevhidler yasaklanıp okunmamış olsun. 

 Böyle bir şeyde tasavvur edilemeyceğine göre âlemlerin her tarafında hakikat-i muhammed-i temsilcileri vardır ve onların insan nesli ve sülâlelerinden oluşan ümmetleri de vardır. Çünkü Âlemler hakikat-i ilâhiyyenin ilk zuhuru olan Hakikat-i muhammed-i manalarını Suret-i Muhammed-i ismiyle zuhura çıkarmıştır. 

 İşte bu yüzden “levlâke levlâk lema halektül eflâk” hadisi kudsisinde belirtilen. “Sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halketmezdim”. İfadesinden hakikat-i muhamme-dinin, bütün âlemlerde geçerli olduğunu açıkolarak ifade eden, kelâm-ı kudsi Allahımızın zat-i ifadeleridir. Çok iyi düşünmemiz lazım gelen bir husustur.[6] “ İz- -T-B- ”

 “Hem hayat verir hem öldürür.” Âlem her an bir var bir yok hükmündedir. Her birerlerimizde aldığımız nefes ile bir an var, bir an yok hükmündeyiz. Verdiğimiz nefesle “Hu” ya gitmekte aldığımız nefesler ile “Hayy” sıfâtı ile dirilmeteyiz. Bu olaylar göz kırpmasından çok daha hızlı olduğu için nasıl film şeritleri birbiri ile birleştirilip hareketli hale getirildiğinde bir bütünlük varmış gibi gözüküyor ise âlemde bu şekilde seyeran edip akmaktadır. (M.D.)

----------------

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {الحديد/3} 

(57/3) “Huve-l-evvelu vel-âhiru ve-zzâhiru velbâtin(u) ve huve bikulli şey-in ‘alîm(un)”

 (57/3) Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.

----------------

 “hüve” evvelü ve ahırü ve zahirü ve batınü” ve “hüve” bikülli şey’in” külli/her şey ile alim olan“Evvel, ahır, zahir, batın odur; o her şeyi hakkıyla bilendir.”

“O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır” âyeti celilesi burayı ne güzel açıklıyor 

Mi’racımız ise, Ahmed’den (53’ten) ► Ahad’a (13) olmuş oluyor. 

Ahmet, taayyünün başlangıcında olduğundan varlıkların aslını oluş-turan “Atom”daki nötron, proton ve elektronların değeri 53 ediyordu.

Kıymetli gönül Dostlarım:

Düşünüyorum ki hayatımda en çok dikkat ettiğim korktuğum husus hataen bile olsa gönül sarayımın şeref konuğu olan “Terzi Babam”ı incitmekten daima Allah’a sığınıyorum. 

Bu satırları yazdığım saatlerde ise, elime aldığım bir derginin rast-gele bir sayfasını açtığımda dikkat çekici olarak şu ifade yazıyordu; 

“Ehlullah hakkında olumsuz söz söylemek insâna Allah’ın en büyük mekridir. Cenâb-ı Hak bir kimseyi yerin dibine batırmak isterse O’nu evliyaullaha düşman yapar.” Buhari Teberani’den nakledilen hadis-i kûdside şöyle buyuruluyor; 

“Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse, benimle sa-vaşmak üzere meydana çıkmış olur veya ben ona karşı harb ilân ederim.” Sizlere bu çalışmamızda Terzi Babamı tanıtmaya Allah’ın izniyle gayret ettim. Gönlümde kaynayan muhabbeti sunmaya çalıştım. Hemen aczimi itiraf etmeliyim ki O’nu mutlak olarak tanıtmak mümkün değil-dir. Ben fakir sadece O’nda neyi gördüysem, neyi okuduysam, hangi kemâllere şehâdetlik ettiysem onları sizlere beyan ettim. Birisi O’nu bize tanıt dese herhâlde anlatamazdım. Çünkü kendim henüz tam ola-rak anlamaya güç yetiremedim, onu ufuklarıma sığdıramıyorum. 

Hemen belirtmeliyim ki, O’nunla ilgili çalışmamız sadece bu kitapla da sınırlı olmayacaktır. Öyle olacağını düşünüyorum ki, O’nun her bir eserinden çok sayıda eserler meydana gelecektir. 

Düşündüğüm bir başka husus da, O’nun bütün eserlerini tekrar der-leyip bir bütün olarak “İnsân-ı Kâmil” ismiyle ve de tarih boyunca insânlığın yolunu gönlünü aydınlatmasıdır

O’nu tanımadan, hayatını bilmeden, gönüllerimizin O’nun sevgisiyle bezenmeden istenilen İslâmi hayatın bizlerde başlaması, oluşması mümkün değildir.

O’na karşı sevgide kemâle ermeden insânda kemâlâtın mümkün olamayacağını düşünüyorum.

O’nu sevmek demek, yolunu yol, sözünü söz edinip, yolunda “kurb’an” olmaktır diye düşünüyorum. 

O’nun nefeslerinden pay almaya çalışmak bizler için en büyük lütûf olacaktır. O “kitab-ı ezeli”dir. 

O’nu öğrenip okumak; başkalarına da öğretmek asli görevimiz olmalıdır diye düşünüyorum. 

Bir hadiste peygamberimiz (s.a.v.) 

“Sizin en hayırlınız Kûr’ân-ı öğrenen ve O’nu başkalarına öğreteninizdir,” buyuruyor.[7] “ İz- -T-B- ” Tavafa başlarken bitirirken “hacer’ül esved” istilâm (öpmek, el sürmek, selâm vermeyi isteme) ediliyor. Bu fakir de acizane olarak O’ nun sağ elinin içini öpüp de zâtını selâmlamış olarak, “bismillâhi Allahü ekber,” diyerek bu yolculuğu gönülden tamamlamak istiyorum. 

Terzi Babamdaki ilâhi ihtişam O’nu İnsân-ı Kâmil cihetiyle değerlendirdiğimiz zaman beşer tasavvurunun çok üzerinde olduğunu görürüz. 

O güzellikler hazinesinin sultanıdır. O’nu görebilmek ve tanıyabilmek bir bakıma arif ve bilge bir kişiliğe ve de O’na karşı muhabbet hisleriyle dolu olmaya bağlıdır. 

O’nun esrarını anlatmanın sonu yoktur. Çünkü ne kadar söylense, ne kadar anlatılmak istense, O’nu bir tarif cümlesine sığdırmak müm-kün olamıyor. 

O’nunla konuşan kişi anlar ki, evvelce söylediği sözlerin hiç biri O’nu tarif edememiştir. O zaman da evvelce söyleyip, yazdıklarının acizli-ğinden kifayetsizliğinden utanarak susmayı tercih eder. 

O İnsân-ı Kâmil’de, O’nunla tefekkür ediyorum. İnsân-ı Kâmil kendi lisanıyla, “ben her şeyde varım, herşey de bende var; kâinattaki her zuhura gelen varlık, ben senin şanının yüceltmek için gel-dim,” diyor. (Ç.H.U.) 

---------------- 

 Cenâb-ı Hakk sadece yerde değil “ve’l Evvelû ve’l Ahîrû ve’z Zahîrû ve’l Batînû” (57/3) hükmüyle bütün âlemde mevcud’tur. O’nun olmadığı bir yer zâten yoktur. Eğer O’nun olmadığı bir yer olmuş olsa, o zaman Hakk’ın tasarrufunun dışında bir yer olmuş olur ki, oraya bir başka İlâhın sâhip olması gerekir. Şimdi meselâ bin dönümlük bir çiftlik düşünelim, o kişi çiftliğin sâhibiyse bin dönümün hepsinin sâhibidir. Eğer onun içerisinde bir alan olmuş olsa da, o çiftliğin sâhibi o alana sahip olmamış olsa, o zaman, o mülk içinde başka birinin de mülkü var demektir ki, o zaman mutlak mâ’nâda o çiftlik onun çiftliği değildir. İşte böyle bir şey tasavvur edemeyeceğimize göre, bu âlemde ne varsa, zâhir ve bâtın, eksi ve artı, bilinen ve bilinmeyen bunların hepsinin hükmü üzerinde Allah’ın hükmü geçmekte ve kendisi de sıfatlarıyla, isimleriyle, fiilleriyle bütün bu âlemde yaygın, yayılmış vaziyettedir. Ancak baktığımız zaman şu tahta, şu cam bardak Allah mı, Rabb mı? değil tabi. Sadece burada Allah’ı müşâhede edersek bu da putperestliğin ta kendisi olur. Ancak Tenzîh mertebesiyle bu Allah değildir dersek, bunu da yanlış söylemiş oluruz, o zaman buna ayrı bir kimlik vermemiz gerekecektir. Allah’ın varlığıyla, eğer bu var değilse, o zaman kendi varlığıyla var hükmü tabî olarak ortaya çıkacak ve kendi varlığıyla var olanın da İlâh olması gerekeceğinden, biz bu bardağa o şekilde düşünürsek İlâhlık hüviyeti vermiş olacağız.[8] “ İz- -T-B- ”

 “Huve’l evvelu vel âhiru ve’z zâhiru ve’l bâtınu ve hûve bi kulli şey’in alîm.” (57/3) Evvel O’dur, son O’dur, görünen O’dur, görünmeyen O’dur. Yâni zâhir O’dur, bâtın O’dur. İşte bu anlayış üzere biz herhangi bir yerde Hakk’ı bir vasfı ile müşâhede ettiğimiz zaman, bu işte şeriatın bâtını itibari ile anlaşılmış bir hüküm olur. Çünkü şeriat vâzediyor. Görünen de O’dur, görünmeyen de O’dur. Ama şeriatin zâhiri ilmi içerisinde herhangi bir madde, bir varlık, Allah’ın varlığı değil de ötelerde bir bilgisi öğretilmektedir. İlim olarak îmân mertebesinde öğretilen husus, zâhiri olarak. İşte o Kûr’ân-ı Kerîm âyetinin içinde hem zâhiri hem bâtını var şeriatın. Kûr’ân-ı Kerîm’in tamamı, hadîsi şeriflerin tamamı, şeriat-i Muhammediyye değil mi? Yanıldığımız büyük noktalardan biri de burasıdır. Şeriat mertebesi dediğimiz zaman sadece fiziki uygulamayı düşünüyoruz, aklımıza geliyor. Yâni fıkıh bildirimini, fıkhî mâ’nâdaki hükümleri, şeriat ya da bunu zannediyoruz. Bunun dışında bir şey yok diyoruz. Ama yine aynı Efendimiz diyor ki zaman zaman olduğu gibi: Kûr’ân-ı Kerîm’in bir zâhiri var, bir bâtını var, bir haddi var, bir matlaı var. İşte zâhiri, bildiğimiz zâhir, abdestini al, namazını kıl, elini yıka. Zâhir, fizik bedeninle ibadetini et gibi. Bunlar ilim ile. İlk öncel ilim, öncü ilim olarak öğrenilmiş ve öğretilmiş oluyor. Ama burada kalırsa kişi, hayatını bu sistem üzerine sonuna kadar götürüyor. 

 Ancak daha ileriye gitmek isteyen kişiye yol açık. Şeriat mertebesi, tarikat mertebesi, hakîkat, marifet mertebesinin tümü Şeriat-i Muhammediyye. Hepsini Efendimiz getirmedi mi bunların. Onun şahsında ortaya çıkmadı mı? İşte onun getirdiğinin hükmüne de şeriat deniyor. Hukuk yâni bir sistem. Şeriatin karşılığı nedir? Yol mâ’nâsınadır. İşte Hakîkat-i Muhammedî yolu, ehlûllah yolu, Allah yolu, sırât-ı mustakîm ve sırâtullah üzere bakın şeriat. Zâhiri şeriat ve tarikat mertebesi yolu sırât-ı mustakîm; hakîkat ve marifet mertebesi itibari ile yolu sırâtullah, Allah’ın yolu. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’de bir âyetin içerisinde hem şeriati var, hem tarikati var, hem hakîkati var hem de marifeti var. Öyle olmazsa Allah kelâmı olmaz, ona Allah kelâmı denmez. Kul kelâmı denir. Tek mâ’nâyla ifadelendirirsek te orda sınırlarsak başka şey yoktur, budur dersek, böylece sınırlamak sûretiyle en büyük yanlışlığı hem kendimize hem Kûr’ân’a, Peygamberimize hem de Allah’a yapmış oluruz,.[9] “ İz- -T-B- ”

-----------------------

Mü’min de güzel bir îmân ehli olarak, kendi hakikatini idrak ederek, bir yaşam olmaktadır. Mühim olan nokta bu mü’minlikte aynalık başlıyor olmaktadır. Mü’min hakikatini idrak eden de de, diğer esmâ-i Îlâhiyye seyredilmeye başlanıyor. ”Mü’min mü’minin aynasıdır “ sözünün hakikati de buraya dayanıyor. Yani mü’min ismiyle ve mü’min hakikatiyle aynalık başlamış oluyor. İşte bu aynalık-aynilik Mü’min hakikatiyle ortaya çıkmaktadır. Ve bu kişinin gönlü Mü’min aynası olduktan sonra, diğer bütün esmâ-i İlâhiyyeyi, o aynada seyretmek mümkün olmaktadır. 

Mü’min hakikati ortaya çıkmadıkça, aynalık hakikati ortaya çıkmaz. Aynalık hakikati ortaya çıkmayınca da, Cenâb-ı Hakkı seyir güzelliği, hususiyeti özelliği olmuyor. İşte şartı bakın, mü’minliğe bağlı ve o kadar müthiş bir dört kelime ile cümle sıralanmış ki, ”Hakk’an mü’min olarak sabahladım. ” Bakın bütün esmâ-i İlâhiyye bu sözün içerisindedir. 

Aleyhisselâtü vesselâm efendimiz, bunun üzerine buyurdu-larki, (Hz zeyd b. Hârise’nin sözü üzerine) “Ya Hârise her şeyin bir hakikati vardır. ” Bakın bir kelâm ortaya söylenir ama bunun sahibi olmak lâzımdır. Yani “Hakkan sabahladın” ama bu sözün ispatı nedir gibilerden sordular. Her şeyin bir hakikati vardır. Şimdi senin “îmânının hakikati nedir Ya Hârise?”

-“Hak’kan mü’min olarak sabahladım..”. Mü’min îmân etmiş olarak. Ama lâfzı ma’nâ da bir îmân değil. Gerçek ma’nâ da bir Allaha îmân etmiş, hayali bir Allaha îmân etmiş değildir. Ama ne yazık ki, üzülerek söyliyelim hayali olan bir Allaha îmân genelde söz konusudur. Nasıl! Her birerlerimiz hayallerimizde bir Allah tasavurru çizmişiz. Bugün bir yerde de konuşuluyordu, Allah nerde ötelerde tahtında oturuyor, şeklinde yanında hizmetçileri vardır. O hiç bir şeye el değdirmez, aynen bir padişah tasviriyle Allah budur diyor. Öteki de diyor ki, bende dedim ki diyor. Allah her yerde vardır, bütün âlemde vardır. Yok senin allahın öyle değil allah yukarıdadır, tahtında oturmaktadır diye söylüyor yani allah başka türlü olmaz diyor. Onun Allahı o işte, Yani hayalinde var ettği allahına îmân ediyor. Ve bunu benim Allahım böyledir diye kabul ediyor savunuyor. 

Eğer her birerlerimiz ayrı, ayrı bitaraf olarak gerçekçi düşünür-sek, hepimizin aklında bir Allah çizgisi vardır. Çizgisi derken bir Allah remzi var, tasavvuru vardır. İşte biz bu Allaha îmân ediyoruz. Rabbül âlemîn olan Allaha îmân edebilmemiz için onu tanımamız gerekiyor. Ve her birerlerimiz kendi Îlâhımızı ürettiğimizden, o İlâh bize sevimli geliyor. Çünkü hayalen üreticisi biz oluyoruz, ürettiğimiz şeyi de seviyoruz. Neden? Çünkü hayalimiz ona uygun geliyor. Ve üreterek sevdiğimiz o İlâhımızıda savunuyoruz. Benim İlâhım budur diye. Tabi burada doğru söylüyor, kendi İlâhını savunuyor, Allahı savunmuyor. Allahın savunmaya ihtiyacı zâten yoktur. 

Ama Kur’an-ı Kerîm Allahın öyle olmadığını açık olarak söylüyor. ”Vel evvelü vel ahiru vezzahiru vel batın” (57/3) Her şeyin evveli odur zahiri odur batını odur. Diyerek kendi kendisini açık olarak belirtiyor.[10] “ İz- -T-B- ”

----------------

 İbrâhîm (a.s.)a kadar îmân dua mahiyetinde idi. Yani Allahı idrak etme şuurlanma şeklinde dua mahiyetinde geçti. İbrahim (a.s.) ile tevhid hakikatleri ortaya çıkmaya başladı, onun mertebesi tevhidi af’al, kendisi de tevhidin babası ünvanını aldı. Îmânı tevhidi af’alin îmânı oldu. 

 Mûsâ (a.s.) ile tenzih hakikatleri ortaya geldi. O mertebede Allah sadece göklerdedir bilinmez ve ulaşılmaz haldedir, tenzih mertebesi itibarıyle. Bu yüzden Mûsâ (a.s.) ın îmânı tenzih oldu. Ve kendisinden bahsedilirken Mûsâ’nın rabbı diye ifade edildi. Neden Mûsâ (a.s.) anladığı ve kavmine öğrettiği bir îmândı. Buna ne diyorlar yahovalar, yahve adını verdiler. Bu arada firavun boğulurken ne dedi? Ben Mûsâ’nın rabbine îmân ettim dedi. Allaha îmân ettim demedi de Mûsâ’nın rabbine dedi. Neden, Mûsâ kendi rabbına nasıl îmân etmişse, bende öyle îmân ettim dedi. Yani oradaki îmânın en ileri derecesine ulaşan Mûsâ (a.s.) dır. 

 Îsâ (a.s.) ile teşbih hakikatleri ortaya geldi. Benzetmeli ifadelerle gerçekler izah edilmeye başlandı. Meselâ bir şeyi genel ma’nâ sı ile anlamak anlatmak mümkün değil iken, onu daha küçük vasıflı bir şeye benzeterek, misallerle anlatmak. Bunun neticesinde üçlü Allah anlayışı îmânı ortaya çıktı. “Ebâ-ebi ve ruhul Kudüs” anlayışı ortaya çıktı. Yani “Baba oğul ve ruhul Kudüs” ile ifade edilmeye çalışıldı. 

 Muhammed (s.a.v.) de ise, museviyetin tenzihi, yani ötelerde bir Allah inanışı, Îsevilerinde teşbih misallendirilmesi birleştirilip tevhid oluşturuldu. 

 Yani museviler Allahı yukarılara attılar tenzih yaptılar aşağıda görmediler, hıristiyanlar ise, o gökte değil yerdedir Allahın oğlu da buradadır dediler ve Allahı aşağıya indirdiler gökte olan Allahı kaldırdılar. 

 Ama Cenâb-ı Hakk hem gökte hem yerde ve her yerdedir. “Vel evvelü-vel âhiru-vezzâhiru-vel bâtın.) (57/3) bütün âlemleri ihâta etmiş olduğundan Muhammed (s.a.v.) ın şahsında da tevhid dediğimiz gerçek îmân ortaya çıktı ki, aslı ve kemâli îkân’dır.[11] “ İz- -T-B- ”

--------------------------

"Hüvel evvelü, vel âhiru, vezzahiru, vel batın, ve hüve bikülli şey'in alîm" (Sure 57 Âyet 3) yani o hem evveldir, hem âhırdır, hem zâhirdir, hem bâtındır, ve o her şeyi bilicidir, dediğimizde, Cenâb-ı ALLAH'ın hem evvel, hem âhır, hem zâhir, ve hem bâtın, ve de her şeyi bilici ol­duğu bildiriliyorsa, o hâlde Hakk'dan başka bir varlığın mevcudiyetinden bahsetmek mümkün müdür?

İşte bu gerçeği ilk idrak eden kişi "hanif' yani tevhid ehli Hazret-i İbrâhîm'dir. Böylece ilk defa tevhid-i af’al bi­linci oluşmuş ve bundan da “lâ fâile illâllah” hükmü kayna­ğını bulmuş oluyor.

Makam-ı İbrâhîm'in ileri safhalarına gelindiğinde ise Cenâb-ı Hak bu defa kullarına "Belâ men esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün" (Sure 2 Ayet 112) yani, « iyi bilin ki kim vechini ALLAH'a teslim ederse ona ihsan olunur,” diye hitabetmektedir. Burada "vechini" ifadesi yüzünü, al­nını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar ma’nâ sıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa ki, vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi, Hakk'a sadece bedeni ve uzuvlarıyla değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle, nefsiyle hep­siyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığını O'na teslim etme­lidir. işte bu kimseye "muhsin" denilir ki "ihsânı alan" "ih­sân edilen" anlamını taşır.[12] “ İz- -T-B- ”

-----------------------

Büyükte ve küçükte ve umuru bilende bilmeyende Allah'ın "ayn"ı zâhirdir (2).

Ya'nî bu "halk" dediğimiz eşyanın bu âlemde görünen ne varsa ister büyüğü olsun, ister küçüğü; ister emirlere vâkıf olanı olsun, yani ister bu işleri bilen olsun ister olmayanı; yani ister kendinden gafil olsun yani ne olursa olsun hepsinde, Allah'ın "ayn"ı zâhir ve zâtı ve "hüviyyeti hâzırdır. Efendim orada şu var burada bu var o da Allah mı, Hakk mı,? Burada dediğine göre Hakk, eğer o başkadır dersek nefsimize ters gelen şartlandığımız, hani ilâhi ile süfli şeyler arasında şartlandığımız şeyler diyelim. Bir kemik yere atılmış o da Hakk mı şimdi, değil dersen ne olacak şimdi, Hakk değilse kemiği nereye koyacağız, o zaman kemiği İlâh edinmemiz gerekecektir, bakın başka yolu yoktur, eğer Hakk’ın dışında dersek. Yani ona kendi kendini halk eden, kendi ile var olan bir varlık olarak kabul etmemiz gerekecektir. 

Bakın küçücük bir düşünce bizi nerelere götürüyor veya insanı nerelere getiriyor, Hakk’ın tecellisinden başka bir şey değildir. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ 57/3 “O evveldir, âhırdır, zâhirdir, bâtındır, ve o her şeyi bilendir.”

O onu öyle yapmaya da kadir, bir başka türlü yapmaya da kadirdir. Bize iyi görünenleri bizim İlâh’ımız yaptı kötü gelen şeyleri başkasının Allah’ı yaptı deme şansımız var mı,? varsa o zaman biz şirk ehliyiz, iki Allah kabul ediyoruz demektir. Kötü gelenleri yapan Allah Mecusilerin dediği gibi zulmet, nur Allah’ın, onlar öyle kabul ediyorlar. Hepsinde Allah’ın aynı zâhir ve Zât’ı ve hüviyeti hâzırdır. Bakın hem zâhir ve hem de hâzırdır. 

Ancak, peki o kemik Allah mı? Değilse neden değildir, Uluhiyeti mutlaka yönüyle o Allah değildir, Zât-ı Mutlak yönüyle Zât’ı yönüyle Allah değildir, ama zuhuru ve bir ismi yönüyle teşbih mertebesi itibariyle, benzetme ve kayıtlı hükmüyle, Zât-ı Mutlak değil, Zât-ı Mukayyedin orada görünmesinden başka bir şey değildir. Allah değil, mutlakiyeti yönünden Zât-ı Mutlak yönünden değil, hiçbir şey değil aslında, ne iyisi ne kötüsü, diğer taraftan bakıldığında da, iyi kötü diye bir şey de yoktur, biz nefsimize kötü gelen istemediğimiz şeylere kötü diyoruz nefsimizin istediği şeylere de iyi diyoruz. 

Meselâ gübre ile tatlıyı yan yana koyduğumuz zaman, yahut gübre kokusu ile, gül kokusunu yan yana koyduğumuz zaman, nefsimiz bunların birini tercih ediyor, neden çünkü işine öyle geliyor, ama o kötü koku dediğimiz şeyi, ehli alıyor diğer kokulara karıştırıyor herkesin isteyerek kokladığı, kokuyu meydana getiri-yor. Özü cüzlere ayrıldığı zaman işte o kötü kokudan başka bir şey değildir. Ne kadar kötü kokuyor deyip, tiksindiğimizde aslında onun kemâlini tasdik ediyoruz da farkında değiliz. Çünkü o da bir kemâldir. Yani bir şey ne kadar ekşi kokarsa orada o kadar kemaldedir, o gül kokusu ne kadar güzel kokarsa o da gülün kemalidir ama hepsinde bir kemal vardır, neye göre? kendi mertebesi itibariyle kemaldedir. 

İşte gerçek ma’nâda tevhid bütün bu zıtları bir arada toplayıp hepsi Hakk’ın bir isminin gereği zuhuru diye bilmektir. Bir ölçü vermişler kendini test etmesi için kişinin kendi bünyesinde ne kadar zıtları birleştirebilirse, tevhidliği o kadardır, tevhid ehli o kadardır. Bu bir ölçüdür. ister büyüğü olsun, ister küçüğü; ister emirlere vâkıf olanı olsun, yani ister bu işleri bilen olsun ister olmayanı; yani ister kendinden gafil olsun yani ne olursa olsun hepsinde, Allah'ın "ayn"ı zâhir ve zâtı ve "hüviyyeti hâzırdır. Yani Allahın hakikati zâhir meydanda yani Zât’i ve hüviyeti de hazırdır.

Ve nefes-i rahmanisi yani ilk olarak âlemlere Cenâb-ı Hakk evvelâ başlangıçta “Huuu” diye nefesini saldı kişi de kendi “huh” dediği zaman soğuk cam üzerinde bir yoğunlaşma oluyor, onun gibi işte Allah’ın kendi bünyesinde ne varsa Rahmaniyet lisanından yahut kanalından, ağzından “Huuu” diye bütün âlemlere yaydı, bunların hepsi bütün âleme yayıldı, ancak biri bir tarafa gitti, biri bir tarafa gitti biri bir tarafa değil, her tarafa gidende hepsinden vardır. Bir tarafa “Cemal” ler gitti, bir tarafa “Celaller” gitti değil her zerrede hepsinden vardır. Zâten öyle olmazsa aynı toprağın içinde bir tarafta gül bir tarafta meyve olmaz. Bölünseydi gül yetişen yerde meyve olmazdı. Coğrafi özellikler nedeniyle bazı farklılıklar olabilir.

Ve tecellî-i ilâhîsi ile zuhuru eşit surettedir; zîrâ halk-ı Rahmân'da halk edilişte benzerlik yoktur, hepsi değişiktir. Cenâb-ı Hakk bir tecellisini ikinci defa etmez, ebeden etmez, zâhirde baktığımız ne varsa hepsi birbirinin aynı imiş gibi görsek de, hiç biri birbirine benzemez. Bir ağacın bütün yapraklarını üst üste koysak hepsinde farklılık görürüz. Ve her bir zerre ancak onun zâtiyle mevcûddur. Eğer bir zerre varsa yani en küçük parça veya daha büyüğü neyse onu meydana getiren bir varlık olmamış olsa o varlık zâten olmaz. İşte o varlığın olması kendisini meydana getirenin ilk ispatı odur. Bir malzeme onu üretenin fabrikanın en büyük ispatıdır. Mademki bizler varız yeryüzünde o halde bizi var eden bir varlık vardır. İşte bizler Allah’ın varlığının en büyük delilleriyiz. Başka delile gerek yok kendimiz en kuvvetli deliliz. 

Allah’a inanmayanlar için o da bir imandır yokluğa iman etmiştir, ama batıl bir imandır geçersizdir. İnanmadığı rab ona ahirette ne yapsın ki. Ve zât-ı Hak onların her birerlerinde birer isim ile mütecellîdir; bu âlemde ne varsa zâhirde ve bâtında, zerreden kürreye kadar ne varsa her birerlerinde birer ismi ile yani o varlığın sırat-ı mustakıymi hali tavırları ne için halk edilmişse, birer isim ile tecellidir, yani o isim ile tecelli etmiştir tecelli demek ayna olmak, meydana getirmek, çıkarmak yansıtmak zuhura getirmektir ve o isimler, o mazharların ruhları ve idare edicileri-dir. Yani o esma-ı ilâhiye o varlıkların ruhları ma’nâları yani hakikatleri ve müdebbirleri, yani tedbir edicileri yönlendiricileri ihtiyacını görücüleri, programını takip ettirdikleri melekleri kuvvet-leridir. 

İşte biz gece yattığımız zaman rahat rahat yatıp uyuyoruz ama melâike-i kiramın hiç birisi uyumuyor. Hepsi görev başındadır. O toprak içindeki o tanenin etrafında, melaike-i kiram fıldır fıldır dönüyorlar. Bize hizmet ediyorlar, işte müdebbir dediği budur. Hangi eczadan hangisi çekilecek, o toprakta o eczaların tamamı vardır, yani o meyvenin ya da, hububatın yetişmesi için lâzım olan eczayı çekiyorlar topluyorlar, kanala getiriyorlar o kılcal kökler vasıtasıyla ana köke alınıyor, onun içinden de yer çekiminin aksine yukarı doğru hareket ettiriyorlar ve yeni dallar üretiyorlar. 

Efendim onu tabiat yaptı, güneş çıktı yağmur yağdı, hava ısındı bu zâten bitki tarafından hep kendi kendine yapılır, diyenler işin batınını bilmeyenler perde ehilleridir. Bakın orada sistem tersine çalışıyor, su genelde yukarıdan aşağıya gider, ama kökte tam tersidir, aşağıdan yukarıya doğru gidiyor, sonra bu olay ağacın her dalında ve yaprağında vardır. Kılcal kökler rutubetli toprağın içine dağılan suyu oradan nasıl ayırıp alıyor sonra, metrelerce yukarı pompalıyor. Sonrada onunla kalmıyor ekşi, tatlı, acı tatlar nasıl meydana geliyor. O renklenmeler nasıl oluyor. Aynı gövdeye aşı yapıldımı birinde sarı diğerinde kırmızı kiraz oluyor. 

 Ve bu mazharlar da o isimlerin suretleridir. İsimler onların ma’nâları ruhları, görünen madde olan da zuhur, yani mazhar orada zâhir olan da o ismin suretleridir. Yani elma diye gördüğü-müz Rezzak isminin oradaki suretidir. meselâ arıları görüyoruz uçuyorlar, o arılar Rezzak isminin orada uçan ma’nâlarıdır, ayrıca arı diye kendine ait bir şey yoktur, ama biz eşyayı birbirinden ayıralım, karıştırmayalım diye, hepsine uçan Rezzak, duran Rezzak kalkan Rezzak yenen Rezzak içilen Rezzak dersek bunlar karışır onun için bunlara ayrı isimler verilmiştir. Binâenaleyh her bir zerre, tâbi' olduğu ismin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür bu da onun doğru yoludur, hepsinin doğru yolu değildir.[13] “ İz- -T-B- ” 

---------------

 Sessizler konuştu: O, kendilerinin aynıdır.” Cenâb-ı Hak zatını, sıfatını, isimlerini, fiillerini zaman içerisinde izafi yokluktan varlığa doğru çıkarmaya başladı, işte o zaman sessizler konuştu. Bu konuşma her varlığın kendi mertebesinden kendi lisanı ile oldu ve olmaya devam ediyor. Şu anda bütün varlıklar henüz ortaya çıkmış değil, bizim yaşadığımız şu zamana kadar çıkanlar çıktı ama her an değişik bir zuhur olduğundan, her an yeni zuhurlar olduğundan bunlar izafi yoklukta sessiz oldukları halde varlık sahasında boy gösterdikleri zaman konuşmaya başladılar. Ne ile? Kendi hal lisanlarıyla konuşmaya başladılar. Rüzgâr fırtına diliyle konuşmaya başladı; sabah, güzelliği ve sessizliği içerisinde konuşmaya başladı yani görüntüye gelmeye başladı. Onun görüntüye gelmesi zaten konuşmasıdır. Gündüz açıklığını ortaya koyduğu zaman açıklık konuşmasına başladı. Çiçekler açtığı zaman açma konuşmasına başladı; renk, kokusu ile nefes-i rahmani konuşmasına başladılar. İşte böylece o kendilerinin aynıdır. Bütün bu sessizlerin zuhura çıkıp konuşmasıyla onlarda olan oluşumunun kendilerinin aynıdır yani sessizlerin konuşması dahi kendinin bâtından zâhire zuhurda görünmesiyle konuşmaları onların aynı oldu. 

 Çünkü;

﴿هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ﴾ 

 Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın kendisidir. (57/3) Bâtında sessiz haldeyken zuhura çıktığında yani zâhire geldiğinde konuşmaya başladılar. Her zâhire gelenin, mutlak manada bir konuşması vardır yani hal lisanıyla kendisini anlatması vardır. Eğer bu konuşması yani hal lisanıyla kendini ortaya koyması anlatması olmamış olsa o varlık tanınmaz, bilinmez ve yine gaybde olmuş olur.[14] “ İz- -T-B- ”

----------------

 “Keza insanın fazileti, cinsi izinde, onun kapsadığı manadan kazancı kaderince olacağına göre” Bir insanın fazileti ve insanlığını ancak kendi cinsinin izinde ve yolunda gittiği ölçüdedir. Çünkü “İnsan, insanlığını insanlar arasında anlar, bilir veya bulur” demişlerdir. İnsan, insanlığını yani gerçek manada insanlığını, gerçek manada insanlar arasında bulur. Burada insandan kasıt kamil insanlardır. Bütün insanların arasında insan, insanlığını bulabilir mi? Tabi ki hayır. Neyi bulur? Bulunduğu camia hangi hayat tarzıyla hareket ediyorsa o hayat tarzındaki insanları bulur. 

Yani kişinin müntesip olduğu cemaati arkadaşları, aile efradı, dostları, kardeşleri, ilgilendiği herkesin bir grubu vardır, yaşadığı sürece yakın grubu, uzak grubu işte bu gruplar hangi anlayış içerisindeyseler, onların da anlayışları Allah’ı bilmeleri, kendilerini bilmeleri o mertebeden olur. Bir grup ki, hayal ve vehimle hareket ediyor, işte o insanlar arasında Allah’ı bulmak tabi ki mümkün değil, yok çünkü orada, var da farkında değiller. Allah her tarafta var, ama onlar o Allah’ın varlığının farkında değiller. İşte burada mühim olan farkında olabilmektir. Cenab-ı Hak “Hüve’l-Evvelü ve’l-Âhiru ve’z-Zâhiru ve’l-Bâtın ve Hüve âlâ kulli şey’in kadîr.” (57/3) hükmüyle her yerde zahirde, bâtında, görünende, görünmeyende hepsinde var ve her şeye Kâdir yani bir yerde var da, bir yerde yok olursa, bunun aczi anlaşılır yani bir varlığın acziyeti anlaşılır. Ama yine kendisi Kâdir-i Mutlak olduğundan kendi ifadesiyle, Kâdir sıfatı da kendisinin olduğuna göre gerçek manada her yerde vardır. O zaman bir insan hayalde de olsa vehimde de olsa ondada vardır, ancak kendisi farkında olmadığından bu bilince bireysel olarak kâdir değil, muktedir değil, bu ilmi almamıştır. 

 İşte o insanlar arasında Allah’ı bulmak mümkün değildir. Peki, neyi bulmak mümkündür, elbette onlar arasında olan hevâ ve hevesleri bulmak mümkündür. İşte “insan, insanlığını insanlar arasında anlar” hükmü gerçek manada Hakk’ı bilmiş, bulmuş olanların arasında yetişerek, onlara benzeyerek, onların halleriyle hâllenmek suretiyle insanlar arasında gerçek halini bulabilir.[15]

----------------

 HUVEL EVVELİ VEL AHİRİ, (57/3) o hem evveldir. Hem ahirdir. Evvel ve ahir olan tek şeydir. Ruhunun Ruhu Külli, aklının Akl-ı Külliye mensup olduğunu, kendine değil oraya mensup olduğunu, Hakkal yakîn müşahede edip -yalnız burada bir ifade yanlışlığı olsa gerek. Hakkal yakîn müşahedesi burada olmaz da İlmel yakîn ve aynel yakîn, Hakkal yakîn çok daha sonra ve neticeye geliştir. Yani, çıktıktan sonra iniştir, Hakkal Yakîn. Oraya gelinceye kadar Aynel Yakîn. İlmel yakîn bir mevzuu ilim olarak ve gerçek olarak bilmektir. Ondan evvelki bilgi ise ilmel yakîndir. Yani bilim ile bilmek ile yakınlıktır. Bir de ilim ile yakınlık var ki, en az buradan başlamak lâzımdır. İlmel Yakîn. Ve bu müşahede neticesinde aynel yakîn olur. Ayn yani göz... Görerek müşahede ederek. Hakkal Yakîn daha başka iştir. Bunu böyle belirttikten sonra aynel yakîn müşahede edip anlarsın. Yani tatmin olmuş bir şekilde bunu idrak edersin diyor.[16] “ İz- -T-B- ”

----------------

Aynı yönde iki yüzü vardır:

a) Zâhir… Ki, bu, dünyadır… 

 b) Batın... Ki bu, âhirettir... Cenab-ı Hakk'ın isimleri bilindiği, gibi birbirine zıt olan isimler zâhir ve bâtın iki ismidir. Zâhir olan bu dünyadır yani bu âlemlerdir ve bizim vücud varlıklarımızda bu zahir hükmü altındadır. Bâtın ki, bu da ahirettir yani şu an da göremediğimiz için gelecekte gidilecek bir mekan olduğundan işte oraya da bâtın olarak demekte, halbuki şu anda da zahir ve bâtın iki halde de yaşayabiliyoruz. "Hüvel evvelü vel ahıru vez zahiru vel bâtınu ve hüve bi külli şey'in alîm" (57/3) O hem zâhir, hem bâtındır.[17] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

Z Â H İ R…

Yüce ve sübhan olan yüce Allah, kullarından bazılarına da; bu ZAHİR ismi ile tecelli eder… Kadim ismi ile başladı, diğer isimler olarak devam ediyor. Bu isimler, her kişide ayrı ayrı tecelli ediyormuş gibi zannediliyor devamında, okunuşunda. Bazı insanda Kadim ismi ile bazı insanda Kuddüs ismi ile, bazı insanda Zahir ismi ile tek tek tecelli ediyormuş gibi zannediliyor ama her insana bütün isimleriyle tecelli etmekte. Ancak şu farkla; bazı insanda Kadim ismi daha ağırlıklı, bazı insanda Kuddüs ismi, bazı insanda Batın, bazı insanda Zahir ismi daha ağırlıklı olmakta. Bir ismin hakikatini idrâk eden kişi diğer isimlerin de benzer yollardan hakikatini idrâk eder. Bir çift ayakkabı yapmasını bilen insanda, bütün ayakkabıları yapma kudreti vardır. Biraz uğraşır, tecrübe kazanır yapar. Yani kırkbir numara ayakkabıyı yapan insan, kırk ikiyi de kırk üçü de yapar. Gerektiğinde hanım ayakkabısı da asker postalı da yapar, küçük bir uğraşmayla. Mühim olan bir tanesini yapmak. Çünkü bir sistemi var onun. İşte bir Esma-i İlahiyenin hakikatini ve çalışma şeklini, hayata duhul oluş şeklini idrâk ederse kişi, aynı yollardan geçerek, nisbi olarak diğer esmaların da kendisindeki zuhurunu idrâk edebilir.

Bu ZAHİR ismi cihetinden tecelli alan kula: Bu keşif âleminin içinde; nur-u ilâhî'nin sırrı açılır…

Bu açılışta, kendisine bir marifet yolu gözükür...

İşbu marifet yoluna girdiği anda, anlar ki: O ZAHİR olan Allah'tır… Bütün âlemdeki varlığın zahirde Zahir ismiyle zuhurda olan Allah olduğunu idrâk eder.

Yine bu tecelli anında, yüce Allah ikinci bir tecelliyi yapar… 

İşbu bu tecelli anında dahi anlar ki, ZÂHİR OLAN kendisidir… Neden? Bakın işte burada Kuddüs ismi gereklidir. Kuddüs isminin kendisinde tecellisi olmasa, zahir olanın kendisi olduğunu idrâk edemez. Venefahtünün idrâkiyle kudsiyetini anlar, o zaman zahir olanın da o mukaddesiyet yönünden kendisi olduğunu anlar.

Böyle olunca, kul kaybolur... Yüce Hakk'ın batın âlemlerinde; fena yolu ile gizlenir… Yani kulun kulluğu gizlenir, oradan kul ismi düşer yerinde Hakk ismi kalır.

Yüce Hakk'ın varlık zuhurunda yaratılma durumu gider; kalmaz… Bu âlemde artık yaratma, zuhur tecelli diye bu kelimelere de ihtiyaç kalmaz. Hakikat âleminde tecelli diye de, zuhur diye de bir şey söz konusu değildir. Bunlara gerek yok ki zaten. Allah'sa Allah, çıkmışsa çıkmış, kapanmışsa kapanmıştır. Zuhur etti, çıktı, tecelli etti... bunlar hep oraya yaklaşmaya çalışılan, orayı anlatmaya çalışılan, faydalı olan kelimelerdir. Birden bire, "Bütün varlık Allah" dersen, O zaman "Kullar nerede?" sorusu çıkacaktır. Ama kulları, her şeyi kaldırdıktan sonra, nerede, kim tecelli edecek? Tecelli eden kim? Tecelli edilen kim? Hepsi, bütün varlık "Lâ ilâh" ise tecelli kelimesi de düşüyor, bırakın yaratmayı. Yaratmanın zaten ortada ismi yok. Tecelli de düşüyor, zuhur da düşüyor. Kendi kendinin, kendi kendinde görünmesinden başka bir şey değildir bu âlem. Yaratma: Biliyorsunuz bu kelimeyi kullanmıyoruz ama şeriat tarikat mertebesinde kullanılıyor. Yaratmanın hakikati ortaya gelir, zuhur ve tecelli olur. Zaten kendiliğinden çıkmış olur bu ortaya. O zaman ne oluyor? Bakın şimdi, Cenab-ı Hakk bir kula Zahir ismiyle tecelli ettiğinde, kendi Batın, kul Zahir olur. Allah batında, kul zahirde olur. Ama Cenab-ı Hakk kuluna Batın ismiyle tecelli ettiğinde, kulu gaflet ehli olarak bırakır, tabi Batın ismi arif olanda başka türlü, gafilde başka türlü tecelli eder. Ama Batın isminde, Allah zahir, kul batındır. Zahir ismi tecellisinde ise, kul zahir, Allah batına geçer. Kulu yafta gibi öne sürer. Diğer şekliyle, kulu geriye alır, kendisi zahir olur. "Vel evvelü vel ahirü ve zahirü vel batın" (57/3) hükmüyle Zahir ismini ortaya çıkarır. 

------------------- 

B A T I N…

Yüce ve sübhan olana Hak, bazı kullarına da, bu BATIN ismi ile tecelli eder…

Bu tecelliye nail olan kulun keşif yolu şudur:

- Eşya…

Adı verilen her şeyin kıyamı, yüce Allah iledir…

Yüce Allah, işbu keşfi, kendisi o eşyanın batını olduğunu kula bildirmek için yapar…

Bu arada bir başka tecelli daha olur; yüce Allah BATIN ismi yüzünden zat tecellisini yapar…

Böyle olunca, o kulun zuhuru, Hakkın nuru ile kaim olur…

Yüce Hak ise, o kula BATIN olur… Kendisi dahi, yüce Hak için zâhir olan bir varlık olur…

-------------------

B A T I N…

Yüce ve sübhan olana Hak, bazı kullarına da, bu BATIN ismi ile tecelli eder…

Aslında Zül celâl hazretleri bütün kullarına, Bâtın ismi ile de tecelli eder ancak kullarının çoğunluğu araştırma yapmadıkları için bunun farkına varmazlar, bu sebebten idrak olarak kendilerinde ki bu sahaya erişemedikleri için kendileri bakımından bâtın ismi bâtınlarında kalır ve onlar için büyük bir kayıptır. Araştırıcı olan tahkik ehli kuları ise, bunun farkına vararak, araştırmalarının neticesinde kendi bâtınları’nın Hakk’ın bâtın ismi tecellisinden başka bir şey olmadını anlarlar ve ismin kendilerinde zuhurda olduğu sürelerde o kulu tanımanın imkânı yoktur, çünkü kendini bâtın ismi perdeleyip bâtınına geçmiştir. Zâhirde olan görünür tarafı onun bâtınından hiçbir haber verdirmez kendisini zâhir perdesiyle gizlemiştir. Bunların halk arasında tanınmaları mümkün olmaz. 

Bu tecelliye nail olan kulun keşif yolu şudur:

- Eşya… Adı verilen her şeyin kıyamı, yüce Allah iledir… 

Eşya denilen bütün bu âlemin, bütün bu varlığın kıyamı, var oluşu, ayakta duruşu Allah iledir. Zâhiren ne ism verilirse verilsin o eşyanın hakikat-i/bâtını, Allah-ın Bâtın isminin zuhurundan başka bir şey değildir. Ancak insanlar o varlıkları suret olarak gördüklerine göre birer isim vermiş olduklarından bu isimler onların gerçek halleri imiş gibi olarak zannedilmişlerdir. İşte bu isimler o varlıklara sonradan verildiklerinden bu isimleri itbari ile şey’iyyet, aldıkları isimleri ile vasfedilir olmuşlardır. İşte bu hâlde, onların gerçek varlıklarına perde olmuş ve asılları itibari ile hakikatleri bâtın da bâtın ismi ile kalmıştır. Ve onların gerçek kıyamı kendi kendilerinden değil Hakkın onlarda bâtında kalıp zâhir ismi ile zuhura geldiklerinden hakikatleri olan bâtın ismi bâtılarında kalıp avamdan gizlenmiştir. Hakikat ehli için ise bu husus onlara gizli değildir.

Yüce Allah, işbu keşfi, kendisi o eşyanın batını olduğunu kula bildirmek için yapar… Efendimiz (s.a.v.)'in " Ya rabbi, bana eşyanın hakikatini bildir" diye ettiği dua, işte burasıyla da ilgilidir. Bu hakikat-i idrak etmek bâtıni keramet ve hazzın en büyüklerindendir. Ancak ehli zâhir surette, fiil de kerameti arar, bu ise pek özenilecek bir saha değildir. Kişinin kendi aslını ve hakikatini bu yolla idrak ettiğinde kendisi içi dünyanın en büyük hadiselerinden birine şahit olmuş ve kendinde ki Hakk’ı müşahede etmiş olur ki, bu halin değer ve kıymetini anlatmaya beşer aklı aciz kalır.

Bu arada bir başka tecelli daha olur; yüce Allah BATIN ismi yüzünden zat tecellisini yapar… O eşya denilen şeyin, Batın ismiyle Hakk'ın varlığından başka bir şey olmadığını anlamış olursun, ama bu eşya, Allah'tır denilemez. Gerçi Bâtın ismi de hakikat-i yönünden Zâtının ismi olan Allah’a bağlıdır ancak. Allah ismini kullanmadan, Batın ismini kullanmak gereklidir. Bu eşya, şey'iyet Allah'tır denildiği zaman, bu çok büyük bir yanlış olur. Çünkü şu gördüğümüz varlık Allah değil, bir esmasının zuhuru durumunda, tecellisi durumundadır. Böyle olunca o kulun zuhuru, Hakk'ın nuru ile kaim, yerinde duran olur artık, sabitleşir kendini muhafaza ettiği sürece bir tarafa gitmez. 

Böyle olunca, o kulun zuhuru, Hakkın nuru ile kaim olur…

Yüce Hak ise, o kula BATIN olur… Kul burada zahiri Halk batın-ı Hakk olan kul olur. Kendisi dahi, yüce Hak için zâhir olan bir varlık olur… Kul zahir, Hakk batın olur diyor. "İnna lillahi" (2/156) bakın, "Muhakkak ki biz Allah içiniz" Ne oluyor o zaman? Kul ortadan kalkmış oluyor, Hakk zahir, kul batın olmuş oluyor. Bunun tam tersi de, onun varlığını Hakk ortaya getirdiği için, Hakk onda batın, kul zahirde oluyor. 

İşte bu Zât-i hakikatler Kur’an’ dandır, gerçek Kur’an okumakta bunlardır. Kıymetli kardeşim, Kur’an-ını sadece sevap kazanmak için okuma, birazda kendini kazanmak içi oku, sevap kazanmak başka şeydir. Kendini kazanmak başka şeydir. İkisi de çok hayırlıdır ancak sevap kazanmak bire on, yirmi, sayılıdır. Kendini kazanmanın ise, bir an-ı “hayrun min elfi şehr” (97/3) dir. “Bin aydan hayırlıdır. Bu ise (83) sene küsür aya bedel olmaktadır. Bu hakikatler ile kendine dön ki, Zâhir bâtın Hakk’ı kendinde bulasında ötelerde aramktan kurtulasın.[18] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

 Evvel, Ahir 

------------------- 

Bilesin ki…

 Â’MÂ: Hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir…

İşbu hakikat: Hakka bağlı sıfatlarla halka nisbet edilen sıfatların hiç biri ile sıfatlanmaz… Çünkü o; Sırf zattan ibarettir…

Sonra… hiç bir mertebeye de izafe edilemez; Hakka ait mertebelere de… Halka ait mertebelere de…

Onda, bir izafet durumu olmayınca, kendisine bir vasıf veya isim verilemez…

Bu manada, Rasulüllah S.A. efendimizin şu hadis-i şerifi yeterlidir:

— «Gerçekten ÂMÂ, altında da, üstünde de hava olmayan bir Âlemdir...»

Bu hadis-i şerif şunu anlatmak ister:

- Orada, ne Hak ismi vardır; ne de halk…

-------------------

Bilesin ki…

Â’MÂ: Hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir… Cenab-ı Hakk'ın hiç tecelli etmediği, ezeldeki hali. Âmâ'nın diğer isimleri: Zat'ül Baht; Mutlak Zat, Sevad-ı Azam yani büyük karanlık.

İşbu hakikat: Hakka bağlı sıfatlarla halka nisbet edilen sıfatların hiç biri ile sıfatlanmaz… Çünkü o; Sırf zattan ibarettir… Burada isimler, sıfatlar, vasıflar, teşbih, tenzih hiç birisi yok. Çünkü O, sırf zattan ibaretti.

Sonra… hiç bir mertebeye de izafe edilemez; Hakka ait mertebelere de… Halka ait mertebelere de…

Onda, bir izafet durumu olmayınca, kendisine bir vasıf veya isim verilemez…

Bu manada, Rasulüllah S.A. efendimizin şu hadis-i şerifi yeterlidir:

- «Gerçekten ÂMÂ, altında da, üstünde de hava olmayan bir Âlemdir...»

Bu hadis-i şerif şunu anlatmak ister:

- Orada, ne Hak ismi vardır; ne de halk… Altında bulut demek; halk, üstünde bulut demek; Hakk. Bu vasıfların hiç biri onda yoktur diyor. Ebu Rez İsminde bir sahabe gelmiş, Hz. Resullullah'a bunu soruyor: "Ya Resullullah, Allah bu âlemleri halk etmezden evvel neredeydi?" diye, O da; "O bir Âmâ'daydı, üstünde de altında da bulut yoktu" diyor. Burada, "hava yoktu" diye almış. O buluta eskiler; sehab-ı muzi, yani parlak bulut demişler. Bütün bu âlemlerin kaynağı da o zaten. 

------------------- 

Â’MÂ: Ahadiyet isminin karşılığıdır... Ahadiyette, isimlerin ve sıfatların eriyip gittiği gibi; ÂMÂ'da da aynı şekilde olur... Orada hiç bir şeyin zuhuru yoktur…

Aynı şekilde, ÂMÂ'da: Hiç bir şey için bir tecelli ve bir zuhur düşünülemez…

------------------- 

ÂMÂ: Ahadiyet isminin karşılığıdır... Ahadiyette, isimlerin ve sıfatların eriyip gittiği gibi; ÂMÂ'da da aynı şekilde olur... Orada hiç bir şeyin zuhuru yoktur…

Aynı şekilde, ÂMÂ'da: Hiç bir şey için bir tecelli ve bir zuhur düşünülemez…

------------------- 

 Ancak, ÂMÂ ile ahadiyet arasında bir fark vardır; şöyle ki:

a) Ahadiyet, zatta zatın hükmü geçerlidir... Bu geçerli hüküm yüce zatın, yüceliği iktizasına göre olur…

NETİCE: Ahadiyet, tek zatın zuhurundan ibarettir…

b) ÂMÂ, itlak suretiyle zat hükmünü geçerli kılar... Böyle olunca, ona: Yükseklik ve alçaklık şeklinde bir mana çıkarılamaz…

NETİCE: ÂMÂ, görünmezliğe bürünen zatın gizliliklerinden ibarettir…

İşte, onun ahadiyete mukabil olması anlatılan manadadır…

Bunun daha açık manası şöyledir:

a) Ahadiyet sırf zatın tecelli hükmüdür…

b) ÂMÂ, ise sırf zattan ibarettir… Ama kapalı bir şekil de…

Anlatılan kapalı olma durumu, maddî manada bir örtünme manasına alınmamalıdır…

Bu durum, yüce Allah'ın kendi zatında gizliliğidir; hiç bir şekilde kendine gizli değildir... Hele tecelliden yana; yahut kendi özüne perde arkasından tecelli etmeden yana…

Yüce Allah, bu gibi şeylerden tenzih edilir…

Anlatılan bu mana, zatının iktizasına göre olur... Tecelliyi perdelemeye, gizliliği, açıklığı, şekil almaları, bağlantıları, itibar ve izafetleri hep aynı yön ile görmek gerekir…

İsimlerinde ve sıfatlarında hiç bir değişiklik ve başkalık düşünülemez… Bir vasfa bürününce, diğerini terk ettiği manası çıkmaz… Üstündeki bir şeyi atıp diğer bir şeyi alması da tasavvur edilemez…

Hâsılı: Bütün bunlar, zatının hükmüne göre olur... Onun zatı ise, olduğu gibidir... Önceki hali ile şu andaki hali arasında hiç bir fazlalık yoktur… 

Yukarıda anlatılan manaları, şu âyet-i kerime pek güzel ifade eder:

— «Allah'ın halkında hiç bir değişiklik yoktur...» (10/64) Bu âyette geçen:

— «Halk...» (10/64) Sıfatlar manasına gelir ve şu demektir:

— Kendisinde bulunan sıfatlar için, hiç bir değişiklik yoktur…

Bu zâhir âlemde görülen başkalaşmalar, değişiklikler, ancak bu suretlerde görülür…

Ayrıca, bağlantılar, izafetler ve itibarlar da yine bu suret âleminin görüntüleridir…

Bütün bu olanlar, bizde yapılan tecelli hükmüne göredir…

Bize olan tecelli böyledir... Daima değişir… Ancak, yüce Allah zatında nasıl ise, öyledir... Bize tecellisinden ve zuhurundan önce hangi halde ise… Yüce zatı yine o hal üzeredir…

Bunu dışında, onun zatı için verilecek hüküm ancak olduğu halden gösterdiği tecellidir… Başka türlü bir şey onun için makbul değildir…

Onun tecellisini de, parça parça değil, bir bütün olarak ele almak lâzımdır…

Tecelli bir olunca, ona verilecek isim de:

— Bir…Olur… Bu bir, isim içinde bir vardır… 

Durum anlatıldığı gibi olunca, toptan her şey için: Yalnız bir, kalır… Sayı yoktur…

NETİCE; Yüce Allah ezelde kendi zatına tecelli etmektedir; ebedde dahi kendi zatına tecelli edendir…

------------------- 

Ancak, Â’MÂ ile ahadiyet arasında bir fark vardır; şöyle ki:

 a) Ahadiyet, zatta zatın hükmü geçerlidir... Bu geçerli hüküm yüce zatın, yüceliği iktizasına göre olur…

NETİCE: Ahadiyet, tek zatın zuhurundan ibarettir…

b) ÂMÂ, itlak suretiyle zat hükmünü geçerli kılar (yani mutlak olarak zat hükmünü geçerli kılar)... Böyle olunca, ona: Yükseklik ve alçaklık şeklinde bir mana çıkarılamaz…

NETİCE: Â’MÂ, görünmezliğe bürünen zatın gizliliklerinden ibarettir…

İşte, onun ahadiyete mukabil olması anlatılan manadadır…

Bunun daha açık manası şöyledir:

a) Ahadiyet sırf zatın tecelli hükmüdür… Diğer isimlerinin, sıfatlarının tecellisi değil, sırf zatın tecellisi.

b) ÂMÂ, ise sırf zattan ibarettir… Ama kapalı bir şekil de… Yani, tecellisi yok, sırf zat.

Anlatılan kapalı olma durumu, maddî manada bir örtünme manasına alınmamalıdır… Kapalı olması, bir evin içinde gibi maddi manada bir örtü, kapanmak değil. Henüz orada bir mahluk olmadığı için, bilecek, bilinecek kimse de yok zaten.

Bu durum, yüce Allah'ın kendi zatında gizliliğidir; hiç bir şekilde kendine gizli değildir... Kendinde gizlidir ama, kendine gizli değil. Biz, herhangi birimiz, bir oda içerisinde dışarıdan gizlenelim, başkasına göre gizliyiz ama kendimize gizli değiliz, kendimizdeyiz yani. Hele tecelliden yana; yahut kendi özüne perde arkasından tecelli etmeden yana…

Yüce Allah, bu gibi şeylerden tenzih edilir…

Anlatılan bu mana, zatının iktizasına göre olur... Tecelliyi perdelemeye, gizliliği, açıklığı, şekil almaları, bağlantıları, itibar ve izafetleri hep aynı yön ile görmek gerekir…

İsimlerinde ve sıfatlarında hiç bir değişiklik ve başkalık düşünülemez… Bir vasfa bürününce, diğerini terk ettiği manası çıkmaz…

Üstündeki bir şeyi atıp diğer bir şeyi alması da tasavvur edilemez…

Hâsılı: Bütün bunlar, zatının hükmüne göre olur... Onun zatı ise, olduğu gibidir... Önceki hali ile, şu andaki hali arasında hiç bir fazlalık yoktur… 

Yukarıda anlatılan manaları, şu âyet-i kerime pek güzel ifade eder:

- «Allah'ın halkında hiç bir değişiklik yoktur...» (10/64

Bu âyette geçen:

- «Halk...» (10/64) Sıfatlar manasına gelir ve şu demektir:

- Kendisinde bulunan sıfatlar için, hiç bir değişiklik yoktur…

Bu zâhir âlemde görülen başkalaşmalar, değişiklikler, ancak bu suretlerde görülür… Değişiklikler, bu suretlerden ibarettir ama, Allah'ın zatında bir değişiklik olmaz.

Ayrıca, bağlantılar, izafetler ve itibarlar da yine bu suret âleminin görüntüleridir…

Bütün bu olanlar, bizde yapılan tecelli hükmüne göredir…

Bize olan tecelli böyledir... Daima değişir… Ancak, yüce Allah zatında nasıl ise, öyledir... Bize tecellisinden ve zuhurundan önce hangi halde ise… yüce zatı yine o hal üzeredir…

Bunu dışında, onun zatı için verilecek hüküm ancak olduğu halden gösterdiği tecellidir… Başka türlü bir şey onun için makbul değildir…

Onun tecellisini de, parça parça değil, bir bütün olarak ele almak lâzımdır…

Tecelli bir olunca, ona verilecek isim de:

- Bir…

Olur… Bu bir, isim içinde bir vardır…

Durum anlatıldığı gibi olunca, toptan her şey için: Yalnız bir, kalır… Sayı yoktur…

NETİCE; Yüce Allah ezelde kendi zatına tecelli etmektedir; ebedde dahi kendi zatına tecelli edendir…[19] “ İz- -T-B- ”

------------------- 

Şüphesiz, yüce Allah'ın bir önü ve bir sonu vardır... Evveli ve âhiri de vardır... Ne var ki bu, hükmen böyledir... Böyle bir şeyin dıştan nazara alınması muhaldir…

Onun bağlı olduğu şeyler de vardır… Sınırları da vardır... Ne var ki, bunları belli bir zaman ve mekân kaydına bağlamak mümkün değildir… Bütün bunlar, zatına layık olduğu şekildedir…

Zatına layık olan şekil ise… halkı yaratmadan önce ÂMÂ'da oluşudur… Halkı yarattıktan sonra da, bu durum değişmemiştir... Yine önceki gibidir…

------------------- 

Şüphesiz, yüce Allah'ın bir önü ve bir sonu vardır... Evveli ve âhiri de vardır... Ne var ki bu, hükmen böyledir... Böyle bir şeyin dıştan nazara alınması muhaldir…Esma-i İlahi'de geçiyor ya; Hüvel evvelü vel ahiri vezzahiri... Aslında, bunlar da hükmendir. Mutlak olarak bir öncelik, evvellik, zahirlik, batınlık da düşünülemez diyor. Âmâiyet mertebesi itibarıyla oluşuma baktığımızda; Âmâiyet mertebesinde, ne evvel var ne son var. Orada, zatın bilinmezliği var. Onun için, Allah isminin faaliyet sahası daha oluşmadığından, orada hiç bir şey yok. Hakikatlerin öz hakikatindendir diyor. Âmâiyet, hakikatlerin öz hakikatidir. Âmâiyetin tecellisinden sonra Ahadiyet, Ahadiyetin tecellisinden sonra Vahidiyet ve bu tecelli ile birlikte, Uluhiyet meydana geldi. İşte bu itibariyle, Allah'ın evveli ve âhiri vardır diyor. Âmâiyette değil, Âmâiyetten sonraki tecellide, Uluhiyet mertebesinin başladığı yerde evveli var. Ahadiyetten sonraki Vahidiyet mertebesinde, Vahidiyet mertebesinde mevcut olan Uluhiyet mertebesinde. 

Uluhiyet mertebesiyle başlayan evvellik, Rahmaniyetle, Rububiyetle, Melikiyetle devam ediyor. Ne zaman ki bunlar tekrar geriye çekilecek, yani bu âlemlerin tümden kıyameti meydana gelecek, o zaman da âhiri olmuş olacak. Bir daha okuyalım; "Şüphesiz, yüce Allah'ın bir önü ve bir sonu vardır..." Yani, Uluhiyet mertebesinin bir başlangıcı, bir sonu vardır. "Evveli ve âhiri de vardır... Ne var ki bu, hükmen böyledir... Böyle bir şeyin dıştan nazara alınması muhaldir..." Neden? Çünkü bizim beşeriyet aklımız, bireysel aklımız bu süreyi ihata ve idrâk edecek mahiyette değil, anlayacak durumda değil. O zaman, bize göre evvel ve âhir hükmen var, hakikatte yok. Bize göre yok. Bize göre hakikatte yok, hükmen var, bilgide var sadece. Nerede var? Nerede yok? Bunu iyi bilmemiz gerekiyor. Yani, dışarıdan baktığımız zaman, gerçi Cenab-ı Hakk'ın kendi ismi; "Hüvel evvelü vel âhiri vez zahirü vel batın ve hüve ala külli şeyin kadir." İşte, her şeyin evveli O. Âmâiyette, Ahadiyette bir varlıklar manzumesi olmadığı için, bu da ilahlık, Uluhiyet mertebesinde başladığı için, o zaman her şeyin evveli O ve yine onda biteceği için her şeyin âhiri O. 

Her şeyin evveli Uluhiyet mertebesi ve her şeyin sonu da yine Uluhiyet mertebesi. Dış âleme dönük, zahir âleme dönük; ve her şeyin zahiri de Allah, batını da Allah ve her şeye de kadir, yani bunları böyle yapmaya da tutmaya da devamlılığı sağlamaya da kadir. Ancak, beşeriyet yönüyle, meseleye bizim mertebemizden yani dünyadan baktığımız zaman, bu evveliyetin ne kadar evvel olduğu, âhirin ne kadar âhir yani son olacağını bilmemiz, kestirmemiz ne tarihi kayıtlarla, ne bilgisayar hesaplarıyla, milyonlarca sıfır doldursanız arkası arkasıya, yine de sonunu başını belirtmek mümkün değil. Onun için, böyle bir şeyin dıştan nazara alınması muhaldir. Fiiliyat mertebesinde bunu bileyim, göreyim dersen bu muhaldir, olmayacak bir iştir. Ama batın yönden düşündüğümüz zaman, bilgi yönünden ki, hakikat yönünden de böyle, ama tahakkuk yönünden, muhal bunu anlamamız. Buradan galaksinin dışına çıkmayı düşünelim mesela, kaç milyar yıllık ömür lazım bize. Bunu dahi anlayamıyorsak, bir galaksiye veya güneşe gitmeye düşünsek, bunun hesaplarını kafamız almıyor. Onun için, sonsuz bir âlemin evvelini, sonunu hesaplamak mümkün değil.

Onun bağlı olduğu şeyler de vardır… Sınırları da vardır... Ne var ki, bunları belli bir zaman ve mekân kaydına bağlamak mümkün değildir… Bütün bunlar, zatına layık olduğu şekildedir… İşte, anlattıklarımızı bir başka yönden izah ediyor. Bizim demin anlattığımız, aslında zahiri oluşum itibariyle. Bunun bir de mana âlemindeki, ruhlar âlemindeki başlangıcı var. Hele oraya hiç bugünün hesapları sığmaz. 

Zatına layık olan şekil ise… halkı yaratmadan önce ÂMÂ'da oluşudur… Halkı yarattıktan sonra da, bu durum değişmemiştir... Yine önceki gibidir… Şöyle bir misal verelim, Tuhfetül Uşşakide'de bunu vermiş en sonda, bir çekirdeği ektik. Bazı vahdet-i vücutçular, çekirdeği Hakk'ın zatına misal sayarlar. Nasıl ki, çekirdeği ekersen yine kendini halk eder. Ama bu sefer çekirdek biter orada. Aradaki ince fark bu. Soyunur, göğsünü çatlatır, içindekini verir, biter. Yenisini halk eder ama baştaki çekirdekliği kalmaz. İşte Cenab-ı Hakk, bütün bu âlemleri halk etti ama kendi varlığı yine yerindeydi, kendi varlığına bir şey olmadı. Allah'ın zatı ne ise, ezelde ve ebedte yine aynıdır, yine de öyle olacaktır. Bu âlemleri var etti diye kendinden bir eksiklik, kendinden bir yokluk meydana gelmemiştir.

-------------------

Buraya kadar anlatılanlardan beklenen mana: ÂMÂ zata verilen geçmiş bir hükümdür… Bu hükümde, zuhur iktiza eden halkın yaratılmasına itibar yoktur… Bakılmaz…

Zuhur, varlıklar nazara alınarak, sonradan zata bağlanan bir hükümdür…

Burada:

a) Geçmişlik, bir önceliktir…

b) Sonradan zata bağlanan durum ise… Sonralığın kendisidir…

İşin özüne bakılınca, ne öncelik vardır; ne de sonralık... Çünkü: Ön, odur; son da odur… Evvel, odur; âhir odur…

Asıl hayrete düşüren mana şudur ki: Zâhir oluşu, aynen gizlenişidir… Böyle oluşunda, ne bir nisbet vardır; ne de bir yön…

Şu varlığın aynıdır… Bu varlık da onun aynıdır…

Sebebine gelince; Onun evveli, aynen âhiridir; önü aynen sonudur…

------------------- 

Buraya kadar anlatılanlardan beklenen mana: ÂMÂ, zata verilen geçmiş bir hükümdür… Bu hükümde, zuhur iktiza eden halkın yaratılmasına itibar yoktur… Bakılmaz… Yani, Âmâiyette halka itibar edilmez, böyle bir şey yoktur.

Zuhur, varlıklar nazara alınarak, sonradan zata bağlanan birhükümdür… Âmâiyette, zuhur diye bir şey de yok. Zuhur var ise de, halka, yani mahluka dönük bir zuhurdan bahsetmek mümkün değildir. Âmâiyette zuhur da yok, hiç bu kelâmlar da yok zaten, ne Esma-i İlahiye var, hiç bir şey yok. Tabi faaliyet yok, zuhur yok.

 Burada:

a) Geçmişlik, bir önceliktir… Âmâ bir öncelik, geçmişlik ama hiç bir şey yok.

b) Sonradan zata bağlanan durum ise… sonralığın kendisidir… Zata bağlanan sonradan var edilmişliğin kendisi.

İşin özüne bakılınca, ne öncelik vardır; ne de sonralık... Çünkü: Ön, odur; son da odur… Evvel, odur; âhir odur…

Asıl hayrete düşüren mana şudur ki: Zâhir oluşu, aynen gizlenişidir… Böyle oluşunda, ne bir nisbet vardır; ne de bir yön…

Şu varlığın aynıdır… Bu varlık da onun aynıdır…

Sebebine gelince; Onun evveli, aynen âhiridir; önü aynen sonudur… Bir yuvarlak çember düşünelim, bunun önü neresi? Âhiri neresi? Ama, oraya bir nokta koyduğumuz zaman veya bir çizgi çektiğimiz zaman, çizginin evveli evvel, çizginin sonrası âhiri olur. Evvellik, âhirlik bize göre. Biz o çizgi olarak kendimizi o çemberde bulduğumuz anda, bize göre evvellik ve âhirlik vardır. Kendimizi oradan çektiğimizde, yine sonsuz bir varlık, bir yaşam oluşur. Ne önceliği var, ne âhiri var. İşte bunlar itibaridir. Sebebine gelince: Onun evveli aynen âhiridir, sonu aynen evvelidir.

------------------- 

Bundan öte akıllar için yol yoktur; onda akıllar hayrete düştüler…

Onun azameti önünde artık bir vüsul yolu da düşünülemez…

Onun suretini çizmek için, zihinlere yerleştirilecek bir mana yoktur; akıl da onun şeklini çizme yolunu bulamaz…

------------------- 

Bundan öte akıllar için yol yoktur; onda akıllar hayrete düştüler…

Onun azameti önünde artık bir vüsul yolu da düşünülemez…

Onun suretini çizmek için, zihinlere yerleştirilecek bir mana yoktur; akıl da onun şeklini çizme yolunu bulamaz… Bakın şurası bir değişik gerçeği de ifade ediyor; İslam dini bu hakikatleri ortaya getirdiğinden yani zati zuhuru ortaya getirdiğinden, zati zuhurda da siluetler ve zuhurlar ve mahlukat olmadığı için, İslamda resim yapmak yasaktır. Yoksa bu şekiller yasaklığı değil. İslamiyet zat tecellisi olduğundan, tümden zati tecelli kaynağı olduğundan, zat tecellisini de herhangi bir şekle bağlamak mümkün olmadığından, eğer o şekilleri İslam dini kabul etmiş olsa, sıfat ve esma mertebesinin zuhur mahalli olacağından, resim yapmak İslamiyette yasak edilmiştir.

 Resim yapmak, heykel yapmak bu yüzden yasak, yoksa taş toprağı yontmak yüzünden değil. Bu hakikati, öyle zahir misal vererek ifade etmişler. Hz. Resulullah'ın resminin yapılmayışı da bu esasa binaen, yoksa onu putlaştırmak manasında, zahiri bir görüntü için değil sadece. İslamın resmi ve heykeli yasak etmesi bu yüzden. Yani müntesipleri, suretlere takılmasınlar, Hakk'ın zatına yol bulsunlar diye. Nasıl ki bütün kavimler surete takılarak yerlerinden oldular? Yahudiler, Museviler buzağıya taptılar, orada kaldılar. Orada da Hakk'ın zatı var, başka bir şey yok ama Hakk'ın zatını belirli bir suret içerisine sıkıştırıp, hapsetmek onların putları oldu işte. İseviler nasıl İsa A.S.'ı putlaştırdılar, Rab yaptılar; orası sıfat mertebesi, daha orada siluetler var. 

Ama zat mertebesine gelindiği zaman, bakın, ne kadar enteresan bir dinimiz var; o kişi bu siluetleri dışarıda değil, kendinde bulup yaşaması gerekiyor. Çünkü "Ne var âlemde, o var âdemde " demişler. Eğer dışarıda bulup, görürse, kendinde yaşaması mümkün olmaz. Nasıl ki, baştan daha zuhuratlarımızda onları yok etmeye çalışıyoruz. Varlıkları var çünkü. Ama içeriden faaliyete geçerek onları yok etmeye çalışıyoruz. Eğer baştan onların dışarıda varlığını kabul etmiş olsak, batınına geçemeyiz onların ve ef'al, esma, sıfat mertebelerinin tecellileri oluruz, zati tecelliye mümkünü yok sahip olamayız. O mahlukat varken, varlıklar varken, hiçbirimizde zat tecellisi olmaz. O tecellinin olması için, bütün mahlukatın ortadan kalkması, resimlerinin kalkması lazım gelir. 

"Onun azameti önünde bir vüsul de düşünülemez" yani bir vuslat yönü de düşünülemez. Çünkü o mertebeye geldiğin zaman, vuslat dahi ikiliği ortaya getirir. Vuslat, ikiliktir. Oraya gelinceye kadar, o vuslatın zaten olmuş olması gerekiyor. Neyle yapacaksın vuslatını? Fizik yani bireysel varlığınla, ilahi varlık arasında ki, beden perdeni kaldırdıktan sonra, vuslatın olmuş olacak zaten. O çemberden kendi varlığını çektiğin zaman, o cereyan tüm olarak devam edecek. Vuslatın da birlikte olmuş olacak. Bakacaksın ki, vuslatsız vuslat olmuş. Vuslata ihtiyacın kalmamış artık. Daha evvel ötelerde aradığını kendinde bulduktan sonra, vuslat nerede? Uzaklık nerede? 

 Onun suretini çizmek için, zihinlere yerleştirilecek bir mana yoktur; akıl da onun şeklini çizme yolunu bulamaz… Bu da bir başka gerçek işte. Akıl, O'nun suretinin şeklini çizme yolunu bulamaz. Nasıl bulsun ki? Varlığı, bütün âlemde cereyan eden şekli tek bir şekilde çizip, göstermek mümkün mü? Ancak O, kendi resmini çizmiş zaten, onun dışında da bir resim çizilemez, onun resmi de bu âlemler resmi işte. Böyle ihata edebilirsen hepsini, O'nun resmini çizdin demektir. Ki bu da, ancak suret ve şekil âleminde, madde âleminde. Bir de bunun, batın âlemindeki hakikatini yaşamak için, bu madde âlemindeki hakikati idrâk etmek lazım ki oradan batınına geçesin.

 Çünkü biraz evvel dediği gibi; O'nun zahiri aynen batınıdır, batını da aynen zahiridir. Ayrıca, bize göre zahir ve batın hükümlerini koymaktayız ki, bazı ifadeler yerleşsin diye. Yani bir zaman geliyor, esma-i ilahiye dahi düşüyor. Neden? Yaşantına giriyor. Sen bir şekeri ağzına attığın zaman, bilmeyen birisi "Ne yiyorsun?" derse, "Şeker yiyorum" dersin. Aksi halde söylemene gerek var mı? Yediğini de tadını da sen biliyorsun, kime ne başkasından? Onun için, bak o isimler de düşüyor. Neden? Yaşam sahasına geçiyor. Bir yeri ararken elinde adres var değil mi? Şu, şu vasıflar var. Ama adresi bulduktan sonra, artık vasıflara ihtiyaç kalmıyor. Adres sen oluyorsun çünkü. Uzaktayken, arama yolundaki hallerin, vuslatı talep etmek. Ama ulaştıktan sonra, vuslat etmiş oluyorsun, artık orada vuslat da söz konusu, kalkıyor değil.[20] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

 Malum olsun ki esma Hakk’ın Zat’ının şuunatıdır. Hakk’ın şuunatı ise O’nun Zat’ının aynıdır. Yani isim de Zat’ının aynıdır. Sana şu isimle hitab ettikleri zaman o isim senin bir vasfın ama zatının da aynıdır. “Zahir” dahi O’nun ismidir, ve “Zahir” ismi âlemin zuhurunu iktiza eder. Yani Zahir ismi âlemin zuhurunu gerektirir. 

 “Zahir” ismi varsa âlem olacaktır. Başka çaresi yok bunun. Zira isim bir mazhar olmayınca zahir olmaz. Şimdi şu kitap olmayınca “kitap” ismi nereden zahir olacaktır. Bütün eşya da öyledir. Eşyanın bir ismi olmasa o isim nereden zahir olacak. Böylece Hakk âlemin aynı olması itibariyle âlem Hakk’ın sureti ve hüviyeti olur. Ve nitekim Hakk suveri akıl ve his suretleriyle ve ruhaniye ve cismaniyeden zahir olan şeyin mana cihetiyle ruhudur. Ve Hakk Teala bu cihetten batındır. Böylece âlemde zuhur ve manada batın kaydıyla mukayyet olan Hakk’tır. 

 Zuhur ve batın Hakk’ın hüviyetidir. Zahir ve batın Hakk’ın hüviyetidir. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيم 57/3 Ve Hakk zahirin ve batının hüviyeti olunca batıniyetin zahiriyete nispeti suretin müdebbiri olan ruhun surete nispeti gibidir. Suretin tedbir edicisi yani meydana getiricisi olan ruhun surete nispeti gibidir. 

Misal: Farz edelim ki “insan“ kelimesini bu kağıt üzerine yazdık, gözümüzün önünde bir suret zahir oldu, bizi bu sureti yazıya sevk eden onun manası idi. Yani insanın manasını anlatmak için ne olduğunu oraya insan yazdı, o insan gerçi orada suret oldu, zahire geldi ama aynı zamanda o insan onun batınıdır. Yani o bir mefhumdu bir isimdi onun zahiri batını oldu. Yani insan, insan varlığının o kelam yönüyle yazı yönüyle zahir oldu, mana yönüyle de batını oldu. Dolayısı ile zahir ile batın aynı şey oldu. Hem zahir de insan hem de batın da insandır. Zaten iki yönü olmasa insan olmaz. Böylece bu mana o suretin tedbir edicisidir, meydana getiricisidir. Bu kelime zahir, onun ruhu olan manası da batındır. Yani kelime zahir onun manası da batındır. Suret mananın gayri değildir. Belki zahiri batının aynıdır. Eğer gayri olsaydı o sureti görünce manasına ve diğer tabirle zahirden batına intikal edilememek lazım gelirdi. 

Yani o insan kelimesi onun batını ve hakikati olmasaydı bize başka şeyler anlatırdı. İnsan dediklerinde nasıl bir insanı anlıyorsak, onun manasını anlıyorsak demek ki yazı onun zahiri, manası da batını oldu. Yani zahir ve batın o kelam aynı şeyi ifade etti. Çünkü aynı şeyin zahiri ve batınıdır. İkisi de aynı şeyin zahiri ve batını olduğundan zahir ve batın da tek şey oldu. Keza ilimdeki manayı izhar için bu suret nakş edilmemek icab eylerdi. Yani insan nakşını yazmamış olurdun. Yani zahirle, batının ayrı olsaydı, o insan nakşını yazmamış olman gerekiyordu. İşte her bir makamda zahir olan suretlerin batınları vardır. Yani bütün bu gördüğümüz suretlerin hepsinin zahir olan suretlerin batınları vardır. Her makamında zahir ve batın olan Hakk’tır. 

Mesela Hakk ilminde zahir olan ayan-ı sabitenin batını esmalar, âlem-i ervahta zahir olan suretlerin batını yani ruhlar âleminde zahir olan suretlerin batını ayan-ı sabite ve misal âleminde zahir olan suretlerin batını ruhlar, şehadet âleminde zahir olan suretlerin batını dahi suveri misaliyedir. Yani misal âlemindeki suretlerdir. Şehadet âleminde zahir olan suretlerin batını dahi misal suretleridir. Bunların cümlesinde zahir olan Hakk’tır ve Hakk cümlesinin batınının batınıdır. Zat âleminden sıfat âleminde zahir olan şeylerin batını Zat âlemidir. Sıfat âleminden nüzul edip esma âlemine geçen varlıkların batını sıfat âlemidir. Sıfat âleminin zahiri esma âlemidir. Esma âleminin zahiri ef’al âlemidir. Ef’al âleminin batını da esma âlemidir. 

Yani bir mertebe üstteki bir mertebe alttakinin batını oluyor. Bir mertebe alttaki de bir mertebe üsttekinin zahiri olmuş oluyor. Ama bu mertebelerin hiçbiri birbirinden ayrı olmadığından her mertebenin bir ifadesine göre zahir, bir ifadesine göre de batın oluyor. Yani bir alta geçtiği zaman burası zahirken ona göre burası batın oluyor. Yani aynı mertebe hem zahir, hem batın oluyor.[21]

------------------------------

 Bu âlemlerin sureti şekilleri Allah’ın zahiridir. Bu varlıkların batını ise Allah’ın batınıdır. Hakk batıniyeti cihetiyle âlem suretlerinden asla uzak olmaz, ayrılmaz. Eğer uzaklaşsa, ayrılsa insanın ruhu cesedinden ayrıldığı zaman nasıl fani olursa, ölürse âlemin sureti dahi öylece fenaya gider. Güneş ya da ay veya her hangi bir cisim onun suretinden Hakk’ın batını ayrılacak olursa o orada ölür gider, fani olurdu, eğer orada bir varlık varsa o devam ediyorsa batınında Hakk vardır. Böylece insan hayatta olduğu vakit nasıl ki zahir ve batınıyla tarif olursa uluhiyet dahi öylece zahir ve batını Hakk alınmak suretiyle had ve tarif olunur. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ 57/3 ayetinde belirtilen “Hüvel evvelu, vel ahiri vezzahiri vel batın” evvel O’dur, ahir O’dur. Zahir O’dur, batın O’dur. Uluhiyetin hududu Hakk için mecazen değil hakikaten sabittir. Yani benzetme yoluyla değil de hakikaten bu âlemde Hakkın varlığı sabittir. Zira meluh gibi değildir. Hakk âlem suretlerinin kayyumudur. Yani Hakk bu âlemlerin bakıcısıdır, ayakta tutucusudur. Çünkü ilah olmayınca ona tabi olan ona yönelen (meluh) düşünmek mümkün değildir. Yani İlah olmayınca kul olmaz. Malum olsun ki Hakk ahadiyet-i Zat’iye mertebesi itibariyle yani ahadiyet-i Zat mertebesi itibariyle cemi sıfat ve esmadan müstağnidir. [22] “ İz- -T-B- ”

----------------

 Bu âlemlerin sureti şekilleri Allah’ın zahiridir. Bu varlıkların batını ise Allah’ın batınıdır. Hakk batıniyeti cihetiyle âlem suretlerinden asla uzak olmaz, ayrılmaz. Eğer uzaklaşsa, ayrılsa insanın ruhu cesedinden ayrıldığı zaman nasıl fani olursa, ölürse âlemin sureti dahi öylece fenaya gider. Güneş ya da ay veya her hangi bir cisim onun suretinden Hakk’ın batını ayrılacak olursa o orada ölür gider, fani olurdu, eğer orada bir varlık varsa o devam ediyorsa batınında Hakk vardır. Böylece insan hayatta olduğu vakit nasıl ki zahir ve batınıyla tarif olursa uluhiyet dahi öylece zahir ve batını Hakk alınmak suretiyle had ve tarif olunur. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ 57/3 ayetinde belirtilen “Hüvel evvelu, vel ahiri vezzahiri vel batın” evvel O’dur, ahir O’dur. Zahir O’dur, batın O’dur. Uluhiyetin hududu Hakk için mecazen değil hakikaten sabittir. Yani benzetme yoluyla değil de hakikaten bu âlemde Hakkın varlığı sabittir. Zira meluh gibi değildir. Hakk âlem suretlerinin kayyumudur. Yani Hakk bu âlemlerin bakıcısıdır, ayakta tutucusudur. Çünkü ilah olmayınca ona tabi olan ona yönelen (meluh) düşünmek mümkün değildir. Yani İlah olmayınca kul olmaz. Malum olsun ki Hakk ahadiyet-i Zat’iye mertebesi itibariyle yani ahadiyet-i Zat mertebesi itibariyle cemi sıfat ve esmadan müstağnidir. [23] “ İz- -T-B- ” 

----------------

هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ {الحديد/4} 

(57/4) “Huve-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i) ya’lemu mâ yelicu fî-l-ardi vemâ yahrucu minhâ vemâ yenzilu mine-ssemâ-i vemâ ya’rucu fîhâ ve huve me’akum eyne mâ kuntum va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)”

(57/4) Gökleri ve yeri altı günde halk eden, sonra arşa istivâ eden O’dur. Toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.    

----------------

Başka ayet-i kerimeler olmasa sadece bu ayet-i Kerime insanın Cenab-ı Hakk’a ne kadar yakın, diğer bir ifade ile ne kadar birlikte olduğunu açık olarak göstermesi için yeter de artar bile. 

Allah sadece göklerde değildir, göklerde de var da ama en yakın وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “vehüve meakum eynama küntüm” işte bahsedilen sırlardan birisi de budur. Yani Hz. Rasulullah’a açma dediği ama Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın açtığı sırlardan bir tanesi de budur. وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ Aslında sır da değil, çok açık ama o açıklığı alacak yerin hazırlanmış olması lazımdır. İç bölümde bir ruhaniyet, inkar etmeden, teşbihatta kalmadan, tenzihte de kalmadan gerekmektedir. وَهُوَ مَعَكُمْ O sizinle beraberdir, اَيْنَ مَاكُنْتُمْ siz neredesiniz. Efendim biz oradaydık da namaz kıldık, ibadet ettik, Hacca da gittik, peki bu ayet bana neden geliyor, böyle olmamız lazım ki bu ayet bize geliyor. Bu bir yerde ikaz bir yerde lütuftur. Bakın gayet açık وَهُوَ مَعَكُمْ O, sizinle beraberdir, ayrılığı biz icat ediyoruz. Siz neredesiniz hükmünde ayrılığı biz icat ediyoruz. Yani suni olarak bir ayrılık ortaya koymuş oluyoruz. 

Bizlerin olduğumuzu zannettiğimiz müslümanlık hayâlimizdeki vehmimizdeki müslümanlıktır, âhirette bize en başta sorulacak olan “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz?” (57/4) sorusunun cevâbını eğer bu dünyâ yaşantısında bulabilir isek, orada o cevâp verilmiş olacaktır ve daha sonraki sorular da kolayca geçilecektir. Cenab-ı Hakk cümlemize kolaylıklar ihsan etsin. “ İz- -T.B- ”

 (Hadid Suresi 57/4 Ayette)

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

ve hüve me’aküm eynema küntüm ve “hüve” me’aküm/sizin ile beraber/maiyetiniz siz eynema/nerede idiniz “O sizinle beraberdi siz nerede idiniz”? hitabına bu beraberliği bilenlerin vereceği “yarabbi seninle beraberdik” cevabı ne mutlu bir son olacaktır.

“Tefekkür gibi ibadet yoktur”[24] 

Bu Hadis-i şerifin özünü çok iyi anlamamız erekmekledir. 

 Ne yazık ki fiilî ibadetleri, ibadetin son menzili zannedip sadece şekilleri ile iktifa etmeye çalışıyoruz, tefekkürün bizleri nerelere yükselteceği bu Hadis-i Şerif ile çok güzel ifade edilmekledir. 

 Hz. Mevlana da Mesnevi-i Şerifin 1. inci cildinde “Arif bir kişi ile bir saat soh­bet, yüz senelik nafile ibadetten hayırlıdır” buyurdular. 

 Sakın ha: ibadeti küçük görüyoruz zannetmeyin, anlatmak islediğimiz, uyuşuk, gaflet içinde, muhabbetsiz, yapılan ibadeti, gerçek, canlı muhabbetli ve idrakli yapmaya yönetmeğe yardımcı olmağa çalış­maktır.

 “Allah nezdinde en mutlunuz onlardır ki sabah ve ak­şam Allah cemalini görürler, bu öyle bir zevktir ki bütün be­denî zevklere nisbeti bahr-ı muhitin (büyük dış deniz) bir damlaya nispeti gibidir.”[25] 

 Müthiş bir ifade, yorumunu siz yapın.

 “Rabbınızı gördüğünüz zaman onu ay’ı gördüğünüz gibi (aşikar tecelli ettiğim) görürsünüz.” (Hadis-i şerif 55) *(6)

 “Günahkar olduğun halde Allah’ın cemal tecellisin! gö­remezsin”[26] 

 Günah yükün üstünde olduğu müddetçe Cenab-ı Hakk’ı müşahede etmen mümkün değildir. Al­lah c.c cümlemizi kurtarsın.[27] “ İz- -T-B- ”

 ---------------

 57/4 “ O sizinle beraberdir! Siz neredesiniz” Bu hallere düşmezden evvel inşeallah şuur ve idrakle-rimiz açılır, irade ve kudretimizi şimdiden ortaya koyarak o ilâhi kelâmların bu kadar yanımıza gelip, ancak takılan hayal, vehim ve nefs kalelerimizi kendimiz yıkıp o aziz misafirlerimizi beden şehrimizin gönül hanesinde lâyık oldukları üzere ağırlama imkânlarımız olur.[28] “ İz- -T-B- ”

---------------

 Bizler de hakîkati Âdemîyyeyi idrâk ettiğimizde ve Âdemi mânâ bizim vücût arzımıza ayak bastığında artık kıyâmet alâmeti başlamış oldu. 

 “Rabbın seninle idi sen nerede idin?” (57/4) sorusuna doğru cevap verilebilirsen ondan sonrası kolay geçecektir. Hakikatleri idrâk etmiş olanlar cevap olarak hemen “Ben ömür boyu onunla beraberdim” diyecekler. 

 Yavuz Sultan Selim, ömrünün son zamanlarında çok hasta bir halde seferden dönmekte iken, hastalığının iyice ilerlediği bir zamanda doktoru kendisine “Sultanım Hakk’a yaklaşma zamanınız gelmiştir” hitâbını nezâketle yaptıktan sonra hiddetlenerek, “Sen bizi nerede zannediyordun şimdiye kadar.” demiştir.

 Efendimiz (s.a.v)’e peygamberlik görevinin verilmesiyle kıyâmet düğmesine basıldı, bizler şu anda bu süreci yaşıyoruz. Bu âlemler her an olmakta ve bozulmaktadır. Hakikati Muhammedîyye şu anda kemâlatını sürdürmektedir. Diğer ümmetlerden bizim üstünlüğümüz 7. gün olarak belirtilen bu süreci yaşamamızdır. Bir şeyin olması kemâle ermesi ve aslına dönmesi mutlak kemâlattır, diğer ümmetlerde bu asla dönüş yoktur, sadece ortada kalmışlık vardır. 

 Merteb-i Muhammedîyyet bu asla dönüş yâni bâtından gelip zâhire çıkan bu âlemlerin tekrar bâtın ismine dönmesidir. 

 Dönemeyecekleri ehilleri de dünyâda kaybettiklerinden dolayı bulamayacakları İlâh-î hakîkatlerdir. 

 Kıyâmet alâmetleri olarak belirtilen oluşumlar çıkmaya başladı belki bizler açık olarak göremiyoruz. Örneğin, Dabbetül arz deniliyor, yâni iki ayağı üzerinde debelenen varlıklar, şöyle bir bakalım, ne mânâdan ne maddeden haberi olmayan ellerinde içki, sigara ile müzik eşliğinde durmadan debelenen insânlar, Dabbetül arz’dan başka ne olabilir ki.[29] 

 “ İz- -T-B- ”

----------------

 Bizlerin olduğumuzu zannettiğimiz müslümanlık hayâlimizdeki vehmimizdeki müslümanlıktır, âhirette bize en başta sorulacak olan “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz?” (57/4) sorusunun cevâbını eğer bu dünyâ yaşantısında bulabilir isek, orada o cevâp verilmiş olacaktır ve daha sonraki sorular da kolayca geçilecektir.[30] “ İz- -T-B- ”

----------------

 وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 ayetinde beyan buyurulduğu üzere “ nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu durumda kimi kime davet edeceksin. Böylece başlangıçta Hak biz de yok değildir. Sizinle mevcut olduğu halde siz sizinle beraber olduğunu idrak etmediğiniz için bir başka yerdeydiniz. Yani “Kulum ben seninleydim sen kiminleydin” demek olur.

 Yani O sizinle olduğundan siz de onda olmalıydınız. Onunla olmayı idrak edemediğinize göre o zaman nerede idiniz. Buna cevap verilemez çünkü O’nun varlığından başka varlık yok ki. Cevap verse bile “kendi var ettiğim mülkümdeydim” olur bu da batıldır. Biz başta Hakk’tan ayrı değildik ki sonradan O’na davet olunalım. Biz mevcut oldukça O bizimle beraberdir. İstersen ayır, istersen yırt, istersen yak, parçala Vücudundan parçalar keser atarsın ama O’nu atamazsın. O sana şah damarından daha yakındır. Bedeninin tamamını da atarsın gene O’nu atamazsın. O daima bizimle beraberdir.[31] “İz- -T-B-”

----------------

 وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince yani 47/35 ayetinde “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bunu ispat etti Cenab-ı Hakk. Hani birçok ayette وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ 50/16 “Size şah damarından daha yakındır”, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Ona ruhumdan üfürdüm” ve وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ 2/253 “Sizi Ruh-ül Kuds ile destekledik” ve وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “ O sizinle beraberdi siz neredeydiniz” gibi ayetlerde de belirtildiği gibi. 

Bu beraberlik Ümmet-i Muhammed’e has bir beraberliktir. Bizden evvelki ümmetlerin böyle bir beraberliği yoktu. Gayrılığı vardı. Neden? Hakikat-i Muhammedi üzere daha hayatları kemale ermediğinden gayrılıkları vardı. Ama ümmet-i Muhammed Hakikat-i Muhammedi üzere ilgileri ve bilgileri olduklarından ayniyet üzerine hayatlarını sürdürdüklerinden beraberlikleri vardır, ümmet-i Muhammed’e has bir oluşumdur. Onun için ne kadar şükretsek veya kendimizi ne kadar yüceltsek azdır. Nefsani olarak değil rahmani olarak tabi ki. Ümmet-i Muhammediyeden hakayık-ı ilahiyeye dahil olmayıp, yani ilahi hakikatlere dahil olmayıp, yalnız salih amel işleyen kimseler ulüvvden uluv-u mekaneti anladılar. Yani yücelikten mekanın yüceliğini anladılar. “Hakk mekandan münezzehtir” böylece bizim için sabit olan âlemiyet yani yücelik ilim hasebiyledir. Biz ilim olarak bir yücelik biliriz dediler, zira biz cisim-i kesifiz, mekaniyet ile muttasıfız. Yani kesif cisimleriz, mekan ile vasıflanırız.

Eğer bizim ulüvvumuz mekan ile olsaydı bizim ile maiyet-i Hak sabit olduğuna göre yani Hakkın mahiyeti sabit olduğuna göre Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazımdır. Eğer Hakk bizimle beraberse bunu biz ilim olarak düşünürüz. Fiil olarak değil, bizatihi Hakk bizimle beraber düşünemeyiz. Eğer Hakk bizimle beraber olsa o zaman Hak mekandan münezzehtir, biz ise mekanız Hakk bizimle birlikte olmuş olduğuna göre Hakk bir mekanda olmuş olur. Biz bunu böyle düşünemeyiz, bundan da tenzih ederiz. Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazım gelir eğer seninle beraberse. Niye böyle düşünüyorlar; Meseleye kişilik yönünden baktıkları için öyle düşünüyorlar, kişiyi kişi olarak görüyorlar ondan öyle düşünüyorlar. Halbuki ümmet-i Muhammed yapmış olduğu riyazatlarla cesetlikten berî olmuş kurtulmuş oluyor.

 İşte o şekilde kişi ile Allah birliktedir, Muhammedileri vasfı odur zaten. Nefsani, yaramaz sıfatlardan kurtulması beşeriyetinden kurtulması dolayısıyla ruhani hale gelmesi, ruhaniyle birlikte latif ulüvv-u mekanet haline gelmesi işte o zaman Cenab-ı Hakkın onunla birlikte olması özelliği ortaya çıkıyor.

Ama bunun böyle olduğunu bilmeyen Salih amel işleyen Muhammediler bunu inkar ediyor, “bu ilmi bir olaydır “diyorlardır. Nasıl ki فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinde nereye baksanız Allah’ın veçhini görürsünüz ve وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 24/32 Cenab-ı Hakk “ ilmiyle her tarafı kuşatmıştır” ifadesinde bulunuyorlar, zatıyla değil ilmiyle burasını da böyle anlıyorlar. Onların da anlayışına hürmet edilir, onlar da o kadarını biliyorlar. Yani Güneşten aldıkları ziya Allah’ın ilminden aldıkları o kadardır. Ama ilmin ulüvvu, yüksekliği, sonu olmadığından ümmet-i Muhammede de bütün bu ilimler verilmiş olduğundan kim ne kadar hakikat-ı Muhammediden ilim alırsa o kadar ulüvv-u mekanet hükmüne girer. 

Bu yükselme mekanda değil manadadır. Halbuki o amelin sureti olur. Yani salih amel işlediği zaman bu amellerin birer sureti olur ve suret ise mekan ister. Hak bizimle beraber olup ulüvvumuz dahi ulüvv-i mekanet ve mertebe den ibaret olunca amalimizin suretleri nerede mahpus olur deyip amellerinin ecri fevt olacağından korktular. Yani yanlış bir şeyler düşünüp de amellerimiz boşa gitmesin hiç hükmüne gitmesin diye korktular, ilim ile beraberdir dediler. Yani bu ilmi bir oluşumdur, yukarıdaki ayette وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” bu ilmi bir oluştur dediler, fiili bir oluş değildir dediler. 

 Eğer Allah bizdedir beraberdir hükmüne girdiğinde amellerinin yok olacağından korktular. Tabi ki orada amel yok olacaktır. Eğer sen varsan amelin varsa suçun günahın iyiliklerin varsa, sen varsın demektir. Sen varsan Allah orada yoktur. Çünkü sen orada nefsinle kaimsin orada demektir. Kişi enaniyetinden kurtulmadıkça Allah ile birlikte olamıyorsun. Bunun için Hakk Teala وَاللَّهُ مَعَكُمْ ” kavline mütakiben “Allahüteala amal-i cismaninizden ve onların ücurundan bir şey noksan kılmaz” buyurdu onlara. Yani amelleriniz yok olmaz onların ecirleri hepsi verilir diye onlara güç verdi. Şimdi amel mekanı ve ilim mekanatı ister. Eğer biz amel sahibi isek yani sadece amel sahibi isek bir mekana ihtiyacımız vardır. O zaman o mekan yücelmiş oluyor. Yüce bir mekan olmuş oluyor. Yine o mekan senin varlığınla değerlenmiş oluyor. Zira amel cismin aza ve cevarihı vasıtası ile sadır olan suretlerden ibarettir. O suver âlem-i kevnde yani o suretler kevn âleminde muhafaza edilir. Yapmış olduğu namazından, konuşmasından her şeyinden meydana gelen suretler bu âlemde muhafaza edilmektedir.[32] “ İz- -T-B- ”

-----------------

İşte Hakk Teala hüviyetinin bizimle beraber olduğunu وَهُوَ مَعَكُمْ 57/4 Yani O sizinle beraberdi diyor, ne zaman ahrette diyor. Ondan sonra siz kiminleydiniz buyuracak. “Vallahü makum” Yeminle, mutlaka Allah sizinle beraberdir. Kavliyle isbat buyurmakla âlemiyette iştirakı ilham ettikten sonra yani birleştirdikten sonra yani ulüvv-i mekan ile ulüvv-i mekaneti üstünüzde birleştirmiş oluyor. Burada çok büyük müjdeler vardır tabi ki anlayabilene.

Ancak sen bunu kendi beşeriyetine verme, bundan tenzih et, Hakkın mutlak vücudu dolayısı ile bu yükseklik size verildi. Yani Hakkın mutlak vücudu sende zuhur etmesi dolayısıyla verildi yoksa senin nefsaniyetin, beşeriyetin dolayısıyla değil bunu iyi anla buyuruyor. Zaten o beşeriyetini daha evvelce amal-i saliha ile indiremezsen, ortadan kaldıramazsan ulüvv-u mekanete de ulaşman mümkün değildir. Yani burada senin varlığın ortadan çıkınca Allah sizinle beraberdir ifadesi sizin hakikatinizle beraberdir manasındadır, yoksa nefsaniyetinizle beşeriyetinizle değildir.[33] “ İz- -T-B- ” 

----------------

“Men arafe nefsehu fakat arefe rabbehu” kim ki nefsini bildi o rabbını bildi, rabbını bilen kimseye sorgu sual olur mu, olmaz. Hani bunun da hikayeleri vardır ya Bayazid-i Bestami Rahmetlik olmuş ta aradan birkaç gün geçtikten sonra yakın dostları onu rüyasında görmüşler soruyorlar “Ya Bayazid nasıl karşılandın sana neler sordular” diyor ki sorgu sual melekleri geldi, başladılar bana sormaya işte sen kimsin, Rabbın kimdir, dinin nedir gibi, ben onlara dedim ki durun, durun bir dakika sizden izin istiyorum müsaade edin ben size bir şey sorayım evvela siz sonra bana istediğinizi sorun dedim.

Melekler de bu işe hayret ettiler nasıl bir adam diye diyor, böylesiyle hiç karşılaşmadık diyorlar, meleklere diyor ki siz nereden geldiniz işte biz bir yılı 50 bin yıl olan yerden geldik, diyorlar o da ya öyle mi, peki gelirken rabbınızı unuttunuz mu diyor, melekler de unutur muyuz diyorlar, bunun üzerine, ben bir metre yukarıdan geldim rabbımı unutur muyum diyor. Melekler tamam, tamam zaten senin böyle diyeceğinizi biliyorduk, hadi Allah rahatlık versin diyorlar gidiyorlar. İşte böyle öyle bir yerde kayıp geçiyor ki Cenab-ı Hakk melekler insana bir tek şey soracaklar evvela kabirde diyor tabi şeriat ehline göre peygamberin kim rabbin kim kitabın ne bunlar sorulacak ama bunlardan ötede bir şey sorulacak وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz” bu soruya cevap verenin ötekilerin hepsini kolay cevap verir diyor. Yani O dünya hayatında ömür boyu sizinle beraberdi siz nerede idiniz, ondan haberiniz yoktu, bunun cevabını orada verirse burada da onu öğrenirsek artık bize ne soru meleği gelir, ne de bir şey gelir. Melek neyi soracak ki hesap kitap neyini soracaktır. Vücudu kalmamış varlığı kalmamış, bir varlığa ne soracaktır ki. Kim ne soracaktır ki, hepsi sahibini bulmuş ortada bir şey kalmamış ki sorulacak kimse kalmamış sorarsa Allah’tan sorsun.

Çünkü hepsi ondadır, O’na da kim soracak ki bir şey. Ölmeden evvel ölmek, ölmüş kişiye bir şey soruyorlar mı, kabrine başına gidip te şunu ver bunu ver, yok yok ki zaten kendi yok yoktan yok çıkar, bunu herkes gayreti nisbetinde yaşar, ama bunu yaşamaktan bilmesi çok büyük bir hadisedir. Yani sadece bilmesi bile büyük bir hadisedir. Yaşaması da çok güzel bir hadisedir. Yapılacak şey bakın kendimizi tanımak bundan daha ileriye daha ileride bir fiil yok bir anlayış yok bu dünyada daha ileride daha bir değer yoktur. Bütün bu odanın içini altın ile doldursalar onun yanında bir toz tanesi kadar yapmaz. Toz tanesi kadar değer yapmaz. Çünkü o burada kalacak onu ahirete geçiremiyoruz ki yani geçmiyor ki hani kefenin cebi yok derler, işte kabaca basit olarak kefenin cebinde yok ama ruhumuzun cebinde her şey vardır, yani ruhumuzda cep var, oraya koyarsak onunla birlikte gider veya gönül cebimize koyarsak imanımızı da muhabbetimizi de her şeyimizi de oradan gider bizimle beraber.[34] “ İz- -T-B- ”

----------------

 Nerede olsanız O sizinle beraberdir. (Hadid 57/4) 

 14-4-2014 günü Balat Fatih’e sohbete gittik. Kadir Has caddesi üzerinde Belediye Haliç Sosyal tesislerinde Ö… E… üstteki hat çerçevesini torbasından çıkarıp bize gösterdi. Efendi Babam bunu yazın bende hat olarak yazdırdım dedi. “Ve huve meakum eyne mâ kuntum” yazmaktaydı. Akşam sohbet çıkışında 12 numaralı evin demir (Hadid) kapısı önünde Ö… E…[35] bize bu çerçeve içinde hat yazısını hediye etti. İsmail adında arkadaşıma yazdırdım dedi. Sana, kendime ve yazana olmak üzere üç adet yazıldı diye ilave etti. 

 Buradan bununla ilgili bir yazı kayda alınması gerektiğini düşünerek bu yazıyı kayda alıyoruz. Cenab-ı Hakk’tan hayal ve vehimden uzak tutarak bu âyetin bu cümlesinde ne murat etmişse bizlere açmasını niyaz ederiz.

 Bu ayeti İsmail’in yazması ve Ö… E… getirmesi ile Bu âyetten gelen Hakk’ın sesinin işitilerek aşık, tutkun ve Hakk’a dost olmuş bir şekilde hayata, yaşantıya geçirilmesi Murad ediliyordu.

 Evin numarası (12) Hakikat-i Muhammedi ve içinde 57 sayısını barındırmaktadır. 

 Günün tarihi aynı zamanda 15-04-2014 bağlanan gece idi.

 15+4+20+14= 53 

 “Ve huve meakum eyne mâ kuntum” Sayısal değerini hesaplarsak;

 Vav:6, He; 5, Vav: 6: Mim: 40, Ayn: 70, Kef: 20, Mim: 40, Elif: 1, Ye: 10, Mim: 40, Elif: 1, Kef: 20, Nun: 50, Te: 

400, Mim: 40

6+5+6+40+70+20+40+1+10+50+40+1+20+50+400+40= 799[36] 

 (7) Yedi Nefs ve 7 Subuti Sıfat mertebesi, (99) Esma’ül Hüsna, Âyet sayısal değeri; 

 5+7+4= 16 

 (16) İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin, Hakk’el Yakin ve Hakikat-i Muhammedi dir…

 57-4= 53 Ahad Ahmed ve Şifre sayımızdır. TERZİ BABA 

***************

 “Ve huve meakum eyne mâ kuntum” harfleri inceleyecek olursak…

 Sondan başa doğru gidecek olursak, Mim; Muhammed’ül Emin mertebesi,

 Te: İlahi ve Beşeri Tevhid, Kün: Olmak, Efal âleminde Nur’un zuhura çıkışı Elif: Hazret-i Muhammed mertebesinin batınında bulunan Allah cc… (Rabbi Hassı) Mim: Hz Muhammed mertebesi, Nun: Nuru Muhammedi 

 Ye: 28 mertebeyi Müşahade, Elif: 13 (Hz. Muhammed başka diğer kişilerin yaptıkları Rabbi Haslarına olan seyr) Mim: Hakikat-i Muhammediye

 Kü= Kün ( Ol emri ile Esma-i ilahiyyenin sabit aynlarının oluşumu) Ayn = Ayan-ı Sabite Mim= Hakikat-i Ahadiyet’ül Ahmediyye, Vav= Uluhiyet (Sıfat) He= Hüviyyet (Âlemler ve Kabe) Vav= Allah (Zat) Hazreti Muhammed’in miracı sıfatından zatına, diğer enbiya ve evliyaların seyirleri Efal’den Esma yani Rabbi haslarınadır.

**************

 Bir bütünlük olması bakımından bu ayetin tamamı ve tefsirini aşağıya alıyoruz. 

هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

 Huvellezî halakas semâvâti vel ardafisitteti eyyâmin summestevâ alel arş(arşi), a’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ ya’rucu fîhâ, ve huve meakum eyne mâ kuntum, vallâhu bi mâ ta’melûne basîr(basîrun). 

 O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı (halk etti). Sonra arş üzerine istivâ etti (hükümran oldu). Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir. 

“O, semavat’ı ve arz’ı altı günde halk etti”… İlâhi günler olarak altı günde halk etti. Yani Âdem (a.s) zamanından Hz. Muhammed (s.a.v) zamanına kadar süren altı aletle halk etti. Bu da hafta döneminin tamamından ibarettir. Yani Hak bunlarla perdelendi ve halk zuhur etti. Çünkü halk, Hakk’ın eşya ile perdelenmesinden ibarettir. İşte bu zamana perdelenme zamanı denir. “Sonra istiva etti.” Hakikat-i Muhammedi “arşı”nın üzerine bütün sıfatlarla zuhur etti. Ne sıfatların bazısı bazısını, ne sıfatlar zatı, ne de zat sıfatları perdeledi. Bilakis, bunların tümü yedinci günde (Cuma) zuhur etmek suretiyle istiva etti. Ya da şöyle bir anlam kastedilmiştir: “Kaf” suresinde zikredildiği gibi altı cevher ve arazdan oluşan altı mertebe suretinde zuhur etti. Sonra bütün eşyaya eşit düzeyde rahmani surette etki etmek ve ismiyle zuhur etmek suretiyle bütün eşyaya tesir ederek en büyük ruh arşına istiva etti. 

“…Gireni bilir” cismani âlem arzına giren tür suretlerini malumatının suretleri oldukları için bilir. “Ve ondan çıkanı bilir.” ondan ayrılan ruhları, fesat ve fena zamanında ondan zail olan suretleri bilir. Bunlar semadan inen ve ona yükselen suretlerdir. Ya da kastedilen anlam şudur: Ruh semasından inen ilimleri, kalbe feyiz ve ışık veren nurları, ondan yükselen, ayrılan küllileri ve hissedilen cüzileri, tezkiye edilmiş amellerin heyetlerini bilir. “Nerede olursanız, O sizinle beraberdir.” Çünkü sizin varlığınız O’nunla gerçekleşir ve O sizin mazharınızda zuhur etmiştir. “Allah yaptıklarınızı görür.” Onları önceden bilir, yaptıklarınızın suretleri huzurundaki melekut âleminin dört levhasına nakşedilmiştir.[37] 

***************

 Aşağıdaki paragraflar “Nerede olursanız sizinle beraberdir” ilgili konular Fussus’ül Hikem’den özet olarak alınmıştır.

 Kendisi bizim "hüviyyet"imiz olduğunu “İşiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...” Hadîs-i kudsîsinde bize bildirdi. Ve Hakk'ın bize bunu bildirmesi, şu­nun içindir ki, Hakk’ın rahmetini ancak kendi nefsinden dolayı, kendi nefsi üzerine mecbûri kıldığını biz bilelim. Çünkü onun nefsi, bizim "hüviyyet"imizdir. Ve onun vücûdu, hakîkî vücûd ve bizim vücûdumuz ise, onun vücûduna bağlı olan bir i'tibârî vücûttur. Bundan dolayı o, bizim bâtınımızdır. Ve onun nefsi, bizim bâtınımızın ve hüviyyetimizin aynıdır. Böyle olunca rahmet, Hakk'ın vücûdundan hâriç olmadı. Şu halde, rahmet eden Hak olduğu gibi, rahmet edilen de Hak'tır. Ve mâdemki "râhim" ve "rahmet edilen" Hak'tır; bundan dolayı Hakk'ın bahşetmesi ve ihsânı kimin üzerine olur? Oysa vücûdda ondan başka bir şey yoktur. Ve bu gördüğümüz çokluk taayyünleri, O'nun mutlak vücûdunun taayyününden ve kayıtlanmasından başka bir şey değildir. Gerçi bu, böyledir. Fakat "hálk" dediğimiz izâfî vücûtlara baktığımız zaman, onların ilimlerde bir diğerinden farklı olduğunu görüyoruz. 

 Hâs Rabb bizim bâtınımız olduğu için biz zımnen O'nunla berâberiz. Ve biz O'nun zâhiri olduğumuz için, O açıklık ile bizimle berâberdir. Ve bu, zımnen bizim O'nunla ve açıklık ile O'nun bizimle berâber olduğumuzun delîli, Hak Teâlâ hazretlerinin “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” (Hadîd, 57/4) ya'nî "Siz nerede iseniz o sizinledir" mübârek sözüdür. Çünkü nerede olursak olalım, O'nun bizimle berâber olması, O’nun bizim bâtınımız, bizim O'nun zâhiri olmamıza bağlıdır. Bundan dolayı Hak, isimleri eliyle bizim alınlarımızı tuttuğu için biz Hak ile berâberiz. Ve bizim taayyün etmiş vücûtlarımız, Hakk’ın mutlak vücûdunun bu isimleri dolayısıyla taayyünü ve kayıtlanmasından ibâret olup, O'nun vücûdunun gayrı olmadığından, her bir ismin sırât-ı müstakîminde bizimle berâber yürüyen Hak'tır. Bundan dolayı Hak, kendi nefsiyle berâberdir. Ve mâdemki âlem sûretlerinden her birisi bir ismin görünme yeridir ve o isim kendi görünme yerini alnından tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde götürür, şu halde âlem fertlerinden, sırât-ı müstakîm üzerinde olmayan hiçbir ferd yoktur ve bu sırât dahi mutlak olan Rabb’in isimlerine mahsûs olan sırâttır. 

 (S.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın mârifetini, nefsin mârifetine bağlı kılıp “Men arefe nefsehû fakad arefe Rabbehû” yâni “Nefsine ârif olan Rabbi’ne ârif olur” buyurdu. Çünkü mutlak vücût, nasıl ki âfâkta mevcût ise, nefislerde dahi öylece mevcûttur. Nitekim Hakîm Senâî Hazretleri bu ma’nâya işâreten buyururlar:

 Tercüme: "Kendi nefsini tanıyamayan, bilmeyen kimse, Hâlık'ı nerede bilir? Sen kendi nefsinin elinde zebûn oluyorsun, nasıl Kird-gâr’a ârif olursun?" Şimdi Râbb'ine ârif olmak için kişinin ilk önce kendi nefsine ârif olması lâzımdır. Nefsini icmâl olarak ârif olan, Rabb'ini de icmâl olarak ârif olur. Çünkü insâni nefs, kevni ve ilâhî mertebelerin hepsini içine almıştır. Ve Hak dahi bu mertebelerde açığa çıkmasından dolayı, onların hepsini içine almıştır. Ve ârif Rabb'inin mertebelerini, nasıl ki mücmel olarak bilirse, kendi nefsini de, daha çok ancak icmâl üzere bilir. 

 Ve nefsine ayrıntılı olarak ârif olan zât, ancak zâhiri kayıtlardan ve bâtınî taayyünlerden kurtulmuş ve zorunlu ve imkâni hükümler kendisinde gözüken kimsedir. Bundan dolayı bu zât, Rabb'ini de ayrıntılı olarak ârif olur; ve hakîki mârifetin oluşması, ancak âfâki sûretlerde yayılmış olan ilâhî îşaretler ile nefslerdeki ilâhî işâretler mârifeti arasını birleştirmekle olur. 

 Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "Biz işâretlerimizi yakında onlara âfâkta gösteririz." (Fussılet, 41/53) Ve "âfâk" dediğimiz şey, senden hâriç olan şeydir; yânî âfâki taayyünler senin taayyününe göre başka bir taayyündür. Ve Hak her bir taayyünde başka başka tecellîler ile zâhir oldu. 

 Ve aynı şekilde, Hak Teâlâ buyurur: "Biz işâretlerimizi onların nefislerinde onlara gösteririz." (Fussılet, 41/53) Ve o "nefis" de senin "ayn"ındır. Ve Hak, kevni ve ilâhî mertebelerin tümü ile mü'minin kalbine istivâ etti. Tâ ki onlara, yânî bakanlara, açıkça belli olsun ki, âfâk ve nefslerde görünen Hak'tır. Ve Hakk'ın âfâkta ve nefslerde görünmesi, sen Hakk'ın sûreti olduğun ve Hakk’ın da senin rûhun olduğu yön iledir. Şu halde sen, Hakk'ın cismi sûreti gibisin ve Hak senin cesedinin sûretine, onu idâre eden rûh gibidir. Yânî âfâk ve nefslerde müşahede edilen görünme yerlerinde Hakk'ın zâhir olması ve âfâk ve nefslerin Hak ile kâim bulunması, rûhun cesette açığa çıkması ve cesedin rûh ile kıyâmı gibidir. Bundan dolayı Hak senin hüviyyetin ve bâtının; ve sen Hakk'ın sûreti ve zâhirisin. Bununla berâber Hak, rûh değildir; belki rûhun rûhudur. Çünkü mutlak vücûdun mertebelere tenezzüllerine göre rûhlar âlemi üçüncü mertebedir. Ömer Hayyâm buyurur:

 Tercüme. "Hak cihânın cânıdır ve cihân bütün her şeyiyle bedendir. Meleklerin rûhları da bu bedenin havâssidir. Felekler ve unsurlar ve mevcûtlar ise bu bedenin âzâsıdır. İşte tevhîd budur; bunun dışındakiler hep çokluk perdeleridir" Yânî Muhammed (s.a.v.) sûresinde olan “Fe lâ tehinû ve ted’û iles selmi ve entumul a’levne vallâhu meakum ve len yetirekum a’mâlekum.” (Muhammed, 47/35) âyet-i kerîme­ sindeki “ve entumul a’levne” yâni “Siz âlîlersi-niz” sözü ile Hak Teâlâ bizi âlî oluş yâni üstün oluş ile vasfedip “vallâhu meakum” yâni “Ve Allah sizinle berâber” sözü ile de bizimle berâber olduğunu isbât edince, Muhammedî ümmetinden ilâhi hâkikâtlerden haberi olmayıp yalnız sâlih ameller işleyen kimseler, ulüvvden mekânet ulüvvünü an­ladılar; ve "Hak, mekândan münezzehdir; bundan dolayı bizim için mevcût olan âlî oluş, ilim yönüyledir. Çünkü biz kesîf cisimiz ve mekâ­nı oluş ile vâsıflanmışız. Eğer bizim ulüvvümüz mekân ile olsa, bizimle Hakk’ın berâberliği mevcût olduğuna göre, Hakk'ın mekândan münezzeh olmaması lâzım gelir. Oysa amellerin sûreti olur. Ve sûret ise me­kân ister. Ve Hak bizimle berâber olup ulüvvümüz de mekânet ve mertebe ulüvvünden ibâret olunca amellerimizin sûretleri nerede muhafaza olur?" diyerek amellerinin mükafatının kaybolacağından korktular. Bunun için Hak Teâlâ “vallâhu meakum” yâni “Ve Allah sizinle berâber” sözünü tâkiben “ve len yetirekum a’mâlekum” yâni "Allah Teâlâ cismâni amellerinizden ve onların mükâfatlarından bir şey noksan kılmaz" sözünü beyân buyurdu.

 Hakk'ın hakîkati bende açığa çıkmıştır. Bu sûrette biz Hak için bir zarf mesâbesindeyiz. Çünkü o bizim sûretlerimize ve renklerimize göre bizim ile açığa çıkıp taayyün etti. Nitekim şekilleri ve renkleri muhte­lif birtakım bardaklara su konsa, su aslında taayyünsüz ve renksiz iken, bardak ne şekilde ise o şekle uyarak taayyün eder. Ve bardakların renklerine göre kırmızı, yeşil, mâvî ve sarı görünür. İşte Hakk’ın zâtı da böyle taayyünsüz ve renksizdir. Bizim taayyünlerimize göre muhtelif ve türlü türlü sûretlerde açığa çıkar.

 Şimdi "su" ile "zarf ' ancak bir örnekten ibârettir. Çünkü "su" ile "kap" arasında ikilik ve gayri oluş vardır. Suyun vücûdu ile barda­ğın vücûdu başka başka şeylerdir. Suyun bardağa dâhil oluşu, girme sûretiyledir. Daha önce tekrar tekrar bahsedildiği üzere, Hakk'ın bizim taayyünlerimize tahallülü yânî karışması ise ikilik ve girme sûretiyle değildir. Bizim bu vücûdumuz, mutlak vücûdun tenezzülünden oluşmuş, kayıtlı bir kesîf vücûttur. Bundan dolayı, ayrı bağımsız bir zarf ve hâriç sayılamaz.

 Girmeye inanmış olanlar, Hakk’ın vücûdu ile hálkın vücûdunu bir dîğerinin gayri zannettikleri için bu girme çukuruna düşmüşlerdir. 

 Sen ayn-ı sâbiteni tanı ki, o Hakk'ın zâti işlerinden bir iş ve onun bilineni olan sûretlerinden bir sûrettir. Ve sen "hü­viyyet"ini bil ki, sen ayn-ı sâbitenin özelliğinde açığa çıkan Hakk'­ın vücûdusun. Ve Hakk'a nisbetini bil ki, senin Hakk'a nisbetin, kayıtlının mutlaka ve gölgenin ayakta duran şahsa nisbeti gibidir. Ve ne şeyle Hak olduğunu anla! Çünkü sen "hüviyyet"in ve "hakîkat"in yönüyle Hak'sın ve "taayyün"ün yönüyle âlemsin ve Hakk'ın gayrısın. Ve bu sözlere benzer ne varsa o'sun. Ve âlimler bu ilimde çeşitlidir. Kimi bilendir ve kimi daha çok bilendir. Ve bu farklılık müşâhededeki farklılığa dayanmaktadır. Şöyle ki:

 Çokluk taayyünlerini müşâhede eden kimseler, "hálk"ı görürler.

 Bu çokluk taayyünlerinde tecellî edici olan ahad vücûdu müşâhe­de eden kimseler, "Hakk"ı görürler.

 İki îtibâr ile iki yönü de müşâhede eden kimseler, hem hálkı ve hem de Hakk'ı görürler.

 Bağıntılar ve izâfetler ile çoğalmış olan sûretleri bir hakîkat olarak mü­şâhede eden, yânî zât ile isimlerin ahad oluşu ile küll yânî bütünsellik müşâhede eden kimse, Allâh'ı hakkıyla tanıyan ehlullahdandır. 

 Halkı görmeksizin Hakk'ı müşâhede eden kimse, fe­nâ makâmı olan "cem" makâmında hâl sâhibidir.

 Hakk'ı hálkta ve hálkı Hak'ta müşâhede eden kimse, fenâdan sonra hâsıl olan bakâ ve "cem"'den sonra hâsıl olan "fark" ma­kâmında kâmil müşâhede sâhibidir. Ve bu makâmın sâhibi diğer makâm sâhiplerinden daha âlimdir. (Kâşâni Şerhi'nden alınmıştır) Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de “Er rahmânu alel arşistevâ” (Tâ­hâ, 20/5) yânî "Rahmân Arş üzerine istivâ etti" buyurdu. Ve Resûl'ünün lisânıyla da "Allah Teâlâ her gece dünyâ semâsına inip buyurur ki: Tövbe eden var mıdır ki, tövbesini kabûl edeyim ve istiğfâr eden var mıdır ki, onu mağfiret edeyim" dedi. Ve aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm'de “Ve hüvellezî fîs semâi ilâhun ve fîl ardı ilâhun” (Zuhruf, 43/84) Yânî "O öyle Allah'dır ki gökte de Allah'dır; yerde de Allah'dır.” Ve “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” (Hadîd, 57/4) Yânî "Nerede olursanız, O sizinle berâberdir" buyurdu. Şimdi Arş, yer, gök ve bizim bulunduğumuz yerler, hep sınırlı mekânlardan ibâret ve mutlak vücûdun tenezzül ile taayyününden hâsıl olmuş bulunduğundan bunların hepsi sınırlı oluşu içinde barındırır. Bu şekilde Hak, nefsini ancak sınır ile vasfetmiş olur. 

 "Sekâ-hüm Rabbühüm" şarâbın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler.

 Çünkü onların benlikleri Hakk'ın benliğinde mahvolup salt kul olmuşlardır. Nitekim Şeyh Nizâmî (k.s.) buyurur. Beyit:

 Tercüme: "Bu taayyün etmiş vücûdumdan "Sensin" dedikten sonra, bir de dönüp "benim" demeyi sana karşı câiz görmem".

 Yânî vücûdda, göz ancak Hakk'a bakar; ve hüküm ancak Hak üzerine olur. Çünkü, vücûdda ondan başka bir mevcûd yoktur ki görülebilsin ve üzerine de bir hûküm eklenebîlsin. Bundan dolayı gören ve görülen ve hâkim ve üzerine hüküm verilen hep Hak'tır. Rubâi:

Ben bilmez idim gizli ayân hep Sen imişsin Tenlerde ve canlarda gizli hep Sen imişsin Sen'den bu cihân içre nişân ister idim ben Sonra bunu bildim ki, cihân hep Sen imişsin Yânî bizim vücûdumuz onun içindir. Çünkü o bizim sûretlerimizde açığa çıktı. Ve biz O'nunla mevcûduz. O'nun iki elinde O'na tâbîyiz. Bizim alnımızdan tutup bizde tasarruf eder. İyi ve kötü her bir halde biz, mutlak ve kayıtlı yakınlık ile onun nezdinde hâzırız; ve O'ndan ayrı değiliz. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” yânî “Siz nerede iseniz O sizinledir” (Hadîd, 57/4). 

 Yânî Hak, sınırlı olan muhtelif sûretlerde açığa çıktığı için inkâr olunur. Çünkü câhil Hakk'ı, bütün görünme yerlerinde müşâhede edemediğinden, Hak Teâlâ, onun hayâl ettiği sûrete ters olarak tecellî edince, Hak değildir, diye inkâr eder. Ve Hak bu sebepten dolayı ârif olunan olur. Çünkü câhil Hakk'ın inanışına uygun olan sûrette tecellîsinde, bu Hak'tır, der. Ve ârif ise, Hakk'ı bütün sûretlerde müşâhede ettiğinden, Hak bütün görünme yerlerinde ârif indinde ârif olunan olur. Ve yine bu sebepten dolayı, Hak tenzîh olunur. Çünkü Hak her anda bir şânda ve bir sûrette tecellî ettiğinden ve O'nun belirli bir sûreti olmadığından, ârif O'nu sûretlerden tenzîh eder. Ve câhil ise, inanışına uygun sûretle açığa çıkıştan onu tenzîh edip: Hak cisim değildir, cevher değildir ve araz değildir, gibi sözler söyler. Bu câhil tenzih edicinin hâlidir. Çünkü cisim, cevher ve araz denilen şeyler Hakk'ın vücûduna dâhildir. Bunlar, Hakk'ın vücûdunun gayrı olsa, iki vücûd olması gerekir. Ve aynı şekilde bu sebepten dolayı Hak vasfolunur. Çünkü Hakk'ın Hayât, İlim Sem’, Basar, İrâde ve Kudret ve Kelâm gibi sı­fatları vardır ki, hálk ile kendi arasında ortaktır. Teşbih edici O'nu o sıfatlar ile vasfeder. 

 “Ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallâhe remâ” (Enfâl, 8/17) ya'nî "Ya Habîbim, attığın vakitte sen atmadın; velâkin Allah Teâlâ attı" âyet-i kerîmesidir. Oysa Muhammedî atıcıya bakan göz, ancak kendisi için atma fiili sâbit olan Muhammedî sûreti idrâk eder. Muhammedî madde beden ise, bir sûrettir ki, Allah Teâla âyet-i kerimede “ve mâ remeyte” ya’nî “sen atmadın” ifâdesiyle atmayı ilk önce ondan kaldırdı; daha sonra âyet-i kerîmenin devâmında atma fiilini “iz remeyte” ya’nî “attığın zaman” ifâdesiyle Muhammedî sûret için ispât etti; ve ifâdenin sonunda da istidrâk ya’nî önceki ifâdeden kaynaklanan vehmi kaldıran edât olan “velâkin” kelimesiyle Muhammedî sûrette atan Allah'a dönüş yaptı. Mü'min olan kimsenin elbette bu âyet-i kerîmeye îmân etmesi gerekir. Çünkü Hakk'ın sözüdür. 

 Ya'nî atıcı olan etkene dikkat et ki, fiilini görünme yerlerinde açığa çıkarmak için Hakk'ı nasıl Muhammedî sûrete indirdi. Çünkü yukarıda izâh edildiği üzere, vücûd husûsu etken ve edilgene kısımlanmış idi. Çünkü âlemin vücûdu Hakk'ın zâhiri ve Hak, âlemin vücûdunun bâtını ve hüviyyetidir. Ve her ikisi de bir olan ayn olan ulûhiyyet ya’nî ilâhlık mertebesinin birer i'tibârıdır. Şu halde etken ve edilgen bir vücûddan ibâret olmuş olur. Ve bu kısımlanma Hak’la âlem arasındaki münâsebeti ta'yîn eder. Şimdi Hak Bâtın ismi ile etken ve Zâhir ismi ile edilgendir. İşte Muhammedî taayyün ve sûret Zâhir isminin görünme yeri olup, zâhirliği dolayısıyla "atma" fiili bu sûretten açığa çıktığında, bil ki, bu etken olan Hakk'ın Muhammedî sûrete inmesidir. Ve Hak “ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallâhe remâ” (Enfâl, 8/17) ya'nî "Ya Habîbim, attığın vakitte sen atmadın; velâkin Allah Teâlâ attı" âyet-i kerimesinde kendi nefsini, kullarına bu iniş ile haber verdi; yoksa bu hali biz kullar zümresinden hiçbir kimse söylemedi; bunu bize haber veren Hak'tır ve O'nun haberi elbette doğrudur. Kendi nefsini Muhammedî sûrette atıcı kıldığını bildiren Hakk'ın sözünün sırrını aklın ister alsın, ister almasın, farketmez. Ona her şekilde îmân zorunludur. Eğer bu ifâdenin ma'nâsını hakikâti ile idrâk edersen, sen âlimsin ve eğer idrâk etmez isen mü'min müslü-mansın, ya'nî taklîdî îmân sâhibisin. 

***************

 Yukarda ki aktarımlarda ki; Hakk’’ın kulundan görmesi, işitmesi, tutması, yürümesi vs... ile olan beraberlik hakiki sünnet üzere olan “Kurbu Nevafil” yaşantısıdır. Fenafillah halidir. Hakk kulun aleti olmaktadır.

 Attığın zaman sen atmadın; Velakin Allah attı ile kul Hakk’ın aleti olmaktadır. Bu hal üzere olan beraberlik, “Kurb-u Feraiz” denilen, hakiki farz yaşantıdır. Bekabillah halidir, Kul Hakk’ın aleti olmaktadır.

 Aslında burada ki beraberlik hali diye tarif etmek içindir. Bu hallerde Hakk’tan başka bir şey yoktur.

 Bunun dışında kalanlar nefsani perde ile perdelendiklerinden ve tenzihi yaşantı ile ötelerde bir Allah anlayışı içinde olduklarından gerçek hüviyetleri olan Rabbi haslarında perdeli bir yaşam sürmektedirler.

***************

 Sünnet Halktan uzaklaşmak, Farz Allah ile olmak denmiştir.

***************

 (İnne Rabbeke ehâta binnâsi) (17/60) “Muhakkak ki Rabb’in insânları kuşatmıştır.” bizâtihi kendi varlığının bizde olmasından ileri geliyor. 

 Şimdi Hakkın varlığı bizlerde mevcut, fakat biz ona perde oluyoruz. Zâhirimizle ona biz perde oluyoruz. O zaman biz zâhirde, Hakk bâtında oluyor. Biz zâhirdeyiz yani onun perdesi oluyoruz ama O, batınımızda olmasa biz zâhirde olamayız. O’nun bâtında oluşu bizim zâhire çıkmamıza sebeb oluyor. Böyle bir hâdise içerisinde o zâhire çıkmış oluyor biz bâtına. Şu inceliğe bakın. “Ben yaptım, biz yaptık” dediği yerde “Hakk zâhir, kul bâtına” geçmiş oluyor. Kul gizlenmiş Hakk kendini ortaya çıkarmış oluyor. İşte kul bâtına geçtiği için bir fiil yapması mümkün olmuyor. Ama bunun oluşması için o kul da muhlis, hâlisi galib olması gerekir. Sıkıştığı yerde “hızır” gibi yetişti dendiği yerdeki hâdise budur. Sıkıştığı yerde Hakk zâhir kulu bâtına alıyor. Hakk senin vekilin oluyor. 

***************

 Terzi Baba (91) Biismi Has Selam Kitabından Hüve, Hüviyet ve Rabbi Hass ile ilgili bölümler, (14 İrfan mektebi ve şerhi sayfa 76) 

 ………………………………..Şimdi; mühim bir mevzua daha dikkat çekmek istiyorum.

Buraya kadar ki, gerek ferdi gerek tüm itibariyle özet olarak (12) mertebe seyr’imizi görmüş olduk. Genelde bu mertebeler tarif edilirken, “elif” harfinden misal verilir. “Elif” gerçekte (7) si Nefs (5)i Hazret mertebelerini ifade etmektedir, toplam (12) mertebedir. Bunlar zâhiri mertebelerdir, bu mertebelerin/noktaların her birerlerinin zikir esmâları kendi bölümlerinde belirtilmiş idi.“Elif” in bir de (13) üncü bâtın mertebesi/noktası, vardır ki; bütün âlemlerin kaynağıdır. Bunun kişiye özel olan esmâsının tayini Hakk’a aittir. Kişi bu esmâ zikrini müşahedesinde aracısız olarak ancak Hakk’tan alır.

 Bu oldukça gizli bir sırdır, ehline açılır. Bazı tevhid ehli kimselerin (sükûn) devrelerinde ki devamlı virdleri Kelime-i Tevhid, salâvat, ve kendilerine müşahede ile belirtilen o özel esmâları olur, ender ulaşılan yaşamlardan biridir. 

Seyahatlerimin birinde Şam’da böyle bir kimse ile karşılaşmıştım. O bu hali şöyle anlatıyordu!.. (Cenâb’ı Hakk benden bütün esmâ zikirlerini aldı ve bundan sonra senin zikrin sadece Kelime-i Tevhid ve Huuu, ismidir, dedi.) Diye bir sohbet esnasında bu hali belirtmiş idi, o tarihte yaşının (92) olduğunu bildirmiş idi ve sık sık, gönlünün derinliklerinden (Lâilâhe illâllah ve Huu Huu) diye zikrediyordu. Bu temiz ifadelerin hayal ve vehim olmadığı açık olarak belli idi. Bu zât-ı muhterem, Türk asıllı ve nakşiyye büyüklerinden Hamdi. Arabi idi. 

 Bazı gerçek tasavvuf kitaplarında da bu tür menkıbelere rastlamıştım. Bu hususta on üçüncü isim olarak “bize de verilen bir esmâ vardır” ne olduğu “bazı yakınlarımın dışında” şimdilik bizde kalsın. (demiştim) Bu oluşumlar özeldir, genel değildir. 

Bu oluşumların ışığında insân’ın aklına şu soru gelebilir! On ikinci derste kişi (Allah) Esmâsı’na ulaştığı halde, neden on üçüncü derste esmâ-i ilâhiyye’den her hangi bir isim onun özel ismi olsun?.. 

El cevap. Mutlak mânâ da (Allah) ismi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimize ait bir isimdir, o ismi husûside kimse kullanamaz, bütün kullanımlar, genel ve zâhirendir, işte bu yüzden Cenâb-ı Hakk bazı sevdiği kullarına esmâ-i ilâhiyyeden bir ismi özel olarak o kuluna lütfeder, bu isim de onun husûsi’de özeli olur. Bunlar gayb sırlarındandır. 

***************

 Dâr’us – Selâm: Yedinci Cennetin ismidir. Lügatta; emniyet ve selâmet yeri, esenlik yurdu manasındadır. 

 “vallahu yed’u ilâ darisselâm, ve yehdî men yeşau ilâ sıratin mütakîm. 

 (Yunus/10/25) "Ve Allah, (sizleri) selâm yurduna (Cennete) da‘vet eder. Ve dilediğini (hikmetine binâen, kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidâyet eder." 

***************

 Yeryüzünde âfâkî ve ilâhî olarak ism-i A’zâm “Allah” ismidir, tecellîye dönük zuhûr mahallinde de “Muhammed” ism-i A’zâm’dır çünkü kendisi zâten “Habîb”tir. Bu yüzden de “cevâmiül kelîm” bütün isimlere cami olan bir isimdir.

Bâtın âleminde ya’nî daha zuhûrun oluşmadığı âlemde ise ism-i A’zâm “Hu” ismidir. Bunun içinde “Bakara sûresinin sonunda Âli İmrân sûresinin başında” bunu arayın denilmiştir.

 Bu âlemler henüz yok ve Cenâb-ı Hakk a’mâiyyette iken ki, oranın ne olduğunu bilmiyoruz, sâdece târif olarak “zât-ı mutlak kendi varlığında kendi kendine kendinde gizli iken ama kendine gizli değil iken aldığı isimdir” denilmiştir.

***************

 “Allah” lâfzının oluşumu Ezelin ezelinde, ebedin ebedinde insan aklının ve ihatasının alamayacağı bir zamanda, gerçi orada zaman da henüz yoktu (bir an) diyelim, o anda ne olduysa oldu “Zatı mutlak” A’ma’iyyet mertebesinden Ahadiyyet mertebesine tenezzül etti. Burada “Hüviyyeti” ve “İnniyyeti” zuhura çıktı.

 Hüviyyeti (Beytullah) “Beyt’ül Atik”in ve “mükevvenat” âlemlerinin kaynağı:

 İnniyeti ise (Hakikati Muhammedi) Kur’an ve insanın kaynağı oldu.

 Bu iki kaynağın toplu ifadesi ise “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ile belirlendi.

 “Kelime-i Tevhid”in ilk zuhura çıkmaya başlamasına yukarıda belirtilen Hüviyyet’in “hu” su kaynak oldu. (Zâhir âlemde bilindiği gibi “hu/o) demektir.

 İşte bu ilk zuhura çıkış Hüviyyet’în “hu/o” su ile simgelendi. Bu “hu” “Hüviyyeti Mutlaka/mutlak hüviyyettir” Bir bakıma “ismi A’zâm/en büyük isim” de budur. Bunun hakikatini anlamak mümkün değildir. 

 İşte bu “hu” Allah kelimesinin oluşumunu sağlayan sondaki “hu”dur. Fakat varedilişte ilktir. Bilindiği gibi “hu” bulunduğu yer icabı yazıda bazen iki gözlü bazen tek gözlü olması bütün varlığı bünyesinde topladığını ifade etmesidir. Daha sonra oluşacak bütün varlıkların kendilerine has özel hüviyyetleri kaynaklarını buradan almaktadırlar. Ve yine bu “hu” ağıza en uzak yerden yani mideden, yani batından gelmektedir.

***************

 İşte gerek Kelime-i Tevhid’de gerekse “Allah” lâfzının zâhiren sonunda ama hakîkat yönünden başta olan bu iki “h” hüviyyet-i mutlakayı bildirmektedir. İşte buradaki “h” vâhiyyet mertebesine intikâl etmeye başladığı zaman, “h”nin bir vasfı olması için “vâv” harfi ile birleştirilmektedir. O zaman “Hu ya’nî O” olmaktadır. 

 Ahadiyyet mertebesinin hakîkatinde ortaya çıkan bu inniyyet ve hüviyyet açısından herbirerlerimize döndüğümüz zaman bizim de “inniyyetimiz” ve “hüviyyetimiz” vardır. Bizim hüviyyetimiz dışımız, inniyyetimiz ise bâtınımız ya’nî hakîkatimizdir. 

 İşte bizlerin bu ma’nâlar doğrultusunda kendimizi bilmemiz gerekmektedir ki, bu âlemin nesiyiz ve neresindeyiz, nereden geldik, sonra nereye gidilecek gibi belirli soruların cevaplarını verebilelim. 

 Bâtın âleminde ism-i A’zâm “Hu” esmâsı, genel zuhûr âleminde ism-i A’zâm “Allah” ismi, şehâdet âleminde ise bireye dönüştüğü zaman ism-i A’zâm “Muhammed” ismidir. Eğer her birerlerimizde bunu arar isek, hepimizin kendi ismi kendi vücûd mülkümüzün ism-i A’zâm’ıdır. Bu ism-i A’zâm bir başkasını ilgilendirmez ve kimse de buna böyle değildir diyemez. Hattâ zâhirdeki isimlerimiz bile bizim a’zâm isimlerimizdir. Bütün isimler netîcede zâhirdeki ismimize bağlıdır. Bu isim altında yaşantılarımız değişiyor ancak bu isim değişmiyor, ömrümüzün süresince bâkî oluyor ve bizi belirten o isim oluyor. İşte o zâhirî isim bizim birey varlığımızın ism-i A’zâm’ıdır. 

 Bu içinde yaşadığımız genel âlemin ism-i A’zâm’ı da “Muhammed” ismidir ve bizler Efendimiz (s.a.v)’e ne kadar salavât getirirsek, ismini de ne kadar tekrar edersek, o ism-i A’zâm’ı, o ism-i A’zâm duâsını o kadar okumuş oluyoruz.

***************

 Ehlullah’tan konu ile alakalı beyit ve şiirler Beyit:

 Seninle cehennem ateşi bana ne ni'mettir Sen olmayınca cennetlerin ni’meti ne şiddetli cezâdır:" Şiir:

 "Perdeler kalkmadan evvel der idim Zikr edip şükredici olan ancak ben!..

 Gece gitti, sabah oldu gördüm Zikir ve zikredilen ile zikreden hep Sen" Hâfız’dan beyit:

 “Âşık ile ma'şûk arasında yoktur aslâ fark.

 Yolun perdesi vücûdundur ortadan kaldır!" Niyazi Mısri'den : 

 Hüsnünü izhar eder bunca sıfat, Zatına insanı bürhan eylemiş, Hakkı istersen yürü insana bak, Şems-i Zat yüzünde rahşan eylemiş!

 Hakk yüzü insan yüzünden görünür, Zat-ı Rahman şeklin insan eylemiş!

*************** 

 Necdet Babam bu hakikati, Nusret Babam r.a ten nakil ile anlatıyor.

 Hazmi Babam r.a Hacda hastalandığı zaman zuhuratında ona “Hazmi oğlum bu yaşında buralara neden geldin. İstanbul’da biz seninle birlikte değil mi idik?” demiş.

***************

 Sonuç olarak toparlayacak olursak;

 Hüviyetin her birimsel varlıkta Rabbi Hasları olduğu anlaşılmaktadır.

 Nerede olursak olalım “Hüve olan Allah’a bağlı” bir Rabbi Has ile birlikteyizdir. Nasıl ki İbrahim A.S Rabbi ile birlikteliğinde ateş ona selamet oldu ise bizde seyri sülüklarımızı tamamlayıp Biismi Has ile olduğumuz zaman “Selamete” ulaşıp bunun gerçek manada “Kadir” olan gücünü kullanabileceğimizdir. 

 Necdet Sayısal değerine bakarsak, Nun: 50, Cim= 3, Dal; 4, Te: 400

 50+3+4+400 = 457

 Ne kadar ilginç 57 ve 4 sayıları vardır. Yolumuzu ve bizlere ilgilendiren indi ve zevki anlayışla her nerede olursak, Efendi Babamız Pehlivan, Necdet, Necat, Servet, Şekerci Dede, Selim, Salim ve Selam bizim ile beraberdir diye düşünülebilir. Fakirin şahsi düşüncesi öyle olduğudur. 

 Heza min fazli rabbihi… 

 Vahdetin kuyumu doldurdu,
 Esma-i İlahiyye bir durdu,
 Semme vechullahı buldurdu,
 Hu Cemal gözü müşahadem.

 20-4-2014 (20+4+2+14= 40=13) Murat CAĞALOĞLU (DERÛNİ)

----------------

 لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ {الحديد/5}

(57/5) “Lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)”

(57/5) Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler O'na döndürülecektir.

----------------

 Rûh mevzuu içine girilmeye cesaret edilemeyecek kadar derin bir mevzuu imiş. Fakat elinde Cenâb-ı Hakk’ın verdiği adres ve pusula olan kimseler az da olsa o deryaya dalıp, oradan bazı inciler çıkarmaya çalışıyorlar. Yine baş tarafta belirtilen Âyet-i kerîme’ye gelelim.

 “De ki ey habibim, rûh rabbimin emrindendir.” Şifre buradadır. Meselenin yükü ve yumağın ucu buradadır. 

 Mevlâ’m onu kısaca “emrindendir” dedirtmiştir. Şimdi düşünelim; “rûh”, “emir” kelimesi ile açıklanmıştır. “Emir” ise kuvvet, iş, fiil demektir. Hâl böyle olunca demek ki rûh’un açıklanması “O rabbinin işlerindendir, fiillerinden bir fiildir, demek olur. 

 Bunu teyit eden başka bir Âyeti kerimede de Cenâb-ı Hakk “Ve ilâllahi türceul umur” “Bütün işler Allah’a dönücüdür.” (Hadîd, 57/5) ve birçok benzerleri.

 “Öyle ise bütün işler Allah’tan çıkar ve Allah’a döner.” Demekte sakınca olmayacaktır, fakat biz yine onu şöyle diyelim: “Bütün işler Allah’ın verdiği kuvvetle olur.” Yine düşünelim, Bakalım C. Hakk’ın işi, emri bu madde âlemine nasıl erişiyor? Aradaki bağlantı nasıl kuruluyor? Yavaş, yavaş anlamaya çalışalım. Etrafımıza şöyle bir bakarsak bir sürü yenecek nesne görürüz. Her türlü varlığı görürüz. Bunlar nasıl meydana geliyor? İşte Rabb’ımın emri ile yani işi ile iyi anla. Meselâ, bir elmayı ele alalım. Elma emir ile elma olur. Emir de iş olduğuna ve iş de hesapla olduğuna göre onun oluşması birçok tebeddülât geçirmesini gerektirir. Netice de elma kemâle erer fakat; elma, elma olduğunu bilmez. Onu ancak yaradan-halkeden ve insân bilir. Bunun gibi çiçek çiçekliğini, rengini bilmez. Gül, kokusunun farkında değildir. O kendinde bulunan ve kendi sahip olduğu kokuyu koklayamaz. Onu sadece insân koklar. Ne kuş, ne çekirge onun renginden ve kokusundan istifade edemez. Ancak ondan insân zevk eder. İşte eğer insân da gaflette ise kendini ve kendinde olan İlâh-î “rûh”u (işi), “nûr” u idrak edemez.

 Cemadat, nebatat, hayvanat hayatı yaşar. Gafil olarak herhangi bir varlık gibi hayatını sürdürür. Fakat kendine akıl nimeti verildiği ve bu akılla hakikatleri araştırması gerektiği için onu yerinde kullanmadığından şiddetle cezalanır. Eğer o kul araştırma yapar, evvelâ kendini bilir, bulursa o yoldan da rabbini bilir, bulur. 

 “Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” yani “kendini bilen rabbini bilir” buyrulmuştur. Bu hakikat tecelli eder. İşte insân’ın diğer yaratılmışlardan farkı budur. Yani farkı, idraktır. Diğer varlıklar kendilerini idrak etmezler.

 Şimdi birazda kendi kalıbımızı inceleyelim: İçimizdeki organlar kâlp, ciğer, mide, adale… Kendinden ve yaptığı hizmetten haberdar mı? Hatta düşünen ve hisseden dediğimiz aklımız, beynimiz, onun sinirleri, hücreleri, eti, kemiği, kanı, iliği… Acaba içerisine aldığı o kadar bilgiyi, sırları, renkleri, şekilleri idrak edebiliyor mu? Onlardan kafanın içersindeki et parçasının yani beynin haberi var mı? Hayır!

 Parmakların bir iş yaparken ne yaptığının bilincinde mi? Hayır!

 Senin cismâni vücudunun hiçbir zerresi yaptığı işin bilincinde değil. Ancak onun içerisine yerleştirilmiş olan rûh, bunlardan kısım kısım haberdardır. O da sınırı kadardır. Meselâ; rûh’un kalbi çalıştıran kısmı sadece onu biliyor. Ve kaç saat kuruldu ise onu o kadar çalıştırıyor. Sonra bırakıyor. Ancak onu idrak edebiliyor. Bütün organlarda böyledir.

 Fakat beyindeki rûh öyle değildir. O her şeyi anlıyor, biliyor, idrak ediyor, ayırıyor, fark ediyor. Renkleri tanıyor. Göz görüyor fakat ne gördüğünü idrak edemiyor. Gözün gördüğünü ancak akıl idrak ediyor. Gözün yağı, siniri, göz bebeği değil. Onun için denmiştir ki;

 Yegâne vasıtayı rû’yet iken Göremez kendini dide bile.

 Göz aklın bir penceresidir. Dışarıyı gören içerisidir. Cam da bütün gün sokağa bakar fakat bir şey göremez. Ancak içerideki insân dışarıyı görür. 

 Şimdi gelelim diğer meseleye: eğer camın önünde oturan insân “kör” ise, bir şey göremez. Eğer idraki noksan ise yani deli ise yine bir şey idrak edemez. 

 Ancak o camdan bakan kâmil bir insân ise gelen geçen her şeyi ayrı ayrı bilir ve tanır. İşte bütün bunlardan hisse kapıp düşünürsek, biz de bir mekânız amma neyin mekânı?

 Vücût binamızı ya nefis istilâ etmiştir, ya nûr ya da rûh. Ya da aşk-ı İlâh-î ve zât’ullah ihata etmiştir. 

 -Eğer içimizi nefs istilâ etmişse dışarıya hayvanatın baktığı gibi bakarız. 

 -Eğer içimizi insân-ı nâkıs ihata etmişse biraz daha idrakli bakarız.

 -Eğer içimizi insân-ı nâtık idraki ihata etmişse o daha kemalli bir görüştür. 

 -Eğer içimizi aşk-ı İlâh-î ve zât’ullah ihata etmişse onu sözle anlatmak mümkün olmaz. Ancak yaşanır. 

 Beyazıd-ı Bistami “cübbemin içinde Haktan başka kimse yoktur” sözü bunu anlatır. Bir hadis-i şerifte “zaman gelir ben kulumun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum.”sırrına erişilir. 

 İşte ey can! O gözü bul, ondan yana ol, ondan sakın ayrılma ki Hakk’ın tecellisine sende mazhar olasın. Zevkini tadasın. Aşkına yanasın. 

 Ey can! Epey yukarılara çıktık. Haydi bakalım tekrar geriye dönelim de yavaş yavaş yürüyerek yolumuza devam edelim. Zira en güzeli ve emniyetlisi budur. 

 Buraya kadar öğrendiklerimizden anladık ki âlemde hiçbir şeyin kendinden haberi yoktur. O halde nasıl oluyor da bütün bu âlem bu kadar nizam ve intizam içinde akılları durduracak, çatlatacak kadar düzenli hareket ediyor??

 Neden mi?

 Çünkü tek elden tek kumanda altında da onun için. Eğer bu saltanatta müşriklerin düşündüğü gibi; bir çok ilâh olsaydı işler karma karışık olurdu. Tek elden ve güzel bir idare sistemiyle idare edilen bu kâinat düzeni kurucusunun koyduğu zamana kadar faaliyetini sürdürecektir. Zamanını da ancak kendi bilir. 

 Şimdi düşünelim: bundan 20 bin sene evvel doğan güneş aynı. 10 bin sene evvel olan elma, portakal aynı. Milyonlarca senedir yağan yağmur aynı. Niçin değişmiyor? 

 Yüz sene evvel ki fasulye de aynıdır. 

 Bu devamlılığı acaba çekirdek mi yoksa kabuk mu yoksa dal mı sağlıyor? Yoksa ustadan çırağa geçen bilgi gibi birbirlerine öğretiyorlar da, toprak altında bizler görmeden o tohumlar yenilerini mi imal ediyorlar? Bu işler nasıl oluyor? 

 Bir tek otomobilin meydana gelmesi için yüzlerce dönüm arazi fabrika şekline getiriliyor ve binlerce işçi ile çalışıyor.

 Bir damla ilacı meydana getirmek için koskoca fabrika bir sürü işçi ile çalışıyor. Fakat buğdayın, fasulyenin, meyve-lerin, sebzelerin, çiçeklerin meydana gelmesine ne fabrika ne işçi ile ne de mühendis iledir. Geri kafamızın inkârcı görüşüne göre ekip, kazıp ilaçlamamızladır. 

 Evet, insân’a bu küçük vazife verilmiştir. Onun gücü ancak ona yeter. Yani sebeplere yani ekip, toplamaya kadardır. Peki; ekilen tohum nasıl oldu da bir müddet sonra yumuşadı, uzadı, renklendi, gövdelendi, köklendi. Kuvvetlendi, çiçek açtı, meyvelerini verdi. Tekrarını sağlamak için özünü de aslını da yani tohumunu da yine verdi. Peki, ben ektim, biçtim, yaptım dersin. Hiç ekilip biçilmeden, dikilip kazılmadan çıkanlar yok mu? Onları kimler çıkarıyor, onlar nasıl oluyor, olgunlaşıyor? Yeryüzünde insan yok iken ağaçlar, nebatlar, meyveler hepsi vardı. Âdem (a.s.) yeryüzüne indiği zaman onları hazır buldu. O zaman onları kim ekti, dikti, kazdı, suladı? 

 İşte ey insân! Aldanma sen sadece sebepleri yerine getiriyorsun. Onu damı, yapmamalısın. Zâten hazırcısın. Biraz yorulman için seni bunlarla vazifeli kıldılar. Mümkün olsa onları da yapmayıp yan gelip yatacaksın. Kendi nefsi menfaatin için daha çok kazanayım diye sulayıp, gübreleyip, kazıyorsun. 

 Şimdi düşün bakalım! O tohumun toprak altında geçirdiği safhaları bir laboratuarda uygulamaya çalışsak kimyagerler, laborantlar, hademeler, mütehassıs cihazlar, binalar lâzım gelecekti. Ve yine o özellik olmayacaktı. 

 Bir an olduğunu düşünelim; acaba o bir avuç buğday sun-i olarak yapılsa idi insân oğluna kaç bin liraya mal olacaktı? Belki bir ömür çalışması ona ancak bir gün karnını doyurmasına kâfi gelebilecekti. Her laboratuardan çıkanlar birbirinin aynısı olmayacaklardı. İşte gördüğümüz bu kocaman dünyanın dört bir tarafındaki nebatat aşağı yukarı iklim farklarına göre az bir şekil değişiklikleri ile birbirlerinin renk, koku ve tatta aynıları oluyor. 

 Çevresi 40 bin km. ve yüzölçümü 510 milyon km kare olan bu dünya bahçesinde hangi bahçıvan bu bahçeyi son derece bereketli yapıyor. İyi düşün de aklın başından taşsın. Anlayıp kendi hiçlik ve hakirliğini idrak et. “ben yaptım, ben ettim. Şu kadar buğday, bu kadar çiçek çıkardım” deyip şirke düşme.

 Bütün bu izahlardan sonra insânoğlu bunları yapamıyorsa ve de hiç bir şey kendi kendine var olma imkânına sahip değilse;

 Bu görünen hareket, bereket ve renkler içinde olan, dolup boşalan âlemdeki hayatı kim meydana getiriyor?

 Bir mümin için onun tek cevabı: Muhakkak ki Allah-u azim’üş-şandır. 

 Eğer kişi kısır bir hayat sahibi ise daha fazlasını araştırmaz. Bu kadarı ona yeter. Çünkü gaflettedir. Camın arkasından dalgın gözlerle bakmaktadır. Gelen geçeni pek ayırt etmez. Amma gözü açık olan işin teferruatını anlamaya ve onları da bizzat nefsinde yaşamaya çalışır. 

 Evet, âlemdeki her şeyin tasarrufu C. Hakk’ın kudretindedir, ilmindedir, ilgisindedir. Fakat madde ile arasındaki ilgi nasıl kuruluyor? C. Allah nasıl oluyor da yarattığı her şeyini en küçük teferruatına kadar kontrol ediyor ve kemâlini sağlıyor. İşte mânâdan maddeye olan bu ilgi bağlantı ve kontrol “emir”le yani rûh ile oluyor. 

 Evvelâ bilelim ki hâlkiyyet rûh-u 4 kısımdır.

 1-Rûh-u mâdeni

 2-Rûh-u nebâti

 3-Rûh-u hayvâni

 4-Rûh-u insâni’dir. 

 Başta belirtilen Âyet-i kerîme’de “yes’eluneke anir rûh. Kul’ir rûh-u min emri rabbi”. “Ey habibim sana rûh-u soruyorlar. De ki; rûh rabbimin emrindendir.” (17/85) Emir; iş’tir. İş de her zerrede vuku bulduğuna göre demek ki yeryüzü dünyamızda zâhir hayatımızda C. Hakk’ın “er-Rahmân” ismi şerifi altında oluyor. Bütün zerreler, varlıklar durmadan “er-Rahmân, er-Rahmân” diye zikredip ondan medet umuyorlar. Çünkü kemalleri onunla sağlanıyor. Hastanın doktor aradığı gibi “aman ya rûh, aman ya rûh, aman ya iş, aman ya iş! işle de bizi tamamla. İnsânlara hizmet edelim. Çünkü biz onlar için birer fayda sağlayıcı ve fedaiyiz. Onların vasıtası ile miracımızı yapalım” diye yalvarıyorlar. 

 İşte C.Hakk’ın “rahmân” isminin coşmasıyla bütün âlem baharda canlanıyor ve kendi mihverinde raksa başlıyor. 

 Ey can! Gözünü aç, her zerrede Rabbinin Rahmân ismini her an her saniyede gör.

 Akıt gözünden yaşı, gör kimler işler işi.

 Kul olursa bir kişi, bu mülke sûltân olur mu?

 İşte sûltân olmak istersen kölelikten kurtulmaya çalış. Sûltân olmak istersen ince işlere akıl erdirmek gerekir. Eğer iyi anlamaya çalışırsan Rahmân’ın ne kadar yakınında seni her taraftan ihata etmiş olduğunu görürsün. Rahmân öyle gani öyle hoş görülü öyle zengin ki kendisini inkâr edeni de doyurur, inkârını yüzüne bile vurmaz. Çünkü rahmânın şanı vermektir. Almak onun sıfatı değildir. 

 Bir gece İbrâhîm (a.s.) a misâfir gelir. Geceyi yanında geçirip geçiremeyeceğini sorar. Bunun üzerine İbrâhîm (a.s.) misafirinden dinini sorar. Mecûsi olduğunu öğrenince misâfir edemeyeceğini kendisine bildirir. Bunun üzerine misâfir üzülerek gecenin karanlığına doğru gider. Fakat tam o anda İbrâhîm (a.s.) C. Hakk’ın sesini duyup;

 -Ya İbrâhîm! Ben o kulumun Mecûsîliğine bakmadan tam 60 senedir besliyorum. Sen bir gece mi besleyemedin!!

 Hitabını duyuyor. Bunun üzerine İbrâhîm (a.s.)hemen konuğun peşinden koşup, onu bulup getiriyor. Özür dileyip ihtiyaçlarını giderdikten sonra yatırıyor. Sabah kalkan misâfir kendine gösterilen bu hüsn-ü kabulden son derece memnun olup,

 -Ya İbrâhîm, bana dinini öğret.

 Deyip, o günün İslamiyetini kabul ediyor. 

 Yine bir gün Süleymân (a.s.) düşünceye dalmıştı. Bu arada dünyanın durumunu ve kendi zenginliğini hatırına getirerek “Ey Allah’ım, müsaade et de senin mahlûkatını ben doyurayım.” Demiş. Bunun üzerine C:Hak “Ya Süleyman, doyuramazsın” dediyse de ısrarı karşısında “peki öyleyse doyur.” Demiş. Uzun hazırlıklardan sonra meydan sofraları kurulmuş, bütün mahlûkat’a haber verilmiş ve hepsi gelmeye başlamışlardı. Fakat onların hepsinden evvel bir karınca sürüsü gelip bütün yemekleri yeyip bitirmişti. Bunu gören Süleyman (a.s.) C. Hakk’a tövbe edip, bu işin kullar için imkânsız olduğunu anlamış.

 İşte C. Hakk ne Müslüman, ne kâfir, ne sağcı, ne solcu, ne kâtil, ne zâni… demeden bütün insânları “rahmân ve rezzâk” isminin tecellisiyle besliyor. Yalnız insânlarını değil bütün mahlûkatını, kurtlar, kuşlar, sebzeler, meyveler.. her şey beslenmektedir. 

 Bir yaprağın büyümesi için birçok fiziki değişiklik ve besine ihtiyaç vardır. Çiçek, sebze ve meyve de öyledir. 

 Mâdenler yerin altında ne kadar safhalardan geçer de ancak ondan sonra özelliğini bulur. İşlenecek hale gelir. 

 İşte “rahmân” yer altında mâdenleri olgunlaştırmasaydı bugün hiçbir mâden cevheri çıkaramazdık. İhtiyaçlarımızı karşılayamazdık. Ne petrol bulur ne de kömürümüz olurdu. Eğer onları kendimiz imâl etmeye çalışsaydık, acaba kilosunu kaç binlerle liraya mal edebilirdik. Onu da yapamazdık ya, neyse.

 İşte er-Rahmân’ın işi mâdende, nebatta, hayvanda ve insânda başka başka tecelli eder. Madende rûh-u mâdeni, nebatta rûh-u nebâti, hayvanda rûh-u hayvâni, insân cesedinde ise rûh-u insâni hayvanî’dir. 

 Rûh-u mâdeni; mâdenleri basit cevherden kullanılır, işlenir hâle getirir. Onun kemâli rûh-u nebâti’dir. O da mâdeni yenilecek hâle getirir. Onun kemâli rûh-u hayvâni’dir. Onun da kemali cesed-i insân’dır. 

 Bunları kısaca anlatmak istedik. İzahları uzun sürer. Ancak şunu diyebilirim ki ilim adamları toprak altındaki taşların nefes aldıklarını ve büyüdüklerini tespit etmişlerdir. İşte böylece rûhta da yani emir-işde de kemalât olduğunu anlamış olduk. 

 İnsân vücûdunda kemâle eren rûh yani “er-Rahmân” ismi şerifi ve tecellisi, insân’ın kemalâtı için “er-rahim” ismi şerifinin tesirine girmesine zemin sağlar. Zira Rahmân tecellisi olmadan Rahîm tecellisinin sırrına varmak mümkün değildir. kemâle eren Rahmân tecellisi yerini Rahîm’e bırakır.

 Eğer kişi tam insân yani şekil ve mânâ yönünden insân-ı kâmil olmak isterse, Rahmân’dan Rahîm’e yol bulması gerekir. Bunun da kapısı, yolu ehlullahın eşiğidir, gayrisi yoktur.

 Kâmile hizmetten murad ne ki bilesin seni.

 Sıdk ile öyle sarıl tâ ki dilesin seni.

 Denmiştir. Yol o dur. Rahîm sırrı ancak ondan tahsil edilir. Fakat çok çalışma ve fedakârlık gerektirir. Yoksa Rahîm ismi şerifi âhirette tecelli eder diye bekleyip durursun. 

 Kısaca anlatmak gerekirse Rahmân yani rûh ismi şerifi varlıkları yokluktan meydana çıkarır, var eder. Benlik kazandırır. Rahîm ismi şerifi ise kendinde bir varlık bulan benlik iddiasındaki canlıyı eski haline yani yokluğa götürür. İster bu hâli kendi idrak etsin isterse etmesin.

 Yani bir nesne kemâle erer Rahmân ile; ortadan kalkar, yok olur, aslına döner Rahîm ile.

 Yalnız insânda tecelli eden Rahîm ismi şerifi 2 yönlüdür.

 Biri gafil insândaki tecellisidir. O hayatını boşa geçirmiş ve hayattan hiçbir şey anlamamıştır. O toprak olur ve toprak içinde çürür, gider. Mesuliyeti vardır. Bir müddet toprağın Rahminde gizli kalır sonra hesap vermek için tekrar diriltilir. 

 Diğeri bir mânâ ehline bende oldu ise bu dünyada daha ölmeden hiçliğini anlar ve ona göre yaşar. Rahîm ismi şerifi onda tam mânâsı ile ve istenilen şekilde tecelli eder. Onun cesedi vardır fakat içini Rahîm ismi şerifi ihata etmiştir. Yani kendini, nefsini boşaltmış oraya Hakk’ın nurûnu doldurmuş, maddeden mânâya geçmiş, ölmeden evvel ölünüz hadisinin sırrını yaşamıştır. 

 İşte o insân artık ölümden korkmaz. Komşu kapıya gider gibi hatta ondan da kolay gider. Önlerinde “Ve lâ havfün aleyhim ve lâhüm yahzenun” (Bakara 2/12) yani “ onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.” Âyet-i kerîmesi’nin sırrı zâhir olur.

 Bu iş ise ancak bir kâmilin önünde diz çöküp uzun zaman hizmetinde bulunmakla olur. Böylece Hakk’ın muradı da yerine gelir. Onun muradı dünyayı yaratmak-var etmek ve orada insân-ı yaşatmak. İnsân-ı da kendi cemâlini seyretmesi için bir ayna yapmak ve oraya tecelli edip, temaşa etmek istemesidir. 

 İşte “talâk” Sûresinde belirtildiği gibi “innellahe hâlikun emrihi” yani “muhakkak ki Allah işini tamamlar” kavli şerifi ile yukarıda kısaca anlatılan neticeyi hasıl eder. Bu bir piramittir. Ağırlıklar altta kalır. Daha tecrübeli, daha ustalar, daha hafifler yukarıya doğru çıkarlar. Çıktıkça da iş zorlaşır. Nihâyet “yanarsam ben yanayım” denir. Ve yola devam edilir. 

 İşte yine bir Âyet-i kerîme de “Ve ilâllahi türceul umur” yani “Bütün işler Allah’a dönücüdür.” (Hadîd 57/5) Buyrulmuştur. Eğer bu Âyeti kerîme’ yi idrak edebildin ise “Tebârekenin” sırrına erdin demektir.

 “Rahmân” ismi şerifi ile her şey bâtından zâhire çıkar. “Hay” ismi şerifi ile de hayatiyetlerini devam ettirirler. Daha sonra hayatiyetlerini sona erdirenler “Rahîm” ismi şerifi kontrolü altında zâhirden bâtına giderler. Meselâ buğdayı ektik. Filiz oldu, sap oldu, başak oldu, tane oldu. Kökü saman oldu. Ya hayvan yedi ya da toprağa girdi, çürüdü. Rahîme karıştı. Tohum ise aslına kavuştu. Ve her şeyi içinde sakladı. Ta ki tekrar yere ekilip üzerinde yine Rahmân tecellisi başlayıncaya kadar. Bu hâl maddede böyle devam eder gider.

 Fakat insânda böyle değildir. Eğer insân kendini kurtaramamışsa cesedi toprak olur. Rûh-u ise hüsrandadır. Kurtarabilmişse rûh olur, oradan nûr’a yükselir ve artık ölmez. Zâhirde çürüyen vücût o değildir. O posadır, öz değildir. Onu görüp de aldanma. O da öldü deme yanılırsın.

 “Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez” denmiştir. Onun için Yüce Mevlânâ da “mâden oldum, öldüm. Nebat olarak dirildim. Nebat olarak öldüm, hayvan olarak dirildim. Hayvan olarak öldüm, insân olarak dirildim. Fakat bir daha ölmedim” diyerek bu hakikati çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor.

 İşte sende öyle bir hayat yaşa ki bir sefer öl, bir daha ölme. Bu dünyaya gelenler iki şeyden hâli kalmadı.

 Ya rûhunu ten eyledi gitti, Yahut tenini rûh etti gitti.[38]

----------------

 “Vücud O’ndan başladı ve emri olduğundan yine O’na dönecektir.” Yani dönme emri olduğundan yine her şey O’na dönecektir. Birçok âyet-i kerimenin sonunda buyruluyor:

﴿وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ﴾

“Ve ilâllâhi turceul umûr” “bütün işler Allah’a dönücüdür ve sizlerde ona dönücüsünüz.” (57/5)

﴿إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ﴾

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” “Muhakkak ki biz Allah içiniz ve ona döneceğiz,” (2/156) döndürüleceğiz. Bunlar gibi birçok âyet-i kerimenin sonunda bu dönmeden bahsedilmek-tedir. Zaten insanın başka gidecek, başka dönecek yönü, yolu, yeri de, mekânı da yoktur. Çünkü bütün âlemler Allah’ın mekânı, Allah’ın varlığının zuhur mahalleridir. Kim nereye giderse gitsin, nereye dönerse dönsün, gerçek manada irfaniyetiyle baktığı zaman mutlaka Hakk’a dönmüştür..[39] 

----------------

يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ {الحديد/6} 

(57/6) “Yûlicu-lleyle fî-nnehâri ve yûlicu-nnehâra fî-lleyl(i) ve huve ‘alîmun bizâti-ssudûr(i)”

(57/6) Geceyi gündüzün içinde sokarsın, gündüzü gecenin içine sokar. O, kalplerde olanı bilir. 

----------------

 Gece fenafillah be gündüz ise bakabillah mertebesi hakikatleridir. İnsan-ı Kamil mertebesinde bunlar tevhid edilir. (M.D.) Gece ve gündüz aslı olmayan iki izâfi olan bir yaşam gereğidir. Bunlar evvelce olmayıp gezegenlerin dönmesi ile meydana gelmektedir’ler ve her sistemde süreleri farklıdır. Hiç biri bâki değildir, biri gider biri gelir ve hiçbir zaman ikisi bir arada durmaz. İşte gezegenleri müthiş bir kuvvetle döndüren, “bânîi İlâh-î” nin gücü onları kendi yörüngelerinde döndürdükçe gece ve gündüz meydana gelmektedir. Biri çıktığında arkadan diğeri gelmektedir. Onun arkasından gene diğeri gelmektedir. Onların kıyametlerine kadar böyle devam edecektir. 

 Bu husus zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Gönlümüzde de, bazen karanlık-gece-karamsarlık olur, bâzen de Nûr’lanma-aydınlık-gündüz olur, işte bunların da biri gelir biri gider. Ayrıca bir de şu husus vardır. Bilindiği gibi gece fenâfillâh, gündüz ise bakâbillâh ’tır, bunlarında zaman içinde biri gelir biri gider. Ancak İnsân-ı Kâmilde bu husus tevhid edilir, zamâna bağlı değildir, bulunduğu ortama göre bazen fenâfillâh’ta gece bazen bakâbillâh’ta gündüz, olur, onu tanımak oldukça zordur. Ayrıca Nûr ve zulmet iki ayrı hususturki, bütün bu âlemler, (a’mâ) dan, “Sevâd-ı a’zâm-büyük karanlık” tan, “Nûr’a-aydınlığa çıkmıştır.[40] 

 Sadırlara (gönüllere) yazılan satırları bilir. (M.D.)

 (Men-Kim) varlık kitaplarının, sayfalarındaki “yesturun-satırlarını” okurlar. Daha sonrada âlem kitabının sayfalarındaki, “yesturun-satırlarını” gönülden tenzih, teşbih, ve tevhid, hakikatleri yönleriyle, her mertebeden okurlar. Bunlar mutlak irfan ehli muhabbet yönlü Ariflerdir, bunların dışında gerçek mana da yesturun-âlem kitabını hakkıyle okuyacak kimseler yoktur.[41] 

-----------------

آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَأَنفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ {الحديد/7} 

(57/7) “Âminû bi(A)llâhi ve rasûlihi ve enfikû mimmâ ce’alekum mustahlefîne fîh(i) fellezîne âmenû minkum ve enfekû lehum ecrun kebîr(un)”

(57/7) Allah'a ve Resûlü'ne iman edin. Sizi, üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır.[42] 

----------------

 Allah’a ve Resülüne iman edin. Abdiyet mertebesini idrak ettikten sonra risalet ve uluhiyet mertebesine iman edin. Kul kendinde bulunan Abdiyet mertebesini şeriat mertebesinin hakikatini idrak etmeden gerçek ma’nâda anlaması mümkün değildir. Abdiyetin hayalinde kalacağı için risalet ve uluhiyet mertebelerine imanıda hayali olacaktır. (M.D.) İNFAK;[43] Sözlükte “tükenmek, tamamlanmak, son bulmak” mânasındaki nefk kökünden türetilen infâk “bitirmek, yok etmek; yoksul düşmek” gibi anlamlara gelirse de daha çok “para veya malı elden çıkarmak” mânasında kullanılmaktadır. Dinî-ahlâkî bir terim olarak genellikle “Allah’ın hoşnutluğunu elde etme amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” demektir. Bu bakımdan infak, farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içermektedir. Râgıb el-İsfahânî, infakı iyi ve kötü olarak ikiye ayırdıktan sonra iyi olanı “harcama yapan kişinin âdil olduğunu gösteren infak” şeklinde yorumlasa da (eẕẔerîʿa, s. 409) kelime yalın olarak kullanıldığı zaman meşrû ve yararlı harcamaları ifade eder, harcanan şeye de nafaka denir (el-Müfredât, “nfḳ” md.). Ancak nafaka hukukta daha çok, kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaptığı harcamaları ifade eder. 

 Kur’ân-ı Kerîm’de infak kavramı bir âyette “yoksul düşme” (el-İsrâ 17/100), yetmişe yakın âyette ise “harcama yapma” anlamında geçmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “nefḳ” md.).[44] 

 İnfakta bulunmak, zâhiri olarak maddi yardımlar yapmaktır diğer yönüyle mânevi olarak rûhani infakta bulunmak yani bilgi aktarmak vb. 

 İnfak etmesi için kişinin ister zâhirde ister bâtında biraz bir yerlere gelmiş olması lâzımdır, kişi hangi mertebe ye gelmişse bir mertebe aşağısını kendi mertebesinden infak edebilir. Zâhir olarak ise kimin cebinde parası varsa bir kısmını infak edebilir, ama yoksa neyi infak edecektir.”İZ- -T.B-” Kulda Fenâ ve Bekâ Vasıflarının Tezahür Etmesi: “Muhakkak ki sadaka Rahman’ın eline düşer” hadisine göre sadakayı alan kişi bunu sadakayı veren kimsenin elinden değil de mülkün sahibi olan Rahman’ın elinden almış olur. Bu hakikatin farkına varan kimse de aslında verenin kendisi değil Allah olduğunu bilir. Çünkü mutlak manada mülk ve cömertliğin sahibi Allah’tır. Her şey Allah’tandır ve Allah’a döner. İnfak eden de, alan da O’dur. Böylece Allah’ın eli infak ederken Rahman’ın eli de almış olur. Bu hakikat kulun infakta kendini görmeyip sadece Hakk’ı bilmesini sağlar. Diğer bir ifadeyle kul kendi benliğinden fenâ bulup Hak’la bâki olur. Sadakayı alan yoksul da herhangi bir mahcubiyet hissetmez ve yalnızca Allah’a minnet duyar. Bunun sonucunda hamd, şükür ve senâ Allah’a döner.[45] “T-B” Ebedî Bir Varlık Bahşetmesi: Öte yandan nefsi olumsuz özelliklerinden temizlemek zekat olduğu gibi nefsin bizzat kendisinin de bir zekâtı vardır. “Allah müminlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır” (Tövbe, 9/111) âyetinde ifade edildiği üzere zekât hem mallar hem de nefisler için söz konusudur. Mallardan verilmesi gereken zekât nisap miktarı ile açıklanmıştır. Nefislerden verilmesi gereken zekâtın mahiyeti ise nefislerin Allah yolunda fedâ edilmesidir. Zira nefsin kendisine atfettiği varlık sıfatı (vücûd) aslında zatının aynı değildir; tıpkı malda olduğu gibi nefsin nitelendiği vücûd da nefse emaneten verilmiş olup Allah’a aittir. Dolayısıyla nefsin zekâtı kendinde varlık görmemesi ve varlığı Allah yolunda feda etmesidir. İbnü’l-Arabî’ye göre “Sevdiklerinizden infak edinceye kadar iyiliğe ulaşamazsınız” (Âl-i İmrân, 3/92) âyeti açıkça bunu emretmektedir. Zira insanın en sevdiği şey bizzat kendi nefsidir. Kul nefsini infak ettiğinde buna karşılık bekâ mertebesine erer, Allah’ı bulur. “Nefsini tezkiye eden kurtulmuştur.” (Şems, 91/9) Bu kurtuluş bekâ mertebesidir. Vücudu asli ve hakiki manada Allah’a ait görerek nefsinin zekâtını veren kimse hem nefsini kötülüklerden arındırır hem de ona hayat verir; mutmainne, razıye, merziyye ve nihayet kemâle doğru bir seyre tabi kılar. Dolayısıyla nefsine izafe ettiği vücûd vasfını Allah’a ait gören kimse ‘ademden korunarak kendisine Rabbanî bir varlık elbisesi giydirilir; Hak’la bâkî olarak kurtuluşa erer. Buna mukabil nefislerini kirli bırakanlar yani kendilerinde benlik görenler ise ebediyen bedbaht olurlar. Allah onları kendinde değil cehennemde ibkâ eder. Bunlar varlıkla yokluk arasında olup “Orada ne ölür ne de dirilirler.” (A’lâ, 87/13) Allah’ın bekâsıyla bekâ bulan ârifler ise ebedî hayat mertebesine ermişlerdir.[46] 

 Dünyayı bütünüyle terk ederek elinde avucunda bulunan her şeyi Allah (c.c) yolunda infak ile fakr-ı tamını seçenlerin imamı Hz. Ebubekir (r.a)'dir. Dünyanın yarısından geçip, yarısını aile efradı ve akrabalarının hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer (r.a)'dir. Dünyalık malı Allah için biriktiren ve yine onun için biriktirmekten sarfı nazar eden, biriktirdiğini Allah (c.c) için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman (r.a)'dir. Gönlünde bir dünya meyli olmadan dünyayı istemediği halde dünya kendisine doğru geldiğinde reddederek ondan kaçanların imamı ise Hz. Ali (r.a)' dir. 

 Hz. Mevlânâ r.a., Hz. Süleyman'ın mal ve mülkü gönlünden çıkardığı için, kendisine fakır denildiğini ifade eder. Yine o, "Hatem-i Süleymaniyi her şey içinde aradık fakr içinde bulduk. Mahbûba (Hakk'a) varmak için bütün yolları denedik. Fakra razı olduğu kadar hiçbir şeye razı olmadı. Çünkü fakr, manileri kaldırır ve perdeleri yakar. 

 Bütün taatlerin aslı budur, gerisi ayrıntıdan ibarettir” demektedir. Hz. Mevlânâ fakrı şu şekilde tasvir eder: "Bu fakr yolu öyle bir yoldur ki, onda arzularının hepsine erişirsin.[47] “ İz- -T-B- ”

------------- 

 - “Kendilerine rızık eylediğimiz şeyden, Allah yolunda infak ederler.“(2/3) Yani: kendi özlerinde, ilâhi ahadiyyetin neticesi hâsıl olan semereyi bu varlıkta harcarlar. 

------------- 

 Malzemeye kendileri sahip olmaları bakımından kendi özlerinde diye ifade ediliyor. Yani her hangi bir bilgiyi başka bir yerlerden alıp ta başka birilerine anlatmak, nakletmek, kaset kaydı gibi tekrar etmek değil, kendi özlerinde ilâhi ahadiyyetin neticesi hasıl olan meyveleri, meyvelerden kasıt gıdaları, gıdalardan kasıt ruh gıdaları, ondan da kasıt ilmi ilâhiyedir.

 Hani Selâhattin Uşşaki hazretleri tuhfet’ül Uşşakiyede belirtir. “En güzel yemek hangisidir? Li vechullah, Allah’ın vechini kazanmak için yenen yemektir”. En güzel yemek Allalh’ın veçhini idrak etmek için yenilen gıdalardır. İşte bizde yediğimiz gıdaları hak yolunda ve tefekkür ufuklarında eğer açarak kullanırsak yediğimiz gıdaların hepsi li vechullah olur. Allah’ın veçhini müşahade etmek için o gıdalar bize yardımcı olmuş olurlar. İşte gıdalanmak iki türlü; birisi beşeri mânâda fiziki gıdalardan aldığımız ihtiyaçlarımızdır. Bitkilerden, hayvanlardan, aldığımız gıdalarımız. Bununla bedenimiz gelişmektedir. Ama ayrıca ruhumuzun ve hakikatimizin gelişmesi içinde kendi özlerinde, bakın ilâhi hakikatin neticesi hasıl olan semereyi, meyveleri bu varlıkta harcarlar. Biz ilâhi hakikatleri idrak etmek için manevi gıdaları yememiz gerekiyor. Nasıl bedenimizin gelişmesi için maddi gıdaları mutlaka yememiz gerekiyor. Ruhani, bâtini hakikatimizin gelişmesi için de o bâtini gıdaları yememiz gerekiyor. O bâtini gıdaları yememizin neticesinde de, bizde onlardan aldığımız güçlerle yeni açılımlar oluyor. 

 Basit bir misal verirsek; yapmış olduğumuz sohbetlerin hepsi ilâhi meyveler, semereler, ilâhi gıdalardır. Bunları kendimizde toplayarak, bunlardan da yola çıkarak, değişik şekilde misallendirerek, biçimlendirerek teşbihler yaparak, ufkumuzu daha genişleterek, Rabbımıza daha yakın olarak ondan aldığımız gıdalar, meyvelerin neticesi olarak yeni meyveleri üretmeye başlıyoruz. 

 Nasıl ki bir fidan olarak ekilen küçük ağaç, meyveden meydana geliyorsa, neticede o ağaç yabani kalmayıp aşılanıp daha sonra kendisi meyve üretiyorsa kendi özlerinde hasıl olan ilâhi ahadiyyetin meyvesini bu varlıkta harcarlar. Kendileri üretmiş oldukları bu meyveyi yine bu âlemde harcarlar. Kime harcarlar? Allah’ın yolunda infak ederler. 

 “Ve mimma rezakna yünfikun” Onlar, O rızıkları infak ederler. Kendi ilâhi bünyelerinde, kendi üretmiş olduğu meyveleri, yiyecekleri, içecekleri, muhabbetleri ne varsa onlardan infak ederler. Bu da onların zekâtı olur. 

 “Zekâtın, zekâtı olur.” Bundan ne demek istiyorum. Temizin temizi gıdalar infak edilmiş olur. 

 Zekât kişinin temizlenmesi mânâsına, ama ruhani ve rahmani ilimde herhangi bir gayrılık olmadığından, içerisine dünya necaseti karışmamış olduğundan, zaten zekât olan, tezkiye edilmiş olduğundan, temiz olanın temizinin verilmesidir. Temiz olandan temizin verilmesi, zekâtın zekâtı, temizin temizi verilmiş ve infak edilmiş olmaktadır. “İz- -T.B” 

------------- 

 Onlar bu rızkı, ilâhi ahadiyyetin kendilerinde mülahaza sureti ile elde etmiş gibidirler. 

------------- 

 Bakın ne güzel bir ifade; Rızkı, semereyi, infak ettiklerinde ilâhi ahadiyyeti kendilerinde mülahaza sureti ile elde etmiş gibidirler. 

 Yine ittika, bunlar sakınanlardır diye geldi. Muttakilere hidayettir. Fiziki mânâda ittika “kırkta bir” vermek. Manevi mânâda ittika kırkta birini kendine bırakıp “otuz dokuzunu” vermektir. Kırkta birini kendine bırakıp otuz dokuzunu vermektir. Tabî alıcı mânâda fakir (fakr) halinde kimse bulabilirse,[48] fakir bulamazsa kime infak edecek. Yine kendine kalmaktadır. “ İz- -T-B- ”

------------- 

 Bu zümre tek, başlarına geçip öte gitmişlerdir. 

------------- 

 Yukarıda ki cümleden bir şey anlaşılabildi mi? 

 Tekrar edelim, onlar bu rızkı ilâhi ahadiyyeti kendilerinde mülahaza suretiyle elde etmiş gibidirler. 

 Bu semereleri, bu meyveleri hakikat-ı ahadiyyeti kendilerinde mülahaza suretiyle elde etmiş gibidirler. 

 Gibidirler tarifi çok güzel, mutlak mânâda bu âlemde olması bu beşeriyet ile pek mümkün değil ama yine o hükümdedir. “Bil gaybi” deki gibi kendi hakikatleri ile idrak etmiş gibidirler. 

 Bu infak bakın zâhirde “kırkta bir” bâtında ise “kırkta otuzdokuz” bir tanesi kendisi kendine kalmakta, o da nedir? Cami olan Allah esmâsı ama yine birin içinde bütün bunların hepsi mevcuttur. Vermekle bu meyveler bitmemektedir. 

 Rahman sûresinde belirtildiği gibi “hel ceza’ül ihsani ilel ihsan” İhsanın karşılığı yine ihsandır demiyor mu? Kişi bireysel haliyle ne kadar ihsan ederse etsin, onun karşılığı mutlak kendisine başka bir suretle, başka bir yolla ihsan olunacaktır. İhsan dan kasıt bilindiği gibi zâti tecellidir. İhsandan kasıt sadece maddi alışveriş değildir. “İZ- -T.B-”

------------ 

 Resulüllah S.A. efendimiz, bu zümreyi ashabına şöyle anlattı. 

 - “Yürüyünüz. Zira ferdiyyet makamınını elde edenler geçip gittiler.” 

------------- 

 Yalnız burada geçip gittiler derken maziye[49]atıf vardır. Peki hal[50] ve istikbalde[51] bunlardan kimse olmayacak mı? Efendimizin mübarek lisanlarından çıkan bu söz kendi yaşadığı devreye ve ondan evvelki devrelere mi isabet ediyor? Diye bir düşünce gelebilir. Çünkü geçip gittiler diyor. “Yürüyünüz, zira ferdiyyet makamını elde edenler geçip gittiler.” İşte bu hakikatleri itibariyle bâtın âleminde bunların özelikleri oluştu. Bunlar bâtın âleminde, ezelde geçip gittiler. Ama bunların ezelde geçip gitmeleri, zuhurları, çıkışları bir süreye bağlı olduğundan geçip gittiler hükmü kıyamet günü son bulacak, kıyamet gününde geçip gittiler olacak. Daha sonrası diğer insanlar, diğer varlıklar içinde aynı hüküm geçerli olacak. 

 Yürüyünüz demekten kasıt, sizde bu yolda olabilirsiniz, yürüyüşünüze devam edin. Mânâ âleminde her ne kadar yazı yazılmış, kâlem kırılmış ise de hüküm onaylanmış olsa da daha onların dünyada zuhura çıkma vakti gelmediğinden “yürüyünüz” ifadesi o makamda olan kimselere bu yolun devam ettiğini belirtmektedir. 

 Zira ferdiyyet makamını elde edenler. Peki ferdiyyet makamı ne oluyor? Ferdiyyetten evvel vitriyyet vardır. Bilindiği gibi vitir namazı gününde resmi son namazı olmasından dolayı, kemâlde olması, yatsı namazınının 13. Rekâtında olması ve tekbirinin tek olması “Allahu vitran yühibbul vitra” Alalh birdir birleri sever. Acaba niye orada “Allahu ahadun” “Allahu vahiden” Allah vahiddir, vahidleri sever dememiş te? Vitir olarak, kelime olarak bu mânâyı söylemiş. İşte sayısal mânâda vahid ve ahad tekliği birliği ifade eder. Buradaki vitr ise mânâsal olarak kelâmi tekliği ifade etmektedir. Sayıların içinde “Allah” tek ise sayılar ve harflerin yazılışında “Elif” ve “1” den kaynaklanıyorsa mânâlar, kelimeler yönüyle de vitr harflerinin toplululuğunu bize bu sırrı ifade etmek için belirtiyor. 

 Vitriyet nedir? Kişinin kendi tekliğini idrak etmesi vitriyetidir. Allah bunları seviyor. Neden? Onlarda zâti zuhuru hem mânâları itibariyle hem vahdeti itibariyledir. Mânâlardan kasıt kesretin toplu halidir. Vahidden, Ahaddan sayısaldan da Allah’ın birliği kast ediliyor. Ama vitriyettende her mânâda ki Allah’ın tekliğini, birliğini ifade etmektedir. 

 Her iki yönü de bütün âlemlere şamil tutmak suretiyle ferdiyeti yönüyledir. Bu makam sadece mutlak mânâda peygamber efendimize mahsustur. Ama onun her yöndeki olan halifelerine de bulunduğu yön itibariyle oraya oradan geçmektedir. 

 “Ferdiyet makamını elde edenler.” Bunlar tek bir kimseler değil birçok kimselerde olabilmektedir. İşareti nedir? İfadesi nedir? Nasıl bilinirler, bulunurlar? Onların belirtileri nelerdir? Ayrı konudur. Biz sadece bilgi mahiyeti olan yönünü okuyoruz-inceliyoruz. “İZ- -T.B” Faydalı olur düşüncesi ile infak ve bu âyet hakkında ne demiş diyerek yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

------------------

 İmdi onların mülküdür diye tahayyül eyledikleri şeyden ellerinde bulunan şey, onlardan zail oldu. Ve o mülk Muhammedîler hakkında وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadîd, 57/7)dir. Ve Nûh ile Nûhîler hakkında اَلا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِى وَكِيلا (İsrâ, 17/2)dır. İmdi onlar için mülkü ve Allah için onda vekâleti isbât eyledi. Böyle olunca onlar, onda müstahlefundur. Binâenaleyh mülk Allah içindir; ve Allah onların vekilidir. Şu halde mülk onlar içindir. Ve bu, mülk-i istihlâftır; ve bu sebeble Hak mülkün meliki oldu. Nitekim Tirmizî dedi (23). 

------------------- 

 Fikir sonunda onların ellerinde hasıl olan ilimden yani hayali nefisleriyle düşünerek kendilerinde hasıl olan ilimden kendilerinin mülkü olduğunu tahayyül eyledikleri şey onlardan zail oldu. Yani bu ilim benim ilmimdir, bu araba benim arabamdır, bu ev benim evimdir, işte eşim çocuğum bunlar benim diye kendine mal ettiğinden onlar ellerinden yok oldu. Yani zannettikleri için aslında kendilerinin olmadığı için aslına döndü yani mülk sahibine döndü. Öldüğünde veya yaşlandığında kullanamayınca yok hükmündedir. Çünkü o ilim iman ve şuhuda mukarin değildir. Yani iman ve müşahedeye yakin değildir. Yani iman müşahede ile elde edilmiş bir ilim bir mülk değildir. Belki zan ve hayaldir. Nitekim Hakk Teala buyurur, وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلا يَظُنُّونَ 45/24 “onların zanları üzere bina olan amelleri serap gibi yok olur”. Nitekim Hakk Teala buyurur, وَالَّذِينَ كَفَرُوۤا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاَنُ مَاۤءً 24/39 “ O mülk Muhammediler hakkında وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ 57/7 “mülke halifeliktir. Manası: “Allahütealanın onda sizi müstehlak kıldığı şeyden yani ilimden infak ediniz.” Yani sizi halife kıldığı ilimden infak ediniz. Yani fukara-ı talibine yani fukara olan taliplere istidatlarına göre veriniz demek olur. Ama Muhammedilere. Böylece bu kavlin duhul yeri mucibince ilim Allah’ın mülküdür. Muhammediler bu ilime halife olmuştur. 

Bil’asale onların mülkü değildir. O mülk Cenab-ı Nuh ile onun zevki üzere olan Nuhiler hakkında اَلا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِى وَكِيلا 17/2 ayeti kerimesinin dalalet ettiği mucibince onların mülküdür. Fakat onda tasarrufa memur değildirler. Zira ayet-i kerimenin delili budur ki mülk ve malınızdan ve ulumunuzdan elinizde bulunan şey sizin mulkünüzdür. Fakat siz onun üzerine beni vekil kabul edin benden gayri vekil kabul etmeyin. Şimdi Allahüteala bu ayette Nuhiler için yani nuh mertebesinde olan kimseler için o gün Nuh’un (a.s.) kavmi için bugün de Nuhiler için Nuh mertebesinde yaşayan kimseler için mülkü mülkte Allah için vekaleti ispat etti. 

 Zira onlar Allahüteala’nın kendilerinin ayan-ı suretlerinde zahir olduğunu bilmediler. Nuhilere mülkü verdi gerek kendi bedenlerinde gerekse kendi çevrelerinde tarlaları çalıştıkları şeyler. Yalnız burada Nuhiler Allahütealanın kendilerinin ayan-ı sabiteleri suretinde zahir olduğunu bilmediler. Bunu Muhammediler bildiler. Hakk’ın ayan-ı sabitesinin kendilerinde zuhurda olduğunu bilemediler. Kendilerini ayrı birer varlık zannettiler. Mertebeleri itibariyle de öyleydi. Bunu bilemedikleri için Nuhiler için mülkü ve mülkte Allah için vekaleti ispat etti. Yani Nuhilere mülkünü verdi ama onlara kendini vekil etti. Yani “ben sizin vekilinizim “dedi. Neden? Çünkü onlar kendilerini tanımadıkları için özden bilemedikleri için Rabbin özünden onların vekili olduklarını bilemedikleri için suret olarak “ben sizin vekilinizim” dedi. Zira onlar Allahütealanın kendilerinin ayanı suretlerinde zahir olduğunu bilmediler.

 Hakk’ın temlikiyle mülkün tamamına malikiyetlerini adem-ı vukufları hasebiyle hilafete istihkakları olmadı. Yani Hakk’ın onları mülklendirmesiyle hilafete istihkakları olmadı. Temliki ile mülkün tamamına malikiyetlerine vukufları olmadığından yani nasıl ayan-ı sabitelerinin Hakk’ın ayan-ı sabitesi olduğunu bilmediklerinden mülkün bütün varlıklarının da Hakk’ın zuhurları olduğunu bilemediler. Bunu bilemediklerinden hilafete istihkakları olmadı. Yani varlıkların kendi varlıklarından ayrı bir şey olmadığını bilemediklerinden halife olamadılar. Dolayısıyla o mülkü kullanma tasarrufları da olmadı. Onun için Allah kendini onlara vekil etti ve ihtiyaçları kadarını verdi onlara. Ama Muhammediler öyle değildir. Muhammediler marifetleri cihetiyle hilafete müstehak oldular. Yani marifetullahı bildiklerinden bütün esra-ı ilahiyi bildiklerinden marifete müstehak oldular, istihkak sahibi oldular. Bu yönden de halife oldular. 

Eğer bu varlığın hakikatini idrak etmemiş olsaydı Hz. Resulullah (s.a.v.) ve O’nun devamı olan Muhammediler onlar da aynı Nuhiler gibi vekalet değiştireceklerdi. Yani Allah onların vekili olacaktı. Şimdi asaleten Muhammediler mülkün sahibi oldular. Varlığın hakikatini Resulüllah (s.a.v.) bildi ve bunu ümmetine nakletti daha evvelki ümmetler bilmiyorlardı. (s.a.v.) Eendimizin ayan-ı sabitesinde bunların hepsi mevcuttu ama O’nun da cocukluk devresi var, gençlik devresi var, peygamberlik geldikten sonra miraca kadar ilmi hep arttı. Miraçta ve kadir gecesinde en üst noktaya ulaştı. Kadir gecesi onun için çok üstün bir zirvedir. Kur’an-ı Kerim Kadir gecesinde inmeye başladı, Muhammediler mülkte her ne kadar istihlaf olunmuş iseler de yani mülke halife olunmuş iseler de mülk bil’asale Allah içindir. Fakat Allah Nuhulerin vekilidir. Muhammediler Allah’ın halifesidirler. Fakat Allah Nuhilerin vekilidir. Muhammedilerin de bilasale kendileri vekildir. Allah onların vekili olunca mülk onlar için olmuş olur, velakin bu temlik temlik-i hakiki değildir. Yani bu mülkü verme hakiki bir tapu verme değildir, vekaletendir. Ama Muhammedilerin tapusu asaleten tapudur. Temliki asaleten temliktir. 

Sual: Kur’an-ı Kerim’de Muhammedilere hitaben “la ilahe illahu fettahizuhu vekilen” Vekaleti İlahiye hususunda Muhammediler ile Nuhilerin ne farkı vardır. 

لاۤ اِلَهَ اِلا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلا 73/9 

Cevap: Nuhiler için istihlaf yoktur. Yani hilafet yoktur. Çünkü Nuhiler henüz halife mertebesine ulaşmamışlardır. Neden hilafet mertebesine ulaşmadılar? Çünkü bütün isimlere birleştirmiş değildir daha ondan geri gidersek esma-i ilahiyenin zuhurlarının tamamı kendilerinde yoktur. Tamamı olmadığı sürece de vekillik veriliyor. Halifelik olmadığından vekalet veriliyor. Yalnız temlik sabittir. Mülkiyet verilir, fakat Muhammediler için hem istihlaf ve hem de temlik sabittir. Yani hem halifelik hem de mülk sabittir. Böylece Muhammedilerin zevki Nuhilerin zevkine de camidir.

 Velakin Nuhilerde Muhammedilerin zevki yoktur. Yani Nuhiler Muhammediyyun meşreb değildirler. Ama Muhammediler Nuhidirler, aynı zamanda İbrahimidirler, aynı zamanda musevidirler, aynı zamanda isevidirler. Yani hepsidirler. İşte onun için İslamiyeti anlamak diğer dinlere göre zordur. Biz ne yazık ki İslamiyeti sadece beden kuralları içerisinde anlayıp anlatmaya çalışıyoruz dolayısıyla zahirde kullandığımız din Nuhilikten başka bir şey olmamış oluyor. Muhammediyi meydana getirmesi hilafet vermek içindir. Cenab-ı Hakk bizden halifelik istiyor ve hakkıdır. Hatta bütün insanlar Muhammedilerden halifeliği bekliyorlar. Eğer Muhammedilerde halifelik sona ermiş olsa dünyanın gereği kalmaz kıyamet kopar. Zaten kıyamet bunun üzerine kopacaktır. Nuhilerdeki bu temlik, temlik-i hakiki olmayıp Hz. Şeyh bu mülk mülk-ü halifeliktir bu suretle hak mülkün meliki olur, buyurdu. Zira onların vücudu bil’asele haktır ve Hakk’ın mülküdür. Çünkü onların vücutlarında malik ve mutasarrıf ve kayyum Haktır ve bil mukabele Hakk onların melikidir. 

 Zira onların vücudu Hakk’ın vücudu izafisidir, Zati vücuttur, yani isim almış vücuttur, onlar o vücutta istihlafen mutasarrıftırlar. Halife olarak mutasarrıftırlar. Nitekim Şeyh-i Ekberin velayetinden 200 sene evvel gelen şey Ebu Abdullah Muhammed bin Ali el Hakimi Tirmizi bir takım sualler irad edip onların cevabını hatem-i evliya yani evliya-ı vakt verecektir. Yani vaktin evliyası verecektir, buyurmuştur. Yani Tirmizi isminde bir kişi birtakım sualler çıkarmış ortaya yazı olarak bırakmış, bunların diyor cevabını vaktin evliyası verecektir. Kendisinden 200 sene sonra gelen Muhiddin-i Arabi Hz.leri o suallerin cevaplarını vermiştir. Onların cevabını hatem-i evliya yani evliyanın sonu verecektir buyurmuş ve Hz. şey onların cevaplarını Fütuhat-ı Mekkiye’nin 444. babında vermişlerdir. Sualin birisi dahi “Hakk mülkün melikidir” Yani Hak mülkün sahibidir kelamı idi.[52] “ İz- -T-B- ”

-------------------

 Muhyiddin İbn-i Arabi Hz.leri buyuruyor ki hasbil veres-i Hakktan getirdiğim bu hikem ve esrar-ı ilahiyeyi bu hikmetleri ve ilahi sırları arzu etmiş olan taliplere ihsan et.

 Yani evvela bunu sizler okuyun sonra ihtiyaç sahiplerine de anlatın diye de tavsiyede bulunuyor.

 Bu mücmel söylediğim bu sözleri tafsil ve şerh ve misaller vermek suretiyle arzu eden ihtiyaç sahiplerine susamış olanlara da bunları verin.

 Zira Hakk Teâlâ Hz. leri “Size ikram ettiği şeylerden infak edin” (57/7) buyurmuştur. Ve Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu kitabın intifa/faydalanma, etmeleri için nâsa ihracını/aktarımını, emretmişlerdir.

 Yani bu kitabın yayılması için ihracına emretmişler, çıkışını emretmişler.

 Böylece bu hakikatleri ehli olan taliplerden saklamak asla caiz değildir. Velâkin fehimleri kısıtlı olan sınırlı olan kimselere talimde faide değil, bilakis zarar olduğu için talim münasib değildir.

 Yani dar düşünceli olan kısıtlı düşünceli olan kimselere talimi münasib olmaz.

 Şu halde enbiya-ı kiram hazaratının ilm-i tevhitte ezvak ve meşaribini beyan buyuran Fusûs’l-Hikem yani zevklerini ve meşrebini anlatan bu Fusûs’l-Hikem “ey ehl-i zeka ve ey ehl-i irfan“ yani ey akıl sahipleri ve arifler irfan sahipleri size vâsi olan rahmet-i hassa-ı ilahiyyedir. Yani bu Fusûs’l Hikem size vâsi olan size genişlemiş olan sizi saran rahmet-i hassa-ı ilâhiyedir.

 Has bir ilâhi rahmettir. Yani irfan sahiplerine has olan bir ilahi rahmettir.

 Bu rahmet Cenab-ı Hakk’tan nasıl size vasıl olmuş ve sizi istila etmiş ise siz de bu rahmeti ehl-i zekaya tevzi edin, dağıtın. Kesret perdeleri içinde kalmış olan talipleri irşad eyleyin, ta ki nereden gelip nereye gittiklerini ve ne için gelip ne için gittiklerini ve kendilerinin ve eşyanın ve bil cümle avalimin yani bütün âlemlerin ne olduğunu ve böylece hilkat-ı eşyadan maksud ne olduğunu idrak etsinler. Eşyanın zuhurundan maksat ne olduğunu idrak etsinler.

 Savm ü salat ü hac ile sanma biter zâhid işin, İnsân-ı Kâmil olmağa lazım olan irfan imiş, Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin, Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş.

 Yani namaz oruç ile işin biter zannetme, ey zâhit, ibadet ehli züht ehli, namazını kıldın orucunu tuttun, haccını yaptın işin biter zannetme, yani nerden gelir nereye gider menzilin, nereden gelip nereye gittiğini bir bilseydin.[53]

----------------

 وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثَاقَكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ {الحديد/8} 

(57/8) “Vemâ lekum lâ tu/minûne bi(A)llâhi ve-rrasûlu yed’ûkum litu/minû birabbikum ve kad ehaze mîsâkakum in kuntum mu/minîn(e)”

(57/8) Peygamber sizi, Rabbinize iman etmeye çağırdığı halde niçin Allah'a inanmıyorsunuz? Halbuki O, sizden kesin söz de almıştı. Eğer inanırsanız.  

----------------

 Âyet-i Kerime Ahadiyet mertebesinden, Risalet mertebesinin Uluhiyet mertebesine davetini anlatmakta ve âyetin devamında ise âyet rububiyet mertebesini anlatmak ile devam etmektedir. (M.D.)

----------------

 Âyet-i kerimede Muhammed (s.a.v.) in ismi tahsisli özel olarak bildirilmemiştir. Her kim bu âyeti okuyorsa kendi varlığına elçi durumunda bu âyetin hakikatini aktarmaktadır. Ancak onda bunu anlayacak kapasite, idrak var ve hayal ve vehimde değilse anlayabilir.

 Âyet-i kerimede “Allah” (c.c.) uluhiyetten “Rab” rububiyet mertebesine geçilmektedir. Çünkü Allah (c.c.) Efendimiz (s.a.v.) e tahsis edilmiş özel esmâdır. Ve her bir kişinin Rabb-i Hası özel esmâsı esmâ-i ilahiyyedendir. Ve emri iradi üzere bu rabbine söz vermiş ve dolaylı olarak bu sözde Allah (c.c.) verilmiştir. Bunu daha iyi anlamak için Araf sûresi 172. Âyetin tevil ve tefekküri yorumuna bakmamız faydalı olur. (M.D.)

 (Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn.)

 “Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şâhit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şâhidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık).” Tefsirlerde üzerinde ittifak olmamakla bereber genelinde bu hâdisenin Rûhlar âleminde olduğu yazılıdır. Bazı tefsirlerde de bu Âyetin dünyada tahakkuk ettiği yazılıdır. 

 “Ve iz” zaman ifâdesidir yâni kişiye hîtâben senin hayâtında öyle bir an gelecek ki o anı yakala ve tut, idrâk ederek onu yaşamına geçir, mânâsınadır. O insânda belirli gelişimler olacak ergenliğe ermiş olacak, Hâlik ismi onda tecelli edecek ki, bu aşamalardan sonra bu Âyetin hükümlerine tabî olmaya başlasın. 

 Âyette “kendi nefsileri üzerine şâhit oldular” denilmektedir, şehadet âlemi ise bu âlemdir. Ve insân ancak kendini tanımak sûretiyle nefsine şâhit olabilir. Seyri sülûk yolundaki bütün çalışmaların yapılması lâzımdır ki bizler bu Âyeti dünyada idrâk ederim, aksi hâlde lâfını eder, üzerinde tartışır fakat yaşantısına kesinlikle ulaşamayız ve bunun içinde ilk önce şuurlu birer varlıklar olarak Âdemoğlu olduğumuzu idrâk etmeliyiz. Ve bu eğitim alınmadan da kişilerin kendi nefislerine şâhit olmaları mümkün değildir çünkü bu eğitim alınmadan kişi hayâlde yaşamaktadır ve kendi varlığını henüz ortaya getirmiş değildir. 

 Zürriyetlerini alması ki mânâ âleminde ortaya çıkmış bir zürriyet yoktur ancak şehadet âlemindedir. Ancak bunun karşılığı Bâtın olarak vardır o ayrı. 

 Makul olarak düşünüldüğünde şu an ki bilincimiz ile bu sözden haberimiz yoktur ve bilinç ile verilmeyen bir sözden kim neden sorumlu tutulsun. İşte bu kadar açık olarak bu Âyetin müşâhede yeri bu dünyadır. 

 Hem Rabbimizi hem kendimizi hem de müşâhede bakımından burada şaheser bir ifâde vardır. 

 Şu anda bu âlemde bu Âyet yaşanmaktadır yoksa geçmiş veya gelecekte değildir. Dünyadaki bu hakîkatleri irfaniyyet ile idrâk edenler bu Âyetin hakîkatini yaşamış oluyorlar diğerleri hayâlen bunları yaşıyorlar yoksa bilinç ile değildir. 

 Bu mertebe vitriyyet mertebesinin hakîkatidir. Kişi kendi nefsi üzerine şâhit olacak ve kendi varlığını hissedecek daha sonra kendi varlığında Hakk’ın varlığından başka varlığın olmadığını idrâk edecek. İşte o anda hîtap hemen geliyor, sen kendi nefsin üzerine şâhit oldun ve o şâhit olduğun şey de “senin Rabbin değil mi?”. Yâni sen de, sen diye bir şey yok, aslında o sen zannettiğin şey de Rabb’in olan “Ben” im, demektir. Bunun üzerine “belâ” yâni “evet” dediler ve “varlığımızdaki Hakk’ın varlığıdır” diyerek tasdik ettiler.

 Kul ve Rabb varlığının ne olduğu çok açık bir şekilde bu Âyette belirtilmiştir. 

 Bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz için Cenâb-ı Hakk bu dünya âleminde bu sırrı size açtık, diyor. 

 Bütün bu âlemde ne kadar varlık varsa beşeriyet yönünden bakıldığında eksiler ve artılar olarak şeriat hükmüne göre bir hukuk meydana getiriyorlar. Hakîkat hükmüne göre ise Cenâb-ı Hakk halkettiği her bir varlığa kendi Rabbi hasları îtibarıyla “Ben sizin Rabbınız değilmiyim” dedi. İşte bu Rabbi haslarının yâni kendilerinin idarecisi olan isimlerin tecellilerinin ihtiva ettiği mânâlar hangi yönde ise onlar da o yönde “Evet, Sen bizim Rabbımızsın” dediler ve hepsi doğruyu söylemiş oldular. Şeriata göre biraz ters gibi gözükse de bu durum aslında ters değildir, basamaklar teker teker çıkıldıkça bu hakîkat anlaşılır, inkâr eden de cehâletinden inkâr eder. Şehadet âleminde Zâhiren oluşan herşeyin Bâtınen bir programı vardır, işte az önceki cümle bu durumun Bâtın hâlidir çünkü hiçbir varlığın kendi iradesiyle kendisini var edene isyan etmesi mümkün değildir. Göreceli olarak her bir kişinin Rabbi hasları farklı olduğu için birine göre ötekinde sanki isyan varmış gibi gözükür, fakat hiçbir varlık kendi Rabbı hassına isyan edemez çünkü salâhiyeti yoktur. Bu âlemleri ayakta tutan bu isimlerin zıtlığıdır, isimler tek yönlü faaliyet gösterirse bu âlemin sistemi çalışmaz. Örneğin Mudil isminin ihtiva ettiği mânâlar bu ismin hidâyetidir. Bu nedenle irfan ehli, kimse ile kavga etmez çünkü hepsinin zuhurunun ne olduğunu bilir ama kendisine bir saldırı geldiğinde kendini müdafaa eder çünkü kendisine saldıran esmâ-i ilâhîyyeye karşılık kendisindeki esmâ-i ilâhîyyeyi ortaya çıkarması gerekir. “Herşey kendi kemâlatı üzeredir” ve “yayın eğriliği doğruluğundandır” çünkü yay eğer eğri olmaz, düz olur ise görevini gereği gibi yapamaz.[54] “ İz- -T-B- ”

----------------

 هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {الحديد/9}

(57/9) “Huve-llezî yunezzilu ‘alâ ‘abdihi âyâtin beyyinâtin liyuhricekum mine-zzulumâti ilâ-nnûr(i) ve-inna(A)llâhe bikum leraûfun rahîm(un)”

 (57/9) Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

----------------

 Kişi nefsi emmare zulmetinin hayal ve vehiminde olduğu sürece, nefsin, bedenin ve bu dünyanın karanlığı içindedir. Bu karanlıktan aydınlığa çıkma için irfan ehlini bulup tevidi eğitimden geçmesi gerekir. (M.D.) Dünyada en büyük zulmet yani karanlık beşeri yönde insânın kendisini var zannetmesi ve kendi beşeriyetine varlık vermesi ve bunu vermekle kendisini ilâh edinmiş olmasıdır işte bundan büyük zulmet olmaz. 

 Dünya zaten tabiat zulmetinde yoğun olduğundan bunu da var zannetmek Nûr’a en büyük perdedir ve Veli ismi dışında başka türlüde bu zulmetten Nûr’a çıkmanın imkân ve ihtimali yoktur, hafız ol her gün bir hatim oku, burasını bin defa oku bunun tahakkuku mümkün değildir okumanın o mertebedeki kazancı neyse onu kazanırsın orası ayrı konudur.[55] “ İz- -T-B- ”

 "Zulümât, nefsin 'ene' (benlik) perdesiyle Hakk'ın vahdet nûrundan mahrum kalışıdır. Her bir gaflet, bir zulmettir."[56]

 "İhrâc, nefsi zulmât-ı kesretten (çokluk karanlıklarından) nûr-ı vahdete (birliğin nûruna) doğru seyrettirmektir. Bu, sâlikin 'seyr ilâllah' (Allah'a yolculuk) yoludur."[57] 

 "Abd, Hakk'ın 'Abd' ismiyle tecellî ettiği mahaldir. 'Alâ abdihî' ifadesi, Hakk'ın hakikat bilgisini nefs-i kâmilin kalbine indirmesidir."[58]

 "Beyyinât, eşyada Hakk'ın isimlerinin müşahede edilmesidir. Her şey bir âyettir; sâlik onları okuyarak zulmâtten nûra çıkar."[59]

 "Raûf, nefsi zulmâtten korkutmadan, sevdirerek nûra çıkaran isimdir."[60]

 "Rahîm ismi, nefsi zulmât içinde bile bırakmaz; ona rahmet tohumları eker ki, nûra çıksın."[61] 

 "Hakk, abdine (nefs-i kâmile) âyât-ı beyyinâtı indirir. Bu âyetler, nefsi zulmât-ı kesretten kurtarıp nûr-ı vahdete iletir. Bu, O'nun raûf ve rahîm olmasındandır."[62]

----------------

وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنكُم مَّنْ أَنفَقَ مِن قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُوْلَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِّنَ الَّذِينَ أَنفَقُوا مِن بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ {الحديد/10} 

(57/10) “Vemâ lekum ellâ tunfikû fî sebîli(A)llâhi veli(A)llâhi mîrâsu-ssemâvâti vel-ard(i) lâ yestevî minkum men enfeka min kabli-lfethi ve kâtel(e) ulâ-ike a’zamu deraceten mine-llezîne enfekû min ba’du ve kâtelû ve kullen ve’ada(A)llâhu-lhusnâ va(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîr(un)”

(57/10) Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vâdetmiştir. Allah'ın yaptıklarınızdan haberi vardır.   

----------------

 Ubâde b. Sâmit (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Sahabiler Hz. Peygamber'e, canlılık ve gevşeklik halinde işitip itaat etme, zorluk ve kolaylık durumunda nafaka verme, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve kınayanın kınamasından korkmayarak Allah Teâlâ ile ilgili söz söyleme konusunda biât etmişlerdi. "Fetihten önce" Burada fetihten kasıt, Mekke'nin fethi, yahut hakkında Fetih Sûresi'nin indiği Hudeybiye'dir Bu ibareden de, onuncu âyetin Medine'de nazil olduğu anlaşılır. Müfessir el-Vâhidî'nin rivâyetine göre bu âyet, Ebû Bekr (r.a.) hakkında indirilmiştir. Bununla beraber "Sebebin hususî olması, hükmün genel olmasına engel teşkil etmez." kaidesinden hareketle Mekke'nin fethedilmesinden veya Hudeybiye'den evvel infakda bulunan ve savaşan Muhacir ve Ensarı da içerisine almaktadır. Bu yüzdendir ki çoğul sıgasıyla "Onlar, (derece itibarıyla) daha büyüktür." buyurulmuştur. Ahmed b. Hanbel'in Enes (r.a.)den yaptığı bir rivâyete göre Hâlid b. Velid ile Abdurrahman b. Avf arasında şöyle bir konuşma geçmişti. Hâlid, Abdurrahmân'a: "Siz, bizden önce yaşamış olduğunuz günlerle önümüze geçmek istiyorsunuz." demişti. Bu söz Hz. Peygamber (s.a.v)'e ulaştığında buyurdu ki: "Ashabımı benim için bırakın, nefsim kudret elinde bulunan Oyüce zât'a yemin ederim ki, siz dağlar kadar altın infak etseniz, yine de onların amellerine yetişemezsiniz." Görüldüğü gibi bu hadis ile işaret olunanların Hudeybiye'den önce infak edenler olduğunu kuvvetlendirmektedir. Çünkü Hâlid b. Velid'in müslüman olması hadisesi, Hudeybiye'den sonra, Mekke'nin fethinden önce idi. Şu halde fetihten maksat, Hudeybiye demektir. Ancak Zemahşerî gibi birçok âlim, onu Mekke'nin fethi olarak kabul etmişlerdir.

 Hüsnâ, birçok kere geçtiği gibi, en güzel mükafat, yani cennet anlamını ifade etmektedir.[63]

 “Fi Sebilillah” Allah yolunda, Allah yolunun içinde öncelikle iman edip daha sonra halktan hakka kendimiz tanımak için önce sırat-ı müstakim ve daha sonra sıratullah ile Et-turu seba (yedi nefis) ve beş hazret mertebelerini kendi nefsi ve vehimi varlılığı ile cihad edip hakka teslim edenlerin mertebeleri daha üstündür. 

 Ve Allah yolunda harcamak ise kişinin kendi varlığını Allah yolunda ifna edip Hakk yolunda harcadıktan sonra, elde ettiği hakikat ve marifet bilgilerini Hakk’ta baki olarak kendilerine 1 ve taliplilerine 39 unu vererek harcamaktır.

 Mekkenin fethinden önce iman edenle malları ve canları ile Allah yolunda Allah için nefsi benlilerinden vazgeçip savaştıkları için Fetih’ten sonra savaşıp harcayanlar onlar ile bir değildir. Onlar Medinede gönül Mescidini oluşturup daha sonra Gönül Kabesini Feth etmişlerdir. Diğerleri ise bu Gönül Kabesine dahil olmuşlardır.

 Nusret Babam r.a. in ya bir gönül ol! Ya da bir gönle gir dediği yer burasıdır.

 Kim, Hicret eder Medine hakikatini idral eder Gönül Mescidini kurar ve yaptığı çalışmalar ve ifna-i vücut ile gönül kabesini feth ederse o bir gönül yani kamil insan olmuştur. Bu gönle giren taliplileride Hicret ve Feth ettirek onların “Gönül” olmasına yardımcı olur ila ahır bu böyle devam eder. (M.D.)

 ----------------

مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ {الحديد/11} 

(57/11) “Men zâ-llezî yukridu(A)llâhe kardan hasenen feyudâ’ifehu lehu ve lehu ecrun kerîm(un)”

 (57/11) Kim Allah'a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.  

----------------

 Karz-ı hasenin on vasfı taşıdığı ifade edilmiştir. 1. Sarf edilecek malın, helal maldan olması lazımdır. Çünkü Allah Teâlâ temizdir, temiz olmayanı sevmez. 2. Kişinin sahip olduğu malın en iyisinden olmalıdır. 3. Karz-ı hasen sahibi sıhhatli, yaşama ümidi besleyen, fakirlik korkusu içinde tutumlu hareket eden birisi olmalıdır. 4. Malı, en muhtaç ve en uygun olana vermelidir. 5. Verdiği malı, gizlemeli, açığa vurmamalıdır. 6. Arkasından başa kakmamalı, eziyet etmemelidir. 7. Maksadı, sırf Allah rızası olmalıdır. 8. Verdiği çok olsa da az ve ehemmiyetsiz görmelidir. 9. En sevdiği malından vermelidir. 10. Malı, fakire evine götürerek vermek suretiyle onu en fazla memnun edecek yöntemi seçmelidir. Burada Allah'a karşı karz-ı hasen tâbirinin kullanılması, mecazî anlamdadır. Malın en iyisini ve verilecek en faydalı ciheti seçerek Allah yolunda ihlâs ile harcama yapılması ve Allah'ın buna kat kat sevab ve karşılığı taahhüd buyurması hususunun bir karz-ı hasene benzetilerek fiilde bir istiâre-i tebeiyye veya görünüşte bir istiâre-i temsiliyye yapılmıştır.[64]

 Burada “men-kim” rububiyet-tarikat mertebesi itibari ile Uluhiyet mertebesine “karz-hasen” yaparsa Allah yani uluhiyet mertebesinden karşığılını alır. Burada verdiği borç kendi varlığında bulunan esmâ-i ilâyiyyeyi Hakka vermesi ve Fena-i Esmâ yani esmâ-i ilahiyyede fani olmasıdır. Uluhiyet mertebesi her mertebenin hakkını yerli yerince verir. (M.D.) Allah kendisine güzel bir borç olarak verilen (karz-ı hasen) zekât ve sadakaları kat kat artıracağını “Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder” (Bakara, 2/245) âyetiyle vadetmektedir. Bu ilahî vaade rağmen sadaka verme hususunda cimri davranmak imanın yetersizliğine delildir. İbnü’l-Arabî’ye göre eğer insan bu vaade inansaydı, dünyada iken peşin ve vadeli kazançlar için koşturduğu gibi Allah’tan alacağı karşılık için de sadaka ve zekât vermeye koşardı. Zira daima kârını gözeten nefsin mizacı böylesine kazançlı bir ticarete direnç gösteremez. Kul buna rağmen direniyorsa ya Rabbine ya da Rabbinin vadine olan imanı yetersiz demektir.[65] 

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ve şerhi ile devam edelim. 

 Allah' a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin! 

 Bu beyt-i şerîfde sûre-i Müzzemmil’de vâki’ (Müzzemmil, 73/20) ya’ni “Allah’a karz-ı hasen ile ikrâz75 edin. Nefsiniz için takdîm ettiğiniz şeyi Allah’ın indinde bulursunuz” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde ulemâ-i zâhir derler ki: “Karz"dan murâd, Allah için sadaka vermek ve malını Hak yolunda sarf etmektir ki, gerek dünyâda ve gerek âhirette onun bedelini edâ ve ihsân eder. Ve ulemâ-i bâtın bu ma’nâ-yı zâhirîden başka dîğer bir ma’nâ dahi beyân edip derler ki: “Karz"dan murâd, kişinin vücûd-ı abdânîsidir. Bu vücûd-ı abdânînin huzûzunu Hak yolunda terk edip onu Hakk’a fedâ etmek onu karz-ı hasenle Hakk’a ikrâz etmektir ki, Hak bu karzı vücûd-ı Hakkânîsini vermek sûretiyle öder. Ve dîğer taraftan ehl-i hakîkat indinde “halka karz vermek” hakikatte Hakk’a vermektir. Zîrâ halkın vücûdu, Hakkin Varlığında ve vücûdunda mütekevvin bir nümâyişten76 ibârettir. Nitekim hadîs-i kudsîde Mûsâ (a.s.)a vârid olan hitâbda '“Acıktım, beni it’âm77 etmedin!" buyrulmuştur. Kulun it’âmı bu mertebe-i kevnde Hakki it’âmdır. Beyt-i şerîfde hem ma’nâ-yı zâhirî ve hem de bu ma’nâ-yı bâtınîye işâret buyurulur. Ya’ni, “Bu cismin gıdâsından muhtaç olanlara tasadduk ve infâk et ki, Hak Teâlâ ona bedel senin kalbinde feyiz çimenleri bitirsin! Ve kezâ cisminin hazzını ve nefsini Hakk’a fedâ et ki, ona bedel olarak kalbinde müşâhede-i hakâik çimenleri bitsin ve her şeyi vücûd-ı Hakkânî ile göresin!”[66] 

-------------

 Mevtın-i[67] Evvel: Tafsili budur ki birinci yerleşme yeri zuhur yeri bir yuvarlak daire çizilmiş olsun yahut çapı ortasından geçsin bunun üst kısmı Hz. Uluhiyetin zuhur mahalidir, vücud-u mutlakın vacibiyetidir. Bil cümle sıfatı esmaiye bu mertebede meydana çıkmış ve içtima etmiştir, toplanmıştır

Bu mertebede uluhiyet mertebesi hadisten münezzehtir. Yani sonradan meydana gelmekten münezzehtir. Asliyle mevcuttur. İşte İbrahim’in (a.s.) sıfat-ı ilahiyeye tahallülü ve duhulü bu Hz. Uluhiyetin zuhurundadır. Böylece sıfat-ı beşeriyeden fani ve nafilelerle Hakkta yaklaşım sağlayarak sıfat-ı ilahiye ile vasıflanan insan vücut dairesinin üst kısmına yükselir. Buradaki esma ve sıfat-ı ilahiyenin toplu haline dahil olur. Onda sıfat-ı ilahiyenin ahkamı zuhur eyler. Çünkü bu mahal sıfat-ı Hakkiye mahalidir, zuhur yeridir. İbrahim (a.s.) sıfat-ı ilahiye ile vasıflanmasının hükmü bundan dışarıya çıkmaz. 

Mevtın-i Sani: İkinci zuhur yeri, mahalli yeri dairenin alt kısmıdır. Burası halk edilmek ile hadis edilmenin sonradan meydana gelmenin taayyünüdur. Yani zuhura gelme yeridir. Böylece Hakk taayyün ve zuhur cihetiyle imkan âleminden ibaret olan bu en aşağı mertebeye tenezül ettiğinde sıfat-ı halkıye ile zahir olur. 

 Yani yukarıda sıfat-ı ilahiye ile zuhurda iken o çemberin alt kısmında zuhur ettiğinde sıfat-ı halkiye ile zahir olur. Bu âlem-i imkanda buraya imkan âlemi de deniyor, mümkinat âleminde taayyün elbisesi giyinmiş olan yani meydana gelme elbisesi ile meydana gelmiş olan şahsın vücudunda meydana gelmiş olan Hakk olduğundan kendisinden sıfat-ı halkiye meydana gelir. 

İlahi sıfatlar değil halk sıfatları meydana gelir. (Burada tenzih mertebesinin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır.) Hakkın hile yapma, alay etme, hastalık, açlık, susuzluk gibi sıfat –ı halkiye ile zuhuru Kur’an ve hadiste sabittir. Nitekim Hak Teala buyurur, “Onlar Allah’a eziyet ederler.(33/57) 

 يُوءْذُونَ اللَّهَ “..Onlar Allah’a eza ederler…” وَمَكَرَ اللَّهُ 3/54 “.. Allah hile yapar..” اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ 2/15 “..Allah onlar ile alay eder..” سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ 9/79 اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُوءْمِنِينَ 9/111 ”.. وَاَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا 57/18 “..güzel bir şekilde Allah’a borç veriniz..” وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ 8/13 “.. kim ki Allah’a zorluk çıkarır.. ” اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ 2/26 “.. muhakkak ki Allah haya etmez, utanmaz..” Kudsi hadiste; “ben hasta idim beni ziyaret etmedin” ve “muhakkak ki Allah benden gayri değildir” böylece bu mevtının muktezası yani bu zuhurun iktiza ettiği yön ile yani yukarıda belirtilen zuhur yönleri ile bu gibi noksan sıfatlar Hakk’a muzaf kılınır, Hakk’a ait olur. Lakin bu hüküm bu mevtından tecavüz etmez. Yani bu zuhurdan dışarı çıkmaz, burada kalır. Uluhiyet mertebesi bu hadis sıfatlardan münezzehtir.[68] “ İz- -T-B- ”

----------------

يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {الحديد/12} 

(57/12) “Yevme terâ-lmu/minîne velmu/minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim vebi-eymânihim buşrâkumu-lyevme cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru hâlidîne fîhâ zâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)”

 (57/12) Mümin erkeklerle mümin kadınları, önlerinden ve sağlarından, (amellerinin) nurları aydınlatıp giderken gördüğün günde, (onlara): Bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir, denilir. İşte büyük kurtuluş budur.

----------------

 Bu hal efendimizin (s.a.v.) şahsında Bedir savaşı ile Hz. Rasulülah’ın evvela Arap yarımadasına oradan da bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nuru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir. 

 Bireysel varlığında salik bedir idraki ile yani eşyanın Hakikatinin “Nûr” olduğunu yani onu içten aydınlatarak gösteren olduğunu anlamaya başladığında “kadın” nefsin tadıcı olduğu ve “erkek” aklın bilici idrakinde olduğunda önlerini ve sağlarını Akl-ı küll mertebesi ile aydınlattığı gündür. 

 Zemin ise kendi beden varlığıdır. İç âlemi cennete acile dönüşmüş ve gönülden gönle kevser nehri ile su-şeriat, şüt-tarikat, şarap-hakikat, bal-marifet ırmakları yani ilimleri akmaktadır. (M.D.) 

----------------

يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِن نُّورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ {الحديد/13} 

(57/13) “Yevme yekûlu-lmunâfikûne velmunâfikâtu lillezîne âmenû-nzurûnâ naktebis min nûrikum kîle-rci’û verâekum feltemisû nûran feduribe beynehum bisûrin lehu bâbun bâtinuhu fîhi-rrahmetu ve zâhiruhu min kibelihi-l’azâb(u)”

 (57/13) O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar o iman edenlere şöyle diyeceklerdir: "Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım?" Onlara: "Arkanıza dönün de nur arayın!" denilir. Aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet, dışında da azap vardır.

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

 Ateş, perdeden dolayı göz bağıdır; bu gayb cebinden, baş çıkarmış rahmettir.

 Ya'ni ateşin kırmızı rengi, kendi hakîkatine perde olduğu için göz bağıdır. Çünkü onun hakîkati Hak'tır, dilerse o sûretten celâliyle açığa çıkıp azâb eder; ve dilerse cemâliyle açığa çıkıp o sûretten rahmet kılar. Bundan dolayı bu ateş, gayb âleminden başını çıkarıp zâhir olan bir rahmettir; zâhirini görenler azâb zanneder, oysa bâtını rahmettir. Nitekim Hadîd sûresindeki âyet-i kerîmede buyrulur: 

 (Hadîd, 57/13) “fe duribe beynehüm bi sûrin lehü bâbun, bâtınühü fîhir rahmetü ve zâhirühü min kıbelihil azâb”

 "Mü'minler ile kâfirler arasına, iç tarafı rahmet ve dış tarafı azâb cihetinden bir kapı olmak üzere bir duvar çekilir."[69]

 Bu sizin gözünüze kıtlık dır. Benim gözümün önünde bu zemîn cennet gibidir!" Ya’ni, Hak Teâlâ’nın kahrında lütfü gizlidir. Siz zâhir-bîn olduğunuz için ancak kahrı görüyorsunuz, bu tecellînin iç yüzünü görmüyorsunuz. Nitekim âyet-i kerîmede, (Hadîd, 57/13) ya’ni, “Onun bâtınında rahmet vardır ve zâhiri azâb cihetindendir” buyurulur. Birçok mahallerde dahi îzâh olunduğu üzere bu âlem-i kesîf-i şehâdet, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Esmâ ve sıfât-ı İlâhînin tecelliyâtında da aslâ ta’tîl yokdur. Binâenaleyh dâimâ kahrı lutuf, lütfü da kahır ta’kib eder. İşte tabîatda aksü’l-amel olmasının sim da budur.[70]

 Fakat her şakî ve iyi tâli'linin ayağı önünde pek ters oyun idi." Bu beyitler “Ateş şehvetler ile örtülmüştür ve cennet mekruhlar ile örtülmüştür” hadîs-i şerifinin tavzih ve tefsiri ma’nâsıdır. Bu âlemin sûretleri ters vurulmuş nala benzer. Bu hadîs-i şerîf mûcibince dünyânın lezzât ve ezvâk-ı âcilesinin iç yüzüne bakılırsa ayn-ı âteştir ve cehennemdir; ve dünyânın âlâm ve mihnetlerinin iç yüzü dahi ayn-ı lezzet ve râhattır. Nitekim âyet-i kerîmede (Hadîd, 57/13) “Onun bâtınında rahmet vardır ve zahiri de azâb cihetindendir" buyurulur. Bu binânın böyle ters kurulması saîd olanlar ile şakî olanlann birbirinden aynlmaları hikmetine müsteniddir. Zîrâ şakîler zâhire ve ‘âcile nazar ederler ve saîdler ise bâtına ve âcile nazar ederler.

 "Her kim ateşe ve şerere gitti, su ortasından baş yukarı etti." Her kim Hakk’ın sol tarafındaki riyazet ateşine ve mücâhede kıvılcımları içine doğru gittiyse onun sağ tarafındaki kevser ırmağı ortasından baş çıkardı.

 Her kim ortadan su tarafına gitti, o derhal ateş içinde olmayı buldu "

 “Her kim bu ters vurulmuş nal mesâbesinde olan dünyâ sûretlerinin ortasından zâhiren latif su gibi görünen cismânî lezzetler ve nefsânî hazlar tarafına gittiyse, o kimse derhal kendini tabîat ateşi içinde buldu."

 "Her kim sağ ve âb-ı zülâl tarafına gitti, sol taraftan baş yukarı vurdu."

 "Ve o kimse ki âteşîn olan sol tarafa gitti, o sağ tarafa başını çıkardı." Ya’ni dünyânın ashâb-ı yemîni âhiretin ashâb-ı şimâli ve dünyânın as- hâb-ı şimâli âhiretin ashâb-ı yemîni oldu. Bu beyitlerde sûre-i Şûrâ’da (Şûrâ, 42/20) “Kim dünyâ harsini isterse o cinsden ona veririz. Halbuki âhirette onun için nasîb yoktur!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

 Siz kimse bu muzmer olan sırra çarptı. Şübhesiz az kimse o ateşe gitti.

 Ya’ni, az kimse bu dünyânın ters ve gizli olan sırrına vâkıf oldu. Şübh siz o az kimse dünyânın ateşli olan tarafına gitti ve riyâzet ve mücâhedât tarîkini ihtiyâr etti; ve bittabi’ kendisini letâfet-i rûhâniyye içinde buldu.

 Bir kimsenin gayrı ki onun başı üzerine ikbâl döküldü ki, o suyu terk etti ve ateşe kaçtı.

 Ya’ni, dünyânın su mesâbesinde olan ‘âcil lezzetlerini ve nefsânî hazlarını terk edip ateş mesâbesinde olan riyâzet Ve mücâhede tarafına kaçan bir kimse, ancak ezelde başı üzerine ikbâl ve saâdet ni’meti dökülmüş olan bir kimsedir. Yoksa bu lutf-i İlâhî olmaksızın dünyânın lezzetlerinden vazgeçmek herkes için kolay bir şey değildir.[71]

 Ukül-i cüz’iyyenin idrâkden âciz kaldığı bir hâl vardır. O da budur ki: Bir kimsenin cismine bu kadar şiddetli işkence yapıldığı hâlde o acılara nasıl tahammül eder? Cevâben deriz ki: Bunun sim sûre-i Hadîd’de vâki (Hadîd, 57/13) ya’ni “Mü’minler ile münkirler arasına bir duvar dikildi ki, o duvarın bir kapısı vardır; onun iç yüzünde rahmet vardır ve dış yüzü azâb cihetindendir” âyet-i kerîmesidir. Münkirler mü’minlere azâb ve işkence yaparken onlara acı hissettirerek intikam aldıklannı zannederler. Zâhiren böyle görünür. Fakat mü’minler o zâlimlerin işkencelerinden elem ve acı duymazlar. Belki bir zevk ve lezzet duyarlar. Nitekim birçok mü’minlerin ölürken ölümden lezzet duyduklannı söyleyerek öldükleri görülmüş ve işitilmiş ve hayret edilmiştir. îşte Bilâl hazretlerinin ve Fir’avn’ın sihirbâzlarının ve Cercîs’ın[72] hâli de böyledir. Fakat münkirler kendi cisimlerinde duyduklan acıyı onlara dahi duyurduklarını zannederler. Bu beyânât hurâfât değildir. Belki Allâh Teâlâ’nın bu âlem-i tabîatta gösterdiği bir hârikadır. Tatmayan bilmez.[73]

 Gidici ayak ile seyr mahfî değildir. Sihibâzlarının ayaklarının kat'ından olan seyri gör!

 Bir kimsenin ayağı sağlam ve tamâm olarak Hak yolunda takvâ içinde yürümesi, o kimse hakkında Hakk’ın gizli olan bir lutfu değildir. Belki lutf-ı zâhir içinde diğer bir lutf-ı zâhirdir. Sihirbâzların sûret-i zâhirede kahır olan Fir’avn tarafından ayakları kesildikten sonra Hak tarafına olan seyr-i ma’nevilerini gör ki, bu seyr kahr-ı zâhirî içinde gizli bir lutf-ı ma’nevîdir. Nitekim (Hadîd, 57/13) ya’nî “Onun bâtınında rahmet vardır ve onun zâhirî azâb cihetindendir” buyurulur.[74]

----------------

يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنتُمْ أَنفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاء أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ {الحديد/14} 

(57/14) “Yunâdûnehum elem nekun me’akum kâlû belâ velâkinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve garratkumu-l-emâniyyu hattâ câe emru(A)llâhi ve garrakum bi(A)llâhi-lġarûr(u)”

(57/14) Münafıklar onlara: Biz sizinle beraber değil miydik? Diye seslenirler. (Müminler de) derler ki: Evet ama siz kendi başınızı belaya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi, Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah'ın emri gelip çattı!  

----------------

 (Ve tâ ki, em­rullahi/Allah'ın emri cae/geliverdi. Ve garur/çok aldatıcı (şeytan) billahi/Allah ile (Allah hakkında) sizi garre/aldattı.) Bu âyette de sonucunda iman edenler ile birlikte olduklarını söyleselerde Bakara sûresinin başlarındaki âyetlerde münafıkların halleri ve başlarına gelecekler belirtilmiştir.

 (2/13-) Ve iza kıyle lehüm aminu kema amenenNasü, kalu enu'minu kema amenessüfehaü* elâ innehüm hümüssüfehaü ve lâkin lâ ya'lemun;

 * Onlara, “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akılsızlar gibi imân mı edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.

 Onlara gerçek imân ile imân edin denildiği zaman, şu basit insânlar gibi mi imân edelim diyerek imân ehlini küçük görürler, bu basit kimseler, köleler gibi mi imân edelim diye hakir görürler imân ehlini, yine uyanık olun, iyi bilin ki sefih olan, basit olan, zorda olan onlardır, haciz olan onlardır, ancak onlar bunu da bilmezler, kendilerinin değersiz olduklarını bilmezler. 

 (2/14) Ve iza lekulleziyne amenu kalu amenna* ve iza halev ilâ şeyatıynihim, kalu inna meaküm innema nahnü müstehziun;

 * İmân edenlerle karşılaştıkları zaman, “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz” derler.

 Onlara imân edin denildiği zaman, imân ettik derler fakat kendi yandaşlarıyla karşılaştıkları zaman, “biz onlara imân ettik” dedik fakat biz yine sizinle beraberiz, biz onlarla imân ettik diyerek alay ediyoruz derler. 

 (2/15) Allahu yestehziu Bihim ve yemüddühüm fiy tuğyanihim ya'mehun;

 * Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir. 

 Oysa Allah onlarla alay etmekte ve onlara bu isyanları içerisinde belirli bir süre müddet tanımakta Cenâb-ı Hakk onlara.

 (2/16) Ülâikelleziyneşterevüd dalâlete Bilhüda* fema rabihat ticaretühüm ve ma kânu mühtediyn;

 * İşte onlar, hidÂyete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır.

 İşte o kimseler ki, bunlar dalâletle hidÂyeti satın aldılar yani hidÂyeti verdiler dalâleti satın aldılar, onların ticaretleri ne kötü bir ticaret oldu, onlar hidÂyeti de bulamadılar. 

 (2/17) Meselühüm kemeselillezistevkade naren, felemma edaet ma havlehu zehebAllahu Binurihim ve terakehüm fiy zulümatin la yübsırun;

 * Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.

 Onların misalleri, şuna benzer ki, bir ateş yanar yani bir aydınlık olur, etrafı aydınlatır, lamba yanar, yandığında etraflarını görürler fakat lamba söner bu sefer göremezler, Allah onların nurunu giderir, o lambayı kapatıverir onları karanlığa terkeder onlar göremezler, yollarını bulamazlar.

 (2/18-) Summün bükmün umyün fehüm la yerciun;

 * Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.

 Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler onlar geriye de dönemezler, geldikleri yere dönemezler, bir yeride bulamazlar.[75] “ İz- -T-B- ”

----------------

فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلَاكُمْ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ {الحديد/15} 

(57/15) “Felyevme lâ yu/hazu minkum fidyetun velâ mine-llezîne keferû me/vâkumu-nnâr(u) hiye mevlâkum vebi/se-lmasîr(u)”

 (57/15) Bugün artık ne sizden ne de inkar edenlerden fidye kabul edilir, varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! 

----------------

 Nefsi emmarenin nifak (hakikati ilahiyyeyi bulandıran) ve inkar (hakikat-i ilahiyyeyi örten) yönünden vereceği hiçbir şey kabul edilmez. (M.D.) Kıyamet gününde şartlar ve değer yargıları o kadar değişiyor ki burada olan şeyler orada hiç birşeye yaramıyor. Akıllı insân eğer biraz şuurlu davranıyorsa bugünden o aklının bir kısmını âhiret kazancı içinde kullanması lâzımdır. Eğer biz Âhireti düşünerek fiillerimizi ortaya koyuyorsak bunlardan bu dünya için kazandıklarımız dâhi o kazanca dâhil ediliyor, çünkü niyet önemlidir. 

 İmân ehlinin yaptıkları şeyleri eleştirenler sâdece kendi yapamadıkları şeyler için bahane aramaktadırlar yâni bir başka deyişle kendi kendilerini kandırmaktadırlar. 

 Bâtıni yönden bakarsak, yeryüzü yâni şu beden ve onların bir misli onların olsaydı ve onları verselerdi onlardan bu kabûl edilmez. Çünkü bu işlemin dünya da yapılması gerekmektedir. 

 Kıyamet demek zâtın zuhûr edip sıfât saltanatının sönmesidir. Buna göre kişinin mârifetullah ve tevhid hakîkati ile ortaya çıktığı gün onun kıyametidir. İşte bu günde beşeri nefsin hiçbir değeri kalmadığından o gün verilse de bir kıymeti yoktur, dolayısıyla bunu bugünden ver ki daha bugünden mârifetullah ve sırâtullaha geç.

 Hele dünyada bu işler ile biraz meşgûl olunup daha sonra gaflete düşülmüş ise oradaki pişmanlık azâbının şiddeti bile düşünülemez.[76] “ İz- -T-B- ”

----------------

أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِن قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ {الحديد/16}

(57/16) “Elem ye/ni lillezîne âmenû en tahşe’a kulûbuhum lizikri(A)llâhi vemâ nezele mine-lhakki velâ yekûnû kellezîne ûtû-lkitâbe min kablu fetâle ‘aleyhimu-l-emedu fekaset kulûbuhum ve kesîrun minhum fâsikûn(e)”

(57/16) Îmân edenlerin Allah’ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fâsık kimselerdir.

----------------

 Âyet-i kerime zikir âyetlerindendir.

---------------- 

 İman ehlinin kendi varlıklarında olan Hakk’ı hatırlama ve gönüllerinde olan Allah (c.c.) in varlığından ürperme zamanı gelmedi. Yani kurb-u nevafil ve kurb-u feraiz üzerine hakiki sünnet ve hakiki farz yaşamının zamanı gelmedi mi? (M.D.) Daha önce itap ehliden kalpleri katılaşanlar Bakara sûresi 74. Âyette tasvir edilmektedir. (67.-74. Âyetlerde Bakara hikayesinde dervişliğin bir bölümü anlatılmaktadır. Bu açıdan 34 Bakara dosyası tefekkürünü okumak faydalı olacaktır.) (M.D.)

 (2/74-) Sümme kaset kulûbüküm min ba'di zâlike fehiye kelhıcareti ev eşeddü kasveten, ve inne minel hıcareti lemâ yetefecceru minhül' enhar* ve inne minha lema yeşşakkaku feyahrucü minhülma'* ve inne minha lema yehbitu min haşyetillâh* ve mAllahu Biğafilin amma ta'melun;

 * Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.

 Yukarıdaki hâdise oluştuktan sonra öldürülmüş olan kişi dirildi ve “beni yeğenim öldürdü” dedikten sonra tekrar bâki âlemi’ne döndü ve kâtilin ortaya çıkmasıyla beni İsrâîl’in arasında o zor devir kapanmış oldu, mesele aydınlandığı için rahatlıyorlar fakat bir müddet sonra;

 Sizlerin kalpleriniz katılaştı, Hakk yolunda giden bir kimse belirli aşamalara geldikten sonra o mevzular üzerinde rahatlar ve nefsi emmâreyi, nefsi levvâmeyi aştım diyerek rehavete kapılıp çalışmalarını sürdürmezse, daha ileriye gitme çabalarında bulunmazsa bu Âyeti Kerîm’e onun üzerinde faaliyete geçer.

 Onların kalpleri taşlar gibi oldu, hatta taştan daha katı oldu, Bir kimse belirli bir tarikat ahkâmını yaşadıktan sonra çeşitli sebeplerle orada kaldıysa işte onun kalbi katılaştı ve taşlar gibi oldu, hatta taştanda daha katı oldu, Maide 5/115 “KalAllahu inniy münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinniy üazzibühu azaben lâ üazzibühu ehaden minel âlemiyn;

 Allah buyurdu ki: "Kesinlikle Ben, onu sizin üzerinize indireceğim, fakat ondan sonra sizden kim inkâr ederse, ona öyle azap edeceğim ki, âlemlerden hiçbirine böyle azap vermedim” sûresinde dediği gibi, kişi bu halde olacağına sadece şeriat ehli olarak kalması daha iyidir, bu kişi gönül âleminde ki yolculuğa hiç çıkmasın, yolculuğa çıkarsa da bunu götürmeye gayret etsin, götüremiyorsa hiç olmazsa bulunduğu yerdeki yumuşaklığını muhafaza etsin. 

 O taşlar katıdır ama onlardan bazısı vardır ki onlardan nehirler çıkar, Kendisi taş olduğu halde içinden kaynaklar çıkar, taştır ama su kaynar içerisinden, dışarıdan bakarsın taş gibi görürsün ama içerisinde kaynak vardır, bir taraftan taşa benzetiyor bir taraftanda taştan daha katıdır, kasvetlidir diyor çünkü taşların hiç olmazsa özellikleri vardır, içerisinden su çıkar.

 Yine o taşlardan bazıları vardır ki güneşin sıcaklığından çatlar, yarılır arasından sular akmaya başlar, ama o insânların kalbi bundandan katıdır taştan da katıdır, çünkü su çıkmaz içerisinden bir şey çıkmaz. 

 Yine o taşlardan vardır, Allah’ın haşyetinden yere yuvarlanırlar, kendiliğinden değil, çünkü Allah’ın tabii biçimde onlara olan tecellisidir bu, yani tabiat adı altında onlara olan tecellisidir, yağmur yağdı yumuşattı, güneş kuruttu çatlattı, işte tabii iradi olarak Allah’ın tecellisi bu yağmur, güneş, rüzgar vasıtasıyla oluyor.

 Allah bu yaptıklarınızdan gafil değildir.

 Şimdi burada bakın dört türlü taştan bahsetti; biri kaskatı olan taş, insânın kalbini yani inkâr ehlinin kalbini o taşlara benzetti yani hiç verimsiz olan taşlara benzetti, işte bizim kalplerimizde böyle olmasın, taştan katı olmasın, taş olursa bile içinde zemzem ırmağı gibi nehirler kaynasın veya o kadar değilse bile kevser ırmağı aralarından sızsın veya bizim taş gibi olan başımızın üstünden yere yuvarlansın bazı bilgiler, yani tevazu haline dönüşsün.[77] “ İz- -T-B- ” 

----------------

اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ {الحديد/17} 

(57/17) “İ’lemû enna(A)llâhe yuhyî-l-arda ba’de mevtihâ kad beyyennâ lekumu-l-âyâti le’allekum ta’kilûn(e)”

(57/17) Biliniz ki Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Belki aklınızı kullanırsınız diye size âyetleri açıkladık.

----------------

 Kim ki ölmeden önce ölürse yani nefsani sıfatlarından ölürse o beden arzını fenafillah ile Hakk’ani sıfâtlar ile diriltir. Akıl Mûsâ’sını yani Museviyet mertebesini kullanıp faaliyete geçiresiniz diye bu işaretler açıklanmıştır. Bu mertebenin hakikati anlaşılmazsa Fenâfillah-Sıfât mertebesine geçilmez. (M.D.) 

 ----------------

إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ {الحديد/18} 

(57/18) “İnne-lmussaddikîne velmussaddikâti ve akradû(A)llâhe kardan hasenen yudâ’afu lehum ve lehum ecrun kerîm(un)”

(57/18) Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükâfat vardır.

----------------

 Sözlükte “(haber) gerçek olmak; doğruluk” gibi anlamlara gelen sıdk kökünden türeyen sadaka kelimesi (çoğulu sadakāt), Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için ihtiyaç sahiplerine yapılan gönüllü veya dinen zorunlu maddî yardımları, bu çerçevede verilen para ve eşyayı ifade eder. Kelime Türkçe’de daha çok dilencilere yapılan küçük para yardımını belirtmek üzere kullanılır. Sadaka vermeye tasadduk denilir. İnsanın doğasında bulunan yardımlaşma ve muhtaç olana yardım etme duygusu yanında dinlerin ve ahlâkî öğretilerin teşvikiyle, devlet tarafından zorunlu biçimde tahsil edilen vergilerden ayrı olarak başkalarına maddî destek sağlamak için özveride bulunma uygulamaları değişik şekiller altında gelişerek sosyal yaraların sarılmasına ve toplumsal barışın sağlanmasına önemli katkılar sağlamıştır. Gerek Eski Ahid’de (Levililer, 19/9-10, 23/22, 25/35; Tesniye, 10/1819, 14/29, 15/9-11; Eyub, 29/12) gerekse İnciller’de (Matta, 6/2-4; 19/21; Markos, 10/21; 12/41-44; Luka, 11/41) yoksullara karşılıksız yardımın özendirildiği ve bu anlamda sadaka kavramının kullanıldığı görülür. 

 Kur’ân-ı Kerîm’de sadaka kelimesi değişik anlamlarda olmak üzere beş yerde tekil (el-Bakara 2/196, 263; en-Nisâ 4/114; et-Tevbe 9/103; el-Mücâdile 58/12), sekiz yerde çoğul (el-Bakara 2/264, 271, 276; et-Tevbe 9/58, 60, 79, 104; el-Mücâdile 58/13) şekliyle geçer. 

 Ayrıca sadaka verenleri öven üç âyette (Yûsuf 12/88; elAhzâb 33/35; el-Hadîd 57/18) “mütesaddikīn, mussaddikīn” ve “mütesaddikāt, mussaddikāt” kullanılmıştır. Hadislerde de sadaka kelimesi yanında sadaka veren ve sadaka verme anlamındaki isim ve fiillerin çeşitli mânalarda ve yaygın biçimde geçtiği görülür (Wensinck, el-Muʿcem, “ṣdḳ” md.). Kur’an kişinin edindiği malı kendi başarısının ürünü diye görmemesi gerektiğini, bunun gerçek sahibinin Allah olduğunu ve kendisine imtihan amacıyla bir lutuf ve emanet olarak verildiğini hatırlatır (Âl-i İmrân 3/26; el-Enfâl 8/28; en-Nûr 24/33). Birçok âyet ve hadiste zengin müminlerin malında fakirler ve ihtiyaç sahipleri için hak/pay olduğu bildirilir (meselâ bk. el-Meâric 70/24-25; Buhârî, “ʿİlim”, 6; Müslim, “Îmân”, 10). Bu telakki ışığında dinen zorunlu kılınan malî vecîbeleri yerine getirme çabası içinde olmak, ayrıca gönüllü olarak hayır yolunda harcama yapmak ideal müslümanın özelliklerinden kabul edilmiştir. 

 Fakihler âyet ve hadislerdeki kullanımlarını dikkate alarak beş tür sadakadan söz etmişlerdir. 1. İslâm’ın beş şartından ve farz ibadetlerden birini oluşturan sadaka (zekât). Birçok âyet ve hadiste kelime bu anlamıyla geçer. 2. Bedenin zekâtı olmak üzere ramazan ayının sonunda yerine getirilmesi vâcip olan sadaka-i fıtır (fitre). 3. Kişinin kendi iradesiyle üstlendiği yükümlülük anlamındaki nezir gereğince hayır yolunda yapılması vâcip olan harcama (adak sebebiyle tasadduk). 4. Belirli suç veya hataların telâfisi amacıyla Allah hakkı olarak ifası farz olan fidye ve kefâret kapsamındaki sadakalar. 5 Tatavvu sadakası (gönüllü bağış). İlk dört grupta yer alan sadakalar özel terimleriyle fıkıh eserlerinde ele alınmıştır.[78] Sadaka veren erkekler hakikatte kendi varlığından ifna olmuş ve Hakta fani olmuş recül-erlerdir. Varlıklarının tamamını ifna etmişler ve sadaka vermişlerdir. İsterse bunlar dış görünüşte kadın suretinde olsalarda bâtında er-recüldürler.

 Sadaka veren kadınlar ise nefsi yaşantı üzerinde olanlar yani hayali ve vehimi yaşantı olanlar ve üzerinde perde olanlar kadın hükmündedir. Bunlar görünüşte erkekte olsalar bu hakikatte kadındırlar yani nefsi yaşantı üzerindedirer. (M.D.) Âyetin, Allah’a kim güzel borç verirse kısmı 11. Âyette tekrar geçmişti.

 Orada “Men-Kim” ifasesi ile rubûbiyet-tarikat mertebesi ile verilen borçtan bahsedilmektedir.

 Bu âyette ise “sıdk” sadaka, tasdik kelimesinden borç verenler ifade edilmektedir. Buradaki borç hakkı tasdik edip kendi varlığını ifna ederek Hakk’ta fani olmak suretiyle ona borç vermektir. Allah (c.c.) bunu karşılığında o mahalle kendini vererek Hakk’ta fani olanada o mahalde Baki olmak suretiyle verir. (M.D.) 

----------------

وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاء عِندَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ {الحديد/19} 

(57/19) “Vellezîne âmenû bi(A)llâhi ve rusulihi ulâ-ike humu-ssiddîkûn(e) ve-şşuhedâu ‘inde rabbihim lehum ecruhum ve nûruhum vellezîne keferû ve keżżebû bi-âyâtinâ ulâ-ike ashâbu-lcahîm(i)”

(57/19) Allah'a ve peygamberine iman edenler var ya işte onlar, Rableri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehitlik mertebesine erenlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip de âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır.

----------------

 Âyeti kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

 Allah (c.c.), Uluhiyet mertebesi ve Resûlühi, resülleri Hakikat-i Muhammediyenin mertebeleridir. Bunlara iman edenler sıddık ve şahit olanlardır.

 Sıddık tasdik edici demektir, resülün, risalet mertebesini getirmiş olduğu haberi-haberleri tasdi eden Fenâfillah mertebesinde olanlardır.

 Şahitler ise varlığında ve âlemde Hakk’ı müşahade eden ve varlığına şahit olan bakabillah mertebesinde olanlardır. 

 Onların mükafatları Hakk ile olmak ve Hakk ile baki olmaktır. Nurları, ise eşyanın hakikatine vakıf olmak ile Hakk’ın nuru ile bakmalarıdır. 

 Hakikat-i İlahiyyeyi perdeleyip örtüp gizleyenler ise nefsi emmarenin ayrılık ve nefsi levvamenin pişmanlık ateşi içindedirler. (M.D.)

 "Rusul, Hakk'ın isimlerinin mazharlarıdır. Onlara iman, her ismin tecellîsini kabul edip Hakk'ı o isimle bilmektir."[79]

 "Sıddîk, Hakk'ın 'Sâdık' isminin tecellî ettiği kimsedir. O, her şeyde Hakk'ı müşahede eder.

 Sıddîk, "sadâkat" kökünden gelir; yani nefsin her hâlinde Hakk'ın hükmüne ve tecellîsine tam bir uyum ve doğruluk içinde olmasıdır. Bu, "fenâ fillâh" makamından sonraki "bekā billâh" halidir.[80]

 Şehit, yalnızca savaşta ölen değil; her an Hakk'ın şahitliğinde (müşahedesinde) olan demektir. Bu, "daimî huzur ve murakabe" halidir.

 "Şehîd, Hakk'ın 'Şehîd' ismiyle tahakkuk edendir. O, her şeyde Hakk'ı görür ve Hakk da onu görür."[81]

 "Ashâbu’l-cahîm, nefsin 'ene' (benlik) ateşinde yananlardır. Onların cehennemi, Hakk'ı unutmanın verdiği içsel ızdıraptır."[82] 

 "Hakikat ehli, sıddîk ve şehîddir; nefsi Hakk'ın hüviyetinde fânî, isimlerinde bâkîdir. Onun nûru, tevhid nûrudur; cehennem ise 'ene'sinden kurtuluşudur."[83]

----------------

اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ {الحديد/20} 

(57/20) “İ’lemû ennemâ-lhayâtu-ddunyâ le’ibun ve lehvun ve zînetun ve tefâḣurun beynekum ve tekâsurun fî-l-emvâli vel-evlâd(i) kemeseli gaysin a’cebe-lkuffâra nebâtuhu sümme yehîcu feterâhu musferran sümme yekûnu hutâmâ(en) vefî-l-âhirati ‘azâbun şedîdun ve magfiratun mina(A)llâhi ve ridvân(un) vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ metâ’u-lġurûr(i)”

(57/20) Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.

----------------

 Asllında dünya hayatı hakikat ehli için ahiretin tarlası ve kazanıldığı yer olan Hazret-i Şahadet tir. Nefsi emmare yaşantısı olanlar ise bu hayatı tatlı tatlı bir oyun ve eğlenceye çevirirler ama çürümüş bir ot mesabesinde olan fikir ve düşünceleri çöp mesabesinde olur ve sonlarında onları Hakk’tan ayrılık ateşinin azabına götürür. (M.D.) Her mes’ele de olduğu gibi, güzel bir netice alınabilinmesi için, üç ögeninde kemalde olması lâzımdır. Bunlar da “fiil, fâil, mef’ul, dür.” Yani evvelâ işlenecek bir işin olması sonra da onu işleyen birinin olması ve işlenecek yerin olması lâzımdır. Meselâ (ekin- ziraat gibi.) Ekim işinin olabilmesi için, (1) tohum, (2) ekici, (3) ekilen yer, gerekmektedir. Ayrıca bunlar en güzel bir şekilde uygulanmalıdır ki, en verimli ve kaliteli ürün elde edilmiş olsun. 

 (1) Tohum-ekilecek şey’in, çok iyi seçilmesi lâzımdır. 

 (2) O tohumu çok iyi bir ekicinin uygulaması lâzımdır.

 (3) Ekilecek yerin’de, çok iyi temizlenmiş-tımar edilmiş olması lâzımdır. Ancak bu tür bir ekimden sonra verimli ve kaliteli ürün beklemek mümkün olabilecektir. Bu kalitenin aslı da, meyvesi de, Hakikat-i Muhammed-î dir. 

 Bizler ki hasbel kader, sûret olarak, Sûret-i Muhammed-î den sonra dünya ya geldiğimiz için, zâhiren Sûret-i Muhammed-î ile şereflenmiş isekte bu dünya hayatı bir rû’ya, hayali bir yaşam, olduğundan gerçek olarak bunun farkında değiliz, ve bu yüzden çok şey kaybetmekteyiz. 

 Bu güzel dünya da bulunan o, gerçekten çok güzel olan (Hakikat-i Muhammediyye) ye ulaşamadan gidersek, bizlere çok yazık olacağı aşikârdır.[84] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnev-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

 Onun tanesi aşikâr ve tuzağı gizlidir, onun in’âmı evvelden sana hoş görünür.

 Dünyânın malı ve mülkü ve kadınları ve rütbe ve mansıbı meydanda olan tânedir. Bunlann altında da gizli tuzak vardır. Dünyânın bu zikrolunan in’âm ve ihsânına nâiliyet evvelden sana hoş görünür. Fakat bunlara gönül verip meclûb olduğun vakit bil ki, bunların altındaki gizli tuzağa tutuldun. Nitekim i “Biliniz ki, dünyâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşguliyettir ve zînettir ve aranızda tefâhürdür; emvâlde ve evlâdda çoğalmaktır. O hayât-ı dünyâ bitirdiği nebâtı görüp ekincilerin taaccüb ederek mesrûr olduklan yağmura benzer. Sonra o nebâtı kuruyup sararmış görürsün. Sonra da kuruluğundan un-ufak olur."[85]

 Hak sarhoşunun gayri olan halk çocukdurlar, hevâdan kurtulmuş olandan gayrisi baliğ değildir.

 Bu nefsânî olan insanlar henüz çocuk hükmündedirler; zîrâ sıfât-ı nefsâniyyelerinin vesâyeti altındadırlar ve onlann velîleri, nefs-i emmâreleridir; bu velîlerinin hükmü ile oturup kalkarlar. Allah sarhoşlan ise, sıfât-ı nefsâniyye vesâyeti altından çıkmışlar ve hevâ-yı nefsânilerinden kurtulmuşlardır. Binâenaleyh nefislerinin hevâsından kurtulmuş olan kimselerden başkası bâliğ değildir.

 Hak Teâlâ buyurdu ki: "Dünyâ laib ve lehvdir ve siz çocuklarsınız; ve Uiak Teâlâ doğruyu buyurur." Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hadîd’de (57/20) ya’nî “Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir.” Ve sûre-i En’âm’da (6/32) [Dünyâ hayâtı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir] âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur; ve oyuncak ve mâlâya'nî ile meşgûliyet ise ancak çocuklara mahsûstur. Ve laib u lehvden ibâret bulunan dünyânın lezzât ve şehevâtında müstağrak olan insanların çocuklardan farkı olmadığından, Hak Teâlâ dünyânın ahvâlini Kurân-ı Kerîm’ de pek doğru olarak buyurdu.[86]

----------------

سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاء وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ {الحديد/21} 

(57/21) “Sâbikû ilâ magfiratin min rabbikum ve cennetin ‘arduhâ ke’ardi-ssemâ-i vel-ardi u’iddet lillezîne âmenû bi(A)llâhi ve rusulih(i) zâlike fadlu(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ/(u) va(A)llâhu zû-lfadli-l’azîm(i)”

(57/21) Rabbinizden bir mağfirete; Allah'a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.  

----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Her bir men-kim kimlik sahibinin bağlı bulunduğu Rabb-i Hası vardır. Mağfiret, nefsi perdeleyen her şeyden arınıp kurtulması ve esma-i ilahiyyeyi perdeleyen esma-i nefsaniyyeden kurtulmasıdır. Uluhiyet ve Risalet mertebesini kapsayan Hakikat-i Muhammedi mertebelerine inanarak 7 nefis ve Zât-i cennetlere koşun. 

 Bu her halükârda Uluhiyet mertebesinin lütüf ve fazli keremindendir. (M.D.)

 "Sâbiķū, nefsin 'fenâ fillâh' makamına ermek için hevâsından süratle uzaklaşmasıdır. Bu, 'ölmeden evvel ölme'ye koşmaktır."[87] 

 Sâbiķū ilâ mağfiretin: Nefs, hevâsının zulmetinden Hakk'ın nûruna koşmalıdır. Cennet, onun bu koşuşunun sonunda ulaşacağı 'vahdet' halidir. Bu, fadlullâhtır; nefs, ancak O'nun lütfuyla bu makama erer."[88]

 "Arđuhe’s-semâvâtu ve’l-arđ: Cennetin genişliği, ârifin kalbinin Hakk'ın 'Zâhir' ve 'Bâtın' isimlerini kuşatması gibidir. O, hem mülk hem melekût âlemine şahittir."[89]

 "Lilmu’minîn: Cennet, 'âmenû' diyen nefsin, Hakk'ın 'Mü'min' ismiyle tahakkuk etmesi için hazırdır. O, nefsini Hakk'a teslim edenindir."[90]

 "Fadlullâh, nefsin 'hakkı' değil, Hakk'ın 'rahmettir'. Nefis, 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh' diyerek bu lütfa sığınır."[91]

 "Yu’tîhi men yeşâ’: Hakk, nefsi 'şâe' (diledi) ise, yani o nefs kendi iradesini Hakk'ın iradesine teslim etmişse, lütfu verir."[92]

 "Fadlu’l-azîm, nefsin 'azîm' ismiyle tahakkuk etmesidir. O, Hakk'ın cömertliğinin sınırsızlığını ancak kendini fânî bildiğinde anlar."[93]

----------------

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ {الحديد/22} 

(57/22) “Mâ esâbe min musîbetin fî-l-ardi velâ fî enfusikum illâ fî kitâbin min kabli en nebraehâ[94] inne zâlike ‘ala(A)llâhi yesîr(un)”

(57/22) Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu gerçeleştirmeden önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

----------------

 Yerzyüzüzü; bedenimizin yaşamış olduğu yeryüzü olduğu gibi bizlerin beden azrzlarımızda bizlerin yeryüzüdür. Yazılan kitap iki sütün halindedir. Birisi mutlak kaza olan bizlerin hangi ana babadan, nerede dünya hayatına gelmemiz, cinsiyetimiz v.s. gibi durumlar bizlerin değiştiremiyeceği hallerimizdir. Diğer sütün ise boştur. Bunlar yaşam süremiz içinde nasıl el dokuması halı dokunur ve ilmek atarak ilerlenir hayat süresi içinde kazanın kaderi olarak tercih hal ve hareketlerimiz sonucunda bu halı dokunur ve bizlerin burada oluşan bizlerin motifi-kitabı olur. 

 Mesala araç ile yola çıktığımızda aracın bakımı yapılmamış ise ve herhangi bir kaza meydana gelmiş ise bu bizim ikinci sütünda oluşturduğumuz mukayyed kader ile bizim elimiz ile başımıza gelen bir musibet olur. Ama her şeyi ile düzgün bir şekilde araç ile trafik kurlallarına riyaet ile yolda seyrederen başımıza kaderin kazası olan bir durum gelmiş ise bu ilk sütünda yazılan mutlak bir kader neticesinde Hakk tarafından gelmiştir. (M.D.) 

 "Musîbet fî’l-ard, nefsin kesretle imtihanıdır; musîbet fî’l-enfus ise, nefsin kendi 'ene'siyle yüzleşmesidir."[95]

 "Nefs, başına gelen musibeti 'kader kitabı'ndan okumalıdır. O kitap, nefsin kendi hakikatidir. Musibet, onu o hakikate yaklaştıran bir terbiyedir. Bu, Hakk'a göre yesîr (kolay)dır; çünkü nefs, aslında Hakk'ın ilmindeki bir 'ayn-ı sâbite'dir."[96] 

----------------

لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ {الحديد/23} 

(57/23) “Likeylâ te/sev ‘alâ mâ fâtekum velâ tefrahû bimâ âtâkum va(A)llâhu lâ yuhibbu kulle muhtâlin fehûr(in)”

(57/23) Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.

----------------

 El; Mülk sûresinde mübarek el ve Tebbet sûresinde kuruyan el olarak bildirilmiştir. 

 Nefis kendine varlık vererek ben yaptım, ben ettim dediği zaman şımarmasıdır. Oysa mâ âtâkum' (size verilen), Hakk'ın “Atâ” isminin tecellîsidir. (M.D.)

 "Nefis, 'bimâ âtâkum' ile şımarırken, “âtâ” edenin Hakk olduğunu unutur. Bu, 'şirk-i hafî' (gizli şirk)dir."[97]

 Nefsin “ucub” kendini beğenmesi ve “fehur” övünmesi “ene” ben varım demesinden kaynaklanmaktadır. Ve ilahi benlik karşısında varlık iddiasında olduğu için Allah (c.c.) yani Uluhiyet mertebesi sevmez. Çünkü her mertebeye hakkını verendir. Onun için nefsin şımarması, kendini beğenmesi ve övünmesi onun hakkı olmadığı için sevmez. (M.D.)

----------------

الَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَن يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ {الحديد/24} 

(57/24) “Ellezîne yebhalûne veye/murûne-nnâse bilbuhl(i) vemen yetevelle fe-inna(A)llâhe huve-lganiyyu-lhamîd(u)”

(57/24) Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse Allah, zengindir, övgüye layıktır. 

----------------

 Cimrilik zahiri mal, mülkten vermekten kaçınıldığı kadar ilmi kazançtan verilmesi gerekenden kaçınılıp bunun verilmemesini emrederler. Vehbi olarak karşılıksız ita edilen ilimden ihtiyaç sahiplerine vermereyerek cimrilik eder ve emrederler. (M.D.) Ancak nefsin fıtratında olmayıp sonradan belli bir terbiye sonucu ahlaklanmak suretiyle cömertlik vasfını kazanmak ve bunu gerçekleştirmek nefse son derece güç gelir. Nitekim sadaka kelimesinin içinde barındırdığı “güçlük, külfet ve şiddet” anlamları da bununla ilgilidir. Kul zekât veya sadaka verdiğinde nefsinin fıtrî olan cimriliğinden korunarak ve kurtularak ilahî bir nitelik olan cömertlikle donanır.[98] 

“ İz- -T-B- ” Haddizatında insanların kendilerine nispet ettikleri mal ve mülkler hakiki manada kendilerinin değil Allah’a aittir. Ancak kul aslında hiç sahip olmadığı ve sadece emaneten kendisine verildiği ve vekil kılındığı şeylerde cimrilik yapmaktadır. Fakirin hakkı olan zekât ve sadakanın nihayetinde kendisine emanet edilen maldan verildiğini idrak ettiğinde cimrilik özelliğinden arınarak nefsini bu gibi tutumlardan temizler. Âriflere göre bu idrak zekât ve sadakada hususunda “Allah’ı görüyormuşçasına amel etmek” anlamındaki ihsanın karşılığıdır. Zira zekât ve sadaka söz konusu olduğunda ihsan, kişinin kazandığı ve dilediği gibi tasarrufta bulunduğu malların Allah’ın mülkü olduğunu ve kendisinin bir vekilden başka bir şey olmadığını görmesidir. Bu bilinçle zekâtını verip nefsini cimrilikten temizlediğinde Muttakilerden olur; yine zekât ibadetini Allah’ı görüyormuşçasına yerine getirdiği için de Muhsinlerden olur.[99] “ İz- -T-B- ” Cömertlik ve Yardım; Zekât, infak ve sadaka ile bağlantılıdır. Kişide zaten bunların zıttı olan cimrilik (buhl) ve ego-benmerkezlik (nefsi emmare kaynaklı) ağırlıklı bir yaşam sürüyorsa İslâmın bu şartı ve bağlantılarıyla işi olmaz.[100] T-b 

 A’yân-ı mümkinâtın hepsi fukarâ sınıfına dâhil olup Hakk’ın ihsânına muhtâçdırlar; ve enbiyâ ve evliyâ ise, kendilerinden fânî olup Hakk’ın sıfatıyla kaim bulunuklanndan, onların cûd ve ihsânı dahi, Hakk-ı mutlakın cûd ve ihsânı olmuş olur.[101] “ İz- -T-B- ”

----------------

لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ {الحديد/25} 

(57/25) “Lekad erselnâ rusulenâ bilbeyyinâti ve enzelnâ me’ahumu-lkitâbe velmîzâne liyekûme-nnâsu bilkist(i) ve enzelnâ-lhadîde fîhi be/sun şedîdun ve menâfi’u linnâsi ve liya’lema(A)llâhu men yensuruhu ve rusulehu bilgayb(i) inna(A)llâhe kaviyyun ‘azîz(un)”

(57/25) Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın dinine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.

----------------

 Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. 

 Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur.[102]

 “Demir” bu sûreye verilen isimdir. Kendinde hem suret ve hem işaret vardır. Madde ve sîfât mertebesi içinde önemli bir yere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Onun için “Demir” hakkında internetten alınan bilgi faydalı olur. 

 Demir, simgesi Fe (Latince Ferrum'dan) ve atom numarası 26[103] olan kimyasal bir elementtir.

 İlk geçiş serisine ve periyodik tablonun 8. grubuna ait bir metaldir. Kütle olarak, Dünya'daki en yaygın elementtir, oksijenin hemen önünde sırasıyla %31.9 ve %29.7, Dünya'nın dış ve iç çekirdeğinin ise yaklaşık %80'ini oluşturur. Dünya'nın yer kabuğunda %5 bolluk ile dördüncü en yaygın elementtir. Esas olarak metalik hâlde meteorlar tarafından biriktirilir ve cevherleri de orada oluşur. Dünya'nın merkezindeki bu kadar yüksek miktardaki yoğun demir kütlesinin dünyanın manyetik alanına etki ettiği düşünülmektedir. 

 Demir metali, demir cevherlerinden elde edilir ve doğada nadiren elementel hâlde bulunur. Metalik demir elde etmek için, cevherdeki safsızlıkların kimyasal indirgenme yoluyla uzaklaştırılmaları gerekir. Demir, aslında büyük ölçüde karbonlu bir alaşım olarak kabul edilebilecek olan çelik yapımında da kullanılır.

 Demir, karbonla birlikte 1420–1470 K sıcaklığa kadar ısıtıldığında oluşan sıvı eriyik %96,5 demir ve %3,5 karbon içeren bir alaşımdır ve dökme demir veya pik olarak adlandırılır. Bu ürün ince detaylı şekiller hâlinde dökülebilirse de, içerdiği karbonun çoğunu uzaklaştırmak amacıyla dekarbürize edilmediği sürece, işlenebilmek için fazlasıyla kırılgandır.

## Kullanım alanları

 Demir, tüm metaller içinde en çok kullanılandır ve tüm dünyada üretilen metallerin ağırlıkça %95'ini oluşturur. Düşük fiyatı ve yüksek mukavemet özellikleri demiri, otomotiv, gemi gövdesi yapımı ve binaların yapısal bileşeni olarak kullanımında vazgeçilmez kılar. Çelik, en çok bilinen demir alaşımı olup demirin diğer kullanım formları şunlardır:

- Pik demir: %4–%5 karbon ve değişen oranlarda katışkı (S, Si, P gibi) içerir. Demir cevherinden dökme demir ve çeliğe giden yolda bir ara ürün olarak değerlendirilebilir.

- Dökme demir: %2–%4 arasında karbon, %1–%6 silisyum ve az miktarda manganez içerir. Pik demirde bulunan ve malzeme özelliklerini olumsuz etkileyen, kükürt ve fosfor gibi katışkılar, kabul edilebilir seviyelere düşürülmüştür. 1420–1470 K arasındaki ergime sıcaklığı, her iki bileşeninin ergime sıcaklığından daha düşüktür ve bu özelliği ile demir ve karbon birlikte ısıtılmaları durumunda ilk ergiyen ürün olur. Mekanik özellikleri, büyük ölçüde, bileşiminde bulunan karbonun aldığı forma bağlıdır. 'Beyaz' dökme demirlerde karbon sementit veya demir karbür şeklindedir. Bu sert ve kırılgan bileşik, beyaz dökme demirleri sertleştirir fakat darbelere karşı dayanıksız kılar. Öte yandan, 'gri' dökme demirlerde karbon, serbest ince grafit pulcukları hâlindedir ve bu da, keskin kenarlı grafit pulcuklarının gerilim arttırma karakterinden dolayı malzemeyi kırılgan yapar. Gri dökme demirin daha yeni bir türü olan 'sünek demir'de ise, malzemenin tokluk ve mukavemetini artırmak için, dökme demirin az miktarda magnezyum ile muamele edilip grafit pulcuklarının şeklinin küresel veya nodüler hâle dönmesi sağlanır.

- Karbon çeliği: %0.4–%1.5 arasında karbon ile az miktarlarda manganez, kükürt, fosfor ve silisyum içerir.

- Alaşımlı çelik: değişen miktarlarda karbonun yanı sıra, krom, vanadyum, molibden, nikel, tungsten gibi diğer metalleri de içerir ve daha çok yapısal alanlarda kullanılır. Demirçelik metalurjisindeki son gelişmeler, çok çeşitli mikroalaşımlandırılmış çeliklerin ('HSLA' veya 'yüksek mukavemet, düşük alaşım' çelikleri) ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çelik alaşımlarının en büyük özelliği, çok küçük miktarlardaki alaşım elementi ilavesiyle çok yüksek mukavemet ve tokluğun elde edilebilmesidir.

- Demir(III) oksit: bilgisayarlarda manyetik depolama ünitelerinin yapımında kullanılır.

## 

## Tarihçe

 Demirin ilk kullanımına dair işaretler, mızrak uçları, bıçak ve süs eşyası şeklinde olup Sümerlere ve eski Mısırlılara kadar (yaklaşık MÖ 4000 yılları) dayanmaktadır.

 Demirin kolay korozyona uğraması nedeniyle altın ve gümüşten yapılan nesnelere kıyasla çok eski tarihlerde demirden yapılan nesnelere daha az rastlanır. G. A. Wainwright tarafından Giza, Mısır'da bulunan ve MÖ 3500 yıllarına ait olduğu tahmin edilen bazı demir boncukların meteor taşlarından yapıldığı düşünülmektedir. Çünkü, yerkabuğunda bulunan demir yok denecek kadar veya çok çok az bir miktar nikel içermesine karşın, bu boncuklarda meteor kökenli olduklarını belgelercesine %7,5 oranında nikel içerik tespit edilmiştir.

 Daha sonraları MÖ 2000 yıllarında özellikle Mezopotamya ve Anadolu civarında ergitilmiş demirden yapılmış objeler daha çok görülmeye başlanır. Bu objelerin içeriğinde nikele rastlanmaması da meteor taşlarından yapılmadıklarının bir göstergesidir. Ancak bunların kullanımlarının daha çok törensel olması, demirin o çağlarda altından bile daha pahalı olmasından dolayıdır. Örneğin İlyada'da savaş silahları bronzdan yapılmasına karşın demir ingotlar ticarette kullanılmaktadır. Bazı kaynaklara göre o çağlarda demir, bakırın saflaştırılması sırasında bir yan ürün olarak ('sünger demir') ortaya çıkmakta ve devrin metalurji bilgisi, demiri yeni baştan üretmeye

 MÖ 1600 ile MÖ 1200 yıllarına gelindiğinde demirin Orta Doğu'da giderek artan bir şekilde kullanıldığı görülür, fakat gene de bronzun yerini alamaz.

 MÖ 1200 ile MÖ 1000 yıllarında Orta Doğu'da, araç-gereç ve silah yapımında bronzdan demire hızlı bir geçiş yaşanmasının ardında demir işleme teknolojisinde kaydedilen bir gelişme değil, bronz yapımında kullanılan kalayın arzında yaşanan kesinti yatmaktadır. Dünyanın değişik yörelerinde değişik zamanlarda yaşanan bu geçiş süreci, yeni bir çağın, 'Demir Çağı'nın başlangıcının işareti olmuştur.

 Bu simge, demirin, silahların metali olduğunu, savaş tanrısı Mars'ı işaret etmekteydi.

 Bronzdan demire geçiş süreci sırasında gerçekleşen bir başka keşif de karbürizasyon olmuştur. Karbürizasyonun kelime anlamı demire karbon ilavesi prosesidir. Demir, sünger demir şeklinde kazanılmış ve tekrarlı bir şekilde katlanarak dövülmek suretiyle içerdiği curufun kütleyi terk etmesi ve karbonun oksitlenmesi sağlanmıştır. Ancak dövülmüş dökme demirin çok az karbon içermesi nedeniyle su verme ile sertleştirilmesi pek kolay olmamaktaydı. Orta Doğu insanları, dökme demiri, odun kömürü üzerinde uzun süre ısıtıp daha sonra su veya yağda su vererek çok daha sert bir ürün elde etmeyi başarmışlardır. Elde edilen ürün, çeliğin yüzeyine sahipti ve yavaş yavaş yerini almaya başlayacağı bronzdan çok daha sert ve daha az kırılgandı.

 Eski mısırlılar tarafından gerçekleştirilen döküm işlemi.

 Çin'de Zhou Hanedanı'nın son yıllarına doğru (MÖ 550), oldukça gelişmiş ocak teknolojisi nedeniyle yeni bir demir üretim yöntemi ortaya çıktı. 1300 K sıcaklıkları aşan yüksek fırın yapabilmeleri, Çinlilerin dökme demir (veya pik demir) üretmelerini sağladı.

 Hindistan'da demirin kullanılışı MÖ 250 yıllarına kadar geri gider. Delhi'de Kutup kompleksindeki ünlü demir direk, saf demirden (%98) yapılmış olup bugüne kadar bozulmadan gelebilmiş ve paslanmamıştır.

 Demir, karbonla birlikte 1420–1470K sıcaklığa kadar ısıtıldığında oluşan sıvı ergimiş %96,5 demir ve %3,5 karbon içeren bir alaşımdır. Bu ürün ince detaylı şekiller hâlinde dökülebilirse de, içerdiği karbonun çoğunu uzaklaştırmak amacıyla dekarbürize edilmediği sürece, işlenebilmek için fazlasıyla kırılgandır.

 [104]

 Avrupa'da dökme demirin gelişimi, ergitme ünitelerinde 1000Knin üzerine çıkılamadığı için epeyce geç olmuştur. Batı Avrupa'da, orta çağın büyük bir kısmında demir, sünger demirin dövülerek dökme demire dönüştürülmesiyle elde edilmiştir. Dökme demirin Avrupa'da ilk ortaya çıkışı İsveç'in Lapphyttan ve Vinarhyttan bölgelerinde 1150 ve 1350 yıllarında olmuştur. Bu gelişimin Moğollar tarafından Rusya üzerinden bu bölgelere getirildiği şeklindeki hipotezler doğrulanmamıştır. 14. yüzyılın sonlarına doğru, top güllelerine olan talep artışıyla birlikte dökme demir pazarı oluşmaya başlamıştır.

 İlk demir izabe (ergitme) işlemlerinde, hem ısı kaynağı hem de redükleme aracı olarak odun kömürü kullanılmıştır. 18. yüzyıl Birleşik Krallık'ında ağaç kaynaklarının azalmasıyla birlikte alternatif olarak kok kömürü kullanılmış ve Abraham Darby'nin bu buluşu endüstri devrimi için gerekli olan enerji kaynağını ortaya çıkarmıştır. 

 Doğada köken ve oluşum

 [105]

 Demirin kökenlerinin hikâyesi elementin, yıldızların patlamasından (süpernova) doğmasıyla başlar. Demirin Dünya gibi kayalık gezegenlerdeki bolluğu, Ia tipi süpernovaların patlamamalarıyla yüksek miktarda demir açığa çıkmasıyla oluştuğu düşünülmektedir. 

 Tüm Dünya kütlesinin %35'ini Dünyanın çekirdeğinin %80'ini oluşturan demir dünyadaki en bol element olmasına rağmen, bu demirin çoğu iç ve dış çekirdeklerde yoğunlaşmıştır. Dünya'nın kabuğunda bulunan demir fraksiyonu, kabuğun toplam kütlesinin sadece yaklaşık %5'ine tekabül eder ve bu nedenle bu tabakada (oksijen, silisyum ve alüminyumdan sonra) sadece dördüncü en bol elementtir. 

 Demir uzayda en çok bulunan elementlerden birisi olup yer kabuğunda %5,06 oranında bulunur. Genel olarak yer kabuğunda bulunan demir filizleri (cevherleri) hematit (kantaşı; Fe2O3), limonit (FeO(OH)·nH2O), götit (FeO(OH)), manyetit (Fe3O4), siderit (FeCO3) ve pirittir (enayi altını; FeS2). Dünyanın çekirdeğinin de büyük oranda metalik demir-nikel alaşımından meydana geldiği tahmin edilmektedir.

 Demir madenlerinden çıkarılan demir cevherlerini izabeye uygun hâle getirmek için yüksek tenörlü ve düşük tenörlü cevherler için yapılan işlemler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Yüksek tenörlü cevherler için sadece boyut küçültme işlemine prosesine tabi tutulurlar. Düşük tenörlü cevherler ise gravite ayırma, manyetik ayırma, flotasyon, elektrostatik ayırma, yıkama, kalsinasyon, liç, seçimli salkımlaştırma gibi yöntemler kullanılarak hazırlanırlar.[8]

## Demir ve insan vücudu

 Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık olarak 4-5 gram demir bulunmaktadır. Bunun yaklaşık 2,5-3 gramı kanda hemoglobinin yapısında yer alır. Diğer taraftan, her gün yaklaşık 0,9 mg demir vücuttan dışarı atılmaktadır. Günlük demir ihtiyacı olarak atılan demirin her gün beslenme ile yerine konulması gerekir. Ancak beslenme ile vücuda alınan demirin ancak %5–35'i bağırsaklar tarafından emilebilmektedir. Dolayısıyla, günlük atılan miktardan çok daha fazla miktarda demir beslenmede yer almalıdır. Yetişkin erkekler için önerilen günlük demir alım miktarı 10 mg, yetişkin kadınlar için ise 15 mg'dır. Sporcularda, ağır işlerde çalışanlarda, hamilelerde ve gelişim çağındaki bireylerde günlük demir ihtiyacı artmaktadır.[9]

 Demir, bakır ve kalsiyum gibi bazı minerallerin emilimi ve kanda oksijeni taşıyan kırmızı kan hücrelerinin ve çeşitli enzimlerin üretimi için gereklidir. Ayrıca, bağışıklık sistemini de güçlendirir.

 Besin maddeleri ve suda bulunur. Toprakta da bol miktarda demir bileşikleri bulunur. Bitkiler demiri topraktan, hayvan ve insan organizması da bitkilerden alır. Demir için en iyi kaynaklar karaciğer, böbrek, kalp, sakatatlar, yumurta sarısı, balık, istiridye, fasulye, ıspanak, buğday ve yulaf unu, hurma, ceviz, fındık, kuru kayısı ve pekmezdir.

 Organizmada hemoglobin, miyoglobin, solunum enzimlerinde bulunur. Besinlerde Fe3+ şeklinde bulunur.

- Etlerde porfirin sisteminde kompleks hâlde

- Sebzelerde anorganik demir hâlinde

- Hayvan ve insan organizmasında ise iyonlaşan demir hâlinde bulunur.

 Demir eksikliğine, Demir Eksikliği anemisi (kansızlık) denir.

### Toksikolojik önlemler

 Demirin fazlası insanlar için zehirleyicidir, çünkü aşırı miktarda alınan iki değerli demir (ferros demir) vücuttaki peroksitlerle reaksiyona girerek serbest radikaller yapar.

 İnsan vücudu demirin emilimini çok sıkı kontrol eden bir mekanizmaya sahipse de vücuttan atılmasına ilişkin fizyolojik bir yetisi yoktur. Dolayısıyla, alınan aşırı miktardaki demir, sindirim sisteminin tüm bölgelerindeki hücrelere zarar verebilir ve kan dolaşım sistemine girebilir. Kan dolaşımına giren demir, kalp, karaciğer ve diğer organların hücrelerine de zarar vermeye başlar ve bu da, uzun süreli organ hasarları veya aşırı dozdan ölümlere kadar gidebilir.

 İnsanlarda demir zehirlenmesinin başlangıç değeri vücut ağırlığının kilogramı başına alınacak 20 miligram demirdir. Kilogram başına 60 miligram demir, öldürücü dozdur.[10] Altı yaşından küçük çocuklarda en çok görülen zehirlenme yoluyla ölüm nedeni, ferros sülfat tabletlerinin aşırı tüketimidir. Vücudun dayanabileceği günlük demir üst sınırı yetişkinlerde 45 miligram, 14 yaş altı çocuklarda ise 40 miligramdır.

 Demir eksikliği hastalığı (demir eksikliğine bağlı anemi) olanların haricinde ve bir doktora danışmaksızın demir takviyesi ilaçlarının kullanımı sakıncalıdır. Kan veren kişiler de düşük demir seviyesi riskine sahip olup demir alımlarını takviye etmelidirler.

 Demirden ileri gelen toksikasyonlarda spesifik antidot Deferroksamin'dir.

 Ferroz (Fe2+) ve ferrik (Fe3+) durumlar arasında kolaylıkla değişim yapabildiğinden dolayı, demir bir redoks sistemi olarak fonksiyon görebilir. Hem demir-sülfür proteinlerindeki non-hem demiri hem de stokromlardaki hem demiri bu yolla kullanılır. Demir aynı zamanda siyanid, karbonmonoksit, moleküler oksijen ve organik moleküllerdeki azot atomları üzerinde bulunan serbest elektron uçlarına bağlanabilirler. Bu özellik hemoglobin, miyoglobin ve sitokrom oksidaz gibi oksijen bağlayan proteinlerde kullanılır. Aşırı veya yanlış yerlerde bulunduğu zaman demir çok toksiktir: diğer ağır metallerde olduğu gibi demir bazı proteinlere bağlanır, onların yapılarını ve biyolojik özelliklerini bozar. Hatta daha kötüsü, moleküler oksijen varlığında reaktif hidroksil ve oksidatif hasar oluşturmak suretiyle oksidatif hasarı başlatabilir. Bundan dolayı serbest demir konsantrasyonu, yani bağlı olmayan demir minimumda tutulmalıdır. Bu, fizyolojik şartlarda demirle tam olarak doyurulmamış demir bağlayıcı proteinlerle sağlanır. Normal yetişkin bir insanda 3-4 gram demir bulunur.[106] 

 Demir hem dünya hayatında hem bedenin toprak yönünde önemli bir hayara sahiptir. Efal mertebesi içinde kap, kacak ve kılıç, mızrak, zıhr olarak kullanılmıştır. 1850 yıllardan itibaren dünya hayatında esmâ mertebesi ile birlikte makinalar, gemiler ve arabalar ve uçakların gövdelerinde kulanılmaya başlamış. Sıfât ve zât mertebesine geçilsede yine de bu ağır metal vazgeçilmezdir.

 Kişinin bedeninde demir eksikliği kansızlığa sebep olmaktadır. “Kan” ise “dem” dir. Bunun hakikatine vakıf olamamak “Adem” Ademiyet mertebesinin hakikatine vakıf olmaya engel olur diyebiliriz. (M.D.) 

----------------

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُم مُّهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ {الحديد/26} 

(57/26) “Ve lekad erselnâ nûhan ve-ibrâhîme ve ce’alnâ fî zurriyyetihimâ-nnubuvvete velkitâb(e) feminhum muhted(in) ve kesîrun minhum fâsikûn(e)”

(57/26) Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Nuh a.s. ve İbrahim a.s. ulu’l azm peygamberlerdendir.

 Nûh (a.s.) kavmine uzun seneler nasîhat etti (وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَ) “vesteğ şevsiyab”, (71/7) onlar Nûh’u dinlememek için sırtlarında ki örtülerini ters döndürüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler. Nihâyet Nûh tufânı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır. Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi îtibariyle ilim deryâsında yüzerek necât bulup rahat ve huzûra kavuştu. Kavmi ise, kendilerine âit olan hayatı, suya gark olarak bulduklarından dünyâdan “necât”ları suda gark olmaktır.

 Nemrûd İbrâhîm’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı. (يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ ) “ya naru küni berden ve selâmâ” (21/69) Cenâb-ı Hakk (c.c.) ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi, bulunduğu yer gül bahçesi oldu. “Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrûd’un zâhir, bâtın azameti İbrâhîm’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhîyyenin dostluk örtüsü ve kibriyası vardı. Böylece İbrâhîm de (a.s.) ateş’ten necât bulup rahat ve huzûra kavuşmuştur. “İZ- -T.B-” Kim varlığında bu mertebelere gelmiş ise hakikatte bu resül ve mertebelerin soyları olmaktadır. Bunu idrak edenler kurtuluşa ermiştir. İdrak edemeyip nefsi emmare yönüne gidenler ise kendilerini nefis tufanına bırakmış ve nefsi emmarenin ateşine atmışlardır. (M.D.) 

----------------

ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِم بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاء رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ {الحديد/27} 

(57/27) “Summe kaffeynâ ‘alâ âsârihim birusulinâ ve kaffeynâ bi-’îsâ-bni meryeme ve âteynâhu-l-incîle ve ce’alnâ fî kulûbi-llezîne-ttebe’ûhu ra/feten ve rahmeten ve rahbâniyyeten(i)btede’ûhâ mâ ketebnâhâ ‘aleyhim illâ-btigâe ridvâni(A)llâhi femâ ra’avhâ hakka ri’âyetihâ feâteynâ-llezîne âmenû minhum ecrahum ve keśîrun minhum fâsikûn(e)”

(57/27) Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.

----------------

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

Allah Teâlâ وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا (Hadîd, 57/27) buyurdu. Ve o, öyle nevâmîs-i hikemiyyedir ki, âmmede ma'lûm olan resul, örfde ma'lûm olan tarîka-i hâssa ile onları Allah indinden getirmedi. Vaktaki onlarda olan hikmet ve maslahat-ı zahire, vaz'-ı meşru' ile maksûdda hükm-i ilâhîye muvafakat eyledi, "Allah Teâlâ onları, onların üzerine farzetmediği hâlde", kendi tarafından şer' ettiği şeye i'tibâr buyurduğu gibi, i'tibâr etti. Vaktaki Allah Teâlâ kendi ile onların kalpleri arasında, inayet ve rahmet kapısını açtı; şuurları olmadığı haysiyyetten, onların kalplerinde şer’ ettikleri şeyin ta'zîmini îkâ' eyledi ki, onlar onunla, ta'rîf-i ilâhî ile ma'rûf olan tarîk-ı nebevinin gayri tarîk üzre, Allah'ın rızâsını taleb ederler. İmdi onları kendilerine şer' eden ve kendileri için şer’ olunan kimseler, "ancak Allah'ın rızâsını talebden nâşî, onun hakk-ı riâyeti ile onlara riâyet ettiler." Ve bunun için i'tikâd eylediler. "Binâenaleyh onlardan, onlara îmân edenlere ecirlerini verdik; ve onlardan bir çoğu fâsikündur." (Hadîd, 57/27) Ya'nî onlara inkıyâddan ve onların hakkıyla kıyamından hâricdirler. Ve kim ki onlara inkıyâd etmese, onun müşerri'i, onu irzâ edecek şeyle ona münkâd olmaz (5).

----------------

Malum olsun ki Cenab-ı Şeyh (r.a.) Hz.leri ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلۤى اَثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاَتَيْنَاهُ الاِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِى قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَاْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلاابْتِغَاۤءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَاَتَيْنَا الَّذِينَ اَمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ 57/27 ayetinde iktibas buyurmuştur. Muhittin-i Arabi Hz.leri bu hükmü nereden çıkarmış diye sorulursa, bu ayetten çıkardı diyor. Ayet-i kerimenin manası budur, biz Meryem oğlu İsa’yı kendinden evvel geçmiş enbiyaya halef kıldık, O’na İncil’i verdik, ona tabi olanların kalplerine re’fet ve rahmeti ve onların üzerine farz etmediğimiz halde, ancak rıza-ı ilahiyeyi talepten ötürü tabi oldukları rubbaniyeti halk ettik. Çünkü fetret devri yeni bir peygamber gelmediği için eksiklikler oluyordu, yani ne yapacaklarını bilmiyorlardı. İmdi onlar Hakkı riayet ile riayet etmediler, böyle olunca onlardan iman edenlere ecirlerini verdik onlardan çoğu fasikundur. Rabbaniyeti halk ettik, imdi onlar hakkı riayet ile riayet etmediler. Yani bu grubun içinden bazıları bu ilhamata riayet etmediler. Böyle olunca onlardan iman edenlere ecirlerini verdik. 

Cenab-ı Şeyh-i Ekber ayet-i kerimeyi mana itibarıyla tefsire şüru edip buyururlar ki وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا 57/27 ulu yüksek kavil ile hükema ve ukalanın yani hakimlerin ve akıllıların başlattıkları ve bir şeyler arayarak meydana getirdikleri beyan buyurulan “ruhbaniyet” ve iseviyetteki nefis teskiyesi hikmetli kanunlardır. Hükemadan çıktığı için yani hikmet ehlinden çıktığı için hikmetli kanunlardır ki bunları Allahüteala canibinden getirmediler, belki İsa dinine mensup olan ulemanın din-i Muhammediye tabi olan salihlerin veya bir peygamberin ahkam-ı diniyesi cari olmayan kanun arasında bu fetret zamanında yaşayan ukala ve hükemanın kalplerine Allah’ın indinden vaki olan ilham ve ilka ile o hikmetli kanunlar ile karar eylediler. 

İmdi şer-i ilahiden maksud olan yani ilahi şeriattan maksad olan hükmü ilahi noksan nefislerin ikmali olduğu ve peygamberin dinine tabi olan ulema ve suleha ile zaman-ı fetretteki ukala ve hükemanın vaaz ettikleri usul ve kavâninde zahir olan hikmet ve maslahat dahi kezalik nüfus-u nakısanın ikmali olduğu cihetle yani onların getirdiği kanunlar da noksan nefisleri tamamlamak yolundan bu zevat-ı kiramın maksatları şer ilahinin maksadı olan hükmü ilahiye uygun geldi. Bunun için Allahüteala bu hikmetli kanunları o zevat üzerine farz etmediği halde kendi tarafından inzal buyurduğu şer’e kanunlara itibar eylediği gibi onları da muteber addetti. İşte Allah’ın rahmeti, peygamber göndermedi ama hükema ve ukalaların kalplerine ilka ederek bazı fikir ve düşünceleri onları da din gibi kabul etti.

Vakta ki Allahüteala kendisiyle bu zevatın kalpleri arasında inayet ve rahmet kapılarını açtı onların vukufları olmadığı halde kalplerine bu vaaz ettikleri kanunlara tazim ve riayet hissini ilka etti. Ve bu zevat-ı kiram ile onlara tabi olanlar yani bu ikram edilen yüksek zat ile onlara tabi olanlar bu kanunların tazim ve ahkamını icraya riayet neticesinde taraf-ı ilahide maruf ve tariki nebevinin gayri tarik üzere Allah’ın rızasını taleb ederler. Zira tarik-i nübüvvet ile gelen şeriattan bu şeriat ile amel edenlere ne gibi mükafat verileceği Canib-i Haktan sarahaten vaad buyurulmuştur. Halbuki bu zevatın vaaz ettikleri kanunların tazimi ve ahkamına riayet neticesinde ne gibi bir mükafat verileceği meçhuldür. Yani indel Hakk kabul ama karşılığının ne olduğu belli değil.

Ancak ehl-i din olan ukala düşündüler ki insan hayvanın bir nevidir fakat onda bir hassa var ki hayvanat-ı sairede yoktur. Yani diğer hayvanlarda insanlardaki olan o hususi hal diğer hayvanlarda yoktur. Cenab-ı Hakk’tan nazil olan şeriat insanın hayvanlık halini ortadan kaldırma batını olan nefs-i natıkasını tasfiye içindir. Böylece bu maksada süratle vasıl olmak için az yemek ve az uyumak ve riyazat ve zikri tutmak gibi tarik-i nebevi ve ahkam-ı şeriye üzerine fazladan olarak bir takım usul vaaz ettiler, bu usul ilahi kanunlardan maksat olan hükm-ü ilahiye muvafık geldiği için güzel bir sünnettir, günah bir bidat din dışı değildir. 

Fetret zamanındaki hükemaya gelince bunlar da keza aklen düşündüler ki kainatın heyet-i mecmuasını yerli yerinde icat ve tedbir eden bir sani hakim vardır. Şimdi de feylezofların fikirlerini söylüyor, Sokrat gibi. Eşyadan her bir şey kemale müteveccihtir. Yani hep değişmekte kemale doğru gitmektedir ve bu eşya içinde en mükemmel mahluk da insandır. Zira müdrik ve mütefekkirdir. Mahaza o da hayvanatın bir nevidir, halbuki onun kemali idrak ve tefekküründe olduğu için bu cihetini ihmal etmesi ve cihet-i hayvaniyesine teveccühle onun icabat ve iktizatında müsteğrak olması noksanına mucib olur. Yani hayvanlık tarafından lezzet alması o haliyle gark olması onun noksan olmasına sebep olur.

Bu hal ise var ediliş gayesine de terstir, böylece bu mahluku kendi kemaline tevcih için hayvaniyetine bir yular takmak lazımdır. İşte bu gayeye vasıl olmak için zikredilen hakimler dahi bir takım usul ve kanunlar vaaz ettiler ve ikinci vahdet ve insanın batınının aydınlanmasına dair birtakım eserler yazıp neşrettiler, bu usul ve kavaid onlara ilham tarikiyle varid oldu. Hükema-i yunaniyyeden bazılarına vaki olan ilhamat gibi. Fakat Çin’de tenasuh fikrini neşreden Konfiçyus, Hindistanda putperesliği vaaz eden Buda, Mecusiliği ihdas eden Zerdüşt ve emsali bu zümreden değildirler. Onlara vaki olan ilka yani akıllarına gelen bu fikirler ilka-ı şeytanidir, zira âlemin heyet-i mecmuası Kur’an-ı fiilidir. Kur’an-ı lafzi nasıl ayette يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا 2/26 Vasfına haiz ise Kur’an-ı fiili dahi öylece bu vasfa haizdir. Çünkü Esma-ı İlahiye mütekabildir, âlem ise mezahir-i Esma-ı İlahiyedir, daima Hak mukabilinde batıl ve batıl mukabilinde de Hak tezahür eder. İsa (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) arasında geçen fetret devrinde Yunanlı hakimlerin yani Sokrat gibi, Eflatun gibi hükemanın, ukalanın ortaya getirdikleri bazı düşünceler Haktan gelen ilka yanı onlara ulaştırılan fikirlerle meydana geldiğinden ve iseviyet mertebesinin şeriatı içerisinde olduğundan bunlar farz değil ise de nefis terbiyesine faydalı olduğundan kabul görmedir. 

Fakat Çin’de tenasüh fikrini yayan Konfiçyus, Hindistanda putperestliği vaaz eden Buda ve Mecusiliği yayan ateşperestliği yayan Zerdüşt ve emsali bu zümreden değildirler, bunların yaptıkları şeyler muteber değildirler. Onlara vaki olan ilka ilham değil ilka-i şeytanidir. Yani vehimdir. Zira âlemin heyet-i mecmuası yani âlemin bütün varlığı Kur’an-ı fiilidir yani bu âlem fiilen bir Kur’an’dır. Kitap üç tane; bir tanesi bu kitap dediği elimizdeki musaf-ı şerif, yani Arap alfabesi ile manası Rapça lisanı yani zahiri Arapça olan yazıda tesbit edilmiş olan yazı ile Arap harfleri ile tesbit edilmiş olan musaf-ı şerif birinci kitap. İkinci kitap; buna lafzi Kur’an denir, ikinci kitap âlemler kitabıdır. Lafzi kitap bütün âlemi tanıtıyor Allah’ın isimlerini tanıtıyor, bu lisanen tanıtım da fiili âlemde bu lisanen tanıtımın tatbikatı gözümüzün önünde her an olmaktadır.

Bunu izah eden bir kitap da insan-ı kamildir. Zahir ve batın Kur’an-ı Kerimi kendi varlığında toplayan ve izah eden üçüncü kitap da insan-ı kamildir. 

Son fetret devri İsa (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) arasındaki zamandır. Orada bazı insanlar yukarıda da bahsedildiği gibi ilham yoluyla bazı şeyler yazdılar ve tatbik ettiler, ruhbanlık gibi o da bu arada meydana geldi, bunlar kabul edilebilir normal şeylerdir. Bir de şimdi bazı Yunan hükemalarına vaki olan ilhamat gibi.

Yani Yunan hakimlerinden hekimlerinden bazılarına ilham olarak işte Aristo, Eflatun gibi iyi düşünenlerin yapmış olduğu bazı şeyler insanlık âlemine faydalı oldu. Fakat buna karşılık Çin’de tenasüh fikirlerini neşreden Konfiçyus, yani tekrar tekrar dünyaya gelme fikirlerini ortaya koyan Konfiçyus, Hindistan’da putperestliği tavsiye eden Buda, Mecusiliği meydana getiren Zerduşt ve emsali bu zümreden değildirler. Yani bunların fikirlerine itibar edilmezler. Onlara vaki olan ilka; ilka-ı şeytanidir. Yani şeytanın beyinlerine ilka etmesiyle yani vermesiyle meydana gelen fikirler şeytanidir, zira bütün âlem Kur’an-ı fiilidir. Yani bütün bu âlemin varlığı fiili Kur’an’dır. Hani “Biz semavat ve arz da ayetlerimizi açık olarak göstermekteyiz” buyuruyor ya. 

Bakın burada tevhid vahdet alimleriyle zahir alimleri arasında ne kadar büyük fark vardır. Bu âlemler hakkında mahluktur. İşte canlı varlıklar, cansız varlıklar diye değerlendirme yapılır. Tabi bu akıl düzeyinde bu da doğru ama gerçekte bu âlemin fiili bir Kur’an olduğunu bize açık olarak bildirmekteler, tefekkür ehli Hak’tan ilhamlarını alan bazı kimseler. Kur’an iki türlü, biri Kur’an-ı lafzi, biri de Kur’an-ı fiili. Kur’an-ı lafzi elimizdeki olan musaf-ı şerif, Kur’an-ı lafzi nasıl ki “yudullibihi kesiran“ bununla çok kişiler delalette kaldı “ve yehdibi kesiran” çok kişiler de hidayete erdi. يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا 2/26 Bu vasfa haiz ise Kur’an-ı fiili dahi öylece bu vasfa haizdir. Yani zahirine bakıldığı zaman da bu âlemin çok kişiler tam hakikatini idrak edemeyip dalalette kalır ve buradan yola çıkan çok kişiler de hidayete varırlar buyuruyor.

Hani ayette diyor ya “kaldır başını tekrar tekrar bak bir eksiklik bulabilecek misin Tebareke Suresinde. Bir çatlak ve bir nahoş bir şey görebilecek misin خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ 67/3 Esma-ı ilahiye mütekabildir. Yani Allah’ın isimleri karşılıklıdır, âlem ise mezahir-i esma-i ilahiyyedir. Yani esma-i ilahiyyenin zuhur yerleridir bu âlemler. Bu âlemlerde ne varsa bütün bunlar kendiliklerinden olma değil bir ismin zuhuruyladır. Cenab-ı Hakkın 99 ve sonsuz isimleri de karşılıklı isimlerdir zıt isimlerdir. Nasıl ki “Nur” ile “Zulmet” gibi. Şimdi gece, yarın sabah olacak ömrümüz varsa aydınlık olacaktır. Bunlar birbirinin zıttıdır. İşte bütün bunlar bir esmanın zuhuru ile meydana gelmektedirler. Bitki cinsi olsun, hayvan cinsi olsun, cemadat cinsi olsun, insan cinsi olsun. Daima Hakk mukabilinde batıl, batıl mukabilinde de Hakk tezahür eder. 

Yani bir Hakk bir batıl böyle olmazsa zaten bu âlemlerin devamlılığı olmaz. Yani bu âlemler zıt isimlerle meydandadır. Hani “Hakk geldi batıl gitti “diyor ya. Şimdi bu kavanini kendi nefslerine şer eden ulema ve hükema ve tebaları yukarıda bahsedilen hukuklara hakkıyla riayet ettiler ve bu usul ve kavaidin hakikatine ve rıza-ı ilahi için itikad eylediler. Yani yukarıdakiler her ne kadar beşeri manada bunları çıkarmış iseler de ama samimi olan insanlar Allah’a yönelmek için bunları böyle yaptılar kavaidin hakikatini yani bu usul ve kaidelerin hakikatine bu rıza-ı ilahi için itikad eylediler. 

فَاَتَيْنَا الَّذِينَ اَمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ 57/27 ayetinde “onlara iman edenlere biz ecirlerini verdik” kendileri için ulema ve hükema tarafına vaaz olunan bir çok kimseler fasıktırlar. Yani bu kavanine inkıyaddan hariçtirler. Bu ibadete boyun eğmeyen kimselere bil asale onun kurucusu olan Hak o kimselere razı edecek şeyle mükad olmaz. 

Zikredilen ahkamlar bir peygamber tarafından tebliğ edilmediğinden bunlar ile amel vacib değil ise de onlar mahza rıza-ı ilahiyi tahsil için bu ahkam ile ameli kendi nefslerine vacib kıldıklarından hakkıyla bunlara riayet edenlerden Allah razı olacağını itikad eylediklerinden Cenab-ı Hakk dahi bunlara envar-ı kudsiyye yani kudsi nurlarla ve kemalat-ı nefsiyye Cennet ve hayır ve sevap gibi kendilerini razı edecek şeyleri ecir olarak ita buyurdu.

Her ne kadar yukarıdaki belirtilen şeyler beşeri ise de ama bunları tatbik eden kimseler bu tatbikatı yapmak suretiyle kendilerinin Allah’a ulaşacağını temiz bir gönülle düşündüklerinden böyle itikad ettiklerinden Cenab-ı Hakk da onlara bu iyi niyetleri neticesinde bunların karşılığı ne ise onları verecek ve razı edecek şeyleri ecir olarak ita buyurdu. Yani o insanlar neyi taleb etmişse işte cenneti taleb etmişse cenneti, hurileri taleb etmişse hurileri onların talebine karşı razı olacak şeyleri kendilerine ita etmiştir. Bu kanunların ulema ve hükemaya Allah tarafından ilham tarikiyle vaaz olduğundan onun müşerri’i bilasale Hakk olmuş olur. Bunlara boyun eğmek bağlanmak Allah’a inkıyad etmektir, Allah’a inkıyad edenlere Allah dahi bir şey vermek suretiyle karşılığını vermiş olur. Bu ahkama riayet etmeyen fasıklar ise günahkar olur Hakka inkıyad etmemiş olduklarından Hakk dahi onlara bir şey vermemek suretiyle muamele eder.[107]

-------------

 Rabb-i hâss bizim bâtınımız olduğu için biz açıktan olmayarak O'nunla beraberiz. Ve biz O'nun zahiri olduğumuz için, O açık olarak bizimle beraberdir. Ve bu, açıktan olmayarak bizim O'nunla ve açık olarak O'nun bizimle beraber olduğumuzun delili, Hak Teâlâ hazretlerinin (Hadîd, 57/4) ya'nî "Siz nerede olsanız o sizinle beraberdir" kavl-i şerifidir. Bakın açık olarak “O sizinle beraberdir” diyor, “siz neredesiniz” yani niye bunu anlamadınız gibi zımni bir beraberliği belirtmektedir. Zîrâ nerede olur isek olalım, O'nun bizimle beraber olması, O bizim bâtınımız, biz O'nun zahiri olmamıza dayanmaktadır, yani bunu gerektirmektedir, O’nun bizimle beraber olması O bizim batınımız biz O’nun zahiri olmamıza mütevakkıftır. 

 Binâenaleyh Hak, esması eliyle bizim nasiyemizi alnımızı tuttuğu için biz Hak ile beraberiz. O’nun tutup çekmesi aynı zamanda içeriden itişidir. Burada tutup çekmede ikilik düşünmemelidir. Dışarıdaki her varlık zaten kendi varlığı olduğu için dışarıdan çekiyormuş gibi ama içeriden iterek çekmiş oluyor. O duygu ve hissiyatı veriyor oraya doğru gidiyorsun. Nereye doğru gidiyorsan da Rabb-ı hasının merkezi oradadır, nereye yöneliyorsan yani muhabbetin var da nereye gidiyorsan işte o senin Rabb-ı hasındır o çekiyor seni bir bakıma. Dışarıdan O çekiyor, içeriden de muharrik seni harekete geçiriyor, çünkü içeriden hareket olmasa dışarıda olmaz. 

 Ama dışarıda da çekecek bir şey olmasa içeride de ki hareket kendi kendine de boşta kalır bir yere gidemez. O sizinledir siz neredesiniz? Ve bizim zahir olan vücudumuz, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın bu esması hasebiyle zahiri ve kayıtlı bulunduğundan ibaret olup, O'nun vücûdunun gayri olmadığından, her bir ismin doğru yolunda bizimle beraber yürüyen Hak'tır.[108] “ İz- -T-B- ”

----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِن رَّحْمَتِهِ وَيَجْعَل لَّكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {الحديد/28} 

(57/28) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-ttekû(A)llâhe ve âminû birasûlihi yu/tikum kifleyni min rahmetihi ve yec’al lekum nûran temşûne bihi ve yaġfir lekum va(A)llâhu gafûrun rahîm(un)”

(57/28) Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

----------------

 Yolumuza Mesnev-i Şerif beyiti ile devam edelim Onu kalbin iki gözünün bî-kıyâs bir ziyâ arayan takazası tanı!

 “Kalbin iki gözü”nden murâd, ayn-i basîret ile ayn-i yakîndir. Ayn-i basiret ilm-i yakîndir; basar-ı hissinin galatâtını gören ancak bu gözdür. Ve ayn-i yakîn Hakk’a hidâyet eden nûra nazar eder. Bu ayn-i yakîne taalluk eden nûr, hakkında Hak Teâlâ (Nûr, 24/35) ya’ni “Hak Teâlâ nuruna dilediği kimseyi irşâd eder" buyurur. Bu nûr, nûr-ı yakîndir. Ayn-i basîrete taalluk eden nûr hakkında dahi, (Hadîd, 57/28) ya’ni “Sizin için bir nûr yaptı ki, siz onunla yürürsünüz" buyurur. Bu da ilm-i yakîndir.

 İmdi, basar-ı basîretin nûru olan ilm-i yakîn, ayn-i yakînin nûru olan nûr-ı yakîne muttasıl olduğu vakit, insan semâvât ve arzın melekûtunu, ya’ni bevâtınını muâyene ve müşâhede eder. Hak Teâlâ’nın keşfini murâd eylediği mikdâr hakâyık-ı eşyâya ve a’yân-ı sâbiteye nazar edip, halâik hak¬kında sırr-ı kaderin nasıl hükmettiğini ayn-i yakîn ile görür. İşte beyt-i şerifte, “kalbin iki gözünün aradığı bî-kıyâs ziyâ” bu nûrlardır. Ve kalbin bu iki gözü pâyidârdır; cismin iki gözü gibi fânî ve sebâtsız değildir.[109]

----------------

لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّن فَضْلِ اللَّهِ وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ {الحديد/29}

(57/29) “Li-ellâ ya’leme ehlu-lkitâbi ellâ yakdirûne ‘alâ şey-in min fadli(A)llâhi ve enne-lfadle biyedi(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u) va(A)llâhu zû-lfadli-l’azîm(i)”

 (57/29) Böylece Kitab ehli, Allah'ın lütfundan hiçbir şey elde edemiyeceklerini bilsinler. Lütuf bütünüyle Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

----------------

 Allah, İlahlık, Uluhiyet mertebesi Esmâ olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) Rabbi Hassı ve Uluhiyet mertebesi Hz. Muhammed ve Tevhid-i Zât mertebesidir. Kitap ehlinin mertebeleri esmâ ve sıfât mertebeleridir. Fütüf ve faziletleri bu mertebeden gelir. (M.D.) Lütuf, Fadl ve Yeşâ (dileme) kavramları 21. Âyette geçmişti.

 -----------------

 Böylelikle HADÎD sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakk ile Hakikati ile olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 01-01-2026[110]

----------------

# Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (263+146=409)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kûr'ân'da-Tesbih-ve zikir- Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 5… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI --- Tasavvuf Serisi 121 – Sayfa 82… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 95… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba -1 - Tasavvuf Serisi 12 – Sayfa 275 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Reşahat'tan-bölümler-- Tasavvuf Serisi 65 – Sayfa 9… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Reşahat'tan-bölümler-- Tasavvuf Serisi 65 – Sayfa 59… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Îmân ve Îkân - Tasavvuf Serisi 72 – Sayfa 14… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Îmân ve Îkân - Tasavvuf Serisi 72 – Sayfa 14… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Îmân ve Îkân - Tasavvuf Serisi 72 – Sayfa 158… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - A'yân-ı sâbite-kazâ ve kader - Tasavvuf Serisi 78 – Sayfa 158… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-1-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi Baba-şerhi-Giriş-- Tasavvuf Serisi 90 – Sayfa 56… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-1-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi Baba-şerhi-Giriş-- Tasavvuf Serisi 90 – Sayfa 112… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-LÜBBÜL LÜB - Tasavvuf Serisi 81 – Sayfa 28… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-3-İnsân-ı Kâmil-Cili-terzi Baba-şerhi-- Tasavvuf Serisi 114 – Sayfa 39… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-4-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi-Baba-Şerhi,-- Tasavvuf Serisi 115 – Sayfa 154… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-4-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi-Baba-Şerhi,-- Tasavvuf Serisi 115 – Sayfa 68… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-4-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi-Baba-Şerhi,-- Tasavvuf Serisi 154 – Sayfa 80… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI --- Tasavvuf Serisi 121 – Sayfa 181… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI --- Tasavvuf Serisi 121 – Sayfa 67… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI --- Tasavvuf Serisi 121 – Sayfa 67… ↑

- (Hadis-i Şerif 712) ↑

- (Hadis i Şerif 54) ↑

- (Hadis-i şerif 56) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Mübarek Geceler- Tasavvuf Serisi 06 – Sayfa 76 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Sûre-i Feth - Tasavvuf Serisi 19 – Sayfa 14 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 36- YAsin-Sûresi - Tasavvuf Serisi 49 – Sayfa 63 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Reşahat'tan-bölümler-- Tasavvuf Serisi 65 – Sayfa 7 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI --- Tasavvuf Serisi 121 – Sayfa 144… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-04- İDRİS-05-İbrahim- FASSI- Tasavvuf Serisi 122 – Sayfa 18… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-04- İDRİS-05-İbrahim- FASSI- Tasavvuf Serisi 122 – Sayfa 24… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 18-12-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 150 - Sayfa 21… ↑

- Âyet-i kerimede bulunan tac-ı şerif başka bir yola aittir. Bundan bir müddet sonra Ö.E. bu yolla birlikte olduğunu belli eden bir zuhurat sonrası yoldan ayrılmıştır. ↑

- Sayısal değerden anlaşıldığı üzere 7 nefis mertebesinden ve 99 esmâ-i ilahiyyesi ile her nerede olursanız sizin ile beraberdir. (M.D.) ↑

- ( Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri - TEVİLAT) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İnci-tezgâhı - Tasavvuf Serisi 41 – Sayfa 112 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-1-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi Baba-şerhi-Giriş-- Tasavvuf Serisi 90 – Sayfa 109… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 68-Kâlem-Suresi-- Tasavvuf Serisi 207 – Sayfa 75… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 68-Kâlem-Suresi-- Tasavvuf Serisi 207 – Sayfa 75… ↑

- Âyet, Tebük seferiyle ilgili olarak inmiştir. Bu seferde büyük mâlî fedakârlıklarda bulunan Hz. Osman’a işaret edilmiştir. Ayrıca öncekilerden intikal eden malın, gerçekte Allah’ın olduğu hatırlatılarak, Allah’ın verdiği malın yerli yerince kullanılması istenmiştir. (Diyanet Vakfı Meali) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak-Murat Derûni- Tasavvuf Serisi 205 – Sayfa 21 … ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/infak Özet olarak… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak-Murat Derûni- Tasavvuf Serisi 205 – Sayfa 35 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak-Murat Derûni- Tasavvuf Serisi 205 – Sayfa 37 … ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak-Murat Derûni- Tasavvuf Serisi 205 – Sayfa 70 … ↑

- İz-Terzi Baba burada gülüyor. Haliyle beni de güldürdü. ↑

- Geçmişe… ↑

- Şimdiki zaman… ↑

- Gelecekte… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI --- Tasavvuf Serisi 121 – Sayfa 138… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 01_Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem-- Tasavvuf Serisi 119 – Sayfa 17… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi - Tasavvuf Serisi 44 – Sayfa 203… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA.Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 394… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 2, s. 380) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 1, s. 220) ↑

- Füsûs’ül Hikem (Âdem Hikmeti) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 150) ↑

- Füsûs’ül Hikem (Nûh Hikmeti) ↑

- Emalılı Hamdi Yazır meali… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali.. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak-Murat Derûni- Tasavvuf Serisi 205 – Sayfa 21 … ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 9. Sayfa 60… ↑

- Vatan, yerleşip oturulan, yurt edinilen yer. Mevtin görülmeye yereleri.(Tasavvuf) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-04- İDRİS-05-İbrahim- FASSI- Tasavvuf Serisi 122 – Sayfa 137… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi – Cilt 1, Sayfa 274… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi – Cilt 8, Sayfa 433… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi – Cilt 9, Sayfa 155… ↑

- Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde hakkında bilgi bulunmayan Circîs ile ilgili olarak tarih ve kısas-ı enbiyâ türü kitaplarda anlatılanlar Vehb b. Münebbih’e dayanmaktadır ve özetle şöyledir: Circîs Filistinli olup Hz. Îsâ’dan sonra eyalet krallıkları (tavâif-i mülûk) döneminde yaşamış ve havârilerin sonuncularına yetişmiş samimi bir hıristiyandır. Ticaret yaparak servet sahibi olmuş ve her yılın sonunda kârını yoksullara dağıtmayı ilke edinmiştir. https://islamansiklopedisi.org.tr/circis ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi – Cilt 11, Sayfa 307… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi – Cilt 13, Sayfa 153… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 22… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-MÂide-Sûresi - Tasavvuf Serisi 43 – Sayfa 22… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 133… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/sadaka Özet olarak.. 

 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 2, s. 156) ↑

- Füsûsü'l-Hikem (Ebu Bekir Sıddîk Hikmeti) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 112) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arab-i Hazreleri ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Sûre-i Feth.- Tasavvuf Serisi 19 – Sayfa 117… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi – Cilt 11, Sayfa 116… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi – Cilt 2, Sayfa 417… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 2, s. 198) ↑

- Füsûs’ül Hikem (Yusuf Hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 275) ↑

- Füsûs’ül Hikem (Muhammed Hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 132) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye’ ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 1, s. 305) ↑

- Ayette geçen “en nebree-hâ” sözcüğüne “yaratma” anlamı verilmektedir. Bu doğru bir anlam değildir. Doğru anlam, “gerçekleştirmek”tir. (Erhan Aktaş Meali) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 2, s. 215 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 98) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 145) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak - Tasavvuf Serisi 205 – Sayfa 34… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak - Tasavvuf Serisi 205 – Sayfa 37… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak - Tasavvuf Serisi 205 – Sayfa 67… ↑

- Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt sayfa 239… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradî-İrfan Mektebi-Kırk Seyir - Tasavvuf Serisi 179 – Sayfa 13… ↑

- Demir’in Arapça ismi Hadid sayısal değeri çalışmanın başında 26 olarak bulunmuştu. ↑

- Demirin simyacılarca kullanılan simgesi. ↑

- Dünya'nın metalik çekirdeğine bileşim olarak benzer olduğu düşünülen ve demir-nikel alaşımının bireysel kristallerini gösteren cilalı ve kimyasal olarak kazınmış bir demir göktaşı ↑

- Demir hakkındaki bilgi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Demir dan alınmıştır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-07-İSMAİL-08-Yakup FASSI-– Tasavvuf Serisi 183 - Sayfa 101… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19 – Tasavvuf Serisi 189 - Sayfa 96… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi – Cilt 3, Sayfa 42… ↑

- “Hadid” Demir bu sûrenin 25. Âyetinde geçmekteydi ve “Hadid” sayısal değeri ise 26 idi. 2025 yılında başlanan Hadid sûresi Tevil ve Tefekkür çalışması 2026 yılında bitmiştir. Bu sayısal bağlantıdan dolayı Rabbimize Hamd ederiz. (M.D.) ↑
